Barbara Vine _ Asta'nın Günlüğü Birinci bölüm 26 haziran 1905 Đdag til Formiddag dajeg gik i Byen

var der en Kone, som spurgte mig om der gik Isbjfme paa Gaderne i Kfbenhavn. Bu sabah dışarı çıktığımda, komşularımızdan biri bana "Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?" diye sordu. Sokaktan geçenleri yakalayıp dedikodu yapabilmek için bütün gün bahçe kapısının arkasında bekleyen kadın, Đngiliz olmadığım, iyi Đngilizce konuşamadığım ve bazı sözcükleri söylemekte zorlandığım için hem yabanî hem de yarı kaçık olduğumu düşünmüş olmalı. Buradakilerin çoğu bizi böyle görüyor. Burada yabancı (bizi yabancı sayıyorlar) bulunmadığından değil, çevrede Avrupa'nın her köşesinden gelmiş insan var, ama hiçbirimizi sevmiyorlar. Bizim hayvanlar gibi yaşadığımızı ve ellerinden işlerini aldığımızı söylüyorlar. Zavallı küçük Mogens, kim bilir okulda nelerle karşılaşıyor? Bana hiçbir şey söylemiyor; hoş ben de sormuyorum, çünkü bilmek istemiyorum. Artık kötü şeyler duymak istemiyorum. Güzel şeyler duymak istiyorum, ama onları bulmak bu uzun ve gri sokaklarda bir çiçeğe rastlamak gibi. Gözlerimi kapayıp Hortensiavej'i, kayın ağaçlarını ve çilekleri düşlüyorum. Bu sabah, güneşin ve sıcağın altında -güneş ışığı bir kentte hiç de güzel değildi- Richmond Caddesi'nin köşesindeki kırtasiyeye gidip bu defteri satın aldım. Ne söyleyeceğimi, hangi sözcükleri kullanacağımı uzun uzun düşündüm. Yanlışlık yapmamış olmalıyım ki, dükkân sahibi sırıtıp bir elini kulağına atarak bana doğru eğileceği yerde başını sallamakla yetindi ve bana iki değişik defter gösterdi. Biri kalın siyah kapaklı, altı penilik bir şeydi, diğeri ise kâğıt kapaklı, çizgili ve daha ucuz bir defter. Bu gibi şeylere para harcamaya hakkım olmadığı için ucuz olanını seçmek zorunda kaldım. Rasmus döndüğünde, para harcama konusunda dünyanın en kötüsü olmasına rağmen, harcadığım her peninin hesabını soracaktır. Genç bir kızken günlük tutmuş olduğum halde, evlendiğimden beri elime neredeyse kalem almadım. En son kelimeleri düğünümden iki gün önce yazdım, sonra bir karar verdim ve her şeyi yaktım. Hayatımda bundan sonra yazmaya yer olmayacağını düşünmüştüm. "Đyi bir eş tüm zamanını kocasına ve kocasının evine ayırmalı." Herkes böyle diyordu, ben de böyle olması gerektiğine inanmıştım. Böyle yapmaktan bir çeşit keyif alacağımı da düşünmüştüm. Sadece on yedi yaşındaydım, belki de tek hafifletici nedenim bu. Aradan geçen sekiz yılda çoğu konuda fikrim değişti. Ağlamanın bir yararı yok, hoş ağlasam da kimse beni duymayacak; hayatta önemsenecek pek fazla şey de yok, o nedenle bütün yakınmalarımı bu kâğıtlara yazacağım. Đşin ilginç yanı, bu defteri alır almaz kendimi daha iyi hissettim. Hiç sebepsiz yere umudum arttı. Hâlâ Lavender Grove'da tek başınaydım. Hansine'den başka konuşacak -eğer buna konuşma denebilirse- kimsem yok; iki küçük çocuğu, bebekken ölmüş üçüncüsü ve yolda olan bir dördüncüsünü düşünmek zorundayım. Değişen bir şey yok. Kocamı beş aydır göremediğim, son iki ay boyunca ondan haber de almadığım doğru. Elimdeki defter karnımda taşıdığım, bir un çuvalı gibi önümde giden çocuğun ağırlığını hafifletmeyecek. Değiştireceği tek şey yalnızlığım, bu korkunç yabancı ülkede dayanılması en güç duygu olan yalnızlığım. Sanki defter tuhaf bir biçimde yalnızlığımı torpilledi. "Bu akşam Mogens ve Knud uyuduktan sonra yapacak bir şeyim olacak" diye

düşündüm. Konuşacak birisini bulacağım. Rasmus'u kara kara düşünmek, birinden bu denli nefret ettiğim, istemediğim halde neden kıskandığımı düşünmek, oğlanların nasıl büyüyeceğine, içimdeki bebeğe neler olabileceğine endişe duymak yerine yeniden yazabileceğim. Hepsini yazabileceğim. Đşte şimdi yaptığım da bu. Hansine biraz önce gelirken gazeteyi de getirdi. Ona mektup yazdığımı, gazı her zamanki gibi tasarruf etmek için söndürmemesini söyledim. Akşam onda Kopenhag hâlâ aydınlıktır, ama burası yarım saat önceden kararıyor. Hansine bunu yaz dönümünden beri üç kez tekrarladı, bir köylü inatçılığıyla durup dinlenmeden günlerin kısaldığını anlatıyor. Mr. Westerby'den haber alıp almadığımı sordu. Postacının sokaktaki bütün evlere uğramasına rağmen kapımızı hiç çalmadığını bildiği halde bunu hep sorar. Ona ne ki? Sanki buna benden fazla üzülüyor gibi. Belki de buraya dönmezse, üçümüzün düşkünler evine gitmek zorunda kalacağını, kendisinin de işini kaybedeceğini düşünüyor. Đkinci kez geldiğinde bana çay yapmak istedi ama yatmasını söyledim. Yakında para gelmezse, hepimiz daha az yemek yemek zorunda kalacağız; Hansine de belki zayıflamayı becerecek. Zavallı, o kadar şişman ki, üstelik durmadan da şişmanlıyor. Belki de beyaz ekmektendir. Đngiltere'ye gelmeden önce hiçbirimiz beyaz ekmek yememiştik. Oğlanlar beyaz ekmeğe bayılmıştı; o kadar çok yediler ki, sonunda mideleri bozuldu. Sonra Frederikke Teyze'nin düğün hediyesi olarak verdiği çavdar ekmeği dilimleyicisini dolaba kaldırdık, bir daha kullanacağımı sanmıyorum. Dün dolabı açıp baktım, benim için eski hayatımın bir simgesi gibiydi, gözlerim doldu. Ağlamayacağım. En son Mads öldüğünde ağlamıştım, bir daha ağlamayacağım. Eğer yemek odasıyla aradaki kapıları açmasaydım, içinde bulunduğum bu oda, "oturma odası" küçücük olurdu. Ev sahibinin bütün eşyaları çok çirkin, biraz daha az çirkin olan ayna dışında. Maun çerçeve içindeki oval aynanın tepesinde yine maundan yapılma çiçekler ve yapraklar var. Üzerinde oyulmuş yapraklar bulunan bir dal, aynanın üzerinden geçiyor, bence oymacı bunu çok iyi düşünmüş. Aynaya baktığımda kendimi mermer kaplı, demir ayaklı masada otururken görebiliyorum. Meyhanelerin önünden geçerken, açık kapıdan baktığımda gördüğüm masalara benziyor. Oturduğum koltuğun üzeri, kenarından kıtıkların fırladığı yamaları saklamak için kahverengi-kırmızı bir örtüyle kaplı. Perdeler kapalı değil. Bazen yoldan bir at arabası ya da bu kasvetli yere daha uygun kağnı gibi bir araba geçiyor, atın bozuk yolda tökezlediğini duyabiliyorum. Sağa doğru baktığımda pencerenin ötesindeki bahçeyi, yaz kış koyu yeşil yapraklı çalılarla kaplı o küçücük boşluğu görüyorum. Ev çok küçük, ama sanki gerçek bir evmiş gibi bir sürü odaya sahip. Burası aşınmış, yıpranmış, ama hâlâ iddialı; beni kızdıran da bu. Gazın soluk ışığında, aynada vücudumun üst yanını görüyorum. Zayıf yüzümü, firketelerinden kurtulup şakaklarımdan aşağı sarkan kızılımsı saçımı. Rasmus gözlerimin, hayatında gördüğü en mavi gözler olduğunu söylüyor, bunu evlenmeden, ben 5 000 kron konusunu öğrenmeden önce söyledi. Belki de iltifat değildi. Her mavi gözün güzel olması şart değil, benimkilerin de güzel olmadığını biliyorum. Gözlerim çok mavi, çok parlak, sanki "Bu gözler bir tavus kuşuna ya da yalıçapkınına daha çok yakışırdı" diye düşünüyorum. Aslında Frederikke Teyze'nin on altıncı yaş günümde verdiği broştaki kelebeğin kanatlarının rengine tıpatıp benziyor. Gözlerimin ne renk olduğu artık önemli değil. Kimse yaşlı bir kadının gözlerine bakmıyor, ben de daha yirmi beş olmamama rağmen, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. Đyi ki

hatırladım, yarın broşu takmalıyım. Onu takmaktan hoşlanıyorum, güzel olduğu için değil zaten güzel değil- yakıştığı için -yakışmıyor da- belki de Rasmus'un huysuzluk ya da kararsızlık diye adlandırdığı alışkanlığımdan. Broşu insanlara "Bu kadın taktığı broşun aynı gözlerinin renginde olduğunu bitiyor mu?" diye düşündürmek için ve "Kadıncağız çirkin gözlerinin rengini göstermeyecek bir şey takmalıydı" dedirtmek için takıyorum. Böylesi hoşuma gidiyor. Başkalarının benim hakkımda neler düşüneceklerini tahmin etmek beni eğlendiriyor. Dayanılmaz güneş yarım saat önce battı, hava karardı, artık dışarısı karanlık ve çok sessiz. Sokak lambaları yandı, ama etraf hâlâ sıcak. Günlüğümü aldıktan sonraki ilk günüm hakkında pek bir şey yazmadım, bir şeyler karalamam gerek sanıyorum, onun için bir Danimarka okul gemisinin geçirdiği korkunç kaza hakkında gazetede okuduğumu yazacağım. Haberi, "Georg Stage" bir Danimarka gemisi olduğu, kaza da Kopenhag açıklarında geçtiği için okudum. Bir Đngiliz gemisi karanlıkta okul gemisine çarpmış, gemideki yirmi iki çocuk boğulmuş. Hepsi de çok gençmiş, 14-16 arası. Yine de onları ya da ailelerini tanıdığımı sanmıyorum.

28 haziran 1905 Bebeğim 31 temmuzda doğacak. Artık ne gün doğarsa doğsun, 31 temmuz günü, onun doğması beklenen gün olarak yazıldı. Kız olacağını sanıyorum. Hansine bunun Tanrı'nın buyruğuna karşı çıkmak olduğunu söylüyor. Allah'tan okuma yazması yok. Alışverişe gittiğinde rastladığı herkesle dedikodu yapıyor, Đngilizce'si akıcı ama felaket, kendini gülünç duruma sokmaktan korkmuyor. Oysa ben insanların bana güleceklerinden korkuyorum, belki de ilerlememin bu kadar yavaş olmasının nedeni de bu. Hansine hiçbir dilde okuyamıyor. Eğer okusaydı, Danca yazmaya cesaret edemezdim, bu da hiçbir şey yazamayacağım demektir, çünkü Đngilizce tek bir satır yazmaktan bile acizim. Kız olsun istiyorum. Burada bunu söyleyebileceğim hiç kimse yok; olsa da söyleyeceğim kimsenin ilgisini çekmezdi. Böyle bir şeyi bana kutup ayılarını soran kadına söylediğimi bir düşünün! Geçen sefer de kız istemiştim, "Çocuğum olacaksa, kız olsun" diye düşünmüştüm, oysa kız yerine zavallı Mads doğdu. Bir ay sonra öldü. Đşte buraya bunu da yazmış oldum. Bu bebeği istiyorum, üstelik de artık kızımı istiyorum. Rasmus bir daha geri gelmese, başımıza olabileceklerin en kötüsü de gelse, Korsor'e gidip Frederikke Teyze ve Farbror Holger'e sığınmamız da gerekse, artık kızımı istiyorum. Keşke hareket etse. Bebeklerin doğmadan birkaç hafta önce öyle fazla hareket etmediklerini biliyorum. Tabiî bilirim, üç tane doğurdum. Yine de Mads'ın neler yaptığını bilseydim. Sonuna kadar hareket etmiş miydi? Ya ötekiler? Belki de kızlar değişiktir, bunun da fazla hareket etmiyor olması, kız olduğu anlamına gelir mi? Gelecek sefer, bir gelecek sefer olduğunu biliyorum, çünkü kadının kaderi bu, bileceğim. Hatırlamam gerekmeyecek, günlüğüm yanımda olacak. Bütün bunları yazabiliyor olmak beni rahatlatıyor.

2 temmuz 1905 Her gün yazmıyorum. Bu biraz Hansine'ye bir şey belli etmemek için -neler yaptığımı tahmin etmeye çalışacak, en olmadık şeyleri düşünecek, belki de sevgilime mektup yazdığımı

sanacak, düşünün bir!- biraz da sadece yaptıklarımı değil, düşündüklerimi de yazdığım için. insanlardan da söz ediyorum. Öyküler de var, öyküleri hep sevdim, kendime : hep gerçek ya da uydurma masallar anlattım, şimdi de oğullarıma anlatıyorum. Kendime masalları uykuya dalabilmek için anlatıyorum, gündüzleri de hiç de hoş olmayan gerçeklerden kaçabilmek için. Küçük bir kızken günlüğüm vardı ve oraya öyküler yazardım. Yazdıklarıma dikkat etmem gerekirdi, ya defteri annem yâ da babam okursa... bir şeyi saklayacak, başkalarının bulamayacağından emin olabileceğin bir yer yoktur. Ama yabancı bir dil bir şifre gibi olduğundan daha güvenli. Danca'ya yabancı dil demek biraz tuhaf, ama burada herkes için Danca yabancı bir dil. Burada başka Danimarkalılar da olmalı, büyükelçimiz, konsolos ya da buna benzer birileri, belki de Oxford'da Danimarkalı profesörler de vardır, üstelik kraliçe de Danimarkalı, zaman zaman gazetelerde Danimarka'yla ilgili haberler okuyorum. Mesela, Danimarka prensimiz galiba Norveç kralı oluyor. Georg Stage hakkında da yeni haberler var. Kopenhag'da bir soruşturma açılmış ama mahkeme başkanının önyargılı olduğunu ve tarafsız davranmadığını yazıyorlar. Đngiliz gemisinin kaptanı sinir krizleri geçiriyormuş, yine de o yirmi üç (arada bir tanesi daha öldü) çocuğun ölümünden sorumlu olmadığını iddia ediyor. Kral Edward üzüntülerini bildirmiş! Çok daha önemli bir haber de Kniaz Potemkin adlı bir Rus gemisiyle ilgili. Keşke daha iyi anlayabilsem ama gazetedeki kelimeler o kadar uzun ki... Odessa halkı, bir sebeple geminin karaya yanaşıp erzak almasına izin vermemiş ya da benim anladığım bu, gemi de toplarını kente çevirip ateşlemiş. Bu Ruslar Almanlardan da vahşi! Cook's'ta bir Danimarka seyahati ilanı gördüm. Keşke katılabilsem! Burada Danimarka'dan gelme domuz pastırması alıyoruz, bir başka Danimarka firması da ekmek üzerine sürülecek butterine adlı bir şey yapıyor. Adı Monsted. Bu adı duymak bile memleketime özlem duymama yeterli, o kadar Danimarkalı, o kadar tanıdık ki... Ama bu eve bir Danimarkalının gelmesi imkânsız. Hansine okuyamıyor, Mogens ve Knud henüz okumayı öğrenmedi, Rasmus'un nerede olduğunu bile bilmiyorum. Deftere uygunsuz hikâyeler bile yazabilirim, ama hiç böyle hikâye bilmiyorum ki. Eğer sadece yaptıklarımı yazsam, bu günlük bir dizi tekrardan öteye gitmez. Günlerim hep aynı. Erken kalkıyorum, çünkü erkenden uyanıyorum, eğer yatakta yatmaya devam edersem sadece beni endişelendirecek şeyler düşünüyorum, karnımdaki bebek de sanki midemde oturuyor. Kalktığımda oğlanlar uyanmış oluyor, ellerini ve yüzlerini yıkıyorum, daha sonra Hansine'nin hazırladığı kahvaltıya iniyoruz. Kahve ve tabiî fırıncı Mr. Spenner'in getirdiği, oğlanların bayıldığı beyaz ekmek. Bir Danimarkalının yiyecekten çok kahveye ihtiyacı var, ben de üç fincan içiyorum. Herhangi bir konuda tasarruf edebilirim, ama tek bir fincan kahveden bile vazgeçmem mümkün değil. Hansine oğlanlarla Đngilizce konuşmaya başladı. Mogens ondan daha iyi konuşuyor, onun yaşında çocuklar yabancı bir dili çabuk öğreniyor, Hansine'nin yanlışlarına gülüyor, bu Hansine'nin umurunda değil, onunla birlikte gülüp komiklik yapıyor. Sonra Knud da Đngilizce konuşmaya çalışıyor, hepsi de saçmalıyor, ama dünyanın en komik şeylerini anlattıklarını sanıyorlar. Onlara katılamadığım için nefret ediyorum. Kıskanıyorum, doğrusu bu. Onun bir kadın, benimkilerin de erkek olmasından dolayı kıskanıyorum. Bir kızım olsa benimle birlikte, yanımda olacağından neredeyse eminim.

5 temmuz 1905 Hansine'ye evde Đngilizce konuşmayı yasaklamayı düşündüm, sözümü dinleyeceğini sanıyorum. Beni sayıyor, Rasmus'tan korktuğu kadar değilse de benden biraz çekiniyor. Ama Mogens ve Knud için elimden geleni yapmam gerektiğini bildiğimden, Đngilizce konuşmasını yasaklamayacağım. Oğlanların Đngilizce öğrenmeleri gerek, belki de hayatlarının sonuna kadar burada yaşayacaklar. Hansine, Mogens'i iki sokak ötede, Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Mogens yalnız gitmek istiyor, yakında izin vereceğim ama henüz değil. Hansine evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. Ben Knud'la evde kalıyorum, onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. Eskiden oğlanlara Hans Christian Andersen anlatırdım, ama Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Ekmekle Yürüyen Kız, yeni ayakkabılarıyla gururlandığı için ömrünü Bogwife'ın yer altındaki mutfağında geçiren küçük Đnge'nin öyküsü; bu annemin en sevdiği masaldı, ama ben nefret ederdim. Kibritçi Kız da korkunçtu, o zaman oğlanlara kendi uydurduğum masalları anlatmaya başladım. Şimdi her şeyi yapabilen sihirli bir arkadaşı olan Jeppe adında bir çocuğu anlatıyorum. Bu sabah sihirli arkadaşın bir gece Kopenhag'daki bütün bakır çatıları temizlediği, Jeppe'nin uyandığında her şeyin altın gibi parladığını görüp şaşırdığı yere geldik. Hansine dönünce çıkıyorum. Şapkamı, koca karnımı gizleyen önlüğümü giyiyorum, üzerine de pelerinimi alıyorum, insanların hamile olduğumu görmeyeceklerini umuyorum ama anlayacaklardır. Sonra yürüyorum. Sadece yürüyorum. Lavender Grove'dan aşağı Wilman Grove'a ve London Fields'a yürüyorum, oradan da Victoria Parkı'na ya da Hackney Downs'a, bazen de Beauvoir Town'a, adlarını söylemeyi beceremediğim bütün o yerlere yürüyorum. Genellikle sokak boyunca yürüyorum, evlere, kiliselere, büyük binalara bakıyorum ama bazen de çayırlarda ya da kanal kıyısında dolaşıyorum. Hava pelerin giymek için çok sıcak, ama giymesem karnımdan sokağa çıkamayacak kadar utanıyorum. Hansine öğle yemeği için smerrebred yapıyor da, çavdar ekmeği olmaksızın pek aynı şey değil. Aslında içimden yemek yemek gelmiyor, ama onun için, yani bebek için kendimi zorluyorum. Öğleden sonra tekrar çıkıp yürümezsem, ki bazen gitmiyorum, oturma odasındaki geniş pencerenin yanına yerleşiyorum. Lavender Grove'daki evimiz, bitişik nizam dokuz evden biri. Çok güzel değil, hatta şimdiye kadar gördüğüm evler içinde en çirkini, hiç de gerektiği gibi yüksek yapılmamış, gri tuğladan duvarları, beceriksiz taş işçiliği, kötü pencereleri var. Giriş kapısının üzerinde başında taç olan komik taş bir yüz var, üst kat pencerelerinin üzerinde yine iki farklı yüz. Başlarında taçları olan bu kadın yüzlerinin kimlere ait olduğunu, kimleri temsil etmek için yapıldıklarını merak ediyorum. Yine de evin geniş bir. ön penceresi, önünde de etrafı çitle çevrili küçük bir bahçesi var. Hansine ne derse desin, tül perde takmayacağım, çünkü takarsam burada oturup dikiş dikerken dışarıyı göremem. Annem okula gitmeden çok önce dikiş dikmeyi öğretti, ama dikmekten nefret ediyorum. Yüksük kullanmayı hiç sevemedim -özellikle yaş günü hediyesi olarak bir yüksük verdiklerini hiç unutamam!- ama parmağıma batan iğneden daha da nefret ediyorum. Yine de dikiş bildiğime memnunum. Bu konuda Hansine'den çok daha iyiyim, özenli teğellerime ve oğlanların elbiselerine yaptığım güzel yamalara şaşkınlıkla bakıyor. Mogens'i okuldan bazen o alıyor, bazen de ben. Hansine bugün bana Mare Sokağı'ndaki

aldırmadım. Başından bir macera geçmiş." Kıpkırmızı oldu. Her zamanki gibi gerçek. Oğlanların yanında bütün ayrıntıları anlatmaya koyuldu. Bana hediye verecek. bazıları havaların fazla sıcak olduğunu söylemiş." 'Tabiî söylemedim" dedi. adamı görünce uzun bir çığlık atmış. biraz ilerideki meyhaneden çıkan ve kaldırım boyunca yalpalayarak ilerleyen yaşlı bir adam görmüş. Mogens'le birlikte Đngilizce konuşarak dönmüşler. Kilisedekilerin umuttan bir erdem olarak bahsetmelerini anlayamıyorum. Mogens ve Knud da gitmeye can atıyor. "Sokakta devrilen yaşlı sarhoşlardan. Bugün yirmi beş yaşındayım. . "Hiç söyler miyim?" Yine de ona inanmıyorum. Bir hizmetçiden doğum gününüzü bilmesini bekleyemezsiniz. ellerini neredeyse benimki kadar şiş karnının üzerinde kenetledi. o kadar düş kırıklığı yaşıyorsunuz ki. bir kürk ya da tektaş alacak bir kocanın hayalini kurdum. Sosisin kilosu sadece 9 peni. ellerimle kulaklarımı kapattım. Köfte ve patates her günkü yemeğimiz oldu. Bazen sirke ve şekerle yapılan mdkaal yediğimiz de olur. o sırada da çevresinde bir kalabalık toplanmaya başlamış. yine de adamın yanına diz çöküp ölüp ölmediğini anlamak için nabzını tutmuş. ama genç kadın bunun havayla ilgisi olmadığını. Onun durumundaki bir kadın için bu gördüğü dünyanın en ilginç ve en heyecan verici olayı. Akşam yemeğinde yine frikadeller. Onu artık tanıyor olmam gerekirdi.. London Fields'ta yürürken. "Hatta gazete Danca yazılmış olsa bile. okuma yazma bilmediğinin söylenmesinden hiç hoşlanmıyor. Hansine yardım gelene kadar kadının yanından ayrılmayacağını söylemiş. adamın içtiği için yıkıldığını anlatmış. bu yüzden okula geç gitmiş.manifaturacıdan iplik almaya gitti. düşümden oldukça farklıydı. Stonor Sütçüsü müşterilerini ineklerin nasıl yaşadığını görmeye davet ediyor. "Yarın gazetede okursunuz" diyerek kulağıma bağırdı. Bütün gün hayal kurup çeyrek asırlık ömrümü nasıl kutlamak isteyeceğimi düşündüm. adamın mümkün olduğunca uzağından geçmekmiş. Hansine adamın öldüğünden eminmiş. veremden çekinmem gereksiz. Hansine çok şaşırmış. Kimsenin bildiğini sanmıyorum. "Bu kadarı yeter" dedim. iyi balıksa hiç yok. Anlatacak çok şeyi vardı. bir de tabiî doğacak kızım. sosis yiyeceğiz. Düşen adamla ilgili başka bir şey duymak istemediğimi söyledim. akşam olunca görkemli bir yemek düşledim. O sırada genç bir kadın yaklaşmış. ama yirmi beşinde olmak farklı. tanıyamadım işte. Herkes çok heyecanlanmış. Umut korkunç bir şey. "Umarım bundan küçük Mogens'e bahsetmemişsindir" dedim. öyle de yapmış. ama Hansine pazarda karalahana bulmakta zorlanıyor. Oğlanlar için litresi 2 peniye süt var. ama itiraf etmeliyim ki kocamın hatırlamasını isterdim. sonunda umut korkunç bir şey oluyor. ama daha vakit bulamadım. ama ben sanki hiçbir şey dememişim gibi devam etti. bunu kendisine saklaması da imkânsız. dönüşte okulun oradan geçmiş. Oğlanlar da daha çok küçük. ama burada uygun sığır eti yok. Hansine için önemli olan. zaten aradığınız zaman bulunmazlar ki. Artık benim için kendimden başka hiç kimse önemli değil. Tabiî bir polis ya da doktor bulamamışlar. ama ne yapayım. 6 temmuz 1905 Doğum günüm. "Bu senin işine yaramaz" dedim. ama kaldırımın kenarından yürürken adamın duvara çarparak yere yıkıldığını görmüş. Canım en çok rullepelse çekiyor. Adamın kiracı olarak oturduğu evin hizmetçisi olduğunu söylemiş.. Yaşlandığınızda doğum gününüzün unutulmasını isteyeceğinizden eminim.

elimde ne varsa vermek istedim. babamın hemen her şeyi unuttuğundan da eminim. O zaman burada oturmaya devam edersek Đngiliz olacağını söyledi ve başka bir ad kullanıp kullanamayacağını sordu. buraya geleli bir ay. gidilecek yer Londra'ydı." Güldüm. Knud orada doğdu. hep ailem için bir şeyler yapmaya. Olanları bana Karoline anlattı. kıyıya vardıklarında da rahatlayıp bir çığlık atmak için ciğerlerini şişirerek. elimden kayıp gitmesinden. Rasmus'a söylediklerimde haksız olabileceğimi düşündüm. Đngiltere'deki tek Danimarkalı olarak yalnız kalmaktan korktum. fazla değil ama beni rahatlatacak kadar. Şehrimin yeşil damları. Çocukların dışında. Ama o kadar çok dolaştık ki. O beni çocuklarımla cezalandırabilir de. isterse oğlanları alabilirdi. ne odanın içini ne de pencereden dışarısını görebiliyordum. Bu gece." Oysa o kadar da bencil değilimdir. "Bütün çocuklar adımla alay ediyor" dedi. Kopenhag'dan Stockholm'e gittik. Bu gece belli belirsiz bir hareket hissettim. ne olursa olsun. ancak hâlâ karnımın üst bölümünde. elimden geldiğince ona destek olmaya çalıştım. ben pek aynı şeyi yapamam. bense burada tek başıma kaldım. Ama oradan ayrılmak ve buraya gelmek zorundaydım. onlar içeriye kapanıyorlar. biraz daha iyi. "Artık işler değişti" dedim. Frelsers Kilisesi'nin burgulu kubbesi. Kopenhag'dan ayrılalı beri hiç özlemediğim kadar özledim. Azalan ışıkta masanın başında oturuyordum. sadece bir ay olmamıştı ki. tabiî. "önemli bir iş için" dedi. Stockholm'den Kopenhag'a. onu geri itmeye çalışan büyük dalgalara karşı yüzmesini gözümün önüne getiriyorum. benim duymayacağım kadar uygunsuz bir hikâyeydi. ayak diredim. belki de en çok iki hafta. yine de biz güneş ışığında ve açık havada olmak için her fırsattan yararlanırken. Sjoland'ın kayın ormanları. Ona "Sen Đngiliz değilsin" den başka söyleyecek bir şey bulamadım. Dayanmalıyım. Artık çok beklemek gerekmiyor. Oysa eve dönen o oldu. Mogens "Đngiliz çocuklar hiç de Jeppe'ye benzemiyor" dedi. güçlü olmalıyım. işi için destek olmaya çalıştım. bu kez şansını Amerika'da denemek istediğini söyledi. ama asla ağlamam. Ya da güler gibi yaptım. Hortensiavej'deki küçük beyaz evime. O zaman yeniden hamile kaldığımı anladım. bahçede yemezler? Burada hava bizimkinden iyi. "beni son kez evimden çıkardın. gelgite karşı yüzerek. Aslında ağlamak istiyordum. ben eve dönüyorum. Bu akşam Danimarka'yı. Kızım doğunca daha iyi olacak. Bu kez "hayır" dedim. değil mi? Amerika'ya gitmek istiyorsa yalnız gideceğini söyledim. Ama Karoline hiç unutmadı. "Nasıl başka bir ad?" dedim. Sonunda da işte böyle çıkıyorlar. Herkesin Đngiliz olmasından. Bazen babamın evin yolunu tek başına bulması için Kopenhag sokaklarında bıraktığı Karoline'yi düşünüyorum. o kadar korkmuştum.Hansine oğlanları yatırınca. benim için en güzel yere. . yeniden gitmeyi düşündüğünü. Pek eğlenceli bir doğum günü değil! 12 temmuz 1905 Buradan nefret ediyorum. Londra dünyanın merkeziydi. Neden Đngilizler yemeklerini dışarıda. Benden kaçışını. yukarıya çıkıp Jeppe ve sihirli arkadaşından biraz daha söz ediyorum. ama bir şekilde buranın kaderim olduğunu biliyorum. "Đsmim Jack olsun istiyorum. sadece geçmişten resimler vardı. Frederikke Teyze'nin bahçesinde içtiğimiz çay. ona bir öncelik yaratmaya. üstelik de başı hâlâ aşağıda değil. anneme kalsa hiç öğrenemezdim.

Ben de yola çıkar ve öteki uca ulaşırım. Karoline başardı. On beş yaşındaydı. Ötekiler. Otuz iki. çok çok otuz üç yaşında olmalıydı. Oysa size benimle böyle konuşmadığını söyleyebilirim (Ne demek "size"? Günlükle konuşmaya mı başladım?) Neyse. para da gönderdi. "Önüme çıkan herkese sordum. adres bilmiyordu.başından geçenler hep kafasında kaldı. Daha önce çiftlikten hiç çıkmamıştı. Okuması yok ama Rasmus'un el yazısını tanıyor. artık neredeyse bir beyefendi olmuştu. okuma yazması da yoktu. çiftlik hayvanı. "Yüz kişiye sordum" dedi bana. "Sevgili Asta" diye başlıyor. Babam Kopenhag'a Jutland'ın kuzeyindeki Aarhus diye bir kentten geldi. bundan fazlasını göndermeye izin yok. bu da aşağı yukarı 40 pound ediyor. Tam da frikadeiler imkânımızın dışında diye düşünmeye başlamışken. gemiyle Store Baelt ve Lille Baelt'ten geçip trene binmesi. doyurmaları gereken o kadar çok karın vardı ki. On altı yaşıma girdiğimde ve annem öldüğünde. birinden kurtulduklarına sevindiklerinden eminim. zarftaki pulun Danimarka pulu olduğunu görebiliyor. arkasına bile bakmadan dar sokaklardan eve koştu. daha sonra da "Sevgili karım". 700 kronluk bir çek. bütün bunları da tek başına becermesi gerekiyordu." Sonunda eve vardığında. Bebek doğarken gerekirse doktor çağırabileceğim artık. Yıllarca yanımızda hizmetçi olarak kaldı. Bir hayvan gibiydi. başka çaresi yoktu. soru sormadılar. yolun kenarına geçti. köyde yaptıklarını tekrarladı. Kimseyi tanımıyordu. Geldiği yerde kendisinin de böyle yaptığını unutmuştu ya da kendini unutmaya zorladı. zaten dikmeye başladım bile. Sonunda bebek elbisesi dikebilmek için malzeme alabileceğim. kırık bisküvi ve Butterine yemeyi düşünürken. Sıkıştığında. Çiftliktekiler o kadar yoksuldu. Aarhus'a bile gitmemişti. bir süre sonra da annemin artık ev işlerinde yardım edecek bir hizmetçisi olması gerektiğine karar verdi ve yeğenlerinden birini getirtmek için çiftliğe haber gönderdi. daha önce çiftlikten hiç çıkmamış. Hansine'nin yüzü gülücükler saçıyordu. Yarı Đsveçli olan annemle evlendi. Karoline eve varmak için elinden geleni yaptı. Babam o kadar şaşırıp öfkelendi ki arkasını dönüp kaçtı. 14 temmuz 1905 Rasmus'tan haber aldım. para. Karoline de sırtındaki korkunç kanserden öldü. babam onu kovmadı. konuşmama bile gülmediler. sadece adının Kastrup olduğunu hatırlayabildi. Karoline geldi. Eve giden yol çok uzundu. zavallı kızı bir hayvan gibi yürüttü. Babam onu tren istasyonunda karşıladı. Nasıl bulduğunu hiç anlayamadım. ben de başarırım. hikâyesi çok umutsuz olduğum sıralarda bana cesaret verir oldu. özellikle de zavallı küçük Mads çabucak doğmuştu. Çeki Lansdowne Caddesi'ndeki postaneye götürüp paraya çevirdim. ev aldı. Çoğu kişinin anlayamadığı kaba bir lehçe konuşuyordu. işleri iyi gitti. ebe maskesi ve beyaz örgü yünü aldım. yedi mil kadar. bu sabah mektubu getirdiğinde sevinçten uçuyordu adeta. zorluk çıkarmadılar. bu kez hendeğe eteklerini kaldırıp çömeldi ve yolun kenarını suladı. Bana bu öyküyü anlattığında hastaydı. bazen de rüyasına girdi. Yine de evi buldu. çok sancı çektim . Gerek kalmayacağını umuyorum. Mare Sokağı'nda Matthew Rose'un mağazasından beyaz keten. mobilya ticaretine girişti.

sokakta düşen yaşlı adamdan bahsetti. ancak orada uzun süre kalacağını sanmıyor. "Her erkeğin kendi motorlu arabası olduğunu bir düşün!" "Peki ya atlara ne olacak? diye sordum "Ya da trenlere ve atlı tramvaylara?" Cevap vermedi. işin ilginç yanı. Burada zaten motorlu araba bulunduğunu sanıyordum. aslında ne iş yaptığını da bilmiyorum. Bir zamanlar nalbanttı. ıssız bir adaya düşen bir adamla ilgili bir kitap okumuştum. Ancak adam çok yalnız ve çok mutsuzdu." Bir şeyler kırdığından şüphelenmeye başladım. Çocukken. Karısına da bu kadar iyi davranamaması ne yazık. sonunda yanına bir adam gelince çok mutlu oldu. Đstese mobilyacı olarak iyi para kazanırdı. önlüğünü parmaklarının arasında çekiştirerek öyle durdu. hayvanlarla istediğini yapabilir. ama istemiyor. söyledikleri doğrudur. Hansine'ye oturmasını ve aklından geçenleri anlatmasını söyledim. (Danca yazabilmek iyi bir şey. Onun hoşlandığı şeyler motorlar. Anlaşılan. Hayvanlara kendini sevdiriyor. ama o herkesin bir motorlu arabası olması gerektiğinden bahsediyor. O bir mühendis. Başka bir marifeti de tahta işçiliği. Adam . ama Hansine bana yardım etmek için yanımda olacak. arasıra gördüğüm de oldu. ama hayır. benimle neredeyse hiç konuşmaz ama o kez farklıydı. Gerçek şu ki. kitabın adını hatırlayamıyorum. burada motorlu arabaya sıkça rastlanmaz. ama bununla karşılaştırınca dâhi olduğunu düşünüyorum.arkadaş olmuş. Bizim Karoline de aptal ve cahildi. at nallamayı bilir. oraya gitmiş. En vahşi köpeğin bile onun yanında sakinleştiğini söyleyip övünür. Bu yazdıklarımı birinin okuduğunu bir düşünün!) Rasmus Aarhus'ta. "Ne söyleyeceksen. onu başka nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. Kendimi iyi ya da eskisinden daha iyi hissetmemi sağlayan cebimdeki para olsa gerek. yoksa orada 5 000 krona evlenecek başka bir kadın bulurdu. Acaba oraya borç para bulmak için mi gitti? Dünyanın öteki ucunda. aynı Mads'ın doğumunda olduğu gibi. 18 temmuz 1905 Akşam Hansine oturma odasına geldi. Ne yaptığını doğrusu tahmin bile edemiyorum. önce evi bulmuş. ve -şimdi sıkı durun. bazen cahil bir hizmetçinin konuşması bile çocukların saçmalıklarından ve sonu gelmez sorularından daha çekici olabiliyor. Sorun çıkarsa doktoru çağıracağız. Böyle işleri küçük görür. London Flelds'ın kuzeyinde. gözlerini gözlerimden kaçırmak için başını sağa sola çevirip durdu.ama zorluk çıkarmadılar.Đngiltere'ye "motorlu arabalar" getirmek istediğinden bahsetmişti. Bir keresinde bana -bana hemen hemen hiçbir şey anlatmaz. Hjorring'de zengin bir amcası var. Kekeledi. Đngilizce'den Danca'ya çevrilmiş. söyle. Rasmus'un Müslüman olmadığına şükretmem gerek galiba. Sonunda "Yeter artık" dedim. Bu arada adamın kiraladığı evdeki hizmetçiyle -ona "Miss Fisher" diyor. nihayet vahşi bir zenci olsa da konuşabileceği birini bulmuştu. bana mektup gönderebileceğim bir adres vermiş. oysa kırılacak değerli bir şeyimiz yok ya da Kopenhag'da bıraktığı sevgilisi de olabilirdi. Kesin olarak bildiğim bir şey de Aarhus'ta tek bir motorlu araba bile olmadığı. ama o amcanın varlığına pek inanmıyorum. Yedi yaşında bir oğlan ile beş yaşında başka bir oğlandan başka konuşacak kimsem yok. Hansine'nin karşısında buna benzer bir şeyler hissettim."zavallı beyefendinin nasıl olduğunu" öğrenmek istemiş. Kesenin çıkarılmasını ve göbek bağının kesilmesini biliyor. Sorularıma hiç cevap vermez ki. Hansine'nin bana bir şeyler söylemek istediğini anladım. Navarino Caddesi'ndeymiş.

açılıp bebeğin çıkmasını sağlamaktan başka neye yarayabilirdi ki? Size söyleyebilirim. Başka bir dil bilmeyen bir arkadaş Hansine'nin Đngilizcesine de yardımcı olacakmış. Bebek hâlâ yukarıda. mutfakta çaya çağırmak olduğu anlaşıldı. Yine de oraya sadece meraktan gittiğine inanmak daha kolay. evi temizlemek ve yemek yapmak gerekiyormuş. yoksa Bernadotte mu? Ya da benim anladığım bu. Hansine'yi odasına gönderdim. Adam da yabancı olduğu için Hansine'nin ilgisini çektiğini düşünüyorum. 21 temmuz 1905 Hava dayanılmaz derecede sıcak. Yoruldum. Kocama uzun bir mektup yazdığım için üç gündür günlüğümle ilgilenemedim. gazeteler Danca olsa daha iyi takip edebilirdim. Hansine'ye bundan sonra oğlanlara dondurma almamasını tembihledim. işini ihmal etmedikçe arkadaşını davet etmesinde bir sakınca görmediğimi söyledim. Danimarka Prensi Karl mı. burada da. Annem bana Âdem'in göbek deliği olmadığını. Danimarka ve Đsveç arasında büyük çekişme var. ama karısının. sadece Polonyalıymış. Havva'nın da göbeğinin dümdüz olduğunu söyledi. Mrs. arada nasıl bir bağ var. bambaşka bir yere doğru yöneldiğinde şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı.Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölmüş. bu kararı geri aldırdığını" anlatmış. karısı ve iki çocukları. Đngiltere. Đlginç olanı. yatmaya gidiyorum. kaçmaya başladığında neler olacağını biliyorum. Hyde'ın "yapılacak çok iş olduğunu söyleyerek. burası çok önemli. Beklendiği gibi Đmparator William da konuyla ilgileniyor. kafasının kaburgalarıma sıkıştığını düşünüyorum. daha da önemlisi. Artık baş aşağı dönmesi gerek. bir de yaşlı kayınvalideymiş. "Bizim gibi biri" dedi. salak salak sırıttı ve "yakında sizden çok daha iyi konuşabileceğim. Ben kimse bulamazken onun bir arkadaş edinmekle ne kadar talihli olduğunu düşündüm. Ne de olsa gelecek hafta ya da daha sonraki hafta. mutlaka saçma ama garip bir duygu var. bütün konu kimin Norveç kralı olacağı. "Miss Fisher"ın yanında çalıştığı insanlar bir adam. Bir kere. Dzerjinski öldükten sonra da başka kiracıları yokmuş. Mogens hareket edip. New York'ta güneş çarpmasına uğrayan insanlar yere düşüp ölüyorlar. Mogens'e hamileyken hiçbir şey bilmiyordum. göbek deliğinin bir işe yaraması gerektiğini düşünüyordum. göbek deliğimden çıkacağını sanıyordum. aldığım gazetelere göre (Đngilizcemi ilerletmek için kendimi her gün gazete okumaya zorluyorum) bütün Avrupa'da ve Amerika'da da durum aynı. Almanya. çocuğa bakmak. dondurmadan zehirlenen çocuklar var. Tanrı tarafından yaratılmıştı. Onlar doğmamıştı. evin beyinin işine son verdiğini. Yüzü yeniden kızardı. hareket etmiyor. bütün bunları yazdım. Rasmus'a sayfalar ve sayfalar dolusu "ev gerçekleri" dendiğini sandığım şeyleri yazdım. adı da Dzerjinski'ymiş. içimde. iç karartıcı bir . Bütün bunların nereye varacağını merak etmeye başladım. Madam" dedi. sonunda tek istediğinin izinli olduğu bir öğleden sonra Miss Fisher'ı buraya. Fisher. Doğum sonrasını ve bebeğin içime nasıl girdiğini anlamadığımdan. hâlâ anlamamıştım.

bağırıp bana böyle şeyler anlatmamasını söyledim. sonra da Hansine'nin arkadaşının yaşadığı evi bulmak için yolu uzattım. yalpalaya sendeleye limana dönmemi ağladı. parlak ve iç açıcıydı ki. Đskandinav değil. Đsveç de bu savaşa katılsa burada yaşayan yabancıların durumu daha da kötüleşirdi. Bunları düşünürken karnımdaki bebeğin hareket ettiğine. salakça sorularıyla insanların ne kadar düşmanca davrandıklarını. Neden yalnız doğurayım? Bu onun da çocuğu.sokakta yaşamanın ne kadar güç olduğunu. ama gözüm bebekten başkasını görmüyordu. Mogens'i okuldan getirdi ve bu sabah ikiz doğurduktan sonra ölen kadını anlattı. biliyorum. Londra'nın bu bölümünde görkemli ev olmaz. millerce gidip Ritson Caddesi ve Dalston'dan döndüm. Saçmalık. Ona her an doğabilecek bir bebek beklediğimi unutup unutmadığım sordum. Kadının hepsi de yedi yaşından küçük beş çocuğu daha varmış. yoksa duygusuz mu? Yine de duyduklarımı Rasmus'a yazdığım mektupta tekrarladım. Yine de ona "sevgili kocam" ya da buna benzer bir şey demedim. O kadar güzel. ama dar ve gölgeli. Alman olmasına rağmen Luther Kilisesi'ni görmek istiyordum. 26 temmuz 1905 Bugün uzun uzun yürüdüm. Galler prensesinin 13 temmuzda bir oğlu olduğunu anlattım. Weels Sokağı'ndaki barakalardan birinde oturan aşağı tabakadan birinden almış. elini kaldırıp dışarıdaki öteki bebeği selamladığına yemin ederim. mesela kutup ayısı meraklısı Mrs. Gibbons'ı. deli mi. Yürümeyi becerse de kız benim için bebekten başka bir şey değildi. ama büyük. buranın yılda Rasmus'un Lavender Grove'daki bizim ev için ödediği 36 pound'dan en çok 10 pound fazla olacağını düşünürken. önümdeki yükü taşıdım. Mektubun başına "Sevgili Rasmus" diye yazdım. kocası da hasta ve işsizmiş. doğmasında onun da kabahati var. Susmasını söyledim. Fazla gösterişli giyinmişti. O bilsin. dört katlı. Ben o kadar talihli değilim. Bizi yabancı bir ülkede nasıl aylar boyu yalnız bırakabilir ki? Rasmus'a gazetede okuduğum bir haberden de söz ettim. Orada durup eve bakarak. yanında küçük bir kızla bir kadın çıktı. cömert babalarının gönderdiği parayla satın aldığım çemberlerle oynuyordu. Mogens ile Knud kaldırımda. Komşu çocuğun . borç ya da motorlu arabalarla ilgili herhangi bir şeyin peşinde kimbilir nereye gitmiştir. Dürüstlüğe inanıyorum. Tabiî ki mektubun eline ulaşacağını hiç sanmıyorum. Galler prensesinin dışında tabiî. bahçe de ağaç dolu. öndeki bahçede güzel bir çit var. Ön kapıya çıkan birkaç basamak ve kapının üzerindeki çıkıntıyı taşıyan iki sütun. Eğer kızımı doğururken doktor çağırmama gerek kalmazsa. sonunda da sadece terbiyeli olmak için "Senin Asta'n" diye bitirdim. bir periye benziyordu. Keşke Rasmus da bizim için böyle bir ev tutmuş olsaydı! Fazla görkemli değil. Ama keyfimi yerine getirdi. Para. bu da sokağın daha güzel görünmesini sağlıyor. iri ve hantal bir gemi gibi. Haberi başka bir arkadaşından. Danimarka'yla bir savaş çıksa. Hansine. Navarino Caddesi Lavender Grove kadar geniş değil. başında tüylü büyük bir şapka vardı. eskiden daha da bakımlı olduğu belli. aşırı sıcağı ve savaş korkumu anlattım. Çocuğu burada yalnız mı doğuracağım? Ya ölürsem? Her gün yüzlerce kadın çocuk doğururken ölüyor. Yavaş yavaş yürüdüm. kalan parayla küçük Knud'a bir topaç alacağım.

diğer bütün çocukların da sokakta "Canute. Aynı sahte sancıları geçen yıl şubatta. ama ölene kadar onu ne kadar sevdiğimi hiç anlamadım. Bir süre için 'Tamam" dedim. Beni öylesine savunmasız. Bundan sonra Knud'u Canute diye çağıracağını. olmasını önler. odama girdim. O sadece tanrı. bir lokma bile yiyemedim. Öyle sanıyorum ki. "Bundan memnun olacak mıyım?" diye düşündüm. Doktor olsun olmasın. ilk çocuğum yanlış taraftan çıkıp beni neredeyse iki parçaya böldüğünde bunu biliyordum. Ama odama bir erkeğin gireceğini düşünmekten bile iğreniyorum. yatak direğine tutunarak ayakta durdum. doğumdan sonra da kiliseye gitmeyeceğim. Tanrı'ya da inanmıyorum. kendilerine böyle bir şey yapılmasına izin verdikleri için o denli güçsüz ve aptal ki! Ne kadar da çirkin ve aptal görünüyorlar! Sonunda aşağıya indim. Sanki çocuk yapmak pis bir şeymiş gibi. Mads'a hamileyken de buna benzer sancılar çektiğimi hatırladım. Keşke kadın doktor da olsaydı! Odama iyi dikilmiş siyah elbiseli. "işte başlıyor". var olmadığını bildiğim bir tanrı. Hayır hayır. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. aslında onu hiç istememiştim. Eğer işler karışırsa.. varlığına inanmadığın bir şeye saygı duymak gülünç. Hansine yeterince yardımcı olur.. Yukarı çıkıp şapkamı çıkardım. Şimdi büyük harfi sileceğim. Bana kalsa Tanrı'nın adını büyük harfle yazmazdım. Bu sancıların bilimsel bir adı vardır muhakkak. Hansine'nin telaşlanmasını. Çok gerekmedikçe doktoru çağırmayacağım. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Knud okula başlarken yanımda kızımın olacağını hatırladım. Varsayalım ki kızım da. isterse de başka bir şey olsun. Gelecek eylülde Knud'un da okula başlayacağını. başka sancı girmedi. Düşünmek bile istemiyorum. boynundan gerdanlık gibi sarkan stetoskobuyla bir kadın doktor girse. pabucu yarım" diye bağrışacaklarını söylemiş. hiç aldırmazdım. Bir aydan biraz büyük olacaktı ve oğlanların ayak altında olmamalarına sevinecektim. Canute.topacı var da neden benim oğlumun olmasın? Eve girerken şiddetli bir acı duyup. Onlara göre kadınlar o kadar salak ki. orada oğlanları seyrederek durdum. oturmadan. şimdi de Knud adını değiştirip Kenneth olmak istiyor. Öteki çocuklarda da aynı şey olmuştu. Bunlar bir hamilenin gerçek doğum başlamadan birkaç saat ya da birkaç gün önce çektiği sahte sancılardır. Mogens'in okulda arkadaş olduğu bir çocuk Knud adının gerçekte deniz kıyısında oturup dalgaları durduran. ama ben bilmiyorum. Yüzlerinde avuçlarının içiyle gizlemeye çalıştıkları o yarım tebessümü görür gibiyim. olduğum yerde kıvrandım. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. O zaman. öylesine çıplak ve çirkin görecek ki. Orada durmama. "Belki de bu gece doğar" diye düşündüm. sonunda ellerimi karnımdaki şişkinliğe bastırıp oturmama rağmen. Zavallı çocuk. Sanki Mogens'in Jack olmak istemesi yetmezmiş gibi. Doğumdan birkaç gün önce yememeye başlamıştım. ister Danimarkalı. Belki de bunu yazmak bir çeşit sigorta gibidir. bunu yazmak istemiyorum. Mads da cuma günü doğmuştu. Hansine oğlanları akşam yemeği için içeri çağırıyordu. bir koşu gidip doktoru getirtebilir. Luther Kilisesi'ne gitmeyeceğim. erkeklerin bundan eğlendiğini düşünüyorum. Đştahım kalmamıştı. . bir çarşamba günü çekmiştim. ister Alman. Đkinci sancı birincisinden daha hafifti. gelgiti başka bir şeye çeviren Canute adlı bir kraldan geldiğini söylemiş. Böyle şeylere inanmıyorum. Oğlanlar yine isim konusuna girdiler. Batıl inançlarım yok. su kaynatıp yatak odası kapısına çarşaflar asmasını istemedim.

hele ne iş yaptığını. Günlükler olmasa. başını fazla resmî bir biçimde eğdi. tabutun toprağa indirilmesini izlediğimizde. O evde şarkı mırıldanıp söylenerek dolaştığını hatırlamaya başlarsam.bütün aile efradıyla gelmiş. Đkisinin de önemli işleri vardı. Gırtlağımın kuruduğunu hissettim. Ön sıraya sadece ölen kadının yeğenlerinden biri oturabileceğine göre bu adam John Westerby olmalı. Bu adam hatırladığımdan da küçük. O kadın yaşaması gereken hayatı . damadı. Bana gelince hangi ilahiyi okumak isteyeceğime bir türlü karar veremedim. birinci sıraya oturduğu için tanıyabildim. kendimi. Çok nazik olduğunu söyledim. müzik teypten geliyordu. Swanny'nin tabutunu taşıyan altı adam yavaş yavaş ilerledi. Đlk ben çıktım. bildiğim kadarıyla Swanny'nin de öyle tercih ettiği bir ilahi yoktu.Đkinci bölüm 1988. eğer on yıl önce ölmüş olsaydı nelerin değişebileceğini düşünmeye zorladım. John'un oğlu da. bütün bunları bildiğini belli etti. John. Ya da kardeşi Charles? Her ikisini de en son yirmi yıl kadar önce. Charles. Mezarın başında toplanıp. hiç. benimle birlikte yürümek için ailesinin yanından ayrıldı. Swanny Kjær (medya adını bir türlü doğru söyleyemedi) karanlıkta yaşayıp karanlıkta ölecekti. oğlu. o da çok kısa bir süre için. Geniş ailenin hızla kaybolduğu toplumumuzda artık insan kuzenlerini genellikle sadece cenaze törenlerinde görüyor. bağıra bağıra ağlayacağımdan korktum. yani on yıl önce ölmesi pek de düşünülmeyecek bir şey değildi. Dökemediğim gözyaşlarım gözlerimde kurumuş gibiydi. ama Mrs. eşlik ettiler. Öteki kuzenim -sadece iki kuzenim var. hemen gitmeleri gerekiyordu. kızı. Hepsi ilahileri iyi biliyordu. John geliyor. bugünlerde artık orgcu bulmak son derecede güç. O zaman yetmişlerindeydi. Ön sıra her birimizi alacak kadar uzundu. buradakilerin hiçbiri gelmeyecekti. Üstelik benim Morfar dediğim Rasmus Westerby'ye de çok benziyor. nerede oturduğunu. John'un eşi. Kulağıma fısıldayarak beni aydınlattı: "Bak işte. öteki de torunu olabilir mi? Bir süre kızının ve oğlunun adlarını hatırlamaya çalışıp hiçbir sonuca varamamışken ayin başladı. adını hatırlayamadım. gördüğünde de tanıyamıyor. kendi annemin cenazesinde görmüştüm. Kilisede yanıma oturan adamı. Swanny'nin "kendisi olmadığa öteki insan olmaya başladığı" o korkunç son aylarda "Bana Đtaat Et" ilahisini mırıldandığını anlattı. Tüm gücümüzle bu ilahiyi söyledik. Kilisede yaklaşık yüz kişi vardı." Demek ki yanımdaki Charles. Elkins bizim için bir ilahi seçti. Böyle yerlerde uygulanan belirli bir protokol vardır. Bir işe yaramadı.

Gençlerden bazıları onu annesiyle karıştırmaya başlamıştı. O zaman bilmediğini anladım. O zaman daha on iki yaşındaydım ama ne kadar zarif olduğunu. bir de Willow Caddesi'nden bir iki komşu. Onlar için 1905 de tıpkı 1880 gibi uzak ve belirsiz bir geçmişti. düğüne uygun giyinmişti. Füme som balığı. ama zarif eldivenlerini Londra'nın ıslak kiliyle kirleten diğerlerini çıkaramadım. Ya onu son günlerinde görmüş olsalardı? Hikâye içinde ne hikâye olurdu ama. Onu izleyen kadının Margaret Hammond'un kızı olduğunu anladım. Đki hastabakıcıyı. Medya temsilcileri kendilerini Swanny'nin dostu olarak tanıtacaklardır. yani davet ettiklerimiz. Babası ona anlatmamıştı çünkü onun da babası ona anlatmamıştı. . diziyi gerçekleştiren bağımsız televizyonun program müdürü. Tabut toprağa indirildiğinde. Elkins yiyecek hazırlamıştı. Islak çimenleri çiğneyip mezara yaklaştığımızda solgun özelliksiz yüzleri sıkıntıdan buruştu. ötekiler de arkamızdaydı. Webber. yağmur şapkalarını ıslatmaya başlamıştı. "öteki" güçlendikçe kendi kişiliğinden giderek uzaklaştığını izlemek. Şimdi. başka kadınlardan ne kadar daha şık giyindiğini anlayabilmiştim. Kadınlardan çoğu bir cenazeden çok. Ken bu hikâyenin tek bir kelimesine bile inanmamıştı. bir yapımcı. Webber'e takıldı. Temsilcisini. Onlar için o. gözlerini yakalamaya çalıştım. cenazesine kim gelirdi ki? Herhalde ben. . nereye giderseniz gidin. hep aynı şey. Webber'i Willow Caddesi'ne arabamla götürdüm. zaten her zaman hoşlandım. günlüklerin yayıncısından çok yazarı gibiydi. Swanny'yi kendi büyükbabasının cenazesinde gördüğünü. taa Roskilde'den gelen Danimarkalı kuzenlerden biri mezara bir avuç toprak attı.yaşasaydı. gözüm Mr. avukatlar vasiyetnameleri gerçekten de cenaze töreninden sonra mı okurlar. avukatı Mr. ama o halkla ilişkiler uzmanı ve sekreter kalabalığına şarap ve sandviç ikram etmeyi doğrusu göze alamadım. Ailenin diğer üyelerinden çok farklıydı.Onun bir büyük teyze olduğuna inanamamıştım. oysa hepsi de Swanny Kjær'in yaşamış olduğu evin içini görmeye can atıyordu. Düşündüm. Carol ve Clare'i gördüm.. ancak Torben evin otuzlu yıllar Londra mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak bilindiğini söyleyene kadar pek dikkate değer bulmamıştım. o yayıncı editörleri ve yayıncıların halkla ilişkiler görevlileri. Hatırlıyorum. BBC'den kalabalık bir grup. Daha doğrusu. Oysa şimdi. Swanny'nin sekreterliğini yapan Sandra da bir yerlerden çıkıp içkileri dağıtmaya girişti. hem medya hem de basın burada. Bir gün aniden bana: . Basın her şeyi kâğıda dökebilmek için kayıt cihazları ve fotoğraf makineleriyle gelmiş.Birçok bakımdan. Harry Duke'ün kızı. Yüksek ve sivri topukları ıslak çimlere battı. benim doğumumdan birkaç yıl önce taşınmışlardı. bir de belki kendi kızı. kilidi açıp eşikten atlarken. Yine de bir fark var. belki de öyledir. Mezardan ayrılırken. o bakışlarını kaçırdı. yayıncısını ve yapımcısını çağırdım. yoksa bu sadece dedektif romanlarında mı görülür? Mrs. beyaz şarap ve maden suyu. güzelliği ve boyu karşısında hayranlık duyduğunu anlattı. John ya da Charles (ikisi birlikte değil). Mr. Güzel bir evdir. Bilinmedik bir akıl hastalığıyla ikiye bölündüğünü görmek. Hepsi bu. o sırada adını hiçbir zaman hatırlayamadığım akraba yanımda bitiverdi. dedi. kimbilir.. Bu eve daha yeniyken. Yüzü her zamankinden de ciddiydi.

ama gerisi Roskilde'ye akrabalara gitmeliydi. Yüzü yarım dakika boyunca kızardı. bunu zaten biliyordum. Đsmi devam ettirmek için sadece ben varım.. varsa yayınlatıp yayınlatmayacağımı sordu. Kendi kendime bunu neden daha önce düşünmediğimi sordum.Asta ve Rasmus'un bu kadar çok çocuğu olmasından sonra. Đsteseydim. aynı durumda. duyduklarımı anlatacak birini arayacak. Tek anladığım Swanny'nin annesini sevdiğiydi. . ama çocuk elbisesi giymiyordu. Ama sadece sen ve ben varız. Webber'le yalnız kaldık. Saçları ortadan özenle ayrılmıştı. Bütün bunlar bana ne kadar küçük göründüğünü. Webber okudu: "(. Bir yazarın araştırmacısı -benim işim budur.Özür dilerim. ama zengin olamaz. ellerimi kavuşturup. John ve çocukları da Ken Dayı tarafından geldikleri için vasiyet dışı kalmıştı. Her zamanki zarafeti ve duyarlılığıyla "Ünlü biri öldüğünde insanlar geride kalanların. ." Ne Mr. Kıpkırmızı olmuştu. Zengindim.) Asta Westerby'nin kızı tarafından hayatta kalan tek torunu olduğu için yeğenim Ann Eastbrook'a. Webber ne de ben bu konuyu tartışmadık. Swanny Teyze'nin hiç çocuğu olmadı. o çantasından kağıtlar çıkardı ve her şeyin bana kaldığını açıkladı. Düşündüklerini güzel ifade ettiğini söyledim. Küçük görünüyordu. ensesi ve şakakları kısa kesilmişti. vasiyetnameden küçük bir şeyler bekliyordum. Belli belirsiz gülümsedim. tekrar solmaya yüz tuttuğunda Mr. fazla tanınmayan birinin yakınları kadar acı çekeceklerini düşünemiyorlar" dedi. yoksa senin var mı? . çoğu insanın tersine. o kimsenin kim olacağına bir türlü karar veremeyecektim. sakin olmanın imkânsız olacağı krizlerden birine girecek. Kim itiraz edecekti ki? Yine de. Vasiyetnamenin onaylanması gerekmesine rağmen. istersem bu evde kalabilirdim. Mr.Onlara göre. Ev daha iyiydi. isteseydim çalışmamaya . odadan odaya dolaşacak. Vasiyette Swanny'den bana bir mesaj vardı. Büyük siyah şapkalı bir kadın kapıdan çıkarken başka günlük olup olmadığını. Charles'ın da yok. Sonunda Swanny'nin eşyaları arasında Mr. Doğru. ellisinin altında olup da kolalı yaka. Webber yanımda yerini almıştı. bir sürü akrabamız olacağını sanırdın. Sakince oturdum. tabiî öyle görünecekti. koyu ceket ve yelek giyen kimseye rastlamadım. Herkes gidene kadar kaldı.. Duyduklarımdan sonra orada kalmak beni aşardı. diye devam etti. Swanny'yi hiç dediği gibi düşünmemiştim. Sonra oturduk. dünya sahnesini aydınlatan ışıklar üzüntüyü de parçalara ayırıyor. gittim.ilginç bir yaşam sürer.Hiç evlenmedim.! Bugüne kadar. bilgisi daha kıt ve gri kürk şapkalı bir başkası da (iltifat etmek için olacak) Swanny'nin torunu olup olmadığımı öğrenmek istedi. senin de. onun geride kaldığının farkına bile varmamıştım. Willow Caddesi'ne gidip orada yaşayabilirdim. değil mi? demişti.. öldüğünde on iki yaşında olduğunu hatırlattı. Ötekilerin gitmiş olduğunun. Anlaşılan kendini benim koruyucu meleğim olarak ilan etti.

Yarım milyona yakın bir param ve hisse senedim olacaktı. elyazması olsun. değişik biçimdeki üç beyaz vazonun üçü de benimdi. Daha sonraki yıllarda telif de gelecekti. Bundan da ötesi Pauline Bonaparte'a ait olan {belki de değildi) dört direkli yatak. cama benzer mika kapaklı raflardaki kitaplar sadece bir karton parçasına çizilmiş resimlerdi. bir kapıdan çıkıp merdivenleri tırmanacaklar. X. kayın ağaçlan altında çay içen Cari Larsson resminin de sahibi bendim. Torben'in annesine düğün armağanı olarak verilmiş. Mormor her şeyi defterine yazmış olmalıydı. Oturduğum evde. Pencere pervazlarında biraz toz birikmişti. defterlerin üretildiği malzeme açısından da değiştiler. ama konsolun üzerinde gerçek bir kitap vardı. Swanny'yi. meşe yaprağı kazılmış büyük siyah meşe masa. bir defterden -Mormor'un defterlerinden biri mi?. Swanny'nin ölümünden beri benimdi. Bir Kız Başı. Eminim ki benim durumumdakilerin çoğu önce bu günlükleri düşünür. Odayı kullanabilmek için bir yol bulabileceğimi söyledim. Bu yüzden Morfar kapıları oyar.nasıl bir santimlik . bütün bunları Mormor ölünce ya da on beş yıl önce yapmış olsaydım.da karar verebilirdim. ama dikkatlice bakınca nasıl yaptığını. O zaman bana sadece yaşlı bir kadının yazısı olarak görüneceklerdi. Ondan bir sonraki şeyi yaptım ve bebek evini görmeye gittim. Dairenin bir önceki sahibi büyük bir açık sözlülükle tek odanın pek bir işe yaramadığını söylemişti. bende onları görme isteği uyandırdı. Christian'ın tahta çıkması nedeniyle kısıtlı sayıda üretilmiş. Eğer Swanny'nin evinde kalsaydım. daireden bağımsız bir dış oda vardı. Tabiî. ama bebek evinde toz falan yoktu. ama böyle bir karar almayı hiç düşünmedim. ' Yayımlanmış ve yayımlanmamış günlükler de bana aitti. öykü anlatmanın ötesinde hiç de yazarlık iddiasında olmayan yaşlı bir kadının. Bebek evinin arkasını açtım ve eldeki tek günlüklerin durduğunu bildiğim okuma odasına baktım. gerçek sayfaları ve deri cildiyle gerçek bir defter. küçük taş şömineler yapar ve halı yerine yere küçük kadife parçalan koyarken. Danimarka kraliyet arması taşıyan. Bebek odası için iyi bir yer olacaktı. her biri diğerinden değişik ve 1899'dan 1986'ya kadar her yılın tarihini taşıyan ama 1898 orijinalinin eksik olduğu Bing ve Grfndahl duvar tabakları benim olacaktı. başka bir kapının önüne varacaklardı. Swanny'nin orijinalleri nerede sakladığını bilmediğimden. bir posta pulunun yarısı büyüklüsünde de olsa. onları aramak ve şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şeyi yapmak. şimdi bunun bir anlamı olmazdı. Çok ustaca yapılmıştı. Annem yatmaya gittikten sonra da Morfar'ın çalışmasını izleyen kızın neler düşündüğünü merak ettim. Dairem ile bağımsız oda arasında iki merdiven ve bir sahanlık bulunuyordu. Pencereler ve kepenkler kapalı olduğundan içerisi havasızdı. Odada misafir yatıramazdınız. ama günlük yazma işi bir daha hiç durmadı. Đlk olarak onlara bakmak isteyeceğimi biliyordum. altın kaplı duvar saati. odanın kapısında da sağlam bir Banham kilit göze çarpıyordu. günlüklere tek başıma bakmak ve onlara dokunmak zorunda kalacaktım. Kaygılanıyor muydu? Kendini terk edilmiş mi hissediyordu? Ya da kendisinin böyle bir oyuncak için fazla büyük olduğunu düşünüp kız kardeşine daha uygun olacağına mı karar vermişti? Đlk günlüğün ilk sayfası on yıl kadar önce başlamıştı. Flora Danica tabak takımı ve Swanny'nin yemek odası duvarına asılmış. O zamandan sonra bir değişime uğradılar. sadece içerik olarak değil. çünkü konuklar tuvalete gitmek için sabahlık ve terlik giymek zorunda kalacaklar. çevirisi yapılmamış olsun. Gerçekte bunlar zaten benimdi. Günlükleri düşünmek. Morfar bebek evini yapmaya başladığında henüz on yaşında olan o küçük kızı düşündüm.

bir kare kestiğini ve bir çocuk eldiveninden alınma şeride nasıl zamkladığını görürdünüz. Belki eldiven de onundu. Đkisini de tanıdığımdan, kocasını azarlamasını gözümün önüne getirmek zor olmadı. Onun bebek evine falan ayıracak zamanı yoktu. Bütün bunlardan dolayı günlüklerin, bir, iki ya da beş numaralı defterin o masanın üzerinde olması gerekirdi. Masanın üzerindeki minik defterin sayfaları bomboştu. Morfar pek eğitimli birisi olmamıştı. Orada durmuş Swanny'nin bu el ustalığını nasıl izlediğini düşünür, bebek evi için günlüklerin çok küçültülmüş birer örneğini bulup bulamayacağıma kafa yorarken, üst kattaki dairede telefon çaldı. Telesekreter çalışıyordu, yine de yukarı çıktım. Salonun kapısını kapayıncaya, ışıkları söndürüp kapıyı ardımdan kilitleyinceye kadar zil susmuştu, telefona cevap veremeyeceğimi söyleyen kendi sesimi, daha sonra da tanımadığım bir kadının konuşmasını duydum. Her kimse, hiç zaman kaybetmiyordu, adını bile hayal meyal hatırladığım bir derginin yayıncılarından biriydi. Artık Swanny Kjær öldüğüne göre, günlüklerin akıbetiyle ilgileniyordu. Daha tercüme edilmemiş günlüklerin yanı sıra, daha önce yayımlanan günlüklerin açıklanmamış bölümleri de olduğunu duymuş, belgelerin yeni sahibi olarak bunları yayımlatıp yayımlatmayacağımı öğrenmek istiyordu. Beni ertesi gün tekrar arayacaktı. Telesekreterin düğmesini kapadım, telefon o sırada yeniden çalmaya koyuldu. Arayan Mrs. Elkins'ti. Cenazeye gelmişti, ama iki kelime edecek zaman bile bulamamıştık. Willow Caddesi'ndeki evi temizlemeye devam etmesini ister miydim? "Evet, lütfen" dedim, panik içinde "Lütfen, beni bırakma!" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Hemşireler herhalde artık hizmetlerine gerek kalmadığını göreceklerdi, bir süre sonra da korkunç bir faturayla karşılaşacaktım. onları düşünürken gözlerimin önüne Swanny'nin ölüm yatağındaki görüntüsü geldi, yatakta büzülüp "Hiç kimse, hiç kimse" diye ağladığını unutmak için daha ne kadar zaman geçecekti? Bir süreliğine bunu kafamdan çıkardım ve kitabesi için plan yapmaya başladım, resim yeteneğim olmamasına rağmen oturup bir mezar taşı çizdim, üzerine Eften "Son yok, ekleme var" yazdım, tarihlerini ekledim, 1905-1988, ve adını, Swanny Kjær'i kondurdum. Bütün adını belki de Torben dışında kimse kullanmazdı. O adın ne olduğunu öğrenemeden de büyümüştüm. Çalan telefon düşüncelerimi böldü. Bir süre için kulaklıktaki tatsız sesi tanıyamadım, Gordon adı da bir anlam ifade etmedi. Bir iki saat önce konuştuğumuzu söyleyince onun siyah pardösülü, yüzü kırmızı genç olduğunu anladım. Adını duyar duymaz da kız kardeşini hatırladım: Gail. Bunlar Gordon ve Gail'di. Đkinci dereceden kuzenim, dedim.

Hiç hoşlanmadı. Sanki çok önemli bir şeyden bahsedermiş gibi ciddi ciddi konuştu. - Hayır hayır, birinci dereceden birinci kuşak. Babam senin birinci dereceden kuzenindi. - Tamam. Senin çocuğun olunca da birinci dereceden ikinci kuşak kuzenim olacak. - Yoo, çocuğum olacağını sanmıyorum. Ben homoseksüelim.

Bu kadar kolay kızaran birisi için homoseksüel olduğunu, "Đngiliz'im ya da kriket oyuncusuyum" der gibi kolaylıkla söylemişti. Peki, eğer yeni yöntem buysa, benim için bir sakıncası yok. - Benden ne istiyorsun, Gordon? - Soyağacı uzmanıyım. Yani, amatör olarak demek istiyorum. Yoksa işim bankacılık. Bu arada belirteyim, yaptığım işe jenealoji deniyor, jeneoloji değil. Bunu hep söylemek zorundayım, yoksa insanlar kolaylıkla karıştırıyor. Başkalarının soyağacını çıkarmaya çalışıyorum. Her bir soyağacı için bin pound alıyorum. Alçak bir sesle, soyağacına falan ihtiyacım olmadığını söyledim. - Hayır hayır, olmadığını biliyorum. Ben kendi soyağacımı yapıyorum. Babamın tarafını, erkek tarafını. Bana yardım edebileceğini düşündüm. Fazla zamanım almam, söz veriyorum. Yaz tatilinde Danimarka'ya gidip atalarımızı araştıracağım, ama daha önce bazı bilgilere ihtiyacım var, (tereddüt etti) bilen birinin vereceği bilgilere. Belki de günlüklere bir göz atmama izin verirsin, diye düşündüm. - Üçü yayımlandı bile, 1934'e kadar olanlar yayımlandı. Orijinaller demek istedim, kaynaktan araştırmaya inanırım. Günlükler Danca.

- Elimde iyi bir sözlük var. Belki bir gün gelip bir göz atabilirim? - Tabiî, ilerde bir gün. Daha fazla soruyla karşılaşmamak için telesekreteri yeniden devreye almak yerine telefonu fişten çektim. Birdenbire aklıma en saçma düşüncelerden biri geldi. Bu gece Willow Caddesi'ndeki eve gizlice girip günlükleri çalacak geceydi. Swanny hayattayken hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Günlükleri çalmak isteyecek biri hiçbir güçlükle karşılaşmazdı. Swanny ve gece hemşiresi evde yalnızdı ve hırsızı durdurmaları mümkün değildi. Swanny öldükten sonra günlükler başıma dert olmaya başladı. Gözüme hem korkunç derecede değerli hem de korkunç derecede savunmasız görünüyorlardı. "Keşke Willow Caddesi'nde kalıp gözlerimi onlardan ayırmasaydım" diye düşündüm. Yatağıma yatıp uyumak konusunda tereddüde düştüm. Sonra, kendimi hiçbir zaman olmadığım kadar sinirli hissederek, giriş kattaki ışıkları açık bıraktığımı hatırladım. Hem ışıkları açık bırakmış hem de kapıyı kilitlememiştim. Tabiî aşağı indiğimde kapının kilitli olduğunu gördüm. Işığı kapatıp kapatmadığımı anlamak için kapıyı açmam gerekiyordu. Padanaram, bebek evi, bütün odanın sahibi, çoktan kaybolmuş bir ustalığa, modası geçmiş bir saldırganlığa tanıklık eder gibi duruyordu. Bir gün, bebek evini verebilecek birini bulmalıydım. Merdivenleri tırmanırken, Ken'in torununun kızı olan o küçük çocuğun böyle bir bebek evine sahip olmayı isteyip istemeyeceğini düşündüm.

Gazeteci ertesi gün yeniden aradı. Ona günlüklerden hiç bir bölümünün atlanmadığını söyledim. Günlükler hakkında henüz bir karar almamıştım, beni bir yıl sonra yeniden aramasını önerdim. Bu kadarı ona yeterli olmalıydı, ama pek memnun kalmadığını hissedebiliyordum. Telefon öğleye kadar iki kere çaldı, bunlardan biri ev dekorasyonu konusunda uzmanlaşmış bir dergiydi, Willow Road'daki evin içiyle ilgili bir yazı hazırlamak istiyorlardı. Diğer telefon bir gazetenin pazar ilavesinden geldi, ünlü dede ve nineleri olan kişilerle yapılan bir dizi röportaja konuk olmamı istediler. Telefon numaramı kolayca bulmuşlardı. Yaptığım iş nedeniyle telefon numaramı ve verdiğim hizmetleri The Author da ilan etmiştim. Her iki isteği de reddettim ve bir dizi tarihî dedektif romanı yazan bir müşterim adına 1890 dönemi Kensington'ı hakkında araştırma yapmak üzere gazete kütüphanesine doğru yola koyuldum. Tabiî ki telesekreteri açık bıraktım. Bırakmak zorundayım. Bu işe ihtiyacım var; ya da yok mu? Otobüste dönerken, bu soruyu kafamda evirip çevirdim. Swanny'nin evi ve Swanny'nin parası bana kaldıktan sonra, daha fazlasına ihtiyacım var mıydı? Ne var ki, hiç olmazsa o gün için, böylesi düşüncelere pek yer yoktu. Hem The Hampstead and Highgate Express hem de Cary Oliver mesaj bırakmıştı. - Ben Cary, Cary Oliver. Telefonu kapatma, telesekreteri de devreden çıkarma. Sana karşı korkunç davrandığımı biliyorum, ama geçmişte olanları geçmişte bırakamaz mıyız? Ne istediğimi açıklayacağım -tabiî ki bir şey istiyorum- sana telefon edeceğim. Tahmin ettiğin gibi, günlüklerle ilgili. Cesaretimi toplayınca sana telefon edeceğim. Ama en beklenmezi yapar da beni aramak istersen diye telefon numaramı veriyorum. Numarasını bıraktı, bir kez daha yineledi, ama yazmadım.

Üçüncü bölüm

Annem bebek evini bana verdiğinde yedi yaşındaydım. Bebek evi hem doğum günü armağanıydı hem de değildi. Bebek evi hep bizimle birlikteydi, evimizin boş odalarından birini işgal ediyordu. Ona alışmıştım, gidip bakmaya iznim vardı, ama onunla oynamam yasaktı. Oynamak için aklımın başıma geldiği yaşı beklemem gerekecekti. Bebek evinin doğum günümde benim olacağını, evle birlikte onunla istediğim kadar oynayabilme iznine de sahip olacağımı biliyordum. Yine de eğer annemden alacağım tek hediye buysa, düş kırıklığına uğrayacağımın bilincindeydim. Gerçekten en çok istediğim, özlemini çektiğim hediye bir çift buz pateniydi. Ertelenmiş umut önce insanın yüreğini sıkıştırır, daha sonra da sadece can sıkıntısına yol açar. Bebek evi benim olduğunda, onu

bekleyerek geçen zaman beni bıktırmıştı. Keyif arkadan geldi. Hele kaynaklarını araştırmak isteğiyse çok sonra. O zamanlar tek bildiğim bebek evinin büyükbabam tarafından yapılmış olduğuydu, onu yakından tanımış olanlar elinden gelmeyecek hiçbir şey olmadığını söylerlerdi. Bebek evi kendi evinin, daha doğrusu, evlerinden en büyüğü ve en iyisinin kopyasıydı, içinde en çok yaşadığı evin. Bebek evine Padanaram adını vermişti, bebek evinden söz ederken bu adı kullanırdık. Gerçekten de bizimkini ararken "bizim ev" ya da "Far'ın evi" sözlerini kullanır, diğer bebek evlerine hep Padanaram derdik. Uzunca bir süre bunun Danca bir isim olduğunu sanmıştım, büyükannem ve büyükbabamın terk ettikleri ülkelerinde çok sevdikleri bir yeri hatırlatması için bebek evine verdikleri bir ad. Bana beş yıl kadar sonra işin gerçeğini anlatan Swanny Teyze oldu, ona ve anneme Padanaram'ın anlamını sormuştum. - Peki, neden Danca olduğunu düşünmüştün? - Büyükbaba ile büyükanne Danimarkalı değil miydi? dedim, bunun da öyle olduğunu sanmıştım. Yoksa Đngilizce mi? Swanny ve annem uzun süre güldüler, Padanaram'ı Danca telaffuz etmeyi denerken "d"yi "s" olarak okudular, vurguyu son heceye koydular. Đyi de, anlamı ne? diye sordum.

Bilmiyorlardı. Bir anlamı olmak zorunda mıydı? - Far evi aldığında adı böyleydi, dedi Swanny, evi ona satanlar bu adı takmışlardı. Hiçbiri de Padanaram'ın anlamını araştırmaya gerek duymamıştı. Bir gün bambaşka bir nedenle coğrafya sözlüğünü karıştırırken, Padanaram'a rastladım, Đskoçya'da bir köy. Bu ad Kutsal Kitap'taki Tekvin'den geliyor ve "Suriye Ovası" anlamını taşıyor. Orada bulunan Ayrılıkçı Anglikan Kilisesi'nden mi alınmıştı? Benim işim böyle şeyleri araştırmaktı, bu nedenle de bulduklarımı teyzeme anlatırken büyük keyif aldım. Oysa Swanny hiç de heyecanlanmadı. Tek söylediği "Evin ilk sahipleri Đskoçyalı olmalı" oldu. Onların adlarım hatırlamaya çalıştı ama bulamadı. Benim Padanaramım benden önce annemin olmuştu, annem için yapılmıştı, tablası ayaklarının kapladığı alandan biraz daha geniş olan küçük bir yemek masası büyüklüğündeydi. Orijinali Highgate'te, Archway Caddesi'nin sonunda bir yerdeydi, önünden yürür ya da otobüsle geçerken görmüştüm, ama içine hiç bakmamıştım. Swanny ve anneme göre Padanaram evin tam bir kopyasıydı. Evin dışının tuğlaları ve kabartmalarıyla, çatı oymaları ve kafesli pencereleriyle, Hollanda etkisinde kalmış kemerli kubbesinin altındaki ana kapısıyla Padanaram'a benzediği açıktı. 1900'lü yıllarda varlıklı burjuvalar için Đngiliz kentlerinin dışında buna benzer binlerce ev yapılmıştı. Morfar bebek evinin duvarlarını, orijinaline benzetmek için boyadığı kağıtlarla kaplamıştı. Swanny'ye göre basamakları gerçek meşeden yapılmış ve Fransız cilası sürmüştü. Hâlâ onu bağdaş kurmuş, cilaya batırdığı pamuk parçalarını tahtaya sürerken, saatler boyu sekizler

çizerek parlatırken gözünün önüne getiriyordu. Yerdeki halıları da döşemelik kumaşlardan kestiği parçalardan yapmıştı. Dıştaki tuğlaları kızıl kökboyası ve Çin beyazıyla boyamış, içerdeki ve dışardaki buzlu camlar için de Venedik camı kullanmıştı. - Mor'un on iki bardaklık bir Alman şarap takımı vardı, dedi Swanny, bunlardan biri kırılmıştı. Galiba kıran da Hansine'ydi. - Hansine hep bir şeyler kırardı, Mor yanlışlıkla bir şey kırsa, hemen Hansine'yi suçlardı, çünkü Far aşırı kuralcı ve disiplinliydi. - Ona sorduğumda, unuttuğunu söyledi. Nasıl biri olduğunu hatırlarsın, Marie. Neyse, suçlu her kimse bardaklardan biri kırılmıştı ve Mor takımın bozulduğunu söylüyordu. Bence değildi ya. Hepsi de Alman şarabı içecek ondan fazla konuğu nereden bulacaklardı ki? Ancak takımın gerçekten de bozulmuş olduğuna inanmış olmalıydı ki, Far Padanaram'a buzlu cam yapmak için bardaklardan üçünü bilerek kırdığında, fazla mesele yapmadı. - Buzlu cam yapmak için şarap bardaklarını mı kırdı? diye sordum. - Bana sorma, hatırlamıyorum, dedi annem. - Senin bakmana izin yoktu, Marie. Bebek evi büyük bir sırdı. Onu sen yatağa götürüldükten sonra yapardı. Biliyorum, iki yıl boyunca erken yatmam gerekti.

- Evet, evin yapılması iki yıl sürdü. Mor eşyaları, perdeleri yaptı, evi yaptı. Her şeyden önce Far planını çizdi. Mor, Far'ın Leonardo gibi çizdiğini söylerdi, onun hakkında pek iyi konuşmadığından bunu duymak oldukça şaşırtıcı olmuştu. Evi tam ölçeğiyle yapmak niyetindeydi, ama sonunda vazgeçmek zorunda kaldı. Hem çok zordu hem de şart değildi. Đhtiyacı olan şeylerin peşinde günler geçirdi, mesela o döşemeler. Hiç utanmadan Mor'un kutularına el koydu. Bir keresinde hatırlarım, Mor'un çok düşkün olduğu bir gerdanlığı vardı, sahteydi ama elmas gibi parlardı, belki de çok iyi bir taklitti. Gerdanlığı parçalayıp avize yaptı. Üstelik Mor ile hiç de ilgilenmemişti. Bebek evi konusunda büyük kavgalar olurdu. Nasıl kavga ettiklerini hatırlar mısın, Marie? Nefretle, dedi annem.

- Sarı bir şarap bardağı kırmak niyetiyle önce kırmızı bir bardak, sonra da yeşil bir bardak kırdı. Mor o kadar öfkelenmişti ki, sarı bardağı kafasına fırlattı, bardak öyle kırıldı. Mor, beş yaşındaki bir çocuğu şımartmak için bebek evi yapmanın gülünç olduğunu söylüyordu. Bebek evini "prenses sarayı" olarak adlandırmıştı, eski bir kutunun da aynı işi göreceğini düşünürdü. Bu konuşmalar olduğunda on iki yaşındaydım, üç ya da dört yıl boyunca en önemli oyuncağım olan Padanaram da son günlerde bir müze ya da hayatımın sergisi haline gelmişti. Bir süre içine bebekler sokup çıkarmaktan vazgeçtim, onların odalarda birbirleriyle karşılaştırma, uyandırma, yatırma, eğlendirme oyunlarına ara verdim. Orada karşılaştıkları ve küçük aklımın ürünü olan maceralar giderek azaldı, çekiciliklerini yitirdi. Artık Padanaram'ı pırıl pırıl tutuyordum, dört yıllık dikkatsiz oyunların hasarlarını onardıktan, döşemeleri ve perdeleri kuru temizleme ilaçlarıyla temizledikten sonra, ilgilenen arkadaşlarımı bebek evinin bulunduğu odaya götürüp açık ön kapılardan içeri bakmalarına izin veriyordum, ama eve

neredeyse saygılı hayranlığı beni tatmin etmişti. bu aşamada sordum. dönüşte oturma odamıza uğradım. Ben de orada doğdum. Sen onun beklediği kızıydın.Ne zamandan beri. Yanılmışım. Danca konuşuyorlardı. annem Padanaram'dan önceki evde. hatalı adım attığımı hissettim. nasıl olur da bu soruyu sormazdım? Okuldan bir arkadaşımı eve çaya davet etmiştim. Swanny'yse neredeyse eğleniyor gibiydi. . . son heceleri telaffuz ederken. tekdüze harf yutmak cümle birdenbire zarif ve beş vurgulu bir şiir gibi bitti. Yine de Danca asıl dilleriydi. annem her çarşamba bizi ziyarete gelen Swanny'yle birlikteydi. . Annem hemen itiraz etti: . bazen de Ken Dayıyla.Unutma ki Mor beni senden çok severdi. Padanaram karşısındaki şaşkınlığı. Arkadaşımı aşağıdaki bahçe kapısına kadar geçirdim. Annem omuzlarını silkip gülümsedi. öyle değil mi? Bunu ben kabul ediyorum da sen niye itiraz ediyorsun? Beni hiç sevmedi. neredeyse neşeyle konuştu. Padanaram'a bunca süre sonra sahip olmama karşın. hâlâ seviyor. Sanırım soruyu bu dönemlerde. burada doğmuştu. kimsenin duygularıyla oynamadığımı anladım. Her zaman açık sözlü ve dürüsttü. dedi annem. bu doğru değil. içtenlikle. Bunu söylerken. gerçekten de annelerinin dizinin dibinde Öğrenmişlerdi. Stanford Hill'de oturuyorlardı. birdenbire bir yanlışlık yaptığımı. bir bebek evinin yapımcısının evine benzemesi gerekiyor? Başka birinin evini de örnek alabilir ya da kendi kafasından bir şeyler yapabilirdi.Tabiî istemiyorum. Soru rahatsızlık yaratacaktı. Đkisinin arasında bir ürperme ya da bir şeyin söylenmemesi gerektiğini anlatır bir bakış olmadı. ama önemli olan bu değil ki. Odaya girdiğimde Swanny her zamanki gibi konuşmasının ortasında Đngilizce'ye döndü.Neden Morfar. her ikisi de Danimarka'da değil. Sen küçükken Far ve Mor bir bebek evine örnek olarak seçilecek bir yerde oturmuyorlardı ki. Tanrı'ya şükür. Soruyu sorarken de nasıl olup daha önce sormayı düşünmediğimi merak etmeye başladım. Açıklama yapmaya hazırdı. gırtlaktan gelme. Swanny ise Hackney'de.Bak şimdi. hep sevecek. Anneme uzun uzun.Yani doğru olmasını istemiyorsun. Açık açık. Rahatsız olacaklardı. Oysa Ken Dayı'nın aksine.Beni sevmezdi. . Swan! . Padanaram'ı senin için değil de annem için yaptı? diye sordum.dokunmak yasaktı. Kısa sürede yanlış bir şey yapmadığımı. diye sordu Swanny. . . Lavender Grove'da. varlığımın farkına bile varmadı. Kimse o evi taklit ederek. Ravensdale Caddesi'ndeki evlere benzer bir bebek evi yapamazdı. Gülmeye başladı. Sormamam gerekirdi. sevecen baktı. Birlikteyken ya da Mormor'la hep Danca konuşurlardı.

olanları izleyip not eden. annesi ise saygın bir ailenin çocuğuydu. onlar için bir anlamı olamayacak bir deyimle "yukarıya doğru hareket" göstererek kuzeye .Đskandinavlar büyükanne ve büyükbabalarını nasıl adlandıracakları sorununu çoktan çözmüşlerdir. Bundan sonra "büyükannem"den ve Padanaram konusunda da "büyükbabam"dan bahsetmeyi öğrendim. derinden sarsılan (bunlar kendi kelimeleri) Morfar'dı. en sevdiği çocuğunu reddetti. ondan başka kimsenin sahip olmadığı çocuğunun tek varlığı Padanaram'ı geri alacaktı. Bir tek öfkelenen. Özellikle de Büyükbaba Eastbrook'un dalgınlığını. Yılda bir kez Taunton yakınlarındaki malikâneye gidip onlarla bir hafta geçirirdik. Bu kitapta Mormor ve Morfar'dan söz ederken arada bir adlarını. Kadınlardan hangisinin büyükanne. hangisinin anneanne ya da nine olacağı. Zaman zaman Mormor ve Swanny de bana bu acele evliliğin öyküsünü anlattı. Ne de olsa bu benim hikâyem. Aynı. Bu 1940'lı yıllarda oldukça ayıp bir yöntemdi. Ne var ki bu zayıf. annenin babası da morfar'dır. Annem bunu hiçbir zaman saklamadı ve hikâyeyi bana tipik Westerby dürüstlüğüyle anlattı. Bu hikâye büyükannemin en: büyük kızı Swanny'nin. Eski isimler sadece aile içinde kullanılıyordu. Onun için yaptığı. Bunu sorgulamak. Saçma sapan bir şey yaptı ve bebek evini geri alacağı tehdidini savurdu. öncelikli seyirci benim. Daha başlangıçtan beri annemin annesine "mormor" dedim. iğrenen. Kendi babası Somerset'li toprak sahibi küçük bir soylu. erkeklerden kimin büyükbaba. hangisinin dede olarak çağrılacağı gibi güçlüklerle karşılaşmazlar ya da "büyükbaba Smith" veya "Jones Dede" gibi saçmalıklarla da uğraşmazlar. bu onların hikâyesi değil. Toplumun seçme insanlarından olan babam Marie Wesby'yle evlenerek bir ya da iki basamak aşağı kaymıştı. babanın annesi farmor. babası da farfar olarak adlandırılır. günlük yazarı ve kocası olarak görünecekler. O arada. Bu öyküde Mormor ve Morfar benim anneannem ve dedem olarak değil. Asta ve Rasmus adında iki Danimarkalı göçmen olarak en olmayacak zamanda kendini dış dünyadan soyutlamış. Öykünün Mogens ve Knud olarak doğan. aralıkta da ben doğdum. Daha 1905'te Doğu Londra'ya yerleşmişler. kibar ve sıcak çift oğullarının dul eşini subay kantinindeki garson kız olarak değil. Onlardan ayrıldıktan sonra sadece alçak seslerini. Đngiltere Savaşı'nın son günlerinden biriydi. Annenin annesi mormor. Bebek evinin ilk sahibesi annemin hikâyesi de değil. Đkisinin rolü çok önemli olmakla birlikte. okula başlayıp da başka çocukların alaycı gülüşlerini duyuncaya kadar aklıma gelmedi. sanki komşu çiftlik sahibinin kızıymış gibi kabul etti. annemden sekiz yaş küçük bir savaş pilotu olan babam Kent üzerinde tutuşan bir Spitfire içinde yanarak ölmüştü. kendi kişilikleriyle rol alacaklar. doğuşta soyadı Westerby olan Swanhild Asta Vibeke Kjær'in hikâyesi. bir keresinde anneme büyükbabanın uykuda konuştuğunu söylemiştim. aşırı yumuşaklıklarını ve dalgınlıklarını hatırlardım. Annem ile babamın evlenmeleri gerekiyordu. Mormor'un durumundaysa ona hitap etmeye yarıyordu. Yakınlarda oturan büyüklerse çok farklıydı. daha sonra Jack ve Ken olan erkekler ya da Hansine'nin çocuklarına ait olduğunu da düşünmeyin. Ağustosta evlenmişti. ama o dönemde diğer çareler çok daha beterdi. biçimde. Asta ve Rasmus'u da kullanacağım. yabancı düşmanı bir ülkeye yerleşmeye çalışan bebek evi yapıcısı ve karısı.

hatta Danca'yı da bu kadar akıcı konuştuğunu söylediği olurdu. Đngilizcesi hiçbir zaman iyi olmamıştı. Anlaşılan iş hayatı boyunca karşılaştığı herkes ona kazık atmıştı. yoksa ikincisi mi. Dil konusundaki yeteneğinden o kadar emindi ki. "Doksansekiz" dört yatak odasına karşın ona bu özgürlüğü tanıyamayacak kadar küçüktü.taşınmışlar. Günlükleri okumadan önce. Rahat elbise onun tanımadığı bir kavramdı. spor ceketler ve flanel pantolonlar da bu sınıfa dahildi. "w" ve katlederek "v'ye dönüştürdüğü "b'lerde sıkıntı çekerdi. Bu ev aile içinde sadece sokak numarasıyla tanınır oldu. Annemin bir dizi böyle "nişanlısı" vardı. bu sözcük onun dilinde anlaşılmaz bir hal alırdı. Her seferinde de o antika arabalarından biriyle. sadece "98" dendi. Yaşlanmış hippiler gibiydiler. Her zaman kolalı beyaz yakalı bir gömlek ve takım elbise giyer. bu sırada da duraklayıp hangi dilde konuştuğunu düşünmeye başlardı. son günlerine çocuksu. sevdiği ilk nişanlı mıydı. şekerli çay içerek annemin nişanlısını bir hüzünlü ve isyankâr anılar seline tutar. "büyükbaban" ya da "Rasmus" gibi adlar kullanmazdı. Morfar aralarından bir tanesini çok sevdi. ev alıp satma alanındaki yukarıya doğru hareketin en tepesi oldu. Ailem Eastbrook'ların aksine. O ve Mormor'un birlikte bir yere gittikleri pek nadirdi. evlilik hayatlarının neye benzediği konusunda yarım yamalak bir bilgim vardı. yazın da hasır bir şapka olurdu. Crouch Hill yakınlarında iki sokağa cephesi bulunan yıkık dökük bir eve taşınmak zorunda kaldılar. Düşündükçe Morfar'ın ölümüne kadar . yaşlı bir insanın beceriksizliği karşısında ne denli hoşgörüsüz davrandığımı düşünüyorum. Kendine o kadar güvenir. Kuşkusuz "nişanlılar" annemin âşıklarıydı. Aynı evde yaşıyorlardı. Oturma odamızda. ama onları hep birazcık itibarsız olarak görüyorum. Asıl Padanaram. koyu renk kravat takardı. onu sadece bu açıdan görürdü. düzenli olarak pazar öğleden sonraları evimize gelir ve annemin "nişanlısı"yla çene çalardı. Mormor bazen acı acı gülerek "kocasından uzaklaşabilmek için" büyük bir evde yaşamak zorunda olduğunu söylerdi. o dönemin resmî rahat elbiseleri. 1950'li yıllarda çevrede tek bir hippi olamayacağına göre bu karara sonradan varmış olmalıyım. Morfar şiddet dolu bir yaşlıydı. çok acımasız olduğumu. sapına kadar güvenilir. Sonradan düşünerek mi bu karara vardım bilmiyorum. başkalarından üstün olduğuna o denli inanırdı. fazla bir bilgeliği olduğu söylenemezdi. ondan söz ederken. Söylediği her on kelimeden dokuzunu yanlış telaffuz ediyordu. Benimle konuşurken bile ondan "kocam" diye söz eder. daha büyük ve daha güzel bir eve yerleşmişlerdi. ama birbirlerine hiç uymayan çoğu insan da aynı evde yaşardı. cesur insanlar değillerdi. yine de annem onların yanındayken hep dikkatli davrandı. hiçbiri de gece yatısına kalmadı. Akıcıydı tabiî. ama dilbilgisi bakımından korkunçtu. Özellikle "d". kaçan fırsatlar yüzünden de kendisinden başka herkesi suçlardı. o pazar öğleden sonra iki saat boyunca genç adama hayatını anlattı. hiçbir zaman "Morfar". 1930'lu yılların başındaki ekonomik kriz sırasında Morfar'ın işi de kötü gitti. hep sakalı vardı (karısına göre küçük çenesini gizlemek için). Uzun boylu ve yakışıklıydı. öyle sanıyorum ki hiçbiriyle evlenmeyi de düşünmedi. her cümle yanlışlarla doluydu. Kışın başında gri bir fötr. biraz da nazlı bir taraf taşıdılar. ara sıra böbürlenip Almanca'yı. Morris 10 ya da dev ve biçimsiz Fiat'la yalnız başına gelirdi. bazen de heyecanlanarak boğum boğum yumruğunu küçük masamızın üzerine vururdu. ama Morfar'ı tanıyan kim olursa olsun. şimdi hatırlayamıyorum. sürekli olarak geriye bakar ve kaçırdığı fırsatlara yanar. Yazdıklarımı okurken. hiçbiriyle evlenmedi.

Mormor oğlunu ve en küçük kızını neşeyle karışık hafif alaycı. bunun üzerine de yine siyah satenden krep biçiminde bir şapka kondururdu. Lelong'dan bir elbise. Uzun yürüyüşleri o yüksek topuklu ayakkabılarıyla yapar. Ama Mormor'u genellikle lacivert ya da siyah. ayakkabıların topuklarını aşındırırdı. Bu karar sanki sadece ona bağlıymış gibi konuşuyordu. ufak tefek. Morfar bir süre Cadillac satarak iyi para kazanmıştı. Ama yine de üç odamız vardı. Schiaparelli'den alınmış yağmurluk ve pilot kasketiyle görülür. Lear'dan beri hangi dul ana baba konuyu bu kadar açık ortaya koymuştu? Mormor iyi bir kitap okuyucusuydu. bahçe çitlerinin üzerinden içeriyi gözetlemek için duraklasa. yol kenarlarındaki banklara çöküp homurdansa da sonunda hep yürümüştü. en zengin olduğu dönemdi. bu nedenle hiç de yürüyüşten hoşlanacak birine benzemezdi. Marie. daha sonra bakışlarını anneme çevirdi. Padanaram'a bir yer bulunabilse. çift bantlı yüksek topuklu ayakkabıyla hatırlıyorum. yine de kimse ağzını açmadı. V yakası işlemeli bol elbise. doğrudan konuya girdi. Her zamanki gibi kelimelerden sakınmadı. Ken'in Baker Sokağı yakınındaki karanlık dairesine taşınmayı ciddiyetle düşündüğünden kuşkuluyum.aynı odayı ve aynı yatağı paylaşmış olmalarına şaşıyorum. zayıf bir kadındı.Şimdi üçünüzden hangisiyle birlikte oturacağıma karar vermem gerek. sesimizi çıkarmaya bile cesaret edemiyorduk. Yine de birkaç dakikalığına da olsa kedi-fare oyununu sürdürdü. Buna ek olarak büyükbaba . . Bize geldiği zaman hep yalnız olurdu. O dönemde. . Özenle taranmış beyaz saçlı. çekilmiş fotoğraflarda Chantal yapımı tüvit bir pardösü. Maureen'in boşa giden sıcak ve anlayışlı olma çabalarının keyfini çıkardı. evlere bakmak. Doksan üç yaşında ölene kadar 1920'li yılların modasına uygun giyinirdi. . Charles ve ben önemli bir toplantıya katıldığımızı anlamış. fazla güçlü olmasa da pek yerimiz olmadığını söyledi. "r"yi gırtlağında yuvarlayarak Maria gibi bir şey söylüyordu. Eastbrook da anneme oldukça yüklü bir harçlık veriyordu. Shakespeare değil. Yürürdü. Lear gibi onun da üç çocuğundan hangisinin yanında istiyorsa orada oturma imkânı vardı. o yıllar onun en keyifli. çocuklardan birinin erkek olması da hiçbir şey değiştirmezdi. üçüncü odanın Mormor'a ayrılması mümkün olurdu. "r'leri her zamankinden de çok yutmaya başladı. Şapkayı ilk kez gördüğümde. Ken'in tombul ve sıkıcı karısının ona eşlik edemeyeceğini biliyor olmalıydı.Fazla yer işgal etmem. Mormor konuşurken. Annem ve ben babamdan kalan maaş ve onun anneannesinden gelen mirasla geçiniyorduk. Ne Swanny ne de annem Goneril ya da Regan değildir. en belirgin özelliği olan o çarpık tebessümüyle izliyordu. hep yürümüştü. Herkesin annemin adını Anglikanlaştırarak Mari ya da Galleştirerek Maree'ye çevirdiğini bilmesine rağmen hem Mormor hem de Swanny ona hâlâ Danca adıyla hitap ediyordu. Mormor sokağa yalnız çıkardı. Bu para onun ölümünden sonra da devam etti. gerçekten de oturduğumuz ev çok küçüktü. ama Çoğunlukla Dickens okurdu. evinin çevresindeki sokaklarda amaçsızca yürümüş. John. onu Morfar'ın ölümünden sonra evimizde verilen bir aile toplantısı için giymişti. henüz tefecilerin eline düşmemişti. Gece çıkmak ya da cenaze törenlerine katılmak için tek bir düğmeyle iliklediği siyah satenden kruvaze bir pardösüsü vardı. Annem.

ancak Đngilizce'den çok daha güçlü bir anlam taşır. Kimse ona kazık atamazdı. bu hiç de sık rastlanacak şeylerden değildi. Swanny'nin Mormor'un onu daha çok sevdiğini söylediğini hatırladım. Yıllarca haftada iki kez sinemaya gittik. Bir ay sonra Swanny ve Torben'in yanına taşındı. Kıran kırana pazarlık etti. birkaç gün içinde de alıcı buldu. bazen de pikaba bir plak koyup dans ederlerdi Dans dışında birbirlerine dokunduklarını ya da öpüştüklerini görmedim. . Gittiği yerde bebek evine ne olduğunu bilemez. durumumuz iyiydi. Bugün aynı ev bunun kırk misli etse de 5 000 pound 1954 için çok iyi paraydı. lille Marie. kalacağı yer seçimine başladığı dakikalarda. hep birlikte çıkar. O zamandan beri annemin yalnız olma fırsatından yararlanarak nişanlısıyla yattığını düşünürüm. Mormor'un babası Kopenhag'da sayısız mülk sahibi olduğundan ve kiracıları ödemeleri geciktirdiğinde. sevgi ve muhabbet belirtir. Herkesi şaşırtmakta ustaydı. Mormor'un evinde çok değerli mobilyalar vardı. Morfar'dan çok daha iyi bir tüccar olacağı kesindi. Annemin çalışmaya başlamaktan söz ettiğini hiç duymadım. Kızlarından birine ya da bana sevgi göstermek istediğinde. ama yanılıyor da olabilirim. Nişanlılarından ikisinin otomobili vardı. unutma. Annem bu keyifli ve masum yaşamının Mormor'un gelişiyle bozulmasını istemiyordu. Bildiğim kadarıyla mutluydu. güzel ve iyiydi. Bebek evi hakkında sorular sorduğum gün. Danca'da bu kelime "küçük" anlamına gelir. Parlak mavi gözlerinde o ünlü parıltı yanıp söndü. Uzun cumartesi ya da pazar gezilerine mutlaka katılırdım. yapılan teklifleri geri çevirdi. genellikle de sinemaya giderdik. Kadın dergileri ve hafif romanlar okumak dışında herhangi bir merakı. Yine de geri kalanların üzerindeki yükü hafifletme niyetinde değildi. annem nişanlısıyla çıktığında Swanny benimle oturmaya gelirdi. Bu sıfattan en çok Swanny yararlanırdı: "lille Swanny.Kısacası. Hiç ağladığını görmedim. biraz "sevgili'yi çağrıştırır. belirgin bir ilgi konusu yoktu. kendine bakmakla geçirirdi. Pauline Bonaparte'a ait olduğu sanılan dört direkli yatak Hampstead'e götürdüğü iki parçadan biriydi. yumuşak. ama haftada bir kez. Öyle de görünüyordu. Dengeli." Şimdi sıra annemdeydi. Ben okuldan dönünce hemen elbiselerini değiştirir. yatağın. O eski bebek evini garajına koyabilirsin. Ama her şey satıldı. saçını tarar. o dönemde hem annem hem de Swanny evli ya da dul bir kadının çalışmasının küçük düşürücü bir davranış olduğunu düşünürlerdi. Misafir odanızda kalabilirim. yine öyle yaptı: Kocam öldü. Mormor'un ölene kadar oturmak için Swanny'nin evinde karar kılacağını anlamıştık. Tek başıma evde kalacak yaşa gelinceye kadar. bebek evi onun. Nişanlısıyla birlikteyken ne yapardı? Bildiğim kadarıyla konuşurlardı.Bunun için Ann'a sormak gerekecek. . Evi temiz tutar. Ancak daha önce "98"i satışa çıkardı.On dört yaşında bir kızın bebek oyuncağıyla ne işi var? dedi Mormor dudak bükerek. harika yemek yapardı. nişanlılarından biri gelince . onlardan para yerine masa ve iskemle aldığından. Zamanının önemli bir bölümünü elbiselerini düzenlemek. Alışverişe çıkmaktan ve kuaföre gitmekten zevk alırdı. Eğer fırsat bulsaydı. Bugünkü inanışın tam tersine. bizi gezmeye götürürlerdi. ev için istediği 5 000 pound'da ısrar etti. yüzüne o dönemin odası olan ağır makyajı yapar. Belki de hepimiz. adlarımızın önüne lille sıfatını takardı. oymalı büyük siyah .

Swanny bize geldiğinde ona eşlik etmedi. Öyle sanıyorum ki. içimizden kimsenin Mormor'un ne yazdığını merak etmediğini. kendinden memnundu. Dickens'ın tüm eserleri ve albümlerin yanında defterler de geldi derken. Tüm yemeklerini onlarla yedi. akşamlan onlarla oturdu. aynı şekilde üst katta uzun saatler yalnız kalmaktan hoşlanırdı. Dancamın iyi olmadığını bildiğinden bana karşı düşünceli davrandı ve Đngilizce konuştu. Yaşlılık yüzünü sarkıtmamış. Mormor birkaç yıldan beri Swanny'nin yanındaydı. Sokağa genellikle yalnız ya da Harry Amcayla çıkar. kendi istediğinde onlarla birlikte oldu. . içine bir ayrı daire sığdıracak kadar genişti. Jutland'lı hizmetçi Karoline. Günlüklerin yayımlanmasından. bunu bilerek yaşamayı öğrendim. tam tersine kemiklerinin . kitapların ne kadar güzel ya da ne kadar saçma olduğunu söylemenin moda olmasından sonra. hani Morfar'ın kardeşinin boşanmasını kabul etmeyen ve Nyhavn'da bir barda kafasına şişe fırlatan. Yine de sık sık yeni öyküler çıkarmakta ustaydı. sarhoşluğuna rağmen ahlak değerlerine düşkün amca. saatlerce geri gelmezdi. hesaplı. bir şeyler yazdığının farkına dahi varmadığını şaşkınlıkla karşılıyorum.Hayır. önümüzde geçit yaptılar demek istemiyorum.Bunu ilk kez duyuyorum. özellikle kendi anne ve babası. tabiî size her şeyi anlatmadım ki. Öykülerinden bazılarının aile mitolojisine geçmiş olması doğaldır. Pek dürüstçe değil. bazen üzerine bile oturuyordu. Ama hiçbir zaman Swanny'yle birlikte sokağa çıkmadı. değil mi? Ben alıştım.Kocam benimle çeyizim için evlendi. O dönemde Mormor artık çok yaşlı bir kadındı. Bu düşünceye fazla üzülmüşe benzemiyordu. . Đlginç olanı. Mormor sanki onların çocuğuymuş gibi davrandı. ama Mormor burada kızı ve damadıyla birlikte bir aile hayatı yaşadı. Yani. Her zamanki gibi uyanık. tutuk bir Đngilizce. . masanın. hızla defteri ortadan kaldırırdı. Morfar'ınkinden kat kat üstün olmasına karşın ağır aksanlı. daha önce hiçbirimizin bilmediği bir hikâye anlattı. Bazı şeyleri sakladım. Swanny'nin evi büyüktü. genç kızlığından beri tuttuğu günlüklerini aldı. Annemle birlikte Swanny'nin evine gittiğimizde. Sadece geldiklerini biliyorum. Asta ve dizilerinin en çok satanlar listelerinin başında yer almasından. Yaşlı kadınlardan çoğunun gizli tutmaya çalıştığı konuların hemen hepsinde açık sözlüyken. yatağın. Bizi hep şaşırtırdı. kendi hayat hikâyesini anlatırken çok az tekrar etmesiydi. Yazdığı sırada odaya birisi girdiğinde. Swanny'nin çocuğu yoktu. Evet evet. 1950'li yıllarda "nine öyküleri" modası daha başlamamıştı.masanın ve terzi elinden çıkma eski elbiselerinin dışında Mormor sadece fotoğraf albümlerini. daha da ötesi. Mormor'un Swanny'nin yanına taşındığında. söylediklerini sık sık tekrarlaması kaçınılmaz oldu. onlar eğlenirken yanlarında olmaya özen gösterdi. Bana bakıp o sert tebessümlerinden birini gösterdi. çünkü yirmi yıl sonra Mormor öldüğünde. yetmiş beşinci doğum-gününe de az bir süre vardı. Swanny defterleri evde buldu. dedi Swanny. Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş tüm eserlerini ve o dönemde sayıları kırk dokuza ulaşan. sakladığı tek bir şey vardı.

Bazen annemin hiçbir şey bilmediğine. yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar. . Öykülerden çoğu eğlenceliydi. . herkes öyle diyordu. yoksa avam mıyız?" sorusunun 1920'li yılların Punch dergisinden alındığını çok sonraları öğrendim. Mormor omuzlarını silkti. Mormor'un Mogens'in doğumuna şaşırması da aile mitolojimizde yer alan öykülerden biridir. Bütün bunlar günlüklerde tabiî ki. Aptal bir kızı kendine âşık etti. senin. .Belki senin için değil. çizik çizik bir deriyle kaplı kemiklerdi. Örneğin Hansine'nin yemek masasını toplarken "Bizler soylu muyuz. bebeğin göbek deliğinden çıkmasını beklediği hikâyeyle. . Hatırladığı bir şey onu güldürdü. . Kopenhag'a gelip yaşlı Kastrup'un kızıyla evlendiğinde 5 000 kronu olacağını duyunca ilk işi bizim eve gelip lille Asta'ya tatlı bakışlar fırlatmak oldu. o çok bilindik mavi bakışlarını tek tek hepimizin gözlerine dikti. Yüzlerinden. ama gizlemek için kahverengi bir sakal bırakmıştı.Nereden bilebilirdim? Uzun boyluydu. ilk kez hamile kaldığı. dedi Mormor. Asta'nın öykülerinden bazıları yalanlandı. 250 pound kadardı. Becerikli bir mühendisti. Ama onun için çok fazlaydı.Çok fazla bir şey değil.üzerindeki etleri eriterek derisini germişti. Ibsen romanı gibi bir şey. kimileri de korkunç. anlattığında da kendini hep savunmada göstermeyi becerdi. Çok önemli bir itiraf değildi. Üstelik neredeyse imkânsız şeyler anlatırdı. günlüklerin bulunmasından önce ölmüş olmasına üzülürüm. şimdi de tekrar etmeye başladığı hikâyeyle birlikte değerlendirmek lazım" diye düşündüm.Normal yoldan doğunca ne kadar şaşırdığımı tahmin edemezsiniz. Kısa bir süre. Büyük bölümünü uydurduğunu sanıyorum. zengin kocan ve güzel evin yanında değil.Beş bin kron. Annem çeyizin ne olduğunu sordu. sonunda görünen ortasından derin mavi gözlerin baktığı. Bir adamın 250 pound için evlenmesi bana pek de inanılır gözükmedi. lille Swanny. sesinde bana göre bir zafer titreşimiyle: . bazıları şaşırtıcı. Yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar." Dördüncü bölüm . Çenesi küçüktü. haşin kahkahalar attı. Şeytanca bir niyeti olmasa geçmişinin büyük bir bölümünü anlatmayacak olabilirdi. her şeyi yapabilirdi.Yaşlı birinin söyleyecek yeni bir şeyi olması güzeldir. Mormor'un da söylediği gibi: "Yaşlı insanların anlatacak yeni bir şeyleri olması iyidir. ancak o dönemde bizim bundan haberimiz bile yoktu. Mormor'un söyledikleri genellikle böyle olurdu. yakışıklıydı. "Bu öyküyü daha önce anlattığı. ne annemin ne de Swanny'nin duyduklarının bir kelimesine bile inanmadıklarını anladım.

Önemli değil. Holger Amca'nın sık sık . Gençken romantik biriydim. Yaşlı ve çirkin anasının adını vermek. Jormunrek oğlunu astı. ama dalgalar onu Kral Jonakr'ın hüküm sürdüğü ülkeye sürükledi. Gudrun ve Sigurd Fafnersbane'nin kızıydı. Oğlu Randver'i göndererek Svanhild'in kendisiyle evlenmesini istedi. Hansine ve ben kendi başımıza iyiyiz. Bunun bir Norveç adı olduğunu söyleyecektir. Kimse kimseyi bir başkasının istediği isimle çağırmak durumunda değildir. Gudrun ikinci kocası Atle'yi öldürdüğünde boğularak ölmeye çalıştı. bebek. Daha sonra korkunç intikamlar alındı. Norveç adı. parayı da Swanhild'in doğumundan önce göndermişti. Kızı Vibeke ya da Dagmar olarak vaftiz ettirmeye zorlasa da ben ona hep Swanhild diyeceğim. daha sonra da güçlü Kral Jormunrek'in hayranlığını kazandı. kız kabul etti ve kralın ülkesine gitmek üzere kralın gemisine bindi. yabanî adamları uysallaştıran güzel kızlara bayılırdım. Svanhild. Dün güneş tutuldu. Aslında paranın dışında.30 ağustos 1905 Đgaar var der Solformfrkelse. ne fark eder? Sadece Norveçlilere karşı bir sürü aptalca önyargısı ve düşüncesi olduğu için. Onu sevip okşadığımda. Para gönderdiğinden beri kocamdan haber alamadım.saa de var meget skuffede over at det var bare Tusmfrke og at det ikke varede lœnge. Svanhild kralın sarayında büyüdü. Gudrun kralla evlendi. Vi havde fortalt Drengene at det vilde blive mfrkt -Lcererne giver dem ikke altid de rigtige Oplysninger. meme verdiğimde. ama kocamın hiç dönmemesini tercih ederdim. yakında paraya ihtiyacımız olacak. ancak atlar kızın güzel gözlerine baktıkça ayaklarını kaldırmayı reddetti. Berlin'de kolera var. Bütün bunlar o kadar eski ki. kıza Vibeke adı takmak isteyeceğinden eminim. efsanenin bir yerinde de ortaya Wotan çıktı. evet doğru. Küçük bir kızken Volsunga Saga'yı okuduğumdan beri bu ismi sevdim.hava biraz gölgelenip tutulma da kısa sürünce düş kırıklığına uğradılar. Svanhild durumun farkına varınca da Jormunrek'e nişanlısının kendisine sadık kalmadığını söyledi. Çocuklara havanın kararacağı söylenmişti -bu öğretmenler de her zaman doğru bilgi vermiyorlar. Ne var ki kötü uşak Bikke. Rusya'da işler daha da karışıyor. Bikke kızın gözlerini bağladığında artık hiçbir güç atları durduramadı. Đlk olarak. o olmadığı zaman daha da iyiyiz. şimdi de Yahudilere karşı ayaklanmalar başlamış. Swanhild diyeceğim. kralın yerine oğluyla evlenmesi konusunda razı etmeye çalıştı. bebeğin adını beğenmeyecek. Svanhild'i kandırmaya. Svanhild'i de atların ayakları altında ölmeye mahkûm etti. Oğlanlar.

çünkü bir ay önce eczanede tarttırdığımızdan çok daha fazla görünüyor. kocamı sevdiğimi sanıyordum ama bu sevgi beş dakika bile sürmedi. Sorarım size! Sonunda hiç kimseyi sevmediğim sonucuna vardım. kendim olabildiğim. Çünkü orası benim özgür olduğum. yine de iyi olmalı. Onunla gurur duyuyorum. pound ve onsla tartıyorlar. Gerçekte sevgi. Babama ve Frederikke Teyze'ye gelince. Dokuz pound. sesini çıkarmadı. bu da beni biraz korkuttu. bir 500 kron daha. Evlendiğim gün. Onu seviyorum. kalın kafalı dedikoducu hizmetçiler ya da nerede olduğu bilinmeyen kocalar da yok. ama tabiî ki okumayacağım. istediğimi düşünüp rol oynamadığım tek yer.tekrarlamaktan hoşlandığı cümlesiyle. Terazi bu evin sahibine ait. canımı sıkıyorlar. onlar hakkında bir şeyler okumaya da niyetim yok. çünkü bundan bir kaç hafta önce kesinlikle dürüst olmamı isteyip sorsalardı. Gazeteyi okumasını yasakladım. onlar. burada kiloyla değil. ama onlarla birlikte olmaya can atmıyorum. iki ons bana değişik geliyor. sanırım benden korktu. o benim hayatımdaki en güzel şey. arkadaşlık etmeye zaman bulamaz.yok. Sadece yirmi beş yaşındayım ve dürüstçe hiç kimseyi sevmediğimi söyleyebilirdim. Bu benim yaptığım bir şey değil. hem Đngilizce hem de Danca okuyabiliyor. Aslında. Böyle bir duygusuzluk bana doğru değil gibi görünüyor. Yine para gönderdi. bu dünyada hiç kimseyi sevmediğimi söylerdim. Geliyorum! 15 ekim 1905 Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamın duruşması başladı. parlak bir çocuk olacağından eminim. Hackney and Kingsland Gazette'de yazanları okumam için yalvardı. "eski çağların sisleri arasında kaybolmuş. istediğimi yaptığım. Biraz sonra onu Mogens'e bir şeyler okuması için yalvarırken yakaladım. Bu ülkeye gelmeden önce konuştuğum bir kadın bana en iyi dostunun kocası olduğunu söylemişti. ama yapabileceğim bir şey yok." 1 eylül 1905 Bu sabah Hansine ile birlikte Swanhild'i mutfak terazisinde tarttık. O kadar öfkeliydim ki. Her şeyi. evlenip ayaklarının altından çekildiğimde rahatlayıp içlerini çeken yaşlı insanlar. Buna sevgi denemez. Orada gürültücü okul çocukları ya da ağlayan bebekler -Swanny'den yakındığımı sanmayın. canımı çok acıttığı. hiçbir anlam da ifade etmiyor. Evet. Oğlanlar sokakta kaybolur ya da hastalanırsa endişeleniyorum. memelerim süt dolup da beni rahatsız etmeye başladığında ağlıyor. beni öldürmek isteyen bir el olduğunu düşündüğüm o ilk gece sona erdi. yüreğimden geçenleri bilse beni öldürebilir. Hep doğru zamanda. artık . Bunu gerçekten yazmak istiyorum. Hansine'ye de bu evde o insanlardan ve duruşmadan söz etmemesini söyledim. Kadınlar evlenince. Rasmus hakkımdaki her şeyi. Bu son kelimeyi yazdığımda. Swanhild üst katta ağlamaya başladı. O insanları tanımadım. Okuldaki arkadaşlarımın hepsini kaybettim. Rasmus'un sağlıkta olduğunu biliyorum. Hansine bütün hikâyeyi büyülenmiş gibi izliyor. Her neyse. olan bir şey. onlar da evlendi.

onu sormaktan hiç vazgeçmedi. giydiği korse belinden üstünü yukarıya. istediğini verdim. Noel için semiz bir kaz ve kransekage yapacağız. . beni şaşırtıyorsunuz. Gözlerini kaldırdı. dedim. sonra ısrarla elime bakmaya başladı. gerçekten şaşırtıyorsunuz. içinden kahkahalarla gülmek gelir. kirayı ödeyip istediğimiz kadar güzel yemekler yiyebiliriz. değiştirirdim. . Elimi öpecek bir erkek tanıdığım da yok ya. Çok dindar (Đngilizceme gülmekten hiç vazgeçmedi) ve St. bu yüzden vaftiz ettirmeyeceğimi söyledim. dedi. küçük "t" ile yazıyorum). Đnsanın sağ eli soldan hep biraz daha büyük oluyor. Mrs.Sizin yerinizde olsam. Eğer insanların arkanızdan konuşmalarını istemiyorsanız. hepsi de papazların ve rahiplerin uydurması. açgözlü bir meraklıya benziyordu. parmağımda yukarı aşağı kayşa da yüzüğü sol elime taktım. kalın bir iple ortasından çok sıkılmış bir pakete benziyor. Hiçbir zaman tanrıya inanmadığımı (görüyorsunuz. kahverengi ve buruşuk. Kucağımda Swanny olduğundan yüzüme şaşkınlıkla baktı. oysa kötü bir baba bile kızının bebeklerini öldürmez. dedi. Dikiş diktiğim için günlerdir bu deftere yazmadım. Her neyse.güvendeyiz. Öyle sanıyorum ki buraya sadece gerçekten bir kocam olup olmadığını görmeye geliyor. Parayı elime alır almaz Matthew Rose'un dükkânına gittim." Olamaz. 'Tanrı'ya inanmıyorum" dedim. Şaşırmıştan çok. Mrs. . Adımı telaffuz ediş biçiminden nefret ediyorum. Parmağınızda nikâh yüzüğü göremiyorum.Sizler tanrının sevgi dolu bir baba olduğunu söylersiniz. Konu sadece ben olsam aldırmazdım. Philip'teki papazlarla arası çok iyi. O kadar düz ki. parmağınızdaki yüzük annenizin mi? Danimarka'da nikâh yüzüğümüzü sağ elimize takarız. Sağ elim bebeğin başının altındaydı. Gibbons'ın elime bakmaya başladığını gördüm. En kötüsü de elbisesi paket kâğıdı gibi. Gibbons ziyaretime geldi. sol elimi de hafifçe göğsünün üzerinde tutuyordum. dedi. Bir kere çok tombul. "Bütün bunlara inanmıyorum. Sonra elimi Swanny'nin yumuşak saçlarının altından çektim ve elimi sanki bir erkeğe öptürmek istermiş gibi ileri götürdüm. uzun geceliklerini işliyorum. ama çocuklarımı da düşünmem gerek. dedim soğuk bir sesle. Yüzük sol parmak için çok bol. Swanny'ye elbise dikebilmek için gerekli malzemeyi aradım. sanırım buna alışmam gerekecek. Önce Swanny'nin ne zaman vaftiz edileceğini öğrenmek istedi. Yenilgiyi kabul etmedi.Sağ elinizde. ama burda herkes böyle söylüyor. belinden aşağısını da öylesine aşağı itiyor ki. insanların saygıdeğer olmadığımı sanmalarının çocuklarıma bir yararı olmaz. Westerby. . Bugün öğleden sonra Mrs. etmesini de beklemiyordum zaten.

dikenli elmaya benzer meyve taşıyan ağaçlara bayılıyorum. Danimarkalı olduğumuza göre. Denizde cesedini bulamadılar.Yazdıklarımı okuyunca. Peki ama. Bana inanmadığını belirtmek için küçük bir kahkaha attı. ama ağlamaktan yastığım ıslandı. çok daha yersiz sorularla dolu yeni bir ziyaret. Anlaşılan rüyaların gerçekle fazla bir ilgisi yok. Burada sis çok yoğun ve sarı. Hepimiz değil tam. Georg Stage'dekilerin çoğunun cesedi bulunamadı. ama çocukları denizde savaş için eğitmek. Çok az kişi benim gibi düşünüyordur. hiç olmayacak. Bir rüya görmek istemiyorsan. Bu kadar çok kömür ateşinden çıkacak dumanın sisi daha da artıracağı doğru. hani Đsveç'te oturduğumuz sırada domuz kemiği ve sarı bezelyeden yaptığımız. Bu. Gibbons'tan çok daha meraklı. 14-15 yaşındakilere deniz askeri olmayı öğretmek bana göre doğru değil. Swanny'nin yanımdan kaçırıldığını. oranın adının Hyde Park olduğunu öğrenince şaşkınlıktan ağzım açık kaldı! Yabancıların yanında Hootha demediğim için şanslıyım. ama sis bu sabah geri döndü. 23 ekim 1905 Sonbahar gelince. Đngiltere'ye geleli beri tek bir kayın ağacı görmedim. on altı yaşındaki kızları ev kadını olmak için eğitmekten de kötü. ama akşam olduğunda oturma odamdaki şöminedeki kızıl korları çok . Aynı harflerin bu kadar değişik biçimde söylenebilmesi gülünç. benim de uysal bir kuzu gibi söyleneni yaptığımı gördüm. Yine de sis bana bezelye çorbasını hatırlattı. uykuya yatmadan önce o konuyu çok fazla düşünmenin işe yaradığını öğrendim. ertesi gün kaybettiğinde. ama kayınları çok özledim. rüyamda Rasmus'un geri dönüp hep birlikte Avustralya'ya gideceğimizi söylediğini. akşam yemeğinde hepimiz bezelye çorbası içtik. Thorvaldsen'ler Oluf adına bir anma töreni düzenlemiş. Gökyüzü dün çok soluk bir maviydi. nasıl oluyor da Đngiliz adına sahibiz? Đngilizce değil. Kömür yakılmaya başlandı. bir yere saklanıp bana gösterilmediğini. Mrs. ama tersinin doğru olduğunu gördüm. Hansine'yi çarşıya gönderip malzeme aldırdım. on beş yaşında bir çocuğun kaybı dayanılmaz bir şey. Beş parmaklı altın sarısı yaprakları olan. bir gün çocuğun olduğunu düşünüp. dedim. iki aydan beri ilk defa. bir fotoğraf bile gönderilmediğini düşündüm. buradakiler için de Danca'nın Hoisan'dan farkı yok. Aslında böyle yaparak düşündüğüm şeyin rüyama gireceğine inanırdım. 25 ekim 1905 Dün Frederikke Teyze'den mektup geldi. Böyle bir şey olamaz. Swanny hâlâ anne sütü alıyor. kim okuyacak ki? Her şey Danca. Vest-er-bew diye okunuyor. Đşe yaradı. geriye bir ceset bile kalmadığında neler hissedeceğimi düşünemiyorum. Böyle bir durumda. insanların onu bezelye çorbası diye adlandırmaları hiç de şaşırtıcı değil. Buraya geldiğim günlerde kendime Hootha Park'a gitmek istediğimi söylerdim. onunla aynı fikirdeyim. burada bulunmaması gereken bir satır gördüm. yapraklar renk değiştirmeye başladı.

Knud'un denizci elbisesini yamıyordum. odanın taze ekmek kadar sıcak olduğundan başlayacaktır. 2 kasım 1905 Bu satırları üst katta. Saçları nikâh yüzüğümün altını gibi. Mrs. Ayağa kalktığımda elimdeki dikiş yere düştü. tok ve derin uykuda. Gibbons ne yapardı acaba? Açlıktan ulurlardı. bir gece böyle geliyor işte. oğlanların odasında yazıyorum. bu kitaplardan okudukları bir şey. Bebek yanağı erik gibi. benim tutkumsa bu defter.ön kapı iki kere vuruldu. Bunu düşünürken -bir de tabiî Rasmus'un oğullarının sigara kartonu koleksiyonuna yapacağı katkıyı. ömrün boyu unutamayacağın bir tokat yiyeceksin" dedim. meyve kadar diri. ayaklarımda da Frederikke Teyze'nin neredeyse yüz yıl önce benim için yaptığı ısıtıcı var. ellerimde eldiven. Ne kadar zarif bir teşrifatçı olurdu! Her neyse. Hansine kapıyı açmaya gitti. bir gece ipe serdiğim çamaşırlarımı yediler. aynı zamanda hem sert hem de yumuşak.seviyorum. Pırıl pırıl. Benim gizli ilişkim sadece bir defterle! Başka bir kadının birlikte olduğu adamdan kocasının haberdar olmamasını istediği gibi. ondan beri kavgalı gibiyiz. Đnsanlar bebek yanağının gül yaprağına benzediğini söylerler. oturma odasının kapısı yıkılırcasına açıldı ve içeriye kocam girdi. Yukarıdan aşağı süzdü. inansa da kurtların yanında kutup ayılarının da gelip gelmediğini soracaktır. Baba disiplinine ihtiyacı var. Ne herhangi bir haber ne haftalardır bir satır. Hansine'den şömineyi yakmasını isteyebilirim. Hava çok soğuk. en güzel ve en çok sevdiğim faaliyeti gizlemem gerektiğini düşündükçe keyifleniyorum. Çok kar yağdığı gecelerde kurtların dağlardan indiğini söylesem. birazdan tiz çığlığını duydum. Đşte. bense böyle bir ad kullanmayı kesinlikle reddediyorum. Dün akşam oturma odasındaydım. "Gizlilik şimdi başlamak" diye düşünüyorum. her ikisi de büyük bir tutkuyla sigara kartonu topluyor. tertemiz. Başka bir erkek öteki kadınların tutkusu. üşümeme rağmen vücudumun sıcaklığı onu ısıtıyor." Cevap vermedi. Hepimiz aynı olamayız. dedim.Beni gördüğüne fazla memnun olmamış gibisin. Bana cevap vermezsen. Stockholm'deki kadar soğuk değil. dedi. Sonunda. Knud" dedim. "bütün bunların pazartesi günü Mrs. Bana inanmayacaktır. Diğer kadınların yasak bir ilişkiyi sakladıkları gibi. günlük yazmıyordum. meyve kadar pürüzsüz ve serin. ama hemen oturma odasındaki ateşin ne güzel yandığından. Hava daha soğumadı. Ona Ken demedikçe cevap vermiyor. . gözlerini bile çevirmedi. geldim. Hiç olmazsa adama bir öpücük verebilirdin. kapıyı kilitledim. "Şuraya bak. Ben Ken demedikçe Knud benimle konuşmuyor. . ama buna inandıklarını sanmıyorum. değil mi? Swanny şallara sarılmış kucağımda yatıyor. Clegg tarafından yıkanmak için çamaşır teknesine atıldığını bir düşün. ben de kocamın defterim hakkında mümkün olduğu kadar az şey bilmesini istiyorum. Pantolon cepleri sigara kartonu dolu. Aslında biliyorum.

Oldsmobile mi ne. paltosunu bile çıkarmadan motor gibi anlatmaya başladı.Gel de bak. . Sanırım görsem iyi olacak. Harika bir şey. hiçbir zaman da öğrenmeyeceğim. dedi. o an bana bir kürk getirdiğini düşündüm. ben de onu. üç beygirlik otomobillerin ülkesine gideceğimizi söylemesini bekledim. O sırada şaka yapıyordu. Bir süre eski aynı nakarata dönmesini. Dürüstçe söylüyorum. O durumda başka ne yapabilirdim ki? Gerçekten de yakışıklı. Evin tam önünde sokak lambası var. Bütün bu saçmalıkları.. içeri girdim. Kürk manto özlemim de hiç bitmeyecek. "motor" ve "dlamote" falan dedi. Bunu neredeyse unutmuştum. o yüzden her şeyi gördüm. Onunla beraber hole çıktık. Bir şey söylemek istediğini ya da "şaka" yaptığı zamanı iyi bilirim. . Tekerleklerinde bisiklet gibi çubuklar olan büyük bir araba. parmağıyla sokağı gösterdi. "yolun kenarında bile gidemezsin". her şeyin Đngiliz olanını sever. neler getirdim. -Adım Swanhild koydum. daha çok açlık gibi bir şey ama nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. güldüm.Başımı kaldırdım. Amerika'da öyle diyorlarmış. Mogens ve Knud için oyuncak aldığını düşündüm. Ön kapıyı ardına kadar açtı. Danimarka malı. Geçen yıl beş bin tane yapmışlar. Öyle aptalım ki.Çok güzel. dedi ve. Motorlu bir araba. Bu aşk değil. dedi. "Otomobil" dedi. "Beş bin araba" dedim. görünürde hiçbir şey yoktu. değil mi? Dışarısı buz gibiydi. Asıl istediği Amerikan malı olan birine. dedi. . bir an için bize hediye getirdiğini. beni öptü.Sen ve ben hariç. dedi. DurBiraderler ve James Ward Packard adında bir adam hakkındaki gereksiz laf kalabalığını sonuna kadar dinledikten sonra kızını görmek isteyip istemediğini sordum. içeri girdiğimizi duyup uyandı. . yüzünde bana karşı hiç göstermediği bir hayranlık vardı. bu arada "oleo lokomotif". babasına koyu mavi kusursuz gözleriyle baktı. . bu açık renk saçları da kimden almış? diye ekledi. ona sahip olmak. anlatmak istediği ciddi bir şey yoktu.Bana sormadan karar verdiğin için teşekkür ederim. dedim. Kaldı ki at arabalarının çarpmaması için köşeye de bir de gaz lambası yerleştirmişti.Bütün Danimarkalılar açık renklidir. . söyledikleri o kadar saçma ki. dedi tuhaf tuhaf gülerek. toparlanıp hep birlikte Amerika'ya.. Hammel. Đçimdeki küçük ürpermeyi unutmuştum. hiç kürküm olmayacağını bilsem de. bir sürü başka isimden de bahsetti. dedim ismi Đngilizce telaffuz etmeye çalışarak. Ne sevimli! Uyuyordu.

Bizim onurumuz burada. Sadece biraz gecikti. Đki gün boyunca hamile olduğumu sandım. Rasmus'un yanından ayrılmıyorlar. Şimdi. güçlü olması. Beşinci bölüm . ama yanlış alarmmış. Saint Nicholas Yortusu'nu kutladıklarını sandım. umutlanmanın. ateş yaktık ama bir Guy Fawkes'umuz olmadı. zavallı Mor'un adı bile söylenmiyor. Sanırım kadının hissettikleri içinde buna benzer başka bir şey daha yok. daha iyi olurdu" diye düşünüyorum. sigara kartonları. Ama kızın bize benzemediği konusunda başka bir şey söylemedi. bir ay daha olmasına rağmen. Niye asmıyorlar ki? Galiba yakmak daha heyecan verici. Norveç kralı seçildi. Bu sadece benim için değil. gariptir. Tek yapabileceğim. şükürler olsun. Şimdi bunun imkânsız oluğunu anlıyorum. Hurraa! Danimarka Prensi Karl. Bir kocaya seni hamile bırakmadığı için hediye almak da ilginç. Biz kadınların erkekler gibi cesur. Lekesiz olmamız gerekir. 6 kasım 1905 Bu günlüğü yazmaya başladığımda. Yarın Rasmus'un doğum günü.Fikrini sorabilmem için burada olması gerektiğini söyledim. Burada kısaca "Ateş Günü" de diyorlar. kendi kendime sadece gerçekleri yazma sözü verdim. ama ne yapalım. lekesiz. genellikle de felaket.duyduğumda hiç şaşırmadım. "Đnsanın sevgi dolu. ya sevinç ya da felaket. inanılmaz bir sevinç ya da büyük bir darbe. kocalarımıza sadık olmakta. hayat bu. büyük bir bebek yapıp yakıyorlar. Rasmus onlar için her şey. bazıları için de en güzeli olabilir. böyle bir şeyi bir kadının işleyebileceği en büyük suç olarak gördüğümü bilir. Rasmus oğlanlara havaî fişekler getirdi. Çocuğu olacağı için biraz sevindiğini ya da biraz üzüldüğünü söyleyen bir kadına rastlamadım. her zamanki gibi münakaşa ettik. Düşündüğümü en iyi belirten kelime bu. otomobili nedeniyle ona âşıklar. ona ihanet etmeyeceğimi. Benim onu tanıdığım kadar o da beni tanır. sonra dakikadan dakikaya beklemenin. bunun ortası yok. Gelecek yıl onlara bir Guy Fawkes yapmaya söz verdim. umudu kırılmanın. Dün Guy Fawkes Günü'ydü. iyi bir kocası olsa. Saatten saate. bunu yapabilirim. ama şimdi her şeyin düzelmesi nedeniyle ona bir armağan alacağım. 5 kasımın Đngiltere kralını havaya uçurmak isteyip de asılan biriyle ilgili olduğunu -papazdan. cesur ve güçlü olup para kazanmamızın da bir önemi yoktur. Bir çocuğu olacağını bilmek bazı kadınlar için dünyada olabileceklerin en kötüsü. sonunda da kendini keyifsiz hissedip rahatlamanın ne olduğunu hiçbir erkek anlayamaz. saf. para kazanması gerekmez. herkes için imkânsız. bunu duyduğumda. duygularım ve inandıklarım konusunda dürüst olabilirim. Başlangıçta unutmuş görünmeyi düşündüm. Hayır. duygularım konusunda dürüst davranmak. Đngilizler her şeyi başkalarından değişik yapmaya meraklıdır.

Frederikke Teyze'nin oğlu ve gelini Holbech'lerin yanına göndermişti. ondan çok daha uzundu. Gözleri koyu deniz mavisiydi. Annem altı yaş daha küçük olmasına rağmen. Đki gün sonra evlenme teklif etti. annesinden çok daha güzeldi. yirmi iki yaşındaki mavi gözlü bu genç Ecuador ya da her neresiyse yalnız gitmek zorunda kalmıştı. oğluysa babasını andırıyordu. mektupları görmesem de güzel olduklarını biliyorum.. Buraya tayin olduğunda evlendiler. Quito'ya mı yoksa Asun-Clon mu. Her ikisi de o kadar kibar. Anlaşılan Swanny'yi görür görmez âşık olmuştu. Annem hemen hemen aynı vücut yapısına sahip olmalarına karşın. Ken eski fotoğraflardaki amcalarından birine benzer. derdi Mormor. kedi yeşilinden açık maviye varan gözleri vardı. kızlarının her ikisi de. Aralarında hiçbir benzerlik yoktu. kendisiyle birlikte Güney Amerika'ya. Dorte adlı bir kızın düğününde nedime. bu romansa inanmakta güçlük çekerdi. o kadar sakin. Torben de konuklardan biriydi. On dokuz yaşındaki Swanny en sevdiği ağabeyinin Birinci Dünya Savaşı'nda ölmesinin etkisinden kurtulamamıştı. onun gibi kısa ve tıknaz olmasına karşın yakışıklıydı. o kadar iyi giyimli ve o kadar orta yaşlıydı ki. Ken Dayı ve Mormor da birbirlerine benzemiyordu. Güney Amerika'da ikinci kâtiplik yaptığı büyükelçilikten izinli dönmüştü. Torben Rjaer tıpkı şarkıda olduğu gibi. ağırbaşlı Swanny'nin yanında çocuk gibi dururdu. Morfar'dan bile daha uzun ve göz kamaştırıcı bir sarışındı. Hepsinden. Yıllarca ona o birbirinden güzel aşk mektuplarını yazdı. Kendi öykülerini Swanny ve artık Danimarka Büyükelçiliği'nin kır saçlı soylu görünüşlü ataşesi olan Torben'e bile anlattığı oldu. Genç bir diplomattı. Güneşte kaldığında kızarmaz. Swanny kusursuz bir Danimarkalıydı. O dönem. Mormor bu hikâyeyi çevresinde dinlemeye hazır herkese anlatmaya bayılırdı.Mormor'un en sevdiği öykülerden biri de Swanny'nin flörtüydü.. kahverengiye dönerdi. çünkü evlenme teklifi karşısında şaşkına düşen Swanny bunu ciddiye bile almamıştı. çilli olmak ve güneşten kızarmak eğilimindeydiler. Romans dediği bu ilişkiden büyük bir gururla söz ederdi. üstelik Güney Amerika'ya gitmek aklının ucundan bile geçmiyordu. Torben duygularını göstermemeye alışmıştı. Düşünün bir kere. kalabalık odanın öte ucunda bir yabancı gördü. Ya da belki tipik kuzeyli demem daha doğru olur. Danca'yı ana dilleri gibi akıcı konuşmalarına rağmen ne Swanny ne de annem yetişkin oluncaya dek Danimarka'ya gitmemişti. Ne romans! Swanny ve Torben'i görenler. Swanny. Yıllar önce. Torben'e bir gün gibi gelmiş. görkemli yaşadıkları ve para harcayabildikleri Padanaram dönemiydi. Mormor'un anlattıkları karşısında tepkisiz kaldı. her neresiyse oraya gelmesini istedi. Hepsinin kızıl ya da koyu kahverengi saçları.Ama kızım Swanhild'i hiç unutmadı. onun deyimiyle "iyi evlilikler" yapmış olsa da babam genç yaşta ölerek annemin evliliğinin tadını kaçırmıştı. Özellikle sözünü . Zaten Swanny. Kimse böyle mektupları annesine göstermez. aradan on sene geçmişti. . Ama Swanny. Mormor kızını biraz açılması için Kopenhag'a.

bence onun buna ihtiyacı yoktu. hoşlandığım biri de vardı Daha sonraları o da benden hoşlanmaya başladı. Artık saçından biraz daha az beyaz olan yüzünde pudra dışında makyaj yoktu. vücudu yaşlandıkça çekmişti. Zaman zaman davetlere o günlerdeki nişanlısıyla katılan annem bir keresinde bana Swanny ve Torben'in partilerine Mormor'un katılmamasını tercih edeceklerini. Eğer bilmiş olsalardı. bence grubu yöneten de oydu. Mormor o partilere bayılırdı. doğrusu hâlâ bilmiyorum. hemen yolun üzerindeki üniversitede okuyordum. Swanny'nin annesi de eğlenceliydi. daha saygılı davranırlar mıydı? Belki de hayır. Tabiî hayatı boyunca oturduğu olmuştur. ama bende bıraktığı görüntü hep ayakta ya da Madam Recamier gibi boylu boyunca uzanırkendi. Ufacıktı. O partilere ya da bazılarına giderdim. Sanırım başı olduğu gibi kalmış. Willow Caddesi'nde tanıştıktan. Sanırım. Broş aynı maviden olan gözlerinin rengini ortaya çıkarırdı da. Swanny ve Torben bir sürü davet verirdi. eski bir sikkenin üzerindeki imparatoriçe kabartması gibiydi ya da Wagner'in ilahelerini andırırdı. daha dikkatli olur. yoksa parti vermeyi sever miydi. Mormor'un ihmal edilebileceğini hiç sanmıyorum. Onlardan biri bana Dancasının da tıpkı Đngilizcesi gibi çok ağır ve çok aksanlı olduğunu söylemişti. çünkü Mormor'un korunmasız ya da duygusal olduğunu hiç görmedim.ettiğim o günlerde.Neden? Ayakta durup benimle konuşmaktan yoruldunuz mu? derdi onu daha yeni tanıyan genç adama. Đnsanlar ona bir iskemle getirmemeyi öğrenmişlerdi. bir yıldız olarak görürlerdi" diye düşünüyorum. bütün o öyküleri anlatan kadının Asta'daki Asta Westerby olduğunu sonradan anladıklarını. Elbiseleri sanki parfüme batırılmış gibi Coty'nin L'Aimant'ı kokardı. ama bu bambaşka bir öyküdür. eğer istersem onu belli bir koltukta oturur gördüğüm sahneleri de gözümün önüne getiriyorum. 1960'ların Hampstead'inde Swanny ellilerinin sonundaydı. buna rağmen altın yerine gümüş saçlı. genellikle de mika ve altına monte edilmiş mavi bir kelebek kanadını takarak çevrecilerin kaşlarını çatmalarına neden olurdu. Muazzam bir enerjisi vardı. Yeterince akıllı ve zekiydi. Bu davetleri diplomat olduğu için mi vermek zorundaydı. vücudu büyük kafasına küçük geliyordu. O zamandan beri o insanların da geriye baktıklarını. broş ve gözlerin uyumu ona yakışmaktan çok karşısındakini rahatsız eder gibiydi. bunu onu incitmeden nasıl söyleyeceklerini bilemediklerini anlatmıştı. her ikisi de doğru. Neden seksenindeki hanımefendilerden beklendiği gibi yorulmazdı? Neden akşam dokuz olduğunda uyuması gerektiğini hiç söylemedi? Hiç yorgunluktan bahsetmedi. daha terbiyeli. "Eğer akıllı olsalar. O partilerde bütün gece boyunca ayakta durduğu kesin. O insanlardan bazıları partilere orada Swanny'nin annesini göreceklerini bilerek gelirlerdi. onu farklı biri. Davetliler arasındaki Danimarkalılarla Danca konuşurdu. çok sonraları hikâyelerden büyük bir bölümünü günlüklerde okuduklarını düşünürüm. Willow Caddesi'nin en şaşaalı döneminde. hiç yorgunluk belirtisi göstermedi. . Vurgularını anlattığı . O ünlü broşlarından birini. Ne de olsa köşelerinde oturup yakalayabildikleri herkese hastalıklarından bahseden sarsak ve geveze büyükannelerden değildi. odasında kalmasını ya da hiç olmazsa erken ayrılmasını istediklerini. Her zaman en heyecanlı grubun içindeydi. üstelik Torben'in yardımcılarından olup içki dağıtımında ve konuşulacak konu bulmada imdadıma yetişen. Onu en ilginç kılan şeylerden biri de hiç oturmamasıydı. ki öyleydiler. "Onu incitmeme"yi ben "onu öfkelendirmemek" olarak aldım.

yumuşaklık ve acıma.) Yetimhane yöneticileri uysal Sigrid'i belirli bir çocuğa götürdü. Şimdilerde koca bir adam olmuştur. onu eve götürdü. ama umutsuz karmaşaları başsız sonsuz dramlarıyla ıslak bir mürekkepbalığına benzeyen gerçeğin onu tatmin etmediğine inanıyorum. Evlat edinme öyküsünün de varlıklı bir kuzininin başından geçmiş olması gerekir. ardında dul bir kadın ile dört çocuğunu bırakmıştı. Mormor gerçeğe bir başlangıç. O dönemde bunu yapmak oldukça kolaydı. evlat edindiler. Mormor sözün burasında parlak mavi gözünü dinleyicilerin arasındaki erkeklerden birine dikti: . Çocuk kendi oğluydu. Gözlerini insanların yüzlerinde. nasıl doğduğunu bilmek. Kadının mutlu bir evliliği vardı ama çocuğu olmuyordu. insanlar Sigrid ve kocasının yerinde olsalar neler yapacaklarını anlattılar. 1880'li yıllarda Amerika'ya göçen uzak bir akrabası. o hikâyelerden ne kadarının gerçek.Kuzinim oğlanı görür görmez âşık oldu. Kim olduğunu. Bu hikâye daha sonra olacakları değerlendirmek bakımından önemlidir. dedi Mormor. bir gelişme ve bir de son kattı. Mormor'a göre. şakağına tabancasını dayayıp intihar etmiş. Mormor'a göre çocuk o sırada bir yaşındaydı. . Öykülerinden çoğu şiddetli bir ölüm içerirdi. 1920lerde Kopenhag'da katıldıkları büyük bir ziyafetteki boşanmamış tek çift olduklarını da daha önce bir kez anlatmıştı. sevgilisine yanlışlıkla zehirli mantar yedirip öldüren kuzininden ve Odense'deki yetimhaneye giderek evlat edinmek üzere kimsesiz çocuk arayan bir akrabasından söz etmişti. anlattığım Sigrid'in bir kardeşi. Sigrid'in kocası onu Mormor'un annesinin hayranlık duyduğu Hans Andersen'in doğduğu Fyn Adası'ndaki Odense Yetimhanesi'ne götürdü. Duygusallık ve iyilik. hiç değilse benim kulağıma öyle geliyordu.öykülere uydururdu. Mormor'la gerçek hep heyecan verici oldu. Chicago'da karısı ve çocuklarıyla yaşadığı North . Söylemem gereken. Burada küçümseyici bir tavırla "metresi" diye ekledi. bütün bunlar boştu. ne kadarının abartılı ya da uydurma olduğunu bilmediğimdi Daha önce de belirttiğim gibi Mormor gerçek bir romancıydı sadece romanlarını altmış yıllık bir dönemi kapsayan günlüklere yazmıştı. Willow Caddesi'ndeki partilerden birinde.Ben sevmezdim. buna rağmen onun hâlâ "dünyanın en büyük çocuk kitapları yazarı" olduğunu kabul ettiğini anlatır. küçük çocuğun güzelliği ve cana yakınlığı hemen Sigrid'i etkiledi. 1929'daki ekonomik krizden sonra başka bir kuzeni. sonunda kocasıyla birlikte evlat edinmeye karar verdiler. daha sonra kocası ona gerçeği açıkladı. Yine de Sigrid onu bağışladı. (Mormor hikâyenin burasında bir ara vererek Andersen'den ne kadar nefret ettiğini. evlat edinmek istediğiniz çocuğu seçer ve götürürdünüz. odanın en uzak köşesindekilerin gözlerinde gezdirdi: Bütün bu sevgi muhabbeti boş. oğlanı evde tuttu.Ben yapmazdım! Düşüncesi bile korkunç! O çocuk doğruca geldiği yere gönderilmeliydi. Mormor'un kardeşi yoktu. derdi. . dedi bir kadın. . Karoline'nin. canlılık ve güçtü. Her şeyi ayarlamış. En sevdiği cümlelerden biriydi. Onun sevdiği dramaydı. Kesinlikle emin değilim. Odense'ye yaptığı iş seyahatlerinden birinde tanıdığı başka bir kadından olmuştu. Ahlak tartışması hemen alevlendi. Bu kelime Mormor için ihtişam ve günah çağrıştıran bir sözcüktü. sokakta işeyen o kızın hikâyesini okumadan önce sadece bir kere dinlemiştim.Belki de çocuğu sevebilirdim. Daha sonra yıkıcı bir bakışla ekledi: Zaten kolay sevmem. Hikâyelerinden çoğunu daha sonra günlüklerinden okumuş olsam da. gerçekte Mormor'un kendini pek seyrek tekrarladığını söylemem gerekir. sevgiyi öldürür.

Belki de zarar verebilecek birinin yoldan çekilmesi ya da bir sorunun daha ortadan kalkması gibi. Valentine Katliamı'nın gerçekleştirildiği yerin hemen yanında olduğunu yaşlanıp da Danimarka'ya döndüğü güne kadar öğrenmemişti. basitlikten çok komik ve espriliydi. Mormor gündüzleri Hampstead ve Heath'de dolaşırdı. Swanny. O benim için Harry Amcaydı.Clark Sokağı'ndaki evin St. sadece benim için değil. hâlâ kendi dişleri ve saçı vardı. Mormor'un yanındayken kimse Harry Amca hakkında olumsuz bir söz söyleyemezdi. Harry Duke zarif. Leyton Orient'in sahasında oynadığı maçları kaçırmaz. Victoria Nişanı sahibi olmasıydı. onlardan duyduklarını günlüğüne yazardı. annesinin bir kez bile bir kadından "arkadaşım" diye söz etmediğini söylerdi. o gün. Annem Mormor'un hiç kadın arkadaşı olmadığını. tıpkı bir gazeteci gibi başkalarıyla ilişki kurmak. Mormor bir züppeydi. bunların yanında gerçek bir kitap kurdu ve tiyatro hayranıydı. Mormor'la ilgili her şey gibi Harry Duke de şaşırtıcı biriydi.sonra da Swanny ve annem ona "Mor'un erkek arkadaşı adını taktılar. Yumuşak ve iyi huyluydu. ancak Mormor'un bunun sözünü bile ettirmediğini anlatmıştı. insanlarla dostluk kurmazdı. Onunla karşılaştırıldığında. Morfar'ın uzun yıllar önceki Chelsea günlerinden iş arkadaşları vardı. Đnsanlarla konuşur. 1948 yılında emekliye ayrılmadan önce Thames Su Dağıtım'da ya da o dönemdeki adıyla Belediye Su Đşleri'nde memur olarak çalışmıştı. Padanaram ve "98"de de komşuları arasında bazılarıyla görüşürdü. Bütün bu insanlar arasında Mormor'a adıyla hitap eden. annem. kendisinin de adıyla hitap ettiği tek bir kişi vardı. Mormor'u bir kez köpek yarışına götürdüyse de Mormor futbol maçına gitmeyi baştan reddetti. onu son gördüğümde yani Morfar'ın cenazesinde. iki mevzi arasındaki boş alanda. Her ikisi de yemekten ve içmekten hoşlanırdı. "Eğer onu çağırırsam". Onu pek seyrek görmekle birlikte doğduğum günden itibaren adını duydum. anlaşılan Mormor'un Hansine'nin kızıyla hiçbir teması yoktu. uzun boylu ve yakışıklı bir adamdı. Yaşlandıkça da bu özelliğini kaybetmedi. Heath Sokağı'nda yukarı aşağı yürür. Mormor da onların karılarını tanırdı. Bir çeşit rahatlama. Hansine yaklaşık yedi yıl sonra öldüğünde Mormor'un neredeyse mutlu olduğunu söylerdi. 1920 yılında evlenene dek ailenin her işini yapan tutsağı olarak yaşayan Hansine basit bir tanıdık olmaktan öteye gidemez. demiş Mormor. Harry Amca. aralarında "Jack" Westerby adlı bir erin de bulunduğu birçok yaralıyı kurtararak kazanmıştı. Mormor neredeyse insanın kanını donduracak ölçüde kendi kendine yeterliydi. Bir gün. Hansine Morfar'la aynı yıl öldü. Swanny'nin evindeyken bana yirmi üç yaşından bu yana ağlamadığını. Swanny bana Torben'le birlikte Hansine ve kocası Samuel Cropper'i Mormor ve Morfar'ın 1947'de kutlanan altın evlilik yıldönümü partisine davet etmek istediklerini. birlikte müzelere ya da sergilere giderler. o da Harry Duke idi. Onu daha da ilginç kılan. Harry'yi görmediği. son kez oğlu Mads bir aylıkken öldüğünde . yemek yerlerdi. "sadece bakmak için" dükkânlara girip çıkardı." Swanny. "bu sadece bize yardımcı olması için olur. hatta telefonda bile konuşmadığı haftalar olurdu. Bu nişanı Birinci Dünya Savaşı'nda. köpek yarışlarına gitmekten hoşlanırdı. ama Harry Amca'nın bulunduğu yerlerde asla. Evi Leyton'daydı. Mormor'a adeta tapardı. Bazen Harry Amca'nın arabasıyla gezintiye çıkarlar. Onun yaptığı. mülakat yapmaktı. Onun hakkında bildiklerimin çoğunu annemden duydum. Harry Amca'nın karısı Morfar'dan birkaç yıl önce ölmüştü. hatta bilebildiğim kadarıyla Ken Dayı için de. aile üyelerim gibi onu da kabul ettim.

beşiğinin yanına çömelmiş. onuru başka şeylerden kaynaklanacaktı. Başkalarının beceriksizliklerine güldüğü kadar kendi yaptığı saçmalıklara da gülerdi. geçmişini ve duygularım çelik bir denetim altında tutan biri olarak görüyorum. hatta ondan da öteydi. Buna ne annem ne de Swanny inanmazlardı. Ben daha çok ikinci açıklamaya inanmak eğilimindeyim. o nedenle Swanny'nin yapması gereken fazla bir şey yoktu.ağladığını anlatmıştı. kral ailesi. Mads'in ölümü bekleniyordu. Bana Mads'ın ölümü ve kendi savunmasız gözyaşlarını anlatırken bile kıkırdamaktan geri kalmamıştı Onu düşündüğümde. Muzır olabilirdi. onu kollarının arasına almıştı. bilgece bir gülümsemesi ya da kuru bir kıkırdaması vardı. büyükelçi ve Danimarkalı bir kadın tarihçinin yanı sıra onların da adı yazılıydı. ama kızını gerçekten çok sevdi. Söz konusu fotoğraf Danimarka kraliçesinin (belki de Danimarka kralıyla eşinin) Đngiltere ziyareti sırasında verilen bir yemekte. daha sonra odadan çıkmıştı. Swanny'nin ona olan sevgisinden ve bencil olmamasından yararlandı. Swanny'nin fotoğrafının Tatler'da basılması. artık sırlarını başkalarıyla paylaşmak gereği duymayan. yıllar boyunca bir gözünü ve bir kulağını Swanny'ye dikmiş olmasını. Kızlarından biri Akademi üyeliğine seçilse ama evlenmese. kızının güzelliği ve toplum içindeki yerinden gururlanmak zorundaydı. Kopenhag'da. Daha sonra gelen bir kuşağın üyesi olsaydı. evin güzel sahibesinin hareketlerini izlemesini bir türlü kabullenemedim. hayatındaki gelişmeleri değişik kaynaklardan öğrenmesini. sanırım Asta bundan pek mutlu olmazdı. Morfar bir süre Mormor'un yüzüne bakmış. Bu da hikâyelerinden sadece biriydi. Dergiyi Harry Amca'ya gösterdiğinde. Swanny ise boynundaki bir dizi inci ve soluk tuvaletiyle muhteşemdi. Bir gün bir daha ağlamamaya karar vermiş. kendine her türlü kısıtlamayı uygulayabilecek bir ölçülülüğün ruhu. çın çın öten kaba bir kahkahası. . bebeğin öldüğünü söylemiş ve ağlamaya başlamıştı. ağlamamıştı hatta Mogens'in öldüğünü bildiren telgrafı aldığı gün de dahil. Tatler'daki fotoğraf "Tam zamanı. Yemek pişirmek için iki. Merdivenlerden inip Morfar'ın bulunduğu odaya girmiş. Öte yandan. bu da onu insanlara çok sevdirirdi. büyükelçilik mensuplarıyla birlikte poz verdikleri sırada çekilmişti. Swanny Mormor'un koca kafası ve ince bacaklarıyla kavga arayan bir güvercine benzediğini anlatırdı. Sadece kadınların davet edildiği bir öğle yemeğiydi. onunla son derecede övündü. gülmekten hoşlanırdı. şimdi yaz" diye bir düğmeye basmış olmalı. 1880'de doğduğu için oğlunun asker olarak gösterdiği cesaretten ya da meslek hayatındaki başarısından. Mektubu yazan kim olursa olsun. Bu nedenle Swanny onun hayalini kurduğu kızıydı. Bu olay. asla. Asta'nın toplumsal arzusunun tepe noktasıydı. Torben beyaz papyonu ve frakının içinde çok soylu ve yakışıklıydı. ama o mektubun yazan gerçeklerini açıklamak için neden o kadar süre beklesindi ki? Yoksa bir dergi Swanny'nin ilk resmini yayımladıktan bir sonra mektubun gelmesi tesadüf olabilir miydi? Ya fotoğraf mektubun yazarında ani bir kıskançlık veya pişmanlık duygusu yarattı ya da mektup yaşam boyu süren öfkenin son halkasıydı. servise yardım etmek için de bir kadın gelmişti. ama yabancılara anlatılacaklardan değil. Hortensiavej'deki evlerinde geçmişti. Resmin altında. yine de sabah gelen mektupları açtığında saat epeyce ilerlemişti. oğlu ölürken Mormor yanındaydı. belki de nerede oturduğunu görmek için Willow Caddesi'ne gelmiş olmasını. ama kötü. Her zamanki gibi bugün de o resmin Swanny'nin sonraki sorunlarının kaynağı olduğunu düşünüyorum.

Nefessiz kalmaktan korktu. Bu bir Danimarka pulu mu?" Oysa şimdi Mormor yeterli uzaklıktaydı.Mormor çoktan aşağıya inmiş. Đlk konuklar gelmeden aşağıda. Eğer Swanny on kadın misafiri için hazırladığı yemekte tütsülenmiş bir balık ya da et sunmazsa Mormor bundan rahatsız olur. Torben'in bulduğu içkinin en gözde markalardan biri olmasından duyduğu mutluğu anlatmaktadır. "sizin Mormor" diye bahsettiği kendi annesinin başından geçen bir öyküyü . Đşte bunu yapamadı. küçük yazı masasına oturdu. Swanny anneme ve bana en son o mektubu açtığı zamanı anlattı. aynı cins zarfa konarak Swanny'nin kendi mahallesinden. Mektubu yırtamayacağını anlamıştı. Sonra mektubu yeniden okudu. mektubun görünüşü bile Swanny'nin hoşuna gitmemişti Para isteyen. ne var ki okudukları beynine kazınmıştı. kâğıdı buruşturarak çantasına tıktı. Dişleri birbirine vuruyordu. Yemekten her zaman hoşlanmakla birlikte büyük bir çoğunlukla Danimarka mutfağına sadıktı. bu rahatsızlığını da özellikle yemek masasında. ilk yemekle birlikte içilecek snaps'tan heyecanla söz etmektedir. Kimden o mektup. Torben'in çalışma odasını hiç kullanmazdı. konukları on beş dakika içinde gelecekti. Mektupları alıp yatak odasına çıktı. tüm vücudu titriyordu.15'ti. Artık gerçeği öğrenmenin zamanı geldi. Arada sırada ona ve Torben'e böyle mektupların geldiği olurdu. biraz daha rahat nefes almaya başladı. O oda kocasına aitti. tencere kapakları kaldırıp tütsülenmiş som balığı kokmuyordu. kahvesini içmiş. lille Swanny? Yazısını tanıyorum." Mektup sekize bölünmüş mavi Basildon Bond kâğıdı üzerine dolmakalemle yazılmış. Saat 12. Mormor yine o güzel siyahlı günlerinden birindedir. bütün bu havan komik görünüyor. yani mektubu yırtmadı. Genellikle. Zarfın üzerine adı ve adresi daktiloyla yazılmıştı. broşunu takmış. banyoya geçerek musluktan bir bardak su doldurdu. Onun gözünde hiçbir yemek karalahanalı domuz etinin. Kafası eğik. O günlerde Swanny. Ne adres ne tarih ne de hitap vardı. Bir süre sonra ayağa kalktı. oturma odasında Mormor'la birliktedir. sanırım bir çöplükten aldılar. konukların yanında belli ederdi. titremeye başladı. ne yemekler yapıldığını görmek için mutfağa girmişti. Kendi annesinin. Mektubu okuduğunda tepeden tırnağa kıpkırmızı oldu Aynada koyu kırmızıya kesen yüzünü görebiliyordu. kutsaldı. meyve çorbalarının ya da sildesalat ve Krustader'in yerini tutmasa da ara sıra kıymalı böbrek güveci yemekten de hoşlanırdı. beyaz saçını üzeri parlak taşlarla süslü ince bir fileyle toplamış. ama gerçekte bir hiç olduğundan. Başını açık pencereden çıkarıp derin derin nefes aldı. Swanny mektubu ikinci kez okuduğunda. Mektup yok olmuştu. Kâğıda dokunmak bile yeterince kötü bir duyguydu. Yazı masasının yanındaki iskemleye oturdu. Morttior'un meraklı bakışlarından kurtulmak için öyle yapardı. Korktuğu bir şeye dokunmak zorunda kalmış biri gibi elinin titrediğini fark etti. Londra NW3'ten postaya verilmişti. Ne annenin ne de babanın çocuğusun. kızarmış ördeğin. uzatmaya çalıştığı parmağını hemen geri çekti. "Kendini büyük ve güçlü görüyorsun. Kendi çocukları öldüğünde seni bir yerden. bakmadan elini uzattı. yardım dilenen bir mektup bekliyordu. Kendi kendine en doğru işin mektubu yırtmak ve içeriğini unutmak olduğunu söyledi.

daha önce hiç yapmadığına yemin ettiği bir şey yapar. oturma odasına geri dönmek zorundadır. Hiç kimse Swanny'nin zarif oturma odasının duvarındaki Cari Larsson'un bir sis perdesi ardında kaybolacak kadar duman dolmasını önemsemez. eskisi gibi ufak tefek görünmez. Herkes filmi görmüştür. Tabiî. onur konuğu Aase Jfrgensen bile söyleyeceklerini duymak istemektedir. Bütün bunlar 1905 yılında. sigaralarını tüttürürler. Sanki annesinin büyüsü altında gibidir. konuşmanın merkezindedir. düşünülmesi bile gereksiz bir saçmalık olduğunu mu? Bilemez. Mormor. konuklarını yemek odasına götürmesi gerektiğini bildirir. gerçekten de ötekileri görecek durumda değildir. sadece on bir kişi vardır. Takvim 1960'ları göstermektedir. Odessa Limanı'ndaki Poterrikin. Her şey yolundadır. yapılacak fazla bir şey yoktur. kızına sabırsız bir ses tonuyla konuşmak istediği her neyse bekleyebileceğini söyler. Herkes. hiçbir içkiye dokunmadığını. yemek öncesi içkilerini içip. Kendisine tamamen yabancı. Tek bildiği. bulduğu sherry bardağını ağzına kadar doldurur. odada annesinden başka kimse yok gibidir. "Yoksa bana söylemek istediğin bu muydu?" Swanny annesini konukların arasından çıkaramaz." Sözünü tamamlamak ister. güçlü birisidir.anlatmaya başlar. Gözlerini annesinden ayıramamaktadır. Swanny'nin tek duyduğu. ama hayatında snapsın özel bir yeri olduğunu söyler. Jfrgensen. bol katranlı uzun sigarasının dumanım çeker. korktuğunu anlatır. herkesle teker teker ilgilenmeye çalışır. bir adım bile atamadan hizmetçi gözükür. Neden? Neden konuklar gidene kadar beklemiyor? Mormor böyle düşünmektedir. kimse alkol sınırlarını aştıktan sonra otomobil kullanıyor olmaktan ya da o dönemde kullanılan deyimle "etkisi altında olmak'tan endişelenmez. ne var ki Swanny omzuna dokunarak fısıldar: "Konuşabilir miyiz?" Tam da şu sırada mı? Daha fazla bekleyemeyeceğini. bir snaps şişesine sarılır. Oturma odasında toplanırlar. Herkes birkaç sherry ya da cin tonik içer. Potemkin gemisi ile ilgili anlatılanların hepsini duymuştur. Mormor yemek odasına . o sıcak yaz günlerinde oldu. Belki de annesi pişman olmuş. ancak filmin yapıldığından haberi bile olmayan Mormor cevap verir: "Evet evet. gözlerinin sürekli olarak annesini aradığını fark eder. yemeğin hazır olduğunu. peşinden hole çıkmıştır. Mrs Jfrgensen'e Odessa'nın topa tutulmasını anlatmaktadır. Yüksek "Louis" topuklarının üzerinde. Swanny aklı bambaşka bir yerde konukları arasında dolaşır. bir gemiydi. anneannesi olarak söylenen kadının belki de hiçbir zaman olmadığı. Ne bekleyebilir ki? Bir açıklama mı? Oh. duyduklarının dikkate alınmayacak şeyler olduğunu. çevresindekileri etkisi altına almış. hatta deniz tarihi profesörü Mrs. Kendisi de dahil. onu bulmak için odaları dolaşır. Konuklar gelir. Tıpkı bir âşığın sevgilisine bakması gibi. Geri döndüğünde annesi odada değildir. endişeli olduğunu. anneannesi olmasının imkânsız olduğudur. Biri "Potemkin Zırhlısı mı demek istiyorsunuz?" diye sorar. Amerikan hava gemisi faciası. Hackney'de genç bir kadınken dünyada olup bitenleri anlatmaktadır: kimin Norveç kralı olacağı tartışmaları. Mormor bir grubun ortasında. Yüksek sesle "Eteğimin altından kombinezonum görünmüyor değil mi?" diye sorarak kızını güç durumda bırakır. Yemeğin on dakika içinde hazır olup olamayacağını görmek için mutfağa gider. bir dikişte bitirir. annesini konuklardan uzaklaştırmak ve ona sormak zorunda olduğudur. mektubun doğru olması durumunda.

çanta da yanında.gitmiştir bile. Torbenle aynı odada yatmalarına rağmen. Sanki çantasına bir torba dolusu kusmuk ya da çürümekte olan bir leş atmış gibidir. Torben evde yoktur. soracaktır. Jfrgensen'e kısıtlı sayıda üretilmiş Royal Copenhagen porselen yemek takımını göstermekte. ama becerememişti. uyandığında duygularının düzelmesini umar. Ertesi sabah çok erken. boya olduğunun sanılmasıydı. Bunun günlüğünü yazmak için iki saat yalnız kalmak anlamına geldiğini şimdi anlıyorum. Đlginç olanı. Altıncı bölüm Swanny'nin evimize gelip mektuptan bahsettiği gün. kulaklarına da bir keresinde Nancy Mitford'un yaşlanmakta olan bir . Swanny değişik bir zamanda gelmemeye özen göstermişti. Sormayı başaracaktır. odasına çıkıp yatacağını söyler. Mektuba bir daha bakamamıştır. koltuğunun yanında. Hiç olmazsa o gün. anneme telefon ederek. Torben'in sol elinin yüzük parmağına taktığı yüzük platindi. tek isteği yatıp uyumaktır. neredeyse yukarı kata çıkacak annesini uyandırarak "Şunu oku ve bana doğru olup olmadığını söyle. Mektup cuma günü gelmiş olmasına karşın. Ne var ki davet sona erip konuklar gittiğinde. Mektubu ne Torben'e göstermiş ne de Mormor'a bahsetmişti. içinden gelen sesi dinler ve dilini tutar. biraz sonra yorucu bir gün geçirdiğini. oturma odasında. bize anlatmak için çarşambaya kadar beklemişti. okul gemisi lanetli Georg Stage'de öğrencilik yapıp hayatta kalan deniz subayı Erik Holst'la evlenen bir porselen koleksiyoncusundan söz etmektedir. Hafifçe yanık yüzündeki koyu kırmızı dudak boyasının çarpıcı bir görünümü vardı. kurtuluşu uykuda arar. saçlarının doğal renginde değil. Gitmeyecektir. Bilmeliyim" diyecektir. üzerinde büyük pırlantalar vardı. Tabiî ki aslında mektup hakkında konuşmamak. Kendi de söylediği gibi "büyütmemeye karar vermişti". tesadüfen evdeydim. beşe doğru uyanır. her şeyi unutmak istiyordu. Böyle bir şeyi kim. halının üzerindedir. Beklemek için kendini zorlamıştı. Torben'in eve dönmesinden çok önce iki aspirin alıp yatar. Mrs. Mormor kanepeye uzanmış The Old Curiosity Shop'u okumaktadır. özel bir konu hakkında konuşmak istediğini de söylememişti. her zaman olması gereken yerde. içindekileri düşündüğünü anlatacaktır. Swanny'nin başı çatacak gibi ağrımaktadır. Gözünü çantaya diktiğini. Akşam olur. Mektup çantasında. nasıl unutabilirdi ki? Parlak gümüş saçlarının kesimi çok güzeldi. Her zamanki gibi bir çarşamba öğleden sonraydı. yatakları ayrıdır. Đlk snapstan sonra içtikleri onu sersemletmiştir. Daha da ötesi. çantayı temizlemek zorunda olduğunu düşünür. Doğru mu? Doğru olmadığını söyle. O sırada annesini yalnız yakalayabilse.

. lütfen alay etme. sadece bir iğrenme gibi göründü. Parmakları bir maşa gibiydi. okuduklarını ne kadar çok düşündüğünü anladık. . . ama şimdi sor. anneme sor.Şimdiye kadar neden sormadığını anlayamıyorum. çünkü sen Mor'a çok benziyorsun. O zamanlar Swanny'nin yaşına geldiğimde onun gibi görünmek istediğimi düşünürdüm. Marie. bana "Alay etme" diyorsun.Herhalde değil.yüz için en uygun takı olarak nitelendirdiği pırlanta küpelerini takmıştı. oysa şimdi o yaşa on yıl kaldı. Resmini Tatler'da gören birisi.Ben olsaydım demekten vazgeç. Özür dilerim. O zaman annem yapmacık bir kahkaha attı. Anneme sor. Swanny çok sakin bir sesle konuştu. Üstelik nerede oturduğumu nasıl bilecek? Benim hakkımda nereden ne öğrenecek? . Annem konuyu hafife almaya çalıştı. . ama bu hareketi yapmacık ya da abartı değil. Bunları daha önce hiç görmemiştim.Tabiî ki uydurur.Peki. Swanny başıyla bir hareket yaptı.Doğru olmasa bu insan bunu neden söylesin? Her kimse böyle bir hikâyeyi uydurmuş olamaz ki. Sonra cılız bir sesle: . dedi annem. Marie. Senden başka kimse bu mektuba bir saniye bile inanmaz. Sanki dağılıp havaya uçacakmış gibi ellerini kenetledi.Alay etme. Geçen cuma sorman gerekirdi. o zaman mektubu ne kadar ciddiye aldığını.Bak Swan.Tabiî yırtıp atardın. Eğer bunu bu kadar ciddiye alıyorsan. . Bana gelse. ama kahkahadan kırılmamak için kendimi zor tutuyorum. Biliyorum. Benzeseydim şaşardım. . . yırtıp atardım. Mektubu parmaklarının ucuyla çantadan çıkardı. çoktan gidip sormuştum. değil mi? Swanny'nin gözleri umutsuzlukla annem ile benim aramızda gidip geliyordu.En doğrusu ona sormak. . . Dayanamıyorum Swanny. Ben olsaydım. minicik bir hayır işareti. bu saçmalıklara inandığını söylemek istemiyorsun. hiç de Swanny'ye benzemiyorum. dedim. Seni kıskanan biri olduğu belli.

Swanny'nin bunu kabul etmeyeceği açıktı. ufuktaki büyük haksızlığı fark ediyordu. Seni evlat edinmiş olması mümkün mü? Neden evlat edinsin ki? Đşe bir de böyle bak. .Benim sormamı ister misin? dedi annem. sorayım. katı ve savunmasız. ama bütün bunlar duyarlı ve hayali geniş olduğu anlamına gelmez. Annemi çok seviyorum ve onu sevgiyle hatırlıyorum. Sadece büyük bir haksızlığın hazırlanmakta olduğunu görerek öfkeleniyor. sorman gerekir. Şimdi.O zaman tabiî ki sormalısın." Ne sesinin tonu ne de inanmayan ifadesi değişmişti. işleri düzeltmek istiyordu. Swanny omuzlarını kaldırdı. ama tartışmadık. Annem mektubu yazanın yazdıklarının doğru olduğuna inanmış olabileceğini . çekingendi. Bu korkunç bir şey. yumuşak ve sert. "Evlat edinilmiş olamam." içini çekti. o da duyarlı ve duyarsız. kendini neredeyse hiç düşünmedi.Mor'a sormalısın.Ne sandın? . . roman ve gerçek yazan özelliklerinin hepsine sahipti. Swanny duyarlıydı. düş gücü gelişmişti. dedi annem. elli sekizliklerin değil. elli sekiz yaş fazla sayılmaz. iğrenç. Ann? O mektubu yazan yalan söyledi. ama söyledikleri acıklıydı. Đlginç olanı bütün bu özelliklerin Asta'da da bulunmasıydı. böyle demekle beni inciteceğine aldırmaz bile. değil mi Marie? Değil mi.Ne gibi? _ Bilmiyorum. Hep evlat edinildikleri sonradan öğrenen gençleri duyarız ama Tanrı aşkına. dedim. o zırdelinin hemen başka bir şey anlatmak istediği belli olacaktır. Keşke açmasaydım!" Swanny gittikten sonra annem ve benim bu konuyu tartışmamızı beklerdiniz. Mor'un sevgili kızısın. O isimsiz insanın. o domuzun. ama bütün bunlar için çok yaşlıyım. benim için çok iyi bir anneydi. Swanny "Soracağım" dedi. Biliyorum. bir anneme bakarak sordu: . Eğer mektup anneme gelmiş olsaydı. böyle olduğunu biliyorsun. istersen seninle geleyim. saldırgan ve çekingen. Eve döner dönmez. Annem Swanny'nin korkularını anlayamıyordu. dedi. isteseydi. Sormalısın. . "Yaşımdan konuşmak istemiyorum. Bir gece daha geçirmeden her şeyi annesiyle tartışmak.- Korkuyordum. başını salladı. daha yaşlanmadım. Nereden bilebilirim? Saçma olduğu belli. Swanny bir bana. o değişikti. "Bana sormam gerektiğini gösterdiniz. bunu kendin de söyledin. mektubu göster. doğurduğu çocukların çokluğundan şikâyet edip bütün suçu Far'a atsa da.Evet ama.Ona sormaktan çekinmiyorum. Bu seni gerçekten de endişelendiriyor mu? . annem zaman kaybetmeden Mor'a sorardı. Kendi çocuğunu doğurabilirdi. annemin bunu yapacağından emindi. her an doğurabilirdi. . O da hep böyle söyler. Yüzünde bundan sonra sıkça göreceğimiz bir umutsuzluk vardı.

Asta hâlâ yukarıda. hava da serin. bunun gerçeği öğrenmeden önceki son gecesi olduğunu düşünmüş. Her şey bilmekten daha iyi değil miydi? Peki. gözüne uyku girmemişti. kısa bir süre sonra evden ayrıldım. Bir gece önce. Swanny hakkında bir daha konuşulmadı. halife alarak söyledi. geniş misafir salonlarından birinin görüntüsünü iyileştirmeye çalıştı. Bütün bunların saçma olduğunu biliyordu. Onu özleyip özlememeğini değil. onu bir kese kusmuk ya da fare leşine benzetmekten vazgeçmiş. konuyu daha fazla tartışmamızı önledi. Bu aşamada iki cümleden birini söylemiş olmalıdır: "bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağı" ya da "Bu duyduğum iyi kahvenin kokusu mu?" Swanny kahve tepsisini getirdi. kimleri davet edeceğini. Kahve olana kadar ortalıkta görünmez. koyu lacivert bir elbise ("koyu lacivert bir yürüyüş elbisesi") giymiş. Mektubu tekrar tekrar okumuş. Çimenler parlak yeşildi. Bir keresinde böyle bir partiye katılmış.ama bütün hikâyenin Asta'nın uydurmalarından kaynaklandığını sandığını söyledi. ısmarladığı çiçekleri alıp Çin vazolarına yerleştirdi. Kararını verdiğinde yine titriyordu. bahçeler de çiçek doluydu ama gök kurşun gibi griydi. kararını neredeyse yeniden ertelemek üzereydi. Swanny'nin kafası her çeşitten fantezi yaratmıştı. Dinleyicilerinden bazıları da bunu çok ciddiye almışlardı. Asta gitmiş ve Harry Amcayla evlenmişti. göründüğü zaman da bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağıyla ilgili bir yorumda bulunurdu. anneme iki gün daha tereddüt ettikten sonra kararını verdiğini ve Asta'ya sorduğunu söyledi. midesi gerginlikten daha fazla bulanır oldu. yatıyordu. Bunun anlamı. başka ne gibi yiyecekler sunulması gerektiğini yüksek sesle düşünüyordu. yüzü pudralı. bazı mobilyaları cilaladı. ev işlerinden sevdikleriyle meşgul oldu. Yazın ortasında olmamıza karşın hava sıcak değildi. Swanny'nin annesi için bir çikolata partisi düzenleyeceğiydi. Asta on bire iki kala. sonucu çok sonraları öğrendim. bilmeden yaşamaya daha fazla dayanabilecek miydi? O gün. Ertesi sabah. yiyecek olarak da kransekase ya da badem ezmesinden yapılmış çok katlı bir taca benzer nefis bir pasta hazırlanırdı. bazı günler gözlerinden renkli bir ışık çıkıyor gibi olurdu. üçüncü kattaki odasındaydı."bir gün" evleneceğini söylediği nişanlısı gelmişti. giderek yakından tanımış ve her satırını ezberlemişti. Swanny. üzerine nakış yapmayı çok sevdiği hayatın ta kendisiydi. öykülerinden çoğunun konusu da buydu. bir daha asla gerçeği öğrenemeyeceğini düşündü. Asta'nın bulunmuş çocuklar konusunda konuştuğu doğruydu. Asta orada ölmüştü. Asta orada ölmüş. Ama bir öykü değildi. Artık kimse böyle bir parti vermiyordu. Saat on bire yaklaştıkça. daha sonra içindekilerin ortaya dökülmesi. beyaz saçlarını file içinde toplamış. ne kadar güzel olduğunu kendi gözlerimle görmüştüm. Nişanlısı artık sonuncu olacak. lacivert eşarbını kelebek kanadı broşuyla tutturmuş aşağıya indi. çok heyecanlı bir sahneyle başlayacak. Asta'nın seksen üçüncü doğum günü yaklaşmıştı ve doğum gününü çikolata partisi olarak adlandırdığı bir davetle kutlamak istiyordu. Konuyu değiştirdik. çünkü içecek olarak içine çırpılmış krema atılmış kakao verilir. midesi de bulanmaya başlamıştı. ağaçların yaprakları sıktı. Bütün bunları hiç önemsemeden. gündelikçi kadın gelmiyordu. Swanny sözünü keserek sormak istediği bir . belki de bir çeşit itirafla sonuçlanacaktı. Kelebek kanadı gözleri öylesine parlaktı ki. Asta bunlardan konuşuyor. Swanny gündelik işlerine daldı. Đşte orta yaşların sonuna gelmiş olgun bir kadın elinde zehirli kalem tutan birisi aslında anne babasının çocuğu olmadığını yazdığı için bir haftadır endişe çekiyordu. Eğer bu Asta'nın öykülerinden birisi olsaydı.

başının içinde sanki davullar çalı yordu. gülebilirsin. kâğıtları başının üzerine kaldırdı. Bilmeliyim. dedi Swanny. Nabzı hızlı atıyordu. Kelimeler ağzından boğuk boğuk dökülüyordu. hayır! . lille Swanny. Asta sessizce dinledi. Bunu herkes bilir. Genellikle de öyle yapardı. Eğer seni mutlu edecekse. . Swanny bir çığlık atarak kâğıt parçacıklarını kurtarmak istedi. yalan. Swanny dilinin arkasındakileri çıkardı. sonra sekize bölmüş. . Swanny. Gözleri hareketlendi.Neden yaktın? Nasıl yapabildin? . Yalan mı? Tabiî Asta söyleyebileceği en kötü şeyi söyledi. Tabiî ki gözlüğü olmadan okuması mümkün değildi.Çünkü bu durumda.Lütfen gülme. Swanny'ye göre şaşkın. Daha bir hareket bile yapamadan Asta kâğıt parçalarını bir sigara tablasına koyup çakmağı çaktı. Bir yandan da tiz bir sesle bağırıyordu: .Neden yaptın? Lütfen bana o parçaları ver.şey olduğunu söyledi. Eğer yalansa. Mektubu okudu ve Swanny için korkunç görünecek bir şey yaptı. Derdinin ne olduğunu sordu. daha sonra sağa sola çevrildi. bir yandan da sanki kâğıtlar tozluymuş gibi ellerini ovuşturuyordu. mavi bakışları önce yukarıya tavana.Bütün bunlar çok çocukça. onları tuttuğu elini. . O mektubu ver. Lütfen mektubu oku. hayır. bilmek hakkım. tuzağa düşmüş görünüyordu. Bunu düşünmenin bile insanı öldürebileceğini anlattı. . Öyle bir durumdayım ki. kılıfından çıkardı. Swanny daha sonra annesinin yüzünde yasak bir şeyi yaparken yakalanmış birinin ifadesi "ben-bundan-nasıl-kurtulacağım?" endişesi. ileri geri oynattı. Hele senin yaşında! Đmzasız mektuplara ne yapman gerek.Eğer öyle istiyorsan. bir kere şeye sorulacak en zor soruyu sormak zorunda olduğunu söyledi. sesi o kadar alçaktı ki Asta bile bir sorun olduğunu anladı. gerçek ne? . bilmiyor musun? Yakacaksın. çantasından gözlüklerini aldı. . Peki ama. nasıl yapabildin? . Lütfen. küçük parçalara ayırmıştı bile. Swanny ona engel olamadan mektubu önce dörde.Nasıl yapabildin. Hayatta.Moder. burnuna yerleştirdi. hayır. gecelerdir gözüme uyku girmiyor. yakmak en iyisi.Hayır. ama Asta okul bahçesindeki alaycı ve muzip bir çocuk gibi. sonra kahkahayı patlattı. birisine el sallıyormuş gibi. annesinin çikolatalarını çalan bir çocuk endişesi içinde olduğunu anlatacaktı. parçaları bir araya getirmem şart. Asta mektubu alıp baktı. annesine böyle resmî biçimde hitap etmezdi. diye ağladı Swanny. Swanny'ye tehdit dolu bir bakış atarken.

inerken şapkasını da yanında getirmişti. Yıllar sonra bana. günlüklerden haberi olsaydı. Asta sokaktayken hepsini teker teker okuyacağını söylemişti. Nereye gittiğini. Đnanmak ve unutmak. Dışarıdayken. ne kadar zaman kaybettirici olduğunu gösterdi.Mormor yaptıklarından hiç de pişman değildi. başını bir yana çevirip elini diğer yana doğru sallayarak konunun onun için ne kadar önemsiz. Doğru mu? . Kitapların ne olduğunu doğrusu hiç merak etmemişti. Asta yaşlı kadınlar ya da kızıyla yaşayan yaşlı anneler gibi değildi. Öfkeli ya . . yiyip içmek." . annesinin kesinlikle duygusuz olduğunu düşündüğünü söyleyecekti. Asta artık sadece yaşlı bir kadının ilgilenmesini bekleyeceğiniz konulara kafa yoruyordu: iyi vakit geçirmek. bu kez annesinin yüzünde kurnazca bir ifade gördü. ama Asta fincanını boşalttı. . Nereye gidelim ki?" Ya da anne ve babaları özellikle şiddetli bir kavgaya tutuşur. suçlamalar ve hakaretler havada uçuşurken "Gerçekten de Farla evlenmemiş olmayı ister miydin?" Bunu da nereden çıkardın? Tabiî ki hayır. Swanny kahvesine dokunmamıştı. Swanny daha sonra değişik bir hisse kapıldığını. sanki Swanny anne. Asta da onun itiraf etmeyi reddettiği bir suç işleyen yetişme çağındaki kızıydı. ne zaman döneceğini söylediği görülmemişti. düşünecek olsa da fotoğraf albümü deyip geçeceği açıktı.Anne. Akşam olup da annesi ile babası giyimli göründüklerinde Bu akşam bir yere mi gidiyorsunuz?" 'Tabiî ki hayır. beraber dolaşabileceği bir erkek dostu olmak. söylemen gerek. Onlar sadece Mor'un gelirken getirdiği kitaplardı.Ben Tanrı mıyım? Ya da psikiyatr mı? Çılgın birinin neden çılgınlık yaptığını nereden bileyim? Burada birinin aklıselim davrandığı ve böylesi mektupları yaktığı için mutlu olman gerekir. Sana gerektiği gibi annelik yapmadım mı? Seni elimden geldiğince sevmedim mi? Burada seninle birlikte değil miyim? Senin derdin ne? Neden geçmiş gitmiş bir şeyi bulup çıkarmaya çalışıyorsun? Swanny sorusunu tekrarladı. çikolata partisi için göndereceği kartlardan da alacaktı. dedi Swanny. O zaman da bilirlerdi.Buna neden bu kadar takıldığını anlamıyorum. Kahvesini içmiş. lille Swanny. O zamanlar günlüklerin varlığından bile habersizdi. Tam tersine.Tabiî doğru değil. oysa en sevdiği öykülerden biri de çok sıcak kahve içerek yemek borusunu delen bir yakınıyla ilgiliydi. Kendine özgü o işaretlerden birini yaptı. Çiçeklerden ve kahve fincanlarından başka dinleyen yoktu. kendi kendine inanması gerektiğini düşündü. Swanny yalnız kalınca. Onlar çocukken Asta'nın yalan söylediği vakit takındığı ifadenin aynı. üzgün de değildi. Öyleyse neden? Neden biri böyle bir şey yazsın? . şimdi artık sokağa çıkmaya hazırlanmaktaydı. Boş odada yüksek sesle "Đnanmak zorundayım" dedi. Her zaman dumanı tüten çay ya da kahve içerdi. Üzerine titreyen annenin kıymetini bil Asta sokağa çıkmak niyetindeydi. giyinmek.

O anlattığın hikâyedekiler gibi mi? Hani Odense'deki yetimhaneye giden o çift. alışılmamış bir istekti. belki de dikkat çekmek için her şeyi kendi uydurmuştu. Belki de gerçekten kanserden kuşkulanmıştı. giderken de Swanny'den soyunduktan sonra odasına gelmesini istedi. kanser değildi. seni ben doğurmadım demek istiyorum. onu hiç sevmemiş de olsa Rasmus Westerby babası kalacaktı. Swanny'nin yapabileceği hiçbir şey yoktu. Belki de şaşkınlığı nedeniyle konuşmayı. oysa Asta'nın böylesi endişelere kapılmayacağını biliyor olması gerekirdi. Bu şimdiye kadar hiç duyulmamış. . Seni başkasının doğurduğunu unutmuşum. Swanny'ye göre suçluluk duymuyordu. Seni hep kendi çocuğum olarak gördüm. Yine de öylesine umutsuzca inanmak istiyordu ki. Benim kızım değilsin. Hiç olmazsa böylece. Swanny odaya çıkarken annesinin Torben'in duymasını istemediği şeyler söyleyeceğini düşündü. Yatağın içinde değildi. Doğduğunda annesi Londra'daydı.Sen benim çocuğumsun. ne de olsa dramlardan çok hoşlanırdı. Gözleri de sanki aynı kumaşla kaplı gibiydi. .Böyle durumlarda hep görüldüğü gibi. tersine neredeyse kendinden memnun gibiydi. Onlar sen ve Far mıydı? Asta tereddüt bile etmedi: -Evet. o sırada babası Danimarka'da bir yerlerdeydi. Ken Dayı'nın Noel'de hediye ettiği ve Swanny'nin daha önce hiç giydiğini görmediği ipek lacivert sabahlığa sarınmıştı. Ölmeden önce Swanny'ye gerçekleri anlatmak istiyordu. Vicdanında böyle bir ağırlık varken ölmek doğru olmayacaktı. . bilgi almaya çalıştı. Sen daha bir kaç günlükken seni evlat edindim. ipler kızın elindeydi. Ne var ki Asta sabahki konuşma sırasında kaçamak cevaplar verdiğini itiraf etti. kenarına tünemişti. Artık ölmek üzereydi.Sonunda öğrenme zamanın geldi. üstelik kansere yakalandığından kuşkulanıyordu. hiçbir hastalığı da yoktu. Karıkoca endişe ve yakınlık gösterdi. . doğum kâğıdında öyle diyordu. Yani. Swanny'nin söylenenleri tam anlaması için bir süre geçti. Tarihler tutmuyordu. Zaten tabiat kurallarına göre de daha fazla yaşaması beklenemezdi. Akşam. Ancak o gece erkenden odasına çekildi. sakince konuşmayı becerdi.Neden daha önce söylemedin? Asta omuzlarını silkti. o da burada doğmuştu. Swanny o anda bile bu anlatılanların doğru olmadığını anladı. yemek bitmesine karşın henüz masadan kalkmadıkları bir sırada Asta. Çok az zamanı vardı. . Oysa daha sonra Asta'ya uygulanan testlerin hepsi de olumsuzdu. Torben ve Swanny'ye bir şey anlatmak istediğini söyledi.

Şaşırdın! Şaşırdın! Bütün bunları anlatan sen. o dönemin özel anılarını anlattı. Bağırdı ve kendi elleriyle ağzını kapadı. . Annesinin yanağını öptü. Oysa Asta'nın ölmeye hiç niyeti yoktu. ağlamak için odadan çıktı.Sen hâlâ kocaman bir bebeksin. Yedinci bölüm Annem ölüp de aramızdaki yakınlık iyice belirginleşince o on bir yılın nasıl geçtiğini. Swanny o anda yaşlı kadını tutup sarsmak istediğini. O kadar da kötü değildi. Bunu düşünebilmene şaştım. Torben karısını yatak odasında ağlar buldu. Annenle böyle konuştuğunda tabiî şaşırırım. Buraya gel ve beni öp Yanağını uzattı. Tabiî her şeyi değil. . Annesinin yakında öleceğini düşünerek ağladığını sanıyordu. gırtlağını sıkıp ağzından gerçekleri almayı düşündüğünü anlattı.. Swanny bağırdığını söyledi. ama karısını aldatmazdı. Astayla kahve faslındaki ilk çatışmalarından. Daha on bir yıl yaşayacaktı.Ben katil miyim. Biraz önce kendin söyledin. Asta'yı tanıyan herkesin bildiği ifade. lille Swanny? Ya sen. aynı gece Asta'nın odasındaki ikinci .Annem değilsin ki. "Bebek evini benim için yapmadı" dedi. . yapılan muzırlıkların yarı kabulü.Kocam hakkında söylenebilecek fazla iyi şey yoktu lille Swanny. teselli etmek için kollarının arasına aldı. Swanny'ye göre aldırmaz bir gülümseme.Babam Far mıydı? . sen polis misin? Swanny o eski çocuk sesiyle. benim söylediğime şaşırdın! Asta soğuk ve sakindi. Doğru mu? Yine o tuhaf bakış. bilmem gerektiğini düşündüklerini.

O kadar ki. üzüntülü olduğunu. özel şifreleri olarak gördükleri Danca'yı konuşurlardı. Böylece insanlar hayatım boşa yaşadığı inancına kapılmayacaklardı. buyururcasına yapmadı. hayatı hiçbir zaman yaşanmamış heyecanlarla renklendirmek istemişti. Artık hayatının son on yılına girmiş olduğu belliydi. sonuçta tüm hikâyenin Asta tarafından uydurulduğu kararım verdi. kocanın alt tabakadan geldiğinizi öğrendiğinde sizi küçümseyeceğinden korkmak ne demektir. mektubun içeriğinden çok. Mektubu hiç görmemişti tabiî. sıkıcı hayatına geri dönüp bakmış. Peki ya Torben. Tüm arzularını geçmiş bir hayata. Asta yaşlıydı. meseleyi enine boyuna düşünüp tarttıktan sonra. O çok uzun süren ünlü flörtlerinin hikâyesi bilinirdi. Anlaşılan Torben'in ailesi üst sınıftandı.Tabiî.Ama mektup. . bir düşünün! Bana anlattığına göre en kötüsü. kocasının gerçeği öğrendiğinde kendisine başka gözle bakmasından korktuğunu anlattı. Onlarla birlikteyken Swanny'nin kocasına gönderdiği yarı gizli bakışı yakalamak. ona neden hiçbir şey söylenmemişti? Herkes evliliklerini örnek olarak gösterirdi. .Bu mektup annenin hayalinin ürünü demek istiyorsun. Torben bütün bunların saçmalık olduğuna karar verip üzerinde durmadı. bunaklık başlamıştı. mektubu gördüm. Yine de annesinin itiraflarından kocasına söz etmedi. imzasız olmasıydı. . Mektubu kimin gönderdiğini düşündüğünü biliyordu. zaten öyle birisi değildi. hikâyeyi dikkatle dinledikten. birbirlerine bağlıydılar. Asta da hayata veda ettikten sonra Swanny bana. Annem onunla her karşılaştığında. Anneme okuması için verdiğimde yaktı. kim olduğunu bilmemekti. Torben bunları görmedi mi? Değişikliklerin farkına varmadı mı? Ya da karısı yalan söyleyip. Bunu öyle yüksekten atarcasına. Tek sırdaşı annemdi. bütün bunları başka bir nedene mi bağladı? Torben öldükten. o da konu hakkında Asta dahil hiç kimseyle konuşmamaya yemin etmişti. . Evdeyken kendi özel dilleri. o harika mektup. Torben'in anlayış dolu tebessümünü görmek mümkündü. anlattıklarını yalanlayabileceklerin çoktan ölmüş olduğu bir hayata yansıtmak istiyordu. .tartışmalarından sonra olanları Torben'e hemen anlatmadı. Swanny kocasının ne düşündüğünü söylememesine rağmen aklından geçenleri anladı. Otuz yıllık bir evlilikten sonra. ayrılamaz görünürlerdi. çünkü Torben' durumunu anlattığı sırada annesi ne Rasmus'un ne de kendi çocuğu olduğunu açıkça belli etmişti.Annem yaktı. Her şey o kadar mantıklıydı ki. çünkü onlara ne kadar dolu bir yaşam sürdüğünü göstermiş olacaktı. Hem yetimhane öyküsünü anlatırken. o kadının yerinde olsaydı çocuğu kabul etmeyeceğini ve onu "hemen geldiği yere geri göndereceğini» söyleyen Asta değil miydi? Torben karısının imzasız bir mektup almasına çok kızdı Onu kızdıran. . hatta küçük soylular arasında bile sayılabilirdi. bana gönderilmişti. okudum. doktorundan sakinleştirici ilaçlar bile aldı. Karısına ciddi ciddi baktı. uykusuzluktan gözlerinin altına kara halkalar yerleştiğini görüyordu. yaşadıklarının karısını ne kadar üzdüğünü gördükten. Torben. kurnazca gülümseyip bakışlarını hafifçe yukarı çevirdi.Hayır.

Onun başından geçenler.Seni seviyorum. . birbirinin ardından ölüp giden o bebekleri ben doğurdum. Ben şikâyet ediyor muyum? Asla! Yapılacakların en iyisini yapıyorum. Birçok kez karısına. baban ve ben. sırtını dayayacağı bir kaya gibi gördüğü kocasının konuyu hiç ciddiye almaması. bu kez bir kız istedik. bir kadının "onuru" konusunda ne düşündüğünü kesinlikle ortaya koymaktadır. gömmeye karar vermişti. Đtirafından sonra geçen yıllar boyunca bu konuyu mümkün olduğunca çabuk unutmayı başardı. Altmış yıl önce olan bir şeyin şimdi ne önemi olabilirdi ki? . Ne var ki artık Swanny'nin doğumu ile ilgili her şeyi geçmişte bırakmaya. Danca konuştuğunda kendini bir sahtekâr gibi gördü. ne denli kötü olursa olsun. sadece birlikte büyüdüğü insanlardı. . sonunda Swanny'ye konuyu son kez konuştuklarını açıkça belli etti. lille Swanny"ydi. çok kızdığında da "Bütün bunlar ne kadar saçma!" diye bağırıyordu. Bütün o büyük sevgiye rağmen annesi anne olmaktan çıkmıştı. bu yüzden de onu teselliye yeltenmemesiydi. Asta'nın tekilde "günah işleyen" kadınlar hakkındaki düşüncelerini. zaten hiçbir zaman da annesi olmamıştı ki. Swanny'nin artık kendini çok yalnız hissetmesini anlayışla karşılamak gerek. bu nedenle dili de yoktu. tatmin oldun mu? Seni bir türlü anlayamıyorum. En kötüsü ise ona her zaman destek olan. Günlükler. konuşmaya hakkı olmadığı bir dile saldırdığını sandı. seni seçtim. Hangi milletten olduğunu bilmiyordu. hiç inanmıyordu. tamam mı. âşığından olduğunu anlatacaktı. Ağabeyi ve kız kardeşi. Swanny'nin durmadan tekrarladığı sorular karşısında en çok verdiği cevap "Unutalım bunu. Bütün bunlar yaşı nedeniyle daha da gülünçleşiyordu. Danimarkalı olmayabileceğini öğrendiği güne kadar Danimarkalılık onun için nedenini kestiremediği bir öneme sahipti Bir süre şaşırtıcı bir şey oldu ve anadili Dancayı ağzına almamaya başladı. Seni evlat edindik. iyi bir kocan var -Asta burada bütün bunların kendi sahip olduklarından da çok olduğunu belirtmeden geçemiyordu. kardeşleri değildi. Bundan bahsetmek bile onu sinirlendiriyordu. üstelik Mormor'un atalarının fotoğraflarıyla karısı arasında bir sürü benzerlik de görüyordu. hiç kuşkulanmıyordu. bunak bir annenin söylediği her şeyi kabul etmesinin anlaşılır gibi olmadığını söylemeye çalıştı.rahatın yerinde. çocuklara ya da yetişmekte olanlara daha uygundu. Seni yetimhaneden aldık. Kendine gelince. lille Swanny. Burada Torben'in gözden kaçırdığı. annesinin itirafından yaklaşık bir yıl kadar sonra. Asta'nın kuşağından evli bir kadının bir âşığı olmasının sadece ahlakdışı bir suç olarak da kabul edildiğiydi. Anne. Marie doğana kadar sadece erkek çocuğumuz olduğu için. güzel bir hayatın oldu.Söyledim. Peki.Torben'e göre bundan sonraki adımda Swanny'nin Rasmus'un değil kendi kızı olduğunu. hiçbir şeye ihtiyacın yok. Daha sonra. Öyleyse Mor bunu neden söyledi? "Bu hikâyeyi Dickens'tan buldu" diyordu Torben. birdenbire belki de Danimarkalı olmadığının farkına vardı. Öfkelenmiyordu ama inanmıyordu. Çok sonraları bana kendini birçok bakımından afaroz edilmiş hissettiğini anlattı. burada ağlayıp üzülmesi gereken benim. yaşıyorum. canını sıkıyordu. öyleyse kendi kendini böyle sıkıntıya sokmak için sebep ne?" Gerçekten kim olduğumu bilme hakkım var sanıyorum.

ağustos ayında Hampstead nüfus müdürlüğünde evlenmişlerdi. Dickens'ı her an okuyordu. Somme cephesinde Mogens. Doğruydu. Teşhisten üç hafta sonra öldü. bütün psikiyatrların yaptığı gibi insanın her hareketini .böylesine akıllı bir çözüm bulduğu için memnundu. Kitap okumak konusunda Asta'dan hiç de geri kalmayan Torben "Estella'ya bak. karsinomatosis adında yakaladığını kısa zamanda eriten bir hastalıktı. Esther Summerson'a bak" diyordu. gerçek ile düşü birbirine karıştırıyordu. Yaşlandıkça kabuk bağlıyorsun. Yine de Willow Caddesi'ne vardığımızda konuyu Daniel'e açmayı düşündüm. Swanny belli belirsiz inledi: "Oh. lille Swanny." . Asta en yıkıcı yorumlarından birini yüksek sesle yaptı. Swanny gelmemesi için ikna etmeye çalışmasına rağmen geldi. işe yarar bir silah olarak kendi düşlediği ya da uydurduğu bir şeydi. üstelik Dickens romanlarının kahramanlarının da kim olduklarını sonradan öğrenmeleri sıkça rastlanan bir durumdu. Nişanlandığını söylemek amacında değildi. Mormor'un Dickens dışında bir şey okuduğu pek görülmemişti. ama 1960'ta bunu düşünmek bile imkânsızdı. Hiç duygum kalmadı zaten. bütün bunlar fazla bir şey ifade etmiyor. Önce bebek Mads. Asta'nın kanseri. Çocuklarım hep ölüyor. krematoryumun bahçesindeki çelenklere bakarken. basık bir şapka.. Kendi yaşındaki kadınlara ki yasla son derece sağlıklı ve güçlüydü. Bugün olsa. Cenaze töreni Golders Green'de yapıldı. Duadan sonra. Psikiyatra gitmek bile cesaret isteyen bir karardı. fantezileri ile olayları ayırt edemiyordu. eğilip yerdeki gül demetlerinden en büyüğünü seçti. Asta bunamıştı. şimdi de kızı Marie. ancak şimdiki durum biraz farklıydı... Annemin yakalandığı kanser. daha sonra anlaşılan Swanny'nin yerini aldığı bebek. bukete iliştirilmiş kartı çıkardı: .Eskiden olduğu kadar kötü değil. Odama koydurmayı unutma. Gülleri gerçekten de eve götürürken çiçeklerin artık Marie'nin işine yaramayacaklarını. Mor. Rahat bir adamdı. hayatta kalan tek çocuğu Knud ya da Ken Dayıydı. cenaze üniformasını giymişti: siyah ipekli kruvaze bir pardösü. Asta da geldi. Swanny onun kızı olmadığına göre.Bunları eve götüreceğim. Peter ve Sheila'nın (onlar da her kimse) çiçekleri annemin sağlığında vermelerinin çok daha yararlı olacağını söyledi. Swanny o sırada daha önce hiç farkına varmadığı bir gerçeği gördü: Torben Asta'yı sevmiyordu. daha önce birçok kez nişanlanmıştı. Son nişanlısı George oldukça ciddiydi. Sonra Asta herkesi şaşkınlıktan donduran bir şey yaptı. kokladı. Kanser olan ve kanserden ölen annemdi. Swanny kişilik ve kayıp çocukluk konusunda rahatlıkla psikolojik yardım alabilirdi. Swanny'nin evine George ve oğlu Daniel ile birlikte gittik. Daniel benim yaşlarımda sessiz ve yakışıldı bir psikiyatrdı. Kırmızı gülü çok seviyorum. Annem evlenmek üzereydi.

. . O dönemde hayatının yarı umutlu dönemlerinden birini yaşıyor. ama kendi açısından bakıldığında. Swanny annem ölmeden. . Kendi beş yaşını hatırlayabiliyordu. kendisi için o önemli sorunun cevabını aramıştı. Üstelik birbirimize çok daha yaklaştık.Çok ilginç biri. kızı gibi olmam son derecede doğaldı. mesafeli ya da üstün görünmek iddiasında değildi. kendisi de hiç çocuk doğurmamıştı. hiç değilse onun gözlerinde. Annemi bir kızkardeş olarak çok sevmişti. Bunu daha önce de söylemişti belki de söylediğini unuttu. Cenaze sırasında bana Asta'nın kim olduğunu sormuştu.Bu kim? Anneannem. hatta daha hastalanmadan bile önce Ken Dayıya gitmiş. Annemin ölümü Torben'in karısını geri getirmiş. Annemin ölümü onu çok üzmüştü. onunla değişik bir açıdan ilgilenmeye başladı. Herhalde Ken de Asta'nın bir kız doğurduğunu. Birisi onu Astayla tanıştırmış olacak ki. babasının Danimarka kraliçesinin artık dul bir kadın olduğunu söylediğini de hatırlıyordu. Kız kardeşinin arkasından ağladı. Ken Dayı oradaydı. okul çağında.izlemiyordu. Erkekleri çok daha yakından tanımak istedikleri. genç ve güzel bir kadından bahseder gibi konuşuyordu. Annenize çok üzüldüm. beş yaşında bir çocuktu. Torben'de de söylenenlerin hiçbirine inanmama . metresini öldürerek ondan olma çocuğunu karısına götüren adamın hikâyesini anlatıyordu. kralın boğmaya çalıştığı Kraliçe Alexandra'nın ensesindeki izleri gizlemek için elmas tasmalar taktığını anlatırdı. O yılın mayıs ayında Edward'ın öldüğünü. evdeki doktoru ya da hemşireyi ya da her ikisini birden hatırlayacaktı. Burası pek yeri değil. ama hiç olmazsa kendi sorunlarından uzaklaştırmıştı. Swanny'nin bu hikâyeyi de kendisiyle bağdaştırıp bağdaştırmadığını düşündümse de Far'ı katil rolünde canlandırmam imkânsızdı. kökleri hakkındaki endişelerini de -göründüğü kadarıyla. doğan bebeği gördüğünü. duygusuz ve kaba Ken Dayı kadar kötü olmamıştı. Kız kardeşi Marie en yakın arkadaşı olmuştu. Daniel'e kuzenlerinden birinin Đsveç'te tanıdığı. Yas tuttu. Bir kez daha acısını paylaşan. Gerçekten de düşündüğümü söyledim: Bilmem. Hatırladıkları arasında Asta'nın pek de düşkün olduğu skandal öykülerinden biri de vardı. anlayış gösteren Torben'e yakınlaştı. Swanny'nin oturma odasına girdiğimde. Benim. ama sanki hayattan keyif almayı bilen birine benziyor. Asta. o sırada bebek değil. Ne de olsa. Torben hiç de otuz beş ile altmış yaş arasındaki her kadını hayatın katı kurallarından ayrılmakla suçlayan. Yine de Swanny'yi ne Daniel Blain'e ne de herhangi bir başka psikiyatra götürmeye çalışmadım.aklından söküp atmıştı. annemin ölmek için daha iyi bir zaman seçemeyeceğini düşünmekte haklı olduğunu sanıyorum. onları ciddi bir konuşmanın ortasında buldum.

Swanny'nin sorduklarını neredeyse aynen tekrarlarken. tipik bir Ken Dayı davranışı olurdu. O dönemde. altı yaşından önce olanları hiç hatırlamadığını söylemişti. bahçede yemek yemek için yeterince çaba harcamamalarıydı. En azından yedi yıl. Bütün bunlar geçmişi karartmak için yeterliydi.Yaşından. bahçıvanı arkasında şaşkın bıraktı.eğilimi güçleniyordu. Kadınların kaprislerine izin verilmemeliydi. . arkada oğlanlar. Sık sık bundan yakınır. Swanny'ye göre neredeyse gururlanarak. Onun için bahçe. cevap vermek istemediği zaman yaptığı gibi ağır işitiyormuş numarası yaptı. Ken hatırlayamadı. çiçekçiden gelme gül goncaları ya da seralardan alınma kokulu ve egzotik çiçeklerdi. Mor yatağa uzanmış. Yine de söylediklerinden fazlasını bildiğine inanmıyorum. Swanny ve Torben haftada üç gün gelen bir bahçıvan tutmuşlardı. Belki de doğruydu. Bahçedeki çiçekler onun sevdiklerinden değildi. Diğer taraftan. Onun çocuk olduğu dönemde çocuk yapmak. ülkeden ülkeye dolaşıklığı. Morfar'ın kucağında annem. yeni doğmuş kardeşinin öldüğü o yıllar. her ilkbaharda çıkarılıp bahçenin uygun yerine yerleştirilecek bir şemsiye de düşünülmemişti. sanki biraz akılları gidiyor. bunu söylediğinde de Asta'nın kaşları inanmıyormuşçasına kalktı. hatta doğanın varlığının farkına varan kadınlardan değildi. Altı buçuk yaşındayken taşındıkları Lavender Grove'u bile hayal meyal hatırlıyordu. Ağacın altında çevresinde iskemleler olan masa yoktu. Swanny ise hep hayatının bir parçası olmuştu. sabah kahvaltıları ya da çay saatinde kullanılacak. babanın sürekli uzakta olması. çünkü kadınlar "tuhaf hayvanlardı". Elinde el arabası koşarcasına uzaklaştı. Sık sık. Mormor Willow Caddesi'ndeki evin bahçesine çıkmazdı. Ne istediğini sorduysa da anlaşılan Mormor. Torben açık havada yemekten hoşlanmazdı. mutlu mutlu sırıtan Hansine. (Daniel'in da düşünebileceği gibi) hatırlanması acı dolu çocukluk yıllarını unutmak istemesi olup olmadığını çok düşündüm. doğum gibi şeyler küçüklerin önünde konuşulmayan konulardı. O zamandan beri Ken'in o dönemleri hatırlamamasının nedeninin. anne ve babasının kavgalar ettiği. Günlüğünde de öyle söyler. Mormor doğayı seven. Oysa yaşamları daha sonra düzeldi. yani 1960'larda bile ateş yakmanın yasak olduğunu düşünüyorum. dut ağacı altında çay içilen Padanaram'ın "kullanışlılığından" (en sevdiği sözcüklerden biri) bahsederdi. Bunu kanıtlayacak bir fotoğraf da vardı: büyük bir gümüş çaydanlıktan fincanlara çay dolduran Asta. fotoğraf uğruna hizmetçi önlüğü ve şapkası giymiş. . yoksa kulağı benimkinden bile duyarlıydı. hatırlanması acı verecek bir çocukluk geçirdiğini gösteriyordu. Gerçekten de Torben ve Swanny'yle yaşadığı büyük çekişmelerinden biri de dışarda. Swanny'nin doğduğu yıl ailenin en kötü dönemiydi. güneşin parlak olduğu günlerde oturulan. Tekrar kendilerine gelmeleri de yedi yıl sürüyor. Böylesi. bir kızı olmadığı için ne kadar şanslı olduğunu söylerdi. ama içinden anlatmak gelmiyordu. demişti Torben'e. belki de hatırlıyordu. Sert bir tik bankın dışında oturacak yer olmadığından. Evden eve. Swanny'ye göre bir öğleden sonra "yaşlı hanım" bahçeye inip el arabasını aldığında çok şaşırmıştı. gebelik. birisi ona bir bebek getirmişti. Onun tercihi. Yine de bahçıvan ara sıra sonbahar yapraklarını ve kuru otları tutuşturmayı başarıyordu. yanında Swanny. Londra ve çevresi dumansız bölge olarak adlandırılıyordu. Đngiltere'ye yerleşip yeni bir dil öğrenme zorunluluğu. daha önce de gördüm. ağaçlarının altında yemek yenen bir yerden öte değildi. bütün bunlar Ken'in.

Esther Summerson. her gün rastlanabilecek kişilerdi: Amy Dorrit. değiştirmek istemiyordu. kendisinin tam tersine. bekliyordu. Swanny'ye göre diğer bütün şeyleri göz önündeydi. bunun 1967 sonbaharına denk düşmesi gerektiğini sanıyorum. Yürümeye. Özel olmasaydı. Bir keresinde Swanny. bunu başkalarının yanında yaptığında da özellikle çarpıcı ve içerikli bulduğu uzun bölümleri çevresindekilerin dinlemek isteyip istemediklerine aldırmadan yüksek sesle okumaya devam etti. ancak o zamana kadar ateşi söndürmüş. "Yaşlı hanımın el arabasını kitaplarla dolu olarak geri getirdiğini anlattı. ama günlükler görünürde değildi. Mormor gelecek hafta yine ateş yakıp yakmayacağını sormuş. Swanny ve Tor-ben'in davetlerine katılmaya. bahçıvan da bir daha ancak bir yıl sonra ateş yakacağını söylemişti. lille Swanny. seksen yaşındaki annesine odasına gitmek için üç kat merdiven tırmandırdığını öğrenenlerin ne diyeceklerini sorduğunda Mormor acıyla sırıttı. Eve döndüğünde bahçıvan gitmek üzereydi. Dickens okumaya. Fikrimi değiştirdim. Dickens'ı. çünkü havanın girmesi için dolaplarının kapılarını ardına kadar açık bırakıyordu. Swanny olan biteni Mormor'a sorduğunda sert bir cevap aldı: . mutfaktaki ocağı kullanabilirsin. Sidney Carton.Özel şeylerdi. Genellikle de yanılırlar. lille Swanny? Biz ne yaparsak yapalım.Eğer yakmak istediğin bir şey varsa Mor. Günlük yazmayı kestiyse. ki günlükler de bunu kanıtlıyor. . Günlük yazmaya son verdiğinden beri onda büyük bir değişiklik görülmüyordu.Bu yaşa gelip de başkalarının ne düşündüğünün önemsiz olduğunu hâlâ öğrenemedin mi. O odayı kendisi seçmişti. Swanny'nin merdivenlerin artık fazla geldiğini söylemesini dinlemiyordu bile. En sevdiği kahramanlar. onlar bir şeyler diyecektir. Üçüncü kattaki odasına girdiğimi hiç sanmıyorum. elbiselerini ve eskiden günlüklerini yukarıdaki odasında tutuyordu. fotoğraflarını. Lizzie Hexham. küllerini dağıtmıştı. hikâye anlatmaya. neden senin evde olmadığın bir zamanı seçerdim sanıyorsun? . hatta elbiseleri bile. Sekizinci bölüm . Günlükler saklanmış.Swanny saçını yaptırmaya gitmişti.

bunu günlüğüme dahi yazmadım. hiç kimsenin tam olarak anlayamayacağı bir sır olarak kalacaktır. Housman'ın tebessümünü saklamaya çalıştığını gördüm. dedi Rasmus. Đngilizcem mükemmelden çok uzak. daha on altı yaşındaydı. Bazı şeyler yazılmayacak kadar derin oluyor. Onlara. Gelecek yıl bir dördüncüsü olacak. . ne anlarsınız ki! Mr. Hiç değilse Rasmus ve dostu iş ortağı Mr. Geçen yıl sıra Bosna-Hersek'teydi.Bak. bir gün acı o kadar dayanılmaz oldu ki. Schleswig'de oturan bir dayısı ve yengesi vardı. yazlık evlerine gidip kendini astı.bugüne kadar bir daha gebe kalmadım. men jeg skal aldrig glemme. Sadece Avusturya. længe for jeg blev ffdt. dedi Rasmus gülerek. üzerine Avrupa barışının yazılı olduğu Berlin Antlaşması'nı yırtmakta bir sakınca görmediler. Eğer çocuğum olacaksa. Avrupa savaşa hazırlanıyor. . Onlarla Danimarka arasındaki savaş. Saatler boyu en sevmediğim konudan. Schleswig ve Holstein'ı Prusya'ya vermek zorunda kaldığımızı söylemesini unutamıyorum. ben doğmadan çok önce. nedenini bilemiyorum.Siz kadınlar. 1864'te bitmişti. Fransa ile Rusya da. Krigen mellem dem og Danmark eller skulde jeg sige Besættelsen og Danmark var forbi i 1864.29 haziran 1910 Jeg voksede op med Had til Tyskeme . ki öyle gözüküyor. det hele afSlesvig ogHolsten. Her üçü de Đngilizce'yi bu kadar güzel konuşan çocuklara gıpta ediyorum. Danimarka'nın da savaşa girmeyeceğini söyledim. til Prfjsen. Ama en korkuncu. Bir kadının içinde olanlar. savaş çıkarsa bizim karışmayacağımızı. Neredeyse eminim ve ömrümde ilk kez bir çocuk doğuracağım için mutluyum! Kocamın Danimarka'dan ilk dönüşünden sonra rahmime düşen çocuğu üç ay sonra kaybettim ve çok üzüldüm. Housman bu akşam öyle diyorlardı. Macaristan değil.eller Prfjseme og Østrigerne som vi dengang kaldte dem. kız olmasını tercih ederim. Almanlardan -ya da onlara taktığımız adla Prusyalı ve Avusturyalılardan. yani benim büyükbabamdı. annemin savaşa katılan ve kötü bir yara alan babası. savaştan ettiler. O kadar acı ve üzüntü çektim ki. Hep başkalarının ülkesini ele geçirmeye çalışırlar. Anlaşılan otomobillerden sonra savaş onlara değişik geliyor. nedendir bilmem -yeterince "sevgi" olduğundan. Danimarka'yı işgalleri. Gülmemeliydim. Onun için Tötonlardan nefret ederim. hvordan vi maatte give Afkald paa en Del afvores Faedreland. 11 şubat 1911 Bir kız daha. Bu söylediğime dikkat et. Bir .nefret ederek büyüdüm. Rasmus "w" ile başlayan bir kelime söylediğinde Housman eliyle ağzını kapatıyor. Annem onu bir putrele asılı olarak hbuldu. ama babamın bana ülkenin koca bir parçasını. Ayağında sürekli çektiren bir kangren vardı. hvâd min Fader fortalte mig. Sonra.

sokağa çıkmak iyi oldu. Tabiî Rasmus bu ismi Đngilizce olabileceği için de beğendi. Şansım. "Fransızlar da" dedim alçak sesle. Bugün otomobilde yeşil keten yakalı krem pardösümü ve üzerinde koca bir kuş olan şapkamı giydim. beni ortadan ikiye bölen bir kılıç gibi dayanılmaz bir sancı çektim ve doğdu. Herkes bu kızın sanki Rasmus'un ilk çocuğu olduğunu sanacak! 3 mart 1911 Marie doğduğundan beri ilk kez sokağa çıktım. Đlk olarak oldukça güzel bir ev. bu doğumla bir öncekinin arasındaki farklılığı düşündüm. ama siyah ve yeşil kanatları var. neredeyse doğumdan sonraki gün ayağa kalkarlar. doğumdan birkaç gün sonra vücudum eski biçimini aldı. O kadar yavaş gidiyor ki. yürüyerek doğrusunu söylemek gerekirse koşarak. çok şık giyimli olmamı istiyor. kalkmak zorundadırlar. "bunun ne değeri var. ya "motor" ya da "otomobil" demem gerekiyor. Đngiliz olan her şeye bayılıyor. Yeşil bir otomobil eşarbı ile beyaz tilki bir manşonum da vardı dışarıda olduğum sürece soğuktan dondum. aylar boyu bu günlüğe bir şey yazmadım. kısa ve keskin oldu. Hiçbir şeyin eksikliği çekilmeyecek yeterli para. hiçbir zaman korseye gerçekten ihtiyacım olmadı. Anlaşılan Westerby ailesinin hayatı epey değişti. Ben artık bir "leydi'yim. Adını Marie koyacağız. Ona bir kız çocuğu doğurduğum için benden iyisi yok. Sanırım müşterilerinin eve geldiğinde hoş bir kadınla karşılaşmalarının işi için iyi olacağını düşünüyor. benim için Swanhild'den sonra ikinci güzel kız ismi.yetişebiliyorsunuz. bu yüzden kendimi iyi hissetsem de doğumdan sonraki birkaç haftayı yatakta geçirmem gerekiyor. Giymek zorunda olmama rağmen. Aşağı tabaka kadınları böyle yapamaz. Rasmus beni atsız arabasıyla gezdirmekte ısrar etmiş de olsa. bununla sahnede gördüğü Marie Lloyd gibi "Maar-rie" diye telaffuz edeceklerini söylemek istiyor.oğlum olmasından o kadar korkuyordum ki. . varmış. kulağa da hoş geliyor. bilmem" ama Rasmus o sıralarda söylediklerimi pek dinlemiyordu. Hoş olmadığımı biliyorum. parmağımda da kocamın onu bu kadar mutlu ettiğim için (bu onun sözleri) almayı uygun bulduğu bir yüzük var. Dün sabah doğdu. Farklı amaçlarla da olsa hiç olmazsa bir kez bir konuda anlaştık. Uyuyup iyi bir yemek yedikten sonra yatakta oturdum. Bu sefer balıklı Krustader ve kızarmış tavuk vardı. O civardayken atsız araba demem yasak. Ben sadece isimden hoşlanıyorum. Zor bir doğum değil. Rasmus modadan neredeyse otomobillerden hoşlandığı kadar hoşlanmaya başladı. Swanny doğduğunda Hansine yatağımın yanına sosis ve patates dolu koca bir tabak getirmişti. Kuşun ne için olduğunu bilmiyorum. Şimdiki en son Amerikan buluşu olan elektrikli bir şey. Üzerimde beyaz ipekli bir sabahlık. "zor işlerde" Hansine'ye yardım edecek bir de kız. ona şu "otoların" modasının geçeceği zaman (mutlaka geçecektir) kadın elbiseleri satabileceğini söyledim. "Đngilizler de söyleyebilecek" diyor. Mutfağın arkasında ya da bahçedeki kulübede gizlice doğurup da aynı gün işlerinin başına dönen hizmetçiler bilirim. sonunda. ama şu günlerde iyi göründüğümün de farkındayım.

bunlar söylemesi gereken şeylerdi. . elbiselerim için kaç para harcadığımı merak etmeleri ve bu kadar göze batan bir şey giymeye nasıl cesaret edebildiğimi düşünmeleri. küçük pırlantalarının arasında bir de zümrüt taşı var. sevdiği için mutluyum da. . Kızını sevdiğine bir şey demiyorum. hepsinin eşit olduğunu söylemeye başladı. -Bunda ne var? O sinir bozucu kahkahalarından birini attı. Marie'yi kucağından bırakmıyor. küçücük elini bacağının üzerine koyup bir şey sorduğunu. teni süt kadar beyaz. Đşin ilginç yanı. ama her zamanki gibi abartıyor. hatta Fordların uzun ömürlü olacağından eminim. daha ufacık bir bebek olmasına rağmen bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Swanny'nin görünüşünü beğenmiyor. biliyorum. Oğlanlara kötü davranmıyor. çenesinde sakalları bitmeye başladı. Şu küçücük güzel kız. Son zamanlarda bana Vogue adlı bir Amerikan dergisi getiriyor. Bütün çocuklarımızın içinde en güzeli de o. tam da istediğim gibi.O kadar Danimarkalı ki. Her şeyiyle (neler olduğunu hiçbir zaman açıklamadı) Đngiliz olmak istediğini biliyorum. benim istediğim iyi giyimli olmak. gözleri deniz mavisi. Bazen onu bahçeye çıkarıyor. her yere taşıyor. Şurası bir gerçek ki beni seviyor. dedi. Marie hiçbir zaman onun kadar güzel olamayacak. yaşıtlarından daha uzun. Yüzüğü Lea Irmağı'na atmaya ya da Hansine'ye vermeye hazırım. ama akümülatör gücünden ve çıkarılabilir silindir başlıklarından haberdar olması gerekiyor. Tabiî kısa süre sonra bütün çocuklarını aynı derecede sevdiğini. içinde de tam istediğim kürkü gördüm. ama bu sevgisinin Ford motorlarından daha uzun ömürlü olacağını sanmıyorum. yutmadım. Swanny'nin ona doğru yöneldiğini. neredeyse babasının boyunda. Benim de aksanım kötü. Israr ettim. Swanny'cik ise sadece beş yaşında. benimkiler gibi sert lacivert değil. Parmağımdaki yüzük 22 ayar altın. ama hayatta bazı şeyleri böyle elde edemeyeceğimin farkındayım. Neden bilmem. Bu yüzüğü çok seviyorum. tatlı ve yumuşak bir çocuk. yabancı olduğunu hemen anlıyor. iyi gıdayı ve bakımı hiç gizlemiyor. onu konuşurken duyan herkes. kendimi zorlayıp sordum. Ona sordum. insanların bana bakması. ama Rasmus'un küçük Swanny'imi seveceğini bilsem feda etmeyi göze alırdım. Mogens artık on üç yaşında. saçları altın gibi parlak. orada duran otomobilleri gösteriyor. Amerikalıların dediği gibi. Neyse. buna rağmen görünüşünü beğenmiyor! Sonunda kabul etti. Oğlanlar küçükken pek onların farkına varmazdı. baş döndürecek kadar güzel. Kız daha üç haftalık. sana bir kürk manto alacağım.onun birini sevdiğini görmek o kadar değişik ki. ama onlarla hiç futbol ya da kriket oynamadı. oysa oğlanlar bundan hoşlanırdı. Yüzüğün 500 pound'a mal olduğunu söylüyor. bunu da nereden çıkarıyormuşum. Bu sözünü ona hiç unutturmayacağım. Nedenini düşünemiyorum bile. Bazı kadınlar gibi elbiselere fazla önem verdiğimi sanmıyorum. oğullan var diye gururlanırdı ama hepsi buydu. ilk önce bunun saçma olduğunu söyledi.Rasmus titrediğimi gördü ve duymayı hayal bile edemeyeceğim bir şey söyledi: . Aralarına beyaz tilki kürkü işlenmiş Acem koyun postu.Ne yapacağımı söyleyeyim. ama hiç olmazsa kelimeleri yanlış anlaşılacak gibi telaffuz etmiyorum. Marie doğduğundan beri daha da kötüleşti ya da öyle görünüyor.

üstelik bir kız babasını bu açıdan hiç tanımaz ki.Rasmus'un ise bir köpeği kovar gibi elini ittiğini gördüğümde. 28 temmuz 1911 Küçük Swanny'nin doğum günü. bundan sonra heykeltıraşlık çıkarsa hiç şaşırmayacağım. çünkü böylesi iltifatlar başını döndürebilir. benzin kokuyor. En son isteği cam üflemek. gerçek kiremitlerle kaplı bir çatısı olan bir kulübe yaptı. Anladığım kadarıyla ona çekici gelen şey. erkeklerin ise dışarda olmasını gerektiren bir kural var. Doğu'da haremlere kapatılan kadınları duyduğumuzda öfkelenip yumruklarımızı sıkıyoruz ama burada neyin farklı olduğunu görmekte doğrusu zorlanıyorum. Tabiî ki evden çıkıyorum. Onun değişik birisi olduğunu yazmak istiyorum. Sonunda dün atölyeye gittim ve oğullarının kaç yaşında olduklarının farkında olup olmadığını sordum. Rasmus'u evin içinde görmek kolay değildir. Belki de Rasmus diğer erkeklerden pek de farklı değildir. Onda gerçekten sevmediği nedir? Böyle düşünmeye başladığımda korkuyorum. Eve döndüğünde. Rasmus ise dışında yaşıyoruz. oysa genellikle ona böyle bir davranışta bulunmamaya çalışırım. . Benzinin değişik bir kokusu var. Kulübeyi ne kadar beğendiğimi saklayamadım. Rasmus bir karta adını yazmakla yetindi: "Mor ve Far'dan sevgilerle.ben evin içinde. bir saat boyunca adamın taşı işlemesini izledi. South Mill Fields'ta oluyordu. Eğer onunla sabahın sekizi ile akşamın dokuzu arasında bir şey konuşmak istersem. Bahçenin bitiminde. Bütün bunlar çevredeki en sıkıcı yerde. biraz acı. mideni bulandırıp başını döndürecek bir koku. Marie kucağımda kıpır kıpır oynarken. ama bunu nasıl bilebilirim? Hayatım boyunca sadece bir tek erkekle birlikte oldum. bir sürü de aleti var. Bugün otomobile binip küçük Swanny'yi doğum günü gezisine çıkardığımızda. ya iş konuşmalarından birinin ortasına dalmam ya da atölyesine kadar gitmem gerekiyor. atölyeye çevirdiği bir kulübe var. "Biz" diyorum ama aslında bebeği alan ve o görmeden eve saklayan benim. ama doğrusu da bu. Sanki kadınların evin içinde. Aslında evdeki Danua yavrusu Bjfrn'ün daha çok farkında. Aslında ilginç. O kulübede motorları parçalara ayırıp tekrar bir araya getirerek saatler geçiriyor. Đçine bir otomobil konacak kadar büyük. Her zaman yapmak ya da imal etmek istediği şeylerden bahseder. bu gibi düşünceleri kafamdan atmaya çalışıyorum. oğlanlar için Nuh'un gemisini yapmayı düşündü. Genellikle babasının en iyi yanlarını ya da görmek istediği tarafını görür." Uzun zamandan beri bu günlüğe Rasmus'la ilgili bir şevler yazmak niyetindeydim. Ona hediye olarak gerçek boyda ve gerçek saçlı bir bebek aldık. Bugün altı yaşında. Bjfrn için bunun yanında penceresi. sokağa çıkıp yürüyorum. ne kadar yıkanırsa yıkansın. kaçıyorum. içimden onu öldürmek geliyor. sanki demiri eritseler nasıl kokmasını beklersen. motorlarıyla burada oynuyor. bir tek erkekle evlendim. Rasmus da bunu böyle anlıyor. "Dışarıda çok kaldın" diyor ya da "Evde yapacak bir işin yok mu?" Bjfrn'ün kulübesini bitirdiğinde. Biraz uzun solusan. öyle. kaçırmıyorum. bütün o hayvanları oyarak yapmaktı. Atölyede bir tezgâhı. dev gibi bir duvarcının çalıştığı bir boşlukta otomobili durdurdu.

dedim. 5 mart 1912 Hansine'ye kur yapan bir adam var. Ona bir şey anlatılmasından hiç hoşlanmaz. sanki dokunsam ağlayacakmış gibi oldu. erkek. dedi. demiryollarında çalışıyor. Bu söylediği Danca ve oldukça komikti. konuyu değiştirerek oğlanlardan bahsederken neden Jack ve Ken demediğimi sordu. ama düşününce Kopenhag'da da bir erkek arkadaşının olduğunu hatırladım. gelip bir sormak istedim. Hiç kötü davranmadın. "Kadın bizim sokaktaki bir evde mi çalışıyor. Đkimiz de soru soruyoruz. dedi.Eğer bir şeyler yapmak istiyorsan. Bu sabah benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi. öyle değil mi?" .Evde yapacak bir şeyin yok mu? diye sordu. ama cevap vermiyoruz. Belki unutmuşsundur diye söylüyorum. Đngiltere'ye o denli çılgıncasına âşık ki. sadece şaşırdım. . çünkü bunu daha birkaç hafta önce küçük Swanny'den duymuştum. Gülmemek için kendimi tuttum. Adı ne? . ama kulaklarıma inanmakta güçlük çektim. "Hansine dedi ki. . Bana "lille Mor" diyor ki. dedim. . Tabii onunla alay ettiğimi düşündü. hep yaptığı gibi önlüğünü ellerinin arasında buruşturup çekiştirmeye başladı. Sizin için komik görünmeyebilir. Konuşmalarımız böyledir. bu kez de öyle oldu. Çok acımasız olduğumu düşünüyor. neden Swanny'ye bir bebek evi yapmıyorsun? Cevap vermedi. Öyle düşündüğünü biliyorum.Buraya böylesine saçma sorular sorarak aklımı karıştırmaya mı geldin? Benimle hep böyle sıcak konuşur. Mogens on üç yaşında. ne istediğini sorunca da bir arkadaşını çay içmek üzere mutfağa davet etmek için izin istedi. niyetim alay etmek falan değil. Knud da on bir. . hiç. Hiç böyle bir şey aklıma gelmemişti. onun için her şeyin Đngiliz olması şart. belli ki bir şeye şaşırmıştım. aptallaşma. Şimdi farkına vardım.Bebek oyuncakları yaparak zamanını boşa harcamadan önce.Sam Cropper. Tabiî ki bir kadından. kendimi gülmekten alamadım. "Lille Mor" dedi. kendi gibi bir hizmetçiden söz ettiğini sandım. dedim.Kadın değil.. 'Annen bazen çok acımasız olabiliyor'. Hansine?" diye sorunca şaşırıp kızardı. . Yıllardır bu çeşit arkadaşları olmuştu. yine de dudaklarımın oynadığını gördü.Hadi hadi. bu da pek hoşuma gidiyor. Tabiî ki onu çaya çağırabilirsin. ben de ona bana hiç kötü davranmadığını söyledim.

Orada. bana hep koyun budunun ön kısmını hatırlatır. yemek salonuna gönderilenlerden daha güzel görünen pastalardan yiyordu. Bazen olabilirim. insanlara -özellikle erkeklere. Eğer hamalsa. Emily görünürde yoktu. Bir kadının sarışın ve mavi gözlü olduğunu söylediğinizde. Ne var ki böyle davranamayacağımın farkındaydım. önlüğünü de bir yerlere saklamıştı.güzel olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Ama bugün kızımı dışarı kendim çıkardım. Genellikle gösterişsiz olanlardan tercih ederler. eminim bütün kadınlar bavullarını onun taşımasını istiyordur. Yine de onu çekici bulan adamı merak etmekten kendimi alamadım. Beni görünce oldukça şaşırdılar. evin hanımı olduğumu unutmamasını. Bunu bir kitapta okumuştum. . eline de bir fincan çayla reçelli bir dilim ekmek tutuşturulmuştu. bir daha böyle bir şey yaparsa kendisine iş arayabileceğini söylemeyi düşündüm. Hansine ve ben birbirimizi uzun zamandır tanıyorduk. Zavallı Emily bulaşıkhaneye hapsolmuş. Bazen buna daha fazla dayanamıyorum. Suratı geniş ve yuvarlaktır. saat dörtte de Swanny'yi yatağa bırakırken bir fincan da çay getirdi. burnu da çorba kaşığına benziyor. Đlginçtir. iyi kitap ödünç alacağım. doğrusu merak ediyorum. Ama bence yüz hatları çok daha önemli. Küçük Marie yemek sandalyesinden gülerek ve kaşığını sallayarak dört bu yana yemek saçtığından yemek odasındaki eşyaların üzerine kılıflar dikmemiz gerekti. sessiz tavşanlar gibi oturuyorlardı 2 haziran 1913 . ama gerçekte hiç de böyle değildir. dedim ama için için köpürüyordum. yakışıklı erkeklerin güzel kız peşinde olmaları beklenir. Kedi gibi bakıyor. birlikte epey şey geçirmiştik. Önce Hansine'yi çağırıp kızıma böyle bir şey söylemeye nasıl cesaret ettiğini sormayı. Yani benim bazen acımasız ve kötü olduğumu düşünüyorsa. öyle de olması gerekirdi. Đnsanlar da bana hep iyi davranmadılar. başka yerde yemek vermesi için zile basıp Emily'yi çağırıyorum. Bu nedenle halk kütüphanesine üye olup. belki de haklıdır. Swanny'yi okuldan alıp geldi. Hansine her zamankinden de fazla kızardı. Hansine benim verdiğim ipekli bluzlardan birini giymiş. Oysa Hansine'nin ağzı kahve fincanına. genellikle aldığını verirsin. Küçük Marie'yi kucağına bıraktım ve tekrar mutfaktan geçtim. Hansine de başparmağını geriye doğru kıvırarak gösterdi: . Hemen onunla tanışmak istiyorlar. Demiryolunda ne iş yapıyor. satın aldığım da fazla hoşlanmadığım bir kitapta.- Sanmıyorum. bence de yazık olur.Emily nerede? diye sordum Đngilizce. Hansine uzun boylu ve yakışıklı bir erkekle mutfak masasının yarımda oturmuş çay içiyor. hele o koşullarda. Madam. Bu Cropper ünlü bir Đngiliz hukukçusu olan Edward Marshall Hall'a benziyordu Sıradan bir işçi için fazla dik ve seçkin görünüyordu. Sanki Đngilizlerin deyimiyle iri ve güçlü bir köylü kadını gibi. sevgilim.

biliyorum yas tutmamı isteyecek. O bir bey değil. zevklerimi. sekiz yıldan sonra okumam da gerekir. Benden başka kimse kitap okumuyor. Öyle sanıyorum ki teyzenin beni görüp de konuşma biçimimi. Yine de oyuna devam ettim. ahlak kurallarının ne olduğunu biliyordum. Đzinli olduğu öğleden sonra sürekli olarak buluşuyorlar. sadece Hansine'nin talibi. giyimimi. Her şeyden önce. Đlk defa bu evde ne kadar az kitap olduğunun farkına vardım." Kıpkırmızı oldu. Reddetmeyeceğim. ne demek istediğini anlamamış gibi. Asta? diye sordu. Öte yandan da. Daha sonra yüzüne. Danimarka ordusunda subay olan kuzenimden. kendi kendimi üzeceğim. her Đngiliz gibi bir işçiyi soylu bir beyden . zaman anıları soluklaştırıyor.Bu sabah Ejnar'dan. "Kimi kastettiğini anladım. olabildiğince komikliğe ihtiyacım var. Ejnar. Rasmus bile. Frederikke Teyze'nin. Charles Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş bütün eserleri koleksiyonunu bana bıraktığını söylüyor. ilk önce bunu yazmamaya karar vermiştim. oysa o beni çok sevdiğini. "Kendi içinden çık. Đyi Đngilizce okuyorum. Başlangıçta. yine de hiçbir zaman ana dilinde okumak gibi olmayacak. teyzenin öldüğünü öğrendiğim gün gülmenin doğru olmayacağını düşündüğümden. Böyle devam edersem. Hackney'de oturduğumuz sırada tanıdığımız Lutherci papaza benzeyen vaiz maskesini taktı. Öleni sevmedikçe yas tutmak bence yalancılık gibi bir şey. Rasmus. sanki gözümün önünde bir ışık çakmışçasına 'Tamam" dedim. galiba ona söylemeyeceğim. tahmin ettim. benim hiç doğurmadığı kızı olduğumu söylerdi. Yazmam gereken çok eğlenceli bir şey oldu. Emily gibi çoğu Đngiliz'den daha iyi okuduğumun farkındayım. Bana telgraf çekseydi daha iyi olurdu. onun gibi akıllı. dolu ve önemli bir mühendisin beni kıskanacağına inanmamı istemez. Her neyse. Asta" derdi hep. Daha doğrusu.Dün bahçede karşılaştığım uzun boylu bey. Frederikke Teyze'nin öldüğünü bildiren bir mektup aldım. Cropper'ı evde üç kez görene kadar tek kelime etmedi. Ona ait olup da isteyebileceğim tek şey o kitaplardı. davranışlarımı. Kitaplar benim olduğu için memnunum. kötülük yapacak fırsat bulamadığım ve korkaklığım yüzünden iyi göründüm.Arkadaşın kim. Teyzeyi sevmedim. . Ama bu da çok aptalca olacaktı. neredeyse suçlu gibi davrandım. Eğer Rasmus'a söylersem. Frederikke Teyze'yi görmeyeli dokuz yıl oldu. Birinin sürekli olarak ötekine ne yapması gerektiğini söylediği. Cropper'ın da buraya tahminimden daha sık geldiğini düşünüyorum. En sonunda. hele hele ahlak anlayışımı eleştirmediği tek bir gün bile olmamıştır. yine de bütün o yolu tepip cenazeye katılmayı istemezdim. Üstelik. Onun için Hansine hakkında yazacağım. teyzenin o tekdüze konuşmasıyla da söylediği gibi hep kendini düşünmenin de bir yararı yok. O zaman anladım. Şu anda Cropper'la birlikte dışarı çıkıyorlar. Rasmus. . tavsiye edip vaaz verdiği bir ilişkide sevginin ayakta kalması çok güç.Ne arkadaşı? . oysa ben yaz günü siyahlara bürünmek niyetinde değilim. Çok gelişmiş bir ahlak anlayışım olmamakla birlikte. Eğer ciddi olsaydım bunu şimdi değil iki hafta önce. insanların ne yaptıklarını görmeyen hatta insanların varlığından bile haberi olmayan Rasmus bile Cropper'ın farkında. teyzenin gerçekten öldüğü gün yapmam gerekirdi.

hep saklayacağım. Bir telefon.üzerine de "Mor" yazmış. eline geçeni yırtıp oyun oynuyor. Cropper. hepsi hediye verdiler: Mogens'ten domuz derisi bir kese içinde bir makas. "Nasıl. Hansine'ye giderek "Mor yere düştü. Hatırlayacak kadar sevmiyorsa. Daha önce hiç görmediğim bu aleti fotoğraflarından tanıdım. yakında orta yaşlı olacağım. çünkü bütün hediyeler içinde evde yapılan. Bütün çocuklarımın içinde en yaramazı o. elbiseleri dışında hiç de işçiye benzemiyor. dedi. bir saniye bile rahat durmuyor.ayırt edebilmek zorunda olduğunun da farkındadır. Rasmus akşam yemeğinden biraz önce. oysa ondan bahsedildiğini hiç duymadı. Bugün otuz üç yaşındayım. Bu hediyeyi kalem uçlarını temizlemek için kullanmayacağım. "Gelecek cuma ne var. dedi. Kendi eliyle diktiği bir kalem bezi. Aslında yazarken görmedi. eğer babamın dediği gibi hayat yetmiş yılsa. beni odamda sakince oturur ve bu günlüğü yazar buldu. ama sen de kullanabilirsin. sevgiyle hazırlanan tek hediye onunki. böylesi daha iyi. Bir saat boyunca surat astı.Yani bunu kim kullanacak? Đş için buna ihtiyacım olacak. yarını unutmadın. onun bir kusur işlemesi imkânsız. Bu öğleden sonra korkunç bir şey yaptı. değil mi?" Bunu yapacak kadar alçalmayı kabul edemem. Harisine korku içinde merdivenleri tırmandı. ortasına kırmızı bir gül işlenmiş -en sevdiğim çiçeğin gül olduğunu biliyor. elinde bir aletle çıkageldi. Roper'ı taklit ettiğimi düşünüyor. 6 temmuz 1913 Yine doğum günüm. Knud'dan gümüş bir kutu içinde üzerlerine "A" işlenmiş iki mendil. Evans kocasına doğum günü ve evlenme yıldönümünü unutma fırsatı tanımadığını. Hızla düşündüğünü görebiliyordum: . Rasmus her zamanki gibi unuttu. .Tabiî. Kapı komşum Mrs. Sanırım Rasmus benim Mrs. Neyse. biliyorsun değil mi. o yüzden beni . Sanırım Hansine çocukları uyardı. Rasmus'a hatırlatmaya cesaret edemez. "Milyonlarca teşekkür" dedim. çünkü defteri hemen çekmeceye attım.Bu benim doğum günü hediyem mi? diye sordum. Geçen hafta sinemada izleyip kullanmaya can attığım cümleyi hatırladım. gözleri kapalı ve konuşmuyor" dedi. birkaç gün öncesinden hatırlattığını söylüyor. sevdin mi?" . son yüksüğümü deldiğimden Marie'den yeni bir yüksük. Bir tek Marie dışında tabiî. "Đşte senin için" dedi. Swanny'nin hediyesini uzun uzun yazabilmek için sona bıraktım. Doğru. mor bir keçenin kenarlarını işlemiş. Bu haldeyken onunla konuşmaya çalışan zavallı çocuklara acıyorum. Sevgilim?" ya da "Gelecek perşembeyi unutmadın. unutsun daha Đyi.

yaşayacağım evin seçiminde söz sahibi olmak isterdim. Sanırım Marie bu oyunu ilgi çekmek için uydurdu. Üstelik bir mezarlığın yanında oturmak da istemiyordum. Dokuzuncu bölüm . Yine de yalan söyleyip kurtulması doğru olmaz. Diğer evlilikler hakkında fazla bir bilgim olmasa da kol kola yürürken gördüğüm çiftlerden ya da Rasmus'un otomobil sattığı insanların evini ziyaret ettiğimde gördüklerimden. Sanki bir macera gibi. Bir doğum günü daha geçti! 20 eylül 1913 Taşınacağız. Küçük çocukların annelerinin bir şey yazmasından ya da okumasından pek hoşlanmadıklarını öğrenmiş oldum. Şiddetli bir tokat atıp genç gözdesinin yaptıklarını Rasmus'a anlattım. Hemen West Hill çevresindeki eski köyü ve o korkunç eski evleri düşündüm. sanki bu kez doğru seçim yapmıştı. Highgate. Ama hayır. anlayamadıkları bu davranışların onları dışarıda bıraktığına inanıyorlar. Yine de bir erkeğin on altı yıldır evli olduğu bir kadına yeni bir ev aldığını. Nerede? diye sordum. paket yapmayı. iki yıl ve beş aylık bir kızın böyle bir şey yapması için ne kadar akıllı olması gerektiğini söylemek oldu. Kendi yapamadıkları. Yine bir çocuk ya da aptal muamelesi görmemek. Aslında. fazla dert etmiyorum. özellikle de yeni evdeki ilk geceyi çok seviyorum. Onu çok neden onu sevdiğini merak ediyorum. O yaştaki halime tıpatıp benziyor. bir ay içinde taşınmak zorunda olduklarım söylemesini kabul edemiyorum. fırlak elmacık kemiklerimi ve ince dudaklarımı da almış. saçları da ıslak kum renginde. Sevgili kocam bunu bu sabah bildirdi. toparlanmayı. taşınmaktan hoşlandığım için. Taşınmayı. karı ve kocanın bazı şeyleri birlikte yaptığı evlilikler olduğundan eminim. Tavuskuşu mavisi gözlerimi. değişikliği.sakin sakin oturup pencereden dışarı bakarken buldu. Padanaram adlı büyük ve yeni bir ev. Belki de o insanlar da hiçbir konuda diğerinin düşüncesini öğrenme zahmetine girmiyordur. Tek cevabı. büyüdüğünde de tıpkı bana benzeyecek. Shepherds Hill'de.

Cary'nin bile bunu böyle kabul edeceğini düşünüyorum. yaptığım daha çok yapıcı firar denilen bir şeydi. cesaretine hayran oldum. son bir öneri de kitapları kasete kaydetmekten söz ediyordu. lütfen telefonu kapama.Cary. Yine de neden aradığını bilmeden de mutlu yaşayabileceğime karar verdim. Cary telefon etti. Swanny'nin iki hafta önceki ölümünden bu yana eve gelen başsağlığı mektuplarından koca bir yığın oluşmuştu Ölümünden bir yıl öncesine kadar Swanny'nin haftada üç gün gelen bir sekreteri vardı. yine de öyle olmaya çok yaklaşmıştı. Đstemediği sürece kimseyi başkasının elinden alamazsınız. çok daha sonra da boşandılar. . Evden çıkan ben oldum. ancak Swanny'nin ilk krizinden sonra işi bıraktı. Cary gözünü ona dikti ve aldı. BBC'de çalışıyordu. şimdi yakalandığını düşünüp telefonu kapatacaksın ama lütfen. Daniel. Sesim bana bile fazla çatlak geldi. yani fazla arkadaşı yoktu demek istiyorum. daha doğrusu annesinin binlerce hayranı vardı. Annemin son nişanlısının oğlu Psikiyatr Daniel Blain'le beş yıldır birlikte yaşıyorduk. Daniel ve Cary daha sonra evlendiler. Swanny de hayranları için annesini temsil ediyordu. "başucu kitabı" olarak da okunmuştu. Ağzım kurumuştu.1960'ların sonuna doğru. imzasını bile atacak durumda değildi. Đnsanlar kapılacak. bunun cevabı hazır. Onu terk etmedim. oturup işe giriştim. bu kadın Swanny'nin yazışmalarını takip ederdi. Zaman zaman Gary'den bahsedildiğini duydum. Oldukça başarılı bir yapımcı oldu. Günlükler uzun zamandan beri televizyona uyarlanıp çekilmiş. Sevgilimi elimden alıp evlendi. Hâlâ o nefes nefese ders verir sesiyle konuşuyordu. . oysa binlerce hayranı vardı. Genellikle de adım televizyon dizilerinde gördüm. Artık Swanny bir mektupta yazılanları anlamak bu yana. Beni arayan oydu. Üstelik imzasını hangi adla atacaktı ki? Benimsediği o ikinci kişilikten sonra. Swanny'nin çok tanıdığı yoktu. Bir okuyucuya teşekkür etmek -genellikle hepsi de kadındı-başsağlığı dilekleri için teşekkürlerimi iletip günlüklerin yayımına devam edileceğine söz veren yüzüncü kartı yazmıştım ki. bunu anlatmak için başka bir yol yok.. Biliyorum. Cary Oliver'ı Đlk tanıdığımda.Mesajımı aldın ve benden nefret ediyorsun. telefonda heyecanlı bir ifadeyle düşüncesini açıkladığı o geceden bu yana hiç işitmemiştim: "Ne kadar da yakışıklı!" Telefonuna cevap vermedim. .. On beş yıl çok uzun değil. Onu sevdiğim tek erkek olarak adlandırmak abartılı olur. Dürüst davranıp ne istediğini merak ettiğimi söylemeliyim. telefonu yüzüne kapatmayacağım. ödünç alınacak. böyle alanen sadece geçen bir gece gibi. Eğer beni gerçekten sevmiş olsaydı. Belki de sevmedi. Oldukça cesur ve dramatik olduğunun farkındayım. Ne var ki telesekreterde duyduğum sesi on beş yıldır. Amerika'ya gidip kayboldu. insanların özgür iradeleri vardır. ötekinin imzasını atmak isteyebilir miydi? Kısacası benden başka mektupları cevaplayacak kimse yoktu. çalınacak ya da terk edilecek eşya değildir.

rahat bir nefes daha alacağını. . daha iyi olmaz mı? Önce bunu halledelim.- Konuşacak mısın? . Farkında bile değildim. . Önce her şeyin iyi olduğunu söylemeni istiyorum.Eğer bilmiyorsan.Birinci günlükte kayıp bir bölüm var. Düşünüyordum. "Daniel şimdi seni duymalıydı" diye. Benden istediğin bir şey var. yakalanmakla ne demek istedi? Evin dışındaydım. zor bir dönem.Tabiî var. Cary.Peki. .Oh. beni bağışladın mı? . hiç olmazsa benim de bir fırsatım olacak demek. Ann? Gerçekten. Haydi. Ann. diye devam ettim. Daha sonra konuştu: .Ne? . Duyduğum nefes. seni bağışladım. Bağışlanmak istiyorum. öyle değil mi? .Önce bana yayımlanmamış günlüklere göz atmayı yasaklayıp yasaklamadığını söyle. Cevap vermedi ama telefon sessiz değildi. bir kedinin mırıltısını andırıyordu. . Bağışlanmış olmanın tadına varırmışçasına bir süre bekledi. Düşündüm. Orada olması gerekirken olmayan bir şey mi var? . Dikkatle konuştum: Konuşmayalı çok uzun zaman oldu.Eksik parça mı? Bunu ilk kez duyuyorum. Bir çocuk gibiyim. şaşırt beni.Benden ne istediğini söylesen. bunu sen de biliyorsun.Konuşuyorum. . . Söylemiştim. ama bir şey söylemedim.Kendi prodüksiyonlarından birinde iş bulabilirsin. eksik bölüm. Bunu kimsenin görmesine izin verdin mi? . Oldukça başarılısın. telesekreteri de devre dışı bırakmıştım. Şimdi benden ne istediğini söyle.Değil miydin? . Artık nasıl derler temiz bir sayfayla başlamak istiyorum. Gerçekten de şaşırttı.Neden bahsettiğini anlamıyorum. Tamam mı? Gerçekten de bağışlayabiliyor musun. onun adını anmak istemiyordum. bir çocuk gibi davrandığımı düşündüğünü biliyorum.

televizyona konuk oluyor. Hansine.. karısı ve kayınvalidesidir. . radyo programlarına çıkıyor.Roper. hani hizmetçi. Özür dilerim. ne var ki hayattayken. dedi. Asta'nın gerçek kızı olup olmadığı konusunun o kadar da önemli görülmeyeceği açıktı. onun elinde bulunan ve henüz yayımlanmamış günlüklere dönecekti. ne olabileceğini sordum. Swanny onun aracısı.Swanny Kjær. Hansine eve gelir ve komşu evde ya da arka sokaktaki evlerden birinde çalışan bir hizmetçiyle tanıştığım anlatır. kelime kelime.. . şeyin hakkında bir bölüm var. . Tabiî gidebilirdim. Yakında daha da çoğalacaklardı. neden söz ettiğini anlamadığımı söyledim.Teyzemin bebekliğiyle ilgili olup yayımlanmamış tek bir nokta bile kalmadığından eminim. neydi adı.Ann. tercümanı gibi görülüyordu. . toplumun ilgisi ona değil.. evinde çalıştığı insanlar Roper. Đnsanların ilgisini çeken Asta'ydı.Teyzenin bebekliği mi? Ann. buluşabilir miyiz? Gelebilir misin? Dayanabilir misin? Bir an düşünüp gidebileceğime karar verdim. . Đşte bu! Gerçekten de bunları bilmiyor muydun? .Asta'da. onun bir şekilde akraba olduğunu biliyordum.Evet. dergilerde mülakatları yayımlanıyordu. Ne de olsa Swanny ünlü bir kişi olmuştu. Roper hakkında bir dizi yapmak istiyorum. Sanırım öyle. senin teyzen kim? Senin teyzenin kim olduğunu bilmiyorum bile.. ama teyzen olabileceğini hiç düşünmedim. bir anlamda sözcüsü. Yine de Cary'nin bilmek istediği şeyin Swanny'nin doğumuyla ilgili olduğunu anladım.Sonra. Anlaşılan kendimi farkında olmadan bu konuya fazlasıyla kaptırmıştım. Şimdi öldüğüne göre. . birinci cildin hemen başlarında.Yine de bana ne konuda olduğunu anlat. isteğinin Swanny'nin kökeni ile ilgili olmasıydı. . tabiî. Hansine'yle çay içmeye gelen kadın ve çalıştığı evdeki insanlar hakkında daha fazla bilgi verir. . Bebekliğinde ne var? Umarım bu konuda paparazzilerin saldırısına uğramadın? Bu konunun ne olduğunu. . . Büyük bir samimiyetle.Aman Tanrım. en ilginç olanı.Ne istediğini biraz sonra belli etti. satır satır ezberlediğimi varsayıyordu. Belki de ilk kez birisi benimle konuşurken bütün günlüklerin içeriğini bildiğimi. Đşte.

Ne yani.Söylediği adlar bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Swanny'nin doğumundan iki gün önce. bir süre bu adı daha önce nerede duyduğumu düşündüm. Hyde" diyordu. Sonra. kendimi "Asta buna ne tepki gösterir?" diye düşünürken buldum. Kendi kökleriyle ilgili araştırmasını sürdürürken. Mrs. aşağı tabakadan bir değil. 30 ağustosa kadar bir şey yazılmamıştı. bir doktor ha? Aptal Karoline gibi bir çiftlik hayvanından farksız o köylü Fink'in torunu! Morfar'ın kendisinin de bir ağıldan (hem de birçok açıdan) gelmiş olmasının fazla bir önemi yoktu. çarşamba günlerini başka türlü doldurmayı. Anlaşılan Asta konuyla fazla ilgilenmemişti. bazen haftalar boyunca yazmadığı da oluyordu. Gerçek bir züppeydi. Bütün bunlar. Tıpkı tabiatın boşluktan nefret etmesi gibi. Kendi Asta cildimi buldum. günlük telefon konuşmalarını yapmamayı öğrenmişti. . Mektup birkaç paragraflıktı. 15 ekim tarihinin altında "Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamla" ilgili bir bölüm okudum. Mektubu okumaya başlamadan. Asta da defterine her gün yazmamıştı. Daha sonra. sadece Cary'yle iki gün sonra buluşmak üzere sözleştik. kucağında bir bebekle bir kadının çıktığını gördüğünü yazıyordu.. 1943 yılında doğmuştu. Asıl ilgimi çeken bir sonraki mektup oldu. Paul Sellway adlı birinden geliyordu. Sellway. Şimdi düşündükçe nasıl olup da daha fazla bilgi istemediğime şaşıyorum. Ben de öyle. Bu isim bana bir şeyler söylemek istiyordu. Paul Sellway'in bir doktor (derin saygı duyduğu ama sevmediği bir unvan) olduğunu öğrenince inanmayacaktı. Nedendir bilmem. ama ne olduğunu çıkaramadım. Ne bir açıklama ne de ayrıntı. yani Hansine Fink'in torunuydu. Swanny çok daha değişik düşünürdü. Kız kardeşinin ölmüş olduğunu kabullenip alışmıştı. Annemin ölümünden aşağı yukarı iki yıl sonra. Bütün fark. cahil Hansine'nin torunu. Roper değil. anneannesinin ölümünden hemen sonra tanıştığını hatırlıyordu. Daha sonra Asta bu insanların oturduğu sokağa gittiğini. Sokakta düşen yaşlı adam. yani o zaman. Joan (kızlık soyadı Cropper) ve Ronald Sellway'in oğullarıydı. karısı ve karısının annesinden söz ediliyordu. Hizmetçi ev sahibinden bahsederken "hanımım. 26 temmuz 1905 günü yazılanlardı. böyle davranmasının nedenini açıklayamıyordu. Maureen'in. ancak yine isim yoktu. Ken'in karısının bir akrabası bir Sellway'le evlenmemiş miydi? Daha fazla düşünmeden mektubu okumaya giriştim. P. Sellway. Onunla küçük bir çocukken. Swanny de annemin ölümüyle doğan boşluğu kendi kökeniyle ilgili endişeleriyle doldurdu. Günlüklerde boşluklar olur. evinde çalışan diğer insanlarla ilgili bölümleri gördüm. ama kim olduğunu anlamak için sonuncu paragrafa kadar okumak gerekiyordu. Hansine'nin arkadaşı. Merak. Sellway. iki kuşaktır uzaklaşmış olmaktaydı. Mektubunu antetli kâğıda yazmıştı: Dr. Bir adam. evlerine baktığını. Mrs. adresi de Londra E8'di.. Hansine'nin kızına da gitmişti. Teyzemin ölümünden sonra acımı paylaşmak istediğini belirtiyordu. G. Hepsi bu kadardı. ilk sayfalarını okudumRoper diye birisinden bahis yoktu. hepsi bu. daha önce böyle bir boşluk görmediğim için şaşırmıştım. telefonu kaparken başladı. gerçek züppelerin büyük çoğunluğu gibi. ama aklıma gelmedi işte.

. Hansine'nin de Westerby çocukları arasında en sevdiğiydi.Asta'dan sadece birkaç ay daha büyük olmasına rağmen Harisine ellilerin başlarında ölmüştü. Yine kendi sıkıntılarını kendi yarattığı bir döneme girmişti. ne cevap aldığını açıkladı. Sonunda. Oğlumla konuşmanız daha iyi olur. iri kemikli ve sıskaydı.Ben de yoktum. Sellway sürekli. Joan Sellway'e Swanny'ye verilecek bir emanet bırakmıştı. Belki de Hansine. kocası öldükten sonra tek dayanak gördüğü oğluna anlatmasını istiyordu. Swanny'ye sadece soğuk davrandı. kişiliğinden söz ederken başkalarından duyduğuma dayanmak benim için. diyordu Mrs. Asta'nın vermediği anne sevgisini göstermeye hazır. . büyük mavi gözleri. Swanny'nin bütün bunları oğluna. Aslında bunu herkes yapabilirdi. Swanny'nin. Swanny eski telefon numarasını aramış. özellikle de benim için yanlış olur. iyi huylu ve güvenilir bir kadındı. Yani annemin yanında çalıştığı dönemle ilgili demek istiyorum. işimden dolayı bana özel dedektif muamelesi yapan sadece Swanny değildi. karşısına Sellway'lerin şimdi nerede oturduklarından habersiz bir yabancı çıkmıştı. Swanny'nin Paul Sellway'le tanışmasının bu ölümün hemen sonrasına rastladığını düşünüyorum. deneyimlerimden yararlanamam. Oğlu. . Joan'ı hem bulmak istediğini hem de bulmamayı tercih edeceğini anlamak gerekir. şimdi unuttuğum bir nedenle Hansine'nin kızını ziyarete gittiğini hayal meyal hatırlıyorum. Onu bulma görevi bana verildi. Sonra Swanny onu görmeye gitmişti. Asta'nın her işe yarar hizmetçisi güler yüzlü. Ne olursa olsun. Onunla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Swanny o dönemde doğmamış oğlunun bütün bunları nasıl bileceğini sorunca da cevabı yine hazırdı. açık renk saçlı bir kadındı. Swanny'ye cevabı "Neden söz ettiğinizi bilmiyorum" veya "Söylediklerinizi anlamıyorum" oldu. güçlü ve becerikli elleri vardı. ama bu o kadar da kolay olmamıştı. Ya da en azından Swanny onu öyle hatırlıyordu. yerinin nasıl belirleneceğini biliyor olmalıydım. Swanny onunla Hansine arasında hiçbir benzerlik bulamamıştı. hiç de güç bir şey değildi. Swanny'nin Hansine'nin cenaze törenine değil -ne annem ne de Asta gitmişticenazeden birkaç gün sonra. Anlatmadı. Joan Sellway ya da kocası Ronald Sellway'in Londra telefon rehberinde bulunmamalarının nedeni. Şimdi Joan Sellway hakkında söylediklerime dikkat etmem gerekiyor. sanki çılgınlık gösterisini ciddiye almak için büyük bir çaba harcıyormuş gibi. Birinin nasıl bulunacağını. Gerçeği öğrenmek istiyor. aynı zamanda da gerçekten çekiniyordu. Swanny Asta'nın gözdesi olduğu kadar. Londra bölgenin dışına taşınmış olmalarıydı. sorunu anlamıyor gözüktü.Sadece annenizin size o dönemle ilgili bir şeyler anlatmış olabileceğini düşünmüştüm. Her şeyden önce Joan Sellway taşınmıştı. gerçek cevabı buldu: "Neden annenize sormuyorsunuz?" Swanny sorduğunu anlattı. mektuptaki Paul Sellway'di tabiî. Onları Borehamwood bölgesel telefon rehberinde buldum. Swanny'nin "tam bir Danimarkalı" dediği. Uzun boylu.

bu kadının annesinin evinde ayak işleriyle uğraşmıştı. bu bilgisizliği sona erdirmek için hiçbir çaba harcamayacağını da görmüştü. Đnsanlara alay konusu olmaya başladığını görüyor ya da gördüğünü sanıyordu. Borehamwood'lu güzel bir evde oturan. çünkü Asta'nın bunaması "bu üzücü olayların" Torben'in de dediği gibi saçmalıktan başka bir şey olmadığını gösterecekti. kendiyle ilgili ve şaşırtacak ölçüde çekiciydi. Annesi. oğullarının cesaretinden. Asta'yı ziyarete gelmişti. gittikçe içine çekilmesinden. ama oturma odasına girdiğinde karşısında Swanny'yi bulmuş. ama ne kadar güzel olduğundan hiç söz etmemişti. Asta bunamışsa. acı karşıdaki dayanıklılığından. Asta'dan iki üç yaş daha küçüktü ama daha çok yıpranmıştı. Swanny'nin kafasına Asta'nın bunaklığı fikrini sokan Torben'di. kibar ve . boyunu kısaltmıştı. elleri sürekli olarak titriyordu. Peki ama annesi kızının. Kapıyı Fraily açmıştı. Annemin ölümünden öncekinden bile daha kötü bir durumdaydı. annesinin mütevazı.Đşte o zaman Swanny. olayları birbirine bağlayamayacak kadar bunayacaktı. oğlu doktor olmak üzere olan kızının kendinden hiç de daha yüksek olmayan bir kadının sorularıyla karşılaşması için ne suç işlemişti? Anlaşılan bu kadın buraya sadece onunla alay etmek. Oğlunun ölüm haberini vermek üzere Padanaram'a. Kim yıpranmamıştı ki? Hâlâ yalnız yaşıyordu. Asta. inatçı. Bütün o süre boyunca yakında Asta'nın da gerçeği açıklayabilecek durumdan çıkmasından korktu. harika bir kardeşi olduğunu söylemişti. Joan Sellway'in davranışlarından. eve ilk geldiği gün o zaman on dört yaşında olan Swanny'ye nasıl bağlandığını anlatırdı. ama artık durması mümkün değildi. Harry Amca'nın Swanny'yi ne kadar sevdiğini. Leyton'a. Asta doksanlarına girmişti. bastırmaya çalıştığı öfkeden. annesinin evlilik öncesi hayati hakkında hiçbir şey duymak istemediğini. ama hepsi de evlenmiş olmalarına karşın Leyton'dan ayrılmamış kızlarının gözetimi ve bakımı altındaydı. Gençliğinde. Ancak geçen yıllar belini bükmüş. bu konuda en az kendi kadar bilgisiz olduğunu. Yüzü soğukta kalmış bir çocuğun pembemsi beyaz rengini almıştı. kaprisli. Swanny daha fazla ısrar etmemesi gerektiğini anlamıştı.cesur ve soylu ölümünden söz ederlerdi. muhteşem -her zaman muhtemelen. ama hâlâ komik. Annesi hizmetçilik yapmıştı. Aslında alışılmış bir şeydi. Đyi ama. Essex Caddesi'ndeki evine gittiğinde onu yalnız bulmuştu. ama aynı zamanda da Joan Sellway'in anlatacak fazla bir şeyi olmadığını. kızına gerçeği anlatabilecek miydi? Harry Amca'ya gitti. böylesi belirtiler yoktu. Aradaki tek fark Harry'nin açık renkli olmasıydı.Ağabeyiniz" demişti Swanny'ye. Artık bir açıklama yapmak istese bile Asta hatıralarından söz edemeyecek. şömineyi yakmış sabah gazetesini de getirmişti. Asta'nın bunadığına inanmak istiyordu. ama her zaman olduğundan farklı görünmüyordu. Swanny hakarete uğramıştı. Parkinson'a yakalanmıştı. Paul Sellway'in büyükbabası Sam Cropper kadar uzun ve yakışıklı biri olmalıydı. Ona göre "bütün bu üzücü olaylar" olarak adlandırdıklarının tek nedeni Asta'nın bunamasıydı. Asta on dakika sonra inene kadar Swanny'yle sohbet etmişti. savaştan sağ dönenlerden bazıları ölen arkadaşlarının evine giderek oğullarının son saatlerinden bahsederek aileyi teselli eder. özellikle de bu konunun kocası ve oğlu önünde tartışılmasından hiç hoşlanmadığını anladı. hiç olmazsa benim görebildiğim ölçüde. Üst katta oturan kızı yemek tepsisini kaldırmış. Swanny. . Swanny. hatta utanılacak kökenini yüzüne vurmak için gelmişti. O dönemde.

Asta'nın ona ne anlattığını hiç öğrenemedi. işte o zaman sorun var demektir. Bunu kendinde görmek zordur. Asta'yla bunca zaman dostluk edebilmek için çok iyi bir dinleyici olmak şarttı. başka çaresi kalmadığını söyledi. Swanny daha bir şey söylemeden. o güzel kızı evlat edindiğini söyleyecek diye bekledim. . Sonra düzeltti. Bak. Asta'yla konuşmaya söz verdi. . Harry Amcayı sorguya çekmesinin Asta'yı çok kızdırdığıydı. Swanny'nin elini tuttu. anne babayı ve çocukları tanıyınca.Sana bir şey söyleyeceğim kızım. birbirimizi iyi tanıdıktan sonra annen ve ben dost olduktan sonra. . iyi bir dinleyiciydi. O gün hiç gelmedi. Göremediğinde. göremiyorum. Benim yüzüme baktığınızda. büyük bir sevgiyle öptü. bana söylemesini bekledim. Hiçbir zaman göremedim.Babamı tanırdınız. Harry Amca'nın Asta'yla ne konuştuğunu. Hiç de Đngiliz olmayan. ama bu safsata. Swanny'nin elini tutup öptü. Hep bir gün gelecek. kendini aynada olduğun gibi göremezsin. Swanny ona her şeyi anlattı. diye kızdı. Konuşulması kolay. Asta'yı tanıyorsunuz. onu böylesine sıkıştırmak. Asta kızın onun olmadığını. Bu yüzden sorun beni şaşırtmadı. Sevgili anneni çok seviyorum. ama Asta'nın sevgisini kazanan bu âdeti nereden aldığım kimse bilmiyordu. bu da beni hep şaşırttı. Sanki benim ve kocamın çocuğundan başka bir şey olabilirmişsin gibi. Bütün ömrüm boyunca akıllı bir çocuğun babasını tanıması gerektiğini işittim. . dedi.Zavallı adam. bunu bana sorman gerekli mi? Ona bunu sormak zorunda olduğunu.Cevabım hayır. onları görebiliyor musunuz? Đçlerinden herhangi birini? Sevgili kızım. Sonunda "Bundan bana bir kelime bile etmedi" dedi. hem de hiç. Rasmus Westerby'yi tanırdınız. şimdi artık bunu söylemenin bir sakıncası yok.neşeliydi. . Swanny. bilmem. Swanny giderken onu. artık nasıl değerlendirirsin. çünkü ne görmek istediğini bilmezsin. ona söylediklerini bana anlatırken gözleri yaşatıyordu. öyle değil mi? Çocuklara baktığında büyükleri. Tek bildiği. Ama diğerlerine bakınca.Ona sadece beni evlat edindiğini bilip bilmediğini sordum. Harry Amca bir dakika kadar suskun kaldı. Asta'nın elini her defasında öperdi. Asta da buna bayılırdı. Swanny ağlamaklıydı: . anne babaya baktığında çocuğu görürsün. dedi Swanny. ama sen onun çocuğu olamayacak kadar güzeldin. . Hayır.Bana da söylemiyor! Bütün bunları uydurmuş olabilir mi? Uydurabilir mi? . lille Swanny.Kalbi hasta yaşlı bir adama böyle soru sorulur mu? Yaptığının tek sonucu onu da çılgın bir kadın olduğuna inandırmak oldu. görürsün.

bunu burada bırakalım.Zavallı. her zaman çocuklarından fazla sevmişti. Asta da "Öyle diyelim. çok rahatsız olduğunu belli ediyordu. Diyelim ki gerçek olmadığını söyledim. O dönemlerde artık biraz daha uzun oturuyordu. O nasıl bilsin? . Mor. ama ben ilk seferden hiç hoşlanmamıştım. Titreyerek Asta'ya baktı. Asta onu gerçekten seviyordu. Onu bir kocadan çok. Hiçbir şey bilmiyordu. Umutsuzluğa düşen. hepsini uydurdum? Swanny titremeye başladı. giderek daha çok titriyordu. ondan. Bunun önemli olmadığını. ama araştırmaktan bir türlü vazgeçemediğini anlata. Swanny'ye sadece üvey annesinin kendini sevmemesi durumunda önemli olabilecek bir şeyin peşini bırakmamasını söyledi. Olan biten bu. zaten hiç gergin olmamıştı. olmadığımı sen söyledin. söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. Oysa o.Neden kabul etmedin? Başını bir tarafa döndürüp. olmaz mı. tabiî. Yıllar geçti. gözlerini tavana dikti.Yani mektubu da sen yazdın? dedi Swanny. "Keşke Harry'nin evlenme teklifini kabul etseydi" diye düşündü.Uygun olmazdı.En yakın arkadaşın da. ama koltuğun ucuna iliştiğinde. bana evlenme teklif etti. Bazen titremesi daha da şiddetlenir. Swanny annesine o kadar sinirlendi ki. şimdi artık bundan bahsetmeyelim. Lütfen biraz mantıklı ol. sürekli oyun oynamak mecburiyetinden sıkıldı. . Bu davranışın insanların gözlerini cennete çevirip Tanrı'dan sabır diledikleri zamandan kalma bir miras olması gerekir. iyi bir kocan. Bir daha evlenmedi. insanlar evlenince çok değişiyor. yalnız bir hayat sürdü. Senin için mesele yok.. Swanny de ona bakma. Swanny bana.Ama değilim. hiçbir şey hatırlamadığını anlattı. dişleri de takırdardı. Oh. Ona neden soruyorsun? Onunla tanıştığımda sen on dört yaşındaydın. o zaman bu kadar aptalca davranmanın anlamı neydi? Sonunda Asta ya son kozunu oynadı ya da başının etinin yenmesinden. lille Swanny? " dedi. Asta'ya gidip gerçeği öğrenmek için soru sormamaya elinden gelen gayreti gösterdiğini. . "Đnsanlarla alay etmekten hoşlanan kötü kalpli bir ihtiyarım ve bütün bunları uydurdum. Swanny o zaman Momor'un yüzüne dalgın ve gururlu bir ifade yerleştiğini anlattı." . Annesine doğumuyla ilgili sorular sorduğunda. kimseyi ilgilendirmediğini. çok zaman önce. Harry birkaç hafta sonra öldü. Hiç olmazsa kendi kocasıyla Leyton'da olacak. .Đyi de bunu bütün dünyanın öğrenmesini istiyorum anlamına gelmez ki. Neden yine riske gireyim? Sana söyleyeyim. . onunla uğraşma sıkıntısından kurtulacaktı. bir arkadaş olarak istedim. elini de diğer yana sallayarak: . güzel bir evin var. Gergin değildi. çok sıkılan insanların yaptığı gibi başını geriye ata. Doğrusunu anlatması için Asta'nın başının etini yedi. Bunu sana daha önce söyleyip söylemediğimi bilmiyorum. her seferinde de Asta değişik cevaplar verdi.

Maureen ve Ken'e misafir gittiğinde çıktı. Onu şaşırtan. Her zamanki araştırıcılığı ve izleyiciliğiyle Finchley'nin meydana çıkışını seyretmişti. Swanny gününün önemli bir bölümünü hastanede. Ken ve Maureen birçok kez Asta'yı evlerine kalmaya davet etmişlerdi. Hampstead banliyö olarak gösterilemezdi. Ken emekliye ayrılınca Baker Sokağı'ndaki evlerinden Twickenham'e taşınmışlardı. o sadece Asta'nın gitmesini istiyordu. Swanny. Hampstead değişikti. Asta'nın verecek fazla bir şevi. En sevdiği oğlu Mads'tı. Ken bunu duyunca Asta'ya kocaman evde kendini yalnız hissediyor olması gerektiğini söyledi. Torben bir kalp krizi geçirmiş. ağabeyinin başka bir amacının olmasından kuşkulandıysa da ne olabileceğini çıkaramadı. -böylelikle de kızkardeşine dinlenme fırsatı vermek istediğini anlattı. böylece rahatsız edilmeden odasını arayabilecekti. Niyeti. onların amaçları Swanny için önemli değildi. Yaptıklarını bana itiraf edebilmek için Asta'nın ölümünden sonrasını beklemek zorunda kalmıştı. Ken ve Maureen'in otomobiline binip gittikten hemen sonra Swanny zaman kaybetmeden üçüncü kata. Swanny bir keresinde çok öfkelenmiş. bir yan bakış. Bence asıl gerçek Ken'in yerine bir kız doğurmak istemesiydi. Asta. Finchley'ye ait olması gereken bölüm hariç. bir tebessüm. Ken ve Maureen ısrarlarını artırdılar. Gülleri diğer çiçeklerden ayırt edebilirdi. her uzvu ve yetisi yerindeydi. Ya da en azından "gerçek para" olarak adlandırılabilecek bir parası. çünkü serada yetiştirilen muzların neye benzediklerini görmek istiyordu. Asta'nın gitmesi için can atıyordu. sadece Garden banliyösü olarak adlandırılan. günlüklerinde de bazen kayın ağaçlarından söz ederdi ama aynı cümlede atkestanesini tanıyamayacağını da itiraf ediyordu. ama Asta'yı gitmeye teşvik etme yanlışına düşmedi. Asta'nın bakımını falan üstlenmiş gibi değildi: bütün diğer doksanlıkların tersine Asta'nın bakıma ve özene ihtiyacı yoktu. Oysa Swanny. Asta banliyölerden hoşlanmadığını söylerdi. Ken'in oturduğu bölüme gitse. ona göre hiç de Hampstead'e benzemeyen. Asta'nın odasına girerek arama yapmaktı. ama Asta bunu hatırlamıyor gibiydi. şaşırtıcı bir biçimde iyileşmeye başlamıştı. Ne olursa olsun. eğer seni mutlu edecekse. Bu fırsat. Kew ilginçti. Odaya girmesini ayyaşların yalnız kalır kalmaz şişeye sarılmalarına. Bağımsızdı. gözlerini benimkilerden kaçırıyordu. önüne çıkan ilk fırsattan yararlanmak. daha önce yüzü kızarmadan aklına bile getiremeyeceği bir girişimde bulunmaya karar verdi. Alçak sesle yaptıklarını anlatırken. Kew Gardens'ı daha önce hiç görmediğini söyleyen Asta oldu. Swanny'nin sıkıntıları ve uzun süredir içinde bulunduğu durum. kocasının yanında geçiriyordu. Bu görülmemiş bir ziyaretti. bazılarının da mastürbasyona ya da . yaşasaydı Mads'ın da mutlaka ismini değiştireceğini ileri sürerek Asta'yı kahkahalarla güldürmüştü.Alışılmış bir omuz silkme."Eğer öyle istiyorsan. Kew Gardens'ı yürüyerek gezebilecekti." O zaman Swanny cüretli ve korkunç bir şey yapmaya. Swanny'ye de annesini birkaç gün Beckenham'e götürmekle Asta'nın bakımını üstlenmek. Asta. Oysa Mogens de başka bir isim almıştı. daha bebekken ölen çocuğu. Eğer Twickenham'e. ama Asta her seferinde davetlerini geri çevirmişti. Torben hastaneye kaldırılınca. onun adını değiştirmesini hiçbir zaman kabul edemeyeceğini söyler dururdu. Öyle doğaya fazla ilgi gösterdiği için değil. bana öyle demişti. Asta Ken'i fazla sevmezdi. bırakacak çok bir parası yoktu. onu kendi deyimiyle "kötü niyetli" yapmıştı. Belki de Ken ve Maureen sadece iyilik etmek istiyorlardı. Asta'nın odasına gitti.

Odadaki eşyalar ve süsler Swanny'nindi. Kocası Great Northern Telegraph Company'de çalışıyordu. solda da bir pop yıldızının imzasına benzer "Asta" yazılı bir portre. ne bir eşyanın eklendiğini ne de birinin çıkarıldığını anlatmıştı. Asta istifçi değildi. eski çantalara baktı. devrimden önceki yaşamdan bir fotoğraf ve her çeşit ilginç toplumsal ve siyasal yorumlar bulmayı umuyordu. bir yıl süreyle San Petersburg'da bir otelde yaşamışlardı. Elindeki defterde genç bir kadının gündelik faaliyeti. aslında hiçbir zaman kapatılmayan çift kapıyla ayrılan bitişik iki odadan oluşuyordu. Aradığı şeyi bulmak gibi bir tiryakiliğin pençesindeydi. günlüklerden yeni bir cildin yayınlandığı dönemlerde. Tabiî Swanny defteri açtı. hava sirkülasyonunu sağlamak için her zamanki gibi açıktı. son tarihin 9 eylül 1967 göründüğü günlük olduğunu bilmiyordu. O günlerden birkaç yıl önce. eline geçen her şeye baktı. Kendine ait banyosu da vardı. sağ alt köşesinde fotoğrafçının adı. o dönemde günlüklerin varlığından bile habersizdi. Asta. Günlük gerçekten de toplumsal içerikliydi. hiçbir şey bulamamıştı. ama onlara ihtiyacı yoktu. sonra kitabı masanın üzerine bıraktı. Willow Caddesi'ne gelmeden önce de oradaydı. Asta kimseyi kendi alanına davet etmezdi. fotoğraf albümleri. Oysa Swanny odada hiçbir değişiklik yapılmadığını. Torben'in bir yakını kadın ölmüş ve 1913 yılında Sen-Petersburg'da yaşarken yazdığı günlüğü bırakmıştı. Asta'nın yıllardır giymediği paltoların ceplerini yokladı. Bütün üçüncü katı kullanıyor da denebilirdi. gençken Kopenhag'da çektirdiği. uzun çabalar sonucu defteri ele geçirdi. annem ve babamın evlilik fotoğrafı. Đnsanlarla ilgilenirdi. neredeyse lüks döşenmişti. Asta'nın üç yıldan beri açmadığı. neredeyse midesini bulandırıyordu. orasını ilk kez Swanny'nin ölümünden de sonra görebildim. içinde yaşanmamış görünüyordu. Şiddetli bir fırtına ve yandaki bahçeye devrilen bir ağaçla ilgili bölümü okudu. bunu hatırladı. Ancak Asta hiçbir şey saklamıyordu. Torben bunu duyunca günlükle çok ilgilendi.haberlerin başköşesindeki yerini alırdı Swanny'nin evindeki bütün odalar gibi rahat. bu gibi yayınları okuyanların herkes gibi ben de gördüm. ne var ki 1966 ve 1967 tarihlerini görünce daha fazla devam etmedi. yine de bana boş. Bu zorunluluk nefes almasını güçleştiriyor. Asta'nın odası genişti. O odayı sahibesinin ölümünden tam dört yıl sonra ziyaret ettim.fetişlere düşkünlüğüne benzetiyordu. Tabiî bana bütün bunları çok sonra anlattı. istese kimsenin kullanmadığı sandık odasına da yayılabilirdi. gittiği davetler ve giydiği kıyafetler ve günlük hava raporlarının dışında bir şey yoktu. Asta'ya ait olan eşyalar Napolyon tarzı yatak ile meyve ve yaprak oymalı koyu renk cilalı masa. Çekmecelerde mektup kâğıtları ve zarflar. Üstelik çok sonraya kadar 9 eylül 1967'nin Harry Duke'un cenaze günü olduğunu da anlayamadı. daha doğrusu Asta'nın yazı masası olarak kullandığını sandığı mobilyaya yöneldi. Swanny'nin birkaç resmi. Yine de bir kez daha aramaya karar verdi. okuyabiliyordu. Elbise dolabının kapakları. Yaptıklarından dolayı çok utanıyordu ama hiçbir ayrıntıyı ihmal etmedi. Burası günlüklerin yazarının son yaşadığı yerdi ve -en azından. Swanny girer girmez Asta'nın yazı masasına. Swanny annesinin son günlüğünü eline aldığında. Yazı Danca'ydı. Buraya daha önce de bakmıştı. benim değil. çoğu yaşlı kadının yaptığı gibi . Odayı hiç görmediğimi söylemiştim. En tepedeki kalın ciltli defterin en son günlük. bunlar onun sözleriydi. tabiî odanın fotoğraflarını dergilerde ve pazar eklerinde. kitaplar ve başka evlerde olduğu mobilyaların üzerine yerleştirilmek yerine duvarlara asılan çerçeveli fotoğraflardı: güneşsiz bugünde çekildiği belli olan bir Padanaram sepyası. onun ilgilendiği yaşamın anıları değil ta kendisiydi. Yaptıklarından utanarak. kullanılmamış bir defter ve şaşılacak kadar çok ucuz tükenmez kalem vardı. Kullanıp kullanmadığını bilmiyordu.

otuz bir yaşında. Özellikle titiz ya da düzenli olduğundan değil. Güneybatı Hackney bölgesi nüfus memurunun 55 Sandringham Caddesi. boncuklu elbise vardı. Belgede adı Swanhild olarak görünüyordu. Yaşamın anıları arasında boğulmaktan hoşlanmıyordu. John's Wood High Street'te antika elbiselerle ilgilenen bir dükkân bulmuştu. annesi de Asta Birgit Westerby (kızlık soyadı Kastrup). Swanny dolapta ne bir mektup ne bir belge hiçbir şey bulamadı. açık dolaptakilerin eşiydi. birkaç tane de yirmili yılların modasına uygun. Nüfus memuru belgenin altına Edward Malby adını yazıp imzalamıştı. Elbiseler ve "kostümler" Büyük Savaş'tan kalmıştı. Anahtarın olmaması büyük bir sorun olmadı. Asta millerce ötede. kimse tarafından rahatsız edilmeyeceğini bilmenin keyfini çıkardığını söyledi. en az onu porno bir film izlerken yakalamış kadar şaşırırdı. fazlasıyla kâfur kokuyorlardı. Yine de belgeyi yeniden inceledi. bir kez daha işkadını yeteneğini kanıtladı. Hızla iyileşmesine. belki de odada bir yere saklamıştı. Dalston'daki bürosunda doldurulup kaydedildiğini gördü. Asta'nın öldüğü yıl bileğe kadar uzun etekler yeniden giyilmeye başlandı. Anlattığına göre daha sonra kendi yatak odasına gitti. Swanny umutsuzluğa düştü. Twickenham yolundaydı. Swanny bu elbiselerin bir gün yeniden moda olacakları umuduyla saklandığına karar verdi. Ama Asta'nın amaçlarını yanlış değerlendirmişti. karısının annesinin eşyalarını karıştırmasına. Bu kez de sanki yüzüncü kez bakıyormuş gibi oldu.pasakların birikmesine de izin vermiyordu. St. Sonraları bana. Elbiselerini satıp oldukça iyi bir para kazandı. Asta istifçilikten ve duygusallıktan hoşlanmadığı için. kendi doğum belgesini inceledi. Mektubun geldiği tarihten bu yana doğum belgesini sık sık incelemişti. Asta dolaptaki elbiseleri satmak niyetindeydi. yaptıklarından nefret ettiğini. birkaç hafta sonra da isteğini gerçekleştirdi. Bütün bunları anlayamıyordu. Anahtarı yoktu. Görebildiği kadarıyla buradaki elbiseler biraz daha eski olmakla birlikte. doğumunun 21 ağustos 1905 günü. yirmi beş yaşında olarak yazılmıştı. Evde bir sürü kilitli dolap vardı ve Swanny anahtarlardan birinin Asta'nın dolabına uyacağını düşünmekte haklıydı. Kocası çok kuralcı bir adamdı. yine de evde tek başına olmanın. Sanırım en az Asta kadar Torben'e de yakalanmaktan çekiniyordu. Ancak zavallı Torben'in Swanny'yi rahatsız etmesi mümkün değildi. mühendis. anlaşılan Asta anahtarı yanında götürmüş. görünümündeki yumuşaklığın ardında katı bir disiplin gizliydi. Gerçekten de öyle oldu. Swanny'nin asıl hedefi kilitli dolaptı. (Rasmus'un istediği isimler daha eklenmemişti) babası Rasmus Peter Westerby. yakında eve çıkacak olmasına karşın hâlâ hastanedeydi. Swanny dolabı açtığında içinin elbise dolu olduğunu gördü. Onuncu bölüm .

Yanlış anlamayın. yine de başını yaklaştırarak bir sır verirmiş gibi devam etti: . yoğun ve araştırır gibi bakmaya başladı. Gelecek yıl ya da daha sonra. Yakası cenazedeki gibi kalkıktı. yarı şaşkınlık. değil mi? . Evin yakınlarında otomobili bırakacak tek bir yer bulamadığım için dönüp durdum. Swanny'nin cenazesinde ilk kez karşılaştığımız o korkunç nisan gününden çok daha sıcaktı. Yoksa o da Willow Caddesi'ne mi oturuyordu? .Tabiî. Gözleri Asta'nınkiler gibiydi. Yoksa hâlâ annem ve babamla birlikte oturduğumu mu düşünüyordunuz? Bunu hiç düşünmemiştim. yağmur beklenmemesine. Eğer Asta'nınkiler yağlıboyaysa. Yanlış anlamayacağımı söyledim. dedi. yarı merakla. çok iyi bir şey olacağından emininim. Posta yoktu. Günlükleri görmeyeli on dört yıl olmuştu. bir haftadan beri de tek bir yağmur bulutu bile görünmemesine rağmen. . taşınmaktı. Yapılacak en iyi şey. onlarla hâlâ çok iyi anlaşıyoruz. . anlatabiliyor .Size rastlamayı umuyordum. Gordon Westerby'yi düşünmüş olduğumu söyleyemem.Burada oturuyorum. Yağmur yağmamasına. . Ne dersiniz? Gözlerime dürüst. yine de bu kadar yakında oturduğuna göre neden büyükhalasını hiç ziyaret etmediğini merak etmekten kendimi alamadım. sanki biraz daha sulandırılmış. içinden görünen mavi-beyaz çizgili gömleği düz mavi kravatına uygundu. Şaşkınlığım karşısında biraz alınır gibi oldu. burada ne yapıyorsunuz? dedim. Sanki sokakta rastlaşma dışında görüşme yolu yokmuş gibi konuşuyordu. Sizi gördüğüme çok sevindim.Soyağacımı bitirdiğimde kullanılabilir. canlarının sıkıldığını biliyorum. Daha önce hiç okumamıştım. telefon icat edilmemişti. sadece biraz daha soluk. . ama o denli kolalı görünmüyordu. sonunda da yarım mil ötede Pond Caddesi'nde. Hampstead'in tek boş yeri olduğuna inandığım boşluğa park etmek zorunda kaldım. Hava. televizyondaki polisiyelerde görülen dedektiflerin giydiğine benzer bir yağmurluk giyiyordu. Daha yayımlanacak günlük var. Hampstead Heath Đstasyonundan çıkan kalabalığın arasından Gordon Westerby'yi tanıyabileceğimi sanmam. demek istiyorum. ona dönüp bakmazdım bile. Birbirine uygun olan diğer şeyleri ise parlak siyah ayakkabıları ve evrak çantasıydı. O da cevap beklemiyordu.Peki ama. son kez onları Swanny'nin elinde görmüştüm. Eski baskıları yeniden yayımladıklarında da kullanılabilir. Roderick Caddesi'ndeki bir dairenin yarısına sahibim.Size anlattığım o soyağacı. dedim.Eşcinsel olduğumu açıkladığımda. Günlüklerin karton kapaklı baskılarını aldım. kitapta kullanılabilir.Cary'yle buluşup günlükleri göstereceğim günden bir gün önce defterleri yalnız görmek üzere Willow Caddesi'ne gittim. onunkiler suluboya olmalı. O kadar heyecanla seslenmeseydi.

Çevirilerin arasında en yenisi Đzlandaca'ydı. Torben hep aşağıdaki odalardan birini çalışma odası olarak ayırırdı. dış görünüşlerini bir kenara bırakıp sadece içerikleriyle yaşamaya alışamamıştı. Güneş ışığı olmadığından. Burada ne çalıştığını. cilalı açık renk tahtadan çerçevenin içine ilk günlüğün ilk sayfasının (biraz büyütülmüş) bir fotokopisi asılmıştı. erkeklerin ise hiç aldırmadıklarını fark ettim. Hobimle her ilgilendiğimde. Swanny'nin fotoğrafını bu odada çekmişti. bana rastlamaktan mutlu olduğunu tekrarladı ve hızla Gospel Oak yönünde ilerleyip gözden kayboldu. Sunday Times gazetesi " …'nın Yaşamından Bir Gün" dizisi için geldiğinde. masanın hemen karşısındaki kitaplığın en alt rafına konulmuştu. bunlardan çoğu da duvarları kitaptan yapılmış gibi gözüken çalışma odasındaydı. ama kendi bildiklerimle bazı boşlukları kapatabileceğimi düşündüm. Daireyi paylaştığım arkadaşımla birbirimize yüksek sesle kitap okumaktan çok hoşlanıyoruz. kurutma kâğıdına ve mürekkep hokkasına bir bilgisayar ve fotokopi makinesi eklemişti. ne yazıp ne okuduğunu bilmiyorum.şaşılacak derecede sessiz. ciltlenmiş ama düzeltilmemiş tashih nüshaları. Duvara. Swanny'nin evi. Swanny ve Torben o kadar çok gümüş ve bronz. . yaklaşık birkaç bin kitap vardı. karanlığın kalkmasını bekler gibi umut içindeydi. Torben'in oldukça mütevazı aletlerine. Evde çok. Kadınların aileleriyle ne kadar ilgili olduklarını. Đlk kez gülümsedi.Size güveniyordum zaten. -burayı hâlâ böyle adlandırıyordum. kitapların tüm tercümeleriyle birlikte raflara dizmişti. tanıtma kampanyalarına katılmıştı. onlarla gerçekten haşır neşir olamamış. ikinci kelimeye de hafif bir vurgu oturturdu. Bertie Wooster tipi iki sıra bembeyaz dişlerini gösterdi. ama bir o kadar da sıcak ve temiz kokuluydu. çalışma odaları olması gerektiğine inanırlardı. dolmakalemine. dedi. davetlerde ünlü yazarlarla tanışmış. Bu yüzden Asta'nın kitabının bir hediye kutusuna konmuş ilk basımını masasının üzerine yerleştirmişti. bunu söyleyeceğinizden emindim. Swanny. tıraşlanmış camın üzerindeki ışık oyunlarında yansıyordu. Soyağacı konusunda yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. bir prizmanın yüzündeki şimşekte. Swanny yayıncılarla sıkı fıkı olmuş. odalar hâlâ küçük hareketli ışıklarla dolu gözüküyordu. Swanny. Çalışma odasına sık sık girmiştim.muyum? Bu kez bir hafta sonu keyfi yapacağız. Yayımlanmış bir kitaba karşı duyduğu derin saygıyı hiç kaybetmedi. yayıncısının onur konuğu olmuş. Sanki yağmurun dinmesini. bir kupanın cilasında. Sınırlı sayıda ve D formatında basılıp fotoğraflarla süslenmiş bu Gyldendal baskısı masanın üzerinde biraz eğik dururken. bazen bir vazonun hilal biçimi kesiminde. Her zaman gösterdiği o parıltı hâlâ mevcuttu. Yine görüşeceğiz. Burayı hep kendi odası olarak adlandırır. bütün bu parıltı ve ışık kaybolmuştu. düşündükçe elçilikte bu gibi işler için yeterince büyük bir odası olduğuna inanıyorum. Yine de onun türünde erkekler. dedi. Swanny orayı kendi amaçları için kullanmaya başlayana kadar boş kaldı. Babam hiçbir şey bilmiyor. O pırıltı günün ve gecenin her saatinde görülüyordu. birden itibaren numaralanmış. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey ve Parlak Genç Orta Yaş adı altında yayımlanmış üç cildi. Asta'nın günlüklerinin burada olmadığını biliyordum. Asta. tıpkı kadınların dikiş odası olduğu gibi. Torben'in ölümünden sonra çalışma odası. bu gerçekle karşılaşıyorum. süslerde ve avizelerde o kadar çok cama sahipti ki. . insan sanki bir mücevher kutusunun içinde dolaşıyormuş duygusuna kapılıyordu. Günlüklerde Asta'nın ve Rasmus'un ataları ya da akrabalarıyla ilgili hiçbir şey yoktu. ama gerçek bir kitapseverin kitaplara yaklaşım tarzına erişememiş.

öpen olmayı tercih ettiğini söylerdi. Her zaman aktiflik pasiflikten. Gözyaşlarının nedeni üzüntü olduğu kadar suçluluk duygusuydu da. Yazı masasının çekmecelerine baktım. On bir yaşındayken ölen ağabeyi Mogens'in ölümünden bu yana. Swanny'nin gidişi Asta'nın Twickenham'da bir akrabasını ziyaret etmesine benzemiyordu. aranan ve sevilen bir kadın olarak görüyordu. çocukları olmayacağını öğrendiklerinde Torben bundan mutlu olduğunu. karısına döndüğünde genç ve tecrübesiz bir âşık kadar heyecanlandığını. Torben'in yanında kendini mutlu. kendini Swanny için "korumuştu". Swanny dışında başka bir kadınla yatmamak kararındaydı. kocasıyla birlikte insan dolu bir odada oldukları zaman Torben'in bütün diğer yüzlerin farkına bile varmadığını. çocuklarını kıskanmaktan korktuğunu söylemişti. Ama Torben'in Asta'yı sevmemesinin nedeni kıskançlık değildi. onu ne kadar . Kopenhag'daki o kalabalık odada gördüğü günkü açlık ve arzuyla seviyordu. kendi deyimiyle gözyaşlarıyla ıslatarak tekrar tekrar okurdu. Swanny'yi. onun kadar "saf' olmak istiyordu. sadece Swanny'ninkini gördüğünü anlatmıştı. her akşam eve. onun gerçeği arayan. annesinin en sevdiği çocuk olarak tanıtılmasının önemi büyüktü. bakir bir erkek olarak öleceğini söylüyordu. bunlardan da şimdi bizim için gülünç gözüken. çok daha sonra akıntı tekrar onu taşımaya başladığında bana söyleyeceği gibi. Öyle görülüyor ki insan neredeyse sınırsız bir heyecan ve şevk gösterebilirken. bir an önce eve girebilmek için son adımlarında acele ettiğini. Anlatmak istediğim. Doğru. Bazen Torben'in aşırı tutkusundan yakındığı da olmuştu. uzun boyu ve Kuzeyli görünüşünün dışında bir de Wagner yanı vardı. aynı ölçüde cevap vermeyi beceremiyor. Asta'yı yalanlan ve uydurmalarıyla Swanny'yi mutsuz kılmaya itmişti. Swanny'ye eğer onunla evlenmeyi kabul etmezse. Bütün bunları Swanny'ye Torben anlatmıştı. gerçeği bilen tek kişinin onu asla açıklamayacağını bilen araştırmacı çabalarım düşündüm. Đçimi bir üzüntü kapladı. Bana. Kocasını hiç Torben'in kendisini sevdiği kadar sevmemişti. Herkesin içinde. hediye nüshalarına bakmadan. ama o dönem insanlarının anlattığı gibi söz ediyordu. Torben'in bu gerçeği görmezlikten gelmesi mümkün değildi. Torben birinciden altı ay kadar sonra ikinci bir kalp krizi geçirmiş. gündelik hayatında kocasının kendine neredeyse taptığını bilerek yaşadığını. korunan. orijinal günlüklerin orada olmadığını söylemiştim. Bunaklık olarak adlandırdığı. sınırlı baskılara. Her ikisi de çocuk sahibi olmayı öyle çılgınlar gibi istememişti. defterlerin görünürde olmadıkları. yirmi iki yaşındayken. Torben hayattayken onun değerini anlayamadığına yandığını söylemişti.Defterlerin. Swanny o mektupları çıkarır. kurtulamayıp ölmüştü. bir eşin diğerini hiç eksiksiz bir tutkuyla sevdiği bütün evlilikler için geçerli olduğuna inanıyorum. Üstelik artık Torben'in ölmesinden sonra. yapan yapılandan iyi olacaktır. anlayamayıp reddettiği davranış ya da durum. Swanny en zor günlerinde bile öteki yanağını çevirenlerden olmaktansa. Asta'nın hiç görmediği ama davetlerde gururlanarak anlattığı o mektuplardan birinde. Torben Kjær'in. hiçbir zaman ortada bulunmadıklarıydı. Ancak böyle bir durumun. gerçek keder yaşamamıştı. Swanny ölmüştü. Torben'in aşkı ve bitmeyen bağlılığı da Swanny'yi çok öncelikli bir yere koymuştu. çünkü. Asta'nın odasını ararken Swanny'nin duyduklarının bir kırıntısını hissederek bakılacak yerleri araştırdım. Onun ölümüyle birlikte Swanny hayatının en alt noktasına indi. Anlaşılan daha önce bir kadınla yatmamıştı. Oysa şimdi acı çekmekteydi.

Mogens ile Knud'un lüle lüle sarı saçları ve denizci üniformalarıyla görüldüğü sayfada açık bırakılmıştı. son derecede düzenli odalar buldum. Çoğu yazar gibi o da aşın kalabalık sevgisinin arasında güçlü bir yalnızlığın ihtiyacını duyuyordu. Burası küçük bir mabet olabilirdi. Artık dizkapaklarının ağrısı dinmiyor.K. bu kadar iyi davranan. Đçeride dikiş malzemesi. Belki de Asta'nın odasında? Merdivenlere yönelirken. Willow Caddesi'ne düzenli olarak gitmeme rağmen. -oysa konuşabilecek başka kimsesi kalmamıştı ki. vesaire. Odadaki öteki sandıklar ve bavulların hepsi boştu. Swanny'nin odasının oturma odasının karşısındaki büyük oda olduğuydu. Bunu annesine anlatacak kadar da tedbirsizdi. böylesi mektuplar yazabilen. iğneler. bir iğne yastığı. Günlükler orada da yoktu. Son günlük. 9 eylülde biten 1967 günlüğü hâlâ oradaydı. gelen gazeteciler ve ünlü kişilerin ev dekorasyonuyla ilgili dergilerin yayıncıları için değiştirmeden korumuştu. gümüş bir yüksükten başka bir de fermuarlı modern bir kesenin içinde. ama geri kalan altmış iki günlüğün saklanabileceği bir yere benzemiyordu. kazılmıştı. Kilo vermiş. Tek bildiğim. dayanması gereken ve gittikçe daha çok acı veren bir artridi (merak etmek ve Asta'ya inanmamak için bir başka neden) vardı ve bir dizi acı verici altın iğnesi tedavisine başlamıştı. ilginç bir biçimde "düzenlenmişlerdi". yakışıklı cömert ve yumuşak bir adamı sevmezdi? Asta kendisi böyle bir adamla karşılaşacaktı ki. Bu yüzde yüz doğru değil. Ayaklarının altında fotoğrafçının adı yazılıydı: H. günlükleri burada sakladığını tahmin edemiyordum.sevdiğini anladığını da söylüyordu. J. Anlaşılan yukarıda yalnız kalmaktan hoşlanıyordu. Observer dergisindeki yazıyı ve bu odanın renkli resimlerini hatırladım. Çıkıp. Kederinin yanı sıra. Yukarıda bir kat daha vardı. Şimdi merdivenleri çıkarken. Gamle Kongevej 178. Konsolun üzerinde. Barby. bir zamanlar Swanny bana burada gizli bir çekmece olduğunu söylemişti. Fotoğraf albümleri de oradaydı. Swanny'nin onu ilk gördüğü yerde. Swanny'nin hastalığına kadar ikinci kata çıkmadım.S. . Sandığı açtığımda hâlâ çengellere asılı cilalı askılar gördüm. Büyük meşe masanın çıkıntılı kenarını çektim. Tabiî ki kocasını sevmişti. sandıklar. yanında kuru çiçekler dolu bir vazo bulunan iki albüm daha vardı. imkânı yok seksenine varacağını tahmin edemezlerdi. Swanny'nin annesine otuz üçüncü doğum günü için yaptığı mor-kırmızı kalem bezi vardı. nereden başlamam gerektiğini düşünüyorum. kırk yaş daha küçük olan ben bir tırmanmada bile nefes nefese kalırken doksan yaşında bir kadının günde birkaç kez bu merdivenleri inip çıkmayı nasıl başardığını merak ettim.Asta kızını alaya almaktan çekinmedi. Örneğin birer birer siyah masanın üzerine dikilmiş. Đngiltere'ye göçmeden kısa süre önce çekilmiş olmalı. Đlk odada "holland" olarak adlandırılan bir bezden yapılmış büyük bir çantanın içinde bir şapka kutusu ve deriden yapılmış bir seyahat sandığı buldum. masanın üzerinde duruyordu. vesaire. Sandığın üzerine altın harflerle Torben'in annesinin adının baş harfleri olan M. bavullar ve kutularla dolu. Anlaşılan Swanny odayı böyle düzenleyip yerleştirmiş. üçüncü katta bir odanın ne kadar akıllıca bir iş olduğunu yeniden düşündüm. parmak eklemlerindeki şişler kolayca görülüyordu. sıskaya dönmüştü. O dönemlerde düzenli olarak haftada bir Willow Caddesi'ne gider ve Swanny'yle birlikte akşam yemeği yerdim. Đnsanlar o çarşamba ya da perşembe geceleri benim için yemek pişirmesine rağmen bir iki lokma dışında yemediğini görseler. içinde hiç kimsenin yaşamamış olduğu. ne yani çıldırmış mıydı yoksa? Hangi kadın bu kadar çok veren.

ama istediği bu değildi. dolabın aslında ne kadar iyi düşünülmüş bir yer olduğunu anladım. daha açık olarak. Geriye bir tek oda kalmıştı. Bu bölüm Asta'yı oluşturan. üzerinde Torben'in elyazısıyla yazılmış bir etiket bulunan.Odalardan ikincisine girdiğimde. Etrafta mobilyalar. Herkes çevirileri yayımlanan günlüklerden okuyabilirdi. Bonniers ve Hugo Geber tarafından basılmış. Günlüğü elime aldım ve 1920'den önce bütün Avrupalıların elyazısının ne kadar birbirine benzediğini. uzak akrabası ya da kuzeninin 1913 yılında Sen-Petersburg'da tuttuğu günlük de vardı. ama okunaklı harfleriyle yazdığı Danca girişi okudum: "Bu sabah dışarı çıktığımda. Ancak Swanny'nin. Sayfaları çevirirken. Altmışına yaklaştığı bir sırada anne ve babasının çocuğu olmadığını öğrendiğinde heyecanlı ve romantik bir kadının çekeceği acıdan çok daha fazlasıyla karşılaşmıştı. Bütün bunları unutmuş gibi. günlüğü aldığım yere geri koydum. günlükler oradaydı. Cory'nin L'Atmant'ı değil. Çoğu Đsveççe'ydi. merakını tatmine gelecek bir ziyaretçinin ya da fazla heyecanlı bir gazetecinin menzilinin ötesindeydi. Çift kapılı maun dolap bu evde günlüklerin saklanabileceği son yerdi. Ona günlüğün çevirisini gösterebilirdim. Defterdeki satırlardan hiçbirini okuyamadım. yine de Asta'nın yana yatık. çok önemli bir şeylerin olacağını. okuyamaz mıydı? Yoksa . çürüme öncesi başlayan hafif tatlı toz kokusu. nasıl biri olduğunu unutmuştum. Defterlerden bazılarının tercüme edildiğini. Her cilt naylon bir torbaya konmuştu. Odadaki karton kutular kitap doluydu ve kitaplar birbirine. Çifte lastiğin arasından her cildin hangi yıla ait olduğu. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. Kâğıtta bazı lekeler vardı. bir şeyler keşfedeceğimi. hangi tarihleri kapsadığı görülebiliyordu. Đlk sayfadan bir koku yükseldi. 1905-1914 olarak belirtilmiş olanını çıkardım. Ya da. Günlükleri dünyanın öteki ucunda bulmuşum hissine kapıldım. burada. Onun heyecandan hoşlanmadığını. telif haklarının daha birkaç sene Swanny'ye ait kalacağını hatırladım. Neden sonra günlüklerin artık bana ait olduğunu. öteki sevilen ama pek seyrek kullanılan eşyanın ortasındaydı. aşağıdaki salona uymayacak art deco ya da çağdaş stilde yapılmış bir masa ve iskemleleri vardı. Cary Oliver'ın da görmek istediği ciltlerdi.. Oysa topu topu üç saattir arıyordum. evin günlük yaşam bölümünün dışında. onluk torbalar da lastik bantlarla bir araya getirilip daha büyük torbalara yerleştirilmişti. Görünürde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen. ama yazılanları okuyabiliyordum. Şaşkınlık ve belirli bir hayranlık içindeydim. Aralarında. Đlk paketi. düzenlenip yayımlandığını gösterecek tek bir belirti yoktu. bu ciltlerden ilkini merak ediyordu. Ancak hemen. Cary'nin dil sorununu nasıl çözmeyi düşündüğünü merak ettim. ilk satırları ezbere biliyordum. beyaz renkli şömiz içinde satılan karton kapaklı kitaplardı. belki de öğreneceğimden rahatsız olacağımı hissettim. Swanny'nin hayatının ve evinin sonunda son ve şaşırtıcı bir şey bekliyordum. sakin ve dikkatli kişiliğini unutmuştum. Binlerce sayıda okuyucu gibi. sırtları okunabilecek biçimde bağlanmıştı. Burası evin en sıcak yeriydi." Orijinali okuyor olmak sırtımı ürpertti. öne eğik yuvarlak harflerin göze güzel görünmekle birlikte zor okunduğunu düşündüm. kendi yarattığım dramı yaşamaya başladım.. temizlikçilerin bakışlarından uzakta. yan yana ya da üst üste konulmuş iskemleler.

oysa şimdi saydım. Burada pek esrarlı bir şey yoktu.. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. her sayfada da yirmi beş satır olduğunu düşünürseniz. Bu sayfaları Swanny yırtmış olmalıydı.. Bana uzun ve ayrıntılı mektupla yazmıştı. Günlükleri bulduğunda ben Amerika'daydım. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. elimdeki cildi çevirisiyle karşılaştırmak üzere aşağıya indim. dosyaların üzerlerine tarih ve çevirmenin adı yazılmıştı.. Babalarına sormak gerektiğini söyledim." 18 temmuz. orijinal çevirilerin de daha sonra yayımlanan kitaplarda bulunmayan bölümler içerdiğini mi söylemek istiyordu? Belki. Bu sayfalar 26 temmuz ile 30 ağustos arasında yer alan ve "bazı şeyleri aylarca erteleme"nin ötesinde cümleler içeren bölümlerdi. ihtiyatlılığından kaynaklanıyordu. yaklaşık iki bin beş yüz kelime. . Bu da Swanny'nin gizliliğinden değil. bazı Danca cümleleri anlamakta güçlük çekiyordum. her biri ayrı bir karton dosyaya konmuş.. Defterdeki beş ya da altı sayfa koparılmıştı.. Beş ya da altı demiştim. 26 temmuz ve günün son notlarını gösteren satırlar: ". Asta'nın yazdıklarını birden kestiği noktaya vardım: "Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Tam olarak beş yaprak. Benim için her satir aynı okunaklıkta değildi. Swanny'nin düzenliliği ve özeni her türlü araştırmayı olabileceğinden çok daha kolaylaştırıyordu. beş hafta kadar sonra da başarıyla gerçekleşmiş görünüyordu. Daktiloyla yazılmış çeviriler bir zamanlar Torben'e ait olan çalışma odasındaki yazı masasının en alt çekmecesinin dibindeydi. Oysa gerçek bambaşkaydı. Böylelikle hafızama güvenmek zorunda değildim. Belki de bu sayfaları.Cary sadece günlüklerin değil. Şimdi hiç olmazsa çevirilere bir göz atabilirdim. çeviriler tamamlandıktan sonra yırtmıştı." Ne beklediğini bildiğin zaman tanıdık bir yabancı dili okumak çok kolay. Mektuplardan birinde kayıp sayfalarla ilgili bir bölüm olabilirdi. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. "Bu sabah dışarı çıktığımda. hiçbirini atmadım. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. bunun bir avantaj olduğunu şimdi anlıyorum. o dönemlerde günlükleri bulduğu ve ne kadar değerli olduklarını anladığı dışında önemli açıklamalarda bulunduğunu hiç sanmıyorum. Asta'nın her iki sayfayı da kullandığı düşünüldüğünde on sayfa. " Bir sonraki tarih 30 ağustostu. Sayfayı çevirip oğlanların adlarını değiştirmek istemeleriyle ilgili bölümü çözmeye çalıştım. Birinci cilt dışında 1905-1914 günlüklerini dolaba geri koydum. Zaman sırasına göre dizilmiş. ya da belki küçük bir esrar dışında. 18 temmuz. Đlk dosyayı açtım. yırtık sayfalardan arta kalan koçanları saydım. 30 ağustosa kadar fazla bir şey beklemedim. şimdi bunu hatırlayamıyordum. satır başına on-on iki kelime yazdığını. 21 temmuz. 26 temmuz.. Yayımlanan günlüklerde Swanny'nin doğumundan "hemen yakında" diye söz ediliyor. 21 temmuz. Bütün okuyucular gibi ben de Asta'nın aradaki beş hafta boyunca günlük yazmaya vakit bulamayacak kadar meşgul ya da rahatsız olduğunu düşünmüştüm.

O zamana kadar.Cesedi Hackney'de.Bunlar anneannem ile dedemin oturduğu yerin yakınlarında mı oldu? . O akşamüstü saçı Asta'nın "sade". şu Roper?" .Yapmayı düşündüğümüz bir dizi değil. bunun korkunç bir fikir olduğunu düşünür müsün? Đçtik. Kayıp bir çocuk var. Birbirimize baktık. istediğim noktaya vardıramıyorum. Göreceksin. Yani eczacı demek istiyorum.Sen de. Cambridge'deydi. Birkaç ayrıntıya daha gerek duyuyorum. Bunları Ünlü Duruşmalar'dan okumalısın. Navarino Caddesi'ndeki bir evde buldular. "Araştırmak istediğin bölümde büyük bir boşluk var. .Bunu sıradan adi bir cinayet olarak görme. High Street blucini ve önemli bir üreticinin. "Sadece bir kere" dedim.Buluşma yerimize. muhtemelen Ralph Lauren'in pembe tüvit ceketi içinde oldukça alımlı gözüküyordu. Roper kadar kötü bir kadın olduğunu düşünmesinden korktuğu bölümde. orada görürsün. Korkunç bir şiddet dalgası yaşanmış. Ne kadar ayrıntılı olursa olsun. ama aradıklarını bulamayacağını söyledim. Bozuşmadan önce birbirimizi öperdik. . o dönemde kimyacı deniyordu. . sıcak yüzünden bir sürü cinayet işlendiği anlatılıyor. Oğluyla birlikte. . Asta'nın Roper'dan bahsettiği tek bir bölüm bulmuştum. beyaz olduğunu gördüğünü söyledi. zamanın etkilerini tartmaya çalıştık. Asta'nın Rasmus'un Mrs. "Düş kırıklığına uğrayacaksın" dedim." . Cary'nin saçları hep değişik renklerdedir. Birazdan Swanny'nin evine gideceğiz. . daha sonraki kuşakların "koyu" çikolata olarak adlandırdığı renkteydi. Göreceksin. Korkunç sıcak bir yazdı. O gün değil. Sen bahsetmeden önce Roper adını hiç duymamıştım. 2 temmuz 1913 tarihli notlarda. Zayıflamıştı.Birer kadeh şampanya içmeliyiz desem.Hackney'de oturan bir kimyacı. elimde sana verebileceğim üç nüsha var. Ancak çok büyük boşluklar var. Bana cinayetinden bahset. Holly Mount'taki Hollybush'a vardığımda Cary çoktan gelmişti. üç bölümlük bir program. "Kim bu. O yılın temmuz ve ağustos gazetelerini okudum. Hiçbir zaman el sıkan biri olamadım.Hiç de öyle düşünmüyorum. öykü trajik olduğu kadar heyecan verici değil. Sonra Asta günlüklerinde Roper'dan söz ediyor. buna inanmak güç. 1905'te. Eve gidip günlüklere göz atma zamanının geldiğini. sıcaklık kırk derece falandı deniyor. Karısını öldürdü ya da öldürdüğünü söylüyorlardı. bir sonraki buluşmamızda saçlarının doğal rengini unuttuğunu son zamanlarda ayrık çizgisine baktığında. Đyi görünüyorsun. . Roper'ı getirdiler.

Rahatsız olduğunu hissettim. kendi görmesi daha iyi olacaktı. orası o kadar iç karartıcı. Swanny'nin oturma odasına yerleşeli henüz beş dakika olmuştu ki. bir istasyonun bekleme odası değil. gölgelerin arasından yürüyerek Willow Caddesi'ne vardık. Cary arkamdan merdivenleri tırmanmaya başladı. Çok içerdi demek istemiyorum. Geceyarısına kadar Heath Caddesi'nde sıralanan otomobillere rağmen. Biliyorum. ama ne zaman bir şey içse. pardösülerimizi çıkarmamış olduğumuzu fark ettim. sararmış yapraklara büyük bir saygıyla dokunuyordu.Sanırım şarap var. ben de 1915-1924 torbasını aldım. Burası oturulan ve yaşanan bir yerdi. . Onu uyarmamıştım. kutular ve sandıkların arası o denli kasvetliydi ki 1905-1914 paketini Cary'ye uzatıp aşağı götürmesini söyledim. . Đçecek bir şey ister misin? . Sanmıyorum. Hava kararmıştı.Buraya taşınacak mısın? diye sordu. Tek başına yaşayan biri için biraz fazla büyük. Đçeride gördüklerinden düş kırıklığına uğradı. Eve girdik. Đstersen önce kutlanacak bir şey var mı. En üst kata vardığımızda. parlak lambaların. Birinci defteri inceliyor. ona bakalım. Asta'nın odasının kapısını ardına kadar açık bırakmıştım. bununla neyi kastettiğini anlatmadı. "Burası bir servet eder" dedi. Eminim. Yoksa ben de onları rahatsız edemeyecek kadar Asta orijinallerinin etkisinde mi kalmıştım? Hiç olmazsa bu kez birinci ciltle birlikte aşağıya inmem gerektiğini düşündüm.Emin olamazsın. her basamakla birlikte sigaranın yol açtığı hırıltı daha da arttı. ama üçüncü katta durmak ve odasına bir göz atmak istedi. kabul etmesi güç de olsa benimdi. şampanya isterdi. Sonra neşeli bir sesle. Asta'nın yaşadığı yerin "günlüklerindeki gibi olabileceğini" beklediğini söyledi. Pardösümü çıkardım. Okurların çoğu gibi Asta'ya sınırsız bir saygı beslemiyordu.Bir şey var mı? . onunkini de alıp holdeki portmantoya astım. Yırtılmış beş yaprağın koçanlarının bulunduğu bölüme geldiğinde yüzü bembeyaz oldu. hava orada hep kırlardaki kadar temiz ve durudur. yani şimdilik. Swanny son günlerinde şampanyadan başka bir şey içmezdi. birden günlükleri ya da en azından onun ilgisini çekecek olanları aşağı getirmiş olmamın daha doğru olacağını düşündüm. evden ayrılmadan önce de bütün kapıları kapatma tutkusunu paylaşmadığımdan. Yürüyerek Streatly Meydanı ve New End'den geçtik. Swanny'nin bir odadan çıkmadan önce oda kapısını..

diye devam ettim. Defterlerde Roper'ın öldürülmesiyle ilgili hiçbir şey olmadığını tekrarladım.Biz de böyle yapmaz mıydık? Ne sen ne de ben böyle bir sınavdan geçmedik ki. Mesela Gordon Westerby buna benzer bir şey söylese. yazılanları böylesine etkilemeye hakkı yoktu.Yani demek istiyoruz ki. .. . Ona anlatmayacaktım. kitabı okuyana kadar senden söz edildiğini tahmin etmiyorsun.Çok özel. Çok çok özel. O yaptığı için. Üzgünüm. hepsinin de tamam olduğunu gördük. . Başkası olsa görmezden gelebilirdim. Ne demek istediğimi sordu. Burada gördüğün. Ne demek istediğimi anlamıştı. . Omuzlarını silkti. bunun adı sansür. .Çoğu kez. Ama bu Cary Oliver'dı. Swanny eskiden işlenmiş bir cinayetle ilgili kanıtları neden ortadan kaldırmak istemiş olabilirdi ki? Onunla ne ilgisi vardı? . dedim. ama hiç belli etmemeye çalıştı. dedi Cary.Çok fazla ilginç oldukları için koparıldıklarını düşünmeden edemiyorum.Bunu kim yaptı? Sanırım Swanny. Swanny'yi suçlamasından hoşlanmadım. Başka birisinin otobiyografisinde yazılıp da insanların okumasını istemeyeceğin bir hikâyen yok mu? Gözlerini kaçırdı. Diyelim ki Swanny bir başkasının otobiyografisini yayına hazırlamak durumundaydı. yayına hazırlarken de kendiyle ilgili istemediği bölümleri çıkardı. Elimizdeki yirmi cilde baktık. gerçekten de bir ipucu yakaladığını sanıyordu. bu benim de aklıma gelmişti. çevirilenin eşi. diğer günlüklerde de sayfaların eksik olduğu bölümler var mı? -Bakalım. Beş yaprak eksik. Đlgi çekici bir bölüm müydü? . . üzerinde durmazdım.Tanrı aşkına. okuduğunda da tam bir şok yaşıyorsun.Başka yerde de var mı? Yani. Swanny Kjær'in annesinin günlüğünden kopardığı sayfalar onun için kabul edilemez kişisel bilgiler içeriyordu.Diğer günlüklere bakabilir miyiz? diye sordu Cary. anlıyor musun? Senin cinayetinle bir ilgisi yok. . Cary beyninde bir şimşek çakıp sayfaların belki de çeviriden sonra koparıldığını düşündüğünde. Bizim annelerimiz en çok satanlar listesine girecek günlükler tutmadı.

Şimdi senin olduğun yaştaydı. . yoksa araya girip -nasıl söyleyeyim. Cary bir iki saniye bir şey söylemedi. bilemiyorum. Öyle demişti. Cary.Evliliğin yürümediği için üzülüyorsun. Biraz daha şampanya? .Swanny Kjær neden 1954'teki bir sayfayı yırtsın? O zamana kadar aile içinde iyice yaşlanmamış mıydı? Tüm tutkularını söndürmemiş miydi? .Bu da hemen olmadı. biliyorsun.Beni bağışladın mı? Söylediği komik değildi. 1954'te ise Roper çoktan ölmüştü. Çok hafif bir sesle "Özür dilerim" dedi. .Tüm tutkularımızı söndürdük. . .sevgilimi çaldığın için değil. Cary'ye baktım. Kadehini kaldırdı ve "Asta'nın müstakbel editörüne" dedi. . yine de güldüm. Hiç evlenmedim. özür diliyorum.Oh Ann! Ne kadar korkunç bir şey söylüyorsun. seninle gitmeyip yanımda kalsaydı da istemezdim.Daha fazla dayanamadım. dedim.Bir keresinde Asta bana insanları bağışlamamız gerektiğini söylemişti. dedim. sonra da sırayla diğerlerini. .Artık şampanyayı içebiliriz. . Senin sözlerindi.Gerçekten de evlenir miydim. Onu görünce.Sakın Daniel'ı özlediğimi. fırlak midesine.Onunla evlenecektin. Tek bir yaprağın eksik olduğu 1954'e gelene kadar hiçbirinde yırtık sayfaya rastlamadık.Bunu yapıp yapmayacağımı henüz bilmiyorum. Onun ilgilendiği Roper cinayetleriydi. Telefonda söylediklerini tekrarladı. odada kendimi de görebileceğim bir ayna olmamasına sevindim. . dedim. hiçbir koşulda. Üstelik. . Gerçekten de onu ilgilendirmediğini düşünüyordum. ama hemen değil. dedim. . . dedim ciddiyetle. çenesinden gırtlağına inen iki sıra kasa baktım. bütün günlükler tercüme edilmedi. Artık âşığı olmak için fazla yaşlıyız. . Ann.Bütün o merdivenleri tekrar tırmanıp 1925-1934 ve 1935-1944 paketlerini aşağıya indirdik. fazla dar olan blucine. değil mi? On beş yıl oldu. onunla beraber olmak istediğimi falan düşünme. Dancamla uğraşarak sonunda bu bölümün Asta'nın Hansine'nin ölümüyle ilgilendiği kısım olduğunu çıkardım. gerçekten üzgünüm.

samimi atmosferi bizimle ve konuştuklarımızla bozulmuş gibiydi. ilginç bir şekilde parlamaya başlamıştı. ona olan sevgim uzun süre önce bitmişti. ona daha fazla vermemem gerekirdi. insan hiçbir zaman gereğinden fazla yaşlanmaz. sesi birdenbire gençleşmişti. . Bunların hiçbirinden rahatsız olmamıştı Âşığı olamayacak kadar yaşlandığımızı söylememe bozulmuştu. Belki de içlerinde kitaba alınmayan bölümler vardır. yine de dengesini bozmak için öyle söylemiştim. Swanny'nin oturma odasında yeterli ışık yoktu. Söylediklerini çıkarmak için çantasına eğildiğinde. Ya da kollarımı boynuna dolamayı. dedi. Her şey bitti. Asabiyetten ve gerginlikten kıkırdadığı belliydi. anlayışla karşılamak gerekirdi. . ama yine de yersizdi.Ne? Teyzen.Eee? Sayfaları atmış olabilir mi? Sanmıyorum. yaraladığımız insanlardan hoşlanmadığımız gibi hoşlanmadığından emindim. parıltılı boş eve çekildim. şakaklarındaki atışları duyabiliyordum.Kıkırdadı. öldükten sonra insanların görmesini istemediği bölümleri yırtılmıştı. daha önce böyle bir duyguyla karşılaşacağıma hiç inanmazdım. kaldı ki hâlâ kırklarımızdaydık.Tercümeleri alıp gideceğim. Ama onu artık sevmiyordum. Unutalım artık.Lütfen. sana Roper cinayetiyle ilgili raporu. Đşte. Tabiî ki doğru değildi. O zaman onu rahatsız edenin ne onu affetmemem ne Daniel Blain'le ilgili anıları ne de bu konunun konuşulması olduğunu anladım. tamam mı? . Tekrar görüşmek üzere sözler mırıldanarak taksiye binip gitmesinden sonra. Onun için çok üzüldüğümü hissettim. Bütün gece orada kalıp Cary'nin define adasını altüst etmesini izlemenin neye benzeyeceğini gözümün önüne getirdim. Suratı şişmiş. dedi. O zaman uzanıp elini tutacak kadınlardan biri olmak istediğimi düşündüm. Beni hâlâ konu değiştirme yeteneğiyle şaşırtabiliyordu. Cary gözlerini kırpıştırıp ürperdi. Bütün bunlar hiç de Swanny'nin tipik davranışlarına benzemiyordu. altın. Dokunmak yerine. konuştum. . Cary. sıcak. Bir daha sözünü etmeyelim. daha doğrusu hissettim. gülücükler içindeydi. onun da benden. Diyoruz ya. duruşma tutanaklarını ve bulduğum diğer şeyleri vereceğim. dedi. çeviri dolu dosyalan kayıp aşk mektuplarıymış gibi göğsüne bastırdı. Orta avizenin düğmesini çevirip bütün ampulleri yaktım. Yırttığı sayfaları ne yaptı dersin? . odanın sıcak. . Kalın bir sesle 'Teşekkürler" dedi. Bana uzattığı eli hafifçe titriyordu. O zaman şarap kaldıramadığını hatırladım. O ve ben aynı kişilerden bahsetmiyorduk.Đstersen günlüklerin çevirilerini ödünç alabilirsin. Mutlaka bir yere saklamıştır.

Rasmus ogjeg. Sadece Swanny'nin gerçekte kim olduğu değil. Swanny ve Marie. saa de kan have hver sit. Hava temiz ve yoğun. tepeden aşağıya Hornsey'ye kadar millerce yürüdüm. Cropper'ın Homerton'dan. Knud. merak ediyordum. evde yapılacak bunca iş varken nasıl çıkıp . Knud. Hun er bekymret for. at han bor. ama evet. Mogens. yeni çevremi gezdim. burada nefes almak bir kadeh dolusu çok eski snapps yuvarlamaya benziyor. Dev bir seraya benzeyen Alexandra Meydanı'nı. Harisine og Emily. Aah ja. Her bir çocuğa bir oda verecek kadar çok odamız var. Mogens.şampanya şişesinin karşısına oturup son söylediklerini kafamdan geçirdim. Rasmus ve ben. Der er nok Sovevaerelser til Bfrnene. bir de tabiî Bjfrn. Bu ülkeye geldiğimden beri pek trene binmedim. og Hansine og Emily oppe i Loftet. Eve döndüğümde Rasmus nereye gittiğimi sordu. ama bundan sonra trene binip Hampstead Heath'e yürüyeceğim. ya da her nerede oturuyorsa oradan buraya kolay gelemeyeceğinden korkuyor. at hendes Cropper ikke vil tage hele Türen fra Homerton. Hansine'nin durumdan çok memnun olduğunu söyleyemem. tavan arasında kalacak Hansine ve Emily de aynı odayı paylaşmak zorunda olmayacaklar. Arka pencerelerimizden tüm Londra'yı ve güneşin altında parıldayan Thames Nehri'ni görebilirsiniz. eller hvor det nu er. Muswell Tepesi'nin koruluklarında. Men Hansine er slet ikke tilfreds med det. artık çok geçti. Üstelik şimdi cevaplandırılması gereken yeni sorular da çıkmıştı. Ah. Dün yeni evimize taşındık. ölmeden önce ne bulduğu. Haziran ve ağustos 1905'e ait o beş eksik sayfada ne yazılıydı? Yazılanlar arasında Roper Davası'yla ilgili önemli ipuçları da var mıydı? Cary'nin bana Roper'ın asılıp asılmadığını ya da beraat edip etmediğini söylemediğinin farkına vardığımda. Hansine ve Emily. yeni halılarımız daha gelmedi. og selvffgelig Bjfrn. Gerçekten de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek istiyor muydum? Önemli miydi? Bunu onun kadar çılgınca araştırmam beklenmezdi. eski eşyamız bu güzel odalarda eğreti duruyor. On birinci bölüm 7 kasım 1913 Đgaar flyttede vl ind i vores nye Hus. ama kapıdan çıkar çıkmaz da ağaçlar ve rüzgârlı tepelerle kendinizi doğarım ortasında hissedersiniz. Her yer karmakarışık. Londra'ya ve daha yukarı giden gelen trenlerin kalktığı istasyonu gördüm. saa de behfver ikke mere at dele Vaarelse. Bu sabah her şeyi olduğu gibi bırakıp dışarı çıktım. Swanny og Marie.

"Kadınlar bir esrar.Hayır hayır. cevap ver. sanırım Frederikke Teyze. hiç de benim düşümdeki palete benzemediğini gördüm. 'Tamam. kendimi kocasından nefret eden kötü bir eş olarak görüyorum. Cevap vermek yerine "Bütün bu yıllar boyunca sana karşı sevgisiz ve ilgisiz olduğumu düşünüyor musun?" diye sordum. Onu bir biçimde tuzağa sürüklediğimden korkmuştu. Paletin üzerine çeşit çeşit renkler sıkılmıştı. ressamlık yapan ve bu yolda üne kavuşan bir kadın. Babam da bana bir palet alacağına söz vermişti. bu kararlarına da ancak iki gün uyarlar. bana bir boya kutusu hediye etmişti. saçları da benimkiler gibi kızıldı. Đnsanlar. Neler hissettiğimi yüzümden okumuş olmalı. işte geldim" dedim. diğerinde de delikten geçirdiği başparmağıyla oval ve büyük bir palet tutuyordu. değişmezler. 12 aralık 1913 Kürküm geldi. Bu kadın Fransız'dı. Gerçek. sonra da bana Archway Caddesi'nde "otomobil" satmak için aldığı büyük dükkânı gösterdi. benden kurtulmak ister miydin? Ne bekliyordum ki? Ne bekleyebilirdim? Ne söylemesini umuyordum? . Onun getirdiği. "ne yapmamı istiyorsun?" Motorlu arabalarından birine binerek mobilya aldık. Rasmus kürkümü verince hemen paletimi hatırladım. Noel'den iki hafta önce verdi. kafamdan hangi resmi. kenarında sapı olan kare bir maden parçasıydı." . resimdeki sanatçının da kadın olmasıydı. beyaz tilkiyle karışık Acem koyununun kürkünden. nasıl çizeceğimi kararlaştırmıştım bile. çok tenkitçi. değiştirmez. çok keskin mi davrandım. Peki bu. daha önce yazdıklarımı okuduğumda. kendimi acındırdığımın farkındayım. Bazen benden sıkıldığın oldu mu? Eğer elinde olsa. maden parçasının gerçek paletten olduğu kadar uzaktı. değişmeyi beceremedikleridir. insana kendini düzeltmeyi öğretir mi? Sanmıyorum. Onu mutlu etmek için kürkü giydim ve bana çok yakıştığını söyledim. genç oldukları dönemin dışında. Hayatta en önemli şeyin kendini tanımak olduğu söylenir. Bu anımı hiç unutmamıştım. Rasmus kürkümü Noel hediyesi olarak. Bir sanatçının resimlerinden birini görmüştüm. Kürkümü aldığımda büyük bir düş kırıklığı yaşadım. Beğenmedin mi? diye sordu. bu o zamana kadar pek rastlanmamış bir şeydi. "Kadınları anlamaya çalışmaktan çoktan vazgeçtim" dedi. buna benzer resimler yaparken düşlüyordum. Far bana paletimi getirince. Birisi. Đnsan kendisidir. Bakışlarındaki şaşkınlığı görebiliyordum. kendimi böyle bir palet tutar. "Sana karşı çok katı. Günlüklerimi gözden geçirip. ki bunu sıkça yapıyorum. Hayatınızdaki büyük bir trajedi bile sizi biraz katılaştırmakla beraber. Her erkek böyle düşünür. resim yapmayı çok seviyordum. Bana çocukluğumda yaşadığım bir şeyi hatırlattı. Đlginç olanı. Elimdeki koyu kahverengi kokarca postu. Aptalca yeni yıl kararlan alıp değişmeye çalışırlar. ya da biri öyle demişti. Rasmus?" Samimi olduğuma inanmıyordu.eğlenebildiğimi merak ettiğim söyledi. Çoğu zaman da kendime acıdığımın. adı Elizabeth Vigee-Lebrun'dü. Resimde bir elinde fırça. hep bir kürkün olmasını istediğini sanıyordum.

Madam Vigee'nin Fransa'dan zamanında kaçarak giyotinden kurtulmuş olmasına sevindim. karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. ne işimize yarayacaksa. soluk. daha önce balta kullanırlardı. . ölümü hak eder. sadece bir o da üç yıl önce.Ne demek istediğini anlamıyorum. Bütün bunlar. Eğer bir insan bir cinayet işlerse. 18 aralık 1913 Birdenbire aklınıza bir isim gelir de düşünürseniz. Đşte orada. birden önümüzdeki duvarda onun kendi portresini gördüm. Ben olsam. iyi olacak. Đsveç'te giyotinle kafası kesilmiş ilk adam olacaktı. Adamı giyotine götüreceklerdi. benim istediğim paletin deliğine geçmişti. Tabiî oğlanlar her şeyi bozmak için kadının büyük olması nedeniyle benim ona benzediğimi söylediler. dedim. öbür elinde de bir demet fırça tutuyordu Sevgili küçük Swanny başım kaldırıp yüzüme baktı "Bu kadın sana benziyor. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi. Sonra. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. Üzücü resimlerdi. aldırma. . Marie Antoinette'in resimlerine baktım. Oysa adam karısını seviyordu. ne var ki affa uğradı. Kuzinim Sigrid. ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.Hayır. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. Herkes Fransa'yı giyotini kullanan tek ülke olarak bilir. Đlginç bir hikâye.. sadece bir kez kullandılar. Đsveçlilerin de giyotini vardı. Marie de Mor'un pembe gözyaşına benzeyen (benzetme onundur) küpeleri olmadığını söyledi. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. yaşadıkları sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. başparmağı o meşhur paletin. dedi. ama bu doğru değildir.raflardan birinde "Başyapıtlar" dizisinde Vigee-Lebrun hakkında bir kitap görmeyeyim mi? Kitabı Haldane MacFall gibi görkemli bir adı olan biri yazmış. Yıllar var ki Vigée-Lebrun'ü düşünmemiştim. Anlaşılan kabahat karısındaydı.Konuşuyoruz işte. kızıl saçları. Bu da beni başka düşüncelere yöneltti. Çocukları National Galery'ye götürdüğümde hâlâ aklımdaydı. dedi. Adam evliydi ama çocukları yoktu. yine de Madam Vigee'ye biraz benzediğimi düşünüyorum. Kim bilir? Belki de bir gün bir başkasının kafası uçurulur. saçlarına uygun elbisesi ve şapkasıyla duruyordu. çünkü kraliçeyi idam ettiler. Konuşabileceğimizi düşünmüştüm. ta ki o palet öyküsünü hatırlayıncaya kadar. getirdiğim kürkü beğenmediğin içinse. o ismin bütün gün boyunca aklınızdan çıkmaması garip bir şeydir. . onu evlat edineceklerdi. öğleden sonra kütüphanedeyken –Danimarkalı yazarların yanı sıra Đngilizce kitaplar da okumaya kararlıyım. çünkü adamın kuzeyde. merak etme. lille Mor" dedi. Stockholm'de. Tabiî kitabı alıp okumaya başladım. değiştiririm. şimdi de var. galiba kafamın kesilmesini tercih ederdim! Sonunda Đsveçliler giyotinlerini kullandılar.

mutluluk insanı daha iyiye götürüyor. onu beyaz ve gümüşle süsledim. eşyalar. Mogens daha çok matematik çalışmaya. bir tek Swanny Marie'nin adına karar aldı. şimdi de bu para. yoksa öpülen o mu? Bir azize olmaya başladım. Sevgili küçük Swanny'ye uydum. Noel günü. ama o her yere taşıdığı battaniye parçasını artık emmeyecek. Knud da sigara içmemeye karar verdi. bir başka yemek. oysa Mogens onlar yatana kadar bekledi. bütün yüzünü kaplayan pamuklarla saatler boyu merdivenlerin en üst basamağında oturmak zorunda kaldı. mutsuzluk ise beter ediyor. bütün ağır yemekleri yedikten sonra Noel Babayı beklemeye koyuldular. Belki de istediğim her şeye sahip olduğum için. Ben de. bundan sonra da olacağını söylüyor. "Kendi evin. Rasmus çoraplarını doldurmak için uyumalarını beklemeyecek kadar sabırsızdı. Ne kadar uzadığını görüp gelecek ay on altısına gireceğini düşününce.derim ben. Belki de pagoda biçimi elbiseyle ona uygun üç köşeli şapkayı da alırım. sadece karın ve donun saf parlaklığı. Bunun anlamı iki Noel kutlaması oldu: Noel gecesi bir yemek ve ertesi gün. Kızların gözlerini kapadığına karar verip sırtında torbasıyla odalarına girdiğinde. 27 aralık 1913 Bu yeni evimizdeki ilk Noel. Rasmus'tan bir hediye daha. Kırmızı paltosu ve külahıyla. 3 ocak 1914 Bütün çocuklar yeni yıl kararları aldı. parayı alan ben mi. Kendime elbise almam için para. sekiz yaşında olduğunu. büyürken benden uzaklaştığını unutuyorum. Rasmus artık kendimize ait bir evde oturduğumuz için gerçek "Britanyalı" olduğumuza. Noel sabahı aşağıya inip. "Hep burada olmayacaksın" dedim ona." Zavallı küçük Marie iki kocaman saat boyunca bu karara uydu! Swanny bir daha ağlamamaya. saatin iki olduğunu söyledi. Kaç yaşında olduğunu unutuyorum. üstelik onu rahatsız da ediyor. Đki metrelik bir Noel ağacımız var. ama Swanny'ye âşık. Rasmus'un yanına gidip öptüm. Kızlar tabiî uyumaya gitmedi. Swanny için her şeyi yapar sanıyorum. böylece Mogens hayatında ilk kez Noel Baba oldu. Daha önce gördüğüm o Fransız örgü hırkayı alacağım. Ne derlerse desinler. . ilk günden beri de sevdi. bir de reglan kollu pardösü. artık onun Noel Abisi olduğunu söyledi. Đçimizden hangisinin daha çok şaşırdığını söylemek zor. buna gerçekten de inanıyorum. güzel bir ev. Noel Baba kılığına girmekten hep nefret etmiştir. dün gece Noel Baba olarak neden sen gelmedin?" Artık babasına güvenmediğini anladık. kendi çocukların olacak. "Parmağını emmeye devam edebilir. Marie onun için sadece bir bebek. Kollarını Mogens'in boynuna dolayıp öptü. onu çok seviyor. renk kullanmadım. dünyanın en sakin sesiyle sordu: "Far. Đnsanları dikkatle baktıracak aşırı kıyafetlerden hoşlanıyorum. bunun için de Đngiliz usulü Noel kutlamamız gerektiğine karar verdi.

ama Tanrı'ya şükür kimseyi öldürmedi. Yüzüklerimi göstermek için elimi Marie'nin sırtında gezindirdim. birkaç kere evime çaya geldi. yanımda da bir hizmetçi bulundurmamın intikamıydı. zavallı. Onu kucağımda taşırken. Rasmus yarı şaka. . Marie ağladı. Keşke bir arkadaşım olsa! . elime baktığını görebiliyordum. Eve dönüp ısırıklara ilaç sürmeliyim. 30 ocak 1914 Đki gün önce Avusturyalı Arşidük Ferdinand ve eşi. içme isteğinin ne zaman başlayacağını bilemediğini. dedi. Beni yukarıdan aşağıya süzdü. zaten sigara içmediğini söylediğimde. Onu Padanaram'a çaya davet edecektim. ama Marie'yi bir sivrisinek soktu. Danimarka kilisesinde tanıştığım. Eğer konuşmasaydım. Hampstead'de oturan Mrs. bundan çok keyif aldığım söylenemez.Bazen küçük çocukların sivrisinek ısırığından öldükleri söylenir. ben de ona gittim ama o kadar düzgün ve terbiyeli. kraliyet ailesi üyeleri falan öldürülür de diğerleri katledilir? Onları öldüren zavallının ülkesinin Avusturya-Macaristan tarafından ele geçirilmesine öfkelendiği apaçık. beni tanımayacaktı sanırım. üstelik yanına da Rasmus'un zümrüt yüzüğünü taktım. Neden kargaşa çıkarmak istesinler ki? Bütün bunların buradan çok uzaklarda olmasına çok memnunum. Kızları ve Emily'yi Highgate Woods'ta pikniğe götürdüm. Asıl çılgın olanlar bu cinayetin Sırbistan yöneticileri tarafından düzenlenen bir komplo olduğunu ileri sürenler. Anlaşılan benim bu kadar zengin görünmemin. çünkü artık bayağı ağırlaştı. bayağı kötü durumda görünüyordu. bu nedenle hazırlıklı olmanın iyi olacağını söyledi. Yine de kendimi ve tanıdığım diğer kadınları düşünmekten kendimi alamadım. Neden önemli insanlar. yarı da hiç kuşkusuz çocukları sevindirmek için (öyle diyor) milyoner olmaya karar verdi! Ciddiye benziyor. bordo. ağladı. Saraybosna diye bir yerde bir Sırp tarafından öldürüldü. Sanki Lavender Grove'da Rasmus'u birkaç kez görmemiş gibi "Kocanız bir daha hiç dönmedi mi. halbuki yüzü ağlamaktan hâlâ şişti. Bana insanların beni saygıdeğer bir hanım olarak görmeyeceklerini söylediği günden beri nikâh yüzüğümü sol elime takıyorum. Gibbons'a.Ben daha çok genç olduğunu. Mrs. Babam da Schleswig ve Holstein konusunda aynı şeyi hissetmişti. ama son söylediklerinden sonra vazgeçtim. Marie'nin ona günaydın demesini sağladım. teselli etmemize izin vermedi. Muswell Hill Caddesi'nde kime rastlayalım? Lavender Grove'da iki ev ötede oturan Mrs. Oysa kendisi. Westerby?" diye sordu. üç renkli motiflerle süslü elbisemin ve beyaz şapkamın tüm ayrıntılarına baktı. o kadar önemsiz şeylerden konuşmayı seviyor ve gözü çocuklardan başka bir şey görmüyor ki. -Piknik sepetini Emily taşıyorduyirmi kilo falan olmalı. Bisgaard iyi birisi.

dokuz mumlu bir pasta. giydiğini yakıştırıyor. Kitaplar bir yıldan fazladır yanımdaydı. Partiden çok daha az önemli olan. Savaşa girmeye cüret edemez. Gerçekten de bütün partinin en güzel kızıydı. Housman oldukça iri ama güzel bir kadın. Ona göre istiyormuşum (ne alaycı). Bunlar hep karışık işlerdir. Parti elbisesini de ben diktim. . Britanya Đmparatorluğu şimdiye kadar bütün bu olanlardan fazla etkilenmedi. "gücümüz" yazdım.29 temmuz 1914 Dün Swanny'nin doğum günüydü. Okuldan sonra bir doğum günü partisi verdik. on arkadaşı -yani sınıfından on kız. daha doğrusu yeni gelini akşam olunca geldiler. Mr. Hansine kumaşı gördüğünde "Mavi ve yeşil asla bir arada olmamalı" dedi. lacivert ve zümrüt yeşili bir elbise. Oyalanmak için Frederikke Teyze'nin bana bıraktığı kitapları okumaya başladım. 2 ağustos 1914 Oğullarımın savaşa gidemeyecek kadar genç olmalarına memnunum. aşağıya inip Rusya'nın müttefiki Fransa'yı süpürmek. o yüzden de bütün zamanını benim için çalışmakla geçiriyormuş. Ama başlayacağa benziyor.geldi. göğsünde de siyah satenden büyük bir fiyongu var. Housman savaşın bir haftada biteceğini söyledi. Gerçekten de arkadaş olup olmadıklarını bilmiyorum. Dokuz oldu. Yeşilbeyaz kareli. partinin en güzel elbisesini giymişti. hiç de fena olmadı. Bütün mumları bir nefeste söndürdü. O akıllı bir adam. gelirken kızları da getirmemi söyledi. Rasmus savaştan başka şey konuşmuyor. bütün zamanını atölyesinde geçirdi. ama Swanny'nin. saçları o kadar kızıl ki. eğer başlarsa. Bisgaard'ların küçük kızı Dorte. Uzun boylu olduğundan. Housman ve yeni karısı. ama ben iki renkten çok güzel bir karışım çıkabileceğini düşünüyorum. Söylenenlere göre amacı. ama bugüne kadar zahmet edip kapaklarını bile açmadım. oysa kendimi baştan aşağıya Danimarkalı hissediyorum. kalçaları üzerinde iki kocaman cebi. ama yüzünün donukluğu her şeyi öldürüyordu. kuşaksız bir elbise. Mrs. gül kurusu renginde bir elbise. Çok şık bir elbise giymişti. söylediklerine inanıyorum. yenilmiş bir devlet olma hakaretini sineye çekmek zorunda kalacak. tepesi şeker kaplı. Şikâyet ettiğimde de hole koymak için dövme demirden saksı altlığını gerçekten isteyip istemediğimi sordu. doğum günü pastasını kendim yapmak istedim. bu nedenle de Toton Đmparatorluğunun akıl almayacak bir biçimde genişlemesine seyirci kalacak (hepsi de onun kelimeleri). Kendini o küçük Slav devletinin koruyucusu sanan Rusya. Swanny'nin açık sarı saçları göğsüne kadar iniyor. Onlar asker olacak yaşa gelinceye kadar bu savaş biter. Almanya savaş ilan etti. fırfırlı. Mr. Beni çaya davet etti. Tabiî. Ortası marmelat dolu. eminim kına sürüyordur. ama bu durum değişebilir. bunu da Rusya'nın harekete geçmesini beklemeden yapmak. Avusturyalıların Sırbistan'a savaş ilan etmesi. Hayret. Rasmus "cümbüş" diye adlandırdığı partide hiç görünmedi. Pek aşçılığım olduğu söylenemez. özellikle de Kayser Wilhelm deniz gücümüze saldırırsa. Okumaya başladığım kitabın adı Bir Noel Şarkısı.

bütün Đngilizlerin kahraman azizler. Altı kadın ve iki çocuk daha vardı. Belki de mutlu. 21 ocak 1915 Mogens dün on yedi oldu. iyi huylu Rasmus ve onun kaba köylü ailesinden. Sırbistanlı olmadığıma. Belçika'da eski ve güzel birçok kilise olduğunu söylüyorlar. Mogens'in bu iyi taraflarım kimden aldığını söylemek güç. Mons'tan getirilen yaralıların hepsi de Almanların korkaklığından ve alçaklığından bahsediyor. Swanny okuldaydı. yani askere alınmayacak kadar yaşlı değil. güler yüzlü. gülmeyi unutmuş. ama bu imkânsız. gerçekten çok yazık olur. Bana bütün bunlardan daha önce bahsetmeliydi. diye düşünüyorum. yoksa eğer birisi bunları okuyabilseydi. Hepimizin vatansever olması. Hep acı çekerken kim iyi olabilir ki? Babam çok katı ve disiplinliydi. madem bu kadar kötü askerler. çünkü Cropper'ı askere alındı. Frognal'daki evine çaya götürdüm. onu işin dışında tutmak lazım. merak ediyorum. bu savaş öyle kısa zamanda bitmeyecek. süngünün karşısına çıkmaya da cesaret edemiyorlar. Eğer ölürse. çocuklarımın da Sırp doğmadıklarına şükrediyorum. hepsi de kusur arayan. sana ateş edemiyorlar" dedi. Soğuk çelikten korkuyorlar. hem çok karışık hem de bir sürü yerde birden oluyor. sıkıcı bir avuç insan. evlenmek için para biriktirdiklerini. Gözyaşları içinde bana nişanlandıklarını. Housman'ın Hampstead'de. Kesin olan tek bir şey var. ancak bütün bunlar beni nakit paraya ihtiyacı olan ilk erkeğe vermesini önleyemedi. sadece çok iyi bir çocuk olduğunu kabul etmek zorundayız. "Tüfekle nişan alamıyorlar. Rasmus da her zamanki öfkeli konuşma biçimiyle sınavlarını veremeyen. Çok zeki olmadığını. Kendi ailemde iyi olarak adlandırabileceğim kimseyi hatırlamıyorum. kimbilir başıma neler gelirdi. madem bu kadar korkaklar. sohbet fırsatı bulamadık. Cropper. The War Illustrated dergisinde bir Belgrad tablosunun fotoğrafı var. Ne kadar ayakta kalacaklar. Cropper çok yakışıklı bir erkek. en fazla otuz bir-otuz iki yaşında. Savaşta olduğumuza inanamazdınız. Annem bütün çocukluğum boyunca hep hastaydı. Ortası yok. bir yıl içinde de evlenmeyi umduklarını anlattı. Almanların da korkak fareler olduğunu söylemesi lazım. Mogens bu yaz okulu bırakmaktan söz ediyor. ahlak anlayışıyla meşhurdu. Hansine'den biraz daha küçük. Avusturya bombardımanından sonra bir harabeler yığını olmuş. Bir tanesi "Siperin önünde ayağa kalkarsan. "Güzel beyaz kent" derlermiş. neden hâlâ onları Belçika'dan sürüp çıkaramadık? Bir kez daha bu günlükleri Danca yazabildiğime seviniyorum." Kim korkmaz ki? Herhangi bir Töton'un alçak olacağına inanırım da. eski Belgrad'ın tabiî. merak ediyorum doğrusu. Kısacası. Bunları kimden aldı. yazacak o kadar çok şey olur ki. sadece incir çekirdeğini dolduramayacak dedikodu. Frederikke Teyze ve oğullarına gelince.7 eylül 1914 Hansine büyük bir üzüntü içinde. Savaşta olan bütün her şeyi bu günlüğe yazmak istemiştim. Marie'yi Mrs. vermeye de çalışmayan birinin okul masraflarını ödemenin .

bütün bir milletin akşamdan sabaha değişeceğini düşünmenin mantıklı bir tarafı olabilir mi? Đşte bir örnek. oysa Emily. uzun boylu kadınların koca bulamadıklarını söylüyor. sevinçten uçardım sanırım. Her neyse. Mrs. onların başından geçenlere üzülüp günlüğüme geri dönmek için sabırsızlanıyorum. Kısacası. . yine de bütün bunda yanlış bir şey var. Eğlenceli. 1 mart 1915 Mr.Koca bulamasa çok mu kötü olur? dedim. . bütün bunlara ne derdi acaba? Gazete misillemelerde bulunabileceğimizi söylüyor. Şimdiye kadar havacılarımız Alman kentlerinin üzerinde uçtular. insanların değişmesini beklemenin. Antikacı Dükkânı'nı okuyorum. Rasmus yaramı deşmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. belki de babasının yanında çalışır. eczacıların dediği gibi "gelişen". Đngiliz. Đleride iç karartıcı bir okuma faaliyeti. üstelik yakında da biteceğe benzemiyor. iyi. G. King's Lynn ve Yarmouth'ta insanlar yaralandı. Sevgili babasının yorumu: "Postalının içinde bütün bu düğümleri taşıyacak olan zavallıya acıyorum. bu denli saygın görünmezdi. itaatsiz ve kuşkucu olacak. yoksa şimdi bulunduğu yerde olamazdı. işlerin hemen yapılmasını isteyecek.. biraz kısa olsa da yetişkin bir kadın. Hikâye okumanın bu kadar zevkli olabileceğini bilmiyordum. Dün gece Zeplinler Kuzey Denizi'ni geçip Norfolk kıyılarını bombaladı." Peki öyleyse." Yaşına göre çok uzun. daha on yaşma bile gelmemiş bir çocuk için çok yetenekli. "Ne aptal!" demekten kendimi alamıyorum. üstelik de haklı. "iğrenç kan içici hayvanlar" olarak adlandırıyor. savaş daha bitmedi. Rasmus tek entelektüel faaliyetinin daha sonra cilt haline getirmek istediği The War Illustrated nüshalarını toplamak olduğunu söylüyor. bu kadar sözü dinlenir. Bunu fazla dert etmemeye çalışıyorum. Housman Danca okuyabilseydi. Neredeyse Emily'nin boyunda. kocası cephede savaşan bir kadın da öldü. kadın?" dedi. Wells benden çok daha zeki olmalı. Ne rastlantı! Gazete Almanları. Yine de bazen yazdıklarını okurken. 'Oyalanan' hükümetlere sabır göstermeyecek. savaş yöntemleri "antropolojide bilinen en alçak ırklardan" bile daha vahşi. bu kadar ünlü. ama kahramanların içine girip onlar oluyorum. mümkünse tabiî. H. ama bomba atmadılar. Erkek olsaydı. Swanny'ye örgü örmeyi öğrettim. Güldü. Askerler için hâki çoraplar örüyor. "Kocan olmasaydı. savaş bittiğinde Đngilizlere ne olacağını yazıyor: 'Tüm savaş öncesi alışkanlıklar kaybolmuş olacak. hayatı düzenlemenin yolu bu olmasa gerek. Mogens'in ne iş yapacağını kestiremiyorum. Bir kadın ya koca bulacak ya da alay konusu olmak dışında bir işe yaramayacak. savaş bitince eski eğlence havasının bir daha Đngiliz siyasetine geri dönmeyeceğine inanıyorum. Buna güldüm... Mrs..mantıksız olduğunu söylüyor. nerelerde olurdun. Housman'ın kardeşi askere alındı.

Rasmus yeni yıl kararını alalı bir buçuk yıldan fazla geçti. Bugün zavallı Hansine Cropper'dan bir mektup aldı. ama hâlâ milyoner olamadı! Swanny'yi doğum günü hediyesi olarak Yunan dans dersleri kursuna yazdırdık.Cropper'ın savaş tutsağı olduğunu umuyor. Bu sayılara inanmıyorum. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bilebilir. üç de kaybımız var. ama bizim yayımladığımız listeye göre Çanakkale'de otuz üç ölü. Mrs. kendi erkeklerinin büyülü bir hayatı vardır. Ona terpsikhora sanatında becerikli olmasını beklediğimi söyledim. Housman "Neden o? Neden ben?" deyip durdu. Böyle bir şey neden onun başına geldi? Daha yüzlercesinin. Tanıdığım ve cepheye bir erkek gönderen kadınlardan hiçbiri onların orada ölebileceklerini farkında değil. Hansine -hepimiz gibi. Belki de değil. Ölü bir adamın neşeli ve umut dolu kelimelerini okumak ne tuhaf. Hansine Cropper'ın nişanlısı değil sevgilisi. Böyle inanmak. sanki ölenin sonsuza dek yaşayacağını düşündüğünü anlarsın. Danca'da hiç böyle kelimelerimiz yok: terpsikhora. Tahmininle göre Cropper öldü. Resmen nişanlanmadıkları için. yoksa ona mektup gönderme sıkıntısına girmezdi. daha fazla yazmış olmasına rağmen. tabiî ta haftalar önce yazılmış. acıyı ve şoku daha da güçlendiriyor mu. gelecek ilkbahara kadar her cuma akşamı kursa gidecek. ama bu onun yakını olduğu için ölmemesi gerektiğini mi? Fransızlar üç milyon Alman'ın öldüğünü gösteren bir liste yayımladı. Zaten bütün mektup da bu. Housman'ın ağabeyi. bunu kendine her gün söyleyebilirsin. Ona söylediği özel şeyleri. savaş süresince de düzelmesini beklemiyorum. Motorlu arabalar konusunda en ufak bir bilgisi bile olmadığından. 14 mart 1916 . Mogens'in okuldaki son günü. Yani ne demek istiyor? Bunun başkasının başına gelebileceğini. Sözlüğümde onun için harika bir kelime buldum. Bu konuda fazla konuşmam ama anladığım kadarıyla şu sıralarda işler pek iyi değil. yirmi sekiz yaralı. mektubun büyük bir bölümü sansürsü tarafından karalanmış. Ölecek olanlar ötekilerdir. çünkü bir insanın ölüme hazırlıklı olamayacağını anladım. ama ölüm gelip çattığında yine aynı şey olur. sanırım büro işinde çalışacak.30 mart 1915 Mrs. Cropper'ın annesi dişi bir kaplan kadar kıskanç ve "o yabancı kölecik" olarak adlandırdığı Hansine'yi kabullenemiyor. binlercesinin başına gelmiyormuş gibi. Zaman kaybetmeden Rasmus'la birlikte motorlu araba satışı işine başlayacak. bütün o sevgi ve aşk sözcüklerini okumamı istiyor olamaz. 28 temmuz 1915 Swanny'nin doğum günü. Gelibolu'nun batısının boşaltılmasından önce postaya atılmış. doğru olmaları mümkün değil. bu yüzden de haberleri Cropper'ın dün gizlice gelen ablasından almak zorunda. Hansine'nin Cropper'ı Çanakkale'de kayıplar arasında. askere alındıktan üç hafta sonra Hollanda'da öldü. merak ediyorum. Cropper'ın Hansine'nin okuma bilmediğinin farkında olmadığını sanıyorum.

. kendilerini şanslı görecek bir alay kadın var.Bitirdiğimde yedi yaşında olacak. Sam Cropper Almanların elinde tutsak. sanırım bu defa bir gerçek payı var.Ravensdale Caddesi'ndeki kapı komşumuz Mrs. Nasıl emin olabilirler bilemiyorum. Böyle büyümeye devam ederse. Arthur. bütün bunlar yetmezmiş gibi. Bu evin eşini yapacağım. babası ta atölyeden duyup fırladı. Hep birlikte gülüp Mrs. ellerini arkasına bağlayacağımı söyledim. bir daha yüzünü tırnakladığını görürsem. bu sabah da Marie'nin bütün vücudu kıpkırmızıydı. ama kızkardeşi bu akşamüzeri geldi ve Hansine'ye müjdeyi verdi. Gelip de benden bir şey isteme." . dedim Eğer halıya. bebek evini bitirdiğimde iki metre olur. . benden bir yardım bekleme. 26 mart 1916 Hem Swanny hem de Marie suçiçeği oldu. "Doğum günü için geç kaldın" dedim. Sanki Mrs. Evans çaya geldi. gelirken de bir sürü çirkin çocuğunu yanında getirdi. o ise sigarasını tüttürerek The War Illustrated'i yutuyordu ki birden kafasını kaldırdı ve Marie için bir bebek evi yapacağını söyledi. ona kendine ait bir Padanaram yapacağım.Swanny çok büyük. Arthur'u parçalamakla tehdit etti. Hansine o dakikadan beri gülücükler . dedi. Ama bir şekilde ertelemek zorunda kaldık. genellikle böylesi kocakarı hurafelerine inanmasam da. ben Đki Şehrin Hikâyesi'ni okuyordum. Evans zonaya yakalandı. . Mrs. önce çocuklardan biri. Aslında bütün bunları ikinci çocuğu olan Arthur isimli çilli ve şişman oğlunun doğum gününde Marie ile oynayabilmesi için ayarlamıştık. Đnsanı biraz daha cesaretlendirebilirdin. . bir ya da iki yılımı alır.Noel'e kadar bitiremem. Neden Swanny değil? Bütün çocuklara eşit sevgi göstermek gerektiğini sanıyordum.Neden Marie? dedim. Kocaları benim yaptıklarımı becerebilse. Evans'ın Rasmus'un Arthur'a bağırmasının öcünü aldığını söylüyoruz. ama kızların yüzlerinde iz kalmasından korkuyorum. . Swanny iyi ve söz dinleyen bir çocuk. kadınım.Öyleyse. Bugünün de çok başarılı geçtiği söylenemez. Marie'ye vurunca Marie o kadar yüksek sesle ağlamaya başladı ki. Hansine'den istersin. Evans'ı bir daha burada hiç göremeyecekmişiz gibi geliyor! Bu akşam oturma odamızdaydık. bana yüzünü kaşımayacağını söyledi ama o Marie maymunu. Fazla ilgi göstermedim. "Noel'i beklemek zorunda kalacaksın. onunla ne yapacağımı bilemiyorum. perdeye. sonra öteki soğuk aldı. Swanny dün sabah kırmızı kabarcıklarla aşağıya indi. Dikiş işinde ne kadar becerikli olduğunu biliyorsun. Çocukların suçiçeğini zonalı bir yetişkinden kapabileceklerini duydum.Beş yaşında bir çocuk için mi? dedim. mindere falan ihtiyacın olursa.

Çok ince bir cilt. ya da resimlerden anlaşıldığı kadarıyla. Kadın kaba. "Önce Ward-Carpenter anlatısını. şarkılar mırıldanıyor. daktilo sayfaları bir yana. diğeriyse sanki özel olarak bastırılmış gibiydi. binlerce kitap sayfasının fotokopisini okumak zorunda kaldım. Neden ilgilenmem gerekeceğini anlamadım. Mrs. Rasmus bu akşam bebek evine başladı. Hakkını vermeliyim. adam da yıpranmış gibiydi. Belki de inanamadığım için yazabiliyorum. Rasmus da her zamanki çatık kaşlarıyla Đngilizce cevap yerdi. Đçimizden çok azı kitap. bildiği Đngilizce atasözlerini tekrarlamaktan büyük keyif alıyor: "Soru sorma. bu nedenle de böyle bir okuma faaliyetine başlamaya can atmıyorum. Uyanmak ve bir kâbustan sonraki o muhteşem duyguyu yaşamak istiyorum: "Doğru değil.içinde. demek istiyorum. . yeşil Ünlü Duruşmalar dizisinden bir kitaptı. yaptığı karalamalar bana Leonardo'nun eserlerinin fotoğraflarını hatırlatıyor. Far?" diye sordu. olmadı. görünüşünden sürekli olarak kullanıldığı. Mogens bu akşam eve geldiğinde orduya gönüllü yazıldığını söyledi. Swanny onu görünce. çünkü ne Lizzie Roper ne de kocası güzel insanlar değildi. Üstelik Asta onları tanımıştı ya da onlardan söz edildiğini duymuştu. akıllı ya da duyarlı insanlara da benzemiyorlardı. On ikinci bölüm Cary'nin vermiş olduğu kâğıtların tepesinde iki fotoğraf vardı. Yine de her ikisinde dikkatimi çeken bir şey vardı. kitabın sırtındaki harflerse okunamayacak kadar silikti. Đçindeki boş sayfada Bir Victoria Dönemi Ailesi. 7 mayıs 1916 Bunu nasıl yazacağımı bilemiyorum. Bir tanesi Penguin Yayınları'ndan. Oysa ben elyazmaları." Ama doğru. Londra Taburu Tüfek Tugayı'nda er. "Neden evimizi çiziyorsun. Cary'nin yazdığı bir not. Ne şömiz ne de ön kapakta bir yazı. harika çiziyor. Arthur Roper ve Romen rakamlarıyla bir tarih basılıydı: MCMXXVI. Roper'ı modaya uygun elbiseleri ve tüylü büyük şapkasıyla görmüştü. Kitabın içinden bir kâğıt düştü. Yani çizimlere başladı. Artık 3. yanına da beyaz boncuklarla süslü gülkurusu bir türban. gazete ya da dergi dışında bir şey okumaktan hoşlanır. sayfalarının çevrildiği anlaşılıyordu. yalan da işitme!" Beyaz büyük benekli gül kurusu taftadan yeni bir elbise aldım. Önce kitaplara baktım.

cinayetlerin içindeki olağanlıktır." Hepsi bu. Norfolk'ta Lark Nehri kıyısındaki küçük ve güzel Bury St. Suffolk. Londra banliyölerindeki sahnesi. Anlaşılan emrinde çalışanlar vardır. Eighteen. yine de orijinalin gerçek bir cinayet koleksiyoncusunun elinde olduğunu düşündüm. bu felaketler saraylarda ya da malikânelerde değil. Yine de Roper hakkında daha fazla şey öğrenmeye kararlıydım. Okumaya başlamadan önce tarihî dedektif hikâyeleri yazarımın yayımladığı gerçek cinayet ansiklopedisine bir göz attım. Burada küçük ayrıntılar büyütülür. dar ve pis sokaklardaki yoksul evlerde gerçekleşir. ö. şiddet ve kural tanımazlıkla cevap vermiştir. Kazancının yerinde olduğunu söyleyebiliriz. Arthur'un anılarını es geçsen de olur. savunma avukatı KC Howard de Filippis olağanüstü başarılı göründü. Bir eczacının çöküşü ve batışı Büyük cinayetlerin neden olduğu ilgi ve korkunun asıl kaynağı. bir Suffolk adıdır ve Alfred dört yıl sonra Suffolk King's Counsel. Ne var ki Alfred Eighteen Roper. ortak koşulların büyük bir kentin arka sokaklarında buluşturduğu kadın ve erkekler. Gerçekten de aşağı orta sınıfın en alt sınırındaki kahramanları. cinayetlerin olağanüstü içeriğinden çok. Bütün bunlar Thomas'ın beyin kanamasından ölmesiyle sona erer. Cambridge Temmuz 1905'te karısı Elizabeth Louisa Roper'ı Londra'da Hackney'de öldürmekle suçlandı. doğumu ve yetiştiriliş tarzıyla bir Londralı değildi. Arthur ve Joseph. aşağılık davranışlar öylesine korkunç bir boyuta ulaşır ki cürüm kısa süre için de olsa. Roper kızlarının böyle bir şey yapmaları gerekmez. Thomas kırk dört yaşında öldüğünde. Butter Market'ta eczane Morley's'te yardımcıdır. Birinci sayfanın tepesine elle "1934" yazılmıştı. Roper'lar görünürde mutlu ve saygın bir ailedir. 1925. belirli bir varlığa sahiptirler. en yüksek avukatlık derecesi.sonra da kitabı oku. Fotokopinin üzerinde belgenin aslının nerede olduğunu gösterebilecek hiçbir işaret yoktu. Arthur on altı yaşındadır. Đlginç ikinci adını 1868'de Thomas Edward Roper'la evlenen annesinin kızlık soyadından alır. hatta belki de biraz daha fazlasıdır. Thomas'ın hem annesi hem de karısı hizmetçilik yapmışken. St. rezili ve alçağı bir tragedya haline getirir. bu koşullara olağandışı bir tepki. Edwards'ta doğacaktır. her üçünü de ilkokula gönderir. daha sonra Roper ailesinin iki oğlu daha olur. en azından oğlanlar kaderin onları bıraktığı yerden daha yukarı yükselmeyi düşünmektedir. Küçük insanların başına korkunç felaketler gelir. günümüzde olsa eczacı ya da eczane yöneticiliği olarak adlandırabileceğimiz bir iş yapmaktadır. Eczane sahibi aileye reddedilemeyecek kadar iyi bir . Thomas Roper. Burada. Edmunds. Annesi o zamana kadar kızları Beatrice ve Maud'u doğurmuşsa da Alfred ilk erkek evlat ve vâristir. başlıca oyuncuların aile hayatı konusunda çizdikleri resimleriyle söylediklerimizin tipik bir örneği olarak da gösterilebilir. Oğullarının çalışmasına gerek duymaz. Bury. Dava ekim 1905'te Londra'da Merkez Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Roper dosyası da farklı değildir. son doğan kızın da sadece birkaç hafta yaşadığı sanılmaktadır. Roper'a fazla yer ayrılmamıştı: "Alfred Eighteen Roper d 1872. önemsizi." Ward-Carpenter kenarları kapkara bir fotokopi yığını çıktı.

1844 yılında posta idaresinde çalışmış olabilir. 1904'te de bir kızı olduğu yazılıdır. Çalışkan ve sorumluluk sahibidir. neredeyse bir entelektüel olarak tanıtır. Arthur ağabeyinin dış görünüşü hakkında. Model buhar makineleri üretir.öneride bulunur. bu evlilikten 1899'da bir oğlu. sadece kendinden bahsedildiği 250 satır vardır. eczacılığa yükselir. Morley's'te birkaç yıl kalır. 1898 yılında Elizabeth Hyde'la evlendiği. büyükbabası Samuel Roper'ın 1830'da Bury St. Bury Mekanik Enstitüsü'nün büyük kitaplığının da devamlı ziyaretçisidir. ancak hangi renkte olduğu . Arthur'un anne tarafından dedesi William Eighteen. Southgate Sokağı'ndaki aileden kalma evde annesi ve kardeşi Joseph'la beraber otururken çoğu akşamı okuyarak geçirir. alnındaki koyu saçlarının dökülmeye başladığı görülmektedir. Ağabeyi Alfred'i düşünceli ve araştırıcı bir genç. yine de kitapta cinayetle suçlanıp mahkemeye çıkmasıyla ilgili tek bir cümle yoktur. genellikle de gözleri bozulmaya başlayan annesine yüksek sesle kitap okur. Arthur'un ağabeyi Alfred hakkında verdiği bilgilerdir. yine de annesini yaşatacak. H. bu sürede babasının daha önceki durumuna. kazananların da Cambridge Üniversitesi'ne gönderildiği bir yarışma kazanmayı umduğunu söylediği anlatılır. tıraşlı görünmektedir. Alfred. ne var ki Bury St. Eczacılık alanında herhangi bir eğitim görmemiş olmasına karşın. Alfred. Merdivenin en alt basamağındadır. yazdığı Roper anılarını 1926'da kendi imkânlarıyla bastırır. Edmunds'taki botanik bahçesinin müdürlüğünü yaptığını yazar. Ne de olsa sıradan ve gerçekten saygın bir aileyi itibar sahibi yapma merakı. Beccles'te ilkokul öğretmenliği yapan Arthur Roper. evlenmesinden hemen önce. Örneğin. Roper ailesinin adını duyurduğu tek olay Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı dava. S. Ne var ki bu umudu gerçekleşmeyecektir. diğeri de bir sonraki yıl evlenmeye hazırlanmaktadır. Arthur'un bu konuda söyleyecek tek bir sözü yoktur Ağabeyi kısa kitabın birçok bölümüne hâkimdir. kardeşi Arthur'a göre de çok az arkadaşı vardır. Kız kardeşlerinden biri evlidir. Okuldan ayrılıp dükkânda işe başlar. Kitabın adı Bir Victoria Dönemi Ailesi'dir. White Suffolk gazetesine göre Hatter Caddesi'ndeki bu görev. bunları annesinin gaz sobası üzerinde doldurmaya çalışır. erkek kardeşlerinin okuldan ayrılmalarına gerek bırakmayacak kadar para kazanmaktadır. Hodson yürütmektedir. Portre çekiminin yapıldığı 1898 yılında. Alfred'in kardeşine ilkokulun yılda dört kez düzenlediği. muhtemelen iki metreye yakın göründüğü dışında başka bir bilgi vermez. Fotoğraflarından onun zayıf ve dar omuzlu olduğunu görebiliyor. bu davayla sonuçlanan koşullar ve davanın sonucu olmasına karşın. Edmunds'un posta müdürü olamaz. Eğer Alfred isterse dükkânda ona verebileceği bir iş vardır. diğeri de onu karısı ve çocuklarıyla gösteren bir aile resmidir. özellikle dayanıklı bir vücuda sahip olmadığı sonucunu çıkarabiliyoruz. oysa o tarihte o görevi bahçenin kurucusu N. kardeşi Arthur'a göre "kimyagerliğin" her alanına ilgi duyar. bunlardan biri fotoğraf stüdyosunda çekilmiş bir portre. belirtilen tarihlerde John Deck tarafından yürütülmektedir. Arthur'un aile üyeleri hakkında yazdıkları o denli övücüdür ki. Yüz hatları düzgündür. düşüncelerini biraz kuşkuyla karşılamak zorunda kalırız. evine bağlı sakin ve sevecen bir gençtir. kitabın ekindeki albümde iki fotoğrafı görülür. karşı cinsten hiç kimseyi tanımamaktadır. ailenin tüm erkekleri gibi uzun boylu olduğu. Southgate Sokağı'ndaki odasında da keşif kabilinden deneyler yapar. Halk Kütüphanesi'nin sadık bir üyesi. Đçinde bugün ilgimizi çekebilecek tek bölüm. gözlerinin koyu olduğu anlaşılmakta. Muhtemelen Samuel bahçede çalışan bahçıvanlardan biridir. bazı gerçekleri saptırmak zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır.

burada söylenebilecek tek şey. Anne Roper birkaç hafta önce ölmüş olmasa. En azından Arthur Alfred'in neden iş değiştirdiği konusunda hiçbir görüş ileri sürmez. güzel bir evdir. yerleşir yerleşmez de uzun süre oturabileceği bir ev aradığı anlaşılmaktadır. Arthur ağabeyinin hangi koşullar sonucunda Doğu Londra'da. Alfred. Maddox'un bu sorununu da halleder. Alfred de öneriyi kabul eder. Maddox'un da ortağı olduğu Londra'daki Supreme Remedy Company Alfred'e bir iş önerisinde bulunur. Şimdi kardeşi Joseph de evlenmek ve karısını Alfred'in de oturduğu Southgate Sokağı'ndaki eve getirmek üzeredir. muhtemelen de daha sonra gelişen olayların yarattığı endişeden. bir lokantada yedikleri yemek sırasında Alfred'e Fulham'ın yerleşmek için uygun bir bölge olduğunu anlattığını belirtir. metroyla Walham Green ve Charing Cross arası on beş dakikadır. Maddox ertesi gün teşekkür etmek için eczaneye uğrar. müşterisinin memnun ayrılmasını sağlar. Nedeni ne olursa olsun. Supreme Remedy'nin çalışanlarından biri olan John Smart duruşmada yaptığı tanıklıkta. daha sonra Strand'den ve Covent Garden'dan geçerek işe gidilebilmektedir. ne cinayetten yargılanacağı ne de hayatının yirmi yılını toplum dışında geçirmek zorunda kalacağıydı. parmağındaki ağrı için bir ilaç ister. ikinci katta bir yatak odası ve bir oturma odasına taşındığında yirmi üç yaşındadır. Gerçekten de Smart Fulham'da oturmakta. Alfred Roper tipi insanların çoğu sadece sükûnet ve tevazularıyla kendileri hakkında olduğundan parlak bir izlenim oluşturmayı başarırlar. Gerçekten de onu yalnız bırakıp gitmeyi kabul edemeyecekti Son yıllarda Alfred ev işlerinin büyük bir bölümünü üstlenmiş. Butter Market'taki Morley's'te yönetici olarak çalışmaya başladığından birkaç yıl sonra Arthur kaç yıl olduğunu belirtmese de aradan altı yıl geçtiğini hesaplıyoruz. Belki de Robert Maddox. Alfred. Alfred'in yaşadığı bölüm yüksek tavanları ve büyük pencereleriyle geniş. çay ve akşam yemeği de bu fiyata . belki de fotoğraf çektirirken gözlüklerini çıkarma gereğini duymuştur. Bütün bunların. Navarino Caddesi'ne taşındığını ve oturmak için Mrs. Maddox'a herhangi bir merhem vermek yerine dolamayı yarar ve parmağa öyle usta bir pansuman yapar ki. Londra'da geçici bir süre için Gray's Inn Sokağı'ndaki bir otele yerleştiği.bilinmemektedir. Alfred Roper'ın bu iş önerisini kabul etmiş olacağı kuşkuludur. bu nedenle ağabeyinin gençlik yılları hakkında fikir sahibi olabilmek için onun anlattıklarından başka dayanağımız yoktur. Alfred'in bir ilaç reklam şirketine müdür yardımcısı olarak atanmasında bir rolü olup olmadığını bilmiyoruz. Burun kemeri üzerinde görünen soluk iz Arthur'un gözlük taktığı anlamına da gelebilir. Mr. Roper'dan hoşlanmıştır. oda kiraladığı binada boş odalar bulunduğunu bilmektedir. onunla ilgilenen Alfred Roper'dır. Maddox Morley's'e gelir. Arthur'un anılarının satır aralarından Alfred'in kaçış fırsatı yakaladığından belki de zenginliğe gidebilecek bir yolda adım atmaktan memnun olduğunu çıkarıyoruz. Fulham'a yerleşmiş olsaydı. Tam tersine. hatta yemeğini bile hazırlamıştır. Bu odalar için haftada yirmi beş şilin öder. Alfred'i bu öneriyi kabul etmemeye iten neden bilinmemektedir. Hackney'de. bilgisizlikten. Devon Villa bodrumun dışında dört katlıdır. Alfred. 1895 yılında Navarino Caddesi'nde Devon Villa'ya geçip. Đşe gidip gelmek kolaydır. tehlikeli dönem geçene ve 1906 yılına gelinene kadar Alfred'in yaşamındaki en önemsiz ayrıntıları sıralamakla yetinir. bu arada da Alfred Roper'a kronik nezlesine de bir çare bulup bulamayacağını sorar.Alfred kente gelen ve Angel Hill'deki Angel Inn'de kalan Robert Maddox'la tanışır. kahvaltı. annesini merdivenlerden yukarı ve aşağı taşımış. Hyde'ın evini neden seçtiğini açıklamaz.

Homerton High Street ve çevresinde uzun zamandan beri bakımsız fakir mahalleleri vardır. Odalar lüks olmasa da uygun biçimde döşenmiştir. yemeği hazırlanmaktadır. XTX. eşleriyle birlikte kiliseye giden yerli halk. bahçelerin arasında da parklar ve hayvanların otladığı çayırlar yer aldı. Hackney Empire tanınmış bir salondur. Kuzeyde. Victoria Park kentin kriket alanıdır. Bölge bahçeler içinde büyük evlerin yapıldığı bir banliyö haline geldi. Alfred Roper'ın taşındığı gelişmiş Londra banliyösü işte böyle bir yerdir: yoksulluk ve ağır işçilik. Demiryolları hızlı yolculuğa olanak tanımadan önce. kira ödemede bir sorunu olmayacağı anlaşılır. daha yoksul sınıflar yararına vakıflar kurduranlar. bir odaya dört kişi doluşmuş. Eğlence bakımından müzikholler. nüfusu da gereğinden fazla artmıştır. kentteki işine de zamanında varabileceği en uzak yerleşim bölgesi olarak gösterilebilirdi. Dalston Tiyatrosu ve Islington'daki Grand'de dram ve komediler oynanır. muhtemelen de tüm dünyanın önünde" olarak tanıtırdı. Hackney'nin zarif kilise ve ibadethanelerini yaptıran. Hâlâ direnen ve eski büyük malikânelerde yaşayan orta sınıfla giderek yoksullaşan işçi sınıfının mahalleleri arasındaki sınırlardan birisi de Mare Sokağı'dır. Mare Sokağı'nın "yanlış" tarafının hemen batısındadır. Odasının temizliği yapılmakta. Hackney'de atlı tramvaylar. Đşçileri kente taşıyan London Fields tren istasyonu bir taş atımı uzaklıktadır. Mrs. Yüzyılın sonlarında. Vesta Tilley ve Little Tich'in de bulunduğu ünlü müzikhol yıldızlarını sahneye çıkarır. bowling sahası ve göl yürüyüş mesafesindedir. Örneğin istatistikler. Hackney eskiden "soyluların ve aydın sınıfının evleriyle" ünlü bir kasabayken sakinleri arasında o kadar çok tüccar ve seçkin insan vardı ki. London Heights çevresinde şiddet hüküm sürerken. Hackney bir işadamının Londra dışında oturabileceği. karmakarışık bir düzende yaşayan göçmenler. Đnsan Mare Sokağı ve Kingsland High Street'teki büyük mağazalarda her istediğini bulabilir. Matthew Rose and Sons mağazası da aralarında bir çay salonunun bulunduğu çeşitli hizmetler sunar. içinde pazarıyla canlı bir alışveriş merkezidir. işte bu evlerin sahipleriydi. nüfusun 1881 ve 1901 arasındaki yirmi yılda 163 681'den 219 272'ye yükseldiğini gösterir. Hyde'ın evi de Stanford Hill'e taşınan bir kent tüccarının evidir. Sinema salonlarının görünmesi için 1906'yı beklemek gerekse de Stoke Newington Caddesi'nde Yeni Alexandra Tiyatrosunda. Hackney'nin yerli fakirleri Homerton High Street ve Wells Sokağı etrafında yaşamaktadır. "arabalarını buradan tutan insanların yüksek sayısından da anlaşılacağı gibi. Buradaki eğilimin dışa yönelik olduğu. üç ya da daha fazla kişiyle oturanların sayısı da yaklaşık 8 000'dir. yüzyılın ikinci yarısında Hackney'de eğilim. Bize anlatılanlara göre yoksullar her zaman çevremizdedir. Yılda 150 pound aldığı düşünülürse. arabalar çalışır. . aralarında Marie Lloyd. yüksek ağaçlı bahçeler arasından London Fields görünür. Alfred Roper'ın buraya yerleştiği dönemlerde Hackney oldukça yoksuldur. Çoğu tiyatro Noel'de pandomim gösterileri sergiler. tiyatro ve operalar vardır. Hackney Common az ötededir.dahildir. Hackney Wick and All Souls' ve Clapton gibi bölgeler gerçek teneke mahalleleridir. sahiplerinin varlığı ve lüksüyle krallığın. Navarino Caddesi. 1891 yılında bir odada dört ya da daha fazla kişiyle birlikte oturanların sayısı 3 000. daha yoksulluğa doğru bir gidiştir. South Mill Fields. oturma odasından. merkezden kovulanların Lea Nehri'nin tam kurutulamamış bataklığı kenarındaki yıkık gecekondulara yerleşmek zorunda kaldığı bellidir. görece konfor ve orta sınıf değerleri.

Evde on iki odanın dışında geleneksel bölümler vardır. O dönemde yemek yapma işi Maria ve Lizzie Hyde arasında paylaşılır. Bazıları kızına bir koca bulmak peşinde olduğunu ileri sürer. Bir yıl önce okulu bırakmıştır. Miss Cottrell'e göre birçok kez alkolün kalbine yararlı olduğunu söylemiştir. Daha dar bir merdivenle aşağıya. Hyde'a ait olduğu kuşku götürmez. birinci kata yerleşen. Maria Hyde. Bazıları da kızın. şimdiye kadar hiç kimsenin onu sarhoş görmediği söylenir. En sevdiği içki cindir. yanından evlenmek için ayrılan daha yaşlı bir kadın çalıştırmıştır. mutfak ve kilere.Artık Mrs. Çıktığı odalar Upton adlı evli bir çifte kiralanır. Hyde. Diğer bir anlatımla. Hyde daha sonra iki kiracı daha alır. ailesi. oturma odası istendiğinde akordeonlu bir kapıyla ikiye bölünebilir. Eve yaşlı bir Polonya ya da Rus göçmeni olan ve ikinci katın büyük bölümünde oturan Joseph Dzerjinski'yle birlikte. o zamanın çok kullanılan deyimiyle "olması gerekenden daha iyi olmadığını". bütün bu insanların geçmişi ve özelliklerinden bahsetmenin sırası geldi. dördüncü katın tümünü kendi kullanımına ayırmıştır. Hyde'ın verdiği hizmetler karşılığında bu eve gelmiş olduğudur. ama alkole dayanıklı olduğu. kiremit rengi mermerden tabanıyla holün gösterişli olduğu söylenebilir. Odaların temizliği. Ironsmith de çalıştığı et ihracat şirketinin merkezinin bulunduğu Amerika'ya gider. Alfred Roper'ın yerleştiği ev ve kiracıları. iyi bir iş bulduğu için kendini mutlu sayar. Hyde'ın ücretini bu evle ödemiştir. Mrs. Florence'tan önce. Mrs. herkesçe Lizzie olarak bilinen. kendini eski bir saray terzisi olarak tanıtan yaşlı bir hanımdır. Roper'dan birkaç ay önce Devon Villa'ya geldiğinde henüz çocuk denecek yaştadır. beş yıl önce Devon Villa'ya yerleştiğinde nereden geldiğini bilen de yoktur. yukarı katlara kömür taşınması. Çocuğa ya da çocuklara ne olduğu bilinmez. Kocasından söz ettiğini duyan olmamıştır. bu nedenle de on üç yaşındaki Florence Fisher annesinin South Mill Fields'ta. 1895 yılında elli yedi yaşlarında bir duldur ya da kendini dul olarak tanıtan bir kadın. birinci kattaki bir odada kalır. Evin neredeyse bütün işleri. arıtma istasyonunun yanındaki evine yakın. Mrs. Elizabeth Louisa adlı kendi kızını da getirmiştir. Evin Mrs. Hyde. Maria Sarah Hyde. Zemin kattaki iki salon geniş ve yüksek tavanlıdır. Genel kanı. Dzerjinski'yle aynı katı paylaşan konserve et ürünleri tüccarı Goerge Ironsmith'in Lizzie Hyde'la nişanlı olduğu. iki kat üstündeki. bir yıl içinde evlenecekleri de söylenir. Mrs. tek hizmetçisi olan Florence Fisher'a düşer. Dzerjinski'nin komşusu ise konserve et ürünleri tüccarı George Ironsmith'tir. giriş merdivenlerinin ve bahçenin süpürülmesi. Ne var ki nişan bilinmeyen bir nedenle bozulur. Ev dört katlı geniş bir binadır. Hyde. bir de hizmetçilerin yattığı penceresiz aralığa inilir. . Bunlardan Miss Beatrice Cottrell. yanında yaşadığı adam Mrs. bulaşık ve alışveriş onun görevidir. En azından alt katlarda merdivenlerin görkemli. şimdiye kadar hiç evlenmemiş olmakla birlikte en az bir çocuk doğurduğunu iddia eder. daha görkemli günlere tanık olduğu bellidir. Mr. Mare Caddesi'ndeki Dolphin Tavernası'nda Joseph Dzerjinski'yle birlikte içki içmek dışında çok az şey yapmasına izin veren önemli bir kalp rahatsızlığı olduğunu iddia eder. Hackney salonlarının sadece yüzde ikisi evlerinde hizmetçi bulundurur.

bir kumaşçı dükkânında yardımcılık. daha önce de bir terziye çıraklık etmiştir. Tek bilinen Supreme Remedy Company'de müdürlüğe yükselerek maaşına haftada bir pound zam yapıldığı. Bu yolculuğun nedeni. vücudu hafif dolgundur. burası kendisi gibi kaybedilecek bir şeyi olmayan yaşlı kadınlar için uygun olsa da. Hyde'ın kızının arkadaşlığının da keyfine varmaya başlamıştır. nedendir bilinmez. "onun için değildir. O günlerde evdeki bütün kadınlar. London Fields'tan Londra'ya gitmek çocuk oyuncağıdır.1895 yılında Lizzie Hyde yirmi dört yaşında olduğunu söylemektedir. 1895'te ev dışında para karşılığı çalışmadığı. ona karşı davranışlarına. 1898 ağustosunda Güney Hackney'deki St." Lizzie akşam olunca dört gözle kocasını bekler. Geçen üç yıl süresince Alfred'in yaşadıkları konusunda çok az bilgimiz var. bazen gece kaldığı da bilinen "bir beyefendi". Bu kadarla da kalmaz. çoğu kez Alfred'e . Alfred Roper parlak bir kiracı olarak işte bu eve taşınır. kesin olansa. Fulham'da olduğu gibi. Miss Cottrell'e göre yemekler daha düzenli. ancak güzelliğinin zaman ve sert koşullarla biraz yıpranmış olduğu görülür. görünmez olur. Kitap Alfred konusunda oldukça önyargılıdır. ince bir burnu. ev kendisinin olmasa da odasının büyüklüğünün ve manzaranın tadını çıkardığı kuşkusuzdur. kuzey yerine güneye yönelmektir. Evdeki herkes daha ilk görüşte onun ne kadar uygun bir insan. çevrede çeşitli işlere girip çıkmış." Alfred'in bu uyarıyı ciddiye almadığını söylemek gereksiz. kalın ve biçimli kaşları vardır. Ancak söylediğinden en az altı yaş daha büyük olduğu. kiracı olarak gelmesinin ne denli iyi bir tesadüf olduğunu düşünür. Bu doğum insanda Lizzie Hyde'ın Alfred'i evlilik tuzağına düşürdüğü izlenimi uyandırır. evi sık sık ziyaret eden ve Miss Cottrell'in deyimiyle. kardeşi Joseph'in doğum sırasında ölen karısının cenazesine katılmaktır. temizlik daha belirgin olmuştur. Howard de Filippis'in iddia ettiği gibi masumiyetinden mi. Bunun onu duruşmada savunan Mr. buharlı makineleri için mutfaktaki ocağı kullanmasına göz yumulur. boynu kuğu gibi uzun ve ince. Evliliklerinin ilk günlerinde Alfred karısının "üzerine titrer. hatta çocuklarının doğumuna kadar paylaştıkları mutluluk kırıntılarının yerinde yeller eseceğidir. Daha da şaşırtıcı olanı evlenmesinden altı ay sonra. hiç olmazsa bir süre için özen gösterir. böylece de Albertla arasında yedi yaş bulunduğu apaçıktır. Oval bir yüzü. zaman geçirmeden kendine daha uygun bir yer aramasını önerir. John's Kilisesi'nde kendinden büyük Elizabeth Louisa Hyde'la evlendiğidir. bütün bu süre boyunca da Suffolk'a sadece bir kez gittiğidir. Daha sonra karşılaştığımız ilk kesin bilgi. Odasında kimya deneyleri yapmasına. onu daha önce hiç alışmadığı bir biçimde kollamaktadır. burada mümkün olduğunca kısa süre kalmasını öğütlemeyi de bir görev bilir. şapkacılık yapmış. Hayatında ilk kez büyük bir evde yaşamanın. yolun sonundaki yaya bölümündeki tek fark. düzgün çizgileri. Belki de bu arada Mrs. dolgun küçük dudakları. Beatrice Cottrell daha sonra Devon Villa'daki hayatını ayrıntılarıyla anlatan bir kitap yazıp bastırır. Lizzie Hyde'ın arkadaşı olan. iri ve parlak gözleri. evliliklerinden önce. Ne var ki Miss Cottrell Alfred'in Navarino Caddesi'ne yerleşmesinden bir hafta sonra. Açık renk saçları gürdür. 19 şubat 1899'da bir oğlunun olmasıdır. Bir komşunun yazdığı bir gazete makalesi ve Miss Cottrell'den kalan anılara göre. evde kalarak işlerin yapılmasında yardımcı olduğu bilinmektedir. yoksa kibirinden mi kaynaklandığını söylemek imkânsızdır. Onun günümüze kadar gelen birkaç fotoğrafıdan oldukça güzel bir kadın olduğu.

Alfred'in gelişinden önce sıkça görülen "beyefendi" arkadaşı tekrar ziyaretlere başlar. Hastabakıcı tutmak Alfred'in olanaklarını zorlamaya başlar. sık sık da Hackney Empire'a gider. Mrs. Bununla da kalmaz. Devon Villa'da dört yıl daha kalır. Bu adamın. gelen belki de bir başkasıdır. deyim doğruysa "eli ekmek tutan birisini" bulan kayınvalidesi Maria Hyde'ın Miss Cottrell'in de yanında. Florence Fisher aynı zamanda hem evi temizleyemeyecek hem de çocuğa bakamayacak kadar yüklüdür. çocuğunu ve kendini öldüreceği tehditleri savurur. Koca bir katı temiz ve nemsiz tutmanın çok pahalı olduğunu söyleyerek dördüncü katı tamamen kapatır. iş arkadaşlarından üstün bir insandır. Bütün bunlar ilk çocukları Edward Alfred'in doğumuyla kesilir. on altısına yeni giren genç kız bütün boş zamanını Mrs. Ne var ki bu bağlılık uzun ömürlü olmayacaktır. eskiden Alfred'in oturduğu odalara geçirir. Mr. Mrs. Cora Green'e yatak odası duvarlarında böcekler gezindiğini anlatır. Marta ve Dzerjinski. Alfred bir eş ve bir çocuk sahibi olmakla birlikte. bebeğin durmaksızın ağlamasıdır. Mana Hyde'ın arkadaşıdır. doğru dürüst beslenmez. gençliğinde çeşitli müzikhollerde konserler vermiştir. Alfred'in durumunu daha da güçleştirecek gibidir. bu nedenle de sık sık eve gelip gider. Bir de gürültü vardır. Đki çift. Dzerjinski'yi aşağıya. kendisi de güçsüz kalbinin bütün bu basamaklarda fazla yorulduğunu ileri sürerek Dzerjinski'nin yanındaki odaya yerleşir. Dzerjinski bir çeşit akordeon virtüözüdür. Hem akordeon gürültüsü hem de duvarlardan aşan gırtlaktan çıkma sesler giderek dayanılmaz olur. çocuğuna bakmayı bile beceremediğini anlatır. özellikle de ailesinde. bir süre sonra da gelişmesi yavaşlar. Lizzie'nin her türlü annelik içgüdüsünden yoksun olduğunu. Alfred bazen Dolphin'e karısı ve kayınvalidesiyle birlikte gelir. Çoğu kez provalarını gecenin geç saatlerine kadar sürdürür. Bunun yanı sıra. Cora Green'e göre Lizzie Roper çocuğuyla hiç ilgilenmez. Upton. daha sonra. Kayınvalidesi başlangıçta istemeden de olsa en üst kattaki odalardan birini kimyasal deneyleri için kullanmasına izin verir. Lizzie büyük krizler geçirir. annesinin de onayıyla Maria'ya bırakır. Alt kat odalarını diğer kiracılarla paylaşmak. Komşulardan Cora Green. Miss Cottrell. Miss Cottrell'in sözünü ettiği. Beatrice Cottrell evin o günlerde giderek daha pis görünmeye başladığını anlatır. Lizzie'nin artık mutfakla ilgilenememesi nedeniyle verilen yemeklerin kötüleştiğinden de yakınırlar. Alfred'in beraatından sonra bir gazeteye "kendi öyküsünü" anlatırken. ev koşulları evliliğinden öncesini aratır görünüştedir. genellikle arabayla gelip Lizzie'yi çağırır. Alfred ve Lizzie de onun bölümünü devralır. Alfred ideal bir koca. yemeklerini onlarla birlikte yemek zorundadır. Mrs. hastabakıcının işine son verildiğinde. küçük oğlunun bakımını önce hastabakıcıya.değişik ve sevgi dolu adlarla seslenir ya da onun için yapacağı hiçbir şeyden gocunmayacağını anlatırken duyulur. Rus ve Alman göçmenlerine odasında Đngilizce dersi verir. Cora Green'in Lizzie'nin "Bert" diye seslendiğini duyduğu bir adam. Çocuk pistir. Üstelik annesi de ağır hastalanmıştır. artık oda kiralamaktan vazgeçmek istediğini belirtmesi. Hyde Upton'lardan sonra yeni kiracı bulmak için girişimde bulunmaz. ancak dördüncü katı kapadığında verdiği izni geri alır. başkalarının yanında kocasının boynuna sarılıp öpmesinden rahatsız olduğunu söyler. birlikte müzikhollere. Fisher'ın Lea Bridge Caddesi üzerindeki derme çatma evinde geçirir. Cora Green. O iki üç yıl içinde Lizzie'nin birden fazla arkadaşı olduğu kesindir. Alfred ve Lizzie çoğu kez birlikte eğlenir. sonra da günlerce yataktan çıkmaz. Lizzie Roper'ın yaptıklarını bazen gösteriş amaçlı bulduğunu. Green'in erkek giyim mağazası yöneticisi olarak . Sonunda Alfred bir hastabakıcı tutmak zorunda kalır. Upton'ların evden ayrılmalarının bir nedeni de.

Cobb. Alfred. Maud'la hiç karşılaşmadıkları düşünüldüğünde. Alfred Roper işinden atılır. Alfred. hemen tanır. Yine de ağustosta önemli iki gelişme yaşanır. bu "sevgiler"in ne kadar boş bir mesaj olduğu açıktır. . on sekiz aylıkken anlaşılır biçimde konuşması da oğlunun ne kadar akıllı olacağının belirtileridir. Lizzie'nin arkadaşları bu kadarla da kalmaz. terbiyesiz ve küfürbaz biri" olarak anlatır. Edward'ın dokuz aylıkken yürümesi. Tabiî Alfred'in de her gün on iki saat boyunca ev dışında olması Lizzie'ye istediği gibi eğlenme fırsatı verir. zamanının ve sevgisinin çoğunu oğlu Edward'a ayırmaktadır. ne var ki Ironsmith Mrs. Lizzie Roper 1904 mayısında bir çocuk daha doğurur. tüm kazancını Edward'ın eğitimine harcamak niyetinde olduğunu söyler. saygısız. "insan kılığında bir şeytan" ya da "hafif kadınlarla dolaşan. Annesinin aldırmazlığı nedeniyle kavruk kalan oğluna. Edward'ın olağanüstü bir çocuk olduğuna inanır. Alfred'in. Middlemass ve benzerlerinin ziyaretleri. Mrs. Miss Cottrell de bu adamı iyi tanır. hiç olmazsa bir süre için kesilmiş gibidir. küçük kız St. Green evden ayrılarak yurtdışına giden konserve et ürünleri tüccarı Ironsmith'in de arada sırada Lizzie'yi ziyaret ettiğini ileri sürer. Kendi başından geçenlerden ders almıştır. kitabı çıktıktan sonra hakaret davası açmadığı için kendini şanslı addetmelidir. babası gibi yanlış hesap yapmayacak. Green'i tanımamış gibi davranır. toplumumuzdaki babaların çoğundan fazla ilgi gösterir. Lizzie ve bebek Edith'in adları sadece mektubun sonunda. Daha baştan itibaren Lizzie'nin kızına olan davranışı. Gerçekten de mektupların çoğunda Edward dışında başka şeye pek yer yoktur. oğlu Edward'a karşı gösterdiğinden çok farklıdır. Plume of Feathers'ın sadık müşterisi Percy Middlemass. Kızından gurur duymakla birlikte. basit toplamalar yaptığını anlatır. "yuva yıkıcı". Ondan bahsederken ahlakçı yönü ağır basar. belki de oğluna karşı beslediği aşırı sevginin nedenidir. ablası Maud'a yazdığı ve bu satırların yazarının elinde bulunan mektuplar Edward'la. koşulların oğlunun üniversiteye gitmesini engellemelerine izin vermeyecektir. geceleri de iyi uyuyamamaktan yakındığını hatırlar. Bir kere çocuğunu kendi emzirir. Ona göre Alfred aşırı zayıflamış. ev sahibesiyle tartışıp onu bir randevuevi işletmek ve kendi kızının ilişkilerine aracı olmakla suçladıktan sonra Devon Villa'dan ayrılır. Oğlu parasız ilkokula ya da benzeri bir okula gitmeyecektir. Smart'a göre Alfred mutlu görünür. onun güzelliğiyle.tanımladığı Herbert Cobb olması gerekir. ancak genel mutsuzluğu ve giderek bozulan sağlığı Fulham'ı yaşanacak uygun bir yer olarak öneren John Smart'ın da gözünden kaçmaz. Maud'a sevgilerini gönderen Alfred'in yanında görülür. çok varlıklı olduğu söylenen orta yaşlı bir işadamıdır. Smart onun ara sıra midesinin kaynadığından. O dönemlerde karısının yaptıklarının farkında olup olmadığını bilemiyoruz. 1903 yazının sonuna doğru onu Devon Villa'dan çıkarken görür. Smart'a ailesinin daha da kalabalıklaşmasını istemediğini. Miss Cottrell. Edith'i çocuk arabasına koyarak sokağa çıkarır. dâhice davranışları ve öğrenme becerisiyle ve çocuğun yaşından büyük yorumlarından alıntılarla doludur. Maud'a yazdığı mektuplarda oğlunun daha dört buçuk yaşında okumayı öğrendiğini. Heyecanla beklenen yaz tatilinin gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmemektedir. bazı uzun boylular gibi kamburu çıkmıştır. sahtekâr. eve geldiğinde Lizzie'yle birlikte uzun saatler geçirir. heyecanla ağustosta ailesini Margate'e yaz tatiline götürmekten söz eder. John's Kilisesi'nde vaftiz edilerek Edith Elizabeth adını alır. gururla komşularına gösterir. Bu ilgi.

Dzerjinski'yi kiracı olarak saymazsak bu hareket Maria'nın ev sahibeliği hayatının sonudur. Ne var ki sonunda Florence'ın kendine ait bir özel hayatı olmuştur. Bakması gereken büyük bir ev. Supreme Remedy iflasının Alfred Roper'a büyük bir darbe indirdiği tartışılmaz. Alfred'in yeni işi yürüyebileceği bir mesafede Bethnal Green'de Cambridge Heath Caddesi'ndedir. Miss Cottrell evin pis olduğunu. Lizzie'nin bir sokak kadınından farksız davrandığını ve Alfred Roper'ın gerçeği öğrenmesi gerektiğini söyler. ABC Çayevi'nde bir araya gelirler. Florence Fisher hâlâ oradadır ve Roper Davası'nın en önemli tanıklarından biri olacaktır. eleştirmektedir. Miss Cottrell'in çok aşağılayıcı iddiaları hesaba katılmazsa. suçlamalar da olsa. Dzerjinski'nin kira ödediğini düşünmek saflık olur. Fazla uzağa gitmez. Şirketin büyük miktarda borcu birikmiştir. Maaşı bundan önceki işinin yarısıdır Imperial Optics'in Supreme Remedy'yle karşılaştırıldığında tek üstünlüğü -eğer buna üstünlük denebilirse. Bir yıl boyunca Devon Villa kalın bir giz perdesinin altında kalır. Şirketin müdürler dahil dokuz memuru işlerini kaybeder. Edith Roper'in Alfred'in kızı olmadığını da iddia eder. daha da ötesi. Sevgilisinden bir yaş küçük. daha sonra da Dzerjinski'nin yardımıyla Miss Cottrell'in eşyalarını aşağıya indirip sokağa bırakır. bunlarla ilgilenmez. Maddox Fransa'ya gitmemiş. Maria ona evi terk etmesini söyler. Şirketin tek bir penisi bile yoktur. nisanda Roper'la buluşur.eve yakınlığıdır. bu nedenle de Herzog adının konumuzla başka bir ilgisi kalmayacaktır. sonunda da mercek üreticisi Imperial Optics Ltd. Lizzie'nin taşımakta olduğu bebeğin de . görünürde bir para kaynağı da yoktur. ama bir sınıf yukarıdadır. Stoke Newington'a yerleşir. Dover'da trenden indikten sonra bir oda tutmuş ve intihar etmiştir. bağrışmalar. Green'e göre Miss Cottrell bir süreden beri Lizzie Roper'ın ahlak anlayışını. Ancak Florence çevresiyle ilgili bir kız değildir. Alfred'in arkadaşı olan. Şirketi'nde bir memurluk bulur. Üst katlarda tartışmalar. Ağustos başlarında Supreme Remedy Company ani bir kararla ticaretten çekilir. üstelik o dönemde ev dışında ilişkileri de başlamıştır. "Böyle giderse". Bunlardan birincisi. alacaklılar sokakta toplanır. duvarlarda böcek kaynadığını. Bu buluşmalarında Smart'a son derece önemli iki haber verir. beş yetişkin ve iki çocuk vardır. Kısa bir süre sonra Cora Green de mahalleden ayrılır. Cora Green'in "gazetecilik" merakıdır. Islington'da varlıklı bir ailenin hizmetindedir. üst kattaki odaları temizlemediğinde zamanının çoğunu mutfakta. kilerde ya da kendi odasında geçirir. Tartışmalarından birinde bunu karısından duymuş. ki katmamak doğru olur. gerçekten de tek arkadaşı olarak kalan John Smart. Đşler 1905 baharında değişmeye başlar. bir ev ötede olan biteni izleyemez. Şimdiyse sadece Maria Hyde'ı kızına arabuluculuk yapmakla suçlamakla kalmaz. ona her şeyi anlatacaktır. Annesi öldüğünden Marshes'ta ziyaret edebileceği bir ev kalmamıştır. Edith'in babası olmadığına artık inanmaya başladığıdır.Bize Miss Cottrell'in Maria Hyde'la ilişkisinin ayrıntılarını gösteren. Alfred'in yanında oğlu Edward da vardır. Green'e göre bir gün yeni bir kavga patlak verir. Mrs. her ne kadar Lizzie daha sonra kocasını "işlettiğini" söylese de aklına kurt düşmüştür. "beyefendilerin" ortada görünmemelerine karşın. Doğrudur. ara sıra dostu Maria Hyde'ı ziyarete gelse de artık komşusu değildir. Alfred iş aramaya başlar. paralarını ister. Yine Mrs. Kendisi de göçmen torunu olan Herzog. Robert Maddox'un şirketin paralarını zimmetine geçirerek Avrupa'ya kaçtığı sanılmaktadır. daha sonra nişanlısı olarak tanıtacağı Ernest Henry Herzog adlı bir gençle "çıkmaya" başlar. sonunda hiç evlenmezler. Alfred uzun zamandan beri Edith'in babası olmadığından şüphelendiğini.

sıcak dayanılacak gibi değildir. tabiî işe kabul edilirse Cambridge'deki yeni işine başlarken. bir ay içinde başvurması koşuluyla Alfred'in işe alınacağından emin olduğunu söylemiştir. Tarih 1905 temmuzunun başlarını göstermektedir. Smart duyduklarına çok şaşırır. Tüm ısrarlarına rağmen Alfred en küçük bir geri adım bile atmaz. Smart Alfred'i kararından vazgeçirmek için elinden geleni yapar. Baygın bir halde yerde yatarken bulunur. Tek çocuk olarak oğlu Edward'ı yanına alacağı kesindir. Sürekli olarak yorgun olduğu. ama bu evliliğinden hiç olmazsa Edward'ı kazanmıştır. Smart Lizzie'nin hastalığının ne olduğunu sorduğunda. Lizzie'yi bir "hastalık" nedeniyle "tedavi" etmekte olduğunu açıklar. Üstelik. Bildiğimiz kadarıyla Alfred'den cenaze masraflarını üstlenmesi beklenmiş. Dostunu yatıştırmak için Edith'in babasına çok benzediğini söylemeye çalışsa da Alfred'in düşüncelerini değiştiremez. Roper karısının nemfoman olduğunu. Alfred'e zaman geçirmeden işe başvurmasını öğütler. ön ve arka kapısı ardına kadar açık bırakılmasına rağmen. Bu arada da Smart'a bir sır verir. Cambridge'deki büyük ve gelecek vaat eden bir dükkânda yakında bir eczacılık boşalacağını duyduğudur. yakındaki Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölür. Eczacılık deneyimi ona yapması gerekenleri öğretmiştir. Eğer Lizzie onunla birlikte olmak istiyorsa. kendini tek çocuklu dul bir adam olarak tanıtmaktır. bu işi bir gazete ilanında okumamıştır. Lizzie'yi ve kızını geride bırakmak. Isı gölgede kırk dereceyi bulur. kendini "bayılır gibi" hissettiği şikâyetlerini. Böylece Alfred karısını ve çocuklarını kayınvalidesinin baskısından kurtarmış. Joseph Dzerjinski o ayın sonuna kadar yaşasa. Hayır. 1905 yazı çok sıcak geçer. kendisiyle ilgisiz bu aileyi daha fazla beslemesinin bir anlamı olamayacağım anlatır. ne olursa olsun ilk fırsatta Maria Hyde'a ve Joseph Dzerjinski'ye bakmaktan kurtulacaktır. Roper da elinden geleni yapmak zorunda kalmıştır. yetmiş sekiz yaşına girmiş olacaktır. Otopsi sırasında Joseph Dzerjinski'nin önemli bir kalp rahatsızlığı olduğu. Imperial Optics'teki memur arkadaşlarından birinin amcası yakında bu anlattığı işten emekliye ayrılacaktır. bütün kardeşleri içinde kendine yakın hissettiği ablası Maud da kocasıyla birlikte kentin hemen dışında. Highbury'deki ablasını ziyarete gitmekte olan Joseph Dzerjinski. Onun niyeti. Evlenmekle aptallık etmiştir. yeni bir hayata başlamış olacaktır. aşırı cinsel arzu duyduğunu anlatır. Alfred "burnunu bu pislikte tutmanın" haklı bir sebebi olamayacağını. Açılan soruşturma dikkatsizlik sonucu ölüm raporuyla tamamlanır. sabah kusmalarını . Daha sonraki bir buluşmalarında. Hayır hayır. Gazeteler sıcaktan çıldıran insan haberleriyle doludur. Navarino Caddesi'ndeki eve dönerken rahatsızlanır. aynı zamanda da siroza yakalandığı ortaya çıkmıştır. Adını saydıklarından birine bakmaktan kısa süre sonra kurtulur. Smart duyduklarına çok sevindiğini söyler. tutum ve davranışlarını değiştirmelidir. Smart'a verdiği ikinci haber. Fen Ditton köyünde oturmaktadır. Devon Villa'daki her şey sinirine dokunmaktadır. Gün boyu Devon Villa'nın tüm pencereleri. Alfred'in kafasından geçenler hiç de böyle değildir. Lizzie'nin kendisinden beklentilerini. Adı Hodges olan arkadaşı. üstelik cinayet ve çocuk ölümleri de görülmedik oranda artar.kendisinden olmadığına inandığını anlatır. diğer erkeklere olan açlığını törpülemek ve cinsel arzularını bastırmak için karısına hidrobromid tedavisi uygulamaktadır.

Roper Davası'na sunulan otopsi raporunda da hamilelik belirtilerinden söz edilmez. pis ve sağlıksızdır. 15 temmuzda Fen Ditton'daki Mrs. Kendisi. Hyde. Florence'a göre Alfred'in ona söyledikleri bunlardır. Leeming'den. kendini daha iyi hissettiğini söyleyerek Florence'tan çay ve yukarıda yemek için hafif bir şeyler hazırlamasını istemiştir. Maud Leeming'e yazdığı mektupta Lizzie'nin adı sadece -yine. Alfred'dir. ama tek başına bir kadının bir hizmetçiye ihtiyacı olmadan da yaşaması mümkündür. Mrs. yatmak ister. kısa süre için yeni bir işe girmek istememektedir. Kızı hastadır. Joseph Dzerjinski'nin ablası Marta Boll'a yazdığı mektupta kızının bebek beklediğine değinir. Mektupta Edith'in adına rastlamak mümkün değildir Cambridge'de. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu denli ısrar ettiği anlaşılamaz. Joplin'deki işe 1 ağustostan geçerli olmak üzere kabul edilir. O ayın ikinci haftasının başında Florence'a işten çıkarıldığını bildiren Lizzie değil. Hyde Devon Villa'da kalacaktır. Lizzie'nin gösterdiği rahatsızlık belirtilerini sürekli almakta olduğu hidrobromide de bağlayabiliriz. Lizzie'nin hamileliği konusunda John Smart'ın söyledikleri dışında fazla bir bilgi yoktur. Kutu gümüştendir ve babasından kalmıştır. Edith ve Maria Hyde'ın bulunduğu üst kata çıktığını duyar. Bütün bu nedenlerden. istese çok daha uygun bir iş bulacağı açıktır. çay ve . Yine ablasına yazdığı bir mektupta Mrs. Florence'a sol kolu ve göğsündeki ağrılardan yakınır. Alfred uzun zamandır karısını terk etmeyi düşünür. Florence onun evden çıkışını görmese de gitmiş olduğunu düşünür. Roper ve çocuklar Cambridge'e taşınacaklarından. Diğer yandan. 31 temmuzdan sonra Florence'ın hizmetlerine gerek kalmayacaktır. ön kapının zilini çalarak para kutusunu unuttuğunu söyler. Mrs. Ne Florence Fisher hamilelikten söz eder ne de Maria. karısı. Florence daha sonra Alfred'in. Florence aramasına yardım etmeyi önerir ama Alfred kabul etmez. O dönemde yirmi iki yaşında. Ya da belki Lizzie hiç de hamile değildir. Diğer taraftan da Cambridge'deki yaşamından söz ederken. sadece kocasının ilgisini çekmek. Devon Villa'da kalmakta kararlı olduğu anlaşılmaktadır. yatmıştır. Üstelik Alfred'in de onun hakkında iyi referanslar vereceği kesindir. Bu konuda Cora Green'in de bilgisi yoktur. Çarpıntıları vardır. uygun bir yer buluncaya kadar kendisini ve Edward'ı konuk etmesini rica eder. kendini iyi hissetmediğini söyler. Maria Hyde daha sonra kızıyla konuşur. Kaldığı yer sıkışık.ve sürekli uyuşukluğunu yeterli belirti olarak kabul etmezsek. Belki de hâlâ bir sonraki baharda gerçekleştirmeyi umduğu evlilik nedeniyle. Lizzie'nin o yaz rahatsızlıklar ya da belki aşırı sıcak sonucu bebeğini düşürmüş olması muhtemeldir. Roper da işi bırakması konusunda başka bir şey söylemez. güçlü kuvvetli bir genç kadındır. ev sahibesinin bütün bu söylenenlerden habersiz olduğunu görür. Florence Maria Hyde'a yalvarır. kendisini terk etmesine engel olmak için böyle bir yalan uydurmuştur. "ev kurmak" ve "aile hayatına dönüş" gibi kavramlar kullanır.sevgiler bölümünde anılır. işine devam etmesini söyleyerek yıkamak için çamaşırlarını toplamasını söyler. Lizzie de Alfred'in planlarından haberdar değildir. Florence istenenleri hazırlar. Nedeni ne olursa olsun. Mrs. Alfred kırk beş dakika sonra yeniden görünür. Roper ve Edith'in de "çok yakında" onlara katılacağını sözlerine ekler. 27 temmuz öğleden sonra Mrs. "çok yakında" Edward'la birlikte Cambridge'e gideceklerini bildirir. Florence'ın iç karartıcı bir evde. 27 temmuzdan itibaren. Roper'ın geri gelmesinden belki de yarım saat önce Maria Hyde aşağıya inip mutfağa girmiş. Daha sonra Alfred çıkagelir.

evde yapacak bir işi yoktur. daha yapılması gereken bir sürü işi olan genç kız için çok keyifli olmasa bile. tereyağı. düşer ve sağ elini yaralar. Tepside konserve som balığı.50'de Cambridge Đstasyonuna varan trene binmeyi de düşünebilirdi. elleri kolları erzak yüklü eve döndüğünde. St. Cebine atar. Roper ve Edith'in Cambridge'e gitmiş olduklarını düşünür. kendini iyi hissetmemektedir. istese öğle trenine ya da ara istasyonlarda duran bir tren istemiyorsa. ifadesine göre ayağı bir kaldırımın kenarına takılır. Cambridge'e de 13. ama ısı önceki günlere göre az da olsa düşmüştür.20'de hareket eden. Başlangıçta Cambridge'e 17. Gerçekten de Edith bu dünyada son kez görünmektedir. Yine de sıcaktan etkilenmiş olmalıdır ki. kutuyu en sonunda yemek odasında. Florence'ın çocuğa kahvaltı hazırlaması. yani oldukça uzun bir mesafe yürür. çişli çarşafları ve battaniyeyi çıkarır. Kendini adeta sürükleyerek birinci kata. gidecek bir yeri. Pancras'a gidip 12. ekmek. oysa binmeyi düşündüğü ilk tren bile Cambridge'e Edward'ın yatma saatinden sonra varmaktadır. O alışverişteyken. Örneğin. Şeker kavanozu Roper'ın üç ay sonraki duruşmasının en önemli kanıtlarından birisi olacaktır. Roper üst katta uzun süre kalır. Yanında. Sonunda bindiği trenin varış saati 21. ancak Edith'i doyurup yıkadıktan sonra onu üst kata gönderir.40 olacaktır. bir demlik çay ve Edith için şeker kavanozuyla süt vardır. Edith'in küçük yatağının bulunduğu odaya çıkar. Hyde'ın nerede olduğunu. Ne Roper ne kayınvalidesi ne de Florence Fisher çaylarında ya da diğer sıcak içeceklerinde şeker kullanmamaktadır. Hyde'ın görünmemelerine şaşırmaz.30'dur. bu da alışılmış bir görüntüdür. kuşkusuz para kutusunu aramaktadır. Hackney. Evde sanki kimse yoktur. Mrs. Küçük Edith sabah mutfağa iner. Saat şimdi 18. Mrs.yiyecek tepsisini üst kata çıkaran Maria'dır. iki saat kadar sonra. bir hamala emanet ettiği bavullarının ve oğlunun yanına ulaşır.30'da kalkan. Florence ona doğru alışverişe çıkar. Florence Mrs. 18. treni kaçırmalarına neden olur. Hava kapalı ve sıcaktır. Bethnal Green'deki işinden istifa etmiştir.15 treniyle gitme kararındadır.20'den önce Cambridge'e kadar giden başka bir tren yoktur. Daha sonra bir tanık Roper'ın elinde ve ceketinde kan lekesi gördüğünü açıklarsa da Roper'ı teşhis edemez. Lizzie Roper'la kızının ne koşullarda evden ayrıldığını. Yorgun argın. Roper ve oğlu iki saat beklemek zorundadır. 19. Hiç şüphesiz bu yolu seçemez. Florence ona kahvaltı hazırlar. Hikâyenin en ilgi çekici sorularından biri de Roper'ın o gün Cambridge'e hareket saatini neden bu kadar geçe bıraktığıdır. tatil için değil temelli gitmiş olmalarına rağmen küçük kızın eşyasını neden geride bıraktıklarını .30'da yatmaya alışık küçük bir çocuk vardır. yolda sadece iki istasyonda durarak 15. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'nın merdivenleridir. Kingsland High Street'te taksi durağına kadar. şöminenin üzerinde bulur. Bu da olmazsa 14. Florence Fisher'ın sarı saçlı küçük Edith'i son kez gördüğü yer. Büyük Doğu Demiryolları'nın temmuz 1905 tarifesi Cambridge'e gün boyu birçok sefer olduğunu göstermektedir. neredeyse alışılmış bir iş olmaktadır. Odayı karmakarışık bulur. onların alışkanlıkları arasında öğlene kadar yatakta kalmak da vardır. Duruşma sırasındaki ifadesine göre. Roper ve Mrs. Florence kendini biraz daha iyi hissetmiş olsaydı. Sonunda Liverpool Caddesi Đstasyonuna. ama Navarino Caddesi'ne geri dönüşü.31'de varan sefere binebilirdi.32'de Bishops Stortford'a giden bir tren olmasına karşın 20.

saçların arasında bigudi kâğıtları bile vardır. üçte ikisi boşaltılmış bir şişe cin ve iki kadeh vardır. yarı dolu bir şeker kavanozu. Aradan bir hafta geçmiş. 28 temmuz bir cumadır ve şirket kayıtlarından da görüldüğü gibi bir sonraki perşembe. ama üçüncü kattaki odaları haftada bir süpürmek zorundadır. fırıncı her zamanki gibi ekmek bırakır. halı ve hatta duvarların bir bölümü ya kandan kıpkırmızıdır ya da lekelenmiştir. Kısa sürede iyileşir ve görevinin başına döner. Alfred Roper'ın da hemen ertesi gün Cambridgeshire'da. Belki nişanlandığı adamla da bir teması olmuştur. Her iki ceset. Üçüncü kata çıkar. kendi geleceğiyle ilgilidir. Girdiği oda. yatağın içinde değil. başından geçenleri anlatır. Đçlerinden biri acaba geri gelip maaşını verecek midir? Yoksa evden ayrılması ve başka bir maaş beklememesi mi gerekmektedir? Sonra Mrs. Hyde'ın yokluğu da vardır. Lizzie Roper'ın gırtlağı bir kulağından diğerine kadar yarılmıştır. Hyde'ın cesedidir. Rahatsızlığı her neyse. Bileyiciyi beklemektedir.merak etmesi kadar olağan bir şey olmayacaktı. 4 ağustos cuma sabahı. Florence kapıyı kapamak dışında hiçbir şeye dokunmaz. Fen Ditton'da karısını öldürmekle suçlanarak tutuklandığını belirtmek . Mrs. Aşağıya iner. Anlaşılan bir çeşit kalp çarpıntısı çekmektedir. Ama rahatsızdır. Florence'ın Devon Villa'nın en üst katına çıktığı günün üzerinden aylar geçmiştir. Bu süre boyunca Mr. som balığı artıkları çürümüştür. Florence'ı bodrumdaki yatağına gitmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar. odanın havası ağırdır. o da zamanında görünür. Alfred Roper duruşmasının özeti. Florence ilk odanın kapısını açmadan önce ağzını ve burnunu elindeki temiz toz beziyle kapatır. Daha sonra. elinde paspas ve süpürgeyle merdivenleri tırmanmaya koyulduğunda. damadı ve torunlarıyla birlikte olduğudur. Lizzie Roper'ın cesedi ise ince beyaz pamuklu bir geceliğe sarılmış. ve Mrs. bu arada daha önce hiç duymadığı. Satıcılar gelir. beyazımsı yatak örtüsünün üzerinde yatmaktadır. kızı ve damadıyla bir arada yaşamış olduklarından. yatakla kapı arasında yüzükoyun yatan. Roper'ın çocuklarla birlikte Cambridge'de olduklarını düşünmeyi sürdürür. Belki de burada taammüden adam öldürmek suçuyla dava açıldığını. merdivenlerde olduğundan en az on kat daha güçlüdür. Ceset tamamen giyiniktir. şapkasını alır ve Kingsland Caddesi'ndeki polis karakoluna giderek müfettiş yardımcısı Samuel Parlett'i görür. Burada koku. yani 3 ağustosta Florence Miss Elizabeth Newman'in Mare Sokağı'ndaki Hizmetçi Acenteliği'ne uğrar ve yeni bir iş aradığını belirtir. bu kata en son Roper'ın gidişinden iki gün önce çıktığını hatırlar. Ne var ki yerde. Perdeler çekili. Florence'ın bildiği kadarıyla. üzerinde. Diğer yandaysa. bir sonraki bölüme alınmıştır. sahanlıkta duraksadığında kuşkusuz çok şaşkındır. Florence Fisher'ın Navarino Caddesi'nde yalnız yaşadığı bir hafta geçer. Duyduğu tek endişe onlarla değil. Masadaki tepsinin üzerinde çay içilmiş iki fincan. Florence'ın bu evde çalıştığı on yıl boyunca Mrs. çarşaflar. genç kadının geceliği. en akla yakın açıklama onun da Cambridge'e gittiği ve şu anda kızı. güçlü ve öğürtücü bir koku duymaya başlar. yatak. Hyde'ın bir gece bile ev dışında kaldığına rastlanmamıştır. Florence kendi işine bakar. Navarino Caddesi'ne dönerken yanında iki polis memuru vardır. ayrıca cesetlerin ve bozulmuş yiyeceklerin üzerinde uçuşan sineklerin vızıltısı duyulmaktadır. Lizzie Roper'ın kocasıyla paylaştığı yatak odasıdır.

yeterli olacaktır. Arama başlatılır. Peki. Duruşmayı. bir kalp krizinden kaynaklanmıştır. Hepsi boşunadır. Hyde'ın ölümü doğal nedenden. Oscar Slater. Yine de duruşmayla ilgili bölümlerden habersiz kalmak zorunda değildim.ya kızının ölümüne tanık olduğu ya da daha sonra cesedini bularak kalp krizi geçirdiğidir. Kabul edilen varsayım -alternatif bir açıklama getirmek güçtür. Penguin'in Ünlü Duruşmalar dizisinden yayımlanan kitapta okumuştum. Toprakta herhangi bir ize rastlanmamış olmasına rağmen. Aynı zamanda Crippen. Başsağlığı mektuplarına cevap yazmanın yanı sıra kendi işlerimle de ilgilenmem gerekiyordu. Richmond Caddesi ve Mare Sokağıyla çevrelenen bölgedeki evlerin sakinleri sorgulanır. . Roper'ın beraati belki de Howard de Filippis'in ilk büyük başarısı olması nedeniyle. şimdi de haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Graham Sokağı. Ancak kapağı. Madeleine Smith ve Buck Ruxton'ın duruşma tutanaklarını da içeren yeşil kaplı kitapta resim ya da çizim yoktu. Tek söyleyebileceğim Cary'nin paketinin içinde olmadığıydı. bir daha da ölü ya da diri bulunamayacaktır. Bu kolajda da sert ve yüksek yakalı gömleğiyle Crippen ve güzel fakat acımasız Madeleine'in arasından bir medyumun hayaleti gibi görünen. Bölge halkı London Fields ve Hackney Downs'taki aramalara bizzat katılır. Queensbridge Caddesi. Maria Hyde yıllarca bir gün kendisini yarı yolda bırakacağından korktuğu kalp rahatsızlığından bahsetmiştir. Ertesi sabah Kuzey Londra Polis Mahkemesi'nde Yargıç Edward Snow Fordham'ın karşısına çıkarılır ve yargılanmak üzere Merkezî Ceza Mahkemesi'ne gönderilir. Victoria Parkı'ndaki gölün dibi ve Grand Union Kanalı'nın bir bölümü taranır. George Lamson. Mrs. Đlginç olanı. herkesten çok Abraham Lincoln'e benzeyen karanlık ve sıska insan Alfred Roper vardı. içindeki kişilerin fotoğraflarından oluşturulmuş bir kolajdan yapılmıştı. Devon Villa'nın bahçesi bir metre kazılır. Edith'i arama çalışmaları Hackney Marshes'a kadar yayılır. Maria Hyde on dört aylık Edith'in ölümüne de tanık olmuş mudur? Çocuk kaybolmuştur. Maria Hyde'ın cesedinde herhangi bir şiddet belirtisine rastlanmamış olmasıdır. Kitabı ve Arthur Roper'ın anılarını bir kenara koydum. onları bir daha elime almayı isteyip istemeyeceğimden emin değildim. Francis Ward-Carpenter On üçüncü bölüm Vaat edilen bir sonraki bölümün yazılıp yazılmadığını bilemiyorum. Edith Roper kaybolmuştur.

sonunda da imzanın üzerine el yazısıyla "Sevgilerimle" yazılmıştı. Ne var ki yetmişinden fazla göstermiyor. Mormor atalarıyla hiç ilgilenmedi. Geçmiş onun kafasında ya tamamen kaybolmuş ya da içinden çıkılamayacak biçimde karışmıştı. 14'ün-de ya da 15'inde? Bu soruları Swanny'ye sorabilirdi. son zamanlarda olanları kesinlikle hatırlamamakla birlikte. Asta ile Rasmus'un evlendikleri kilisenin rahibiyle buluşup konuşmaya başlamıştı. Söyledikleri ancak kendi ölümünden sonra gerçekleşti. çok da keyif almıştı. 6'sında. altmışyetmiş yıl önceki olayları unutmamış olmalarıdır. Daha sonra ona sadece laf olsun diye bir soru sordum: o da aynı durumda mıydı. Westerby tarihçesi konusunda gerçekten bilgisizdi. sanki böyle bir şeye ihtiyacı varmış gibi. Görünüş olarak düşkün olsa. Uzun bir mektup değildi ama günlüklerden söz ettim. her zamanki gibi hareketli görünüyordu. Sadece hafızasını kaybetmiştiYaşlılarda sık görülen. bilgisayardan çıktığı belli. bir şeyler yazmış olmak için "Annem çocukluğumda bana keşke Danca öğretseydi de dili daha iyi anlasaydım" dedim. eve döndüğü zaman da kocasının mantardan zehirlenerek öldüğünü gördüğünü anlatıyordu. resmî bir mektuptu. kendi aile üyelerinin Đsveç ve Danimarka'ya neden dağıldıklarını biliyorduysa da unutmuştu. saçmalıktan başka şey anlatmıyordu. Son yıllarında da neredeyse her şeyi unutmuştu. 12'sinde. Telefon etmedi ama mektup gönderdi. Son derecede iyi hazırlanmış. Danimarka'dayken resmî nüfus kayıtlarında araştırmalar yapmaya. Mormor hayattayken Swanny. Günlükleri okumuş. Bunun sonunda da kuzeninin yalnız başına yetimhaneye gittiğini. Kuzenim Gordon Westerby. yoksa babasının mı kardeşiydi? Holger Amca kimdi? Onunla Roderick Caddesi'nde Aubrey'de bir akşam yemeği yemeyi kabul eder miydim? Ayın 5'inde.Đlk cevapladığım. Asta saçmalıyor. yetimhane hikayesiyle mantar zehirlenmesini birbirine karıştırıyordu. söylenenleri duymakta güçlük çekmiyor. yoksa benden daha mı şanslı çıkmıştı? Hansine ya da annesi Danca öğrenmesini sağlamışlar mıydı? Bu mektup ilginç sonuçlar doğuracaktı. Albümlerdeki fotoğrafların altına isimler ve tarihler yazma zahmetine hiç girmedi. 7'sinde. Asta için geçerli olmadı. Bir zamanlar Rasmus'un babaannesinin adını. Hampstead Heath Đstasyonu dışındaki konuşmamızı biraz daha ilerletmek için bir haftadan fazla beklemedi. neden sormadığını doğrusu merak ettim. bu saçmalama fazla üzüntü verici olmayacaktı. Bu. Gözlüklerini sadece bir şey okumak için takıyor. bir daktilodan çok. Günlükler onu. Bu konular günlüklere girmeyi başaran noktalar değildi. sıkıntı çekmeden uzun yürüyüşler yapabiliyor. ama Asta'nın ölmesi ve günlüklerin onun eline geçmesinden sonra boşlukları kendi kendine doldurmaya. duraklayıp nefeslenmeden . Torben yıllardan beri Asta'nın bunadığını iddia ediyordu. Paul Sellway'in mektubu oldu. tek eksiğin bir aile ağacı olduğuna ikna etmişti. Acaba bence bu fikir günlüklerin yayıncısının da onayını (kendi deyimi) alır mıydı? Morfar'ın anne ve babasının ön isimlerini belirtebilir miydim? Doğum ve ölüm tarihlerini bulmak çok zahmetli mi olurdu? Frederikke Teyze Asta'nın annesinin mi. Doksan üç yaşındaydı ve bütün yetilerine sahip görünüyordu. Mormor hayatının son yılını Willow Caddesi'nde Swanny ile baş başa geçirdi.

Bjfrn'e yemeğini verdiğimizde hep "Spis dit brfd" derdik.Bir keresinde salak kızı Bjfrn'ü beslerken gördüm.ve Asta her zamanki gibi kanepesine yan uzanmış. başımdan geçenlerin de anlattıklarımı etkilemesidir. lille Swanny?" Swanny şaşkın gibiydi. genellikle başarılı olur. Eğer kızcağız örnek olarak Morfar'ı almışsa. Anladığım kadarıyla "Spis dit brfd" biraz. değil mi. Elinde tabağı tutuyor ve "Pislik bu. Örneğin. Asta çocukluğuyla ilgili bir hikâyeye başladığında. açık bir hikâyeydi. bunu isteyerek. oysa bunu anlayacak kadar Danca biliyordum. üstüne üstlük bir de çekiciyse. bir kadın bir erkeği kapmak isterse.merdiven çıkabiliyordu. onun da hikâyeyi daha önce duymuş olduğunu sanmıyorum. Çok aptaldı ama çok da iyi niyetliydi. Bjfrn'ü hatırlıyorsun. gerçekten birlikte yaşadığım tek erkek olduğunu söylemem yeterlidir. yüzyılda Cirencester kenti konusunda bir araştırma yapmamı istemişti. Tabiî tanıdığını söyledi. akşam ziyaretlerim seyrekleşmişti. Benim Daniel'la evlenerek işleri düzene koymamı istiyordu. Başını kaldırdı. pislik bu" diyordu. isteğini reddedeceğimi hesaplayarak. "Yanımızda Hansine vardı ama Emily diye bir Đngiliz de tutmuştuk. Burada güç olanı. Allah bilir konuşması anlaşılmaz olmuştur. Amerika'ya gelmemi istemişti. Ne var ki Cary ortaya çıkıp Daniel'ı kaptı. . annesiyle birlikte Østerbrogade'de yürürken. Belki de Daniel'in hafta sonlarını beraber geçirmek ya da birinin evinde bir gece kalmaktan farklı olarak. Ne var ki Daniel evde değildi. kasap vitrininden içeri bakan bir kutup ayısı gördüğüne dönüşmüştü. üstelik daha önce hiç duymadığım bir hikâye. ölümünden kısa süre önce de Swanny'nin tüm çarşaflarına başharflerini işlemeye koyulmuştu. acıyı geçmişe doğru iteleme çabasını başlatır. Swanny benim için "Yemeğini ye" diye çevirdi. Swanny de oradaydı. doğrusu bu benim de isteğimdi. Asta kıkırdadı. onunla birkaç ay geçirmemi. Okuduğu bir şeyin ona bu hikâyeyi hatırlatmış olması mümkün. eve. Asta bunamadan önce bu yaptıklarımı normal karşılamış. gözlüklerini çıkardı ve "Emily adında bir hizmetçimiz vardı" dedi. Swanny ise kesinlikle eleştirmişti. Daniel'a döndüm. hikâyeyi anlatanın ben olması. Akşam ziyaretlerimden birini yapıyordum -Daniel Blain evime taşınalı beri. Zaten kısa bir süre sonra da benden ayrıldı ve Cary'ye gitti. Đşini yaparken başım kaldırıp tamamen kendi uydurması olsa da içinde gerçek kırıntısı bulunan bir hikâye anlatmaya başlayabiliyordu. Olaylardan kaçamayacağınızı söyleyenler haklı değildir. kimbilir nerede Cary'yle birlikteydi. Amerikalı bir romancı benden XIX. Swanny ise kuşkulu bir gülümsemeyle yetindi. . ama çok az "pislik bu"ya benziyor. ilk günlüğünün ilk satırlarını oluşturan kutup ayısı öyküsü artık dondurucu bir kış günü Asta'nın. önceden hazırlanmış bir plana uyarak gerçekleştirdi. dedi Asta. Kaybettiğiniz aşkınız ve onun yeni sevgilisiyle aranıza üç bin mil koymak darbeyi yumuşatmaz. Bunun benim hikâyem olmadığını söylemiştim. Sessizce gülmeye başladı. Bunun sonucunda tamamen uzaklaştım. öte yandan öyküyü baştan aşağıya uydurmuş da olabilir. Đlginçtir. Hâlâ Dickens kitaplarını okuyup iş işliyordu. bana anlattığını hatırladığım son şey kesinlikle kolay anlaşılabilir. kitap okuyordu.

Amerika'dayken hissettiğim bu uzaklık duygusunu kaybetmekten çekiniyordum. ama şimdi bunun gerçek olabileceğini anladığını söylüyordu. Oysa bana ihtiyacı olan Swanny'ydi Asta değil. . lille Swanny. Sanki öğretmenin cinsel bilgiler dersine almayı unuttuğu bir çocukmuş gibi. şöminede bir ateş yakılmıştı. bunun yanı sıra da büyük bir şaşkınlık görmüştü. Sorusunu son kez Asta'nın "spazmından" birkaç gün önce. gözleri iyi görmeyen. Swanny'nin ne kadar mutsuz olduğunu. Ölümü uzaktan gören herkes gibi. Swanny okuduğu öyküyü daha önce hiç yutmadığını. yanındaki alçak masada bir nakış işi. Asta öldüğünde Massachusetts'teydim. Soru hiç cevaplanmayacaktı. Kendi kendimi kandırarak Asta'nın sadece büyükannem olduğunu. Yazdığı en üzücü mektup. annesinin durumuna ve davranışlarına ne kadar üzülüp kendini ne kadar yalnız hissettiğini de biliyordum. genç bir kız sanarak evlenmek isteğiyle iltifatlara boğduğu yaşlı ve neşeli kadının aslında babaannesi olduğunu öğrenen gencin kitabını okuyup okumadığımı sormuştu. Perdeler çekilmişti. sanki bu soruyu daha önce hiç sormamış gibi annesine dönmüştü. sadece benim. uykuya dalmıştı.Victoria Dönemi Gloucestershire araştırmalarımın sonuçlarını anlatmamı. Ateşin karşısına çekilmiş kanepesine uzanmış. aynı adada bulunmaktan gerçekten korkuyordum. şuuru çok açık görünmüştü. çok yaşlı olduğunu. ben de yakında öleceğini biliyordum. artık her akşam yaptığı gibi. artık ona gerçeği söyleyecek kimsenin kalmadığının farkına vardığını belirttiği mektuptu. başka torunları. yastığın üzerinde de açık bir Martin Chuzzlewit ve okuma gözlükleri. Đngiltere'ye dönmememin Swanny'ye yapabildiğim en büyük iyilik olduğu sonradan anlaşıldı. Belki de Đngiltere'ye geri dönmeyi önermem gerekirdi. "Kimim ben. Bütün bunlar Swanny'nin bana yazdığı mektuplarda vardı. Benim neler hissettiğimi bilmiyordu. Đçinden gelen sese uymuş. Onun kuşağındaki kadınlardan bazıları böyle düşünürdü. oturma odasında birlikte oturdukları bir akşam tekrarlamıştı. karşında yatan insanın genç bir kadın olduğunu sanırdın. "Sen benimsin. Bu nedenle. Swanny bana Asta'nın hastaneye kaldırıldığını. Swanny annesinin yüzünde o güne dek hiç görmediği bir sevgi ve sıcaklık. Moder? Beni nereden aldınız?" Asta kızına bakmış." Swanny (mektuplarında. ama gözlük takmayı reddedecek kadar görünüşüne düşkün. daha çok bir spazm" dediğini anlattığı bir mektup yazdı. Asta bütün gün eskisi gibi. hatta torun çocukları bulunduğunu düşündüm. Oysa ben Daniel ve Cary'yle aynı ülkede. gerçekte olduğundan çok daha konuşkandır) bana Poe'nun yazdığı. Onlarla karşılaşmaktan değil. Asta gözlerini kapayıp. Geri dönmemi isterdi. böylelikle de yazmakta olduğu tarihî romanın Amerikan görüş yansıtmasına yardımcı olmamı önerdi. doktorun 'Tam bir kriz değil. üstelik Daniel ile evlenmediğim için. "Ateşin ışığında beyaz saçları sanki sarıya dönüşmüştü" diye yazmıştı Swanny mektubunda. "Ona kısık gözlerle baktığında. son olayların beni fazla etkilemediğini de düşünüyordu. Annelerin bebeklerinin nereden geldiğini söylememi mi istiyorsun? Bilmiyor musun?" Sanki çok gençmiş gibi. Önerisini kabul etmeme çok şaştı.

ölümü bir süreden beri bekleniyordu. çok bir şey değil ama ihtiyacımdan fazla. Dindarlığı o gün son buldu. Her neyse. ağladım. Ama şimdi onları yapmak istemiyorum. . 1924'te on dokuz yaşındayken Danimarka'da bulunduğum. Mor da herhalde ona ait olanları bana bırakmak istedi. Neyse. onunla dolu bir koku. Cenaze levazımatçısma haber verip bir insanın yakılmasını isteyebiliyorsun. köşenin öbür tarafında otururduk. sorsalardı ne olurdu ki? O belgede annem ve babam olarak Mor ve Far'ın adları var. bütün o eski duygularım uyandı. Bana bunu daha önce bir iki kez söylemişti. gelmemin hiçbir yararı olmayacaktı. yirmi yıl beraber yaşadık. biliyorum. Swanhild Kjær'e'.Swanny telefon edip Asta'nın öldüğünü söylemişti. Basamaklarda adımlarını duyuyorum. her zaman sürdüğü L'Aimant burnumdan gitmiyor. bunları kabul edemem. o kadar korkunçtu ki. bir ara 'Hayır. Onun ölümü bana özgürlüğümü verdi. Verdiğimiz davetlerden birinde yüksek sesle Nietzsche gibi düşündüğünü. çünkü etrafımda bütün bu hatıralarla yaşamak istemiyorum. özgür olunca yapmayı istediğimi düşündüğüm. Eve dönmeyi teklif etmedim. Yine de kendimi bir tuhaf hissediyorum. Ömrümün geri kalan her gününde Mor'u gördüm ya da telefonla konuştum. kimse doğum belgemi bile istemedi. ben de Swanhild olarak geçiyorum. şimdi yapabileceğim o kadar çok şey var ki. Đyi haberlere gelince. O olmadan kendimi öylesine yalnız hissediyorum ki. ben de çekine çekine öyle yaptım ama isteğimi normal karşıladılar. doktor bana bir hap verdi. buna hakkım yok' demeyi bile düşündüm. isteyemeyecek kadar üzgünüm. bence kendi cenazesinin nasıl kaldırılacağına karar verme hakkına sahipti. Sana böyle şeyler yazmamam gerek. Tanrı'nın öldüğüne inandığını söylemişti Bunu da nereden çıkardığını bilmiyorum ama çok şey biliyordu. Her zamanki gibi sevgilerle. hiç de değişik bir şey istiyormuşum gibi davranmadılar. Torben'le tanıştığım birkaç haftadır. hayatım olmuştu. kendini son derece iyi yetiştirmişti. bana 'lille Swanny' diye seslenişini işitiyorum. ama yapmadım. 'Kızıma. ama anlaşılan inanmamışım. Her neyse. O denli hayatımın bir parçası haline gelmişti ki. Asta çok yaşlı. gerçekten de ondan hiç uzak olmadığımı bilir miydin? Torben ile ilk evlendiğimde bile. ama her ölüm de biraz böyle olmaz mıydı? Bir hafta sonra bir mektup gönderdi. bir daha da bir kez bile dua etmedi. Far öldükten sonra aynı evde. Ondan ayrı olduğum en uzun süre. Daha neşeli. bir cenaze töreni yapmak şart diye düşündüm. Sanırım sonunda bu evi satacağım. mektup yaz. o da böyle bir teklifte bulunmayacağımdan emin olunca geri gelmemem için yalvarmaya başladı. daha filozofça olmalıyım. Bir şok geçirdiği muhakkaktı. Kesin olarak bana bırakılmıştı. Beni neşelendirmek istiyorsan. "Moder vasiyetinde cenaze töreni istemediğini belirtti. Hoş. tabiî kimse de bir soru sormadı. bir koku yayıldı. Şimdi olmadığına inanamıyorum. Bana sık sık küçük oğlu Mads ölünce Tanrı'ya inanmaktan vazgeçtiğini anlatırdı. Geçen gün dolabında bir çekmeceyi açtım. doksan üç yaşındaydı. Vasiyet etmenin amacı herhalde sana ait olanları istediklerine vermek olmak. artık uyuyabiliyorum. demedim. Onsuz yaşamadığımı. Moder sapına kadar ateistti. Vasiyetnamesinde her şeyini bana bıraktı.

Bu kadar eşyamız olduğunu hiç bilmiyordum: En yukarıdan. meyve çorbası. biliyorum ama.Swanny Teyze" Yıllardır ona "teyze" dememiştim. ona hâlâ ilk adıyla hitap eden kaç kişi kaldığını düşünüyorum. bazen insanların sevgili annem hakkında neler düşündüğünü bile dert ediniyorum. ama çalışmaya başladım. ördek ve gsblekage hazırlamıştık.. Ne kadar az elbisesinin kaldığını hiç fark etmemişim. John ve Charles. Eğer o dönemde. Noel gecesi yemek o kadar önemlidir ki. bazen yapmayı düşündüğüm gibi. Annemin bir ara evlenmeyi düşündüğü Daniel'ın babası ara sıra ziyarete gelirdi. Onu . yoksa aptallıklarından onu sadece yaşlı bir bunak olarak mı gördüler? Son cümlemden ne kadar kederli olduğumu anlayacaksın. O bavullardan birini uçağa götürdüğünü düşün. Đngiltere'ye dönseydim. o kadar keyifsiz ve umutsuz olmalı ki. Daha bir emlakçıya haber vermedim. zavallı Mor nerede olduğunu bile zorlukla hatırlarken geleneği sürdürmüş. Bu. Oraya bir daha hiç dönmemeyi. Oraya geldiğimde. Büyükelçilikten arkadaşları. tavan arasından başladım. tabiî eğer hâlâ görüşüyorlarsa. ama Swanny'nin dulluğunda hiç ortada görünmedi. Acaba onun ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anladılar mı. Herkes derken. Onu görenler kimbilir neler düşünmüştür. on beş yaşındayken çoğu yaşıtlarım gibi "teyze" kısmını kullanmasam üzülüp üzülmeyeceğini sormuştum. Bunun Swanny'yi ne kadar mutlu edeceğini düşünerek evi iki ayrı bölüme ayırıp ayıramayacağımızı hesaplamaya başlamıştım ki. Ev bana birdenbire çok büyük görünmeye başladı. "Başka planların vardır diye sana sormamam gerek. neleri atıp neleri saklayacağımı kararlaştırdım. daha sonra bir emlakçı aracılığıyla satışa çıkarmayı ciddiyetle düşündüm. pilavın içine badem tanesi saklamış. taşınmayı kararlaştırdığım. Ne de olsa Daniel ve Cary'ye yakın olma korkumun bir bölümü de beş yıl birlikte yaşadığımız. Willow Caddesi'nde otururken birini bulup daireyi boşaltmayı. Geçen yıl. sofrada ikimizden başka kimse olmasa da buna benzer bir şeyler yapmaya çalışırım.. Eski elbiselerini ve paltolarını teker teker o antika elbise dükkânlarına satmış olmalı. yapmam gereken. her odasına. Sana vermek istediğim haber. düşüncelerimi de dertlerimi de uzaklaştıran bir iş. onun odası temizlemesi en kolay yer olacak. ki hiç sanmıyorum. süslenmiş ev. Burası Torben'in kitapları ve aslında ayaklı dolaplara benzeyen. büyük bir ihtimalle Swanny'nin evine yerleşecektim. O kadar çok sevdiğim sevgili annem. Noel'de burada olabilsen çok iyi olurdu diye düşünüyorum. daha içine tek bir şey koymadan bile gülle gibi. ondan taşınmayı kararlaştırdığım bildiren ikinci bir mektup aldım. kullandığı sabun ve içtiği sigaralarla dolu daireye dönmek istememden kaynaklanıyordu. O eski harika Noellerimizi hatırlıyor musun? Bir Danimarkalı için Noel. Eğer gelirsen. ama onlarla neredeyse hiç görüşmüyor. tıpkı Asta'nın L'Aimant'ı gibi kokusunun sindiği. Domuz derisinden. geride o kadar da çok kişinin kalmadığını düşündüm. Anlaşılan unuttu. Zavallı Mor'un kendine ait o kadar az şeyi vardı ki. Ondan millerce uzakta Amerika'da. yıllardan beri ona herkes gibi "Swanny" dediğimi hatırlamadı. hamallar yardım etse herkesin yanında götürmeye can atacağı bavullarla tıka basa dolu.

kendi gülerken insanları da güldürmeyi becerirdi. Benim olup da almak istediğin bir şey varsa. şimdi o görüntüsünden eser yoktu. evliliği sonsuz ve çözülemez . onu tanıdığım yaşlı insanların annelerini sevmelerinden çok daha derin bir sevgiyle sevdim. Sanki onun yakışıklılığı Cary için fazlaymış gibi bir iç çekiş.gerçekten sevdim. bazen espriliydi.O kadar da yakışıklıydı ki. Daniel bir süre için odadan çıktığında. Sana anlattığım gibi. gece birden uyanıp ya Cary'den ayrıldıysa. önce tavan arasını temizledim. bu evdekilerin büyük bir bölümünden kurtulmam gerektiği. sanırım bu yüzden de evliliğe eski usul yaklaşıyorum. ama on beş yıl önce bu iş. Her neyse. Sonra aynı arkadaşım evlendiklerini de söyleyince omuzlarımdan bir yük kalktı. Cary ve alçaklığı aklımdan çıkmadı. ya araları bozuldu da nerede olduğumu araştırıyorsa diye düşünmek de yoktu. hoş fazla olduğu da kanıtlandı ya. lütfen bana bildir. "Ne kadar da yakışıklı. lütfen hemen bildir. birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca duyarlı ve düşünceli olduğunu göstermiş olmasına rağmen. Daniel'ın Putney'de satın aldığı evde oturuyorlardı. Benim tepkim. ne gülerdi! Neyse. Belki de yoktu. Ann. Swanny" Noel'de eve dönmedim. böyle devam etmemeliyim. o tanıdık yüzü gözlerimin önüne büyük bir acı ve yoğun bir kıskançlıkla getiriyordum. son haberdeki kesinliğin beni gerçeği kabul etmeye zorlamasından. Aklımda Daniel'dan çok Cary vardı. ama benim söylemek istediğim. Ama o "Ne kadar da yakışıklı!" Sanki Daniel'da görülecek başka bir şey yokmuş gibi. yoktu. en azından benim yanımda hiç bahsetmedi. Bunu ikimizle de ilişkisini sürdüren eski bir üniversite arkadaşımın mektubundan öğrendim. bizi ziyarete gelip. yavaş yavaş yatak odalarına doğru yaklaşıyorum. Đlişkileri yürümez de özgür kalırsa ne yapmak gerekir spekülasyonları da bitmişti Hiç evlenmedim. Sonraları. Cary de bir daha yakışıklılığından hiç. Onun yaşamasını istiyordum. Bir bilse. Senin işlerin nasıl? Davet edildiğini söylediğin o Şükran Günü partisine gittin mi? Gelecek üç hafta içinde eve dönme ihtimalin varsa. eğer istediğim gibi Holly Mount'ta küçük bir daireye geçeceksem. Oysa başarılı olduğu gün bile bana karşı dürüst olmayı beceremeyen Cary. Ann. Bunu özellikle belirledim. bunun için dua ettim. Ann!" Sanki böyle birinin bana düşmesine şaşırmış gibiydi. Hani sanki Daniel yakışıklılığını onu elde etmek için kullanmıştı. Antonius'un Octavianus'la evlendiğini bir ulaktan duyan Kleopatra'nın yaptığından farklıydı. Bütün sevgilerimle. Bugün olsa evi ortaklaşa alırlardı. Geçmiş zaman kipini kullanıyordu. Bana Daniel'ı ne kadar yakışıklı bulduğunu söylemesini unutamıyordum. hiç de o kadar kolay değildi. Đyi bir dinleyiciydi. Benini için artık umut. içini çekerek "çok yakışıklı" demesi. Bu sanki ben de yakında ölecekmişim gibi bir şey oldu. Daha mutsuz. daha az kıskanç olduğumdan değil. . bağışlanmaz hırsızlığını bile aynı mazeretle geçiştirmeye çalıştı. Ya da belki ailemde gördüğüm evliliklerin tümü dayanıklı çıktı. dolayısıyla da korku kalmamıştı. üstelik de evli değilseniz. Oysa benim için hiç değişmemişti.

Kar yağmış. Bana kalan ise Swanny'nin duyduğundan pek de farklı olmayan. Mektubunda taşınmayla ilgili bir söz bile yoktu. yazı masasının üzerinde duran defleri bulmuş. Onunla mülakata gelen çeşitli gazetecilere hiç aksatmadan. gerçekten de kim olduğumu öğrenmeyi umuyordum.bir bağ olarak görüyorum. bu nedenle de Daniel ve Cary'nin hayatları boyunca birbirlerine bağlandıklarını sanıyordum. daha sonra eskiye doğru ilerlemeye başlamıştı. günlükleri okuduğu zamanki hisleri biraz daha karışık olmalıydı. havaalanı bile kapanmıştı. birinin ötekinden daha çıkık olduğunu fark edip çekince. Boston ve çevresi buz gibiydi. daireme taşınmadan önce onunla "birkaç gün" geçirmeyi önerdim. Swanny'ye mektup yazıp. gizli bir bölme buldum. Zavallı anneciğim. Bu düşüncemin yanlış olduğu sonradan anlaşıldı ya. Torben ile ben onu biraz dışladık mı? Birbirimizle o kadar ilgiliydik ki. Bulduğu son günlüktü. sandığım gibi gerçek duygularını yansıtıyorsa. Cevabını alana kadar iki hafta geçti. oyalanmaya başlamıştı. Siyah meşe masasının gizli bir çekmecesi olduğunu biliyor muydun? Masanın iki kenarında da oyma var." . defteri açıp da ilk sayfaları okuduğunda ne denli heyecanlandığını. yine de bir sayfa açıp 1967 tarihini görünce. elimdekiler özeldi. can sıkıcı bir mutsuzluktu. Anlaşılan Mor'un da çekmeceden haberi yoktu. Swanny'nin mektubu uzundu: "Dün Mor'un odasına girip eşyalarını karıştırdım. bir işe yaramayacağını anladım. daha ilk anda tahmin edilemez bir şey bulduğunun farkındaydı. en son yazı yedi yıl önce eylülde yazılmıştı. Đlk olarak Asta'nın yatak odasında. Swanny'nin günlükleri bulur bulmaz hemen anladığını söylemem gerekir. Öfkeyle kameraya bakan. Ya da en azından öyle sanıyordum.. Ann. kabarık bir eteklik içinde olağanüstü şişman ve çirkin bir kadın! Masasının üzerinde bir defter vardı. Bu mektuplardan ikisi ben Amerika'dan ayrılmadan elime geçti. içerde Mor'un da doğumundan önce çekilmişe benzeyen eski bir fotoğraftan (tabiî sepya) başka bir şey yoktu. o başka konu. Tabiî içine baktım. o da odasına çıkmak ve defterine hissettiklerini yazmak zorunda kaldı. her ikisi de evi boşaltırken bulduğu günlüklerden söz ediyordu. Mor'un el yazısını görünce de şaşkınlıkla fırladım.. Hâlâ yapılacak bir sürü işim vardı. Kendimi son derecede suçlu hissettim. Anlaşılan arada bir şey bulmuş. gelen mektubunda neyi nasıl düşünürsem sevinerek kabul edeceğini söylüyordu. Belki de eve dönüp bu duyguyu gerektiği gibi paylaşmam gerekirdi. ama bunları ay sonuna kadar tamamlamam söz konusu değildi. çünkü. Gerisini okumadan da elimdekinin bir günlük olduğunu anladım. Bu mutsuzluğu paylaşma durumu beni Swanny'ye yaklaştırdı. belki de onu yalnız bıraktık. daha ilk satırlarda büyük bir edebiyat şaheseri ile karşı karşıya olduğunu gördüğünü anlatacaktı. Aslında defterde çok önemli bir şey bulmayı. ama önerime pek de ona uymayan bir yarı ilgisizlikle değiniyordu. Aynı zamanda da gördüklerimi okumak istemiyordum. O sırada şubata girmiştik. Bana yazdığı mektuplar. Bunu daha sonraları da kabul edecekti.

Herkese doktor olduğumu söyler. Bu da konuyu sizi neden aradığıma getiriyor. Belki de yanılıyorum? . ama bunu yapamazdım. Đngiliz olmalısın" derdi. benim doğumumdan önce yazılmış! Bütün defterler yaş. evli bir çiftin yanında bekâr üçüncü olmayı çok denemiş. oysa ben doktora yaptım. Aslında annem kendi annesini korkutmuştu. altmış üç tane. Belki de bu gece bu rolü oynamam gerekecekti. "Eğer Đngiltere'de yaşıyorsan. Mor'un günlük yazması. daha bilmiyordum. Şaşırmış gibiydi. Burada en aşağı yüz binlerce kelime var. Mektubunuzdan böyle bir isteğiniz olduğunu çıkardım. Anlaşılan bir çıkış arayan bazı duygularım var. Güldü.Tıp doktoru değilim. yani annemin bana Danca öğretmemiş olması. büyükannemin Danca konuşma izni yoktu. yani üniversitede bunu okudum. Bir hafta sonra buluşmayı kararlaştırdık.Hayır.Bir şey söylemiş olmak için. Swanny'nin tavan arasını temizlerken buldukları konusunda tüm ayrıntıları öğrenmem için Đngiltere'ye dönmem gerekti. . Sellway'e karşı hiçbir olumsuz duygum olmasa da. Londra Üniversitesi'nde ders veriyorum. Bu benim işim. Đskandinav dilleri ve edebiyatı. Annem Danca konuşamıyordu. daha henüz yayınlanmamış olanlarıyla ilgili yardıma ihtiyacınız var. Paul Sellway. Anladığım kadarıyla o günlükler. dedim. Karısı da orada olacaktı. Annem.Ama ben iyi konuşurum. ben söylenecek bir şeyler bulmaya çalışırken yeniden konuştu: .Ne. sonra da haklı olarak sordu: "Öyleyse neden sordunuz ki?" . Soruma cevap vermesini beklemediğimi söyledim. yanılmıyorsunuz. Evlerine yemeğe davet etti. hiç olmazsa olacağım sanıyordum. ya sizinkiler? . birincisi 1905'te. Swanny ikinci mektupta sadece şunları yazmıştı: "Mor'un günlük olarak kullandığı bir sürü defter buldum.Đkinci mektup çok daha kısaydı. Annem tıp doktoru olmamı isterdi. Beni hep biraz rahatsız ediyordu.Doktor olduğunuzu sanıyordum. . kim inanırdı? Defterleri saydım.Danca öğrettiler mi? . yani okur yazarım da demek istiyorum. buruş buruş ve rutubet lekesi kaplı. benimkiler? . Bir süre Paul Sellway'in de kim olduğunu düşünmek zorunda kaldım.Maalesef. değil mi?" Roderick Caddesi'nde yemeğe gitmek üzere hazırlanırken telefon çaldı. Onu karısından boşatmaya niyetim olmasa da Mrs. . Bir an sustu. Hepsi de Danca. Neyse. güçlüğünü yaşamıştım. Ne kadar olağanüstü. Willow Caddesi'ne gelmeyi kabul etti. sayfaların iki yüzü de yazı dolu kalın kalın defterler. Sonunda Sellway bütün günlüklerin olduğu yere.

bunu anlarsınız umarım. kesinliğinden.Onun çevirileri inceleyip günlüklerle karşılaştırmasını ya da eksik sayfaların çeviriden sonra koparılıp koparılmadıklarını araştırmasını neden bu kadar istediğimi merak ediyordum. en az ellisinde olduğuna karar verirdiniz. Aubrey dizlerimize üzerinde Michelangelo'nun Davud'u bulunan siyah peçeteler örttü. Aubrey? Telefonu ben açtım. sanırım hizmetçisiydi. Đtiraf etmeliyim ki kendimi hakarete uğramış görmedim. hatta belki de adresini bile bilmediğini söylemesini bekledim. elinde örgüsünü taşıyan Swanny. size söylemesini beklerdim. Anlaşılan o gün ortalıkta olan öteki Swanny'ydi. Elkins'in Gordon'u neden içeri almadığı anlaşılıyordu. cenazede de vardı. Şaşırmış gibiydi. değil mi. pantuflaları ve kırışık çoraplarıyla dolaşan. kuşkusuz bir çeşit saklamaydı. geleneksel ve dürüst Gordon kızıl siyah duvarlı bir dairede oturuyordu. V yaka örgü kazak. kınama olarak algılayacakları soruları soramazdım. Asta'nın evde kalmış kız olarak adlandıracağı sesinden. "Kendini iyi hissetmemek". Eğer çok içmeseydim. Neyse. koyu renk kravat. Raffaello öncesi dönemden portreler kolajı siyah bir tişört. Gordon'un üzerinde her günkü yaz kıyafeti olduğunu sandığım şeyler vardı. beyaz gömlek. Aubrey de gülümseyerek omuzlarını kaldırdı. ilk gittiğimde aşağı yukarı bir yıl önceydi. bir de yaklaşık yirmi yıldır görmediğim bir giyim.Bir hafta sonra yeniden denedim. bunları çoktan aşmıştım. Yani. şarap nefisti. kolsuz. o gece yanıldı. Ama yine geri çevrildim. değil mi. yine de geldiğimi bildireceğini söyledi. . . Çok şaşırdım. Aynı tema elbiselerinde de görülüyordu. ama istenmediğim sonucuna vardım. Yeşil cam masaya oturup yemeğimizi siyah porselen takımlarda yedik. böylelikle onunla bir daha görüşme zorunluluğundan kurtulmak için.Ama gittim. . (Kuru kuru öksürdü. Siyah kadife kayak pantolonu. ama aynı zamanda da ona size sorduğum soruları da sormak istiyordum.) Bir düşüneyim. duvarlarda da kaslarını Medici mezarlarındaki heykelciklerden almışa benzeyen çifte cinsiyetti insanların pembe mor akrilik resimleri asılıydı. büyükbabasının ölümünden sonra hiçbir ilişkilerinin kalmadığını. işaret parmaklarına benzetilmek istenen penislerle doluydu. Yemek harika. kulelere. Alçak divanların üzerleri gümüşî renkte yastıklarla kaplıydı. Sadece ona (mümkünse mektupla) bir oldubitti göndermek. banyo ise ağaçlara. .Sizin bunu biliyor olmanız lazım. Resmî. Yazın tam ortası.Neden gidip onu hiç görmedin? Swanny'nin sadece büyükhalası olduğunu. sonunda Cary'nin işini halletmek istediğime karar verdim. . Onu görme imkânı bulamadan konuşurken sesinden duyduğunuz bilgiçliğinden.Willow Caddesi'ne mi gittin? Swanny'yi mi gördün? Aubrey'ye döndü. Ona gösteriş yapmak için falan değil. Tabiî onu görmek istiyordum. Sonra çok ilginç bir şey oldu. Aubrey? Kapıyı bir kadın açtı. Bilmiyor muydunuz? . işte o kadın içeri girmeme izin vermedi Mrs. Mrs. Kjær'in kendini iyi hissetmediğini. Bir atasözü "Bir insanın başına ne gelirse kendinden gelir" der. gri flanel pantolon. O sözü kim söylemişse.

Đlk gittiğimde. çaya gelip gelemeyeceğimi sordu. çok eski usul. Bundan daha uygun bir davet olabilir mi? . tere sandviçleri falan. Macera gibi bir şeydi. Swanny memnun oldu. Günlükleri okumadığımı ona belli etmemek için oldukça çabalamam gerekti. çünkü Mrs. eğer Aubrey kız arkadaşım ya da karım (istersen buna erkek arkadaşım ya da kocam da diyebilirsin) olsaydı.Ne kadar uygun bir davet. Gözlerini kırpıştırdı. ne zamandı Gordon? .Evet. Swanny'ye bu soruyu sorardım.Tam tarihini söyleyebilirim. değil mi Aubrey? Đçeri girip alt katta oturan. gülümseyerek. Olağanüstü şaşırmış ve çarpılmıştım. Bize hiçbirimizin fazla ciddiye almadığı bir hayalet hikâyesi anlattı. bitirince bana da göndereceğini söyledi. Neredeyse bana oturduğum yerde rahat olup olmadığımı sormasını bekliyordum.Swanny Teyze aradı. Tabiî hemen "evet" dedim ve arkadaşımı da beraber getirip getiremeyeceğimi sordum. Aubrey'nin doğum gününden bir gün önce. . harika bir çaydı. yeğenini çaya davet eden bir büyükhala. ama krizin 13 ağustosta geldiğinden eminim. dedi Aubrey. Yolculuk nereye? diye sordum. değil mi. telefon numaramı hizmetçiye bırakmıştım. tabiî gibisinden bir cevap verdi. Bak Ann. Bütün samimiyet Gordon'dan geliyordu. . yukarıdaki katları da çekip çeviren adamla konuştuk. Tabiî ev katlara bölünmüştü ve nasıl söyleyeyim. göndermedi. Swanny ilk kalp krizini ağustosta geçirmişti. 12 ağustos. Bana telefon etti ve keşif gezisi olarak adlandırdığı bir yolculuğa davet etti. . kararlaştırdığımız gün evine gidip kapıyı çaldık. . bir çarşamba. Swanny Lavender Grove'a giderken neden bana haber vermemişti? Neden Gordon .Gittin mi? .Tabiî gittim. kendisinin de burada doğduğunu söyledi. şimdi kendini daha iyi hissettiğini söyledi. evin büyüklüğü karşısında şaşırdığımızı söylemeliyim. daha sonra da eve döndük.Yani arkadaşımı da getirebilir miyim dedim.Ama göndermedi. . Swanny taksiyle gitmeyi önermişti. Elkins tarihle bağlantılı uğursuzluktan söz etmişti.Bu dediklerin. çok da yıpranmıştı. Bana bir soyağacı yaptığını. Şimdi işin ilginç bölümüne geliyoruz.Hackney'deki o eve. evimi paylaştığım erkek olan arkadaşımı. Biz her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi seviyoruz.. dedi Aubrey. Aubrey? Aubrey başını salladı. insanların da her şeyi olduğu gibi kabul etmelerini istiyoruz. . ama Aubrey'nin arabasıyla yolculuk etmenin daha keyifli olacağını düşündük. Daha önce beni evinde göremediğine çok üzüldüğünü. Defterime bakmam gerekir. Bize annesi ile babasının bu evde yaşadığını.

kısa süre sonra boyunun kısalığı unutulup gidiyordu. üçüncüsü de şişme bir yastık taşıyordu. Diğer hukukçuların sıkça yaptığı gibi. zekice ya da sıkıcı sorularla davarın ilerlemesine engel olmak yerine. Đddia Makamı'nda da Mr. Işığı yaktım. sesiyle de duruşmaya katılanlar üzerinde o kadar etkiliydi ki. 16 ekim 1905 günü toplanan mahkeme heyetine Yargıç Edmondson başkanlık ediyordu. Mahkeme Başkanı Lewis Wilford Edmondson. korkunç bir baş ağrısı ve çarpıntısı bir yürekle uyandım. Roper 27 temmuz ya da o günlerde karısı Elizabeth Louisa Roper'ı gırtlağını keserek öldürmekten yargılanıyordu. Westerby ve Kastrup atalarının köklerini araştıracaklardı. delici parlak bakışlı iri bir adam olan Mr. çünkü varlığıyla çevresine o denli hâkim. yatakta doğrularak Donald Mockridge'in Alfred Eighteen Roper'ın Merkezî Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmasının kayıtlarını okudum. Özellikle o ünlü sesi kadife kadar yumuşak. ikincisi bir sürahi su ve iki bardak. Gordon'un sorularını becerebildiğim kadarıyla cevaplamaya çalıştım. görünüş olarak ufak tefek. dikkatle dinler. . Yardımcılardan biri bir demet mendil. saat tam üçte. Roper Davası'ndaki kadar ustalıkla kullanıldıkları başka bir örnek olmadığı söylenebilir. mahkemeden önce de suçlamayı kabul etmemişti. On dördüncü bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı duruşma Mr. tatili Danimarka'da geçirecek. üç aspirin aldım. duruşmaya baskıcı bir soğukluk kazandırır. Howard de Filippis'in Old Bailey olarak bilmen adalet sarayı binasında en son göründüğü davalardan biridir. Mr. peşinde üç yardımcısıyla birlikte girdi. Đçtiğim şarap ve konyaktan hemen derin bir uykuya daldım.Westerby'ye başvurmak zorunda kalmıştı? Aubrey konyak önerdi. Telefon edip bir taksi çağırdığımda geç olmamıştı. Bu aksesuarlar ünlü avukat tarafından meslek hileleri ya da şaşırtma olarak kullanılacaktı. on bire çeyrek falan vardı. yönettiği davalarda sessizlik uygulamasıyla tanınır. Olağanüstü uzun boylu. De Filippis mahkeme salonuna. her zamankinin aksine. neredeyse kandırıcıydı. Yaz tatillerinden konuşmaya başlamışlardı. Tate-Memling gerçekten de ufak tefek bir adamdı. Richard Tate-Memling oturuyordu. kabul ettim. Swanny'nin sözünü ettiği soyağacını arayıp bulabilir miydim? Arada. ses tonu da hayat sahnesinde yer alan bir oyuncuya yakışır gibiydi.

Cambrîdge'de yeniden bir arada olmaktan söz ediyordu. Ancak Mrs. konuşmadan oturan yargıca da bir göz attıktan sonra. Đddia makamının görüşüne göre. çocukları ve evde oturan çeşitli insanlarla birlikte hayatını anlattı. Ne ki istasyona vardıklarında. yeniden bu unvanı kazanmaya can attığını anlattı. eve dönüp onu alması gerektiğini anlattı. Sanığın Devon Villa'da karısı. Elizabeth Louisa Roper adlı evli bir kadının cesedi.20 trenine bindiler. Davanın çok önemli bir dava olduğunu. Mr. Hackney'de. davanın büyük bir bölümünde sessiz kalır. 4 ağustos cuma sabah saatlerinde. Mrs. ama Mrs. Üstelik bir hafta sonra kocasının peşinden gitmekten. kente 21. Mrs. Maria Sarah Hyde'ın cesedi bulunmuştu. Aynı hikâyeyi.sözlerin kısa kesilmesinde ısrar eder. sanık ve oğlu 27 temmuz öğleden sonra saat 16. Tate-Memling. Mrs.40'ta vardılar. Bu nedenle belirli kimyasallar konusunda önemli bir deneyimi vardı. Đçişleri Bakanlığı'nın resmî araştırmacılarından biri olarak görevlendirildiğini söyledi.30 sularında Cambridge'e giden 17. hele hele hiçbir cinayet öldürdüğü karısından doğmuş oğluyla birlikte yeni bir hayata götüren bir tren yolculuğu ile noktalanmamıştır. Hyde doğal nedenlerden ölmüştü ve ölümü şu anda mahkemeyi ilgilendirmiyordu. jürinin ciddi dikkatine gerek duyulduğunu söyledi. gözlerini mutlak bir sessizlik içindeki salonda gezdirdikten. Sanığın Cambridge'e hareket günü gelip çatmıştı. karısını ona verdiği ilâcın etkisinde uyur buldu. Sanığın bir eczacı olduğunu söyledi. Ancak sürekli ilaç tedavisine rağmen. Hiçbir cinayet önünüzdeki kadar soğukkanlılıkla tasarlanıp düzenlenmemiştir. Navarino Caddesi'nde. bulunduğunda en az bir haftadır ölü olduğu sanılıyordu. oğlunu ve bavullarını emanet ettiği hamala ve onu istasyona getiren arabacıya da söyledi. Jürinin görevi Elizabeth Roper'ın bir cinayete kurban gittiği davada son kararı vermekti. Roper hâlâ sağlıklı ve hâlâ canlıydı. bir buçuk saatlik bir aradan sonra yine arabayla istasyona döndü. Đddia makamının tanıkları Dr. Evlilikleri yürümüyordu. Roper ölmemişti. Mahkeme birazdan. Başı . Roper'ı ölüme götürmekti. onun cesedinin hemen yakınında da annesinin. Yatak odasına girdiğinde.15 trenini kaçırdıktan sonra. Elizabeth Roper'ın cesedini 4 ağustos cuma sabahı.15 trenine yetişmek üzere bir atlı arabayla Devon Villa'dan ayrılıp Liverpool Caddesi Đstasyonu'na doğru yola koyuldu. kayınvalidesi. sanık altı yaşında bir çocuk oğluna genellikle saatinin kösteğine taktığı ve içinde dört altın bulunan para kutusunu evde unuttuğunu söyledi. Cambridge'e giden 20. Devon Villâda muayene etmişti. üst kata çıktı ve para kutusunu aradı. Roper da karısından ayrılıp oğluyla beraber ülkenin başka bir bölgesinde yaşamak istediğini söylemişti. Mrs. Baba oğul 17. 1905 ilkbahar ve yazı boyunca karısına altı ay süreyle ve düzenli olarak sıkı denetim altında verilmedikçe son derece zehirli olan bir hidrobromid tedavisi uyguladığını duyacaktı. Sanık daha sonra Hackney'de Navarino Caddesi'ne dönerek. Navarino Caddesi üzerindeki Devon Villa'nın ikinci katındaki bir odada Mrs. Cesedin yatış şekli (ona göre) uyuyan bir insanın normal yatış biçimine uyuyordu. Thomas Toon tıp doktoru olduğunu. Kuşkusuz bu tedavinin amacı. konuşmasına başladı. Kadının gırtlağını ekmek bıçağıyla kesti. Roper'ın ölümünün nedeni gırtlağının bir kulağından diğerine kadar kesilmiş olmasıydı.

hidrobromid aşırı cinsel isteğe karşı. aşırı cinsel istekleri bastırmak. öyle. Doktora göre kullanılan silah çok keskindi ve şiddetle bastırılmıştı. Polis memuru Arthur Hood. Ama onun görüşüne göre Mrs. Pond. .Evet. ama eczacılık uzmanına soru sormak için ayağa kalktı. Đddia makamı daha sonra eczacılık uzmanı Dr. St. öyle değil mi? . kandan sırılsıklam olmuş çarşaflar.) Araştırmaları sonucunda kavanozun içeriğinde yaklaşık iki yüz gram şeker ve yaklaşık beş ölçek hidrobromid bulduğunu açıkladı. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı bu mudur? Başlıca kullanım alanlarından biridir. ama cinayetin cesedi görmesinden yaklaşık bir hafta önce gerçekleştirildiğini söyleyebilirdi. Hem atardamar hem gırtlak borusu hem şah damarı hem de nefes borusu omuriliğe kadar kesilmişti. ölüm anında ise hamile olmadığını belirtti. Yüksek dozda alındığında. Pond daha önce kendisine gösterilen ve içindekileri incelediği kavanozun bu kavanoz olduğunu doğruladı. neler içerdiğini anlattı.yastığın üzerinde. kafa neredeyse vücuttan ayrılacak gibiydi. öyle. . Roper'ın en az bir doğum yaptığını. Toon bu bölümde vücuttaki bazı organların sağlıklı olduğunu. Dr. sadece boyun kaslarınca tutuluyordu. Pond hidrobromidin kimyasal formülünü açıkladı. yüzü sakin ve endişesizdi. Mr. Clarence Pond'u tanık sandalyesine davet ederek mahkemeye hidrobromidin özelliklerini anlatmasını istedi. Kadının kendi kendini yaralaması imkânsızdı. Pond'a şeker kavanozunu gösterdi. Bartholomew Hastanesi'nin morgunda cesedi daha ayrıntılı inceledi. Dr.Dr. Omurlara kadar her şey kesilmişti.Sorumu daha basit bir biçimde sormadan önce jüriden kelimelerimde gerekli olduğunu anlayacakları kabalık için şimdiden özür dilemek istiyorum.) Midede. (Dr. Polis. Yara çok derindi. ilk kesişten sonra maktulenin bağırıp çığlık atması mümkün olamazdı. Toon'a soru sormamıştı. Midenin incelenmesinden maktulenin son yemeğinden birkaç saat sonra öldürüldüğü sonucu çıkıyordu. örneğin tımarhanelerde gemleyici olarak da kullanılmıyor mu? . dalakta ve böbreklerde bir ölçek hidrobromid belirlemişti. De Filippis Dr. Roper'ı öldüren hidrobromid değildi. (Şeker kavanozu bir numaralı kanıt olarak sunulmuştu.Evet. karaciğerde. Çok derin bir kesikti. Her yerde kan vardı. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı. Mrs. zehirli olduğunu söyledi. Daha sonra. doktor geldiğinde tamamen kurumuştu. sol kulak memesinden sağ kulak memesine kadar uzanıyordu. Ölüm ani olmuştu. Miss Florence Fisher'ın 4 ağustos cuma günü Hackney Polis . Dr. Sanığın kadını ne zaman öldürdüğünü kesin olarak belirleyememişti. Ölümcül doz beş ölçekti.

Bıçak eve yakın olan çiçek tarhında. çünkü mendilini eline sarmıştı. Grantham. bu haliyle üst kat pencerelerinden birinden atılmışa benziyordu. kendi bulduğu bıçak olduğunu doğruladı. bahçeyi komşu bahçeden ayıran çite dayalı olarak bulunmuştu.Bunu söyleyemem.Elinde bir yara vardı. ama kim olmadığını söyleyebilirim.Karakolu'na verdiği bilgi üzerine Devon Villa'ya gittiğini anlattı. .Yarayı gördünüz mü? . Mr. Sanık iki polis eşliğinde Londra'ya getirilip Hackney Polis Karakolunda taammüden adam öldürmekle suçlandı. Hackney'de Dalston Caddesi'nden arabacı Robert Grantham. Tate-Memling (sorusunun cevabını önceden çok iyi bildiğini belli ederek): . Mendil kandan ıslanmıştı. kurumuş kan lekeleriyle kaplı büyük bir ekmek bıçağı buldular. müşterisi şimdi tutuklu olarak mahkemede bulunan Alfred Roper'dı. Roper'ın cesedini gördüğünü. Ekmek bıçağı kanıtların arasındaydı. odanın pencerelerinin Devon Villa'nın arka tarafındaki bahçeye katına söyledi. müşterisini en son istasyona girerken gördü. araba çığırtkanlığı yapan çocuklardan birinin Kingsland High Street'te yanına geldiğini söyledi. Tutuklunun yanında bir de çocuk vardı. Murphy'den onu tekrar Navarino Caddesi'ne geri götürmesini istemişti.Hangi eli? . . Judd Sokağı'nda arabacılık yapan Samuel William Murphy. memur Hood da sanığın ifadesini yazıp imzalattı. ayrıca ceketinin kolunda da kan lekesi vardı. Adamı istasyona götürdü. Mr. 27 temmuz perşembe günü saat 16. akşam saat altı sularında Kingsland High Street'teki araba durağında beklerken. ikinci kattaki bir yatak odasında Mrs. oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra Mr. müşterinizin kim olduğunu biliyor musunuz? Biliyorum diyemem. Arabacıya beklemesini söylemedi. Daha sonra. Mahkeme salonundakilerin içinden müşteriyi tanıdı.30 sularında. O müşterimin siz ya da Lord .Adamda ilgi çekici bir şey yok muydu? . polis memuru Hood kendisine gösterilen bıçağın. Çığırtkan ona Navarino Caddesi'nden Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek için bekleyen bir müşteri olduğunu açıklamıştı. Đstasyona vardıklarında sanık para kutusunu unuttuğunu hatırlamış.Mr. Daha sonra 8 ağustos salı günü Müfettiş Lawrence Poole'la birlikte sanığın oturduğu Fen Ditton köyüne gittiklerini söyledi. King's Cross'ta. polis memuru Dewhurst'le birlikte arka bahçeyi aradılar ve bir çiçek tarhının içinde. Müfettiş Poole suçlamayı sanığın yüzüne okudu. Tate-Memling: .Hayır. yanına gelen birinin Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek istediğini belirttiğini söyledi.

Benim kadar çok yüz görürseniz.Neyi tekrarlar mıyım? . Smart bunu kabul etmek zorunda kaldı. ona en üstteki mendili uzattılar ve bardaklardan birine su doldurdular. Ona pek dikkat etmedim. . müşterilerinizin yüz özelliklerine bakmamaya başlarsınız. De Filippis'in sanığı n en iyi arkadaşı olup olmadığını sorması da salonda şaşkınlığa neden oldu. Grantham? . Müşteriniz burada sanık olarak gördüğünüz kişi.Bir adamın yüzünü unutuyorsunuz. ama yaşlı da değildi. Mr.Belki. . Lordum. mahkeme salonunda görebiliyor musunuz? . Mendili hatırlıyorum. buluştukları çeşitli zamanlarda Roper'ın ona mutsuz evliliğinden söz ettiğini anlatmıştı. belki de oydu. Genç birisi değildi.Özür dilerim. ama eline sardığı mendili hatırlıyorsunuz.Ama ellerine dikkat ediyorsunuz? .Bazen ederim.27 temmuz günü arabanıza müşteri olarak binen adamı burada. Mr. Đddia makamının son tanığı. tanık ifadesinde. Mr. Mr. Emin değilim.Siz onun içindeki en derin sırlarını açtığı dostu değil miydiniz? Mr. Aradan çok zaman geçti. sanık Alfred Roper olup olmadığını sormuştum. De Filippis bu sırada gürültüyle aksırdı. Mahkeme Başkanı Edmondson alışılmadık biçimde araya girdi: . karşı sorgulamada: . Mr. Nisan 1905'te bir gün . onun olup olmadığını bilmiyorum. De Filippis. . Alçak sesle bir mendil istedi. .Size müşterinizin. Smart'ın tanık sandalyesine oturması dinleyiciler arasında bir dalgalanmaya yol açtı. Daha önce.Bu gibi olumsuz kimlik tespitlerinden kaçınmalısınız. Alfred Roper mıydı? Bilmiyorum. .Cenapları olmadığını söyleyebilirim. Teşekkür ederim. Grantham.Size tek söyleyebileceğim. Söylediğinizi tekrarlar mısınız. Lordum. Fulham'da Lillie Caddesi'nde oturan ve Alfred Roper'ın en iyi arkadaşı olan John Smart'tı.

Hidrobromidin özelliklerini biliyor muydunuz? . Smart'a karısı Lizzie'nin karşısına kim çıksa birlikte olabileceğini anlatmıştı. Mr. Smart'a kızı Edith'in kendi çocuğu olmadığından şüphelendiğini açmıştı. ama ben bilmiyordum. Bu anlattıkları nedeniyle çıkan gülüşmeler hemen mahkeme başkanı tarafından susturuldu.Evet.Mrs.Ona ilaç verdiğinin. ama savunma avukatının soruları kısa sürdü: . Elizabeth Roper'la tanışmış mıydınız? .Evet. daha sonra söyledi mi? .Hayır bilmiyordum. yine 1905 nisanında başka bir sefer. Smart bunun çok iyi bir fırsat olduğunu söylediğini.Neyin farkına varmasın diye? . bir hastalıktı.Leicester Meydanı'nda ABC Çayevi'nde bir araya gelmişlerdi. .Peki ama. De Filippis. Lordum. O görüşmelerinde sanığın Cambridge'de bir eczanede boşalacak yöneticilik işinden söz ettiğini anlattı. sanık da karısını tedavi ediyordu. bardağından bir yudum su içen Mr. Sanık. Smart'a sanıkla olan dostluğunu sordu. Mr. Mr.Nasıl tedavi ediyordu? . Karısı farkına varmasın diye hidrobromidi çaya koyduğu şekerin içine karıştırıyordu. Ancak Alfred'in niyeti başkaydı.Bunu o zaman söylemedi. Onun niyeti. özellikle hidrobromid ve hidrobromidin zehir olarak tanımlanması çevresinde dönecek şiddetli bir sorgulama bekliyordu. Böylelikle sanık ailesini kayınvalidesinin kötü etkisinden kurtaracak ve yeni bir hayata başlayabilecekti. tanışmıştım. Mahkeme. Smart sorulan sorulara cevap verirken. Bu bir ahlaksızlıktan da öte. Smart'a karısının. Karısına hidrobromid verdiğini söyledi. . karısını ve kızını terk etmek. Mr. kendisinden yerine getiremeyeceği isteklerde bulunduğunu. Smart'a göre Roper karısının kendini aldattığına inanıyordu. Yavaş yavaş ayağa kalkan. oğluyla birlikte Cambridge'e giderek yeni işine boşanmış bir erkek olarak başlamaktı.Cinsel duyguları bastırıcı olarak kullanıldığını biliyor muydunuz? . Lordum. Smart'tan devam etmesi istendi. bu nedenle de kurtuluşu başka erkeklerde aramak zorunda kaldığını anlatmıştı. . sanığın hemen başvurmasını önerdiğini belirtti. her zamanki gibi kent merkezindeki kiliseleri gezmek üzere buluştuklarını anlattı. .Zehir olduğunu biliyordum. o da öyle söyledi. .

Sorunun ve cevabın neden olduğu gülüşmeler. De Filippis dudaklarını ses çıkarmadan oynattı. sizden sanığın mahkemeye sunulan kanıtlar nedeniyle daha fazla sıkıntıya sokulmasına izin vermemenizi talep ediyorum. anlatacaklarını değerlendirmek de siz jüri üyelerinin görevi olacak. Savunmanın açış konuşması Mr. size son günlerde yaşadıklarının hikâyesini dürüstçe anlatacak bir masumdur. sadık karısı ve desteği olması gereken kadının hafifmeşrepliğine katlanmak zorunda kalan bir adam." Yargıç Edmondson: "Burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığını söyleyemem.Bir iki kere. kafasını biraz öne eğdi. sanığın karısına uyguladığı tedavi sonucunda ortadan kalkmıştı. onun hakkında ileri sürülenleri doğrulayacak biçimde eğilimler gösterdi mi? . Kişiliğinde en ufak bir leke.Onunla birkaç kere mi karşılaştınız? . Roper tanık sandalyesine oturup kendinden söz edecek. De Filippis: "Lordum. sanığı n cinayeti işleme amacı belirtilmemiştir. en küçük bir leke belirtisi bile yoktur. Temiz bir mendil alarak ağzını örttü." Burada Mr. talihin darbeleri karşısında eğilmiş bir adamdır. . Smart aşağılanmış bir adamdı. değerli Jüri Üyeleri.Hayır. Jürinin burada sadece bir kuşku hakkında karar vermek üzere toplanıp toplanmayacağı Lordumun görüşüne kalmaktadır. bu nedenle de iddia makamının tanıklığını bile kabul etmişti. Üçüncü olarak. Her şeyden önce suç aletinin sanığın elinde bulunmuş olduğu kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. Göreceğiniz adam.Bütün bu günler boyunca Alfred Eighteen Roper dürüst ve çalışkan bir adam olmuştur. böyle bir şeyin tekrarında salonu boşaltacağını bildiren yargıç tarafından susturuldu. Mr. burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığı kanısındayım. De Filippis amacına varmıştı.o zaman bir erkek olarak size. evet.O zamanlarda size -bu soruyu elimden geldiği kadar dikkatle sormaya çalışacağım. Alfred Roper'la ilgili her şey. Herhalde bazen Mrs..Şimdi sanığı ve tanıklarımı çağıracağım. Roper'la baş başa kaldığınız da oldu? . Kanun suç kanıtlanana kadar sanığın suçsuzluğunun esas olacağını açıkça belirtmiştir. Birkaç saniye sonra konuşmasına devam etti: . Bu adamı tanık iskemlesine oturtacağız ve siz yaralı bir adam. açık bir kitabın sayfası kadar . Mr. sanığın daha eve varmadığı zamanlar. Benim erken geldiğim. Lordum. Karşısına "kim çıksa birlikte olacağı" söylenen kadın John Smart'ı baştan çıkarılacak kadar çekici bulmamıştı. Đkinci olarak bu cinayetin 27 temmuz akşamının başlarında işlendiğini kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. Son günlerde yaşadıklarına geleceğim. Onunla ölen kişi arasındaki sorun. düzeni bozuk çağımızda talihin bir aile babasına ve ekmek parası peşinde koşan birine vurabileceği en ağır darbeleri yemiş bir adam göreceksiniz: iyi para kazandığı ve sevdiği işini kaybeden. hiç.Evet. Ama göreceğiniz adam.

hepsini de kapsayacak yeni bir hayata adım atmanın planlarını yapmaya başladı. Zamanı gelince Mrs. her dürüst erkeğin beklediği gibi bir fazilet abidesi olmamasından dolayı onu kim suçlayabilir? Yine de onunla evlendi. kocasından başka erkeklerle para karşılığında ilişki kurduğuydu. Evlendiği kadının. geldiğini saklamaya çalışmak bir yana. kendisine babasından kalan ve içinde ihtiyacı olan altınların bulunduğu değerli para kutusunu unuttuğunu üzülerek fark etti. Babasının zamansız ölümü. Yine Londra'da her erkeğin yapması gerekeni yaptı. Roper oğluyla birlikte trene binerek Cambridge'e gitmeye. burada da uzmanlığını kullanabileceği bir işte. Çaldığı zile de cevap aldı. kentte kendisi ve ailesinin oturabileceği bir ev bulana kadar. değerli Jüri Üyeleri kötü niyetli bir adamın yapacağı gibi kapıyı açmadı. kendinden genç kardeşlerini bir ağabeyin görev duygusuyla yetiştirdi. mutluluğunun da sahte olduğunu görmeye başladı. Söz konusu günün öğle sonrası saatlerinde. böyle bir ev bulunur bulunmaz. . aynı arabayla Navarino Caddesi'ne geri döndü. Bu kitap hepinizin evinizdeki kadınlara çekinmeden verebileceğiniz bir eserdir. onlara destek olmaya zorladı. güzel bir dinlenme yeri olacağına inandığı eve yerleşti. sonra da bir kız çocuk doğurdu. Annesi ölene kadar Bury St. Hayır. her zamanki gibi masum ve güven dolu bir genç olarak. oğlu ve birkaç bavulla beraber Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek üzere arabaya bindi. Edmunds'taki evden ayrılıp şansını daha uzaklarda denemeyi aklından bile geçirmedi. Bu eser temiz ve lekesizdir. Ailesini Londra'nın banliyölerinden alarak Cambridge'in sağlıklı doğa ortamına taşıyacak. Artık herkesçe bilinen. karısına ve kayınvalidesine veda etti. Cebinde evin anahtarı olmasına rağmen. Öyleyse kitabın ilk bölümlerinden bazılarını okuyalım. Mrs. Roper bir hafta kadar sonra. bir eczane yöneticisi olarak çalışacaktı.duru ve okunaklıdır. Bu kitapta şifrelenmiş bölümler ya da açılmamış sayfalar yoktur. Roper'ın karılık görevlerini unuttuğu. ablasının yanında. karısının davranışındaki sapıklığın nedenini de bildiğini düşünerek. Alfred Roper'ı daha on altı yaşından itibaren ailesinin geçimini sağlamaya. Gençliğinde geçirdiği bunca sıkıntıdan sonra. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da yaşamaya başladı. Bu arada masumiyetini çoktan kaybetmiş olan Roper. kent yakınındaki Fen Ditton köyünde kalmaya karar verdi. Şimdi 27 temmuz perşembe günü olanlara geliyorum. Yaptığı tedavinin en azından olumlu sonuçlar vermeye başladığı bellidir. ozanın dediği gibi amacına bir hayalet gibi yaklaşmak bir yana. Roper ikinci çocuğunun kendinden olmadığından bile emindi. Bir ilaç reklam şirketinde yöneticilik önerisi aldığında doğduğu Suffolk'tan çıkıp Londra'ya geldi. açıkça ve basitçe kapının zilini çaldı. O kadar ki. hastalık olarak niteleyecek kadar iyi niyetli yaklaştığı bir durumu düzeltmeye çabaladı. Oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra. bir insanı öldürmekle suçlanan bu adam. çünkü karısından ayrılmak yerine. günlük işinden dönüşte kendisine rahat bir ev. Yaşlı ve sakat annesine bir kadın şefkatiyle baktı. komşular tarafından da dehşetle karşılanan gerçek. Roper önce bir erkek. Ne var ki istasyona vardığında. Yine de kazanacağı kesin bir boşanma davasına başvurmadan. Londra'ya bir masum olarak geldiğini söylememe kim şaşırır? Londra'da. kocasının ardından gelecekti. Mrs. Önünüzde oturan ve bir adamın toplumumuzda işleyebileceği en ağır suçla. karısı ve karısının annesiyle birlikte Hackney'de. müstakbel karısını arayıp buldu. kapıyı çaldı.

saat ona yirmi kala Cambridge'e vardı ve ablasının Fen Ditton'daki evine gitti. Hiçbir yere bakmadılar. sağlam yapılı genç bir kadındı. Roper'ı kendi evine aldı. ona destek olacak. değerli Jüri Üyeleri. evin hizmetçisi. sokak kapısının yavaşça kapandığını duyana kadar sürdü. Açık ve dürüst bir tutumla tüm gerçeği anlatma gayreti içindeydi. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da beklenmedik bir şeyler olduğunu ilk kez 12 ağustos salı günü. Green'e göre Florence Fisher sağlıklı ve güçlüydü. Polisin bu olayda uyguladığı yöntemleri ben şahsen anlayamıyorum. kapıyı açtı ve Mr. yalvarma ya da gürültü duymuş mu? Hiçbir şey duymamış. Yürürken bir kaldırım taşına takılıp düştü. Miss Fisher yirmi dakika kadar sonra. Mr. önyargıdan uzaktı. Aynı tanık. Đddia makamı kanıt olarak nitelendirilebilecek tek bir gerçek bile sergilemedi. bu korkunç cinayeti işlemiş olabilecek başka birini arama zahmetine girmediler Hayır. ama kanıtlamadılar. onunla konuşmak için ablasının evine gelen polis memurlarından öğrendi. Söyledikleri açıktı. Evdeki sessizlik. Mrs. Kıvırcık kızıl saçları ve mavi gözleriyle uzun boylu. Mrs. sırtını yaslayacağı kaya gibi sağlam duracak adam. evlenmek üzere olduğunu da anlatmıştı. Bu sonuca vardılar. Bu ayrıntıları. Roper geliş nedeninin. Roper'ı sevmiyor idiyse de bunu hiç göstermedi. Hyde'ın hizmetinde çalışıyordu ve Devon Villa'ya Roper'dan kısa süre önce gelmişti. Navarino Caddesi'ndeki eski bir komşunun. iddia makamı adına tanıklık etseydi. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na geri döndü. Sonunda. yani kocası olacağına karar verdiler. Florence Fisher duruşma tarihinde yirmi üç yaşındaydı. diğer yandan Roper'a karşı besleyebileceği en ufak olumlu duygularını da göstermedi. eli yaralandı. Savunmanın tanıkları Kuşkusuz savunmanın en önemli tanığı Devon Villa'nın hizmetçisi ve aşçısıydı.Miss Florence Fisher. para kutusunu almak olduğunu anlattı ve üst kata çıktı. hayır. . Roper Kingsland High Street'teki araba durağına kadar yürüdü. kendi dalgınlığı yüzünden treni kaçıran birinden daha heyecanlı ve gergin değildi. Bu durumda her sağlağın yapacağı gibi sağ elini öne doğru uzattı. yine bu denli önemli olacaktı. düşerken kendini korumak için uzattı. Lizzie Roper'ın ya da annesinin davranışlarını kınasa da bunun anlaşılmamasını sağladı. Cora Green'in Hyde-Roper evi konusunda Star gazetesine anlattıklarından öğreniyoruz. Green buna ek olarak -belki de romantik öykülerden hoşlanan gazetenin isteğini kıramadığından. hiç zaman kaybetmeden toplumumuzun üzerine kara bir gölge düşürebilecek bir sonuca vardılar ve bir kadını öldürmesi en akla yakın kişinin aslında onu koruyacak. Yaralı elini mendiline sardıktan sonra bir araba bulmak için durağa doğru yürüdü.Florence Fisher'in nişanlandığını. çalışmaktan yılmazdı. Miss Fisher sanık üst kata çıktıktan sonra çığlıklar. Bir kadını gırtlağını keserek korkunç biçimde öldürmekle suçlanan bu adam oğlunun ve onu emanet ettiği hamalın yanına geldiğinde tatsız bir şekilde yere düşen. on üç yaşından beri Mrs. Eve sessizlik hâkimdi. Bazı kanıtları dışlayıp bazılarını ortaya sürerek Roper'ı modern çağın en korkunç cinayetlerinden birinin suçlusu olarak göstermenin yanına bile yaklaşamadı.

efendim. ayaklanıp itiraz etmek üzereydi ki savunma avukatı konuşmaya başladı: . . böyle durumlarda hep yaptığı gibi bebekle kendinin ilgileneceğini. Miss Fisher. . Ben de Mrs. ve Mrs.Ayrılmak istemiyordum. Mrs.. Bunun nedenini jüri üyeleri anlamasa da Mr Tate-Memling hemen anladı. Lordum. görmedim. . Hyde'ın dediklerini değil. Yani Devon Villa'da kalmaya devam ettiniz. Mrs.O zaman ne yaptınız? . Ne zaman olduğunu söylemedi. Hyde'ın tek başına kalacağını.Evet.. . görevinin ne olduğunu sordu.Evet. Mrs. Roper öğleden sonra yanıma gelerek 2. 27 temmuz günü de oradaydınız? .. Mrs. daha sonra mahkemeye ve jüriye 10 temmuz pazartesi sabahı olanları anlatmasını istedi. Roper ve bebek bir süre sonra onlara katılacaktı. Yeni bir işe başlamak üzere Cambridge'e gittiğini. trenle gideceklerdi.. Mrs. bu nedenle de bir hizmetçiye gerek duymayacağını söyledi.Mr De Filippis Florence Fisher'a Devon Villa'da ne zamandan beri çalıştığını. Hyde Mrs.Evden çıkışını gördünüz mü? .Lütfen Lord Cenaplarına hitap edin. Mr. Roper'ın kendini iyi hissetmediğini.Nişanınızın bozulması nedeniyle evlenmeyeceğiniz. şimdi de Kuzey Londra'da Stanford Hill'de Mr.Devon Villa'da kalmaya devam ettim.Mr. Hyde dışında tüm ailenin kuzeye taşınmak üzere olduğunu. sadece kısa süre sonra dedi. De Filippis Miss Fisher'ı uyarmadan önce uzunca bir süre bekledi.Sanık yanınızda değilken.Efendim Mr. Edward'la birlikte.5 şilin verdi. siz ne yaptığınızı anlatmalısınız. Lütfen mahkemeye 27 temmuz perşembe günü olanları anlatın. Summer'ın hizmetinde olduğunuz doğru mu? . Roper. Yılbaşında evlenmeyi umduğum için yeni bir iş aramadım. Hyde'la birlikte mutfaktaydım. bu nedenle bir daha karşılaşamayacağımızı söyledi. . bana ayın sonundan itibaren işimin sona ereceğini söyledi. . böylece de Mrs.Bize Mrs. Sanık yanınızda mıydı? . Mrs. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . Hyde'ın size söylediklerini anlatmamanız lazım. . Mrs.Hayır. o da bana dedi ki. Roper'ın. Hyde'a gidip evde kalmama izin vermesini istedim.

Beşi geçiyordu. Mutfağa gitti mi? . Bir kutu som açtım. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . Roper'ın gırtlağının kesilmesinde kullanılan ekmek bıçağı Miss Fisher'a gösterildi.Bıçağı kullandıktan sonra ne yaptınız? Musluğun altına tuttum. Roper oradaydı. Hyde için ekmek dilimlediğiniz bıçak olup olmadığını lütfen Lorduma söyleyin.Kapı çalındı.Evet.Öyleyse Miss Fisher biraz önce size gösterilen. genç kadının yüzü belirgin bir biçimde soldu. .Hayır. daha sonra da kurulayıp çekmeceye yerleştirdim.Ekmeği ekmek bıçağıyla mı kestiniz? . Kapıyı açtığımda Mr. . Yanına bebek için süt. Mrs. ekmek tahtasıyla birlikte.O sırada saat kaçtı. .. . çaydanlık ve şeker kavanozunu da koydum. bunları diğer yiyeceklerle birlikte tepsiye koydum. o bıçaktı.Evet Lordum. Mr. .Evet. De Filippis sürahiden ikinci bir bardak su doldurdu. Lordum. o akşam saat beşi biraz geçe Mrs. Babasından kalmış. Miss Fisher? . Onsuz gitmeyi istemezdi. . teşekkür ederim.Her zaman koyulduğu çekmeceye mi? . gördüğünüzde de yüzünüzün solmasına neden olan bıçağın. Tepsiyi Mrs. Bu aşamada Mrs. Lordum. Đyiyim. Hyde çıkardı. Tanığa bir bardak su içmek ya da oturmak isteyip istemediğini sordu.Evet. Bana gümüş para kutusunu unuttuğunu söyledi. Roper'a siz mi çıkardınız? .Sonra ne oldu? .Hayır. .Mrs. .Neyi kastettiğini anladınız mı? . . O para kutusuna çok bağlıydı.Ekmek dilimleyip tereyağı çıkardım.Hayır. .

kendi başına aşağıya indi. süt ve şeker eklediğinizi. Sabah saat sekize doğru Edith artık alışılageldiği gibi. Yemek odasındayken. Lordum. . Lordum. hatta bazen de öğlene kadar kalkmadıkları çok olurdu. . Daha sonra da hiçbirini görmedim. çünkü alışverişe çıkmak zorundaydım. Lordum.Mrs. dışarı bir iskemle çıkardı ve arka bahçede oturdu. çaydanlık.Yaklaşık on beş ya da yirmi dakika sonra.Mrs. Roper evden ne zaman ayrıldı? .Miss Fisher." Mr. . Edith birkaç kelimeden fazla konuşamıyordu. Sabahın geç saatlerine. . Miss Fisher. De Filippis: 'Teşekkür ederim. şaşırmadım. Mahkeme Başkanı Edmondson'un. Roper'ın merdivenleri çıktığını duydum.Mr. Örtüleri mutfağa götürdüm. ." . Yargıç: "Çocuğun size söylediklerini anlatmamalısınız. Gittiğini görmedim. Belki de mahkemede bulunanlar ve jüri. Roper'ı ve Mrs. Kaç yaşındasınız. söyledim. Miss Fisher? . hatta herhalde çay fincanı da koyduğunuzu söylediniz. ama sokak kapısının kapandığını duydum. Mr. Tepsiyi yukarıya kim götürdü? . Çocuğu yukarıya..Evet. annesinin ve anneannesinin nerede olduklarını söylemedi. Lizzie Roper'ı ya da Maria Hyde'ı ne görmüştü ne de seslerini duymuştu. yıkanacak örtüleri almak üzere yemek odasına gittim. Hyde'ın isteği üzerine bir tepsi yemek hazırladığınızı. biraz önce Lorduma Mrs. Hyde'ın yaşlı bir kadın olduğunu da biliyordunuz en azından görüyordunuz. Hyde götürdü.O gün boyunca onları görmediniz mi? .Mrs. Mr.Gün boyunca hiçbirini görmedim. Tate-Memling karşı sorularına başladı. Mutfağa gidecek zamanı olmadı. Florence Fisher daha sonra o akşamı ve ertesi sabahı anlattı. annesinin yanına gönderdim. Hyde'ın kalbinden şikâyetçi olduğunu biliyor muydunuz? Biliyordum. Hyde'ı görmediğinize şaşırmadınız mı?" Miss Fisher: "Hayır. Mrs. Akşam saatlerinde hava çok sıcaktı.Gittiğini sanmıyorum. savunma avukatının görüşüne rağmen davayı jüriye götürmeyi kararlaştırdığını ilk kez o anda anladılar. Florence bodrumdaki mutfakta çocuğun kahvaltısını verdi.

siz çayınıza şeker koymuyorsunuz. söylediklerinizin ne anlama çeldiği konusunda en ufak bir bilgim yok. benim yapılacak işlerim olduğunu tahmin ettiğini söyledi.Öyleyse sorumu tekrar ediyorum. Roper şeker koyardı. Miss Fisher. . Mrs.Evet.Yirmi üç yaşındayım. .Ama ölen kişi. koymaz mısınız? Koymam.Oh. Hyde şeker kullanırdı.Ona aramasında yardımcı olabileceğimi söyledim. çayına tepeleme üç kaşık şeker koyduğunu gördüm. . Çayınıza şeker koyar mısınız.O ne cevap verdi? . Tate-Memling'e çevirdi. Edward ise çay içmezdi. inlemeye benzer bir ses çıkardı.. .Miss Fisher. . çaylarını şekerli mi içerler? . Ne Mr. ölçü merakınızı ekmek ve tereyağından da uzak durmaya kadar vardırıyor musunuz? Mr.Özür dilerim. değil mi? . Roper ne de Mrs. Öncelikle. ben de örtüleri toplayıp yıkamam gerektiğini söyledim. kuşkusuz jürinin bu son söylenenleri iyice değerlendirmesini amaçlıyordu. çayınızı şekerli mi içersiniz? .Devon Villa'da yaşayanlar. evet Lordum. Tam yarım dakika bekledikten sonra boğazını temizledi ve devam etti. Mrs. Tate-Memling'in konuşmaksızın beklediği süre. Roper.30'da tutukluyu eve aldığınızda aranızda kayıp para kutusu konusunda bir konuşma geçti mi? . bomboş bakan gözlerini Mr. Tate-Memling'in kıvrak konuşması ve sözleriyle jüri üyeleri içinde eğitimli olanları zavallı bir ev hizmetçisine gülmek umudu geri tepen bir silah oldu. . efendim? .Buna gerek olmadığını. Mr.Sadece Mrs. O zaman "Đşinin başına dönsen iyi olur" dedi ve bana yemek odasının kapısını açtı. Tate-Memling. .Söylediklerinizi günlük Đngilizce'yle ifade etseniz daha iyi olacak Mr.Pekâlâ. Hyde'sa altmış yedi yaşındaydı. anlamadım. Florence Fisher iddia makamının sözlerinden tekini bile anlamadı. çayını hep şekerli içerdi. efendim. . 27 temmuz saat 17. yanımda da bir sözlük taşımamı beklemeyin. Mr De Filippis bir kahkaha olarak da algılanabilecek. Sorumun çok ciddi olduğunu bilmenizi istiyorum. siz yirmi üç yaşındasınız. öyle değil mi? Miss Fisher.

O akşam siz kendiniz bir şeyler yediniz mi? . .. Daha sonra bıçağı yıkayıp yerine koydum. Mrs. sertçe uyardı. . Miss Fisher. Bu aşamada Mr. Pazar günü bıçağı aradım. ayın 30'u pazar olmalı. . .. Tate-Memling devam etmeden önce ona baktı.Çocuğa ekmek verdiniz mi? . Bıçağı polis buldu.Ekmek bıçağını bir daha hiç görmedim. Alışverişten döndüğümde.Bir daha ne zaman açtınız? Bilmiyorum. Sanırım dışarıda.Özür dilerim. hastaydım.) Miss Fisher sorumu değişik bir biçimde sorayım.Emin değilim. De Filippis şişme yastığı iskemleye yerleştirip üzerine oturdu. Tate-Memling! Mahkeme başkanı. .çıkardığı sesin bir aksırık olduğu ve yeni bir mendil gerektireceği çok geçmeden anlaşıldı.Hayır. Evde kimse yoktu ya da ben öyle sanıyordum. .Mr. (Mr.Size ilginç gelebilir Miss Fisher. . Tate-Memling dimdikti. . Herhalde en azından birkaç saat sonra yatmaya gittiniz. Hyde'a verdiğinizde saat öğleden sonra beşti. Hiçbir şey yemedim. . ekmek bıçağını bir daha ne zaman gördünüz? .Bilmiyorum. . Lordum. sessizliğin ortasında yastığı şişirmeye koyuldu. .Ekmek bıçağının yerinde olmadığını ne zaman anladınız? . gidip yattım. O gün açmadım.Lordumdan özür dilerim. Kendimi iyi hissetmiyordum. Lordum. Mr. Üzerinde ekmek ve tereyağıyla birlikte diğer şeylerin de bulunduğu tepsiyi Mrs. Hyde'a ekmek ve tereyağını verirken kendim için de birkaç dilim kestim.28 temmuzda da mı? . hatırlamıyorum. hiçbir yerde de bulamadım. Önündeki tepsiden şişme yastığı aldı. Çok sıcak bir gündü. bahçede. ama mahkeme sizin uyku sorunlarınızla ilgilenmiyor.Ekmek bıçağını koyduğunuz çekmeceyi açtınız mı? .Hayır.Ertesi sabah kahvaltıda ekmek ve tereyağı yediniz mi? .Hayır. biraz da tereyağı aldım. otururken de duyulur bir nefes verdi.Biraz ekmek ve tereyağı yedim. o yulaf ezmesi yedi.

ee.Aradan ne kadar zaman geçti. Bir dakikalık bir sessizlik oldu. değerli Jüri Üyeleri.. yıkanacak örtüleri aldığınız sırada. . tutuklu neredeydi? Sanırım. değil mi Miss Fisher? Kendimi iyi hissetmiyordum. değerli Jüri Üyeleri. .Lordumun bağışlamasına sığınarak Miss Fisher -ve jürinin yararına. Sanıyorsunuz. . Yarısından da fazla mıydı? . Mr. .bir dakika sessiz kalmamızı isteyebilir miyim? Böylelikle bir dakikanın ne kadar uzun bir zaman olduğu anlaşılacaktır. Lorduma teşekkür ederim. . herhalde bir günden fazla ekmeksiz yaşayabildiğinizi hatırlamazsınız. değil mi? 27 temmuz saat beşten sonra bir daha aramamıştınız? . holde. sizin de kabul edeceğiniz gibi bir insanın ana besinidir.Hayır. Söylemek istediğiniz bu. aramadım. Siz. ama sanırım yarısından uzundu. Tate-Memling anlamlı bir şekilde sustu. Kutsal Kitap bize insanın tek başına ekmekle yaşayamayacağını.Ne kadar kısa bir süre Miss Fisher? Bir dakika? Yarım dakika? On beş saniye? Bilemiyorum. böylelikle de insan vücudunun varlığını devam ettirebilmek için sadece ekmekle yetinebileceğini anlatır. aç değildim. Tabiî onu göremiyordunuz. Oysa Miss Fisher sizden ekmek yemeden üç gün geçirdiğine.Ama daha önce bıçağı aramamıştınız.Ekmek. Sonra devam etti: . sizler. yaşamak için ruha da ihtiyacı olduğunu söyler.Bir dakikadan daha kısaydı. Sonunda Florence Fisher dakikanın yemek odasına girmesi ile Roper'ın merdivenden çıkışını duyduğu zamana göre çok daha uzun olduğunu söyledi. .Yemek odasında.Yukarı çıktığını duydum. 27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediğine inanmanızı istiyor. yemek odasına girdiğiniz an ile onun yukarıya çıkışını duymanız arasında ne kadar zaman geçti? .Çok gerekiyorsa. .Çok kısa bir süre.

27 temmuz perşembe günü öğleden sonra saat beşe beş kala Liverpool Caddesi Đstasyonu’nda bulunduğunu söyledi.Devon Villa'nın ikinci katına ilk çıkmanız 4 ağustos cumaydı. yoksa bir mendil mi? .. Karşı sorgulamada Mr.Beyaz renkli bir kumaş..Onu tekrar gördüğünüzde. Şimdi tutuklu olarak gördüğü adam yanına yaklaşmış ve beş altı yaşlarında bir erkek çocukla birkaç parça eşyasına göz kulak olmasını istemişti. James Wood çağrıldı. Tate-Memling söze girdi: . Mahkemede yeniden bir gülüşme olduysa da çıkan ses Mr. Edmondson'un sessizlik uyarısında bulunmasını gerektirecek kadar yüksek değildi. . Evde önemli bir şeyini unuttuğunu.Ve yemek pişirmek ve bebeğe bakmak.Sargı mı. Miss Fisher? . Biraz gergin göründüğünü söyleyebilirim. . gidip aldıktan sonra hemen döneceğini anlatmıştı. . öyle değil mi? . Elbiselerinde dikkatinizi çeken bir şey var mıydı? Hatırladığım kadarıyla elbisesinde daha öncekine göre bir değişiklik yoktu. Sağ elinde bir sargı vardı.. Daha sonra tanık bölümüne Bow'da Globe Sokağı'nda oturan ve Büyük Doğu Demiryollarında hamal olarak çalışan Mr. Mr. döndü. . Elbisesinde bir leke yok muydu? Elbisesinde şimdi hatırlayabileceğim hiçbir değişiklik yoktu. Wood.Evet. Yokluğu bir saatten daha fazla sürdü. itiraz ediyorum! . De Filippis: "Döndü mü?" . değil mi. evi temizlemekti. . Araba bulabilmek için uzun süre yürümesi gerektiğini söyledi.Evet. bu sürede yürüyerek de gidip gelebilirdi.Ama işe alınma nedenlerinizden biri de evi temizlemekti.Evet. Adam ona 3 şilin vermişti. değil mi? .Yedi gün boyunca neden üst kata çıkıp etrafı temizlemediniz? Hepsinin Cambridge'e gittiğini düşünüyordum. Mr. nasıldı? .Sizin Devon Villa'da bulunmanızın nedeni.Treni kaçırdığı için biraz canı sıkkındı. Belki de bir buçuk saat. Lordum.Liverpool Caddesi'nden Hackney'ye gidip dönecek birisi için bir buçuk saatin fazla uzun olduğunu düşünmediniz mi? Bana kalırsa.

Aldığı bütün uyanlara rağmen. Ağzı kararlı bir ifade taşımıyordu. Robert Fitzroy. neredeyse çatlaktı. başı da çenesini ceketinin yakasına değdirecek kadar eğikti. sesi herkesi şaşırtacak kadar tiz. şakaklarındaki saçlar da dökülerek büyük ve kırışık alnını ortaya çıkarmıştı. Fitzroy'un çok kısa boylu olduğudur) ve sıska denecek kadar zayıftı. omuzları öne eğik. Tate-Memling.Lordum. dudakları o denli titriyordu ki. Elbisesi siyahtı. daha sonra kendi izlenimlerini yazdı ve Alfred Roper'ın ayrıntılı bir tanımını yaptı: "Olduğundan daha yaşlı görünen bir adamdı" diye yazıyordu. Howard de Filippis'in sorularını cevaplandırmaya başladığında. "Saçlarına kır düşmeye başlamıştı. Roper'ın atletik yeteneklerini tahmin etmenin davamızla nasıl bir ilgisi var? . Mr. Çıkık elmacık kengerinin altında gölgeli derin çukurlar vardı. Mr. Mr.Đtiraz kabul edildi. . O kendinden memnun yerine otururken. lütfen devam edin. iddia makamı böyle bir değerlendirme yapabilmek için hangi özelliğe ya da bilgiye sahiptir? O mesafeyi kendi yürümüş müdür? Jüriye söz konusu mesafenin ne kadar olduğunu bile söyleyemeyeceğini sanıyorum." Şimdi burada. Kor gibi ateşli gözlerinin çevresinde siyah halkalar vardı. Mr. On beşinci bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (devam) Duruşmaya katılan. Roper'ın kendi en büyük düşmanı olduğunu. bu da onun hasta bir adam gibi görünmesine neden olan solukluğunu daha da artırıyordu. De Filippis öfkeyle ayağa kalkmıştı. Ve lütfen dayanaksız hesaplamalardan ve çok hoşlandığınız belli olan konuşma tarzınızdan da vazgeçin. Çok uzundu (burada hatırlatılması gereken. Liverpool Caddesi Đstasyonu ile Navarino Caddesi arasındaki mesafe konusunda söylediklerinin hatırlanacağından emindi. görünüşüyle davayı hiç de olumlu . Tate-Memling'in tanığa soracak başka sorusu yoktu. Mr. yürürken kamburu çıkıyordu. Eğer soracak başka bir sorunuz varsa.Mr. yaşlı bir kadının viyaklamasına benzer bir köylü konuşması duyduk. O üzüntülü dudaklardan ve kaba görünüşünden suçlu bir ses ve iyi telaffuz edilmiş kelimeler beklerken. iddia makamının son sözleri kayıtlardan silinecek. sürekli olarak asabi bir hareketle ağzını büzmek zorunda kalıyordu. bütün duruşma boyunca da orada bulunan bir gazeteci. Alfred Roper tanık bölmesine alındı.

Hiç karınızı öldürmeye çalıştınız mı? . Hidrobromid konusuna gelindiğinde.Neden? .ayır. Karınıza hidrobromid verdiniz mi? . öyle değil mi? . .Neden uzun sürebilir diye düşündünüz? . tek hecelik cevaplar aldı. arabacıya beklemesini söylediniz mi? . Roper biraz daha gevezeleşti. Mahkeme başkanına bir kez bile unvanıyla hitap etmedi.Uzun sürebilir diye düşündüm. karşı konulamaz bir sıkıcılık oldu. hiçbir kadının çıldırmadan ya da kurtuluşu başka erkeklerde aramadan birlikte yaşayamayacağı birisiydi. Avukatı ona evliliği ve yaşam tarzı hakkında sorular sordu. Zehirli maddeler defterine imza attım.etkilemediğini söylemek kolaydır.Para kutusunu nerede bıraktığımı hatırlamıyordum. Karınıza hidrobromid vermenizdeki maksadınızı Lorduma anlatır mısınız? Nemfomani adlı bir hastalığa yakalanmıştı. Mr. cevaplarını kafası önüne eğik mırıldandı. Derin bir nefes aldığı duyuldu.Hayır. Roper yine tek heceli cevaplara döndü. . Hidrobromid aşırı cinsel isteği bastırır. De Filippis müvekkilini 27 temmuzda Devon Villa'dan ayrılışından önceki günlere götürdüğünde.Ona ne kadar veriyordunuz? . Mr De Filippis sorularına devam etti: Eve girerken neden cebinizdeki anahtarı . Bu oldukça iyiydi. Halkın gözünde bu adam. beş kelimelik bir cümle yapmayı başarmıştı. . . .Çayına attığı şekere karıştırdım.Fazla vermemeye dikkat ediyordum.Eve geri döndüğünüzde.Satın aldım. Belki de yaşadığı hayat. Öte yandan kendisinden özellikle istenenilenin dışında en ufak bir bilgi kırıntısı vermeye de istekli görünmedi. birkaç kez sesini yükseltmesi istendi. Yarım kilo şekere on ölçü katıyordum. Çenesi göğsüne indi. karısının ölümü ve tutuklanma koşulları tüm yaşama gücünü almıştı. ama onun bıraktığı izlenim. Hidrobromid buldunuz.

yarım dakika? . . Hayatınızın bir bölümünü arkanızda mı bırakıyordunuz? . .Anahtarım yoktu.Evet. Her zaman kullanılan bir deyimle.Karıma para kutumun yerini bilip bilmediğini sordum. Yukarıda ne yaptınız? .Sizi Miss Florence Fisher eve aldı. Hatırladığım kadarıyla karım treni kaçıracağımı .Başka yerleri aradınız mı? Şifoniyerin çekmecelerine baktım.Đkinci katta karımın yatak odasına girdim. Bir daha oraya dönmeyi düşünmüyordum. önce şapkalığın çekmecesine baktım. Holdeki şapkalık mı? .Evet. ama dolapta karımın Cambridge'e getireceği bir takım vardı.Bu ne kadar sürdü. kızım Edith ve annesi de. ama yatağında değildi. kendine çekidüzen verdi. Yukarıda ne yaptınız? Roper burada söz konusu olanın hayali olduğunu nihayet anladı. .Hayır.kullanmadığınızı Lorduma anlatır mısınız? . Saat kösteğime takılı olması gerektiğini söyledi.Üst kata çıktım. Doğruca üst kata mı çıktınız? .Evet.Daha sonra yukarı çıktınız? . Karım oradaydı. Onlarla konuştunuz mu? . Anahtarımı evde bırakmıştım. büyük bir olasılıkla idam cezasına çarptırılacak. Eğer suçlu olduğuna karar verilirse. cezası da bugün ya da yarından üç hafta sonra yerine getirilecekti. . Karım gecelikliydi. Takımın ceplerini karıştırdım. yani karımla paylaştığım odaya.Evet. ama para kutumu bulamadım. Ne yaptınız? . Masanın üzerindeki tepside yiyecek bir şeyler ve çay vardı. Elbiselerimin çoğu bavulumdaydı.

Tabiî ki hayır. öyle değil mi? Sanırım öyle. . dördüncü gün Mr. Edith'in kendi çocuğu olmadığına inanmasına ve John Smart'a açıklamalarına götürmeye çalışırken o da tek kelimeli cevaplardan fazlasını elde edemedi. belki de biraz daha fazla. ama elim sıyrıldı. Düşerken ellerimi öne doğru uzattım.Evde ne kadar kaldınız? . Hidrobromid alımı ve tedavisine gelip Roper'a kimyasalın özelliklerini nereden bildiğini sorduğunda Roper hiç tereddüt etmeden Supreme Remedy Company'de çalışırken hidrobromidin özelliklerini okuduğunu söyledi. değil mi? .Evet. Onlarla bir kez daha vedalaştım.Beş ölçü öldürücü dozdur. .Mahkemeye sadece karınızın kullandığı şekerin saklandığı kavanoza on ölçü koyduğunuzu söylediniz. ama yarım kilo şekere karıştırarak.Hiç mutfağa gidip çekmeceden ekmek bıçağını aldınız mı? . tam odadan çıkarken o sabah para kutumu şöminenin üzerine koyduğumu hatırladım. Mr. Kingsland High Street'teki araba durağına doğru gittiniz.Evet.söyledi. Kutuyu gerçekten de orada buldum ve evden çıktım. Sıyrık kanamaya başlayınca elime mendilimi sardım. öyle değil mi? Burada Roper ilk asabiyet belirtilerini gösterdi ve cevap verdi. Sadece karınızın kullandığı bir şeye öldürücü dozun iki katını kattınız. . .On beş dakika.Sekeri bir kenara bırakın. Tate-Memling bütün ağırlığı hidrobromidin zehirli özelliklerine vermeye çalıştı. Bir araba tutup oğlumun beklediği Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gittim. gitmedim.Dr. Onun açıklamasına karşı çıkmak istediğinizi sanmıyorum. Pond'un da öyle dediğini duydunuz. Beş ölçü öldürücü olur dediğinde. Yoldayken bir şey oldu mu? . onunla aynı görüşte misiniz? . Duruşmaya ara verildi.Tabiî ki hayır.Forest Sokağı'nda oynak bir kaldırım taşına takılıp tökezlendim. . . . Sanığı büyük zahmetlerle evliliğinin ilk yıllarına. Tate-Memling Alfred Roper'a karşı sorularını sormaya başladı. Karınızı öldürdünüz mü? . Mutfağa gittiniz mi? .Hayır.

Size yatak odanıza girdiğinizde karınızı yalnız ve uyur bulduğunuzu söylüyorum.Onu hazır bir kurban.Almadım. .. yatakta.Size karınızın yatakta ve uykuda olduğunu. 27 temmuz günü saat beş buçukta Devon Villa'ya döndüğünüzde neden ön kapı anahtarınızı kullanmadınız? Anahtar üzerimde değildi. .Öyleyse. yatakta da değildi.Ben öyle söylemedim. . .. . .Miss Fisher yemek odasına geçince siz de mutfağa girip ekmek bıçağını aldınız? . Uyumuyordu.Nerede olduğunu bilmiyorum. . .O kadar derin uykudaydı ki. ama. . gırtlağını bir kulağından diğerine kestiğinizde çığlık atamadı. ilaç etkisiyle derin uykuya dalmış.Nereye gittiğini bilmiyorum..Sanırım. . hidrobromidin uyuşturucu etkisiyle günün o saatinde daha önce de görüldüğü gibi uykuda olduğunu söylüyorum. zehirli maddeler konusunda Dr. konu açıklığa kavuştu.Miss Fisher sizi içeri aldıktan sonra yemek odasına mı gitti? .Hayır.Kan elimdeki sıyrıktan geldi.Uykuda değildi. yalnız ve savunmasız bir kurban olarak mı gördünüz? . . Şapkalığın çekmecesini açıp para kutumu aradım.Hayır.Para kutusuyla birlikte belki. Orada bulamayınca da üst kata çıktım. . Kesmedim. Pond'dan da uzman olduğunuzu mu söylemek istiyorsunuz? . .Vücudunuzu yatak örtüsüyle korumanıza rağmen sağ elinizin ve ceketinizin sağ kolunun kanlanmasını engelleyemediniz değil mi? . Evde bırakmıştım. hatta hareket bile edemedi.

Teiniz mendillerinden beşini kullanmış. sadece ve sadece kanıtlara dayandırmanız gerektiğidir. bu cinayette amaç nedir? Bir adam karısını sadece onu artık sevmediği için öldürür. karısını öldürmek sıradan bir olay sayılmalıdır. Karınızı seviyor muydunuz? . toplumumuzun bazı alanları o kadar üzüntü verici hale gelmiş. Mr.Değerli Jüri Üyeleri. davanın düşmediğine pişman değilim. cinayet aletim almak için evdeki hizmetçiyi her zamanki görev yerinden uzaklaştırması mümkün müdür? Burada bir amaç olarak öne sürülen karmakarışık kuşkuları dikkatle dinledim. lekeyi bir mendille saklamakla yetinmesi mümkün müdür? Böyle bir cinayeti planlayan bir adamın. evin diğer bütün yaşayanlarının başka yerlerde bulunmasını sağlamaz. genellikle çılgınlar tarafından işlenir. Eğer gerçekten de mutsuzluğu dayanılmaz ölçülere varmış. böyle bir adam ya görev ve sorumluluk dolu bir hayata razı olur ya da yasal yollara başvurarak. bu davaya gösterdiğiniz devamlı ilgi nedeniyle sizlere teşekkür ediyorum. biraz su içti.Mr. iki başka kadın ve küçük bir çocuğun da bulunduğu bir evde böyle bir cinayet işlemesi mümkün müdür? Kendine ait anahtarı olan bir adamın. kıskançlık ve belki de tutkunun etkisinde kalmışsa. Saygıdeğer jüri üyeleri. Bir adamın güpegündüz.Hayır. artık sevmiyordum. Şimdi savunmayı dinleyecek olmanızdan sonra.kararınızı savunmanın. Böyle bir cinayeti işlemeyi haklı çıkaracak ruh haliyle ilgili tek bir kanıt bile var mıdır? Đddia makamı Roper'ın karısını tehdit ettiğini duyduğunu söyleyen tanıklar getirmiş midir? Ölen . Eğer bu doğruysa. Amaçsız cinayetler. Tate-Memling'in sorusundan değil. Tate-Memling birkaç kez Roper'ı evde geçirdiği on beş dakika hakkında sorguladıysa da Roper yumuşamadı. Savunmanın kapanış konuşması . bir adamın ani bir şiddet hareketiyle karısını öldürdüğü çok örnek vardır. Savunmamın sizleri "suçsuz" kararına yönelteceğim biliyorum. cinayet aletini bulmayı rastlantılara bırakması. Hayır. En son vurgun iddia makamının sanığa duygusal olduğu apaçık bir soru sormasıyla yaşandı. Đki çeşit cinayet vardır: amaçsız olanlar ve bir amaca varmak için gerçekleştirilenler. cevaplarını da değiştirmedi. geriye sadece bir tane bırakmıştı. Mr. Böyle biri para kutusu ya da anahtarını unutmak gibi ayrıntıları planlamaz. Dinleyici sıralarından. Đddia makamı henüz Ceza Yasamızın temeli olan ve suçsuzluğu esas alan görüşü bozacak bir kanıt getirememiştir. bu koşullarda kesinlikle ulaşacağı bir özgürlüğe kavuşur. kapıyı çalarak bir başkasına açtırması mümkün müdür? Ya da elinde kan lekesi varken elini ya da ceketinin kolunu yıkamaması.sizlere soruyorum. Davanın sadece bir kuşkuya dayandığını görerek meslektaşımın davanın düşmesini isteyeceğini ummuştum. De Filippis burnunu sümkürdü. kurbanını önceden ilaçla uyutmaz. Roper'ın cevabından sonra hayret sesleri yükseldi. -tüm sorumluluğuyla size ait olacak. Size hatırlatmak istediğim. toplumumuzun üyeleri eski değerler konusunda o kadar aldırmaz olmuşlar demektir ki. iddia makamının konuşmalarına ya da mahkeme başkanının uzmanca yapacağı özete değil.

Roper'ın kesin ölüm saatinin bilinmediğini. cinayetten onun suçlu olması gerektiğini söylüyor. teşhis koyduğu bir hastalığı tedaviyi üstlenmekle yanlış yapıp yapmadığı karan bize ait değildir. bu ruh haliyle. çok daha cömert ve çok daha bağışlayıcıdır. karısı öldürülen bir kocaydı." Saygıdeğer Jüri Üyeleri.kadının ölümünden önce sanığın ona karşı giriştiği tek bir şiddet hareketi olmuş mudur? Bütün bunların cevabı hayır. Burada cehalet ve tedbirsizlik kanıtları var gibi görünse de cinayet kanıtı yoktur. iddia makamının müvekkilime karşı getirdiği tek suçlama. Onları hesaba katmamak gerekir. buraya dikkat edin. şimdi ise dul bir adam olması. karısının ölümünden sorumlu olmadığını söylemekten geçtiğini belirtmek zorundayım. Mr. hangi elinin kanlı olduğunu ya da müşterisinin yüzünü hatırlayamadı. Grantham'ın elinin kanlı olduğunu gördüğü kişinin o akşam Liverpool Caddesi'ne götürdüğü bir başkası değil de Mr. Ölüm belki 27 temmuz akşamı. Alfred Roper'ın basit açıklamalarını dinleyen herkesin söyleyebileceği tek bir şey var. gözlerinizi yaşartabilecek sözlerdir. iddia makamı. Mr. Mr. Ama herhangi bir dünyevî güçten çok daha büyük bir gücün yol göstermesiyle. bunca yıllık bir acıdan sonra söylediği tek şey bu oldu: "Artık onu sevmiyordum. o zaman hem görevinizin hem de mutluluğunuzun. Wood. Eğer karşınızda duran adamın 27 temmuz akşamı Elizabeth Roper'ı öldürdüğü konusunda. Öteki adamlara. Zaten bulunamadılar. o zaman bir koca. Müşterisinin elinde kan olduğunu söyleyebilmesine rağmen. "Onu artık sevmiyordum. Đddia makamının öne sürdüğü noktalardan hareket ederek bu adamı asamayacağınızı söylüyorum. yıllar boyu. . onun Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ikinci gelişinde elinde bir sargı olduğudur. kalbiniz sızlasa da onu suçlu bulun ve darağacına gönderin. kabul edilebilir bir kuşku dışında eminseniz. Üstelik. Size kuvvetle hatırlatmak zorunda olduğum nokta. burada bulunma nedeninizin Alfred Roper'a dayanaksız teşhisler koymak ve tıp doktorlarının görevini üstlenmekten değil." Bir tıp adamı olmadığı halde. iddia makamının bu adamın oluşunu kanıtladığını vicdanınızda ve mantığınızda kabul etmiyorsanız. belki de ertesi gün gerçekleşti. Onun yaptığı. Hayır. Kan değil. hayat konusunda deneyimli olan sizlerin bile trajik bulabileceği. Benim görebildiğim kadarıyla iddia makamının müvekkilime karşı çıkardığı tek şey. Alfred Roper tarafından dile getirilen. Kan görmedi. saygıdeğer Jüri Üyeleri. Alfred Roper'ın. Mrs. hatta sanıkla evlendikten sonra bile zavallı kadının hayatına giren o birçok adama aldırmayın. Bunu unutmayın. Onu bu mahkemedeki insanlar içinde teşhis edemedi. hayır ve yine hayır. Roper'ın sağ elinde bir sargı gördü. Her iki saati de belirleyebilecek tıbbî ya da başka bir kanıtımız yok. ama unutmayın. "Hayır" dedi Alfred Roper. önünüze konan kanıtları kendiniz değerlendirerek. hiçbir zaman da aranmadılar. Tek açıklama. Grantham'ın Liverpool Caddesi'ne götürdüğü adamın elinde kan olmuş olabilir. hiçbir zaman da öğrenilemeyeceğini hatırlatmak isterim. Kan değil. Bunun dışında. sayın Jüri Üyeleri. sayısı oldukça fazla olabilecek öteki adamlara. Roper olduğuna inanmanız için ortada hiçbir dayanak yok. Mr. Ama bizlerin. sanığı cinayetten yargılıyor olmanızdır. O. Grantham müşterisini hatırlamıyordu. Liverpool Caddesi'nde hamallık yapan Mr. karısını mahkemeye sürükleyip kendini ondan ve çocuklarından ayıran adamın yaptıklarından çok daha iyi.

Ekmek bıçağının bulunduğu yeri kesinlikle bildiğinden gidip bıçağı almanın bir buçuk dakika değil. yapıldığına inanmaktır. sanığın bir komplo kurduğu. Sanığın karısını. amacı ne olursa olsun başka bir kişinin böyle bir cinayeti işleyecek imkânı ve bilgisi olmasının mümkün ya da ihtimal dahilinde olup olmadığını sormak isterim. bütün bunları bir tek sanık biliyordu. Elizabeth Roper gerçekte ne olursa olsun kocasının gözüne -üzülerek kaba deyimler kullanmak zorunda kalıyorum-şehvet düşkünü.Đddia makamının kapanış konuşması . onun için alışılmış olmadığına inanabileceğimiz bir nezaketle kapıyı açtı. ama mutlaka gerekli değildir. Savunma "kuşku" sözcüğüyle gereğinden fazla oynadı Değerli Jüri Üyeleri. ekmek bıçağını aldığını görmemesi için hizmetçiyi yemek odasına gönderdi. karısını 27 temmuz öğleden sonra uyuttuğu. Önünüzdeki gerçeklere bakan herhangi dürüst bir insan sanığın elindeki kanın varlığı. Bu davada kuşku yok. bir kanıtı olmadan kötü ya da yanlış bir şeyin yapılmasına. ekmek bıçağının nerede saklandığını bilebilir miydi? Mrs. Miss Fisher'ı uzaklaştırarak karısını öldüreceği aleti kimseye görünmeden aldığı da kuşku . Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ilk gittiğinde para kutusunu bilerek evde bıraktığında en ufak bir kuşku yok. karısının zehirlenerek öleceğini umduğu. ama ben onlardan değilim. tatmin edilemez cinsel arzuyla dolu bir kadın olarak görünüyordu. Roper'ın. özellikle de bunun gibi cinayeti çevreleyen koşulların son derece farklı olduğu durumlarda. Size her evli erkeğin karısını öldürmek için yeterli nedeni olduğunu söyleyecek şakacılar çıkabilir. Bir amacın kanıtlanması. korkunç cinayeti gerçekleştirmek için kullanacağı bıçağı almak için Miss Fisher'ı bilerek başka bir odaya göndermesi gibi kanıtların sağlamlığından şüphelenebilir mi? Aklı başında herhangi bir insan sanığın karısına uzun süredir zehir vermesine zavallı kadının rahatsızlığını dindirmekten daha ileri bir açıklamada bulunmaz mı? Bunlar kuşku mudur? Kuşku sözcüğünün açıklamalarından biri de saygıdeğer Jüri Üyeleri. Size tek söyleyebileceğim. Elizabeth Roper'ın çevresindeki bütün insanların içinde kocası kadar ondan kurtulmak isteyebilecek bir başkası bulunmadığıdır. onunla birlikte yaşamaya devam etmeyi düşünebilir miydi? Yine de cinayet amacının kanıtlanması şart değildir. Bu koşullara tekrar göz atmaya başlamadan önce size. Bu girişim Lordumun bilgeliği karşısında başarısız oldu. Bu açıklama burada geçerli olamaz. erkek delisi. on beş saniyelik bir iş olacağını hesaplamıştı. sizi bu davanın jüriye havale edilecek bir dava olmadığına inandırmak için. Hizmetçinin yemek odasına girebilmesi için. Bunu da başarmak için de hatırlayacaksınız. Karısına aylar boyunca zehirli bir madde verdiği. jürinin karar verebilmesi için önemlidir. sizden belirgin bir amaç olmamasına fazla önem vermemenizi istiyorum. Bu kuşku değil. isteyerek hidrobromidle doldurulmuş çayını içtikten sonraki saatlerde ilacın etkisinde kalarak sık sık uykuya daldığını tahmin edebilir miydi? Onu tek başına ve uykuda bulacağına güvenebilir miydi? Ölen kadının annesinin tam da o saatte torununu yanına alarak kızının uykusunun bölünmemesine çalıştığını düşünebilir miydi? Değerli Jüri Üyeleri.Değerli Jüri Üyeleri. kadının doğal hayatının sonuna kadar ilaçla uyuşturmayı tasarladığını kabul edebilir miyiz? Böyle yapmadan. Bir rastlantı sonucu o sırada eve gelecek bir ziyaretçi. gülünç diyebileceğim bir girişimde bulunuldu. ahlaksız.

bu dünyaya bir daha uyanamadan. kuşkularının yersiz olduğunu gördüler. Mr. ama onu cezalandıracak hiçbir kanıt bulunmadığıdır. büyük bir güçle kullanıldığı belli bir silahla öldürüldüğü böyle bir davaya ilk kez tanık oluyorum. çünkü cinayetin kesin olarak ne zaman işlendiğini bilmiyoruz. Mahkeme Başkanı Edmondson'da gözle görülür bir değişiklik oldu. iddia makamı ve savunmanın imalarıyla kanıtlar arasındaki çizgiyi uzmanlıkla çizdi. en şiddetli cinayetlerden birçoğunun normal bir insanın kabul edebileceği ya da anlayacağı amaçlara dayanmadığını biliyorsunuz. o zaman sanık dava konusu cinayeti işlemedi. Bu nedenle. davanın gelişmesine dikkat etmediğini. böyle davalarda bir insanın böyle korkunç bir cinayet işlemesi için nasıl bir amacı olması gerektiğini bulmanın yeterli görülemeyeceğini söylemektir. soğukkanlılık ve kararlılıkla öldürüldü. hiçbir direniş göstermeden. Bütün bunlar kanıt. diye düşündüm. büyük bir güç ve ustalık isteyen tek bir darbeyle. O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. iddia makamı da böyle bir amacın varlığını göstermedi. Sanığın anlattığı ya da onun adına anlatılanlara inanırsanız. insan yüreğinin derinliklerini bilemeyiz. uyukladığını sananlar. kanıtlara. Cinayet amacının olmadığı konusunda çok şey söylendi. Uzun ve dolambaçlı cümleler de kurmadı. sanığın cinayet amacının kanıtlanamamış olmasının onun suçsuzluğu anlamına gelmeyeceğini kabul etmek gerekir. ne var ki daha önce olanları ustalıkla toparladı. Bu cinayetin 27 temmuz perşembe öğleden sonra beş buçukla 28 temmuz öğle saatleri arasında herhangi bir an işlenmiş olabileceğini unutmamanız gerekir. . her iki taraftan da olabilecek en uygun biçimde. Sizden kuşkulara değil. Büyük bir ciddiyetle. denetleyemeyiz. eğer bu kanıtlar sizi sanığın bu cinayeti işlediğine inandıracak kadar güçlüyse. Bu dava. değerli Jüri üyeleri. O zavallı kadın uykusunda. Bu davayı sonuçlandırırken kanıtlardan yararlanmak zorundasınız. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. o zaman onu mahkûm etmeniz gerekir. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem. Şimdiye kadar birçok cinayet davasına girdim. ama bir kadının uykusunda.götürmüyor. Đngiliz Barosu'nun en değerli gelenekleri yaraşır şekilde yürütüldü. Jürinin görevlendirilmesi Davayı özetleme zamanı geldiğinde. sanığın "suçsuz" kararını hak etmediği. ama belki de Đngiliz ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. Benim görevim. Sanığa karşı bir kanıt kırıntısı bile yok. şimdi önünüzde olan kanıtlara dayanmanızı istiyorum. Geçmişteki olaylardan. Hiçbirimiz insan düşüncesini ya da duygusunu. acele etmeden jüriyi görevlendirme konuşmasına başladı: uzun çabalarınızın artık sonuna yaklaştığınızı söylebilmekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Onun görüşü. De Filippis savunmasını gayet ustaca ve uzmanca yürüttü. Hareketsizliği kayboldu. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. Birdenbire hareketler yapmaya koyulmadı.

Burada da geçen süreyi yeniden düşünmeli ve bu durumdaki bir insanın. Her iki taraf da uzman olmayan birinin hidrobromid tedavisi uygulaması üzerinde uzunca bir müddet durdu. ne var ki bir adamı böylesi bir cinayetten suçlu bulmadan önce her birimizin çok dikkatli olması gerekir.Bu davada iddia makamının en büyük güçlüğü. Kararınızı düşünürken bunu aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Su andaki durumun size sanığı suçlu ilan edecek kadar kanıt vermediğine inanıyorum. zaman konusudur. Eğer iddia makamı sanık hakkındaki iddiasını kanıtlayabildiyse. Mrs. On ölçünün öldürücü doz olduğunu. Bu maddeyi kullanırken amacı daha az kötü bir sonuç elde etmek. Benim görüşlerime uygun hareket etmek zorunda değilsiniz. Sanığın 27 temmuz öğleden sonra mutfaktaki bıçağı aldığı yönündeki kanıtlar. sanık hakkında ne kadar düşmanca duygular besleseniz de sanığın kaçabileceği tek boşluk kalmadığı sürece onun hakkında "suçlu" kararına varmamanız gerektiğini hatırlatmam da şarttır. Gecikmiştir. Benim kanıma göre. Katillerin adalet önüne çıkarılması ve gerektiği gibi cezalandırılması için yasanın gereklerini yerine getirmem ne kadar önemliyse. sanığın Devon Villa'dan Liverpool Caddesi'ne ikinci kez gitmek için harcadığı zamanı da dikkatle düşünmeniz gerekir. vardığı sonuçtur. kararınız "suçsuz" olmalıdır. Yine zaman konusunda. Kanıtları değerlendiren hukukçu ve jürilerin bir sanığı mahkûm etmeden önce son derece dikkatli olmaları gerekir. değerli Jüri Üyeleri. boşluklar kaldığını düşünüyorsanız. diğer taraftan. elinde bıçakla mutfaktan çıkmak ve yolda Miss Fisher'a rastlamak tehlikesine atılıp atılmayacağını değerlendirmelisiniz. karısının aşırı isteklerini önlemek olabilir ya da olmayabilir. önemli kuşkular olsa da iddia makamı sanığın suçu işlediğini kanıtlayamamıştır. olmayabilir de. Bunun yanı sıra bu kadar korkunç bir cinayetten sonra elinde ve ceketinin kolunda kan olan bir adamın kanı gizlemek için eline bir mendil sarmak yerine elini yıkayıp yıkamayacağını da düşünmek zorundasınız. sanığı kullanıldığı kesin olan cinayet aletiyle bağdaştıracak hiçbir dayanağınız yok demektir. eğer bu iddiasını kanıtlamadığını ve ne kadar küçük ve önemsiz olursa olsun. Roper hidrobromid zehirlenmesinden değil. Bu maddeyi kullanarak karısını öldürmek istemiş olabilir. sanık hakkında "suçsuz" kararı vermeniz gerektiğini hatırlatmaktır. Burada önemli olan niyeti değil. Hepimiz gibi o da karısının bir seferde yarım kilo şeker yiyemeyeceğini biliyordu. Her iki tarafın sunduğu kanıtları aklınızda ve vicdanınızda dikkatle tartın. Sanık karşısında en temel kanıt. Bu da sadece ve sadece sizin görevinizdir. Bu nedenle benim görevim. Bir kaldırım taşına takılarak düşmüştür. kanıtların kimsenin aklında en ufak bir kuşku bırakmayacak kadar güçlü olmadıkları sürece. Kanıtlara bakarak. Miss Fisher'ın mutfaktan bilerek uzaklaştırıldığını düşünmüyorsanız. Bütün bunları kabul etmemek için yeterli nedeniniz yoktur. herhangi birinin aynı bıçağı 28 temmuzda aynı yerden aldığına dair kanıtlardan daha kesin değildir. sanığın karısının kullanacağını bildiği yarım kilo şekere on ölçü hidrobromid kattığını kendi söylediği gerçeğini de unutmanız gerekir. Eğer Miss Fisher'ın yemek odası kapısının açılması konusunda anlattıklarına benden fazla önem vermiyorsanız. gırtlağının kesilmesinden ölmüştür. talihsiz karısına zehirli bir maddeyle tedavi uyguladığı konusunda en küçük bir kuşkunun olmamasıdır. Elizabeth Roper'ın 27 temmuz öğleden sonra öldürüldüğüne. . siz jüri üyelerine. o gece ya da ertesi sabah öldürüldüğünden fazla inanamayacağımızı söylemek zorundayım. karısını korkunç bir biçimde öldürmekle suçlanan birinin. kararınız "suçlu" olacaktır. Elini sarmıştır. Şimdi sizden çekilmenizi ve kararınızı düşünmenizi isteyeceğim.

On altıncı bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (sonuç) Roper Cambridge'e dönmekte ya da isterse Devon Villaya yerleşmekte özgürdü. tabiî. yasanın yaşlı olanın daha önce öldüğünü kabul etmesi sonucunda." .35'te çekildi. Herhangi bir işe girip para kazanmadığı için. sizi burada bu kadar uzun tutarak hepinizi çok rahatsız ettik." Savcılık memuru: "Sanık bölümündeki tutuklu. suçsuz mu? Jüri sözcüsü: "Suçsuz kararına vardık. ." Mr.Jüri üyeleriyle ilgilenecek iki görevli yemin ettikten sonra jüri 14. Roper karısının yasal vârisi olarak Devon Villaya sahip olmuştu. Đki kişinin çevrelerinde ölüm anlarını görecek kimse olmadan ya da ölüm zamanlarını belirtecek kanıtlar bırakmadan ölmeleri durumunda. Bu davaya ayırdığınız zamanın ve çabanın karşılığında." Mahkeme başkanı: "Evet. geçim kaynağı olarak oda kiralamaya çalıştı. Elizabeth Roper'ı taammüden öldürmekten suçlu mu. sizleri bundan sonraki on yıl süresince jüri hizmetinden muaf tutuyorum. oğluyla birlikte Devon Villaya yerleşti. Đki buçuk saat boyunca içeride kaldılar Sonuca varmaları kolay olmadı. kararlarını tartışarak aldılar Savcılık memuru: "Değerli Jüri Üyeleri. De Filippis: "Lordumdan sanığın beraatini talep ediyorum. kararınız konusunda anlaştınız mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. Ne var ki kiracı bulamadı. anlaştık. kısa sürede komşularının belirgin düşmanlığıyla karşı karşıya kaldı." Savcılık memuru: "Bu hepinizin kararı mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. Bütün duruşmalar süresince gösterdiğiniz dikkate teşekkür ederim.Değerli Jüri Üyeleri.

Oğlunun ölümünden sonra Roper kiraladığı küçük evden çıktı. açık tenli ve yuvarlak yüzü de John Smart'ın iddia ettiğinin tersine. Roper on beş yıl sonra ölünceye kadar bu işte çalıştı. On dört aylık bir bebekti. Shacklewell'de bir şirkette iş bulup çalışmaya başladı. Lizzie'nin cesedinin bulunduğu günlerde kızın da bulunması için büyük araştırmalar yapıldığını tabiî biliyordu. hatta Cambridge'e taşındıktan sonra da aralıklarla devam etti. Florence Fisher onu son gören. Bütün bilinenler bunlar. Bir kez bile kızının başına gelenleri bildiğini belirtir en ufak bir sözcük etmedi. O günlerin en sevilen içeceği kakaoydu belki de Edith son kahvaltısında kakao içmişti. Bir süre sonra oğluyla birlikte Cambridge'e yerleşti. saçlarında da kırmızı bir kurdele vardı. Sonsuza dek kaybolduğu gün. Sütün verem mikrobu taşıdığını biliniyordu. onların anne babaları da olayı görmezlikten geldi. Vücudunda herhangi bir yara izi yoktu ama sol gözünün altında. Bir yaz akşamı ön bahçedeyken. Alfred Roper'a hiç benzemediğini gösteriyordu. Sokakta yürürken çocuklar arkasından alay etti. gözleri maviydi. "Mama". kent dışında Fen Ditton köyünde ablasının ve eniştesinin yanına yerleşti. mavi flanel bir elbisenin üzerine mavi-beyaz çizgili bir önlük giymişti. O kahvaltıda yulaf ezmesi vardı. bu taciz yaşamı boyu. merdiven inip çıkmayı da beceriyordu. Camları birkaç kez kırıldı. Kendi kendine beslenebilmesi uzak bir olasılıktır. elini yıkar. Kızın kaybolduğunu. Londra polisi kayıtlarına göre ağzında on beş diş vardı. Polisin kızı konusunda onu da yoğun bir biçimde sorgulamasını yasal taciz olarak adlandırdı. Zamanla korkuları yavaş yavaş azaldı. işveren kim olduğunu öğrenince de kovuldu. adını bile anmadı. Onu tanıyanların tanımlarına göre dolgundu. on altı olan yaşını iki yıl büyüterek orduya yazıldı. Eline fincan içindekini içebilecek güçteydi. Florence Fisher çocuğun dünyayla olan son bağıydı. büyük bir olasılıkla hiç fotoğrafı çekilmemişti. Florence onu yedirir. ancak ölümü Büyük Savaş'ın son günlerinde 1918 sonbaharında Argonne'da buldu. sadece yürümeyi değil. sağlıklı ve güçlüydü. 28 temmuz 1905'te. Thomas Leeming ona acıdı ve dükkânlarından birinde iş verdi. adını taşıyan ama kendi çocuğu olarak kabul etmediği kızının başına gelenleri araştırmak bir yana. Çocuğun hiçbir fotoğrafı bulunamadı. Saçları sarı. ağırlığı da on iki buçuk kiloydu. Çoğu onun suçlu olduğuna inanıyordu. . Ablarının kocası. gördükten sonra da hayatta kalan tek kişiydi. Yüzyılın ilk senelerinde anneler süt konusunda dikkatliydi. ekmek verilmemişti. Florence Fisher çocuğun konuşamadığını söylemesine karşın. Edward 1915 yılında. Sadece ve on iki aylık olduğu unutulmamalıdır. bir adam havalı tüfeğiyle ona ateş etti. Yedi yıl sonra ağır bir böbrek hastalığından öldü Karısının öldürülmesini izleyen yirmi yıl boyunca. elmacık kemiğinin hemen üzerinde oldukça geniş bir leke vardı. Florence'ın söylediğine inanmak gerekirse. "Eddy" ve "Flo" (Florence anlamında) diyebildiği anlaşılmaktadır. Belki de diğerleri gibi o da kızın kaderi hakkında bilgisizdi. Boyu altmış iki santim. Edith saat sekiz sıralarında kendi başına aşağıya indiğinde ona kahvaltısını veren Florence Fisher olmuştu.Herkes kim olduğunu biliyordu. Yani çok az şey biliniyor.

Florence alışverişe gitmek için evden çıktığında. evden ayrılmış. anneannesi de yerdebinin durduğu anda düştüğü şekildedir. hele tırmanan altmış iki santim boyunda biri. Lizzie ve Maria'nın uzunca bir süreden beri ölü olmaları gerekir. Tekrar merdivenlerden inip Florence'ı aradığını düşünelim. kapıyı aralık bırakmıştı. onu nerede bulacağını bilmektedir. bunun uyku olmadığını. Belki de holde. aynı gayreti gösteren yetişkin bir insanın elli beşer santimlik basamaklardan çıkmak zorunda olduğunu söylemek zorunda kalırız. sıcak nedeniyle sadece günlük alışveriş yapmak gerekiyordu. her basamağın yirmi dört santim olduğunu düşünürsek. Kingsland High Street'te Sainsbury'nin bir Şubesi vardı. hatta "anne anne" diye bağırmasını gözlerimizin önüne getirebiliriz. Gitmiş olabileceği yerler London Fields'ın hemen güneyindeki Broadway Pazarı. Çocuğun annesi kaskatı ve soğuk cesedi yatakta. tek bilinen. Ona flanel elbisesini ve çizgili önlüğünü giydiren de Florence'tı. O iki katı çıkmak güç bir iştir. Wells Sokağındaki pazar ya da dükkân ve mağazaların bulunduğu Mare Sokağı olabilir. Roper'ın. Lizzie Roper ve Maria Hyde'ın odalarında olduklarını düşünerek.tuvalete götürür (dışarıda bir tuvalet vardı) ya da oturağına oturturdu. O gün nereye gittiğini kimse bilmiyor. alışverişe çıkmak zorundaydı. Onun yokluğunda neler oldu? Edith o sabah yanlarına geldiğinde. bir yaşını biraz aşkın çocuğun merdivenlerden tırmanmasını. Devon Villa'da da buz kutusu kullanılmıyordu. Kuşkusuz bu arada Florence. iki saat süreyle ev dışında kaldığıydı. Yakınlardaki bakkal her gün siparişleri kapıya getiriyordu. duraklaması. Cambridge'de olduğundan kuşku yoktur. Yaptığı kaza sonucunda dehşete kapılan arabacı. Belki de o küçücük. Eğer Edith'in annesi ve anneannesine doğru gitmekte olduğunu düşünüp rahatladıysa. Edith'in Florence'ı aramak için aralık kapıdan çıktığını. Bir karşılaştırma yapabilmek için. minicik cesedi alıp uzaklarda bir yerlere saklamış olamaz mı? Ya da çılgın bir adamın ya da kadının. kendini çekmesi. Belki de ara sıra evden uzaklaşmaktan hoşlanıyordu. cesedine ne olduğu sorusuna geliyoruz. Odaya girince cesetleri gördü mü? Eğer gördüyse. avını arayan bir sapığın onu kaçırmış olması mümkün değil mi? Yine de dönüp dolaşıp. bu nedenle Florence'ın neden oraya gitmek zorunda kaldığı bilinmemektedir. birçok tanığın da doğruladığı gibi. çevrede kimsenin olmamasından da yararlanarak. Annesini görmemekle birlikte. Onu suçlayabilir miyiz? Hava sıcaktı. alışveriş de ona bir çeşit kaçış gibi geliyordu. ayrılırken de o sıcak günlerde sık sık yaptığı gibi. Evde başka kimse yoktur. Üstelik hep yapacak başka işleri olduğu bir sırada. Böyle bir adamın tırmanırken ellerini de kullanması. merdivenlerin dibinde durmuş. tekrar tırmanması gerekecektir. uykudan çok değişik bir şey olduğunu hissedip korktu mu? Her yere sıçramış kan lekelerinin farkına vardı mı? Yatağa yaklaşıp annesinin kesik boynuna dokundu mu? Bilmiyoruz. beklediği yardım gelmeyince ağlamaya da başlamış olması muhtemeldir. annesinin yanına gönderdi. Devon Villa'daki tek canlı Edith'tir. Ne de olsa odaları temizlemek. Bu nedenle Edith'in merdivenlerin tepesine varmadan. cesetlerin soğuk ve katı olduğunu anlayınca. onu kim suçlayabilir? Saat onda alışverişe çıktı. küçük kızın basamakları tırmanmasını izlemişti. bu nedenle yetişmiş bir erkek ya da kadın cesedinden çok daha rahat . bir arabanın altında kalarak öldüğünü düşünün. O günlerde buzdolapları yoktu. Zavallı Florence! Edith'i yukarıya. kendini iyi hissetmiyordu. küçücük bir cesetti. On beş kilodan az.

"o benim kızım değil. Yine de bir yerlerde saklanmış olması gerekir. For Pity's Sake adlı romanın yazarı Venetia Adams'tı. Penzance ve Belfast gibi uzak köşelerden bile Edith olduğunu iddia eden kızların hikâyeleri yayımlandı. çünkü orda polis tüm bahçeyi bir metre kazmıştı. Küçük çocuğun kaybolmasının üzerindeki esrar perdesi kalkmadı. bir Cambridge gazetesinde yayımlanan duygu yüklü yazı. Adı Margaret Smith'ti ve Hampstead'de bir ailenin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu. şömine ya da kazan yakılamayacak kadar sıcaktı. Kitabın Pity adlı çocuk kahramanı annesinin kıskanç bir âşığın elinde can verdiğini gördükten sonra evden kaçmış. bu isteği de reddetti. bundan sonra kalkması da düşünülemez. Edith olduğu söylenen genç kızların fotoğrafları basıldı. Tahmin . Yazının yayımlanmasından sonra yaşanan ilginç olaylardan birisinde. ama bu çözüm. aynı zamanda da tüm Roper Davası'nı. Edith'in katilinin böyle bir yere serbestçe girebilmesini gerektirir. Edith olduğunu iddia edenlerin sayısı hiçbir zaman azalmadı. genç ya da daha sonraları yaşlı kadın Edith Roper olduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Edinburgh. diğer bütün sözde Edith'lerde olduğu gibi." Ülke çapındaki gazetelerden ikisi konuya sarılıp Roper davasını tekrar ön sayfalara çıkardı. Edith'le birlikte aynı okul sıralarını paylaştıklarına yemin edebilecek kişilerle görüştüler. Daha sonraları. Yıllar boyunca. Katil cesedi gömmüş olabilir. 1922 yılında Roper Davası'na dayanarak yazılan bir romanın yayımlanmasına kadar kesildi. Alfred Roper'dan genç kızla görüşerek gerçekten de Edith Roper olup olmadığını teşhis etmesi istendi. Bir gazeteciye "Hiç ilgilenmiyorum" demişti. bu nedenle de Edith olma iddiasını ortaya attığını söyledi. Margaret Smith bir kişinin kendisine Lobard Caddesi'ndeki bir bankada Edith olduğunu kanıtlayacak bir kişiye verilmek üzere yüz pound'luk bir miras bulunduğunu anlattığını. Navarino Caddesi. belirli olaylardan sonra bir dizi çocuk. Kitap en çok satanlar listesine giremese de yeni bir Edith dalgasına neden oldu. Catchpole yanındaki kızın Edith olduğunu iddia ediyor. Eğer gömmüşse. Tüm iddialar. Hava. ocak.kurtulunabilecek bir şeydi. Açıkta kalan. yanında on yaşlarında bir kızla King's Lynn'den gelip Cambridge Polis Karakolu'nun kapısına dayanan Mrs. Edith'in cesedinin Devon Villa'da olması mümkün değildir. Mrs. Sonunda bitti. Mrs. Lizzie Roper cinayetini. Toprak sert ve kuruydu. geniş alanları tarayıp yeni kazılmış yerler arandı. kızı 1905 yılında gezginci bir tüccardan 27 pound 2 şilin 6 peni karşılığında satın aldığını söylüyordu. daha önce hiç kazılmadığı açıkça belliydi. Catchpole'dan söz etmek gerekir. ne var ki Alfred. Yanındaki kız kesinlikle kendi çocuğuydu. Maria Hyde'ın ölümünü. onu Chelsea'deki stüdyosu yakınlarında sokakta bulan eksantrik bir ressam tarafından yetiştirilmişti. Catchpole'un son iki yılını özel bir tımarhanede geçirdiği anlaşıldı. Kuşku çekecek hiçbir şey görülmedi. Aynı günlerde. Çevrede fırını olan birçok işyeri vardı. Hackney Polis Karakolu'na gelen on beş yaşlarında bir kız da Edith olduğunu iddia etti. Edith'in ağabeyi Edward Birinci Dünya Savaşı'nın son haftalarında Argonne'da ölünce. bir şey bulunamadı. Roper'ın beraatini ve Edith'in kayboluşunu tekrar canlandırdı. Richmond Caddesi ve Mare Sokağı üzerinde ya da çevresinde yaşayan kimse 28 temmuz ya da sonrasında Edith'i görmemişti.

Edith Roper elli iki yıl önceki o yaz gününde. On beş yıldır Harold Robinson'la evliydi ve ona dört erkek çocuk doğurmuştu. Alfred Roper 1925'te Fen Ditton'da ölünce. om det var Aarsagen . Det hedder sig. Ondan sonra ortaya yeni Edith çıkmadı. bazı kişilerin yeni iddialarla ortaya çıkmalarıdır. Daha sonra. Edith Robinson adlı bir kadın News of the World dergisine bir makale göndererek. annesini aramak için merdivenleri tırmanmaya çalışırken son görülen çocuk olması ihtimali son derece zayıftır. ortaya iki yeni Edith daha çıktı. Mrs. Robinson'ın oğluyla evlendirilmek amacıyla yetiştirildiğini iddia etti. Roper'a olan ilgi azaldığında. birkaç yüz pound'luk varlığı kardeşleri arasında paylaştırıldı. üstelik bir tanesi de Edith'in olması gerekenden yedi-sekiz yaş daha büyüktü. at Kejseren var stuk-ket af til Holland. Donald Mockridge Moreton-in-Marsh. her ikisi de hayattaydı ve kızlarının iddiasını kesin bir dille reddettiler. bu satırların yazarının yazmakta olduğu Roper duruşması kayıtlarının bir kitap halinde yayımlanmasıyla birlikte. yaklaşık on sekiz yaşındaydı. o dönemdeki Edith'ler daha yaşlıydı. adam ve karısı tarafından Middlesbrough'da. blev hans Skulder flaaet i Stykker of Lægerne. Robinson iki hafta sonra geri adım attı ve bütün her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıkladı. 1905 yılında Robinson adlı bir kişi tarafından Navarino Caddesi'nden kaçırıldığını. Đçlerinden biri melezdi. 1957 On yedinci bölüm 11 kasım 1918 Her i Morgenavisen var der nyt om. Diğerinin doğal anne ve babası vardı. Yine de ortaya çıkacak olanların. at da han blev ffdt. Alfred ölmeden önce vasiyetnamesini hazırlamamıştı. yeni Edith'ler çıkmadı. bundan sonra da çıkmayacağını düşünmek yerinde olacaktır.edileceği gibi. bir daha gelmemek üzere ortadan kayboldu. Tek olasılık. I den senere Tid harjeg undret mig over. Robinson son Edith oldu. Mrs. Kırklı yıllarda. da de ffrsogte at hale ham i Land fra Kejserinde Frederick. Hiçbiri bir kanıt kırıntısı bile getiremedi. Burada da amacın para olduğu sanılmaktadır. hiçbiri kimliğini kanıtlayacak en ufak bir bilgi veremedi. Edith olduğunu iddia edenlerden hiçbiri kimliğini kanıtlayamadı.

yatmaya gitmeden önce de Marie'nin ertesi sabah uyandığında görmemesi için. at de havde beskadiget ham. gerçek olabilir mi? Mogens'in bir dakika önce iyi. güzel bir çocuktu. kardeşinden çok farklıydı. yaptığı . Çocuklarınızın ölümüne dayanabilirsiniz. Son zamanlarda bütün kötülüğünün bundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını merak ediyorum. şimdi bile bazen kuşkulanıyorum. onu muayene edip bir tüfeği ateşleyip ateşleyemeyeceğine baktıklarında. bilmiyorum. Samimi bir ev sohbetinde bu fikrimi anlattığımda sevgili kocamın da dediği gibi. ilk çocuğumu düşünüyorum. iyi. Bunun hakkında yazmak bana iyi geliyor. dergjorde. Knud'un iyi bir Samiriyeli olmaktan söz ettiği için onun Filistin'de bir yerlerde olduğunu sandığında yanılmıştı. bir annenin okumasının en zor olduğu bölümde onun hiç acı çekmeden öldüğünü söylediği mektubunu. çünkü dün gelen mektupta Knud'un şifreli bir kelimesi vardı. Dün komutanından aldığım mektubu yeniden okudum 'Tüfekçi Jack" Westerby'nin ne kadar kahraman bir asker olduğunu. Eğer Rasmus haklıysa. özellikle de hesabı bir başkası ödeyecekse. Her neyse. tüfeğini düşmana doğrulttuğu ya da karşı mevzilere saldırdığı bir an sonra da uykuya daldığı doğru olabilir mi? Ben. "Marie'nin pencereleri için aradığın Venedik camını buldum sanırım" diye yazıyordu. Mogens'in kolu düzeldi. geçen hafta Avusturyalıların barış imzaladıktan sonra her şeyin sakin olduğu Đtalyan cephesi demektir. atölyesinde çalışamayacağı kadar soğuduğundan. Nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile olmamasına rağmen. kafamdan geçenleri yazmak hep yararlı oluyor. Anlatılan hikâyeye göre. Göreceğiz. belki de bunun için yazıyorum. Neden bir tren vagonunda. Bir düşmanla buluşup savaşı sona erdirmenin ayrıntılarını görüşmek istesem. Müttefikler. Bu sabahki gazeteler kayserin Hollanda'ya kaçtığını yazıyor. Fransa'da bir yerlerde bir tren vagonunda bir araya geliyorlar. bunu Fransız yemekleri ve şampanyası bulabileceğim (Paris'te çok var) gerçekten görkemli bir Fransız otelinde yapardım. ama Stockholm'de iyi bir doktorum vardı ve bana her gün kollarını nasıl çalıştıracağımı göstermişti. Her akşam. Rasmus nerede olduğunu bildiğini iddia ediyor. gerçeği bilmek isterim. at han hadede Kvinder. karnınızda taşıyıp doğurduğunuz o çocuğun kan kaybederek ölmek üzere olduğudur Yüzbaşı Perry'nin mektubunu alana kadar bunu fazla düşünmemiştim. Đmparatoriçe Fredika'ya doğum yaptırırken kayserin omzunu parçalamışlar. iyi olduğundan eminim. kötü havalar da dışarıda. O gülünç bebek evinden söz ederken. barış şartlarını görüşmek için. Ama Rasmus geçen sefer. Asıl dayanılmaz olan. yemek odasına taşıyor. onu sakat bıraktıkları için de erkeklerden acaba bunun için mi nefret ediyor? Mogens doğarken kolu biraz bükülmüştü. evini içeriye.til hans Ond-skab. cesur ve sağ olduğu. kendi kendime soruyorum. Her akşam bebek evinin üzerinde çalışıyor. Tamamen Đngilizleşse de onu hiç Jack olarak düşünemiyorum. for-di han gav sin Moder og Meend Skylden for. om det var det. bütün bunları belki de sadece bir kadın olduğum ve pek fazla bir şey bilmediğim için söylüyor olabilirim. hesabı başkasının ödeyeceğinden eminim. Knud şimdi iyidir. hiçbir şey bulamadılar! Son zamanlarda sık sık Mogens'in çocukluğunu. annesini suçladığı için kadınlardan. onların acı çektiği.

En ufak bir kıskançlık ya da üzüntü belirtisi göstermedi.oyuncağı büyük bir titizlikle tekrar atölyeye götürüyor. dondu kaldı. yanaklarından aşağı gözyaşları akıyordu. o güzel yüzüne bir üzüntü bulutu yerleşti. Tabiî Swanny evi yapılırken görmüştü. Mor ve Far olmaları gerek. değdirmek için parmağını uzattı.Ya ben? Bana bir öpücük yok mu? Bilmek isterdim doğrusu.olduğunu. . Oysa ben buna alıştım. Swanny kadar duygulu değil. Doğum günü hediyesi olarak kızkardeşi için iki bebek yapmıştı. Bebek evinin bütün kapılarını açtı. daha sonra da ağlamadım. haberi ilk aldığımda ağlamadım. benim üzerimde gaz mavisi muslin elbisemi harika bir kopyası. Joking apart (bu deyimi çok sevdiğim Đngilizce yazdım: "şaka bir yana") Mogens'in ölümünden sonra bebek eviyle uğraşması öyle sanıyorum ki sağlığını kurtardı. sonra yavaş yavaş cesaretlendi. neden bilmem. gelip görmesi için Swanny'yi çağırdı. Swanny. ciddileşti. bunu kim yaptı? Onun daha çok küçük -bugün sekiz oldu. sessizleşti. Marie'ye karşı iyiliğin ta kendisi gibiydi. sanıyorum o nedenle de evin ne kadar mükemmel olduğunu uzun zamandan beri görmez oldum. Beni görmesine fırsat vermeden sessizce oradan ayrıldım. sanki eli yanmış gibi hemen geri çekti. onu öpüyordu. Ben ağlamam. Bir gün bir şey sormak için atölyeye gittim. 10 şubat 1919 Bu sabah Marie'ye bebek evini verdiğimizde konuşamadı. hatta başından beri düşüncesini saçma buldum. Rasmus'a Swanny'ye karşı özellikle iyi davranmasını söyledim -değişiklik olsun diye. Rasmus gerçekten acı çekiyordu.verdiği tek cevap "Ya ben?" oluyor. 9 mayıs 1919 . Oğlunu kaybettiği için kim ona iyi davranacak? Daha sonra da "Çocuklar acıdan ne anlar?" diyor. eve sığdılar. Dönüp kollarıma atıldı. bu kadar görkemli. Mogens'in ölümü onu sanki olgunlaştırdı. biraz iyi davranmasını. onun adına ben de üzüldüm. Daha önce bu konuda hiçbir şey yazmadım. Benim için durum değişik. bence Far'ın bu evi neden kendisi için yapmadığını merak ediyor olmalıydı. üzülmüştü. Beş dakika sonra Rasmus'un kucağında. minderlerle tabloları yerlerinden çıkarıp tekrar yerleştirdi. Başlangıçta bebek evine dokunmaktan bile korktu. yüzü sarardı. ben olsaydım. ama bu kadar mutsuz olmasına dayanamıyorum. böyle bir hediyenin. Rasmus da siyah elbiseli ve aslına çok benzeyen kahverengi sakalıyla. Kendine engel olamadı. ağlayacak sandım. Rasmus elinde planya bir tahta düzeltiyordu. merak ederdim. evin bir kopyasından çok hayaline benzeyen bir oyuncağın karşısında korkuya kapılabileceğini anlamak istemiyor. Bebek evi için biraz büyük ama olsun. Marie kısa zamanda kendine geldi. Swanny'nin gözlerinde kıskançlık yok.

daha kırkıma girmedim! 3 ağustos 1919 Günlüğüme Cropper'ın dönüşüyle ilgili hiçbir şey yazmadığımı fark ettim. "Neden gelecek şubat?" dedim. Mr. Sanki isteyip istememekle ilgiliymiş gibi. Kocasıyla adları Mr. daha kocasının cesedi mezarında soğumadan evlendi (bunu Mrs. kayserin de yakalanarak idam edilmesi gerektiğini söyledi. ne var ki savaş sırasında insanlar sokakta hâlâ onun ardından bağırıyorlardı.Bu evlilikten ne beklediğine bağlı. ve Mrs. Đlginç olanı. Sadece eskiden çok korktuğu Rasmus'a karşı biraz terbiyeli. . Evinin camını kırdılar. "Neden yarın değil? Herhalde gençleşmeyi beklemiyorsun. bacağımın büyük bölümü gözüküyordu. o yanımızda değilken söyledi). Hansine'ye sadık kalmışa benziyor. üstelik düğün gününü de belirlediler. Almanların barış koşullarını çok ağır bulduklarını duyunca kahkahalarla güldüğünü anlattı. "Çocuk istemiyorum." Hansine benden birkaç ay daha büyük. Söylediğine göre o frâulein'ların ya da matmazellerin yanına yaklaşmasına bile izin vermemişler. . dedi. Ne demek istediğimi anladı. her zamanki gibi yakıldı hiç şüphesiz savaşı siperde savaşmak yerine savaş tutsağı olarak geçirdiği için. üstelik evliliği Hansine'den bile çok istiyor." Güldüm. Bu insanları hiç anlayamayacağım. bütün ordusunun lağvedilmesi. artık korkacak pek fazla bir şey olmadığını düşünüyor.eşlik etti. Cropper demiryollarındaki işine dönüp iyi para kazanmaya başladı. Mrs. Ben istiridye beyazı ve gül rengi Çin ipeği karışımı ince tül elbisemi giydim. Durmadan yaşadıklarımızı bir daha yaşamamamız için Almanları yakıp yıkmamız gerektiğini söyledi. Mr. Öyle sanıyorum ki. Cline Almanya'nın elinden tüm denizaşırı topraklarının alınması. Housman'la birlikteydik. dedim. Yine de "Çocuklardan bıktım" dediğini duyunca şaşırdım. Her neyse. Ne yapalım. oysa artık dul değil. Şimdiye kadar giydiğim en kısa elbise.Dün akşam yemeğinde Mr. Cline'ın büyükdedesi yüz yıl önce buraya göçen bir Alman. evlenmeden önce kırkına girecek. pek bir şey bilmiyor demektir. Cline ellerini çırparak kocasına -çok fazla içmişti. Döneli iki ay oldu. Cline. dün akşam herkesten fazla Alman düşmanı görünmesiydi. ve Mrs. biri de duvarının üzerine kırmızı boyayla "Saçlarında hâlâ Đngiliz Tommy'lerin kanı var" yazmış. Housman. Artık bana saygı göstermeye bile çalışmıyor. bu ad da Almanca Klein'dan geliyor. Evlenmek için genç olmak gerekmez. Mrs. Eğer her şeyin kırk yaşında bittiğini sanıyorsa. Housman'ın ağabeyinin dul eşi de yanımızdaydı. Sonra herkes Versailles'da olup bitenlerden bahsetmeye başladı.

bunun çocuğum Mogens'in kullandığı gizli dil gibi olduğunu bilmek. aşk yaşadığı için Hansine'ye karşı acımasız davranıyorum? Bunu yazmak için oldukça gayret göstermem gerekti. ama evlilik hızlı bir düş kırıklığı ve uzun.Mogens hakkında bildiklerini anlatmak için kendini eve davet ettirdi. Tekrar okuyabiliyor ve acısını yeniden duyuyorsun. yavaş bir iniş oldu. gençliğimde olsa.Mogens ve Knud limon suyuna batırılan kalemle yazılanların okunabilmesi için kâğıdın ısıtılması gerektiğini öğretmişlerdi. gerçekten de saygıdeğer kadınların aşk evliliği yaşamaları gerekir. subayın cesedini bulmadan önce beş yaralıyı Đngiliz mevzilerinin gerisine. Duke yaptıklarının karşılığında Victoria Nişanı ile ödüllendirildi. söylenen bir söz gibi uçup gitmiyor. Mektubu gösterdiğimde Rasmus "Onu görmek istemiyorum" dedi. ama görebildiğim kadarıyla basit bir biri için oldukça iyi yazılmış bir mektup. ilk konuştuğum dil -hâlâ Dickens'larımı Danca okuyorum.1 ekim 1919 Mogens'i iki siper arasından alıp taşıyan adamın mektubunu üçüncü kez okudum. o çavuş subaylardan birini aramaya çıkmıştı. Benimki bundan da gizli. demek ki Duke şanslı. Bu gerçekten de ilginç. ben hiç âşık olmadığım için mi. âşık Cropper'ın Hansine'ye yazdıklarından çok farklı. Örneğin. Tarih 1 temmuz 1916'ydı. çünkü Đngilizler günlüğümü istedikleri kadar şömineye tutsunlar. Dürüst olmak kolay değil. "Bir gece uyu ve duygularına yarın sabah yeniden bak" dedim kendi kendime. 15 kasım 1919 Merak ediyorum. Elinden geleni yaptığını söyledim. Taşıdıklarından biri de Mogens'miş. Danca yazmak. . Çavuş E. . Tabiî Đngilizce'yi henüz yeterince değerlendiremiyorum. Yazıldığında. Gerekirse bir hafta bekleyebilir. buradan fazla uzak değil. Mektubun amacı da buydu. -bu nedenle onu düşünmeye başladım. bana herhangi bir başkasından çok daha yakın olan. ama Rasmus her zamanki mantıksızlığı ve anlayışsızlığıyla "Elinden gelen yeterli değildi" dedi. Jack'in hayatını kurtarmış olsaydı. Evlilik bir aşk hikâyesi olabilir. Başlangıçta ben de bir aşk evliliği yaşayacağımı sanmıştım. H.Neden? diye sordum. Victoria Nişanı alanlardan çoğu savaştan dönemedi. Çavuş. beklemeden çavuşa bir mektup yazar ve hemen gelmesini isterdim ama artık genç değilim ve düşüncelerin üzerinden bir gece geçmesinin değerini öğrendim. o zaman başka olurdu. benim olan. dürüstlük kâğıt üzerinde de olsa güç. Oturduğu yer Leyton. Eskiden. yine de tek bir kelime bile okuyamayacaklar. güvenliğe taşımıştı.

Emily çay tepsisini getirdi. onun işitmemesi gereken şeyler duyacağımı düşünüyordum. Zavallı küçük Swanny Alman kızamığına yakalandı. başka kimseye değil. Ona doğru yürüyüp elimi uzattım. Rasmus bunu duyunca. Swanny hâlâ kızamık nedeniyle evde. kapı çalındığında o açtı. Dönüp lacivert eteğimi ve tığ işi bluzumu giydim. minicik kıvılcım dolu. Cropper ya da en azından bir beyefendi olan Mr. . beni buraya kabul etmekle büyük incelik gösterdiniz. Üst katta giyiniyordum. seni ya da seni sevgili olarak seçebilirdim" diyorum. Koyu renk takım elbise. Savaş bitti.bir özlem duygusuyla dolduğumu buraya yazabilirim. Açık renk saçlı. "Başka bir dünyada. bu adama. dedim. Pirinç çaydanlığı alarak çayı kendim hazırladım." Swanny'yi odasına gönderdim. Ama bu dünyada bunu yapamam. Mogens için yas elbisesi giymememe rağmen. Önce siyah elbisemi çıkarmamanın daha doğru olacağını düşündüm. Daha sonra kendi kendime ne yapmakta olduğumu sordum. Onu neden üniformalı bekliyordum bilmiyorum. bir insanın ulaşabileceği en üst onura sahip oldunuz. . Ben söyleyene kadar oturmadı. 30 kasım 1919 Çavuş Duke bugün beni görmeye geldi.Mrs. getirmemiş. gerçek bir asker. granit gibi. Genellikle bunu sadece çok özel konuklar için yaparım. çok saygılıydı. Ben kendime ait olduğum gibi o da sadece kendine ait birisi. Tek mücevher olarak da kelebekli broşumu taktım.Bu nedenle hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan. Westerby demelisiniz. Benimkiler kadar renkli değiller! Onun gözlerinin rengini daha konuşmaya başlamadan bile önce fark ettim. Onları yıllardır tanısam da. Bana Victoria Nişanınızı göstermeyecek misiniz? Düşünün bir kere. yine de onun uşak ruhlu biri olmadığını hissettim. Elimi iki elinin arasına tuttu. Bana "madam" dedi. saten bantlı siyah ipeklimi giydim. Cline gibilerine. gözlerinin ne renk olduğunu söyleyemem. ama onunkileri gördüm. başka bir zamanda ya da düşte yaşasaydım. Hiç takmıyormuş. savaşın bittiğine inandığını. Onu çaya bekliyordum. Mogens'i savaştan önce de tanıyıp tanımadığını sordum. sonra bana yine "Madam" dedi. Gözleri ama düz gri değil. neden bilmem. yakından baktığımda tarif edemediğim -tarif etmeye cesaret edemediğim. Cropper'dan bile daha yakışıklıydı. uzun boylu. şaşırdım. Hansine izinliydi." Daha sonra da "Bu küçük hanımla oturup ağabeyi hakkında konuştuk. daha uygun ve daha seçkin görünüyor. çoğundan daha cesur çıkan bu sıradan işçiye doğru olmayan bir görüntü vermeye çalıştığımı düşündüm. sert ve çok yüksek yakalıklı bir gömlek giyip siyah kravat takmıştı. "Madam. Bana baktığı için onu bağışlamamı istedi. Genellikle insanların gözlerinin renginin farkına varmam. çok daha yaşlı bir hanımla karşılaşmayı bekliyormuş. yapmayı aklımdan bile geçiremem. çok önemli birisi oldunuz. Kendi kendime. ama anlaşılan Almanların karşı saldırıya geçtiklerini söyledi. erken geldi.

Ne var ki daha Quigley'yi bulamadan birbiri ardından başka yaralılara rastlamış. dedi. Her ikimizi de yer yaygısına yatırarak sürükleyen. ne kadarım bildiğimi sordu. acı çekmeden öldüğünü anlattığını söyledim. evlerinde oturan insanların gözlerinin önüne getirdiklerine hiç benzemiyor. Bütün bunları sanki hiç önemli değilmiş gibi. her seferinde de onları Đngiliz mevzilerine taşımayı başarmış. zaten o yüzden Jack'e takılıp sendeledim. ama size gerçekleri anlattığımda bakışlarımızın karşılaşması uygun olmaz" der gibiydi. dedi. Đsimler hakkındaki bu sohbet bizi o günün amacından uzaklaştırıyordu. Sanki bana. Đki mevzi arasındaki bölgeye emireri ölen genç bir subayı.Savaş. çünkü Mogens'in anlattığı yeri iyi bildiğini. "Nazik konuşmalarda yüzünüze bakabilirim. cesedi Alman dikenli tellerine takılı durumda bulmuş. aklı başında bir çocuktu. Şafağa doğru Quigley'yi. dil farklılığından. Quigley adındaki bir asteğmeni bulmak için girdiğini söyledi. Son günü. hiçbir şey saklamadan anlatmanızı istiyorum. . Galiba ilk kez orada Mogens adının Đngiliz kulağına ne kadar saçma geldiğini anladım. Sormamayı becerebilmek için hayatımdan on sene verebilirdim.Moans mı? dedi. . benden çok daha cesur bir başkasıydı.Bu yüzden bana o gece olanları. Ama böyle pazarlıklar yapılamıyor. "Jack" dedim. birbirleriyle sık sık sohbet ettiklerini anlattı. daha sonra kucakladım ama bu kadarı Almanlar için fazlaydı. Ya olaylardan kaçmayı becerenlerdensinizdir ya da değil. Mutsuzla öleceğimi de bilsem. kolumdan vuruldum." Sonra ailemizdeki adlardan. Rasmus'un istediği . Oldukça neşeliydi. Eğer bilselerdi. Mataramdan bir yudum su içirdim. Belki de gözlerine inanamadılar. onu orada bırakıp düşmanın gözü önünde geri dönmüş. Gözlerinin içine bakıyordum. neden bilmem.Bana hiç ateş etmediler dedi. büyük bir tevazuyla. Somme'daki 1 temmuz gününü anlatmasını istedim. O granit gözlerini bana dikmişti. Ne var ki bilmeleri.Onu tanımış mıydınız? Daha önce nasıldı. . yeni bir ülkeye gelip uyum sağlamanın ne kadar güç olduğundan söz ettim.. okuduklarıma fazla inanmadığımı da ekledim. Sonra birbirlerini yakından tanıdıklarını. bir daha savaş olmazdı. Londra'da birbirlerine çok yakın oturmalarını öğrenmeleri olmuş. gerçeklerden kaçmaktansa. üzerime ateş açtılar. yerini Çavuş da bunun bir tesadüf olduğunu. Sanki söylediklerime önem veriyormuş gibi dikkatle dinledi. Mogens ona bin dokuz yüz beşte Đngiltere'ye ilk geldiğimiz sırada Hackney'de oturduğumuzu anlatıp. . böyle erkeklere alışık değilim. bilmek isterdim. Mogens'in hemen. konuya geri döndüm. bakışlarını kaçırdı. onları karşında görmeyi tercih ederim. çoğu kadınların söylediklerine kulak bile vermez. bir av partisinden sonra ölü kuşları toplayan birinin rahatlığıyla anlattı. "Annesinden başka herkes ona Jack derdi. .Ne yaptınız? dedim. Quigley'yi ararken. aynı dönemlerde hemen yanımızda da arkadaşlarının da oturduğunu anlatmış. mayına basıp ölmüş. Yüzbaşı Perry'nin mektup yazdığını. politikacıların işine gelmez. Aralarındaki bağı oluşturan.

onunla konuşmak istiyordum. Elimi tutup dudaklarına götürdü. Deli miyim? Giderken. Ağlamam. Yazamam. Daha önce hiçbir erkek elimi öpmemişti. bu adam oğlumun hayatını kurtarmaya çalıştı. . elimi uzattım. ama burada işe yaradı. Burayı çabuk geçmek ve yazmamak daha iyi olacak. Söyledi. Rutubet içinde kalmış eski defterlere uygulanacak en doğru yöntem bu mudur bilmiyorum. Elime tutuşturduklarına defter değil de eşya olarak baktığımı hatırlıyorum. buna rağmen sordum: .Size Yüzbaşı Perry"nin söylediklerini söyleyebilirim. Swanny bütün günlükleri okumuş. istediğimi sandığımı da duydum. tatlı bir pembe gri mermer rengi almıştı.işi. "Mogens iki gün sonra Le Havre'da Quai d'Escale Hastanesi'nde öldü. Onunla yeniden Mogens'i konuşmak istemiyordum. dedi . On sekizinci bölüm Swanny ıslak bir bezle kapaklarını sildi. Kapakları çıkmayan lekelerden dolayı mozaik gibiydi. hâlâ yaşıyordu. Bilmek istiyordum. onluk diziler halinde üst üste koydu. ilk ciltleri çevirme denemelerine başlamış. Amerika'dan dönüp doğruca Swanny'ye gidip defterleri gördüğümde. Đnsanları hiç anlayamayacağım." Çavuş ağlamamı bekledi. yine de Mogens'i kurtarmak için kendi hayatım tehlikeye attı. o zaman yine konuşuruz. Kurutulmuş olmalarına rağmen. Yuttuğum çay tekrar boğazıma gelip safrayla karışacak kadar midem bulanıyordu.Mogens o sırada hayattaydı. hâlâ küf kokuyorlardı.Bana doğruyu söyleyin. Geleceğini söyledi. bunun hakkında konuşmam bile ama ne olduğumdan ve ne yaptığımdan ben sorumluyum.Yine gelir misiniz? diye sordum. hepsinin tepesine telefon rehberleri yerleştirdi ve sıcak bir yerde korudu. Ağlamadım. dedim. Düşündüm. Danca bilenler için Asta'nın yazısı . iste kendini batırabilir. onu uzun zamandan beri de tanımıyordu. Neden? Akrabası değildi. değil mi? . değerleri hakkında da fikir sahibi olmuştu.

Elimdeki defter çekicilikten o kadar uzaktı ki. . Swanny'ye defterleri okuyup okumadığını gerçekten merak edip sordum.Sanırım haklısın.Bunlar araba sundurmasındaydı dedi Swanny. bütün yaşamı boyunca kendinden başka kimseye önem vermeyen Mor'a pek benzemiyordu. sadece Danca'nın bir çeşit şifre gibi olduğundan bahsediyor. Orada burada bir iki kelimeden fazlasını anlamadım. Belki de ona çok derin bakıyordum. Ann. Defleri bütün o basamaklardan yukarı taşımayı göze alamamış. kapalı birer defter gibi kalmışlardı. Hangi yılların defterlerine baktığımı şimdi hatırlamıyorum. Belki de öldükten sonra başkalarının –sen veya ben.Okumaya başladım. . Doğal bir yazar olduğu için günlük tuttu. dedi Swanny. Yalnız Mor yazdıklarını insanların okumasını istemediği konusunda çok az şey söylüyor. Daha ilk sayfalarda Far'ın. Yüzü biraz kızardı. Aynı bir roman okumak gibi. . günlükler artık işine yaramayacaklardı. "Belki insanların kendisiyle alay etmelerini istemediği için günlükleri yakmak istemiştir" diye düşündüm. Hani bahçıvanın bana Mor'un bazı kâğıtlar yakmak istediğini. Onları yakmak istemesinin çok daha sade ve anlaşılır bir nedeni olabilirdi. "Eğer Mor bunları yakmak istediyse. Torben'in National Geographic'leriyle birlikte raflarda. Eski elbiselerinden nasıl kurtulduğunu hatırlar mısın? Buraya . annesinin özel hayatına dalmanın hiçbir açıklanabilir yanı olamazdı. Kendi kendime. işlerini tamamlamış. O kadar da değil. Böyleleri geleceğin yargısıyla ilgilenmez. oysa ateşin söndüğünü söylediği gün.Ve senin hakkında neler dediğine baktın? . Kendisini haklı çıkarmak zorundaydı. bitmişlerdi.okunaklıydı. Kendi kendime. Her gün böyle yazarlardan yüzlercesini psikiyatr kanepelerinde görüyoruz. Swanny'nin anlattığı. . Ne olursa olsun. günlükte doğumuyla ilgili bir şeyler olup olmadığını merak etmiş olmalıydı. Ken ve ben bu konuda son derecede dikkatliydik. aralarında birinci defteri görmedim. . Ama bu kesin değil. Yüzü kızardı. temmuz 1905'teki o tarihi gördüğünde. ama gördüğüm defterde eksik ya da yırtık sayfa yoktu. .Tam ona göre şey. Başka nedenler olduğundan eminim. sundurmadaki raflara yerleştirip unutmuş.bu günlükleri bulup gülünç olduklarını düşüneceğinden korktu. yeni paragraf fikrinden nefret etmiş olması da özel bir güçlük oluşturmuyordu. içini hastalıklı bir heyecanın sardığını düşünüyorum. içlerinde başkalarının okumasını istemediği şeyler olmalı" diye düşündüm.Kendi adıma rastladım. daha sonra da okumakta kendimi alamadım. Ne olduğunu tahmin edebiliyorum. biraz rahatlamış bir sesle. günün olaylarını. O tarihi. Mor ömrü boyunca pasaktan nefret etti. Saçmalıyor muyum? Ona söylemedim ama.Bunları okumamın doğru olup olmayacağını bilemedim. Hansine okuma bilmiyordu. hani hep okumak isteyip de bir türlü bulamadığın bir romanı okumak gibi. ruhunun sıkıntılarını hafifletmek için bir kenara yazdı. Swanny kendi ismini görünce. öyle değil mi? Başka nedenler de olabilir. yazdıklarını okumasını istemediğini anlatıyor. Jack. sanırım çoğu günlükçü gibi.

Bazı şeylerin basılması pek kolay olmuyor. annesinin günlüklerini yayımlama hakkı konusunda kimsenin bir şüphesi kalmadığına inanmış gibi gülümsedi.Bir sürü nedenden. Ann. Yüzüme hevesle baktı. o zaman evi satma fikrinin aklından sadece bir an geçip kaybolduğunu anladım. Yüzünde endişe ya da gerginlik yoktu. Büyük bir hakarete uğramış gibiydi. o nedenle buraya alışmak zorunda olmadığımı düşünüyordum. burada değil. tanıtım. Ben Amerika'ya gitmeden öncekine oranla çok daha mutlu görünüyordu. dedi bugün. . Đşte o zaman. yüzüme inanamıyormuş gibi baktı. hayatla yeniden ilgilenmeye başlamasını sağlamıştı. Biliyorsun. Gençleşmişti. Belki de aradığı cevabı bulacağını da düşünüyordu. neden olmasın? . Sadece bir tane Danca'dan çevirisi vardı. ben şahsen demek.Evet tabiî. Sözümü kesti. Hangi eşyalardan kurtulmuştu bilemiyorum. Çevirmen Margrethe Cooper adlı bir kadındı. kitap yayımlamanın sadece kitabı basıp bir şömiz içine koymak olmadığını. Bunu karşılayabilirim. . . Günlükleri de odayı doldurdukları için yakmaya kalktı. düşündüğüm de çıktı. Bu macera ona iyi geliyordu. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olduğunu düşündüm. Eve.Oh. reklam demek olduğunu anlatmaya başladım. promosyon. Doğruca gözlerimin içine bakıyordu. tüm Westerby kadınlarının saklayacak bir şeyleri olduğunda baktıkları gibi. söylediklerimi hiç dinlememişti. bakışları açık ve dürüsttü. neredeyse bütün eşyasını sattı. o eşyalar için istediği kadar yerimiz vardı. Basılmak mı? diye sordum. onu görünürde çok pahalı macerasından vazgeçirmeye çalışmamak gerektiğini anladım. birkaç yüz kopya? Bunun ne kadar pahalı olacağını. daireyi satıp başka yere taşınmaya karar vermem hayaletleri kovmama yardımcı oldu. oysa Tanrı şahittir. Belki de çok zekice davrandım. iyi kahvenin kokusu mu? " sözlerini duyduğunu söyledi. daha çok satış. Batı Hampstead'de o zamanlar bana ait olan daireye dönüp Daniel'in hayaletlerini karşılamaya hazırlandım. istedim. şimdi onunla meşgul. Eğer günlükleri basmak çok pahalıya mal olursa. Yine de kökleri ve bir zamanlar onun için bir tutku haline dönüşen araştırma konusunda tek bir söz etmedi. harcayacağı para Asta'nın bıraktığı para olacaktı. zaman zaman merdivenlerde ayak seslerini ya da "Bu duyduğum. Bir keresinde yüzümü odadaki bir çekmeceye daldırıp Asta kokusunu duymamı istedi. ama her şey eskisi gibi görünüyordu. Sürekli olarak Asta'dan bahsetti. Açıklamalar konusunda tek bir söz bile etmedi. Kendi kendime burada uzun süre kalmayacağımı. yeterince param var. Ona hâlâ evi satıp taşınmayı düşünüp düşünmediğini sorduğumda. . O nedenle ilk günlük. Sanki tamamıyla ikna olmuş. benim doğumumdan önce başlayanı. dağıtım. Đki hafta boyunca onun yanında kaldım. Swanny'nin yapmaktan vazgeçtiğini yapmaya.Gerçek bir çevirmen buldum. Yayınevi aracılığıyla bir mektup yazıp ilk günlüğü çevirip çeviremeyeceğini sordum. High Hill Kitabevi'ne gidip Danca'dan çevrilmiş birine rastlayana kadar bütün kitaplarını taradım.taşınırken. Günlüklerin ileride basılabileceklerini aklından bile geçirmemiştir.

onlardan nasıl yararlanırdı? Swanny çalışma odasını Torben öldüğünde değil -o zaman çalışma odasında yapabileceği fazla bir şey yoktu. başka bir kadının yüzüydü. Ancak daha adımımı hole atıp ışıkları yakmaya başladığımda. Zamanı geldiğinde. Holdeki masanın üzerinde duran Chelsea saati durmuştu. Sellway gelmeden önce defterleri aşağıya indirmeye karar verdim. bir banka kasasında daha güvencede olacakları kesindi. Elkins'in evi temizlemeye vakit bulamamış olabileceğinden endişe ederek erken gittim.Camden Town'daki daireyi almamın tek nedeni bebek evini koyabileceğim fazladan bir odası olması değildi. tozdan ırak bir yere konulması gerektiğini de düşünüyordum. olmaktan çıkarmış. Üstelik defterlerin başka bir yere. Duvardaki son Bing ve Grfndahl Noel tabağı 1987 tarihini taşıyordu. evin sükûnetini ve sevimliliğini gördüm. kimin yüzü olabileceğini çok düşündüm. Willow Caddesi'ne altı buçukta gelecekti. daha doğrusu günlüklerinin çokluğunun ona ayrı bir boyut kazandırmış ve gizli bir hayatı olan bir kadın haline getirmiş olması. uzaktaki kentin gölgesine bakan iki karganın bulunduğu ilk tabağın kenarında juleaften (Noel Akşamı) 1899 yazılıydı. Paul Sellway. belki de Dickens okuyordu. Hepsini aşağıya taşımak için. gündelik hayatını sayısız sayfaya dökmeye alışmış bir kadının elinden çıkmıştı. evin ısınmamış olabileceğinden ya da Mrs. Altmış üçü de aşağıya gelince. ama bulamadım. Asta'nın ölmüş olması. Sanki Swanny'nin evinde bir odaya girmiştim. Masada boş çekmece. Bütün bunlar onu artık bebek evi yapıcısının karısı Asta. porselen çiçeklerden yapılmış bir sehpa üzerinde oturan. ama yine de bu fazla oda. o merdivenleri dörder kere çıkıp inmem gerekti. apayrı biri olmuştu. Önümüzdeki Noel'de de yeni bir tabak gelecekti. küçük minder ve masa örtüleri olarak görünen şeyler birdenbire onun hayatıyla dolu eşyalar olmuştu. bebek evi için bütün yaptıklarını da daha ilginç hale soktu. tamamen değişik. yüzeyler pırıl pırıl parlıyordu. Beklediğimden ağır. Torben'in . Küçükken bu saati üzerindeki iki heykelcik. Çalışma odasına girdiğimde.günlükleri çevirmeye başlar başlamaz kullanmaya başladı. benim için emlakçının hiçbir zaman tahmin edemeyeceği kadar önemliydi. o da sırtını bana dönmüş oturuyordu. her şeyin eskiden de olduğu gibi kusursuzluğunu. ısının güzel bir yaz günü ayarında olduğunu hissettim. bebek evi bütün odayı doldurdu. duvarda boş bir raf yoktu. O zaman günlüklerin yukarıda değil. Onlar dikişten bulabildiği boş anlarda tamamen değişik bir iş yapan. Işığın yansıdığı her yer. Odalardaki eşyayı çıkarıp taşınmak için kutulara ve torbalara yerleştirirken. günlükleri. Şimdi küçük yuvarlak kadran üzerindeki yaldızlı kollar (pırıl pırıl parlayan şeylerden ikisi) saat tam on ikiyi on geçe durmuştu. günlükleri kim çalardı ki? Bu günlükleri çalan her kimse. odadaki hava holdeki gibi sıcak olmasına karşın radyatörü açtım. Gördüğüm o yüzün kime ait olduğunu. burada olmaları gerektiğini düşündüm. yeşil kaftanlı ve türbanlı sultanla. gözden uzak. Günlüklerin geçmiş ve gelecek değerleri düşünüldüğünde. O ana kadar zevkli bir dikişle hazırlanmış minyatür perdeler. Bir ağaç dalına oturmuş. onları nereye koymam gerektiğini düşündüm. Paul Sellway'i buraya almaya karar verdim. ama her düzgün ev gibi burada da belirgin bir koku yoktu. Etraf tertemizdi. Đyi ama. gözüme daha değişik gönündüler. bana döndüğünde gördüğüm. kenarlar. hatırladığımdan da çoktular ya da ben altmış üç defterden her birinin ne kadar ağır olduğunu unutmuştum. yalnız onun için peçesini kaldıran odalık nedeniyle çok severdim. Anlaşılan Swanny her akşam saati kuruyordu.

Rasmus'tan olup 28 temmuzda Lavender Grove'da Asta'nın vücudundan doğduğunu okumuştu. bir not hatta altı çizilmiş bir satır arıyordum ki. Hansine'yi hiç tanımamakla birlikte fotoğraflarını görmüştüm. Torben'in kitapları demek gerekir. temmuz 1966. orada bulunan kitapları bir yere kaldırmayı. Alfred Eighteen Roper. defterdekileri Olivetti'de Đngilizce'ye çevirdi. Yine de Roper adının günlükte sadece bir kez geçtiğinden emindim. Sayfa köşeleri kıvrılmamıştı. Elimdeki kopya. Swanny'yi uyaran bölümler. Swanny ve Torben aldıkları her kitabın ikinci sayfasına adlarını ve günün tarihini yazarlardı. açık mavi gözleri ve uzun üst dudaklarıyla o yumuşak Danimarkalı yüzlerinden birini. O bölümlerde Swanny. raftaki kitaplar arasında Penguin cinayet serisini gösteren yeşil sırtı gördüm. Her sabah saat tam onda çalışma masasına oturup Asta'nın günlüğünü yanına koydu. Bir tek kitap. Okuduğu notlar doğrudan kendisiyle ilgiliydi. ben Amerika'dan dönmeden de önce. Mason'un The House of the Arrow'uydu. çünkü içlerinde onun adı vardı. Asta bunamıştı. kendimi Swanny'nin yerine koymaya çalışarak ilk günlüğün sayfalarını çevirmeye. uzun boylu bir adam bekliyordum. kenarı kıvrılmış bir sayfa. Sorusunun cevabını yoksa daktiloyu almadan önce. Dr. Alfred ve Lizzie Roper hakkında çok daha ayrıntılı şeyler. W. hiçbir bağlantı kuramamıştım. Kendini iddialı hissettiğini söylemişti. Burada oturup on yıldan beri sorduğu sorunun cevabım birdenbire bulmuştu. Peki öyleyse. Günlüklerin bu ilk cildini üç kez. Roper adı. sayfaları karıştırırken Navarino Caddesi'nden ve Roper adından söz edildiğini görmüş. annesinin 1905'te yazdığı ve o dönemde yaşadıklarıyla ilgili notlar okumuştu. önce el yazısı çeviriyi. sonunda da bunun en kolay ve en hızlı yol olduğuna karar verdi. Lamson. Asta'nın günlüklerinde de gördüğü bir addı.çalışma masası onun çalışma masası oldu. Cary haklıydı. Artık kimse bu eski usul alışkanlığı sürdürmüyor. rahatlamadan gelen bir amaçsızlık mıydı? Birden Torben'in başından beri haklı olduğunu anlamış olabileceğini düşündüm. Sonra anladım. Daha doğrusu. Swanny'nin evindeki cinayet kitapları karton kapaklı iki Agatha Christie ile A. . Daha kitabı raftan indirmeden adını tahmin edebiliyordum. o beş sayfa neden yırtılmıştı? Karşımdaki raflara bakarak. boşalacak yerlere de günlükleri yerleştirmeyi düşünürken. Westerby. kitabı okumaya girişmişti. sonra düzeltilmiş çeviriyi. her şeyi el yazısıyla kaydettiği sırada mı bulmuştu? Daha önce olmalıydı. en sonunda da baskıyı okumuş. kapaktaki kolajın izi belli belirsiz görülüyordu: Madeleine Smith. kapı çalındı. B. Daktiloyu kullanmayı öğrendiğinde. Anlaşılan Swanny bu kitabı Asta'nın eşyaları arasında bulmuştu. 28 temmuzu gösteren sayfada (ya da belki 29 ya da 30'unda) gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu. Paul Sellway. bir daktilo alıp kendi kendine üç parmakla yazmayı öğrenmeye başladı. kaçınılmaz bir biçimde açıklamaların bulunduğu sayfaya yaklaşmaya başladım. buna karşın Cary bana Roper adından söz ettiğinde. çeviri işinden keyif aldı. Yeşil sırtlı Penguin'in içine baktım ve başlığın hemen üzerinde Asta'nın el yazısını gördüm: A. E. Oscar Slater. Açık renk saçlı. Asta düş görüyor ya da hikâye uyduruyordu. o yırtık sayfalardaydı. Buck Ruxton. Yeşil sırtlı kitabı karıştırarak Roper hakkında bir şeyler. Masaya oturdum. Bir süre sonra kayıp Edith'e gelmiş olmalıydı. Hawarvey Crippen. Yoksa yaşadığı tam bir düşkırıklığı. Cary'nin bana verdiğinden çok daha iyi durumdaydı.

Ona hep takıldı. Anneannem eski üniformalarından birini giyeceğini. günlükleri görebileceğim düşüncesi beni heyecanlandırdı.Annem bundan nefret ederdi. Larsson'a baktığını. özellikle de Tjânstekvinnan's Son adlı otobiyografisi üzerine verdim.Biraz erken geldim. Bu nedenle Paul Sellway'in hayalindeki Hansine'ye ve kızına benzeyeceğine inanmıştım. vahşi bakışlarına. "Anneannenizin bir sürü resmi var. bir şeyler içelim" dedim. şimdi de aynı fikirdeyim. sarışın bir kadın olduğunu anlatmıştı. Üstelik onun da komik bir kılık olduğunu sanıyorum. dedi. Đrlandalı derdim. Hayatımda ilk kez kendi evimden gurur duymanın keyfini yaşıyordum. "Gelin. Swanny de bana Joan Sellway'in uzun boylu. kahkahalar arasında gülünç bir soru sordum: .Neden gülüyorsunuz? . Ona bir içki verdim ve "Düşündüm de. çok bulaşıcı bir gülüştü. Swanny'nin evinde renkler sadece süslerde ve tablolardadır. Swanny'nin duvarındaki resmin Stockholm'dekinin eşi olamayacağını. O zamanlar küçüktüm. keskin çenesine ve dalgalı sık siyah saçlarına sahipti. hazır buradayken fotoğraflara da bakmak istersiniz" dedim. . kapıyı öyle açacağını falan söylerdi. . Gerçekten de öyleydi. aşağı yukarı yirmi yıl. ama bunları hatırlayabiliyorum.. Ötekinde köpek yok. Nedenini sordum. O zamanlar Torben'in söylediklerini biraz züppe bulmuştum. Cary'yi buraya getirdiğimde bunun pek bilincine varmamıştım. inceleyebilmek için bir adım yaklaştığını gördüm. Bir Đrlandalının ağzına. sanıyorum anneannem de bunu kullandı. Annem seçtiğim konuyu öğrendiğinde hiç mutlu olmamıştı. seçimimi hiç unutmadı. Çok içten. Torben'in duvarlarına röprodüksiyon asmayacağını söylediği bilinirdi. Yoksa altın ve gümüşün parlaması dışında her yer soluk ya da karanlıktır. Ne de olsa gençliği. yerine ikinci bir kayın ağacı var. Eğer benden milliyetini tahmin etmemi isteselerdi.Stockholm Sanat Müzesi'nde buna çok benzeyen bir tablo var.Doktora tezimi Strindberg. belki de onu görmekten kaynaklanan heyecan gururumu bastırmıştı.. burası benim evimdi.Bir tanesi öyle. dedi.özellikle de önlük ve keple göründüğü fotoğrafları. Hizmetçi üniformasıyla mı? Biraz şaşırdım. O bundan bahsetmekten de hoşlanırdı. Yine de onu doğrudan çalışma odasına almak bana biraz kaba geldi. . . Evet. bir hizmetçinin kızı olmaktan utanırdı. Ona katılmaktan kendimi alamadım. Kahkahalarla güldü. orijinal olduğunu söylemedim. Demek istiyorum ki iyi bir fotoğraf çıkması için o kıyafeti benim anneannem sizin anneannenize giydirmiş. Anneannem uzun süre hizmetçilik yapmıştı. Đlk bakışta bunun eşi sandım ama değil. Esmer ve inceydi. kepini kolalayacağını. Paul Sellway peşimden oturma odasına girdiğinde beklenmedik ve çocukça bir gurur duydum. demek istiyorum.

. Hayır. . eğer gerçekten almak zorundaysa.Özellikle sıcak ve sevgi dolu olduğunu sanmıyorum. bunun yapacağım en son şey olacağını söylerdim. Sanki bana daha çok insan muamelesi yaptığını.. Lekeler. Sanki uzun süredir beklediği Noel hediyesine sonunda kavuşmuş bir çocuk gibiydi. yapacak başka şey olmadığını söylerken duyuyordum. Paul Sellway'e Hansine'yi nasıl hatırladığını sordum. her neyse. bunu size söylemiştim. öyle değil mi? Sadece 1905 yılıyla ilgili olanı bile mi? Bir saat önce olsa. Crippen gibi. Anladığım kadarıyla sıcak ve sevgi dolu olup olmadığını sorarken. O sırada ne isteyip ne istemediğimden de kesinlikle emin değildim. Ona Asta'nın ilk baskısından açılmamış bir kopya gösterdim. Oysa şimdi kendimi. Günlüğün onun yanında güvende olacağından emindim. ama Asta'nın günlüklerinin ilk cildi yayımlandığından bu yana yok. benim tam olarak istemediğimi anlattım. bunun tersini söylemek de mümkün. Swanny'nin mezarında dönmeye başladığı hissimi bastırmaya çalıştım. Ne de olsa elimde artık iki kopya vardı. dedi beklemeden. Asta'nın defterleri nasıl sakladığını. günlüklerin de doğruladığı sıcak anaç insan mıydı? . babamın annesini çok daha fazla severdim. annemle sürekli olarak çekişirlerdi. ters tepkileri hatırlattı. defterde eksik olan sayfanın kitapta ve el yazısı çeviride de bulunmadığını doğruladı. Mogens ve Knud'la oyun oynayışını hayal ediyorsunuz. Ona Asta'nın Ünlü Duruşmalar kitabını da verdim. O kadar şaşırdım ki. kendimi tutamadım.Banyodaki Gelinler. nasıl bulunduklarını anlatınca kafasını inanmıyormuş gibi salladı. Sonra söylediklerinden kuşkulandı. Ondan hoşlanır mıydı? Gözümde canlandırdığım. Günlüğü alıp gitmesine izin vereceğimi sanmıyordu. . Bizimle birlikte otururdu.Demek ki günlükleri okudunuz? .Roper adı size herhangi bir şey ifade ediyor mu? . Daha doğrusu Carry'nin ne istediğini. Daha ayrıntılı ve kesin bir karşılaştırma istersem bunun biraz daha uzun sürebileceğini söyledi. zehirleyen biri. beni yetişkinlerin arasındaki oyunda bir piyon gibi görmediğini hissediyordum. "Hayır ama karım okudu" diyor. Ben büyükannemi. .Anlattıkları bana Swanny'nin Joan Sellway'i ziyaretini. Şimdi bir sakıncası yoksa.Çoğu insan sorduğumda. Kitabı orijinalle karşılaştırdı.Tabiî. arsenik. Anneannem annemi kızdırmaktan hoşlanırdı. yalanlamasını. çocuklardan hoşlanmadığını anlıyorum. Bir zamanlar vardı. Anlattım. sayfalardaki kahverengilikler dikkatini çekti. Şimdi düşündükçe. dedi. -Benim karım yok. dedi. günlüklere bir göz atabilir miyim? Paul günlüğü iki eliyle. hem saygı hem de keyif belirtir bir biçimde tuttu.

anlattıklarının neredeyse mütevazi gibi görünen kötü niyetli yorumları sayfalardan geçip canımı acıtıncaya dek etimi çimdikledi. beni o akşam yemeğe çıkardığıydı. kim bilir neler hissetmiştir? Paul bana kitabı okuduğunu söylememiş olsaydı. kitabın beni ne denli endişelendirdiğini görüp şaşırdım. Suratındaki gülümsemenin kaderine razı olmuş birinin tebessümü olmadığını görünce.. paragöz.bir kez daha gözden geçirecek fırsatı bulmuştu. Öyle özel bir davet falan değildi. gelip diğerlerini almaya zorladığımı biliyordum. yine de bütün belgeleri kısa bir notla bana gönderse. kendimi daha da kötü hissedeceğimi düşündüm ve yukarıda her kim varsa ona sessiz bir dua göndererek Paul'e günlükleri okuyan karılar konusundaki o salakça soruyu sorduğum için şükrettim. günlükleri karıştırıp Roper adını. -itiraf ya da ret. Görevini bilen biri olduğundan yakında görüşeceğimizden emindim. Söylemem gereken şey. bir dizi çocuğun doğmasına neden olmuşlardı.Daha sonraki iki yılı kapsayan günlükleri de alabilir miyim? Đsteğini reddederek birinci cildi bitirdiğinde. Daha önce hiç evlenmedim. Joan Sellway annesinin "bir çiftlik hayvanı gibi". Asta belki de ölmeden önce Swanny'nin gerçeği öğrenmesini istediğinden mektup yollayarak da ilk kez söylemenin dayanılmaz yükünden kurtulmuştu. dedim. Kimsenin harfleri tanıyamaması için mi? Böyle bir mektup yazmak.Çıkıp bir şeyler yiyelim mi? Mantomu alayım. böylelikle de Asta seçeneklerini. Swanny'nin kimliği hakkında ipuçları aradım. belki de gerçeği anlatıyordu. Swanny'ye gerçekleri anlatmanın çok dolambaçlı da olsa bir yoludur. bütün bu süre boyunca aynı yatağı paylaşmışlar. . Bunları düşünmek beni Swanny'nin belki de hayatının sonuna doğru vardığı sonuca yaklaştırdı. onun da anladığını anladım. tek bulduğum Asta'nın. Yemeğe gitmeyi onun önerdiğini. Asta geri adım atıp evlat edinme hikâyesini uydurduğunu söylerken. çok fazla şaşmazdım. Ya imzasız mektup? Tabiî Torben bu mektubu Asta'nın gönderdiğine inanıyordu. ama bunu daha çok eski dostların birlikte yemeğe gitmeyi önerdikleri gibi yaptığını söylemem gerekir. Asta. . haberi kendi vermeyeceğinden ikisi arasında çıkması kesin tartışma ertelenmiş. Asta'nın Hansine'yi azarlamaları. saklayacak bir şeyi olmayan birine oranla çok daha fazla yer ayırdığıydı. üstelik South End Green'de öyle fazla restoran da yoktu. Swanny'nin elinden mektubu kapmış. Bunlar benim büyükannem ve büyükbabamdı. yine de bir tarafın diğerinden böylesine önemli bir gerçeği sakladığı bir ilişki bana çok itici geldi. genellikle yediğimiz saat geçmişti. birbirleriyle elli yılı aşkın bir süre evli kalmışlar. evlilik hakkında pek bir şey bilmiyorum. Hayatımda Hansine'nin torunlarının Asta'nın kötülük dolu cümlelerini nasıl karşıladıklarını düşündüm. Yine de kısa zamanda Asta'nın zehir dolu yargılarını hem orijinal metinde hem de Margrethe Cooper'ın çevirisinde okuyacaktı. tembel ve patronunun yanında bunayacak derecede aşağılık olarak tanımlandığını okuduğunda. "şişman ve kırmızı suratlı" bir kadın. ikimiz de aç olduğumuzun farkındaydık. Rasmus'un yeni bebek konusundaki soruları ve bebeğin görünüşü hakkında söylediklerine. Rahatsız oldum. hızla küçük küçük yırtarak yakmıştı. O gece geç saatlere kadar uyumadım. Daha da ötesi. O gece çok sonra oturup Asta'nın ilk bölümünü okuduğumda.

örneğin üslup ve içerik açısından Torben'in kuzininin Sen-Petersburg günlüklerinden oldukça farklı olduğunu görmekte gecikmedi. Margrethe Copper'ın ilk taslaklarını görünce de çok heyecanlandı. Bir biçimde Swanny'nin kendi çocuğu olmadığını hissetmiş. Swanny'nin güzelliği. ama Asta'nın ona ihanet etmesi düşünemeyeceği bir ihtimaldir. Đşe başladığında. üç değişik Đskandinav dilinde çeviriler yapıyordu. yapacağı çevirinin basılacağını ya da basılmasının düşünüleceğini bile aklından geçirmediğini sanıyorum. diğer taraftandan da çevirdiklerinin bir gün basılabileceğine gerçekten inanmasıydı. onların hiçbiri yüz yetmiş santime bile erişememişti. açık renk saçları ve teni. Ancak çok geçmeden önündekilerin sırada günlükler olmadığını. Swanny'ye anlattığına göre günlükler üzerinde çalışmasının nedeni bir taraftan Asta'nın söyledikleri karşısında hayranlığa düşmesi. kahverengi saçlı geniş ve kısa köylü ailesinden değil. Asta'nın annemin doğumu ve Morfar'ın ilk kız çocuğunu reddetmesiyle ilgili sözlerini okuduğunda neler hissettiğini hiç anlatmadı. Swanny'nin aksine -Swanny de bunu ilk itiraf eden olurdu. sadece Danca değil. hatta kuvvetle şüphelenmiş olması muhtemeldir. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olarak. Yine de hayatının birkaç ayını. hatta belki de birkaç yılını zengin bir kadının kaprisi olarak adlandırdığına inandığım günlüklerle geçirmesi düşünülemezdi. Cooper çok meşgul bir kadındı. Danca yazılmış kitapları da Đngiliz kitabevleri için Đngilizce'ye çevirdiğiydi. tıpkı Swanny gibi iki ana dil öğrenerek büyümüş. Tabiî o zamana kadar ona doğumuyla ilgili fikir veren beş sayfayı çoktan yırtınıştı. Kendi kendine Morfar'ın ne bildiğini sormuş mudur? Günlüklerde Morfar'ın bir şeyler bildiğini gösteren hiçbir şey yok o kadar ki Asta'nın kendisi bile Morfar'ın Swanny'den nefret etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Bütün bunlar Swanny'ye cesaret verdi. Swanny bunları kimden almıştı? Herhalde kendi kahverengi tenli. kalın kemikli atalarından da değil.Oysa sonunda. bütün bunlar aleyhine kanıtlardı.edebiyat konusunda gerçekten duyarlıydı. devam etmesi gerektiğini düşünmüş ve Margrethe Cooper'dan 1905 ve 1914 arasındaki on günlüğü çevirmesini istemişti. bu hisse katlanmayı öğrenmişti. Bunun anlamı. Swanny'ye oldukça pahalıya patlamıştı. her ikisinde de uzmanlaşmıştı. Asta'nın kır saçlı. uzun boyu. Bir kez başladıktan sonra. O çeviriyi sadece para için yapıyordu. aynı zamanda da her iki yönde çeviri yapabilecek kadar yetkin bir dilciydi. oysa . Mrs. Đngilizce kitapları Danimarkalı yayıncılar için Danca'ya. çeviri yaptığı dillerdeki ritmi yakından bilirdi. iki seçeneği de kullandı. çilli. On dokuzuncu bölüm Günlükleri çevirmek. Belki de bunca zamandan sonra.

Benimle bile konuşmadığı bir konudan başkalarına bahsetmiş olması mümkün değildi. O aralar Swanny Kopenhag'daydı. yani yetmişli yaşlarda kendisi için dokunulmaz olması gereken bir rol.Swanny daha on yedisinde bir yetmişi aşmıştı bile. Kitap ekimde yeniler için en uygun günlerde piyasaya çıkacaktı. saçı kıvırcık bir perçem dışında ensesinde toplanmıştır. 1905 yılıyla ilgili olan. Kitabı okumayanlar bile en azından görmüşlerdir. daha sonra Asta olarak tanınacak bölümü iki Đngiliz yayınevine gönderdi. Kitabı görmeyenlerse reklamlarını dergilerde. Gelecekteki tüm başarısı. daha on dört yaşındayken çektirmiştir. Kapakta Asta'nın çok gençken. bir yer hazırlıyordu. Asta onu kandırmış olamazdı. Daha sonraki davranışlarında doğumuyla ilgili spekülasyonun hâlâ hayatında önemli bir yer tuttuğunu gösterir belirtiler olsa da bu konudan bir daha hiç söz etmedi. bir rastlantıdan başka şey değildi. Gerisi aile fotoğraflarıydı. çay peçetelerinde. Asta her ne kadar yaşından büyük gösteriyor olsa da bu resmi. Stockholm'de. Swanny'nin bütün bu soruları kendi kendine sorup sormadığını bilemem. kartlarda ve çanak çömlek üzerinde kullanmasına izin veren maddeleri yapılan mukaveleden çıkarmakta ısrar etmişti. Bodil ve Sigrid'i ziyaret ettiği sırada. Resimlerden yarısı karakalem ve suluboyaydı. Swanny aynı yıl Londralı bir yayıncı bulduğunda. biri yüzyılın hemen başlarında Hackney pazarını. Gyldendal'in konuğu olarak orada Astas Bog baskısını tanıtmaya çalışıyordu. Günlüklerin koruyucusu ve yayıncısı. Danimarkalı yayıncı Gyldendal'i orijinallere bir göz atmaya ikna eden de oydu. Swanny'nin elindeki elyazmasına Danimarkalı Bir Kadının Günlüğü adını vermesi. Asta'yı daha fazla anlatmam gereksiz sanırım. üstelik artık dostu olan Margrethe Cooper da onu destekliyordu. çünkü doğumu ve evlat edinilmesiyle ilgili konuları benimle bir daha hiç konuşmadı. ikinci yayıncı elindeki kopyayı ötekinden de daha uzun süre tutmuştu. Yıl 1976'ydı. Glydendal. cesaretini kırmadı. mabedin bekçisi olacaktı. büyük çaba harcayarak eski bir Roneo makinesinde fotokopiler çekti. aynı zamanda da yaşayanların sırdaşı. Astas Bog adıyla kitabı geniş format ve kusursuz resimlerle birlikte 1978 yılında yayımladı. bir diğeri de motorlu araba kıyafeti giymiş bir kadını gösteriyordu. ama bu resim birinci günlüğe uygun bir resim değildir. burası Asta'nın . fırın eldivenlerinde. yatak çarşaflarda. Ama Asta ona ihanet edemezdi. daha bir yıl yayımlanmayacaktı. Asta Westerby'nin kızı olmasına bağlıydı. Asta Westerby'nin kızı rolü. The Country Diary Edwardian Lady henüz yayımlanmamıştı. Nackströmsgatan'da Berzelius adlı bir fotoğrafçının çektiği resminin yer aldığı bir madalyon vardı. resimler Đngiliz baskısında da yer aldı. reçel kavanozlarında. gazetelerde ya da büyük mağazaların vitrinlerinde seyretmiştir. iki binden fazla satamayacağını düşünerek Swanny'nin isteklerini kabul etmekte pek sakınca görmemişlerdi. Yayıncılar kitabın bir kült oluşturması bir yana. annesinin kuzeni ve onun çocuğunu. Daha başlangıçtan beri günlüklere güveniyordu. Swanny özellikle kurnaz olmamakla birlikte. ölülerin de sözcüsü. Geceyi o sıralar yeniden saygınlaşmaya başlayan depodan otele dönüştürülen bir binada geçirdi. Reddedilmek. bunun sonucunda da Asta'nın Danca tuttuğu günlükler ilk okuyucularıyla anavatanında tanıştı. her ikisinden de bir ret cevabı aldı. Resimde V yakalı ipek elbisesini giymiş. yayıncının kitaptaki resimleri takvimlerde. Kaldı ki o dönemde.

ben daha ilk günden günlüklerin büyük bir başarıya ulaşacağından eminken. Eğer karar ona bırakılsaydı. her yere gidip her şeyi yapmaya hazırdı. Sunday Times'a daha keskin bir dil kullanıyordu: "En çok şaşırdığım. kendi kişisel hayatını onların eline bırakmıştı. Onlar Kopenhag dışına pek çıkmamışken şimdi Swanny bütün ülkeyi geziyor. Kuzenlerini. benim gibi. Aarhus'tan Odense'ye. oradan da Helsingfr'e gidiyordu. kendi için bir şeyler yapıyordu. Tiyatroya ve operaya gitti. eğlenen ve mutlu bir kadının mektuplarıdır. Kocası ise onu bir kaidenin üzerine yerleştirip tapmış. aranıyordu. Yayıncısının halkla ilişkiler bölümü Swanny'yi çok sevmiş olmalıydı. her istediğini verip karşılığında yanında olması dışında bir şey beklememiş. güzel bacakları. iyi eş olarak görülmüştü. Bana yazdığı iki ya da üç mektupta kendini eve dönmüş gibi hissettiğini söylüyordu. Ne düşündüğünü hiç sormadı. sonra Torben'in. kendi büyük teyzesi Frederikke'nin oğlu. Gerçekten de insanlara söylediği yaştan bile daha genç görünmektedir. Danimarkalıları tanıyordu. Burada küçük bir abartı var: memnun olmayı öğrenen. Böyle bir sonucu düşünde bile görmüş müydü? . şimdiye kadar başka birisinin gölgesinde yaşamış olduğunun farkına vardı. sonra yeniden Asta'nın gölgesinde. Đlginç olanı. elyazmalarını gönderdiğim yayıncılar . ama gerçekteyse burada bundan önce de uzun süre geçirmiş. Üstelik yaptıkları için onurlandırılıyor. Bana gönderdikleri. çocuğu olmadan ölmüştü. Swanny Danca konuşabilen bir yabancıydı. Torben de Asta da iyi niyetli despotlar olmalarına rağmen Swanny'yi bir çeşit boyunduruk altında tutmuşlardı.hikâyelerinden birinde. ince bilekleri. O da. dik ve ince vücudu. kendi iradesine uyuyordu. olmazsa olmaz çantası sol koluna asılıdır. Swanny'nin partileri bile kocasının arkadaşlarını eğlendirmek ve diplomatik ilişkilerini geliştirmek için verilirdi.Daha ilk sayfayı okurken. O günden sonra Torben'le birlikte sık sık Danimarka'ya gitseler de hiçbirinde iki haftadan fazla kalmamışlardı. Roskilde'de Torben'in yeğeni ve kocasıyla birlikte bir hafta geçirdi. o günden sonra günlüklerin her baskısının arka sayfasında bu fotoğraf yayımlandı. saygı görüyor. Kendini ona adamış. Torben'le evlendiğinden beri hiç yapmadığı bir şeyi yapıp para da kazanıyordu. elimdekinin özel bir şey olduğunu anladım. dedi Observer'a. Onu televizyona çıkarırken dublaj yapmak ya da bir çevirmen bulundurmak zorunda değillerdi. Swanny burada tüvit bir takım ve kraliçenin giydiğine benzer küçük keçe bir şapkayla görülür. yeni yeteneklerini keşfeden bir kadının mektupları. Önce Asta'nın.gazeteciler ona ısrarla günlüklerin başarısının onu şaşırtıp şaşırtmadığını sormuşlardı. Swanny hiç zamanını deniz tarihi profesörü Aase Jfrgensen'le geçirmek ister miydi? Oysa şimdi kendi başına. yüksek topuklu ayakkabılar içine hapsettiği biçimli ayakları nedeniyle yaşından daha genç görünür. daha doğrusu Torben'in akrabalarını ziyaret etti. itaatkâr hatta köle olmuş. Swanny Danimarka'da iyi vakit geçirmişti. Boyunun uzunluğu. Odense'de Andersen'in evini gezdi. Kopenhag'da. Annesi ona çocuk muamelesi yapıyordu. Frederiksborg ve Fredensborg şatolarını. en sevilen çocuk. ne var ki hiçbir konuda fikrini alma zahmetine katlanmamıştı. sarhoş bir akrabanın barda karşısındakine bira şişesi fırlattığı ve geceyi karakolda geçirmek zorunda kaldığı Nyhavn'dı. Asta'nın ilk basımından sonra -daha sonraki baskılarda da görüleceği gibi. bütün bunların başını döndürmemesiydi. Andersen'in Küçük Denizkızı heykelininin yanında resim çektirdi. Yapmak istediği için. özellikle de Torben'le tanıştığı sefer Danimarka'da üç ay kalmıştı. Swanny için hiçbir yerel gazete bir mülakat vermeye değmeyecek kadar önemsiz olamazdı.

o dönemde hiçbir daveti geri çevirmedi. . Ancak mülakat başladığında her şeyin yolunda gittiğini hissedip. bunda keyif bile almıştı. günlüklerin yazarının kızından. Bir ömür boyu kendinden çok az bahsettikten sonra. gayet iyi oldu. ne okuduğunu. Swanny ise tüm anı ve anekdot isteklerini yerine getirmeye çalışıyordu. Sonra mülakatı yapan ona kitabın kaça satıldığını sordu. artık gazetelerde ve televizyonda sadece "annem" sözü okunup duyuluyordu. ödül vermeye. Değişmiş bir kadındı. üzerinde fiyat etiketi yoktu. dedi Swan Onunla mülakat yapan genç kadın Swanny'nin hiç üniversiteye gitmediğine inanamadı. konuşma yapmaya. bir de Asta'dan bahsetti. gazete ve dergi eleştirileri ve program için ayrı ayrı bölümler. Uzunca bir süre Asta'dan adıyla ya da benimle olduğu zamanlardaki gibi "Mormor" ya da "anneannen" diye bahsederken. ne kadar değerli olduklarını nasıl tahmin ettiğini bütün dünyaya anlatırken. öğleden sonra. Evelyn ve The Journal of a Disappointed Man. Ama bütün bunlar daha sonrası içindi-1979'da Asta tüm kitabevi vitrinlerini süsler ve roman satış listesinde yukarıya tırmanıp nisanda bir numaraya çıkınca’ davetlerden çoğu mülakat isteyen gazete ve dergilerden geliyordu. yabancı yayıncılar için ayrı bir bölüm. içmekten. Fanny Burney. daha yayımlanmamış elli üç defterle ilgileniyordu. Yavaş yavaş açık toplantılara. dergi okuyucularının sonsuza dek ilgilenecekleri sanılan Westerby ailesinin yaşamına ayrılıyordu. Oysa deneyimlerinden bir şey öğrenmiş olmalarını beklerdim. Tabiî bütün bu makalelerden büyük çoğunluğu. giymekten hoşlandığını. Öyle sanıyorum ki. neler yemekten. 1979 yılının baharında Swanny okurlardan haftada ortalama iki mektup alırken. sadece Amerikalı yayıncısı için özel bir bölüm ve okuyucu mektupları. o da güldü.. kapak düzenlemeleri. Swanny bu sorulardan gocunmadı.Öyleyse kendiniz iyi bir yayıncı olabilir miydiniz? . Đkisinin arasındaki masanın üzerinde bir nüsha vardı. Sık sık Margrethe Cooper'la görüşüyor ya da yayıncılarla öğle yemeği yiyordu. nasıl okur yazardı? Danca'yı nereden öğrenmişti? Bunun gibi sorular. profesyonel bir sekreter gelip yazışmalarla ilgileniyordu. Sekreteri Sandra sadece Asta için karmaşık bir dosyalama düzeni kurdu: Swanny'nin ajanı için -o yıl kendine bir ajan tutmuştu. yarışmalarda jüriliğe. televizvonda neler izlediğini ve medyada en çok kimi beğendiğini açıklamak fırsatını kaçırmadı. Bilmiyordu. sanatçı resimleri. hatta en sevdiği kızından başka bir şey olabileceğini ima eden en ufak bir sözcük bile olmadı. Anlattıkları "annem derdi ki. Haftada iki gün. Hafızalı bir elektronik daktilo aldı. ama fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun. Öyleyse." ve "babamın . kadınlar yayıncılık yapmazdı. bu sayı yılın sonunda günde dört mektuba çıktı. ama kitap program için gönderilen promosyon kitabıydı. The Paston Letters. günlükleri nasıl bulduğunu. Tabiî. buna değecektir deyip güldüm. tatillerde nerelere gittiğini. Bütün bu "profiller" içinde Asta'nın. profesyonelleşmişti. Swanny uzanıp kitabı aldı. film ve televizyon önerileri için bir başka bölüm. Bana bir kez bu ülkede ilk canlı radyo programına çıktığı gün çok gergin olduğunu anlatmıştı. Her gün günlüklerin üzerinde çalışıyor. soruları olduğu gibi kabul etti. Kilvert.." .Maalesef bilmiyorum.bir bölüm. edebî yemeklere davet edilmeye başladı.bunu göremedi.Ben gençken. akşamları ne yaptığını. Daha önce duygusal roman ve sözde kaliteli dergilerle kısıtlı okuma alışkanlığı artık ünlü günlüklere yönelmişti: Pepys.

dışının. üstelik bunlar temmuzdaki yetmiş altıncı yaş gününden de önce oluyordu.Mor'un günlükleriyle ilgilenmeye başladığım gün. sadece saçma. Fotoğrafçı Padanaram'ın içinin. üstünün resimlerini çekerek dergide Swanny'nin mavi tüvit elbise giymiş.. düzeltmen için.Swanny'nin yaşı yetmiş yedi olarak belirtiliyordu. dedi Swanny büyük bir mantıksızlıkla..dediğine göre. Swanny. . televizyonda babasının kız kardeşine yaptığı bebek evini anlattı.. sen olduğundan daha yaşlı olmakta ısrar ediyorsun. Her zamanki gibi tarihlerde yine yanılmışlardı. tabiî ki değiştirirler. zaten sana bir nüsha göndermelerinin de bir nedeni bu. 1915 günlüğüyle başlayan Ölü Bir Odadaki Canlı Şey yayımlandığında.Bunu yapmak çok kolay.Hayır. hayır. Bunu Torben'in Asta için söylediklerini hatırlatmak için söylemiyorum. bunu ona söylediğimde. Yetmiş altı yaşındaydı ama yetmiş yedi olduğunu söylemeye başlamıştı. bunun pek bir önemi yok. Đkisinin arasında belirgin bir fark yoktu ve bu davranış tuhaflığını açıklayacak bir neden bulmakta da zorlanıyordum. Bir şey daha vardı. doğum yeri ve tarihi olarak da Londra. kendi kendime yaş konusunda hiç yalan söylememe sözü verdim. Ama daha sonra Ölü Bir Odadaki Canlı Şey'in karton kapaklı baskısı için hazırlanmış şömiz nüshasında -geçmiş eleştirilerden örneklerle zenginleştirilmiş kısa bir biyografi. . Yetmiş altı yaşındaydı. Değiştireceklerini sanmam. Đkinci cilt.Hayır. bu da küçültücü bir şey değil. Olduğundan daha genç olma iddiası o kadar küçültücü ki. Daha önce hiç görmediğim bir bakışı vardı." veya" "ben doğduğumda"yla doluydu. . Swanny artık Kim Kimdir'e alınmıştı tabiî anne ve baba adı olarak Rasmus Westerby ve Asta Kastrup. dedi.Swanny'nin doğum tarihinin 1904 olarak yazıldığını gördüm. Bunun sonucunda Woman's Own dergisi evime bir fotoğrafçı göndererek asma kattaki bir odaya yerleştirdiğim Padanaram'ın resmini çektirdi.Benim yaşımdayken. Gazetede günlüklerle ilgili bir şey yazıldığında -hemen hemen her gün bir şeyler vardı. düzeltmek istemiyorum. anlatırken de böyle bir oyuncak için kendisinin fazla büyük olduğunu eklemeyi unutmadı. Swanny'nin bunadığını düşünmek aklımdan bile geçmedi. 28 temmuz belirtiliyordu. . mavi keçe şapkalı Birinci Dünya Savaşı sırasında Asta'yı ve Mogens'in (Jack) Somme'da ölmesini anlattığı röportajın yanında kullandı. Başlangıçta bütün bunları gazeteci yanlışı diye geçiştirdim. nisan sonunda başlayıp mayısın ilk üç haftasını içine alan Boğa burcunda doğduğunu açıklamıştı. . Bu değişikliğin ikinci günlük dizisinin yayımlanmasına bağlı olup olmadığını bilmiyorum. Ancak bir kadın dergisindeki astrologa verdiği mülakatta. . dedim." ya da "abilerim şuna buna gitti. Swanny'nin kendinden ya da aileden söz etme yönteminin biraz değişmeye başlaması bu döneme rastlar..

O ve ağabeyi. doğrusu yayıncıları haksız bulamadım. Büyük bir ihtimalle mektupları Asta vermişti. Gazeteci Swanny'yle yaptığı sohbeti banda almıştı. Bunu söylemek için telefon etti. Kendimi gülmekten alamadım. olayları karıştırmaya başlamış olmasıydı. belki de Swanny'nin edebî çevrelerdeki ününü de kıskanarak kendilerini Mogens/Jack Amcamızın anısının koruyucusu ilan etmişlerdi. Jack'in Fransa'dan annesine yolladığı mektupları ele geçirmişlerdi. John ve Charles ellerindeki belgeleri John'un yazdığı bir giriş. Ömrümde ilk kez John'la bir konuda anlaşmıştım. ama gazete düzeltme yapmadığı gibi. John Sunday Express'e başvurup. gayretleri boşa gitti. Bana dinlenmeye ihtiyacı olduğunu. Niyetinin ne olduğunu anlayamıyordum. Rasmus. Mafsallarındaki kireçlenme yine canını acıtmaya başlamıştı.Sadece dürüst olmaya çalışıyorum. Hiçbir yayıncı mektupları basmaya yanaşmadı. Bir ara. akrabalarıyla birlikte bir gemi yolculuğuna çıkacağını söylediğinde rahatladım. Son zamanlarda çok çalışmış. evde de her şeyin yolunda gittiğini umuyorum" gibi mektuplar yazmış olduğunu görünce. kendini yayıncıların en çok satan kitap bile gerekli bulduğu promosyon makinesinin dişlilerine kaptırmıştı. belki de Asta Morfar'ın ölümünden sonra Swanny'nin yanına taşınırken. eminim bandı dinlediğinde konuğunun açık bir sesle ve tereddüt etmeden ağabeyinin Büyük Savaş'ın son aylarında Argonne'da öldüğünü söylediğini yeniden duymuştu."kafasının karışık" olduğunu kabul ediyordum. Deyim yerindeyse. mektupları birbirine bağlamak için kullanılan birkaç şiirle birlikte bastırmaya çalışmışlardı. Swanny'nin iki yüz mil ve iki yıl yanıldığını görecekti. Mayıs 1904'te doğduğunu söylemek dürüstlük. Bütün yaptıklarımda açık ve dürüst olmak. Hakarete uğramış gibiydi. öyle mi? .Her şeyi çarpıtıyor bu gazeteler. Swanny'nin -John'la konuşurken bu deyimi kullandım. en mantıklı açıklama. Birkaç hafta sonra Sunday Express'te Birinci Dünya Savaşı'nda kaybettiği ağabeyinin 1918'de Argonne'da öldüğünü söylediğini gördüm. Yirminci bölüm . Ancak. John'un mektubunu da yayımlamadı. Kuzenim John'un da söylediği gibi. Ölü bir evladın eve yazdığı mektuplara duygulanacak son insandı o. Eğer mülakatı yapan gazeteci zahmet edip Asta'yı karıştırsa. bizi böyle yetiştirdi. Jack'in "Çok iyiyim. düzeltme istedi. Swanny'nin harekete geçirdiği trene binmeye uğraşıyorlardı. ben de buna uygun yaşamaya çalışıyorum.

Paul önümüzdeki masaya günlüğü. . evlilik yeminlerine ihanet eden kadınlara neden . .Öyleyse ben de anneannem meraklı. Yalnız bununla da kalmadı. tekrar buraya dönmüştüm. daha az hakaret dolu olmasını isterdim. Ne yüzünde ne de davranışında okuduklarından hakarete uğradığını gösterir bir belirti yoktu. yazdıklarını çöpe atmaya kalkıştı. Asta'nın ilk baskısı Cooper çevirisinin yayımlanmış haliydi. üstelik de yaşadıkları hakkında neler düşündüğünü kesin olarak bilen pek insan olmamalı. Asta neden sadakati konusunda bu kadar çok diklenmiş. Bu bir şeyi gerçekten yok etmek istiyorsan. ama kocasının kızını hiçbirinin ailesine benzetemediğini söylemesini Asta'nın bütün ayrıntılarıyla yazması ona ilginç gelmişti. Đnsanlar günlüklerine yazdıklarında.Paul telefon etti.Yani sence bir kadın bütün bir hayatını yazıyor ve bunu kimsenin okumamasına mı dua ediyor? . . elyazması çeviriyi ve kendi Asta nüshasını koydu. onun adına senden özür dilemem gerekir. kimsenin yazdıklarını görmeyeceğini düşünüyorlar. Yazdıklarını düşündükçe. bana göstermek istediği bir satırın ya da bölümün yerini göstermek için kullanılmışlardı. Paul onların da yerini işaretlemişti. evi satma fikrini unutmuştum.Anneannemin senin anneannene karşı daha az sert. . bulduklarını tartışmak için buluşmayı önerdi. dört günde yapması hoşuma gitti. Eve gidip birkaç parça elbise almış. beş sayfası eksik defterin. Belki de asıl sihir günlüklerdeydi. onlarla aynı çatının altında kalmaya bakıyordu.Asta öyle yaptı. .Evet. Sayfalar arasında renkli kâğıt parçaları vardı ama sadece şurada burada ilginç olduğunu sandığı. Bulunmasını istemediğinden emin misin? Willow Caddesi'ndeydik. Morfar'ın Danimarka yolculuğundan döndüğü güne koymuştu. Đlk renkli kâğıdı 2 kasım 1905 tarihine. Asta'nın orijinal defterini Margrethe Cooper'ın çevirisi ve basılı kitapla karşılaştırdığını söyledi. konuştuklarından daha mı dürüst oluyorlar? .Bir kişinin atalarının diğerinin ataları. Bütün bunları çok çabuk. dedi Paul. ne bir satır eksik ne bir satır fazla. Arada neredeyse hiç fark olmadığını duymakla düş kırıklığına uğramadım. Tıpkı günlükleri bulduktan sonra Swanny gibi. kaşlarım çatılıyor. dedim.Bir şeyi çöpe atmanın çeşitli yolları var. beceriksiz olduğu porselenleri kırdığı için özür diliyorum. "Gece gündüz bununla uğraşmış olmalı" diye düşündüm. ama söylemek zorunda olduğumu söylemeyi daha fazla ertelemek niyetinde değildim. Margrethe Cooper'ın çevirisi kelime kelime defterin eşiydi. Roper'la hiçbir ilgisi olmayabilirdi. işin çok güç değil demektir. Bir sonraki şubatta da buna benzer notlar vardı. Đnsanın zevkini değiştiriyorlardı…insan onların bulunduğu yerde olmak istiyor.

sadece on beş dakika sürdü. sonunda da Swanny'nin kendini kim sandığını da söyledim. Ama yine de en akıllıca kararı. yüzünde küçük bir kontsatrasyon. . özellikle uzun bir hikâye anlatırken. Ne kadar tuhaflaştığının bilincinde olduğu için değildi. acele etmeniz gerektiğini. sessizce dinlemesini görmek ilginç bir şey. Sanki Torben hâlâ hayattaydı. Torber'in ölümünden sonra uzun süre haftada üç kere birkaç saatliğine eve gelen Mrs. Jack'in ölümünden kısa süre sonra Asta'nın Harry Amca'yla buluşmasıyla biten bir dizi: sakallı bir Anthony Andrews. ölümünden birkaç yıl öncesine kadar sürüp. gecelerini Willow Caddesi'nde geçirmemekle birlikte. Bütün dünyada yayımlanmış. günlüklerin bulunup yayımlanmasından sonra bile hiçbir zaman dinmeyen. Swanny günlüklerden epey para kazanmıştı. Haftada iki kez de Kilbtm. paranın büyük bir bölümünü kendi bakımı için harcamaktan kaçınmadı. Benim hikâyem saatler değil. peki o zaman bu konuyu böyle ayrıntılarıyla işlemenin anlamı neydi? Ona Swanny'yi anlattıran. Tek bir soru sordu. şimdi anladığım kadarıyla. hani gazetelerden kesilmiş kelimelerden oluşan o mektuplardan. her akşam beşte gelip ertesi gün Mrs. Paul bütün anlattıklarımı dikkatle dinledi. 1985 yılında Đngilizce ve Danca dışında yirmi ayrı dile çevrilmişlerdi. Bu kadar ince ve aynı zamanda bu kadar atletik yapılı bir adamın. kesin bir sessizlik içinde kalıyordu. Bir de film yapılmıştı. Göz teması sağlamadan bütün dikkatini veriyordu. harcanan onun parasıydı.Onda Asta'nın çocuğu olmadığı kuşkusu yaratan neydi? . Elkins'in dönüşüne kadar yanında kalacak bir can dostu hastabakıcı tutmasıydı.Anlatmadım mı? Đmzasız bir mektup aldı. Aynı dizi Amerika'da PBS kanalında. başını eline dayayarak. "ünlü bir duruşma" hakkında bir kitap okumasıyla ilginç bir sonla noktalanan kuşkudan bahsetmemi sağlayan ipucu buydu. bence felaket bir şeydi ama iyi para getirmişti. Elkins kâhyalığa getirildi. gerekirse saatlerce dinleyecektir. O zaman hiçbir şeyin farkına varamamıştım.tam bir sayfa ayırma gereğini duymuştu? Anlaşıldığı kadarıyla o kocasına ihanet eden kadınlardan değildi. Çok para kazanmış. para harcarken her zaman yaptığı gibi itinayla harcamıştı. Hastabakıcının Willow Caddesi'ne . Swanny'nin son yıllarını karartan kuşkudan. Çok ilginç bir dinleme şekli vardı. Rasmus'un Asta'yla tanışması ve çeyizi duymasıyla başlayıp. Yüzünün değiştiğini. bir kız yardıma gelirdi. kırmızı perukalı bir Lindsay Duncan ve asker üniformalı Christopher Ravenscroft. Ona Swanny'nin tüm hikâyesini anlattım. Bazen. bir de tabiî 1984 yılında yılın en iyi televizyon dizisi seçilen Asta adlı beş bölümlük televizyon yapımı da vardı. Ama mantıklı bir kadındı. pazar hariç her gün dokuzdan beşe orada kaldı. çok solduğunu ya da buna benzer bir şey olduğunu ancak şimdi düşününce söyleyebiliyorum. bu kadar zaman kesinlikle sessiz durması. önleyecektir. Avrupa'da da değişik kanalarda gösterilmişti. Artarak gelişen akıl rahatsızlığının farkında olduğunu gösterecek bir belirti yoktu. Eğer öğrenmek istiyorsa. Paul'le değil. bazı ayrıntıları parlatırken diğerlerini kısa kesmek zorunda olduğunuzu sanırsınız. Hikâyeme devam ettim.

Eğer kendi annesi ona evlat edinildiğini anlatıp daha fazla bilgi vermeyi reddetse. Swanny de bu genel kurala uyardı. Bir sonraki temmuzda hem kafa hem de vücut olarak ihtiyarlamıştı. Örneğin Danimarkalılar Đngilizce "little" sözcüğünü "lidd'l" olarak telaffuz ederlerdi. özel hayatında. bu nedenle şunların atalarımız olduğunu kesinlikle bilerek. ama sadece bizlere gösterdi. Kendi kökenimizi bilmek oldukça derinimizde bir içgüdüdür ve kişilik oluşmasının kaynağında yatar.gelmesindeki neden. Kalkması gerektiğinde -sık sık kalkmak zorundaydı. Ben. konuşması da değişiyordu. Sandra'ya. Bu adamın babamız. Onun için çalışan değişik insanlarla birlikteyken. Asta parmaklarını şıklatır ve hayatına devam ederdi. Asta bebekliğinde onunla Danca konuşmuştu. Artık Kuzey Londra'nın işçi sınıfı Đngilizcesiyle konuşuyordu. Swanny'nin mafsal ağrılarının birkaç yıllık bir aradan sonra tekrar uyanması ve özellikle ensesine sırtına ve ellerine acı vermesiydi. her gece saatlerce uyanık kalıyordu. dile çok yetenekli bütün Danimarkalılar gibi Swanny de bir iki Đngilizce sözcüğü anadilini belli edecek biçimde telaffuz ederdi. Swanny'nin ruh halini belirlemede uzmanlaştı. önadlarıyla anılan kişilerdi. ama Swanny bu konudan bahsetmezdi. bunamasını daha da hızlandırdı. yayıncılarla toplantıları ya da diğer etkinlikleri erteledi. imza günlerini. mülakatları. yani hastabakıcı. Sanki hayatının son dönemlerinde çifte kişilikli olmanın ustalığını kavramış gibiydi. Onun yaşlılığıyla Asta'nınki birbirine taban tabana zıttı. Sandra kısa sürede Swanny'yle dış dünya arasında tampon görevini üstlendi. Swanny de böyle. Benimleyken. Đngiliz olmuştu. Yani evde. Her zamanki sesi. Elkins'e yapılmış bir gönderme olduğu açıktı. hiçbir kuşkuya düşmeden büyürüz. edebî yemeklerde konuşuyor. demek istiyorum. kendi adıma . bu kadının annemiz. Swanny öteki kişiliğine büründüğünde. Mrs. Ajanı. Meşgul. Elkins'e. Ancak Danca onun ilk dili olmuştu. kimse böyle bir özrü kabul etmemeye cesaret edemezdi. Günlüklerdeki insanlar artık "ağabeyim". Yorgun olduğunu ya da "bugün kendini iyi hissetmediğini" söylemek herkes için geçerli bir özürdü. bazı sözlerinin isteyerek Mrs. ikinci kişiliğin belirgin olmaya başladığını fark edince. "seçkin" Đngilizcesini konuşan sesiydi. ünlü bir günlük yayıncılığı görüntüsünden hızla uzaklaştı. Noel'den önce hâlâ dolaşıyor. Kuşkusuz ne yaptığının bilincinde değildi. Kendisi de Danimarkalı olmaktan çıkmış. Asta'dan bahsederken "Mor" ya da "anne" demekten tamamıyla vazgeçmişti. "Bir bana bak. Ne var ki ikinci kişiliğinde hiçbir kelimeyi yanlış telaffuz etmedi. Ne var ki bu çifte kişilik gösterisinin maliyeti ağır oldu. Onu delirtenin Asta olduğunu söylemek abartılı olmaz. 1985'te (ya da kimin açısından baktığınıza bağlı olarak 1984'te) seksenine girmişti. Eskiden olsa mutlaka yapacağı gibi. pazarlama ve tanıtımında çalışanlardan hiçbiri onu böyle konuşurken duymadı. Tamamen farklı biriydi. Carol ve Clare'e. "büyük teyzem" değil. Hampstead'deki konuşulan -eğitilmiş. Çoğumuz bu konuda sorun yaşamayız. Temeli yapan Asta'ydı. Böylelikle ikinci kişiliğini bana.yatak odasıyla banyo arasındaki birkaç metrelik yolda düşmekten korkuyordu. dışarıda onu Asta'nın kızı olarak tanıyanlar için hâlâ aynı insandı. bir de Asta'nın benim yaşımdaki halini gözünün önüne getir" demedi. Hayatının o bölümünde. neredeyse yaşlı bir kadın olana dek hiç kuşkulanmadan yaşadı. hâlâ mülakata davet ediliyordu. hayat temeli hızla ilerledi. Belki de doğal olarak sessiz insanlardık. Üstelik iyi uyumuyor. temeli yıkıp Swanny'nin içine çöktüğü çukuru kazan da yine Asta oldu. Ne de olsa Swanny artık çok yaşlı bir kadındı. Allah'tan günlüklerin yayıncılık. yayıncısı.

"harika" ve "inanılmaz" -ve gazetelerin yatağa çakılmamış. Akşamları televizyon izlediğimde beni oyalar. Tabiî Asta örgü işinde ustaydı. Bir zamanlar giydiğim her şeyi kendim yapardım. çünkü bu hem doğal hem de en kolay tepki.olmayı sürdürüyordu. Böylece bu akşam örmeye başlarsın. Mrs. değil mi? Lila ya da pembe. Asta ilk günlüğünün giriş bölümünde bebek elbisesi örmek için yün almaktan söz etse de daha zenginleştiğinde örmekten vazgeçmişti. . annem de öyle.Örgü ördüğünü bilmiyordum. yeni giyecek almak onun için hayatın verebileceği en büyük zevklerden biriydi. sol elmacık kemiğinin üstünde küçük bir kırmızı lekesi vardı. Annem gibi o da günün belirli bir bölümünü elbiseleriyle ilgilenmeye ayırdı. bu nedenle haftada en az iki kez kuaföre gitti. o leke bir daha kaybolmayacaktı.vardı. Asta'yı teyp bandına kaydettiğinde. bana o yeni geliştirdiği gizemli tebessümlerinden birini gösterdi. Denizkızı'nın yanında çekilmiş olan resimdi. Hiçbir şey yapmadan boş oturmayı hiçbir zaman sevemedim. Diğerleri konuşurlarsa da söyledikleri hiçbir zaman basına ulaşmadı.Swanny'deki kişilik bölünmesinden kimseye söz etmedim. Saçı kısa ve gürdü. Elkins'in sesiyle.Öğleden sonra sana lila ya da pembe yün getiririm. diğer bir deyişle Swanny'nin-çektirdiği son fotoğraf. genellikle tebessüm eder ve istediklerini yapmaya çalışırız. Bir zamanlar kazak ve etekleri özensiz giyim olarak nitelendirmesine karşın. Çorapsız ayaklarına terliklerini geçiriyor. Bir yara değil. Ömrü boyunca hastalık derecesinde temiz. tıkanmış bir damardı. zarif olmuş. Hem de sekiz aralı şişle çifte örgü olmalı. güzel bir pastel tonu. Deli bir kadınla çekişip. Dünyanın geri kalanının gözünde Swanny "şaşılası". yıkanmayı reddediyor. bir sonraki sefer iz daha da büyümüş. eski bir tüvit etek ve yünlü bir hırka giymekte ısrar ediyordu. Bunun bir kir izi olduğunu sanıp onu uyardım. Swanny'yi ise hiç elinde örgüyle görmemiştim. her zaman resmî giyinmeye çalışarak saçının görünüşüne büyük önem verdi. saçlarını hep düzenli tutmuştu. ama uzun uğraşlardan sonra lekenin bir yara gibi görünmesini sağladı. Günlükler her zamanki gibi onun koruması altındaydı. Delilerle birlikteyken gülümse ve ne derlerse yap der onlarla birlikte olmak zorunda kalanlar. Bir ara bütün elbiselerini ve benimkilerini de kendi örmüştü. .Ne renk yün istersin? Hazır sormuşken. . onu hatırladığım sürece gözünün altında. Swanny hangi kişiliğe bürünürse hürünsün. dedim. demek istiyorum. Yünlülerde. "Neden böyle davranıyorsun? Böyle konuşuyorsun? Böyle giyiniyorsun? Kim olmak . doğal olarak düzenli görünürdü.Örmem lazım. düzensiz olmasını sağlamak için. broşürün üzerin Swanny'nin fotoğrafı -Kopenhag'da. Evdeyken. . Yine de bunu önermek gereksiz. dış görünüşü de -artan bir sıklıkla. Asta'nın alaylarına rağmen günde iki duş almayı ya da iki banyo yapmayı sürdürdü. o ikinci kişiliğine büründüğü günlerde. Şimdi. ne kalınlıkta? Bir de yün kiloyla satılıyor. onu banyoya girmeye ikna etmeye çalışan Carol ve Clare'in çabalarına direniyordu. dedi. Bir gün benden yün ve örgü şişi almamı istedi. onlarla iddialaşmak o kadar korkutucu olabilir ki. henüz saçmalamayan tüm yaşlılar için kullandıkları diğer bütün sıfatlar. göz kalemiyle çizilerek bir gömlek düğmesi büyüklüğüne çıkarılmıştı. Jane Asher. bu haliyle de Heath Caddesi'nde el arabasını süren çöpçü kadına benzemeyi başarıyordu. Daniel'ın bazen tedavi amacıyla yaptığı gibi. Normal tepki.değişmeye başladı. Swanny'nin. yataktan çıktığı gibi bırakmayı âdet edinmişti.

saçları fırçalanıp leke yerinde bırakılırken. Elkins ve hastabakıcılar Swanny gidip de öteki geldiğinde ondan kaçmaya çalıştılar. neden geldiğini açıklamak zorunda olduğumuz anlamına gelir. Bir psikologla birlikte yaşadım. Torben'in aklını çelenin Swanny'nin sessiz ve sakin iyiliği olduğunu sanıyorum. partilere katıldığını. kim olduğunu sormadığımızı söylemiştim. kimsenin bir önlem almayı düşünmediğini söylemek istemedim. Sandra'nın mülakatı ertelemesi gerekmiyordu. Her zaman sakin olmuştu. Böylece Swanny zaten sakin olmasına karşın. Sandra. Dediklerine uyduğumuzu anlattığımda.istiyorsun? Sen neredesin?" gibi sorular sorarak bilinmezle karşı karşıya kalmak tehlikesini yaşamaktansa. Yani onun akılca rahatsız olduğunu düşündüğümüzü açıklamış oluruz. Bildiğim kadarıyla. bir kuzeyli tanrıça görünüşünün yanı sıra. yine de tersini yaptım. adı olmayan o değişik kişi.Onun yaşında. belki de bu sadece barışçı bir kabulün ya da mutsuz bir kadere gösterilen rızanın belirtisidir. onu sakinleştirecek bir ilaç vermem. .Bu haliyle çok mutlu. Đkinci kişiliğine sarındığı günler. Bazen. Ne işe yaradı ki? Đnsanlar farklıdır. tekrar Swanny Kjæer olduğu günler de vardı. Bundan emin değildim. bense bunun kesinlikle normal olduğunu. dedi. Belki de en iyisi. Mrs. Swanny'nin yaşındayken annesinin millerce yürüyerek Hampstead Heath'e gittiğini. Swanny çok yaşlı bir hanım. bebek elbiseleri örüyordu. Tabiî başka günler. Ancak yine de ikinci kişilik yavaş yavaş üstün gelmeye başlamıştı. Sakindi. Onun özel hastası olduğundan. kendi kişiliğine döndüğü ya da diğer insan olduğunda. . görevlerini yaptılar. tam gerektiği zaman konuştular. onun mutlu olduğu anlamına gelmemeli. bir kitabevinde kitap imzalıyor ya da ajanıyla yemek yiyordu. Şişler kaldırılıyor -merak ediyordum. Kendi kişiliğine döndüğü günler giderek azalıyordu. Eğer onu en iyi tanımlayacak tek bir sıfat bulmam gerekse. yüzü belli belirsiz boyanıyordu. . "Woman's Hour"da canlı yayına çıkacağı gün.eski güzel elbiseler giyiliyor.Bir psikolog çağırıp muayene ettirebilirim. Doktoru daha bütün bunların en başından beri Swanny'yi dikkatle izledi. Böyle. eski elbiselerini sattığını. diğer bir deyimle parasını Swanny ödediğinden hastasını haftada en az bir kez ziyaret etti. Anlaşılan o da "delilerin isteklerini yerine getir" ekolünün üyesiydi. nereye. Bir insanın sakin olduğunu söylemek. Swanny artık işçi sınıfından bir nineydi. hepimizin tanıdığı Swanny'yi yavaş yavaş yutuyordu. yüzünde bomboş bir umutsuzluk gördüğümü anlatmadım. . Ama bu Mrs. uzun topuklu ayakkabılar ve naylon çorap giymiş bir Hampstead hanımefendisi gibi konuşuyor. ama sonuçta ben de bir korkaktım. Kjær'e gelenin kim olduğunu. bunu kullanırdım. ondan tam da bunu beklediğimi söylüyor. Öteki. tedavi yöntemlerini biliyorum. tüvit takım elbisesiyle bir taksiye binip Covent Garden ya da Kensington'a gidiyor. kimse de sormadı. Ne önereceğini tahmin edebiliyorum. Dickens okuyup günlük tuttuğunu söylemedim. dengesini bozacak bir şeyler yapmak istemeyiz. hastalıklı ellerindeki şişlerden çıkan şekilsiz ve pembe şey karşısında hayranlığımı gizlemiyordum. hangi düşünce ve kararların sonucunda. dedi. doktorun sakinleştiricilerini almaya başladı. ona uymak her zaman daha iyi sonuç verir. dedi bana bir kez.

üç ay sonra da bebeği emzirdiğini yazmıştı. Hepimiz delilik belirtilerini görmezlikten geliyorduk. kasımda Đngiltere'ye dönen Rasmus'a üç aylık bebek olarak yutturması da imkânsızdı. bir kimlik aradı ve bulabildiği tek imkâna sarıldı. Bilinçaltında Mrs. Elkins'in konuşma tarzını. Gerçekten de imkânsız.Edith olması mı? Asta üç dört yıl boyunca kızı Swanhild'le ilgili notların tarihlerinde hile . Edith Roper. Elkins'in Walthamstow'da oturan. Dilimin ucundaydı. Neredeyse soracaktım. . . sonunda bir kimliğe kavuşmuştu.Eğer yanlış hatırlamıyorsam. Sol yanağında bir iz vardı. dedi Paul. Heath Caddesi'ndeki çöpçü kadını ara sıra görmenin sonucu. yanıldı. Belli ki teyzen inanmak istedi. Swanny çarpık bir mantık yürüterek. eminim Swanny de Asta karşısında öğrenmek istediğinde benim gibi sıkıntı çekmişti. ama hiçbiri bunun kadar uygun değildi. Edith mavi gözlü. Üstelik on sekiz aylık bir çocuğu. Swanny'nin okuduğu Donald Mockridge yazısını yeniden inceledim. Ama her seferinde geriye adım attım. O günlerde Edith on dört aylıktı ve yürüyordu. . Düş gücü. içine doğduğu çevrede büyüyeceğini. bölgesel Yaşlı Vatandaşlar Kulübü'nün üyesi. Ya da Edith Roper olduğunu sanarak. sarışın bir bebekti. Swanny.Giderek endişelendikleri belliydi. Edith Roper olmak istedi. ne yapacağını bilmedikleri için endişeliydiler. Bu kadının kim olduğunu.Yeni okudum. Böylece onun kişiliğini aldı. Çünkü kendisi ya da bilinçaltı. işleri düzeltmenin zamanı gelmişti. işçi sınıfıyla tek teması evinde çalışan hizmetlilerle kısıtlı olan korunmuş bir kadının sınırlı düş gücüyle Edith'i yıkanmayanların arasına yerleştirdi. yaşıtlarından çok daha uzundu. Edith'in çıplak ayaklarına terlik giydirmek ve saçını taramamak oldu. değil mi? . Belki de geçmişte başka fırsatlar bulmuştu. Delilerle birlikte olan gibi. Bazen en az onlar kadar korkuyordum yine de öğrenmek istedim. Asta bebeği 28 temmuz 1905 yılında evlat edindi. kurnazlığa başvuracak ve terlik giyip örgü ören yaşlı kadın için bir isim ve bir hikâye uyduracaktı. birçok torun sahibi. Edith. mayıs 1904'te doğmuştu. Bir hafta geçsin. çünkü bu belirtilerin ardındaki açıklamalar ve gerçekler kendi aklımızda gizli kalan noktaları da ortaya çıkarır. ikinci kişiliğinde kim olduğunu bilmek istemiyorlardı. Edith Roper olduğunu sanıyordu.Yine de yanıldı. Swanny öldükten altı ay sonra anladım. tabiî. televizyon izlerken örgü ören annesine benzeyeceğini düşünmüştü. Belki de bana hiç söylemeyecek. çoğunu unuturum.Evet. Günlüğü ne kadar iyi biliyorsun. . Büyük ihtimalle.. Kader hileye uğramıştı. Edith'in Asta tarafından alınmaması durumunda. Edith artık on sekiz aylık olacaktı. seksen birine geldiğinde de büyük bir olasılıkla Mrs. doğru olanın bu olduğunu söylüyordu. Edith-konuşma tarzı olarak benimsedi.

Yüz ifadesi sertleşip sabitleşti. gerçeği ne kadar öğrenmek istediğine bağlı. Maalesef sana inanamıyorum. bu ifade ben konuştukça silindi. . Hepsi günlüğün o eksik beş sayfasında olmalı. değil mi? .Eee. başkalarının kaybolmuş çocuklarını kapıp eve götürmeye hazır olduğunu mu? . karmaşık bir gerçeği öğrenen kişinin meraklı ifadesine dönüştü.yapmadıysa. Mektup Hampstead'den postaya verilmemiş miydi? Mektubu yakmamış mıydı? Evet. . Teyzen onları yırttı. mektubu Asta yazmıştı. bilmiyorum. Bütün bunları çizebiliriz. hakarete uğramış görüntüsüne rağmen. Torben başından beri haklıydı.Bu. Yanlış değerlendirerek. Yine de eğer öğrensendim bile artık bunu Swanny'ye anlatamayacaktım. Asta Swanny'ye evlat edinildiği söylemişti. derim. Westerby'lere benzemiyordu. Đmzasız mektupları yollayan da Asta'ydı. kendi çocuğu ölü mü doğdu? Yoksa. Đrlandalılara benzeyen herkes gibi o kadar açık bir yüzü var ki. bütün konudan sıkıldığını düşündüm. dedi Paul. bir zamanlar Asta'nın oturduğu yere çok yakın olan evine gittik. Hem de hiç. yoksa. ama atmamış da olabilir. Bana Asta'nın evini göstermek istiyordu. ama birçok kişi ailelerinden farklı olabilirdi. ama bunun kanıtı yoktu. Rasmus'a söyledikleri ve Rasmus'un ona cevapları konusunda yalan söylemediyse. Yirmi birinci bölüm . Üstelik. o gece bir daha günlüklerden ve Swanny'nin ilginç yanlışlığından söz etmedik. imkânsız. gözleri ruhunun aynası gibi.Evi aramamı mı söylüyorsun? . fazla belli etmemeye çalışarak konuyu değiştirdim. kendini olması mümkün bile olmayan bir kişi sanarak.Neden maalesef? . Yani. Bununla yetinmem gerekirdi. Evi aramadım. ama yetinmedim.Sadece bir konuşma biçimi. Rasmus'u bir katil olarak göreceği bir adamla bir fahişeden başka bir şey olmayan bir kadının çocuğunu evlat edinmeye ikna etmediyse. Öğrenmek istediğimi sandığımı söyledim. Onun yerine Hackney'ye. neden bahsediyoruz? 28 temmuz civarında doğum yaptığı kesin olan Asta'nın o günlerde sokakta yürüyecek durumda olduğunu. Hepsi de genetik araştırmalar yapılamayacak kadar erken doğmuştu. nihayet bir kız doğurabilmiş miydi? Hiç öğrenemeyeceğiz. dedi Paul. doğumdan sonra mı öldü? Yine bir erkek miydi.Neler olduğunu merak ediyorum. büyük bir düş kırıklığının kurbanı olarak ölmüştü. Swanny Asta'nın kendi kızıydı ve Asta bir hikâye uydurmuştu. Đmzasız mektuptan bir daha söz etmek istemediğini fark etmedim.

Hansine'nin vazoyu daha önce hiç görmediğinden eminim. kendiliğinden oldu. Jeg kan svaargepaa. 12 nisan 1920 Hansine evlendi. Đlginçtir. Đşini devralan yeni hizmetçinin adı Elsie. Bunu böyle ayarlamadığıma yemin ederim. müstakbel kayınvalidesinin okuyup yazma bilmediğini öğrenmesi. Onun gelip önlüğünü buruştura buruştura ne kadar yakışıklı olduğunu söylemesini ya da anlamlı anlamlı konuşmasını istemiyorum. Emily ve Elsie. Rasmus ve ben düğüne davetliydik ama tabiî gitmedik. Çavuş beni yine Hansine'nin izinli olduğu gün ziyarete geldi. üstelik de Cropper'dan tamı tamına altı ay daha büyük olduğunu da öğrenmiş. Ne korkunç bir cinayet. Cropper Hansine'nin aslında yabancı bir ülkeden olduğunu belli etmek için tek bir fırsatı bile kaçırmıyor. kuşkulanmaya başladım. Çavuş'un beni otomobille oraya götürmesini isteyeceğim. Evli çifte yıllardan beri sahip olduğum ve Berger Amca'nın kız kardeşinin bana kendi düğünümde verdiği bir Royal Copenhagen vazosu hediye ettim. Đngilizcesini eleştiriyor. Bir sürü güzel parçamı kırdığı gibi. Vazoyu hiç sevmemiştim. men det var hare helt tilfældigt. men sidste Gang Sergeanten kom paa Besfg. Onu kıskanmadığımı söylemeliyim. Hansine'nin ayaklarımın arasında dolaşmamasına seviniyorum. ne de karışık! Yeni adıyla Mrs. şimdi de evde olmadığına göre. tehlike yok demektir. Tek söylediği . "Eğer benim karım benim arabamla gezmek isterse. Ama hediyeyi verirken yüzündeki ifadeyi görünce. Bunu nasıl saklayacağını doğrusu merak ediyorum. Cropper kocasıyla Leytonstone'da oturacak. Hepsi ne kadar boş! Zavallı Hansine'nin en büyük korkusu.17 ocak 1920 Det er mserkeligt. var det igen Hansines Frieftermiddag. onu ben gezdiririm" demesi ona daha uygun olurdu. eğer davet edilirsem. Önümüzdeki günlerden birinde. Rasmus'un Çavuş'un beni gezdirmesine ses çıkarmayacağını kim tahmin edebilirdi? (Artık ona Harry demem gerektiğini buraya yazıyorum. bunu da elinden düşürmeyeceğini umuyorum.) Aslında giderek daha sık gösterdiği o meşhur öfke nöbetlerinden birine kapılmasını bekliyordum. atjegikke arrangerede det med Vilje. yıllardan beri dolapta duruyordu. Düşündükçe. Gelecek ayki düğüne kadar Cropper'ın annesi ve babasıyla birlikte oturmaya gitti. Tabiî o geldiğinde. Gidilecek daha ilginç yerler olmalı. Eğer abartmıyorsa. yaşlı Mrs. bunu yapmamam gerektiğini anlıyorum.

konuşma ve düşünme kendimi güçlü hissetmeme ve sonunda tekrar gülmeme neden oldu. haklıydı. ama eve dönünce ansiklopediye baktım. güzel köyleri görmek için Hertfordshire'a gittik. onun ne kadar sevimli ve cana yakın olduğunu dilinden düşürmüyor. Durumdan yararlanacağını sandım. Çalışmaya önce otobüs şoförü olarak başlamış. Evimi ve ülkemi öylesine özlediğimi anladım ki. doğa konusunda da çok bilgili. "Bir işçi için" diyecektim ama. Onu karşıma oturttum. bir sürgün olmanın nasıl bir duygu olduğunu sordu. Harry Swanny'den çok hoşlanıyor. artık en az sevdiği otomobil bu. Galiba kıskanıyorum. Sakin bir köy yolunun kenarında. bu haksızlık olurdu. Bana Danimarka'yı. onun sınıfındakilerin. sanki yüreğime bir sızı oturdu. Dahası. Çok şey biliyor. o sırada tepemizdeki ağacın bir kayın ağacı olduğunu gördüm. Üzüldüğümü anladığını sanıyorum. Swanny'nin hak ettiği beğeniyi görmesi beni memnun ediyor. Sonunda. benim oturmam için yere battaniyeyi yayıp üzerine minderler daha yerleştirirken benim yanıma oturmayacağını. Ama bunu kabul edemezdim. Söyledikleri bir bakıma hoşuma gidiyor. ağaçların altında sevimli bir yer buldu. kolay arkadaşlık kurmuyor. tarih. . Yanımda piknik malzemesi getirdim. çocukları da alacağız. hafta arasında da. okuldaki arkadaşlarından hiçbiriyle eve çağıracak kadar yakın olmadığını söyledi. Ailemizde hiç öyle davranan olmadı" derler. Örneğin. Ya karısıyla kızları? Onlar da Harry'le birlikte olmak istemezler mi? Sadece gülümsedi ve ailesini hiç ihmal etmediğini söyledi. bana hiç tanımadığım bir Đngiliz ressamdan söz etti. örtüyü çimenlerin üzerine yaydı. Bana Đngiliz kraliyet ailesinden kimlerin Danimarkalı prenseslerle evlendiğini anlattı. Doğum günü partisi istemedi. kendi kızımı kıskanıyorum! 29 temmuz 1920 Swanny dün on beş yaşına girdi. Anne babalar çocuklarından bahsederken. Her şeyin kalıtımla geçeceğine inanmıyorum. Harry çok memnun oldu. gerçekten de yürüyüşe çıkacağını söyledi. şimdi kentin Sular Đdaresi'nde çalışıyor. Suffolk ve Essex'ten orman ve kır manzaraları çizmiş. ama diğer taraftan da biraz rahatsız oluyorum. Hep son derece saygılıydı. Arabadan piknik sepetini taşıdı. O da benim gibi. "Bu fırsat kaçmadan yakalamak gerekiyor" diye düşündüm. Gelecek hafta. ilk otomobil gezintimize çıktık. konuşulacak birinin yanında olmak değişik bir duygu. Sözünü ettiği ressam John Constable. mezarı da Hampstead Kmsesi'nin avlusundaymış. Beni her cumartesi günü. Oraya gidip mezarını görebileceğimizi söyledim. Herhangi biri için çok şey biliyor. ama yararlanmaya çalışmadı. işini bitirdikten sonra akşamüstleri gezdirebileceğini söyledi. bu ilerlemiş yaşta. sanki her şey kalıtımla geçermiş gibi. ama konuyu değiştirmektense beni Danimarka hakkında konuşturmaya devam etti. "Bilmem ki bunu kimden almış? Benden ya da babasından değil. Anlattıklarımın doğru olup olmadığını söylemem imkânsız. Gerçek arkadaşı yok. Başlangıçta biraz gergin ve endişeliydim. ama Hampstead'de yaşamış.Mercedes'i almamız. başlangıçta rahatsız olduğunu belli ettiyse de kısa sürede rahatladı. Đngiltere'de ressam olduğunu bile bilmiyordum. onların yanında rahat davranırsanız bundan yararlanacaklarını öğrenerek yetişmiştim. "Şimdilik cumartesi gezmeleriyle yetinelim" dedim.

sakat kalmış .çocukların anne ve babalarını taklit ettiklerini. duygusal bölümlerinde gülmemek. Swanny. kötü niyetli. uzun konuşmalarda esnememek için kendimizi zor tuttuk. Mogens hayatta olsaydı. tabiî . tatilde Paris ve Viyana'ya gittim. Housman'ın onu kazıkladığını söylüyor. Aslında niyetimiz Kew Gardens'a gitmekti. kızlar Mrs. soğuk ve züppe değil. Đlginçtir. Asıl ilginç olanı. Ötekiler gibi acı. birkaç gün sonra oyunu hayal meyal hatırlıyorum. biz de bir tiyatro matinesine gitmeye karar verdik. Oyunların çoğu savaş ya da savaştan sonra olanlarla ilgili. Housman'la kavga etmezse. Bleak House'u üçüncü kez okuyorum. herhalde bizle birlikte oturmazdı demek geçti. kendi cinsine göre uzun ve mutlu hayat yaşadı. ama ağzımı açmadım Hayat Mogens öldükten sonra da devam ediyor. Housman'da kalacak" diye yazmalıyım. Bu yıl her şey mavi ve siyah. Bu genç yaşında ölmüş ağabeyini hatırlayıp üzülmesini. Kızlar Mrs. 20 mart 1921 Harry bana şaşırtıcı bir şey anlattı. Onları okula göndermemek doğru olmazdı. konuların çoğunda mutsuz anne babalar. Mogens gelebilseydi belki bir parti vermeyi düşünebileceğini söyledi. ama tanıdıklarımda bunu gördüğümü pek söyleyemem. inanmazdım. Yüksek topuklu.kolay gözyaşı dökmez. "Mogens'i anarken mutsuz olmamayı öğrenmemiz gerek" dedim. 4 eylül 1920 Rasmus ve ben Danimarka'ya gidiyoruz. Đyi bir oyun değildi. ama geri kalan zamanda Kopenhag'da Ejnar ve Benedicte ile beraber olacağız. umarım söyledikleri ayın 12'sinde gidişimize kadar Mr. O korkunç oyun hakkında ikimiz de aynı düşünceleri paylaştığımızı gördük. o korkunç kız kardeşiyle birlikte bir iki gün geçireceğiz. ama kendi ülkeme hiç dönmedim ve çok heyecanlıyım. Allah'tan bu renkler de bana çok yakışıyor. Harry'yi kendisi için de bir bilet almaya ve benim yanıma oturmaya ikna etmemdi. Benedicte'den hoşlandım. Danimarkalılar neşeli. Housman'da kalacak. Aslında. erdem meraklısı. eğlenceli insanlar olarak tanınır. Đki elbisem de kısa. Đki yıl önce bizde kaldıkları iki günde görebildiğim kadarıyla. Bjfrn'ü kilerde kaskatı buldu. Kimse için -Mogens dışında. "Eğer Rasmus o güne kadar Mr. Yolculuk için iki elbise aldım. Yirmi santim bacak gösteren etekler giyeceğimi rüyamda görsem. yas tutmasını istemem. çift atkılı siyah bir çift ayakkabılar en sevdiğim ayakkabı biçimi bu. Herkese Mr. Sabah Emily aşağıya indiğinde. Housman'ın kulağına gitmez. ama bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Zavallı köpek. bira içip gülen. Söylediğimin pek bir etkisi olmadı. mor mavi bir çay elbisesi. onlarda gördükleri davranışları kopya etmeye çalıştıklarını sanıyorum. Aarhus'ta. mavi-siyah Chanel bir takım ve lila-siyah kadife manşetli. Đçimden Mogens yaşasaydı şimdi yirmi iki yaşında olurdu. kolay kolay ağlamayan Rasmus ağladı.

Tatiller ilginç şeyler. dinlenmen gerekiyor. aramızdaki sınıf duvarı her geçen hafta biraz daha incelip alçalıyor. Tatilde. Adını Joan koyacaklarmış. Bu sabah saçımı uzun uzun inceledim. Sayfanın tepesine bakıp Harry'nin bana şaşırtıcı bir şey anlattığını yazdığımı gördüm. Okuma bilmeyen insanlardan bahsetmişken. Almanca bilmediği ama okuyabildiği için Almanca bir sözlüğe bakıp Alman soyadının Duke anlamına geldiğini öğrendiğini anlattı. Biraz daha ikna çatışması yaparak Harry'yi bir çayevine. bana Danca olmasına rağmen Đngilizce gibi duran bir adımızın olmasından dolayı ne denli şanslı olduğumuzu söyledi. efendi ve uşak -ona hiçbir şey ödemesek de. Dürüst olmam gerekirse. Cinsiyet duvarı ayrı bir konu. yüreğimi açıp. ve Mrs. Hansine'nin bir kızı oldu. Doğrusunu düşünmek gerekirse. günler çok uzun geliyor. Zavallı Rasmus. sevgiyle hiç tanışmadığımı. Louvre'a gidip Eiffel'e çıktık. çevremdeki tüm sevginin.durumunda olsak da o çarpıcı derecede yakışıklı. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü anlattı. ama sen ne yapıyorsun? Aynı şeylerle ilgilenmediğin için konuşamadığın biriyle berabersen. kafasındaki saçlar hâlâ kahverengi olmasına rağmen. Rasmus'la birlikte Paris'ten döndük. ama Rasmus'un tek ilgilendiği otomobiller. Harry kendisi de bir Alman ismine sahip olduğunu. çok yavaş geçiyor. Bu ilerlemiş yaşıma rağmen. adlarını yeterince değiştirmedikleri için sıkıntı çeken Mr. Paris'te bu otomobillerden bir sürü var. Sanırım bu da geçecektir. başka insanların içinde insanlar arasında sevginin farkına vardığımı. Duke adını almak çok akıllıcaydı. Q-düşündüm. sakalı grileşti. sevgiye hasretim. saçımda tek bir beyaz tel yok. 23 haziran 1923 Dün gece. Bu yaz kırk bir yaşında olacağım. ama flört etmeye başladıklarında gidip tek bir imzayla adını değiştirmiş. Yakışıklı gençlerin çoğu öldürüldü. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. evden uzaktayken günlük tutmuyorum. oyunda nişanlısı ölen kızdan bahsettik. birlikte çay içmeye götürdüm. Swanny'den. her birini gördüğünde kafasını uzatıp bakıyor. ama evet evet. evlenecek genç kalmadığı için yaşlı bakireliğe mahkûm kızlar var. Söylediklerini anlayabilmem için uzunca bir süre gerekti. bense cinsel gerginliğin farklarını ve titreşimlerini herhangi bir kadından çok daha fazla hissediyorum. Bütün bunlar karısını tanımadan önce olmuş. Çocuk istemeyene bak! Swanny bebeği görmek istediğini söyleyerek beni şaşırttı anlaşılan Harry bizi oraya götürecek. sevgiyi özlediğimi söylerim. Aslında bir değişiklik yapman.çocuklar. sadece orta yaşlılar ve çocuklar var. Çok akıllıca düşündüğünü söylerken. lles'a gidip Champs-Elysees'de gezindik. saçımın hâlâ eski kum renginde olduğunu gördüm. . hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. Swanny'nin evlenebileceği uygun bir genç bulamamamızın ne kadar korkunç olacağını söyledim. Gerçekten de çevrede öyle çok genç adam görünmüyor. Harry ve ben iyi dostuz. Đngilizlerin yabancılardan nefret etmelerinden söz ediyorduk. çok da özlüyorum.

şimdiye kadar yaptığımız tartışmalardan en şiddetlisi. anlamak da istemediğim şeylerden söz ediyor. benekli bir elbise için de Chanel'e gittik. Onu kucağına oturtup sarıldı -on üç yaşında bir kızı. onunla baş başa ne yaparım? Şiddetli bir tartışma oldu. Paris şömizyenin öldüğünü. Siyah-beyaz etollü bir elbise almak için Patoilya. Swanny'den o kadar süre ayrı kalmaya dayanamayacağımı sanıyorum. Rasmus elbiseyi kendim için aldığımı sandı. ne kadar para bana harcadığını umursamıyor. kemerler kaymış. Savaştan önceki günlere. Rasmus'u öldürebilirdim. Göğüs kalçalara kadar inmiş. Şey. En kötüsü de Marie'nin böyle bir şey olursa. Mor'un da gidip Harry Amca'yla evlenip evlenmeyeceğini sorması oldu. Yine de yarın Harry'yi göreceğim ve tavsiyesini isteyeceğim. günlüğümden de çok. Rasmus kendini binlerce pound kazıkladığını söylediği Mr. Düşüncemi kabul ettirmemin bir örneğini de dün. Her ikimiz de resimden.ve eğer Mor'la birlikte yaşamaya dayanamıyorsa. Bugün Britanya Adaları'nın Cadillac mümessilliği gibi bir şeyi aldığını öğrendi. aynı şeyleri görmek isteyeceğimizi. ne kadar gülüp ne kadar çok şey paylaşacağımızı düşündüm.Harry'yi özledim. Kızlarla birlikte Bognor Regis'te -orası da neresiyse.parmağıyla gösterip anlamadığım. sadece onun Cadillac otomobilleri satması oluyor.iki hafta. sonra da Brüksel'de baş başa iki hafta. ama Harry'ye ne düşündüğünü soracağım. altı ay diyor. bana bir gün sonra taşınacağımızı bildirip elimden geleni yapmamı istediği dönemlere kıyasla başımı kaldırıp sesimi çıkarmayı öğrendim. Moda neredeyse Hindicin elbiselerine dayanır olmuş ama ben sevmedim. istediğim gibi yapmamı söyleyecek. King's Road'da büyük bir dükkân açmayı düşünüyorlar. Hakkını vermem gerek. Aslında bunun sorulması için en uygun insan Rasmus ama o aldırmayacak. Housman'dan kesin olarak ayrıldı. Sanırım bundan sonra Padanaram'dan ayrılıp. ikimizin de birlikte yapmaktan hoşlandığı tek şey. . özellikle de portrelerden hoşlandığımız için. Cline Cadillac satacaklar. güzel yemekten zevk alacağımızı düşündüm. Rasmus yaşamak için yiyor. Benedicte'nin Swanny'yi onlara göndermemi isteyen mektubuyla karşılaştım. bu yaz tatilinde yapacaklarımızı söylediğinde yaşadık. Haftalardan değil. Far'la gidip onun evine bakıp bakmayacağını sordu. koskoca iki hafta boyunca orada. Đkimiz de uzun süren büyük ve nefis yemeklerden hoşlanıyoruz. Döndüğümüzde. aylardan bahsediyor. O ve yeni ortağı Mr. düz hatların hakim olacağını kararlaştırmış. Brüksel'e gitmek istemiyorum. Eğer benim bileklerime kadar inen bir şey giyeceğimi sanıyorsa. 12 nisan 1924 Rasmus havalara uçuyor. Çocuklarla böyle konuşmamasını söyleyip bağırdım. Bunun anlamı bu ülkede onun. tabiî Marie her şeyi duyup ağlamaya başladı. Kamboçyalı bir köylü gibi görünmekten hoşlanmıyorum. elbise almak. Cheyne Walk ya da benzeri bir yere taşınmamızı isterse ben de reddedeceğim. Chelsea'de. Swanny'ye soluk mavi Çin ipeğinden bir elbise aldım. yanımdaki Harry olsa ne kadar başka olacağını. yanılıyor! Günlüğümü ve -ah. Rasmus'la birlikte geçirdiğimiz günler boyunca.

Swanny'yi kandırabilmek için uğraşmam gerekti. Mrs. Bu sabah Mrs. Rasmus'un kucağındaydı. Swanny'nin ilk nedimeliği olacak. gemiyle gitti. ama çok mütevazi. hiç gülünç olmadı ki. Hepsi altı nedime.. Bütün bunlar ne saçma! Yine de Swanny'nin gerçekten güvenilebilir biriyle birlikte olmasını bilmek güzel. her biri kaz yumurtası mavisi bluzlar turkuvaz saten etekler giyecek. Aslında böyle düşünmüyor. . benim böyle bir inanışım yok ama o deyimi hiç unutamıyorum. Üç kere nedime. Ben ölü bir odadaki tek canlı şeyim..Demek Mor şoförle evlenecek. gülünç olacağını söylüyor.Ben hayattayım. bayılacak gibi oluyorum. bir üçüncüsünü istemiyorum. Gerçekteyse. yanımda yürüyen o olsa dünyanın ne kadar değişik olacağını düşünerek seyahate çıkmayacağım. bütün gün boyunca Harry'yi. başımı sallayıp gülümsedim. yapmak istiyorum ama faydasız. . hiç gelinlik giymedi. kıskanıyordum. aynı şeyi hissediyor. yine bir kız. Duke. Batıl inançlar gülünçtür. Belki Harry de istiyor. Ama bir daha Rasmus'la baş başa bir yere gitmeyeceğim. Dorte Bisgaard çok zengin ve soylu bir Danimarkalıyla evlenecek. Bu da Swanny'nin ikinci nedimeliği oldu. başının üzerinden Rasmus'un yüzünü buruşturduğunu gördüm. biz öyle insanlardan değiliz. sonra da bana döndü.. Harry'nin çocuğunu ben doğurmak isterdim. hepsi bu. ama onun da faydası yok. Bisgaard onu doğruca Ejnar ve Benedicte'ye götürecek.Marie böyle bir şeyin söylenmeyeceğini bilecek yaşta. öyle mi? dedi.. Harry'nin karısı yine bir çocuk doğurdu. Harry'nin çocuklarını doğuran kadım kıskanıyorum. Mrs. nerede olduğunu bilmem gerek. Gördün mü yaptığını. kafasını onun sakalına dayamıştı. Bazen elimi öpüyor. Swanny olmadan bu ev ölü. Bana söylediğinde. o adamla yalnız giderek. Aslında onu koruyacak zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenenin Swanny olmasını isterdim. Artık dört kızları var. Swanny düğüne oradan gidecek. bunun harika bir haber olduğunu söyleyip onu kutladım. Tabiî gülünç olmayacak. yüzümden kan çekilirken ürperdim. fazla mütevazi. Onun başka başka evlerde kalmasını istemiyorum. bunu yazmaktan bile özlemden midem bulanıyor. Keşke yapabilseydim. Bu. Yanlış bir şey yapmayacağımı biliyor. yüzümün kızardığını hissettim. öteki kızlardan çok daha uzun olacağını. 16 mart 1925 Hep birlikte Knud'un düğününün etkisini üzerimizden atmaya çalışıyoruz. bütün odalar cansız ve sıkıcı. 2 haziran 1924 Swanny Danimarka'ya gitti. tabiî düğünün Bisgaard'ların West Heath Caddesi'ndeki alelade evinde yapılması söz konusu olamaz. Altı yaşında olsa. anlardım. Bisgaard'ın yanında.

Maureen elindeki çiçeği Swanny'ye fırlattı, hiç anlamadığım bu geleneğe göre gelinin attığı buketi yakalayan kız hemen yakında evlenirmiş. Tabiî, Swanny daha yirmisine girmedi ve çevresinde hayranları var. Darıimarka'dayken ondan çok hoşlanan o genç, Dorte'nin düğününden sonra partide tanıştığı o adam Swanny'yi mektup bombardımına tutuyor. Hem Danimarkalı hem çok uygun birisi, ters olanı Swanny'nin onunla birlikte Güney Amerika'da yerlere gitmesini istemesi. Evlenip hemen ardından Samgo mu, Asuncion mu, neresi unuttum, oraya gideceklermiş, Swanny akıllı davranıyor, bekleyip görmek istiyor. Ona cevap yazıyor, ama mektupları hem sık değil hem de kısa.

16 nisan 1927 Babaanne oldum. Kendimi eskisinden farklı hissetmiyorum, eskisinden değişik görünmüyorum, üstelik bebeğe karşı da hiçbir şey duymuyorum. Bu sabah onu ve annesini görmeye gittik. Aynı Maureen gibi, tombul yüzlü ifadesiz bir çocuk, hoş Knud da bir güzellik abidesi değil. Adını John Kenneth koyacaklar. Erkekler üst kata çıkıp kutlamayı içkiyle yaptı, Knud buna "bebeğin başını ıslatmak" diyor, onlar gider gitmez Maureen bana doğumunu tüm ayrıntılarıyla anlatmaya, ne kadar korkunç bir şey olduğunu, ne kadar da uzun sürdüğünü söylemeye başladı. Sözünü kestim. Hepimizin çocuğu olduğunu -nişanlılarını savaşta kaybeden "ihtiyaç fazlası" kadınlar hariç- hepimizin aşağı yukarı aynı şeylerden geçtiğimizi söyledim. Đki düşüğü saymazsak beş çocuk doğurduğumu hatırlattım, bana bilmediğim bir şey anlatamayacağım söyledim. Oturdukları o korkunç daireyi o seçmiş olmalı. Belki de değildir. Knud'un benimle ortak hiçbir yanı yok, üstelik babasıyla da yok. Komik olanı, Đngilizlerden de fazla Đngiliz olması, Avrupalılar apartman dairesinde yaşamayı seçerken. Đngilizlerin müstakil evlerde oturmayı tercih etmesi. Ama biliyor olmam gerekirdi, insanları anlamak zor. Artık hava daha geç kararıyor, Harry beni yeniden akşam yemeğinden sonra çıkarmaya başladı. Mercedes'te bir arıza varmış, Rasmus Cadillac'ı alabileceğimizi söyledi. Artık arka koltukta değil, önde, Harry'nin yanında oturuyorum. Her şeyin nası1 başladığı ilginç. Başlangıçta arkada oturuyordum, durup biraz yürüdükten ya da bir şeyi seyrettikten sonra dönüşte, ön koltuğa geçiyordum. Evvelsi gün, arka tarafta oturmak üzereyken bunu komşuların görüp dedikodu yapmalarından korktuğum için yaptığımın farkına vardım. Kendimden utandım. Ne zamandan beri insanların ne düşündüğüne aldırır oldum ki? O zaman başımı salladım, hemen anladı, her zamanki gibi düşüncemi okudu ve bana ön kapıyı açtı. Şimdiye kadar hiç yanlış bir şey yapmadık, yapmayacağız. Kötü düşünene lanet, derim ben. Babaanne olmaya fazla aldırmadığımı söyleyince güldü, büyük kızının evlenmek istediğini, kısa zamanda bana yetişeceğini söyledi. Kız daha on altısında, 1911'de doğdu, anladığım kadarıyla doğması gereken günden önce doğmuş. Neden bilmem, her ikimizin de torunları olması düşüncesi hoşuma gitti. Playhouse'da Somerset Maugham'ın The Letter'ını görmeye gittik. Gladys Cooper

oynuyordu, onu her zaman beğendim, bir oyuncunun olması gerektiği gibi güzel, ama hikâye kendisine tecavüz etmeye çalışan adamı öldüren bir kadından bahsediyor. Aslında adam kadının gerçek sevgilisiydi, ama adamın Çinli bir metresi olduğunu öğrenince, kadın onu vurdu. Sonra, geç olup havanın kararmasına rağmen Hampstead'e gidip Heath'de dolaştık. Bugünlerde araba gezintilerimiz gittikçe kısalıyor, yürüyüşlerimiz, birlikte yediğimiz yemekler, tiyatro ve konser izlememiz gittikçe uzuyor. Ne olduğunu ben de, o da biliyor ama söylemiyoruz. Birbirimizle flört ediyoruz ama ne öpüşüyoruz, ne elimizi ötekinin beline doluyoruz, ne birlikte olabiliyoruz, masanın iki yanından birbirimizin gözünün içine bakmanın, birlikte kahkaha atmanın, elimi elinde sıkıca tutmasının ötesinde hiçbir şey yapamayacağımızı biliyoruz.

2 kasım 1929 Swanny, bütün karşı koymama rağmen, bugün yeni işine başladı. Artık bütün duygularımı bastırmam ve bunun hakkında tek bir söz bile etmemem gerekiyor. Swanny kabul etse, Torben Kjær onunla yarın evlenir. Bir de Maurp bir yerden akrabası olan o genç var. Swanny için çıldırıyor, bütün hayatını telefonda geçiriyor. Ama eğer Swanny her sabah o yaşlı kadının köpeğini Hampstead'de gezdirmeyi, kadına da saçma sapan kitapları okumayı tercih ediyorsa yapsın bakalım. Artık büyüdü. Tabiî Rasmus onun ne yaptığıyla hiç ilgilenmiyor, sadece ona elbise parası vermekten kurtulduğu için seviniyor. Kazandığı azıcık para elbiselerini karşılamaya ancak yeter. Geriye bakınca, Maureen ve Knud'un bir çocukları daha olduğunu yazmayı unuttuğumu görüyorum. Geçen pazartesi Charles doğdu. Harry'nin büyük kızı da çocuk bekliyor. Şimdi benim Mogens'i doğurduğum yaşta ama daha da önemlisi Marie'yle yaşıt, oysa ben Marie'yi hâlâ çocuk olarak görüyorum. New York'taki buhran Rasmus'un işini etkileyecek. Nasıl olacağını anlamıyorum ama sanıyorum o biliyordur. Bütün önemli şeyler tehdit altında, Cadillac temsilciliği, bu evden çıkıp daha küçük bir eve taşınmak falan. Bu sabah bana Mr. Cline'ın ona yüklü bir kazık attığını söyledi. Bir kere yazacağım, bir daha asla. Bir kere yazacağım ve bir daha okumayacağım bile. Üstelik bu günlüğü ne zaman okudum ki? Harry'ye âşığım. Gelecek yıl elli yaşında olacağım, ömrümde ilk kez âşık oldum. Bize, ona ve bana, ne olacak? Yazık olan, hiçbir şey olmayacağı. Aynı şekilde yaşamaya devam edeceğiz.

Yirmi ikinci bölüm

Bu benim hikâyem olsaydı, aşkımın gelişimini daha ayrıntılı belirtirdim. Konuşmalarımızı yazar, bu arada Asta'yla ilgili söylenenleri almazdım, ilk öpüşmemizi, ilk sevişmemizi anlatırdım. Yine de kısa bir özetin yeterli olması gerektiğini düşünüyorum. Cary'ye bir sevgili bulmak için çok yaşlı olduğumuzu söylerken, Daniel'la geçirdiğim bütün o yılların âşık olma yeteneğimi yakıp kül ettiğini düşünürken ne kadar haksız olduğumu, eğer bunları söyleyip düşünürken bilmiyor idiysem, çabuk öğrendiğimi söylemekle yetineceğim.

Cary'yi daha fazla ihmal etmemem gerektiğini de anladım. Kendi evimde uyumayan iki hafta olmuştu, bu sürenin tamamını Willow Caddesi'yle Paul'ün Hackney'deki evi arasında mekik dokuyarak geçirdim, yine de birkaç kere eve gidip telesekreterdeki mesajları dinledim. Telesekreterden her seferinde Cary'nin sesi, giderek artan bir heyecanla çıkıyordu. Sonunda aradığımda, çok rahatlamış gibiydi. - Aman Tanrım, o kahrolası makine yerine sonunda seninle konuşabilmek ne harika bir şey! "Bir şeyler yapmış olmalıyım" diye düşünüp durdum, yani daha önce yaptığımın yerine bir şey, ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi? Dinle, benimle Roper'ın evini görmeye gelir misin? Đlginç bir şey oldu, artık ondan nefret etmediğimi anladım. Bir cumartesi sabahı, meydan okuyan bir kıyafetle Willow Caddesi'ne geldi, sanki herkesten çok bana gençliğinin yıllara yenik düşmediğini kanıtlamak ister gibiydi eskiden de ona söylediklerim düşünülürse, bunu kanıtlamak önemliydi. Başlangıçta kayakçılar için tasarlanmış, atkılı ve dar bir tulum, beli kemerle sıkı sıkı tutturulan bir tunik ve renkli bir panço giymişti. Endişeli görünüyordu. Gözleri korkuluydu Onu bağışladığımı söylerken yalan söylediğimi anladım, oysa şimdi söylesem yalan olmazdı. Bir zamanlar arkadaş olmuştuk. Sonra, gençliğimizin son demlerindeyken, işe Daniel karıştı. Sanki şimdi bir şeyler olmuş ve bütün o yıllar silinmişti, karşımdaki eski Cary'ydi, bense eski, istediği bir biçimde yeniden gençleşen eski ben. Onu öptüm. Kaçmak istermişçesine geri çekildi, sonra Swanny'nin oturma odasına doğru yürürken, arkamdan yetişip yanağımı öptü. O gün anlayış açısından beceriksiz günümdeydim, olanların farkına varmam, ondan nefret etmekten vazgeçip tekrar hoşlanmamın nedenini anlamam için uzunca bir süre gerekti. Cary ve ben Hackney'deydik, Roper'ın evini inceliyor, Lizzie'nin yaşadığı ve öldürüldüğü odalarda yürüyorduk, birden anladım.

Söz konusu olan, Roper filmi çekilirken, iç sahnelerin Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da mı, yoksa bu iş için seçilecek başka bir evde mi gerçekleştirileceğiydi. Devon Villa, tıpkı Asta'nın görmediğim Lavender Grove'daki evi gibi hâlâ ayaktaydı. Cary'ye de

söylediğim gibi en iyisi çekimi gerçek evde yapmak, evin yıkılmamış olmasını da talihin bir belirtisi olarak kabul etmekti. "Evet" dedi, 'Televizyon yapım kuruluşlarını benim kadar tanımadığın için böyle söyleyebiliyorsun. Roper'lar içinde yaşamamış olsalar bile, başka bir evi çekim için daha iyi bulmaları mümkün." Hikâyeyi yeniden düzenlemekte olduğunu mu söylüyorsun?

- Tarih bazen olduğundan daha düzenli olabilirdi. - Bütün beklenmedik olayları bir düşün. Bu yapımdan bütün umulmayanları uzaklaştırmak istiyorum. - Devon Villa beklenmedik bir yer mi? - Daha bilmiyorum. Görmedim. Bildiğim tek şey, büyük olduğu. Anlaşılan oldukça da görkemli bir yer, Maria almadan önce çok daha parlak günler geçirmiş olmasına rağmen. Yine de bu gibi insanların oturmasını beklemeyeceğin eğin bir ev. Oraya gitmek üzereydi, içimden gelen sese uyarak onunla gideceğimi söyledim; oysa daha önceleri hep ilgilenmediğimi belirterek ayak sürümüştüm. Ama işler değişmişti. Ona karşı duygularım değişmişti. Onunla birlikte olmakta bir sakınca görmüyordum, kaldı ki beraber geçireceğimiz bir gün boyunca eğleneceğime de inanıyordum. Swanny'nin son günlerinde kimin kişiliğine büründüğünü de şimdi öğrendiğime göre, Swanny'nin Edith olmasının imkânsızlığına rağmen, küçük Edith'in yaşadığı evi görmek istiyordum. Çekilmesi düşünülen dizinin yapımcısı olarak Cary, Devon Villa'nın bodrum ve zemin katlarının sahibiyle birinci katın sahibini aramış, bir randevu ayarlamıştı. Sahipleri Fas'a taşındıklarından üçüncü ve dördüncü katlar boştu, ama alt kattakilerde anahtar vardı, bize Lizzie ve Maria'nın cesetlerinin bulunduğu odayı göstereceklerdi. Evin görkemli olduğunu söylerken yanılmamıştı. Bu ev Hampstead'de olsaydı, malikâne olarak adlandırılırdı, ama yıkık dökük çevrenin ortasında, zavallı duruyordu. Bütün terası, süslü ön cephe kaplaması, üstü kapalı ve sütunlu ön kapıya çıkan basamaklarıyla Bayswater'da görebileceğiniz Victoria Dönemi yapıları gibiydi. Devon Villa adı Devon Court olarak değiştirilmiş, ana kapının yanına üç zil konulmuştu. Cary'nin beklenmedik şeyler derken de söylemek istediğini, daha kendini Brenda Curtis olarak tanıtan kadın kapıyı açıp bizi dairesine alır almaz anladım. Sokak kapısı kapanır kapanmaz çevrenin görüntüsü ve gürültüsü kesildi, biraz ötede, Willow Caddesi'nde apartmana çevrilmiş evlerden birinde de olabilirdik. Girişteki hol umut vericiydi, Ward-Carpenter'ın sözünü ettiği kırmızı mermer döşeme ve oymalı merdiven tırabzanları hâlâ yerli yerindeydi. Duvarlar boyunca uzanan sandalyeler, kabartma çiçekleri ve stilize yapraklarıyla en az yüz yaşında olmalıydı. Ne var ki şimdi, Maria Hyde'ın sadece banyolar için kullanacağı beyaza boyanmıştı, dairenin ahşap bölümleri de maun korkuluklar dışında beyazdı. Ama şimdi, Brenda Curtis'in kocasıyla birlikte yaşadığı kattaki iki, bodrumdaki diğer üç odada gezerken, bir yüz yıl önce bitirilmiş bir evde olduğumuzu düşünmek mümkündü. - Đkinci kattaki dairede oturmak istediğimi sanmam dedi, bizi Florence Fisher'ın bölgesi olan bodruma indirirken. Mannering'ler sık sık yurtdışına gidiyorlar, belki de bu yüzden fazla

aldırmıyorlar. Üstelik çevrelerini çağa uydurma konusunda da fazla iddialı değiller, tabiî evlerini temiz tutuyorlar, ama pek bir şey değiştirmediler. O odada yatıyorlar, bilmem anlatabildim mi? Bize baktı. Yani, cesetlerin bulunduğu odada. Orada yatmak istemezdim. - Hayır hayır, biz de istemezdik, diye mırıldandık. - Yedi yıl önce geldiğimizde, burada hiçbir şey yapılmamıştı. Burası herhalde Roper'ın oturduğu zamanki gibiydi. Bodrum katında çok yaşlı bir kadın vardı, otuz yaşından beri buradaymış, zaten burada da öldü, hayatı boyunca tek bir kat boya bile sürmediğinden eminim. En azından bodrumun boya yüzü görmediği belliydi. Maria Hyde'ın mutfağını değiştirmemişti, biz geldiğimizde etraf karafatma kaynıyordu. Öte tarafta, dolaptan biraz küçük bir oda vardı, zavallı hizmetçinin yattığı oda. Kiler bölümü bu taraftaydı, bahçe kapısına yakın; inanır mısınız eski çamaşır kazanı bile yerinde duruyordu, tahta kapaklı, taştan ve alçıdan yapılmış korkunç bir şey. Emlakçı çamaşır kazanının da mutfak tezgâhı gibi koleksiyoncu malzemesi olduğunu söyledi, ama her yeri yıktırdık. Her şeyi değiştirip genişlettik, ferahlattık, yani eskiden neye benzediğini tahmin etmeniz güç. Yere kadar uzanan pencere, Poggenpohl mutfağın taş döşeli ve duvarlı bir bahçeye açılmasını sağlıyordu. Niyeti bozuk bir kedi, defne ağaçlarının arasında, balık dolu bir havuzun kenarında oturuyordu. Sadece üç metre yüksekliğindeki bahçe duvarları eskisi gibiydi, kahverengi tuğlaları artık yakılması yasak ateşin isinden kararmıştı. Polisin ekmek bıçağını bulduğu yerde şimdi etrafı alçak bir taş duvarla çevrilmiş, içinde cüce çamların bulunduğu bir tarh görünüyordu. Kafam Edith'le doluydu, ama kadının da dediği gibi Edith'i bu mutfakta düşünmek, hizmetçi etrafta iş yaparken masanın başına oturmuş, yulaf ezmesini yerken göz önüne getirmek imkânsızdı. Mutfakta dışarıya açılan bir yan pencere olmuş olabilirdi, ama mutfağı o günkü haliyle canlandırmak zordu. Kahvaltıyı gaz lambası ışığında yemiş olabilirlerdi çünkü temmuzda bile evin bu katına güneşin girmesi neredeyse imkânsızdı. Birinci kata çıkmadan önce merdivenlerin dibinde durdum, Mrs. Curtis'i kendi kapısının ardında bırakmış olmanın rahatlığıyla, Edith'i bu dünyada son görüldüğü anda, merdivenlerden çıkarken, kısa bacaklarına çok yüksek gelen hamaklardan tırmanırken ve yukarıdaki dönemeçte gözden kaybolmak üzereyken düşündük. Merdivenleri yarılamıştık ki, yan dairenin sahibi gelişimizi duydu ve sahanlığa çıktı. - Onu bu saatte göremezsiniz, dedi. Cary kimi göremeyeceğimizi sordu. Edith'i.

Söylediklerinin üzerimizdeki etkisi, belki de gözlerimizin açılması onu keyiflendirmişe benziyordu. - Sadece bir şaka, hanımlar. Bu kadar korkmayın. On yıldan beri buradayım, ama onu daha hiç görmedim. - Bir hayalet? - Öyle diyorlar. Yukarıdaki kadın, Mrs. Mannering onu bir kere gördüğüne yemin ediyor. "Bardağına biraz daha su koymalısın" dedim. "Saçmalama" dedi, "Đçki içmediğimi

gaz lambası şişelerine benzer şişeler yerleştirilmişti. neden çığlık attığını kimseye söylemiyor. Bir çığlık attı.biliyorsun. bu portrelerin gerçek kişilere. eski kâğıt ve bayat hava kokuyordu. koluna yapışmadıkça üzerinde kaymadan oturmanın imkânsız olduğu bir at kılı kanepe vardı. Bütün bu olaylarda Cary'nin oynadığı rol çok önemli değildi. Mannering onu bir başka yerde bir daha gördü. Daniel'ın anılarının ya da Cary'nin Daniel'ı elimden almış olmasının bir önemi yoktu. Edith'in yatak odasına girdik. Mr. bir zamanlar. hiç olmazsa kopyaları yapılmıştı. Portrelerin Mannering'lerin büyüklerine adandığından eminim. aydınlık sanki on dokuzuncu yüzyıl kaynaklarından geliyormuş gibi düzenlenmişti. Curris de bir şeyler gördüğünü söylüyor. burada geçmişten en ufak bir iz bile kalmamasından gururlandığı açıktı." Onu merdivenlerde gördüm. Artık Daniel'ın. Dönemeçte kayboldu. Şaşırmadı. Wagstaff sorumluydu. . Curtis haklıydı.Sonra ne oldu? dedi Carry. sadece bir zamanlar tanıdığım biri olmuştu. tüm ışıklandırma. Sonra Mrs. basamakları tırmanan çocuğu gördüm. ama hava karardıktan sonra hole yalnız çıkamıyor. Tablo askıları hâlâ yerindeydi. geceyarısından az önce. duvarlar da şeftali renginde güllerle süslü bir duvar kağıdıyla örtülmüştü. Cary 'nin koluna girdim. birkaç da Edward Dönemi güzel parçayla doldurmuştu. Bütün bunlar tam da Cary'nin aradığı şeydi. Daniel artık bir gölgeye dönüşmüş. herhalde bir eskici dükkânından düzineyle salmış olmalılar. sanat eseri olmak iddiasında çerçeveler içinde. annesi ya . bu hayalet hikâyesinin sıkıcı hayatının en heyecanlı macerası olarak alan yaşlı bir adam.Fazla bir şey olmadı. kafamı kaldırdığımda. Eski tren istasyonlarını anımsatan. Masa lambaları yerine elektriğe döndürülmüş gaz lambaları kullanılmış. Her yerde kullanılan kızıl kadife. birilerinin sevgilisi. Tek başına yaşayan. dedi. Eski görüntü ve eşyalar bilerek isteyerek korunmuş. Tüm duvarlara. Mannering'ler evlerini yüzyıl sonu döküntü. Geçen gece. Yine de ressam fırçasından çıkmış tabloların aksine. çünkü artık Paul vardı. kime ait olduklarını bildiklerini de sanmıyorum. ama o dönemde evin üçüncü katında meyve ve çiçek kabartmalı duvar kâğıdı kullanıldığını sanmıyorum. o anda da eski dostluğumuzun yeniden başladığını anladım. bir daha da görünmedi. Bir üst kat. eve dönerken. Mrs. Bütün daire uzun süre kapalı kalan her yer gibi silkelenmemiş tozlu kumaş. Pencereler çift camla kapatılmış. Merdivenlerin dibindeydim. burada pek bir şey değişmemişti. "olay" da önemsizdi. avizelere de kesme camdan. alt kattaki Mrs. Hayalet hikâyesinin belkemiğimi ürperttiğini sandığından eminim. Bu hikâyeyi daha önce onlarca kez anlattığı ve artık ezbere söylediği belliydi. Cary'nin kulağıma fısıldadığına göre üçüncü katın temizliğinden. ama sizinle kolkola girmekten memnun olan insanların göstereceği sıcak ve güzel bir hareket yaptı. Örneğin. Her yerde ince bir toz tabakası vardı. Elimi dayadığım dirseğini beline bastırdı. kocası-karısı. muhtemelen yüz yıl önce yaşamış. Birlikte yaşlı adamın dairesine. Duyduklarının ona dizisi için bir sürü yeni fikir verdiğini görebiliyordum. sanki Florence Fisher'in paspasıyla gelip tozunu almasını bekler gibiydi. Mr. . Wagstaff gülümseyerek bize bakıyordu. bambaşkaydı. Ona karşı sıcak bir şeyler duyup onun adına sevindim. pub samoda olduğunu sandığı fotoğraflara benzer sepya resimler asılmıştı. Anlaşılan Mannering'ler bu kadarcık bir değişiklik yapmaya haklan olduğunu düşünmüşlerdi.

Kadın fotoğrafları çok beğendi. Yüzünü buruşturdu. benim sandığım gibi Lavender Grove değil.Yaşlı kadın nasıl biriydi? Bana kuşkuyla baktı. Wagstaff çerçeveli portreleri gösteriyordu. Öte yandan da. parmağının ucunu şakağına vurarak "Biraz böyleydi" dedi. kuşkusuz Lizzie'nin cesedinin bulunduğu yatağın bir kopyasıydı ve üzerinde beyaz pamuklu bir örtü vardı. onların resim çektirmek için bir yerlere gidip oturduklarını. hanımların bugün pek kullanmadıkları şapkalardan. zamanlarının çoğunu yurtdışında geçiliyorlardı. büyük mağazaların aydınlatma bölümlerinde binlercesine rastlanan taklitlerinden . sizi güzel.Uzun. Sonra söyledikleri merakımı hemen giderdi.da babasına ait olduğunu. Cinayetin orada işlendiğini düşünerek yatak odalarını en "eğlenceli" yer yapmaları fikrini kabul etmek güçtü. Maria Hyde'ın kapadığı kata taşımışlardı. sıkılmazlarsa. sonra ne yaparlar? Görüldüğü kadarıyla Mannering'ler bundan sıkılmıyordu. öfkeyle ya da aldırmazlıkla karşıladıklarını düşünmek heyecan verici. Cary'yle birbirimize baktık. Yoksa onu tanıyor musunuz? Demek Swanny ile Gordon ve Aubrey'nin geldikleri yer burasıydı. Sormadım Söylediklerini fazla ciddiye alamayacağımı düşündüm". eğlence onlar için yeniden başlıyor gibiydi. Sizin kopyanızı satın alıp duvarlarına asanlar. Çevresini "eğlenceli" eşyayla dolduran. Kıkırdamaya başladı. döndüklerinde sorarım. Mannering'e söylememi istediler. çok zayıf. zeki ya da çarpıcı olduğunuz için değil. güzeli eğlenceliye. "Anlıyorsunuz ya. konforu korkunçluğa feda eden nasıl bir insandır? Bundan sıkılmazlar mı? Peki. çıkan sonucu sevinçle. iyi. ben de 'Tabiî söylerim' dedim. . Şimdi buradaydılar. Roper'ların yaşadığı eve gelmişlerdi.Bu ikisinin kim olduğunu bileceksiniz. "Đki yıl kadar önce yaşlı bir hanımla iki genç buraya gelip daireyi gezdiler.Sizi nasıl bulmuş? . yaldızlı ve süslü çerçevelere konulmuştu. Buraya. eğlenceli buldukları için yapmışlardır. çevrelerini alaya alan insanlara güvenmediğini söyledi. "Elbiselerine. Daireyi tepetakla kullanmalarının başka bir açıklaması olabilir miydi? Oturma odalarını. saçlarını böyle yaptırarak güzel olduklarını mı sanıyorlardı? Evden çıktığımızda Cary. yanında da Lizzie'ninki." . Yatağın her iki yanındaki komodinin üzerinde nilüfer şeklinde birer art Nouveau lamba vardı. yaklaşık bir yüzyıl sonra. kuşkulu da olsa bir ölümsüzlüğe ulaşmışlardı. Fotoğrafları almak istiyordu ama buna benim karar veremeyeceğimi söyledim. Pençelere koyu pembe perdeler ve tüller asılıydı. Resimden bakıp insanları tahrik eder. Ward-Carpenter yazısındaki fotoğraflar olağanüstü büyütülmüş. Mr. Mr. Duvarda Roper'ın portresi vardı. Belki de her geri döndüklerinde. Đnsanları çoğunun böyle şeyleri eğlenceli bulup bulmayacağını merak etmeye başladım. "Bu değişik adam" ya da "Bu ilginç kadın da kim?" diye sormalarına neden olursunuz. Mannering'lerin pirinç yatağı. Başında bir şapka vardı. orijinal değil. . kuşkulanmakta da haklıydı. ve Mrs. saçlarına bakın!" Peki böyle giyinerek. O da portreleri eğlenceli buluyordu.

ama birdenbire o sokağa gitmek istemediğimi hissettim. Cary'nin baskıya direnmesini.Öbür ev nerede? Paul'ün oturduğu sokakta. Paul evdeyken bizi görebilirdi. "Ona hayalet hikâyesini anlattınız mı? " . Middleton Sokağı'ndaydı. Belki de sadece birinci kata erişti. Edith'in de hayatta olduğunu söyledi. Mr. Canlıların hayaletinin olamayacağını. "O yatak odası olabilecek en yanlış yerde. arkadaşlarımızın. Anneannesinin daha ölmediği bir senaryo kurmaya çalıştım. Aklıma gelen. Onlara neden sahip olmak istediğini anlamak güç değil. 'Tabiî anlattım. bulanık fotoğrafların içinden gülümsemeden bakan kahverengileşmiş yüzlerdeki ağızlara." . çalışan insanlar olarak nasıl davrandıklarını bilmediğimizi düşündüm. Ona söylemedim. dairesini belirsiz bir süre kullanmak üzere hemen orada haftada 500 pound'luk bir öneride bulunmamasından düş kırıklığına uğradı. .Bana inanmadı. Mrs. Swanny o fotoğrafların anne ve babasına ait olduğunu sanıyordu. Curtis de yukarıya göndermiş. Mannering'lere göre bunun pek bir sakıncası yok. saçlara bakar bir halde düşünüp acıdım. Đnsanlar ara sıra gelip daireyi gezmek isterler. Onu şimdi durduğumuz yerde canlandırarak. korkunçtu. gözlere. anlaşılan. mafsallarının ağrıdığını söyledi. . . Hoşuna gideceğini düşündüm" Holiday Palace'ta yerdeki kahverengi lekeyi gösterip Ilizzio'nun ölürken kaybettiği kan olduğunu söyleyen rehberler gibi. çok değiştirilmiş" dedi.Đstersen. Edith'in tırmana tırmana bitiremediği basamakları indik. kendisini ya da şirketini bağlamaktan kaçınmasını hayranlıkla izledim. Kapı kapanıp biz merdivenlerden inerken bana "Burası hiç olmaz. O akşam buluşmak üzere sözleşmiştik. ben de "Neden olmasın" dedim. kendi çizgileriyle fotoğraflar arasında bir benzerlik arar. burunlara. Wagstaff onu ciddiye bile almamıştı. Merdivenlerde biraz zorlandı. ondan sonra? Açık pencereden düşmüş olabilir miydi? O zaman. peki.gülümsedi. Nereye kadar ulaştığını kimse bilmiyor. sokakta Cary'yle görmesini istemedim. gençlerden birinden yardım istemek zorunda kaldı.Daha kararlaştırılmış bir şey yok. Cumartesiydi.. Mr. ama dışından bakmayı düşündüğünü söylersin.Hoşuna gitti mi? . sizinle mutlaka temasa geçeriz. kendi odasına gitti. Eğer tasarıyı gerçekleştirmeye karar verirsek. o eve de gideriz. solmuş. Wagstaff Cary'nin. Sana içini gösteremem çünkü ev sahiplerine haber vermedim. "Üst katı görebilir miyim?" dedi. dostlarımızın meslek hayatları hakkında ne kadar az şey bildiğimizi. Resimleri alamamıştı. ara sıra gelip daireyi gezmek isteyen insanlara bu hikâyeyi anlattığı belliydi. Bu yanını.Ön kapıya gelmiş. yine de beni dışarda. . yaşlı kadını ölmeden önce çocuğu daha güvenli bir yere götürmeye çabalarken gözümün önünde canlandırmaya çalıştım. terbiyeli terbiyeli gülümsemesine karşın boyun eğmeyen yanını daha önce hiç görmemiştim. onu kaldırımda bulan biri haber vermez miydi? Belki de bir üst kata çıkmıştı.

Kalp krizinden öldü. ama anladığım kadarıyla polis Fisher'dan hiç şüphelenmedi. Tabiî Lizzie. . Bu fikirden hoşlandım. Yüz yaşını geçmiş olurdu. . Sumner adlı bir ailenin evinde çalışıyordu. . istersen bakabilirsin ama fazla bir şey anlatmıyor. hepsinin hasta olması gerekirdi. hafızam bugünlerde elekten de beter. 1905 yılında yatılı bir hizmetçinin işten nefret ettiğini itiraf edip işten kaçtığını söylemesi. Lizzie'nin bazen bir fincan çaya üç kaşık şeker koyduğunu söylüyordu. hiç kimse ondan kuşkulanılmadı. öyle değil mi? Florence. Hackney insanın her gün gidebildiği bir yer değil. ya bir seferde iki ya da üç fincan çay içtiyse? Florence'ın şeker kullanmadığını. Peki. Bütün cevaplan bilemiyorum. Lizzie Roper ve Florence Fisher.Florence Fisher'a mı? Sana birazını anlatabilirim. . Hayatta olup olmadığını sordum.Hayır hayır. Uzaktan bir yeğeni. Bence gerçekte. olabileceğinden kuşkulanmadı mı? Onu sorguya çekmedi mi? Edith'i hayatta gören son insan olmasına rağmen. Yürüyerek bile gidebiliriz. ahlaksız davranışlardan en beteri olarak görülüyordu. akşamın beşinde yatağa girdi.Güç olurdu.Bunu ben de düşündüm.O zamana kadar düzeldi. dedim. Uzak değil. Belki de çok dürüst insan izlenimi bıraktı ya da belki çocuğu öldürmesi için hiç bir neden yoktu.Maria'nın derdinin ne olduğunu biliyoruz. ki genellikle yanılıyorum. hastalanan Florence'tı. yani ben bile yürüyerek gidebilirim. . Anlaşılan fazla dozda alınca insanın midesini bulandırıp uyutuyor. Eğer yanılmıyorsam. Lizzie hastalığı her neyse. hidrobromidle uyutulmadığını söyledim.Ona ne olduğunu merak ediyorum. . Ertesi gün. Florence hakkında koca bir dosyamız var. Fırsattan yararlanalım.Tepsiyi yukarı çıkarmayıp Maria'nın eline tutuşturması şaşırtıcı değil mi? Anlaşılan Maria daha o günün sabahında bir kalp krizi geçirmişti. Roper'ın verdiği hidrobromidle uyutulmuştu. Maria Hyde. Ann. 1971'de öldü. Onlara ne oldu? Bulaşıcı bir hastalık mı? Bunu kimse araştırdı mı? . Hiç evlenmedi. Ann.Bence gidelim.. neden evlenmediğini kimse bilmiyor. hâlâ insanları güçlü ve güvenilir biri olarak etkiliyor. Tate-Memling evde çalışan biri olarak bütün bir hafta boyunca temizlemek için üst katlara çıkmayıp ne yaptığını sorarken. Üstelik Roper karısının ne dozda ilaç alacağını hiçbir zaman bilemezdi.Cary. Nişanlı olduğu o adamla evlenmedi. .Hep Florence'ın o hastalık hikâyesini fazla abarttığını düşündüm. . Zaten geldik bile. . ama bunu mahkemede söyleyemedi. Duruşmada tanık olarak dinlendiği sırada Stamford Hill'de.Polis hiç Florence Fisher'ın Edith'i ortadan kaldırmış. . aslında sorunun kalbine inmişti. Dizi konusunda bir sürü araştırma yaptırdık. Neden öldürsün? Aradan geçen bunca zamana rağmen. . görmem şart değil. ev sahiplerinin evden gittiklerini görür görmez o da işten kaçtı.

ablasının torunu bir kız var, ama onun tek anlattığı, senin de düşünebileceğin gibi övücü şeyler, teyzesinin ne kadar iyi bir insan olduğu, başkalarını ne çok düşündüğü, falan. Hizmetçiliği hayatı boyunca sürdürmedi. Bir şekilde bir tütüncü dükkânı kuracak kadar para biriktirdi ve yıllarca bu dükkânı işletti. Gönüllü Kadınlar Birliği'nde oldukça yüksek yerlere geldi, Clovenford markisiyle resmi bile çekildi. Bana resmi yeğeni gösterdi. Bütün bu hikâyenin içinde ilginç olan tek bir şey var: Lady Clovenford'un kayınpederi, ilk Clovenford markisiydi ve bu ilk Clovenford markisi daha önce Roper'ı yargılayan, daha sonra adalet bakanı olan Tate-Memling'di. - Acaba Florence resmi çektirirken bunu biliyor muydu? Derin bir nefes aldım, köşedeki evi gösterdim. Arkadaşım Paul burada oturuyor.

Cary küçük bir çığlık attı. - Aman Ann, kapalı bir kutusun! Neden söylemedin? Gidip tanışabilir miyim? Eve girip bize kahve ikram etmesini isteyelim mi? Bir kahveye ihtiyacım var, senin yok mu? Okullu kızlar gibi. Erkek arkadaşın burada mı oturuyor? Ona bir bakabilir miyim? - Nerede şu ev? dedim. Đstemeye istemeye beni evin önüne götürdü. Karşısına dikildiğimizde Paul'ün bizi görüp görmediğini düşünüyordum. Evin üç katı, bir de bodrumu vardı, ama bunu dışında Devon Villaya hiç de benzemiyordu. Daha yeniydi, daha az zarifti, birçok evin bir arada yapıldığı bir döneme ait, 1890larda yapılan birçok evin ortak özelliği olan oransız boyutlar burada da göze çarpıyordu. Ucuz ve çirkindi, kalın tuğladan yapılmıştı. Yine de bu evin biraz önce gezdiğimiz eve kıyasla Maria Hyde'a daha uygun olacağı açıktı. Arkamıza döndük. Paul bizi görmüş, ön bahçeye çıkmıştı - Ne kadar yakışıklı, değil mi? dedi Cary. Kahkaha attım. - Sana da ne oluyor? Đşte bunu alamayacaksın, dedim, onu Paul'le tanıştırdım, eve girdik.

Yirmi üçüncü bölüm

Bu kez, Cary'nin yeni sevgilimi de çalması söz konusu bile değildi. Paul sonra bana sıkılarak da olsa, Cary'den hiç de hoşlanmamasına üzülmeyeceğimi umduğunu söyledi. Beni daha az sevindirense, günlüklerle daha fazla uğraşmayı reddettiğini söylemesi oldu. "Reddetmek" biraz abartılı olabilir. Fazla istekli olmadığını söylemek daha yerinde olur. Roper duruşması konusunda konuşmaktan, Ward-Carpenter ve Mockridge kitaplarını okumaktan mutluydu, hatta Ünlü Đngiliz Davaları dizisinden benim için duruşmanın bütün zabıtlarını da çıkarmıştı. Bu dizi Senato Kütüphanesi'nde bulunuyordu, oraya ulaşması güç olmamıştı. Edith'in kaderi hakkında düşünmekten, eğer hayatta kalmış olsa başına neler geleceği konusunda fikir üretmekten de hoşlanıyordu. Ama başlangıçta onu heyecanlandıran günlüklerle işini tamamlamış, onları bir kenara bırakmış gibiydi. Günlüklerden bahsetmenin onu sanki rahatsız ettiği duygusuna kapıldım. Benden ödünç aldığı defterleri tekbir yorum yapmadan geri verdi, ona belki de 1920 ve 1930'lu yılların defterlerine bakmak isteyebileceğini söylediğinde kafasını sallayıp konuyu değiştirdi. Eğer günlükler bir aile büyüğünün bana bıraktığı notlar olsaydı, isteksizliğini anlardım. Birine âşık olmak ve onunla yeni bir ilişkiye başlamak, her şeyi paylaşmak anlamına gelmez. Ne de olsa Paul golf oynuyordu, Paul satranç da oynuyordu, bu faaliyetlerden hiçbiriyle fazla ilgilendiğimi söyleyemezdim. Ancak benim günlüklerin bir aile varlığı dışında, dolapta saklanacak bir miras ötesinde de anlamı vardı. Onların yayıncısı olmuş Swanny'nin görevi artık benim omuzlarımdaydı. Giderek daha az yazar araştırması yapıyordum, Swanny'nin ölümünden bir yıl sonra da başkalarının adına çalışmaya son verdim Günlükler Swanny'nin tersine, hayatımın tek amacı değildi, yine de önemli bir yer tutmaları kaçınılmaz oldu. Swanny'nin zamanında yaptığı her iş artık bana kalmıştı yayıncılarla yeni baskıları görüşmek, kartona basılacak kapakların formatlarını onaylamak, yabancı ülkelerdeki satışları değerlendirmek, resimlere karar vermek ve daha bir sürü şeyle benim ilgilenmem gerekiyordu. Bir sonraki yıl 1935-1944 dönemini kapsayan günlükleri yayımlamayı kararlaştırmıştık, üstelik bunu Đngiliz yayıncılar ile Gyldendal'e aynı zamanda yaptırmayı düşünüyorduk. Yapacak çok işim vardı ve herkes gibi ben de bazen yaptıklarımı en yakınımdaki erkekle paylaşmak istiyordum. Çok sıcak, çok heyecanlı, paylaşımda çok cömert olan Paul, her seferinde beni nazikçe reddetti. Her zaman terbiyeli, her zaman düşünceliydi, ama ne olursa olsun o günlüklerden bahsetmek istemiyordu. Defterlerin onu sıktığı sonucuna vardım. "Bu da belki doğaldır", diye düşündüm. Günlükler çok iyi tanıdığım biri tarafından yazılmamış olsaydı, çok iyi tanıdıklarımdan söz etmeseydi, ben de sıkılır mıydım? Ama diğer taraftan, kitapları satın alıp okuyan milyonları sıkmıyordu. Paul'e günlüklerden söz etmeye son verdim. Bana sık sık o gün ne yaptığımı sorduğu, benim de normal bir ev kadını hayatı yaşamayıp alışverişe çıkmadığım, arkadaşlarımla gündüz görüşmediğim düşünülürse, cevap vermekte ne kadar zorlandığım anlaşılacaktır. Gerçekten de bütün gün yayımlanacak günlüklerle ilgileniyordum. Bunun böyle sürüp gitmesini kabullenemedim, hemen Paul'le konuştum. Biraz tereddüt ettikten sonra nasıl olup da on dokuz yaşındaki insanlara Danimarka edebiyatı öğretmeye başladığını öğrenmek istemediğimi düşündüğünü söyledim. - Bilmiyorum, dedim. Değişik ya da eğlenceliyse ben de yapardım sanırım.

- Beni ilgilendiren değişiklikti, hiç de eğlenceli değil. - Doğru. Margrethe'yle ya da Swanny'nin yayıncısıyla günlükler hakkında konuşurken çok değişik, bazen de şaşırtıcı şeyler oluyor. - Anlat, dedi, ama sadece iyiliğinden dediğini biliyorum. Yüz ifadesi, sıkıntı ya da boşvermişlikten çok, üzüntü gösterince anlatmamı kestim. Evet üzüntülü, neden olduğunu hiç bilmeyeceğim. Aslında görmeliydim, nedeni yukarda gözlerimin içine bakıyordu, ama göremedim. Ben erkeklerinin kendisini ailesine tanıştırmasını bekleyen kadınlardan değilim, özellikle de bu yaşta, ellinci yaş günüm yaklaşırken. Üstelik Paul de bunu hiç önermedi. Annesini görmeye gitti, bana gittiğini söyleyip annesiyle ilgili bir iki yorum yaptı, nasıl olduğunu, neler yaptığını anlattı, ama hiç benim de kendisiyle gelmek isteyip istemeyeceğimi sormadı. Aslında gerçek anlamda birlikte yaşamıyorduk. Öyle sanıyorum ki toplumumuzda, sürekli ilişkilerde sosyologların pek de dikkatini çekmeyen bir engel var; insanlar evlerini seviyor, bu evler için bir sürü para harcamışlar, çiftlerden hangisine sevdiği evinden ayrılıp boşaltması söylenecek? Bu sadece bir para konusu da değil. Çiftlerden biri Dulwich'te oturup Brondesbury'de yaşamanın fikrine bile karşı olabilir, oysa karşısındaki nehrin güney kıyısına taşınmayı aklından bile geçirmez. Paul Hackney'deki evini çok seviyordu, benimse Hampstead ve çevresinde iki ayrı yerim vardı. Hangimiz fedakârlık yapacaktık? Her neyse, işi dairemi satışa çıkarmaya kadar vardırdımsa da, bebek evi dışında hiçbir eşyamı taşımadım. Artık Willow Caddesi'nde Padanaram'ın kendine alt yeni bir odası vardı. Nakliye kamyonu onu Hampstead'e taşımak üzere tem da Margrethe Cooper'ın bana yeni çevirisini gösterdiği, aslı Padanaram'ın otuzlu yılların başında nasıl satıldığını okuduğum gün geldi. Zamanımın büyük bölümünü Swanny'nin evinde geçiriyordum, birbirimize gidip kalmamıza, hafta sonlarını ya onun ya da benim evimde geçirmemize rağmen, Paul Hackney'deki evinden ayrılmayı düşünmüyordu. Her ikimizin de evlerini satıp birlikte yeni bir yer almamız en uygunu olurdu, ama Willow Caddesi'ni sevmeye başlamıştım. O da evini seviyordu, arada sırada da satmaktan söz ediyordu. Onu durdurmamın ya da en azından cesaretlendirmememin nedeni, günümün önemli bir bölümünü işten sıkılan (ya da üzülüp umutsuzluğa kapılan) bir adamla birlikte yaşamaktan çekinmemdi.

Cary senaryo yazacak birini buldu, yazılan senaryoyu beğendi, bir yönetmen bulup günümüz modasına uygun olarak sadece Roper olarak adlandırılacak dizinin çekim hazırlıklarına başladı. Dizi pazartesi, salı ve çarşamba günleri yayınlanacak üç bölümden oluşacaktı. Dizi Paul'ün sokağındaki evde çekilecekti, Cary altı kişinin üç ay boyunca çalışarak evin tüm ayrıntılarını o döneme uygun olarak değiştirdiklerini söyledi. Evlerini ya eski durumunda geri alacak ya da isterlerse 1905 stiline uygun döşenmiş bir eve sahip olacak kişiler, Avustralya'daki oğullarının yanına, uzun bir tatile gittiler. Paul'le birlikte, Roper'ın para kutusunu almak için geri geldiği sahnenin çekimlerini izledik. Bir pazar sabahıydı, çok erkendi, hafta sonunu onun evinde geçiriyordum. Kaldırım kenarları genellikle park edilmiş otomobillerle dolu olan Middleton Sokağı boşaltılmış, kapının önüne fazla iri bir atın çektiği

zarif bir araba yanaştırılmıştı. Daha güzel bir at bulamamışlar. Karşı kaldırımda küçük bir meraklı kalabalığı toplandı, Paul'le birlikte yatak odalarından birinden de aynı şeyleri görebileceğimizi düşündük. Roper rolünü oynayan aktör fotoğraftaki Roper'a çok benziyordu, hatta Abraham Lincoln'e Alfred'den daha da çok benzediği kesindi. Onun arabadan çıkıp merdivenleri on beş kere tırmanmasına rağmen yönetmeni tatmin edemediğini görünce, izlemekten vazgeçip kahvaltıya oturmaya karar verdik. Dizinin çekimleri sekiz hafta sürdü, bittiğinde de Cary son derecede güzel tanıtım malzemesi çıkardı. Bunların arasında en önemlisi, kuşe kâğıda basılmış dört sayfalı renkli bir broşürdü, sayfalardan çoğunu diziden fotoğraflar kaplıyordu, en son sayfanın bir bölümünde oyuncuların kim olduklarını, ne yaptıklarını, hangi rolde oynadıklarını anlatan Cary ile dizinin yönetmeni Miles Sinclair'e övgüler yağdıran bir çerçeve vardı. Broşürde Roper ile Lizzie'nin ve Lizzie Hyde'ın birlikte fotoğrafları da görülüyordu. Bir diğer fotoğrafta Edith merdivenleri tırmanırken, başka birinde de Florance mutfakta çalışırken görülüyordu. Bir de rol alanlar vardı. Bütün bunları, daha sonra önemli olacağı için anlatıyorum. Broşürün amacı yabancı ülkelerdeki satışı artırmaktı. Avustralya ve Yeni Zelanda'ya, Kanada ve Amerika'ya gönderildi, sonuçta Cary yapımını bütün dünyaya sattı. Bir diğer olay da çok daha kişisel bir tepkiydi. Cary, Lisa Waring adlı bir Amerikalıdan önce bir mektup, da bir telefon aldığını anlattı. Kadın Los Angeles'taki bir televizyon kuruluşunda çalışıyordu, kadının ya da çalıştığı bölümün görevi, kablo üzerinden yayınlanmak üzere yabancı (özellikle de Đngiliz) yapımlar seçmekti. Şu aralar hâlâ Kaliforniya'daydı, ama çok geçmeden Đngiltere'ye gelecekti. Lisa Waring'in Roper tanıtım broşüründe gördüğü bir isim, baba tarafından büyük dedesinin adıydı, ama bu ada başka bir yerde rastlamamıştı. Ailesinin baba tarafının atalarını bulmak için yaptığı araştırmalar, o adamdan ötesine ulaşamadığı için sonuçsuz kalmıştı. - Hangi adam? dedim. Söylemiyor. Sır dolu bir durum, ama göreceksin önemsiz bir şey çıkacak.

- Senden ne yapmanı bekliyor? - Gelip benimle konuşmak, elindeki bazı kâğıtları göstermek istiyor. Paul böyle bir şeyi beklediğini, gerçek hayattan alınma bir öykünün televizyona uyarlandığında, hep buna benzer durumlarla karşılaşıldığını söyledi, Roper yayınlandığında, buna benzer çok daha fazla şey olacaktı. - Ona yardımcı olabileceğimi sanmıyorum, dedi Cary. Eğer büyükdedesinin adı Roper'sa bu sadece Arthur olabilir. Öteki kardeşlerin ya çocuğu yoktu ya da çocukları Birinci Dünya Savaşı'nda Edward gibi genç öldüler. Arthur'un iki kardeşi vardı, belki de onlardan biri kadının büyükannesi. Anımda da yazıyor, kızları 1912 ve 1914'te doğmuş. "Kadının dedesi Roper olamaz, "dedi Paul, Roper sık rastlanan bir isim. Cary'yi iyi. tanırım, yüzü tüm duygularını yansıtır, birdenbire ciddileşmesinden ve dalgınlığından yaptığı dizinin geleceğinden endişelendiğini anladım. O kadının diziyi

tehlikeye atacak bir şey söylemesinden korkuyordu.

Birkaç gün sonra bana Roper'ın geçmişinde Lizzie'nin öldürülme şeklini ve nedenini açıklayabilecek bir şeyler olup olmadığını hep merak ettiğini anlattı. Herkes bir insanın gırtlağını tek bir hareketle kesemez. Normal insanlarda böyle bir arzuyu gemleyen ama Roper'da bulunmayan neydi? Böyle bir öldürme becerisini nerede ve nasıl edinmişti? Yani Lizzie'yi öldürmüşse. Eğer öldüren Roper'sa. Lisa Waring Cary'yle evinde ya da bürosunda, Cary'ye neresi uygunsa orada buluşmak istiyordu. Cary her zamanki abartılı tutumuyla benim de orada bulunmam için yalvardı. Geleceğimi söyledim, ancak Lisa Waring'den uzun zaman haber alınamayınca Amerikalının fikrini değiştirdiğini düşündüm. Belki de dikkat çekmek, birden önemli biri olmak için bir hikâye uydurmuştu. Belki de söylediği o televizyon kuruluşunda çalışmıyordu, tanıtım broşürünü orada çalışan bir arkadaşında görmüştü. Cary bunu araştırmış mıydı? Böyle bir araştırma güç olmasa gerekti. Cary araştırmadığını söyledi. Endişeli olduğunu biliyordum, ama Lisa Waring'in -eğer gerçekten böyle birisi varsa- bunu kötü niyetten ya da eğlenmek için yapmış olabileceğini söylediğimde canlandı, televizyon kuruluşuna telefon edip Lisa Waring'le konuşmak isteyeceğini söyledi. Cary'ye televizyonda çalışan bir kişiyle telefonda konuşmanın bile birçok kişi için heyecan verici olduğunu hatırlattım. Bu arada dairem sonunda satılmış, Willow Caddesi evim olmuştu. Gordon ve Aubrey sık sık gelen ziyaretçilerdi. Danimarka'daki araştırma gezilerinden dönmüşler, Gordon soyağacındaki boşluklardan çoğunu doldurmuştu. Westerby'leri 1780'lere Kastrup'ları da ondan elli yıl daha geriye kadar götürmeyi başarmıştı. Gyldendal yeni baskıların ilk sayfasında soyağacı fikrinden hoşlanmıştı, Đngiliz yayıncılar da neredeyse aynı derecede hevesli görünüyorlardı. Gordon'un artık tek sorunu Asta'nın büyük dedesinin kim olduğu, Frederick Teyze'nin büyükbabasının 1790'lı yıllarda kiminle evlendiği, Rasmus'un anneannesinin gayrimeşru bir çocuk olduğu konusundaki kuşkusunun doğru olup olmadığıydı. Tabii onu Devon Villa'ya ziyaretleri konusunda sorguya çektim, ama bana ilk seferde anlattıklarının ötesinde fazla bir şey bilmiyordu. Swanny bu konuda oldukça gizemli davranmıştı. O zaman da Swanny'nin kendilerinden bir şeyler sakladığı izlenimi edinmişlerdi. - Bize gittiğimiz evin Asta'nın evi olduğunu söyleyip inandırmaya çalışmadı, dedi Aubrey, tam öyle değil. Gittiğimiz evin kime ait olduğunu hiç söylemedi. - Sadece kendi ailesinin -yani benim kendi ailemin- burada oturmuş olduğunu ima etti, "annem ve babam" dedi. Gordon hayalet öyküsünü, Swanny'nin öyküden hoşlanmadığım hatırlıyordu. Đkinci kat benim olduğu kadar onun da sinirine dokunmuştu, ama ne duvardaki resimleri ne de Swanny'nin onları satın almak istediğini hatırlıyordu. Kim olduklarını sormadım, çünkü hiç ilgimi çekmediler. Sadece onların Asta ve Rasmus olmadığını biliyordum. Sonra ona ya da ikisine, Swanny'nin kim olduğunu bilmediğini anlattım. Başlangıçta Gordon sadece soyağacı için endişelendi. Swanny'nin adının yanına "evlatlık" yazmasının doğru olup

Maria ve Cora demeyi zorlatana kadar Mrs. Cary Edith Roper'a ne olduğunu. Yine de aradığım buydu. Arthur Roper'ın anılarını hiç okumadan Cary'ye geri verdim. Đlişkilerinin gerçekten ne olduğunu.' olarak tanınıyordu. Cora Green'in 1905 sonbaharında Star'da yayımlanan yazısının ilgimi çekebileceğini söyledi. eğer bunlara gerçek denilebilirse. Çoğu yazarın da söylediği gibi. Green olarak kaldık. Swanny'nin hangi kimliğe bürünmeye çalıştığını öğrendikten sonra merakım giderek artmıştı. Asıl yazarın süslü ve görkemli bir üslubu vardı. Günlük düzeltme işine ara verip yazıyı okudum. 'Mrs. Maria Hyde da ölmüştü. Günlüklerin Barış ve Savaş olarak adlandırılan yeni bölümü baskıya verilmişti. Ben insanların iyi yanlarını görme temayülündeyimdir. Hackney'nin en beter yerinden. Hyde'ın kötü kaderli . yasaya göre hakaret davası açamazdı. bu nedenle Mrs. Swanny hayattayken bu konuyla fazla ilgilenmemiştim. birbirlerine ne kadar yakın olduklarını. ben de yaklaşık on kişiyle birlikte ilk kopyaları düzeltmekle görevliydim. "Yaşadığımız sokak. Dzerjinski Mrs. arkadaşı gibiydi. önümdeki yazıyı baskı hataları ve anlatım yanlışlarını bulmak için okurken. Daktiloyla yazılmış ya da kelime işlemciyle düzenlenip yazıcı çıkışı alınmış sayfalar aynı şey olamaz.olmayacağını sordu. Margrethe Cooper'ın çevirisini okuduğumdan. Tabiî yazıyı Cora Green kendisi yazmamıştı ama gerçeklerin. geçen yüzyılın son on yılında. Bir çocuktan daha büyük olmayan ama evin hemen hemen bütün işini yapmakla görevli küçük hizmetçinin adı Florence'tı. ama benim için yeterince güçlüydü. dedim. Ne var ki bir melek ya da bir azizin bile Mrs. Başını hafif sallayarak. bir zamanlar Cora Green'le aralarında su sızmadığı gerçeği de yazının iyiliği açısından unutulmuşa benziyordu. okuduğumdan zevk almaya da çalıştım. Roper'dan sonra. kötü taraflarını değil. Ironsmith. Merakım doğal olarak onunki kadar yoğun olamazdı. Bildiğimiz tek şey. son zamanlarda bir sürü skandala neden olan o kötü şöhretli aile Devon Villa'yı kendilerine mesken olarak seçtikleri güne kadar sakin ve saygıdeğer bir yerdi. kitapta Swanny'nin kim olduğu konusunda en ufak bir ipucu bile bulunmadığını biliyordum. ama ona böyle bir şeyin günlüklerin gelecekteki. basılı halini görmeden bir eserin ne olduğunu göremezsiniz. Aksi kanıtlanmadıkça insanların iyi olduğuna inananlardan biri olduğum için. hatta geçmiş yayınlan için ne gibi güçlükler açacağını söyleyince vazgeçti. ben de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyorduk. hangi suçları işlediklerini bilemem. ben de ona öyle hitap ettim. ama öldükten sonra. Hyde'ın kiracısından çok. tipik bir Westerby bakışıyla ve son derecede ciddi bir biçimde "Kim olduğunu bulacağım" dedi. Dzerjinski. Yakınlığımız birbirimize önadlarımızı. Maria Hyde'ın üç kiracısı vardı: Mr. Green onun sevgilileri ve sevgililerinin yanındaki tutumu hakkında görüşlerini esirgemeye çaba göstermemişti. Lizzie Roper ölmüştü. Bu onurlu lakaba hak kazanmış mıydı? Tabiî ki araştırmadım. Maria Hyde'la arkadaşlık kurduğumu itiraf etmeliyim. o zaman için bile modası geçmiş olmalıydı. ikisinin aynı kişi olmadığıydı. Hyde ve Mrs. yeni komşum Mrs. Adından da anlaşılacağı gibi bir yabancı olan Mr. Miss Cottrell ve Mr. Öyleyse sana iyi şanslar. O günlerde. ondan kaynaklandığı kesindi. Lea Nehri'nin bataklığı olarak bilinen korkunç yerden geliyordu.

mutfak ve çevresindeki karafatmalar ve böcekler âleminin saygıdeğer davetsiz misafirleri. Miss Cottrell'in evden ayrılması Mrs. Sokağımızdaki dedikodulara göre Miss Lizzie ya da yeni adıyla Mrs. Upton'un gözüyle anlatılıyordu. Cary British Museum'a da baş vurmuş. Upton devraldı. ucuz bir metal üzerine yapıştırılmış cam parçacıklarından yapılmış. Roper'ın Miss Lizzie'nin listesinde yeni bir ad olmaktan öteye gitmeyeceğini. Hyde'la aralarında geçen ve bu ayrılmaya neden olan şiddetli tartışma da Mrs. ama bir sonuç alamamıştı. Ne de olsa nişanlısı günün büyük bir bölümünde evden uzakta. Hyde bir gün bana 'Lizzie'nin arkadaşı' adı altında. Ben ve Mrs. Mr. Roper'ın ilk çocuğu ve oğlu bu ilginç evlilikten sadece altı ay sonra doğdu. Upton kısa sürede aynı zevkleri. ve Mrs. Ironsmith kısa bir süre sonra da evden ayrıldı. Đskenderiye kütüphanesini kül eden yangında yanan bazı edebiyat klasiklerinden nasıl sadece başka eserlerde söz ediliyorsa. Çok üzüldüğümü söyleyemem. Başlangıçta. Miss Lizzie'nin nişanlısına verdiği söz. ama yine de aralarındaki ilişkiyi yaklaştırmak konusunda iyi niyet belirtisi olan yüzüğü gösterdi. "Miss Lizzie yeni kiracıyla. Ironsmith'le nişanlı olduğunu söyledi. Mr. gerçekten de Mr. Mr. Middlemass'ı tanıştırdı. Miss Lizzie'nin isteksizce sürdürdüğü nişanlılığın onun ziyaretleri nedeniyle bozulduğunu duydum. beraberliklerinin amacının kilise ve devletçe onaylanmış uzun ve yasal bir ilişkiye dönüştürülmesinin tasarlanmadığını düşünmüştüm. paltosunun yakasındaki kürkten ve altın topuzlu bastonundan da anlaşılacağı gibi varlıklı bir adamdı. evin yaşanlarının kişisel görünümleri ve giyimlerini de ayrıntılarıyla tanımlamıştı." Burada Devon Villa'da hüküm süren koşullar hakkında aynı görkemli ve yüksek ahlaklı üslupla yazılmış çok daha fazla ayrıntı vardı. Ironsmith'in Devon Villa'yı ziyaret etmesi gerekmiyordu o zaten orada kiracıydı. Hyde bana Lizzie'nin Mr. Okumaya devam ediyorum. Mr.Lizzie'nin Devon Villa'yı ziyaret eden beyefendilerle (daha değişik bir ad kullanmak gerekirdi) yaptıklarına iyi gözle bakması mümkün değildi. . Mr. Bir öğleden sonra tesadüfen karşılaştık. Devon Villa'daki yaşamı anlatan diğer değerli belgenin. Cottrell'in anılarına başka yazılarda da rastlanmaktadır. O günden sonra onu birçok kez gördüm. Bir gün Mrs. onu başka beyefendilerin ziyaretlerini kabul etmekten alıkoymadı. bugüne kadar sürdü. Roper'la evlenince çok rahatladım. Ancak bu kez Miss Lizzie evlilikte kararlıydı. oldukça ileri yaşlarda bir beyefendi olan Mr. Bana evin içine düşmekte olduğu korkunç durumu anlatan da Mrs. aynı genel hayat felsefesini paylaştığımızı gördük ve iyi bir dostluk kurduk. Roper evlendiği zaman belli bir durumdaydı. biraz talihsiz ama koşullar ve daha önce yaşananlar düşünüldüğünde haklı görülebilecek bir karar vermiş. Onun dairesini saygınlıkları konusunda kimsenin en ufak bir kuşku duyamayacağı bir çift. Middlemass en az elli yaşında. Cora Green bununla da yetinmemiş. Miss Lizzie ona evin dışını gösterirken ben de evden çıkmış bulundum. diğer 'beyefendiler' Devon Villa'da görünmez oldu. Mrs. Zaten talihsiz Mr. Upton'dı. Gerçekten de dostluğumuz o mahalledeki yasanımızın da ötesinde. duvarlarda ve hatta yataklarda dolaşan 'canlılar'. Beatrice Cottrell'in anılarının nasıl kaybolduğu anlattığını hatırladım. Cary'nin. işinin başındaydı. Lizzie adamın verdiği.

bu tartışma sözlü ve fiziksel şiddete kadar vardırıldı. Hyde'ın önemli bir rol oynadığı sonucuna varmak zorundayım. Sık sık bana açılıp genç yüreğinin derinliklerindeki sırları anlatırdı. O günlerde sık sık görülen bir diğer ziyaretçi de Cobb ya da Hobb. Kızın asıl babası kim olduğunu bildiğimi iddia edemem. daha sonra bir satıcıyla konuşmak için ön kapı merdivenlerini indiğimde ne kadar gayret gösterirsem göstereyim. sadece duyduklarımdan kim olduğunu kesinlikle çıkaramazdım. Mrs. Roper karısının 1904 mayısında doğurduğu kızın babası olmadığından kesinlikle emindi. Kısaca söylemek gerekirse. Roper'ın arkadaşı 'Bert' olarak tanıştırdı. adamın beline sarılmasına izin vermesi anlaşılacak ya da kabul edilebilecek davranışlardan değildi. yapacak bir şeyi kalmamıştı. kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz. yakınlık gösterdiği kişi kocası olsa. zavallı Miss Cottrell'in eşyasının kaldırıma atılmasıyla sonuçlandı. Mr. Mr. Ne kadar inanılmaz olsa da doğurduğu o sağlıklı oğlandan nefret ediyordu. Ekose bir palto ve geniş kenarlı şapkasıyla oldukça şıktı. Onu daha önce görmeseydim. Devon Villa'daki utanç verici durum karşısında orada daha fazla kalamadım o yılın kasım ayında talihim yaver gitti ve Stoke Newinoton'da kendime uygun bir yer buldum. O gün beni görmemiş olmayı tercih edeceği açıktı. taşıyamayacağı kadar çok ağır iş yüklendiğini görüp üzüldüm. Roper'la Devon villa'nın kapısının önündeki sohbetini duymamı önleyemezdim. nişanlısının efendileri Cary'de görkemli bir evin nimetlerinden yararlanıyorlardı. Çocuk henüz küçükken Mrs. Mr. Roper'ın başka bir eski arkadaşıyla tanıştım. bütün bu işlerde Mrs. ağzında bir puro vardı.Bütün bu olanlardan sonra Mrs. Devon Villa'da kendi öz kızının çalıştığı o belirli evlerden birini işletiyordu. Roper'ın yeni bir hayranı değil de Florence'ın nişanlısı olduğunu öğrendiğimde çok rahatladım. Bunu duyduğumda ve Devon Villa'nın bodrum katına indiğinde. Onu görür görmez tanıdım.ne var ki bu hayranların ardı arkası kesilmiyordu. adında başka bir gençti. sadık ve bağlı bir eş ve anne olarak yaşamaya başladığını söylemekten ne kadar mutluluk duyardım! Ne yazık ki. O güne kadar nerede olduğunu bildiğimi iddia etmem yanlış olur. çünkü son derece belirgin bir sömürge aksanıyla konuşuyordu. bunun sonucunda da taşındım. ama o beni tanımamazlıktan gelmeyi tercih etti. Roper'ın uslandığını. gencin korktuğum gibi Mrs. Roper'ın uzun süre yaşadığım evin hemen yanındakinde korkunç biçimde . Gazete sayfalarında Mrs. O gün komşu evde korkunç bir tartışma oldu. gıdasızlıktan ve hatta isteyerek yapılmış kötülüklerden ölmesini engellemek için bir bakıcı tutmak zorunda kaldı. Ironsmith'ten başkası değildi. sokakta Mr. Bu kişi buradan birkaç yıl önce ayrılmış olan Mr. Roper çocuğun ilgisizlikten. Cobb'a (ya da Hobb'a) bu kadar yaklaştırması. onun Mrs. Ama yüzünü Mr. Middlemass'ın bir arabanın içinde Devon Villa'sının önünde görünmesi çok gecikmedi. Ona her zaman acıdım. Roper'ın şehvete olan düşkünlüğü anlayışla karşılanabilir. yanındaki genci Mr. Mrs. Roper'ı London Fields'ta o adamla kol kola yürürken gördüğüm zaman ne kadar şaşırdığımı tahmin etmek kolay olacaktır. yeni bir çocuğun bakımını üstlenemeyecek kadar çok işle baş etmek zorundaydı. Yüzünü becerebildiği kadar topladı. Miss Cottrell'i evden ayrılmak zorunda bırakanın. bu kocaman bir yalan olurdu. Kısa bir süre sonra. Başka bir evde uşak olarak çalışan biriyle evlenmek üzere nişanlanmıştı. Daha sonra ne bahane uydurulursa uydurulsun. ancak aynı patika üzerinde birbirimize doğru yürüdüğümüz için. daha sonra benim yapacağım gibi bir konuşma olduğundan kuşkum yok. Roper kendim tutmayı başarmıştı. Florence o evde. Üzülerek de olsa.

Onu seviyordu. Bunun cevabı. Londra'nın öbür ucunda bir hastanede. Demek ki onun konuşmak istemediği konu buydu. evlerin içi ve döşenmelerine daha az rastlanıyor. Kanıtları bir kenara bırakıp. Birçok konuda Swanny'nin mirasçısıydım.öldürülmesi haberiyle karşılaşana kadar ne Roperlardan ne de Maria Hyde'dan bir daha söz edildiğini duymadım. Paul Öğretmenler Odası'nda zaman geçirenlerden değil. beraberce çay içmelerini. siyasetten. Bunu düşünüp bu isteğin kendini belli etmeden yüreğime nasıl yerleştiğini gördükçe. ama imkânsızdı. Neden? Ama onu işinden çok az. ne de aralarındaki toplumsal uçurum onların birlikte yürüyüşe çıkmalarını. tahminler yürütmeye çalıştım. ben de Swanny gibi öğrenmek istiyordum. 1955 ve 1967 arasında yazılan defterler henüz çevrilmemişti. sinemaya ya da tiyatroya gitmelerini engellemedi. sonunda hep bu konuya dönmüştüm. Nasıl bilebilirdi. buna karşılık bağımsızlıktan. British Museum'a. asıl endişesi orta yaşlılıktı. O akşam buluşmayı da kararlaştırmamıştık. hatta aynı yatağı (altı aydan beri Paul'le birlikte kullandığımız yatak) paylaşmalarına rağmen onu yok saymayı başarıyordu. Harry'yle tanıştığında da yaşlanmamıştı. Danimarka'da yaşayan bir aile dostu. aralarında kişinin de kurduğu bir sınıf engeli vardı. sevgili olmaları imkânsızdı. Ama bu yanı dışında Harry beni ilgilendirmiyordu. Bütün ömrü boyunca yaşlı değildi. kesinlikle nedenini bilmediğim bir konu hakkında her zaman yaptığıma başvurdum. hatta Harry Amca'nın ne yiyip ne içtiğiyle doluydu. Harry Amcanın ne dediği. Bu büyüleyici bir şeydi. acilde yatıyordu. öyle demişti. sonra da isteksizliğinin nedenini sormayı düşündüm. Yani Margrethe Cooper onları daha çevirmedi. başlangıçta bütün bunlarla son derece ilgilenen Paul'ün birdenbire neden Swanny'nin kimliğiyle ilgili her sözden kaçındığını düşündüm. Harry Amca'nın da ona âşık olduğu kesindi. Arkadaştılar. Harry Amca'yla eskisinden çok daha fazla birlikte oluyorlardı. evli birer insan olarak her ikisinin karşısında ahlakî bir yasak olmasıydı. Yine de ne evli olmaları. Paul bu defterleri çevirmeye başlamıştı. aynı evi. evinde bir Yahudi sakladığı için Nazilerce kurşuna dizilmişti. hayvanat bahçesine. demek istiyorum. Bu defterlerde gündelik hayata. Swanny'nin kim olduğuyla ilgili konulardan söz etmek istemiştim. hemen hemen hiç aramamıştım. dosttular. Bu konuda felsefe yapıp komik olmaya çalışmasına rağmen. Ondan çok daha az heyecan duymakla birlikte. Tabiî." Asta'nın savaş yılları ve savaş öncesi yıllarla ilgili günlükleri 1925-1934 dönemine kıyasla çok daha fazla kendisiyle. biliyor olmasıydı. diyelim inanılmaz bir rastlantı sonucu öğrense de bana söylemez miydi? Son günlükler. Gerçekten de Paul'e genel olarak günlüklerden değil. merakımın Paul'e günlüklerden bahsetme arzumdan da güçlü olduğunu anladım. Annesi çok hastaydı. bu akşam da doktorlardan biriyle görüşecek ve annesinin durumunu öğrenmeye çalışacaktı. Bunu anladığımda işine telefon edip özür dilemeyi. parklara. böyle durumda da telefona cevap vermez. ya derste ya da kendi bürosunda bir öğrenciyle görüşmededir. bir hafta önce şiddetli bir kalp krizi geçirmişti. Cevaplardan biri. bir arkadaşlığın tarihçesi değil. "98 Numara"nın önüne neredeyse bir bomba düşmüştü. ama . Tabiî. Benim aradığım bir esrarın anahtarıydı. uluslararası olaylardan ve bedensel korkudan söz ediliyordu. Paul her gün annesini ziyarete gidiyordu. yine de ilişkileri hiç cinselliğe dönüşmedi. Ellilerindeki veya altmışlarındaki Asta kendini çok yaşlı görüyordu. Uzun saatler hatta günler boyu kocasıyla hiç ilgilenmemeyi. kendi duygularıyla doluydu. Günlüklerle ilgili olarak ne söylemeye başlarsam başlayayım. Günlüklerdeki sayfalar Harry Amca'nın ne yaptığı. 1919 yılında.

Tarihi hiçbir yere yazmadım. Paul de yazdıklarını gördü. Akşam olmuştu. 1954'te ölmüştü ama Asta günlüklerinde Hansine'nin ölümü hakkında pek az şey yazıyor. Eğer duygusal bir kadın olsaydım. yine çıkmaza girmiştim. bunun kalbime yazıldığını söylerdim. Belki yanılıyorum. Yine Hansine'e geri dönüyorum. konuyu Swanny gelmeden önce açıp bitirmesinden memnunum. Kendi kendime onu sadece iten bir şey değil. büyük olanı demek istiyorum. Telefonda annesinin öldüğünü söyledi. Belki de yorumlarını bir sonraki yılın defterine saklamıştı. kafamda düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum. der er dramatisk anlagt. ama hâlâ Rasmus'un onu . Ya da belki anneannesi ona bir şeyler anlattı. at vi maatte tage fra Padanaram ogkomme hertil. Marie'nin kendi Padanaram'ından Swanny'nin yanında bahsetmemesinden. ama hatırlıyorum. bakmam gerek. Hansine Lavender Grove'da Asta'yla birlikteydi. Paul telefon etti.sonra birden günlüklere düşman kesilmiş ve ilgisini kaybetmişti. Doğum günü aralıkta galiba. olup biteni bilmesi gerekirdi. bildiklerini o zaman on bir yaşına yeni basmış torununa anlatmış olabilir miydi? Hayır. Padanaram'dan ayrılıp buraya geleli bugün tam on beş yıl oldu. Jeg skrevikke Datoen ned nogen Steder. çok değişik bir şey olmamışsa. ne tuhaf bir rastlantı. ama kızına anlatmış olabilirdi. bana bile söyleyemeyeceği bir şey okuduğunu düşündüm. Hvis jeg var den Slags Kvinde. anneannesiyle ilgili bir şey. bana yıllar önce Lavender Grove'da geçip giden günlerimi hatırlatıyor. Hansine'nin bir şeyler bilmesi hep mümkündü. bir elimde Encyclopaedia Britannica düzeltme yapıyordum. Marie'nin bu öğleden sonra çaya gelip Padanaram'ı Ann'e yedinci doğum günü hediyesi olarak vermek istediğini söylemesi. men jeg kan huske den. "Doksan sekiz" o kadar kötü değil ama çevresi dökük. bir elimde Asta'nın kopyalan. at den var skrevet i mit Hjerte. Paul hastaneye varmadan birkaç dakika önce ölmüştü. Anneannesi. Yirmi dördüncü bölüm 4 haziran 1947 Det er nfjagtig femten Aar siden idag. Peki. saa vildejeg sige. O evi çok sevdim. Buradan ileriye gidemedim. yoksa Rasmus'un yaptığı ve Swanny için olmadığını öğrenince öfkelendiğim o aptalca oyuncağı değil.

bizimse düştüğümüz söylenebilir. Hansine'nin davet edilmesini kabul edemem. Bana sadece o eski günlerimi hatırlattığı için değil. hiç de bana uymayan bir duyguya kapılıyorum. Joan Cropper iyi bir işi olan. Ya da dünyanın kötü dediği şeyleri. Hiç sevmedim. ama onun o kocaman kırmızı suratını. Günlüğünüz her şeyinizi söyleyebileceğiniz bir kişidir. Komik olanı da Rasmus'un şimdi Swanny'ye harika davranması. "98"den çok daha iyi bir evde oturuyorlar. ama ona söylemeyeceğim. merak ediyorum.parti fikrinden bütünüyle vazgeçebilir. oysa söyleyebilirdim. Ama gerçek olanı. Marie bundan hoşlanmazsa -Swanny hoşlanacak. Aptal ihtiyar! Eğer Swanny yoksul biriyle evlenip yolun öteki yanında. Hornsey'de otursaydı. Bu züppelik falan değil. güzel yemek olmayacak. kimseye ondan şikâyet etmedim. Frascati'de verecekleri ellinci evlilik yıldönümü partisini konuşmaya geldiler. Sam'in ölümünden beri Hansine de onların yanında. tam olarak öyle olmadı. Sebzeyle doldurulmuş talaş böreği konserve çorbaya benziyor. iyi para kazanan biriyle evlendi. ne kadar kötü olursa olsun. Hayatında hiç düşlemediği bir yere yükseldiği. fötr şapkasıyla. savaşla birlikte kayboldu. ki hatırlatıyor. Yazdıklarımın tam gerçek olmadığını biliyorum. Bunda çekineceğim bir şey yok. Daha neler! Tabiî. korkuyorum. kimin ona ne kazık attığımı. görürdüm onu. onu sevmemem. Yıllar boyu düzenli olarak tutulan bir günlük sadece hayatınızın ve düşüncelerinizin kaydı olmakla kalmaz. ben de duygusal bir kocakarıyım. Mor" diyor bana. o kara kutunun içinde dimdik otururken neye benzediğini biliyor mu. Neye benzediğin-sert yakalığı. günlüğünüze yazabilirsiniz. "Bütün bu züppece tutumlar. Bana göre kırk dokuz yıldır birbirimizi sevmeyen kocamla elli yıl birlikte olmamızı kutlamak çok gülünç! 15 eylül 1954 Rasmus hayattayken. Kızlar. Davetli listesi sorun olacak. Restoranların verebildikleri tek şey talaş böreği ve sütlü pelte. Ona bakıp hatırlıyorum. şikâyet etmek istediğimde günlüğüm vardı. Geri döndüğü o geceyi hatırlıyorum ama yazdıklarım farklı. iyi olmayacağını biliyoruz. hiç güzel yemek yok ki. yemekler daha da kötüleşti. Neyse. yemeği boşverelim. Hansine'nin gelmesini istemiyorum. Harry'ye bile bir şey söylemedim. ondan bir şey çıkmayacağından eminim. insanlar onu bu kadar kötü dolandırmasalar bugün nerelerde olacağını anlatıp duruyor. ifadesiz gözlerini ve aptalca tebessümünü gördüğümde.itmesinden incinmiş gibi geliyor. Yüz yıl önce. Galiba savaş bittikten sonra. yavaş yavaş bir kişilik de kazanır. kimin ondan neyi çaldığını. ondan bir şey saklamanız gerekmez. Neyse. aklınızdan geçenleri. ihtiyaç hissetmedim. kendi partime kendi istediğim insanları çağıracağım. Yine de onu sevdiğimi söylemenin bir anlamı yok. . Sevmiyorum. Buna rağmen benim kadar sert bir kadının bile şefkatin tuzağına düşmemesi mümkün mü? O yaşlı bir deliyse. Đşlerin bozulup Westerby Autos'un kapandığı günden beri her dakika. ama Harry'nin gelmesinde ısrar edeceğim. karısıyla tabiî. Neyse. Marie'den geldi bu fikir. Bunların hepsi saçma! Her şeyden önce. zamanının çoğunu onun evinde geçirip nasıl kazıklar yediği hikâyeleri anlatarak Torben'i canından bezdirmesi. Harry'ye bayılıyor. bunu şimdiden görüyorum. hâlâ çıkarmadığı tozluklarıyla o eski Fiat'ın. bir ya da iki şey hatırlıyorum.

Harry dahil. Karısı öldü. 3 nisan 1957 Hayatımda sadece iki evlilik teklifi aldım. ikimiz de aynı yemeklerden ve çok yemekten zevk alıyoruz. ikisinin arasında altmış yıl vardı. Cenazeye gitmeyeceğim. Harry onu çok özledi. Joan Sellway bana siyah çerçeveli adi bir kart gönderdi. Öte yandan bu günlüğe. Rasmus'tan hiç şikâyet etmemiş olsam da bu. Đşte öldü. kelimeler sonsuza kadar yaşar. puro içen bir erkek görmek hoşuma gidiyor. Çocuklarımdan hangisiyle beraber oturacağım? Cevap Swanny'yle. Hayatımda gereğinden fazla cenaze oldu. bunun pek bir önemi yok. hepsi de bunu biliyordu. Kesin olarak emin değilim. öldüğünde insanların bana onu ne kadar özleyeceğimi söylemelerini engellemedi. ama ben bir sürü Danimarkalı kadının tersine. Üstelik cenaze töreni yapacakları gün. o da yetmiş beş yaşında. Beklemiyordum. Hard Times'ı yeniden okuyorum. Bunları iyi bilmesi gereken Marie bile Rasmus'un çok hasta olduğu son aylar boyunca. Şimdi düşünüyorum da. . Birincisine aptal gibi evet dedim. ama artık onun da bir arabası olduğuna göre. Charlotte Sokağı'nda nefis bir Fransız restoranına götürdü. Harry son zamanlarda puroya dadandı. ama ölmüş bir kadını kıskandığımı biliyorum. Yemekten sonra kahve ve konyak içiyorduk. Birlikte öğle yemeği yemeyi önerdi. benimle evlenir misin?" dedi. hiç dönmem. onu sandığımdan da çok arayacağımı söyledi. Böyle bir şey söyleyerek karşınızdakinin sizden nefret etmesine neden olabilirsiniz. her şeyi yazdım. Cenazeden sonra konuyu açtığımda. Sonunda özgürüm. Onu özlemiyorum. O günlerde her şeyi yazdım. 23 kasım 1954 Herkes birbiri ardına ölüyor. beni Londra'ya. bana en küçük bir ipucu bile vermeden. Birlikte yemek yemekten hep hoşlandık. Harry yas tuttu. Onun karısıyla hiç de evlenmek istemediğini söylediğini hatırladım. Harry'ye söylemekten çekindiğim binlerce şey var. onu aramıyorum. üç yıl önce falan olmalı. Purosunu yaktı. ama günlüklerime geri dönmeyeceğim.Dünyada bunu yapabileceğim başka bir canlı yok. Harry'den biraz daha uzakta olacağım tabii. biraz da gergin bir sesle "Asta. Şimdi de Hansine. Harry'yle tiyatroya gidiyoruz. ben de kıskandım. bir iki kelime yeter. ikincisiyse bugün geldi. sigara ya da puro içmiyorum. Ne yazdığımı hatırlamıyorum. Galiba beşinci kez. bu da hoşuma gidiyor. Belki de onu hiç de sevmediğimi gördüler. karısını özlediğinde bunu ona hatırlatmayı düşündüm ama yapamadım. hepimiz tiyatro oynadık. Ne de olsa yakında yetmiş yedi olacağım. ama buna yakın olmalı. Harry'nin karısı öldüğünde. Bu konuda hiç kuşkum olmadı. bir teki dışında.

Yüzüm de kızarmadı. öyle sandım. evliliğin sevmediğim yanı. yine de gençken onu ne kadar arzuladığımı. Çıplak vücudum da iyi bir ütüye ihtiyacı varmış gibi duruyor. Onun için söylemedim. yeniden birbirimizin gözünün içine baktığımız uzun bir sessizlik oldu. "Bundan en ufak bir kuşkum olmadı. dedim. giderek artan küçümseme duygusu. dedim. Evet evet. dedi.Ne söyleyeceğimi bilemedim ki bu başıma kolay kolay gelmez. Daha sonra birbirimizin gözüne baktığımız. Đçinde böyle bir şey olan bir evlilik önermediğinden eminim. kırışıkları başka türlü düzeltmek imkânsız. Bir erkeğin bana bakmasından. Galiba rengim biraz soldu. Bunu büyük bir sıcaklıkla. Bir kabuk kadar kuru ve kapalıyım. Gençliğimizde buna onurlu davranış derlerdi. Peki o zaman. değil mi? Birimiz ölene kadar dost kalacağız? . bu fizik olarak mümkün olamaz. kimse günlüğüne böyle şeyler yazmaktan hoşlanmasa da gerçekten kurumuş. bir insanın en kötü halini görmek. . Bir anlaşma yapıp sonuna kadar bağlı kalıyorsun ama aslında bu çok saçma. hatırladığını iddia eden yalan söylüyordur. Çılgın gibi düşünüyordum daha önce hiç düşünmediğim gibi düşünüyordum. Duke" diye bahsettim. Ben yazarım.Mrs. yine çok geç olacağını da biliyordu.Söylenmesi gerekmeyen hiçbir şey olamaz.Hep merak ediyorum. Asta. Yatakta bir erkekle o şeyleri yapacağımı sanmam. dedim. kadının adını hatırlayamıyorum. "Bizim aramızda böyle şey olmaz" diyeceğini kesin olarak biliyordum. . sevgi dolu söyledi. bizim de Lavender Grove'da oturduğumuz günlerde tanışmış olsaydık. Sadece "Hayır" dedim. senin de beni sevdiğini biliyorum. Ondan hep "Mrs. Ona söyleseydim. seni seviyorum. . neler düşündüğünüzü hatırlamanın mikanı yoktur. Benim dışımda. . ne kadar yakışıklı olduğunu ve beni arzuladığını hatırladım. dedim. .Seni seviyorum. . Hayır diyeceğinden korkuyordum. öyle değil mi? Bilemediğini söyledi. Ben de kocamı bırakamazdım. evet. bu kadar iyi ve ahlaklı olmak bize ne kazandırdı? Evlendiğimiz insanlara bağlı kalmak. Galiba fazla inatçıyım. .Evet.Bir zamanlar evlenirdim.Tuhaf. dedim. Sanki hayır diyeceğini biliyordum. dedi. evlenemeyeceğimiz günlerde. demek istiyorum. tek bildiği artık çok geç olduğuydu. Duke'ü terk edemezdin. bana dokunmasından utanırım. başımızı başka yönlere çevirdiğimiz. evliliğin ne anlamı olacak? Evlilikte isteyip de elde edemediğim tek şey buydu. Tuhaf ama. Oysa şimdi içi kurumuş bir kadınım. samimiyet. Ama birbirimizi hiç bırakmayacağız. Ürperdiğimi hatırlıyorum. seninle evlenmem. . Cevapları bilemiyordu. Ya da. onun bekâr bir erkek olarak Islington'da çalıştığı.Hayır Harry. bunu söylemeye bile gerek yok. geçmişte neler duyduğunuzu. Gerisi.Öyleyse. Belki de yaşlanınca insanın yüzü kızarmıyor. Benimki kadar uzun bir hayatta.

Zavallı çocuk. bir çikolata partisi kutlama olamaz. Eminim Mr. Ann'ı da çağıracağım. Ann'ın nerede kaldığım bilen var mı? Tek bildiğim. Housman'ı. Swanny bana aldığı imzasız mektubu gösterdi. seksen üçüncü doğum günümde vereceğimiz çikolata partisi için iki düzine davetiye aldım. Knud ve Maureen'i de davet etmek zorundayım. onları neredeyse hiç tanımıyorum. annesinin yanında değil. öptü. Tabiî Mrs. En büyük kızını da davet edeceğim ki. neredeyse konuşamıyordu. 16 haziran 1963 Gelecek ay için düzenleyeceğimiz. Rasmus hayatının sonuna kadar ondan nefret etmeyi sürdürürdü. Jorgen. Bir insanın çocuğunu kaybetmesi korkunç bir şey. ama bugünlerde gençlerin nerede olduğunu tahmin etmek imkânsız. Hammond'la evlenmek isteyen Mrs. Ama o kahrolası şeyi burnumun ucuna tutunca çok gergin olduğunu gördüm. belki de en korkuncu. kendini tekrar etmemek mümkün değil. bunu yazmaktan mutluyum. Anladığım kadarıyla Knud'un prostatından bir derdi var. ama bu kadar yolu göze alacaklarından kuşkuluyum. Elleri titremeye başlayalı beri Harry araba kullanmaktan çekiniyor. Housman ölmeseydi. söyledikleriyle fazla ilgilenemedim. sonra kendi kendime sordum. sakin olmak. merak ediyorum. Şok insanı hemen etkilemiyor. Sonra hemen çıktım. Benim yaşımda. Yazdığı kitap basılınca sözünü tutup bana bir tane gönderecek mi. oyuncak bir bebek gibi başımı sallamaya devam ettim. Willow Caddesi'nde yürürken az da olsa titriyordum. Elimi aldı. kim aldırır? Şimdi artık kim aldırır? 5 ekim 1964 Ann telefon etmedi.Başımı salladım. Harry'yi getirsin. Çağırmayı gerçekten istediğim biri de Swanny'nin öğle yemeği davetinde çok ilginç bir konuşma yaptığım Mrs. ama bugün öğleden sonra gelip Marie'nin öldüğünü söyledi. Galiba kadınlar erkekler gibi uzun zaman kavgalı ya da dargın durmuyorlar. Bunu biliyorduk. Cline ve evlenen. aslında gerçekten yalnız kalmak istedim. Bunu yazmayı en sona bıraktım. Rasmus'un cenaze töreninden beri John'u gördüğümü sanmıyorum. özellikle de uzun zamandan beri serbest kalıp Mr. Tam da çıkıp davetiyeleri almaya hazırlandığım bir sırada. Bir an için konuşamadım. Ama çok uzun süre önce en iyisinin duygularımı göstermemek. ara sıra yaptığı gibi. bütün vücudu titriyordu. Swanny'ye Margaret'in yeni soyadını ve nerede oturduğunu sormalıyım. içinde Georg Stage ile ilgili bir bölüm olacak. Aslında bunu belki de hiç yazmayacaktım. Danimarka'ya döndüğünü söylediler. Evans. Yapılacak en iyi şey. bekliyorduk. ama yeni soyadını hatırlamadığım Margaret Hammond. neden bilmem. kâğıdı elinden alıp yırttım ve yaktım. Neyse ki bir grip salgını onu alıp götürerek herkesi sevindirdi. Tabiî Swanny ile Marie de orada olacak. hayata devam etmek olduğuna karar . Mrs. ama şok hâlâ geçmedi. davet edeceğim kişileri düşünüyordum. erkeklerin çoğunda olan bir şey. bunun için birkaç dakika geçmesi gerekli. John ve karısını çağırmıyorum. korkunç haldeydi. Harry hiçbir yere gitmedi. O orada olmasa. Kendimi "Bütün bunları daha önce yazmıştım" diye düşünmekten alamıyorum.

Tanıdığınız birinin daha sonra bir insan öldürdüğünü öğrenmek ilginç olmalı. ortadaki yıllar. Hafızam artık delik deşik. bu günlüğün. bitirene kadar da masadan kalkmama izin vermezdi. onu uyandırmamak için odadan emekleyerek çıkmamı hatırlıyorum.vermiştim. annemim hep yatakta. marş!" En iyisi. oysa eskiden hiç böyle . dedelerinin arasında bir Alman olduğundan eminim. ama kim. gerçek olduğunu hatırlıyorum tabiî. Hatırlamadıklarım. işin tuhafı da bazıları buna inanıyor. 21 nisan 1966 Gazeteler cinayet davası haberleriyle dolu. Bazı şeyleri. yedi yaşındayken Bornholm'deki tatili. 2 ekim 1966 Artık akşamları çok yorgun oluyorum. oysa yirmilerinde. şimdi bu kararın ne kadar anlamsız olduğunu görüp gülüyorum. "Asker! Đleri. Bir zamanlar bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. Lancashire'da çocukları öldürmekle suçlanan Ian Brady adında bir adam ile Myra Hindley adında bir kadının duruşması Dikkat çekici ama korkunç. Bu dava bana Londra'ya ilk geldiğimiz dönemlerde Navarino Caddesi'nde işlenen bir cinayeti hatırlattı. Bir katil tanımış çok insan yoktur. 4 haziran 1966 Bu unutkanlıktan nefret ediyorum. ne evin ne de oradakilerin adlarını hatırlayabiliyorum. Dik durmayı öğrenmem için Frederikke Teyze beni hep başımda bir kitapla yürütür. bunları unutuyorum. Kadın fotoğraflarında olduğundan da yaşlı görünüyor. Bence kadında Alman tipi var. ne zaman.bir ölüm ilanına benzemeye başladığını düşünüyorum. insanlar birbirinin peşi sıra ölünce. Yüreğim bütün bu yıllar süresince aldığı darbelerden katılaşmış gibi davranıyorum. yaz tatili için Strandvej'deki eve gidişimizi. çünkü neredeyse tamamım unuttum. Çocukluğumu. Torben'in dediği gibi. üzüntüyü yürekte tutmak ya da yazmak. O dönemden bazı günleri en ince ayrıntılarına kadar hatırlayabiliyorum. Bazen. inanmıyor. galiba inanmak istiyorlar. o evin benim olmasını istediğim. elli üç yaşında olmasına rağmen benim için hâlâ küçük olanı kaybetmeyi beklemiyordum. tek hatırladığım kadını bir kere gördüğüm. Şimdi istesem de yazamam. Hayatımın onca yılı elimden kayıp gitti. Şimdilerde bütün duygularımın kuruduğunu iddia ediyorum. nasıl. Swanny'nin sorularına son vermesini isterdim. böylece bana karşı sorumluluklarından kurtuluyorlar. adamsa bir kütüğe benziyor. hasta olmasını. Hatırlamadığımı söyleyince. ama en küçüğümü. akşamın çok erken saatlerinde. yukarıda. geriye sadece on yılın solmakta olan bir cama çizilmiş resim gibi bulanık parçaları kaldı. nefret ettiğim o yoğurt çorbasını içirir.

. Kızlarından biri. ev hakkında.Peki ya yirmi beş yaşındayken âşık olduğun o kız? . Seninkiler muhteşem aşk mektupları. Yazdıklarıma aşk mektubu diyor. Mektupları kütüphaneden aldım. Tek hatırladığım. Asta. Şimdi burada kesip Harry'ye yazacağım. Hayat bitti gibi hissediyorum. değil mi? dedim. mektup yazdı tabiî. hem de düzenli olarak. hastalığı çok ilerlemişti. "Bırak böyle düşünsün" dedim kendi kendime. ona aşk mektubu yazan tek kadının ben olduğunu anlatıyor. devam etmesi gerek. . bu da güzel bir yaş. mavi. yeterince uzun dersiniz.Yirmi dört. sonunda verilen ilaçlar da bir işe yaramamaya başladı. ama bunlar aşk mektubu değildi. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. dedi. Gerçekten de ona âşıktım. Galiba yazdıklarım da giderek kısalıyor. Sadece elimi tutup gözlerimin içine baktı. ama benim için yeterince uzun olmadı. beni sonsuza dek seveceğini falan. aslında birlikte de değil. hepsinin beni ne kadar özledikten hakkında. Ama bütün bunları söyledi. Yirmi dört yaşındaydım. Kim olursa olsun. ama onun eve bağlı olmak zorunda olması. okudukta sonra Harry'ye verdim. ama sonuna doğru. ben ölene kadar hayatta kalmasını isterdim. 2 eylül 1967 Her şey bitti.değildi.siyah Chanel tayyörümle Patou elbisemi sattım. Sanki. Galiba kimsenin fırsatı da olmadı. Seninkiler gibi değildi. Babası ölürken yanında olmam için bana kızını gönderen o kadına şükran borcum hiç bitmeyecek. Çok heyecanlandı. Daha önce kimse bana güzel yazdığımı söylememişti. yanındaydık. Birinci Dünya Savaşı'nda sen Fransa'dayken karın sana mektup yazmış olmalı. dedi. benim de taksi için Swanny'ye güvenmek zorunda kalmam. bana kalsa. onunla evlenmek istedim ama o istemedi. Onun yerine şimdi Harry'ye yazmaya başladım. Seksen beş yaşındaydı. elimi öpemeyecek kadar güçsüzdü. Hastane yatağında yatarken bana güzel bir şey söylemedi. . Browning gibi demek istiyorsun.Oh. Đngilizce yazım hâlâ kötü ama Harry aldırmıyor. o puroları içtikten sonra ne kadar öksürdüğüydü. bunu ne kadar sevindiğimi saklamak için söyledim. ama bunu daha önce hiç duymamıştım. mektuba yazmadı. yatmış ölümü beklerken. Öldüğü zaman değil. ama durmayacak. bu kadar güzel ve bu kadar iyi saklanmış elbiseler beklemiyordu. Onları Paris'ten mi almıştım? Yoksa Londra'dan mı? Hatırlamıyorum. . işleri güçleştiriyor. Haftada bir iki kere görüşüyoruz. O kadar bencilim ki. Taksi parasını eski elbiseleri sattığımda gelen paradan ödüyorum. John's Wood High Street'teki kadına gittim. Zatürree olmuştu. gece uykusunda öldü. Birinci Dünya Savaşı'nda gaz soluduğundan her kış ağır bir bronşit geçirdiğini anlattı. sanki Robert Browning'inkiler gibi. O Browning mektuplarını birlikte okuduk. çünkü hepimiz gittikten sonra. Duymadığımı söylemedim tabiî. Taksiler çok pahalı. St.Mrs. kızlar hakkında.

ama bir açıklama yaptı. Harry'nin cenazesine gittim. bunu bir düşüneceğim. Onu her zaman düşüneceğim. en iyi arkadaşımdı. unutacağım son şey Harry'nin kır çiçeklerinden hoşlandığı. onun hakkında bir yargıya varamayacağım kadar yakın olacaktı. Yukarıya. Çok gençken yazdıklarımı yakmıştım. Đnsanlar hakkındaki iyi ve güzel şeyleri onlar hayattayken söylemek. Swanny götürmek istedi. bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. dünmüş gibi değil. oraya yalnız gitmeliydim. Elimde sanki bir demet ısırgan otu varmış gibi. çünkü en çok dünü unutuyorum. artık yok. tam Torben eve girerken geri döndük. Ağlamam. Belki de bütün bu defterleri yakarım. taşıdığım çiçeklere uzun uzun baktı. kafamdan geçenlerden ona hiç bahsetmedim. geceyi çıkaramadığını bildiren bir telefon geldi. onlarla birlikte her zamanki gibi akşam yemeği yedim. ama bunu yazmak niyetinde değilim. Çok parlak bir günlük yazısı değil. Bu.Neyse işte. biraz utanıyordum. Annesinin öldüğü günün öğleden sonrasında. Konuyu ilk o açtı. Beş dakika önce olanları hatırlamazken günlük tutmak saçma olur. Hayır. ne de olsa Harry kocam değildi. bence haksız da sayılmaz. Öyle çok olumsuz bir yargıda bulunmadı. Hiçbir şey söylemedim. yargılamayı da öldükten sonra yapmak daha akıllıca olurdu. Annesi hayattayken onun hakkında tek bir olumsuz söz söylemeyen Paul ise ölülerin ardından konuşmama kuralını izleyenlerden değil. odama çıktım. . ama hafızam ne kadar zayıflarsa zayıflasın.Swanny Teyze'nin aldığı o imzasız mektuptan bana söz edişini hatırlıyor musun? Bütün dertlerin başlangıcı olan mektuptan? . bütün gün ve bütün gece onu düşünüp bunları yazdım. her zamanki saatte odama çıktım. Swanny beni teselli etmeye çalıştı. bütün gün orada kaldım. Beni hastaneye Swanny götürmüştü. Parklarda birlikte yürürken hep arsaların yanında durur. Çok yorgunum. 9 eylül 1967 Ölü gibi yorgunum. Yirmi beşinci bölüm Joan Sellway yaşasaydı. ama sarılmasına izin vermedim. Bu sabah. onun için gerçek çiçeğin bu olduğunu söylerdi. günlüğüme yazacağım son yazı olacak. ama izin vermedim. Söylenecek başka şey yok. Edebî yeteneğimin en güzel örneği de değil! Ama hiç olmazsa ağlamadım.

Mektuptan söz ettiğimde. belki çok . ikimiz de sessizdik. dört ya da beş.Mektup yüzünden? .Hayır.Buna benzer başka mektuplar da gönderdi mi? . söyleyemezdim. Belki de korkuyordum. Dehşete kapıldım. Söylediklerini düşündüm. Nereden anladın? . . Bir tanesini kocasının onu aldattığına inandığı bir kadına.Đnsanlar çocuklarının anne ve babalan gibi olmalarını bekler. Konuşmakta güçlük çektim. gözlerinin boşluğa bakmasını hiç unutmadım. . mektuplardan da bahsetti.Sanki unutabilirmişim gibi. Üstelik de sadece Swanny'nin dertlerinin başlangıcı değil. Sen daha bana söylerken anladım ve sanki beynime bir darbe yemiş gibi oldum. O kadar iğrenmiş ve o kadar korkmuştum ki. Bir gün bir şeye öfkelenmişti. Bana annemi neden terk ettiğini uzun uzun açıklarken. Bir şeyler değişecekti. yani kanıtlayamam. birbirimizi kolluyorduk. ama elimden bir şey gelmezdi. Bana şimdi dürüstçe cevap verip. Her ikisi de orta yaşa gelince babam annemi terk etti. Annemle yapılan konuşmalar son derece yüzeysel olurdu.Mektubu onun gönderdiğini mi? "Yazdığını" diyemiyorum. Bunları güçlükle söylerken bile sanki omzundan atmak ister gibiydi. Bunu ona söyleyemiyordum. Yok. yirmi dört yıllık evliydiler. bir tanesini de oğlunun homoseksüel olduğunu bilmeyen bir anneye. . kendi içine çekilmiş. Farkına varmı4tı. . Galiba hep bahane olarak buna benzer şeyler uydurulur. O gün yüzünün kararmasını. Yüzüne sadece merakla baktım. babama anlattı. Yüzüne baktım. Sonra ona neden korktuğunu sordum.O mektubu annem gönderdi.Kesin olarak bilmiyorum.Seni kaybetmekten. Bir imzasız mektup yazarının oğlu olmakla gurur duymuyorum.Bir sürü.Annen sana hiçbir şey anlatmadı mı? . onlarda da aynı kusurların bulunduğunu sanır. insanları anne ve babaları yüzünden suçlarlar. Ama tabiî ki biliyorum. niçin korkmuştu? . Farkına vardığını biliyordum. sana o zaman söyleseydim hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyebilir misin? Đşin kötüsü. Derine dalmaktan çekinirdim. bu kadarı abartılı olur. Aramızdaki sorunu ona mektuptan söz ettiğim dakikaya bağlayabilirini. Teyzene gönderdiğinden önce. kestiği büyük harfleri yapıştırdı. insanları uyarmak göreviymiş öyle dedi. ama ona bu fırsatı hiç vermediğimi de söyleyebilirsin. Bunu dünyanın en basit şeyiymiş gibi söyledi. çünkü mektubu yazmadı. . oysa bu çok yanlış. ona hiç uymayacak kadar uzaklaşmıştı.

Ama ölüm döşeğinde. yerine bir başkasını bulmakta güçlük çekiyorduk. dahası yayınlanmaları için profesyonel bir çevirmenle anlaşmayı aklından bile geçirmeyecekti. Kendini daha rahat hissetmesi için Paul'e de anlattım. beyin damarı tıkanıklığından sonra gerekli moral tedaviyi reddetmişti. ama şimdi Swanny'yi krizi Gordon ve Aubrey'yle birlikte Hackney'ye gittiği Hyte ailesinin odalarını gördüğü. hep konuşabilmişti. doktoru öyle önermiş. doktoru Swanny'yi hastaneye yatırmamız gerektiğini söyledi. her şeyin yeterince iyi olduğunu hissettim. onların izin günlerinde de bir yedek hemşireye ihtiyacı vardı. O gün anlamamıştım. O krizle birlikte Edith gönderildi ya da gerçek Swanny'n-gerçek kadın her kimse. Swanny'nin odasına girdim. gözlerinde o eski sükûneti ya da daha sonraki umutsuzluğu değil. Bütün bunlar onun için çok fazlaydı. bize bir servet kazandırmayacaktı" diye düşünmek de mümkündü. çarşafın kenarını okşadı. ben yanındayken ki halini hatırladım. ama çok az konuşuyordu. Zorlukla bastırabildiği büyük bir korku.küçük. Yeniden yürümeyi ya da sol kolunu tekrar kullanmayı öğrenmek için egzersiz yapmayı da kabul etmedi. kanı ve beyni için ağırdı. Çifte kişilik dönemi sona ermiş. Sol tarafını felç eden. Herhalde Swanny günlükleri okuma zahmetine bile girmeyecek. Sağ eli. dedim. Onu hemen hemen her gün görmeye geliyordum. Ve ne yapacak bir şeyim ne söyleyecek bir sözüm ne de durumu değiştirmek için bulabileceğim bir çözüm vardı. ağzını çarpıtan inmeden sonra kendi içine çekilmiş. Mektubun gelişiyle birlikte nin sonuçsuz araştırması. bazen avucunun içinde buruşturdu bazen de çarşafın kenarını başparmak ile işaret parmağı arasında sıkıştırdı. onu olabilecek tüm iyi ve güzel şeylerden soyutlamıştı. yayımlanıp en çok satan kitaplar arasına girmeyecekti. Kafasını kaldırıp çarpık dudaklarını sıkma ya çalıştığında. Mektup Swanny'nin hayatında son yirmi yılını yıkmıştı. evinde ölmüştü. Hastabakıcılardan biri işten ayrılacaktı. Edith Roper'ın saltanatı bitmişti. inanılmaz bir dehşet içinde yas tutuyormuş gibiydi. onun içinde eritildi. O gün onu bir hastaneye yatıracaktık. günışığı olan saatlerde de tekerlekli iskemlede oturuyordu. merdivenlerdeki hayalet hilesini duyduğu gün ya da hemen sonra geçirdiğinden eminim. . Karanlık bir kış sabahının erken saatlerinde. Ama şimdi değişir miydi? . özellikle Swanny alt kata inmek istemediğinden. bir gündüz hemşiresine.Ne kadar iyi bir psikologsun. Konuşabiliyordu. günün büyük bir bölümünü üst kattaki odasında. sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi kıpırdıyordu. O dönemlerden birinde. Hareketsizliğiyle fizyoterapistin tedavisini. sessiz ve hareketsiz kalmıştı. daha sonra ısrar etmişti. Geceleri yatağında yatıyor. Doktora göre özel bir bakımevi Swanny dahil herkes için daha iyi olacaktı. hareket ettirebildiği eli. Hastabakıcı kulağıma artık "zamanın geldiği" ni fısıldadı. ayağa kalkıp yanına gittim. Dudakları hep. belki de o kadar önemsiz olmayan bir şeyler. O sabah gece bakıcısı gelerek beni uyandırdı. tek başına geçirmek zorunda kalmayacaktı. sadece korkuyu görüyordum. Swanny'nin bir gece hemşiresine. son günlerindeki delilik olarak nitelendiren her şeyin yıkımı başlamıştı. kollarımı boynuna doladım. etkileriyle hayatına yerleşmiş. Onu öptüm. bazı hafta sonlarını da Willow Caddesi'nde geçirmeye başladım. "Mektup olmasaydı belki günlükler hiç de gün ışığına çıkmayacaktı.

Bir anlamı var mıydı? Kimse anlamıyor. güldüm. belki de anneannesinin söylediğini sanıyordu. ama hareket giderek zayıflıyordu. kırışıkların kaybolduğunu. sokakta annemin yanından geçerken ona selam vermemesi.Böyle bir fotoğraf annemi harekete geçirmek için yeterli olurdu. Homoseksüel olan o adamın tek kusuru. . Swanny de elli sekiz yaşındaydı. Günlüklerde bir yerde Asta Hansine'yle birlikte bir sürü güçlükten geçtiklerini yazar. "Kimse" dedi Swanny. daha sonra bir şekilde onu canlı bir bebekle değiştirmiş olamazdı. . eli gevşedi. Konuştu. Nabzını saydı. Gece hemşiresi Claire gitmek üzereydi. Kendisi kırkını geçmişti. Son nefesi ciğerlerini tıkarken.Onu harekete geçiren bir şey olmalı. ağzı kapanıp duaları hareketsiz kaldı. . Hep böyle olurmuş. Asta Hansine'ye belli etmeden ölü bir çocuk doğurmuş. hep böyle gençleşirlermiş.Ben hep o mektubu yazanın Tatier'da Swanny'nin fotoğrafını gördüğünü düşünürdüm. . sonra Carol söyledi. gündüz hemşiresi gelip alnına dokundu. ama kim eğlendiğimiz için güldüğümüzü iddia edebilir? Annesi Swanny'nin Asta'nın çocuğu olmadığını nasıl biliyordu? Paul'e sordum. Bir daha konuşmadı. Ölü görmüştüm.Ölürken gördüğüm ilk insandı. kafasını salladı ve Swanny'nin gözlerini kapadı. O resimde mutlu. Swanny'nin yüzüne gençliğin döndüğünü. Claire ve Carol beni onunla baş başa bırakacaklarım söylediler. çocuksuz muydu? Hiç öğrenemeyeceğim. varlıklı. Elimi tutan el yavaşça boşaldı. anasız babasız. Hepimiz Swanny'nin ölmekte olduğunu biliyorduk. Asta'yla birlikte aynı evde yaşıyorlardı." Hepsi bu. göğsü hırıldadı. ama gündüz hemşiresi geldikten sonra da yanımızda kaldı. Ya da belki bir adam ya da bir kadının bir hakareti. güldüm. bütün gücümle parmaklarımı parmaklarına bastırdım. elmacık kemikleri ve alnının yumuşadığını gördüm. Anneannesi biliyor olmalıydı. sonra bir daha "Hiç kimse. Hansine'yle aralarında büyük bir sevgi ve bağlılık olmasa da özel bir ilişkinin bulunduğu açıktı. Hayatın sıcaklığının çekilmeye başladığını biliyordum. o sürede parmaklarımın üzerindeki baskı giderek azaldı. kimse artık benimle gelemez mi dedi? Yoksa kendinden mi bahsediyordu? O hiç kimse miydi? O da dizedeki gibi. Bunu söylememeyi isterdim. Dudakları sanki ekmek çiğniyormuş gibi hareketlerini sürdürdü. hâlâ hisseden sağlam elini. Odada sessizce oturarak beklediler. Komik değildi. Carol. Gözlerindeki ışık söndü. Böylece sanırım bir saat kadar oturdum. kimse bilmiyor. Sonra gülmeye başladım. .Sence annen neden o kadar bekledi? diye sordum. arkamdaki hemşirelerden birinin güçlü bir nefes aldığını duydum. Belki de kıskançlık ya da öfke. ama yanında çok az kaldım. Elini tuttum. güzel ve iyi giyimli miydi? Başımı salladım. soğumuş bir Swanny'ye dokunmak istemedim. ama mecburum. ama hayattan ölüme geçen bir insanın yanında hiç bulunmamıştım. Gerisi yok.

ışıklar . . dedim. dedi Paul. bir de tabiî Cary. sevgililer. senarist ve yönetmeni alkışlamalarını istedi. Yapımdan memnun olup olmadığını sordum. Tek yapman gereken. Anneannem sizlerin annemden çok daha farklı olduğunuzu düşünmüş de olabilir. Basın gelmemişti. bir soruşturma gibi olacaktı. gösteri tam altı buçukta başladı. hamal. tıpkı Mrs. gerçeği söylemek gerekirse.Đnsanlar yaşlandıkça sırların ağırlığı altında kalır. bugünün çocuk edinme kurallarının daha iyi olduğunu kanıtlıyor. ama artık emin değilim. dedim. teşekkür ederim. Florence'ın nişanlısı. o rolü ikiz kızlara verdiklerini gördüm. Bunu yasa verdiği çocukların çalıştırılabileceği kısa süre nedeniyle yapmak zorunda kaldıklarını biliyordum. Roper'ın ablasıyla eniştesi. arabacılar. Günlüklerde Asta'nın anneanneni ellinci evlilik yıldönümü davetine çağırmayı reddetmesiyle ilgili bir bölüm var. Roper'ı oynayan aktör ve Florence Fisher rolündeki oyuncu. öyle sanıyorum. Son derece memnun gözüküyordu. çok yakın oturuyordu. bilmiyorum. kızının bu yanını belki hiç tanımıyordu. dükkâncı. çeşitli polis memurları. . . gizemli bir gülümsemeyle hediye olduğunu söylediği bir Chanel tayyör vardı. Önce barda Caryy'le birlikte birer içki içtik. Yine de biz hiç çocuk evlat edinmeyeceğiz. Galiba gerçeğin kendiliğinden ortaya çıkacağını sandım.r ailesi ve Florence. Paul'le birlikte Roper'ın özel gösterimine gittik. Cary'nin yanında oturuyordu. Kimin yaptığını bulacağımı sanıyordum. ama hâlâ başaramadım. üzerinde ocak indiriminden alınmasına rağmen bin pound'un üzerinde bir paraya mal olan. sadece BAFTA üyeleri vardı. bazen öyle saçmalıyorum ki. Oldukça zengin bir kadroydu. Ama biliyorsun. Miles Sinclair gri ve karışık sakallı bir devdi. Evlat edinme konusunun açıldığını. anneannemin de eskiden bunun çok daha kolay olduğunu söylediğini bir düşün.Asta'nın senin ailenden uzak durmak istemesinin nedeni bu mu.Hayır.- Anneannen neden söylemiş olabilir? . Bize oynayanların listesiyle birlikte küçük bir broşür. değil mi? . sevinçten uçacak gibiyim.Bütün bunlar.Seksen beş yıl sonra da mı? diye sordu Paul. Salona girdik. merak ediyorum. r ve avukat. Westerby'nin yaptığı gibi gidip istenmeyen bir çocuğu almaktı . Bunu mahkeme yoluyla yapmak çok daha iyi. Okurken bunun sadece züppelikten kaynaklandığını düşünmüştüm. annem ve anneannem senin ailenle hiç görüşmüyordu. ama önce Cary sahneye çıkıp izleyicilerden bu yapımı gerçekleştiren ki kişiyi.Çok memnunum. bir de Lizzie rolündeki Clara Salaman'ı bir gaz lambasının altında gösteren bir fotoğraf verdi. -Oh. Miles Sinclair. Edith'i merak ediyordum.

Onun için memnundum. Dizinin üzerinde. hepimiz. geçen yüzyılın sonunda ya da bu yüzyılın hemen başlarında Londra'da geçen bir cinayet filmi gerçekleştirmeye çalışan her yapımcının tutkusu. akıllıca. Paul bunun evinin değerini yükselteceğini umduğunu söyledi. Karın Deşen Jack'in hayaleti dolaşıyordu. Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. insanlar Asta günlüklerini nasıl okuyorlarsa. Ucuz ve duygusal değil. gidip "Roper"ı da izleyeceklerdir. neredeyse entelektüelce gerçekleştirilmişti. ama bir açıklama yapması için yeterli değildi. ama bu kez gerçekten memnundum. sadece gırtlağı kesilmiş bir Lizzie izledik. birkaç küçük ayrıntı katmasına izin verdi. Buluşup birlikte akşam yemeyi yemek üzere anlaştık. Đyi de nereye gidiyorsun? Hampstead'de Willow Caddesi'ni düşünüyordum. bunu Cary'ye de söyledim.Nereye gidiyorsun? Bir an için korkudan nefessiz kaldım. kimden bahsettiğini sormak zorunda kaldım. Evini satmaktan bahsettiğini ilk defa duyduğumu söylemek üzereydim ki Cary Miles Sinclair'i aralarındaki ilişki konusunda hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde bizimle tanıştırdı. Dizide zaman yanlışları olmadığından eminim. çok eğlenceliydi. Yani filmden hoşlandım. dönemi anlayıp bilerek. . duruşmayla ilgili gazete haberlerini okumuştu.Bir anlık bir karardı.broşürü katlayıp cebime koydum. Chanel tayyörü alan o muydu? "Roper" hakkında ne söyleyebilirim? Çok güzeldi. Cinayeti işlenirken görmedik. Oyuncular Roper'lara. Benim fazla açıklamam gereksiz. Đki üç yıl önce birisi bana Cary Oliver'ın mutlu olduğunu duyduğumda sevineceğimi söylese. . Devon Villa da Maria Hyde'ın evine benzemiyordu. beni kabul edersen. Elindeki bilgi. Cary ve Miles'la kararlaştırdığımız akşam yemeğini yemiş kahvelerimizi . Hampstead yolunda "Bana evini satmak niyetinden hiç söz etmemiştin" dedim. -bundan Cary'yi kendi evinden çok Miles Sinclair'in yanında bulabileceğim sonucunu çıkardım. onun deli olduğuna karar verirdim. Ward-Carpenter koleksiyonunda bulunan ve Roper ile ablası arasındaki mektupları kapsayan dosyayı. çok sürükleyiciydi. Ward-Carpenter ve Mockridge okuyucuları gibi. Cary ve senaristin önerecek bir çözümleri yoktu.kararınca kolunu Cary'nin omzuna attığını gördüm. Satması uzun sürer. Roper'ın karısını öldürdüğünü. Cary adını söyleyince. Tabiî. kafamda canlandırdığım Devon Villa ve Navarino Caddesi'nin yakınından bile geçmemesiydi. buna rağmen kellesini kurtardığı duygusuyla baş başa bırakıldık. Miles Sinclair oyuncu listesini gösteren broşürlerden birinin üzerine telefon numarasını yazdı. Herhalde bahçe kapısında elinde bıçakla korkunç suratlı bir adamı beklemek yanlış olurdu. Benim için düş kırıcı yanı. En az bir yıl. Cary Arthur Roper'ın anılarını. Her neyse.

Mozart'ın çocuk yaşta Londra'ya geldiğinde. Lisa Waring akıllı bir çocuk gibi başını salladı. Lisa Waring bir hamamböceğinden daha büyük bir şeyden kaçacak gibi görünmüyordu." . gözündeki hafif çekiklik atalarından birinin Doğu'dan geldiğini kanıtlamaya yeterliydi. Sonunda Mozart'ın yaşadığı evin şimdi Londra Gazinosu'nun girişi olduğunu söylemeyi başardı. bunu ikimiz biliyorduk. sonra yeniden yere bakmaya devam etti. Çarşamba özellikle uygun bir gün değildi. Yine de Cary'yi kırmamak. Alfred Roper'ın hayatıyla ilgili belgeler eksiksizdi. Büyük dedemi. Eğer beni yıkacaksa. Miles ona bir çocuğa bakar gibi bağışlarcasına baktı ama halimden pek memnun değildim. Đkimizin de gözünden kaçan ya da Cary'ye göre bir tehlike ya da bir şantaj olarak görünen bir şey. elimden geleni yaptım. Oysa hâlâ Lisa Waring'in ona ne göstereceğini bilmiyordu. paketten yeni bir sigara çıkarıp yaktı. hemen yandaki evde oturduğunun doğru olup olmadığını sordu. Çarşamba sabahı. tüm iş hayatını üzerine kurduğu bir yapım konusunda düş kırıklığına uğratmamak daha doğru olacaktı. Cary'nin de benim gibi düşündüğünden. Yanında bir belge getirmediği belliydi. bütün eğitimlerine. O anda Cary'den bir şey istemek üzere gelenin o olduğunu anladım. "Bulamıyorum. başkalarının onun için çalışmasını tercih edenlerdendi. Sen de geleceksin. uyarılara ve önerilere rağmen araştırma hakkında bilgisiz. ta ki broşürünüzü aldığım güne kadar. konuşmadan önce gırtlağını temizlemesi gerekiyordu. Yanıldığımızı çabuk anladık. Bu kız da anlaşılan Paul'ün korkulu rüyası öğrenciler gibiydi. yoksa Cary'den bir şey koparacak ya da onu bir biçimde tehdit edecek değildi. Cary'nin Soho'daki pis bürosuna girerken o yaratıklardan birinin üzerine dikkatle nişan alıp bastı. . değil mi? Geleceğine söz verdin. ufak tefek ve siyah saçlıydı. Öğrenmek istediğiniz. Cary beni tanıştırırken gözlerini kaldırdı. bunu bulmanın kolay olacağını söylemek üzere olduğundan eminim. Đşte karşımızda. Cary sigarayı bir hafta önce bırakmış ve yeniden başlamıştı. Onu üzmek büyük öfkelere. sessizce oturuyordu. Cary'nin Frith Sokağı'ndaki bürosunun "hemen yanıbaşında"ydı. Onun adına hiçbir yerde rastlamadım. Nereden geldiğini. suçlamalara. Dedelerimi. kaynak aramada deneyimsiz. bir kaynağın nasıl değerlendirileceği hakkında beceriksizdi. Blucin ve kazağının üzerine giydiği cepli ceketin dışında. gözyaşlarına ve başka dramlara neden olabilirdi. Cary sanki bu yakınlık her şeyi daha da kötüleştiriyor. sonra öksürüğünü önleyemedi. yanında bir çanta bile yoktu. Elimi tuttu. tam olarak nedir? diye sordu Cary.Ne zaman görüşeceksiniz? diye sordum. yanımda olmanı istiyorum. Küçücük oda dumandan masmaviydi. kim olduğunu. Cary'nin sesi çatlak çıktı. ezilen böceği siyah bir koşu ayakkabısının ucuyla kenara itti. Yirmilerinin sonunda görünüyordu. birdenbire Lisa Waring'in telefon ettiğini söyledi.içiyorduk ki. sekreter içeri girip ziyaretçisinin geldiğini söyleyince. Gelmişti. sanki ortada bir casusluk döndüğünü kanıtlıyor gibi anlattı.

Galiba bana ayrı konulardan konuştuğumuzu belli eden de bu oldu. "Siz Roper'dan bahsetmiyorsunuz, değil mi?" Tabiî ki bu kadar açık sordum. Şaşırmış gibiydi. "Yaptığınız dizinin adı bu, bunu biliyorum. Benim aradığım, büyük dedem. Adı George Ironsmith'ti, aynı adam olup olmadığını öğrenmek istiyorum."

Yirmi altıncı bölüm

George Ironsmith'in kim olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aynı isim, Cary'nin hazırladığı, bir tanesi de önümüzdeki masanın üzerinde bulunan küçük broşürde de vardı; ha tabiî, Lizzie'nin bir zamanlar nişanlısı, hani ona camdan taşlı yüzüğü hediye eden. Cary Ward-Carpenter yazısının, Arthur Roper'ın anılarının ve Cora Green'in Star'daki yazısının fotokopilerini getirdi. Masasının üzerinden Lisa Waring'e uzattı, genç kadın kâğıtları eline aldı, "Đzin verir misiniz?" diye sordu, bazı kelimelerin ve adların altlarını çizmeye başladı. Hanımın sevgilisi bir George Ironsmith vardı, öyle mi?

- Öyle anlaşılıyor, dedi Cary. Onunla 1895'te nişanlanmış ama nişan bozulunca, yurtdışına gitmiş. -Yurtdışına, nereye? - Hiçbir fikrim yok. Cora Green onun bir "sömürge" aksanıyla konuştuğunu yazıyor, bu da ne demekse. Ne demek olursa olsun, Lisa Waring pek memnun olmuşa benzemiyordu. Ironsmith kaç yaşındaydı?

- Cinayet zamanında mı? Belki otuz-kırk arası. Yapım için böyle düşündük. Onu oynayan aktör otuz altı yaşında. - Mezar taşını gördüm, büyük dedem George Ironsmith Đ920'de öldüğünde kırk dokuz yaşındaydı. 1871'de doğmuştu, demek ki 1905'te otuz dört yaşındaymış. Cary'nin üzerinden kocaman bir yük kalkmıştı.

- Sanki aynı adamdan bahsediyoruz, değil mi? Nereden geldiğini nasıl öğrenirim?

Cary tüm ülkenin telefon rehberlerini taramasını önerdi. Her ikimiz de St. Catherine's House'daki kayıtlardan söz ettik. Ona böyle bir araştırmayı nasıl yapması gerektiğini söyledim, atalarıyla ilgili en güvenilir bilgiyi kilise vaftizlerinin kaydedildiği Mormon's World'de bulabileceğini söyledim Benim istediğim bizi heyecanlandıracak, ama Cary'nin yapımına zarar vermeyecek kadar önemli bir gerçeği öğrenmekti Cary yine de rahatlamıştı. Sırtından ağır bir yük kalkan çoğu insan gibi, aşırı yardımcı olmaya çalıştı. Örneğin Lisa Waring ona (bunları ben uyduruyorum) büyük dedesinin Arthur Roper olduğunu, bir zamanlar cerrah yardımcısı olarak çalışıp 28 temmuz 1905 günü Londra'da bulunduğunu anlatsaydı, Cary'nin en son kabul edeceği şey, ona filmi göstermek olurdu. Oysa kız ona böyle bir şey değil, oyundaki üçüncü derece kişilerden birinin küçük torunu olduğunu anlatınca Cary ona "Roper"ın üç kasetini de göndermeye söz verdi. Lisa Waring gidince Cary duygularını havaya zıplayıp bana sarılarak ve "bir yerlerde harika bir yemek" yemeyi önererek ifade etti. Uzun zamandır kafasını karıştıran, bana bir türlü soramadığı soruyu da uzadıkça uzayan, sonunda bütün öğleden sonrayı kaplayan bu yemek sırasında sordu. Beni Roper'ların eviyle Asta'nın ailesi arasında bir bağ aramaya iten şey neydi? - O bağı sen kurdun, dedim. Seni başlangıçta beni aramaya iten de buydu. Günlüklerde Roper'la ilgili başka şeyler olup olmadığını öğrenmek istedin, o sırada da Swanny'nin bazı sayfaları yırtmış olduğunu gördük. Bağlantıyı kuran sensin, ben değil. - Evet ama, o sayfaların eksik olduğunu görünce bağlantı aramaktan vazgeçtim. O sayfalarda ne var bilmiyorum, ama, günlüklerde Roper'la ilgili başka bilgi yoksa, hiçbir şey öğrenemeyeceğiz. Elimizdeki tek bağ, Hansine'nin kaldırımda ölen Dzerjinski'ye rastlaması ve Asta'nın yaptığı iki üç yorum - Altı, dedim. Altı yorum var. Hepsini de ezbere biliyorum. Đlki, Hansine'nin Dzerjinski'yi görmesiyle ilgili, ikincisi Hansine'nin Florence Fisher'ı evde çaya davet etmek için izin istemesi üçüncüsü Asta'nın Navarino Caddesi'ne gidip Lizzie 'in Edith'le birlikte evden çıkışını görmesi. Burada da Edith'i güzel bir periye benzetiyor ve Edith'in kendi doğmamış çocuğuyla bir çeşit telepatik iletişim kurduğunu hissettiğini anlatıyor. Daha sonra, ismini belirtmeden, Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamdan söz ediyor. Dördüncü yorum, yakında oturan ve günlük tutan herkesin yapabileceği bir yorum. Bunu yazmamış olması daha ilginç olurdu. En ilgi çekici olanı beşincisi, çünkü sekiz yıl sonra, 1913'te yazılmış. Burada Rasmus, Sam Cropper'ı karısının hayranlarından biri sanıyor, Asta da kocasının "Mrs. Roper'ın izinde yürüdüğünü" sandığını anlatıyor. Sonra, en son günlüklerden birinde de Moors Cinayetleri'ni okuduğunu, onların da "Navarino Caddesinde'ki o şeyi" hatırlattığını yazıyor. -Yani demek istiyorsun ki, aklında hep Lizzie Roper vardı. - Aşağı yukarı. Tabiî bunun nedeni de Asta'nın hiç "kötü" kadın olarak adlandırılabilecek bir kadınla karşılaşmamış olması. - Lizzie gerçekten de bildiği ilk kötü kadın, üstelik onu gerçekten de görmüş olduğunu unutmamalıyız. Büyük gösterişli şapkasından da söz etmiyor mu? Asta gibi kadınlar, "iyi"

kadınlar hep öteki cins kadınlardan büyülenirdi, bu da o kadar yıl sonra Lizzie'yi düşünmüş olmasını açıklayabilir. Yine de bütün bunlar Asta'nın ailesiyle Devon Villa arasında hiçbir bağ olmadığını gösteriyor. Bunu senin kafana ben soktum, o sayfaların kaybolduğunu gördükten sonra da aklından bir daha çıkmadı. - Tabiî çünkü önemli bir şey varsa, o sayfalarda olmalı. - Olup olmadığını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, Swanny Kjær'in o sayfalarda kendi köküyle ilgili bir ipucu bulduğu, tanıştığı gerçeği, ne olursa olsun, kabul edemediği için de sayfaları koparmak zorunda kaldığıdır. Oh Ann, o tatsız küçük kızın -tatsızdı değil mi, çok soğuktubana gelip de büyükbabasının Arthur Roper olduğunu, ölüm döşeğinde yatarken cinayeti kendisinin işlediğini itiraf ettiğini söylemediği için o kadar mutluyum ki! Söz vermiş olmama rağmen, artık benim olan evde günlükten koparılmış sayfaları aramaya daha hiç başlamamıştım. Cary bana Roper bağlantısının benim hayalimden kalma olduğunu söylediğinden sonradır ki, aramaya giriştim. Yapılacak tek şey, düzenli çalışmak, en tepeden başlayarak hiçbir yeri gözardı etmeden, halıları kaldırarak, dolaplarda gizli bölme arayarak aşağıya doğru ilerlemekti. Aramamın yarısına gelmiştim ki, beynimde bir şimşek. çaktı. Eğer Swanny günlükten kim olduğunu anlatan sayfalar koparmışsa, o zaman neden kendini Edith olduğuna inandırmaya çalışmıştı? Edith olması imkânsızdı, koparılan sayfaların onun Edith olduğunu ileri sürmesi de mümkün değildi, öyleyse o sayfalarda ne yazılıydı? Edith'in daha iyi seçenek olabilmesi için, çok daha kötü, çok daha korkunç bir şey. Birdenbire Swanny'nin öteki seçeneğin, bulduğu gerçek Kişiliğinin kabul edilemeyecek kadar kötü olduğu için Edith olmaya çalıştığını gördüm. Yine de Edith'in kişiliğine bürünmeye çalışması, sayfaları koparmasından çok daha sonra başlamıştı. Neler bulduğunu anlamaya çalışmak imkânsızdı, ama aramaya devam ettim. Günlüklerin dördüncü cildi yakında yayımlanmak üzereydi. Bu kez, şömizin arka iç kapağına Swanny'nin fotoğrafını koyup koymamayı daha kararlaştırmamıştık. Daha önceki bütün yayınlarda Swanny'nin fotoğrafı vardı, ama o zamanlar Swanny daha hayattaydı. O günlüklerin yazarı değildi, sadece yayıncıydı ama şimdi yaşamıyordu, 1935-1944 arasını kapsayan günlükleri yayına hazırlamaya zaman bulamadığına göre, artık onun resmini kullanmamak daha doğru olmaz mıydı? Swanny'nin yerine benim fotoğrafımı basmak söz konusu bile değildi. Asta'nın cildin sonunda daha sadece dört yaşında olan torunu kimsenin dikkatini çekmezdi. Yine de arka iç kapakta sadece önceki ciltler hakkında yayımlanan olumlu eleştirilerden alıntı yapmak, bana biraz yetersiz geliyordu. Ön kapakta Asta'nın resmi, daha doğrusu, Asta'yı hayatının çeşitli dönemlerinde gösteren ve oval çerçeveler içine yerleştirilmiş dört fotoğrafı bütün ön kapağı kaplayacaktı. Swanny'nin yayıncıları -onları hâlâ öyle düşünüyorum" bana önerilerini göndermeye devam ettiler. Eski formatı koruyabilir, Swanny'nin fotoğrafını küçültebilir ya da Swanny'nin buğunu gösteren değişik bir fotoğraf kullanabilirdik Swanny'nin çocukluğu ya da gençliğine ait yığınla fotoğraf vardı. Tek yapmam gereken, Asta'nın albümlerini karıştırıp bulmaktı. Belki de diğerlerinden daha güzel göründüğü için, Swanny'nin resmini diğer çocuklarına oranla çok daha sık çektirmişti. Her doğum günü için çektirilen bir stüdyo portre -aralarda çekilen birçok

değişik fotoğraf vardı. Asta'nın fotoğraf albümlerinin hepsini görmüş olduğumu sanıyordum, ama zamanda içinde görmediklerim ya da unuttuklarım da olduğunu anladım. Albümler Asta'nın odası olarak adlandırdığımız odadaki şifoniyerin bütün çekmecelerini doldurmuştu. Albümleri çıkarırken Swanny'nin eksik sayfalan albümlerin arasına saklamış olabileceğini düşündüm, ama saklamamıştı. Swanny'nin günlükleri ilk okumaya başladığı çalışma odasındaydım. Kopardığı sayfaları yırtıp atmış olamayacağını düşünerek, raflardaki her bir kitabı indirdim, sayfaların arasına saklanmış kâğıtlar aradım. Bir sürü kâğıt buldum, zaten bulmamam garip olurdu: ilgisiz bir teşekkür mektubu, yemek tarifleri, arkadaşların gittiği tatil yerlerinden gönderdiği kartpostallar, hemen hemen hepsi Danca gazete kupürleri. .. sadece aradıklarım yoktu. Evde tutulamayacak kadar acı verici olduklarını düşündüm, Swanny onları küçük parçalara ayırmış, üzerinde yazılanlar da buhar gibi kaybolup gitmiş olmalıydı. Bir şeyi yok etmek isterseniz, bunu hemen, zaman geçirmeden yaparsınız. Yoksa sonsuza dek saklamazsınız. Sinemalardaki gerilim filmleri gibi, hani kötü adam filmin kahramanını sıkıştırır da hemen öldürmek yerine kurbanının gözlerini kamaştırmak için kendini övmeye, kabarmaya girişir ya öyle. Ama sözünü bitirene kadar imdat yetişecektir. Swanny imdat gelmesini beklemeden sayfalan yakmış olmalıydı.

Gazetede, Sotheby's'te satışa çıkarılan bir Victoria Nişanı'yla ilgili yarım sütunluk bir haber vardı. Satan kişinin adı Richard Clark'tı, nişana hak kazanan adamın torunuydu. Onun adı benim için bir şey ifade etmese de dedesininki önemliydi. Eğer asıl Victoria Nişanı başka bir yerde bu kadar ünlenmeseydi, gazetenin satışa bunca yer ayırması düşünülemezdi. Okuyucuların Çavuş Harry Duke'e bu kadar ilgi göstermelerinin nedeni onun 1 temmuz 1916'da Sortime cephesinde gösterdiği kahramanlık değil, Asta'nın günlüklerindeki önemiydi. Bu adam önce Asta'nın oğlunu kurtarmak için kahramanlık göstermiş, sonra da Asta'nın platonik sevgilisi olmuştu. Paul'e yüksek sesle haberi, haberin yanında yer alan günlükleri pek de iyi özetlemeyen bölümü okurken, Gordon geldi. Dış kapı basamaklarını çıkmış, evde olduğumuzu görünce de cama vurmuştu. Cenaze levazımatçısı gibiydi. Üzerindeki takım elbise resmî ve siyahtı, üzeri siyah çizgili koyu gri bir kravat takmıştı. Eğer hayatta kalmış sevdiğim bir yakınım olsa, bana bir felaket, bir kaza haberi vermeye geldiğini düşünürdüm. Bütün duygulanım yüzüme yansıtmış olmalıyım ki, her zamanki açık sözlülüğüyle "Bu kadar endişelenme. Dinleyince hiç de takmayacaksın. Belki de hoşuna bile gidecek" dedi. Paul Gordon'un habersiz geldiğinden böyle konuştuğunu sandı, onu görmekten memnun olduğumuzu söyledi ve Harry Duke'ün Victoria Nişanı'nın satılacağım anlatmaya girişti. Gordon terbiyeli terbiyeli dinledi, bulduğu ilk fırsatta da Paul'e "Annenin bir fotoğrafını görmek istiyorum" dedi. - Benim annemin?

- Ann sende fotoğrafları olduğunu söyledi. Bir şeyden emin olmak istiyorum. Fotoğrafta, çiçekli bir ipek elbise giymiş, bahçesinde görülüyordu. Rüzgârlı bir gün olsa gerekti, saçları karışmıştı, bir eliyle uçmasın diye eteğini tutuyordu. Fotoğraftan neye benzediği anlaşılmıyordu ama ince uzun boylu, açık renk saçları olduğu belliydi. Paul bu fotoğrafı, annesinin ölümünden sonra onun evinden aldığı resimler ve kâğıtlar arasında bulmuştu. Gordon'un yanında kendi Asta nüshası vardı, açarak Swanny'nin şömizdeki resmini gösterdi. Küçük Denizkızı'nın yanında duran, mavi tüvit elbiseli, mavi keçe şapkalı, uzun boylu, zayıf, açık renk saçlı bir kadın. - Ne görüyorsunuz? Konuşmadan önce duraklamıştı, ölçülü dramatik vurgulu sordu. Arada bir Gordon'un gelişmiş bir tiyatro yeteneği olduğunu düşünürüm. Đkisi de Danimarkalıya benziyor.

- Hepsi bu mu? Ne görmemi istediğini sordum. - Kardeş gibi, yarı kardeş gibi değiller mi? - Eğer kardeşlerin ya da yarı kardeşlerin birbirlerine benzemediklerini düşünürsek, evet. Paul'e döndüğümde, rahatsızlığını gördüm. Sesinden bir şey belli etmemeye çalışarak sordu: "Ne demek istiyorsun, Gordon?" - Size bir şok yaşatmak istemiyorum. Aslında belki de bundan hoşlanacaksınız, bir şekilde Ann'la kuzen olacaksınız. - Bize Hansine'nin Swanny'nin annesi olduğunu mu söylemek istiyorsun?

- Bir sürü şeyi açıklıyor, dedi Gordon. Asta günlüklerinde Hansine'nin ne kadar şişman olduğunu yazıyor, bizler de bunu zayıf bir kadının kendinden şişman birine gösterdiği normal ve acımasız tepki olarak kabul ediyoruz. Ailenin bahçede çay içtiği, Hansine'nin de arkalarında durduğu ünlü fotoğrafta Hansine hiç de şişman değil. Asta daha sonraki yıllarda da onun şişmanlığından hiç söz etmiyor. 1905'te şişmandı, çünkü hamileydi. - Belki de Asta uzunca bir süre onun hamile olduğunu fark etmedi. O günlerde elbiseler gebeliği gizleyecek denli boldu. Moda tarihi uzmanları, kadınlar yüzyıllarca hep hamile oldukları için, kadın elbiselerinin hamileliği gizleyecek biçimde tasarlandığını söylüyor. Yirmilerde moda olup bir daha kaybolmayan dar ve yapışık elbiselerin nedeni, kadınların eskisi gibi sık sık hamile kalmamaları. Hansine hamleliğinin yedinci ya da sekizinci ayına kadar durumunu saklamış olabilir, itiraf ettiğinde de çocuğu aldırmak için çok geç. Üstelik Asta'nın böyle bir şeyi bağışlamayacağını da biliyoruz. Rasmus bağışlayabilirdi, ama Rasmus orada değildi.

çünkü 1920'de. kucağına alıyor. Bebeğin ne zaman doğduğunu öğrenmenin imkânı yoktu. Yani karısı dışardayken hizmetçiyi yatağa devirecek adamlardan değil. Çocuğunun ölü doğduğunu hiçbir yere bildirmedi. . . Swanny'nin kendi çocuğu olduğunu söylemek ve anne olarak adlandırılmanın dışında. dedim.Hayır. Aslında. bir işçi ya da bir uşak. ondan ayrılmak zorunda kaldı. Gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. örneğin Alman Hastanesi'nin basamaklarına bırakırken görebiliyorum.. Çocuğunu her gün görüyor. ama doğumda doktor bulunmamıştı. . dedi Paul. Asta'ya fazla ilgi göstermese de başka kadınlarla hiç ilgilenmiyor. ama onu bebeği kundakladıktan sonra koltuğunun altına alırken. Swanny'nin kendi kızı olmadığını hissetmiş olmalı. Swanny'nin doğum gününün 28 temmuz olduğunu biz bilmiyoruz. Ama Hansine bir kız doğurmuştu.Belki de gitmek zorunda kaldı. sevgisinden yararlanıyordu. çünkü Asta çocuğunun ölü doğduğu günü Swanny'nin doğum günü olarak seçti.Yani Asta ve Hansine hemen hemen aynı zamanda hamille kaldı? Bu biraz fazla rastlantı değil mi? . çünkü Hansine'nin doğuracağı bebeği yedekte tutuyordu. Belki de evliydi ya da ona bakabilecek durumda değildi. O daha çok bir otomobil motoruyla ilgilenmeyi seviyordu. . doğurduğu bebeği de büyük bir mutlulukla Asta'ya vermişti. dedi Gordon. Hansine'nin Westerby çocukları içinde en çok Swanny'yi sevdiğini söyledim. Asta Hansine'nin Paul'ün dedesini çaya davet etmek istediğini yazıyor. Günlüklerden dürüst. . Kopenhag'da birisi. terk edenin Hansine olduğunu söylemek de mümkün. dimdik bir adam olarak çıkıyor. Swanny'nin on beşinci doğum gününden az önce. evden ayrılıp Paul'ün .Hansine'nin daha önce bir sevgilisi olduğunu biliyoruz. Böylesi tam Asta'ya uygun olurdu. yıkayıp yatağa yatırıyor. ona bakıyor. ama muhtemelen yanılıyorum. Asta kendi çocuğunu kaybetmişti. Hansine'nin bebeği Asya’nınkinin ölümünden bir ay ya da altı hafta sonra da doğmuş olabilir. Swanny'yi hiç sevmedi. yıllar boyu anneliğin dertlerini. Başka ne yapabilirdi. yaşayıp keyiflerini tatmıştı. Belki adam onunla evlenmek istemedi ya da evlenemiyordu. Peki.Üstelik. Hansine'nin görünüşü hakkında pek de hoş olmayan şeyler yazıyor ve Sam Cropper'ın Hansine'nin ilk hayranı olmadığını da söylüyor.Kim olduğunu merak ediyorum. Rasmus'un söylediğinden de erken dönmemesi için dua etmiş olmalılar. ya bir oğlan olsaydı ne olacaktı? Asta'yı bir bebeğe zarar verirken düşünemiyorum. Eğer bilmiyorduysa. Büyükannenler Đngiltere'ye göç ettiklerinde.Bir Danimarkalı. Onlarla gitmek zorunda değildi. Belki de Hansine'ye sadece kız olursa alacağını söylemişti. .Baba kimdi? .En muhtemel aday Rasmus. bütün çocukları içinde en az yakınlık duyduğu Swanny'ydi.

bunun nedeni Hansine'yi hep küçük görmesi. Đşin asıl korkunç yanı. . gayrimeşru ve istenmeyen çocuğun.dedesiyle evlenen Hansine'ydi. daha sonraki tepkilerini ateşlemiş olmalıydı. Paul'ün geçici umutsuzluğunu görecek kadar duyarlı olan Gordon.Günün birinde annene anlatmış olmalı. Doğum zamanına geri dönmek gerekirse. Kini ve öfkesi kabardı. Birdenbire Paul'e karşı güçlü. bunları bulamayacağımızı da biliyorduk. Böyle şeyler her zaman oluyordu kuşkusuz. "gün geçtikçe daha da şişmanladığını yazıyor. çocuksuz çiftler de hizmetçilerinin gizlice dünyaya getirdiği bebekleri evlat ediniyorlardı. Asta'nın ölü çocuğunun yerine bir bebek bulunmasının gerçekten de en kolay ve en güvenli yolu bu değil mi? Daha yeni doğum yapmış Asta'nın sokağa çıkıp birilerinin istemeyeceği bir bebek bulabilmesi mümkün mü? Hansine oradaydı. Hansine neden sessiz kaldı? Çünkü öteki türlü bir yetimhaneye gönderilmesi kesin olan çocuğunun varlıklı ve güvenli bir orta sınıf ailesinin sevgisinden ve . onun güldüğünü ve ilişkimiz hakkında şakalaştığını görünce rahatladı.Kuzen olmamız mümkün değil. Ayrıntılar herhalde eksik günlük sayfalarındaydı. haziranda Asta Hansine'nin "Çok şişman" olduğunu. Daha önce Swanny'le hiç karşılaşmamıştı. bizimle birlikte günlüklerin ilk bölümlerini gözden geçirmek istedi. Gordon açıklamasına başladığından beri hemen hemen hiç konuşmamıştı. Sonra gülümsediğini gördüm. bir daha silinemeyecek bir rahatsızlık duydum. daha sonra. annesinin hizmetçilik yaptığına değinenlerden nefret ederdi. Tabiî başarılı detektifliğinden gururluydu. Swanny'nin yirmi beş yıl boyunca peşinde koştuğu cevap buydu. Hansine aynı çatının alandaydı. teyzeleri değiştirmek. birlikte olduğu adam" diye söz ediyor. Anlatılanlar Joan üzerinde kötü etki yapmış. imzasız mektubu yazmaya karar verdi. ama Ann'ın teyzesi olabilmesi için. Hansine 28 temmuz 1905'te Asta'ya ebelik yapmıştı. Her bakımdan efendilerinin isteğine uymak zorunda olan. Annesini. Kabul ettik. Asta'nın kızı olarak doğması gerekir. meşru ve istenen çocuktan çok daha görkemli bir hayat yaşıyor olmasıydı. Gordon'un yanında bunların hiçbirinden söz edemezdim. Tek yaptığımız. . eğer Swanny gerçekten de anneannemin kızıysa. Daha sonraları Swanny'nin ona gittiğini. Herhalde Hansine kızı yetişkin biri olana kadar söylememişti. o zaman benim teyzem olduğu doğru. Bir şey söylemedi. kimliğini aydınlatacak bilgiler vermesini istediğini. sonra da Hansine'den bahsederken "Kopenhag'dayken. ama Tatler'da fotoğrafını gördü. Annesini çocuğunu terk etmek zorunda kalmış bir hizmetçi olarak görüyordu. Bir çeşit yeraltı ya da gayrimeşru evlat edinme topluluğu gibi bir şey. Joan Sellway'in de anlamaz gözüktüğünü hatırlıyorum. temmuzda Hansine'nin ellerini "neredeyse kendisininki kadar şiş karnı" üzerinde birleştirdiğini anlatıyor. Anne ve babalar kızlarının gayrimeşru çocuklarını kendi çocuklarıymış gibi büyütüyor. imzasız mektupların mutsuz yazarını düşündüm. dedi. dedim Paul'e. Örneğin. birkaç hafta sonra da Asta Hansine'nin doğumunda ona yardımcı oldu. en sevdiği çocuğunun bir hizmetçi ile Kopenhaglı bir tüccar ya da uşağın çocuğu olduğunu kabul etmek istememesiydi. Hansine okuma yazma bilmiyordu. Gordon. Hansine'den geriye bir şeyler kalmış olması da imkânsızdı. Onun açısından öyle görülmüş olmalı. seçme hakkı bulunmayan bir hizmetçi. Asta Swanny'ye gerçeği söylemediyse. Đşte.

sonra nisana ertelendi. Böyle kadınlar sadece mitolojide vardır. kızının bir prenses olarak yetiştiğini. daha sonra en öne kadar yürüyüp tek boş koltuğa oturduğunu anlattı. Amerikan usulü. sanırım Cary de. O dönemlerde çocuklar günkünden çok daha değersizdi.konforundan yararlanmasını istiyordu. Lisa Cary'ye yaklaşmış ve açıkça gazetecilere bütün yapımını yerin dibine batıracak bir iki kelime söylemek istediğini anlatmıştı. ertelemeler olur. Geçen hafta boyunca. Battersea'ydi. George Ironsmith 1871'de Whitehaven'da doğmuş on dört yaşındayken birinin yanına çırak olarak girmiş 1897'de . üç kasetin de içinde bulunduğu paketi aldığında bir çeşit rahatsızlık duymuştur. yakınında da olsa arada uçurum olduğunu görmüştü. hep birlikte barda toplanmış. en sonunda mayıs için. Miles da tıpkı Cary gibi abartmalardan hoşlanır. Televizyon dizileri genellikle programlandıkları gibi yayınlanmaz. öfkesi daha da artmıştı. George Ironsmith'in köklerini araştırmıştı. filmi büyük perde de izledikten sonra. gönderenin adı ve adresi yazılıydı. doğru olmamasıydı. Paketin arkasında. benim Asta'nın günlüklerinden sayfa koparıldığını gördüğümden tam iki yıl sonrasına programa alındı. Çocuğu ondan kopartılmamıştı. Hemen her zaman gecikmeler. Daha sonra. Eğer Cary onu hatırladıysa. Lisa'ya verdiği bütün malzemenin. Lisa şimdi saldırgandı. ışıklar karartılmadan bir dakika önce salona girip yavaşça -onun deyimiyle tehditkâr bir ifadeyle. ısırdığı altın elmayı davetlilere fırlatan şeytana benzettiğinde fazla ciddiye almadım. malzemeyi iade ederken nazik bir not yazıp Londra'da işleri nedeniyle kaldığını anlatan Lisa'daki değişiklik Cary'yi şaşırtmıştı. Buluştuğumuz gün bize dostça davranan. Gordon'un açıklamasının tek kusuru. Lisa'nın görünüşünü de bir vaftiz törenine davetsiz katılan. Yirmi yedinci bölüm Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. Üstelik adres Amerika değil. Cary'nin yapıma başladığından iki yıl sonraya.ilerlemeden önce herkese tek tek baktığını. masaldaki anne gibi annelik adından mahrum edilmiş. o da bir gazeteciye konuşurken. "Roper" da önce şubatta yayınlanacaktı. Büyükdedesi için çizilen portreden hoşlanmamış. onu her gün görüyordu. uzun süre önce Amerika'ya dönmüş olduğunu düşünmüştür. Paul ve ben Gordon'un açıklamasını kabul ettik ya da en azından ben kabul ettim. saat dokuz buçukta Miles Sinclair bana telefon ederek Lisa Waring'in de gösteriye geldiğini. Çocuk hayatını düzenleyen yasalar çok daha gevşekti. Saat dokuzda bitti. çünkü bir zamanlar bu anlattıklarım gerçekti. Nisan başındaki basın gösterisi Paul'le birlikte ilk özel gösterimi izlediğimiz BAFTA'da gerçekleştirildi. Lisa Waring bir iki milden fazla uzaklaşmamıştı. hizmetçiliğe ve küçültücü işlere mahkûm.

bütün bunun önceden tasarlanmış bir kandırmaca olduğu izlenimini yaratacak bir karar. Bu son cümleyi yüksek sesle söylemişti. Ironsmith'e oyunda üçüncü derecede bir rol vermek haksızlıktı. Gordon gelip Swanny'nin Hansine'nin kızı olduğunu söylediğinden beri birkaç gün geçmişti. ben ya da Swanny'nin yayıncıları. Miles'a göre Cary sakin davranmış. Ne erkeklerde ne de kadınlarda içgüdüye fazla güvenmem. bu sefer içgüdüsünün ilginç ve acı bir açıklama karşısında bulduğu bir savunma olduğunu düşünüyorum. Daha önemli olan. "Roper" yayınlanmadan. Bahsetsem de kimin ilgisini çekerdi? Belki Gordon'un kendi babası. Cary de konuyla daha fazla ilgilenmek istemedi. çevrede bir erkek gördüğü zaman bütün güç ve karmaşık telefonları o erkeğe yüklediğini i biliyordum. annesinin Swanny Kjæer'in üvey kardeşi olmadığından emindi. Görüldüğü kadarıyla da günlüklere gösterilen büyük ilginin önemli bir bölümü. bundan sonraki günlükleri yayımlarken. Bu nedenle simsiyah giyinmiş. Öyle sanıyorum ki bir gün gelecek. Swanny Asta'nın çocuğu olmadığını öğrendiği ya da bu yönde güçlü kuşkular duyup asıl kimliği konusunda fanteziler üretmekten . Hansine'nin Joan'dan önce bir çocuk doğurmadığını biliyordu. Edith olduğunu iddia edenler ya da onun başına gelmesi muhtemel olaylar gazetelerde her an yer bulabilirdi. Gordon'un anlattıklarından kimseye söz etmedim. nedendir bilinmez. Ne var ki bahane bulamadı. Söylediklerinin özeti. Cary'yle kendim konuşma çabasına girdim. Kanıtlama imkânı olmamasına rağmen. Ironsmith'in küçük torunuyla görüşmek zorunda kaldı. Cary'yle birlikte bunu konuşmalıydılar. Paul kesinlikle bu çözümün yanlış olduğuna inandığını söyledi. Bütün bunlardan. Eğer isterse. o kadının kızı değil. satın alınmış günlükleri gerçeklerden koparacak. üstelik kayıp çocuklar çok merak edilir. Edith'in kayboluşu basın için hâlâ ilgi çekiciydi. belki de Charles Amcası. Bütün bu olaylar seksen altı yıl önce geçmiş de olsa. Hem de orada. Çocuklar her zaman ilgi çekmiştir. onu tanıdığım kadarıyla. Benim de orada olmam gerekiyordu. büyükdedesi oyunun en önemli kişisi olmalıydı. korkunç bir kandırmacaya dayanıyordu. O Lisa'nın Picadilly'de bir otobüsün altında kalmasını. O daha gider gitmez. bütün bunlar tarih olmuştu. Paul'ün içgüdülerine fazla güvenemediğim görülecektir. Kolay olmayacak. adı günlüklerde sıkça geçen bir hizmetçinin çocuğuydu. Lisa'ya göre.Amerika'ya göçmüş. köprülerin altından çok su akmıştı. Daha önce yayımlanmış. ama oradaki gazeteciler daha çok Edith Roper'ın hikayesiyle ilgileniyorlardı. Cary'nin onu danışman olarak görevlendirmesinin gerektiğiydi. Yanlış olduğunu hissediyordu. Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığını belirten bir not koyup koymama hakkında bir karar vermek zorunda kalacağız. kızlar erkeklerden de çok. 1904 sonbaharında da evlenmişti. Çinli gözlü yabani bir kızın büyükdedesinin hakları için gürültü yapması. Bunları bulmanın tek yolu günlükleri incelemek. Gordon onlara kendisi söyleyebilirdi. hem de o an. geçici bir eğlenceden öteye gitmedi. Adı neredeyse ailelerle birlikte anılan kadının sevgili kızı Swanny. yaptığı dizinin engellenmeden yayınlanmasını tercih ederdi. böyle durumlarda duyguların ve içgüdünün çok önemli olduğuna inanıyordu. Miles'a göre Lizzie'yi kimin öldürdüğüyle fazla ilgilenmediler. günlüklerin kendisiydi. bütün bu söylediklerinin dizinin geçerliliğiyle ne gibi bir ilgisi olabileceğini sormuştu. Daniel'dan bile yararlanmayı başarmıştı. yoksa Lisa basına açıklama yapmaya hazırdı. Asta'nın ilk defterindeki orijinal Danca'yı okumaktan geçiyordu.

Mogens yalnız gitmek istiyor. Bu durumda yola devam edip adı hemen hemen her sayfada görülen. Barış ve Savaş.öteye gidemediği sürece gerçeğin açıklanmaması işin doğrusuydu.Swanny biliyor olmalıydı. Margrethe Cooper buna uyan bir Đngiliz deyimi aradı ve 1970lerde hâlâ hayatta olan birçok yaşlı kadının kullandığı deyimi buldu: "evde ziyaretçisi var. Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. hatta bir ay sonra bile çocuk doğurması imkânsız. Hansine'nin 5 temmuzda kanaması varsa. bu nedenle de aklının bir yerine saklamıştı. Âdet." . kaba sözleri nazikçe anlatma sanatıyla ilgilenmek olduğunu söyledi. bunun kelime anlamı "kırmızı çiçek'tir. ama henüz değil. 19351944 kitabını yayımlayabilir miydik? Bir adım atmadan önce düşünecek kadar zamanım vardı. C. Önce benden bu bölümü yayımlandığı biçimiyle okumamı istedi: "Hansine Mogens'i iki sokak ötede. 28 temmuzda.Danca orijinale döndüm. Bunu Gordon'un da anladığını sanmıyorum. Asta'nın den rfde blomst deyiminin Đngilizcede karşılığı yok. Eğer Asta hun har det maanedhge (âdet ağrısı çekiyor) ya da hun har sit skidt (o kirli) demiş olsaydı.Daha ilk defterin ilk satırını okurken biliyordu. Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. dedim. Oysa. O nazik anlatımla ilgilendiğinden. ama bazı konulan nezaketle geçmekte ustadırlar."Evde bir konuğu varken" bölümünden mi söz ediyorsun? dedi Paul. Ondan daha büyük olduğumu söyledim. ama bütün günlüklerde de anlamadığım böyle bölümler var. Andersen anlatırdım ama. belki de bunun yaş konusu değil. çok daha az beklemem gerekti. Kadın psikolojisinde uzman olmadığı açık Gordon bile. . Paul kanıtını kısa zamanda buldu. . . Đçgüdüsünün kaynağı bu cümleydi. bu kelime kelime çevrilir ve hiçbir zorluk çıkmazdı. dedim. yakında izin vereceğim. Kanıtı ilk defterin ilk bölümlerindeydi.Anlamadığım bir bölüm var. Eskiden oğlanlara H. çünkü Đngilizce'nin bu konuda Danca'dan çok daha zengin olmasına rağmen. güldü. Asta birçok konuda dürüst olmuş olabilir ama âdet konusunda değil. bunun sadece bu son yirmi yıl içinde biraz azaldığını söyleyebilirim. Đkiniz de çok gençsiniz. onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. bunun ne anlama geldiğini anlayacaktı. Asta'nın yazdıklarını "evdeki ziyaretçi" olarak çevirmiş olabilir. Gordon'un soyağacında Asta ve Rasmus'un en büyük kızları olarak gösterilen kadının aslında tamamen farklı bir kökten geldiğini bile bile. katı terbiye kurallarının son kalesidir. Margrethe Cooper. bu nedenle Hansine'nin kızı olması ihtimalini aklına bile getirmedi. . Danimarkalıların Đngilizler gibi zengin bir üslubu yoktur. Günlük yayıncılarının satmayı umdukları yirmi bin ciltten her birine açıklayıcı bir sayfa eklemek için daha önümüzde birkaç hafta vardı. Gerçeğin ortaya kesin olarak çıkması. her şeyi yeniden değiştirir. bu cümleyi daha günlükleri ilk kez okurken ilginç bulmuş." . Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Ben Knud'la evde kalıyorum.

uçları hafifçe yukarı kalkık gözleri doğruydu.Cary'nin de dediği gibi. oysa söyledikleri bundan çok uzaktı."Uzun çabalarımızın artık sonuna yaklaştığınızı söylemekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Birinin mantıksızı mantıklı. Miles'ın bu durumda. . Yargıç Edmondson'un konuşmasını neredeyse ezbere okudu. sadece erkek kesimli düz siyah saçları. başkalarının hakaret olarak alacağı şeylerin Lisa'ya övgü gibi geleceğini düşündüğünden emindim. atalarınızdan birinin muhtemel bir katil olmasından hoşlanır. değerli Jüri Üyeleri. büyükdedeninki de yeterince kötü. Ironsmith bunu kızına. büyükdedesinin hakkının iade edilmesini. . üne kavuşmasını istiyordu. Ama söylemedi." Sanki bu cinayeti işleyene karşı bir yakınlık duyuyor gibi. ama bazıları nereden gelirse gelsin. sizce de öyle değil mi? Bu kez Cary'nin dairesindeydik. Bunları Mockridge'in duruşma kayıtlarından aldım. Cary'nin verdiği metinleri okuyup ev ödevine çalışmıştı. on altısına . Dizide silik biri olarak gösterilen George Ironsmith. uzakta. Bunu ailede herkes bilir. onun dışında sükûnetini izlerken. Lisa'ya göre Lizzie Roper'ın katiliydi. Lisa'nın iddiaları karşısında. Kin ve öfkenin başka. Đngiltere'ye bu yüzden dönemiyordu. saçmalığı kesinlikle ciddi bir şey olarak göstermeye çalıştığı psikolojik davranış bozukluğu örneklerinden izliyormuşum izlenimine kapıldım. Lisa'nın yürek biçimindeki yüzü. Evet. belirli bir noktaya bakmaya başladı. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem ama belki de Đngiliz Ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. büyükbabanınki rahatsızlık verici.Cary de bir cinayetin üzerindeki esrar perdesini. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. bütün bunlar çok iyi. .Peki dedi. çok daha özel bir nedeni daha vardı. Babanın böyle bir role layık görülmesi korkunçtur. Sürekli hareket etmelerine karşın ifadesiz gözlerini. ne kadar uzak olursa olsun. dedi. her şey ne kadar da değişik olurdu. bütün bunlar bir yıl önce olsaydı. solgun burnu biraz büyükçe. Eğer ona inanılabilirse. demek büyükdeden için ölümünden sonra şöhret istiyorsun. cinayetten yaklaşık yüz yıl sonra kaldırmış olmanın mutluluğunu yaşardı. büyükanneme. diye düşündüm" Yargıç böyle söyledi. söylediklerinden herhangi birine inanmakta güçlük çekiyordum.Diyecektim ki. O zaman Lisa Waring'i ve Lisa'nın geçmişle ilgili açıklamalarını ne büyük heyecan ve mutlulukla karşılardı. Aslında şaşırtıcı. Miles da yanımızdaydı. . adı ne olursa olsun. Anlatacakları kanıtlanabilir olmalıydı. Devam ediyor. Lisa Waring'in çabası buydu.Ailemizde onun. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. çok güzel de elinde George Ironsmith'in Lizzie'nin gırtlağını kestiğinin kanıtı var mı? Vardı. Konuştukça gözlerinin parıltısı söndü. Lisa dizide danışman olarak görev alır -almaması şimdiki kininin ve nefretinin başlıca nedeniydi. birini öldürdüğüne inanılır. sahne ışığında olmak istiyor. Karısı da biliyordu.Đçimizden pek azı. Hakaret etmeye gerek yok dedi Lisa. "O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok.

Bu kart Lizzie'nin öldürüldüğü sırada Ironsmith'in Londra'da. zavallı Mogens'in Fransa'dan gönderdiği.O belgeyi bulabilsem. meslek olarak da "gezginci tüccar" olduğu belirtilmişti. Lisa haklıydı. Lisa ayağa kalktı. çoğu nişanlılık dönemine ait mektuplar. onların 1933'te doğan en küçük çocukları Spencer Waring. 1959'da Betty Wong Feldman'la evlendi. Şubat 1904'te Chicago'da verilmiş evlilik cüzdanı. Ironsmith 1904'te Mary Schaffer adlı bir kadınla evlenmişti. havanın oradakinden daha sıcak olduğu hakkında bir satır ve tepede. Ölmeden çok kısa zaman önceydi. George Ironsmith otuz dört yaşındaydı. nereden geldiğimi öğrenirdim. Mary Schaffer Ironsmith bir rakibe olarak gördüğü kadını kıskanıyor. bir artı işareti üzerine çizilmiş çarpı gibi ilginç bir işaret vardı. ama Lisa içlerinin önemli bir şey olmadığım söyledi. Basit bir soyağacı hazırlamış. babası da ona kendi annesinden kalan bir yığın belge göndermişti. Mary olarak adlandırılan kızları aynı yıl doğdu. Yine de bakmakta bir sakınca olmadığını söyledi Cary hemen kâğıtlara göz atmaya koyuldu. Birbirlerine gönderdikleri. ama bu onu öldürdüğünü kanıtlamazdı. Kartta 'Londra' dışında başka adres yoktu. rahata kavuşması için kadının öldüğünü bilmesi gerekiyordu. . kendi annesinin George ve Mary'nin birbirlerine ne kadar bağlı bir çift olduğunu söylediğini hatırlıyordu. kuzenlerimin de yayımlamaya çalıştığı mektuplar kadar kuru ve sıkıcıydı. ama damgada 28 temmuz tarihi okunuyordu. George Ironsmith'ten gelenleri göstermişti. Hackney'nin tek görülmeye değer yeri olan Victoria Park Gölünün bir sepyasıydı. Ironsmith karısına tapıyordu. bir iki dakika göz attım. Sadece büyükdedesi ile büyükninesi arasındaki mektuplar. "Önemsiz kağıtlar" Mary Schaffer'ın doğum belgesini içeriyordu. ama Ironsmith'in gönderdiği kart üzerindeki fotoğraf. Londra'ya gelen turistler yakınlarına genellikle Buckingham Sarayı ya da parlamento binasının resimlerini gönderir. Ironsmith karısına ertesi gün. Bizlere verdi. tek bir çocukları oldu. adresin de üstünde. Bunlar Lisa'nın annesi ve babasıydı"Aile inancı" Ironsmith'in birisini öldürdüğünü kanıtlamakta yeterli olamazdı. dedi Lisa üzgün sesiyle.girdiği gün anlattı. bir koltukta oturmak rahatsız ya da alışılmadık bir şeymiş gibi sırtını ovuşturdu. Mary Schaffer'ı otuz sekiz yaşında bir dul olarak gösteriyordu. Kartta bunun dışında "Sevgili Mary". yere oturup bağdaş kurdu. . Lisa yine de açıkladı. ama tabiî George Ironsmith'inkiler yoktu. Cary'nin video bandını izledikten sonra babasıyla temasa geçmiş.Bu işaretin anlamı ne? diye sordu Cary. O kadar gülünçtü ki. yaptığı çizimin Gordon'un Westerby araştırmasıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. söyleyecek bir şey bulamadık. onun için her şeyi yapmaya hazırdı. Lisa'nın babası. Benim görebildiğim kadarıyla en önemlisi 1905 yılında Ironsmith'in Đngiltere'den karısına gönderdiği kartpostaldı. yani 29 temmuz pazar günü eve dönmeye hazırlandığını yazıyordu. Büyüknineme Lizzie'yi öldürdüğünü anlatmak. Cary belgelerin geri kalanını sordu. Lisa. hatta Hackney'de olduğunu gösteriyordu. o belgeler bize Mary Schaffer'ın birinci . Kartın bir diğer ilginç yanı da üzerindeki resimdi. bir sürü de önemsiz yazı. Mary Ironsmith 1922'de Clarence Waring'le evlendi.

. Uludu.Aşk uğruna. biraz araştırma. bizi izliyordu. . biliyorsun." Tabiî biliyordu.Size söyledim.Bir şeye girişmeden önce. Önce gemi. o filmi hiç yapmazdınız. Büyük bir içkiye ve en az yirmi sigaraya ihtiyacı vardı. . George Ironsmith'in hizmet sözleşmelerinden birinin kopyasında gizliydi. ama gerçekten girdi. Aslında inanıyorsunuz ya. Gözlerini sımsıkı kapadı.Ne yapacağım? . Bomba mektuplarda değil. Amerika'ya gittiği gemiyi de biliyorum. yumruklarını duvarlara vurdu. diye söz verdi Cary. Lisa. ben seni ararım. Son iki kelimeyi söylerken Cary'ye bakıp tatsız tatsız sırıttı. dedi Lisa yerde Buda gibi otururken. "Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. galiba Boston'a uğradıktan sonra New York'a giden Lusitania ile.Teması kaybetmemeliyiz. Đnsanlar aşk için böyle şeyler yapar. Peki.Yargıcın söylediklerini hatırlıyorsunuz. Hepimiz yılların sarartıp soldurduğu belgeye baktık. Đşte bu kadar. . bilmemesi mümkün mü? Yıllar boyu o zavallı inekleri ve koyunları boğazladı. dedi Lisa.Oh. . Şimdiki gibi bir yıl toplum hizmetine gönderilmiyorlardı. 1885'ten sonra yedi yıl boyunca Carlisle'da bir kasap ve mezbahacının yanında çırak olarak çalışmıştı.Yani bana inanmıyorsunuz. . neden? diye sordu zavallı Cary. sadece adını duyduğu bir kadını öldürmek için? . Miles. vejetaryenim. karısını mutlu etmek için. Đngiltere'den Plymouth'tan kalkıp. Büyüknineme tutkuyla bağlıydı. işinize yararsa. deli gözlerle Miles'a baktı ve yeniden sigaraya başlayacağını söyledi.Bunu babam buldu. yolcu listelerinin hâlâ bulunabileceğini söyledi. hiç merak etme. Lizzie'den sonsuza dek kurtulmak için. parmaklarını saçlarında gezdirdi.Hayatını bunun için tehlikeye atar mıydı? Karısının hiç görmediği. Belgeye göre Ironsmith. şimdi ne yapacaksınız? .O zamanlar katiller asılıyordu. . değil mi? Şimdi bildiklerinizi biliyor olsaydınız.Peki ama. dedi Lisa soğukça. güldü.kocasıyla on beş yıl evli kaldığı ve çocuk doğurmadan boşandığı dışında bir şey göstermiyordu. Aşağıdaki pub'a gittik. Ben. . . . dedi Lisa. kâğıdın üzerimizde yarattığı etkiden memnun. Bunu söylemek kolay. Lisa gittikten sonra Cary krize girdi. dedim. Daha önce hiç görmedim.

George Ironsmith'in 29 temmuzda Amerika'ya. Bütün bunları unutmak. Servia ve Gallia'nın iki haftada bir yaptıkları seferlerden birine de katılmış olamazdı. Amerika'dan gelirken yalnızdı. karısına dönmek için bindiği geminin adında yanlışlık olduğuydu. Liverpool'dan kalkan New York Cumartesi Postası Ironsmith için en uygun çözümdü. Pavonia. bizi ilgilendirenler de Washington'daki Ulusal Arşiv'deydi. "Đkinci sınıf' diye düşünüyordu.bilgiye ulaştı. Bulduğumuz ilk şey. Cary'ye göre. Cary Plymouth'tan vazgeçmeye karar verdi. Biraz zaman geçti. Gerçek teoriyi doğrulamayabilir. Amerika'yı Birinci Dünya Savaşı'na girmeye iten. Tabiî araştırmaların çoğu bulmak için yapılır. Her ikimiz de bırakın iki yılı. Yirmi sekizinci bölüm . Bunlardan hiçbiri Plymouth'tan kalkmıyordu. ama dönüşünde yanında biri daha vardı. Ironsmith böylesi gemilerde yolculuk etmiş olamazdı. çoktan bulmuş olurduk. Aurania. Catalonia. Cunard'a başvurdu. Campania. bir sonraki projesi için çalışmaya başlamak istiyordu. Liverpool'dan New York'a da 29 temmuzda dönmüştü. Aradığımızı nerede bulacağımızı. Servia. Yüzyılın başlangıcında. başlangıçtan beri kabul edilir bir çözüm bulmaya eğitildiği için yapamıyordu. gidiş dönüş bileti 75 ile 110 dolar arasında olmalıydı. Oysa bu kez Cary bilmek istemiyordu. Cephalonia. "Roper"ın yayınlanmasıyla halka yanlış bir hikâye anlatmış olmaktan bir haz duymayacağı kesindi. cumartesileri de Boston'dan kalkarak Queenstown'a uğruyorlardı. Bunu sadece Lisa'nın korkusundan. Anlaşılan deniz faciaları tarihinde en az Titanic kadar ünlü olan geminin adını hatırlıyordu. ama sonunda istediği -istemek zorunda olduğu. Ne var ki bu kayıtlar varış ülkesinde tutuluyordu. Amerika ve Đngiltere arasında mekik dokuyan onlarca büyük gemi vardı. Arabia. Karta inanırsak. Liverpool'dan hareket eden gemiler yolcularım şirketin New York'taki North River ya da Doğu Boston'daki New Pier iskelelerinde indiriyordu. Cunard Denizcilik Đşletmesi'nin tarifesini eline geçirdi. bilmeye kesinlikle karşıydı. onun basına açıklama yapıp dizisini yerin dibine batıracağından endişe ettiği için değil. yolcu üstelerinin hâlâ saklandığını duyduğunda şaşırdı. perşembeleri Liverpool'dan. Umbria ve Etruria. büyükdedelerimizin kim olduğunu bulmadan iki gün geçiremezdik. Anlaşılan Spencer Waring yanlış hatırlıyordu. Etruria ya da Umbria'ya binmiş olması gerekirdi. ama o zaman teori feda edilir ve her bir olasılık birbiri ardına kontrolden geçirilir. nasıl çıkaracağımızı biliriz. Đngiltere ile Amerika arasındaki denizlerde dolaşan başka hangi gemiler vardı? Cary. Hibernia. Bothnia ve Scythia da haftalık Boston seferi yapıyor. Lisa Waring'in -daha doğrusu Spencer Waring'in. George Ironsmith New York'tan Liverpool'a 15 temmuz 1905 cumartesi günü hareket etmiş.Đkimiz de iflah olmaz araştırmacılarız. Alman denizaltılarının 1915 yılında Lusiania'yı batırmalarıydı. Lucania.

Asıl konudan uzaklaştığımızı düşünüyor. Bana anlatmak için telefon etti. Olumlu bir Roper ipucu yakalamak umuduyla günlüklerin ilk cildini yeniden okuyordu.Hikâye olduğunu ben de biliyorum. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. çocuğu neden Mary Ironsmith olarak adlandırdığını açıklamaz.Sadece bir hikâye. Ama yine de bir senaryo. 18 aralık 1913'tü. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı.Çok zaman önceydi. Anlaşılan kabahat karısındaydı. Mary Schaffer'la arasındaki mektuplaşmadan. Ironsmith'in bir çocuğu varsa. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. 1905'te de Đngiltere'de . kaldı ki hangi anne baba küçük kızlarını altı günlük bir deniz yolculuğunda tanımadıkları genç bir adama emanet eder ki? Her ikimizin de düşündüğü. büyükdedesinin Lizzie'yi öldürdüğünü Cary'nin de kabul etmesiydi. Onun tek istediği. Asta'nın on yıl ya da daha önce bir başkasından duyduğu bir şeyi hatırlamaktan başka bir şey yaptığını iddia etmiyorum. yaşadığı sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. giyotinleri yazmıyor muydu? . çünkü adamın kuzeyde. Stockholm'de.Bu. bunun kanıtı yoktu. imkânsız bularak aklımızdan uzaklaştırmaya çalıştığı düşünceyi söyleyen yine Cary oldu." . Muhtemelen çocuk Ironsmith'e Amerika'ya götürmek üzere emanet edilmiş birisiydi. "Kuzinim Sigrid. karısının ilk evliliğinden bir çocuğu olmadığını açıkça belli ediyordu. 1904 şubatında evlenene kadar bekâr gözüküyordu. sabırsızlanıyordu. Adam evliydi ama çocukları yoktu. Cary'nin bu sorulan sorduğu Lisa çocuğun kim olduğunu bilmediğini. Sonunda bulduğu bir açıklamaya da kanıt değil. bu konuda bir çocuktan söz edildiğini hiç duymadığını söyledi. diye cevap verdi Cary. dedim. 1900'de mi ne Đsveç'te oldu. Oysa adam karısını seviyordu. Đlginç bir hikâye. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. ikinci sınıf yolcuları arasında George Ironsmith ve yarım ücret ödediğine göre iki ila on iki yaşları arasında olması gereken Mary Ironsmith'in de bulunduğunu gösteriyordu. söylenti. onu evlat edineceklerdi. hatta fısıltı duymamıştı. Asta'nın ünlü öykülerinden biriydi. öyle değil mi? Gerçek bir olay. Cary bu kadarını da mı göremiyordu? . Lucania'nın yolcu listesi 29 temmuz 1905 cumartesi günkü seferinde. Hem Asta nereden düşündü bilmem. Tarih Roper Davası'ndan yıllar sonra. Waring ailesinden kimse evlilikten önce karısının bir çocuk doğurduğu hakkında bir dedikodu.

Acaba Lizzie. Cary Đngiltere'ye sadece Edith'i almak için geldiğini.Yani sence kıza bilet almasa sorularla karşılaşacak ve iki yaşından küçük olduğunu kanıtlamak zorunda mı kalacaktı? . Maria Hyde'ın yanında kalacaktı. kocasını kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktı. George Ironsmith'in yanında Lucania'ya binen çocuğun Edith Roper olamayacağını söyledim.Dahası da var. Roper'ın. Cary ve Miles. dedi Cary. Lizzie'nin çocuğunu sevdiğini söyledi Cary. ama çocuk istediğini bildiği bir kadınla evliydi. Talihi yaver gitti. Miles nasıl olup da Roper ve oğlunun Cambridge'e yalnız gittiğini. Kendi aramızda. Çocuğu olmayacağını. Bir de şöyle bak: bir sürü soru sorulmasını önlemek istemiş olabilir. ama boşanmayı düşünmüyorlardı ki. Lizzie'nin geride kalmayı nasıl kabullendiğini hiç anlamadığını söylüyordu. karısını bir hafta sonraki cumartesi günü beklediği belliydi. isteği reddedilince de tehdide başvurduğunu sandığını söyledi.Edith. Üstelik kocası oğlunu da yanına almış. büyük ihtimalle de Chicago trenine binmişti bile. iyi bakılacağına. Miles'a göre karısına. kızını istediğini. bunu ancak terk edilmiş. Edith. Herhalde iki yaşında gösteriyordu. gemide Marconi Telsiz Telgrafı da vardı. Gemi kayıtlarına göre. yalnız olması gerektiğini de söylemişti. Gerçekten ayrılmaya karar vermiş olsalar. yürüyebilen bir çocuktu. onu terk etmeyi düşünmüş olamazdı. kendi yanındakinden çok daha güzel bir . En iyisi Roper'i Cambridge'de buluşarak hiç olmazsa dışa karşı saygınlığa korumaktı. bu hareket anlaşılırdı. Ah. cesetler bir haftadan önce bulunmadı. olamaz mı? Edith büyümüş. Roper'ın kızın kendinden olmadığını başkasından öğrenmesinden korkarak. sevileceğine. On dört aylık bir çocukla yolculuk ettiğinden şüphelenilmesini bile istemiyordu. O zamana kadar New York'a varmış. Ne yazıldığını sana okuyayım: "Bu şekilde dünyanın haberleri ve hava durumu raporları Atlantik'i kat eden gemilere dağıtılmakta. kendi çocuğu Edith'i ona vermesini istemişti. özellikle de Edith'in istendiğine. karadan yüzlerce mil uzakta olsalar da yolcuların mesajları kıyıya iletilmektedir. şimdi de onun Mary Ironsmith olmak için çok küçük olduğunu söylüyorsun. onları bırakarak Cambridge'e taşınmıştı. Anlaşılan Lizzie'nin bir haftalık gecikmesinin nedeni. eğer Cambridge'e gelecekse. Paul ve benim konuşarak yarattığımız senaryoya göre Ironsmith Lizzie'ye gitmiş. kocasına durumu itiraf etmiş miydi? Açıklamayı kendi yaparak daha kötü sonuçlardan kaçınmaya çalışmış mıydı? Miles Lizzie'nin kararsız olduğunu düşünüyordu. Đki yaşından büyük olmasa. Ne de olsa çocuğunu büyütmekte inat etse. Swanny Kjær olmak için çok büyüktü." 1910 yılında Crippen'in telsiz aracılığıyla denizdeyken yakalanan ilk katil olduğunu bir yerlerde okumamış mıydım? Ironsmith ondan beş yıl önce yakalanmak istememiş anlaşılan. O günlerde "suçlu taraf' olarak görülecek bir kadına nafaka bağlanması söz konusu değildi. Lizzie'nin cesedinin ne zaman bulunacağını kestiremezdi. . hatta para önerdiğini. dedi Cary. Ironsmith. geçinecek imkânı olmayan kadın olma tehlikesi karşısında düşünmüştü. Maria Hyde'ın öldüğünü de bilmiyordu. bu arada Edith'e uygun bir ev bulmak ya da annesini razı etmeye çalışmaktı.tekrarlanmaması için bir neden yok. Ironsmith onun için hiç bilet parası ödemeyecekti. . Çok büyüktü.

Mutfak çekmecesinden aldığı bıçakla Lizzie'yi korkutmak mı istemişti. tehdit etmiş de olabilirdi. gerçek bir kasap olarak tanınmasını istiyordu. Edith'i yanına alıp Euston Đstasyonuna gitti. Roper'ın sahneye çıkmasından önce yaşadıkları gibi yaşayacaklar. Ironsmith'in onu tekrar kandırmaya çalışmış olması kesindir. 27 temmuz perşembe akşamı. O geceyi Liverpool'da geçirdikten sonra ertesi gün Lucania'ya bindiler. Bize göre Ironsmith o haftanın her günü Devon Villaya gelmiş. geçineceklerdi. Liverpool trenine yetişti. yoksa onu öldürmeyi kafasına koymuş muydu? Maria Hyde ortalıkta görünmüyordu. metresinden olma çocuğunu karısına vermek isteyen. yalan söylemekle suçlandık. tek bir gerçek olaya dayanıp daha sonra başka koşullara uyarlanan öyküler yaygındı. kızını Ironsmith'e vermedi. oğlunu da sevmemektedir. Ertesi sabah Devon Villa'ya geri döndü. Cary ve ben senaryo yazmak. zaten hiç uyanmadı. kandırmaya çalışmış. ne var ki Lizzie geri adım atmayacaktır. babaannesinin Ironsmith'in meşru çocuğu olmadığını öğrenmek ona pek hoş gelmedi. daha sonra gerçekleştirmişti. Babasıyla telefonda uzunca bir süre konuştu. canlı varlıkları hızla öldürmekte uzman bir mezbahacıydı. cuma günüydü.hayat yaşayacağına emin olduktan sonra. 28 temmuz. Öyleyse. küçük kızıdır. Lizzie bir ara kızını vermeyi kabul etmişti. para önermiş. ama son anda vazgeçtiğini bir düşünün. Vermeyi kabul ettiğini. dedi Paul. bazen de ger-çekleşiyorlardı belki de. . kim bilir? Belki de Ironsmith böyle bir öykü duymuş. Roper'ın gidişinden sonra Devon Villa'ya gelerek kızını alması konusunda anlaşmışlardı. Büyükdedesinin hakkının teslim edilmesini. Ironsmith. metresini öldürüp giyotinden kurtulan adamın öyküsünü düşünmekten alamıyordum. sonunda . Edith'i vermeyecek. Florence Fisher saat onda alışverişe çıkmıştı. Roper'dan nefret etmekte. Cinayetten önceki bir hafta boyunca olardan kimse bilmiyordu. Lizzie. Lizzie'yi hayatta bıraksa. fantezi kurmak. neden Edith'i alıp gitmekle yetinmedi? Ne de olsa Edith. 29 temmuz için SS Lucania'da yer ayırtmıştır. Karısına. Roper'ın gidişinden önceki salı ya da çarşamba. kendisi de Hackney'de annesiyle oturacaktı. Lizzie hiçbir şey duymadı. Kendimi Asta'nın anlattığı. kadının uyandıktan sonra polise gitmesi. Cary'nin söyledikleri üzerinde düşündük.Bütün bunlar çok güzel ama. Ironsmith'le. Belki de böyle hikâyeler. belki de yüksek dozda hidrobromid almış annesini uyandırma çabalarından yorgun düşmüştü. Başlangıçta Lisa Waring beklenmeyecek ölçüde köpürdü. Böylece yatak örtüsüne sarındı ve Lizzie'nin gırtlağını kesti. Lizzie'yle tartışmış. Edith annesinin yatağında uyuyordu. evlilik bağıyla bağlı Roper ve Lizzie'nin meşru çocukları olarak görülüyordu. on iki yaşından küçük bir çocuk için Amerika'ya bir gidiş bileti aldı. Hayattaki tek varlığı. Ironsmith iki gün sonrası. evin kiracısı olduğu dönemden kalma anahtarıyla Devon Villa'ya giren Ironsmith'e kararını değiştirdiğini söylemişti. çocuğu getireceğini de bildirmiştir. Amerika'ya götürülmek üzere Liverpool yolunda olduğunu söylemesi işten bile değildi. Hackney'de aldığı ve üzerine özel bir işaret koyduğu kartpostalı karısına göndererek çocukla birlikte geldiğini bildirdi. daha sonra iki yaşından büyük. Edith'in kaçırıldığını. Eskiden.

New Jersey'li biriyle evlenmiş ve tüm evliliğini Cape May adlı şirin bir kıyı kasabasında geçirmişti. 1922 yılında çekilmiş fotoğrafta gelinlikle görülen Mary Waring kolaylıkla 1898'de gelinlikli Lizzie Roper olabilirdi. özellikle Edith'in merdivenleri tırmanışı ve tepede gözden kayboluşu gibi bazı sahneler kullanıldı. Bu fotoğrafta Mary Waring'in yüzünün sol tarafını görmek mümkün değildi. Spencer Waring'in Lisa'ya gönderdiği birçok fotoğraf arasında biri özellikle önemliydi. onun onuruna düzenlenen partide Lisa hamile olduğunu açıkladı. Miles'ın da Lisa'yla birlikte gittiğini anlaması birkaç saatini aldı. Roper planlandığı gibi yayınlandı. Lisa çözümü bulmakta gecikmiyordu. Zaten onun asıl istediği de buydu. Bütün bu konu onu heyecanlandırıyordu. Lisa Waring'i danışman olarak görevlendirdiler. Cary yapımı konusunda hâlâ endişeliydi. yeni ailesi. Çekimin son günü aynı zamanda Lisa'nın yirmi yedinci doğum günüydü. Amerika sahnelerini çekmek için oraya gittiler. Sonunda gösterime sunulan "Roper"ın tamamlandığı sırada Lisa'nın sahneye çıkması ve Edith'in kim olduğunu açıklamasıydı. Ne de olsa. "Roper"dan. Cary bundan sonraki yapımları için onu yardımcı olarak görevlendirmekte kararlıydı. George Ironsmith'in Lizzie Roper'ı öldürdüğü tam olarak kanıtlanamasa bile Edith bulunmuştu. Aradaki tek fark. Lisa ertesi sabah Los Angeles'a uçtu. böyle bir leke Edith'in bilinen en önemli iziydi Lisa babaannesini iyi tanımıyordu. Ironsmith'in ölümü. Lisa daha yedi yaşındayken ölmüştü. kadın öldükten sonra kalan eşya arasında böyle bir kâğıda rastlanmadığını öğrendi. Cary onu geçirmek için havaalanına gitmedi.babasından babaannesinin doğum kâğıdı olmadığını. Bilindiği kadarıyla Lizzie'nin sol göz altındaki elmacık kemiğinde bir leke yoktu. Lisa'nın değeri ölçülemezdi. Roper'ın beraat edeceği. Mary Ironsmith Waring çocukluğunu Chicago'da geçirmiş. evlenmesi ve Cape May'deki yılları izledi. herhangi bir sorun çıktığında. Cary bundan fazla hoşlanmadı. özellikle Lisa'nın babasının iki kardeşiyle birlikte hayatta olduğu bir dönemde. Bundan sonra yeni bir gerçek çıkmayacaktı. Cevaplar ellerindeydi ve bana anlattığına göre. Paniğin büyük kısmı geçmiş olmasına rağmen. endişeleri sona ermişti. Dizi bir çözüm önermediği. Bunu Edith'in hayatının canlandırılması. Ironsmith'in gerçek katil olarak gösterileceği yarı belgesel bir dizi hazırlamak arzusundaydı. onun bu lekeden kurtulmak için her gün özel bir makyaj yaptığını söyledi. yardımcısını kaybetmek üzere olduğunun farkındaydı. 1970'te. ama Spencer Waring annesinin yüzünde böyle bir lekeyi hatırladığını. Çünkü aynen Lizzie gibi o da fotoğraf çektirmek için hafifçe sağ yanını dönmüştü. böyle bir belgenin hiç görülmediğini. yine de üzüntüsünü belli etmemeye çalıştı. Cary bundan memnun olmadı. Edith'in gerçek kimliğini kanıtlamak iddiasında olmadığı için. Diğer fotoğrafların hiçbirinde. Daha ilk bölüm gösterilirken Cary ve Miles. Roper'ın yapılışı ve Waring açıklamaları konusunda bir belgesel hazırlıklarına başlamışlardı bile. Mary Waring'in yüzünde bir iz yoktu. Bu yapım Cary'ye "Roper"dan çok daha fazla keyif verdi. modaydı. .

Bilmiyorum. Söyleyebileceğim tek şey. Sayfalar Kopenhag'dan bir paket içinde geldi. birer küçük kız evlat edindik. Asta'nın onun babasına gönderdiği mektupları iade etti. Günlükler yayımlanmaya başladığında. bazen daha önceden tanıdığım birini gördüğümü düşlüyorum. yayımlanan son günlükler için seçtiğim ve Küçük Denizkızının yanında çekilenin yerini alacak resme. gerçeği bulabilme düşüncemden vazgeçmiştim. Pek tatmin edici bir son değil. . Yazdığı asıl şey. farkındayım. Ben. Belki de gördüğüm. Swanny konusunda işe yaramadı. Edith Roper'ı bulmamıza yardımcı olan fotoğraflar. Üç hafta kadar önceydi. her kitabı açıp sayfalarının arasına baktım. Swanny olmadığını öğrenmemizdi. bir ima peşine düştüm. ben daha çok küçükken. uzak olasılık da olsa Swanny'nin olabileceğini düşündüğümüz insanın. postadan gelen büyük zarfları açtığım öğleden sonrası için ayırdım. O kendi kızının gerçek kimliğini öğrenmiş. Aranacak başka neresi vardı? Asta yıllar boyunca çok az mektup yazmıştı. Çok önceden. çocuksuz iki kadın. milyonlarca kelimelik romanı ya da günlükleriydi. o tanıdık güçlü ve güzel kuzeyli yüze baktığımda. günlükleri tekrar okuyarak küçük de olsa bir ipucu. onun da Robert Browning'inkilere benzettiği aşk mektuplarını verdi. Kitap şömizindeki fotoğrafa. Yirmi dokuzuncu bölüm 1991. Bütün bu mektuplardan hiçbirinde Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığı şeklinde yorumlanabilecek tek bir söz yoktu. bebek Swanny'nin gerçekte kim olduğunu öğrenme iddiasını bir kenara bıraktım. Ya da yıllarca Swanny'yi kızkardeşi sanan annemi. kendi kızımı sevdim. Swanny'nin ikinci dereceden bir kuzeni. olaylar ya kâğıda dökülmemişti ya da yazıldıkları kâğıtlar kayıptı. Harry Amca'nın kızı bana Asta'nın son dönemlerde babasına yazdığı. Evi aradım.Swanny'nin gerçek anne ve babası konusunda Paul'ün bana Gordon'un teorisindeki yanlışları göstermesinden sonra. artık çok geçti. Paketi gelir gelmez açmadım. bu arada da sevgilisini kaybetmişti. Bütün bunlar çok zaman önce olmuştu. büyükbabam Rasmus. Cary ve ben.

"Sevgili Mrs. Mektubu yazan hem Swanny'nin öldüğünden hem de Danca bildiğinden habersizdi. Böyle olduğunu duydum. Tabiî ben de herkes gibi o ünlü günlükleri okudum! Hemen bu sayfaların 'Astas Bog'a ait olduklarını anladım. Annemin kâğıtlarını karıştırırken. seyahat kitabı yazarlarının da 1852'de Zambezi'ye tırmanan bir büyükbabanın anılarını aldığı doğru olabilir. Adres Kopenhag'ın bir bölgesini. bunun tam günlük bir iş olacağının farkında değildim. iyi eğitim almış bir Danimarkalının Đngilizcesi. evinize konuk ettiğinizi biliyorum. Sayfaları size iade ederken ilginç bulacağınızı umuyorum- . Danimarka'dan. Bulduğum ara çözüm beni hâlâ günde on-on iki istek cevaplandırmak. Onu uzun zaman önce tanıdığınızı. Gelenlerden yüzde birini yayıncıma gönderiyordum.Swanny'nin rolünü üstlenip günlüklerin yayıncılığına soyunduğumda. yukarıda sözünü ettiğim kaza hakkında bilgi toplamakta olduğunu sanıyorum. "Yine böyle bir şey olmalı" diye düşündüm. gazetelerin akla gelebilecek her konuda yorum yapmamı arzu edeceklerini düşünmemiştim. büyük bir bölümü de Đngilizce bile değildi. sadece günlükleri iyi tanıyan birinin cevaplandırabileceği mektuplarla ilgilenmek zorunda bırakıyordu. romans yazarlarının aşk konulan. tarih de iki hafta öncesini gösteriyordu. Gyldendal tarafından gönderilen kalın zarfı gördüğümde. elyazmalarını. dünyanın öteki ucundaki nişanlısıyla evlenmek üzere işten ayrılmıştı. günlüklerini. ilk günlerdeki ilgiden sonra Asta'ya olan ilginin sakinleşeceğini sanıyordum. Belki de birkaç sayfalık bir örnek. anneniz de anneme kendi elindeki bilgileri gönderdi. Size annem Aase Jfrgensen'in geçen kasımda öldüğünü bildirmek zorunda olduğum için üzgünüm. mektuplarla birlikte pul göndermiş olmalarını da istemiyor değildim. ilginç bir şey buldum. Kutunun üzerinde bir mektup ve yayıncının alışılmış not kâğıdı vardı. Annem 1963 yılında Đngiltere'yi ziyareti sırasında. Asta konusunda bir dosya dolabı gibi düzenli olan kız. mülakat isteklerinin. Sandra'dan sonraki sekreterim. konuşmaların yoğunlaşacağını. Günlüklerin dördüncü cildinin basılmasıyla. Dedektif öyküsü yazarlarının mektupla senaryo taslakları. Ben de düzenli olarak başka insanların anılarını. Westerby'ye de söz etti. Bu sayfaların onun eline nasıl geçtiğini araştırdım ve sonunda Georg Stage'den söz edildiği için Mrs. Asta Westerby tarafından gönderilmiş olduğu kanısına vardım. hatta bir okul gezisinde tutulan notları alıyordum. Elinizde kopyaların bulunduğunu biliyorum. Dünyanın hemen her yerinden geliyorlardı. Mektup Đngilizce'ydi. uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı. ama bunların orijinal olduklarını ve sizin için tarihî değer taşıdıklarını düşünerek size göndermeye karar verdim. Yeni kitabın gelen mektupları bu denli artıracağını. iştahımı kabartacak bir özet. Pakete el atmadan önce beş kutu ve iki büyük zarf açtım Paketin içindekilerin ne olduğunu hemen anlamadım. Kjær. Anlaşılan bu konudan Mrs. Bildiğiniz gibi annem bir deniz tarihçisiydi. çünkü bir bölümü ayrı bir kutuya konmuştu. Yeni bir yardımcı yetiştirmek ya da işi kendim yapmak durumundaydım. Geriye kalanları geldikleri yere gönderirken. Danimarka denizcilik tarihi konusunda yazdığı kitabı hazırlamaktaydı.

içinde Swanhild olan öyküyü. Yukarıda uzun süre kalmış olamaz. Đngilizce'ye çevirdi ve yüksek sesle okudu: "Bebek bugün pek hareket etmedi. ataş ya da zımbayla tutturulmamışlardı. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim" ile bitiyor gibiydi. Ne işine yarayacaklardı ki? Ne önemi vardı? Önemli olan tek şey yazmaktı. sokağa çıkıp oynamaları mümkün. Hatırladığım kadarıyla Swanny Asta ve tarihçiyi yemek odasında.Saygılarımla." 29 temmuz 1905 Hâlâ bekliyorum. korkunç trajediler böyle hatalarla harekete geçiriliyor demek. Royal Copenhagen porselenlerine bakarken bulmuştu. Okullar uzun yaz tatili için kapandı. . Sayfaların tümü bir plastik dosya içindeydi. daha da doğrusu. Sayfaları kocama verdim. tam da düşündüğü gibi. temmuz ve ağustos 1905. elindekiler sadece ölü kâğıttı. Efsanelerimizden birinde okuduğum bir öyküyü düşünüyorum. Büyük hatalar bu kadar kolay yapılıyor. içimde olanlarda -daha doğrusu olmayanlardan. dışarıya. Đlk sayfanın tepesindeki tarih Swanny'nin doğum gününden. 27 temmuz tarihli notlar sanki ". Swanny'nin Aase Jörgensen onuruna verdiği öğle yemeği davetinde Asta'yı profesörün ilgisini çekebilecek bir şeyleri olduğunu söyler. koşuşturup korkunç bir gürültü çıkarıyorlar. Günlük yazarının kendi kayıtlarını tahrip etmesi düşünülemeyecek bir şeydi. Günlük sayfaları çoktan katlanmış.. Đşte burada. Christiane Neergaard" Zarfı titreyen ellerle açtığımı söylemem abartılı olmaz. hâlâ sancım yok. Doğumdan önceki son günlerde fazla hareket etmezler. Swanny'nin doğum günü olduğu söylenen günden bir sonrasıydı. işte bunlar da Frederikke Teyze'nin mektubu hakkındaki yorumları. oğlanlar evde.. yaprakları koparmıştı. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Ama daha önce dört cümle daha vardı. zavallı Swanny'yi her yerde onu boşuna ararken üst kata çıkıp söz konusu günlüğü ararken gözümün önüne getiriyorum. Aradığı sayfalan bulmuş. Kızıma Swanhild adını vereceğim. O ünlü imzasız mektubun geldiği gün. Ama yine de tam Asta'ya göre bir davranıştı. 12 ağustos tarihli notlar da eksikti. Bu arada kendimi meşgul etmek için. bir bilim adamı özeniyle korunmuşlar. her seferinde onları koparanın Swanny olduğunu düşünmüştük.başka her şeyi düşünmeye çalışıyorum. Hiçbirimizin aklına sayfaları Asta'nın koparmış olabileceği gelmedi. çünkü asıl eğlence aşağıdaydı. Tanrıya şükürler olsun ki hava yağmurlu değil. Aase Jorgensen'in çantasına girmişti. Yıllar boyu o sayfaları aramış.

ama Avrupa'daki sivrisinekler farklıymış. Bu kez kendimi eskisinden o kadar farklı hissediyorum ki. arkadaşı Mrs. çocuğun ters durması. bütün vücudumun çürük içinde kalması. Hoist Frederikke Teyze'ye 150 metre ötedeki bir Đngiliz gemisinin hiç yardım etmeksizin geçip gittiğini söylemiş. Gibbons sabahtan akşama kadar sigara içiyor olmalı! Ortalık sivrisinek kaynıyor. biraz hareket etti ama dönmedi. "Şimdi yap" dedim. onu satın mı alacağı konusunda bir sürü soru sordular. Gece odaya girip o hayvanların sokması korkusuyla yatağa yatmaktan nefret ediyorum. Mogens'in bacakları ısırık içinde. Doktor istemiyorum. onlara bir kız kardeşleri olacağını söyledim. Kaptan Mitchell. denedi. Tabiî uyuyamadım. karnımdakinin kız olduğundan eminim. ayakları da aşağıda. oynayabileceği bir erkek istediğini söyledi. Bir sevgilisi olabilir mi? Neyse. Đngiliz gemisinin kaptanı. sonuç. bundan eminim. bulduğumda da midem bulanmaya başladı. Mrs. olması gerektiği gibi aşağıda değil. Mr. Danimarka Deniz Mahkemesi'ne tanık olarak ifade verirken ağladığı söyleniyor. Hansine'nin zamanı gelince sokağa çıkıp bir bebek getireceğini söyledim. Bebek biraz yer değiştirdi. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. Hansine'ye göre doğum başlayıp bebek hareket edince. Bence mucize eseri değil. çocukları kurtarmak için elinden geleni yapmış. Holst'un on altı yaşındaki oğlunun Georg Stage'de öğrenci olduğu. Aklımı başka şeyle meşgul etmek için değişik şeyler düşünmeliyim. Frederikke Teyze'den gelen mektubun tamamı. çıkacağı yere yakın. sonra da buz gibi suyla silmesini söyledim. oturma odasında oğlanlarla birlikteydim. biraz daha büyüdükleri zaman çok daha fazlasını öğreneceklerini söyledim. Daha birkaç yıl böylesi şeylerden korunmaları gerekir. o öküz gibi elleriyle karnıma masaj yaptı. Mahkeme başkanı ona karşı davranışlarında son derecede acımasızmış. en sevdiğim kuzinim . başka türlü olamaz. New Orleans'ta bir sarı humma salgını varmış. saat ikide eve döndüğünü duydum. Kaptan Mitchell'in her şeyden sorumlu tutması nedeniyle savunma avukatından tarafsız olmadığı için kınanmış. Öte yandan Đsveç gemisi Irene imdat çağrılarına hemen cevap verip. Ama sonra buldum. Tabiî Hansine'nin bebeği nasıl bulacağı.Hansine dün öğleden sonra izin istedi. Ben de biraz Đsveçli olduğum için. Hansineye Mogens'in bacaklarını kâfuru ile ovmasını. Kendimi değişik hissettiğim için çocuğun kız olduğuna karar verdim. Neyse. Kızlarda iş yokmuş. Eskiden sivrisineklere sadece şehir dışında rastlandığını sanırdım. gemi batarken de bir mucize eseri kurtulduğuyla dolu. Bunu bir erkeğin yapmasını istemiyorum. daha kolay olurmuş. 31 temmuz 1905 Hansine sancılar başladığında bebeği çevirebileceğini söylüyor. bunlar her yerde. içlerinden elli sekizi kurtuldu. Bu yaşta onlara bütün o korkunç ayrıntıları anlatmak doğru değil. Kendi ablasının doğumunda yapmış. Bebeğin başı. kendimi değişik hissetmemin nedeni. Mrs. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. hâlâ kaburgalarıma dayalı. Yanlışın ne olduğunu biliyorum. Bunu söylemek tehlikeli değil. bebek konusunu unuttular. Gibbons'un bu sabah getirdiği bir torba dolusu sigara kutusunu verdiğimde. Gazetelere göre hastaneler sivrisinek ısırığıyla gelenlerle doluymuş. Sonra Knud bir kız değil de. Leylekler ve bebekler hakkındaki o saçmalıktan anlatmak yerine. kırk kişinin hayatını kurtarmış.

inanılmaz bir şey. Kopenhag'dan sadece üç mil uzaktaymış. adı da Oluf Thorvaldsen'di. böylece onun da kaptana mektup yazıp oğlunun hayatını kurtardığı için teşekkür etmesine imkân hazırlamamı. Ancona'yla paralel yol aldıklarını. Çok korkunç. ki sandığı anlaşılıyor. Đskoçya'da Alloa'dan aldığı kömürü. bense bekliyorum. onunla sadece birkaç kez karşılaşmıştım. Erik'in en iyi arkadaşı boğulmuş. Korku ve çığlıklar anlatılacak gibi değilmiş. Holst'tan aldığım mektupta. en çok zararı da o görmüş. denizcilik öğrencilerinin de en iyisi. Georg Stage Stockholm'e gitmek için yeni hareket etmiş. herkese göre de en uygunu bu. Mrs. Kazanın meydana gelişi. ailesinin tek çocuğuydu. düğünümüze de davetli değildi. Georg Stage şimdi denizin altı fersah dibinde yatıyor. Georg Stage onu görmemiş ve gemiye baştan çarpmış. evi çeviriyor. geçen perşembeden beri evdeyim. Gazetelerde değil. Kayser. oğlanlara bakıyor. Kral Christian'ın konuğu olarak Bernstorff Şatosu'na gitmiş. Ama seçimi Norveç halkına bırakacaklarını söylüyorlar. ama neye dayanıyor. Artık sokağa çıkmıyorum. Georg Stage konusunda yeni haberler var. Sanırım adresimi Frederikke Teyze'den almış. daha sadece on beş yaşındaydı. neden Kaptan Kopenhag'da. bir Hohenzollern'in Norveç kralı olması korkunç olur. Kaptan Mitchell daha önce aldığı bir kılavuzun . Bir yaş daha küçüktü. Kızımın bugün doğacağını hesaplamıştım. Teknedeki öğrencilerden çoğu uykudaymış! Tahlisiye sandallarını suya indirecek zaman bulamadılar. oysa okul gemisinin kaptanı Malte Brun. Thorvaldsen'ler Strandvejen'de. duruşmadayken teşekkür etmedi? Neyse. her şeyin sükûnetle yürütüldüğünü söylüyor ama Frederikke Teyze'ye göre Erik aynı fikirde değil. bu da Frederikke Teyze'yi çok kızdırmıştı. bilmiyorum. Annelerini çağırıyorlarmış. ama bir hareket yok. Hansine bana gazeteleri getiriyor. sonra Đngiliz gemisinin kendi rotasını değiştirerek çarptığını söylüyor. Peki. Batması bir buçuk dakika sürmüş. sanırım Mitchell'ın ne kadar hayat kurtardığı. Yıldızlı pırıl pırıl bir geceydi. oldukça değişik bir coğrafya bilgisi var demektir. Eğer Leith'i Londra yakınlarında bir yerde sanıyorsa. Etrafta Đsveçli ve Danimarkalı adaylar varken. ama yapacak bir şeyim yok. sınıf birincisi. on iki mil hızla Prusya'da Königsberg'e götürüyormuş. babamın bir zamanlar tuttuğu yazlığın yakınlarında oturuyor. George Stage'nin kampana çalmadan birdenbire rota değiştirdiğini söyledi.Sigrid'in de Đsveçli olması nedeniyle bundan çok memnun oldum. Onu pek tanımadığım için şaşırdım. her şey beklemede. Hansine işlerimi devraldı. ölmek üzere olan her erkek annesini çağırırmış. 1 ağustos 1905 Bu deftere her gün yazmayacağımı söylemiştim. Danimarka gazeteleri panik çıkmadığını. Kendinden yine Danimarka hanedanının oğlu olarak söz ediyor. Çocuklar ellerine geçirebildikleri şeylere tutunup denizcilerden gelip onları kurtarmaları için bağırıyormuş. Çarpan okul gemisi olmasına rağmen. Çok fazla bir şey de istemiyor! Sadece Kaptan Mitchell'ın adresini bulmamı. ne kadar suçlu olduğu konusunda çelişkiler de var. Leith Limanı'na bağlı Ancona.

Mogens Hansine'yi elinde bir bebekle Richmond Caddesi'nden gelir gördüğünde hiç şaşırmadı. Bütün bebekler mavi gözlü doğar. Danimarka gazetelerinde araştırma hakkındaki haberlere baksaydı onun da bulabileceği bir .çizmiş olduğu rotadan ayrılmadığını söylemesine rağmen mahkeme başkanı Kaptan Brun'e inandı. 18 ağustos 1905 Bu öğleden sonra Hansine. Hipodromdaki pigmeleri görmek isterdim. koşarak yatak odama girdiğinde "Hansine leylek olmuş. Anlatıldığına göre küçücük insanlarmış. ben yalnız gidemezdim. ama normal gibiymişler. Ben bebeğimi vaftiz ettirmeyeceğim. gerçek olduğunu sandığın bir kâbustan uyanmak gibi mutluluğa benzer başka bir duygu olabilir mi? Çocuğum. Yazın eski gazeteleri atmaz.. sadece baktı. Büyük bir üzüntüden sonra gelen. Çizgileri çok düzgün. Wilson. ben. ötekilerden daha açık renkli. Holst'a mektup yazdım. Görebildiğim kadarıyla. çok güzel bir ağzı var. ama bunun gözleri mavi kalacak. Mrs. 2 ağustos 1905 O kadar çok şey oldu ki. Makinesi suya düştü. Gelişini ve mutluluğumu kaydetmek için zaman geçirmeden bunları yazmak istedim. bu açıkça belliydi.. Hansine de çocukların yüzünden benimle gelemezdi. Çok güzel bir bebek. cüce değil. oğlanlar ve Swanhild Wembley Park'ta uçmaya çalışan bir adamı görmeye gittik. eski gazeteleri karıştırdım. Jorgensen'e veremeyeceği kadar özel şeyler yazmıştı. Bütün insanların uçmak istemesi ilginç değil mi? Galiba insanların en güzel hayali uçmak. Niye ettireyim? Bunların hepsi saçma. Herhalde Asta bu sayfaya Mrs. bebeği mememe dayadım. sonunda. Daha önce onu emzirdim ve mutlu olarak uykuya daldığını gördüm. Bu satırları yatağımda. Knud tek kelime bile etmedi. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. 4 ağustos 1905 Çarşamba öğleden sonra Harisine. Neyse. Galler prensesinin oğlu John Charles Francis olarak vaftiz edildi. ama çözümleyememiş. buraya gelmeden önce de onları sadece dört araştırmacı görmüş. Mor" diye bağırdı. Bu adamın adı Mr. Gazetelerden birinde. kızım. Orta Afrika'da bir ormandan getirilmişler. yanımda bebeğimle yazıyorum. evde bir erkek olmasını istemenin aşağı yukarı tek nedeni bu. bu hem beni hem de bebeğimi rahatlattı. kışın yakacağımız ateş için saklarız. Onun Norveç kralı olmasını umdukları için vaftiz babası yaptıklarını sanıyorum. vaftiz babalarının arasında Danimarka Prensi Karl da vardı. Onları gönderdim. uçmakla ilgili sorunları çözümlediğini sanıyordu. Her şey iyi gitti. Burada eksik bir sayfa vardı. Aklıma parlak bir fikir gelmişti.

Đskoçya. Bunun anlamı da o sabah evden ayrılırken. evlat edinilen kızın bile haberi olmadığı bir şeyi bir yabancıya açıklayacak kadar düşüncesiz değildi. Asta'nın kendi kızı olmalı. Mogens'in Hansine'yi elinde bebekle görünce şaşırmadığını yazıyor.Ölü bir bebek? . okullar tatil olduğu için Mogens'e arkadaşının annesinin baktığı. ne oldu? Asta. Senaryoya uygun düşünmeye çalıştım. Paul'le birbirimize baktık. "Knud tek kelime bile etmedi." Knud'un daha önce bebeği görmediği neredeyse apaçık ortada. oysa hepimiz Swanhild Kjær'in doğum gününü 28 temmuzda kutladığını biliyoruz. bazen neredeyse tutkulu olan Asta için bile bu üslubun biraz farklı olduğunu kabul etmek zorundayım. Daha sonra Asta." Bunun anlamı. Swanny. Öyleyse. ama yazdığı mektubu Ancona'nın sahibi olan şirket aracılığıyla gönderebileceğini bildirdim: James Currie and Company. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. Böylelerini çevirdim. hep o sayfaların cevabı taşıdığını biliyordum. Tabiî böyle sayfalan senden çok gördüm. Sayfaları ve çeviriyi aldım. Gerçekten de bazen son derecede soğuk. Asta dikkatsiz olabilirdi. Kesinlikle yok. Asta'nın söylediğini yaptı ve sancı sırasında bebeği çevirmeye çalıştı. sadece baktı. Bir de 2 ağustosta yazılanlara bakalım: "Her şey iyi gitti. Daha Christiane Neergaard'ın mektubunu okurken cevabın bu koşullar altında görüneceğini anlamıştım. ipuçlarını nasıl bulacağımı bilirim.Öyle sanıyorum. .Đpucu olmadığı konusunda yanılıyorsun. . evde bebek falan görmediği. Beklediğimiz cevap kâğıtlarda yazılı olacak. . Gerçekten de Mogens Hansine'yi bebek getiren leyleğe benzetiyor." Çocuğunun doğduğunu anlatmak için pek söylenecek bir şey değil. Bazen düş kırıklığı o kadar yoğun olabiliyor ki."Çarşamba öğleden sonra Hansine. Leith. Böylece ona Kaptan Mitchell'ın adresini bulamadığımı. . insan kendini haksızlığa uğramış görüyor. içinde Georg Stage'yle ilgili bir şeyler var diye .Hansine. ama kocasının bile bilmediği bir evlat edinmeyi. Ne bir ipucu ne bir değinme. 1 ağustos salı akşamı ile 2 ağustos Çarşamba sabahı arasında bir çocuk doğurdu.şey buldum. dedi Paul. öyle mi? Peki bundan neden tek bir söz bile etmiyor? 1905'teyken elli sekiz yıl sonra bu sayfaları. Gelecek hafta Sandringham Caddesi'ndeki nüfus memuruna giderek Swanhild'in doğumunu kaydettirmeliyim. çocuk daha doğmamıştı. Beceremedi. 1 ağustos günü günlüğünü yazarken. dedim. Gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu düşünmeye başlıyorum. Asta yazdıkları bittikten sonra günlükleriyle ilgilenmiyor olabilirdi. .Hiçbir şey. bu nedenle de sayfaların yırtılmasını anlayacaktık. bebek nefessiz kaldı. Kim koparmış olursa olsun. Gülünç ama kızgınım. Çok kızgınım.

ama Asta'nın dediği gibi "Richmond Caddesi'nden bebekle gelir" olmazsın. Muhtemelen buruşturup çöp sepetine attı. hâlâ orada. Chingford yolculuğuna çıkmadan önce ona artık Neergaard belgeleri olarak adlandırdığımız kâğıtları ve çevirisini gösterdik. adımını Richmond Caddesi'ne atmış olursun. Öyleyse Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek konusunda tek bir adım atmadık. çocuğu doğal annesinden almış gelirken Mogens'i de Malvem Sokağı'ndan . sonra sağa ya da sola saparsın. onu gerçekten sevecek birini aradık. bebek evini Emma'ya hediye etmeyi kararlaştırdık. dedi Paul. bebek evini bir odaya kapatarak senelerce ilgilenmediğimizi söyledi. içlerinden birini attı. Başlangıçta. Daha evlenmeden önce Paul büyük bir haksızlık yaptığımızı. Bebek evini aşağıya taşırken. bebeklerle fazla ilgilenemeyeceğini söyleyince. Evlerinde bebek evi için yeterli yer olduğunu öğrendikten sonra.Bir şeyler söylüyor. pek fazla bir şey değişmedi. Üst kata çıkıp tarihçi kadına vereceği sayfaları kopartınca.Belki.Evet ama. bebek evini yeğenine. daha sonra öğrendiğimize göre de istemişti. Ertesi gün Gordon kiralık bir kamyonla bebek evini almaya geldi. Bu da kendi bebeğinin ölümüyle ilgili olmalı. ailece bizi ziyaret ettikleri bir sefer (sanırım buna tek sefer demek daha doğru olacaktır) Emma bebek evini görmüş. ama Gordon'un bulduğunu görememişti. taşıma işini yine üstlendi. Belki de sadece Asta'nın acılarından ve kaybından söz ediyordu.bir tarihçiye vereceğini bilemezdi ki. hayran olmuş. yolu gereksiz yere uzatır. Gail'in kızı Alexandra Digby'ye vermeyi düşündüğümüzde. . Evin ilk sahibesi olan annem ise hiç aldırmayacaktı. Gordon. Ne demek istiyordu. evin taşınmasına gönüllü olmuştu. bebek evini isteyecek. Torununun adı Emma'ydı. dedi Paul. Burada bulunmayan sayfada. Normal olarak Lavender Grove'dan gider. Hansine Richmond Caddesi'nde ne arıyormuş? . Aramızda Hackney'i en iyi tanıyan Paul'dü. Asta'nın bu evin Harry Duke'ün torununa gitmesinden memnun olacağını düşündüm.Mogens'in arkadaşının evinin bulunduğu Malvern Sokağı güneyde doksan derecelik bir açıyla Richmond Caddesi'yle birleşir. Ne var ki sekiz yaşındaki Alexandra mühendis olmayı istediğini. Malvern Sokağı Lavender Grove'la kesişiyor. Swanny de bundan hoşlanırdı. Richmond Caddesi. Swanny'nin kim olduğu o sayfada mıydı? . yirmili yıllardaki doğumuyla Asta'yı kıskançlığa sürükleyen o çocuk. Đlgili sayfayı a'dan z'ye Londra Rehberi'nde buldu. Harry Amca'nın en küçük kızı. . Eğer arkadaşın evi köşedeyse. "Büyük bir üzüntü'den söz ediyor.Ben öyle söylemezdim. . yıllar önce anneanne olmuştu. Gordon sanki evin sahibi kendi öz yeğeniymiş gibi. yani Hansine kollarında tuttuğu bebeği Richmond Caddesi'nde bir yerden mi almıştı.

Ağaçlar yapraktan ağırlaşmıştı. Hansine daha önce yapılmış bir anlaşma uyarınca buraya geldi. sonunda da Paul'ün evine girmiştik. nefis pencereler Belgravia'da bir terasa ait gibiydi.almayı mı düşünmüştü? . Paul'le birlikte tepede sağa döndük ve oraya yürüdük. Ya da gözünüzü iyice kısarsanız. Devon Villa'yı muhtemel bir set olarak inceledikten sonra. neredeyse. bunun anlamı Hansine'nin Navarino Caddesi'nden geldiğiydi. dedi Paul. Cambridge'deydi. bebek evini değerinin bilineceğine inandığımız bir eve götürdü. kamyona binip gitti. Mogens'in Hansine'nin gelişini görebilmesi için arkadaşının evinin köşede olması. bugün gibi bir gün. Sıcak bir ağustos öğleden sonrası. ona paralel olarak giden Malvern Sokağı'ndan başladık. . Anneannemin görmeye geldiği Florence Fisher olmalı. çevreliyordu. Cary'yle ben buranın karşısında. Roper'ın kendisi de oğlu Edward'la birlikte. Kaldırımda durup Devon Villa'ya baktık. Bu kez yola Lansdowne Caddesi'nin batısında.O zaman bütün tıbbî kanıtlara.Neden Lizzie? . Middleton Sokağı'na girmiştik.Florence Fisher evde yalnızdı. Ama gündüz ışığında burası hoş görünüyor. Navarino Caddesi'nde de Devon Villa vardı. Devon Villa'nın üst katında bir yerde Lizzie Roper ile Maria Hyde'ın cesetleri vardı. Florence onun Devon Villa'da tanıdığı tek insandı. her seferinde gelip beni karşılardı. bize baktı. insanlar burada geceleri soyulur. Richmond Caddesi'nden giderek kolaylıkla ulaşılabilecek bir yer de olabilir. bütün diğer kanıtlara rağmen. Graham Sokağı'ndan geçmiş. Buraya gelmek için. beni tanımayınca da aldırmazlıkla öteye döndü. Daha iki gün de bilinmeyecekti. her yeri gölgeliyor. Çevre tehlikeli olmasıyla tanınır. herhalde Asta'nın döneminde olduğundan çok daha temiz. Florence onun arkadaşıydı. Örneğin. . Burası Richmond Caddesi'nin güneyindeydi. Bir randevusu olduğu söylenebilir. Paul'ün arabasına binip Hackney'ye yollanmadan önce beş dakika bekledik. Mogens'in de pencereden bakıyor ya da bahçede bekliyor olması gerekirdi. Lizzie'nin öldürülmeden önce bir bebek doğurduğunu mu düşünüyoruz? . Basamakların tepesindeki o giriş kapılan. 2 ağustos gününün belirli bir saatinde. Zemin katin sahibesi Brenda Curtis'in yüzü basamakların hemen sağındaki pencerede göründü. Çayını içti. Ama mutlaka Richmond Caddesi demek istemiyorum. bu evden bir bebek alacaktı. Öğleden sonra güneşi çevreye harika bir görüntü vermişti. neredeyse sıcak bir öğleden sonraydı. Paul evine yalnız gitmemi hiç istemez. Ilık. sanki bir Victoria Dönemi zarafeti var. Eğer Hansine'yi Richmond Caddesi'nde yürürken gördüyse. ama bu son henüz bilinmiyordu. Buraya son kez Cary'yle çekim yeri ararken gelmiş.Buna benzer bir şey. Navarino Caddesi'nden yola çıkmış. Richmond Caddesi'nden sağa sapıp şimdi artık Lansdowne Caddesi olan Lansdowne Sokağı'na girmiştik. Roper'ın John Smart'a anlattıklarının doğru olduğunu. ne at pisliği ne duman ne de sarı sis var.

açıklaması daha kolay. WVS üniformasıyla Clovenford Markizi'nin yanında fotoğraf çektirdi. Florence'ın hamile kalması tutucu biri olan Roper'a korkunç gelmiş olabilirdi. karşı konulmaz olan gerçekleşti. . özellikle Florence gibi iri olduğunu bildiğimiz kadınlarda. dedi Paul. Eğer hamile idiyse. konuşmadan Navarino Caddesi'nde yürürken. Florence Fisher nişanlıydı. hamileliğinden Hansine'ye söz etmiş miydi? Hamileliği pek göze batmamış olmalıdır. hiç evlenmedi. ama Roper'la tanışmadan önce hamile kalmış bir kızı olan Maria Hyde için fazla önemli değildi. Belki de Hansine'ye anlattı ya da saklanmayacak kadar belirgin olan bir şeyi Hansine'ye itiraf etmek zorunda kaldı. ama evlenmedi. yanıbaşında koşuşturan küçük oğlanla Hansine buralardan geçmişti. ne olduğunu anlamadan kendimi Lavender Grove'da buldum. parçalar bir araya gelmeye başladı. Arkamızı döndük.Sanırım. Neden. Florence da vardı. Paul'le birlikte ne tarafa gittiğimizin farkında değildim Onunla yürüdüm.Orada sadece Lizzie vardı. Roper onu kovmuştu. hizmetçinin bebeğini alıkoymasına izin vermezdi. ama Maria Hyde tekrar işe aldı. O küçük yüzler hâlâ orada. O dönemde hiçbir ev. Bebek doğduktan sonra gidecekti herhalde. diğeri üst kat pencerelerinin altında. bilmiyoruz. evlenmek üzere nişanlanmıştı. biri girişin üzerinde. duyduklarımın sonuçlarını tartmaya çalışıyordum. Asta'nın Londra'ya geldiği zaman oturduğu eve ilk kez baktım.Ne diyorsun? Biliniyor muydu? Roper'lar biliyor muydu? . Efendiler hamile kalan hizmetçileri kovardı. taşa . Kucağında bebek. Bir tütüncü dükkânı açtı. belki bugünden de sıcak.. Đki kadın ilk kez temmuz başında tanıştıklarında. beni güneye doğru sürükledi. Florence'ın yeni doğmuş bebeği tehlikede değildi. Otuzuncu bölüm Her şeyin kaybolduğu bir anda. Herhalde sıcak bir gündü.

. Ya da belki bebeği ne yapacağını bilemiyordu. aynı yere Rasmus o zamanlar Hammel olarak adlandırılan otomobilini bırakıyordu. . Florence bir ara onu yanında tutabileceğini sandı. Asta'nın da bunu bildiği için. . Şimdi eve gidecek ve elimizdeki belgelere başvuracağız. yatağının bulunduğu o delikte? Günlüklere ve Ward-Carpenter'in Roper'larla ilgili yazılarına bir kez daha bakmamız gerektiğini söyledim. Florence çocuğunu tek başına mı doğurdu? Mutfakta. kendini iyi hissetmemektedir" diyor. ama Florence için geçerli bir neden bulamadık. O sırada bir çocuk doğurduğunu. başlarında beyaz taşlı yüzler.oyulmuş."Florence'ın iç karartıcı bir evde. Đşte birisi -üstelik bir hanımefendi. Eğer yedi buçuk aylık hamile olduğunu. Birbirimize soru sormaya başlamıştık. Büyük pencerelerden birinde. mahkeme Florence'a gülmüştü. Ben de o sırada en az ilgilendiği şeyin. kimin yanında çalışacağını. her şeyi.küçük bir kız çocuğu istiyordu. oysa hemen hemen hiç kimsenin otomobili olmadığı bir dönemde. Ward-Carpenter bile "Rahatsızlığı her neyse. Lizzie'ninkini hidrobromide.Birkaç sayfa ötede 28 temmuz sabahı alışverişten dönen Florence'tan bahsederken "Eve döndüğünde. Hep Florence'ın hastalığının ne olduğunu düşündük. "27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediği" diyor. Willow Caddesi'ne döndüğümüzde. Dışarıda birisi bir Land Rover park etmişti. Paul. . Asta'nın sevmediği tül perdelerden biri sallanıyordu. Ne de olsa Roper'lar orada değillerdi. Ward-Carpenter anlatısını. muhtemelen çok da rahatsız olduğunu düşünürsen. gidecek bir yeri olmadığını düşünürsen. Ward-Carpenter raporundan bir bölümü okudu: . duruşma zabıtlarını.Tabiî bu durumda Florence'ın üst katlarda neler olduğunu merak etmemesi de anlaşılır. Hiç olmazsa Devon Villa'da başını sokabileceği bir damaltı vardı. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu kadar ısrar ettiği anlaşılamaz". Daha önce kendi derdiyle ilgilenmesi gerekiyordu.Tepsiyi Maria'nın yerine yukarıya taşımamasının nedeni. Florence'ı bodrumdaki yatağına girmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar" demek zorunda kalmış. erkek arkadaşının onunla evlenip evlenmeyeceğini bilmiyordu.Belki de gerçekten o gün doğduğu. Asta bebeğinin doğumunu bekler ve sokaktaki oğullarını izlerken o penceredeydi. . Maria'nınkini güçsüz kalbine bağladık. hamileliği ve yaklaşmakta olan doğumuydu. buna şaşmaman gerekecek. Tepsiyi niye taşımadığını şimdi anlıyoruz. 28 temmuz cuma günü doğdu. günlükleri. Florence'ın doğum sancıları başlamıştı. Florence'ın görevi evi temiz tutmak olmasına rağmen 4 ağustos gününe kadar üst katlara çıkmadığını hatırlattığında. . orijinalleri. Duruşmada Tate-Memling Florence'ın üç gün boyunca ekmek bıçağına dokunmadığına değindi. Asta'nın çocuğunun ölü doğması. üst kat odalarının temizliği olduğunu düşünüyordum. Neergaard belgelerini ve Paul'ün çevirisini önümüzdeki masanın üstüne yaydık. Nasıl geçineceğini. bir bakıma Florence'ın şansı oldu da denebilir.Swanny neden doğum gününü 28 temmuzda kutluyordu? diye sordu Paul. hiç de anlaşılamaz değil.

Swanny. Ben de sadece "Gran" derdim. Asta "Hansine dün öğleden sonra izin istedi. . Neden sordun? . O sırada Devon Villa'daydı. Üstelik Swanny'nin gerçekten 28 temmuzda doğduğunu da biliyoruz. sordum. Daha önce sormayı hiç düşünmediğim bir soru vardı. o da Swanny'ye annesinin bazen kötü olabileceğini söylediğinde onu kovmayı düşündüğü gün: "Onunla birlikte o kadar güçlükten geçtik ki. değil mi? Swanny hep Roper'ı babası sandı. Asta'nın doğurduğu bebek erkek miydi. .. tek bir kez Hansine hakkında az da olsa iyi bir şey yazıyor. Bahçeye mi gömdüler? Herhalde. Anneannene. Anneannem onun kim olduğunu herkesten iyi biliyordu. (. 29 temmuzda yazılanlara bir bak.Yalnız olduğunu sanmıyorum. dedi Paul. nerede olduğunu biliyoruz Anlaşılan amatör ebe olarak epey ün salmış.Kime? Hansine'ye. .. kız mı? Bir de tabiî cesedi ne yaptıklarını. Belki de birkaç saat sonra.1 ağustos gecesi.Swanny. dayanılmaz bir fikirdi. Sadece bir kez.Asta bundan tek bir söz bile etmedi. Herhalde Roper olamaz.Asta biliyor muydu? . Daha sonra anneannemin bir sevgilisi olup olmadığını düşünüyor. O evde 1906 yazına kadar kaldılar. unuttu.Annem ona Mormor dememi istemezdi. değil mi? . muhtemelen geceyarısından da az önce doğdu. Asta'nın Hansine'den neden bu denli nefret ettiğini ve korktuğunu anlamak güç değildi. Merak ediyorum." .O sırada değil. Bence anneannem Asta'nın bebeği öldükten sonra Florence'ın doğumundan bahsetti.Peki Swanny'nin babası kimdi? diye sordum. Öyle sanıyorum ki.) Saat ikide eve döndüğünü duydum" diye yazıyor. . Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. Eğer Hansine eve saat ikiye doğru dönmüşse.. "Ona nasıl hitap ederdin?" . .. Neergaard sayfalarına bir göz at. Florence'ın doğumuna yardım ediyordu. Oysa biz..Peki tek başına mıydı? Düşüncesini bile korkunç buldum. Seksen altı yıl sonra bile. dedim.Yani Asta'nın ölü çocuğu ne gün doğdu? . çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. çok şey de biliyordu. . Güçlü kişiliği olan bir kadınmış. Hansine onun için çok şey yapmıştı. çünkü doğumunda bulunmuştu. Tek bir söz. kendini unutmaya zorladı.Çok cesaret isteyen bir şey yaptı. Umarım bahçeyi kazıp araştırmamızı istemeyeceksin. 2 ağustos öğleden sonra da Hansine Florence'ın bebeğini almaya gitti.

. Sanki uzaklarda bir zil çalar gibi oldu. Ward-Carpenter'a göre Roper'ın işine son verdiği temmuz başında bile. Onun hakkında ne biliyoruz? . Joseph Dzerjinski'nin göçmen olmasına yapılan bir dokundurma. Florence. Belki de Florence ve Herzog dışında hiç kimse bu nedeni bilmiyordu. Morfar'ın cenazesinde gördüğüm birinin gölgesi. . Mahkemede adı bile geçmedi.ve sonunda Florence'la evlense de çocuğunu istemediğine karar verdi. Bir de Florence'ın değişik olduğunu. Belki de kendi kendine bir neden buldu daha çok gençti. Kimse onun neler . . sanki çok uzun zaman önce tanıdığım birinin gölgesini görmüş gibi olduğum duygusuna benzer bir zil. bu nedenle de kızların bekâretlerini korumaları gerektiği değil. Florence'ı evlenmekten vazgeçiren neydi? Belki de Maria Hyde'ın yerde. Roper Florence'a kendisine iş bulmasını söylediğinde genç kız yedi aylıktan fazla hamiledir. Neyse. Ama çocuk doğmuş. Nişanlıydı. Öyleyse neden Florence'ı çocuğunu bomboş evde. dedim. en son da on dört yaşındayken. onun nişanlısının yanında bulunmasına da engeldi. Neden evlenmedikleri konusunda tek bir açıklama yok. gerçekten de dişe dokunur bir şey yoktu.. Paul. Maria Hyde ve Lizzie Roper da orada olacaktı. bir yere verilmişti. erkeklerin bakire olmayan kızlarla evlenmek istememeleri. Ward-Carpenter'da ilgili bölümü buldu. Sanki daha önce gördüğüm. Florence ertesi bahar evlenmeyi umuyordu.Biliyor musun. evlenme fikrinden vazgeçmiş olabilir. Paul'ün açıklamalarıyla harekete geçen zil. Öyleyse. .Ama onunla evlenmedi. ama aslında ondan hoşlanmıyordu. Roper'ın savunma tanığı gözükmüş olabilir. bir nedenle de ondan toplumsal olarak "bir sınıf yukarıda" olduğunu söylüyor. Kitabın şömizinin arka kapağına bastırdığımız Swanny fotoğrafına baktığımda o güçlü kuzeyli çizgilerinde. dedi Paul.Biraz da Cora Green'den. "kendisi de göçmen torunuydu. doğumdan sonra nişanlısından soğuduğunu düşün.Ama o zaman Lizzie'yi de annesi sanıyordu. Evliliği bir kişisel güven aracı olarak istemesi gerekmediği anda. O dönemin kadınlarını hep evlenmeyi düşünür. Eğer çocuk doğmadan evlenselerdi. Herzog'un bilebildiği kadarıyla. çocuğunun babasının nişanlısı olması lazım. Yanında Hansine olacaktı. . Zil. Nişanlının adı Ernest Henry Herzog'du. Bebek doğduktan sonra da Florence'la evlenmeye niyetli miydi. diye merak ediyordu Paul. Ward-Carpenter Herzog'un Islington'da bir ailenin hizmetinde çalıştığını.Merak ediyorum. dedi Paul. belki de sonunda onunla evlenmek istemeyen Florence'tı. gözleri evlenmekten başka şey görmez birileri sanıyoruz. neden evlenmediler? Herhalde Asta'nın anlattığı gibi. işini kaybedebilirdi. çalmaya devam etti." Anlaşılan bu cümle. buna rağmen evlenmeyi ummaktadır.Ward-Carpenter dışında hemen hemen hiçbir şey. Üstelik uşaklık görevi. gırtlağı kesilmiş Lizzie'nin de yataktaki cesetlerini bulması. bir sorun olmayacaktı. Florence özgürlüğüne kavuştu. Demek ki nişanlısı onun hamileliğinin farkındadır. tek başına doğurmaya terk etti? Çünkü Florence'ın yalnız olmayacağını biliyordu.Doğru.

Ama artık hiçbir şeyden emin değildim. Yavaşça "Günlüklerde bununla ilgili bir bölüm var" dedim. çünkü Asta Swanny'nin babasının kim olduğunu herhalde bilmiyordu. sadece Neergaard sayfalarındaki sözcük sayısı 1 700. nişanlının adı geçmiyor. evet. Evliliğin sonu böyle miydi.Günlüklerde olmaması çok daha muhtemel.Erkek arkadaşını terk eden bir kızla ilgili. tabiî Arthur Roper'ın anılarında da yoktu. En son okuduğum günlüklerde buna benzer bir şeyler gördüğümü hatırlar gibiydim. Belki de sadece Asta'nın hikâyelerinden biridir. hiçbiri aradığımız değildi. Bütün bunlara karşın o da polis gibi. . Ironsmith'in Lizzie'yi öldürme nedenlerini. kadına vurulan o korkunç darbe? Yeni bir iş bulmak için girişimde de bulunmuştu.düşünmüş olabileceğiyle ilgilenmedi. kendi evlenmeden önce ciddi ciddi düşünmesi kadar olağan bir şey olamaz. Yeni bir işe girecek. ne düşündüğünü sormadı. bir sokak ötedeki Mrs. eğer Asta'nın öykülerini doğru değerlendirseydik.Bu kadar doğrudan olduğunu söylemedim. onun da duyguları olabileceğini aklına getirmedi. Belki de Cora Green'in Star'daki yazısındaydı. Stamford Hill'e taşınacak. doğumu ardında bıraktığı andan itibaren nişanlısına olan duygulan değişti. ya da bir arkadaşın kızı. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey. Her neyse. hatta Lizzie'yi öldürenin Ironsmith olduğunu çok daha çabuk görürdük. Florence ne zaman öldü? . . saatlerdir okuyorduk. Araştırmaya başladık. Böylece bulabildiğimiz bütün Asta hikâyelerini okuduk ama. o yazıyı okudum. Florence'ın nişanlısının adının Ernest Henry Herzog olduğu nereden anlaşılıyordu? Adamın adı duruşma boyunca geçmemişti. Yoksa düşüncemin kaynağı Ward-Carpenter anlatısı mıydı? Ya da duruşma tutanakları? Ertesi gündü. WardCarpenter'a kendi söyledi. Burada kaç yüz bin kelime var bilmiyorum. nişanlısı da onu bir daha görmeyecekti. Gırtlağı kesik Lizzie'yi bulmak. Nerede ya da hangi ciltte hatırlamıyorum. dedi. Belki de Lizzie'yi kimin öldürmüş olabileceğine ilişkin düşünceleri vardı. Belki de Asta'nın kuzini Sigrid. Günlüklerde neyle ilgili bir bölüm? . Asta'nın orijinallerini araştırırken ben de Asta adlı 1905-1914 cildini elime aldım. hemen hemen herkes gibi. . .Önemli mi? . dedim.Hayır dedim. önemli olduğundan eminini.Ah. Belki de Florence. katilin Roper olduğunu mu düşünüyordu? O evde evliliği o kadar yakından görmüştü ki. Paul beynimde çakan kıvılcımdan kuşkulanmaya devam etti ve Ward-Carpenter'ı eline aldı. bardağı taşıran damla mıydı? Artık büyütmesi gereken bir çocuğu yoktu. Kimse onun fikirlerine değer vermediği için. Ben Asta'yı ondan biraz önce bitirip ikinci cilde. Sonra Paul. 1915-1924 kitabına geçtim. Đlk baktığımız Neergaard sayfalarında hiçbir şey yoktu. Westerby onun çocuğunu evlat edinmişti. Paul o karışık görüntüyü ateşleyen kelimelerin günlüklerden geldiğinden emin olmak istiyordu. son saldırı. Kimse ona bir insan muamelesi yapmadı.

öteki adamın adının Hobb mu. Yirmi dört yaşındaydım. Paul kendi sayfalarını önüme koyduğunda.. diye düşünüyorum. ama o istemedi. son günlükler için yaptığın çeviri nerede? Đstediğim 1966. O zamanlar Alman olan her şeye karşı korkunç bir önyargı vardı. Lizzie'nin sevgililerinin adlarını nasıl öğrenebilirdi? Onlardan duruşmada hiç söz edilmedi ki.. Florence'la mülakat yapmış olmalı. . Orkestralar bile Mozart ve Beethoven çalmamaya başladı. galiba. . Bana baktı. Ernest Henry Herzog. pek işine yaramamış olmalı.". "Öğreneceğimiz başka bir şey? Đşte Swanny'nin babası. aradığımı 2 ekim 1966 tarihinin altında buldum. belki de 1967'dir. Muhtemelen Kuzey Alman görünüşlü. hatırlamamın nedeninin de Hansine'nin Paul'ün annesi olan bebeğinden ilk kez burada bahsedilmesi olduğunu sanıyorum. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen." . Paul "Öğreneceğimiz başka bir şey var mı?" dedi. o da bunun bir Đngiliz için oldukça ilginç bir ad olduğu yorumunu yaptı. Dzerjinski gibi bir göçmen olduğunu söyledi. Ward-Carpenter yazısı otuzlara ait.". tıpkı Mr. yirmi dört yaşında bir uşak.Oh. Aradığımı buldum. Islington'da bir ailenin yanında çalıştığını da anlattı. O yazıda başka türlü öğrenemeyeceği gerçekler var. Nedense hatırladım. giderek daha kısa yazdığından. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. Son on üç defter Margrethe Cooper'daydı.. onunla evlenmek istedim. . Florence'ın kendinden. Ne dedim ben? ..Cora Green'den olamayacağına göre. . Herzog bir Alman adı.. Kendisinin de bir Alman adının olduğunu. savaş başladığında. sonlara doğru bir yer. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. bu cilt ötekilerden kalın olmayacak.Bence.Yani Florence ona Herzog adlı biriyle nişanlı olduğunu söyledi. . Peki.Cary 1971'de falan demişti. Paul. ama bunu nerede arayacağımı biliyordum. uzun boylu." Kimbilir neye benziyordu? dedim. Gerçekten de ona âşıktım.Ben ne dedim? Kız arkadaşının terk ettiği adam hakkındaki bölümü bulamamıştım. Asta son yıllarında giderek daha seyrek. ama Ward-Carpenter'da bu isimler doğru." Paul. Bu ad dokuz yıl sonra.. Tabiî böyle bir adın 1934'te bugün olduğundan çok daha olağandışı görüleceğini unutmamak gerek.Florence da Herzog'un dedesinin. Herzog'un Florence'tan bir yaş daha küçük olduğunu nereden öğreniyor? .. 20 mart 1921 tarihli yazıydı. yakışıklı. açık renkli. . Gidip bulduk. Cobb mu olduğunu da bilmiyor. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü. Cora Green Middlemass adlı bir adamdan bahsederken sadece soyadını kullanıyor... Middlemass'ın ilk adının Percy olduğunu Florence'tan öğrenmiş olmalı.

tozlu güneşi. sen Almanca biliyorsun. Harry Amca 1905 yılında yirmi dördündeydi. Yani tanışmalarında pek de şaşılacak bir yan yoktu. Onu hep sevmişti. Florence'tan bir yaş gençti. yarı karanlık. Lizzie'nin öldürülmesi. yaşayan tek canlının ölümden beslenen sinekler olduğu üst kata çıkacak. Maria Hyde'ın ölümü ve Edith'in kaybolmasıydı. Onun adı Harry Duke'tü. ondan sonraki gün de yukarıya. kentteki yaz sonu günlerinin sıkıcı. oysa ben onu en son ellilerde görmüştüm.Swanny keşke bilseydi. havada mazot kokusu da duyulmuyor. her ikisi de Londra'nın aynı bölgesinden oldukları. O gece bütün bunların rüyasını göreceğimi sandım. dedim. geleceğine karar vermek zorunda olan çocuksuz bir kadın. Asta da onu seviyordu.Herzog'un Đngilizce karşılığı Duke. Ona "sevgili küçük hanım" demişti. kollarında Swanny. Devon Villa'nın merdivenlerinden iniyor. Harry Padanaram'a ilk geldiğinde. Mogens bir zamanlar çok iyi tanıdığı Hackney'de oturduğu için tanımıştı. Günlüklerde bu ad pek sık geçmez. Florence'ı evlilikten soğutan şey. O dönemde kadınlar. dedim. heyecanla Hansine'yi beklemektedir. yine de başaramadım. Bir yerlerde bir kızı olduğunu biliyor muydu. elinde de beklediği vardır. Asta'nın "Harry'nin çocuğunu doğurmak isterdim" dediği sırada. Kendimi bunları düşünmemeye. Güneş parıldamakta.Paul. çünkü Florence kalkıp onu geçirecek. ne şaşırtıcı. Yani Miss Newman'ın acentesine giderek yeni bir iş arayacak. dedim. Mogens John'un evinin penceresinden bakmakta. özellikle yazın sıcağına uymayacak. . onunla birlikte hayatımı. Asta'nın bir konuda rüya görmemek için önerdiklerinin -uyumadan önce. Bu arada yeniden çocuksuz bir kadın olmuştur. sonunda görmek isteyeceğim düşü gözlerimin önünde canlandırmak zorunda kaldım. düşleyemeyeceği bir korkunçluğun onu beklediği. Harry'nin çocuğuna sahip olması. böylece Swanny'yi Westerby ailesinin yeni üyesi rolünde ilk gören. Paul'ü. mutluluğumuzu düşünmeye zorladım.. Ama buna daha var. yoksa Florence çocuklarının ölü doğduğunu mu söylemişti? Kesin olan ne onun ne de Asta'nın bilmediğiydi. Hansine. o konuyu düşünmek. . John'un annesi olur. Öğrendiklerimizi sessizce hazmetmeye çalışarak oturduk. Koşarak John'a ve John'un annesine haber verir. Çevre toz kokuyor. Başlangıçta Mogens'i.tersini yaptım. Florence evin derinliklerinde. ama sokak kenarlarında çöp. Swanny'nin fotoğrafının bana hayal meyal hatırlattığı Harry Amca'ydı. ona kapıyı Swanny açmıştı. ama Swanny'nin yüzünde onun anne ve babasını görmediğini söylemişti. Swanny'ye bir çocuğun yüzünde mutlaka anne ve babayı görebileceğini. babası olmasından mutlu olacaktı. Kapıyı ardından kapatıyor. görmek istedim de. kâğıt yok. dedi. Hansine'yi Richmond Caddesi'nden gelirken görür. Oysa ben görebiliyordum. bebeğinin yeni bir hayata götürüldüğünü görecek durumda değil. Herzog'un anlamı ne? Herhangi bir anlamı var mı. Nereden bilebilirdi? Swanny'nin babası Harry Amca'ydı. kullanışsız kıyafetler giyer. Ne ilginç. bilmediğini anladım. yoksa sadece bir ad mı? .Kimden bu alıntı? Kim konuşuyor? . tek başına.

Uzunca bir süre Swanny'yi kollarında tutar. kalem ucunu ve mürekkep hokkasını çıkarır ve her şeyi yazmaya başlar. Bir süre sonra kızını yavaşça yatağa bırakıp yapması gereken işine döner. kimsenin bilmediği tek sayfaya yazar. O güçlü. bütün bu güçlü duyguları kendinden başka hiç kimsenin okuyamayacağı. ama ağlamaz. Yatağının başucundaki komodinden defterini. Hansine'nin başarılı olmayacağı. Swanhild. En önemlisi. hepsi sonsuza dek bu odada mı kalacaklardır? Kızıyla baş başa kalmak istediğini görmezler mi? . olmaz mı Hansine? Hazır aşağıya inmişken. Đnce örtüsü ve Florence'ın şalı altındaki beş günlük bebeğin durumu. Mor'a ilk söyleyen olmak için koşmaya başlar. O zaman Knud yaklaşarak kız kardeşine bakar.Oğlanları da al. Kapı kapandığında memesini Swanny'nin. öne yatık yazıya acısını. onu terletmektedir. Hepsinin içinde kendini en iyi hisseden denizci kıyafeti içindeki Mogens'tir. oldukça soğuk bir teşekkür. sonra da her şeyin istediği gibi gittiğini söyler. Hiç kimse. Peki. uykuya dalışını seyreder. Gururla sırıtan Hansine bebeği Asta'nın kollarına bırakır. kız kardeşinin adını sorar. altından bir tutam açık sarı saç görülür. Hiç ağlamaz. Büyük şapkası başına bir iğneyle tutturulmuştur. Yine de merdivenleri ikişer üçer atlayarak Mor'un odasına dalar. Kendi ismini değiştirmek istemiştir. onu emzirir. Kim kader kitabını okumuş olmak ister ki? Kapıya Hansine'den beş dakika önce varmanın da pek bir anlamı yoktur. kaybını ve mutluluğunu döker. dönüşte bir bebek getiremeyeceği kuşkuları kaybolmuştur. sıkıca emen.Hansine'nin uzun eteği toza bulanmıştır. çünkü kapının anahtarı Hansine'dedir. ama terden kayar. incecik sarı saçlarını okşar. güçlü kız çocuğunun ağzına dayar. eriğe benzeyen yanağına dokunur. Hansine'nin esrarengiz bir bebek kaynağına gidip aldığı kız kardeşini daha şimdiden sever. Hansine'den çok daha iyidir. Sert ve yüksek yakası çenesine kadar dayanmakta. şu şalı da ne yapacaksan yap. Gözlerini kaldırıp Hansine'ye teşekkür eder. hayatının amacına. SON . Hansine oflaya puflaya odaya girdiğinde Mor rahatlamış. Asta mutluluktan ağlayacak gibidir. önünde kız kardeşini seveceği sadece on bir yıl olduğunu bilmez. bilmemeleri de daha iyidir. ama biz ona Swanny diyeceğiz.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful