Barbara Vine _ Asta'nın Günlüğü Birinci bölüm 26 haziran 1905 Đdag til Formiddag dajeg gik i Byen

var der en Kone, som spurgte mig om der gik Isbjfme paa Gaderne i Kfbenhavn. Bu sabah dışarı çıktığımda, komşularımızdan biri bana "Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?" diye sordu. Sokaktan geçenleri yakalayıp dedikodu yapabilmek için bütün gün bahçe kapısının arkasında bekleyen kadın, Đngiliz olmadığım, iyi Đngilizce konuşamadığım ve bazı sözcükleri söylemekte zorlandığım için hem yabanî hem de yarı kaçık olduğumu düşünmüş olmalı. Buradakilerin çoğu bizi böyle görüyor. Burada yabancı (bizi yabancı sayıyorlar) bulunmadığından değil, çevrede Avrupa'nın her köşesinden gelmiş insan var, ama hiçbirimizi sevmiyorlar. Bizim hayvanlar gibi yaşadığımızı ve ellerinden işlerini aldığımızı söylüyorlar. Zavallı küçük Mogens, kim bilir okulda nelerle karşılaşıyor? Bana hiçbir şey söylemiyor; hoş ben de sormuyorum, çünkü bilmek istemiyorum. Artık kötü şeyler duymak istemiyorum. Güzel şeyler duymak istiyorum, ama onları bulmak bu uzun ve gri sokaklarda bir çiçeğe rastlamak gibi. Gözlerimi kapayıp Hortensiavej'i, kayın ağaçlarını ve çilekleri düşlüyorum. Bu sabah, güneşin ve sıcağın altında -güneş ışığı bir kentte hiç de güzel değildi- Richmond Caddesi'nin köşesindeki kırtasiyeye gidip bu defteri satın aldım. Ne söyleyeceğimi, hangi sözcükleri kullanacağımı uzun uzun düşündüm. Yanlışlık yapmamış olmalıyım ki, dükkân sahibi sırıtıp bir elini kulağına atarak bana doğru eğileceği yerde başını sallamakla yetindi ve bana iki değişik defter gösterdi. Biri kalın siyah kapaklı, altı penilik bir şeydi, diğeri ise kâğıt kapaklı, çizgili ve daha ucuz bir defter. Bu gibi şeylere para harcamaya hakkım olmadığı için ucuz olanını seçmek zorunda kaldım. Rasmus döndüğünde, para harcama konusunda dünyanın en kötüsü olmasına rağmen, harcadığım her peninin hesabını soracaktır. Genç bir kızken günlük tutmuş olduğum halde, evlendiğimden beri elime neredeyse kalem almadım. En son kelimeleri düğünümden iki gün önce yazdım, sonra bir karar verdim ve her şeyi yaktım. Hayatımda bundan sonra yazmaya yer olmayacağını düşünmüştüm. "Đyi bir eş tüm zamanını kocasına ve kocasının evine ayırmalı." Herkes böyle diyordu, ben de böyle olması gerektiğine inanmıştım. Böyle yapmaktan bir çeşit keyif alacağımı da düşünmüştüm. Sadece on yedi yaşındaydım, belki de tek hafifletici nedenim bu. Aradan geçen sekiz yılda çoğu konuda fikrim değişti. Ağlamanın bir yararı yok, hoş ağlasam da kimse beni duymayacak; hayatta önemsenecek pek fazla şey de yok, o nedenle bütün yakınmalarımı bu kâğıtlara yazacağım. Đşin ilginç yanı, bu defteri alır almaz kendimi daha iyi hissettim. Hiç sebepsiz yere umudum arttı. Hâlâ Lavender Grove'da tek başınaydım. Hansine'den başka konuşacak -eğer buna konuşma denebilirse- kimsem yok; iki küçük çocuğu, bebekken ölmüş üçüncüsü ve yolda olan bir dördüncüsünü düşünmek zorundayım. Değişen bir şey yok. Kocamı beş aydır göremediğim, son iki ay boyunca ondan haber de almadığım doğru. Elimdeki defter karnımda taşıdığım, bir un çuvalı gibi önümde giden çocuğun ağırlığını hafifletmeyecek. Değiştireceği tek şey yalnızlığım, bu korkunç yabancı ülkede dayanılması en güç duygu olan yalnızlığım. Sanki defter tuhaf bir biçimde yalnızlığımı torpilledi. "Bu akşam Mogens ve Knud uyuduktan sonra yapacak bir şeyim olacak" diye

düşündüm. Konuşacak birisini bulacağım. Rasmus'u kara kara düşünmek, birinden bu denli nefret ettiğim, istemediğim halde neden kıskandığımı düşünmek, oğlanların nasıl büyüyeceğine, içimdeki bebeğe neler olabileceğine endişe duymak yerine yeniden yazabileceğim. Hepsini yazabileceğim. Đşte şimdi yaptığım da bu. Hansine biraz önce gelirken gazeteyi de getirdi. Ona mektup yazdığımı, gazı her zamanki gibi tasarruf etmek için söndürmemesini söyledim. Akşam onda Kopenhag hâlâ aydınlıktır, ama burası yarım saat önceden kararıyor. Hansine bunu yaz dönümünden beri üç kez tekrarladı, bir köylü inatçılığıyla durup dinlenmeden günlerin kısaldığını anlatıyor. Mr. Westerby'den haber alıp almadığımı sordu. Postacının sokaktaki bütün evlere uğramasına rağmen kapımızı hiç çalmadığını bildiği halde bunu hep sorar. Ona ne ki? Sanki buna benden fazla üzülüyor gibi. Belki de buraya dönmezse, üçümüzün düşkünler evine gitmek zorunda kalacağını, kendisinin de işini kaybedeceğini düşünüyor. Đkinci kez geldiğinde bana çay yapmak istedi ama yatmasını söyledim. Yakında para gelmezse, hepimiz daha az yemek yemek zorunda kalacağız; Hansine de belki zayıflamayı becerecek. Zavallı, o kadar şişman ki, üstelik durmadan da şişmanlıyor. Belki de beyaz ekmektendir. Đngiltere'ye gelmeden önce hiçbirimiz beyaz ekmek yememiştik. Oğlanlar beyaz ekmeğe bayılmıştı; o kadar çok yediler ki, sonunda mideleri bozuldu. Sonra Frederikke Teyze'nin düğün hediyesi olarak verdiği çavdar ekmeği dilimleyicisini dolaba kaldırdık, bir daha kullanacağımı sanmıyorum. Dün dolabı açıp baktım, benim için eski hayatımın bir simgesi gibiydi, gözlerim doldu. Ağlamayacağım. En son Mads öldüğünde ağlamıştım, bir daha ağlamayacağım. Eğer yemek odasıyla aradaki kapıları açmasaydım, içinde bulunduğum bu oda, "oturma odası" küçücük olurdu. Ev sahibinin bütün eşyaları çok çirkin, biraz daha az çirkin olan ayna dışında. Maun çerçeve içindeki oval aynanın tepesinde yine maundan yapılma çiçekler ve yapraklar var. Üzerinde oyulmuş yapraklar bulunan bir dal, aynanın üzerinden geçiyor, bence oymacı bunu çok iyi düşünmüş. Aynaya baktığımda kendimi mermer kaplı, demir ayaklı masada otururken görebiliyorum. Meyhanelerin önünden geçerken, açık kapıdan baktığımda gördüğüm masalara benziyor. Oturduğum koltuğun üzeri, kenarından kıtıkların fırladığı yamaları saklamak için kahverengi-kırmızı bir örtüyle kaplı. Perdeler kapalı değil. Bazen yoldan bir at arabası ya da bu kasvetli yere daha uygun kağnı gibi bir araba geçiyor, atın bozuk yolda tökezlediğini duyabiliyorum. Sağa doğru baktığımda pencerenin ötesindeki bahçeyi, yaz kış koyu yeşil yapraklı çalılarla kaplı o küçücük boşluğu görüyorum. Ev çok küçük, ama sanki gerçek bir evmiş gibi bir sürü odaya sahip. Burası aşınmış, yıpranmış, ama hâlâ iddialı; beni kızdıran da bu. Gazın soluk ışığında, aynada vücudumun üst yanını görüyorum. Zayıf yüzümü, firketelerinden kurtulup şakaklarımdan aşağı sarkan kızılımsı saçımı. Rasmus gözlerimin, hayatında gördüğü en mavi gözler olduğunu söylüyor, bunu evlenmeden, ben 5 000 kron konusunu öğrenmeden önce söyledi. Belki de iltifat değildi. Her mavi gözün güzel olması şart değil, benimkilerin de güzel olmadığını biliyorum. Gözlerim çok mavi, çok parlak, sanki "Bu gözler bir tavus kuşuna ya da yalıçapkınına daha çok yakışırdı" diye düşünüyorum. Aslında Frederikke Teyze'nin on altıncı yaş günümde verdiği broştaki kelebeğin kanatlarının rengine tıpatıp benziyor. Gözlerimin ne renk olduğu artık önemli değil. Kimse yaşlı bir kadının gözlerine bakmıyor, ben de daha yirmi beş olmamama rağmen, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. Đyi ki

hatırladım, yarın broşu takmalıyım. Onu takmaktan hoşlanıyorum, güzel olduğu için değil zaten güzel değil- yakıştığı için -yakışmıyor da- belki de Rasmus'un huysuzluk ya da kararsızlık diye adlandırdığı alışkanlığımdan. Broşu insanlara "Bu kadın taktığı broşun aynı gözlerinin renginde olduğunu bitiyor mu?" diye düşündürmek için ve "Kadıncağız çirkin gözlerinin rengini göstermeyecek bir şey takmalıydı" dedirtmek için takıyorum. Böylesi hoşuma gidiyor. Başkalarının benim hakkımda neler düşüneceklerini tahmin etmek beni eğlendiriyor. Dayanılmaz güneş yarım saat önce battı, hava karardı, artık dışarısı karanlık ve çok sessiz. Sokak lambaları yandı, ama etraf hâlâ sıcak. Günlüğümü aldıktan sonraki ilk günüm hakkında pek bir şey yazmadım, bir şeyler karalamam gerek sanıyorum, onun için bir Danimarka okul gemisinin geçirdiği korkunç kaza hakkında gazetede okuduğumu yazacağım. Haberi, "Georg Stage" bir Danimarka gemisi olduğu, kaza da Kopenhag açıklarında geçtiği için okudum. Bir Đngiliz gemisi karanlıkta okul gemisine çarpmış, gemideki yirmi iki çocuk boğulmuş. Hepsi de çok gençmiş, 14-16 arası. Yine de onları ya da ailelerini tanıdığımı sanmıyorum.

28 haziran 1905 Bebeğim 31 temmuzda doğacak. Artık ne gün doğarsa doğsun, 31 temmuz günü, onun doğması beklenen gün olarak yazıldı. Kız olacağını sanıyorum. Hansine bunun Tanrı'nın buyruğuna karşı çıkmak olduğunu söylüyor. Allah'tan okuma yazması yok. Alışverişe gittiğinde rastladığı herkesle dedikodu yapıyor, Đngilizce'si akıcı ama felaket, kendini gülünç duruma sokmaktan korkmuyor. Oysa ben insanların bana güleceklerinden korkuyorum, belki de ilerlememin bu kadar yavaş olmasının nedeni de bu. Hansine hiçbir dilde okuyamıyor. Eğer okusaydı, Danca yazmaya cesaret edemezdim, bu da hiçbir şey yazamayacağım demektir, çünkü Đngilizce tek bir satır yazmaktan bile acizim. Kız olsun istiyorum. Burada bunu söyleyebileceğim hiç kimse yok; olsa da söyleyeceğim kimsenin ilgisini çekmezdi. Böyle bir şeyi bana kutup ayılarını soran kadına söylediğimi bir düşünün! Geçen sefer de kız istemiştim, "Çocuğum olacaksa, kız olsun" diye düşünmüştüm, oysa kız yerine zavallı Mads doğdu. Bir ay sonra öldü. Đşte buraya bunu da yazmış oldum. Bu bebeği istiyorum, üstelik de artık kızımı istiyorum. Rasmus bir daha geri gelmese, başımıza olabileceklerin en kötüsü de gelse, Korsor'e gidip Frederikke Teyze ve Farbror Holger'e sığınmamız da gerekse, artık kızımı istiyorum. Keşke hareket etse. Bebeklerin doğmadan birkaç hafta önce öyle fazla hareket etmediklerini biliyorum. Tabiî bilirim, üç tane doğurdum. Yine de Mads'ın neler yaptığını bilseydim. Sonuna kadar hareket etmiş miydi? Ya ötekiler? Belki de kızlar değişiktir, bunun da fazla hareket etmiyor olması, kız olduğu anlamına gelir mi? Gelecek sefer, bir gelecek sefer olduğunu biliyorum, çünkü kadının kaderi bu, bileceğim. Hatırlamam gerekmeyecek, günlüğüm yanımda olacak. Bütün bunları yazabiliyor olmak beni rahatlatıyor.

2 temmuz 1905 Her gün yazmıyorum. Bu biraz Hansine'ye bir şey belli etmemek için -neler yaptığımı tahmin etmeye çalışacak, en olmadık şeyleri düşünecek, belki de sevgilime mektup yazdığımı

sanacak, düşünün bir!- biraz da sadece yaptıklarımı değil, düşündüklerimi de yazdığım için. insanlardan da söz ediyorum. Öyküler de var, öyküleri hep sevdim, kendime : hep gerçek ya da uydurma masallar anlattım, şimdi de oğullarıma anlatıyorum. Kendime masalları uykuya dalabilmek için anlatıyorum, gündüzleri de hiç de hoş olmayan gerçeklerden kaçabilmek için. Küçük bir kızken günlüğüm vardı ve oraya öyküler yazardım. Yazdıklarıma dikkat etmem gerekirdi, ya defteri annem yâ da babam okursa... bir şeyi saklayacak, başkalarının bulamayacağından emin olabileceğin bir yer yoktur. Ama yabancı bir dil bir şifre gibi olduğundan daha güvenli. Danca'ya yabancı dil demek biraz tuhaf, ama burada herkes için Danca yabancı bir dil. Burada başka Danimarkalılar da olmalı, büyükelçimiz, konsolos ya da buna benzer birileri, belki de Oxford'da Danimarkalı profesörler de vardır, üstelik kraliçe de Danimarkalı, zaman zaman gazetelerde Danimarka'yla ilgili haberler okuyorum. Mesela, Danimarka prensimiz galiba Norveç kralı oluyor. Georg Stage hakkında da yeni haberler var. Kopenhag'da bir soruşturma açılmış ama mahkeme başkanının önyargılı olduğunu ve tarafsız davranmadığını yazıyorlar. Đngiliz gemisinin kaptanı sinir krizleri geçiriyormuş, yine de o yirmi üç (arada bir tanesi daha öldü) çocuğun ölümünden sorumlu olmadığını iddia ediyor. Kral Edward üzüntülerini bildirmiş! Çok daha önemli bir haber de Kniaz Potemkin adlı bir Rus gemisiyle ilgili. Keşke daha iyi anlayabilsem ama gazetedeki kelimeler o kadar uzun ki... Odessa halkı, bir sebeple geminin karaya yanaşıp erzak almasına izin vermemiş ya da benim anladığım bu, gemi de toplarını kente çevirip ateşlemiş. Bu Ruslar Almanlardan da vahşi! Cook's'ta bir Danimarka seyahati ilanı gördüm. Keşke katılabilsem! Burada Danimarka'dan gelme domuz pastırması alıyoruz, bir başka Danimarka firması da ekmek üzerine sürülecek butterine adlı bir şey yapıyor. Adı Monsted. Bu adı duymak bile memleketime özlem duymama yeterli, o kadar Danimarkalı, o kadar tanıdık ki... Ama bu eve bir Danimarkalının gelmesi imkânsız. Hansine okuyamıyor, Mogens ve Knud henüz okumayı öğrenmedi, Rasmus'un nerede olduğunu bile bilmiyorum. Deftere uygunsuz hikâyeler bile yazabilirim, ama hiç böyle hikâye bilmiyorum ki. Eğer sadece yaptıklarımı yazsam, bu günlük bir dizi tekrardan öteye gitmez. Günlerim hep aynı. Erken kalkıyorum, çünkü erkenden uyanıyorum, eğer yatakta yatmaya devam edersem sadece beni endişelendirecek şeyler düşünüyorum, karnımdaki bebek de sanki midemde oturuyor. Kalktığımda oğlanlar uyanmış oluyor, ellerini ve yüzlerini yıkıyorum, daha sonra Hansine'nin hazırladığı kahvaltıya iniyoruz. Kahve ve tabiî fırıncı Mr. Spenner'in getirdiği, oğlanların bayıldığı beyaz ekmek. Bir Danimarkalının yiyecekten çok kahveye ihtiyacı var, ben de üç fincan içiyorum. Herhangi bir konuda tasarruf edebilirim, ama tek bir fincan kahveden bile vazgeçmem mümkün değil. Hansine oğlanlarla Đngilizce konuşmaya başladı. Mogens ondan daha iyi konuşuyor, onun yaşında çocuklar yabancı bir dili çabuk öğreniyor, Hansine'nin yanlışlarına gülüyor, bu Hansine'nin umurunda değil, onunla birlikte gülüp komiklik yapıyor. Sonra Knud da Đngilizce konuşmaya çalışıyor, hepsi de saçmalıyor, ama dünyanın en komik şeylerini anlattıklarını sanıyorlar. Onlara katılamadığım için nefret ediyorum. Kıskanıyorum, doğrusu bu. Onun bir kadın, benimkilerin de erkek olmasından dolayı kıskanıyorum. Bir kızım olsa benimle birlikte, yanımda olacağından neredeyse eminim.

5 temmuz 1905 Hansine'ye evde Đngilizce konuşmayı yasaklamayı düşündüm, sözümü dinleyeceğini sanıyorum. Beni sayıyor, Rasmus'tan korktuğu kadar değilse de benden biraz çekiniyor. Ama Mogens ve Knud için elimden geleni yapmam gerektiğini bildiğimden, Đngilizce konuşmasını yasaklamayacağım. Oğlanların Đngilizce öğrenmeleri gerek, belki de hayatlarının sonuna kadar burada yaşayacaklar. Hansine, Mogens'i iki sokak ötede, Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Mogens yalnız gitmek istiyor, yakında izin vereceğim ama henüz değil. Hansine evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. Ben Knud'la evde kalıyorum, onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. Eskiden oğlanlara Hans Christian Andersen anlatırdım, ama Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Ekmekle Yürüyen Kız, yeni ayakkabılarıyla gururlandığı için ömrünü Bogwife'ın yer altındaki mutfağında geçiren küçük Đnge'nin öyküsü; bu annemin en sevdiği masaldı, ama ben nefret ederdim. Kibritçi Kız da korkunçtu, o zaman oğlanlara kendi uydurduğum masalları anlatmaya başladım. Şimdi her şeyi yapabilen sihirli bir arkadaşı olan Jeppe adında bir çocuğu anlatıyorum. Bu sabah sihirli arkadaşın bir gece Kopenhag'daki bütün bakır çatıları temizlediği, Jeppe'nin uyandığında her şeyin altın gibi parladığını görüp şaşırdığı yere geldik. Hansine dönünce çıkıyorum. Şapkamı, koca karnımı gizleyen önlüğümü giyiyorum, üzerine de pelerinimi alıyorum, insanların hamile olduğumu görmeyeceklerini umuyorum ama anlayacaklardır. Sonra yürüyorum. Sadece yürüyorum. Lavender Grove'dan aşağı Wilman Grove'a ve London Fields'a yürüyorum, oradan da Victoria Parkı'na ya da Hackney Downs'a, bazen de Beauvoir Town'a, adlarını söylemeyi beceremediğim bütün o yerlere yürüyorum. Genellikle sokak boyunca yürüyorum, evlere, kiliselere, büyük binalara bakıyorum ama bazen de çayırlarda ya da kanal kıyısında dolaşıyorum. Hava pelerin giymek için çok sıcak, ama giymesem karnımdan sokağa çıkamayacak kadar utanıyorum. Hansine öğle yemeği için smerrebred yapıyor da, çavdar ekmeği olmaksızın pek aynı şey değil. Aslında içimden yemek yemek gelmiyor, ama onun için, yani bebek için kendimi zorluyorum. Öğleden sonra tekrar çıkıp yürümezsem, ki bazen gitmiyorum, oturma odasındaki geniş pencerenin yanına yerleşiyorum. Lavender Grove'daki evimiz, bitişik nizam dokuz evden biri. Çok güzel değil, hatta şimdiye kadar gördüğüm evler içinde en çirkini, hiç de gerektiği gibi yüksek yapılmamış, gri tuğladan duvarları, beceriksiz taş işçiliği, kötü pencereleri var. Giriş kapısının üzerinde başında taç olan komik taş bir yüz var, üst kat pencerelerinin üzerinde yine iki farklı yüz. Başlarında taçları olan bu kadın yüzlerinin kimlere ait olduğunu, kimleri temsil etmek için yapıldıklarını merak ediyorum. Yine de evin geniş bir. ön penceresi, önünde de etrafı çitle çevrili küçük bir bahçesi var. Hansine ne derse desin, tül perde takmayacağım, çünkü takarsam burada oturup dikiş dikerken dışarıyı göremem. Annem okula gitmeden çok önce dikiş dikmeyi öğretti, ama dikmekten nefret ediyorum. Yüksük kullanmayı hiç sevemedim -özellikle yaş günü hediyesi olarak bir yüksük verdiklerini hiç unutamam!- ama parmağıma batan iğneden daha da nefret ediyorum. Yine de dikiş bildiğime memnunum. Bu konuda Hansine'den çok daha iyiyim, özenli teğellerime ve oğlanların elbiselerine yaptığım güzel yamalara şaşkınlıkla bakıyor. Mogens'i okuldan bazen o alıyor, bazen de ben. Hansine bugün bana Mare Sokağı'ndaki

Kimsenin bildiğini sanmıyorum. Bugün yirmi beş yaşındayım. "Hatta gazete Danca yazılmış olsa bile. Tabiî bir polis ya da doktor bulamamışlar. Hansine için önemli olan. Hansine çok şaşırmış.manifaturacıdan iplik almaya gitti. adamı görünce uzun bir çığlık atmış. aldırmadım. biraz ilerideki meyhaneden çıkan ve kaldırım boyunca yalpalayarak ilerleyen yaşlı bir adam görmüş. adamın mümkün olduğunca uzağından geçmekmiş. ama genç kadın bunun havayla ilgisi olmadığını. ellerimle kulaklarımı kapattım. veremden çekinmem gereksiz. Oğlanlar için litresi 2 peniye süt var. ama itiraf etmeliyim ki kocamın hatırlamasını isterdim. Bir hizmetçiden doğum gününüzü bilmesini bekleyemezsiniz. ama kaldırımın kenarından yürürken adamın duvara çarparak yere yıkıldığını görmüş. O sırada genç bir kadın yaklaşmış. Bazen sirke ve şekerle yapılan mdkaal yediğimiz de olur. ellerini neredeyse benimki kadar şiş karnının üzerinde kenetledi. Yaşlandığınızda doğum gününüzün unutulmasını isteyeceğinizden eminim. Artık benim için kendimden başka hiç kimse önemli değil. Kilisedekilerin umuttan bir erdem olarak bahsetmelerini anlayamıyorum. adamın içtiği için yıkıldığını anlatmış. Onun durumundaki bir kadın için bu gördüğü dünyanın en ilginç ve en heyecan verici olayı. "Bu senin işine yaramaz" dedim." 'Tabiî söylemedim" dedi. ama burada uygun sığır eti yok. Stonor Sütçüsü müşterilerini ineklerin nasıl yaşadığını görmeye davet ediyor. yine de adamın yanına diz çöküp ölüp ölmediğini anlamak için nabzını tutmuş. "Hiç söyler miyim?" Yine de ona inanmıyorum. ama ben sanki hiçbir şey dememişim gibi devam etti. bir de tabiî doğacak kızım. Hansine adamın öldüğünden eminmiş. Başından bir macera geçmiş. Umut korkunç bir şey. Düşen adamla ilgili başka bir şey duymak istemediğimi söyledim. o kadar düş kırıklığı yaşıyorsunuz ki. Köfte ve patates her günkü yemeğimiz oldu. Anlatacak çok şeyi vardı. ama ne yapayım. ama Hansine pazarda karalahana bulmakta zorlanıyor. ama daha vakit bulamadım. Oğlanların yanında bütün ayrıntıları anlatmaya koyuldu. "Bu kadarı yeter" dedim. Mogens'le birlikte Đngilizce konuşarak dönmüşler. bu yüzden okula geç gitmiş. Herkes çok heyecanlanmış. dönüşte okulun oradan geçmiş. Sosisin kilosu sadece 9 peni.. "Sokakta devrilen yaşlı sarhoşlardan. Bana hediye verecek. bir kürk ya da tektaş alacak bir kocanın hayalini kurdum. iyi balıksa hiç yok. bazıları havaların fazla sıcak olduğunu söylemiş. zaten aradığınız zaman bulunmazlar ki. 6 temmuz 1905 Doğum günüm. tanıyamadım işte. Akşam yemeğinde yine frikadeller.. Mogens ve Knud da gitmeye can atıyor. Onu artık tanıyor olmam gerekirdi. Canım en çok rullepelse çekiyor. "Umarım bundan küçük Mogens'e bahsetmemişsindir" dedim." Kıpkırmızı oldu. London Fields'ta yürürken. Oğlanlar da daha çok küçük. sonunda umut korkunç bir şey oluyor. . Adamın kiracı olarak oturduğu evin hizmetçisi olduğunu söylemiş. Hansine yardım gelene kadar kadının yanından ayrılmayacağını söylemiş. ama yirmi beşinde olmak farklı. o sırada da çevresinde bir kalabalık toplanmaya başlamış. akşam olunca görkemli bir yemek düşledim. "Yarın gazetede okursunuz" diyerek kulağıma bağırdı. okuma yazma bilmediğinin söylenmesinden hiç hoşlanmıyor. Bütün gün hayal kurup çeyrek asırlık ömrümü nasıl kutlamak isteyeceğimi düşündüm. öyle de yapmış. sosis yiyeceğiz. Her zamanki gibi gerçek. düşümden oldukça farklıydı. bunu kendisine saklaması da imkânsız.

kıyıya vardıklarında da rahatlayıp bir çığlık atmak için ciğerlerini şişirerek. elimden kayıp gitmesinden. onu geri itmeye çalışan büyük dalgalara karşı yüzmesini gözümün önüne getiriyorum. "Bütün çocuklar adımla alay ediyor" dedi. Hortensiavej'deki küçük beyaz evime. Ya da güler gibi yaptım. Ama Karoline hiç unutmadı. "Artık işler değişti" dedim. Herkesin Đngiliz olmasından. Frederikke Teyze'nin bahçesinde içtiğimiz çay. sadece bir ay olmamıştı ki. yeniden gitmeyi düşündüğünü. üstelik de başı hâlâ aşağıda değil. ancak hâlâ karnımın üst bölümünde. Bu gece. Olanları bana Karoline anlattı. Knud orada doğdu. fazla değil ama beni rahatlatacak kadar. "önemli bir iş için" dedi. Stockholm'den Kopenhag'a. hep ailem için bir şeyler yapmaya. gelgite karşı yüzerek. . işi için destek olmaya çalıştım. benim duymayacağım kadar uygunsuz bir hikâyeydi. "Đsmim Jack olsun istiyorum. O zaman yeniden hamile kaldığımı anladım. yukarıya çıkıp Jeppe ve sihirli arkadaşından biraz daha söz ediyorum. Şehrimin yeşil damları. Aslında ağlamak istiyordum. ona bir öncelik yaratmaya. Londra dünyanın merkeziydi. Rasmus'a söylediklerimde haksız olabileceğimi düşündüm. buraya geleli bir ay. değil mi? Amerika'ya gitmek istiyorsa yalnız gideceğini söyledim. elimden geldiğince ona destek olmaya çalıştım. ne olursa olsun.Hansine oğlanları yatırınca. bu kez şansını Amerika'da denemek istediğini söyledi. O zaman burada oturmaya devam edersek Đngiliz olacağını söyledi ve başka bir ad kullanıp kullanamayacağını sordu." Oysa o kadar da bencil değilimdir. ayak diredim." Güldüm. bahçede yemezler? Burada hava bizimkinden iyi. biraz daha iyi. Sonunda da işte böyle çıkıyorlar. güçlü olmalıyım. ben pek aynı şeyi yapamam. Bu akşam Danimarka'yı. Đngiltere'deki tek Danimarkalı olarak yalnız kalmaktan korktum. Bu gece belli belirsiz bir hareket hissettim. ama asla ağlamam. Dayanmalıyım. "beni son kez evimden çıkardın. tabiî. Azalan ışıkta masanın başında oturuyordum. benim için en güzel yere. anneme kalsa hiç öğrenemezdim. Neden Đngilizler yemeklerini dışarıda. Mogens "Đngiliz çocuklar hiç de Jeppe'ye benzemiyor" dedi. Ona "Sen Đngiliz değilsin" den başka söyleyecek bir şey bulamadım. Çocukların dışında. ben eve dönüyorum. Benden kaçışını. bense burada tek başıma kaldım. babamın hemen her şeyi unuttuğundan da eminim. yine de biz güneş ışığında ve açık havada olmak için her fırsattan yararlanırken. Kopenhag'dan Stockholm'e gittik. Pek eğlenceli bir doğum günü değil! 12 temmuz 1905 Buradan nefret ediyorum. Ama o kadar çok dolaştık ki. onlar içeriye kapanıyorlar. Oysa eve dönen o oldu. belki de en çok iki hafta. "Nasıl başka bir ad?" dedim. elimde ne varsa vermek istedim. Sjoland'ın kayın ormanları. Bazen babamın evin yolunu tek başına bulması için Kopenhag sokaklarında bıraktığı Karoline'yi düşünüyorum. sadece geçmişten resimler vardı. O beni çocuklarımla cezalandırabilir de. Artık çok beklemek gerekmiyor. isterse oğlanları alabilirdi. Kızım doğunca daha iyi olacak. o kadar korkmuştum. Frelsers Kilisesi'nin burgulu kubbesi. ne odanın içini ne de pencereden dışarısını görebiliyordum. ama bir şekilde buranın kaderim olduğunu biliyorum. gidilecek yer Londra'ydı. Bu kez "hayır" dedim. Kopenhag'dan ayrılalı beri hiç özlemediğim kadar özledim. Ama oradan ayrılmak ve buraya gelmek zorundaydım.

okuma yazması da yoktu. Geldiği yerde kendisinin de böyle yaptığını unutmuştu ya da kendini unutmaya zorladı. adres bilmiyordu. 700 kronluk bir çek. artık neredeyse bir beyefendi olmuştu. gemiyle Store Baelt ve Lille Baelt'ten geçip trene binmesi. özellikle de zavallı küçük Mads çabucak doğmuştu. çok sancı çektim . köyde yaptıklarını tekrarladı. Hansine'nin yüzü gülücükler saçıyordu. Bir hayvan gibiydi. Gerek kalmayacağını umuyorum. Yarı Đsveçli olan annemle evlendi. yedi mil kadar. Oysa size benimle böyle konuşmadığını söyleyebilirim (Ne demek "size"? Günlükle konuşmaya mı başladım?) Neyse. hikâyesi çok umutsuz olduğum sıralarda bana cesaret verir oldu. daha önce çiftlikten hiç çıkmamış. zaten dikmeye başladım bile. Sonunda bebek elbisesi dikebilmek için malzeme alabileceğim. ev aldı. ebe maskesi ve beyaz örgü yünü aldım. Mare Sokağı'nda Matthew Rose'un mağazasından beyaz keten. çiftlik hayvanı. Daha önce çiftlikten hiç çıkmamıştı. bundan fazlasını göndermeye izin yok. işleri iyi gitti. sadece adının Kastrup olduğunu hatırlayabildi. arkasına bile bakmadan dar sokaklardan eve koştu. bir süre sonra da annemin artık ev işlerinde yardım edecek bir hizmetçisi olması gerektiğine karar verdi ve yeğenlerinden birini getirtmek için çiftliğe haber gönderdi. Eve giden yol çok uzundu. Otuz iki. Karoline başardı. "Sevgili Asta" diye başlıyor. ben de başarırım. bütün bunları da tek başına becermesi gerekiyordu. Okuması yok ama Rasmus'un el yazısını tanıyor. Babam onu tren istasyonunda karşıladı. Bana bu öyküyü anlattığında hastaydı. 14 temmuz 1905 Rasmus'tan haber aldım. Karoline de sırtındaki korkunç kanserden öldü. Bebek doğarken gerekirse doktor çağırabileceğim artık. Ötekiler. birinden kurtulduklarına sevindiklerinden eminim. bazen de rüyasına girdi. Çeki Lansdowne Caddesi'ndeki postaneye götürüp paraya çevirdim. soru sormadılar. Yıllarca yanımızda hizmetçi olarak kaldı. Yine de evi buldu. para. para da gönderdi. Ben de yola çıkar ve öteki uca ulaşırım. Babam o kadar şaşırıp öfkelendi ki arkasını dönüp kaçtı. Karoline eve varmak için elinden geleni yaptı. mobilya ticaretine girişti. Babam Kopenhag'a Jutland'ın kuzeyindeki Aarhus diye bir kentten geldi. çok çok otuz üç yaşında olmalıydı. konuşmama bile gülmediler. daha sonra da "Sevgili karım". bu kez hendeğe eteklerini kaldırıp çömeldi ve yolun kenarını suladı. Sıkıştığında. doyurmaları gereken o kadar çok karın vardı ki. zarftaki pulun Danimarka pulu olduğunu görebiliyor. yolun kenarına geçti. On altı yaşıma girdiğimde ve annem öldüğünde. kırık bisküvi ve Butterine yemeyi düşünürken.başından geçenler hep kafasında kaldı. Tam da frikadeiler imkânımızın dışında diye düşünmeye başlamışken. "Önüme çıkan herkese sordum." Sonunda eve vardığında. bu sabah mektubu getirdiğinde sevinçten uçuyordu adeta. bu da aşağı yukarı 40 pound ediyor. On beş yaşındaydı. Nasıl bulduğunu hiç anlayamadım. zorluk çıkarmadılar. "Yüz kişiye sordum" dedi bana. Çoğu kişinin anlayamadığı kaba bir lehçe konuşuyordu. Çiftliktekiler o kadar yoksuldu. başka çaresi yoktu. Kimseyi tanımıyordu. babam onu kovmadı. Aarhus'a bile gitmemişti. zavallı kızı bir hayvan gibi yürüttü. Karoline geldi.

yoksa orada 5 000 krona evlenecek başka bir kadın bulurdu. ama hayır. London Flelds'ın kuzeyinde. Kendimi iyi ya da eskisinden daha iyi hissetmemi sağlayan cebimdeki para olsa gerek. aynı Mads'ın doğumunda olduğu gibi. ancak orada uzun süre kalacağını sanmıyor. Rasmus'un Müslüman olmadığına şükretmem gerek galiba. oysa kırılacak değerli bir şeyimiz yok ya da Kopenhag'da bıraktığı sevgilisi de olabilirdi."zavallı beyefendinin nasıl olduğunu" öğrenmek istemiş. ama o herkesin bir motorlu arabası olması gerektiğinden bahsediyor. Hayvanlara kendini sevdiriyor. bana mektup gönderebileceğim bir adres vermiş. Bu arada adamın kiraladığı evdeki hizmetçiyle -ona "Miss Fisher" diyor. (Danca yazabilmek iyi bir şey. ve -şimdi sıkı durun. Yedi yaşında bir oğlan ile beş yaşında başka bir oğlandan başka konuşacak kimsem yok. ama o amcanın varlığına pek inanmıyorum. bazen cahil bir hizmetçinin konuşması bile çocukların saçmalıklarından ve sonu gelmez sorularından daha çekici olabiliyor. söyle. 18 temmuz 1905 Akşam Hansine oturma odasına geldi.ama zorluk çıkarmadılar.arkadaş olmuş. kitabın adını hatırlayamıyorum. "Ne söyleyeceksen. oraya gitmiş. ama bununla karşılaştırınca dâhi olduğunu düşünüyorum. sokakta düşen yaşlı adamdan bahsetti. söyledikleri doğrudur. Kesin olarak bildiğim bir şey de Aarhus'ta tek bir motorlu araba bile olmadığı. O bir mühendis. Burada zaten motorlu araba bulunduğunu sanıyordum. önlüğünü parmaklarının arasında çekiştirerek öyle durdu. Kesenin çıkarılmasını ve göbek bağının kesilmesini biliyor. benimle neredeyse hiç konuşmaz ama o kez farklıydı. Gerçek şu ki. Sorularıma hiç cevap vermez ki. En vahşi köpeğin bile onun yanında sakinleştiğini söyleyip övünür. Navarino Caddesi'ndeymiş. Başka bir marifeti de tahta işçiliği. Bu yazdıklarımı birinin okuduğunu bir düşünün!) Rasmus Aarhus'ta. onu başka nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. ama Hansine bana yardım etmek için yanımda olacak. arasıra gördüğüm de oldu. nihayet vahşi bir zenci olsa da konuşabileceği birini bulmuştu. hayvanlarla istediğini yapabilir. Đngilizce'den Danca'ya çevrilmiş. Karısına da bu kadar iyi davranamaması ne yazık. Bizim Karoline de aptal ve cahildi. aslında ne iş yaptığını da bilmiyorum. Hansine'nin bana bir şeyler söylemek istediğini anladım. Onun hoşlandığı şeyler motorlar. gözlerini gözlerimden kaçırmak için başını sağa sola çevirip durdu. at nallamayı bilir. ama istemiyor. Çocukken. Sorun çıkarsa doktoru çağıracağız. Anlaşılan. burada motorlu arabaya sıkça rastlanmaz. Ne yaptığını doğrusu tahmin bile edemiyorum. Acaba oraya borç para bulmak için mi gitti? Dünyanın öteki ucunda. sonunda yanına bir adam gelince çok mutlu oldu. Adam . önce evi bulmuş. Hansine'nin karşısında buna benzer bir şeyler hissettim.Đngiltere'ye "motorlu arabalar" getirmek istediğinden bahsetmişti. "Her erkeğin kendi motorlu arabası olduğunu bir düşün!" "Peki ya atlara ne olacak? diye sordum "Ya da trenlere ve atlı tramvaylara?" Cevap vermedi. Hjorring'de zengin bir amcası var. ıssız bir adaya düşen bir adamla ilgili bir kitap okumuştum. Bir zamanlar nalbanttı." Bir şeyler kırdığından şüphelenmeye başladım. Đstese mobilyacı olarak iyi para kazanırdı. Böyle işleri küçük görür. Sonunda "Yeter artık" dedim. işin ilginç yanı. Bir keresinde bana -bana hemen hemen hiçbir şey anlatmaz. Ancak adam çok yalnız ve çok mutsuzdu. Kekeledi. Hansine'ye oturmasını ve aklından geçenleri anlatmasını söyledim.

işini ihmal etmedikçe arkadaşını davet etmesinde bir sakınca görmediğimi söyledim. bütün konu kimin Norveç kralı olacağı. Adam da yabancı olduğu için Hansine'nin ilgisini çektiğini düşünüyorum. Hansine'ye bundan sonra oğlanlara dondurma almamasını tembihledim. 21 temmuz 1905 Hava dayanılmaz derecede sıcak. içimde. Fisher. yoksa Bernadotte mu? Ya da benim anladığım bu. aldığım gazetelere göre (Đngilizcemi ilerletmek için kendimi her gün gazete okumaya zorluyorum) bütün Avrupa'da ve Amerika'da da durum aynı. gazeteler Danca olsa daha iyi takip edebilirdim.Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölmüş. göbek deliğinin bir işe yaraması gerektiğini düşünüyordum. Yoruldum. Mogens hareket edip. adı da Dzerjinski'ymiş. "Miss Fisher"ın yanında çalıştığı insanlar bir adam. Mogens'e hamileyken hiçbir şey bilmiyordum. dondurmadan zehirlenen çocuklar var. "Bizim gibi biri" dedi. Madam" dedi. Ben kimse bulamazken onun bir arkadaş edinmekle ne kadar talihli olduğunu düşündüm. Đlginç olanı. Beklendiği gibi Đmparator William da konuyla ilgileniyor. çocuğa bakmak. Onlar doğmamıştı. daha da önemlisi. evi temizlemek ve yemek yapmak gerekiyormuş. Dzerjinski öldükten sonra da başka kiracıları yokmuş. Danimarka ve Đsveç arasında büyük çekişme var. bambaşka bir yere doğru yöneldiğinde şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. mutlaka saçma ama garip bir duygu var. hareket etmiyor. Almanya. salak salak sırıttı ve "yakında sizden çok daha iyi konuşabileceğim. Danimarka Prensi Karl mı. Hansine'yi odasına gönderdim. yatmaya gidiyorum. Đngiltere. kaçmaya başladığında neler olacağını biliyorum. karısı ve iki çocukları. iç karartıcı bir . hâlâ anlamamıştım. göbek deliğimden çıkacağını sanıyordum. ama karısının. Yüzü yeniden kızardı. Hyde'ın "yapılacak çok iş olduğunu söyleyerek. evin beyinin işine son verdiğini. bütün bunları yazdım. bu kararı geri aldırdığını" anlatmış. Kocama uzun bir mektup yazdığım için üç gündür günlüğümle ilgilenemedim. Bebek hâlâ yukarıda. burası çok önemli. Artık baş aşağı dönmesi gerek. Annem bana Âdem'in göbek deliği olmadığını. Yine de oraya sadece meraktan gittiğine inanmak daha kolay. New York'ta güneş çarpmasına uğrayan insanlar yere düşüp ölüyorlar. mutfakta çaya çağırmak olduğu anlaşıldı. burada da. bir de yaşlı kayınvalideymiş. Bütün bunların nereye varacağını merak etmeye başladım. kafasının kaburgalarıma sıkıştığını düşünüyorum. Doğum sonrasını ve bebeğin içime nasıl girdiğini anlamadığımdan. Mrs. arada nasıl bir bağ var. Rasmus'a sayfalar ve sayfalar dolusu "ev gerçekleri" dendiğini sandığım şeyleri yazdım. Tanrı tarafından yaratılmıştı. açılıp bebeğin çıkmasını sağlamaktan başka neye yarayabilirdi ki? Size söyleyebilirim. Başka bir dil bilmeyen bir arkadaş Hansine'nin Đngilizcesine de yardımcı olacakmış. sadece Polonyalıymış. Havva'nın da göbeğinin dümdüz olduğunu söyledi. sonunda tek istediğinin izinli olduğu bir öğleden sonra Miss Fisher'ı buraya. Bir kere. Ne de olsa gelecek hafta ya da daha sonraki hafta.

Ama keyfimi yerine getirdi. deli mi. Yavaş yavaş yürüdüm. Komşu çocuğun . mesela kutup ayısı meraklısı Mrs. dört katlı. elini kaldırıp dışarıdaki öteki bebeği selamladığına yemin ederim. kocası da hasta ve işsizmiş. Ben o kadar talihli değilim. aşırı sıcağı ve savaş korkumu anlattım. Ona her an doğabilecek bir bebek beklediğimi unutup unutmadığım sordum. bu da sokağın daha güzel görünmesini sağlıyor. ama gözüm bebekten başkasını görmüyordu. Yürümeyi becerse de kız benim için bebekten başka bir şey değildi. yanında küçük bir kızla bir kadın çıktı. Tabiî ki mektubun eline ulaşacağını hiç sanmıyorum. sonunda da sadece terbiyeli olmak için "Senin Asta'n" diye bitirdim. bağırıp bana böyle şeyler anlatmamasını söyledim. Eğer kızımı doğururken doktor çağırmama gerek kalmazsa. Keşke Rasmus da bizim için böyle bir ev tutmuş olsaydı! Fazla görkemli değil. sonra da Hansine'nin arkadaşının yaşadığı evi bulmak için yolu uzattım. bahçe de ağaç dolu. cömert babalarının gönderdiği parayla satın aldığım çemberlerle oynuyordu. O kadar güzel. Fazla gösterişli giyinmişti. başında tüylü büyük bir şapka vardı. ama büyük. Mektubun başına "Sevgili Rasmus" diye yazdım. Kadının hepsi de yedi yaşından küçük beş çocuğu daha varmış. eskiden daha da bakımlı olduğu belli. Hansine. Para. Saçmalık. yoksa duygusuz mu? Yine de duyduklarımı Rasmus'a yazdığım mektupta tekrarladım. Bunları düşünürken karnımdaki bebeğin hareket ettiğine. Mogens ile Knud kaldırımda. Galler prensesinin 13 temmuzda bir oğlu olduğunu anlattım. önümdeki yükü taşıdım. salakça sorularıyla insanların ne kadar düşmanca davrandıklarını. doğmasında onun da kabahati var. Danimarka'yla bir savaş çıksa. bir periye benziyordu. parlak ve iç açıcıydı ki. ama dar ve gölgeli. Dürüstlüğe inanıyorum. Navarino Caddesi Lavender Grove kadar geniş değil. yalpalaya sendeleye limana dönmemi ağladı. Yine de ona "sevgili kocam" ya da buna benzer bir şey demedim. buranın yılda Rasmus'un Lavender Grove'daki bizim ev için ödediği 36 pound'dan en çok 10 pound fazla olacağını düşünürken. Gibbons'ı. Đsveç de bu savaşa katılsa burada yaşayan yabancıların durumu daha da kötüleşirdi. öndeki bahçede güzel bir çit var. Ön kapıya çıkan birkaç basamak ve kapının üzerindeki çıkıntıyı taşıyan iki sütun. Neden yalnız doğurayım? Bu onun da çocuğu. Susmasını söyledim. Londra'nın bu bölümünde görkemli ev olmaz. biliyorum. 26 temmuz 1905 Bugün uzun uzun yürüdüm. iri ve hantal bir gemi gibi. Weels Sokağı'ndaki barakalardan birinde oturan aşağı tabakadan birinden almış. borç ya da motorlu arabalarla ilgili herhangi bir şeyin peşinde kimbilir nereye gitmiştir. Mogens'i okuldan getirdi ve bu sabah ikiz doğurduktan sonra ölen kadını anlattı. Orada durup eve bakarak. kalan parayla küçük Knud'a bir topaç alacağım. Đskandinav değil. millerce gidip Ritson Caddesi ve Dalston'dan döndüm. O bilsin. Haberi başka bir arkadaşından. Galler prensesinin dışında tabiî. Bizi yabancı bir ülkede nasıl aylar boyu yalnız bırakabilir ki? Rasmus'a gazetede okuduğum bir haberden de söz ettim. Alman olmasına rağmen Luther Kilisesi'ni görmek istiyordum.sokakta yaşamanın ne kadar güç olduğunu. Çocuğu burada yalnız mı doğuracağım? Ya ölürsem? Her gün yüzlerce kadın çocuk doğururken ölüyor.

Mads'a hamileyken de buna benzer sancılar çektiğimi hatırladım.topacı var da neden benim oğlumun olmasın? Eve girerken şiddetli bir acı duyup. bunu yazmak istemiyorum. Canute. "Belki de bu gece doğar" diye düşündüm.. şimdi de Knud adını değiştirip Kenneth olmak istiyor. Öteki çocuklarda da aynı şey olmuştu. ilk çocuğum yanlış taraftan çıkıp beni neredeyse iki parçaya böldüğünde bunu biliyordum. Bir aydan biraz büyük olacaktı ve oğlanların ayak altında olmamalarına sevinecektim. Sanki çocuk yapmak pis bir şeymiş gibi. Gelecek eylülde Knud'un da okula başlayacağını. Mogens'in okulda arkadaş olduğu bir çocuk Knud adının gerçekte deniz kıyısında oturup dalgaları durduran. Mads da cuma günü doğmuştu. Varsayalım ki kızım da. Bana kalsa Tanrı'nın adını büyük harfle yazmazdım. boynundan gerdanlık gibi sarkan stetoskobuyla bir kadın doktor girse. Hansine oğlanları akşam yemeği için içeri çağırıyordu. var olmadığını bildiğim bir tanrı. "işte başlıyor". O zaman.. ister Danimarkalı. Öyle sanıyorum ki. diğer bütün çocukların da sokakta "Canute. pabucu yarım" diye bağrışacaklarını söylemiş. erkeklerin bundan eğlendiğini düşünüyorum. Tanrı'ya da inanmıyorum. orada oğlanları seyrederek durdum. odama girdim. ama ölene kadar onu ne kadar sevdiğimi hiç anlamadım. Keşke kadın doktor da olsaydı! Odama iyi dikilmiş siyah elbiseli. O sadece tanrı. olmasını önler. kendilerine böyle bir şey yapılmasına izin verdikleri için o denli güçsüz ve aptal ki! Ne kadar da çirkin ve aptal görünüyorlar! Sonunda aşağıya indim. sonunda ellerimi karnımdaki şişkinliğe bastırıp oturmama rağmen. gelgiti başka bir şeye çeviren Canute adlı bir kraldan geldiğini söylemiş. Batıl inançlarım yok. Beni öylesine savunmasız. varlığına inanmadığın bir şeye saygı duymak gülünç. Yukarı çıkıp şapkamı çıkardım. "Bundan memnun olacak mıyım?" diye düşündüm. öylesine çıplak ve çirkin görecek ki. su kaynatıp yatak odası kapısına çarşaflar asmasını istemedim. Doktor olsun olmasın. Luther Kilisesi'ne gitmeyeceğim. Böyle şeylere inanmıyorum. Bir süre için 'Tamam" dedim. aslında onu hiç istememiştim. Çok gerekmedikçe doktoru çağırmayacağım. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. bir koşu gidip doktoru getirtebilir. Aynı sahte sancıları geçen yıl şubatta. Ama odama bir erkeğin gireceğini düşünmekten bile iğreniyorum. Đkinci sancı birincisinden daha hafifti. Onlara göre kadınlar o kadar salak ki. . ister Alman. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Đştahım kalmamıştı. ama ben bilmiyorum. Şimdi büyük harfi sileceğim. başka sancı girmedi. Eğer işler karışırsa. Bundan sonra Knud'u Canute diye çağıracağını. olduğum yerde kıvrandım. bir çarşamba günü çekmiştim. Yüzlerinde avuçlarının içiyle gizlemeye çalıştıkları o yarım tebessümü görür gibiyim. Knud okula başlarken yanımda kızımın olacağını hatırladım. bir lokma bile yiyemedim. Oğlanlar yine isim konusuna girdiler. oturmadan. Bu sancıların bilimsel bir adı vardır muhakkak. hiç aldırmazdım. Belki de bunu yazmak bir çeşit sigorta gibidir. Sanki Mogens'in Jack olmak istemesi yetmezmiş gibi. Zavallı çocuk. isterse de başka bir şey olsun. Hansine'nin telaşlanmasını. Hayır hayır. Bunlar bir hamilenin gerçek doğum başlamadan birkaç saat ya da birkaç gün önce çektiği sahte sancılardır. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. Hansine yeterince yardımcı olur. yatak direğine tutunarak ayakta durdum. Orada durmama. Doğumdan birkaç gün önce yememeye başlamıştım. doğumdan sonra da kiliseye gitmeyeceğim. Düşünmek bile istemiyorum.

O zaman yetmişlerindeydi. eşlik ettiler. benimle birlikte yürümek için ailesinin yanından ayrıldı. Kulağıma fısıldayarak beni aydınlattı: "Bak işte. John'un eşi. bağıra bağıra ağlayacağımdan korktum. O evde şarkı mırıldanıp söylenerek dolaştığını hatırlamaya başlarsam. kendimi.bütün aile efradıyla gelmiş. Bu adam hatırladığımdan da küçük. Charles. John'un oğlu da. oğlu. Swanny'nin tabutunu taşıyan altı adam yavaş yavaş ilerledi. bugünlerde artık orgcu bulmak son derecede güç. tabutun toprağa indirilmesini izlediğimizde. Böyle yerlerde uygulanan belirli bir protokol vardır. öteki de torunu olabilir mi? Bir süre kızının ve oğlunun adlarını hatırlamaya çalışıp hiçbir sonuca varamamışken ayin başladı. hiç. O kadın yaşaması gereken hayatı . damadı. Elkins bizim için bir ilahi seçti. Ön sıraya sadece ölen kadının yeğenlerinden biri oturabileceğine göre bu adam John Westerby olmalı. Dökemediğim gözyaşlarım gözlerimde kurumuş gibiydi. Đlk ben çıktım. nerede oturduğunu." Demek ki yanımdaki Charles. Öteki kuzenim -sadece iki kuzenim var. Geniş ailenin hızla kaybolduğu toplumumuzda artık insan kuzenlerini genellikle sadece cenaze törenlerinde görüyor. Gırtlağımın kuruduğunu hissettim. Çok nazik olduğunu söyledim. Tüm gücümüzle bu ilahiyi söyledik. Ya da kardeşi Charles? Her ikisini de en son yirmi yıl kadar önce. başını fazla resmî bir biçimde eğdi. Bir işe yaramadı. Swanny Kjær (medya adını bir türlü doğru söyleyemedi) karanlıkta yaşayıp karanlıkta ölecekti. kendi annemin cenazesinde görmüştüm. Günlükler olmasa. hele ne iş yaptığını. müzik teypten geliyordu. Đkisinin de önemli işleri vardı. John geliyor. gördüğünde de tanıyamıyor. birinci sıraya oturduğu için tanıyabildim. Hepsi ilahileri iyi biliyordu. adını hatırlayamadım. Bana gelince hangi ilahiyi okumak isteyeceğime bir türlü karar veremedim. o da çok kısa bir süre için. John. buradakilerin hiçbiri gelmeyecekti. Mezarın başında toplanıp. bütün bunları bildiğini belli etti. ama Mrs. bildiğim kadarıyla Swanny'nin de öyle tercih ettiği bir ilahi yoktu. Swanny'nin "kendisi olmadığa öteki insan olmaya başladığı" o korkunç son aylarda "Bana Đtaat Et" ilahisini mırıldandığını anlattı. yani on yıl önce ölmesi pek de düşünülmeyecek bir şey değildi. Kilisede yaklaşık yüz kişi vardı. hemen gitmeleri gerekiyordu. kızı. eğer on yıl önce ölmüş olsaydı nelerin değişebileceğini düşünmeye zorladım. Üstelik benim Morfar dediğim Rasmus Westerby'ye de çok benziyor. Kilisede yanıma oturan adamı.Đkinci bölüm 1988. Ön sıra her birimizi alacak kadar uzundu.

Onun bir büyük teyze olduğuna inanamamıştım. Onlar için o. ötekiler de arkamızdaydı. Kadınlardan çoğu bir cenazeden çok. Webber'e takıldı. Ken bu hikâyenin tek bir kelimesine bile inanmamıştı. Swanny'yi kendi büyükbabasının cenazesinde gördüğünü. Harry Duke'ün kızı. Ailenin diğer üyelerinden çok farklıydı. Mr. . yağmur şapkalarını ıslatmaya başlamıştı. gözüm Mr. Carol ve Clare'i gördüm. oysa hepsi de Swanny Kjær'in yaşamış olduğu evin içini görmeye can atıyordu. Ya onu son günlerinde görmüş olsalardı? Hikâye içinde ne hikâye olurdu ama. bir de belki kendi kızı.. Hepsi bu. Babası ona anlatmamıştı çünkü onun da babası ona anlatmamıştı. Đki hastabakıcıyı. John ya da Charles (ikisi birlikte değil). başka kadınlardan ne kadar daha şık giyindiğini anlayabilmiştim.yaşasaydı. gözlerini yakalamaya çalıştım. avukatı Mr. Yine de bir fark var. düğüne uygun giyinmişti. Mezardan ayrılırken. Yüksek ve sivri topukları ıslak çimlere battı. ama zarif eldivenlerini Londra'nın ıslak kiliyle kirleten diğerlerini çıkaramadım. bir de Willow Caddesi'nden bir iki komşu. BBC'den kalabalık bir grup. O zaman daha on iki yaşındaydım ama ne kadar zarif olduğunu. kimbilir. benim doğumumdan birkaç yıl önce taşınmışlardı. Medya temsilcileri kendilerini Swanny'nin dostu olarak tanıtacaklardır. Elkins yiyecek hazırlamıştı. zaten her zaman hoşlandım. Tabut toprağa indirildiğinde. Swanny'nin sekreterliğini yapan Sandra da bir yerlerden çıkıp içkileri dağıtmaya girişti. beyaz şarap ve maden suyu. Bilinmedik bir akıl hastalığıyla ikiye bölündüğünü görmek. yoksa bu sadece dedektif romanlarında mı görülür? Mrs. diziyi gerçekleştiren bağımsız televizyonun program müdürü. ancak Torben evin otuzlu yıllar Londra mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak bilindiğini söyleyene kadar pek dikkate değer bulmamıştım. Basın her şeyi kâğıda dökebilmek için kayıt cihazları ve fotoğraf makineleriyle gelmiş. o yayıncı editörleri ve yayıncıların halkla ilişkiler görevlileri. O zaman bilmediğini anladım. belki de öyledir. Daha doğrusu. "öteki" güçlendikçe kendi kişiliğinden giderek uzaklaştığını izlemek. nereye giderseniz gidin. Webber'i Willow Caddesi'ne arabamla götürdüm. güzelliği ve boyu karşısında hayranlık duyduğunu anlattı. Düşündüm. Bu eve daha yeniyken. dedi. taa Roskilde'den gelen Danimarkalı kuzenlerden biri mezara bir avuç toprak attı. kilidi açıp eşikten atlarken. cenazesine kim gelirdi ki? Herhalde ben. o bakışlarını kaçırdı. hem medya hem de basın burada. ama o halkla ilişkiler uzmanı ve sekreter kalabalığına şarap ve sandviç ikram etmeyi doğrusu göze alamadım. Güzel bir evdir.. Füme som balığı. yayıncısını ve yapımcısını çağırdım.Birçok bakımdan. günlüklerin yayıncısından çok yazarı gibiydi. Onlar için 1905 de tıpkı 1880 gibi uzak ve belirsiz bir geçmişti. . bir yapımcı. yani davet ettiklerimiz. o sırada adını hiçbir zaman hatırlayamadığım akraba yanımda bitiverdi. Onu izleyen kadının Margaret Hammond'un kızı olduğunu anladım. Şimdi. Hatırlıyorum. Bir gün aniden bana: . Yüzü her zamankinden de ciddiydi. Webber. Oysa şimdi. hep aynı şey. Gençlerden bazıları onu annesiyle karıştırmaya başlamıştı. Temsilcisini. avukatlar vasiyetnameleri gerçekten de cenaze töreninden sonra mı okurlar. Islak çimenleri çiğneyip mezara yaklaştığımızda solgun özelliksiz yüzleri sıkıntıdan buruştu.

Sakince oturdum. Vasiyette Swanny'den bana bir mesaj vardı. diye devam etti. Bir yazarın araştırmacısı -benim işim budur. Sonunda Swanny'nin eşyaları arasında Mr. Ötekilerin gitmiş olduğunun. Đsmi devam ettirmek için sadece ben varım. odadan odaya dolaşacak. . Zengindim. Swanny'yi hiç dediği gibi düşünmemiştim. o çantasından kağıtlar çıkardı ve her şeyin bana kaldığını açıkladı. gittim. Webber okudu: "(. fazla tanınmayan birinin yakınları kadar acı çekeceklerini düşünemiyorlar" dedi. Belli belirsiz gülümsedim. Webber yanımda yerini almıştı. ellerimi kavuşturup. Ama sadece sen ve ben varız. Swanny Teyze'nin hiç çocuğu olmadı. Küçük görünüyordu. . Ev daha iyiydi. sakin olmanın imkânsız olacağı krizlerden birine girecek. Düşündüklerini güzel ifade ettiğini söyledim. Herkes gidene kadar kaldı.ilginç bir yaşam sürer. ensesi ve şakakları kısa kesilmişti. o kimsenin kim olacağına bir türlü karar veremeyecektim. Bütün bunlar bana ne kadar küçük göründüğünü. varsa yayınlatıp yayınlatmayacağımı sordu. Charles'ın da yok. bir sürü akrabamız olacağını sanırdın. Webber ne de ben bu konuyu tartışmadık. Đsteseydim. yoksa senin var mı? . Kim itiraz edecekti ki? Yine de. ama gerisi Roskilde'ye akrabalara gitmeliydi. dünya sahnesini aydınlatan ışıklar üzüntüyü de parçalara ayırıyor. bunu zaten biliyordum. değil mi? demişti. ellisinin altında olup da kolalı yaka. Doğru. bilgisi daha kıt ve gri kürk şapkalı bir başkası da (iltifat etmek için olacak) Swanny'nin torunu olup olmadığımı öğrenmek istedi. Yüzü yarım dakika boyunca kızardı. Tek anladığım Swanny'nin annesini sevdiğiydi.Hiç evlenmedim.. Webber'le yalnız kaldık." Ne Mr. Sonra oturduk. Duyduklarımdan sonra orada kalmak beni aşardı.) Asta Westerby'nin kızı tarafından hayatta kalan tek torunu olduğu için yeğenim Ann Eastbrook'a. Saçları ortadan özenle ayrılmıştı. ama zengin olamaz. istersem bu evde kalabilirdim.! Bugüne kadar. vasiyetnameden küçük bir şeyler bekliyordum. onun geride kaldığının farkına bile varmamıştım. tekrar solmaya yüz tuttuğunda Mr. John ve çocukları da Ken Dayı tarafından geldikleri için vasiyet dışı kalmıştı.. duyduklarımı anlatacak birini arayacak. Anlaşılan kendini benim koruyucu meleğim olarak ilan etti. koyu ceket ve yelek giyen kimseye rastlamadım. öldüğünde on iki yaşında olduğunu hatırlattı. Kıpkırmızı olmuştu. Kendi kendime bunu neden daha önce düşünmediğimi sordum.Asta ve Rasmus'un bu kadar çok çocuğu olmasından sonra. çoğu insanın tersine. aynı durumda. Her zamanki zarafeti ve duyarlılığıyla "Ünlü biri öldüğünde insanlar geride kalanların. isteseydim çalışmamaya . Willow Caddesi'ne gidip orada yaşayabilirdim.Özür dilerim.. tabiî öyle görünecekti. Mr. Vasiyetnamenin onaylanması gerekmesine rağmen. senin de. Büyük siyah şapkalı bir kadın kapıdan çıkarken başka günlük olup olmadığını.Onlara göre. ama çocuk elbisesi giymiyordu.

sadece içerik olarak değil. Morfar bebek evini yapmaya başladığında henüz on yaşında olan o küçük kızı düşündüm. Ondan bir sonraki şeyi yaptım ve bebek evini görmeye gittim. ' Yayımlanmış ve yayımlanmamış günlükler de bana aitti. bütün bunları Mormor ölünce ya da on beş yıl önce yapmış olsaydım. ama bebek evinde toz falan yoktu. çünkü konuklar tuvalete gitmek için sabahlık ve terlik giymek zorunda kalacaklar. meşe yaprağı kazılmış büyük siyah meşe masa. Pencere pervazlarında biraz toz birikmişti. şimdi bunun bir anlamı olmazdı. Eğer Swanny'nin evinde kalsaydım.nasıl bir santimlik . Mormor her şeyi defterine yazmış olmalıydı. Daha sonraki yıllarda telif de gelecekti.da karar verebilirdim. daireden bağımsız bir dış oda vardı. Çok ustaca yapılmıştı. bir defterden -Mormor'un defterlerinden biri mi?. Tabiî. Pencereler ve kepenkler kapalı olduğundan içerisi havasızdı. ama günlük yazma işi bir daha hiç durmadı. Kaygılanıyor muydu? Kendini terk edilmiş mi hissediyordu? Ya da kendisinin böyle bir oyuncak için fazla büyük olduğunu düşünüp kız kardeşine daha uygun olacağına mı karar vermişti? Đlk günlüğün ilk sayfası on yıl kadar önce başlamıştı. Eminim ki benim durumumdakilerin çoğu önce bu günlükleri düşünür. Bebek odası için iyi bir yer olacaktı. gerçek sayfaları ve deri cildiyle gerçek bir defter. Dairem ile bağımsız oda arasında iki merdiven ve bir sahanlık bulunuyordu. Dairenin bir önceki sahibi büyük bir açık sözlülükle tek odanın pek bir işe yaramadığını söylemişti. Flora Danica tabak takımı ve Swanny'nin yemek odası duvarına asılmış. Bu yüzden Morfar kapıları oyar. küçük taş şömineler yapar ve halı yerine yere küçük kadife parçalan koyarken. Swanny'nin orijinalleri nerede sakladığını bilmediğimden. bende onları görme isteği uyandırdı. Annem yatmaya gittikten sonra da Morfar'ın çalışmasını izleyen kızın neler düşündüğünü merak ettim. günlüklere tek başıma bakmak ve onlara dokunmak zorunda kalacaktım. ama konsolun üzerinde gerçek bir kitap vardı. bir kapıdan çıkıp merdivenleri tırmanacaklar. ama dikkatlice bakınca nasıl yaptığını. öykü anlatmanın ötesinde hiç de yazarlık iddiasında olmayan yaşlı bir kadının. değişik biçimdeki üç beyaz vazonun üçü de benimdi. O zamandan sonra bir değişime uğradılar. Odayı kullanabilmek için bir yol bulabileceğimi söyledim. X. O zaman bana sadece yaşlı bir kadının yazısı olarak görüneceklerdi. Torben'in annesine düğün armağanı olarak verilmiş. Christian'ın tahta çıkması nedeniyle kısıtlı sayıda üretilmiş. çevirisi yapılmamış olsun. Swanny'yi. Gerçekte bunlar zaten benimdi. bir posta pulunun yarısı büyüklüsünde de olsa. onları aramak ve şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şeyi yapmak. Odada misafir yatıramazdınız. Bundan da ötesi Pauline Bonaparte'a ait olan {belki de değildi) dört direkli yatak. Yarım milyona yakın bir param ve hisse senedim olacaktı. Danimarka kraliyet arması taşıyan. her biri diğerinden değişik ve 1899'dan 1986'ya kadar her yılın tarihini taşıyan ama 1898 orijinalinin eksik olduğu Bing ve Grfndahl duvar tabakları benim olacaktı. başka bir kapının önüne varacaklardı. elyazması olsun. odanın kapısında da sağlam bir Banham kilit göze çarpıyordu. Bebek evinin arkasını açtım ve eldeki tek günlüklerin durduğunu bildiğim okuma odasına baktım. Oturduğum evde. defterlerin üretildiği malzeme açısından da değiştiler. ama böyle bir karar almayı hiç düşünmedim. cama benzer mika kapaklı raflardaki kitaplar sadece bir karton parçasına çizilmiş resimlerdi. altın kaplı duvar saati. Swanny'nin ölümünden beri benimdi. Günlükleri düşünmek. Bir Kız Başı. kayın ağaçlan altında çay içen Cari Larsson resminin de sahibi bendim. Đlk olarak onlara bakmak isteyeceğimi biliyordum.

bir kare kestiğini ve bir çocuk eldiveninden alınma şeride nasıl zamkladığını görürdünüz. Belki eldiven de onundu. Đkisini de tanıdığımdan, kocasını azarlamasını gözümün önüne getirmek zor olmadı. Onun bebek evine falan ayıracak zamanı yoktu. Bütün bunlardan dolayı günlüklerin, bir, iki ya da beş numaralı defterin o masanın üzerinde olması gerekirdi. Masanın üzerindeki minik defterin sayfaları bomboştu. Morfar pek eğitimli birisi olmamıştı. Orada durmuş Swanny'nin bu el ustalığını nasıl izlediğini düşünür, bebek evi için günlüklerin çok küçültülmüş birer örneğini bulup bulamayacağıma kafa yorarken, üst kattaki dairede telefon çaldı. Telesekreter çalışıyordu, yine de yukarı çıktım. Salonun kapısını kapayıncaya, ışıkları söndürüp kapıyı ardımdan kilitleyinceye kadar zil susmuştu, telefona cevap veremeyeceğimi söyleyen kendi sesimi, daha sonra da tanımadığım bir kadının konuşmasını duydum. Her kimse, hiç zaman kaybetmiyordu, adını bile hayal meyal hatırladığım bir derginin yayıncılarından biriydi. Artık Swanny Kjær öldüğüne göre, günlüklerin akıbetiyle ilgileniyordu. Daha tercüme edilmemiş günlüklerin yanı sıra, daha önce yayımlanan günlüklerin açıklanmamış bölümleri de olduğunu duymuş, belgelerin yeni sahibi olarak bunları yayımlatıp yayımlatmayacağımı öğrenmek istiyordu. Beni ertesi gün tekrar arayacaktı. Telesekreterin düğmesini kapadım, telefon o sırada yeniden çalmaya koyuldu. Arayan Mrs. Elkins'ti. Cenazeye gelmişti, ama iki kelime edecek zaman bile bulamamıştık. Willow Caddesi'ndeki evi temizlemeye devam etmesini ister miydim? "Evet, lütfen" dedim, panik içinde "Lütfen, beni bırakma!" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Hemşireler herhalde artık hizmetlerine gerek kalmadığını göreceklerdi, bir süre sonra da korkunç bir faturayla karşılaşacaktım. onları düşünürken gözlerimin önüne Swanny'nin ölüm yatağındaki görüntüsü geldi, yatakta büzülüp "Hiç kimse, hiç kimse" diye ağladığını unutmak için daha ne kadar zaman geçecekti? Bir süreliğine bunu kafamdan çıkardım ve kitabesi için plan yapmaya başladım, resim yeteneğim olmamasına rağmen oturup bir mezar taşı çizdim, üzerine Eften "Son yok, ekleme var" yazdım, tarihlerini ekledim, 1905-1988, ve adını, Swanny Kjær'i kondurdum. Bütün adını belki de Torben dışında kimse kullanmazdı. O adın ne olduğunu öğrenemeden de büyümüştüm. Çalan telefon düşüncelerimi böldü. Bir süre için kulaklıktaki tatsız sesi tanıyamadım, Gordon adı da bir anlam ifade etmedi. Bir iki saat önce konuştuğumuzu söyleyince onun siyah pardösülü, yüzü kırmızı genç olduğunu anladım. Adını duyar duymaz da kız kardeşini hatırladım: Gail. Bunlar Gordon ve Gail'di. Đkinci dereceden kuzenim, dedim.

Hiç hoşlanmadı. Sanki çok önemli bir şeyden bahsedermiş gibi ciddi ciddi konuştu. - Hayır hayır, birinci dereceden birinci kuşak. Babam senin birinci dereceden kuzenindi. - Tamam. Senin çocuğun olunca da birinci dereceden ikinci kuşak kuzenim olacak. - Yoo, çocuğum olacağını sanmıyorum. Ben homoseksüelim.

Bu kadar kolay kızaran birisi için homoseksüel olduğunu, "Đngiliz'im ya da kriket oyuncusuyum" der gibi kolaylıkla söylemişti. Peki, eğer yeni yöntem buysa, benim için bir sakıncası yok. - Benden ne istiyorsun, Gordon? - Soyağacı uzmanıyım. Yani, amatör olarak demek istiyorum. Yoksa işim bankacılık. Bu arada belirteyim, yaptığım işe jenealoji deniyor, jeneoloji değil. Bunu hep söylemek zorundayım, yoksa insanlar kolaylıkla karıştırıyor. Başkalarının soyağacını çıkarmaya çalışıyorum. Her bir soyağacı için bin pound alıyorum. Alçak bir sesle, soyağacına falan ihtiyacım olmadığını söyledim. - Hayır hayır, olmadığını biliyorum. Ben kendi soyağacımı yapıyorum. Babamın tarafını, erkek tarafını. Bana yardım edebileceğini düşündüm. Fazla zamanım almam, söz veriyorum. Yaz tatilinde Danimarka'ya gidip atalarımızı araştıracağım, ama daha önce bazı bilgilere ihtiyacım var, (tereddüt etti) bilen birinin vereceği bilgilere. Belki de günlüklere bir göz atmama izin verirsin, diye düşündüm. - Üçü yayımlandı bile, 1934'e kadar olanlar yayımlandı. Orijinaller demek istedim, kaynaktan araştırmaya inanırım. Günlükler Danca.

- Elimde iyi bir sözlük var. Belki bir gün gelip bir göz atabilirim? - Tabiî, ilerde bir gün. Daha fazla soruyla karşılaşmamak için telesekreteri yeniden devreye almak yerine telefonu fişten çektim. Birdenbire aklıma en saçma düşüncelerden biri geldi. Bu gece Willow Caddesi'ndeki eve gizlice girip günlükleri çalacak geceydi. Swanny hayattayken hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Günlükleri çalmak isteyecek biri hiçbir güçlükle karşılaşmazdı. Swanny ve gece hemşiresi evde yalnızdı ve hırsızı durdurmaları mümkün değildi. Swanny öldükten sonra günlükler başıma dert olmaya başladı. Gözüme hem korkunç derecede değerli hem de korkunç derecede savunmasız görünüyorlardı. "Keşke Willow Caddesi'nde kalıp gözlerimi onlardan ayırmasaydım" diye düşündüm. Yatağıma yatıp uyumak konusunda tereddüde düştüm. Sonra, kendimi hiçbir zaman olmadığım kadar sinirli hissederek, giriş kattaki ışıkları açık bıraktığımı hatırladım. Hem ışıkları açık bırakmış hem de kapıyı kilitlememiştim. Tabiî aşağı indiğimde kapının kilitli olduğunu gördüm. Işığı kapatıp kapatmadığımı anlamak için kapıyı açmam gerekiyordu. Padanaram, bebek evi, bütün odanın sahibi, çoktan kaybolmuş bir ustalığa, modası geçmiş bir saldırganlığa tanıklık eder gibi duruyordu. Bir gün, bebek evini verebilecek birini bulmalıydım. Merdivenleri tırmanırken, Ken'in torununun kızı olan o küçük çocuğun böyle bir bebek evine sahip olmayı isteyip istemeyeceğini düşündüm.

Gazeteci ertesi gün yeniden aradı. Ona günlüklerden hiç bir bölümünün atlanmadığını söyledim. Günlükler hakkında henüz bir karar almamıştım, beni bir yıl sonra yeniden aramasını önerdim. Bu kadarı ona yeterli olmalıydı, ama pek memnun kalmadığını hissedebiliyordum. Telefon öğleye kadar iki kere çaldı, bunlardan biri ev dekorasyonu konusunda uzmanlaşmış bir dergiydi, Willow Road'daki evin içiyle ilgili bir yazı hazırlamak istiyorlardı. Diğer telefon bir gazetenin pazar ilavesinden geldi, ünlü dede ve nineleri olan kişilerle yapılan bir dizi röportaja konuk olmamı istediler. Telefon numaramı kolayca bulmuşlardı. Yaptığım iş nedeniyle telefon numaramı ve verdiğim hizmetleri The Author da ilan etmiştim. Her iki isteği de reddettim ve bir dizi tarihî dedektif romanı yazan bir müşterim adına 1890 dönemi Kensington'ı hakkında araştırma yapmak üzere gazete kütüphanesine doğru yola koyuldum. Tabiî ki telesekreteri açık bıraktım. Bırakmak zorundayım. Bu işe ihtiyacım var; ya da yok mu? Otobüste dönerken, bu soruyu kafamda evirip çevirdim. Swanny'nin evi ve Swanny'nin parası bana kaldıktan sonra, daha fazlasına ihtiyacım var mıydı? Ne var ki, hiç olmazsa o gün için, böylesi düşüncelere pek yer yoktu. Hem The Hampstead and Highgate Express hem de Cary Oliver mesaj bırakmıştı. - Ben Cary, Cary Oliver. Telefonu kapatma, telesekreteri de devreden çıkarma. Sana karşı korkunç davrandığımı biliyorum, ama geçmişte olanları geçmişte bırakamaz mıyız? Ne istediğimi açıklayacağım -tabiî ki bir şey istiyorum- sana telefon edeceğim. Tahmin ettiğin gibi, günlüklerle ilgili. Cesaretimi toplayınca sana telefon edeceğim. Ama en beklenmezi yapar da beni aramak istersen diye telefon numaramı veriyorum. Numarasını bıraktı, bir kez daha yineledi, ama yazmadım.

Üçüncü bölüm

Annem bebek evini bana verdiğinde yedi yaşındaydım. Bebek evi hem doğum günü armağanıydı hem de değildi. Bebek evi hep bizimle birlikteydi, evimizin boş odalarından birini işgal ediyordu. Ona alışmıştım, gidip bakmaya iznim vardı, ama onunla oynamam yasaktı. Oynamak için aklımın başıma geldiği yaşı beklemem gerekecekti. Bebek evinin doğum günümde benim olacağını, evle birlikte onunla istediğim kadar oynayabilme iznine de sahip olacağımı biliyordum. Yine de eğer annemden alacağım tek hediye buysa, düş kırıklığına uğrayacağımın bilincindeydim. Gerçekten en çok istediğim, özlemini çektiğim hediye bir çift buz pateniydi. Ertelenmiş umut önce insanın yüreğini sıkıştırır, daha sonra da sadece can sıkıntısına yol açar. Bebek evi benim olduğunda, onu

bekleyerek geçen zaman beni bıktırmıştı. Keyif arkadan geldi. Hele kaynaklarını araştırmak isteğiyse çok sonra. O zamanlar tek bildiğim bebek evinin büyükbabam tarafından yapılmış olduğuydu, onu yakından tanımış olanlar elinden gelmeyecek hiçbir şey olmadığını söylerlerdi. Bebek evi kendi evinin, daha doğrusu, evlerinden en büyüğü ve en iyisinin kopyasıydı, içinde en çok yaşadığı evin. Bebek evine Padanaram adını vermişti, bebek evinden söz ederken bu adı kullanırdık. Gerçekten de bizimkini ararken "bizim ev" ya da "Far'ın evi" sözlerini kullanır, diğer bebek evlerine hep Padanaram derdik. Uzunca bir süre bunun Danca bir isim olduğunu sanmıştım, büyükannem ve büyükbabamın terk ettikleri ülkelerinde çok sevdikleri bir yeri hatırlatması için bebek evine verdikleri bir ad. Bana beş yıl kadar sonra işin gerçeğini anlatan Swanny Teyze oldu, ona ve anneme Padanaram'ın anlamını sormuştum. - Peki, neden Danca olduğunu düşünmüştün? - Büyükbaba ile büyükanne Danimarkalı değil miydi? dedim, bunun da öyle olduğunu sanmıştım. Yoksa Đngilizce mi? Swanny ve annem uzun süre güldüler, Padanaram'ı Danca telaffuz etmeyi denerken "d"yi "s" olarak okudular, vurguyu son heceye koydular. Đyi de, anlamı ne? diye sordum.

Bilmiyorlardı. Bir anlamı olmak zorunda mıydı? - Far evi aldığında adı böyleydi, dedi Swanny, evi ona satanlar bu adı takmışlardı. Hiçbiri de Padanaram'ın anlamını araştırmaya gerek duymamıştı. Bir gün bambaşka bir nedenle coğrafya sözlüğünü karıştırırken, Padanaram'a rastladım, Đskoçya'da bir köy. Bu ad Kutsal Kitap'taki Tekvin'den geliyor ve "Suriye Ovası" anlamını taşıyor. Orada bulunan Ayrılıkçı Anglikan Kilisesi'nden mi alınmıştı? Benim işim böyle şeyleri araştırmaktı, bu nedenle de bulduklarımı teyzeme anlatırken büyük keyif aldım. Oysa Swanny hiç de heyecanlanmadı. Tek söylediği "Evin ilk sahipleri Đskoçyalı olmalı" oldu. Onların adlarım hatırlamaya çalıştı ama bulamadı. Benim Padanaramım benden önce annemin olmuştu, annem için yapılmıştı, tablası ayaklarının kapladığı alandan biraz daha geniş olan küçük bir yemek masası büyüklüğündeydi. Orijinali Highgate'te, Archway Caddesi'nin sonunda bir yerdeydi, önünden yürür ya da otobüsle geçerken görmüştüm, ama içine hiç bakmamıştım. Swanny ve anneme göre Padanaram evin tam bir kopyasıydı. Evin dışının tuğlaları ve kabartmalarıyla, çatı oymaları ve kafesli pencereleriyle, Hollanda etkisinde kalmış kemerli kubbesinin altındaki ana kapısıyla Padanaram'a benzediği açıktı. 1900'lü yıllarda varlıklı burjuvalar için Đngiliz kentlerinin dışında buna benzer binlerce ev yapılmıştı. Morfar bebek evinin duvarlarını, orijinaline benzetmek için boyadığı kağıtlarla kaplamıştı. Swanny'ye göre basamakları gerçek meşeden yapılmış ve Fransız cilası sürmüştü. Hâlâ onu bağdaş kurmuş, cilaya batırdığı pamuk parçalarını tahtaya sürerken, saatler boyu sekizler

çizerek parlatırken gözünün önüne getiriyordu. Yerdeki halıları da döşemelik kumaşlardan kestiği parçalardan yapmıştı. Dıştaki tuğlaları kızıl kökboyası ve Çin beyazıyla boyamış, içerdeki ve dışardaki buzlu camlar için de Venedik camı kullanmıştı. - Mor'un on iki bardaklık bir Alman şarap takımı vardı, dedi Swanny, bunlardan biri kırılmıştı. Galiba kıran da Hansine'ydi. - Hansine hep bir şeyler kırardı, Mor yanlışlıkla bir şey kırsa, hemen Hansine'yi suçlardı, çünkü Far aşırı kuralcı ve disiplinliydi. - Ona sorduğumda, unuttuğunu söyledi. Nasıl biri olduğunu hatırlarsın, Marie. Neyse, suçlu her kimse bardaklardan biri kırılmıştı ve Mor takımın bozulduğunu söylüyordu. Bence değildi ya. Hepsi de Alman şarabı içecek ondan fazla konuğu nereden bulacaklardı ki? Ancak takımın gerçekten de bozulmuş olduğuna inanmış olmalıydı ki, Far Padanaram'a buzlu cam yapmak için bardaklardan üçünü bilerek kırdığında, fazla mesele yapmadı. - Buzlu cam yapmak için şarap bardaklarını mı kırdı? diye sordum. - Bana sorma, hatırlamıyorum, dedi annem. - Senin bakmana izin yoktu, Marie. Bebek evi büyük bir sırdı. Onu sen yatağa götürüldükten sonra yapardı. Biliyorum, iki yıl boyunca erken yatmam gerekti.

- Evet, evin yapılması iki yıl sürdü. Mor eşyaları, perdeleri yaptı, evi yaptı. Her şeyden önce Far planını çizdi. Mor, Far'ın Leonardo gibi çizdiğini söylerdi, onun hakkında pek iyi konuşmadığından bunu duymak oldukça şaşırtıcı olmuştu. Evi tam ölçeğiyle yapmak niyetindeydi, ama sonunda vazgeçmek zorunda kaldı. Hem çok zordu hem de şart değildi. Đhtiyacı olan şeylerin peşinde günler geçirdi, mesela o döşemeler. Hiç utanmadan Mor'un kutularına el koydu. Bir keresinde hatırlarım, Mor'un çok düşkün olduğu bir gerdanlığı vardı, sahteydi ama elmas gibi parlardı, belki de çok iyi bir taklitti. Gerdanlığı parçalayıp avize yaptı. Üstelik Mor ile hiç de ilgilenmemişti. Bebek evi konusunda büyük kavgalar olurdu. Nasıl kavga ettiklerini hatırlar mısın, Marie? Nefretle, dedi annem.

- Sarı bir şarap bardağı kırmak niyetiyle önce kırmızı bir bardak, sonra da yeşil bir bardak kırdı. Mor o kadar öfkelenmişti ki, sarı bardağı kafasına fırlattı, bardak öyle kırıldı. Mor, beş yaşındaki bir çocuğu şımartmak için bebek evi yapmanın gülünç olduğunu söylüyordu. Bebek evini "prenses sarayı" olarak adlandırmıştı, eski bir kutunun da aynı işi göreceğini düşünürdü. Bu konuşmalar olduğunda on iki yaşındaydım, üç ya da dört yıl boyunca en önemli oyuncağım olan Padanaram da son günlerde bir müze ya da hayatımın sergisi haline gelmişti. Bir süre içine bebekler sokup çıkarmaktan vazgeçtim, onların odalarda birbirleriyle karşılaştırma, uyandırma, yatırma, eğlendirme oyunlarına ara verdim. Orada karşılaştıkları ve küçük aklımın ürünü olan maceralar giderek azaldı, çekiciliklerini yitirdi. Artık Padanaram'ı pırıl pırıl tutuyordum, dört yıllık dikkatsiz oyunların hasarlarını onardıktan, döşemeleri ve perdeleri kuru temizleme ilaçlarıyla temizledikten sonra, ilgilenen arkadaşlarımı bebek evinin bulunduğu odaya götürüp açık ön kapılardan içeri bakmalarına izin veriyordum, ama eve

içtenlikle. Swan! . kimsenin duygularıyla oynamadığımı anladım. neredeyse neşeyle konuştu. Padanaram'a bunca süre sonra sahip olmama karşın. varlığımın farkına bile varmadı. . bir bebek evinin yapımcısının evine benzemesi gerekiyor? Başka birinin evini de örnek alabilir ya da kendi kafasından bir şeyler yapabilirdi. Stanford Hill'de oturuyorlardı. . Swanny'yse neredeyse eğleniyor gibiydi. Gülmeye başladı. . hatalı adım attığımı hissettim. . Swanny ise Hackney'de. Açık açık.Yani doğru olmasını istemiyorsun. Ravensdale Caddesi'ndeki evlere benzer bir bebek evi yapamazdı. son heceleri telaffuz ederken. Annem omuzlarını silkip gülümsedi. . Tanrı'ya şükür.dokunmak yasaktı. ama önemli olan bu değil ki. annem Padanaram'dan önceki evde. bu doğru değil. nasıl olur da bu soruyu sormazdım? Okuldan bir arkadaşımı eve çaya davet etmiştim. sevecen baktı. Annem hemen itiraz etti: . Birlikteyken ya da Mormor'la hep Danca konuşurlardı. gerçekten de annelerinin dizinin dibinde Öğrenmişlerdi. Yine de Danca asıl dilleriydi.Neden Morfar.Beni sevmezdi. Anneme uzun uzun. bazen de Ken Dayıyla. diye sordu Swanny. öyle değil mi? Bunu ben kabul ediyorum da sen niye itiraz ediyorsun? Beni hiç sevmedi. annem her çarşamba bizi ziyarete gelen Swanny'yle birlikteydi. her ikisi de Danimarka'da değil. Lavender Grove'da. Padanaram'ı senin için değil de annem için yaptı? diye sordum. Yanılmışım. . Kısa sürede yanlış bir şey yapmadığımı. Kimse o evi taklit ederek. Danca konuşuyorlardı.Tabiî istemiyorum. tekdüze harf yutmak cümle birdenbire zarif ve beş vurgulu bir şiir gibi bitti. Padanaram karşısındaki şaşkınlığı. hep sevecek. Đkisinin arasında bir ürperme ya da bir şeyin söylenmemesi gerektiğini anlatır bir bakış olmadı. Ben de orada doğdum. Her zaman açık sözlü ve dürüsttü. dönüşte oturma odamıza uğradım. Sen küçükken Far ve Mor bir bebek evine örnek olarak seçilecek bir yerde oturmuyorlardı ki. birdenbire bir yanlışlık yaptığımı. Bunu söylerken. hâlâ seviyor. Sen onun beklediği kızıydın. bu aşamada sordum. Soru rahatsızlık yaratacaktı. Arkadaşımı aşağıdaki bahçe kapısına kadar geçirdim. Odaya girdiğimde Swanny her zamanki gibi konuşmasının ortasında Đngilizce'ye döndü.Unutma ki Mor beni senden çok severdi. Açıklama yapmaya hazırdı. Soruyu sorarken de nasıl olup daha önce sormayı düşünmediğimi merak etmeye başladım. Sanırım soruyu bu dönemlerde.Bak şimdi. gırtlaktan gelme. Rahatsız olacaklardı. dedi annem. Sormamam gerekirdi. neredeyse saygılı hayranlığı beni tatmin etmişti. Oysa Ken Dayı'nın aksine. burada doğmuştu.Ne zamandan beri.

kibar ve sıcak çift oğullarının dul eşini subay kantinindeki garson kız olarak değil. annemden sekiz yaş küçük bir savaş pilotu olan babam Kent üzerinde tutuşan bir Spitfire içinde yanarak ölmüştü. annesi ise saygın bir ailenin çocuğuydu. erkeklerden kimin büyükbaba. Ağustosta evlenmişti. Daha 1905'te Doğu Londra'ya yerleşmişler. Kadınlardan hangisinin büyükanne. Đngiltere Savaşı'nın son günlerinden biriydi. Annem ile babamın evlenmeleri gerekiyordu. Bebek evinin ilk sahibesi annemin hikâyesi de değil. Toplumun seçme insanlarından olan babam Marie Wesby'yle evlenerek bir ya da iki basamak aşağı kaymıştı. yabancı düşmanı bir ülkeye yerleşmeye çalışan bebek evi yapıcısı ve karısı. Bu öyküde Mormor ve Morfar benim anneannem ve dedem olarak değil.Đskandinavlar büyükanne ve büyükbabalarını nasıl adlandıracakları sorununu çoktan çözmüşlerdir. aşırı yumuşaklıklarını ve dalgınlıklarını hatırlardım. Aynı. Ne de olsa bu benim hikâyem. annenin babası da morfar'dır. günlük yazarı ve kocası olarak görünecekler. bir keresinde anneme büyükbabanın uykuda konuştuğunu söylemiştim. bu onların hikâyesi değil. Bu kitapta Mormor ve Morfar'dan söz ederken arada bir adlarını. derinden sarsılan (bunlar kendi kelimeleri) Morfar'dı. onlar için bir anlamı olamayacak bir deyimle "yukarıya doğru hareket" göstererek kuzeye . Bu hikâye büyükannemin en: büyük kızı Swanny'nin. Đkisinin rolü çok önemli olmakla birlikte. Onlardan ayrıldıktan sonra sadece alçak seslerini. ondan başka kimsenin sahip olmadığı çocuğunun tek varlığı Padanaram'ı geri alacaktı. Daha başlangıçtan beri annemin annesine "mormor" dedim. Bunu sorgulamak. Yılda bir kez Taunton yakınlarındaki malikâneye gidip onlarla bir hafta geçirirdik. olanları izleyip not eden. Ne var ki bu zayıf. Bir tek öfkelenen. hangisinin anneanne ya da nine olacağı. Öykünün Mogens ve Knud olarak doğan. Eski isimler sadece aile içinde kullanılıyordu. iğrenen. biçimde. Saçma sapan bir şey yaptı ve bebek evini geri alacağı tehdidini savurdu. Asta ve Rasmus'u da kullanacağım. ama o dönemde diğer çareler çok daha beterdi. Annem bunu hiçbir zaman saklamadı ve hikâyeyi bana tipik Westerby dürüstlüğüyle anlattı. Annenin annesi mormor. babası da farfar olarak adlandırılır. sanki komşu çiftlik sahibinin kızıymış gibi kabul etti. Onun için yaptığı. en sevdiği çocuğunu reddetti. Yakınlarda oturan büyüklerse çok farklıydı. babanın annesi farmor. Kendi babası Somerset'li toprak sahibi küçük bir soylu. Asta ve Rasmus adında iki Danimarkalı göçmen olarak en olmayacak zamanda kendini dış dünyadan soyutlamış. Özellikle de Büyükbaba Eastbrook'un dalgınlığını. Zaman zaman Mormor ve Swanny de bana bu acele evliliğin öyküsünü anlattı. doğuşta soyadı Westerby olan Swanhild Asta Vibeke Kjær'in hikâyesi. kendi kişilikleriyle rol alacaklar. Bundan sonra "büyükannem"den ve Padanaram konusunda da "büyükbabam"dan bahsetmeyi öğrendim. Mormor'un durumundaysa ona hitap etmeye yarıyordu. hangisinin dede olarak çağrılacağı gibi güçlüklerle karşılaşmazlar ya da "büyükbaba Smith" veya "Jones Dede" gibi saçmalıklarla da uğraşmazlar. aralıkta da ben doğdum. Bu 1940'lı yıllarda oldukça ayıp bir yöntemdi. O arada. okula başlayıp da başka çocukların alaycı gülüşlerini duyuncaya kadar aklıma gelmedi. öncelikli seyirci benim. daha sonra Jack ve Ken olan erkekler ya da Hansine'nin çocuklarına ait olduğunu da düşünmeyin.

Mormor bazen acı acı gülerek "kocasından uzaklaşabilmek için" büyük bir evde yaşamak zorunda olduğunu söylerdi. şekerli çay içerek annemin nişanlısını bir hüzünlü ve isyankâr anılar seline tutar. Kışın başında gri bir fötr. cesur insanlar değillerdi. biraz da nazlı bir taraf taşıdılar. ara sıra böbürlenip Almanca'yı. Söylediği her on kelimeden dokuzunu yanlış telaffuz ediyordu. o dönemin resmî rahat elbiseleri. bu sırada da duraklayıp hangi dilde konuştuğunu düşünmeye başlardı. ama dilbilgisi bakımından korkunçtu. o pazar öğleden sonra iki saat boyunca genç adama hayatını anlattı. Aynı evde yaşıyorlardı. Uzun boylu ve yakışıklıydı. 1930'lu yılların başındaki ekonomik kriz sırasında Morfar'ın işi de kötü gitti. fazla bir bilgeliği olduğu söylenemezdi. ama onları hep birazcık itibarsız olarak görüyorum. Kendine o kadar güvenir. yine de annem onların yanındayken hep dikkatli davrandı. ondan söz ederken. Morris 10 ya da dev ve biçimsiz Fiat'la yalnız başına gelirdi. Asıl Padanaram. başkalarından üstün olduğuna o denli inanırdı. Yazdıklarımı okurken. sevdiği ilk nişanlı mıydı. Özellikle "d". Morfar aralarından bir tanesini çok sevdi. "w" ve katlederek "v'ye dönüştürdüğü "b'lerde sıkıntı çekerdi. Crouch Hill yakınlarında iki sokağa cephesi bulunan yıkık dökük bir eve taşınmak zorunda kaldılar. O ve Mormor'un birlikte bir yere gittikleri pek nadirdi. Her zaman kolalı beyaz yakalı bir gömlek ve takım elbise giyer. öyle sanıyorum ki hiçbiriyle evlenmeyi de düşünmedi. spor ceketler ve flanel pantolonlar da bu sınıfa dahildi. sürekli olarak geriye bakar ve kaçırdığı fırsatlara yanar. "büyükbaban" ya da "Rasmus" gibi adlar kullanmazdı. her cümle yanlışlarla doluydu. Düşündükçe Morfar'ın ölümüne kadar . Yaşlanmış hippiler gibiydiler. ama birbirlerine hiç uymayan çoğu insan da aynı evde yaşardı. yazın da hasır bir şapka olurdu. çok acımasız olduğumu. yaşlı bir insanın beceriksizliği karşısında ne denli hoşgörüsüz davrandığımı düşünüyorum. kaçan fırsatlar yüzünden de kendisinden başka herkesi suçlardı. Rahat elbise onun tanımadığı bir kavramdı. evlilik hayatlarının neye benzediği konusunda yarım yamalak bir bilgim vardı. Dil konusundaki yeteneğinden o kadar emindi ki. hiçbiriyle evlenmedi. hiçbir zaman "Morfar". Benimle konuşurken bile ondan "kocam" diye söz eder. Bu ev aile içinde sadece sokak numarasıyla tanınır oldu. son günlerine çocuksu. sadece "98" dendi.taşınmışlar. hatta Danca'yı da bu kadar akıcı konuştuğunu söylediği olurdu. 1950'li yıllarda çevrede tek bir hippi olamayacağına göre bu karara sonradan varmış olmalıyım. şimdi hatırlayamıyorum. Her seferinde de o antika arabalarından biriyle. sapına kadar güvenilir. Morfar şiddet dolu bir yaşlıydı. yoksa ikincisi mi. Oturma odamızda. bu sözcük onun dilinde anlaşılmaz bir hal alırdı. Ailem Eastbrook'ların aksine. Akıcıydı tabiî. koyu renk kravat takardı. Đngilizcesi hiçbir zaman iyi olmamıştı. düzenli olarak pazar öğleden sonraları evimize gelir ve annemin "nişanlısı"yla çene çalardı. "Doksansekiz" dört yatak odasına karşın ona bu özgürlüğü tanıyamayacak kadar küçüktü. Kuşkusuz "nişanlılar" annemin âşıklarıydı. Günlükleri okumadan önce. Anlaşılan iş hayatı boyunca karşılaştığı herkes ona kazık atmıştı. onu sadece bu açıdan görürdü. bazen de heyecanlanarak boğum boğum yumruğunu küçük masamızın üzerine vururdu. Sonradan düşünerek mi bu karara vardım bilmiyorum. ev alıp satma alanındaki yukarıya doğru hareketin en tepesi oldu. hep sakalı vardı (karısına göre küçük çenesini gizlemek için). daha büyük ve daha güzel bir eve yerleşmişlerdi. Annemin bir dizi böyle "nişanlısı" vardı. ama Morfar'ı tanıyan kim olursa olsun. hiçbiri de gece yatısına kalmadı.

onu Morfar'ın ölümünden sonra evimizde verilen bir aile toplantısı için giymişti. Mormor konuşurken. ama Çoğunlukla Dickens okurdu. Annem. Marie. Maureen'in boşa giden sıcak ve anlayışlı olma çabalarının keyfini çıkardı. doğrudan konuya girdi.Şimdi üçünüzden hangisiyle birlikte oturacağıma karar vermem gerek. Gece çıkmak ya da cenaze törenlerine katılmak için tek bir düğmeyle iliklediği siyah satenden kruvaze bir pardösüsü vardı. evlere bakmak. Özenle taranmış beyaz saçlı. bu nedenle hiç de yürüyüşten hoşlanacak birine benzemezdi. çocuklardan birinin erkek olması da hiçbir şey değiştirmezdi. "r"yi gırtlağında yuvarlayarak Maria gibi bir şey söylüyordu. yol kenarlarındaki banklara çöküp homurdansa da sonunda hep yürümüştü. üçüncü odanın Mormor'a ayrılması mümkün olurdu. Bize geldiği zaman hep yalnız olurdu. Herkesin annemin adını Anglikanlaştırarak Mari ya da Galleştirerek Maree'ye çevirdiğini bilmesine rağmen hem Mormor hem de Swanny ona hâlâ Danca adıyla hitap ediyordu. Ken'in tombul ve sıkıcı karısının ona eşlik edemeyeceğini biliyor olmalıydı. Mormor sokağa yalnız çıkardı. sesimizi çıkarmaya bile cesaret edemiyorduk. Bu karar sanki sadece ona bağlıymış gibi konuşuyordu. John. ufak tefek. Her zamanki gibi kelimelerden sakınmadı. "r'leri her zamankinden de çok yutmaya başladı. . henüz tefecilerin eline düşmemişti. O dönemde. Uzun yürüyüşleri o yüksek topuklu ayakkabılarıyla yapar. yine de kimse ağzını açmadı. Shakespeare değil. çekilmiş fotoğraflarda Chantal yapımı tüvit bir pardösü. Lear gibi onun da üç çocuğundan hangisinin yanında istiyorsa orada oturma imkânı vardı. Yürürdü. gerçekten de oturduğumuz ev çok küçüktü. bahçe çitlerinin üzerinden içeriyi gözetlemek için duraklasa. en zengin olduğu dönemdi.Fazla yer işgal etmem. Annem ve ben babamdan kalan maaş ve onun anneannesinden gelen mirasla geçiniyorduk. ayakkabıların topuklarını aşındırırdı. Lear'dan beri hangi dul ana baba konuyu bu kadar açık ortaya koymuştu? Mormor iyi bir kitap okuyucusuydu. Ne Swanny ne de annem Goneril ya da Regan değildir. Yine de birkaç dakikalığına da olsa kedi-fare oyununu sürdürdü. çift bantlı yüksek topuklu ayakkabıyla hatırlıyorum. en belirgin özelliği olan o çarpık tebessümüyle izliyordu. Mormor oğlunu ve en küçük kızını neşeyle karışık hafif alaycı. Buna ek olarak büyükbaba . Morfar bir süre Cadillac satarak iyi para kazanmıştı. Padanaram'a bir yer bulunabilse. hep yürümüştü. Bu para onun ölümünden sonra da devam etti. Doksan üç yaşında ölene kadar 1920'li yılların modasına uygun giyinirdi. evinin çevresindeki sokaklarda amaçsızca yürümüş. bunun üzerine de yine siyah satenden krep biçiminde bir şapka kondururdu. daha sonra bakışlarını anneme çevirdi. Schiaparelli'den alınmış yağmurluk ve pilot kasketiyle görülür. Lelong'dan bir elbise. o yıllar onun en keyifli. . . Charles ve ben önemli bir toplantıya katıldığımızı anlamış. Ama Mormor'u genellikle lacivert ya da siyah. Eastbrook da anneme oldukça yüklü bir harçlık veriyordu. Ama yine de üç odamız vardı. fazla güçlü olmasa da pek yerimiz olmadığını söyledi. V yakası işlemeli bol elbise. Ken'in Baker Sokağı yakınındaki karanlık dairesine taşınmayı ciddiyetle düşündüğünden kuşkuluyum. zayıf bir kadındı.aynı odayı ve aynı yatağı paylaşmış olmalarına şaşıyorum. Şapkayı ilk kez gördüğümde.

birkaç gün içinde de alıcı buldu. yatağın. saçını tarar. Kimse ona kazık atamazdı. ancak Đngilizce'den çok daha güçlü bir anlam taşır. ama yanılıyor da olabilirim. harika yemek yapardı." Şimdi sıra annemdeydi. Mormor'un evinde çok değerli mobilyalar vardı. ev için istediği 5 000 pound'da ısrar etti. Bebek evi hakkında sorular sorduğum gün. Nişanlısıyla birlikteyken ne yapardı? Bildiğim kadarıyla konuşurlardı. O eski bebek evini garajına koyabilirsin. oymalı büyük siyah . Annemin çalışmaya başlamaktan söz ettiğini hiç duymadım. Danca'da bu kelime "küçük" anlamına gelir. Kızlarından birine ya da bana sevgi göstermek istediğinde. Tek başıma evde kalacak yaşa gelinceye kadar. Eğer fırsat bulsaydı. belirgin bir ilgi konusu yoktu. adlarımızın önüne lille sıfatını takardı. hep birlikte çıkar. güzel ve iyiydi. Dengeli. durumumuz iyiydi. Kıran kırana pazarlık etti. . biraz "sevgili'yi çağrıştırır. Mormor'un ölene kadar oturmak için Swanny'nin evinde karar kılacağını anlamıştık. Zamanının önemli bir bölümünü elbiselerini düzenlemek. kalacağı yer seçimine başladığı dakikalarda. annem nişanlısıyla çıktığında Swanny benimle oturmaya gelirdi. Mormor'un babası Kopenhag'da sayısız mülk sahibi olduğundan ve kiracıları ödemeleri geciktirdiğinde. bizi gezmeye götürürlerdi. bu hiç de sık rastlanacak şeylerden değildi. o dönemde hem annem hem de Swanny evli ya da dul bir kadının çalışmasının küçük düşürücü bir davranış olduğunu düşünürlerdi. Gittiği yerde bebek evine ne olduğunu bilemez. Ama her şey satıldı. Uzun cumartesi ya da pazar gezilerine mutlaka katılırdım. Yıllarca haftada iki kez sinemaya gittik. . Bildiğim kadarıyla mutluydu. Herkesi şaşırtmakta ustaydı. nişanlılarından biri gelince . sevgi ve muhabbet belirtir. Evi temiz tutar.Bunun için Ann'a sormak gerekecek. ama haftada bir kez. bazen de pikaba bir plak koyup dans ederlerdi Dans dışında birbirlerine dokunduklarını ya da öpüştüklerini görmedim. genellikle de sinemaya giderdik. Belki de hepimiz. lille Marie. yine öyle yaptı: Kocam öldü. kendine bakmakla geçirirdi.Kısacası. unutma.On dört yaşında bir kızın bebek oyuncağıyla ne işi var? dedi Mormor dudak bükerek. O zamandan beri annemin yalnız olma fırsatından yararlanarak nişanlısıyla yattığını düşünürüm. yüzüne o dönemin odası olan ağır makyajı yapar. Yine de geri kalanların üzerindeki yükü hafifletme niyetinde değildi. yapılan teklifleri geri çevirdi. Pauline Bonaparte'a ait olduğu sanılan dört direkli yatak Hampstead'e götürdüğü iki parçadan biriydi. Alışverişe çıkmaktan ve kuaföre gitmekten zevk alırdı. onlardan para yerine masa ve iskemle aldığından. Kadın dergileri ve hafif romanlar okumak dışında herhangi bir merakı. Misafir odanızda kalabilirim. Hiç ağladığını görmedim. Swanny'nin Mormor'un onu daha çok sevdiğini söylediğini hatırladım. Annem bu keyifli ve masum yaşamının Mormor'un gelişiyle bozulmasını istemiyordu. Morfar'dan çok daha iyi bir tüccar olacağı kesindi. Bu sıfattan en çok Swanny yararlanırdı: "lille Swanny. Ben okuldan dönünce hemen elbiselerini değiştirir. Bugün aynı ev bunun kırk misli etse de 5 000 pound 1954 için çok iyi paraydı. Öyle de görünüyordu. Parlak mavi gözlerinde o ünlü parıltı yanıp söndü. Ancak daha önce "98"i satışa çıkardı. yumuşak. Bir ay sonra Swanny ve Torben'in yanına taşındı. bebek evi onun. Bugünkü inanışın tam tersine. Nişanlılarından ikisinin otomobili vardı.

kendi hayat hikâyesini anlatırken çok az tekrar etmesiydi. Annemle birlikte Swanny'nin evine gittiğimizde. sarhoşluğuna rağmen ahlak değerlerine düşkün amca. saatlerce geri gelmezdi. Sadece geldiklerini biliyorum. akşamlan onlarla oturdu. Morfar'ınkinden kat kat üstün olmasına karşın ağır aksanlı.Bunu ilk kez duyuyorum. Yaşlılık yüzünü sarkıtmamış. Yine de sık sık yeni öyküler çıkarmakta ustaydı. Mormor'un Swanny'nin yanına taşındığında.masanın ve terzi elinden çıkma eski elbiselerinin dışında Mormor sadece fotoğraf albümlerini. daha önce hiçbirimizin bilmediği bir hikâye anlattı. Ama hiçbir zaman Swanny'yle birlikte sokağa çıkmadı. genç kızlığından beri tuttuğu günlüklerini aldı. Yani.Hayır. içimizden kimsenin Mormor'un ne yazdığını merak etmediğini. Evet evet. Jutland'lı hizmetçi Karoline. değil mi? Ben alıştım. Yaşlı kadınlardan çoğunun gizli tutmaya çalıştığı konuların hemen hepsinde açık sözlüyken. tam tersine kemiklerinin . yetmiş beşinci doğum-gününe de az bir süre vardı. Günlüklerin yayımlanmasından. hesaplı. Bazı şeyleri sakladım. kendi istediğinde onlarla birlikte oldu. ama Mormor burada kızı ve damadıyla birlikte bir aile hayatı yaşadı. . Her zamanki gibi uyanık. Dancamın iyi olmadığını bildiğinden bana karşı düşünceli davrandı ve Đngilizce konuştu. kitapların ne kadar güzel ya da ne kadar saçma olduğunu söylemenin moda olmasından sonra. onlar eğlenirken yanlarında olmaya özen gösterdi. tutuk bir Đngilizce. Mormor birkaç yıldan beri Swanny'nin yanındaydı. hani Morfar'ın kardeşinin boşanmasını kabul etmeyen ve Nyhavn'da bir barda kafasına şişe fırlatan. çünkü yirmi yıl sonra Mormor öldüğünde. . Öyle sanıyorum ki. Tüm yemeklerini onlarla yedi. masanın. yatağın. Öykülerinden bazılarının aile mitolojisine geçmiş olması doğaldır. O dönemde Mormor artık çok yaşlı bir kadındı. Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş tüm eserlerini ve o dönemde sayıları kırk dokuza ulaşan. bunu bilerek yaşamayı öğrendim. . bir şeyler yazdığının farkına dahi varmadığını şaşkınlıkla karşılıyorum.Kocam benimle çeyizim için evlendi. Bizi hep şaşırtırdı. Pek dürüstçe değil. aynı şekilde üst katta uzun saatler yalnız kalmaktan hoşlanırdı. Yazdığı sırada odaya birisi girdiğinde. kendinden memnundu. Dickens'ın tüm eserleri ve albümlerin yanında defterler de geldi derken. Bana bakıp o sert tebessümlerinden birini gösterdi. Bu düşünceye fazla üzülmüşe benzemiyordu. dedi Swanny. önümüzde geçit yaptılar demek istemiyorum. hızla defteri ortadan kaldırırdı. Đlginç olanı. söylediklerini sık sık tekrarlaması kaçınılmaz oldu. bazen üzerine bile oturuyordu. Swanny'nin çocuğu yoktu. 1950'li yıllarda "nine öyküleri" modası daha başlamamıştı. Swanny defterleri evde buldu. tabiî size her şeyi anlatmadım ki. Swanny'nin evi büyüktü. Swanny bize geldiğinde ona eşlik etmedi. özellikle kendi anne ve babası. Asta ve dizilerinin en çok satanlar listelerinin başında yer almasından. sakladığı tek bir şey vardı. içine bir ayrı daire sığdıracak kadar genişti. daha da ötesi. Sokağa genellikle yalnız ya da Harry Amcayla çıkar. Mormor sanki onların çocuğuymuş gibi davrandı.

bazıları şaşırtıcı. . Yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar. Mormor omuzlarını silkti.üzerindeki etleri eriterek derisini germişti. anlattığında da kendini hep savunmada göstermeyi becerdi. Ibsen romanı gibi bir şey. Asta'nın öykülerinden bazıları yalanlandı. bebeğin göbek deliğinden çıkmasını beklediği hikâyeyle.Nereden bilebilirdim? Uzun boyluydu. o çok bilindik mavi bakışlarını tek tek hepimizin gözlerine dikti. ne annemin ne de Swanny'nin duyduklarının bir kelimesine bile inanmadıklarını anladım. Çok önemli bir itiraf değildi. Çenesi küçüktü. ama gizlemek için kahverengi bir sakal bırakmıştı. Kısa bir süre. . yoksa avam mıyız?" sorusunun 1920'li yılların Punch dergisinden alındığını çok sonraları öğrendim. Mormor'un Mogens'in doğumuna şaşırması da aile mitolojimizde yer alan öykülerden biridir. senin. Annem çeyizin ne olduğunu sordu. .Normal yoldan doğunca ne kadar şaşırdığımı tahmin edemezsiniz. ancak o dönemde bizim bundan haberimiz bile yoktu. dedi Mormor. Bir adamın 250 pound için evlenmesi bana pek de inanılır gözükmedi. şimdi de tekrar etmeye başladığı hikâyeyle birlikte değerlendirmek lazım" diye düşündüm. herkes öyle diyordu. Bütün bunlar günlüklerde tabiî ki. Mormor'un da söylediği gibi: "Yaşlı insanların anlatacak yeni bir şeyleri olması iyidir. yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar. Yüzlerinden. günlüklerin bulunmasından önce ölmüş olmasına üzülürüm. sonunda görünen ortasından derin mavi gözlerin baktığı. Becerikli bir mühendisti. çizik çizik bir deriyle kaplı kemiklerdi. lille Swanny.Belki senin için değil. Hatırladığı bir şey onu güldürdü." Dördüncü bölüm .Beş bin kron. 250 pound kadardı. Bazen annemin hiçbir şey bilmediğine. Aptal bir kızı kendine âşık etti. kimileri de korkunç.Yaşlı birinin söyleyecek yeni bir şeyi olması güzeldir. haşin kahkahalar attı.Çok fazla bir şey değil. "Bu öyküyü daha önce anlattığı. Büyük bölümünü uydurduğunu sanıyorum. her şeyi yapabilirdi. Öykülerden çoğu eğlenceliydi. Örneğin Hansine'nin yemek masasını toplarken "Bizler soylu muyuz. Üstelik neredeyse imkânsız şeyler anlatırdı. Mormor'un söyledikleri genellikle böyle olurdu. yakışıklıydı. Şeytanca bir niyeti olmasa geçmişinin büyük bir bölümünü anlatmayacak olabilirdi. Kopenhag'a gelip yaşlı Kastrup'un kızıyla evlendiğinde 5 000 kronu olacağını duyunca ilk işi bizim eve gelip lille Asta'ya tatlı bakışlar fırlatmak oldu. zengin kocan ve güzel evin yanında değil. . Ama onun için çok fazlaydı. sesinde bana göre bir zafer titreşimiyle: . ilk kez hamile kaldığı. .

bebek. Kimse kimseyi bir başkasının istediği isimle çağırmak durumunda değildir. yakında paraya ihtiyacımız olacak. efsanenin bir yerinde de ortaya Wotan çıktı. Svanhild kralın sarayında büyüdü. kralın yerine oğluyla evlenmesi konusunda razı etmeye çalıştı. Norveç adı. kıza Vibeke adı takmak isteyeceğinden eminim. Holger Amca'nın sık sık . meme verdiğimde. Çocuklara havanın kararacağı söylenmişti -bu öğretmenler de her zaman doğru bilgi vermiyorlar. ne fark eder? Sadece Norveçlilere karşı bir sürü aptalca önyargısı ve düşüncesi olduğu için. şimdi de Yahudilere karşı ayaklanmalar başlamış. Daha sonra korkunç intikamlar alındı. ancak atlar kızın güzel gözlerine baktıkça ayaklarını kaldırmayı reddetti. Gençken romantik biriydim. Jormunrek oğlunu astı. bebeğin adını beğenmeyecek. Dün güneş tutuldu. parayı da Swanhild'in doğumundan önce göndermişti. kız kabul etti ve kralın ülkesine gitmek üzere kralın gemisine bindi. Svanhild durumun farkına varınca da Jormunrek'e nişanlısının kendisine sadık kalmadığını söyledi. Para gönderdiğinden beri kocamdan haber alamadım. Kızı Vibeke ya da Dagmar olarak vaftiz ettirmeye zorlasa da ben ona hep Swanhild diyeceğim. o olmadığı zaman daha da iyiyiz. Svanhild. Gudrun kralla evlendi. Hansine ve ben kendi başımıza iyiyiz. evet doğru. Bütün bunlar o kadar eski ki. Swanhild diyeceğim. ama dalgalar onu Kral Jonakr'ın hüküm sürdüğü ülkeye sürükledi. daha sonra da güçlü Kral Jormunrek'in hayranlığını kazandı. Bunun bir Norveç adı olduğunu söyleyecektir. Küçük bir kızken Volsunga Saga'yı okuduğumdan beri bu ismi sevdim. Berlin'de kolera var. Ne var ki kötü uşak Bikke. Bikke kızın gözlerini bağladığında artık hiçbir güç atları durduramadı. Yaşlı ve çirkin anasının adını vermek. Rusya'da işler daha da karışıyor. Aslında paranın dışında.saa de var meget skuffede over at det var bare Tusmfrke og at det ikke varede lœnge. Oğlanlar. Svanhild'i kandırmaya. Oğlu Randver'i göndererek Svanhild'in kendisiyle evlenmesini istedi. Önemli değil. Vi havde fortalt Drengene at det vilde blive mfrkt -Lcererne giver dem ikke altid de rigtige Oplysninger.hava biraz gölgelenip tutulma da kısa sürünce düş kırıklığına uğradılar.30 ağustos 1905 Đgaar var der Solformfrkelse. Đlk olarak. Gudrun ikinci kocası Atle'yi öldürdüğünde boğularak ölmeye çalıştı. Gudrun ve Sigurd Fafnersbane'nin kızıydı. Onu sevip okşadığımda. yabanî adamları uysallaştıran güzel kızlara bayılırdım. Svanhild'i de atların ayakları altında ölmeye mahkûm etti. ama kocamın hiç dönmemesini tercih ederdim.

Orada gürültücü okul çocukları ya da ağlayan bebekler -Swanny'den yakındığımı sanmayın. burada kiloyla değil. Gazeteyi okumasını yasakladım. istediğimi yaptığım. Sorarım size! Sonunda hiç kimseyi sevmediğim sonucuna vardım. bu dünyada hiç kimseyi sevmediğimi söylerdim. Babama ve Frederikke Teyze'ye gelince. pound ve onsla tartıyorlar. Gerçekte sevgi. Her şeyi. memelerim süt dolup da beni rahatsız etmeye başladığında ağlıyor. sesini çıkarmadı. Bu ülkeye gelmeden önce konuştuğum bir kadın bana en iyi dostunun kocası olduğunu söylemişti. Sadece yirmi beş yaşındayım ve dürüstçe hiç kimseyi sevmediğimi söyleyebilirdim.tekrarlamaktan hoşlandığı cümlesiyle. Rasmus hakkımdaki her şeyi. sanırım benden korktu. hiçbir anlam da ifade etmiyor. ama onlarla birlikte olmaya can atmıyorum." 1 eylül 1905 Bu sabah Hansine ile birlikte Swanhild'i mutfak terazisinde tarttık. O insanları tanımadım. Okuldaki arkadaşlarımın hepsini kaybettim. Evlendiğim gün.yok. kendim olabildiğim. Geliyorum! 15 ekim 1905 Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamın duruşması başladı. Bunu gerçekten yazmak istiyorum. Hansine'ye de bu evde o insanlardan ve duruşmadan söz etmemesini söyledim. Biraz sonra onu Mogens'e bir şeyler okuması için yalvarırken yakaladım. Onunla gurur duyuyorum. parlak bir çocuk olacağından eminim. kalın kafalı dedikoducu hizmetçiler ya da nerede olduğu bilinmeyen kocalar da yok. O kadar öfkeliydim ki. Dokuz pound. ama tabiî ki okumayacağım. arkadaşlık etmeye zaman bulamaz. Rasmus'un sağlıkta olduğunu biliyorum. Onu seviyorum. artık . bu da beni biraz korkuttu. Buna sevgi denemez. Evet. Oğlanlar sokakta kaybolur ya da hastalanırsa endişeleniyorum. evlenip ayaklarının altından çekildiğimde rahatlayıp içlerini çeken yaşlı insanlar. iki ons bana değişik geliyor. Her neyse. Böyle bir duygusuzluk bana doğru değil gibi görünüyor. o benim hayatımdaki en güzel şey. Çünkü orası benim özgür olduğum. Terazi bu evin sahibine ait. ama yapabileceğim bir şey yok. Hansine bütün hikâyeyi büyülenmiş gibi izliyor. yüreğimden geçenleri bilse beni öldürebilir. Hackney and Kingsland Gazette'de yazanları okumam için yalvardı. yine de iyi olmalı. canımı çok acıttığı. bir 500 kron daha. çünkü bundan bir kaç hafta önce kesinlikle dürüst olmamı isteyip sorsalardı. hem Đngilizce hem de Danca okuyabiliyor. Aslında. kocamı sevdiğimi sanıyordum ama bu sevgi beş dakika bile sürmedi. canımı sıkıyorlar. "eski çağların sisleri arasında kaybolmuş. Hep doğru zamanda. istediğimi düşünüp rol oynamadığım tek yer. Bu benim yaptığım bir şey değil. onlar da evlendi. Yine para gönderdi. Kadınlar evlenince. onlar hakkında bir şeyler okumaya da niyetim yok. Bu son kelimeyi yazdığımda. olan bir şey. beni öldürmek isteyen bir el olduğunu düşündüğüm o ilk gece sona erdi. onlar. çünkü bir ay önce eczanede tarttırdığımızdan çok daha fazla görünüyor. Swanhild üst katta ağlamaya başladı.

Bir kere çok tombul. Đnsanın sağ eli soldan hep biraz daha büyük oluyor. sol elimi de hafifçe göğsünün üzerinde tutuyordum. Noel için semiz bir kaz ve kransekage yapacağız. dedi.Sizin yerinizde olsam. sonra ısrarla elime bakmaya başladı. Mrs. Bugün öğleden sonra Mrs. giydiği korse belinden üstünü yukarıya. küçük "t" ile yazıyorum). . dedim soğuk bir sesle." Olamaz. gerçekten şaşırtıyorsunuz. O kadar düz ki. kalın bir iple ortasından çok sıkılmış bir pakete benziyor. belinden aşağısını da öylesine aşağı itiyor ki. Yenilgiyi kabul etmedi. Philip'teki papazlarla arası çok iyi. Swanny'ye elbise dikebilmek için gerekli malzemeyi aradım. kirayı ödeyip istediğimiz kadar güzel yemekler yiyebiliriz. bu yüzden vaftiz ettirmeyeceğimi söyledim. parmağımda yukarı aşağı kayşa da yüzüğü sol elime taktım. ama çocuklarımı da düşünmem gerek. Sonra elimi Swanny'nin yumuşak saçlarının altından çektim ve elimi sanki bir erkeğe öptürmek istermiş gibi ileri götürdüm. 'Tanrı'ya inanmıyorum" dedim. Parayı elime alır almaz Matthew Rose'un dükkânına gittim. Öyle sanıyorum ki buraya sadece gerçekten bir kocam olup olmadığını görmeye geliyor. Mrs. dedim. Westerby. Gözlerini kaldırdı. insanların saygıdeğer olmadığımı sanmalarının çocuklarıma bir yararı olmaz. etmesini de beklemiyordum zaten. oysa kötü bir baba bile kızının bebeklerini öldürmez. . Yüzük sol parmak için çok bol. Hiçbir zaman tanrıya inanmadığımı (görüyorsunuz.güvendeyiz. onu sormaktan hiç vazgeçmedi. kahverengi ve buruşuk. dedi. açgözlü bir meraklıya benziyordu. Kucağımda Swanny olduğundan yüzüme şaşkınlıkla baktı. Her neyse. Önce Swanny'nin ne zaman vaftiz edileceğini öğrenmek istedi.Sizler tanrının sevgi dolu bir baba olduğunu söylersiniz. Dikiş diktiğim için günlerdir bu deftere yazmadım. . ama burda herkes böyle söylüyor. beni şaşırtıyorsunuz. Adımı telaffuz ediş biçiminden nefret ediyorum. içinden kahkahalarla gülmek gelir. Gibbons ziyaretime geldi. istediğini verdim. Şaşırmıştan çok. Çok dindar (Đngilizceme gülmekten hiç vazgeçmedi) ve St. uzun geceliklerini işliyorum. "Bütün bunlara inanmıyorum. dedi. Gibbons'ın elime bakmaya başladığını gördüm. Parmağınızda nikâh yüzüğü göremiyorum. hepsi de papazların ve rahiplerin uydurması.Sağ elinizde. Sağ elim bebeğin başının altındaydı. . değiştirirdim. parmağınızdaki yüzük annenizin mi? Danimarka'da nikâh yüzüğümüzü sağ elimize takarız. Elimi öpecek bir erkek tanıdığım da yok ya. sanırım buna alışmam gerekecek. En kötüsü de elbisesi paket kâğıdı gibi. Konu sadece ben olsam aldırmazdım. Eğer insanların arkanızdan konuşmalarını istemiyorsanız.

Burada sis çok yoğun ve sarı. onunla aynı fikirdeyim. Aynı harflerin bu kadar değişik biçimde söylenebilmesi gülünç. ama tersinin doğru olduğunu gördüm. Thorvaldsen'ler Oluf adına bir anma töreni düzenlemiş. burada bulunmaması gereken bir satır gördüm. bir gün çocuğun olduğunu düşünüp. rüyamda Rasmus'un geri dönüp hep birlikte Avustralya'ya gideceğimizi söylediğini. Đşe yaradı. nasıl oluyor da Đngiliz adına sahibiz? Đngilizce değil. insanların onu bezelye çorbası diye adlandırmaları hiç de şaşırtıcı değil. iki aydan beri ilk defa. Denizde cesedini bulamadılar. Hepimiz değil tam. on altı yaşındaki kızları ev kadını olmak için eğitmekten de kötü. on beş yaşında bir çocuğun kaybı dayanılmaz bir şey. hani Đsveç'te oturduğumuz sırada domuz kemiği ve sarı bezelyeden yaptığımız. Buraya geldiğim günlerde kendime Hootha Park'a gitmek istediğimi söylerdim. geriye bir ceset bile kalmadığında neler hissedeceğimi düşünemiyorum. Gökyüzü dün çok soluk bir maviydi. Böyle bir durumda.Yazdıklarımı okuyunca. Böyle bir şey olamaz. Çok az kişi benim gibi düşünüyordur. Yine de sis bana bezelye çorbasını hatırlattı. 14-15 yaşındakilere deniz askeri olmayı öğretmek bana göre doğru değil. benim de uysal bir kuzu gibi söyleneni yaptığımı gördüm. ama akşam olduğunda oturma odamdaki şöminedeki kızıl korları çok . Đngiltere'ye geleli beri tek bir kayın ağacı görmedim. buradakiler için de Danca'nın Hoisan'dan farkı yok. Kömür yakılmaya başlandı. ertesi gün kaybettiğinde. Beş parmaklı altın sarısı yaprakları olan. Aslında böyle yaparak düşündüğüm şeyin rüyama gireceğine inanırdım. yapraklar renk değiştirmeye başladı. 25 ekim 1905 Dün Frederikke Teyze'den mektup geldi. dikenli elmaya benzer meyve taşıyan ağaçlara bayılıyorum. hiç olmayacak. oranın adının Hyde Park olduğunu öğrenince şaşkınlıktan ağzım açık kaldı! Yabancıların yanında Hootha demediğim için şanslıyım. ama kayınları çok özledim. Bana inanmadığını belirtmek için küçük bir kahkaha attı. ama sis bu sabah geri döndü. Bu. Mrs. çok daha yersiz sorularla dolu yeni bir ziyaret. kim okuyacak ki? Her şey Danca. Peki ama. Danimarkalı olduğumuza göre. Bu kadar çok kömür ateşinden çıkacak dumanın sisi daha da artıracağı doğru. Hansine'yi çarşıya gönderip malzeme aldırdım. Bir rüya görmek istemiyorsan. dedim. 23 ekim 1905 Sonbahar gelince. Anlaşılan rüyaların gerçekle fazla bir ilgisi yok. Swanny hâlâ anne sütü alıyor. ama çocukları denizde savaş için eğitmek. bir fotoğraf bile gönderilmediğini düşündüm. ama ağlamaktan yastığım ıslandı. uykuya yatmadan önce o konuyu çok fazla düşünmenin işe yaradığını öğrendim. bir yere saklanıp bana gösterilmediğini. Georg Stage'dekilerin çoğunun cesedi bulunamadı. Gibbons'tan çok daha meraklı. Vest-er-bew diye okunuyor. Swanny'nin yanımdan kaçırıldığını. akşam yemeğinde hepimiz bezelye çorbası içtik.

Yukarıdan aşağı süzdü. ama buna inandıklarını sanmıyorum. en güzel ve en çok sevdiğim faaliyeti gizlemem gerektiğini düşündükçe keyifleniyorum. Sonunda. ömrün boyu unutamayacağın bir tokat yiyeceksin" dedim. bir gece ipe serdiğim çamaşırlarımı yediler.seviyorum. inansa da kurtların yanında kutup ayılarının da gelip gelmediğini soracaktır. bir gece böyle geliyor işte. Hiç olmazsa adama bir öpücük verebilirdin. Dün akşam oturma odasındaydım. Đşte." Cevap vermedi. ondan beri kavgalı gibiyiz. Diğer kadınların yasak bir ilişkiyi sakladıkları gibi.Beni gördüğüne fazla memnun olmamış gibisin. Benim gizli ilişkim sadece bir defterle! Başka bir kadının birlikte olduğu adamdan kocasının haberdar olmamasını istediği gibi. bu kitaplardan okudukları bir şey. Đnsanlar bebek yanağının gül yaprağına benzediğini söylerler. Hava daha soğumadı. gözlerini bile çevirmedi. Baba disiplinine ihtiyacı var. Hansine kapıyı açmaya gitti. "Şuraya bak. Çok kar yağdığı gecelerde kurtların dağlardan indiğini söylesem. Pantolon cepleri sigara kartonu dolu. Ona Ken demedikçe cevap vermiyor. dedi. Ne herhangi bir haber ne haftalardır bir satır. her ikisi de büyük bir tutkuyla sigara kartonu topluyor. Bana inanmayacaktır. . benim tutkumsa bu defter. Pırıl pırıl. dedim. üşümeme rağmen vücudumun sıcaklığı onu ısıtıyor. Bebek yanağı erik gibi. birazdan tiz çığlığını duydum. meyve kadar diri. "bütün bunların pazartesi günü Mrs. Hepimiz aynı olamayız. değil mi? Swanny şallara sarılmış kucağımda yatıyor. "Gizlilik şimdi başlamak" diye düşünüyorum. Aslında biliyorum. Hava çok soğuk.ön kapı iki kere vuruldu. oğlanların odasında yazıyorum. bense böyle bir ad kullanmayı kesinlikle reddediyorum. . Mrs. Hansine'den şömineyi yakmasını isteyebilirim. aynı zamanda hem sert hem de yumuşak. meyve kadar pürüzsüz ve serin. oturma odasının kapısı yıkılırcasına açıldı ve içeriye kocam girdi. ellerimde eldiven. ayaklarımda da Frederikke Teyze'nin neredeyse yüz yıl önce benim için yaptığı ısıtıcı var. Ayağa kalktığımda elimdeki dikiş yere düştü. ben de kocamın defterim hakkında mümkün olduğu kadar az şey bilmesini istiyorum. Knud'un denizci elbisesini yamıyordum. ama hemen oturma odasındaki ateşin ne güzel yandığından. Başka bir erkek öteki kadınların tutkusu. Ben Ken demedikçe Knud benimle konuşmuyor. Saçları nikâh yüzüğümün altını gibi. Clegg tarafından yıkanmak için çamaşır teknesine atıldığını bir düşün. geldim. günlük yazmıyordum. tok ve derin uykuda. Bana cevap vermezsen. odanın taze ekmek kadar sıcak olduğundan başlayacaktır. Bunu düşünürken -bir de tabiî Rasmus'un oğullarının sigara kartonu koleksiyonuna yapacağı katkıyı. kapıyı kilitledim. Ne kadar zarif bir teşrifatçı olurdu! Her neyse. Stockholm'deki kadar soğuk değil. tertemiz. Knud" dedim. Gibbons ne yapardı acaba? Açlıktan ulurlardı. 2 kasım 1905 Bu satırları üst katta.

dedi. . Bunu neredeyse unutmuştum. Bu aşk değil. Evin tam önünde sokak lambası var. hiçbir zaman da öğrenmeyeceğim.Bana sormadan karar verdiğin için teşekkür ederim. Öyle aptalım ki. . Hammel. güldüm. Oldsmobile mi ne. babasına koyu mavi kusursuz gözleriyle baktı. "Otomobil" dedi. söyledikleri o kadar saçma ki. O durumda başka ne yapabilirdim ki? Gerçekten de yakışıklı.. neler getirdim. bir an için bize hediye getirdiğini. hiç kürküm olmayacağını bilsem de. Kürk manto özlemim de hiç bitmeyecek. DurBiraderler ve James Ward Packard adında bir adam hakkındaki gereksiz laf kalabalığını sonuna kadar dinledikten sonra kızını görmek isteyip istemediğini sordum.Sen ve ben hariç. Motorlu bir araba. beni öptü. her şeyin Đngiliz olanını sever. bir sürü başka isimden de bahsetti. toparlanıp hep birlikte Amerika'ya. Tekerleklerinde bisiklet gibi çubuklar olan büyük bir araba.. dedi ve. "motor" ve "dlamote" falan dedi. Harika bir şey. -Adım Swanhild koydum. Sanırım görsem iyi olacak. üç beygirlik otomobillerin ülkesine gideceğimizi söylemesini bekledim. Asıl istediği Amerikan malı olan birine. Dürüstçe söylüyorum. . dedim ismi Đngilizce telaffuz etmeye çalışarak. Kaldı ki at arabalarının çarpmaması için köşeye de bir de gaz lambası yerleştirmişti. Đçimdeki küçük ürpermeyi unutmuştum. değil mi? Dışarısı buz gibiydi.Gel de bak. dedi. Geçen yıl beş bin tane yapmışlar. Danimarka malı. ona sahip olmak. . dedi tuhaf tuhaf gülerek. parmağıyla sokağı gösterdi. anlatmak istediği ciddi bir şey yoktu. Bir süre eski aynı nakarata dönmesini. Ön kapıyı ardına kadar açtı. "yolun kenarında bile gidemezsin". paltosunu bile çıkarmadan motor gibi anlatmaya başladı. içeri girdim. ben de onu. dedi. o yüzden her şeyi gördüm. içeri girdiğimizi duyup uyandı. o an bana bir kürk getirdiğini düşündüm. bu açık renk saçları da kimden almış? diye ekledi. Amerika'da öyle diyorlarmış. bu arada "oleo lokomotif". Mogens ve Knud için oyuncak aldığını düşündüm. "Beş bin araba" dedim. Ne sevimli! Uyuyordu. dedi. Bütün bu saçmalıkları.Bütün Danimarkalılar açık renklidir.Başımı kaldırdım. . yüzünde bana karşı hiç göstermediği bir hayranlık vardı. O sırada şaka yapıyordu. . görünürde hiçbir şey yoktu. Onunla beraber hole çıktık. dedim. daha çok açlık gibi bir şey ama nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. Bir şey söylemek istediğini ya da "şaka" yaptığı zamanı iyi bilirim.Çok güzel.

Düşündüğümü en iyi belirten kelime bu. kendi kendime sadece gerçekleri yazma sözü verdim. sonunda da kendini keyifsiz hissedip rahatlamanın ne olduğunu hiçbir erkek anlayamaz. her zamanki gibi münakaşa ettik. Bizim onurumuz burada. Beşinci bölüm . 5 kasımın Đngiltere kralını havaya uçurmak isteyip de asılan biriyle ilgili olduğunu -papazdan. Çocuğu olacağı için biraz sevindiğini ya da biraz üzüldüğünü söyleyen bir kadına rastlamadım. güçlü olması. Biz kadınların erkekler gibi cesur. Başlangıçta unutmuş görünmeyi düşündüm. cesur ve güçlü olup para kazanmamızın da bir önemi yoktur. Bir çocuğu olacağını bilmek bazı kadınlar için dünyada olabileceklerin en kötüsü. Niye asmıyorlar ki? Galiba yakmak daha heyecan verici. "Đnsanın sevgi dolu. Tek yapabileceğim. lekesiz. bunu yapabilirim. bir ay daha olmasına rağmen. Saatten saate. Şimdi. Şimdi bunun imkânsız oluğunu anlıyorum. Ama kızın bize benzemediği konusunda başka bir şey söylemedi. Burada kısaca "Ateş Günü" de diyorlar. ya sevinç ya da felaket. umudu kırılmanın. Lekesiz olmamız gerekir. para kazanması gerekmez. şükürler olsun. ona ihanet etmeyeceğimi. Sadece biraz gecikti. umutlanmanın. Rasmus'un yanından ayrılmıyorlar. Bir kocaya seni hamile bırakmadığı için hediye almak da ilginç. ama yanlış alarmmış. zavallı Mor'un adı bile söylenmiyor. daha iyi olurdu" diye düşünüyorum. bazıları için de en güzeli olabilir. iyi bir kocası olsa. Rasmus onlar için her şey. Sanırım kadının hissettikleri içinde buna benzer başka bir şey daha yok. Benim onu tanıdığım kadar o da beni tanır. Dün Guy Fawkes Günü'ydü. hayat bu.Fikrini sorabilmem için burada olması gerektiğini söyledim. Đki gün boyunca hamile olduğumu sandım. böyle bir şeyi bir kadının işleyebileceği en büyük suç olarak gördüğümü bilir. sigara kartonları. Yarın Rasmus'un doğum günü. ama şimdi her şeyin düzelmesi nedeniyle ona bir armağan alacağım. Bu sadece benim için değil. sonra dakikadan dakikaya beklemenin. Hayır. Rasmus oğlanlara havaî fişekler getirdi. 6 kasım 1905 Bu günlüğü yazmaya başladığımda. Hurraa! Danimarka Prensi Karl.duyduğumda hiç şaşırmadım. gariptir. bunu duyduğumda. inanılmaz bir sevinç ya da büyük bir darbe. Norveç kralı seçildi. saf. Đngilizler her şeyi başkalarından değişik yapmaya meraklıdır. büyük bir bebek yapıp yakıyorlar. duygularım ve inandıklarım konusunda dürüst olabilirim. duygularım konusunda dürüst davranmak. herkes için imkânsız. bunun ortası yok. Gelecek yıl onlara bir Guy Fawkes yapmaya söz verdim. Saint Nicholas Yortusu'nu kutladıklarını sandım. ama ne yapalım. otomobili nedeniyle ona âşıklar. genellikle de felaket. kocalarımıza sadık olmakta. ateş yaktık ama bir Guy Fawkes'umuz olmadı.

üstelik Güney Amerika'ya gitmek aklının ucundan bile geçmiyordu. Özellikle sözünü . Torben duygularını göstermemeye alışmıştı. kalabalık odanın öte ucunda bir yabancı gördü. Yıllarca ona o birbirinden güzel aşk mektuplarını yazdı.Ama kızım Swanhild'i hiç unutmadı. Aralarında hiçbir benzerlik yoktu. Yıllar önce. kedi yeşilinden açık maviye varan gözleri vardı. Annem hemen hemen aynı vücut yapısına sahip olmalarına karşın. Danca'yı ana dilleri gibi akıcı konuşmalarına rağmen ne Swanny ne de annem yetişkin oluncaya dek Danimarka'ya gitmemişti. Kimse böyle mektupları annesine göstermez. Hepsinden. Swanny kusursuz bir Danimarkalıydı. Mormor bu hikâyeyi çevresinde dinlemeye hazır herkese anlatmaya bayılırdı. kendisiyle birlikte Güney Amerika'ya. Düşünün bir kere. o kadar iyi giyimli ve o kadar orta yaşlıydı ki. oğluysa babasını andırıyordu. Ya da belki tipik kuzeyli demem daha doğru olur. Morfar'dan bile daha uzun ve göz kamaştırıcı bir sarışındı. Swanny. onun deyimiyle "iyi evlilikler" yapmış olsa da babam genç yaşta ölerek annemin evliliğinin tadını kaçırmıştı. görkemli yaşadıkları ve para harcayabildikleri Padanaram dönemiydi. Mormor kızını biraz açılması için Kopenhag'a. . çilli olmak ve güneşten kızarmak eğilimindeydiler. Ken eski fotoğraflardaki amcalarından birine benzer. Güneşte kaldığında kızarmaz. Zaten Swanny. Đki gün sonra evlenme teklif etti. Kendi öykülerini Swanny ve artık Danimarka Büyükelçiliği'nin kır saçlı soylu görünüşlü ataşesi olan Torben'e bile anlattığı oldu. annesinden çok daha güzeldi. mektupları görmesem de güzel olduklarını biliyorum. O dönem. ağırbaşlı Swanny'nin yanında çocuk gibi dururdu.Mormor'un en sevdiği öykülerden biri de Swanny'nin flörtüydü. Genç bir diplomattı. Ama Swanny. Torben Rjaer tıpkı şarkıda olduğu gibi. bu romansa inanmakta güçlük çekerdi. Hepsinin kızıl ya da koyu kahverengi saçları. Güney Amerika'da ikinci kâtiplik yaptığı büyükelçilikten izinli dönmüştü. aradan on sene geçmişti. çünkü evlenme teklifi karşısında şaşkına düşen Swanny bunu ciddiye bile almamıştı. Quito'ya mı yoksa Asun-Clon mu. onun gibi kısa ve tıknaz olmasına karşın yakışıklıydı.. Ken Dayı ve Mormor da birbirlerine benzemiyordu. kızlarının her ikisi de. Romans dediği bu ilişkiden büyük bir gururla söz ederdi. Annem altı yaş daha küçük olmasına rağmen. ondan çok daha uzundu. Her ikisi de o kadar kibar.. Ne romans! Swanny ve Torben'i görenler. Dorte adlı bir kızın düğününde nedime. yirmi iki yaşındaki mavi gözlü bu genç Ecuador ya da her neresiyse yalnız gitmek zorunda kalmıştı. Anlaşılan Swanny'yi görür görmez âşık olmuştu. her neresiyse oraya gelmesini istedi. o kadar sakin. Torben de konuklardan biriydi. On dokuz yaşındaki Swanny en sevdiği ağabeyinin Birinci Dünya Savaşı'nda ölmesinin etkisinden kurtulamamıştı. derdi Mormor. Buraya tayin olduğunda evlendiler. Frederikke Teyze'nin oğlu ve gelini Holbech'lerin yanına göndermişti. kahverengiye dönerdi. Mormor'un anlattıkları karşısında tepkisiz kaldı. Torben'e bir gün gibi gelmiş. Gözleri koyu deniz mavisiydi.

Swanny'nin annesi de eğlenceliydi. Ufacıktı. Broş aynı maviden olan gözlerinin rengini ortaya çıkarırdı da. her ikisi de doğru. Tabiî hayatı boyunca oturduğu olmuştur. O ünlü broşlarından birini. ama bu bambaşka bir öyküdür. . Muazzam bir enerjisi vardı. yoksa parti vermeyi sever miydi. Mormor'un ihmal edilebileceğini hiç sanmıyorum. Artık saçından biraz daha az beyaz olan yüzünde pudra dışında makyaj yoktu. hoşlandığım biri de vardı Daha sonraları o da benden hoşlanmaya başladı. Ne de olsa köşelerinde oturup yakalayabildikleri herkese hastalıklarından bahseden sarsak ve geveze büyükannelerden değildi. onu farklı biri. Đnsanlar ona bir iskemle getirmemeyi öğrenmişlerdi. O zamandan beri o insanların da geriye baktıklarını. Onu en ilginç kılan şeylerden biri de hiç oturmamasıydı. Eğer bilmiş olsalardı. çok sonraları hikâyelerden büyük bir bölümünü günlüklerde okuduklarını düşünürüm. Willow Caddesi'nin en şaşaalı döneminde. hemen yolun üzerindeki üniversitede okuyordum. bir yıldız olarak görürlerdi" diye düşünüyorum. daha dikkatli olur. Sanırım başı olduğu gibi kalmış. ki öyleydiler. Mormor o partilere bayılırdı. "Eğer akıllı olsalar. doğrusu hâlâ bilmiyorum. bütün o öyküleri anlatan kadının Asta'daki Asta Westerby olduğunu sonradan anladıklarını. Willow Caddesi'nde tanıştıktan. Onlardan biri bana Dancasının da tıpkı Đngilizcesi gibi çok ağır ve çok aksanlı olduğunu söylemişti. çünkü Mormor'un korunmasız ya da duygusal olduğunu hiç görmedim. vücudu yaşlandıkça çekmişti. O insanlardan bazıları partilere orada Swanny'nin annesini göreceklerini bilerek gelirlerdi. broş ve gözlerin uyumu ona yakışmaktan çok karşısındakini rahatsız eder gibiydi. Yeterince akıllı ve zekiydi. daha saygılı davranırlar mıydı? Belki de hayır. Bu davetleri diplomat olduğu için mi vermek zorundaydı. Neden seksenindeki hanımefendilerden beklendiği gibi yorulmazdı? Neden akşam dokuz olduğunda uyuması gerektiğini hiç söylemedi? Hiç yorgunluktan bahsetmedi. Her zaman en heyecanlı grubun içindeydi. ama bende bıraktığı görüntü hep ayakta ya da Madam Recamier gibi boylu boyunca uzanırkendi. hiç yorgunluk belirtisi göstermedi. Elbiseleri sanki parfüme batırılmış gibi Coty'nin L'Aimant'ı kokardı. eski bir sikkenin üzerindeki imparatoriçe kabartması gibiydi ya da Wagner'in ilahelerini andırırdı. üstelik Torben'in yardımcılarından olup içki dağıtımında ve konuşulacak konu bulmada imdadıma yetişen. "Onu incitmeme"yi ben "onu öfkelendirmemek" olarak aldım. 1960'ların Hampstead'inde Swanny ellilerinin sonundaydı. O partilere ya da bazılarına giderdim. Vurgularını anlattığı . daha terbiyeli. buna rağmen altın yerine gümüş saçlı. eğer istersem onu belli bir koltukta oturur gördüğüm sahneleri de gözümün önüne getiriyorum. Davetliler arasındaki Danimarkalılarla Danca konuşurdu. Zaman zaman davetlere o günlerdeki nişanlısıyla katılan annem bir keresinde bana Swanny ve Torben'in partilerine Mormor'un katılmamasını tercih edeceklerini.ettiğim o günlerde. odasında kalmasını ya da hiç olmazsa erken ayrılmasını istediklerini. bunu onu incitmeden nasıl söyleyeceklerini bilemediklerini anlatmıştı. bence onun buna ihtiyacı yoktu. Swanny ve Torben bir sürü davet verirdi.Neden? Ayakta durup benimle konuşmaktan yoruldunuz mu? derdi onu daha yeni tanıyan genç adama. O partilerde bütün gece boyunca ayakta durduğu kesin. bence grubu yöneten de oydu. Sanırım. genellikle de mika ve altına monte edilmiş mavi bir kelebek kanadını takarak çevrecilerin kaşlarını çatmalarına neden olurdu. vücudu büyük kafasına küçük geliyordu.

anlattığım Sigrid'in bir kardeşi. En sevdiği cümlelerden biriydi. Mormor'a göre. canlılık ve güçtü. sevgilisine yanlışlıkla zehirli mantar yedirip öldüren kuzininden ve Odense'deki yetimhaneye giderek evlat edinmek üzere kimsesiz çocuk arayan bir akrabasından söz etmişti. ne kadarının abartılı ya da uydurma olduğunu bilmediğimdi Daha önce de belirttiğim gibi Mormor gerçek bir romancıydı sadece romanlarını altmış yıllık bir dönemi kapsayan günlüklere yazmıştı. gerçekte Mormor'un kendini pek seyrek tekrarladığını söylemem gerekir. Kesinlikle emin değilim. dedi Mormor. insanlar Sigrid ve kocasının yerinde olsalar neler yapacaklarını anlattılar. dedi bir kadın. Öykülerinden çoğu şiddetli bir ölüm içerirdi. Karoline'nin. evlat edindiler. bir gelişme ve bir de son kattı. Her şeyi ayarlamış. buna rağmen onun hâlâ "dünyanın en büyük çocuk kitapları yazarı" olduğunu kabul ettiğini anlatır. Mormor'a göre çocuk o sırada bir yaşındaydı. sevgiyi öldürür. Mormor gerçeğe bir başlangıç.Ben sevmezdim. Bu hikâye daha sonra olacakları değerlendirmek bakımından önemlidir. derdi. Çocuk kendi oğluydu. Odense'ye yaptığı iş seyahatlerinden birinde tanıdığı başka bir kadından olmuştu. Evlat edinme öyküsünün de varlıklı bir kuzininin başından geçmiş olması gerekir.Belki de çocuğu sevebilirdim. şakağına tabancasını dayayıp intihar etmiş. Gözlerini insanların yüzlerinde. ama umutsuz karmaşaları başsız sonsuz dramlarıyla ıslak bir mürekkepbalığına benzeyen gerçeğin onu tatmin etmediğine inanıyorum. sonunda kocasıyla birlikte evlat edinmeye karar verdiler. Mormor'un kardeşi yoktu. Kim olduğunu. Kadının mutlu bir evliliği vardı ama çocuğu olmuyordu. Daha sonra yıkıcı bir bakışla ekledi: Zaten kolay sevmem. Sigrid'in kocası onu Mormor'un annesinin hayranlık duyduğu Hans Andersen'in doğduğu Fyn Adası'ndaki Odense Yetimhanesi'ne götürdü. evlat edinmek istediğiniz çocuğu seçer ve götürürdünüz. nasıl doğduğunu bilmek. Yine de Sigrid onu bağışladı. Ahlak tartışması hemen alevlendi. Chicago'da karısı ve çocuklarıyla yaşadığı North . . 1929'daki ekonomik krizden sonra başka bir kuzeni. ardında dul bir kadın ile dört çocuğunu bırakmıştı. . 1920lerde Kopenhag'da katıldıkları büyük bir ziyafetteki boşanmamış tek çift olduklarını da daha önce bir kez anlatmıştı. yumuşaklık ve acıma. Burada küçümseyici bir tavırla "metresi" diye ekledi. Willow Caddesi'ndeki partilerden birinde. (Mormor hikâyenin burasında bir ara vererek Andersen'den ne kadar nefret ettiğini. sokakta işeyen o kızın hikâyesini okumadan önce sadece bir kere dinlemiştim. Bu kelime Mormor için ihtişam ve günah çağrıştıran bir sözcüktü. Söylemem gereken. Şimdilerde koca bir adam olmuştur. onu eve götürdü. hiç değilse benim kulağıma öyle geliyordu. 1880'li yıllarda Amerika'ya göçen uzak bir akrabası. Hikâyelerinden çoğunu daha sonra günlüklerinden okumuş olsam da. O dönemde bunu yapmak oldukça kolaydı.Ben yapmazdım! Düşüncesi bile korkunç! O çocuk doğruca geldiği yere gönderilmeliydi. odanın en uzak köşesindekilerin gözlerinde gezdirdi: Bütün bu sevgi muhabbeti boş.) Yetimhane yöneticileri uysal Sigrid'i belirli bir çocuğa götürdü. Mormor sözün burasında parlak mavi gözünü dinleyicilerin arasındaki erkeklerden birine dikti: . bütün bunlar boştu. Mormor'la gerçek hep heyecan verici oldu. .Kuzinim oğlanı görür görmez âşık oldu.öykülere uydururdu. Onun sevdiği dramaydı. daha sonra kocası ona gerçeği açıkladı. oğlanı evde tuttu. küçük çocuğun güzelliği ve cana yakınlığı hemen Sigrid'i etkiledi. Duygusallık ve iyilik. o hikâyelerden ne kadarının gerçek.

Swanny bana Torben'le birlikte Hansine ve kocası Samuel Cropper'i Mormor ve Morfar'ın 1947'de kutlanan altın evlilik yıldönümü partisine davet etmek istediklerini. uzun boylu ve yakışıklı bir adamdı. kendisinin de adıyla hitap ettiği tek bir kişi vardı. köpek yarışlarına gitmekten hoşlanırdı. Onunla karşılaştırıldığında. demiş Mormor. yemek yerlerdi. 1948 yılında emekliye ayrılmadan önce Thames Su Dağıtım'da ya da o dönemdeki adıyla Belediye Su Đşleri'nde memur olarak çalışmıştı. Mormor'la ilgili her şey gibi Harry Duke de şaşırtıcı biriydi. Mormor bir züppeydi. Yaşlandıkça da bu özelliğini kaybetmedi. Đnsanlarla konuşur. Bir çeşit rahatlama. Harry'yi görmediği. birlikte müzelere ya da sergilere giderler.Clark Sokağı'ndaki evin St. Swanny'nin evindeyken bana yirmi üç yaşından bu yana ağlamadığını. Padanaram ve "98"de de komşuları arasında bazılarıyla görüşürdü. Swanny. sadece benim için değil. o gün. son kez oğlu Mads bir aylıkken öldüğünde . Bazen Harry Amca'nın arabasıyla gezintiye çıkarlar. O benim için Harry Amcaydı. Yumuşak ve iyi huyluydu. Onu daha da ilginç kılan. hatta telefonda bile konuşmadığı haftalar olurdu. o da Harry Duke idi. basitlikten çok komik ve espriliydi. Morfar'ın uzun yıllar önceki Chelsea günlerinden iş arkadaşları vardı. tıpkı bir gazeteci gibi başkalarıyla ilişki kurmak. Onu pek seyrek görmekle birlikte doğduğum günden itibaren adını duydum. Leyton Orient'in sahasında oynadığı maçları kaçırmaz. Harry Amca. Mormor'u bir kez köpek yarışına götürdüyse de Mormor futbol maçına gitmeyi baştan reddetti. Hansine Morfar'la aynı yıl öldü. iki mevzi arasındaki boş alanda. annesinin bir kez bile bir kadından "arkadaşım" diye söz etmediğini söylerdi. Onun yaptığı. aralarında "Jack" Westerby adlı bir erin de bulunduğu birçok yaralıyı kurtararak kazanmıştı. ancak Mormor'un bunun sözünü bile ettirmediğini anlatmıştı. hatta bilebildiğim kadarıyla Ken Dayı için de. Heath Sokağı'nda yukarı aşağı yürür. "bu sadece bize yardımcı olması için olur. Annem Mormor'un hiç kadın arkadaşı olmadığını. "sadece bakmak için" dükkânlara girip çıkardı. aile üyelerim gibi onu da kabul ettim. Bütün bu insanlar arasında Mormor'a adıyla hitap eden. annem. Mormor neredeyse insanın kanını donduracak ölçüde kendi kendine yeterliydi. mülakat yapmaktı. hâlâ kendi dişleri ve saçı vardı. Mormor'un yanındayken kimse Harry Amca hakkında olumsuz bir söz söyleyemezdi. Mormor gündüzleri Hampstead ve Heath'de dolaşırdı. Valentine Katliamı'nın gerçekleştirildiği yerin hemen yanında olduğunu yaşlanıp da Danimarka'ya döndüğü güne kadar öğrenmemişti. anlaşılan Mormor'un Hansine'nin kızıyla hiçbir teması yoktu. bunların yanında gerçek bir kitap kurdu ve tiyatro hayranıydı. Her ikisi de yemekten ve içmekten hoşlanırdı. insanlarla dostluk kurmazdı. Bu nişanı Birinci Dünya Savaşı'nda. Mormor'a adeta tapardı." Swanny. Victoria Nişanı sahibi olmasıydı. Onun hakkında bildiklerimin çoğunu annemden duydum. onu son gördüğümde yani Morfar'ın cenazesinde. Belki de zarar verebilecek birinin yoldan çekilmesi ya da bir sorunun daha ortadan kalkması gibi. "Eğer onu çağırırsam". Evi Leyton'daydı. Harry Amca'nın karısı Morfar'dan birkaç yıl önce ölmüştü.sonra da Swanny ve annem ona "Mor'un erkek arkadaşı adını taktılar. Harry Duke zarif. Hansine yaklaşık yedi yıl sonra öldüğünde Mormor'un neredeyse mutlu olduğunu söylerdi. 1920 yılında evlenene dek ailenin her işini yapan tutsağı olarak yaşayan Hansine basit bir tanıdık olmaktan öteye gidemez. Bir gün. ama Harry Amca'nın bulunduğu yerlerde asla. Mormor da onların karılarını tanırdı. onlardan duyduklarını günlüğüne yazardı.

kızının güzelliği ve toplum içindeki yerinden gururlanmak zorundaydı. hayatındaki gelişmeleri değişik kaynaklardan öğrenmesini. beşiğinin yanına çömelmiş. Bana Mads'ın ölümü ve kendi savunmasız gözyaşlarını anlatırken bile kıkırdamaktan geri kalmamıştı Onu düşündüğümde. onunla son derecede övündü. gülmekten hoşlanırdı. evin güzel sahibesinin hareketlerini izlemesini bir türlü kabullenemedim. o nedenle Swanny'nin yapması gereken fazla bir şey yoktu. ama kızını gerçekten çok sevdi. Asta'nın toplumsal arzusunun tepe noktasıydı. Swanny Mormor'un koca kafası ve ince bacaklarıyla kavga arayan bir güvercine benzediğini anlatırdı. Swanny'nin ona olan sevgisinden ve bencil olmamasından yararlandı. büyükelçilik mensuplarıyla birlikte poz verdikleri sırada çekilmişti. Tatler'daki fotoğraf "Tam zamanı. Mads'in ölümü bekleniyordu. asla. Swanny'nin fotoğrafının Tatler'da basılması. Merdivenlerden inip Morfar'ın bulunduğu odaya girmiş. daha sonra odadan çıkmıştı. bu da onu insanlara çok sevdirirdi. belki de nerede oturduğunu görmek için Willow Caddesi'ne gelmiş olmasını. Bu olay. Kopenhag'da. Öte yandan. 1880'de doğduğu için oğlunun asker olarak gösterdiği cesaretten ya da meslek hayatındaki başarısından. hatta ondan da öteydi. Morfar bir süre Mormor'un yüzüne bakmış. büyükelçi ve Danimarkalı bir kadın tarihçinin yanı sıra onların da adı yazılıydı. Dergiyi Harry Amca'ya gösterdiğinde. şimdi yaz" diye bir düğmeye basmış olmalı. Hortensiavej'deki evlerinde geçmişti. artık sırlarını başkalarıyla paylaşmak gereği duymayan. kral ailesi. Torben beyaz papyonu ve frakının içinde çok soylu ve yakışıklıydı. bebeğin öldüğünü söylemiş ve ağlamaya başlamıştı. Bu da hikâyelerinden sadece biriydi. onuru başka şeylerden kaynaklanacaktı. çın çın öten kaba bir kahkahası. ama kötü. Resmin altında. yine de sabah gelen mektupları açtığında saat epeyce ilerlemişti. onu kollarının arasına almıştı. ama o mektubun yazan gerçeklerini açıklamak için neden o kadar süre beklesindi ki? Yoksa bir dergi Swanny'nin ilk resmini yayımladıktan bir sonra mektubun gelmesi tesadüf olabilir miydi? Ya fotoğraf mektubun yazarında ani bir kıskançlık veya pişmanlık duygusu yarattı ya da mektup yaşam boyu süren öfkenin son halkasıydı. Sadece kadınların davet edildiği bir öğle yemeğiydi. Mektubu yazan kim olursa olsun. Yemek pişirmek için iki. Swanny ise boynundaki bir dizi inci ve soluk tuvaletiyle muhteşemdi. Söz konusu fotoğraf Danimarka kraliçesinin (belki de Danimarka kralıyla eşinin) Đngiltere ziyareti sırasında verilen bir yemekte. bilgece bir gülümsemesi ya da kuru bir kıkırdaması vardı. Buna ne annem ne de Swanny inanmazlardı. kendine her türlü kısıtlamayı uygulayabilecek bir ölçülülüğün ruhu. Bir gün bir daha ağlamamaya karar vermiş. yıllar boyunca bir gözünü ve bir kulağını Swanny'ye dikmiş olmasını. Her zamanki gibi bugün de o resmin Swanny'nin sonraki sorunlarının kaynağı olduğunu düşünüyorum. ama yabancılara anlatılacaklardan değil. Kızlarından biri Akademi üyeliğine seçilse ama evlenmese. Muzır olabilirdi. sanırım Asta bundan pek mutlu olmazdı. Başkalarının beceriksizliklerine güldüğü kadar kendi yaptığı saçmalıklara da gülerdi. Daha sonra gelen bir kuşağın üyesi olsaydı. . Bu nedenle Swanny onun hayalini kurduğu kızıydı. ağlamamıştı hatta Mogens'in öldüğünü bildiren telgrafı aldığı gün de dahil. oğlu ölürken Mormor yanındaydı. geçmişini ve duygularım çelik bir denetim altında tutan biri olarak görüyorum.ağladığını anlatmıştı. Ben daha çok ikinci açıklamaya inanmak eğilimindeyim. servise yardım etmek için de bir kadın gelmişti.

tüm vücudu titriyordu. Dişleri birbirine vuruyordu. Swanny anneme ve bana en son o mektubu açtığı zamanı anlattı. Torben'in çalışma odasını hiç kullanmazdı. bakmadan elini uzattı. Genellikle. Zarfın üzerine adı ve adresi daktiloyla yazılmıştı. Đlk konuklar gelmeden aşağıda. Kendi annesinin. aynı cins zarfa konarak Swanny'nin kendi mahallesinden. Korktuğu bir şeye dokunmak zorunda kalmış biri gibi elinin titrediğini fark etti. Londra NW3'ten postaya verilmişti." Mektup sekize bölünmüş mavi Basildon Bond kâğıdı üzerine dolmakalemle yazılmış. uzatmaya çalıştığı parmağını hemen geri çekti. Torben'in bulduğu içkinin en gözde markalardan biri olmasından duyduğu mutluğu anlatmaktadır. Ne annenin ne de babanın çocuğusun. Arada sırada ona ve Torben'e böyle mektupların geldiği olurdu. Kendi kendine en doğru işin mektubu yırtmak ve içeriğini unutmak olduğunu söyledi. Eğer Swanny on kadın misafiri için hazırladığı yemekte tütsülenmiş bir balık ya da et sunmazsa Mormor bundan rahatsız olur. tencere kapakları kaldırıp tütsülenmiş som balığı kokmuyordu. Mektup yok olmuştu. Bu bir Danimarka pulu mu?" Oysa şimdi Mormor yeterli uzaklıktaydı. Artık gerçeği öğrenmenin zamanı geldi. Onun gözünde hiçbir yemek karalahanalı domuz etinin. Swanny mektubu ikinci kez okuduğunda. kâğıdı buruşturarak çantasına tıktı. mektubun görünüşü bile Swanny'nin hoşuna gitmemişti Para isteyen. konukları on beş dakika içinde gelecekti. "sizin Mormor" diye bahsettiği kendi annesinin başından geçen bir öyküyü . Kimden o mektup. Mektubu yırtamayacağını anlamıştı. broşunu takmış. Đşte bunu yapamadı. O oda kocasına aitti. Başını açık pencereden çıkarıp derin derin nefes aldı. bütün bu havan komik görünüyor. Yemekten her zaman hoşlanmakla birlikte büyük bir çoğunlukla Danimarka mutfağına sadıktı. oturma odasında Mormor'la birliktedir. Kendi çocukları öldüğünde seni bir yerden. Mektupları alıp yatak odasına çıktı. banyoya geçerek musluktan bir bardak su doldurdu. Yazı masasının yanındaki iskemleye oturdu. Saat 12. kahvesini içmiş. Sonra mektubu yeniden okudu. bu rahatsızlığını da özellikle yemek masasında. yani mektubu yırtmadı.Mormor çoktan aşağıya inmiş. ne var ki okudukları beynine kazınmıştı. biraz daha rahat nefes almaya başladı. Ne adres ne tarih ne de hitap vardı. beyaz saçını üzeri parlak taşlarla süslü ince bir fileyle toplamış. Kâğıda dokunmak bile yeterince kötü bir duyguydu. küçük yazı masasına oturdu. ama gerçekte bir hiç olduğundan.15'ti. sanırım bir çöplükten aldılar. Morttior'un meraklı bakışlarından kurtulmak için öyle yapardı. Kafası eğik. ne yemekler yapıldığını görmek için mutfağa girmişti. titremeye başladı. Mektubu okuduğunda tepeden tırnağa kıpkırmızı oldu Aynada koyu kırmızıya kesen yüzünü görebiliyordu. O günlerde Swanny. Nefessiz kalmaktan korktu. lille Swanny? Yazısını tanıyorum. Bir süre sonra ayağa kalktı. ilk yemekle birlikte içilecek snaps'tan heyecanla söz etmektedir. yardım dilenen bir mektup bekliyordu. konukların yanında belli ederdi. Mormor yine o güzel siyahlı günlerinden birindedir. kızarmış ördeğin. kutsaldı. "Kendini büyük ve güçlü görüyorsun. meyve çorbalarının ya da sildesalat ve Krustader'in yerini tutmasa da ara sıra kıymalı böbrek güveci yemekten de hoşlanırdı.

bulduğu sherry bardağını ağzına kadar doldurur. Biri "Potemkin Zırhlısı mı demek istiyorsunuz?" diye sorar. herkesle teker teker ilgilenmeye çalışır. oturma odasına geri dönmek zorundadır. çevresindekileri etkisi altına almış. Neden? Neden konuklar gidene kadar beklemiyor? Mormor böyle düşünmektedir. Odessa Limanı'ndaki Poterrikin. konuklarını yemek odasına götürmesi gerektiğini bildirir. Bütün bunlar 1905 yılında. annesini konuklardan uzaklaştırmak ve ona sormak zorunda olduğudur. endişeli olduğunu.anlatmaya başlar. hatta deniz tarihi profesörü Mrs. bol katranlı uzun sigarasının dumanım çeker. Yemeğin on dakika içinde hazır olup olamayacağını görmek için mutfağa gider. Tabiî. Mormor. Mormor bir grubun ortasında. onu bulmak için odaları dolaşır. korktuğunu anlatır. Kendisi de dahil. Swanny aklı bambaşka bir yerde konukları arasında dolaşır. Potemkin gemisi ile ilgili anlatılanların hepsini duymuştur. Jfrgensen. bir gemiydi. bir adım bile atamadan hizmetçi gözükür. daha önce hiç yapmadığına yemin ettiği bir şey yapar. Herkes birkaç sherry ya da cin tonik içer. Geri döndüğünde annesi odada değildir. peşinden hole çıkmıştır. Hackney'de genç bir kadınken dünyada olup bitenleri anlatmaktadır: kimin Norveç kralı olacağı tartışmaları. Belki de annesi pişman olmuş. gözlerinin sürekli olarak annesini aradığını fark eder. düşünülmesi bile gereksiz bir saçmalık olduğunu mu? Bilemez. o sıcak yaz günlerinde oldu. Oturma odasında toplanırlar. Mrs Jfrgensen'e Odessa'nın topa tutulmasını anlatmaktadır. yemek öncesi içkilerini içip. anneannesi olmasının imkânsız olduğudur. Swanny'nin tek duyduğu. Yüksek "Louis" topuklarının üzerinde. Yüksek sesle "Eteğimin altından kombinezonum görünmüyor değil mi?" diye sorarak kızını güç durumda bırakır. sigaralarını tüttürürler. onur konuğu Aase Jfrgensen bile söyleyeceklerini duymak istemektedir. Tek bildiği. Sanki annesinin büyüsü altında gibidir. anneannesi olarak söylenen kadının belki de hiçbir zaman olmadığı. Gözlerini annesinden ayıramamaktadır. eskisi gibi ufak tefek görünmez. hiçbir içkiye dokunmadığını. kimse alkol sınırlarını aştıktan sonra otomobil kullanıyor olmaktan ya da o dönemde kullanılan deyimle "etkisi altında olmak'tan endişelenmez. bir dikişte bitirir. bir snaps şişesine sarılır. kızına sabırsız bir ses tonuyla konuşmak istediği her neyse bekleyebileceğini söyler. Kendisine tamamen yabancı. ama hayatında snapsın özel bir yeri olduğunu söyler. Herkes filmi görmüştür. Hiç kimse Swanny'nin zarif oturma odasının duvarındaki Cari Larsson'un bir sis perdesi ardında kaybolacak kadar duman dolmasını önemsemez. ne var ki Swanny omzuna dokunarak fısıldar: "Konuşabilir miyiz?" Tam da şu sırada mı? Daha fazla bekleyemeyeceğini. odada annesinden başka kimse yok gibidir. sadece on bir kişi vardır. Tıpkı bir âşığın sevgilisine bakması gibi. mektubun doğru olması durumunda. güçlü birisidir. "Yoksa bana söylemek istediğin bu muydu?" Swanny annesini konukların arasından çıkaramaz. konuşmanın merkezindedir. Her şey yolundadır. Takvim 1960'ları göstermektedir. ancak filmin yapıldığından haberi bile olmayan Mormor cevap verir: "Evet evet. Herkes. Mormor yemek odasına ." Sözünü tamamlamak ister. yemeğin hazır olduğunu. gerçekten de ötekileri görecek durumda değildir. Amerikan hava gemisi faciası. yapılacak fazla bir şey yoktur. duyduklarının dikkate alınmayacak şeyler olduğunu. Konuklar gelir. Ne bekleyebilir ki? Bir açıklama mı? Oh.

Bunun günlüğünü yazmak için iki saat yalnız kalmak anlamına geldiğini şimdi anlıyorum. Swanny değişik bir zamanda gelmemeye özen göstermişti. Ertesi sabah çok erken. Tabiî ki aslında mektup hakkında konuşmamak. okul gemisi lanetli Georg Stage'de öğrencilik yapıp hayatta kalan deniz subayı Erik Holst'la evlenen bir porselen koleksiyoncusundan söz etmektedir. Đlk snapstan sonra içtikleri onu sersemletmiştir. kurtuluşu uykuda arar. beşe doğru uyanır. uyandığında duygularının düzelmesini umar. nasıl unutabilirdi ki? Parlak gümüş saçlarının kesimi çok güzeldi. Torbenle aynı odada yatmalarına rağmen. Akşam olur. anneme telefon ederek. Doğru mu? Doğru olmadığını söyle. özel bir konu hakkında konuşmak istediğini de söylememişti.gitmiştir bile. neredeyse yukarı kata çıkacak annesini uyandırarak "Şunu oku ve bana doğru olup olmadığını söyle. Đlginç olanı. Sormayı başaracaktır. Bilmeliyim" diyecektir. oturma odasında. koltuğunun yanında. çanta da yanında. halının üzerindedir. her zaman olması gereken yerde. içinden gelen sesi dinler ve dilini tutar. Her zamanki gibi bir çarşamba öğleden sonraydı. Hiç olmazsa o gün. ama becerememişti. Daha da ötesi. tesadüfen evdeydim. O sırada annesini yalnız yakalayabilse. Mektuba bir daha bakamamıştır. Gitmeyecektir. Kendi de söylediği gibi "büyütmemeye karar vermişti". Ne var ki davet sona erip konuklar gittiğinde. bize anlatmak için çarşambaya kadar beklemişti. Jfrgensen'e kısıtlı sayıda üretilmiş Royal Copenhagen porselen yemek takımını göstermekte. Beklemek için kendini zorlamıştı. Sanki çantasına bir torba dolusu kusmuk ya da çürümekte olan bir leş atmış gibidir. Torben'in sol elinin yüzük parmağına taktığı yüzük platindi. Mektubu ne Torben'e göstermiş ne de Mormor'a bahsetmişti. Swanny'nin başı çatacak gibi ağrımaktadır. Böyle bir şeyi kim. odasına çıkıp yatacağını söyler. biraz sonra yorucu bir gün geçirdiğini. soracaktır. her şeyi unutmak istiyordu. Torben evde yoktur. Altıncı bölüm Swanny'nin evimize gelip mektuptan bahsettiği gün. yatakları ayrıdır. çantayı temizlemek zorunda olduğunu düşünür. Torben'in eve dönmesinden çok önce iki aspirin alıp yatar. Gözünü çantaya diktiğini. tek isteği yatıp uyumaktır. boya olduğunun sanılmasıydı. üzerinde büyük pırlantalar vardı. Mormor kanepeye uzanmış The Old Curiosity Shop'u okumaktadır. Mrs. Mektup cuma günü gelmiş olmasına karşın. Mektup çantasında. saçlarının doğal renginde değil. kulaklarına da bir keresinde Nancy Mitford'un yaşlanmakta olan bir . içindekileri düşündüğünü anlatacaktır. Hafifçe yanık yüzündeki koyu kırmızı dudak boyasının çarpıcı bir görünümü vardı.

çoktan gidip sormuştum. dedim. Marie. Seni kıskanan biri olduğu belli. . O zamanlar Swanny'nin yaşına geldiğimde onun gibi görünmek istediğimi düşünürdüm. yırtıp atardım. .Tabiî yırtıp atardın. okuduklarını ne kadar çok düşündüğünü anladık. anneme sor. Geçen cuma sorman gerekirdi. Sanki dağılıp havaya uçacakmış gibi ellerini kenetledi. hiç de Swanny'ye benzemiyorum.Tabiî ki uydurur. Ben olsaydım.Bak Swan. . Dayanamıyorum Swanny. Senden başka kimse bu mektuba bir saniye bile inanmaz. Resmini Tatler'da gören birisi. Benzeseydim şaşardım.Ben olsaydım demekten vazgeç. O zaman annem yapmacık bir kahkaha attı. minicik bir hayır işareti. . Bunları daha önce hiç görmemiştim. Marie. Swanny çok sakin bir sesle konuştu.Peki. çünkü sen Mor'a çok benziyorsun. Swanny başıyla bir hareket yaptı. bu saçmalıklara inandığını söylemek istemiyorsun. Özür dilerim. dedi annem. ama şimdi sor. . Biliyorum. o zaman mektubu ne kadar ciddiye aldığını. ama bu hareketi yapmacık ya da abartı değil. Sonra cılız bir sesle: . Parmakları bir maşa gibiydi. değil mi? Swanny'nin gözleri umutsuzlukla annem ile benim aramızda gidip geliyordu. . .Doğru olmasa bu insan bunu neden söylesin? Her kimse böyle bir hikâyeyi uydurmuş olamaz ki. Mektubu parmaklarının ucuyla çantadan çıkardı. Bana gelse. lütfen alay etme. sadece bir iğrenme gibi göründü. Üstelik nerede oturduğumu nasıl bilecek? Benim hakkımda nereden ne öğrenecek? .Şimdiye kadar neden sormadığını anlayamıyorum. ama kahkahadan kırılmamak için kendimi zor tutuyorum. Anneme sor. Annem konuyu hafife almaya çalıştı. .En doğrusu ona sormak.Alay etme.Herhalde değil. oysa şimdi o yaşa on yıl kaldı. bana "Alay etme" diyorsun. Eğer bunu bu kadar ciddiye alıyorsan. .yüz için en uygun takı olarak nitelendirdiği pırlanta küpelerini takmıştı.

. . Eğer mektup anneme gelmiş olsaydı. Sormalısın. Keşke açmasaydım!" Swanny gittikten sonra annem ve benim bu konuyu tartışmamızı beklerdiniz. iğrenç. o değişikti. sorayım. değil mi Marie? Değil mi. sorman gerekir. Eve döner dönmez. Biliyorum. dedi annem. Kendi çocuğunu doğurabilirdi. o da duyarlı ve duyarsız. isteseydi. bunu kendin de söyledin.O zaman tabiî ki sormalısın. başını salladı. Şimdi. Swanny omuzlarını kaldırdı.Benim sormamı ister misin? dedi annem.Ne sandın? . Annem Swanny'nin korkularını anlayamıyordu. ama bütün bunlar için çok yaşlıyım. Swanny duyarlıydı. bir anneme bakarak sordu: . düş gücü gelişmişti.Ona sormaktan çekinmiyorum.- Korkuyordum. Swanny "Soracağım" dedi. Nereden bilebilirim? Saçma olduğu belli. Mor'un sevgili kızısın. Yüzünde bundan sonra sıkça göreceğimiz bir umutsuzluk vardı. Annem mektubu yazanın yazdıklarının doğru olduğuna inanmış olabileceğini . daha yaşlanmadım. "Bana sormam gerektiğini gösterdiniz. Swanny bir bana. işleri düzeltmek istiyordu. O isimsiz insanın. Annemi çok seviyorum ve onu sevgiyle hatırlıyorum. ama tartışmadık. o domuzun. yumuşak ve sert. . Đlginç olanı bütün bu özelliklerin Asta'da da bulunmasıydı. "Yaşımdan konuşmak istemiyorum. saldırgan ve çekingen. elli sekizliklerin değil. Hep evlat edinildikleri sonradan öğrenen gençleri duyarız ama Tanrı aşkına. böyle demekle beni inciteceğine aldırmaz bile. kendini neredeyse hiç düşünmedi. Bu korkunç bir şey. ama söyledikleri acıklıydı. Bir gece daha geçirmeden her şeyi annesiyle tartışmak. O da hep böyle söyler. Sadece büyük bir haksızlığın hazırlanmakta olduğunu görerek öfkeleniyor. katı ve savunmasız. Swanny'nin bunu kabul etmeyeceği açıktı. böyle olduğunu biliyorsun.Evet ama. . çekingendi. ama bütün bunlar duyarlı ve hayali geniş olduğu anlamına gelmez. annemin bunu yapacağından emindi. o zırdelinin hemen başka bir şey anlatmak istediği belli olacaktır. Bu seni gerçekten de endişelendiriyor mu? . "Evlat edinilmiş olamam. ufuktaki büyük haksızlığı fark ediyordu. elli sekiz yaş fazla sayılmaz. dedim. roman ve gerçek yazan özelliklerinin hepsine sahipti.Ne gibi? _ Bilmiyorum. her an doğurabilirdi. mektubu göster. istersen seninle geleyim.Mor'a sormalısın. benim için çok iyi bir anneydi. doğurduğu çocukların çokluğundan şikâyet edip bütün suçu Far'a atsa da. dedi. annem zaman kaybetmeden Mor'a sorardı. Ann? O mektubu yazan yalan söyledi." içini çekti." Ne sesinin tonu ne de inanmayan ifadesi değişmişti. Seni evlat edinmiş olması mümkün mü? Neden evlat edinsin ki? Đşe bir de böyle bak.

midesi de bulanmaya başlamıştı. bilmeden yaşamaya daha fazla dayanabilecek miydi? O gün. ev işlerinden sevdikleriyle meşgul oldu. yatıyordu. kısa bir süre sonra evden ayrıldım. Kelebek kanadı gözleri öylesine parlaktı ki. Asta gitmiş ve Harry Amcayla evlenmişti. çünkü içecek olarak içine çırpılmış krema atılmış kakao verilir. Đşte orta yaşların sonuna gelmiş olgun bir kadın elinde zehirli kalem tutan birisi aslında anne babasının çocuğu olmadığını yazdığı için bir haftadır endişe çekiyordu. Bütün bunların saçma olduğunu biliyordu. kararını neredeyse yeniden ertelemek üzereydi. gözüne uyku girmemişti. öykülerinden çoğunun konusu da buydu. sonucu çok sonraları öğrendim. Nişanlısı artık sonuncu olacak."bir gün" evleneceğini söylediği nişanlısı gelmişti. Kararını verdiğinde yine titriyordu. Dinleyicilerinden bazıları da bunu çok ciddiye almışlardı. ısmarladığı çiçekleri alıp Çin vazolarına yerleştirdi. halife alarak söyledi. göründüğü zaman da bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağıyla ilgili bir yorumda bulunurdu. Swanny hakkında bir daha konuşulmadı. Asta bunlardan konuşuyor. Kahve olana kadar ortalıkta görünmez. midesi gerginlikten daha fazla bulanır oldu. lacivert eşarbını kelebek kanadı broşuyla tutturmuş aşağıya indi. daha sonra içindekilerin ortaya dökülmesi. Artık kimse böyle bir parti vermiyordu. Swanny gündelik işlerine daldı. Her şey bilmekten daha iyi değil miydi? Peki. Asta on bire iki kala. Bütün bunları hiç önemsemeden. Konuyu değiştirdik. Yazın ortasında olmamıza karşın hava sıcak değildi. hava da serin. Swanny'nin annesi için bir çikolata partisi düzenleyeceğiydi. Asta'nın bulunmuş çocuklar konusunda konuştuğu doğruydu. bazı mobilyaları cilaladı. bunun gerçeği öğrenmeden önceki son gecesi olduğunu düşünmüş. bahçeler de çiçek doluydu ama gök kurşun gibi griydi. Çimenler parlak yeşildi. beyaz saçlarını file içinde toplamış. anneme iki gün daha tereddüt ettikten sonra kararını verdiğini ve Asta'ya sorduğunu söyledi. başka ne gibi yiyecekler sunulması gerektiğini yüksek sesle düşünüyordu. gündelikçi kadın gelmiyordu. Swanny'nin kafası her çeşitten fantezi yaratmıştı. ne kadar güzel olduğunu kendi gözlerimle görmüştüm. onu bir kese kusmuk ya da fare leşine benzetmekten vazgeçmiş. konuyu daha fazla tartışmamızı önledi. geniş misafir salonlarından birinin görüntüsünü iyileştirmeye çalıştı. Bunun anlamı. giderek yakından tanımış ve her satırını ezberlemişti. bir daha asla gerçeği öğrenemeyeceğini düşündü. Ama bir öykü değildi.ama bütün hikâyenin Asta'nın uydurmalarından kaynaklandığını sandığını söyledi. Mektubu tekrar tekrar okumuş. Saat on bire yaklaştıkça. yüzü pudralı. Asta orada ölmüştü. üzerine nakış yapmayı çok sevdiği hayatın ta kendisiydi. kimleri davet edeceğini. Eğer bu Asta'nın öykülerinden birisi olsaydı. Asta hâlâ yukarıda. bazı günler gözlerinden renkli bir ışık çıkıyor gibi olurdu. çok heyecanlı bir sahneyle başlayacak. Asta'nın seksen üçüncü doğum günü yaklaşmıştı ve doğum gününü çikolata partisi olarak adlandırdığı bir davetle kutlamak istiyordu. Bir keresinde böyle bir partiye katılmış. Swanny sözünü keserek sormak istediği bir . üçüncü kattaki odasındaydı. Onu özleyip özlememeğini değil. Ertesi sabah. ağaçların yaprakları sıktı. Swanny. belki de bir çeşit itirafla sonuçlanacaktı. Bir gece önce. Bu aşamada iki cümleden birini söylemiş olmalıdır: "bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağı" ya da "Bu duyduğum iyi kahvenin kokusu mu?" Swanny kahve tepsisini getirdi. yiyecek olarak da kransekase ya da badem ezmesinden yapılmış çok katlı bir taca benzer nefis bir pasta hazırlanırdı. Asta orada ölmüş. koyu lacivert bir elbise ("koyu lacivert bir yürüyüş elbisesi") giymiş.

Genellikle de öyle yapardı. onları tuttuğu elini. Asta sessizce dinledi.Eğer öyle istiyorsan. lille Swanny. sonra sekize bölmüş.Bütün bunlar çok çocukça. bilmek hakkım. başının içinde sanki davullar çalı yordu. gerçek ne? . Nabzı hızlı atıyordu.Neden yaptın? Lütfen bana o parçaları ver. gecelerdir gözüme uyku girmiyor. çantasından gözlüklerini aldı. Swanny bir çığlık atarak kâğıt parçacıklarını kurtarmak istedi. Eğer yalansa. annesine böyle resmî biçimde hitap etmezdi. dedi Swanny. burnuna yerleştirdi. .şey olduğunu söyledi. birisine el sallıyormuş gibi. Gözleri hareketlendi. yakmak en iyisi. Derdinin ne olduğunu sordu. gülebilirsin. Daha bir hareket bile yapamadan Asta kâğıt parçalarını bir sigara tablasına koyup çakmağı çaktı. Bunu düşünmenin bile insanı öldürebileceğini anlattı. Bir yandan da tiz bir sesle bağırıyordu: . Swanny ona engel olamadan mektubu önce dörde.Çünkü bu durumda. Swanny'ye göre şaşkın. bir kere şeye sorulacak en zor soruyu sormak zorunda olduğunu söyledi.Lütfen gülme. sesi o kadar alçaktı ki Asta bile bir sorun olduğunu anladı. . daha sonra sağa sola çevrildi. hayır! . Kelimeler ağzından boğuk boğuk dökülüyordu. mavi bakışları önce yukarıya tavana. bir yandan da sanki kâğıtlar tozluymuş gibi ellerini ovuşturuyordu. Swanny daha sonra annesinin yüzünde yasak bir şeyi yaparken yakalanmış birinin ifadesi "ben-bundan-nasıl-kurtulacağım?" endişesi. sonra kahkahayı patlattı. Asta mektubu alıp baktı. . küçük parçalara ayırmıştı bile. tuzağa düşmüş görünüyordu. Tabiî ki gözlüğü olmadan okuması mümkün değildi. O mektubu ver. nasıl yapabildin? . Lütfen mektubu oku. Hele senin yaşında! Đmzasız mektuplara ne yapman gerek. Bunu herkes bilir. kılıfından çıkardı. . ileri geri oynattı. . diye ağladı Swanny. Eğer seni mutlu edecekse.Hayır. bilmiyor musun? Yakacaksın. hayır. Bilmeliyim. Öyle bir durumdayım ki.Neden yaktın? Nasıl yapabildin? . kâğıtları başının üzerine kaldırdı. yalan. Lütfen. Swanny'ye tehdit dolu bir bakış atarken. parçaları bir araya getirmem şart. annesinin çikolatalarını çalan bir çocuk endişesi içinde olduğunu anlatacaktı.Moder. Peki ama. Mektubu okudu ve Swanny için korkunç görünecek bir şey yaptı. Swanny dilinin arkasındakileri çıkardı. Hayatta. Yalan mı? Tabiî Asta söyleyebileceği en kötü şeyi söyledi. ama Asta okul bahçesindeki alaycı ve muzip bir çocuk gibi. hayır. Swanny.Nasıl yapabildin.

O zamanlar günlüklerin varlığından bile habersizdi. sanki Swanny anne. Swanny kahvesine dokunmamıştı. inerken şapkasını da yanında getirmişti. başını bir yana çevirip elini diğer yana doğru sallayarak konunun onun için ne kadar önemsiz. Kahvesini içmiş. Çiçeklerden ve kahve fincanlarından başka dinleyen yoktu. Boş odada yüksek sesle "Đnanmak zorundayım" dedi. söylemen gerek. Öyleyse neden? Neden biri böyle bir şey yazsın? . Öfkeli ya . Akşam olup da annesi ile babası giyimli göründüklerinde Bu akşam bir yere mi gidiyorsunuz?" 'Tabiî ki hayır. . .Tabiî doğru değil. Dışarıdayken. Her zaman dumanı tüten çay ya da kahve içerdi. Kitapların ne olduğunu doğrusu hiç merak etmemişti. şimdi artık sokağa çıkmaya hazırlanmaktaydı. Asta sokaktayken hepsini teker teker okuyacağını söylemişti.Anne. Yıllar sonra bana. Üzerine titreyen annenin kıymetini bil Asta sokağa çıkmak niyetindeydi. oysa en sevdiği öykülerden biri de çok sıcak kahve içerek yemek borusunu delen bir yakınıyla ilgiliydi. yiyip içmek. günlüklerden haberi olsaydı. Swanny yalnız kalınca. lille Swanny. düşünecek olsa da fotoğraf albümü deyip geçeceği açıktı. Swanny daha sonra değişik bir hisse kapıldığını.Ben Tanrı mıyım? Ya da psikiyatr mı? Çılgın birinin neden çılgınlık yaptığını nereden bileyim? Burada birinin aklıselim davrandığı ve böylesi mektupları yaktığı için mutlu olman gerekir. Asta artık sadece yaşlı bir kadının ilgilenmesini bekleyeceğiniz konulara kafa yoruyordu: iyi vakit geçirmek.Mormor yaptıklarından hiç de pişman değildi. ne zaman döneceğini söylediği görülmemişti.Buna neden bu kadar takıldığını anlamıyorum. Nereye gidelim ki?" Ya da anne ve babaları özellikle şiddetli bir kavgaya tutuşur. Tam tersine. suçlamalar ve hakaretler havada uçuşurken "Gerçekten de Farla evlenmemiş olmayı ister miydin?" Bunu da nereden çıkardın? Tabiî ki hayır. bu kez annesinin yüzünde kurnazca bir ifade gördü. O zaman da bilirlerdi. kendi kendine inanması gerektiğini düşündü. Đnanmak ve unutmak. ne kadar zaman kaybettirici olduğunu gösterdi. giyinmek. annesinin kesinlikle duygusuz olduğunu düşündüğünü söyleyecekti. üzgün de değildi. Asta da onun itiraf etmeyi reddettiği bir suç işleyen yetişme çağındaki kızıydı. Onlar çocukken Asta'nın yalan söylediği vakit takındığı ifadenin aynı. ama Asta fincanını boşalttı. Asta yaşlı kadınlar ya da kızıyla yaşayan yaşlı anneler gibi değildi." . çikolata partisi için göndereceği kartlardan da alacaktı. Sana gerektiği gibi annelik yapmadım mı? Seni elimden geldiğince sevmedim mi? Burada seninle birlikte değil miyim? Senin derdin ne? Neden geçmiş gitmiş bir şeyi bulup çıkarmaya çalışıyorsun? Swanny sorusunu tekrarladı. Doğru mu? . beraber dolaşabileceği bir erkek dostu olmak. Onlar sadece Mor'un gelirken getirdiği kitaplardı. Kendine özgü o işaretlerden birini yaptı. dedi Swanny. Nereye gittiğini.

alışılmamış bir istekti. doğum kâğıdında öyle diyordu. Swanny'ye göre suçluluk duymuyordu. o da burada doğmuştu. Torben ve Swanny'ye bir şey anlatmak istediğini söyledi. o sırada babası Danimarka'da bir yerlerdeydi. Ölmeden önce Swanny'ye gerçekleri anlatmak istiyordu. Swanny odaya çıkarken annesinin Torben'in duymasını istemediği şeyler söyleyeceğini düşündü. Seni hep kendi çocuğum olarak gördüm. Vicdanında böyle bir ağırlık varken ölmek doğru olmayacaktı. Belki de şaşkınlığı nedeniyle konuşmayı. ipler kızın elindeydi. Hiç olmazsa böylece. kenarına tünemişti. Ken Dayı'nın Noel'de hediye ettiği ve Swanny'nin daha önce hiç giydiğini görmediği ipek lacivert sabahlığa sarınmıştı. Ancak o gece erkenden odasına çekildi. .Sen benim çocuğumsun. Swanny'nin yapabileceği hiçbir şey yoktu. Çok az zamanı vardı. Zaten tabiat kurallarına göre de daha fazla yaşaması beklenemezdi. seni ben doğurmadım demek istiyorum. Seni başkasının doğurduğunu unutmuşum. . Yani. üstelik kansere yakalandığından kuşkulanıyordu. Bu şimdiye kadar hiç duyulmamış. Artık ölmek üzereydi. giderken de Swanny'den soyunduktan sonra odasına gelmesini istedi. Oysa daha sonra Asta'ya uygulanan testlerin hepsi de olumsuzdu.Neden daha önce söylemedin? Asta omuzlarını silkti. Ne var ki Asta sabahki konuşma sırasında kaçamak cevaplar verdiğini itiraf etti.Sonunda öğrenme zamanın geldi. hiçbir hastalığı da yoktu. Karıkoca endişe ve yakınlık gösterdi. onu hiç sevmemiş de olsa Rasmus Westerby babası kalacaktı. belki de dikkat çekmek için her şeyi kendi uydurmuştu. bilgi almaya çalıştı.O anlattığın hikâyedekiler gibi mi? Hani Odense'deki yetimhaneye giden o çift. Sen daha bir kaç günlükken seni evlat edindim. Swanny o anda bile bu anlatılanların doğru olmadığını anladı. Yine de öylesine umutsuzca inanmak istiyordu ki. . tersine neredeyse kendinden memnun gibiydi. oysa Asta'nın böylesi endişelere kapılmayacağını biliyor olması gerekirdi. Swanny'nin söylenenleri tam anlaması için bir süre geçti. Doğduğunda annesi Londra'daydı. Tarihler tutmuyordu. Benim kızım değilsin. sakince konuşmayı becerdi. Akşam. Onlar sen ve Far mıydı? Asta tereddüt bile etmedi: -Evet. yemek bitmesine karşın henüz masadan kalkmadıkları bir sırada Asta. Yatağın içinde değildi. kanser değildi. Belki de gerçekten kanserden kuşkulanmıştı. Gözleri de sanki aynı kumaşla kaplı gibiydi. . .Böyle durumlarda hep görüldüğü gibi. ne de olsa dramlardan çok hoşlanırdı.

Asta'yı tanıyan herkesin bildiği ifade.Ben katil miyim. o dönemin özel anılarını anlattı. Swanny'ye göre aldırmaz bir gülümseme. "Bebek evini benim için yapmadı" dedi. . O kadar da kötü değildi. lille Swanny? Ya sen. Annenle böyle konuştuğunda tabiî şaşırırım. bilmem gerektiğini düşündüklerini. Annesinin yanağını öptü. . Swanny bağırdığını söyledi. Buraya gel ve beni öp Yanağını uzattı. yapılan muzırlıkların yarı kabulü. Bağırdı ve kendi elleriyle ağzını kapadı. Daha on bir yıl yaşayacaktı. Yedinci bölüm Annem ölüp de aramızdaki yakınlık iyice belirginleşince o on bir yılın nasıl geçtiğini. . benim söylediğime şaşırdın! Asta soğuk ve sakindi. Oysa Asta'nın ölmeye hiç niyeti yoktu. aynı gece Asta'nın odasındaki ikinci .Annem değilsin ki.. Swanny o anda yaşlı kadını tutup sarsmak istediğini. ama karısını aldatmazdı. Doğru mu? Yine o tuhaf bakış. Annesinin yakında öleceğini düşünerek ağladığını sanıyordu. Biraz önce kendin söyledin. Astayla kahve faslındaki ilk çatışmalarından.Sen hâlâ kocaman bir bebeksin. ağlamak için odadan çıktı. Tabiî her şeyi değil. sen polis misin? Swanny o eski çocuk sesiyle. Torben karısını yatak odasında ağlar buldu.Kocam hakkında söylenebilecek fazla iyi şey yoktu lille Swanny. gırtlağını sıkıp ağzından gerçekleri almayı düşündüğünü anlattı. Bunu düşünebilmene şaştım.Babam Far mıydı? . teselli etmek için kollarının arasına aldı. Şaşırdın! Şaşırdın! Bütün bunları anlatan sen.

kim olduğunu bilmemekti. hayatı hiçbir zaman yaşanmamış heyecanlarla renklendirmek istemişti. buyururcasına yapmadı. . Her şey o kadar mantıklıydı ki. Annem onunla her karşılaştığında. Yine de annesinin itiraflarından kocasına söz etmedi.tartışmalarından sonra olanları Torben'e hemen anlatmadı.Ama mektup. bunaklık başlamıştı. Asta yaşlıydı. Peki ya Torben. imzasız olmasıydı. Mektubu kimin gönderdiğini düşündüğünü biliyordu. . okudum. . bir düşünün! Bana anlattığına göre en kötüsü. bana gönderilmişti. mektubun içeriğinden çok. O çok uzun süren ünlü flörtlerinin hikâyesi bilinirdi. çünkü onlara ne kadar dolu bir yaşam sürdüğünü göstermiş olacaktı. üzüntülü olduğunu.Bu mektup annenin hayalinin ürünü demek istiyorsun. meseleyi enine boyuna düşünüp tarttıktan sonra. Tüm arzularını geçmiş bir hayata. Bunu öyle yüksekten atarcasına. Torben bunları görmedi mi? Değişikliklerin farkına varmadı mı? Ya da karısı yalan söyleyip. Mektubu hiç görmemişti tabiî. Tek sırdaşı annemdi. mektubu gördüm. uykusuzluktan gözlerinin altına kara halkalar yerleştiğini görüyordu. ayrılamaz görünürlerdi. Onlarla birlikteyken Swanny'nin kocasına gönderdiği yarı gizli bakışı yakalamak. zaten öyle birisi değildi. hatta küçük soylular arasında bile sayılabilirdi. anlattıklarını yalanlayabileceklerin çoktan ölmüş olduğu bir hayata yansıtmak istiyordu. Hem yetimhane öyküsünü anlatırken. çünkü Torben' durumunu anlattığı sırada annesi ne Rasmus'un ne de kendi çocuğu olduğunu açıkça belli etmişti.Annem yaktı. Torben bütün bunların saçmalık olduğuna karar verip üzerinde durmadı. sıkıcı hayatına geri dönüp bakmış. bütün bunları başka bir nedene mi bağladı? Torben öldükten. kocasının gerçeği öğrendiğinde kendisine başka gözle bakmasından korktuğunu anlattı. hikâyeyi dikkatle dinledikten. Otuz yıllık bir evlilikten sonra. Artık hayatının son on yılına girmiş olduğu belliydi. Anlaşılan Torben'in ailesi üst sınıftandı. Anneme okuması için verdiğimde yaktı. Asta da hayata veda ettikten sonra Swanny bana. yaşadıklarının karısını ne kadar üzdüğünü gördükten. . Swanny kocasının ne düşündüğünü söylememesine rağmen aklından geçenleri anladı. doktorundan sakinleştirici ilaçlar bile aldı. Torben. sonuçta tüm hikâyenin Asta tarafından uydurulduğu kararım verdi. kurnazca gülümseyip bakışlarını hafifçe yukarı çevirdi. birbirlerine bağlıydılar. Torben'in anlayış dolu tebessümünü görmek mümkündü. . kocanın alt tabakadan geldiğinizi öğrendiğinde sizi küçümseyeceğinden korkmak ne demektir.Tabiî. özel şifreleri olarak gördükleri Danca'yı konuşurlardı. o da konu hakkında Asta dahil hiç kimseyle konuşmamaya yemin etmişti. ona neden hiçbir şey söylenmemişti? Herkes evliliklerini örnek olarak gösterirdi. Böylece insanlar hayatım boşa yaşadığı inancına kapılmayacaklardı.Hayır. Evdeyken kendi özel dilleri. . o kadının yerinde olsaydı çocuğu kabul etmeyeceğini ve onu "hemen geldiği yere geri göndereceğini» söyleyen Asta değil miydi? Torben karısının imzasız bir mektup almasına çok kızdı Onu kızdıran. O kadar ki. o harika mektup. Karısına ciddi ciddi baktı.

öyleyse kendi kendini böyle sıkıntıya sokmak için sebep ne?" Gerçekten kim olduğumu bilme hakkım var sanıyorum. Bütün o büyük sevgiye rağmen annesi anne olmaktan çıkmıştı. Danimarkalı olmayabileceğini öğrendiği güne kadar Danimarkalılık onun için nedenini kestiremediği bir öneme sahipti Bir süre şaşırtıcı bir şey oldu ve anadili Dancayı ağzına almamaya başladı. annesinin itirafından yaklaşık bir yıl kadar sonra. Onun başından geçenler. Ne var ki artık Swanny'nin doğumu ile ilgili her şeyi geçmişte bırakmaya. konuşmaya hakkı olmadığı bir dile saldırdığını sandı. seni seçtim.rahatın yerinde. ne denli kötü olursa olsun. Kendine gelince. Danca konuştuğunda kendini bir sahtekâr gibi gördü. burada ağlayıp üzülmesi gereken benim. Birçok kez karısına. lille Swanny"ydi. tatmin oldun mu? Seni bir türlü anlayamıyorum. canını sıkıyordu. Çok sonraları bana kendini birçok bakımından afaroz edilmiş hissettiğini anlattı. yaşıyorum.Torben'e göre bundan sonraki adımda Swanny'nin Rasmus'un değil kendi kızı olduğunu. bu yüzden de onu teselliye yeltenmemesiydi. Hangi milletten olduğunu bilmiyordu. bunak bir annenin söylediği her şeyi kabul etmesinin anlaşılır gibi olmadığını söylemeye çalıştı. . En kötüsü ise ona her zaman destek olan. sadece birlikte büyüdüğü insanlardı. . gömmeye karar vermişti.Söyledim. hiç inanmıyordu. Öfkelenmiyordu ama inanmıyordu. Günlükler. Asta'nın kuşağından evli bir kadının bir âşığı olmasının sadece ahlakdışı bir suç olarak da kabul edildiğiydi. birbirinin ardından ölüp giden o bebekleri ben doğurdum. baban ve ben. bir kadının "onuru" konusunda ne düşündüğünü kesinlikle ortaya koymaktadır. Seni evlat edindik. Altmış yıl önce olan bir şeyin şimdi ne önemi olabilirdi ki? . Ağabeyi ve kız kardeşi.Seni seviyorum. sırtını dayayacağı bir kaya gibi gördüğü kocasının konuyu hiç ciddiye almaması. bu kez bir kız istedik. Swanny'nin durmadan tekrarladığı sorular karşısında en çok verdiği cevap "Unutalım bunu. kardeşleri değildi. iyi bir kocan var -Asta burada bütün bunların kendi sahip olduklarından da çok olduğunu belirtmeden geçemiyordu. birdenbire belki de Danimarkalı olmadığının farkına vardı. hiçbir şeye ihtiyacın yok. Marie doğana kadar sadece erkek çocuğumuz olduğu için. Peki. Đtirafından sonra geçen yıllar boyunca bu konuyu mümkün olduğunca çabuk unutmayı başardı. âşığından olduğunu anlatacaktı. hiç kuşkulanmıyordu. zaten hiçbir zaman da annesi olmamıştı ki. Seni yetimhaneden aldık. lille Swanny. çocuklara ya da yetişmekte olanlara daha uygundu. tamam mı. Burada Torben'in gözden kaçırdığı. Swanny'nin artık kendini çok yalnız hissetmesini anlayışla karşılamak gerek. sonunda Swanny'ye konuyu son kez konuştuklarını açıkça belli etti. Bütün bunlar yaşı nedeniyle daha da gülünçleşiyordu. Ben şikâyet ediyor muyum? Asla! Yapılacakların en iyisini yapıyorum. Asta'nın tekilde "günah işleyen" kadınlar hakkındaki düşüncelerini. çok kızdığında da "Bütün bunlar ne kadar saçma!" diye bağırıyordu. Anne. üstelik Mormor'un atalarının fotoğraflarıyla karısı arasında bir sürü benzerlik de görüyordu. Öyleyse Mor bunu neden söyledi? "Bu hikâyeyi Dickens'tan buldu" diyordu Torben. Daha sonra. Bundan bahsetmek bile onu sinirlendiriyordu. güzel bir hayatın oldu. bu nedenle dili de yoktu.

Bugün olsa. Gülleri gerçekten de eve götürürken çiçeklerin artık Marie'nin işine yaramayacaklarını.Eskiden olduğu kadar kötü değil. Asta en yıkıcı yorumlarından birini yüksek sesle yaptı. fantezileri ile olayları ayırt edemiyordu. bukete iliştirilmiş kartı çıkardı: . Esther Summerson'a bak" diyordu. Asta da geldi. Yaşlandıkça kabuk bağlıyorsun. kokladı. Dickens'ı her an okuyordu.. ama 1960'ta bunu düşünmek bile imkânsızdı. Nişanlandığını söylemek amacında değildi." . Sonra Asta herkesi şaşkınlıktan donduran bir şey yaptı. bütün bunlar fazla bir şey ifade etmiyor. cenaze üniformasını giymişti: siyah ipekli kruvaze bir pardösü. Teşhisten üç hafta sonra öldü. Swanny'nin evine George ve oğlu Daniel ile birlikte gittik. Odama koydurmayı unutma. krematoryumun bahçesindeki çelenklere bakarken. Hiç duygum kalmadı zaten. hayatta kalan tek çocuğu Knud ya da Ken Dayıydı. Swanny gelmemesi için ikna etmeye çalışmasına rağmen geldi. üstelik Dickens romanlarının kahramanlarının da kim olduklarını sonradan öğrenmeleri sıkça rastlanan bir durumdu. gerçek ile düşü birbirine karıştırıyordu. Mormor'un Dickens dışında bir şey okuduğu pek görülmemişti. Swanny onun kızı olmadığına göre. ağustos ayında Hampstead nüfus müdürlüğünde evlenmişlerdi. Duadan sonra.böylesine akıllı bir çözüm bulduğu için memnundu. Peter ve Sheila'nın (onlar da her kimse) çiçekleri annemin sağlığında vermelerinin çok daha yararlı olacağını söyledi. Kırmızı gülü çok seviyorum. Son nişanlısı George oldukça ciddiydi. Yine de Willow Caddesi'ne vardığımızda konuyu Daniel'e açmayı düşündüm. Çocuklarım hep ölüyor. bütün psikiyatrların yaptığı gibi insanın her hareketini . Somme cephesinde Mogens. Annemin yakalandığı kanser. Psikiyatra gitmek bile cesaret isteyen bir karardı. Önce bebek Mads. eğilip yerdeki gül demetlerinden en büyüğünü seçti. Swanny kişilik ve kayıp çocukluk konusunda rahatlıkla psikolojik yardım alabilirdi. lille Swanny. Kitap okumak konusunda Asta'dan hiç de geri kalmayan Torben "Estella'ya bak. Swanny belli belirsiz inledi: "Oh.Bunları eve götüreceğim. Daniel benim yaşlarımda sessiz ve yakışıldı bir psikiyatrdı. Kendi yaşındaki kadınlara ki yasla son derece sağlıklı ve güçlüydü. şimdi de kızı Marie. Cenaze töreni Golders Green'de yapıldı. Doğruydu. karsinomatosis adında yakaladığını kısa zamanda eriten bir hastalıktı. Mor. işe yarar bir silah olarak kendi düşlediği ya da uydurduğu bir şeydi. daha önce birçok kez nişanlanmıştı. Annem evlenmek üzereydi. daha sonra anlaşılan Swanny'nin yerini aldığı bebek. basık bir şapka. ancak şimdiki durum biraz farklıydı.. Kanser olan ve kanserden ölen annemdi. Rahat bir adamdı.. Swanny o sırada daha önce hiç farkına varmadığı bir gerçeği gördü: Torben Asta'yı sevmiyordu. Asta bunamıştı. Asta'nın kanseri.

Swanny'nin bu hikâyeyi de kendisiyle bağdaştırıp bağdaştırmadığını düşündümse de Far'ı katil rolünde canlandırmam imkânsızdı. Ken Dayı oradaydı. Annemi bir kızkardeş olarak çok sevmişti. Erkekleri çok daha yakından tanımak istedikleri. Torben'de de söylenenlerin hiçbirine inanmama . o sırada bebek değil.aklından söküp atmıştı. kendisi için o önemli sorunun cevabını aramıştı. hiç değilse onun gözlerinde. beş yaşında bir çocuktu. Herhalde Ken de Asta'nın bir kız doğurduğunu. annemin ölmek için daha iyi bir zaman seçemeyeceğini düşünmekte haklı olduğunu sanıyorum. mesafeli ya da üstün görünmek iddiasında değildi. Swanny annem ölmeden. O dönemde hayatının yarı umutlu dönemlerinden birini yaşıyor. Benim. . Kız kardeşinin arkasından ağladı. genç ve güzel bir kadından bahseder gibi konuşuyordu. hatta daha hastalanmadan bile önce Ken Dayıya gitmiş. onları ciddi bir konuşmanın ortasında buldum. evdeki doktoru ya da hemşireyi ya da her ikisini birden hatırlayacaktı. doğan bebeği gördüğünü. Daniel'e kuzenlerinden birinin Đsveç'te tanıdığı. Cenaze sırasında bana Asta'nın kim olduğunu sormuştu. onunla değişik bir açıdan ilgilenmeye başladı. Hatırladıkları arasında Asta'nın pek de düşkün olduğu skandal öykülerinden biri de vardı. Annenize çok üzüldüm. ama hiç olmazsa kendi sorunlarından uzaklaştırmıştı. ama sanki hayattan keyif almayı bilen birine benziyor.Bu kim? Anneannem. kızı gibi olmam son derecede doğaldı. metresini öldürerek ondan olma çocuğunu karısına götüren adamın hikâyesini anlatıyordu. kralın boğmaya çalıştığı Kraliçe Alexandra'nın ensesindeki izleri gizlemek için elmas tasmalar taktığını anlatırdı. kendisi de hiç çocuk doğurmamıştı. kökleri hakkındaki endişelerini de -göründüğü kadarıyla. Yine de Swanny'yi ne Daniel Blain'e ne de herhangi bir başka psikiyatra götürmeye çalışmadım. . Bir kez daha acısını paylaşan. Annemin ölümü Torben'in karısını geri getirmiş. okul çağında. babasının Danimarka kraliçesinin artık dul bir kadın olduğunu söylediğini de hatırlıyordu. Üstelik birbirimize çok daha yaklaştık. Kız kardeşi Marie en yakın arkadaşı olmuştu. Kendi beş yaşını hatırlayabiliyordu. Bunu daha önce de söylemişti belki de söylediğini unuttu.. Torben hiç de otuz beş ile altmış yaş arasındaki her kadını hayatın katı kurallarından ayrılmakla suçlayan. Asta.Çok ilginç biri. Ne de olsa. anlayış gösteren Torben'e yakınlaştı. Swanny'nin oturma odasına girdiğimde. Yas tuttu. Birisi onu Astayla tanıştırmış olacak ki. Annemin ölümü onu çok üzmüştü.izlemiyordu. O yılın mayıs ayında Edward'ın öldüğünü. Gerçekten de düşündüğümü söyledim: Bilmem. duygusuz ve kaba Ken Dayı kadar kötü olmamıştı. Burası pek yeri değil. ama kendi açısından bakıldığında.

Swanny'nin sorduklarını neredeyse aynen tekrarlarken. belki de hatırlıyordu. güneşin parlak olduğu günlerde oturulan. Đngiltere'ye yerleşip yeni bir dil öğrenme zorunluluğu. altı yaşından önce olanları hiç hatırlamadığını söylemişti. Onun için bahçe. En azından yedi yıl. Oysa yaşamları daha sonra düzeldi. bütün bunlar Ken'in. yeni doğmuş kardeşinin öldüğü o yıllar. Bahçedeki çiçekler onun sevdiklerinden değildi. Ağacın altında çevresinde iskemleler olan masa yoktu. gebelik. Sert bir tik bankın dışında oturacak yer olmadığından. sanki biraz akılları gidiyor. . bunu söylediğinde de Asta'nın kaşları inanmıyormuşçasına kalktı. ülkeden ülkeye dolaşıklığı. doğum gibi şeyler küçüklerin önünde konuşulmayan konulardı. yoksa kulağı benimkinden bile duyarlıydı. Ne istediğini sorduysa da anlaşılan Mormor. Swanny ise hep hayatının bir parçası olmuştu. tipik bir Ken Dayı davranışı olurdu. (Daniel'in da düşünebileceği gibi) hatırlanması acı dolu çocukluk yıllarını unutmak istemesi olup olmadığını çok düşündüm. bir kızı olmadığı için ne kadar şanslı olduğunu söylerdi. Sık sık bundan yakınır. O dönemde. Ken hatırlayamadı. Mor yatağa uzanmış. Swanny ve Torben haftada üç gün gelen bir bahçıvan tutmuşlardı. Onun çocuk olduğu dönemde çocuk yapmak. daha önce de gördüm. ağaçlarının altında yemek yenen bir yerden öte değildi. Swanny'ye göre neredeyse gururlanarak. Sık sık. ama içinden anlatmak gelmiyordu. Mormor doğayı seven. hatta doğanın varlığının farkına varan kadınlardan değildi. Evden eve. Gerçekten de Torben ve Swanny'yle yaşadığı büyük çekişmelerinden biri de dışarda. Elinde el arabası koşarcasına uzaklaştı. anne ve babasının kavgalar ettiği. Bütün bunlar geçmişi karartmak için yeterliydi. Yine de söylediklerinden fazlasını bildiğine inanmıyorum. sabah kahvaltıları ya da çay saatinde kullanılacak. O zamandan beri Ken'in o dönemleri hatırlamamasının nedeninin. demişti Torben'e. cevap vermek istemediği zaman yaptığı gibi ağır işitiyormuş numarası yaptı.eğilimi güçleniyordu. Bunu kanıtlayacak bir fotoğraf da vardı: büyük bir gümüş çaydanlıktan fincanlara çay dolduran Asta. Torben açık havada yemekten hoşlanmazdı. Günlüğünde de öyle söyler. Belki de doğruydu. Swanny'ye göre bir öğleden sonra "yaşlı hanım" bahçeye inip el arabasını aldığında çok şaşırmıştı. mutlu mutlu sırıtan Hansine. Diğer taraftan. Kadınların kaprislerine izin verilmemeliydi. babanın sürekli uzakta olması.Yaşından. Böylesi. . bahçıvanı arkasında şaşkın bıraktı. Londra ve çevresi dumansız bölge olarak adlandırılıyordu. her ilkbaharda çıkarılıp bahçenin uygun yerine yerleştirilecek bir şemsiye de düşünülmemişti. arkada oğlanlar. çiçekçiden gelme gül goncaları ya da seralardan alınma kokulu ve egzotik çiçeklerdi. Onun tercihi. çünkü kadınlar "tuhaf hayvanlardı". dut ağacı altında çay içilen Padanaram'ın "kullanışlılığından" (en sevdiği sözcüklerden biri) bahsederdi. bahçede yemek yemek için yeterince çaba harcamamalarıydı. Yine de bahçıvan ara sıra sonbahar yapraklarını ve kuru otları tutuşturmayı başarıyordu. yanında Swanny. hatırlanması acı verecek bir çocukluk geçirdiğini gösteriyordu. fotoğraf uğruna hizmetçi önlüğü ve şapkası giymiş. birisi ona bir bebek getirmişti. Tekrar kendilerine gelmeleri de yedi yıl sürüyor. yani 1960'larda bile ateş yakmanın yasak olduğunu düşünüyorum. Swanny'nin doğduğu yıl ailenin en kötü dönemiydi. Mormor Willow Caddesi'ndeki evin bahçesine çıkmazdı. Altı buçuk yaşındayken taşındıkları Lavender Grove'u bile hayal meyal hatırlıyordu. Morfar'ın kucağında annem.

lille Swanny. onlar bir şeyler diyecektir. mutfaktaki ocağı kullanabilirsin. ama günlükler görünürde değildi. "Yaşlı hanımın el arabasını kitaplarla dolu olarak geri getirdiğini anlattı. Genellikle de yanılırlar.Swanny saçını yaptırmaya gitmişti. her gün rastlanabilecek kişilerdi: Amy Dorrit. Swanny'nin merdivenlerin artık fazla geldiğini söylemesini dinlemiyordu bile. değiştirmek istemiyordu. Swanny'ye göre diğer bütün şeyleri göz önündeydi. elbiselerini ve eskiden günlüklerini yukarıdaki odasında tutuyordu. bahçıvan da bir daha ancak bir yıl sonra ateş yakacağını söylemişti. ancak o zamana kadar ateşi söndürmüş. Özel olmasaydı. Esther Summerson. Dickens okumaya. hatta elbiseleri bile. Mormor gelecek hafta yine ateş yakıp yakmayacağını sormuş. En sevdiği kahramanlar. Sidney Carton. Swanny olan biteni Mormor'a sorduğunda sert bir cevap aldı: . ki günlükler de bunu kanıtlıyor. O odayı kendisi seçmişti. küllerini dağıtmıştı. hikâye anlatmaya. Günlükler saklanmış. Lizzie Hexham. Yürümeye. bunu başkalarının yanında yaptığında da özellikle çarpıcı ve içerikli bulduğu uzun bölümleri çevresindekilerin dinlemek isteyip istemediklerine aldırmadan yüksek sesle okumaya devam etti. Fikrimi değiştirdim. kendisinin tam tersine. Bir keresinde Swanny. Eve döndüğünde bahçıvan gitmek üzereydi. Günlük yazmayı kestiyse. lille Swanny? Biz ne yaparsak yapalım. bekliyordu. Üçüncü kattaki odasına girdiğimi hiç sanmıyorum. Dickens'ı.Bu yaşa gelip de başkalarının ne düşündüğünün önemsiz olduğunu hâlâ öğrenemedin mi. seksen yaşındaki annesine odasına gitmek için üç kat merdiven tırmandırdığını öğrenenlerin ne diyeceklerini sorduğunda Mormor acıyla sırıttı. Günlük yazmaya son verdiğinden beri onda büyük bir değişiklik görülmüyordu. Swanny ve Tor-ben'in davetlerine katılmaya. bunun 1967 sonbaharına denk düşmesi gerektiğini sanıyorum.Eğer yakmak istediğin bir şey varsa Mor.Özel şeylerdi. Sekizinci bölüm . neden senin evde olmadığın bir zamanı seçerdim sanıyorsun? . çünkü havanın girmesi için dolaplarının kapılarını ardına kadar açık bırakıyordu. fotoğraflarını. .

dedi Rasmus gülerek.bugüne kadar bir daha gebe kalmadım. Sonra. Hep başkalarının ülkesini ele geçirmeye çalışırlar. Housman bu akşam öyle diyorlardı. kız olmasını tercih ederim. bir gün acı o kadar dayanılmaz oldu ki. savaş çıkarsa bizim karışmayacağımızı. nedenini bilemiyorum. Onlarla Danimarka arasındaki savaş. Ama en korkuncu. ben doğmadan çok önce. Danimarka'yı işgalleri. daha on altı yaşındaydı. Hiç değilse Rasmus ve dostu iş ortağı Mr. Bazı şeyler yazılmayacak kadar derin oluyor. Đngilizcem mükemmelden çok uzak. savaştan ettiler. annemin savaşa katılan ve kötü bir yara alan babası. Her üçü de Đngilizce'yi bu kadar güzel konuşan çocuklara gıpta ediyorum. Onun için Tötonlardan nefret ederim. . men jeg skal aldrig glemme. . bunu günlüğüme dahi yazmadım. Ayağında sürekli çektiren bir kangren vardı. Krigen mellem dem og Danmark eller skulde jeg sige Besættelsen og Danmark var forbi i 1864. Schleswig ve Holstein'ı Prusya'ya vermek zorunda kaldığımızı söylemesini unutamıyorum. hiç kimsenin tam olarak anlayamayacağı bir sır olarak kalacaktır.eller Prfjseme og Østrigerne som vi dengang kaldte dem. Gülmemeliydim. Fransa ile Rusya da. Saatler boyu en sevmediğim konudan. Eğer çocuğum olacaksa. til Prfjsen. üzerine Avrupa barışının yazılı olduğu Berlin Antlaşması'nı yırtmakta bir sakınca görmediler. Housman'ın tebessümünü saklamaya çalıştığını gördüm. 1864'te bitmişti.Siz kadınlar. Anlaşılan otomobillerden sonra savaş onlara değişik geliyor. yani benim büyükbabamdı. ama babamın bana ülkenin koca bir parçasını. nedendir bilmem -yeterince "sevgi" olduğundan. Danimarka'nın da savaşa girmeyeceğini söyledim.nefret ederek büyüdüm. Macaristan değil. Gelecek yıl bir dördüncüsü olacak. yazlık evlerine gidip kendini astı. Almanlardan -ya da onlara taktığımız adla Prusyalı ve Avusturyalılardan. Sadece Avusturya. O kadar acı ve üzüntü çektim ki. dedi Rasmus.Bak. Neredeyse eminim ve ömrümde ilk kez bir çocuk doğuracağım için mutluyum! Kocamın Danimarka'dan ilk dönüşünden sonra rahmime düşen çocuğu üç ay sonra kaybettim ve çok üzüldüm. Onlara. Geçen yıl sıra Bosna-Hersek'teydi. Avrupa savaşa hazırlanıyor. hvordan vi maatte give Afkald paa en Del afvores Faedreland. Bu söylediğime dikkat et. Schleswig'de oturan bir dayısı ve yengesi vardı. ne anlarsınız ki! Mr. Rasmus "w" ile başlayan bir kelime söylediğinde Housman eliyle ağzını kapatıyor. Bir kadının içinde olanlar. Annem onu bir putrele asılı olarak hbuldu. 11 şubat 1911 Bir kız daha.29 haziran 1910 Jeg voksede op med Had til Tyskeme . hvâd min Fader fortalte mig. ki öyle gözüküyor. Bir . længe for jeg blev ffdt. det hele afSlesvig ogHolsten.

Kuşun ne için olduğunu bilmiyorum. Aşağı tabaka kadınları böyle yapamaz. ya "motor" ya da "otomobil" demem gerekiyor. bilmem" ama Rasmus o sıralarda söylediklerimi pek dinlemiyordu. Üzerimde beyaz ipekli bir sabahlık. Swanny doğduğunda Hansine yatağımın yanına sosis ve patates dolu koca bir tabak getirmişti. bu doğumla bir öncekinin arasındaki farklılığı düşündüm. benim için Swanhild'den sonra ikinci güzel kız ismi. sokağa çıkmak iyi oldu. Ben sadece isimden hoşlanıyorum. yürüyerek doğrusunu söylemek gerekirse koşarak. beni ortadan ikiye bölen bir kılıç gibi dayanılmaz bir sancı çektim ve doğdu. hiçbir zaman korseye gerçekten ihtiyacım olmadı. Hoş olmadığımı biliyorum. Adını Marie koyacağız. doğumdan birkaç gün sonra vücudum eski biçimini aldı. Şansım. ama şu günlerde iyi göründüğümün de farkındayım. Rasmus beni atsız arabasıyla gezdirmekte ısrar etmiş de olsa. Hiçbir şeyin eksikliği çekilmeyecek yeterli para. Đngiliz olan her şeye bayılıyor. ama siyah ve yeşil kanatları var. Đlk olarak oldukça güzel bir ev. O kadar yavaş gidiyor ki. Bugün otomobilde yeşil keten yakalı krem pardösümü ve üzerinde koca bir kuş olan şapkamı giydim. "Fransızlar da" dedim alçak sesle. ona şu "otoların" modasının geçeceği zaman (mutlaka geçecektir) kadın elbiseleri satabileceğini söyledim. Tabiî Rasmus bu ismi Đngilizce olabileceği için de beğendi. kalkmak zorundadırlar. Ona bir kız çocuğu doğurduğum için benden iyisi yok. Dün sabah doğdu. parmağımda da kocamın onu bu kadar mutlu ettiğim için (bu onun sözleri) almayı uygun bulduğu bir yüzük var. kısa ve keskin oldu. sonunda. Şimdiki en son Amerikan buluşu olan elektrikli bir şey. Anlaşılan Westerby ailesinin hayatı epey değişti. bununla sahnede gördüğü Marie Lloyd gibi "Maar-rie" diye telaffuz edeceklerini söylemek istiyor. Giymek zorunda olmama rağmen. Uyuyup iyi bir yemek yedikten sonra yatakta oturdum. Sanırım müşterilerinin eve geldiğinde hoş bir kadınla karşılaşmalarının işi için iyi olacağını düşünüyor.yetişebiliyorsunuz. O civardayken atsız araba demem yasak. Farklı amaçlarla da olsa hiç olmazsa bir kez bir konuda anlaştık.oğlum olmasından o kadar korkuyordum ki. Herkes bu kızın sanki Rasmus'un ilk çocuğu olduğunu sanacak! 3 mart 1911 Marie doğduğundan beri ilk kez sokağa çıktım. varmış. Zor bir doğum değil. Ben artık bir "leydi'yim. Bu sefer balıklı Krustader ve kızarmış tavuk vardı. "zor işlerde" Hansine'ye yardım edecek bir de kız. aylar boyu bu günlüğe bir şey yazmadım. Yeşil bir otomobil eşarbı ile beyaz tilki bir manşonum da vardı dışarıda olduğum sürece soğuktan dondum. Mutfağın arkasında ya da bahçedeki kulübede gizlice doğurup da aynı gün işlerinin başına dönen hizmetçiler bilirim. . neredeyse doğumdan sonraki gün ayağa kalkarlar. kulağa da hoş geliyor. Rasmus modadan neredeyse otomobillerden hoşlandığı kadar hoşlanmaya başladı. "Đngilizler de söyleyebilecek" diyor. çok şık giyimli olmamı istiyor. bu yüzden kendimi iyi hissetsem de doğumdan sonraki birkaç haftayı yatakta geçirmem gerekiyor. "bunun ne değeri var.

Şurası bir gerçek ki beni seviyor. . hatta Fordların uzun ömürlü olacağından eminim. Kızını sevdiğine bir şey demiyorum. insanların bana bakması. Her şeyiyle (neler olduğunu hiçbir zaman açıklamadı) Đngiliz olmak istediğini biliyorum. Bu sözünü ona hiç unutturmayacağım. neredeyse babasının boyunda. Mogens artık on üç yaşında. ama hiç olmazsa kelimeleri yanlış anlaşılacak gibi telaffuz etmiyorum. Bütün çocuklarımızın içinde en güzeli de o. teni süt kadar beyaz. sana bir kürk manto alacağım. oysa oğlanlar bundan hoşlanırdı. sevdiği için mutluyum da. . Son zamanlarda bana Vogue adlı bir Amerikan dergisi getiriyor. yaşıtlarından daha uzun. Kız daha üç haftalık. Parmağımdaki yüzük 22 ayar altın. Ona sordum. -Bunda ne var? O sinir bozucu kahkahalarından birini attı. bunu da nereden çıkarıyormuşum. Marie'yi kucağından bırakmıyor. kendimi zorlayıp sordum. hepsinin eşit olduğunu söylemeye başladı. oğullan var diye gururlanırdı ama hepsi buydu. Swanny'cik ise sadece beş yaşında. ama her zamanki gibi abartıyor. yabancı olduğunu hemen anlıyor. Yüzüğü Lea Irmağı'na atmaya ya da Hansine'ye vermeye hazırım. orada duran otomobilleri gösteriyor. Bazen onu bahçeye çıkarıyor.onun birini sevdiğini görmek o kadar değişik ki. Đşin ilginç yanı. Tabiî kısa süre sonra bütün çocuklarını aynı derecede sevdiğini. Oğlanlar küçükken pek onların farkına varmazdı. biliyorum. Benim de aksanım kötü. bunlar söylemesi gereken şeylerdi. ama akümülatör gücünden ve çıkarılabilir silindir başlıklarından haberdar olması gerekiyor. ilk önce bunun saçma olduğunu söyledi. içinde de tam istediğim kürkü gördüm. benim istediğim iyi giyimli olmak. daha ufacık bir bebek olmasına rağmen bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Swanny'nin görünüşünü beğenmiyor. tatlı ve yumuşak bir çocuk. Bazı kadınlar gibi elbiselere fazla önem verdiğimi sanmıyorum. ama hayatta bazı şeyleri böyle elde edemeyeceğimin farkındayım.Ne yapacağımı söyleyeyim. iyi gıdayı ve bakımı hiç gizlemiyor. Israr ettim. buna rağmen görünüşünü beğenmiyor! Sonunda kabul etti. Bu yüzüğü çok seviyorum. ama onlarla hiç futbol ya da kriket oynamadı. çenesinde sakalları bitmeye başladı. Neden bilmem. Nedenini düşünemiyorum bile. elbiselerim için kaç para harcadığımı merak etmeleri ve bu kadar göze batan bir şey giymeye nasıl cesaret edebildiğimi düşünmeleri.O kadar Danimarkalı ki. küçük pırlantalarının arasında bir de zümrüt taşı var. Şu küçücük güzel kız. ama bu sevgisinin Ford motorlarından daha uzun ömürlü olacağını sanmıyorum. ama Rasmus'un küçük Swanny'imi seveceğini bilsem feda etmeyi göze alırdım. Yüzüğün 500 pound'a mal olduğunu söylüyor. gözleri deniz mavisi. saçları altın gibi parlak. Aralarına beyaz tilki kürkü işlenmiş Acem koyun postu.Rasmus titrediğimi gördü ve duymayı hayal bile edemeyeceğim bir şey söyledi: . yutmadım. Oğlanlara kötü davranmıyor. Amerikalıların dediği gibi. onu konuşurken duyan herkes. benimkiler gibi sert lacivert değil. dedi. Swanny'nin ona doğru yöneldiğini. baş döndürecek kadar güzel. her yere taşıyor. Marie hiçbir zaman onun kadar güzel olamayacak. tam da istediğim gibi. Marie doğduğundan beri daha da kötüleşti ya da öyle görünüyor. Neyse. küçücük elini bacağının üzerine koyup bir şey sorduğunu.

Onun değişik birisi olduğunu yazmak istiyorum.ben evin içinde. Marie kucağımda kıpır kıpır oynarken. içimden onu öldürmek geliyor. kaçırmıyorum. 28 temmuz 1911 Küçük Swanny'nin doğum günü. sanki demiri eritseler nasıl kokmasını beklersen. "Dışarıda çok kaldın" diyor ya da "Evde yapacak bir işin yok mu?" Bjfrn'ün kulübesini bitirdiğinde. Ona hediye olarak gerçek boyda ve gerçek saçlı bir bebek aldık. sokağa çıkıp yürüyorum. motorlarıyla burada oynuyor. ama bunu nasıl bilebilirim? Hayatım boyunca sadece bir tek erkekle birlikte oldum. Bahçenin bitiminde. Rasmus'u evin içinde görmek kolay değildir. En son isteği cam üflemek. bir sürü de aleti var. Rasmus da bunu böyle anlıyor. South Mill Fields'ta oluyordu. mideni bulandırıp başını döndürecek bir koku. oğlanlar için Nuh'un gemisini yapmayı düşündü. Biraz uzun solusan. Rasmus bir karta adını yazmakla yetindi: "Mor ve Far'dan sevgilerle. Aslında ilginç. Eğer onunla sabahın sekizi ile akşamın dokuzu arasında bir şey konuşmak istersem. Atölyede bir tezgâhı. Sonunda dün atölyeye gittim ve oğullarının kaç yaşında olduklarının farkında olup olmadığını sordum. Bugün otomobile binip küçük Swanny'yi doğum günü gezisine çıkardığımızda. üstelik bir kız babasını bu açıdan hiç tanımaz ki. bütün o hayvanları oyarak yapmaktı. ama doğrusu da bu. Bjfrn için bunun yanında penceresi. bundan sonra heykeltıraşlık çıkarsa hiç şaşırmayacağım. gerçek kiremitlerle kaplı bir çatısı olan bir kulübe yaptı. Doğu'da haremlere kapatılan kadınları duyduğumuzda öfkelenip yumruklarımızı sıkıyoruz ama burada neyin farklı olduğunu görmekte doğrusu zorlanıyorum. bir saat boyunca adamın taşı işlemesini izledi. Benzinin değişik bir kokusu var. dev gibi bir duvarcının çalıştığı bir boşlukta otomobili durdurdu. Belki de Rasmus diğer erkeklerden pek de farklı değildir. Genellikle babasının en iyi yanlarını ya da görmek istediği tarafını görür. öyle. bu gibi düşünceleri kafamdan atmaya çalışıyorum. O kulübede motorları parçalara ayırıp tekrar bir araya getirerek saatler geçiriyor. atölyeye çevirdiği bir kulübe var. Eve döndüğünde.Rasmus'un ise bir köpeği kovar gibi elini ittiğini gördüğümde. Đçine bir otomobil konacak kadar büyük. ya iş konuşmalarından birinin ortasına dalmam ya da atölyesine kadar gitmem gerekiyor. biraz acı. bir tek erkekle evlendim. Bugün altı yaşında. çünkü böylesi iltifatlar başını döndürebilir. benzin kokuyor. Bütün bunlar çevredeki en sıkıcı yerde. Kulübeyi ne kadar beğendiğimi saklayamadım. "Biz" diyorum ama aslında bebeği alan ve o görmeden eve saklayan benim. erkeklerin ise dışarda olmasını gerektiren bir kural var. Sanki kadınların evin içinde. Her zaman yapmak ya da imal etmek istediği şeylerden bahseder. Anladığım kadarıyla ona çekici gelen şey. Tabiî ki evden çıkıyorum. ne kadar yıkanırsa yıkansın. Rasmus ise dışında yaşıyoruz. . kaçıyorum. Onda gerçekten sevmediği nedir? Böyle düşünmeye başladığımda korkuyorum. oysa genellikle ona böyle bir davranışta bulunmamaya çalışırım." Uzun zamandan beri bu günlüğe Rasmus'la ilgili bir şevler yazmak niyetindeydim. Aslında evdeki Danua yavrusu Bjfrn'ün daha çok farkında.

Evde yapacak bir şeyin yok mu? diye sordu. Belki unutmuşsundur diye söylüyorum. gelip bir sormak istedim. 5 mart 1912 Hansine'ye kur yapan bir adam var. sanki dokunsam ağlayacakmış gibi oldu. belli ki bir şeye şaşırmıştım. dedi. ama düşününce Kopenhag'da da bir erkek arkadaşının olduğunu hatırladım.Eğer bir şeyler yapmak istiyorsan. Çok acımasız olduğumu düşünüyor. demiryollarında çalışıyor. . Gülmemek için kendimi tuttum. . Hiç kötü davranmadın. ben de ona bana hiç kötü davranmadığını söyledim. Yıllardır bu çeşit arkadaşları olmuştu. "Lille Mor" dedi. ne istediğini sorunca da bir arkadaşını çay içmek üzere mutfağa davet etmek için izin istedi. Tabiî ki bir kadından. hep yaptığı gibi önlüğünü ellerinin arasında buruşturup çekiştirmeye başladı. aptallaşma. Konuşmalarımız böyledir. dedim. Bu sabah benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi.Sam Cropper. konuyu değiştirerek oğlanlardan bahsederken neden Jack ve Ken demediğimi sordu.. Đngiltere'ye o denli çılgıncasına âşık ki.Bebek oyuncakları yaparak zamanını boşa harcamadan önce. Mogens on üç yaşında. Đkimiz de soru soruyoruz. bu da pek hoşuma gidiyor. hiç. Öyle düşündüğünü biliyorum. öyle değil mi?" . "Hansine dedi ki. . dedim. neden Swanny'ye bir bebek evi yapmıyorsun? Cevap vermedi.Hadi hadi. Sizin için komik görünmeyebilir. çünkü bunu daha birkaç hafta önce küçük Swanny'den duymuştum. Hansine?" diye sorunca şaşırıp kızardı. yine de dudaklarımın oynadığını gördü. kendimi gülmekten alamadım. Tabii onunla alay ettiğimi düşündü. . dedim. Bu söylediği Danca ve oldukça komikti. 'Annen bazen çok acımasız olabiliyor'. "Kadın bizim sokaktaki bir evde mi çalışıyor. Ona bir şey anlatılmasından hiç hoşlanmaz. bu kez de öyle oldu. ama kulaklarıma inanmakta güçlük çektim. niyetim alay etmek falan değil.Kadın değil.Buraya böylesine saçma sorular sorarak aklımı karıştırmaya mı geldin? Benimle hep böyle sıcak konuşur. kendi gibi bir hizmetçiden söz ettiğini sandım. Knud da on bir. dedi. erkek. Şimdi farkına vardım. Adı ne? . Tabiî ki onu çaya çağırabilirsin. . Bana "lille Mor" diyor ki. ama cevap vermiyoruz. Hiç böyle bir şey aklıma gelmemişti. sadece şaşırdım. onun için her şeyin Đngiliz olması şart.

Eğer hamalsa. Bu Cropper ünlü bir Đngiliz hukukçusu olan Edward Marshall Hall'a benziyordu Sıradan bir işçi için fazla dik ve seçkin görünüyordu. bana hep koyun budunun ön kısmını hatırlatır. Demiryolunda ne iş yapıyor. Hansine her zamankinden de fazla kızardı. sevgilim. eline de bir fincan çayla reçelli bir dilim ekmek tutuşturulmuştu. hele o koşullarda. Hansine uzun boylu ve yakışıklı bir erkekle mutfak masasının yarımda oturmuş çay içiyor. Hansine de başparmağını geriye doğru kıvırarak gösterdi: . bence de yazık olur. doğrusu merak ediyorum. Bu nedenle halk kütüphanesine üye olup. Ama bence yüz hatları çok daha önemli. Emily görünürde yoktu. burnu da çorba kaşığına benziyor. Ne var ki böyle davranamayacağımın farkındaydım. Küçük Marie'yi kucağına bıraktım ve tekrar mutfaktan geçtim.Emily nerede? diye sordum Đngilizce. Bir kadının sarışın ve mavi gözlü olduğunu söylediğinizde. evin hanımı olduğumu unutmamasını. Zavallı Emily bulaşıkhaneye hapsolmuş. birlikte epey şey geçirmiştik. Hemen onunla tanışmak istiyorlar. bir daha böyle bir şey yaparsa kendisine iş arayabileceğini söylemeyi düşündüm. insanlara -özellikle erkeklere. Yine de onu çekici bulan adamı merak etmekten kendimi alamadım. sessiz tavşanlar gibi oturuyorlardı 2 haziran 1913 . başka yerde yemek vermesi için zile basıp Emily'yi çağırıyorum. Bazen olabilirim. belki de haklıdır. Oysa Hansine'nin ağzı kahve fincanına. Önce Hansine'yi çağırıp kızıma böyle bir şey söylemeye nasıl cesaret ettiğini sormayı. Beni görünce oldukça şaşırdılar. Ama bugün kızımı dışarı kendim çıkardım. Yani benim bazen acımasız ve kötü olduğumu düşünüyorsa. Đlginçtir. Küçük Marie yemek sandalyesinden gülerek ve kaşığını sallayarak dört bu yana yemek saçtığından yemek odasındaki eşyaların üzerine kılıflar dikmemiz gerekti. önlüğünü de bir yerlere saklamıştı. Hansine benim verdiğim ipekli bluzlardan birini giymiş. Genellikle gösterişsiz olanlardan tercih ederler. Hansine ve ben birbirimizi uzun zamandır tanıyorduk. ama gerçekte hiç de böyle değildir. yemek salonuna gönderilenlerden daha güzel görünen pastalardan yiyordu. iyi kitap ödünç alacağım. Bazen buna daha fazla dayanamıyorum. Bunu bir kitapta okumuştum.Orada. .güzel olduğunu söylemiş oluyorsunuz. öyle de olması gerekirdi. Đnsanlar da bana hep iyi davranmadılar. genellikle aldığını verirsin. Suratı geniş ve yuvarlaktır. Kedi gibi bakıyor. saat dörtte de Swanny'yi yatağa bırakırken bir fincan da çay getirdi. satın aldığım da fazla hoşlanmadığım bir kitapta. eminim bütün kadınlar bavullarını onun taşımasını istiyordur.- Sanmıyorum. dedim ama için için köpürüyordum. Madam. Sanki Đngilizlerin deyimiyle iri ve güçlü bir köylü kadını gibi. yakışıklı erkeklerin güzel kız peşinde olmaları beklenir. Swanny'yi okuldan alıp geldi.

Đyi Đngilizce okuyorum. Eğer Rasmus'a söylersem. "Kendi içinden çık. Ama bu da çok aptalca olacaktı. Benden başka kimse kitap okumuyor. Asta" derdi hep. hele hele ahlak anlayışımı eleştirmediği tek bir gün bile olmamıştır. Danimarka ordusunda subay olan kuzenimden. oysa ben yaz günü siyahlara bürünmek niyetinde değilim. Her neyse. teyzenin gerçekten öldüğü gün yapmam gerekirdi. O zaman anladım.Ne arkadaşı? . Cropper'ın da buraya tahminimden daha sık geldiğini düşünüyorum." Kıpkırmızı oldu. Asta? diye sordu. kendi kendimi üzeceğim. zaman anıları soluklaştırıyor. Ejnar. Öyle sanıyorum ki teyzenin beni görüp de konuşma biçimimi. Yazmam gereken çok eğlenceli bir şey oldu. her Đngiliz gibi bir işçiyi soylu bir beyden . tavsiye edip vaaz verdiği bir ilişkide sevginin ayakta kalması çok güç. Frederikke Teyze'yi görmeyeli dokuz yıl oldu. onun gibi akıllı. teyzenin o tekdüze konuşmasıyla da söylediği gibi hep kendini düşünmenin de bir yararı yok. ilk önce bunu yazmamaya karar vermiştim. benim hiç doğurmadığı kızı olduğumu söylerdi.Dün bahçede karşılaştığım uzun boylu bey. Öleni sevmedikçe yas tutmak bence yalancılık gibi bir şey. biliyorum yas tutmamı isteyecek. yine de hiçbir zaman ana dilinde okumak gibi olmayacak. Bana telgraf çekseydi daha iyi olurdu. dolu ve önemli bir mühendisin beni kıskanacağına inanmamı istemez. giyimimi. tahmin ettim. sekiz yıldan sonra okumam da gerekir. neredeyse suçlu gibi davrandım. Rasmus. Charles Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş bütün eserleri koleksiyonunu bana bıraktığını söylüyor. zevklerimi. Frederikke Teyze'nin. Ona ait olup da isteyebileceğim tek şey o kitaplardı. sadece Hansine'nin talibi. davranışlarımı. galiba ona söylemeyeceğim. O bir bey değil. Her şeyden önce. Birinin sürekli olarak ötekine ne yapması gerektiğini söylediği. . Emily gibi çoğu Đngiliz'den daha iyi okuduğumun farkındayım. En sonunda. Şu anda Cropper'la birlikte dışarı çıkıyorlar.Bu sabah Ejnar'dan. Đzinli olduğu öğleden sonra sürekli olarak buluşuyorlar. Đlk defa bu evde ne kadar az kitap olduğunun farkına vardım. Böyle devam edersem. insanların ne yaptıklarını görmeyen hatta insanların varlığından bile haberi olmayan Rasmus bile Cropper'ın farkında. Hackney'de oturduğumuz sırada tanıdığımız Lutherci papaza benzeyen vaiz maskesini taktı. Daha sonra yüzüne. ne demek istediğini anlamamış gibi. Rasmus bile. Reddetmeyeceğim. Öte yandan da. "Kimi kastettiğini anladım. kötülük yapacak fırsat bulamadığım ve korkaklığım yüzünden iyi göründüm. Çok gelişmiş bir ahlak anlayışım olmamakla birlikte. olabildiğince komikliğe ihtiyacım var.Arkadaşın kim. Teyzeyi sevmedim. teyzenin öldüğünü öğrendiğim gün gülmenin doğru olmayacağını düşündüğümden. Kitaplar benim olduğu için memnunum. Üstelik. Eğer ciddi olsaydım bunu şimdi değil iki hafta önce. Daha doğrusu. Rasmus. yine de bütün o yolu tepip cenazeye katılmayı istemezdim. sanki gözümün önünde bir ışık çakmışçasına 'Tamam" dedim. Yine de oyuna devam ettim. Başlangıçta. Cropper'ı evde üç kez görene kadar tek kelime etmedi. Frederikke Teyze'nin öldüğünü bildiren bir mektup aldım. ahlak kurallarının ne olduğunu biliyordum. . oysa o beni çok sevdiğini. Onun için Hansine hakkında yazacağım.

dedi. Kendi eliyle diktiği bir kalem bezi. beni odamda sakince oturur ve bu günlüğü yazar buldu. o yüzden beni . Doğru. Bir saat boyunca surat astı. Bugün otuz üç yaşındayım. Bir telefon. Bir tek Marie dışında tabiî.Yani bunu kim kullanacak? Đş için buna ihtiyacım olacak. Bu hediyeyi kalem uçlarını temizlemek için kullanmayacağım. elinde bir aletle çıkageldi. Bütün çocuklarımın içinde en yaramazı o. Hatırlayacak kadar sevmiyorsa. Sanırım Hansine çocukları uyardı. Daha önce hiç görmediğim bu aleti fotoğraflarından tanıdım. elbiseleri dışında hiç de işçiye benzemiyor. dedi.ayırt edebilmek zorunda olduğunun da farkındadır. gözleri kapalı ve konuşmuyor" dedi. bir saniye bile rahat durmuyor. hepsi hediye verdiler: Mogens'ten domuz derisi bir kese içinde bir makas. Aslında yazarken görmedi. biliyorsun değil mi.üzerine de "Mor" yazmış. Geçen hafta sinemada izleyip kullanmaya can attığım cümleyi hatırladım. unutsun daha Đyi. eğer babamın dediği gibi hayat yetmiş yılsa. çünkü defteri hemen çekmeceye attım. "Đşte senin için" dedi. değil mi?" Bunu yapacak kadar alçalmayı kabul edemem. 6 temmuz 1913 Yine doğum günüm.Tabiî. Rasmus'a hatırlatmaya cesaret edemez. Roper'ı taklit ettiğimi düşünüyor. ama sen de kullanabilirsin. birkaç gün öncesinden hatırlattığını söylüyor. böylesi daha iyi. hep saklayacağım.Bu benim doğum günü hediyem mi? diye sordum. çünkü bütün hediyeler içinde evde yapılan. Sevgilim?" ya da "Gelecek perşembeyi unutmadın. "Milyonlarca teşekkür" dedim. Bu öğleden sonra korkunç bir şey yaptı. Sanırım Rasmus benim Mrs. Cropper. yakında orta yaşlı olacağım. Swanny'nin hediyesini uzun uzun yazabilmek için sona bıraktım. oysa ondan bahsedildiğini hiç duymadı. sevdin mi?" . son yüksüğümü deldiğimden Marie'den yeni bir yüksük. Neyse. Knud'dan gümüş bir kutu içinde üzerlerine "A" işlenmiş iki mendil. Rasmus her zamanki gibi unuttu. Hızla düşündüğünü görebiliyordum: . "Nasıl. . Harisine korku içinde merdivenleri tırmandı. Rasmus akşam yemeğinden biraz önce. yarını unutmadın. ortasına kırmızı bir gül işlenmiş -en sevdiğim çiçeğin gül olduğunu biliyor. onun bir kusur işlemesi imkânsız. Hansine'ye giderek "Mor yere düştü. sevgiyle hazırlanan tek hediye onunki. Bu haldeyken onunla konuşmaya çalışan zavallı çocuklara acıyorum. Evans kocasına doğum günü ve evlenme yıldönümünü unutma fırsatı tanımadığını. mor bir keçenin kenarlarını işlemiş. Kapı komşum Mrs. eline geçeni yırtıp oyun oynuyor. "Gelecek cuma ne var.

Yine de bir erkeğin on altı yıldır evli olduğu bir kadına yeni bir ev aldığını. Sanki bir macera gibi. Belki de o insanlar da hiçbir konuda diğerinin düşüncesini öğrenme zahmetine girmiyordur. Highgate. Nerede? diye sordum. O yaştaki halime tıpatıp benziyor. özellikle de yeni evdeki ilk geceyi çok seviyorum. Ama hayır. değişikliği. Aslında. fazla dert etmiyorum. Küçük çocukların annelerinin bir şey yazmasından ya da okumasından pek hoşlanmadıklarını öğrenmiş oldum. karı ve kocanın bazı şeyleri birlikte yaptığı evlilikler olduğundan eminim. sanki bu kez doğru seçim yapmıştı. Yine bir çocuk ya da aptal muamelesi görmemek. Onu çok neden onu sevdiğini merak ediyorum. yaşayacağım evin seçiminde söz sahibi olmak isterdim. bir ay içinde taşınmak zorunda olduklarım söylemesini kabul edemiyorum. Shepherds Hill'de. fırlak elmacık kemiklerimi ve ince dudaklarımı da almış. Tavuskuşu mavisi gözlerimi. büyüdüğünde de tıpkı bana benzeyecek.sakin sakin oturup pencereden dışarı bakarken buldu. Padanaram adlı büyük ve yeni bir ev. Sevgili kocam bunu bu sabah bildirdi. Üstelik bir mezarlığın yanında oturmak da istemiyordum. Bir doğum günü daha geçti! 20 eylül 1913 Taşınacağız. Şiddetli bir tokat atıp genç gözdesinin yaptıklarını Rasmus'a anlattım. Hemen West Hill çevresindeki eski köyü ve o korkunç eski evleri düşündüm. taşınmaktan hoşlandığım için. paket yapmayı. toparlanmayı. Diğer evlilikler hakkında fazla bir bilgim olmasa da kol kola yürürken gördüğüm çiftlerden ya da Rasmus'un otomobil sattığı insanların evini ziyaret ettiğimde gördüklerimden. saçları da ıslak kum renginde. Sanırım Marie bu oyunu ilgi çekmek için uydurdu. Yine de yalan söyleyip kurtulması doğru olmaz. Dokuzuncu bölüm . anlayamadıkları bu davranışların onları dışarıda bıraktığına inanıyorlar. Taşınmayı. iki yıl ve beş aylık bir kızın böyle bir şey yapması için ne kadar akıllı olması gerektiğini söylemek oldu. Tek cevabı. Kendi yapamadıkları.

BBC'de çalışıyordu. ödünç alınacak.Mesajımı aldın ve benden nefret ediyorsun. telefonda heyecanlı bir ifadeyle düşüncesini açıkladığı o geceden bu yana hiç işitmemiştim: "Ne kadar da yakışıklı!" Telefonuna cevap vermedim. Amerika'ya gidip kayboldu. Cary'nin bile bunu böyle kabul edeceğini düşünüyorum. Đstemediği sürece kimseyi başkasının elinden alamazsınız. bunu anlatmak için başka bir yol yok. Ne var ki telesekreterde duyduğum sesi on beş yıldır. Bir okuyucuya teşekkür etmek -genellikle hepsi de kadındı-başsağlığı dilekleri için teşekkürlerimi iletip günlüklerin yayımına devam edileceğine söz veren yüzüncü kartı yazmıştım ki. Sevgilimi elimden alıp evlendi. Cary gözünü ona dikti ve aldı. şimdi yakalandığını düşünüp telefonu kapatacaksın ama lütfen. Yine de neden aradığını bilmeden de mutlu yaşayabileceğime karar verdim. Cary Oliver'ı Đlk tanıdığımda.. insanların özgür iradeleri vardır. yaptığım daha çok yapıcı firar denilen bir şeydi. Hâlâ o nefes nefese ders verir sesiyle konuşuyordu. son bir öneri de kitapları kasete kaydetmekten söz ediyordu. Sesim bana bile fazla çatlak geldi. Swanny'nin iki hafta önceki ölümünden bu yana eve gelen başsağlığı mektuplarından koca bir yığın oluşmuştu Ölümünden bir yıl öncesine kadar Swanny'nin haftada üç gün gelen bir sekreteri vardı. oysa binlerce hayranı vardı. Zaman zaman Gary'den bahsedildiğini duydum. böyle alanen sadece geçen bir gece gibi. . ötekinin imzasını atmak isteyebilir miydi? Kısacası benden başka mektupları cevaplayacak kimse yoktu. Đnsanlar kapılacak. Genellikle de adım televizyon dizilerinde gördüm. Artık Swanny bir mektupta yazılanları anlamak bu yana. Biliyorum. Daniel ve Cary daha sonra evlendiler. . Oldukça cesur ve dramatik olduğunun farkındayım. çalınacak ya da terk edilecek eşya değildir. Dürüst davranıp ne istediğini merak ettiğimi söylemeliyim.1960'ların sonuna doğru. On beş yıl çok uzun değil. Daniel. bunun cevabı hazır.Cary. Evden çıkan ben oldum. Swanny'nin çok tanıdığı yoktu. oturup işe giriştim. bu kadın Swanny'nin yazışmalarını takip ederdi. "başucu kitabı" olarak da okunmuştu. Onu sevdiğim tek erkek olarak adlandırmak abartılı olur. Belki de sevmedi. Beni arayan oydu. Oldukça başarılı bir yapımcı oldu.. yani fazla arkadaşı yoktu demek istiyorum. Günlükler uzun zamandan beri televizyona uyarlanıp çekilmiş. daha doğrusu annesinin binlerce hayranı vardı. lütfen telefonu kapama. Annemin son nişanlısının oğlu Psikiyatr Daniel Blain'le beş yıldır birlikte yaşıyorduk. Onu terk etmedim. Swanny de hayranları için annesini temsil ediyordu. imzasını bile atacak durumda değildi. cesaretine hayran oldum. çok daha sonra da boşandılar. Üstelik imzasını hangi adla atacaktı ki? Benimsediği o ikinci kişilikten sonra. . Eğer beni gerçekten sevmiş olsaydı. yine de öyle olmaya çok yaklaşmıştı. ancak Swanny'nin ilk krizinden sonra işi bıraktı. Cary telefon etti. telefonu yüzüne kapatmayacağım. Ağzım kurumuştu.

Tamam mı? Gerçekten de bağışlayabiliyor musun. "Daniel şimdi seni duymalıydı" diye. öyle değil mi? .Konuşuyorum. . Bağışlanmış olmanın tadına varırmışçasına bir süre bekledi.Önce bana yayımlanmamış günlüklere göz atmayı yasaklayıp yasaklamadığını söyle. Farkında bile değildim. ama bir şey söylemedim. zor bir dönem.- Konuşacak mısın? .Neden bahsettiğini anlamıyorum. Şimdi benden ne istediğini söyle. Artık nasıl derler temiz bir sayfayla başlamak istiyorum. Söylemiştim. Benden istediğin bir şey var. Düşünüyordum. Oldukça başarılısın. Orada olması gerekirken olmayan bir şey mi var? . Cary. Daha sonra konuştu: . daha iyi olmaz mı? Önce bunu halledelim. . Bir çocuk gibiyim. Bunu kimsenin görmesine izin verdin mi? . beni bağışladın mı? . Önce her şeyin iyi olduğunu söylemeni istiyorum. bunu sen de biliyorsun. Haydi. .Eğer bilmiyorsan. rahat bir nefes daha alacağını.Oh. seni bağışladım. hiç olmazsa benim de bir fırsatım olacak demek. Gerçekten de şaşırttı.Kendi prodüksiyonlarından birinde iş bulabilirsin. diye devam ettim. .Eksik parça mı? Bunu ilk kez duyuyorum. Duyduğum nefes.Ne? . . Dikkatle konuştum: Konuşmayalı çok uzun zaman oldu. Bağışlanmak istiyorum. Düşündüm. telesekreteri de devre dışı bırakmıştım. onun adını anmak istemiyordum. Ann. .Değil miydin? .Tabiî var. Ann? Gerçekten. bir kedinin mırıltısını andırıyordu.Birinci günlükte kayıp bir bölüm var. bir çocuk gibi davrandığımı düşündüğünü biliyorum. Cevap vermedi ama telefon sessiz değildi. eksik bölüm.Benden ne istediğini söylesen.Peki. yakalanmakla ne demek istedi? Evin dışındaydım. şaşırt beni.

toplumun ilgisi ona değil.Yine de bana ne konuda olduğunu anlat. dergilerde mülakatları yayımlanıyordu. Hansine. . buluşabilir miyiz? Gelebilir misin? Dayanabilir misin? Bir an düşünüp gidebileceğime karar verdim. Đşte.Sonra. . . hani hizmetçi.. onun elinde bulunan ve henüz yayımlanmamış günlüklere dönecekti. Yine de Cary'nin bilmek istediği şeyin Swanny'nin doğumuyla ilgili olduğunu anladım. Đşte bu! Gerçekten de bunları bilmiyor muydun? . . en ilginç olanı. senin teyzen kim? Senin teyzenin kim olduğunu bilmiyorum bile. Hansine eve gelir ve komşu evde ya da arka sokaktaki evlerden birinde çalışan bir hizmetçiyle tanıştığım anlatır. tercümanı gibi görülüyordu. onun bir şekilde akraba olduğunu biliyordum. neden söz ettiğini anlamadığımı söyledim.Asta'da.. Bebekliğinde ne var? Umarım bu konuda paparazzilerin saldırısına uğramadın? Bu konunun ne olduğunu. . Đnsanların ilgisini çeken Asta'ydı. Belki de ilk kez birisi benimle konuşurken bütün günlüklerin içeriğini bildiğimi. Roper hakkında bir dizi yapmak istiyorum. Hansine'yle çay içmeye gelen kadın ve çalıştığı evdeki insanlar hakkında daha fazla bilgi verir.Roper. neydi adı. karısı ve kayınvalidesidir. Sanırım öyle.Aman Tanrım... Swanny onun aracısı. Ne de olsa Swanny ünlü bir kişi olmuştu. . Anlaşılan kendimi farkında olmadan bu konuya fazlasıyla kaptırmıştım. satır satır ezberlediğimi varsayıyordu. televizyona konuk oluyor. evinde çalıştığı insanlar Roper.Ann. . Şimdi öldüğüne göre. Yakında daha da çoğalacaklardı. ne olabileceğini sordum. Özür dilerim. . tabiî. isteğinin Swanny'nin kökeni ile ilgili olmasıydı. şeyin hakkında bir bölüm var. Büyük bir samimiyetle. dedi.Swanny Kjær.Evet. bir anlamda sözcüsü. . ne var ki hayattayken. birinci cildin hemen başlarında. .Teyzemin bebekliğiyle ilgili olup yayımlanmamış tek bir nokta bile kalmadığından eminim. ama teyzen olabileceğini hiç düşünmedim.Teyzenin bebekliği mi? Ann.Ne istediğini biraz sonra belli etti. Asta'nın gerçek kızı olup olmadığı konusunun o kadar da önemli görülmeyeceği açıktı. Tabiî gidebilirdim. kelime kelime. radyo programlarına çıkıyor.

Nedendir bilmem. Bütün fark. Sellway. ancak yine isim yoktu. Annemin ölümünden aşağı yukarı iki yıl sonra. Paul Sellway'in bir doktor (derin saygı duyduğu ama sevmediği bir unvan) olduğunu öğrenince inanmayacaktı. Kendi kökleriyle ilgili araştırmasını sürdürürken. Ne bir açıklama ne de ayrıntı. Mektup birkaç paragraflıktı. bir doktor ha? Aptal Karoline gibi bir çiftlik hayvanından farksız o köylü Fink'in torunu! Morfar'ın kendisinin de bir ağıldan (hem de birçok açıdan) gelmiş olmasının fazla bir önemi yoktu. Paul Sellway adlı birinden geliyordu. ama ne olduğunu çıkaramadım. Ken'in karısının bir akrabası bir Sellway'le evlenmemiş miydi? Daha fazla düşünmeden mektubu okumaya giriştim. Maureen'in. böyle davranmasının nedenini açıklayamıyordu. Ben de öyle. Hizmetçi ev sahibinden bahsederken "hanımım. Mrs. Ne yani.. kucağında bir bebekle bir kadının çıktığını gördüğünü yazıyordu. 15 ekim tarihinin altında "Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamla" ilgili bir bölüm okudum. aşağı tabakadan bir değil. Anlaşılan Asta konuyla fazla ilgilenmemişti.. Swanny çok daha değişik düşünürdü. ama aklıma gelmedi işte. Kendi Asta cildimi buldum. Hansine'nin arkadaşı. gerçek züppelerin büyük çoğunluğu gibi. Daha sonra. anneannesinin ölümünden hemen sonra tanıştığını hatırlıyordu. telefonu kaparken başladı. Mrs. daha önce böyle bir boşluk görmediğim için şaşırmıştım. Kız kardeşinin ölmüş olduğunu kabullenip alışmıştı. evinde çalışan diğer insanlarla ilgili bölümleri gördüm. Asta da defterine her gün yazmamıştı. iki kuşaktır uzaklaşmış olmaktaydı. Mektubunu antetli kâğıda yazmıştı: Dr. karısı ve karısının annesinden söz ediliyordu. Daha sonra Asta bu insanların oturduğu sokağa gittiğini. yani o zaman. Hepsi bu kadardı. Sokakta düşen yaşlı adam. Sellway. Onunla küçük bir çocukken. Bir adam. Tıpkı tabiatın boşluktan nefret etmesi gibi. adresi de Londra E8'di. Merak. P.Söylediği adlar bana hiçbir şey ifade etmiyordu. 26 temmuz 1905 günü yazılanlardı. 1943 yılında doğmuştu. günlük telefon konuşmalarını yapmamayı öğrenmişti. Teyzemin ölümünden sonra acımı paylaşmak istediğini belirtiyordu. evlerine baktığını. yani Hansine Fink'in torunuydu. ilk sayfalarını okudumRoper diye birisinden bahis yoktu. Mektubu okumaya başlamadan. . G. Bu isim bana bir şeyler söylemek istiyordu. çarşamba günlerini başka türlü doldurmayı. cahil Hansine'nin torunu. Sonra. 30 ağustosa kadar bir şey yazılmamıştı. Hansine'nin kızına da gitmişti. bir süre bu adı daha önce nerede duyduğumu düşündüm. Bütün bunlar. sadece Cary'yle iki gün sonra buluşmak üzere sözleştik. kendimi "Asta buna ne tepki gösterir?" diye düşünürken buldum. Günlüklerde boşluklar olur. Gerçek bir züppeydi. bazen haftalar boyunca yazmadığı da oluyordu. ama kim olduğunu anlamak için sonuncu paragrafa kadar okumak gerekiyordu. Şimdi düşündükçe nasıl olup da daha fazla bilgi istemediğime şaşıyorum. hepsi bu. Roper değil. Hyde" diyordu. Asıl ilgimi çeken bir sonraki mektup oldu. Sellway. Swanny'nin doğumundan iki gün önce. Joan (kızlık soyadı Cropper) ve Ronald Sellway'in oğullarıydı. Swanny de annemin ölümüyle doğan boşluğu kendi kökeniyle ilgili endişeleriyle doldurdu.

Yani annemin yanında çalıştığı dönemle ilgili demek istiyorum. Ya da en azından Swanny onu öyle hatırlıyordu. deneyimlerimden yararlanamam. hiç de güç bir şey değildi. Swanny o dönemde doğmamış oğlunun bütün bunları nasıl bileceğini sorunca da cevabı yine hazırdı. Ne olursa olsun. Swanny'nin bütün bunları oğluna. ama bu o kadar da kolay olmamıştı. Sellway sürekli. iri kemikli ve sıskaydı. şimdi unuttuğum bir nedenle Hansine'nin kızını ziyarete gittiğini hayal meyal hatırlıyorum. Birinin nasıl bulunacağını. Uzun boylu. gerçek cevabı buldu: "Neden annenize sormuyorsunuz?" Swanny sorduğunu anlattı. güçlü ve becerikli elleri vardı. . . Aslında bunu herkes yapabilirdi. Onu bulma görevi bana verildi.Sadece annenizin size o dönemle ilgili bir şeyler anlatmış olabileceğini düşünmüştüm. kişiliğinden söz ederken başkalarından duyduğuma dayanmak benim için. Swanny Asta'nın gözdesi olduğu kadar. Swanny'nin Paul Sellway'le tanışmasının bu ölümün hemen sonrasına rastladığını düşünüyorum. Swanny'nin "tam bir Danimarkalı" dediği. Swanny onunla Hansine arasında hiçbir benzerlik bulamamıştı. Her şeyden önce Joan Sellway taşınmıştı. Sonra Swanny onu görmeye gitmişti. Anlatmadı. Hansine'nin de Westerby çocukları arasında en sevdiğiydi. sorunu anlamıyor gözüktü. büyük mavi gözleri. iyi huylu ve güvenilir bir kadındı. Yine kendi sıkıntılarını kendi yarattığı bir döneme girmişti. Swanny'nin Hansine'nin cenaze törenine değil -ne annem ne de Asta gitmişticenazeden birkaç gün sonra. diyordu Mrs. Joan Sellway'e Swanny'ye verilecek bir emanet bırakmıştı. mektuptaki Paul Sellway'di tabiî. sanki çılgınlık gösterisini ciddiye almak için büyük bir çaba harcıyormuş gibi. Asta'nın vermediği anne sevgisini göstermeye hazır. Oğlu. ne cevap aldığını açıkladı. işimden dolayı bana özel dedektif muamelesi yapan sadece Swanny değildi. Gerçeği öğrenmek istiyor. Londra bölgenin dışına taşınmış olmalarıydı. Joan Sellway ya da kocası Ronald Sellway'in Londra telefon rehberinde bulunmamalarının nedeni. kocası öldükten sonra tek dayanak gördüğü oğluna anlatmasını istiyordu. Onları Borehamwood bölgesel telefon rehberinde buldum. Swanny eski telefon numarasını aramış. açık renk saçlı bir kadındı. . Joan'ı hem bulmak istediğini hem de bulmamayı tercih edeceğini anlamak gerekir. özellikle de benim için yanlış olur. yerinin nasıl belirleneceğini biliyor olmalıydım.Asta'dan sadece birkaç ay daha büyük olmasına rağmen Harisine ellilerin başlarında ölmüştü.Ben de yoktum. Belki de Hansine. aynı zamanda da gerçekten çekiniyordu. Swanny'nin. Oğlumla konuşmanız daha iyi olur. Sonunda. Asta'nın her işe yarar hizmetçisi güler yüzlü. Swanny'ye cevabı "Neden söz ettiğinizi bilmiyorum" veya "Söylediklerinizi anlamıyorum" oldu. Şimdi Joan Sellway hakkında söylediklerime dikkat etmem gerekiyor. karşısına Sellway'lerin şimdi nerede oturduklarından habersiz bir yabancı çıkmıştı. Swanny'ye sadece soğuk davrandı. Onunla daha önce hiç karşılaşmamıştım.

Annesi hizmetçilik yapmıştı.cesur ve soylu ölümünden söz ederlerdi. Đnsanlara alay konusu olmaya başladığını görüyor ya da gördüğünü sanıyordu. O dönemde. Swanny. Swanny.Ağabeyiniz" demişti Swanny'ye. Leyton'a. harika bir kardeşi olduğunu söylemişti. bastırmaya çalıştığı öfkeden. Ona göre "bütün bu üzücü olaylar" olarak adlandırdıklarının tek nedeni Asta'nın bunamasıydı. acı karşıdaki dayanıklılığından. Aradaki tek fark Harry'nin açık renkli olmasıydı. Swanny daha fazla ısrar etmemesi gerektiğini anlamıştı. elleri sürekli olarak titriyordu. kendiyle ilgili ve şaşırtacak ölçüde çekiciydi. ama her zaman olduğundan farklı görünmüyordu. bu bilgisizliği sona erdirmek için hiçbir çaba harcamayacağını da görmüştü. Asta'yı ziyarete gelmişti. kızına gerçeği anlatabilecek miydi? Harry Amca'ya gitti. Essex Caddesi'ndeki evine gittiğinde onu yalnız bulmuştu. böylesi belirtiler yoktu. ama artık durması mümkün değildi.Đşte o zaman Swanny. Borehamwood'lu güzel bir evde oturan. boyunu kısaltmıştı. Parkinson'a yakalanmıştı. Oğlunun ölüm haberini vermek üzere Padanaram'a. Harry Amca'nın Swanny'yi ne kadar sevdiğini. kaprisli. ama hepsi de evlenmiş olmalarına karşın Leyton'dan ayrılmamış kızlarının gözetimi ve bakımı altındaydı. eve ilk geldiği gün o zaman on dört yaşında olan Swanny'ye nasıl bağlandığını anlatırdı. Ancak geçen yıllar belini bükmüş. muhteşem -her zaman muhtemelen. Aslında alışılmış bir şeydi. olayları birbirine bağlayamayacak kadar bunayacaktı. Asta. hiç olmazsa benim görebildiğim ölçüde. ama ne kadar güzel olduğundan hiç söz etmemişti. oğullarının cesaretinden. Yüzü soğukta kalmış bir çocuğun pembemsi beyaz rengini almıştı. inatçı. Kapıyı Fraily açmıştı. Asta on dakika sonra inene kadar Swanny'yle sohbet etmişti. Đyi ama. ama oturma odasına girdiğinde karşısında Swanny'yi bulmuş. Joan Sellway'in davranışlarından. ama aynı zamanda da Joan Sellway'in anlatacak fazla bir şeyi olmadığını. gittikçe içine çekilmesinden. Bütün o süre boyunca yakında Asta'nın da gerçeği açıklayabilecek durumdan çıkmasından korktu. annesinin evlilik öncesi hayati hakkında hiçbir şey duymak istemediğini. ama hâlâ komik. annesinin mütevazı. Asta'dan iki üç yaş daha küçüktü ama daha çok yıpranmıştı. kibar ve . Annemin ölümünden öncekinden bile daha kötü bir durumdaydı. Asta'nın bunadığına inanmak istiyordu. Artık bir açıklama yapmak istese bile Asta hatıralarından söz edemeyecek. . şömineyi yakmış sabah gazetesini de getirmişti. Üst katta oturan kızı yemek tepsisini kaldırmış. oğlu doktor olmak üzere olan kızının kendinden hiç de daha yüksek olmayan bir kadının sorularıyla karşılaşması için ne suç işlemişti? Anlaşılan bu kadın buraya sadece onunla alay etmek. Peki ama annesi kızının. Swanny hakarete uğramıştı. bu konuda en az kendi kadar bilgisiz olduğunu. çünkü Asta'nın bunaması "bu üzücü olayların" Torben'in de dediği gibi saçmalıktan başka bir şey olmadığını gösterecekti. Asta doksanlarına girmişti. Paul Sellway'in büyükbabası Sam Cropper kadar uzun ve yakışıklı biri olmalıydı. hatta utanılacak kökenini yüzüne vurmak için gelmişti. özellikle de bu konunun kocası ve oğlu önünde tartışılmasından hiç hoşlanmadığını anladı. Asta bunamışsa. savaştan sağ dönenlerden bazıları ölen arkadaşlarının evine giderek oğullarının son saatlerinden bahsederek aileyi teselli eder. Gençliğinde. Annesi. Swanny'nin kafasına Asta'nın bunaklığı fikrini sokan Torben'di. Kim yıpranmamıştı ki? Hâlâ yalnız yaşıyordu. bu kadının annesinin evinde ayak işleriyle uğraşmıştı.

Asta'nın ona ne anlattığını hiç öğrenemedi. göremiyorum. onları görebiliyor musunuz? Đçlerinden herhangi birini? Sevgili kızım. diye kızdı. lille Swanny. . çünkü ne görmek istediğini bilmezsin.Cevabım hayır. Asta kızın onun olmadığını. Swanny ona her şeyi anlattı. Hayır. şimdi artık bunu söylemenin bir sakıncası yok. artık nasıl değerlendirirsin. büyük bir sevgiyle öptü. o güzel kızı evlat edindiğini söyleyecek diye bekledim. Asta'yla bunca zaman dostluk edebilmek için çok iyi bir dinleyici olmak şarttı. Sonunda "Bundan bana bir kelime bile etmedi" dedi. Bak. Tek bildiği. bunu bana sorman gerekli mi? Ona bunu sormak zorunda olduğunu. Harry Amca'nın Asta'yla ne konuştuğunu. Asta da buna bayılırdı. Harry Amcayı sorguya çekmesinin Asta'yı çok kızdırdığıydı. Konuşulması kolay. dedi Swanny. iyi bir dinleyiciydi. hem de hiç. birbirimizi iyi tanıdıktan sonra annen ve ben dost olduktan sonra.Bana da söylemiyor! Bütün bunları uydurmuş olabilir mi? Uydurabilir mi? . . Asta'nın elini her defasında öperdi. . . Swanny giderken onu. Swanny'nin elini tutup öptü. onu böylesine sıkıştırmak. ama bu safsata. Sonra düzeltti. Göremediğinde. Swanny'nin elini tuttu. Bu yüzden sorun beni şaşırtmadı.Kalbi hasta yaşlı bir adama böyle soru sorulur mu? Yaptığının tek sonucu onu da çılgın bir kadın olduğuna inandırmak oldu. işte o zaman sorun var demektir. görürsün. . Bunu kendinde görmek zordur. Swanny ağlamaklıydı: . ama Asta'nın sevgisini kazanan bu âdeti nereden aldığım kimse bilmiyordu.Zavallı adam. dedi.Ona sadece beni evlat edindiğini bilip bilmediğini sordum.Sana bir şey söyleyeceğim kızım. bana söylemesini bekledim. Ama diğerlerine bakınca. öyle değil mi? Çocuklara baktığında büyükleri. Sevgili anneni çok seviyorum. Sanki benim ve kocamın çocuğundan başka bir şey olabilirmişsin gibi. bu da beni hep şaşırttı. Swanny daha bir şey söylemeden. anne babayı ve çocukları tanıyınca. anne babaya baktığında çocuğu görürsün. Bütün ömrüm boyunca akıllı bir çocuğun babasını tanıması gerektiğini işittim. Hep bir gün gelecek. Hiçbir zaman göremedim. Harry Amca bir dakika kadar suskun kaldı. Swanny. başka çaresi kalmadığını söyledi. Benim yüzüme baktığınızda. O gün hiç gelmedi.Babamı tanırdınız. Rasmus Westerby'yi tanırdınız.neşeliydi. ama sen onun çocuğu olamayacak kadar güzeldin. kendini aynada olduğun gibi göremezsin. Hiç de Đngiliz olmayan. Asta'yla konuşmaya söz verdi. Asta'yı tanıyorsunuz. ona söylediklerini bana anlatırken gözleri yaşatıyordu. . bilmem.

güzel bir evin var. Mor. Asta onu gerçekten seviyordu. Harry birkaç hafta sonra öldü. elini de diğer yana sallayarak: . ondan. o zaman bu kadar aptalca davranmanın anlamı neydi? Sonunda Asta ya son kozunu oynadı ya da başının etinin yenmesinden. Bir daha evlenmedi. Bu davranışın insanların gözlerini cennete çevirip Tanrı'dan sabır diledikleri zamandan kalma bir miras olması gerekir. . bir arkadaş olarak istedim. "Keşke Harry'nin evlenme teklifini kabul etseydi" diye düşündü. Oh. ama koltuğun ucuna iliştiğinde. Olan biten bu. Lütfen biraz mantıklı ol. Swanny bana. .Zavallı. söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. gözlerini tavana dikti. çok sıkılan insanların yaptığı gibi başını geriye ata." . ama araştırmaktan bir türlü vazgeçemediğini anlata. Gergin değildi. Swanny annesine o kadar sinirlendi ki. kimseyi ilgilendirmediğini. Swanny o zaman Momor'un yüzüne dalgın ve gururlu bir ifade yerleştiğini anlattı. dişleri de takırdardı. Bunun önemli olmadığını. hepsini uydurdum? Swanny titremeye başladı. Asta'ya gidip gerçeği öğrenmek için soru sormamaya elinden gelen gayreti gösterdiğini. olmaz mı.Neden kabul etmedin? Başını bir tarafa döndürüp. lille Swanny? " dedi. Doğrusunu anlatması için Asta'nın başının etini yedi. çok zaman önce. O nasıl bilsin? . Onu bir kocadan çok. "Đnsanlarla alay etmekten hoşlanan kötü kalpli bir ihtiyarım ve bütün bunları uydurdum.Đyi de bunu bütün dünyanın öğrenmesini istiyorum anlamına gelmez ki. her zaman çocuklarından fazla sevmişti. Swanny de ona bakma. hiçbir şey hatırlamadığını anlattı. Bunu sana daha önce söyleyip söylemediğimi bilmiyorum. Ona neden soruyorsun? Onunla tanıştığımda sen on dört yaşındaydın. Diyelim ki gerçek olmadığını söyledim. insanlar evlenince çok değişiyor.. Hiç olmazsa kendi kocasıyla Leyton'da olacak.En yakın arkadaşın da. şimdi artık bundan bahsetmeyelim. her seferinde de Asta değişik cevaplar verdi. çok rahatsız olduğunu belli ediyordu. . Asta da "Öyle diyelim. ama ben ilk seferden hiç hoşlanmamıştım. Titreyerek Asta'ya baktı. giderek daha çok titriyordu. zaten hiç gergin olmamıştı. bana evlenme teklif etti. . Swanny'ye sadece üvey annesinin kendini sevmemesi durumunda önemli olabilecek bir şeyin peşini bırakmamasını söyledi. Senin için mesele yok. Annesine doğumuyla ilgili sorular sorduğunda. O dönemlerde artık biraz daha uzun oturuyordu. Yıllar geçti.Uygun olmazdı. tabiî. iyi bir kocan. onunla uğraşma sıkıntısından kurtulacaktı. Umutsuzluğa düşen. Oysa o.Ama değilim. Hiçbir şey bilmiyordu. sürekli oyun oynamak mecburiyetinden sıkıldı. bunu burada bırakalım. olmadığımı sen söyledin. Bazen titremesi daha da şiddetlenir. Neden yine riske gireyim? Sana söyleyeyim. yalnız bir hayat sürdü.Yani mektubu da sen yazdın? dedi Swanny.

Asta Ken'i fazla sevmezdi. Her zamanki araştırıcılığı ve izleyiciliğiyle Finchley'nin meydana çıkışını seyretmişti. ama Asta bunu hatırlamıyor gibiydi. Ken ve Maureen'in otomobiline binip gittikten hemen sonra Swanny zaman kaybetmeden üçüncü kata." O zaman Swanny cüretli ve korkunç bir şey yapmaya. Öyle doğaya fazla ilgi gösterdiği için değil. Kew Gardens'ı yürüyerek gezebilecekti. Swanny. Asta'nın odasına girerek arama yapmaktı. Ken ve Maureen birçok kez Asta'yı evlerine kalmaya davet etmişlerdi. Kew Gardens'ı daha önce hiç görmediğini söyleyen Asta oldu. Yaptıklarını bana itiraf edebilmek için Asta'nın ölümünden sonrasını beklemek zorunda kalmıştı. Bu görülmemiş bir ziyaretti. Eğer Twickenham'e. Asta'nın bakımını falan üstlenmiş gibi değildi: bütün diğer doksanlıkların tersine Asta'nın bakıma ve özene ihtiyacı yoktu. Ken ve Maureen ısrarlarını artırdılar. böylece rahatsız edilmeden odasını arayabilecekti. Ken'in oturduğu bölüme gitse. Asta'nın odasına gitti. Onu şaşırtan."Eğer öyle istiyorsan. Niyeti. Maureen ve Ken'e misafir gittiğinde çıktı. önüne çıkan ilk fırsattan yararlanmak. yaşasaydı Mads'ın da mutlaka ismini değiştireceğini ileri sürerek Asta'yı kahkahalarla güldürmüştü. Belki de Ken ve Maureen sadece iyilik etmek istiyorlardı. Gülleri diğer çiçeklerden ayırt edebilirdi. günlüklerinde de bazen kayın ağaçlarından söz ederdi ama aynı cümlede atkestanesini tanıyamayacağını da itiraf ediyordu. şaşırtıcı bir biçimde iyileşmeye başlamıştı. Alçak sesle yaptıklarını anlatırken. Swanny'nin sıkıntıları ve uzun süredir içinde bulunduğu durum. Bence asıl gerçek Ken'in yerine bir kız doğurmak istemesiydi. ağabeyinin başka bir amacının olmasından kuşkulandıysa da ne olabileceğini çıkaramadı. Bu fırsat. bana öyle demişti. daha bebekken ölen çocuğu. Torben hastaneye kaldırılınca. Swanny bir keresinde çok öfkelenmiş. daha önce yüzü kızarmadan aklına bile getiremeyeceği bir girişimde bulunmaya karar verdi. eğer seni mutlu edecekse. Hampstead değişikti. bir yan bakış. En sevdiği oğlu Mads'tı. Hampstead banliyö olarak gösterilemezdi. onu kendi deyimiyle "kötü niyetli" yapmıştı. Asta. Kew ilginçti. sadece Garden banliyösü olarak adlandırılan. Ne olursa olsun. Asta'nın verecek fazla bir şevi. Ken emekliye ayrılınca Baker Sokağı'ndaki evlerinden Twickenham'e taşınmışlardı. Swanny'ye de annesini birkaç gün Beckenham'e götürmekle Asta'nın bakımını üstlenmek. Asta. Ken bunu duyunca Asta'ya kocaman evde kendini yalnız hissediyor olması gerektiğini söyledi. ona göre hiç de Hampstead'e benzemeyen. Asta banliyölerden hoşlanmadığını söylerdi. Torben bir kalp krizi geçirmiş. bazılarının da mastürbasyona ya da . ama Asta'yı gitmeye teşvik etme yanlışına düşmedi. Finchley'ye ait olması gereken bölüm hariç. Swanny gününün önemli bir bölümünü hastanede. kocasının yanında geçiriyordu. Ya da en azından "gerçek para" olarak adlandırılabilecek bir parası.Alışılmış bir omuz silkme. bir tebessüm. her uzvu ve yetisi yerindeydi. çünkü serada yetiştirilen muzların neye benzediklerini görmek istiyordu. -böylelikle de kızkardeşine dinlenme fırsatı vermek istediğini anlattı. onların amaçları Swanny için önemli değildi. o sadece Asta'nın gitmesini istiyordu. Bağımsızdı. Oysa Mogens de başka bir isim almıştı. bırakacak çok bir parası yoktu. ama Asta her seferinde davetlerini geri çevirmişti. Asta'nın gitmesi için can atıyordu. Oysa Swanny. gözlerini benimkilerden kaçırıyordu. Odaya girmesini ayyaşların yalnız kalır kalmaz şişeye sarılmalarına. onun adını değiştirmesini hiçbir zaman kabul edemeyeceğini söyler dururdu.

uzun çabalar sonucu defteri ele geçirdi. Tabiî bana bütün bunları çok sonra anlattı. ne bir eşyanın eklendiğini ne de birinin çıkarıldığını anlatmıştı. Asta'ya ait olan eşyalar Napolyon tarzı yatak ile meyve ve yaprak oymalı koyu renk cilalı masa. Torben bunu duyunca günlükle çok ilgilendi. son tarihin 9 eylül 1967 göründüğü günlük olduğunu bilmiyordu.fetişlere düşkünlüğüne benzetiyordu. ne var ki 1966 ve 1967 tarihlerini görünce daha fazla devam etmedi. O odayı sahibesinin ölümünden tam dört yıl sonra ziyaret ettim. Asta'nın odası genişti. Swanny annesinin son günlüğünü eline aldığında. Đnsanlarla ilgilenirdi. Yine de bir kez daha aramaya karar verdi. benim değil. o dönemde günlüklerin varlığından bile habersizdi. onun ilgilendiği yaşamın anıları değil ta kendisiydi. Kullanıp kullanmadığını bilmiyordu. hiçbir şey bulamamıştı. neredeyse lüks döşenmişti. gittiği davetler ve giydiği kıyafetler ve günlük hava raporlarının dışında bir şey yoktu. bunu hatırladı. eski çantalara baktı. daha doğrusu Asta'nın yazı masası olarak kullandığını sandığı mobilyaya yöneldi. içinde yaşanmamış görünüyordu. devrimden önceki yaşamdan bir fotoğraf ve her çeşit ilginç toplumsal ve siyasal yorumlar bulmayı umuyordu. Asta'nın yıllardır giymediği paltoların ceplerini yokladı. Willow Caddesi'ne gelmeden önce de oradaydı. bir yıl süreyle San Petersburg'da bir otelde yaşamışlardı. Yaptıklarından dolayı çok utanıyordu ama hiçbir ayrıntıyı ihmal etmedi. neredeyse midesini bulandırıyordu. O günlerden birkaç yıl önce. Odadaki eşyalar ve süsler Swanny'nindi. Yazı Danca'ydı. En tepedeki kalın ciltli defterin en son günlük. Aradığı şeyi bulmak gibi bir tiryakiliğin pençesindeydi. Çekmecelerde mektup kâğıtları ve zarflar. Üstelik çok sonraya kadar 9 eylül 1967'nin Harry Duke'un cenaze günü olduğunu da anlayamadı. Swanny girer girmez Asta'nın yazı masasına. Asta. sağ alt köşesinde fotoğrafçının adı. Buraya daha önce de bakmıştı. ama onlara ihtiyacı yoktu. annem ve babamın evlilik fotoğrafı. gençken Kopenhag'da çektirdiği. çoğu yaşlı kadının yaptığı gibi . solda da bir pop yıldızının imzasına benzer "Asta" yazılı bir portre. Oysa Swanny odada hiçbir değişiklik yapılmadığını. bu gibi yayınları okuyanların herkes gibi ben de gördüm. Bütün üçüncü katı kullanıyor da denebilirdi. kitaplar ve başka evlerde olduğu mobilyaların üzerine yerleştirilmek yerine duvarlara asılan çerçeveli fotoğraflardı: güneşsiz bugünde çekildiği belli olan bir Padanaram sepyası. Günlük gerçekten de toplumsal içerikliydi. okuyabiliyordu. Asta'nın üç yıldan beri açmadığı. fotoğraf albümleri. Elbise dolabının kapakları. yine de bana boş. Kocası Great Northern Telegraph Company'de çalışıyordu. aslında hiçbir zaman kapatılmayan çift kapıyla ayrılan bitişik iki odadan oluşuyordu. Ancak Asta hiçbir şey saklamıyordu. Swanny'nin birkaç resmi. Şiddetli bir fırtına ve yandaki bahçeye devrilen bir ağaçla ilgili bölümü okudu. tabiî odanın fotoğraflarını dergilerde ve pazar eklerinde. orasını ilk kez Swanny'nin ölümünden de sonra görebildim. günlüklerden yeni bir cildin yayınlandığı dönemlerde. Burası günlüklerin yazarının son yaşadığı yerdi ve -en azından. Elindeki defterde genç bir kadının gündelik faaliyeti. Torben'in bir yakını kadın ölmüş ve 1913 yılında Sen-Petersburg'da yaşarken yazdığı günlüğü bırakmıştı. Asta kimseyi kendi alanına davet etmezdi. kullanılmamış bir defter ve şaşılacak kadar çok ucuz tükenmez kalem vardı. Kendine ait banyosu da vardı. Odayı hiç görmediğimi söylemiştim. Asta istifçi değildi.haberlerin başköşesindeki yerini alırdı Swanny'nin evindeki bütün odalar gibi rahat. istese kimsenin kullanmadığı sandık odasına da yayılabilirdi. Yaptıklarından utanarak. sonra kitabı masanın üzerine bıraktı. Bu zorunluluk nefes almasını güçleştiriyor. eline geçen her şeye baktı. Tabiî Swanny defteri açtı. bunlar onun sözleriydi. hava sirkülasyonunu sağlamak için her zamanki gibi açıktı.

Elbiselerini satıp oldukça iyi bir para kazandı. Swanny bu elbiselerin bir gün yeniden moda olacakları umuduyla saklandığına karar verdi. Bütün bunları anlayamıyordu. Ancak zavallı Torben'in Swanny'yi rahatsız etmesi mümkün değildi. Hızla iyileşmesine. John's Wood High Street'te antika elbiselerle ilgilenen bir dükkân bulmuştu. St. Sonraları bana. Onuncu bölüm . bir kez daha işkadını yeteneğini kanıtladı.pasakların birikmesine de izin vermiyordu. Asta istifçilikten ve duygusallıktan hoşlanmadığı için. Nüfus memuru belgenin altına Edward Malby adını yazıp imzalamıştı. Güneybatı Hackney bölgesi nüfus memurunun 55 Sandringham Caddesi. Yine de belgeyi yeniden inceledi. Asta millerce ötede. Swanny umutsuzluğa düştü. Evde bir sürü kilitli dolap vardı ve Swanny anahtarlardan birinin Asta'nın dolabına uyacağını düşünmekte haklıydı. Ama Asta'nın amaçlarını yanlış değerlendirmişti. anlaşılan Asta anahtarı yanında götürmüş. Gerçekten de öyle oldu. annesi de Asta Birgit Westerby (kızlık soyadı Kastrup). Belgede adı Swanhild olarak görünüyordu. Mektubun geldiği tarihten bu yana doğum belgesini sık sık incelemişti. en az onu porno bir film izlerken yakalamış kadar şaşırırdı. birkaç hafta sonra da isteğini gerçekleştirdi. yaptıklarından nefret ettiğini. Asta dolaptaki elbiseleri satmak niyetindeydi. Swanny'nin asıl hedefi kilitli dolaptı. Sanırım en az Asta kadar Torben'e de yakalanmaktan çekiniyordu. Kocası çok kuralcı bir adamdı. Dalston'daki bürosunda doldurulup kaydedildiğini gördü. görünümündeki yumuşaklığın ardında katı bir disiplin gizliydi. Anlattığına göre daha sonra kendi yatak odasına gitti. Asta'nın öldüğü yıl bileğe kadar uzun etekler yeniden giyilmeye başlandı. kendi doğum belgesini inceledi. Twickenham yolundaydı. birkaç tane de yirmili yılların modasına uygun. Elbiseler ve "kostümler" Büyük Savaş'tan kalmıştı. Swanny dolapta ne bir mektup ne bir belge hiçbir şey bulamadı. (Rasmus'un istediği isimler daha eklenmemişti) babası Rasmus Peter Westerby. fazlasıyla kâfur kokuyorlardı. doğumunun 21 ağustos 1905 günü. Yaşamın anıları arasında boğulmaktan hoşlanmıyordu. yirmi beş yaşında olarak yazılmıştı. otuz bir yaşında. Anahtarı yoktu. Bu kez de sanki yüzüncü kez bakıyormuş gibi oldu. Anahtarın olmaması büyük bir sorun olmadı. karısının annesinin eşyalarını karıştırmasına. açık dolaptakilerin eşiydi. belki de odada bir yere saklamıştı. yakında eve çıkacak olmasına karşın hâlâ hastanedeydi. mühendis. Görebildiği kadarıyla buradaki elbiseler biraz daha eski olmakla birlikte. Özellikle titiz ya da düzenli olduğundan değil. boncuklu elbise vardı. kimse tarafından rahatsız edilmeyeceğini bilmenin keyfini çıkardığını söyledi. Swanny dolabı açtığında içinin elbise dolu olduğunu gördü. yine de evde tek başına olmanın.

Günlüklerin karton kapaklı baskılarını aldım. yarı merakla. Yapılacak en iyi şey. Gözleri Asta'nınkiler gibiydi. son kez onları Swanny'nin elinde görmüştüm. Posta yoktu. Daha önce hiç okumamıştım. Daha yayımlanacak günlük var.Peki ama. dedim. Hava. burada ne yapıyorsunuz? dedim. telefon icat edilmemişti. taşınmaktı. yarı şaşkınlık.Burada oturuyorum. Hampstead Heath Đstasyonundan çıkan kalabalığın arasından Gordon Westerby'yi tanıyabileceğimi sanmam. Yoksa o da Willow Caddesi'ne mi oturuyordu? .Eşcinsel olduğumu açıkladığımda. Sizi gördüğüme çok sevindim. yoğun ve araştırır gibi bakmaya başladı. demek istiyorum. Yanlış anlamayacağımı söyledim. yine de bu kadar yakında oturduğuna göre neden büyükhalasını hiç ziyaret etmediğini merak etmekten kendimi alamadım. Birbirine uygun olan diğer şeyleri ise parlak siyah ayakkabıları ve evrak çantasıydı. bir haftadan beri de tek bir yağmur bulutu bile görünmemesine rağmen. Roderick Caddesi'ndeki bir dairenin yarısına sahibim. Ne dersiniz? Gözlerime dürüst. dedi.Tabiî. O da cevap beklemiyordu. Yanlış anlamayın. sanki biraz daha sulandırılmış. içinden görünen mavi-beyaz çizgili gömleği düz mavi kravatına uygundu. ama o denli kolalı görünmüyordu. Yağmur yağmamasına. anlatabiliyor . yine de başını yaklaştırarak bir sır verirmiş gibi devam etti: . Hampstead'in tek boş yeri olduğuna inandığım boşluğa park etmek zorunda kaldım. kitapta kullanılabilir. Yoksa hâlâ annem ve babamla birlikte oturduğumu mu düşünüyordunuz? Bunu hiç düşünmemiştim. Yakası cenazedeki gibi kalkıktı. Eğer Asta'nınkiler yağlıboyaysa. Günlükleri görmeyeli on dört yıl olmuştu. Swanny'nin cenazesinde ilk kez karşılaştığımız o korkunç nisan gününden çok daha sıcaktı. . Evin yakınlarında otomobili bırakacak tek bir yer bulamadığım için dönüp durdum. . . çok iyi bir şey olacağından emininim. sadece biraz daha soluk. ona dönüp bakmazdım bile. yağmur beklenmemesine.Size anlattığım o soyağacı.Soyağacımı bitirdiğimde kullanılabilir. değil mi? . sonunda da yarım mil ötede Pond Caddesi'nde.Cary'yle buluşup günlükleri göstereceğim günden bir gün önce defterleri yalnız görmek üzere Willow Caddesi'ne gittim. Gelecek yıl ya da daha sonra. Gordon Westerby'yi düşünmüş olduğumu söyleyemem. Şaşkınlığım karşısında biraz alınır gibi oldu. onunkiler suluboya olmalı. . O kadar heyecanla seslenmeseydi. Sanki sokakta rastlaşma dışında görüşme yolu yokmuş gibi konuşuyordu.Size rastlamayı umuyordum. canlarının sıkıldığını biliyorum. onlarla hâlâ çok iyi anlaşıyoruz. televizyondaki polisiyelerde görülen dedektiflerin giydiğine benzer bir yağmurluk giyiyordu. Eski baskıları yeniden yayımladıklarında da kullanılabilir.

Yayımlanmış bir kitaba karşı duyduğu derin saygıyı hiç kaybetmedi. Swanny'nin evi. Bu yüzden Asta'nın kitabının bir hediye kutusuna konmuş ilk basımını masasının üzerine yerleştirmişti. Günlüklerde Asta'nın ve Rasmus'un ataları ya da akrabalarıyla ilgili hiçbir şey yoktu. yayıncısının onur konuğu olmuş. dış görünüşlerini bir kenara bırakıp sadece içerikleriyle yaşamaya alışamamıştı. ne yazıp ne okuduğunu bilmiyorum.Size güveniyordum zaten. bunlardan çoğu da duvarları kitaptan yapılmış gibi gözüken çalışma odasındaydı. bunu söyleyeceğinizden emindim. Swanny. birden itibaren numaralanmış. Çevirilerin arasında en yenisi Đzlandaca'ydı. bazen bir vazonun hilal biçimi kesiminde. yaklaşık birkaç bin kitap vardı. masanın hemen karşısındaki kitaplığın en alt rafına konulmuştu. . Güneş ışığı olmadığından. erkeklerin ise hiç aldırmadıklarını fark ettim. dolmakalemine. Burada ne çalıştığını. ciltlenmiş ama düzeltilmemiş tashih nüshaları. çalışma odaları olması gerektiğine inanırlardı. bana rastlamaktan mutlu olduğunu tekrarladı ve hızla Gospel Oak yönünde ilerleyip gözden kayboldu. Burayı hep kendi odası olarak adlandırır. onlarla gerçekten haşır neşir olamamış. Duvara. bir kupanın cilasında. odalar hâlâ küçük hareketli ışıklarla dolu gözüküyordu. Asta'nın günlüklerinin burada olmadığını biliyordum. bir prizmanın yüzündeki şimşekte. davetlerde ünlü yazarlarla tanışmış.muyum? Bu kez bir hafta sonu keyfi yapacağız. tıraşlanmış camın üzerindeki ışık oyunlarında yansıyordu. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey ve Parlak Genç Orta Yaş adı altında yayımlanmış üç cildi. Soyağacı konusunda yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. kitapların tüm tercümeleriyle birlikte raflara dizmişti. düşündükçe elçilikte bu gibi işler için yeterince büyük bir odası olduğuna inanıyorum. dedi. ama gerçek bir kitapseverin kitaplara yaklaşım tarzına erişememiş. Yine görüşeceğiz. Swanny'nin fotoğrafını bu odada çekmişti. Swanny yayıncılarla sıkı fıkı olmuş. Kadınların aileleriyle ne kadar ilgili olduklarını. Daireyi paylaştığım arkadaşımla birbirimize yüksek sesle kitap okumaktan çok hoşlanıyoruz.şaşılacak derecede sessiz. ama bir o kadar da sıcak ve temiz kokuluydu. Swanny orayı kendi amaçları için kullanmaya başlayana kadar boş kaldı. tıpkı kadınların dikiş odası olduğu gibi. insan sanki bir mücevher kutusunun içinde dolaşıyormuş duygusuna kapılıyordu. Hobimle her ilgilendiğimde. Swanny. dedi. Torben'in ölümünden sonra çalışma odası. Torben hep aşağıdaki odalardan birini çalışma odası olarak ayırırdı. . Bertie Wooster tipi iki sıra bembeyaz dişlerini gösterdi. ama kendi bildiklerimle bazı boşlukları kapatabileceğimi düşündüm. -burayı hâlâ böyle adlandırıyordum. bütün bu parıltı ve ışık kaybolmuştu. Torben'in oldukça mütevazı aletlerine. Çalışma odasına sık sık girmiştim. bu gerçekle karşılaşıyorum. Sanki yağmurun dinmesini. süslerde ve avizelerde o kadar çok cama sahipti ki. Her zaman gösterdiği o parıltı hâlâ mevcuttu. Swanny ve Torben o kadar çok gümüş ve bronz. Đlk kez gülümsedi. tanıtma kampanyalarına katılmıştı. Sınırlı sayıda ve D formatında basılıp fotoğraflarla süslenmiş bu Gyldendal baskısı masanın üzerinde biraz eğik dururken. Yine de onun türünde erkekler. O pırıltı günün ve gecenin her saatinde görülüyordu. Sunday Times gazetesi " …'nın Yaşamından Bir Gün" dizisi için geldiğinde. kurutma kâğıdına ve mürekkep hokkasına bir bilgisayar ve fotokopi makinesi eklemişti. Babam hiçbir şey bilmiyor. Asta. Evde çok. cilalı açık renk tahtadan çerçevenin içine ilk günlüğün ilk sayfasının (biraz büyütülmüş) bir fotokopisi asılmıştı. ikinci kelimeye de hafif bir vurgu oturturdu. karanlığın kalkmasını bekler gibi umut içindeydi.

onun gerçeği arayan. gerçeği bilen tek kişinin onu asla açıklamayacağını bilen araştırmacı çabalarım düşündüm. Asta'nın odasını ararken Swanny'nin duyduklarının bir kırıntısını hissederek bakılacak yerleri araştırdım. korunan. kurtulamayıp ölmüştü. onun kadar "saf' olmak istiyordu. Kocasını hiç Torben'in kendisini sevdiği kadar sevmemişti. Bunaklık olarak adlandırdığı. aranan ve sevilen bir kadın olarak görüyordu. Üstelik artık Torben'in ölmesinden sonra. yapan yapılandan iyi olacaktır. Torben'in aşkı ve bitmeyen bağlılığı da Swanny'yi çok öncelikli bir yere koymuştu. sınırlı baskılara. Asta'yı yalanlan ve uydurmalarıyla Swanny'yi mutsuz kılmaya itmişti. On bir yaşındayken ölen ağabeyi Mogens'in ölümünden bu yana. Herkesin içinde. Swanny'nin gidişi Asta'nın Twickenham'da bir akrabasını ziyaret etmesine benzemiyordu. Yazı masasının çekmecelerine baktım. Doğru. Torben'in yanında kendini mutlu. bir an önce eve girebilmek için son adımlarında acele ettiğini. Torben birinciden altı ay kadar sonra ikinci bir kalp krizi geçirmiş. bir eşin diğerini hiç eksiksiz bir tutkuyla sevdiği bütün evlilikler için geçerli olduğuna inanıyorum. öpen olmayı tercih ettiğini söylerdi. Anlaşılan daha önce bir kadınla yatmamıştı. Öyle görülüyor ki insan neredeyse sınırsız bir heyecan ve şevk gösterebilirken. hiçbir zaman ortada bulunmadıklarıydı. Her ikisi de çocuk sahibi olmayı öyle çılgınlar gibi istememişti. Torben hayattayken onun değerini anlayamadığına yandığını söylemişti. Swanny'ye eğer onunla evlenmeyi kabul etmezse. Kopenhag'daki o kalabalık odada gördüğü günkü açlık ve arzuyla seviyordu. çocukları olmayacağını öğrendiklerinde Torben bundan mutlu olduğunu. Ama Torben'in Asta'yı sevmemesinin nedeni kıskançlık değildi. bakir bir erkek olarak öleceğini söylüyordu. Swanny'yi. Swanny en zor günlerinde bile öteki yanağını çevirenlerden olmaktansa. Bana. Onun ölümüyle birlikte Swanny hayatının en alt noktasına indi. gerçek keder yaşamamıştı. annesinin en sevdiği çocuk olarak tanıtılmasının önemi büyüktü. çocuklarını kıskanmaktan korktuğunu söylemişti. bunlardan da şimdi bizim için gülünç gözüken. Torben'in bu gerçeği görmezlikten gelmesi mümkün değildi. gündelik hayatında kocasının kendine neredeyse taptığını bilerek yaşadığını. Torben Kjær'in. Gözyaşlarının nedeni üzüntü olduğu kadar suçluluk duygusuydu da. Bazen Torben'in aşırı tutkusundan yakındığı da olmuştu. Her zaman aktiflik pasiflikten. onu ne kadar . anlayamayıp reddettiği davranış ya da durum. Ancak böyle bir durumun. defterlerin görünürde olmadıkları. sadece Swanny'ninkini gördüğünü anlatmıştı. Asta'nın hiç görmediği ama davetlerde gururlanarak anlattığı o mektuplardan birinde. ama o dönem insanlarının anlattığı gibi söz ediyordu. Swanny ölmüştü. Anlatmak istediğim. her akşam eve. kendini Swanny için "korumuştu". Bütün bunları Swanny'ye Torben anlatmıştı. kocasıyla birlikte insan dolu bir odada oldukları zaman Torben'in bütün diğer yüzlerin farkına bile varmadığını. uzun boyu ve Kuzeyli görünüşünün dışında bir de Wagner yanı vardı. Đçimi bir üzüntü kapladı. yirmi iki yaşındayken. Swanny o mektupları çıkarır. Swanny dışında başka bir kadınla yatmamak kararındaydı. çünkü.Defterlerin. orijinal günlüklerin orada olmadığını söylemiştim. Oysa şimdi acı çekmekteydi. çok daha sonra akıntı tekrar onu taşımaya başladığında bana söyleyeceği gibi. kendi deyimiyle gözyaşlarıyla ıslatarak tekrar tekrar okurdu. karısına döndüğünde genç ve tecrübesiz bir âşık kadar heyecanlandığını. hediye nüshalarına bakmadan. aynı ölçüde cevap vermeyi beceremiyor.

Kederinin yanı sıra. -oysa konuşabilecek başka kimsesi kalmamıştı ki. böylesi mektuplar yazabilen. gümüş bir yüksükten başka bir de fermuarlı modern bir kesenin içinde. Burası küçük bir mabet olabilirdi. içinde hiç kimsenin yaşamamış olduğu. 9 eylülde biten 1967 günlüğü hâlâ oradaydı. Günlükler orada da yoktu. imkânı yok seksenine varacağını tahmin edemezlerdi. Swanny'nin onu ilk gördüğü yerde. Đlk odada "holland" olarak adlandırılan bir bezden yapılmış büyük bir çantanın içinde bir şapka kutusu ve deriden yapılmış bir seyahat sandığı buldum. Artık dizkapaklarının ağrısı dinmiyor. parmak eklemlerindeki şişler kolayca görülüyordu. kırk yaş daha küçük olan ben bir tırmanmada bile nefes nefese kalırken doksan yaşında bir kadının günde birkaç kez bu merdivenleri inip çıkmayı nasıl başardığını merak ettim. üçüncü katta bir odanın ne kadar akıllıca bir iş olduğunu yeniden düşündüm. ama geri kalan altmış iki günlüğün saklanabileceği bir yere benzemiyordu. bu kadar iyi davranan. sandıklar. Büyük meşe masanın çıkıntılı kenarını çektim. kazılmıştı. yanında kuru çiçekler dolu bir vazo bulunan iki albüm daha vardı. gelen gazeteciler ve ünlü kişilerin ev dekorasyonuyla ilgili dergilerin yayıncıları için değiştirmeden korumuştu. Tek bildiğim. günlükleri burada sakladığını tahmin edemiyordum. masanın üzerinde duruyordu. Observer dergisindeki yazıyı ve bu odanın renkli resimlerini hatırladım. vesaire. Sandığın üzerine altın harflerle Torben'in annesinin adının baş harfleri olan M. bir iğne yastığı. Đnsanlar o çarşamba ya da perşembe geceleri benim için yemek pişirmesine rağmen bir iki lokma dışında yemediğini görseler. Örneğin birer birer siyah masanın üzerine dikilmiş. Bunu annesine anlatacak kadar da tedbirsizdi. iğneler. Swanny'nin annesine otuz üçüncü doğum günü için yaptığı mor-kırmızı kalem bezi vardı. Yukarıda bir kat daha vardı. Ayaklarının altında fotoğrafçının adı yazılıydı: H. Sandığı açtığımda hâlâ çengellere asılı cilalı askılar gördüm. Konsolun üzerinde. ilginç bir biçimde "düzenlenmişlerdi". Anlaşılan yukarıda yalnız kalmaktan hoşlanıyordu.sevdiğini anladığını da söylüyordu. ne yani çıldırmış mıydı yoksa? Hangi kadın bu kadar çok veren.Asta kızını alaya almaktan çekinmedi. Çıkıp. yakışıklı cömert ve yumuşak bir adamı sevmezdi? Asta kendisi böyle bir adamla karşılaşacaktı ki. Đçeride dikiş malzemesi. Barby. Son günlük. vesaire. sıskaya dönmüştü.S. J. .K. Đngiltere'ye göçmeden kısa süre önce çekilmiş olmalı. Willow Caddesi'ne düzenli olarak gitmeme rağmen. Fotoğraf albümleri de oradaydı. Odadaki öteki sandıklar ve bavulların hepsi boştu. Çoğu yazar gibi o da aşın kalabalık sevgisinin arasında güçlü bir yalnızlığın ihtiyacını duyuyordu. Şimdi merdivenleri çıkarken. bir zamanlar Swanny bana burada gizli bir çekmece olduğunu söylemişti. Swanny'nin hastalığına kadar ikinci kata çıkmadım. O dönemlerde düzenli olarak haftada bir Willow Caddesi'ne gider ve Swanny'yle birlikte akşam yemeği yerdim. Anlaşılan Swanny odayı böyle düzenleyip yerleştirmiş. Kilo vermiş. bavullar ve kutularla dolu. Tabiî ki kocasını sevmişti. dayanması gereken ve gittikçe daha çok acı veren bir artridi (merak etmek ve Asta'ya inanmamak için bir başka neden) vardı ve bir dizi acı verici altın iğnesi tedavisine başlamıştı. Belki de Asta'nın odasında? Merdivenlere yönelirken. nereden başlamam gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzde yüz doğru değil. Gamle Kongevej 178. son derecede düzenli odalar buldum. Swanny'nin odasının oturma odasının karşısındaki büyük oda olduğuydu. Mogens ile Knud'un lüle lüle sarı saçları ve denizci üniformalarıyla görüldüğü sayfada açık bırakılmıştı.

komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. beyaz renkli şömiz içinde satılan karton kapaklı kitaplardı. daha açık olarak. ama istediği bu değildi. Swanny'nin hayatının ve evinin sonunda son ve şaşırtıcı bir şey bekliyordum. merakını tatmine gelecek bir ziyaretçinin ya da fazla heyecanlı bir gazetecinin menzilinin ötesindeydi. Bonniers ve Hugo Geber tarafından basılmış. günlükler oradaydı. Herkes çevirileri yayımlanan günlüklerden okuyabilirdi. telif haklarının daha birkaç sene Swanny'ye ait kalacağını hatırladım. Cary Oliver'ın da görmek istediği ciltlerdi. yine de Asta'nın yana yatık. 1905-1914 olarak belirtilmiş olanını çıkardım. günlüğü aldığım yere geri koydum. uzak akrabası ya da kuzeninin 1913 yılında Sen-Petersburg'da tuttuğu günlük de vardı. Çoğu Đsveççe'ydi. öne eğik yuvarlak harflerin göze güzel görünmekle birlikte zor okunduğunu düşündüm. bir şeyler keşfedeceğimi. nasıl biri olduğunu unutmuştum. Neden sonra günlüklerin artık bana ait olduğunu. Đlk paketi. Cory'nin L'Atmant'ı değil. okuyamaz mıydı? Yoksa . çok önemli bir şeylerin olacağını. Ancak Swanny'nin. Günlükleri dünyanın öteki ucunda bulmuşum hissine kapıldım.. kendi yarattığım dramı yaşamaya başladım. ama okunaklı harfleriyle yazdığı Danca girişi okudum: "Bu sabah dışarı çıktığımda. onluk torbalar da lastik bantlarla bir araya getirilip daha büyük torbalara yerleştirilmişti. aşağıdaki salona uymayacak art deco ya da çağdaş stilde yapılmış bir masa ve iskemleleri vardı. Çift kapılı maun dolap bu evde günlüklerin saklanabileceği son yerdi. Odadaki karton kutular kitap doluydu ve kitaplar birbirine. Ancak hemen. Defterlerden bazılarının tercüme edildiğini. bu ciltlerden ilkini merak ediyordu. Sayfaları çevirirken. Altmışına yaklaştığı bir sırada anne ve babasının çocuğu olmadığını öğrendiğinde heyecanlı ve romantik bir kadının çekeceği acıdan çok daha fazlasıyla karşılaşmıştı. Geriye bir tek oda kalmıştı. Burası evin en sıcak yeriydi. Onun heyecandan hoşlanmadığını. Binlerce sayıda okuyucu gibi. Her cilt naylon bir torbaya konmuştu. yan yana ya da üst üste konulmuş iskemleler. Ya da. çürüme öncesi başlayan hafif tatlı toz kokusu. belki de öğreneceğimden rahatsız olacağımı hissettim. Ona günlüğün çevirisini gösterebilirdim. düzenlenip yayımlandığını gösterecek tek bir belirti yoktu. ama yazılanları okuyabiliyordum. Oysa topu topu üç saattir arıyordum. Aralarında. burada. öteki sevilen ama pek seyrek kullanılan eşyanın ortasındaydı. Defterdeki satırlardan hiçbirini okuyamadım. hangi tarihleri kapsadığı görülebiliyordu. temizlikçilerin bakışlarından uzakta. dolabın aslında ne kadar iyi düşünülmüş bir yer olduğunu anladım. Kâğıtta bazı lekeler vardı. evin günlük yaşam bölümünün dışında. üzerinde Torben'in elyazısıyla yazılmış bir etiket bulunan. Bu bölüm Asta'yı oluşturan. Đlk sayfadan bir koku yükseldi..Odalardan ikincisine girdiğimde. Cary'nin dil sorununu nasıl çözmeyi düşündüğünü merak ettim. Etrafta mobilyalar. ilk satırları ezbere biliyordum. Şaşkınlık ve belirli bir hayranlık içindeydim. sırtları okunabilecek biçimde bağlanmıştı. sakin ve dikkatli kişiliğini unutmuştum. Çifte lastiğin arasından her cildin hangi yıla ait olduğu. Günlüğü elime aldım ve 1920'den önce bütün Avrupalıların elyazısının ne kadar birbirine benzediğini. Görünürde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen." Orijinali okuyor olmak sırtımı ürpertti. Bütün bunları unutmuş gibi.

Oysa gerçek bambaşkaydı. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. yırtık sayfalardan arta kalan koçanları saydım. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Benim için her satir aynı okunaklıkta değildi.. Bu da Swanny'nin gizliliğinden değil. satır başına on-on iki kelime yazdığını. " Bir sonraki tarih 30 ağustostu. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim.. çeviriler tamamlandıktan sonra yırtmıştı. Bana uzun ve ayrıntılı mektupla yazmıştı. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Günlükleri bulduğunda ben Amerika'daydım. Burada pek esrarlı bir şey yoktu. Đlk dosyayı açtım. oysa şimdi saydım. . Bu sayfaları Swanny yırtmış olmalıydı. 21 temmuz. Asta'nın her iki sayfayı da kullandığı düşünüldüğünde on sayfa. dosyaların üzerlerine tarih ve çevirmenin adı yazılmıştı." Ne beklediğini bildiğin zaman tanıdık bir yabancı dili okumak çok kolay. ihtiyatlılığından kaynaklanıyordu. Bu sayfalar 26 temmuz ile 30 ağustos arasında yer alan ve "bazı şeyleri aylarca erteleme"nin ötesinde cümleler içeren bölümlerdi. Sayfayı çevirip oğlanların adlarını değiştirmek istemeleriyle ilgili bölümü çözmeye çalıştım. Birinci cilt dışında 1905-1914 günlüklerini dolaba geri koydum. Mektuplardan birinde kayıp sayfalarla ilgili bir bölüm olabilirdi. Bütün okuyucular gibi ben de Asta'nın aradaki beş hafta boyunca günlük yazmaya vakit bulamayacak kadar meşgul ya da rahatsız olduğunu düşünmüştüm." 18 temmuz. yaklaşık iki bin beş yüz kelime. 30 ağustosa kadar fazla bir şey beklemedim. 26 temmuz. 26 temmuz ve günün son notlarını gösteren satırlar: ". Daktiloyla yazılmış çeviriler bir zamanlar Torben'e ait olan çalışma odasındaki yazı masasının en alt çekmecesinin dibindeydi. Şimdi hiç olmazsa çevirilere bir göz atabilirdim. beş hafta kadar sonra da başarıyla gerçekleşmiş görünüyordu. her biri ayrı bir karton dosyaya konmuş.. bunun bir avantaj olduğunu şimdi anlıyorum. Zaman sırasına göre dizilmiş. şimdi bunu hatırlayamıyordum. Tam olarak beş yaprak. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. o dönemlerde günlükleri bulduğu ve ne kadar değerli olduklarını anladığı dışında önemli açıklamalarda bulunduğunu hiç sanmıyorum. Defterdeki beş ya da altı sayfa koparılmıştı. Belki de bu sayfaları. Beş ya da altı demiştim.. orijinal çevirilerin de daha sonra yayımlanan kitaplarda bulunmayan bölümler içerdiğini mi söylemek istiyordu? Belki. Yayımlanan günlüklerde Swanny'nin doğumundan "hemen yakında" diye söz ediliyor. Swanny'nin düzenliliği ve özeni her türlü araştırmayı olabileceğinden çok daha kolaylaştırıyordu.. elimdeki cildi çevirisiyle karşılaştırmak üzere aşağıya indim. 18 temmuz. hiçbirini atmadım. her sayfada da yirmi beş satır olduğunu düşünürseniz. bazı Danca cümleleri anlamakta güçlük çekiyordum. Böylelikle hafızama güvenmek zorunda değildim. Asta'nın yazdıklarını birden kestiği noktaya vardım: "Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. 21 temmuz. ya da belki küçük bir esrar dışında. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. "Bu sabah dışarı çıktığımda.Cary sadece günlüklerin değil..

2 temmuz 1913 tarihli notlarda. . Asta'nın Roper'dan bahsettiği tek bir bölüm bulmuştum. Cambridge'deydi. Roper kadar kötü bir kadın olduğunu düşünmesinden korktuğu bölümde. bir sonraki buluşmamızda saçlarının doğal rengini unuttuğunu son zamanlarda ayrık çizgisine baktığında.Cesedi Hackney'de.Birer kadeh şampanya içmeliyiz desem. Cary'nin saçları hep değişik renklerdedir. Birbirimize baktık. orada görürsün. muhtemelen Ralph Lauren'in pembe tüvit ceketi içinde oldukça alımlı gözüküyordu. . Korkunç sıcak bir yazdı. "Sadece bir kere" dedim. . Birkaç ayrıntıya daha gerek duyuyorum. ." . "Kim bu. O gün değil. öykü trajik olduğu kadar heyecan verici değil. Birazdan Swanny'nin evine gideceğiz. Navarino Caddesi'ndeki bir evde buldular.Buluşma yerimize. Bozuşmadan önce birbirimizi öperdik. Hiçbir zaman el sıkan biri olamadım. elimde sana verebileceğim üç nüsha var. Korkunç bir şiddet dalgası yaşanmış. "Araştırmak istediğin bölümde büyük bir boşluk var. High Street blucini ve önemli bir üreticinin. Roper'ı getirdiler. ama aradıklarını bulamayacağını söyledim. Göreceksin.Bunu sıradan adi bir cinayet olarak görme. O zamana kadar. Yani eczacı demek istiyorum. Sonra Asta günlüklerinde Roper'dan söz ediyor. Eve gidip günlüklere göz atma zamanının geldiğini. . sıcak yüzünden bir sürü cinayet işlendiği anlatılıyor.Bunlar anneannem ile dedemin oturduğu yerin yakınlarında mı oldu? . istediğim noktaya vardıramıyorum.Sen de. Bunları Ünlü Duruşmalar'dan okumalısın. Ancak çok büyük boşluklar var. 1905'te. O yılın temmuz ve ağustos gazetelerini okudum. o dönemde kimyacı deniyordu. O akşamüstü saçı Asta'nın "sade". zamanın etkilerini tartmaya çalıştık. buna inanmak güç. Asta'nın Rasmus'un Mrs. Göreceksin. bunun korkunç bir fikir olduğunu düşünür müsün? Đçtik.Yapmayı düşündüğümüz bir dizi değil. üç bölümlük bir program. Ne kadar ayrıntılı olursa olsun. daha sonraki kuşakların "koyu" çikolata olarak adlandırdığı renkteydi. şu Roper?" .Hiç de öyle düşünmüyorum. Bana cinayetinden bahset. Sen bahsetmeden önce Roper adını hiç duymamıştım. Kayıp bir çocuk var. Oğluyla birlikte. sıcaklık kırk derece falandı deniyor. Holly Mount'taki Hollybush'a vardığımda Cary çoktan gelmişti. Đyi görünüyorsun. . beyaz olduğunu gördüğünü söyledi. Karısını öldürdü ya da öldürdüğünü söylüyorlardı.Hackney'de oturan bir kimyacı. "Düş kırıklığına uğrayacaksın" dedim. Zayıflamıştı.

onunkini de alıp holdeki portmantoya astım.. "Burası bir servet eder" dedi. Tek başına yaşayan biri için biraz fazla büyük. Burası oturulan ve yaşanan bir yerdi. Biliyorum. Swanny'nin oturma odasına yerleşeli henüz beş dakika olmuştu ki. Yırtılmış beş yaprağın koçanlarının bulunduğu bölüme geldiğinde yüzü bembeyaz oldu. pardösülerimizi çıkarmamış olduğumuzu fark ettim. Onu uyarmamıştım. gölgelerin arasından yürüyerek Willow Caddesi'ne vardık. Cary arkamdan merdivenleri tırmanmaya başladı. orası o kadar iç karartıcı. ben de 1915-1924 torbasını aldım. Asta'nın odasının kapısını ardına kadar açık bırakmıştım. her basamakla birlikte sigaranın yol açtığı hırıltı daha da arttı. Rahatsız olduğunu hissettim. . Đçecek bir şey ister misin? .Emin olamazsın. Eminim. şampanya isterdi. Geceyarısına kadar Heath Caddesi'nde sıralanan otomobillere rağmen. ona bakalım. Asta'nın yaşadığı yerin "günlüklerindeki gibi olabileceğini" beklediğini söyledi. Pardösümü çıkardım. ama üçüncü katta durmak ve odasına bir göz atmak istedi. Sonra neşeli bir sesle. Yürüyerek Streatly Meydanı ve New End'den geçtik. yani şimdilik. Swanny'nin bir odadan çıkmadan önce oda kapısını. Eve girdik. birden günlükleri ya da en azından onun ilgisini çekecek olanları aşağı getirmiş olmamın daha doğru olacağını düşündüm. Yoksa ben de onları rahatsız edemeyecek kadar Asta orijinallerinin etkisinde mi kalmıştım? Hiç olmazsa bu kez birinci ciltle birlikte aşağıya inmem gerektiğini düşündüm. kabul etmesi güç de olsa benimdi. Okurların çoğu gibi Asta'ya sınırsız bir saygı beslemiyordu.Sanırım şarap var. hava orada hep kırlardaki kadar temiz ve durudur. bununla neyi kastettiğini anlatmadı. bir istasyonun bekleme odası değil.Buraya taşınacak mısın? diye sordu. Đçeride gördüklerinden düş kırıklığına uğradı. sararmış yapraklara büyük bir saygıyla dokunuyordu. Swanny son günlerinde şampanyadan başka bir şey içmezdi. kendi görmesi daha iyi olacaktı. kutular ve sandıkların arası o denli kasvetliydi ki 1905-1914 paketini Cary'ye uzatıp aşağı götürmesini söyledim. parlak lambaların. evden ayrılmadan önce de bütün kapıları kapatma tutkusunu paylaşmadığımdan. Sanmıyorum. Đstersen önce kutlanacak bir şey var mı.Bir şey var mı? . Birinci defteri inceliyor. ama ne zaman bir şey içse. Çok içerdi demek istemiyorum. Hava kararmıştı. En üst kata vardığımızda. .

Ama bu Cary Oliver'dı. Elimizdeki yirmi cilde baktık. . Başkası olsa görmezden gelebilirdim. Swanny eskiden işlenmiş bir cinayetle ilgili kanıtları neden ortadan kaldırmak istemiş olabilirdi ki? Onunla ne ilgisi vardı? . Ona anlatmayacaktım. diye devam ettim. Üzgünüm.. üzerinde durmazdım. . . Ne demek istediğimi anlamıştı. Çok çok özel. dedi Cary. O yaptığı için.Diğer günlüklere bakabilir miyiz? diye sordu Cary. Diyelim ki Swanny bir başkasının otobiyografisini yayına hazırlamak durumundaydı. dedim. çevirilenin eşi. Beş yaprak eksik. . Başka birisinin otobiyografisinde yazılıp da insanların okumasını istemeyeceğin bir hikâyen yok mu? Gözlerini kaçırdı. Cary beyninde bir şimşek çakıp sayfaların belki de çeviriden sonra koparıldığını düşündüğünde.Çok özel. Omuzlarını silkti. bunun adı sansür. yazılanları böylesine etkilemeye hakkı yoktu. bu benim de aklıma gelmişti. Đlgi çekici bir bölüm müydü? .Çok fazla ilginç oldukları için koparıldıklarını düşünmeden edemiyorum.Biz de böyle yapmaz mıydık? Ne sen ne de ben böyle bir sınavdan geçmedik ki. kitabı okuyana kadar senden söz edildiğini tahmin etmiyorsun. okuduğunda da tam bir şok yaşıyorsun. Bizim annelerimiz en çok satanlar listesine girecek günlükler tutmadı. hepsinin de tamam olduğunu gördük. . gerçekten de bir ipucu yakaladığını sanıyordu.Bunu kim yaptı? Sanırım Swanny. diğer günlüklerde de sayfaların eksik olduğu bölümler var mı? -Bakalım. Swanny'yi suçlamasından hoşlanmadım. .Tanrı aşkına.Çoğu kez. anlıyor musun? Senin cinayetinle bir ilgisi yok. Ne demek istediğimi sordu.Başka yerde de var mı? Yani. Burada gördüğün. ama hiç belli etmemeye çalıştı. Mesela Gordon Westerby buna benzer bir şey söylese.Yani demek istiyoruz ki. Defterlerde Roper'ın öldürülmesiyle ilgili hiçbir şey olmadığını tekrarladım. Swanny Kjær'in annesinin günlüğünden kopardığı sayfalar onun için kabul edilemez kişisel bilgiler içeriyordu. . yayına hazırlarken de kendiyle ilgili istemediği bölümleri çıkardı.

. odada kendimi de görebileceğim bir ayna olmamasına sevindim. bilemiyorum.Swanny Kjær neden 1954'teki bir sayfayı yırtsın? O zamana kadar aile içinde iyice yaşlanmamış mıydı? Tüm tutkularını söndürmemiş miydi? .Bu da hemen olmadı. Hiç evlenmedim. Biraz daha şampanya? . Onu görünce.Beni bağışladın mı? Söylediği komik değildi. Telefonda söylediklerini tekrarladı.Bütün o merdivenleri tekrar tırmanıp 1925-1934 ve 1935-1944 paketlerini aşağıya indirdik. bütün günlükler tercüme edilmedi. dedim. Öyle demişti. 1954'te ise Roper çoktan ölmüştü.Sakın Daniel'ı özlediğimi. Onun ilgilendiği Roper cinayetleriydi. yoksa araya girip -nasıl söyleyeyim. Üstelik. . Cary bir iki saniye bir şey söylemedi. onunla beraber olmak istediğimi falan düşünme.Daha fazla dayanamadım. fırlak midesine. özür diliyorum. Cary.Evliliğin yürümediği için üzülüyorsun. Gerçekten de onu ilgilendirmediğini düşünüyordum. çenesinden gırtlağına inen iki sıra kasa baktım.Bunu yapıp yapmayacağımı henüz bilmiyorum. . .Gerçekten de evlenir miydim. Senin sözlerindi. . . Cary'ye baktım. Tek bir yaprağın eksik olduğu 1954'e gelene kadar hiçbirinde yırtık sayfaya rastlamadık. .Onunla evlenecektin. Artık âşığı olmak için fazla yaşlıyız. dedim. gerçekten üzgünüm. seninle gitmeyip yanımda kalsaydı da istemezdim. Ann.sevgilimi çaldığın için değil. hiçbir koşulda. biliyorsun. dedim. yine de güldüm. dedim ciddiyetle. .Tüm tutkularımızı söndürdük. Çok hafif bir sesle "Özür dilerim" dedi. Kadehini kaldırdı ve "Asta'nın müstakbel editörüne" dedi.Artık şampanyayı içebiliriz. değil mi? On beş yıl oldu.Bir keresinde Asta bana insanları bağışlamamız gerektiğini söylemişti. dedim. fazla dar olan blucine. ama hemen değil. . . sonra da sırayla diğerlerini. . Dancamla uğraşarak sonunda bu bölümün Asta'nın Hansine'nin ölümüyle ilgilendiği kısım olduğunu çıkardım.Oh Ann! Ne kadar korkunç bir şey söylüyorsun. Şimdi senin olduğun yaştaydı. .

. insan hiçbir zaman gereğinden fazla yaşlanmaz. onun da benden. Bütün bunlar hiç de Swanny'nin tipik davranışlarına benzemiyordu. Asabiyetten ve gerginlikten kıkırdadığı belliydi. dedi. şakaklarındaki atışları duyabiliyordum. çeviri dolu dosyalan kayıp aşk mektuplarıymış gibi göğsüne bastırdı. Mutlaka bir yere saklamıştır. tamam mı? . . anlayışla karşılamak gerekirdi. daha doğrusu hissettim. samimi atmosferi bizimle ve konuştuklarımızla bozulmuş gibiydi. O zaman şarap kaldıramadığını hatırladım. sıcak. Belki de içlerinde kitaba alınmayan bölümler vardır. sana Roper cinayetiyle ilgili raporu. Diyoruz ya. Swanny'nin oturma odasında yeterli ışık yoktu. yaraladığımız insanlardan hoşlanmadığımız gibi hoşlanmadığından emindim. parıltılı boş eve çekildim. altın. odanın sıcak. dedi. Bana uzattığı eli hafifçe titriyordu. Tabiî ki doğru değildi. Beni hâlâ konu değiştirme yeteneğiyle şaşırtabiliyordu. konuştum. Ya da kollarımı boynuna dolamayı. O zaman onu rahatsız edenin ne onu affetmemem ne Daniel Blain'le ilgili anıları ne de bu konunun konuşulması olduğunu anladım. Cary. öldükten sonra insanların görmesini istemediği bölümleri yırtılmıştı. Suratı şişmiş.Kıkırdadı. Tekrar görüşmek üzere sözler mırıldanarak taksiye binip gitmesinden sonra. dedi. ilginç bir şekilde parlamaya başlamıştı. Onun için çok üzüldüğümü hissettim.Lütfen.Đstersen günlüklerin çevirilerini ödünç alabilirsin. duruşma tutanaklarını ve bulduğum diğer şeyleri vereceğim. Orta avizenin düğmesini çevirip bütün ampulleri yaktım. O ve ben aynı kişilerden bahsetmiyorduk. Söylediklerini çıkarmak için çantasına eğildiğinde. gülücükler içindeydi. ama yine de yersizdi. ona olan sevgim uzun süre önce bitmişti. sesi birdenbire gençleşmişti. kaldı ki hâlâ kırklarımızdaydık. .Tercümeleri alıp gideceğim. Unutalım artık. Bunların hiçbirinden rahatsız olmamıştı Âşığı olamayacak kadar yaşlandığımızı söylememe bozulmuştu.Ne? Teyzen. Ama onu artık sevmiyordum. Her şey bitti. ona daha fazla vermemem gerekirdi. Kalın bir sesle 'Teşekkürler" dedi. yine de dengesini bozmak için öyle söylemiştim. Đşte. . daha önce böyle bir duyguyla karşılaşacağıma hiç inanmazdım. Dokunmak yerine.Eee? Sayfaları atmış olabilir mi? Sanmıyorum. Cary gözlerini kırpıştırıp ürperdi. Bütün gece orada kalıp Cary'nin define adasını altüst etmesini izlemenin neye benzeyeceğini gözümün önüne getirdim. O zaman uzanıp elini tutacak kadınlardan biri olmak istediğimi düşündüm. Yırttığı sayfaları ne yaptı dersin? . Bir daha sözünü etmeyelim.

Arka pencerelerimizden tüm Londra'yı ve güneşin altında parıldayan Thames Nehri'ni görebilirsiniz. burada nefes almak bir kadeh dolusu çok eski snapps yuvarlamaya benziyor. yeni çevremi gezdim. ama bundan sonra trene binip Hampstead Heath'e yürüyeceğim. Mogens. bir de tabiî Bjfrn. Sadece Swanny'nin gerçekte kim olduğu değil. ama kapıdan çıkar çıkmaz da ağaçlar ve rüzgârlı tepelerle kendinizi doğarım ortasında hissedersiniz. On birinci bölüm 7 kasım 1913 Đgaar flyttede vl ind i vores nye Hus. Aah ja. Cropper'ın Homerton'dan. Knud. tavan arasında kalacak Hansine ve Emily de aynı odayı paylaşmak zorunda olmayacaklar. Her yer karmakarışık. ya da her nerede oturuyorsa oradan buraya kolay gelemeyeceğinden korkuyor. Men Hansine er slet ikke tilfreds med det. merak ediyordum. Haziran ve ağustos 1905'e ait o beş eksik sayfada ne yazılıydı? Yazılanlar arasında Roper Davası'yla ilgili önemli ipuçları da var mıydı? Cary'nin bana Roper'ın asılıp asılmadığını ya da beraat edip etmediğini söylemediğinin farkına vardığımda. saa de behfver ikke mere at dele Vaarelse. Londra'ya ve daha yukarı giden gelen trenlerin kalktığı istasyonu gördüm. Knud. at hendes Cropper ikke vil tage hele Türen fra Homerton. og selvffgelig Bjfrn. eller hvor det nu er. Der er nok Sovevaerelser til Bfrnene. Mogens. Eve döndüğümde Rasmus nereye gittiğimi sordu. Hun er bekymret for. Bu ülkeye geldiğimden beri pek trene binmedim. tepeden aşağıya Hornsey'ye kadar millerce yürüdüm. Hansine'nin durumdan çok memnun olduğunu söyleyemem. Ah. Bu sabah her şeyi olduğu gibi bırakıp dışarı çıktım. eski eşyamız bu güzel odalarda eğreti duruyor. Dün yeni evimize taşındık. Harisine og Emily. at han bor. Her bir çocuğa bir oda verecek kadar çok odamız var. Dev bir seraya benzeyen Alexandra Meydanı'nı. evde yapılacak bunca iş varken nasıl çıkıp . Hava temiz ve yoğun. Rasmus ve ben.şampanya şişesinin karşısına oturup son söylediklerini kafamdan geçirdim. Muswell Tepesi'nin koruluklarında. ölmeden önce ne bulduğu. Swanny ve Marie. artık çok geçti. ama evet. yeni halılarımız daha gelmedi. Gerçekten de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek istiyor muydum? Önemli miydi? Bunu onun kadar çılgınca araştırmam beklenmezdi. Rasmus ogjeg. og Hansine og Emily oppe i Loftet. Swanny og Marie. saa de kan have hver sit. Hansine ve Emily. Üstelik şimdi cevaplandırılması gereken yeni sorular da çıkmıştı.

nasıl çizeceğimi kararlaştırmıştım bile. cevap ver. Hayatta en önemli şeyin kendini tanımak olduğu söylenir. Elimdeki koyu kahverengi kokarca postu. işte geldim" dedim. Rasmus kürkümü Noel hediyesi olarak. "Sana karşı çok katı. Đnsan kendisidir. Birisi. "ne yapmamı istiyorsun?" Motorlu arabalarından birine binerek mobilya aldık. Onu mutlu etmek için kürkü giydim ve bana çok yakıştığını söyledim.eğlenebildiğimi merak ettiğim söyledi. Babam da bana bir palet alacağına söz vermişti. benden kurtulmak ister miydin? Ne bekliyordum ki? Ne bekleyebilirdim? Ne söylemesini umuyordum? . daha önce yazdıklarımı okuduğumda. kendimi acındırdığımın farkındayım. Đlginç olanı. Rasmus kürkümü verince hemen paletimi hatırladım. Hayatınızdaki büyük bir trajedi bile sizi biraz katılaştırmakla beraber. genç oldukları dönemin dışında. bu o zamana kadar pek rastlanmamış bir şeydi. Resimde bir elinde fırça. Bakışlarındaki şaşkınlığı görebiliyordum. Đnsanlar. hiç de benim düşümdeki palete benzemediğini gördüm. Rasmus?" Samimi olduğuma inanmıyordu. Bu anımı hiç unutmamıştım." . Peki bu. resim yapmayı çok seviyordum. çok keskin mi davrandım. Paletin üzerine çeşit çeşit renkler sıkılmıştı. çok tenkitçi. Aptalca yeni yıl kararlan alıp değişmeye çalışırlar. Bir sanatçının resimlerinden birini görmüştüm. Gerçek. resimdeki sanatçının da kadın olmasıydı. maden parçasının gerçek paletten olduğu kadar uzaktı. saçları da benimkiler gibi kızıldı. sonra da bana Archway Caddesi'nde "otomobil" satmak için aldığı büyük dükkânı gösterdi. Kürkümü aldığımda büyük bir düş kırıklığı yaşadım. Neler hissettiğimi yüzümden okumuş olmalı. Cevap vermek yerine "Bütün bu yıllar boyunca sana karşı sevgisiz ve ilgisiz olduğumu düşünüyor musun?" diye sordum. insana kendini düzeltmeyi öğretir mi? Sanmıyorum. "Kadınları anlamaya çalışmaktan çoktan vazgeçtim" dedi. Günlüklerimi gözden geçirip. Her erkek böyle düşünür. kafamdan hangi resmi. kendimi böyle bir palet tutar. buna benzer resimler yaparken düşlüyordum. 12 aralık 1913 Kürküm geldi. 'Tamam.Hayır hayır. ki bunu sıkça yapıyorum. Bazen benden sıkıldığın oldu mu? Eğer elinde olsa. değişmezler. Noel'den iki hafta önce verdi. adı Elizabeth Vigee-Lebrun'dü. Far bana paletimi getirince. Beğenmedin mi? diye sordu. kenarında sapı olan kare bir maden parçasıydı. hep bir kürkün olmasını istediğini sanıyordum. Çoğu zaman da kendime acıdığımın. bu kararlarına da ancak iki gün uyarlar. ressamlık yapan ve bu yolda üne kavuşan bir kadın. "Kadınlar bir esrar. Bana çocukluğumda yaşadığım bir şeyi hatırlattı. sanırım Frederikke Teyze. bana bir boya kutusu hediye etmişti. beyaz tilkiyle karışık Acem koyununun kürkünden. Bu kadın Fransız'dı. değiştirmez. değişmeyi beceremedikleridir. diğerinde de delikten geçirdiği başparmağıyla oval ve büyük bir palet tutuyordu. ya da biri öyle demişti. Onu bir biçimde tuzağa sürüklediğimden korkmuştu. kendimi kocasından nefret eden kötü bir eş olarak görüyorum. Onun getirdiği.

. Đlginç bir hikâye. yine de Madam Vigee'ye biraz benzediğimi düşünüyorum. sadece bir kez kullandılar. dedi. merak etme. Konuşabileceğimizi düşünmüştüm. ta ki o palet öyküsünü hatırlayıncaya kadar. Herkes Fransa'yı giyotini kullanan tek ülke olarak bilir. çünkü kraliçeyi idam ettiler. birden önümüzdeki duvarda onun kendi portresini gördüm. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. öğleden sonra kütüphanedeyken –Danimarkalı yazarların yanı sıra Đngilizce kitaplar da okumaya kararlıyım. sadece bir o da üç yıl önce. Tabiî kitabı alıp okumaya başladım. Marie Antoinette'in resimlerine baktım. Đsveç'te giyotinle kafası kesilmiş ilk adam olacaktı. onu evlat edineceklerdi. Stockholm'de. . .Hayır. Çocukları National Galery'ye götürdüğümde hâlâ aklımdaydı. kızıl saçları. ölümü hak eder. dedim. Kuzinim Sigrid. Sonra. daha önce balta kullanırlardı. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi.Ne demek istediğini anlamıyorum. Eğer bir insan bir cinayet işlerse. başparmağı o meşhur paletin. 18 aralık 1913 Birdenbire aklınıza bir isim gelir de düşünürseniz. karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. Đsveçlilerin de giyotini vardı. ne işimize yarayacaksa. Tabiî oğlanlar her şeyi bozmak için kadının büyük olması nedeniyle benim ona benzediğimi söylediler. Kim bilir? Belki de bir gün bir başkasının kafası uçurulur. Ben olsam. şimdi de var. Đşte orada.Konuşuyoruz işte. aldırma. Yıllar var ki Vigée-Lebrun'ü düşünmemiştim.raflardan birinde "Başyapıtlar" dizisinde Vigee-Lebrun hakkında bir kitap görmeyeyim mi? Kitabı Haldane MacFall gibi görkemli bir adı olan biri yazmış. çünkü adamın kuzeyde. Oysa adam karısını seviyordu. getirdiğim kürkü beğenmediğin içinse. değiştiririm. Anlaşılan kabahat karısındaydı. Adamı giyotine götüreceklerdi. Marie de Mor'un pembe gözyaşına benzeyen (benzetme onundur) küpeleri olmadığını söyledi. Bütün bunlar. . Adam evliydi ama çocukları yoktu. o ismin bütün gün boyunca aklınızdan çıkmaması garip bir şeydir. benim istediğim paletin deliğine geçmişti. yaşadıkları sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. ama bu doğru değildir. Üzücü resimlerdi. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. ne var ki affa uğradı. dedi. soluk. galiba kafamın kesilmesini tercih ederdim! Sonunda Đsveçliler giyotinlerini kullandılar. Bu da beni başka düşüncelere yöneltti. iyi olacak. lille Mor" dedi. öbür elinde de bir demet fırça tutuyordu Sevgili küçük Swanny başım kaldırıp yüzüme baktı "Bu kadın sana benziyor. saçlarına uygun elbisesi ve şapkasıyla duruyordu. ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Madam Vigee'nin Fransa'dan zamanında kaçarak giyotinden kurtulmuş olmasına sevindim.

Daha önce gördüğüm o Fransız örgü hırkayı alacağım. Bunun anlamı iki Noel kutlaması oldu: Noel gecesi bir yemek ve ertesi gün. 27 aralık 1913 Bu yeni evimizdeki ilk Noel. eşyalar. Noel sabahı aşağıya inip. Rasmus'tan bir hediye daha. sadece karın ve donun saf parlaklığı. Ne kadar uzadığını görüp gelecek ay on altısına gireceğini düşününce. "Parmağını emmeye devam edebilir. Rasmus artık kendimize ait bir evde oturduğumuz için gerçek "Britanyalı" olduğumuza. mutluluk insanı daha iyiye götürüyor. Ben de. Kırmızı paltosu ve külahıyla. Kollarını Mogens'in boynuna dolayıp öptü. ama o her yere taşıdığı battaniye parçasını artık emmeyecek. onu beyaz ve gümüşle süsledim. yoksa öpülen o mu? Bir azize olmaya başladım. büyürken benden uzaklaştığını unutuyorum. şimdi de bu para. buna gerçekten de inanıyorum. Rasmus çoraplarını doldurmak için uyumalarını beklemeyecek kadar sabırsızdı. oysa Mogens onlar yatana kadar bekledi. Noel günü. artık onun Noel Abisi olduğunu söyledi. bunun için de Đngiliz usulü Noel kutlamamız gerektiğine karar verdi." Zavallı küçük Marie iki kocaman saat boyunca bu karara uydu! Swanny bir daha ağlamamaya. Belki de pagoda biçimi elbiseyle ona uygun üç köşeli şapkayı da alırım. bir de reglan kollu pardösü. renk kullanmadım. Marie onun için sadece bir bebek. Ne derlerse desinler. dün gece Noel Baba olarak neden sen gelmedin?" Artık babasına güvenmediğini anladık. üstelik onu rahatsız da ediyor. bütün ağır yemekleri yedikten sonra Noel Babayı beklemeye koyuldular. saatin iki olduğunu söyledi. Đki metrelik bir Noel ağacımız var. bütün yüzünü kaplayan pamuklarla saatler boyu merdivenlerin en üst basamağında oturmak zorunda kaldı. Swanny için her şeyi yapar sanıyorum. güzel bir ev. 3 ocak 1914 Bütün çocuklar yeni yıl kararları aldı. Noel Baba kılığına girmekten hep nefret etmiştir. "Kendi evin. Mogens daha çok matematik çalışmaya. sekiz yaşında olduğunu. Knud da sigara içmemeye karar verdi. Kızlar tabiî uyumaya gitmedi. kendi çocukların olacak. bir tek Swanny Marie'nin adına karar aldı. dünyanın en sakin sesiyle sordu: "Far. Sevgili küçük Swanny'ye uydum. onu çok seviyor. parayı alan ben mi.derim ben. bundan sonra da olacağını söylüyor. Belki de istediğim her şeye sahip olduğum için. "Hep burada olmayacaksın" dedim ona. Kendime elbise almam için para. Rasmus'un yanına gidip öptüm. Đnsanları dikkatle baktıracak aşırı kıyafetlerden hoşlanıyorum. Kızların gözlerini kapadığına karar verip sırtında torbasıyla odalarına girdiğinde. mutsuzluk ise beter ediyor. ama Swanny'ye âşık. Đçimizden hangisinin daha çok şaşırdığını söylemek zor. bir başka yemek. ilk günden beri de sevdi. Kaç yaşında olduğunu unutuyorum. . böylece Mogens hayatında ilk kez Noel Baba oldu.

Eğer konuşmasaydım. ağladı. bu nedenle hazırlıklı olmanın iyi olacağını söyledi. Yüzüklerimi göstermek için elimi Marie'nin sırtında gezindirdim. yanımda da bir hizmetçi bulundurmamın intikamıydı. teselli etmemize izin vermedi. çünkü artık bayağı ağırlaştı. Neden kargaşa çıkarmak istesinler ki? Bütün bunların buradan çok uzaklarda olmasına çok memnunum. içme isteğinin ne zaman başlayacağını bilemediğini. ama son söylediklerinden sonra vazgeçtim. o kadar önemsiz şeylerden konuşmayı seviyor ve gözü çocuklardan başka bir şey görmüyor ki. 30 ocak 1914 Đki gün önce Avusturyalı Arşidük Ferdinand ve eşi. Bana insanların beni saygıdeğer bir hanım olarak görmeyeceklerini söylediği günden beri nikâh yüzüğümü sol elime takıyorum. Keşke bir arkadaşım olsa! . Asıl çılgın olanlar bu cinayetin Sırbistan yöneticileri tarafından düzenlenen bir komplo olduğunu ileri sürenler. beni tanımayacaktı sanırım. birkaç kere evime çaya geldi. Babam da Schleswig ve Holstein konusunda aynı şeyi hissetmişti. halbuki yüzü ağlamaktan hâlâ şişti. Onu Padanaram'a çaya davet edecektim. zaten sigara içmediğini söylediğimde. Sanki Lavender Grove'da Rasmus'u birkaç kez görmemiş gibi "Kocanız bir daha hiç dönmedi mi. Onu kucağımda taşırken. Neden önemli insanlar. Kızları ve Emily'yi Highgate Woods'ta pikniğe götürdüm. ben de ona gittim ama o kadar düzgün ve terbiyeli. bordo. üstelik yanına da Rasmus'un zümrüt yüzüğünü taktım. Saraybosna diye bir yerde bir Sırp tarafından öldürüldü. Eve dönüp ısırıklara ilaç sürmeliyim. üç renkli motiflerle süslü elbisemin ve beyaz şapkamın tüm ayrıntılarına baktı. Westerby?" diye sordu. Muswell Hill Caddesi'nde kime rastlayalım? Lavender Grove'da iki ev ötede oturan Mrs. Beni yukarıdan aşağıya süzdü. . Rasmus yarı şaka. Mrs.Ben daha çok genç olduğunu. ama Marie'yi bir sivrisinek soktu. yarı da hiç kuşkusuz çocukları sevindirmek için (öyle diyor) milyoner olmaya karar verdi! Ciddiye benziyor. Oysa kendisi. Hampstead'de oturan Mrs.Bazen küçük çocukların sivrisinek ısırığından öldükleri söylenir. Yine de kendimi ve tanıdığım diğer kadınları düşünmekten kendimi alamadım. bundan çok keyif aldığım söylenemez. Danimarka kilisesinde tanıştığım. dedi. Gibbons'a. kraliyet ailesi üyeleri falan öldürülür de diğerleri katledilir? Onları öldüren zavallının ülkesinin Avusturya-Macaristan tarafından ele geçirilmesine öfkelendiği apaçık. Marie ağladı. bayağı kötü durumda görünüyordu. -Piknik sepetini Emily taşıyorduyirmi kilo falan olmalı. Bisgaard iyi birisi. ama Tanrı'ya şükür kimseyi öldürmedi. zavallı. elime baktığını görebiliyordum. Anlaşılan benim bu kadar zengin görünmemin. Marie'nin ona günaydın demesini sağladım.

eminim kına sürüyordur.geldi. Onlar asker olacak yaşa gelinceye kadar bu savaş biter. Tabiî. Savaşa girmeye cüret edemez. fırfırlı. o yüzden de bütün zamanını benim için çalışmakla geçiriyormuş. Swanny'nin açık sarı saçları göğsüne kadar iniyor. Okuldan sonra bir doğum günü partisi verdik. ama Swanny'nin. Bisgaard'ların küçük kızı Dorte. Ama başlayacağa benziyor. gül kurusu renginde bir elbise. kuşaksız bir elbise. on arkadaşı -yani sınıfından on kız. Avusturyalıların Sırbistan'a savaş ilan etmesi. . Parti elbisesini de ben diktim. Almanya savaş ilan etti. Çok şık bir elbise giymişti. oysa kendimi baştan aşağıya Danimarkalı hissediyorum. Uzun boylu olduğundan. tepesi şeker kaplı. ama yüzünün donukluğu her şeyi öldürüyordu. saçları o kadar kızıl ki. hiç de fena olmadı. Mr. Ona göre istiyormuşum (ne alaycı). bunu da Rusya'nın harekete geçmesini beklemeden yapmak.29 temmuz 1914 Dün Swanny'nin doğum günüydü. Ortası marmelat dolu. Kendini o küçük Slav devletinin koruyucusu sanan Rusya. giydiğini yakıştırıyor. Hansine kumaşı gördüğünde "Mavi ve yeşil asla bir arada olmamalı" dedi. ama ben iki renkten çok güzel bir karışım çıkabileceğini düşünüyorum. dokuz mumlu bir pasta. Okumaya başladığım kitabın adı Bir Noel Şarkısı. Housman ve yeni karısı. Kitaplar bir yıldan fazladır yanımdaydı. aşağıya inip Rusya'nın müttefiki Fransa'yı süpürmek. Dokuz oldu. bu nedenle de Toton Đmparatorluğunun akıl almayacak bir biçimde genişlemesine seyirci kalacak (hepsi de onun kelimeleri). Rasmus savaştan başka şey konuşmuyor. Gerçekten de arkadaş olup olmadıklarını bilmiyorum. Söylenenlere göre amacı. Gerçekten de bütün partinin en güzel kızıydı. lacivert ve zümrüt yeşili bir elbise. Rasmus "cümbüş" diye adlandırdığı partide hiç görünmedi. Housman savaşın bir haftada biteceğini söyledi. daha doğrusu yeni gelini akşam olunca geldiler. Pek aşçılığım olduğu söylenemez. "gücümüz" yazdım. ama bu durum değişebilir. bütün zamanını atölyesinde geçirdi. özellikle de Kayser Wilhelm deniz gücümüze saldırırsa. Yeşilbeyaz kareli. doğum günü pastasını kendim yapmak istedim. Bunlar hep karışık işlerdir. O akıllı bir adam. göğsünde de siyah satenden büyük bir fiyongu var. ama bugüne kadar zahmet edip kapaklarını bile açmadım. Beni çaya davet etti. Partiden çok daha az önemli olan. yenilmiş bir devlet olma hakaretini sineye çekmek zorunda kalacak. kalçaları üzerinde iki kocaman cebi. Mrs. Mr. eğer başlarsa. Britanya Đmparatorluğu şimdiye kadar bütün bu olanlardan fazla etkilenmedi. Şikâyet ettiğimde de hole koymak için dövme demirden saksı altlığını gerçekten isteyip istemediğimi sordu. gelirken kızları da getirmemi söyledi. partinin en güzel elbisesini giymişti. Hayret. Housman oldukça iri ama güzel bir kadın. söylediklerine inanıyorum. Oyalanmak için Frederikke Teyze'nin bana bıraktığı kitapları okumaya başladım. 2 ağustos 1914 Oğullarımın savaşa gidemeyecek kadar genç olmalarına memnunum. Bütün mumları bir nefeste söndürdü.

süngünün karşısına çıkmaya da cesaret edemiyorlar. ancak bütün bunlar beni nakit paraya ihtiyacı olan ilk erkeğe vermesini önleyemedi. Rasmus da her zamanki öfkeli konuşma biçimiyle sınavlarını veremeyen. Gözyaşları içinde bana nişanlandıklarını. bütün Đngilizlerin kahraman azizler. Avusturya bombardımanından sonra bir harabeler yığını olmuş. iyi huylu Rasmus ve onun kaba köylü ailesinden.7 eylül 1914 Hansine büyük bir üzüntü içinde. merak ediyorum doğrusu. neden hâlâ onları Belçika'dan sürüp çıkaramadık? Bir kez daha bu günlükleri Danca yazabildiğime seviniyorum. hem çok karışık hem de bir sürü yerde birden oluyor. gülmeyi unutmuş. Housman'ın Hampstead'de. Belki de mutlu. Soğuk çelikten korkuyorlar. çocuklarımın da Sırp doğmadıklarına şükrediyorum. sana ateş edemiyorlar" dedi. Hepimizin vatansever olması. diye düşünüyorum. Swanny okuldaydı. güler yüzlü. çünkü Cropper'ı askere alındı. onu işin dışında tutmak lazım. The War Illustrated dergisinde bir Belgrad tablosunun fotoğrafı var. Hansine'den biraz daha küçük. en fazla otuz bir-otuz iki yaşında. Sırbistanlı olmadığıma. Eğer ölürse. kimbilir başıma neler gelirdi. madem bu kadar korkaklar. Mons'tan getirilen yaralıların hepsi de Almanların korkaklığından ve alçaklığından bahsediyor. "Tüfekle nişan alamıyorlar. Mogens'in bu iyi taraflarım kimden aldığını söylemek güç." Kim korkmaz ki? Herhangi bir Töton'un alçak olacağına inanırım da. Marie'yi Mrs. Bana bütün bunlardan daha önce bahsetmeliydi. "Güzel beyaz kent" derlermiş. merak ediyorum. madem bu kadar kötü askerler. Savaşta olan bütün her şeyi bu günlüğe yazmak istemiştim. Ne kadar ayakta kalacaklar. bu savaş öyle kısa zamanda bitmeyecek. Frognal'daki evine çaya götürdüm. Belçika'da eski ve güzel birçok kilise olduğunu söylüyorlar. yazacak o kadar çok şey olur ki. Annem bütün çocukluğum boyunca hep hastaydı. yani askere alınmayacak kadar yaşlı değil. Savaşta olduğumuza inanamazdınız. Çok zeki olmadığını. ama bu imkânsız. gerçekten çok yazık olur. Cropper çok yakışıklı bir erkek. sohbet fırsatı bulamadık. sadece çok iyi bir çocuk olduğunu kabul etmek zorundayız. bir yıl içinde de evlenmeyi umduklarını anlattı. eski Belgrad'ın tabiî. ahlak anlayışıyla meşhurdu. Bir tanesi "Siperin önünde ayağa kalkarsan. 21 ocak 1915 Mogens dün on yedi oldu. Bunları kimden aldı. Kesin olan tek bir şey var. evlenmek için para biriktirdiklerini. Almanların da korkak fareler olduğunu söylemesi lazım. Mogens bu yaz okulu bırakmaktan söz ediyor. Kendi ailemde iyi olarak adlandırabileceğim kimseyi hatırlamıyorum. vermeye de çalışmayan birinin okul masraflarını ödemenin . Cropper. Altı kadın ve iki çocuk daha vardı. Frederikke Teyze ve oğullarına gelince. sadece incir çekirdeğini dolduramayacak dedikodu. yoksa eğer birisi bunları okuyabilseydi. sıkıcı bir avuç insan. Ortası yok. hepsi de kusur arayan. Hep acı çekerken kim iyi olabilir ki? Babam çok katı ve disiplinliydi. Kısacası.

Yine de bazen yazdıklarını okurken. "Ne aptal!" demekten kendimi alamıyorum. Buna güldüm. Neredeyse Emily'nin boyunda. Şimdiye kadar havacılarımız Alman kentlerinin üzerinde uçtular. Housman'ın kardeşi askere alındı. "Kocan olmasaydı. bu kadar sözü dinlenir.. G. işlerin hemen yapılmasını isteyecek. Bir kadın ya koca bulacak ya da alay konusu olmak dışında bir işe yaramayacak. insanların değişmesini beklemenin. Sevgili babasının yorumu: "Postalının içinde bütün bu düğümleri taşıyacak olan zavallıya acıyorum.. Mrs. Ne rastlantı! Gazete Almanları.. ama bomba atmadılar. Her neyse. "iğrenç kan içici hayvanlar" olarak adlandırıyor. belki de babasının yanında çalışır. Kısacası. mümkünse tabiî. üstelik de haklı. hayatı düzenlemenin yolu bu olmasa gerek. bu kadar ünlü. Đngiliz. 1 mart 1915 Mr. biraz kısa olsa da yetişkin bir kadın. bütün bunlara ne derdi acaba? Gazete misillemelerde bulunabileceğimizi söylüyor. Mogens'in ne iş yapacağını kestiremiyorum. Rasmus tek entelektüel faaliyetinin daha sonra cilt haline getirmek istediği The War Illustrated nüshalarını toplamak olduğunu söylüyor. kadın?" dedi. Bunu fazla dert etmemeye çalışıyorum. uzun boylu kadınların koca bulamadıklarını söylüyor. savaş bittiğinde Đngilizlere ne olacağını yazıyor: 'Tüm savaş öncesi alışkanlıklar kaybolmuş olacak. Swanny'ye örgü örmeyi öğrettim. savaş bitince eski eğlence havasının bir daha Đngiliz siyasetine geri dönmeyeceğine inanıyorum." Yaşına göre çok uzun. Rasmus yaramı deşmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. daha on yaşma bile gelmemiş bir çocuk için çok yetenekli. Mrs. ama kahramanların içine girip onlar oluyorum. Askerler için hâki çoraplar örüyor. itaatsiz ve kuşkucu olacak. Güldü. Eğlenceli.. King's Lynn ve Yarmouth'ta insanlar yaralandı. savaş yöntemleri "antropolojide bilinen en alçak ırklardan" bile daha vahşi. eczacıların dediği gibi "gelişen". bu denli saygın görünmezdi. Đleride iç karartıcı bir okuma faaliyeti. onların başından geçenlere üzülüp günlüğüme geri dönmek için sabırsızlanıyorum. . Housman Danca okuyabilseydi. 'Oyalanan' hükümetlere sabır göstermeyecek.mantıksız olduğunu söylüyor. H. Erkek olsaydı.Koca bulamasa çok mu kötü olur? dedim. sevinçten uçardım sanırım. savaş daha bitmedi. Antikacı Dükkânı'nı okuyorum. nerelerde olurdun. bütün bir milletin akşamdan sabaha değişeceğini düşünmenin mantıklı bir tarafı olabilir mi? Đşte bir örnek. kocası cephede savaşan bir kadın da öldü. . iyi. yoksa şimdi bulunduğu yerde olamazdı. yine de bütün bunda yanlış bir şey var. Wells benden çok daha zeki olmalı. Hikâye okumanın bu kadar zevkli olabileceğini bilmiyordum. üstelik yakında da biteceğe benzemiyor. Dün gece Zeplinler Kuzey Denizi'ni geçip Norfolk kıyılarını bombaladı. oysa Emily." Peki öyleyse.

sanki ölenin sonsuza dek yaşayacağını düşündüğünü anlarsın. Böyle inanmak. binlercesinin başına gelmiyormuş gibi. tabiî ta haftalar önce yazılmış. Hansine -hepimiz gibi. Ona terpsikhora sanatında becerikli olmasını beklediğimi söyledim. savaş süresince de düzelmesini beklemiyorum. askere alındıktan üç hafta sonra Hollanda'da öldü. Ona söylediği özel şeyleri. Böyle bir şey neden onun başına geldi? Daha yüzlercesinin. Rasmus yeni yıl kararını alalı bir buçuk yıldan fazla geçti. Tahmininle göre Cropper öldü. Sözlüğümde onun için harika bir kelime buldum. gelecek ilkbahara kadar her cuma akşamı kursa gidecek. Bugün zavallı Hansine Cropper'dan bir mektup aldı. Bu konuda fazla konuşmam ama anladığım kadarıyla şu sıralarda işler pek iyi değil.Cropper'ın savaş tutsağı olduğunu umuyor. 14 mart 1916 . kendi erkeklerinin büyülü bir hayatı vardır. Hansine Cropper'ın nişanlısı değil sevgilisi. Resmen nişanlanmadıkları için. Zaten bütün mektup da bu. ama bizim yayımladığımız listeye göre Çanakkale'de otuz üç ölü. yoksa ona mektup gönderme sıkıntısına girmezdi. bunu kendine her gün söyleyebilirsin. Motorlu arabalar konusunda en ufak bir bilgisi bile olmadığından. 28 temmuz 1915 Swanny'nin doğum günü. Zaman kaybetmeden Rasmus'la birlikte motorlu araba satışı işine başlayacak. Ölü bir adamın neşeli ve umut dolu kelimelerini okumak ne tuhaf. Mrs. Ölecek olanlar ötekilerdir. Housman "Neden o? Neden ben?" deyip durdu. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bilebilir. sanırım büro işinde çalışacak. Tanıdığım ve cepheye bir erkek gönderen kadınlardan hiçbiri onların orada ölebileceklerini farkında değil. Housman'ın ağabeyi. bütün o sevgi ve aşk sözcüklerini okumamı istiyor olamaz. doğru olmaları mümkün değil. ama bu onun yakını olduğu için ölmemesi gerektiğini mi? Fransızlar üç milyon Alman'ın öldüğünü gösteren bir liste yayımladı. daha fazla yazmış olmasına rağmen. çünkü bir insanın ölüme hazırlıklı olamayacağını anladım. acıyı ve şoku daha da güçlendiriyor mu. Gelibolu'nun batısının boşaltılmasından önce postaya atılmış. Yani ne demek istiyor? Bunun başkasının başına gelebileceğini. ama ölüm gelip çattığında yine aynı şey olur. Hansine'nin Cropper'ı Çanakkale'de kayıplar arasında. üç de kaybımız var. Belki de değil. mektubun büyük bir bölümü sansürsü tarafından karalanmış. ama hâlâ milyoner olamadı! Swanny'yi doğum günü hediyesi olarak Yunan dans dersleri kursuna yazdırdık. bu yüzden de haberleri Cropper'ın dün gizlice gelen ablasından almak zorunda.30 mart 1915 Mrs. Cropper'ın annesi dişi bir kaplan kadar kıskanç ve "o yabancı kölecik" olarak adlandırdığı Hansine'yi kabullenemiyor. Danca'da hiç böyle kelimelerimiz yok: terpsikhora. merak ediyorum. Cropper'ın Hansine'nin okuma bilmediğinin farkında olmadığını sanıyorum. yirmi sekiz yaralı. Bu sayılara inanmıyorum. Mogens'in okuldaki son günü.

sanırım bu defa bir gerçek payı var. babası ta atölyeden duyup fırladı. Đnsanı biraz daha cesaretlendirebilirdin. Evans çaya geldi.Swanny çok büyük. bana yüzünü kaşımayacağını söyledi ama o Marie maymunu. bir ya da iki yılımı alır. Bugünün de çok başarılı geçtiği söylenemez. Evans zonaya yakalandı.Neden Marie? dedim. bir daha yüzünü tırnakladığını görürsem. ben Đki Şehrin Hikâyesi'ni okuyordum. bebek evini bitirdiğimde iki metre olur. Marie'ye vurunca Marie o kadar yüksek sesle ağlamaya başladı ki. Sam Cropper Almanların elinde tutsak.Noel'e kadar bitiremem. Kocaları benim yaptıklarımı becerebilse. Arthur. onunla ne yapacağımı bilemiyorum. o ise sigarasını tüttürerek The War Illustrated'i yutuyordu ki birden kafasını kaldırdı ve Marie için bir bebek evi yapacağını söyledi. . Dikiş işinde ne kadar becerikli olduğunu biliyorsun. Fazla ilgi göstermedim. Ama bir şekilde ertelemek zorunda kaldık. . sonra öteki soğuk aldı.Öyleyse. Bu evin eşini yapacağım. mindere falan ihtiyacın olursa. bu sabah da Marie'nin bütün vücudu kıpkırmızıydı. ama kızkardeşi bu akşamüzeri geldi ve Hansine'ye müjdeyi verdi. Aslında bütün bunları ikinci çocuğu olan Arthur isimli çilli ve şişman oğlunun doğum gününde Marie ile oynayabilmesi için ayarlamıştık. ellerini arkasına bağlayacağımı söyledim. Hep birlikte gülüp Mrs. Gelip de benden bir şey isteme. genellikle böylesi kocakarı hurafelerine inanmasam da. ona kendine ait bir Padanaram yapacağım. ama kızların yüzlerinde iz kalmasından korkuyorum. Evans'ı bir daha burada hiç göremeyecekmişiz gibi geliyor! Bu akşam oturma odamızdaydık. kendilerini şanslı görecek bir alay kadın var. . Nasıl emin olabilirler bilemiyorum. "Doğum günü için geç kaldın" dedim. "Noel'i beklemek zorunda kalacaksın. Böyle büyümeye devam ederse. dedi. Hansine'den istersin. 26 mart 1916 Hem Swanny hem de Marie suçiçeği oldu." . Hansine o dakikadan beri gülücükler . dedim Eğer halıya. Mrs. Swanny iyi ve söz dinleyen bir çocuk. Swanny dün sabah kırmızı kabarcıklarla aşağıya indi. bütün bunlar yetmezmiş gibi.Beş yaşında bir çocuk için mi? dedim.Bitirdiğimde yedi yaşında olacak. Neden Swanny değil? Bütün çocuklara eşit sevgi göstermek gerektiğini sanıyordum. önce çocuklardan biri. . benden bir yardım bekleme. gelirken de bir sürü çirkin çocuğunu yanında getirdi. Evans'ın Rasmus'un Arthur'a bağırmasının öcünü aldığını söylüyoruz. . kadınım. Çocukların suçiçeğini zonalı bir yetişkinden kapabileceklerini duydum. perdeye. Arthur'u parçalamakla tehdit etti.Ravensdale Caddesi'ndeki kapı komşumuz Mrs. Sanki Mrs.

" Ama doğru. yanına da beyaz boncuklarla süslü gülkurusu bir türban. Kitabın içinden bir kâğıt düştü. Far?" diye sordu. yaptığı karalamalar bana Leonardo'nun eserlerinin fotoğraflarını hatırlatıyor. akıllı ya da duyarlı insanlara da benzemiyorlardı. Çok ince bir cilt. gazete ya da dergi dışında bir şey okumaktan hoşlanır. adam da yıpranmış gibiydi. Oysa ben elyazmaları. sayfalarının çevrildiği anlaşılıyordu. "Neden evimizi çiziyorsun. . Artık 3. Londra Taburu Tüfek Tugayı'nda er. harika çiziyor. daktilo sayfaları bir yana. binlerce kitap sayfasının fotokopisini okumak zorunda kaldım. kitabın sırtındaki harflerse okunamayacak kadar silikti. Đçindeki boş sayfada Bir Victoria Dönemi Ailesi. Ne şömiz ne de ön kapakta bir yazı. On ikinci bölüm Cary'nin vermiş olduğu kâğıtların tepesinde iki fotoğraf vardı. Roper'ı modaya uygun elbiseleri ve tüylü büyük şapkasıyla görmüştü. Uyanmak ve bir kâbustan sonraki o muhteşem duyguyu yaşamak istiyorum: "Doğru değil. ya da resimlerden anlaşıldığı kadarıyla. demek istiyorum. "Önce Ward-Carpenter anlatısını. Mrs. Yine de her ikisinde dikkatimi çeken bir şey vardı. 7 mayıs 1916 Bunu nasıl yazacağımı bilemiyorum. bu nedenle de böyle bir okuma faaliyetine başlamaya can atmıyorum. Üstelik Asta onları tanımıştı ya da onlardan söz edildiğini duymuştu. olmadı. çünkü ne Lizzie Roper ne de kocası güzel insanlar değildi. görünüşünden sürekli olarak kullanıldığı. Arthur Roper ve Romen rakamlarıyla bir tarih basılıydı: MCMXXVI. Mogens bu akşam eve geldiğinde orduya gönüllü yazıldığını söyledi. Neden ilgilenmem gerekeceğini anlamadım.içinde. Cary'nin yazdığı bir not. yeşil Ünlü Duruşmalar dizisinden bir kitaptı. Swanny onu görünce. Önce kitaplara baktım. bildiği Đngilizce atasözlerini tekrarlamaktan büyük keyif alıyor: "Soru sorma. Yani çizimlere başladı. Bir tanesi Penguin Yayınları'ndan. yalan da işitme!" Beyaz büyük benekli gül kurusu taftadan yeni bir elbise aldım. Đçimizden çok azı kitap. Kadın kaba. Rasmus bu akşam bebek evine başladı. diğeriyse sanki özel olarak bastırılmış gibiydi. Rasmus da her zamanki çatık kaşlarıyla Đngilizce cevap yerdi. Hakkını vermeliyim. şarkılar mırıldanıyor. Belki de inanamadığım için yazabiliyorum.

Fotokopinin üzerinde belgenin aslının nerede olduğunu gösterebilecek hiçbir işaret yoktu. günümüzde olsa eczacı ya da eczane yöneticiliği olarak adlandırabileceğimiz bir iş yapmaktadır.sonra da kitabı oku. 1925. Thomas kırk dört yaşında öldüğünde. Eczane sahibi aileye reddedilemeyecek kadar iyi bir . Roper'lar görünürde mutlu ve saygın bir ailedir. Thomas'ın hem annesi hem de karısı hizmetçilik yapmışken. Annesi o zamana kadar kızları Beatrice ve Maud'u doğurmuşsa da Alfred ilk erkek evlat ve vâristir. Okumaya başlamadan önce tarihî dedektif hikâyeleri yazarımın yayımladığı gerçek cinayet ansiklopedisine bir göz attım. ö. hatta belki de biraz daha fazlasıdır. her üçünü de ilkokula gönderir. Arthur'un anılarını es geçsen de olur. Thomas Roper. daha sonra Roper ailesinin iki oğlu daha olur. Arthur on altı yaşındadır. Londra banliyölerindeki sahnesi. en yüksek avukatlık derecesi. Roper'a fazla yer ayrılmamıştı: "Alfred Eighteen Roper d 1872. Norfolk'ta Lark Nehri kıyısındaki küçük ve güzel Bury St. Cambridge Temmuz 1905'te karısı Elizabeth Louisa Roper'ı Londra'da Hackney'de öldürmekle suçlandı. Birinci sayfanın tepesine elle "1934" yazılmıştı. Butter Market'ta eczane Morley's'te yardımcıdır. Oğullarının çalışmasına gerek duymaz. Eighteen. Edwards'ta doğacaktır. yine de orijinalin gerçek bir cinayet koleksiyoncusunun elinde olduğunu düşündüm." Hepsi bu. Edmunds. önemsizi. Roper dosyası da farklı değildir. Dava ekim 1905'te Londra'da Merkez Ceza Mahkemesi'nde görüldü. cinayetlerin içindeki olağanlıktır. Burada küçük ayrıntılar büyütülür. bu koşullara olağandışı bir tepki. Gerçekten de aşağı orta sınıfın en alt sınırındaki kahramanları. Đlginç ikinci adını 1868'de Thomas Edward Roper'la evlenen annesinin kızlık soyadından alır. dar ve pis sokaklardaki yoksul evlerde gerçekleşir. ortak koşulların büyük bir kentin arka sokaklarında buluşturduğu kadın ve erkekler. Bury. Kazancının yerinde olduğunu söyleyebiliriz. rezili ve alçağı bir tragedya haline getirir. Bir eczacının çöküşü ve batışı Büyük cinayetlerin neden olduğu ilgi ve korkunun asıl kaynağı. Anlaşılan emrinde çalışanlar vardır. en azından oğlanlar kaderin onları bıraktığı yerden daha yukarı yükselmeyi düşünmektedir. Bütün bunlar Thomas'ın beyin kanamasından ölmesiyle sona erer. St. son doğan kızın da sadece birkaç hafta yaşadığı sanılmaktadır. Suffolk. aşağılık davranışlar öylesine korkunç bir boyuta ulaşır ki cürüm kısa süre için de olsa. Küçük insanların başına korkunç felaketler gelir. Roper kızlarının böyle bir şey yapmaları gerekmez. Ne var ki Alfred Eighteen Roper. Yine de Roper hakkında daha fazla şey öğrenmeye kararlıydım. Arthur ve Joseph. başlıca oyuncuların aile hayatı konusunda çizdikleri resimleriyle söylediklerimizin tipik bir örneği olarak da gösterilebilir. doğumu ve yetiştiriliş tarzıyla bir Londralı değildi. cinayetlerin olağanüstü içeriğinden çok." Ward-Carpenter kenarları kapkara bir fotokopi yığını çıktı. bu felaketler saraylarda ya da malikânelerde değil. belirli bir varlığa sahiptirler. savunma avukatı KC Howard de Filippis olağanüstü başarılı göründü. şiddet ve kural tanımazlıkla cevap vermiştir. bir Suffolk adıdır ve Alfred dört yıl sonra Suffolk King's Counsel. Burada.

Đçinde bugün ilgimizi çekebilecek tek bölüm. 1904'te de bir kızı olduğu yazılıdır. kazananların da Cambridge Üniversitesi'ne gönderildiği bir yarışma kazanmayı umduğunu söylediği anlatılır. sadece kendinden bahsedildiği 250 satır vardır. ailenin tüm erkekleri gibi uzun boylu olduğu. diğeri de onu karısı ve çocuklarıyla gösteren bir aile resmidir. evine bağlı sakin ve sevecen bir gençtir. yine de annesini yaşatacak. Fotoğraflarından onun zayıf ve dar omuzlu olduğunu görebiliyor. genellikle de gözleri bozulmaya başlayan annesine yüksek sesle kitap okur. özellikle dayanıklı bir vücuda sahip olmadığı sonucunu çıkarabiliyoruz. Okuldan ayrılıp dükkânda işe başlar. kardeşi Arthur'a göre de çok az arkadaşı vardır. 1898 yılında Elizabeth Hyde'la evlendiği. yine de kitapta cinayetle suçlanıp mahkemeye çıkmasıyla ilgili tek bir cümle yoktur. Ne var ki bu umudu gerçekleşmeyecektir. Ağabeyi Alfred'i düşünceli ve araştırıcı bir genç. büyükbabası Samuel Roper'ın 1830'da Bury St. muhtemelen iki metreye yakın göründüğü dışında başka bir bilgi vermez. Arthur'un ağabeyi Alfred hakkında verdiği bilgilerdir. ne var ki Bury St. tıraşlı görünmektedir. Muhtemelen Samuel bahçede çalışan bahçıvanlardan biridir. yazdığı Roper anılarını 1926'da kendi imkânlarıyla bastırır. Beccles'te ilkokul öğretmenliği yapan Arthur Roper. kardeşi Arthur'a göre "kimyagerliğin" her alanına ilgi duyar. evlenmesinden hemen önce.öneride bulunur. Eczacılık alanında herhangi bir eğitim görmemiş olmasına karşın. Alfred'in kardeşine ilkokulun yılda dört kez düzenlediği. Alfred. S. Kitabın adı Bir Victoria Dönemi Ailesi'dir. Alfred. Merdivenin en alt basamağındadır. Kız kardeşlerinden biri evlidir. Yüz hatları düzgündür. bu evlilikten 1899'da bir oğlu. Arthur'un bu konuda söyleyecek tek bir sözü yoktur Ağabeyi kısa kitabın birçok bölümüne hâkimdir. bunları annesinin gaz sobası üzerinde doldurmaya çalışır. Arthur ağabeyinin dış görünüşü hakkında. Çalışkan ve sorumluluk sahibidir. erkek kardeşlerinin okuldan ayrılmalarına gerek bırakmayacak kadar para kazanmaktadır. düşüncelerini biraz kuşkuyla karşılamak zorunda kalırız. bazı gerçekleri saptırmak zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır. Eğer Alfred isterse dükkânda ona verebileceği bir iş vardır. 1844 yılında posta idaresinde çalışmış olabilir. bu sürede babasının daha önceki durumuna. Arthur'un anne tarafından dedesi William Eighteen. Hodson yürütmektedir. karşı cinsten hiç kimseyi tanımamaktadır. bunlardan biri fotoğraf stüdyosunda çekilmiş bir portre. Morley's'te birkaç yıl kalır. Bury Mekanik Enstitüsü'nün büyük kitaplığının da devamlı ziyaretçisidir. Edmunds'un posta müdürü olamaz. alnındaki koyu saçlarının dökülmeye başladığı görülmektedir. H. Edmunds'taki botanik bahçesinin müdürlüğünü yaptığını yazar. Arthur'un aile üyeleri hakkında yazdıkları o denli övücüdür ki. Southgate Sokağı'ndaki aileden kalma evde annesi ve kardeşi Joseph'la beraber otururken çoğu akşamı okuyarak geçirir. Roper ailesinin adını duyurduğu tek olay Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı dava. gözlerinin koyu olduğu anlaşılmakta. Portre çekiminin yapıldığı 1898 yılında. Southgate Sokağı'ndaki odasında da keşif kabilinden deneyler yapar. neredeyse bir entelektüel olarak tanıtır. diğeri de bir sonraki yıl evlenmeye hazırlanmaktadır. ancak hangi renkte olduğu . oysa o tarihte o görevi bahçenin kurucusu N. kitabın ekindeki albümde iki fotoğrafı görülür. eczacılığa yükselir. Halk Kütüphanesi'nin sadık bir üyesi. Model buhar makineleri üretir. belirtilen tarihlerde John Deck tarafından yürütülmektedir. White Suffolk gazetesine göre Hatter Caddesi'ndeki bu görev. Ne de olsa sıradan ve gerçekten saygın bir aileyi itibar sahibi yapma merakı. Örneğin. bu davayla sonuçlanan koşullar ve davanın sonucu olmasına karşın.

Navarino Caddesi'ne taşındığını ve oturmak için Mrs. annesini merdivenlerden yukarı ve aşağı taşımış. ne cinayetten yargılanacağı ne de hayatının yirmi yılını toplum dışında geçirmek zorunda kalacağıydı. Alfred. Maddox'a herhangi bir merhem vermek yerine dolamayı yarar ve parmağa öyle usta bir pansuman yapar ki. muhtemelen de daha sonra gelişen olayların yarattığı endişeden. Alfred Roper'ın bu iş önerisini kabul etmiş olacağı kuşkuludur. bir lokantada yedikleri yemek sırasında Alfred'e Fulham'ın yerleşmek için uygun bir bölge olduğunu anlattığını belirtir. Gerçekten de Smart Fulham'da oturmakta. Hyde'ın evini neden seçtiğini açıklamaz. kahvaltı.Alfred kente gelen ve Angel Hill'deki Angel Inn'de kalan Robert Maddox'la tanışır. Alfred. Alfred'in yaşadığı bölüm yüksek tavanları ve büyük pencereleriyle geniş. bu nedenle ağabeyinin gençlik yılları hakkında fikir sahibi olabilmek için onun anlattıklarından başka dayanağımız yoktur. Gerçekten de onu yalnız bırakıp gitmeyi kabul edemeyecekti Son yıllarda Alfred ev işlerinin büyük bir bölümünü üstlenmiş. onunla ilgilenen Alfred Roper'dır. burada söylenebilecek tek şey. hatta yemeğini bile hazırlamıştır. Nedeni ne olursa olsun. Roper'dan hoşlanmıştır. daha sonra Strand'den ve Covent Garden'dan geçerek işe gidilebilmektedir. Hackney'de.bilinmemektedir. müşterisinin memnun ayrılmasını sağlar. En azından Arthur Alfred'in neden iş değiştirdiği konusunda hiçbir görüş ileri sürmez. yerleşir yerleşmez de uzun süre oturabileceği bir ev aradığı anlaşılmaktadır. 1895 yılında Navarino Caddesi'nde Devon Villa'ya geçip. Arthur ağabeyinin hangi koşullar sonucunda Doğu Londra'da. çay ve akşam yemeği de bu fiyata . ikinci katta bir yatak odası ve bir oturma odasına taşındığında yirmi üç yaşındadır. Şimdi kardeşi Joseph de evlenmek ve karısını Alfred'in de oturduğu Southgate Sokağı'ndaki eve getirmek üzeredir. bilgisizlikten. Đşe gidip gelmek kolaydır. Maddox'un da ortağı olduğu Londra'daki Supreme Remedy Company Alfred'e bir iş önerisinde bulunur. Maddox ertesi gün teşekkür etmek için eczaneye uğrar. tehlikeli dönem geçene ve 1906 yılına gelinene kadar Alfred'in yaşamındaki en önemsiz ayrıntıları sıralamakla yetinir. oda kiraladığı binada boş odalar bulunduğunu bilmektedir. Burun kemeri üzerinde görünen soluk iz Arthur'un gözlük taktığı anlamına da gelebilir. Mr. Bütün bunların. Arthur'un anılarının satır aralarından Alfred'in kaçış fırsatı yakaladığından belki de zenginliğe gidebilecek bir yolda adım atmaktan memnun olduğunu çıkarıyoruz. Bu odalar için haftada yirmi beş şilin öder. Alfred Roper tipi insanların çoğu sadece sükûnet ve tevazularıyla kendileri hakkında olduğundan parlak bir izlenim oluşturmayı başarırlar. Alfred de öneriyi kabul eder. Belki de Robert Maddox. Anne Roper birkaç hafta önce ölmüş olmasa. Londra'da geçici bir süre için Gray's Inn Sokağı'ndaki bir otele yerleştiği. Butter Market'taki Morley's'te yönetici olarak çalışmaya başladığından birkaç yıl sonra Arthur kaç yıl olduğunu belirtmese de aradan altı yıl geçtiğini hesaplıyoruz. Alfred'i bu öneriyi kabul etmemeye iten neden bilinmemektedir. Supreme Remedy'nin çalışanlarından biri olan John Smart duruşmada yaptığı tanıklıkta. bu arada da Alfred Roper'a kronik nezlesine de bir çare bulup bulamayacağını sorar. Alfred'in bir ilaç reklam şirketine müdür yardımcısı olarak atanmasında bir rolü olup olmadığını bilmiyoruz. güzel bir evdir. Tam tersine. belki de fotoğraf çektirirken gözlüklerini çıkarma gereğini duymuştur. Alfred. Devon Villa bodrumun dışında dört katlıdır. Maddox'un bu sorununu da halleder. parmağındaki ağrı için bir ilaç ister. Fulham'a yerleşmiş olsaydı. Maddox Morley's'e gelir. metroyla Walham Green ve Charing Cross arası on beş dakikadır.

Odalar lüks olmasa da uygun biçimde döşenmiştir. Yılda 150 pound aldığı düşünülürse. Matthew Rose and Sons mağazası da aralarında bir çay salonunun bulunduğu çeşitli hizmetler sunar. Hackney Empire tanınmış bir salondur. nüfusun 1881 ve 1901 arasındaki yirmi yılda 163 681'den 219 272'ye yükseldiğini gösterir. Hackney Common az ötededir. Bölge bahçeler içinde büyük evlerin yapıldığı bir banliyö haline geldi. Đşçileri kente taşıyan London Fields tren istasyonu bir taş atımı uzaklıktadır. tiyatro ve operalar vardır. kira ödemede bir sorunu olmayacağı anlaşılır. Victoria Park kentin kriket alanıdır. aralarında Marie Lloyd. Hyde'ın evi de Stanford Hill'e taşınan bir kent tüccarının evidir. Buradaki eğilimin dışa yönelik olduğu. Navarino Caddesi. South Mill Fields. Alfred Roper'ın taşındığı gelişmiş Londra banliyösü işte böyle bir yerdir: yoksulluk ve ağır işçilik. muhtemelen de tüm dünyanın önünde" olarak tanıtırdı. Sinema salonlarının görünmesi için 1906'yı beklemek gerekse de Stoke Newington Caddesi'nde Yeni Alexandra Tiyatrosunda. içinde pazarıyla canlı bir alışveriş merkezidir. işte bu evlerin sahipleriydi. Yüzyılın sonlarında. kentteki işine de zamanında varabileceği en uzak yerleşim bölgesi olarak gösterilebilirdi. bahçelerin arasında da parklar ve hayvanların otladığı çayırlar yer aldı. Dalston Tiyatrosu ve Islington'daki Grand'de dram ve komediler oynanır. bowling sahası ve göl yürüyüş mesafesindedir. Hâlâ direnen ve eski büyük malikânelerde yaşayan orta sınıfla giderek yoksullaşan işçi sınıfının mahalleleri arasındaki sınırlardan birisi de Mare Sokağı'dır. daha yoksul sınıflar yararına vakıflar kurduranlar. Hackney bir işadamının Londra dışında oturabileceği. 1891 yılında bir odada dört ya da daha fazla kişiyle birlikte oturanların sayısı 3 000. Kuzeyde. arabalar çalışır. Hackney Wick and All Souls' ve Clapton gibi bölgeler gerçek teneke mahalleleridir. oturma odasından. Mrs. Vesta Tilley ve Little Tich'in de bulunduğu ünlü müzikhol yıldızlarını sahneye çıkarır. Hackney eskiden "soyluların ve aydın sınıfının evleriyle" ünlü bir kasabayken sakinleri arasında o kadar çok tüccar ve seçkin insan vardı ki. . daha yoksulluğa doğru bir gidiştir. merkezden kovulanların Lea Nehri'nin tam kurutulamamış bataklığı kenarındaki yıkık gecekondulara yerleşmek zorunda kaldığı bellidir. Hackney'nin yerli fakirleri Homerton High Street ve Wells Sokağı etrafında yaşamaktadır. sahiplerinin varlığı ve lüksüyle krallığın. Demiryolları hızlı yolculuğa olanak tanımadan önce. Hackney'nin zarif kilise ve ibadethanelerini yaptıran. Đnsan Mare Sokağı ve Kingsland High Street'teki büyük mağazalarda her istediğini bulabilir. nüfusu da gereğinden fazla artmıştır. Çoğu tiyatro Noel'de pandomim gösterileri sergiler. Mare Sokağı'nın "yanlış" tarafının hemen batısındadır. bir odaya dört kişi doluşmuş. Örneğin istatistikler. yüzyılın ikinci yarısında Hackney'de eğilim. Hackney'de atlı tramvaylar. Homerton High Street ve çevresinde uzun zamandan beri bakımsız fakir mahalleleri vardır. yemeği hazırlanmaktadır. üç ya da daha fazla kişiyle oturanların sayısı da yaklaşık 8 000'dir. eşleriyle birlikte kiliseye giden yerli halk. Odasının temizliği yapılmakta. Bize anlatılanlara göre yoksullar her zaman çevremizdedir. Eğlence bakımından müzikholler. XTX. London Heights çevresinde şiddet hüküm sürerken. Alfred Roper'ın buraya yerleştiği dönemlerde Hackney oldukça yoksuldur.dahildir. karmakarışık bir düzende yaşayan göçmenler. "arabalarını buradan tutan insanların yüksek sayısından da anlaşılacağı gibi. yüksek ağaçlı bahçeler arasından London Fields görünür. görece konfor ve orta sınıf değerleri.

En sevdiği içki cindir. Hyde'a ait olduğu kuşku götürmez. Ironsmith de çalıştığı et ihracat şirketinin merkezinin bulunduğu Amerika'ya gider. yanında yaşadığı adam Mrs. En azından alt katlarda merdivenlerin görkemli. Hyde'ın ücretini bu evle ödemiştir. Odaların temizliği. Bazıları kızına bir koca bulmak peşinde olduğunu ileri sürer. Mrs. Hyde'ın verdiği hizmetler karşılığında bu eve gelmiş olduğudur. şimdiye kadar hiç evlenmemiş olmakla birlikte en az bir çocuk doğurduğunu iddia eder. şimdiye kadar hiç kimsenin onu sarhoş görmediği söylenir. O dönemde yemek yapma işi Maria ve Lizzie Hyde arasında paylaşılır. Daha dar bir merdivenle aşağıya. Zemin kattaki iki salon geniş ve yüksek tavanlıdır. bir de hizmetçilerin yattığı penceresiz aralığa inilir. birinci kata yerleşen. ama alkole dayanıklı olduğu. Mr. Evde on iki odanın dışında geleneksel bölümler vardır. . bir yıl içinde evlenecekleri de söylenir. iki kat üstündeki. kiremit rengi mermerden tabanıyla holün gösterişli olduğu söylenebilir. Miss Cottrell'e göre birçok kez alkolün kalbine yararlı olduğunu söylemiştir. Bunlardan Miss Beatrice Cottrell. Diğer bir anlatımla. bulaşık ve alışveriş onun görevidir. o zamanın çok kullanılan deyimiyle "olması gerekenden daha iyi olmadığını". Evin neredeyse bütün işleri. mutfak ve kilere. Çıktığı odalar Upton adlı evli bir çifte kiralanır. oturma odası istendiğinde akordeonlu bir kapıyla ikiye bölünebilir. Genel kanı. beş yıl önce Devon Villa'ya yerleştiğinde nereden geldiğini bilen de yoktur. Ev dört katlı geniş bir binadır. birinci kattaki bir odada kalır. Eve yaşlı bir Polonya ya da Rus göçmeni olan ve ikinci katın büyük bölümünde oturan Joseph Dzerjinski'yle birlikte. Maria Sarah Hyde. Mare Caddesi'ndeki Dolphin Tavernası'nda Joseph Dzerjinski'yle birlikte içki içmek dışında çok az şey yapmasına izin veren önemli bir kalp rahatsızlığı olduğunu iddia eder. Kocasından söz ettiğini duyan olmamıştır. herkesçe Lizzie olarak bilinen. daha görkemli günlere tanık olduğu bellidir. bütün bu insanların geçmişi ve özelliklerinden bahsetmenin sırası geldi. yukarı katlara kömür taşınması. Mrs. Maria Hyde. ailesi. Evin Mrs. Mrs. bu nedenle de on üç yaşındaki Florence Fisher annesinin South Mill Fields'ta. tek hizmetçisi olan Florence Fisher'a düşer. yanından evlenmek için ayrılan daha yaşlı bir kadın çalıştırmıştır. kendini eski bir saray terzisi olarak tanıtan yaşlı bir hanımdır. Alfred Roper'ın yerleştiği ev ve kiracıları. Hackney salonlarının sadece yüzde ikisi evlerinde hizmetçi bulundurur. Mrs. dördüncü katın tümünü kendi kullanımına ayırmıştır. Bir yıl önce okulu bırakmıştır. Dzerjinski'nin komşusu ise konserve et ürünleri tüccarı George Ironsmith'tir. Elizabeth Louisa adlı kendi kızını da getirmiştir. Çocuğa ya da çocuklara ne olduğu bilinmez. Florence'tan önce. Hyde. iyi bir iş bulduğu için kendini mutlu sayar. 1895 yılında elli yedi yaşlarında bir duldur ya da kendini dul olarak tanıtan bir kadın. Bazıları da kızın. Dzerjinski'yle aynı katı paylaşan konserve et ürünleri tüccarı Goerge Ironsmith'in Lizzie Hyde'la nişanlı olduğu. Ne var ki nişan bilinmeyen bir nedenle bozulur. Hyde daha sonra iki kiracı daha alır. arıtma istasyonunun yanındaki evine yakın.Artık Mrs. Hyde. Roper'dan birkaç ay önce Devon Villa'ya geldiğinde henüz çocuk denecek yaştadır. Hyde. giriş merdivenlerinin ve bahçenin süpürülmesi.

Ancak söylediğinden en az altı yaş daha büyük olduğu. dolgun küçük dudakları. Açık renk saçları gürdür. 1895'te ev dışında para karşılığı çalışmadığı. çevrede çeşitli işlere girip çıkmış. Hyde'ın kızının arkadaşlığının da keyfine varmaya başlamıştır. evliliklerinden önce. ev kendisinin olmasa da odasının büyüklüğünün ve manzaranın tadını çıkardığı kuşkusuzdur. boynu kuğu gibi uzun ve ince. düzgün çizgileri. Fulham'da olduğu gibi. Bu kadarla da kalmaz. Bir komşunun yazdığı bir gazete makalesi ve Miss Cottrell'den kalan anılara göre. Ne var ki Miss Cottrell Alfred'in Navarino Caddesi'ne yerleşmesinden bir hafta sonra. evde kalarak işlerin yapılmasında yardımcı olduğu bilinmektedir. O günlerde evdeki bütün kadınlar." Lizzie akşam olunca dört gözle kocasını bekler. hatta çocuklarının doğumuna kadar paylaştıkları mutluluk kırıntılarının yerinde yeller eseceğidir. kesin olansa. 19 şubat 1899'da bir oğlunun olmasıdır. burası kendisi gibi kaybedilecek bir şeyi olmayan yaşlı kadınlar için uygun olsa da. Geçen üç yıl süresince Alfred'in yaşadıkları konusunda çok az bilgimiz var. Belki de bu arada Mrs. ona karşı davranışlarına. London Fields'tan Londra'ya gitmek çocuk oyuncağıdır. buharlı makineleri için mutfaktaki ocağı kullanmasına göz yumulur. Odasında kimya deneyleri yapmasına. Daha sonra karşılaştığımız ilk kesin bilgi. "onun için değildir. Daha da şaşırtıcı olanı evlenmesinden altı ay sonra. Bu yolculuğun nedeni. ancak güzelliğinin zaman ve sert koşullarla biraz yıpranmış olduğu görülür. 1898 ağustosunda Güney Hackney'deki St. Evliliklerinin ilk günlerinde Alfred karısının "üzerine titrer. Tek bilinen Supreme Remedy Company'de müdürlüğe yükselerek maaşına haftada bir pound zam yapıldığı. ince bir burnu. Bu doğum insanda Lizzie Hyde'ın Alfred'i evlilik tuzağına düşürdüğü izlenimi uyandırır." Alfred'in bu uyarıyı ciddiye almadığını söylemek gereksiz. şapkacılık yapmış. zaman geçirmeden kendine daha uygun bir yer aramasını önerir.1895 yılında Lizzie Hyde yirmi dört yaşında olduğunu söylemektedir. bazen gece kaldığı da bilinen "bir beyefendi". Alfred Roper parlak bir kiracı olarak işte bu eve taşınır. yolun sonundaki yaya bölümündeki tek fark. kiracı olarak gelmesinin ne denli iyi bir tesadüf olduğunu düşünür. temizlik daha belirgin olmuştur. nedendir bilinmez. vücudu hafif dolgundur. kardeşi Joseph'in doğum sırasında ölen karısının cenazesine katılmaktır. Beatrice Cottrell daha sonra Devon Villa'daki hayatını ayrıntılarıyla anlatan bir kitap yazıp bastırır. bir kumaşçı dükkânında yardımcılık. John's Kilisesi'nde kendinden büyük Elizabeth Louisa Hyde'la evlendiğidir. onu daha önce hiç alışmadığı bir biçimde kollamaktadır. Miss Cottrell'e göre yemekler daha düzenli. Howard de Filippis'in iddia ettiği gibi masumiyetinden mi. Oval bir yüzü. Onun günümüze kadar gelen birkaç fotoğrafıdan oldukça güzel bir kadın olduğu. kalın ve biçimli kaşları vardır. daha önce de bir terziye çıraklık etmiştir. bütün bu süre boyunca da Suffolk'a sadece bir kez gittiğidir. hiç olmazsa bir süre için özen gösterir. görünmez olur. Evdeki herkes daha ilk görüşte onun ne kadar uygun bir insan. burada mümkün olduğunca kısa süre kalmasını öğütlemeyi de bir görev bilir. iri ve parlak gözleri. Lizzie Hyde'ın arkadaşı olan. Hayatında ilk kez büyük bir evde yaşamanın. Kitap Alfred konusunda oldukça önyargılıdır. böylece de Albertla arasında yedi yaş bulunduğu apaçıktır. yoksa kibirinden mi kaynaklandığını söylemek imkânsızdır. kuzey yerine güneye yönelmektir. evi sık sık ziyaret eden ve Miss Cottrell'in deyimiyle. çoğu kez Alfred'e . Bunun onu duruşmada savunan Mr.

Đki çift. sonra da günlerce yataktan çıkmaz. Upton. Bunun yanı sıra. Hyde Upton'lardan sonra yeni kiracı bulmak için girişimde bulunmaz. çocuğunu ve kendini öldüreceği tehditleri savurur. Rus ve Alman göçmenlerine odasında Đngilizce dersi verir. Mr. bu nedenle de sık sık eve gelip gider. artık oda kiralamaktan vazgeçmek istediğini belirtmesi. Sonunda Alfred bir hastabakıcı tutmak zorunda kalır. Alfred ve Lizzie çoğu kez birlikte eğlenir. Çoğu kez provalarını gecenin geç saatlerine kadar sürdürür. Alfred bir eş ve bir çocuk sahibi olmakla birlikte. birlikte müzikhollere. Beatrice Cottrell evin o günlerde giderek daha pis görünmeye başladığını anlatır. Alfred'in beraatından sonra bir gazeteye "kendi öyküsünü" anlatırken. özellikle de ailesinde.değişik ve sevgi dolu adlarla seslenir ya da onun için yapacağı hiçbir şeyden gocunmayacağını anlatırken duyulur. Ne var ki bu bağlılık uzun ömürlü olmayacaktır. annesinin de onayıyla Maria'ya bırakır. O iki üç yıl içinde Lizzie'nin birden fazla arkadaşı olduğu kesindir. hastabakıcının işine son verildiğinde. genellikle arabayla gelip Lizzie'yi çağırır. Alt kat odalarını diğer kiracılarla paylaşmak. yemeklerini onlarla birlikte yemek zorundadır. Komşulardan Cora Green. Kayınvalidesi başlangıçta istemeden de olsa en üst kattaki odalardan birini kimyasal deneyleri için kullanmasına izin verir. daha sonra. Alfred ideal bir koca. iş arkadaşlarından üstün bir insandır. Mrs. Alfred bazen Dolphin'e karısı ve kayınvalidesiyle birlikte gelir. doğru dürüst beslenmez. Florence Fisher aynı zamanda hem evi temizleyemeyecek hem de çocuğa bakamayacak kadar yüklüdür. Bununla da kalmaz. Hem akordeon gürültüsü hem de duvarlardan aşan gırtlaktan çıkma sesler giderek dayanılmaz olur. Bütün bunlar ilk çocukları Edward Alfred'in doğumuyla kesilir. Alfred ve Lizzie de onun bölümünü devralır. Cora Green'e göre Lizzie Roper çocuğuyla hiç ilgilenmez. Mrs. Üstelik annesi de ağır hastalanmıştır. bir süre sonra da gelişmesi yavaşlar. sık sık da Hackney Empire'a gider. Green'in erkek giyim mağazası yöneticisi olarak . bebeğin durmaksızın ağlamasıdır. Lizzie'nin artık mutfakla ilgilenememesi nedeniyle verilen yemeklerin kötüleştiğinden de yakınırlar. çocuğuna bakmayı bile beceremediğini anlatır. deyim doğruysa "eli ekmek tutan birisini" bulan kayınvalidesi Maria Hyde'ın Miss Cottrell'in de yanında. gençliğinde çeşitli müzikhollerde konserler vermiştir. Mana Hyde'ın arkadaşıdır. ancak dördüncü katı kapadığında verdiği izni geri alır. Mrs. Alfred'in durumunu daha da güçleştirecek gibidir. Cora Green'e yatak odası duvarlarında böcekler gezindiğini anlatır. Cora Green. başkalarının yanında kocasının boynuna sarılıp öpmesinden rahatsız olduğunu söyler. Fisher'ın Lea Bridge Caddesi üzerindeki derme çatma evinde geçirir. Bu adamın. Çocuk pistir. Bir de gürültü vardır. kendisi de güçsüz kalbinin bütün bu basamaklarda fazla yorulduğunu ileri sürerek Dzerjinski'nin yanındaki odaya yerleşir. Cora Green'in Lizzie'nin "Bert" diye seslendiğini duyduğu bir adam. Marta ve Dzerjinski. eskiden Alfred'in oturduğu odalara geçirir. Dzerjinski bir çeşit akordeon virtüözüdür. Lizzie'nin her türlü annelik içgüdüsünden yoksun olduğunu. Dzerjinski'yi aşağıya. küçük oğlunun bakımını önce hastabakıcıya. Hastabakıcı tutmak Alfred'in olanaklarını zorlamaya başlar. Koca bir katı temiz ve nemsiz tutmanın çok pahalı olduğunu söyleyerek dördüncü katı tamamen kapatır. Upton'ların evden ayrılmalarının bir nedeni de. ev koşulları evliliğinden öncesini aratır görünüştedir. Miss Cottrell. on altısına yeni giren genç kız bütün boş zamanını Mrs. Devon Villa'da dört yıl daha kalır. gelen belki de bir başkasıdır. Miss Cottrell'in sözünü ettiği. Lizzie büyük krizler geçirir. Lizzie Roper'ın yaptıklarını bazen gösteriş amaçlı bulduğunu. Alfred'in gelişinden önce sıkça görülen "beyefendi" arkadaşı tekrar ziyaretlere başlar.

kitabı çıktıktan sonra hakaret davası açmadığı için kendini şanslı addetmelidir. babası gibi yanlış hesap yapmayacak. Alfred Roper işinden atılır. Maud'a sevgilerini gönderen Alfred'in yanında görülür. heyecanla ağustosta ailesini Margate'e yaz tatiline götürmekten söz eder. Miss Cottrell. Maud'la hiç karşılaşmadıkları düşünüldüğünde. Plume of Feathers'ın sadık müşterisi Percy Middlemass. Tabiî Alfred'in de her gün on iki saat boyunca ev dışında olması Lizzie'ye istediği gibi eğlenme fırsatı verir. çok varlıklı olduğu söylenen orta yaşlı bir işadamıdır. . belki de oğluna karşı beslediği aşırı sevginin nedenidir. Edith'i çocuk arabasına koyarak sokağa çıkarır. Miss Cottrell de bu adamı iyi tanır. basit toplamalar yaptığını anlatır. Lizzie Roper 1904 mayısında bir çocuk daha doğurur. Ona göre Alfred aşırı zayıflamış. gururla komşularına gösterir. Alfred'in. Green evden ayrılarak yurtdışına giden konserve et ürünleri tüccarı Ironsmith'in de arada sırada Lizzie'yi ziyaret ettiğini ileri sürer. geceleri de iyi uyuyamamaktan yakındığını hatırlar.tanımladığı Herbert Cobb olması gerekir. Kızından gurur duymakla birlikte. John's Kilisesi'nde vaftiz edilerek Edith Elizabeth adını alır. Alfred. Lizzie'nin arkadaşları bu kadarla da kalmaz. Green'i tanımamış gibi davranır. Yine de ağustosta önemli iki gelişme yaşanır. toplumumuzdaki babaların çoğundan fazla ilgi gösterir. bu "sevgiler"in ne kadar boş bir mesaj olduğu açıktır. Bu ilgi. Annesinin aldırmazlığı nedeniyle kavruk kalan oğluna. Gerçekten de mektupların çoğunda Edward dışında başka şeye pek yer yoktur. "insan kılığında bir şeytan" ya da "hafif kadınlarla dolaşan. Smart'a ailesinin daha da kalabalıklaşmasını istemediğini. ev sahibesiyle tartışıp onu bir randevuevi işletmek ve kendi kızının ilişkilerine aracı olmakla suçladıktan sonra Devon Villa'dan ayrılır. terbiyesiz ve küfürbaz biri" olarak anlatır. sahtekâr. koşulların oğlunun üniversiteye gitmesini engellemelerine izin vermeyecektir. Smart'a göre Alfred mutlu görünür. Smart onun ara sıra midesinin kaynadığından. tüm kazancını Edward'ın eğitimine harcamak niyetinde olduğunu söyler. eve geldiğinde Lizzie'yle birlikte uzun saatler geçirir. Ondan bahsederken ahlakçı yönü ağır basar. ne var ki Ironsmith Mrs. Heyecanla beklenen yaz tatilinin gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmemektedir. onun güzelliğiyle. oğlu Edward'a karşı gösterdiğinden çok farklıdır. ablası Maud'a yazdığı ve bu satırların yazarının elinde bulunan mektuplar Edward'la. on sekiz aylıkken anlaşılır biçimde konuşması da oğlunun ne kadar akıllı olacağının belirtileridir. küçük kız St. Middlemass ve benzerlerinin ziyaretleri. Mrs. Oğlu parasız ilkokula ya da benzeri bir okula gitmeyecektir. ancak genel mutsuzluğu ve giderek bozulan sağlığı Fulham'ı yaşanacak uygun bir yer olarak öneren John Smart'ın da gözünden kaçmaz. Maud'a yazdığı mektuplarda oğlunun daha dört buçuk yaşında okumayı öğrendiğini. Alfred. hiç olmazsa bir süre için kesilmiş gibidir. 1903 yazının sonuna doğru onu Devon Villa'dan çıkarken görür. saygısız. bazı uzun boylular gibi kamburu çıkmıştır. Edward'ın olağanüstü bir çocuk olduğuna inanır. Edward'ın dokuz aylıkken yürümesi. hemen tanır. zamanının ve sevgisinin çoğunu oğlu Edward'a ayırmaktadır. O dönemlerde karısının yaptıklarının farkında olup olmadığını bilemiyoruz. Cobb. Kendi başından geçenlerden ders almıştır. "yuva yıkıcı". Daha baştan itibaren Lizzie'nin kızına olan davranışı. Lizzie ve bebek Edith'in adları sadece mektubun sonunda. dâhice davranışları ve öğrenme becerisiyle ve çocuğun yaşından büyük yorumlarından alıntılarla doludur. Bir kere çocuğunu kendi emzirir.

Kısa bir süre sonra Cora Green de mahalleden ayrılır. Üst katlarda tartışmalar. Alfred'in yeni işi yürüyebileceği bir mesafede Bethnal Green'de Cambridge Heath Caddesi'ndedir. bunlarla ilgilenmez. gerçekten de tek arkadaşı olarak kalan John Smart. Islington'da varlıklı bir ailenin hizmetindedir. Annesi öldüğünden Marshes'ta ziyaret edebileceği bir ev kalmamıştır. Şirketi'nde bir memurluk bulur. daha sonra nişanlısı olarak tanıtacağı Ernest Henry Herzog adlı bir gençle "çıkmaya" başlar. alacaklılar sokakta toplanır. Tartışmalarından birinde bunu karısından duymuş. sonunda hiç evlenmezler. Dzerjinski'nin kira ödediğini düşünmek saflık olur. Maddox Fransa'ya gitmemiş. Bir yıl boyunca Devon Villa kalın bir giz perdesinin altında kalır. Dzerjinski'yi kiracı olarak saymazsak bu hareket Maria'nın ev sahibeliği hayatının sonudur.Bize Miss Cottrell'in Maria Hyde'la ilişkisinin ayrıntılarını gösteren. Miss Cottrell evin pis olduğunu. ara sıra dostu Maria Hyde'ı ziyarete gelse de artık komşusu değildir. Alfred iş aramaya başlar. Mrs. Ne var ki sonunda Florence'ın kendine ait bir özel hayatı olmuştur. Ancak Florence çevresiyle ilgili bir kız değildir. Robert Maddox'un şirketin paralarını zimmetine geçirerek Avrupa'ya kaçtığı sanılmaktadır. Dover'da trenden indikten sonra bir oda tutmuş ve intihar etmiştir. Fazla uzağa gitmez. Bakması gereken büyük bir ev. üst kattaki odaları temizlemediğinde zamanının çoğunu mutfakta. ki katmamak doğru olur. duvarlarda böcek kaynadığını. Bunlardan birincisi. ama bir sınıf yukarıdadır. Sevgilisinden bir yaş küçük. daha sonra da Dzerjinski'nin yardımıyla Miss Cottrell'in eşyalarını aşağıya indirip sokağa bırakır. görünürde bir para kaynağı da yoktur. suçlamalar da olsa. Alfred'in yanında oğlu Edward da vardır. beş yetişkin ve iki çocuk vardır. Edith'in babası olmadığına artık inanmaya başladığıdır. paralarını ister. Ağustos başlarında Supreme Remedy Company ani bir kararla ticaretten çekilir. Maria ona evi terk etmesini söyler. her ne kadar Lizzie daha sonra kocasını "işlettiğini" söylese de aklına kurt düşmüştür. Şimdiyse sadece Maria Hyde'ı kızına arabuluculuk yapmakla suçlamakla kalmaz. ABC Çayevi'nde bir araya gelirler. Alfred'in arkadaşı olan. Doğrudur. daha da ötesi. Şirketin büyük miktarda borcu birikmiştir. Bu buluşmalarında Smart'a son derece önemli iki haber verir. üstelik o dönemde ev dışında ilişkileri de başlamıştır. Green'e göre Miss Cottrell bir süreden beri Lizzie Roper'ın ahlak anlayışını. Kendisi de göçmen torunu olan Herzog. Lizzie'nin bir sokak kadınından farksız davrandığını ve Alfred Roper'ın gerçeği öğrenmesi gerektiğini söyler. Yine Mrs. Şirketin müdürler dahil dokuz memuru işlerini kaybeder. Đşler 1905 baharında değişmeye başlar. Lizzie'nin taşımakta olduğu bebeğin de . bu nedenle de Herzog adının konumuzla başka bir ilgisi kalmayacaktır. Supreme Remedy iflasının Alfred Roper'a büyük bir darbe indirdiği tartışılmaz. Edith Roper'in Alfred'in kızı olmadığını da iddia eder. Florence Fisher hâlâ oradadır ve Roper Davası'nın en önemli tanıklarından biri olacaktır. "beyefendilerin" ortada görünmemelerine karşın. Alfred uzun zamandan beri Edith'in babası olmadığından şüphelendiğini. kilerde ya da kendi odasında geçirir. Green'e göre bir gün yeni bir kavga patlak verir. Miss Cottrell'in çok aşağılayıcı iddiaları hesaba katılmazsa. Cora Green'in "gazetecilik" merakıdır.eve yakınlığıdır. bağrışmalar. nisanda Roper'la buluşur. ona her şeyi anlatacaktır. eleştirmektedir. Maaşı bundan önceki işinin yarısıdır Imperial Optics'in Supreme Remedy'yle karşılaştırıldığında tek üstünlüğü -eğer buna üstünlük denebilirse. sonunda da mercek üreticisi Imperial Optics Ltd. "Böyle giderse". bir ev ötede olan biteni izleyemez. Şirketin tek bir penisi bile yoktur. Stoke Newington'a yerleşir.

Sürekli olarak yorgun olduğu. Hayır. Cambridge'deki büyük ve gelecek vaat eden bir dükkânda yakında bir eczacılık boşalacağını duyduğudur. Otopsi sırasında Joseph Dzerjinski'nin önemli bir kalp rahatsızlığı olduğu. 1905 yazı çok sıcak geçer. bir ay içinde başvurması koşuluyla Alfred'in işe alınacağından emin olduğunu söylemiştir. Lizzie'yi ve kızını geride bırakmak. yeni bir hayata başlamış olacaktır. Smart'a verdiği ikinci haber. Gün boyu Devon Villa'nın tüm pencereleri. Açılan soruşturma dikkatsizlik sonucu ölüm raporuyla tamamlanır. Lizzie'yi bir "hastalık" nedeniyle "tedavi" etmekte olduğunu açıklar. Onun niyeti. aynı zamanda da siroza yakalandığı ortaya çıkmıştır. sıcak dayanılacak gibi değildir. ama bu evliliğinden hiç olmazsa Edward'ı kazanmıştır. Tarih 1905 temmuzunun başlarını göstermektedir. Smart Lizzie'nin hastalığının ne olduğunu sorduğunda. Evlenmekle aptallık etmiştir. Eczacılık deneyimi ona yapması gerekenleri öğretmiştir. Navarino Caddesi'ndeki eve dönerken rahatsızlanır. Fen Ditton köyünde oturmaktadır. Üstelik. bütün kardeşleri içinde kendine yakın hissettiği ablası Maud da kocasıyla birlikte kentin hemen dışında. Smart Alfred'i kararından vazgeçirmek için elinden geleni yapar. Gazeteler sıcaktan çıldıran insan haberleriyle doludur. Smart duyduklarına çok şaşırır. diğer erkeklere olan açlığını törpülemek ve cinsel arzularını bastırmak için karısına hidrobromid tedavisi uygulamaktadır. Böylece Alfred karısını ve çocuklarını kayınvalidesinin baskısından kurtarmış. Highbury'deki ablasını ziyarete gitmekte olan Joseph Dzerjinski. Daha sonraki bir buluşmalarında. Eğer Lizzie onunla birlikte olmak istiyorsa. ne olursa olsun ilk fırsatta Maria Hyde'a ve Joseph Dzerjinski'ye bakmaktan kurtulacaktır. bu işi bir gazete ilanında okumamıştır. Hayır hayır. tabiî işe kabul edilirse Cambridge'deki yeni işine başlarken. tutum ve davranışlarını değiştirmelidir. Tek çocuk olarak oğlu Edward'ı yanına alacağı kesindir. kendini "bayılır gibi" hissettiği şikâyetlerini. Adını saydıklarından birine bakmaktan kısa süre sonra kurtulur. aşırı cinsel arzu duyduğunu anlatır. Dostunu yatıştırmak için Edith'in babasına çok benzediğini söylemeye çalışsa da Alfred'in düşüncelerini değiştiremez. Smart duyduklarına çok sevindiğini söyler. yakındaki Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölür. Lizzie'nin kendisinden beklentilerini.kendisinden olmadığına inandığını anlatır. Roper karısının nemfoman olduğunu. Joseph Dzerjinski o ayın sonuna kadar yaşasa. Tüm ısrarlarına rağmen Alfred en küçük bir geri adım bile atmaz. Alfred'in kafasından geçenler hiç de böyle değildir. kendisiyle ilgisiz bu aileyi daha fazla beslemesinin bir anlamı olamayacağım anlatır. üstelik cinayet ve çocuk ölümleri de görülmedik oranda artar. Devon Villa'daki her şey sinirine dokunmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla Alfred'den cenaze masraflarını üstlenmesi beklenmiş. sabah kusmalarını . yetmiş sekiz yaşına girmiş olacaktır. Baygın bir halde yerde yatarken bulunur. Imperial Optics'teki memur arkadaşlarından birinin amcası yakında bu anlattığı işten emekliye ayrılacaktır. Alfred'e zaman geçirmeden işe başvurmasını öğütler. Alfred "burnunu bu pislikte tutmanın" haklı bir sebebi olamayacağını. Adı Hodges olan arkadaşı. kendini tek çocuklu dul bir adam olarak tanıtmaktır. Isı gölgede kırk dereceyi bulur. ön ve arka kapısı ardına kadar açık bırakılmasına rağmen. Roper da elinden geleni yapmak zorunda kalmıştır. Bu arada da Smart'a bir sır verir.

ama tek başına bir kadının bir hizmetçiye ihtiyacı olmadan da yaşaması mümkündür. Florence'ın iç karartıcı bir evde. Hyde Devon Villa'da kalacaktır. Çarpıntıları vardır. "çok yakında" Edward'la birlikte Cambridge'e gideceklerini bildirir. O dönemde yirmi iki yaşında. karısı. Diğer taraftan da Cambridge'deki yaşamından söz ederken. 27 temmuz öğleden sonra Mrs. Joplin'deki işe 1 ağustostan geçerli olmak üzere kabul edilir. Roper ve Edith'in de "çok yakında" onlara katılacağını sözlerine ekler. Kutu gümüştendir ve babasından kalmıştır. işine devam etmesini söyleyerek yıkamak için çamaşırlarını toplamasını söyler. Nedeni ne olursa olsun. ön kapının zilini çalarak para kutusunu unuttuğunu söyler. Kızı hastadır. istese çok daha uygun bir iş bulacağı açıktır. yatmıştır. Lizzie de Alfred'in planlarından haberdar değildir. çay ve . kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu denli ısrar ettiği anlaşılamaz. "ev kurmak" ve "aile hayatına dönüş" gibi kavramlar kullanır. Kaldığı yer sıkışık. Florence aramasına yardım etmeyi önerir ama Alfred kabul etmez. Üstelik Alfred'in de onun hakkında iyi referanslar vereceği kesindir. Mektupta Edith'in adına rastlamak mümkün değildir Cambridge'de. Roper'ın geri gelmesinden belki de yarım saat önce Maria Hyde aşağıya inip mutfağa girmiş. kendisini terk etmesine engel olmak için böyle bir yalan uydurmuştur. güçlü kuvvetli bir genç kadındır. Florence'a sol kolu ve göğsündeki ağrılardan yakınır. Florence Maria Hyde'a yalvarır. Lizzie'nin gösterdiği rahatsızlık belirtilerini sürekli almakta olduğu hidrobromide de bağlayabiliriz.ve sürekli uyuşukluğunu yeterli belirti olarak kabul etmezsek. Mrs. Diğer yandan. Ya da belki Lizzie hiç de hamile değildir. Mrs. Edith ve Maria Hyde'ın bulunduğu üst kata çıktığını duyar. yatmak ister. Bu konuda Cora Green'in de bilgisi yoktur. Lizzie'nin o yaz rahatsızlıklar ya da belki aşırı sıcak sonucu bebeğini düşürmüş olması muhtemeldir. Florence daha sonra Alfred'in. Alfred'dir. Lizzie'nin hamileliği konusunda John Smart'ın söyledikleri dışında fazla bir bilgi yoktur.sevgiler bölümünde anılır. Joseph Dzerjinski'nin ablası Marta Boll'a yazdığı mektupta kızının bebek beklediğine değinir. pis ve sağlıksızdır. ev sahibesinin bütün bu söylenenlerden habersiz olduğunu görür. Mrs. Maria Hyde daha sonra kızıyla konuşur. Maud Leeming'e yazdığı mektupta Lizzie'nin adı sadece -yine. 31 temmuzdan sonra Florence'ın hizmetlerine gerek kalmayacaktır. Florence istenenleri hazırlar. Bütün bu nedenlerden. Hyde. uygun bir yer buluncaya kadar kendisini ve Edward'ı konuk etmesini rica eder. Roper Davası'na sunulan otopsi raporunda da hamilelik belirtilerinden söz edilmez. Roper da işi bırakması konusunda başka bir şey söylemez. Roper ve çocuklar Cambridge'e taşınacaklarından. Yine ablasına yazdığı bir mektupta Mrs. Devon Villa'da kalmakta kararlı olduğu anlaşılmaktadır. 27 temmuzdan itibaren. Alfred kırk beş dakika sonra yeniden görünür. Florence'a göre Alfred'in ona söyledikleri bunlardır. kısa süre için yeni bir işe girmek istememektedir. O ayın ikinci haftasının başında Florence'a işten çıkarıldığını bildiren Lizzie değil. Ne Florence Fisher hamilelikten söz eder ne de Maria. 15 temmuzda Fen Ditton'daki Mrs. Alfred uzun zamandır karısını terk etmeyi düşünür. Kendisi. Belki de hâlâ bir sonraki baharda gerçekleştirmeyi umduğu evlilik nedeniyle. kendini iyi hissetmediğini söyler. Florence onun evden çıkışını görmese de gitmiş olduğunu düşünür. Daha sonra Alfred çıkagelir. kendini daha iyi hissettiğini söyleyerek Florence'tan çay ve yukarıda yemek için hafif bir şeyler hazırlamasını istemiştir. sadece kocasının ilgisini çekmek. Leeming'den.

Evde sanki kimse yoktur. Lizzie Roper'la kızının ne koşullarda evden ayrıldığını. Duruşma sırasındaki ifadesine göre. daha yapılması gereken bir sürü işi olan genç kız için çok keyifli olmasa bile. iki saat kadar sonra. Roper ve Edith'in Cambridge'e gitmiş olduklarını düşünür. 19. ifadesine göre ayağı bir kaldırımın kenarına takılır. O alışverişteyken. Florence ona doğru alışverişe çıkar. Tepside konserve som balığı. Hyde'ın nerede olduğunu. düşer ve sağ elini yaralar. gidecek bir yeri. treni kaçırmalarına neden olur. Mrs. Cambridge'e de 13. Florence kendini biraz daha iyi hissetmiş olsaydı.30'da kalkan. Florence Fisher'ın sarı saçlı küçük Edith'i son kez gördüğü yer. Florence Mrs. Mrs. Odayı karmakarışık bulur. Kendini adeta sürükleyerek birinci kata. Hiç şüphesiz bu yolu seçemez. Ne Roper ne kayınvalidesi ne de Florence Fisher çaylarında ya da diğer sıcak içeceklerinde şeker kullanmamaktadır. St. Daha sonra bir tanık Roper'ın elinde ve ceketinde kan lekesi gördüğünü açıklarsa da Roper'ı teşhis edemez. tereyağı. Hackney.30'da yatmaya alışık küçük bir çocuk vardır. Saat şimdi 18. 18.30'dur. çişli çarşafları ve battaniyeyi çıkarır.40 olacaktır. Kingsland High Street'te taksi durağına kadar. bir demlik çay ve Edith için şeker kavanozuyla süt vardır. Yanında. Florence ona kahvaltı hazırlar. yolda sadece iki istasyonda durarak 15. Başlangıçta Cambridge'e 17. Küçük Edith sabah mutfağa iner.20'den önce Cambridge'e kadar giden başka bir tren yoktur. Şeker kavanozu Roper'ın üç ay sonraki duruşmasının en önemli kanıtlarından birisi olacaktır. şöminenin üzerinde bulur. kutuyu en sonunda yemek odasında. Roper ve Mrs.yiyecek tepsisini üst kata çıkaran Maria'dır. Roper ve oğlu iki saat beklemek zorundadır. Örneğin. ekmek. istese öğle trenine ya da ara istasyonlarda duran bir tren istemiyorsa. Hikâyenin en ilgi çekici sorularından biri de Roper'ın o gün Cambridge'e hareket saatini neden bu kadar geçe bıraktığıdır. Pancras'a gidip 12. Gerçekten de Edith bu dünyada son kez görünmektedir. onların alışkanlıkları arasında öğlene kadar yatakta kalmak da vardır. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'nın merdivenleridir. bu da alışılmış bir görüntüdür. Hava kapalı ve sıcaktır. oysa binmeyi düşündüğü ilk tren bile Cambridge'e Edward'ın yatma saatinden sonra varmaktadır. kuşkusuz para kutusunu aramaktadır.50'de Cambridge Đstasyonuna varan trene binmeyi de düşünebilirdi. Cebine atar. neredeyse alışılmış bir iş olmaktadır.20'de hareket eden. Florence'ın çocuğa kahvaltı hazırlaması. Bethnal Green'deki işinden istifa etmiştir. ama Navarino Caddesi'ne geri dönüşü.31'de varan sefere binebilirdi.15 treniyle gitme kararındadır. Roper üst katta uzun süre kalır. Sonunda bindiği trenin varış saati 21. Yorgun argın. Bu da olmazsa 14. elleri kolları erzak yüklü eve döndüğünde. bir hamala emanet ettiği bavullarının ve oğlunun yanına ulaşır. Hyde'ın görünmemelerine şaşırmaz. Büyük Doğu Demiryolları'nın temmuz 1905 tarifesi Cambridge'e gün boyu birçok sefer olduğunu göstermektedir. Yine de sıcaktan etkilenmiş olmalıdır ki. evde yapacak bir işi yoktur. Edith'in küçük yatağının bulunduğu odaya çıkar. ancak Edith'i doyurup yıkadıktan sonra onu üst kata gönderir. Sonunda Liverpool Caddesi Đstasyonuna. tatil için değil temelli gitmiş olmalarına rağmen küçük kızın eşyasını neden geride bıraktıklarını . yani oldukça uzun bir mesafe yürür. ama ısı önceki günlere göre az da olsa düşmüştür. kendini iyi hissetmemektedir.32'de Bishops Stortford'a giden bir tren olmasına karşın 20.

Anlaşılan bir çeşit kalp çarpıntısı çekmektedir. üçte ikisi boşaltılmış bir şişe cin ve iki kadeh vardır. Alfred Roper duruşmasının özeti. kendi geleceğiyle ilgilidir. genç kadının geceliği. o da zamanında görünür. Florence'ın bildiği kadarıyla. yatakla kapı arasında yüzükoyun yatan. halı ve hatta duvarların bir bölümü ya kandan kıpkırmızıdır ya da lekelenmiştir. Ceset tamamen giyiniktir. Duyduğu tek endişe onlarla değil. Daha sonra. Ama rahatsızdır. en akla yakın açıklama onun da Cambridge'e gittiği ve şu anda kızı. Lizzie Roper'ın gırtlağı bir kulağından diğerine kadar yarılmıştır. Masadaki tepsinin üzerinde çay içilmiş iki fincan. Hyde'ın yokluğu da vardır. ama üçüncü kattaki odaları haftada bir süpürmek zorundadır. Üçüncü kata çıkar. yani 3 ağustosta Florence Miss Elizabeth Newman'in Mare Sokağı'ndaki Hizmetçi Acenteliği'ne uğrar ve yeni bir iş aradığını belirtir. Girdiği oda. yatak. bu arada daha önce hiç duymadığı. çarşaflar. Florence ilk odanın kapısını açmadan önce ağzını ve burnunu elindeki temiz toz beziyle kapatır. Alfred Roper'ın da hemen ertesi gün Cambridgeshire'da. Mrs. Florence Fisher'ın Navarino Caddesi'nde yalnız yaşadığı bir hafta geçer. Bileyiciyi beklemektedir. Belki nişanlandığı adamla da bir teması olmuştur. Belki de burada taammüden adam öldürmek suçuyla dava açıldığını. som balığı artıkları çürümüştür. 4 ağustos cuma sabahı. saçların arasında bigudi kâğıtları bile vardır. yarı dolu bir şeker kavanozu. 28 temmuz bir cumadır ve şirket kayıtlarından da görüldüğü gibi bir sonraki perşembe. yatağın içinde değil. Hyde'ın cesedidir. Navarino Caddesi'ne dönerken yanında iki polis memuru vardır. Fen Ditton'da karısını öldürmekle suçlanarak tutuklandığını belirtmek . bu kata en son Roper'ın gidişinden iki gün önce çıktığını hatırlar. ayrıca cesetlerin ve bozulmuş yiyeceklerin üzerinde uçuşan sineklerin vızıltısı duyulmaktadır. güçlü ve öğürtücü bir koku duymaya başlar. elinde paspas ve süpürgeyle merdivenleri tırmanmaya koyulduğunda. Florence'ın bu evde çalıştığı on yıl boyunca Mrs. merdivenlerde olduğundan en az on kat daha güçlüdür. Lizzie Roper'ın kocasıyla paylaştığı yatak odasıdır. Kısa sürede iyileşir ve görevinin başına döner. Burada koku. Rahatsızlığı her neyse. sahanlıkta duraksadığında kuşkusuz çok şaşkındır. Florence'ı bodrumdaki yatağına gitmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar. Her iki ceset. damadı ve torunlarıyla birlikte olduğudur. beyazımsı yatak örtüsünün üzerinde yatmaktadır. şapkasını alır ve Kingsland Caddesi'ndeki polis karakoluna giderek müfettiş yardımcısı Samuel Parlett'i görür. fırıncı her zamanki gibi ekmek bırakır.merak etmesi kadar olağan bir şey olmayacaktı. kızı ve damadıyla bir arada yaşamış olduklarından. Aradan bir hafta geçmiş. Đçlerinden biri acaba geri gelip maaşını verecek midir? Yoksa evden ayrılması ve başka bir maaş beklememesi mi gerekmektedir? Sonra Mrs. Diğer yandaysa. Satıcılar gelir. Lizzie Roper'ın cesedi ise ince beyaz pamuklu bir geceliğe sarılmış. başından geçenleri anlatır. Florence kendi işine bakar. Florence kapıyı kapamak dışında hiçbir şeye dokunmaz. Florence'ın Devon Villa'nın en üst katına çıktığı günün üzerinden aylar geçmiştir. odanın havası ağırdır. bir sonraki bölüme alınmıştır. Roper'ın çocuklarla birlikte Cambridge'de olduklarını düşünmeyi sürdürür. Ne var ki yerde. Perdeler çekili. üzerinde. ve Mrs. Hyde'ın bir gece bile ev dışında kaldığına rastlanmamıştır. Bu süre boyunca Mr. Aşağıya iner.

Yine de duruşmayla ilgili bölümlerden habersiz kalmak zorunda değildim. Queensbridge Caddesi. Madeleine Smith ve Buck Ruxton'ın duruşma tutanaklarını da içeren yeşil kaplı kitapta resim ya da çizim yoktu. herkesten çok Abraham Lincoln'e benzeyen karanlık ve sıska insan Alfred Roper vardı. Graham Sokağı. Maria Hyde yıllarca bir gün kendisini yarı yolda bırakacağından korktuğu kalp rahatsızlığından bahsetmiştir. Maria Hyde'ın cesedinde herhangi bir şiddet belirtisine rastlanmamış olmasıdır. Hyde'ın ölümü doğal nedenden. Kitabı ve Arthur Roper'ın anılarını bir kenara koydum. Bu kolajda da sert ve yüksek yakalı gömleğiyle Crippen ve güzel fakat acımasız Madeleine'in arasından bir medyumun hayaleti gibi görünen. Oscar Slater. Mrs. Başsağlığı mektuplarına cevap yazmanın yanı sıra kendi işlerimle de ilgilenmem gerekiyordu. bir kalp krizinden kaynaklanmıştır. Roper'ın beraati belki de Howard de Filippis'in ilk büyük başarısı olması nedeniyle. Maria Hyde on dört aylık Edith'in ölümüne de tanık olmuş mudur? Çocuk kaybolmuştur. George Lamson. Ancak kapağı. . Victoria Parkı'ndaki gölün dibi ve Grand Union Kanalı'nın bir bölümü taranır. Arama başlatılır. Kabul edilen varsayım -alternatif bir açıklama getirmek güçtür. Bölge halkı London Fields ve Hackney Downs'taki aramalara bizzat katılır. Aynı zamanda Crippen. Richmond Caddesi ve Mare Sokağıyla çevrelenen bölgedeki evlerin sakinleri sorgulanır.yeterli olacaktır. Toprakta herhangi bir ize rastlanmamış olmasına rağmen. Hepsi boşunadır. Francis Ward-Carpenter On üçüncü bölüm Vaat edilen bir sonraki bölümün yazılıp yazılmadığını bilemiyorum. Tek söyleyebileceğim Cary'nin paketinin içinde olmadığıydı. onları bir daha elime almayı isteyip istemeyeceğimden emin değildim. Edith'i arama çalışmaları Hackney Marshes'a kadar yayılır. içindeki kişilerin fotoğraflarından oluşturulmuş bir kolajdan yapılmıştı. Devon Villa'nın bahçesi bir metre kazılır.ya kızının ölümüne tanık olduğu ya da daha sonra cesedini bularak kalp krizi geçirdiğidir. Penguin'in Ünlü Duruşmalar dizisinden yayımlanan kitapta okumuştum. Duruşmayı. Ertesi sabah Kuzey Londra Polis Mahkemesi'nde Yargıç Edward Snow Fordham'ın karşısına çıkarılır ve yargılanmak üzere Merkezî Ceza Mahkemesi'ne gönderilir. bir daha da ölü ya da diri bulunamayacaktır. Edith Roper kaybolmuştur. şimdi de haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Peki. Đlginç olanı.

7'sinde. Torben yıllardan beri Asta'nın bunadığını iddia ediyordu. yoksa benden daha mı şanslı çıkmıştı? Hansine ya da annesi Danca öğrenmesini sağlamışlar mıydı? Bu mektup ilginç sonuçlar doğuracaktı. sanki böyle bir şeye ihtiyacı varmış gibi. 12'sinde. Telefon etmedi ama mektup gönderdi. Bir zamanlar Rasmus'un babaannesinin adını. Asta saçmalıyor. Daha sonra ona sadece laf olsun diye bir soru sordum: o da aynı durumda mıydı. 6'sında. Bunun sonunda da kuzeninin yalnız başına yetimhaneye gittiğini. Son derecede iyi hazırlanmış. Bu. neden sormadığını doğrusu merak ettim. Uzun bir mektup değildi ama günlüklerden söz ettim. eve döndüğü zaman da kocasının mantardan zehirlenerek öldüğünü gördüğünü anlatıyordu. Günlükleri okumuş. altmışyetmiş yıl önceki olayları unutmamış olmalarıdır. Sadece hafızasını kaybetmiştiYaşlılarda sık görülen. Acaba bence bu fikir günlüklerin yayıncısının da onayını (kendi deyimi) alır mıydı? Morfar'ın anne ve babasının ön isimlerini belirtebilir miydim? Doğum ve ölüm tarihlerini bulmak çok zahmetli mi olurdu? Frederikke Teyze Asta'nın annesinin mi. Gözlüklerini sadece bir şey okumak için takıyor. Mormor atalarıyla hiç ilgilenmedi. Görünüş olarak düşkün olsa. duraklayıp nefeslenmeden . bu saçmalama fazla üzüntü verici olmayacaktı. Doksan üç yaşındaydı ve bütün yetilerine sahip görünüyordu. sıkıntı çekmeden uzun yürüyüşler yapabiliyor. saçmalıktan başka şey anlatmıyordu. sonunda da imzanın üzerine el yazısıyla "Sevgilerimle" yazılmıştı. bilgisayardan çıktığı belli. çok da keyif almıştı. ama Asta'nın ölmesi ve günlüklerin onun eline geçmesinden sonra boşlukları kendi kendine doldurmaya. bir şeyler yazmış olmak için "Annem çocukluğumda bana keşke Danca öğretseydi de dili daha iyi anlasaydım" dedim. tek eksiğin bir aile ağacı olduğuna ikna etmişti. Söyledikleri ancak kendi ölümünden sonra gerçekleşti. son zamanlarda olanları kesinlikle hatırlamamakla birlikte. Asta için geçerli olmadı. Son yıllarında da neredeyse her şeyi unutmuştu. yetimhane hikayesiyle mantar zehirlenmesini birbirine karıştırıyordu. Albümlerdeki fotoğrafların altına isimler ve tarihler yazma zahmetine hiç girmedi. Mormor hayatının son yılını Willow Caddesi'nde Swanny ile baş başa geçirdi. Kuzenim Gordon Westerby. Bu konular günlüklere girmeyi başaran noktalar değildi. Hampstead Heath Đstasyonu dışındaki konuşmamızı biraz daha ilerletmek için bir haftadan fazla beklemedi. Mormor hayattayken Swanny. Paul Sellway'in mektubu oldu. Asta ile Rasmus'un evlendikleri kilisenin rahibiyle buluşup konuşmaya başlamıştı. Ne var ki yetmişinden fazla göstermiyor. her zamanki gibi hareketli görünüyordu.Đlk cevapladığım. yoksa babasının mı kardeşiydi? Holger Amca kimdi? Onunla Roderick Caddesi'nde Aubrey'de bir akşam yemeği yemeyi kabul eder miydim? Ayın 5'inde. resmî bir mektuptu. Westerby tarihçesi konusunda gerçekten bilgisizdi. Günlükler onu. söylenenleri duymakta güçlük çekmiyor. 14'ün-de ya da 15'inde? Bu soruları Swanny'ye sorabilirdi. kendi aile üyelerinin Đsveç ve Danimarka'ya neden dağıldıklarını biliyorduysa da unutmuştu. bir daktilodan çok. Danimarka'dayken resmî nüfus kayıtlarında araştırmalar yapmaya. Geçmiş onun kafasında ya tamamen kaybolmuş ya da içinden çıkılamayacak biçimde karışmıştı.

gözlüklerini çıkardı ve "Emily adında bir hizmetçimiz vardı" dedi. acıyı geçmişe doğru iteleme çabasını başlatır.ve Asta her zamanki gibi kanepesine yan uzanmış. Asta bunamadan önce bu yaptıklarımı normal karşılamış. Đlginçtir. başımdan geçenlerin de anlattıklarımı etkilemesidir. Zaten kısa bir süre sonra da benden ayrıldı ve Cary'ye gitti. genellikle başarılı olur. Akşam ziyaretlerimden birini yapıyordum -Daniel Blain evime taşınalı beri. Çok aptaldı ama çok da iyi niyetliydi. Tabiî tanıdığını söyledi.Bir keresinde salak kızı Bjfrn'ü beslerken gördüm. Amerika'ya gelmemi istemişti. üstüne üstlük bir de çekiciyse. önceden hazırlanmış bir plana uyarak gerçekleştirdi. Swanny ise kuşkulu bir gülümsemeyle yetindi. bunu isteyerek. Daniel'a döndüm. Belki de Daniel'in hafta sonlarını beraber geçirmek ya da birinin evinde bir gece kalmaktan farklı olarak. Asta kıkırdadı. açık bir hikâyeydi. ölümünden kısa süre önce de Swanny'nin tüm çarşaflarına başharflerini işlemeye koyulmuştu. değil mi. Okuduğu bir şeyin ona bu hikâyeyi hatırlatmış olması mümkün. onun da hikâyeyi daha önce duymuş olduğunu sanmıyorum. kitap okuyordu. kasap vitrininden içeri bakan bir kutup ayısı gördüğüne dönüşmüştü. Anladığım kadarıyla "Spis dit brfd" biraz. Burada güç olanı. oysa bunu anlayacak kadar Danca biliyordum. Allah bilir konuşması anlaşılmaz olmuştur. isteğini reddedeceğimi hesaplayarak. onunla birkaç ay geçirmemi. Swanny ise kesinlikle eleştirmişti. lille Swanny?" Swanny şaşkın gibiydi. Amerikalı bir romancı benden XIX. Đşini yaparken başım kaldırıp tamamen kendi uydurması olsa da içinde gerçek kırıntısı bulunan bir hikâye anlatmaya başlayabiliyordu. Ne var ki Cary ortaya çıkıp Daniel'ı kaptı. . Başını kaldırdı. öte yandan öyküyü baştan aşağıya uydurmuş da olabilir. Sessizce gülmeye başladı. gerçekten birlikte yaşadığım tek erkek olduğunu söylemem yeterlidir. pislik bu" diyordu. Elinde tabağı tutuyor ve "Pislik bu. hikâyeyi anlatanın ben olması. Hâlâ Dickens kitaplarını okuyup iş işliyordu. kimbilir nerede Cary'yle birlikteydi. Eğer kızcağız örnek olarak Morfar'ı almışsa. Bunun benim hikâyem olmadığını söylemiştim.merdiven çıkabiliyordu. ilk günlüğünün ilk satırlarını oluşturan kutup ayısı öyküsü artık dondurucu bir kış günü Asta'nın. akşam ziyaretlerim seyrekleşmişti. dedi Asta. Benim Daniel'la evlenerek işleri düzene koymamı istiyordu. "Yanımızda Hansine vardı ama Emily diye bir Đngiliz de tutmuştuk. Olaylardan kaçamayacağınızı söyleyenler haklı değildir. Kaybettiğiniz aşkınız ve onun yeni sevgilisiyle aranıza üç bin mil koymak darbeyi yumuşatmaz. eve. Swanny benim için "Yemeğini ye" diye çevirdi. ama çok az "pislik bu"ya benziyor. Ne var ki Daniel evde değildi. üstelik daha önce hiç duymadığım bir hikâye. Bjfrn'ü hatırlıyorsun. . annesiyle birlikte Østerbrogade'de yürürken. Örneğin. yüzyılda Cirencester kenti konusunda bir araştırma yapmamı istemişti. Bjfrn'e yemeğini verdiğimizde hep "Spis dit brfd" derdik. Bunun sonucunda tamamen uzaklaştım. Asta çocukluğuyla ilgili bir hikâyeye başladığında. Swanny de oradaydı. bir kadın bir erkeği kapmak isterse. bana anlattığını hatırladığım son şey kesinlikle kolay anlaşılabilir. doğrusu bu benim de isteğimdi.

daha çok bir spazm" dediğini anlattığı bir mektup yazdı. doktorun 'Tam bir kriz değil. annesinin durumuna ve davranışlarına ne kadar üzülüp kendini ne kadar yalnız hissettiğini de biliyordum. Moder? Beni nereden aldınız?" Asta kızına bakmış. Oysa bana ihtiyacı olan Swanny'ydi Asta değil. Onlarla karşılaşmaktan değil. Geri dönmemi isterdi. ama gözlük takmayı reddedecek kadar görünüşüne düşkün. oturma odasında birlikte oturdukları bir akşam tekrarlamıştı. sadece benim. lille Swanny. genç bir kız sanarak evlenmek isteğiyle iltifatlara boğduğu yaşlı ve neşeli kadının aslında babaannesi olduğunu öğrenen gencin kitabını okuyup okumadığımı sormuştu. üstelik Daniel ile evlenmediğim için. Swanny annesinin yüzünde o güne dek hiç görmediği bir sevgi ve sıcaklık. yastığın üzerinde de açık bir Martin Chuzzlewit ve okuma gözlükleri. Asta gözlerini kapayıp. karşında yatan insanın genç bir kadın olduğunu sanırdın. artık her akşam yaptığı gibi. Bütün bunlar Swanny'nin bana yazdığı mektuplarda vardı. Annelerin bebeklerinin nereden geldiğini söylememi mi istiyorsun? Bilmiyor musun?" Sanki çok gençmiş gibi. Asta bütün gün eskisi gibi.Victoria Dönemi Gloucestershire araştırmalarımın sonuçlarını anlatmamı. gerçekte olduğundan çok daha konuşkandır) bana Poe'nun yazdığı. . son olayların beni fazla etkilemediğini de düşünüyordu. uykuya dalmıştı. Önerisini kabul etmeme çok şaştı. aynı adada bulunmaktan gerçekten korkuyordum. artık ona gerçeği söyleyecek kimsenin kalmadığının farkına vardığını belirttiği mektuptu. Ölümü uzaktan gören herkes gibi. yanındaki alçak masada bir nakış işi. şuuru çok açık görünmüştü. Bu nedenle. Swanny'nin ne kadar mutsuz olduğunu. Swanny bana Asta'nın hastaneye kaldırıldığını. Yazdığı en üzücü mektup. Oysa ben Daniel ve Cary'yle aynı ülkede. Đçinden gelen sese uymuş. Onun kuşağındaki kadınlardan bazıları böyle düşünürdü. ama şimdi bunun gerçek olabileceğini anladığını söylüyordu. başka torunları. "Ona kısık gözlerle baktığında. "Kimim ben. Asta öldüğünde Massachusetts'teydim. Ateşin karşısına çekilmiş kanepesine uzanmış. şöminede bir ateş yakılmıştı. Đngiltere'ye dönmememin Swanny'ye yapabildiğim en büyük iyilik olduğu sonradan anlaşıldı. böylelikle de yazmakta olduğu tarihî romanın Amerikan görüş yansıtmasına yardımcı olmamı önerdi. ben de yakında öleceğini biliyordum. Sanki öğretmenin cinsel bilgiler dersine almayı unuttuğu bir çocukmuş gibi. Sorusunu son kez Asta'nın "spazmından" birkaç gün önce. çok yaşlı olduğunu." Swanny (mektuplarında. Soru hiç cevaplanmayacaktı. Kendi kendimi kandırarak Asta'nın sadece büyükannem olduğunu. Swanny okuduğu öyküyü daha önce hiç yutmadığını. bunun yanı sıra da büyük bir şaşkınlık görmüştü. Belki de Đngiltere'ye geri dönmeyi önermem gerekirdi. Amerika'dayken hissettiğim bu uzaklık duygusunu kaybetmekten çekiniyordum. Perdeler çekilmişti. "Ateşin ışığında beyaz saçları sanki sarıya dönüşmüştü" diye yazmıştı Swanny mektubunda. sanki bu soruyu daha önce hiç sormamış gibi annesine dönmüştü. Benim neler hissettiğimi bilmiyordu. hatta torun çocukları bulunduğunu düşündüm. gözleri iyi görmeyen. "Sen benimsin.

Onun ölümü bana özgürlüğümü verdi. Hoş. daha filozofça olmalıyım. Tanrı'nın öldüğüne inandığını söylemişti Bunu da nereden çıkardığını bilmiyorum ama çok şey biliyordu. Her neyse. ama anlaşılan inanmamışım. isteyemeyecek kadar üzgünüm. Far öldükten sonra aynı evde. ben de Swanhild olarak geçiyorum. çünkü etrafımda bütün bu hatıralarla yaşamak istemiyorum. o kadar korkunçtu ki. bence kendi cenazesinin nasıl kaldırılacağına karar verme hakkına sahipti. ama yapmadım. . kimse doğum belgemi bile istemedi. 'Kızıma. her zaman sürdüğü L'Aimant burnumdan gitmiyor. O denli hayatımın bir parçası haline gelmişti ki. sorsalardı ne olurdu ki? O belgede annem ve babam olarak Mor ve Far'ın adları var. tabiî kimse de bir soru sormadı. Şimdi olmadığına inanamıyorum. Sanırım sonunda bu evi satacağım. Geçen gün dolabında bir çekmeceyi açtım. Sana böyle şeyler yazmamam gerek. bana 'lille Swanny' diye seslenişini işitiyorum. mektup yaz. şimdi yapabileceğim o kadar çok şey var ki. Bana sık sık küçük oğlu Mads ölünce Tanrı'ya inanmaktan vazgeçtiğini anlatırdı. bir daha da bir kez bile dua etmedi. yirmi yıl beraber yaşadık. gelmemin hiçbir yararı olmayacaktı. "Moder vasiyetinde cenaze töreni istemediğini belirtti. o da böyle bir teklifte bulunmayacağımdan emin olunca geri gelmemem için yalvarmaya başladı. bütün o eski duygularım uyandı. Ama şimdi onları yapmak istemiyorum. demedim. Her zamanki gibi sevgilerle. bir ara 'Hayır. bir koku yayıldı. Kesin olarak bana bırakılmıştı. hayatım olmuştu. Verdiğimiz davetlerden birinde yüksek sesle Nietzsche gibi düşündüğünü. Bana bunu daha önce bir iki kez söylemişti. Torben'le tanıştığım birkaç haftadır. Mor da herhalde ona ait olanları bana bırakmak istedi. köşenin öbür tarafında otururduk. Dindarlığı o gün son buldu. Bir şok geçirdiği muhakkaktı. ölümü bir süreden beri bekleniyordu. Onsuz yaşamadığımı. özgür olunca yapmayı istediğimi düşündüğüm. Đyi haberlere gelince. ağladım.Swanny telefon edip Asta'nın öldüğünü söylemişti. Yine de kendimi bir tuhaf hissediyorum. Eve dönmeyi teklif etmedim. O olmadan kendimi öylesine yalnız hissediyorum ki. Ömrümün geri kalan her gününde Mor'u gördüm ya da telefonla konuştum. Swanhild Kjær'e'. Ondan ayrı olduğum en uzun süre. doksan üç yaşındaydı. onunla dolu bir koku. Vasiyetnamesinde her şeyini bana bıraktı. bir cenaze töreni yapmak şart diye düşündüm. Vasiyet etmenin amacı herhalde sana ait olanları istediklerine vermek olmak. ben de çekine çekine öyle yaptım ama isteğimi normal karşıladılar. gerçekten de ondan hiç uzak olmadığımı bilir miydin? Torben ile ilk evlendiğimde bile. Her neyse. Moder sapına kadar ateistti. hiç de değişik bir şey istiyormuşum gibi davranmadılar. Neyse. Asta çok yaşlı. Daha neşeli. bunları kabul edemem. doktor bana bir hap verdi. biliyorum. 1924'te on dokuz yaşındayken Danimarka'da bulunduğum. Cenaze levazımatçısma haber verip bir insanın yakılmasını isteyebiliyorsun. buna hakkım yok' demeyi bile düşündüm. Basamaklarda adımlarını duyuyorum. artık uyuyabiliyorum. ama her ölüm de biraz böyle olmaz mıydı? Bir hafta sonra bir mektup gönderdi. Beni neşelendirmek istiyorsan. kendini son derece iyi yetiştirmişti. çok bir şey değil ama ihtiyacımdan fazla.

bazen yapmayı düşündüğüm gibi. geride o kadar da çok kişinin kalmadığını düşündüm. Bunun Swanny'yi ne kadar mutlu edeceğini düşünerek evi iki ayrı bölüme ayırıp ayıramayacağımızı hesaplamaya başlamıştım ki. Ne de olsa Daniel ve Cary'ye yakın olma korkumun bir bölümü de beş yıl birlikte yaşadığımız. Ev bana birdenbire çok büyük görünmeye başladı. pilavın içine badem tanesi saklamış. yapmam gereken. Đngiltere'ye dönseydim. ondan taşınmayı kararlaştırdığım bildiren ikinci bir mektup aldım. Eğer gelirsen. Oraya bir daha hiç dönmemeyi. büyük bir ihtimalle Swanny'nin evine yerleşecektim. ki hiç sanmıyorum. Zavallı Mor'un kendine ait o kadar az şeyi vardı ki. zavallı Mor nerede olduğunu bile zorlukla hatırlarken geleneği sürdürmüş. Acaba onun ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anladılar mı. ördek ve gsblekage hazırlamıştık. ama Swanny'nin dulluğunda hiç ortada görünmedi.. tabiî eğer hâlâ görüşüyorlarsa. "Başka planların vardır diye sana sormamam gerek. Sana vermek istediğim haber. Oraya geldiğimde. daha sonra bir emlakçı aracılığıyla satışa çıkarmayı ciddiyetle düşündüm. Bu. Noel gecesi yemek o kadar önemlidir ki. John ve Charles. süslenmiş ev. hamallar yardım etse herkesin yanında götürmeye can atacağı bavullarla tıka basa dolu. yoksa aptallıklarından onu sadece yaşlı bir bunak olarak mı gördüler? Son cümlemden ne kadar kederli olduğumu anlayacaksın. Ne kadar az elbisesinin kaldığını hiç fark etmemişim. düşüncelerimi de dertlerimi de uzaklaştıran bir iş. Eğer o dönemde. Domuz derisinden. neleri atıp neleri saklayacağımı kararlaştırdım. bazen insanların sevgili annem hakkında neler düşündüğünü bile dert ediniyorum. Geçen yıl. her odasına. Noel'de burada olabilsen çok iyi olurdu diye düşünüyorum. Ondan millerce uzakta Amerika'da. O eski harika Noellerimizi hatırlıyor musun? Bir Danimarkalı için Noel. kullandığı sabun ve içtiği sigaralarla dolu daireye dönmek istememden kaynaklanıyordu. biliyorum ama. Onu . Onu görenler kimbilir neler düşünmüştür. Annemin bir ara evlenmeyi düşündüğü Daniel'ın babası ara sıra ziyarete gelirdi. Willow Caddesi'nde otururken birini bulup daireyi boşaltmayı. O bavullardan birini uçağa götürdüğünü düşün. yıllardan beri ona herkes gibi "Swanny" dediğimi hatırlamadı. Büyükelçilikten arkadaşları. taşınmayı kararlaştırdığım. ona hâlâ ilk adıyla hitap eden kaç kişi kaldığını düşünüyorum. Eski elbiselerini ve paltolarını teker teker o antika elbise dükkânlarına satmış olmalı. tavan arasından başladım.. sofrada ikimizden başka kimse olmasa da buna benzer bir şeyler yapmaya çalışırım. Anlaşılan unuttu. onun odası temizlemesi en kolay yer olacak. Herkes derken.Swanny Teyze" Yıllardır ona "teyze" dememiştim. ama onlarla neredeyse hiç görüşmüyor. meyve çorbası. O kadar çok sevdiğim sevgili annem. tıpkı Asta'nın L'Aimant'ı gibi kokusunun sindiği. Daha bir emlakçıya haber vermedim. o kadar keyifsiz ve umutsuz olmalı ki. ama çalışmaya başladım. Burası Torben'in kitapları ve aslında ayaklı dolaplara benzeyen. Bu kadar eşyamız olduğunu hiç bilmiyordum: En yukarıdan. on beş yaşındayken çoğu yaşıtlarım gibi "teyze" kısmını kullanmasam üzülüp üzülmeyeceğini sormuştum. daha içine tek bir şey koymadan bile gülle gibi.

. Cary de bir daha yakışıklılığından hiç. bunun için dua ettim. Belki de yoktu. Geçmiş zaman kipini kullanıyordu. Aklımda Daniel'dan çok Cary vardı. içini çekerek "çok yakışıklı" demesi. ya araları bozuldu da nerede olduğumu araştırıyorsa diye düşünmek de yoktu. Daniel'ın Putney'de satın aldığı evde oturuyorlardı. Sonra aynı arkadaşım evlendiklerini de söyleyince omuzlarımdan bir yük kalktı. ama on beş yıl önce bu iş. Ya da belki ailemde gördüğüm evliliklerin tümü dayanıklı çıktı. Onun yaşamasını istiyordum. evliliği sonsuz ve çözülemez . sanırım bu yüzden de evliliğe eski usul yaklaşıyorum. Ama o "Ne kadar da yakışıklı!" Sanki Daniel'da görülecek başka bir şey yokmuş gibi. Swanny" Noel'de eve dönmedim. bazen espriliydi.gerçekten sevdim. Benim olup da almak istediğin bir şey varsa. önce tavan arasını temizledim. Ann!" Sanki böyle birinin bana düşmesine şaşırmış gibiydi. Cary ve alçaklığı aklımdan çıkmadı. ama benim söylemek istediğim. lütfen hemen bildir. Oysa benim için hiç değişmemişti. yoktu. Daha mutsuz. Bütün sevgilerimle. üstelik de evli değilseniz. eğer istediğim gibi Holly Mount'ta küçük bir daireye geçeceksem. gece birden uyanıp ya Cary'den ayrıldıysa. onu tanıdığım yaşlı insanların annelerini sevmelerinden çok daha derin bir sevgiyle sevdim. Oysa başarılı olduğu gün bile bana karşı dürüst olmayı beceremeyen Cary. Bugün olsa evi ortaklaşa alırlardı. Sana anlattığım gibi. kendi gülerken insanları da güldürmeyi becerirdi. şimdi o görüntüsünden eser yoktu. hoş fazla olduğu da kanıtlandı ya. böyle devam etmemeliyim. ne gülerdi! Neyse. birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca duyarlı ve düşünceli olduğunu göstermiş olmasına rağmen. Daniel bir süre için odadan çıktığında. en azından benim yanımda hiç bahsetmedi. Đlişkileri yürümez de özgür kalırsa ne yapmak gerekir spekülasyonları da bitmişti Hiç evlenmedim. Benini için artık umut. Antonius'un Octavianus'la evlendiğini bir ulaktan duyan Kleopatra'nın yaptığından farklıydı. Ann. Sanki onun yakışıklılığı Cary için fazlaymış gibi bir iç çekiş. o tanıdık yüzü gözlerimin önüne büyük bir acı ve yoğun bir kıskançlıkla getiriyordum. Bunu ikimizle de ilişkisini sürdüren eski bir üniversite arkadaşımın mektubundan öğrendim. Sonraları. Benim tepkim. lütfen bana bildir. bu evdekilerin büyük bir bölümünden kurtulmam gerektiği. Her neyse. hiç de o kadar kolay değildi. Bu sanki ben de yakında ölecekmişim gibi bir şey oldu. daha az kıskanç olduğumdan değil.O kadar da yakışıklıydı ki. Bir bilse. "Ne kadar da yakışıklı. Bana Daniel'ı ne kadar yakışıklı bulduğunu söylemesini unutamıyordum. Senin işlerin nasıl? Davet edildiğini söylediğin o Şükran Günü partisine gittin mi? Gelecek üç hafta içinde eve dönme ihtimalin varsa. bağışlanmaz hırsızlığını bile aynı mazeretle geçiştirmeye çalıştı. Bunu özellikle belirledim. Ann. yavaş yavaş yatak odalarına doğru yaklaşıyorum. dolayısıyla da korku kalmamıştı. son haberdeki kesinliğin beni gerçeği kabul etmeye zorlamasından. Hani sanki Daniel yakışıklılığını onu elde etmek için kullanmıştı. Đyi bir dinleyiciydi. bizi ziyarete gelip.

Bunu daha sonraları da kabul edecekti. defteri açıp da ilk sayfaları okuduğunda ne denli heyecanlandığını. Swanny'nin mektubu uzundu: "Dün Mor'un odasına girip eşyalarını karıştırdım. Bulduğu son günlüktü. yine de bir sayfa açıp 1967 tarihini görünce. Boston ve çevresi buz gibiydi. Belki de eve dönüp bu duyguyu gerektiği gibi paylaşmam gerekirdi. yazı masasının üzerinde duran defleri bulmuş. O sırada şubata girmiştik. sandığım gibi gerçek duygularını yansıtıyorsa. Mektubunda taşınmayla ilgili bir söz bile yoktu. Đlk olarak Asta'nın yatak odasında. Swanny'ye mektup yazıp. oyalanmaya başlamıştı. havaalanı bile kapanmıştı.. her ikisi de evi boşaltırken bulduğu günlüklerden söz ediyordu.. daha sonra eskiye doğru ilerlemeye başlamıştı. Onunla mülakata gelen çeşitli gazetecilere hiç aksatmadan. Ann. Gerisini okumadan da elimdekinin bir günlük olduğunu anladım. Bu mektuplardan ikisi ben Amerika'dan ayrılmadan elime geçti. Aynı zamanda da gördüklerimi okumak istemiyordum." . daha ilk satırlarda büyük bir edebiyat şaheseri ile karşı karşıya olduğunu gördüğünü anlatacaktı. Bu düşüncemin yanlış olduğu sonradan anlaşıldı ya. Tabiî içine baktım. birinin ötekinden daha çıkık olduğunu fark edip çekince. ama önerime pek de ona uymayan bir yarı ilgisizlikle değiniyordu. Aslında defterde çok önemli bir şey bulmayı. Torben ile ben onu biraz dışladık mı? Birbirimizle o kadar ilgiliydik ki. Cevabını alana kadar iki hafta geçti. kabarık bir eteklik içinde olağanüstü şişman ve çirkin bir kadın! Masasının üzerinde bir defter vardı. Swanny'nin günlükleri bulur bulmaz hemen anladığını söylemem gerekir. içerde Mor'un da doğumundan önce çekilmişe benzeyen eski bir fotoğraftan (tabiî sepya) başka bir şey yoktu. gelen mektubunda neyi nasıl düşünürsem sevinerek kabul edeceğini söylüyordu. Mor'un el yazısını görünce de şaşkınlıkla fırladım. en son yazı yedi yıl önce eylülde yazılmıştı. elimdekiler özeldi. Kar yağmış. Kendimi son derecede suçlu hissettim.bir bağ olarak görüyorum. Anlaşılan arada bir şey bulmuş. gerçekten de kim olduğumu öğrenmeyi umuyordum. belki de onu yalnız bıraktık. bu nedenle de Daniel ve Cary'nin hayatları boyunca birbirlerine bağlandıklarını sanıyordum. ama bunları ay sonuna kadar tamamlamam söz konusu değildi. Hâlâ yapılacak bir sürü işim vardı. Öfkeyle kameraya bakan. Zavallı anneciğim. o da odasına çıkmak ve defterine hissettiklerini yazmak zorunda kaldı. gizli bir bölme buldum. daireme taşınmadan önce onunla "birkaç gün" geçirmeyi önerdim. o başka konu. Bana yazdığı mektuplar. günlükleri okuduğu zamanki hisleri biraz daha karışık olmalıydı. Anlaşılan Mor'un da çekmeceden haberi yoktu. can sıkıcı bir mutsuzluktu. daha ilk anda tahmin edilemez bir şey bulduğunun farkındaydı. çünkü. bir işe yaramayacağını anladım. Siyah meşe masasının gizli bir çekmecesi olduğunu biliyor muydun? Masanın iki kenarında da oyma var. Bu mutsuzluğu paylaşma durumu beni Swanny'ye yaklaştırdı. Ya da en azından öyle sanıyordum. Bana kalan ise Swanny'nin duyduğundan pek de farklı olmayan.

Mektubunuzdan böyle bir isteğiniz olduğunu çıkardım. Willow Caddesi'ne gelmeyi kabul etti. Neyse. Đskandinav dilleri ve edebiyatı.Ne. Soruma cevap vermesini beklemediğimi söyledim.Ama ben iyi konuşurum. Swanny'nin tavan arasını temizlerken buldukları konusunda tüm ayrıntıları öğrenmem için Đngiltere'ye dönmem gerekti. benim doğumumdan önce yazılmış! Bütün defterler yaş. Paul Sellway. Annem. Mor'un günlük yazması. . Hepsi de Danca. büyükannemin Danca konuşma izni yoktu.Đkinci mektup çok daha kısaydı. Anladığım kadarıyla o günlükler. Herkese doktor olduğumu söyler. Şaşırmış gibiydi. sonra da haklı olarak sordu: "Öyleyse neden sordunuz ki?" .Maalesef. . yani annemin bana Danca öğretmemiş olması. Swanny ikinci mektupta sadece şunları yazmıştı: "Mor'un günlük olarak kullandığı bir sürü defter buldum. Annem Danca konuşamıyordu. Bir hafta sonra buluşmayı kararlaştırdık. Bir süre Paul Sellway'in de kim olduğunu düşünmek zorunda kaldım.Hayır. hiç olmazsa olacağım sanıyordum. Belki de yanılıyorum? . Aslında annem kendi annesini korkutmuştu. altmış üç tane. Londra Üniversitesi'nde ders veriyorum. . Anlaşılan bir çıkış arayan bazı duygularım var. Güldü. Onu karısından boşatmaya niyetim olmasa da Mrs. Sellway'e karşı hiçbir olumsuz duygum olmasa da. Bir an sustu. ama bunu yapamazdım. Karısı da orada olacaktı. benimkiler? . birincisi 1905'te.Bir şey söylemiş olmak için. Annem tıp doktoru olmamı isterdi. Sonunda Sellway bütün günlüklerin olduğu yere. güçlüğünü yaşamıştım. yanılmıyorsunuz. daha henüz yayınlanmamış olanlarıyla ilgili yardıma ihtiyacınız var. yani üniversitede bunu okudum. "Eğer Đngiltere'de yaşıyorsan. ya sizinkiler? . sayfaların iki yüzü de yazı dolu kalın kalın defterler.Danca öğrettiler mi? . Bu da konuyu sizi neden aradığıma getiriyor.Tıp doktoru değilim. yani okur yazarım da demek istiyorum. Belki de bu gece bu rolü oynamam gerekecekti. Đngiliz olmalısın" derdi. ben söylenecek bir şeyler bulmaya çalışırken yeniden konuştu: . buruş buruş ve rutubet lekesi kaplı. evli bir çiftin yanında bekâr üçüncü olmayı çok denemiş.Doktor olduğunuzu sanıyordum. kim inanırdı? Defterleri saydım. değil mi?" Roderick Caddesi'nde yemeğe gitmek üzere hazırlanırken telefon çaldı. dedim. daha bilmiyordum. oysa ben doktora yaptım. Beni hep biraz rahatsız ediyordu. Evlerine yemeğe davet etti. Ne kadar olağanüstü. Burada en aşağı yüz binlerce kelime var. Bu benim işim.

bunları çoktan aşmıştım. size söylemesini beklerdim. V yaka örgü kazak. böylelikle onunla bir daha görüşme zorunluluğundan kurtulmak için. Ama yine geri çevrildim. pantuflaları ve kırışık çoraplarıyla dolaşan. bunu anlarsınız umarım. .Willow Caddesi'ne mi gittin? Swanny'yi mi gördün? Aubrey'ye döndü. Ona gösteriş yapmak için falan değil. Kjær'in kendini iyi hissetmediğini. Elkins'in Gordon'u neden içeri almadığı anlaşılıyordu.Bir hafta sonra yeniden denedim.Sizin bunu biliyor olmanız lazım. Neyse. geleneksel ve dürüst Gordon kızıl siyah duvarlı bir dairede oturuyordu. gri flanel pantolon. Sadece ona (mümkünse mektupla) bir oldubitti göndermek. Yeşil cam masaya oturup yemeğimizi siyah porselen takımlarda yedik. banyo ise ağaçlara. Đtiraf etmeliyim ki kendimi hakarete uğramış görmedim. Yani. yine de geldiğimi bildireceğini söyledi. Eğer çok içmeseydim. işte o kadın içeri girmeme izin vermedi Mrs. Bir atasözü "Bir insanın başına ne gelirse kendinden gelir" der. o gece yanıldı. Aubrey dizlerimize üzerinde Michelangelo'nun Davud'u bulunan siyah peçeteler örttü. ama istenmediğim sonucuna vardım.Onun çevirileri inceleyip günlüklerle karşılaştırmasını ya da eksik sayfaların çeviriden sonra koparılıp koparılmadıklarını araştırmasını neden bu kadar istediğimi merak ediyordum. değil mi. Aubrey de gülümseyerek omuzlarını kaldırdı. Asta'nın evde kalmış kız olarak adlandıracağı sesinden. beyaz gömlek. Siyah kadife kayak pantolonu. Aubrey? Telefonu ben açtım. kesinliğinden. Aubrey? Kapıyı bir kadın açtı.) Bir düşüneyim. hatta belki de adresini bile bilmediğini söylemesini bekledim. değil mi. Sonra çok ilginç bir şey oldu. .Neden gidip onu hiç görmedin? Swanny'nin sadece büyükhalası olduğunu. bir de yaklaşık yirmi yıldır görmediğim bir giyim. kolsuz. Bilmiyor muydunuz? . kınama olarak algılayacakları soruları soramazdım. Yemek harika. Çok şaşırdım. . Onu görme imkânı bulamadan konuşurken sesinden duyduğunuz bilgiçliğinden. Tabiî onu görmek istiyordum. Anlaşılan o gün ortalıkta olan öteki Swanny'ydi. cenazede de vardı. Resmî. büyükbabasının ölümünden sonra hiçbir ilişkilerinin kalmadığını. (Kuru kuru öksürdü. . Yazın tam ortası. sanırım hizmetçisiydi. şarap nefisti. Alçak divanların üzerleri gümüşî renkte yastıklarla kaplıydı. "Kendini iyi hissetmemek".Ama gittim. en az ellisinde olduğuna karar verirdiniz. . ilk gittiğimde aşağı yukarı bir yıl önceydi. Gordon'un üzerinde her günkü yaz kıyafeti olduğunu sandığım şeyler vardı. işaret parmaklarına benzetilmek istenen penislerle doluydu. ama aynı zamanda da ona size sorduğum soruları da sormak istiyordum. kuşkusuz bir çeşit saklamaydı. koyu renk kravat. Mrs. kulelere. duvarlarda da kaslarını Medici mezarlarındaki heykelciklerden almışa benzeyen çifte cinsiyetti insanların pembe mor akrilik resimleri asılıydı. elinde örgüsünü taşıyan Swanny. Şaşırmış gibiydi. Raffaello öncesi dönemden portreler kolajı siyah bir tişört. Aynı tema elbiselerinde de görülüyordu. O sözü kim söylemişse. sonunda Cary'nin işini halletmek istediğime karar verdim.

Bana bir soyağacı yaptığını.Tam tarihini söyleyebilirim. yukarıdaki katları da çekip çeviren adamla konuştuk.Gittin mi? . çünkü Mrs. Tabiî hemen "evet" dedim ve arkadaşımı da beraber getirip getiremeyeceğimi sordum.Evet. şimdi kendini daha iyi hissettiğini söyledi. Bundan daha uygun bir davet olabilir mi? . Tabiî ev katlara bölünmüştü ve nasıl söyleyeyim.Tabiî gittim. Swanny taksiyle gitmeyi önermişti. Defterime bakmam gerekir. 12 ağustos. ama Aubrey'nin arabasıyla yolculuk etmenin daha keyifli olacağını düşündük. bitirince bana da göndereceğini söyledi. kararlaştırdığımız gün evine gidip kapıyı çaldık. Daha önce beni evinde göremediğine çok üzüldüğünü. . çaya gelip gelemeyeceğimi sordu. Biz her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi seviyoruz. .Ne kadar uygun bir davet. göndermedi.Bu dediklerin. Aubrey'nin doğum gününden bir gün önce. Swanny memnun oldu. Olağanüstü şaşırmış ve çarpılmıştım. . Macera gibi bir şeydi. evin büyüklüğü karşısında şaşırdığımızı söylemeliyim. Yolculuk nereye? diye sordum. Elkins tarihle bağlantılı uğursuzluktan söz etmişti. yeğenini çaya davet eden bir büyükhala. Gözlerini kırpıştırdı. Đlk gittiğimde. . insanların da her şeyi olduğu gibi kabul etmelerini istiyoruz. dedi Aubrey. gülümseyerek. ama krizin 13 ağustosta geldiğinden eminim. Bana telefon etti ve keşif gezisi olarak adlandırdığı bir yolculuğa davet etti. değil mi. tabiî gibisinden bir cevap verdi.Yani arkadaşımı da getirebilir miyim dedim. eğer Aubrey kız arkadaşım ya da karım (istersen buna erkek arkadaşım ya da kocam da diyebilirsin) olsaydı. Swanny ilk kalp krizini ağustosta geçirmişti. Swanny'ye bu soruyu sorardım. Bak Ann. harika bir çaydı. evimi paylaştığım erkek olan arkadaşımı. bir çarşamba. çok eski usul. Bize hiçbirimizin fazla ciddiye almadığı bir hayalet hikâyesi anlattı. değil mi Aubrey? Đçeri girip alt katta oturan. Swanny Lavender Grove'a giderken neden bana haber vermemişti? Neden Gordon . telefon numaramı hizmetçiye bırakmıştım. . çok da yıpranmıştı. tere sandviçleri falan. Günlükleri okumadığımı ona belli etmemek için oldukça çabalamam gerekti.Hackney'deki o eve. daha sonra da eve döndük. Şimdi işin ilginç bölümüne geliyoruz. Aubrey? Aubrey başını salladı. Bize annesi ile babasının bu evde yaşadığını.. ne zamandı Gordon? .Swanny Teyze aradı. dedi Aubrey.Ama göndermedi. kendisinin de burada doğduğunu söyledi. Neredeyse bana oturduğum yerde rahat olup olmadığımı sormasını bekliyordum. Bütün samimiyet Gordon'dan geliyordu. .

kabul ettim. sesiyle de duruşmaya katılanlar üzerinde o kadar etkiliydi ki. Olağanüstü uzun boylu. Işığı yaktım. saat tam üçte. neredeyse kandırıcıydı. Mr. Roper 27 temmuz ya da o günlerde karısı Elizabeth Louisa Roper'ı gırtlağını keserek öldürmekten yargılanıyordu. zekice ya da sıkıcı sorularla davarın ilerlemesine engel olmak yerine. Yardımcılardan biri bir demet mendil. üçüncüsü de şişme bir yastık taşıyordu. on bire çeyrek falan vardı. 16 ekim 1905 günü toplanan mahkeme heyetine Yargıç Edmondson başkanlık ediyordu. . yönettiği davalarda sessizlik uygulamasıyla tanınır. Yaz tatillerinden konuşmaya başlamışlardı. delici parlak bakışlı iri bir adam olan Mr. Tate-Memling gerçekten de ufak tefek bir adamdı. Özellikle o ünlü sesi kadife kadar yumuşak. korkunç bir baş ağrısı ve çarpıntısı bir yürekle uyandım. Mahkeme Başkanı Lewis Wilford Edmondson. Bu aksesuarlar ünlü avukat tarafından meslek hileleri ya da şaşırtma olarak kullanılacaktı. çünkü varlığıyla çevresine o denli hâkim. kısa süre sonra boyunun kısalığı unutulup gidiyordu. Gordon'un sorularını becerebildiğim kadarıyla cevaplamaya çalıştım. Swanny'nin sözünü ettiği soyağacını arayıp bulabilir miydim? Arada. her zamankinin aksine. peşinde üç yardımcısıyla birlikte girdi. duruşmaya baskıcı bir soğukluk kazandırır. tatili Danimarka'da geçirecek. mahkemeden önce de suçlamayı kabul etmemişti. Roper Davası'ndaki kadar ustalıkla kullanıldıkları başka bir örnek olmadığı söylenebilir. ikincisi bir sürahi su ve iki bardak. dikkatle dinler. Đddia Makamı'nda da Mr. yatakta doğrularak Donald Mockridge'in Alfred Eighteen Roper'ın Merkezî Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmasının kayıtlarını okudum. De Filippis mahkeme salonuna. Richard Tate-Memling oturuyordu. Westerby ve Kastrup atalarının köklerini araştıracaklardı. On dördüncü bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı duruşma Mr.Westerby'ye başvurmak zorunda kalmıştı? Aubrey konyak önerdi. görünüş olarak ufak tefek. üç aspirin aldım. Telefon edip bir taksi çağırdığımda geç olmamıştı. Howard de Filippis'in Old Bailey olarak bilmen adalet sarayı binasında en son göründüğü davalardan biridir. Diğer hukukçuların sıkça yaptığı gibi. ses tonu da hayat sahnesinde yer alan bir oyuncuya yakışır gibiydi. Đçtiğim şarap ve konyaktan hemen derin bir uykuya daldım.

Roper hâlâ sağlıklı ve hâlâ canlıydı. Đddia makamının görüşüne göre. Kadının gırtlağını ekmek bıçağıyla kesti. Aynı hikâyeyi. Mr. Üstelik bir hafta sonra kocasının peşinden gitmekten. Roper da karısından ayrılıp oğluyla beraber ülkenin başka bir bölgesinde yaşamak istediğini söylemişti. Mrs. Roper'ı ölüme götürmekti. Maria Sarah Hyde'ın cesedi bulunmuştu. çocukları ve evde oturan çeşitli insanlarla birlikte hayatını anlattı. sanık altı yaşında bir çocuk oğluna genellikle saatinin kösteğine taktığı ve içinde dört altın bulunan para kutusunu evde unuttuğunu söyledi. Roper'ın ölümünün nedeni gırtlağının bir kulağından diğerine kadar kesilmiş olmasıydı. Baba oğul 17.sözlerin kısa kesilmesinde ısrar eder. 1905 ilkbahar ve yazı boyunca karısına altı ay süreyle ve düzenli olarak sıkı denetim altında verilmedikçe son derece zehirli olan bir hidrobromid tedavisi uyguladığını duyacaktı. Bu nedenle belirli kimyasallar konusunda önemli bir deneyimi vardı. kente 21. oğlunu ve bavullarını emanet ettiği hamala ve onu istasyona getiren arabacıya da söyledi. davanın büyük bir bölümünde sessiz kalır. üst kata çıktı ve para kutusunu aradı. konuşmadan oturan yargıca da bir göz attıktan sonra. Sanığın bir eczacı olduğunu söyledi. jürinin ciddi dikkatine gerek duyulduğunu söyledi. Mahkeme birazdan. Sanık daha sonra Hackney'de Navarino Caddesi'ne dönerek. gözlerini mutlak bir sessizlik içindeki salonda gezdirdikten. hele hele hiçbir cinayet öldürdüğü karısından doğmuş oğluyla birlikte yeni bir hayata götüren bir tren yolculuğu ile noktalanmamıştır. ama Mrs. Navarino Caddesi üzerindeki Devon Villa'nın ikinci katındaki bir odada Mrs. Başı . Cambridge'e giden 20. Hiçbir cinayet önünüzdeki kadar soğukkanlılıkla tasarlanıp düzenlenmemiştir. Sanığın Cambridge'e hareket günü gelip çatmıştı. Hackney'de. Yatak odasına girdiğinde. Kuşkusuz bu tedavinin amacı. Elizabeth Louisa Roper adlı evli bir kadının cesedi. Evlilikleri yürümüyordu. Mrs. Mrs. Cesedin yatış şekli (ona göre) uyuyan bir insanın normal yatış biçimine uyuyordu. Jürinin görevi Elizabeth Roper'ın bir cinayete kurban gittiği davada son kararı vermekti.20 trenine bindiler. eve dönüp onu alması gerektiğini anlattı. Tate-Memling.15 trenini kaçırdıktan sonra. yeniden bu unvanı kazanmaya can attığını anlattı. bir buçuk saatlik bir aradan sonra yine arabayla istasyona döndü. kayınvalidesi. karısını ona verdiği ilâcın etkisinde uyur buldu. Thomas Toon tıp doktoru olduğunu.15 trenine yetişmek üzere bir atlı arabayla Devon Villa'dan ayrılıp Liverpool Caddesi Đstasyonu'na doğru yola koyuldu. Ne ki istasyona vardıklarında.40'ta vardılar. Đçişleri Bakanlığı'nın resmî araştırmacılarından biri olarak görevlendirildiğini söyledi. Navarino Caddesi'nde. sanık ve oğlu 27 temmuz öğleden sonra saat 16. Davanın çok önemli bir dava olduğunu. Cambrîdge'de yeniden bir arada olmaktan söz ediyordu.30 sularında Cambridge'e giden 17. konuşmasına başladı. Sanığın Devon Villa'da karısı. 4 ağustos cuma sabah saatlerinde. Ancak sürekli ilaç tedavisine rağmen. Mrs. Hyde doğal nedenlerden ölmüştü ve ölümü şu anda mahkemeyi ilgilendirmiyordu. bulunduğunda en az bir haftadır ölü olduğu sanılıyordu. onun cesedinin hemen yakınında da annesinin. Đddia makamının tanıkları Dr. Roper ölmemişti. Devon Villâda muayene etmişti. Ancak Mrs. Elizabeth Roper'ın cesedini 4 ağustos cuma sabahı.

ama cinayetin cesedi görmesinden yaklaşık bir hafta önce gerçekleştirildiğini söyleyebilirdi. Roper'ın en az bir doğum yaptığını. De Filippis Dr. kafa neredeyse vücuttan ayrılacak gibiydi. dalakta ve böbreklerde bir ölçek hidrobromid belirlemişti. Polis memuru Arthur Hood. Omurlara kadar her şey kesilmişti.) Midede. Sanığın kadını ne zaman öldürdüğünü kesin olarak belirleyememişti. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı bu mudur? Başlıca kullanım alanlarından biridir. Bartholomew Hastanesi'nin morgunda cesedi daha ayrıntılı inceledi. öyle.Evet. Ama onun görüşüne göre Mrs. Yüksek dozda alındığında. Hem atardamar hem gırtlak borusu hem şah damarı hem de nefes borusu omuriliğe kadar kesilmişti. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı. örneğin tımarhanelerde gemleyici olarak da kullanılmıyor mu? . (Dr.Dr. Toon'a soru sormamıştı. Dr. ama eczacılık uzmanına soru sormak için ayağa kalktı. Toon bu bölümde vücuttaki bazı organların sağlıklı olduğunu. hidrobromid aşırı cinsel isteğe karşı. öyle. Daha sonra. ölüm anında ise hamile olmadığını belirtti.yastığın üzerinde. Đddia makamı daha sonra eczacılık uzmanı Dr. Mrs. Her yerde kan vardı. .Sorumu daha basit bir biçimde sormadan önce jüriden kelimelerimde gerekli olduğunu anlayacakları kabalık için şimdiden özür dilemek istiyorum. yüzü sakin ve endişesizdi. Kadının kendi kendini yaralaması imkânsızdı. kandan sırılsıklam olmuş çarşaflar. Pond hidrobromidin kimyasal formülünü açıkladı. Doktora göre kullanılan silah çok keskindi ve şiddetle bastırılmıştı. Miss Florence Fisher'ın 4 ağustos cuma günü Hackney Polis . Mr. . Yara çok derindi. Roper'ı öldüren hidrobromid değildi. Clarence Pond'u tanık sandalyesine davet ederek mahkemeye hidrobromidin özelliklerini anlatmasını istedi. Polis. Pond. Ölümcül doz beş ölçekti. ilk kesişten sonra maktulenin bağırıp çığlık atması mümkün olamazdı. (Şeker kavanozu bir numaralı kanıt olarak sunulmuştu.) Araştırmaları sonucunda kavanozun içeriğinde yaklaşık iki yüz gram şeker ve yaklaşık beş ölçek hidrobromid bulduğunu açıkladı. Midenin incelenmesinden maktulenin son yemeğinden birkaç saat sonra öldürüldüğü sonucu çıkıyordu. sadece boyun kaslarınca tutuluyordu. Ölüm ani olmuştu. öyle değil mi? . zehirli olduğunu söyledi. karaciğerde. neler içerdiğini anlattı. Pond daha önce kendisine gösterilen ve içindekileri incelediği kavanozun bu kavanoz olduğunu doğruladı. Pond'a şeker kavanozunu gösterdi. Çok derin bir kesikti. sol kulak memesinden sağ kulak memesine kadar uzanıyordu. Dr.Evet. Dr. St. aşırı cinsel istekleri bastırmak. doktor geldiğinde tamamen kurumuştu.

polis memuru Hood kendisine gösterilen bıçağın. King's Cross'ta. araba çığırtkanlığı yapan çocuklardan birinin Kingsland High Street'te yanına geldiğini söyledi.Hayır. Ekmek bıçağı kanıtların arasındaydı. müşterinizin kim olduğunu biliyor musunuz? Biliyorum diyemem.Elinde bir yara vardı.Bunu söyleyemem. kurumuş kan lekeleriyle kaplı büyük bir ekmek bıçağı buldular. Hackney'de Dalston Caddesi'nden arabacı Robert Grantham. Bıçak eve yakın olan çiçek tarhında.Adamda ilgi çekici bir şey yok muydu? . Tate-Memling (sorusunun cevabını önceden çok iyi bildiğini belli ederek): . . bahçeyi komşu bahçeden ayıran çite dayalı olarak bulunmuştu. akşam saat altı sularında Kingsland High Street'teki araba durağında beklerken. Mr. Mahkeme salonundakilerin içinden müşteriyi tanıdı. Judd Sokağı'nda arabacılık yapan Samuel William Murphy. Daha sonra 8 ağustos salı günü Müfettiş Lawrence Poole'la birlikte sanığın oturduğu Fen Ditton köyüne gittiklerini söyledi. Murphy'den onu tekrar Navarino Caddesi'ne geri götürmesini istemişti. Daha sonra.Karakolu'na verdiği bilgi üzerine Devon Villa'ya gittiğini anlattı. ayrıca ceketinin kolunda da kan lekesi vardı. kendi bulduğu bıçak olduğunu doğruladı. oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra Mr. Roper'ın cesedini gördüğünü. Tate-Memling: . Đstasyona vardıklarında sanık para kutusunu unuttuğunu hatırlamış. Sanık iki polis eşliğinde Londra'ya getirilip Hackney Polis Karakolunda taammüden adam öldürmekle suçlandı. Grantham. müşterisini en son istasyona girerken gördü.Yarayı gördünüz mü? . Mendil kandan ıslanmıştı. çünkü mendilini eline sarmıştı. ama kim olmadığını söyleyebilirim. Çığırtkan ona Navarino Caddesi'nden Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek için bekleyen bir müşteri olduğunu açıklamıştı. polis memuru Dewhurst'le birlikte arka bahçeyi aradılar ve bir çiçek tarhının içinde. 27 temmuz perşembe günü saat 16. . O müşterimin siz ya da Lord . Müfettiş Poole suçlamayı sanığın yüzüne okudu.Mr.Hangi eli? . ikinci kattaki bir yatak odasında Mrs. Adamı istasyona götürdü. Tutuklunun yanında bir de çocuk vardı. müşterisi şimdi tutuklu olarak mahkemede bulunan Alfred Roper'dı. memur Hood da sanığın ifadesini yazıp imzalattı. yanına gelen birinin Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek istediğini belirttiğini söyledi. bu haliyle üst kat pencerelerinden birinden atılmışa benziyordu. Mr. Arabacıya beklemesini söylemedi.30 sularında. odanın pencerelerinin Devon Villa'nın arka tarafındaki bahçeye katına söyledi.

ama yaşlı da değildi. onun olup olmadığını bilmiyorum. sanık Alfred Roper olup olmadığını sormuştum. Mahkeme Başkanı Edmondson alışılmadık biçimde araya girdi: . Mr. Mr. Daha önce. Mr. Lordum. Grantham.Neyi tekrarlar mıyım? .Bazen ederim. Alfred Roper mıydı? Bilmiyorum. . ama eline sardığı mendili hatırlıyorsunuz. . Fulham'da Lillie Caddesi'nde oturan ve Alfred Roper'ın en iyi arkadaşı olan John Smart'tı. . Alçak sesle bir mendil istedi.Bir adamın yüzünü unutuyorsunuz. belki de oydu. Mr. buluştukları çeşitli zamanlarda Roper'ın ona mutsuz evliliğinden söz ettiğini anlatmıştı. Müşteriniz burada sanık olarak gördüğünüz kişi. Đddia makamının son tanığı. ona en üstteki mendili uzattılar ve bardaklardan birine su doldurdular. müşterilerinizin yüz özelliklerine bakmamaya başlarsınız.Ama ellerine dikkat ediyorsunuz? . Teşekkür ederim. Ona pek dikkat etmedim.Bu gibi olumsuz kimlik tespitlerinden kaçınmalısınız. Mr.Size tek söyleyebileceğim. Söylediğinizi tekrarlar mısınız.27 temmuz günü arabanıza müşteri olarak binen adamı burada. De Filippis'in sanığı n en iyi arkadaşı olup olmadığını sorması da salonda şaşkınlığa neden oldu. .Cenapları olmadığını söyleyebilirim. Lordum.Belki. karşı sorgulamada: . Smart'ın tanık sandalyesine oturması dinleyiciler arasında bir dalgalanmaya yol açtı.Size müşterinizin. De Filippis bu sırada gürültüyle aksırdı. Mendili hatırlıyorum. Aradan çok zaman geçti. Smart bunu kabul etmek zorunda kaldı.Siz onun içindeki en derin sırlarını açtığı dostu değil miydiniz? Mr. Genç birisi değildi. . De Filippis. Nisan 1905'te bir gün . mahkeme salonunda görebiliyor musunuz? . Benim kadar çok yüz görürseniz.Özür dilerim. Emin değilim. tanık ifadesinde. Grantham? .

bardağından bir yudum su içen Mr. tanışmıştım. . bir hastalıktı.Cinsel duyguları bastırıcı olarak kullanıldığını biliyor muydunuz? . . Smart'a kızı Edith'in kendi çocuğu olmadığından şüphelendiğini açmıştı. Mr. Smart'a göre Roper karısının kendini aldattığına inanıyordu. Smart sorulan sorulara cevap verirken. Bu bir ahlaksızlıktan da öte. Mr. karısını ve kızını terk etmek. Mr.Evet. bu nedenle de kurtuluşu başka erkeklerde aramak zorunda kaldığını anlatmıştı.Peki ama. Lordum. Yavaş yavaş ayağa kalkan. O görüşmelerinde sanığın Cambridge'de bir eczanede boşalacak yöneticilik işinden söz ettiğini anlattı. Böylelikle sanık ailesini kayınvalidesinin kötü etkisinden kurtaracak ve yeni bir hayata başlayabilecekti. ama ben bilmiyordum. Smart'a karısının. oğluyla birlikte Cambridge'e giderek yeni işine boşanmış bir erkek olarak başlamaktı.Evet. Ancak Alfred'in niyeti başkaydı. yine 1905 nisanında başka bir sefer. . Smart'tan devam etmesi istendi. daha sonra söyledi mi? . o da öyle söyledi. her zamanki gibi kent merkezindeki kiliseleri gezmek üzere buluştuklarını anlattı. . Smart'a karısı Lizzie'nin karşısına kim çıksa birlikte olabileceğini anlatmıştı. Mahkeme. Elizabeth Roper'la tanışmış mıydınız? . ama savunma avukatının soruları kısa sürdü: .Ona ilaç verdiğinin. sanık da karısını tedavi ediyordu. Mr. Bu anlattıkları nedeniyle çıkan gülüşmeler hemen mahkeme başkanı tarafından susturuldu. Hidrobromidin özelliklerini biliyor muydunuz? . Karısı farkına varmasın diye hidrobromidi çaya koyduğu şekerin içine karıştırıyordu. De Filippis. Sanık.Hayır bilmiyordum. Smart'a sanıkla olan dostluğunu sordu.Neyin farkına varmasın diye? . Lordum.Bunu o zaman söylemedi.Leicester Meydanı'nda ABC Çayevi'nde bir araya gelmişlerdi. Onun niyeti. Karısına hidrobromid verdiğini söyledi.Zehir olduğunu biliyordum. kendisinden yerine getiremeyeceği isteklerde bulunduğunu. özellikle hidrobromid ve hidrobromidin zehir olarak tanımlanması çevresinde dönecek şiddetli bir sorgulama bekliyordu.Mrs. sanığın hemen başvurmasını önerdiğini belirtti.Nasıl tedavi ediyordu? . Smart bunun çok iyi bir fırsat olduğunu söylediğini. .

böyle bir şeyin tekrarında salonu boşaltacağını bildiren yargıç tarafından susturuldu.Hayır. Roper'la baş başa kaldığınız da oldu? . sadık karısı ve desteği olması gereken kadının hafifmeşrepliğine katlanmak zorunda kalan bir adam. Bu adamı tanık iskemlesine oturtacağız ve siz yaralı bir adam. Üçüncü olarak. Sorunun ve cevabın neden olduğu gülüşmeler. Ama göreceğiniz adam.O zamanlarda size -bu soruyu elimden geldiği kadar dikkatle sormaya çalışacağım.Bir iki kere. Benim erken geldiğim. bu nedenle de iddia makamının tanıklığını bile kabul etmişti. düzeni bozuk çağımızda talihin bir aile babasına ve ekmek parası peşinde koşan birine vurabileceği en ağır darbeleri yemiş bir adam göreceksiniz: iyi para kazandığı ve sevdiği işini kaybeden." Yargıç Edmondson: "Burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığını söyleyemem." Burada Mr. onun hakkında ileri sürülenleri doğrulayacak biçimde eğilimler gösterdi mi? . Herhalde bazen Mrs. talihin darbeleri karşısında eğilmiş bir adamdır. en küçük bir leke belirtisi bile yoktur. Mr.Şimdi sanığı ve tanıklarımı çağıracağım. Alfred Roper'la ilgili her şey. De Filippis dudaklarını ses çıkarmadan oynattı. Jürinin burada sadece bir kuşku hakkında karar vermek üzere toplanıp toplanmayacağı Lordumun görüşüne kalmaktadır. Onunla ölen kişi arasındaki sorun. evet. Temiz bir mendil alarak ağzını örttü. De Filippis: "Lordum. Đkinci olarak bu cinayetin 27 temmuz akşamının başlarında işlendiğini kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. . sanığın daha eve varmadığı zamanlar. Roper tanık sandalyesine oturup kendinden söz edecek. sanığı n cinayeti işleme amacı belirtilmemiştir. Mr..Onunla birkaç kere mi karşılaştınız? . size son günlerde yaşadıklarının hikâyesini dürüstçe anlatacak bir masumdur. açık bir kitabın sayfası kadar . Savunmanın açış konuşması Mr. Birkaç saniye sonra konuşmasına devam etti: . Kanun suç kanıtlanana kadar sanığın suçsuzluğunun esas olacağını açıkça belirtmiştir. Lordum. De Filippis amacına varmıştı. burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığı kanısındayım. Karşısına "kim çıksa birlikte olacağı" söylenen kadın John Smart'ı baştan çıkarılacak kadar çekici bulmamıştı.Bütün bu günler boyunca Alfred Eighteen Roper dürüst ve çalışkan bir adam olmuştur. sizden sanığın mahkemeye sunulan kanıtlar nedeniyle daha fazla sıkıntıya sokulmasına izin vermemenizi talep ediyorum. sanığın karısına uyguladığı tedavi sonucunda ortadan kalkmıştı. Kişiliğinde en ufak bir leke.Evet. hiç. kafasını biraz öne eğdi. Göreceğiniz adam. değerli Jüri Üyeleri. anlatacaklarını değerlendirmek de siz jüri üyelerinin görevi olacak. Her şeyden önce suç aletinin sanığın elinde bulunmuş olduğu kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. Son günlerde yaşadıklarına geleceğim. Smart aşağılanmış bir adamdı.o zaman bir erkek olarak size.

hastalık olarak niteleyecek kadar iyi niyetli yaklaştığı bir durumu düzeltmeye çabaladı. Roper oğluyla birlikte trene binerek Cambridge'e gitmeye. Yaşlı ve sakat annesine bir kadın şefkatiyle baktı. Yaptığı tedavinin en azından olumlu sonuçlar vermeye başladığı bellidir. Yine Londra'da her erkeğin yapması gerekeni yaptı. oğlu ve birkaç bavulla beraber Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek üzere arabaya bindi. O kadar ki. Çaldığı zile de cevap aldı. böyle bir ev bulunur bulunmaz. Roper önce bir erkek. ablasının yanında. Ne var ki istasyona vardığında. her zamanki gibi masum ve güven dolu bir genç olarak. Yine de kazanacağı kesin bir boşanma davasına başvurmadan. kendisine babasından kalan ve içinde ihtiyacı olan altınların bulunduğu değerli para kutusunu unuttuğunu üzülerek fark etti. kocasından başka erkeklerle para karşılığında ilişki kurduğuydu. Cebinde evin anahtarı olmasına rağmen. Evlendiği kadının. Bu eser temiz ve lekesizdir. Mrs. Annesi ölene kadar Bury St. Önünüzde oturan ve bir adamın toplumumuzda işleyebileceği en ağır suçla. geldiğini saklamaya çalışmak bir yana. komşular tarafından da dehşetle karşılanan gerçek. Roper bir hafta kadar sonra. karısının davranışındaki sapıklığın nedenini de bildiğini düşünerek. hepsini de kapsayacak yeni bir hayata adım atmanın planlarını yapmaya başladı. mutluluğunun da sahte olduğunu görmeye başladı. Alfred Roper'ı daha on altı yaşından itibaren ailesinin geçimini sağlamaya. Bu kitap hepinizin evinizdeki kadınlara çekinmeden verebileceğiniz bir eserdir. bir eczane yöneticisi olarak çalışacaktı. bir insanı öldürmekle suçlanan bu adam. Gençliğinde geçirdiği bunca sıkıntıdan sonra. Mrs. karısı ve karısının annesiyle birlikte Hackney'de. müstakbel karısını arayıp buldu.duru ve okunaklıdır. Londra'ya bir masum olarak geldiğini söylememe kim şaşırır? Londra'da. Öyleyse kitabın ilk bölümlerinden bazılarını okuyalım. Roper ikinci çocuğunun kendinden olmadığından bile emindi. Bir ilaç reklam şirketinde yöneticilik önerisi aldığında doğduğu Suffolk'tan çıkıp Londra'ya geldi. Edmunds'taki evden ayrılıp şansını daha uzaklarda denemeyi aklından bile geçirmedi. kendinden genç kardeşlerini bir ağabeyin görev duygusuyla yetiştirdi. güzel bir dinlenme yeri olacağına inandığı eve yerleşti. Babasının zamansız ölümü. açıkça ve basitçe kapının zilini çaldı. onlara destek olmaya zorladı. Ailesini Londra'nın banliyölerinden alarak Cambridge'in sağlıklı doğa ortamına taşıyacak. Bu kitapta şifrelenmiş bölümler ya da açılmamış sayfalar yoktur. günlük işinden dönüşte kendisine rahat bir ev. ozanın dediği gibi amacına bir hayalet gibi yaklaşmak bir yana. Roper'ın karılık görevlerini unuttuğu. Hayır. kent yakınındaki Fen Ditton köyünde kalmaya karar verdi. Artık herkesçe bilinen. Şimdi 27 temmuz perşembe günü olanlara geliyorum. aynı arabayla Navarino Caddesi'ne geri döndü. karısına ve kayınvalidesine veda etti. değerli Jüri Üyeleri kötü niyetli bir adamın yapacağı gibi kapıyı açmadı. sonra da bir kız çocuk doğurdu. kentte kendisi ve ailesinin oturabileceği bir ev bulana kadar. . Zamanı gelince Mrs. çünkü karısından ayrılmak yerine. her dürüst erkeğin beklediği gibi bir fazilet abidesi olmamasından dolayı onu kim suçlayabilir? Yine de onunla evlendi. Oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra. kapıyı çaldı. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da yaşamaya başladı. kocasının ardından gelecekti. Söz konusu günün öğle sonrası saatlerinde. Bu arada masumiyetini çoktan kaybetmiş olan Roper. burada da uzmanlığını kullanabileceği bir işte.

Açık ve dürüst bir tutumla tüm gerçeği anlatma gayreti içindeydi. hiç zaman kaybetmeden toplumumuzun üzerine kara bir gölge düşürebilecek bir sonuca vardılar ve bir kadını öldürmesi en akla yakın kişinin aslında onu koruyacak. Green buna ek olarak -belki de romantik öykülerden hoşlanan gazetenin isteğini kıramadığından. Đddia makamı kanıt olarak nitelendirilebilecek tek bir gerçek bile sergilemedi. ama kanıtlamadılar. saat ona yirmi kala Cambridge'e vardı ve ablasının Fen Ditton'daki evine gitti. Roper Kingsland High Street'teki araba durağına kadar yürüdü. para kutusunu almak olduğunu anlattı ve üst kata çıktı. Savunmanın tanıkları Kuşkusuz savunmanın en önemli tanığı Devon Villa'nın hizmetçisi ve aşçısıydı. Green'e göre Florence Fisher sağlıklı ve güçlüydü. Bu durumda her sağlağın yapacağı gibi sağ elini öne doğru uzattı. Miss Fisher yirmi dakika kadar sonra. Hyde'ın hizmetinde çalışıyordu ve Devon Villa'ya Roper'dan kısa süre önce gelmişti. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na geri döndü. iddia makamı adına tanıklık etseydi. Cora Green'in Hyde-Roper evi konusunda Star gazetesine anlattıklarından öğreniyoruz. Lizzie Roper'ın ya da annesinin davranışlarını kınasa da bunun anlaşılmamasını sağladı. yalvarma ya da gürültü duymuş mu? Hiçbir şey duymamış. Roper'ı sevmiyor idiyse de bunu hiç göstermedi. önyargıdan uzaktı. Bu ayrıntıları. onunla konuşmak için ablasının evine gelen polis memurlarından öğrendi. Kıvırcık kızıl saçları ve mavi gözleriyle uzun boylu. Florence Fisher duruşma tarihinde yirmi üç yaşındaydı. Sonunda. düşerken kendini korumak için uzattı. . Yaralı elini mendiline sardıktan sonra bir araba bulmak için durağa doğru yürüdü. Miss Fisher sanık üst kata çıktıktan sonra çığlıklar. Evdeki sessizlik. yani kocası olacağına karar verdiler. Bazı kanıtları dışlayıp bazılarını ortaya sürerek Roper'ı modern çağın en korkunç cinayetlerinden birinin suçlusu olarak göstermenin yanına bile yaklaşamadı. sokak kapısının yavaşça kapandığını duyana kadar sürdü.Florence Fisher'in nişanlandığını. Roper geliş nedeninin. Bu sonuca vardılar. sağlam yapılı genç bir kadındı. bu korkunç cinayeti işlemiş olabilecek başka birini arama zahmetine girmediler Hayır. evin hizmetçisi. yine bu denli önemli olacaktı. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da beklenmedik bir şeyler olduğunu ilk kez 12 ağustos salı günü. Roper'ı kendi evine aldı. Mrs.Miss Florence Fisher. değerli Jüri Üyeleri. kapıyı açtı ve Mr. Eve sessizlik hâkimdi. Mr. hayır. Yürürken bir kaldırım taşına takılıp düştü. evlenmek üzere olduğunu da anlatmıştı. ona destek olacak. Mrs. Bir kadını gırtlağını keserek korkunç biçimde öldürmekle suçlanan bu adam oğlunun ve onu emanet ettiği hamalın yanına geldiğinde tatsız bir şekilde yere düşen. kendi dalgınlığı yüzünden treni kaçıran birinden daha heyecanlı ve gergin değildi. eli yaralandı. çalışmaktan yılmazdı. Polisin bu olayda uyguladığı yöntemleri ben şahsen anlayamıyorum. diğer yandan Roper'a karşı besleyebileceği en ufak olumlu duygularını da göstermedi. Hiçbir yere bakmadılar. Söyledikleri açıktı. on üç yaşından beri Mrs. sırtını yaslayacağı kaya gibi sağlam duracak adam. Navarino Caddesi'ndeki eski bir komşunun. Aynı tanık.

böylece de Mrs.Bize Mrs. ve Mrs. . sadece kısa süre sonra dedi. Yeni bir işe başlamak üzere Cambridge'e gittiğini. Roper'ın kendini iyi hissetmediğini.Hayır.Evet. Hyde'ın tek başına kalacağını.Sanık yanınızda değilken.. . o da bana dedi ki. bana ayın sonundan itibaren işimin sona ereceğini söyledi.Lütfen Lord Cenaplarına hitap edin.Ayrılmak istemiyordum. siz ne yaptığınızı anlatmalısınız. efendim. Summer'ın hizmetinde olduğunuz doğru mu? .Efendim Mr.Evden çıkışını gördünüz mü? . Miss Fisher.5 şilin verdi. 27 temmuz günü de oradaydınız? . böyle durumlarda hep yaptığı gibi bebekle kendinin ilgileneceğini. Lütfen mahkemeye 27 temmuz perşembe günü olanları anlatın. Hyde Mrs. Hyde'ın dediklerini değil. Bunun nedenini jüri üyeleri anlamasa da Mr Tate-Memling hemen anladı. . Roper ve bebek bir süre sonra onlara katılacaktı. Mrs. Roper'ın. Hyde'a gidip evde kalmama izin vermesini istedim. Mrs. Sanık yanınızda mıydı? . . Mrs.. bu nedenle de bir hizmetçiye gerek duymayacağını söyledi.Mr. Lordum. Yılbaşında evlenmeyi umduğum için yeni bir iş aramadım. Roper öğleden sonra yanıma gelerek 2. şimdi de Kuzey Londra'da Stanford Hill'de Mr. görmedim. Mrs. Ne zaman olduğunu söylemedi.. . Ben de Mrs.Evet. Yani Devon Villa'da kalmaya devam ettiniz. Mrs.. Hyde'la birlikte mutfaktaydım. Mrs. ayaklanıp itiraz etmek üzereydi ki savunma avukatı konuşmaya başladı: . bu nedenle bir daha karşılaşamayacağımızı söyledi. daha sonra mahkemeye ve jüriye 10 temmuz pazartesi sabahı olanları anlatmasını istedi. Mrs. . De Filippis Miss Fisher'ı uyarmadan önce uzunca bir süre bekledi. görevinin ne olduğunu sordu. .Mr De Filippis Florence Fisher'a Devon Villa'da ne zamandan beri çalıştığını. Edward'la birlikte. Hyde dışında tüm ailenin kuzeye taşınmak üzere olduğunu.Devon Villa'da kalmaya devam ettim.Nişanınızın bozulması nedeniyle evlenmeyeceğiniz.O zaman ne yaptınız? . Roper. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . Mr. trenle gideceklerdi. Hyde'ın size söylediklerini anlatmamanız lazım.

. Mr.O sırada saat kaçtı. Babasından kalmış. daha sonra da kurulayıp çekmeceye yerleştirdim.Hayır. ekmek tahtasıyla birlikte.Her zaman koyulduğu çekmeceye mi? . teşekkür ederim. Bir kutu som açtım. o bıçaktı. . Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . Đyiyim. .Beşi geçiyordu. Lordum. o akşam saat beşi biraz geçe Mrs.Hayır.Kapı çalındı. . De Filippis sürahiden ikinci bir bardak su doldurdu.Evet. Miss Fisher? . Bu aşamada Mrs. Mrs. . Tepsiyi Mrs. .Öyleyse Miss Fisher biraz önce size gösterilen. . gördüğünüzde de yüzünüzün solmasına neden olan bıçağın. Roper'a siz mi çıkardınız? . .Mrs.Ekmeği ekmek bıçağıyla mı kestiniz? . Roper oradaydı. O para kutusuna çok bağlıydı. Mutfağa gitti mi? .. Tanığa bir bardak su içmek ya da oturmak isteyip istemediğini sordu.Evet. Kapıyı açtığımda Mr. genç kadının yüzü belirgin bir biçimde soldu. Hyde için ekmek dilimlediğiniz bıçak olup olmadığını lütfen Lorduma söyleyin. çaydanlık ve şeker kavanozunu da koydum. Yanına bebek için süt. . Onsuz gitmeyi istemezdi. .Neyi kastettiğini anladınız mı? . Hyde çıkardı. Roper'ın gırtlağının kesilmesinde kullanılan ekmek bıçağı Miss Fisher'a gösterildi. Lordum. bunları diğer yiyeceklerle birlikte tepsiye koydum.Evet. Bana gümüş para kutusunu unuttuğunu söyledi.Hayır.Bıçağı kullandıktan sonra ne yaptınız? Musluğun altına tuttum.Ekmek dilimleyip tereyağı çıkardım.Evet Lordum.Sonra ne oldu? .

Hyde'ın isteği üzerine bir tepsi yemek hazırladığınızı. Miss Fisher? . Roper'ın merdivenleri çıktığını duydum. Mutfağa gidecek zamanı olmadı. süt ve şeker eklediğinizi.Mrs.O gün boyunca onları görmediniz mi? .Mrs. ama sokak kapısının kapandığını duydum. Lizzie Roper'ı ya da Maria Hyde'ı ne görmüştü ne de seslerini duymuştu. hatta bazen de öğlene kadar kalkmadıkları çok olurdu." . Mahkeme Başkanı Edmondson'un.Gün boyunca hiçbirini görmedim. Hyde'ın kalbinden şikâyetçi olduğunu biliyor muydunuz? Biliyordum. Edith birkaç kelimeden fazla konuşamıyordu. Mrs. Kaç yaşındasınız. yıkanacak örtüleri almak üzere yemek odasına gittim.Miss Fisher. Hyde'ı görmediğinize şaşırmadınız mı?" Miss Fisher: "Hayır. Sabahın geç saatlerine. şaşırmadım. annesinin ve anneannesinin nerede olduklarını söylemedi. annesinin yanına gönderdim. . hatta herhalde çay fincanı da koyduğunuzu söylediniz.Evet. Gittiğini görmedim. Sabah saat sekize doğru Edith artık alışılageldiği gibi. . çaydanlık. Mr.Mr.. Lordum. Yargıç: "Çocuğun size söylediklerini anlatmamalısınız. Roper evden ne zaman ayrıldı? . Yemek odasındayken. Daha sonra da hiçbirini görmedim. Tepsiyi yukarıya kim götürdü? . Hyde'ın yaşlı bir kadın olduğunu da biliyordunuz en azından görüyordunuz. Örtüleri mutfağa götürdüm. Mr. savunma avukatının görüşüne rağmen davayı jüriye götürmeyi kararlaştırdığını ilk kez o anda anladılar. Çocuğu yukarıya. . Florence bodrumdaki mutfakta çocuğun kahvaltısını verdi. Miss Fisher.Mrs. çünkü alışverişe çıkmak zorundaydım.Yaklaşık on beş ya da yirmi dakika sonra. Tate-Memling karşı sorularına başladı. Hyde götürdü. Belki de mahkemede bulunanlar ve jüri. Florence Fisher daha sonra o akşamı ve ertesi sabahı anlattı. söyledim. dışarı bir iskemle çıkardı ve arka bahçede oturdu. Lordum. Lordum. kendi başına aşağıya indi. Akşam saatlerinde hava çok sıcaktı. . De Filippis: 'Teşekkür ederim.Gittiğini sanmıyorum. ." Mr. Roper'ı ve Mrs. biraz önce Lorduma Mrs.

Pekâlâ. Mrs. efendim. yanımda da bir sözlük taşımamı beklemeyin. koymaz mısınız? Koymam. ben de örtüleri toplayıp yıkamam gerektiğini söyledim. Sorumun çok ciddi olduğunu bilmenizi istiyorum. . değil mi? . .Sadece Mrs. O zaman "Đşinin başına dönsen iyi olur" dedi ve bana yemek odasının kapısını açtı. çaylarını şekerli mi içerler? . öyle değil mi? Miss Fisher. siz yirmi üç yaşındasınız. . çayını hep şekerli içerdi. 27 temmuz saat 17. Roper ne de Mrs. Mr.Devon Villa'da yaşayanlar.Yirmi üç yaşındayım.Ama ölen kişi.Öyleyse sorumu tekrar ediyorum. .Evet. kuşkusuz jürinin bu son söylenenleri iyice değerlendirmesini amaçlıyordu. Tate-Memling..Özür dilerim. anlamadım.Miss Fisher. Mrs.30'da tutukluyu eve aldığınızda aranızda kayıp para kutusu konusunda bir konuşma geçti mi? .Ona aramasında yardımcı olabileceğimi söyledim. Öncelikle. Tate-Memling'e çevirdi. Roper şeker koyardı. Tam yarım dakika bekledikten sonra boğazını temizledi ve devam etti. evet Lordum. inlemeye benzer bir ses çıkardı. Çayınıza şeker koyar mısınız. Tate-Memling'in konuşmaksızın beklediği süre. efendim? . . çayına tepeleme üç kaşık şeker koyduğunu gördüm. Edward ise çay içmezdi. Mr De Filippis bir kahkaha olarak da algılanabilecek.O ne cevap verdi? . . Ne Mr. bomboş bakan gözlerini Mr. benim yapılacak işlerim olduğunu tahmin ettiğini söyledi. söylediklerinizin ne anlama çeldiği konusunda en ufak bir bilgim yok. . Hyde şeker kullanırdı. siz çayınıza şeker koymuyorsunuz. Roper. Tate-Memling'in kıvrak konuşması ve sözleriyle jüri üyeleri içinde eğitimli olanları zavallı bir ev hizmetçisine gülmek umudu geri tepen bir silah oldu.Söylediklerinizi günlük Đngilizce'yle ifade etseniz daha iyi olacak Mr. Miss Fisher. Hyde'sa altmış yedi yaşındaydı.Oh. ölçü merakınızı ekmek ve tereyağından da uzak durmaya kadar vardırıyor musunuz? Mr. çayınızı şekerli mi içersiniz? . Florence Fisher iddia makamının sözlerinden tekini bile anlamadı.Buna gerek olmadığını. .

. Üzerinde ekmek ve tereyağıyla birlikte diğer şeylerin de bulunduğu tepsiyi Mrs. Sanırım dışarıda. Alışverişten döndüğümde. Lordum. O akşam siz kendiniz bir şeyler yediniz mi? . sertçe uyardı. Lordum.Bir daha ne zaman açtınız? Bilmiyorum.Ertesi sabah kahvaltıda ekmek ve tereyağı yediniz mi? . . . ayın 30'u pazar olmalı.Mr. hatırlamıyorum. (Mr. . . biraz da tereyağı aldım. bahçede.) Miss Fisher sorumu değişik bir biçimde sorayım.28 temmuzda da mı? . Mr.Hayır.Özür dilerim. Çok sıcak bir gündü.Lordumdan özür dilerim.Ekmek bıçağının yerinde olmadığını ne zaman anladınız? . Pazar günü bıçağı aradım.Çocuğa ekmek verdiniz mi? . Evde kimse yoktu ya da ben öyle sanıyordum. otururken de duyulur bir nefes verdi. gidip yattım. sessizliğin ortasında yastığı şişirmeye koyuldu.Biraz ekmek ve tereyağı yedim. Miss Fisher.Size ilginç gelebilir Miss Fisher.Emin değilim.. Daha sonra bıçağı yıkayıp yerine koydum. De Filippis şişme yastığı iskemleye yerleştirip üzerine oturdu. . . Hyde'a verdiğinizde saat öğleden sonra beşti. .Ekmek bıçağını bir daha hiç görmedim. Bu aşamada Mr. . Hiçbir şey yemedim. Bıçağı polis buldu. o yulaf ezmesi yedi. Tate-Memling dimdikti.Ekmek bıçağını koyduğunuz çekmeceyi açtınız mı? .Hayır. Tate-Memling devam etmeden önce ona baktı. Mrs. Herhalde en azından birkaç saat sonra yatmaya gittiniz.Hayır. ama mahkeme sizin uyku sorunlarınızla ilgilenmiyor. .Bilmiyorum. Önündeki tepsiden şişme yastığı aldı. Tate-Memling! Mahkeme başkanı. . .çıkardığı sesin bir aksırık olduğu ve yeni bir mendil gerektireceği çok geçmeden anlaşıldı. Hyde'a ekmek ve tereyağını verirken kendim için de birkaç dilim kestim. hastaydım. hiçbir yerde de bulamadım. ekmek bıçağını bir daha ne zaman gördünüz? . Kendimi iyi hissetmiyordum. O gün açmadım.

değil mi? 27 temmuz saat beşten sonra bir daha aramamıştınız? . Bir dakikalık bir sessizlik oldu. holde.Aradan ne kadar zaman geçti. 27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediğine inanmanızı istiyor. aramadım.. Tabiî onu göremiyordunuz. böylelikle de insan vücudunun varlığını devam ettirebilmek için sadece ekmekle yetinebileceğini anlatır. Oysa Miss Fisher sizden ekmek yemeden üç gün geçirdiğine.Yukarı çıktığını duydum.Ama daha önce bıçağı aramamıştınız. değerli Jüri Üyeleri. .Ekmek. .Çok kısa bir süre. herhalde bir günden fazla ekmeksiz yaşayabildiğinizi hatırlamazsınız.Yemek odasında. aç değildim.Hayır.Çok gerekiyorsa. tutuklu neredeydi? Sanırım. ee. yemek odasına girdiğiniz an ile onun yukarıya çıkışını duymanız arasında ne kadar zaman geçti? . . değil mi Miss Fisher? Kendimi iyi hissetmiyordum. sizler. Lorduma teşekkür ederim. ama sanırım yarısından uzundu.Bir dakikadan daha kısaydı. Sonunda Florence Fisher dakikanın yemek odasına girmesi ile Roper'ın merdivenden çıkışını duyduğu zamana göre çok daha uzun olduğunu söyledi. yıkanacak örtüleri aldığınız sırada. Sanıyorsunuz. Siz.Ne kadar kısa bir süre Miss Fisher? Bir dakika? Yarım dakika? On beş saniye? Bilemiyorum. Tate-Memling anlamlı bir şekilde sustu. değerli Jüri Üyeleri. Mr. Kutsal Kitap bize insanın tek başına ekmekle yaşayamayacağını. . Söylemek istediğiniz bu. . yaşamak için ruha da ihtiyacı olduğunu söyler. .Lordumun bağışlamasına sığınarak Miss Fisher -ve jürinin yararına. Yarısından da fazla mıydı? . sizin de kabul edeceğiniz gibi bir insanın ana besinidir. Sonra devam etti: . .bir dakika sessiz kalmamızı isteyebilir miyim? Böylelikle bir dakikanın ne kadar uzun bir zaman olduğu anlaşılacaktır.

Mr.Treni kaçırdığı için biraz canı sıkkındı. .Sizin Devon Villa'da bulunmanızın nedeni. Şimdi tutuklu olarak gördüğü adam yanına yaklaşmış ve beş altı yaşlarında bir erkek çocukla birkaç parça eşyasına göz kulak olmasını istemişti.Beyaz renkli bir kumaş. bu sürede yürüyerek de gidip gelebilirdi. nasıldı? . Belki de bir buçuk saat. Tate-Memling söze girdi: . döndü.Evet. Karşı sorgulamada Mr.. Biraz gergin göründüğünü söyleyebilirim. Sağ elinde bir sargı vardı.Ama işe alınma nedenlerinizden biri de evi temizlemekti. Mahkemede yeniden bir gülüşme olduysa da çıkan ses Mr. . yoksa bir mendil mi? . Wood.. Daha sonra tanık bölümüne Bow'da Globe Sokağı'nda oturan ve Büyük Doğu Demiryollarında hamal olarak çalışan Mr. Araba bulabilmek için uzun süre yürümesi gerektiğini söyledi. 27 temmuz perşembe günü öğleden sonra saat beşe beş kala Liverpool Caddesi Đstasyonu’nda bulunduğunu söyledi. Mr. evi temizlemekti. . Miss Fisher? . Lordum. .Evet.Onu tekrar gördüğünüzde.Evet. değil mi? . Yokluğu bir saatten daha fazla sürdü. Elbisesinde bir leke yok muydu? Elbisesinde şimdi hatırlayabileceğim hiçbir değişiklik yoktu. Evde önemli bir şeyini unuttuğunu.Ve yemek pişirmek ve bebeğe bakmak. öyle değil mi? .Liverpool Caddesi'nden Hackney'ye gidip dönecek birisi için bir buçuk saatin fazla uzun olduğunu düşünmediniz mi? Bana kalırsa.Sargı mı.Devon Villa'nın ikinci katına ilk çıkmanız 4 ağustos cumaydı. James Wood çağrıldı. Edmondson'un sessizlik uyarısında bulunmasını gerektirecek kadar yüksek değildi. . De Filippis: "Döndü mü?" .Yedi gün boyunca neden üst kata çıkıp etrafı temizlemediniz? Hepsinin Cambridge'e gittiğini düşünüyordum.. Elbiselerinde dikkatinizi çeken bir şey var mıydı? Hatırladığım kadarıyla elbisesinde daha öncekine göre bir değişiklik yoktu. değil mi. itiraz ediyorum! . Adam ona 3 şilin vermişti. gidip aldıktan sonra hemen döneceğini anlatmıştı.

. görünüşüyle davayı hiç de olumlu . neredeyse çatlaktı. Mr.Lordum. Aldığı bütün uyanlara rağmen. Robert Fitzroy. şakaklarındaki saçlar da dökülerek büyük ve kırışık alnını ortaya çıkarmıştı. Roper'ın atletik yeteneklerini tahmin etmenin davamızla nasıl bir ilgisi var? . Kor gibi ateşli gözlerinin çevresinde siyah halkalar vardı. Mr. sesi herkesi şaşırtacak kadar tiz. sürekli olarak asabi bir hareketle ağzını büzmek zorunda kalıyordu." Şimdi burada. yaşlı bir kadının viyaklamasına benzer bir köylü konuşması duyduk. bütün duruşma boyunca da orada bulunan bir gazeteci. Roper'ın kendi en büyük düşmanı olduğunu. omuzları öne eğik. Liverpool Caddesi Đstasyonu ile Navarino Caddesi arasındaki mesafe konusunda söylediklerinin hatırlanacağından emindi. Howard de Filippis'in sorularını cevaplandırmaya başladığında. iddia makamının son sözleri kayıtlardan silinecek. başı da çenesini ceketinin yakasına değdirecek kadar eğikti. Çok uzundu (burada hatırlatılması gereken. Mr. dudakları o denli titriyordu ki.Mr. Ağzı kararlı bir ifade taşımıyordu. Tate-Memling. Mr. Ve lütfen dayanaksız hesaplamalardan ve çok hoşlandığınız belli olan konuşma tarzınızdan da vazgeçin. O üzüntülü dudaklardan ve kaba görünüşünden suçlu bir ses ve iyi telaffuz edilmiş kelimeler beklerken. O kendinden memnun yerine otururken. lütfen devam edin. "Saçlarına kır düşmeye başlamıştı. Tate-Memling'in tanığa soracak başka sorusu yoktu. Elbisesi siyahtı. Fitzroy'un çok kısa boylu olduğudur) ve sıska denecek kadar zayıftı. Mr. iddia makamı böyle bir değerlendirme yapabilmek için hangi özelliğe ya da bilgiye sahiptir? O mesafeyi kendi yürümüş müdür? Jüriye söz konusu mesafenin ne kadar olduğunu bile söyleyemeyeceğini sanıyorum. On beşinci bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (devam) Duruşmaya katılan. Çıkık elmacık kengerinin altında gölgeli derin çukurlar vardı. bu da onun hasta bir adam gibi görünmesine neden olan solukluğunu daha da artırıyordu. Eğer soracak başka bir sorunuz varsa. De Filippis öfkeyle ayağa kalkmıştı. yürürken kamburu çıkıyordu. Alfred Roper tanık bölmesine alındı.Đtiraz kabul edildi. daha sonra kendi izlenimlerini yazdı ve Alfred Roper'ın ayrıntılı bir tanımını yaptı: "Olduğundan daha yaşlı görünen bir adamdı" diye yazıyordu.

karşı konulamaz bir sıkıcılık oldu. . Hidrobromid buldunuz.Satın aldım. De Filippis müvekkilini 27 temmuzda Devon Villa'dan ayrılışından önceki günlere götürdüğünde. Karınıza hidrobromid verdiniz mi? . Hidrobromid konusuna gelindiğinde. beş kelimelik bir cümle yapmayı başarmıştı. . Karınıza hidrobromid vermenizdeki maksadınızı Lorduma anlatır mısınız? Nemfomani adlı bir hastalığa yakalanmıştı. hiçbir kadının çıldırmadan ya da kurtuluşu başka erkeklerde aramadan birlikte yaşayamayacağı birisiydi. tek hecelik cevaplar aldı. Roper biraz daha gevezeleşti. Belki de yaşadığı hayat. Öte yandan kendisinden özellikle istenenilenin dışında en ufak bir bilgi kırıntısı vermeye de istekli görünmedi. ama onun bıraktığı izlenim.Ona ne kadar veriyordunuz? . öyle değil mi? .Neden? . .Hayır. Yarım kilo şekere on ölçü katıyordum.Para kutusunu nerede bıraktığımı hatırlamıyordum. birkaç kez sesini yükseltmesi istendi. arabacıya beklemesini söylediniz mi? .Fazla vermemeye dikkat ediyordum.Neden uzun sürebilir diye düşündünüz? .Eve geri döndüğünüzde.Uzun sürebilir diye düşündüm.Hiç karınızı öldürmeye çalıştınız mı? . Bu oldukça iyiydi. Roper yine tek heceli cevaplara döndü. Derin bir nefes aldığı duyuldu. Çenesi göğsüne indi.etkilemediğini söylemek kolaydır. .Çayına attığı şekere karıştırdım. Zehirli maddeler defterine imza attım. . karısının ölümü ve tutuklanma koşulları tüm yaşama gücünü almıştı. Mr. Mahkeme başkanına bir kez bile unvanıyla hitap etmedi. Hidrobromid aşırı cinsel isteği bastırır. Mr De Filippis sorularına devam etti: Eve girerken neden cebinizdeki anahtarı . cevaplarını kafası önüne eğik mırıldandı.ayır. Halkın gözünde bu adam. Avukatı ona evliliği ve yaşam tarzı hakkında sorular sordu.

Eğer suçlu olduğuna karar verilirse.Bu ne kadar sürdü.Daha sonra yukarı çıktınız? .Üst kata çıktım. yarım dakika? . Her zaman kullanılan bir deyimle. Yukarıda ne yaptınız? Roper burada söz konusu olanın hayali olduğunu nihayet anladı. cezası da bugün ya da yarından üç hafta sonra yerine getirilecekti.Đkinci katta karımın yatak odasına girdim.Karıma para kutumun yerini bilip bilmediğini sordum.Hayır. kızım Edith ve annesi de. ama para kutumu bulamadım. kendine çekidüzen verdi.Evet.Anahtarım yoktu.Sizi Miss Florence Fisher eve aldı. Takımın ceplerini karıştırdım.Evet. Yukarıda ne yaptınız? . Hayatınızın bir bölümünü arkanızda mı bırakıyordunuz? .Evet. yani karımla paylaştığım odaya. Doğruca üst kata mı çıktınız? . Saat kösteğime takılı olması gerektiğini söyledi. önce şapkalığın çekmecesine baktım. Anahtarımı evde bırakmıştım. ama dolapta karımın Cambridge'e getireceği bir takım vardı. . Ne yaptınız? . Karım gecelikliydi. Karım oradaydı.Evet.Başka yerleri aradınız mı? Şifoniyerin çekmecelerine baktım. Elbiselerimin çoğu bavulumdaydı. Bir daha oraya dönmeyi düşünmüyordum. büyük bir olasılıkla idam cezasına çarptırılacak. Onlarla konuştunuz mu? . ama yatağında değildi. . Hatırladığım kadarıyla karım treni kaçıracağımı . . Holdeki şapkalık mı? . . Masanın üzerindeki tepside yiyecek bir şeyler ve çay vardı.kullanmadığınızı Lorduma anlatır mısınız? .

Tate-Memling Alfred Roper'a karşı sorularını sormaya başladı. öyle değil mi? Sanırım öyle. . Kutuyu gerçekten de orada buldum ve evden çıktım. Onlarla bir kez daha vedalaştım. ama elim sıyrıldı. Karınızı öldürdünüz mü? . onunla aynı görüşte misiniz? . belki de biraz daha fazla.Mahkemeye sadece karınızın kullandığı şekerin saklandığı kavanoza on ölçü koyduğunuzu söylediniz. ama yarım kilo şekere karıştırarak. .Tabiî ki hayır. Tate-Memling bütün ağırlığı hidrobromidin zehirli özelliklerine vermeye çalıştı. öyle değil mi? Burada Roper ilk asabiyet belirtilerini gösterdi ve cevap verdi.Sekeri bir kenara bırakın. Sıyrık kanamaya başlayınca elime mendilimi sardım. Yoldayken bir şey oldu mu? . Pond'un da öyle dediğini duydunuz. Sanığı büyük zahmetlerle evliliğinin ilk yıllarına. .Evet. Mutfağa gittiniz mi? . Bir araba tutup oğlumun beklediği Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gittim.Evde ne kadar kaldınız? . Düşerken ellerimi öne doğru uzattım. . Onun açıklamasına karşı çıkmak istediğinizi sanmıyorum. Mr.Beş ölçü öldürücü dozdur.Tabiî ki hayır. değil mi? . Sadece karınızın kullandığı bir şeye öldürücü dozun iki katını kattınız. tam odadan çıkarken o sabah para kutumu şöminenin üzerine koyduğumu hatırladım.On beş dakika. Beş ölçü öldürücü olur dediğinde. gitmedim. .Forest Sokağı'nda oynak bir kaldırım taşına takılıp tökezlendim.Hiç mutfağa gidip çekmeceden ekmek bıçağını aldınız mı? .söyledi. . dördüncü gün Mr.Hayır. Kingsland High Street'teki araba durağına doğru gittiniz. .Evet. Duruşmaya ara verildi. Hidrobromid alımı ve tedavisine gelip Roper'a kimyasalın özelliklerini nereden bildiğini sorduğunda Roper hiç tereddüt etmeden Supreme Remedy Company'de çalışırken hidrobromidin özelliklerini okuduğunu söyledi. Edith'in kendi çocuğu olmadığına inanmasına ve John Smart'a açıklamalarına götürmeye çalışırken o da tek kelimeli cevaplardan fazlasını elde edemedi.Dr.

. .Hayır. gırtlağını bir kulağından diğerine kestiğinizde çığlık atamadı. . ilaç etkisiyle derin uykuya dalmış. . Kesmedim. yalnız ve savunmasız bir kurban olarak mı gördünüz? .Ben öyle söylemedim. hatta hareket bile edemedi. .Kan elimdeki sıyrıktan geldi. 27 temmuz günü saat beş buçukta Devon Villa'ya döndüğünüzde neden ön kapı anahtarınızı kullanmadınız? Anahtar üzerimde değildi.Size yatak odanıza girdiğinizde karınızı yalnız ve uyur bulduğunuzu söylüyorum. yatakta. Orada bulamayınca da üst kata çıktım. zehirli maddeler konusunda Dr.Onu hazır bir kurban.Size karınızın yatakta ve uykuda olduğunu.Öyleyse. Şapkalığın çekmecesini açıp para kutumu aradım.Sanırım.Nerede olduğunu bilmiyorum.O kadar derin uykudaydı ki. . ama. . konu açıklığa kavuştu.Almadım. .Para kutusuyla birlikte belki. .Miss Fisher yemek odasına geçince siz de mutfağa girip ekmek bıçağını aldınız? . hidrobromidin uyuşturucu etkisiyle günün o saatinde daha önce de görüldüğü gibi uykuda olduğunu söylüyorum. Uyumuyordu.Vücudunuzu yatak örtüsüyle korumanıza rağmen sağ elinizin ve ceketinizin sağ kolunun kanlanmasını engelleyemediniz değil mi? . .. yatakta da değildi. . Evde bırakmıştım.Miss Fisher sizi içeri aldıktan sonra yemek odasına mı gitti? . . .Uykuda değildi. Pond'dan da uzman olduğunuzu mu söylemek istiyorsunuz? .Hayır.. .Nereye gittiğini bilmiyorum.

artık sevmiyordum. bu davaya gösterdiğiniz devamlı ilgi nedeniyle sizlere teşekkür ediyorum. Mr. Savunmamın sizleri "suçsuz" kararına yönelteceğim biliyorum. Böyle biri para kutusu ya da anahtarını unutmak gibi ayrıntıları planlamaz. Eğer gerçekten de mutsuzluğu dayanılmaz ölçülere varmış. toplumumuzun bazı alanları o kadar üzüntü verici hale gelmiş. Amaçsız cinayetler. lekeyi bir mendille saklamakla yetinmesi mümkün müdür? Böyle bir cinayeti planlayan bir adamın. kıskançlık ve belki de tutkunun etkisinde kalmışsa. Hayır. kapıyı çalarak bir başkasına açtırması mümkün müdür? Ya da elinde kan lekesi varken elini ya da ceketinin kolunu yıkamaması. kurbanını önceden ilaçla uyutmaz. Saygıdeğer jüri üyeleri. bu cinayette amaç nedir? Bir adam karısını sadece onu artık sevmediği için öldürür. toplumumuzun üyeleri eski değerler konusunda o kadar aldırmaz olmuşlar demektir ki. Savunmanın kapanış konuşması .kararınızı savunmanın. geriye sadece bir tane bırakmıştı. Dinleyici sıralarından. bu koşullarda kesinlikle ulaşacağı bir özgürlüğe kavuşur. sadece ve sadece kanıtlara dayandırmanız gerektiğidir. Đki çeşit cinayet vardır: amaçsız olanlar ve bir amaca varmak için gerçekleştirilenler. genellikle çılgınlar tarafından işlenir. Đddia makamı henüz Ceza Yasamızın temeli olan ve suçsuzluğu esas alan görüşü bozacak bir kanıt getirememiştir. Karınızı seviyor muydunuz? . böyle bir adam ya görev ve sorumluluk dolu bir hayata razı olur ya da yasal yollara başvurarak. Eğer bu doğruysa. cinayet aletim almak için evdeki hizmetçiyi her zamanki görev yerinden uzaklaştırması mümkün müdür? Burada bir amaç olarak öne sürülen karmakarışık kuşkuları dikkatle dinledim. cevaplarını da değiştirmedi. Mr.Mr. biraz su içti. bir adamın ani bir şiddet hareketiyle karısını öldürdüğü çok örnek vardır. Böyle bir cinayeti işlemeyi haklı çıkaracak ruh haliyle ilgili tek bir kanıt bile var mıdır? Đddia makamı Roper'ın karısını tehdit ettiğini duyduğunu söyleyen tanıklar getirmiş midir? Ölen . iki başka kadın ve küçük bir çocuğun da bulunduğu bir evde böyle bir cinayet işlemesi mümkün müdür? Kendine ait anahtarı olan bir adamın. En son vurgun iddia makamının sanığa duygusal olduğu apaçık bir soru sormasıyla yaşandı. De Filippis burnunu sümkürdü. iddia makamının konuşmalarına ya da mahkeme başkanının uzmanca yapacağı özete değil. Tate-Memling'in sorusundan değil. Şimdi savunmayı dinleyecek olmanızdan sonra. Teiniz mendillerinden beşini kullanmış.Hayır. -tüm sorumluluğuyla size ait olacak. evin diğer bütün yaşayanlarının başka yerlerde bulunmasını sağlamaz. cinayet aletini bulmayı rastlantılara bırakması. Bir adamın güpegündüz.Değerli Jüri Üyeleri. karısını öldürmek sıradan bir olay sayılmalıdır. Tate-Memling birkaç kez Roper'ı evde geçirdiği on beş dakika hakkında sorguladıysa da Roper yumuşamadı. davanın düşmediğine pişman değilim. Davanın sadece bir kuşkuya dayandığını görerek meslektaşımın davanın düşmesini isteyeceğini ummuştum.sizlere soruyorum. Roper'ın cevabından sonra hayret sesleri yükseldi. Size hatırlatmak istediğim.

Mrs. ama unutmayın.kadının ölümünden önce sanığın ona karşı giriştiği tek bir şiddet hareketi olmuş mudur? Bütün bunların cevabı hayır. Onun yaptığı. Zaten bulunamadılar. hatta sanıkla evlendikten sonra bile zavallı kadının hayatına giren o birçok adama aldırmayın. Grantham'ın Liverpool Caddesi'ne götürdüğü adamın elinde kan olmuş olabilir. Onu bu mahkemedeki insanlar içinde teşhis edemedi. hayat konusunda deneyimli olan sizlerin bile trajik bulabileceği. Roper'ın sağ elinde bir sargı gördü. Benim görebildiğim kadarıyla iddia makamının müvekkilime karşı çıkardığı tek şey. Ama bizlerin. yıllar boyu. Mr. Burada cehalet ve tedbirsizlik kanıtları var gibi görünse de cinayet kanıtı yoktur. Ölüm belki 27 temmuz akşamı. kalbiniz sızlasa da onu suçlu bulun ve darağacına gönderin. bu ruh haliyle. Alfred Roper'ın. Tek açıklama. Bunun dışında. Onları hesaba katmamak gerekir. Roper olduğuna inanmanız için ortada hiçbir dayanak yok. hiçbir zaman da aranmadılar. kabul edilebilir bir kuşku dışında eminseniz. . cinayetten onun suçlu olması gerektiğini söylüyor. Alfred Roper tarafından dile getirilen. şimdi ise dul bir adam olması. o zaman bir koca. Kan görmedi. onun Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ikinci gelişinde elinde bir sargı olduğudur. Kan değil. Eğer karşınızda duran adamın 27 temmuz akşamı Elizabeth Roper'ı öldürdüğü konusunda. "Hayır" dedi Alfred Roper. gözlerinizi yaşartabilecek sözlerdir. iddia makamı. Grantham müşterisini hatırlamıyordu. sayısı oldukça fazla olabilecek öteki adamlara. Mr. sayın Jüri Üyeleri. bunca yıllık bir acıdan sonra söylediği tek şey bu oldu: "Artık onu sevmiyordum. Üstelik. O. "Onu artık sevmiyordum. karısını mahkemeye sürükleyip kendini ondan ve çocuklarından ayıran adamın yaptıklarından çok daha iyi. Öteki adamlara. o zaman hem görevinizin hem de mutluluğunuzun. Đddia makamının öne sürdüğü noktalardan hareket ederek bu adamı asamayacağınızı söylüyorum. Bunu unutmayın. burada bulunma nedeninizin Alfred Roper'a dayanaksız teşhisler koymak ve tıp doktorlarının görevini üstlenmekten değil." Saygıdeğer Jüri Üyeleri. belki de ertesi gün gerçekleşti. Hayır. Grantham'ın elinin kanlı olduğunu gördüğü kişinin o akşam Liverpool Caddesi'ne götürdüğü bir başkası değil de Mr. saygıdeğer Jüri Üyeleri. Kan değil. Alfred Roper'ın basit açıklamalarını dinleyen herkesin söyleyebileceği tek bir şey var. buraya dikkat edin. Wood. hangi elinin kanlı olduğunu ya da müşterisinin yüzünü hatırlayamadı. karısının ölümünden sorumlu olmadığını söylemekten geçtiğini belirtmek zorundayım. iddia makamının bu adamın oluşunu kanıtladığını vicdanınızda ve mantığınızda kabul etmiyorsanız. Mr. hayır ve yine hayır. karısı öldürülen bir kocaydı. Liverpool Caddesi'nde hamallık yapan Mr. Ama herhangi bir dünyevî güçten çok daha büyük bir gücün yol göstermesiyle. Her iki saati de belirleyebilecek tıbbî ya da başka bir kanıtımız yok. hiçbir zaman da öğrenilemeyeceğini hatırlatmak isterim. Mr. önünüze konan kanıtları kendiniz değerlendirerek. çok daha cömert ve çok daha bağışlayıcıdır. Roper'ın kesin ölüm saatinin bilinmediğini. Size kuvvetle hatırlatmak zorunda olduğum nokta. teşhis koyduğu bir hastalığı tedaviyi üstlenmekle yanlış yapıp yapmadığı karan bize ait değildir. Müşterisinin elinde kan olduğunu söyleyebilmesine rağmen. sanığı cinayetten yargılıyor olmanızdır." Bir tıp adamı olmadığı halde. iddia makamının müvekkilime karşı getirdiği tek suçlama.

Bir amacın kanıtlanması. Size her evli erkeğin karısını öldürmek için yeterli nedeni olduğunu söyleyecek şakacılar çıkabilir. ama ben onlardan değilim. ahlaksız. Miss Fisher'ı uzaklaştırarak karısını öldüreceği aleti kimseye görünmeden aldığı da kuşku .Đddia makamının kapanış konuşması . Size tek söyleyebileceğim.Değerli Jüri Üyeleri. Bu kuşku değil. Roper'ın. onun için alışılmış olmadığına inanabileceğimiz bir nezaketle kapıyı açtı. bir kanıtı olmadan kötü ya da yanlış bir şeyin yapılmasına. isteyerek hidrobromidle doldurulmuş çayını içtikten sonraki saatlerde ilacın etkisinde kalarak sık sık uykuya daldığını tahmin edebilir miydi? Onu tek başına ve uykuda bulacağına güvenebilir miydi? Ölen kadının annesinin tam da o saatte torununu yanına alarak kızının uykusunun bölünmemesine çalıştığını düşünebilir miydi? Değerli Jüri Üyeleri. Hizmetçinin yemek odasına girebilmesi için. jürinin karar verebilmesi için önemlidir. Elizabeth Roper gerçekte ne olursa olsun kocasının gözüne -üzülerek kaba deyimler kullanmak zorunda kalıyorum-şehvet düşkünü. sizden belirgin bir amaç olmamasına fazla önem vermemenizi istiyorum. amacı ne olursa olsun başka bir kişinin böyle bir cinayeti işleyecek imkânı ve bilgisi olmasının mümkün ya da ihtimal dahilinde olup olmadığını sormak isterim. Savunma "kuşku" sözcüğüyle gereğinden fazla oynadı Değerli Jüri Üyeleri. gülünç diyebileceğim bir girişimde bulunuldu. onunla birlikte yaşamaya devam etmeyi düşünebilir miydi? Yine de cinayet amacının kanıtlanması şart değildir. sizi bu davanın jüriye havale edilecek bir dava olmadığına inandırmak için. Elizabeth Roper'ın çevresindeki bütün insanların içinde kocası kadar ondan kurtulmak isteyebilecek bir başkası bulunmadığıdır. özellikle de bunun gibi cinayeti çevreleyen koşulların son derece farklı olduğu durumlarda. ekmek bıçağının nerede saklandığını bilebilir miydi? Mrs. bütün bunları bir tek sanık biliyordu. karısını 27 temmuz öğleden sonra uyuttuğu. Bu açıklama burada geçerli olamaz. ama mutlaka gerekli değildir. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ilk gittiğinde para kutusunu bilerek evde bıraktığında en ufak bir kuşku yok. karısının zehirlenerek öleceğini umduğu. Bu davada kuşku yok. Önünüzdeki gerçeklere bakan herhangi dürüst bir insan sanığın elindeki kanın varlığı. korkunç cinayeti gerçekleştirmek için kullanacağı bıçağı almak için Miss Fisher'ı bilerek başka bir odaya göndermesi gibi kanıtların sağlamlığından şüphelenebilir mi? Aklı başında herhangi bir insan sanığın karısına uzun süredir zehir vermesine zavallı kadının rahatsızlığını dindirmekten daha ileri bir açıklamada bulunmaz mı? Bunlar kuşku mudur? Kuşku sözcüğünün açıklamalarından biri de saygıdeğer Jüri Üyeleri. ekmek bıçağını aldığını görmemesi için hizmetçiyi yemek odasına gönderdi. Karısına aylar boyunca zehirli bir madde verdiği. yapıldığına inanmaktır. Sanığın karısını. Bu koşullara tekrar göz atmaya başlamadan önce size. erkek delisi. tatmin edilemez cinsel arzuyla dolu bir kadın olarak görünüyordu. Ekmek bıçağının bulunduğu yeri kesinlikle bildiğinden gidip bıçağı almanın bir buçuk dakika değil. on beş saniyelik bir iş olacağını hesaplamıştı. Bir rastlantı sonucu o sırada eve gelecek bir ziyaretçi. sanığın bir komplo kurduğu. Bu girişim Lordumun bilgeliği karşısında başarısız oldu. Bunu da başarmak için de hatırlayacaksınız. kadının doğal hayatının sonuna kadar ilaçla uyuşturmayı tasarladığını kabul edebilir miyiz? Böyle yapmadan.

Büyük bir ciddiyetle. De Filippis savunmasını gayet ustaca ve uzmanca yürüttü. Bu nedenle. ne var ki daha önce olanları ustalıkla toparladı. Şimdiye kadar birçok cinayet davasına girdim. böyle davalarda bir insanın böyle korkunç bir cinayet işlemesi için nasıl bir amacı olması gerektiğini bulmanın yeterli görülemeyeceğini söylemektir. O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. acele etmeden jüriyi görevlendirme konuşmasına başladı: uzun çabalarınızın artık sonuna yaklaştığınızı söylebilmekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Onun görüşü. Bütün bunlar kanıt. soğukkanlılık ve kararlılıkla öldürüldü. O zavallı kadın uykusunda. Geçmişteki olaylardan. kuşkularının yersiz olduğunu gördüler. Benim görevim.götürmüyor. sanığın "suçsuz" kararını hak etmediği. çünkü cinayetin kesin olarak ne zaman işlendiğini bilmiyoruz. Cinayet amacının olmadığı konusunda çok şey söylendi. ama belki de Đngiliz ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. denetleyemeyiz. her iki taraftan da olabilecek en uygun biçimde. Uzun ve dolambaçlı cümleler de kurmadı. kanıtlara. Sizden kuşkulara değil. hiçbir direniş göstermeden. diye düşündüm. bu dünyaya bir daha uyanamadan. büyük bir güçle kullanıldığı belli bir silahla öldürüldüğü böyle bir davaya ilk kez tanık oluyorum. iddia makamı da böyle bir amacın varlığını göstermedi. insan yüreğinin derinliklerini bilemeyiz. ama onu cezalandıracak hiçbir kanıt bulunmadığıdır. Jürinin görevlendirilmesi Davayı özetleme zamanı geldiğinde. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. en şiddetli cinayetlerden birçoğunun normal bir insanın kabul edebileceği ya da anlayacağı amaçlara dayanmadığını biliyorsunuz. Đngiliz Barosu'nun en değerli gelenekleri yaraşır şekilde yürütüldü. şimdi önünüzde olan kanıtlara dayanmanızı istiyorum. değerli Jüri üyeleri. ama bir kadının uykusunda. o zaman sanık dava konusu cinayeti işlemedi. sanığın cinayet amacının kanıtlanamamış olmasının onun suçsuzluğu anlamına gelmeyeceğini kabul etmek gerekir. uyukladığını sananlar. eğer bu kanıtlar sizi sanığın bu cinayeti işlediğine inandıracak kadar güçlüyse. Birdenbire hareketler yapmaya koyulmadı. . büyük bir güç ve ustalık isteyen tek bir darbeyle. Hareketsizliği kayboldu. Bu dava. Bu cinayetin 27 temmuz perşembe öğleden sonra beş buçukla 28 temmuz öğle saatleri arasında herhangi bir an işlenmiş olabileceğini unutmamanız gerekir. Hiçbirimiz insan düşüncesini ya da duygusunu. iddia makamı ve savunmanın imalarıyla kanıtlar arasındaki çizgiyi uzmanlıkla çizdi. Mr. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. davanın gelişmesine dikkat etmediğini. Sanığın anlattığı ya da onun adına anlatılanlara inanırsanız. Bu davayı sonuçlandırırken kanıtlardan yararlanmak zorundasınız. Mahkeme Başkanı Edmondson'da gözle görülür bir değişiklik oldu. o zaman onu mahkûm etmeniz gerekir. Sanığa karşı bir kanıt kırıntısı bile yok.

olmayabilir de. gırtlağının kesilmesinden ölmüştür. Her iki taraf da uzman olmayan birinin hidrobromid tedavisi uygulaması üzerinde uzunca bir müddet durdu. kararınız "suçsuz" olmalıdır. Bunun yanı sıra bu kadar korkunç bir cinayetten sonra elinde ve ceketinin kolunda kan olan bir adamın kanı gizlemek için eline bir mendil sarmak yerine elini yıkayıp yıkamayacağını da düşünmek zorundasınız. Bu maddeyi kullanırken amacı daha az kötü bir sonuç elde etmek. diğer taraftan. Eğer Miss Fisher'ın yemek odası kapısının açılması konusunda anlattıklarına benden fazla önem vermiyorsanız. sanığı kullanıldığı kesin olan cinayet aletiyle bağdaştıracak hiçbir dayanağınız yok demektir. o gece ya da ertesi sabah öldürüldüğünden fazla inanamayacağımızı söylemek zorundayım. On ölçünün öldürücü doz olduğunu. Kararınızı düşünürken bunu aklınızdan çıkarmamanız gerekir. zaman konusudur. Gecikmiştir. kanıtların kimsenin aklında en ufak bir kuşku bırakmayacak kadar güçlü olmadıkları sürece. eğer bu iddiasını kanıtlamadığını ve ne kadar küçük ve önemsiz olursa olsun. Burada da geçen süreyi yeniden düşünmeli ve bu durumdaki bir insanın. talihsiz karısına zehirli bir maddeyle tedavi uyguladığı konusunda en küçük bir kuşkunun olmamasıdır. Bu nedenle benim görevim. Bir kaldırım taşına takılarak düşmüştür. Eğer iddia makamı sanık hakkındaki iddiasını kanıtlayabildiyse. sanığın Devon Villa'dan Liverpool Caddesi'ne ikinci kez gitmek için harcadığı zamanı da dikkatle düşünmeniz gerekir. sanık hakkında ne kadar düşmanca duygular besleseniz de sanığın kaçabileceği tek boşluk kalmadığı sürece onun hakkında "suçlu" kararına varmamanız gerektiğini hatırlatmam da şarttır. karısını korkunç bir biçimde öldürmekle suçlanan birinin. Bütün bunları kabul etmemek için yeterli nedeniniz yoktur. Kanıtları değerlendiren hukukçu ve jürilerin bir sanığı mahkûm etmeden önce son derece dikkatli olmaları gerekir. Kanıtlara bakarak. vardığı sonuçtur. Sanığın 27 temmuz öğleden sonra mutfaktaki bıçağı aldığı yönündeki kanıtlar. Şimdi sizden çekilmenizi ve kararınızı düşünmenizi isteyeceğim. Hepimiz gibi o da karısının bir seferde yarım kilo şeker yiyemeyeceğini biliyordu. sanık hakkında "suçsuz" kararı vermeniz gerektiğini hatırlatmaktır. . kararınız "suçlu" olacaktır. herhangi birinin aynı bıçağı 28 temmuzda aynı yerden aldığına dair kanıtlardan daha kesin değildir. elinde bıçakla mutfaktan çıkmak ve yolda Miss Fisher'a rastlamak tehlikesine atılıp atılmayacağını değerlendirmelisiniz. Roper hidrobromid zehirlenmesinden değil. Benim görüşlerime uygun hareket etmek zorunda değilsiniz. Her iki tarafın sunduğu kanıtları aklınızda ve vicdanınızda dikkatle tartın. Bu da sadece ve sadece sizin görevinizdir. boşluklar kaldığını düşünüyorsanız. Mrs. Miss Fisher'ın mutfaktan bilerek uzaklaştırıldığını düşünmüyorsanız. Elini sarmıştır. değerli Jüri Üyeleri. Su andaki durumun size sanığı suçlu ilan edecek kadar kanıt vermediğine inanıyorum. Elizabeth Roper'ın 27 temmuz öğleden sonra öldürüldüğüne. önemli kuşkular olsa da iddia makamı sanığın suçu işlediğini kanıtlayamamıştır. karısının aşırı isteklerini önlemek olabilir ya da olmayabilir. Burada önemli olan niyeti değil. ne var ki bir adamı böylesi bir cinayetten suçlu bulmadan önce her birimizin çok dikkatli olması gerekir.Bu davada iddia makamının en büyük güçlüğü. Katillerin adalet önüne çıkarılması ve gerektiği gibi cezalandırılması için yasanın gereklerini yerine getirmem ne kadar önemliyse. Benim kanıma göre. siz jüri üyelerine. Bu maddeyi kullanarak karısını öldürmek istemiş olabilir. Sanık karşısında en temel kanıt. Yine zaman konusunda. sanığın karısının kullanacağını bildiği yarım kilo şekere on ölçü hidrobromid kattığını kendi söylediği gerçeğini de unutmanız gerekir.

tabiî. yasanın yaşlı olanın daha önce öldüğünü kabul etmesi sonucunda. On altıncı bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (sonuç) Roper Cambridge'e dönmekte ya da isterse Devon Villaya yerleşmekte özgürdü.35'te çekildi. Elizabeth Roper'ı taammüden öldürmekten suçlu mu." Savcılık memuru: "Sanık bölümündeki tutuklu." Savcılık memuru: "Bu hepinizin kararı mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. sizi burada bu kadar uzun tutarak hepinizi çok rahatsız ettik. kararınız konusunda anlaştınız mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. ." Mr." Mahkeme başkanı: "Evet. anlaştık.Jüri üyeleriyle ilgilenecek iki görevli yemin ettikten sonra jüri 14. sizleri bundan sonraki on yıl süresince jüri hizmetinden muaf tutuyorum. kararlarını tartışarak aldılar Savcılık memuru: "Değerli Jüri Üyeleri. oğluyla birlikte Devon Villaya yerleşti. geçim kaynağı olarak oda kiralamaya çalıştı. suçsuz mu? Jüri sözcüsü: "Suçsuz kararına vardık. Bütün duruşmalar süresince gösterdiğiniz dikkate teşekkür ederim. Đki kişinin çevrelerinde ölüm anlarını görecek kimse olmadan ya da ölüm zamanlarını belirtecek kanıtlar bırakmadan ölmeleri durumunda.Değerli Jüri Üyeleri. Ne var ki kiracı bulamadı. Herhangi bir işe girip para kazanmadığı için. Đki buçuk saat boyunca içeride kaldılar Sonuca varmaları kolay olmadı. Roper karısının yasal vârisi olarak Devon Villaya sahip olmuştu. De Filippis: "Lordumdan sanığın beraatini talep ediyorum." . Bu davaya ayırdığınız zamanın ve çabanın karşılığında. kısa sürede komşularının belirgin düşmanlığıyla karşı karşıya kaldı.

Vücudunda herhangi bir yara izi yoktu ama sol gözünün altında. Çocuğun hiçbir fotoğrafı bulunamadı. bu taciz yaşamı boyu. Thomas Leeming ona acıdı ve dükkânlarından birinde iş verdi.Herkes kim olduğunu biliyordu. Florence Fisher onu son gören. Florence Fisher çocuğun konuşamadığını söylemesine karşın. On dört aylık bir bebekti. Alfred Roper'a hiç benzemediğini gösteriyordu. merdiven inip çıkmayı da beceriyordu. büyük bir olasılıkla hiç fotoğrafı çekilmemişti. Kendi kendine beslenebilmesi uzak bir olasılıktır. Eline fincan içindekini içebilecek güçteydi. Bir süre sonra oğluyla birlikte Cambridge'e yerleşti. Yüzyılın ilk senelerinde anneler süt konusunda dikkatliydi. Lizzie'nin cesedinin bulunduğu günlerde kızın da bulunması için büyük araştırmalar yapıldığını tabiî biliyordu. Boyu altmış iki santim. gözleri maviydi. Londra polisi kayıtlarına göre ağzında on beş diş vardı. Florence onu yedirir. Sütün verem mikrobu taşıdığını biliniyordu. bir adam havalı tüfeğiyle ona ateş etti. Shacklewell'de bir şirkette iş bulup çalışmaya başladı. O kahvaltıda yulaf ezmesi vardı. Çoğu onun suçlu olduğuna inanıyordu. işveren kim olduğunu öğrenince de kovuldu. adını taşıyan ama kendi çocuğu olarak kabul etmediği kızının başına gelenleri araştırmak bir yana. Bir kez bile kızının başına gelenleri bildiğini belirtir en ufak bir sözcük etmedi. Edward 1915 yılında. saçlarında da kırmızı bir kurdele vardı. Florence'ın söylediğine inanmak gerekirse. on altı olan yaşını iki yıl büyüterek orduya yazıldı. hatta Cambridge'e taşındıktan sonra da aralıklarla devam etti. O günlerin en sevilen içeceği kakaoydu belki de Edith son kahvaltısında kakao içmişti. Belki de diğerleri gibi o da kızın kaderi hakkında bilgisizdi. Camları birkaç kez kırıldı. "Mama". Bir yaz akşamı ön bahçedeyken. Sokakta yürürken çocuklar arkasından alay etti. adını bile anmadı. Ablarının kocası. Oğlunun ölümünden sonra Roper kiraladığı küçük evden çıktı. Polisin kızı konusunda onu da yoğun bir biçimde sorgulamasını yasal taciz olarak adlandırdı. elmacık kemiğinin hemen üzerinde oldukça geniş bir leke vardı. ağırlığı da on iki buçuk kiloydu. Roper on beş yıl sonra ölünceye kadar bu işte çalıştı. Yani çok az şey biliniyor. sağlıklı ve güçlüydü. sadece yürümeyi değil. gördükten sonra da hayatta kalan tek kişiydi. Sadece ve on iki aylık olduğu unutulmamalıdır. Edith saat sekiz sıralarında kendi başına aşağıya indiğinde ona kahvaltısını veren Florence Fisher olmuştu. "Eddy" ve "Flo" (Florence anlamında) diyebildiği anlaşılmaktadır. onların anne babaları da olayı görmezlikten geldi. Kızın kaybolduğunu. açık tenli ve yuvarlak yüzü de John Smart'ın iddia ettiğinin tersine. . elini yıkar. ekmek verilmemişti. kent dışında Fen Ditton köyünde ablasının ve eniştesinin yanına yerleşti. Florence Fisher çocuğun dünyayla olan son bağıydı. Bütün bilinenler bunlar. ancak ölümü Büyük Savaş'ın son günlerinde 1918 sonbaharında Argonne'da buldu. Sonsuza dek kaybolduğu gün. Zamanla korkuları yavaş yavaş azaldı. Onu tanıyanların tanımlarına göre dolgundu. Saçları sarı. mavi flanel bir elbisenin üzerine mavi-beyaz çizgili bir önlük giymişti. Yedi yıl sonra ağır bir böbrek hastalığından öldü Karısının öldürülmesini izleyen yirmi yıl boyunca. 28 temmuz 1905'te.

Edith'in Florence'ı aramak için aralık kapıdan çıktığını. O günlerde buzdolapları yoktu. evden ayrılmış. bu nedenle yetişmiş bir erkek ya da kadın cesedinden çok daha rahat . kapıyı aralık bırakmıştı. Yaptığı kaza sonucunda dehşete kapılan arabacı. kendini iyi hissetmiyordu. Onun yokluğunda neler oldu? Edith o sabah yanlarına geldiğinde. annesinin yanına gönderdi. Bir karşılaştırma yapabilmek için. alışverişe çıkmak zorundaydı. çevrede kimsenin olmamasından da yararlanarak. sıcak nedeniyle sadece günlük alışveriş yapmak gerekiyordu. tekrar tırmanması gerekecektir. anneannesi de yerdebinin durduğu anda düştüğü şekildedir. küçücük bir cesetti. cesedine ne olduğu sorusuna geliyoruz. Roper'ın. onu nerede bulacağını bilmektedir. ayrılırken de o sıcak günlerde sık sık yaptığı gibi. minicik cesedi alıp uzaklarda bir yerlere saklamış olamaz mı? Ya da çılgın bir adamın ya da kadının. onu kim suçlayabilir? Saat onda alışverişe çıktı. Eğer Edith'in annesi ve anneannesine doğru gitmekte olduğunu düşünüp rahatladıysa. Kingsland High Street'te Sainsbury'nin bir Şubesi vardı. hele tırmanan altmış iki santim boyunda biri. uykudan çok değişik bir şey olduğunu hissedip korktu mu? Her yere sıçramış kan lekelerinin farkına vardı mı? Yatağa yaklaşıp annesinin kesik boynuna dokundu mu? Bilmiyoruz. Lizzie Roper ve Maria Hyde'ın odalarında olduklarını düşünerek. Evde başka kimse yoktur. Lizzie ve Maria'nın uzunca bir süreden beri ölü olmaları gerekir. Ona flanel elbisesini ve çizgili önlüğünü giydiren de Florence'tı. cesetlerin soğuk ve katı olduğunu anlayınca. bir arabanın altında kalarak öldüğünü düşünün. Bu nedenle Edith'in merdivenlerin tepesine varmadan. O iki katı çıkmak güç bir iştir. Zavallı Florence! Edith'i yukarıya. Çocuğun annesi kaskatı ve soğuk cesedi yatakta. Gitmiş olabileceği yerler London Fields'ın hemen güneyindeki Broadway Pazarı. iki saat süreyle ev dışında kaldığıydı. duraklaması. hatta "anne anne" diye bağırmasını gözlerimizin önüne getirebiliriz. Belki de o küçücük. Yakınlardaki bakkal her gün siparişleri kapıya getiriyordu. Cambridge'de olduğundan kuşku yoktur. Devon Villa'daki tek canlı Edith'tir. avını arayan bir sapığın onu kaçırmış olması mümkün değil mi? Yine de dönüp dolaşıp. Onu suçlayabilir miyiz? Hava sıcaktı. Ne de olsa odaları temizlemek. Belki de holde. beklediği yardım gelmeyince ağlamaya da başlamış olması muhtemeldir. Tekrar merdivenlerden inip Florence'ı aradığını düşünelim. kendini çekmesi. alışveriş de ona bir çeşit kaçış gibi geliyordu. Florence alışverişe gitmek için evden çıktığında. Annesini görmemekle birlikte. aynı gayreti gösteren yetişkin bir insanın elli beşer santimlik basamaklardan çıkmak zorunda olduğunu söylemek zorunda kalırız.tuvalete götürür (dışarıda bir tuvalet vardı) ya da oturağına oturturdu. On beş kilodan az. tek bilinen. Odaya girince cesetleri gördü mü? Eğer gördüyse. Böyle bir adamın tırmanırken ellerini de kullanması. bir yaşını biraz aşkın çocuğun merdivenlerden tırmanmasını. Wells Sokağındaki pazar ya da dükkân ve mağazaların bulunduğu Mare Sokağı olabilir. birçok tanığın da doğruladığı gibi. Belki de ara sıra evden uzaklaşmaktan hoşlanıyordu. küçük kızın basamakları tırmanmasını izlemişti. bu nedenle Florence'ın neden oraya gitmek zorunda kaldığı bilinmemektedir. Kuşkusuz bu arada Florence. Devon Villa'da da buz kutusu kullanılmıyordu. merdivenlerin dibinde durmuş. bunun uyku olmadığını. her basamağın yirmi dört santim olduğunu düşünürsek. O gün nereye gittiğini kimse bilmiyor. Üstelik hep yapacak başka işleri olduğu bir sırada.

Çevrede fırını olan birçok işyeri vardı. Hackney Polis Karakolu'na gelen on beş yaşlarında bir kız da Edith olduğunu iddia etti. Yazının yayımlanmasından sonra yaşanan ilginç olaylardan birisinde. Richmond Caddesi ve Mare Sokağı üzerinde ya da çevresinde yaşayan kimse 28 temmuz ya da sonrasında Edith'i görmemişti. Edinburgh. Roper'ın beraatini ve Edith'in kayboluşunu tekrar canlandırdı. geniş alanları tarayıp yeni kazılmış yerler arandı. Tüm iddialar. Mrs. ne var ki Alfred. Toprak sert ve kuruydu.kurtulunabilecek bir şeydi. Aynı günlerde. Hava. Daha sonraları. daha önce hiç kazılmadığı açıkça belliydi. Catchpole'dan söz etmek gerekir. Catchpole yanındaki kızın Edith olduğunu iddia ediyor. diğer bütün sözde Edith'lerde olduğu gibi. Edith'in katilinin böyle bir yere serbestçe girebilmesini gerektirir. yanında on yaşlarında bir kızla King's Lynn'den gelip Cambridge Polis Karakolu'nun kapısına dayanan Mrs. Edith'in cesedinin Devon Villa'da olması mümkün değildir. çünkü orda polis tüm bahçeyi bir metre kazmıştı. aynı zamanda da tüm Roper Davası'nı. Eğer gömmüşse. Mrs. 1922 yılında Roper Davası'na dayanarak yazılan bir romanın yayımlanmasına kadar kesildi. Katil cesedi gömmüş olabilir. belirli olaylardan sonra bir dizi çocuk. Edith'le birlikte aynı okul sıralarını paylaştıklarına yemin edebilecek kişilerle görüştüler. For Pity's Sake adlı romanın yazarı Venetia Adams'tı. Tahmin . Navarino Caddesi." Ülke çapındaki gazetelerden ikisi konuya sarılıp Roper davasını tekrar ön sayfalara çıkardı. genç ya da daha sonraları yaşlı kadın Edith Roper olduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Yine de bir yerlerde saklanmış olması gerekir. Yanındaki kız kesinlikle kendi çocuğuydu. bir şey bulunamadı. bundan sonra kalkması da düşünülemez. Alfred Roper'dan genç kızla görüşerek gerçekten de Edith Roper olup olmadığını teşhis etmesi istendi. Edith olduğunu iddia edenlerin sayısı hiçbir zaman azalmadı. Küçük çocuğun kaybolmasının üzerindeki esrar perdesi kalkmadı. Lizzie Roper cinayetini. Catchpole'un son iki yılını özel bir tımarhanede geçirdiği anlaşıldı. ocak. Açıkta kalan. Maria Hyde'ın ölümünü. bir Cambridge gazetesinde yayımlanan duygu yüklü yazı. Sonunda bitti. Kitabın Pity adlı çocuk kahramanı annesinin kıskanç bir âşığın elinde can verdiğini gördükten sonra evden kaçmış. Adı Margaret Smith'ti ve Hampstead'de bir ailenin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu. bu isteği de reddetti. Kuşku çekecek hiçbir şey görülmedi. "o benim kızım değil. onu Chelsea'deki stüdyosu yakınlarında sokakta bulan eksantrik bir ressam tarafından yetiştirilmişti. Edith'in ağabeyi Edward Birinci Dünya Savaşı'nın son haftalarında Argonne'da ölünce. ama bu çözüm. Edith olduğu söylenen genç kızların fotoğrafları basıldı. Margaret Smith bir kişinin kendisine Lobard Caddesi'ndeki bir bankada Edith olduğunu kanıtlayacak bir kişiye verilmek üzere yüz pound'luk bir miras bulunduğunu anlattığını. Penzance ve Belfast gibi uzak köşelerden bile Edith olduğunu iddia eden kızların hikâyeleri yayımlandı. Kitap en çok satanlar listesine giremese de yeni bir Edith dalgasına neden oldu. şömine ya da kazan yakılamayacak kadar sıcaktı. Yıllar boyunca. Bir gazeteciye "Hiç ilgilenmiyorum" demişti. bu nedenle de Edith olma iddiasını ortaya attığını söyledi. kızı 1905 yılında gezginci bir tüccardan 27 pound 2 şilin 6 peni karşılığında satın aldığını söylüyordu.

Robinson'ın oğluyla evlendirilmek amacıyla yetiştirildiğini iddia etti. Hiçbiri bir kanıt kırıntısı bile getiremedi. Đçlerinden biri melezdi. yaklaşık on sekiz yaşındaydı. Donald Mockridge Moreton-in-Marsh. yeni Edith'ler çıkmadı. Tek olasılık. Kırklı yıllarda. bazı kişilerin yeni iddialarla ortaya çıkmalarıdır. üstelik bir tanesi de Edith'in olması gerekenden yedi-sekiz yaş daha büyüktü. Alfred Roper 1925'te Fen Ditton'da ölünce. at da han blev ffdt. Mrs. birkaç yüz pound'luk varlığı kardeşleri arasında paylaştırıldı. blev hans Skulder flaaet i Stykker of Lægerne. Alfred ölmeden önce vasiyetnamesini hazırlamamıştı. 1905 yılında Robinson adlı bir kişi tarafından Navarino Caddesi'nden kaçırıldığını. I den senere Tid harjeg undret mig over. Mrs. Det hedder sig. On beş yıldır Harold Robinson'la evliydi ve ona dört erkek çocuk doğurmuştu. annesini aramak için merdivenleri tırmanmaya çalışırken son görülen çocuk olması ihtimali son derece zayıftır. hiçbiri kimliğini kanıtlayacak en ufak bir bilgi veremedi. Robinson iki hafta sonra geri adım attı ve bütün her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıkladı. Yine de ortaya çıkacak olanların. at Kejseren var stuk-ket af til Holland. da de ffrsogte at hale ham i Land fra Kejserinde Frederick. Daha sonra. Roper'a olan ilgi azaldığında. Edith Robinson adlı bir kadın News of the World dergisine bir makale göndererek. Ondan sonra ortaya yeni Edith çıkmadı. Edith Roper elli iki yıl önceki o yaz gününde. 1957 On yedinci bölüm 11 kasım 1918 Her i Morgenavisen var der nyt om. ortaya iki yeni Edith daha çıktı. o dönemdeki Edith'ler daha yaşlıydı. om det var Aarsagen . bu satırların yazarının yazmakta olduğu Roper duruşması kayıtlarının bir kitap halinde yayımlanmasıyla birlikte. bir daha gelmemek üzere ortadan kayboldu. Burada da amacın para olduğu sanılmaktadır. Diğerinin doğal anne ve babası vardı. her ikisi de hayattaydı ve kızlarının iddiasını kesin bir dille reddettiler. Robinson son Edith oldu. adam ve karısı tarafından Middlesbrough'da. bundan sonra da çıkmayacağını düşünmek yerinde olacaktır. Edith olduğunu iddia edenlerden hiçbiri kimliğini kanıtlayamadı.edileceği gibi.

bir annenin okumasının en zor olduğu bölümde onun hiç acı çekmeden öldüğünü söylediği mektubunu. at de havde beskadiget ham. Tamamen Đngilizleşse de onu hiç Jack olarak düşünemiyorum. kötü havalar da dışarıda. gerçek olabilir mi? Mogens'in bir dakika önce iyi. Her akşam bebek evinin üzerinde çalışıyor. kardeşinden çok farklıydı. Dün komutanından aldığım mektubu yeniden okudum 'Tüfekçi Jack" Westerby'nin ne kadar kahraman bir asker olduğunu. belki de bunun için yazıyorum. Knud şimdi iyidir. for-di han gav sin Moder og Meend Skylden for. güzel bir çocuktu. O gülünç bebek evinden söz ederken. iyi. bilmiyorum. cesur ve sağ olduğu. Samimi bir ev sohbetinde bu fikrimi anlattığımda sevgili kocamın da dediği gibi. Göreceğiz. özellikle de hesabı bir başkası ödeyecekse. ama Stockholm'de iyi bir doktorum vardı ve bana her gün kollarını nasıl çalıştıracağımı göstermişti. Nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile olmamasına rağmen. Eğer Rasmus haklıysa. Bu sabahki gazeteler kayserin Hollanda'ya kaçtığını yazıyor. Son zamanlarda bütün kötülüğünün bundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını merak ediyorum. evini içeriye. bunu Fransız yemekleri ve şampanyası bulabileceğim (Paris'te çok var) gerçekten görkemli bir Fransız otelinde yapardım. Ama Rasmus geçen sefer. onu muayene edip bir tüfeği ateşleyip ateşleyemeyeceğine baktıklarında. om det var det. Đmparatoriçe Fredika'ya doğum yaptırırken kayserin omzunu parçalamışlar. Çocuklarınızın ölümüne dayanabilirsiniz. Bunun hakkında yazmak bana iyi geliyor. kafamdan geçenleri yazmak hep yararlı oluyor. Fransa'da bir yerlerde bir tren vagonunda bir araya geliyorlar. şimdi bile bazen kuşkulanıyorum. yaptığı . yemek odasına taşıyor. Her neyse. Rasmus nerede olduğunu bildiğini iddia ediyor. Müttefikler. barış şartlarını görüşmek için. hiçbir şey bulamadılar! Son zamanlarda sık sık Mogens'in çocukluğunu. Mogens'in kolu düzeldi. Her akşam. Asıl dayanılmaz olan. onu sakat bıraktıkları için de erkeklerden acaba bunun için mi nefret ediyor? Mogens doğarken kolu biraz bükülmüştü. annesini suçladığı için kadınlardan. Anlatılan hikâyeye göre. at han hadede Kvinder. dergjorde.til hans Ond-skab. hesabı başkasının ödeyeceğinden eminim. Neden bir tren vagonunda. yatmaya gitmeden önce de Marie'nin ertesi sabah uyandığında görmemesi için. kendi kendime soruyorum. ilk çocuğumu düşünüyorum. gerçeği bilmek isterim. tüfeğini düşmana doğrulttuğu ya da karşı mevzilere saldırdığı bir an sonra da uykuya daldığı doğru olabilir mi? Ben. Bir düşmanla buluşup savaşı sona erdirmenin ayrıntılarını görüşmek istesem. atölyesinde çalışamayacağı kadar soğuduğundan. geçen hafta Avusturyalıların barış imzaladıktan sonra her şeyin sakin olduğu Đtalyan cephesi demektir. iyi olduğundan eminim. "Marie'nin pencereleri için aradığın Venedik camını buldum sanırım" diye yazıyordu. karnınızda taşıyıp doğurduğunuz o çocuğun kan kaybederek ölmek üzere olduğudur Yüzbaşı Perry'nin mektubunu alana kadar bunu fazla düşünmemiştim. bütün bunları belki de sadece bir kadın olduğum ve pek fazla bir şey bilmediğim için söylüyor olabilirim. onların acı çektiği. çünkü dün gelen mektupta Knud'un şifreli bir kelimesi vardı. Knud'un iyi bir Samiriyeli olmaktan söz ettiği için onun Filistin'de bir yerlerde olduğunu sandığında yanılmıştı.

ama bu kadar mutsuz olmasına dayanamıyorum. Oysa ben buna alıştım. biraz iyi davranmasını. o güzel yüzüne bir üzüntü bulutu yerleşti. minderlerle tabloları yerlerinden çıkarıp tekrar yerleştirdi. Rasmus'a Swanny'ye karşı özellikle iyi davranmasını söyledim -değişiklik olsun diye. Benim için durum değişik. eve sığdılar. hatta başından beri düşüncesini saçma buldum.Ya ben? Bana bir öpücük yok mu? Bilmek isterdim doğrusu. Ben ağlamam. neden bilmem. yüzü sarardı. Doğum günü hediyesi olarak kızkardeşi için iki bebek yapmıştı. Dönüp kollarıma atıldı. yanaklarından aşağı gözyaşları akıyordu. Bir gün bir şey sormak için atölyeye gittim. onun adına ben de üzüldüm. dondu kaldı. Rasmus gerçekten acı çekiyordu. Oğlunu kaybettiği için kim ona iyi davranacak? Daha sonra da "Çocuklar acıdan ne anlar?" diyor. evin bir kopyasından çok hayaline benzeyen bir oyuncağın karşısında korkuya kapılabileceğini anlamak istemiyor. . üzülmüştü. Swanny kadar duygulu değil. Marie'ye karşı iyiliğin ta kendisi gibiydi. böyle bir hediyenin. Beni görmesine fırsat vermeden sessizce oradan ayrıldım. daha sonra da ağlamadım. Bebek evinin bütün kapılarını açtı. sanıyorum o nedenle de evin ne kadar mükemmel olduğunu uzun zamandan beri görmez oldum.verdiği tek cevap "Ya ben?" oluyor. Başlangıçta bebek evine dokunmaktan bile korktu. değdirmek için parmağını uzattı. 10 şubat 1919 Bu sabah Marie'ye bebek evini verdiğimizde konuşamadı.olduğunu. ben olsaydım. merak ederdim. Mor ve Far olmaları gerek. onu öpüyordu. Swanny. bu kadar görkemli. ağlayacak sandım. Daha önce bu konuda hiçbir şey yazmadım. sanki eli yanmış gibi hemen geri çekti. Mogens'in ölümü onu sanki olgunlaştırdı. Bebek evi için biraz büyük ama olsun. bunu kim yaptı? Onun daha çok küçük -bugün sekiz oldu. ciddileşti. bence Far'ın bu evi neden kendisi için yapmadığını merak ediyor olmalıydı. Beş dakika sonra Rasmus'un kucağında. gelip görmesi için Swanny'yi çağırdı. En ufak bir kıskançlık ya da üzüntü belirtisi göstermedi. Joking apart (bu deyimi çok sevdiğim Đngilizce yazdım: "şaka bir yana") Mogens'in ölümünden sonra bebek eviyle uğraşması öyle sanıyorum ki sağlığını kurtardı. Tabiî Swanny evi yapılırken görmüştü. Swanny'nin gözlerinde kıskançlık yok. Rasmus elinde planya bir tahta düzeltiyordu. haberi ilk aldığımda ağlamadım. Kendine engel olamadı. sessizleşti. benim üzerimde gaz mavisi muslin elbisemi harika bir kopyası. sonra yavaş yavaş cesaretlendi. Rasmus da siyah elbiseli ve aslına çok benzeyen kahverengi sakalıyla. Marie kısa zamanda kendine geldi. 9 mayıs 1919 .oyuncağı büyük bir titizlikle tekrar atölyeye götürüyor.

daha kırkıma girmedim! 3 ağustos 1919 Günlüğüme Cropper'ın dönüşüyle ilgili hiçbir şey yazmadığımı fark ettim. Mr. Sonra herkes Versailles'da olup bitenlerden bahsetmeye başladı. Sadece eskiden çok korktuğu Rasmus'a karşı biraz terbiyeli. Döneli iki ay oldu.eşlik etti. Durmadan yaşadıklarımızı bir daha yaşamamamız için Almanları yakıp yıkmamız gerektiğini söyledi. Đlginç olanı. Evinin camını kırdılar.Dün akşam yemeğinde Mr. Housman. biri de duvarının üzerine kırmızı boyayla "Saçlarında hâlâ Đngiliz Tommy'lerin kanı var" yazmış. bacağımın büyük bölümü gözüküyordu. "Çocuk istemiyorum. oysa artık dul değil. Mrs. Yine de "Çocuklardan bıktım" dediğini duyunca şaşırdım. Bu insanları hiç anlayamayacağım. Cline. Ne yapalım. bütün ordusunun lağvedilmesi. Sanki isteyip istememekle ilgiliymiş gibi. Cline ellerini çırparak kocasına -çok fazla içmişti. Şimdiye kadar giydiğim en kısa elbise. Eğer her şeyin kırk yaşında bittiğini sanıyorsa. Housman'ın ağabeyinin dul eşi de yanımızdaydı. Kocasıyla adları Mr. her zamanki gibi yakıldı hiç şüphesiz savaşı siperde savaşmak yerine savaş tutsağı olarak geçirdiği için. Housman'la birlikteydik. Cline Almanya'nın elinden tüm denizaşırı topraklarının alınması. Hansine'ye sadık kalmışa benziyor." Hansine benden birkaç ay daha büyük. ve Mrs. Evlenmek için genç olmak gerekmez. Her neyse. bu ad da Almanca Klein'dan geliyor." Güldüm. Mr. Öyle sanıyorum ki. Almanların barış koşullarını çok ağır bulduklarını duyunca kahkahalarla güldüğünü anlattı. pek bir şey bilmiyor demektir. . daha kocasının cesedi mezarında soğumadan evlendi (bunu Mrs. kayserin de yakalanarak idam edilmesi gerektiğini söyledi. ne var ki savaş sırasında insanlar sokakta hâlâ onun ardından bağırıyorlardı. artık korkacak pek fazla bir şey olmadığını düşünüyor. . Ben istiridye beyazı ve gül rengi Çin ipeği karışımı ince tül elbisemi giydim. Söylediğine göre o frâulein'ların ya da matmazellerin yanına yaklaşmasına bile izin vermemişler. Mrs. Artık bana saygı göstermeye bile çalışmıyor. Cropper demiryollarındaki işine dönüp iyi para kazanmaya başladı. dedim. "Neden yarın değil? Herhalde gençleşmeyi beklemiyorsun. üstelik düğün gününü de belirlediler. dün akşam herkesten fazla Alman düşmanı görünmesiydi. ve Mrs. Ne demek istediğimi anladı. üstelik evliliği Hansine'den bile çok istiyor. Cline'ın büyükdedesi yüz yıl önce buraya göçen bir Alman. dedi. evlenmeden önce kırkına girecek. "Neden gelecek şubat?" dedim. o yanımızda değilken söyledi).Bu evlilikten ne beklediğine bağlı.

-bu nedenle onu düşünmeye başladım. ben hiç âşık olmadığım için mi. Bu gerçekten de ilginç.Neden? diye sordum. . demek ki Duke şanslı. Mektubu gösterdiğimde Rasmus "Onu görmek istemiyorum" dedi. söylenen bir söz gibi uçup gitmiyor. ama evlilik hızlı bir düş kırıklığı ve uzun. H. Elinden geleni yaptığını söyledim. benim olan. subayın cesedini bulmadan önce beş yaralıyı Đngiliz mevzilerinin gerisine. yine de tek bir kelime bile okuyamayacaklar. Taşıdıklarından biri de Mogens'miş. Gerekirse bir hafta bekleyebilir. aşk yaşadığı için Hansine'ye karşı acımasız davranıyorum? Bunu yazmak için oldukça gayret göstermem gerekti. Duke yaptıklarının karşılığında Victoria Nişanı ile ödüllendirildi. Danca yazmak. .Mogens ve Knud limon suyuna batırılan kalemle yazılanların okunabilmesi için kâğıdın ısıtılması gerektiğini öğretmişlerdi. buradan fazla uzak değil.1 ekim 1919 Mogens'i iki siper arasından alıp taşıyan adamın mektubunu üçüncü kez okudum. o çavuş subaylardan birini aramaya çıkmıştı. âşık Cropper'ın Hansine'ye yazdıklarından çok farklı. 15 kasım 1919 Merak ediyorum. Yazıldığında. o zaman başka olurdu. Mektubun amacı da buydu. beklemeden çavuşa bir mektup yazar ve hemen gelmesini isterdim ama artık genç değilim ve düşüncelerin üzerinden bir gece geçmesinin değerini öğrendim.bunun çocuğum Mogens'in kullandığı gizli dil gibi olduğunu bilmek. Victoria Nişanı alanlardan çoğu savaştan dönemedi.Mogens hakkında bildiklerini anlatmak için kendini eve davet ettirdi. Benimki bundan da gizli. Başlangıçta ben de bir aşk evliliği yaşayacağımı sanmıştım. Örneğin. Dürüst olmak kolay değil. ilk konuştuğum dil -hâlâ Dickens'larımı Danca okuyorum. Eskiden. Evlilik bir aşk hikâyesi olabilir. Çavuş. dürüstlük kâğıt üzerinde de olsa güç. Tekrar okuyabiliyor ve acısını yeniden duyuyorsun. gerçekten de saygıdeğer kadınların aşk evliliği yaşamaları gerekir. gençliğimde olsa. "Bir gece uyu ve duygularına yarın sabah yeniden bak" dedim kendi kendime. bana herhangi bir başkasından çok daha yakın olan. yavaş bir iniş oldu. çünkü Đngilizler günlüğümü istedikleri kadar şömineye tutsunlar. Çavuş E. ama Rasmus her zamanki mantıksızlığı ve anlayışsızlığıyla "Elinden gelen yeterli değildi" dedi. ama görebildiğim kadarıyla basit bir biri için oldukça iyi yazılmış bir mektup. Jack'in hayatını kurtarmış olsaydı. Oturduğu yer Leyton. güvenliğe taşımıştı. Tabiî Đngilizce'yi henüz yeterince değerlendiremiyorum. Tarih 1 temmuz 1916'ydı.

getirmemiş. ama onunkileri gördüm." Swanny'yi odasına gönderdim. Onu neden üniformalı bekliyordum bilmiyorum. Kendi kendime. yakından baktığımda tarif edemediğim -tarif etmeye cesaret edemediğim. Hansine izinliydi. bir insanın ulaşabileceği en üst onura sahip oldunuz. Ama bu dünyada bunu yapamam. Savaş bitti. granit gibi. 30 kasım 1919 Çavuş Duke bugün beni görmeye geldi. çok daha yaşlı bir hanımla karşılaşmayı bekliyormuş. Elimi iki elinin arasına tuttu. Ben kendime ait olduğum gibi o da sadece kendine ait birisi. Bana baktığı için onu bağışlamamı istedi. dedim. minicik kıvılcım dolu. gözlerinin ne renk olduğunu söyleyemem. yapmayı aklımdan bile geçiremem. Hiç takmıyormuş. Mogens'i savaştan önce de tanıyıp tanımadığını sordum. başka kimseye değil. Rasmus bunu duyunca. Cline gibilerine. Genellikle insanların gözlerinin renginin farkına varmam. sert ve çok yüksek yakalıklı bir gömlek giyip siyah kravat takmıştı. Westerby demelisiniz. Gözleri ama düz gri değil. Onu çaya bekliyordum. Cropper ya da en azından bir beyefendi olan Mr. Tek mücevher olarak da kelebekli broşumu taktım. sonra bana yine "Madam" dedi.Mrs. onun işitmemesi gereken şeyler duyacağımı düşünüyordum. uzun boylu. Açık renk saçlı. Ona doğru yürüyüp elimi uzattım. Cropper'dan bile daha yakışıklıydı. Daha sonra kendi kendime ne yapmakta olduğumu sordum. Emily çay tepsisini getirdi. . çok önemli birisi oldunuz. Benimkiler kadar renkli değiller! Onun gözlerinin rengini daha konuşmaya başlamadan bile önce fark ettim.Bu nedenle hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan. "Madam. . Önce siyah elbisemi çıkarmamanın daha doğru olacağını düşündüm. başka bir zamanda ya da düşte yaşasaydım. Bana "madam" dedi. kapı çalındığında o açtı. savaşın bittiğine inandığını. gerçek bir asker. Zavallı küçük Swanny Alman kızamığına yakalandı.bir özlem duygusuyla dolduğumu buraya yazabilirim. Swanny hâlâ kızamık nedeniyle evde. çok saygılıydı. bu adama. "Başka bir dünyada. Genellikle bunu sadece çok özel konuklar için yaparım. Onları yıllardır tanısam da. erken geldi. ama anlaşılan Almanların karşı saldırıya geçtiklerini söyledi. Dönüp lacivert eteğimi ve tığ işi bluzumu giydim." Daha sonra da "Bu küçük hanımla oturup ağabeyi hakkında konuştuk. saten bantlı siyah ipeklimi giydim. Ben söyleyene kadar oturmadı. Üst katta giyiniyordum. çoğundan daha cesur çıkan bu sıradan işçiye doğru olmayan bir görüntü vermeye çalıştığımı düşündüm. seni ya da seni sevgili olarak seçebilirdim" diyorum. şaşırdım. Bana Victoria Nişanınızı göstermeyecek misiniz? Düşünün bir kere. Pirinç çaydanlığı alarak çayı kendim hazırladım. Mogens için yas elbisesi giymememe rağmen. yine de onun uşak ruhlu biri olmadığını hissettim. Koyu renk takım elbise. neden bilmem. beni buraya kabul etmekle büyük incelik gösterdiniz. daha uygun ve daha seçkin görünüyor.

gerçeklerden kaçmaktansa. "Nazik konuşmalarda yüzünüze bakabilirim. yeni bir ülkeye gelip uyum sağlamanın ne kadar güç olduğundan söz ettim. Somme'daki 1 temmuz gününü anlatmasını istedim.Bu yüzden bana o gece olanları. Eğer bilselerdi. Ama böyle pazarlıklar yapılamıyor. daha sonra kucakladım ama bu kadarı Almanlar için fazlaydı. mayına basıp ölmüş. Son günü. üzerime ateş açtılar. Quigley'yi ararken. Đki mevzi arasındaki bölgeye emireri ölen genç bir subayı. . ama size gerçekleri anlattığımda bakışlarımızın karşılaşması uygun olmaz" der gibiydi. cesedi Alman dikenli tellerine takılı durumda bulmuş. büyük bir tevazuyla. yerini Çavuş da bunun bir tesadüf olduğunu. Mutsuzla öleceğimi de bilsem. Mogens'in hemen. Belki de gözlerine inanamadılar. ne kadarım bildiğimi sordu. Galiba ilk kez orada Mogens adının Đngiliz kulağına ne kadar saçma geldiğini anladım. O granit gözlerini bana dikmişti. dil farklılığından. bir daha savaş olmazdı. birbirleriyle sık sık sohbet ettiklerini anlattı. kolumdan vuruldum. benden çok daha cesur bir başkasıydı. her seferinde de onları Đngiliz mevzilerine taşımayı başarmış. Yüzbaşı Perry'nin mektup yazdığını. Gözlerinin içine bakıyordum.Moans mı? dedi. Đsimler hakkındaki bu sohbet bizi o günün amacından uzaklaştırıyordu. Aralarındaki bağı oluşturan. okuduklarıma fazla inanmadığımı da ekledim. Ne var ki bilmeleri. Sanki bana. Mataramdan bir yudum su içirdim. hiçbir şey saklamadan anlatmanızı istiyorum. aklı başında bir çocuktu. Oldukça neşeliydi. bilmek isterdim. acı çekmeden öldüğünü anlattığını söyledim. evlerinde oturan insanların gözlerinin önüne getirdiklerine hiç benzemiyor. Bütün bunları sanki hiç önemli değilmiş gibi. onu orada bırakıp düşmanın gözü önünde geri dönmüş.Ne yaptınız? dedim. Her ikimizi de yer yaygısına yatırarak sürükleyen. dedi. aynı dönemlerde hemen yanımızda da arkadaşlarının da oturduğunu anlatmış. çoğu kadınların söylediklerine kulak bile vermez. "Annesinden başka herkes ona Jack derdi. Sanki söylediklerime önem veriyormuş gibi dikkatle dinledi. Ya olaylardan kaçmayı becerenlerdensinizdir ya da değil. konuya geri döndüm. zaten o yüzden Jack'e takılıp sendeledim. politikacıların işine gelmez. çünkü Mogens'in anlattığı yeri iyi bildiğini.Savaş. . Quigley adındaki bir asteğmeni bulmak için girdiğini söyledi. Londra'da birbirlerine çok yakın oturmalarını öğrenmeleri olmuş. . Şafağa doğru Quigley'yi.Bana hiç ateş etmediler dedi.Onu tanımış mıydınız? Daha önce nasıldı. bakışlarını kaçırdı. Sormamayı becerebilmek için hayatımdan on sene verebilirdim." Sonra ailemizdeki adlardan. bir av partisinden sonra ölü kuşları toplayan birinin rahatlığıyla anlattı. Sonra birbirlerini yakından tanıdıklarını. "Jack" dedim. Ne var ki daha Quigley'yi bulamadan birbiri ardından başka yaralılara rastlamış. onları karşında görmeyi tercih ederim.. Rasmus'un istediği . . neden bilmem. . dedi. Mogens ona bin dokuz yüz beşte Đngiltere'ye ilk geldiğimiz sırada Hackney'de oturduğumuzu anlatıp. böyle erkeklere alışık değilim.

değil mi? . istediğimi sandığımı da duydum. "Mogens iki gün sonra Le Havre'da Quai d'Escale Hastanesi'nde öldü. Ağlamam. Rutubet içinde kalmış eski defterlere uygulanacak en doğru yöntem bu mudur bilmiyorum. dedim. Elimi tutup dudaklarına götürdü. Neden? Akrabası değildi. yine de Mogens'i kurtarmak için kendi hayatım tehlikeye attı. Burayı çabuk geçmek ve yazmamak daha iyi olacak. Yazamam.işi. bu adam oğlumun hayatını kurtarmaya çalıştı. . bunun hakkında konuşmam bile ama ne olduğumdan ve ne yaptığımdan ben sorumluyum. değerleri hakkında da fikir sahibi olmuştu. Elime tutuşturduklarına defter değil de eşya olarak baktığımı hatırlıyorum. dedi ." Çavuş ağlamamı bekledi. Amerika'dan dönüp doğruca Swanny'ye gidip defterleri gördüğümde. Deli miyim? Giderken. On sekizinci bölüm Swanny ıslak bir bezle kapaklarını sildi. onluk diziler halinde üst üste koydu. tatlı bir pembe gri mermer rengi almıştı. Danca bilenler için Asta'nın yazısı . Onunla yeniden Mogens'i konuşmak istemiyordum. Kurutulmuş olmalarına rağmen.Bana doğruyu söyleyin.Mogens o sırada hayattaydı. Düşündüm. Kapakları çıkmayan lekelerden dolayı mozaik gibiydi. ilk ciltleri çevirme denemelerine başlamış. hâlâ küf kokuyorlardı. ama burada işe yaradı. Yuttuğum çay tekrar boğazıma gelip safrayla karışacak kadar midem bulanıyordu.Yine gelir misiniz? diye sordum. hâlâ yaşıyordu. o zaman yine konuşuruz. Daha önce hiçbir erkek elimi öpmemişti. Bilmek istiyordum. onunla konuşmak istiyordum. hepsinin tepesine telefon rehberleri yerleştirdi ve sıcak bir yerde korudu. Geleceğini söyledi. iste kendini batırabilir. buna rağmen sordum: . Söyledi. onu uzun zamandan beri de tanımıyordu. elimi uzattım.Size Yüzbaşı Perry"nin söylediklerini söyleyebilirim. Swanny bütün günlükleri okumuş. Ağlamadım. Đnsanları hiç anlayamayacağım.

Orada burada bir iki kelimeden fazlasını anlamadım. biraz rahatlamış bir sesle. Böyleleri geleceğin yargısıyla ilgilenmez.bu günlükleri bulup gülünç olduklarını düşüneceğinden korktu.okunaklıydı.Bunlar araba sundurmasındaydı dedi Swanny. Yüzü biraz kızardı. Belki de öldükten sonra başkalarının –sen veya ben. Torben'in National Geographic'leriyle birlikte raflarda.Kendi adıma rastladım. temmuz 1905'teki o tarihi gördüğünde. Ne olduğunu tahmin edebiliyorum. oysa ateşin söndüğünü söylediği gün. annesinin özel hayatına dalmanın hiçbir açıklanabilir yanı olamazdı. ruhunun sıkıntılarını hafifletmek için bir kenara yazdı.Okumaya başladım. günün olaylarını. . "Eğer Mor bunları yakmak istediyse. Swanny'ye defterleri okuyup okumadığını gerçekten merak edip sordum. O tarihi. . "Belki insanların kendisiyle alay etmelerini istemediği için günlükleri yakmak istemiştir" diye düşündüm. Saçmalıyor muyum? Ona söylemedim ama. kapalı birer defter gibi kalmışlardı. aralarında birinci defteri görmedim.Bunları okumamın doğru olup olmayacağını bilemedim. Kendisini haklı çıkarmak zorundaydı. Elimdeki defter çekicilikten o kadar uzaktı ki. yeni paragraf fikrinden nefret etmiş olması da özel bir güçlük oluşturmuyordu. Başka nedenler olduğundan eminim. Her gün böyle yazarlardan yüzlercesini psikiyatr kanepelerinde görüyoruz. Hansine okuma bilmiyordu. içlerinde başkalarının okumasını istemediği şeyler olmalı" diye düşündüm. Yüzü kızardı. sadece Danca'nın bir çeşit şifre gibi olduğundan bahsediyor. Defleri bütün o basamaklardan yukarı taşımayı göze alamamış. öyle değil mi? Başka nedenler de olabilir. Eski elbiselerinden nasıl kurtulduğunu hatırlar mısın? Buraya . . Belki de ona çok derin bakıyordum. Kendi kendime. yazdıklarını okumasını istemediğini anlatıyor. Doğal bir yazar olduğu için günlük tuttu. Ann. işlerini tamamlamış. Kendi kendime. içini hastalıklı bir heyecanın sardığını düşünüyorum. Swanny'nin anlattığı. bütün yaşamı boyunca kendinden başka kimseye önem vermeyen Mor'a pek benzemiyordu. . Ne olursa olsun.Sanırım haklısın. Swanny kendi ismini görünce. Hani bahçıvanın bana Mor'un bazı kâğıtlar yakmak istediğini. Hangi yılların defterlerine baktığımı şimdi hatırlamıyorum. sundurmadaki raflara yerleştirip unutmuş. O kadar da değil. Ken ve ben bu konuda son derecede dikkatliydik. günlükte doğumuyla ilgili bir şeyler olup olmadığını merak etmiş olmalıydı. Mor ömrü boyunca pasaktan nefret etti. bitmişlerdi. ama gördüğüm defterde eksik ya da yırtık sayfa yoktu.Tam ona göre şey. Aynı bir roman okumak gibi. hani hep okumak isteyip de bir türlü bulamadığın bir romanı okumak gibi. dedi Swanny. Daha ilk sayfalarda Far'ın. Jack. Yalnız Mor yazdıklarını insanların okumasını istemediği konusunda çok az şey söylüyor. sanırım çoğu günlükçü gibi. .Ve senin hakkında neler dediğine baktın? . daha sonra da okumakta kendimi alamadım. . günlükler artık işine yaramayacaklardı. Onları yakmak istemesinin çok daha sade ve anlaşılır bir nedeni olabilirdi. Ama bu kesin değil.

Günlüklerin ileride basılabileceklerini aklından bile geçirmemiştir. burada değil. Büyük bir hakarete uğramış gibiydi. Đki hafta boyunca onun yanında kaldım. Basılmak mı? diye sordum. Bunu karşılayabilirim. reklam demek olduğunu anlatmaya başladım. Günlükleri de odayı doldurdukları için yakmaya kalktı. Ann. Ona hâlâ evi satıp taşınmayı düşünüp düşünmediğini sorduğumda. harcayacağı para Asta'nın bıraktığı para olacaktı. Ben Amerika'ya gitmeden öncekine oranla çok daha mutlu görünüyordu. High Hill Kitabevi'ne gidip Danca'dan çevrilmiş birine rastlayana kadar bütün kitaplarını taradım.Bir sürü nedenden. Bir keresinde yüzümü odadaki bir çekmeceye daldırıp Asta kokusunu duymamı istedi. dedi bugün. Bu macera ona iyi geliyordu. . şimdi onunla meşgul. ben şahsen demek. neden olmasın? . söylediklerimi hiç dinlememişti. Bazı şeylerin basılması pek kolay olmuyor. o nedenle buraya alışmak zorunda olmadığımı düşünüyordum. Đşte o zaman. Biliyorsun. Belki de çok zekice davrandım.Evet tabiî. neredeyse bütün eşyasını sattı. ama her şey eskisi gibi görünüyordu. dağıtım. Batı Hampstead'de o zamanlar bana ait olan daireye dönüp Daniel'in hayaletlerini karşılamaya hazırlandım. Eğer günlükleri basmak çok pahalıya mal olursa. Yüzünde endişe ya da gerginlik yoktu. yeterince param var. benim doğumumdan önce başlayanı. Kendi kendime burada uzun süre kalmayacağımı. tanıtım. istedim. Sözümü kesti. o zaman evi satma fikrinin aklından sadece bir an geçip kaybolduğunu anladım. Yayınevi aracılığıyla bir mektup yazıp ilk günlüğü çevirip çeviremeyeceğini sordum. birkaç yüz kopya? Bunun ne kadar pahalı olacağını. . Yüzüme hevesle baktı. O nedenle ilk günlük. Doğruca gözlerimin içine bakıyordu. kitap yayımlamanın sadece kitabı basıp bir şömiz içine koymak olmadığını. oysa Tanrı şahittir.Gerçek bir çevirmen buldum. Açıklamalar konusunda tek bir söz bile etmedi. Eve. Swanny'nin yapmaktan vazgeçtiğini yapmaya. Yine de kökleri ve bir zamanlar onun için bir tutku haline dönüşen araştırma konusunda tek bir söz etmedi. hayatla yeniden ilgilenmeye başlamasını sağlamıştı. Gençleşmişti. düşündüğüm de çıktı. promosyon. annesinin günlüklerini yayımlama hakkı konusunda kimsenin bir şüphesi kalmadığına inanmış gibi gülümsedi. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olduğunu düşündüm. Sanki tamamıyla ikna olmuş. . Sürekli olarak Asta'dan bahsetti. daha çok satış. Sadece bir tane Danca'dan çevirisi vardı. . yüzüme inanamıyormuş gibi baktı. daireyi satıp başka yere taşınmaya karar vermem hayaletleri kovmama yardımcı oldu. bakışları açık ve dürüsttü. Çevirmen Margrethe Cooper adlı bir kadındı.taşınırken.Oh. Hangi eşyalardan kurtulmuştu bilemiyorum. Belki de aradığı cevabı bulacağını da düşünüyordu. o eşyalar için istediği kadar yerimiz vardı. onu görünürde çok pahalı macerasından vazgeçirmeye çalışmamak gerektiğini anladım. tüm Westerby kadınlarının saklayacak bir şeyleri olduğunda baktıkları gibi. zaman zaman merdivenlerde ayak seslerini ya da "Bu duyduğum. iyi kahvenin kokusu mu? " sözlerini duyduğunu söyledi.

bana döndüğünde gördüğüm. bir banka kasasında daha güvencede olacakları kesindi. gözüme daha değişik gönündüler. Küçükken bu saati üzerindeki iki heykelcik. ama bulamadım. Torben'in . Duvardaki son Bing ve Grfndahl Noel tabağı 1987 tarihini taşıyordu. tamamen değişik. tozdan ırak bir yere konulması gerektiğini de düşünüyordum. bebek evi bütün odayı doldurdu. Gördüğüm o yüzün kime ait olduğunu. gündelik hayatını sayısız sayfaya dökmeye alışmış bir kadının elinden çıkmıştı. yeşil kaftanlı ve türbanlı sultanla. Çalışma odasına girdiğimde. günlükleri. olmaktan çıkarmış. O zaman günlüklerin yukarıda değil. hatırladığımdan da çoktular ya da ben altmış üç defterden her birinin ne kadar ağır olduğunu unutmuştum. Đyi ama. Elkins'in evi temizlemeye vakit bulamamış olabileceğinden endişe ederek erken gittim. O ana kadar zevkli bir dikişle hazırlanmış minyatür perdeler. Zamanı geldiğinde. yüzeyler pırıl pırıl parlıyordu. bebek evi için bütün yaptıklarını da daha ilginç hale soktu. Bir ağaç dalına oturmuş. başka bir kadının yüzüydü. ama yine de bu fazla oda. her şeyin eskiden de olduğu gibi kusursuzluğunu.Camden Town'daki daireyi almamın tek nedeni bebek evini koyabileceğim fazladan bir odası olması değildi. günlükleri kim çalardı ki? Bu günlükleri çalan her kimse. Günlüklerin geçmiş ve gelecek değerleri düşünüldüğünde. kenarlar. Sellway gelmeden önce defterleri aşağıya indirmeye karar verdim. Bütün bunlar onu artık bebek evi yapıcısının karısı Asta. uzaktaki kentin gölgesine bakan iki karganın bulunduğu ilk tabağın kenarında juleaften (Noel Akşamı) 1899 yazılıydı. Beklediğimden ağır. yalnız onun için peçesini kaldıran odalık nedeniyle çok severdim. Sanki Swanny'nin evinde bir odaya girmiştim. Onlar dikişten bulabildiği boş anlarda tamamen değişik bir iş yapan. Anlaşılan Swanny her akşam saati kuruyordu. Üstelik defterlerin başka bir yere. Willow Caddesi'ne altı buçukta gelecekti. Asta'nın ölmüş olması. evin sükûnetini ve sevimliliğini gördüm. Holdeki masanın üzerinde duran Chelsea saati durmuştu. Hepsini aşağıya taşımak için. Odalardaki eşyayı çıkarıp taşınmak için kutulara ve torbalara yerleştirirken. belki de Dickens okuyordu. o merdivenleri dörder kere çıkıp inmem gerekti. burada olmaları gerektiğini düşündüm. onlardan nasıl yararlanırdı? Swanny çalışma odasını Torben öldüğünde değil -o zaman çalışma odasında yapabileceği fazla bir şey yoktu. Şimdi küçük yuvarlak kadran üzerindeki yaldızlı kollar (pırıl pırıl parlayan şeylerden ikisi) saat tam on ikiyi on geçe durmuştu. Paul Sellway'i buraya almaya karar verdim. Etraf tertemizdi. ama her düzgün ev gibi burada da belirgin bir koku yoktu. ısının güzel bir yaz günü ayarında olduğunu hissettim. onları nereye koymam gerektiğini düşündüm. Önümüzdeki Noel'de de yeni bir tabak gelecekti. Altmış üçü de aşağıya gelince. Masada boş çekmece. küçük minder ve masa örtüleri olarak görünen şeyler birdenbire onun hayatıyla dolu eşyalar olmuştu.günlükleri çevirmeye başlar başlamaz kullanmaya başladı. o da sırtını bana dönmüş oturuyordu. Ancak daha adımımı hole atıp ışıkları yakmaya başladığımda. benim için emlakçının hiçbir zaman tahmin edemeyeceği kadar önemliydi. daha doğrusu günlüklerinin çokluğunun ona ayrı bir boyut kazandırmış ve gizli bir hayatı olan bir kadın haline getirmiş olması. porselen çiçeklerden yapılmış bir sehpa üzerinde oturan. duvarda boş bir raf yoktu. gözden uzak. kimin yüzü olabileceğini çok düşündüm. odadaki hava holdeki gibi sıcak olmasına karşın radyatörü açtım. apayrı biri olmuştu. Paul Sellway. Işığın yansıdığı her yer. evin ısınmamış olabileceğinden ya da Mrs.

E. kapı çalındı. 28 temmuzu gösteren sayfada (ya da belki 29 ya da 30'unda) gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu. Swanny ve Torben aldıkları her kitabın ikinci sayfasına adlarını ve günün tarihini yazarlardı. her şeyi el yazısıyla kaydettiği sırada mı bulmuştu? Daha önce olmalıydı. temmuz 1966. kendimi Swanny'nin yerine koymaya çalışarak ilk günlüğün sayfalarını çevirmeye. Dr. Daha doğrusu. sonunda da bunun en kolay ve en hızlı yol olduğuna karar verdi. B. kapaktaki kolajın izi belli belirsiz görülüyordu: Madeleine Smith. Lamson. Yeşil sırtlı kitabı karıştırarak Roper hakkında bir şeyler. kenarı kıvrılmış bir sayfa. boşalacak yerlere de günlükleri yerleştirmeyi düşünürken. Asta bunamıştı. Bir süre sonra kayıp Edith'e gelmiş olmalıydı. Alfred ve Lizzie Roper hakkında çok daha ayrıntılı şeyler. Yine de Roper adının günlükte sadece bir kez geçtiğinden emindim. çünkü içlerinde onun adı vardı. annesinin 1905'te yazdığı ve o dönemde yaşadıklarıyla ilgili notlar okumuştu. Artık kimse bu eski usul alışkanlığı sürdürmüyor.çalışma masası onun çalışma masası oldu. açık mavi gözleri ve uzun üst dudaklarıyla o yumuşak Danimarkalı yüzlerinden birini. bir daktilo alıp kendi kendine üç parmakla yazmayı öğrenmeye başladı. Alfred Eighteen Roper. Yeşil sırtlı Penguin'in içine baktım ve başlığın hemen üzerinde Asta'nın el yazısını gördüm: A. Açık renk saçlı. Daha kitabı raftan indirmeden adını tahmin edebiliyordum. Burada oturup on yıldan beri sorduğu sorunun cevabım birdenbire bulmuştu. Rasmus'tan olup 28 temmuzda Lavender Grove'da Asta'nın vücudundan doğduğunu okumuştu. buna karşın Cary bana Roper adından söz ettiğinde. o beş sayfa neden yırtılmıştı? Karşımdaki raflara bakarak. Kendini iddialı hissettiğini söylemişti. çeviri işinden keyif aldı. sonra düzeltilmiş çeviriyi. raftaki kitaplar arasında Penguin cinayet serisini gösteren yeşil sırtı gördüm. kitabı okumaya girişmişti. Paul Sellway. Hawarvey Crippen. o yırtık sayfalardaydı. Swanny'yi uyaran bölümler. . Yoksa yaşadığı tam bir düşkırıklığı. Anlaşılan Swanny bu kitabı Asta'nın eşyaları arasında bulmuştu. Bir tek kitap. Elimdeki kopya. Peki öyleyse. rahatlamadan gelen bir amaçsızlık mıydı? Birden Torben'in başından beri haklı olduğunu anlamış olabileceğini düşündüm. Masaya oturdum. hiçbir bağlantı kuramamıştım. orada bulunan kitapları bir yere kaldırmayı. uzun boylu bir adam bekliyordum. kaçınılmaz bir biçimde açıklamaların bulunduğu sayfaya yaklaşmaya başladım. en sonunda da baskıyı okumuş. defterdekileri Olivetti'de Đngilizce'ye çevirdi. Cary'nin bana verdiğinden çok daha iyi durumdaydı. Torben'in kitapları demek gerekir. sayfaları karıştırırken Navarino Caddesi'nden ve Roper adından söz edildiğini görmüş. Buck Ruxton. Sorusunun cevabını yoksa daktiloyu almadan önce. Her sabah saat tam onda çalışma masasına oturup Asta'nın günlüğünü yanına koydu. Swanny'nin evindeki cinayet kitapları karton kapaklı iki Agatha Christie ile A. önce el yazısı çeviriyi. W. bir not hatta altı çizilmiş bir satır arıyordum ki. O bölümlerde Swanny. Asta'nın günlüklerinde de gördüğü bir addı. Oscar Slater. Günlüklerin bu ilk cildini üç kez. Hansine'yi hiç tanımamakla birlikte fotoğraflarını görmüştüm. Sonra anladım. Westerby. Roper adı. Daktiloyu kullanmayı öğrendiğinde. Cary haklıydı. ben Amerika'dan dönmeden de önce. Sayfa köşeleri kıvrılmamıştı. Asta düş görüyor ya da hikâye uyduruyordu. Okuduğu notlar doğrudan kendisiyle ilgiliydi. Mason'un The House of the Arrow'uydu.

Yine de onu doğrudan çalışma odasına almak bana biraz kaba geldi. ama bunları hatırlayabiliyorum. burası benim evimdi. keskin çenesine ve dalgalı sık siyah saçlarına sahipti. Esmer ve inceydi.özellikle de önlük ve keple göründüğü fotoğrafları. inceleyebilmek için bir adım yaklaştığını gördüm. O bundan bahsetmekten de hoşlanırdı. Ona katılmaktan kendimi alamadım. Hizmetçi üniformasıyla mı? Biraz şaşırdım. Gerçekten de öyleydi. Cary'yi buraya getirdiğimde bunun pek bilincine varmamıştım. dedi. bir hizmetçinin kızı olmaktan utanırdı. Ne de olsa gençliği. "Anneannenizin bir sürü resmi var. Ona bir içki verdim ve "Düşündüm de. Ötekinde köpek yok. Yoksa altın ve gümüşün parlaması dışında her yer soluk ya da karanlıktır. Anneannem eski üniformalarından birini giyeceğini. kepini kolalayacağını. özellikle de Tjânstekvinnan's Son adlı otobiyografisi üzerine verdim. Swanny'nin duvarındaki resmin Stockholm'dekinin eşi olamayacağını. O zamanlar küçüktüm. Evet. Demek istiyorum ki iyi bir fotoğraf çıkması için o kıyafeti benim anneannem sizin anneannenize giydirmiş.. demek istiyorum. aşağı yukarı yirmi yıl. hazır buradayken fotoğraflara da bakmak istersiniz" dedim. Çok içten. Eğer benden milliyetini tahmin etmemi isteselerdi. yerine ikinci bir kayın ağacı var. Hayatımda ilk kez kendi evimden gurur duymanın keyfini yaşıyordum. Swanny de bana Joan Sellway'in uzun boylu.. Nedenini sordum. . Kahkahalarla güldü. Ona hep takıldı. çok bulaşıcı bir gülüştü. . Torben'in duvarlarına röprodüksiyon asmayacağını söylediği bilinirdi. bir şeyler içelim" dedim. sarışın bir kadın olduğunu anlatmıştı.Bir tanesi öyle. Annem seçtiğim konuyu öğrendiğinde hiç mutlu olmamıştı. vahşi bakışlarına. . belki de onu görmekten kaynaklanan heyecan gururumu bastırmıştı. "Gelin. Üstelik onun da komik bir kılık olduğunu sanıyorum.Doktora tezimi Strindberg. Anneannem uzun süre hizmetçilik yapmıştı. Đrlandalı derdim. kapıyı öyle açacağını falan söylerdi. sanıyorum anneannem de bunu kullandı.Neden gülüyorsunuz? . günlükleri görebileceğim düşüncesi beni heyecanlandırdı. Bu nedenle Paul Sellway'in hayalindeki Hansine'ye ve kızına benzeyeceğine inanmıştım. seçimimi hiç unutmadı. Paul Sellway peşimden oturma odasına girdiğinde beklenmedik ve çocukça bir gurur duydum. kahkahalar arasında gülünç bir soru sordum: . Larsson'a baktığını. Swanny'nin evinde renkler sadece süslerde ve tablolardadır.Biraz erken geldim.Stockholm Sanat Müzesi'nde buna çok benzeyen bir tablo var.Annem bundan nefret ederdi. orijinal olduğunu söylemedim. şimdi de aynı fikirdeyim. dedi. . Bir Đrlandalının ağzına. Đlk bakışta bunun eşi sandım ama değil. O zamanlar Torben'in söylediklerini biraz züppe bulmuştum.

benim tam olarak istemediğimi anlattım. Mogens ve Knud'la oyun oynayışını hayal ediyorsunuz. O kadar şaşırdım ki. Hayır. beni yetişkinlerin arasındaki oyunda bir piyon gibi görmediğini hissediyordum.Demek ki günlükleri okudunuz? . defterde eksik olan sayfanın kitapta ve el yazısı çeviride de bulunmadığını doğruladı. eğer gerçekten almak zorundaysa. ters tepkileri hatırlattı. Günlüğün onun yanında güvende olacağından emindim. yapacak başka şey olmadığını söylerken duyuyordum. Ben büyükannemi. öyle değil mi? Sadece 1905 yılıyla ilgili olanı bile mi? Bir saat önce olsa. Ona Asta'nın ilk baskısından açılmamış bir kopya gösterdim. dedi. arsenik. Anneannem annemi kızdırmaktan hoşlanırdı.Tabiî. Şimdi düşündükçe. Sanki bana daha çok insan muamelesi yaptığını. Daha doğrusu Carry'nin ne istediğini. -Benim karım yok. Şimdi bir sakıncası yoksa. Günlüğü alıp gitmesine izin vereceğimi sanmıyordu.Roper adı size herhangi bir şey ifade ediyor mu? . Sonra söylediklerinden kuşkulandı. . hem saygı hem de keyif belirtir bir biçimde tuttu. babamın annesini çok daha fazla severdim. çocuklardan hoşlanmadığını anlıyorum. Bizimle birlikte otururdu. Sanki uzun süredir beklediği Noel hediyesine sonunda kavuşmuş bir çocuk gibiydi. ama Asta'nın günlüklerinin ilk cildi yayımlandığından bu yana yok. dedi beklemeden. sayfalardaki kahverengilikler dikkatini çekti.Özellikle sıcak ve sevgi dolu olduğunu sanmıyorum. O sırada ne isteyip ne istemediğimden de kesinlikle emin değildim. annemle sürekli olarak çekişirlerdi. "Hayır ama karım okudu" diyor. . Bir zamanlar vardı.Çoğu insan sorduğumda. Daha ayrıntılı ve kesin bir karşılaştırma istersem bunun biraz daha uzun sürebileceğini söyledi. Crippen gibi. yalanlamasını. nasıl bulunduklarını anlatınca kafasını inanmıyormuş gibi salladı. Asta'nın defterleri nasıl sakladığını. bunu size söylemiştim. Oysa şimdi kendimi. Ne de olsa elimde artık iki kopya vardı. Lekeler. bunun tersini söylemek de mümkün. bunun yapacağım en son şey olacağını söylerdim. Kitabı orijinalle karşılaştırdı. günlüklerin de doğruladığı sıcak anaç insan mıydı? .Anlattıkları bana Swanny'nin Joan Sellway'i ziyaretini. kendimi tutamadım. . Paul Sellway'e Hansine'yi nasıl hatırladığını sordum. günlüklere bir göz atabilir miyim? Paul günlüğü iki eliyle. Anladığım kadarıyla sıcak ve sevgi dolu olup olmadığını sorarken. her neyse. zehirleyen biri. Swanny'nin mezarında dönmeye başladığı hissimi bastırmaya çalıştım.. Anlattım.Banyodaki Gelinler. Ona Asta'nın Ünlü Duruşmalar kitabını da verdim. dedi. Ondan hoşlanır mıydı? Gözümde canlandırdığım. .

haberi kendi vermeyeceğinden ikisi arasında çıkması kesin tartışma ertelenmiş. Asta'nın Hansine'yi azarlamaları. onun da anladığını anladım. üstelik South End Green'de öyle fazla restoran da yoktu. Joan Sellway annesinin "bir çiftlik hayvanı gibi".Daha sonraki iki yılı kapsayan günlükleri de alabilir miyim? Đsteğini reddederek birinci cildi bitirdiğinde. tembel ve patronunun yanında bunayacak derecede aşağılık olarak tanımlandığını okuduğunda. Rahatsız oldum. . dedim. Bunları düşünmek beni Swanny'nin belki de hayatının sonuna doğru vardığı sonuca yaklaştırdı. paragöz. O gece çok sonra oturup Asta'nın ilk bölümünü okuduğumda. Asta geri adım atıp evlat edinme hikâyesini uydurduğunu söylerken. Görevini bilen biri olduğundan yakında görüşeceğimizden emindim.. saklayacak bir şeyi olmayan birine oranla çok daha fazla yer ayırdığıydı. yine de bütün belgeleri kısa bir notla bana gönderse. Swanny'nin elinden mektubu kapmış. Söylemem gereken şey. çok fazla şaşmazdım. Rasmus'un yeni bebek konusundaki soruları ve bebeğin görünüşü hakkında söylediklerine. -itiraf ya da ret. "şişman ve kırmızı suratlı" bir kadın. Daha da ötesi. Kimsenin harfleri tanıyamaması için mi? Böyle bir mektup yazmak. böylelikle de Asta seçeneklerini. kendimi daha da kötü hissedeceğimi düşündüm ve yukarıda her kim varsa ona sessiz bir dua göndererek Paul'e günlükleri okuyan karılar konusundaki o salakça soruyu sorduğum için şükrettim. Ya imzasız mektup? Tabiî Torben bu mektubu Asta'nın gönderdiğine inanıyordu. beni o akşam yemeğe çıkardığıydı. birbirleriyle elli yılı aşkın bir süre evli kalmışlar. kim bilir neler hissetmiştir? Paul bana kitabı okuduğunu söylememiş olsaydı. belki de gerçeği anlatıyordu. Yemeğe gitmeyi onun önerdiğini. Suratındaki gülümsemenin kaderine razı olmuş birinin tebessümü olmadığını görünce.Çıkıp bir şeyler yiyelim mi? Mantomu alayım. hızla küçük küçük yırtarak yakmıştı. günlükleri karıştırıp Roper adını. Swanny'nin kimliği hakkında ipuçları aradım. Yine de kısa zamanda Asta'nın zehir dolu yargılarını hem orijinal metinde hem de Margrethe Cooper'ın çevirisinde okuyacaktı. ikimiz de aç olduğumuzun farkındaydık. Asta. Daha önce hiç evlenmedim. Swanny'ye gerçekleri anlatmanın çok dolambaçlı da olsa bir yoludur. tek bulduğum Asta'nın. gelip diğerlerini almaya zorladığımı biliyordum. kitabın beni ne denli endişelendirdiğini görüp şaşırdım. Öyle özel bir davet falan değildi.bir kez daha gözden geçirecek fırsatı bulmuştu. Asta belki de ölmeden önce Swanny'nin gerçeği öğrenmesini istediğinden mektup yollayarak da ilk kez söylemenin dayanılmaz yükünden kurtulmuştu. ama bunu daha çok eski dostların birlikte yemeğe gitmeyi önerdikleri gibi yaptığını söylemem gerekir. evlilik hakkında pek bir şey bilmiyorum. bir dizi çocuğun doğmasına neden olmuşlardı. anlattıklarının neredeyse mütevazi gibi görünen kötü niyetli yorumları sayfalardan geçip canımı acıtıncaya dek etimi çimdikledi. bütün bu süre boyunca aynı yatağı paylaşmışlar. yine de bir tarafın diğerinden böylesine önemli bir gerçeği sakladığı bir ilişki bana çok itici geldi. . Bunlar benim büyükannem ve büyükbabamdı. genellikle yediğimiz saat geçmişti. Hayatımda Hansine'nin torunlarının Asta'nın kötülük dolu cümlelerini nasıl karşıladıklarını düşündüm. O gece geç saatlere kadar uyumadım.

Mrs. hatta kuvvetle şüphelenmiş olması muhtemeldir.Oysa sonunda. iki seçeneği de kullandı. uzun boyu. açık renk saçları ve teni. kahverengi saçlı geniş ve kısa köylü ailesinden değil. Đngilizce kitapları Danimarkalı yayıncılar için Danca'ya. çeviri yaptığı dillerdeki ritmi yakından bilirdi. bütün bunlar aleyhine kanıtlardı.edebiyat konusunda gerçekten duyarlıydı. tıpkı Swanny gibi iki ana dil öğrenerek büyümüş. Swanny bunları kimden almıştı? Herhalde kendi kahverengi tenli. bu hisse katlanmayı öğrenmişti. oysa . Bunun anlamı. yapacağı çevirinin basılacağını ya da basılmasının düşünüleceğini bile aklından geçirmediğini sanıyorum. Yine de hayatının birkaç ayını. sadece Danca değil. Đşe başladığında. Cooper çok meşgul bir kadındı. hatta belki de birkaç yılını zengin bir kadının kaprisi olarak adlandırdığına inandığım günlüklerle geçirmesi düşünülemezdi. üç değişik Đskandinav dilinde çeviriler yapıyordu. aynı zamanda da her iki yönde çeviri yapabilecek kadar yetkin bir dilciydi. Swanny'ye anlattığına göre günlükler üzerinde çalışmasının nedeni bir taraftan Asta'nın söyledikleri karşısında hayranlığa düşmesi. çilli. On dokuzuncu bölüm Günlükleri çevirmek. örneğin üslup ve içerik açısından Torben'in kuzininin Sen-Petersburg günlüklerinden oldukça farklı olduğunu görmekte gecikmedi. Belki de bunca zamandan sonra. Asta'nın annemin doğumu ve Morfar'ın ilk kız çocuğunu reddetmesiyle ilgili sözlerini okuduğunda neler hissettiğini hiç anlatmadı. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olarak. Swanny'nin aksine -Swanny de bunu ilk itiraf eden olurdu. Bütün bunlar Swanny'ye cesaret verdi. onların hiçbiri yüz yetmiş santime bile erişememişti. kalın kemikli atalarından da değil. Tabiî o zamana kadar ona doğumuyla ilgili fikir veren beş sayfayı çoktan yırtınıştı. her ikisinde de uzmanlaşmıştı. Ancak çok geçmeden önündekilerin sırada günlükler olmadığını. Asta'nın kır saçlı. Margrethe Copper'ın ilk taslaklarını görünce de çok heyecanlandı. O çeviriyi sadece para için yapıyordu. Swanny'ye oldukça pahalıya patlamıştı. devam etmesi gerektiğini düşünmüş ve Margrethe Cooper'dan 1905 ve 1914 arasındaki on günlüğü çevirmesini istemişti. Danca yazılmış kitapları da Đngiliz kitabevleri için Đngilizce'ye çevirdiğiydi. Bir biçimde Swanny'nin kendi çocuğu olmadığını hissetmiş. Swanny'nin güzelliği. ama Asta'nın ona ihanet etmesi düşünemeyeceği bir ihtimaldir. diğer taraftandan da çevirdiklerinin bir gün basılabileceğine gerçekten inanmasıydı. Bir kez başladıktan sonra. Kendi kendine Morfar'ın ne bildiğini sormuş mudur? Günlüklerde Morfar'ın bir şeyler bildiğini gösteren hiçbir şey yok o kadar ki Asta'nın kendisi bile Morfar'ın Swanny'den nefret etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor.

ama bu resim birinci günlüğe uygun bir resim değildir. daha sonra Asta olarak tanınacak bölümü iki Đngiliz yayınevine gönderdi. Asta her ne kadar yaşından büyük gösteriyor olsa da bu resmi. annesinin kuzeni ve onun çocuğunu. Swanny'nin bütün bu soruları kendi kendine sorup sormadığını bilemem. Kitap ekimde yeniler için en uygun günlerde piyasaya çıkacaktı. daha on dört yaşındayken çektirmiştir. reçel kavanozlarında. aynı zamanda da yaşayanların sırdaşı. Stockholm'de. gazetelerde ya da büyük mağazaların vitrinlerinde seyretmiştir. kartlarda ve çanak çömlek üzerinde kullanmasına izin veren maddeleri yapılan mukaveleden çıkarmakta ısrar etmişti. Kaldı ki o dönemde. Resimde V yakalı ipek elbisesini giymiş. Reddedilmek. Kitabı okumayanlar bile en azından görmüşlerdir. The Country Diary Edwardian Lady henüz yayımlanmamıştı. Glydendal.Swanny daha on yedisinde bir yetmişi aşmıştı bile. Swanny'nin elindeki elyazmasına Danimarkalı Bir Kadının Günlüğü adını vermesi. yatak çarşaflarda. Danimarkalı yayıncı Gyldendal'i orijinallere bir göz atmaya ikna eden de oydu. Benimle bile konuşmadığı bir konudan başkalarına bahsetmiş olması mümkün değildi. Geceyi o sıralar yeniden saygınlaşmaya başlayan depodan otele dönüştürülen bir binada geçirdi. Asta Westerby'nin kızı rolü. 1905 yılıyla ilgili olan. çay peçetelerinde. Asta onu kandırmış olamazdı. her ikisinden de bir ret cevabı aldı. iki binden fazla satamayacağını düşünerek Swanny'nin isteklerini kabul etmekte pek sakınca görmemişlerdi. biri yüzyılın hemen başlarında Hackney pazarını. Kapakta Asta'nın çok gençken. daha bir yıl yayımlanmayacaktı. Asta Westerby'nin kızı olmasına bağlıydı. üstelik artık dostu olan Margrethe Cooper da onu destekliyordu. büyük çaba harcayarak eski bir Roneo makinesinde fotokopiler çekti. bir rastlantıdan başka şey değildi. yayıncının kitaptaki resimleri takvimlerde. fırın eldivenlerinde. resimler Đngiliz baskısında da yer aldı. Resimlerden yarısı karakalem ve suluboyaydı. burası Asta'nın . Swanny özellikle kurnaz olmamakla birlikte. yani yetmişli yaşlarda kendisi için dokunulmaz olması gereken bir rol. cesaretini kırmadı. Daha başlangıçtan beri günlüklere güveniyordu. ikinci yayıncı elindeki kopyayı ötekinden de daha uzun süre tutmuştu. Asta'yı daha fazla anlatmam gereksiz sanırım. Yıl 1976'ydı. mabedin bekçisi olacaktı. Ama Asta ona ihanet edemezdi. Günlüklerin koruyucusu ve yayıncısı. Gyldendal'in konuğu olarak orada Astas Bog baskısını tanıtmaya çalışıyordu. Nackströmsgatan'da Berzelius adlı bir fotoğrafçının çektiği resminin yer aldığı bir madalyon vardı. Kitabı görmeyenlerse reklamlarını dergilerde. Bodil ve Sigrid'i ziyaret ettiği sırada. Daha sonraki davranışlarında doğumuyla ilgili spekülasyonun hâlâ hayatında önemli bir yer tuttuğunu gösterir belirtiler olsa da bu konudan bir daha hiç söz etmedi. bir diğeri de motorlu araba kıyafeti giymiş bir kadını gösteriyordu. O aralar Swanny Kopenhag'daydı. Yayıncılar kitabın bir kült oluşturması bir yana. bunun sonucunda da Asta'nın Danca tuttuğu günlükler ilk okuyucularıyla anavatanında tanıştı. Swanny aynı yıl Londralı bir yayıncı bulduğunda. çünkü doğumu ve evlat edinilmesiyle ilgili konuları benimle bir daha hiç konuşmadı. bir yer hazırlıyordu. Gerisi aile fotoğraflarıydı. ölülerin de sözcüsü. Gelecekteki tüm başarısı. saçı kıvırcık bir perçem dışında ensesinde toplanmıştır. Astas Bog adıyla kitabı geniş format ve kusursuz resimlerle birlikte 1978 yılında yayımladı.

Kendini ona adamış. Kopenhag'da. Yayıncısının halkla ilişkiler bölümü Swanny'yi çok sevmiş olmalıydı. Kocası ise onu bir kaidenin üzerine yerleştirip tapmış.hikâyelerinden birinde. ne var ki hiçbir konuda fikrini alma zahmetine katlanmamıştı. daha doğrusu Torben'in akrabalarını ziyaret etti. Bana yazdığı iki ya da üç mektupta kendini eve dönmüş gibi hissettiğini söylüyordu. Onlar Kopenhag dışına pek çıkmamışken şimdi Swanny bütün ülkeyi geziyor. benim gibi. olmazsa olmaz çantası sol koluna asılıdır. Danimarkalıları tanıyordu. Torben de Asta da iyi niyetli despotlar olmalarına rağmen Swanny'yi bir çeşit boyunduruk altında tutmuşlardı. özellikle de Torben'le tanıştığı sefer Danimarka'da üç ay kalmıştı. kendi büyük teyzesi Frederikke'nin oğlu. Đlginç olanı. iyi eş olarak görülmüştü. sarhoş bir akrabanın barda karşısındakine bira şişesi fırlattığı ve geceyi karakolda geçirmek zorunda kaldığı Nyhavn'dı. Kuzenlerini. aranıyordu. kendi iradesine uyuyordu. Yapmak istediği için. O da. elyazmalarını gönderdiğim yayıncılar . Frederiksborg ve Fredensborg şatolarını. güzel bacakları. her istediğini verip karşılığında yanında olması dışında bir şey beklememiş. sonra yeniden Asta'nın gölgesinde. Torben'le evlendiğinden beri hiç yapmadığı bir şeyi yapıp para da kazanıyordu. Swanny'nin partileri bile kocasının arkadaşlarını eğlendirmek ve diplomatik ilişkilerini geliştirmek için verilirdi. Ne düşündüğünü hiç sormadı. Swanny hiç zamanını deniz tarihi profesörü Aase Jfrgensen'le geçirmek ister miydi? Oysa şimdi kendi başına. Aarhus'tan Odense'ye. kendi için bir şeyler yapıyordu. Böyle bir sonucu düşünde bile görmüş müydü? . Swanny Danimarka'da iyi vakit geçirmişti.Daha ilk sayfayı okurken. kendi kişisel hayatını onların eline bırakmıştı. her yere gidip her şeyi yapmaya hazırdı. o günden sonra günlüklerin her baskısının arka sayfasında bu fotoğraf yayımlandı. Odense'de Andersen'in evini gezdi. elimdekinin özel bir şey olduğunu anladım. Boyunun uzunluğu. Swanny için hiçbir yerel gazete bir mülakat vermeye değmeyecek kadar önemsiz olamazdı. Burada küçük bir abartı var: memnun olmayı öğrenen. en sevilen çocuk. Tiyatroya ve operaya gitti. dik ve ince vücudu. Asta'nın ilk basımından sonra -daha sonraki baskılarda da görüleceği gibi. bütün bunların başını döndürmemesiydi. Sunday Times'a daha keskin bir dil kullanıyordu: "En çok şaşırdığım. Bana gönderdikleri. Gerçekten de insanlara söylediği yaştan bile daha genç görünmektedir. Swanny Danca konuşabilen bir yabancıydı. yüksek topuklu ayakkabılar içine hapsettiği biçimli ayakları nedeniyle yaşından daha genç görünür. şimdiye kadar başka birisinin gölgesinde yaşamış olduğunun farkına vardı. Onu televizyona çıkarırken dublaj yapmak ya da bir çevirmen bulundurmak zorunda değillerdi. Annesi ona çocuk muamelesi yapıyordu. oradan da Helsingfr'e gidiyordu. ben daha ilk günden günlüklerin büyük bir başarıya ulaşacağından eminken. Üstelik yaptıkları için onurlandırılıyor. ince bilekleri. Önce Asta'nın. Swanny burada tüvit bir takım ve kraliçenin giydiğine benzer küçük keçe bir şapkayla görülür. Eğer karar ona bırakılsaydı. Roskilde'de Torben'in yeğeni ve kocasıyla birlikte bir hafta geçirdi. çocuğu olmadan ölmüştü. sonra Torben'in. yeni yeteneklerini keşfeden bir kadının mektupları. eğlenen ve mutlu bir kadının mektuplarıdır. saygı görüyor. ama gerçekteyse burada bundan önce de uzun süre geçirmiş.gazeteciler ona ısrarla günlüklerin başarısının onu şaşırtıp şaşırtmadığını sormuşlardı. Andersen'in Küçük Denizkızı heykelininin yanında resim çektirdi. itaatkâr hatta köle olmuş. O günden sonra Torben'le birlikte sık sık Danimarka'ya gitseler de hiçbirinde iki haftadan fazla kalmamışlardı. dedi Observer'a.

Fanny Burney. gayet iyi oldu. Oysa deneyimlerinden bir şey öğrenmiş olmalarını beklerdim. Sekreteri Sandra sadece Asta için karmaşık bir dosyalama düzeni kurdu: Swanny'nin ajanı için -o yıl kendine bir ajan tutmuştu. Ancak mülakat başladığında her şeyin yolunda gittiğini hissedip.. Bilmiyordu.Öyleyse kendiniz iyi bir yayıncı olabilir miydiniz? . Đkisinin arasındaki masanın üzerinde bir nüsha vardı. ama fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun. Tabiî bütün bu makalelerden büyük çoğunluğu.Maalesef bilmiyorum. yabancı yayıncılar için ayrı bir bölüm." ve "babamın . akşamları ne yaptığını. öğleden sonra. Sık sık Margrethe Cooper'la görüşüyor ya da yayıncılarla öğle yemeği yiyordu. daha yayımlanmamış elli üç defterle ilgileniyordu. Anlattıkları "annem derdi ki. artık gazetelerde ve televizyonda sadece "annem" sözü okunup duyuluyordu. Ama bütün bunlar daha sonrası içindi-1979'da Asta tüm kitabevi vitrinlerini süsler ve roman satış listesinde yukarıya tırmanıp nisanda bir numaraya çıkınca’ davetlerden çoğu mülakat isteyen gazete ve dergilerden geliyordu. Swanny bu sorulardan gocunmadı. Öyleyse. günlüklerin yazarının kızından. profesyonel bir sekreter gelip yazışmalarla ilgileniyordu. ne kadar değerli olduklarını nasıl tahmin ettiğini bütün dünyaya anlatırken. o da güldü. Swanny ise tüm anı ve anekdot isteklerini yerine getirmeye çalışıyordu. soruları olduğu gibi kabul etti. . o dönemde hiçbir daveti geri çevirmedi. edebî yemeklere davet edilmeye başladı.bir bölüm. hatta en sevdiği kızından başka bir şey olabileceğini ima eden en ufak bir sözcük bile olmadı. kadınlar yayıncılık yapmazdı. Swanny uzanıp kitabı aldı. The Paston Letters. Sonra mülakatı yapan ona kitabın kaça satıldığını sordu. buna değecektir deyip güldüm. Evelyn ve The Journal of a Disappointed Man. Hafızalı bir elektronik daktilo aldı. Uzunca bir süre Asta'dan adıyla ya da benimle olduğu zamanlardaki gibi "Mormor" ya da "anneannen" diye bahsederken. Haftada iki gün. bunda keyif bile almıştı. Değişmiş bir kadındı. neler yemekten. ama kitap program için gönderilen promosyon kitabıydı." . ne okuduğunu. sadece Amerikalı yayıncısı için özel bir bölüm ve okuyucu mektupları. içmekten. yarışmalarda jüriliğe. 1979 yılının baharında Swanny okurlardan haftada ortalama iki mektup alırken. kapak düzenlemeleri.bunu göremedi. Tabiî. nasıl okur yazardı? Danca'yı nereden öğrenmişti? Bunun gibi sorular.Ben gençken. televizvonda neler izlediğini ve medyada en çok kimi beğendiğini açıklamak fırsatını kaçırmadı. Yavaş yavaş açık toplantılara. giymekten hoşlandığını. Bütün bu "profiller" içinde Asta'nın. bir de Asta'dan bahsetti. Daha önce duygusal roman ve sözde kaliteli dergilerle kısıtlı okuma alışkanlığı artık ünlü günlüklere yönelmişti: Pepys. profesyonelleşmişti. bu sayı yılın sonunda günde dört mektuba çıktı. film ve televizyon önerileri için bir başka bölüm. Bir ömür boyu kendinden çok az bahsettikten sonra. Bana bir kez bu ülkede ilk canlı radyo programına çıktığı gün çok gergin olduğunu anlatmıştı. dergi okuyucularının sonsuza dek ilgilenecekleri sanılan Westerby ailesinin yaşamına ayrılıyordu. gazete ve dergi eleştirileri ve program için ayrı ayrı bölümler. ödül vermeye. sanatçı resimleri. üzerinde fiyat etiketi yoktu. konuşma yapmaya. dedi Swan Onunla mülakat yapan genç kadın Swanny'nin hiç üniversiteye gitmediğine inanamadı. tatillerde nerelere gittiğini. Her gün günlüklerin üzerinde çalışıyor.. günlükleri nasıl bulduğunu. Kilvert. Öyle sanıyorum ki.

Đkinci cilt. Yetmiş altı yaşındaydı ama yetmiş yedi olduğunu söylemeye başlamıştı. kendi kendime yaş konusunda hiç yalan söylememe sözü verdim.. üstünün resimlerini çekerek dergide Swanny'nin mavi tüvit elbise giymiş. üstelik bunlar temmuzdaki yetmiş altıncı yaş gününden de önce oluyordu. Bunu Torben'in Asta için söylediklerini hatırlatmak için söylemiyorum. dedim. Fotoğrafçı Padanaram'ın içinin.. Başlangıçta bütün bunları gazeteci yanlışı diye geçiştirdim. Yetmiş altı yaşındaydı." veya" "ben doğduğumda"yla doluydu.. Swanny artık Kim Kimdir'e alınmıştı tabiî anne ve baba adı olarak Rasmus Westerby ve Asta Kastrup. bunu ona söylediğimde. Her zamanki gibi tarihlerde yine yanılmışlardı. sen olduğundan daha yaşlı olmakta ısrar ediyorsun. sadece saçma. zaten sana bir nüsha göndermelerinin de bir nedeni bu. . Bu değişikliğin ikinci günlük dizisinin yayımlanmasına bağlı olup olmadığını bilmiyorum.Mor'un günlükleriyle ilgilenmeye başladığım gün. dedi. Bunun sonucunda Woman's Own dergisi evime bir fotoğrafçı göndererek asma kattaki bir odaya yerleştirdiğim Padanaram'ın resmini çektirdi. . Bir şey daha vardı.Bunu yapmak çok kolay. düzeltmen için. düzeltmek istemiyorum. Ancak bir kadın dergisindeki astrologa verdiği mülakatta. Đkisinin arasında belirgin bir fark yoktu ve bu davranış tuhaflığını açıklayacak bir neden bulmakta da zorlanıyordum. anlatırken de böyle bir oyuncak için kendisinin fazla büyük olduğunu eklemeyi unutmadı. hayır. bunun pek bir önemi yok. nisan sonunda başlayıp mayısın ilk üç haftasını içine alan Boğa burcunda doğduğunu açıklamıştı.Hayır. .Swanny'nin doğum tarihinin 1904 olarak yazıldığını gördüm. doğum yeri ve tarihi olarak da Londra. .Swanny'nin yaşı yetmiş yedi olarak belirtiliyordu. tabiî ki değiştirirler.Benim yaşımdayken. Swanny'nin bunadığını düşünmek aklımdan bile geçmedi.dediğine göre. Daha önce hiç görmediğim bir bakışı vardı. mavi keçe şapkalı Birinci Dünya Savaşı sırasında Asta'yı ve Mogens'in (Jack) Somme'da ölmesini anlattığı röportajın yanında kullandı." ya da "abilerim şuna buna gitti.. . 1915 günlüğüyle başlayan Ölü Bir Odadaki Canlı Şey yayımlandığında. 28 temmuz belirtiliyordu. dedi Swanny büyük bir mantıksızlıkla. . Swanny'nin kendinden ya da aileden söz etme yönteminin biraz değişmeye başlaması bu döneme rastlar. televizyonda babasının kız kardeşine yaptığı bebek evini anlattı. Swanny. dışının. bu da küçültücü bir şey değil. Değiştireceklerini sanmam.Hayır. Olduğundan daha genç olma iddiası o kadar küçültücü ki. Gazetede günlüklerle ilgili bir şey yazıldığında -hemen hemen her gün bir şeyler vardı. Ama daha sonra Ölü Bir Odadaki Canlı Şey'in karton kapaklı baskısı için hazırlanmış şömiz nüshasında -geçmiş eleştirilerden örneklerle zenginleştirilmiş kısa bir biyografi.

Mafsallarındaki kireçlenme yine canını acıtmaya başlamıştı. gayretleri boşa gitti. Swanny'nin -John'la konuşurken bu deyimi kullandım. John ve Charles ellerindeki belgeleri John'un yazdığı bir giriş. akrabalarıyla birlikte bir gemi yolculuğuna çıkacağını söylediğinde rahatladım."kafasının karışık" olduğunu kabul ediyordum. öyle mi? . Bunu söylemek için telefon etti. Bir ara. Jack'in "Çok iyiyim. Büyük bir ihtimalle mektupları Asta vermişti. doğrusu yayıncıları haksız bulamadım. Bütün yaptıklarımda açık ve dürüst olmak. belki de Swanny'nin edebî çevrelerdeki ününü de kıskanarak kendilerini Mogens/Jack Amcamızın anısının koruyucusu ilan etmişlerdi. ben de buna uygun yaşamaya çalışıyorum. Ömrümde ilk kez John'la bir konuda anlaşmıştım. belki de Asta Morfar'ın ölümünden sonra Swanny'nin yanına taşınırken. Yirminci bölüm . Hakarete uğramış gibiydi. Deyim yerindeyse. John'un mektubunu da yayımlamadı. Bana dinlenmeye ihtiyacı olduğunu. eminim bandı dinlediğinde konuğunun açık bir sesle ve tereddüt etmeden ağabeyinin Büyük Savaş'ın son aylarında Argonne'da öldüğünü söylediğini yeniden duymuştu. Jack'in Fransa'dan annesine yolladığı mektupları ele geçirmişlerdi. Niyetinin ne olduğunu anlayamıyordum. mektupları birbirine bağlamak için kullanılan birkaç şiirle birlikte bastırmaya çalışmışlardı.Her şeyi çarpıtıyor bu gazeteler.Sadece dürüst olmaya çalışıyorum. kendini yayıncıların en çok satan kitap bile gerekli bulduğu promosyon makinesinin dişlilerine kaptırmıştı. Ancak. Kuzenim John'un da söylediği gibi. Rasmus. evde de her şeyin yolunda gittiğini umuyorum" gibi mektuplar yazmış olduğunu görünce. olayları karıştırmaya başlamış olmasıydı. Swanny'nin harekete geçirdiği trene binmeye uğraşıyorlardı. ama gazete düzeltme yapmadığı gibi. John Sunday Express'e başvurup. Ölü bir evladın eve yazdığı mektuplara duygulanacak son insandı o. Kendimi gülmekten alamadım. düzeltme istedi. Birkaç hafta sonra Sunday Express'te Birinci Dünya Savaşı'nda kaybettiği ağabeyinin 1918'de Argonne'da öldüğünü söylediğini gördüm. Gazeteci Swanny'yle yaptığı sohbeti banda almıştı. en mantıklı açıklama. O ve ağabeyi. Mayıs 1904'te doğduğunu söylemek dürüstlük. Hiçbir yayıncı mektupları basmaya yanaşmadı. bizi böyle yetiştirdi. Son zamanlarda çok çalışmış. Swanny'nin iki yüz mil ve iki yıl yanıldığını görecekti. Eğer mülakatı yapan gazeteci zahmet edip Asta'yı karıştırsa.

üstelik de yaşadıkları hakkında neler düşündüğünü kesin olarak bilen pek insan olmamalı. kaşlarım çatılıyor. evlilik yeminlerine ihanet eden kadınlara neden . Sayfalar arasında renkli kâğıt parçaları vardı ama sadece şurada burada ilginç olduğunu sandığı. Belki de asıl sihir günlüklerdeydi. Đlk renkli kâğıdı 2 kasım 1905 tarihine. dört günde yapması hoşuma gitti. Bütün bunları çok çabuk.Asta öyle yaptı. ne bir satır eksik ne bir satır fazla. Yazdıklarını düşündükçe.Evet. kimsenin yazdıklarını görmeyeceğini düşünüyorlar.Yani sence bir kadın bütün bir hayatını yazıyor ve bunu kimsenin okumamasına mı dua ediyor? . bana göstermek istediği bir satırın ya da bölümün yerini göstermek için kullanılmışlardı. daha az hakaret dolu olmasını isterdim. . elyazması çeviriyi ve kendi Asta nüshasını koydu. Ne yüzünde ne de davranışında okuduklarından hakarete uğradığını gösterir bir belirti yoktu. . Paul onların da yerini işaretlemişti. dedim.Öyleyse ben de anneannem meraklı. dedi Paul. Bu bir şeyi gerçekten yok etmek istiyorsan. Asta'nın ilk baskısı Cooper çevirisinin yayımlanmış haliydi. onlarla aynı çatının altında kalmaya bakıyordu. beceriksiz olduğu porselenleri kırdığı için özür diliyorum. evi satma fikrini unutmuştum. Arada neredeyse hiç fark olmadığını duymakla düş kırıklığına uğramadım. Đnsanlar günlüklerine yazdıklarında. tekrar buraya dönmüştüm. . Paul önümüzdeki masaya günlüğü. bulduklarını tartışmak için buluşmayı önerdi. Asta neden sadakati konusunda bu kadar çok diklenmiş. Roper'la hiçbir ilgisi olmayabilirdi. beş sayfası eksik defterin.Bir şeyi çöpe atmanın çeşitli yolları var. Yalnız bununla da kalmadı. Bir sonraki şubatta da buna benzer notlar vardı. .Anneannemin senin anneannene karşı daha az sert. Bulunmasını istemediğinden emin misin? Willow Caddesi'ndeydik. konuştuklarından daha mı dürüst oluyorlar? . Đnsanın zevkini değiştiriyorlardı…insan onların bulunduğu yerde olmak istiyor. Tıpkı günlükleri bulduktan sonra Swanny gibi. Margrethe Cooper'ın çevirisi kelime kelime defterin eşiydi. ama kocasının kızını hiçbirinin ailesine benzetemediğini söylemesini Asta'nın bütün ayrıntılarıyla yazması ona ilginç gelmişti. . Asta'nın orijinal defterini Margrethe Cooper'ın çevirisi ve basılı kitapla karşılaştırdığını söyledi. ama söylemek zorunda olduğumu söylemeyi daha fazla ertelemek niyetinde değildim. Morfar'ın Danimarka yolculuğundan döndüğü güne koymuştu. işin çok güç değil demektir.Paul telefon etti. yazdıklarını çöpe atmaya kalkıştı. onun adına senden özür dilemem gerekir. Eve gidip birkaç parça elbise almış. "Gece gündüz bununla uğraşmış olmalı" diye düşündüm.Bir kişinin atalarının diğerinin ataları.

Bütün dünyada yayımlanmış. özellikle uzun bir hikâye anlatırken. pazar hariç her gün dokuzdan beşe orada kaldı. Avrupa'da da değişik kanalarda gösterilmişti. sonunda da Swanny'nin kendini kim sandığını da söyledim.Anlatmadım mı? Đmzasız bir mektup aldı. Paul'le değil. Bu kadar ince ve aynı zamanda bu kadar atletik yapılı bir adamın. Göz teması sağlamadan bütün dikkatini veriyordu. O zaman hiçbir şeyin farkına varamamıştım. Bazen. çok solduğunu ya da buna benzer bir şey olduğunu ancak şimdi düşününce söyleyebiliyorum. Haftada iki kez de Kilbtm. Ama mantıklı bir kadındı. Artarak gelişen akıl rahatsızlığının farkında olduğunu gösterecek bir belirti yoktu.Onda Asta'nın çocuğu olmadığı kuşkusu yaratan neydi? . Eğer öğrenmek istiyorsa. Ama yine de en akıllıca kararı. Torber'in ölümünden sonra uzun süre haftada üç kere birkaç saatliğine eve gelen Mrs. Çok ilginç bir dinleme şekli vardı.tam bir sayfa ayırma gereğini duymuştu? Anlaşıldığı kadarıyla o kocasına ihanet eden kadınlardan değildi. Tek bir soru sordu. Swanny günlüklerden epey para kazanmıştı. . bence felaket bir şeydi ama iyi para getirmişti. Sanki Torben hâlâ hayattaydı. her akşam beşte gelip ertesi gün Mrs. Hastabakıcının Willow Caddesi'ne . şimdi anladığım kadarıyla. sessizce dinlemesini görmek ilginç bir şey. bir kız yardıma gelirdi. gecelerini Willow Caddesi'nde geçirmemekle birlikte. paranın büyük bir bölümünü kendi bakımı için harcamaktan kaçınmadı. kırmızı perukalı bir Lindsay Duncan ve asker üniformalı Christopher Ravenscroft. peki o zaman bu konuyu böyle ayrıntılarıyla işlemenin anlamı neydi? Ona Swanny'yi anlattıran. yüzünde küçük bir kontsatrasyon. Ona Swanny'nin tüm hikâyesini anlattım. Swanny'nin son yıllarını karartan kuşkudan. kesin bir sessizlik içinde kalıyordu. Hikâyeme devam ettim. önleyecektir. Elkins'in dönüşüne kadar yanında kalacak bir can dostu hastabakıcı tutmasıydı. başını eline dayayarak. sadece on beş dakika sürdü. hani gazetelerden kesilmiş kelimelerden oluşan o mektuplardan. Elkins kâhyalığa getirildi. gerekirse saatlerce dinleyecektir. "ünlü bir duruşma" hakkında bir kitap okumasıyla ilginç bir sonla noktalanan kuşkudan bahsetmemi sağlayan ipucu buydu. Benim hikâyem saatler değil. Ne kadar tuhaflaştığının bilincinde olduğu için değildi. Yüzünün değiştiğini. bu kadar zaman kesinlikle sessiz durması. Rasmus'un Asta'yla tanışması ve çeyizi duymasıyla başlayıp. Paul bütün anlattıklarımı dikkatle dinledi. Aynı dizi Amerika'da PBS kanalında. Çok para kazanmış. para harcarken her zaman yaptığı gibi itinayla harcamıştı. bir de tabiî 1984 yılında yılın en iyi televizyon dizisi seçilen Asta adlı beş bölümlük televizyon yapımı da vardı. 1985 yılında Đngilizce ve Danca dışında yirmi ayrı dile çevrilmişlerdi. Jack'in ölümünden kısa süre sonra Asta'nın Harry Amca'yla buluşmasıyla biten bir dizi: sakallı bir Anthony Andrews. bazı ayrıntıları parlatırken diğerlerini kısa kesmek zorunda olduğunuzu sanırsınız. ölümünden birkaç yıl öncesine kadar sürüp. acele etmeniz gerektiğini. günlüklerin bulunup yayımlanmasından sonra bile hiçbir zaman dinmeyen. harcanan onun parasıydı. Bir de film yapılmıştı.

Hayatının o bölümünde. hâlâ mülakata davet ediliyordu. yayıncısı. Onun için çalışan değişik insanlarla birlikteyken. Ajanı. Ne var ki ikinci kişiliğinde hiçbir kelimeyi yanlış telaffuz etmedi. Asta parmaklarını şıklatır ve hayatına devam ederdi. "büyük teyzem" değil. Belki de doğal olarak sessiz insanlardık. Örneğin Danimarkalılar Đngilizce "little" sözcüğünü "lidd'l" olarak telaffuz ederlerdi. Swanny de böyle. Günlüklerdeki insanlar artık "ağabeyim". Temeli yapan Asta'ydı. Çoğumuz bu konuda sorun yaşamayız. Böylelikle ikinci kişiliğini bana. bunamasını daha da hızlandırdı. hiçbir kuşkuya düşmeden büyürüz. Bu adamın babamız. bu nedenle şunların atalarımız olduğunu kesinlikle bilerek. Sandra kısa sürede Swanny'yle dış dünya arasında tampon görevini üstlendi.gelmesindeki neden. Her zamanki sesi. Kendi kökenimizi bilmek oldukça derinimizde bir içgüdüdür ve kişilik oluşmasının kaynağında yatar. yayıncılarla toplantıları ya da diğer etkinlikleri erteledi. "seçkin" Đngilizcesini konuşan sesiydi. Üstelik iyi uyumuyor. bir de Asta'nın benim yaşımdaki halini gözünün önüne getir" demedi. dışarıda onu Asta'nın kızı olarak tanıyanlar için hâlâ aynı insandı. Onu delirtenin Asta olduğunu söylemek abartılı olmaz. Allah'tan günlüklerin yayıncılık. kendi adıma . Elkins'e. Swanny'nin mafsal ağrılarının birkaç yıllık bir aradan sonra tekrar uyanması ve özellikle ensesine sırtına ve ellerine acı vermesiydi. Mrs. Hampstead'deki konuşulan -eğitilmiş. bu kadının annemiz. Ne var ki bu çifte kişilik gösterisinin maliyeti ağır oldu. Sanki hayatının son dönemlerinde çifte kişilikli olmanın ustalığını kavramış gibiydi. "Bir bana bak. bazı sözlerinin isteyerek Mrs. Swanny de bu genel kurala uyardı. Bir sonraki temmuzda hem kafa hem de vücut olarak ihtiyarlamıştı. imza günlerini. Yorgun olduğunu ya da "bugün kendini iyi hissetmediğini" söylemek herkes için geçerli bir özürdü. kimse böyle bir özrü kabul etmemeye cesaret edemezdi. temeli yıkıp Swanny'nin içine çöktüğü çukuru kazan da yine Asta oldu. demek istiyorum. pazarlama ve tanıtımında çalışanlardan hiçbiri onu böyle konuşurken duymadı. mülakatları. dile çok yetenekli bütün Danimarkalılar gibi Swanny de bir iki Đngilizce sözcüğü anadilini belli edecek biçimde telaffuz ederdi. Kendisi de Danimarkalı olmaktan çıkmış. ikinci kişiliğin belirgin olmaya başladığını fark edince. Kuşkusuz ne yaptığının bilincinde değildi. Tamamen farklı biriydi. Artık Kuzey Londra'nın işçi sınıfı Đngilizcesiyle konuşuyordu. hayat temeli hızla ilerledi. Eskiden olsa mutlaka yapacağı gibi. önadlarıyla anılan kişilerdi. Asta'dan bahsederken "Mor" ya da "anne" demekten tamamıyla vazgeçmişti. Sandra'ya. Eğer kendi annesi ona evlat edinildiğini anlatıp daha fazla bilgi vermeyi reddetse. Đngiliz olmuştu. edebî yemeklerde konuşuyor. özel hayatında. konuşması da değişiyordu. 1985'te (ya da kimin açısından baktığınıza bağlı olarak 1984'te) seksenine girmişti. Ben. Asta bebekliğinde onunla Danca konuşmuştu. Kalkması gerektiğinde -sık sık kalkmak zorundaydı. Carol ve Clare'e. Swanny'nin ruh halini belirlemede uzmanlaştı.yatak odasıyla banyo arasındaki birkaç metrelik yolda düşmekten korkuyordu. Ne de olsa Swanny artık çok yaşlı bir kadındı. Ancak Danca onun ilk dili olmuştu. Noel'den önce hâlâ dolaşıyor. neredeyse yaşlı bir kadın olana dek hiç kuşkulanmadan yaşadı. ama sadece bizlere gösterdi. Meşgul. ama Swanny bu konudan bahsetmezdi. Swanny öteki kişiliğine büründüğünde. Yani evde. her gece saatlerce uyanık kalıyordu. ünlü bir günlük yayıncılığı görüntüsünden hızla uzaklaştı. Benimleyken. Onun yaşlılığıyla Asta'nınki birbirine taban tabana zıttı. Elkins'e yapılmış bir gönderme olduğu açıktı. yani hastabakıcı.

o leke bir daha kaybolmayacaktı. Jane Asher. Delilerle birlikteyken gülümse ve ne derlerse yap der onlarla birlikte olmak zorunda kalanlar. Akşamları televizyon izlediğimde beni oyalar. demek istiyorum. Çorapsız ayaklarına terliklerini geçiriyor. Swanny hangi kişiliğe bürünürse hürünsün. Böylece bu akşam örmeye başlarsın. Hiçbir şey yapmadan boş oturmayı hiçbir zaman sevemedim. Tabiî Asta örgü işinde ustaydı. annem de öyle. genellikle tebessüm eder ve istediklerini yapmaya çalışırız. bu haliyle de Heath Caddesi'nde el arabasını süren çöpçü kadına benzemeyi başarıyordu. Yine de bunu önermek gereksiz. dış görünüşü de -artan bir sıklıkla. dedi. Şimdi. broşürün üzerin Swanny'nin fotoğrafı -Kopenhag'da. Annem gibi o da günün belirli bir bölümünü elbiseleriyle ilgilenmeye ayırdı.Örmem lazım. Saçı kısa ve gürdü. doğal olarak düzenli görünürdü.vardı. Elkins'in sesiyle. . . Bir yara değil. . düzensiz olmasını sağlamak için. her zaman resmî giyinmeye çalışarak saçının görünüşüne büyük önem verdi. henüz saçmalamayan tüm yaşlılar için kullandıkları diğer bütün sıfatlar. yeni giyecek almak onun için hayatın verebileceği en büyük zevklerden biriydi.Örgü ördüğünü bilmiyordum.değişmeye başladı. Günlükler her zamanki gibi onun koruması altındaydı. Evdeyken. . ama uzun uğraşlardan sonra lekenin bir yara gibi görünmesini sağladı. onu hatırladığım sürece gözünün altında. Bir zamanlar giydiğim her şeyi kendim yapardım. yıkanmayı reddediyor. Swanny'nin. Bir ara bütün elbiselerini ve benimkilerini de kendi örmüştü. eski bir tüvit etek ve yünlü bir hırka giymekte ısrar ediyordu.Ne renk yün istersin? Hazır sormuşken. Bunun bir kir izi olduğunu sanıp onu uyardım. onlarla iddialaşmak o kadar korkutucu olabilir ki. ne kalınlıkta? Bir de yün kiloyla satılıyor. bana o yeni geliştirdiği gizemli tebessümlerinden birini gösterdi. Deli bir kadınla çekişip.Öğleden sonra sana lila ya da pembe yün getiririm. Hem de sekiz aralı şişle çifte örgü olmalı. diğer bir deyişle Swanny'nin-çektirdiği son fotoğraf. saçlarını hep düzenli tutmuştu. "Neden böyle davranıyorsun? Böyle konuşuyorsun? Böyle giyiniyorsun? Kim olmak . Denizkızı'nın yanında çekilmiş olan resimdi. Swanny'yi ise hiç elinde örgüyle görmemiştim. çünkü bu hem doğal hem de en kolay tepki. tıkanmış bir damardı. Ömrü boyunca hastalık derecesinde temiz. Mrs.Swanny'deki kişilik bölünmesinden kimseye söz etmedim. o ikinci kişiliğine büründüğü günlerde. Asta'nın alaylarına rağmen günde iki duş almayı ya da iki banyo yapmayı sürdürdü. Yünlülerde. Bir zamanlar kazak ve etekleri özensiz giyim olarak nitelendirmesine karşın. güzel bir pastel tonu. göz kalemiyle çizilerek bir gömlek düğmesi büyüklüğüne çıkarılmıştı. "harika" ve "inanılmaz" -ve gazetelerin yatağa çakılmamış. bir sonraki sefer iz daha da büyümüş. zarif olmuş. onu banyoya girmeye ikna etmeye çalışan Carol ve Clare'in çabalarına direniyordu. Daniel'ın bazen tedavi amacıyla yaptığı gibi. Diğerleri konuşurlarsa da söyledikleri hiçbir zaman basına ulaşmadı. Asta'yı teyp bandına kaydettiğinde. Asta ilk günlüğünün giriş bölümünde bebek elbisesi örmek için yün almaktan söz etse de daha zenginleştiğinde örmekten vazgeçmişti.olmayı sürdürüyordu. değil mi? Lila ya da pembe. yataktan çıktığı gibi bırakmayı âdet edinmişti. Normal tepki. sol elmacık kemiğinin üstünde küçük bir kırmızı lekesi vardı. dedim. bu nedenle haftada en az iki kez kuaföre gitti. Bir gün benden yün ve örgü şişi almamı istedi. Dünyanın geri kalanının gözünde Swanny "şaşılası".

diğer bir deyimle parasını Swanny ödediğinden hastasını haftada en az bir kez ziyaret etti. .Bir psikolog çağırıp muayene ettirebilirim. bunu kullanırdım. nereye. neden geldiğini açıklamak zorunda olduğumuz anlamına gelir. kimse de sormadı. tekrar Swanny Kjæer olduğu günler de vardı. hepimizin tanıdığı Swanny'yi yavaş yavaş yutuyordu. . Doktoru daha bütün bunların en başından beri Swanny'yi dikkatle izledi. Sandra'nın mülakatı ertelemesi gerekmiyordu. Ne işe yaradı ki? Đnsanlar farklıdır.eski güzel elbiseler giyiliyor. partilere katıldığını.istiyorsun? Sen neredesin?" gibi sorular sorarak bilinmezle karşı karşıya kalmak tehlikesini yaşamaktansa. Tabiî başka günler. Böyle. belki de bu sadece barışçı bir kabulün ya da mutsuz bir kadere gösterilen rızanın belirtisidir. Bazen. Bundan emin değildim. doktorun sakinleştiricilerini almaya başladı. Bir psikologla birlikte yaşadım. tam gerektiği zaman konuştular. eski elbiselerini sattığını. Dickens okuyup günlük tuttuğunu söylemedim. Bildiğim kadarıyla. kimsenin bir önlem almayı düşünmediğini söylemek istemedim. ona uymak her zaman daha iyi sonuç verir. Ne önereceğini tahmin edebiliyorum. bir kuzeyli tanrıça görünüşünün yanı sıra. yine de tersini yaptım. dedi. tedavi yöntemlerini biliyorum. Kendi kişiliğine döndüğü günler giderek azalıyordu. bebek elbiseleri örüyordu.Bu haliyle çok mutlu.Onun yaşında. Swanny'nin yaşındayken annesinin millerce yürüyerek Hampstead Heath'e gittiğini. Swanny çok yaşlı bir hanım. Bir insanın sakin olduğunu söylemek. tüvit takım elbisesiyle bir taksiye binip Covent Garden ya da Kensington'a gidiyor. hastalıklı ellerindeki şişlerden çıkan şekilsiz ve pembe şey karşısında hayranlığımı gizlemiyordum. görevlerini yaptılar. adı olmayan o değişik kişi. Ama bu Mrs. Ancak yine de ikinci kişilik yavaş yavaş üstün gelmeye başlamıştı. Yani onun akılca rahatsız olduğunu düşündüğümüzü açıklamış oluruz. onun mutlu olduğu anlamına gelmemeli. Anlaşılan o da "delilerin isteklerini yerine getir" ekolünün üyesiydi. kim olduğunu sormadığımızı söylemiştim. Öteki. Swanny artık işçi sınıfından bir nineydi. Her zaman sakin olmuştu. Torben'in aklını çelenin Swanny'nin sessiz ve sakin iyiliği olduğunu sanıyorum. dedi bana bir kez. kendi kişiliğine döndüğü ya da diğer insan olduğunda. dedi. saçları fırçalanıp leke yerinde bırakılırken. hangi düşünce ve kararların sonucunda. ama sonuçta ben de bir korkaktım. Mrs. Dediklerine uyduğumuzu anlattığımda. . dengesini bozacak bir şeyler yapmak istemeyiz. Kjær'e gelenin kim olduğunu. bir kitabevinde kitap imzalıyor ya da ajanıyla yemek yiyordu. onu sakinleştirecek bir ilaç vermem. . Elkins ve hastabakıcılar Swanny gidip de öteki geldiğinde ondan kaçmaya çalıştılar. Böylece Swanny zaten sakin olmasına karşın. yüzü belli belirsiz boyanıyordu. Belki de en iyisi. Onun özel hastası olduğundan. Şişler kaldırılıyor -merak ediyordum. yüzünde bomboş bir umutsuzluk gördüğümü anlatmadım. Đkinci kişiliğine sarındığı günler. Sandra. uzun topuklu ayakkabılar ve naylon çorap giymiş bir Hampstead hanımefendisi gibi konuşuyor. "Woman's Hour"da canlı yayına çıkacağı gün. Eğer onu en iyi tanımlayacak tek bir sıfat bulmam gerekse. bense bunun kesinlikle normal olduğunu. Sakindi. ondan tam da bunu beklediğimi söylüyor.

Edith-konuşma tarzı olarak benimsedi. yaşıtlarından çok daha uzundu. çünkü bu belirtilerin ardındaki açıklamalar ve gerçekler kendi aklımızda gizli kalan noktaları da ortaya çıkarır. Dilimin ucundaydı. kasımda Đngiltere'ye dönen Rasmus'a üç aylık bebek olarak yutturması da imkânsızdı. ne yapacağını bilmedikleri için endişeliydiler. Günlüğü ne kadar iyi biliyorsun. . . O günlerde Edith on dört aylıktı ve yürüyordu. üç ay sonra da bebeği emzirdiğini yazmıştı.Evet. Belli ki teyzen inanmak istedi.Yine de yanıldı. Edith Roper. Edith Roper olmak istedi. ama hiçbiri bunun kadar uygun değildi.Eğer yanlış hatırlamıyorsam. mayıs 1904'te doğmuştu. Büyük ihtimalle. Ama her seferinde geriye adım attım. Neredeyse soracaktım. Hepimiz delilik belirtilerini görmezlikten geliyorduk. Asta bebeği 28 temmuz 1905 yılında evlat edindi. kurnazlığa başvuracak ve terlik giyip örgü ören yaşlı kadın için bir isim ve bir hikâye uyduracaktı. Bu kadının kim olduğunu. Ya da Edith Roper olduğunu sanarak. eminim Swanny de Asta karşısında öğrenmek istediğinde benim gibi sıkıntı çekmişti. Üstelik on sekiz aylık bir çocuğu. birçok torun sahibi. sarışın bir bebekti. sonunda bir kimliğe kavuşmuştu. içine doğduğu çevrede büyüyeceğini. Swanny. Elkins'in Walthamstow'da oturan.Giderek endişelendikleri belliydi.Yeni okudum. Edith artık on sekiz aylık olacaktı. Düş gücü.. Delilerle birlikte olan gibi. Swanny çarpık bir mantık yürüterek. Sol yanağında bir iz vardı. Kader hileye uğramıştı. Böylece onun kişiliğini aldı. Edith'in Asta tarafından alınmaması durumunda. Bazen en az onlar kadar korkuyordum yine de öğrenmek istedim. değil mi? . Swanny öldükten altı ay sonra anladım. bölgesel Yaşlı Vatandaşlar Kulübü'nün üyesi. . Bir hafta geçsin. tabiî. . Elkins'in konuşma tarzını.Edith olması mı? Asta üç dört yıl boyunca kızı Swanhild'le ilgili notların tarihlerinde hile . Heath Caddesi'ndeki çöpçü kadını ara sıra görmenin sonucu. Çünkü kendisi ya da bilinçaltı. işçi sınıfıyla tek teması evinde çalışan hizmetlilerle kısıtlı olan korunmuş bir kadının sınırlı düş gücüyle Edith'i yıkanmayanların arasına yerleştirdi. yanıldı. Edith mavi gözlü. Edith. Bilinçaltında Mrs. dedi Paul. işleri düzeltmenin zamanı gelmişti. Belki de bana hiç söylemeyecek. doğru olanın bu olduğunu söylüyordu. Gerçekten de imkânsız. ikinci kişiliğinde kim olduğunu bilmek istemiyorlardı. seksen birine geldiğinde de büyük bir olasılıkla Mrs. Belki de geçmişte başka fırsatlar bulmuştu. Swanny'nin okuduğu Donald Mockridge yazısını yeniden inceledim. televizyon izlerken örgü ören annesine benzeyeceğini düşünmüştü. Edith Roper olduğunu sanıyordu. bir kimlik aradı ve bulabildiği tek imkâna sarıldı. çoğunu unuturum. Edith'in çıplak ayaklarına terlik giydirmek ve saçını taramamak oldu.

Onun yerine Hackney'ye.Eee. Rasmus'a söyledikleri ve Rasmus'un ona cevapları konusunda yalan söylemediyse. bu ifade ben konuştukça silindi. gözleri ruhunun aynası gibi. ama bunun kanıtı yoktu. Yüz ifadesi sertleşip sabitleşti. karmaşık bir gerçeği öğrenen kişinin meraklı ifadesine dönüştü. Rasmus'u bir katil olarak göreceği bir adamla bir fahişeden başka bir şey olmayan bir kadının çocuğunu evlat edinmeye ikna etmediyse. Bana Asta'nın evini göstermek istiyordu. dedi Paul. yoksa. fazla belli etmemeye çalışarak konuyu değiştirdim. Torben başından beri haklıydı. ama birçok kişi ailelerinden farklı olabilirdi. ama yetinmedim.Neler olduğunu merak ediyorum. Maalesef sana inanamıyorum. bilmiyorum. değil mi? . Yine de eğer öğrensendim bile artık bunu Swanny'ye anlatamayacaktım.Neden maalesef? . Đmzasız mektupları yollayan da Asta'ydı. Yanlış değerlendirerek. imkânsız. Yani.yapmadıysa. Westerby'lere benzemiyordu. . Hem de hiç. Hepsi günlüğün o eksik beş sayfasında olmalı. Üstelik.Sadece bir konuşma biçimi. Đrlandalılara benzeyen herkes gibi o kadar açık bir yüzü var ki.Evi aramamı mı söylüyorsun? . Đmzasız mektuptan bir daha söz etmek istemediğini fark etmedim. gerçeği ne kadar öğrenmek istediğine bağlı.Bu. Evi aramadım. Asta Swanny'ye evlat edinildiği söylemişti. bir zamanlar Asta'nın oturduğu yere çok yakın olan evine gittik. o gece bir daha günlüklerden ve Swanny'nin ilginç yanlışlığından söz etmedik. mektubu Asta yazmıştı. kendini olması mümkün bile olmayan bir kişi sanarak. Teyzen onları yırttı. Bütün bunları çizebiliriz. ama atmamış da olabilir. Bununla yetinmem gerekirdi. Mektup Hampstead'den postaya verilmemiş miydi? Mektubu yakmamış mıydı? Evet. Öğrenmek istediğimi sandığımı söyledim. doğumdan sonra mı öldü? Yine bir erkek miydi. derim. bütün konudan sıkıldığını düşündüm. hakarete uğramış görüntüsüne rağmen. nihayet bir kız doğurabilmiş miydi? Hiç öğrenemeyeceğiz. kendi çocuğu ölü mü doğdu? Yoksa. . büyük bir düş kırıklığının kurbanı olarak ölmüştü. başkalarının kaybolmuş çocuklarını kapıp eve götürmeye hazır olduğunu mu? . neden bahsediyoruz? 28 temmuz civarında doğum yaptığı kesin olan Asta'nın o günlerde sokakta yürüyecek durumda olduğunu. Yirmi birinci bölüm . Hepsi de genetik araştırmalar yapılamayacak kadar erken doğmuştu. Swanny Asta'nın kendi kızıydı ve Asta bir hikâye uydurmuştu. dedi Paul.

men sidste Gang Sergeanten kom paa Besfg. ne de karışık! Yeni adıyla Mrs. Bunu böyle ayarlamadığıma yemin ederim. Çavuş beni yine Hansine'nin izinli olduğu gün ziyarete geldi. Hansine'nin vazoyu daha önce hiç görmediğinden eminim. Rasmus'un Çavuş'un beni gezdirmesine ses çıkarmayacağını kim tahmin edebilirdi? (Artık ona Harry demem gerektiğini buraya yazıyorum.) Aslında giderek daha sık gösterdiği o meşhur öfke nöbetlerinden birine kapılmasını bekliyordum. Ama hediyeyi verirken yüzündeki ifadeyi görünce. üstelik de Cropper'dan tamı tamına altı ay daha büyük olduğunu da öğrenmiş. yaşlı Mrs. Đngilizcesini eleştiriyor. şimdi de evde olmadığına göre. Cropper Hansine'nin aslında yabancı bir ülkeden olduğunu belli etmek için tek bir fırsatı bile kaçırmıyor. onu ben gezdiririm" demesi ona daha uygun olurdu. Hansine'nin ayaklarımın arasında dolaşmamasına seviniyorum. 12 nisan 1920 Hansine evlendi. müstakbel kayınvalidesinin okuyup yazma bilmediğini öğrenmesi. Gidilecek daha ilginç yerler olmalı. Jeg kan svaargepaa. Gelecek ayki düğüne kadar Cropper'ın annesi ve babasıyla birlikte oturmaya gitti. kendiliğinden oldu. Onun gelip önlüğünü buruştura buruştura ne kadar yakışıklı olduğunu söylemesini ya da anlamlı anlamlı konuşmasını istemiyorum. Önümüzdeki günlerden birinde. Cropper kocasıyla Leytonstone'da oturacak. Ne korkunç bir cinayet. bunu da elinden düşürmeyeceğini umuyorum. Düşündükçe. eğer davet edilirsem. Vazoyu hiç sevmemiştim. men det var hare helt tilfældigt. kuşkulanmaya başladım. Bunu nasıl saklayacağını doğrusu merak ediyorum.17 ocak 1920 Det er mserkeligt. yıllardan beri dolapta duruyordu. Onu kıskanmadığımı söylemeliyim. Hepsi ne kadar boş! Zavallı Hansine'nin en büyük korkusu. Çavuş'un beni otomobille oraya götürmesini isteyeceğim. bunu yapmamam gerektiğini anlıyorum. atjegikke arrangerede det med Vilje. Eğer abartmıyorsa. Tabiî o geldiğinde. Đşini devralan yeni hizmetçinin adı Elsie. Đlginçtir. Rasmus ve ben düğüne davetliydik ama tabiî gitmedik. var det igen Hansines Frieftermiddag. Bir sürü güzel parçamı kırdığı gibi. Emily ve Elsie. Tek söylediği . tehlike yok demektir. Evli çifte yıllardan beri sahip olduğum ve Berger Amca'nın kız kardeşinin bana kendi düğünümde verdiği bir Royal Copenhagen vazosu hediye ettim. "Eğer benim karım benim arabamla gezmek isterse.

Galiba kıskanıyorum. Üzüldüğümü anladığını sanıyorum. ama Hampstead'de yaşamış. .Mercedes'i almamız. "Şimdilik cumartesi gezmeleriyle yetinelim" dedim. ama diğer taraftan da biraz rahatsız oluyorum. Örneğin. tarih. "Bilmem ki bunu kimden almış? Benden ya da babasından değil. Gerçek arkadaşı yok. ilk otomobil gezintimize çıktık. Harry Swanny'den çok hoşlanıyor. bana hiç tanımadığım bir Đngiliz ressamdan söz etti. onların yanında rahat davranırsanız bundan yararlanacaklarını öğrenerek yetişmiştim. başlangıçta rahatsız olduğunu belli ettiyse de kısa sürede rahatladı. mezarı da Hampstead Kmsesi'nin avlusundaymış. Swanny'nin hak ettiği beğeniyi görmesi beni memnun ediyor. Harry çok memnun oldu. Onu karşıma oturttum. şimdi kentin Sular Đdaresi'nde çalışıyor. Söyledikleri bir bakıma hoşuma gidiyor. Bana Danimarka'yı. onun sınıfındakilerin. kendi kızımı kıskanıyorum! 29 temmuz 1920 Swanny dün on beş yaşına girdi. konuşulacak birinin yanında olmak değişik bir duygu. Sakin bir köy yolunun kenarında. Çok şey biliyor. Sonunda. bu haksızlık olurdu. benim oturmam için yere battaniyeyi yayıp üzerine minderler daha yerleştirirken benim yanıma oturmayacağını. Arabadan piknik sepetini taşıdı. doğa konusunda da çok bilgili. okuldaki arkadaşlarından hiçbiriyle eve çağıracak kadar yakın olmadığını söyledi. Hep son derece saygılıydı. Anne babalar çocuklarından bahsederken. Beni her cumartesi günü. kolay arkadaşlık kurmuyor. Ama bunu kabul edemezdim. Bana Đngiliz kraliyet ailesinden kimlerin Danimarkalı prenseslerle evlendiğini anlattı. Yanımda piknik malzemesi getirdim. O da benim gibi. Ailemizde hiç öyle davranan olmadı" derler. Doğum günü partisi istemedi. Çalışmaya önce otobüs şoförü olarak başlamış. bir sürgün olmanın nasıl bir duygu olduğunu sordu. Ya karısıyla kızları? Onlar da Harry'le birlikte olmak istemezler mi? Sadece gülümsedi ve ailesini hiç ihmal etmediğini söyledi. haklıydı. onun ne kadar sevimli ve cana yakın olduğunu dilinden düşürmüyor. Anlattıklarımın doğru olup olmadığını söylemem imkânsız. Durumdan yararlanacağını sandım. Gelecek hafta. Herhangi biri için çok şey biliyor. güzel köyleri görmek için Hertfordshire'a gittik. ağaçların altında sevimli bir yer buldu. "Bir işçi için" diyecektim ama. Đngiltere'de ressam olduğunu bile bilmiyordum. Her şeyin kalıtımla geçeceğine inanmıyorum. Evimi ve ülkemi öylesine özlediğimi anladım ki. sanki her şey kalıtımla geçermiş gibi. ama yararlanmaya çalışmadı. "Bu fırsat kaçmadan yakalamak gerekiyor" diye düşündüm. çocukları da alacağız. artık en az sevdiği otomobil bu. sanki yüreğime bir sızı oturdu. Başlangıçta biraz gergin ve endişeliydim. Oraya gidip mezarını görebileceğimizi söyledim. o sırada tepemizdeki ağacın bir kayın ağacı olduğunu gördüm. gerçekten de yürüyüşe çıkacağını söyledi. Sözünü ettiği ressam John Constable. Suffolk ve Essex'ten orman ve kır manzaraları çizmiş. Dahası. hafta arasında da. örtüyü çimenlerin üzerine yaydı. bu ilerlemiş yaşta. ama eve dönünce ansiklopediye baktım. konuşma ve düşünme kendimi güçlü hissetmeme ve sonunda tekrar gülmeme neden oldu. ama konuyu değiştirmektense beni Danimarka hakkında konuşturmaya devam etti. işini bitirdikten sonra akşamüstleri gezdirebileceğini söyledi.

Swanny. ama ağzımı açmadım Hayat Mogens öldükten sonra da devam ediyor. ama tanıdıklarımda bunu gördüğümü pek söyleyemem. soğuk ve züppe değil. Đki elbisem de kısa. Harry'yi kendisi için de bir bilet almaya ve benim yanıma oturmaya ikna etmemdi. Housman'da kalacak. bira içip gülen. Bleak House'u üçüncü kez okuyorum. kolay kolay ağlamayan Rasmus ağladı.kolay gözyaşı dökmez. Zavallı köpek. Housman'la kavga etmezse. Ötekiler gibi acı. yas tutmasını istemem. tabiî . uzun konuşmalarda esnememek için kendimizi zor tuttuk. Đki yıl önce bizde kaldıkları iki günde görebildiğim kadarıyla. kendi cinsine göre uzun ve mutlu hayat yaşadı. Yüksek topuklu. kötü niyetli. o korkunç kız kardeşiyle birlikte bir iki gün geçireceğiz. Oyunların çoğu savaş ya da savaştan sonra olanlarla ilgili. Housman'da kalacak" diye yazmalıyım. Kimse için -Mogens dışında. Aslında. "Mogens'i anarken mutsuz olmamayı öğrenmemiz gerek" dedim. Benedicte'den hoşlandım. Onları okula göndermemek doğru olmazdı. onlarda gördükleri davranışları kopya etmeye çalıştıklarını sanıyorum. Yolculuk için iki elbise aldım. biz de bir tiyatro matinesine gitmeye karar verdik. Kızlar Mrs. O korkunç oyun hakkında ikimiz de aynı düşünceleri paylaştığımızı gördük. duygusal bölümlerinde gülmemek. Sabah Emily aşağıya indiğinde.çocukların anne ve babalarını taklit ettiklerini. sakat kalmış . Mogens hayatta olsaydı. Aarhus'ta. "Eğer Rasmus o güne kadar Mr. herhalde bizle birlikte oturmazdı demek geçti. Bjfrn'ü kilerde kaskatı buldu. umarım söyledikleri ayın 12'sinde gidişimize kadar Mr. çift atkılı siyah bir çift ayakkabılar en sevdiğim ayakkabı biçimi bu. 4 eylül 1920 Rasmus ve ben Danimarka'ya gidiyoruz. Aslında niyetimiz Kew Gardens'a gitmekti. Đçimden Mogens yaşasaydı şimdi yirmi iki yaşında olurdu. Söylediğimin pek bir etkisi olmadı. ama bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. ama kendi ülkeme hiç dönmedim ve çok heyecanlıyım. inanmazdım. Mogens gelebilseydi belki bir parti vermeyi düşünebileceğini söyledi. mor mavi bir çay elbisesi. eğlenceli insanlar olarak tanınır. ama geri kalan zamanda Kopenhag'da Ejnar ve Benedicte ile beraber olacağız. birkaç gün sonra oyunu hayal meyal hatırlıyorum. Đyi bir oyun değildi. Danimarkalılar neşeli. Asıl ilginç olanı. Housman'ın onu kazıkladığını söylüyor. erdem meraklısı. mavi-siyah Chanel bir takım ve lila-siyah kadife manşetli. Housman'ın kulağına gitmez. Đlginçtir. konuların çoğunda mutsuz anne babalar. kızlar Mrs. Bu yıl her şey mavi ve siyah. Allah'tan bu renkler de bana çok yakışıyor. Bu genç yaşında ölmüş ağabeyini hatırlayıp üzülmesini. 20 mart 1921 Harry bana şaşırtıcı bir şey anlattı. Yirmi santim bacak gösteren etekler giyeceğimi rüyamda görsem. Herkese Mr. tatilde Paris ve Viyana'ya gittim.

Söylediklerini anlayabilmem için uzunca bir süre gerekti. ama sen ne yapıyorsun? Aynı şeylerle ilgilenmediğin için konuşamadığın biriyle berabersen. ama flört etmeye başladıklarında gidip tek bir imzayla adını değiştirmiş. Sanırım bu da geçecektir. Harry ve ben iyi dostuz. Cinsiyet duvarı ayrı bir konu. Tatiller ilginç şeyler. lles'a gidip Champs-Elysees'de gezindik. Bu ilerlemiş yaşıma rağmen. oyunda nişanlısı ölen kızdan bahsettik. Bu sabah saçımı uzun uzun inceledim. başka insanların içinde insanlar arasında sevginin farkına vardığımı. günler çok uzun geliyor. dinlenmen gerekiyor. Hansine'nin bir kızı oldu.çocuklar. ve Mrs. kafasındaki saçlar hâlâ kahverengi olmasına rağmen. Harry kendisi de bir Alman ismine sahip olduğunu. Adını Joan koyacaklarmış. Đngilizlerin yabancılardan nefret etmelerinden söz ediyorduk. evden uzaktayken günlük tutmuyorum. Rasmus'la birlikte Paris'ten döndük. sevgiye hasretim. çok yavaş geçiyor. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü anlattı.durumunda olsak da o çarpıcı derecede yakışıklı. saçımda tek bir beyaz tel yok. Bütün bunlar karısını tanımadan önce olmuş. Swanny'den. ama evet evet. sakalı grileşti. Tatilde. Paris'te bu otomobillerden bir sürü var. sevgiyi özlediğimi söylerim. adlarını yeterince değiştirmedikleri için sıkıntı çeken Mr. Almanca bilmediği ama okuyabildiği için Almanca bir sözlüğe bakıp Alman soyadının Duke anlamına geldiğini öğrendiğini anlattı. aramızdaki sınıf duvarı her geçen hafta biraz daha incelip alçalıyor. yüreğimi açıp. Doğrusunu düşünmek gerekirse. efendi ve uşak -ona hiçbir şey ödemesek de. çevremdeki tüm sevginin. Aslında bir değişiklik yapman. sadece orta yaşlılar ve çocuklar var. Zavallı Rasmus. Q-düşündüm. . Louvre'a gidip Eiffel'e çıktık. Gerçekten de çevrede öyle çok genç adam görünmüyor. Swanny'nin evlenebileceği uygun bir genç bulamamamızın ne kadar korkunç olacağını söyledim. Okuma bilmeyen insanlardan bahsetmişken. Çocuk istemeyene bak! Swanny bebeği görmek istediğini söyleyerek beni şaşırttı anlaşılan Harry bizi oraya götürecek. Dürüst olmam gerekirse. Sayfanın tepesine bakıp Harry'nin bana şaşırtıcı bir şey anlattığını yazdığımı gördüm. Çok akıllıca düşündüğünü söylerken. saçımın hâlâ eski kum renginde olduğunu gördüm. sevgiyle hiç tanışmadığımı. çok da özlüyorum. Bu yaz kırk bir yaşında olacağım. evlenecek genç kalmadığı için yaşlı bakireliğe mahkûm kızlar var. ama Rasmus'un tek ilgilendiği otomobiller. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. Yakışıklı gençlerin çoğu öldürüldü. 23 haziran 1923 Dün gece. Biraz daha ikna çatışması yaparak Harry'yi bir çayevine. Duke adını almak çok akıllıcaydı. bana Danca olmasına rağmen Đngilizce gibi duran bir adımızın olmasından dolayı ne denli şanslı olduğumuzu söyledi. her birini gördüğünde kafasını uzatıp bakıyor. bense cinsel gerginliğin farklarını ve titreşimlerini herhangi bir kadından çok daha fazla hissediyorum. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. birlikte çay içmeye götürdüm.

O ve yeni ortağı Mr. Her ikimiz de resimden. Swanny'den o kadar süre ayrı kalmaya dayanamayacağımı sanıyorum. güzel yemekten zevk alacağımızı düşündüm. Moda neredeyse Hindicin elbiselerine dayanır olmuş ama ben sevmedim. Chelsea'de. Çocuklarla böyle konuşmamasını söyleyip bağırdım. Kamboçyalı bir köylü gibi görünmekten hoşlanmıyorum. Bunun anlamı bu ülkede onun. Rasmus'la birlikte geçirdiğimiz günler boyunca. Şey. Siyah-beyaz etollü bir elbise almak için Patoilya. Bugün Britanya Adaları'nın Cadillac mümessilliği gibi bir şeyi aldığını öğrendi. Rasmus elbiseyi kendim için aldığımı sandı. anlamak da istemediğim şeylerden söz ediyor. Haftalardan değil. şimdiye kadar yaptığımız tartışmalardan en şiddetlisi. Mor'un da gidip Harry Amca'yla evlenip evlenmeyeceğini sorması oldu. Döndüğümüzde. tabiî Marie her şeyi duyup ağlamaya başladı. düz hatların hakim olacağını kararlaştırmış. Housman'dan kesin olarak ayrıldı. Benedicte'nin Swanny'yi onlara göndermemi isteyen mektubuyla karşılaştım. özellikle de portrelerden hoşlandığımız için. Hakkını vermem gerek. benekli bir elbise için de Chanel'e gittik. altı ay diyor. ama Harry'ye ne düşündüğünü soracağım. Düşüncemi kabul ettirmemin bir örneğini de dün. günlüğümden de çok. ne kadar para bana harcadığını umursamıyor. Far'la gidip onun evine bakıp bakmayacağını sordu. Onu kucağına oturtup sarıldı -on üç yaşında bir kızı. Yine de yarın Harry'yi göreceğim ve tavsiyesini isteyeceğim.ve eğer Mor'la birlikte yaşamaya dayanamıyorsa. Swanny'ye soluk mavi Çin ipeğinden bir elbise aldım. Paris şömizyenin öldüğünü. aynı şeyleri görmek isteyeceğimizi. sadece onun Cadillac otomobilleri satması oluyor. . Savaştan önceki günlere. yanımdaki Harry olsa ne kadar başka olacağını. Eğer benim bileklerime kadar inen bir şey giyeceğimi sanıyorsa. Rasmus'u öldürebilirdim. En kötüsü de Marie'nin böyle bir şey olursa.parmağıyla gösterip anlamadığım. kemerler kaymış. Aslında bunun sorulması için en uygun insan Rasmus ama o aldırmayacak. Göğüs kalçalara kadar inmiş. ne kadar gülüp ne kadar çok şey paylaşacağımızı düşündüm. istediğim gibi yapmamı söyleyecek. Rasmus yaşamak için yiyor. Cheyne Walk ya da benzeri bir yere taşınmamızı isterse ben de reddedeceğim. Sanırım bundan sonra Padanaram'dan ayrılıp. onunla baş başa ne yaparım? Şiddetli bir tartışma oldu. Kızlarla birlikte Bognor Regis'te -orası da neresiyse. 12 nisan 1924 Rasmus havalara uçuyor. Cline Cadillac satacaklar. ikimizin de birlikte yapmaktan hoşlandığı tek şey. aylardan bahsediyor. koskoca iki hafta boyunca orada. Đkimiz de uzun süren büyük ve nefis yemeklerden hoşlanıyoruz. sonra da Brüksel'de baş başa iki hafta.iki hafta. bu yaz tatilinde yapacaklarımızı söylediğinde yaşadık.Harry'yi özledim. King's Road'da büyük bir dükkân açmayı düşünüyorlar. Rasmus kendini binlerce pound kazıkladığını söylediği Mr. Brüksel'e gitmek istemiyorum. bana bir gün sonra taşınacağımızı bildirip elimden geleni yapmamı istediği dönemlere kıyasla başımı kaldırıp sesimi çıkarmayı öğrendim. yanılıyor! Günlüğümü ve -ah. elbise almak.

Ben hayattayım. tabiî düğünün Bisgaard'ların West Heath Caddesi'ndeki alelade evinde yapılması söz konusu olamaz. bir üçüncüsünü istemiyorum. Mrs. . Keşke yapabilseydim. Üç kere nedime. bunun harika bir haber olduğunu söyleyip onu kutladım. Harry'nin çocuğunu ben doğurmak isterdim. Ben ölü bir odadaki tek canlı şeyim. 2 haziran 1924 Swanny Danimarka'ya gitti. Dorte Bisgaard çok zengin ve soylu bir Danimarkalıyla evlenecek. Hepsi altı nedime. 16 mart 1925 Hep birlikte Knud'un düğününün etkisini üzerimizden atmaya çalışıyoruz. Gerçekteyse. hiç gelinlik giymedi. aynı şeyi hissediyor. Bu sabah Mrs. yüzümün kızardığını hissettim. Bütün bunlar ne saçma! Yine de Swanny'nin gerçekten güvenilebilir biriyle birlikte olmasını bilmek güzel. yanımda yürüyen o olsa dünyanın ne kadar değişik olacağını düşünerek seyahate çıkmayacağım. bütün odalar cansız ve sıkıcı. Rasmus'un kucağındaydı. Swanny'nin ilk nedimeliği olacak. Duke. Swanny olmadan bu ev ölü. Belki Harry de istiyor. Yanlış bir şey yapmayacağımı biliyor. Aslında böyle düşünmüyor. bunu yazmaktan bile özlemden midem bulanıyor. ama onun da faydası yok. biz öyle insanlardan değiliz. hiç gülünç olmadı ki. yine bir kız. Batıl inançlar gülünçtür. fazla mütevazi. öteki kızlardan çok daha uzun olacağını. öyle mi? dedi. yapmak istiyorum ama faydasız. Ama bir daha Rasmus'la baş başa bir yere gitmeyeceğim. hepsi bu. Bisgaard onu doğruca Ejnar ve Benedicte'ye götürecek. yüzümden kan çekilirken ürperdim. başının üzerinden Rasmus'un yüzünü buruşturduğunu gördüm. Bazen elimi öpüyor. Gördün mü yaptığını.. Bu da Swanny'nin ikinci nedimeliği oldu..Marie böyle bir şeyin söylenmeyeceğini bilecek yaşta. Harry'nin karısı yine bir çocuk doğurdu. benim böyle bir inanışım yok ama o deyimi hiç unutamıyorum. anlardım.. kıskanıyordum. sonra da bana döndü. Bu. ama çok mütevazi. bütün gün boyunca Harry'yi. Altı yaşında olsa. Swanny düğüne oradan gidecek. Bisgaard'ın yanında. nerede olduğunu bilmem gerek. kafasını onun sakalına dayamıştı. . Bana söylediğinde. o adamla yalnız giderek. Harry'nin çocuklarını doğuran kadım kıskanıyorum. her biri kaz yumurtası mavisi bluzlar turkuvaz saten etekler giyecek. gülünç olacağını söylüyor. Artık dört kızları var. başımı sallayıp gülümsedim.Demek Mor şoförle evlenecek. Aslında onu koruyacak zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenenin Swanny olmasını isterdim. Tabiî gülünç olmayacak. Swanny'yi kandırabilmek için uğraşmam gerekti. gemiyle gitti. Onun başka başka evlerde kalmasını istemiyorum. Mrs.. bayılacak gibi oluyorum.

Maureen elindeki çiçeği Swanny'ye fırlattı, hiç anlamadığım bu geleneğe göre gelinin attığı buketi yakalayan kız hemen yakında evlenirmiş. Tabiî, Swanny daha yirmisine girmedi ve çevresinde hayranları var. Darıimarka'dayken ondan çok hoşlanan o genç, Dorte'nin düğününden sonra partide tanıştığı o adam Swanny'yi mektup bombardımına tutuyor. Hem Danimarkalı hem çok uygun birisi, ters olanı Swanny'nin onunla birlikte Güney Amerika'da yerlere gitmesini istemesi. Evlenip hemen ardından Samgo mu, Asuncion mu, neresi unuttum, oraya gideceklermiş, Swanny akıllı davranıyor, bekleyip görmek istiyor. Ona cevap yazıyor, ama mektupları hem sık değil hem de kısa.

16 nisan 1927 Babaanne oldum. Kendimi eskisinden farklı hissetmiyorum, eskisinden değişik görünmüyorum, üstelik bebeğe karşı da hiçbir şey duymuyorum. Bu sabah onu ve annesini görmeye gittik. Aynı Maureen gibi, tombul yüzlü ifadesiz bir çocuk, hoş Knud da bir güzellik abidesi değil. Adını John Kenneth koyacaklar. Erkekler üst kata çıkıp kutlamayı içkiyle yaptı, Knud buna "bebeğin başını ıslatmak" diyor, onlar gider gitmez Maureen bana doğumunu tüm ayrıntılarıyla anlatmaya, ne kadar korkunç bir şey olduğunu, ne kadar da uzun sürdüğünü söylemeye başladı. Sözünü kestim. Hepimizin çocuğu olduğunu -nişanlılarını savaşta kaybeden "ihtiyaç fazlası" kadınlar hariç- hepimizin aşağı yukarı aynı şeylerden geçtiğimizi söyledim. Đki düşüğü saymazsak beş çocuk doğurduğumu hatırlattım, bana bilmediğim bir şey anlatamayacağım söyledim. Oturdukları o korkunç daireyi o seçmiş olmalı. Belki de değildir. Knud'un benimle ortak hiçbir yanı yok, üstelik babasıyla da yok. Komik olanı, Đngilizlerden de fazla Đngiliz olması, Avrupalılar apartman dairesinde yaşamayı seçerken. Đngilizlerin müstakil evlerde oturmayı tercih etmesi. Ama biliyor olmam gerekirdi, insanları anlamak zor. Artık hava daha geç kararıyor, Harry beni yeniden akşam yemeğinden sonra çıkarmaya başladı. Mercedes'te bir arıza varmış, Rasmus Cadillac'ı alabileceğimizi söyledi. Artık arka koltukta değil, önde, Harry'nin yanında oturuyorum. Her şeyin nası1 başladığı ilginç. Başlangıçta arkada oturuyordum, durup biraz yürüdükten ya da bir şeyi seyrettikten sonra dönüşte, ön koltuğa geçiyordum. Evvelsi gün, arka tarafta oturmak üzereyken bunu komşuların görüp dedikodu yapmalarından korktuğum için yaptığımın farkına vardım. Kendimden utandım. Ne zamandan beri insanların ne düşündüğüne aldırır oldum ki? O zaman başımı salladım, hemen anladı, her zamanki gibi düşüncemi okudu ve bana ön kapıyı açtı. Şimdiye kadar hiç yanlış bir şey yapmadık, yapmayacağız. Kötü düşünene lanet, derim ben. Babaanne olmaya fazla aldırmadığımı söyleyince güldü, büyük kızının evlenmek istediğini, kısa zamanda bana yetişeceğini söyledi. Kız daha on altısında, 1911'de doğdu, anladığım kadarıyla doğması gereken günden önce doğmuş. Neden bilmem, her ikimizin de torunları olması düşüncesi hoşuma gitti. Playhouse'da Somerset Maugham'ın The Letter'ını görmeye gittik. Gladys Cooper

oynuyordu, onu her zaman beğendim, bir oyuncunun olması gerektiği gibi güzel, ama hikâye kendisine tecavüz etmeye çalışan adamı öldüren bir kadından bahsediyor. Aslında adam kadının gerçek sevgilisiydi, ama adamın Çinli bir metresi olduğunu öğrenince, kadın onu vurdu. Sonra, geç olup havanın kararmasına rağmen Hampstead'e gidip Heath'de dolaştık. Bugünlerde araba gezintilerimiz gittikçe kısalıyor, yürüyüşlerimiz, birlikte yediğimiz yemekler, tiyatro ve konser izlememiz gittikçe uzuyor. Ne olduğunu ben de, o da biliyor ama söylemiyoruz. Birbirimizle flört ediyoruz ama ne öpüşüyoruz, ne elimizi ötekinin beline doluyoruz, ne birlikte olabiliyoruz, masanın iki yanından birbirimizin gözünün içine bakmanın, birlikte kahkaha atmanın, elimi elinde sıkıca tutmasının ötesinde hiçbir şey yapamayacağımızı biliyoruz.

2 kasım 1929 Swanny, bütün karşı koymama rağmen, bugün yeni işine başladı. Artık bütün duygularımı bastırmam ve bunun hakkında tek bir söz bile etmemem gerekiyor. Swanny kabul etse, Torben Kjær onunla yarın evlenir. Bir de Maurp bir yerden akrabası olan o genç var. Swanny için çıldırıyor, bütün hayatını telefonda geçiriyor. Ama eğer Swanny her sabah o yaşlı kadının köpeğini Hampstead'de gezdirmeyi, kadına da saçma sapan kitapları okumayı tercih ediyorsa yapsın bakalım. Artık büyüdü. Tabiî Rasmus onun ne yaptığıyla hiç ilgilenmiyor, sadece ona elbise parası vermekten kurtulduğu için seviniyor. Kazandığı azıcık para elbiselerini karşılamaya ancak yeter. Geriye bakınca, Maureen ve Knud'un bir çocukları daha olduğunu yazmayı unuttuğumu görüyorum. Geçen pazartesi Charles doğdu. Harry'nin büyük kızı da çocuk bekliyor. Şimdi benim Mogens'i doğurduğum yaşta ama daha da önemlisi Marie'yle yaşıt, oysa ben Marie'yi hâlâ çocuk olarak görüyorum. New York'taki buhran Rasmus'un işini etkileyecek. Nasıl olacağını anlamıyorum ama sanıyorum o biliyordur. Bütün önemli şeyler tehdit altında, Cadillac temsilciliği, bu evden çıkıp daha küçük bir eve taşınmak falan. Bu sabah bana Mr. Cline'ın ona yüklü bir kazık attığını söyledi. Bir kere yazacağım, bir daha asla. Bir kere yazacağım ve bir daha okumayacağım bile. Üstelik bu günlüğü ne zaman okudum ki? Harry'ye âşığım. Gelecek yıl elli yaşında olacağım, ömrümde ilk kez âşık oldum. Bize, ona ve bana, ne olacak? Yazık olan, hiçbir şey olmayacağı. Aynı şekilde yaşamaya devam edeceğiz.

Yirmi ikinci bölüm

Bu benim hikâyem olsaydı, aşkımın gelişimini daha ayrıntılı belirtirdim. Konuşmalarımızı yazar, bu arada Asta'yla ilgili söylenenleri almazdım, ilk öpüşmemizi, ilk sevişmemizi anlatırdım. Yine de kısa bir özetin yeterli olması gerektiğini düşünüyorum. Cary'ye bir sevgili bulmak için çok yaşlı olduğumuzu söylerken, Daniel'la geçirdiğim bütün o yılların âşık olma yeteneğimi yakıp kül ettiğini düşünürken ne kadar haksız olduğumu, eğer bunları söyleyip düşünürken bilmiyor idiysem, çabuk öğrendiğimi söylemekle yetineceğim.

Cary'yi daha fazla ihmal etmemem gerektiğini de anladım. Kendi evimde uyumayan iki hafta olmuştu, bu sürenin tamamını Willow Caddesi'yle Paul'ün Hackney'deki evi arasında mekik dokuyarak geçirdim, yine de birkaç kere eve gidip telesekreterdeki mesajları dinledim. Telesekreterden her seferinde Cary'nin sesi, giderek artan bir heyecanla çıkıyordu. Sonunda aradığımda, çok rahatlamış gibiydi. - Aman Tanrım, o kahrolası makine yerine sonunda seninle konuşabilmek ne harika bir şey! "Bir şeyler yapmış olmalıyım" diye düşünüp durdum, yani daha önce yaptığımın yerine bir şey, ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi? Dinle, benimle Roper'ın evini görmeye gelir misin? Đlginç bir şey oldu, artık ondan nefret etmediğimi anladım. Bir cumartesi sabahı, meydan okuyan bir kıyafetle Willow Caddesi'ne geldi, sanki herkesten çok bana gençliğinin yıllara yenik düşmediğini kanıtlamak ister gibiydi eskiden de ona söylediklerim düşünülürse, bunu kanıtlamak önemliydi. Başlangıçta kayakçılar için tasarlanmış, atkılı ve dar bir tulum, beli kemerle sıkı sıkı tutturulan bir tunik ve renkli bir panço giymişti. Endişeli görünüyordu. Gözleri korkuluydu Onu bağışladığımı söylerken yalan söylediğimi anladım, oysa şimdi söylesem yalan olmazdı. Bir zamanlar arkadaş olmuştuk. Sonra, gençliğimizin son demlerindeyken, işe Daniel karıştı. Sanki şimdi bir şeyler olmuş ve bütün o yıllar silinmişti, karşımdaki eski Cary'ydi, bense eski, istediği bir biçimde yeniden gençleşen eski ben. Onu öptüm. Kaçmak istermişçesine geri çekildi, sonra Swanny'nin oturma odasına doğru yürürken, arkamdan yetişip yanağımı öptü. O gün anlayış açısından beceriksiz günümdeydim, olanların farkına varmam, ondan nefret etmekten vazgeçip tekrar hoşlanmamın nedenini anlamam için uzunca bir süre gerekti. Cary ve ben Hackney'deydik, Roper'ın evini inceliyor, Lizzie'nin yaşadığı ve öldürüldüğü odalarda yürüyorduk, birden anladım.

Söz konusu olan, Roper filmi çekilirken, iç sahnelerin Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da mı, yoksa bu iş için seçilecek başka bir evde mi gerçekleştirileceğiydi. Devon Villa, tıpkı Asta'nın görmediğim Lavender Grove'daki evi gibi hâlâ ayaktaydı. Cary'ye de

söylediğim gibi en iyisi çekimi gerçek evde yapmak, evin yıkılmamış olmasını da talihin bir belirtisi olarak kabul etmekti. "Evet" dedi, 'Televizyon yapım kuruluşlarını benim kadar tanımadığın için böyle söyleyebiliyorsun. Roper'lar içinde yaşamamış olsalar bile, başka bir evi çekim için daha iyi bulmaları mümkün." Hikâyeyi yeniden düzenlemekte olduğunu mu söylüyorsun?

- Tarih bazen olduğundan daha düzenli olabilirdi. - Bütün beklenmedik olayları bir düşün. Bu yapımdan bütün umulmayanları uzaklaştırmak istiyorum. - Devon Villa beklenmedik bir yer mi? - Daha bilmiyorum. Görmedim. Bildiğim tek şey, büyük olduğu. Anlaşılan oldukça da görkemli bir yer, Maria almadan önce çok daha parlak günler geçirmiş olmasına rağmen. Yine de bu gibi insanların oturmasını beklemeyeceğin eğin bir ev. Oraya gitmek üzereydi, içimden gelen sese uyarak onunla gideceğimi söyledim; oysa daha önceleri hep ilgilenmediğimi belirterek ayak sürümüştüm. Ama işler değişmişti. Ona karşı duygularım değişmişti. Onunla birlikte olmakta bir sakınca görmüyordum, kaldı ki beraber geçireceğimiz bir gün boyunca eğleneceğime de inanıyordum. Swanny'nin son günlerinde kimin kişiliğine büründüğünü de şimdi öğrendiğime göre, Swanny'nin Edith olmasının imkânsızlığına rağmen, küçük Edith'in yaşadığı evi görmek istiyordum. Çekilmesi düşünülen dizinin yapımcısı olarak Cary, Devon Villa'nın bodrum ve zemin katlarının sahibiyle birinci katın sahibini aramış, bir randevu ayarlamıştı. Sahipleri Fas'a taşındıklarından üçüncü ve dördüncü katlar boştu, ama alt kattakilerde anahtar vardı, bize Lizzie ve Maria'nın cesetlerinin bulunduğu odayı göstereceklerdi. Evin görkemli olduğunu söylerken yanılmamıştı. Bu ev Hampstead'de olsaydı, malikâne olarak adlandırılırdı, ama yıkık dökük çevrenin ortasında, zavallı duruyordu. Bütün terası, süslü ön cephe kaplaması, üstü kapalı ve sütunlu ön kapıya çıkan basamaklarıyla Bayswater'da görebileceğiniz Victoria Dönemi yapıları gibiydi. Devon Villa adı Devon Court olarak değiştirilmiş, ana kapının yanına üç zil konulmuştu. Cary'nin beklenmedik şeyler derken de söylemek istediğini, daha kendini Brenda Curtis olarak tanıtan kadın kapıyı açıp bizi dairesine alır almaz anladım. Sokak kapısı kapanır kapanmaz çevrenin görüntüsü ve gürültüsü kesildi, biraz ötede, Willow Caddesi'nde apartmana çevrilmiş evlerden birinde de olabilirdik. Girişteki hol umut vericiydi, Ward-Carpenter'ın sözünü ettiği kırmızı mermer döşeme ve oymalı merdiven tırabzanları hâlâ yerli yerindeydi. Duvarlar boyunca uzanan sandalyeler, kabartma çiçekleri ve stilize yapraklarıyla en az yüz yaşında olmalıydı. Ne var ki şimdi, Maria Hyde'ın sadece banyolar için kullanacağı beyaza boyanmıştı, dairenin ahşap bölümleri de maun korkuluklar dışında beyazdı. Ama şimdi, Brenda Curtis'in kocasıyla birlikte yaşadığı kattaki iki, bodrumdaki diğer üç odada gezerken, bir yüz yıl önce bitirilmiş bir evde olduğumuzu düşünmek mümkündü. - Đkinci kattaki dairede oturmak istediğimi sanmam dedi, bizi Florence Fisher'ın bölgesi olan bodruma indirirken. Mannering'ler sık sık yurtdışına gidiyorlar, belki de bu yüzden fazla

aldırmıyorlar. Üstelik çevrelerini çağa uydurma konusunda da fazla iddialı değiller, tabiî evlerini temiz tutuyorlar, ama pek bir şey değiştirmediler. O odada yatıyorlar, bilmem anlatabildim mi? Bize baktı. Yani, cesetlerin bulunduğu odada. Orada yatmak istemezdim. - Hayır hayır, biz de istemezdik, diye mırıldandık. - Yedi yıl önce geldiğimizde, burada hiçbir şey yapılmamıştı. Burası herhalde Roper'ın oturduğu zamanki gibiydi. Bodrum katında çok yaşlı bir kadın vardı, otuz yaşından beri buradaymış, zaten burada da öldü, hayatı boyunca tek bir kat boya bile sürmediğinden eminim. En azından bodrumun boya yüzü görmediği belliydi. Maria Hyde'ın mutfağını değiştirmemişti, biz geldiğimizde etraf karafatma kaynıyordu. Öte tarafta, dolaptan biraz küçük bir oda vardı, zavallı hizmetçinin yattığı oda. Kiler bölümü bu taraftaydı, bahçe kapısına yakın; inanır mısınız eski çamaşır kazanı bile yerinde duruyordu, tahta kapaklı, taştan ve alçıdan yapılmış korkunç bir şey. Emlakçı çamaşır kazanının da mutfak tezgâhı gibi koleksiyoncu malzemesi olduğunu söyledi, ama her yeri yıktırdık. Her şeyi değiştirip genişlettik, ferahlattık, yani eskiden neye benzediğini tahmin etmeniz güç. Yere kadar uzanan pencere, Poggenpohl mutfağın taş döşeli ve duvarlı bir bahçeye açılmasını sağlıyordu. Niyeti bozuk bir kedi, defne ağaçlarının arasında, balık dolu bir havuzun kenarında oturuyordu. Sadece üç metre yüksekliğindeki bahçe duvarları eskisi gibiydi, kahverengi tuğlaları artık yakılması yasak ateşin isinden kararmıştı. Polisin ekmek bıçağını bulduğu yerde şimdi etrafı alçak bir taş duvarla çevrilmiş, içinde cüce çamların bulunduğu bir tarh görünüyordu. Kafam Edith'le doluydu, ama kadının da dediği gibi Edith'i bu mutfakta düşünmek, hizmetçi etrafta iş yaparken masanın başına oturmuş, yulaf ezmesini yerken göz önüne getirmek imkânsızdı. Mutfakta dışarıya açılan bir yan pencere olmuş olabilirdi, ama mutfağı o günkü haliyle canlandırmak zordu. Kahvaltıyı gaz lambası ışığında yemiş olabilirlerdi çünkü temmuzda bile evin bu katına güneşin girmesi neredeyse imkânsızdı. Birinci kata çıkmadan önce merdivenlerin dibinde durdum, Mrs. Curtis'i kendi kapısının ardında bırakmış olmanın rahatlığıyla, Edith'i bu dünyada son görüldüğü anda, merdivenlerden çıkarken, kısa bacaklarına çok yüksek gelen hamaklardan tırmanırken ve yukarıdaki dönemeçte gözden kaybolmak üzereyken düşündük. Merdivenleri yarılamıştık ki, yan dairenin sahibi gelişimizi duydu ve sahanlığa çıktı. - Onu bu saatte göremezsiniz, dedi. Cary kimi göremeyeceğimizi sordu. Edith'i.

Söylediklerinin üzerimizdeki etkisi, belki de gözlerimizin açılması onu keyiflendirmişe benziyordu. - Sadece bir şaka, hanımlar. Bu kadar korkmayın. On yıldan beri buradayım, ama onu daha hiç görmedim. - Bir hayalet? - Öyle diyorlar. Yukarıdaki kadın, Mrs. Mannering onu bir kere gördüğüne yemin ediyor. "Bardağına biraz daha su koymalısın" dedim. "Saçmalama" dedi, "Đçki içmediğimi

eski kâğıt ve bayat hava kokuyordu. bir daha da görünmedi. burada geçmişten en ufak bir iz bile kalmamasından gururlandığı açıktı. ama o dönemde evin üçüncü katında meyve ve çiçek kabartmalı duvar kâğıdı kullanıldığını sanmıyorum. bu hayalet hikâyesinin sıkıcı hayatının en heyecanlı macerası olarak alan yaşlı bir adam. Bütün bunlar tam da Cary'nin aradığı şeydi. birkaç da Edward Dönemi güzel parçayla doldurmuştu. Wagstaff sorumluydu. kafamı kaldırdığımda. Şaşırmadı. Tüm duvarlara. Daniel artık bir gölgeye dönüşmüş. Tek başına yaşayan. Cary 'nin koluna girdim. aydınlık sanki on dokuzuncu yüzyıl kaynaklarından geliyormuş gibi düzenlenmişti. Hayalet hikâyesinin belkemiğimi ürperttiğini sandığından eminim. neden çığlık attığını kimseye söylemiyor. o anda da eski dostluğumuzun yeniden başladığını anladım. bambaşkaydı. eve dönerken. alt kattaki Mrs. herhalde bir eskici dükkânından düzineyle salmış olmalılar. Curtis haklıydı. basamakları tırmanan çocuğu gördüm. "olay" da önemsizdi. Yine de ressam fırçasından çıkmış tabloların aksine.biliyorsun. . birilerinin sevgilisi. Her yerde ince bir toz tabakası vardı. Bir çığlık attı. Bütün daire uzun süre kapalı kalan her yer gibi silkelenmemiş tozlu kumaş. Tablo askıları hâlâ yerindeydi. dedi. Merdivenlerin dibindeydim. Ona karşı sıcak bir şeyler duyup onun adına sevindim. ama sizinle kolkola girmekten memnun olan insanların göstereceği sıcak ve güzel bir hareket yaptı. Pencereler çift camla kapatılmış. Cary'nin kulağıma fısıldadığına göre üçüncü katın temizliğinden. Her yerde kullanılan kızıl kadife. annesi ya . Bu hikâyeyi daha önce onlarca kez anlattığı ve artık ezbere söylediği belliydi. Geçen gece. koluna yapışmadıkça üzerinde kaymadan oturmanın imkânsız olduğu bir at kılı kanepe vardı. . pub samoda olduğunu sandığı fotoğraflara benzer sepya resimler asılmıştı. duvarlar da şeftali renginde güllerle süslü bir duvar kağıdıyla örtülmüştü. çünkü artık Paul vardı. bir zamanlar. Bütün bu olaylarda Cary'nin oynadığı rol çok önemli değildi.Sonra ne oldu? dedi Carry. hiç olmazsa kopyaları yapılmıştı. Edith'in yatak odasına girdik. Artık Daniel'ın. bu portrelerin gerçek kişilere. Mannering'ler evlerini yüzyıl sonu döküntü.Fazla bir şey olmadı. Birlikte yaşlı adamın dairesine. tüm ışıklandırma. Bir üst kat. Mr. ama hava karardıktan sonra hole yalnız çıkamıyor. Eski görüntü ve eşyalar bilerek isteyerek korunmuş. Mannering onu bir başka yerde bir daha gördü. Masa lambaları yerine elektriğe döndürülmüş gaz lambaları kullanılmış. Duyduklarının ona dizisi için bir sürü yeni fikir verdiğini görebiliyordum. kime ait olduklarını bildiklerini de sanmıyorum. Sonra Mrs. Curris de bir şeyler gördüğünü söylüyor. Elimi dayadığım dirseğini beline bastırdı. sanki Florence Fisher'in paspasıyla gelip tozunu almasını bekler gibiydi. Daniel'ın anılarının ya da Cary'nin Daniel'ı elimden almış olmasının bir önemi yoktu. Mrs. Mr. kocası-karısı. Wagstaff gülümseyerek bize bakıyordu. Dönemeçte kayboldu. avizelere de kesme camdan. Eski tren istasyonlarını anımsatan." Onu merdivenlerde gördüm. sanat eseri olmak iddiasında çerçeveler içinde. burada pek bir şey değişmemişti. Portrelerin Mannering'lerin büyüklerine adandığından eminim. geceyarısından az önce. Anlaşılan Mannering'ler bu kadarcık bir değişiklik yapmaya haklan olduğunu düşünmüşlerdi. muhtemelen yüz yıl önce yaşamış. Örneğin. sadece bir zamanlar tanıdığım biri olmuştu. gaz lambası şişelerine benzer şişeler yerleştirilmişti.

Sizin kopyanızı satın alıp duvarlarına asanlar. . "Đki yıl kadar önce yaşlı bir hanımla iki genç buraya gelip daireyi gezdiler. Wagstaff çerçeveli portreleri gösteriyordu. Mannering'lerin pirinç yatağı. Mr. çok zayıf. Ward-Carpenter yazısındaki fotoğraflar olağanüstü büyütülmüş. Yoksa onu tanıyor musunuz? Demek Swanny ile Gordon ve Aubrey'nin geldikleri yer burasıydı. iyi." .Yaşlı kadın nasıl biriydi? Bana kuşkuyla baktı. öfkeyle ya da aldırmazlıkla karşıladıklarını düşünmek heyecan verici. Cary'yle birbirimize baktık. "Anlıyorsunuz ya. Pençelere koyu pembe perdeler ve tüller asılıydı. benim sandığım gibi Lavender Grove değil. saçlarına bakın!" Peki böyle giyinerek. ben de 'Tabiî söylerim' dedim. saçlarını böyle yaptırarak güzel olduklarını mı sanıyorlardı? Evden çıktığımızda Cary.Bu ikisinin kim olduğunu bileceksiniz. kuşkulu da olsa bir ölümsüzlüğe ulaşmışlardı. Fotoğrafları almak istiyordu ama buna benim karar veremeyeceğimi söyledim.Uzun. Çevresini "eğlenceli" eşyayla dolduran. Yatağın her iki yanındaki komodinin üzerinde nilüfer şeklinde birer art Nouveau lamba vardı. Duvarda Roper'ın portresi vardı. parmağının ucunu şakağına vurarak "Biraz böyleydi" dedi. döndüklerinde sorarım. "Elbiselerine. Belki de her geri döndüklerinde. Mr. Sonra söyledikleri merakımı hemen giderdi. sizi güzel. zeki ya da çarpıcı olduğunuz için değil. zamanlarının çoğunu yurtdışında geçiliyorlardı. Cinayetin orada işlendiğini düşünerek yatak odalarını en "eğlenceli" yer yapmaları fikrini kabul etmek güçtü. Mannering'e söylememi istediler. konforu korkunçluğa feda eden nasıl bir insandır? Bundan sıkılmazlar mı? Peki. Daireyi tepetakla kullanmalarının başka bir açıklaması olabilir miydi? Oturma odalarını. kuşkulanmakta da haklıydı. eğlenceli buldukları için yapmışlardır. yaldızlı ve süslü çerçevelere konulmuştu. Şimdi buradaydılar. Kadın fotoğrafları çok beğendi. hanımların bugün pek kullanmadıkları şapkalardan. Roper'ların yaşadığı eve gelmişlerdi. Sormadım Söylediklerini fazla ciddiye alamayacağımı düşündüm". ve Mrs. Başında bir şapka vardı. onların resim çektirmek için bir yerlere gidip oturduklarını. Maria Hyde'ın kapadığı kata taşımışlardı. Đnsanları çoğunun böyle şeyleri eğlenceli bulup bulmayacağını merak etmeye başladım. Buraya. O da portreleri eğlenceli buluyordu. Kıkırdamaya başladı. Yüzünü buruşturdu. . yanında da Lizzie'ninki. sonra ne yaparlar? Görüldüğü kadarıyla Mannering'ler bundan sıkılmıyordu. güzeli eğlenceliye. sıkılmazlarsa. kuşkusuz Lizzie'nin cesedinin bulunduğu yatağın bir kopyasıydı ve üzerinde beyaz pamuklu bir örtü vardı. çıkan sonucu sevinçle.da babasına ait olduğunu.Sizi nasıl bulmuş? . Resimden bakıp insanları tahrik eder. yaklaşık bir yüzyıl sonra. büyük mağazaların aydınlatma bölümlerinde binlercesine rastlanan taklitlerinden . Öte yandan da. çevrelerini alaya alan insanlara güvenmediğini söyledi. eğlence onlar için yeniden başlıyor gibiydi. "Bu değişik adam" ya da "Bu ilginç kadın da kim?" diye sormalarına neden olursunuz. orijinal değil.

.Öbür ev nerede? Paul'ün oturduğu sokakta. . Hoşuna gideceğini düşündüm" Holiday Palace'ta yerdeki kahverengi lekeyi gösterip Ilizzio'nun ölürken kaybettiği kan olduğunu söyleyen rehberler gibi. Mrs. . ama birdenbire o sokağa gitmek istemediğimi hissettim. Wagstaff onu ciddiye bile almamıştı. Canlıların hayaletinin olamayacağını. arkadaşlarımızın. Ona söylemedim. Swanny o fotoğrafların anne ve babasına ait olduğunu sanıyordu. Edith'in tırmana tırmana bitiremediği basamakları indik. "Üst katı görebilir miyim?" dedi. sokakta Cary'yle görmesini istemedim.Hoşuna gitti mi? . 'Tabiî anlattım. Anneannesinin daha ölmediği bir senaryo kurmaya çalıştım.. . o eve de gideriz. solmuş. Resimleri alamamıştı. saçlara bakar bir halde düşünüp acıdım. bulanık fotoğrafların içinden gülümsemeden bakan kahverengileşmiş yüzlerdeki ağızlara. ara sıra gelip daireyi gezmek isteyen insanlara bu hikâyeyi anlattığı belliydi. çalışan insanlar olarak nasıl davrandıklarını bilmediğimizi düşündüm. Bu yanını. kendi çizgileriyle fotoğraflar arasında bir benzerlik arar. Mannering'lere göre bunun pek bir sakıncası yok.Bana inanmadı. Sana içini gösteremem çünkü ev sahiplerine haber vermedim. mafsallarının ağrıdığını söyledi. yaşlı kadını ölmeden önce çocuğu daha güvenli bir yere götürmeye çabalarken gözümün önünde canlandırmaya çalıştım. Cumartesiydi. kendisini ya da şirketini bağlamaktan kaçınmasını hayranlıkla izledim. sizinle mutlaka temasa geçeriz. çok değiştirilmiş" dedi. gözlere.Ön kapıya gelmiş. Onlara neden sahip olmak istediğini anlamak güç değil.gülümsedi. anlaşılan. Kapı kapanıp biz merdivenlerden inerken bana "Burası hiç olmaz. terbiyeli terbiyeli gülümsemesine karşın boyun eğmeyen yanını daha önce hiç görmemiştim. kendi odasına gitti.Daha kararlaştırılmış bir şey yok. onu kaldırımda bulan biri haber vermez miydi? Belki de bir üst kata çıkmıştı. Belki de sadece birinci kata erişti. Nereye kadar ulaştığını kimse bilmiyor. yine de beni dışarda. dairesini belirsiz bir süre kullanmak üzere hemen orada haftada 500 pound'luk bir öneride bulunmamasından düş kırıklığına uğradı. Merdivenlerde biraz zorlandı. Wagstaff Cary'nin. Middleton Sokağı'ndaydı. Paul evdeyken bizi görebilirdi. Edith'in de hayatta olduğunu söyledi. korkunçtu." . ondan sonra? Açık pencereden düşmüş olabilir miydi? O zaman.Đstersen. "Ona hayalet hikâyesini anlattınız mı? " . Eğer tasarıyı gerçekleştirmeye karar verirsek. gençlerden birinden yardım istemek zorunda kaldı. Curtis de yukarıya göndermiş. O akşam buluşmak üzere sözleşmiştik. Aklıma gelen. dostlarımızın meslek hayatları hakkında ne kadar az şey bildiğimizi. Cary'nin baskıya direnmesini. peki. Mr. Mr. ben de "Neden olmasın" dedim. Onu şimdi durduğumuz yerde canlandırarak. ama dışından bakmayı düşündüğünü söylersin. burunlara. "O yatak odası olabilecek en yanlış yerde. Đnsanlar ara sıra gelip daireyi gezmek isterler.

Bu fikirden hoşlandım. Zaten geldik bile. Onlara ne oldu? Bulaşıcı bir hastalık mı? Bunu kimse araştırdı mı? . Eğer yanılmıyorsam. . Dizi konusunda bir sürü araştırma yaptırdık.O zamana kadar düzeldi. hiç kimse ondan kuşkulanılmadı.. dedim. . Peki. akşamın beşinde yatağa girdi. ki genellikle yanılıyorum. hidrobromidle uyutulmadığını söyledim. ya bir seferde iki ya da üç fincan çay içtiyse? Florence'ın şeker kullanmadığını. Bence gerçekte. hastalanan Florence'tı. istersen bakabilirsin ama fazla bir şey anlatmıyor. 1971'de öldü. Hackney insanın her gün gidebildiği bir yer değil. Lizzie'nin bazen bir fincan çaya üç kaşık şeker koyduğunu söylüyordu. . . Sumner adlı bir ailenin evinde çalışıyordu. 1905 yılında yatılı bir hizmetçinin işten nefret ettiğini itiraf edip işten kaçtığını söylemesi. Kalp krizinden öldü. Yürüyerek bile gidebiliriz. ama bunu mahkemede söyleyemedi. hepsinin hasta olması gerekirdi. ama anladığım kadarıyla polis Fisher'dan hiç şüphelenmedi. Hayatta olup olmadığını sordum. Fırsattan yararlanalım. Tate-Memling evde çalışan biri olarak bütün bir hafta boyunca temizlemek için üst katlara çıkmayıp ne yaptığını sorarken.Polis hiç Florence Fisher'ın Edith'i ortadan kaldırmış. Ann. Florence hakkında koca bir dosyamız var. Lizzie hastalığı her neyse. Hiç evlenmedi. Tabiî Lizzie.Cary. neden evlenmediğini kimse bilmiyor. Duruşmada tanık olarak dinlendiği sırada Stamford Hill'de. öyle değil mi? Florence. . Lizzie Roper ve Florence Fisher. Roper'ın verdiği hidrobromidle uyutulmuştu.Ona ne olduğunu merak ediyorum.Hayır hayır. Uzak değil.Bunu ben de düşündüm. hafızam bugünlerde elekten de beter. görmem şart değil. . Bütün cevaplan bilemiyorum. ahlaksız davranışlardan en beteri olarak görülüyordu. Ertesi gün. .Tepsiyi yukarı çıkarmayıp Maria'nın eline tutuşturması şaşırtıcı değil mi? Anlaşılan Maria daha o günün sabahında bir kalp krizi geçirmişti. Ann. Maria Hyde. Neden öldürsün? Aradan geçen bunca zamana rağmen. . olabileceğinden kuşkulanmadı mı? Onu sorguya çekmedi mi? Edith'i hayatta gören son insan olmasına rağmen. . Üstelik Roper karısının ne dozda ilaç alacağını hiçbir zaman bilemezdi. Belki de çok dürüst insan izlenimi bıraktı ya da belki çocuğu öldürmesi için hiç bir neden yoktu. Anlaşılan fazla dozda alınca insanın midesini bulandırıp uyutuyor. aslında sorunun kalbine inmişti. hâlâ insanları güçlü ve güvenilir biri olarak etkiliyor. Nişanlı olduğu o adamla evlenmedi. . yani ben bile yürüyerek gidebilirim. .Florence Fisher'a mı? Sana birazını anlatabilirim. Uzaktan bir yeğeni.Maria'nın derdinin ne olduğunu biliyoruz.Hep Florence'ın o hastalık hikâyesini fazla abarttığını düşündüm.Güç olurdu. Yüz yaşını geçmiş olurdu. ev sahiplerinin evden gittiklerini görür görmez o da işten kaçtı.Bence gidelim.

ablasının torunu bir kız var, ama onun tek anlattığı, senin de düşünebileceğin gibi övücü şeyler, teyzesinin ne kadar iyi bir insan olduğu, başkalarını ne çok düşündüğü, falan. Hizmetçiliği hayatı boyunca sürdürmedi. Bir şekilde bir tütüncü dükkânı kuracak kadar para biriktirdi ve yıllarca bu dükkânı işletti. Gönüllü Kadınlar Birliği'nde oldukça yüksek yerlere geldi, Clovenford markisiyle resmi bile çekildi. Bana resmi yeğeni gösterdi. Bütün bu hikâyenin içinde ilginç olan tek bir şey var: Lady Clovenford'un kayınpederi, ilk Clovenford markisiydi ve bu ilk Clovenford markisi daha önce Roper'ı yargılayan, daha sonra adalet bakanı olan Tate-Memling'di. - Acaba Florence resmi çektirirken bunu biliyor muydu? Derin bir nefes aldım, köşedeki evi gösterdim. Arkadaşım Paul burada oturuyor.

Cary küçük bir çığlık attı. - Aman Ann, kapalı bir kutusun! Neden söylemedin? Gidip tanışabilir miyim? Eve girip bize kahve ikram etmesini isteyelim mi? Bir kahveye ihtiyacım var, senin yok mu? Okullu kızlar gibi. Erkek arkadaşın burada mı oturuyor? Ona bir bakabilir miyim? - Nerede şu ev? dedim. Đstemeye istemeye beni evin önüne götürdü. Karşısına dikildiğimizde Paul'ün bizi görüp görmediğini düşünüyordum. Evin üç katı, bir de bodrumu vardı, ama bunu dışında Devon Villaya hiç de benzemiyordu. Daha yeniydi, daha az zarifti, birçok evin bir arada yapıldığı bir döneme ait, 1890larda yapılan birçok evin ortak özelliği olan oransız boyutlar burada da göze çarpıyordu. Ucuz ve çirkindi, kalın tuğladan yapılmıştı. Yine de bu evin biraz önce gezdiğimiz eve kıyasla Maria Hyde'a daha uygun olacağı açıktı. Arkamıza döndük. Paul bizi görmüş, ön bahçeye çıkmıştı - Ne kadar yakışıklı, değil mi? dedi Cary. Kahkaha attım. - Sana da ne oluyor? Đşte bunu alamayacaksın, dedim, onu Paul'le tanıştırdım, eve girdik.

Yirmi üçüncü bölüm

Bu kez, Cary'nin yeni sevgilimi de çalması söz konusu bile değildi. Paul sonra bana sıkılarak da olsa, Cary'den hiç de hoşlanmamasına üzülmeyeceğimi umduğunu söyledi. Beni daha az sevindirense, günlüklerle daha fazla uğraşmayı reddettiğini söylemesi oldu. "Reddetmek" biraz abartılı olabilir. Fazla istekli olmadığını söylemek daha yerinde olur. Roper duruşması konusunda konuşmaktan, Ward-Carpenter ve Mockridge kitaplarını okumaktan mutluydu, hatta Ünlü Đngiliz Davaları dizisinden benim için duruşmanın bütün zabıtlarını da çıkarmıştı. Bu dizi Senato Kütüphanesi'nde bulunuyordu, oraya ulaşması güç olmamıştı. Edith'in kaderi hakkında düşünmekten, eğer hayatta kalmış olsa başına neler geleceği konusunda fikir üretmekten de hoşlanıyordu. Ama başlangıçta onu heyecanlandıran günlüklerle işini tamamlamış, onları bir kenara bırakmış gibiydi. Günlüklerden bahsetmenin onu sanki rahatsız ettiği duygusuna kapıldım. Benden ödünç aldığı defterleri tekbir yorum yapmadan geri verdi, ona belki de 1920 ve 1930'lu yılların defterlerine bakmak isteyebileceğini söylediğinde kafasını sallayıp konuyu değiştirdi. Eğer günlükler bir aile büyüğünün bana bıraktığı notlar olsaydı, isteksizliğini anlardım. Birine âşık olmak ve onunla yeni bir ilişkiye başlamak, her şeyi paylaşmak anlamına gelmez. Ne de olsa Paul golf oynuyordu, Paul satranç da oynuyordu, bu faaliyetlerden hiçbiriyle fazla ilgilendiğimi söyleyemezdim. Ancak benim günlüklerin bir aile varlığı dışında, dolapta saklanacak bir miras ötesinde de anlamı vardı. Onların yayıncısı olmuş Swanny'nin görevi artık benim omuzlarımdaydı. Giderek daha az yazar araştırması yapıyordum, Swanny'nin ölümünden bir yıl sonra da başkalarının adına çalışmaya son verdim Günlükler Swanny'nin tersine, hayatımın tek amacı değildi, yine de önemli bir yer tutmaları kaçınılmaz oldu. Swanny'nin zamanında yaptığı her iş artık bana kalmıştı yayıncılarla yeni baskıları görüşmek, kartona basılacak kapakların formatlarını onaylamak, yabancı ülkelerdeki satışları değerlendirmek, resimlere karar vermek ve daha bir sürü şeyle benim ilgilenmem gerekiyordu. Bir sonraki yıl 1935-1944 dönemini kapsayan günlükleri yayımlamayı kararlaştırmıştık, üstelik bunu Đngiliz yayıncılar ile Gyldendal'e aynı zamanda yaptırmayı düşünüyorduk. Yapacak çok işim vardı ve herkes gibi ben de bazen yaptıklarımı en yakınımdaki erkekle paylaşmak istiyordum. Çok sıcak, çok heyecanlı, paylaşımda çok cömert olan Paul, her seferinde beni nazikçe reddetti. Her zaman terbiyeli, her zaman düşünceliydi, ama ne olursa olsun o günlüklerden bahsetmek istemiyordu. Defterlerin onu sıktığı sonucuna vardım. "Bu da belki doğaldır", diye düşündüm. Günlükler çok iyi tanıdığım biri tarafından yazılmamış olsaydı, çok iyi tanıdıklarımdan söz etmeseydi, ben de sıkılır mıydım? Ama diğer taraftan, kitapları satın alıp okuyan milyonları sıkmıyordu. Paul'e günlüklerden söz etmeye son verdim. Bana sık sık o gün ne yaptığımı sorduğu, benim de normal bir ev kadını hayatı yaşamayıp alışverişe çıkmadığım, arkadaşlarımla gündüz görüşmediğim düşünülürse, cevap vermekte ne kadar zorlandığım anlaşılacaktır. Gerçekten de bütün gün yayımlanacak günlüklerle ilgileniyordum. Bunun böyle sürüp gitmesini kabullenemedim, hemen Paul'le konuştum. Biraz tereddüt ettikten sonra nasıl olup da on dokuz yaşındaki insanlara Danimarka edebiyatı öğretmeye başladığını öğrenmek istemediğimi düşündüğünü söyledim. - Bilmiyorum, dedim. Değişik ya da eğlenceliyse ben de yapardım sanırım.

- Beni ilgilendiren değişiklikti, hiç de eğlenceli değil. - Doğru. Margrethe'yle ya da Swanny'nin yayıncısıyla günlükler hakkında konuşurken çok değişik, bazen de şaşırtıcı şeyler oluyor. - Anlat, dedi, ama sadece iyiliğinden dediğini biliyorum. Yüz ifadesi, sıkıntı ya da boşvermişlikten çok, üzüntü gösterince anlatmamı kestim. Evet üzüntülü, neden olduğunu hiç bilmeyeceğim. Aslında görmeliydim, nedeni yukarda gözlerimin içine bakıyordu, ama göremedim. Ben erkeklerinin kendisini ailesine tanıştırmasını bekleyen kadınlardan değilim, özellikle de bu yaşta, ellinci yaş günüm yaklaşırken. Üstelik Paul de bunu hiç önermedi. Annesini görmeye gitti, bana gittiğini söyleyip annesiyle ilgili bir iki yorum yaptı, nasıl olduğunu, neler yaptığını anlattı, ama hiç benim de kendisiyle gelmek isteyip istemeyeceğimi sormadı. Aslında gerçek anlamda birlikte yaşamıyorduk. Öyle sanıyorum ki toplumumuzda, sürekli ilişkilerde sosyologların pek de dikkatini çekmeyen bir engel var; insanlar evlerini seviyor, bu evler için bir sürü para harcamışlar, çiftlerden hangisine sevdiği evinden ayrılıp boşaltması söylenecek? Bu sadece bir para konusu da değil. Çiftlerden biri Dulwich'te oturup Brondesbury'de yaşamanın fikrine bile karşı olabilir, oysa karşısındaki nehrin güney kıyısına taşınmayı aklından bile geçirmez. Paul Hackney'deki evini çok seviyordu, benimse Hampstead ve çevresinde iki ayrı yerim vardı. Hangimiz fedakârlık yapacaktık? Her neyse, işi dairemi satışa çıkarmaya kadar vardırdımsa da, bebek evi dışında hiçbir eşyamı taşımadım. Artık Willow Caddesi'nde Padanaram'ın kendine alt yeni bir odası vardı. Nakliye kamyonu onu Hampstead'e taşımak üzere tem da Margrethe Cooper'ın bana yeni çevirisini gösterdiği, aslı Padanaram'ın otuzlu yılların başında nasıl satıldığını okuduğum gün geldi. Zamanımın büyük bölümünü Swanny'nin evinde geçiriyordum, birbirimize gidip kalmamıza, hafta sonlarını ya onun ya da benim evimde geçirmemize rağmen, Paul Hackney'deki evinden ayrılmayı düşünmüyordu. Her ikimizin de evlerini satıp birlikte yeni bir yer almamız en uygunu olurdu, ama Willow Caddesi'ni sevmeye başlamıştım. O da evini seviyordu, arada sırada da satmaktan söz ediyordu. Onu durdurmamın ya da en azından cesaretlendirmememin nedeni, günümün önemli bir bölümünü işten sıkılan (ya da üzülüp umutsuzluğa kapılan) bir adamla birlikte yaşamaktan çekinmemdi.

Cary senaryo yazacak birini buldu, yazılan senaryoyu beğendi, bir yönetmen bulup günümüz modasına uygun olarak sadece Roper olarak adlandırılacak dizinin çekim hazırlıklarına başladı. Dizi pazartesi, salı ve çarşamba günleri yayınlanacak üç bölümden oluşacaktı. Dizi Paul'ün sokağındaki evde çekilecekti, Cary altı kişinin üç ay boyunca çalışarak evin tüm ayrıntılarını o döneme uygun olarak değiştirdiklerini söyledi. Evlerini ya eski durumunda geri alacak ya da isterlerse 1905 stiline uygun döşenmiş bir eve sahip olacak kişiler, Avustralya'daki oğullarının yanına, uzun bir tatile gittiler. Paul'le birlikte, Roper'ın para kutusunu almak için geri geldiği sahnenin çekimlerini izledik. Bir pazar sabahıydı, çok erkendi, hafta sonunu onun evinde geçiriyordum. Kaldırım kenarları genellikle park edilmiş otomobillerle dolu olan Middleton Sokağı boşaltılmış, kapının önüne fazla iri bir atın çektiği

zarif bir araba yanaştırılmıştı. Daha güzel bir at bulamamışlar. Karşı kaldırımda küçük bir meraklı kalabalığı toplandı, Paul'le birlikte yatak odalarından birinden de aynı şeyleri görebileceğimizi düşündük. Roper rolünü oynayan aktör fotoğraftaki Roper'a çok benziyordu, hatta Abraham Lincoln'e Alfred'den daha da çok benzediği kesindi. Onun arabadan çıkıp merdivenleri on beş kere tırmanmasına rağmen yönetmeni tatmin edemediğini görünce, izlemekten vazgeçip kahvaltıya oturmaya karar verdik. Dizinin çekimleri sekiz hafta sürdü, bittiğinde de Cary son derecede güzel tanıtım malzemesi çıkardı. Bunların arasında en önemlisi, kuşe kâğıda basılmış dört sayfalı renkli bir broşürdü, sayfalardan çoğunu diziden fotoğraflar kaplıyordu, en son sayfanın bir bölümünde oyuncuların kim olduklarını, ne yaptıklarını, hangi rolde oynadıklarını anlatan Cary ile dizinin yönetmeni Miles Sinclair'e övgüler yağdıran bir çerçeve vardı. Broşürde Roper ile Lizzie'nin ve Lizzie Hyde'ın birlikte fotoğrafları da görülüyordu. Bir diğer fotoğrafta Edith merdivenleri tırmanırken, başka birinde de Florance mutfakta çalışırken görülüyordu. Bir de rol alanlar vardı. Bütün bunları, daha sonra önemli olacağı için anlatıyorum. Broşürün amacı yabancı ülkelerdeki satışı artırmaktı. Avustralya ve Yeni Zelanda'ya, Kanada ve Amerika'ya gönderildi, sonuçta Cary yapımını bütün dünyaya sattı. Bir diğer olay da çok daha kişisel bir tepkiydi. Cary, Lisa Waring adlı bir Amerikalıdan önce bir mektup, da bir telefon aldığını anlattı. Kadın Los Angeles'taki bir televizyon kuruluşunda çalışıyordu, kadının ya da çalıştığı bölümün görevi, kablo üzerinden yayınlanmak üzere yabancı (özellikle de Đngiliz) yapımlar seçmekti. Şu aralar hâlâ Kaliforniya'daydı, ama çok geçmeden Đngiltere'ye gelecekti. Lisa Waring'in Roper tanıtım broşüründe gördüğü bir isim, baba tarafından büyük dedesinin adıydı, ama bu ada başka bir yerde rastlamamıştı. Ailesinin baba tarafının atalarını bulmak için yaptığı araştırmalar, o adamdan ötesine ulaşamadığı için sonuçsuz kalmıştı. - Hangi adam? dedim. Söylemiyor. Sır dolu bir durum, ama göreceksin önemsiz bir şey çıkacak.

- Senden ne yapmanı bekliyor? - Gelip benimle konuşmak, elindeki bazı kâğıtları göstermek istiyor. Paul böyle bir şeyi beklediğini, gerçek hayattan alınma bir öykünün televizyona uyarlandığında, hep buna benzer durumlarla karşılaşıldığını söyledi, Roper yayınlandığında, buna benzer çok daha fazla şey olacaktı. - Ona yardımcı olabileceğimi sanmıyorum, dedi Cary. Eğer büyükdedesinin adı Roper'sa bu sadece Arthur olabilir. Öteki kardeşlerin ya çocuğu yoktu ya da çocukları Birinci Dünya Savaşı'nda Edward gibi genç öldüler. Arthur'un iki kardeşi vardı, belki de onlardan biri kadının büyükannesi. Anımda da yazıyor, kızları 1912 ve 1914'te doğmuş. "Kadının dedesi Roper olamaz, "dedi Paul, Roper sık rastlanan bir isim. Cary'yi iyi. tanırım, yüzü tüm duygularını yansıtır, birdenbire ciddileşmesinden ve dalgınlığından yaptığı dizinin geleceğinden endişelendiğini anladım. O kadının diziyi

tehlikeye atacak bir şey söylemesinden korkuyordu.

Birkaç gün sonra bana Roper'ın geçmişinde Lizzie'nin öldürülme şeklini ve nedenini açıklayabilecek bir şeyler olup olmadığını hep merak ettiğini anlattı. Herkes bir insanın gırtlağını tek bir hareketle kesemez. Normal insanlarda böyle bir arzuyu gemleyen ama Roper'da bulunmayan neydi? Böyle bir öldürme becerisini nerede ve nasıl edinmişti? Yani Lizzie'yi öldürmüşse. Eğer öldüren Roper'sa. Lisa Waring Cary'yle evinde ya da bürosunda, Cary'ye neresi uygunsa orada buluşmak istiyordu. Cary her zamanki abartılı tutumuyla benim de orada bulunmam için yalvardı. Geleceğimi söyledim, ancak Lisa Waring'den uzun zaman haber alınamayınca Amerikalının fikrini değiştirdiğini düşündüm. Belki de dikkat çekmek, birden önemli biri olmak için bir hikâye uydurmuştu. Belki de söylediği o televizyon kuruluşunda çalışmıyordu, tanıtım broşürünü orada çalışan bir arkadaşında görmüştü. Cary bunu araştırmış mıydı? Böyle bir araştırma güç olmasa gerekti. Cary araştırmadığını söyledi. Endişeli olduğunu biliyordum, ama Lisa Waring'in -eğer gerçekten böyle birisi varsa- bunu kötü niyetten ya da eğlenmek için yapmış olabileceğini söylediğimde canlandı, televizyon kuruluşuna telefon edip Lisa Waring'le konuşmak isteyeceğini söyledi. Cary'ye televizyonda çalışan bir kişiyle telefonda konuşmanın bile birçok kişi için heyecan verici olduğunu hatırlattım. Bu arada dairem sonunda satılmış, Willow Caddesi evim olmuştu. Gordon ve Aubrey sık sık gelen ziyaretçilerdi. Danimarka'daki araştırma gezilerinden dönmüşler, Gordon soyağacındaki boşluklardan çoğunu doldurmuştu. Westerby'leri 1780'lere Kastrup'ları da ondan elli yıl daha geriye kadar götürmeyi başarmıştı. Gyldendal yeni baskıların ilk sayfasında soyağacı fikrinden hoşlanmıştı, Đngiliz yayıncılar da neredeyse aynı derecede hevesli görünüyorlardı. Gordon'un artık tek sorunu Asta'nın büyük dedesinin kim olduğu, Frederick Teyze'nin büyükbabasının 1790'lı yıllarda kiminle evlendiği, Rasmus'un anneannesinin gayrimeşru bir çocuk olduğu konusundaki kuşkusunun doğru olup olmadığıydı. Tabii onu Devon Villa'ya ziyaretleri konusunda sorguya çektim, ama bana ilk seferde anlattıklarının ötesinde fazla bir şey bilmiyordu. Swanny bu konuda oldukça gizemli davranmıştı. O zaman da Swanny'nin kendilerinden bir şeyler sakladığı izlenimi edinmişlerdi. - Bize gittiğimiz evin Asta'nın evi olduğunu söyleyip inandırmaya çalışmadı, dedi Aubrey, tam öyle değil. Gittiğimiz evin kime ait olduğunu hiç söylemedi. - Sadece kendi ailesinin -yani benim kendi ailemin- burada oturmuş olduğunu ima etti, "annem ve babam" dedi. Gordon hayalet öyküsünü, Swanny'nin öyküden hoşlanmadığım hatırlıyordu. Đkinci kat benim olduğu kadar onun da sinirine dokunmuştu, ama ne duvardaki resimleri ne de Swanny'nin onları satın almak istediğini hatırlıyordu. Kim olduklarını sormadım, çünkü hiç ilgimi çekmediler. Sadece onların Asta ve Rasmus olmadığını biliyordum. Sonra ona ya da ikisine, Swanny'nin kim olduğunu bilmediğini anlattım. Başlangıçta Gordon sadece soyağacı için endişelendi. Swanny'nin adının yanına "evlatlık" yazmasının doğru olup

Adından da anlaşılacağı gibi bir yabancı olan Mr. kötü taraflarını değil. Maria ve Cora demeyi zorlatana kadar Mrs. Yine de aradığım buydu. Günlüklerin Barış ve Savaş olarak adlandırılan yeni bölümü baskıya verilmişti.olmayacağını sordu. okuduğumdan zevk almaya da çalıştım. ikisinin aynı kişi olmadığıydı. önümdeki yazıyı baskı hataları ve anlatım yanlışlarını bulmak için okurken. Hyde'ın kiracısından çok. Daktiloyla yazılmış ya da kelime işlemciyle düzenlenip yazıcı çıkışı alınmış sayfalar aynı şey olamaz. birbirlerine ne kadar yakın olduklarını. Roper'dan sonra. Günlük düzeltme işine ara verip yazıyı okudum. 'Mrs. Öyleyse sana iyi şanslar. Bir çocuktan daha büyük olmayan ama evin hemen hemen bütün işini yapmakla görevli küçük hizmetçinin adı Florence'tı. yasaya göre hakaret davası açamazdı. Green onun sevgilileri ve sevgililerinin yanındaki tutumu hakkında görüşlerini esirgemeye çaba göstermemişti. ama öldükten sonra. Başını hafif sallayarak. Cary Edith Roper'a ne olduğunu. Bildiğimiz tek şey. Çoğu yazarın da söylediği gibi. Lizzie Roper ölmüştü. Lea Nehri'nin bataklığı olarak bilinen korkunç yerden geliyordu. Maria Hyde'ın üç kiracısı vardı: Mr. Đlişkilerinin gerçekten ne olduğunu. Hyde ve Mrs. Bu onurlu lakaba hak kazanmış mıydı? Tabiî ki araştırmadım. ben de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyorduk. eğer bunlara gerçek denilebilirse. Maria Hyde'la arkadaşlık kurduğumu itiraf etmeliyim. Swanny'nin hangi kimliğe bürünmeye çalıştığını öğrendikten sonra merakım giderek artmıştı. O günlerde. Arthur Roper'ın anılarını hiç okumadan Cary'ye geri verdim. Dzerjinski Mrs. hatta geçmiş yayınlan için ne gibi güçlükler açacağını söyleyince vazgeçti. tipik bir Westerby bakışıyla ve son derecede ciddi bir biçimde "Kim olduğunu bulacağım" dedi. kitapta Swanny'nin kim olduğu konusunda en ufak bir ipucu bile bulunmadığını biliyordum. Cora Green'in 1905 sonbaharında Star'da yayımlanan yazısının ilgimi çekebileceğini söyledi. yeni komşum Mrs. Dzerjinski. Green olarak kaldık. o zaman için bile modası geçmiş olmalıydı.' olarak tanınıyordu. Hyde'ın kötü kaderli . Maria Hyde da ölmüştü. ben de yaklaşık on kişiyle birlikte ilk kopyaları düzeltmekle görevliydim. ama ona böyle bir şeyin günlüklerin gelecekteki. "Yaşadığımız sokak. arkadaşı gibiydi. Ne var ki bir melek ya da bir azizin bile Mrs. son zamanlarda bir sürü skandala neden olan o kötü şöhretli aile Devon Villa'yı kendilerine mesken olarak seçtikleri güne kadar sakin ve saygıdeğer bir yerdi. Ironsmith. Swanny hayattayken bu konuyla fazla ilgilenmemiştim. Merakım doğal olarak onunki kadar yoğun olamazdı. Tabiî yazıyı Cora Green kendisi yazmamıştı ama gerçeklerin. bu nedenle Mrs. ondan kaynaklandığı kesindi. bir zamanlar Cora Green'le aralarında su sızmadığı gerçeği de yazının iyiliği açısından unutulmuşa benziyordu. geçen yüzyılın son on yılında. Yakınlığımız birbirimize önadlarımızı. basılı halini görmeden bir eserin ne olduğunu göremezsiniz. Aksi kanıtlanmadıkça insanların iyi olduğuna inananlardan biri olduğum için. hangi suçları işlediklerini bilemem. ben de ona öyle hitap ettim. Miss Cottrell ve Mr. dedim. Hackney'nin en beter yerinden. ama benim için yeterince güçlüydü. Asıl yazarın süslü ve görkemli bir üslubu vardı. Ben insanların iyi yanlarını görme temayülündeyimdir. Margrethe Cooper'ın çevirisini okuduğumdan.

mutfak ve çevresindeki karafatmalar ve böcekler âleminin saygıdeğer davetsiz misafirleri. Zaten talihsiz Mr. oldukça ileri yaşlarda bir beyefendi olan Mr. Başlangıçta. Onun dairesini saygınlıkları konusunda kimsenin en ufak bir kuşku duyamayacağı bir çift. Roper'la evlenince çok rahatladım. Lizzie adamın verdiği. Miss Cottrell'in evden ayrılması Mrs. Bana evin içine düşmekte olduğu korkunç durumu anlatan da Mrs. Sokağımızdaki dedikodulara göre Miss Lizzie ya da yeni adıyla Mrs. Đskenderiye kütüphanesini kül eden yangında yanan bazı edebiyat klasiklerinden nasıl sadece başka eserlerde söz ediliyorsa. duvarlarda ve hatta yataklarda dolaşan 'canlılar'. O günden sonra onu birçok kez gördüm. diğer 'beyefendiler' Devon Villa'da görünmez oldu. Bir öğleden sonra tesadüfen karşılaştık. ucuz bir metal üzerine yapıştırılmış cam parçacıklarından yapılmış. Ne de olsa nişanlısı günün büyük bir bölümünde evden uzakta. evin yaşanlarının kişisel görünümleri ve giyimlerini de ayrıntılarıyla tanımlamıştı. aynı genel hayat felsefesini paylaştığımızı gördük ve iyi bir dostluk kurduk. Miss Lizzie'nin isteksizce sürdürdüğü nişanlılığın onun ziyaretleri nedeniyle bozulduğunu duydum. Ben ve Mrs. Hyde bir gün bana 'Lizzie'nin arkadaşı' adı altında. Mr. Ironsmith kısa bir süre sonra da evden ayrıldı. ve Mrs. Cary British Museum'a da baş vurmuş. Upton kısa sürede aynı zevkleri. Miss Lizzie'nin nişanlısına verdiği söz. işinin başındaydı. Upton'un gözüyle anlatılıyordu. gerçekten de Mr. Çok üzüldüğümü söyleyemem. Cora Green bununla da yetinmemiş. Cary'nin. . Roper'ın Miss Lizzie'nin listesinde yeni bir ad olmaktan öteye gitmeyeceğini. onu başka beyefendilerin ziyaretlerini kabul etmekten alıkoymadı. Upton devraldı. ama bir sonuç alamamıştı. bugüne kadar sürdü. Hyde bana Lizzie'nin Mr. Middlemass'ı tanıştırdı. Mr.Lizzie'nin Devon Villa'yı ziyaret eden beyefendilerle (daha değişik bir ad kullanmak gerekirdi) yaptıklarına iyi gözle bakması mümkün değildi. Mr. Bir gün Mrs. paltosunun yakasındaki kürkten ve altın topuzlu bastonundan da anlaşılacağı gibi varlıklı bir adamdı. Ancak bu kez Miss Lizzie evlilikte kararlıydı. "Miss Lizzie yeni kiracıyla. Gerçekten de dostluğumuz o mahalledeki yasanımızın da ötesinde. Mr. biraz talihsiz ama koşullar ve daha önce yaşananlar düşünüldüğünde haklı görülebilecek bir karar vermiş. Mrs. Devon Villa'daki yaşamı anlatan diğer değerli belgenin." Burada Devon Villa'da hüküm süren koşullar hakkında aynı görkemli ve yüksek ahlaklı üslupla yazılmış çok daha fazla ayrıntı vardı. Roper evlendiği zaman belli bir durumdaydı. Miss Lizzie ona evin dışını gösterirken ben de evden çıkmış bulundum. Ironsmith'in Devon Villa'yı ziyaret etmesi gerekmiyordu o zaten orada kiracıydı. Ironsmith'le nişanlı olduğunu söyledi. ama yine de aralarındaki ilişkiyi yaklaştırmak konusunda iyi niyet belirtisi olan yüzüğü gösterdi. Upton'dı. Mr. beraberliklerinin amacının kilise ve devletçe onaylanmış uzun ve yasal bir ilişkiye dönüştürülmesinin tasarlanmadığını düşünmüştüm. Beatrice Cottrell'in anılarının nasıl kaybolduğu anlattığını hatırladım. Okumaya devam ediyorum. Cottrell'in anılarına başka yazılarda da rastlanmaktadır. Roper'ın ilk çocuğu ve oğlu bu ilginç evlilikten sadece altı ay sonra doğdu. Middlemass en az elli yaşında. Hyde'la aralarında geçen ve bu ayrılmaya neden olan şiddetli tartışma da Mrs.

ama o beni tanımamazlıktan gelmeyi tercih etti. Roper kendim tutmayı başarmıştı. Devon Villa'da kendi öz kızının çalıştığı o belirli evlerden birini işletiyordu. Cobb'a (ya da Hobb'a) bu kadar yaklaştırması. onun Mrs. Roper çocuğun ilgisizlikten. O gün beni görmemiş olmayı tercih edeceği açıktı.ne var ki bu hayranların ardı arkası kesilmiyordu. Başka bir evde uşak olarak çalışan biriyle evlenmek üzere nişanlanmıştı. Florence o evde. Mrs. Ona her zaman acıdım. yakınlık gösterdiği kişi kocası olsa. O günlerde sık sık görülen bir diğer ziyaretçi de Cobb ya da Hobb. sokakta Mr. bu tartışma sözlü ve fiziksel şiddete kadar vardırıldı. daha sonra bir satıcıyla konuşmak için ön kapı merdivenlerini indiğimde ne kadar gayret gösterirsem göstereyim. Roper'ın uslandığını. Üzülerek de olsa. sadece duyduklarımdan kim olduğunu kesinlikle çıkaramazdım. yanındaki genci Mr. Ironsmith'ten başkası değildi. adamın beline sarılmasına izin vermesi anlaşılacak ya da kabul edilebilecek davranışlardan değildi. Sık sık bana açılıp genç yüreğinin derinliklerindeki sırları anlatırdı. Roper'ın yeni bir hayranı değil de Florence'ın nişanlısı olduğunu öğrendiğimde çok rahatladım. Devon Villa'daki utanç verici durum karşısında orada daha fazla kalamadım o yılın kasım ayında talihim yaver gitti ve Stoke Newinoton'da kendime uygun bir yer buldum. O güne kadar nerede olduğunu bildiğimi iddia etmem yanlış olur. bütün bu işlerde Mrs. bu kocaman bir yalan olurdu. Gazete sayfalarında Mrs. ağzında bir puro vardı. Daha sonra ne bahane uydurulursa uydurulsun. Roper karısının 1904 mayısında doğurduğu kızın babası olmadığından kesinlikle emindi. zavallı Miss Cottrell'in eşyasının kaldırıma atılmasıyla sonuçlandı. Ne kadar inanılmaz olsa da doğurduğu o sağlıklı oğlandan nefret ediyordu. nişanlısının efendileri Cary'de görkemli bir evin nimetlerinden yararlanıyorlardı. Mr. ancak aynı patika üzerinde birbirimize doğru yürüdüğümüz için. bunun sonucunda da taşındım. Mrs. yapacak bir şeyi kalmamıştı. çünkü son derece belirgin bir sömürge aksanıyla konuşuyordu. Çocuk henüz küçükken Mrs. Roper'ı London Fields'ta o adamla kol kola yürürken gördüğüm zaman ne kadar şaşırdığımı tahmin etmek kolay olacaktır. Roper'ın şehvete olan düşkünlüğü anlayışla karşılanabilir. taşıyamayacağı kadar çok ağır iş yüklendiğini görüp üzüldüm. Ekose bir palto ve geniş kenarlı şapkasıyla oldukça şıktı. yeni bir çocuğun bakımını üstlenemeyecek kadar çok işle baş etmek zorundaydı. Mr. Onu daha önce görmeseydim. Roper'ın başka bir eski arkadaşıyla tanıştım. sadık ve bağlı bir eş ve anne olarak yaşamaya başladığını söylemekten ne kadar mutluluk duyardım! Ne yazık ki. O gün komşu evde korkunç bir tartışma oldu. adında başka bir gençti. Ama yüzünü Mr. Mr. Yüzünü becerebildiği kadar topladı. Kısa bir süre sonra. Roper'ın arkadaşı 'Bert' olarak tanıştırdı. Bunu duyduğumda ve Devon Villa'nın bodrum katına indiğinde. Kızın asıl babası kim olduğunu bildiğimi iddia edemem. Bu kişi buradan birkaç yıl önce ayrılmış olan Mr. Kısaca söylemek gerekirse. Roper'la Devon villa'nın kapısının önündeki sohbetini duymamı önleyemezdim.Bütün bu olanlardan sonra Mrs. gıdasızlıktan ve hatta isteyerek yapılmış kötülüklerden ölmesini engellemek için bir bakıcı tutmak zorunda kaldı. gencin korktuğum gibi Mrs. Roper'ın uzun süre yaşadığım evin hemen yanındakinde korkunç biçimde . kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz. Middlemass'ın bir arabanın içinde Devon Villa'sının önünde görünmesi çok gecikmedi. Miss Cottrell'i evden ayrılmak zorunda bırakanın. Hyde'ın önemli bir rol oynadığı sonucuna varmak zorundayım. daha sonra benim yapacağım gibi bir konuşma olduğundan kuşkum yok. Onu görür görmez tanıdım.

acilde yatıyordu. Tabiî. Paul Öğretmenler Odası'nda zaman geçirenlerden değil. Tabiî. Harry Amca'yla eskisinden çok daha fazla birlikte oluyorlardı. diyelim inanılmaz bir rastlantı sonucu öğrense de bana söylemez miydi? Son günlükler. buna karşılık bağımsızlıktan. ya derste ya da kendi bürosunda bir öğrenciyle görüşmededir. sinemaya ya da tiyatroya gitmelerini engellemedi. sonunda hep bu konuya dönmüştüm. British Museum'a. siyasetten. Ellilerindeki veya altmışlarındaki Asta kendini çok yaşlı görüyordu. Cevaplardan biri. Bu defterlerde gündelik hayata. Bu büyüleyici bir şeydi. Gerçekten de Paul'e genel olarak günlüklerden değil. sevgili olmaları imkânsızdı. uluslararası olaylardan ve bedensel korkudan söz ediliyordu. Bu konuda felsefe yapıp komik olmaya çalışmasına rağmen. Birçok konuda Swanny'nin mirasçısıydım. Kanıtları bir kenara bırakıp. Yani Margrethe Cooper onları daha çevirmedi. ben de Swanny gibi öğrenmek istiyordum. merakımın Paul'e günlüklerden bahsetme arzumdan da güçlü olduğunu anladım. aralarında kişinin de kurduğu bir sınıf engeli vardı. hayvanat bahçesine. Bunu anladığımda işine telefon edip özür dilemeyi. bir arkadaşlığın tarihçesi değil. evinde bir Yahudi sakladığı için Nazilerce kurşuna dizilmişti. beraberce çay içmelerini. Swanny'nin kim olduğuyla ilgili konulardan söz etmek istemiştim. ne de aralarındaki toplumsal uçurum onların birlikte yürüyüşe çıkmalarını. Günlüklerdeki sayfalar Harry Amca'nın ne yaptığı. Nasıl bilebilirdi. Yine de ne evli olmaları. Uzun saatler hatta günler boyu kocasıyla hiç ilgilenmemeyi. Londra'nın öbür ucunda bir hastanede. 1955 ve 1967 arasında yazılan defterler henüz çevrilmemişti. Ondan çok daha az heyecan duymakla birlikte. hatta aynı yatağı (altı aydan beri Paul'le birlikte kullandığımız yatak) paylaşmalarına rağmen onu yok saymayı başarıyordu. hatta Harry Amca'nın ne yiyip ne içtiğiyle doluydu. aynı evi. kesinlikle nedenini bilmediğim bir konu hakkında her zaman yaptığıma başvurdum. Harry'yle tanıştığında da yaşlanmamıştı. Bütün ömrü boyunca yaşlı değildi. "98 Numara"nın önüne neredeyse bir bomba düşmüştü. tahminler yürütmeye çalıştım. 1919 yılında. bu akşam da doktorlardan biriyle görüşecek ve annesinin durumunu öğrenmeye çalışacaktı. Benim aradığım bir esrarın anahtarıydı. O akşam buluşmayı da kararlaştırmamıştık. Onu seviyordu. Harry Amcanın ne dediği. Demek ki onun konuşmak istemediği konu buydu. Annesi çok hastaydı. yine de ilişkileri hiç cinselliğe dönüşmedi. ama . Harry Amca'nın da ona âşık olduğu kesindi. kendi duygularıyla doluydu. sonra da isteksizliğinin nedenini sormayı düşündüm. ama imkânsızdı. Paul bu defterleri çevirmeye başlamıştı. dosttular." Asta'nın savaş yılları ve savaş öncesi yıllarla ilgili günlükleri 1925-1934 dönemine kıyasla çok daha fazla kendisiyle. biliyor olmasıydı. evlerin içi ve döşenmelerine daha az rastlanıyor. böyle durumda da telefona cevap vermez. Danimarka'da yaşayan bir aile dostu. demek istiyorum. evli birer insan olarak her ikisinin karşısında ahlakî bir yasak olmasıydı. parklara. asıl endişesi orta yaşlılıktı. Bunu düşünüp bu isteğin kendini belli etmeden yüreğime nasıl yerleştiğini gördükçe. bir hafta önce şiddetli bir kalp krizi geçirmişti. Paul her gün annesini ziyarete gidiyordu. Arkadaştılar. başlangıçta bütün bunlarla son derece ilgilenen Paul'ün birdenbire neden Swanny'nin kimliğiyle ilgili her sözden kaçındığını düşündüm. öyle demişti. Günlüklerle ilgili olarak ne söylemeye başlarsam başlayayım. Ama bu yanı dışında Harry beni ilgilendirmiyordu.öldürülmesi haberiyle karşılaşana kadar ne Roperlardan ne de Maria Hyde'dan bir daha söz edildiğini duymadım. Bunun cevabı. hemen hemen hiç aramamıştım. Neden? Ama onu işinden çok az.

sonra birden günlüklere düşman kesilmiş ve ilgisini kaybetmişti. olup biteni bilmesi gerekirdi. Hansine'nin bir şeyler bilmesi hep mümkündü. Paul telefon etti. yine çıkmaza girmiştim. bunun kalbime yazıldığını söylerdim. Yine Hansine'e geri dönüyorum. bildiklerini o zaman on bir yaşına yeni basmış torununa anlatmış olabilir miydi? Hayır. Marie'nin bu öğleden sonra çaya gelip Padanaram'ı Ann'e yedinci doğum günü hediyesi olarak vermek istediğini söylemesi. Akşam olmuştu. Eğer duygusal bir kadın olsaydım. çok değişik bir şey olmamışsa. bir elimde Encyclopaedia Britannica düzeltme yapıyordum. Marie'nin kendi Padanaram'ından Swanny'nin yanında bahsetmemesinden. kafamda düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum. Telefonda annesinin öldüğünü söyledi. yoksa Rasmus'un yaptığı ve Swanny için olmadığını öğrenince öfkelendiğim o aptalca oyuncağı değil. bana bile söyleyemeyeceği bir şey okuduğunu düşündüm. bakmam gerek. bana yıllar önce Lavender Grove'da geçip giden günlerimi hatırlatıyor. ne tuhaf bir rastlantı. at den var skrevet i mit Hjerte. Ya da belki anneannesi ona bir şeyler anlattı. ama kızına anlatmış olabilirdi. O evi çok sevdim. Buradan ileriye gidemedim. Hansine Lavender Grove'da Asta'yla birlikteydi. büyük olanı demek istiyorum. Belki yanılıyorum. anneannesiyle ilgili bir şey. men jeg kan huske den. Paul de yazdıklarını gördü. 1954'te ölmüştü ama Asta günlüklerinde Hansine'nin ölümü hakkında pek az şey yazıyor. Paul hastaneye varmadan birkaç dakika önce ölmüştü. at vi maatte tage fra Padanaram ogkomme hertil. saa vildejeg sige. Peki. Padanaram'dan ayrılıp buraya geleli bugün tam on beş yıl oldu. Kendi kendime onu sadece iten bir şey değil. ama hatırlıyorum. bir elimde Asta'nın kopyalan. der er dramatisk anlagt. Yirmi dördüncü bölüm 4 haziran 1947 Det er nfjagtig femten Aar siden idag. Hvis jeg var den Slags Kvinde. Jeg skrevikke Datoen ned nogen Steder. Anneannesi. konuyu Swanny gelmeden önce açıp bitirmesinden memnunum. Doğum günü aralıkta galiba. Belki de yorumlarını bir sonraki yılın defterine saklamıştı. "Doksan sekiz" o kadar kötü değil ama çevresi dökük. Tarihi hiçbir yere yazmadım. ama hâlâ Rasmus'un onu .

kimseye ondan şikâyet etmedim. korkuyorum. güzel yemek olmayacak. ondan bir şey çıkmayacağından eminim. günlüğünüze yazabilirsiniz. ama Harry'nin gelmesinde ısrar edeceğim. o kara kutunun içinde dimdik otururken neye benzediğini biliyor mu. oysa söyleyebilirdim. Hiç sevmedim.parti fikrinden bütünüyle vazgeçebilir. Joan Cropper iyi bir işi olan. Marie bundan hoşlanmazsa -Swanny hoşlanacak. yemekler daha da kötüleşti. bizimse düştüğümüz söylenebilir. Aptal ihtiyar! Eğer Swanny yoksul biriyle evlenip yolun öteki yanında. Harry'ye bile bir şey söylemedim. iyi olmayacağını biliyoruz. Ama gerçek olanı. Hayatında hiç düşlemediği bir yere yükseldiği. ondan bir şey saklamanız gerekmez. Sebzeyle doldurulmuş talaş böreği konserve çorbaya benziyor. ifadesiz gözlerini ve aptalca tebessümünü gördüğümde. Hornsey'de otursaydı. Yıllar boyu düzenli olarak tutulan bir günlük sadece hayatınızın ve düşüncelerinizin kaydı olmakla kalmaz. Neyse. fötr şapkasıyla. bunu şimdiden görüyorum. hiç güzel yemek yok ki. aklınızdan geçenleri. Frascati'de verecekleri ellinci evlilik yıldönümü partisini konuşmaya geldiler. ne kadar kötü olursa olsun. Bu züppelik falan değil. Bana göre kırk dokuz yıldır birbirimizi sevmeyen kocamla elli yıl birlikte olmamızı kutlamak çok gülünç! 15 eylül 1954 Rasmus hayattayken. yavaş yavaş bir kişilik de kazanır. savaşla birlikte kayboldu. Hansine'nin davet edilmesini kabul edemem. Marie'den geldi bu fikir. Kızlar. kimin ona ne kazık attığımı.itmesinden incinmiş gibi geliyor. Neye benzediğin-sert yakalığı. görürdüm onu. bir ya da iki şey hatırlıyorum. Sevmiyorum. Neyse. Daha neler! Tabiî. ben de duygusal bir kocakarıyım. ihtiyaç hissetmedim. Bana sadece o eski günlerimi hatırlattığı için değil. Đşlerin bozulup Westerby Autos'un kapandığı günden beri her dakika. tam olarak öyle olmadı. yemeği boşverelim. Yazdıklarımın tam gerçek olmadığını biliyorum. Restoranların verebildikleri tek şey talaş böreği ve sütlü pelte. insanlar onu bu kadar kötü dolandırmasalar bugün nerelerde olacağını anlatıp duruyor. "98"den çok daha iyi bir evde oturuyorlar. merak ediyorum. kendi partime kendi istediğim insanları çağıracağım. iyi para kazanan biriyle evlendi. Galiba savaş bittikten sonra. Geri döndüğü o geceyi hatırlıyorum ama yazdıklarım farklı. Harry'ye bayılıyor. Neyse. zamanının çoğunu onun evinde geçirip nasıl kazıklar yediği hikâyeleri anlatarak Torben'i canından bezdirmesi. karısıyla tabiî. Yine de onu sevdiğimi söylemenin bir anlamı yok. hâlâ çıkarmadığı tozluklarıyla o eski Fiat'ın. . Buna rağmen benim kadar sert bir kadının bile şefkatin tuzağına düşmemesi mümkün mü? O yaşlı bir deliyse. Komik olanı da Rasmus'un şimdi Swanny'ye harika davranması. Bunların hepsi saçma! Her şeyden önce. onu sevmemem. Davetli listesi sorun olacak. ama ona söylemeyeceğim. hiç de bana uymayan bir duyguya kapılıyorum. Sam'in ölümünden beri Hansine de onların yanında. Bunda çekineceğim bir şey yok. Ona bakıp hatırlıyorum. kimin ondan neyi çaldığını. Günlüğünüz her şeyinizi söyleyebileceğiniz bir kişidir. "Bütün bu züppece tutumlar. ama onun o kocaman kırmızı suratını. Mor" diyor bana. ki hatırlatıyor. şikâyet etmek istediğimde günlüğüm vardı. Hansine'nin gelmesini istemiyorum. Ya da dünyanın kötü dediği şeyleri. Yüz yıl önce.

ikisinin arasında altmış yıl vardı. Harry dahil. Harry onu çok özledi. Şimdi düşünüyorum da. biraz da gergin bir sesle "Asta. bana en küçük bir ipucu bile vermeden. Belki de onu hiç de sevmediğimi gördüler. ben de kıskandım. Rasmus'tan hiç şikâyet etmemiş olsam da bu. Karısı öldü. Charlotte Sokağı'nda nefis bir Fransız restoranına götürdü. Cenazeye gitmeyeceğim. Bunları iyi bilmesi gereken Marie bile Rasmus'un çok hasta olduğu son aylar boyunca. hiç dönmem. O günlerde her şeyi yazdım. ama ben bir sürü Danimarkalı kadının tersine. Hayatımda gereğinden fazla cenaze oldu. Çocuklarımdan hangisiyle beraber oturacağım? Cevap Swanny'yle.Dünyada bunu yapabileceğim başka bir canlı yok. Üstelik cenaze töreni yapacakları gün. Ne de olsa yakında yetmiş yedi olacağım. bir iki kelime yeter. Kesin olarak emin değilim. Galiba beşinci kez. ama buna yakın olmalı. Beklemiyordum. Birlikte öğle yemeği yemeyi önerdi. Harry'yle tiyatroya gidiyoruz. Đşte öldü. bir teki dışında. Harry yas tuttu. Harry'nin karısı öldüğünde. 3 nisan 1957 Hayatımda sadece iki evlilik teklifi aldım. öldüğünde insanların bana onu ne kadar özleyeceğimi söylemelerini engellemedi. Harry son zamanlarda puroya dadandı. ama ölmüş bir kadını kıskandığımı biliyorum. hepimiz tiyatro oynadık. Harry'den biraz daha uzakta olacağım tabii. kelimeler sonsuza kadar yaşar. ikincisiyse bugün geldi. Bu konuda hiç kuşkum olmadı. Onu özlemiyorum. onu aramıyorum. o da yetmiş beş yaşında. 23 kasım 1954 Herkes birbiri ardına ölüyor. onu sandığımdan da çok arayacağımı söyledi. puro içen bir erkek görmek hoşuma gidiyor. beni Londra'ya. Harry'ye söylemekten çekindiğim binlerce şey var. ikimiz de aynı yemeklerden ve çok yemekten zevk alıyoruz. Şimdi de Hansine. Birlikte yemek yemekten hep hoşlandık. karısını özlediğinde bunu ona hatırlatmayı düşündüm ama yapamadım. Öte yandan bu günlüğe. ama günlüklerime geri dönmeyeceğim. sigara ya da puro içmiyorum. Sonunda özgürüm. hepsi de bunu biliyordu. Cenazeden sonra konuyu açtığımda. . Yemekten sonra kahve ve konyak içiyorduk. Hard Times'ı yeniden okuyorum. Joan Sellway bana siyah çerçeveli adi bir kart gönderdi. ama artık onun da bir arabası olduğuna göre. Böyle bir şey söyleyerek karşınızdakinin sizden nefret etmesine neden olabilirsiniz. benimle evlenir misin?" dedi. bu da hoşuma gidiyor. Purosunu yaktı. Birincisine aptal gibi evet dedim. her şeyi yazdım. üç yıl önce falan olmalı. Ne yazdığımı hatırlamıyorum. Onun karısıyla hiç de evlenmek istemediğini söylediğini hatırladım. bunun pek bir önemi yok.

Çıplak vücudum da iyi bir ütüye ihtiyacı varmış gibi duruyor.Hep merak ediyorum.Evet. Galiba rengim biraz soldu. Oysa şimdi içi kurumuş bir kadınım. Evet evet.Söylenmesi gerekmeyen hiçbir şey olamaz. Benimki kadar uzun bir hayatta. . samimiyet. dedim. geçmişte neler duyduğunuzu. dedim. öyle sandım. . Bir kabuk kadar kuru ve kapalıyım. Ama birbirimizi hiç bırakmayacağız. hatırladığını iddia eden yalan söylüyordur. onun bekâr bir erkek olarak Islington'da çalıştığı. . yine çok geç olacağını da biliyordu. ne kadar yakışıklı olduğunu ve beni arzuladığını hatırladım. evliliğin ne anlamı olacak? Evlilikte isteyip de elde edemediğim tek şey buydu. Bir erkeğin bana bakmasından. Đçinde böyle bir şey olan bir evlilik önermediğinden eminim. . "Bundan en ufak bir kuşkum olmadı. öyle değil mi? Bilemediğini söyledi. Ben de kocamı bırakamazdım. dedi. Ya da. tek bildiği artık çok geç olduğuydu. Gerisi. sevgi dolu söyledi. evet. bu fizik olarak mümkün olamaz. kimse günlüğüne böyle şeyler yazmaktan hoşlanmasa da gerçekten kurumuş. Peki o zaman. Bir anlaşma yapıp sonuna kadar bağlı kalıyorsun ama aslında bu çok saçma. "Bizim aramızda böyle şey olmaz" diyeceğini kesin olarak biliyordum. Çılgın gibi düşünüyordum daha önce hiç düşünmediğim gibi düşünüyordum. demek istiyorum.Seni seviyorum. bir insanın en kötü halini görmek. Ürperdiğimi hatırlıyorum. seni seviyorum. evliliğin sevmediğim yanı. bizim de Lavender Grove'da oturduğumuz günlerde tanışmış olsaydık. Benim dışımda. yeniden birbirimizin gözünün içine baktığımız uzun bir sessizlik oldu. bunu söylemeye bile gerek yok.Öyleyse.Tuhaf.Bir zamanlar evlenirdim. bu kadar iyi ve ahlaklı olmak bize ne kazandırdı? Evlendiğimiz insanlara bağlı kalmak. neler düşündüğünüzü hatırlamanın mikanı yoktur.Ne söyleyeceğimi bilemedim ki bu başıma kolay kolay gelmez. değil mi? Birimiz ölene kadar dost kalacağız? . Yüzüm de kızarmadı.Mrs. Onun için söylemedim. Cevapları bilemiyordu. senin de beni sevdiğini biliyorum. Duke'ü terk edemezdin. dedim. Hayır diyeceğinden korkuyordum. giderek artan küçümseme duygusu. Asta. . yine de gençken onu ne kadar arzuladığımı. kırışıkları başka türlü düzeltmek imkânsız. Bunu büyük bir sıcaklıkla. dedim. Duke" diye bahsettim. . Ona söyleseydim. Tuhaf ama. Ben yazarım. Ondan hep "Mrs. Belki de yaşlanınca insanın yüzü kızarmıyor. Sanki hayır diyeceğini biliyordum. Sadece "Hayır" dedim. Galiba fazla inatçıyım.Hayır Harry. Gençliğimizde buna onurlu davranış derlerdi. evlenemeyeceğimiz günlerde. dedim. Daha sonra birbirimizin gözüne baktığımız. kadının adını hatırlayamıyorum. başımızı başka yönlere çevirdiğimiz. seninle evlenmem. dedi. . Yatakta bir erkekle o şeyleri yapacağımı sanmam. . bana dokunmasından utanırım.

içinde Georg Stage ile ilgili bir bölüm olacak. Rasmus hayatının sonuna kadar ondan nefret etmeyi sürdürürdü. Çağırmayı gerçekten istediğim biri de Swanny'nin öğle yemeği davetinde çok ilginç bir konuşma yaptığım Mrs. Bunu yazmayı en sona bıraktım. Bir insanın çocuğunu kaybetmesi korkunç bir şey. Jorgen. Sonra hemen çıktım. sonra kendi kendime sordum. En büyük kızını da davet edeceğim ki. Housman ölmeseydi. ama bugünlerde gençlerin nerede olduğunu tahmin etmek imkânsız. merak ediyorum. Zavallı çocuk. ama yeni soyadını hatırlamadığım Margaret Hammond. ara sıra yaptığı gibi. özellikle de uzun zamandan beri serbest kalıp Mr. Harry hiçbir yere gitmedi. Anladığım kadarıyla Knud'un prostatından bir derdi var. Elimi aldı. Ama çok uzun süre önce en iyisinin duygularımı göstermemek. erkeklerin çoğunda olan bir şey. John ve karısını çağırmıyorum. bunun için birkaç dakika geçmesi gerekli. Şok insanı hemen etkilemiyor. Tam da çıkıp davetiyeleri almaya hazırlandığım bir sırada. Tabiî Mrs. öptü. ama şok hâlâ geçmedi. Harry'yi getirsin. bekliyorduk. Ann'ı da çağıracağım. kim aldırır? Şimdi artık kim aldırır? 5 ekim 1964 Ann telefon etmedi. davet edeceğim kişileri düşünüyordum. Bunu biliyorduk. 16 haziran 1963 Gelecek ay için düzenleyeceğimiz. Yapılacak en iyi şey. seksen üçüncü doğum günümde vereceğimiz çikolata partisi için iki düzine davetiye aldım. Housman'ı. oyuncak bir bebek gibi başımı sallamaya devam ettim. Knud ve Maureen'i de davet etmek zorundayım. Swanny bana aldığı imzasız mektubu gösterdi. Neyse ki bir grip salgını onu alıp götürerek herkesi sevindirdi. O orada olmasa. Tabiî Swanny ile Marie de orada olacak. neredeyse konuşamıyordu. aslında gerçekten yalnız kalmak istedim. korkunç haldeydi. Evans. Galiba kadınlar erkekler gibi uzun zaman kavgalı ya da dargın durmuyorlar. Willow Caddesi'nde yürürken az da olsa titriyordum. ama bugün öğleden sonra gelip Marie'nin öldüğünü söyledi. Elleri titremeye başlayalı beri Harry araba kullanmaktan çekiniyor. Aslında bunu belki de hiç yazmayacaktım. Ann'ın nerede kaldığım bilen var mı? Tek bildiğim. neden bilmem. Benim yaşımda. ama bu kadar yolu göze alacaklarından kuşkuluyum. sakin olmak. bunu yazmaktan mutluyum. annesinin yanında değil. kendini tekrar etmemek mümkün değil. Yazdığı kitap basılınca sözünü tutup bana bir tane gönderecek mi.Başımı salladım. Rasmus'un cenaze töreninden beri John'u gördüğümü sanmıyorum. Danimarka'ya döndüğünü söylediler. Cline ve evlenen. kâğıdı elinden alıp yırttım ve yaktım. belki de en korkuncu. Eminim Mr. Kendimi "Bütün bunları daha önce yazmıştım" diye düşünmekten alamıyorum. söyledikleriyle fazla ilgilenemedim. onları neredeyse hiç tanımıyorum. Ama o kahrolası şeyi burnumun ucuna tutunca çok gergin olduğunu gördüm. bütün vücudu titriyordu. Hammond'la evlenmek isteyen Mrs. Bir an için konuşamadım. Mrs. Swanny'ye Margaret'in yeni soyadını ve nerede oturduğunu sormalıyım. bir çikolata partisi kutlama olamaz. hayata devam etmek olduğuna karar .

bu günlüğün. yedi yaşındayken Bornholm'deki tatili. ortadaki yıllar. adamsa bir kütüğe benziyor. akşamın çok erken saatlerinde. "Asker! Đleri. oysa eskiden hiç böyle . ama en küçüğümü. hasta olmasını. Çocukluğumu. onu uyandırmamak için odadan emekleyerek çıkmamı hatırlıyorum. 21 nisan 1966 Gazeteler cinayet davası haberleriyle dolu. Lancashire'da çocukları öldürmekle suçlanan Ian Brady adında bir adam ile Myra Hindley adında bir kadının duruşması Dikkat çekici ama korkunç. Yüreğim bütün bu yıllar süresince aldığı darbelerden katılaşmış gibi davranıyorum. Hayatımın onca yılı elimden kayıp gitti. işin tuhafı da bazıları buna inanıyor. Hafızam artık delik deşik. bunları unutuyorum. şimdi bu kararın ne kadar anlamsız olduğunu görüp gülüyorum. Kadın fotoğraflarında olduğundan da yaşlı görünüyor. 2 ekim 1966 Artık akşamları çok yorgun oluyorum. Bazı şeyleri. Bir zamanlar bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. dedelerinin arasında bir Alman olduğundan eminim. gerçek olduğunu hatırlıyorum tabiî. çünkü neredeyse tamamım unuttum. o evin benim olmasını istediğim. Hatırlamadığımı söyleyince. Bence kadında Alman tipi var. O dönemden bazı günleri en ince ayrıntılarına kadar hatırlayabiliyorum. Torben'in dediği gibi. Şimdilerde bütün duygularımın kuruduğunu iddia ediyorum. tek hatırladığım kadını bir kere gördüğüm.vermiştim. Dik durmayı öğrenmem için Frederikke Teyze beni hep başımda bir kitapla yürütür. nefret ettiğim o yoğurt çorbasını içirir. Bazen. marş!" En iyisi.bir ölüm ilanına benzemeye başladığını düşünüyorum. Bu dava bana Londra'ya ilk geldiğimiz dönemlerde Navarino Caddesi'nde işlenen bir cinayeti hatırlattı. böylece bana karşı sorumluluklarından kurtuluyorlar. Tanıdığınız birinin daha sonra bir insan öldürdüğünü öğrenmek ilginç olmalı. elli üç yaşında olmasına rağmen benim için hâlâ küçük olanı kaybetmeyi beklemiyordum. annemim hep yatakta. insanlar birbirinin peşi sıra ölünce. ne zaman. bitirene kadar da masadan kalkmama izin vermezdi. ne evin ne de oradakilerin adlarını hatırlayabiliyorum. Swanny'nin sorularına son vermesini isterdim. geriye sadece on yılın solmakta olan bir cama çizilmiş resim gibi bulanık parçaları kaldı. Şimdi istesem de yazamam. inanmıyor. yukarıda. üzüntüyü yürekte tutmak ya da yazmak. Hatırlamadıklarım. yaz tatili için Strandvej'deki eve gidişimizi. galiba inanmak istiyorlar. nasıl. ama kim. Bir katil tanımış çok insan yoktur. 4 haziran 1966 Bu unutkanlıktan nefret ediyorum. oysa yirmilerinde.

Kim olursa olsun. Zatürree olmuştu. Yazdıklarıma aşk mektubu diyor. Seksen beş yaşındaydı. yeterince uzun dersiniz. ama onun eve bağlı olmak zorunda olması. mektup yazdı tabiî. Asta. gece uykusunda öldü. ben ölene kadar hayatta kalmasını isterdim. sanki Robert Browning'inkiler gibi. John's Wood High Street'teki kadına gittim. mektuba yazmadı. O Browning mektuplarını birlikte okuduk. St. ona aşk mektubu yazan tek kadının ben olduğunu anlatıyor. Sadece elimi tutup gözlerimin içine baktı. bana kalsa. çünkü hepimiz gittikten sonra. onunla evlenmek istedim ama o istemedi. hem de düzenli olarak. Hayat bitti gibi hissediyorum. Birinci Dünya Savaşı'nda gaz soluduğundan her kış ağır bir bronşit geçirdiğini anlattı. Browning gibi demek istiyorsun. benim de taksi için Swanny'ye güvenmek zorunda kalmam. Haftada bir iki kere görüşüyoruz. Galiba yazdıklarım da giderek kısalıyor. Duymadığımı söylemedim tabiî. "Bırak böyle düşünsün" dedim kendi kendime. bunu ne kadar sevindiğimi saklamak için söyledim. Şimdi burada kesip Harry'ye yazacağım. elimi öpemeyecek kadar güçsüzdü. Ama bütün bunları söyledi. Taksiler çok pahalı. ama durmayacak. Tek hatırladığım. ev hakkında. değil mi? dedim. devam etmesi gerek. Birinci Dünya Savaşı'nda sen Fransa'dayken karın sana mektup yazmış olmalı. Öldüğü zaman değil. .Yirmi dört. . dedi. ama sonuna doğru. bu da güzel bir yaş. hepsinin beni ne kadar özledikten hakkında. ama bunu daha önce hiç duymamıştım. Galiba kimsenin fırsatı da olmadı. Sanki. Hastane yatağında yatarken bana güzel bir şey söylemedi. Taksi parasını eski elbiseleri sattığımda gelen paradan ödüyorum. yatmış ölümü beklerken. o puroları içtikten sonra ne kadar öksürdüğüydü. Çok heyecanlandı. 2 eylül 1967 Her şey bitti. yanındaydık. Đngilizce yazım hâlâ kötü ama Harry aldırmıyor. . işleri güçleştiriyor.siyah Chanel tayyörümle Patou elbisemi sattım.Peki ya yirmi beş yaşındayken âşık olduğun o kız? . okudukta sonra Harry'ye verdim. Yirmi dört yaşındaydım.değildi.Oh. hastalığı çok ilerlemişti. . bu kadar güzel ve bu kadar iyi saklanmış elbiseler beklemiyordu. mavi. Babası ölürken yanında olmam için bana kızını gönderen o kadına şükran borcum hiç bitmeyecek. aslında birlikte de değil. kızlar hakkında. Seninkiler muhteşem aşk mektupları. Mektupları kütüphaneden aldım. dedi. Daha önce kimse bana güzel yazdığımı söylememişti.Mrs. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. Gerçekten de ona âşıktım. Kızlarından biri. Onun yerine şimdi Harry'ye yazmaya başladım. ama bunlar aşk mektubu değildi. O kadar bencilim ki. Seninkiler gibi değildi. beni sonsuza dek seveceğini falan. sonunda verilen ilaçlar da bir işe yaramamaya başladı. ama benim için yeterince uzun olmadı. Onları Paris'ten mi almıştım? Yoksa Londra'dan mı? Hatırlamıyorum.

dünmüş gibi değil. . Çok parlak bir günlük yazısı değil. Ağlamam. tam Torben eve girerken geri döndük. yargılamayı da öldükten sonra yapmak daha akıllıca olurdu. taşıdığım çiçeklere uzun uzun baktı. Đnsanlar hakkındaki iyi ve güzel şeyleri onlar hayattayken söylemek.Neyse işte. Bu sabah. ama bunu yazmak niyetinde değilim. Belki de bütün bu defterleri yakarım. oraya yalnız gitmeliydim. geceyi çıkaramadığını bildiren bir telefon geldi. Yirmi beşinci bölüm Joan Sellway yaşasaydı. onlarla birlikte her zamanki gibi akşam yemeği yedim. Edebî yeteneğimin en güzel örneği de değil! Ama hiç olmazsa ağlamadım. bunu bir düşüneceğim. ama izin vermedim. Onu her zaman düşüneceğim. Annesinin öldüğü günün öğleden sonrasında. ama bir açıklama yaptı. her zamanki saatte odama çıktım. Beni hastaneye Swanny götürmüştü. bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. çünkü en çok dünü unutuyorum. unutacağım son şey Harry'nin kır çiçeklerinden hoşlandığı. artık yok. Parklarda birlikte yürürken hep arsaların yanında durur. Çok gençken yazdıklarımı yakmıştım. Bu. kafamdan geçenlerden ona hiç bahsetmedim. 9 eylül 1967 Ölü gibi yorgunum. bence haksız da sayılmaz. Konuyu ilk o açtı. bütün gün orada kaldım. Hayır. onun hakkında bir yargıya varamayacağım kadar yakın olacaktı. odama çıktım. Swanny götürmek istedi. Öyle çok olumsuz bir yargıda bulunmadı. Yukarıya. Beş dakika önce olanları hatırlamazken günlük tutmak saçma olur. günlüğüme yazacağım son yazı olacak. biraz utanıyordum. bütün gün ve bütün gece onu düşünüp bunları yazdım. onun için gerçek çiçeğin bu olduğunu söylerdi.Swanny Teyze'nin aldığı o imzasız mektuptan bana söz edişini hatırlıyor musun? Bütün dertlerin başlangıcı olan mektuptan? . Çok yorgunum. ama hafızam ne kadar zayıflarsa zayıflasın. Hiçbir şey söylemedim. Harry'nin cenazesine gittim. Söylenecek başka şey yok. Annesi hayattayken onun hakkında tek bir olumsuz söz söylemeyen Paul ise ölülerin ardından konuşmama kuralını izleyenlerden değil. Elimde sanki bir demet ısırgan otu varmış gibi. ne de olsa Harry kocam değildi. ama sarılmasına izin vermedim. Swanny beni teselli etmeye çalıştı. en iyi arkadaşımdı.

dört ya da beş.Annen sana hiçbir şey anlatmadı mı? . Bir imzasız mektup yazarının oğlu olmakla gurur duymuyorum. yirmi dört yıllık evliydiler. Konuşmakta güçlük çektim. ikimiz de sessizdik. insanları anne ve babaları yüzünden suçlarlar. .Mektubu onun gönderdiğini mi? "Yazdığını" diyemiyorum. Dehşete kapıldım. Galiba hep bahane olarak buna benzer şeyler uydurulur. .Bir sürü. Bir gün bir şeye öfkelenmişti. Yüzüne baktım. sana o zaman söyleseydim hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyebilir misin? Đşin kötüsü. Teyzene gönderdiğinden önce. ona hiç uymayacak kadar uzaklaşmıştı. Farkına varmı4tı. Bir şeyler değişecekti. Sonra ona neden korktuğunu sordum. Bunu dünyanın en basit şeyiymiş gibi söyledi. kendi içine çekilmiş. bir tanesini de oğlunun homoseksüel olduğunu bilmeyen bir anneye. Söylediklerini düşündüm. onlarda da aynı kusurların bulunduğunu sanır. gözlerinin boşluğa bakmasını hiç unutmadım. .Hayır. Mektuptan söz ettiğimde. ama ona bu fırsatı hiç vermediğimi de söyleyebilirsin. . Aramızdaki sorunu ona mektuptan söz ettiğim dakikaya bağlayabilirini. O gün yüzünün kararmasını. bu kadarı abartılı olur. birbirimizi kolluyorduk. Sen daha bana söylerken anladım ve sanki beynime bir darbe yemiş gibi oldum. oysa bu çok yanlış.Đnsanlar çocuklarının anne ve babalan gibi olmalarını bekler. mektuplardan da bahsetti. çünkü mektubu yazmadı.Mektup yüzünden? . Bunu ona söyleyemiyordum. yani kanıtlayamam.O mektubu annem gönderdi. Yok. Bana annemi neden terk ettiğini uzun uzun açıklarken. Bunları güçlükle söylerken bile sanki omzundan atmak ister gibiydi.Seni kaybetmekten. söyleyemezdim. niçin korkmuştu? . Nereden anladın? . kestiği büyük harfleri yapıştırdı. O kadar iğrenmiş ve o kadar korkmuştum ki. insanları uyarmak göreviymiş öyle dedi. babama anlattı. Bana şimdi dürüstçe cevap verip. Yüzüne sadece merakla baktım. ama elimden bir şey gelmezdi.Sanki unutabilirmişim gibi. .Buna benzer başka mektuplar da gönderdi mi? . Annemle yapılan konuşmalar son derece yüzeysel olurdu. Bir tanesini kocasının onu aldattığına inandığı bir kadına. Ama tabiî ki biliyorum. belki çok . Üstelik de sadece Swanny'nin dertlerinin başlangıcı değil.Kesin olarak bilmiyorum. Farkına vardığını biliyordum. Belki de korkuyordum. Her ikisi de orta yaşa gelince babam annemi terk etti. Derine dalmaktan çekinirdim.

hep konuşabilmişti. . özellikle Swanny alt kata inmek istemediğinden. Yeniden yürümeyi ya da sol kolunu tekrar kullanmayı öğrenmek için egzersiz yapmayı da kabul etmedi. sessiz ve hareketsiz kalmıştı. çarşafın kenarını okşadı. Onu hemen hemen her gün görmeye geliyordum. Dudakları hep. Mektup Swanny'nin hayatında son yirmi yılını yıkmıştı. ben yanındayken ki halini hatırladım. belki de o kadar önemsiz olmayan bir şeyler. "Mektup olmasaydı belki günlükler hiç de gün ışığına çıkmayacaktı. Swanny'nin odasına girdim. Kendini daha rahat hissetmesi için Paul'e de anlattım. Mektubun gelişiyle birlikte nin sonuçsuz araştırması. sadece korkuyu görüyordum. O gün anlamamıştım. Sol tarafını felç eden. O krizle birlikte Edith gönderildi ya da gerçek Swanny'n-gerçek kadın her kimse. Hareketsizliğiyle fizyoterapistin tedavisini. O dönemlerden birinde. bir gündüz hemşiresine. Swanny'nin bir gece hemşiresine. Ve ne yapacak bir şeyim ne söyleyecek bir sözüm ne de durumu değiştirmek için bulabileceğim bir çözüm vardı. Zorlukla bastırabildiği büyük bir korku. gözlerinde o eski sükûneti ya da daha sonraki umutsuzluğu değil. son günlerindeki delilik olarak nitelendiren her şeyin yıkımı başlamıştı. etkileriyle hayatına yerleşmiş. Hastabakıcı kulağıma artık "zamanın geldiği" ni fısıldadı. günün büyük bir bölümünü üst kattaki odasında. Doktora göre özel bir bakımevi Swanny dahil herkes için daha iyi olacaktı. Karanlık bir kış sabahının erken saatlerinde. evinde ölmüştü. Geceleri yatağında yatıyor. Ama şimdi değişir miydi? . Ama ölüm döşeğinde. Sağ eli. Kafasını kaldırıp çarpık dudaklarını sıkma ya çalıştığında. onların izin günlerinde de bir yedek hemşireye ihtiyacı vardı. ama şimdi Swanny'yi krizi Gordon ve Aubrey'yle birlikte Hackney'ye gittiği Hyte ailesinin odalarını gördüğü. bazı hafta sonlarını da Willow Caddesi'nde geçirmeye başladım. dedim. sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi kıpırdıyordu. merdivenlerdeki hayalet hilesini duyduğu gün ya da hemen sonra geçirdiğinden eminim.küçük. Konuşabiliyordu. onu olabilecek tüm iyi ve güzel şeylerden soyutlamıştı. O gün onu bir hastaneye yatıracaktık. dahası yayınlanmaları için profesyonel bir çevirmenle anlaşmayı aklından bile geçirmeyecekti. bize bir servet kazandırmayacaktı" diye düşünmek de mümkündü. ama çok az konuşuyordu. onun içinde eritildi. ağzını çarpıtan inmeden sonra kendi içine çekilmiş. Hastabakıcılardan biri işten ayrılacaktı. bazen avucunun içinde buruşturdu bazen de çarşafın kenarını başparmak ile işaret parmağı arasında sıkıştırdı. ayağa kalkıp yanına gittim. doktoru Swanny'yi hastaneye yatırmamız gerektiğini söyledi. O sabah gece bakıcısı gelerek beni uyandırdı. Bütün bunlar onun için çok fazlaydı. Herhalde Swanny günlükleri okuma zahmetine bile girmeyecek. Çifte kişilik dönemi sona ermiş. kollarımı boynuna doladım. beyin damarı tıkanıklığından sonra gerekli moral tedaviyi reddetmişti. günışığı olan saatlerde de tekerlekli iskemlede oturuyordu. yayımlanıp en çok satan kitaplar arasına girmeyecekti. inanılmaz bir dehşet içinde yas tutuyormuş gibiydi. kanı ve beyni için ağırdı. her şeyin yeterince iyi olduğunu hissettim. tek başına geçirmek zorunda kalmayacaktı. Onu öptüm.Ne kadar iyi bir psikologsun. Edith Roper'ın saltanatı bitmişti. hareket ettirebildiği eli. daha sonra ısrar etmişti. doktoru öyle önermiş. yerine bir başkasını bulmakta güçlük çekiyorduk.

Belki de kıskançlık ya da öfke. Asta Hansine'ye belli etmeden ölü bir çocuk doğurmuş. ama kim eğlendiğimiz için güldüğümüzü iddia edebilir? Annesi Swanny'nin Asta'nın çocuğu olmadığını nasıl biliyordu? Paul'e sordum.Sence annen neden o kadar bekledi? diye sordum. Hep böyle olurmuş. ama hayattan ölüme geçen bir insanın yanında hiç bulunmamıştım. kimse bilmiyor. ama hareket giderek zayıflıyordu. güldüm.Böyle bir fotoğraf annemi harekete geçirmek için yeterli olurdu.Onu harekete geçiren bir şey olmalı. eli gevşedi. Böylece sanırım bir saat kadar oturdum. soğumuş bir Swanny'ye dokunmak istemedim. Swanny de elli sekiz yaşındaydı.Ölürken gördüğüm ilk insandı. güzel ve iyi giyimli miydi? Başımı salladım. . ağzı kapanıp duaları hareketsiz kaldı. Komik değildi. Nabzını saydı. . sonra bir daha "Hiç kimse. O resimde mutlu. Carol. Hansine'yle aralarında büyük bir sevgi ve bağlılık olmasa da özel bir ilişkinin bulunduğu açıktı. Günlüklerde bir yerde Asta Hansine'yle birlikte bir sürü güçlükten geçtiklerini yazar. Gece hemşiresi Claire gitmek üzereydi. elmacık kemikleri ve alnının yumuşadığını gördüm. kafasını salladı ve Swanny'nin gözlerini kapadı. Sonra gülmeye başladım. Bir daha konuşmadı. belki de anneannesinin söylediğini sanıyordu. Asta'yla birlikte aynı evde yaşıyorlardı. çocuksuz muydu? Hiç öğrenemeyeceğim. o sürede parmaklarımın üzerindeki baskı giderek azaldı. Claire ve Carol beni onunla baş başa bırakacaklarım söylediler. Gerisi yok. kimse artık benimle gelemez mi dedi? Yoksa kendinden mi bahsediyordu? O hiç kimse miydi? O da dizedeki gibi. varlıklı. göğsü hırıldadı. Odada sessizce oturarak beklediler. Elini tuttum. Dudakları sanki ekmek çiğniyormuş gibi hareketlerini sürdürdü. . . Ölü görmüştüm. Bunu söylememeyi isterdim. Konuştu. Ya da belki bir adam ya da bir kadının bir hakareti. Hepimiz Swanny'nin ölmekte olduğunu biliyorduk. bütün gücümle parmaklarımı parmaklarına bastırdım. kırışıkların kaybolduğunu. hep böyle gençleşirlermiş. arkamdaki hemşirelerden birinin güçlü bir nefes aldığını duydum. Bir anlamı var mıydı? Kimse anlamıyor. ama yanında çok az kaldım. Anneannesi biliyor olmalıydı. . sokakta annemin yanından geçerken ona selam vermemesi. Son nefesi ciğerlerini tıkarken. daha sonra bir şekilde onu canlı bir bebekle değiştirmiş olamazdı." Hepsi bu. Swanny'nin yüzüne gençliğin döndüğünü. Homoseksüel olan o adamın tek kusuru. "Kimse" dedi Swanny. ama mecburum. gündüz hemşiresi gelip alnına dokundu. ama gündüz hemşiresi geldikten sonra da yanımızda kaldı. Kendisi kırkını geçmişti.Ben hep o mektubu yazanın Tatier'da Swanny'nin fotoğrafını gördüğünü düşünürdüm. Gözlerindeki ışık söndü. güldüm. anasız babasız. Elimi tutan el yavaşça boşaldı. sonra Carol söyledi. Hayatın sıcaklığının çekilmeye başladığını biliyordum. hâlâ hisseden sağlam elini.

Basın gelmemişti. Roper'ı oynayan aktör ve Florence Fisher rolündeki oyuncu. teşekkür ederim. çeşitli polis memurları. bazen öyle saçmalıyorum ki.- Anneannen neden söylemiş olabilir? . sevgililer. . anneannemin de eskiden bunun çok daha kolay olduğunu söylediğini bir düşün. Günlüklerde Asta'nın anneanneni ellinci evlilik yıldönümü davetine çağırmayı reddetmesiyle ilgili bir bölüm var. dükkâncı. Cary'nin yanında oturuyordu. bir de Lizzie rolündeki Clara Salaman'ı bir gaz lambasının altında gösteren bir fotoğraf verdi. kızının bu yanını belki hiç tanımıyordu. Oldukça zengin bir kadroydu.Đnsanlar yaşlandıkça sırların ağırlığı altında kalır. değil mi? . ama önce Cary sahneye çıkıp izleyicilerden bu yapımı gerçekleştiren ki kişiyi.Bütün bunlar. öyle sanıyorum. Okurken bunun sadece züppelikten kaynaklandığını düşünmüştüm. merak ediyorum. ama hâlâ başaramadım. ışıklar . Tek yapman gereken. Westerby'nin yaptığı gibi gidip istenmeyen bir çocuğu almaktı .Çok memnunum. dedi Paul. gerçeği söylemek gerekirse. Salona girdik. dedim. Bunu yasa verdiği çocukların çalıştırılabileceği kısa süre nedeniyle yapmak zorunda kaldıklarını biliyordum. çok yakın oturuyordu. Edith'i merak ediyordum. Florence'ın nişanlısı. Miles Sinclair. bir de tabiî Cary.Seksen beş yıl sonra da mı? diye sordu Paul. Roper'ın ablasıyla eniştesi.Asta'nın senin ailenden uzak durmak istemesinin nedeni bu mu. Önce barda Caryy'le birlikte birer içki içtik. bilmiyorum. Ama biliyorsun. Anneannem sizlerin annemden çok daha farklı olduğunuzu düşünmüş de olabilir. arabacılar. bir soruşturma gibi olacaktı.r ailesi ve Florence. ama artık emin değilim. . senarist ve yönetmeni alkışlamalarını istedi. r ve avukat. annem ve anneannem senin ailenle hiç görüşmüyordu. bugünün çocuk edinme kurallarının daha iyi olduğunu kanıtlıyor.Hayır. Kimin yaptığını bulacağımı sanıyordum. dedim. . tıpkı Mrs. Paul'le birlikte Roper'ın özel gösterimine gittik. Yine de biz hiç çocuk evlat edinmeyeceğiz. hamal. sadece BAFTA üyeleri vardı. Bunu mahkeme yoluyla yapmak çok daha iyi. gizemli bir gülümsemeyle hediye olduğunu söylediği bir Chanel tayyör vardı. üzerinde ocak indiriminden alınmasına rağmen bin pound'un üzerinde bir paraya mal olan. Son derece memnun gözüküyordu. o rolü ikiz kızlara verdiklerini gördüm. -Oh. Galiba gerçeğin kendiliğinden ortaya çıkacağını sandım. Evlat edinme konusunun açıldığını. Miles Sinclair gri ve karışık sakallı bir devdi. Bize oynayanların listesiyle birlikte küçük bir broşür. Yapımdan memnun olup olmadığını sordum. sevinçten uçacak gibiyim. gösteri tam altı buçukta başladı.

Herhalde bahçe kapısında elinde bıçakla korkunç suratlı bir adamı beklemek yanlış olurdu. Đki üç yıl önce birisi bana Cary Oliver'ın mutlu olduğunu duyduğumda sevineceğimi söylese. sadece gırtlağı kesilmiş bir Lizzie izledik. geçen yüzyılın sonunda ya da bu yüzyılın hemen başlarında Londra'da geçen bir cinayet filmi gerçekleştirmeye çalışan her yapımcının tutkusu. Karın Deşen Jack'in hayaleti dolaşıyordu. Benim için düş kırıcı yanı. Dizide zaman yanlışları olmadığından eminim. birkaç küçük ayrıntı katmasına izin verdi. hepimiz. Devon Villa da Maria Hyde'ın evine benzemiyordu. Onun için memnundum. Paul bunun evinin değerini yükselteceğini umduğunu söyledi. Ucuz ve duygusal değil. kimden bahsettiğini sormak zorunda kaldım. Tabiî. -bundan Cary'yi kendi evinden çok Miles Sinclair'in yanında bulabileceğim sonucunu çıkardım. çok eğlenceliydi. dönemi anlayıp bilerek. insanlar Asta günlüklerini nasıl okuyorlarsa.kararınca kolunu Cary'nin omzuna attığını gördüm. Buluşup birlikte akşam yemeyi yemek üzere anlaştık. . Cary Arthur Roper'ın anılarını. duruşmayla ilgili gazete haberlerini okumuştu. onun deli olduğuna karar verirdim. Chanel tayyörü alan o muydu? "Roper" hakkında ne söyleyebilirim? Çok güzeldi. Cinayeti işlenirken görmedik. Hampstead yolunda "Bana evini satmak niyetinden hiç söz etmemiştin" dedim. çok sürükleyiciydi.Nereye gidiyorsun? Bir an için korkudan nefessiz kaldım. bunu Cary'ye de söyledim. Miles Sinclair oyuncu listesini gösteren broşürlerden birinin üzerine telefon numarasını yazdı. Yani filmden hoşlandım. buna rağmen kellesini kurtardığı duygusuyla baş başa bırakıldık. En az bir yıl. Roper'ın karısını öldürdüğünü. Elindeki bilgi. Ward-Carpenter koleksiyonunda bulunan ve Roper ile ablası arasındaki mektupları kapsayan dosyayı. beni kabul edersen. kafamda canlandırdığım Devon Villa ve Navarino Caddesi'nin yakınından bile geçmemesiydi. Her neyse. Dizinin üzerinde. ama bu kez gerçekten memnundum. Benim fazla açıklamam gereksiz. Đyi de nereye gidiyorsun? Hampstead'de Willow Caddesi'ni düşünüyordum.Bir anlık bir karardı. Ward-Carpenter ve Mockridge okuyucuları gibi. neredeyse entelektüelce gerçekleştirilmişti. Evini satmaktan bahsettiğini ilk defa duyduğumu söylemek üzereydim ki Cary Miles Sinclair'i aralarındaki ilişki konusunda hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde bizimle tanıştırdı.broşürü katlayıp cebime koydum. gidip "Roper"ı da izleyeceklerdir. akıllıca. Cary adını söyleyince. Satması uzun sürer. ama bir açıklama yapması için yeterli değildi. Cary ve Miles'la kararlaştırdığımız akşam yemeğini yemiş kahvelerimizi . . Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. Cary ve senaristin önerecek bir çözümleri yoktu. Oyuncular Roper'lara.

bir kaynağın nasıl değerlendirileceği hakkında beceriksizdi. ta ki broşürünüzü aldığım güne kadar. Cary beni tanıştırırken gözlerini kaldırdı. Oysa hâlâ Lisa Waring'in ona ne göstereceğini bilmiyordu. değil mi? Geleceğine söz verdin. sonra öksürüğünü önleyemedi. ufak tefek ve siyah saçlıydı. konuşmadan önce gırtlağını temizlemesi gerekiyordu. sonra yeniden yere bakmaya devam etti. Cary sigarayı bir hafta önce bırakmış ve yeniden başlamıştı. Cary'nin Frith Sokağı'ndaki bürosunun "hemen yanıbaşında"ydı. Elimi tuttu. Cary'nin sesi çatlak çıktı. sessizce oturuyordu. paketten yeni bir sigara çıkarıp yaktı. Bu kız da anlaşılan Paul'ün korkulu rüyası öğrenciler gibiydi. ezilen böceği siyah bir koşu ayakkabısının ucuyla kenara itti. Lisa Waring akıllı bir çocuk gibi başını salladı. gözyaşlarına ve başka dramlara neden olabilirdi. tüm iş hayatını üzerine kurduğu bir yapım konusunda düş kırıklığına uğratmamak daha doğru olacaktı." . Dedelerimi. yoksa Cary'den bir şey koparacak ya da onu bir biçimde tehdit edecek değildi. Eğer beni yıkacaksa. sanki ortada bir casusluk döndüğünü kanıtlıyor gibi anlattı. bunu bulmanın kolay olacağını söylemek üzere olduğundan eminim. Küçücük oda dumandan masmaviydi. elimden geleni yaptım. uyarılara ve önerilere rağmen araştırma hakkında bilgisiz. Sen de geleceksin. Cary'nin de benim gibi düşündüğünden. birdenbire Lisa Waring'in telefon ettiğini söyledi. hemen yandaki evde oturduğunun doğru olup olmadığını sordu. Sonunda Mozart'ın yaşadığı evin şimdi Londra Gazinosu'nun girişi olduğunu söylemeyi başardı. O anda Cary'den bir şey istemek üzere gelenin o olduğunu anladım. Onu üzmek büyük öfkelere. kaynak aramada deneyimsiz. suçlamalara. Nereden geldiğini. Çarşamba sabahı. yanında bir çanta bile yoktu. tam olarak nedir? diye sordu Cary. Yirmilerinin sonunda görünüyordu. Đşte karşımızda.içiyorduk ki. Miles ona bir çocuğa bakar gibi bağışlarcasına baktı ama halimden pek memnun değildim. bütün eğitimlerine. sekreter içeri girip ziyaretçisinin geldiğini söyleyince. Çarşamba özellikle uygun bir gün değildi. bunu ikimiz biliyorduk. Yine de Cary'yi kırmamak. "Bulamıyorum. Cary'nin Soho'daki pis bürosuna girerken o yaratıklardan birinin üzerine dikkatle nişan alıp bastı. Alfred Roper'ın hayatıyla ilgili belgeler eksiksizdi. Mozart'ın çocuk yaşta Londra'ya geldiğinde. başkalarının onun için çalışmasını tercih edenlerdendi. Öğrenmek istediğiniz. Lisa Waring bir hamamböceğinden daha büyük bir şeyden kaçacak gibi görünmüyordu. kim olduğunu. Đkimizin de gözünden kaçan ya da Cary'ye göre bir tehlike ya da bir şantaj olarak görünen bir şey. Cary sanki bu yakınlık her şeyi daha da kötüleştiriyor. . Yanında bir belge getirmediği belliydi. yanımda olmanı istiyorum. Onun adına hiçbir yerde rastlamadım.Ne zaman görüşeceksiniz? diye sordum. gözündeki hafif çekiklik atalarından birinin Doğu'dan geldiğini kanıtlamaya yeterliydi. Blucin ve kazağının üzerine giydiği cepli ceketin dışında. Büyük dedemi. Yanıldığımızı çabuk anladık. Gelmişti.

Galiba bana ayrı konulardan konuştuğumuzu belli eden de bu oldu. "Siz Roper'dan bahsetmiyorsunuz, değil mi?" Tabiî ki bu kadar açık sordum. Şaşırmış gibiydi. "Yaptığınız dizinin adı bu, bunu biliyorum. Benim aradığım, büyük dedem. Adı George Ironsmith'ti, aynı adam olup olmadığını öğrenmek istiyorum."

Yirmi altıncı bölüm

George Ironsmith'in kim olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aynı isim, Cary'nin hazırladığı, bir tanesi de önümüzdeki masanın üzerinde bulunan küçük broşürde de vardı; ha tabiî, Lizzie'nin bir zamanlar nişanlısı, hani ona camdan taşlı yüzüğü hediye eden. Cary Ward-Carpenter yazısının, Arthur Roper'ın anılarının ve Cora Green'in Star'daki yazısının fotokopilerini getirdi. Masasının üzerinden Lisa Waring'e uzattı, genç kadın kâğıtları eline aldı, "Đzin verir misiniz?" diye sordu, bazı kelimelerin ve adların altlarını çizmeye başladı. Hanımın sevgilisi bir George Ironsmith vardı, öyle mi?

- Öyle anlaşılıyor, dedi Cary. Onunla 1895'te nişanlanmış ama nişan bozulunca, yurtdışına gitmiş. -Yurtdışına, nereye? - Hiçbir fikrim yok. Cora Green onun bir "sömürge" aksanıyla konuştuğunu yazıyor, bu da ne demekse. Ne demek olursa olsun, Lisa Waring pek memnun olmuşa benzemiyordu. Ironsmith kaç yaşındaydı?

- Cinayet zamanında mı? Belki otuz-kırk arası. Yapım için böyle düşündük. Onu oynayan aktör otuz altı yaşında. - Mezar taşını gördüm, büyük dedem George Ironsmith Đ920'de öldüğünde kırk dokuz yaşındaydı. 1871'de doğmuştu, demek ki 1905'te otuz dört yaşındaymış. Cary'nin üzerinden kocaman bir yük kalkmıştı.

- Sanki aynı adamdan bahsediyoruz, değil mi? Nereden geldiğini nasıl öğrenirim?

Cary tüm ülkenin telefon rehberlerini taramasını önerdi. Her ikimiz de St. Catherine's House'daki kayıtlardan söz ettik. Ona böyle bir araştırmayı nasıl yapması gerektiğini söyledim, atalarıyla ilgili en güvenilir bilgiyi kilise vaftizlerinin kaydedildiği Mormon's World'de bulabileceğini söyledim Benim istediğim bizi heyecanlandıracak, ama Cary'nin yapımına zarar vermeyecek kadar önemli bir gerçeği öğrenmekti Cary yine de rahatlamıştı. Sırtından ağır bir yük kalkan çoğu insan gibi, aşırı yardımcı olmaya çalıştı. Örneğin Lisa Waring ona (bunları ben uyduruyorum) büyük dedesinin Arthur Roper olduğunu, bir zamanlar cerrah yardımcısı olarak çalışıp 28 temmuz 1905 günü Londra'da bulunduğunu anlatsaydı, Cary'nin en son kabul edeceği şey, ona filmi göstermek olurdu. Oysa kız ona böyle bir şey değil, oyundaki üçüncü derece kişilerden birinin küçük torunu olduğunu anlatınca Cary ona "Roper"ın üç kasetini de göndermeye söz verdi. Lisa Waring gidince Cary duygularını havaya zıplayıp bana sarılarak ve "bir yerlerde harika bir yemek" yemeyi önererek ifade etti. Uzun zamandır kafasını karıştıran, bana bir türlü soramadığı soruyu da uzadıkça uzayan, sonunda bütün öğleden sonrayı kaplayan bu yemek sırasında sordu. Beni Roper'ların eviyle Asta'nın ailesi arasında bir bağ aramaya iten şey neydi? - O bağı sen kurdun, dedim. Seni başlangıçta beni aramaya iten de buydu. Günlüklerde Roper'la ilgili başka şeyler olup olmadığını öğrenmek istedin, o sırada da Swanny'nin bazı sayfaları yırtmış olduğunu gördük. Bağlantıyı kuran sensin, ben değil. - Evet ama, o sayfaların eksik olduğunu görünce bağlantı aramaktan vazgeçtim. O sayfalarda ne var bilmiyorum, ama, günlüklerde Roper'la ilgili başka bilgi yoksa, hiçbir şey öğrenemeyeceğiz. Elimizdeki tek bağ, Hansine'nin kaldırımda ölen Dzerjinski'ye rastlaması ve Asta'nın yaptığı iki üç yorum - Altı, dedim. Altı yorum var. Hepsini de ezbere biliyorum. Đlki, Hansine'nin Dzerjinski'yi görmesiyle ilgili, ikincisi Hansine'nin Florence Fisher'ı evde çaya davet etmek için izin istemesi üçüncüsü Asta'nın Navarino Caddesi'ne gidip Lizzie 'in Edith'le birlikte evden çıkışını görmesi. Burada da Edith'i güzel bir periye benzetiyor ve Edith'in kendi doğmamış çocuğuyla bir çeşit telepatik iletişim kurduğunu hissettiğini anlatıyor. Daha sonra, ismini belirtmeden, Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamdan söz ediyor. Dördüncü yorum, yakında oturan ve günlük tutan herkesin yapabileceği bir yorum. Bunu yazmamış olması daha ilginç olurdu. En ilgi çekici olanı beşincisi, çünkü sekiz yıl sonra, 1913'te yazılmış. Burada Rasmus, Sam Cropper'ı karısının hayranlarından biri sanıyor, Asta da kocasının "Mrs. Roper'ın izinde yürüdüğünü" sandığını anlatıyor. Sonra, en son günlüklerden birinde de Moors Cinayetleri'ni okuduğunu, onların da "Navarino Caddesinde'ki o şeyi" hatırlattığını yazıyor. -Yani demek istiyorsun ki, aklında hep Lizzie Roper vardı. - Aşağı yukarı. Tabiî bunun nedeni de Asta'nın hiç "kötü" kadın olarak adlandırılabilecek bir kadınla karşılaşmamış olması. - Lizzie gerçekten de bildiği ilk kötü kadın, üstelik onu gerçekten de görmüş olduğunu unutmamalıyız. Büyük gösterişli şapkasından da söz etmiyor mu? Asta gibi kadınlar, "iyi"

kadınlar hep öteki cins kadınlardan büyülenirdi, bu da o kadar yıl sonra Lizzie'yi düşünmüş olmasını açıklayabilir. Yine de bütün bunlar Asta'nın ailesiyle Devon Villa arasında hiçbir bağ olmadığını gösteriyor. Bunu senin kafana ben soktum, o sayfaların kaybolduğunu gördükten sonra da aklından bir daha çıkmadı. - Tabiî çünkü önemli bir şey varsa, o sayfalarda olmalı. - Olup olmadığını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, Swanny Kjær'in o sayfalarda kendi köküyle ilgili bir ipucu bulduğu, tanıştığı gerçeği, ne olursa olsun, kabul edemediği için de sayfaları koparmak zorunda kaldığıdır. Oh Ann, o tatsız küçük kızın -tatsızdı değil mi, çok soğuktubana gelip de büyükbabasının Arthur Roper olduğunu, ölüm döşeğinde yatarken cinayeti kendisinin işlediğini itiraf ettiğini söylemediği için o kadar mutluyum ki! Söz vermiş olmama rağmen, artık benim olan evde günlükten koparılmış sayfaları aramaya daha hiç başlamamıştım. Cary bana Roper bağlantısının benim hayalimden kalma olduğunu söylediğinden sonradır ki, aramaya giriştim. Yapılacak tek şey, düzenli çalışmak, en tepeden başlayarak hiçbir yeri gözardı etmeden, halıları kaldırarak, dolaplarda gizli bölme arayarak aşağıya doğru ilerlemekti. Aramamın yarısına gelmiştim ki, beynimde bir şimşek. çaktı. Eğer Swanny günlükten kim olduğunu anlatan sayfalar koparmışsa, o zaman neden kendini Edith olduğuna inandırmaya çalışmıştı? Edith olması imkânsızdı, koparılan sayfaların onun Edith olduğunu ileri sürmesi de mümkün değildi, öyleyse o sayfalarda ne yazılıydı? Edith'in daha iyi seçenek olabilmesi için, çok daha kötü, çok daha korkunç bir şey. Birdenbire Swanny'nin öteki seçeneğin, bulduğu gerçek Kişiliğinin kabul edilemeyecek kadar kötü olduğu için Edith olmaya çalıştığını gördüm. Yine de Edith'in kişiliğine bürünmeye çalışması, sayfaları koparmasından çok daha sonra başlamıştı. Neler bulduğunu anlamaya çalışmak imkânsızdı, ama aramaya devam ettim. Günlüklerin dördüncü cildi yakında yayımlanmak üzereydi. Bu kez, şömizin arka iç kapağına Swanny'nin fotoğrafını koyup koymamayı daha kararlaştırmamıştık. Daha önceki bütün yayınlarda Swanny'nin fotoğrafı vardı, ama o zamanlar Swanny daha hayattaydı. O günlüklerin yazarı değildi, sadece yayıncıydı ama şimdi yaşamıyordu, 1935-1944 arasını kapsayan günlükleri yayına hazırlamaya zaman bulamadığına göre, artık onun resmini kullanmamak daha doğru olmaz mıydı? Swanny'nin yerine benim fotoğrafımı basmak söz konusu bile değildi. Asta'nın cildin sonunda daha sadece dört yaşında olan torunu kimsenin dikkatini çekmezdi. Yine de arka iç kapakta sadece önceki ciltler hakkında yayımlanan olumlu eleştirilerden alıntı yapmak, bana biraz yetersiz geliyordu. Ön kapakta Asta'nın resmi, daha doğrusu, Asta'yı hayatının çeşitli dönemlerinde gösteren ve oval çerçeveler içine yerleştirilmiş dört fotoğrafı bütün ön kapağı kaplayacaktı. Swanny'nin yayıncıları -onları hâlâ öyle düşünüyorum" bana önerilerini göndermeye devam ettiler. Eski formatı koruyabilir, Swanny'nin fotoğrafını küçültebilir ya da Swanny'nin buğunu gösteren değişik bir fotoğraf kullanabilirdik Swanny'nin çocukluğu ya da gençliğine ait yığınla fotoğraf vardı. Tek yapmam gereken, Asta'nın albümlerini karıştırıp bulmaktı. Belki de diğerlerinden daha güzel göründüğü için, Swanny'nin resmini diğer çocuklarına oranla çok daha sık çektirmişti. Her doğum günü için çektirilen bir stüdyo portre -aralarda çekilen birçok

değişik fotoğraf vardı. Asta'nın fotoğraf albümlerinin hepsini görmüş olduğumu sanıyordum, ama zamanda içinde görmediklerim ya da unuttuklarım da olduğunu anladım. Albümler Asta'nın odası olarak adlandırdığımız odadaki şifoniyerin bütün çekmecelerini doldurmuştu. Albümleri çıkarırken Swanny'nin eksik sayfalan albümlerin arasına saklamış olabileceğini düşündüm, ama saklamamıştı. Swanny'nin günlükleri ilk okumaya başladığı çalışma odasındaydım. Kopardığı sayfaları yırtıp atmış olamayacağını düşünerek, raflardaki her bir kitabı indirdim, sayfaların arasına saklanmış kâğıtlar aradım. Bir sürü kâğıt buldum, zaten bulmamam garip olurdu: ilgisiz bir teşekkür mektubu, yemek tarifleri, arkadaşların gittiği tatil yerlerinden gönderdiği kartpostallar, hemen hemen hepsi Danca gazete kupürleri. .. sadece aradıklarım yoktu. Evde tutulamayacak kadar acı verici olduklarını düşündüm, Swanny onları küçük parçalara ayırmış, üzerinde yazılanlar da buhar gibi kaybolup gitmiş olmalıydı. Bir şeyi yok etmek isterseniz, bunu hemen, zaman geçirmeden yaparsınız. Yoksa sonsuza dek saklamazsınız. Sinemalardaki gerilim filmleri gibi, hani kötü adam filmin kahramanını sıkıştırır da hemen öldürmek yerine kurbanının gözlerini kamaştırmak için kendini övmeye, kabarmaya girişir ya öyle. Ama sözünü bitirene kadar imdat yetişecektir. Swanny imdat gelmesini beklemeden sayfalan yakmış olmalıydı.

Gazetede, Sotheby's'te satışa çıkarılan bir Victoria Nişanı'yla ilgili yarım sütunluk bir haber vardı. Satan kişinin adı Richard Clark'tı, nişana hak kazanan adamın torunuydu. Onun adı benim için bir şey ifade etmese de dedesininki önemliydi. Eğer asıl Victoria Nişanı başka bir yerde bu kadar ünlenmeseydi, gazetenin satışa bunca yer ayırması düşünülemezdi. Okuyucuların Çavuş Harry Duke'e bu kadar ilgi göstermelerinin nedeni onun 1 temmuz 1916'da Sortime cephesinde gösterdiği kahramanlık değil, Asta'nın günlüklerindeki önemiydi. Bu adam önce Asta'nın oğlunu kurtarmak için kahramanlık göstermiş, sonra da Asta'nın platonik sevgilisi olmuştu. Paul'e yüksek sesle haberi, haberin yanında yer alan günlükleri pek de iyi özetlemeyen bölümü okurken, Gordon geldi. Dış kapı basamaklarını çıkmış, evde olduğumuzu görünce de cama vurmuştu. Cenaze levazımatçısı gibiydi. Üzerindeki takım elbise resmî ve siyahtı, üzeri siyah çizgili koyu gri bir kravat takmıştı. Eğer hayatta kalmış sevdiğim bir yakınım olsa, bana bir felaket, bir kaza haberi vermeye geldiğini düşünürdüm. Bütün duygulanım yüzüme yansıtmış olmalıyım ki, her zamanki açık sözlülüğüyle "Bu kadar endişelenme. Dinleyince hiç de takmayacaksın. Belki de hoşuna bile gidecek" dedi. Paul Gordon'un habersiz geldiğinden böyle konuştuğunu sandı, onu görmekten memnun olduğumuzu söyledi ve Harry Duke'ün Victoria Nişanı'nın satılacağım anlatmaya girişti. Gordon terbiyeli terbiyeli dinledi, bulduğu ilk fırsatta da Paul'e "Annenin bir fotoğrafını görmek istiyorum" dedi. - Benim annemin?

- Ann sende fotoğrafları olduğunu söyledi. Bir şeyden emin olmak istiyorum. Fotoğrafta, çiçekli bir ipek elbise giymiş, bahçesinde görülüyordu. Rüzgârlı bir gün olsa gerekti, saçları karışmıştı, bir eliyle uçmasın diye eteğini tutuyordu. Fotoğraftan neye benzediği anlaşılmıyordu ama ince uzun boylu, açık renk saçları olduğu belliydi. Paul bu fotoğrafı, annesinin ölümünden sonra onun evinden aldığı resimler ve kâğıtlar arasında bulmuştu. Gordon'un yanında kendi Asta nüshası vardı, açarak Swanny'nin şömizdeki resmini gösterdi. Küçük Denizkızı'nın yanında duran, mavi tüvit elbiseli, mavi keçe şapkalı, uzun boylu, zayıf, açık renk saçlı bir kadın. - Ne görüyorsunuz? Konuşmadan önce duraklamıştı, ölçülü dramatik vurgulu sordu. Arada bir Gordon'un gelişmiş bir tiyatro yeteneği olduğunu düşünürüm. Đkisi de Danimarkalıya benziyor.

- Hepsi bu mu? Ne görmemi istediğini sordum. - Kardeş gibi, yarı kardeş gibi değiller mi? - Eğer kardeşlerin ya da yarı kardeşlerin birbirlerine benzemediklerini düşünürsek, evet. Paul'e döndüğümde, rahatsızlığını gördüm. Sesinden bir şey belli etmemeye çalışarak sordu: "Ne demek istiyorsun, Gordon?" - Size bir şok yaşatmak istemiyorum. Aslında belki de bundan hoşlanacaksınız, bir şekilde Ann'la kuzen olacaksınız. - Bize Hansine'nin Swanny'nin annesi olduğunu mu söylemek istiyorsun?

- Bir sürü şeyi açıklıyor, dedi Gordon. Asta günlüklerinde Hansine'nin ne kadar şişman olduğunu yazıyor, bizler de bunu zayıf bir kadının kendinden şişman birine gösterdiği normal ve acımasız tepki olarak kabul ediyoruz. Ailenin bahçede çay içtiği, Hansine'nin de arkalarında durduğu ünlü fotoğrafta Hansine hiç de şişman değil. Asta daha sonraki yıllarda da onun şişmanlığından hiç söz etmiyor. 1905'te şişmandı, çünkü hamileydi. - Belki de Asta uzunca bir süre onun hamile olduğunu fark etmedi. O günlerde elbiseler gebeliği gizleyecek denli boldu. Moda tarihi uzmanları, kadınlar yüzyıllarca hep hamile oldukları için, kadın elbiselerinin hamileliği gizleyecek biçimde tasarlandığını söylüyor. Yirmilerde moda olup bir daha kaybolmayan dar ve yapışık elbiselerin nedeni, kadınların eskisi gibi sık sık hamile kalmamaları. Hansine hamleliğinin yedinci ya da sekizinci ayına kadar durumunu saklamış olabilir, itiraf ettiğinde de çocuğu aldırmak için çok geç. Üstelik Asta'nın böyle bir şeyi bağışlamayacağını da biliyoruz. Rasmus bağışlayabilirdi, ama Rasmus orada değildi.

Ama Hansine bir kız doğurmuştu..Hansine'nin daha önce bir sevgilisi olduğunu biliyoruz. Asta Hansine'nin Paul'ün dedesini çaya davet etmek istediğini yazıyor.Belki de gitmek zorunda kaldı. Aslında. Büyükannenler Đngiltere'ye göç ettiklerinde.Kim olduğunu merak ediyorum. Peki. Gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. yaşayıp keyiflerini tatmıştı. ama muhtemelen yanılıyorum. Swanny'nin kendi kızı olmadığını hissetmiş olmalı.Bir Danimarkalı. Belki de Hansine'ye sadece kız olursa alacağını söylemişti. Hansine'nin bebeği Asya’nınkinin ölümünden bir ay ya da altı hafta sonra da doğmuş olabilir. doğurduğu bebeği de büyük bir mutlulukla Asta'ya vermişti. dedi Gordon. dimdik bir adam olarak çıkıyor. Swanny'nin kendi çocuğu olduğunu söylemek ve anne olarak adlandırılmanın dışında. Swanny'nin on beşinci doğum gününden az önce. Eğer bilmiyorduysa. Hansine'nin görünüşü hakkında pek de hoş olmayan şeyler yazıyor ve Sam Cropper'ın Hansine'nin ilk hayranı olmadığını da söylüyor. ona bakıyor. çünkü Hansine'nin doğuracağı bebeği yedekte tutuyordu. Hansine'nin Westerby çocukları içinde en çok Swanny'yi sevdiğini söyledim. yıllar boyu anneliğin dertlerini. çünkü Asta çocuğunun ölü doğduğu günü Swanny'nin doğum günü olarak seçti. örneğin Alman Hastanesi'nin basamaklarına bırakırken görebiliyorum. . terk edenin Hansine olduğunu söylemek de mümkün. kucağına alıyor.Üstelik. Belki adam onunla evlenmek istemedi ya da evlenemiyordu.Baba kimdi? . . O daha çok bir otomobil motoruyla ilgilenmeyi seviyordu. ya bir oğlan olsaydı ne olacaktı? Asta'yı bir bebeğe zarar verirken düşünemiyorum. Yani karısı dışardayken hizmetçiyi yatağa devirecek adamlardan değil. dedim. ondan ayrılmak zorunda kaldı. ama onu bebeği kundakladıktan sonra koltuğunun altına alırken. Böylesi tam Asta'ya uygun olurdu. yıkayıp yatağa yatırıyor. dedi Paul. bütün çocukları içinde en az yakınlık duyduğu Swanny'ydi. . Kopenhag'da birisi.Hayır. Başka ne yapabilirdi. bir işçi ya da bir uşak. Onlarla gitmek zorunda değildi. . .En muhtemel aday Rasmus. sevgisinden yararlanıyordu. Asta'ya fazla ilgi göstermese de başka kadınlarla hiç ilgilenmiyor. . evden ayrılıp Paul'ün . Swanny'yi hiç sevmedi. Swanny'nin doğum gününün 28 temmuz olduğunu biz bilmiyoruz. Çocuğunu her gün görüyor. ama doğumda doktor bulunmamıştı. Çocuğunun ölü doğduğunu hiçbir yere bildirmedi. Asta kendi çocuğunu kaybetmişti. çünkü 1920'de. Rasmus'un söylediğinden de erken dönmemesi için dua etmiş olmalılar. Günlüklerden dürüst.Yani Asta ve Hansine hemen hemen aynı zamanda hamille kaldı? Bu biraz fazla rastlantı değil mi? . Belki de evliydi ya da ona bakabilecek durumda değildi. Bebeğin ne zaman doğduğunu öğrenmenin imkânı yoktu.

Swanny'nin yirmi beş yıl boyunca peşinde koştuğu cevap buydu. onun güldüğünü ve ilişkimiz hakkında şakalaştığını görünce rahatladı. Anne ve babalar kızlarının gayrimeşru çocuklarını kendi çocuklarıymış gibi büyütüyor. Tabiî başarılı detektifliğinden gururluydu. birlikte olduğu adam" diye söz ediyor. eğer Swanny gerçekten de anneannemin kızıysa. Daha sonraları Swanny'nin ona gittiğini. Hansine'den geriye bir şeyler kalmış olması da imkânsızdı. Asta'nın ölü çocuğunun yerine bir bebek bulunmasının gerçekten de en kolay ve en güvenli yolu bu değil mi? Daha yeni doğum yapmış Asta'nın sokağa çıkıp birilerinin istemeyeceği bir bebek bulabilmesi mümkün mü? Hansine oradaydı. Hansine neden sessiz kaldı? Çünkü öteki türlü bir yetimhaneye gönderilmesi kesin olan çocuğunun varlıklı ve güvenli bir orta sınıf ailesinin sevgisinden ve . teyzeleri değiştirmek.Günün birinde annene anlatmış olmalı. ama Tatler'da fotoğrafını gördü. Paul'ün geçici umutsuzluğunu görecek kadar duyarlı olan Gordon. Gordon açıklamasına başladığından beri hemen hemen hiç konuşmamıştı. Asta'nın kızı olarak doğması gerekir. dedi. bir daha silinemeyecek bir rahatsızlık duydum. daha sonra. imzasız mektupların mutsuz yazarını düşündüm. Annesini. . o zaman benim teyzem olduğu doğru. Her bakımdan efendilerinin isteğine uymak zorunda olan. Asta Swanny'ye gerçeği söylemediyse.Kuzen olmamız mümkün değil. haziranda Asta Hansine'nin "Çok şişman" olduğunu. dedim Paul'e. meşru ve istenen çocuktan çok daha görkemli bir hayat yaşıyor olmasıydı. Herhalde Hansine kızı yetişkin biri olana kadar söylememişti. . Onun açısından öyle görülmüş olmalı. Daha önce Swanny'le hiç karşılaşmamıştı. Anlatılanlar Joan üzerinde kötü etki yapmış. Joan Sellway'in de anlamaz gözüktüğünü hatırlıyorum. Hansine aynı çatının alandaydı. Kabul ettik. Đşte. Birdenbire Paul'e karşı güçlü. Hansine 28 temmuz 1905'te Asta'ya ebelik yapmıştı. annesinin hizmetçilik yaptığına değinenlerden nefret ederdi. Sonra gülümsediğini gördüm. kimliğini aydınlatacak bilgiler vermesini istediğini. sonra da Hansine'den bahsederken "Kopenhag'dayken. Bir çeşit yeraltı ya da gayrimeşru evlat edinme topluluğu gibi bir şey. en sevdiği çocuğunun bir hizmetçi ile Kopenhaglı bir tüccar ya da uşağın çocuğu olduğunu kabul etmek istememesiydi. bunun nedeni Hansine'yi hep küçük görmesi. "gün geçtikçe daha da şişmanladığını yazıyor. temmuzda Hansine'nin ellerini "neredeyse kendisininki kadar şiş karnı" üzerinde birleştirdiğini anlatıyor. Gordon'un yanında bunların hiçbirinden söz edemezdim. Ayrıntılar herhalde eksik günlük sayfalarındaydı. Gordon. birkaç hafta sonra da Asta Hansine'nin doğumunda ona yardımcı oldu. Bir şey söylemedi. Kini ve öfkesi kabardı. ama Ann'ın teyzesi olabilmesi için.dedesiyle evlenen Hansine'ydi. daha sonraki tepkilerini ateşlemiş olmalıydı. Böyle şeyler her zaman oluyordu kuşkusuz. Doğum zamanına geri dönmek gerekirse. Đşin asıl korkunç yanı. bunları bulamayacağımızı da biliyorduk. çocuksuz çiftler de hizmetçilerinin gizlice dünyaya getirdiği bebekleri evlat ediniyorlardı. Hansine okuma yazma bilmiyordu. Örneğin. Tek yaptığımız. Annesini çocuğunu terk etmek zorunda kalmış bir hizmetçi olarak görüyordu. seçme hakkı bulunmayan bir hizmetçi. gayrimeşru ve istenmeyen çocuğun. bizimle birlikte günlüklerin ilk bölümlerini gözden geçirmek istedi. imzasız mektubu yazmaya karar verdi.

Miles da tıpkı Cary gibi abartmalardan hoşlanır. Lisa'ya verdiği bütün malzemenin. benim Asta'nın günlüklerinden sayfa koparıldığını gördüğümden tam iki yıl sonrasına programa alındı. George Ironsmith 1871'de Whitehaven'da doğmuş on dört yaşındayken birinin yanına çırak olarak girmiş 1897'de . Eğer Cary onu hatırladıysa. masaldaki anne gibi annelik adından mahrum edilmiş. çünkü bir zamanlar bu anlattıklarım gerçekti. doğru olmamasıydı. Lisa Cary'ye yaklaşmış ve açıkça gazetecilere bütün yapımını yerin dibine batıracak bir iki kelime söylemek istediğini anlatmıştı. hizmetçiliğe ve küçültücü işlere mahkûm. ertelemeler olur. üç kasetin de içinde bulunduğu paketi aldığında bir çeşit rahatsızlık duymuştur. hep birlikte barda toplanmış. yakınında da olsa arada uçurum olduğunu görmüştü. Paul ve ben Gordon'un açıklamasını kabul ettik ya da en azından ben kabul ettim. Amerikan usulü. George Ironsmith'in köklerini araştırmıştı.konforundan yararlanmasını istiyordu. öfkesi daha da artmıştı. Buluştuğumuz gün bize dostça davranan. Geçen hafta boyunca. saat dokuz buçukta Miles Sinclair bana telefon ederek Lisa Waring'in de gösteriye geldiğini. Yirmi yedinci bölüm Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. malzemeyi iade ederken nazik bir not yazıp Londra'da işleri nedeniyle kaldığını anlatan Lisa'daki değişiklik Cary'yi şaşırtmıştı. o da bir gazeteciye konuşurken. Saat dokuzda bitti. ışıklar karartılmadan bir dakika önce salona girip yavaşça -onun deyimiyle tehditkâr bir ifadeyle. O dönemlerde çocuklar günkünden çok daha değersizdi. "Roper" da önce şubatta yayınlanacaktı. Battersea'ydi. filmi büyük perde de izledikten sonra. Çocuk hayatını düzenleyen yasalar çok daha gevşekti. Lisa Waring bir iki milden fazla uzaklaşmamıştı. Lisa'nın görünüşünü de bir vaftiz törenine davetsiz katılan. Çocuğu ondan kopartılmamıştı. onu her gün görüyordu.ilerlemeden önce herkese tek tek baktığını. Cary'nin yapıma başladığından iki yıl sonraya. Böyle kadınlar sadece mitolojide vardır. Gordon'un açıklamasının tek kusuru. sonra nisana ertelendi. gönderenin adı ve adresi yazılıydı. Daha sonra. ısırdığı altın elmayı davetlilere fırlatan şeytana benzettiğinde fazla ciddiye almadım. uzun süre önce Amerika'ya dönmüş olduğunu düşünmüştür. sanırım Cary de. Paketin arkasında. Hemen her zaman gecikmeler. Üstelik adres Amerika değil. Büyükdedesi için çizilen portreden hoşlanmamış. daha sonra en öne kadar yürüyüp tek boş koltuğa oturduğunu anlattı. en sonunda mayıs için. Televizyon dizileri genellikle programlandıkları gibi yayınlanmaz. Nisan başındaki basın gösterisi Paul'le birlikte ilk özel gösterimi izlediğimiz BAFTA'da gerçekleştirildi. Lisa şimdi saldırgandı. kızının bir prenses olarak yetiştiğini.

korkunç bir kandırmacaya dayanıyordu. Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığını belirten bir not koyup koymama hakkında bir karar vermek zorunda kalacağız. Cary'yle kendim konuşma çabasına girdim. "Roper" yayınlanmadan. onu tanıdığım kadarıyla. Kolay olmayacak. Hansine'nin Joan'dan önce bir çocuk doğurmadığını biliyordu. Eğer isterse. Söylediklerinin özeti. Paul'ün içgüdülerine fazla güvenemediğim görülecektir. bundan sonraki günlükleri yayımlarken. ama oradaki gazeteciler daha çok Edith Roper'ın hikayesiyle ilgileniyorlardı. Hem de orada. yoksa Lisa basına açıklama yapmaya hazırdı. kızlar erkeklerden de çok. O daha gider gitmez. Paul kesinlikle bu çözümün yanlış olduğuna inandığını söyledi. Miles'a göre Lizzie'yi kimin öldürdüğüyle fazla ilgilenmediler. Lisa'ya göre. Edith olduğunu iddia edenler ya da onun başına gelmesi muhtemel olaylar gazetelerde her an yer bulabilirdi. Cary'yle birlikte bunu konuşmalıydılar. Görüldüğü kadarıyla da günlüklere gösterilen büyük ilginin önemli bir bölümü. bu sefer içgüdüsünün ilginç ve acı bir açıklama karşısında bulduğu bir savunma olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle simsiyah giyinmiş. o kadının kızı değil. Daha önce yayımlanmış. Bütün bu olaylar seksen altı yıl önce geçmiş de olsa. Ne erkeklerde ne de kadınlarda içgüdüye fazla güvenmem. hem de o an. geçici bir eğlenceden öteye gitmedi. Gordon'un anlattıklarından kimseye söz etmedim. Öyle sanıyorum ki bir gün gelecek. Kanıtlama imkânı olmamasına rağmen. Bütün bunlardan. Çinli gözlü yabani bir kızın büyükdedesinin hakları için gürültü yapması. adı günlüklerde sıkça geçen bir hizmetçinin çocuğuydu. günlüklerin kendisiydi. Asta'nın ilk defterindeki orijinal Danca'yı okumaktan geçiyordu. Cary'nin onu danışman olarak görevlendirmesinin gerektiğiydi. Bunları bulmanın tek yolu günlükleri incelemek. bütün bu söylediklerinin dizinin geçerliliğiyle ne gibi bir ilgisi olabileceğini sormuştu. belki de Charles Amcası.Amerika'ya göçmüş. satın alınmış günlükleri gerçeklerden koparacak. Ironsmith'e oyunda üçüncü derecede bir rol vermek haksızlıktı. Yanlış olduğunu hissediyordu. Gordon onlara kendisi söyleyebilirdi. Bahsetsem de kimin ilgisini çekerdi? Belki Gordon'un kendi babası. Çocuklar her zaman ilgi çekmiştir. böyle durumlarda duyguların ve içgüdünün çok önemli olduğuna inanıyordu. büyükdedesi oyunun en önemli kişisi olmalıydı. annesinin Swanny Kjæer'in üvey kardeşi olmadığından emindi. O Lisa'nın Picadilly'de bir otobüsün altında kalmasını. Benim de orada olmam gerekiyordu. Daha önemli olan. Edith'in kayboluşu basın için hâlâ ilgi çekiciydi. nedendir bilinmez. Miles'a göre Cary sakin davranmış. bütün bunun önceden tasarlanmış bir kandırmaca olduğu izlenimini yaratacak bir karar. Ne var ki bahane bulamadı. Bu son cümleyi yüksek sesle söylemişti. Adı neredeyse ailelerle birlikte anılan kadının sevgili kızı Swanny. 1904 sonbaharında da evlenmişti. üstelik kayıp çocuklar çok merak edilir. çevrede bir erkek gördüğü zaman bütün güç ve karmaşık telefonları o erkeğe yüklediğini i biliyordum. Gordon gelip Swanny'nin Hansine'nin kızı olduğunu söylediğinden beri birkaç gün geçmişti. köprülerin altından çok su akmıştı. ben ya da Swanny'nin yayıncıları. bütün bunlar tarih olmuştu. Daniel'dan bile yararlanmayı başarmıştı. Swanny Asta'nın çocuğu olmadığını öğrendiği ya da bu yönde güçlü kuşkular duyup asıl kimliği konusunda fanteziler üretmekten . Cary de konuyla daha fazla ilgilenmek istemedi. Ironsmith'in küçük torunuyla görüşmek zorunda kaldı. yaptığı dizinin engellenmeden yayınlanmasını tercih ederdi.

Oysa." . O nazik anlatımla ilgilendiğinden. Kadın psikolojisinde uzman olmadığı açık Gordon bile. C. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Bunu Gordon'un da anladığını sanmıyorum. ama henüz değil. bunun sadece bu son yirmi yıl içinde biraz azaldığını söyleyebilirim.Anlamadığım bir bölüm var. Danimarkalıların Đngilizler gibi zengin bir üslubu yoktur. Ondan daha büyük olduğumu söyledim. Hansine'nin 5 temmuzda kanaması varsa. Asta'nın den rfde blomst deyiminin Đngilizcede karşılığı yok. çok daha az beklemem gerekti. Andersen anlatırdım ama. onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. Đçgüdüsünün kaynağı bu cümleydi. Bu durumda yola devam edip adı hemen hemen her sayfada görülen. bu nedenle de aklının bir yerine saklamıştı. Barış ve Savaş.Daha ilk defterin ilk satırını okurken biliyordu. Margrethe Cooper. güldü. bu nedenle Hansine'nin kızı olması ihtimalini aklına bile getirmedi. bunun kelime anlamı "kırmızı çiçek'tir. . . Đkiniz de çok gençsiniz. çünkü Đngilizce'nin bu konuda Danca'dan çok daha zengin olmasına rağmen. kaba sözleri nazikçe anlatma sanatıyla ilgilenmek olduğunu söyledi. Önce benden bu bölümü yayımlandığı biçimiyle okumamı istedi: "Hansine Mogens'i iki sokak ötede. belki de bunun yaş konusu değil. Kanıtı ilk defterin ilk bölümlerindeydi. Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor.öteye gidemediği sürece gerçeğin açıklanmaması işin doğrusuydu. Ben Knud'la evde kalıyorum. Paul kanıtını kısa zamanda buldu. ama bütün günlüklerde de anlamadığım böyle bölümler var. yakında izin vereceğim. katı terbiye kurallarının son kalesidir. bunun ne anlama geldiğini anlayacaktı. Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Gordon'un soyağacında Asta ve Rasmus'un en büyük kızları olarak gösterilen kadının aslında tamamen farklı bir kökten geldiğini bile bile. 19351944 kitabını yayımlayabilir miydik? Bir adım atmadan önce düşünecek kadar zamanım vardı.Danca orijinale döndüm."Evde bir konuğu varken" bölümünden mi söz ediyorsun? dedi Paul. ama bazı konulan nezaketle geçmekte ustadırlar. hatta bir ay sonra bile çocuk doğurması imkânsız. Günlük yayıncılarının satmayı umdukları yirmi bin ciltten her birine açıklayıcı bir sayfa eklemek için daha önümüzde birkaç hafta vardı. 28 temmuzda. Margrethe Cooper buna uyan bir Đngiliz deyimi aradı ve 1970lerde hâlâ hayatta olan birçok yaşlı kadının kullandığı deyimi buldu: "evde ziyaretçisi var.Swanny biliyor olmalıydı. Âdet. Eskiden oğlanlara H. . Mogens yalnız gitmek istiyor. bu cümleyi daha günlükleri ilk kez okurken ilginç bulmuş. Eğer Asta hun har det maanedhge (âdet ağrısı çekiyor) ya da hun har sit skidt (o kirli) demiş olsaydı. Asta birçok konuda dürüst olmuş olabilir ama âdet konusunda değil. Asta'nın yazdıklarını "evdeki ziyaretçi" olarak çevirmiş olabilir. Gerçeğin ortaya kesin olarak çıkması. her şeyi yeniden değiştirir. dedim. Evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. bu kelime kelime çevrilir ve hiçbir zorluk çıkmazdı. ." . dedim.

Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. Lisa'nın iddiaları karşısında.Diyecektim ki. büyükdedeninki de yeterince kötü. adı ne olursa olsun. solgun burnu biraz büyükçe. sizce de öyle değil mi? Bu kez Cary'nin dairesindeydik. değerli Jüri Üyeleri. her şey ne kadar da değişik olurdu. Bunları Mockridge'in duruşma kayıtlarından aldım. Dizide silik biri olarak gösterilen George Ironsmith. Aslında şaşırtıcı. Devam ediyor. büyükanneme. sadece erkek kesimli düz siyah saçları."Uzun çabalarımızın artık sonuna yaklaştığınızı söylemekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Konuştukça gözlerinin parıltısı söndü. Bunu ailede herkes bilir. Lisa'ya göre Lizzie Roper'ın katiliydi. bütün bunlar çok iyi. Sürekli hareket etmelerine karşın ifadesiz gözlerini. Lisa Waring'in çabası buydu. oysa söyledikleri bundan çok uzaktı. Birinin mantıksızı mantıklı. söylediklerinden herhangi birine inanmakta güçlük çekiyordum. üne kavuşmasını istiyordu. başkalarının hakaret olarak alacağı şeylerin Lisa'ya övgü gibi geleceğini düşündüğünden emindim. Lisa dizide danışman olarak görev alır -almaması şimdiki kininin ve nefretinin başlıca nedeniydi. büyükbabanınki rahatsızlık verici. dedi.Cary'nin de dediği gibi. Cary'nin verdiği metinleri okuyup ev ödevine çalışmıştı. çok daha özel bir nedeni daha vardı. Babanın böyle bir role layık görülmesi korkunçtur.Cary de bir cinayetin üzerindeki esrar perdesini. Yargıç Edmondson'un konuşmasını neredeyse ezbere okudu. . Hakaret etmeye gerek yok dedi Lisa.Ailemizde onun. sahne ışığında olmak istiyor. atalarınızdan birinin muhtemel bir katil olmasından hoşlanır. demek büyükdeden için ölümünden sonra şöhret istiyorsun. Miles'ın bu durumda. onun dışında sükûnetini izlerken. . Evet. . Ironsmith bunu kızına. çok güzel de elinde George Ironsmith'in Lizzie'nin gırtlağını kestiğinin kanıtı var mı? Vardı. cinayetten yaklaşık yüz yıl sonra kaldırmış olmanın mutluluğunu yaşardı. Miles da yanımızdaydı. O zaman Lisa Waring'i ve Lisa'nın geçmişle ilgili açıklamalarını ne büyük heyecan ve mutlulukla karşılardı. belirli bir noktaya bakmaya başladı. saçmalığı kesinlikle ciddi bir şey olarak göstermeye çalıştığı psikolojik davranış bozukluğu örneklerinden izliyormuşum izlenimine kapıldım. Ama söylemedi. büyükdedesinin hakkının iade edilmesini. ama bazıları nereden gelirse gelsin.Peki dedi. Lisa'nın yürek biçimindeki yüzü. uçları hafifçe yukarı kalkık gözleri doğruydu. Eğer ona inanılabilirse. ne kadar uzak olursa olsun. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem ama belki de Đngiliz Ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. . Karısı da biliyordu. birini öldürdüğüne inanılır. Đngiltere'ye bu yüzden dönemiyordu. uzakta. on altısına . "O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. Kin ve öfkenin başka. bütün bunlar bir yıl önce olsaydı. Anlatacakları kanıtlanabilir olmalıydı.Đçimizden pek azı." Sanki bu cinayeti işleyene karşı bir yakınlık duyuyor gibi. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. diye düşündüm" Yargıç böyle söyledi.

George Ironsmith otuz dört yaşındaydı. babası da ona kendi annesinden kalan bir yığın belge göndermişti. Kartta 'Londra' dışında başka adres yoktu.O belgeyi bulabilsem. tek bir çocukları oldu. ama damgada 28 temmuz tarihi okunuyordu. ama Lisa içlerinin önemli bir şey olmadığım söyledi. . o belgeler bize Mary Schaffer'ın birinci . George Ironsmith'ten gelenleri göstermişti. Ölmeden çok kısa zaman önceydi. Cary'nin video bandını izledikten sonra babasıyla temasa geçmiş. yani 29 temmuz pazar günü eve dönmeye hazırlandığını yazıyordu. Basit bir soyağacı hazırlamış. Sadece büyükdedesi ile büyükninesi arasındaki mektuplar. Bizlere verdi. Lisa ayağa kalktı. meslek olarak da "gezginci tüccar" olduğu belirtilmişti. zavallı Mogens'in Fransa'dan gönderdiği. yaptığı çizimin Gordon'un Westerby araştırmasıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Birbirlerine gönderdikleri. onun için her şeyi yapmaya hazırdı. Mary olarak adlandırılan kızları aynı yıl doğdu.Bu işaretin anlamı ne? diye sordu Cary. onların 1933'te doğan en küçük çocukları Spencer Waring. Londra'ya gelen turistler yakınlarına genellikle Buckingham Sarayı ya da parlamento binasının resimlerini gönderir. Mary Schaffer Ironsmith bir rakibe olarak gördüğü kadını kıskanıyor. havanın oradakinden daha sıcak olduğu hakkında bir satır ve tepede. 1959'da Betty Wong Feldman'la evlendi. Hackney'nin tek görülmeye değer yeri olan Victoria Park Gölünün bir sepyasıydı. Ironsmith karısına ertesi gün. O kadar gülünçtü ki. Şubat 1904'te Chicago'da verilmiş evlilik cüzdanı. dedi Lisa üzgün sesiyle. Lisa'nın babası. Lisa haklıydı. bir sürü de önemsiz yazı. Yine de bakmakta bir sakınca olmadığını söyledi Cary hemen kâğıtlara göz atmaya koyuldu. Kartın bir diğer ilginç yanı da üzerindeki resimdi. Cary belgelerin geri kalanını sordu. yere oturup bağdaş kurdu. bir koltukta oturmak rahatsız ya da alışılmadık bir şeymiş gibi sırtını ovuşturdu. ama bu onu öldürdüğünü kanıtlamazdı. ama Ironsmith'in gönderdiği kart üzerindeki fotoğraf. "Önemsiz kağıtlar" Mary Schaffer'ın doğum belgesini içeriyordu. bir artı işareti üzerine çizilmiş çarpı gibi ilginç bir işaret vardı. Mary Ironsmith 1922'de Clarence Waring'le evlendi. hatta Hackney'de olduğunu gösteriyordu. kuzenlerimin de yayımlamaya çalıştığı mektuplar kadar kuru ve sıkıcıydı. . Bunlar Lisa'nın annesi ve babasıydı"Aile inancı" Ironsmith'in birisini öldürdüğünü kanıtlamakta yeterli olamazdı. Bu kart Lizzie'nin öldürüldüğü sırada Ironsmith'in Londra'da. adresin de üstünde. ama tabiî George Ironsmith'inkiler yoktu. Mary Schaffer'ı otuz sekiz yaşında bir dul olarak gösteriyordu. kendi annesinin George ve Mary'nin birbirlerine ne kadar bağlı bir çift olduğunu söylediğini hatırlıyordu. Lisa. Ironsmith karısına tapıyordu. Kartta bunun dışında "Sevgili Mary". nereden geldiğimi öğrenirdim. bir iki dakika göz attım. rahata kavuşması için kadının öldüğünü bilmesi gerekiyordu. Lisa yine de açıkladı. Benim görebildiğim kadarıyla en önemlisi 1905 yılında Ironsmith'in Đngiltere'den karısına gönderdiği kartpostaldı. Büyüknineme Lizzie'yi öldürdüğünü anlatmak. çoğu nişanlılık dönemine ait mektuplar.girdiği gün anlattı. Ironsmith 1904'te Mary Schaffer adlı bir kadınla evlenmişti. söyleyecek bir şey bulamadık.

Yargıcın söylediklerini hatırlıyorsunuz. kâğıdın üzerimizde yarattığı etkiden memnun. hiç merak etme.Aşk uğruna. Miles.Oh. sadece adını duyduğu bir kadını öldürmek için? . Şimdiki gibi bir yıl toplum hizmetine gönderilmiyorlardı. . o filmi hiç yapmazdınız. . güldü.Ne yapacağım? . Belgeye göre Ironsmith. Bunu söylemek kolay. Gözlerini sımsıkı kapadı. Peki. . . vejetaryenim.Bunu babam buldu. dedi Lisa. Daha önce hiç görmedim. yumruklarını duvarlara vurdu.Yani bana inanmıyorsunuz. biraz araştırma. Aslında inanıyorsunuz ya. Ben.Hayatını bunun için tehlikeye atar mıydı? Karısının hiç görmediği. Aşağıdaki pub'a gittik.Peki ama. biliyorsun. Hepimiz yılların sarartıp soldurduğu belgeye baktık. Lizzie'den sonsuza dek kurtulmak için. . Amerika'ya gittiği gemiyi de biliyorum. George Ironsmith'in hizmet sözleşmelerinden birinin kopyasında gizliydi. değil mi? Şimdi bildiklerinizi biliyor olsaydınız. işinize yararsa." Tabiî biliyordu. bilmemesi mümkün mü? Yıllar boyu o zavallı inekleri ve koyunları boğazladı. neden? diye sordu zavallı Cary. "Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. yolcu listelerinin hâlâ bulunabileceğini söyledi. . bizi izliyordu. dedi Lisa soğukça. . Đngiltere'den Plymouth'tan kalkıp. şimdi ne yapacaksınız? . . Büyük bir içkiye ve en az yirmi sigaraya ihtiyacı vardı. Đşte bu kadar. . Son iki kelimeyi söylerken Cary'ye bakıp tatsız tatsız sırıttı. dedim. 1885'ten sonra yedi yıl boyunca Carlisle'da bir kasap ve mezbahacının yanında çırak olarak çalışmıştı.Teması kaybetmemeliyiz. Lisa gittikten sonra Cary krize girdi. karısını mutlu etmek için. dedi Lisa yerde Buda gibi otururken. deli gözlerle Miles'a baktı ve yeniden sigaraya başlayacağını söyledi. parmaklarını saçlarında gezdirdi. Đnsanlar aşk için böyle şeyler yapar.Size söyledim. Lisa. ama gerçekten girdi. Uludu. Önce gemi.kocasıyla on beş yıl evli kaldığı ve çocuk doğurmadan boşandığı dışında bir şey göstermiyordu. diye söz verdi Cary. Bomba mektuplarda değil. dedi Lisa.O zamanlar katiller asılıyordu. .Bir şeye girişmeden önce. Büyüknineme tutkuyla bağlıydı. galiba Boston'a uğradıktan sonra New York'a giden Lusitania ile. ben seni ararım.

cumartesileri de Boston'dan kalkarak Queenstown'a uğruyorlardı. Umbria ve Etruria.George Ironsmith'in 29 temmuzda Amerika'ya. Cephalonia. ama sonunda istediği -istemek zorunda olduğu. Hibernia. Arabia. Servia ve Gallia'nın iki haftada bir yaptıkları seferlerden birine de katılmış olamazdı. Amerika ve Đngiltere arasında mekik dokuyan onlarca büyük gemi vardı. Catalonia. Liverpool'dan hareket eden gemiler yolcularım şirketin New York'taki North River ya da Doğu Boston'daki New Pier iskelelerinde indiriyordu. Aurania. Bütün bunları unutmak. Amerika'dan gelirken yalnızdı. Oysa bu kez Cary bilmek istemiyordu. Karta inanırsak. onun basına açıklama yapıp dizisini yerin dibine batıracağından endişe ettiği için değil. Cary'ye göre. Yirmi sekizinci bölüm . ama dönüşünde yanında biri daha vardı. Campania. Cunard'a başvurdu. Liverpool'dan kalkan New York Cumartesi Postası Ironsmith için en uygun çözümdü. büyükdedelerimizin kim olduğunu bulmadan iki gün geçiremezdik. Amerika'yı Birinci Dünya Savaşı'na girmeye iten. Lucania. Lisa Waring'in -daha doğrusu Spencer Waring'in. perşembeleri Liverpool'dan. Her ikimiz de bırakın iki yılı. Bothnia ve Scythia da haftalık Boston seferi yapıyor. çoktan bulmuş olurduk. Liverpool'dan New York'a da 29 temmuzda dönmüştü.bilgiye ulaştı. Etruria ya da Umbria'ya binmiş olması gerekirdi. yolcu üstelerinin hâlâ saklandığını duyduğunda şaşırdı. Anlaşılan Spencer Waring yanlış hatırlıyordu. Cary Plymouth'tan vazgeçmeye karar verdi. Cunard Denizcilik Đşletmesi'nin tarifesini eline geçirdi. Aradığımızı nerede bulacağımızı. Gerçek teoriyi doğrulamayabilir. Pavonia. Yüzyılın başlangıcında. Đngiltere ile Amerika arasındaki denizlerde dolaşan başka hangi gemiler vardı? Cary. Alman denizaltılarının 1915 yılında Lusiania'yı batırmalarıydı. ama o zaman teori feda edilir ve her bir olasılık birbiri ardına kontrolden geçirilir. Ne var ki bu kayıtlar varış ülkesinde tutuluyordu. nasıl çıkaracağımızı biliriz. Tabiî araştırmaların çoğu bulmak için yapılır.Đkimiz de iflah olmaz araştırmacılarız. Servia. Bunlardan hiçbiri Plymouth'tan kalkmıyordu. gidiş dönüş bileti 75 ile 110 dolar arasında olmalıydı. "Đkinci sınıf' diye düşünüyordu. bir sonraki projesi için çalışmaya başlamak istiyordu. bizi ilgilendirenler de Washington'daki Ulusal Arşiv'deydi. Ironsmith böylesi gemilerde yolculuk etmiş olamazdı. başlangıçtan beri kabul edilir bir çözüm bulmaya eğitildiği için yapamıyordu. Biraz zaman geçti. karısına dönmek için bindiği geminin adında yanlışlık olduğuydu. Bunu sadece Lisa'nın korkusundan. Anlaşılan deniz faciaları tarihinde en az Titanic kadar ünlü olan geminin adını hatırlıyordu. bilmeye kesinlikle karşıydı. George Ironsmith New York'tan Liverpool'a 15 temmuz 1905 cumartesi günü hareket etmiş. Bulduğumuz ilk şey. "Roper"ın yayınlanmasıyla halka yanlış bir hikâye anlatmış olmaktan bir haz duymayacağı kesindi.

bu konuda bir çocuktan söz edildiğini hiç duymadığını söyledi. diye cevap verdi Cary. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. Cary bu kadarını da mı göremiyordu? . 1900'de mi ne Đsveç'te oldu. Lucania'nın yolcu listesi 29 temmuz 1905 cumartesi günkü seferinde. Oysa adam karısını seviyordu." . Anlaşılan kabahat karısındaydı. karısının ilk evliliğinden bir çocuğu olmadığını açıkça belli ediyordu. Olumlu bir Roper ipucu yakalamak umuduyla günlüklerin ilk cildini yeniden okuyordu. Ironsmith'in bir çocuğu varsa. Asta'nın ünlü öykülerinden biriydi. söylenti. Muhtemelen çocuk Ironsmith'e Amerika'ya götürmek üzere emanet edilmiş birisiydi. Asta'nın on yıl ya da daha önce bir başkasından duyduğu bir şeyi hatırlamaktan başka bir şey yaptığını iddia etmiyorum. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. Asıl konudan uzaklaştığımızı düşünüyor. Mary Schaffer'la arasındaki mektuplaşmadan. hatta fısıltı duymamıştı.Çok zaman önceydi. sabırsızlanıyordu. Onun tek istediği. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. Hem Asta nereden düşündü bilmem. Cary'nin bu sorulan sorduğu Lisa çocuğun kim olduğunu bilmediğini. ikinci sınıf yolcuları arasında George Ironsmith ve yarım ücret ödediğine göre iki ila on iki yaşları arasında olması gereken Mary Ironsmith'in de bulunduğunu gösteriyordu. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. dedim. Đlginç bir hikâye.Hikâye olduğunu ben de biliyorum. Adam evliydi ama çocukları yoktu. çocuğu neden Mary Ironsmith olarak adlandırdığını açıklamaz. kaldı ki hangi anne baba küçük kızlarını altı günlük bir deniz yolculuğunda tanımadıkları genç bir adama emanet eder ki? Her ikimizin de düşündüğü. Stockholm'de. yaşadığı sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. öyle değil mi? Gerçek bir olay. imkânsız bularak aklımızdan uzaklaştırmaya çalıştığı düşünceyi söyleyen yine Cary oldu. "Kuzinim Sigrid. Tarih Roper Davası'ndan yıllar sonra. giyotinleri yazmıyor muydu? . bunun kanıtı yoktu.Bu. çünkü adamın kuzeyde. Bana anlatmak için telefon etti. 1904 şubatında evlenene kadar bekâr gözüküyordu. Ama yine de bir senaryo.Sadece bir hikâye. 1905'te de Đngiltere'de . büyükdedesinin Lizzie'yi öldürdüğünü Cary'nin de kabul etmesiydi. Waring ailesinden kimse evlilikten önce karısının bir çocuk doğurduğu hakkında bir dedikodu. onu evlat edineceklerdi. 18 aralık 1913'tü. Sonunda bulduğu bir açıklamaya da kanıt değil.

Bir de şöyle bak: bir sürü soru sorulmasını önlemek istemiş olabilir. karısını bir hafta sonraki cumartesi günü beklediği belliydi. dedi Cary. Üstelik kocası oğlunu da yanına almış. yürüyebilen bir çocuktu. Çocuğu olmayacağını. özellikle de Edith'in istendiğine. geçinecek imkânı olmayan kadın olma tehlikesi karşısında düşünmüştü. kendi yanındakinden çok daha güzel bir . Paul ve benim konuşarak yarattığımız senaryoya göre Ironsmith Lizzie'ye gitmiş. Anlaşılan Lizzie'nin bir haftalık gecikmesinin nedeni. gemide Marconi Telsiz Telgrafı da vardı. Swanny Kjær olmak için çok büyüktü. hatta para önerdiğini. karadan yüzlerce mil uzakta olsalar da yolcuların mesajları kıyıya iletilmektedir. şimdi de onun Mary Ironsmith olmak için çok küçük olduğunu söylüyorsun. George Ironsmith'in yanında Lucania'ya binen çocuğun Edith Roper olamayacağını söyledim. En iyisi Roper'i Cambridge'de buluşarak hiç olmazsa dışa karşı saygınlığa korumaktı. iyi bakılacağına. kocasına durumu itiraf etmiş miydi? Açıklamayı kendi yaparak daha kötü sonuçlardan kaçınmaya çalışmış mıydı? Miles Lizzie'nin kararsız olduğunu düşünüyordu. kocasını kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktı. Đki yaşından büyük olmasa. Maria Hyde'ın öldüğünü de bilmiyordu. Ne yazıldığını sana okuyayım: "Bu şekilde dünyanın haberleri ve hava durumu raporları Atlantik'i kat eden gemilere dağıtılmakta. Kendi aramızda.tekrarlanmaması için bir neden yok. olamaz mı? Edith büyümüş. Cary ve Miles.Edith." 1910 yılında Crippen'in telsiz aracılığıyla denizdeyken yakalanan ilk katil olduğunu bir yerlerde okumamış mıydım? Ironsmith ondan beş yıl önce yakalanmak istememiş anlaşılan. kızını istediğini. O zamana kadar New York'a varmış. Lizzie'nin cesedinin ne zaman bulunacağını kestiremezdi. Ah. ama boşanmayı düşünmüyorlardı ki. Roper'ın. bu hareket anlaşılırdı. O günlerde "suçlu taraf' olarak görülecek bir kadına nafaka bağlanması söz konusu değildi. Herhalde iki yaşında gösteriyordu. sevileceğine. Acaba Lizzie. ama çocuk istediğini bildiği bir kadınla evliydi. Roper'ın kızın kendinden olmadığını başkasından öğrenmesinden korkarak. Miles nasıl olup da Roper ve oğlunun Cambridge'e yalnız gittiğini. Çok büyüktü. cesetler bir haftadan önce bulunmadı. On dört aylık bir çocukla yolculuk ettiğinden şüphelenilmesini bile istemiyordu.Dahası da var. Miles'a göre karısına. bu arada Edith'e uygun bir ev bulmak ya da annesini razı etmeye çalışmaktı. . Gemi kayıtlarına göre. Cary Đngiltere'ye sadece Edith'i almak için geldiğini. yalnız olması gerektiğini de söylemişti. Lizzie'nin geride kalmayı nasıl kabullendiğini hiç anlamadığını söylüyordu. isteği reddedilince de tehdide başvurduğunu sandığını söyledi. Ironsmith onun için hiç bilet parası ödemeyecekti. dedi Cary. Gerçekten ayrılmaya karar vermiş olsalar. onları bırakarak Cambridge'e taşınmıştı.Yani sence kıza bilet almasa sorularla karşılaşacak ve iki yaşından küçük olduğunu kanıtlamak zorunda mı kalacaktı? . Lizzie'nin çocuğunu sevdiğini söyledi Cary. Ironsmith. onu terk etmeyi düşünmüş olamazdı. kendi çocuğu Edith'i ona vermesini istemişti. büyük ihtimalle de Chicago trenine binmişti bile. Maria Hyde'ın yanında kalacaktı. Talihi yaver gitti. eğer Cambridge'e gelecekse. bunu ancak terk edilmiş. Ne de olsa çocuğunu büyütmekte inat etse. Edith. .

ama son anda vazgeçtiğini bir düşünün. sonunda . 29 temmuz için SS Lucania'da yer ayırtmıştır. dedi Paul. Cary ve ben senaryo yazmak. tehdit etmiş de olabilirdi. Lizzie bir ara kızını vermeyi kabul etmişti. Edith'i vermeyecek. Florence Fisher saat onda alışverişe çıkmıştı. geçineceklerdi. çocuğu getireceğini de bildirmiştir. Roper'ın gidişinden önceki salı ya da çarşamba. Babasıyla telefonda uzunca bir süre konuştu. neden Edith'i alıp gitmekle yetinmedi? Ne de olsa Edith. Roper'ın gidişinden sonra Devon Villa'ya gelerek kızını alması konusunda anlaşmışlardı. yoksa onu öldürmeyi kafasına koymuş muydu? Maria Hyde ortalıkta görünmüyordu. kadının uyandıktan sonra polise gitmesi. Edith annesinin yatağında uyuyordu. Vermeyi kabul ettiğini. Ironsmith'le. babaannesinin Ironsmith'in meşru çocuğu olmadığını öğrenmek ona pek hoş gelmedi. . Eskiden. on iki yaşından küçük bir çocuk için Amerika'ya bir gidiş bileti aldı. Lizzie'yi hayatta bıraksa. ne var ki Lizzie geri adım atmayacaktır. Başlangıçta Lisa Waring beklenmeyecek ölçüde köpürdü. zaten hiç uyanmadı. 28 temmuz. canlı varlıkları hızla öldürmekte uzman bir mezbahacıydı. Roper'ın sahneye çıkmasından önce yaşadıkları gibi yaşayacaklar. O geceyi Liverpool'da geçirdikten sonra ertesi gün Lucania'ya bindiler. 27 temmuz perşembe akşamı. Belki de böyle hikâyeler. yalan söylemekle suçlandık. Roper'dan nefret etmekte. kandırmaya çalışmış. Ertesi sabah Devon Villa'ya geri döndü. Hackney'de aldığı ve üzerine özel bir işaret koyduğu kartpostalı karısına göndererek çocukla birlikte geldiğini bildirdi. Lizzie hiçbir şey duymadı. oğlunu da sevmemektedir. tek bir gerçek olaya dayanıp daha sonra başka koşullara uyarlanan öyküler yaygındı. Edith'i yanına alıp Euston Đstasyonuna gitti. daha sonra iki yaşından büyük. gerçek bir kasap olarak tanınmasını istiyordu. Ironsmith'in onu tekrar kandırmaya çalışmış olması kesindir. Mutfak çekmecesinden aldığı bıçakla Lizzie'yi korkutmak mı istemişti. bazen de ger-çekleşiyorlardı belki de. Ironsmith iki gün sonrası. Cinayetten önceki bir hafta boyunca olardan kimse bilmiyordu. belki de yüksek dozda hidrobromid almış annesini uyandırma çabalarından yorgun düşmüştü.hayat yaşayacağına emin olduktan sonra. para önermiş. Lizzie'yle tartışmış. Edith'in kaçırıldığını. küçük kızıdır. Karısına. kim bilir? Belki de Ironsmith böyle bir öykü duymuş. Öyleyse. cuma günüydü. Bize göre Ironsmith o haftanın her günü Devon Villaya gelmiş.Bütün bunlar çok güzel ama. Amerika'ya götürülmek üzere Liverpool yolunda olduğunu söylemesi işten bile değildi. kendisi de Hackney'de annesiyle oturacaktı. metresinden olma çocuğunu karısına vermek isteyen. metresini öldürüp giyotinden kurtulan adamın öyküsünü düşünmekten alamıyordum. daha sonra gerçekleştirmişti. Hayattaki tek varlığı. Ironsmith. fantezi kurmak. Cary'nin söyledikleri üzerinde düşündük. Lizzie. Böylece yatak örtüsüne sarındı ve Lizzie'nin gırtlağını kesti. Liverpool trenine yetişti. Kendimi Asta'nın anlattığı. Büyükdedesinin hakkının teslim edilmesini. evlilik bağıyla bağlı Roper ve Lizzie'nin meşru çocukları olarak görülüyordu. kızını Ironsmith'e vermedi. evin kiracısı olduğu dönemden kalma anahtarıyla Devon Villa'ya giren Ironsmith'e kararını değiştirdiğini söylemişti.

Amerika sahnelerini çekmek için oraya gittiler.babasından babaannesinin doğum kâğıdı olmadığını. Lisa daha yedi yaşındayken ölmüştü. "Roper"dan. Lisa çözümü bulmakta gecikmiyordu. onun onuruna düzenlenen partide Lisa hamile olduğunu açıkladı. 1922 yılında çekilmiş fotoğrafta gelinlikle görülen Mary Waring kolaylıkla 1898'de gelinlikli Lizzie Roper olabilirdi. Bundan sonra yeni bir gerçek çıkmayacaktı. Zaten onun asıl istediği de buydu. Lisa ertesi sabah Los Angeles'a uçtu. Dizi bir çözüm önermediği. . onun bu lekeden kurtulmak için her gün özel bir makyaj yaptığını söyledi. endişeleri sona ermişti. Aradaki tek fark. Lisa Waring'i danışman olarak görevlendirdiler. Edith'in gerçek kimliğini kanıtlamak iddiasında olmadığı için. Cary bundan sonraki yapımları için onu yardımcı olarak görevlendirmekte kararlıydı. Bütün bu konu onu heyecanlandırıyordu. Miles'ın da Lisa'yla birlikte gittiğini anlaması birkaç saatini aldı. Bu fotoğrafta Mary Waring'in yüzünün sol tarafını görmek mümkün değildi. Çekimin son günü aynı zamanda Lisa'nın yirmi yedinci doğum günüydü. Ne de olsa. New Jersey'li biriyle evlenmiş ve tüm evliliğini Cape May adlı şirin bir kıyı kasabasında geçirmişti. Cary onu geçirmek için havaalanına gitmedi. modaydı. Bilindiği kadarıyla Lizzie'nin sol göz altındaki elmacık kemiğinde bir leke yoktu. Paniğin büyük kısmı geçmiş olmasına rağmen. George Ironsmith'in Lizzie Roper'ı öldürdüğü tam olarak kanıtlanamasa bile Edith bulunmuştu. Ironsmith'in gerçek katil olarak gösterileceği yarı belgesel bir dizi hazırlamak arzusundaydı. Roper'ın yapılışı ve Waring açıklamaları konusunda bir belgesel hazırlıklarına başlamışlardı bile. Bu yapım Cary'ye "Roper"dan çok daha fazla keyif verdi. Cary bundan fazla hoşlanmadı. Cevaplar ellerindeydi ve bana anlattığına göre. Roper'ın beraat edeceği. Ironsmith'in ölümü. yine de üzüntüsünü belli etmemeye çalıştı. Cary yapımı konusunda hâlâ endişeliydi. böyle bir belgenin hiç görülmediğini. Daha ilk bölüm gösterilirken Cary ve Miles. Bunu Edith'in hayatının canlandırılması. 1970'te. herhangi bir sorun çıktığında. ama Spencer Waring annesinin yüzünde böyle bir lekeyi hatırladığını. Çünkü aynen Lizzie gibi o da fotoğraf çektirmek için hafifçe sağ yanını dönmüştü. Roper planlandığı gibi yayınlandı. yardımcısını kaybetmek üzere olduğunun farkındaydı. Mary Ironsmith Waring çocukluğunu Chicago'da geçirmiş. Cary bundan memnun olmadı. yeni ailesi. Diğer fotoğrafların hiçbirinde. böyle bir leke Edith'in bilinen en önemli iziydi Lisa babaannesini iyi tanımıyordu. Mary Waring'in yüzünde bir iz yoktu. özellikle Edith'in merdivenleri tırmanışı ve tepede gözden kayboluşu gibi bazı sahneler kullanıldı. kadın öldükten sonra kalan eşya arasında böyle bir kâğıda rastlanmadığını öğrendi. Sonunda gösterime sunulan "Roper"ın tamamlandığı sırada Lisa'nın sahneye çıkması ve Edith'in kim olduğunu açıklamasıydı. evlenmesi ve Cape May'deki yılları izledi. Lisa'nın değeri ölçülemezdi. özellikle Lisa'nın babasının iki kardeşiyle birlikte hayatta olduğu bir dönemde. Spencer Waring'in Lisa'ya gönderdiği birçok fotoğraf arasında biri özellikle önemliydi.

Asta'nın onun babasına gönderdiği mektupları iade etti. bir ima peşine düştüm. Aranacak başka neresi vardı? Asta yıllar boyunca çok az mektup yazmıştı. artık çok geçti. Söyleyebileceğim tek şey. bebek Swanny'nin gerçekte kim olduğunu öğrenme iddiasını bir kenara bıraktım. Swanny konusunda işe yaramadı. o tanıdık güçlü ve güzel kuzeyli yüze baktığımda. Bütün bu mektuplardan hiçbirinde Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığı şeklinde yorumlanabilecek tek bir söz yoktu. farkındayım. Bütün bunlar çok zaman önce olmuştu. Cary ve ben. Yazdığı asıl şey. Swanny'nin ikinci dereceden bir kuzeni. olaylar ya kâğıda dökülmemişti ya da yazıldıkları kâğıtlar kayıptı. Ya da yıllarca Swanny'yi kızkardeşi sanan annemi. onun da Robert Browning'inkilere benzettiği aşk mektuplarını verdi. postadan gelen büyük zarfları açtığım öğleden sonrası için ayırdım. Yirmi dokuzuncu bölüm 1991. Evi aradım. çocuksuz iki kadın. Sayfalar Kopenhag'dan bir paket içinde geldi. uzak olasılık da olsa Swanny'nin olabileceğini düşündüğümüz insanın. Bilmiyorum. Belki de gördüğüm. milyonlarca kelimelik romanı ya da günlükleriydi. Kitap şömizindeki fotoğrafa. Üç hafta kadar önceydi. Edith Roper'ı bulmamıza yardımcı olan fotoğraflar. günlükleri tekrar okuyarak küçük de olsa bir ipucu. yayımlanan son günlükler için seçtiğim ve Küçük Denizkızının yanında çekilenin yerini alacak resme. birer küçük kız evlat edindik. Çok önceden. bu arada da sevgilisini kaybetmişti.Swanny'nin gerçek anne ve babası konusunda Paul'ün bana Gordon'un teorisindeki yanlışları göstermesinden sonra. ben daha çok küçükken. Paketi gelir gelmez açmadım. O kendi kızının gerçek kimliğini öğrenmiş. gerçeği bulabilme düşüncemden vazgeçmiştim. kendi kızımı sevdim. her kitabı açıp sayfalarının arasına baktım. büyükbabam Rasmus. Ben. Harry Amca'nın kızı bana Asta'nın son dönemlerde babasına yazdığı. Günlükler yayımlanmaya başladığında. bazen daha önceden tanıdığım birini gördüğümü düşlüyorum. . Pek tatmin edici bir son değil. Swanny olmadığını öğrenmemizdi.

hatta bir okul gezisinde tutulan notları alıyordum. anneniz de anneme kendi elindeki bilgileri gönderdi. Pakete el atmadan önce beş kutu ve iki büyük zarf açtım Paketin içindekilerin ne olduğunu hemen anlamadım. günlüklerini. Sayfaları size iade ederken ilginç bulacağınızı umuyorum- . Yeni bir yardımcı yetiştirmek ya da işi kendim yapmak durumundaydım. "Sevgili Mrs. Danimarka'dan. Bu sayfaların onun eline nasıl geçtiğini araştırdım ve sonunda Georg Stage'den söz edildiği için Mrs. Dedektif öyküsü yazarlarının mektupla senaryo taslakları.Swanny'nin rolünü üstlenip günlüklerin yayıncılığına soyunduğumda. Ben de düzenli olarak başka insanların anılarını. Onu uzun zaman önce tanıdığınızı. tarih de iki hafta öncesini gösteriyordu. Tabiî ben de herkes gibi o ünlü günlükleri okudum! Hemen bu sayfaların 'Astas Bog'a ait olduklarını anladım. ama bunların orijinal olduklarını ve sizin için tarihî değer taşıdıklarını düşünerek size göndermeye karar verdim. Mektubu yazan hem Swanny'nin öldüğünden hem de Danca bildiğinden habersizdi. Danimarka denizcilik tarihi konusunda yazdığı kitabı hazırlamaktaydı. Asta Westerby tarafından gönderilmiş olduğu kanısına vardım. iyi eğitim almış bir Danimarkalının Đngilizcesi. Asta konusunda bir dosya dolabı gibi düzenli olan kız. uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı. Westerby'ye de söz etti. çünkü bir bölümü ayrı bir kutuya konmuştu. Bildiğiniz gibi annem bir deniz tarihçisiydi. bunun tam günlük bir iş olacağının farkında değildim. Dünyanın hemen her yerinden geliyorlardı. Kjær. Adres Kopenhag'ın bir bölgesini. Günlüklerin dördüncü cildinin basılmasıyla. Mektup Đngilizce'ydi. ilk günlerdeki ilgiden sonra Asta'ya olan ilginin sakinleşeceğini sanıyordum. mektuplarla birlikte pul göndermiş olmalarını da istemiyor değildim. seyahat kitabı yazarlarının da 1852'de Zambezi'ye tırmanan bir büyükbabanın anılarını aldığı doğru olabilir. dünyanın öteki ucundaki nişanlısıyla evlenmek üzere işten ayrılmıştı. gazetelerin akla gelebilecek her konuda yorum yapmamı arzu edeceklerini düşünmemiştim. Bulduğum ara çözüm beni hâlâ günde on-on iki istek cevaplandırmak. ilginç bir şey buldum. Gyldendal tarafından gönderilen kalın zarfı gördüğümde. Size annem Aase Jfrgensen'in geçen kasımda öldüğünü bildirmek zorunda olduğum için üzgünüm. romans yazarlarının aşk konulan. sadece günlükleri iyi tanıyan birinin cevaplandırabileceği mektuplarla ilgilenmek zorunda bırakıyordu. konuşmaların yoğunlaşacağını. Annem 1963 yılında Đngiltere'yi ziyareti sırasında. mülakat isteklerinin. Anlaşılan bu konudan Mrs. Belki de birkaç sayfalık bir örnek. Yeni kitabın gelen mektupları bu denli artıracağını. yukarıda sözünü ettiğim kaza hakkında bilgi toplamakta olduğunu sanıyorum. iştahımı kabartacak bir özet. Kutunun üzerinde bir mektup ve yayıncının alışılmış not kâğıdı vardı. Annemin kâğıtlarını karıştırırken. büyük bir bölümü de Đngilizce bile değildi. Geriye kalanları geldikleri yere gönderirken. Böyle olduğunu duydum. Gelenlerden yüzde birini yayıncıma gönderiyordum. Elinizde kopyaların bulunduğunu biliyorum. "Yine böyle bir şey olmalı" diye düşündüm. evinize konuk ettiğinizi biliyorum. elyazmalarını. Sandra'dan sonraki sekreterim.

O ünlü imzasız mektubun geldiği gün. . Aradığı sayfalan bulmuş. koşuşturup korkunç bir gürültü çıkarıyorlar." 29 temmuz 1905 Hâlâ bekliyorum. her seferinde onları koparanın Swanny olduğunu düşünmüştük. tam da düşündüğü gibi. içimde olanlarda -daha doğrusu olmayanlardan. Aase Jorgensen'in çantasına girmişti. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim" ile bitiyor gibiydi. Ama daha önce dört cümle daha vardı.başka her şeyi düşünmeye çalışıyorum. yaprakları koparmıştı. hâlâ sancım yok. Royal Copenhagen porselenlerine bakarken bulmuştu. Đşte burada. Christiane Neergaard" Zarfı titreyen ellerle açtığımı söylemem abartılı olmaz.. Đlk sayfanın tepesindeki tarih Swanny'nin doğum gününden. sokağa çıkıp oynamaları mümkün. Günlük yazarının kendi kayıtlarını tahrip etmesi düşünülemeyecek bir şeydi. Günlük sayfaları çoktan katlanmış. elindekiler sadece ölü kâğıttı. Hiçbirimizin aklına sayfaları Asta'nın koparmış olabileceği gelmedi. Sayfaların tümü bir plastik dosya içindeydi. Yukarıda uzun süre kalmış olamaz. oğlanlar evde. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Swanny'nin doğum günü olduğu söylenen günden bir sonrasıydı. Yıllar boyu o sayfaları aramış. Sayfaları kocama verdim. zavallı Swanny'yi her yerde onu boşuna ararken üst kata çıkıp söz konusu günlüğü ararken gözümün önüne getiriyorum. daha da doğrusu. Doğumdan önceki son günlerde fazla hareket etmezler. Bu arada kendimi meşgul etmek için. içinde Swanhild olan öyküyü. Tanrıya şükürler olsun ki hava yağmurlu değil. korkunç trajediler böyle hatalarla harekete geçiriliyor demek. bir bilim adamı özeniyle korunmuşlar.Saygılarımla. Đngilizce'ye çevirdi ve yüksek sesle okudu: "Bebek bugün pek hareket etmedi.. Büyük hatalar bu kadar kolay yapılıyor. işte bunlar da Frederikke Teyze'nin mektubu hakkındaki yorumları. Okullar uzun yaz tatili için kapandı. çünkü asıl eğlence aşağıdaydı. Ne işine yarayacaklardı ki? Ne önemi vardı? Önemli olan tek şey yazmaktı. temmuz ve ağustos 1905. 12 ağustos tarihli notlar da eksikti. Efsanelerimizden birinde okuduğum bir öyküyü düşünüyorum. 27 temmuz tarihli notlar sanki ". ataş ya da zımbayla tutturulmamışlardı. Swanny'nin Aase Jörgensen onuruna verdiği öğle yemeği davetinde Asta'yı profesörün ilgisini çekebilecek bir şeyleri olduğunu söyler. Hatırladığım kadarıyla Swanny Asta ve tarihçiyi yemek odasında. dışarıya. Ama yine de tam Asta'ya göre bir davranıştı. Kızıma Swanhild adını vereceğim.

Bunu bir erkeğin yapmasını istemiyorum. karnımdakinin kız olduğundan eminim. Mrs. oturma odasında oğlanlarla birlikteydim. Mrs. Đngiliz gemisinin kaptanı. Eskiden sivrisineklere sadece şehir dışında rastlandığını sanırdım. bulduğumda da midem bulanmaya başladı. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. biraz hareket etti ama dönmedi.Hansine dün öğleden sonra izin istedi. bunlar her yerde. arkadaşı Mrs. Gibbons'un bu sabah getirdiği bir torba dolusu sigara kutusunu verdiğimde. Danimarka Deniz Mahkemesi'ne tanık olarak ifade verirken ağladığı söyleniyor. Leylekler ve bebekler hakkındaki o saçmalıktan anlatmak yerine. Daha birkaç yıl böylesi şeylerden korunmaları gerekir. Hansine'nin zamanı gelince sokağa çıkıp bir bebek getireceğini söyledim. Tabiî uyuyamadım. Gibbons sabahtan akşama kadar sigara içiyor olmalı! Ortalık sivrisinek kaynıyor. Kendi ablasının doğumunda yapmış. Holst'un on altı yaşındaki oğlunun Georg Stage'de öğrenci olduğu. oynayabileceği bir erkek istediğini söyledi. Gazetelere göre hastaneler sivrisinek ısırığıyla gelenlerle doluymuş. Öte yandan Đsveç gemisi Irene imdat çağrılarına hemen cevap verip. Aklımı başka şeyle meşgul etmek için değişik şeyler düşünmeliyim. Ama sonra buldum. Neyse. Kaptan Mitchell. çocuğun ters durması. ayakları da aşağıda. daha kolay olurmuş. Ben de biraz Đsveçli olduğum için. Doktor istemiyorum. Bir sevgilisi olabilir mi? Neyse. biraz daha büyüdükleri zaman çok daha fazlasını öğreneceklerini söyledim. onu satın mı alacağı konusunda bir sürü soru sordular. Frederikke Teyze'den gelen mektubun tamamı. kırk kişinin hayatını kurtarmış. "Şimdi yap" dedim. başka türlü olamaz. Hansine'ye göre doğum başlayıp bebek hareket edince. Mahkeme başkanı ona karşı davranışlarında son derecede acımasızmış. Tabiî Hansine'nin bebeği nasıl bulacağı. hâlâ kaburgalarıma dayalı. Sonra Knud bir kız değil de. Kaptan Mitchell'in her şeyden sorumlu tutması nedeniyle savunma avukatından tarafsız olmadığı için kınanmış. çıkacağı yere yakın. olması gerektiği gibi aşağıda değil. bundan eminim. Bebeğin başı. en sevdiğim kuzinim . çocukları kurtarmak için elinden geleni yapmış. bebek konusunu unuttular. Bu kez kendimi eskisinden o kadar farklı hissediyorum ki. bütün vücudumun çürük içinde kalması. gemi batarken de bir mucize eseri kurtulduğuyla dolu. Kendimi değişik hissettiğim için çocuğun kız olduğuna karar verdim. Mr. New Orleans'ta bir sarı humma salgını varmış. Yanlışın ne olduğunu biliyorum. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. Mogens'in bacakları ısırık içinde. sonra da buz gibi suyla silmesini söyledim. Bebek biraz yer değiştirdi. sonuç. onlara bir kız kardeşleri olacağını söyledim. Bence mucize eseri değil. içlerinden elli sekizi kurtuldu. ama Avrupa'daki sivrisinekler farklıymış. Hoist Frederikke Teyze'ye 150 metre ötedeki bir Đngiliz gemisinin hiç yardım etmeksizin geçip gittiğini söylemiş. Bunu söylemek tehlikeli değil. saat ikide eve döndüğünü duydum. denedi. o öküz gibi elleriyle karnıma masaj yaptı. Gece odaya girip o hayvanların sokması korkusuyla yatağa yatmaktan nefret ediyorum. Kızlarda iş yokmuş. 31 temmuz 1905 Hansine sancılar başladığında bebeği çevirebileceğini söylüyor. kendimi değişik hissetmemin nedeni. Bu yaşta onlara bütün o korkunç ayrıntıları anlatmak doğru değil. Hansineye Mogens'in bacaklarını kâfuru ile ovmasını.

Danimarka gazeteleri panik çıkmadığını. Bir yaş daha küçüktü. Hansine bana gazeteleri getiriyor. Çok korkunç. en çok zararı da o görmüş. evi çeviriyor. ailesinin tek çocuğuydu. Onu pek tanımadığım için şaşırdım. Çocuklar ellerine geçirebildikleri şeylere tutunup denizcilerden gelip onları kurtarmaları için bağırıyormuş. bir Hohenzollern'in Norveç kralı olması korkunç olur. on iki mil hızla Prusya'da Königsberg'e götürüyormuş. Yıldızlı pırıl pırıl bir geceydi. sonra Đngiliz gemisinin kendi rotasını değiştirerek çarptığını söylüyor. Kopenhag'dan sadece üç mil uzaktaymış. her şeyin sükûnetle yürütüldüğünü söylüyor ama Frederikke Teyze'ye göre Erik aynı fikirde değil. Holst'tan aldığım mektupta. babamın bir zamanlar tuttuğu yazlığın yakınlarında oturuyor. her şey beklemede. Hansine işlerimi devraldı. adı da Oluf Thorvaldsen'di. Kral Christian'ın konuğu olarak Bernstorff Şatosu'na gitmiş. ama bir hareket yok. Ama seçimi Norveç halkına bırakacaklarını söylüyorlar. Kaptan Mitchell daha önce aldığı bir kılavuzun . Peki. Kazanın meydana gelişi. ne kadar suçlu olduğu konusunda çelişkiler de var. Artık sokağa çıkmıyorum. duruşmadayken teşekkür etmedi? Neyse. böylece onun da kaptana mektup yazıp oğlunun hayatını kurtardığı için teşekkür etmesine imkân hazırlamamı. Annelerini çağırıyorlarmış. ama yapacak bir şeyim yok. bilmiyorum. sınıf birincisi. Gazetelerde değil.Sigrid'in de Đsveçli olması nedeniyle bundan çok memnun oldum. bu da Frederikke Teyze'yi çok kızdırmıştı. Ancona'yla paralel yol aldıklarını. Georg Stage onu görmemiş ve gemiye baştan çarpmış. ki sandığı anlaşılıyor. Kendinden yine Danimarka hanedanının oğlu olarak söz ediyor. ölmek üzere olan her erkek annesini çağırırmış. neden Kaptan Kopenhag'da. düğünümüze de davetli değildi. inanılmaz bir şey. oysa okul gemisinin kaptanı Malte Brun. denizcilik öğrencilerinin de en iyisi. Kayser. Georg Stage şimdi denizin altı fersah dibinde yatıyor. Çarpan okul gemisi olmasına rağmen. oğlanlara bakıyor. Etrafta Đsveçli ve Danimarkalı adaylar varken. Đskoçya'da Alloa'dan aldığı kömürü. Erik'in en iyi arkadaşı boğulmuş. onunla sadece birkaç kez karşılaşmıştım. Georg Stage Stockholm'e gitmek için yeni hareket etmiş. 1 ağustos 1905 Bu deftere her gün yazmayacağımı söylemiştim. Sanırım adresimi Frederikke Teyze'den almış. Georg Stage konusunda yeni haberler var. Eğer Leith'i Londra yakınlarında bir yerde sanıyorsa. Çok fazla bir şey de istemiyor! Sadece Kaptan Mitchell'ın adresini bulmamı. oldukça değişik bir coğrafya bilgisi var demektir. Kızımın bugün doğacağını hesaplamıştım. sanırım Mitchell'ın ne kadar hayat kurtardığı. geçen perşembeden beri evdeyim. Thorvaldsen'ler Strandvejen'de. daha sadece on beş yaşındaydı. Mrs. Batması bir buçuk dakika sürmüş. ama neye dayanıyor. Leith Limanı'na bağlı Ancona. herkese göre de en uygunu bu. bense bekliyorum. George Stage'nin kampana çalmadan birdenbire rota değiştirdiğini söyledi. Teknedeki öğrencilerden çoğu uykudaymış! Tahlisiye sandallarını suya indirecek zaman bulamadılar. Korku ve çığlıklar anlatılacak gibi değilmiş.

Yazın eski gazeteleri atmaz. eski gazeteleri karıştırdım. Büyük bir üzüntüden sonra gelen. ötekilerden daha açık renkli. Ben bebeğimi vaftiz ettirmeyeceğim.. ben. bebeği mememe dayadım. Mrs. Hansine de çocukların yüzünden benimle gelemezdi. Gazetelerden birinde. Neyse. sadece baktı. Jorgensen'e veremeyeceği kadar özel şeyler yazmıştı. yanımda bebeğimle yazıyorum. Galler prensesinin oğlu John Charles Francis olarak vaftiz edildi. 2 ağustos 1905 O kadar çok şey oldu ki. Bütün insanların uçmak istemesi ilginç değil mi? Galiba insanların en güzel hayali uçmak. Bu adamın adı Mr. Niye ettireyim? Bunların hepsi saçma. Mogens Hansine'yi elinde bir bebekle Richmond Caddesi'nden gelir gördüğünde hiç şaşırmadı. Burada eksik bir sayfa vardı. ben yalnız gidemezdim. Anlatıldığına göre küçücük insanlarmış. Gelişini ve mutluluğumu kaydetmek için zaman geçirmeden bunları yazmak istedim. sonunda. Wilson. Holst'a mektup yazdım. kışın yakacağımız ateş için saklarız. Görebildiğim kadarıyla. Makinesi suya düştü. Bu satırları yatağımda. Hipodromdaki pigmeleri görmek isterdim. çok güzel bir ağzı var. Her şey iyi gitti. Çizgileri çok düzgün. cüce değil. kızım. ama bunun gözleri mavi kalacak. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. Bütün bebekler mavi gözlü doğar. koşarak yatak odama girdiğinde "Hansine leylek olmuş. bu açıkça belliydi. vaftiz babalarının arasında Danimarka Prensi Karl da vardı. evde bir erkek olmasını istemenin aşağı yukarı tek nedeni bu. Aklıma parlak bir fikir gelmişti. Mor" diye bağırdı. gerçek olduğunu sandığın bir kâbustan uyanmak gibi mutluluğa benzer başka bir duygu olabilir mi? Çocuğum. ama çözümleyememiş. uçmakla ilgili sorunları çözümlediğini sanıyordu. Orta Afrika'da bir ormandan getirilmişler. Herhalde Asta bu sayfaya Mrs. buraya gelmeden önce de onları sadece dört araştırmacı görmüş. Daha önce onu emzirdim ve mutlu olarak uykuya daldığını gördüm.. oğlanlar ve Swanhild Wembley Park'ta uçmaya çalışan bir adamı görmeye gittik. ama normal gibiymişler. 4 ağustos 1905 Çarşamba öğleden sonra Harisine. Knud tek kelime bile etmedi. bu hem beni hem de bebeğimi rahatlattı. Çok güzel bir bebek. 18 ağustos 1905 Bu öğleden sonra Hansine. Onları gönderdim. Danimarka gazetelerinde araştırma hakkındaki haberlere baksaydı onun da bulabileceği bir .çizmiş olduğu rotadan ayrılmadığını söylemesine rağmen mahkeme başkanı Kaptan Brun'e inandı. Onun Norveç kralı olmasını umdukları için vaftiz babası yaptıklarını sanıyorum.

bu nedenle de sayfaların yırtılmasını anlayacaktık. Mogens'in Hansine'yi elinde bebekle görünce şaşırmadığını yazıyor." Çocuğunun doğduğunu anlatmak için pek söylenecek bir şey değil. Böylece ona Kaptan Mitchell'ın adresini bulamadığımı. Asta yazdıkları bittikten sonra günlükleriyle ilgilenmiyor olabilirdi. bazen neredeyse tutkulu olan Asta için bile bu üslubun biraz farklı olduğunu kabul etmek zorundayım. Đskoçya." Bunun anlamı. çocuk daha doğmamıştı. Gelecek hafta Sandringham Caddesi'ndeki nüfus memuruna giderek Swanhild'in doğumunu kaydettirmeliyim. içinde Georg Stage'yle ilgili bir şeyler var diye . Asta'nın söylediğini yaptı ve sancı sırasında bebeği çevirmeye çalıştı." Knud'un daha önce bebeği görmediği neredeyse apaçık ortada.Hansine. . Böylelerini çevirdim. evlat edinilen kızın bile haberi olmadığı bir şeyi bir yabancıya açıklayacak kadar düşüncesiz değildi. Asta'nın kendi kızı olmalı. . Senaryoya uygun düşünmeye çalıştım.Đpucu olmadığı konusunda yanılıyorsun.Hiçbir şey.şey buldum. Sayfaları ve çeviriyi aldım. Öyleyse. Kim koparmış olursa olsun. dedi Paul. Asta dikkatsiz olabilirdi. Beklediğimiz cevap kâğıtlarda yazılı olacak. 1 ağustos salı akşamı ile 2 ağustos Çarşamba sabahı arasında bir çocuk doğurdu. evde bebek falan görmediği. Kesinlikle yok. Bir de 2 ağustosta yazılanlara bakalım: "Her şey iyi gitti. ama kocasının bile bilmediği bir evlat edinmeyi. Daha Christiane Neergaard'ın mektubunu okurken cevabın bu koşullar altında görüneceğini anlamıştım."Çarşamba öğleden sonra Hansine. ne oldu? Asta. Beceremedi. "Knud tek kelime bile etmedi. ipuçlarını nasıl bulacağımı bilirim. Paul'le birbirimize baktık. oysa hepimiz Swanhild Kjær'in doğum gününü 28 temmuzda kutladığını biliyoruz. hep o sayfaların cevabı taşıdığını biliyordum. öyle mi? Peki bundan neden tek bir söz bile etmiyor? 1905'teyken elli sekiz yıl sonra bu sayfaları. . . Tabiî böyle sayfalan senden çok gördüm. bebek nefessiz kaldı. Gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu düşünmeye başlıyorum. Çok kızgınım. sadece baktı. Gülünç ama kızgınım.Öyle sanıyorum. ama yazdığı mektubu Ancona'nın sahibi olan şirket aracılığıyla gönderebileceğini bildirdim: James Currie and Company. Gerçekten de Mogens Hansine'yi bebek getiren leyleğe benzetiyor. Leith. Swanny. insan kendini haksızlığa uğramış görüyor. 1 ağustos günü günlüğünü yazarken. okullar tatil olduğu için Mogens'e arkadaşının annesinin baktığı.Ölü bir bebek? . . Bazen düş kırıklığı o kadar yoğun olabiliyor ki. Gerçekten de bazen son derecede soğuk. Daha sonra Asta. Bunun anlamı da o sabah evden ayrılırken. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. Ne bir ipucu ne bir değinme. dedim.

yolu gereksiz yere uzatır. Normal olarak Lavender Grove'dan gider. .Bir şeyler söylüyor. Muhtemelen buruşturup çöp sepetine attı. Đlgili sayfayı a'dan z'ye Londra Rehberi'nde buldu. pek fazla bir şey değişmedi. dedi Paul. Burada bulunmayan sayfada. bebek evini isteyecek. Öyleyse Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek konusunda tek bir adım atmadık. hayran olmuş. Swanny'nin kim olduğu o sayfada mıydı? . Gail'in kızı Alexandra Digby'ye vermeyi düşündüğümüzde. Torununun adı Emma'ydı. Ne demek istiyordu. bebeklerle fazla ilgilenemeyeceğini söyleyince.Belki. Belki de sadece Asta'nın acılarından ve kaybından söz ediyordu. sonra sağa ya da sola saparsın.Ben öyle söylemezdim. Evin ilk sahibesi olan annem ise hiç aldırmayacaktı. Eğer arkadaşın evi köşedeyse. yani Hansine kollarında tuttuğu bebeği Richmond Caddesi'nde bir yerden mi almıştı. daha sonra öğrendiğimize göre de istemişti. Richmond Caddesi. Başlangıçta. ama Gordon'un bulduğunu görememişti. bebek evini Emma'ya hediye etmeyi kararlaştırdık. evin taşınmasına gönüllü olmuştu. hâlâ orada. . Harry Amca'nın en küçük kızı. çocuğu doğal annesinden almış gelirken Mogens'i de Malvem Sokağı'ndan . Daha evlenmeden önce Paul büyük bir haksızlık yaptığımızı. Bebek evini aşağıya taşırken. Aramızda Hackney'i en iyi tanıyan Paul'dü. Üst kata çıkıp tarihçi kadına vereceği sayfaları kopartınca.Evet ama. Hansine Richmond Caddesi'nde ne arıyormuş? . Ne var ki sekiz yaşındaki Alexandra mühendis olmayı istediğini. Gordon sanki evin sahibi kendi öz yeğeniymiş gibi. Asta'nın bu evin Harry Duke'ün torununa gitmesinden memnun olacağını düşündüm. Gordon. . adımını Richmond Caddesi'ne atmış olursun. bebek evini yeğenine. ailece bizi ziyaret ettikleri bir sefer (sanırım buna tek sefer demek daha doğru olacaktır) Emma bebek evini görmüş.bir tarihçiye vereceğini bilemezdi ki. Evlerinde bebek evi için yeterli yer olduğunu öğrendikten sonra. Swanny de bundan hoşlanırdı. içlerinden birini attı. ama Asta'nın dediği gibi "Richmond Caddesi'nden bebekle gelir" olmazsın. taşıma işini yine üstlendi. Ertesi gün Gordon kiralık bir kamyonla bebek evini almaya geldi. Malvern Sokağı Lavender Grove'la kesişiyor. "Büyük bir üzüntü'den söz ediyor.Mogens'in arkadaşının evinin bulunduğu Malvern Sokağı güneyde doksan derecelik bir açıyla Richmond Caddesi'yle birleşir. yirmili yıllardaki doğumuyla Asta'yı kıskançlığa sürükleyen o çocuk. Bu da kendi bebeğinin ölümüyle ilgili olmalı. onu gerçekten sevecek birini aradık. yıllar önce anneanne olmuştu. Chingford yolculuğuna çıkmadan önce ona artık Neergaard belgeleri olarak adlandırdığımız kâğıtları ve çevirisini gösterdik. bebek evini bir odaya kapatarak senelerce ilgilenmediğimizi söyledi. dedi Paul.

beni tanımayınca da aldırmazlıkla öteye döndü. neredeyse sıcak bir öğleden sonraydı. Navarino Caddesi'nde de Devon Villa vardı. . Basamakların tepesindeki o giriş kapılan. her seferinde gelip beni karşılardı. . dedi Paul.Neden Lizzie? . Florence onun Devon Villa'da tanıdığı tek insandı. Bu kez yola Lansdowne Caddesi'nin batısında. bebek evini değerinin bilineceğine inandığımız bir eve götürdü. bize baktı. Lizzie'nin öldürülmeden önce bir bebek doğurduğunu mu düşünüyoruz? . ona paralel olarak giden Malvern Sokağı'ndan başladık. kamyona binip gitti.almayı mı düşünmüştü? . Sıcak bir ağustos öğleden sonrası. Graham Sokağı'ndan geçmiş. Cambridge'deydi. Ağaçlar yapraktan ağırlaşmıştı. Ilık. Ya da gözünüzü iyice kısarsanız. Çayını içti. Buraya gelmek için. bütün diğer kanıtlara rağmen. insanlar burada geceleri soyulur. sanki bir Victoria Dönemi zarafeti var. Roper'ın kendisi de oğlu Edward'la birlikte. bu evden bir bebek alacaktı. Richmond Caddesi'nden giderek kolaylıkla ulaşılabilecek bir yer de olabilir. Anneannemin görmeye geldiği Florence Fisher olmalı. çevreliyordu. Örneğin. sonunda da Paul'ün evine girmiştik.O zaman bütün tıbbî kanıtlara. Eğer Hansine'yi Richmond Caddesi'nde yürürken gördüyse. Kaldırımda durup Devon Villa'ya baktık. Burası Richmond Caddesi'nin güneyindeydi. Çevre tehlikeli olmasıyla tanınır. Paul'ün arabasına binip Hackney'ye yollanmadan önce beş dakika bekledik. Mogens'in de pencereden bakıyor ya da bahçede bekliyor olması gerekirdi. Devon Villa'yı muhtemel bir set olarak inceledikten sonra. Öğleden sonra güneşi çevreye harika bir görüntü vermişti. her yeri gölgeliyor. Ama gündüz ışığında burası hoş görünüyor.Buna benzer bir şey. 2 ağustos gününün belirli bir saatinde. ne at pisliği ne duman ne de sarı sis var. Richmond Caddesi'nden sağa sapıp şimdi artık Lansdowne Caddesi olan Lansdowne Sokağı'na girmiştik. Zemin katin sahibesi Brenda Curtis'in yüzü basamakların hemen sağındaki pencerede göründü. Daha iki gün de bilinmeyecekti. Navarino Caddesi'nden yola çıkmış. Paul'le birlikte tepede sağa döndük ve oraya yürüdük. neredeyse. nefis pencereler Belgravia'da bir terasa ait gibiydi.Florence Fisher evde yalnızdı. herhalde Asta'nın döneminde olduğundan çok daha temiz. Devon Villa'nın üst katında bir yerde Lizzie Roper ile Maria Hyde'ın cesetleri vardı. Florence onun arkadaşıydı. Hansine daha önce yapılmış bir anlaşma uyarınca buraya geldi. Bir randevusu olduğu söylenebilir. bunun anlamı Hansine'nin Navarino Caddesi'nden geldiğiydi. Middleton Sokağı'na girmiştik. Roper'ın John Smart'a anlattıklarının doğru olduğunu. Cary'yle ben buranın karşısında. Buraya son kez Cary'yle çekim yeri ararken gelmiş. Ama mutlaka Richmond Caddesi demek istemiyorum. Paul evine yalnız gitmemi hiç istemez. Mogens'in Hansine'nin gelişini görebilmesi için arkadaşının evinin köşede olması. bugün gibi bir gün. ama bu son henüz bilinmiyordu.

karşı konulmaz olan gerçekleşti. dedi Paul. beni güneye doğru sürükledi. WVS üniformasıyla Clovenford Markizi'nin yanında fotoğraf çektirdi. Belki de Hansine'ye anlattı ya da saklanmayacak kadar belirgin olan bir şeyi Hansine'ye itiraf etmek zorunda kaldı. özellikle Florence gibi iri olduğunu bildiğimiz kadınlarda. ne olduğunu anlamadan kendimi Lavender Grove'da buldum. O dönemde hiçbir ev. Asta'nın Londra'ya geldiği zaman oturduğu eve ilk kez baktım. Florence Fisher nişanlıydı. Kucağında bebek. Florence'ın hamile kalması tutucu biri olan Roper'a korkunç gelmiş olabilirdi.. ama Roper'la tanışmadan önce hamile kalmış bir kızı olan Maria Hyde için fazla önemli değildi. bilmiyoruz. Roper onu kovmuştu. Bebek doğduktan sonra gidecekti herhalde. yanıbaşında koşuşturan küçük oğlanla Hansine buralardan geçmişti.Sanırım. Paul'le birlikte ne tarafa gittiğimizin farkında değildim Onunla yürüdüm. O küçük yüzler hâlâ orada.Orada sadece Lizzie vardı. evlenmek üzere nişanlanmıştı. Otuzuncu bölüm Her şeyin kaybolduğu bir anda. Bir tütüncü dükkânı açtı. Neden. Florence da vardı. ama Maria Hyde tekrar işe aldı. açıklaması daha kolay. Eğer hamile idiyse. duyduklarımın sonuçlarını tartmaya çalışıyordum. belki bugünden de sıcak. diğeri üst kat pencerelerinin altında. Đki kadın ilk kez temmuz başında tanıştıklarında. Herhalde sıcak bir gündü. hiç evlenmedi. hizmetçinin bebeğini alıkoymasına izin vermezdi. Florence'ın yeni doğmuş bebeği tehlikede değildi. Arkamızı döndük. hamileliğinden Hansine'ye söz etmiş miydi? Hamileliği pek göze batmamış olmalıdır. konuşmadan Navarino Caddesi'nde yürürken. parçalar bir araya gelmeye başladı. biri girişin üzerinde. Efendiler hamile kalan hizmetçileri kovardı. . taşa . ama evlenmedi.Ne diyorsun? Biliniyor muydu? Roper'lar biliyor muydu? .

Đşte birisi -üstelik bir hanımefendi. Ward-Carpenter raporundan bir bölümü okudu: . hamileliği ve yaklaşmakta olan doğumuydu. "27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediği" diyor. Hiç olmazsa Devon Villa'da başını sokabileceği bir damaltı vardı. Tepsiyi niye taşımadığını şimdi anlıyoruz."Florence'ın iç karartıcı bir evde. bir bakıma Florence'ın şansı oldu da denebilir. her şeyi.Tabiî bu durumda Florence'ın üst katlarda neler olduğunu merak etmemesi de anlaşılır. Florence'ın doğum sancıları başlamıştı. . . günlükleri. Nasıl geçineceğini. Maria'nınkini güçsüz kalbine bağladık. kendini iyi hissetmemektedir" diyor. duruşma zabıtlarını. Birbirimize soru sormaya başlamıştık. Ward-Carpenter bile "Rahatsızlığı her neyse. Asta'nın çocuğunun ölü doğması.oyulmuş. Willow Caddesi'ne döndüğümüzde.Tepsiyi Maria'nın yerine yukarıya taşımamasının nedeni. Ya da belki bebeği ne yapacağını bilemiyordu. Daha önce kendi derdiyle ilgilenmesi gerekiyordu.küçük bir kız çocuğu istiyordu. . Asta'nın da bunu bildiği için. .Birkaç sayfa ötede 28 temmuz sabahı alışverişten dönen Florence'tan bahsederken "Eve döndüğünde. Asta bebeğinin doğumunu bekler ve sokaktaki oğullarını izlerken o penceredeydi. gidecek bir yeri olmadığını düşünürsen. Ne de olsa Roper'lar orada değillerdi. Duruşmada Tate-Memling Florence'ın üç gün boyunca ekmek bıçağına dokunmadığına değindi. Lizzie'ninkini hidrobromide. muhtemelen çok da rahatsız olduğunu düşünürsen. hiç de anlaşılamaz değil. Dışarıda birisi bir Land Rover park etmişti. yatağının bulunduğu o delikte? Günlüklere ve Ward-Carpenter'in Roper'larla ilgili yazılarına bir kez daha bakmamız gerektiğini söyledim. Ward-Carpenter anlatısını. aynı yere Rasmus o zamanlar Hammel olarak adlandırılan otomobilini bırakıyordu. Neergaard belgelerini ve Paul'ün çevirisini önümüzdeki masanın üstüne yaydık. kimin yanında çalışacağını. Asta'nın sevmediği tül perdelerden biri sallanıyordu. . Şimdi eve gidecek ve elimizdeki belgelere başvuracağız. üst kat odalarının temizliği olduğunu düşünüyordum. 28 temmuz cuma günü doğdu. orijinalleri. O sırada bir çocuk doğurduğunu. Eğer yedi buçuk aylık hamile olduğunu. Büyük pencerelerden birinde. Florence'ı bodrumdaki yatağına girmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar" demek zorunda kalmış. Ben de o sırada en az ilgilendiği şeyin. Florence çocuğunu tek başına mı doğurdu? Mutfakta. erkek arkadaşının onunla evlenip evlenmeyeceğini bilmiyordu. oysa hemen hemen hiç kimsenin otomobili olmadığı bir dönemde. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu kadar ısrar ettiği anlaşılamaz". Florence bir ara onu yanında tutabileceğini sandı.Belki de gerçekten o gün doğduğu. buna şaşmaman gerekecek. . Florence'ın görevi evi temiz tutmak olmasına rağmen 4 ağustos gününe kadar üst katlara çıkmadığını hatırlattığında.Swanny neden doğum gününü 28 temmuzda kutluyordu? diye sordu Paul. ama Florence için geçerli bir neden bulamadık. mahkeme Florence'a gülmüştü. Paul. başlarında beyaz taşlı yüzler. Hep Florence'ın hastalığının ne olduğunu düşündük.

. sordum.. (.) Saat ikide eve döndüğünü duydum" diye yazıyor. Swanny. O sırada Devon Villa'daydı.. Asta'nın Hansine'den neden bu denli nefret ettiğini ve korktuğunu anlamak güç değildi. Eğer Hansine eve saat ikiye doğru dönmüşse. . nerede olduğunu biliyoruz Anlaşılan amatör ebe olarak epey ün salmış. .Asta bundan tek bir söz bile etmedi. o da Swanny'ye annesinin bazen kötü olabileceğini söylediğinde onu kovmayı düşündüğü gün: "Onunla birlikte o kadar güçlükten geçtik ki. kız mı? Bir de tabiî cesedi ne yaptıklarını. dedi Paul. Anneannene. Merak ediyorum. Herhalde Roper olamaz. . değil mi? Swanny hep Roper'ı babası sandı. Daha önce sormayı hiç düşünmediğim bir soru vardı. unuttu.Kime? Hansine'ye. Florence'ın doğumuna yardım ediyordu.Peki Swanny'nin babası kimdi? diye sordum. çünkü doğumunda bulunmuştu.Annem ona Mormor dememi istemezdi. Ben de sadece "Gran" derdim. Asta "Hansine dün öğleden sonra izin istedi. Tek bir söz. Neden sordun? .1 ağustos gecesi. dedim.Yani Asta'nın ölü çocuğu ne gün doğdu? . Oysa biz. muhtemelen geceyarısından da az önce doğdu. Güçlü kişiliği olan bir kadınmış. Seksen altı yıl sonra bile. . Daha sonra anneannemin bir sevgilisi olup olmadığını düşünüyor. Hansine onun için çok şey yapmıştı.Swanny. O evde 1906 yazına kadar kaldılar. değil mi? . 2 ağustos öğleden sonra da Hansine Florence'ın bebeğini almaya gitti. çok şey de biliyordu. kendini unutmaya zorladı..Peki tek başına mıydı? Düşüncesini bile korkunç buldum.. Üstelik Swanny'nin gerçekten 28 temmuzda doğduğunu da biliyoruz.Asta biliyor muydu? . çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. Anneannem onun kim olduğunu herkesten iyi biliyordu. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. Bence anneannem Asta'nın bebeği öldükten sonra Florence'ın doğumundan bahsetti. Öyle sanıyorum ki. Umarım bahçeyi kazıp araştırmamızı istemeyeceksin. .O sırada değil. . "Ona nasıl hitap ederdin?" . tek bir kez Hansine hakkında az da olsa iyi bir şey yazıyor. dayanılmaz bir fikirdi. Asta'nın doğurduğu bebek erkek miydi. Neergaard sayfalarına bir göz at. Sadece bir kez. Belki de birkaç saat sonra. Bahçeye mi gömdüler? Herhalde.Çok cesaret isteyen bir şey yaptı. 29 temmuzda yazılanlara bir bak." .Yalnız olduğunu sanmıyorum.

Biliyor musun. ama aslında ondan hoşlanmıyordu. Öyleyse neden Florence'ı çocuğunu bomboş evde. en son da on dört yaşındayken. Paul'ün açıklamalarıyla harekete geçen zil. gözleri evlenmekten başka şey görmez birileri sanıyoruz. çalmaya devam etti. neden evlenmediler? Herhalde Asta'nın anlattığı gibi.. Kitabın şömizinin arka kapağına bastırdığımız Swanny fotoğrafına baktığımda o güçlü kuzeyli çizgilerinde. Eğer çocuk doğmadan evlenselerdi. Herzog'un bilebildiği kadarıyla. Ama çocuk doğmuş.Ama onunla evlenmedi. Florence'ı evlenmekten vazgeçiren neydi? Belki de Maria Hyde'ın yerde. dedi Paul. dedi Paul. işini kaybedebilirdi. bir yere verilmişti. Ward-Carpenter'da ilgili bölümü buldu. gerçekten de dişe dokunur bir şey yoktu. bir sorun olmayacaktı. Belki de Florence ve Herzog dışında hiç kimse bu nedeni bilmiyordu. Morfar'ın cenazesinde gördüğüm birinin gölgesi. diye merak ediyordu Paul. . Sanki uzaklarda bir zil çalar gibi oldu. O dönemin kadınlarını hep evlenmeyi düşünür. Neden evlenmedikleri konusunda tek bir açıklama yok. Roper Florence'a kendisine iş bulmasını söylediğinde genç kız yedi aylıktan fazla hamiledir.Ward-Carpenter dışında hemen hemen hiçbir şey. dedim. Zil. Florence özgürlüğüne kavuştu. Maria Hyde ve Lizzie Roper da orada olacaktı. Demek ki nişanlısı onun hamileliğinin farkındadır. Florence. Ward-Carpenter Herzog'un Islington'da bir ailenin hizmetinde çalıştığını. Florence ertesi bahar evlenmeyi umuyordu. buna rağmen evlenmeyi ummaktadır. çocuğunun babasının nişanlısı olması lazım. gırtlağı kesilmiş Lizzie'nin de yataktaki cesetlerini bulması. bir nedenle de ondan toplumsal olarak "bir sınıf yukarıda" olduğunu söylüyor. Belki de kendi kendine bir neden buldu daha çok gençti. Joseph Dzerjinski'nin göçmen olmasına yapılan bir dokundurma.Ama o zaman Lizzie'yi de annesi sanıyordu.Biraz da Cora Green'den. Neyse.Doğru. Nişanlıydı. sanki çok uzun zaman önce tanıdığım birinin gölgesini görmüş gibi olduğum duygusuna benzer bir zil. . doğumdan sonra nişanlısından soğuduğunu düşün. Öyleyse. Ward-Carpenter'a göre Roper'ın işine son verdiği temmuz başında bile. evlenme fikrinden vazgeçmiş olabilir. onun nişanlısının yanında bulunmasına da engeldi. Roper'ın savunma tanığı gözükmüş olabilir. Kimse onun neler . Mahkemede adı bile geçmedi. Üstelik uşaklık görevi.ve sonunda Florence'la evlense de çocuğunu istemediğine karar verdi. Evliliği bir kişisel güven aracı olarak istemesi gerekmediği anda. Bir de Florence'ın değişik olduğunu. Onun hakkında ne biliyoruz? . . Yanında Hansine olacaktı. ." Anlaşılan bu cümle. belki de sonunda onunla evlenmek istemeyen Florence'tı. bu nedenle de kızların bekâretlerini korumaları gerektiği değil. Paul. Nişanlının adı Ernest Henry Herzog'du.Merak ediyorum. Sanki daha önce gördüğüm. "kendisi de göçmen torunuydu. tek başına doğurmaya terk etti? Çünkü Florence'ın yalnız olmayacağını biliyordu. Bebek doğduktan sonra da Florence'la evlenmeye niyetli miydi. . erkeklerin bakire olmayan kızlarla evlenmek istememeleri.

hiçbiri aradığımız değildi. Belki de Lizzie'yi kimin öldürmüş olabileceğine ilişkin düşünceleri vardı. Belki de sadece Asta'nın hikâyelerinden biridir.Önemli mi? .Bu kadar doğrudan olduğunu söylemedim. hatta Lizzie'yi öldürenin Ironsmith olduğunu çok daha çabuk görürdük. nişanlının adı geçmiyor. hemen hemen herkes gibi.Hayır dedim. Ben Asta'yı ondan biraz önce bitirip ikinci cilde. Kimse onun fikirlerine değer vermediği için. . çünkü Asta Swanny'nin babasının kim olduğunu herhalde bilmiyordu. Her neyse. nişanlısı da onu bir daha görmeyecekti. Sonra Paul. Bütün bunlara karşın o da polis gibi. Gırtlağı kesik Lizzie'yi bulmak. dedim. doğumu ardında bıraktığı andan itibaren nişanlısına olan duygulan değişti. Florence'ın nişanlısının adının Ernest Henry Herzog olduğu nereden anlaşılıyordu? Adamın adı duruşma boyunca geçmemişti. WardCarpenter'a kendi söyledi. Burada kaç yüz bin kelime var bilmiyorum. Belki de Cora Green'in Star'daki yazısındaydı. Belki de Florence. Ama artık hiçbir şeyden emin değildim. Paul o karışık görüntüyü ateşleyen kelimelerin günlüklerden geldiğinden emin olmak istiyordu. . saatlerdir okuyorduk. sadece Neergaard sayfalarındaki sözcük sayısı 1 700. önemli olduğundan eminini. En son okuduğum günlüklerde buna benzer bir şeyler gördüğümü hatırlar gibiydim. Yavaşça "Günlüklerde bununla ilgili bir bölüm var" dedim. Asta'nın orijinallerini araştırırken ben de Asta adlı 1905-1914 cildini elime aldım. Stamford Hill'e taşınacak. Florence ne zaman öldü? . Đlk baktığımız Neergaard sayfalarında hiçbir şey yoktu. . onun da duyguları olabileceğini aklına getirmedi. ne düşündüğünü sormadı. evet. dedi. kendi evlenmeden önce ciddi ciddi düşünmesi kadar olağan bir şey olamaz. kadına vurulan o korkunç darbe? Yeni bir iş bulmak için girişimde de bulunmuştu. Westerby onun çocuğunu evlat edinmişti.Ah. o yazıyı okudum.Günlüklerde olmaması çok daha muhtemel. katilin Roper olduğunu mu düşünüyordu? O evde evliliği o kadar yakından görmüştü ki. Böylece bulabildiğimiz bütün Asta hikâyelerini okuduk ama. Kimse ona bir insan muamelesi yapmadı. . eğer Asta'nın öykülerini doğru değerlendirseydik. Belki de Asta'nın kuzini Sigrid. son saldırı. Yeni bir işe girecek. 1915-1924 kitabına geçtim. tabiî Arthur Roper'ın anılarında da yoktu. Günlüklerde neyle ilgili bir bölüm? . Ironsmith'in Lizzie'yi öldürme nedenlerini. ya da bir arkadaşın kızı. Nerede ya da hangi ciltte hatırlamıyorum. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey.Erkek arkadaşını terk eden bir kızla ilgili. Yoksa düşüncemin kaynağı Ward-Carpenter anlatısı mıydı? Ya da duruşma tutanakları? Ertesi gündü. bir sokak ötedeki Mrs. bardağı taşıran damla mıydı? Artık büyütmesi gereken bir çocuğu yoktu. Paul beynimde çakan kıvılcımdan kuşkulanmaya devam etti ve Ward-Carpenter'ı eline aldı. Araştırmaya başladık. Evliliğin sonu böyle miydi.düşünmüş olabileceğiyle ilgilenmedi.

Ward-Carpenter yazısı otuzlara ait. belki de 1967'dir.. galiba. Orkestralar bile Mozart ve Beethoven çalmamaya başladı. Cora Green Middlemass adlı bir adamdan bahsederken sadece soyadını kullanıyor. Kendisinin de bir Alman adının olduğunu.Florence da Herzog'un dedesinin. Nedense hatırladım. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü. bu cilt ötekilerden kalın olmayacak. Cobb mu olduğunu da bilmiyor.. Florence'la mülakat yapmış olmalı.. Gidip bulduk. Peki." Paul. pek işine yaramamış olmalı. 20 mart 1921 tarihli yazıydı. öteki adamın adının Hobb mu. Ernest Henry Herzog. yirmi dört yaşında bir uşak. Paul "Öğreneceğimiz başka bir şey var mı?" dedi. O zamanlar Alman olan her şeye karşı korkunç bir önyargı vardı.. . Aradığımı buldum.. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. Middlemass'ın ilk adının Percy olduğunu Florence'tan öğrenmiş olmalı. . Gerçekten de ona âşıktım. Bu ad dokuz yıl sonra." . tıpkı Mr. savaş başladığında. hatırlamamın nedeninin de Hansine'nin Paul'ün annesi olan bebeğinden ilk kez burada bahsedilmesi olduğunu sanıyorum. Tabiî böyle bir adın 1934'te bugün olduğundan çok daha olağandışı görüleceğini unutmamak gerek. Herzog'un Florence'tan bir yaş daha küçük olduğunu nereden öğreniyor? . . uzun boylu. Muhtemelen Kuzey Alman görünüşlü.Yani Florence ona Herzog adlı biriyle nişanlı olduğunu söyledi..Ben ne dedim? Kız arkadaşının terk ettiği adam hakkındaki bölümü bulamamıştım. Son on üç defter Margrethe Cooper'daydı. ama bunu nerede arayacağımı biliyordum. .. açık renkli. yakışıklı. Herzog bir Alman adı. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. onunla evlenmek istedim. aradığımı 2 ekim 1966 tarihinin altında buldum.Cary 1971'de falan demişti. ama Ward-Carpenter'da bu isimler doğru. "Öğreneceğimiz başka bir şey? Đşte Swanny'nin babası. Asta son yıllarında giderek daha seyrek. .Bence. Lizzie'nin sevgililerinin adlarını nasıl öğrenebilirdi? Onlardan duruşmada hiç söz edilmedi ki. Florence'ın kendinden.. giderek daha kısa yazdığından. Islington'da bir ailenin yanında çalıştığını da anlattı. . başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. sonlara doğru bir yer. ama o istemedi. O yazıda başka türlü öğrenemeyeceği gerçekler var.Cora Green'den olamayacağına göre. Dzerjinski gibi bir göçmen olduğunu söyledi. Paul. Ne dedim ben? . diye düşünüyorum.. son günlükler için yaptığın çeviri nerede? Đstediğim 1966. Paul kendi sayfalarını önüme koyduğunda.".Oh.". Yirmi dört yaşındaydım. o da bunun bir Đngiliz için oldukça ilginç bir ad olduğu yorumunu yaptı. Bana baktı." Kimbilir neye benziyordu? dedim.

ona kapıyı Swanny açmıştı. sen Almanca biliyorsun. Mogens John'un evinin penceresinden bakmakta. yoksa Florence çocuklarının ölü doğduğunu mu söylemişti? Kesin olan ne onun ne de Asta'nın bilmediğiydi. John'un annesi olur. havada mazot kokusu da duyulmuyor.Swanny keşke bilseydi. Harry Padanaram'a ilk geldiğinde. babası olmasından mutlu olacaktı. mutluluğumuzu düşünmeye zorladım. kullanışsız kıyafetler giyer. Öğrendiklerimizi sessizce hazmetmeye çalışarak oturduk. yarı karanlık. Asta da onu seviyordu. Ona "sevgili küçük hanım" demişti. . o konuyu düşünmek. tek başına. O gece bütün bunların rüyasını göreceğimi sandım. Koşarak John'a ve John'un annesine haber verir. Hansine'yi Richmond Caddesi'nden gelirken görür. görmek istedim de. kollarında Swanny.. geleceğine karar vermek zorunda olan çocuksuz bir kadın. Mogens bir zamanlar çok iyi tanıdığı Hackney'de oturduğu için tanımıştı.tersini yaptım. Herzog'un anlamı ne? Herhangi bir anlamı var mı. dedim. Hansine. yine de başaramadım. Nereden bilebilirdi? Swanny'nin babası Harry Amca'ydı. ama sokak kenarlarında çöp. Onun adı Harry Duke'tü. Oysa ben görebiliyordum. yaşayan tek canlının ölümden beslenen sinekler olduğu üst kata çıkacak. Harry Amca 1905 yılında yirmi dördündeydi. kentteki yaz sonu günlerinin sıkıcı. Ne ilginç. Onu hep sevmişti. Swanny'nin fotoğrafının bana hayal meyal hatırlattığı Harry Amca'ydı. dedim.Herzog'un Đngilizce karşılığı Duke. Ama buna daha var. Lizzie'nin öldürülmesi.Paul.Kimden bu alıntı? Kim konuşuyor? . Florence'tan bir yaş gençti. elinde de beklediği vardır. özellikle yazın sıcağına uymayacak. Yani tanışmalarında pek de şaşılacak bir yan yoktu. böylece Swanny'yi Westerby ailesinin yeni üyesi rolünde ilk gören. her ikisi de Londra'nın aynı bölgesinden oldukları. Asta'nın bir konuda rüya görmemek için önerdiklerinin -uyumadan önce. Florence'ı evlilikten soğutan şey. Çevre toz kokuyor. bilmediğini anladım. tozlu güneşi. kâğıt yok. bebeğinin yeni bir hayata götürüldüğünü görecek durumda değil. Harry'nin çocuğuna sahip olması. Bir yerlerde bir kızı olduğunu biliyor muydu. Swanny'ye bir çocuğun yüzünde mutlaka anne ve babayı görebileceğini. Devon Villa'nın merdivenlerinden iniyor. Günlüklerde bu ad pek sık geçmez. Kendimi bunları düşünmemeye. yoksa sadece bir ad mı? . Florence evin derinliklerinde. O dönemde kadınlar. Kapıyı ardından kapatıyor. Paul'ü. ama Swanny'nin yüzünde onun anne ve babasını görmediğini söylemişti. Maria Hyde'ın ölümü ve Edith'in kaybolmasıydı. Bu arada yeniden çocuksuz bir kadın olmuştur. Asta'nın "Harry'nin çocuğunu doğurmak isterdim" dediği sırada. oysa ben onu en son ellilerde görmüştüm. . sonunda görmek isteyeceğim düşü gözlerimin önünde canlandırmak zorunda kaldım. onunla birlikte hayatımı. düşleyemeyeceği bir korkunçluğun onu beklediği. Başlangıçta Mogens'i. heyecanla Hansine'yi beklemektedir. dedi. dedim. ondan sonraki gün de yukarıya. çünkü Florence kalkıp onu geçirecek. ne şaşırtıcı. Güneş parıldamakta. Yani Miss Newman'ın acentesine giderek yeni bir iş arayacak.

olmaz mı Hansine? Hazır aşağıya inmişken. sıkıca emen. incecik sarı saçlarını okşar. Hiç ağlamaz. Sert ve yüksek yakası çenesine kadar dayanmakta. dönüşte bir bebek getiremeyeceği kuşkuları kaybolmuştur. Yatağının başucundaki komodinden defterini. Kendi ismini değiştirmek istemiştir. Hansine'nin başarılı olmayacağı. Asta mutluluktan ağlayacak gibidir. O zaman Knud yaklaşarak kız kardeşine bakar. Gözlerini kaldırıp Hansine'ye teşekkür eder. kız kardeşinin adını sorar. Hiç kimse. Hepsinin içinde kendini en iyi hisseden denizci kıyafeti içindeki Mogens'tir. bütün bu güçlü duyguları kendinden başka hiç kimsenin okuyamayacağı. kaybını ve mutluluğunu döker. Yine de merdivenleri ikişer üçer atlayarak Mor'un odasına dalar. Hansine oflaya puflaya odaya girdiğinde Mor rahatlamış. SON . oldukça soğuk bir teşekkür. Mor'a ilk söyleyen olmak için koşmaya başlar. önünde kız kardeşini seveceği sadece on bir yıl olduğunu bilmez. öne yatık yazıya acısını. kimsenin bilmediği tek sayfaya yazar. En önemlisi. çünkü kapının anahtarı Hansine'dedir. güçlü kız çocuğunun ağzına dayar. Uzunca bir süre Swanny'yi kollarında tutar. O güçlü. hepsi sonsuza dek bu odada mı kalacaklardır? Kızıyla baş başa kalmak istediğini görmezler mi? .Oğlanları da al. uykuya dalışını seyreder. Kim kader kitabını okumuş olmak ister ki? Kapıya Hansine'den beş dakika önce varmanın da pek bir anlamı yoktur. Swanhild.Hansine'nin uzun eteği toza bulanmıştır. eriğe benzeyen yanağına dokunur. kalem ucunu ve mürekkep hokkasını çıkarır ve her şeyi yazmaya başlar. onu emzirir. Büyük şapkası başına bir iğneyle tutturulmuştur. onu terletmektedir. bilmemeleri de daha iyidir. ama ağlamaz. şu şalı da ne yapacaksan yap. hayatının amacına. Bir süre sonra kızını yavaşça yatağa bırakıp yapması gereken işine döner. sonra da her şeyin istediği gibi gittiğini söyler. altından bir tutam açık sarı saç görülür. Peki. ama biz ona Swanny diyeceğiz. Hansine'nin esrarengiz bir bebek kaynağına gidip aldığı kız kardeşini daha şimdiden sever. ama terden kayar. Gururla sırıtan Hansine bebeği Asta'nın kollarına bırakır. Kapı kapandığında memesini Swanny'nin. Hansine'den çok daha iyidir. Đnce örtüsü ve Florence'ın şalı altındaki beş günlük bebeğin durumu.