P. 1
Barbara Vine - Asta'nın Günlüğü

Barbara Vine - Asta'nın Günlüğü

|Views: 19|Likes:
Yayınlayan: maskican

More info:

Published by: maskican on Jan 07, 2013
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

07/11/2013

pdf

text

original

Barbara Vine _ Asta'nın Günlüğü Birinci bölüm 26 haziran 1905 Đdag til Formiddag dajeg gik i Byen

var der en Kone, som spurgte mig om der gik Isbjfme paa Gaderne i Kfbenhavn. Bu sabah dışarı çıktığımda, komşularımızdan biri bana "Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?" diye sordu. Sokaktan geçenleri yakalayıp dedikodu yapabilmek için bütün gün bahçe kapısının arkasında bekleyen kadın, Đngiliz olmadığım, iyi Đngilizce konuşamadığım ve bazı sözcükleri söylemekte zorlandığım için hem yabanî hem de yarı kaçık olduğumu düşünmüş olmalı. Buradakilerin çoğu bizi böyle görüyor. Burada yabancı (bizi yabancı sayıyorlar) bulunmadığından değil, çevrede Avrupa'nın her köşesinden gelmiş insan var, ama hiçbirimizi sevmiyorlar. Bizim hayvanlar gibi yaşadığımızı ve ellerinden işlerini aldığımızı söylüyorlar. Zavallı küçük Mogens, kim bilir okulda nelerle karşılaşıyor? Bana hiçbir şey söylemiyor; hoş ben de sormuyorum, çünkü bilmek istemiyorum. Artık kötü şeyler duymak istemiyorum. Güzel şeyler duymak istiyorum, ama onları bulmak bu uzun ve gri sokaklarda bir çiçeğe rastlamak gibi. Gözlerimi kapayıp Hortensiavej'i, kayın ağaçlarını ve çilekleri düşlüyorum. Bu sabah, güneşin ve sıcağın altında -güneş ışığı bir kentte hiç de güzel değildi- Richmond Caddesi'nin köşesindeki kırtasiyeye gidip bu defteri satın aldım. Ne söyleyeceğimi, hangi sözcükleri kullanacağımı uzun uzun düşündüm. Yanlışlık yapmamış olmalıyım ki, dükkân sahibi sırıtıp bir elini kulağına atarak bana doğru eğileceği yerde başını sallamakla yetindi ve bana iki değişik defter gösterdi. Biri kalın siyah kapaklı, altı penilik bir şeydi, diğeri ise kâğıt kapaklı, çizgili ve daha ucuz bir defter. Bu gibi şeylere para harcamaya hakkım olmadığı için ucuz olanını seçmek zorunda kaldım. Rasmus döndüğünde, para harcama konusunda dünyanın en kötüsü olmasına rağmen, harcadığım her peninin hesabını soracaktır. Genç bir kızken günlük tutmuş olduğum halde, evlendiğimden beri elime neredeyse kalem almadım. En son kelimeleri düğünümden iki gün önce yazdım, sonra bir karar verdim ve her şeyi yaktım. Hayatımda bundan sonra yazmaya yer olmayacağını düşünmüştüm. "Đyi bir eş tüm zamanını kocasına ve kocasının evine ayırmalı." Herkes böyle diyordu, ben de böyle olması gerektiğine inanmıştım. Böyle yapmaktan bir çeşit keyif alacağımı da düşünmüştüm. Sadece on yedi yaşındaydım, belki de tek hafifletici nedenim bu. Aradan geçen sekiz yılda çoğu konuda fikrim değişti. Ağlamanın bir yararı yok, hoş ağlasam da kimse beni duymayacak; hayatta önemsenecek pek fazla şey de yok, o nedenle bütün yakınmalarımı bu kâğıtlara yazacağım. Đşin ilginç yanı, bu defteri alır almaz kendimi daha iyi hissettim. Hiç sebepsiz yere umudum arttı. Hâlâ Lavender Grove'da tek başınaydım. Hansine'den başka konuşacak -eğer buna konuşma denebilirse- kimsem yok; iki küçük çocuğu, bebekken ölmüş üçüncüsü ve yolda olan bir dördüncüsünü düşünmek zorundayım. Değişen bir şey yok. Kocamı beş aydır göremediğim, son iki ay boyunca ondan haber de almadığım doğru. Elimdeki defter karnımda taşıdığım, bir un çuvalı gibi önümde giden çocuğun ağırlığını hafifletmeyecek. Değiştireceği tek şey yalnızlığım, bu korkunç yabancı ülkede dayanılması en güç duygu olan yalnızlığım. Sanki defter tuhaf bir biçimde yalnızlığımı torpilledi. "Bu akşam Mogens ve Knud uyuduktan sonra yapacak bir şeyim olacak" diye

düşündüm. Konuşacak birisini bulacağım. Rasmus'u kara kara düşünmek, birinden bu denli nefret ettiğim, istemediğim halde neden kıskandığımı düşünmek, oğlanların nasıl büyüyeceğine, içimdeki bebeğe neler olabileceğine endişe duymak yerine yeniden yazabileceğim. Hepsini yazabileceğim. Đşte şimdi yaptığım da bu. Hansine biraz önce gelirken gazeteyi de getirdi. Ona mektup yazdığımı, gazı her zamanki gibi tasarruf etmek için söndürmemesini söyledim. Akşam onda Kopenhag hâlâ aydınlıktır, ama burası yarım saat önceden kararıyor. Hansine bunu yaz dönümünden beri üç kez tekrarladı, bir köylü inatçılığıyla durup dinlenmeden günlerin kısaldığını anlatıyor. Mr. Westerby'den haber alıp almadığımı sordu. Postacının sokaktaki bütün evlere uğramasına rağmen kapımızı hiç çalmadığını bildiği halde bunu hep sorar. Ona ne ki? Sanki buna benden fazla üzülüyor gibi. Belki de buraya dönmezse, üçümüzün düşkünler evine gitmek zorunda kalacağını, kendisinin de işini kaybedeceğini düşünüyor. Đkinci kez geldiğinde bana çay yapmak istedi ama yatmasını söyledim. Yakında para gelmezse, hepimiz daha az yemek yemek zorunda kalacağız; Hansine de belki zayıflamayı becerecek. Zavallı, o kadar şişman ki, üstelik durmadan da şişmanlıyor. Belki de beyaz ekmektendir. Đngiltere'ye gelmeden önce hiçbirimiz beyaz ekmek yememiştik. Oğlanlar beyaz ekmeğe bayılmıştı; o kadar çok yediler ki, sonunda mideleri bozuldu. Sonra Frederikke Teyze'nin düğün hediyesi olarak verdiği çavdar ekmeği dilimleyicisini dolaba kaldırdık, bir daha kullanacağımı sanmıyorum. Dün dolabı açıp baktım, benim için eski hayatımın bir simgesi gibiydi, gözlerim doldu. Ağlamayacağım. En son Mads öldüğünde ağlamıştım, bir daha ağlamayacağım. Eğer yemek odasıyla aradaki kapıları açmasaydım, içinde bulunduğum bu oda, "oturma odası" küçücük olurdu. Ev sahibinin bütün eşyaları çok çirkin, biraz daha az çirkin olan ayna dışında. Maun çerçeve içindeki oval aynanın tepesinde yine maundan yapılma çiçekler ve yapraklar var. Üzerinde oyulmuş yapraklar bulunan bir dal, aynanın üzerinden geçiyor, bence oymacı bunu çok iyi düşünmüş. Aynaya baktığımda kendimi mermer kaplı, demir ayaklı masada otururken görebiliyorum. Meyhanelerin önünden geçerken, açık kapıdan baktığımda gördüğüm masalara benziyor. Oturduğum koltuğun üzeri, kenarından kıtıkların fırladığı yamaları saklamak için kahverengi-kırmızı bir örtüyle kaplı. Perdeler kapalı değil. Bazen yoldan bir at arabası ya da bu kasvetli yere daha uygun kağnı gibi bir araba geçiyor, atın bozuk yolda tökezlediğini duyabiliyorum. Sağa doğru baktığımda pencerenin ötesindeki bahçeyi, yaz kış koyu yeşil yapraklı çalılarla kaplı o küçücük boşluğu görüyorum. Ev çok küçük, ama sanki gerçek bir evmiş gibi bir sürü odaya sahip. Burası aşınmış, yıpranmış, ama hâlâ iddialı; beni kızdıran da bu. Gazın soluk ışığında, aynada vücudumun üst yanını görüyorum. Zayıf yüzümü, firketelerinden kurtulup şakaklarımdan aşağı sarkan kızılımsı saçımı. Rasmus gözlerimin, hayatında gördüğü en mavi gözler olduğunu söylüyor, bunu evlenmeden, ben 5 000 kron konusunu öğrenmeden önce söyledi. Belki de iltifat değildi. Her mavi gözün güzel olması şart değil, benimkilerin de güzel olmadığını biliyorum. Gözlerim çok mavi, çok parlak, sanki "Bu gözler bir tavus kuşuna ya da yalıçapkınına daha çok yakışırdı" diye düşünüyorum. Aslında Frederikke Teyze'nin on altıncı yaş günümde verdiği broştaki kelebeğin kanatlarının rengine tıpatıp benziyor. Gözlerimin ne renk olduğu artık önemli değil. Kimse yaşlı bir kadının gözlerine bakmıyor, ben de daha yirmi beş olmamama rağmen, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. Đyi ki

hatırladım, yarın broşu takmalıyım. Onu takmaktan hoşlanıyorum, güzel olduğu için değil zaten güzel değil- yakıştığı için -yakışmıyor da- belki de Rasmus'un huysuzluk ya da kararsızlık diye adlandırdığı alışkanlığımdan. Broşu insanlara "Bu kadın taktığı broşun aynı gözlerinin renginde olduğunu bitiyor mu?" diye düşündürmek için ve "Kadıncağız çirkin gözlerinin rengini göstermeyecek bir şey takmalıydı" dedirtmek için takıyorum. Böylesi hoşuma gidiyor. Başkalarının benim hakkımda neler düşüneceklerini tahmin etmek beni eğlendiriyor. Dayanılmaz güneş yarım saat önce battı, hava karardı, artık dışarısı karanlık ve çok sessiz. Sokak lambaları yandı, ama etraf hâlâ sıcak. Günlüğümü aldıktan sonraki ilk günüm hakkında pek bir şey yazmadım, bir şeyler karalamam gerek sanıyorum, onun için bir Danimarka okul gemisinin geçirdiği korkunç kaza hakkında gazetede okuduğumu yazacağım. Haberi, "Georg Stage" bir Danimarka gemisi olduğu, kaza da Kopenhag açıklarında geçtiği için okudum. Bir Đngiliz gemisi karanlıkta okul gemisine çarpmış, gemideki yirmi iki çocuk boğulmuş. Hepsi de çok gençmiş, 14-16 arası. Yine de onları ya da ailelerini tanıdığımı sanmıyorum.

28 haziran 1905 Bebeğim 31 temmuzda doğacak. Artık ne gün doğarsa doğsun, 31 temmuz günü, onun doğması beklenen gün olarak yazıldı. Kız olacağını sanıyorum. Hansine bunun Tanrı'nın buyruğuna karşı çıkmak olduğunu söylüyor. Allah'tan okuma yazması yok. Alışverişe gittiğinde rastladığı herkesle dedikodu yapıyor, Đngilizce'si akıcı ama felaket, kendini gülünç duruma sokmaktan korkmuyor. Oysa ben insanların bana güleceklerinden korkuyorum, belki de ilerlememin bu kadar yavaş olmasının nedeni de bu. Hansine hiçbir dilde okuyamıyor. Eğer okusaydı, Danca yazmaya cesaret edemezdim, bu da hiçbir şey yazamayacağım demektir, çünkü Đngilizce tek bir satır yazmaktan bile acizim. Kız olsun istiyorum. Burada bunu söyleyebileceğim hiç kimse yok; olsa da söyleyeceğim kimsenin ilgisini çekmezdi. Böyle bir şeyi bana kutup ayılarını soran kadına söylediğimi bir düşünün! Geçen sefer de kız istemiştim, "Çocuğum olacaksa, kız olsun" diye düşünmüştüm, oysa kız yerine zavallı Mads doğdu. Bir ay sonra öldü. Đşte buraya bunu da yazmış oldum. Bu bebeği istiyorum, üstelik de artık kızımı istiyorum. Rasmus bir daha geri gelmese, başımıza olabileceklerin en kötüsü de gelse, Korsor'e gidip Frederikke Teyze ve Farbror Holger'e sığınmamız da gerekse, artık kızımı istiyorum. Keşke hareket etse. Bebeklerin doğmadan birkaç hafta önce öyle fazla hareket etmediklerini biliyorum. Tabiî bilirim, üç tane doğurdum. Yine de Mads'ın neler yaptığını bilseydim. Sonuna kadar hareket etmiş miydi? Ya ötekiler? Belki de kızlar değişiktir, bunun da fazla hareket etmiyor olması, kız olduğu anlamına gelir mi? Gelecek sefer, bir gelecek sefer olduğunu biliyorum, çünkü kadının kaderi bu, bileceğim. Hatırlamam gerekmeyecek, günlüğüm yanımda olacak. Bütün bunları yazabiliyor olmak beni rahatlatıyor.

2 temmuz 1905 Her gün yazmıyorum. Bu biraz Hansine'ye bir şey belli etmemek için -neler yaptığımı tahmin etmeye çalışacak, en olmadık şeyleri düşünecek, belki de sevgilime mektup yazdığımı

sanacak, düşünün bir!- biraz da sadece yaptıklarımı değil, düşündüklerimi de yazdığım için. insanlardan da söz ediyorum. Öyküler de var, öyküleri hep sevdim, kendime : hep gerçek ya da uydurma masallar anlattım, şimdi de oğullarıma anlatıyorum. Kendime masalları uykuya dalabilmek için anlatıyorum, gündüzleri de hiç de hoş olmayan gerçeklerden kaçabilmek için. Küçük bir kızken günlüğüm vardı ve oraya öyküler yazardım. Yazdıklarıma dikkat etmem gerekirdi, ya defteri annem yâ da babam okursa... bir şeyi saklayacak, başkalarının bulamayacağından emin olabileceğin bir yer yoktur. Ama yabancı bir dil bir şifre gibi olduğundan daha güvenli. Danca'ya yabancı dil demek biraz tuhaf, ama burada herkes için Danca yabancı bir dil. Burada başka Danimarkalılar da olmalı, büyükelçimiz, konsolos ya da buna benzer birileri, belki de Oxford'da Danimarkalı profesörler de vardır, üstelik kraliçe de Danimarkalı, zaman zaman gazetelerde Danimarka'yla ilgili haberler okuyorum. Mesela, Danimarka prensimiz galiba Norveç kralı oluyor. Georg Stage hakkında da yeni haberler var. Kopenhag'da bir soruşturma açılmış ama mahkeme başkanının önyargılı olduğunu ve tarafsız davranmadığını yazıyorlar. Đngiliz gemisinin kaptanı sinir krizleri geçiriyormuş, yine de o yirmi üç (arada bir tanesi daha öldü) çocuğun ölümünden sorumlu olmadığını iddia ediyor. Kral Edward üzüntülerini bildirmiş! Çok daha önemli bir haber de Kniaz Potemkin adlı bir Rus gemisiyle ilgili. Keşke daha iyi anlayabilsem ama gazetedeki kelimeler o kadar uzun ki... Odessa halkı, bir sebeple geminin karaya yanaşıp erzak almasına izin vermemiş ya da benim anladığım bu, gemi de toplarını kente çevirip ateşlemiş. Bu Ruslar Almanlardan da vahşi! Cook's'ta bir Danimarka seyahati ilanı gördüm. Keşke katılabilsem! Burada Danimarka'dan gelme domuz pastırması alıyoruz, bir başka Danimarka firması da ekmek üzerine sürülecek butterine adlı bir şey yapıyor. Adı Monsted. Bu adı duymak bile memleketime özlem duymama yeterli, o kadar Danimarkalı, o kadar tanıdık ki... Ama bu eve bir Danimarkalının gelmesi imkânsız. Hansine okuyamıyor, Mogens ve Knud henüz okumayı öğrenmedi, Rasmus'un nerede olduğunu bile bilmiyorum. Deftere uygunsuz hikâyeler bile yazabilirim, ama hiç böyle hikâye bilmiyorum ki. Eğer sadece yaptıklarımı yazsam, bu günlük bir dizi tekrardan öteye gitmez. Günlerim hep aynı. Erken kalkıyorum, çünkü erkenden uyanıyorum, eğer yatakta yatmaya devam edersem sadece beni endişelendirecek şeyler düşünüyorum, karnımdaki bebek de sanki midemde oturuyor. Kalktığımda oğlanlar uyanmış oluyor, ellerini ve yüzlerini yıkıyorum, daha sonra Hansine'nin hazırladığı kahvaltıya iniyoruz. Kahve ve tabiî fırıncı Mr. Spenner'in getirdiği, oğlanların bayıldığı beyaz ekmek. Bir Danimarkalının yiyecekten çok kahveye ihtiyacı var, ben de üç fincan içiyorum. Herhangi bir konuda tasarruf edebilirim, ama tek bir fincan kahveden bile vazgeçmem mümkün değil. Hansine oğlanlarla Đngilizce konuşmaya başladı. Mogens ondan daha iyi konuşuyor, onun yaşında çocuklar yabancı bir dili çabuk öğreniyor, Hansine'nin yanlışlarına gülüyor, bu Hansine'nin umurunda değil, onunla birlikte gülüp komiklik yapıyor. Sonra Knud da Đngilizce konuşmaya çalışıyor, hepsi de saçmalıyor, ama dünyanın en komik şeylerini anlattıklarını sanıyorlar. Onlara katılamadığım için nefret ediyorum. Kıskanıyorum, doğrusu bu. Onun bir kadın, benimkilerin de erkek olmasından dolayı kıskanıyorum. Bir kızım olsa benimle birlikte, yanımda olacağından neredeyse eminim.

5 temmuz 1905 Hansine'ye evde Đngilizce konuşmayı yasaklamayı düşündüm, sözümü dinleyeceğini sanıyorum. Beni sayıyor, Rasmus'tan korktuğu kadar değilse de benden biraz çekiniyor. Ama Mogens ve Knud için elimden geleni yapmam gerektiğini bildiğimden, Đngilizce konuşmasını yasaklamayacağım. Oğlanların Đngilizce öğrenmeleri gerek, belki de hayatlarının sonuna kadar burada yaşayacaklar. Hansine, Mogens'i iki sokak ötede, Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Mogens yalnız gitmek istiyor, yakında izin vereceğim ama henüz değil. Hansine evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. Ben Knud'la evde kalıyorum, onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. Eskiden oğlanlara Hans Christian Andersen anlatırdım, ama Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Ekmekle Yürüyen Kız, yeni ayakkabılarıyla gururlandığı için ömrünü Bogwife'ın yer altındaki mutfağında geçiren küçük Đnge'nin öyküsü; bu annemin en sevdiği masaldı, ama ben nefret ederdim. Kibritçi Kız da korkunçtu, o zaman oğlanlara kendi uydurduğum masalları anlatmaya başladım. Şimdi her şeyi yapabilen sihirli bir arkadaşı olan Jeppe adında bir çocuğu anlatıyorum. Bu sabah sihirli arkadaşın bir gece Kopenhag'daki bütün bakır çatıları temizlediği, Jeppe'nin uyandığında her şeyin altın gibi parladığını görüp şaşırdığı yere geldik. Hansine dönünce çıkıyorum. Şapkamı, koca karnımı gizleyen önlüğümü giyiyorum, üzerine de pelerinimi alıyorum, insanların hamile olduğumu görmeyeceklerini umuyorum ama anlayacaklardır. Sonra yürüyorum. Sadece yürüyorum. Lavender Grove'dan aşağı Wilman Grove'a ve London Fields'a yürüyorum, oradan da Victoria Parkı'na ya da Hackney Downs'a, bazen de Beauvoir Town'a, adlarını söylemeyi beceremediğim bütün o yerlere yürüyorum. Genellikle sokak boyunca yürüyorum, evlere, kiliselere, büyük binalara bakıyorum ama bazen de çayırlarda ya da kanal kıyısında dolaşıyorum. Hava pelerin giymek için çok sıcak, ama giymesem karnımdan sokağa çıkamayacak kadar utanıyorum. Hansine öğle yemeği için smerrebred yapıyor da, çavdar ekmeği olmaksızın pek aynı şey değil. Aslında içimden yemek yemek gelmiyor, ama onun için, yani bebek için kendimi zorluyorum. Öğleden sonra tekrar çıkıp yürümezsem, ki bazen gitmiyorum, oturma odasındaki geniş pencerenin yanına yerleşiyorum. Lavender Grove'daki evimiz, bitişik nizam dokuz evden biri. Çok güzel değil, hatta şimdiye kadar gördüğüm evler içinde en çirkini, hiç de gerektiği gibi yüksek yapılmamış, gri tuğladan duvarları, beceriksiz taş işçiliği, kötü pencereleri var. Giriş kapısının üzerinde başında taç olan komik taş bir yüz var, üst kat pencerelerinin üzerinde yine iki farklı yüz. Başlarında taçları olan bu kadın yüzlerinin kimlere ait olduğunu, kimleri temsil etmek için yapıldıklarını merak ediyorum. Yine de evin geniş bir. ön penceresi, önünde de etrafı çitle çevrili küçük bir bahçesi var. Hansine ne derse desin, tül perde takmayacağım, çünkü takarsam burada oturup dikiş dikerken dışarıyı göremem. Annem okula gitmeden çok önce dikiş dikmeyi öğretti, ama dikmekten nefret ediyorum. Yüksük kullanmayı hiç sevemedim -özellikle yaş günü hediyesi olarak bir yüksük verdiklerini hiç unutamam!- ama parmağıma batan iğneden daha da nefret ediyorum. Yine de dikiş bildiğime memnunum. Bu konuda Hansine'den çok daha iyiyim, özenli teğellerime ve oğlanların elbiselerine yaptığım güzel yamalara şaşkınlıkla bakıyor. Mogens'i okuldan bazen o alıyor, bazen de ben. Hansine bugün bana Mare Sokağı'ndaki

Canım en çok rullepelse çekiyor. adamın mümkün olduğunca uzağından geçmekmiş.manifaturacıdan iplik almaya gitti. Bir hizmetçiden doğum gününüzü bilmesini bekleyemezsiniz. Artık benim için kendimden başka hiç kimse önemli değil. "Hiç söyler miyim?" Yine de ona inanmıyorum. Bana hediye verecek. "Bu kadarı yeter" dedim. dönüşte okulun oradan geçmiş. Oğlanlar da daha çok küçük. öyle de yapmış. Düşen adamla ilgili başka bir şey duymak istemediğimi söyledim. bazıları havaların fazla sıcak olduğunu söylemiş. ama ne yapayım. ama itiraf etmeliyim ki kocamın hatırlamasını isterdim. veremden çekinmem gereksiz. Bugün yirmi beş yaşındayım. Sosisin kilosu sadece 9 peni.. "Bu senin işine yaramaz" dedim.. iyi balıksa hiç yok. Yaşlandığınızda doğum gününüzün unutulmasını isteyeceğinizden eminim. ama genç kadın bunun havayla ilgisi olmadığını. Herkes çok heyecanlanmış. Adamın kiracı olarak oturduğu evin hizmetçisi olduğunu söylemiş. o kadar düş kırıklığı yaşıyorsunuz ki. okuma yazma bilmediğinin söylenmesinden hiç hoşlanmıyor. aldırmadım. akşam olunca görkemli bir yemek düşledim. düşümden oldukça farklıydı. sosis yiyeceğiz. Hansine yardım gelene kadar kadının yanından ayrılmayacağını söylemiş. tanıyamadım işte. sonunda umut korkunç bir şey oluyor. biraz ilerideki meyhaneden çıkan ve kaldırım boyunca yalpalayarak ilerleyen yaşlı bir adam görmüş. adamın içtiği için yıkıldığını anlatmış. yine de adamın yanına diz çöküp ölüp ölmediğini anlamak için nabzını tutmuş. Kilisedekilerin umuttan bir erdem olarak bahsetmelerini anlayamıyorum. Tabiî bir polis ya da doktor bulamamışlar." 'Tabiî söylemedim" dedi. Köfte ve patates her günkü yemeğimiz oldu. Umut korkunç bir şey. Hansine adamın öldüğünden eminmiş. Oğlanların yanında bütün ayrıntıları anlatmaya koyuldu. Başından bir macera geçmiş. Bütün gün hayal kurup çeyrek asırlık ömrümü nasıl kutlamak isteyeceğimi düşündüm. o sırada da çevresinde bir kalabalık toplanmaya başlamış. bir kürk ya da tektaş alacak bir kocanın hayalini kurdum. "Umarım bundan küçük Mogens'e bahsetmemişsindir" dedim. Stonor Sütçüsü müşterilerini ineklerin nasıl yaşadığını görmeye davet ediyor. "Sokakta devrilen yaşlı sarhoşlardan. ama burada uygun sığır eti yok. Mogens'le birlikte Đngilizce konuşarak dönmüşler. ellerini neredeyse benimki kadar şiş karnının üzerinde kenetledi. Bazen sirke ve şekerle yapılan mdkaal yediğimiz de olur. Anlatacak çok şeyi vardı. O sırada genç bir kadın yaklaşmış. Hansine için önemli olan. ama yirmi beşinde olmak farklı. ama kaldırımın kenarından yürürken adamın duvara çarparak yere yıkıldığını görmüş." Kıpkırmızı oldu. Onun durumundaki bir kadın için bu gördüğü dünyanın en ilginç ve en heyecan verici olayı. ama daha vakit bulamadım. zaten aradığınız zaman bulunmazlar ki. Oğlanlar için litresi 2 peniye süt var. bir de tabiî doğacak kızım. ama Hansine pazarda karalahana bulmakta zorlanıyor. adamı görünce uzun bir çığlık atmış. Hansine çok şaşırmış. 6 temmuz 1905 Doğum günüm. bu yüzden okula geç gitmiş. bunu kendisine saklaması da imkânsız. Kimsenin bildiğini sanmıyorum. . Mogens ve Knud da gitmeye can atıyor. ellerimle kulaklarımı kapattım. Her zamanki gibi gerçek. Akşam yemeğinde yine frikadeller. Onu artık tanıyor olmam gerekirdi. ama ben sanki hiçbir şey dememişim gibi devam etti. "Hatta gazete Danca yazılmış olsa bile. "Yarın gazetede okursunuz" diyerek kulağıma bağırdı. London Fields'ta yürürken.

Kızım doğunca daha iyi olacak. bense burada tek başıma kaldım. O zaman burada oturmaya devam edersek Đngiliz olacağını söyledi ve başka bir ad kullanıp kullanamayacağını sordu. Đngiltere'deki tek Danimarkalı olarak yalnız kalmaktan korktum. Bu gece. Sjoland'ın kayın ormanları. Oysa eve dönen o oldu. işi için destek olmaya çalıştım. Dayanmalıyım. "Artık işler değişti" dedim. Ya da güler gibi yaptım. Sonunda da işte böyle çıkıyorlar. belki de en çok iki hafta. Rasmus'a söylediklerimde haksız olabileceğimi düşündüm. biraz daha iyi. babamın hemen her şeyi unuttuğundan da eminim. Kopenhag'dan ayrılalı beri hiç özlemediğim kadar özledim. sadece geçmişten resimler vardı. gidilecek yer Londra'ydı." Güldüm.Hansine oğlanları yatırınca. yukarıya çıkıp Jeppe ve sihirli arkadaşından biraz daha söz ediyorum. O zaman yeniden hamile kaldığımı anladım. isterse oğlanları alabilirdi. Aslında ağlamak istiyordum. "beni son kez evimden çıkardın. hep ailem için bir şeyler yapmaya. O beni çocuklarımla cezalandırabilir de. Mogens "Đngiliz çocuklar hiç de Jeppe'ye benzemiyor" dedi. ama asla ağlamam. "önemli bir iş için" dedi. Hortensiavej'deki küçük beyaz evime. Pek eğlenceli bir doğum günü değil! 12 temmuz 1905 Buradan nefret ediyorum. Neden Đngilizler yemeklerini dışarıda. Kopenhag'dan Stockholm'e gittik. onlar içeriye kapanıyorlar. anneme kalsa hiç öğrenemezdim. Çocukların dışında. Knud orada doğdu. elimden geldiğince ona destek olmaya çalıştım. değil mi? Amerika'ya gitmek istiyorsa yalnız gideceğini söyledim. bu kez şansını Amerika'da denemek istediğini söyledi. Şehrimin yeşil damları. Ama oradan ayrılmak ve buraya gelmek zorundaydım. ben eve dönüyorum. ne olursa olsun. Bu akşam Danimarka'yı." Oysa o kadar da bencil değilimdir. fazla değil ama beni rahatlatacak kadar. Ama o kadar çok dolaştık ki. Ama Karoline hiç unutmadı. "Bütün çocuklar adımla alay ediyor" dedi. Azalan ışıkta masanın başında oturuyordum. . "Đsmim Jack olsun istiyorum. ancak hâlâ karnımın üst bölümünde. yeniden gitmeyi düşündüğünü. elimden kayıp gitmesinden. ne odanın içini ne de pencereden dışarısını görebiliyordum. Benden kaçışını. o kadar korkmuştum. elimde ne varsa vermek istedim. Herkesin Đngiliz olmasından. ayak diredim. onu geri itmeye çalışan büyük dalgalara karşı yüzmesini gözümün önüne getiriyorum. sadece bir ay olmamıştı ki. yine de biz güneş ışığında ve açık havada olmak için her fırsattan yararlanırken. güçlü olmalıyım. benim için en güzel yere. Bu gece belli belirsiz bir hareket hissettim. gelgite karşı yüzerek. ben pek aynı şeyi yapamam. benim duymayacağım kadar uygunsuz bir hikâyeydi. Bu kez "hayır" dedim. Bazen babamın evin yolunu tek başına bulması için Kopenhag sokaklarında bıraktığı Karoline'yi düşünüyorum. "Nasıl başka bir ad?" dedim. Ona "Sen Đngiliz değilsin" den başka söyleyecek bir şey bulamadım. Olanları bana Karoline anlattı. Frederikke Teyze'nin bahçesinde içtiğimiz çay. tabiî. buraya geleli bir ay. Frelsers Kilisesi'nin burgulu kubbesi. üstelik de başı hâlâ aşağıda değil. bahçede yemezler? Burada hava bizimkinden iyi. Londra dünyanın merkeziydi. kıyıya vardıklarında da rahatlayıp bir çığlık atmak için ciğerlerini şişirerek. Stockholm'den Kopenhag'a. ona bir öncelik yaratmaya. ama bir şekilde buranın kaderim olduğunu biliyorum. Artık çok beklemek gerekmiyor.

kırık bisküvi ve Butterine yemeyi düşünürken. Yine de evi buldu. para da gönderdi. Karoline geldi. bu da aşağı yukarı 40 pound ediyor. Karoline de sırtındaki korkunç kanserden öldü. On beş yaşındaydı. Babam Kopenhag'a Jutland'ın kuzeyindeki Aarhus diye bir kentten geldi. Otuz iki. Ötekiler. Eve giden yol çok uzundu. ebe maskesi ve beyaz örgü yünü aldım. bütün bunları da tek başına becermesi gerekiyordu. para. hikâyesi çok umutsuz olduğum sıralarda bana cesaret verir oldu. bir süre sonra da annemin artık ev işlerinde yardım edecek bir hizmetçisi olması gerektiğine karar verdi ve yeğenlerinden birini getirtmek için çiftliğe haber gönderdi. zavallı kızı bir hayvan gibi yürüttü. çok çok otuz üç yaşında olmalıydı. bundan fazlasını göndermeye izin yok. adres bilmiyordu. daha önce çiftlikten hiç çıkmamış. Mare Sokağı'nda Matthew Rose'un mağazasından beyaz keten. Kimseyi tanımıyordu. 700 kronluk bir çek. Oysa size benimle böyle konuşmadığını söyleyebilirim (Ne demek "size"? Günlükle konuşmaya mı başladım?) Neyse." Sonunda eve vardığında. Babam o kadar şaşırıp öfkelendi ki arkasını dönüp kaçtı.başından geçenler hep kafasında kaldı. Tam da frikadeiler imkânımızın dışında diye düşünmeye başlamışken. Karoline eve varmak için elinden geleni yaptı. bu kez hendeğe eteklerini kaldırıp çömeldi ve yolun kenarını suladı. ben de başarırım. köyde yaptıklarını tekrarladı. Sonunda bebek elbisesi dikebilmek için malzeme alabileceğim. özellikle de zavallı küçük Mads çabucak doğmuştu. Geldiği yerde kendisinin de böyle yaptığını unutmuştu ya da kendini unutmaya zorladı. başka çaresi yoktu. Babam onu tren istasyonunda karşıladı. "Yüz kişiye sordum" dedi bana. ev aldı. Okuması yok ama Rasmus'un el yazısını tanıyor. Ben de yola çıkar ve öteki uca ulaşırım. artık neredeyse bir beyefendi olmuştu. çiftlik hayvanı. bu sabah mektubu getirdiğinde sevinçten uçuyordu adeta. Daha önce çiftlikten hiç çıkmamıştı. Yarı Đsveçli olan annemle evlendi. birinden kurtulduklarına sevindiklerinden eminim. arkasına bile bakmadan dar sokaklardan eve koştu. Bebek doğarken gerekirse doktor çağırabileceğim artık. babam onu kovmadı. 14 temmuz 1905 Rasmus'tan haber aldım. Hansine'nin yüzü gülücükler saçıyordu. daha sonra da "Sevgili karım". Bana bu öyküyü anlattığında hastaydı. zaten dikmeye başladım bile. zarftaki pulun Danimarka pulu olduğunu görebiliyor. sadece adının Kastrup olduğunu hatırlayabildi. gemiyle Store Baelt ve Lille Baelt'ten geçip trene binmesi. okuma yazması da yoktu. Bir hayvan gibiydi. Aarhus'a bile gitmemişti. Yıllarca yanımızda hizmetçi olarak kaldı. On altı yaşıma girdiğimde ve annem öldüğünde. zorluk çıkarmadılar. "Sevgili Asta" diye başlıyor. bazen de rüyasına girdi. Çeki Lansdowne Caddesi'ndeki postaneye götürüp paraya çevirdim. Çoğu kişinin anlayamadığı kaba bir lehçe konuşuyordu. "Önüme çıkan herkese sordum. yedi mil kadar. çok sancı çektim . Nasıl bulduğunu hiç anlayamadım. yolun kenarına geçti. Gerek kalmayacağını umuyorum. konuşmama bile gülmediler. Çiftliktekiler o kadar yoksuldu. işleri iyi gitti. doyurmaları gereken o kadar çok karın vardı ki. mobilya ticaretine girişti. Karoline başardı. Sıkıştığında. soru sormadılar.

oysa kırılacak değerli bir şeyimiz yok ya da Kopenhag'da bıraktığı sevgilisi de olabilirdi. Karısına da bu kadar iyi davranamaması ne yazık. Başka bir marifeti de tahta işçiliği. ancak orada uzun süre kalacağını sanmıyor. Burada zaten motorlu araba bulunduğunu sanıyordum. gözlerini gözlerimden kaçırmak için başını sağa sola çevirip durdu. burada motorlu arabaya sıkça rastlanmaz. Anlaşılan. nihayet vahşi bir zenci olsa da konuşabileceği birini bulmuştu. önlüğünü parmaklarının arasında çekiştirerek öyle durdu. ama hayır. Bizim Karoline de aptal ve cahildi. aslında ne iş yaptığını da bilmiyorum. Hansine'nin bana bir şeyler söylemek istediğini anladım. Bir zamanlar nalbanttı. işin ilginç yanı. Sorun çıkarsa doktoru çağıracağız. Sorularıma hiç cevap vermez ki. Gerçek şu ki. bazen cahil bir hizmetçinin konuşması bile çocukların saçmalıklarından ve sonu gelmez sorularından daha çekici olabiliyor. ama Hansine bana yardım etmek için yanımda olacak. Acaba oraya borç para bulmak için mi gitti? Dünyanın öteki ucunda.Đngiltere'ye "motorlu arabalar" getirmek istediğinden bahsetmişti. Bu yazdıklarımı birinin okuduğunu bir düşünün!) Rasmus Aarhus'ta. O bir mühendis. Đngilizce'den Danca'ya çevrilmiş. ıssız bir adaya düşen bir adamla ilgili bir kitap okumuştum. Rasmus'un Müslüman olmadığına şükretmem gerek galiba. ama o amcanın varlığına pek inanmıyorum. Ne yaptığını doğrusu tahmin bile edemiyorum. Hansine'nin karşısında buna benzer bir şeyler hissettim. Hansine'ye oturmasını ve aklından geçenleri anlatmasını söyledim. Bu arada adamın kiraladığı evdeki hizmetçiyle -ona "Miss Fisher" diyor. Đstese mobilyacı olarak iyi para kazanırdı. arasıra gördüğüm de oldu. önce evi bulmuş. Kendimi iyi ya da eskisinden daha iyi hissetmemi sağlayan cebimdeki para olsa gerek."zavallı beyefendinin nasıl olduğunu" öğrenmek istemiş. Hjorring'de zengin bir amcası var. benimle neredeyse hiç konuşmaz ama o kez farklıydı. Kesenin çıkarılmasını ve göbek bağının kesilmesini biliyor. Ancak adam çok yalnız ve çok mutsuzdu. sonunda yanına bir adam gelince çok mutlu oldu. ve -şimdi sıkı durun. Adam . onu başka nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. bana mektup gönderebileceğim bir adres vermiş. Navarino Caddesi'ndeymiş." Bir şeyler kırdığından şüphelenmeye başladım. ama o herkesin bir motorlu arabası olması gerektiğinden bahsediyor. hayvanlarla istediğini yapabilir. at nallamayı bilir. Onun hoşlandığı şeyler motorlar. kitabın adını hatırlayamıyorum. Yedi yaşında bir oğlan ile beş yaşında başka bir oğlandan başka konuşacak kimsem yok. "Her erkeğin kendi motorlu arabası olduğunu bir düşün!" "Peki ya atlara ne olacak? diye sordum "Ya da trenlere ve atlı tramvaylara?" Cevap vermedi. Kekeledi. ama bununla karşılaştırınca dâhi olduğunu düşünüyorum. En vahşi köpeğin bile onun yanında sakinleştiğini söyleyip övünür. söyle. Çocukken. (Danca yazabilmek iyi bir şey. söyledikleri doğrudur. London Flelds'ın kuzeyinde. ama istemiyor. Böyle işleri küçük görür. Hayvanlara kendini sevdiriyor. Kesin olarak bildiğim bir şey de Aarhus'ta tek bir motorlu araba bile olmadığı. Sonunda "Yeter artık" dedim. sokakta düşen yaşlı adamdan bahsetti. oraya gitmiş.ama zorluk çıkarmadılar. Bir keresinde bana -bana hemen hemen hiçbir şey anlatmaz. 18 temmuz 1905 Akşam Hansine oturma odasına geldi. "Ne söyleyeceksen. yoksa orada 5 000 krona evlenecek başka bir kadın bulurdu.arkadaş olmuş. aynı Mads'ın doğumunda olduğu gibi.

Đlginç olanı. hareket etmiyor. mutfakta çaya çağırmak olduğu anlaşıldı. Danimarka Prensi Karl mı. Başka bir dil bilmeyen bir arkadaş Hansine'nin Đngilizcesine de yardımcı olacakmış. çocuğa bakmak. kaçmaya başladığında neler olacağını biliyorum. kafasının kaburgalarıma sıkıştığını düşünüyorum. Mogens hareket edip. Hansine'yi odasına gönderdim. iç karartıcı bir . sadece Polonyalıymış. New York'ta güneş çarpmasına uğrayan insanlar yere düşüp ölüyorlar. Almanya. bambaşka bir yere doğru yöneldiğinde şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Kocama uzun bir mektup yazdığım için üç gündür günlüğümle ilgilenemedim. ama karısının. Bütün bunların nereye varacağını merak etmeye başladım. 21 temmuz 1905 Hava dayanılmaz derecede sıcak. mutlaka saçma ama garip bir duygu var. evi temizlemek ve yemek yapmak gerekiyormuş. Annem bana Âdem'in göbek deliği olmadığını. evin beyinin işine son verdiğini. Artık baş aşağı dönmesi gerek. işini ihmal etmedikçe arkadaşını davet etmesinde bir sakınca görmediğimi söyledim. Madam" dedi. Havva'nın da göbeğinin dümdüz olduğunu söyledi. Danimarka ve Đsveç arasında büyük çekişme var. gazeteler Danca olsa daha iyi takip edebilirdim. göbek deliğimden çıkacağını sanıyordum. Fisher. bütün bunları yazdım. yatmaya gidiyorum. salak salak sırıttı ve "yakında sizden çok daha iyi konuşabileceğim. Mrs. bütün konu kimin Norveç kralı olacağı. karısı ve iki çocukları. göbek deliğinin bir işe yaraması gerektiğini düşünüyordum. "Miss Fisher"ın yanında çalıştığı insanlar bir adam. "Bizim gibi biri" dedi. Doğum sonrasını ve bebeğin içime nasıl girdiğini anlamadığımdan. bu kararı geri aldırdığını" anlatmış. Đngiltere. burada da. yoksa Bernadotte mu? Ya da benim anladığım bu. Bir kere. Rasmus'a sayfalar ve sayfalar dolusu "ev gerçekleri" dendiğini sandığım şeyleri yazdım. Yüzü yeniden kızardı. Ben kimse bulamazken onun bir arkadaş edinmekle ne kadar talihli olduğunu düşündüm. Hyde'ın "yapılacak çok iş olduğunu söyleyerek. Hansine'ye bundan sonra oğlanlara dondurma almamasını tembihledim. Adam da yabancı olduğu için Hansine'nin ilgisini çektiğini düşünüyorum. Yine de oraya sadece meraktan gittiğine inanmak daha kolay.Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölmüş. Bebek hâlâ yukarıda. aldığım gazetelere göre (Đngilizcemi ilerletmek için kendimi her gün gazete okumaya zorluyorum) bütün Avrupa'da ve Amerika'da da durum aynı. sonunda tek istediğinin izinli olduğu bir öğleden sonra Miss Fisher'ı buraya. açılıp bebeğin çıkmasını sağlamaktan başka neye yarayabilirdi ki? Size söyleyebilirim. arada nasıl bir bağ var. Tanrı tarafından yaratılmıştı. Dzerjinski öldükten sonra da başka kiracıları yokmuş. Beklendiği gibi Đmparator William da konuyla ilgileniyor. bir de yaşlı kayınvalideymiş. hâlâ anlamamıştım. Onlar doğmamıştı. adı da Dzerjinski'ymiş. Yoruldum. daha da önemlisi. içimde. dondurmadan zehirlenen çocuklar var. burası çok önemli. Ne de olsa gelecek hafta ya da daha sonraki hafta. Mogens'e hamileyken hiçbir şey bilmiyordum.

yoksa duygusuz mu? Yine de duyduklarımı Rasmus'a yazdığım mektupta tekrarladım. Londra'nın bu bölümünde görkemli ev olmaz. Alman olmasına rağmen Luther Kilisesi'ni görmek istiyordum. ama dar ve gölgeli. deli mi. 26 temmuz 1905 Bugün uzun uzun yürüdüm. Mektubun başına "Sevgili Rasmus" diye yazdım. Ön kapıya çıkan birkaç basamak ve kapının üzerindeki çıkıntıyı taşıyan iki sütun. sonra da Hansine'nin arkadaşının yaşadığı evi bulmak için yolu uzattım. başında tüylü büyük bir şapka vardı. borç ya da motorlu arabalarla ilgili herhangi bir şeyin peşinde kimbilir nereye gitmiştir. mesela kutup ayısı meraklısı Mrs. Navarino Caddesi Lavender Grove kadar geniş değil. yalpalaya sendeleye limana dönmemi ağladı. ama gözüm bebekten başkasını görmüyordu. önümdeki yükü taşıdım. bir periye benziyordu. Gibbons'ı. cömert babalarının gönderdiği parayla satın aldığım çemberlerle oynuyordu. öndeki bahçede güzel bir çit var. kalan parayla küçük Knud'a bir topaç alacağım. Ama keyfimi yerine getirdi. Đskandinav değil. O bilsin. Dürüstlüğe inanıyorum. Tabiî ki mektubun eline ulaşacağını hiç sanmıyorum. Neden yalnız doğurayım? Bu onun da çocuğu. O kadar güzel. Ben o kadar talihli değilim. dört katlı. Galler prensesinin dışında tabiî. Mogens ile Knud kaldırımda. biliyorum. Yürümeyi becerse de kız benim için bebekten başka bir şey değildi. Đsveç de bu savaşa katılsa burada yaşayan yabancıların durumu daha da kötüleşirdi. salakça sorularıyla insanların ne kadar düşmanca davrandıklarını. bağırıp bana böyle şeyler anlatmamasını söyledim. Ona her an doğabilecek bir bebek beklediğimi unutup unutmadığım sordum. elini kaldırıp dışarıdaki öteki bebeği selamladığına yemin ederim. Çocuğu burada yalnız mı doğuracağım? Ya ölürsem? Her gün yüzlerce kadın çocuk doğururken ölüyor. Bizi yabancı bir ülkede nasıl aylar boyu yalnız bırakabilir ki? Rasmus'a gazetede okuduğum bir haberden de söz ettim. iri ve hantal bir gemi gibi. buranın yılda Rasmus'un Lavender Grove'daki bizim ev için ödediği 36 pound'dan en çok 10 pound fazla olacağını düşünürken.sokakta yaşamanın ne kadar güç olduğunu. Fazla gösterişli giyinmişti. Yavaş yavaş yürüdüm. Saçmalık. Weels Sokağı'ndaki barakalardan birinde oturan aşağı tabakadan birinden almış. Galler prensesinin 13 temmuzda bir oğlu olduğunu anlattım. kocası da hasta ve işsizmiş. parlak ve iç açıcıydı ki. sonunda da sadece terbiyeli olmak için "Senin Asta'n" diye bitirdim. ama büyük. Para. Kadının hepsi de yedi yaşından küçük beş çocuğu daha varmış. Komşu çocuğun . Hansine. Yine de ona "sevgili kocam" ya da buna benzer bir şey demedim. Mogens'i okuldan getirdi ve bu sabah ikiz doğurduktan sonra ölen kadını anlattı. bahçe de ağaç dolu. bu da sokağın daha güzel görünmesini sağlıyor. aşırı sıcağı ve savaş korkumu anlattım. millerce gidip Ritson Caddesi ve Dalston'dan döndüm. Eğer kızımı doğururken doktor çağırmama gerek kalmazsa. Bunları düşünürken karnımdaki bebeğin hareket ettiğine. doğmasında onun da kabahati var. Orada durup eve bakarak. Susmasını söyledim. Haberi başka bir arkadaşından. yanında küçük bir kızla bir kadın çıktı. Danimarka'yla bir savaş çıksa. eskiden daha da bakımlı olduğu belli. Keşke Rasmus da bizim için böyle bir ev tutmuş olsaydı! Fazla görkemli değil.

Belki de bunu yazmak bir çeşit sigorta gibidir. Bu sancıların bilimsel bir adı vardır muhakkak. Hayır hayır. odama girdim. Hansine yeterince yardımcı olur. "Bundan memnun olacak mıyım?" diye düşündüm. pabucu yarım" diye bağrışacaklarını söylemiş. sonunda ellerimi karnımdaki şişkinliğe bastırıp oturmama rağmen. şimdi de Knud adını değiştirip Kenneth olmak istiyor. Orada durmama. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Şimdi büyük harfi sileceğim. oturmadan. Yüzlerinde avuçlarının içiyle gizlemeye çalıştıkları o yarım tebessümü görür gibiyim. Oğlanlar yine isim konusuna girdiler. Canute. hiç aldırmazdım. ilk çocuğum yanlış taraftan çıkıp beni neredeyse iki parçaya böldüğünde bunu biliyordum. Öteki çocuklarda da aynı şey olmuştu. Keşke kadın doktor da olsaydı! Odama iyi dikilmiş siyah elbiseli. Bundan sonra Knud'u Canute diye çağıracağını. Doğumdan birkaç gün önce yememeye başlamıştım. Düşünmek bile istemiyorum. su kaynatıp yatak odası kapısına çarşaflar asmasını istemedim. Zavallı çocuk. bir koşu gidip doktoru getirtebilir.topacı var da neden benim oğlumun olmasın? Eve girerken şiddetli bir acı duyup. Varsayalım ki kızım da. Knud okula başlarken yanımda kızımın olacağını hatırladım. diğer bütün çocukların da sokakta "Canute. Bunlar bir hamilenin gerçek doğum başlamadan birkaç saat ya da birkaç gün önce çektiği sahte sancılardır. O sadece tanrı. Onlara göre kadınlar o kadar salak ki. Aynı sahte sancıları geçen yıl şubatta. "işte başlıyor". ister Alman. Mads'a hamileyken de buna benzer sancılar çektiğimi hatırladım. aslında onu hiç istememiştim. öylesine çıplak ve çirkin görecek ki. var olmadığını bildiğim bir tanrı. Sanki çocuk yapmak pis bir şeymiş gibi. kendilerine böyle bir şey yapılmasına izin verdikleri için o denli güçsüz ve aptal ki! Ne kadar da çirkin ve aptal görünüyorlar! Sonunda aşağıya indim. Batıl inançlarım yok. O zaman. varlığına inanmadığın bir şeye saygı duymak gülünç. "Belki de bu gece doğar" diye düşündüm. Đkinci sancı birincisinden daha hafifti. gelgiti başka bir şeye çeviren Canute adlı bir kraldan geldiğini söylemiş. Hansine oğlanları akşam yemeği için içeri çağırıyordu. Mogens'in okulda arkadaş olduğu bir çocuk Knud adının gerçekte deniz kıyısında oturup dalgaları durduran. Böyle şeylere inanmıyorum. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. Hansine'nin telaşlanmasını. Bir aydan biraz büyük olacaktı ve oğlanların ayak altında olmamalarına sevinecektim. isterse de başka bir şey olsun. başka sancı girmedi. bunu yazmak istemiyorum. erkeklerin bundan eğlendiğini düşünüyorum. orada oğlanları seyrederek durdum. ama ölene kadar onu ne kadar sevdiğimi hiç anlamadım. yatak direğine tutunarak ayakta durdum. Luther Kilisesi'ne gitmeyeceğim. Đştahım kalmamıştı. Öyle sanıyorum ki. Eğer işler karışırsa. boynundan gerdanlık gibi sarkan stetoskobuyla bir kadın doktor girse. Tanrı'ya da inanmıyorum. doğumdan sonra da kiliseye gitmeyeceğim. Sanki Mogens'in Jack olmak istemesi yetmezmiş gibi. Bir süre için 'Tamam" dedim. Gelecek eylülde Knud'un da okula başlayacağını. Bana kalsa Tanrı'nın adını büyük harfle yazmazdım. bir lokma bile yiyemedim. bir çarşamba günü çekmiştim. Beni öylesine savunmasız.. . Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Yukarı çıkıp şapkamı çıkardım.. olmasını önler. Doktor olsun olmasın. Ama odama bir erkeğin gireceğini düşünmekten bile iğreniyorum. ama ben bilmiyorum. Çok gerekmedikçe doktoru çağırmayacağım. Mads da cuma günü doğmuştu. ister Danimarkalı. olduğum yerde kıvrandım.

gördüğünde de tanıyamıyor. Hepsi ilahileri iyi biliyordu. Tüm gücümüzle bu ilahiyi söyledik. benimle birlikte yürümek için ailesinin yanından ayrıldı. eğer on yıl önce ölmüş olsaydı nelerin değişebileceğini düşünmeye zorladım. bugünlerde artık orgcu bulmak son derecede güç. Charles. Swanny'nin "kendisi olmadığa öteki insan olmaya başladığı" o korkunç son aylarda "Bana Đtaat Et" ilahisini mırıldandığını anlattı. nerede oturduğunu. Ön sıra her birimizi alacak kadar uzundu. bağıra bağıra ağlayacağımdan korktum.Đkinci bölüm 1988. Günlükler olmasa. O evde şarkı mırıldanıp söylenerek dolaştığını hatırlamaya başlarsam. Ön sıraya sadece ölen kadının yeğenlerinden biri oturabileceğine göre bu adam John Westerby olmalı. Elkins bizim için bir ilahi seçti. Ya da kardeşi Charles? Her ikisini de en son yirmi yıl kadar önce. Swanny Kjær (medya adını bir türlü doğru söyleyemedi) karanlıkta yaşayıp karanlıkta ölecekti. Kulağıma fısıldayarak beni aydınlattı: "Bak işte. hemen gitmeleri gerekiyordu. Đkisinin de önemli işleri vardı. Bir işe yaramadı. Öteki kuzenim -sadece iki kuzenim var. kızı. John geliyor. oğlu. yani on yıl önce ölmesi pek de düşünülmeyecek bir şey değildi. John. John'un oğlu da. eşlik ettiler. damadı. John'un eşi. birinci sıraya oturduğu için tanıyabildim. müzik teypten geliyordu. Mezarın başında toplanıp. Bana gelince hangi ilahiyi okumak isteyeceğime bir türlü karar veremedim. tabutun toprağa indirilmesini izlediğimizde. Bu adam hatırladığımdan da küçük. O zaman yetmişlerindeydi. Kilisede yaklaşık yüz kişi vardı. o da çok kısa bir süre için. bildiğim kadarıyla Swanny'nin de öyle tercih ettiği bir ilahi yoktu. hele ne iş yaptığını. Geniş ailenin hızla kaybolduğu toplumumuzda artık insan kuzenlerini genellikle sadece cenaze törenlerinde görüyor. ama Mrs. Kilisede yanıma oturan adamı. Swanny'nin tabutunu taşıyan altı adam yavaş yavaş ilerledi. O kadın yaşaması gereken hayatı . hiç. Gırtlağımın kuruduğunu hissettim." Demek ki yanımdaki Charles. adını hatırlayamadım. Üstelik benim Morfar dediğim Rasmus Westerby'ye de çok benziyor. başını fazla resmî bir biçimde eğdi. Böyle yerlerde uygulanan belirli bir protokol vardır. Çok nazik olduğunu söyledim.bütün aile efradıyla gelmiş. bütün bunları bildiğini belli etti. kendimi. kendi annemin cenazesinde görmüştüm. buradakilerin hiçbiri gelmeyecekti. Đlk ben çıktım. Dökemediğim gözyaşlarım gözlerimde kurumuş gibiydi. öteki de torunu olabilir mi? Bir süre kızının ve oğlunun adlarını hatırlamaya çalışıp hiçbir sonuca varamamışken ayin başladı.

Đki hastabakıcıyı. Ailenin diğer üyelerinden çok farklıydı. BBC'den kalabalık bir grup. Harry Duke'ün kızı. o yayıncı editörleri ve yayıncıların halkla ilişkiler görevlileri. Swanny'yi kendi büyükbabasının cenazesinde gördüğünü. Mezardan ayrılırken. Yüksek ve sivri topukları ıslak çimlere battı. diziyi gerçekleştiren bağımsız televizyonun program müdürü. John ya da Charles (ikisi birlikte değil). belki de öyledir. Webber.. Webber'i Willow Caddesi'ne arabamla götürdüm. taa Roskilde'den gelen Danimarkalı kuzenlerden biri mezara bir avuç toprak attı. Tabut toprağa indirildiğinde. cenazesine kim gelirdi ki? Herhalde ben. O zaman daha on iki yaşındaydım ama ne kadar zarif olduğunu. ama zarif eldivenlerini Londra'nın ıslak kiliyle kirleten diğerlerini çıkaramadım. Onlar için o. Webber'e takıldı. hem medya hem de basın burada. Elkins yiyecek hazırlamıştı. hep aynı şey. . günlüklerin yayıncısından çok yazarı gibiydi. yayıncısını ve yapımcısını çağırdım. Mr. avukatlar vasiyetnameleri gerçekten de cenaze töreninden sonra mı okurlar. Islak çimenleri çiğneyip mezara yaklaştığımızda solgun özelliksiz yüzleri sıkıntıdan buruştu. ama o halkla ilişkiler uzmanı ve sekreter kalabalığına şarap ve sandviç ikram etmeyi doğrusu göze alamadım. düğüne uygun giyinmişti. avukatı Mr. Füme som balığı. yoksa bu sadece dedektif romanlarında mı görülür? Mrs. Yine de bir fark var. Gençlerden bazıları onu annesiyle karıştırmaya başlamıştı. bir yapımcı. nereye giderseniz gidin. gözüm Mr. bir de belki kendi kızı. yağmur şapkalarını ıslatmaya başlamıştı. bir de Willow Caddesi'nden bir iki komşu. benim doğumumdan birkaç yıl önce taşınmışlardı. Şimdi. Bir gün aniden bana: . Kadınlardan çoğu bir cenazeden çok. o bakışlarını kaçırdı. Güzel bir evdir. Düşündüm. gözlerini yakalamaya çalıştım.Onun bir büyük teyze olduğuna inanamamıştım. Babası ona anlatmamıştı çünkü onun da babası ona anlatmamıştı. beyaz şarap ve maden suyu. Onlar için 1905 de tıpkı 1880 gibi uzak ve belirsiz bir geçmişti. Yüzü her zamankinden de ciddiydi. ancak Torben evin otuzlu yıllar Londra mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak bilindiğini söyleyene kadar pek dikkate değer bulmamıştım. "öteki" güçlendikçe kendi kişiliğinden giderek uzaklaştığını izlemek. güzelliği ve boyu karşısında hayranlık duyduğunu anlattı. Basın her şeyi kâğıda dökebilmek için kayıt cihazları ve fotoğraf makineleriyle gelmiş. oysa hepsi de Swanny Kjær'in yaşamış olduğu evin içini görmeye can atıyordu. ötekiler de arkamızdaydı. . Hepsi bu. o sırada adını hiçbir zaman hatırlayamadığım akraba yanımda bitiverdi. Swanny'nin sekreterliğini yapan Sandra da bir yerlerden çıkıp içkileri dağıtmaya girişti. kimbilir. Ken bu hikâyenin tek bir kelimesine bile inanmamıştı. Daha doğrusu.yaşasaydı. Hatırlıyorum. Ya onu son günlerinde görmüş olsalardı? Hikâye içinde ne hikâye olurdu ama. Carol ve Clare'i gördüm. başka kadınlardan ne kadar daha şık giyindiğini anlayabilmiştim.. Bu eve daha yeniyken. Bilinmedik bir akıl hastalığıyla ikiye bölündüğünü görmek. Onu izleyen kadının Margaret Hammond'un kızı olduğunu anladım. dedi. Oysa şimdi. yani davet ettiklerimiz. kilidi açıp eşikten atlarken. O zaman bilmediğini anladım. zaten her zaman hoşlandım. Temsilcisini. Medya temsilcileri kendilerini Swanny'nin dostu olarak tanıtacaklardır.Birçok bakımdan.

Webber yanımda yerini almıştı. ama gerisi Roskilde'ye akrabalara gitmeliydi.Hiç evlenmedim. Ötekilerin gitmiş olduğunun.ilginç bir yaşam sürer. çoğu insanın tersine. fazla tanınmayan birinin yakınları kadar acı çekeceklerini düşünemiyorlar" dedi.. Kim itiraz edecekti ki? Yine de. Büyük siyah şapkalı bir kadın kapıdan çıkarken başka günlük olup olmadığını. ellerimi kavuşturup. değil mi? demişti. odadan odaya dolaşacak. Anlaşılan kendini benim koruyucu meleğim olarak ilan etti." Ne Mr. gittim. Herkes gidene kadar kaldı. Doğru. Saçları ortadan özenle ayrılmıştı. ensesi ve şakakları kısa kesilmişti. Kıpkırmızı olmuştu. vasiyetnameden küçük bir şeyler bekliyordum. duyduklarımı anlatacak birini arayacak. Bütün bunlar bana ne kadar küçük göründüğünü.Onlara göre. Vasiyetnamenin onaylanması gerekmesine rağmen. öldüğünde on iki yaşında olduğunu hatırlattı. Đsmi devam ettirmek için sadece ben varım. bilgisi daha kıt ve gri kürk şapkalı bir başkası da (iltifat etmek için olacak) Swanny'nin torunu olup olmadığımı öğrenmek istedi. dünya sahnesini aydınlatan ışıklar üzüntüyü de parçalara ayırıyor. Webber'le yalnız kaldık. yoksa senin var mı? . Bir yazarın araştırmacısı -benim işim budur. ellisinin altında olup da kolalı yaka. tabiî öyle görünecekti. Sonunda Swanny'nin eşyaları arasında Mr. aynı durumda. Charles'ın da yok. Zengindim. tekrar solmaya yüz tuttuğunda Mr. senin de.! Bugüne kadar.Asta ve Rasmus'un bu kadar çok çocuğu olmasından sonra. ama çocuk elbisesi giymiyordu. Sakince oturdum. Her zamanki zarafeti ve duyarlılığıyla "Ünlü biri öldüğünde insanlar geride kalanların. Vasiyette Swanny'den bana bir mesaj vardı.) Asta Westerby'nin kızı tarafından hayatta kalan tek torunu olduğu için yeğenim Ann Eastbrook'a. Đsteseydim.Özür dilerim.. Belli belirsiz gülümsedim. Willow Caddesi'ne gidip orada yaşayabilirdim. Kendi kendime bunu neden daha önce düşünmediğimi sordum. isteseydim çalışmamaya . Düşündüklerini güzel ifade ettiğini söyledim. istersem bu evde kalabilirdim. Ev daha iyiydi. sakin olmanın imkânsız olacağı krizlerden birine girecek. Ama sadece sen ve ben varız. . Duyduklarımdan sonra orada kalmak beni aşardı. John ve çocukları da Ken Dayı tarafından geldikleri için vasiyet dışı kalmıştı. Küçük görünüyordu. ama zengin olamaz. o kimsenin kim olacağına bir türlü karar veremeyecektim. Webber okudu: "(. bir sürü akrabamız olacağını sanırdın. o çantasından kağıtlar çıkardı ve her şeyin bana kaldığını açıkladı. varsa yayınlatıp yayınlatmayacağımı sordu. onun geride kaldığının farkına bile varmamıştım. Swanny'yi hiç dediği gibi düşünmemiştim. bunu zaten biliyordum. Webber ne de ben bu konuyu tartışmadık. Yüzü yarım dakika boyunca kızardı. . Swanny Teyze'nin hiç çocuğu olmadı. diye devam etti. Tek anladığım Swanny'nin annesini sevdiğiydi. Sonra oturduk. koyu ceket ve yelek giyen kimseye rastlamadım.. Mr.

bende onları görme isteği uyandırdı. Swanny'nin orijinalleri nerede sakladığını bilmediğimden. sadece içerik olarak değil. şimdi bunun bir anlamı olmazdı. O zaman bana sadece yaşlı bir kadının yazısı olarak görüneceklerdi. bir posta pulunun yarısı büyüklüsünde de olsa. kayın ağaçlan altında çay içen Cari Larsson resminin de sahibi bendim. Bundan da ötesi Pauline Bonaparte'a ait olan {belki de değildi) dört direkli yatak. değişik biçimdeki üç beyaz vazonun üçü de benimdi. ama günlük yazma işi bir daha hiç durmadı. öykü anlatmanın ötesinde hiç de yazarlık iddiasında olmayan yaşlı bir kadının. çevirisi yapılmamış olsun. Danimarka kraliyet arması taşıyan. Annem yatmaya gittikten sonra da Morfar'ın çalışmasını izleyen kızın neler düşündüğünü merak ettim. Đlk olarak onlara bakmak isteyeceğimi biliyordum. ama böyle bir karar almayı hiç düşünmedim. odanın kapısında da sağlam bir Banham kilit göze çarpıyordu. Bebek odası için iyi bir yer olacaktı. Swanny'nin ölümünden beri benimdi. Yarım milyona yakın bir param ve hisse senedim olacaktı. ama dikkatlice bakınca nasıl yaptığını. bütün bunları Mormor ölünce ya da on beş yıl önce yapmış olsaydım. başka bir kapının önüne varacaklardı. Christian'ın tahta çıkması nedeniyle kısıtlı sayıda üretilmiş. X. Ondan bir sonraki şeyi yaptım ve bebek evini görmeye gittim. Oturduğum evde. onları aramak ve şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şeyi yapmak. Mormor her şeyi defterine yazmış olmalıydı. Eminim ki benim durumumdakilerin çoğu önce bu günlükleri düşünür.nasıl bir santimlik . Dairenin bir önceki sahibi büyük bir açık sözlülükle tek odanın pek bir işe yaramadığını söylemişti. Bu yüzden Morfar kapıları oyar. Kaygılanıyor muydu? Kendini terk edilmiş mi hissediyordu? Ya da kendisinin böyle bir oyuncak için fazla büyük olduğunu düşünüp kız kardeşine daha uygun olacağına mı karar vermişti? Đlk günlüğün ilk sayfası on yıl kadar önce başlamıştı. cama benzer mika kapaklı raflardaki kitaplar sadece bir karton parçasına çizilmiş resimlerdi. Pencere pervazlarında biraz toz birikmişti. Günlükleri düşünmek. Bebek evinin arkasını açtım ve eldeki tek günlüklerin durduğunu bildiğim okuma odasına baktım. her biri diğerinden değişik ve 1899'dan 1986'ya kadar her yılın tarihini taşıyan ama 1898 orijinalinin eksik olduğu Bing ve Grfndahl duvar tabakları benim olacaktı. Odayı kullanabilmek için bir yol bulabileceğimi söyledim. ama bebek evinde toz falan yoktu. altın kaplı duvar saati. Morfar bebek evini yapmaya başladığında henüz on yaşında olan o küçük kızı düşündüm. küçük taş şömineler yapar ve halı yerine yere küçük kadife parçalan koyarken. Dairem ile bağımsız oda arasında iki merdiven ve bir sahanlık bulunuyordu. gerçek sayfaları ve deri cildiyle gerçek bir defter.da karar verebilirdim. Tabiî. O zamandan sonra bir değişime uğradılar. Daha sonraki yıllarda telif de gelecekti. Gerçekte bunlar zaten benimdi. Çok ustaca yapılmıştı. Flora Danica tabak takımı ve Swanny'nin yemek odası duvarına asılmış. günlüklere tek başıma bakmak ve onlara dokunmak zorunda kalacaktım. Bir Kız Başı. Eğer Swanny'nin evinde kalsaydım. daireden bağımsız bir dış oda vardı. çünkü konuklar tuvalete gitmek için sabahlık ve terlik giymek zorunda kalacaklar. Swanny'yi. Odada misafir yatıramazdınız. bir kapıdan çıkıp merdivenleri tırmanacaklar. defterlerin üretildiği malzeme açısından da değiştiler. ' Yayımlanmış ve yayımlanmamış günlükler de bana aitti. Torben'in annesine düğün armağanı olarak verilmiş. ama konsolun üzerinde gerçek bir kitap vardı. meşe yaprağı kazılmış büyük siyah meşe masa. bir defterden -Mormor'un defterlerinden biri mi?. Pencereler ve kepenkler kapalı olduğundan içerisi havasızdı. elyazması olsun.

bir kare kestiğini ve bir çocuk eldiveninden alınma şeride nasıl zamkladığını görürdünüz. Belki eldiven de onundu. Đkisini de tanıdığımdan, kocasını azarlamasını gözümün önüne getirmek zor olmadı. Onun bebek evine falan ayıracak zamanı yoktu. Bütün bunlardan dolayı günlüklerin, bir, iki ya da beş numaralı defterin o masanın üzerinde olması gerekirdi. Masanın üzerindeki minik defterin sayfaları bomboştu. Morfar pek eğitimli birisi olmamıştı. Orada durmuş Swanny'nin bu el ustalığını nasıl izlediğini düşünür, bebek evi için günlüklerin çok küçültülmüş birer örneğini bulup bulamayacağıma kafa yorarken, üst kattaki dairede telefon çaldı. Telesekreter çalışıyordu, yine de yukarı çıktım. Salonun kapısını kapayıncaya, ışıkları söndürüp kapıyı ardımdan kilitleyinceye kadar zil susmuştu, telefona cevap veremeyeceğimi söyleyen kendi sesimi, daha sonra da tanımadığım bir kadının konuşmasını duydum. Her kimse, hiç zaman kaybetmiyordu, adını bile hayal meyal hatırladığım bir derginin yayıncılarından biriydi. Artık Swanny Kjær öldüğüne göre, günlüklerin akıbetiyle ilgileniyordu. Daha tercüme edilmemiş günlüklerin yanı sıra, daha önce yayımlanan günlüklerin açıklanmamış bölümleri de olduğunu duymuş, belgelerin yeni sahibi olarak bunları yayımlatıp yayımlatmayacağımı öğrenmek istiyordu. Beni ertesi gün tekrar arayacaktı. Telesekreterin düğmesini kapadım, telefon o sırada yeniden çalmaya koyuldu. Arayan Mrs. Elkins'ti. Cenazeye gelmişti, ama iki kelime edecek zaman bile bulamamıştık. Willow Caddesi'ndeki evi temizlemeye devam etmesini ister miydim? "Evet, lütfen" dedim, panik içinde "Lütfen, beni bırakma!" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Hemşireler herhalde artık hizmetlerine gerek kalmadığını göreceklerdi, bir süre sonra da korkunç bir faturayla karşılaşacaktım. onları düşünürken gözlerimin önüne Swanny'nin ölüm yatağındaki görüntüsü geldi, yatakta büzülüp "Hiç kimse, hiç kimse" diye ağladığını unutmak için daha ne kadar zaman geçecekti? Bir süreliğine bunu kafamdan çıkardım ve kitabesi için plan yapmaya başladım, resim yeteneğim olmamasına rağmen oturup bir mezar taşı çizdim, üzerine Eften "Son yok, ekleme var" yazdım, tarihlerini ekledim, 1905-1988, ve adını, Swanny Kjær'i kondurdum. Bütün adını belki de Torben dışında kimse kullanmazdı. O adın ne olduğunu öğrenemeden de büyümüştüm. Çalan telefon düşüncelerimi böldü. Bir süre için kulaklıktaki tatsız sesi tanıyamadım, Gordon adı da bir anlam ifade etmedi. Bir iki saat önce konuştuğumuzu söyleyince onun siyah pardösülü, yüzü kırmızı genç olduğunu anladım. Adını duyar duymaz da kız kardeşini hatırladım: Gail. Bunlar Gordon ve Gail'di. Đkinci dereceden kuzenim, dedim.

Hiç hoşlanmadı. Sanki çok önemli bir şeyden bahsedermiş gibi ciddi ciddi konuştu. - Hayır hayır, birinci dereceden birinci kuşak. Babam senin birinci dereceden kuzenindi. - Tamam. Senin çocuğun olunca da birinci dereceden ikinci kuşak kuzenim olacak. - Yoo, çocuğum olacağını sanmıyorum. Ben homoseksüelim.

Bu kadar kolay kızaran birisi için homoseksüel olduğunu, "Đngiliz'im ya da kriket oyuncusuyum" der gibi kolaylıkla söylemişti. Peki, eğer yeni yöntem buysa, benim için bir sakıncası yok. - Benden ne istiyorsun, Gordon? - Soyağacı uzmanıyım. Yani, amatör olarak demek istiyorum. Yoksa işim bankacılık. Bu arada belirteyim, yaptığım işe jenealoji deniyor, jeneoloji değil. Bunu hep söylemek zorundayım, yoksa insanlar kolaylıkla karıştırıyor. Başkalarının soyağacını çıkarmaya çalışıyorum. Her bir soyağacı için bin pound alıyorum. Alçak bir sesle, soyağacına falan ihtiyacım olmadığını söyledim. - Hayır hayır, olmadığını biliyorum. Ben kendi soyağacımı yapıyorum. Babamın tarafını, erkek tarafını. Bana yardım edebileceğini düşündüm. Fazla zamanım almam, söz veriyorum. Yaz tatilinde Danimarka'ya gidip atalarımızı araştıracağım, ama daha önce bazı bilgilere ihtiyacım var, (tereddüt etti) bilen birinin vereceği bilgilere. Belki de günlüklere bir göz atmama izin verirsin, diye düşündüm. - Üçü yayımlandı bile, 1934'e kadar olanlar yayımlandı. Orijinaller demek istedim, kaynaktan araştırmaya inanırım. Günlükler Danca.

- Elimde iyi bir sözlük var. Belki bir gün gelip bir göz atabilirim? - Tabiî, ilerde bir gün. Daha fazla soruyla karşılaşmamak için telesekreteri yeniden devreye almak yerine telefonu fişten çektim. Birdenbire aklıma en saçma düşüncelerden biri geldi. Bu gece Willow Caddesi'ndeki eve gizlice girip günlükleri çalacak geceydi. Swanny hayattayken hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Günlükleri çalmak isteyecek biri hiçbir güçlükle karşılaşmazdı. Swanny ve gece hemşiresi evde yalnızdı ve hırsızı durdurmaları mümkün değildi. Swanny öldükten sonra günlükler başıma dert olmaya başladı. Gözüme hem korkunç derecede değerli hem de korkunç derecede savunmasız görünüyorlardı. "Keşke Willow Caddesi'nde kalıp gözlerimi onlardan ayırmasaydım" diye düşündüm. Yatağıma yatıp uyumak konusunda tereddüde düştüm. Sonra, kendimi hiçbir zaman olmadığım kadar sinirli hissederek, giriş kattaki ışıkları açık bıraktığımı hatırladım. Hem ışıkları açık bırakmış hem de kapıyı kilitlememiştim. Tabiî aşağı indiğimde kapının kilitli olduğunu gördüm. Işığı kapatıp kapatmadığımı anlamak için kapıyı açmam gerekiyordu. Padanaram, bebek evi, bütün odanın sahibi, çoktan kaybolmuş bir ustalığa, modası geçmiş bir saldırganlığa tanıklık eder gibi duruyordu. Bir gün, bebek evini verebilecek birini bulmalıydım. Merdivenleri tırmanırken, Ken'in torununun kızı olan o küçük çocuğun böyle bir bebek evine sahip olmayı isteyip istemeyeceğini düşündüm.

Gazeteci ertesi gün yeniden aradı. Ona günlüklerden hiç bir bölümünün atlanmadığını söyledim. Günlükler hakkında henüz bir karar almamıştım, beni bir yıl sonra yeniden aramasını önerdim. Bu kadarı ona yeterli olmalıydı, ama pek memnun kalmadığını hissedebiliyordum. Telefon öğleye kadar iki kere çaldı, bunlardan biri ev dekorasyonu konusunda uzmanlaşmış bir dergiydi, Willow Road'daki evin içiyle ilgili bir yazı hazırlamak istiyorlardı. Diğer telefon bir gazetenin pazar ilavesinden geldi, ünlü dede ve nineleri olan kişilerle yapılan bir dizi röportaja konuk olmamı istediler. Telefon numaramı kolayca bulmuşlardı. Yaptığım iş nedeniyle telefon numaramı ve verdiğim hizmetleri The Author da ilan etmiştim. Her iki isteği de reddettim ve bir dizi tarihî dedektif romanı yazan bir müşterim adına 1890 dönemi Kensington'ı hakkında araştırma yapmak üzere gazete kütüphanesine doğru yola koyuldum. Tabiî ki telesekreteri açık bıraktım. Bırakmak zorundayım. Bu işe ihtiyacım var; ya da yok mu? Otobüste dönerken, bu soruyu kafamda evirip çevirdim. Swanny'nin evi ve Swanny'nin parası bana kaldıktan sonra, daha fazlasına ihtiyacım var mıydı? Ne var ki, hiç olmazsa o gün için, böylesi düşüncelere pek yer yoktu. Hem The Hampstead and Highgate Express hem de Cary Oliver mesaj bırakmıştı. - Ben Cary, Cary Oliver. Telefonu kapatma, telesekreteri de devreden çıkarma. Sana karşı korkunç davrandığımı biliyorum, ama geçmişte olanları geçmişte bırakamaz mıyız? Ne istediğimi açıklayacağım -tabiî ki bir şey istiyorum- sana telefon edeceğim. Tahmin ettiğin gibi, günlüklerle ilgili. Cesaretimi toplayınca sana telefon edeceğim. Ama en beklenmezi yapar da beni aramak istersen diye telefon numaramı veriyorum. Numarasını bıraktı, bir kez daha yineledi, ama yazmadım.

Üçüncü bölüm

Annem bebek evini bana verdiğinde yedi yaşındaydım. Bebek evi hem doğum günü armağanıydı hem de değildi. Bebek evi hep bizimle birlikteydi, evimizin boş odalarından birini işgal ediyordu. Ona alışmıştım, gidip bakmaya iznim vardı, ama onunla oynamam yasaktı. Oynamak için aklımın başıma geldiği yaşı beklemem gerekecekti. Bebek evinin doğum günümde benim olacağını, evle birlikte onunla istediğim kadar oynayabilme iznine de sahip olacağımı biliyordum. Yine de eğer annemden alacağım tek hediye buysa, düş kırıklığına uğrayacağımın bilincindeydim. Gerçekten en çok istediğim, özlemini çektiğim hediye bir çift buz pateniydi. Ertelenmiş umut önce insanın yüreğini sıkıştırır, daha sonra da sadece can sıkıntısına yol açar. Bebek evi benim olduğunda, onu

bekleyerek geçen zaman beni bıktırmıştı. Keyif arkadan geldi. Hele kaynaklarını araştırmak isteğiyse çok sonra. O zamanlar tek bildiğim bebek evinin büyükbabam tarafından yapılmış olduğuydu, onu yakından tanımış olanlar elinden gelmeyecek hiçbir şey olmadığını söylerlerdi. Bebek evi kendi evinin, daha doğrusu, evlerinden en büyüğü ve en iyisinin kopyasıydı, içinde en çok yaşadığı evin. Bebek evine Padanaram adını vermişti, bebek evinden söz ederken bu adı kullanırdık. Gerçekten de bizimkini ararken "bizim ev" ya da "Far'ın evi" sözlerini kullanır, diğer bebek evlerine hep Padanaram derdik. Uzunca bir süre bunun Danca bir isim olduğunu sanmıştım, büyükannem ve büyükbabamın terk ettikleri ülkelerinde çok sevdikleri bir yeri hatırlatması için bebek evine verdikleri bir ad. Bana beş yıl kadar sonra işin gerçeğini anlatan Swanny Teyze oldu, ona ve anneme Padanaram'ın anlamını sormuştum. - Peki, neden Danca olduğunu düşünmüştün? - Büyükbaba ile büyükanne Danimarkalı değil miydi? dedim, bunun da öyle olduğunu sanmıştım. Yoksa Đngilizce mi? Swanny ve annem uzun süre güldüler, Padanaram'ı Danca telaffuz etmeyi denerken "d"yi "s" olarak okudular, vurguyu son heceye koydular. Đyi de, anlamı ne? diye sordum.

Bilmiyorlardı. Bir anlamı olmak zorunda mıydı? - Far evi aldığında adı böyleydi, dedi Swanny, evi ona satanlar bu adı takmışlardı. Hiçbiri de Padanaram'ın anlamını araştırmaya gerek duymamıştı. Bir gün bambaşka bir nedenle coğrafya sözlüğünü karıştırırken, Padanaram'a rastladım, Đskoçya'da bir köy. Bu ad Kutsal Kitap'taki Tekvin'den geliyor ve "Suriye Ovası" anlamını taşıyor. Orada bulunan Ayrılıkçı Anglikan Kilisesi'nden mi alınmıştı? Benim işim böyle şeyleri araştırmaktı, bu nedenle de bulduklarımı teyzeme anlatırken büyük keyif aldım. Oysa Swanny hiç de heyecanlanmadı. Tek söylediği "Evin ilk sahipleri Đskoçyalı olmalı" oldu. Onların adlarım hatırlamaya çalıştı ama bulamadı. Benim Padanaramım benden önce annemin olmuştu, annem için yapılmıştı, tablası ayaklarının kapladığı alandan biraz daha geniş olan küçük bir yemek masası büyüklüğündeydi. Orijinali Highgate'te, Archway Caddesi'nin sonunda bir yerdeydi, önünden yürür ya da otobüsle geçerken görmüştüm, ama içine hiç bakmamıştım. Swanny ve anneme göre Padanaram evin tam bir kopyasıydı. Evin dışının tuğlaları ve kabartmalarıyla, çatı oymaları ve kafesli pencereleriyle, Hollanda etkisinde kalmış kemerli kubbesinin altındaki ana kapısıyla Padanaram'a benzediği açıktı. 1900'lü yıllarda varlıklı burjuvalar için Đngiliz kentlerinin dışında buna benzer binlerce ev yapılmıştı. Morfar bebek evinin duvarlarını, orijinaline benzetmek için boyadığı kağıtlarla kaplamıştı. Swanny'ye göre basamakları gerçek meşeden yapılmış ve Fransız cilası sürmüştü. Hâlâ onu bağdaş kurmuş, cilaya batırdığı pamuk parçalarını tahtaya sürerken, saatler boyu sekizler

çizerek parlatırken gözünün önüne getiriyordu. Yerdeki halıları da döşemelik kumaşlardan kestiği parçalardan yapmıştı. Dıştaki tuğlaları kızıl kökboyası ve Çin beyazıyla boyamış, içerdeki ve dışardaki buzlu camlar için de Venedik camı kullanmıştı. - Mor'un on iki bardaklık bir Alman şarap takımı vardı, dedi Swanny, bunlardan biri kırılmıştı. Galiba kıran da Hansine'ydi. - Hansine hep bir şeyler kırardı, Mor yanlışlıkla bir şey kırsa, hemen Hansine'yi suçlardı, çünkü Far aşırı kuralcı ve disiplinliydi. - Ona sorduğumda, unuttuğunu söyledi. Nasıl biri olduğunu hatırlarsın, Marie. Neyse, suçlu her kimse bardaklardan biri kırılmıştı ve Mor takımın bozulduğunu söylüyordu. Bence değildi ya. Hepsi de Alman şarabı içecek ondan fazla konuğu nereden bulacaklardı ki? Ancak takımın gerçekten de bozulmuş olduğuna inanmış olmalıydı ki, Far Padanaram'a buzlu cam yapmak için bardaklardan üçünü bilerek kırdığında, fazla mesele yapmadı. - Buzlu cam yapmak için şarap bardaklarını mı kırdı? diye sordum. - Bana sorma, hatırlamıyorum, dedi annem. - Senin bakmana izin yoktu, Marie. Bebek evi büyük bir sırdı. Onu sen yatağa götürüldükten sonra yapardı. Biliyorum, iki yıl boyunca erken yatmam gerekti.

- Evet, evin yapılması iki yıl sürdü. Mor eşyaları, perdeleri yaptı, evi yaptı. Her şeyden önce Far planını çizdi. Mor, Far'ın Leonardo gibi çizdiğini söylerdi, onun hakkında pek iyi konuşmadığından bunu duymak oldukça şaşırtıcı olmuştu. Evi tam ölçeğiyle yapmak niyetindeydi, ama sonunda vazgeçmek zorunda kaldı. Hem çok zordu hem de şart değildi. Đhtiyacı olan şeylerin peşinde günler geçirdi, mesela o döşemeler. Hiç utanmadan Mor'un kutularına el koydu. Bir keresinde hatırlarım, Mor'un çok düşkün olduğu bir gerdanlığı vardı, sahteydi ama elmas gibi parlardı, belki de çok iyi bir taklitti. Gerdanlığı parçalayıp avize yaptı. Üstelik Mor ile hiç de ilgilenmemişti. Bebek evi konusunda büyük kavgalar olurdu. Nasıl kavga ettiklerini hatırlar mısın, Marie? Nefretle, dedi annem.

- Sarı bir şarap bardağı kırmak niyetiyle önce kırmızı bir bardak, sonra da yeşil bir bardak kırdı. Mor o kadar öfkelenmişti ki, sarı bardağı kafasına fırlattı, bardak öyle kırıldı. Mor, beş yaşındaki bir çocuğu şımartmak için bebek evi yapmanın gülünç olduğunu söylüyordu. Bebek evini "prenses sarayı" olarak adlandırmıştı, eski bir kutunun da aynı işi göreceğini düşünürdü. Bu konuşmalar olduğunda on iki yaşındaydım, üç ya da dört yıl boyunca en önemli oyuncağım olan Padanaram da son günlerde bir müze ya da hayatımın sergisi haline gelmişti. Bir süre içine bebekler sokup çıkarmaktan vazgeçtim, onların odalarda birbirleriyle karşılaştırma, uyandırma, yatırma, eğlendirme oyunlarına ara verdim. Orada karşılaştıkları ve küçük aklımın ürünü olan maceralar giderek azaldı, çekiciliklerini yitirdi. Artık Padanaram'ı pırıl pırıl tutuyordum, dört yıllık dikkatsiz oyunların hasarlarını onardıktan, döşemeleri ve perdeleri kuru temizleme ilaçlarıyla temizledikten sonra, ilgilenen arkadaşlarımı bebek evinin bulunduğu odaya götürüp açık ön kapılardan içeri bakmalarına izin veriyordum, ama eve

dönüşte oturma odamıza uğradım. Annem omuzlarını silkip gülümsedi. neredeyse neşeyle konuştu. Açık açık. bu doğru değil. Yanılmışım. Padanaram karşısındaki şaşkınlığı.Neden Morfar. Sanırım soruyu bu dönemlerde. sevecen baktı. Yine de Danca asıl dilleriydi. Tanrı'ya şükür. diye sordu Swanny. Padanaram'a bunca süre sonra sahip olmama karşın.Ne zamandan beri. Her zaman açık sözlü ve dürüsttü. Danca konuşuyorlardı. son heceleri telaffuz ederken.Unutma ki Mor beni senden çok severdi. Ravensdale Caddesi'ndeki evlere benzer bir bebek evi yapamazdı. tekdüze harf yutmak cümle birdenbire zarif ve beş vurgulu bir şiir gibi bitti. Birlikteyken ya da Mormor'la hep Danca konuşurlardı. bazen de Ken Dayıyla. gerçekten de annelerinin dizinin dibinde Öğrenmişlerdi. hâlâ seviyor. her ikisi de Danimarka'da değil. Annem hemen itiraz etti: . Kimse o evi taklit ederek. annem her çarşamba bizi ziyarete gelen Swanny'yle birlikteydi. bu aşamada sordum. hep sevecek. . Swanny'yse neredeyse eğleniyor gibiydi.Yani doğru olmasını istemiyorsun. gırtlaktan gelme. Lavender Grove'da.Tabiî istemiyorum. Arkadaşımı aşağıdaki bahçe kapısına kadar geçirdim.Beni sevmezdi. . Sen onun beklediği kızıydın. Kısa sürede yanlış bir şey yapmadığımı. nasıl olur da bu soruyu sormazdım? Okuldan bir arkadaşımı eve çaya davet etmiştim. neredeyse saygılı hayranlığı beni tatmin etmişti. Padanaram'ı senin için değil de annem için yaptı? diye sordum. içtenlikle. Anneme uzun uzun. hatalı adım attığımı hissettim. . dedi annem. Swanny ise Hackney'de. Açıklama yapmaya hazırdı. Bunu söylerken. Oysa Ken Dayı'nın aksine. öyle değil mi? Bunu ben kabul ediyorum da sen niye itiraz ediyorsun? Beni hiç sevmedi. . Gülmeye başladı. Odaya girdiğimde Swanny her zamanki gibi konuşmasının ortasında Đngilizce'ye döndü. varlığımın farkına bile varmadı. kimsenin duygularıyla oynamadığımı anladım.Bak şimdi. Soru rahatsızlık yaratacaktı. Đkisinin arasında bir ürperme ya da bir şeyin söylenmemesi gerektiğini anlatır bir bakış olmadı. . Sormamam gerekirdi. annem Padanaram'dan önceki evde. . Rahatsız olacaklardı. birdenbire bir yanlışlık yaptığımı. bir bebek evinin yapımcısının evine benzemesi gerekiyor? Başka birinin evini de örnek alabilir ya da kendi kafasından bir şeyler yapabilirdi. burada doğmuştu. Swan! . Sen küçükken Far ve Mor bir bebek evine örnek olarak seçilecek bir yerde oturmuyorlardı ki. ama önemli olan bu değil ki. Ben de orada doğdum. Soruyu sorarken de nasıl olup daha önce sormayı düşünmediğimi merak etmeye başladım. Stanford Hill'de oturuyorlardı.dokunmak yasaktı.

Ağustosta evlenmişti. derinden sarsılan (bunlar kendi kelimeleri) Morfar'dı. aralıkta da ben doğdum. hangisinin anneanne ya da nine olacağı. Bunu sorgulamak. Daha başlangıçtan beri annemin annesine "mormor" dedim. olanları izleyip not eden. Bu kitapta Mormor ve Morfar'dan söz ederken arada bir adlarını. Annem ile babamın evlenmeleri gerekiyordu. Zaman zaman Mormor ve Swanny de bana bu acele evliliğin öyküsünü anlattı. aşırı yumuşaklıklarını ve dalgınlıklarını hatırlardım. en sevdiği çocuğunu reddetti. babası da farfar olarak adlandırılır. Đkisinin rolü çok önemli olmakla birlikte. hangisinin dede olarak çağrılacağı gibi güçlüklerle karşılaşmazlar ya da "büyükbaba Smith" veya "Jones Dede" gibi saçmalıklarla da uğraşmazlar. Asta ve Rasmus adında iki Danimarkalı göçmen olarak en olmayacak zamanda kendini dış dünyadan soyutlamış. Yılda bir kez Taunton yakınlarındaki malikâneye gidip onlarla bir hafta geçirirdik. babanın annesi farmor. okula başlayıp da başka çocukların alaycı gülüşlerini duyuncaya kadar aklıma gelmedi. Kendi babası Somerset'li toprak sahibi küçük bir soylu. annesi ise saygın bir ailenin çocuğuydu. bu onların hikâyesi değil. iğrenen. Daha 1905'te Doğu Londra'ya yerleşmişler. Saçma sapan bir şey yaptı ve bebek evini geri alacağı tehdidini savurdu. Özellikle de Büyükbaba Eastbrook'un dalgınlığını. bir keresinde anneme büyükbabanın uykuda konuştuğunu söylemiştim. günlük yazarı ve kocası olarak görünecekler. doğuşta soyadı Westerby olan Swanhild Asta Vibeke Kjær'in hikâyesi. Bir tek öfkelenen. daha sonra Jack ve Ken olan erkekler ya da Hansine'nin çocuklarına ait olduğunu da düşünmeyin. Ne de olsa bu benim hikâyem. onlar için bir anlamı olamayacak bir deyimle "yukarıya doğru hareket" göstererek kuzeye . yabancı düşmanı bir ülkeye yerleşmeye çalışan bebek evi yapıcısı ve karısı. biçimde. ondan başka kimsenin sahip olmadığı çocuğunun tek varlığı Padanaram'ı geri alacaktı. Ne var ki bu zayıf. Aynı. Annem bunu hiçbir zaman saklamadı ve hikâyeyi bana tipik Westerby dürüstlüğüyle anlattı. O arada. Onun için yaptığı. Asta ve Rasmus'u da kullanacağım. Onlardan ayrıldıktan sonra sadece alçak seslerini. Öykünün Mogens ve Knud olarak doğan. Mormor'un durumundaysa ona hitap etmeye yarıyordu. Annenin annesi mormor. kibar ve sıcak çift oğullarının dul eşini subay kantinindeki garson kız olarak değil. ama o dönemde diğer çareler çok daha beterdi. kendi kişilikleriyle rol alacaklar. sanki komşu çiftlik sahibinin kızıymış gibi kabul etti. Bundan sonra "büyükannem"den ve Padanaram konusunda da "büyükbabam"dan bahsetmeyi öğrendim. öncelikli seyirci benim. annemden sekiz yaş küçük bir savaş pilotu olan babam Kent üzerinde tutuşan bir Spitfire içinde yanarak ölmüştü. Bu 1940'lı yıllarda oldukça ayıp bir yöntemdi. Bu öyküde Mormor ve Morfar benim anneannem ve dedem olarak değil. Yakınlarda oturan büyüklerse çok farklıydı. Đngiltere Savaşı'nın son günlerinden biriydi. Eski isimler sadece aile içinde kullanılıyordu. Bu hikâye büyükannemin en: büyük kızı Swanny'nin. annenin babası da morfar'dır. Kadınlardan hangisinin büyükanne. Toplumun seçme insanlarından olan babam Marie Wesby'yle evlenerek bir ya da iki basamak aşağı kaymıştı. Bebek evinin ilk sahibesi annemin hikâyesi de değil.Đskandinavlar büyükanne ve büyükbabalarını nasıl adlandıracakları sorununu çoktan çözmüşlerdir. erkeklerden kimin büyükbaba.

Aynı evde yaşıyorlardı.taşınmışlar. sapına kadar güvenilir. Günlükleri okumadan önce. Đngilizcesi hiçbir zaman iyi olmamıştı. sevdiği ilk nişanlı mıydı. Sonradan düşünerek mi bu karara vardım bilmiyorum. hiçbir zaman "Morfar". Asıl Padanaram. şimdi hatırlayamıyorum. her cümle yanlışlarla doluydu. Düşündükçe Morfar'ın ölümüne kadar . Kendine o kadar güvenir. Oturma odamızda. Rahat elbise onun tanımadığı bir kavramdı. çok acımasız olduğumu. hep sakalı vardı (karısına göre küçük çenesini gizlemek için). Annemin bir dizi böyle "nişanlısı" vardı. Yazdıklarımı okurken. koyu renk kravat takardı. Mormor bazen acı acı gülerek "kocasından uzaklaşabilmek için" büyük bir evde yaşamak zorunda olduğunu söylerdi. o pazar öğleden sonra iki saat boyunca genç adama hayatını anlattı. Morfar aralarından bir tanesini çok sevdi. Benimle konuşurken bile ondan "kocam" diye söz eder. Söylediği her on kelimeden dokuzunu yanlış telaffuz ediyordu. daha büyük ve daha güzel bir eve yerleşmişlerdi. onu sadece bu açıdan görürdü. ara sıra böbürlenip Almanca'yı. "w" ve katlederek "v'ye dönüştürdüğü "b'lerde sıkıntı çekerdi. ondan söz ederken. Morfar şiddet dolu bir yaşlıydı. öyle sanıyorum ki hiçbiriyle evlenmeyi de düşünmedi. Uzun boylu ve yakışıklıydı. ama Morfar'ı tanıyan kim olursa olsun. "büyükbaban" ya da "Rasmus" gibi adlar kullanmazdı. Akıcıydı tabiî. Crouch Hill yakınlarında iki sokağa cephesi bulunan yıkık dökük bir eve taşınmak zorunda kaldılar. Anlaşılan iş hayatı boyunca karşılaştığı herkes ona kazık atmıştı. yazın da hasır bir şapka olurdu. başkalarından üstün olduğuna o denli inanırdı. Yaşlanmış hippiler gibiydiler. Kuşkusuz "nişanlılar" annemin âşıklarıydı. son günlerine çocuksu. fazla bir bilgeliği olduğu söylenemezdi. Her seferinde de o antika arabalarından biriyle. ama birbirlerine hiç uymayan çoğu insan da aynı evde yaşardı. "Doksansekiz" dört yatak odasına karşın ona bu özgürlüğü tanıyamayacak kadar küçüktü. Özellikle "d". evlilik hayatlarının neye benzediği konusunda yarım yamalak bir bilgim vardı. O ve Mormor'un birlikte bir yere gittikleri pek nadirdi. Morris 10 ya da dev ve biçimsiz Fiat'la yalnız başına gelirdi. biraz da nazlı bir taraf taşıdılar. sadece "98" dendi. 1950'li yıllarda çevrede tek bir hippi olamayacağına göre bu karara sonradan varmış olmalıyım. ama dilbilgisi bakımından korkunçtu. şekerli çay içerek annemin nişanlısını bir hüzünlü ve isyankâr anılar seline tutar. sürekli olarak geriye bakar ve kaçırdığı fırsatlara yanar. spor ceketler ve flanel pantolonlar da bu sınıfa dahildi. Her zaman kolalı beyaz yakalı bir gömlek ve takım elbise giyer. hiçbiriyle evlenmedi. hiçbiri de gece yatısına kalmadı. cesur insanlar değillerdi. 1930'lu yılların başındaki ekonomik kriz sırasında Morfar'ın işi de kötü gitti. Dil konusundaki yeteneğinden o kadar emindi ki. kaçan fırsatlar yüzünden de kendisinden başka herkesi suçlardı. Bu ev aile içinde sadece sokak numarasıyla tanınır oldu. bazen de heyecanlanarak boğum boğum yumruğunu küçük masamızın üzerine vururdu. ev alıp satma alanındaki yukarıya doğru hareketin en tepesi oldu. yaşlı bir insanın beceriksizliği karşısında ne denli hoşgörüsüz davrandığımı düşünüyorum. bu sözcük onun dilinde anlaşılmaz bir hal alırdı. ama onları hep birazcık itibarsız olarak görüyorum. o dönemin resmî rahat elbiseleri. bu sırada da duraklayıp hangi dilde konuştuğunu düşünmeye başlardı. Kışın başında gri bir fötr. yine de annem onların yanındayken hep dikkatli davrandı. Ailem Eastbrook'ların aksine. düzenli olarak pazar öğleden sonraları evimize gelir ve annemin "nişanlısı"yla çene çalardı. yoksa ikincisi mi. hatta Danca'yı da bu kadar akıcı konuştuğunu söylediği olurdu.

Schiaparelli'den alınmış yağmurluk ve pilot kasketiyle görülür. Eastbrook da anneme oldukça yüklü bir harçlık veriyordu. . Ken'in Baker Sokağı yakınındaki karanlık dairesine taşınmayı ciddiyetle düşündüğünden kuşkuluyum. Ama yine de üç odamız vardı.aynı odayı ve aynı yatağı paylaşmış olmalarına şaşıyorum. ama Çoğunlukla Dickens okurdu. bahçe çitlerinin üzerinden içeriyi gözetlemek için duraklasa. evlere bakmak. Herkesin annemin adını Anglikanlaştırarak Mari ya da Galleştirerek Maree'ye çevirdiğini bilmesine rağmen hem Mormor hem de Swanny ona hâlâ Danca adıyla hitap ediyordu. onu Morfar'ın ölümünden sonra evimizde verilen bir aile toplantısı için giymişti. . Lear'dan beri hangi dul ana baba konuyu bu kadar açık ortaya koymuştu? Mormor iyi bir kitap okuyucusuydu. Annem. Bize geldiği zaman hep yalnız olurdu. Mormor oğlunu ve en küçük kızını neşeyle karışık hafif alaycı. ufak tefek. Şapkayı ilk kez gördüğümde. bu nedenle hiç de yürüyüşten hoşlanacak birine benzemezdi. en belirgin özelliği olan o çarpık tebessümüyle izliyordu. Ken'in tombul ve sıkıcı karısının ona eşlik edemeyeceğini biliyor olmalıydı. Gece çıkmak ya da cenaze törenlerine katılmak için tek bir düğmeyle iliklediği siyah satenden kruvaze bir pardösüsü vardı. V yakası işlemeli bol elbise. Padanaram'a bir yer bulunabilse. Marie. .Fazla yer işgal etmem. Morfar bir süre Cadillac satarak iyi para kazanmıştı. Lear gibi onun da üç çocuğundan hangisinin yanında istiyorsa orada oturma imkânı vardı. sesimizi çıkarmaya bile cesaret edemiyorduk. Mormor konuşurken. yine de kimse ağzını açmadı. Bu karar sanki sadece ona bağlıymış gibi konuşuyordu. çift bantlı yüksek topuklu ayakkabıyla hatırlıyorum. Shakespeare değil. bunun üzerine de yine siyah satenden krep biçiminde bir şapka kondururdu. Her zamanki gibi kelimelerden sakınmadı. "r'leri her zamankinden de çok yutmaya başladı. Buna ek olarak büyükbaba . Doksan üç yaşında ölene kadar 1920'li yılların modasına uygun giyinirdi. Yine de birkaç dakikalığına da olsa kedi-fare oyununu sürdürdü. Charles ve ben önemli bir toplantıya katıldığımızı anlamış. Lelong'dan bir elbise. en zengin olduğu dönemdi. doğrudan konuya girdi. evinin çevresindeki sokaklarda amaçsızca yürümüş.Şimdi üçünüzden hangisiyle birlikte oturacağıma karar vermem gerek. Özenle taranmış beyaz saçlı. Uzun yürüyüşleri o yüksek topuklu ayakkabılarıyla yapar. O dönemde. gerçekten de oturduğumuz ev çok küçüktü. o yıllar onun en keyifli. Bu para onun ölümünden sonra da devam etti. yol kenarlarındaki banklara çöküp homurdansa da sonunda hep yürümüştü. Yürürdü. çekilmiş fotoğraflarda Chantal yapımı tüvit bir pardösü. zayıf bir kadındı. hep yürümüştü. Ama Mormor'u genellikle lacivert ya da siyah. Annem ve ben babamdan kalan maaş ve onun anneannesinden gelen mirasla geçiniyorduk. üçüncü odanın Mormor'a ayrılması mümkün olurdu. daha sonra bakışlarını anneme çevirdi. Mormor sokağa yalnız çıkardı. henüz tefecilerin eline düşmemişti. fazla güçlü olmasa da pek yerimiz olmadığını söyledi. Maureen'in boşa giden sıcak ve anlayışlı olma çabalarının keyfini çıkardı. çocuklardan birinin erkek olması da hiçbir şey değiştirmezdi. Ne Swanny ne de annem Goneril ya da Regan değildir. John. "r"yi gırtlağında yuvarlayarak Maria gibi bir şey söylüyordu. ayakkabıların topuklarını aşındırırdı.

Mormor'un babası Kopenhag'da sayısız mülk sahibi olduğundan ve kiracıları ödemeleri geciktirdiğinde. harika yemek yapardı. genellikle de sinemaya giderdik. kalacağı yer seçimine başladığı dakikalarda. biraz "sevgili'yi çağrıştırır.Bunun için Ann'a sormak gerekecek. O zamandan beri annemin yalnız olma fırsatından yararlanarak nişanlısıyla yattığını düşünürüm. O eski bebek evini garajına koyabilirsin. ancak Đngilizce'den çok daha güçlü bir anlam taşır. Zamanının önemli bir bölümünü elbiselerini düzenlemek. Alışverişe çıkmaktan ve kuaföre gitmekten zevk alırdı. kendine bakmakla geçirirdi. adlarımızın önüne lille sıfatını takardı. Herkesi şaşırtmakta ustaydı. Öyle de görünüyordu. bazen de pikaba bir plak koyup dans ederlerdi Dans dışında birbirlerine dokunduklarını ya da öpüştüklerini görmedim. nişanlılarından biri gelince . Pauline Bonaparte'a ait olduğu sanılan dört direkli yatak Hampstead'e götürdüğü iki parçadan biriydi. yapılan teklifleri geri çevirdi. yine öyle yaptı: Kocam öldü. bu hiç de sık rastlanacak şeylerden değildi. Uzun cumartesi ya da pazar gezilerine mutlaka katılırdım. Bildiğim kadarıyla mutluydu. bebek evi onun. saçını tarar. Swanny'nin Mormor'un onu daha çok sevdiğini söylediğini hatırladım. annem nişanlısıyla çıktığında Swanny benimle oturmaya gelirdi. birkaç gün içinde de alıcı buldu. Bugün aynı ev bunun kırk misli etse de 5 000 pound 1954 için çok iyi paraydı. Eğer fırsat bulsaydı. Kızlarından birine ya da bana sevgi göstermek istediğinde. onlardan para yerine masa ve iskemle aldığından. Bebek evi hakkında sorular sorduğum gün. Ama her şey satıldı. Bugünkü inanışın tam tersine. Hiç ağladığını görmedim. bizi gezmeye götürürlerdi. yüzüne o dönemin odası olan ağır makyajı yapar.Kısacası. ama haftada bir kez. . ama yanılıyor da olabilirim. Misafir odanızda kalabilirim. Morfar'dan çok daha iyi bir tüccar olacağı kesindi. güzel ve iyiydi. belirgin bir ilgi konusu yoktu. Parlak mavi gözlerinde o ünlü parıltı yanıp söndü. Annem bu keyifli ve masum yaşamının Mormor'un gelişiyle bozulmasını istemiyordu. Belki de hepimiz. Kıran kırana pazarlık etti. Yıllarca haftada iki kez sinemaya gittik. unutma. lille Marie. durumumuz iyiydi. Mormor'un evinde çok değerli mobilyalar vardı. Bu sıfattan en çok Swanny yararlanırdı: "lille Swanny. oymalı büyük siyah . Ancak daha önce "98"i satışa çıkardı. . Dengeli. yatağın. Bir ay sonra Swanny ve Torben'in yanına taşındı. Mormor'un ölene kadar oturmak için Swanny'nin evinde karar kılacağını anlamıştık. yumuşak.On dört yaşında bir kızın bebek oyuncağıyla ne işi var? dedi Mormor dudak bükerek. Kimse ona kazık atamazdı. hep birlikte çıkar. Danca'da bu kelime "küçük" anlamına gelir. Evi temiz tutar. Ben okuldan dönünce hemen elbiselerini değiştirir. sevgi ve muhabbet belirtir. Annemin çalışmaya başlamaktan söz ettiğini hiç duymadım. Gittiği yerde bebek evine ne olduğunu bilemez. Tek başıma evde kalacak yaşa gelinceye kadar. ev için istediği 5 000 pound'da ısrar etti. Yine de geri kalanların üzerindeki yükü hafifletme niyetinde değildi. o dönemde hem annem hem de Swanny evli ya da dul bir kadının çalışmasının küçük düşürücü bir davranış olduğunu düşünürlerdi. Kadın dergileri ve hafif romanlar okumak dışında herhangi bir merakı. Nişanlısıyla birlikteyken ne yapardı? Bildiğim kadarıyla konuşurlardı." Şimdi sıra annemdeydi. Nişanlılarından ikisinin otomobili vardı.

Dancamın iyi olmadığını bildiğinden bana karşı düşünceli davrandı ve Đngilizce konuştu. Jutland'lı hizmetçi Karoline. Yazdığı sırada odaya birisi girdiğinde. içine bir ayrı daire sığdıracak kadar genişti.masanın ve terzi elinden çıkma eski elbiselerinin dışında Mormor sadece fotoğraf albümlerini. Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş tüm eserlerini ve o dönemde sayıları kırk dokuza ulaşan. .Bunu ilk kez duyuyorum. Swanny bize geldiğinde ona eşlik etmedi. masanın. 1950'li yıllarda "nine öyküleri" modası daha başlamamıştı. Mormor'un Swanny'nin yanına taşındığında. kendi istediğinde onlarla birlikte oldu. . değil mi? Ben alıştım. Ama hiçbir zaman Swanny'yle birlikte sokağa çıkmadı. O dönemde Mormor artık çok yaşlı bir kadındı. Mormor birkaç yıldan beri Swanny'nin yanındaydı. bir şeyler yazdığının farkına dahi varmadığını şaşkınlıkla karşılıyorum. Bu düşünceye fazla üzülmüşe benzemiyordu. Her zamanki gibi uyanık. önümüzde geçit yaptılar demek istemiyorum. Bana bakıp o sert tebessümlerinden birini gösterdi. dedi Swanny. Đlginç olanı. Öyle sanıyorum ki. yatağın. yetmiş beşinci doğum-gününe de az bir süre vardı. hızla defteri ortadan kaldırırdı.Hayır. çünkü yirmi yıl sonra Mormor öldüğünde. Yaşlı kadınlardan çoğunun gizli tutmaya çalıştığı konuların hemen hepsinde açık sözlüyken. Morfar'ınkinden kat kat üstün olmasına karşın ağır aksanlı. Mormor sanki onların çocuğuymuş gibi davrandı. bazen üzerine bile oturuyordu. Asta ve dizilerinin en çok satanlar listelerinin başında yer almasından. Bizi hep şaşırtırdı. Sokağa genellikle yalnız ya da Harry Amcayla çıkar. Swanny'nin çocuğu yoktu. Tüm yemeklerini onlarla yedi. daha önce hiçbirimizin bilmediği bir hikâye anlattı. Yaşlılık yüzünü sarkıtmamış. tutuk bir Đngilizce. hesaplı. aynı şekilde üst katta uzun saatler yalnız kalmaktan hoşlanırdı. Yine de sık sık yeni öyküler çıkarmakta ustaydı. Günlüklerin yayımlanmasından. hani Morfar'ın kardeşinin boşanmasını kabul etmeyen ve Nyhavn'da bir barda kafasına şişe fırlatan. sarhoşluğuna rağmen ahlak değerlerine düşkün amca. . bunu bilerek yaşamayı öğrendim. ama Mormor burada kızı ve damadıyla birlikte bir aile hayatı yaşadı. akşamlan onlarla oturdu. kitapların ne kadar güzel ya da ne kadar saçma olduğunu söylemenin moda olmasından sonra. genç kızlığından beri tuttuğu günlüklerini aldı. Öykülerinden bazılarının aile mitolojisine geçmiş olması doğaldır. daha da ötesi. tam tersine kemiklerinin . söylediklerini sık sık tekrarlaması kaçınılmaz oldu. kendi hayat hikâyesini anlatırken çok az tekrar etmesiydi.Kocam benimle çeyizim için evlendi. Evet evet. içimizden kimsenin Mormor'un ne yazdığını merak etmediğini. onlar eğlenirken yanlarında olmaya özen gösterdi. Swanny'nin evi büyüktü. özellikle kendi anne ve babası. Yani. Dickens'ın tüm eserleri ve albümlerin yanında defterler de geldi derken. saatlerce geri gelmezdi. Annemle birlikte Swanny'nin evine gittiğimizde. sakladığı tek bir şey vardı. tabiî size her şeyi anlatmadım ki. Pek dürüstçe değil. Bazı şeyleri sakladım. Sadece geldiklerini biliyorum. Swanny defterleri evde buldu. kendinden memnundu.

her şeyi yapabilirdi. Kısa bir süre. Ama onun için çok fazlaydı. Büyük bölümünü uydurduğunu sanıyorum. Yüzlerinden. . zengin kocan ve güzel evin yanında değil. yakışıklıydı. yoksa avam mıyız?" sorusunun 1920'li yılların Punch dergisinden alındığını çok sonraları öğrendim. Asta'nın öykülerinden bazıları yalanlandı. Mormor'un da söylediği gibi: "Yaşlı insanların anlatacak yeni bir şeyleri olması iyidir. bazıları şaşırtıcı. Kopenhag'a gelip yaşlı Kastrup'un kızıyla evlendiğinde 5 000 kronu olacağını duyunca ilk işi bizim eve gelip lille Asta'ya tatlı bakışlar fırlatmak oldu. Ibsen romanı gibi bir şey. Çenesi küçüktü. günlüklerin bulunmasından önce ölmüş olmasına üzülürüm.Normal yoldan doğunca ne kadar şaşırdığımı tahmin edemezsiniz. . anlattığında da kendini hep savunmada göstermeyi becerdi. . senin. ama gizlemek için kahverengi bir sakal bırakmıştı. çizik çizik bir deriyle kaplı kemiklerdi. bebeğin göbek deliğinden çıkmasını beklediği hikâyeyle. Mormor'un Mogens'in doğumuna şaşırması da aile mitolojimizde yer alan öykülerden biridir. Becerikli bir mühendisti. Bir adamın 250 pound için evlenmesi bana pek de inanılır gözükmedi. haşin kahkahalar attı. "Bu öyküyü daha önce anlattığı. Bazen annemin hiçbir şey bilmediğine. .Beş bin kron. ne annemin ne de Swanny'nin duyduklarının bir kelimesine bile inanmadıklarını anladım. Aptal bir kızı kendine âşık etti. 250 pound kadardı. . Yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar.Belki senin için değil. Üstelik neredeyse imkânsız şeyler anlatırdı. şimdi de tekrar etmeye başladığı hikâyeyle birlikte değerlendirmek lazım" diye düşündüm. Çok önemli bir itiraf değildi. sonunda görünen ortasından derin mavi gözlerin baktığı. Şeytanca bir niyeti olmasa geçmişinin büyük bir bölümünü anlatmayacak olabilirdi. yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar. herkes öyle diyordu.Çok fazla bir şey değil.üzerindeki etleri eriterek derisini germişti. Örneğin Hansine'nin yemek masasını toplarken "Bizler soylu muyuz.Nereden bilebilirdim? Uzun boyluydu. o çok bilindik mavi bakışlarını tek tek hepimizin gözlerine dikti.Yaşlı birinin söyleyecek yeni bir şeyi olması güzeldir. sesinde bana göre bir zafer titreşimiyle: . ancak o dönemde bizim bundan haberimiz bile yoktu. ilk kez hamile kaldığı. Mormor omuzlarını silkti. Annem çeyizin ne olduğunu sordu." Dördüncü bölüm . Hatırladığı bir şey onu güldürdü. lille Swanny. Öykülerden çoğu eğlenceliydi. dedi Mormor. Mormor'un söyledikleri genellikle böyle olurdu. kimileri de korkunç. Bütün bunlar günlüklerde tabiî ki.

ama kocamın hiç dönmemesini tercih ederdim. Svanhild'i de atların ayakları altında ölmeye mahkûm etti. Gudrun ve Sigurd Fafnersbane'nin kızıydı. kralın yerine oğluyla evlenmesi konusunda razı etmeye çalıştı. Oğlanlar. yakında paraya ihtiyacımız olacak. Gudrun ikinci kocası Atle'yi öldürdüğünde boğularak ölmeye çalıştı. meme verdiğimde. Aslında paranın dışında. şimdi de Yahudilere karşı ayaklanmalar başlamış. Küçük bir kızken Volsunga Saga'yı okuduğumdan beri bu ismi sevdim. Gudrun kralla evlendi. Ne var ki kötü uşak Bikke. Berlin'de kolera var. Norveç adı. Çocuklara havanın kararacağı söylenmişti -bu öğretmenler de her zaman doğru bilgi vermiyorlar. ancak atlar kızın güzel gözlerine baktıkça ayaklarını kaldırmayı reddetti. Jormunrek oğlunu astı. Đlk olarak.saa de var meget skuffede over at det var bare Tusmfrke og at det ikke varede lœnge. Svanhild durumun farkına varınca da Jormunrek'e nişanlısının kendisine sadık kalmadığını söyledi. Para gönderdiğinden beri kocamdan haber alamadım. bebeğin adını beğenmeyecek. Bütün bunlar o kadar eski ki. Holger Amca'nın sık sık . Bikke kızın gözlerini bağladığında artık hiçbir güç atları durduramadı. Dün güneş tutuldu. Bunun bir Norveç adı olduğunu söyleyecektir. o olmadığı zaman daha da iyiyiz. Oğlu Randver'i göndererek Svanhild'in kendisiyle evlenmesini istedi. Daha sonra korkunç intikamlar alındı. Svanhild. Onu sevip okşadığımda. Rusya'da işler daha da karışıyor. Kimse kimseyi bir başkasının istediği isimle çağırmak durumunda değildir.hava biraz gölgelenip tutulma da kısa sürünce düş kırıklığına uğradılar. Kızı Vibeke ya da Dagmar olarak vaftiz ettirmeye zorlasa da ben ona hep Swanhild diyeceğim.30 ağustos 1905 Đgaar var der Solformfrkelse. bebek. Önemli değil. kıza Vibeke adı takmak isteyeceğinden eminim. Svanhild'i kandırmaya. kız kabul etti ve kralın ülkesine gitmek üzere kralın gemisine bindi. Yaşlı ve çirkin anasının adını vermek. Svanhild kralın sarayında büyüdü. parayı da Swanhild'in doğumundan önce göndermişti. daha sonra da güçlü Kral Jormunrek'in hayranlığını kazandı. ama dalgalar onu Kral Jonakr'ın hüküm sürdüğü ülkeye sürükledi. Gençken romantik biriydim. Vi havde fortalt Drengene at det vilde blive mfrkt -Lcererne giver dem ikke altid de rigtige Oplysninger. yabanî adamları uysallaştıran güzel kızlara bayılırdım. Swanhild diyeceğim. evet doğru. Hansine ve ben kendi başımıza iyiyiz. ne fark eder? Sadece Norveçlilere karşı bir sürü aptalca önyargısı ve düşüncesi olduğu için. efsanenin bir yerinde de ortaya Wotan çıktı.

Bu benim yaptığım bir şey değil. iki ons bana değişik geliyor. istediğimi düşünüp rol oynamadığım tek yer. Biraz sonra onu Mogens'e bir şeyler okuması için yalvarırken yakaladım. O kadar öfkeliydim ki. Kadınlar evlenince. ama tabiî ki okumayacağım. Hackney and Kingsland Gazette'de yazanları okumam için yalvardı. Gerçekte sevgi. Okuldaki arkadaşlarımın hepsini kaybettim. canımı çok acıttığı. Rasmus hakkımdaki her şeyi. o benim hayatımdaki en güzel şey. beni öldürmek isteyen bir el olduğunu düşündüğüm o ilk gece sona erdi. çünkü bir ay önce eczanede tarttırdığımızdan çok daha fazla görünüyor. bir 500 kron daha. hiçbir anlam da ifade etmiyor. olan bir şey. Hansine'ye de bu evde o insanlardan ve duruşmadan söz etmemesini söyledim.tekrarlamaktan hoşlandığı cümlesiyle. Her şeyi. burada kiloyla değil. yine de iyi olmalı. Sadece yirmi beş yaşındayım ve dürüstçe hiç kimseyi sevmediğimi söyleyebilirdim. Geliyorum! 15 ekim 1905 Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamın duruşması başladı. kalın kafalı dedikoducu hizmetçiler ya da nerede olduğu bilinmeyen kocalar da yok. kocamı sevdiğimi sanıyordum ama bu sevgi beş dakika bile sürmedi. Oğlanlar sokakta kaybolur ya da hastalanırsa endişeleniyorum. Hep doğru zamanda. Böyle bir duygusuzluk bana doğru değil gibi görünüyor." 1 eylül 1905 Bu sabah Hansine ile birlikte Swanhild'i mutfak terazisinde tarttık. memelerim süt dolup da beni rahatsız etmeye başladığında ağlıyor. parlak bir çocuk olacağından eminim. onlar hakkında bir şeyler okumaya da niyetim yok. "eski çağların sisleri arasında kaybolmuş. arkadaşlık etmeye zaman bulamaz. artık . Onu seviyorum. Hansine bütün hikâyeyi büyülenmiş gibi izliyor. Swanhild üst katta ağlamaya başladı. onlar. kendim olabildiğim. Terazi bu evin sahibine ait. onlar da evlendi. O insanları tanımadım. Dokuz pound. Aslında. Sorarım size! Sonunda hiç kimseyi sevmediğim sonucuna vardım. Her neyse. ama yapabileceğim bir şey yok. hem Đngilizce hem de Danca okuyabiliyor. Onunla gurur duyuyorum. Orada gürültücü okul çocukları ya da ağlayan bebekler -Swanny'den yakındığımı sanmayın. ama onlarla birlikte olmaya can atmıyorum.yok. sanırım benden korktu. Evlendiğim gün. Rasmus'un sağlıkta olduğunu biliyorum. Yine para gönderdi. Buna sevgi denemez. bu da beni biraz korkuttu. Bu son kelimeyi yazdığımda. yüreğimden geçenleri bilse beni öldürebilir. Çünkü orası benim özgür olduğum. Bunu gerçekten yazmak istiyorum. çünkü bundan bir kaç hafta önce kesinlikle dürüst olmamı isteyip sorsalardı. bu dünyada hiç kimseyi sevmediğimi söylerdim. Babama ve Frederikke Teyze'ye gelince. evlenip ayaklarının altından çekildiğimde rahatlayıp içlerini çeken yaşlı insanlar. Gazeteyi okumasını yasakladım. Bu ülkeye gelmeden önce konuştuğum bir kadın bana en iyi dostunun kocası olduğunu söylemişti. istediğimi yaptığım. sesini çıkarmadı. canımı sıkıyorlar. pound ve onsla tartıyorlar. Evet.

Gözlerini kaldırdı. hepsi de papazların ve rahiplerin uydurması. değiştirirdim. beni şaşırtıyorsunuz. Bugün öğleden sonra Mrs. Gibbons ziyaretime geldi. En kötüsü de elbisesi paket kâğıdı gibi. "Bütün bunlara inanmıyorum. Westerby. Đnsanın sağ eli soldan hep biraz daha büyük oluyor. onu sormaktan hiç vazgeçmedi. etmesini de beklemiyordum zaten. sonra ısrarla elime bakmaya başladı. Mrs. Öyle sanıyorum ki buraya sadece gerçekten bir kocam olup olmadığını görmeye geliyor. sol elimi de hafifçe göğsünün üzerinde tutuyordum. sanırım buna alışmam gerekecek. Hiçbir zaman tanrıya inanmadığımı (görüyorsunuz. uzun geceliklerini işliyorum. Swanny'ye elbise dikebilmek için gerekli malzemeyi aradım." Olamaz. dedim soğuk bir sesle. oysa kötü bir baba bile kızının bebeklerini öldürmez. içinden kahkahalarla gülmek gelir. Adımı telaffuz ediş biçiminden nefret ediyorum. ama burda herkes böyle söylüyor.güvendeyiz. küçük "t" ile yazıyorum). istediğini verdim. açgözlü bir meraklıya benziyordu. dedi. parmağımda yukarı aşağı kayşa da yüzüğü sol elime taktım. O kadar düz ki. Gibbons'ın elime bakmaya başladığını gördüm.Sizler tanrının sevgi dolu bir baba olduğunu söylersiniz. dedi. . Önce Swanny'nin ne zaman vaftiz edileceğini öğrenmek istedi. Çok dindar (Đngilizceme gülmekten hiç vazgeçmedi) ve St. Konu sadece ben olsam aldırmazdım. belinden aşağısını da öylesine aşağı itiyor ki. Sağ elim bebeğin başının altındaydı.Sağ elinizde. Her neyse.Sizin yerinizde olsam. Eğer insanların arkanızdan konuşmalarını istemiyorsanız. dedi. . Dikiş diktiğim için günlerdir bu deftere yazmadım. ama çocuklarımı da düşünmem gerek. Yüzük sol parmak için çok bol. Yenilgiyi kabul etmedi. Philip'teki papazlarla arası çok iyi. Mrs. kahverengi ve buruşuk. Bir kere çok tombul. insanların saygıdeğer olmadığımı sanmalarının çocuklarıma bir yararı olmaz. parmağınızdaki yüzük annenizin mi? Danimarka'da nikâh yüzüğümüzü sağ elimize takarız. gerçekten şaşırtıyorsunuz. dedim. . kalın bir iple ortasından çok sıkılmış bir pakete benziyor. Parayı elime alır almaz Matthew Rose'un dükkânına gittim. Şaşırmıştan çok. Sonra elimi Swanny'nin yumuşak saçlarının altından çektim ve elimi sanki bir erkeğe öptürmek istermiş gibi ileri götürdüm. Kucağımda Swanny olduğundan yüzüme şaşkınlıkla baktı. Elimi öpecek bir erkek tanıdığım da yok ya. Noel için semiz bir kaz ve kransekage yapacağız. 'Tanrı'ya inanmıyorum" dedim. . kirayı ödeyip istediğimiz kadar güzel yemekler yiyebiliriz. bu yüzden vaftiz ettirmeyeceğimi söyledim. Parmağınızda nikâh yüzüğü göremiyorum. giydiği korse belinden üstünü yukarıya.

Yazdıklarımı okuyunca. Aynı harflerin bu kadar değişik biçimde söylenebilmesi gülünç. Đşe yaradı. çok daha yersiz sorularla dolu yeni bir ziyaret. ama ağlamaktan yastığım ıslandı. rüyamda Rasmus'un geri dönüp hep birlikte Avustralya'ya gideceğimizi söylediğini. Gökyüzü dün çok soluk bir maviydi. bir gün çocuğun olduğunu düşünüp. Yine de sis bana bezelye çorbasını hatırlattı. on altı yaşındaki kızları ev kadını olmak için eğitmekten de kötü. uykuya yatmadan önce o konuyu çok fazla düşünmenin işe yaradığını öğrendim. Thorvaldsen'ler Oluf adına bir anma töreni düzenlemiş. oranın adının Hyde Park olduğunu öğrenince şaşkınlıktan ağzım açık kaldı! Yabancıların yanında Hootha demediğim için şanslıyım. buradakiler için de Danca'nın Hoisan'dan farkı yok. benim de uysal bir kuzu gibi söyleneni yaptığımı gördüm. burada bulunmaması gereken bir satır gördüm. kim okuyacak ki? Her şey Danca. hiç olmayacak. Aslında böyle yaparak düşündüğüm şeyin rüyama gireceğine inanırdım. Swanny hâlâ anne sütü alıyor. Danimarkalı olduğumuza göre. Anlaşılan rüyaların gerçekle fazla bir ilgisi yok. Swanny'nin yanımdan kaçırıldığını. bir yere saklanıp bana gösterilmediğini. bir fotoğraf bile gönderilmediğini düşündüm. nasıl oluyor da Đngiliz adına sahibiz? Đngilizce değil. 23 ekim 1905 Sonbahar gelince. onunla aynı fikirdeyim. geriye bir ceset bile kalmadığında neler hissedeceğimi düşünemiyorum. Çok az kişi benim gibi düşünüyordur. Vest-er-bew diye okunuyor. Bir rüya görmek istemiyorsan. Böyle bir şey olamaz. Đngiltere'ye geleli beri tek bir kayın ağacı görmedim. Hansine'yi çarşıya gönderip malzeme aldırdım. Mrs. dedim. dikenli elmaya benzer meyve taşıyan ağaçlara bayılıyorum. Kömür yakılmaya başlandı. Bana inanmadığını belirtmek için küçük bir kahkaha attı. insanların onu bezelye çorbası diye adlandırmaları hiç de şaşırtıcı değil. on beş yaşında bir çocuğun kaybı dayanılmaz bir şey. hani Đsveç'te oturduğumuz sırada domuz kemiği ve sarı bezelyeden yaptığımız. Georg Stage'dekilerin çoğunun cesedi bulunamadı. ama tersinin doğru olduğunu gördüm. Peki ama. iki aydan beri ilk defa. Beş parmaklı altın sarısı yaprakları olan. ama akşam olduğunda oturma odamdaki şöminedeki kızıl korları çok . 14-15 yaşındakilere deniz askeri olmayı öğretmek bana göre doğru değil. Bu. ama sis bu sabah geri döndü. Bu kadar çok kömür ateşinden çıkacak dumanın sisi daha da artıracağı doğru. ertesi gün kaybettiğinde. akşam yemeğinde hepimiz bezelye çorbası içtik. Buraya geldiğim günlerde kendime Hootha Park'a gitmek istediğimi söylerdim. 25 ekim 1905 Dün Frederikke Teyze'den mektup geldi. ama çocukları denizde savaş için eğitmek. Hepimiz değil tam. yapraklar renk değiştirmeye başladı. Böyle bir durumda. Burada sis çok yoğun ve sarı. Gibbons'tan çok daha meraklı. Denizde cesedini bulamadılar. ama kayınları çok özledim.

dedi. Stockholm'deki kadar soğuk değil. Ne kadar zarif bir teşrifatçı olurdu! Her neyse. birazdan tiz çığlığını duydum. Çok kar yağdığı gecelerde kurtların dağlardan indiğini söylesem. Ona Ken demedikçe cevap vermiyor. Diğer kadınların yasak bir ilişkiyi sakladıkları gibi. odanın taze ekmek kadar sıcak olduğundan başlayacaktır. Hava daha soğumadı. Ben Ken demedikçe Knud benimle konuşmuyor. Ne herhangi bir haber ne haftalardır bir satır. "bütün bunların pazartesi günü Mrs. Benim gizli ilişkim sadece bir defterle! Başka bir kadının birlikte olduğu adamdan kocasının haberdar olmamasını istediği gibi. . en güzel ve en çok sevdiğim faaliyeti gizlemem gerektiğini düşündükçe keyifleniyorum. Baba disiplinine ihtiyacı var. dedim. Dün akşam oturma odasındaydım. Knud'un denizci elbisesini yamıyordum. Hiç olmazsa adama bir öpücük verebilirdin. ama hemen oturma odasındaki ateşin ne güzel yandığından. oğlanların odasında yazıyorum. aynı zamanda hem sert hem de yumuşak. Bebek yanağı erik gibi. Sonunda. "Şuraya bak. Ayağa kalktığımda elimdeki dikiş yere düştü. "Gizlilik şimdi başlamak" diye düşünüyorum. Mrs. Clegg tarafından yıkanmak için çamaşır teknesine atıldığını bir düşün.ön kapı iki kere vuruldu. ben de kocamın defterim hakkında mümkün olduğu kadar az şey bilmesini istiyorum. ayaklarımda da Frederikke Teyze'nin neredeyse yüz yıl önce benim için yaptığı ısıtıcı var. Başka bir erkek öteki kadınların tutkusu." Cevap vermedi. meyve kadar pürüzsüz ve serin. Pırıl pırıl. ama buna inandıklarını sanmıyorum. inansa da kurtların yanında kutup ayılarının da gelip gelmediğini soracaktır. Pantolon cepleri sigara kartonu dolu. her ikisi de büyük bir tutkuyla sigara kartonu topluyor. meyve kadar diri. ellerimde eldiven. benim tutkumsa bu defter. üşümeme rağmen vücudumun sıcaklığı onu ısıtıyor. ömrün boyu unutamayacağın bir tokat yiyeceksin" dedim. tertemiz. Hansine kapıyı açmaya gitti. geldim. Đşte. Yukarıdan aşağı süzdü. Hava çok soğuk. Gibbons ne yapardı acaba? Açlıktan ulurlardı. gözlerini bile çevirmedi.seviyorum. günlük yazmıyordum. . ondan beri kavgalı gibiyiz. bu kitaplardan okudukları bir şey. değil mi? Swanny şallara sarılmış kucağımda yatıyor.Beni gördüğüne fazla memnun olmamış gibisin. Bana cevap vermezsen. Aslında biliyorum. Bana inanmayacaktır. 2 kasım 1905 Bu satırları üst katta. Saçları nikâh yüzüğümün altını gibi. Hansine'den şömineyi yakmasını isteyebilirim. bense böyle bir ad kullanmayı kesinlikle reddediyorum. Bunu düşünürken -bir de tabiî Rasmus'un oğullarının sigara kartonu koleksiyonuna yapacağı katkıyı. Hepimiz aynı olamayız. kapıyı kilitledim. Knud" dedim. Đnsanlar bebek yanağının gül yaprağına benzediğini söylerler. oturma odasının kapısı yıkılırcasına açıldı ve içeriye kocam girdi. bir gece ipe serdiğim çamaşırlarımı yediler. tok ve derin uykuda. bir gece böyle geliyor işte.

bu arada "oleo lokomotif". Harika bir şey.Çok güzel. ben de onu. "Otomobil" dedi. dedi ve. Bir şey söylemek istediğini ya da "şaka" yaptığı zamanı iyi bilirim. Bunu neredeyse unutmuştum. bir an için bize hediye getirdiğini. . . dedi. Hammel.Gel de bak. değil mi? Dışarısı buz gibiydi. Öyle aptalım ki. yüzünde bana karşı hiç göstermediği bir hayranlık vardı. Onunla beraber hole çıktık. babasına koyu mavi kusursuz gözleriyle baktı. anlatmak istediği ciddi bir şey yoktu.. içeri girdim. paltosunu bile çıkarmadan motor gibi anlatmaya başladı. "Beş bin araba" dedim. . her şeyin Đngiliz olanını sever. O durumda başka ne yapabilirdim ki? Gerçekten de yakışıklı. Mogens ve Knud için oyuncak aldığını düşündüm. dedi. o yüzden her şeyi gördüm. Sanırım görsem iyi olacak.Bütün Danimarkalılar açık renklidir. dedi tuhaf tuhaf gülerek.. Tekerleklerinde bisiklet gibi çubuklar olan büyük bir araba. beni öptü. dedi. bir sürü başka isimden de bahsetti. hiçbir zaman da öğrenmeyeceğim. Ön kapıyı ardına kadar açtı. -Adım Swanhild koydum. Geçen yıl beş bin tane yapmışlar. "yolun kenarında bile gidemezsin". o an bana bir kürk getirdiğini düşündüm. bu açık renk saçları da kimden almış? diye ekledi. Ne sevimli! Uyuyordu. toparlanıp hep birlikte Amerika'ya. daha çok açlık gibi bir şey ama nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. . içeri girdiğimizi duyup uyandı. parmağıyla sokağı gösterdi. Bir süre eski aynı nakarata dönmesini. Motorlu bir araba.Sen ve ben hariç.Bana sormadan karar verdiğin için teşekkür ederim. neler getirdim. dedim ismi Đngilizce telaffuz etmeye çalışarak. Kaldı ki at arabalarının çarpmaması için köşeye de bir de gaz lambası yerleştirmişti. dedi. "motor" ve "dlamote" falan dedi. . Bu aşk değil. O sırada şaka yapıyordu. hiç kürküm olmayacağını bilsem de. Oldsmobile mi ne. Asıl istediği Amerikan malı olan birine. Kürk manto özlemim de hiç bitmeyecek. dedim. .Başımı kaldırdım. Dürüstçe söylüyorum. Amerika'da öyle diyorlarmış. Đçimdeki küçük ürpermeyi unutmuştum. Bütün bu saçmalıkları. DurBiraderler ve James Ward Packard adında bir adam hakkındaki gereksiz laf kalabalığını sonuna kadar dinledikten sonra kızını görmek isteyip istemediğini sordum. söyledikleri o kadar saçma ki. Evin tam önünde sokak lambası var. görünürde hiçbir şey yoktu. ona sahip olmak. üç beygirlik otomobillerin ülkesine gideceğimizi söylemesini bekledim. Danimarka malı. güldüm.

Düşündüğümü en iyi belirten kelime bu. sonra dakikadan dakikaya beklemenin. Bir çocuğu olacağını bilmek bazı kadınlar için dünyada olabileceklerin en kötüsü. Hurraa! Danimarka Prensi Karl. sigara kartonları. inanılmaz bir sevinç ya da büyük bir darbe. Saatten saate. umutlanmanın. zavallı Mor'un adı bile söylenmiyor. Yarın Rasmus'un doğum günü. Biz kadınların erkekler gibi cesur. Norveç kralı seçildi. Ama kızın bize benzemediği konusunda başka bir şey söylemedi. duygularım konusunda dürüst davranmak. Dün Guy Fawkes Günü'ydü. Saint Nicholas Yortusu'nu kutladıklarını sandım. büyük bir bebek yapıp yakıyorlar. Burada kısaca "Ateş Günü" de diyorlar. 5 kasımın Đngiltere kralını havaya uçurmak isteyip de asılan biriyle ilgili olduğunu -papazdan. güçlü olması. her zamanki gibi münakaşa ettik. bunu yapabilirim. hayat bu. genellikle de felaket. şükürler olsun. Gelecek yıl onlara bir Guy Fawkes yapmaya söz verdim. iyi bir kocası olsa. 6 kasım 1905 Bu günlüğü yazmaya başladığımda. Rasmus oğlanlara havaî fişekler getirdi.Fikrini sorabilmem için burada olması gerektiğini söyledim. Sanırım kadının hissettikleri içinde buna benzer başka bir şey daha yok. ama şimdi her şeyin düzelmesi nedeniyle ona bir armağan alacağım. cesur ve güçlü olup para kazanmamızın da bir önemi yoktur. ya sevinç ya da felaket. umudu kırılmanın. sonunda da kendini keyifsiz hissedip rahatlamanın ne olduğunu hiçbir erkek anlayamaz. Rasmus onlar için her şey. Niye asmıyorlar ki? Galiba yakmak daha heyecan verici. "Đnsanın sevgi dolu. bazıları için de en güzeli olabilir. Beşinci bölüm . Đngilizler her şeyi başkalarından değişik yapmaya meraklıdır. Başlangıçta unutmuş görünmeyi düşündüm. Şimdi bunun imkânsız oluğunu anlıyorum. duygularım ve inandıklarım konusunda dürüst olabilirim. gariptir. Sadece biraz gecikti. bir ay daha olmasına rağmen. kocalarımıza sadık olmakta. Rasmus'un yanından ayrılmıyorlar. kendi kendime sadece gerçekleri yazma sözü verdim. Hayır. saf. böyle bir şeyi bir kadının işleyebileceği en büyük suç olarak gördüğümü bilir.duyduğumda hiç şaşırmadım. bunun ortası yok. para kazanması gerekmez. Tek yapabileceğim. lekesiz. ama ne yapalım. Benim onu tanıdığım kadar o da beni tanır. otomobili nedeniyle ona âşıklar. Bir kocaya seni hamile bırakmadığı için hediye almak da ilginç. Đki gün boyunca hamile olduğumu sandım. ateş yaktık ama bir Guy Fawkes'umuz olmadı. herkes için imkânsız. Çocuğu olacağı için biraz sevindiğini ya da biraz üzüldüğünü söyleyen bir kadına rastlamadım. Lekesiz olmamız gerekir. Bu sadece benim için değil. ona ihanet etmeyeceğimi. ama yanlış alarmmış. Bizim onurumuz burada. Şimdi. bunu duyduğumda. daha iyi olurdu" diye düşünüyorum.

Hepsinin kızıl ya da koyu kahverengi saçları. Ya da belki tipik kuzeyli demem daha doğru olur. Güney Amerika'da ikinci kâtiplik yaptığı büyükelçilikten izinli dönmüştü. Mormor kızını biraz açılması için Kopenhag'a. kalabalık odanın öte ucunda bir yabancı gördü. Kendi öykülerini Swanny ve artık Danimarka Büyükelçiliği'nin kır saçlı soylu görünüşlü ataşesi olan Torben'e bile anlattığı oldu. annesinden çok daha güzeldi. Aralarında hiçbir benzerlik yoktu. Anlaşılan Swanny'yi görür görmez âşık olmuştu. Ken eski fotoğraflardaki amcalarından birine benzer. kahverengiye dönerdi. Romans dediği bu ilişkiden büyük bir gururla söz ederdi. Ama Swanny. Swanny. her neresiyse oraya gelmesini istedi. onun deyimiyle "iyi evlilikler" yapmış olsa da babam genç yaşta ölerek annemin evliliğinin tadını kaçırmıştı. mektupları görmesem de güzel olduklarını biliyorum. Gözleri koyu deniz mavisiydi. Annem altı yaş daha küçük olmasına rağmen. o kadar sakin. Swanny kusursuz bir Danimarkalıydı. Torben de konuklardan biriydi.Mormor'un en sevdiği öykülerden biri de Swanny'nin flörtüydü. onun gibi kısa ve tıknaz olmasına karşın yakışıklıydı. görkemli yaşadıkları ve para harcayabildikleri Padanaram dönemiydi. Hepsinden. çünkü evlenme teklifi karşısında şaşkına düşen Swanny bunu ciddiye bile almamıştı.. Her ikisi de o kadar kibar.. kızlarının her ikisi de. Danca'yı ana dilleri gibi akıcı konuşmalarına rağmen ne Swanny ne de annem yetişkin oluncaya dek Danimarka'ya gitmemişti. derdi Mormor. Torben'e bir gün gibi gelmiş. Zaten Swanny. O dönem. üstelik Güney Amerika'ya gitmek aklının ucundan bile geçmiyordu. kendisiyle birlikte Güney Amerika'ya. oğluysa babasını andırıyordu. Ken Dayı ve Mormor da birbirlerine benzemiyordu. Dorte adlı bir kızın düğününde nedime. Quito'ya mı yoksa Asun-Clon mu. Ne romans! Swanny ve Torben'i görenler. On dokuz yaşındaki Swanny en sevdiği ağabeyinin Birinci Dünya Savaşı'nda ölmesinin etkisinden kurtulamamıştı. Yıllar önce. Mormor bu hikâyeyi çevresinde dinlemeye hazır herkese anlatmaya bayılırdı. Torben duygularını göstermemeye alışmıştı. Buraya tayin olduğunda evlendiler. Mormor'un anlattıkları karşısında tepkisiz kaldı. ondan çok daha uzundu. Yıllarca ona o birbirinden güzel aşk mektuplarını yazdı. bu romansa inanmakta güçlük çekerdi. Torben Rjaer tıpkı şarkıda olduğu gibi. çilli olmak ve güneşten kızarmak eğilimindeydiler. Düşünün bir kere. Güneşte kaldığında kızarmaz. ağırbaşlı Swanny'nin yanında çocuk gibi dururdu. Morfar'dan bile daha uzun ve göz kamaştırıcı bir sarışındı. Özellikle sözünü . aradan on sene geçmişti. Đki gün sonra evlenme teklif etti. .Ama kızım Swanhild'i hiç unutmadı. Frederikke Teyze'nin oğlu ve gelini Holbech'lerin yanına göndermişti. kedi yeşilinden açık maviye varan gözleri vardı. Annem hemen hemen aynı vücut yapısına sahip olmalarına karşın. o kadar iyi giyimli ve o kadar orta yaşlıydı ki. yirmi iki yaşındaki mavi gözlü bu genç Ecuador ya da her neresiyse yalnız gitmek zorunda kalmıştı. Kimse böyle mektupları annesine göstermez. Genç bir diplomattı.

bütün o öyküleri anlatan kadının Asta'daki Asta Westerby olduğunu sonradan anladıklarını. broş ve gözlerin uyumu ona yakışmaktan çok karşısındakini rahatsız eder gibiydi. bunu onu incitmeden nasıl söyleyeceklerini bilemediklerini anlatmıştı. ki öyleydiler. Willow Caddesi'nin en şaşaalı döneminde. Tabiî hayatı boyunca oturduğu olmuştur. vücudu büyük kafasına küçük geliyordu. 1960'ların Hampstead'inde Swanny ellilerinin sonundaydı. Zaman zaman davetlere o günlerdeki nişanlısıyla katılan annem bir keresinde bana Swanny ve Torben'in partilerine Mormor'un katılmamasını tercih edeceklerini. çünkü Mormor'un korunmasız ya da duygusal olduğunu hiç görmedim. Yeterince akıllı ve zekiydi. Neden seksenindeki hanımefendilerden beklendiği gibi yorulmazdı? Neden akşam dokuz olduğunda uyuması gerektiğini hiç söylemedi? Hiç yorgunluktan bahsetmedi. bence onun buna ihtiyacı yoktu.Neden? Ayakta durup benimle konuşmaktan yoruldunuz mu? derdi onu daha yeni tanıyan genç adama. vücudu yaşlandıkça çekmişti. Mormor o partilere bayılırdı. eski bir sikkenin üzerindeki imparatoriçe kabartması gibiydi ya da Wagner'in ilahelerini andırırdı.ettiğim o günlerde. doğrusu hâlâ bilmiyorum. Onlardan biri bana Dancasının da tıpkı Đngilizcesi gibi çok ağır ve çok aksanlı olduğunu söylemişti. Bu davetleri diplomat olduğu için mi vermek zorundaydı. Artık saçından biraz daha az beyaz olan yüzünde pudra dışında makyaj yoktu. "Onu incitmeme"yi ben "onu öfkelendirmemek" olarak aldım. Sanırım başı olduğu gibi kalmış. Sanırım. Her zaman en heyecanlı grubun içindeydi. ama bende bıraktığı görüntü hep ayakta ya da Madam Recamier gibi boylu boyunca uzanırkendi. ama bu bambaşka bir öyküdür. Ufacıktı. çok sonraları hikâyelerden büyük bir bölümünü günlüklerde okuduklarını düşünürüm. Willow Caddesi'nde tanıştıktan. hemen yolun üzerindeki üniversitede okuyordum. O ünlü broşlarından birini. Đnsanlar ona bir iskemle getirmemeyi öğrenmişlerdi. daha terbiyeli. O partilere ya da bazılarına giderdim. Vurgularını anlattığı . Mormor'un ihmal edilebileceğini hiç sanmıyorum. buna rağmen altın yerine gümüş saçlı. Swanny ve Torben bir sürü davet verirdi. hoşlandığım biri de vardı Daha sonraları o da benden hoşlanmaya başladı. üstelik Torben'in yardımcılarından olup içki dağıtımında ve konuşulacak konu bulmada imdadıma yetişen. onu farklı biri. O partilerde bütün gece boyunca ayakta durduğu kesin. Davetliler arasındaki Danimarkalılarla Danca konuşurdu. O insanlardan bazıları partilere orada Swanny'nin annesini göreceklerini bilerek gelirlerdi. yoksa parti vermeyi sever miydi. odasında kalmasını ya da hiç olmazsa erken ayrılmasını istediklerini. daha dikkatli olur. hiç yorgunluk belirtisi göstermedi. her ikisi de doğru. bir yıldız olarak görürlerdi" diye düşünüyorum. O zamandan beri o insanların da geriye baktıklarını. eğer istersem onu belli bir koltukta oturur gördüğüm sahneleri de gözümün önüne getiriyorum. genellikle de mika ve altına monte edilmiş mavi bir kelebek kanadını takarak çevrecilerin kaşlarını çatmalarına neden olurdu. daha saygılı davranırlar mıydı? Belki de hayır. Elbiseleri sanki parfüme batırılmış gibi Coty'nin L'Aimant'ı kokardı. bence grubu yöneten de oydu. . Onu en ilginç kılan şeylerden biri de hiç oturmamasıydı. "Eğer akıllı olsalar. Ne de olsa köşelerinde oturup yakalayabildikleri herkese hastalıklarından bahseden sarsak ve geveze büyükannelerden değildi. Broş aynı maviden olan gözlerinin rengini ortaya çıkarırdı da. Swanny'nin annesi de eğlenceliydi. Muazzam bir enerjisi vardı. Eğer bilmiş olsalardı.

. anlattığım Sigrid'in bir kardeşi. Mormor'la gerçek hep heyecan verici oldu. Mormor'un kardeşi yoktu. nasıl doğduğunu bilmek. Sigrid'in kocası onu Mormor'un annesinin hayranlık duyduğu Hans Andersen'in doğduğu Fyn Adası'ndaki Odense Yetimhanesi'ne götürdü. Söylemem gereken. Mormor gerçeğe bir başlangıç. canlılık ve güçtü. Bu kelime Mormor için ihtişam ve günah çağrıştıran bir sözcüktü. sevgilisine yanlışlıkla zehirli mantar yedirip öldüren kuzininden ve Odense'deki yetimhaneye giderek evlat edinmek üzere kimsesiz çocuk arayan bir akrabasından söz etmişti. onu eve götürdü. Kadının mutlu bir evliliği vardı ama çocuğu olmuyordu. Burada küçümseyici bir tavırla "metresi" diye ekledi. şakağına tabancasını dayayıp intihar etmiş. o hikâyelerden ne kadarının gerçek. 1929'daki ekonomik krizden sonra başka bir kuzeni. dedi Mormor. Willow Caddesi'ndeki partilerden birinde. O dönemde bunu yapmak oldukça kolaydı.) Yetimhane yöneticileri uysal Sigrid'i belirli bir çocuğa götürdü. küçük çocuğun güzelliği ve cana yakınlığı hemen Sigrid'i etkiledi. Mormor'a göre çocuk o sırada bir yaşındaydı. Kim olduğunu. daha sonra kocası ona gerçeği açıkladı. Mormor'a göre. buna rağmen onun hâlâ "dünyanın en büyük çocuk kitapları yazarı" olduğunu kabul ettiğini anlatır. Daha sonra yıkıcı bir bakışla ekledi: Zaten kolay sevmem. En sevdiği cümlelerden biriydi.Ben sevmezdim. gerçekte Mormor'un kendini pek seyrek tekrarladığını söylemem gerekir. sevgiyi öldürür. 1920lerde Kopenhag'da katıldıkları büyük bir ziyafetteki boşanmamış tek çift olduklarını da daha önce bir kez anlatmıştı. Chicago'da karısı ve çocuklarıyla yaşadığı North . Yine de Sigrid onu bağışladı. Bu hikâye daha sonra olacakları değerlendirmek bakımından önemlidir. Her şeyi ayarlamış. ne kadarının abartılı ya da uydurma olduğunu bilmediğimdi Daha önce de belirttiğim gibi Mormor gerçek bir romancıydı sadece romanlarını altmış yıllık bir dönemi kapsayan günlüklere yazmıştı. . sokakta işeyen o kızın hikâyesini okumadan önce sadece bir kere dinlemiştim. (Mormor hikâyenin burasında bir ara vererek Andersen'den ne kadar nefret ettiğini. bütün bunlar boştu. evlat edinmek istediğiniz çocuğu seçer ve götürürdünüz. Onun sevdiği dramaydı.Belki de çocuğu sevebilirdim. sonunda kocasıyla birlikte evlat edinmeye karar verdiler. odanın en uzak köşesindekilerin gözlerinde gezdirdi: Bütün bu sevgi muhabbeti boş.Ben yapmazdım! Düşüncesi bile korkunç! O çocuk doğruca geldiği yere gönderilmeliydi. bir gelişme ve bir de son kattı. oğlanı evde tuttu.Kuzinim oğlanı görür görmez âşık oldu. . Duygusallık ve iyilik. Kesinlikle emin değilim. Ahlak tartışması hemen alevlendi. Şimdilerde koca bir adam olmuştur. ardında dul bir kadın ile dört çocuğunu bırakmıştı. Gözlerini insanların yüzlerinde. Mormor sözün burasında parlak mavi gözünü dinleyicilerin arasındaki erkeklerden birine dikti: . Çocuk kendi oğluydu. derdi. yumuşaklık ve acıma. Evlat edinme öyküsünün de varlıklı bir kuzininin başından geçmiş olması gerekir.öykülere uydururdu. Hikâyelerinden çoğunu daha sonra günlüklerinden okumuş olsam da. dedi bir kadın. Odense'ye yaptığı iş seyahatlerinden birinde tanıdığı başka bir kadından olmuştu. insanlar Sigrid ve kocasının yerinde olsalar neler yapacaklarını anlattılar. hiç değilse benim kulağıma öyle geliyordu. Öykülerinden çoğu şiddetli bir ölüm içerirdi. 1880'li yıllarda Amerika'ya göçen uzak bir akrabası. Karoline'nin. ama umutsuz karmaşaları başsız sonsuz dramlarıyla ıslak bir mürekkepbalığına benzeyen gerçeğin onu tatmin etmediğine inanıyorum. evlat edindiler.

yemek yerlerdi. onu son gördüğümde yani Morfar'ın cenazesinde. Belki de zarar verebilecek birinin yoldan çekilmesi ya da bir sorunun daha ortadan kalkması gibi. Evi Leyton'daydı. Valentine Katliamı'nın gerçekleştirildiği yerin hemen yanında olduğunu yaşlanıp da Danimarka'ya döndüğü güne kadar öğrenmemişti. birlikte müzelere ya da sergilere giderler. basitlikten çok komik ve espriliydi. Annem Mormor'un hiç kadın arkadaşı olmadığını. "bu sadece bize yardımcı olması için olur. Onunla karşılaştırıldığında. son kez oğlu Mads bir aylıkken öldüğünde . Yumuşak ve iyi huyluydu. O benim için Harry Amcaydı. Mormor da onların karılarını tanırdı. Harry'yi görmediği. Her ikisi de yemekten ve içmekten hoşlanırdı. hâlâ kendi dişleri ve saçı vardı. Bir gün. o da Harry Duke idi. annem.Clark Sokağı'ndaki evin St. Hansine yaklaşık yedi yıl sonra öldüğünde Mormor'un neredeyse mutlu olduğunu söylerdi. Onu daha da ilginç kılan. Onu pek seyrek görmekle birlikte doğduğum günden itibaren adını duydum. Bir çeşit rahatlama. hatta bilebildiğim kadarıyla Ken Dayı için de. Yaşlandıkça da bu özelliğini kaybetmedi. köpek yarışlarına gitmekten hoşlanırdı. hatta telefonda bile konuşmadığı haftalar olurdu. Mormor bir züppeydi. demiş Mormor. aile üyelerim gibi onu da kabul ettim. Mormor'un yanındayken kimse Harry Amca hakkında olumsuz bir söz söyleyemezdi. sadece benim için değil. insanlarla dostluk kurmazdı. Padanaram ve "98"de de komşuları arasında bazılarıyla görüşürdü. Mormor'a adeta tapardı. Swanny. annesinin bir kez bile bir kadından "arkadaşım" diye söz etmediğini söylerdi. "sadece bakmak için" dükkânlara girip çıkardı. Mormor neredeyse insanın kanını donduracak ölçüde kendi kendine yeterliydi. Morfar'ın uzun yıllar önceki Chelsea günlerinden iş arkadaşları vardı. bunların yanında gerçek bir kitap kurdu ve tiyatro hayranıydı. Swanny bana Torben'le birlikte Hansine ve kocası Samuel Cropper'i Mormor ve Morfar'ın 1947'de kutlanan altın evlilik yıldönümü partisine davet etmek istediklerini. tıpkı bir gazeteci gibi başkalarıyla ilişki kurmak. mülakat yapmaktı. kendisinin de adıyla hitap ettiği tek bir kişi vardı.sonra da Swanny ve annem ona "Mor'un erkek arkadaşı adını taktılar. Onun yaptığı. Swanny'nin evindeyken bana yirmi üç yaşından bu yana ağlamadığını. Bu nişanı Birinci Dünya Savaşı'nda. o gün. Victoria Nişanı sahibi olmasıydı. aralarında "Jack" Westerby adlı bir erin de bulunduğu birçok yaralıyı kurtararak kazanmıştı. ancak Mormor'un bunun sözünü bile ettirmediğini anlatmıştı. Đnsanlarla konuşur. uzun boylu ve yakışıklı bir adamdı. Harry Amca. Hansine Morfar'la aynı yıl öldü. Mormor gündüzleri Hampstead ve Heath'de dolaşırdı." Swanny. iki mevzi arasındaki boş alanda. ama Harry Amca'nın bulunduğu yerlerde asla. Onun hakkında bildiklerimin çoğunu annemden duydum. Harry Duke zarif. Leyton Orient'in sahasında oynadığı maçları kaçırmaz. "Eğer onu çağırırsam". Heath Sokağı'nda yukarı aşağı yürür. Bütün bu insanlar arasında Mormor'a adıyla hitap eden. Harry Amca'nın karısı Morfar'dan birkaç yıl önce ölmüştü. Mormor'la ilgili her şey gibi Harry Duke de şaşırtıcı biriydi. 1920 yılında evlenene dek ailenin her işini yapan tutsağı olarak yaşayan Hansine basit bir tanıdık olmaktan öteye gidemez. onlardan duyduklarını günlüğüne yazardı. Bazen Harry Amca'nın arabasıyla gezintiye çıkarlar. 1948 yılında emekliye ayrılmadan önce Thames Su Dağıtım'da ya da o dönemdeki adıyla Belediye Su Đşleri'nde memur olarak çalışmıştı. anlaşılan Mormor'un Hansine'nin kızıyla hiçbir teması yoktu. Mormor'u bir kez köpek yarışına götürdüyse de Mormor futbol maçına gitmeyi baştan reddetti.

Resmin altında. yine de sabah gelen mektupları açtığında saat epeyce ilerlemişti. artık sırlarını başkalarıyla paylaşmak gereği duymayan. Ben daha çok ikinci açıklamaya inanmak eğilimindeyim. Söz konusu fotoğraf Danimarka kraliçesinin (belki de Danimarka kralıyla eşinin) Đngiltere ziyareti sırasında verilen bir yemekte. ama yabancılara anlatılacaklardan değil. . Bu da hikâyelerinden sadece biriydi. belki de nerede oturduğunu görmek için Willow Caddesi'ne gelmiş olmasını. Swanny ise boynundaki bir dizi inci ve soluk tuvaletiyle muhteşemdi. Merdivenlerden inip Morfar'ın bulunduğu odaya girmiş. Hortensiavej'deki evlerinde geçmişti. asla. Tatler'daki fotoğraf "Tam zamanı. Kopenhag'da. Öte yandan. Bana Mads'ın ölümü ve kendi savunmasız gözyaşlarını anlatırken bile kıkırdamaktan geri kalmamıştı Onu düşündüğümde. evin güzel sahibesinin hareketlerini izlemesini bir türlü kabullenemedim. ağlamamıştı hatta Mogens'in öldüğünü bildiren telgrafı aldığı gün de dahil.ağladığını anlatmıştı. hatta ondan da öteydi. o nedenle Swanny'nin yapması gereken fazla bir şey yoktu. sanırım Asta bundan pek mutlu olmazdı. Dergiyi Harry Amca'ya gösterdiğinde. Swanny'nin fotoğrafının Tatler'da basılması. Bu nedenle Swanny onun hayalini kurduğu kızıydı. Mektubu yazan kim olursa olsun. Yemek pişirmek için iki. bilgece bir gülümsemesi ya da kuru bir kıkırdaması vardı. Kızlarından biri Akademi üyeliğine seçilse ama evlenmese. çın çın öten kaba bir kahkahası. ama kötü. Buna ne annem ne de Swanny inanmazlardı. Torben beyaz papyonu ve frakının içinde çok soylu ve yakışıklıydı. Sadece kadınların davet edildiği bir öğle yemeğiydi. geçmişini ve duygularım çelik bir denetim altında tutan biri olarak görüyorum. onu kollarının arasına almıştı. yıllar boyunca bir gözünü ve bir kulağını Swanny'ye dikmiş olmasını. 1880'de doğduğu için oğlunun asker olarak gösterdiği cesaretten ya da meslek hayatındaki başarısından. ama o mektubun yazan gerçeklerini açıklamak için neden o kadar süre beklesindi ki? Yoksa bir dergi Swanny'nin ilk resmini yayımladıktan bir sonra mektubun gelmesi tesadüf olabilir miydi? Ya fotoğraf mektubun yazarında ani bir kıskançlık veya pişmanlık duygusu yarattı ya da mektup yaşam boyu süren öfkenin son halkasıydı. kendine her türlü kısıtlamayı uygulayabilecek bir ölçülülüğün ruhu. Daha sonra gelen bir kuşağın üyesi olsaydı. servise yardım etmek için de bir kadın gelmişti. hayatındaki gelişmeleri değişik kaynaklardan öğrenmesini. oğlu ölürken Mormor yanındaydı. Morfar bir süre Mormor'un yüzüne bakmış. büyükelçi ve Danimarkalı bir kadın tarihçinin yanı sıra onların da adı yazılıydı. kızının güzelliği ve toplum içindeki yerinden gururlanmak zorundaydı. beşiğinin yanına çömelmiş. Bu olay. Muzır olabilirdi. kral ailesi. Başkalarının beceriksizliklerine güldüğü kadar kendi yaptığı saçmalıklara da gülerdi. Asta'nın toplumsal arzusunun tepe noktasıydı. Swanny'nin ona olan sevgisinden ve bencil olmamasından yararlandı. Swanny Mormor'un koca kafası ve ince bacaklarıyla kavga arayan bir güvercine benzediğini anlatırdı. büyükelçilik mensuplarıyla birlikte poz verdikleri sırada çekilmişti. bebeğin öldüğünü söylemiş ve ağlamaya başlamıştı. Bir gün bir daha ağlamamaya karar vermiş. Mads'in ölümü bekleniyordu. onunla son derecede övündü. Her zamanki gibi bugün de o resmin Swanny'nin sonraki sorunlarının kaynağı olduğunu düşünüyorum. bu da onu insanlara çok sevdirirdi. onuru başka şeylerden kaynaklanacaktı. gülmekten hoşlanırdı. şimdi yaz" diye bir düğmeye basmış olmalı. ama kızını gerçekten çok sevdi. daha sonra odadan çıkmıştı.

15'ti. Kendi çocukları öldüğünde seni bir yerden. Onun gözünde hiçbir yemek karalahanalı domuz etinin. Kendi annesinin. kutsaldı. Ne annenin ne de babanın çocuğusun. Yemekten her zaman hoşlanmakla birlikte büyük bir çoğunlukla Danimarka mutfağına sadıktı. uzatmaya çalıştığı parmağını hemen geri çekti. Korktuğu bir şeye dokunmak zorunda kalmış biri gibi elinin titrediğini fark etti. tencere kapakları kaldırıp tütsülenmiş som balığı kokmuyordu. Londra NW3'ten postaya verilmişti. küçük yazı masasına oturdu. O günlerde Swanny. meyve çorbalarının ya da sildesalat ve Krustader'in yerini tutmasa da ara sıra kıymalı böbrek güveci yemekten de hoşlanırdı. bu rahatsızlığını da özellikle yemek masasında. Genellikle. titremeye başladı. Đşte bunu yapamadı. Mektubu okuduğunda tepeden tırnağa kıpkırmızı oldu Aynada koyu kırmızıya kesen yüzünü görebiliyordu. ne var ki okudukları beynine kazınmıştı. Saat 12. banyoya geçerek musluktan bir bardak su doldurdu. lille Swanny? Yazısını tanıyorum. Başını açık pencereden çıkarıp derin derin nefes aldı. "sizin Mormor" diye bahsettiği kendi annesinin başından geçen bir öyküyü . Morttior'un meraklı bakışlarından kurtulmak için öyle yapardı. Đlk konuklar gelmeden aşağıda. Zarfın üzerine adı ve adresi daktiloyla yazılmıştı. bütün bu havan komik görünüyor. konukların yanında belli ederdi. O oda kocasına aitti. kızarmış ördeğin. Kâğıda dokunmak bile yeterince kötü bir duyguydu. yani mektubu yırtmadı. Kafası eğik. Swanny anneme ve bana en son o mektubu açtığı zamanı anlattı. yardım dilenen bir mektup bekliyordu. tüm vücudu titriyordu. Bu bir Danimarka pulu mu?" Oysa şimdi Mormor yeterli uzaklıktaydı. oturma odasında Mormor'la birliktedir. kahvesini içmiş. Nefessiz kalmaktan korktu. konukları on beş dakika içinde gelecekti. mektubun görünüşü bile Swanny'nin hoşuna gitmemişti Para isteyen." Mektup sekize bölünmüş mavi Basildon Bond kâğıdı üzerine dolmakalemle yazılmış. ne yemekler yapıldığını görmek için mutfağa girmişti. biraz daha rahat nefes almaya başladı. Eğer Swanny on kadın misafiri için hazırladığı yemekte tütsülenmiş bir balık ya da et sunmazsa Mormor bundan rahatsız olur. Mormor yine o güzel siyahlı günlerinden birindedir. Arada sırada ona ve Torben'e böyle mektupların geldiği olurdu. aynı cins zarfa konarak Swanny'nin kendi mahallesinden. ilk yemekle birlikte içilecek snaps'tan heyecanla söz etmektedir. broşunu takmış. Torben'in çalışma odasını hiç kullanmazdı. Torben'in bulduğu içkinin en gözde markalardan biri olmasından duyduğu mutluğu anlatmaktadır. Bir süre sonra ayağa kalktı. "Kendini büyük ve güçlü görüyorsun. Mektubu yırtamayacağını anlamıştı. Kimden o mektup. Artık gerçeği öğrenmenin zamanı geldi. bakmadan elini uzattı. Swanny mektubu ikinci kez okuduğunda.Mormor çoktan aşağıya inmiş. ama gerçekte bir hiç olduğundan. Mektupları alıp yatak odasına çıktı. Sonra mektubu yeniden okudu. beyaz saçını üzeri parlak taşlarla süslü ince bir fileyle toplamış. Yazı masasının yanındaki iskemleye oturdu. Kendi kendine en doğru işin mektubu yırtmak ve içeriğini unutmak olduğunu söyledi. kâğıdı buruşturarak çantasına tıktı. sanırım bir çöplükten aldılar. Ne adres ne tarih ne de hitap vardı. Dişleri birbirine vuruyordu. Mektup yok olmuştu.

bir snaps şişesine sarılır. Kendisine tamamen yabancı. endişeli olduğunu. odada annesinden başka kimse yok gibidir. çevresindekileri etkisi altına almış. yapılacak fazla bir şey yoktur. konuşmanın merkezindedir. korktuğunu anlatır. Swanny'nin tek duyduğu. Her şey yolundadır. Amerikan hava gemisi faciası. daha önce hiç yapmadığına yemin ettiği bir şey yapar. ama hayatında snapsın özel bir yeri olduğunu söyler. Konuklar gelir. anneannesi olmasının imkânsız olduğudur. gerçekten de ötekileri görecek durumda değildir. kimse alkol sınırlarını aştıktan sonra otomobil kullanıyor olmaktan ya da o dönemde kullanılan deyimle "etkisi altında olmak'tan endişelenmez. ne var ki Swanny omzuna dokunarak fısıldar: "Konuşabilir miyiz?" Tam da şu sırada mı? Daha fazla bekleyemeyeceğini. Tabiî. Gözlerini annesinden ayıramamaktadır. Yüksek "Louis" topuklarının üzerinde. herkesle teker teker ilgilenmeye çalışır. o sıcak yaz günlerinde oldu. "Yoksa bana söylemek istediğin bu muydu?" Swanny annesini konukların arasından çıkaramaz.anlatmaya başlar. Mormor yemek odasına . Sanki annesinin büyüsü altında gibidir. Yüksek sesle "Eteğimin altından kombinezonum görünmüyor değil mi?" diye sorarak kızını güç durumda bırakır. onu bulmak için odaları dolaşır." Sözünü tamamlamak ister. Mormor bir grubun ortasında. gözlerinin sürekli olarak annesini aradığını fark eder. mektubun doğru olması durumunda. annesini konuklardan uzaklaştırmak ve ona sormak zorunda olduğudur. bulduğu sherry bardağını ağzına kadar doldurur. sadece on bir kişi vardır. Tek bildiği. güçlü birisidir. konuklarını yemek odasına götürmesi gerektiğini bildirir. Yemeğin on dakika içinde hazır olup olamayacağını görmek için mutfağa gider. Odessa Limanı'ndaki Poterrikin. anneannesi olarak söylenen kadının belki de hiçbir zaman olmadığı. yemeğin hazır olduğunu. düşünülmesi bile gereksiz bir saçmalık olduğunu mu? Bilemez. yemek öncesi içkilerini içip. bir adım bile atamadan hizmetçi gözükür. Bütün bunlar 1905 yılında. ancak filmin yapıldığından haberi bile olmayan Mormor cevap verir: "Evet evet. Mormor. Kendisi de dahil. Biri "Potemkin Zırhlısı mı demek istiyorsunuz?" diye sorar. oturma odasına geri dönmek zorundadır. Jfrgensen. sigaralarını tüttürürler. Oturma odasında toplanırlar. bol katranlı uzun sigarasının dumanım çeker. hiçbir içkiye dokunmadığını. Hiç kimse Swanny'nin zarif oturma odasının duvarındaki Cari Larsson'un bir sis perdesi ardında kaybolacak kadar duman dolmasını önemsemez. Mrs Jfrgensen'e Odessa'nın topa tutulmasını anlatmaktadır. Herkes. kızına sabırsız bir ses tonuyla konuşmak istediği her neyse bekleyebileceğini söyler. Hackney'de genç bir kadınken dünyada olup bitenleri anlatmaktadır: kimin Norveç kralı olacağı tartışmaları. Potemkin gemisi ile ilgili anlatılanların hepsini duymuştur. Tıpkı bir âşığın sevgilisine bakması gibi. onur konuğu Aase Jfrgensen bile söyleyeceklerini duymak istemektedir. bir dikişte bitirir. duyduklarının dikkate alınmayacak şeyler olduğunu. Belki de annesi pişman olmuş. bir gemiydi. Herkes birkaç sherry ya da cin tonik içer. peşinden hole çıkmıştır. Swanny aklı bambaşka bir yerde konukları arasında dolaşır. Neden? Neden konuklar gidene kadar beklemiyor? Mormor böyle düşünmektedir. eskisi gibi ufak tefek görünmez. Takvim 1960'ları göstermektedir. Herkes filmi görmüştür. Geri döndüğünde annesi odada değildir. Ne bekleyebilir ki? Bir açıklama mı? Oh. hatta deniz tarihi profesörü Mrs.

bize anlatmak için çarşambaya kadar beklemişti. Mektubu ne Torben'e göstermiş ne de Mormor'a bahsetmişti. oturma odasında. Kendi de söylediği gibi "büyütmemeye karar vermişti". Hafifçe yanık yüzündeki koyu kırmızı dudak boyasının çarpıcı bir görünümü vardı. çantayı temizlemek zorunda olduğunu düşünür. kulaklarına da bir keresinde Nancy Mitford'un yaşlanmakta olan bir . nasıl unutabilirdi ki? Parlak gümüş saçlarının kesimi çok güzeldi. Swanny değişik bir zamanda gelmemeye özen göstermişti. her zaman olması gereken yerde. Torben'in sol elinin yüzük parmağına taktığı yüzük platindi. uyandığında duygularının düzelmesini umar. Sormayı başaracaktır. Swanny'nin başı çatacak gibi ağrımaktadır. Bilmeliyim" diyecektir. yatakları ayrıdır. Torben evde yoktur. Her zamanki gibi bir çarşamba öğleden sonraydı. boya olduğunun sanılmasıydı. odasına çıkıp yatacağını söyler. O sırada annesini yalnız yakalayabilse. Sanki çantasına bir torba dolusu kusmuk ya da çürümekte olan bir leş atmış gibidir. Ertesi sabah çok erken. Đlginç olanı. çanta da yanında. Mektup çantasında. Torbenle aynı odada yatmalarına rağmen. kurtuluşu uykuda arar. Gitmeyecektir. tesadüfen evdeydim. biraz sonra yorucu bir gün geçirdiğini. Altıncı bölüm Swanny'nin evimize gelip mektuptan bahsettiği gün. üzerinde büyük pırlantalar vardı. Gözünü çantaya diktiğini. Böyle bir şeyi kim. Mektuba bir daha bakamamıştır. Jfrgensen'e kısıtlı sayıda üretilmiş Royal Copenhagen porselen yemek takımını göstermekte. Mrs. soracaktır. beşe doğru uyanır. halının üzerindedir. tek isteği yatıp uyumaktır. ama becerememişti. Tabiî ki aslında mektup hakkında konuşmamak. okul gemisi lanetli Georg Stage'de öğrencilik yapıp hayatta kalan deniz subayı Erik Holst'la evlenen bir porselen koleksiyoncusundan söz etmektedir.gitmiştir bile. anneme telefon ederek. Ne var ki davet sona erip konuklar gittiğinde. Akşam olur. koltuğunun yanında. Torben'in eve dönmesinden çok önce iki aspirin alıp yatar. Beklemek için kendini zorlamıştı. her şeyi unutmak istiyordu. içinden gelen sesi dinler ve dilini tutar. Bunun günlüğünü yazmak için iki saat yalnız kalmak anlamına geldiğini şimdi anlıyorum. Doğru mu? Doğru olmadığını söyle. içindekileri düşündüğünü anlatacaktır. Hiç olmazsa o gün. Mormor kanepeye uzanmış The Old Curiosity Shop'u okumaktadır. neredeyse yukarı kata çıkacak annesini uyandırarak "Şunu oku ve bana doğru olup olmadığını söyle. Đlk snapstan sonra içtikleri onu sersemletmiştir. Daha da ötesi. özel bir konu hakkında konuşmak istediğini de söylememişti. Mektup cuma günü gelmiş olmasına karşın. saçlarının doğal renginde değil.

Seni kıskanan biri olduğu belli.Tabiî yırtıp atardın. sadece bir iğrenme gibi göründü. lütfen alay etme. ama bu hareketi yapmacık ya da abartı değil. ama şimdi sor.Şimdiye kadar neden sormadığını anlayamıyorum. Dayanamıyorum Swanny.Peki. O zamanlar Swanny'nin yaşına geldiğimde onun gibi görünmek istediğimi düşünürdüm.Tabiî ki uydurur. Marie. Annem konuyu hafife almaya çalıştı. değil mi? Swanny'nin gözleri umutsuzlukla annem ile benim aramızda gidip geliyordu. Swanny çok sakin bir sesle konuştu. Üstelik nerede oturduğumu nasıl bilecek? Benim hakkımda nereden ne öğrenecek? . .Bak Swan. Özür dilerim. O zaman annem yapmacık bir kahkaha attı.En doğrusu ona sormak. Marie. okuduklarını ne kadar çok düşündüğünü anladık. ama kahkahadan kırılmamak için kendimi zor tutuyorum.Herhalde değil. Sonra cılız bir sesle: . bu saçmalıklara inandığını söylemek istemiyorsun. minicik bir hayır işareti. Biliyorum. bana "Alay etme" diyorsun. Sanki dağılıp havaya uçacakmış gibi ellerini kenetledi. dedi annem. . Anneme sor. Bana gelse. . Mektubu parmaklarının ucuyla çantadan çıkardı. . Parmakları bir maşa gibiydi.Ben olsaydım demekten vazgeç.yüz için en uygun takı olarak nitelendirdiği pırlanta küpelerini takmıştı. çünkü sen Mor'a çok benziyorsun. Swanny başıyla bir hareket yaptı. çoktan gidip sormuştum. Senden başka kimse bu mektuba bir saniye bile inanmaz. . hiç de Swanny'ye benzemiyorum.Doğru olmasa bu insan bunu neden söylesin? Her kimse böyle bir hikâyeyi uydurmuş olamaz ki. Eğer bunu bu kadar ciddiye alıyorsan. o zaman mektubu ne kadar ciddiye aldığını. anneme sor. dedim. yırtıp atardım. Benzeseydim şaşardım. Geçen cuma sorman gerekirdi.Alay etme. oysa şimdi o yaşa on yıl kaldı. Ben olsaydım. Resmini Tatler'da gören birisi. Bunları daha önce hiç görmemiştim. . . . .

sorayım. . Bu seni gerçekten de endişelendiriyor mu? . elli sekizliklerin değil. Sadece büyük bir haksızlığın hazırlanmakta olduğunu görerek öfkeleniyor. ama bütün bunlar için çok yaşlıyım. benim için çok iyi bir anneydi. ama söyledikleri acıklıydı. ama tartışmadık. roman ve gerçek yazan özelliklerinin hepsine sahipti. elli sekiz yaş fazla sayılmaz. ama bütün bunlar duyarlı ve hayali geniş olduğu anlamına gelmez. annem zaman kaybetmeden Mor'a sorardı. "Yaşımdan konuşmak istemiyorum." Ne sesinin tonu ne de inanmayan ifadesi değişmişti. çekingendi. böyle demekle beni inciteceğine aldırmaz bile. isteseydi.Ne sandın? . O isimsiz insanın. Annemi çok seviyorum ve onu sevgiyle hatırlıyorum. ufuktaki büyük haksızlığı fark ediyordu. o da duyarlı ve duyarsız. Eğer mektup anneme gelmiş olsaydı. yumuşak ve sert. bir anneme bakarak sordu: . iğrenç. Nereden bilebilirim? Saçma olduğu belli. doğurduğu çocukların çokluğundan şikâyet edip bütün suçu Far'a atsa da. Şimdi. başını salladı. Sormalısın. kendini neredeyse hiç düşünmedi. Bu korkunç bir şey. katı ve savunmasız. . her an doğurabilirdi. Swanny "Soracağım" dedi. o zırdelinin hemen başka bir şey anlatmak istediği belli olacaktır. sorman gerekir.Ona sormaktan çekinmiyorum. mektubu göster. "Evlat edinilmiş olamam. Mor'un sevgili kızısın. annemin bunu yapacağından emindi.Mor'a sormalısın. Bir gece daha geçirmeden her şeyi annesiyle tartışmak. o değişikti. istersen seninle geleyim. dedi annem. bunu kendin de söyledin. işleri düzeltmek istiyordu. Ann? O mektubu yazan yalan söyledi. Swanny omuzlarını kaldırdı. dedi.Benim sormamı ister misin? dedi annem. Đlginç olanı bütün bu özelliklerin Asta'da da bulunmasıydı. Swanny duyarlıydı. o domuzun.Ne gibi? _ Bilmiyorum. daha yaşlanmadım. değil mi Marie? Değil mi. Annem Swanny'nin korkularını anlayamıyordu. Yüzünde bundan sonra sıkça göreceğimiz bir umutsuzluk vardı. Annem mektubu yazanın yazdıklarının doğru olduğuna inanmış olabileceğini . saldırgan ve çekingen. Seni evlat edinmiş olması mümkün mü? Neden evlat edinsin ki? Đşe bir de böyle bak. Swanny'nin bunu kabul etmeyeceği açıktı. "Bana sormam gerektiğini gösterdiniz. ." içini çekti. Eve döner dönmez. böyle olduğunu biliyorsun. Kendi çocuğunu doğurabilirdi. . Keşke açmasaydım!" Swanny gittikten sonra annem ve benim bu konuyu tartışmamızı beklerdiniz. O da hep böyle söyler.O zaman tabiî ki sormalısın. Biliyorum.Evet ama. Swanny bir bana. dedim.- Korkuyordum. Hep evlat edinildikleri sonradan öğrenen gençleri duyarız ama Tanrı aşkına. düş gücü gelişmişti.

ısmarladığı çiçekleri alıp Çin vazolarına yerleştirdi. Artık kimse böyle bir parti vermiyordu. gündelikçi kadın gelmiyordu. Bunun anlamı. Đşte orta yaşların sonuna gelmiş olgun bir kadın elinde zehirli kalem tutan birisi aslında anne babasının çocuğu olmadığını yazdığı için bir haftadır endişe çekiyordu. Eğer bu Asta'nın öykülerinden birisi olsaydı. Bütün bunları hiç önemsemeden. Kahve olana kadar ortalıkta görünmez. Bir keresinde böyle bir partiye katılmış. beyaz saçlarını file içinde toplamış. Asta'nın bulunmuş çocuklar konusunda konuştuğu doğruydu. Saat on bire yaklaştıkça."bir gün" evleneceğini söylediği nişanlısı gelmişti. ağaçların yaprakları sıktı. üçüncü kattaki odasındaydı. yatıyordu. bazı günler gözlerinden renkli bir ışık çıkıyor gibi olurdu. kimleri davet edeceğini. Asta hâlâ yukarıda. bazı mobilyaları cilaladı. belki de bir çeşit itirafla sonuçlanacaktı. daha sonra içindekilerin ortaya dökülmesi. yiyecek olarak da kransekase ya da badem ezmesinden yapılmış çok katlı bir taca benzer nefis bir pasta hazırlanırdı. öykülerinden çoğunun konusu da buydu. lacivert eşarbını kelebek kanadı broşuyla tutturmuş aşağıya indi. Asta orada ölmüş. çünkü içecek olarak içine çırpılmış krema atılmış kakao verilir. koyu lacivert bir elbise ("koyu lacivert bir yürüyüş elbisesi") giymiş. yüzü pudralı. kısa bir süre sonra evden ayrıldım. Çimenler parlak yeşildi. Swanny gündelik işlerine daldı. giderek yakından tanımış ve her satırını ezberlemişti. Bu aşamada iki cümleden birini söylemiş olmalıdır: "bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağı" ya da "Bu duyduğum iyi kahvenin kokusu mu?" Swanny kahve tepsisini getirdi. başka ne gibi yiyecekler sunulması gerektiğini yüksek sesle düşünüyordu. bunun gerçeği öğrenmeden önceki son gecesi olduğunu düşünmüş. çok heyecanlı bir sahneyle başlayacak. Yazın ortasında olmamıza karşın hava sıcak değildi. Kararını verdiğinde yine titriyordu. Nişanlısı artık sonuncu olacak. anneme iki gün daha tereddüt ettikten sonra kararını verdiğini ve Asta'ya sorduğunu söyledi. göründüğü zaman da bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağıyla ilgili bir yorumda bulunurdu. bir daha asla gerçeği öğrenemeyeceğini düşündü. gözüne uyku girmemişti. Dinleyicilerinden bazıları da bunu çok ciddiye almışlardı. Mektubu tekrar tekrar okumuş. Onu özleyip özlememeğini değil. sonucu çok sonraları öğrendim. Swanny sözünü keserek sormak istediği bir . Asta'nın seksen üçüncü doğum günü yaklaşmıştı ve doğum gününü çikolata partisi olarak adlandırdığı bir davetle kutlamak istiyordu. Ama bir öykü değildi. Swanny. Ertesi sabah. halife alarak söyledi. midesi gerginlikten daha fazla bulanır oldu. onu bir kese kusmuk ya da fare leşine benzetmekten vazgeçmiş. Bütün bunların saçma olduğunu biliyordu. midesi de bulanmaya başlamıştı. ev işlerinden sevdikleriyle meşgul oldu. Swanny'nin kafası her çeşitten fantezi yaratmıştı. Asta gitmiş ve Harry Amcayla evlenmişti. Konuyu değiştirdik. bahçeler de çiçek doluydu ama gök kurşun gibi griydi. Bir gece önce. Asta bunlardan konuşuyor. geniş misafir salonlarından birinin görüntüsünü iyileştirmeye çalıştı. Asta on bire iki kala. hava da serin. Her şey bilmekten daha iyi değil miydi? Peki. üzerine nakış yapmayı çok sevdiği hayatın ta kendisiydi. ne kadar güzel olduğunu kendi gözlerimle görmüştüm. konuyu daha fazla tartışmamızı önledi. Swanny'nin annesi için bir çikolata partisi düzenleyeceğiydi. Asta orada ölmüştü. kararını neredeyse yeniden ertelemek üzereydi.ama bütün hikâyenin Asta'nın uydurmalarından kaynaklandığını sandığını söyledi. Swanny hakkında bir daha konuşulmadı. Kelebek kanadı gözleri öylesine parlaktı ki. bilmeden yaşamaya daha fazla dayanabilecek miydi? O gün.

Tabiî ki gözlüğü olmadan okuması mümkün değildi. Lütfen mektubu oku. Eğer seni mutlu edecekse. Swanny ona engel olamadan mektubu önce dörde.Neden yaptın? Lütfen bana o parçaları ver. Swanny'ye tehdit dolu bir bakış atarken. diye ağladı Swanny. Swanny dilinin arkasındakileri çıkardı. ileri geri oynattı. küçük parçalara ayırmıştı bile. Öyle bir durumdayım ki. Swanny daha sonra annesinin yüzünde yasak bir şeyi yaparken yakalanmış birinin ifadesi "ben-bundan-nasıl-kurtulacağım?" endişesi.Moder. onları tuttuğu elini. Swanny bir çığlık atarak kâğıt parçacıklarını kurtarmak istedi. sesi o kadar alçaktı ki Asta bile bir sorun olduğunu anladı.Eğer öyle istiyorsan.Nasıl yapabildin. Kelimeler ağzından boğuk boğuk dökülüyordu. sonra kahkahayı patlattı. birisine el sallıyormuş gibi. O mektubu ver. daha sonra sağa sola çevrildi. Daha bir hareket bile yapamadan Asta kâğıt parçalarını bir sigara tablasına koyup çakmağı çaktı. Bilmeliyim. Swanny. annesine böyle resmî biçimde hitap etmezdi. . bilmiyor musun? Yakacaksın. yalan. bir kere şeye sorulacak en zor soruyu sormak zorunda olduğunu söyledi. lille Swanny. hayır! . mavi bakışları önce yukarıya tavana. Hayatta. Eğer yalansa. tuzağa düşmüş görünüyordu. Swanny'ye göre şaşkın.Lütfen gülme. başının içinde sanki davullar çalı yordu. Peki ama. Bir yandan da tiz bir sesle bağırıyordu: . çantasından gözlüklerini aldı. Mektubu okudu ve Swanny için korkunç görünecek bir şey yaptı. .Neden yaktın? Nasıl yapabildin? . yakmak en iyisi. Gözleri hareketlendi. hayır. Yalan mı? Tabiî Asta söyleyebileceği en kötü şeyi söyledi. Asta sessizce dinledi. Bunu düşünmenin bile insanı öldürebileceğini anlattı. gülebilirsin. burnuna yerleştirdi.Bütün bunlar çok çocukça. .şey olduğunu söyledi. annesinin çikolatalarını çalan bir çocuk endişesi içinde olduğunu anlatacaktı.Çünkü bu durumda. . gecelerdir gözüme uyku girmiyor.Hayır. Genellikle de öyle yapardı. ama Asta okul bahçesindeki alaycı ve muzip bir çocuk gibi. Hele senin yaşında! Đmzasız mektuplara ne yapman gerek. Bunu herkes bilir. gerçek ne? . bir yandan da sanki kâğıtlar tozluymuş gibi ellerini ovuşturuyordu. Asta mektubu alıp baktı. Derdinin ne olduğunu sordu. sonra sekize bölmüş. dedi Swanny. . parçaları bir araya getirmem şart. kâğıtları başının üzerine kaldırdı. nasıl yapabildin? . Nabzı hızlı atıyordu. hayır. Lütfen. kılıfından çıkardı. bilmek hakkım.

. lille Swanny. Yıllar sonra bana. sanki Swanny anne. Đnanmak ve unutmak. Boş odada yüksek sesle "Đnanmak zorundayım" dedi. Çiçeklerden ve kahve fincanlarından başka dinleyen yoktu. Kendine özgü o işaretlerden birini yaptı.Ben Tanrı mıyım? Ya da psikiyatr mı? Çılgın birinin neden çılgınlık yaptığını nereden bileyim? Burada birinin aklıselim davrandığı ve böylesi mektupları yaktığı için mutlu olman gerekir. . Akşam olup da annesi ile babası giyimli göründüklerinde Bu akşam bir yere mi gidiyorsunuz?" 'Tabiî ki hayır. Swanny kahvesine dokunmamıştı. Swanny yalnız kalınca. kendi kendine inanması gerektiğini düşündü. Onlar çocukken Asta'nın yalan söylediği vakit takındığı ifadenin aynı. Asta artık sadece yaşlı bir kadının ilgilenmesini bekleyeceğiniz konulara kafa yoruyordu: iyi vakit geçirmek. Üzerine titreyen annenin kıymetini bil Asta sokağa çıkmak niyetindeydi. ne zaman döneceğini söylediği görülmemişti.Mormor yaptıklarından hiç de pişman değildi. O zamanlar günlüklerin varlığından bile habersizdi. bu kez annesinin yüzünde kurnazca bir ifade gördü. Kitapların ne olduğunu doğrusu hiç merak etmemişti. ama Asta fincanını boşalttı.Buna neden bu kadar takıldığını anlamıyorum. Dışarıdayken. Nereye gidelim ki?" Ya da anne ve babaları özellikle şiddetli bir kavgaya tutuşur. Doğru mu? . günlüklerden haberi olsaydı. suçlamalar ve hakaretler havada uçuşurken "Gerçekten de Farla evlenmemiş olmayı ister miydin?" Bunu da nereden çıkardın? Tabiî ki hayır. şimdi artık sokağa çıkmaya hazırlanmaktaydı. söylemen gerek." . inerken şapkasını da yanında getirmişti. Kahvesini içmiş. başını bir yana çevirip elini diğer yana doğru sallayarak konunun onun için ne kadar önemsiz. Nereye gittiğini. Öfkeli ya . çikolata partisi için göndereceği kartlardan da alacaktı. yiyip içmek. düşünecek olsa da fotoğraf albümü deyip geçeceği açıktı. Her zaman dumanı tüten çay ya da kahve içerdi. Asta sokaktayken hepsini teker teker okuyacağını söylemişti. ne kadar zaman kaybettirici olduğunu gösterdi. Swanny daha sonra değişik bir hisse kapıldığını. oysa en sevdiği öykülerden biri de çok sıcak kahve içerek yemek borusunu delen bir yakınıyla ilgiliydi. Asta da onun itiraf etmeyi reddettiği bir suç işleyen yetişme çağındaki kızıydı. giyinmek. dedi Swanny. Sana gerektiği gibi annelik yapmadım mı? Seni elimden geldiğince sevmedim mi? Burada seninle birlikte değil miyim? Senin derdin ne? Neden geçmiş gitmiş bir şeyi bulup çıkarmaya çalışıyorsun? Swanny sorusunu tekrarladı. Öyleyse neden? Neden biri böyle bir şey yazsın? . Tam tersine.Tabiî doğru değil. Onlar sadece Mor'un gelirken getirdiği kitaplardı. O zaman da bilirlerdi.Anne. annesinin kesinlikle duygusuz olduğunu düşündüğünü söyleyecekti. Asta yaşlı kadınlar ya da kızıyla yaşayan yaşlı anneler gibi değildi. beraber dolaşabileceği bir erkek dostu olmak. üzgün de değildi.

. Yine de öylesine umutsuzca inanmak istiyordu ki. Swanny'nin yapabileceği hiçbir şey yoktu. doğum kâğıdında öyle diyordu. Swanny odaya çıkarken annesinin Torben'in duymasını istemediği şeyler söyleyeceğini düşündü. Ölmeden önce Swanny'ye gerçekleri anlatmak istiyordu. Onlar sen ve Far mıydı? Asta tereddüt bile etmedi: -Evet. Hiç olmazsa böylece. seni ben doğurmadım demek istiyorum. Oysa daha sonra Asta'ya uygulanan testlerin hepsi de olumsuzdu. kanser değildi. . Ken Dayı'nın Noel'de hediye ettiği ve Swanny'nin daha önce hiç giydiğini görmediği ipek lacivert sabahlığa sarınmıştı. o sırada babası Danimarka'da bir yerlerdeydi. üstelik kansere yakalandığından kuşkulanıyordu. belki de dikkat çekmek için her şeyi kendi uydurmuştu. alışılmamış bir istekti. Ancak o gece erkenden odasına çekildi. Swanny'nin söylenenleri tam anlaması için bir süre geçti. Doğduğunda annesi Londra'daydı. Seni başkasının doğurduğunu unutmuşum. Swanny o anda bile bu anlatılanların doğru olmadığını anladı. yemek bitmesine karşın henüz masadan kalkmadıkları bir sırada Asta. giderken de Swanny'den soyunduktan sonra odasına gelmesini istedi. Artık ölmek üzereydi. Torben ve Swanny'ye bir şey anlatmak istediğini söyledi. ipler kızın elindeydi. kenarına tünemişti. Yani.Neden daha önce söylemedin? Asta omuzlarını silkti. Akşam. bilgi almaya çalıştı. Çok az zamanı vardı. Zaten tabiat kurallarına göre de daha fazla yaşaması beklenemezdi. sakince konuşmayı becerdi. hiçbir hastalığı da yoktu. Tarihler tutmuyordu. o da burada doğmuştu. Karıkoca endişe ve yakınlık gösterdi.Sonunda öğrenme zamanın geldi. Belki de şaşkınlığı nedeniyle konuşmayı. oysa Asta'nın böylesi endişelere kapılmayacağını biliyor olması gerekirdi. Bu şimdiye kadar hiç duyulmamış. Belki de gerçekten kanserden kuşkulanmıştı. Yatağın içinde değildi.O anlattığın hikâyedekiler gibi mi? Hani Odense'deki yetimhaneye giden o çift.Sen benim çocuğumsun. Swanny'ye göre suçluluk duymuyordu. Seni hep kendi çocuğum olarak gördüm. tersine neredeyse kendinden memnun gibiydi. . Gözleri de sanki aynı kumaşla kaplı gibiydi. Vicdanında böyle bir ağırlık varken ölmek doğru olmayacaktı. Benim kızım değilsin. Sen daha bir kaç günlükken seni evlat edindim.Böyle durumlarda hep görüldüğü gibi. onu hiç sevmemiş de olsa Rasmus Westerby babası kalacaktı. ne de olsa dramlardan çok hoşlanırdı. . . Ne var ki Asta sabahki konuşma sırasında kaçamak cevaplar verdiğini itiraf etti.

Babam Far mıydı? . Daha on bir yıl yaşayacaktı. ama karısını aldatmazdı. Asta'yı tanıyan herkesin bildiği ifade. Annesinin yakında öleceğini düşünerek ağladığını sanıyordu. Doğru mu? Yine o tuhaf bakış. Annenle böyle konuştuğunda tabiî şaşırırım. Buraya gel ve beni öp Yanağını uzattı. teselli etmek için kollarının arasına aldı.Kocam hakkında söylenebilecek fazla iyi şey yoktu lille Swanny. Swanny bağırdığını söyledi. Tabiî her şeyi değil. benim söylediğime şaşırdın! Asta soğuk ve sakindi. ağlamak için odadan çıktı.Sen hâlâ kocaman bir bebeksin. "Bebek evini benim için yapmadı" dedi. . yapılan muzırlıkların yarı kabulü. Torben karısını yatak odasında ağlar buldu. Annesinin yanağını öptü. aynı gece Asta'nın odasındaki ikinci . sen polis misin? Swanny o eski çocuk sesiyle. Bağırdı ve kendi elleriyle ağzını kapadı. gırtlağını sıkıp ağzından gerçekleri almayı düşündüğünü anlattı. lille Swanny? Ya sen. Astayla kahve faslındaki ilk çatışmalarından. Şaşırdın! Şaşırdın! Bütün bunları anlatan sen. Swanny'ye göre aldırmaz bir gülümseme. Swanny o anda yaşlı kadını tutup sarsmak istediğini. Oysa Asta'nın ölmeye hiç niyeti yoktu.Annem değilsin ki. o dönemin özel anılarını anlattı. . . bilmem gerektiğini düşündüklerini. Biraz önce kendin söyledin. Yedinci bölüm Annem ölüp de aramızdaki yakınlık iyice belirginleşince o on bir yılın nasıl geçtiğini. O kadar da kötü değildi. Bunu düşünebilmene şaştım..Ben katil miyim.

tartışmalarından sonra olanları Torben'e hemen anlatmadı. Mektubu hiç görmemişti tabiî. . imzasız olmasıydı. Swanny kocasının ne düşündüğünü söylememesine rağmen aklından geçenleri anladı.Tabiî. . özel şifreleri olarak gördükleri Danca'yı konuşurlardı. ona neden hiçbir şey söylenmemişti? Herkes evliliklerini örnek olarak gösterirdi. O kadar ki. O çok uzun süren ünlü flörtlerinin hikâyesi bilinirdi. Artık hayatının son on yılına girmiş olduğu belliydi. Torben'in anlayış dolu tebessümünü görmek mümkündü. Anneme okuması için verdiğimde yaktı. hatta küçük soylular arasında bile sayılabilirdi. Tek sırdaşı annemdi. Torben. Hem yetimhane öyküsünü anlatırken. Bunu öyle yüksekten atarcasına. . uykusuzluktan gözlerinin altına kara halkalar yerleştiğini görüyordu. birbirlerine bağlıydılar.Annem yaktı. mektubu gördüm. bunaklık başlamıştı. mektubun içeriğinden çok. Evdeyken kendi özel dilleri. Torben bütün bunların saçmalık olduğuna karar verip üzerinde durmadı. . Yine de annesinin itiraflarından kocasına söz etmedi. bana gönderilmişti. bütün bunları başka bir nedene mi bağladı? Torben öldükten. Asta yaşlıydı. sonuçta tüm hikâyenin Asta tarafından uydurulduğu kararım verdi. doktorundan sakinleştirici ilaçlar bile aldı. Böylece insanlar hayatım boşa yaşadığı inancına kapılmayacaklardı. çünkü Torben' durumunu anlattığı sırada annesi ne Rasmus'un ne de kendi çocuğu olduğunu açıkça belli etmişti. Tüm arzularını geçmiş bir hayata. Peki ya Torben. Annem onunla her karşılaştığında.Ama mektup. o harika mektup. Karısına ciddi ciddi baktı. kim olduğunu bilmemekti. yaşadıklarının karısını ne kadar üzdüğünü gördükten. . bir düşünün! Bana anlattığına göre en kötüsü. sıkıcı hayatına geri dönüp bakmış. o kadının yerinde olsaydı çocuğu kabul etmeyeceğini ve onu "hemen geldiği yere geri göndereceğini» söyleyen Asta değil miydi? Torben karısının imzasız bir mektup almasına çok kızdı Onu kızdıran. Her şey o kadar mantıklıydı ki.Hayır. Asta da hayata veda ettikten sonra Swanny bana. ayrılamaz görünürlerdi. Otuz yıllık bir evlilikten sonra. üzüntülü olduğunu. Onlarla birlikteyken Swanny'nin kocasına gönderdiği yarı gizli bakışı yakalamak. buyururcasına yapmadı. zaten öyle birisi değildi. meseleyi enine boyuna düşünüp tarttıktan sonra. Anlaşılan Torben'in ailesi üst sınıftandı. kocanın alt tabakadan geldiğinizi öğrendiğinde sizi küçümseyeceğinden korkmak ne demektir. Torben bunları görmedi mi? Değişikliklerin farkına varmadı mı? Ya da karısı yalan söyleyip. kocasının gerçeği öğrendiğinde kendisine başka gözle bakmasından korktuğunu anlattı. Mektubu kimin gönderdiğini düşündüğünü biliyordu. anlattıklarını yalanlayabileceklerin çoktan ölmüş olduğu bir hayata yansıtmak istiyordu. çünkü onlara ne kadar dolu bir yaşam sürdüğünü göstermiş olacaktı.Bu mektup annenin hayalinin ürünü demek istiyorsun. . hikâyeyi dikkatle dinledikten. o da konu hakkında Asta dahil hiç kimseyle konuşmamaya yemin etmişti. okudum. hayatı hiçbir zaman yaşanmamış heyecanlarla renklendirmek istemişti. kurnazca gülümseyip bakışlarını hafifçe yukarı çevirdi.

Bundan bahsetmek bile onu sinirlendiriyordu. Altmış yıl önce olan bir şeyin şimdi ne önemi olabilirdi ki? . zaten hiçbir zaman da annesi olmamıştı ki. güzel bir hayatın oldu. Hangi milletten olduğunu bilmiyordu. konuşmaya hakkı olmadığı bir dile saldırdığını sandı. kardeşleri değildi. bunak bir annenin söylediği her şeyi kabul etmesinin anlaşılır gibi olmadığını söylemeye çalıştı. Ağabeyi ve kız kardeşi. sonunda Swanny'ye konuyu son kez konuştuklarını açıkça belli etti. canını sıkıyordu. çok kızdığında da "Bütün bunlar ne kadar saçma!" diye bağırıyordu. bu yüzden de onu teselliye yeltenmemesiydi. bu kez bir kız istedik. lille Swanny"ydi. hiçbir şeye ihtiyacın yok. Çok sonraları bana kendini birçok bakımından afaroz edilmiş hissettiğini anlattı. Marie doğana kadar sadece erkek çocuğumuz olduğu için. birdenbire belki de Danimarkalı olmadığının farkına vardı. Swanny'nin artık kendini çok yalnız hissetmesini anlayışla karşılamak gerek. Peki. Günlükler. yaşıyorum. hiç inanmıyordu. lille Swanny. Danca konuştuğunda kendini bir sahtekâr gibi gördü. Kendine gelince. Ne var ki artık Swanny'nin doğumu ile ilgili her şeyi geçmişte bırakmaya. iyi bir kocan var -Asta burada bütün bunların kendi sahip olduklarından da çok olduğunu belirtmeden geçemiyordu. Ben şikâyet ediyor muyum? Asla! Yapılacakların en iyisini yapıyorum. âşığından olduğunu anlatacaktı. Bütün o büyük sevgiye rağmen annesi anne olmaktan çıkmıştı. Danimarkalı olmayabileceğini öğrendiği güne kadar Danimarkalılık onun için nedenini kestiremediği bir öneme sahipti Bir süre şaşırtıcı bir şey oldu ve anadili Dancayı ağzına almamaya başladı. sırtını dayayacağı bir kaya gibi gördüğü kocasının konuyu hiç ciddiye almaması. Đtirafından sonra geçen yıllar boyunca bu konuyu mümkün olduğunca çabuk unutmayı başardı. sadece birlikte büyüdüğü insanlardı. Asta'nın tekilde "günah işleyen" kadınlar hakkındaki düşüncelerini.Söyledim.Torben'e göre bundan sonraki adımda Swanny'nin Rasmus'un değil kendi kızı olduğunu. Öfkelenmiyordu ama inanmıyordu. öyleyse kendi kendini böyle sıkıntıya sokmak için sebep ne?" Gerçekten kim olduğumu bilme hakkım var sanıyorum. Swanny'nin durmadan tekrarladığı sorular karşısında en çok verdiği cevap "Unutalım bunu.Seni seviyorum. bu nedenle dili de yoktu. seni seçtim. hiç kuşkulanmıyordu. Burada Torben'in gözden kaçırdığı. tamam mı. Öyleyse Mor bunu neden söyledi? "Bu hikâyeyi Dickens'tan buldu" diyordu Torben. Bütün bunlar yaşı nedeniyle daha da gülünçleşiyordu. . birbirinin ardından ölüp giden o bebekleri ben doğurdum. gömmeye karar vermişti.rahatın yerinde. En kötüsü ise ona her zaman destek olan. Daha sonra. Seni evlat edindik. burada ağlayıp üzülmesi gereken benim. tatmin oldun mu? Seni bir türlü anlayamıyorum. Onun başından geçenler. Birçok kez karısına. ne denli kötü olursa olsun. . üstelik Mormor'un atalarının fotoğraflarıyla karısı arasında bir sürü benzerlik de görüyordu. baban ve ben. Seni yetimhaneden aldık. Asta'nın kuşağından evli bir kadının bir âşığı olmasının sadece ahlakdışı bir suç olarak da kabul edildiğiydi. bir kadının "onuru" konusunda ne düşündüğünü kesinlikle ortaya koymaktadır. Anne. annesinin itirafından yaklaşık bir yıl kadar sonra. çocuklara ya da yetişmekte olanlara daha uygundu.

Doğruydu. Sonra Asta herkesi şaşkınlıktan donduran bir şey yaptı. Teşhisten üç hafta sonra öldü. Nişanlandığını söylemek amacında değildi.. Annem evlenmek üzereydi.böylesine akıllı bir çözüm bulduğu için memnundu. işe yarar bir silah olarak kendi düşlediği ya da uydurduğu bir şeydi. krematoryumun bahçesindeki çelenklere bakarken. daha sonra anlaşılan Swanny'nin yerini aldığı bebek. Önce bebek Mads. bütün bunlar fazla bir şey ifade etmiyor.Bunları eve götüreceğim. Annemin yakalandığı kanser. Esther Summerson'a bak" diyordu. kokladı. Somme cephesinde Mogens. fantezileri ile olayları ayırt edemiyordu. karsinomatosis adında yakaladığını kısa zamanda eriten bir hastalıktı. Swanny belli belirsiz inledi: "Oh. bütün psikiyatrların yaptığı gibi insanın her hareketini . Bugün olsa. Kanser olan ve kanserden ölen annemdi. Asta'nın kanseri. Psikiyatra gitmek bile cesaret isteyen bir karardı. Duadan sonra. ağustos ayında Hampstead nüfus müdürlüğünde evlenmişlerdi. Swanny o sırada daha önce hiç farkına varmadığı bir gerçeği gördü: Torben Asta'yı sevmiyordu. eğilip yerdeki gül demetlerinden en büyüğünü seçti. daha önce birçok kez nişanlanmıştı. Hiç duygum kalmadı zaten. bukete iliştirilmiş kartı çıkardı: . hayatta kalan tek çocuğu Knud ya da Ken Dayıydı. ancak şimdiki durum biraz farklıydı. Peter ve Sheila'nın (onlar da her kimse) çiçekleri annemin sağlığında vermelerinin çok daha yararlı olacağını söyledi. Odama koydurmayı unutma. Swanny'nin evine George ve oğlu Daniel ile birlikte gittik. Son nişanlısı George oldukça ciddiydi. Mormor'un Dickens dışında bir şey okuduğu pek görülmemişti. basık bir şapka. üstelik Dickens romanlarının kahramanlarının da kim olduklarını sonradan öğrenmeleri sıkça rastlanan bir durumdu. Mor. Dickens'ı her an okuyordu. Kendi yaşındaki kadınlara ki yasla son derece sağlıklı ve güçlüydü. Asta en yıkıcı yorumlarından birini yüksek sesle yaptı." .. Kitap okumak konusunda Asta'dan hiç de geri kalmayan Torben "Estella'ya bak. Swanny kişilik ve kayıp çocukluk konusunda rahatlıkla psikolojik yardım alabilirdi. gerçek ile düşü birbirine karıştırıyordu. Swanny gelmemesi için ikna etmeye çalışmasına rağmen geldi. Yaşlandıkça kabuk bağlıyorsun. Daniel benim yaşlarımda sessiz ve yakışıldı bir psikiyatrdı. Cenaze töreni Golders Green'de yapıldı. Kırmızı gülü çok seviyorum. Asta bunamıştı. Rahat bir adamdı. Gülleri gerçekten de eve götürürken çiçeklerin artık Marie'nin işine yaramayacaklarını. Çocuklarım hep ölüyor. Asta da geldi. Swanny onun kızı olmadığına göre.Eskiden olduğu kadar kötü değil. lille Swanny. ama 1960'ta bunu düşünmek bile imkânsızdı. şimdi de kızı Marie. Yine de Willow Caddesi'ne vardığımızda konuyu Daniel'e açmayı düşündüm.. cenaze üniformasını giymişti: siyah ipekli kruvaze bir pardösü.

O yılın mayıs ayında Edward'ın öldüğünü. Swanny'nin oturma odasına girdiğimde. duygusuz ve kaba Ken Dayı kadar kötü olmamıştı. Cenaze sırasında bana Asta'nın kim olduğunu sormuştu. doğan bebeği gördüğünü. Asta. Ne de olsa. Herhalde Ken de Asta'nın bir kız doğurduğunu.izlemiyordu. kendisi de hiç çocuk doğurmamıştı. annemin ölmek için daha iyi bir zaman seçemeyeceğini düşünmekte haklı olduğunu sanıyorum. . Bunu daha önce de söylemişti belki de söylediğini unuttu. o sırada bebek değil. Kız kardeşinin arkasından ağladı.Çok ilginç biri. Birisi onu Astayla tanıştırmış olacak ki. onları ciddi bir konuşmanın ortasında buldum. Annenize çok üzüldüm. ama hiç olmazsa kendi sorunlarından uzaklaştırmıştı. Yine de Swanny'yi ne Daniel Blain'e ne de herhangi bir başka psikiyatra götürmeye çalışmadım. Annemin ölümü Torben'in karısını geri getirmiş. ama kendi açısından bakıldığında. Torben'de de söylenenlerin hiçbirine inanmama . Annemi bir kızkardeş olarak çok sevmişti. Yas tuttu. genç ve güzel bir kadından bahseder gibi konuşuyordu. hiç değilse onun gözlerinde. anlayış gösteren Torben'e yakınlaştı. Üstelik birbirimize çok daha yaklaştık.aklından söküp atmıştı. Burası pek yeri değil. Swanny annem ölmeden. metresini öldürerek ondan olma çocuğunu karısına götüren adamın hikâyesini anlatıyordu. okul çağında. Benim. . Kendi beş yaşını hatırlayabiliyordu. Gerçekten de düşündüğümü söyledim: Bilmem. Torben hiç de otuz beş ile altmış yaş arasındaki her kadını hayatın katı kurallarından ayrılmakla suçlayan. kendisi için o önemli sorunun cevabını aramıştı. O dönemde hayatının yarı umutlu dönemlerinden birini yaşıyor. Annemin ölümü onu çok üzmüştü. Bir kez daha acısını paylaşan.Bu kim? Anneannem. Ken Dayı oradaydı. ama sanki hayattan keyif almayı bilen birine benziyor. Erkekleri çok daha yakından tanımak istedikleri. kızı gibi olmam son derecede doğaldı. evdeki doktoru ya da hemşireyi ya da her ikisini birden hatırlayacaktı. onunla değişik bir açıdan ilgilenmeye başladı. Hatırladıkları arasında Asta'nın pek de düşkün olduğu skandal öykülerinden biri de vardı. babasının Danimarka kraliçesinin artık dul bir kadın olduğunu söylediğini de hatırlıyordu. Daniel'e kuzenlerinden birinin Đsveç'te tanıdığı.. mesafeli ya da üstün görünmek iddiasında değildi. hatta daha hastalanmadan bile önce Ken Dayıya gitmiş. Kız kardeşi Marie en yakın arkadaşı olmuştu. Swanny'nin bu hikâyeyi de kendisiyle bağdaştırıp bağdaştırmadığını düşündümse de Far'ı katil rolünde canlandırmam imkânsızdı. kralın boğmaya çalıştığı Kraliçe Alexandra'nın ensesindeki izleri gizlemek için elmas tasmalar taktığını anlatırdı. beş yaşında bir çocuktu. kökleri hakkındaki endişelerini de -göründüğü kadarıyla.

sanki biraz akılları gidiyor. Ken hatırlayamadı. babanın sürekli uzakta olması. yoksa kulağı benimkinden bile duyarlıydı. Sert bir tik bankın dışında oturacak yer olmadığından. Oysa yaşamları daha sonra düzeldi. daha önce de gördüm. Londra ve çevresi dumansız bölge olarak adlandırılıyordu. Đngiltere'ye yerleşip yeni bir dil öğrenme zorunluluğu. Mor yatağa uzanmış. altı yaşından önce olanları hiç hatırlamadığını söylemişti. Diğer taraftan. Yine de söylediklerinden fazlasını bildiğine inanmıyorum. Swanny'ye göre neredeyse gururlanarak. hatta doğanın varlığının farkına varan kadınlardan değildi. demişti Torben'e. her ilkbaharda çıkarılıp bahçenin uygun yerine yerleştirilecek bir şemsiye de düşünülmemişti. çiçekçiden gelme gül goncaları ya da seralardan alınma kokulu ve egzotik çiçeklerdi. Torben açık havada yemekten hoşlanmazdı. mutlu mutlu sırıtan Hansine. bahçede yemek yemek için yeterince çaba harcamamalarıydı. güneşin parlak olduğu günlerde oturulan. Ağacın altında çevresinde iskemleler olan masa yoktu. cevap vermek istemediği zaman yaptığı gibi ağır işitiyormuş numarası yaptı. Gerçekten de Torben ve Swanny'yle yaşadığı büyük çekişmelerinden biri de dışarda. Morfar'ın kucağında annem. yeni doğmuş kardeşinin öldüğü o yıllar. ağaçlarının altında yemek yenen bir yerden öte değildi. Belki de doğruydu. Kadınların kaprislerine izin verilmemeliydi. Swanny ve Torben haftada üç gün gelen bir bahçıvan tutmuşlardı. Swanny ise hep hayatının bir parçası olmuştu. birisi ona bir bebek getirmişti. Tekrar kendilerine gelmeleri de yedi yıl sürüyor. ülkeden ülkeye dolaşıklığı. ama içinden anlatmak gelmiyordu. . belki de hatırlıyordu. tipik bir Ken Dayı davranışı olurdu. Onun tercihi.eğilimi güçleniyordu. Onun için bahçe. dut ağacı altında çay içilen Padanaram'ın "kullanışlılığından" (en sevdiği sözcüklerden biri) bahsederdi. Mormor doğayı seven. anne ve babasının kavgalar ettiği. Ne istediğini sorduysa da anlaşılan Mormor. O zamandan beri Ken'in o dönemleri hatırlamamasının nedeninin. Yine de bahçıvan ara sıra sonbahar yapraklarını ve kuru otları tutuşturmayı başarıyordu. yanında Swanny. En azından yedi yıl. bir kızı olmadığı için ne kadar şanslı olduğunu söylerdi. O dönemde. Sık sık bundan yakınır. . Böylesi. Sık sık. Swanny'nin sorduklarını neredeyse aynen tekrarlarken.Yaşından. Swanny'nin doğduğu yıl ailenin en kötü dönemiydi. doğum gibi şeyler küçüklerin önünde konuşulmayan konulardı. hatırlanması acı verecek bir çocukluk geçirdiğini gösteriyordu. sabah kahvaltıları ya da çay saatinde kullanılacak. çünkü kadınlar "tuhaf hayvanlardı". fotoğraf uğruna hizmetçi önlüğü ve şapkası giymiş. Bunu kanıtlayacak bir fotoğraf da vardı: büyük bir gümüş çaydanlıktan fincanlara çay dolduran Asta. (Daniel'in da düşünebileceği gibi) hatırlanması acı dolu çocukluk yıllarını unutmak istemesi olup olmadığını çok düşündüm. Bahçedeki çiçekler onun sevdiklerinden değildi. Altı buçuk yaşındayken taşındıkları Lavender Grove'u bile hayal meyal hatırlıyordu. Elinde el arabası koşarcasına uzaklaştı. yani 1960'larda bile ateş yakmanın yasak olduğunu düşünüyorum. Onun çocuk olduğu dönemde çocuk yapmak. Bütün bunlar geçmişi karartmak için yeterliydi. gebelik. Günlüğünde de öyle söyler. arkada oğlanlar. Mormor Willow Caddesi'ndeki evin bahçesine çıkmazdı. bütün bunlar Ken'in. Evden eve. Swanny'ye göre bir öğleden sonra "yaşlı hanım" bahçeye inip el arabasını aldığında çok şaşırmıştı. bahçıvanı arkasında şaşkın bıraktı. bunu söylediğinde de Asta'nın kaşları inanmıyormuşçasına kalktı.

Özel olmasaydı. En sevdiği kahramanlar. Günlük yazmayı kestiyse. Genellikle de yanılırlar. Yürümeye. hikâye anlatmaya. lille Swanny? Biz ne yaparsak yapalım. fotoğraflarını. mutfaktaki ocağı kullanabilirsin. . hatta elbiseleri bile. her gün rastlanabilecek kişilerdi: Amy Dorrit. Swanny olan biteni Mormor'a sorduğunda sert bir cevap aldı: . ama günlükler görünürde değildi. çünkü havanın girmesi için dolaplarının kapılarını ardına kadar açık bırakıyordu. Günlük yazmaya son verdiğinden beri onda büyük bir değişiklik görülmüyordu. Dickens'ı. değiştirmek istemiyordu. Swanny'nin merdivenlerin artık fazla geldiğini söylemesini dinlemiyordu bile. Esther Summerson. Sidney Carton. Sekizinci bölüm . küllerini dağıtmıştı. Günlükler saklanmış. lille Swanny. Eve döndüğünde bahçıvan gitmek üzereydi. ki günlükler de bunu kanıtlıyor. seksen yaşındaki annesine odasına gitmek için üç kat merdiven tırmandırdığını öğrenenlerin ne diyeceklerini sorduğunda Mormor acıyla sırıttı. bekliyordu. O odayı kendisi seçmişti. ancak o zamana kadar ateşi söndürmüş.Özel şeylerdi. "Yaşlı hanımın el arabasını kitaplarla dolu olarak geri getirdiğini anlattı. bunu başkalarının yanında yaptığında da özellikle çarpıcı ve içerikli bulduğu uzun bölümleri çevresindekilerin dinlemek isteyip istemediklerine aldırmadan yüksek sesle okumaya devam etti. Mormor gelecek hafta yine ateş yakıp yakmayacağını sormuş. kendisinin tam tersine. onlar bir şeyler diyecektir.Bu yaşa gelip de başkalarının ne düşündüğünün önemsiz olduğunu hâlâ öğrenemedin mi. Üçüncü kattaki odasına girdiğimi hiç sanmıyorum. Lizzie Hexham. Fikrimi değiştirdim. bunun 1967 sonbaharına denk düşmesi gerektiğini sanıyorum. Bir keresinde Swanny. bahçıvan da bir daha ancak bir yıl sonra ateş yakacağını söylemişti. Dickens okumaya. Swanny'ye göre diğer bütün şeyleri göz önündeydi.Swanny saçını yaptırmaya gitmişti.Eğer yakmak istediğin bir şey varsa Mor. neden senin evde olmadığın bir zamanı seçerdim sanıyorsun? . elbiselerini ve eskiden günlüklerini yukarıdaki odasında tutuyordu. Swanny ve Tor-ben'in davetlerine katılmaya.

Onlara. annemin savaşa katılan ve kötü bir yara alan babası. 1864'te bitmişti. Annem onu bir putrele asılı olarak hbuldu. savaş çıkarsa bizim karışmayacağımızı. Almanlardan -ya da onlara taktığımız adla Prusyalı ve Avusturyalılardan. daha on altı yaşındaydı. Krigen mellem dem og Danmark eller skulde jeg sige Besættelsen og Danmark var forbi i 1864. Eğer çocuğum olacaksa. ben doğmadan çok önce. kız olmasını tercih ederim.nefret ederek büyüdüm. yazlık evlerine gidip kendini astı. bunu günlüğüme dahi yazmadım. Hep başkalarının ülkesini ele geçirmeye çalışırlar.Bak. Saatler boyu en sevmediğim konudan.bugüne kadar bir daha gebe kalmadım. Gelecek yıl bir dördüncüsü olacak. Đngilizcem mükemmelden çok uzak. savaştan ettiler. Housman'ın tebessümünü saklamaya çalıştığını gördüm. Bir . Macaristan değil. O kadar acı ve üzüntü çektim ki. Rasmus "w" ile başlayan bir kelime söylediğinde Housman eliyle ağzını kapatıyor. yani benim büyükbabamdı. hiç kimsenin tam olarak anlayamayacağı bir sır olarak kalacaktır. Avrupa savaşa hazırlanıyor. Onlarla Danimarka arasındaki savaş. Hiç değilse Rasmus ve dostu iş ortağı Mr. hvordan vi maatte give Afkald paa en Del afvores Faedreland. Bazı şeyler yazılmayacak kadar derin oluyor. 11 şubat 1911 Bir kız daha. Neredeyse eminim ve ömrümde ilk kez bir çocuk doğuracağım için mutluyum! Kocamın Danimarka'dan ilk dönüşünden sonra rahmime düşen çocuğu üç ay sonra kaybettim ve çok üzüldüm. üzerine Avrupa barışının yazılı olduğu Berlin Antlaşması'nı yırtmakta bir sakınca görmediler. hvâd min Fader fortalte mig. dedi Rasmus. nedenini bilemiyorum. .29 haziran 1910 Jeg voksede op med Had til Tyskeme . Fransa ile Rusya da. Danimarka'yı işgalleri. ne anlarsınız ki! Mr. Schleswig ve Holstein'ı Prusya'ya vermek zorunda kaldığımızı söylemesini unutamıyorum. ki öyle gözüküyor. Gülmemeliydim. . Geçen yıl sıra Bosna-Hersek'teydi. Sadece Avusturya. Bu söylediğime dikkat et. det hele afSlesvig ogHolsten. til Prfjsen. nedendir bilmem -yeterince "sevgi" olduğundan. Ama en korkuncu. Ayağında sürekli çektiren bir kangren vardı.eller Prfjseme og Østrigerne som vi dengang kaldte dem. Bir kadının içinde olanlar. Anlaşılan otomobillerden sonra savaş onlara değişik geliyor. ama babamın bana ülkenin koca bir parçasını. Housman bu akşam öyle diyorlardı. Sonra. Her üçü de Đngilizce'yi bu kadar güzel konuşan çocuklara gıpta ediyorum. dedi Rasmus gülerek. Danimarka'nın da savaşa girmeyeceğini söyledim. Schleswig'de oturan bir dayısı ve yengesi vardı. men jeg skal aldrig glemme. Onun için Tötonlardan nefret ederim.Siz kadınlar. bir gün acı o kadar dayanılmaz oldu ki. længe for jeg blev ffdt.

Anlaşılan Westerby ailesinin hayatı epey değişti. Tabiî Rasmus bu ismi Đngilizce olabileceği için de beğendi. Hiçbir şeyin eksikliği çekilmeyecek yeterli para. Bugün otomobilde yeşil keten yakalı krem pardösümü ve üzerinde koca bir kuş olan şapkamı giydim. bilmem" ama Rasmus o sıralarda söylediklerimi pek dinlemiyordu. Dün sabah doğdu. hiçbir zaman korseye gerçekten ihtiyacım olmadı. "bunun ne değeri var. ya "motor" ya da "otomobil" demem gerekiyor. varmış. Zor bir doğum değil. yürüyerek doğrusunu söylemek gerekirse koşarak. Rasmus beni atsız arabasıyla gezdirmekte ısrar etmiş de olsa. Giymek zorunda olmama rağmen. "zor işlerde" Hansine'ye yardım edecek bir de kız. . doğumdan birkaç gün sonra vücudum eski biçimini aldı. parmağımda da kocamın onu bu kadar mutlu ettiğim için (bu onun sözleri) almayı uygun bulduğu bir yüzük var. Üzerimde beyaz ipekli bir sabahlık. Rasmus modadan neredeyse otomobillerden hoşlandığı kadar hoşlanmaya başladı.oğlum olmasından o kadar korkuyordum ki. ama şu günlerde iyi göründüğümün de farkındayım. benim için Swanhild'den sonra ikinci güzel kız ismi. ona şu "otoların" modasının geçeceği zaman (mutlaka geçecektir) kadın elbiseleri satabileceğini söyledim. kalkmak zorundadırlar. Sanırım müşterilerinin eve geldiğinde hoş bir kadınla karşılaşmalarının işi için iyi olacağını düşünüyor. Ben sadece isimden hoşlanıyorum. Bu sefer balıklı Krustader ve kızarmış tavuk vardı. bu doğumla bir öncekinin arasındaki farklılığı düşündüm. Đngiliz olan her şeye bayılıyor. Hoş olmadığımı biliyorum. Kuşun ne için olduğunu bilmiyorum. "Đngilizler de söyleyebilecek" diyor. Herkes bu kızın sanki Rasmus'un ilk çocuğu olduğunu sanacak! 3 mart 1911 Marie doğduğundan beri ilk kez sokağa çıktım. çok şık giyimli olmamı istiyor. Adını Marie koyacağız. Đlk olarak oldukça güzel bir ev. Swanny doğduğunda Hansine yatağımın yanına sosis ve patates dolu koca bir tabak getirmişti. kısa ve keskin oldu. sonunda. Uyuyup iyi bir yemek yedikten sonra yatakta oturdum. beni ortadan ikiye bölen bir kılıç gibi dayanılmaz bir sancı çektim ve doğdu. Ben artık bir "leydi'yim. Şansım. sokağa çıkmak iyi oldu. O kadar yavaş gidiyor ki. ama siyah ve yeşil kanatları var. Mutfağın arkasında ya da bahçedeki kulübede gizlice doğurup da aynı gün işlerinin başına dönen hizmetçiler bilirim. aylar boyu bu günlüğe bir şey yazmadım. neredeyse doğumdan sonraki gün ayağa kalkarlar. Yeşil bir otomobil eşarbı ile beyaz tilki bir manşonum da vardı dışarıda olduğum sürece soğuktan dondum. O civardayken atsız araba demem yasak. Farklı amaçlarla da olsa hiç olmazsa bir kez bir konuda anlaştık. "Fransızlar da" dedim alçak sesle. Şimdiki en son Amerikan buluşu olan elektrikli bir şey. kulağa da hoş geliyor.yetişebiliyorsunuz. Aşağı tabaka kadınları böyle yapamaz. bununla sahnede gördüğü Marie Lloyd gibi "Maar-rie" diye telaffuz edeceklerini söylemek istiyor. Ona bir kız çocuğu doğurduğum için benden iyisi yok. bu yüzden kendimi iyi hissetsem de doğumdan sonraki birkaç haftayı yatakta geçirmem gerekiyor.

yaşıtlarından daha uzun. ama hayatta bazı şeyleri böyle elde edemeyeceğimin farkındayım. ilk önce bunun saçma olduğunu söyledi. Kızını sevdiğine bir şey demiyorum. Marie'yi kucağından bırakmıyor. dedi. biliyorum. Swanny'nin ona doğru yöneldiğini. -Bunda ne var? O sinir bozucu kahkahalarından birini attı. .O kadar Danimarkalı ki. Bu sözünü ona hiç unutturmayacağım. elbiselerim için kaç para harcadığımı merak etmeleri ve bu kadar göze batan bir şey giymeye nasıl cesaret edebildiğimi düşünmeleri. iyi gıdayı ve bakımı hiç gizlemiyor.Ne yapacağımı söyleyeyim. Kız daha üç haftalık. benim istediğim iyi giyimli olmak. yutmadım. Swanny'nin görünüşünü beğenmiyor. Tabiî kısa süre sonra bütün çocuklarını aynı derecede sevdiğini. içinde de tam istediğim kürkü gördüm. Oğlanlar küçükken pek onların farkına varmazdı. Neyse. . Bu yüzüğü çok seviyorum. tatlı ve yumuşak bir çocuk. tam da istediğim gibi. daha ufacık bir bebek olmasına rağmen bunu rahatlıkla söyleyebilirim. sana bir kürk manto alacağım. Marie doğduğundan beri daha da kötüleşti ya da öyle görünüyor. Mogens artık on üç yaşında. neredeyse babasının boyunda. Oğlanlara kötü davranmıyor. Aralarına beyaz tilki kürkü işlenmiş Acem koyun postu. her yere taşıyor. Đşin ilginç yanı. küçük pırlantalarının arasında bir de zümrüt taşı var. Swanny'cik ise sadece beş yaşında. saçları altın gibi parlak. Bazı kadınlar gibi elbiselere fazla önem verdiğimi sanmıyorum. küçücük elini bacağının üzerine koyup bir şey sorduğunu. Bazen onu bahçeye çıkarıyor. gözleri deniz mavisi. bunlar söylemesi gereken şeylerdi. sevdiği için mutluyum da. insanların bana bakması. onu konuşurken duyan herkes. ama her zamanki gibi abartıyor. Ona sordum. Şurası bir gerçek ki beni seviyor. çenesinde sakalları bitmeye başladı. bunu da nereden çıkarıyormuşum. Son zamanlarda bana Vogue adlı bir Amerikan dergisi getiriyor. oğullan var diye gururlanırdı ama hepsi buydu. Yüzüğü Lea Irmağı'na atmaya ya da Hansine'ye vermeye hazırım. ama onlarla hiç futbol ya da kriket oynamadı. Neden bilmem. Nedenini düşünemiyorum bile. Her şeyiyle (neler olduğunu hiçbir zaman açıklamadı) Đngiliz olmak istediğini biliyorum. ama hiç olmazsa kelimeleri yanlış anlaşılacak gibi telaffuz etmiyorum. Benim de aksanım kötü.onun birini sevdiğini görmek o kadar değişik ki. oysa oğlanlar bundan hoşlanırdı. Bütün çocuklarımızın içinde en güzeli de o. orada duran otomobilleri gösteriyor. hatta Fordların uzun ömürlü olacağından eminim. benimkiler gibi sert lacivert değil. buna rağmen görünüşünü beğenmiyor! Sonunda kabul etti. hepsinin eşit olduğunu söylemeye başladı. Yüzüğün 500 pound'a mal olduğunu söylüyor. Parmağımdaki yüzük 22 ayar altın. ama akümülatör gücünden ve çıkarılabilir silindir başlıklarından haberdar olması gerekiyor. teni süt kadar beyaz. kendimi zorlayıp sordum.Rasmus titrediğimi gördü ve duymayı hayal bile edemeyeceğim bir şey söyledi: . ama Rasmus'un küçük Swanny'imi seveceğini bilsem feda etmeyi göze alırdım. ama bu sevgisinin Ford motorlarından daha uzun ömürlü olacağını sanmıyorum. Şu küçücük güzel kız. Marie hiçbir zaman onun kadar güzel olamayacak. Amerikalıların dediği gibi. Israr ettim. yabancı olduğunu hemen anlıyor. baş döndürecek kadar güzel.

atölyeye çevirdiği bir kulübe var. kaçıyorum." Uzun zamandan beri bu günlüğe Rasmus'la ilgili bir şevler yazmak niyetindeydim. "Dışarıda çok kaldın" diyor ya da "Evde yapacak bir işin yok mu?" Bjfrn'ün kulübesini bitirdiğinde. ne kadar yıkanırsa yıkansın. kaçırmıyorum. "Biz" diyorum ama aslında bebeği alan ve o görmeden eve saklayan benim. içimden onu öldürmek geliyor. Genellikle babasının en iyi yanlarını ya da görmek istediği tarafını görür. O kulübede motorları parçalara ayırıp tekrar bir araya getirerek saatler geçiriyor. mideni bulandırıp başını döndürecek bir koku. Marie kucağımda kıpır kıpır oynarken. dev gibi bir duvarcının çalıştığı bir boşlukta otomobili durdurdu. ya iş konuşmalarından birinin ortasına dalmam ya da atölyesine kadar gitmem gerekiyor. bütün o hayvanları oyarak yapmaktı. Aslında evdeki Danua yavrusu Bjfrn'ün daha çok farkında. Rasmus ise dışında yaşıyoruz. gerçek kiremitlerle kaplı bir çatısı olan bir kulübe yaptı. oğlanlar için Nuh'un gemisini yapmayı düşündü. bundan sonra heykeltıraşlık çıkarsa hiç şaşırmayacağım. Ona hediye olarak gerçek boyda ve gerçek saçlı bir bebek aldık. En son isteği cam üflemek. Tabiî ki evden çıkıyorum. sokağa çıkıp yürüyorum. . motorlarıyla burada oynuyor. Aslında ilginç. 28 temmuz 1911 Küçük Swanny'nin doğum günü. Belki de Rasmus diğer erkeklerden pek de farklı değildir. Bjfrn için bunun yanında penceresi. öyle. Atölyede bir tezgâhı. Onda gerçekten sevmediği nedir? Böyle düşünmeye başladığımda korkuyorum. Bahçenin bitiminde. Đçine bir otomobil konacak kadar büyük. South Mill Fields'ta oluyordu. sanki demiri eritseler nasıl kokmasını beklersen. bir tek erkekle evlendim. Onun değişik birisi olduğunu yazmak istiyorum. oysa genellikle ona böyle bir davranışta bulunmamaya çalışırım. Sanki kadınların evin içinde. Her zaman yapmak ya da imal etmek istediği şeylerden bahseder. biraz acı. Bugün altı yaşında. Rasmus bir karta adını yazmakla yetindi: "Mor ve Far'dan sevgilerle. Rasmus'u evin içinde görmek kolay değildir. Bugün otomobile binip küçük Swanny'yi doğum günü gezisine çıkardığımızda.Rasmus'un ise bir köpeği kovar gibi elini ittiğini gördüğümde. benzin kokuyor. Bütün bunlar çevredeki en sıkıcı yerde. ama bunu nasıl bilebilirim? Hayatım boyunca sadece bir tek erkekle birlikte oldum. ama doğrusu da bu. Eve döndüğünde. Kulübeyi ne kadar beğendiğimi saklayamadım. Eğer onunla sabahın sekizi ile akşamın dokuzu arasında bir şey konuşmak istersem. bir saat boyunca adamın taşı işlemesini izledi. erkeklerin ise dışarda olmasını gerektiren bir kural var. Biraz uzun solusan. Sonunda dün atölyeye gittim ve oğullarının kaç yaşında olduklarının farkında olup olmadığını sordum. bu gibi düşünceleri kafamdan atmaya çalışıyorum. Doğu'da haremlere kapatılan kadınları duyduğumuzda öfkelenip yumruklarımızı sıkıyoruz ama burada neyin farklı olduğunu görmekte doğrusu zorlanıyorum.ben evin içinde. çünkü böylesi iltifatlar başını döndürebilir. Anladığım kadarıyla ona çekici gelen şey. Benzinin değişik bir kokusu var. bir sürü de aleti var. üstelik bir kız babasını bu açıdan hiç tanımaz ki. Rasmus da bunu böyle anlıyor.

ne istediğini sorunca da bir arkadaşını çay içmek üzere mutfağa davet etmek için izin istedi. Tabiî ki bir kadından. dedim. Bu sabah benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi. dedi.. dedim.Kadın değil. Öyle düşündüğünü biliyorum.Sam Cropper. ben de ona bana hiç kötü davranmadığını söyledim. Adı ne? . Şimdi farkına vardım. Bana "lille Mor" diyor ki. konuyu değiştirerek oğlanlardan bahsederken neden Jack ve Ken demediğimi sordu. sadece şaşırdım.Eğer bir şeyler yapmak istiyorsan. . Tabii onunla alay ettiğimi düşündü. öyle değil mi?" . kendimi gülmekten alamadım. Hiç böyle bir şey aklıma gelmemişti. Çok acımasız olduğumu düşünüyor.Evde yapacak bir şeyin yok mu? diye sordu. sanki dokunsam ağlayacakmış gibi oldu. Sizin için komik görünmeyebilir. niyetim alay etmek falan değil. Konuşmalarımız böyledir. dedim. Belki unutmuşsundur diye söylüyorum.Bebek oyuncakları yaparak zamanını boşa harcamadan önce. Gülmemek için kendimi tuttum. dedi. demiryollarında çalışıyor.Buraya böylesine saçma sorular sorarak aklımı karıştırmaya mı geldin? Benimle hep böyle sıcak konuşur. 5 mart 1912 Hansine'ye kur yapan bir adam var. Knud da on bir. erkek. Bu söylediği Danca ve oldukça komikti. çünkü bunu daha birkaç hafta önce küçük Swanny'den duymuştum. hep yaptığı gibi önlüğünü ellerinin arasında buruşturup çekiştirmeye başladı. yine de dudaklarımın oynadığını gördü. ama düşününce Kopenhag'da da bir erkek arkadaşının olduğunu hatırladım. bu da pek hoşuma gidiyor. Hansine?" diye sorunca şaşırıp kızardı.Hadi hadi. hiç. Mogens on üç yaşında. . . neden Swanny'ye bir bebek evi yapmıyorsun? Cevap vermedi. "Hansine dedi ki. ama cevap vermiyoruz. 'Annen bazen çok acımasız olabiliyor'. onun için her şeyin Đngiliz olması şart. Tabiî ki onu çaya çağırabilirsin. "Lille Mor" dedi. . belli ki bir şeye şaşırmıştım. . Hiç kötü davranmadın. "Kadın bizim sokaktaki bir evde mi çalışıyor. Yıllardır bu çeşit arkadaşları olmuştu. aptallaşma. Ona bir şey anlatılmasından hiç hoşlanmaz. Đkimiz de soru soruyoruz. ama kulaklarıma inanmakta güçlük çektim. bu kez de öyle oldu. kendi gibi bir hizmetçiden söz ettiğini sandım. gelip bir sormak istedim. Đngiltere'ye o denli çılgıncasına âşık ki.

Zavallı Emily bulaşıkhaneye hapsolmuş. Ne var ki böyle davranamayacağımın farkındaydım. Bu Cropper ünlü bir Đngiliz hukukçusu olan Edward Marshall Hall'a benziyordu Sıradan bir işçi için fazla dik ve seçkin görünüyordu. Hansine de başparmağını geriye doğru kıvırarak gösterdi: . eline de bir fincan çayla reçelli bir dilim ekmek tutuşturulmuştu. Sanki Đngilizlerin deyimiyle iri ve güçlü bir köylü kadını gibi. . ama gerçekte hiç de böyle değildir. yemek salonuna gönderilenlerden daha güzel görünen pastalardan yiyordu. Hemen onunla tanışmak istiyorlar. Yani benim bazen acımasız ve kötü olduğumu düşünüyorsa. belki de haklıdır. Bazen olabilirim. yakışıklı erkeklerin güzel kız peşinde olmaları beklenir. Hansine benim verdiğim ipekli bluzlardan birini giymiş.Emily nerede? diye sordum Đngilizce. Hansine her zamankinden de fazla kızardı. önlüğünü de bir yerlere saklamıştı. Genellikle gösterişsiz olanlardan tercih ederler. burnu da çorba kaşığına benziyor. Đnsanlar da bana hep iyi davranmadılar. Madam. Önce Hansine'yi çağırıp kızıma böyle bir şey söylemeye nasıl cesaret ettiğini sormayı. Hansine uzun boylu ve yakışıklı bir erkekle mutfak masasının yarımda oturmuş çay içiyor. öyle de olması gerekirdi. Suratı geniş ve yuvarlaktır. Eğer hamalsa. hele o koşullarda. iyi kitap ödünç alacağım. birlikte epey şey geçirmiştik. dedim ama için için köpürüyordum. doğrusu merak ediyorum.Orada. Bu nedenle halk kütüphanesine üye olup. evin hanımı olduğumu unutmamasını. eminim bütün kadınlar bavullarını onun taşımasını istiyordur. Bazen buna daha fazla dayanamıyorum. Swanny'yi okuldan alıp geldi. Demiryolunda ne iş yapıyor. Yine de onu çekici bulan adamı merak etmekten kendimi alamadım. Bir kadının sarışın ve mavi gözlü olduğunu söylediğinizde. genellikle aldığını verirsin. saat dörtte de Swanny'yi yatağa bırakırken bir fincan da çay getirdi. Oysa Hansine'nin ağzı kahve fincanına. Küçük Marie yemek sandalyesinden gülerek ve kaşığını sallayarak dört bu yana yemek saçtığından yemek odasındaki eşyaların üzerine kılıflar dikmemiz gerekti. insanlara -özellikle erkeklere. Ama bugün kızımı dışarı kendim çıkardım. sevgilim. Emily görünürde yoktu. bana hep koyun budunun ön kısmını hatırlatır.güzel olduğunu söylemiş oluyorsunuz. satın aldığım da fazla hoşlanmadığım bir kitapta. Bunu bir kitapta okumuştum. Ama bence yüz hatları çok daha önemli. Hansine ve ben birbirimizi uzun zamandır tanıyorduk. Đlginçtir. Beni görünce oldukça şaşırdılar. sessiz tavşanlar gibi oturuyorlardı 2 haziran 1913 . bence de yazık olur. Kedi gibi bakıyor. Küçük Marie'yi kucağına bıraktım ve tekrar mutfaktan geçtim. başka yerde yemek vermesi için zile basıp Emily'yi çağırıyorum. bir daha böyle bir şey yaparsa kendisine iş arayabileceğini söylemeyi düşündüm.- Sanmıyorum.

Öte yandan da. Ejnar. teyzenin gerçekten öldüğü gün yapmam gerekirdi. neredeyse suçlu gibi davrandım. zaman anıları soluklaştırıyor. tahmin ettim. oysa ben yaz günü siyahlara bürünmek niyetinde değilim. dolu ve önemli bir mühendisin beni kıskanacağına inanmamı istemez. O bir bey değil. sekiz yıldan sonra okumam da gerekir. Rasmus bile. Yazmam gereken çok eğlenceli bir şey oldu. Đyi Đngilizce okuyorum. "Kimi kastettiğini anladım. zevklerimi. "Kendi içinden çık. ne demek istediğini anlamamış gibi. Şu anda Cropper'la birlikte dışarı çıkıyorlar. Đlk defa bu evde ne kadar az kitap olduğunun farkına vardım. kendi kendimi üzeceğim. benim hiç doğurmadığı kızı olduğumu söylerdi. Başlangıçta. Eğer ciddi olsaydım bunu şimdi değil iki hafta önce. Eğer Rasmus'a söylersem. Birinin sürekli olarak ötekine ne yapması gerektiğini söylediği. Her neyse.Arkadaşın kim. Danimarka ordusunda subay olan kuzenimden. Benden başka kimse kitap okumuyor. Cropper'ın da buraya tahminimden daha sık geldiğini düşünüyorum. Rasmus. Rasmus. Daha doğrusu. Asta" derdi hep. tavsiye edip vaaz verdiği bir ilişkide sevginin ayakta kalması çok güç. Kitaplar benim olduğu için memnunum. Çok gelişmiş bir ahlak anlayışım olmamakla birlikte. Yine de oyuna devam ettim. insanların ne yaptıklarını görmeyen hatta insanların varlığından bile haberi olmayan Rasmus bile Cropper'ın farkında. Asta? diye sordu. Üstelik. her Đngiliz gibi bir işçiyi soylu bir beyden . teyzenin öldüğünü öğrendiğim gün gülmenin doğru olmayacağını düşündüğümden. galiba ona söylemeyeceğim. ilk önce bunu yazmamaya karar vermiştim. Her şeyden önce. Onun için Hansine hakkında yazacağım. ahlak kurallarının ne olduğunu biliyordum. Öyle sanıyorum ki teyzenin beni görüp de konuşma biçimimi.Ne arkadaşı? . Böyle devam edersem. Ama bu da çok aptalca olacaktı.Bu sabah Ejnar'dan. Emily gibi çoğu Đngiliz'den daha iyi okuduğumun farkındayım. Cropper'ı evde üç kez görene kadar tek kelime etmedi. Frederikke Teyze'yi görmeyeli dokuz yıl oldu. . sadece Hansine'nin talibi.Dün bahçede karşılaştığım uzun boylu bey. Hackney'de oturduğumuz sırada tanıdığımız Lutherci papaza benzeyen vaiz maskesini taktı." Kıpkırmızı oldu. hele hele ahlak anlayışımı eleştirmediği tek bir gün bile olmamıştır. Frederikke Teyze'nin. giyimimi. En sonunda. davranışlarımı. Daha sonra yüzüne. Öleni sevmedikçe yas tutmak bence yalancılık gibi bir şey. olabildiğince komikliğe ihtiyacım var. . teyzenin o tekdüze konuşmasıyla da söylediği gibi hep kendini düşünmenin de bir yararı yok. biliyorum yas tutmamı isteyecek. sanki gözümün önünde bir ışık çakmışçasına 'Tamam" dedim. O zaman anladım. Reddetmeyeceğim. kötülük yapacak fırsat bulamadığım ve korkaklığım yüzünden iyi göründüm. Ona ait olup da isteyebileceğim tek şey o kitaplardı. Đzinli olduğu öğleden sonra sürekli olarak buluşuyorlar. yine de bütün o yolu tepip cenazeye katılmayı istemezdim. onun gibi akıllı. yine de hiçbir zaman ana dilinde okumak gibi olmayacak. oysa o beni çok sevdiğini. Teyzeyi sevmedim. Charles Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş bütün eserleri koleksiyonunu bana bıraktığını söylüyor. Bana telgraf çekseydi daha iyi olurdu. Frederikke Teyze'nin öldüğünü bildiren bir mektup aldım.

Harisine korku içinde merdivenleri tırmandı. Evans kocasına doğum günü ve evlenme yıldönümünü unutma fırsatı tanımadığını. çünkü defteri hemen çekmeceye attım. Sanırım Rasmus benim Mrs. çünkü bütün hediyeler içinde evde yapılan.Yani bunu kim kullanacak? Đş için buna ihtiyacım olacak. eline geçeni yırtıp oyun oynuyor. Kendi eliyle diktiği bir kalem bezi. Rasmus akşam yemeğinden biraz önce. Roper'ı taklit ettiğimi düşünüyor. değil mi?" Bunu yapacak kadar alçalmayı kabul edemem. Hatırlayacak kadar sevmiyorsa. Rasmus'a hatırlatmaya cesaret edemez. sevgiyle hazırlanan tek hediye onunki. Knud'dan gümüş bir kutu içinde üzerlerine "A" işlenmiş iki mendil. ortasına kırmızı bir gül işlenmiş -en sevdiğim çiçeğin gül olduğunu biliyor. mor bir keçenin kenarlarını işlemiş. "Gelecek cuma ne var. Bu hediyeyi kalem uçlarını temizlemek için kullanmayacağım. Bu haldeyken onunla konuşmaya çalışan zavallı çocuklara acıyorum. onun bir kusur işlemesi imkânsız. son yüksüğümü deldiğimden Marie'den yeni bir yüksük. "Đşte senin için" dedi. Doğru. unutsun daha Đyi. Sevgilim?" ya da "Gelecek perşembeyi unutmadın. oysa ondan bahsedildiğini hiç duymadı. elbiseleri dışında hiç de işçiye benzemiyor. Hansine'ye giderek "Mor yere düştü. ama sen de kullanabilirsin. hepsi hediye verdiler: Mogens'ten domuz derisi bir kese içinde bir makas. o yüzden beni . Bu öğleden sonra korkunç bir şey yaptı. Geçen hafta sinemada izleyip kullanmaya can attığım cümleyi hatırladım. biliyorsun değil mi. 6 temmuz 1913 Yine doğum günüm.Bu benim doğum günü hediyem mi? diye sordum. Bütün çocuklarımın içinde en yaramazı o. gözleri kapalı ve konuşmuyor" dedi. "Milyonlarca teşekkür" dedim. "Nasıl. Sanırım Hansine çocukları uyardı. Neyse. elinde bir aletle çıkageldi. Swanny'nin hediyesini uzun uzun yazabilmek için sona bıraktım. beni odamda sakince oturur ve bu günlüğü yazar buldu. Bugün otuz üç yaşındayım. .üzerine de "Mor" yazmış. dedi. birkaç gün öncesinden hatırlattığını söylüyor. dedi. Aslında yazarken görmedi. Bir tek Marie dışında tabiî. Bir telefon. Bir saat boyunca surat astı. Daha önce hiç görmediğim bu aleti fotoğraflarından tanıdım. Rasmus her zamanki gibi unuttu. bir saniye bile rahat durmuyor. Hızla düşündüğünü görebiliyordum: .ayırt edebilmek zorunda olduğunun da farkındadır. böylesi daha iyi.Tabiî. Kapı komşum Mrs. Cropper. yarını unutmadın. yakında orta yaşlı olacağım. sevdin mi?" . hep saklayacağım. eğer babamın dediği gibi hayat yetmiş yılsa.

anlayamadıkları bu davranışların onları dışarıda bıraktığına inanıyorlar. Sevgili kocam bunu bu sabah bildirdi. Shepherds Hill'de. Tavuskuşu mavisi gözlerimi. yaşayacağım evin seçiminde söz sahibi olmak isterdim. Tek cevabı. toparlanmayı. Yine de bir erkeğin on altı yıldır evli olduğu bir kadına yeni bir ev aldığını. özellikle de yeni evdeki ilk geceyi çok seviyorum. Yine de yalan söyleyip kurtulması doğru olmaz. O yaştaki halime tıpatıp benziyor. sanki bu kez doğru seçim yapmıştı. fazla dert etmiyorum. Sanırım Marie bu oyunu ilgi çekmek için uydurdu. Küçük çocukların annelerinin bir şey yazmasından ya da okumasından pek hoşlanmadıklarını öğrenmiş oldum. Aslında. Kendi yapamadıkları. paket yapmayı. Nerede? diye sordum. iki yıl ve beş aylık bir kızın böyle bir şey yapması için ne kadar akıllı olması gerektiğini söylemek oldu. Şiddetli bir tokat atıp genç gözdesinin yaptıklarını Rasmus'a anlattım. Taşınmayı. büyüdüğünde de tıpkı bana benzeyecek. Highgate. Bir doğum günü daha geçti! 20 eylül 1913 Taşınacağız. Dokuzuncu bölüm . karı ve kocanın bazı şeyleri birlikte yaptığı evlilikler olduğundan eminim. Sanki bir macera gibi. Yine bir çocuk ya da aptal muamelesi görmemek. Diğer evlilikler hakkında fazla bir bilgim olmasa da kol kola yürürken gördüğüm çiftlerden ya da Rasmus'un otomobil sattığı insanların evini ziyaret ettiğimde gördüklerimden.sakin sakin oturup pencereden dışarı bakarken buldu. Hemen West Hill çevresindeki eski köyü ve o korkunç eski evleri düşündüm. Üstelik bir mezarlığın yanında oturmak da istemiyordum. bir ay içinde taşınmak zorunda olduklarım söylemesini kabul edemiyorum. taşınmaktan hoşlandığım için. fırlak elmacık kemiklerimi ve ince dudaklarımı da almış. Ama hayır. saçları da ıslak kum renginde. Onu çok neden onu sevdiğini merak ediyorum. Padanaram adlı büyük ve yeni bir ev. değişikliği. Belki de o insanlar da hiçbir konuda diğerinin düşüncesini öğrenme zahmetine girmiyordur.

Üstelik imzasını hangi adla atacaktı ki? Benimsediği o ikinci kişilikten sonra. Cary'nin bile bunu böyle kabul edeceğini düşünüyorum. BBC'de çalışıyordu. Sevgilimi elimden alıp evlendi. . Biliyorum. Onu terk etmedim.Cary. Artık Swanny bir mektupta yazılanları anlamak bu yana. Cary gözünü ona dikti ve aldı. cesaretine hayran oldum. telefonda heyecanlı bir ifadeyle düşüncesini açıkladığı o geceden bu yana hiç işitmemiştim: "Ne kadar da yakışıklı!" Telefonuna cevap vermedim. böyle alanen sadece geçen bir gece gibi. bunu anlatmak için başka bir yol yok. insanların özgür iradeleri vardır. oysa binlerce hayranı vardı. . imzasını bile atacak durumda değildi. Hâlâ o nefes nefese ders verir sesiyle konuşuyordu. Eğer beni gerçekten sevmiş olsaydı. lütfen telefonu kapama. telefonu yüzüne kapatmayacağım. yani fazla arkadaşı yoktu demek istiyorum.1960'ların sonuna doğru. ancak Swanny'nin ilk krizinden sonra işi bıraktı. Swanny'nin çok tanıdığı yoktu. oturup işe giriştim. yine de öyle olmaya çok yaklaşmıştı. On beş yıl çok uzun değil. Beni arayan oydu. Belki de sevmedi. Amerika'ya gidip kayboldu. Evden çıkan ben oldum. Sesim bana bile fazla çatlak geldi. şimdi yakalandığını düşünüp telefonu kapatacaksın ama lütfen. Cary telefon etti. yaptığım daha çok yapıcı firar denilen bir şeydi. Đnsanlar kapılacak.. Onu sevdiğim tek erkek olarak adlandırmak abartılı olur. Zaman zaman Gary'den bahsedildiğini duydum. Swanny'nin iki hafta önceki ölümünden bu yana eve gelen başsağlığı mektuplarından koca bir yığın oluşmuştu Ölümünden bir yıl öncesine kadar Swanny'nin haftada üç gün gelen bir sekreteri vardı. ötekinin imzasını atmak isteyebilir miydi? Kısacası benden başka mektupları cevaplayacak kimse yoktu. son bir öneri de kitapları kasete kaydetmekten söz ediyordu. ödünç alınacak. bunun cevabı hazır. Ağzım kurumuştu. Daniel ve Cary daha sonra evlendiler. Genellikle de adım televizyon dizilerinde gördüm. Bir okuyucuya teşekkür etmek -genellikle hepsi de kadındı-başsağlığı dilekleri için teşekkürlerimi iletip günlüklerin yayımına devam edileceğine söz veren yüzüncü kartı yazmıştım ki. çok daha sonra da boşandılar. daha doğrusu annesinin binlerce hayranı vardı. Dürüst davranıp ne istediğini merak ettiğimi söylemeliyim. Swanny de hayranları için annesini temsil ediyordu. Ne var ki telesekreterde duyduğum sesi on beş yıldır.Mesajımı aldın ve benden nefret ediyorsun. Günlükler uzun zamandan beri televizyona uyarlanıp çekilmiş. Daniel. Annemin son nişanlısının oğlu Psikiyatr Daniel Blain'le beş yıldır birlikte yaşıyorduk. bu kadın Swanny'nin yazışmalarını takip ederdi. Yine de neden aradığını bilmeden de mutlu yaşayabileceğime karar verdim. çalınacak ya da terk edilecek eşya değildir.. Cary Oliver'ı Đlk tanıdığımda. Oldukça başarılı bir yapımcı oldu. "başucu kitabı" olarak da okunmuştu. . Đstemediği sürece kimseyi başkasının elinden alamazsınız. Oldukça cesur ve dramatik olduğunun farkındayım.

onun adını anmak istemiyordum. Oldukça başarılısın.Peki.Değil miydin? . Dikkatle konuştum: Konuşmayalı çok uzun zaman oldu.- Konuşacak mısın? . beni bağışladın mı? . ama bir şey söylemedim.Ne? . hiç olmazsa benim de bir fırsatım olacak demek. Bir çocuk gibiyim. daha iyi olmaz mı? Önce bunu halledelim. Duyduğum nefes. Haydi.Tabiî var.Eksik parça mı? Bunu ilk kez duyuyorum. Düşünüyordum. Şimdi benden ne istediğini söyle.Konuşuyorum. Gerçekten de şaşırttı. zor bir dönem. Benden istediğin bir şey var. şaşırt beni.Kendi prodüksiyonlarından birinde iş bulabilirsin.Birinci günlükte kayıp bir bölüm var. Ann? Gerçekten. Önce her şeyin iyi olduğunu söylemeni istiyorum. bir çocuk gibi davrandığımı düşündüğünü biliyorum. öyle değil mi? . .Benden ne istediğini söylesen. .Önce bana yayımlanmamış günlüklere göz atmayı yasaklayıp yasaklamadığını söyle. . yakalanmakla ne demek istedi? Evin dışındaydım. bunu sen de biliyorsun. "Daniel şimdi seni duymalıydı" diye. Bağışlanmış olmanın tadına varırmışçasına bir süre bekledi. bir kedinin mırıltısını andırıyordu. Ann.Neden bahsettiğini anlamıyorum. diye devam ettim. Cary.Eğer bilmiyorsan. Söylemiştim. Tamam mı? Gerçekten de bağışlayabiliyor musun. Daha sonra konuştu: .Oh. seni bağışladım. rahat bir nefes daha alacağını. Artık nasıl derler temiz bir sayfayla başlamak istiyorum. Farkında bile değildim. . Bağışlanmak istiyorum. eksik bölüm. telesekreteri de devre dışı bırakmıştım. Düşündüm. . Cevap vermedi ama telefon sessiz değildi. . Orada olması gerekirken olmayan bir şey mi var? . Bunu kimsenin görmesine izin verdin mi? .

. dedi. satır satır ezberlediğimi varsayıyordu. ne olabileceğini sordum. Özür dilerim. . Yakında daha da çoğalacaklardı. kelime kelime.Aman Tanrım. .Swanny Kjær. Yine de Cary'nin bilmek istediği şeyin Swanny'nin doğumuyla ilgili olduğunu anladım. Büyük bir samimiyetle. Hansine eve gelir ve komşu evde ya da arka sokaktaki evlerden birinde çalışan bir hizmetçiyle tanıştığım anlatır. Ne de olsa Swanny ünlü bir kişi olmuştu. .Ne istediğini biraz sonra belli etti. televizyona konuk oluyor. onun elinde bulunan ve henüz yayımlanmamış günlüklere dönecekti. dergilerde mülakatları yayımlanıyordu. . Sanırım öyle.Roper. tercümanı gibi görülüyordu. Tabiî gidebilirdim. Hansine'yle çay içmeye gelen kadın ve çalıştığı evdeki insanlar hakkında daha fazla bilgi verir. evinde çalıştığı insanlar Roper. Anlaşılan kendimi farkında olmadan bu konuya fazlasıyla kaptırmıştım. .Evet. bir anlamda sözcüsü. hani hizmetçi. isteğinin Swanny'nin kökeni ile ilgili olmasıydı. ama teyzen olabileceğini hiç düşünmedim. buluşabilir miyiz? Gelebilir misin? Dayanabilir misin? Bir an düşünüp gidebileceğime karar verdim.Ann. birinci cildin hemen başlarında.Asta'da. ne var ki hayattayken. tabiî. neden söz ettiğini anlamadığımı söyledim. Roper hakkında bir dizi yapmak istiyorum. .. radyo programlarına çıkıyor. . şeyin hakkında bir bölüm var.. Hansine. Asta'nın gerçek kızı olup olmadığı konusunun o kadar da önemli görülmeyeceği açıktı. Bebekliğinde ne var? Umarım bu konuda paparazzilerin saldırısına uğramadın? Bu konunun ne olduğunu. neydi adı.Teyzemin bebekliğiyle ilgili olup yayımlanmamış tek bir nokta bile kalmadığından eminim. Şimdi öldüğüne göre.Yine de bana ne konuda olduğunu anlat.Teyzenin bebekliği mi? Ann. en ilginç olanı. . Đşte. Swanny onun aracısı. senin teyzen kim? Senin teyzenin kim olduğunu bilmiyorum bile. Đnsanların ilgisini çeken Asta'ydı. toplumun ilgisi ona değil.. Đşte bu! Gerçekten de bunları bilmiyor muydun? . Belki de ilk kez birisi benimle konuşurken bütün günlüklerin içeriğini bildiğimi. onun bir şekilde akraba olduğunu biliyordum.Sonra. . . karısı ve kayınvalidesidir.

Kendi Asta cildimi buldum. kucağında bir bebekle bir kadının çıktığını gördüğünü yazıyordu. Mektup birkaç paragraflıktı. Merak. Mektubu okumaya başlamadan. Sonra. Ken'in karısının bir akrabası bir Sellway'le evlenmemiş miydi? Daha fazla düşünmeden mektubu okumaya giriştim. Bu isim bana bir şeyler söylemek istiyordu. Ne bir açıklama ne de ayrıntı. . ama aklıma gelmedi işte. Kız kardeşinin ölmüş olduğunu kabullenip alışmıştı. Asıl ilgimi çeken bir sonraki mektup oldu. P. Paul Sellway adlı birinden geliyordu. anneannesinin ölümünden hemen sonra tanıştığını hatırlıyordu. Asta da defterine her gün yazmamıştı. Hansine'nin kızına da gitmişti. Şimdi düşündükçe nasıl olup da daha fazla bilgi istemediğime şaşıyorum. evinde çalışan diğer insanlarla ilgili bölümleri gördüm. böyle davranmasının nedenini açıklayamıyordu. Daha sonra Asta bu insanların oturduğu sokağa gittiğini. Hyde" diyordu. Swanny'nin doğumundan iki gün önce. Bütün fark. G.. Mrs. ama kim olduğunu anlamak için sonuncu paragrafa kadar okumak gerekiyordu. aşağı tabakadan bir değil. çarşamba günlerini başka türlü doldurmayı. Sellway. Kendi kökleriyle ilgili araştırmasını sürdürürken. Tıpkı tabiatın boşluktan nefret etmesi gibi. Nedendir bilmem. Annemin ölümünden aşağı yukarı iki yıl sonra. Maureen'in. Daha sonra. Teyzemin ölümünden sonra acımı paylaşmak istediğini belirtiyordu. Paul Sellway'in bir doktor (derin saygı duyduğu ama sevmediği bir unvan) olduğunu öğrenince inanmayacaktı. günlük telefon konuşmalarını yapmamayı öğrenmişti. gerçek züppelerin büyük çoğunluğu gibi. Hepsi bu kadardı. Sokakta düşen yaşlı adam. Hansine'nin arkadaşı. Sellway. adresi de Londra E8'di. 26 temmuz 1905 günü yazılanlardı. Roper değil. 30 ağustosa kadar bir şey yazılmamıştı. ama ne olduğunu çıkaramadım. Ben de öyle. cahil Hansine'nin torunu. bir doktor ha? Aptal Karoline gibi bir çiftlik hayvanından farksız o köylü Fink'in torunu! Morfar'ın kendisinin de bir ağıldan (hem de birçok açıdan) gelmiş olmasının fazla bir önemi yoktu. Gerçek bir züppeydi. ancak yine isim yoktu. sadece Cary'yle iki gün sonra buluşmak üzere sözleştik. daha önce böyle bir boşluk görmediğim için şaşırmıştım. yani Hansine Fink'in torunuydu. kendimi "Asta buna ne tepki gösterir?" diye düşünürken buldum. Swanny de annemin ölümüyle doğan boşluğu kendi kökeniyle ilgili endişeleriyle doldurdu. Joan (kızlık soyadı Cropper) ve Ronald Sellway'in oğullarıydı. hepsi bu. Günlüklerde boşluklar olur. telefonu kaparken başladı. Onunla küçük bir çocukken. Sellway. bir süre bu adı daha önce nerede duyduğumu düşündüm. Ne yani. Anlaşılan Asta konuyla fazla ilgilenmemişti. Mrs. Bütün bunlar. Bir adam. Hizmetçi ev sahibinden bahsederken "hanımım.Söylediği adlar bana hiçbir şey ifade etmiyordu. 15 ekim tarihinin altında "Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamla" ilgili bir bölüm okudum. Mektubunu antetli kâğıda yazmıştı: Dr. bazen haftalar boyunca yazmadığı da oluyordu. 1943 yılında doğmuştu. iki kuşaktır uzaklaşmış olmaktaydı. evlerine baktığını.. karısı ve karısının annesinden söz ediliyordu. yani o zaman. ilk sayfalarını okudumRoper diye birisinden bahis yoktu. Swanny çok daha değişik düşünürdü.

Aslında bunu herkes yapabilirdi. Onları Borehamwood bölgesel telefon rehberinde buldum. Ya da en azından Swanny onu öyle hatırlıyordu. kişiliğinden söz ederken başkalarından duyduğuma dayanmak benim için. Belki de Hansine. iri kemikli ve sıskaydı. Swanny'nin bütün bunları oğluna. Ne olursa olsun. ne cevap aldığını açıkladı. diyordu Mrs. Yine kendi sıkıntılarını kendi yarattığı bir döneme girmişti. Oğlu. Şimdi Joan Sellway hakkında söylediklerime dikkat etmem gerekiyor. Swanny'ye sadece soğuk davrandı. Swanny eski telefon numarasını aramış. Sellway sürekli. açık renk saçlı bir kadındı. Joan'ı hem bulmak istediğini hem de bulmamayı tercih edeceğini anlamak gerekir. Joan Sellway'e Swanny'ye verilecek bir emanet bırakmıştı. deneyimlerimden yararlanamam. karşısına Sellway'lerin şimdi nerede oturduklarından habersiz bir yabancı çıkmıştı. Yani annemin yanında çalıştığı dönemle ilgili demek istiyorum. işimden dolayı bana özel dedektif muamelesi yapan sadece Swanny değildi. . Asta'nın her işe yarar hizmetçisi güler yüzlü. Her şeyden önce Joan Sellway taşınmıştı. Oğlumla konuşmanız daha iyi olur. Onunla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Swanny'nin. Sonra Swanny onu görmeye gitmişti. özellikle de benim için yanlış olur. güçlü ve becerikli elleri vardı. Joan Sellway ya da kocası Ronald Sellway'in Londra telefon rehberinde bulunmamalarının nedeni. Londra bölgenin dışına taşınmış olmalarıydı. Swanny onunla Hansine arasında hiçbir benzerlik bulamamıştı. Swanny Asta'nın gözdesi olduğu kadar. aynı zamanda da gerçekten çekiniyordu. Onu bulma görevi bana verildi. Swanny'nin "tam bir Danimarkalı" dediği. Swanny'ye cevabı "Neden söz ettiğinizi bilmiyorum" veya "Söylediklerinizi anlamıyorum" oldu. sorunu anlamıyor gözüktü. Hansine'nin de Westerby çocukları arasında en sevdiğiydi.Sadece annenizin size o dönemle ilgili bir şeyler anlatmış olabileceğini düşünmüştüm. Anlatmadı. gerçek cevabı buldu: "Neden annenize sormuyorsunuz?" Swanny sorduğunu anlattı. mektuptaki Paul Sellway'di tabiî. Swanny'nin Paul Sellway'le tanışmasının bu ölümün hemen sonrasına rastladığını düşünüyorum. Sonunda. büyük mavi gözleri. Birinin nasıl bulunacağını. ama bu o kadar da kolay olmamıştı. Asta'nın vermediği anne sevgisini göstermeye hazır. Swanny o dönemde doğmamış oğlunun bütün bunları nasıl bileceğini sorunca da cevabı yine hazırdı. Gerçeği öğrenmek istiyor.Ben de yoktum.Asta'dan sadece birkaç ay daha büyük olmasına rağmen Harisine ellilerin başlarında ölmüştü. hiç de güç bir şey değildi. kocası öldükten sonra tek dayanak gördüğü oğluna anlatmasını istiyordu. . Uzun boylu. sanki çılgınlık gösterisini ciddiye almak için büyük bir çaba harcıyormuş gibi. yerinin nasıl belirleneceğini biliyor olmalıydım. . şimdi unuttuğum bir nedenle Hansine'nin kızını ziyarete gittiğini hayal meyal hatırlıyorum. iyi huylu ve güvenilir bir kadındı. Swanny'nin Hansine'nin cenaze törenine değil -ne annem ne de Asta gitmişticenazeden birkaç gün sonra.

Swanny hakarete uğramıştı. ama hâlâ komik.Đşte o zaman Swanny. Harry Amca'nın Swanny'yi ne kadar sevdiğini. bu bilgisizliği sona erdirmek için hiçbir çaba harcamayacağını da görmüştü. oğlu doktor olmak üzere olan kızının kendinden hiç de daha yüksek olmayan bir kadının sorularıyla karşılaşması için ne suç işlemişti? Anlaşılan bu kadın buraya sadece onunla alay etmek. ama aynı zamanda da Joan Sellway'in anlatacak fazla bir şeyi olmadığını. ama oturma odasına girdiğinde karşısında Swanny'yi bulmuş. Artık bir açıklama yapmak istese bile Asta hatıralarından söz edemeyecek. oğullarının cesaretinden. eve ilk geldiği gün o zaman on dört yaşında olan Swanny'ye nasıl bağlandığını anlatırdı. Asta doksanlarına girmişti. Kapıyı Fraily açmıştı. Asta'dan iki üç yaş daha küçüktü ama daha çok yıpranmıştı. Üst katta oturan kızı yemek tepsisini kaldırmış. böylesi belirtiler yoktu. ama her zaman olduğundan farklı görünmüyordu. inatçı. Peki ama annesi kızının. Parkinson'a yakalanmıştı. Yüzü soğukta kalmış bir çocuğun pembemsi beyaz rengini almıştı. annesinin mütevazı. O dönemde. olayları birbirine bağlayamayacak kadar bunayacaktı. Ona göre "bütün bu üzücü olaylar" olarak adlandırdıklarının tek nedeni Asta'nın bunamasıydı. Asta bunamışsa. bu kadının annesinin evinde ayak işleriyle uğraşmıştı. bastırmaya çalıştığı öfkeden. ama ne kadar güzel olduğundan hiç söz etmemişti. Joan Sellway'in davranışlarından. elleri sürekli olarak titriyordu. Annesi. Kim yıpranmamıştı ki? Hâlâ yalnız yaşıyordu.Ağabeyiniz" demişti Swanny'ye. kendiyle ilgili ve şaşırtacak ölçüde çekiciydi. . Gençliğinde. özellikle de bu konunun kocası ve oğlu önünde tartışılmasından hiç hoşlanmadığını anladı. Oğlunun ölüm haberini vermek üzere Padanaram'a. Swanny daha fazla ısrar etmemesi gerektiğini anlamıştı. bu konuda en az kendi kadar bilgisiz olduğunu. Bütün o süre boyunca yakında Asta'nın da gerçeği açıklayabilecek durumdan çıkmasından korktu. Asta'nın bunadığına inanmak istiyordu. Aradaki tek fark Harry'nin açık renkli olmasıydı. hatta utanılacak kökenini yüzüne vurmak için gelmişti. kibar ve . boyunu kısaltmıştı. Đyi ama. ama hepsi de evlenmiş olmalarına karşın Leyton'dan ayrılmamış kızlarının gözetimi ve bakımı altındaydı. ama artık durması mümkün değildi. annesinin evlilik öncesi hayati hakkında hiçbir şey duymak istemediğini. kaprisli.cesur ve soylu ölümünden söz ederlerdi. acı karşıdaki dayanıklılığından. Ancak geçen yıllar belini bükmüş. Swanny'nin kafasına Asta'nın bunaklığı fikrini sokan Torben'di. Annesi hizmetçilik yapmıştı. Aslında alışılmış bir şeydi. Leyton'a. Asta on dakika sonra inene kadar Swanny'yle sohbet etmişti. kızına gerçeği anlatabilecek miydi? Harry Amca'ya gitti. muhteşem -her zaman muhtemelen. savaştan sağ dönenlerden bazıları ölen arkadaşlarının evine giderek oğullarının son saatlerinden bahsederek aileyi teselli eder. Đnsanlara alay konusu olmaya başladığını görüyor ya da gördüğünü sanıyordu. Paul Sellway'in büyükbabası Sam Cropper kadar uzun ve yakışıklı biri olmalıydı. şömineyi yakmış sabah gazetesini de getirmişti. gittikçe içine çekilmesinden. Swanny. çünkü Asta'nın bunaması "bu üzücü olayların" Torben'in de dediği gibi saçmalıktan başka bir şey olmadığını gösterecekti. Annemin ölümünden öncekinden bile daha kötü bir durumdaydı. Essex Caddesi'ndeki evine gittiğinde onu yalnız bulmuştu. Asta. Borehamwood'lu güzel bir evde oturan. hiç olmazsa benim görebildiğim ölçüde. Asta'yı ziyarete gelmişti. Swanny. harika bir kardeşi olduğunu söylemişti.

Asta'nın ona ne anlattığını hiç öğrenemedi. . Asta'nın elini her defasında öperdi. . dedi Swanny. Sonunda "Bundan bana bir kelime bile etmedi" dedi. Hiç de Đngiliz olmayan. öyle değil mi? Çocuklara baktığında büyükleri. Ama diğerlerine bakınca. Tek bildiği. onu böylesine sıkıştırmak. Hayır. Swanny'nin elini tutup öptü. artık nasıl değerlendirirsin. Swanny ona her şeyi anlattı. Konuşulması kolay. Harry Amca'nın Asta'yla ne konuştuğunu. Harry Amcayı sorguya çekmesinin Asta'yı çok kızdırdığıydı. Rasmus Westerby'yi tanırdınız. Swanny. Bu yüzden sorun beni şaşırtmadı. bana söylemesini bekledim. işte o zaman sorun var demektir. o güzel kızı evlat edindiğini söyleyecek diye bekledim. Swanny ağlamaklıydı: . göremiyorum. Göremediğinde.Zavallı adam. Asta kızın onun olmadığını. Harry Amca bir dakika kadar suskun kaldı. bilmem. hem de hiç. Hiçbir zaman göremedim. görürsün. lille Swanny. çünkü ne görmek istediğini bilmezsin. onları görebiliyor musunuz? Đçlerinden herhangi birini? Sevgili kızım.Sana bir şey söyleyeceğim kızım.Kalbi hasta yaşlı bir adama böyle soru sorulur mu? Yaptığının tek sonucu onu da çılgın bir kadın olduğuna inandırmak oldu. ama sen onun çocuğu olamayacak kadar güzeldin. . . başka çaresi kalmadığını söyledi. iyi bir dinleyiciydi. ona söylediklerini bana anlatırken gözleri yaşatıyordu. Swanny'nin elini tuttu. birbirimizi iyi tanıdıktan sonra annen ve ben dost olduktan sonra. bu da beni hep şaşırttı. Asta da buna bayılırdı. Hep bir gün gelecek. Benim yüzüme baktığınızda.Bana da söylemiyor! Bütün bunları uydurmuş olabilir mi? Uydurabilir mi? . anne babayı ve çocukları tanıyınca. Sanki benim ve kocamın çocuğundan başka bir şey olabilirmişsin gibi. Sonra düzeltti.Cevabım hayır. büyük bir sevgiyle öptü. Asta'yı tanıyorsunuz. Bunu kendinde görmek zordur. bunu bana sorman gerekli mi? Ona bunu sormak zorunda olduğunu. ama bu safsata. Swanny daha bir şey söylemeden. şimdi artık bunu söylemenin bir sakıncası yok.Babamı tanırdınız. O gün hiç gelmedi. Bak. . Asta'yla konuşmaya söz verdi. Asta'yla bunca zaman dostluk edebilmek için çok iyi bir dinleyici olmak şarttı.neşeliydi. kendini aynada olduğun gibi göremezsin. Swanny giderken onu. dedi. .Ona sadece beni evlat edindiğini bilip bilmediğini sordum. ama Asta'nın sevgisini kazanan bu âdeti nereden aldığım kimse bilmiyordu. anne babaya baktığında çocuğu görürsün. Bütün ömrüm boyunca akıllı bir çocuğun babasını tanıması gerektiğini işittim. Sevgili anneni çok seviyorum. diye kızdı.

her zaman çocuklarından fazla sevmişti. Bunun önemli olmadığını. Titreyerek Asta'ya baktı. hiçbir şey hatırlamadığını anlattı. şimdi artık bundan bahsetmeyelim. Oysa o.Ama değilim. Oh. dişleri de takırdardı. hepsini uydurdum? Swanny titremeye başladı. Swanny'ye sadece üvey annesinin kendini sevmemesi durumunda önemli olabilecek bir şeyin peşini bırakmamasını söyledi. . giderek daha çok titriyordu. Swanny bana. çok sıkılan insanların yaptığı gibi başını geriye ata. Bunu sana daha önce söyleyip söylemediğimi bilmiyorum. Onu bir kocadan çok. . Asta onu gerçekten seviyordu. Umutsuzluğa düşen. O dönemlerde artık biraz daha uzun oturuyordu. Swanny annesine o kadar sinirlendi ki. . lille Swanny? " dedi. o zaman bu kadar aptalca davranmanın anlamı neydi? Sonunda Asta ya son kozunu oynadı ya da başının etinin yenmesinden. bir arkadaş olarak istedim. "Đnsanlarla alay etmekten hoşlanan kötü kalpli bir ihtiyarım ve bütün bunları uydurdum. Doğrusunu anlatması için Asta'nın başının etini yedi.En yakın arkadaşın da. Mor. bunu burada bırakalım. Asta da "Öyle diyelim. Hiç olmazsa kendi kocasıyla Leyton'da olacak. güzel bir evin var. iyi bir kocan. tabiî. Swanny de ona bakma. ama ben ilk seferden hiç hoşlanmamıştım. her seferinde de Asta değişik cevaplar verdi. Bu davranışın insanların gözlerini cennete çevirip Tanrı'dan sabır diledikleri zamandan kalma bir miras olması gerekir. . bana evlenme teklif etti." .Neden kabul etmedin? Başını bir tarafa döndürüp. Annesine doğumuyla ilgili sorular sorduğunda. "Keşke Harry'nin evlenme teklifini kabul etseydi" diye düşündü. gözlerini tavana dikti. kimseyi ilgilendirmediğini. sürekli oyun oynamak mecburiyetinden sıkıldı. çok rahatsız olduğunu belli ediyordu. elini de diğer yana sallayarak: . zaten hiç gergin olmamıştı. Olan biten bu. Yıllar geçti. ondan. olmaz mı.Yani mektubu da sen yazdın? dedi Swanny.. olmadığımı sen söyledin. Swanny o zaman Momor'un yüzüne dalgın ve gururlu bir ifade yerleştiğini anlattı.Uygun olmazdı. Asta'ya gidip gerçeği öğrenmek için soru sormamaya elinden gelen gayreti gösterdiğini. Senin için mesele yok. ama koltuğun ucuna iliştiğinde. insanlar evlenince çok değişiyor. Lütfen biraz mantıklı ol. Ona neden soruyorsun? Onunla tanıştığımda sen on dört yaşındaydın. O nasıl bilsin? . onunla uğraşma sıkıntısından kurtulacaktı. ama araştırmaktan bir türlü vazgeçemediğini anlata. Neden yine riske gireyim? Sana söyleyeyim. söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. çok zaman önce. Hiçbir şey bilmiyordu. Harry birkaç hafta sonra öldü. Bir daha evlenmedi. Diyelim ki gerçek olmadığını söyledim. Bazen titremesi daha da şiddetlenir.Zavallı.Đyi de bunu bütün dünyanın öğrenmesini istiyorum anlamına gelmez ki. Gergin değildi. yalnız bir hayat sürdü.

Hampstead değişikti. Asta'nın bakımını falan üstlenmiş gibi değildi: bütün diğer doksanlıkların tersine Asta'nın bakıma ve özene ihtiyacı yoktu. Alçak sesle yaptıklarını anlatırken. Torben bir kalp krizi geçirmiş. onu kendi deyimiyle "kötü niyetli" yapmıştı. Bağımsızdı. bir tebessüm. Asta. Ken ve Maureen'in otomobiline binip gittikten hemen sonra Swanny zaman kaybetmeden üçüncü kata. Kew ilginçti. Swanny'nin sıkıntıları ve uzun süredir içinde bulunduğu durum. daha bebekken ölen çocuğu. Kew Gardens'ı daha önce hiç görmediğini söyleyen Asta oldu. kocasının yanında geçiriyordu. bir yan bakış. Ya da en azından "gerçek para" olarak adlandırılabilecek bir parası. Ne olursa olsun. Bu görülmemiş bir ziyaretti. Ken ve Maureen ısrarlarını artırdılar. Asta'nın odasına girerek arama yapmaktı. günlüklerinde de bazen kayın ağaçlarından söz ederdi ama aynı cümlede atkestanesini tanıyamayacağını da itiraf ediyordu. ama Asta her seferinde davetlerini geri çevirmişti. çünkü serada yetiştirilen muzların neye benzediklerini görmek istiyordu. ona göre hiç de Hampstead'e benzemeyen. Belki de Ken ve Maureen sadece iyilik etmek istiyorlardı. Ken emekliye ayrılınca Baker Sokağı'ndaki evlerinden Twickenham'e taşınmışlardı. Torben hastaneye kaldırılınca. onun adını değiştirmesini hiçbir zaman kabul edemeyeceğini söyler dururdu. sadece Garden banliyösü olarak adlandırılan. Asta'nın verecek fazla bir şevi. Hampstead banliyö olarak gösterilemezdi. ama Asta bunu hatırlamıyor gibiydi. Ken'in oturduğu bölüme gitse. Bu fırsat. her uzvu ve yetisi yerindeydi. şaşırtıcı bir biçimde iyileşmeye başlamıştı. Maureen ve Ken'e misafir gittiğinde çıktı." O zaman Swanny cüretli ve korkunç bir şey yapmaya. Asta'nın gitmesi için can atıyordu. Swanny. Asta. Niyeti. bana öyle demişti. Asta'nın odasına gitti. Oysa Swanny. Finchley'ye ait olması gereken bölüm hariç. -böylelikle de kızkardeşine dinlenme fırsatı vermek istediğini anlattı. Asta banliyölerden hoşlanmadığını söylerdi. onların amaçları Swanny için önemli değildi. Swanny gününün önemli bir bölümünü hastanede. böylece rahatsız edilmeden odasını arayabilecekti. Swanny bir keresinde çok öfkelenmiş. Oysa Mogens de başka bir isim almıştı. Gülleri diğer çiçeklerden ayırt edebilirdi. daha önce yüzü kızarmadan aklına bile getiremeyeceği bir girişimde bulunmaya karar verdi. gözlerini benimkilerden kaçırıyordu."Eğer öyle istiyorsan. ağabeyinin başka bir amacının olmasından kuşkulandıysa da ne olabileceğini çıkaramadı. Yaptıklarını bana itiraf edebilmek için Asta'nın ölümünden sonrasını beklemek zorunda kalmıştı. En sevdiği oğlu Mads'tı. Her zamanki araştırıcılığı ve izleyiciliğiyle Finchley'nin meydana çıkışını seyretmişti. bazılarının da mastürbasyona ya da . Ken ve Maureen birçok kez Asta'yı evlerine kalmaya davet etmişlerdi. Odaya girmesini ayyaşların yalnız kalır kalmaz şişeye sarılmalarına.Alışılmış bir omuz silkme. ama Asta'yı gitmeye teşvik etme yanlışına düşmedi. Ken bunu duyunca Asta'ya kocaman evde kendini yalnız hissediyor olması gerektiğini söyledi. Onu şaşırtan. bırakacak çok bir parası yoktu. Asta Ken'i fazla sevmezdi. eğer seni mutlu edecekse. Kew Gardens'ı yürüyerek gezebilecekti. Swanny'ye de annesini birkaç gün Beckenham'e götürmekle Asta'nın bakımını üstlenmek. Bence asıl gerçek Ken'in yerine bir kız doğurmak istemesiydi. o sadece Asta'nın gitmesini istiyordu. Öyle doğaya fazla ilgi gösterdiği için değil. Eğer Twickenham'e. yaşasaydı Mads'ın da mutlaka ismini değiştireceğini ileri sürerek Asta'yı kahkahalarla güldürmüştü. önüne çıkan ilk fırsattan yararlanmak.

aslında hiçbir zaman kapatılmayan çift kapıyla ayrılan bitişik iki odadan oluşuyordu.haberlerin başköşesindeki yerini alırdı Swanny'nin evindeki bütün odalar gibi rahat. neredeyse midesini bulandırıyordu. Günlük gerçekten de toplumsal içerikliydi. gittiği davetler ve giydiği kıyafetler ve günlük hava raporlarının dışında bir şey yoktu. kullanılmamış bir defter ve şaşılacak kadar çok ucuz tükenmez kalem vardı. çoğu yaşlı kadının yaptığı gibi . Willow Caddesi'ne gelmeden önce de oradaydı. Buraya daha önce de bakmıştı. Đnsanlarla ilgilenirdi. Swanny'nin birkaç resmi. onun ilgilendiği yaşamın anıları değil ta kendisiydi. Bu zorunluluk nefes almasını güçleştiriyor. bunu hatırladı. son tarihin 9 eylül 1967 göründüğü günlük olduğunu bilmiyordu. sağ alt köşesinde fotoğrafçının adı. Kocası Great Northern Telegraph Company'de çalışıyordu. O odayı sahibesinin ölümünden tam dört yıl sonra ziyaret ettim. En tepedeki kalın ciltli defterin en son günlük. Asta'nın üç yıldan beri açmadığı. sonra kitabı masanın üzerine bıraktı. Asta kimseyi kendi alanına davet etmezdi. bunlar onun sözleriydi. Çekmecelerde mektup kâğıtları ve zarflar. Asta. Üstelik çok sonraya kadar 9 eylül 1967'nin Harry Duke'un cenaze günü olduğunu da anlayamadı. okuyabiliyordu. ama onlara ihtiyacı yoktu. Swanny annesinin son günlüğünü eline aldığında. bir yıl süreyle San Petersburg'da bir otelde yaşamışlardı. o dönemde günlüklerin varlığından bile habersizdi. gençken Kopenhag'da çektirdiği. fotoğraf albümleri. kitaplar ve başka evlerde olduğu mobilyaların üzerine yerleştirilmek yerine duvarlara asılan çerçeveli fotoğraflardı: güneşsiz bugünde çekildiği belli olan bir Padanaram sepyası. Odadaki eşyalar ve süsler Swanny'nindi. benim değil. solda da bir pop yıldızının imzasına benzer "Asta" yazılı bir portre. eline geçen her şeye baktı.fetişlere düşkünlüğüne benzetiyordu. Torben bunu duyunca günlükle çok ilgilendi. eski çantalara baktı. Kendine ait banyosu da vardı. tabiî odanın fotoğraflarını dergilerde ve pazar eklerinde. yine de bana boş. Odayı hiç görmediğimi söylemiştim. Yazı Danca'ydı. Ancak Asta hiçbir şey saklamıyordu. Burası günlüklerin yazarının son yaşadığı yerdi ve -en azından. orasını ilk kez Swanny'nin ölümünden de sonra görebildim. içinde yaşanmamış görünüyordu. Tabiî Swanny defteri açtı. O günlerden birkaç yıl önce. ne bir eşyanın eklendiğini ne de birinin çıkarıldığını anlatmıştı. bu gibi yayınları okuyanların herkes gibi ben de gördüm. Oysa Swanny odada hiçbir değişiklik yapılmadığını. daha doğrusu Asta'nın yazı masası olarak kullandığını sandığı mobilyaya yöneldi. Asta'ya ait olan eşyalar Napolyon tarzı yatak ile meyve ve yaprak oymalı koyu renk cilalı masa. Asta'nın odası genişti. annem ve babamın evlilik fotoğrafı. Yaptıklarından dolayı çok utanıyordu ama hiçbir ayrıntıyı ihmal etmedi. Bütün üçüncü katı kullanıyor da denebilirdi. ne var ki 1966 ve 1967 tarihlerini görünce daha fazla devam etmedi. Elindeki defterde genç bir kadının gündelik faaliyeti. Torben'in bir yakını kadın ölmüş ve 1913 yılında Sen-Petersburg'da yaşarken yazdığı günlüğü bırakmıştı. istese kimsenin kullanmadığı sandık odasına da yayılabilirdi. uzun çabalar sonucu defteri ele geçirdi. hiçbir şey bulamamıştı. Yaptıklarından utanarak. neredeyse lüks döşenmişti. Tabiî bana bütün bunları çok sonra anlattı. Yine de bir kez daha aramaya karar verdi. Kullanıp kullanmadığını bilmiyordu. Aradığı şeyi bulmak gibi bir tiryakiliğin pençesindeydi. Asta istifçi değildi. Swanny girer girmez Asta'nın yazı masasına. Şiddetli bir fırtına ve yandaki bahçeye devrilen bir ağaçla ilgili bölümü okudu. Asta'nın yıllardır giymediği paltoların ceplerini yokladı. devrimden önceki yaşamdan bir fotoğraf ve her çeşit ilginç toplumsal ve siyasal yorumlar bulmayı umuyordu. Elbise dolabının kapakları. günlüklerden yeni bir cildin yayınlandığı dönemlerde. hava sirkülasyonunu sağlamak için her zamanki gibi açıktı.

Yaşamın anıları arasında boğulmaktan hoşlanmıyordu. Ancak zavallı Torben'in Swanny'yi rahatsız etmesi mümkün değildi. St. Asta istifçilikten ve duygusallıktan hoşlanmadığı için. Kocası çok kuralcı bir adamdı. Sonraları bana. Asta millerce ötede. Güneybatı Hackney bölgesi nüfus memurunun 55 Sandringham Caddesi. (Rasmus'un istediği isimler daha eklenmemişti) babası Rasmus Peter Westerby. Ama Asta'nın amaçlarını yanlış değerlendirmişti. yakında eve çıkacak olmasına karşın hâlâ hastanedeydi. Gerçekten de öyle oldu. Anahtarın olmaması büyük bir sorun olmadı. kimse tarafından rahatsız edilmeyeceğini bilmenin keyfini çıkardığını söyledi. Sanırım en az Asta kadar Torben'e de yakalanmaktan çekiniyordu. anlaşılan Asta anahtarı yanında götürmüş. açık dolaptakilerin eşiydi. en az onu porno bir film izlerken yakalamış kadar şaşırırdı. Görebildiği kadarıyla buradaki elbiseler biraz daha eski olmakla birlikte. Belgede adı Swanhild olarak görünüyordu. yine de evde tek başına olmanın. Elbiseler ve "kostümler" Büyük Savaş'tan kalmıştı. Anlattığına göre daha sonra kendi yatak odasına gitti. doğumunun 21 ağustos 1905 günü. yirmi beş yaşında olarak yazılmıştı. Bütün bunları anlayamıyordu. birkaç hafta sonra da isteğini gerçekleştirdi. Dalston'daki bürosunda doldurulup kaydedildiğini gördü. Swanny'nin asıl hedefi kilitli dolaptı. Swanny umutsuzluğa düştü. Nüfus memuru belgenin altına Edward Malby adını yazıp imzalamıştı. boncuklu elbise vardı. Swanny dolabı açtığında içinin elbise dolu olduğunu gördü. Elbiselerini satıp oldukça iyi bir para kazandı. Swanny bu elbiselerin bir gün yeniden moda olacakları umuduyla saklandığına karar verdi. annesi de Asta Birgit Westerby (kızlık soyadı Kastrup). Evde bir sürü kilitli dolap vardı ve Swanny anahtarlardan birinin Asta'nın dolabına uyacağını düşünmekte haklıydı. Twickenham yolundaydı. yaptıklarından nefret ettiğini. kendi doğum belgesini inceledi. bir kez daha işkadını yeteneğini kanıtladı. Asta dolaptaki elbiseleri satmak niyetindeydi. görünümündeki yumuşaklığın ardında katı bir disiplin gizliydi. Hızla iyileşmesine. karısının annesinin eşyalarını karıştırmasına. birkaç tane de yirmili yılların modasına uygun. Asta'nın öldüğü yıl bileğe kadar uzun etekler yeniden giyilmeye başlandı. Özellikle titiz ya da düzenli olduğundan değil. otuz bir yaşında. Anahtarı yoktu. Onuncu bölüm . belki de odada bir yere saklamıştı. John's Wood High Street'te antika elbiselerle ilgilenen bir dükkân bulmuştu. Bu kez de sanki yüzüncü kez bakıyormuş gibi oldu. Yine de belgeyi yeniden inceledi. Swanny dolapta ne bir mektup ne bir belge hiçbir şey bulamadı. Mektubun geldiği tarihten bu yana doğum belgesini sık sık incelemişti.pasakların birikmesine de izin vermiyordu. mühendis. fazlasıyla kâfur kokuyorlardı.

. Gözleri Asta'nınkiler gibiydi.Soyağacımı bitirdiğimde kullanılabilir. Günlükleri görmeyeli on dört yıl olmuştu. içinden görünen mavi-beyaz çizgili gömleği düz mavi kravatına uygundu. yarı şaşkınlık. . Daha yayımlanacak günlük var. . kitapta kullanılabilir. yoğun ve araştırır gibi bakmaya başladı. Roderick Caddesi'ndeki bir dairenin yarısına sahibim. bir haftadan beri de tek bir yağmur bulutu bile görünmemesine rağmen. ona dönüp bakmazdım bile. Hampstead'in tek boş yeri olduğuna inandığım boşluğa park etmek zorunda kaldım. Eğer Asta'nınkiler yağlıboyaysa. dedim. ama o denli kolalı görünmüyordu.Eşcinsel olduğumu açıkladığımda. yine de bu kadar yakında oturduğuna göre neden büyükhalasını hiç ziyaret etmediğini merak etmekten kendimi alamadım. Şaşkınlığım karşısında biraz alınır gibi oldu.Size anlattığım o soyağacı.Cary'yle buluşup günlükleri göstereceğim günden bir gün önce defterleri yalnız görmek üzere Willow Caddesi'ne gittim. Yanlış anlamayın. Yanlış anlamayacağımı söyledim. Eski baskıları yeniden yayımladıklarında da kullanılabilir. . Yapılacak en iyi şey. demek istiyorum. taşınmaktı. Sanki sokakta rastlaşma dışında görüşme yolu yokmuş gibi konuşuyordu. Birbirine uygun olan diğer şeyleri ise parlak siyah ayakkabıları ve evrak çantasıydı. O kadar heyecanla seslenmeseydi. anlatabiliyor . televizyondaki polisiyelerde görülen dedektiflerin giydiğine benzer bir yağmurluk giyiyordu. yine de başını yaklaştırarak bir sır verirmiş gibi devam etti: . Sizi gördüğüme çok sevindim. çok iyi bir şey olacağından emininim. Posta yoktu. Daha önce hiç okumamıştım. yağmur beklenmemesine. canlarının sıkıldığını biliyorum.Size rastlamayı umuyordum. Swanny'nin cenazesinde ilk kez karşılaştığımız o korkunç nisan gününden çok daha sıcaktı. Ne dersiniz? Gözlerime dürüst. onunkiler suluboya olmalı. Hava. Evin yakınlarında otomobili bırakacak tek bir yer bulamadığım için dönüp durdum. Yakası cenazedeki gibi kalkıktı. sanki biraz daha sulandırılmış. O da cevap beklemiyordu. Günlüklerin karton kapaklı baskılarını aldım. Yağmur yağmamasına. değil mi? . dedi. sadece biraz daha soluk.Tabiî. sonunda da yarım mil ötede Pond Caddesi'nde.Burada oturuyorum. Gelecek yıl ya da daha sonra. Yoksa hâlâ annem ve babamla birlikte oturduğumu mu düşünüyordunuz? Bunu hiç düşünmemiştim. burada ne yapıyorsunuz? dedim. Gordon Westerby'yi düşünmüş olduğumu söyleyemem. Yoksa o da Willow Caddesi'ne mi oturuyordu? . Hampstead Heath Đstasyonundan çıkan kalabalığın arasından Gordon Westerby'yi tanıyabileceğimi sanmam. yarı merakla.Peki ama. telefon icat edilmemişti. son kez onları Swanny'nin elinde görmüştüm. onlarla hâlâ çok iyi anlaşıyoruz.

Asta'nın günlüklerinin burada olmadığını biliyordum. onlarla gerçekten haşır neşir olamamış. -burayı hâlâ böyle adlandırıyordum. Sanki yağmurun dinmesini. karanlığın kalkmasını bekler gibi umut içindeydi. Çalışma odasına sık sık girmiştim. Burayı hep kendi odası olarak adlandırır. birden itibaren numaralanmış. dış görünüşlerini bir kenara bırakıp sadece içerikleriyle yaşamaya alışamamıştı.muyum? Bu kez bir hafta sonu keyfi yapacağız. Daireyi paylaştığım arkadaşımla birbirimize yüksek sesle kitap okumaktan çok hoşlanıyoruz. ikinci kelimeye de hafif bir vurgu oturturdu. çalışma odaları olması gerektiğine inanırlardı. Burada ne çalıştığını. . dedi. insan sanki bir mücevher kutusunun içinde dolaşıyormuş duygusuna kapılıyordu. Her zaman gösterdiği o parıltı hâlâ mevcuttu. ama bir o kadar da sıcak ve temiz kokuluydu. bir prizmanın yüzündeki şimşekte. Günlüklerde Asta'nın ve Rasmus'un ataları ya da akrabalarıyla ilgili hiçbir şey yoktu. Duvara. Torben hep aşağıdaki odalardan birini çalışma odası olarak ayırırdı. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey ve Parlak Genç Orta Yaş adı altında yayımlanmış üç cildi. bir kupanın cilasında. Çevirilerin arasında en yenisi Đzlandaca'ydı. Güneş ışığı olmadığından. Swanny ve Torben o kadar çok gümüş ve bronz. bunlardan çoğu da duvarları kitaptan yapılmış gibi gözüken çalışma odasındaydı. Babam hiçbir şey bilmiyor. O pırıltı günün ve gecenin her saatinde görülüyordu. kurutma kâğıdına ve mürekkep hokkasına bir bilgisayar ve fotokopi makinesi eklemişti. süslerde ve avizelerde o kadar çok cama sahipti ki. davetlerde ünlü yazarlarla tanışmış. ciltlenmiş ama düzeltilmemiş tashih nüshaları. Đlk kez gülümsedi. dedi. ne yazıp ne okuduğunu bilmiyorum. Bertie Wooster tipi iki sıra bembeyaz dişlerini gösterdi. bazen bir vazonun hilal biçimi kesiminde. Yayımlanmış bir kitaba karşı duyduğu derin saygıyı hiç kaybetmedi.Size güveniyordum zaten. cilalı açık renk tahtadan çerçevenin içine ilk günlüğün ilk sayfasının (biraz büyütülmüş) bir fotokopisi asılmıştı. tıraşlanmış camın üzerindeki ışık oyunlarında yansıyordu. Soyağacı konusunda yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. kitapların tüm tercümeleriyle birlikte raflara dizmişti. Swanny'nin evi. ama gerçek bir kitapseverin kitaplara yaklaşım tarzına erişememiş.şaşılacak derecede sessiz. bana rastlamaktan mutlu olduğunu tekrarladı ve hızla Gospel Oak yönünde ilerleyip gözden kayboldu. Yine de onun türünde erkekler. Swanny. yaklaşık birkaç bin kitap vardı. Yine görüşeceğiz. bütün bu parıltı ve ışık kaybolmuştu. Sınırlı sayıda ve D formatında basılıp fotoğraflarla süslenmiş bu Gyldendal baskısı masanın üzerinde biraz eğik dururken. ama kendi bildiklerimle bazı boşlukları kapatabileceğimi düşündüm. odalar hâlâ küçük hareketli ışıklarla dolu gözüküyordu. Evde çok. Hobimle her ilgilendiğimde. Torben'in oldukça mütevazı aletlerine. Swanny'nin fotoğrafını bu odada çekmişti. Sunday Times gazetesi " …'nın Yaşamından Bir Gün" dizisi için geldiğinde. Torben'in ölümünden sonra çalışma odası. masanın hemen karşısındaki kitaplığın en alt rafına konulmuştu. Swanny. tanıtma kampanyalarına katılmıştı. Swanny yayıncılarla sıkı fıkı olmuş. erkeklerin ise hiç aldırmadıklarını fark ettim. Kadınların aileleriyle ne kadar ilgili olduklarını. tıpkı kadınların dikiş odası olduğu gibi. bunu söyleyeceğinizden emindim. yayıncısının onur konuğu olmuş. Bu yüzden Asta'nın kitabının bir hediye kutusuna konmuş ilk basımını masasının üzerine yerleştirmişti. . düşündükçe elçilikte bu gibi işler için yeterince büyük bir odası olduğuna inanıyorum. dolmakalemine. Swanny orayı kendi amaçları için kullanmaya başlayana kadar boş kaldı. bu gerçekle karşılaşıyorum. Asta.

Torben Kjær'in. her akşam eve. bir an önce eve girebilmek için son adımlarında acele ettiğini. yapan yapılandan iyi olacaktır. Asta'yı yalanlan ve uydurmalarıyla Swanny'yi mutsuz kılmaya itmişti. bunlardan da şimdi bizim için gülünç gözüken. Torben'in yanında kendini mutlu. Ancak böyle bir durumun. ama o dönem insanlarının anlattığı gibi söz ediyordu. karısına döndüğünde genç ve tecrübesiz bir âşık kadar heyecanlandığını. öpen olmayı tercih ettiğini söylerdi. Torben'in bu gerçeği görmezlikten gelmesi mümkün değildi. hediye nüshalarına bakmadan. Swanny dışında başka bir kadınla yatmamak kararındaydı. Bana. Swanny ölmüştü. çocukları olmayacağını öğrendiklerinde Torben bundan mutlu olduğunu. anlayamayıp reddettiği davranış ya da durum. Herkesin içinde. Ama Torben'in Asta'yı sevmemesinin nedeni kıskançlık değildi. yirmi iki yaşındayken. Gözyaşlarının nedeni üzüntü olduğu kadar suçluluk duygusuydu da. Anlatmak istediğim.Defterlerin. hiçbir zaman ortada bulunmadıklarıydı. Asta'nın hiç görmediği ama davetlerde gururlanarak anlattığı o mektuplardan birinde. Doğru. kendi deyimiyle gözyaşlarıyla ıslatarak tekrar tekrar okurdu. bakir bir erkek olarak öleceğini söylüyordu. Anlaşılan daha önce bir kadınla yatmamıştı. Yazı masasının çekmecelerine baktım. Kocasını hiç Torben'in kendisini sevdiği kadar sevmemişti. kendini Swanny için "korumuştu". Onun ölümüyle birlikte Swanny hayatının en alt noktasına indi. sadece Swanny'ninkini gördüğünü anlatmıştı. annesinin en sevdiği çocuk olarak tanıtılmasının önemi büyüktü. Swanny'yi. Torben birinciden altı ay kadar sonra ikinci bir kalp krizi geçirmiş. Swanny o mektupları çıkarır. onun kadar "saf' olmak istiyordu. Asta'nın odasını ararken Swanny'nin duyduklarının bir kırıntısını hissederek bakılacak yerleri araştırdım. Oysa şimdi acı çekmekteydi. aranan ve sevilen bir kadın olarak görüyordu. Đçimi bir üzüntü kapladı. Bunaklık olarak adlandırdığı. Bütün bunları Swanny'ye Torben anlatmıştı. Swanny'nin gidişi Asta'nın Twickenham'da bir akrabasını ziyaret etmesine benzemiyordu. Swanny en zor günlerinde bile öteki yanağını çevirenlerden olmaktansa. Kopenhag'daki o kalabalık odada gördüğü günkü açlık ve arzuyla seviyordu. onun gerçeği arayan. Torben hayattayken onun değerini anlayamadığına yandığını söylemişti. Her zaman aktiflik pasiflikten. bir eşin diğerini hiç eksiksiz bir tutkuyla sevdiği bütün evlilikler için geçerli olduğuna inanıyorum. aynı ölçüde cevap vermeyi beceremiyor. çok daha sonra akıntı tekrar onu taşımaya başladığında bana söyleyeceği gibi. çünkü. Öyle görülüyor ki insan neredeyse sınırsız bir heyecan ve şevk gösterebilirken. Swanny'ye eğer onunla evlenmeyi kabul etmezse. gerçek keder yaşamamıştı. Bazen Torben'in aşırı tutkusundan yakındığı da olmuştu. korunan. kocasıyla birlikte insan dolu bir odada oldukları zaman Torben'in bütün diğer yüzlerin farkına bile varmadığını. kurtulamayıp ölmüştü. sınırlı baskılara. gündelik hayatında kocasının kendine neredeyse taptığını bilerek yaşadığını. çocuklarını kıskanmaktan korktuğunu söylemişti. Üstelik artık Torben'in ölmesinden sonra. uzun boyu ve Kuzeyli görünüşünün dışında bir de Wagner yanı vardı. orijinal günlüklerin orada olmadığını söylemiştim. Torben'in aşkı ve bitmeyen bağlılığı da Swanny'yi çok öncelikli bir yere koymuştu. On bir yaşındayken ölen ağabeyi Mogens'in ölümünden bu yana. defterlerin görünürde olmadıkları. Her ikisi de çocuk sahibi olmayı öyle çılgınlar gibi istememişti. gerçeği bilen tek kişinin onu asla açıklamayacağını bilen araştırmacı çabalarım düşündüm. onu ne kadar .

Fotoğraf albümleri de oradaydı. Tabiî ki kocasını sevmişti. üçüncü katta bir odanın ne kadar akıllıca bir iş olduğunu yeniden düşündüm. O dönemlerde düzenli olarak haftada bir Willow Caddesi'ne gider ve Swanny'yle birlikte akşam yemeği yerdim. Đngiltere'ye göçmeden kısa süre önce çekilmiş olmalı. Örneğin birer birer siyah masanın üzerine dikilmiş. Yukarıda bir kat daha vardı. günlükleri burada sakladığını tahmin edemiyordum.S. kırk yaş daha küçük olan ben bir tırmanmada bile nefes nefese kalırken doksan yaşında bir kadının günde birkaç kez bu merdivenleri inip çıkmayı nasıl başardığını merak ettim. Belki de Asta'nın odasında? Merdivenlere yönelirken. masanın üzerinde duruyordu. Anlaşılan Swanny odayı böyle düzenleyip yerleştirmiş. J. böylesi mektuplar yazabilen. içinde hiç kimsenin yaşamamış olduğu. Sandığın üzerine altın harflerle Torben'in annesinin adının baş harfleri olan M. Burası küçük bir mabet olabilirdi. vesaire. 9 eylülde biten 1967 günlüğü hâlâ oradaydı. Son günlük.sevdiğini anladığını da söylüyordu. Observer dergisindeki yazıyı ve bu odanın renkli resimlerini hatırladım. imkânı yok seksenine varacağını tahmin edemezlerdi. yanında kuru çiçekler dolu bir vazo bulunan iki albüm daha vardı. yakışıklı cömert ve yumuşak bir adamı sevmezdi? Asta kendisi böyle bir adamla karşılaşacaktı ki. son derecede düzenli odalar buldum. . Kilo vermiş. Anlaşılan yukarıda yalnız kalmaktan hoşlanıyordu.K. Tek bildiğim. gümüş bir yüksükten başka bir de fermuarlı modern bir kesenin içinde. Đlk odada "holland" olarak adlandırılan bir bezden yapılmış büyük bir çantanın içinde bir şapka kutusu ve deriden yapılmış bir seyahat sandığı buldum. Swanny'nin hastalığına kadar ikinci kata çıkmadım. Swanny'nin annesine otuz üçüncü doğum günü için yaptığı mor-kırmızı kalem bezi vardı. ne yani çıldırmış mıydı yoksa? Hangi kadın bu kadar çok veren. sandıklar. Artık dizkapaklarının ağrısı dinmiyor. gelen gazeteciler ve ünlü kişilerin ev dekorasyonuyla ilgili dergilerin yayıncıları için değiştirmeden korumuştu. nereden başlamam gerektiğini düşünüyorum.Asta kızını alaya almaktan çekinmedi. kazılmıştı. Odadaki öteki sandıklar ve bavulların hepsi boştu. Çoğu yazar gibi o da aşın kalabalık sevgisinin arasında güçlü bir yalnızlığın ihtiyacını duyuyordu. Ayaklarının altında fotoğrafçının adı yazılıydı: H. Swanny'nin odasının oturma odasının karşısındaki büyük oda olduğuydu. dayanması gereken ve gittikçe daha çok acı veren bir artridi (merak etmek ve Asta'ya inanmamak için bir başka neden) vardı ve bir dizi acı verici altın iğnesi tedavisine başlamıştı. Bunu annesine anlatacak kadar da tedbirsizdi. Çıkıp. Kederinin yanı sıra. -oysa konuşabilecek başka kimsesi kalmamıştı ki. vesaire. Şimdi merdivenleri çıkarken. Đçeride dikiş malzemesi. Günlükler orada da yoktu. bavullar ve kutularla dolu. bir zamanlar Swanny bana burada gizli bir çekmece olduğunu söylemişti. Bu yüzde yüz doğru değil. Đnsanlar o çarşamba ya da perşembe geceleri benim için yemek pişirmesine rağmen bir iki lokma dışında yemediğini görseler. bu kadar iyi davranan. ama geri kalan altmış iki günlüğün saklanabileceği bir yere benzemiyordu. Gamle Kongevej 178. Swanny'nin onu ilk gördüğü yerde. Barby. iğneler. Büyük meşe masanın çıkıntılı kenarını çektim. parmak eklemlerindeki şişler kolayca görülüyordu. bir iğne yastığı. Mogens ile Knud'un lüle lüle sarı saçları ve denizci üniformalarıyla görüldüğü sayfada açık bırakılmıştı. Konsolun üzerinde. sıskaya dönmüştü. Willow Caddesi'ne düzenli olarak gitmeme rağmen. ilginç bir biçimde "düzenlenmişlerdi". Sandığı açtığımda hâlâ çengellere asılı cilalı askılar gördüm.

ama okunaklı harfleriyle yazdığı Danca girişi okudum: "Bu sabah dışarı çıktığımda. Onun heyecandan hoşlanmadığını. hangi tarihleri kapsadığı görülebiliyordu. bu ciltlerden ilkini merak ediyordu. nasıl biri olduğunu unutmuştum. Cary'nin dil sorununu nasıl çözmeyi düşündüğünü merak ettim. daha açık olarak.. okuyamaz mıydı? Yoksa ." Orijinali okuyor olmak sırtımı ürpertti. Ya da. öne eğik yuvarlak harflerin göze güzel görünmekle birlikte zor okunduğunu düşündüm. 1905-1914 olarak belirtilmiş olanını çıkardım. Geriye bir tek oda kalmıştı. Ancak Swanny'nin. ama istediği bu değildi. Ona günlüğün çevirisini gösterebilirdim. Odadaki karton kutular kitap doluydu ve kitaplar birbirine. Đlk sayfadan bir koku yükseldi. yan yana ya da üst üste konulmuş iskemleler. Altmışına yaklaştığı bir sırada anne ve babasının çocuğu olmadığını öğrendiğinde heyecanlı ve romantik bir kadının çekeceği acıdan çok daha fazlasıyla karşılaşmıştı. bir şeyler keşfedeceğimi. temizlikçilerin bakışlarından uzakta. düzenlenip yayımlandığını gösterecek tek bir belirti yoktu. kendi yarattığım dramı yaşamaya başladım. Her cilt naylon bir torbaya konmuştu. çok önemli bir şeylerin olacağını. Cary Oliver'ın da görmek istediği ciltlerdi. üzerinde Torben'in elyazısıyla yazılmış bir etiket bulunan. onluk torbalar da lastik bantlarla bir araya getirilip daha büyük torbalara yerleştirilmişti. Defterlerden bazılarının tercüme edildiğini. uzak akrabası ya da kuzeninin 1913 yılında Sen-Petersburg'da tuttuğu günlük de vardı. Cory'nin L'Atmant'ı değil. belki de öğreneceğimden rahatsız olacağımı hissettim. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. Çoğu Đsveççe'ydi. günlükler oradaydı. ama yazılanları okuyabiliyordum. çürüme öncesi başlayan hafif tatlı toz kokusu. merakını tatmine gelecek bir ziyaretçinin ya da fazla heyecanlı bir gazetecinin menzilinin ötesindeydi. Bütün bunları unutmuş gibi. Bu bölüm Asta'yı oluşturan. Ancak hemen. beyaz renkli şömiz içinde satılan karton kapaklı kitaplardı. Sayfaları çevirirken. evin günlük yaşam bölümünün dışında. Etrafta mobilyalar. Burası evin en sıcak yeriydi. Aralarında. Bonniers ve Hugo Geber tarafından basılmış. Đlk paketi. Çifte lastiğin arasından her cildin hangi yıla ait olduğu. günlüğü aldığım yere geri koydum. telif haklarının daha birkaç sene Swanny'ye ait kalacağını hatırladım. Günlüğü elime aldım ve 1920'den önce bütün Avrupalıların elyazısının ne kadar birbirine benzediğini. ilk satırları ezbere biliyordum. Görünürde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen. Kâğıtta bazı lekeler vardı. Binlerce sayıda okuyucu gibi. Neden sonra günlüklerin artık bana ait olduğunu. burada. Günlükleri dünyanın öteki ucunda bulmuşum hissine kapıldım. yine de Asta'nın yana yatık. Swanny'nin hayatının ve evinin sonunda son ve şaşırtıcı bir şey bekliyordum. Şaşkınlık ve belirli bir hayranlık içindeydim. Herkes çevirileri yayımlanan günlüklerden okuyabilirdi. aşağıdaki salona uymayacak art deco ya da çağdaş stilde yapılmış bir masa ve iskemleleri vardı. Çift kapılı maun dolap bu evde günlüklerin saklanabileceği son yerdi..Odalardan ikincisine girdiğimde. Defterdeki satırlardan hiçbirini okuyamadım. öteki sevilen ama pek seyrek kullanılan eşyanın ortasındaydı. sakin ve dikkatli kişiliğini unutmuştum. Oysa topu topu üç saattir arıyordum. dolabın aslında ne kadar iyi düşünülmüş bir yer olduğunu anladım. sırtları okunabilecek biçimde bağlanmıştı.

hiçbirini atmadım. her biri ayrı bir karton dosyaya konmuş. orijinal çevirilerin de daha sonra yayımlanan kitaplarda bulunmayan bölümler içerdiğini mi söylemek istiyordu? Belki. beş hafta kadar sonra da başarıyla gerçekleşmiş görünüyordu. Burada pek esrarlı bir şey yoktu. satır başına on-on iki kelime yazdığını. Benim için her satir aynı okunaklıkta değildi. 18 temmuz. Daktiloyla yazılmış çeviriler bir zamanlar Torben'e ait olan çalışma odasındaki yazı masasının en alt çekmecesinin dibindeydi.. elimdeki cildi çevirisiyle karşılaştırmak üzere aşağıya indim. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Beş ya da altı demiştim.." Ne beklediğini bildiğin zaman tanıdık bir yabancı dili okumak çok kolay. yaklaşık iki bin beş yüz kelime. Zaman sırasına göre dizilmiş. " Bir sonraki tarih 30 ağustostu. bazı Danca cümleleri anlamakta güçlük çekiyordum.." 18 temmuz. Oysa gerçek bambaşkaydı. Tam olarak beş yaprak. . 26 temmuz ve günün son notlarını gösteren satırlar: ". Bu sayfalar 26 temmuz ile 30 ağustos arasında yer alan ve "bazı şeyleri aylarca erteleme"nin ötesinde cümleler içeren bölümlerdi. Đlk dosyayı açtım. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. şimdi bunu hatırlayamıyordum. Defterdeki beş ya da altı sayfa koparılmıştı. her sayfada da yirmi beş satır olduğunu düşünürseniz. oysa şimdi saydım. Bu sayfaları Swanny yırtmış olmalıydı. Bütün okuyucular gibi ben de Asta'nın aradaki beş hafta boyunca günlük yazmaya vakit bulamayacak kadar meşgul ya da rahatsız olduğunu düşünmüştüm. Asta'nın her iki sayfayı da kullandığı düşünüldüğünde on sayfa. Swanny'nin düzenliliği ve özeni her türlü araştırmayı olabileceğinden çok daha kolaylaştırıyordu. Günlükleri bulduğunda ben Amerika'daydım.. dosyaların üzerlerine tarih ve çevirmenin adı yazılmıştı. Belki de bu sayfaları.. Bana uzun ve ayrıntılı mektupla yazmıştı. Birinci cilt dışında 1905-1914 günlüklerini dolaba geri koydum. 30 ağustosa kadar fazla bir şey beklemedim. Şimdi hiç olmazsa çevirilere bir göz atabilirdim. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. çeviriler tamamlandıktan sonra yırtmıştı. Yayımlanan günlüklerde Swanny'nin doğumundan "hemen yakında" diye söz ediliyor. 21 temmuz. Asta'nın yazdıklarını birden kestiği noktaya vardım: "Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. ya da belki küçük bir esrar dışında. "Bu sabah dışarı çıktığımda. Böylelikle hafızama güvenmek zorunda değildim. ihtiyatlılığından kaynaklanıyordu. Sayfayı çevirip oğlanların adlarını değiştirmek istemeleriyle ilgili bölümü çözmeye çalıştım.Cary sadece günlüklerin değil. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. bunun bir avantaj olduğunu şimdi anlıyorum. o dönemlerde günlükleri bulduğu ve ne kadar değerli olduklarını anladığı dışında önemli açıklamalarda bulunduğunu hiç sanmıyorum. Mektuplardan birinde kayıp sayfalarla ilgili bir bölüm olabilirdi. yırtık sayfalardan arta kalan koçanları saydım. Bu da Swanny'nin gizliliğinden değil.. 21 temmuz. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. 26 temmuz.

Eve gidip günlüklere göz atma zamanının geldiğini. .Birer kadeh şampanya içmeliyiz desem. Bana cinayetinden bahset. daha sonraki kuşakların "koyu" çikolata olarak adlandırdığı renkteydi. O yılın temmuz ve ağustos gazetelerini okudum. Hiçbir zaman el sıkan biri olamadım.Cesedi Hackney'de. . Oğluyla birlikte. Korkunç bir şiddet dalgası yaşanmış. Cary'nin saçları hep değişik renklerdedir. 1905'te.Yapmayı düşündüğümüz bir dizi değil. Bozuşmadan önce birbirimizi öperdik. Birbirimize baktık. . Sen bahsetmeden önce Roper adını hiç duymamıştım. Bunları Ünlü Duruşmalar'dan okumalısın. zamanın etkilerini tartmaya çalıştık. elimde sana verebileceğim üç nüsha var. sıcak yüzünden bir sürü cinayet işlendiği anlatılıyor. "Kim bu.Hiç de öyle düşünmüyorum. Birazdan Swanny'nin evine gideceğiz. Đyi görünüyorsun. orada görürsün. Sonra Asta günlüklerinde Roper'dan söz ediyor. ama aradıklarını bulamayacağını söyledim.Bunu sıradan adi bir cinayet olarak görme. bir sonraki buluşmamızda saçlarının doğal rengini unuttuğunu son zamanlarda ayrık çizgisine baktığında.Bunlar anneannem ile dedemin oturduğu yerin yakınlarında mı oldu? . Birkaç ayrıntıya daha gerek duyuyorum.Sen de. Göreceksin. 2 temmuz 1913 tarihli notlarda. şu Roper?" . istediğim noktaya vardıramıyorum. Asta'nın Rasmus'un Mrs. Zayıflamıştı. High Street blucini ve önemli bir üreticinin. Navarino Caddesi'ndeki bir evde buldular. O akşamüstü saçı Asta'nın "sade". Holly Mount'taki Hollybush'a vardığımda Cary çoktan gelmişti. buna inanmak güç. O zamana kadar. "Araştırmak istediğin bölümde büyük bir boşluk var. Kayıp bir çocuk var. Ne kadar ayrıntılı olursa olsun. O gün değil. muhtemelen Ralph Lauren'in pembe tüvit ceketi içinde oldukça alımlı gözüküyordu. Göreceksin. beyaz olduğunu gördüğünü söyledi. "Düş kırıklığına uğrayacaksın" dedim. . Ancak çok büyük boşluklar var. üç bölümlük bir program. Asta'nın Roper'dan bahsettiği tek bir bölüm bulmuştum." . . "Sadece bir kere" dedim. Yani eczacı demek istiyorum.Hackney'de oturan bir kimyacı. öykü trajik olduğu kadar heyecan verici değil. Cambridge'deydi.Buluşma yerimize. Korkunç sıcak bir yazdı. Roper'ı getirdiler. Roper kadar kötü bir kadın olduğunu düşünmesinden korktuğu bölümde. Karısını öldürdü ya da öldürdüğünü söylüyorlardı. o dönemde kimyacı deniyordu. sıcaklık kırk derece falandı deniyor. bunun korkunç bir fikir olduğunu düşünür müsün? Đçtik. .

şampanya isterdi. birden günlükleri ya da en azından onun ilgisini çekecek olanları aşağı getirmiş olmamın daha doğru olacağını düşündüm. ona bakalım. pardösülerimizi çıkarmamış olduğumuzu fark ettim. evden ayrılmadan önce de bütün kapıları kapatma tutkusunu paylaşmadığımdan. Birinci defteri inceliyor. Yırtılmış beş yaprağın koçanlarının bulunduğu bölüme geldiğinde yüzü bembeyaz oldu. Đstersen önce kutlanacak bir şey var mı. Pardösümü çıkardım. hava orada hep kırlardaki kadar temiz ve durudur. Asta'nın odasının kapısını ardına kadar açık bırakmıştım. Burası oturulan ve yaşanan bir yerdi. Sanmıyorum. orası o kadar iç karartıcı. Đçecek bir şey ister misin? .Buraya taşınacak mısın? diye sordu. kendi görmesi daha iyi olacaktı. ama ne zaman bir şey içse. bir istasyonun bekleme odası değil. Đçeride gördüklerinden düş kırıklığına uğradı. Rahatsız olduğunu hissettim. Eve girdik. gölgelerin arasından yürüyerek Willow Caddesi'ne vardık. Swanny son günlerinde şampanyadan başka bir şey içmezdi. Sonra neşeli bir sesle. Cary arkamdan merdivenleri tırmanmaya başladı. Asta'nın yaşadığı yerin "günlüklerindeki gibi olabileceğini" beklediğini söyledi. ama üçüncü katta durmak ve odasına bir göz atmak istedi. Swanny'nin oturma odasına yerleşeli henüz beş dakika olmuştu ki. Okurların çoğu gibi Asta'ya sınırsız bir saygı beslemiyordu. parlak lambaların.Bir şey var mı? . Hava kararmıştı. Tek başına yaşayan biri için biraz fazla büyük. Biliyorum. yani şimdilik.Emin olamazsın. Onu uyarmamıştım. En üst kata vardığımızda. her basamakla birlikte sigaranın yol açtığı hırıltı daha da arttı.Sanırım şarap var. sararmış yapraklara büyük bir saygıyla dokunuyordu. Yoksa ben de onları rahatsız edemeyecek kadar Asta orijinallerinin etkisinde mi kalmıştım? Hiç olmazsa bu kez birinci ciltle birlikte aşağıya inmem gerektiğini düşündüm. Geceyarısına kadar Heath Caddesi'nde sıralanan otomobillere rağmen. ben de 1915-1924 torbasını aldım.. "Burası bir servet eder" dedi. . Çok içerdi demek istemiyorum. kabul etmesi güç de olsa benimdi. . Swanny'nin bir odadan çıkmadan önce oda kapısını. bununla neyi kastettiğini anlatmadı. kutular ve sandıkların arası o denli kasvetliydi ki 1905-1914 paketini Cary'ye uzatıp aşağı götürmesini söyledim. Yürüyerek Streatly Meydanı ve New End'den geçtik. Eminim. onunkini de alıp holdeki portmantoya astım.

Üzgünüm. Elimizdeki yirmi cilde baktık. yazılanları böylesine etkilemeye hakkı yoktu. Swanny'yi suçlamasından hoşlanmadım. .Başka yerde de var mı? Yani. hepsinin de tamam olduğunu gördük. bunun adı sansür. diye devam ettim.Çok özel. gerçekten de bir ipucu yakaladığını sanıyordu. diğer günlüklerde de sayfaların eksik olduğu bölümler var mı? -Bakalım. Mesela Gordon Westerby buna benzer bir şey söylese.Yani demek istiyoruz ki. Ne demek istediğimi sordu. üzerinde durmazdım.Çoğu kez. yayına hazırlarken de kendiyle ilgili istemediği bölümleri çıkardı.Bunu kim yaptı? Sanırım Swanny. . Omuzlarını silkti. Ne demek istediğimi anlamıştı. Ona anlatmayacaktım. anlıyor musun? Senin cinayetinle bir ilgisi yok. Đlgi çekici bir bölüm müydü? . Swanny Kjær'in annesinin günlüğünden kopardığı sayfalar onun için kabul edilemez kişisel bilgiler içeriyordu. çevirilenin eşi. Başka birisinin otobiyografisinde yazılıp da insanların okumasını istemeyeceğin bir hikâyen yok mu? Gözlerini kaçırdı. Defterlerde Roper'ın öldürülmesiyle ilgili hiçbir şey olmadığını tekrarladım. kitabı okuyana kadar senden söz edildiğini tahmin etmiyorsun. O yaptığı için.Biz de böyle yapmaz mıydık? Ne sen ne de ben böyle bir sınavdan geçmedik ki. Bizim annelerimiz en çok satanlar listesine girecek günlükler tutmadı. Beş yaprak eksik.Diğer günlüklere bakabilir miyiz? diye sordu Cary.. . . Burada gördüğün. . dedim. okuduğunda da tam bir şok yaşıyorsun. Cary beyninde bir şimşek çakıp sayfaların belki de çeviriden sonra koparıldığını düşündüğünde. Swanny eskiden işlenmiş bir cinayetle ilgili kanıtları neden ortadan kaldırmak istemiş olabilirdi ki? Onunla ne ilgisi vardı? . Diyelim ki Swanny bir başkasının otobiyografisini yayına hazırlamak durumundaydı. dedi Cary. Başkası olsa görmezden gelebilirdim.Çok fazla ilginç oldukları için koparıldıklarını düşünmeden edemiyorum. . bu benim de aklıma gelmişti.Tanrı aşkına. ama hiç belli etmemeye çalıştı. . Ama bu Cary Oliver'dı. Çok çok özel.

. ama hemen değil. . onunla beraber olmak istediğimi falan düşünme. fazla dar olan blucine. . dedim ciddiyetle. sonra da sırayla diğerlerini. Gerçekten de onu ilgilendirmediğini düşünüyordum. yoksa araya girip -nasıl söyleyeyim.Bir keresinde Asta bana insanları bağışlamamız gerektiğini söylemişti. bilemiyorum. Ann. . hiçbir koşulda.Bu da hemen olmadı. Kadehini kaldırdı ve "Asta'nın müstakbel editörüne" dedi.Daha fazla dayanamadım. Şimdi senin olduğun yaştaydı.Beni bağışladın mı? Söylediği komik değildi. Üstelik. biliyorsun.Bütün o merdivenleri tekrar tırmanıp 1925-1934 ve 1935-1944 paketlerini aşağıya indirdik. .Tüm tutkularımızı söndürdük. . 1954'te ise Roper çoktan ölmüştü. Artık âşığı olmak için fazla yaşlıyız. dedim. . değil mi? On beş yıl oldu. gerçekten üzgünüm. Cary bir iki saniye bir şey söylemedi. Telefonda söylediklerini tekrarladı. Cary'ye baktım. Öyle demişti. . . seninle gitmeyip yanımda kalsaydı da istemezdim. .Gerçekten de evlenir miydim.Swanny Kjær neden 1954'teki bir sayfayı yırtsın? O zamana kadar aile içinde iyice yaşlanmamış mıydı? Tüm tutkularını söndürmemiş miydi? . dedim. çenesinden gırtlağına inen iki sıra kasa baktım. .Oh Ann! Ne kadar korkunç bir şey söylüyorsun. odada kendimi de görebileceğim bir ayna olmamasına sevindim. fırlak midesine. Cary.Bunu yapıp yapmayacağımı henüz bilmiyorum.Onunla evlenecektin.Evliliğin yürümediği için üzülüyorsun. . Onun ilgilendiği Roper cinayetleriydi. Çok hafif bir sesle "Özür dilerim" dedi. Senin sözlerindi. Hiç evlenmedim. dedim.sevgilimi çaldığın için değil.Sakın Daniel'ı özlediğimi. Dancamla uğraşarak sonunda bu bölümün Asta'nın Hansine'nin ölümüyle ilgilendiği kısım olduğunu çıkardım. Onu görünce. özür diliyorum. bütün günlükler tercüme edilmedi. Tek bir yaprağın eksik olduğu 1954'e gelene kadar hiçbirinde yırtık sayfaya rastlamadık. Biraz daha şampanya? . dedim.Artık şampanyayı içebiliriz. yine de güldüm.

samimi atmosferi bizimle ve konuştuklarımızla bozulmuş gibiydi. gülücükler içindeydi. O zaman uzanıp elini tutacak kadınlardan biri olmak istediğimi düşündüm. Đşte. öldükten sonra insanların görmesini istemediği bölümleri yırtılmıştı. dedi. parıltılı boş eve çekildim. O zaman onu rahatsız edenin ne onu affetmemem ne Daniel Blain'le ilgili anıları ne de bu konunun konuşulması olduğunu anladım. Ama onu artık sevmiyordum. yine de dengesini bozmak için öyle söylemiştim. çeviri dolu dosyalan kayıp aşk mektuplarıymış gibi göğsüne bastırdı. tamam mı? . Söylediklerini çıkarmak için çantasına eğildiğinde. Mutlaka bir yere saklamıştır. daha önce böyle bir duyguyla karşılaşacağıma hiç inanmazdım. Ya da kollarımı boynuna dolamayı.Kıkırdadı. Tabiî ki doğru değildi. kaldı ki hâlâ kırklarımızdaydık.Eee? Sayfaları atmış olabilir mi? Sanmıyorum. Diyoruz ya. Yırttığı sayfaları ne yaptı dersin? . Her şey bitti. .Tercümeleri alıp gideceğim. . onun da benden. daha doğrusu hissettim. Cary gözlerini kırpıştırıp ürperdi. odanın sıcak. sesi birdenbire gençleşmişti. Suratı şişmiş. ilginç bir şekilde parlamaya başlamıştı. O zaman şarap kaldıramadığını hatırladım. Bana uzattığı eli hafifçe titriyordu. Belki de içlerinde kitaba alınmayan bölümler vardır. Unutalım artık. Bir daha sözünü etmeyelim. Bütün gece orada kalıp Cary'nin define adasını altüst etmesini izlemenin neye benzeyeceğini gözümün önüne getirdim. . Swanny'nin oturma odasında yeterli ışık yoktu. Bütün bunlar hiç de Swanny'nin tipik davranışlarına benzemiyordu. sıcak. Kalın bir sesle 'Teşekkürler" dedi. Onun için çok üzüldüğümü hissettim. Cary. Tekrar görüşmek üzere sözler mırıldanarak taksiye binip gitmesinden sonra. duruşma tutanaklarını ve bulduğum diğer şeyleri vereceğim. Beni hâlâ konu değiştirme yeteneğiyle şaşırtabiliyordu. dedi. sana Roper cinayetiyle ilgili raporu.Đstersen günlüklerin çevirilerini ödünç alabilirsin.Lütfen. anlayışla karşılamak gerekirdi. ona olan sevgim uzun süre önce bitmişti. altın. dedi. ama yine de yersizdi. ona daha fazla vermemem gerekirdi. Bunların hiçbirinden rahatsız olmamıştı Âşığı olamayacak kadar yaşlandığımızı söylememe bozulmuştu. yaraladığımız insanlardan hoşlanmadığımız gibi hoşlanmadığından emindim. . Asabiyetten ve gerginlikten kıkırdadığı belliydi. konuştum. insan hiçbir zaman gereğinden fazla yaşlanmaz. şakaklarındaki atışları duyabiliyordum.Ne? Teyzen. Dokunmak yerine. O ve ben aynı kişilerden bahsetmiyorduk. Orta avizenin düğmesini çevirip bütün ampulleri yaktım.

og Hansine og Emily oppe i Loftet. Haziran ve ağustos 1905'e ait o beş eksik sayfada ne yazılıydı? Yazılanlar arasında Roper Davası'yla ilgili önemli ipuçları da var mıydı? Cary'nin bana Roper'ın asılıp asılmadığını ya da beraat edip etmediğini söylemediğinin farkına vardığımda. Mogens. Eve döndüğümde Rasmus nereye gittiğimi sordu. merak ediyordum. eski eşyamız bu güzel odalarda eğreti duruyor. og selvffgelig Bjfrn.şampanya şişesinin karşısına oturup son söylediklerini kafamdan geçirdim. eller hvor det nu er. Rasmus ogjeg. Knud. evde yapılacak bunca iş varken nasıl çıkıp . Cropper'ın Homerton'dan. ama kapıdan çıkar çıkmaz da ağaçlar ve rüzgârlı tepelerle kendinizi doğarım ortasında hissedersiniz. tepeden aşağıya Hornsey'ye kadar millerce yürüdüm. burada nefes almak bir kadeh dolusu çok eski snapps yuvarlamaya benziyor. Londra'ya ve daha yukarı giden gelen trenlerin kalktığı istasyonu gördüm. Rasmus ve ben. Dev bir seraya benzeyen Alexandra Meydanı'nı. ölmeden önce ne bulduğu. Muswell Tepesi'nin koruluklarında. Arka pencerelerimizden tüm Londra'yı ve güneşin altında parıldayan Thames Nehri'ni görebilirsiniz. Mogens. Hun er bekymret for. ya da her nerede oturuyorsa oradan buraya kolay gelemeyeceğinden korkuyor. saa de behfver ikke mere at dele Vaarelse. at hendes Cropper ikke vil tage hele Türen fra Homerton. Gerçekten de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek istiyor muydum? Önemli miydi? Bunu onun kadar çılgınca araştırmam beklenmezdi. Bu sabah her şeyi olduğu gibi bırakıp dışarı çıktım. Harisine og Emily. Sadece Swanny'nin gerçekte kim olduğu değil. Men Hansine er slet ikke tilfreds med det. at han bor. Dün yeni evimize taşındık. Hansine ve Emily. ama bundan sonra trene binip Hampstead Heath'e yürüyeceğim. bir de tabiî Bjfrn. yeni çevremi gezdim. Her bir çocuğa bir oda verecek kadar çok odamız var. Swanny ve Marie. tavan arasında kalacak Hansine ve Emily de aynı odayı paylaşmak zorunda olmayacaklar. yeni halılarımız daha gelmedi. Hansine'nin durumdan çok memnun olduğunu söyleyemem. Swanny og Marie. Ah. Üstelik şimdi cevaplandırılması gereken yeni sorular da çıkmıştı. Her yer karmakarışık. saa de kan have hver sit. On birinci bölüm 7 kasım 1913 Đgaar flyttede vl ind i vores nye Hus. Der er nok Sovevaerelser til Bfrnene. artık çok geçti. Aah ja. Hava temiz ve yoğun. Bu ülkeye geldiğimden beri pek trene binmedim. Knud. ama evet.

" . Onu mutlu etmek için kürkü giydim ve bana çok yakıştığını söyledim. Hayatınızdaki büyük bir trajedi bile sizi biraz katılaştırmakla beraber. işte geldim" dedim. bu o zamana kadar pek rastlanmamış bir şeydi. ki bunu sıkça yapıyorum. Beğenmedin mi? diye sordu. kendimi acındırdığımın farkındayım. sanırım Frederikke Teyze. "Kadınları anlamaya çalışmaktan çoktan vazgeçtim" dedi. Bir sanatçının resimlerinden birini görmüştüm. Kürkümü aldığımda büyük bir düş kırıklığı yaşadım. diğerinde de delikten geçirdiği başparmağıyla oval ve büyük bir palet tutuyordu. hiç de benim düşümdeki palete benzemediğini gördüm.Hayır hayır. değiştirmez. Rasmus kürkümü Noel hediyesi olarak. daha önce yazdıklarımı okuduğumda. resim yapmayı çok seviyordum. resimdeki sanatçının da kadın olmasıydı. kenarında sapı olan kare bir maden parçasıydı. sonra da bana Archway Caddesi'nde "otomobil" satmak için aldığı büyük dükkânı gösterdi. kendimi böyle bir palet tutar. maden parçasının gerçek paletten olduğu kadar uzaktı.eğlenebildiğimi merak ettiğim söyledi. Đnsanlar. genç oldukları dönemin dışında. Bazen benden sıkıldığın oldu mu? Eğer elinde olsa. cevap ver. Bu kadın Fransız'dı. Gerçek. ya da biri öyle demişti. Resimde bir elinde fırça. Paletin üzerine çeşit çeşit renkler sıkılmıştı. Elimdeki koyu kahverengi kokarca postu. çok keskin mi davrandım. değişmezler. Hayatta en önemli şeyin kendini tanımak olduğu söylenir. benden kurtulmak ister miydin? Ne bekliyordum ki? Ne bekleyebilirdim? Ne söylemesini umuyordum? . ressamlık yapan ve bu yolda üne kavuşan bir kadın. buna benzer resimler yaparken düşlüyordum. beyaz tilkiyle karışık Acem koyununun kürkünden. Rasmus kürkümü verince hemen paletimi hatırladım. çok tenkitçi. insana kendini düzeltmeyi öğretir mi? Sanmıyorum. Far bana paletimi getirince. Birisi. bana bir boya kutusu hediye etmişti. Bana çocukluğumda yaşadığım bir şeyi hatırlattı. Peki bu. saçları da benimkiler gibi kızıldı. Đnsan kendisidir. Aptalca yeni yıl kararlan alıp değişmeye çalışırlar. Bu anımı hiç unutmamıştım. Onun getirdiği. değişmeyi beceremedikleridir. "Kadınlar bir esrar. "ne yapmamı istiyorsun?" Motorlu arabalarından birine binerek mobilya aldık. "Sana karşı çok katı. Babam da bana bir palet alacağına söz vermişti. Neler hissettiğimi yüzümden okumuş olmalı. kendimi kocasından nefret eden kötü bir eş olarak görüyorum. hep bir kürkün olmasını istediğini sanıyordum. Onu bir biçimde tuzağa sürüklediğimden korkmuştu. Noel'den iki hafta önce verdi. Rasmus?" Samimi olduğuma inanmıyordu. Đlginç olanı. nasıl çizeceğimi kararlaştırmıştım bile. Cevap vermek yerine "Bütün bu yıllar boyunca sana karşı sevgisiz ve ilgisiz olduğumu düşünüyor musun?" diye sordum. Çoğu zaman da kendime acıdığımın. Bakışlarındaki şaşkınlığı görebiliyordum. Her erkek böyle düşünür. Günlüklerimi gözden geçirip. 'Tamam. bu kararlarına da ancak iki gün uyarlar. kafamdan hangi resmi. adı Elizabeth Vigee-Lebrun'dü. 12 aralık 1913 Kürküm geldi.

lille Mor" dedi. saçlarına uygun elbisesi ve şapkasıyla duruyordu. Kim bilir? Belki de bir gün bir başkasının kafası uçurulur. Sonra.Konuşuyoruz işte. ölümü hak eder. . aldırma. şimdi de var. onu evlat edineceklerdi. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. Kuzinim Sigrid. . dedim. çünkü kraliçeyi idam ettiler. ama bu doğru değildir. Stockholm'de. Tabiî kitabı alıp okumaya başladım. öğleden sonra kütüphanedeyken –Danimarkalı yazarların yanı sıra Đngilizce kitaplar da okumaya kararlıyım. Çocukları National Galery'ye götürdüğümde hâlâ aklımdaydı. Üzücü resimlerdi. 18 aralık 1913 Birdenbire aklınıza bir isim gelir de düşünürseniz. Marie Antoinette'in resimlerine baktım. sadece bir kez kullandılar. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. soluk. Konuşabileceğimizi düşünmüştüm. Đsveç'te giyotinle kafası kesilmiş ilk adam olacaktı. sadece bir o da üç yıl önce. dedi. Adam evliydi ama çocukları yoktu. birden önümüzdeki duvarda onun kendi portresini gördüm. değiştiririm. Tabiî oğlanlar her şeyi bozmak için kadının büyük olması nedeniyle benim ona benzediğimi söylediler. Marie de Mor'un pembe gözyaşına benzeyen (benzetme onundur) küpeleri olmadığını söyledi. Herkes Fransa'yı giyotini kullanan tek ülke olarak bilir. . ne işimize yarayacaksa. getirdiğim kürkü beğenmediğin içinse. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi. başparmağı o meşhur paletin. Yıllar var ki Vigée-Lebrun'ü düşünmemiştim. ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. o ismin bütün gün boyunca aklınızdan çıkmaması garip bir şeydir. daha önce balta kullanırlardı. iyi olacak. kızıl saçları. yaşadıkları sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. Ben olsam. Đlginç bir hikâye.raflardan birinde "Başyapıtlar" dizisinde Vigee-Lebrun hakkında bir kitap görmeyeyim mi? Kitabı Haldane MacFall gibi görkemli bir adı olan biri yazmış. öbür elinde de bir demet fırça tutuyordu Sevgili küçük Swanny başım kaldırıp yüzüme baktı "Bu kadın sana benziyor.Ne demek istediğini anlamıyorum. Bu da beni başka düşüncelere yöneltti. ta ki o palet öyküsünü hatırlayıncaya kadar.. yine de Madam Vigee'ye biraz benzediğimi düşünüyorum.Hayır. dedi. ne var ki affa uğradı. Bütün bunlar. Anlaşılan kabahat karısındaydı. Đşte orada. galiba kafamın kesilmesini tercih ederdim! Sonunda Đsveçliler giyotinlerini kullandılar. benim istediğim paletin deliğine geçmişti. çünkü adamın kuzeyde. Đsveçlilerin de giyotini vardı. Madam Vigee'nin Fransa'dan zamanında kaçarak giyotinden kurtulmuş olmasına sevindim. karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. merak etme. Adamı giyotine götüreceklerdi. Eğer bir insan bir cinayet işlerse. Oysa adam karısını seviyordu.

kendi çocukların olacak. Belki de pagoda biçimi elbiseyle ona uygun üç köşeli şapkayı da alırım. Kırmızı paltosu ve külahıyla. ilk günden beri de sevdi. Sevgili küçük Swanny'ye uydum. Kızların gözlerini kapadığına karar verip sırtında torbasıyla odalarına girdiğinde. "Kendi evin. Ben de. yoksa öpülen o mu? Bir azize olmaya başladım. bir de reglan kollu pardösü. Kendime elbise almam için para. Kaç yaşında olduğunu unutuyorum. Ne derlerse desinler. eşyalar. 3 ocak 1914 Bütün çocuklar yeni yıl kararları aldı. üstelik onu rahatsız da ediyor. bir başka yemek. .derim ben. Kızlar tabiî uyumaya gitmedi. onu çok seviyor. Kollarını Mogens'in boynuna dolayıp öptü. sekiz yaşında olduğunu. bir tek Swanny Marie'nin adına karar aldı. Rasmus çoraplarını doldurmak için uyumalarını beklemeyecek kadar sabırsızdı. Noel Baba kılığına girmekten hep nefret etmiştir. Swanny için her şeyi yapar sanıyorum. "Parmağını emmeye devam edebilir. Bunun anlamı iki Noel kutlaması oldu: Noel gecesi bir yemek ve ertesi gün. bütün ağır yemekleri yedikten sonra Noel Babayı beklemeye koyuldular. Đnsanları dikkatle baktıracak aşırı kıyafetlerden hoşlanıyorum." Zavallı küçük Marie iki kocaman saat boyunca bu karara uydu! Swanny bir daha ağlamamaya. bunun için de Đngiliz usulü Noel kutlamamız gerektiğine karar verdi. "Hep burada olmayacaksın" dedim ona. Knud da sigara içmemeye karar verdi. buna gerçekten de inanıyorum. sadece karın ve donun saf parlaklığı. ama Swanny'ye âşık. Rasmus'un yanına gidip öptüm. Ne kadar uzadığını görüp gelecek ay on altısına gireceğini düşününce. bundan sonra da olacağını söylüyor. Đki metrelik bir Noel ağacımız var. renk kullanmadım. Rasmus'tan bir hediye daha. 27 aralık 1913 Bu yeni evimizdeki ilk Noel. büyürken benden uzaklaştığını unutuyorum. bütün yüzünü kaplayan pamuklarla saatler boyu merdivenlerin en üst basamağında oturmak zorunda kaldı. Daha önce gördüğüm o Fransız örgü hırkayı alacağım. dünyanın en sakin sesiyle sordu: "Far. mutluluk insanı daha iyiye götürüyor. dün gece Noel Baba olarak neden sen gelmedin?" Artık babasına güvenmediğini anladık. parayı alan ben mi. Đçimizden hangisinin daha çok şaşırdığını söylemek zor. ama o her yere taşıdığı battaniye parçasını artık emmeyecek. Noel sabahı aşağıya inip. Noel günü. oysa Mogens onlar yatana kadar bekledi. artık onun Noel Abisi olduğunu söyledi. Rasmus artık kendimize ait bir evde oturduğumuz için gerçek "Britanyalı" olduğumuza. güzel bir ev. onu beyaz ve gümüşle süsledim. böylece Mogens hayatında ilk kez Noel Baba oldu. mutsuzluk ise beter ediyor. saatin iki olduğunu söyledi. Mogens daha çok matematik çalışmaya. Belki de istediğim her şeye sahip olduğum için. şimdi de bu para. Marie onun için sadece bir bebek.

Yine de kendimi ve tanıdığım diğer kadınları düşünmekten kendimi alamadım. zavallı. Neden kargaşa çıkarmak istesinler ki? Bütün bunların buradan çok uzaklarda olmasına çok memnunum. beni tanımayacaktı sanırım. yarı da hiç kuşkusuz çocukları sevindirmek için (öyle diyor) milyoner olmaya karar verdi! Ciddiye benziyor. Saraybosna diye bir yerde bir Sırp tarafından öldürüldü. Bisgaard iyi birisi. Marie'nin ona günaydın demesini sağladım.Ben daha çok genç olduğunu. -Piknik sepetini Emily taşıyorduyirmi kilo falan olmalı. ama son söylediklerinden sonra vazgeçtim. üç renkli motiflerle süslü elbisemin ve beyaz şapkamın tüm ayrıntılarına baktı. kraliyet ailesi üyeleri falan öldürülür de diğerleri katledilir? Onları öldüren zavallının ülkesinin Avusturya-Macaristan tarafından ele geçirilmesine öfkelendiği apaçık. Beni yukarıdan aşağıya süzdü. ağladı. Asıl çılgın olanlar bu cinayetin Sırbistan yöneticileri tarafından düzenlenen bir komplo olduğunu ileri sürenler. ben de ona gittim ama o kadar düzgün ve terbiyeli. 30 ocak 1914 Đki gün önce Avusturyalı Arşidük Ferdinand ve eşi. üstelik yanına da Rasmus'un zümrüt yüzüğünü taktım. zaten sigara içmediğini söylediğimde. Bana insanların beni saygıdeğer bir hanım olarak görmeyeceklerini söylediği günden beri nikâh yüzüğümü sol elime takıyorum. bayağı kötü durumda görünüyordu. elime baktığını görebiliyordum. Kızları ve Emily'yi Highgate Woods'ta pikniğe götürdüm. . bundan çok keyif aldığım söylenemez. Westerby?" diye sordu. Gibbons'a. ama Tanrı'ya şükür kimseyi öldürmedi. Eğer konuşmasaydım. Oysa kendisi. Eve dönüp ısırıklara ilaç sürmeliyim. Onu Padanaram'a çaya davet edecektim. o kadar önemsiz şeylerden konuşmayı seviyor ve gözü çocuklardan başka bir şey görmüyor ki. bu nedenle hazırlıklı olmanın iyi olacağını söyledi. Anlaşılan benim bu kadar zengin görünmemin. çünkü artık bayağı ağırlaştı. teselli etmemize izin vermedi. içme isteğinin ne zaman başlayacağını bilemediğini. halbuki yüzü ağlamaktan hâlâ şişti. dedi. Babam da Schleswig ve Holstein konusunda aynı şeyi hissetmişti.Bazen küçük çocukların sivrisinek ısırığından öldükleri söylenir. Muswell Hill Caddesi'nde kime rastlayalım? Lavender Grove'da iki ev ötede oturan Mrs. Keşke bir arkadaşım olsa! . bordo. Sanki Lavender Grove'da Rasmus'u birkaç kez görmemiş gibi "Kocanız bir daha hiç dönmedi mi. Mrs. yanımda da bir hizmetçi bulundurmamın intikamıydı. Yüzüklerimi göstermek için elimi Marie'nin sırtında gezindirdim. Onu kucağımda taşırken. ama Marie'yi bir sivrisinek soktu. Rasmus yarı şaka. Neden önemli insanlar. Marie ağladı. Hampstead'de oturan Mrs. Danimarka kilisesinde tanıştığım. birkaç kere evime çaya geldi.

ama ben iki renkten çok güzel bir karışım çıkabileceğini düşünüyorum. ama bugüne kadar zahmet edip kapaklarını bile açmadım. Dokuz oldu. ama bu durum değişebilir. daha doğrusu yeni gelini akşam olunca geldiler. Ona göre istiyormuşum (ne alaycı). Hansine kumaşı gördüğünde "Mavi ve yeşil asla bir arada olmamalı" dedi. kuşaksız bir elbise. Pek aşçılığım olduğu söylenemez. partinin en güzel elbisesini giymişti. Gerçekten de bütün partinin en güzel kızıydı. eğer başlarsa. lacivert ve zümrüt yeşili bir elbise. Çok şık bir elbise giymişti. Yeşilbeyaz kareli. Mr. gelirken kızları da getirmemi söyledi. Okumaya başladığım kitabın adı Bir Noel Şarkısı. Hayret. Bütün mumları bir nefeste söndürdü. söylediklerine inanıyorum. aşağıya inip Rusya'nın müttefiki Fransa'yı süpürmek. Kendini o küçük Slav devletinin koruyucusu sanan Rusya. Tabiî. fırfırlı. oysa kendimi baştan aşağıya Danimarkalı hissediyorum. yenilmiş bir devlet olma hakaretini sineye çekmek zorunda kalacak. Almanya savaş ilan etti. özellikle de Kayser Wilhelm deniz gücümüze saldırırsa. Housman ve yeni karısı. Söylenenlere göre amacı. Beni çaya davet etti. Mrs. . Avusturyalıların Sırbistan'a savaş ilan etmesi.29 temmuz 1914 Dün Swanny'nin doğum günüydü. O akıllı bir adam. Uzun boylu olduğundan.geldi. Rasmus "cümbüş" diye adlandırdığı partide hiç görünmedi. bunu da Rusya'nın harekete geçmesini beklemeden yapmak. Oyalanmak için Frederikke Teyze'nin bana bıraktığı kitapları okumaya başladım. göğsünde de siyah satenden büyük bir fiyongu var. giydiğini yakıştırıyor. dokuz mumlu bir pasta. Bisgaard'ların küçük kızı Dorte. tepesi şeker kaplı. kalçaları üzerinde iki kocaman cebi. "gücümüz" yazdım. o yüzden de bütün zamanını benim için çalışmakla geçiriyormuş. Ama başlayacağa benziyor. Housman oldukça iri ama güzel bir kadın. bütün zamanını atölyesinde geçirdi. Rasmus savaştan başka şey konuşmuyor. Partiden çok daha az önemli olan. Mr. Şikâyet ettiğimde de hole koymak için dövme demirden saksı altlığını gerçekten isteyip istemediğimi sordu. ama yüzünün donukluğu her şeyi öldürüyordu. bu nedenle de Toton Đmparatorluğunun akıl almayacak bir biçimde genişlemesine seyirci kalacak (hepsi de onun kelimeleri). Ortası marmelat dolu. Kitaplar bir yıldan fazladır yanımdaydı. hiç de fena olmadı. Parti elbisesini de ben diktim. Okuldan sonra bir doğum günü partisi verdik. Swanny'nin açık sarı saçları göğsüne kadar iniyor. Gerçekten de arkadaş olup olmadıklarını bilmiyorum. doğum günü pastasını kendim yapmak istedim. saçları o kadar kızıl ki. 2 ağustos 1914 Oğullarımın savaşa gidemeyecek kadar genç olmalarına memnunum. Savaşa girmeye cüret edemez. Britanya Đmparatorluğu şimdiye kadar bütün bu olanlardan fazla etkilenmedi. Onlar asker olacak yaşa gelinceye kadar bu savaş biter. ama Swanny'nin. on arkadaşı -yani sınıfından on kız. Housman savaşın bir haftada biteceğini söyledi. gül kurusu renginde bir elbise. Bunlar hep karışık işlerdir. eminim kına sürüyordur.

Rasmus da her zamanki öfkeli konuşma biçimiyle sınavlarını veremeyen. Cropper. Marie'yi Mrs. madem bu kadar korkaklar. Soğuk çelikten korkuyorlar. Swanny okuldaydı. Bunları kimden aldı." Kim korkmaz ki? Herhangi bir Töton'un alçak olacağına inanırım da. Eğer ölürse. yani askere alınmayacak kadar yaşlı değil. "Tüfekle nişan alamıyorlar. Belki de mutlu. 21 ocak 1915 Mogens dün on yedi oldu. gerçekten çok yazık olur. çocuklarımın da Sırp doğmadıklarına şükrediyorum. sadece çok iyi bir çocuk olduğunu kabul etmek zorundayız. yazacak o kadar çok şey olur ki. bütün Đngilizlerin kahraman azizler. merak ediyorum doğrusu. Sırbistanlı olmadığıma. güler yüzlü. yoksa eğer birisi bunları okuyabilseydi. merak ediyorum. ama bu imkânsız. kimbilir başıma neler gelirdi. Savaşta olduğumuza inanamazdınız. Hep acı çekerken kim iyi olabilir ki? Babam çok katı ve disiplinliydi. Ne kadar ayakta kalacaklar. hepsi de kusur arayan. Avusturya bombardımanından sonra bir harabeler yığını olmuş. en fazla otuz bir-otuz iki yaşında. çünkü Cropper'ı askere alındı. Savaşta olan bütün her şeyi bu günlüğe yazmak istemiştim. bu savaş öyle kısa zamanda bitmeyecek. Almanların da korkak fareler olduğunu söylemesi lazım. Bir tanesi "Siperin önünde ayağa kalkarsan. iyi huylu Rasmus ve onun kaba köylü ailesinden. neden hâlâ onları Belçika'dan sürüp çıkaramadık? Bir kez daha bu günlükleri Danca yazabildiğime seviniyorum. hem çok karışık hem de bir sürü yerde birden oluyor. Mogens'in bu iyi taraflarım kimden aldığını söylemek güç. Kendi ailemde iyi olarak adlandırabileceğim kimseyi hatırlamıyorum. Hansine'den biraz daha küçük. Mogens bu yaz okulu bırakmaktan söz ediyor. Annem bütün çocukluğum boyunca hep hastaydı. Frederikke Teyze ve oğullarına gelince.7 eylül 1914 Hansine büyük bir üzüntü içinde. onu işin dışında tutmak lazım. "Güzel beyaz kent" derlermiş. Hepimizin vatansever olması. diye düşünüyorum. Çok zeki olmadığını. sıkıcı bir avuç insan. Cropper çok yakışıklı bir erkek. süngünün karşısına çıkmaya da cesaret edemiyorlar. Belçika'da eski ve güzel birçok kilise olduğunu söylüyorlar. Bana bütün bunlardan daha önce bahsetmeliydi. Gözyaşları içinde bana nişanlandıklarını. sana ateş edemiyorlar" dedi. Housman'ın Hampstead'de. The War Illustrated dergisinde bir Belgrad tablosunun fotoğrafı var. Ortası yok. madem bu kadar kötü askerler. eski Belgrad'ın tabiî. Mons'tan getirilen yaralıların hepsi de Almanların korkaklığından ve alçaklığından bahsediyor. bir yıl içinde de evlenmeyi umduklarını anlattı. evlenmek için para biriktirdiklerini. sadece incir çekirdeğini dolduramayacak dedikodu. ahlak anlayışıyla meşhurdu. Frognal'daki evine çaya götürdüm. Kısacası. vermeye de çalışmayan birinin okul masraflarını ödemenin . gülmeyi unutmuş. ancak bütün bunlar beni nakit paraya ihtiyacı olan ilk erkeğe vermesini önleyemedi. Kesin olan tek bir şey var. sohbet fırsatı bulamadık. Altı kadın ve iki çocuk daha vardı.

bütün bunlara ne derdi acaba? Gazete misillemelerde bulunabileceğimizi söylüyor. eczacıların dediği gibi "gelişen". 1 mart 1915 Mr.. "iğrenç kan içici hayvanlar" olarak adlandırıyor. hayatı düzenlemenin yolu bu olmasa gerek. Dün gece Zeplinler Kuzey Denizi'ni geçip Norfolk kıyılarını bombaladı. Her neyse. Erkek olsaydı. itaatsiz ve kuşkucu olacak. yoksa şimdi bulunduğu yerde olamazdı. belki de babasının yanında çalışır. Housman'ın kardeşi askere alındı. kadın?" dedi. işlerin hemen yapılmasını isteyecek. Mrs. mümkünse tabiî. bütün bir milletin akşamdan sabaha değişeceğini düşünmenin mantıklı bir tarafı olabilir mi? Đşte bir örnek. Eğlenceli. insanların değişmesini beklemenin.mantıksız olduğunu söylüyor. iyi." Peki öyleyse. Buna güldüm. Yine de bazen yazdıklarını okurken. Şimdiye kadar havacılarımız Alman kentlerinin üzerinde uçtular. Neredeyse Emily'nin boyunda. Rasmus yaramı deşmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Đngiliz. bu kadar sözü dinlenir. Đleride iç karartıcı bir okuma faaliyeti. bu kadar ünlü.. Mogens'in ne iş yapacağını kestiremiyorum. üstelik yakında da biteceğe benzemiyor. . 'Oyalanan' hükümetlere sabır göstermeyecek.. Bunu fazla dert etmemeye çalışıyorum. yine de bütün bunda yanlış bir şey var. biraz kısa olsa da yetişkin bir kadın. Swanny'ye örgü örmeyi öğrettim. ama bomba atmadılar. savaş bitince eski eğlence havasının bir daha Đngiliz siyasetine geri dönmeyeceğine inanıyorum. Housman Danca okuyabilseydi. kocası cephede savaşan bir kadın da öldü. sevinçten uçardım sanırım. onların başından geçenlere üzülüp günlüğüme geri dönmek için sabırsızlanıyorum. King's Lynn ve Yarmouth'ta insanlar yaralandı. Rasmus tek entelektüel faaliyetinin daha sonra cilt haline getirmek istediği The War Illustrated nüshalarını toplamak olduğunu söylüyor. . Hikâye okumanın bu kadar zevkli olabileceğini bilmiyordum. G. Askerler için hâki çoraplar örüyor. bu denli saygın görünmezdi. Wells benden çok daha zeki olmalı. uzun boylu kadınların koca bulamadıklarını söylüyor." Yaşına göre çok uzun. Sevgili babasının yorumu: "Postalının içinde bütün bu düğümleri taşıyacak olan zavallıya acıyorum. Ne rastlantı! Gazete Almanları.. üstelik de haklı. savaş bittiğinde Đngilizlere ne olacağını yazıyor: 'Tüm savaş öncesi alışkanlıklar kaybolmuş olacak. Mrs. "Kocan olmasaydı. Bir kadın ya koca bulacak ya da alay konusu olmak dışında bir işe yaramayacak. oysa Emily. H.Koca bulamasa çok mu kötü olur? dedim. Antikacı Dükkânı'nı okuyorum. nerelerde olurdun. daha on yaşma bile gelmemiş bir çocuk için çok yetenekli. "Ne aptal!" demekten kendimi alamıyorum. ama kahramanların içine girip onlar oluyorum. savaş daha bitmedi. Kısacası. savaş yöntemleri "antropolojide bilinen en alçak ırklardan" bile daha vahşi. Güldü.

merak ediyorum. Hansine'nin Cropper'ı Çanakkale'de kayıplar arasında. ama bu onun yakını olduğu için ölmemesi gerektiğini mi? Fransızlar üç milyon Alman'ın öldüğünü gösteren bir liste yayımladı. Bu sayılara inanmıyorum. Zaten bütün mektup da bu. Ölecek olanlar ötekilerdir. Tahmininle göre Cropper öldü. Belki de değil. Ona söylediği özel şeyleri. 28 temmuz 1915 Swanny'nin doğum günü. Tanıdığım ve cepheye bir erkek gönderen kadınlardan hiçbiri onların orada ölebileceklerini farkında değil. Zaman kaybetmeden Rasmus'la birlikte motorlu araba satışı işine başlayacak. Hansine Cropper'ın nişanlısı değil sevgilisi. doğru olmaları mümkün değil. ama bizim yayımladığımız listeye göre Çanakkale'de otuz üç ölü. askere alındıktan üç hafta sonra Hollanda'da öldü. kendi erkeklerinin büyülü bir hayatı vardır. Bu konuda fazla konuşmam ama anladığım kadarıyla şu sıralarda işler pek iyi değil. Böyle inanmak. Mrs. üç de kaybımız var. Ölü bir adamın neşeli ve umut dolu kelimelerini okumak ne tuhaf. ama hâlâ milyoner olamadı! Swanny'yi doğum günü hediyesi olarak Yunan dans dersleri kursuna yazdırdık.30 mart 1915 Mrs. sanırım büro işinde çalışacak. tabiî ta haftalar önce yazılmış.Cropper'ın savaş tutsağı olduğunu umuyor. savaş süresince de düzelmesini beklemiyorum. 14 mart 1916 . Danca'da hiç böyle kelimelerimiz yok: terpsikhora. yirmi sekiz yaralı. bütün o sevgi ve aşk sözcüklerini okumamı istiyor olamaz. gelecek ilkbahara kadar her cuma akşamı kursa gidecek. acıyı ve şoku daha da güçlendiriyor mu. Gelibolu'nun batısının boşaltılmasından önce postaya atılmış. Motorlu arabalar konusunda en ufak bir bilgisi bile olmadığından. binlercesinin başına gelmiyormuş gibi. Ona terpsikhora sanatında becerikli olmasını beklediğimi söyledim. Housman "Neden o? Neden ben?" deyip durdu. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bilebilir. ama ölüm gelip çattığında yine aynı şey olur. Sözlüğümde onun için harika bir kelime buldum. daha fazla yazmış olmasına rağmen. Cropper'ın Hansine'nin okuma bilmediğinin farkında olmadığını sanıyorum. Cropper'ın annesi dişi bir kaplan kadar kıskanç ve "o yabancı kölecik" olarak adlandırdığı Hansine'yi kabullenemiyor. bu yüzden de haberleri Cropper'ın dün gizlice gelen ablasından almak zorunda. bunu kendine her gün söyleyebilirsin. mektubun büyük bir bölümü sansürsü tarafından karalanmış. Housman'ın ağabeyi. Hansine -hepimiz gibi. Resmen nişanlanmadıkları için. yoksa ona mektup gönderme sıkıntısına girmezdi. Bugün zavallı Hansine Cropper'dan bir mektup aldı. Mogens'in okuldaki son günü. Rasmus yeni yıl kararını alalı bir buçuk yıldan fazla geçti. çünkü bir insanın ölüme hazırlıklı olamayacağını anladım. sanki ölenin sonsuza dek yaşayacağını düşündüğünü anlarsın. Böyle bir şey neden onun başına geldi? Daha yüzlercesinin. Yani ne demek istiyor? Bunun başkasının başına gelebileceğini.

Böyle büyümeye devam ederse.Ravensdale Caddesi'ndeki kapı komşumuz Mrs. Marie'ye vurunca Marie o kadar yüksek sesle ağlamaya başladı ki. Arthur. mindere falan ihtiyacın olursa. Evans'ın Rasmus'un Arthur'a bağırmasının öcünü aldığını söylüyoruz. Fazla ilgi göstermedim. Bugünün de çok başarılı geçtiği söylenemez. Kocaları benim yaptıklarımı becerebilse. bu sabah da Marie'nin bütün vücudu kıpkırmızıydı.Neden Marie? dedim. perdeye. Arthur'u parçalamakla tehdit etti. ama kızkardeşi bu akşamüzeri geldi ve Hansine'ye müjdeyi verdi. onunla ne yapacağımı bilemiyorum. bebek evini bitirdiğimde iki metre olur. Gelip de benden bir şey isteme. önce çocuklardan biri. Swanny iyi ve söz dinleyen bir çocuk. ben Đki Şehrin Hikâyesi'ni okuyordum.Beş yaşında bir çocuk için mi? dedim. sanırım bu defa bir gerçek payı var. Ama bir şekilde ertelemek zorunda kaldık. Đnsanı biraz daha cesaretlendirebilirdin." . dedim Eğer halıya. ona kendine ait bir Padanaram yapacağım. . Hep birlikte gülüp Mrs. 26 mart 1916 Hem Swanny hem de Marie suçiçeği oldu. ama kızların yüzlerinde iz kalmasından korkuyorum. Neden Swanny değil? Bütün çocuklara eşit sevgi göstermek gerektiğini sanıyordum. Swanny dün sabah kırmızı kabarcıklarla aşağıya indi. . bir daha yüzünü tırnakladığını görürsem.Öyleyse. bir ya da iki yılımı alır. . Mrs. Nasıl emin olabilirler bilemiyorum. bütün bunlar yetmezmiş gibi. o ise sigarasını tüttürerek The War Illustrated'i yutuyordu ki birden kafasını kaldırdı ve Marie için bir bebek evi yapacağını söyledi. kadınım. dedi. kendilerini şanslı görecek bir alay kadın var. gelirken de bir sürü çirkin çocuğunu yanında getirdi. Evans çaya geldi. Evans'ı bir daha burada hiç göremeyecekmişiz gibi geliyor! Bu akşam oturma odamızdaydık.Bitirdiğimde yedi yaşında olacak. Hansine'den istersin. benden bir yardım bekleme. . Dikiş işinde ne kadar becerikli olduğunu biliyorsun. Sam Cropper Almanların elinde tutsak. Sanki Mrs. Hansine o dakikadan beri gülücükler .Swanny çok büyük. ellerini arkasına bağlayacağımı söyledim. genellikle böylesi kocakarı hurafelerine inanmasam da. babası ta atölyeden duyup fırladı.Noel'e kadar bitiremem. bana yüzünü kaşımayacağını söyledi ama o Marie maymunu. Aslında bütün bunları ikinci çocuğu olan Arthur isimli çilli ve şişman oğlunun doğum gününde Marie ile oynayabilmesi için ayarlamıştık. Bu evin eşini yapacağım. Evans zonaya yakalandı. sonra öteki soğuk aldı. . Çocukların suçiçeğini zonalı bir yetişkinden kapabileceklerini duydum. "Doğum günü için geç kaldın" dedim. "Noel'i beklemek zorunda kalacaksın.

Üstelik Asta onları tanımıştı ya da onlardan söz edildiğini duymuştu. bu nedenle de böyle bir okuma faaliyetine başlamaya can atmıyorum. Oysa ben elyazmaları. bildiği Đngilizce atasözlerini tekrarlamaktan büyük keyif alıyor: "Soru sorma. Önce kitaplara baktım. Ne şömiz ne de ön kapakta bir yazı." Ama doğru. Yani çizimlere başladı. Đçimizden çok azı kitap. Arthur Roper ve Romen rakamlarıyla bir tarih basılıydı: MCMXXVI. Hakkını vermeliyim. daktilo sayfaları bir yana. Uyanmak ve bir kâbustan sonraki o muhteşem duyguyu yaşamak istiyorum: "Doğru değil. Bir tanesi Penguin Yayınları'ndan. görünüşünden sürekli olarak kullanıldığı. Rasmus bu akşam bebek evine başladı. yanına da beyaz boncuklarla süslü gülkurusu bir türban. Kitabın içinden bir kâğıt düştü. sayfalarının çevrildiği anlaşılıyordu.içinde. şarkılar mırıldanıyor. Cary'nin yazdığı bir not. Artık 3. binlerce kitap sayfasının fotokopisini okumak zorunda kaldım. "Neden evimizi çiziyorsun. Yine de her ikisinde dikkatimi çeken bir şey vardı. gazete ya da dergi dışında bir şey okumaktan hoşlanır. çünkü ne Lizzie Roper ne de kocası güzel insanlar değildi. Roper'ı modaya uygun elbiseleri ve tüylü büyük şapkasıyla görmüştü. kitabın sırtındaki harflerse okunamayacak kadar silikti. Londra Taburu Tüfek Tugayı'nda er. Mrs. demek istiyorum. akıllı ya da duyarlı insanlara da benzemiyorlardı. ya da resimlerden anlaşıldığı kadarıyla. adam da yıpranmış gibiydi. yalan da işitme!" Beyaz büyük benekli gül kurusu taftadan yeni bir elbise aldım. Đçindeki boş sayfada Bir Victoria Dönemi Ailesi. Mogens bu akşam eve geldiğinde orduya gönüllü yazıldığını söyledi. diğeriyse sanki özel olarak bastırılmış gibiydi. Çok ince bir cilt. yaptığı karalamalar bana Leonardo'nun eserlerinin fotoğraflarını hatırlatıyor. 7 mayıs 1916 Bunu nasıl yazacağımı bilemiyorum. Neden ilgilenmem gerekeceğini anlamadım. Belki de inanamadığım için yazabiliyorum. harika çiziyor. Far?" diye sordu. yeşil Ünlü Duruşmalar dizisinden bir kitaptı. Swanny onu görünce. Kadın kaba. On ikinci bölüm Cary'nin vermiş olduğu kâğıtların tepesinde iki fotoğraf vardı. . olmadı. "Önce Ward-Carpenter anlatısını. Rasmus da her zamanki çatık kaşlarıyla Đngilizce cevap yerdi.

şiddet ve kural tanımazlıkla cevap vermiştir.sonra da kitabı oku. hatta belki de biraz daha fazlasıdır. cinayetlerin içindeki olağanlıktır. en yüksek avukatlık derecesi. bu koşullara olağandışı bir tepki. Suffolk. başlıca oyuncuların aile hayatı konusunda çizdikleri resimleriyle söylediklerimizin tipik bir örneği olarak da gösterilebilir. Burada küçük ayrıntılar büyütülür. Thomas'ın hem annesi hem de karısı hizmetçilik yapmışken. her üçünü de ilkokula gönderir. günümüzde olsa eczacı ya da eczane yöneticiliği olarak adlandırabileceğimiz bir iş yapmaktadır. St. Annesi o zamana kadar kızları Beatrice ve Maud'u doğurmuşsa da Alfred ilk erkek evlat ve vâristir. ö. Cambridge Temmuz 1905'te karısı Elizabeth Louisa Roper'ı Londra'da Hackney'de öldürmekle suçlandı. daha sonra Roper ailesinin iki oğlu daha olur. Thomas Roper. Edwards'ta doğacaktır. cinayetlerin olağanüstü içeriğinden çok. Arthur on altı yaşındadır. Bury. Bütün bunlar Thomas'ın beyin kanamasından ölmesiyle sona erer. bu felaketler saraylarda ya da malikânelerde değil. yine de orijinalin gerçek bir cinayet koleksiyoncusunun elinde olduğunu düşündüm. Dava ekim 1905'te Londra'da Merkez Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Butter Market'ta eczane Morley's'te yardımcıdır. Edmunds. Yine de Roper hakkında daha fazla şey öğrenmeye kararlıydım. belirli bir varlığa sahiptirler. Küçük insanların başına korkunç felaketler gelir. dar ve pis sokaklardaki yoksul evlerde gerçekleşir. Roper dosyası da farklı değildir. Ne var ki Alfred Eighteen Roper. Fotokopinin üzerinde belgenin aslının nerede olduğunu gösterebilecek hiçbir işaret yoktu. Kazancının yerinde olduğunu söyleyebiliriz. Arthur ve Joseph. Gerçekten de aşağı orta sınıfın en alt sınırındaki kahramanları. 1925. en azından oğlanlar kaderin onları bıraktığı yerden daha yukarı yükselmeyi düşünmektedir. Eighteen. aşağılık davranışlar öylesine korkunç bir boyuta ulaşır ki cürüm kısa süre için de olsa. Roper'lar görünürde mutlu ve saygın bir ailedir. Bir eczacının çöküşü ve batışı Büyük cinayetlerin neden olduğu ilgi ve korkunun asıl kaynağı. Roper kızlarının böyle bir şey yapmaları gerekmez. savunma avukatı KC Howard de Filippis olağanüstü başarılı göründü. Burada." Ward-Carpenter kenarları kapkara bir fotokopi yığını çıktı. rezili ve alçağı bir tragedya haline getirir. Eczane sahibi aileye reddedilemeyecek kadar iyi bir ." Hepsi bu. Norfolk'ta Lark Nehri kıyısındaki küçük ve güzel Bury St. Oğullarının çalışmasına gerek duymaz. son doğan kızın da sadece birkaç hafta yaşadığı sanılmaktadır. Roper'a fazla yer ayrılmamıştı: "Alfred Eighteen Roper d 1872. bir Suffolk adıdır ve Alfred dört yıl sonra Suffolk King's Counsel. Londra banliyölerindeki sahnesi. Arthur'un anılarını es geçsen de olur. Okumaya başlamadan önce tarihî dedektif hikâyeleri yazarımın yayımladığı gerçek cinayet ansiklopedisine bir göz attım. ortak koşulların büyük bir kentin arka sokaklarında buluşturduğu kadın ve erkekler. Birinci sayfanın tepesine elle "1934" yazılmıştı. Đlginç ikinci adını 1868'de Thomas Edward Roper'la evlenen annesinin kızlık soyadından alır. doğumu ve yetiştiriliş tarzıyla bir Londralı değildi. Anlaşılan emrinde çalışanlar vardır. önemsizi. Thomas kırk dört yaşında öldüğünde.

diğeri de bir sonraki yıl evlenmeye hazırlanmaktadır. kitabın ekindeki albümde iki fotoğrafı görülür.öneride bulunur. bazı gerçekleri saptırmak zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır. Kitabın adı Bir Victoria Dönemi Ailesi'dir. Arthur ağabeyinin dış görünüşü hakkında. ailenin tüm erkekleri gibi uzun boylu olduğu. Model buhar makineleri üretir. Morley's'te birkaç yıl kalır. kardeşi Arthur'a göre "kimyagerliğin" her alanına ilgi duyar. Ne var ki bu umudu gerçekleşmeyecektir. Bury Mekanik Enstitüsü'nün büyük kitaplığının da devamlı ziyaretçisidir. ne var ki Bury St. Muhtemelen Samuel bahçede çalışan bahçıvanlardan biridir. Yüz hatları düzgündür. Eğer Alfred isterse dükkânda ona verebileceği bir iş vardır. yazdığı Roper anılarını 1926'da kendi imkânlarıyla bastırır. Alfred. bu davayla sonuçlanan koşullar ve davanın sonucu olmasına karşın. gözlerinin koyu olduğu anlaşılmakta. belirtilen tarihlerde John Deck tarafından yürütülmektedir. kardeşi Arthur'a göre de çok az arkadaşı vardır. özellikle dayanıklı bir vücuda sahip olmadığı sonucunu çıkarabiliyoruz. evlenmesinden hemen önce. bu evlilikten 1899'da bir oğlu. düşüncelerini biraz kuşkuyla karşılamak zorunda kalırız. S. yine de annesini yaşatacak. Örneğin. muhtemelen iki metreye yakın göründüğü dışında başka bir bilgi vermez. Southgate Sokağı'ndaki odasında da keşif kabilinden deneyler yapar. bunlardan biri fotoğraf stüdyosunda çekilmiş bir portre. karşı cinsten hiç kimseyi tanımamaktadır. Southgate Sokağı'ndaki aileden kalma evde annesi ve kardeşi Joseph'la beraber otururken çoğu akşamı okuyarak geçirir. Arthur'un ağabeyi Alfred hakkında verdiği bilgilerdir. Arthur'un anne tarafından dedesi William Eighteen. Ağabeyi Alfred'i düşünceli ve araştırıcı bir genç. bunları annesinin gaz sobası üzerinde doldurmaya çalışır. Eczacılık alanında herhangi bir eğitim görmemiş olmasına karşın. büyükbabası Samuel Roper'ın 1830'da Bury St. H. Alfred'in kardeşine ilkokulun yılda dört kez düzenlediği. Fotoğraflarından onun zayıf ve dar omuzlu olduğunu görebiliyor. 1898 yılında Elizabeth Hyde'la evlendiği. Hodson yürütmektedir. tıraşlı görünmektedir. Roper ailesinin adını duyurduğu tek olay Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı dava. neredeyse bir entelektüel olarak tanıtır. ancak hangi renkte olduğu . 1904'te de bir kızı olduğu yazılıdır. Çalışkan ve sorumluluk sahibidir. sadece kendinden bahsedildiği 250 satır vardır. eczacılığa yükselir. 1844 yılında posta idaresinde çalışmış olabilir. Arthur'un bu konuda söyleyecek tek bir sözü yoktur Ağabeyi kısa kitabın birçok bölümüne hâkimdir. Kız kardeşlerinden biri evlidir. kazananların da Cambridge Üniversitesi'ne gönderildiği bir yarışma kazanmayı umduğunu söylediği anlatılır. erkek kardeşlerinin okuldan ayrılmalarına gerek bırakmayacak kadar para kazanmaktadır. Merdivenin en alt basamağındadır. Edmunds'un posta müdürü olamaz. diğeri de onu karısı ve çocuklarıyla gösteren bir aile resmidir. Arthur'un aile üyeleri hakkında yazdıkları o denli övücüdür ki. Okuldan ayrılıp dükkânda işe başlar. White Suffolk gazetesine göre Hatter Caddesi'ndeki bu görev. oysa o tarihte o görevi bahçenin kurucusu N. Halk Kütüphanesi'nin sadık bir üyesi. Ne de olsa sıradan ve gerçekten saygın bir aileyi itibar sahibi yapma merakı. bu sürede babasının daha önceki durumuna. Đçinde bugün ilgimizi çekebilecek tek bölüm. alnındaki koyu saçlarının dökülmeye başladığı görülmektedir. Edmunds'taki botanik bahçesinin müdürlüğünü yaptığını yazar. yine de kitapta cinayetle suçlanıp mahkemeye çıkmasıyla ilgili tek bir cümle yoktur. Beccles'te ilkokul öğretmenliği yapan Arthur Roper. Alfred. genellikle de gözleri bozulmaya başlayan annesine yüksek sesle kitap okur. evine bağlı sakin ve sevecen bir gençtir. Portre çekiminin yapıldığı 1898 yılında.

metroyla Walham Green ve Charing Cross arası on beş dakikadır. tehlikeli dönem geçene ve 1906 yılına gelinene kadar Alfred'in yaşamındaki en önemsiz ayrıntıları sıralamakla yetinir. Londra'da geçici bir süre için Gray's Inn Sokağı'ndaki bir otele yerleştiği. Alfred'in bir ilaç reklam şirketine müdür yardımcısı olarak atanmasında bir rolü olup olmadığını bilmiyoruz. Anne Roper birkaç hafta önce ölmüş olmasa. kahvaltı. Arthur'un anılarının satır aralarından Alfred'in kaçış fırsatı yakaladığından belki de zenginliğe gidebilecek bir yolda adım atmaktan memnun olduğunu çıkarıyoruz. Nedeni ne olursa olsun. Gerçekten de onu yalnız bırakıp gitmeyi kabul edemeyecekti Son yıllarda Alfred ev işlerinin büyük bir bölümünü üstlenmiş. Alfred.bilinmemektedir.Alfred kente gelen ve Angel Hill'deki Angel Inn'de kalan Robert Maddox'la tanışır. Alfred. bu nedenle ağabeyinin gençlik yılları hakkında fikir sahibi olabilmek için onun anlattıklarından başka dayanağımız yoktur. muhtemelen de daha sonra gelişen olayların yarattığı endişeden. Devon Villa bodrumun dışında dört katlıdır. Alfred Roper tipi insanların çoğu sadece sükûnet ve tevazularıyla kendileri hakkında olduğundan parlak bir izlenim oluşturmayı başarırlar. oda kiraladığı binada boş odalar bulunduğunu bilmektedir. annesini merdivenlerden yukarı ve aşağı taşımış. yerleşir yerleşmez de uzun süre oturabileceği bir ev aradığı anlaşılmaktadır. Şimdi kardeşi Joseph de evlenmek ve karısını Alfred'in de oturduğu Southgate Sokağı'ndaki eve getirmek üzeredir. Đşe gidip gelmek kolaydır. ikinci katta bir yatak odası ve bir oturma odasına taşındığında yirmi üç yaşındadır. Maddox'un bu sorununu da halleder. Maddox Morley's'e gelir. Supreme Remedy'nin çalışanlarından biri olan John Smart duruşmada yaptığı tanıklıkta. müşterisinin memnun ayrılmasını sağlar. 1895 yılında Navarino Caddesi'nde Devon Villa'ya geçip. Belki de Robert Maddox. Alfred'i bu öneriyi kabul etmemeye iten neden bilinmemektedir. Tam tersine. Alfred. daha sonra Strand'den ve Covent Garden'dan geçerek işe gidilebilmektedir. Alfred Roper'ın bu iş önerisini kabul etmiş olacağı kuşkuludur. Hackney'de. ne cinayetten yargılanacağı ne de hayatının yirmi yılını toplum dışında geçirmek zorunda kalacağıydı. Navarino Caddesi'ne taşındığını ve oturmak için Mrs. çay ve akşam yemeği de bu fiyata . Mr. Maddox ertesi gün teşekkür etmek için eczaneye uğrar. Alfred de öneriyi kabul eder. Roper'dan hoşlanmıştır. onunla ilgilenen Alfred Roper'dır. Hyde'ın evini neden seçtiğini açıklamaz. Maddox'a herhangi bir merhem vermek yerine dolamayı yarar ve parmağa öyle usta bir pansuman yapar ki. belki de fotoğraf çektirirken gözlüklerini çıkarma gereğini duymuştur. hatta yemeğini bile hazırlamıştır. güzel bir evdir. Fulham'a yerleşmiş olsaydı. Bu odalar için haftada yirmi beş şilin öder. Arthur ağabeyinin hangi koşullar sonucunda Doğu Londra'da. Burun kemeri üzerinde görünen soluk iz Arthur'un gözlük taktığı anlamına da gelebilir. bir lokantada yedikleri yemek sırasında Alfred'e Fulham'ın yerleşmek için uygun bir bölge olduğunu anlattığını belirtir. Bütün bunların. Maddox'un da ortağı olduğu Londra'daki Supreme Remedy Company Alfred'e bir iş önerisinde bulunur. Gerçekten de Smart Fulham'da oturmakta. burada söylenebilecek tek şey. Alfred'in yaşadığı bölüm yüksek tavanları ve büyük pencereleriyle geniş. En azından Arthur Alfred'in neden iş değiştirdiği konusunda hiçbir görüş ileri sürmez. parmağındaki ağrı için bir ilaç ister. Butter Market'taki Morley's'te yönetici olarak çalışmaya başladığından birkaç yıl sonra Arthur kaç yıl olduğunu belirtmese de aradan altı yıl geçtiğini hesaplıyoruz. bu arada da Alfred Roper'a kronik nezlesine de bir çare bulup bulamayacağını sorar. bilgisizlikten.

kentteki işine de zamanında varabileceği en uzak yerleşim bölgesi olarak gösterilebilirdi. Yılda 150 pound aldığı düşünülürse. üç ya da daha fazla kişiyle oturanların sayısı da yaklaşık 8 000'dir. London Heights çevresinde şiddet hüküm sürerken. Hackney Common az ötededir. Alfred Roper'ın taşındığı gelişmiş Londra banliyösü işte böyle bir yerdir: yoksulluk ve ağır işçilik. Hackney eskiden "soyluların ve aydın sınıfının evleriyle" ünlü bir kasabayken sakinleri arasında o kadar çok tüccar ve seçkin insan vardı ki. Yüzyılın sonlarında. Hackney bir işadamının Londra dışında oturabileceği. muhtemelen de tüm dünyanın önünde" olarak tanıtırdı. bir odaya dört kişi doluşmuş. işte bu evlerin sahipleriydi. Alfred Roper'ın buraya yerleştiği dönemlerde Hackney oldukça yoksuldur. içinde pazarıyla canlı bir alışveriş merkezidir.dahildir. Çoğu tiyatro Noel'de pandomim gösterileri sergiler. Buradaki eğilimin dışa yönelik olduğu. tiyatro ve operalar vardır. daha yoksul sınıflar yararına vakıflar kurduranlar. Hackney'nin zarif kilise ve ibadethanelerini yaptıran. "arabalarını buradan tutan insanların yüksek sayısından da anlaşılacağı gibi. Victoria Park kentin kriket alanıdır. eşleriyle birlikte kiliseye giden yerli halk. Hackney'de atlı tramvaylar. nüfusu da gereğinden fazla artmıştır. Hâlâ direnen ve eski büyük malikânelerde yaşayan orta sınıfla giderek yoksullaşan işçi sınıfının mahalleleri arasındaki sınırlardan birisi de Mare Sokağı'dır. yemeği hazırlanmaktadır. XTX. Kuzeyde. yüksek ağaçlı bahçeler arasından London Fields görünür. Homerton High Street ve çevresinde uzun zamandan beri bakımsız fakir mahalleleri vardır. Đnsan Mare Sokağı ve Kingsland High Street'teki büyük mağazalarda her istediğini bulabilir. Bölge bahçeler içinde büyük evlerin yapıldığı bir banliyö haline geldi. Demiryolları hızlı yolculuğa olanak tanımadan önce. Sinema salonlarının görünmesi için 1906'yı beklemek gerekse de Stoke Newington Caddesi'nde Yeni Alexandra Tiyatrosunda. nüfusun 1881 ve 1901 arasındaki yirmi yılda 163 681'den 219 272'ye yükseldiğini gösterir. Vesta Tilley ve Little Tich'in de bulunduğu ünlü müzikhol yıldızlarını sahneye çıkarır. kira ödemede bir sorunu olmayacağı anlaşılır. Navarino Caddesi. South Mill Fields. . daha yoksulluğa doğru bir gidiştir. Mrs. Hackney Empire tanınmış bir salondur. yüzyılın ikinci yarısında Hackney'de eğilim. aralarında Marie Lloyd. bahçelerin arasında da parklar ve hayvanların otladığı çayırlar yer aldı. Eğlence bakımından müzikholler. Bize anlatılanlara göre yoksullar her zaman çevremizdedir. Hackney Wick and All Souls' ve Clapton gibi bölgeler gerçek teneke mahalleleridir. bowling sahası ve göl yürüyüş mesafesindedir. arabalar çalışır. Odasının temizliği yapılmakta. merkezden kovulanların Lea Nehri'nin tam kurutulamamış bataklığı kenarındaki yıkık gecekondulara yerleşmek zorunda kaldığı bellidir. Örneğin istatistikler. Matthew Rose and Sons mağazası da aralarında bir çay salonunun bulunduğu çeşitli hizmetler sunar. 1891 yılında bir odada dört ya da daha fazla kişiyle birlikte oturanların sayısı 3 000. Đşçileri kente taşıyan London Fields tren istasyonu bir taş atımı uzaklıktadır. Hackney'nin yerli fakirleri Homerton High Street ve Wells Sokağı etrafında yaşamaktadır. oturma odasından. karmakarışık bir düzende yaşayan göçmenler. Dalston Tiyatrosu ve Islington'daki Grand'de dram ve komediler oynanır. görece konfor ve orta sınıf değerleri. Odalar lüks olmasa da uygun biçimde döşenmiştir. Mare Sokağı'nın "yanlış" tarafının hemen batısındadır. sahiplerinin varlığı ve lüksüyle krallığın. Hyde'ın evi de Stanford Hill'e taşınan bir kent tüccarının evidir.

bütün bu insanların geçmişi ve özelliklerinden bahsetmenin sırası geldi. Hyde. 1895 yılında elli yedi yaşlarında bir duldur ya da kendini dul olarak tanıtan bir kadın. O dönemde yemek yapma işi Maria ve Lizzie Hyde arasında paylaşılır. Daha dar bir merdivenle aşağıya. şimdiye kadar hiç evlenmemiş olmakla birlikte en az bir çocuk doğurduğunu iddia eder. iki kat üstündeki. Bir yıl önce okulu bırakmıştır. ama alkole dayanıklı olduğu. Mrs. Miss Cottrell'e göre birçok kez alkolün kalbine yararlı olduğunu söylemiştir. Alfred Roper'ın yerleştiği ev ve kiracıları. Kocasından söz ettiğini duyan olmamıştır. Mare Caddesi'ndeki Dolphin Tavernası'nda Joseph Dzerjinski'yle birlikte içki içmek dışında çok az şey yapmasına izin veren önemli bir kalp rahatsızlığı olduğunu iddia eder. beş yıl önce Devon Villa'ya yerleştiğinde nereden geldiğini bilen de yoktur. şimdiye kadar hiç kimsenin onu sarhoş görmediği söylenir. yanından evlenmek için ayrılan daha yaşlı bir kadın çalıştırmıştır. . ailesi. dördüncü katın tümünü kendi kullanımına ayırmıştır. Mr. Maria Sarah Hyde. Mrs. Maria Hyde. Hyde. Bunlardan Miss Beatrice Cottrell. Dzerjinski'nin komşusu ise konserve et ürünleri tüccarı George Ironsmith'tir. Çocuğa ya da çocuklara ne olduğu bilinmez. Bazıları da kızın. En azından alt katlarda merdivenlerin görkemli. tek hizmetçisi olan Florence Fisher'a düşer. Mrs. yanında yaşadığı adam Mrs. yukarı katlara kömür taşınması. Diğer bir anlatımla. Ev dört katlı geniş bir binadır. Dzerjinski'yle aynı katı paylaşan konserve et ürünleri tüccarı Goerge Ironsmith'in Lizzie Hyde'la nişanlı olduğu. bulaşık ve alışveriş onun görevidir. Hackney salonlarının sadece yüzde ikisi evlerinde hizmetçi bulundurur. Hyde'ın verdiği hizmetler karşılığında bu eve gelmiş olduğudur. oturma odası istendiğinde akordeonlu bir kapıyla ikiye bölünebilir. birinci kata yerleşen. Mrs. bu nedenle de on üç yaşındaki Florence Fisher annesinin South Mill Fields'ta. Odaların temizliği. o zamanın çok kullanılan deyimiyle "olması gerekenden daha iyi olmadığını". mutfak ve kilere. bir de hizmetçilerin yattığı penceresiz aralığa inilir. Evin neredeyse bütün işleri. daha görkemli günlere tanık olduğu bellidir. En sevdiği içki cindir. Eve yaşlı bir Polonya ya da Rus göçmeni olan ve ikinci katın büyük bölümünde oturan Joseph Dzerjinski'yle birlikte. birinci kattaki bir odada kalır.Artık Mrs. Zemin kattaki iki salon geniş ve yüksek tavanlıdır. Bazıları kızına bir koca bulmak peşinde olduğunu ileri sürer. herkesçe Lizzie olarak bilinen. giriş merdivenlerinin ve bahçenin süpürülmesi. bir yıl içinde evlenecekleri de söylenir. Hyde'ın ücretini bu evle ödemiştir. Hyde daha sonra iki kiracı daha alır. Evin Mrs. kendini eski bir saray terzisi olarak tanıtan yaşlı bir hanımdır. Hyde. Evde on iki odanın dışında geleneksel bölümler vardır. Florence'tan önce. iyi bir iş bulduğu için kendini mutlu sayar. Ne var ki nişan bilinmeyen bir nedenle bozulur. Ironsmith de çalıştığı et ihracat şirketinin merkezinin bulunduğu Amerika'ya gider. kiremit rengi mermerden tabanıyla holün gösterişli olduğu söylenebilir. Genel kanı. Elizabeth Louisa adlı kendi kızını da getirmiştir. Çıktığı odalar Upton adlı evli bir çifte kiralanır. Roper'dan birkaç ay önce Devon Villa'ya geldiğinde henüz çocuk denecek yaştadır. Hyde'a ait olduğu kuşku götürmez. arıtma istasyonunun yanındaki evine yakın.

Bir komşunun yazdığı bir gazete makalesi ve Miss Cottrell'den kalan anılara göre. ev kendisinin olmasa da odasının büyüklüğünün ve manzaranın tadını çıkardığı kuşkusuzdur. kalın ve biçimli kaşları vardır. ince bir burnu. buharlı makineleri için mutfaktaki ocağı kullanmasına göz yumulur. kuzey yerine güneye yönelmektir. yolun sonundaki yaya bölümündeki tek fark. daha önce de bir terziye çıraklık etmiştir. burası kendisi gibi kaybedilecek bir şeyi olmayan yaşlı kadınlar için uygun olsa da. Açık renk saçları gürdür. evde kalarak işlerin yapılmasında yardımcı olduğu bilinmektedir. bir kumaşçı dükkânında yardımcılık. Onun günümüze kadar gelen birkaç fotoğrafıdan oldukça güzel bir kadın olduğu. Hyde'ın kızının arkadaşlığının da keyfine varmaya başlamıştır. ona karşı davranışlarına. evliliklerinden önce. Bu doğum insanda Lizzie Hyde'ın Alfred'i evlilik tuzağına düşürdüğü izlenimi uyandırır. düzgün çizgileri. John's Kilisesi'nde kendinden büyük Elizabeth Louisa Hyde'la evlendiğidir. 19 şubat 1899'da bir oğlunun olmasıdır. Kitap Alfred konusunda oldukça önyargılıdır. kiracı olarak gelmesinin ne denli iyi bir tesadüf olduğunu düşünür. Daha sonra karşılaştığımız ilk kesin bilgi. Ne var ki Miss Cottrell Alfred'in Navarino Caddesi'ne yerleşmesinden bir hafta sonra. ancak güzelliğinin zaman ve sert koşullarla biraz yıpranmış olduğu görülür. hatta çocuklarının doğumuna kadar paylaştıkları mutluluk kırıntılarının yerinde yeller eseceğidir. Lizzie Hyde'ın arkadaşı olan. görünmez olur. Miss Cottrell'e göre yemekler daha düzenli. zaman geçirmeden kendine daha uygun bir yer aramasını önerir. Bunun onu duruşmada savunan Mr. Daha da şaşırtıcı olanı evlenmesinden altı ay sonra. Hayatında ilk kez büyük bir evde yaşamanın. Bu yolculuğun nedeni. Evdeki herkes daha ilk görüşte onun ne kadar uygun bir insan. O günlerde evdeki bütün kadınlar. kesin olansa. Fulham'da olduğu gibi. onu daha önce hiç alışmadığı bir biçimde kollamaktadır. Tek bilinen Supreme Remedy Company'de müdürlüğe yükselerek maaşına haftada bir pound zam yapıldığı. hiç olmazsa bir süre için özen gösterir. bütün bu süre boyunca da Suffolk'a sadece bir kez gittiğidir. böylece de Albertla arasında yedi yaş bulunduğu apaçıktır. dolgun küçük dudakları." Lizzie akşam olunca dört gözle kocasını bekler. nedendir bilinmez. yoksa kibirinden mi kaynaklandığını söylemek imkânsızdır. temizlik daha belirgin olmuştur." Alfred'in bu uyarıyı ciddiye almadığını söylemek gereksiz. boynu kuğu gibi uzun ve ince. burada mümkün olduğunca kısa süre kalmasını öğütlemeyi de bir görev bilir. çoğu kez Alfred'e . 1898 ağustosunda Güney Hackney'deki St.1895 yılında Lizzie Hyde yirmi dört yaşında olduğunu söylemektedir. Evliliklerinin ilk günlerinde Alfred karısının "üzerine titrer. London Fields'tan Londra'ya gitmek çocuk oyuncağıdır. şapkacılık yapmış. "onun için değildir. vücudu hafif dolgundur. iri ve parlak gözleri. bazen gece kaldığı da bilinen "bir beyefendi". Belki de bu arada Mrs. Oval bir yüzü. 1895'te ev dışında para karşılığı çalışmadığı. Bu kadarla da kalmaz. Beatrice Cottrell daha sonra Devon Villa'daki hayatını ayrıntılarıyla anlatan bir kitap yazıp bastırır. Alfred Roper parlak bir kiracı olarak işte bu eve taşınır. çevrede çeşitli işlere girip çıkmış. Howard de Filippis'in iddia ettiği gibi masumiyetinden mi. Odasında kimya deneyleri yapmasına. evi sık sık ziyaret eden ve Miss Cottrell'in deyimiyle. Geçen üç yıl süresince Alfred'in yaşadıkları konusunda çok az bilgimiz var. kardeşi Joseph'in doğum sırasında ölen karısının cenazesine katılmaktır. Ancak söylediğinden en az altı yaş daha büyük olduğu.

Alfred bazen Dolphin'e karısı ve kayınvalidesiyle birlikte gelir. Beatrice Cottrell evin o günlerde giderek daha pis görünmeye başladığını anlatır. deyim doğruysa "eli ekmek tutan birisini" bulan kayınvalidesi Maria Hyde'ın Miss Cottrell'in de yanında. bu nedenle de sık sık eve gelip gider. hastabakıcının işine son verildiğinde. Marta ve Dzerjinski. Hyde Upton'lardan sonra yeni kiracı bulmak için girişimde bulunmaz. Mrs. Mr. Florence Fisher aynı zamanda hem evi temizleyemeyecek hem de çocuğa bakamayacak kadar yüklüdür. Devon Villa'da dört yıl daha kalır. eskiden Alfred'in oturduğu odalara geçirir. Ne var ki bu bağlılık uzun ömürlü olmayacaktır. artık oda kiralamaktan vazgeçmek istediğini belirtmesi. Cora Green'e yatak odası duvarlarında böcekler gezindiğini anlatır. yemeklerini onlarla birlikte yemek zorundadır. çocuğunu ve kendini öldüreceği tehditleri savurur. kendisi de güçsüz kalbinin bütün bu basamaklarda fazla yorulduğunu ileri sürerek Dzerjinski'nin yanındaki odaya yerleşir. genellikle arabayla gelip Lizzie'yi çağırır. gelen belki de bir başkasıdır. Bununla da kalmaz. Koca bir katı temiz ve nemsiz tutmanın çok pahalı olduğunu söyleyerek dördüncü katı tamamen kapatır. Hem akordeon gürültüsü hem de duvarlardan aşan gırtlaktan çıkma sesler giderek dayanılmaz olur. Üstelik annesi de ağır hastalanmıştır.değişik ve sevgi dolu adlarla seslenir ya da onun için yapacağı hiçbir şeyden gocunmayacağını anlatırken duyulur. Alfred'in durumunu daha da güçleştirecek gibidir. ancak dördüncü katı kapadığında verdiği izni geri alır. küçük oğlunun bakımını önce hastabakıcıya. Sonunda Alfred bir hastabakıcı tutmak zorunda kalır. Dzerjinski bir çeşit akordeon virtüözüdür. Alfred'in gelişinden önce sıkça görülen "beyefendi" arkadaşı tekrar ziyaretlere başlar. doğru dürüst beslenmez. Rus ve Alman göçmenlerine odasında Đngilizce dersi verir. Lizzie büyük krizler geçirir. Komşulardan Cora Green. Lizzie'nin artık mutfakla ilgilenememesi nedeniyle verilen yemeklerin kötüleştiğinden de yakınırlar. ev koşulları evliliğinden öncesini aratır görünüştedir. Green'in erkek giyim mağazası yöneticisi olarak . Mana Hyde'ın arkadaşıdır. Cora Green'e göre Lizzie Roper çocuğuyla hiç ilgilenmez. Alfred ideal bir koca. Dzerjinski'yi aşağıya. Upton. Cora Green'in Lizzie'nin "Bert" diye seslendiğini duyduğu bir adam. başkalarının yanında kocasının boynuna sarılıp öpmesinden rahatsız olduğunu söyler. Alfred ve Lizzie çoğu kez birlikte eğlenir. Çoğu kez provalarını gecenin geç saatlerine kadar sürdürür. birlikte müzikhollere. Alfred bir eş ve bir çocuk sahibi olmakla birlikte. çocuğuna bakmayı bile beceremediğini anlatır. Upton'ların evden ayrılmalarının bir nedeni de. Çocuk pistir. Mrs. gençliğinde çeşitli müzikhollerde konserler vermiştir. Mrs. Alfred'in beraatından sonra bir gazeteye "kendi öyküsünü" anlatırken. Đki çift. Bütün bunlar ilk çocukları Edward Alfred'in doğumuyla kesilir. Fisher'ın Lea Bridge Caddesi üzerindeki derme çatma evinde geçirir. bebeğin durmaksızın ağlamasıdır. Miss Cottrell'in sözünü ettiği. iş arkadaşlarından üstün bir insandır. bir süre sonra da gelişmesi yavaşlar. Cora Green. annesinin de onayıyla Maria'ya bırakır. Lizzie Roper'ın yaptıklarını bazen gösteriş amaçlı bulduğunu. özellikle de ailesinde. sonra da günlerce yataktan çıkmaz. Lizzie'nin her türlü annelik içgüdüsünden yoksun olduğunu. Alt kat odalarını diğer kiracılarla paylaşmak. Alfred ve Lizzie de onun bölümünü devralır. Bir de gürültü vardır. Bu adamın. O iki üç yıl içinde Lizzie'nin birden fazla arkadaşı olduğu kesindir. on altısına yeni giren genç kız bütün boş zamanını Mrs. Miss Cottrell. daha sonra. Kayınvalidesi başlangıçta istemeden de olsa en üst kattaki odalardan birini kimyasal deneyleri için kullanmasına izin verir. sık sık da Hackney Empire'a gider. Bunun yanı sıra. Hastabakıcı tutmak Alfred'in olanaklarını zorlamaya başlar.

kitabı çıktıktan sonra hakaret davası açmadığı için kendini şanslı addetmelidir. ancak genel mutsuzluğu ve giderek bozulan sağlığı Fulham'ı yaşanacak uygun bir yer olarak öneren John Smart'ın da gözünden kaçmaz. Cobb. Middlemass ve benzerlerinin ziyaretleri. heyecanla ağustosta ailesini Margate'e yaz tatiline götürmekten söz eder. hemen tanır. Ona göre Alfred aşırı zayıflamış. zamanının ve sevgisinin çoğunu oğlu Edward'a ayırmaktadır. Heyecanla beklenen yaz tatilinin gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmemektedir. koşulların oğlunun üniversiteye gitmesini engellemelerine izin vermeyecektir. Smart onun ara sıra midesinin kaynadığından. Alfred'in. Alfred Roper işinden atılır. Green'i tanımamış gibi davranır. John's Kilisesi'nde vaftiz edilerek Edith Elizabeth adını alır. basit toplamalar yaptığını anlatır. ablası Maud'a yazdığı ve bu satırların yazarının elinde bulunan mektuplar Edward'la. Lizzie ve bebek Edith'in adları sadece mektubun sonunda. dâhice davranışları ve öğrenme becerisiyle ve çocuğun yaşından büyük yorumlarından alıntılarla doludur. terbiyesiz ve küfürbaz biri" olarak anlatır. Ondan bahsederken ahlakçı yönü ağır basar. hiç olmazsa bir süre için kesilmiş gibidir. "insan kılığında bir şeytan" ya da "hafif kadınlarla dolaşan. onun güzelliğiyle. Edward'ın olağanüstü bir çocuk olduğuna inanır. sahtekâr. Edith'i çocuk arabasına koyarak sokağa çıkarır. . Smart'a ailesinin daha da kalabalıklaşmasını istemediğini. Kendi başından geçenlerden ders almıştır. on sekiz aylıkken anlaşılır biçimde konuşması da oğlunun ne kadar akıllı olacağının belirtileridir. "yuva yıkıcı". Lizzie Roper 1904 mayısında bir çocuk daha doğurur. Alfred. saygısız. ne var ki Ironsmith Mrs. Mrs. Gerçekten de mektupların çoğunda Edward dışında başka şeye pek yer yoktur. Yine de ağustosta önemli iki gelişme yaşanır. toplumumuzdaki babaların çoğundan fazla ilgi gösterir. Daha baştan itibaren Lizzie'nin kızına olan davranışı. babası gibi yanlış hesap yapmayacak. Annesinin aldırmazlığı nedeniyle kavruk kalan oğluna. Smart'a göre Alfred mutlu görünür. küçük kız St. Maud'a yazdığı mektuplarda oğlunun daha dört buçuk yaşında okumayı öğrendiğini. Bu ilgi. Plume of Feathers'ın sadık müşterisi Percy Middlemass. 1903 yazının sonuna doğru onu Devon Villa'dan çıkarken görür. belki de oğluna karşı beslediği aşırı sevginin nedenidir. bazı uzun boylular gibi kamburu çıkmıştır. tüm kazancını Edward'ın eğitimine harcamak niyetinde olduğunu söyler. eve geldiğinde Lizzie'yle birlikte uzun saatler geçirir. Alfred. çok varlıklı olduğu söylenen orta yaşlı bir işadamıdır. Miss Cottrell de bu adamı iyi tanır. Maud'la hiç karşılaşmadıkları düşünüldüğünde. Kızından gurur duymakla birlikte. Lizzie'nin arkadaşları bu kadarla da kalmaz. Oğlu parasız ilkokula ya da benzeri bir okula gitmeyecektir. Bir kere çocuğunu kendi emzirir.tanımladığı Herbert Cobb olması gerekir. Maud'a sevgilerini gönderen Alfred'in yanında görülür. Green evden ayrılarak yurtdışına giden konserve et ürünleri tüccarı Ironsmith'in de arada sırada Lizzie'yi ziyaret ettiğini ileri sürer. Tabiî Alfred'in de her gün on iki saat boyunca ev dışında olması Lizzie'ye istediği gibi eğlenme fırsatı verir. bu "sevgiler"in ne kadar boş bir mesaj olduğu açıktır. ev sahibesiyle tartışıp onu bir randevuevi işletmek ve kendi kızının ilişkilerine aracı olmakla suçladıktan sonra Devon Villa'dan ayrılır. gururla komşularına gösterir. geceleri de iyi uyuyamamaktan yakındığını hatırlar. O dönemlerde karısının yaptıklarının farkında olup olmadığını bilemiyoruz. oğlu Edward'a karşı gösterdiğinden çok farklıdır. Edward'ın dokuz aylıkken yürümesi. Miss Cottrell.

Dzerjinski'nin kira ödediğini düşünmek saflık olur. Miss Cottrell'in çok aşağılayıcı iddiaları hesaba katılmazsa. Bunlardan birincisi. "beyefendilerin" ortada görünmemelerine karşın. ABC Çayevi'nde bir araya gelirler. Cora Green'in "gazetecilik" merakıdır. bu nedenle de Herzog adının konumuzla başka bir ilgisi kalmayacaktır. Alfred iş aramaya başlar. Bu buluşmalarında Smart'a son derece önemli iki haber verir. Alfred'in arkadaşı olan. Florence Fisher hâlâ oradadır ve Roper Davası'nın en önemli tanıklarından biri olacaktır. bir ev ötede olan biteni izleyemez. beş yetişkin ve iki çocuk vardır. Đşler 1905 baharında değişmeye başlar. gerçekten de tek arkadaşı olarak kalan John Smart. Yine Mrs. daha sonra da Dzerjinski'nin yardımıyla Miss Cottrell'in eşyalarını aşağıya indirip sokağa bırakır. Maddox Fransa'ya gitmemiş. Lizzie'nin bir sokak kadınından farksız davrandığını ve Alfred Roper'ın gerçeği öğrenmesi gerektiğini söyler. Edith'in babası olmadığına artık inanmaya başladığıdır. Supreme Remedy iflasının Alfred Roper'a büyük bir darbe indirdiği tartışılmaz. Tartışmalarından birinde bunu karısından duymuş. Kendisi de göçmen torunu olan Herzog. Üst katlarda tartışmalar. Stoke Newington'a yerleşir. alacaklılar sokakta toplanır. daha sonra nişanlısı olarak tanıtacağı Ernest Henry Herzog adlı bir gençle "çıkmaya" başlar. Alfred uzun zamandan beri Edith'in babası olmadığından şüphelendiğini. Dzerjinski'yi kiracı olarak saymazsak bu hareket Maria'nın ev sahibeliği hayatının sonudur. Bakması gereken büyük bir ev. Bir yıl boyunca Devon Villa kalın bir giz perdesinin altında kalır. sonunda hiç evlenmezler. üst kattaki odaları temizlemediğinde zamanının çoğunu mutfakta. kilerde ya da kendi odasında geçirir. Şimdiyse sadece Maria Hyde'ı kızına arabuluculuk yapmakla suçlamakla kalmaz. Dover'da trenden indikten sonra bir oda tutmuş ve intihar etmiştir. görünürde bir para kaynağı da yoktur. Mrs. Green'e göre Miss Cottrell bir süreden beri Lizzie Roper'ın ahlak anlayışını. üstelik o dönemde ev dışında ilişkileri de başlamıştır. Annesi öldüğünden Marshes'ta ziyaret edebileceği bir ev kalmamıştır. Şirketin tek bir penisi bile yoktur. Lizzie'nin taşımakta olduğu bebeğin de . ara sıra dostu Maria Hyde'ı ziyarete gelse de artık komşusu değildir. Maaşı bundan önceki işinin yarısıdır Imperial Optics'in Supreme Remedy'yle karşılaştırıldığında tek üstünlüğü -eğer buna üstünlük denebilirse. Sevgilisinden bir yaş küçük. ki katmamak doğru olur.eve yakınlığıdır. nisanda Roper'la buluşur. bunlarla ilgilenmez. "Böyle giderse". Kısa bir süre sonra Cora Green de mahalleden ayrılır. sonunda da mercek üreticisi Imperial Optics Ltd. Şirketin büyük miktarda borcu birikmiştir. Edith Roper'in Alfred'in kızı olmadığını da iddia eder. Islington'da varlıklı bir ailenin hizmetindedir. Şirketin müdürler dahil dokuz memuru işlerini kaybeder. Ne var ki sonunda Florence'ın kendine ait bir özel hayatı olmuştur. Ağustos başlarında Supreme Remedy Company ani bir kararla ticaretten çekilir.Bize Miss Cottrell'in Maria Hyde'la ilişkisinin ayrıntılarını gösteren. daha da ötesi. Alfred'in yeni işi yürüyebileceği bir mesafede Bethnal Green'de Cambridge Heath Caddesi'ndedir. Doğrudur. ama bir sınıf yukarıdadır. Fazla uzağa gitmez. Robert Maddox'un şirketin paralarını zimmetine geçirerek Avrupa'ya kaçtığı sanılmaktadır. Ancak Florence çevresiyle ilgili bir kız değildir. eleştirmektedir. Alfred'in yanında oğlu Edward da vardır. Miss Cottrell evin pis olduğunu. suçlamalar da olsa. Şirketi'nde bir memurluk bulur. her ne kadar Lizzie daha sonra kocasını "işlettiğini" söylese de aklına kurt düşmüştür. Green'e göre bir gün yeni bir kavga patlak verir. Maria ona evi terk etmesini söyler. duvarlarda böcek kaynadığını. paralarını ister. ona her şeyi anlatacaktır. bağrışmalar.

Sürekli olarak yorgun olduğu. Lizzie'yi ve kızını geride bırakmak. Bildiğimiz kadarıyla Alfred'den cenaze masraflarını üstlenmesi beklenmiş. sabah kusmalarını . Navarino Caddesi'ndeki eve dönerken rahatsızlanır. diğer erkeklere olan açlığını törpülemek ve cinsel arzularını bastırmak için karısına hidrobromid tedavisi uygulamaktadır. Tek çocuk olarak oğlu Edward'ı yanına alacağı kesindir. bir ay içinde başvurması koşuluyla Alfred'in işe alınacağından emin olduğunu söylemiştir. Tüm ısrarlarına rağmen Alfred en küçük bir geri adım bile atmaz. kendini tek çocuklu dul bir adam olarak tanıtmaktır. Smart duyduklarına çok sevindiğini söyler. Eczacılık deneyimi ona yapması gerekenleri öğretmiştir. Lizzie'nin kendisinden beklentilerini. Onun niyeti. Gün boyu Devon Villa'nın tüm pencereleri. Cambridge'deki büyük ve gelecek vaat eden bir dükkânda yakında bir eczacılık boşalacağını duyduğudur. kendisiyle ilgisiz bu aileyi daha fazla beslemesinin bir anlamı olamayacağım anlatır. Smart duyduklarına çok şaşırır. Üstelik. üstelik cinayet ve çocuk ölümleri de görülmedik oranda artar. Eğer Lizzie onunla birlikte olmak istiyorsa. Lizzie'yi bir "hastalık" nedeniyle "tedavi" etmekte olduğunu açıklar. Baygın bir halde yerde yatarken bulunur. Fen Ditton köyünde oturmaktadır. Roper karısının nemfoman olduğunu. Adı Hodges olan arkadaşı. Isı gölgede kırk dereceyi bulur. Smart'a verdiği ikinci haber. Devon Villa'daki her şey sinirine dokunmaktadır. aynı zamanda da siroza yakalandığı ortaya çıkmıştır. ön ve arka kapısı ardına kadar açık bırakılmasına rağmen. tabiî işe kabul edilirse Cambridge'deki yeni işine başlarken. Böylece Alfred karısını ve çocuklarını kayınvalidesinin baskısından kurtarmış. Dostunu yatıştırmak için Edith'in babasına çok benzediğini söylemeye çalışsa da Alfred'in düşüncelerini değiştiremez. yetmiş sekiz yaşına girmiş olacaktır. bu işi bir gazete ilanında okumamıştır. Evlenmekle aptallık etmiştir. Smart Lizzie'nin hastalığının ne olduğunu sorduğunda. Açılan soruşturma dikkatsizlik sonucu ölüm raporuyla tamamlanır. yeni bir hayata başlamış olacaktır. Roper da elinden geleni yapmak zorunda kalmıştır. Highbury'deki ablasını ziyarete gitmekte olan Joseph Dzerjinski. ne olursa olsun ilk fırsatta Maria Hyde'a ve Joseph Dzerjinski'ye bakmaktan kurtulacaktır. yakındaki Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölür. aşırı cinsel arzu duyduğunu anlatır. Otopsi sırasında Joseph Dzerjinski'nin önemli bir kalp rahatsızlığı olduğu. Alfred'e zaman geçirmeden işe başvurmasını öğütler. bütün kardeşleri içinde kendine yakın hissettiği ablası Maud da kocasıyla birlikte kentin hemen dışında. Daha sonraki bir buluşmalarında. sıcak dayanılacak gibi değildir. kendini "bayılır gibi" hissettiği şikâyetlerini. Alfred "burnunu bu pislikte tutmanın" haklı bir sebebi olamayacağını. Adını saydıklarından birine bakmaktan kısa süre sonra kurtulur. 1905 yazı çok sıcak geçer. ama bu evliliğinden hiç olmazsa Edward'ı kazanmıştır. Hayır. Alfred'in kafasından geçenler hiç de böyle değildir. Smart Alfred'i kararından vazgeçirmek için elinden geleni yapar. Gazeteler sıcaktan çıldıran insan haberleriyle doludur. Tarih 1905 temmuzunun başlarını göstermektedir. Hayır hayır.kendisinden olmadığına inandığını anlatır. Bu arada da Smart'a bir sır verir. tutum ve davranışlarını değiştirmelidir. Imperial Optics'teki memur arkadaşlarından birinin amcası yakında bu anlattığı işten emekliye ayrılacaktır. Joseph Dzerjinski o ayın sonuna kadar yaşasa.

Joplin'deki işe 1 ağustostan geçerli olmak üzere kabul edilir. 27 temmuz öğleden sonra Mrs. Kutu gümüştendir ve babasından kalmıştır. 15 temmuzda Fen Ditton'daki Mrs. sadece kocasının ilgisini çekmek. Edith ve Maria Hyde'ın bulunduğu üst kata çıktığını duyar. Devon Villa'da kalmakta kararlı olduğu anlaşılmaktadır. 31 temmuzdan sonra Florence'ın hizmetlerine gerek kalmayacaktır. 27 temmuzdan itibaren. ön kapının zilini çalarak para kutusunu unuttuğunu söyler. Lizzie de Alfred'in planlarından haberdar değildir. Nedeni ne olursa olsun. Daha sonra Alfred çıkagelir. güçlü kuvvetli bir genç kadındır. Florence aramasına yardım etmeyi önerir ama Alfred kabul etmez. Lizzie'nin hamileliği konusunda John Smart'ın söyledikleri dışında fazla bir bilgi yoktur. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu denli ısrar ettiği anlaşılamaz. Kaldığı yer sıkışık. Kızı hastadır. Mektupta Edith'in adına rastlamak mümkün değildir Cambridge'de. O ayın ikinci haftasının başında Florence'a işten çıkarıldığını bildiren Lizzie değil. Florence onun evden çıkışını görmese de gitmiş olduğunu düşünür. Florence'a göre Alfred'in ona söyledikleri bunlardır. Kendisi. Çarpıntıları vardır. çay ve . işine devam etmesini söyleyerek yıkamak için çamaşırlarını toplamasını söyler. uygun bir yer buluncaya kadar kendisini ve Edward'ı konuk etmesini rica eder. Joseph Dzerjinski'nin ablası Marta Boll'a yazdığı mektupta kızının bebek beklediğine değinir. Yine ablasına yazdığı bir mektupta Mrs. Mrs. Hyde. Diğer taraftan da Cambridge'deki yaşamından söz ederken. Lizzie'nin o yaz rahatsızlıklar ya da belki aşırı sıcak sonucu bebeğini düşürmüş olması muhtemeldir. Mrs. "ev kurmak" ve "aile hayatına dönüş" gibi kavramlar kullanır. Alfred kırk beş dakika sonra yeniden görünür. Florence Maria Hyde'a yalvarır. Alfred'dir. Hyde Devon Villa'da kalacaktır. Florence'ın iç karartıcı bir evde. Bütün bu nedenlerden. ama tek başına bir kadının bir hizmetçiye ihtiyacı olmadan da yaşaması mümkündür. Florence istenenleri hazırlar. Leeming'den. yatmak ister. karısı. yatmıştır. Ne Florence Fisher hamilelikten söz eder ne de Maria. Roper ve çocuklar Cambridge'e taşınacaklarından. Roper Davası'na sunulan otopsi raporunda da hamilelik belirtilerinden söz edilmez. ev sahibesinin bütün bu söylenenlerden habersiz olduğunu görür. Bu konuda Cora Green'in de bilgisi yoktur. kendini iyi hissetmediğini söyler. Roper'ın geri gelmesinden belki de yarım saat önce Maria Hyde aşağıya inip mutfağa girmiş. Mrs. Roper da işi bırakması konusunda başka bir şey söylemez. Florence'a sol kolu ve göğsündeki ağrılardan yakınır. Ya da belki Lizzie hiç de hamile değildir. Alfred uzun zamandır karısını terk etmeyi düşünür. Roper ve Edith'in de "çok yakında" onlara katılacağını sözlerine ekler. pis ve sağlıksızdır. O dönemde yirmi iki yaşında.sevgiler bölümünde anılır. Lizzie'nin gösterdiği rahatsızlık belirtilerini sürekli almakta olduğu hidrobromide de bağlayabiliriz. kısa süre için yeni bir işe girmek istememektedir. istese çok daha uygun bir iş bulacağı açıktır. Diğer yandan. Maria Hyde daha sonra kızıyla konuşur. Florence daha sonra Alfred'in. kendini daha iyi hissettiğini söyleyerek Florence'tan çay ve yukarıda yemek için hafif bir şeyler hazırlamasını istemiştir. "çok yakında" Edward'la birlikte Cambridge'e gideceklerini bildirir. Üstelik Alfred'in de onun hakkında iyi referanslar vereceği kesindir. Maud Leeming'e yazdığı mektupta Lizzie'nin adı sadece -yine. Belki de hâlâ bir sonraki baharda gerçekleştirmeyi umduğu evlilik nedeniyle. kendisini terk etmesine engel olmak için böyle bir yalan uydurmuştur.ve sürekli uyuşukluğunu yeterli belirti olarak kabul etmezsek.

Bu da olmazsa 14. istese öğle trenine ya da ara istasyonlarda duran bir tren istemiyorsa. Hava kapalı ve sıcaktır. neredeyse alışılmış bir iş olmaktadır. oysa binmeyi düşündüğü ilk tren bile Cambridge'e Edward'ın yatma saatinden sonra varmaktadır.40 olacaktır. elleri kolları erzak yüklü eve döndüğünde.30'da kalkan.30'da yatmaya alışık küçük bir çocuk vardır. evde yapacak bir işi yoktur. Evde sanki kimse yoktur. Hyde'ın nerede olduğunu. Florence'ın çocuğa kahvaltı hazırlaması. Saat şimdi 18. Yanında. Daha sonra bir tanık Roper'ın elinde ve ceketinde kan lekesi gördüğünü açıklarsa da Roper'ı teşhis edemez. yani oldukça uzun bir mesafe yürür. Roper ve oğlu iki saat beklemek zorundadır. 19.15 treniyle gitme kararındadır. Yorgun argın. Kendini adeta sürükleyerek birinci kata. düşer ve sağ elini yaralar.yiyecek tepsisini üst kata çıkaran Maria'dır. Başlangıçta Cambridge'e 17. Roper ve Mrs. Florence ona doğru alışverişe çıkar. kutuyu en sonunda yemek odasında. Hikâyenin en ilgi çekici sorularından biri de Roper'ın o gün Cambridge'e hareket saatini neden bu kadar geçe bıraktığıdır. bir hamala emanet ettiği bavullarının ve oğlunun yanına ulaşır. Küçük Edith sabah mutfağa iner. Lizzie Roper'la kızının ne koşullarda evden ayrıldığını. Florence ona kahvaltı hazırlar. kuşkusuz para kutusunu aramaktadır. Florence kendini biraz daha iyi hissetmiş olsaydı. ifadesine göre ayağı bir kaldırımın kenarına takılır. Cebine atar. Roper ve Edith'in Cambridge'e gitmiş olduklarını düşünür. ancak Edith'i doyurup yıkadıktan sonra onu üst kata gönderir. çişli çarşafları ve battaniyeyi çıkarır.20'de hareket eden. Yine de sıcaktan etkilenmiş olmalıdır ki.50'de Cambridge Đstasyonuna varan trene binmeyi de düşünebilirdi. Hackney. O alışverişteyken. treni kaçırmalarına neden olur. Odayı karmakarışık bulur. Ne Roper ne kayınvalidesi ne de Florence Fisher çaylarında ya da diğer sıcak içeceklerinde şeker kullanmamaktadır. Sonunda bindiği trenin varış saati 21. Mrs. bir demlik çay ve Edith için şeker kavanozuyla süt vardır. tatil için değil temelli gitmiş olmalarına rağmen küçük kızın eşyasını neden geride bıraktıklarını . Roper üst katta uzun süre kalır. Tepside konserve som balığı. Büyük Doğu Demiryolları'nın temmuz 1905 tarifesi Cambridge'e gün boyu birçok sefer olduğunu göstermektedir. Hyde'ın görünmemelerine şaşırmaz. yolda sadece iki istasyonda durarak 15. bu da alışılmış bir görüntüdür. Örneğin. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'nın merdivenleridir. ama ısı önceki günlere göre az da olsa düşmüştür. gidecek bir yeri. Şeker kavanozu Roper'ın üç ay sonraki duruşmasının en önemli kanıtlarından birisi olacaktır. ama Navarino Caddesi'ne geri dönüşü. onların alışkanlıkları arasında öğlene kadar yatakta kalmak da vardır. Florence Mrs. Edith'in küçük yatağının bulunduğu odaya çıkar.30'dur. Florence Fisher'ın sarı saçlı küçük Edith'i son kez gördüğü yer. daha yapılması gereken bir sürü işi olan genç kız için çok keyifli olmasa bile. kendini iyi hissetmemektedir. ekmek. Pancras'a gidip 12. Mrs. St.32'de Bishops Stortford'a giden bir tren olmasına karşın 20. Bethnal Green'deki işinden istifa etmiştir. Kingsland High Street'te taksi durağına kadar. Gerçekten de Edith bu dünyada son kez görünmektedir. şöminenin üzerinde bulur.20'den önce Cambridge'e kadar giden başka bir tren yoktur. Cambridge'e de 13. Hiç şüphesiz bu yolu seçemez. Sonunda Liverpool Caddesi Đstasyonuna. iki saat kadar sonra. 18.31'de varan sefere binebilirdi. tereyağı. Duruşma sırasındaki ifadesine göre.

fırıncı her zamanki gibi ekmek bırakır. Hyde'ın yokluğu da vardır. Florence'ın bu evde çalıştığı on yıl boyunca Mrs. sahanlıkta duraksadığında kuşkusuz çok şaşkındır. yatak. merdivenlerde olduğundan en az on kat daha güçlüdür. Đçlerinden biri acaba geri gelip maaşını verecek midir? Yoksa evden ayrılması ve başka bir maaş beklememesi mi gerekmektedir? Sonra Mrs. bu kata en son Roper'ın gidişinden iki gün önce çıktığını hatırlar. yarı dolu bir şeker kavanozu. Rahatsızlığı her neyse. en akla yakın açıklama onun da Cambridge'e gittiği ve şu anda kızı. çarşaflar. Alfred Roper'ın da hemen ertesi gün Cambridgeshire'da. Fen Ditton'da karısını öldürmekle suçlanarak tutuklandığını belirtmek .merak etmesi kadar olağan bir şey olmayacaktı. başından geçenleri anlatır. Anlaşılan bir çeşit kalp çarpıntısı çekmektedir. kızı ve damadıyla bir arada yaşamış olduklarından. Florence kapıyı kapamak dışında hiçbir şeye dokunmaz. Florence'ın Devon Villa'nın en üst katına çıktığı günün üzerinden aylar geçmiştir. Belki de burada taammüden adam öldürmek suçuyla dava açıldığını. Masadaki tepsinin üzerinde çay içilmiş iki fincan. Ne var ki yerde. Mrs. Florence ilk odanın kapısını açmadan önce ağzını ve burnunu elindeki temiz toz beziyle kapatır. Belki nişanlandığı adamla da bir teması olmuştur. Aşağıya iner. Florence Fisher'ın Navarino Caddesi'nde yalnız yaşadığı bir hafta geçer. yani 3 ağustosta Florence Miss Elizabeth Newman'in Mare Sokağı'ndaki Hizmetçi Acenteliği'ne uğrar ve yeni bir iş aradığını belirtir. güçlü ve öğürtücü bir koku duymaya başlar. ama üçüncü kattaki odaları haftada bir süpürmek zorundadır. Navarino Caddesi'ne dönerken yanında iki polis memuru vardır. Lizzie Roper'ın cesedi ise ince beyaz pamuklu bir geceliğe sarılmış. yatağın içinde değil. Satıcılar gelir. Üçüncü kata çıkar. genç kadının geceliği. Bu süre boyunca Mr. saçların arasında bigudi kâğıtları bile vardır. Ama rahatsızdır. 4 ağustos cuma sabahı. bu arada daha önce hiç duymadığı. Daha sonra. Girdiği oda. halı ve hatta duvarların bir bölümü ya kandan kıpkırmızıdır ya da lekelenmiştir. Florence'ı bodrumdaki yatağına gitmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar. Roper'ın çocuklarla birlikte Cambridge'de olduklarını düşünmeyi sürdürür. Lizzie Roper'ın gırtlağı bir kulağından diğerine kadar yarılmıştır. Bileyiciyi beklemektedir. odanın havası ağırdır. Diğer yandaysa. Kısa sürede iyileşir ve görevinin başına döner. Lizzie Roper'ın kocasıyla paylaştığı yatak odasıdır. üçte ikisi boşaltılmış bir şişe cin ve iki kadeh vardır. Perdeler çekili. Florence'ın bildiği kadarıyla. Ceset tamamen giyiniktir. Florence kendi işine bakar. ayrıca cesetlerin ve bozulmuş yiyeceklerin üzerinde uçuşan sineklerin vızıltısı duyulmaktadır. Aradan bir hafta geçmiş. üzerinde. o da zamanında görünür. şapkasını alır ve Kingsland Caddesi'ndeki polis karakoluna giderek müfettiş yardımcısı Samuel Parlett'i görür. bir sonraki bölüme alınmıştır. ve Mrs. Alfred Roper duruşmasının özeti. som balığı artıkları çürümüştür. Her iki ceset. Hyde'ın bir gece bile ev dışında kaldığına rastlanmamıştır. yatakla kapı arasında yüzükoyun yatan. elinde paspas ve süpürgeyle merdivenleri tırmanmaya koyulduğunda. Duyduğu tek endişe onlarla değil. Burada koku. damadı ve torunlarıyla birlikte olduğudur. beyazımsı yatak örtüsünün üzerinde yatmaktadır. 28 temmuz bir cumadır ve şirket kayıtlarından da görüldüğü gibi bir sonraki perşembe. kendi geleceğiyle ilgilidir. Hyde'ın cesedidir.

Maria Hyde on dört aylık Edith'in ölümüne de tanık olmuş mudur? Çocuk kaybolmuştur. Oscar Slater. . onları bir daha elime almayı isteyip istemeyeceğimden emin değildim. Maria Hyde yıllarca bir gün kendisini yarı yolda bırakacağından korktuğu kalp rahatsızlığından bahsetmiştir. Hepsi boşunadır. bir daha da ölü ya da diri bulunamayacaktır.ya kızının ölümüne tanık olduğu ya da daha sonra cesedini bularak kalp krizi geçirdiğidir. Peki. Başsağlığı mektuplarına cevap yazmanın yanı sıra kendi işlerimle de ilgilenmem gerekiyordu. Bu kolajda da sert ve yüksek yakalı gömleğiyle Crippen ve güzel fakat acımasız Madeleine'in arasından bir medyumun hayaleti gibi görünen. içindeki kişilerin fotoğraflarından oluşturulmuş bir kolajdan yapılmıştı. Ancak kapağı. Aynı zamanda Crippen. Roper'ın beraati belki de Howard de Filippis'in ilk büyük başarısı olması nedeniyle. George Lamson. Madeleine Smith ve Buck Ruxton'ın duruşma tutanaklarını da içeren yeşil kaplı kitapta resim ya da çizim yoktu. Devon Villa'nın bahçesi bir metre kazılır. Toprakta herhangi bir ize rastlanmamış olmasına rağmen. Penguin'in Ünlü Duruşmalar dizisinden yayımlanan kitapta okumuştum. herkesten çok Abraham Lincoln'e benzeyen karanlık ve sıska insan Alfred Roper vardı. Yine de duruşmayla ilgili bölümlerden habersiz kalmak zorunda değildim. Francis Ward-Carpenter On üçüncü bölüm Vaat edilen bir sonraki bölümün yazılıp yazılmadığını bilemiyorum. Tek söyleyebileceğim Cary'nin paketinin içinde olmadığıydı. Maria Hyde'ın cesedinde herhangi bir şiddet belirtisine rastlanmamış olmasıdır. Graham Sokağı.yeterli olacaktır. Ertesi sabah Kuzey Londra Polis Mahkemesi'nde Yargıç Edward Snow Fordham'ın karşısına çıkarılır ve yargılanmak üzere Merkezî Ceza Mahkemesi'ne gönderilir. Duruşmayı. şimdi de haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Arama başlatılır. Richmond Caddesi ve Mare Sokağıyla çevrelenen bölgedeki evlerin sakinleri sorgulanır. Kabul edilen varsayım -alternatif bir açıklama getirmek güçtür. Đlginç olanı. Hyde'ın ölümü doğal nedenden. Kitabı ve Arthur Roper'ın anılarını bir kenara koydum. Mrs. Edith Roper kaybolmuştur. bir kalp krizinden kaynaklanmıştır. Queensbridge Caddesi. Victoria Parkı'ndaki gölün dibi ve Grand Union Kanalı'nın bir bölümü taranır. Bölge halkı London Fields ve Hackney Downs'taki aramalara bizzat katılır. Edith'i arama çalışmaları Hackney Marshes'a kadar yayılır.

Bu konular günlüklere girmeyi başaran noktalar değildi. yoksa benden daha mı şanslı çıkmıştı? Hansine ya da annesi Danca öğrenmesini sağlamışlar mıydı? Bu mektup ilginç sonuçlar doğuracaktı. ama Asta'nın ölmesi ve günlüklerin onun eline geçmesinden sonra boşlukları kendi kendine doldurmaya. Doksan üç yaşındaydı ve bütün yetilerine sahip görünüyordu. Bir zamanlar Rasmus'un babaannesinin adını. bu saçmalama fazla üzüntü verici olmayacaktı. Bunun sonunda da kuzeninin yalnız başına yetimhaneye gittiğini. Uzun bir mektup değildi ama günlüklerden söz ettim. her zamanki gibi hareketli görünüyordu. Mormor hayatının son yılını Willow Caddesi'nde Swanny ile baş başa geçirdi. yetimhane hikayesiyle mantar zehirlenmesini birbirine karıştırıyordu. duraklayıp nefeslenmeden . saçmalıktan başka şey anlatmıyordu. kendi aile üyelerinin Đsveç ve Danimarka'ya neden dağıldıklarını biliyorduysa da unutmuştu. son zamanlarda olanları kesinlikle hatırlamamakla birlikte. bilgisayardan çıktığı belli. tek eksiğin bir aile ağacı olduğuna ikna etmişti. neden sormadığını doğrusu merak ettim. Söyledikleri ancak kendi ölümünden sonra gerçekleşti. Torben yıllardan beri Asta'nın bunadığını iddia ediyordu. Geçmiş onun kafasında ya tamamen kaybolmuş ya da içinden çıkılamayacak biçimde karışmıştı. sıkıntı çekmeden uzun yürüyüşler yapabiliyor. Kuzenim Gordon Westerby. Asta için geçerli olmadı. Ne var ki yetmişinden fazla göstermiyor. Günlükler onu. Asta ile Rasmus'un evlendikleri kilisenin rahibiyle buluşup konuşmaya başlamıştı. Asta saçmalıyor. Westerby tarihçesi konusunda gerçekten bilgisizdi. çok da keyif almıştı. altmışyetmiş yıl önceki olayları unutmamış olmalarıdır. Telefon etmedi ama mektup gönderdi. Son derecede iyi hazırlanmış. Son yıllarında da neredeyse her şeyi unutmuştu. sonunda da imzanın üzerine el yazısıyla "Sevgilerimle" yazılmıştı. Daha sonra ona sadece laf olsun diye bir soru sordum: o da aynı durumda mıydı. resmî bir mektuptu. Hampstead Heath Đstasyonu dışındaki konuşmamızı biraz daha ilerletmek için bir haftadan fazla beklemedi. Görünüş olarak düşkün olsa. bir şeyler yazmış olmak için "Annem çocukluğumda bana keşke Danca öğretseydi de dili daha iyi anlasaydım" dedim. Günlükleri okumuş. 7'sinde. bir daktilodan çok. sanki böyle bir şeye ihtiyacı varmış gibi. Mormor hayattayken Swanny. Gözlüklerini sadece bir şey okumak için takıyor. Bu. Mormor atalarıyla hiç ilgilenmedi. 14'ün-de ya da 15'inde? Bu soruları Swanny'ye sorabilirdi. 6'sında.Đlk cevapladığım. Danimarka'dayken resmî nüfus kayıtlarında araştırmalar yapmaya. söylenenleri duymakta güçlük çekmiyor. Sadece hafızasını kaybetmiştiYaşlılarda sık görülen. yoksa babasının mı kardeşiydi? Holger Amca kimdi? Onunla Roderick Caddesi'nde Aubrey'de bir akşam yemeği yemeyi kabul eder miydim? Ayın 5'inde. Acaba bence bu fikir günlüklerin yayıncısının da onayını (kendi deyimi) alır mıydı? Morfar'ın anne ve babasının ön isimlerini belirtebilir miydim? Doğum ve ölüm tarihlerini bulmak çok zahmetli mi olurdu? Frederikke Teyze Asta'nın annesinin mi. 12'sinde. Paul Sellway'in mektubu oldu. eve döndüğü zaman da kocasının mantardan zehirlenerek öldüğünü gördüğünü anlatıyordu. Albümlerdeki fotoğrafların altına isimler ve tarihler yazma zahmetine hiç girmedi.

Asta kıkırdadı. acıyı geçmişe doğru iteleme çabasını başlatır. açık bir hikâyeydi. ama çok az "pislik bu"ya benziyor. gözlüklerini çıkardı ve "Emily adında bir hizmetçimiz vardı" dedi. genellikle başarılı olur. isteğini reddedeceğimi hesaplayarak. Elinde tabağı tutuyor ve "Pislik bu. kasap vitrininden içeri bakan bir kutup ayısı gördüğüne dönüşmüştü. üstüne üstlük bir de çekiciyse. Tabiî tanıdığını söyledi. lille Swanny?" Swanny şaşkın gibiydi. Đşini yaparken başım kaldırıp tamamen kendi uydurması olsa da içinde gerçek kırıntısı bulunan bir hikâye anlatmaya başlayabiliyordu. Belki de Daniel'in hafta sonlarını beraber geçirmek ya da birinin evinde bir gece kalmaktan farklı olarak.ve Asta her zamanki gibi kanepesine yan uzanmış. öte yandan öyküyü baştan aşağıya uydurmuş da olabilir. pislik bu" diyordu. Burada güç olanı. yüzyılda Cirencester kenti konusunda bir araştırma yapmamı istemişti. hikâyeyi anlatanın ben olması. Bjfrn'ü hatırlıyorsun. onunla birkaç ay geçirmemi. Asta bunamadan önce bu yaptıklarımı normal karşılamış. bir kadın bir erkeği kapmak isterse. Örneğin. bunu isteyerek. Başını kaldırdı. Asta çocukluğuyla ilgili bir hikâyeye başladığında. Swanny de oradaydı. oysa bunu anlayacak kadar Danca biliyordum. gerçekten birlikte yaşadığım tek erkek olduğunu söylemem yeterlidir. Swanny ise kuşkulu bir gülümsemeyle yetindi. ilk günlüğünün ilk satırlarını oluşturan kutup ayısı öyküsü artık dondurucu bir kış günü Asta'nın. Hâlâ Dickens kitaplarını okuyup iş işliyordu.Bir keresinde salak kızı Bjfrn'ü beslerken gördüm. dedi Asta. önceden hazırlanmış bir plana uyarak gerçekleştirdi. Đlginçtir. Amerikalı bir romancı benden XIX. Olaylardan kaçamayacağınızı söyleyenler haklı değildir. Swanny benim için "Yemeğini ye" diye çevirdi. eve. Daniel'a döndüm. Eğer kızcağız örnek olarak Morfar'ı almışsa. Ne var ki Cary ortaya çıkıp Daniel'ı kaptı. Bunun sonucunda tamamen uzaklaştım. bana anlattığını hatırladığım son şey kesinlikle kolay anlaşılabilir.merdiven çıkabiliyordu. kitap okuyordu. akşam ziyaretlerim seyrekleşmişti. Amerika'ya gelmemi istemişti. annesiyle birlikte Østerbrogade'de yürürken. doğrusu bu benim de isteğimdi. başımdan geçenlerin de anlattıklarımı etkilemesidir. Çok aptaldı ama çok da iyi niyetliydi. üstelik daha önce hiç duymadığım bir hikâye. Bunun benim hikâyem olmadığını söylemiştim. değil mi. onun da hikâyeyi daha önce duymuş olduğunu sanmıyorum. . kimbilir nerede Cary'yle birlikteydi. Swanny ise kesinlikle eleştirmişti. Anladığım kadarıyla "Spis dit brfd" biraz. Allah bilir konuşması anlaşılmaz olmuştur. Kaybettiğiniz aşkınız ve onun yeni sevgilisiyle aranıza üç bin mil koymak darbeyi yumuşatmaz. Sessizce gülmeye başladı. . Bjfrn'e yemeğini verdiğimizde hep "Spis dit brfd" derdik. Benim Daniel'la evlenerek işleri düzene koymamı istiyordu. Ne var ki Daniel evde değildi. Zaten kısa bir süre sonra da benden ayrıldı ve Cary'ye gitti. "Yanımızda Hansine vardı ama Emily diye bir Đngiliz de tutmuştuk. Okuduğu bir şeyin ona bu hikâyeyi hatırlatmış olması mümkün. Akşam ziyaretlerimden birini yapıyordum -Daniel Blain evime taşınalı beri. ölümünden kısa süre önce de Swanny'nin tüm çarşaflarına başharflerini işlemeye koyulmuştu.

"Kimim ben. Bütün bunlar Swanny'nin bana yazdığı mektuplarda vardı. Soru hiç cevaplanmayacaktı. lille Swanny. "Ona kısık gözlerle baktığında. Asta bütün gün eskisi gibi. bunun yanı sıra da büyük bir şaşkınlık görmüştü. böylelikle de yazmakta olduğu tarihî romanın Amerikan görüş yansıtmasına yardımcı olmamı önerdi. Swanny bana Asta'nın hastaneye kaldırıldığını. Đngiltere'ye dönmememin Swanny'ye yapabildiğim en büyük iyilik olduğu sonradan anlaşıldı. Sanki öğretmenin cinsel bilgiler dersine almayı unuttuğu bir çocukmuş gibi. gözleri iyi görmeyen. ama şimdi bunun gerçek olabileceğini anladığını söylüyordu. oturma odasında birlikte oturdukları bir akşam tekrarlamıştı. Yazdığı en üzücü mektup. artık ona gerçeği söyleyecek kimsenin kalmadığının farkına vardığını belirttiği mektuptu. Asta gözlerini kapayıp.Victoria Dönemi Gloucestershire araştırmalarımın sonuçlarını anlatmamı. Ölümü uzaktan gören herkes gibi. Moder? Beni nereden aldınız?" Asta kızına bakmış. Oysa bana ihtiyacı olan Swanny'ydi Asta değil. yanındaki alçak masada bir nakış işi. Asta öldüğünde Massachusetts'teydim. Swanny okuduğu öyküyü daha önce hiç yutmadığını. Benim neler hissettiğimi bilmiyordu. son olayların beni fazla etkilemediğini de düşünüyordu. "Sen benimsin. şuuru çok açık görünmüştü. Geri dönmemi isterdi. karşında yatan insanın genç bir kadın olduğunu sanırdın. Önerisini kabul etmeme çok şaştı. Bu nedenle. Belki de Đngiltere'ye geri dönmeyi önermem gerekirdi. Oysa ben Daniel ve Cary'yle aynı ülkede. aynı adada bulunmaktan gerçekten korkuyordum. ama gözlük takmayı reddedecek kadar görünüşüne düşkün. . annesinin durumuna ve davranışlarına ne kadar üzülüp kendini ne kadar yalnız hissettiğini de biliyordum. Swanny'nin ne kadar mutsuz olduğunu. "Ateşin ışığında beyaz saçları sanki sarıya dönüşmüştü" diye yazmıştı Swanny mektubunda. şöminede bir ateş yakılmıştı. başka torunları. genç bir kız sanarak evlenmek isteğiyle iltifatlara boğduğu yaşlı ve neşeli kadının aslında babaannesi olduğunu öğrenen gencin kitabını okuyup okumadığımı sormuştu. Onlarla karşılaşmaktan değil. Annelerin bebeklerinin nereden geldiğini söylememi mi istiyorsun? Bilmiyor musun?" Sanki çok gençmiş gibi. Đçinden gelen sese uymuş. yastığın üzerinde de açık bir Martin Chuzzlewit ve okuma gözlükleri." Swanny (mektuplarında. Amerika'dayken hissettiğim bu uzaklık duygusunu kaybetmekten çekiniyordum. sanki bu soruyu daha önce hiç sormamış gibi annesine dönmüştü. uykuya dalmıştı. Sorusunu son kez Asta'nın "spazmından" birkaç gün önce. Onun kuşağındaki kadınlardan bazıları böyle düşünürdü. Ateşin karşısına çekilmiş kanepesine uzanmış. ben de yakında öleceğini biliyordum. üstelik Daniel ile evlenmediğim için. doktorun 'Tam bir kriz değil. Perdeler çekilmişti. hatta torun çocukları bulunduğunu düşündüm. çok yaşlı olduğunu. gerçekte olduğundan çok daha konuşkandır) bana Poe'nun yazdığı. Swanny annesinin yüzünde o güne dek hiç görmediği bir sevgi ve sıcaklık. artık her akşam yaptığı gibi. daha çok bir spazm" dediğini anlattığı bir mektup yazdı. Kendi kendimi kandırarak Asta'nın sadece büyükannem olduğunu. sadece benim.

Vasiyet etmenin amacı herhalde sana ait olanları istediklerine vermek olmak. Cenaze levazımatçısma haber verip bir insanın yakılmasını isteyebiliyorsun. çok bir şey değil ama ihtiyacımdan fazla. bir daha da bir kez bile dua etmedi. Far öldükten sonra aynı evde. bütün o eski duygularım uyandı. Verdiğimiz davetlerden birinde yüksek sesle Nietzsche gibi düşündüğünü. gerçekten de ondan hiç uzak olmadığımı bilir miydin? Torben ile ilk evlendiğimde bile. . Kesin olarak bana bırakılmıştı. kimse doğum belgemi bile istemedi. doksan üç yaşındaydı. sorsalardı ne olurdu ki? O belgede annem ve babam olarak Mor ve Far'ın adları var. Her neyse. mektup yaz. kendini son derece iyi yetiştirmişti. ama yapmadım. 1924'te on dokuz yaşındayken Danimarka'da bulunduğum. Onun ölümü bana özgürlüğümü verdi. Eve dönmeyi teklif etmedim. buna hakkım yok' demeyi bile düşündüm. Dindarlığı o gün son buldu. özgür olunca yapmayı istediğimi düşündüğüm. tabiî kimse de bir soru sormadı. her zaman sürdüğü L'Aimant burnumdan gitmiyor. bunları kabul edemem. biliyorum. Daha neşeli. yirmi yıl beraber yaşadık.Swanny telefon edip Asta'nın öldüğünü söylemişti. Ondan ayrı olduğum en uzun süre. şimdi yapabileceğim o kadar çok şey var ki. hayatım olmuştu. Sanırım sonunda bu evi satacağım. daha filozofça olmalıyım. Asta çok yaşlı. ölümü bir süreden beri bekleniyordu. çünkü etrafımda bütün bu hatıralarla yaşamak istemiyorum. O denli hayatımın bir parçası haline gelmişti ki. O olmadan kendimi öylesine yalnız hissediyorum ki. ama her ölüm de biraz böyle olmaz mıydı? Bir hafta sonra bir mektup gönderdi. doktor bana bir hap verdi. gelmemin hiçbir yararı olmayacaktı. Geçen gün dolabında bir çekmeceyi açtım. ama anlaşılan inanmamışım. Hoş. isteyemeyecek kadar üzgünüm. Sana böyle şeyler yazmamam gerek. Onsuz yaşamadığımı. ben de çekine çekine öyle yaptım ama isteğimi normal karşıladılar. bence kendi cenazesinin nasıl kaldırılacağına karar verme hakkına sahipti. Ömrümün geri kalan her gününde Mor'u gördüm ya da telefonla konuştum. bir koku yayıldı. Basamaklarda adımlarını duyuyorum. Torben'le tanıştığım birkaç haftadır. Her neyse. Đyi haberlere gelince. Tanrı'nın öldüğüne inandığını söylemişti Bunu da nereden çıkardığını bilmiyorum ama çok şey biliyordu. demedim. Mor da herhalde ona ait olanları bana bırakmak istedi. Ama şimdi onları yapmak istemiyorum. artık uyuyabiliyorum. "Moder vasiyetinde cenaze töreni istemediğini belirtti. Beni neşelendirmek istiyorsan. Yine de kendimi bir tuhaf hissediyorum. Bir şok geçirdiği muhakkaktı. Bana bunu daha önce bir iki kez söylemişti. onunla dolu bir koku. Moder sapına kadar ateistti. köşenin öbür tarafında otururduk. bir cenaze töreni yapmak şart diye düşündüm. Vasiyetnamesinde her şeyini bana bıraktı. Neyse. o da böyle bir teklifte bulunmayacağımdan emin olunca geri gelmemem için yalvarmaya başladı. Şimdi olmadığına inanamıyorum. 'Kızıma. hiç de değişik bir şey istiyormuşum gibi davranmadılar. o kadar korkunçtu ki. Bana sık sık küçük oğlu Mads ölünce Tanrı'ya inanmaktan vazgeçtiğini anlatırdı. bir ara 'Hayır. Her zamanki gibi sevgilerle. Swanhild Kjær'e'. bana 'lille Swanny' diye seslenişini işitiyorum. ben de Swanhild olarak geçiyorum. ağladım.

Anlaşılan unuttu. Daha bir emlakçıya haber vermedim. Eğer o dönemde. biliyorum ama. Đngiltere'ye dönseydim. geride o kadar da çok kişinin kalmadığını düşündüm. bazen yapmayı düşündüğüm gibi. Oraya geldiğimde. Noel gecesi yemek o kadar önemlidir ki. sofrada ikimizden başka kimse olmasa da buna benzer bir şeyler yapmaya çalışırım. "Başka planların vardır diye sana sormamam gerek. on beş yaşındayken çoğu yaşıtlarım gibi "teyze" kısmını kullanmasam üzülüp üzülmeyeceğini sormuştum. Annemin bir ara evlenmeyi düşündüğü Daniel'ın babası ara sıra ziyarete gelirdi. O bavullardan birini uçağa götürdüğünü düşün. John ve Charles. Sana vermek istediğim haber. ona hâlâ ilk adıyla hitap eden kaç kişi kaldığını düşünüyorum. O kadar çok sevdiğim sevgili annem. Eğer gelirsen. kullandığı sabun ve içtiği sigaralarla dolu daireye dönmek istememden kaynaklanıyordu. büyük bir ihtimalle Swanny'nin evine yerleşecektim. zavallı Mor nerede olduğunu bile zorlukla hatırlarken geleneği sürdürmüş. taşınmayı kararlaştırdığım. süslenmiş ev. ama onlarla neredeyse hiç görüşmüyor. Büyükelçilikten arkadaşları. ama çalışmaya başladım. ki hiç sanmıyorum. daha içine tek bir şey koymadan bile gülle gibi. Ev bana birdenbire çok büyük görünmeye başladı. yapmam gereken. Oraya bir daha hiç dönmemeyi. ondan taşınmayı kararlaştırdığım bildiren ikinci bir mektup aldım. Willow Caddesi'nde otururken birini bulup daireyi boşaltmayı. tıpkı Asta'nın L'Aimant'ı gibi kokusunun sindiği. düşüncelerimi de dertlerimi de uzaklaştıran bir iş.. Eski elbiselerini ve paltolarını teker teker o antika elbise dükkânlarına satmış olmalı. Domuz derisinden. tabiî eğer hâlâ görüşüyorlarsa. ördek ve gsblekage hazırlamıştık. Bu. Bunun Swanny'yi ne kadar mutlu edeceğini düşünerek evi iki ayrı bölüme ayırıp ayıramayacağımızı hesaplamaya başlamıştım ki. daha sonra bir emlakçı aracılığıyla satışa çıkarmayı ciddiyetle düşündüm. pilavın içine badem tanesi saklamış. meyve çorbası. Bu kadar eşyamız olduğunu hiç bilmiyordum: En yukarıdan. Ondan millerce uzakta Amerika'da. O eski harika Noellerimizi hatırlıyor musun? Bir Danimarkalı için Noel. o kadar keyifsiz ve umutsuz olmalı ki. Noel'de burada olabilsen çok iyi olurdu diye düşünüyorum. Ne kadar az elbisesinin kaldığını hiç fark etmemişim. bazen insanların sevgili annem hakkında neler düşündüğünü bile dert ediniyorum. Zavallı Mor'un kendine ait o kadar az şeyi vardı ki. Acaba onun ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anladılar mı. onun odası temizlemesi en kolay yer olacak. Onu görenler kimbilir neler düşünmüştür. tavan arasından başladım.. Geçen yıl. Onu . ama Swanny'nin dulluğunda hiç ortada görünmedi. yoksa aptallıklarından onu sadece yaşlı bir bunak olarak mı gördüler? Son cümlemden ne kadar kederli olduğumu anlayacaksın. yıllardan beri ona herkes gibi "Swanny" dediğimi hatırlamadı. Burası Torben'in kitapları ve aslında ayaklı dolaplara benzeyen. Herkes derken. neleri atıp neleri saklayacağımı kararlaştırdım. her odasına.Swanny Teyze" Yıllardır ona "teyze" dememiştim. hamallar yardım etse herkesin yanında götürmeye can atacağı bavullarla tıka basa dolu. Ne de olsa Daniel ve Cary'ye yakın olma korkumun bir bölümü de beş yıl birlikte yaşadığımız.

o tanıdık yüzü gözlerimin önüne büyük bir acı ve yoğun bir kıskançlıkla getiriyordum. yoktu. hiç de o kadar kolay değildi. bazen espriliydi. Bugün olsa evi ortaklaşa alırlardı. kendi gülerken insanları da güldürmeyi becerirdi. yavaş yavaş yatak odalarına doğru yaklaşıyorum.O kadar da yakışıklıydı ki. bizi ziyarete gelip. Oysa benim için hiç değişmemişti. Đlişkileri yürümez de özgür kalırsa ne yapmak gerekir spekülasyonları da bitmişti Hiç evlenmedim. Đyi bir dinleyiciydi. Hani sanki Daniel yakışıklılığını onu elde etmek için kullanmıştı. hoş fazla olduğu da kanıtlandı ya. lütfen bana bildir. lütfen hemen bildir. Belki de yoktu. Senin işlerin nasıl? Davet edildiğini söylediğin o Şükran Günü partisine gittin mi? Gelecek üç hafta içinde eve dönme ihtimalin varsa. bağışlanmaz hırsızlığını bile aynı mazeretle geçiştirmeye çalıştı. böyle devam etmemeliyim. Aklımda Daniel'dan çok Cary vardı. dolayısıyla da korku kalmamıştı. Her neyse. içini çekerek "çok yakışıklı" demesi. Sonraları. Ann. Bütün sevgilerimle. Bir bilse. bu evdekilerin büyük bir bölümünden kurtulmam gerektiği. Ama o "Ne kadar da yakışıklı!" Sanki Daniel'da görülecek başka bir şey yokmuş gibi. bunun için dua ettim. Sanki onun yakışıklılığı Cary için fazlaymış gibi bir iç çekiş. gece birden uyanıp ya Cary'den ayrıldıysa. eğer istediğim gibi Holly Mount'ta küçük bir daireye geçeceksem. sanırım bu yüzden de evliliğe eski usul yaklaşıyorum. "Ne kadar da yakışıklı. Bunu ikimizle de ilişkisini sürdüren eski bir üniversite arkadaşımın mektubundan öğrendim. Bana Daniel'ı ne kadar yakışıklı bulduğunu söylemesini unutamıyordum. Bu sanki ben de yakında ölecekmişim gibi bir şey oldu. Ann!" Sanki böyle birinin bana düşmesine şaşırmış gibiydi. Ya da belki ailemde gördüğüm evliliklerin tümü dayanıklı çıktı. son haberdeki kesinliğin beni gerçeği kabul etmeye zorlamasından. Daha mutsuz. ne gülerdi! Neyse. Sana anlattığım gibi. Geçmiş zaman kipini kullanıyordu. Benim olup da almak istediğin bir şey varsa. Daniel'ın Putney'de satın aldığı evde oturuyorlardı. en azından benim yanımda hiç bahsetmedi. üstelik de evli değilseniz. ama benim söylemek istediğim. önce tavan arasını temizledim. Benim tepkim. Sonra aynı arkadaşım evlendiklerini de söyleyince omuzlarımdan bir yük kalktı. Bunu özellikle belirledim. Daniel bir süre için odadan çıktığında. onu tanıdığım yaşlı insanların annelerini sevmelerinden çok daha derin bir sevgiyle sevdim. evliliği sonsuz ve çözülemez . ama on beş yıl önce bu iş. Swanny" Noel'de eve dönmedim. Cary de bir daha yakışıklılığından hiç. Antonius'un Octavianus'la evlendiğini bir ulaktan duyan Kleopatra'nın yaptığından farklıydı. Oysa başarılı olduğu gün bile bana karşı dürüst olmayı beceremeyen Cary. Ann. Onun yaşamasını istiyordum. Cary ve alçaklığı aklımdan çıkmadı. şimdi o görüntüsünden eser yoktu. daha az kıskanç olduğumdan değil. birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca duyarlı ve düşünceli olduğunu göstermiş olmasına rağmen. . ya araları bozuldu da nerede olduğumu araştırıyorsa diye düşünmek de yoktu.gerçekten sevdim. Benini için artık umut.

O sırada şubata girmiştik. Aslında defterde çok önemli bir şey bulmayı. ama önerime pek de ona uymayan bir yarı ilgisizlikle değiniyordu. her ikisi de evi boşaltırken bulduğu günlüklerden söz ediyordu. kabarık bir eteklik içinde olağanüstü şişman ve çirkin bir kadın! Masasının üzerinde bir defter vardı. Mor'un el yazısını görünce de şaşkınlıkla fırladım. Belki de eve dönüp bu duyguyu gerektiği gibi paylaşmam gerekirdi. bir işe yaramayacağını anladım. daha ilk satırlarda büyük bir edebiyat şaheseri ile karşı karşıya olduğunu gördüğünü anlatacaktı. Kar yağmış. Bu düşüncemin yanlış olduğu sonradan anlaşıldı ya. o başka konu. içerde Mor'un da doğumundan önce çekilmişe benzeyen eski bir fotoğraftan (tabiî sepya) başka bir şey yoktu. o da odasına çıkmak ve defterine hissettiklerini yazmak zorunda kaldı. Zavallı anneciğim. can sıkıcı bir mutsuzluktu.. elimdekiler özeldi. Ya da en azından öyle sanıyordum. gizli bir bölme buldum. belki de onu yalnız bıraktık. birinin ötekinden daha çıkık olduğunu fark edip çekince. Đlk olarak Asta'nın yatak odasında.. daireme taşınmadan önce onunla "birkaç gün" geçirmeyi önerdim. çünkü. Kendimi son derecede suçlu hissettim. Aynı zamanda da gördüklerimi okumak istemiyordum. Cevabını alana kadar iki hafta geçti. Anlaşılan Mor'un da çekmeceden haberi yoktu. oyalanmaya başlamıştı. Bana yazdığı mektuplar. Hâlâ yapılacak bir sürü işim vardı. Bu mektuplardan ikisi ben Amerika'dan ayrılmadan elime geçti. Ann. yazı masasının üzerinde duran defleri bulmuş. en son yazı yedi yıl önce eylülde yazılmıştı. yine de bir sayfa açıp 1967 tarihini görünce. Swanny'nin günlükleri bulur bulmaz hemen anladığını söylemem gerekir. Bu mutsuzluğu paylaşma durumu beni Swanny'ye yaklaştırdı. gerçekten de kim olduğumu öğrenmeyi umuyordum. daha sonra eskiye doğru ilerlemeye başlamıştı.bir bağ olarak görüyorum. Onunla mülakata gelen çeşitli gazetecilere hiç aksatmadan. defteri açıp da ilk sayfaları okuduğunda ne denli heyecanlandığını. Bana kalan ise Swanny'nin duyduğundan pek de farklı olmayan. Öfkeyle kameraya bakan. Bunu daha sonraları da kabul edecekti. günlükleri okuduğu zamanki hisleri biraz daha karışık olmalıydı. bu nedenle de Daniel ve Cary'nin hayatları boyunca birbirlerine bağlandıklarını sanıyordum. Swanny'nin mektubu uzundu: "Dün Mor'un odasına girip eşyalarını karıştırdım. Bulduğu son günlüktü. havaalanı bile kapanmıştı. Anlaşılan arada bir şey bulmuş. daha ilk anda tahmin edilemez bir şey bulduğunun farkındaydı. Tabiî içine baktım. sandığım gibi gerçek duygularını yansıtıyorsa. Mektubunda taşınmayla ilgili bir söz bile yoktu. Boston ve çevresi buz gibiydi. Gerisini okumadan da elimdekinin bir günlük olduğunu anladım. Swanny'ye mektup yazıp. ama bunları ay sonuna kadar tamamlamam söz konusu değildi." . Siyah meşe masasının gizli bir çekmecesi olduğunu biliyor muydun? Masanın iki kenarında da oyma var. gelen mektubunda neyi nasıl düşünürsem sevinerek kabul edeceğini söylüyordu. Torben ile ben onu biraz dışladık mı? Birbirimizle o kadar ilgiliydik ki.

değil mi?" Roderick Caddesi'nde yemeğe gitmek üzere hazırlanırken telefon çaldı. Đngiliz olmalısın" derdi. büyükannemin Danca konuşma izni yoktu. Soruma cevap vermesini beklemediğimi söyledim. kim inanırdı? Defterleri saydım.Danca öğrettiler mi? . "Eğer Đngiltere'de yaşıyorsan. yani üniversitede bunu okudum.Ne. yani okur yazarım da demek istiyorum. . Đskandinav dilleri ve edebiyatı. Burada en aşağı yüz binlerce kelime var. Mektubunuzdan böyle bir isteğiniz olduğunu çıkardım. Londra Üniversitesi'nde ders veriyorum.Hayır.Ama ben iyi konuşurum. Evlerine yemeğe davet etti. Belki de bu gece bu rolü oynamam gerekecekti. Karısı da orada olacaktı. Şaşırmış gibiydi. ya sizinkiler? . oysa ben doktora yaptım. Bir hafta sonra buluşmayı kararlaştırdık.Đkinci mektup çok daha kısaydı. ama bunu yapamazdım. ben söylenecek bir şeyler bulmaya çalışırken yeniden konuştu: . .Maalesef. daha henüz yayınlanmamış olanlarıyla ilgili yardıma ihtiyacınız var. yani annemin bana Danca öğretmemiş olması. Mor'un günlük yazması. güçlüğünü yaşamıştım.Bir şey söylemiş olmak için. Bir süre Paul Sellway'in de kim olduğunu düşünmek zorunda kaldım. birincisi 1905'te. . Onu karısından boşatmaya niyetim olmasa da Mrs. Bu benim işim. benim doğumumdan önce yazılmış! Bütün defterler yaş. sonra da haklı olarak sordu: "Öyleyse neden sordunuz ki?" . Willow Caddesi'ne gelmeyi kabul etti. Swanny'nin tavan arasını temizlerken buldukları konusunda tüm ayrıntıları öğrenmem için Đngiltere'ye dönmem gerekti. Paul Sellway. Ne kadar olağanüstü. Annem. benimkiler? . Anladığım kadarıyla o günlükler. Herkese doktor olduğumu söyler. Sellway'e karşı hiçbir olumsuz duygum olmasa da. yanılmıyorsunuz.Doktor olduğunuzu sanıyordum. sayfaların iki yüzü de yazı dolu kalın kalın defterler. Aslında annem kendi annesini korkutmuştu. altmış üç tane. Sonunda Sellway bütün günlüklerin olduğu yere. Annem tıp doktoru olmamı isterdi. buruş buruş ve rutubet lekesi kaplı. Swanny ikinci mektupta sadece şunları yazmıştı: "Mor'un günlük olarak kullandığı bir sürü defter buldum. Bu da konuyu sizi neden aradığıma getiriyor. Hepsi de Danca. Neyse. Bir an sustu. Güldü. Anlaşılan bir çıkış arayan bazı duygularım var. dedim.Tıp doktoru değilim. Belki de yanılıyorum? . Beni hep biraz rahatsız ediyordu. evli bir çiftin yanında bekâr üçüncü olmayı çok denemiş. Annem Danca konuşamıyordu. daha bilmiyordum. hiç olmazsa olacağım sanıyordum.

koyu renk kravat. (Kuru kuru öksürdü.Onun çevirileri inceleyip günlüklerle karşılaştırmasını ya da eksik sayfaların çeviriden sonra koparılıp koparılmadıklarını araştırmasını neden bu kadar istediğimi merak ediyordum. kolsuz. . o gece yanıldı. Siyah kadife kayak pantolonu. banyo ise ağaçlara. duvarlarda da kaslarını Medici mezarlarındaki heykelciklerden almışa benzeyen çifte cinsiyetti insanların pembe mor akrilik resimleri asılıydı. Aynı tema elbiselerinde de görülüyordu. sanırım hizmetçisiydi.Sizin bunu biliyor olmanız lazım. değil mi. cenazede de vardı.) Bir düşüneyim. bunu anlarsınız umarım. kesinliğinden. elinde örgüsünü taşıyan Swanny. bir de yaklaşık yirmi yıldır görmediğim bir giyim. Aubrey dizlerimize üzerinde Michelangelo'nun Davud'u bulunan siyah peçeteler örttü. kulelere. Yemek harika. Bilmiyor muydunuz? . geleneksel ve dürüst Gordon kızıl siyah duvarlı bir dairede oturuyordu. Yani. "Kendini iyi hissetmemek". gri flanel pantolon. Elkins'in Gordon'u neden içeri almadığı anlaşılıyordu. böylelikle onunla bir daha görüşme zorunluluğundan kurtulmak için.Ama gittim. kuşkusuz bir çeşit saklamaydı.Neden gidip onu hiç görmedin? Swanny'nin sadece büyükhalası olduğunu. V yaka örgü kazak. Resmî. Yazın tam ortası. Gordon'un üzerinde her günkü yaz kıyafeti olduğunu sandığım şeyler vardı. Tabiî onu görmek istiyordum. şarap nefisti. Kjær'in kendini iyi hissetmediğini. Sonra çok ilginç bir şey oldu. Eğer çok içmeseydim. O sözü kim söylemişse. Aubrey? Kapıyı bir kadın açtı. Aubrey de gülümseyerek omuzlarını kaldırdı. yine de geldiğimi bildireceğini söyledi. işaret parmaklarına benzetilmek istenen penislerle doluydu. Ama yine geri çevrildim. Asta'nın evde kalmış kız olarak adlandıracağı sesinden. Çok şaşırdım. pantuflaları ve kırışık çoraplarıyla dolaşan.Bir hafta sonra yeniden denedim. . Anlaşılan o gün ortalıkta olan öteki Swanny'ydi. değil mi. Đtiraf etmeliyim ki kendimi hakarete uğramış görmedim. en az ellisinde olduğuna karar verirdiniz.Willow Caddesi'ne mi gittin? Swanny'yi mi gördün? Aubrey'ye döndü. sonunda Cary'nin işini halletmek istediğime karar verdim. size söylemesini beklerdim. Bir atasözü "Bir insanın başına ne gelirse kendinden gelir" der. Raffaello öncesi dönemden portreler kolajı siyah bir tişört. Aubrey? Telefonu ben açtım. hatta belki de adresini bile bilmediğini söylemesini bekledim. işte o kadın içeri girmeme izin vermedi Mrs. . Alçak divanların üzerleri gümüşî renkte yastıklarla kaplıydı. beyaz gömlek. ama istenmediğim sonucuna vardım. Mrs. Neyse. kınama olarak algılayacakları soruları soramazdım. bunları çoktan aşmıştım. ilk gittiğimde aşağı yukarı bir yıl önceydi. ama aynı zamanda da ona size sorduğum soruları da sormak istiyordum. Ona gösteriş yapmak için falan değil. büyükbabasının ölümünden sonra hiçbir ilişkilerinin kalmadığını. Onu görme imkânı bulamadan konuşurken sesinden duyduğunuz bilgiçliğinden. Şaşırmış gibiydi. Sadece ona (mümkünse mektupla) bir oldubitti göndermek. . . Yeşil cam masaya oturup yemeğimizi siyah porselen takımlarda yedik.

Yani arkadaşımı da getirebilir miyim dedim. Elkins tarihle bağlantılı uğursuzluktan söz etmişti. Đlk gittiğimde. Swanny memnun oldu. Şimdi işin ilginç bölümüne geliyoruz. tere sandviçleri falan. çaya gelip gelemeyeceğimi sordu. Bana telefon etti ve keşif gezisi olarak adlandırdığı bir yolculuğa davet etti..Bu dediklerin. Bak Ann. ama krizin 13 ağustosta geldiğinden eminim. Aubrey? Aubrey başını salladı. . . yukarıdaki katları da çekip çeviren adamla konuştuk.Tabiî gittim. . kararlaştırdığımız gün evine gidip kapıyı çaldık.Ama göndermedi. Tabiî hemen "evet" dedim ve arkadaşımı da beraber getirip getiremeyeceğimi sordum. Swanny Lavender Grove'a giderken neden bana haber vermemişti? Neden Gordon . Daha önce beni evinde göremediğine çok üzüldüğünü. telefon numaramı hizmetçiye bırakmıştım. eğer Aubrey kız arkadaşım ya da karım (istersen buna erkek arkadaşım ya da kocam da diyebilirsin) olsaydı. tabiî gibisinden bir cevap verdi. yeğenini çaya davet eden bir büyükhala. çok da yıpranmıştı.Hackney'deki o eve.Tam tarihini söyleyebilirim. Neredeyse bana oturduğum yerde rahat olup olmadığımı sormasını bekliyordum. Günlükleri okumadığımı ona belli etmemek için oldukça çabalamam gerekti. bir çarşamba. bitirince bana da göndereceğini söyledi. Biz her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi seviyoruz. değil mi Aubrey? Đçeri girip alt katta oturan. ne zamandı Gordon? .Evet. Bize hiçbirimizin fazla ciddiye almadığı bir hayalet hikâyesi anlattı. dedi Aubrey. Bize annesi ile babasının bu evde yaşadığını. 12 ağustos. Gözlerini kırpıştırdı. Bundan daha uygun bir davet olabilir mi? . göndermedi. Aubrey'nin doğum gününden bir gün önce. dedi Aubrey. Olağanüstü şaşırmış ve çarpılmıştım. Macera gibi bir şeydi. evimi paylaştığım erkek olan arkadaşımı. .Ne kadar uygun bir davet. gülümseyerek. Yolculuk nereye? diye sordum. Bana bir soyağacı yaptığını. şimdi kendini daha iyi hissettiğini söyledi. değil mi. . evin büyüklüğü karşısında şaşırdığımızı söylemeliyim. daha sonra da eve döndük. Bütün samimiyet Gordon'dan geliyordu. .Swanny Teyze aradı. ama Aubrey'nin arabasıyla yolculuk etmenin daha keyifli olacağını düşündük. Swanny taksiyle gitmeyi önermişti. Swanny ilk kalp krizini ağustosta geçirmişti. Defterime bakmam gerekir. Tabiî ev katlara bölünmüştü ve nasıl söyleyeyim. insanların da her şeyi olduğu gibi kabul etmelerini istiyoruz.Gittin mi? . harika bir çaydı. Swanny'ye bu soruyu sorardım. kendisinin de burada doğduğunu söyledi. çünkü Mrs. çok eski usul.

saat tam üçte. Đddia Makamı'nda da Mr. De Filippis mahkeme salonuna. üç aspirin aldım. her zamankinin aksine. dikkatle dinler. on bire çeyrek falan vardı. duruşmaya baskıcı bir soğukluk kazandırır. Đçtiğim şarap ve konyaktan hemen derin bir uykuya daldım. Roper Davası'ndaki kadar ustalıkla kullanıldıkları başka bir örnek olmadığı söylenebilir. sesiyle de duruşmaya katılanlar üzerinde o kadar etkiliydi ki. Howard de Filippis'in Old Bailey olarak bilmen adalet sarayı binasında en son göründüğü davalardan biridir. ses tonu da hayat sahnesinde yer alan bir oyuncuya yakışır gibiydi.Westerby'ye başvurmak zorunda kalmıştı? Aubrey konyak önerdi. Telefon edip bir taksi çağırdığımda geç olmamıştı. Yardımcılardan biri bir demet mendil. Westerby ve Kastrup atalarının köklerini araştıracaklardı. zekice ya da sıkıcı sorularla davarın ilerlemesine engel olmak yerine. Mr. Bu aksesuarlar ünlü avukat tarafından meslek hileleri ya da şaşırtma olarak kullanılacaktı. mahkemeden önce de suçlamayı kabul etmemişti. Richard Tate-Memling oturuyordu. görünüş olarak ufak tefek. ikincisi bir sürahi su ve iki bardak. neredeyse kandırıcıydı. Işığı yaktım. kısa süre sonra boyunun kısalığı unutulup gidiyordu. On dördüncü bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı duruşma Mr. Mahkeme Başkanı Lewis Wilford Edmondson. kabul ettim. Olağanüstü uzun boylu. Yaz tatillerinden konuşmaya başlamışlardı. korkunç bir baş ağrısı ve çarpıntısı bir yürekle uyandım. delici parlak bakışlı iri bir adam olan Mr. yatakta doğrularak Donald Mockridge'in Alfred Eighteen Roper'ın Merkezî Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmasının kayıtlarını okudum. Gordon'un sorularını becerebildiğim kadarıyla cevaplamaya çalıştım. Özellikle o ünlü sesi kadife kadar yumuşak. Swanny'nin sözünü ettiği soyağacını arayıp bulabilir miydim? Arada. tatili Danimarka'da geçirecek. Roper 27 temmuz ya da o günlerde karısı Elizabeth Louisa Roper'ı gırtlağını keserek öldürmekten yargılanıyordu. çünkü varlığıyla çevresine o denli hâkim. peşinde üç yardımcısıyla birlikte girdi. üçüncüsü de şişme bir yastık taşıyordu. yönettiği davalarda sessizlik uygulamasıyla tanınır. . Tate-Memling gerçekten de ufak tefek bir adamdı. Diğer hukukçuların sıkça yaptığı gibi. 16 ekim 1905 günü toplanan mahkeme heyetine Yargıç Edmondson başkanlık ediyordu.

onun cesedinin hemen yakınında da annesinin. Ancak sürekli ilaç tedavisine rağmen. Roper da karısından ayrılıp oğluyla beraber ülkenin başka bir bölgesinde yaşamak istediğini söylemişti. Roper'ın ölümünün nedeni gırtlağının bir kulağından diğerine kadar kesilmiş olmasıydı. Baba oğul 17.15 trenini kaçırdıktan sonra. sanık ve oğlu 27 temmuz öğleden sonra saat 16. Roper ölmemişti. Hackney'de. karısını ona verdiği ilâcın etkisinde uyur buldu. 4 ağustos cuma sabah saatlerinde. Mr. kayınvalidesi.15 trenine yetişmek üzere bir atlı arabayla Devon Villa'dan ayrılıp Liverpool Caddesi Đstasyonu'na doğru yola koyuldu. Bu nedenle belirli kimyasallar konusunda önemli bir deneyimi vardı. Đçişleri Bakanlığı'nın resmî araştırmacılarından biri olarak görevlendirildiğini söyledi. bir buçuk saatlik bir aradan sonra yine arabayla istasyona döndü. Mrs. Sanığın Cambridge'e hareket günü gelip çatmıştı. Mrs. jürinin ciddi dikkatine gerek duyulduğunu söyledi. Maria Sarah Hyde'ın cesedi bulunmuştu. Üstelik bir hafta sonra kocasının peşinden gitmekten. Yatak odasına girdiğinde. Sanık daha sonra Hackney'de Navarino Caddesi'ne dönerek. Sanığın Devon Villa'da karısı. gözlerini mutlak bir sessizlik içindeki salonda gezdirdikten. Navarino Caddesi'nde. Elizabeth Roper'ın cesedini 4 ağustos cuma sabahı. Kadının gırtlağını ekmek bıçağıyla kesti. Kuşkusuz bu tedavinin amacı.sözlerin kısa kesilmesinde ısrar eder. Cambrîdge'de yeniden bir arada olmaktan söz ediyordu. Thomas Toon tıp doktoru olduğunu. Roper'ı ölüme götürmekti. Elizabeth Louisa Roper adlı evli bir kadının cesedi.30 sularında Cambridge'e giden 17. oğlunu ve bavullarını emanet ettiği hamala ve onu istasyona getiren arabacıya da söyledi. çocukları ve evde oturan çeşitli insanlarla birlikte hayatını anlattı. Cambridge'e giden 20. kente 21. Davanın çok önemli bir dava olduğunu. Cesedin yatış şekli (ona göre) uyuyan bir insanın normal yatış biçimine uyuyordu. sanık altı yaşında bir çocuk oğluna genellikle saatinin kösteğine taktığı ve içinde dört altın bulunan para kutusunu evde unuttuğunu söyledi. 1905 ilkbahar ve yazı boyunca karısına altı ay süreyle ve düzenli olarak sıkı denetim altında verilmedikçe son derece zehirli olan bir hidrobromid tedavisi uyguladığını duyacaktı. Mrs. Tate-Memling. eve dönüp onu alması gerektiğini anlattı.40'ta vardılar. Mahkeme birazdan. üst kata çıktı ve para kutusunu aradı. hele hele hiçbir cinayet öldürdüğü karısından doğmuş oğluyla birlikte yeni bir hayata götüren bir tren yolculuğu ile noktalanmamıştır. Jürinin görevi Elizabeth Roper'ın bir cinayete kurban gittiği davada son kararı vermekti. Başı . bulunduğunda en az bir haftadır ölü olduğu sanılıyordu. Mrs. Devon Villâda muayene etmişti.20 trenine bindiler. konuşmasına başladı. konuşmadan oturan yargıca da bir göz attıktan sonra. Ne ki istasyona vardıklarında. Roper hâlâ sağlıklı ve hâlâ canlıydı. Aynı hikâyeyi. Đddia makamının tanıkları Dr. Đddia makamının görüşüne göre. yeniden bu unvanı kazanmaya can attığını anlattı. ama Mrs. Hyde doğal nedenlerden ölmüştü ve ölümü şu anda mahkemeyi ilgilendirmiyordu. Ancak Mrs. Hiçbir cinayet önünüzdeki kadar soğukkanlılıkla tasarlanıp düzenlenmemiştir. Navarino Caddesi üzerindeki Devon Villa'nın ikinci katındaki bir odada Mrs. Evlilikleri yürümüyordu. davanın büyük bir bölümünde sessiz kalır. Sanığın bir eczacı olduğunu söyledi.

öyle. Hem atardamar hem gırtlak borusu hem şah damarı hem de nefes borusu omuriliğe kadar kesilmişti.Dr. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı. Mrs. sadece boyun kaslarınca tutuluyordu. De Filippis Dr. (Dr. Yüksek dozda alındığında. Çok derin bir kesikti. zehirli olduğunu söyledi. Dr. öyle değil mi? . karaciğerde. Bartholomew Hastanesi'nin morgunda cesedi daha ayrıntılı inceledi. ama eczacılık uzmanına soru sormak için ayağa kalktı. . Omurlara kadar her şey kesilmişti. öyle. hidrobromid aşırı cinsel isteğe karşı.Sorumu daha basit bir biçimde sormadan önce jüriden kelimelerimde gerekli olduğunu anlayacakları kabalık için şimdiden özür dilemek istiyorum.Evet. Pond daha önce kendisine gösterilen ve içindekileri incelediği kavanozun bu kavanoz olduğunu doğruladı. Polis memuru Arthur Hood. . Clarence Pond'u tanık sandalyesine davet ederek mahkemeye hidrobromidin özelliklerini anlatmasını istedi. ilk kesişten sonra maktulenin bağırıp çığlık atması mümkün olamazdı. Kadının kendi kendini yaralaması imkânsızdı. Dr. kafa neredeyse vücuttan ayrılacak gibiydi. sol kulak memesinden sağ kulak memesine kadar uzanıyordu. dalakta ve böbreklerde bir ölçek hidrobromid belirlemişti. yüzü sakin ve endişesizdi. Toon'a soru sormamıştı.) Araştırmaları sonucunda kavanozun içeriğinde yaklaşık iki yüz gram şeker ve yaklaşık beş ölçek hidrobromid bulduğunu açıkladı. Pond. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı bu mudur? Başlıca kullanım alanlarından biridir. Polis. Roper'ın en az bir doğum yaptığını. doktor geldiğinde tamamen kurumuştu. Her yerde kan vardı. Ölüm ani olmuştu. Đddia makamı daha sonra eczacılık uzmanı Dr. Doktora göre kullanılan silah çok keskindi ve şiddetle bastırılmıştı.Evet. Dr. kandan sırılsıklam olmuş çarşaflar. ama cinayetin cesedi görmesinden yaklaşık bir hafta önce gerçekleştirildiğini söyleyebilirdi. Ölümcül doz beş ölçekti. örneğin tımarhanelerde gemleyici olarak da kullanılmıyor mu? . Midenin incelenmesinden maktulenin son yemeğinden birkaç saat sonra öldürüldüğü sonucu çıkıyordu. Yara çok derindi. Pond hidrobromidin kimyasal formülünü açıkladı.yastığın üzerinde. Miss Florence Fisher'ın 4 ağustos cuma günü Hackney Polis . Ama onun görüşüne göre Mrs. Roper'ı öldüren hidrobromid değildi. (Şeker kavanozu bir numaralı kanıt olarak sunulmuştu. St. ölüm anında ise hamile olmadığını belirtti. aşırı cinsel istekleri bastırmak. Pond'a şeker kavanozunu gösterdi.) Midede. Mr. Toon bu bölümde vücuttaki bazı organların sağlıklı olduğunu. neler içerdiğini anlattı. Daha sonra. Sanığın kadını ne zaman öldürdüğünü kesin olarak belirleyememişti.

Sanık iki polis eşliğinde Londra'ya getirilip Hackney Polis Karakolunda taammüden adam öldürmekle suçlandı. kendi bulduğu bıçak olduğunu doğruladı. Daha sonra. . müşterinizin kim olduğunu biliyor musunuz? Biliyorum diyemem. Bıçak eve yakın olan çiçek tarhında.30 sularında. Grantham. Mr. Tate-Memling: . Çığırtkan ona Navarino Caddesi'nden Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek için bekleyen bir müşteri olduğunu açıklamıştı. oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra Mr.Elinde bir yara vardı. Mahkeme salonundakilerin içinden müşteriyi tanıdı. müşterisini en son istasyona girerken gördü.Adamda ilgi çekici bir şey yok muydu? . Mendil kandan ıslanmıştı. polis memuru Dewhurst'le birlikte arka bahçeyi aradılar ve bir çiçek tarhının içinde. Hackney'de Dalston Caddesi'nden arabacı Robert Grantham. ama kim olmadığını söyleyebilirim. Müfettiş Poole suçlamayı sanığın yüzüne okudu. bahçeyi komşu bahçeden ayıran çite dayalı olarak bulunmuştu. müşterisi şimdi tutuklu olarak mahkemede bulunan Alfred Roper'dı. polis memuru Hood kendisine gösterilen bıçağın. Murphy'den onu tekrar Navarino Caddesi'ne geri götürmesini istemişti. Adamı istasyona götürdü. ikinci kattaki bir yatak odasında Mrs.Karakolu'na verdiği bilgi üzerine Devon Villa'ya gittiğini anlattı.Mr. Đstasyona vardıklarında sanık para kutusunu unuttuğunu hatırlamış. Roper'ın cesedini gördüğünü. O müşterimin siz ya da Lord .Yarayı gördünüz mü? . memur Hood da sanığın ifadesini yazıp imzalattı. King's Cross'ta. bu haliyle üst kat pencerelerinden birinden atılmışa benziyordu. kurumuş kan lekeleriyle kaplı büyük bir ekmek bıçağı buldular. ayrıca ceketinin kolunda da kan lekesi vardı. yanına gelen birinin Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek istediğini belirttiğini söyledi. çünkü mendilini eline sarmıştı. Tutuklunun yanında bir de çocuk vardı. Judd Sokağı'nda arabacılık yapan Samuel William Murphy. Daha sonra 8 ağustos salı günü Müfettiş Lawrence Poole'la birlikte sanığın oturduğu Fen Ditton köyüne gittiklerini söyledi. akşam saat altı sularında Kingsland High Street'teki araba durağında beklerken. Ekmek bıçağı kanıtların arasındaydı. Tate-Memling (sorusunun cevabını önceden çok iyi bildiğini belli ederek): . . odanın pencerelerinin Devon Villa'nın arka tarafındaki bahçeye katına söyledi.Hangi eli? . araba çığırtkanlığı yapan çocuklardan birinin Kingsland High Street'te yanına geldiğini söyledi. Mr.Hayır. Arabacıya beklemesini söylemedi.Bunu söyleyemem. 27 temmuz perşembe günü saat 16.

Daha önce. tanık ifadesinde. Müşteriniz burada sanık olarak gördüğünüz kişi. Grantham. belki de oydu. Nisan 1905'te bir gün . sanık Alfred Roper olup olmadığını sormuştum. ama eline sardığı mendili hatırlıyorsunuz.Ama ellerine dikkat ediyorsunuz? . Benim kadar çok yüz görürseniz. Fulham'da Lillie Caddesi'nde oturan ve Alfred Roper'ın en iyi arkadaşı olan John Smart'tı.27 temmuz günü arabanıza müşteri olarak binen adamı burada. .Neyi tekrarlar mıyım? . karşı sorgulamada: . Teşekkür ederim. Alçak sesle bir mendil istedi. Mr. De Filippis'in sanığı n en iyi arkadaşı olup olmadığını sorması da salonda şaşkınlığa neden oldu. De Filippis bu sırada gürültüyle aksırdı.Bir adamın yüzünü unutuyorsunuz. Grantham? . müşterilerinizin yüz özelliklerine bakmamaya başlarsınız.Size müşterinizin.Özür dilerim. Mendili hatırlıyorum. Mr. De Filippis. Alfred Roper mıydı? Bilmiyorum. mahkeme salonunda görebiliyor musunuz? . Mr. Emin değilim. onun olup olmadığını bilmiyorum. Ona pek dikkat etmedim.Siz onun içindeki en derin sırlarını açtığı dostu değil miydiniz? Mr. . Đddia makamının son tanığı. Mr. Lordum. Mr. .Cenapları olmadığını söyleyebilirim. Aradan çok zaman geçti. Söylediğinizi tekrarlar mısınız. Smart'ın tanık sandalyesine oturması dinleyiciler arasında bir dalgalanmaya yol açtı. Lordum. Mahkeme Başkanı Edmondson alışılmadık biçimde araya girdi: .Bazen ederim. Smart bunu kabul etmek zorunda kaldı. .Belki. Genç birisi değildi. . ona en üstteki mendili uzattılar ve bardaklardan birine su doldurdular.Size tek söyleyebileceğim. ama yaşlı da değildi. buluştukları çeşitli zamanlarda Roper'ın ona mutsuz evliliğinden söz ettiğini anlatmıştı.Bu gibi olumsuz kimlik tespitlerinden kaçınmalısınız.

Mrs.Cinsel duyguları bastırıcı olarak kullanıldığını biliyor muydunuz? . her zamanki gibi kent merkezindeki kiliseleri gezmek üzere buluştuklarını anlattı. ama savunma avukatının soruları kısa sürdü: . Mr. karısını ve kızını terk etmek.Zehir olduğunu biliyordum. Elizabeth Roper'la tanışmış mıydınız? .Neyin farkına varmasın diye? . daha sonra söyledi mi? . . Böylelikle sanık ailesini kayınvalidesinin kötü etkisinden kurtaracak ve yeni bir hayata başlayabilecekti. yine 1905 nisanında başka bir sefer. Onun niyeti. Mr.Hayır bilmiyordum.Ona ilaç verdiğinin. sanığın hemen başvurmasını önerdiğini belirtti. Mr. . özellikle hidrobromid ve hidrobromidin zehir olarak tanımlanması çevresinde dönecek şiddetli bir sorgulama bekliyordu. tanışmıştım. Smart'a karısının. Smart'a göre Roper karısının kendini aldattığına inanıyordu. Lordum. Karısı farkına varmasın diye hidrobromidi çaya koyduğu şekerin içine karıştırıyordu. kendisinden yerine getiremeyeceği isteklerde bulunduğunu. . Lordum. bu nedenle de kurtuluşu başka erkeklerde aramak zorunda kaldığını anlatmıştı. Bu bir ahlaksızlıktan da öte. Bu anlattıkları nedeniyle çıkan gülüşmeler hemen mahkeme başkanı tarafından susturuldu. Hidrobromidin özelliklerini biliyor muydunuz? . . Yavaş yavaş ayağa kalkan. Karısına hidrobromid verdiğini söyledi. De Filippis.Evet. .Evet. Mr. Smart bunun çok iyi bir fırsat olduğunu söylediğini. bir hastalıktı. Smart'tan devam etmesi istendi. Ancak Alfred'in niyeti başkaydı. Sanık. sanık da karısını tedavi ediyordu. o da öyle söyledi. Smart'a karısı Lizzie'nin karşısına kim çıksa birlikte olabileceğini anlatmıştı. Mahkeme. O görüşmelerinde sanığın Cambridge'de bir eczanede boşalacak yöneticilik işinden söz ettiğini anlattı. ama ben bilmiyordum. Smart sorulan sorulara cevap verirken. bardağından bir yudum su içen Mr. oğluyla birlikte Cambridge'e giderek yeni işine boşanmış bir erkek olarak başlamaktı.Leicester Meydanı'nda ABC Çayevi'nde bir araya gelmişlerdi. Smart'a sanıkla olan dostluğunu sordu. Smart'a kızı Edith'in kendi çocuğu olmadığından şüphelendiğini açmıştı.Nasıl tedavi ediyordu? .Peki ama.Bunu o zaman söylemedi.

De Filippis amacına varmıştı. sadık karısı ve desteği olması gereken kadının hafifmeşrepliğine katlanmak zorunda kalan bir adam. Bu adamı tanık iskemlesine oturtacağız ve siz yaralı bir adam. Benim erken geldiğim.o zaman bir erkek olarak size. Đkinci olarak bu cinayetin 27 temmuz akşamının başlarında işlendiğini kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığı kanısındayım. Temiz bir mendil alarak ağzını örttü. Savunmanın açış konuşması Mr. Mr. sanığın daha eve varmadığı zamanlar.O zamanlarda size -bu soruyu elimden geldiği kadar dikkatle sormaya çalışacağım. Smart aşağılanmış bir adamdı. sizden sanığın mahkemeye sunulan kanıtlar nedeniyle daha fazla sıkıntıya sokulmasına izin vermemenizi talep ediyorum.Şimdi sanığı ve tanıklarımı çağıracağım. De Filippis: "Lordum. Lordum. Roper tanık sandalyesine oturup kendinden söz edecek. Birkaç saniye sonra konuşmasına devam etti: . sanığın karısına uyguladığı tedavi sonucunda ortadan kalkmıştı. Kanun suç kanıtlanana kadar sanığın suçsuzluğunun esas olacağını açıkça belirtmiştir." Burada Mr.Evet.Bütün bu günler boyunca Alfred Eighteen Roper dürüst ve çalışkan bir adam olmuştur. Kişiliğinde en ufak bir leke. düzeni bozuk çağımızda talihin bir aile babasına ve ekmek parası peşinde koşan birine vurabileceği en ağır darbeleri yemiş bir adam göreceksiniz: iyi para kazandığı ve sevdiği işini kaybeden. Sorunun ve cevabın neden olduğu gülüşmeler. en küçük bir leke belirtisi bile yoktur. sanığı n cinayeti işleme amacı belirtilmemiştir. açık bir kitabın sayfası kadar . Roper'la baş başa kaldığınız da oldu? . De Filippis dudaklarını ses çıkarmadan oynattı. Alfred Roper'la ilgili her şey.Onunla birkaç kere mi karşılaştınız? . hiç. talihin darbeleri karşısında eğilmiş bir adamdır.Hayır. Onunla ölen kişi arasındaki sorun. değerli Jüri Üyeleri. Göreceğiniz adam. kafasını biraz öne eğdi. Mr. anlatacaklarını değerlendirmek de siz jüri üyelerinin görevi olacak." Yargıç Edmondson: "Burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığını söyleyemem. Karşısına "kim çıksa birlikte olacağı" söylenen kadın John Smart'ı baştan çıkarılacak kadar çekici bulmamıştı. Her şeyden önce suç aletinin sanığın elinde bulunmuş olduğu kesinlikle kanıtlanmak zorundadır.. Son günlerde yaşadıklarına geleceğim. onun hakkında ileri sürülenleri doğrulayacak biçimde eğilimler gösterdi mi? . size son günlerde yaşadıklarının hikâyesini dürüstçe anlatacak bir masumdur. Herhalde bazen Mrs. Üçüncü olarak. böyle bir şeyin tekrarında salonu boşaltacağını bildiren yargıç tarafından susturuldu. . Ama göreceğiniz adam. bu nedenle de iddia makamının tanıklığını bile kabul etmişti. evet.Bir iki kere. Jürinin burada sadece bir kuşku hakkında karar vermek üzere toplanıp toplanmayacağı Lordumun görüşüne kalmaktadır.

sonra da bir kız çocuk doğurdu. kendinden genç kardeşlerini bir ağabeyin görev duygusuyla yetiştirdi. Roper bir hafta kadar sonra. Bir ilaç reklam şirketinde yöneticilik önerisi aldığında doğduğu Suffolk'tan çıkıp Londra'ya geldi. aynı arabayla Navarino Caddesi'ne geri döndü. mutluluğunun da sahte olduğunu görmeye başladı. Şimdi 27 temmuz perşembe günü olanlara geliyorum. burada da uzmanlığını kullanabileceği bir işte. Bu kitap hepinizin evinizdeki kadınlara çekinmeden verebileceğiniz bir eserdir. hepsini de kapsayacak yeni bir hayata adım atmanın planlarını yapmaya başladı. Zamanı gelince Mrs. Hayır. Babasının zamansız ölümü. müstakbel karısını arayıp buldu. Oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra. günlük işinden dönüşte kendisine rahat bir ev. her dürüst erkeğin beklediği gibi bir fazilet abidesi olmamasından dolayı onu kim suçlayabilir? Yine de onunla evlendi. Cebinde evin anahtarı olmasına rağmen. Söz konusu günün öğle sonrası saatlerinde. kentte kendisi ve ailesinin oturabileceği bir ev bulana kadar. Evlendiği kadının. O kadar ki. . Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da yaşamaya başladı. güzel bir dinlenme yeri olacağına inandığı eve yerleşti. Yaptığı tedavinin en azından olumlu sonuçlar vermeye başladığı bellidir. açıkça ve basitçe kapının zilini çaldı. Yine Londra'da her erkeğin yapması gerekeni yaptı. kocasının ardından gelecekti. karısına ve kayınvalidesine veda etti. Öyleyse kitabın ilk bölümlerinden bazılarını okuyalım. Mrs. Yine de kazanacağı kesin bir boşanma davasına başvurmadan. bir insanı öldürmekle suçlanan bu adam. geldiğini saklamaya çalışmak bir yana. her zamanki gibi masum ve güven dolu bir genç olarak. Çaldığı zile de cevap aldı. karısı ve karısının annesiyle birlikte Hackney'de. kent yakınındaki Fen Ditton köyünde kalmaya karar verdi. Roper oğluyla birlikte trene binerek Cambridge'e gitmeye. kendisine babasından kalan ve içinde ihtiyacı olan altınların bulunduğu değerli para kutusunu unuttuğunu üzülerek fark etti.duru ve okunaklıdır. Roper ikinci çocuğunun kendinden olmadığından bile emindi. oğlu ve birkaç bavulla beraber Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek üzere arabaya bindi. Bu kitapta şifrelenmiş bölümler ya da açılmamış sayfalar yoktur. onlara destek olmaya zorladı. Edmunds'taki evden ayrılıp şansını daha uzaklarda denemeyi aklından bile geçirmedi. değerli Jüri Üyeleri kötü niyetli bir adamın yapacağı gibi kapıyı açmadı. karısının davranışındaki sapıklığın nedenini de bildiğini düşünerek. bir eczane yöneticisi olarak çalışacaktı. Alfred Roper'ı daha on altı yaşından itibaren ailesinin geçimini sağlamaya. Ailesini Londra'nın banliyölerinden alarak Cambridge'in sağlıklı doğa ortamına taşıyacak. böyle bir ev bulunur bulunmaz. Önünüzde oturan ve bir adamın toplumumuzda işleyebileceği en ağır suçla. Gençliğinde geçirdiği bunca sıkıntıdan sonra. Bu eser temiz ve lekesizdir. Roper'ın karılık görevlerini unuttuğu. Bu arada masumiyetini çoktan kaybetmiş olan Roper. komşular tarafından da dehşetle karşılanan gerçek. kocasından başka erkeklerle para karşılığında ilişki kurduğuydu. Yaşlı ve sakat annesine bir kadın şefkatiyle baktı. Ne var ki istasyona vardığında. Roper önce bir erkek. ozanın dediği gibi amacına bir hayalet gibi yaklaşmak bir yana. Londra'ya bir masum olarak geldiğini söylememe kim şaşırır? Londra'da. Annesi ölene kadar Bury St. kapıyı çaldı. Artık herkesçe bilinen. Mrs. hastalık olarak niteleyecek kadar iyi niyetli yaklaştığı bir durumu düzeltmeye çabaladı. ablasının yanında. çünkü karısından ayrılmak yerine.

Söyledikleri açıktı. Açık ve dürüst bir tutumla tüm gerçeği anlatma gayreti içindeydi. Lizzie Roper'ın ya da annesinin davranışlarını kınasa da bunun anlaşılmamasını sağladı. sağlam yapılı genç bir kadındı. Yaralı elini mendiline sardıktan sonra bir araba bulmak için durağa doğru yürüdü. Bu ayrıntıları. Roper Kingsland High Street'teki araba durağına kadar yürüdü. saat ona yirmi kala Cambridge'e vardı ve ablasının Fen Ditton'daki evine gitti. ona destek olacak. yalvarma ya da gürültü duymuş mu? Hiçbir şey duymamış. düşerken kendini korumak için uzattı. Savunmanın tanıkları Kuşkusuz savunmanın en önemli tanığı Devon Villa'nın hizmetçisi ve aşçısıydı. Roper'ı sevmiyor idiyse de bunu hiç göstermedi. Roper geliş nedeninin. Green'e göre Florence Fisher sağlıklı ve güçlüydü. onunla konuşmak için ablasının evine gelen polis memurlarından öğrendi. Mr. Bir kadını gırtlağını keserek korkunç biçimde öldürmekle suçlanan bu adam oğlunun ve onu emanet ettiği hamalın yanına geldiğinde tatsız bir şekilde yere düşen. on üç yaşından beri Mrs. iddia makamı adına tanıklık etseydi. kendi dalgınlığı yüzünden treni kaçıran birinden daha heyecanlı ve gergin değildi.Florence Fisher'in nişanlandığını. hayır. Polisin bu olayda uyguladığı yöntemleri ben şahsen anlayamıyorum. Bu durumda her sağlağın yapacağı gibi sağ elini öne doğru uzattı. Aynı tanık. bu korkunç cinayeti işlemiş olabilecek başka birini arama zahmetine girmediler Hayır. . Sonunda. Evdeki sessizlik. ama kanıtlamadılar. çalışmaktan yılmazdı. evin hizmetçisi. Bu sonuca vardılar. Yürürken bir kaldırım taşına takılıp düştü. Roper'ı kendi evine aldı. sırtını yaslayacağı kaya gibi sağlam duracak adam.Miss Florence Fisher. Miss Fisher yirmi dakika kadar sonra. Đddia makamı kanıt olarak nitelendirilebilecek tek bir gerçek bile sergilemedi. yine bu denli önemli olacaktı. diğer yandan Roper'a karşı besleyebileceği en ufak olumlu duygularını da göstermedi. önyargıdan uzaktı. Kıvırcık kızıl saçları ve mavi gözleriyle uzun boylu. sokak kapısının yavaşça kapandığını duyana kadar sürdü. Eve sessizlik hâkimdi. hiç zaman kaybetmeden toplumumuzun üzerine kara bir gölge düşürebilecek bir sonuca vardılar ve bir kadını öldürmesi en akla yakın kişinin aslında onu koruyacak. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na geri döndü. eli yaralandı. Hiçbir yere bakmadılar. kapıyı açtı ve Mr. Mrs. yani kocası olacağına karar verdiler. evlenmek üzere olduğunu da anlatmıştı. Mrs. Bazı kanıtları dışlayıp bazılarını ortaya sürerek Roper'ı modern çağın en korkunç cinayetlerinden birinin suçlusu olarak göstermenin yanına bile yaklaşamadı. değerli Jüri Üyeleri. Navarino Caddesi'ndeki eski bir komşunun. Florence Fisher duruşma tarihinde yirmi üç yaşındaydı. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da beklenmedik bir şeyler olduğunu ilk kez 12 ağustos salı günü. Green buna ek olarak -belki de romantik öykülerden hoşlanan gazetenin isteğini kıramadığından. para kutusunu almak olduğunu anlattı ve üst kata çıktı. Hyde'ın hizmetinde çalışıyordu ve Devon Villa'ya Roper'dan kısa süre önce gelmişti. Miss Fisher sanık üst kata çıktıktan sonra çığlıklar. Cora Green'in Hyde-Roper evi konusunda Star gazetesine anlattıklarından öğreniyoruz.

Evet. De Filippis Miss Fisher'ı uyarmadan önce uzunca bir süre bekledi. sadece kısa süre sonra dedi. görmedim. . Yani Devon Villa'da kalmaya devam ettiniz. Mrs.Nişanınızın bozulması nedeniyle evlenmeyeceğiniz. Mrs. Hyde'la birlikte mutfaktaydım. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . ve Mrs. görevinin ne olduğunu sordu.. Roper ve bebek bir süre sonra onlara katılacaktı. daha sonra mahkemeye ve jüriye 10 temmuz pazartesi sabahı olanları anlatmasını istedi. o da bana dedi ki.Lütfen Lord Cenaplarına hitap edin. Roper'ın. ayaklanıp itiraz etmek üzereydi ki savunma avukatı konuşmaya başladı: .Bize Mrs.Devon Villa'da kalmaya devam ettim. Lütfen mahkemeye 27 temmuz perşembe günü olanları anlatın. trenle gideceklerdi. Edward'la birlikte. Hyde Mrs. . .Sanık yanınızda değilken. bana ayın sonundan itibaren işimin sona ereceğini söyledi. Roper'ın kendini iyi hissetmediğini. . Miss Fisher. Mrs... bu nedenle bir daha karşılaşamayacağımızı söyledi.Efendim Mr. Bunun nedenini jüri üyeleri anlamasa da Mr Tate-Memling hemen anladı. Hyde'a gidip evde kalmama izin vermesini istedim. Mrs. Yılbaşında evlenmeyi umduğum için yeni bir iş aramadım.. böylece de Mrs. böyle durumlarda hep yaptığı gibi bebekle kendinin ilgileneceğini.Evet. siz ne yaptığınızı anlatmalısınız.5 şilin verdi. Hyde'ın dediklerini değil. Roper öğleden sonra yanıma gelerek 2. Ben de Mrs. Ne zaman olduğunu söylemedi. Hyde dışında tüm ailenin kuzeye taşınmak üzere olduğunu.Mr De Filippis Florence Fisher'a Devon Villa'da ne zamandan beri çalıştığını.Hayır. şimdi de Kuzey Londra'da Stanford Hill'de Mr. Sanık yanınızda mıydı? .Ayrılmak istemiyordum. . Mrs.Evden çıkışını gördünüz mü? . . efendim. Roper.O zaman ne yaptınız? . bu nedenle de bir hizmetçiye gerek duymayacağını söyledi. Mr.Mr. Summer'ın hizmetinde olduğunuz doğru mu? . 27 temmuz günü de oradaydınız? . Hyde'ın size söylediklerini anlatmamanız lazım. Lordum. . Mrs. Mrs. Yeni bir işe başlamak üzere Cambridge'e gittiğini. Hyde'ın tek başına kalacağını.

.Evet Lordum.Kapı çalındı.Öyleyse Miss Fisher biraz önce size gösterilen.Evet. genç kadının yüzü belirgin bir biçimde soldu. . Onsuz gitmeyi istemezdi.Hayır. teşekkür ederim. o akşam saat beşi biraz geçe Mrs. De Filippis sürahiden ikinci bir bardak su doldurdu.Her zaman koyulduğu çekmeceye mi? . Mr. Roper oradaydı. .Bıçağı kullandıktan sonra ne yaptınız? Musluğun altına tuttum. Bir kutu som açtım. Tepsiyi Mrs. Tanığa bir bardak su içmek ya da oturmak isteyip istemediğini sordu. çaydanlık ve şeker kavanozunu da koydum. gördüğünüzde de yüzünüzün solmasına neden olan bıçağın.Mrs. Đyiyim..Evet. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . Babasından kalmış. . Bana gümüş para kutusunu unuttuğunu söyledi. . Miss Fisher? . O para kutusuna çok bağlıydı. Yanına bebek için süt.Sonra ne oldu? . Hyde için ekmek dilimlediğiniz bıçak olup olmadığını lütfen Lorduma söyleyin. Roper'ın gırtlağının kesilmesinde kullanılan ekmek bıçağı Miss Fisher'a gösterildi. Hyde çıkardı. .Ekmeği ekmek bıçağıyla mı kestiniz? . Lordum. Bu aşamada Mrs. o bıçaktı. daha sonra da kurulayıp çekmeceye yerleştirdim. .Neyi kastettiğini anladınız mı? . .Evet. ekmek tahtasıyla birlikte.Hayır. Mutfağa gitti mi? . Mrs. . Roper'a siz mi çıkardınız? .O sırada saat kaçtı. .Hayır.Beşi geçiyordu.Ekmek dilimleyip tereyağı çıkardım. Kapıyı açtığımda Mr. Lordum. bunları diğer yiyeceklerle birlikte tepsiye koydum.

Mr. Çocuğu yukarıya. Gittiğini görmedim. . annesinin yanına gönderdim.O gün boyunca onları görmediniz mi? .Gün boyunca hiçbirini görmedim. Sabah saat sekize doğru Edith artık alışılageldiği gibi.Gittiğini sanmıyorum. Mrs. Lizzie Roper'ı ya da Maria Hyde'ı ne görmüştü ne de seslerini duymuştu. hatta herhalde çay fincanı da koyduğunuzu söylediniz. Lordum. Tepsiyi yukarıya kim götürdü? . Edith birkaç kelimeden fazla konuşamıyordu. Daha sonra da hiçbirini görmedim. Hyde'ın yaşlı bir kadın olduğunu da biliyordunuz en azından görüyordunuz.Yaklaşık on beş ya da yirmi dakika sonra. Tate-Memling karşı sorularına başladı. söyledim. Lordum. dışarı bir iskemle çıkardı ve arka bahçede oturdu. Hyde'ın isteği üzerine bir tepsi yemek hazırladığınızı. hatta bazen de öğlene kadar kalkmadıkları çok olurdu. Kaç yaşındasınız. biraz önce Lorduma Mrs.Evet. Florence Fisher daha sonra o akşamı ve ertesi sabahı anlattı. Roper'ı ve Mrs. Mr. . Mutfağa gidecek zamanı olmadı. Hyde'ı görmediğinize şaşırmadınız mı?" Miss Fisher: "Hayır. Roper evden ne zaman ayrıldı? .Mrs." . ama sokak kapısının kapandığını duydum." Mr. Sabahın geç saatlerine. annesinin ve anneannesinin nerede olduklarını söylemedi. Miss Fisher? . . çünkü alışverişe çıkmak zorundaydım. Akşam saatlerinde hava çok sıcaktı. Yargıç: "Çocuğun size söylediklerini anlatmamalısınız. . süt ve şeker eklediğinizi. Hyde'ın kalbinden şikâyetçi olduğunu biliyor muydunuz? Biliyordum. çaydanlık.Mrs.Mr. Yemek odasındayken. Örtüleri mutfağa götürdüm. Roper'ın merdivenleri çıktığını duydum. Lordum. kendi başına aşağıya indi. şaşırmadım. yıkanacak örtüleri almak üzere yemek odasına gittim. .Miss Fisher. Hyde götürdü.Mrs. Belki de mahkemede bulunanlar ve jüri. Miss Fisher.. Mahkeme Başkanı Edmondson'un. Florence bodrumdaki mutfakta çocuğun kahvaltısını verdi. De Filippis: 'Teşekkür ederim. savunma avukatının görüşüne rağmen davayı jüriye götürmeyi kararlaştırdığını ilk kez o anda anladılar.

kuşkusuz jürinin bu son söylenenleri iyice değerlendirmesini amaçlıyordu. çayını hep şekerli içerdi. Tate-Memling'e çevirdi. çaylarını şekerli mi içerler? .Öyleyse sorumu tekrar ediyorum. siz yirmi üç yaşındasınız. .. siz çayınıza şeker koymuyorsunuz.Ona aramasında yardımcı olabileceğimi söyledim. değil mi? . çayına tepeleme üç kaşık şeker koyduğunu gördüm. Mr De Filippis bir kahkaha olarak da algılanabilecek. Sorumun çok ciddi olduğunu bilmenizi istiyorum. .Pekâlâ. Tate-Memling'in konuşmaksızın beklediği süre. . Öncelikle. .Özür dilerim. .Ama ölen kişi. Mrs. evet Lordum.Sadece Mrs. Miss Fisher. söylediklerinizin ne anlama çeldiği konusunda en ufak bir bilgim yok. Hyde'sa altmış yedi yaşındaydı. Çayınıza şeker koyar mısınız. yanımda da bir sözlük taşımamı beklemeyin. Tam yarım dakika bekledikten sonra boğazını temizledi ve devam etti. Roper. Roper ne de Mrs. Edward ise çay içmezdi. benim yapılacak işlerim olduğunu tahmin ettiğini söyledi. Ne Mr.Oh. Tate-Memling'in kıvrak konuşması ve sözleriyle jüri üyeleri içinde eğitimli olanları zavallı bir ev hizmetçisine gülmek umudu geri tepen bir silah oldu. ben de örtüleri toplayıp yıkamam gerektiğini söyledim. efendim. Roper şeker koyardı. .O ne cevap verdi? . . Mrs. Florence Fisher iddia makamının sözlerinden tekini bile anlamadı. efendim? .Evet.Buna gerek olmadığını. Hyde şeker kullanırdı.Söylediklerinizi günlük Đngilizce'yle ifade etseniz daha iyi olacak Mr. koymaz mısınız? Koymam. O zaman "Đşinin başına dönsen iyi olur" dedi ve bana yemek odasının kapısını açtı. bomboş bakan gözlerini Mr.Devon Villa'da yaşayanlar. .Miss Fisher.30'da tutukluyu eve aldığınızda aranızda kayıp para kutusu konusunda bir konuşma geçti mi? . inlemeye benzer bir ses çıkardı.Yirmi üç yaşındayım. anlamadım. Mr. Tate-Memling. öyle değil mi? Miss Fisher. 27 temmuz saat 17. çayınızı şekerli mi içersiniz? . ölçü merakınızı ekmek ve tereyağından da uzak durmaya kadar vardırıyor musunuz? Mr.

(Mr.Biraz ekmek ve tereyağı yedim. Çok sıcak bir gündü. Evde kimse yoktu ya da ben öyle sanıyordum. Pazar günü bıçağı aradım. Tate-Memling! Mahkeme başkanı. Alışverişten döndüğümde. Mrs.) Miss Fisher sorumu değişik bir biçimde sorayım. Sanırım dışarıda. Önündeki tepsiden şişme yastığı aldı.Ekmek bıçağını bir daha hiç görmedim. .Özür dilerim. Hyde'a verdiğinizde saat öğleden sonra beşti. ayın 30'u pazar olmalı. De Filippis şişme yastığı iskemleye yerleştirip üzerine oturdu.Ertesi sabah kahvaltıda ekmek ve tereyağı yediniz mi? . . O akşam siz kendiniz bir şeyler yediniz mi? . hastaydım. ekmek bıçağını bir daha ne zaman gördünüz? .Emin değilim. otururken de duyulur bir nefes verdi.Ekmek bıçağını koyduğunuz çekmeceyi açtınız mı? .Hayır. sertçe uyardı.Çocuğa ekmek verdiniz mi? . Tate-Memling devam etmeden önce ona baktı.Bir daha ne zaman açtınız? Bilmiyorum.Bilmiyorum.çıkardığı sesin bir aksırık olduğu ve yeni bir mendil gerektireceği çok geçmeden anlaşıldı.Mr. biraz da tereyağı aldım. .Hayır. ama mahkeme sizin uyku sorunlarınızla ilgilenmiyor. . hatırlamıyorum. Daha sonra bıçağı yıkayıp yerine koydum.Ekmek bıçağının yerinde olmadığını ne zaman anladınız? . Lordum.. Hiçbir şey yemedim. sessizliğin ortasında yastığı şişirmeye koyuldu. Herhalde en azından birkaç saat sonra yatmaya gittiniz. . O gün açmadım. Üzerinde ekmek ve tereyağıyla birlikte diğer şeylerin de bulunduğu tepsiyi Mrs.Lordumdan özür dilerim.28 temmuzda da mı? . . . bahçede. Lordum. Miss Fisher. . gidip yattım. Mr. hiçbir yerde de bulamadım.Size ilginç gelebilir Miss Fisher. . . o yulaf ezmesi yedi.Hayır. Tate-Memling dimdikti. . Bıçağı polis buldu. Hyde'a ekmek ve tereyağını verirken kendim için de birkaç dilim kestim. Bu aşamada Mr.. Kendimi iyi hissetmiyordum.

. Mr. Yarısından da fazla mıydı? .Yukarı çıktığını duydum.bir dakika sessiz kalmamızı isteyebilir miyim? Böylelikle bir dakikanın ne kadar uzun bir zaman olduğu anlaşılacaktır. değil mi Miss Fisher? Kendimi iyi hissetmiyordum. 27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediğine inanmanızı istiyor.Bir dakikadan daha kısaydı.Ama daha önce bıçağı aramamıştınız. değerli Jüri Üyeleri.Yemek odasında. yıkanacak örtüleri aldığınız sırada.Ne kadar kısa bir süre Miss Fisher? Bir dakika? Yarım dakika? On beş saniye? Bilemiyorum.Lordumun bağışlamasına sığınarak Miss Fisher -ve jürinin yararına. holde. ama sanırım yarısından uzundu. Sonra devam etti: .Çok kısa bir süre. sizin de kabul edeceğiniz gibi bir insanın ana besinidir. sizler. . Söylemek istediğiniz bu.Hayır.Çok gerekiyorsa. değil mi? 27 temmuz saat beşten sonra bir daha aramamıştınız? . . aç değildim. . değerli Jüri Üyeleri. herhalde bir günden fazla ekmeksiz yaşayabildiğinizi hatırlamazsınız. Kutsal Kitap bize insanın tek başına ekmekle yaşayamayacağını. aramadım. .Aradan ne kadar zaman geçti. tutuklu neredeydi? Sanırım. Sanıyorsunuz. . Lorduma teşekkür ederim. Tate-Memling anlamlı bir şekilde sustu. . yemek odasına girdiğiniz an ile onun yukarıya çıkışını duymanız arasında ne kadar zaman geçti? . Sonunda Florence Fisher dakikanın yemek odasına girmesi ile Roper'ın merdivenden çıkışını duyduğu zamana göre çok daha uzun olduğunu söyledi. Bir dakikalık bir sessizlik oldu. Tabiî onu göremiyordunuz. Siz. yaşamak için ruha da ihtiyacı olduğunu söyler.Ekmek. Oysa Miss Fisher sizden ekmek yemeden üç gün geçirdiğine. böylelikle de insan vücudunun varlığını devam ettirebilmek için sadece ekmekle yetinebileceğini anlatır. . ee.

Beyaz renkli bir kumaş..Treni kaçırdığı için biraz canı sıkkındı. nasıldı? . Mr.. . Lordum.Sizin Devon Villa'da bulunmanızın nedeni. Mahkemede yeniden bir gülüşme olduysa da çıkan ses Mr.. . değil mi? . Elbisesinde bir leke yok muydu? Elbisesinde şimdi hatırlayabileceğim hiçbir değişiklik yoktu. Wood. evi temizlemekti. bu sürede yürüyerek de gidip gelebilirdi.Evet. Miss Fisher? . öyle değil mi? . değil mi. Yokluğu bir saatten daha fazla sürdü. yoksa bir mendil mi? . Tate-Memling söze girdi: . De Filippis: "Döndü mü?" .Yedi gün boyunca neden üst kata çıkıp etrafı temizlemediniz? Hepsinin Cambridge'e gittiğini düşünüyordum. itiraz ediyorum! . Evde önemli bir şeyini unuttuğunu. . Mr. Şimdi tutuklu olarak gördüğü adam yanına yaklaşmış ve beş altı yaşlarında bir erkek çocukla birkaç parça eşyasına göz kulak olmasını istemişti. James Wood çağrıldı.Liverpool Caddesi'nden Hackney'ye gidip dönecek birisi için bir buçuk saatin fazla uzun olduğunu düşünmediniz mi? Bana kalırsa.Devon Villa'nın ikinci katına ilk çıkmanız 4 ağustos cumaydı. Adam ona 3 şilin vermişti. . Elbiselerinde dikkatinizi çeken bir şey var mıydı? Hatırladığım kadarıyla elbisesinde daha öncekine göre bir değişiklik yoktu. Sağ elinde bir sargı vardı. .Onu tekrar gördüğünüzde. Daha sonra tanık bölümüne Bow'da Globe Sokağı'nda oturan ve Büyük Doğu Demiryollarında hamal olarak çalışan Mr. gidip aldıktan sonra hemen döneceğini anlatmıştı. döndü.Evet.Ama işe alınma nedenlerinizden biri de evi temizlemekti. Biraz gergin göründüğünü söyleyebilirim. 27 temmuz perşembe günü öğleden sonra saat beşe beş kala Liverpool Caddesi Đstasyonu’nda bulunduğunu söyledi.Evet. Belki de bir buçuk saat.Sargı mı. Edmondson'un sessizlik uyarısında bulunmasını gerektirecek kadar yüksek değildi.Ve yemek pişirmek ve bebeğe bakmak. Karşı sorgulamada Mr. Araba bulabilmek için uzun süre yürümesi gerektiğini söyledi.

Aldığı bütün uyanlara rağmen. Ve lütfen dayanaksız hesaplamalardan ve çok hoşlandığınız belli olan konuşma tarzınızdan da vazgeçin. Fitzroy'un çok kısa boylu olduğudur) ve sıska denecek kadar zayıftı. O üzüntülü dudaklardan ve kaba görünüşünden suçlu bir ses ve iyi telaffuz edilmiş kelimeler beklerken. omuzları öne eğik. Çok uzundu (burada hatırlatılması gereken. görünüşüyle davayı hiç de olumlu . Mr. sesi herkesi şaşırtacak kadar tiz. . neredeyse çatlaktı.Mr.Lordum. sürekli olarak asabi bir hareketle ağzını büzmek zorunda kalıyordu. Roper'ın kendi en büyük düşmanı olduğunu. Mr. başı da çenesini ceketinin yakasına değdirecek kadar eğikti. bu da onun hasta bir adam gibi görünmesine neden olan solukluğunu daha da artırıyordu. Howard de Filippis'in sorularını cevaplandırmaya başladığında. lütfen devam edin.Đtiraz kabul edildi. Alfred Roper tanık bölmesine alındı. dudakları o denli titriyordu ki. iddia makamı böyle bir değerlendirme yapabilmek için hangi özelliğe ya da bilgiye sahiptir? O mesafeyi kendi yürümüş müdür? Jüriye söz konusu mesafenin ne kadar olduğunu bile söyleyemeyeceğini sanıyorum. Tate-Memling'in tanığa soracak başka sorusu yoktu. Mr. iddia makamının son sözleri kayıtlardan silinecek. Çıkık elmacık kengerinin altında gölgeli derin çukurlar vardı. Roper'ın atletik yeteneklerini tahmin etmenin davamızla nasıl bir ilgisi var? . Mr. Ağzı kararlı bir ifade taşımıyordu. Kor gibi ateşli gözlerinin çevresinde siyah halkalar vardı. Tate-Memling. yaşlı bir kadının viyaklamasına benzer bir köylü konuşması duyduk. daha sonra kendi izlenimlerini yazdı ve Alfred Roper'ın ayrıntılı bir tanımını yaptı: "Olduğundan daha yaşlı görünen bir adamdı" diye yazıyordu. Elbisesi siyahtı. yürürken kamburu çıkıyordu. Mr. "Saçlarına kır düşmeye başlamıştı. bütün duruşma boyunca da orada bulunan bir gazeteci. O kendinden memnun yerine otururken. Liverpool Caddesi Đstasyonu ile Navarino Caddesi arasındaki mesafe konusunda söylediklerinin hatırlanacağından emindi. şakaklarındaki saçlar da dökülerek büyük ve kırışık alnını ortaya çıkarmıştı. On beşinci bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (devam) Duruşmaya katılan. Robert Fitzroy. De Filippis öfkeyle ayağa kalkmıştı." Şimdi burada. Eğer soracak başka bir sorunuz varsa.

. Hidrobromid konusuna gelindiğinde. Hidrobromid aşırı cinsel isteği bastırır.Satın aldım. beş kelimelik bir cümle yapmayı başarmıştı. karşı konulamaz bir sıkıcılık oldu.etkilemediğini söylemek kolaydır. Roper biraz daha gevezeleşti.Eve geri döndüğünüzde.Fazla vermemeye dikkat ediyordum. birkaç kez sesini yükseltmesi istendi. Avukatı ona evliliği ve yaşam tarzı hakkında sorular sordu.Ona ne kadar veriyordunuz? .Uzun sürebilir diye düşündüm. De Filippis müvekkilini 27 temmuzda Devon Villa'dan ayrılışından önceki günlere götürdüğünde. . Zehirli maddeler defterine imza attım. Öte yandan kendisinden özellikle istenenilenin dışında en ufak bir bilgi kırıntısı vermeye de istekli görünmedi. Mahkeme başkanına bir kez bile unvanıyla hitap etmedi. öyle değil mi? . cevaplarını kafası önüne eğik mırıldandı. . Hidrobromid buldunuz.Neden uzun sürebilir diye düşündünüz? . Çenesi göğsüne indi. Yarım kilo şekere on ölçü katıyordum.Neden? . Mr.Hayır.Çayına attığı şekere karıştırdım. . arabacıya beklemesini söylediniz mi? . karısının ölümü ve tutuklanma koşulları tüm yaşama gücünü almıştı. Karınıza hidrobromid verdiniz mi? . Halkın gözünde bu adam. Bu oldukça iyiydi. hiçbir kadının çıldırmadan ya da kurtuluşu başka erkeklerde aramadan birlikte yaşayamayacağı birisiydi. . Roper yine tek heceli cevaplara döndü.ayır. Derin bir nefes aldığı duyuldu.Para kutusunu nerede bıraktığımı hatırlamıyordum. Belki de yaşadığı hayat. tek hecelik cevaplar aldı. Mr De Filippis sorularına devam etti: Eve girerken neden cebinizdeki anahtarı . Karınıza hidrobromid vermenizdeki maksadınızı Lorduma anlatır mısınız? Nemfomani adlı bir hastalığa yakalanmıştı.Hiç karınızı öldürmeye çalıştınız mı? . ama onun bıraktığı izlenim.

Masanın üzerindeki tepside yiyecek bir şeyler ve çay vardı. Holdeki şapkalık mı? . kızım Edith ve annesi de.Karıma para kutumun yerini bilip bilmediğini sordum. önce şapkalığın çekmecesine baktım. Saat kösteğime takılı olması gerektiğini söyledi. kendine çekidüzen verdi. Eğer suçlu olduğuna karar verilirse.Evet. ama yatağında değildi. ama para kutumu bulamadım. Hayatınızın bir bölümünü arkanızda mı bırakıyordunuz? .Üst kata çıktım. cezası da bugün ya da yarından üç hafta sonra yerine getirilecekti. Doğruca üst kata mı çıktınız? .kullanmadığınızı Lorduma anlatır mısınız? . büyük bir olasılıkla idam cezasına çarptırılacak. Elbiselerimin çoğu bavulumdaydı. Karım gecelikliydi. Ne yaptınız? . .Başka yerleri aradınız mı? Şifoniyerin çekmecelerine baktım. Onlarla konuştunuz mu? .Evet. ama dolapta karımın Cambridge'e getireceği bir takım vardı. Her zaman kullanılan bir deyimle. Hatırladığım kadarıyla karım treni kaçıracağımı . yarım dakika? .Evet.Sizi Miss Florence Fisher eve aldı.Đkinci katta karımın yatak odasına girdim.Hayır.Evet. Anahtarımı evde bırakmıştım. Karım oradaydı. Bir daha oraya dönmeyi düşünmüyordum. . Takımın ceplerini karıştırdım.Anahtarım yoktu. . . Yukarıda ne yaptınız? Roper burada söz konusu olanın hayali olduğunu nihayet anladı.Daha sonra yukarı çıktınız? .Bu ne kadar sürdü. yani karımla paylaştığım odaya. Yukarıda ne yaptınız? .

Sadece karınızın kullandığı bir şeye öldürücü dozun iki katını kattınız. Pond'un da öyle dediğini duydunuz.On beş dakika. öyle değil mi? Sanırım öyle. . Tate-Memling Alfred Roper'a karşı sorularını sormaya başladı. gitmedim. Kingsland High Street'teki araba durağına doğru gittiniz.Evde ne kadar kaldınız? . Beş ölçü öldürücü olur dediğinde. Onun açıklamasına karşı çıkmak istediğinizi sanmıyorum. Mr.Sekeri bir kenara bırakın.Forest Sokağı'nda oynak bir kaldırım taşına takılıp tökezlendim. dördüncü gün Mr. ama elim sıyrıldı. değil mi? .Beş ölçü öldürücü dozdur. . . Sanığı büyük zahmetlerle evliliğinin ilk yıllarına. Karınızı öldürdünüz mü? . Mutfağa gittiniz mi? . . Tate-Memling bütün ağırlığı hidrobromidin zehirli özelliklerine vermeye çalıştı. .Mahkemeye sadece karınızın kullandığı şekerin saklandığı kavanoza on ölçü koyduğunuzu söylediniz. Hidrobromid alımı ve tedavisine gelip Roper'a kimyasalın özelliklerini nereden bildiğini sorduğunda Roper hiç tereddüt etmeden Supreme Remedy Company'de çalışırken hidrobromidin özelliklerini okuduğunu söyledi.Tabiî ki hayır. onunla aynı görüşte misiniz? . Bir araba tutup oğlumun beklediği Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gittim.söyledi.Evet. Düşerken ellerimi öne doğru uzattım. Onlarla bir kez daha vedalaştım.Hayır. Duruşmaya ara verildi. Yoldayken bir şey oldu mu? . belki de biraz daha fazla. .Dr.Evet.Hiç mutfağa gidip çekmeceden ekmek bıçağını aldınız mı? . Sıyrık kanamaya başlayınca elime mendilimi sardım. öyle değil mi? Burada Roper ilk asabiyet belirtilerini gösterdi ve cevap verdi. tam odadan çıkarken o sabah para kutumu şöminenin üzerine koyduğumu hatırladım. . Kutuyu gerçekten de orada buldum ve evden çıktım. Edith'in kendi çocuğu olmadığına inanmasına ve John Smart'a açıklamalarına götürmeye çalışırken o da tek kelimeli cevaplardan fazlasını elde edemedi.Tabiî ki hayır. ama yarım kilo şekere karıştırarak.

.Miss Fisher sizi içeri aldıktan sonra yemek odasına mı gitti? . .Para kutusuyla birlikte belki.Size karınızın yatakta ve uykuda olduğunu. Evde bırakmıştım. . . . ama.Ben öyle söylemedim. .Onu hazır bir kurban.Almadım.Vücudunuzu yatak örtüsüyle korumanıza rağmen sağ elinizin ve ceketinizin sağ kolunun kanlanmasını engelleyemediniz değil mi? . . Şapkalığın çekmecesini açıp para kutumu aradım. . zehirli maddeler konusunda Dr.Uykuda değildi. yatakta da değildi. hatta hareket bile edemedi. Uyumuyordu..Size yatak odanıza girdiğinizde karınızı yalnız ve uyur bulduğunuzu söylüyorum. . Pond'dan da uzman olduğunuzu mu söylemek istiyorsunuz? .Sanırım.. . Kesmedim.Miss Fisher yemek odasına geçince siz de mutfağa girip ekmek bıçağını aldınız? . gırtlağını bir kulağından diğerine kestiğinizde çığlık atamadı. yatakta. ilaç etkisiyle derin uykuya dalmış. .Nereye gittiğini bilmiyorum. .Nerede olduğunu bilmiyorum. konu açıklığa kavuştu. hidrobromidin uyuşturucu etkisiyle günün o saatinde daha önce de görüldüğü gibi uykuda olduğunu söylüyorum.Hayır..O kadar derin uykudaydı ki. Orada bulamayınca da üst kata çıktım.Hayır. yalnız ve savunmasız bir kurban olarak mı gördünüz? .Öyleyse. 27 temmuz günü saat beş buçukta Devon Villa'ya döndüğünüzde neden ön kapı anahtarınızı kullanmadınız? Anahtar üzerimde değildi. .Kan elimdeki sıyrıktan geldi.

iki başka kadın ve küçük bir çocuğun da bulunduğu bir evde böyle bir cinayet işlemesi mümkün müdür? Kendine ait anahtarı olan bir adamın. kurbanını önceden ilaçla uyutmaz. Tate-Memling'in sorusundan değil. artık sevmiyordum. Bir adamın güpegündüz. evin diğer bütün yaşayanlarının başka yerlerde bulunmasını sağlamaz. toplumumuzun üyeleri eski değerler konusunda o kadar aldırmaz olmuşlar demektir ki.Mr. davanın düşmediğine pişman değilim. Teiniz mendillerinden beşini kullanmış. genellikle çılgınlar tarafından işlenir.Hayır. Đki çeşit cinayet vardır: amaçsız olanlar ve bir amaca varmak için gerçekleştirilenler. Şimdi savunmayı dinleyecek olmanızdan sonra. Saygıdeğer jüri üyeleri. toplumumuzun bazı alanları o kadar üzüntü verici hale gelmiş. Mr. Amaçsız cinayetler. cevaplarını da değiştirmedi. karısını öldürmek sıradan bir olay sayılmalıdır. -tüm sorumluluğuyla size ait olacak. Savunmamın sizleri "suçsuz" kararına yönelteceğim biliyorum. kıskançlık ve belki de tutkunun etkisinde kalmışsa. Eğer bu doğruysa. En son vurgun iddia makamının sanığa duygusal olduğu apaçık bir soru sormasıyla yaşandı. bu koşullarda kesinlikle ulaşacağı bir özgürlüğe kavuşur. Dinleyici sıralarından. sadece ve sadece kanıtlara dayandırmanız gerektiğidir. Đddia makamı henüz Ceza Yasamızın temeli olan ve suçsuzluğu esas alan görüşü bozacak bir kanıt getirememiştir. Karınızı seviyor muydunuz? . cinayet aletim almak için evdeki hizmetçiyi her zamanki görev yerinden uzaklaştırması mümkün müdür? Burada bir amaç olarak öne sürülen karmakarışık kuşkuları dikkatle dinledim. Davanın sadece bir kuşkuya dayandığını görerek meslektaşımın davanın düşmesini isteyeceğini ummuştum. lekeyi bir mendille saklamakla yetinmesi mümkün müdür? Böyle bir cinayeti planlayan bir adamın. iddia makamının konuşmalarına ya da mahkeme başkanının uzmanca yapacağı özete değil. Savunmanın kapanış konuşması . Böyle biri para kutusu ya da anahtarını unutmak gibi ayrıntıları planlamaz. bu cinayette amaç nedir? Bir adam karısını sadece onu artık sevmediği için öldürür. Roper'ın cevabından sonra hayret sesleri yükseldi. Eğer gerçekten de mutsuzluğu dayanılmaz ölçülere varmış. bu davaya gösterdiğiniz devamlı ilgi nedeniyle sizlere teşekkür ediyorum. De Filippis burnunu sümkürdü. biraz su içti.Değerli Jüri Üyeleri. Mr. Böyle bir cinayeti işlemeyi haklı çıkaracak ruh haliyle ilgili tek bir kanıt bile var mıdır? Đddia makamı Roper'ın karısını tehdit ettiğini duyduğunu söyleyen tanıklar getirmiş midir? Ölen .kararınızı savunmanın. geriye sadece bir tane bırakmıştı. Hayır. böyle bir adam ya görev ve sorumluluk dolu bir hayata razı olur ya da yasal yollara başvurarak. cinayet aletini bulmayı rastlantılara bırakması.sizlere soruyorum. kapıyı çalarak bir başkasına açtırması mümkün müdür? Ya da elinde kan lekesi varken elini ya da ceketinin kolunu yıkamaması. bir adamın ani bir şiddet hareketiyle karısını öldürdüğü çok örnek vardır. Tate-Memling birkaç kez Roper'ı evde geçirdiği on beş dakika hakkında sorguladıysa da Roper yumuşamadı. Size hatırlatmak istediğim.

burada bulunma nedeninizin Alfred Roper'a dayanaksız teşhisler koymak ve tıp doktorlarının görevini üstlenmekten değil. iddia makamının bu adamın oluşunu kanıtladığını vicdanınızda ve mantığınızda kabul etmiyorsanız. iddia makamının müvekkilime karşı getirdiği tek suçlama. çok daha cömert ve çok daha bağışlayıcıdır. "Hayır" dedi Alfred Roper. Hayır. bu ruh haliyle. kabul edilebilir bir kuşku dışında eminseniz. Size kuvvetle hatırlatmak zorunda olduğum nokta. Tek açıklama. karısı öldürülen bir kocaydı. Mrs. Liverpool Caddesi'nde hamallık yapan Mr. bunca yıllık bir acıdan sonra söylediği tek şey bu oldu: "Artık onu sevmiyordum. Onun yaptığı. hayır ve yine hayır. hayat konusunda deneyimli olan sizlerin bile trajik bulabileceği. o zaman bir koca. belki de ertesi gün gerçekleşti. Grantham'ın Liverpool Caddesi'ne götürdüğü adamın elinde kan olmuş olabilir. gözlerinizi yaşartabilecek sözlerdir.kadının ölümünden önce sanığın ona karşı giriştiği tek bir şiddet hareketi olmuş mudur? Bütün bunların cevabı hayır. hiçbir zaman da aranmadılar. Ama bizlerin. Müşterisinin elinde kan olduğunu söyleyebilmesine rağmen. Üstelik." Saygıdeğer Jüri Üyeleri. sanığı cinayetten yargılıyor olmanızdır. Bunu unutmayın. "Onu artık sevmiyordum. . Burada cehalet ve tedbirsizlik kanıtları var gibi görünse de cinayet kanıtı yoktur. Grantham müşterisini hatırlamıyordu. Onları hesaba katmamak gerekir. cinayetten onun suçlu olması gerektiğini söylüyor." Bir tıp adamı olmadığı halde. Eğer karşınızda duran adamın 27 temmuz akşamı Elizabeth Roper'ı öldürdüğü konusunda. teşhis koyduğu bir hastalığı tedaviyi üstlenmekle yanlış yapıp yapmadığı karan bize ait değildir. önünüze konan kanıtları kendiniz değerlendirerek. kalbiniz sızlasa da onu suçlu bulun ve darağacına gönderin. Kan değil. hiçbir zaman da öğrenilemeyeceğini hatırlatmak isterim. Kan görmedi. şimdi ise dul bir adam olması. hatta sanıkla evlendikten sonra bile zavallı kadının hayatına giren o birçok adama aldırmayın. Zaten bulunamadılar. Benim görebildiğim kadarıyla iddia makamının müvekkilime karşı çıkardığı tek şey. Wood. Roper'ın kesin ölüm saatinin bilinmediğini. O. onun Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ikinci gelişinde elinde bir sargı olduğudur. karısını mahkemeye sürükleyip kendini ondan ve çocuklarından ayıran adamın yaptıklarından çok daha iyi. Alfred Roper tarafından dile getirilen. Alfred Roper'ın basit açıklamalarını dinleyen herkesin söyleyebileceği tek bir şey var. Grantham'ın elinin kanlı olduğunu gördüğü kişinin o akşam Liverpool Caddesi'ne götürdüğü bir başkası değil de Mr. Mr. Her iki saati de belirleyebilecek tıbbî ya da başka bir kanıtımız yok. Onu bu mahkemedeki insanlar içinde teşhis edemedi. sayın Jüri Üyeleri. Ölüm belki 27 temmuz akşamı. Đddia makamının öne sürdüğü noktalardan hareket ederek bu adamı asamayacağınızı söylüyorum. iddia makamı. ama unutmayın. saygıdeğer Jüri Üyeleri. karısının ölümünden sorumlu olmadığını söylemekten geçtiğini belirtmek zorundayım. yıllar boyu. Öteki adamlara. Roper olduğuna inanmanız için ortada hiçbir dayanak yok. Roper'ın sağ elinde bir sargı gördü. Mr. Mr. Bunun dışında. Ama herhangi bir dünyevî güçten çok daha büyük bir gücün yol göstermesiyle. sayısı oldukça fazla olabilecek öteki adamlara. hangi elinin kanlı olduğunu ya da müşterisinin yüzünü hatırlayamadı. Mr. o zaman hem görevinizin hem de mutluluğunuzun. Alfred Roper'ın. Kan değil. buraya dikkat edin.

Bu kuşku değil. isteyerek hidrobromidle doldurulmuş çayını içtikten sonraki saatlerde ilacın etkisinde kalarak sık sık uykuya daldığını tahmin edebilir miydi? Onu tek başına ve uykuda bulacağına güvenebilir miydi? Ölen kadının annesinin tam da o saatte torununu yanına alarak kızının uykusunun bölünmemesine çalıştığını düşünebilir miydi? Değerli Jüri Üyeleri. sizi bu davanın jüriye havale edilecek bir dava olmadığına inandırmak için. Bunu da başarmak için de hatırlayacaksınız. Savunma "kuşku" sözcüğüyle gereğinden fazla oynadı Değerli Jüri Üyeleri. yapıldığına inanmaktır.Đddia makamının kapanış konuşması . Bu girişim Lordumun bilgeliği karşısında başarısız oldu. kadının doğal hayatının sonuna kadar ilaçla uyuşturmayı tasarladığını kabul edebilir miyiz? Böyle yapmadan. onunla birlikte yaşamaya devam etmeyi düşünebilir miydi? Yine de cinayet amacının kanıtlanması şart değildir. Size tek söyleyebileceğim. Bu koşullara tekrar göz atmaya başlamadan önce size. Hizmetçinin yemek odasına girebilmesi için. bütün bunları bir tek sanık biliyordu. korkunç cinayeti gerçekleştirmek için kullanacağı bıçağı almak için Miss Fisher'ı bilerek başka bir odaya göndermesi gibi kanıtların sağlamlığından şüphelenebilir mi? Aklı başında herhangi bir insan sanığın karısına uzun süredir zehir vermesine zavallı kadının rahatsızlığını dindirmekten daha ileri bir açıklamada bulunmaz mı? Bunlar kuşku mudur? Kuşku sözcüğünün açıklamalarından biri de saygıdeğer Jüri Üyeleri. sizden belirgin bir amaç olmamasına fazla önem vermemenizi istiyorum. Önünüzdeki gerçeklere bakan herhangi dürüst bir insan sanığın elindeki kanın varlığı. onun için alışılmış olmadığına inanabileceğimiz bir nezaketle kapıyı açtı. karısının zehirlenerek öleceğini umduğu. Ekmek bıçağının bulunduğu yeri kesinlikle bildiğinden gidip bıçağı almanın bir buçuk dakika değil. ahlaksız. on beş saniyelik bir iş olacağını hesaplamıştı. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ilk gittiğinde para kutusunu bilerek evde bıraktığında en ufak bir kuşku yok. erkek delisi. Miss Fisher'ı uzaklaştırarak karısını öldüreceği aleti kimseye görünmeden aldığı da kuşku . amacı ne olursa olsun başka bir kişinin böyle bir cinayeti işleyecek imkânı ve bilgisi olmasının mümkün ya da ihtimal dahilinde olup olmadığını sormak isterim.Değerli Jüri Üyeleri. Bu davada kuşku yok. Bir rastlantı sonucu o sırada eve gelecek bir ziyaretçi. Sanığın karısını. jürinin karar verebilmesi için önemlidir. Elizabeth Roper gerçekte ne olursa olsun kocasının gözüne -üzülerek kaba deyimler kullanmak zorunda kalıyorum-şehvet düşkünü. ama ben onlardan değilim. ekmek bıçağının nerede saklandığını bilebilir miydi? Mrs. karısını 27 temmuz öğleden sonra uyuttuğu. Roper'ın. Bu açıklama burada geçerli olamaz. ama mutlaka gerekli değildir. bir kanıtı olmadan kötü ya da yanlış bir şeyin yapılmasına. Bir amacın kanıtlanması. gülünç diyebileceğim bir girişimde bulunuldu. ekmek bıçağını aldığını görmemesi için hizmetçiyi yemek odasına gönderdi. özellikle de bunun gibi cinayeti çevreleyen koşulların son derece farklı olduğu durumlarda. Elizabeth Roper'ın çevresindeki bütün insanların içinde kocası kadar ondan kurtulmak isteyebilecek bir başkası bulunmadığıdır. Size her evli erkeğin karısını öldürmek için yeterli nedeni olduğunu söyleyecek şakacılar çıkabilir. Karısına aylar boyunca zehirli bir madde verdiği. tatmin edilemez cinsel arzuyla dolu bir kadın olarak görünüyordu. sanığın bir komplo kurduğu.

iddia makamı da böyle bir amacın varlığını göstermedi. insan yüreğinin derinliklerini bilemeyiz. denetleyemeyiz. şimdi önünüzde olan kanıtlara dayanmanızı istiyorum. böyle davalarda bir insanın böyle korkunç bir cinayet işlemesi için nasıl bir amacı olması gerektiğini bulmanın yeterli görülemeyeceğini söylemektir. Bu nedenle. Hiçbirimiz insan düşüncesini ya da duygusunu. uyukladığını sananlar. çünkü cinayetin kesin olarak ne zaman işlendiğini bilmiyoruz. . Mr. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. Đngiliz Barosu'nun en değerli gelenekleri yaraşır şekilde yürütüldü. ama belki de Đngiliz ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. Geçmişteki olaylardan. ama bir kadının uykusunda. değerli Jüri üyeleri. ama onu cezalandıracak hiçbir kanıt bulunmadığıdır. bu dünyaya bir daha uyanamadan. O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. Birdenbire hareketler yapmaya koyulmadı. diye düşündüm. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem. davanın gelişmesine dikkat etmediğini. büyük bir güç ve ustalık isteyen tek bir darbeyle. Şimdiye kadar birçok cinayet davasına girdim. sanığın "suçsuz" kararını hak etmediği. sanığın cinayet amacının kanıtlanamamış olmasının onun suçsuzluğu anlamına gelmeyeceğini kabul etmek gerekir. en şiddetli cinayetlerden birçoğunun normal bir insanın kabul edebileceği ya da anlayacağı amaçlara dayanmadığını biliyorsunuz. Cinayet amacının olmadığı konusunda çok şey söylendi. eğer bu kanıtlar sizi sanığın bu cinayeti işlediğine inandıracak kadar güçlüyse. o zaman onu mahkûm etmeniz gerekir. Bu dava. O zavallı kadın uykusunda. Onun görüşü. Sizden kuşkulara değil. Bu davayı sonuçlandırırken kanıtlardan yararlanmak zorundasınız. her iki taraftan da olabilecek en uygun biçimde. büyük bir güçle kullanıldığı belli bir silahla öldürüldüğü böyle bir davaya ilk kez tanık oluyorum. Jürinin görevlendirilmesi Davayı özetleme zamanı geldiğinde. hiçbir direniş göstermeden. Sanığın anlattığı ya da onun adına anlatılanlara inanırsanız. Sanığa karşı bir kanıt kırıntısı bile yok. kuşkularının yersiz olduğunu gördüler. Bütün bunlar kanıt.götürmüyor. Mahkeme Başkanı Edmondson'da gözle görülür bir değişiklik oldu. ne var ki daha önce olanları ustalıkla toparladı. Bu cinayetin 27 temmuz perşembe öğleden sonra beş buçukla 28 temmuz öğle saatleri arasında herhangi bir an işlenmiş olabileceğini unutmamanız gerekir. Uzun ve dolambaçlı cümleler de kurmadı. De Filippis savunmasını gayet ustaca ve uzmanca yürüttü. Benim görevim. Büyük bir ciddiyetle. Hareketsizliği kayboldu. kanıtlara. iddia makamı ve savunmanın imalarıyla kanıtlar arasındaki çizgiyi uzmanlıkla çizdi. soğukkanlılık ve kararlılıkla öldürüldü. o zaman sanık dava konusu cinayeti işlemedi. acele etmeden jüriyi görevlendirme konuşmasına başladı: uzun çabalarınızın artık sonuna yaklaştığınızı söylebilmekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli.

siz jüri üyelerine. ne var ki bir adamı böylesi bir cinayetten suçlu bulmadan önce her birimizin çok dikkatli olması gerekir. karısını korkunç bir biçimde öldürmekle suçlanan birinin. Her iki tarafın sunduğu kanıtları aklınızda ve vicdanınızda dikkatle tartın. Bu maddeyi kullanırken amacı daha az kötü bir sonuç elde etmek. olmayabilir de. Roper hidrobromid zehirlenmesinden değil. boşluklar kaldığını düşünüyorsanız. diğer taraftan. sanık hakkında "suçsuz" kararı vermeniz gerektiğini hatırlatmaktır. Mrs. Bunun yanı sıra bu kadar korkunç bir cinayetten sonra elinde ve ceketinin kolunda kan olan bir adamın kanı gizlemek için eline bir mendil sarmak yerine elini yıkayıp yıkamayacağını da düşünmek zorundasınız. kanıtların kimsenin aklında en ufak bir kuşku bırakmayacak kadar güçlü olmadıkları sürece. Kanıtları değerlendiren hukukçu ve jürilerin bir sanığı mahkûm etmeden önce son derece dikkatli olmaları gerekir. Her iki taraf da uzman olmayan birinin hidrobromid tedavisi uygulaması üzerinde uzunca bir müddet durdu. herhangi birinin aynı bıçağı 28 temmuzda aynı yerden aldığına dair kanıtlardan daha kesin değildir. Benim görüşlerime uygun hareket etmek zorunda değilsiniz. sanığın Devon Villa'dan Liverpool Caddesi'ne ikinci kez gitmek için harcadığı zamanı da dikkatle düşünmeniz gerekir. Şimdi sizden çekilmenizi ve kararınızı düşünmenizi isteyeceğim. kararınız "suçlu" olacaktır. On ölçünün öldürücü doz olduğunu. Bir kaldırım taşına takılarak düşmüştür. Yine zaman konusunda. Bu maddeyi kullanarak karısını öldürmek istemiş olabilir. sanığın karısının kullanacağını bildiği yarım kilo şekere on ölçü hidrobromid kattığını kendi söylediği gerçeğini de unutmanız gerekir. kararınız "suçsuz" olmalıdır. Eğer iddia makamı sanık hakkındaki iddiasını kanıtlayabildiyse. Elizabeth Roper'ın 27 temmuz öğleden sonra öldürüldüğüne. Sanığın 27 temmuz öğleden sonra mutfaktaki bıçağı aldığı yönündeki kanıtlar. Bu da sadece ve sadece sizin görevinizdir. Kararınızı düşünürken bunu aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Burada da geçen süreyi yeniden düşünmeli ve bu durumdaki bir insanın. Bütün bunları kabul etmemek için yeterli nedeniniz yoktur. zaman konusudur. o gece ya da ertesi sabah öldürüldüğünden fazla inanamayacağımızı söylemek zorundayım. sanık hakkında ne kadar düşmanca duygular besleseniz de sanığın kaçabileceği tek boşluk kalmadığı sürece onun hakkında "suçlu" kararına varmamanız gerektiğini hatırlatmam da şarttır. Elini sarmıştır.Bu davada iddia makamının en büyük güçlüğü. Eğer Miss Fisher'ın yemek odası kapısının açılması konusunda anlattıklarına benden fazla önem vermiyorsanız. değerli Jüri Üyeleri. . talihsiz karısına zehirli bir maddeyle tedavi uyguladığı konusunda en küçük bir kuşkunun olmamasıdır. önemli kuşkular olsa da iddia makamı sanığın suçu işlediğini kanıtlayamamıştır. Bu nedenle benim görevim. Su andaki durumun size sanığı suçlu ilan edecek kadar kanıt vermediğine inanıyorum. Benim kanıma göre. gırtlağının kesilmesinden ölmüştür. elinde bıçakla mutfaktan çıkmak ve yolda Miss Fisher'a rastlamak tehlikesine atılıp atılmayacağını değerlendirmelisiniz. eğer bu iddiasını kanıtlamadığını ve ne kadar küçük ve önemsiz olursa olsun. vardığı sonuçtur. Hepimiz gibi o da karısının bir seferde yarım kilo şeker yiyemeyeceğini biliyordu. Katillerin adalet önüne çıkarılması ve gerektiği gibi cezalandırılması için yasanın gereklerini yerine getirmem ne kadar önemliyse. Gecikmiştir. karısının aşırı isteklerini önlemek olabilir ya da olmayabilir. Miss Fisher'ın mutfaktan bilerek uzaklaştırıldığını düşünmüyorsanız. sanığı kullanıldığı kesin olan cinayet aletiyle bağdaştıracak hiçbir dayanağınız yok demektir. Burada önemli olan niyeti değil. Sanık karşısında en temel kanıt. Kanıtlara bakarak.

Roper karısının yasal vârisi olarak Devon Villaya sahip olmuştu.Değerli Jüri Üyeleri. Ne var ki kiracı bulamadı. sizi burada bu kadar uzun tutarak hepinizi çok rahatsız ettik. yasanın yaşlı olanın daha önce öldüğünü kabul etmesi sonucunda." Savcılık memuru: "Bu hepinizin kararı mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. Herhangi bir işe girip para kazanmadığı için. kararınız konusunda anlaştınız mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. . Elizabeth Roper'ı taammüden öldürmekten suçlu mu. tabiî. oğluyla birlikte Devon Villaya yerleşti.35'te çekildi. On altıncı bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (sonuç) Roper Cambridge'e dönmekte ya da isterse Devon Villaya yerleşmekte özgürdü. Đki buçuk saat boyunca içeride kaldılar Sonuca varmaları kolay olmadı." Mr.Jüri üyeleriyle ilgilenecek iki görevli yemin ettikten sonra jüri 14. Bütün duruşmalar süresince gösterdiğiniz dikkate teşekkür ederim. Đki kişinin çevrelerinde ölüm anlarını görecek kimse olmadan ya da ölüm zamanlarını belirtecek kanıtlar bırakmadan ölmeleri durumunda. De Filippis: "Lordumdan sanığın beraatini talep ediyorum." Savcılık memuru: "Sanık bölümündeki tutuklu." Mahkeme başkanı: "Evet. kısa sürede komşularının belirgin düşmanlığıyla karşı karşıya kaldı. anlaştık." . kararlarını tartışarak aldılar Savcılık memuru: "Değerli Jüri Üyeleri. Bu davaya ayırdığınız zamanın ve çabanın karşılığında. sizleri bundan sonraki on yıl süresince jüri hizmetinden muaf tutuyorum. geçim kaynağı olarak oda kiralamaya çalıştı. suçsuz mu? Jüri sözcüsü: "Suçsuz kararına vardık.

on altı olan yaşını iki yıl büyüterek orduya yazıldı. "Eddy" ve "Flo" (Florence anlamında) diyebildiği anlaşılmaktadır. Saçları sarı. elmacık kemiğinin hemen üzerinde oldukça geniş bir leke vardı. Bir kez bile kızının başına gelenleri bildiğini belirtir en ufak bir sözcük etmedi. Bir süre sonra oğluyla birlikte Cambridge'e yerleşti. adını bile anmadı. Oğlunun ölümünden sonra Roper kiraladığı küçük evden çıktı. Edith saat sekiz sıralarında kendi başına aşağıya indiğinde ona kahvaltısını veren Florence Fisher olmuştu. bu taciz yaşamı boyu. Belki de diğerleri gibi o da kızın kaderi hakkında bilgisizdi. Sadece ve on iki aylık olduğu unutulmamalıdır. ekmek verilmemişti. işveren kim olduğunu öğrenince de kovuldu. Yüzyılın ilk senelerinde anneler süt konusunda dikkatliydi. elini yıkar. Roper on beş yıl sonra ölünceye kadar bu işte çalıştı. Ablarının kocası. Boyu altmış iki santim. Sütün verem mikrobu taşıdığını biliniyordu. bir adam havalı tüfeğiyle ona ateş etti. Kendi kendine beslenebilmesi uzak bir olasılıktır. On dört aylık bir bebekti. Kızın kaybolduğunu. Florence Fisher onu son gören. açık tenli ve yuvarlak yüzü de John Smart'ın iddia ettiğinin tersine. . Florence'ın söylediğine inanmak gerekirse. O günlerin en sevilen içeceği kakaoydu belki de Edith son kahvaltısında kakao içmişti. Onu tanıyanların tanımlarına göre dolgundu. Alfred Roper'a hiç benzemediğini gösteriyordu. O kahvaltıda yulaf ezmesi vardı. Sokakta yürürken çocuklar arkasından alay etti. onların anne babaları da olayı görmezlikten geldi. ancak ölümü Büyük Savaş'ın son günlerinde 1918 sonbaharında Argonne'da buldu. Polisin kızı konusunda onu da yoğun bir biçimde sorgulamasını yasal taciz olarak adlandırdı. adını taşıyan ama kendi çocuğu olarak kabul etmediği kızının başına gelenleri araştırmak bir yana. Yedi yıl sonra ağır bir böbrek hastalığından öldü Karısının öldürülmesini izleyen yirmi yıl boyunca.Herkes kim olduğunu biliyordu. sağlıklı ve güçlüydü. Çoğu onun suçlu olduğuna inanıyordu. Lizzie'nin cesedinin bulunduğu günlerde kızın da bulunması için büyük araştırmalar yapıldığını tabiî biliyordu. kent dışında Fen Ditton köyünde ablasının ve eniştesinin yanına yerleşti. Sonsuza dek kaybolduğu gün. merdiven inip çıkmayı da beceriyordu. Yani çok az şey biliniyor. Florence onu yedirir. gördükten sonra da hayatta kalan tek kişiydi. Florence Fisher çocuğun dünyayla olan son bağıydı. hatta Cambridge'e taşındıktan sonra da aralıklarla devam etti. Florence Fisher çocuğun konuşamadığını söylemesine karşın. Vücudunda herhangi bir yara izi yoktu ama sol gözünün altında. ağırlığı da on iki buçuk kiloydu. Londra polisi kayıtlarına göre ağzında on beş diş vardı. gözleri maviydi. Thomas Leeming ona acıdı ve dükkânlarından birinde iş verdi. Zamanla korkuları yavaş yavaş azaldı. Shacklewell'de bir şirkette iş bulup çalışmaya başladı. Çocuğun hiçbir fotoğrafı bulunamadı. Bütün bilinenler bunlar. Eline fincan içindekini içebilecek güçteydi. saçlarında da kırmızı bir kurdele vardı. büyük bir olasılıkla hiç fotoğrafı çekilmemişti. sadece yürümeyi değil. 28 temmuz 1905'te. "Mama". Bir yaz akşamı ön bahçedeyken. Edward 1915 yılında. Camları birkaç kez kırıldı. mavi flanel bir elbisenin üzerine mavi-beyaz çizgili bir önlük giymişti.

kendini çekmesi. cesetlerin soğuk ve katı olduğunu anlayınca. Çocuğun annesi kaskatı ve soğuk cesedi yatakta. merdivenlerin dibinde durmuş. O gün nereye gittiğini kimse bilmiyor. alışverişe çıkmak zorundaydı. Annesini görmemekle birlikte. iki saat süreyle ev dışında kaldığıydı. Lizzie ve Maria'nın uzunca bir süreden beri ölü olmaları gerekir. ayrılırken de o sıcak günlerde sık sık yaptığı gibi. Lizzie Roper ve Maria Hyde'ın odalarında olduklarını düşünerek. beklediği yardım gelmeyince ağlamaya da başlamış olması muhtemeldir. hatta "anne anne" diye bağırmasını gözlerimizin önüne getirebiliriz. Evde başka kimse yoktur. Roper'ın. Odaya girince cesetleri gördü mü? Eğer gördüyse. cesedine ne olduğu sorusuna geliyoruz. onu kim suçlayabilir? Saat onda alışverişe çıktı. aynı gayreti gösteren yetişkin bir insanın elli beşer santimlik basamaklardan çıkmak zorunda olduğunu söylemek zorunda kalırız. evden ayrılmış. her basamağın yirmi dört santim olduğunu düşünürsek. Belki de ara sıra evden uzaklaşmaktan hoşlanıyordu. sıcak nedeniyle sadece günlük alışveriş yapmak gerekiyordu. kapıyı aralık bırakmıştı. Bu nedenle Edith'in merdivenlerin tepesine varmadan. alışveriş de ona bir çeşit kaçış gibi geliyordu. annesinin yanına gönderdi. uykudan çok değişik bir şey olduğunu hissedip korktu mu? Her yere sıçramış kan lekelerinin farkına vardı mı? Yatağa yaklaşıp annesinin kesik boynuna dokundu mu? Bilmiyoruz. küçük kızın basamakları tırmanmasını izlemişti. tek bilinen. kendini iyi hissetmiyordu. Belki de o küçücük. O iki katı çıkmak güç bir iştir. Onu suçlayabilir miyiz? Hava sıcaktı. bu nedenle yetişmiş bir erkek ya da kadın cesedinden çok daha rahat . Zavallı Florence! Edith'i yukarıya.tuvalete götürür (dışarıda bir tuvalet vardı) ya da oturağına oturturdu. onu nerede bulacağını bilmektedir. Wells Sokağındaki pazar ya da dükkân ve mağazaların bulunduğu Mare Sokağı olabilir. küçücük bir cesetti. Cambridge'de olduğundan kuşku yoktur. Bir karşılaştırma yapabilmek için. Eğer Edith'in annesi ve anneannesine doğru gitmekte olduğunu düşünüp rahatladıysa. Onun yokluğunda neler oldu? Edith o sabah yanlarına geldiğinde. Yaptığı kaza sonucunda dehşete kapılan arabacı. bu nedenle Florence'ın neden oraya gitmek zorunda kaldığı bilinmemektedir. hele tırmanan altmış iki santim boyunda biri. Kingsland High Street'te Sainsbury'nin bir Şubesi vardı. bir arabanın altında kalarak öldüğünü düşünün. O günlerde buzdolapları yoktu. duraklaması. Kuşkusuz bu arada Florence. On beş kilodan az. birçok tanığın da doğruladığı gibi. tekrar tırmanması gerekecektir. Edith'in Florence'ı aramak için aralık kapıdan çıktığını. Ne de olsa odaları temizlemek. avını arayan bir sapığın onu kaçırmış olması mümkün değil mi? Yine de dönüp dolaşıp. Florence alışverişe gitmek için evden çıktığında. bunun uyku olmadığını. minicik cesedi alıp uzaklarda bir yerlere saklamış olamaz mı? Ya da çılgın bir adamın ya da kadının. bir yaşını biraz aşkın çocuğun merdivenlerden tırmanmasını. Gitmiş olabileceği yerler London Fields'ın hemen güneyindeki Broadway Pazarı. Böyle bir adamın tırmanırken ellerini de kullanması. Yakınlardaki bakkal her gün siparişleri kapıya getiriyordu. Tekrar merdivenlerden inip Florence'ı aradığını düşünelim. anneannesi de yerdebinin durduğu anda düştüğü şekildedir. Devon Villa'daki tek canlı Edith'tir. Üstelik hep yapacak başka işleri olduğu bir sırada. Devon Villa'da da buz kutusu kullanılmıyordu. Ona flanel elbisesini ve çizgili önlüğünü giydiren de Florence'tı. Belki de holde. çevrede kimsenin olmamasından da yararlanarak.

bu isteği de reddetti. aynı zamanda da tüm Roper Davası'nı. genç ya da daha sonraları yaşlı kadın Edith Roper olduğu iddiasıyla ortaya çıktı. "o benim kızım değil. Mrs. ne var ki Alfred. Çevrede fırını olan birçok işyeri vardı. kızı 1905 yılında gezginci bir tüccardan 27 pound 2 şilin 6 peni karşılığında satın aldığını söylüyordu. Kitap en çok satanlar listesine giremese de yeni bir Edith dalgasına neden oldu. Catchpole'dan söz etmek gerekir. yanında on yaşlarında bir kızla King's Lynn'den gelip Cambridge Polis Karakolu'nun kapısına dayanan Mrs. Eğer gömmüşse. Lizzie Roper cinayetini. ocak. Küçük çocuğun kaybolmasının üzerindeki esrar perdesi kalkmadı. Kuşku çekecek hiçbir şey görülmedi. Aynı günlerde. şömine ya da kazan yakılamayacak kadar sıcaktı. Hackney Polis Karakolu'na gelen on beş yaşlarında bir kız da Edith olduğunu iddia etti. For Pity's Sake adlı romanın yazarı Venetia Adams'tı. Mrs. Margaret Smith bir kişinin kendisine Lobard Caddesi'ndeki bir bankada Edith olduğunu kanıtlayacak bir kişiye verilmek üzere yüz pound'luk bir miras bulunduğunu anlattığını. Toprak sert ve kuruydu. Yine de bir yerlerde saklanmış olması gerekir.kurtulunabilecek bir şeydi. Hava. Catchpole'un son iki yılını özel bir tımarhanede geçirdiği anlaşıldı. bu nedenle de Edith olma iddiasını ortaya attığını söyledi. Richmond Caddesi ve Mare Sokağı üzerinde ya da çevresinde yaşayan kimse 28 temmuz ya da sonrasında Edith'i görmemişti. Alfred Roper'dan genç kızla görüşerek gerçekten de Edith Roper olup olmadığını teşhis etmesi istendi. Edith'in katilinin böyle bir yere serbestçe girebilmesini gerektirir. Daha sonraları. Tüm iddialar. Edith'in cesedinin Devon Villa'da olması mümkün değildir. Edith olduğunu iddia edenlerin sayısı hiçbir zaman azalmadı. Yıllar boyunca. bir Cambridge gazetesinde yayımlanan duygu yüklü yazı. Edith'in ağabeyi Edward Birinci Dünya Savaşı'nın son haftalarında Argonne'da ölünce. diğer bütün sözde Edith'lerde olduğu gibi. Tahmin . geniş alanları tarayıp yeni kazılmış yerler arandı. Edinburgh. ama bu çözüm. Sonunda bitti. Penzance ve Belfast gibi uzak köşelerden bile Edith olduğunu iddia eden kızların hikâyeleri yayımlandı. Bir gazeteciye "Hiç ilgilenmiyorum" demişti. Edith'le birlikte aynı okul sıralarını paylaştıklarına yemin edebilecek kişilerle görüştüler. belirli olaylardan sonra bir dizi çocuk. Yanındaki kız kesinlikle kendi çocuğuydu. Katil cesedi gömmüş olabilir. Edith olduğu söylenen genç kızların fotoğrafları basıldı. bir şey bulunamadı. Adı Margaret Smith'ti ve Hampstead'de bir ailenin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu. daha önce hiç kazılmadığı açıkça belliydi. çünkü orda polis tüm bahçeyi bir metre kazmıştı. Maria Hyde'ın ölümünü. 1922 yılında Roper Davası'na dayanarak yazılan bir romanın yayımlanmasına kadar kesildi. Kitabın Pity adlı çocuk kahramanı annesinin kıskanç bir âşığın elinde can verdiğini gördükten sonra evden kaçmış. Roper'ın beraatini ve Edith'in kayboluşunu tekrar canlandırdı." Ülke çapındaki gazetelerden ikisi konuya sarılıp Roper davasını tekrar ön sayfalara çıkardı. bundan sonra kalkması da düşünülemez. Navarino Caddesi. Açıkta kalan. Yazının yayımlanmasından sonra yaşanan ilginç olaylardan birisinde. onu Chelsea'deki stüdyosu yakınlarında sokakta bulan eksantrik bir ressam tarafından yetiştirilmişti. Catchpole yanındaki kızın Edith olduğunu iddia ediyor.

Edith olduğunu iddia edenlerden hiçbiri kimliğini kanıtlayamadı. yaklaşık on sekiz yaşındaydı. da de ffrsogte at hale ham i Land fra Kejserinde Frederick. adam ve karısı tarafından Middlesbrough'da. birkaç yüz pound'luk varlığı kardeşleri arasında paylaştırıldı. Burada da amacın para olduğu sanılmaktadır. Daha sonra. Diğerinin doğal anne ve babası vardı. bir daha gelmemek üzere ortadan kayboldu. Mrs. blev hans Skulder flaaet i Stykker of Lægerne. bazı kişilerin yeni iddialarla ortaya çıkmalarıdır. Tek olasılık. 1957 On yedinci bölüm 11 kasım 1918 Her i Morgenavisen var der nyt om. at Kejseren var stuk-ket af til Holland. bundan sonra da çıkmayacağını düşünmek yerinde olacaktır. at da han blev ffdt. bu satırların yazarının yazmakta olduğu Roper duruşması kayıtlarının bir kitap halinde yayımlanmasıyla birlikte. Alfred Roper 1925'te Fen Ditton'da ölünce. Kırklı yıllarda. Edith Robinson adlı bir kadın News of the World dergisine bir makale göndererek. Donald Mockridge Moreton-in-Marsh. Ondan sonra ortaya yeni Edith çıkmadı. hiçbiri kimliğini kanıtlayacak en ufak bir bilgi veremedi. om det var Aarsagen . Đçlerinden biri melezdi. Mrs. 1905 yılında Robinson adlı bir kişi tarafından Navarino Caddesi'nden kaçırıldığını. ortaya iki yeni Edith daha çıktı. o dönemdeki Edith'ler daha yaşlıydı. yeni Edith'ler çıkmadı. I den senere Tid harjeg undret mig over. On beş yıldır Harold Robinson'la evliydi ve ona dört erkek çocuk doğurmuştu.edileceği gibi. Robinson'ın oğluyla evlendirilmek amacıyla yetiştirildiğini iddia etti. annesini aramak için merdivenleri tırmanmaya çalışırken son görülen çocuk olması ihtimali son derece zayıftır. Edith Roper elli iki yıl önceki o yaz gününde. Alfred ölmeden önce vasiyetnamesini hazırlamamıştı. Robinson son Edith oldu. her ikisi de hayattaydı ve kızlarının iddiasını kesin bir dille reddettiler. üstelik bir tanesi de Edith'in olması gerekenden yedi-sekiz yaş daha büyüktü. Roper'a olan ilgi azaldığında. Det hedder sig. Robinson iki hafta sonra geri adım attı ve bütün her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıkladı. Yine de ortaya çıkacak olanların. Hiçbiri bir kanıt kırıntısı bile getiremedi.

om det var det. belki de bunun için yazıyorum. bilmiyorum. kafamdan geçenleri yazmak hep yararlı oluyor. bunu Fransız yemekleri ve şampanyası bulabileceğim (Paris'te çok var) gerçekten görkemli bir Fransız otelinde yapardım. yemek odasına taşıyor. hesabı başkasının ödeyeceğinden eminim. geçen hafta Avusturyalıların barış imzaladıktan sonra her şeyin sakin olduğu Đtalyan cephesi demektir. kendi kendime soruyorum. for-di han gav sin Moder og Meend Skylden for. iyi olduğundan eminim. Müttefikler. barış şartlarını görüşmek için. şimdi bile bazen kuşkulanıyorum. yaptığı . cesur ve sağ olduğu. kötü havalar da dışarıda. Neden bir tren vagonunda. onu muayene edip bir tüfeği ateşleyip ateşleyemeyeceğine baktıklarında. karnınızda taşıyıp doğurduğunuz o çocuğun kan kaybederek ölmek üzere olduğudur Yüzbaşı Perry'nin mektubunu alana kadar bunu fazla düşünmemiştim. O gülünç bebek evinden söz ederken. Her akşam bebek evinin üzerinde çalışıyor. Fransa'da bir yerlerde bir tren vagonunda bir araya geliyorlar. Samimi bir ev sohbetinde bu fikrimi anlattığımda sevgili kocamın da dediği gibi. Nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile olmamasına rağmen. Rasmus nerede olduğunu bildiğini iddia ediyor. onu sakat bıraktıkları için de erkeklerden acaba bunun için mi nefret ediyor? Mogens doğarken kolu biraz bükülmüştü. Knud şimdi iyidir. iyi. ilk çocuğumu düşünüyorum. özellikle de hesabı bir başkası ödeyecekse. "Marie'nin pencereleri için aradığın Venedik camını buldum sanırım" diye yazıyordu. gerçek olabilir mi? Mogens'in bir dakika önce iyi. Đmparatoriçe Fredika'ya doğum yaptırırken kayserin omzunu parçalamışlar. Her neyse. Anlatılan hikâyeye göre. hiçbir şey bulamadılar! Son zamanlarda sık sık Mogens'in çocukluğunu. yatmaya gitmeden önce de Marie'nin ertesi sabah uyandığında görmemesi için. atölyesinde çalışamayacağı kadar soğuduğundan. Son zamanlarda bütün kötülüğünün bundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını merak ediyorum. Tamamen Đngilizleşse de onu hiç Jack olarak düşünemiyorum. çünkü dün gelen mektupta Knud'un şifreli bir kelimesi vardı. Dün komutanından aldığım mektubu yeniden okudum 'Tüfekçi Jack" Westerby'nin ne kadar kahraman bir asker olduğunu. at de havde beskadiget ham. Bir düşmanla buluşup savaşı sona erdirmenin ayrıntılarını görüşmek istesem. Ama Rasmus geçen sefer. Mogens'in kolu düzeldi. at han hadede Kvinder. Göreceğiz. Asıl dayanılmaz olan. onların acı çektiği. Knud'un iyi bir Samiriyeli olmaktan söz ettiği için onun Filistin'de bir yerlerde olduğunu sandığında yanılmıştı. Bu sabahki gazeteler kayserin Hollanda'ya kaçtığını yazıyor. gerçeği bilmek isterim. Bunun hakkında yazmak bana iyi geliyor. Her akşam. annesini suçladığı için kadınlardan. kardeşinden çok farklıydı. Eğer Rasmus haklıysa. dergjorde. tüfeğini düşmana doğrulttuğu ya da karşı mevzilere saldırdığı bir an sonra da uykuya daldığı doğru olabilir mi? Ben. güzel bir çocuktu. bütün bunları belki de sadece bir kadın olduğum ve pek fazla bir şey bilmediğim için söylüyor olabilirim. bir annenin okumasının en zor olduğu bölümde onun hiç acı çekmeden öldüğünü söylediği mektubunu. Çocuklarınızın ölümüne dayanabilirsiniz. evini içeriye. ama Stockholm'de iyi bir doktorum vardı ve bana her gün kollarını nasıl çalıştıracağımı göstermişti.til hans Ond-skab.

. Bir gün bir şey sormak için atölyeye gittim. bence Far'ın bu evi neden kendisi için yapmadığını merak ediyor olmalıydı. Başlangıçta bebek evine dokunmaktan bile korktu. daha sonra da ağlamadım. onu öpüyordu. sanıyorum o nedenle de evin ne kadar mükemmel olduğunu uzun zamandan beri görmez oldum. üzülmüştü. Doğum günü hediyesi olarak kızkardeşi için iki bebek yapmıştı. Ben ağlamam. Mogens'in ölümü onu sanki olgunlaştırdı. biraz iyi davranmasını. Beni görmesine fırsat vermeden sessizce oradan ayrıldım. Rasmus elinde planya bir tahta düzeltiyordu. ağlayacak sandım. neden bilmem. hatta başından beri düşüncesini saçma buldum. Rasmus da siyah elbiseli ve aslına çok benzeyen kahverengi sakalıyla. Benim için durum değişik. değdirmek için parmağını uzattı. bu kadar görkemli. haberi ilk aldığımda ağlamadım. ciddileşti. ben olsaydım. Bebek evi için biraz büyük ama olsun. gelip görmesi için Swanny'yi çağırdı. Swanny kadar duygulu değil. sonra yavaş yavaş cesaretlendi. merak ederdim. yüzü sarardı. Oysa ben buna alıştım.Ya ben? Bana bir öpücük yok mu? Bilmek isterdim doğrusu. Tabiî Swanny evi yapılırken görmüştü. 10 şubat 1919 Bu sabah Marie'ye bebek evini verdiğimizde konuşamadı. yanaklarından aşağı gözyaşları akıyordu. Oğlunu kaybettiği için kim ona iyi davranacak? Daha sonra da "Çocuklar acıdan ne anlar?" diyor. 9 mayıs 1919 . Marie'ye karşı iyiliğin ta kendisi gibiydi. Joking apart (bu deyimi çok sevdiğim Đngilizce yazdım: "şaka bir yana") Mogens'in ölümünden sonra bebek eviyle uğraşması öyle sanıyorum ki sağlığını kurtardı. Rasmus gerçekten acı çekiyordu. dondu kaldı. Rasmus'a Swanny'ye karşı özellikle iyi davranmasını söyledim -değişiklik olsun diye. sessizleşti. benim üzerimde gaz mavisi muslin elbisemi harika bir kopyası. Marie kısa zamanda kendine geldi. Kendine engel olamadı.oyuncağı büyük bir titizlikle tekrar atölyeye götürüyor. En ufak bir kıskançlık ya da üzüntü belirtisi göstermedi. sanki eli yanmış gibi hemen geri çekti. o güzel yüzüne bir üzüntü bulutu yerleşti.olduğunu. bunu kim yaptı? Onun daha çok küçük -bugün sekiz oldu. evin bir kopyasından çok hayaline benzeyen bir oyuncağın karşısında korkuya kapılabileceğini anlamak istemiyor. Swanny'nin gözlerinde kıskançlık yok. onun adına ben de üzüldüm. Swanny. Bebek evinin bütün kapılarını açtı. eve sığdılar. ama bu kadar mutsuz olmasına dayanamıyorum. Daha önce bu konuda hiçbir şey yazmadım. minderlerle tabloları yerlerinden çıkarıp tekrar yerleştirdi. Mor ve Far olmaları gerek. Dönüp kollarıma atıldı. böyle bir hediyenin.verdiği tek cevap "Ya ben?" oluyor. Beş dakika sonra Rasmus'un kucağında.

pek bir şey bilmiyor demektir. Housman'ın ağabeyinin dul eşi de yanımızdaydı. Mr. Cline Almanya'nın elinden tüm denizaşırı topraklarının alınması. Housman'la birlikteydik.eşlik etti. Şimdiye kadar giydiğim en kısa elbise. dün akşam herkesten fazla Alman düşmanı görünmesiydi. Đlginç olanı. Evinin camını kırdılar. Cline. ve Mrs. her zamanki gibi yakıldı hiç şüphesiz savaşı siperde savaşmak yerine savaş tutsağı olarak geçirdiği için. daha kırkıma girmedim! 3 ağustos 1919 Günlüğüme Cropper'ın dönüşüyle ilgili hiçbir şey yazmadığımı fark ettim. Hansine'ye sadık kalmışa benziyor. Bu insanları hiç anlayamayacağım. Ne yapalım. bu ad da Almanca Klein'dan geliyor. "Neden yarın değil? Herhalde gençleşmeyi beklemiyorsun. üstelik düğün gününü de belirlediler. bacağımın büyük bölümü gözüküyordu. Artık bana saygı göstermeye bile çalışmıyor. Sanki isteyip istememekle ilgiliymiş gibi. Her neyse. "Çocuk istemiyorum. Cline'ın büyükdedesi yüz yıl önce buraya göçen bir Alman. o yanımızda değilken söyledi). Eğer her şeyin kırk yaşında bittiğini sanıyorsa. Öyle sanıyorum ki. Sonra herkes Versailles'da olup bitenlerden bahsetmeye başladı. daha kocasının cesedi mezarında soğumadan evlendi (bunu Mrs. ne var ki savaş sırasında insanlar sokakta hâlâ onun ardından bağırıyorlardı. . Söylediğine göre o frâulein'ların ya da matmazellerin yanına yaklaşmasına bile izin vermemişler. Ne demek istediğimi anladı. ve Mrs.Dün akşam yemeğinde Mr. dedi. artık korkacak pek fazla bir şey olmadığını düşünüyor. Sadece eskiden çok korktuğu Rasmus'a karşı biraz terbiyeli. Cline ellerini çırparak kocasına -çok fazla içmişti. Döneli iki ay oldu. Mrs. bütün ordusunun lağvedilmesi. Ben istiridye beyazı ve gül rengi Çin ipeği karışımı ince tül elbisemi giydim. ." Hansine benden birkaç ay daha büyük. Cropper demiryollarındaki işine dönüp iyi para kazanmaya başladı. üstelik evliliği Hansine'den bile çok istiyor. dedim. Evlenmek için genç olmak gerekmez. Almanların barış koşullarını çok ağır bulduklarını duyunca kahkahalarla güldüğünü anlattı. "Neden gelecek şubat?" dedim." Güldüm. Durmadan yaşadıklarımızı bir daha yaşamamamız için Almanları yakıp yıkmamız gerektiğini söyledi. Yine de "Çocuklardan bıktım" dediğini duyunca şaşırdım. oysa artık dul değil. Kocasıyla adları Mr. Housman. Mr. kayserin de yakalanarak idam edilmesi gerektiğini söyledi. Mrs. biri de duvarının üzerine kırmızı boyayla "Saçlarında hâlâ Đngiliz Tommy'lerin kanı var" yazmış.Bu evlilikten ne beklediğine bağlı. evlenmeden önce kırkına girecek.

o çavuş subaylardan birini aramaya çıkmıştı. yavaş bir iniş oldu. Gerekirse bir hafta bekleyebilir. Dürüst olmak kolay değil. gençliğimde olsa. H. demek ki Duke şanslı. Mektubu gösterdiğimde Rasmus "Onu görmek istemiyorum" dedi. beklemeden çavuşa bir mektup yazar ve hemen gelmesini isterdim ama artık genç değilim ve düşüncelerin üzerinden bir gece geçmesinin değerini öğrendim. Oturduğu yer Leyton. o zaman başka olurdu. "Bir gece uyu ve duygularına yarın sabah yeniden bak" dedim kendi kendime. . Evlilik bir aşk hikâyesi olabilir. subayın cesedini bulmadan önce beş yaralıyı Đngiliz mevzilerinin gerisine.Neden? diye sordum. dürüstlük kâğıt üzerinde de olsa güç. Tekrar okuyabiliyor ve acısını yeniden duyuyorsun. ama evlilik hızlı bir düş kırıklığı ve uzun. âşık Cropper'ın Hansine'ye yazdıklarından çok farklı. Başlangıçta ben de bir aşk evliliği yaşayacağımı sanmıştım. Elinden geleni yaptığını söyledim. Çavuş E. Danca yazmak. yine de tek bir kelime bile okuyamayacaklar. -bu nedenle onu düşünmeye başladım. Yazıldığında. Eskiden. ben hiç âşık olmadığım için mi. benim olan.bunun çocuğum Mogens'in kullandığı gizli dil gibi olduğunu bilmek.Mogens hakkında bildiklerini anlatmak için kendini eve davet ettirdi. Victoria Nişanı alanlardan çoğu savaştan dönemedi.Mogens ve Knud limon suyuna batırılan kalemle yazılanların okunabilmesi için kâğıdın ısıtılması gerektiğini öğretmişlerdi. gerçekten de saygıdeğer kadınların aşk evliliği yaşamaları gerekir. . Bu gerçekten de ilginç. Jack'in hayatını kurtarmış olsaydı. buradan fazla uzak değil. söylenen bir söz gibi uçup gitmiyor. ilk konuştuğum dil -hâlâ Dickens'larımı Danca okuyorum. ama görebildiğim kadarıyla basit bir biri için oldukça iyi yazılmış bir mektup. Duke yaptıklarının karşılığında Victoria Nişanı ile ödüllendirildi. Taşıdıklarından biri de Mogens'miş. Çavuş. Tarih 1 temmuz 1916'ydı. Örneğin. çünkü Đngilizler günlüğümü istedikleri kadar şömineye tutsunlar. ama Rasmus her zamanki mantıksızlığı ve anlayışsızlığıyla "Elinden gelen yeterli değildi" dedi. 15 kasım 1919 Merak ediyorum.1 ekim 1919 Mogens'i iki siper arasından alıp taşıyan adamın mektubunu üçüncü kez okudum. Benimki bundan da gizli. aşk yaşadığı için Hansine'ye karşı acımasız davranıyorum? Bunu yazmak için oldukça gayret göstermem gerekti. güvenliğe taşımıştı. bana herhangi bir başkasından çok daha yakın olan. Mektubun amacı da buydu. Tabiî Đngilizce'yi henüz yeterince değerlendiremiyorum.

Ben söyleyene kadar oturmadı. çok önemli birisi oldunuz. dedim. Hiç takmıyormuş. ama anlaşılan Almanların karşı saldırıya geçtiklerini söyledi. çok daha yaşlı bir hanımla karşılaşmayı bekliyormuş. minicik kıvılcım dolu. Üst katta giyiniyordum. yapmayı aklımdan bile geçiremem. Rasmus bunu duyunca. Elimi iki elinin arasına tuttu. bir insanın ulaşabileceği en üst onura sahip oldunuz. kapı çalındığında o açtı. saten bantlı siyah ipeklimi giydim. "Madam. Ben kendime ait olduğum gibi o da sadece kendine ait birisi. Ama bu dünyada bunu yapamam. Bana baktığı için onu bağışlamamı istedi. granit gibi. bu adama. Onları yıllardır tanısam da. seni ya da seni sevgili olarak seçebilirdim" diyorum. onun işitmemesi gereken şeyler duyacağımı düşünüyordum. Daha sonra kendi kendime ne yapmakta olduğumu sordum. Emily çay tepsisini getirdi. erken geldi. Benimkiler kadar renkli değiller! Onun gözlerinin rengini daha konuşmaya başlamadan bile önce fark ettim. gerçek bir asker. şaşırdım. yine de onun uşak ruhlu biri olmadığını hissettim. başka bir zamanda ya da düşte yaşasaydım. Gözleri ama düz gri değil. Bana Victoria Nişanınızı göstermeyecek misiniz? Düşünün bir kere. neden bilmem. Açık renk saçlı. Swanny hâlâ kızamık nedeniyle evde. . Genellikle insanların gözlerinin renginin farkına varmam. beni buraya kabul etmekle büyük incelik gösterdiniz. getirmemiş. gözlerinin ne renk olduğunu söyleyemem. "Başka bir dünyada. ama onunkileri gördüm. Onu neden üniformalı bekliyordum bilmiyorum. Ona doğru yürüyüp elimi uzattım. Bana "madam" dedi.Mrs. Cropper'dan bile daha yakışıklıydı. Dönüp lacivert eteğimi ve tığ işi bluzumu giydim. Westerby demelisiniz. Genellikle bunu sadece çok özel konuklar için yaparım. Mogens için yas elbisesi giymememe rağmen. Cline gibilerine. Cropper ya da en azından bir beyefendi olan Mr. çoğundan daha cesur çıkan bu sıradan işçiye doğru olmayan bir görüntü vermeye çalıştığımı düşündüm. Onu çaya bekliyordum. uzun boylu. Savaş bitti. sert ve çok yüksek yakalıklı bir gömlek giyip siyah kravat takmıştı. Önce siyah elbisemi çıkarmamanın daha doğru olacağını düşündüm. Hansine izinliydi. Tek mücevher olarak da kelebekli broşumu taktım. çok saygılıydı. Mogens'i savaştan önce de tanıyıp tanımadığını sordum.bir özlem duygusuyla dolduğumu buraya yazabilirim. . Pirinç çaydanlığı alarak çayı kendim hazırladım. sonra bana yine "Madam" dedi.Bu nedenle hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan. savaşın bittiğine inandığını. başka kimseye değil. 30 kasım 1919 Çavuş Duke bugün beni görmeye geldi. Koyu renk takım elbise." Daha sonra da "Bu küçük hanımla oturup ağabeyi hakkında konuştuk." Swanny'yi odasına gönderdim. Zavallı küçük Swanny Alman kızamığına yakalandı. daha uygun ve daha seçkin görünüyor. yakından baktığımda tarif edemediğim -tarif etmeye cesaret edemediğim. Kendi kendime.

. Aralarındaki bağı oluşturan.Bu yüzden bana o gece olanları.Savaş. daha sonra kucakladım ama bu kadarı Almanlar için fazlaydı. politikacıların işine gelmez. acı çekmeden öldüğünü anlattığını söyledim. bakışlarını kaçırdı. Eğer bilselerdi. Londra'da birbirlerine çok yakın oturmalarını öğrenmeleri olmuş. Şafağa doğru Quigley'yi. dil farklılığından. aklı başında bir çocuktu. . onları karşında görmeyi tercih ederim. cesedi Alman dikenli tellerine takılı durumda bulmuş. Ne var ki daha Quigley'yi bulamadan birbiri ardından başka yaralılara rastlamış. bir daha savaş olmazdı. dedi. bir av partisinden sonra ölü kuşları toplayan birinin rahatlığıyla anlattı. Her ikimizi de yer yaygısına yatırarak sürükleyen. yeni bir ülkeye gelip uyum sağlamanın ne kadar güç olduğundan söz ettim. Sormamayı becerebilmek için hayatımdan on sene verebilirdim. yerini Çavuş da bunun bir tesadüf olduğunu. Đki mevzi arasındaki bölgeye emireri ölen genç bir subayı. çünkü Mogens'in anlattığı yeri iyi bildiğini. bilmek isterdim.Onu tanımış mıydınız? Daha önce nasıldı. . gerçeklerden kaçmaktansa. Belki de gözlerine inanamadılar. Mataramdan bir yudum su içirdim." Sonra ailemizdeki adlardan. neden bilmem. benden çok daha cesur bir başkasıydı. Đsimler hakkındaki bu sohbet bizi o günün amacından uzaklaştırıyordu. Mogens ona bin dokuz yüz beşte Đngiltere'ye ilk geldiğimiz sırada Hackney'de oturduğumuzu anlatıp. Gözlerinin içine bakıyordum. Mutsuzla öleceğimi de bilsem. konuya geri döndüm. hiçbir şey saklamadan anlatmanızı istiyorum. böyle erkeklere alışık değilim. ama size gerçekleri anlattığımda bakışlarımızın karşılaşması uygun olmaz" der gibiydi. O granit gözlerini bana dikmişti. Ya olaylardan kaçmayı becerenlerdensinizdir ya da değil. Sonra birbirlerini yakından tanıdıklarını. kolumdan vuruldum. "Nazik konuşmalarda yüzünüze bakabilirim. çoğu kadınların söylediklerine kulak bile vermez. her seferinde de onları Đngiliz mevzilerine taşımayı başarmış. Mogens'in hemen. zaten o yüzden Jack'e takılıp sendeledim. Quigley adındaki bir asteğmeni bulmak için girdiğini söyledi. . okuduklarıma fazla inanmadığımı da ekledim. evlerinde oturan insanların gözlerinin önüne getirdiklerine hiç benzemiyor. Rasmus'un istediği . Somme'daki 1 temmuz gününü anlatmasını istedim. Ne var ki bilmeleri.. "Jack" dedim. aynı dönemlerde hemen yanımızda da arkadaşlarının da oturduğunu anlatmış. . Son günü. mayına basıp ölmüş.Moans mı? dedi. üzerime ateş açtılar. Oldukça neşeliydi. Sanki bana. onu orada bırakıp düşmanın gözü önünde geri dönmüş. "Annesinden başka herkes ona Jack derdi. birbirleriyle sık sık sohbet ettiklerini anlattı. Galiba ilk kez orada Mogens adının Đngiliz kulağına ne kadar saçma geldiğini anladım.Bana hiç ateş etmediler dedi. Yüzbaşı Perry'nin mektup yazdığını. büyük bir tevazuyla. dedi. Bütün bunları sanki hiç önemli değilmiş gibi. Sanki söylediklerime önem veriyormuş gibi dikkatle dinledi.Ne yaptınız? dedim. Quigley'yi ararken. ne kadarım bildiğimi sordu. Ama böyle pazarlıklar yapılamıyor.

Bana doğruyu söyleyin. Ağlamam.Size Yüzbaşı Perry"nin söylediklerini söyleyebilirim. Ağlamadım. Deli miyim? Giderken. On sekizinci bölüm Swanny ıslak bir bezle kapaklarını sildi. dedi . Neden? Akrabası değildi. Geleceğini söyledi. Đnsanları hiç anlayamayacağım. o zaman yine konuşuruz. .Mogens o sırada hayattaydı. Bilmek istiyordum. Swanny bütün günlükleri okumuş. dedim. ama burada işe yaradı. onunla konuşmak istiyordum. Kurutulmuş olmalarına rağmen.işi. Elime tutuşturduklarına defter değil de eşya olarak baktığımı hatırlıyorum. hepsinin tepesine telefon rehberleri yerleştirdi ve sıcak bir yerde korudu. Daha önce hiçbir erkek elimi öpmemişti. Kapakları çıkmayan lekelerden dolayı mozaik gibiydi. elimi uzattım. değil mi? .Yine gelir misiniz? diye sordum. hâlâ küf kokuyorlardı. Yazamam. yine de Mogens'i kurtarmak için kendi hayatım tehlikeye attı. Elimi tutup dudaklarına götürdü. Rutubet içinde kalmış eski defterlere uygulanacak en doğru yöntem bu mudur bilmiyorum. değerleri hakkında da fikir sahibi olmuştu. buna rağmen sordum: . tatlı bir pembe gri mermer rengi almıştı. iste kendini batırabilir. "Mogens iki gün sonra Le Havre'da Quai d'Escale Hastanesi'nde öldü. Burayı çabuk geçmek ve yazmamak daha iyi olacak. Danca bilenler için Asta'nın yazısı . istediğimi sandığımı da duydum. Amerika'dan dönüp doğruca Swanny'ye gidip defterleri gördüğümde. ilk ciltleri çevirme denemelerine başlamış. Düşündüm. hâlâ yaşıyordu. bu adam oğlumun hayatını kurtarmaya çalıştı. Söyledi. onu uzun zamandan beri de tanımıyordu. Yuttuğum çay tekrar boğazıma gelip safrayla karışacak kadar midem bulanıyordu." Çavuş ağlamamı bekledi. onluk diziler halinde üst üste koydu. Onunla yeniden Mogens'i konuşmak istemiyordum. bunun hakkında konuşmam bile ama ne olduğumdan ve ne yaptığımdan ben sorumluyum.

Ne olursa olsun. Mor ömrü boyunca pasaktan nefret etti.Tam ona göre şey. Daha ilk sayfalarda Far'ın.Okumaya başladım. . temmuz 1905'teki o tarihi gördüğünde. Kendi kendime. Orada burada bir iki kelimeden fazlasını anlamadım. Yüzü kızardı. Yüzü biraz kızardı. Defleri bütün o basamaklardan yukarı taşımayı göze alamamış. .Kendi adıma rastladım. Belki de ona çok derin bakıyordum. sadece Danca'nın bir çeşit şifre gibi olduğundan bahsediyor. kapalı birer defter gibi kalmışlardı. bitmişlerdi. Jack. . öyle değil mi? Başka nedenler de olabilir. . Başka nedenler olduğundan eminim. Kendi kendime. Doğal bir yazar olduğu için günlük tuttu. bütün yaşamı boyunca kendinden başka kimseye önem vermeyen Mor'a pek benzemiyordu. Eski elbiselerinden nasıl kurtulduğunu hatırlar mısın? Buraya . Hangi yılların defterlerine baktığımı şimdi hatırlamıyorum. günlükler artık işine yaramayacaklardı. Hansine okuma bilmiyordu. hani hep okumak isteyip de bir türlü bulamadığın bir romanı okumak gibi. Elimdeki defter çekicilikten o kadar uzaktı ki. oysa ateşin söndüğünü söylediği gün.Sanırım haklısın. Hani bahçıvanın bana Mor'un bazı kâğıtlar yakmak istediğini. O kadar da değil.Bunları okumamın doğru olup olmayacağını bilemedim. ama gördüğüm defterde eksik ya da yırtık sayfa yoktu. yazdıklarını okumasını istemediğini anlatıyor. . yeni paragraf fikrinden nefret etmiş olması da özel bir güçlük oluşturmuyordu. sundurmadaki raflara yerleştirip unutmuş. Saçmalıyor muyum? Ona söylemedim ama. Onları yakmak istemesinin çok daha sade ve anlaşılır bir nedeni olabilirdi.Bunlar araba sundurmasındaydı dedi Swanny. Ken ve ben bu konuda son derecede dikkatliydik. biraz rahatlamış bir sesle. içini hastalıklı bir heyecanın sardığını düşünüyorum. Ne olduğunu tahmin edebiliyorum. Ama bu kesin değil. Her gün böyle yazarlardan yüzlercesini psikiyatr kanepelerinde görüyoruz. günün olaylarını. "Belki insanların kendisiyle alay etmelerini istemediği için günlükleri yakmak istemiştir" diye düşündüm. Kendisini haklı çıkarmak zorundaydı. Swanny'ye defterleri okuyup okumadığını gerçekten merak edip sordum. .okunaklıydı. Belki de öldükten sonra başkalarının –sen veya ben. Torben'in National Geographic'leriyle birlikte raflarda. "Eğer Mor bunları yakmak istediyse. aralarında birinci defteri görmedim. Aynı bir roman okumak gibi. Swanny kendi ismini görünce.bu günlükleri bulup gülünç olduklarını düşüneceğinden korktu. içlerinde başkalarının okumasını istemediği şeyler olmalı" diye düşündüm. işlerini tamamlamış. annesinin özel hayatına dalmanın hiçbir açıklanabilir yanı olamazdı. ruhunun sıkıntılarını hafifletmek için bir kenara yazdı. günlükte doğumuyla ilgili bir şeyler olup olmadığını merak etmiş olmalıydı. dedi Swanny. Swanny'nin anlattığı. daha sonra da okumakta kendimi alamadım. Ann.Ve senin hakkında neler dediğine baktın? . sanırım çoğu günlükçü gibi. Böyleleri geleceğin yargısıyla ilgilenmez. Yalnız Mor yazdıklarını insanların okumasını istemediği konusunda çok az şey söylüyor. O tarihi.

Kendi kendime burada uzun süre kalmayacağımı. Eve. oysa Tanrı şahittir. daha çok satış. o nedenle buraya alışmak zorunda olmadığımı düşünüyordum. şimdi onunla meşgul. Đşte o zaman. Yüzünde endişe ya da gerginlik yoktu. o eşyalar için istediği kadar yerimiz vardı. harcayacağı para Asta'nın bıraktığı para olacaktı. daireyi satıp başka yere taşınmaya karar vermem hayaletleri kovmama yardımcı oldu. yüzüme inanamıyormuş gibi baktı. ama her şey eskisi gibi görünüyordu. kitap yayımlamanın sadece kitabı basıp bir şömiz içine koymak olmadığını. . Sürekli olarak Asta'dan bahsetti. dağıtım. Sanki tamamıyla ikna olmuş. Açıklamalar konusunda tek bir söz bile etmedi. neden olmasın? .Evet tabiî. söylediklerimi hiç dinlememişti. Ann. ben şahsen demek.Oh. benim doğumumdan önce başlayanı. Biliyorsun. reklam demek olduğunu anlatmaya başladım. birkaç yüz kopya? Bunun ne kadar pahalı olacağını. Belki de çok zekice davrandım. Swanny'nin yapmaktan vazgeçtiğini yapmaya. Hangi eşyalardan kurtulmuştu bilemiyorum. Bu macera ona iyi geliyordu. zaman zaman merdivenlerde ayak seslerini ya da "Bu duyduğum. iyi kahvenin kokusu mu? " sözlerini duyduğunu söyledi. O nedenle ilk günlük. . Yine de kökleri ve bir zamanlar onun için bir tutku haline dönüşen araştırma konusunda tek bir söz etmedi. Yayınevi aracılığıyla bir mektup yazıp ilk günlüğü çevirip çeviremeyeceğini sordum. Đki hafta boyunca onun yanında kaldım. Doğruca gözlerimin içine bakıyordu. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olduğunu düşündüm. Çevirmen Margrethe Cooper adlı bir kadındı. Günlüklerin ileride basılabileceklerini aklından bile geçirmemiştir. istedim. Batı Hampstead'de o zamanlar bana ait olan daireye dönüp Daniel'in hayaletlerini karşılamaya hazırlandım. High Hill Kitabevi'ne gidip Danca'dan çevrilmiş birine rastlayana kadar bütün kitaplarını taradım. Sadece bir tane Danca'dan çevirisi vardı. Eğer günlükleri basmak çok pahalıya mal olursa. Ben Amerika'ya gitmeden öncekine oranla çok daha mutlu görünüyordu. . neredeyse bütün eşyasını sattı. hayatla yeniden ilgilenmeye başlamasını sağlamıştı. yeterince param var. . Bir keresinde yüzümü odadaki bir çekmeceye daldırıp Asta kokusunu duymamı istedi. Sözümü kesti. Basılmak mı? diye sordum. Belki de aradığı cevabı bulacağını da düşünüyordu. dedi bugün. Büyük bir hakarete uğramış gibiydi. Bazı şeylerin basılması pek kolay olmuyor.taşınırken. tanıtım. burada değil. Ona hâlâ evi satıp taşınmayı düşünüp düşünmediğini sorduğumda. o zaman evi satma fikrinin aklından sadece bir an geçip kaybolduğunu anladım. Yüzüme hevesle baktı. bakışları açık ve dürüsttü. promosyon. onu görünürde çok pahalı macerasından vazgeçirmeye çalışmamak gerektiğini anladım. Günlükleri de odayı doldurdukları için yakmaya kalktı. tüm Westerby kadınlarının saklayacak bir şeyleri olduğunda baktıkları gibi. Gençleşmişti.Gerçek bir çevirmen buldum.Bir sürü nedenden. Bunu karşılayabilirim. düşündüğüm de çıktı. annesinin günlüklerini yayımlama hakkı konusunda kimsenin bir şüphesi kalmadığına inanmış gibi gülümsedi.

Camden Town'daki daireyi almamın tek nedeni bebek evini koyabileceğim fazladan bir odası olması değildi. onları nereye koymam gerektiğini düşündüm. odadaki hava holdeki gibi sıcak olmasına karşın radyatörü açtım. küçük minder ve masa örtüleri olarak görünen şeyler birdenbire onun hayatıyla dolu eşyalar olmuştu. Đyi ama. Günlüklerin geçmiş ve gelecek değerleri düşünüldüğünde. burada olmaları gerektiğini düşündüm. apayrı biri olmuştu. yüzeyler pırıl pırıl parlıyordu. ama bulamadım. evin ısınmamış olabileceğinden ya da Mrs. Küçükken bu saati üzerindeki iki heykelcik. bebek evi bütün odayı doldurdu. bana döndüğünde gördüğüm. kimin yüzü olabileceğini çok düşündüm. Şimdi küçük yuvarlak kadran üzerindeki yaldızlı kollar (pırıl pırıl parlayan şeylerden ikisi) saat tam on ikiyi on geçe durmuştu. Anlaşılan Swanny her akşam saati kuruyordu. Üstelik defterlerin başka bir yere. O zaman günlüklerin yukarıda değil. Işığın yansıdığı her yer. Holdeki masanın üzerinde duran Chelsea saati durmuştu. Beklediğimden ağır. Torben'in . O ana kadar zevkli bir dikişle hazırlanmış minyatür perdeler. uzaktaki kentin gölgesine bakan iki karganın bulunduğu ilk tabağın kenarında juleaften (Noel Akşamı) 1899 yazılıydı. yalnız onun için peçesini kaldıran odalık nedeniyle çok severdim. gözüme daha değişik gönündüler. o da sırtını bana dönmüş oturuyordu. ama yine de bu fazla oda. Odalardaki eşyayı çıkarıp taşınmak için kutulara ve torbalara yerleştirirken. Asta'nın ölmüş olması. Hepsini aşağıya taşımak için. Altmış üçü de aşağıya gelince. Gördüğüm o yüzün kime ait olduğunu. Önümüzdeki Noel'de de yeni bir tabak gelecekti. Masada boş çekmece. hatırladığımdan da çoktular ya da ben altmış üç defterden her birinin ne kadar ağır olduğunu unutmuştum. Sanki Swanny'nin evinde bir odaya girmiştim. Çalışma odasına girdiğimde. Sellway gelmeden önce defterleri aşağıya indirmeye karar verdim. kenarlar. benim için emlakçının hiçbir zaman tahmin edemeyeceği kadar önemliydi. tamamen değişik. ısının güzel bir yaz günü ayarında olduğunu hissettim. günlükleri. Etraf tertemizdi. gündelik hayatını sayısız sayfaya dökmeye alışmış bir kadının elinden çıkmıştı. Bütün bunlar onu artık bebek evi yapıcısının karısı Asta. olmaktan çıkarmış. Duvardaki son Bing ve Grfndahl Noel tabağı 1987 tarihini taşıyordu. başka bir kadının yüzüydü. bebek evi için bütün yaptıklarını da daha ilginç hale soktu. Paul Sellway. günlükleri kim çalardı ki? Bu günlükleri çalan her kimse. gözden uzak. belki de Dickens okuyordu. her şeyin eskiden de olduğu gibi kusursuzluğunu. bir banka kasasında daha güvencede olacakları kesindi. yeşil kaftanlı ve türbanlı sultanla. ama her düzgün ev gibi burada da belirgin bir koku yoktu. tozdan ırak bir yere konulması gerektiğini de düşünüyordum. porselen çiçeklerden yapılmış bir sehpa üzerinde oturan. daha doğrusu günlüklerinin çokluğunun ona ayrı bir boyut kazandırmış ve gizli bir hayatı olan bir kadın haline getirmiş olması. Bir ağaç dalına oturmuş. evin sükûnetini ve sevimliliğini gördüm. o merdivenleri dörder kere çıkıp inmem gerekti. Onlar dikişten bulabildiği boş anlarda tamamen değişik bir iş yapan. duvarda boş bir raf yoktu.günlükleri çevirmeye başlar başlamaz kullanmaya başladı. onlardan nasıl yararlanırdı? Swanny çalışma odasını Torben öldüğünde değil -o zaman çalışma odasında yapabileceği fazla bir şey yoktu. Ancak daha adımımı hole atıp ışıkları yakmaya başladığımda. Willow Caddesi'ne altı buçukta gelecekti. Zamanı geldiğinde. Paul Sellway'i buraya almaya karar verdim. Elkins'in evi temizlemeye vakit bulamamış olabileceğinden endişe ederek erken gittim.

Artık kimse bu eski usul alışkanlığı sürdürmüyor. kapaktaki kolajın izi belli belirsiz görülüyordu: Madeleine Smith. Kendini iddialı hissettiğini söylemişti. Sorusunun cevabını yoksa daktiloyu almadan önce. Anlaşılan Swanny bu kitabı Asta'nın eşyaları arasında bulmuştu. Alfred ve Lizzie Roper hakkında çok daha ayrıntılı şeyler. Hawarvey Crippen. hiçbir bağlantı kuramamıştım. Yeşil sırtlı Penguin'in içine baktım ve başlığın hemen üzerinde Asta'nın el yazısını gördüm: A. O bölümlerde Swanny. Sayfa köşeleri kıvrılmamıştı. kaçınılmaz bir biçimde açıklamaların bulunduğu sayfaya yaklaşmaya başladım. . Yeşil sırtlı kitabı karıştırarak Roper hakkında bir şeyler. orada bulunan kitapları bir yere kaldırmayı. boşalacak yerlere de günlükleri yerleştirmeyi düşünürken. Açık renk saçlı. sonra düzeltilmiş çeviriyi. Peki öyleyse. Buck Ruxton. Bir tek kitap. bir not hatta altı çizilmiş bir satır arıyordum ki. Daktiloyu kullanmayı öğrendiğinde. Westerby. Günlüklerin bu ilk cildini üç kez. Swanny ve Torben aldıkları her kitabın ikinci sayfasına adlarını ve günün tarihini yazarlardı. buna karşın Cary bana Roper adından söz ettiğinde. Roper adı. raftaki kitaplar arasında Penguin cinayet serisini gösteren yeşil sırtı gördüm. Bir süre sonra kayıp Edith'e gelmiş olmalıydı. Hansine'yi hiç tanımamakla birlikte fotoğraflarını görmüştüm. Daha kitabı raftan indirmeden adını tahmin edebiliyordum. çünkü içlerinde onun adı vardı. çeviri işinden keyif aldı. Yine de Roper adının günlükte sadece bir kez geçtiğinden emindim. uzun boylu bir adam bekliyordum. Paul Sellway. Asta bunamıştı. Swanny'yi uyaran bölümler. Okuduğu notlar doğrudan kendisiyle ilgiliydi. Daha doğrusu.çalışma masası onun çalışma masası oldu. sonunda da bunun en kolay ve en hızlı yol olduğuna karar verdi. B. o beş sayfa neden yırtılmıştı? Karşımdaki raflara bakarak. sayfaları karıştırırken Navarino Caddesi'nden ve Roper adından söz edildiğini görmüş. açık mavi gözleri ve uzun üst dudaklarıyla o yumuşak Danimarkalı yüzlerinden birini. Sonra anladım. Burada oturup on yıldan beri sorduğu sorunun cevabım birdenbire bulmuştu. Lamson. defterdekileri Olivetti'de Đngilizce'ye çevirdi. temmuz 1966. Masaya oturdum. rahatlamadan gelen bir amaçsızlık mıydı? Birden Torben'in başından beri haklı olduğunu anlamış olabileceğini düşündüm. E. kapı çalındı. Torben'in kitapları demek gerekir. kendimi Swanny'nin yerine koymaya çalışarak ilk günlüğün sayfalarını çevirmeye. Asta'nın günlüklerinde de gördüğü bir addı. Asta düş görüyor ya da hikâye uyduruyordu. ben Amerika'dan dönmeden de önce. en sonunda da baskıyı okumuş. 28 temmuzu gösteren sayfada (ya da belki 29 ya da 30'unda) gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu. her şeyi el yazısıyla kaydettiği sırada mı bulmuştu? Daha önce olmalıydı. Elimdeki kopya. Swanny'nin evindeki cinayet kitapları karton kapaklı iki Agatha Christie ile A. kitabı okumaya girişmişti. Dr. Her sabah saat tam onda çalışma masasına oturup Asta'nın günlüğünü yanına koydu. Yoksa yaşadığı tam bir düşkırıklığı. Cary'nin bana verdiğinden çok daha iyi durumdaydı. Alfred Eighteen Roper. bir daktilo alıp kendi kendine üç parmakla yazmayı öğrenmeye başladı. Cary haklıydı. o yırtık sayfalardaydı. Oscar Slater. önce el yazısı çeviriyi. W. kenarı kıvrılmış bir sayfa. Rasmus'tan olup 28 temmuzda Lavender Grove'da Asta'nın vücudundan doğduğunu okumuştu. annesinin 1905'te yazdığı ve o dönemde yaşadıklarıyla ilgili notlar okumuştu. Mason'un The House of the Arrow'uydu.

Evet. "Anneannenizin bir sürü resmi var. Đrlandalı derdim. Bir Đrlandalının ağzına.Doktora tezimi Strindberg. Ne de olsa gençliği. günlükleri görebileceğim düşüncesi beni heyecanlandırdı. .özellikle de önlük ve keple göründüğü fotoğrafları. belki de onu görmekten kaynaklanan heyecan gururumu bastırmıştı. "Gelin. kahkahalar arasında gülünç bir soru sordum: . kepini kolalayacağını. vahşi bakışlarına. şimdi de aynı fikirdeyim. özellikle de Tjânstekvinnan's Son adlı otobiyografisi üzerine verdim. Kahkahalarla güldü. . Cary'yi buraya getirdiğimde bunun pek bilincine varmamıştım. Đlk bakışta bunun eşi sandım ama değil. . Demek istiyorum ki iyi bir fotoğraf çıkması için o kıyafeti benim anneannem sizin anneannenize giydirmiş. aşağı yukarı yirmi yıl. Bu nedenle Paul Sellway'in hayalindeki Hansine'ye ve kızına benzeyeceğine inanmıştım. demek istiyorum. hazır buradayken fotoğraflara da bakmak istersiniz" dedim. Nedenini sordum. . Ona katılmaktan kendimi alamadım. Ona hep takıldı. Üstelik onun da komik bir kılık olduğunu sanıyorum.Bir tanesi öyle. burası benim evimdi.Stockholm Sanat Müzesi'nde buna çok benzeyen bir tablo var. Annem seçtiğim konuyu öğrendiğinde hiç mutlu olmamıştı. kapıyı öyle açacağını falan söylerdi. Hayatımda ilk kez kendi evimden gurur duymanın keyfini yaşıyordum. Ötekinde köpek yok. Larsson'a baktığını. seçimimi hiç unutmadı.. yerine ikinci bir kayın ağacı var. ama bunları hatırlayabiliyorum. Esmer ve inceydi. Torben'in duvarlarına röprodüksiyon asmayacağını söylediği bilinirdi. bir hizmetçinin kızı olmaktan utanırdı. O zamanlar Torben'in söylediklerini biraz züppe bulmuştum. O bundan bahsetmekten de hoşlanırdı. Hizmetçi üniformasıyla mı? Biraz şaşırdım. Anneannem eski üniformalarından birini giyeceğini. dedi. çok bulaşıcı bir gülüştü. sarışın bir kadın olduğunu anlatmıştı. keskin çenesine ve dalgalı sık siyah saçlarına sahipti. bir şeyler içelim" dedim. Eğer benden milliyetini tahmin etmemi isteselerdi.. Paul Sellway peşimden oturma odasına girdiğinde beklenmedik ve çocukça bir gurur duydum. dedi. Gerçekten de öyleydi. inceleyebilmek için bir adım yaklaştığını gördüm. Ona bir içki verdim ve "Düşündüm de.Biraz erken geldim. Swanny'nin evinde renkler sadece süslerde ve tablolardadır. Yoksa altın ve gümüşün parlaması dışında her yer soluk ya da karanlıktır. Yine de onu doğrudan çalışma odasına almak bana biraz kaba geldi. orijinal olduğunu söylemedim. sanıyorum anneannem de bunu kullandı.Annem bundan nefret ederdi. Anneannem uzun süre hizmetçilik yapmıştı.Neden gülüyorsunuz? . Swanny de bana Joan Sellway'in uzun boylu. O zamanlar küçüktüm. Çok içten. Swanny'nin duvarındaki resmin Stockholm'dekinin eşi olamayacağını.

Bizimle birlikte otururdu. çocuklardan hoşlanmadığını anlıyorum. dedi. Crippen gibi. günlüklere bir göz atabilir miyim? Paul günlüğü iki eliyle. O kadar şaşırdım ki. Şimdi düşündükçe. -Benim karım yok. bunun yapacağım en son şey olacağını söylerdim. kendimi tutamadım. Sanki uzun süredir beklediği Noel hediyesine sonunda kavuşmuş bir çocuk gibiydi. Sanki bana daha çok insan muamelesi yaptığını. Sonra söylediklerinden kuşkulandı. öyle değil mi? Sadece 1905 yılıyla ilgili olanı bile mi? Bir saat önce olsa. Bir zamanlar vardı.Tabiî. Ne de olsa elimde artık iki kopya vardı. Ben büyükannemi. Oysa şimdi kendimi. annemle sürekli olarak çekişirlerdi. . Lekeler. . Daha ayrıntılı ve kesin bir karşılaştırma istersem bunun biraz daha uzun sürebileceğini söyledi. O sırada ne isteyip ne istemediğimden de kesinlikle emin değildim.Çoğu insan sorduğumda.Anlattıkları bana Swanny'nin Joan Sellway'i ziyaretini. benim tam olarak istemediğimi anlattım. . Anlattım. zehirleyen biri. Anladığım kadarıyla sıcak ve sevgi dolu olup olmadığını sorarken. yapacak başka şey olmadığını söylerken duyuyordum. Hayır. Ona Asta'nın ilk baskısından açılmamış bir kopya gösterdim. Daha doğrusu Carry'nin ne istediğini. ama Asta'nın günlüklerinin ilk cildi yayımlandığından bu yana yok. "Hayır ama karım okudu" diyor.. Paul Sellway'e Hansine'yi nasıl hatırladığını sordum. defterde eksik olan sayfanın kitapta ve el yazısı çeviride de bulunmadığını doğruladı. dedi beklemeden. dedi. Kitabı orijinalle karşılaştırdı. . yalanlamasını. günlüklerin de doğruladığı sıcak anaç insan mıydı? . Anneannem annemi kızdırmaktan hoşlanırdı. nasıl bulunduklarını anlatınca kafasını inanmıyormuş gibi salladı.Roper adı size herhangi bir şey ifade ediyor mu? .Demek ki günlükleri okudunuz? . Ona Asta'nın Ünlü Duruşmalar kitabını da verdim. Asta'nın defterleri nasıl sakladığını.Özellikle sıcak ve sevgi dolu olduğunu sanmıyorum. bunu size söylemiştim. ters tepkileri hatırlattı. Swanny'nin mezarında dönmeye başladığı hissimi bastırmaya çalıştım. Şimdi bir sakıncası yoksa. sayfalardaki kahverengilikler dikkatini çekti. Ondan hoşlanır mıydı? Gözümde canlandırdığım. hem saygı hem de keyif belirtir bir biçimde tuttu. bunun tersini söylemek de mümkün. her neyse. beni yetişkinlerin arasındaki oyunda bir piyon gibi görmediğini hissediyordum. eğer gerçekten almak zorundaysa. Günlüğün onun yanında güvende olacağından emindim. Mogens ve Knud'la oyun oynayışını hayal ediyorsunuz. babamın annesini çok daha fazla severdim. Günlüğü alıp gitmesine izin vereceğimi sanmıyordu. arsenik.Banyodaki Gelinler.

Yine de kısa zamanda Asta'nın zehir dolu yargılarını hem orijinal metinde hem de Margrethe Cooper'ın çevirisinde okuyacaktı. ama bunu daha çok eski dostların birlikte yemeğe gitmeyi önerdikleri gibi yaptığını söylemem gerekir. onun da anladığını anladım. Swanny'ye gerçekleri anlatmanın çok dolambaçlı da olsa bir yoludur. birbirleriyle elli yılı aşkın bir süre evli kalmışlar. -itiraf ya da ret. Swanny'nin kimliği hakkında ipuçları aradım. çok fazla şaşmazdım. hızla küçük küçük yırtarak yakmıştı. evlilik hakkında pek bir şey bilmiyorum. Suratındaki gülümsemenin kaderine razı olmuş birinin tebessümü olmadığını görünce. Daha da ötesi.Daha sonraki iki yılı kapsayan günlükleri de alabilir miyim? Đsteğini reddederek birinci cildi bitirdiğinde. Kimsenin harfleri tanıyamaması için mi? Böyle bir mektup yazmak. kitabın beni ne denli endişelendirdiğini görüp şaşırdım. dedim. Hayatımda Hansine'nin torunlarının Asta'nın kötülük dolu cümlelerini nasıl karşıladıklarını düşündüm. günlükleri karıştırıp Roper adını. haberi kendi vermeyeceğinden ikisi arasında çıkması kesin tartışma ertelenmiş. Daha önce hiç evlenmedim. O gece çok sonra oturup Asta'nın ilk bölümünü okuduğumda. Bunları düşünmek beni Swanny'nin belki de hayatının sonuna doğru vardığı sonuca yaklaştırdı.Çıkıp bir şeyler yiyelim mi? Mantomu alayım. Asta belki de ölmeden önce Swanny'nin gerçeği öğrenmesini istediğinden mektup yollayarak da ilk kez söylemenin dayanılmaz yükünden kurtulmuştu. tembel ve patronunun yanında bunayacak derecede aşağılık olarak tanımlandığını okuduğunda. Joan Sellway annesinin "bir çiftlik hayvanı gibi". üstelik South End Green'de öyle fazla restoran da yoktu. bütün bu süre boyunca aynı yatağı paylaşmışlar. Yemeğe gitmeyi onun önerdiğini. beni o akşam yemeğe çıkardığıydı. belki de gerçeği anlatıyordu. Asta geri adım atıp evlat edinme hikâyesini uydurduğunu söylerken.bir kez daha gözden geçirecek fırsatı bulmuştu. Ya imzasız mektup? Tabiî Torben bu mektubu Asta'nın gönderdiğine inanıyordu. Asta'nın Hansine'yi azarlamaları. Asta. . Görevini bilen biri olduğundan yakında görüşeceğimizden emindim. gelip diğerlerini almaya zorladığımı biliyordum. Swanny'nin elinden mektubu kapmış. genellikle yediğimiz saat geçmişti. saklayacak bir şeyi olmayan birine oranla çok daha fazla yer ayırdığıydı. . Rahatsız oldum. yine de bir tarafın diğerinden böylesine önemli bir gerçeği sakladığı bir ilişki bana çok itici geldi. O gece geç saatlere kadar uyumadım. Rasmus'un yeni bebek konusundaki soruları ve bebeğin görünüşü hakkında söylediklerine. Öyle özel bir davet falan değildi. ikimiz de aç olduğumuzun farkındaydık. tek bulduğum Asta'nın. Bunlar benim büyükannem ve büyükbabamdı. kendimi daha da kötü hissedeceğimi düşündüm ve yukarıda her kim varsa ona sessiz bir dua göndererek Paul'e günlükleri okuyan karılar konusundaki o salakça soruyu sorduğum için şükrettim. paragöz. yine de bütün belgeleri kısa bir notla bana gönderse. "şişman ve kırmızı suratlı" bir kadın. kim bilir neler hissetmiştir? Paul bana kitabı okuduğunu söylememiş olsaydı. anlattıklarının neredeyse mütevazi gibi görünen kötü niyetli yorumları sayfalardan geçip canımı acıtıncaya dek etimi çimdikledi. Söylemem gereken şey.. bir dizi çocuğun doğmasına neden olmuşlardı. böylelikle de Asta seçeneklerini.

örneğin üslup ve içerik açısından Torben'in kuzininin Sen-Petersburg günlüklerinden oldukça farklı olduğunu görmekte gecikmedi. yapacağı çevirinin basılacağını ya da basılmasının düşünüleceğini bile aklından geçirmediğini sanıyorum. ama Asta'nın ona ihanet etmesi düşünemeyeceği bir ihtimaldir. kahverengi saçlı geniş ve kısa köylü ailesinden değil. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olarak. hatta belki de birkaç yılını zengin bir kadının kaprisi olarak adlandırdığına inandığım günlüklerle geçirmesi düşünülemezdi. Mrs. devam etmesi gerektiğini düşünmüş ve Margrethe Cooper'dan 1905 ve 1914 arasındaki on günlüğü çevirmesini istemişti. Bütün bunlar Swanny'ye cesaret verdi. uzun boyu.Oysa sonunda. Tabiî o zamana kadar ona doğumuyla ilgili fikir veren beş sayfayı çoktan yırtınıştı. kalın kemikli atalarından da değil. Margrethe Copper'ın ilk taslaklarını görünce de çok heyecanlandı. Swanny'ye anlattığına göre günlükler üzerinde çalışmasının nedeni bir taraftan Asta'nın söyledikleri karşısında hayranlığa düşmesi. açık renk saçları ve teni. Bir kez başladıktan sonra. On dokuzuncu bölüm Günlükleri çevirmek. iki seçeneği de kullandı.edebiyat konusunda gerçekten duyarlıydı. oysa . her ikisinde de uzmanlaşmıştı. bu hisse katlanmayı öğrenmişti. çeviri yaptığı dillerdeki ritmi yakından bilirdi. aynı zamanda da her iki yönde çeviri yapabilecek kadar yetkin bir dilciydi. bütün bunlar aleyhine kanıtlardı. Bir biçimde Swanny'nin kendi çocuğu olmadığını hissetmiş. onların hiçbiri yüz yetmiş santime bile erişememişti. Asta'nın kır saçlı. Đşe başladığında. Bunun anlamı. tıpkı Swanny gibi iki ana dil öğrenerek büyümüş. diğer taraftandan da çevirdiklerinin bir gün basılabileceğine gerçekten inanmasıydı. Yine de hayatının birkaç ayını. hatta kuvvetle şüphelenmiş olması muhtemeldir. Asta'nın annemin doğumu ve Morfar'ın ilk kız çocuğunu reddetmesiyle ilgili sözlerini okuduğunda neler hissettiğini hiç anlatmadı. Danca yazılmış kitapları da Đngiliz kitabevleri için Đngilizce'ye çevirdiğiydi. Cooper çok meşgul bir kadındı. sadece Danca değil. Ancak çok geçmeden önündekilerin sırada günlükler olmadığını. çilli. üç değişik Đskandinav dilinde çeviriler yapıyordu. Swanny'nin güzelliği. O çeviriyi sadece para için yapıyordu. Đngilizce kitapları Danimarkalı yayıncılar için Danca'ya. Swanny'ye oldukça pahalıya patlamıştı. Swanny bunları kimden almıştı? Herhalde kendi kahverengi tenli. Swanny'nin aksine -Swanny de bunu ilk itiraf eden olurdu. Kendi kendine Morfar'ın ne bildiğini sormuş mudur? Günlüklerde Morfar'ın bir şeyler bildiğini gösteren hiçbir şey yok o kadar ki Asta'nın kendisi bile Morfar'ın Swanny'den nefret etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Belki de bunca zamandan sonra.

yatak çarşaflarda. aynı zamanda da yaşayanların sırdaşı. bir diğeri de motorlu araba kıyafeti giymiş bir kadını gösteriyordu. bir rastlantıdan başka şey değildi. Swanny'nin elindeki elyazmasına Danimarkalı Bir Kadının Günlüğü adını vermesi. Danimarkalı yayıncı Gyldendal'i orijinallere bir göz atmaya ikna eden de oydu. mabedin bekçisi olacaktı. Resimde V yakalı ipek elbisesini giymiş. Daha başlangıçtan beri günlüklere güveniyordu. Glydendal. Gerisi aile fotoğraflarıydı. kartlarda ve çanak çömlek üzerinde kullanmasına izin veren maddeleri yapılan mukaveleden çıkarmakta ısrar etmişti. Astas Bog adıyla kitabı geniş format ve kusursuz resimlerle birlikte 1978 yılında yayımladı. Kaldı ki o dönemde. biri yüzyılın hemen başlarında Hackney pazarını. ölülerin de sözcüsü. Swanny aynı yıl Londralı bir yayıncı bulduğunda. iki binden fazla satamayacağını düşünerek Swanny'nin isteklerini kabul etmekte pek sakınca görmemişlerdi. Kitap ekimde yeniler için en uygun günlerde piyasaya çıkacaktı. Stockholm'de. Asta her ne kadar yaşından büyük gösteriyor olsa da bu resmi. üstelik artık dostu olan Margrethe Cooper da onu destekliyordu. Ama Asta ona ihanet edemezdi. her ikisinden de bir ret cevabı aldı. Nackströmsgatan'da Berzelius adlı bir fotoğrafçının çektiği resminin yer aldığı bir madalyon vardı. bir yer hazırlıyordu. 1905 yılıyla ilgili olan. Asta Westerby'nin kızı olmasına bağlıydı. Asta Westerby'nin kızı rolü. Asta onu kandırmış olamazdı. saçı kıvırcık bir perçem dışında ensesinde toplanmıştır. Yayıncılar kitabın bir kült oluşturması bir yana. Resimlerden yarısı karakalem ve suluboyaydı. Swanny'nin bütün bu soruları kendi kendine sorup sormadığını bilemem. reçel kavanozlarında. daha sonra Asta olarak tanınacak bölümü iki Đngiliz yayınevine gönderdi. Reddedilmek. yani yetmişli yaşlarda kendisi için dokunulmaz olması gereken bir rol. Kitabı okumayanlar bile en azından görmüşlerdir. resimler Đngiliz baskısında da yer aldı. Kitabı görmeyenlerse reklamlarını dergilerde. O aralar Swanny Kopenhag'daydı. Bodil ve Sigrid'i ziyaret ettiği sırada. burası Asta'nın . annesinin kuzeni ve onun çocuğunu. daha on dört yaşındayken çektirmiştir. Swanny özellikle kurnaz olmamakla birlikte. gazetelerde ya da büyük mağazaların vitrinlerinde seyretmiştir. daha bir yıl yayımlanmayacaktı. Daha sonraki davranışlarında doğumuyla ilgili spekülasyonun hâlâ hayatında önemli bir yer tuttuğunu gösterir belirtiler olsa da bu konudan bir daha hiç söz etmedi. Günlüklerin koruyucusu ve yayıncısı. The Country Diary Edwardian Lady henüz yayımlanmamıştı. Gyldendal'in konuğu olarak orada Astas Bog baskısını tanıtmaya çalışıyordu. ikinci yayıncı elindeki kopyayı ötekinden de daha uzun süre tutmuştu. cesaretini kırmadı. fırın eldivenlerinde. Yıl 1976'ydı. Geceyi o sıralar yeniden saygınlaşmaya başlayan depodan otele dönüştürülen bir binada geçirdi. yayıncının kitaptaki resimleri takvimlerde. Gelecekteki tüm başarısı. çay peçetelerinde. büyük çaba harcayarak eski bir Roneo makinesinde fotokopiler çekti. ama bu resim birinci günlüğe uygun bir resim değildir. çünkü doğumu ve evlat edinilmesiyle ilgili konuları benimle bir daha hiç konuşmadı. Benimle bile konuşmadığı bir konudan başkalarına bahsetmiş olması mümkün değildi. Asta'yı daha fazla anlatmam gereksiz sanırım.Swanny daha on yedisinde bir yetmişi aşmıştı bile. Kapakta Asta'nın çok gençken. bunun sonucunda da Asta'nın Danca tuttuğu günlükler ilk okuyucularıyla anavatanında tanıştı.

Aarhus'tan Odense'ye. saygı görüyor. Kopenhag'da. Swanny'nin partileri bile kocasının arkadaşlarını eğlendirmek ve diplomatik ilişkilerini geliştirmek için verilirdi. her istediğini verip karşılığında yanında olması dışında bir şey beklememiş. Yayıncısının halkla ilişkiler bölümü Swanny'yi çok sevmiş olmalıydı. Torben de Asta da iyi niyetli despotlar olmalarına rağmen Swanny'yi bir çeşit boyunduruk altında tutmuşlardı. Yapmak istediği için. Danimarkalıları tanıyordu. Burada küçük bir abartı var: memnun olmayı öğrenen. Üstelik yaptıkları için onurlandırılıyor. Asta'nın ilk basımından sonra -daha sonraki baskılarda da görüleceği gibi. daha doğrusu Torben'in akrabalarını ziyaret etti. Swanny Danimarka'da iyi vakit geçirmişti. şimdiye kadar başka birisinin gölgesinde yaşamış olduğunun farkına vardı. Odense'de Andersen'in evini gezdi. Boyunun uzunluğu. ben daha ilk günden günlüklerin büyük bir başarıya ulaşacağından eminken. eğlenen ve mutlu bir kadının mektuplarıdır. Annesi ona çocuk muamelesi yapıyordu. Kendini ona adamış. Kocası ise onu bir kaidenin üzerine yerleştirip tapmış. dik ve ince vücudu. Bana gönderdikleri. ince bilekleri. Torben'le evlendiğinden beri hiç yapmadığı bir şeyi yapıp para da kazanıyordu. sonra yeniden Asta'nın gölgesinde. Andersen'in Küçük Denizkızı heykelininin yanında resim çektirdi. özellikle de Torben'le tanıştığı sefer Danimarka'da üç ay kalmıştı. Önce Asta'nın. Kuzenlerini. Frederiksborg ve Fredensborg şatolarını.Daha ilk sayfayı okurken. elimdekinin özel bir şey olduğunu anladım. Roskilde'de Torben'in yeğeni ve kocasıyla birlikte bir hafta geçirdi. sarhoş bir akrabanın barda karşısındakine bira şişesi fırlattığı ve geceyi karakolda geçirmek zorunda kaldığı Nyhavn'dı. ama gerçekteyse burada bundan önce de uzun süre geçirmiş. O günden sonra Torben'le birlikte sık sık Danimarka'ya gitseler de hiçbirinde iki haftadan fazla kalmamışlardı. Bana yazdığı iki ya da üç mektupta kendini eve dönmüş gibi hissettiğini söylüyordu. bütün bunların başını döndürmemesiydi. dedi Observer'a. o günden sonra günlüklerin her baskısının arka sayfasında bu fotoğraf yayımlandı. Sunday Times'a daha keskin bir dil kullanıyordu: "En çok şaşırdığım. Đlginç olanı. yüksek topuklu ayakkabılar içine hapsettiği biçimli ayakları nedeniyle yaşından daha genç görünür. O da. Swanny Danca konuşabilen bir yabancıydı. Onu televizyona çıkarırken dublaj yapmak ya da bir çevirmen bulundurmak zorunda değillerdi. olmazsa olmaz çantası sol koluna asılıdır. kendi iradesine uyuyordu. çocuğu olmadan ölmüştü. Tiyatroya ve operaya gitti. Swanny hiç zamanını deniz tarihi profesörü Aase Jfrgensen'le geçirmek ister miydi? Oysa şimdi kendi başına.hikâyelerinden birinde. en sevilen çocuk. oradan da Helsingfr'e gidiyordu. Eğer karar ona bırakılsaydı. Ne düşündüğünü hiç sormadı. elyazmalarını gönderdiğim yayıncılar . Swanny burada tüvit bir takım ve kraliçenin giydiğine benzer küçük keçe bir şapkayla görülür. aranıyordu. ne var ki hiçbir konuda fikrini alma zahmetine katlanmamıştı. benim gibi. güzel bacakları. kendi kişisel hayatını onların eline bırakmıştı.gazeteciler ona ısrarla günlüklerin başarısının onu şaşırtıp şaşırtmadığını sormuşlardı. kendi için bir şeyler yapıyordu. itaatkâr hatta köle olmuş. Gerçekten de insanlara söylediği yaştan bile daha genç görünmektedir. iyi eş olarak görülmüştü. kendi büyük teyzesi Frederikke'nin oğlu. yeni yeteneklerini keşfeden bir kadının mektupları. Onlar Kopenhag dışına pek çıkmamışken şimdi Swanny bütün ülkeyi geziyor. sonra Torben'in. Swanny için hiçbir yerel gazete bir mülakat vermeye değmeyecek kadar önemsiz olamazdı. her yere gidip her şeyi yapmaya hazırdı. Böyle bir sonucu düşünde bile görmüş müydü? .

kapak düzenlemeleri. Swanny uzanıp kitabı aldı. Yavaş yavaş açık toplantılara.Ben gençken. dedi Swan Onunla mülakat yapan genç kadın Swanny'nin hiç üniversiteye gitmediğine inanamadı. gazete ve dergi eleştirileri ve program için ayrı ayrı bölümler. Sonra mülakatı yapan ona kitabın kaça satıldığını sordu. o da güldü. buna değecektir deyip güldüm. o dönemde hiçbir daveti geri çevirmedi. gayet iyi oldu. ama fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun. Oysa deneyimlerinden bir şey öğrenmiş olmalarını beklerdim." ve "babamın . Đkisinin arasındaki masanın üzerinde bir nüsha vardı. The Paston Letters. sadece Amerikalı yayıncısı için özel bir bölüm ve okuyucu mektupları. konuşma yapmaya. Sekreteri Sandra sadece Asta için karmaşık bir dosyalama düzeni kurdu: Swanny'nin ajanı için -o yıl kendine bir ajan tutmuştu. hatta en sevdiği kızından başka bir şey olabileceğini ima eden en ufak bir sözcük bile olmadı. ne okuduğunu. üzerinde fiyat etiketi yoktu. Kilvert. . Anlattıkları "annem derdi ki. Swanny bu sorulardan gocunmadı. Evelyn ve The Journal of a Disappointed Man." . tatillerde nerelere gittiğini. Ama bütün bunlar daha sonrası içindi-1979'da Asta tüm kitabevi vitrinlerini süsler ve roman satış listesinde yukarıya tırmanıp nisanda bir numaraya çıkınca’ davetlerden çoğu mülakat isteyen gazete ve dergilerden geliyordu. yarışmalarda jüriliğe. nasıl okur yazardı? Danca'yı nereden öğrenmişti? Bunun gibi sorular. günlükleri nasıl bulduğunu. Tabiî. Öyle sanıyorum ki. ama kitap program için gönderilen promosyon kitabıydı. sanatçı resimleri.. dergi okuyucularının sonsuza dek ilgilenecekleri sanılan Westerby ailesinin yaşamına ayrılıyordu. Fanny Burney. film ve televizyon önerileri için bir başka bölüm. Swanny ise tüm anı ve anekdot isteklerini yerine getirmeye çalışıyordu. Bütün bu "profiller" içinde Asta'nın. Daha önce duygusal roman ve sözde kaliteli dergilerle kısıtlı okuma alışkanlığı artık ünlü günlüklere yönelmişti: Pepys. Öyleyse. Bir ömür boyu kendinden çok az bahsettikten sonra. daha yayımlanmamış elli üç defterle ilgileniyordu. edebî yemeklere davet edilmeye başladı. Ancak mülakat başladığında her şeyin yolunda gittiğini hissedip. günlüklerin yazarının kızından. bunda keyif bile almıştı. Hafızalı bir elektronik daktilo aldı. profesyonel bir sekreter gelip yazışmalarla ilgileniyordu. akşamları ne yaptığını. Haftada iki gün.Maalesef bilmiyorum. Uzunca bir süre Asta'dan adıyla ya da benimle olduğu zamanlardaki gibi "Mormor" ya da "anneannen" diye bahsederken.bir bölüm. 1979 yılının baharında Swanny okurlardan haftada ortalama iki mektup alırken. soruları olduğu gibi kabul etti. neler yemekten. ödül vermeye. televizvonda neler izlediğini ve medyada en çok kimi beğendiğini açıklamak fırsatını kaçırmadı. yabancı yayıncılar için ayrı bir bölüm. bir de Asta'dan bahsetti.. artık gazetelerde ve televizyonda sadece "annem" sözü okunup duyuluyordu.Öyleyse kendiniz iyi bir yayıncı olabilir miydiniz? . Tabiî bütün bu makalelerden büyük çoğunluğu. öğleden sonra. kadınlar yayıncılık yapmazdı. Bana bir kez bu ülkede ilk canlı radyo programına çıktığı gün çok gergin olduğunu anlatmıştı. Sık sık Margrethe Cooper'la görüşüyor ya da yayıncılarla öğle yemeği yiyordu. Her gün günlüklerin üzerinde çalışıyor. içmekten. Değişmiş bir kadındı.bunu göremedi. Bilmiyordu. bu sayı yılın sonunda günde dört mektuba çıktı. giymekten hoşlandığını. profesyonelleşmişti. ne kadar değerli olduklarını nasıl tahmin ettiğini bütün dünyaya anlatırken.

Bir şey daha vardı. televizyonda babasının kız kardeşine yaptığı bebek evini anlattı. Her zamanki gibi tarihlerde yine yanılmışlardı. Swanny. Đkinci cilt. Bunu Torben'in Asta için söylediklerini hatırlatmak için söylemiyorum.Benim yaşımdayken. Değiştireceklerini sanmam. Fotoğrafçı Padanaram'ın içinin. Swanny artık Kim Kimdir'e alınmıştı tabiî anne ve baba adı olarak Rasmus Westerby ve Asta Kastrup.Mor'un günlükleriyle ilgilenmeye başladığım gün. düzeltmek istemiyorum. bunun pek bir önemi yok. dedim. Swanny'nin bunadığını düşünmek aklımdan bile geçmedi.dediğine göre. Daha önce hiç görmediğim bir bakışı vardı.Hayır." ya da "abilerim şuna buna gitti. dedi.. . Swanny'nin kendinden ya da aileden söz etme yönteminin biraz değişmeye başlaması bu döneme rastlar. . bunu ona söylediğimde. sen olduğundan daha yaşlı olmakta ısrar ediyorsun. bu da küçültücü bir şey değil. nisan sonunda başlayıp mayısın ilk üç haftasını içine alan Boğa burcunda doğduğunu açıklamıştı. üstünün resimlerini çekerek dergide Swanny'nin mavi tüvit elbise giymiş. Ama daha sonra Ölü Bir Odadaki Canlı Şey'in karton kapaklı baskısı için hazırlanmış şömiz nüshasında -geçmiş eleştirilerden örneklerle zenginleştirilmiş kısa bir biyografi.Swanny'nin yaşı yetmiş yedi olarak belirtiliyordu. Gazetede günlüklerle ilgili bir şey yazıldığında -hemen hemen her gün bir şeyler vardı. kendi kendime yaş konusunda hiç yalan söylememe sözü verdim. zaten sana bir nüsha göndermelerinin de bir nedeni bu. Bu değişikliğin ikinci günlük dizisinin yayımlanmasına bağlı olup olmadığını bilmiyorum. doğum yeri ve tarihi olarak da Londra.Bunu yapmak çok kolay.. Başlangıçta bütün bunları gazeteci yanlışı diye geçiştirdim. hayır.Swanny'nin doğum tarihinin 1904 olarak yazıldığını gördüm. . Bunun sonucunda Woman's Own dergisi evime bir fotoğrafçı göndererek asma kattaki bir odaya yerleştirdiğim Padanaram'ın resmini çektirdi. . Olduğundan daha genç olma iddiası o kadar küçültücü ki. düzeltmen için. dedi Swanny büyük bir mantıksızlıkla. üstelik bunlar temmuzdaki yetmiş altıncı yaş gününden de önce oluyordu.Hayır. 1915 günlüğüyle başlayan Ölü Bir Odadaki Canlı Şey yayımlandığında. anlatırken de böyle bir oyuncak için kendisinin fazla büyük olduğunu eklemeyi unutmadı. Ancak bir kadın dergisindeki astrologa verdiği mülakatta." veya" "ben doğduğumda"yla doluydu. mavi keçe şapkalı Birinci Dünya Savaşı sırasında Asta'yı ve Mogens'in (Jack) Somme'da ölmesini anlattığı röportajın yanında kullandı. . . Yetmiş altı yaşındaydı ama yetmiş yedi olduğunu söylemeye başlamıştı.. tabiî ki değiştirirler. Đkisinin arasında belirgin bir fark yoktu ve bu davranış tuhaflığını açıklayacak bir neden bulmakta da zorlanıyordum. dışının. Yetmiş altı yaşındaydı. sadece saçma. 28 temmuz belirtiliyordu..

öyle mi? . doğrusu yayıncıları haksız bulamadım. Jack'in "Çok iyiyim. O ve ağabeyi. Bir ara. Son zamanlarda çok çalışmış. Eğer mülakatı yapan gazeteci zahmet edip Asta'yı karıştırsa. Swanny'nin -John'la konuşurken bu deyimi kullandım. evde de her şeyin yolunda gittiğini umuyorum" gibi mektuplar yazmış olduğunu görünce. düzeltme istedi. Deyim yerindeyse. Swanny'nin harekete geçirdiği trene binmeye uğraşıyorlardı. Kendimi gülmekten alamadım. Bana dinlenmeye ihtiyacı olduğunu. Bütün yaptıklarımda açık ve dürüst olmak. belki de Asta Morfar'ın ölümünden sonra Swanny'nin yanına taşınırken. Rasmus. belki de Swanny'nin edebî çevrelerdeki ününü de kıskanarak kendilerini Mogens/Jack Amcamızın anısının koruyucusu ilan etmişlerdi.Her şeyi çarpıtıyor bu gazeteler. Bunu söylemek için telefon etti. en mantıklı açıklama. John'un mektubunu da yayımlamadı. Ömrümde ilk kez John'la bir konuda anlaşmıştım. Ancak. John ve Charles ellerindeki belgeleri John'un yazdığı bir giriş. akrabalarıyla birlikte bir gemi yolculuğuna çıkacağını söylediğinde rahatladım. Hakarete uğramış gibiydi.Sadece dürüst olmaya çalışıyorum. Mayıs 1904'te doğduğunu söylemek dürüstlük. Kuzenim John'un da söylediği gibi. olayları karıştırmaya başlamış olmasıydı. Büyük bir ihtimalle mektupları Asta vermişti."kafasının karışık" olduğunu kabul ediyordum. ben de buna uygun yaşamaya çalışıyorum. mektupları birbirine bağlamak için kullanılan birkaç şiirle birlikte bastırmaya çalışmışlardı. gayretleri boşa gitti. eminim bandı dinlediğinde konuğunun açık bir sesle ve tereddüt etmeden ağabeyinin Büyük Savaş'ın son aylarında Argonne'da öldüğünü söylediğini yeniden duymuştu. Hiçbir yayıncı mektupları basmaya yanaşmadı. Birkaç hafta sonra Sunday Express'te Birinci Dünya Savaşı'nda kaybettiği ağabeyinin 1918'de Argonne'da öldüğünü söylediğini gördüm. Swanny'nin iki yüz mil ve iki yıl yanıldığını görecekti. bizi böyle yetiştirdi. Ölü bir evladın eve yazdığı mektuplara duygulanacak son insandı o. Mafsallarındaki kireçlenme yine canını acıtmaya başlamıştı. Gazeteci Swanny'yle yaptığı sohbeti banda almıştı. kendini yayıncıların en çok satan kitap bile gerekli bulduğu promosyon makinesinin dişlilerine kaptırmıştı. Niyetinin ne olduğunu anlayamıyordum. Jack'in Fransa'dan annesine yolladığı mektupları ele geçirmişlerdi. Yirminci bölüm . ama gazete düzeltme yapmadığı gibi. John Sunday Express'e başvurup.

elyazması çeviriyi ve kendi Asta nüshasını koydu.Asta öyle yaptı. Ne yüzünde ne de davranışında okuduklarından hakarete uğradığını gösterir bir belirti yoktu.Paul telefon etti. dedi Paul. beş sayfası eksik defterin. tekrar buraya dönmüştüm. dedim. işin çok güç değil demektir. Đnsanın zevkini değiştiriyorlardı…insan onların bulunduğu yerde olmak istiyor. Yazdıklarını düşündükçe. evi satma fikrini unutmuştum. Morfar'ın Danimarka yolculuğundan döndüğü güne koymuştu.Bir kişinin atalarının diğerinin ataları. . Arada neredeyse hiç fark olmadığını duymakla düş kırıklığına uğramadım. Asta'nın ilk baskısı Cooper çevirisinin yayımlanmış haliydi. bana göstermek istediği bir satırın ya da bölümün yerini göstermek için kullanılmışlardı. ama kocasının kızını hiçbirinin ailesine benzetemediğini söylemesini Asta'nın bütün ayrıntılarıyla yazması ona ilginç gelmişti.Öyleyse ben de anneannem meraklı. bulduklarını tartışmak için buluşmayı önerdi. Roper'la hiçbir ilgisi olmayabilirdi.Yani sence bir kadın bütün bir hayatını yazıyor ve bunu kimsenin okumamasına mı dua ediyor? . kimsenin yazdıklarını görmeyeceğini düşünüyorlar. . Asta'nın orijinal defterini Margrethe Cooper'ın çevirisi ve basılı kitapla karşılaştırdığını söyledi. Tıpkı günlükleri bulduktan sonra Swanny gibi. konuştuklarından daha mı dürüst oluyorlar? . Asta neden sadakati konusunda bu kadar çok diklenmiş. Paul onların da yerini işaretlemişti. Bulunmasını istemediğinden emin misin? Willow Caddesi'ndeydik. ama söylemek zorunda olduğumu söylemeyi daha fazla ertelemek niyetinde değildim. Paul önümüzdeki masaya günlüğü. Đnsanlar günlüklerine yazdıklarında. Đlk renkli kâğıdı 2 kasım 1905 tarihine. onlarla aynı çatının altında kalmaya bakıyordu. Bu bir şeyi gerçekten yok etmek istiyorsan. dört günde yapması hoşuma gitti. . Bir sonraki şubatta da buna benzer notlar vardı.Evet. beceriksiz olduğu porselenleri kırdığı için özür diliyorum. yazdıklarını çöpe atmaya kalkıştı. Eve gidip birkaç parça elbise almış. kaşlarım çatılıyor. Margrethe Cooper'ın çevirisi kelime kelime defterin eşiydi. Yalnız bununla da kalmadı. daha az hakaret dolu olmasını isterdim.Anneannemin senin anneannene karşı daha az sert. evlilik yeminlerine ihanet eden kadınlara neden . . "Gece gündüz bununla uğraşmış olmalı" diye düşündüm. Sayfalar arasında renkli kâğıt parçaları vardı ama sadece şurada burada ilginç olduğunu sandığı.Bir şeyi çöpe atmanın çeşitli yolları var. Belki de asıl sihir günlüklerdeydi. onun adına senden özür dilemem gerekir. üstelik de yaşadıkları hakkında neler düşündüğünü kesin olarak bilen pek insan olmamalı. . ne bir satır eksik ne bir satır fazla. Bütün bunları çok çabuk.

çok solduğunu ya da buna benzer bir şey olduğunu ancak şimdi düşününce söyleyebiliyorum. bir de tabiî 1984 yılında yılın en iyi televizyon dizisi seçilen Asta adlı beş bölümlük televizyon yapımı da vardı. Swanny'nin son yıllarını karartan kuşkudan. sadece on beş dakika sürdü. Bir de film yapılmıştı. Elkins'in dönüşüne kadar yanında kalacak bir can dostu hastabakıcı tutmasıydı. sessizce dinlemesini görmek ilginç bir şey. hani gazetelerden kesilmiş kelimelerden oluşan o mektuplardan.Anlatmadım mı? Đmzasız bir mektup aldı. bir kız yardıma gelirdi. para harcarken her zaman yaptığı gibi itinayla harcamıştı. Bu kadar ince ve aynı zamanda bu kadar atletik yapılı bir adamın. bu kadar zaman kesinlikle sessiz durması. acele etmeniz gerektiğini. pazar hariç her gün dokuzdan beşe orada kaldı.tam bir sayfa ayırma gereğini duymuştu? Anlaşıldığı kadarıyla o kocasına ihanet eden kadınlardan değildi. günlüklerin bulunup yayımlanmasından sonra bile hiçbir zaman dinmeyen. Çok para kazanmış. Swanny günlüklerden epey para kazanmıştı. Göz teması sağlamadan bütün dikkatini veriyordu. sonunda da Swanny'nin kendini kim sandığını da söyledim. Paul'le değil. Benim hikâyem saatler değil. bazı ayrıntıları parlatırken diğerlerini kısa kesmek zorunda olduğunuzu sanırsınız. Torber'in ölümünden sonra uzun süre haftada üç kere birkaç saatliğine eve gelen Mrs. Bütün dünyada yayımlanmış. harcanan onun parasıydı. özellikle uzun bir hikâye anlatırken. gerekirse saatlerce dinleyecektir. . Hastabakıcının Willow Caddesi'ne . Ama mantıklı bir kadındı. yüzünde küçük bir kontsatrasyon. Bazen. Sanki Torben hâlâ hayattaydı. Ona Swanny'nin tüm hikâyesini anlattım. ölümünden birkaç yıl öncesine kadar sürüp. Haftada iki kez de Kilbtm. kesin bir sessizlik içinde kalıyordu. paranın büyük bir bölümünü kendi bakımı için harcamaktan kaçınmadı. Aynı dizi Amerika'da PBS kanalında. Ama yine de en akıllıca kararı. şimdi anladığım kadarıyla. Elkins kâhyalığa getirildi. Eğer öğrenmek istiyorsa. 1985 yılında Đngilizce ve Danca dışında yirmi ayrı dile çevrilmişlerdi. O zaman hiçbir şeyin farkına varamamıştım. Tek bir soru sordu. her akşam beşte gelip ertesi gün Mrs. Hikâyeme devam ettim. peki o zaman bu konuyu böyle ayrıntılarıyla işlemenin anlamı neydi? Ona Swanny'yi anlattıran. Jack'in ölümünden kısa süre sonra Asta'nın Harry Amca'yla buluşmasıyla biten bir dizi: sakallı bir Anthony Andrews. "ünlü bir duruşma" hakkında bir kitap okumasıyla ilginç bir sonla noktalanan kuşkudan bahsetmemi sağlayan ipucu buydu. başını eline dayayarak. Artarak gelişen akıl rahatsızlığının farkında olduğunu gösterecek bir belirti yoktu. Çok ilginç bir dinleme şekli vardı. önleyecektir. Ne kadar tuhaflaştığının bilincinde olduğu için değildi.Onda Asta'nın çocuğu olmadığı kuşkusu yaratan neydi? . gecelerini Willow Caddesi'nde geçirmemekle birlikte. bence felaket bir şeydi ama iyi para getirmişti. Yüzünün değiştiğini. Rasmus'un Asta'yla tanışması ve çeyizi duymasıyla başlayıp. kırmızı perukalı bir Lindsay Duncan ve asker üniformalı Christopher Ravenscroft. Paul bütün anlattıklarımı dikkatle dinledi. Avrupa'da da değişik kanalarda gösterilmişti.

"Bir bana bak. önadlarıyla anılan kişilerdi. mülakatları. Elkins'e. Belki de doğal olarak sessiz insanlardık. Swanny'nin mafsal ağrılarının birkaç yıllık bir aradan sonra tekrar uyanması ve özellikle ensesine sırtına ve ellerine acı vermesiydi. hayat temeli hızla ilerledi. Hayatının o bölümünde. hiçbir kuşkuya düşmeden büyürüz. Sanki hayatının son dönemlerinde çifte kişilikli olmanın ustalığını kavramış gibiydi. bunamasını daha da hızlandırdı. Artık Kuzey Londra'nın işçi sınıfı Đngilizcesiyle konuşuyordu. ama Swanny bu konudan bahsetmezdi. "büyük teyzem" değil. Örneğin Danimarkalılar Đngilizce "little" sözcüğünü "lidd'l" olarak telaffuz ederlerdi. ünlü bir günlük yayıncılığı görüntüsünden hızla uzaklaştı. ikinci kişiliğin belirgin olmaya başladığını fark edince. hâlâ mülakata davet ediliyordu. Meşgul. Swanny de böyle. Mrs. Asta parmaklarını şıklatır ve hayatına devam ederdi. Üstelik iyi uyumuyor. bu kadının annemiz. Yani evde. Carol ve Clare'e. Đngiliz olmuştu. pazarlama ve tanıtımında çalışanlardan hiçbiri onu böyle konuşurken duymadı. Kendisi de Danimarkalı olmaktan çıkmış. Bu adamın babamız. 1985'te (ya da kimin açısından baktığınıza bağlı olarak 1984'te) seksenine girmişti. Her zamanki sesi.gelmesindeki neden. "seçkin" Đngilizcesini konuşan sesiydi. bu nedenle şunların atalarımız olduğunu kesinlikle bilerek. temeli yıkıp Swanny'nin içine çöktüğü çukuru kazan da yine Asta oldu. Günlüklerdeki insanlar artık "ağabeyim". yani hastabakıcı. Onun yaşlılığıyla Asta'nınki birbirine taban tabana zıttı. Swanny'nin ruh halini belirlemede uzmanlaştı. dile çok yetenekli bütün Danimarkalılar gibi Swanny de bir iki Đngilizce sözcüğü anadilini belli edecek biçimde telaffuz ederdi. Swanny de bu genel kurala uyardı. Bir sonraki temmuzda hem kafa hem de vücut olarak ihtiyarlamıştı. Ne de olsa Swanny artık çok yaşlı bir kadındı. Asta bebekliğinde onunla Danca konuşmuştu. Kalkması gerektiğinde -sık sık kalkmak zorundaydı. bazı sözlerinin isteyerek Mrs. Onu delirtenin Asta olduğunu söylemek abartılı olmaz. yayıncısı. bir de Asta'nın benim yaşımdaki halini gözünün önüne getir" demedi. kendi adıma . Noel'den önce hâlâ dolaşıyor.yatak odasıyla banyo arasındaki birkaç metrelik yolda düşmekten korkuyordu. konuşması da değişiyordu. ama sadece bizlere gösterdi. Kuşkusuz ne yaptığının bilincinde değildi. özel hayatında. Eskiden olsa mutlaka yapacağı gibi. yayıncılarla toplantıları ya da diğer etkinlikleri erteledi. Temeli yapan Asta'ydı. Sandra kısa sürede Swanny'yle dış dünya arasında tampon görevini üstlendi. imza günlerini. Yorgun olduğunu ya da "bugün kendini iyi hissetmediğini" söylemek herkes için geçerli bir özürdü. neredeyse yaşlı bir kadın olana dek hiç kuşkulanmadan yaşadı. Çoğumuz bu konuda sorun yaşamayız. edebî yemeklerde konuşuyor. Sandra'ya. Ben. Ancak Danca onun ilk dili olmuştu. Asta'dan bahsederken "Mor" ya da "anne" demekten tamamıyla vazgeçmişti. dışarıda onu Asta'nın kızı olarak tanıyanlar için hâlâ aynı insandı. Elkins'e yapılmış bir gönderme olduğu açıktı. Eğer kendi annesi ona evlat edinildiğini anlatıp daha fazla bilgi vermeyi reddetse. Hampstead'deki konuşulan -eğitilmiş. Ne var ki ikinci kişiliğinde hiçbir kelimeyi yanlış telaffuz etmedi. Ajanı. demek istiyorum. Swanny öteki kişiliğine büründüğünde. Onun için çalışan değişik insanlarla birlikteyken. Tamamen farklı biriydi. kimse böyle bir özrü kabul etmemeye cesaret edemezdi. Kendi kökenimizi bilmek oldukça derinimizde bir içgüdüdür ve kişilik oluşmasının kaynağında yatar. her gece saatlerce uyanık kalıyordu. Böylelikle ikinci kişiliğini bana. Benimleyken. Allah'tan günlüklerin yayıncılık. Ne var ki bu çifte kişilik gösterisinin maliyeti ağır oldu.

olmayı sürdürüyordu. Ömrü boyunca hastalık derecesinde temiz. Delilerle birlikteyken gülümse ve ne derlerse yap der onlarla birlikte olmak zorunda kalanlar. Diğerleri konuşurlarsa da söyledikleri hiçbir zaman basına ulaşmadı. değil mi? Lila ya da pembe. yıkanmayı reddediyor. Yine de bunu önermek gereksiz. onlarla iddialaşmak o kadar korkutucu olabilir ki. demek istiyorum. saçlarını hep düzenli tutmuştu. bu haliyle de Heath Caddesi'nde el arabasını süren çöpçü kadına benzemeyi başarıyordu. ne kalınlıkta? Bir de yün kiloyla satılıyor. o ikinci kişiliğine büründüğü günlerde. "harika" ve "inanılmaz" -ve gazetelerin yatağa çakılmamış. onu banyoya girmeye ikna etmeye çalışan Carol ve Clare'in çabalarına direniyordu. . Tabiî Asta örgü işinde ustaydı. doğal olarak düzenli görünürdü.Swanny'deki kişilik bölünmesinden kimseye söz etmedim. dedim. genellikle tebessüm eder ve istediklerini yapmaya çalışırız. Bir zamanlar kazak ve etekleri özensiz giyim olarak nitelendirmesine karşın. Yünlülerde. güzel bir pastel tonu. Evdeyken. Asta ilk günlüğünün giriş bölümünde bebek elbisesi örmek için yün almaktan söz etse de daha zenginleştiğinde örmekten vazgeçmişti. Dünyanın geri kalanının gözünde Swanny "şaşılası". çünkü bu hem doğal hem de en kolay tepki. Deli bir kadınla çekişip. dedi. . Annem gibi o da günün belirli bir bölümünü elbiseleriyle ilgilenmeye ayırdı.Örmem lazım. broşürün üzerin Swanny'nin fotoğrafı -Kopenhag'da. sol elmacık kemiğinin üstünde küçük bir kırmızı lekesi vardı. Saçı kısa ve gürdü. Asta'nın alaylarına rağmen günde iki duş almayı ya da iki banyo yapmayı sürdürdü. Hem de sekiz aralı şişle çifte örgü olmalı. diğer bir deyişle Swanny'nin-çektirdiği son fotoğraf. . Normal tepki. Asta'yı teyp bandına kaydettiğinde. Daniel'ın bazen tedavi amacıyla yaptığı gibi. eski bir tüvit etek ve yünlü bir hırka giymekte ısrar ediyordu. Hiçbir şey yapmadan boş oturmayı hiçbir zaman sevemedim.değişmeye başladı. Bir gün benden yün ve örgü şişi almamı istedi. ama uzun uğraşlardan sonra lekenin bir yara gibi görünmesini sağladı. Bir ara bütün elbiselerini ve benimkilerini de kendi örmüştü. henüz saçmalamayan tüm yaşlılar için kullandıkları diğer bütün sıfatlar. Bir yara değil. bana o yeni geliştirdiği gizemli tebessümlerinden birini gösterdi. Swanny'nin. Mrs. yataktan çıktığı gibi bırakmayı âdet edinmişti. Böylece bu akşam örmeye başlarsın. tıkanmış bir damardı. bu nedenle haftada en az iki kez kuaföre gitti. düzensiz olmasını sağlamak için. göz kalemiyle çizilerek bir gömlek düğmesi büyüklüğüne çıkarılmıştı.Ne renk yün istersin? Hazır sormuşken. Bunun bir kir izi olduğunu sanıp onu uyardım. her zaman resmî giyinmeye çalışarak saçının görünüşüne büyük önem verdi. annem de öyle. Swanny hangi kişiliğe bürünürse hürünsün. Elkins'in sesiyle. onu hatırladığım sürece gözünün altında. Swanny'yi ise hiç elinde örgüyle görmemiştim. . Akşamları televizyon izlediğimde beni oyalar. Şimdi. "Neden böyle davranıyorsun? Böyle konuşuyorsun? Böyle giyiniyorsun? Kim olmak .Örgü ördüğünü bilmiyordum. yeni giyecek almak onun için hayatın verebileceği en büyük zevklerden biriydi. Çorapsız ayaklarına terliklerini geçiriyor. Jane Asher. Bir zamanlar giydiğim her şeyi kendim yapardım. Günlükler her zamanki gibi onun koruması altındaydı. dış görünüşü de -artan bir sıklıkla.Öğleden sonra sana lila ya da pembe yün getiririm. Denizkızı'nın yanında çekilmiş olan resimdi. zarif olmuş. o leke bir daha kaybolmayacaktı. bir sonraki sefer iz daha da büyümüş.vardı.

tam gerektiği zaman konuştular. Ne işe yaradı ki? Đnsanlar farklıdır. Yani onun akılca rahatsız olduğunu düşündüğümüzü açıklamış oluruz. Sandra'nın mülakatı ertelemesi gerekmiyordu. Belki de en iyisi. . Kendi kişiliğine döndüğü günler giderek azalıyordu. "Woman's Hour"da canlı yayına çıkacağı gün. Swanny artık işçi sınıfından bir nineydi.Bu haliyle çok mutlu. Dediklerine uyduğumuzu anlattığımda. kimsenin bir önlem almayı düşünmediğini söylemek istemedim. hastalıklı ellerindeki şişlerden çıkan şekilsiz ve pembe şey karşısında hayranlığımı gizlemiyordum. Bildiğim kadarıyla. hangi düşünce ve kararların sonucunda. Şişler kaldırılıyor -merak ediyordum. bense bunun kesinlikle normal olduğunu. Onun özel hastası olduğundan. Sakindi. Tabiî başka günler. Öteki. bunu kullanırdım. tedavi yöntemlerini biliyorum. . eski elbiselerini sattığını. onun mutlu olduğu anlamına gelmemeli. Eğer onu en iyi tanımlayacak tek bir sıfat bulmam gerekse. Böyle. Bundan emin değildim. yüzünde bomboş bir umutsuzluk gördüğümü anlatmadım. Mrs. Kjær'e gelenin kim olduğunu. dedi. ondan tam da bunu beklediğimi söylüyor. Swanny çok yaşlı bir hanım. Đkinci kişiliğine sarındığı günler. kendi kişiliğine döndüğü ya da diğer insan olduğunda. dengesini bozacak bir şeyler yapmak istemeyiz. kim olduğunu sormadığımızı söylemiştim. nereye.Onun yaşında. bir kitabevinde kitap imzalıyor ya da ajanıyla yemek yiyordu.Bir psikolog çağırıp muayene ettirebilirim. dedi bana bir kez. yüzü belli belirsiz boyanıyordu. ama sonuçta ben de bir korkaktım. yine de tersini yaptım. bebek elbiseleri örüyordu. diğer bir deyimle parasını Swanny ödediğinden hastasını haftada en az bir kez ziyaret etti. Ama bu Mrs. Ne önereceğini tahmin edebiliyorum. dedi. neden geldiğini açıklamak zorunda olduğumuz anlamına gelir. Doktoru daha bütün bunların en başından beri Swanny'yi dikkatle izledi. Dickens okuyup günlük tuttuğunu söylemedim. Anlaşılan o da "delilerin isteklerini yerine getir" ekolünün üyesiydi. Bir insanın sakin olduğunu söylemek. Böylece Swanny zaten sakin olmasına karşın. kimse de sormadı. ona uymak her zaman daha iyi sonuç verir. Ancak yine de ikinci kişilik yavaş yavaş üstün gelmeye başlamıştı. uzun topuklu ayakkabılar ve naylon çorap giymiş bir Hampstead hanımefendisi gibi konuşuyor. . doktorun sakinleştiricilerini almaya başladı.istiyorsun? Sen neredesin?" gibi sorular sorarak bilinmezle karşı karşıya kalmak tehlikesini yaşamaktansa. adı olmayan o değişik kişi. görevlerini yaptılar. Sandra. Elkins ve hastabakıcılar Swanny gidip de öteki geldiğinde ondan kaçmaya çalıştılar. Bazen. tekrar Swanny Kjæer olduğu günler de vardı. bir kuzeyli tanrıça görünüşünün yanı sıra. hepimizin tanıdığı Swanny'yi yavaş yavaş yutuyordu. tüvit takım elbisesiyle bir taksiye binip Covent Garden ya da Kensington'a gidiyor. Bir psikologla birlikte yaşadım.eski güzel elbiseler giyiliyor. belki de bu sadece barışçı bir kabulün ya da mutsuz bir kadere gösterilen rızanın belirtisidir. onu sakinleştirecek bir ilaç vermem. Torben'in aklını çelenin Swanny'nin sessiz ve sakin iyiliği olduğunu sanıyorum. . saçları fırçalanıp leke yerinde bırakılırken. Her zaman sakin olmuştu. Swanny'nin yaşındayken annesinin millerce yürüyerek Hampstead Heath'e gittiğini. partilere katıldığını.

Böylece onun kişiliğini aldı. . bir kimlik aradı ve bulabildiği tek imkâna sarıldı. değil mi? . yaşıtlarından çok daha uzundu. Asta bebeği 28 temmuz 1905 yılında evlat edindi. kurnazlığa başvuracak ve terlik giyip örgü ören yaşlı kadın için bir isim ve bir hikâye uyduracaktı. Sol yanağında bir iz vardı.Yeni okudum.Evet.. Edith'in Asta tarafından alınmaması durumunda. Bazen en az onlar kadar korkuyordum yine de öğrenmek istedim. O günlerde Edith on dört aylıktı ve yürüyordu. Düş gücü. dedi Paul. Edith mavi gözlü.Eğer yanlış hatırlamıyorsam. eminim Swanny de Asta karşısında öğrenmek istediğinde benim gibi sıkıntı çekmişti. televizyon izlerken örgü ören annesine benzeyeceğini düşünmüştü. Edith Roper olmak istedi.Yine de yanıldı. çünkü bu belirtilerin ardındaki açıklamalar ve gerçekler kendi aklımızda gizli kalan noktaları da ortaya çıkarır. Swanny öldükten altı ay sonra anladım. Edith. Dilimin ucundaydı. Belli ki teyzen inanmak istedi. . Edith Roper. birçok torun sahibi. doğru olanın bu olduğunu söylüyordu. ne yapacağını bilmedikleri için endişeliydiler. Büyük ihtimalle.Giderek endişelendikleri belliydi. Swanny'nin okuduğu Donald Mockridge yazısını yeniden inceledim. işleri düzeltmenin zamanı gelmişti. ama hiçbiri bunun kadar uygun değildi. Ama her seferinde geriye adım attım. mayıs 1904'te doğmuştu. Bir hafta geçsin. . Edith'in çıplak ayaklarına terlik giydirmek ve saçını taramamak oldu. Hepimiz delilik belirtilerini görmezlikten geliyorduk. ikinci kişiliğinde kim olduğunu bilmek istemiyorlardı. Kader hileye uğramıştı. tabiî. Gerçekten de imkânsız. . Swanny çarpık bir mantık yürüterek. işçi sınıfıyla tek teması evinde çalışan hizmetlilerle kısıtlı olan korunmuş bir kadının sınırlı düş gücüyle Edith'i yıkanmayanların arasına yerleştirdi. Ya da Edith Roper olduğunu sanarak. Günlüğü ne kadar iyi biliyorsun. sarışın bir bebekti. üç ay sonra da bebeği emzirdiğini yazmıştı. Belki de bana hiç söylemeyecek. Çünkü kendisi ya da bilinçaltı. Elkins'in Walthamstow'da oturan. Elkins'in konuşma tarzını. Edith artık on sekiz aylık olacaktı. Heath Caddesi'ndeki çöpçü kadını ara sıra görmenin sonucu. bölgesel Yaşlı Vatandaşlar Kulübü'nün üyesi. Bilinçaltında Mrs. içine doğduğu çevrede büyüyeceğini. Belki de geçmişte başka fırsatlar bulmuştu. Edith Roper olduğunu sanıyordu. Delilerle birlikte olan gibi. Neredeyse soracaktım. Swanny. Üstelik on sekiz aylık bir çocuğu. yanıldı. Bu kadının kim olduğunu.Edith olması mı? Asta üç dört yıl boyunca kızı Swanhild'le ilgili notların tarihlerinde hile . seksen birine geldiğinde de büyük bir olasılıkla Mrs. kasımda Đngiltere'ye dönen Rasmus'a üç aylık bebek olarak yutturması da imkânsızdı. Edith-konuşma tarzı olarak benimsedi. çoğunu unuturum. sonunda bir kimliğe kavuşmuştu.

Asta Swanny'ye evlat edinildiği söylemişti. Maalesef sana inanamıyorum. hakarete uğramış görüntüsüne rağmen. Bununla yetinmem gerekirdi.yapmadıysa. ama atmamış da olabilir. fazla belli etmemeye çalışarak konuyu değiştirdim. Yine de eğer öğrensendim bile artık bunu Swanny'ye anlatamayacaktım. Yirmi birinci bölüm . bütün konudan sıkıldığını düşündüm. bilmiyorum. Bana Asta'nın evini göstermek istiyordu. Đrlandalılara benzeyen herkes gibi o kadar açık bir yüzü var ki.Sadece bir konuşma biçimi. Hepsi günlüğün o eksik beş sayfasında olmalı. bu ifade ben konuştukça silindi. Đmzasız mektuptan bir daha söz etmek istemediğini fark etmedim. kendi çocuğu ölü mü doğdu? Yoksa. Đmzasız mektupları yollayan da Asta'ydı. dedi Paul. Evi aramadım. . dedi Paul. Rasmus'a söyledikleri ve Rasmus'un ona cevapları konusunda yalan söylemediyse. Onun yerine Hackney'ye. başkalarının kaybolmuş çocuklarını kapıp eve götürmeye hazır olduğunu mu? . Hem de hiç.Eee. kendini olması mümkün bile olmayan bir kişi sanarak. o gece bir daha günlüklerden ve Swanny'nin ilginç yanlışlığından söz etmedik. Hepsi de genetik araştırmalar yapılamayacak kadar erken doğmuştu. değil mi? .Evi aramamı mı söylüyorsun? .Neden maalesef? . yoksa.Neler olduğunu merak ediyorum. . ama bunun kanıtı yoktu. Yani. Üstelik. gerçeği ne kadar öğrenmek istediğine bağlı. Yüz ifadesi sertleşip sabitleşti. gözleri ruhunun aynası gibi. Westerby'lere benzemiyordu.Bu. Yanlış değerlendirerek. büyük bir düş kırıklığının kurbanı olarak ölmüştü. karmaşık bir gerçeği öğrenen kişinin meraklı ifadesine dönüştü. ama yetinmedim. Mektup Hampstead'den postaya verilmemiş miydi? Mektubu yakmamış mıydı? Evet. nihayet bir kız doğurabilmiş miydi? Hiç öğrenemeyeceğiz. Bütün bunları çizebiliriz. ama birçok kişi ailelerinden farklı olabilirdi. Torben başından beri haklıydı. mektubu Asta yazmıştı. Öğrenmek istediğimi sandığımı söyledim. Teyzen onları yırttı. bir zamanlar Asta'nın oturduğu yere çok yakın olan evine gittik. Rasmus'u bir katil olarak göreceği bir adamla bir fahişeden başka bir şey olmayan bir kadının çocuğunu evlat edinmeye ikna etmediyse. neden bahsediyoruz? 28 temmuz civarında doğum yaptığı kesin olan Asta'nın o günlerde sokakta yürüyecek durumda olduğunu. Swanny Asta'nın kendi kızıydı ve Asta bir hikâye uydurmuştu. derim. imkânsız. doğumdan sonra mı öldü? Yine bir erkek miydi.

Önümüzdeki günlerden birinde. atjegikke arrangerede det med Vilje. ne de karışık! Yeni adıyla Mrs. 12 nisan 1920 Hansine evlendi. Onun gelip önlüğünü buruştura buruştura ne kadar yakışıklı olduğunu söylemesini ya da anlamlı anlamlı konuşmasını istemiyorum. Gelecek ayki düğüne kadar Cropper'ın annesi ve babasıyla birlikte oturmaya gitti. Çavuş'un beni otomobille oraya götürmesini isteyeceğim. üstelik de Cropper'dan tamı tamına altı ay daha büyük olduğunu da öğrenmiş. şimdi de evde olmadığına göre. "Eğer benim karım benim arabamla gezmek isterse. men sidste Gang Sergeanten kom paa Besfg. bunu da elinden düşürmeyeceğini umuyorum. Bunu nasıl saklayacağını doğrusu merak ediyorum. yıllardan beri dolapta duruyordu. Ne korkunç bir cinayet. tehlike yok demektir. Bunu böyle ayarlamadığıma yemin ederim. müstakbel kayınvalidesinin okuyup yazma bilmediğini öğrenmesi. kendiliğinden oldu. Bir sürü güzel parçamı kırdığı gibi. Cropper Hansine'nin aslında yabancı bir ülkeden olduğunu belli etmek için tek bir fırsatı bile kaçırmıyor. Rasmus'un Çavuş'un beni gezdirmesine ses çıkarmayacağını kim tahmin edebilirdi? (Artık ona Harry demem gerektiğini buraya yazıyorum. Onu kıskanmadığımı söylemeliyim. yaşlı Mrs. Hepsi ne kadar boş! Zavallı Hansine'nin en büyük korkusu. var det igen Hansines Frieftermiddag. eğer davet edilirsem. Đlginçtir. kuşkulanmaya başladım.) Aslında giderek daha sık gösterdiği o meşhur öfke nöbetlerinden birine kapılmasını bekliyordum. Jeg kan svaargepaa. Ama hediyeyi verirken yüzündeki ifadeyi görünce. Đşini devralan yeni hizmetçinin adı Elsie. Evli çifte yıllardan beri sahip olduğum ve Berger Amca'nın kız kardeşinin bana kendi düğünümde verdiği bir Royal Copenhagen vazosu hediye ettim. Tek söylediği . Rasmus ve ben düğüne davetliydik ama tabiî gitmedik. Vazoyu hiç sevmemiştim. Hansine'nin ayaklarımın arasında dolaşmamasına seviniyorum. onu ben gezdiririm" demesi ona daha uygun olurdu. Gidilecek daha ilginç yerler olmalı. Tabiî o geldiğinde. Emily ve Elsie. bunu yapmamam gerektiğini anlıyorum. Eğer abartmıyorsa.17 ocak 1920 Det er mserkeligt. Düşündükçe. Cropper kocasıyla Leytonstone'da oturacak. men det var hare helt tilfældigt. Hansine'nin vazoyu daha önce hiç görmediğinden eminim. Çavuş beni yine Hansine'nin izinli olduğu gün ziyarete geldi. Đngilizcesini eleştiriyor.

sanki yüreğime bir sızı oturdu. Đngiltere'de ressam olduğunu bile bilmiyordum. başlangıçta rahatsız olduğunu belli ettiyse de kısa sürede rahatladı. Harry Swanny'den çok hoşlanıyor. bana hiç tanımadığım bir Đngiliz ressamdan söz etti. Ama bunu kabul edemezdim. Suffolk ve Essex'ten orman ve kır manzaraları çizmiş. ama eve dönünce ansiklopediye baktım. konuşma ve düşünme kendimi güçlü hissetmeme ve sonunda tekrar gülmeme neden oldu. Anlattıklarımın doğru olup olmadığını söylemem imkânsız. Onu karşıma oturttum. . Örneğin. haklıydı. Başlangıçta biraz gergin ve endişeliydim. ama yararlanmaya çalışmadı. Beni her cumartesi günü. şimdi kentin Sular Đdaresi'nde çalışıyor. konuşulacak birinin yanında olmak değişik bir duygu. onun sınıfındakilerin. kendi kızımı kıskanıyorum! 29 temmuz 1920 Swanny dün on beş yaşına girdi. bu ilerlemiş yaşta. Üzüldüğümü anladığını sanıyorum. sanki her şey kalıtımla geçermiş gibi. Arabadan piknik sepetini taşıdı. işini bitirdikten sonra akşamüstleri gezdirebileceğini söyledi. o sırada tepemizdeki ağacın bir kayın ağacı olduğunu gördüm. Gerçek arkadaşı yok. Anne babalar çocuklarından bahsederken. Durumdan yararlanacağını sandım. benim oturmam için yere battaniyeyi yayıp üzerine minderler daha yerleştirirken benim yanıma oturmayacağını. hafta arasında da. onun ne kadar sevimli ve cana yakın olduğunu dilinden düşürmüyor. ama konuyu değiştirmektense beni Danimarka hakkında konuşturmaya devam etti. "Bilmem ki bunu kimden almış? Benden ya da babasından değil. doğa konusunda da çok bilgili. Bana Đngiliz kraliyet ailesinden kimlerin Danimarkalı prenseslerle evlendiğini anlattı. Yanımda piknik malzemesi getirdim. Söyledikleri bir bakıma hoşuma gidiyor. Herhangi biri için çok şey biliyor. Swanny'nin hak ettiği beğeniyi görmesi beni memnun ediyor. Her şeyin kalıtımla geçeceğine inanmıyorum. Gelecek hafta. "Bir işçi için" diyecektim ama. Sakin bir köy yolunun kenarında.Mercedes'i almamız. ilk otomobil gezintimize çıktık. Bana Danimarka'yı. örtüyü çimenlerin üzerine yaydı. Dahası. ama Hampstead'de yaşamış. Galiba kıskanıyorum. Doğum günü partisi istemedi. Ya karısıyla kızları? Onlar da Harry'le birlikte olmak istemezler mi? Sadece gülümsedi ve ailesini hiç ihmal etmediğini söyledi. Ailemizde hiç öyle davranan olmadı" derler. Hep son derece saygılıydı. ama diğer taraftan da biraz rahatsız oluyorum. güzel köyleri görmek için Hertfordshire'a gittik. Harry çok memnun oldu. O da benim gibi. okuldaki arkadaşlarından hiçbiriyle eve çağıracak kadar yakın olmadığını söyledi. "Bu fırsat kaçmadan yakalamak gerekiyor" diye düşündüm. bir sürgün olmanın nasıl bir duygu olduğunu sordu. Oraya gidip mezarını görebileceğimizi söyledim. kolay arkadaşlık kurmuyor. onların yanında rahat davranırsanız bundan yararlanacaklarını öğrenerek yetişmiştim. artık en az sevdiği otomobil bu. Sonunda. mezarı da Hampstead Kmsesi'nin avlusundaymış. Sözünü ettiği ressam John Constable. gerçekten de yürüyüşe çıkacağını söyledi. Evimi ve ülkemi öylesine özlediğimi anladım ki. bu haksızlık olurdu. Çok şey biliyor. çocukları da alacağız. Çalışmaya önce otobüs şoförü olarak başlamış. tarih. "Şimdilik cumartesi gezmeleriyle yetinelim" dedim. ağaçların altında sevimli bir yer buldu.

kolay kolay ağlamayan Rasmus ağladı. 4 eylül 1920 Rasmus ve ben Danimarka'ya gidiyoruz. Bu genç yaşında ölmüş ağabeyini hatırlayıp üzülmesini. mor mavi bir çay elbisesi. Aslında niyetimiz Kew Gardens'a gitmekti. Housman'ın onu kazıkladığını söylüyor. ama bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. yas tutmasını istemem. Aarhus'ta. çift atkılı siyah bir çift ayakkabılar en sevdiğim ayakkabı biçimi bu. biz de bir tiyatro matinesine gitmeye karar verdik. erdem meraklısı. Mogens gelebilseydi belki bir parti vermeyi düşünebileceğini söyledi. Allah'tan bu renkler de bana çok yakışıyor. Đki yıl önce bizde kaldıkları iki günde görebildiğim kadarıyla. umarım söyledikleri ayın 12'sinde gidişimize kadar Mr. Housman'la kavga etmezse. Kızlar Mrs. Sabah Emily aşağıya indiğinde. herhalde bizle birlikte oturmazdı demek geçti. Herkese Mr. soğuk ve züppe değil. Aslında. konuların çoğunda mutsuz anne babalar. kötü niyetli. Swanny. Asıl ilginç olanı. mavi-siyah Chanel bir takım ve lila-siyah kadife manşetli. Mogens hayatta olsaydı. ama ağzımı açmadım Hayat Mogens öldükten sonra da devam ediyor. ama geri kalan zamanda Kopenhag'da Ejnar ve Benedicte ile beraber olacağız. Đlginçtir. Kimse için -Mogens dışında. Bu yıl her şey mavi ve siyah. tatilde Paris ve Viyana'ya gittim. bira içip gülen. 20 mart 1921 Harry bana şaşırtıcı bir şey anlattı. Danimarkalılar neşeli. Housman'da kalacak. Ötekiler gibi acı. Yirmi santim bacak gösteren etekler giyeceğimi rüyamda görsem. onlarda gördükleri davranışları kopya etmeye çalıştıklarını sanıyorum. Bleak House'u üçüncü kez okuyorum. inanmazdım. ama tanıdıklarımda bunu gördüğümü pek söyleyemem. Oyunların çoğu savaş ya da savaştan sonra olanlarla ilgili. Yolculuk için iki elbise aldım. "Mogens'i anarken mutsuz olmamayı öğrenmemiz gerek" dedim. kendi cinsine göre uzun ve mutlu hayat yaşadı. kızlar Mrs. birkaç gün sonra oyunu hayal meyal hatırlıyorum. Onları okula göndermemek doğru olmazdı. ama kendi ülkeme hiç dönmedim ve çok heyecanlıyım.çocukların anne ve babalarını taklit ettiklerini. tabiî . O korkunç oyun hakkında ikimiz de aynı düşünceleri paylaştığımızı gördük. "Eğer Rasmus o güne kadar Mr. duygusal bölümlerinde gülmemek. eğlenceli insanlar olarak tanınır. o korkunç kız kardeşiyle birlikte bir iki gün geçireceğiz. Harry'yi kendisi için de bir bilet almaya ve benim yanıma oturmaya ikna etmemdi. Đki elbisem de kısa. Housman'da kalacak" diye yazmalıyım. sakat kalmış . Housman'ın kulağına gitmez. Đçimden Mogens yaşasaydı şimdi yirmi iki yaşında olurdu. uzun konuşmalarda esnememek için kendimizi zor tuttuk. Đyi bir oyun değildi. Söylediğimin pek bir etkisi olmadı. Benedicte'den hoşlandım.kolay gözyaşı dökmez. Bjfrn'ü kilerde kaskatı buldu. Zavallı köpek. Yüksek topuklu.

Cinsiyet duvarı ayrı bir konu. Tatiller ilginç şeyler. Çocuk istemeyene bak! Swanny bebeği görmek istediğini söyleyerek beni şaşırttı anlaşılan Harry bizi oraya götürecek. Hansine'nin bir kızı oldu. Bu yaz kırk bir yaşında olacağım. ama Rasmus'un tek ilgilendiği otomobiller. Swanny'den. bana Danca olmasına rağmen Đngilizce gibi duran bir adımızın olmasından dolayı ne denli şanslı olduğumuzu söyledi. Swanny'nin evlenebileceği uygun bir genç bulamamamızın ne kadar korkunç olacağını söyledim. ama sen ne yapıyorsun? Aynı şeylerle ilgilenmediğin için konuşamadığın biriyle berabersen. oyunda nişanlısı ölen kızdan bahsettik. Sanırım bu da geçecektir. sevgiyi özlediğimi söylerim. Almanca bilmediği ama okuyabildiği için Almanca bir sözlüğe bakıp Alman soyadının Duke anlamına geldiğini öğrendiğini anlattı. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu.çocuklar. Đngilizlerin yabancılardan nefret etmelerinden söz ediyorduk. Harry kendisi de bir Alman ismine sahip olduğunu. Louvre'a gidip Eiffel'e çıktık. Duke adını almak çok akıllıcaydı. çevremdeki tüm sevginin. saçımın hâlâ eski kum renginde olduğunu gördüm. sevgiyle hiç tanışmadığımı. Biraz daha ikna çatışması yaparak Harry'yi bir çayevine. Adını Joan koyacaklarmış. ama flört etmeye başladıklarında gidip tek bir imzayla adını değiştirmiş. Doğrusunu düşünmek gerekirse. adlarını yeterince değiştirmedikleri için sıkıntı çeken Mr. Dürüst olmam gerekirse. Paris'te bu otomobillerden bir sürü var. Bu ilerlemiş yaşıma rağmen. birlikte çay içmeye götürdüm. sevgiye hasretim. aramızdaki sınıf duvarı her geçen hafta biraz daha incelip alçalıyor. çok da özlüyorum. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü anlattı. Çok akıllıca düşündüğünü söylerken. Q-düşündüm. sakalı grileşti. sadece orta yaşlılar ve çocuklar var. yüreğimi açıp. Yakışıklı gençlerin çoğu öldürüldü. her birini gördüğünde kafasını uzatıp bakıyor. Bu sabah saçımı uzun uzun inceledim. Okuma bilmeyen insanlardan bahsetmişken. Bütün bunlar karısını tanımadan önce olmuş. Gerçekten de çevrede öyle çok genç adam görünmüyor. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. çok yavaş geçiyor. ama evet evet. evlenecek genç kalmadığı için yaşlı bakireliğe mahkûm kızlar var. Harry ve ben iyi dostuz. başka insanların içinde insanlar arasında sevginin farkına vardığımı. efendi ve uşak -ona hiçbir şey ödemesek de. 23 haziran 1923 Dün gece. kafasındaki saçlar hâlâ kahverengi olmasına rağmen. Aslında bir değişiklik yapman. Rasmus'la birlikte Paris'ten döndük. Söylediklerini anlayabilmem için uzunca bir süre gerekti. Sayfanın tepesine bakıp Harry'nin bana şaşırtıcı bir şey anlattığını yazdığımı gördüm.durumunda olsak da o çarpıcı derecede yakışıklı. Tatilde. evden uzaktayken günlük tutmuyorum. Zavallı Rasmus. saçımda tek bir beyaz tel yok. günler çok uzun geliyor. . lles'a gidip Champs-Elysees'de gezindik. bense cinsel gerginliğin farklarını ve titreşimlerini herhangi bir kadından çok daha fazla hissediyorum. dinlenmen gerekiyor. ve Mrs.

Yine de yarın Harry'yi göreceğim ve tavsiyesini isteyeceğim. elbise almak. benekli bir elbise için de Chanel'e gittik. ama Harry'ye ne düşündüğünü soracağım. Hakkını vermem gerek. King's Road'da büyük bir dükkân açmayı düşünüyorlar. düz hatların hakim olacağını kararlaştırmış. 12 nisan 1924 Rasmus havalara uçuyor. Đkimiz de uzun süren büyük ve nefis yemeklerden hoşlanıyoruz. ikimizin de birlikte yapmaktan hoşlandığı tek şey. Cline Cadillac satacaklar. yanımdaki Harry olsa ne kadar başka olacağını. koskoca iki hafta boyunca orada. Far'la gidip onun evine bakıp bakmayacağını sordu. O ve yeni ortağı Mr. Swanny'ye soluk mavi Çin ipeğinden bir elbise aldım. Paris şömizyenin öldüğünü. Cheyne Walk ya da benzeri bir yere taşınmamızı isterse ben de reddedeceğim. Rasmus'la birlikte geçirdiğimiz günler boyunca. En kötüsü de Marie'nin böyle bir şey olursa. Çocuklarla böyle konuşmamasını söyleyip bağırdım. kemerler kaymış. Rasmus elbiseyi kendim için aldığımı sandı. Siyah-beyaz etollü bir elbise almak için Patoilya. Bunun anlamı bu ülkede onun. istediğim gibi yapmamı söyleyecek. Rasmus kendini binlerce pound kazıkladığını söylediği Mr. Rasmus yaşamak için yiyor. tabiî Marie her şeyi duyup ağlamaya başladı. sonra da Brüksel'de baş başa iki hafta. Savaştan önceki günlere.iki hafta. Mor'un da gidip Harry Amca'yla evlenip evlenmeyeceğini sorması oldu. Kızlarla birlikte Bognor Regis'te -orası da neresiyse. Onu kucağına oturtup sarıldı -on üç yaşında bir kızı. Benedicte'nin Swanny'yi onlara göndermemi isteyen mektubuyla karşılaştım. Haftalardan değil. Göğüs kalçalara kadar inmiş. . ne kadar para bana harcadığını umursamıyor. sadece onun Cadillac otomobilleri satması oluyor.ve eğer Mor'la birlikte yaşamaya dayanamıyorsa. Brüksel'e gitmek istemiyorum. şimdiye kadar yaptığımız tartışmalardan en şiddetlisi. aylardan bahsediyor. anlamak da istemediğim şeylerden söz ediyor. bana bir gün sonra taşınacağımızı bildirip elimden geleni yapmamı istediği dönemlere kıyasla başımı kaldırıp sesimi çıkarmayı öğrendim. Housman'dan kesin olarak ayrıldı. Kamboçyalı bir köylü gibi görünmekten hoşlanmıyorum. Aslında bunun sorulması için en uygun insan Rasmus ama o aldırmayacak. Şey. Rasmus'u öldürebilirdim. güzel yemekten zevk alacağımızı düşündüm. özellikle de portrelerden hoşlandığımız için.Harry'yi özledim. Düşüncemi kabul ettirmemin bir örneğini de dün. Bugün Britanya Adaları'nın Cadillac mümessilliği gibi bir şeyi aldığını öğrendi. aynı şeyleri görmek isteyeceğimizi. altı ay diyor. günlüğümden de çok. yanılıyor! Günlüğümü ve -ah. Eğer benim bileklerime kadar inen bir şey giyeceğimi sanıyorsa. Her ikimiz de resimden. Chelsea'de.parmağıyla gösterip anlamadığım. onunla baş başa ne yaparım? Şiddetli bir tartışma oldu. bu yaz tatilinde yapacaklarımızı söylediğinde yaşadık. ne kadar gülüp ne kadar çok şey paylaşacağımızı düşündüm. Moda neredeyse Hindicin elbiselerine dayanır olmuş ama ben sevmedim. Sanırım bundan sonra Padanaram'dan ayrılıp. Döndüğümüzde. Swanny'den o kadar süre ayrı kalmaya dayanamayacağımı sanıyorum.

Bazen elimi öpüyor. fazla mütevazi. kafasını onun sakalına dayamıştı. Swanny düğüne oradan gidecek. Bisgaard'ın yanında. ama onun da faydası yok. o adamla yalnız giderek.. Harry'nin çocuklarını doğuran kadım kıskanıyorum. başının üzerinden Rasmus'un yüzünü buruşturduğunu gördüm. Gerçekteyse. Onun başka başka evlerde kalmasını istemiyorum.. Üç kere nedime. Bana söylediğinde. . hiç gelinlik giymedi. öyle mi? dedi. bunu yazmaktan bile özlemden midem bulanıyor.. Harry'nin çocuğunu ben doğurmak isterdim. kıskanıyordum. Artık dört kızları var. Bisgaard onu doğruca Ejnar ve Benedicte'ye götürecek. Swanny'nin ilk nedimeliği olacak. tabiî düğünün Bisgaard'ların West Heath Caddesi'ndeki alelade evinde yapılması söz konusu olamaz. Swanny'yi kandırabilmek için uğraşmam gerekti. Duke. yapmak istiyorum ama faydasız. ama çok mütevazi. gemiyle gitti. 2 haziran 1924 Swanny Danimarka'ya gitti. Aslında böyle düşünmüyor. bunun harika bir haber olduğunu söyleyip onu kutladım. Aslında onu koruyacak zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenenin Swanny olmasını isterdim.. Hepsi altı nedime. Dorte Bisgaard çok zengin ve soylu bir Danimarkalıyla evlenecek. hepsi bu. yanımda yürüyen o olsa dünyanın ne kadar değişik olacağını düşünerek seyahate çıkmayacağım. Rasmus'un kucağındaydı. Mrs.Marie böyle bir şeyin söylenmeyeceğini bilecek yaşta. yine bir kız. Ama bir daha Rasmus'la baş başa bir yere gitmeyeceğim. Bu sabah Mrs. başımı sallayıp gülümsedim. Bütün bunlar ne saçma! Yine de Swanny'nin gerçekten güvenilebilir biriyle birlikte olmasını bilmek güzel.Ben hayattayım. Ben ölü bir odadaki tek canlı şeyim. aynı şeyi hissediyor. Harry'nin karısı yine bir çocuk doğurdu. biz öyle insanlardan değiliz. bir üçüncüsünü istemiyorum. gülünç olacağını söylüyor. bütün gün boyunca Harry'yi. Bu. Mrs. anlardım. yüzümden kan çekilirken ürperdim. Belki Harry de istiyor. Yanlış bir şey yapmayacağımı biliyor. benim böyle bir inanışım yok ama o deyimi hiç unutamıyorum. Keşke yapabilseydim. Tabiî gülünç olmayacak. hiç gülünç olmadı ki. öteki kızlardan çok daha uzun olacağını. Bu da Swanny'nin ikinci nedimeliği oldu. Gördün mü yaptığını. Altı yaşında olsa. 16 mart 1925 Hep birlikte Knud'un düğününün etkisini üzerimizden atmaya çalışıyoruz. nerede olduğunu bilmem gerek. her biri kaz yumurtası mavisi bluzlar turkuvaz saten etekler giyecek.Demek Mor şoförle evlenecek. Swanny olmadan bu ev ölü. . bütün odalar cansız ve sıkıcı. sonra da bana döndü. bayılacak gibi oluyorum. Batıl inançlar gülünçtür. yüzümün kızardığını hissettim.

Maureen elindeki çiçeği Swanny'ye fırlattı, hiç anlamadığım bu geleneğe göre gelinin attığı buketi yakalayan kız hemen yakında evlenirmiş. Tabiî, Swanny daha yirmisine girmedi ve çevresinde hayranları var. Darıimarka'dayken ondan çok hoşlanan o genç, Dorte'nin düğününden sonra partide tanıştığı o adam Swanny'yi mektup bombardımına tutuyor. Hem Danimarkalı hem çok uygun birisi, ters olanı Swanny'nin onunla birlikte Güney Amerika'da yerlere gitmesini istemesi. Evlenip hemen ardından Samgo mu, Asuncion mu, neresi unuttum, oraya gideceklermiş, Swanny akıllı davranıyor, bekleyip görmek istiyor. Ona cevap yazıyor, ama mektupları hem sık değil hem de kısa.

16 nisan 1927 Babaanne oldum. Kendimi eskisinden farklı hissetmiyorum, eskisinden değişik görünmüyorum, üstelik bebeğe karşı da hiçbir şey duymuyorum. Bu sabah onu ve annesini görmeye gittik. Aynı Maureen gibi, tombul yüzlü ifadesiz bir çocuk, hoş Knud da bir güzellik abidesi değil. Adını John Kenneth koyacaklar. Erkekler üst kata çıkıp kutlamayı içkiyle yaptı, Knud buna "bebeğin başını ıslatmak" diyor, onlar gider gitmez Maureen bana doğumunu tüm ayrıntılarıyla anlatmaya, ne kadar korkunç bir şey olduğunu, ne kadar da uzun sürdüğünü söylemeye başladı. Sözünü kestim. Hepimizin çocuğu olduğunu -nişanlılarını savaşta kaybeden "ihtiyaç fazlası" kadınlar hariç- hepimizin aşağı yukarı aynı şeylerden geçtiğimizi söyledim. Đki düşüğü saymazsak beş çocuk doğurduğumu hatırlattım, bana bilmediğim bir şey anlatamayacağım söyledim. Oturdukları o korkunç daireyi o seçmiş olmalı. Belki de değildir. Knud'un benimle ortak hiçbir yanı yok, üstelik babasıyla da yok. Komik olanı, Đngilizlerden de fazla Đngiliz olması, Avrupalılar apartman dairesinde yaşamayı seçerken. Đngilizlerin müstakil evlerde oturmayı tercih etmesi. Ama biliyor olmam gerekirdi, insanları anlamak zor. Artık hava daha geç kararıyor, Harry beni yeniden akşam yemeğinden sonra çıkarmaya başladı. Mercedes'te bir arıza varmış, Rasmus Cadillac'ı alabileceğimizi söyledi. Artık arka koltukta değil, önde, Harry'nin yanında oturuyorum. Her şeyin nası1 başladığı ilginç. Başlangıçta arkada oturuyordum, durup biraz yürüdükten ya da bir şeyi seyrettikten sonra dönüşte, ön koltuğa geçiyordum. Evvelsi gün, arka tarafta oturmak üzereyken bunu komşuların görüp dedikodu yapmalarından korktuğum için yaptığımın farkına vardım. Kendimden utandım. Ne zamandan beri insanların ne düşündüğüne aldırır oldum ki? O zaman başımı salladım, hemen anladı, her zamanki gibi düşüncemi okudu ve bana ön kapıyı açtı. Şimdiye kadar hiç yanlış bir şey yapmadık, yapmayacağız. Kötü düşünene lanet, derim ben. Babaanne olmaya fazla aldırmadığımı söyleyince güldü, büyük kızının evlenmek istediğini, kısa zamanda bana yetişeceğini söyledi. Kız daha on altısında, 1911'de doğdu, anladığım kadarıyla doğması gereken günden önce doğmuş. Neden bilmem, her ikimizin de torunları olması düşüncesi hoşuma gitti. Playhouse'da Somerset Maugham'ın The Letter'ını görmeye gittik. Gladys Cooper

oynuyordu, onu her zaman beğendim, bir oyuncunun olması gerektiği gibi güzel, ama hikâye kendisine tecavüz etmeye çalışan adamı öldüren bir kadından bahsediyor. Aslında adam kadının gerçek sevgilisiydi, ama adamın Çinli bir metresi olduğunu öğrenince, kadın onu vurdu. Sonra, geç olup havanın kararmasına rağmen Hampstead'e gidip Heath'de dolaştık. Bugünlerde araba gezintilerimiz gittikçe kısalıyor, yürüyüşlerimiz, birlikte yediğimiz yemekler, tiyatro ve konser izlememiz gittikçe uzuyor. Ne olduğunu ben de, o da biliyor ama söylemiyoruz. Birbirimizle flört ediyoruz ama ne öpüşüyoruz, ne elimizi ötekinin beline doluyoruz, ne birlikte olabiliyoruz, masanın iki yanından birbirimizin gözünün içine bakmanın, birlikte kahkaha atmanın, elimi elinde sıkıca tutmasının ötesinde hiçbir şey yapamayacağımızı biliyoruz.

2 kasım 1929 Swanny, bütün karşı koymama rağmen, bugün yeni işine başladı. Artık bütün duygularımı bastırmam ve bunun hakkında tek bir söz bile etmemem gerekiyor. Swanny kabul etse, Torben Kjær onunla yarın evlenir. Bir de Maurp bir yerden akrabası olan o genç var. Swanny için çıldırıyor, bütün hayatını telefonda geçiriyor. Ama eğer Swanny her sabah o yaşlı kadının köpeğini Hampstead'de gezdirmeyi, kadına da saçma sapan kitapları okumayı tercih ediyorsa yapsın bakalım. Artık büyüdü. Tabiî Rasmus onun ne yaptığıyla hiç ilgilenmiyor, sadece ona elbise parası vermekten kurtulduğu için seviniyor. Kazandığı azıcık para elbiselerini karşılamaya ancak yeter. Geriye bakınca, Maureen ve Knud'un bir çocukları daha olduğunu yazmayı unuttuğumu görüyorum. Geçen pazartesi Charles doğdu. Harry'nin büyük kızı da çocuk bekliyor. Şimdi benim Mogens'i doğurduğum yaşta ama daha da önemlisi Marie'yle yaşıt, oysa ben Marie'yi hâlâ çocuk olarak görüyorum. New York'taki buhran Rasmus'un işini etkileyecek. Nasıl olacağını anlamıyorum ama sanıyorum o biliyordur. Bütün önemli şeyler tehdit altında, Cadillac temsilciliği, bu evden çıkıp daha küçük bir eve taşınmak falan. Bu sabah bana Mr. Cline'ın ona yüklü bir kazık attığını söyledi. Bir kere yazacağım, bir daha asla. Bir kere yazacağım ve bir daha okumayacağım bile. Üstelik bu günlüğü ne zaman okudum ki? Harry'ye âşığım. Gelecek yıl elli yaşında olacağım, ömrümde ilk kez âşık oldum. Bize, ona ve bana, ne olacak? Yazık olan, hiçbir şey olmayacağı. Aynı şekilde yaşamaya devam edeceğiz.

Yirmi ikinci bölüm

Bu benim hikâyem olsaydı, aşkımın gelişimini daha ayrıntılı belirtirdim. Konuşmalarımızı yazar, bu arada Asta'yla ilgili söylenenleri almazdım, ilk öpüşmemizi, ilk sevişmemizi anlatırdım. Yine de kısa bir özetin yeterli olması gerektiğini düşünüyorum. Cary'ye bir sevgili bulmak için çok yaşlı olduğumuzu söylerken, Daniel'la geçirdiğim bütün o yılların âşık olma yeteneğimi yakıp kül ettiğini düşünürken ne kadar haksız olduğumu, eğer bunları söyleyip düşünürken bilmiyor idiysem, çabuk öğrendiğimi söylemekle yetineceğim.

Cary'yi daha fazla ihmal etmemem gerektiğini de anladım. Kendi evimde uyumayan iki hafta olmuştu, bu sürenin tamamını Willow Caddesi'yle Paul'ün Hackney'deki evi arasında mekik dokuyarak geçirdim, yine de birkaç kere eve gidip telesekreterdeki mesajları dinledim. Telesekreterden her seferinde Cary'nin sesi, giderek artan bir heyecanla çıkıyordu. Sonunda aradığımda, çok rahatlamış gibiydi. - Aman Tanrım, o kahrolası makine yerine sonunda seninle konuşabilmek ne harika bir şey! "Bir şeyler yapmış olmalıyım" diye düşünüp durdum, yani daha önce yaptığımın yerine bir şey, ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi? Dinle, benimle Roper'ın evini görmeye gelir misin? Đlginç bir şey oldu, artık ondan nefret etmediğimi anladım. Bir cumartesi sabahı, meydan okuyan bir kıyafetle Willow Caddesi'ne geldi, sanki herkesten çok bana gençliğinin yıllara yenik düşmediğini kanıtlamak ister gibiydi eskiden de ona söylediklerim düşünülürse, bunu kanıtlamak önemliydi. Başlangıçta kayakçılar için tasarlanmış, atkılı ve dar bir tulum, beli kemerle sıkı sıkı tutturulan bir tunik ve renkli bir panço giymişti. Endişeli görünüyordu. Gözleri korkuluydu Onu bağışladığımı söylerken yalan söylediğimi anladım, oysa şimdi söylesem yalan olmazdı. Bir zamanlar arkadaş olmuştuk. Sonra, gençliğimizin son demlerindeyken, işe Daniel karıştı. Sanki şimdi bir şeyler olmuş ve bütün o yıllar silinmişti, karşımdaki eski Cary'ydi, bense eski, istediği bir biçimde yeniden gençleşen eski ben. Onu öptüm. Kaçmak istermişçesine geri çekildi, sonra Swanny'nin oturma odasına doğru yürürken, arkamdan yetişip yanağımı öptü. O gün anlayış açısından beceriksiz günümdeydim, olanların farkına varmam, ondan nefret etmekten vazgeçip tekrar hoşlanmamın nedenini anlamam için uzunca bir süre gerekti. Cary ve ben Hackney'deydik, Roper'ın evini inceliyor, Lizzie'nin yaşadığı ve öldürüldüğü odalarda yürüyorduk, birden anladım.

Söz konusu olan, Roper filmi çekilirken, iç sahnelerin Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da mı, yoksa bu iş için seçilecek başka bir evde mi gerçekleştirileceğiydi. Devon Villa, tıpkı Asta'nın görmediğim Lavender Grove'daki evi gibi hâlâ ayaktaydı. Cary'ye de

söylediğim gibi en iyisi çekimi gerçek evde yapmak, evin yıkılmamış olmasını da talihin bir belirtisi olarak kabul etmekti. "Evet" dedi, 'Televizyon yapım kuruluşlarını benim kadar tanımadığın için böyle söyleyebiliyorsun. Roper'lar içinde yaşamamış olsalar bile, başka bir evi çekim için daha iyi bulmaları mümkün." Hikâyeyi yeniden düzenlemekte olduğunu mu söylüyorsun?

- Tarih bazen olduğundan daha düzenli olabilirdi. - Bütün beklenmedik olayları bir düşün. Bu yapımdan bütün umulmayanları uzaklaştırmak istiyorum. - Devon Villa beklenmedik bir yer mi? - Daha bilmiyorum. Görmedim. Bildiğim tek şey, büyük olduğu. Anlaşılan oldukça da görkemli bir yer, Maria almadan önce çok daha parlak günler geçirmiş olmasına rağmen. Yine de bu gibi insanların oturmasını beklemeyeceğin eğin bir ev. Oraya gitmek üzereydi, içimden gelen sese uyarak onunla gideceğimi söyledim; oysa daha önceleri hep ilgilenmediğimi belirterek ayak sürümüştüm. Ama işler değişmişti. Ona karşı duygularım değişmişti. Onunla birlikte olmakta bir sakınca görmüyordum, kaldı ki beraber geçireceğimiz bir gün boyunca eğleneceğime de inanıyordum. Swanny'nin son günlerinde kimin kişiliğine büründüğünü de şimdi öğrendiğime göre, Swanny'nin Edith olmasının imkânsızlığına rağmen, küçük Edith'in yaşadığı evi görmek istiyordum. Çekilmesi düşünülen dizinin yapımcısı olarak Cary, Devon Villa'nın bodrum ve zemin katlarının sahibiyle birinci katın sahibini aramış, bir randevu ayarlamıştı. Sahipleri Fas'a taşındıklarından üçüncü ve dördüncü katlar boştu, ama alt kattakilerde anahtar vardı, bize Lizzie ve Maria'nın cesetlerinin bulunduğu odayı göstereceklerdi. Evin görkemli olduğunu söylerken yanılmamıştı. Bu ev Hampstead'de olsaydı, malikâne olarak adlandırılırdı, ama yıkık dökük çevrenin ortasında, zavallı duruyordu. Bütün terası, süslü ön cephe kaplaması, üstü kapalı ve sütunlu ön kapıya çıkan basamaklarıyla Bayswater'da görebileceğiniz Victoria Dönemi yapıları gibiydi. Devon Villa adı Devon Court olarak değiştirilmiş, ana kapının yanına üç zil konulmuştu. Cary'nin beklenmedik şeyler derken de söylemek istediğini, daha kendini Brenda Curtis olarak tanıtan kadın kapıyı açıp bizi dairesine alır almaz anladım. Sokak kapısı kapanır kapanmaz çevrenin görüntüsü ve gürültüsü kesildi, biraz ötede, Willow Caddesi'nde apartmana çevrilmiş evlerden birinde de olabilirdik. Girişteki hol umut vericiydi, Ward-Carpenter'ın sözünü ettiği kırmızı mermer döşeme ve oymalı merdiven tırabzanları hâlâ yerli yerindeydi. Duvarlar boyunca uzanan sandalyeler, kabartma çiçekleri ve stilize yapraklarıyla en az yüz yaşında olmalıydı. Ne var ki şimdi, Maria Hyde'ın sadece banyolar için kullanacağı beyaza boyanmıştı, dairenin ahşap bölümleri de maun korkuluklar dışında beyazdı. Ama şimdi, Brenda Curtis'in kocasıyla birlikte yaşadığı kattaki iki, bodrumdaki diğer üç odada gezerken, bir yüz yıl önce bitirilmiş bir evde olduğumuzu düşünmek mümkündü. - Đkinci kattaki dairede oturmak istediğimi sanmam dedi, bizi Florence Fisher'ın bölgesi olan bodruma indirirken. Mannering'ler sık sık yurtdışına gidiyorlar, belki de bu yüzden fazla

aldırmıyorlar. Üstelik çevrelerini çağa uydurma konusunda da fazla iddialı değiller, tabiî evlerini temiz tutuyorlar, ama pek bir şey değiştirmediler. O odada yatıyorlar, bilmem anlatabildim mi? Bize baktı. Yani, cesetlerin bulunduğu odada. Orada yatmak istemezdim. - Hayır hayır, biz de istemezdik, diye mırıldandık. - Yedi yıl önce geldiğimizde, burada hiçbir şey yapılmamıştı. Burası herhalde Roper'ın oturduğu zamanki gibiydi. Bodrum katında çok yaşlı bir kadın vardı, otuz yaşından beri buradaymış, zaten burada da öldü, hayatı boyunca tek bir kat boya bile sürmediğinden eminim. En azından bodrumun boya yüzü görmediği belliydi. Maria Hyde'ın mutfağını değiştirmemişti, biz geldiğimizde etraf karafatma kaynıyordu. Öte tarafta, dolaptan biraz küçük bir oda vardı, zavallı hizmetçinin yattığı oda. Kiler bölümü bu taraftaydı, bahçe kapısına yakın; inanır mısınız eski çamaşır kazanı bile yerinde duruyordu, tahta kapaklı, taştan ve alçıdan yapılmış korkunç bir şey. Emlakçı çamaşır kazanının da mutfak tezgâhı gibi koleksiyoncu malzemesi olduğunu söyledi, ama her yeri yıktırdık. Her şeyi değiştirip genişlettik, ferahlattık, yani eskiden neye benzediğini tahmin etmeniz güç. Yere kadar uzanan pencere, Poggenpohl mutfağın taş döşeli ve duvarlı bir bahçeye açılmasını sağlıyordu. Niyeti bozuk bir kedi, defne ağaçlarının arasında, balık dolu bir havuzun kenarında oturuyordu. Sadece üç metre yüksekliğindeki bahçe duvarları eskisi gibiydi, kahverengi tuğlaları artık yakılması yasak ateşin isinden kararmıştı. Polisin ekmek bıçağını bulduğu yerde şimdi etrafı alçak bir taş duvarla çevrilmiş, içinde cüce çamların bulunduğu bir tarh görünüyordu. Kafam Edith'le doluydu, ama kadının da dediği gibi Edith'i bu mutfakta düşünmek, hizmetçi etrafta iş yaparken masanın başına oturmuş, yulaf ezmesini yerken göz önüne getirmek imkânsızdı. Mutfakta dışarıya açılan bir yan pencere olmuş olabilirdi, ama mutfağı o günkü haliyle canlandırmak zordu. Kahvaltıyı gaz lambası ışığında yemiş olabilirlerdi çünkü temmuzda bile evin bu katına güneşin girmesi neredeyse imkânsızdı. Birinci kata çıkmadan önce merdivenlerin dibinde durdum, Mrs. Curtis'i kendi kapısının ardında bırakmış olmanın rahatlığıyla, Edith'i bu dünyada son görüldüğü anda, merdivenlerden çıkarken, kısa bacaklarına çok yüksek gelen hamaklardan tırmanırken ve yukarıdaki dönemeçte gözden kaybolmak üzereyken düşündük. Merdivenleri yarılamıştık ki, yan dairenin sahibi gelişimizi duydu ve sahanlığa çıktı. - Onu bu saatte göremezsiniz, dedi. Cary kimi göremeyeceğimizi sordu. Edith'i.

Söylediklerinin üzerimizdeki etkisi, belki de gözlerimizin açılması onu keyiflendirmişe benziyordu. - Sadece bir şaka, hanımlar. Bu kadar korkmayın. On yıldan beri buradayım, ama onu daha hiç görmedim. - Bir hayalet? - Öyle diyorlar. Yukarıdaki kadın, Mrs. Mannering onu bir kere gördüğüne yemin ediyor. "Bardağına biraz daha su koymalısın" dedim. "Saçmalama" dedi, "Đçki içmediğimi

çünkü artık Paul vardı. ama hava karardıktan sonra hole yalnız çıkamıyor. . birkaç da Edward Dönemi güzel parçayla doldurmuştu. sadece bir zamanlar tanıdığım biri olmuştu.Sonra ne oldu? dedi Carry. dedi. muhtemelen yüz yıl önce yaşamış. Mr. Artık Daniel'ın. Hayalet hikâyesinin belkemiğimi ürperttiğini sandığından eminim. Bütün bu olaylarda Cary'nin oynadığı rol çok önemli değildi. Sonra Mrs. Portrelerin Mannering'lerin büyüklerine adandığından eminim. Curtis haklıydı. Eski görüntü ve eşyalar bilerek isteyerek korunmuş. Merdivenlerin dibindeydim. Şaşırmadı. birilerinin sevgilisi. Bütün daire uzun süre kapalı kalan her yer gibi silkelenmemiş tozlu kumaş. Curris de bir şeyler gördüğünü söylüyor. Bütün bunlar tam da Cary'nin aradığı şeydi. Mannering onu bir başka yerde bir daha gördü. kime ait olduklarını bildiklerini de sanmıyorum. bu hayalet hikâyesinin sıkıcı hayatının en heyecanlı macerası olarak alan yaşlı bir adam. gaz lambası şişelerine benzer şişeler yerleştirilmişti. koluna yapışmadıkça üzerinde kaymadan oturmanın imkânsız olduğu bir at kılı kanepe vardı. Her yerde ince bir toz tabakası vardı. eski kâğıt ve bayat hava kokuyordu. kocası-karısı. Birlikte yaşlı adamın dairesine.Fazla bir şey olmadı. burada pek bir şey değişmemişti. o anda da eski dostluğumuzun yeniden başladığını anladım. Tüm duvarlara. Tek başına yaşayan. Bu hikâyeyi daha önce onlarca kez anlattığı ve artık ezbere söylediği belliydi. Cary 'nin koluna girdim. Örneğin. Daniel artık bir gölgeye dönüşmüş. tüm ışıklandırma. bir zamanlar. bir daha da görünmedi. Eski tren istasyonlarını anımsatan. aydınlık sanki on dokuzuncu yüzyıl kaynaklarından geliyormuş gibi düzenlenmişti. Geçen gece. Daniel'ın anılarının ya da Cary'nin Daniel'ı elimden almış olmasının bir önemi yoktu. Tablo askıları hâlâ yerindeydi. neden çığlık attığını kimseye söylemiyor. burada geçmişten en ufak bir iz bile kalmamasından gururlandığı açıktı. annesi ya . Mannering'ler evlerini yüzyıl sonu döküntü. Bir üst kat. Bir çığlık attı. ama sizinle kolkola girmekten memnun olan insanların göstereceği sıcak ve güzel bir hareket yaptı. Masa lambaları yerine elektriğe döndürülmüş gaz lambaları kullanılmış. Edith'in yatak odasına girdik. hiç olmazsa kopyaları yapılmıştı. "olay" da önemsizdi." Onu merdivenlerde gördüm. ama o dönemde evin üçüncü katında meyve ve çiçek kabartmalı duvar kâğıdı kullanıldığını sanmıyorum. bambaşkaydı. avizelere de kesme camdan. Elimi dayadığım dirseğini beline bastırdı. . herhalde bir eskici dükkânından düzineyle salmış olmalılar. eve dönerken. Wagstaff sorumluydu. Anlaşılan Mannering'ler bu kadarcık bir değişiklik yapmaya haklan olduğunu düşünmüşlerdi. Wagstaff gülümseyerek bize bakıyordu. Dönemeçte kayboldu. duvarlar da şeftali renginde güllerle süslü bir duvar kağıdıyla örtülmüştü. pub samoda olduğunu sandığı fotoğraflara benzer sepya resimler asılmıştı. Mr. Pencereler çift camla kapatılmış. kafamı kaldırdığımda. Her yerde kullanılan kızıl kadife. sanat eseri olmak iddiasında çerçeveler içinde.biliyorsun. basamakları tırmanan çocuğu gördüm. geceyarısından az önce. sanki Florence Fisher'in paspasıyla gelip tozunu almasını bekler gibiydi. Cary'nin kulağıma fısıldadığına göre üçüncü katın temizliğinden. Yine de ressam fırçasından çıkmış tabloların aksine. bu portrelerin gerçek kişilere. Mrs. Duyduklarının ona dizisi için bir sürü yeni fikir verdiğini görebiliyordum. Ona karşı sıcak bir şeyler duyup onun adına sevindim. alt kattaki Mrs.

yanında da Lizzie'ninki. "Anlıyorsunuz ya. konforu korkunçluğa feda eden nasıl bir insandır? Bundan sıkılmazlar mı? Peki. hanımların bugün pek kullanmadıkları şapkalardan. zamanlarının çoğunu yurtdışında geçiliyorlardı. Buraya. çok zayıf. çıkan sonucu sevinçle." . Yoksa onu tanıyor musunuz? Demek Swanny ile Gordon ve Aubrey'nin geldikleri yer burasıydı. Çevresini "eğlenceli" eşyayla dolduran. Mannering'e söylememi istediler. Sormadım Söylediklerini fazla ciddiye alamayacağımı düşündüm". Kadın fotoğrafları çok beğendi.Bu ikisinin kim olduğunu bileceksiniz. sonra ne yaparlar? Görüldüğü kadarıyla Mannering'ler bundan sıkılmıyordu. Mannering'lerin pirinç yatağı. O da portreleri eğlenceli buluyordu. Daireyi tepetakla kullanmalarının başka bir açıklaması olabilir miydi? Oturma odalarını. kuşkulu da olsa bir ölümsüzlüğe ulaşmışlardı. Duvarda Roper'ın portresi vardı. yaklaşık bir yüzyıl sonra. zeki ya da çarpıcı olduğunuz için değil. Roper'ların yaşadığı eve gelmişlerdi. benim sandığım gibi Lavender Grove değil. "Bu değişik adam" ya da "Bu ilginç kadın da kim?" diye sormalarına neden olursunuz. büyük mağazaların aydınlatma bölümlerinde binlercesine rastlanan taklitlerinden . onların resim çektirmek için bir yerlere gidip oturduklarını. "Elbiselerine. Maria Hyde'ın kapadığı kata taşımışlardı. Cary'yle birbirimize baktık. Mr. Wagstaff çerçeveli portreleri gösteriyordu.Uzun. Pençelere koyu pembe perdeler ve tüller asılıydı. Yatağın her iki yanındaki komodinin üzerinde nilüfer şeklinde birer art Nouveau lamba vardı. Yüzünü buruşturdu. eğlenceli buldukları için yapmışlardır. güzeli eğlenceliye. . Fotoğrafları almak istiyordu ama buna benim karar veremeyeceğimi söyledim. Resimden bakıp insanları tahrik eder. . saçlarına bakın!" Peki böyle giyinerek.Yaşlı kadın nasıl biriydi? Bana kuşkuyla baktı. kuşkusuz Lizzie'nin cesedinin bulunduğu yatağın bir kopyasıydı ve üzerinde beyaz pamuklu bir örtü vardı. öfkeyle ya da aldırmazlıkla karşıladıklarını düşünmek heyecan verici. Başında bir şapka vardı. ben de 'Tabiî söylerim' dedim. Mr. parmağının ucunu şakağına vurarak "Biraz böyleydi" dedi. Đnsanları çoğunun böyle şeyleri eğlenceli bulup bulmayacağını merak etmeye başladım. Ward-Carpenter yazısındaki fotoğraflar olağanüstü büyütülmüş. döndüklerinde sorarım. orijinal değil. Cinayetin orada işlendiğini düşünerek yatak odalarını en "eğlenceli" yer yapmaları fikrini kabul etmek güçtü. ve Mrs.Sizi nasıl bulmuş? . "Đki yıl kadar önce yaşlı bir hanımla iki genç buraya gelip daireyi gezdiler. sıkılmazlarsa. Belki de her geri döndüklerinde. Kıkırdamaya başladı. yaldızlı ve süslü çerçevelere konulmuştu. çevrelerini alaya alan insanlara güvenmediğini söyledi. Şimdi buradaydılar. Sonra söyledikleri merakımı hemen giderdi. eğlence onlar için yeniden başlıyor gibiydi. sizi güzel. kuşkulanmakta da haklıydı.da babasına ait olduğunu. Sizin kopyanızı satın alıp duvarlarına asanlar. Öte yandan da. iyi. saçlarını böyle yaptırarak güzel olduklarını mı sanıyorlardı? Evden çıktığımızda Cary.

sizinle mutlaka temasa geçeriz. Canlıların hayaletinin olamayacağını. O akşam buluşmak üzere sözleşmiştik. çok değiştirilmiş" dedi. kendi odasına gitti. Curtis de yukarıya göndermiş. . Sana içini gösteremem çünkü ev sahiplerine haber vermedim.Öbür ev nerede? Paul'ün oturduğu sokakta. Merdivenlerde biraz zorlandı. Mannering'lere göre bunun pek bir sakıncası yok.gülümsedi. Hoşuna gideceğini düşündüm" Holiday Palace'ta yerdeki kahverengi lekeyi gösterip Ilizzio'nun ölürken kaybettiği kan olduğunu söyleyen rehberler gibi. Eğer tasarıyı gerçekleştirmeye karar verirsek. "O yatak odası olabilecek en yanlış yerde. sokakta Cary'yle görmesini istemedim.Hoşuna gitti mi? . Onlara neden sahip olmak istediğini anlamak güç değil. Paul evdeyken bizi görebilirdi.. Middleton Sokağı'ndaydı. . "Ona hayalet hikâyesini anlattınız mı? " . ara sıra gelip daireyi gezmek isteyen insanlara bu hikâyeyi anlattığı belliydi. ben de "Neden olmasın" dedim. Mrs. Swanny o fotoğrafların anne ve babasına ait olduğunu sanıyordu. solmuş. Nereye kadar ulaştığını kimse bilmiyor. . korkunçtu.Ön kapıya gelmiş. Ona söylemedim. çalışan insanlar olarak nasıl davrandıklarını bilmediğimizi düşündüm. Belki de sadece birinci kata erişti.Bana inanmadı. o eve de gideriz. onu kaldırımda bulan biri haber vermez miydi? Belki de bir üst kata çıkmıştı. dostlarımızın meslek hayatları hakkında ne kadar az şey bildiğimizi. Wagstaff onu ciddiye bile almamıştı. gençlerden birinden yardım istemek zorunda kaldı. mafsallarının ağrıdığını söyledi. . Anneannesinin daha ölmediği bir senaryo kurmaya çalıştım. Edith'in de hayatta olduğunu söyledi. Mr. Edith'in tırmana tırmana bitiremediği basamakları indik. Aklıma gelen. ama dışından bakmayı düşündüğünü söylersin. ama birdenbire o sokağa gitmek istemediğimi hissettim. ondan sonra? Açık pencereden düşmüş olabilir miydi? O zaman. yine de beni dışarda. Cary'nin baskıya direnmesini. Đnsanlar ara sıra gelip daireyi gezmek isterler. peki. Mr. bulanık fotoğrafların içinden gülümsemeden bakan kahverengileşmiş yüzlerdeki ağızlara.Đstersen. Wagstaff Cary'nin. terbiyeli terbiyeli gülümsemesine karşın boyun eğmeyen yanını daha önce hiç görmemiştim." . saçlara bakar bir halde düşünüp acıdım. kendisini ya da şirketini bağlamaktan kaçınmasını hayranlıkla izledim. anlaşılan. gözlere. Resimleri alamamıştı. Bu yanını. 'Tabiî anlattım. Onu şimdi durduğumuz yerde canlandırarak. Cumartesiydi. kendi çizgileriyle fotoğraflar arasında bir benzerlik arar. Kapı kapanıp biz merdivenlerden inerken bana "Burası hiç olmaz. burunlara.Daha kararlaştırılmış bir şey yok. dairesini belirsiz bir süre kullanmak üzere hemen orada haftada 500 pound'luk bir öneride bulunmamasından düş kırıklığına uğradı. arkadaşlarımızın. yaşlı kadını ölmeden önce çocuğu daha güvenli bir yere götürmeye çabalarken gözümün önünde canlandırmaya çalıştım. "Üst katı görebilir miyim?" dedi.

Anlaşılan fazla dozda alınca insanın midesini bulandırıp uyutuyor.Hep Florence'ın o hastalık hikâyesini fazla abarttığını düşündüm. Ertesi gün. Yürüyerek bile gidebiliriz. Maria Hyde. Dizi konusunda bir sürü araştırma yaptırdık. Peki. . Bence gerçekte. Uzaktan bir yeğeni.Hayır hayır. Neden öldürsün? Aradan geçen bunca zamana rağmen.Bence gidelim. Ann.Maria'nın derdinin ne olduğunu biliyoruz. Bu fikirden hoşlandım. .Ona ne olduğunu merak ediyorum. 1905 yılında yatılı bir hizmetçinin işten nefret ettiğini itiraf edip işten kaçtığını söylemesi. hafızam bugünlerde elekten de beter. Duruşmada tanık olarak dinlendiği sırada Stamford Hill'de. öyle değil mi? Florence.Güç olurdu. 1971'de öldü. hastalanan Florence'tı. hepsinin hasta olması gerekirdi. Lizzie hastalığı her neyse. aslında sorunun kalbine inmişti. görmem şart değil. Bütün cevaplan bilemiyorum. Belki de çok dürüst insan izlenimi bıraktı ya da belki çocuğu öldürmesi için hiç bir neden yoktu. Üstelik Roper karısının ne dozda ilaç alacağını hiçbir zaman bilemezdi. Fırsattan yararlanalım. Hackney insanın her gün gidebildiği bir yer değil. Uzak değil. . olabileceğinden kuşkulanmadı mı? Onu sorguya çekmedi mi? Edith'i hayatta gören son insan olmasına rağmen. Tabiî Lizzie. ya bir seferde iki ya da üç fincan çay içtiyse? Florence'ın şeker kullanmadığını. akşamın beşinde yatağa girdi. . hidrobromidle uyutulmadığını söyledim. . . Kalp krizinden öldü. . Ann. hiç kimse ondan kuşkulanılmadı. Roper'ın verdiği hidrobromidle uyutulmuştu. Onlara ne oldu? Bulaşıcı bir hastalık mı? Bunu kimse araştırdı mı? .Polis hiç Florence Fisher'ın Edith'i ortadan kaldırmış. Yüz yaşını geçmiş olurdu.Tepsiyi yukarı çıkarmayıp Maria'nın eline tutuşturması şaşırtıcı değil mi? Anlaşılan Maria daha o günün sabahında bir kalp krizi geçirmişti. dedim. Florence hakkında koca bir dosyamız var. hâlâ insanları güçlü ve güvenilir biri olarak etkiliyor. Hayatta olup olmadığını sordum. ama bunu mahkemede söyleyemedi. Eğer yanılmıyorsam. Zaten geldik bile. Hiç evlenmedi. Nişanlı olduğu o adamla evlenmedi.O zamana kadar düzeldi. . Sumner adlı bir ailenin evinde çalışıyordu. Lizzie Roper ve Florence Fisher. istersen bakabilirsin ama fazla bir şey anlatmıyor. neden evlenmediğini kimse bilmiyor. .Bunu ben de düşündüm. ki genellikle yanılıyorum. Lizzie'nin bazen bir fincan çaya üç kaşık şeker koyduğunu söylüyordu. Tate-Memling evde çalışan biri olarak bütün bir hafta boyunca temizlemek için üst katlara çıkmayıp ne yaptığını sorarken. ama anladığım kadarıyla polis Fisher'dan hiç şüphelenmedi. ev sahiplerinin evden gittiklerini görür görmez o da işten kaçtı. .Cary. ahlaksız davranışlardan en beteri olarak görülüyordu.. yani ben bile yürüyerek gidebilirim.Florence Fisher'a mı? Sana birazını anlatabilirim. .

ablasının torunu bir kız var, ama onun tek anlattığı, senin de düşünebileceğin gibi övücü şeyler, teyzesinin ne kadar iyi bir insan olduğu, başkalarını ne çok düşündüğü, falan. Hizmetçiliği hayatı boyunca sürdürmedi. Bir şekilde bir tütüncü dükkânı kuracak kadar para biriktirdi ve yıllarca bu dükkânı işletti. Gönüllü Kadınlar Birliği'nde oldukça yüksek yerlere geldi, Clovenford markisiyle resmi bile çekildi. Bana resmi yeğeni gösterdi. Bütün bu hikâyenin içinde ilginç olan tek bir şey var: Lady Clovenford'un kayınpederi, ilk Clovenford markisiydi ve bu ilk Clovenford markisi daha önce Roper'ı yargılayan, daha sonra adalet bakanı olan Tate-Memling'di. - Acaba Florence resmi çektirirken bunu biliyor muydu? Derin bir nefes aldım, köşedeki evi gösterdim. Arkadaşım Paul burada oturuyor.

Cary küçük bir çığlık attı. - Aman Ann, kapalı bir kutusun! Neden söylemedin? Gidip tanışabilir miyim? Eve girip bize kahve ikram etmesini isteyelim mi? Bir kahveye ihtiyacım var, senin yok mu? Okullu kızlar gibi. Erkek arkadaşın burada mı oturuyor? Ona bir bakabilir miyim? - Nerede şu ev? dedim. Đstemeye istemeye beni evin önüne götürdü. Karşısına dikildiğimizde Paul'ün bizi görüp görmediğini düşünüyordum. Evin üç katı, bir de bodrumu vardı, ama bunu dışında Devon Villaya hiç de benzemiyordu. Daha yeniydi, daha az zarifti, birçok evin bir arada yapıldığı bir döneme ait, 1890larda yapılan birçok evin ortak özelliği olan oransız boyutlar burada da göze çarpıyordu. Ucuz ve çirkindi, kalın tuğladan yapılmıştı. Yine de bu evin biraz önce gezdiğimiz eve kıyasla Maria Hyde'a daha uygun olacağı açıktı. Arkamıza döndük. Paul bizi görmüş, ön bahçeye çıkmıştı - Ne kadar yakışıklı, değil mi? dedi Cary. Kahkaha attım. - Sana da ne oluyor? Đşte bunu alamayacaksın, dedim, onu Paul'le tanıştırdım, eve girdik.

Yirmi üçüncü bölüm

Bu kez, Cary'nin yeni sevgilimi de çalması söz konusu bile değildi. Paul sonra bana sıkılarak da olsa, Cary'den hiç de hoşlanmamasına üzülmeyeceğimi umduğunu söyledi. Beni daha az sevindirense, günlüklerle daha fazla uğraşmayı reddettiğini söylemesi oldu. "Reddetmek" biraz abartılı olabilir. Fazla istekli olmadığını söylemek daha yerinde olur. Roper duruşması konusunda konuşmaktan, Ward-Carpenter ve Mockridge kitaplarını okumaktan mutluydu, hatta Ünlü Đngiliz Davaları dizisinden benim için duruşmanın bütün zabıtlarını da çıkarmıştı. Bu dizi Senato Kütüphanesi'nde bulunuyordu, oraya ulaşması güç olmamıştı. Edith'in kaderi hakkında düşünmekten, eğer hayatta kalmış olsa başına neler geleceği konusunda fikir üretmekten de hoşlanıyordu. Ama başlangıçta onu heyecanlandıran günlüklerle işini tamamlamış, onları bir kenara bırakmış gibiydi. Günlüklerden bahsetmenin onu sanki rahatsız ettiği duygusuna kapıldım. Benden ödünç aldığı defterleri tekbir yorum yapmadan geri verdi, ona belki de 1920 ve 1930'lu yılların defterlerine bakmak isteyebileceğini söylediğinde kafasını sallayıp konuyu değiştirdi. Eğer günlükler bir aile büyüğünün bana bıraktığı notlar olsaydı, isteksizliğini anlardım. Birine âşık olmak ve onunla yeni bir ilişkiye başlamak, her şeyi paylaşmak anlamına gelmez. Ne de olsa Paul golf oynuyordu, Paul satranç da oynuyordu, bu faaliyetlerden hiçbiriyle fazla ilgilendiğimi söyleyemezdim. Ancak benim günlüklerin bir aile varlığı dışında, dolapta saklanacak bir miras ötesinde de anlamı vardı. Onların yayıncısı olmuş Swanny'nin görevi artık benim omuzlarımdaydı. Giderek daha az yazar araştırması yapıyordum, Swanny'nin ölümünden bir yıl sonra da başkalarının adına çalışmaya son verdim Günlükler Swanny'nin tersine, hayatımın tek amacı değildi, yine de önemli bir yer tutmaları kaçınılmaz oldu. Swanny'nin zamanında yaptığı her iş artık bana kalmıştı yayıncılarla yeni baskıları görüşmek, kartona basılacak kapakların formatlarını onaylamak, yabancı ülkelerdeki satışları değerlendirmek, resimlere karar vermek ve daha bir sürü şeyle benim ilgilenmem gerekiyordu. Bir sonraki yıl 1935-1944 dönemini kapsayan günlükleri yayımlamayı kararlaştırmıştık, üstelik bunu Đngiliz yayıncılar ile Gyldendal'e aynı zamanda yaptırmayı düşünüyorduk. Yapacak çok işim vardı ve herkes gibi ben de bazen yaptıklarımı en yakınımdaki erkekle paylaşmak istiyordum. Çok sıcak, çok heyecanlı, paylaşımda çok cömert olan Paul, her seferinde beni nazikçe reddetti. Her zaman terbiyeli, her zaman düşünceliydi, ama ne olursa olsun o günlüklerden bahsetmek istemiyordu. Defterlerin onu sıktığı sonucuna vardım. "Bu da belki doğaldır", diye düşündüm. Günlükler çok iyi tanıdığım biri tarafından yazılmamış olsaydı, çok iyi tanıdıklarımdan söz etmeseydi, ben de sıkılır mıydım? Ama diğer taraftan, kitapları satın alıp okuyan milyonları sıkmıyordu. Paul'e günlüklerden söz etmeye son verdim. Bana sık sık o gün ne yaptığımı sorduğu, benim de normal bir ev kadını hayatı yaşamayıp alışverişe çıkmadığım, arkadaşlarımla gündüz görüşmediğim düşünülürse, cevap vermekte ne kadar zorlandığım anlaşılacaktır. Gerçekten de bütün gün yayımlanacak günlüklerle ilgileniyordum. Bunun böyle sürüp gitmesini kabullenemedim, hemen Paul'le konuştum. Biraz tereddüt ettikten sonra nasıl olup da on dokuz yaşındaki insanlara Danimarka edebiyatı öğretmeye başladığını öğrenmek istemediğimi düşündüğünü söyledim. - Bilmiyorum, dedim. Değişik ya da eğlenceliyse ben de yapardım sanırım.

- Beni ilgilendiren değişiklikti, hiç de eğlenceli değil. - Doğru. Margrethe'yle ya da Swanny'nin yayıncısıyla günlükler hakkında konuşurken çok değişik, bazen de şaşırtıcı şeyler oluyor. - Anlat, dedi, ama sadece iyiliğinden dediğini biliyorum. Yüz ifadesi, sıkıntı ya da boşvermişlikten çok, üzüntü gösterince anlatmamı kestim. Evet üzüntülü, neden olduğunu hiç bilmeyeceğim. Aslında görmeliydim, nedeni yukarda gözlerimin içine bakıyordu, ama göremedim. Ben erkeklerinin kendisini ailesine tanıştırmasını bekleyen kadınlardan değilim, özellikle de bu yaşta, ellinci yaş günüm yaklaşırken. Üstelik Paul de bunu hiç önermedi. Annesini görmeye gitti, bana gittiğini söyleyip annesiyle ilgili bir iki yorum yaptı, nasıl olduğunu, neler yaptığını anlattı, ama hiç benim de kendisiyle gelmek isteyip istemeyeceğimi sormadı. Aslında gerçek anlamda birlikte yaşamıyorduk. Öyle sanıyorum ki toplumumuzda, sürekli ilişkilerde sosyologların pek de dikkatini çekmeyen bir engel var; insanlar evlerini seviyor, bu evler için bir sürü para harcamışlar, çiftlerden hangisine sevdiği evinden ayrılıp boşaltması söylenecek? Bu sadece bir para konusu da değil. Çiftlerden biri Dulwich'te oturup Brondesbury'de yaşamanın fikrine bile karşı olabilir, oysa karşısındaki nehrin güney kıyısına taşınmayı aklından bile geçirmez. Paul Hackney'deki evini çok seviyordu, benimse Hampstead ve çevresinde iki ayrı yerim vardı. Hangimiz fedakârlık yapacaktık? Her neyse, işi dairemi satışa çıkarmaya kadar vardırdımsa da, bebek evi dışında hiçbir eşyamı taşımadım. Artık Willow Caddesi'nde Padanaram'ın kendine alt yeni bir odası vardı. Nakliye kamyonu onu Hampstead'e taşımak üzere tem da Margrethe Cooper'ın bana yeni çevirisini gösterdiği, aslı Padanaram'ın otuzlu yılların başında nasıl satıldığını okuduğum gün geldi. Zamanımın büyük bölümünü Swanny'nin evinde geçiriyordum, birbirimize gidip kalmamıza, hafta sonlarını ya onun ya da benim evimde geçirmemize rağmen, Paul Hackney'deki evinden ayrılmayı düşünmüyordu. Her ikimizin de evlerini satıp birlikte yeni bir yer almamız en uygunu olurdu, ama Willow Caddesi'ni sevmeye başlamıştım. O da evini seviyordu, arada sırada da satmaktan söz ediyordu. Onu durdurmamın ya da en azından cesaretlendirmememin nedeni, günümün önemli bir bölümünü işten sıkılan (ya da üzülüp umutsuzluğa kapılan) bir adamla birlikte yaşamaktan çekinmemdi.

Cary senaryo yazacak birini buldu, yazılan senaryoyu beğendi, bir yönetmen bulup günümüz modasına uygun olarak sadece Roper olarak adlandırılacak dizinin çekim hazırlıklarına başladı. Dizi pazartesi, salı ve çarşamba günleri yayınlanacak üç bölümden oluşacaktı. Dizi Paul'ün sokağındaki evde çekilecekti, Cary altı kişinin üç ay boyunca çalışarak evin tüm ayrıntılarını o döneme uygun olarak değiştirdiklerini söyledi. Evlerini ya eski durumunda geri alacak ya da isterlerse 1905 stiline uygun döşenmiş bir eve sahip olacak kişiler, Avustralya'daki oğullarının yanına, uzun bir tatile gittiler. Paul'le birlikte, Roper'ın para kutusunu almak için geri geldiği sahnenin çekimlerini izledik. Bir pazar sabahıydı, çok erkendi, hafta sonunu onun evinde geçiriyordum. Kaldırım kenarları genellikle park edilmiş otomobillerle dolu olan Middleton Sokağı boşaltılmış, kapının önüne fazla iri bir atın çektiği

zarif bir araba yanaştırılmıştı. Daha güzel bir at bulamamışlar. Karşı kaldırımda küçük bir meraklı kalabalığı toplandı, Paul'le birlikte yatak odalarından birinden de aynı şeyleri görebileceğimizi düşündük. Roper rolünü oynayan aktör fotoğraftaki Roper'a çok benziyordu, hatta Abraham Lincoln'e Alfred'den daha da çok benzediği kesindi. Onun arabadan çıkıp merdivenleri on beş kere tırmanmasına rağmen yönetmeni tatmin edemediğini görünce, izlemekten vazgeçip kahvaltıya oturmaya karar verdik. Dizinin çekimleri sekiz hafta sürdü, bittiğinde de Cary son derecede güzel tanıtım malzemesi çıkardı. Bunların arasında en önemlisi, kuşe kâğıda basılmış dört sayfalı renkli bir broşürdü, sayfalardan çoğunu diziden fotoğraflar kaplıyordu, en son sayfanın bir bölümünde oyuncuların kim olduklarını, ne yaptıklarını, hangi rolde oynadıklarını anlatan Cary ile dizinin yönetmeni Miles Sinclair'e övgüler yağdıran bir çerçeve vardı. Broşürde Roper ile Lizzie'nin ve Lizzie Hyde'ın birlikte fotoğrafları da görülüyordu. Bir diğer fotoğrafta Edith merdivenleri tırmanırken, başka birinde de Florance mutfakta çalışırken görülüyordu. Bir de rol alanlar vardı. Bütün bunları, daha sonra önemli olacağı için anlatıyorum. Broşürün amacı yabancı ülkelerdeki satışı artırmaktı. Avustralya ve Yeni Zelanda'ya, Kanada ve Amerika'ya gönderildi, sonuçta Cary yapımını bütün dünyaya sattı. Bir diğer olay da çok daha kişisel bir tepkiydi. Cary, Lisa Waring adlı bir Amerikalıdan önce bir mektup, da bir telefon aldığını anlattı. Kadın Los Angeles'taki bir televizyon kuruluşunda çalışıyordu, kadının ya da çalıştığı bölümün görevi, kablo üzerinden yayınlanmak üzere yabancı (özellikle de Đngiliz) yapımlar seçmekti. Şu aralar hâlâ Kaliforniya'daydı, ama çok geçmeden Đngiltere'ye gelecekti. Lisa Waring'in Roper tanıtım broşüründe gördüğü bir isim, baba tarafından büyük dedesinin adıydı, ama bu ada başka bir yerde rastlamamıştı. Ailesinin baba tarafının atalarını bulmak için yaptığı araştırmalar, o adamdan ötesine ulaşamadığı için sonuçsuz kalmıştı. - Hangi adam? dedim. Söylemiyor. Sır dolu bir durum, ama göreceksin önemsiz bir şey çıkacak.

- Senden ne yapmanı bekliyor? - Gelip benimle konuşmak, elindeki bazı kâğıtları göstermek istiyor. Paul böyle bir şeyi beklediğini, gerçek hayattan alınma bir öykünün televizyona uyarlandığında, hep buna benzer durumlarla karşılaşıldığını söyledi, Roper yayınlandığında, buna benzer çok daha fazla şey olacaktı. - Ona yardımcı olabileceğimi sanmıyorum, dedi Cary. Eğer büyükdedesinin adı Roper'sa bu sadece Arthur olabilir. Öteki kardeşlerin ya çocuğu yoktu ya da çocukları Birinci Dünya Savaşı'nda Edward gibi genç öldüler. Arthur'un iki kardeşi vardı, belki de onlardan biri kadının büyükannesi. Anımda da yazıyor, kızları 1912 ve 1914'te doğmuş. "Kadının dedesi Roper olamaz, "dedi Paul, Roper sık rastlanan bir isim. Cary'yi iyi. tanırım, yüzü tüm duygularını yansıtır, birdenbire ciddileşmesinden ve dalgınlığından yaptığı dizinin geleceğinden endişelendiğini anladım. O kadının diziyi

tehlikeye atacak bir şey söylemesinden korkuyordu.

Birkaç gün sonra bana Roper'ın geçmişinde Lizzie'nin öldürülme şeklini ve nedenini açıklayabilecek bir şeyler olup olmadığını hep merak ettiğini anlattı. Herkes bir insanın gırtlağını tek bir hareketle kesemez. Normal insanlarda böyle bir arzuyu gemleyen ama Roper'da bulunmayan neydi? Böyle bir öldürme becerisini nerede ve nasıl edinmişti? Yani Lizzie'yi öldürmüşse. Eğer öldüren Roper'sa. Lisa Waring Cary'yle evinde ya da bürosunda, Cary'ye neresi uygunsa orada buluşmak istiyordu. Cary her zamanki abartılı tutumuyla benim de orada bulunmam için yalvardı. Geleceğimi söyledim, ancak Lisa Waring'den uzun zaman haber alınamayınca Amerikalının fikrini değiştirdiğini düşündüm. Belki de dikkat çekmek, birden önemli biri olmak için bir hikâye uydurmuştu. Belki de söylediği o televizyon kuruluşunda çalışmıyordu, tanıtım broşürünü orada çalışan bir arkadaşında görmüştü. Cary bunu araştırmış mıydı? Böyle bir araştırma güç olmasa gerekti. Cary araştırmadığını söyledi. Endişeli olduğunu biliyordum, ama Lisa Waring'in -eğer gerçekten böyle birisi varsa- bunu kötü niyetten ya da eğlenmek için yapmış olabileceğini söylediğimde canlandı, televizyon kuruluşuna telefon edip Lisa Waring'le konuşmak isteyeceğini söyledi. Cary'ye televizyonda çalışan bir kişiyle telefonda konuşmanın bile birçok kişi için heyecan verici olduğunu hatırlattım. Bu arada dairem sonunda satılmış, Willow Caddesi evim olmuştu. Gordon ve Aubrey sık sık gelen ziyaretçilerdi. Danimarka'daki araştırma gezilerinden dönmüşler, Gordon soyağacındaki boşluklardan çoğunu doldurmuştu. Westerby'leri 1780'lere Kastrup'ları da ondan elli yıl daha geriye kadar götürmeyi başarmıştı. Gyldendal yeni baskıların ilk sayfasında soyağacı fikrinden hoşlanmıştı, Đngiliz yayıncılar da neredeyse aynı derecede hevesli görünüyorlardı. Gordon'un artık tek sorunu Asta'nın büyük dedesinin kim olduğu, Frederick Teyze'nin büyükbabasının 1790'lı yıllarda kiminle evlendiği, Rasmus'un anneannesinin gayrimeşru bir çocuk olduğu konusundaki kuşkusunun doğru olup olmadığıydı. Tabii onu Devon Villa'ya ziyaretleri konusunda sorguya çektim, ama bana ilk seferde anlattıklarının ötesinde fazla bir şey bilmiyordu. Swanny bu konuda oldukça gizemli davranmıştı. O zaman da Swanny'nin kendilerinden bir şeyler sakladığı izlenimi edinmişlerdi. - Bize gittiğimiz evin Asta'nın evi olduğunu söyleyip inandırmaya çalışmadı, dedi Aubrey, tam öyle değil. Gittiğimiz evin kime ait olduğunu hiç söylemedi. - Sadece kendi ailesinin -yani benim kendi ailemin- burada oturmuş olduğunu ima etti, "annem ve babam" dedi. Gordon hayalet öyküsünü, Swanny'nin öyküden hoşlanmadığım hatırlıyordu. Đkinci kat benim olduğu kadar onun da sinirine dokunmuştu, ama ne duvardaki resimleri ne de Swanny'nin onları satın almak istediğini hatırlıyordu. Kim olduklarını sormadım, çünkü hiç ilgimi çekmediler. Sadece onların Asta ve Rasmus olmadığını biliyordum. Sonra ona ya da ikisine, Swanny'nin kim olduğunu bilmediğini anlattım. Başlangıçta Gordon sadece soyağacı için endişelendi. Swanny'nin adının yanına "evlatlık" yazmasının doğru olup

önümdeki yazıyı baskı hataları ve anlatım yanlışlarını bulmak için okurken. birbirlerine ne kadar yakın olduklarını. bu nedenle Mrs. O günlerde. o zaman için bile modası geçmiş olmalıydı. ben de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyorduk. dedim. Bildiğimiz tek şey. hatta geçmiş yayınlan için ne gibi güçlükler açacağını söyleyince vazgeçti. Ne var ki bir melek ya da bir azizin bile Mrs. basılı halini görmeden bir eserin ne olduğunu göremezsiniz. Swanny'nin hangi kimliğe bürünmeye çalıştığını öğrendikten sonra merakım giderek artmıştı.' olarak tanınıyordu. Roper'dan sonra. Günlük düzeltme işine ara verip yazıyı okudum. Çoğu yazarın da söylediği gibi. ikisinin aynı kişi olmadığıydı. arkadaşı gibiydi. Öyleyse sana iyi şanslar. Lea Nehri'nin bataklığı olarak bilinen korkunç yerden geliyordu. kötü taraflarını değil. Hackney'nin en beter yerinden. Miss Cottrell ve Mr. hangi suçları işlediklerini bilemem. Dzerjinski Mrs. ama benim için yeterince güçlüydü. Günlüklerin Barış ve Savaş olarak adlandırılan yeni bölümü baskıya verilmişti. Margrethe Cooper'ın çevirisini okuduğumdan. "Yaşadığımız sokak. 'Mrs. son zamanlarda bir sürü skandala neden olan o kötü şöhretli aile Devon Villa'yı kendilerine mesken olarak seçtikleri güne kadar sakin ve saygıdeğer bir yerdi. Swanny hayattayken bu konuyla fazla ilgilenmemiştim. ben de ona öyle hitap ettim. Lizzie Roper ölmüştü. Cora Green'in 1905 sonbaharında Star'da yayımlanan yazısının ilgimi çekebileceğini söyledi. Green onun sevgilileri ve sevgililerinin yanındaki tutumu hakkında görüşlerini esirgemeye çaba göstermemişti. Bu onurlu lakaba hak kazanmış mıydı? Tabiî ki araştırmadım. ben de yaklaşık on kişiyle birlikte ilk kopyaları düzeltmekle görevliydim. bir zamanlar Cora Green'le aralarında su sızmadığı gerçeği de yazının iyiliği açısından unutulmuşa benziyordu. geçen yüzyılın son on yılında. Hyde'ın kiracısından çok. Maria ve Cora demeyi zorlatana kadar Mrs.olmayacağını sordu. kitapta Swanny'nin kim olduğu konusunda en ufak bir ipucu bile bulunmadığını biliyordum. ondan kaynaklandığı kesindi. Đlişkilerinin gerçekten ne olduğunu. ama ona böyle bir şeyin günlüklerin gelecekteki. tipik bir Westerby bakışıyla ve son derecede ciddi bir biçimde "Kim olduğunu bulacağım" dedi. Bir çocuktan daha büyük olmayan ama evin hemen hemen bütün işini yapmakla görevli küçük hizmetçinin adı Florence'tı. Hyde'ın kötü kaderli . Ironsmith. ama öldükten sonra. Maria Hyde'ın üç kiracısı vardı: Mr. Arthur Roper'ın anılarını hiç okumadan Cary'ye geri verdim. Maria Hyde'la arkadaşlık kurduğumu itiraf etmeliyim. yasaya göre hakaret davası açamazdı. Hyde ve Mrs. Ben insanların iyi yanlarını görme temayülündeyimdir. Merakım doğal olarak onunki kadar yoğun olamazdı. Tabiî yazıyı Cora Green kendisi yazmamıştı ama gerçeklerin. Aksi kanıtlanmadıkça insanların iyi olduğuna inananlardan biri olduğum için. okuduğumdan zevk almaya da çalıştım. Yine de aradığım buydu. Başını hafif sallayarak. yeni komşum Mrs. Asıl yazarın süslü ve görkemli bir üslubu vardı. Daktiloyla yazılmış ya da kelime işlemciyle düzenlenip yazıcı çıkışı alınmış sayfalar aynı şey olamaz. Green olarak kaldık. eğer bunlara gerçek denilebilirse. Adından da anlaşılacağı gibi bir yabancı olan Mr. Dzerjinski. Cary Edith Roper'a ne olduğunu. Maria Hyde da ölmüştü. Yakınlığımız birbirimize önadlarımızı.

Middlemass'ı tanıştırdı. Upton devraldı.Lizzie'nin Devon Villa'yı ziyaret eden beyefendilerle (daha değişik bir ad kullanmak gerekirdi) yaptıklarına iyi gözle bakması mümkün değildi. Roper'la evlenince çok rahatladım. Đskenderiye kütüphanesini kül eden yangında yanan bazı edebiyat klasiklerinden nasıl sadece başka eserlerde söz ediliyorsa. beraberliklerinin amacının kilise ve devletçe onaylanmış uzun ve yasal bir ilişkiye dönüştürülmesinin tasarlanmadığını düşünmüştüm. Cary British Museum'a da baş vurmuş. Onun dairesini saygınlıkları konusunda kimsenin en ufak bir kuşku duyamayacağı bir çift. Zaten talihsiz Mr. aynı genel hayat felsefesini paylaştığımızı gördük ve iyi bir dostluk kurduk. gerçekten de Mr. ucuz bir metal üzerine yapıştırılmış cam parçacıklarından yapılmış. Mr. Mr. ama bir sonuç alamamıştı. Middlemass en az elli yaşında. oldukça ileri yaşlarda bir beyefendi olan Mr. Roper'ın Miss Lizzie'nin listesinde yeni bir ad olmaktan öteye gitmeyeceğini. biraz talihsiz ama koşullar ve daha önce yaşananlar düşünüldüğünde haklı görülebilecek bir karar vermiş. Hyde bana Lizzie'nin Mr. Bir gün Mrs. Ironsmith kısa bir süre sonra da evden ayrıldı. Miss Lizzie'nin nişanlısına verdiği söz. O günden sonra onu birçok kez gördüm. Hyde bir gün bana 'Lizzie'nin arkadaşı' adı altında. Miss Cottrell'in evden ayrılması Mrs. Mr. bugüne kadar sürdü. Mrs. Upton kısa sürede aynı zevkleri. Ne de olsa nişanlısı günün büyük bir bölümünde evden uzakta. diğer 'beyefendiler' Devon Villa'da görünmez oldu. Mr. Başlangıçta. . Okumaya devam ediyorum. Çok üzüldüğümü söyleyemem. Bana evin içine düşmekte olduğu korkunç durumu anlatan da Mrs. "Miss Lizzie yeni kiracıyla. Devon Villa'daki yaşamı anlatan diğer değerli belgenin. Lizzie adamın verdiği. Ancak bu kez Miss Lizzie evlilikte kararlıydı. Miss Lizzie'nin isteksizce sürdürdüğü nişanlılığın onun ziyaretleri nedeniyle bozulduğunu duydum. Cottrell'in anılarına başka yazılarda da rastlanmaktadır. Gerçekten de dostluğumuz o mahalledeki yasanımızın da ötesinde. ve Mrs. duvarlarda ve hatta yataklarda dolaşan 'canlılar'. Cora Green bununla da yetinmemiş. Hyde'la aralarında geçen ve bu ayrılmaya neden olan şiddetli tartışma da Mrs. onu başka beyefendilerin ziyaretlerini kabul etmekten alıkoymadı. Cary'nin. işinin başındaydı. Upton'un gözüyle anlatılıyordu. Ben ve Mrs. mutfak ve çevresindeki karafatmalar ve böcekler âleminin saygıdeğer davetsiz misafirleri. Roper'ın ilk çocuğu ve oğlu bu ilginç evlilikten sadece altı ay sonra doğdu." Burada Devon Villa'da hüküm süren koşullar hakkında aynı görkemli ve yüksek ahlaklı üslupla yazılmış çok daha fazla ayrıntı vardı. Mr. Ironsmith'in Devon Villa'yı ziyaret etmesi gerekmiyordu o zaten orada kiracıydı. ama yine de aralarındaki ilişkiyi yaklaştırmak konusunda iyi niyet belirtisi olan yüzüğü gösterdi. Upton'dı. Ironsmith'le nişanlı olduğunu söyledi. Miss Lizzie ona evin dışını gösterirken ben de evden çıkmış bulundum. Sokağımızdaki dedikodulara göre Miss Lizzie ya da yeni adıyla Mrs. evin yaşanlarının kişisel görünümleri ve giyimlerini de ayrıntılarıyla tanımlamıştı. paltosunun yakasındaki kürkten ve altın topuzlu bastonundan da anlaşılacağı gibi varlıklı bir adamdı. Roper evlendiği zaman belli bir durumdaydı. Bir öğleden sonra tesadüfen karşılaştık. Beatrice Cottrell'in anılarının nasıl kaybolduğu anlattığını hatırladım.

zavallı Miss Cottrell'in eşyasının kaldırıma atılmasıyla sonuçlandı. Mrs. adamın beline sarılmasına izin vermesi anlaşılacak ya da kabul edilebilecek davranışlardan değildi.ne var ki bu hayranların ardı arkası kesilmiyordu. gıdasızlıktan ve hatta isteyerek yapılmış kötülüklerden ölmesini engellemek için bir bakıcı tutmak zorunda kaldı. Florence o evde. ama o beni tanımamazlıktan gelmeyi tercih etti. Ama yüzünü Mr. Roper'ın uslandığını. yapacak bir şeyi kalmamıştı. Onu görür görmez tanıdım. Gazete sayfalarında Mrs. Ekose bir palto ve geniş kenarlı şapkasıyla oldukça şıktı. Yüzünü becerebildiği kadar topladı.Bütün bu olanlardan sonra Mrs. O günlerde sık sık görülen bir diğer ziyaretçi de Cobb ya da Hobb. adında başka bir gençti. Roper'la Devon villa'nın kapısının önündeki sohbetini duymamı önleyemezdim. Devon Villa'da kendi öz kızının çalıştığı o belirli evlerden birini işletiyordu. ancak aynı patika üzerinde birbirimize doğru yürüdüğümüz için. Miss Cottrell'i evden ayrılmak zorunda bırakanın. yakınlık gösterdiği kişi kocası olsa. Roper'ı London Fields'ta o adamla kol kola yürürken gördüğüm zaman ne kadar şaşırdığımı tahmin etmek kolay olacaktır. Roper kendim tutmayı başarmıştı. Roper'ın şehvete olan düşkünlüğü anlayışla karşılanabilir. Roper karısının 1904 mayısında doğurduğu kızın babası olmadığından kesinlikle emindi. kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz. bunun sonucunda da taşındım. Onu daha önce görmeseydim. Başka bir evde uşak olarak çalışan biriyle evlenmek üzere nişanlanmıştı. sadık ve bağlı bir eş ve anne olarak yaşamaya başladığını söylemekten ne kadar mutluluk duyardım! Ne yazık ki. Sık sık bana açılıp genç yüreğinin derinliklerindeki sırları anlatırdı. çünkü son derece belirgin bir sömürge aksanıyla konuşuyordu. yeni bir çocuğun bakımını üstlenemeyecek kadar çok işle baş etmek zorundaydı. Roper'ın uzun süre yaşadığım evin hemen yanındakinde korkunç biçimde . Roper'ın arkadaşı 'Bert' olarak tanıştırdı. gencin korktuğum gibi Mrs. bu kocaman bir yalan olurdu. Mr. Cobb'a (ya da Hobb'a) bu kadar yaklaştırması. Bunu duyduğumda ve Devon Villa'nın bodrum katına indiğinde. Çocuk henüz küçükken Mrs. O gün komşu evde korkunç bir tartışma oldu. sadece duyduklarımdan kim olduğunu kesinlikle çıkaramazdım. Mr. ağzında bir puro vardı. Kızın asıl babası kim olduğunu bildiğimi iddia edemem. daha sonra bir satıcıyla konuşmak için ön kapı merdivenlerini indiğimde ne kadar gayret gösterirsem göstereyim. Roper'ın yeni bir hayranı değil de Florence'ın nişanlısı olduğunu öğrendiğimde çok rahatladım. O güne kadar nerede olduğunu bildiğimi iddia etmem yanlış olur. onun Mrs. Mr. taşıyamayacağı kadar çok ağır iş yüklendiğini görüp üzüldüm. sokakta Mr. Ne kadar inanılmaz olsa da doğurduğu o sağlıklı oğlandan nefret ediyordu. Middlemass'ın bir arabanın içinde Devon Villa'sının önünde görünmesi çok gecikmedi. Daha sonra ne bahane uydurulursa uydurulsun. Roper çocuğun ilgisizlikten. Ona her zaman acıdım. Devon Villa'daki utanç verici durum karşısında orada daha fazla kalamadım o yılın kasım ayında talihim yaver gitti ve Stoke Newinoton'da kendime uygun bir yer buldum. Roper'ın başka bir eski arkadaşıyla tanıştım. Hyde'ın önemli bir rol oynadığı sonucuna varmak zorundayım. Ironsmith'ten başkası değildi. bu tartışma sözlü ve fiziksel şiddete kadar vardırıldı. nişanlısının efendileri Cary'de görkemli bir evin nimetlerinden yararlanıyorlardı. yanındaki genci Mr. O gün beni görmemiş olmayı tercih edeceği açıktı. Mrs. Kısa bir süre sonra. Üzülerek de olsa. daha sonra benim yapacağım gibi bir konuşma olduğundan kuşkum yok. bütün bu işlerde Mrs. Kısaca söylemek gerekirse. Bu kişi buradan birkaç yıl önce ayrılmış olan Mr.

buna karşılık bağımsızlıktan. Bu konuda felsefe yapıp komik olmaya çalışmasına rağmen. demek istiyorum. öyle demişti. bir hafta önce şiddetli bir kalp krizi geçirmişti. Birçok konuda Swanny'nin mirasçısıydım. Bu büyüleyici bir şeydi. "98 Numara"nın önüne neredeyse bir bomba düşmüştü. Kanıtları bir kenara bırakıp. diyelim inanılmaz bir rastlantı sonucu öğrense de bana söylemez miydi? Son günlükler.öldürülmesi haberiyle karşılaşana kadar ne Roperlardan ne de Maria Hyde'dan bir daha söz edildiğini duymadım. sonra da isteksizliğinin nedenini sormayı düşündüm. Günlüklerdeki sayfalar Harry Amca'nın ne yaptığı. yine de ilişkileri hiç cinselliğe dönüşmedi. Bunun cevabı. hatta aynı yatağı (altı aydan beri Paul'le birlikte kullandığımız yatak) paylaşmalarına rağmen onu yok saymayı başarıyordu. kendi duygularıyla doluydu. Demek ki onun konuşmak istemediği konu buydu. evlerin içi ve döşenmelerine daha az rastlanıyor. Paul Öğretmenler Odası'nda zaman geçirenlerden değil. Bu defterlerde gündelik hayata. Ama bu yanı dışında Harry beni ilgilendirmiyordu. Uzun saatler hatta günler boyu kocasıyla hiç ilgilenmemeyi. Bütün ömrü boyunca yaşlı değildi. ya derste ya da kendi bürosunda bir öğrenciyle görüşmededir. Londra'nın öbür ucunda bir hastanede. bir arkadaşlığın tarihçesi değil. tahminler yürütmeye çalıştım. başlangıçta bütün bunlarla son derece ilgilenen Paul'ün birdenbire neden Swanny'nin kimliğiyle ilgili her sözden kaçındığını düşündüm. Gerçekten de Paul'e genel olarak günlüklerden değil. parklara. Paul bu defterleri çevirmeye başlamıştı. kesinlikle nedenini bilmediğim bir konu hakkında her zaman yaptığıma başvurdum. ama . aralarında kişinin de kurduğu bir sınıf engeli vardı. dosttular. Yine de ne evli olmaları. Benim aradığım bir esrarın anahtarıydı. Neden? Ama onu işinden çok az. siyasetten. sinemaya ya da tiyatroya gitmelerini engellemedi. evinde bir Yahudi sakladığı için Nazilerce kurşuna dizilmişti. Swanny'nin kim olduğuyla ilgili konulardan söz etmek istemiştim. merakımın Paul'e günlüklerden bahsetme arzumdan da güçlü olduğunu anladım. hemen hemen hiç aramamıştım. Nasıl bilebilirdi. Annesi çok hastaydı. Harry Amca'yla eskisinden çok daha fazla birlikte oluyorlardı. evli birer insan olarak her ikisinin karşısında ahlakî bir yasak olmasıydı. 1955 ve 1967 arasında yazılan defterler henüz çevrilmemişti. acilde yatıyordu. böyle durumda da telefona cevap vermez. Bunu anladığımda işine telefon edip özür dilemeyi. Yani Margrethe Cooper onları daha çevirmedi. Danimarka'da yaşayan bir aile dostu. Tabiî. hayvanat bahçesine. British Museum'a. Bunu düşünüp bu isteğin kendini belli etmeden yüreğime nasıl yerleştiğini gördükçe." Asta'nın savaş yılları ve savaş öncesi yıllarla ilgili günlükleri 1925-1934 dönemine kıyasla çok daha fazla kendisiyle. biliyor olmasıydı. aynı evi. hatta Harry Amca'nın ne yiyip ne içtiğiyle doluydu. Günlüklerle ilgili olarak ne söylemeye başlarsam başlayayım. O akşam buluşmayı da kararlaştırmamıştık. uluslararası olaylardan ve bedensel korkudan söz ediliyordu. ne de aralarındaki toplumsal uçurum onların birlikte yürüyüşe çıkmalarını. Paul her gün annesini ziyarete gidiyordu. ama imkânsızdı. Harry Amcanın ne dediği. ben de Swanny gibi öğrenmek istiyordum. bu akşam da doktorlardan biriyle görüşecek ve annesinin durumunu öğrenmeye çalışacaktı. 1919 yılında. Onu seviyordu. Harry'yle tanıştığında da yaşlanmamıştı. Cevaplardan biri. Tabiî. Harry Amca'nın da ona âşık olduğu kesindi. Arkadaştılar. beraberce çay içmelerini. sevgili olmaları imkânsızdı. Ondan çok daha az heyecan duymakla birlikte. asıl endişesi orta yaşlılıktı. sonunda hep bu konuya dönmüştüm. Ellilerindeki veya altmışlarındaki Asta kendini çok yaşlı görüyordu.

Tarihi hiçbir yere yazmadım. olup biteni bilmesi gerekirdi. Ya da belki anneannesi ona bir şeyler anlattı. Telefonda annesinin öldüğünü söyledi. bir elimde Asta'nın kopyalan. ne tuhaf bir rastlantı. Padanaram'dan ayrılıp buraya geleli bugün tam on beş yıl oldu. Anneannesi. bir elimde Encyclopaedia Britannica düzeltme yapıyordum. at den var skrevet i mit Hjerte. büyük olanı demek istiyorum. Paul de yazdıklarını gördü. Jeg skrevikke Datoen ned nogen Steder. ama kızına anlatmış olabilirdi. ama hâlâ Rasmus'un onu . bana bile söyleyemeyeceği bir şey okuduğunu düşündüm. konuyu Swanny gelmeden önce açıp bitirmesinden memnunum. yine çıkmaza girmiştim. anneannesiyle ilgili bir şey. "Doksan sekiz" o kadar kötü değil ama çevresi dökük. yoksa Rasmus'un yaptığı ve Swanny için olmadığını öğrenince öfkelendiğim o aptalca oyuncağı değil. Akşam olmuştu. Buradan ileriye gidemedim. Marie'nin bu öğleden sonra çaya gelip Padanaram'ı Ann'e yedinci doğum günü hediyesi olarak vermek istediğini söylemesi. Yine Hansine'e geri dönüyorum. Paul hastaneye varmadan birkaç dakika önce ölmüştü. bunun kalbime yazıldığını söylerdim. Yirmi dördüncü bölüm 4 haziran 1947 Det er nfjagtig femten Aar siden idag. 1954'te ölmüştü ama Asta günlüklerinde Hansine'nin ölümü hakkında pek az şey yazıyor. at vi maatte tage fra Padanaram ogkomme hertil. Paul telefon etti. ama hatırlıyorum. Kendi kendime onu sadece iten bir şey değil. saa vildejeg sige. men jeg kan huske den. Belki de yorumlarını bir sonraki yılın defterine saklamıştı. bakmam gerek. kafamda düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum. Hvis jeg var den Slags Kvinde. Peki. Hansine'nin bir şeyler bilmesi hep mümkündü. O evi çok sevdim. bana yıllar önce Lavender Grove'da geçip giden günlerimi hatırlatıyor. Marie'nin kendi Padanaram'ından Swanny'nin yanında bahsetmemesinden. der er dramatisk anlagt. Belki yanılıyorum. bildiklerini o zaman on bir yaşına yeni basmış torununa anlatmış olabilir miydi? Hayır. Doğum günü aralıkta galiba. çok değişik bir şey olmamışsa. Eğer duygusal bir kadın olsaydım.sonra birden günlüklere düşman kesilmiş ve ilgisini kaybetmişti. Hansine Lavender Grove'da Asta'yla birlikteydi.

görürdüm onu.parti fikrinden bütünüyle vazgeçebilir. ondan bir şey çıkmayacağından eminim. Marie bundan hoşlanmazsa -Swanny hoşlanacak. Kızlar. ki hatırlatıyor. Buna rağmen benim kadar sert bir kadının bile şefkatin tuzağına düşmemesi mümkün mü? O yaşlı bir deliyse. Aptal ihtiyar! Eğer Swanny yoksul biriyle evlenip yolun öteki yanında. Sam'in ölümünden beri Hansine de onların yanında. ama Harry'nin gelmesinde ısrar edeceğim. korkuyorum. yavaş yavaş bir kişilik de kazanır. Daha neler! Tabiî. Frascati'de verecekleri ellinci evlilik yıldönümü partisini konuşmaya geldiler. Sebzeyle doldurulmuş talaş böreği konserve çorbaya benziyor. bizimse düştüğümüz söylenebilir. Neyse. Davetli listesi sorun olacak. hâlâ çıkarmadığı tozluklarıyla o eski Fiat'ın. Hornsey'de otursaydı.itmesinden incinmiş gibi geliyor. Đşlerin bozulup Westerby Autos'un kapandığı günden beri her dakika. kimin ona ne kazık attığımı. şikâyet etmek istediğimde günlüğüm vardı. tam olarak öyle olmadı. Mor" diyor bana. Hansine'nin gelmesini istemiyorum. o kara kutunun içinde dimdik otururken neye benzediğini biliyor mu. bir ya da iki şey hatırlıyorum. ama ona söylemeyeceğim. merak ediyorum. Bana sadece o eski günlerimi hatırlattığı için değil. Yazdıklarımın tam gerçek olmadığını biliyorum. Yıllar boyu düzenli olarak tutulan bir günlük sadece hayatınızın ve düşüncelerinizin kaydı olmakla kalmaz. aklınızdan geçenleri. Harry'ye bile bir şey söylemedim. Bunda çekineceğim bir şey yok. Ona bakıp hatırlıyorum. Harry'ye bayılıyor. ondan bir şey saklamanız gerekmez. "Bütün bu züppece tutumlar. kimseye ondan şikâyet etmedim. ben de duygusal bir kocakarıyım. hiç güzel yemek yok ki. Galiba savaş bittikten sonra. bunu şimdiden görüyorum. Hansine'nin davet edilmesini kabul edemem. insanlar onu bu kadar kötü dolandırmasalar bugün nerelerde olacağını anlatıp duruyor. yemeği boşverelim. Joan Cropper iyi bir işi olan. ifadesiz gözlerini ve aptalca tebessümünü gördüğümde. Yine de onu sevdiğimi söylemenin bir anlamı yok. Bunların hepsi saçma! Her şeyden önce. oysa söyleyebilirdim. Hiç sevmedim. ama onun o kocaman kırmızı suratını. Ya da dünyanın kötü dediği şeyleri. zamanının çoğunu onun evinde geçirip nasıl kazıklar yediği hikâyeleri anlatarak Torben'i canından bezdirmesi. Hayatında hiç düşlemediği bir yere yükseldiği. Neyse. Neyse. ihtiyaç hissetmedim. Bu züppelik falan değil. kimin ondan neyi çaldığını. Geri döndüğü o geceyi hatırlıyorum ama yazdıklarım farklı. hiç de bana uymayan bir duyguya kapılıyorum. onu sevmemem. Marie'den geldi bu fikir. Bana göre kırk dokuz yıldır birbirimizi sevmeyen kocamla elli yıl birlikte olmamızı kutlamak çok gülünç! 15 eylül 1954 Rasmus hayattayken. günlüğünüze yazabilirsiniz. "98"den çok daha iyi bir evde oturuyorlar. güzel yemek olmayacak. Ama gerçek olanı. iyi olmayacağını biliyoruz. Restoranların verebildikleri tek şey talaş böreği ve sütlü pelte. Yüz yıl önce. ne kadar kötü olursa olsun. Komik olanı da Rasmus'un şimdi Swanny'ye harika davranması. karısıyla tabiî. fötr şapkasıyla. Sevmiyorum. iyi para kazanan biriyle evlendi. savaşla birlikte kayboldu. Günlüğünüz her şeyinizi söyleyebileceğiniz bir kişidir. Neye benzediğin-sert yakalığı. yemekler daha da kötüleşti. kendi partime kendi istediğim insanları çağıracağım. .

Bunları iyi bilmesi gereken Marie bile Rasmus'un çok hasta olduğu son aylar boyunca. Đşte öldü.Dünyada bunu yapabileceğim başka bir canlı yok. ikimiz de aynı yemeklerden ve çok yemekten zevk alıyoruz. hepsi de bunu biliyordu. Çocuklarımdan hangisiyle beraber oturacağım? Cevap Swanny'yle. Harry yas tuttu. Ne de olsa yakında yetmiş yedi olacağım. hiç dönmem. beni Londra'ya. Cenazeye gitmeyeceğim. Birlikte yemek yemekten hep hoşlandık. Öte yandan bu günlüğe. Harry dahil. bir teki dışında. Joan Sellway bana siyah çerçeveli adi bir kart gönderdi. puro içen bir erkek görmek hoşuma gidiyor. Beklemiyordum. bunun pek bir önemi yok. Harry'ye söylemekten çekindiğim binlerce şey var. Rasmus'tan hiç şikâyet etmemiş olsam da bu. her şeyi yazdım. öldüğünde insanların bana onu ne kadar özleyeceğimi söylemelerini engellemedi. Harry'nin karısı öldüğünde. Bu konuda hiç kuşkum olmadı. Üstelik cenaze töreni yapacakları gün. Sonunda özgürüm. Böyle bir şey söyleyerek karşınızdakinin sizden nefret etmesine neden olabilirsiniz. Şimdi de Hansine. onu sandığımdan da çok arayacağımı söyledi. Birincisine aptal gibi evet dedim. Harry onu çok özledi. üç yıl önce falan olmalı. 23 kasım 1954 Herkes birbiri ardına ölüyor. ama artık onun da bir arabası olduğuna göre. 3 nisan 1957 Hayatımda sadece iki evlilik teklifi aldım. Şimdi düşünüyorum da. O günlerde her şeyi yazdım. Harry son zamanlarda puroya dadandı. Purosunu yaktı. sigara ya da puro içmiyorum. Kesin olarak emin değilim. ikisinin arasında altmış yıl vardı. bana en küçük bir ipucu bile vermeden. bir iki kelime yeter. . Onun karısıyla hiç de evlenmek istemediğini söylediğini hatırladım. hepimiz tiyatro oynadık. Birlikte öğle yemeği yemeyi önerdi. onu aramıyorum. ama ben bir sürü Danimarkalı kadının tersine. Ne yazdığımı hatırlamıyorum. Onu özlemiyorum. kelimeler sonsuza kadar yaşar. Belki de onu hiç de sevmediğimi gördüler. Harry'den biraz daha uzakta olacağım tabii. o da yetmiş beş yaşında. Charlotte Sokağı'nda nefis bir Fransız restoranına götürdü. karısını özlediğinde bunu ona hatırlatmayı düşündüm ama yapamadım. ama buna yakın olmalı. Galiba beşinci kez. ama ölmüş bir kadını kıskandığımı biliyorum. Yemekten sonra kahve ve konyak içiyorduk. ikincisiyse bugün geldi. benimle evlenir misin?" dedi. bu da hoşuma gidiyor. Karısı öldü. Cenazeden sonra konuyu açtığımda. Hayatımda gereğinden fazla cenaze oldu. ama günlüklerime geri dönmeyeceğim. Harry'yle tiyatroya gidiyoruz. ben de kıskandım. biraz da gergin bir sesle "Asta. Hard Times'ı yeniden okuyorum.

bana dokunmasından utanırım. Ondan hep "Mrs. bunu söylemeye bile gerek yok. Yüzüm de kızarmadı. Benim dışımda. onun bekâr bir erkek olarak Islington'da çalıştığı. Duke'ü terk edemezdin. Cevapları bilemiyordu.Mrs. Ben de kocamı bırakamazdım.Bir zamanlar evlenirdim. Sanki hayır diyeceğini biliyordum. Bir anlaşma yapıp sonuna kadar bağlı kalıyorsun ama aslında bu çok saçma. neler düşündüğünüzü hatırlamanın mikanı yoktur. Benimki kadar uzun bir hayatta.Tuhaf. Çılgın gibi düşünüyordum daha önce hiç düşünmediğim gibi düşünüyordum. Galiba fazla inatçıyım. Sadece "Hayır" dedim. Belki de yaşlanınca insanın yüzü kızarmıyor. yeniden birbirimizin gözünün içine baktığımız uzun bir sessizlik oldu. Bunu büyük bir sıcaklıkla. Yatakta bir erkekle o şeyleri yapacağımı sanmam. öyle sandım. Gençliğimizde buna onurlu davranış derlerdi. Ona söyleseydim. evet. hatırladığını iddia eden yalan söylüyordur. kimse günlüğüne böyle şeyler yazmaktan hoşlanmasa da gerçekten kurumuş. seninle evlenmem. demek istiyorum. dedi. Ürperdiğimi hatırlıyorum. senin de beni sevdiğini biliyorum. Daha sonra birbirimizin gözüne baktığımız. bir insanın en kötü halini görmek. öyle değil mi? Bilemediğini söyledi. Evet evet. evlenemeyeceğimiz günlerde.Hayır Harry. başımızı başka yönlere çevirdiğimiz. dedim. . Asta. kırışıkları başka türlü düzeltmek imkânsız. geçmişte neler duyduğunuzu. yine çok geç olacağını da biliyordu. samimiyet. Peki o zaman. Bir erkeğin bana bakmasından. . bu fizik olarak mümkün olamaz. tek bildiği artık çok geç olduğuydu.Söylenmesi gerekmeyen hiçbir şey olamaz. değil mi? Birimiz ölene kadar dost kalacağız? .Ne söyleyeceğimi bilemedim ki bu başıma kolay kolay gelmez. . Tuhaf ama. ne kadar yakışıklı olduğunu ve beni arzuladığını hatırladım.Hep merak ediyorum. Bir kabuk kadar kuru ve kapalıyım. dedim. dedi. . kadının adını hatırlayamıyorum. dedim. Ama birbirimizi hiç bırakmayacağız. dedim. giderek artan küçümseme duygusu. Hayır diyeceğinden korkuyordum. evliliğin ne anlamı olacak? Evlilikte isteyip de elde edemediğim tek şey buydu. Gerisi. . "Bundan en ufak bir kuşkum olmadı. Onun için söylemedim. yine de gençken onu ne kadar arzuladığımı.Evet. dedim. Galiba rengim biraz soldu. "Bizim aramızda böyle şey olmaz" diyeceğini kesin olarak biliyordum. . sevgi dolu söyledi.Seni seviyorum. Ben yazarım. bu kadar iyi ve ahlaklı olmak bize ne kazandırdı? Evlendiğimiz insanlara bağlı kalmak. . Çıplak vücudum da iyi bir ütüye ihtiyacı varmış gibi duruyor.Öyleyse. . Oysa şimdi içi kurumuş bir kadınım. seni seviyorum. evliliğin sevmediğim yanı. Ya da. bizim de Lavender Grove'da oturduğumuz günlerde tanışmış olsaydık. Đçinde böyle bir şey olan bir evlilik önermediğinden eminim. Duke" diye bahsettim.

Elleri titremeye başlayalı beri Harry araba kullanmaktan çekiniyor. bir çikolata partisi kutlama olamaz. içinde Georg Stage ile ilgili bir bölüm olacak. Hammond'la evlenmek isteyen Mrs. hayata devam etmek olduğuna karar . Şok insanı hemen etkilemiyor. Kendimi "Bütün bunları daha önce yazmıştım" diye düşünmekten alamıyorum. neden bilmem. sakin olmak. Eminim Mr. neredeyse konuşamıyordu. onları neredeyse hiç tanımıyorum. Willow Caddesi'nde yürürken az da olsa titriyordum. Elimi aldı. ama şok hâlâ geçmedi. belki de en korkuncu. erkeklerin çoğunda olan bir şey. kâğıdı elinden alıp yırttım ve yaktım. Bir an için konuşamadım. Tam da çıkıp davetiyeleri almaya hazırlandığım bir sırada. Galiba kadınlar erkekler gibi uzun zaman kavgalı ya da dargın durmuyorlar. Yapılacak en iyi şey. Anladığım kadarıyla Knud'un prostatından bir derdi var. Ama o kahrolası şeyi burnumun ucuna tutunca çok gergin olduğunu gördüm. Jorgen. bunun için birkaç dakika geçmesi gerekli. korkunç haldeydi.Başımı salladım. Ann'ı da çağıracağım. oyuncak bir bebek gibi başımı sallamaya devam ettim. Neyse ki bir grip salgını onu alıp götürerek herkesi sevindirdi. Bunu yazmayı en sona bıraktım. Harry'yi getirsin. ara sıra yaptığı gibi. öptü. Housman'ı. Cline ve evlenen. Swanny bana aldığı imzasız mektubu gösterdi. sonra kendi kendime sordum. O orada olmasa. Rasmus'un cenaze töreninden beri John'u gördüğümü sanmıyorum. Zavallı çocuk. Bir insanın çocuğunu kaybetmesi korkunç bir şey. Ann'ın nerede kaldığım bilen var mı? Tek bildiğim. merak ediyorum. özellikle de uzun zamandan beri serbest kalıp Mr. Rasmus hayatının sonuna kadar ondan nefret etmeyi sürdürürdü. kim aldırır? Şimdi artık kim aldırır? 5 ekim 1964 Ann telefon etmedi. Sonra hemen çıktım. Housman ölmeseydi. En büyük kızını da davet edeceğim ki. Ama çok uzun süre önce en iyisinin duygularımı göstermemek. Aslında bunu belki de hiç yazmayacaktım. ama bugün öğleden sonra gelip Marie'nin öldüğünü söyledi. söyledikleriyle fazla ilgilenemedim. Çağırmayı gerçekten istediğim biri de Swanny'nin öğle yemeği davetinde çok ilginç bir konuşma yaptığım Mrs. Knud ve Maureen'i de davet etmek zorundayım. aslında gerçekten yalnız kalmak istedim. Yazdığı kitap basılınca sözünü tutup bana bir tane gönderecek mi. bekliyorduk. kendini tekrar etmemek mümkün değil. bütün vücudu titriyordu. Mrs. John ve karısını çağırmıyorum. davet edeceğim kişileri düşünüyordum. Harry hiçbir yere gitmedi. Danimarka'ya döndüğünü söylediler. annesinin yanında değil. Bunu biliyorduk. Swanny'ye Margaret'in yeni soyadını ve nerede oturduğunu sormalıyım. ama bugünlerde gençlerin nerede olduğunu tahmin etmek imkânsız. 16 haziran 1963 Gelecek ay için düzenleyeceğimiz. Tabiî Swanny ile Marie de orada olacak. bunu yazmaktan mutluyum. Evans. Tabiî Mrs. ama bu kadar yolu göze alacaklarından kuşkuluyum. ama yeni soyadını hatırlamadığım Margaret Hammond. seksen üçüncü doğum günümde vereceğimiz çikolata partisi için iki düzine davetiye aldım. Benim yaşımda.

Tanıdığınız birinin daha sonra bir insan öldürdüğünü öğrenmek ilginç olmalı. onu uyandırmamak için odadan emekleyerek çıkmamı hatırlıyorum. ama en küçüğümü. bu günlüğün. Bu dava bana Londra'ya ilk geldiğimiz dönemlerde Navarino Caddesi'nde işlenen bir cinayeti hatırlattı. akşamın çok erken saatlerinde. Bazen. Bence kadında Alman tipi var. Bir katil tanımış çok insan yoktur. Dik durmayı öğrenmem için Frederikke Teyze beni hep başımda bir kitapla yürütür. dedelerinin arasında bir Alman olduğundan eminim. işin tuhafı da bazıları buna inanıyor. ortadaki yıllar. çünkü neredeyse tamamım unuttum. galiba inanmak istiyorlar. Hayatımın onca yılı elimden kayıp gitti. Torben'in dediği gibi. bunları unutuyorum. ne zaman. "Asker! Đleri. Hafızam artık delik deşik. inanmıyor. tek hatırladığım kadını bir kere gördüğüm. geriye sadece on yılın solmakta olan bir cama çizilmiş resim gibi bulanık parçaları kaldı. üzüntüyü yürekte tutmak ya da yazmak. ne evin ne de oradakilerin adlarını hatırlayabiliyorum. oysa yirmilerinde. 21 nisan 1966 Gazeteler cinayet davası haberleriyle dolu. Kadın fotoğraflarında olduğundan da yaşlı görünüyor. 4 haziran 1966 Bu unutkanlıktan nefret ediyorum. yaz tatili için Strandvej'deki eve gidişimizi. elli üç yaşında olmasına rağmen benim için hâlâ küçük olanı kaybetmeyi beklemiyordum. gerçek olduğunu hatırlıyorum tabiî.vermiştim. Şimdi istesem de yazamam. şimdi bu kararın ne kadar anlamsız olduğunu görüp gülüyorum. nefret ettiğim o yoğurt çorbasını içirir. Çocukluğumu. yukarıda. yedi yaşındayken Bornholm'deki tatili. Şimdilerde bütün duygularımın kuruduğunu iddia ediyorum. Swanny'nin sorularına son vermesini isterdim. Hatırlamadığımı söyleyince. Bir zamanlar bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. Lancashire'da çocukları öldürmekle suçlanan Ian Brady adında bir adam ile Myra Hindley adında bir kadının duruşması Dikkat çekici ama korkunç. nasıl. O dönemden bazı günleri en ince ayrıntılarına kadar hatırlayabiliyorum. insanlar birbirinin peşi sıra ölünce. hasta olmasını.bir ölüm ilanına benzemeye başladığını düşünüyorum. oysa eskiden hiç böyle . bitirene kadar da masadan kalkmama izin vermezdi. marş!" En iyisi. adamsa bir kütüğe benziyor. böylece bana karşı sorumluluklarından kurtuluyorlar. o evin benim olmasını istediğim. annemim hep yatakta. Bazı şeyleri. Hatırlamadıklarım. ama kim. Yüreğim bütün bu yıllar süresince aldığı darbelerden katılaşmış gibi davranıyorum. 2 ekim 1966 Artık akşamları çok yorgun oluyorum.

Tek hatırladığım. bana kalsa.Peki ya yirmi beş yaşındayken âşık olduğun o kız? . işleri güçleştiriyor. sanki Robert Browning'inkiler gibi. ama bunlar aşk mektubu değildi. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. . Mektupları kütüphaneden aldım. sonunda verilen ilaçlar da bir işe yaramamaya başladı. mektup yazdı tabiî. ama onun eve bağlı olmak zorunda olması. O Browning mektuplarını birlikte okuduk. yeterince uzun dersiniz. ben ölene kadar hayatta kalmasını isterdim.Mrs. Şimdi burada kesip Harry'ye yazacağım. hastalığı çok ilerlemişti. Birinci Dünya Savaşı'nda sen Fransa'dayken karın sana mektup yazmış olmalı. bunu ne kadar sevindiğimi saklamak için söyledim.Oh. . Kim olursa olsun. elimi öpemeyecek kadar güçsüzdü. Browning gibi demek istiyorsun. Seninkiler muhteşem aşk mektupları. devam etmesi gerek. Daha önce kimse bana güzel yazdığımı söylememişti. dedi. Zatürree olmuştu. Galiba kimsenin fırsatı da olmadı. aslında birlikte de değil. Ama bütün bunları söyledi. beni sonsuza dek seveceğini falan. Seninkiler gibi değildi. Yazdıklarıma aşk mektubu diyor. Hayat bitti gibi hissediyorum. ama sonuna doğru. St. Birinci Dünya Savaşı'nda gaz soluduğundan her kış ağır bir bronşit geçirdiğini anlattı. gece uykusunda öldü. yatmış ölümü beklerken. Duymadığımı söylemedim tabiî. okudukta sonra Harry'ye verdim.değildi.Yirmi dört. çünkü hepimiz gittikten sonra. Taksi parasını eski elbiseleri sattığımda gelen paradan ödüyorum. . Yirmi dört yaşındaydım. dedi. yanındaydık. kızlar hakkında. Çok heyecanlandı. ama durmayacak. Öldüğü zaman değil. ama bunu daha önce hiç duymamıştım. onunla evlenmek istedim ama o istemedi. . Đngilizce yazım hâlâ kötü ama Harry aldırmıyor. O kadar bencilim ki. o puroları içtikten sonra ne kadar öksürdüğüydü. ona aşk mektubu yazan tek kadının ben olduğunu anlatıyor.siyah Chanel tayyörümle Patou elbisemi sattım. Asta. ama benim için yeterince uzun olmadı. Onun yerine şimdi Harry'ye yazmaya başladım. bu kadar güzel ve bu kadar iyi saklanmış elbiseler beklemiyordu. hem de düzenli olarak. Sadece elimi tutup gözlerimin içine baktı. Babası ölürken yanında olmam için bana kızını gönderen o kadına şükran borcum hiç bitmeyecek. Seksen beş yaşındaydı. benim de taksi için Swanny'ye güvenmek zorunda kalmam. Galiba yazdıklarım da giderek kısalıyor. ev hakkında. değil mi? dedim. bu da güzel bir yaş. mektuba yazmadı. mavi. "Bırak böyle düşünsün" dedim kendi kendime. Taksiler çok pahalı. Sanki. Hastane yatağında yatarken bana güzel bir şey söylemedi. Kızlarından biri. Gerçekten de ona âşıktım. Onları Paris'ten mi almıştım? Yoksa Londra'dan mı? Hatırlamıyorum. Haftada bir iki kere görüşüyoruz. hepsinin beni ne kadar özledikten hakkında. John's Wood High Street'teki kadına gittim. 2 eylül 1967 Her şey bitti.

9 eylül 1967 Ölü gibi yorgunum. Hiçbir şey söylemedim. bütün gün orada kaldım. tam Torben eve girerken geri döndük. artık yok. taşıdığım çiçeklere uzun uzun baktı. Öyle çok olumsuz bir yargıda bulunmadı. . Beş dakika önce olanları hatırlamazken günlük tutmak saçma olur. Çok gençken yazdıklarımı yakmıştım. bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. çünkü en çok dünü unutuyorum. unutacağım son şey Harry'nin kır çiçeklerinden hoşlandığı. Swanny götürmek istedi. geceyi çıkaramadığını bildiren bir telefon geldi. ama sarılmasına izin vermedim. yargılamayı da öldükten sonra yapmak daha akıllıca olurdu. odama çıktım. onlarla birlikte her zamanki gibi akşam yemeği yedim. Harry'nin cenazesine gittim. ama hafızam ne kadar zayıflarsa zayıflasın. en iyi arkadaşımdı. ama izin vermedim. Yukarıya. Çok yorgunum. Yirmi beşinci bölüm Joan Sellway yaşasaydı. ne de olsa Harry kocam değildi. her zamanki saatte odama çıktım. dünmüş gibi değil. Bu. Onu her zaman düşüneceğim.Neyse işte. Elimde sanki bir demet ısırgan otu varmış gibi. Beni hastaneye Swanny götürmüştü. Annesi hayattayken onun hakkında tek bir olumsuz söz söylemeyen Paul ise ölülerin ardından konuşmama kuralını izleyenlerden değil. onun hakkında bir yargıya varamayacağım kadar yakın olacaktı. Çok parlak bir günlük yazısı değil. Edebî yeteneğimin en güzel örneği de değil! Ama hiç olmazsa ağlamadım. Söylenecek başka şey yok. Bu sabah. Hayır. bütün gün ve bütün gece onu düşünüp bunları yazdım. ama bunu yazmak niyetinde değilim. bence haksız da sayılmaz. günlüğüme yazacağım son yazı olacak. Swanny beni teselli etmeye çalıştı. Konuyu ilk o açtı. oraya yalnız gitmeliydim. Annesinin öldüğü günün öğleden sonrasında. Parklarda birlikte yürürken hep arsaların yanında durur. onun için gerçek çiçeğin bu olduğunu söylerdi. bunu bir düşüneceğim. ama bir açıklama yaptı. Ağlamam. biraz utanıyordum. kafamdan geçenlerden ona hiç bahsetmedim. Belki de bütün bu defterleri yakarım. Đnsanlar hakkındaki iyi ve güzel şeyleri onlar hayattayken söylemek.Swanny Teyze'nin aldığı o imzasız mektuptan bana söz edişini hatırlıyor musun? Bütün dertlerin başlangıcı olan mektuptan? .

Bir imzasız mektup yazarının oğlu olmakla gurur duymuyorum. ama ona bu fırsatı hiç vermediğimi de söyleyebilirsin. Söylediklerini düşündüm. insanları anne ve babaları yüzünden suçlarlar. yani kanıtlayamam. Bunu ona söyleyemiyordum. Farkına varmı4tı. kestiği büyük harfleri yapıştırdı.Hayır. dört ya da beş.Kesin olarak bilmiyorum. Bir gün bir şeye öfkelenmişti.Annen sana hiçbir şey anlatmadı mı? . Yok. .Buna benzer başka mektuplar da gönderdi mi? . Bana annemi neden terk ettiğini uzun uzun açıklarken. oysa bu çok yanlış.O mektubu annem gönderdi.Đnsanlar çocuklarının anne ve babalan gibi olmalarını bekler.Sanki unutabilirmişim gibi. . belki çok . . Bana şimdi dürüstçe cevap verip. Konuşmakta güçlük çektim. onlarda da aynı kusurların bulunduğunu sanır. Aramızdaki sorunu ona mektuptan söz ettiğim dakikaya bağlayabilirini. gözlerinin boşluğa bakmasını hiç unutmadım. kendi içine çekilmiş. Bunları güçlükle söylerken bile sanki omzundan atmak ister gibiydi. sana o zaman söyleseydim hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyebilir misin? Đşin kötüsü. niçin korkmuştu? . babama anlattı. Yüzüne baktım. ama elimden bir şey gelmezdi. Belki de korkuyordum. Bunu dünyanın en basit şeyiymiş gibi söyledi. bu kadarı abartılı olur.Mektubu onun gönderdiğini mi? "Yazdığını" diyemiyorum. Dehşete kapıldım. O kadar iğrenmiş ve o kadar korkmuştum ki. Galiba hep bahane olarak buna benzer şeyler uydurulur. birbirimizi kolluyorduk. Ama tabiî ki biliyorum. O gün yüzünün kararmasını.Mektup yüzünden? . Farkına vardığını biliyordum. Bir tanesini kocasının onu aldattığına inandığı bir kadına. ikimiz de sessizdik. söyleyemezdim. Mektuptan söz ettiğimde. Sen daha bana söylerken anladım ve sanki beynime bir darbe yemiş gibi oldum. çünkü mektubu yazmadı. Üstelik de sadece Swanny'nin dertlerinin başlangıcı değil. yirmi dört yıllık evliydiler. Sonra ona neden korktuğunu sordum. .Bir sürü. . Annemle yapılan konuşmalar son derece yüzeysel olurdu. Nereden anladın? . Bir şeyler değişecekti. Derine dalmaktan çekinirdim. Yüzüne sadece merakla baktım.Seni kaybetmekten. insanları uyarmak göreviymiş öyle dedi. Teyzene gönderdiğinden önce. mektuplardan da bahsetti. ona hiç uymayacak kadar uzaklaşmıştı. Her ikisi de orta yaşa gelince babam annemi terk etti. bir tanesini de oğlunun homoseksüel olduğunu bilmeyen bir anneye.

merdivenlerdeki hayalet hilesini duyduğu gün ya da hemen sonra geçirdiğinden eminim. Dudakları hep. bazen avucunun içinde buruşturdu bazen de çarşafın kenarını başparmak ile işaret parmağı arasında sıkıştırdı. O gün onu bir hastaneye yatıracaktık. her şeyin yeterince iyi olduğunu hissettim. özellikle Swanny alt kata inmek istemediğinden. Hastabakıcı kulağıma artık "zamanın geldiği" ni fısıldadı. kollarımı boynuna doladım. yerine bir başkasını bulmakta güçlük çekiyorduk. ama çok az konuşuyordu. bize bir servet kazandırmayacaktı" diye düşünmek de mümkündü. doktoru öyle önermiş. O krizle birlikte Edith gönderildi ya da gerçek Swanny'n-gerçek kadın her kimse. Hareketsizliğiyle fizyoterapistin tedavisini. Geceleri yatağında yatıyor. Doktora göre özel bir bakımevi Swanny dahil herkes için daha iyi olacaktı. Edith Roper'ın saltanatı bitmişti. O dönemlerden birinde. Çifte kişilik dönemi sona ermiş. Kendini daha rahat hissetmesi için Paul'e de anlattım. etkileriyle hayatına yerleşmiş. O gün anlamamıştım. "Mektup olmasaydı belki günlükler hiç de gün ışığına çıkmayacaktı. ben yanındayken ki halini hatırladım. bazı hafta sonlarını da Willow Caddesi'nde geçirmeye başladım. O sabah gece bakıcısı gelerek beni uyandırdı. günışığı olan saatlerde de tekerlekli iskemlede oturuyordu. Ama ölüm döşeğinde. Konuşabiliyordu. Mektup Swanny'nin hayatında son yirmi yılını yıkmıştı. onu olabilecek tüm iyi ve güzel şeylerden soyutlamıştı. ayağa kalkıp yanına gittim. hareket ettirebildiği eli. onların izin günlerinde de bir yedek hemşireye ihtiyacı vardı. Mektubun gelişiyle birlikte nin sonuçsuz araştırması. belki de o kadar önemsiz olmayan bir şeyler. Ve ne yapacak bir şeyim ne söyleyecek bir sözüm ne de durumu değiştirmek için bulabileceğim bir çözüm vardı. Swanny'nin bir gece hemşiresine. kanı ve beyni için ağırdı. sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi kıpırdıyordu. Ama şimdi değişir miydi? . bir gündüz hemşiresine. Sağ eli. dahası yayınlanmaları için profesyonel bir çevirmenle anlaşmayı aklından bile geçirmeyecekti. Zorlukla bastırabildiği büyük bir korku. Sol tarafını felç eden. Herhalde Swanny günlükleri okuma zahmetine bile girmeyecek. ağzını çarpıtan inmeden sonra kendi içine çekilmiş. evinde ölmüştü.küçük. günün büyük bir bölümünü üst kattaki odasında. Yeniden yürümeyi ya da sol kolunu tekrar kullanmayı öğrenmek için egzersiz yapmayı da kabul etmedi. Hastabakıcılardan biri işten ayrılacaktı. sessiz ve hareketsiz kalmıştı.Ne kadar iyi bir psikologsun. inanılmaz bir dehşet içinde yas tutuyormuş gibiydi. sadece korkuyu görüyordum. Bütün bunlar onun için çok fazlaydı. hep konuşabilmişti. tek başına geçirmek zorunda kalmayacaktı. yayımlanıp en çok satan kitaplar arasına girmeyecekti. beyin damarı tıkanıklığından sonra gerekli moral tedaviyi reddetmişti. Swanny'nin odasına girdim. onun içinde eritildi. . gözlerinde o eski sükûneti ya da daha sonraki umutsuzluğu değil. son günlerindeki delilik olarak nitelendiren her şeyin yıkımı başlamıştı. dedim. Onu hemen hemen her gün görmeye geliyordum. daha sonra ısrar etmişti. çarşafın kenarını okşadı. doktoru Swanny'yi hastaneye yatırmamız gerektiğini söyledi. Kafasını kaldırıp çarpık dudaklarını sıkma ya çalıştığında. Karanlık bir kış sabahının erken saatlerinde. ama şimdi Swanny'yi krizi Gordon ve Aubrey'yle birlikte Hackney'ye gittiği Hyte ailesinin odalarını gördüğü. Onu öptüm.

. Homoseksüel olan o adamın tek kusuru. Gerisi yok. Kendisi kırkını geçmişti. daha sonra bir şekilde onu canlı bir bebekle değiştirmiş olamazdı. anasız babasız. Swanny de elli sekiz yaşındaydı. bütün gücümle parmaklarımı parmaklarına bastırdım. ama kim eğlendiğimiz için güldüğümüzü iddia edebilir? Annesi Swanny'nin Asta'nın çocuğu olmadığını nasıl biliyordu? Paul'e sordum. sokakta annemin yanından geçerken ona selam vermemesi. güzel ve iyi giyimli miydi? Başımı salladım. Anneannesi biliyor olmalıydı. Günlüklerde bir yerde Asta Hansine'yle birlikte bir sürü güçlükten geçtiklerini yazar. . Swanny'nin yüzüne gençliğin döndüğünü.Onu harekete geçiren bir şey olmalı. O resimde mutlu. .Sence annen neden o kadar bekledi? diye sordum. Gözlerindeki ışık söndü. göğsü hırıldadı. Asta'yla birlikte aynı evde yaşıyorlardı. varlıklı. "Kimse" dedi Swanny. Hansine'yle aralarında büyük bir sevgi ve bağlılık olmasa da özel bir ilişkinin bulunduğu açıktı. Claire ve Carol beni onunla baş başa bırakacaklarım söylediler. . hâlâ hisseden sağlam elini. Sonra gülmeye başladım. ama gündüz hemşiresi geldikten sonra da yanımızda kaldı. kimse bilmiyor. Nabzını saydı. Böylece sanırım bir saat kadar oturdum. Carol. eli gevşedi. . Ya da belki bir adam ya da bir kadının bir hakareti. kimse artık benimle gelemez mi dedi? Yoksa kendinden mi bahsediyordu? O hiç kimse miydi? O da dizedeki gibi. Belki de kıskançlık ya da öfke.Böyle bir fotoğraf annemi harekete geçirmek için yeterli olurdu. kırışıkların kaybolduğunu. ama mecburum. Konuştu. hep böyle gençleşirlermiş. ama yanında çok az kaldım. soğumuş bir Swanny'ye dokunmak istemedim. Hepimiz Swanny'nin ölmekte olduğunu biliyorduk. Son nefesi ciğerlerini tıkarken. Odada sessizce oturarak beklediler. ağzı kapanıp duaları hareketsiz kaldı." Hepsi bu. Hayatın sıcaklığının çekilmeye başladığını biliyordum. ama hayattan ölüme geçen bir insanın yanında hiç bulunmamıştım. elmacık kemikleri ve alnının yumuşadığını gördüm. sonra bir daha "Hiç kimse. Komik değildi. gündüz hemşiresi gelip alnına dokundu. Dudakları sanki ekmek çiğniyormuş gibi hareketlerini sürdürdü. Bunu söylememeyi isterdim. Bir daha konuşmadı. kafasını salladı ve Swanny'nin gözlerini kapadı. Elini tuttum. arkamdaki hemşirelerden birinin güçlü bir nefes aldığını duydum. Asta Hansine'ye belli etmeden ölü bir çocuk doğurmuş.Ölürken gördüğüm ilk insandı.Ben hep o mektubu yazanın Tatier'da Swanny'nin fotoğrafını gördüğünü düşünürdüm. o sürede parmaklarımın üzerindeki baskı giderek azaldı. Ölü görmüştüm. Bir anlamı var mıydı? Kimse anlamıyor. belki de anneannesinin söylediğini sanıyordu. Hep böyle olurmuş. güldüm. sonra Carol söyledi. Elimi tutan el yavaşça boşaldı. Gece hemşiresi Claire gitmek üzereydi. çocuksuz muydu? Hiç öğrenemeyeceğim. güldüm. ama hareket giderek zayıflıyordu.

sevinçten uçacak gibiyim. ama önce Cary sahneye çıkıp izleyicilerden bu yapımı gerçekleştiren ki kişiyi. Bize oynayanların listesiyle birlikte küçük bir broşür. Westerby'nin yaptığı gibi gidip istenmeyen bir çocuğu almaktı . bugünün çocuk edinme kurallarının daha iyi olduğunu kanıtlıyor.Asta'nın senin ailenden uzak durmak istemesinin nedeni bu mu. bir soruşturma gibi olacaktı. gerçeği söylemek gerekirse. Basın gelmemişti. Bunu yasa verdiği çocukların çalıştırılabileceği kısa süre nedeniyle yapmak zorunda kaldıklarını biliyordum. tıpkı Mrs. sevgililer. gösteri tam altı buçukta başladı. sadece BAFTA üyeleri vardı. arabacılar. Miles Sinclair gri ve karışık sakallı bir devdi. ama artık emin değilim. Galiba gerçeğin kendiliğinden ortaya çıkacağını sandım. hamal. çok yakın oturuyordu. Roper'ı oynayan aktör ve Florence Fisher rolündeki oyuncu. Miles Sinclair.Hayır. gizemli bir gülümsemeyle hediye olduğunu söylediği bir Chanel tayyör vardı. değil mi? . Anneannem sizlerin annemden çok daha farklı olduğunuzu düşünmüş de olabilir. Roper'ın ablasıyla eniştesi. ışıklar .Bütün bunlar. bilmiyorum. dedim. üzerinde ocak indiriminden alınmasına rağmen bin pound'un üzerinde bir paraya mal olan. anneannemin de eskiden bunun çok daha kolay olduğunu söylediğini bir düşün. Okurken bunun sadece züppelikten kaynaklandığını düşünmüştüm.r ailesi ve Florence. bazen öyle saçmalıyorum ki. Edith'i merak ediyordum. -Oh.Seksen beş yıl sonra da mı? diye sordu Paul. ama hâlâ başaramadım. r ve avukat.Çok memnunum. Yapımdan memnun olup olmadığını sordum. Yine de biz hiç çocuk evlat edinmeyeceğiz. . Önce barda Caryy'le birlikte birer içki içtik. Cary'nin yanında oturuyordu. . Son derece memnun gözüküyordu. merak ediyorum. senarist ve yönetmeni alkışlamalarını istedi. Bunu mahkeme yoluyla yapmak çok daha iyi. Evlat edinme konusunun açıldığını. Tek yapman gereken. kızının bu yanını belki hiç tanımıyordu. . çeşitli polis memurları. dedim. Ama biliyorsun. teşekkür ederim. dedi Paul.Đnsanlar yaşlandıkça sırların ağırlığı altında kalır. bir de tabiî Cary. Oldukça zengin bir kadroydu. bir de Lizzie rolündeki Clara Salaman'ı bir gaz lambasının altında gösteren bir fotoğraf verdi. Salona girdik. öyle sanıyorum. dükkâncı.- Anneannen neden söylemiş olabilir? . Paul'le birlikte Roper'ın özel gösterimine gittik. Kimin yaptığını bulacağımı sanıyordum. o rolü ikiz kızlara verdiklerini gördüm. Florence'ın nişanlısı. Günlüklerde Asta'nın anneanneni ellinci evlilik yıldönümü davetine çağırmayı reddetmesiyle ilgili bir bölüm var. annem ve anneannem senin ailenle hiç görüşmüyordu.

Miles Sinclair oyuncu listesini gösteren broşürlerden birinin üzerine telefon numarasını yazdı. Evini satmaktan bahsettiğini ilk defa duyduğumu söylemek üzereydim ki Cary Miles Sinclair'i aralarındaki ilişki konusunda hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde bizimle tanıştırdı. Cary adını söyleyince. beni kabul edersen. Oyuncular Roper'lara. Devon Villa da Maria Hyde'ın evine benzemiyordu. Đyi de nereye gidiyorsun? Hampstead'de Willow Caddesi'ni düşünüyordum. kafamda canlandırdığım Devon Villa ve Navarino Caddesi'nin yakınından bile geçmemesiydi. bunu Cary'ye de söyledim. hepimiz. Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. Cinayeti işlenirken görmedik. Ward-Carpenter koleksiyonunda bulunan ve Roper ile ablası arasındaki mektupları kapsayan dosyayı. En az bir yıl. Dizinin üzerinde.broşürü katlayıp cebime koydum. Onun için memnundum. Buluşup birlikte akşam yemeyi yemek üzere anlaştık. Dizide zaman yanlışları olmadığından eminim. Roper'ın karısını öldürdüğünü. Đki üç yıl önce birisi bana Cary Oliver'ın mutlu olduğunu duyduğumda sevineceğimi söylese. Hampstead yolunda "Bana evini satmak niyetinden hiç söz etmemiştin" dedim. Her neyse. Benim için düş kırıcı yanı. Benim fazla açıklamam gereksiz. Satması uzun sürer. çok sürükleyiciydi. Cary ve senaristin önerecek bir çözümleri yoktu. Cary ve Miles'la kararlaştırdığımız akşam yemeğini yemiş kahvelerimizi . birkaç küçük ayrıntı katmasına izin verdi. duruşmayla ilgili gazete haberlerini okumuştu. . Chanel tayyörü alan o muydu? "Roper" hakkında ne söyleyebilirim? Çok güzeldi. sadece gırtlağı kesilmiş bir Lizzie izledik. Tabiî. Cary Arthur Roper'ın anılarını. Herhalde bahçe kapısında elinde bıçakla korkunç suratlı bir adamı beklemek yanlış olurdu. çok eğlenceliydi. Karın Deşen Jack'in hayaleti dolaşıyordu. .Nereye gidiyorsun? Bir an için korkudan nefessiz kaldım.kararınca kolunu Cary'nin omzuna attığını gördüm. akıllıca. dönemi anlayıp bilerek. insanlar Asta günlüklerini nasıl okuyorlarsa. geçen yüzyılın sonunda ya da bu yüzyılın hemen başlarında Londra'da geçen bir cinayet filmi gerçekleştirmeye çalışan her yapımcının tutkusu. onun deli olduğuna karar verirdim. Ucuz ve duygusal değil. Yani filmden hoşlandım. Paul bunun evinin değerini yükselteceğini umduğunu söyledi.Bir anlık bir karardı. Elindeki bilgi. kimden bahsettiğini sormak zorunda kaldım. Ward-Carpenter ve Mockridge okuyucuları gibi. -bundan Cary'yi kendi evinden çok Miles Sinclair'in yanında bulabileceğim sonucunu çıkardım. ama bu kez gerçekten memnundum. gidip "Roper"ı da izleyeceklerdir. ama bir açıklama yapması için yeterli değildi. buna rağmen kellesini kurtardığı duygusuyla baş başa bırakıldık. neredeyse entelektüelce gerçekleştirilmişti.

ta ki broşürünüzü aldığım güne kadar. bütün eğitimlerine.içiyorduk ki. ezilen böceği siyah bir koşu ayakkabısının ucuyla kenara itti. Çarşamba özellikle uygun bir gün değildi. Yanında bir belge getirmediği belliydi. "Bulamıyorum. ufak tefek ve siyah saçlıydı. tam olarak nedir? diye sordu Cary. Cary sigarayı bir hafta önce bırakmış ve yeniden başlamıştı. Küçücük oda dumandan masmaviydi. Cary'nin Frith Sokağı'ndaki bürosunun "hemen yanıbaşında"ydı. sekreter içeri girip ziyaretçisinin geldiğini söyleyince. Đkimizin de gözünden kaçan ya da Cary'ye göre bir tehlike ya da bir şantaj olarak görünen bir şey. suçlamalara. Yine de Cary'yi kırmamak. Büyük dedemi. Bu kız da anlaşılan Paul'ün korkulu rüyası öğrenciler gibiydi. yanında bir çanta bile yoktu. bunu ikimiz biliyorduk. tüm iş hayatını üzerine kurduğu bir yapım konusunda düş kırıklığına uğratmamak daha doğru olacaktı. bir kaynağın nasıl değerlendirileceği hakkında beceriksizdi. hemen yandaki evde oturduğunun doğru olup olmadığını sordu. paketten yeni bir sigara çıkarıp yaktı. uyarılara ve önerilere rağmen araştırma hakkında bilgisiz. değil mi? Geleceğine söz verdin. sonra öksürüğünü önleyemedi. Nereden geldiğini. Yanıldığımızı çabuk anladık. Onu üzmek büyük öfkelere. Lisa Waring akıllı bir çocuk gibi başını salladı. Eğer beni yıkacaksa.Ne zaman görüşeceksiniz? diye sordum. kim olduğunu. Cary sanki bu yakınlık her şeyi daha da kötüleştiriyor. Blucin ve kazağının üzerine giydiği cepli ceketin dışında. Sonunda Mozart'ın yaşadığı evin şimdi Londra Gazinosu'nun girişi olduğunu söylemeyi başardı. Çarşamba sabahı. gözündeki hafif çekiklik atalarından birinin Doğu'dan geldiğini kanıtlamaya yeterliydi. . Lisa Waring bir hamamböceğinden daha büyük bir şeyden kaçacak gibi görünmüyordu. Oysa hâlâ Lisa Waring'in ona ne göstereceğini bilmiyordu. Alfred Roper'ın hayatıyla ilgili belgeler eksiksizdi. konuşmadan önce gırtlağını temizlemesi gerekiyordu. Cary'nin Soho'daki pis bürosuna girerken o yaratıklardan birinin üzerine dikkatle nişan alıp bastı. sonra yeniden yere bakmaya devam etti. Mozart'ın çocuk yaşta Londra'ya geldiğinde. başkalarının onun için çalışmasını tercih edenlerdendi. Onun adına hiçbir yerde rastlamadım. kaynak aramada deneyimsiz. sessizce oturuyordu. Cary beni tanıştırırken gözlerini kaldırdı. Miles ona bir çocuğa bakar gibi bağışlarcasına baktı ama halimden pek memnun değildim. Yirmilerinin sonunda görünüyordu. Đşte karşımızda. Sen de geleceksin. Cary'nin sesi çatlak çıktı. O anda Cary'den bir şey istemek üzere gelenin o olduğunu anladım." . yoksa Cary'den bir şey koparacak ya da onu bir biçimde tehdit edecek değildi. yanımda olmanı istiyorum. Cary'nin de benim gibi düşündüğünden. birdenbire Lisa Waring'in telefon ettiğini söyledi. Elimi tuttu. bunu bulmanın kolay olacağını söylemek üzere olduğundan eminim. Gelmişti. elimden geleni yaptım. gözyaşlarına ve başka dramlara neden olabilirdi. sanki ortada bir casusluk döndüğünü kanıtlıyor gibi anlattı. Dedelerimi. Öğrenmek istediğiniz.

Galiba bana ayrı konulardan konuştuğumuzu belli eden de bu oldu. "Siz Roper'dan bahsetmiyorsunuz, değil mi?" Tabiî ki bu kadar açık sordum. Şaşırmış gibiydi. "Yaptığınız dizinin adı bu, bunu biliyorum. Benim aradığım, büyük dedem. Adı George Ironsmith'ti, aynı adam olup olmadığını öğrenmek istiyorum."

Yirmi altıncı bölüm

George Ironsmith'in kim olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aynı isim, Cary'nin hazırladığı, bir tanesi de önümüzdeki masanın üzerinde bulunan küçük broşürde de vardı; ha tabiî, Lizzie'nin bir zamanlar nişanlısı, hani ona camdan taşlı yüzüğü hediye eden. Cary Ward-Carpenter yazısının, Arthur Roper'ın anılarının ve Cora Green'in Star'daki yazısının fotokopilerini getirdi. Masasının üzerinden Lisa Waring'e uzattı, genç kadın kâğıtları eline aldı, "Đzin verir misiniz?" diye sordu, bazı kelimelerin ve adların altlarını çizmeye başladı. Hanımın sevgilisi bir George Ironsmith vardı, öyle mi?

- Öyle anlaşılıyor, dedi Cary. Onunla 1895'te nişanlanmış ama nişan bozulunca, yurtdışına gitmiş. -Yurtdışına, nereye? - Hiçbir fikrim yok. Cora Green onun bir "sömürge" aksanıyla konuştuğunu yazıyor, bu da ne demekse. Ne demek olursa olsun, Lisa Waring pek memnun olmuşa benzemiyordu. Ironsmith kaç yaşındaydı?

- Cinayet zamanında mı? Belki otuz-kırk arası. Yapım için böyle düşündük. Onu oynayan aktör otuz altı yaşında. - Mezar taşını gördüm, büyük dedem George Ironsmith Đ920'de öldüğünde kırk dokuz yaşındaydı. 1871'de doğmuştu, demek ki 1905'te otuz dört yaşındaymış. Cary'nin üzerinden kocaman bir yük kalkmıştı.

- Sanki aynı adamdan bahsediyoruz, değil mi? Nereden geldiğini nasıl öğrenirim?

Cary tüm ülkenin telefon rehberlerini taramasını önerdi. Her ikimiz de St. Catherine's House'daki kayıtlardan söz ettik. Ona böyle bir araştırmayı nasıl yapması gerektiğini söyledim, atalarıyla ilgili en güvenilir bilgiyi kilise vaftizlerinin kaydedildiği Mormon's World'de bulabileceğini söyledim Benim istediğim bizi heyecanlandıracak, ama Cary'nin yapımına zarar vermeyecek kadar önemli bir gerçeği öğrenmekti Cary yine de rahatlamıştı. Sırtından ağır bir yük kalkan çoğu insan gibi, aşırı yardımcı olmaya çalıştı. Örneğin Lisa Waring ona (bunları ben uyduruyorum) büyük dedesinin Arthur Roper olduğunu, bir zamanlar cerrah yardımcısı olarak çalışıp 28 temmuz 1905 günü Londra'da bulunduğunu anlatsaydı, Cary'nin en son kabul edeceği şey, ona filmi göstermek olurdu. Oysa kız ona böyle bir şey değil, oyundaki üçüncü derece kişilerden birinin küçük torunu olduğunu anlatınca Cary ona "Roper"ın üç kasetini de göndermeye söz verdi. Lisa Waring gidince Cary duygularını havaya zıplayıp bana sarılarak ve "bir yerlerde harika bir yemek" yemeyi önererek ifade etti. Uzun zamandır kafasını karıştıran, bana bir türlü soramadığı soruyu da uzadıkça uzayan, sonunda bütün öğleden sonrayı kaplayan bu yemek sırasında sordu. Beni Roper'ların eviyle Asta'nın ailesi arasında bir bağ aramaya iten şey neydi? - O bağı sen kurdun, dedim. Seni başlangıçta beni aramaya iten de buydu. Günlüklerde Roper'la ilgili başka şeyler olup olmadığını öğrenmek istedin, o sırada da Swanny'nin bazı sayfaları yırtmış olduğunu gördük. Bağlantıyı kuran sensin, ben değil. - Evet ama, o sayfaların eksik olduğunu görünce bağlantı aramaktan vazgeçtim. O sayfalarda ne var bilmiyorum, ama, günlüklerde Roper'la ilgili başka bilgi yoksa, hiçbir şey öğrenemeyeceğiz. Elimizdeki tek bağ, Hansine'nin kaldırımda ölen Dzerjinski'ye rastlaması ve Asta'nın yaptığı iki üç yorum - Altı, dedim. Altı yorum var. Hepsini de ezbere biliyorum. Đlki, Hansine'nin Dzerjinski'yi görmesiyle ilgili, ikincisi Hansine'nin Florence Fisher'ı evde çaya davet etmek için izin istemesi üçüncüsü Asta'nın Navarino Caddesi'ne gidip Lizzie 'in Edith'le birlikte evden çıkışını görmesi. Burada da Edith'i güzel bir periye benzetiyor ve Edith'in kendi doğmamış çocuğuyla bir çeşit telepatik iletişim kurduğunu hissettiğini anlatıyor. Daha sonra, ismini belirtmeden, Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamdan söz ediyor. Dördüncü yorum, yakında oturan ve günlük tutan herkesin yapabileceği bir yorum. Bunu yazmamış olması daha ilginç olurdu. En ilgi çekici olanı beşincisi, çünkü sekiz yıl sonra, 1913'te yazılmış. Burada Rasmus, Sam Cropper'ı karısının hayranlarından biri sanıyor, Asta da kocasının "Mrs. Roper'ın izinde yürüdüğünü" sandığını anlatıyor. Sonra, en son günlüklerden birinde de Moors Cinayetleri'ni okuduğunu, onların da "Navarino Caddesinde'ki o şeyi" hatırlattığını yazıyor. -Yani demek istiyorsun ki, aklında hep Lizzie Roper vardı. - Aşağı yukarı. Tabiî bunun nedeni de Asta'nın hiç "kötü" kadın olarak adlandırılabilecek bir kadınla karşılaşmamış olması. - Lizzie gerçekten de bildiği ilk kötü kadın, üstelik onu gerçekten de görmüş olduğunu unutmamalıyız. Büyük gösterişli şapkasından da söz etmiyor mu? Asta gibi kadınlar, "iyi"

kadınlar hep öteki cins kadınlardan büyülenirdi, bu da o kadar yıl sonra Lizzie'yi düşünmüş olmasını açıklayabilir. Yine de bütün bunlar Asta'nın ailesiyle Devon Villa arasında hiçbir bağ olmadığını gösteriyor. Bunu senin kafana ben soktum, o sayfaların kaybolduğunu gördükten sonra da aklından bir daha çıkmadı. - Tabiî çünkü önemli bir şey varsa, o sayfalarda olmalı. - Olup olmadığını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, Swanny Kjær'in o sayfalarda kendi köküyle ilgili bir ipucu bulduğu, tanıştığı gerçeği, ne olursa olsun, kabul edemediği için de sayfaları koparmak zorunda kaldığıdır. Oh Ann, o tatsız küçük kızın -tatsızdı değil mi, çok soğuktubana gelip de büyükbabasının Arthur Roper olduğunu, ölüm döşeğinde yatarken cinayeti kendisinin işlediğini itiraf ettiğini söylemediği için o kadar mutluyum ki! Söz vermiş olmama rağmen, artık benim olan evde günlükten koparılmış sayfaları aramaya daha hiç başlamamıştım. Cary bana Roper bağlantısının benim hayalimden kalma olduğunu söylediğinden sonradır ki, aramaya giriştim. Yapılacak tek şey, düzenli çalışmak, en tepeden başlayarak hiçbir yeri gözardı etmeden, halıları kaldırarak, dolaplarda gizli bölme arayarak aşağıya doğru ilerlemekti. Aramamın yarısına gelmiştim ki, beynimde bir şimşek. çaktı. Eğer Swanny günlükten kim olduğunu anlatan sayfalar koparmışsa, o zaman neden kendini Edith olduğuna inandırmaya çalışmıştı? Edith olması imkânsızdı, koparılan sayfaların onun Edith olduğunu ileri sürmesi de mümkün değildi, öyleyse o sayfalarda ne yazılıydı? Edith'in daha iyi seçenek olabilmesi için, çok daha kötü, çok daha korkunç bir şey. Birdenbire Swanny'nin öteki seçeneğin, bulduğu gerçek Kişiliğinin kabul edilemeyecek kadar kötü olduğu için Edith olmaya çalıştığını gördüm. Yine de Edith'in kişiliğine bürünmeye çalışması, sayfaları koparmasından çok daha sonra başlamıştı. Neler bulduğunu anlamaya çalışmak imkânsızdı, ama aramaya devam ettim. Günlüklerin dördüncü cildi yakında yayımlanmak üzereydi. Bu kez, şömizin arka iç kapağına Swanny'nin fotoğrafını koyup koymamayı daha kararlaştırmamıştık. Daha önceki bütün yayınlarda Swanny'nin fotoğrafı vardı, ama o zamanlar Swanny daha hayattaydı. O günlüklerin yazarı değildi, sadece yayıncıydı ama şimdi yaşamıyordu, 1935-1944 arasını kapsayan günlükleri yayına hazırlamaya zaman bulamadığına göre, artık onun resmini kullanmamak daha doğru olmaz mıydı? Swanny'nin yerine benim fotoğrafımı basmak söz konusu bile değildi. Asta'nın cildin sonunda daha sadece dört yaşında olan torunu kimsenin dikkatini çekmezdi. Yine de arka iç kapakta sadece önceki ciltler hakkında yayımlanan olumlu eleştirilerden alıntı yapmak, bana biraz yetersiz geliyordu. Ön kapakta Asta'nın resmi, daha doğrusu, Asta'yı hayatının çeşitli dönemlerinde gösteren ve oval çerçeveler içine yerleştirilmiş dört fotoğrafı bütün ön kapağı kaplayacaktı. Swanny'nin yayıncıları -onları hâlâ öyle düşünüyorum" bana önerilerini göndermeye devam ettiler. Eski formatı koruyabilir, Swanny'nin fotoğrafını küçültebilir ya da Swanny'nin buğunu gösteren değişik bir fotoğraf kullanabilirdik Swanny'nin çocukluğu ya da gençliğine ait yığınla fotoğraf vardı. Tek yapmam gereken, Asta'nın albümlerini karıştırıp bulmaktı. Belki de diğerlerinden daha güzel göründüğü için, Swanny'nin resmini diğer çocuklarına oranla çok daha sık çektirmişti. Her doğum günü için çektirilen bir stüdyo portre -aralarda çekilen birçok

değişik fotoğraf vardı. Asta'nın fotoğraf albümlerinin hepsini görmüş olduğumu sanıyordum, ama zamanda içinde görmediklerim ya da unuttuklarım da olduğunu anladım. Albümler Asta'nın odası olarak adlandırdığımız odadaki şifoniyerin bütün çekmecelerini doldurmuştu. Albümleri çıkarırken Swanny'nin eksik sayfalan albümlerin arasına saklamış olabileceğini düşündüm, ama saklamamıştı. Swanny'nin günlükleri ilk okumaya başladığı çalışma odasındaydım. Kopardığı sayfaları yırtıp atmış olamayacağını düşünerek, raflardaki her bir kitabı indirdim, sayfaların arasına saklanmış kâğıtlar aradım. Bir sürü kâğıt buldum, zaten bulmamam garip olurdu: ilgisiz bir teşekkür mektubu, yemek tarifleri, arkadaşların gittiği tatil yerlerinden gönderdiği kartpostallar, hemen hemen hepsi Danca gazete kupürleri. .. sadece aradıklarım yoktu. Evde tutulamayacak kadar acı verici olduklarını düşündüm, Swanny onları küçük parçalara ayırmış, üzerinde yazılanlar da buhar gibi kaybolup gitmiş olmalıydı. Bir şeyi yok etmek isterseniz, bunu hemen, zaman geçirmeden yaparsınız. Yoksa sonsuza dek saklamazsınız. Sinemalardaki gerilim filmleri gibi, hani kötü adam filmin kahramanını sıkıştırır da hemen öldürmek yerine kurbanının gözlerini kamaştırmak için kendini övmeye, kabarmaya girişir ya öyle. Ama sözünü bitirene kadar imdat yetişecektir. Swanny imdat gelmesini beklemeden sayfalan yakmış olmalıydı.

Gazetede, Sotheby's'te satışa çıkarılan bir Victoria Nişanı'yla ilgili yarım sütunluk bir haber vardı. Satan kişinin adı Richard Clark'tı, nişana hak kazanan adamın torunuydu. Onun adı benim için bir şey ifade etmese de dedesininki önemliydi. Eğer asıl Victoria Nişanı başka bir yerde bu kadar ünlenmeseydi, gazetenin satışa bunca yer ayırması düşünülemezdi. Okuyucuların Çavuş Harry Duke'e bu kadar ilgi göstermelerinin nedeni onun 1 temmuz 1916'da Sortime cephesinde gösterdiği kahramanlık değil, Asta'nın günlüklerindeki önemiydi. Bu adam önce Asta'nın oğlunu kurtarmak için kahramanlık göstermiş, sonra da Asta'nın platonik sevgilisi olmuştu. Paul'e yüksek sesle haberi, haberin yanında yer alan günlükleri pek de iyi özetlemeyen bölümü okurken, Gordon geldi. Dış kapı basamaklarını çıkmış, evde olduğumuzu görünce de cama vurmuştu. Cenaze levazımatçısı gibiydi. Üzerindeki takım elbise resmî ve siyahtı, üzeri siyah çizgili koyu gri bir kravat takmıştı. Eğer hayatta kalmış sevdiğim bir yakınım olsa, bana bir felaket, bir kaza haberi vermeye geldiğini düşünürdüm. Bütün duygulanım yüzüme yansıtmış olmalıyım ki, her zamanki açık sözlülüğüyle "Bu kadar endişelenme. Dinleyince hiç de takmayacaksın. Belki de hoşuna bile gidecek" dedi. Paul Gordon'un habersiz geldiğinden böyle konuştuğunu sandı, onu görmekten memnun olduğumuzu söyledi ve Harry Duke'ün Victoria Nişanı'nın satılacağım anlatmaya girişti. Gordon terbiyeli terbiyeli dinledi, bulduğu ilk fırsatta da Paul'e "Annenin bir fotoğrafını görmek istiyorum" dedi. - Benim annemin?

- Ann sende fotoğrafları olduğunu söyledi. Bir şeyden emin olmak istiyorum. Fotoğrafta, çiçekli bir ipek elbise giymiş, bahçesinde görülüyordu. Rüzgârlı bir gün olsa gerekti, saçları karışmıştı, bir eliyle uçmasın diye eteğini tutuyordu. Fotoğraftan neye benzediği anlaşılmıyordu ama ince uzun boylu, açık renk saçları olduğu belliydi. Paul bu fotoğrafı, annesinin ölümünden sonra onun evinden aldığı resimler ve kâğıtlar arasında bulmuştu. Gordon'un yanında kendi Asta nüshası vardı, açarak Swanny'nin şömizdeki resmini gösterdi. Küçük Denizkızı'nın yanında duran, mavi tüvit elbiseli, mavi keçe şapkalı, uzun boylu, zayıf, açık renk saçlı bir kadın. - Ne görüyorsunuz? Konuşmadan önce duraklamıştı, ölçülü dramatik vurgulu sordu. Arada bir Gordon'un gelişmiş bir tiyatro yeteneği olduğunu düşünürüm. Đkisi de Danimarkalıya benziyor.

- Hepsi bu mu? Ne görmemi istediğini sordum. - Kardeş gibi, yarı kardeş gibi değiller mi? - Eğer kardeşlerin ya da yarı kardeşlerin birbirlerine benzemediklerini düşünürsek, evet. Paul'e döndüğümde, rahatsızlığını gördüm. Sesinden bir şey belli etmemeye çalışarak sordu: "Ne demek istiyorsun, Gordon?" - Size bir şok yaşatmak istemiyorum. Aslında belki de bundan hoşlanacaksınız, bir şekilde Ann'la kuzen olacaksınız. - Bize Hansine'nin Swanny'nin annesi olduğunu mu söylemek istiyorsun?

- Bir sürü şeyi açıklıyor, dedi Gordon. Asta günlüklerinde Hansine'nin ne kadar şişman olduğunu yazıyor, bizler de bunu zayıf bir kadının kendinden şişman birine gösterdiği normal ve acımasız tepki olarak kabul ediyoruz. Ailenin bahçede çay içtiği, Hansine'nin de arkalarında durduğu ünlü fotoğrafta Hansine hiç de şişman değil. Asta daha sonraki yıllarda da onun şişmanlığından hiç söz etmiyor. 1905'te şişmandı, çünkü hamileydi. - Belki de Asta uzunca bir süre onun hamile olduğunu fark etmedi. O günlerde elbiseler gebeliği gizleyecek denli boldu. Moda tarihi uzmanları, kadınlar yüzyıllarca hep hamile oldukları için, kadın elbiselerinin hamileliği gizleyecek biçimde tasarlandığını söylüyor. Yirmilerde moda olup bir daha kaybolmayan dar ve yapışık elbiselerin nedeni, kadınların eskisi gibi sık sık hamile kalmamaları. Hansine hamleliğinin yedinci ya da sekizinci ayına kadar durumunu saklamış olabilir, itiraf ettiğinde de çocuğu aldırmak için çok geç. Üstelik Asta'nın böyle bir şeyi bağışlamayacağını da biliyoruz. Rasmus bağışlayabilirdi, ama Rasmus orada değildi.

Swanny'yi hiç sevmedi. Hansine'nin görünüşü hakkında pek de hoş olmayan şeyler yazıyor ve Sam Cropper'ın Hansine'nin ilk hayranı olmadığını da söylüyor. bir işçi ya da bir uşak.Yani Asta ve Hansine hemen hemen aynı zamanda hamille kaldı? Bu biraz fazla rastlantı değil mi? . dimdik bir adam olarak çıkıyor. Kopenhag'da birisi. terk edenin Hansine olduğunu söylemek de mümkün. ama doğumda doktor bulunmamıştı. ona bakıyor. yıkayıp yatağa yatırıyor. kucağına alıyor. Rasmus'un söylediğinden de erken dönmemesi için dua etmiş olmalılar. ama onu bebeği kundakladıktan sonra koltuğunun altına alırken. Swanny'nin kendi çocuğu olduğunu söylemek ve anne olarak adlandırılmanın dışında. Büyükannenler Đngiltere'ye göç ettiklerinde. çünkü 1920'de. Swanny'nin kendi kızı olmadığını hissetmiş olmalı. ama muhtemelen yanılıyorum. Asta'ya fazla ilgi göstermese de başka kadınlarla hiç ilgilenmiyor.Belki de gitmek zorunda kaldı. Onlarla gitmek zorunda değildi. Asta kendi çocuğunu kaybetmişti. . .En muhtemel aday Rasmus. Yani karısı dışardayken hizmetçiyi yatağa devirecek adamlardan değil. Swanny'nin doğum gününün 28 temmuz olduğunu biz bilmiyoruz.Bir Danimarkalı.Üstelik. bütün çocukları içinde en az yakınlık duyduğu Swanny'ydi.Kim olduğunu merak ediyorum. çünkü Asta çocuğunun ölü doğduğu günü Swanny'nin doğum günü olarak seçti.. Belki de evliydi ya da ona bakabilecek durumda değildi. Hansine'nin Westerby çocukları içinde en çok Swanny'yi sevdiğini söyledim. yıllar boyu anneliğin dertlerini. Swanny'nin on beşinci doğum gününden az önce. Belki de Hansine'ye sadece kız olursa alacağını söylemişti. O daha çok bir otomobil motoruyla ilgilenmeyi seviyordu. Belki adam onunla evlenmek istemedi ya da evlenemiyordu. Asta Hansine'nin Paul'ün dedesini çaya davet etmek istediğini yazıyor.Hayır.Baba kimdi? . . dedi Gordon. dedi Paul. çünkü Hansine'nin doğuracağı bebeği yedekte tutuyordu. . Böylesi tam Asta'ya uygun olurdu. Eğer bilmiyorduysa. Hansine'nin bebeği Asya’nınkinin ölümünden bir ay ya da altı hafta sonra da doğmuş olabilir. Ama Hansine bir kız doğurmuştu. dedim. Peki. Çocuğunun ölü doğduğunu hiçbir yere bildirmedi. doğurduğu bebeği de büyük bir mutlulukla Asta'ya vermişti. yaşayıp keyiflerini tatmıştı.Hansine'nin daha önce bir sevgilisi olduğunu biliyoruz. örneğin Alman Hastanesi'nin basamaklarına bırakırken görebiliyorum. Aslında. . Çocuğunu her gün görüyor. Bebeğin ne zaman doğduğunu öğrenmenin imkânı yoktu. evden ayrılıp Paul'ün . Başka ne yapabilirdi. ondan ayrılmak zorunda kaldı. Gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Günlüklerden dürüst. sevgisinden yararlanıyordu. . ya bir oğlan olsaydı ne olacaktı? Asta'yı bir bebeğe zarar verirken düşünemiyorum.

Bir çeşit yeraltı ya da gayrimeşru evlat edinme topluluğu gibi bir şey. Annesini çocuğunu terk etmek zorunda kalmış bir hizmetçi olarak görüyordu. o zaman benim teyzem olduğu doğru. Hansine 28 temmuz 1905'te Asta'ya ebelik yapmıştı. birlikte olduğu adam" diye söz ediyor. Hansine neden sessiz kaldı? Çünkü öteki türlü bir yetimhaneye gönderilmesi kesin olan çocuğunun varlıklı ve güvenli bir orta sınıf ailesinin sevgisinden ve . annesinin hizmetçilik yaptığına değinenlerden nefret ederdi. Birdenbire Paul'e karşı güçlü. Annesini. sonra da Hansine'den bahsederken "Kopenhag'dayken. imzasız mektubu yazmaya karar verdi. Joan Sellway'in de anlamaz gözüktüğünü hatırlıyorum. Ayrıntılar herhalde eksik günlük sayfalarındaydı. daha sonra. dedim Paul'e. bizimle birlikte günlüklerin ilk bölümlerini gözden geçirmek istedi. çocuksuz çiftler de hizmetçilerinin gizlice dünyaya getirdiği bebekleri evlat ediniyorlardı. kimliğini aydınlatacak bilgiler vermesini istediğini. Hansine aynı çatının alandaydı. Đşin asıl korkunç yanı. Anlatılanlar Joan üzerinde kötü etki yapmış. ama Tatler'da fotoğrafını gördü. eğer Swanny gerçekten de anneannemin kızıysa.Kuzen olmamız mümkün değil. ama Ann'ın teyzesi olabilmesi için. Herhalde Hansine kızı yetişkin biri olana kadar söylememişti. temmuzda Hansine'nin ellerini "neredeyse kendisininki kadar şiş karnı" üzerinde birleştirdiğini anlatıyor. meşru ve istenen çocuktan çok daha görkemli bir hayat yaşıyor olmasıydı. Her bakımdan efendilerinin isteğine uymak zorunda olan. onun güldüğünü ve ilişkimiz hakkında şakalaştığını görünce rahatladı. Daha önce Swanny'le hiç karşılaşmamıştı.Günün birinde annene anlatmış olmalı. Kini ve öfkesi kabardı. . Kabul ettik. gayrimeşru ve istenmeyen çocuğun. en sevdiği çocuğunun bir hizmetçi ile Kopenhaglı bir tüccar ya da uşağın çocuğu olduğunu kabul etmek istememesiydi. Swanny'nin yirmi beş yıl boyunca peşinde koştuğu cevap buydu. Asta'nın kızı olarak doğması gerekir. Onun açısından öyle görülmüş olmalı. "gün geçtikçe daha da şişmanladığını yazıyor. Asta'nın ölü çocuğunun yerine bir bebek bulunmasının gerçekten de en kolay ve en güvenli yolu bu değil mi? Daha yeni doğum yapmış Asta'nın sokağa çıkıp birilerinin istemeyeceği bir bebek bulabilmesi mümkün mü? Hansine oradaydı. Tabiî başarılı detektifliğinden gururluydu. Đşte. bir daha silinemeyecek bir rahatsızlık duydum. haziranda Asta Hansine'nin "Çok şişman" olduğunu.dedesiyle evlenen Hansine'ydi. Bir şey söylemedi. Paul'ün geçici umutsuzluğunu görecek kadar duyarlı olan Gordon. bunun nedeni Hansine'yi hep küçük görmesi. seçme hakkı bulunmayan bir hizmetçi. daha sonraki tepkilerini ateşlemiş olmalıydı. Gordon'un yanında bunların hiçbirinden söz edemezdim. birkaç hafta sonra da Asta Hansine'nin doğumunda ona yardımcı oldu. Tek yaptığımız. dedi. Sonra gülümsediğini gördüm. Hansine'den geriye bir şeyler kalmış olması da imkânsızdı. bunları bulamayacağımızı da biliyorduk. Asta Swanny'ye gerçeği söylemediyse. teyzeleri değiştirmek. Böyle şeyler her zaman oluyordu kuşkusuz. Daha sonraları Swanny'nin ona gittiğini. Anne ve babalar kızlarının gayrimeşru çocuklarını kendi çocuklarıymış gibi büyütüyor. . Gordon açıklamasına başladığından beri hemen hemen hiç konuşmamıştı. Hansine okuma yazma bilmiyordu. imzasız mektupların mutsuz yazarını düşündüm. Örneğin. Gordon. Doğum zamanına geri dönmek gerekirse.

uzun süre önce Amerika'ya dönmüş olduğunu düşünmüştür. Çocuğu ondan kopartılmamıştı. o da bir gazeteciye konuşurken. sonra nisana ertelendi. Yirmi yedinci bölüm Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. daha sonra en öne kadar yürüyüp tek boş koltuğa oturduğunu anlattı. kızının bir prenses olarak yetiştiğini. Paketin arkasında. Gordon'un açıklamasının tek kusuru.ilerlemeden önce herkese tek tek baktığını. Lisa'ya verdiği bütün malzemenin. Saat dokuzda bitti. Miles da tıpkı Cary gibi abartmalardan hoşlanır. gönderenin adı ve adresi yazılıydı. hizmetçiliğe ve küçültücü işlere mahkûm. sanırım Cary de. doğru olmamasıydı. Eğer Cary onu hatırladıysa. yakınında da olsa arada uçurum olduğunu görmüştü. Paul ve ben Gordon'un açıklamasını kabul ettik ya da en azından ben kabul ettim. Televizyon dizileri genellikle programlandıkları gibi yayınlanmaz. George Ironsmith 1871'de Whitehaven'da doğmuş on dört yaşındayken birinin yanına çırak olarak girmiş 1897'de . ışıklar karartılmadan bir dakika önce salona girip yavaşça -onun deyimiyle tehditkâr bir ifadeyle. O dönemlerde çocuklar günkünden çok daha değersizdi. Battersea'ydi. saat dokuz buçukta Miles Sinclair bana telefon ederek Lisa Waring'in de gösteriye geldiğini. onu her gün görüyordu. en sonunda mayıs için. Hemen her zaman gecikmeler. Daha sonra. Lisa şimdi saldırgandı. Amerikan usulü. Buluştuğumuz gün bize dostça davranan. öfkesi daha da artmıştı. ertelemeler olur. filmi büyük perde de izledikten sonra.konforundan yararlanmasını istiyordu. üç kasetin de içinde bulunduğu paketi aldığında bir çeşit rahatsızlık duymuştur. George Ironsmith'in köklerini araştırmıştı. Nisan başındaki basın gösterisi Paul'le birlikte ilk özel gösterimi izlediğimiz BAFTA'da gerçekleştirildi. Cary'nin yapıma başladığından iki yıl sonraya. malzemeyi iade ederken nazik bir not yazıp Londra'da işleri nedeniyle kaldığını anlatan Lisa'daki değişiklik Cary'yi şaşırtmıştı. Lisa Waring bir iki milden fazla uzaklaşmamıştı. Lisa'nın görünüşünü de bir vaftiz törenine davetsiz katılan. "Roper" da önce şubatta yayınlanacaktı. benim Asta'nın günlüklerinden sayfa koparıldığını gördüğümden tam iki yıl sonrasına programa alındı. hep birlikte barda toplanmış. ısırdığı altın elmayı davetlilere fırlatan şeytana benzettiğinde fazla ciddiye almadım. Büyükdedesi için çizilen portreden hoşlanmamış. masaldaki anne gibi annelik adından mahrum edilmiş. Geçen hafta boyunca. Böyle kadınlar sadece mitolojide vardır. Lisa Cary'ye yaklaşmış ve açıkça gazetecilere bütün yapımını yerin dibine batıracak bir iki kelime söylemek istediğini anlatmıştı. çünkü bir zamanlar bu anlattıklarım gerçekti. Çocuk hayatını düzenleyen yasalar çok daha gevşekti. Üstelik adres Amerika değil.

ben ya da Swanny'nin yayıncıları. Çinli gözlü yabani bir kızın büyükdedesinin hakları için gürültü yapması. Gordon gelip Swanny'nin Hansine'nin kızı olduğunu söylediğinden beri birkaç gün geçmişti. yoksa Lisa basına açıklama yapmaya hazırdı. büyükdedesi oyunun en önemli kişisi olmalıydı. Cary de konuyla daha fazla ilgilenmek istemedi. Hem de orada. Bütün bu olaylar seksen altı yıl önce geçmiş de olsa. böyle durumlarda duyguların ve içgüdünün çok önemli olduğuna inanıyordu. korkunç bir kandırmacaya dayanıyordu. bu sefer içgüdüsünün ilginç ve acı bir açıklama karşısında bulduğu bir savunma olduğunu düşünüyorum. bundan sonraki günlükleri yayımlarken. Ironsmith'e oyunda üçüncü derecede bir rol vermek haksızlıktı. Bu nedenle simsiyah giyinmiş. yaptığı dizinin engellenmeden yayınlanmasını tercih ederdi. Yanlış olduğunu hissediyordu. belki de Charles Amcası. Öyle sanıyorum ki bir gün gelecek. Lisa'ya göre. Miles'a göre Cary sakin davranmış. Edith'in kayboluşu basın için hâlâ ilgi çekiciydi. geçici bir eğlenceden öteye gitmedi. günlüklerin kendisiydi. o kadının kızı değil. nedendir bilinmez. onu tanıdığım kadarıyla. bütün bu söylediklerinin dizinin geçerliliğiyle ne gibi bir ilgisi olabileceğini sormuştu. Çocuklar her zaman ilgi çekmiştir.Amerika'ya göçmüş. Hansine'nin Joan'dan önce bir çocuk doğurmadığını biliyordu. Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığını belirten bir not koyup koymama hakkında bir karar vermek zorunda kalacağız. Asta'nın ilk defterindeki orijinal Danca'yı okumaktan geçiyordu. Gordon'un anlattıklarından kimseye söz etmedim. Bütün bunlardan. Cary'yle kendim konuşma çabasına girdim. kızlar erkeklerden de çok. Bu son cümleyi yüksek sesle söylemişti. Ne var ki bahane bulamadı. O Lisa'nın Picadilly'de bir otobüsün altında kalmasını. Söylediklerinin özeti. O daha gider gitmez. 1904 sonbaharında da evlenmişti. üstelik kayıp çocuklar çok merak edilir. Bahsetsem de kimin ilgisini çekerdi? Belki Gordon'un kendi babası. bütün bunun önceden tasarlanmış bir kandırmaca olduğu izlenimini yaratacak bir karar. Edith olduğunu iddia edenler ya da onun başına gelmesi muhtemel olaylar gazetelerde her an yer bulabilirdi. Ne erkeklerde ne de kadınlarda içgüdüye fazla güvenmem. Paul kesinlikle bu çözümün yanlış olduğuna inandığını söyledi. annesinin Swanny Kjæer'in üvey kardeşi olmadığından emindi. bütün bunlar tarih olmuştu. Cary'nin onu danışman olarak görevlendirmesinin gerektiğiydi. adı günlüklerde sıkça geçen bir hizmetçinin çocuğuydu. Miles'a göre Lizzie'yi kimin öldürdüğüyle fazla ilgilenmediler. Görüldüğü kadarıyla da günlüklere gösterilen büyük ilginin önemli bir bölümü. Adı neredeyse ailelerle birlikte anılan kadının sevgili kızı Swanny. Gordon onlara kendisi söyleyebilirdi. Kanıtlama imkânı olmamasına rağmen. Kolay olmayacak. Daniel'dan bile yararlanmayı başarmıştı. çevrede bir erkek gördüğü zaman bütün güç ve karmaşık telefonları o erkeğe yüklediğini i biliyordum. Swanny Asta'nın çocuğu olmadığını öğrendiği ya da bu yönde güçlü kuşkular duyup asıl kimliği konusunda fanteziler üretmekten . Daha önemli olan. Eğer isterse. hem de o an. ama oradaki gazeteciler daha çok Edith Roper'ın hikayesiyle ilgileniyorlardı. köprülerin altından çok su akmıştı. "Roper" yayınlanmadan. Daha önce yayımlanmış. satın alınmış günlükleri gerçeklerden koparacak. Cary'yle birlikte bunu konuşmalıydılar. Benim de orada olmam gerekiyordu. Bunları bulmanın tek yolu günlükleri incelemek. Ironsmith'in küçük torunuyla görüşmek zorunda kaldı. Paul'ün içgüdülerine fazla güvenemediğim görülecektir.

bunun ne anlama geldiğini anlayacaktı. . Oysa. C. Hansine'nin 5 temmuzda kanaması varsa. her şeyi yeniden değiştirir. onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. Barış ve Savaş. kaba sözleri nazikçe anlatma sanatıyla ilgilenmek olduğunu söyledi. O nazik anlatımla ilgilendiğinden. Paul kanıtını kısa zamanda buldu." . Eğer Asta hun har det maanedhge (âdet ağrısı çekiyor) ya da hun har sit skidt (o kirli) demiş olsaydı." . Asta birçok konuda dürüst olmuş olabilir ama âdet konusunda değil. bu cümleyi daha günlükleri ilk kez okurken ilginç bulmuş. Mogens yalnız gitmek istiyor. bu nedenle Hansine'nin kızı olması ihtimalini aklına bile getirmedi. . katı terbiye kurallarının son kalesidir. Margrethe Cooper. bu kelime kelime çevrilir ve hiçbir zorluk çıkmazdı. Bu durumda yola devam edip adı hemen hemen her sayfada görülen. Evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. hatta bir ay sonra bile çocuk doğurması imkânsız. Kanıtı ilk defterin ilk bölümlerindeydi. Đçgüdüsünün kaynağı bu cümleydi. Bunu Gordon'un da anladığını sanmıyorum. çünkü Đngilizce'nin bu konuda Danca'dan çok daha zengin olmasına rağmen. 19351944 kitabını yayımlayabilir miydik? Bir adım atmadan önce düşünecek kadar zamanım vardı. Günlük yayıncılarının satmayı umdukları yirmi bin ciltten her birine açıklayıcı bir sayfa eklemek için daha önümüzde birkaç hafta vardı. bunun kelime anlamı "kırmızı çiçek'tir. Asta'nın den rfde blomst deyiminin Đngilizcede karşılığı yok."Evde bir konuğu varken" bölümünden mi söz ediyorsun? dedi Paul.öteye gidemediği sürece gerçeğin açıklanmaması işin doğrusuydu. .Anlamadığım bir bölüm var. bunun sadece bu son yirmi yıl içinde biraz azaldığını söyleyebilirim. ama henüz değil. yakında izin vereceğim.Daha ilk defterin ilk satırını okurken biliyordu. Gerçeğin ortaya kesin olarak çıkması. Margrethe Cooper buna uyan bir Đngiliz deyimi aradı ve 1970lerde hâlâ hayatta olan birçok yaşlı kadının kullandığı deyimi buldu: "evde ziyaretçisi var. Kadın psikolojisinde uzman olmadığı açık Gordon bile. Önce benden bu bölümü yayımlandığı biçimiyle okumamı istedi: "Hansine Mogens'i iki sokak ötede. Asta'nın yazdıklarını "evdeki ziyaretçi" olarak çevirmiş olabilir. 28 temmuzda. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Danimarkalıların Đngilizler gibi zengin bir üslubu yoktur. Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. dedim. dedim. Âdet. Ben Knud'la evde kalıyorum.Swanny biliyor olmalıydı. çok daha az beklemem gerekti.Danca orijinale döndüm. Andersen anlatırdım ama. ama bazı konulan nezaketle geçmekte ustadırlar. Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Gordon'un soyağacında Asta ve Rasmus'un en büyük kızları olarak gösterilen kadının aslında tamamen farklı bir kökten geldiğini bile bile. Ondan daha büyük olduğumu söyledim. Đkiniz de çok gençsiniz. bu nedenle de aklının bir yerine saklamıştı. belki de bunun yaş konusu değil. Eskiden oğlanlara H. . ama bütün günlüklerde de anlamadığım böyle bölümler var. güldü.

Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. büyükanneme. büyükbabanınki rahatsızlık verici. Konuştukça gözlerinin parıltısı söndü. Ironsmith bunu kızına. onun dışında sükûnetini izlerken. diye düşündüm" Yargıç böyle söyledi. Anlatacakları kanıtlanabilir olmalıydı. Cary'nin verdiği metinleri okuyup ev ödevine çalışmıştı. Miles da yanımızdaydı. oysa söyledikleri bundan çok uzaktı. .Peki dedi. Sürekli hareket etmelerine karşın ifadesiz gözlerini."Uzun çabalarımızın artık sonuna yaklaştığınızı söylemekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Evet." Sanki bu cinayeti işleyene karşı bir yakınlık duyuyor gibi. Ama söylemedi. üne kavuşmasını istiyordu. Eğer ona inanılabilirse. uzakta. ne kadar uzak olursa olsun. büyükdedesinin hakkının iade edilmesini. başkalarının hakaret olarak alacağı şeylerin Lisa'ya övgü gibi geleceğini düşündüğünden emindim. . çok daha özel bir nedeni daha vardı. Bunları Mockridge'in duruşma kayıtlarından aldım. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem ama belki de Đngiliz Ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. ama bazıları nereden gelirse gelsin. büyükdedeninki de yeterince kötü.Đçimizden pek azı. Birinin mantıksızı mantıklı. cinayetten yaklaşık yüz yıl sonra kaldırmış olmanın mutluluğunu yaşardı. Đngiltere'ye bu yüzden dönemiyordu. adı ne olursa olsun. uçları hafifçe yukarı kalkık gözleri doğruydu. atalarınızdan birinin muhtemel bir katil olmasından hoşlanır. Karısı da biliyordu.Cary de bir cinayetin üzerindeki esrar perdesini. Miles'ın bu durumda. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. sizce de öyle değil mi? Bu kez Cary'nin dairesindeydik. Lisa'nın iddiaları karşısında. Lisa dizide danışman olarak görev alır -almaması şimdiki kininin ve nefretinin başlıca nedeniydi. Kin ve öfkenin başka. bütün bunlar bir yıl önce olsaydı. sadece erkek kesimli düz siyah saçları. demek büyükdeden için ölümünden sonra şöhret istiyorsun. birini öldürdüğüne inanılır. Aslında şaşırtıcı. Yargıç Edmondson'un konuşmasını neredeyse ezbere okudu. çok güzel de elinde George Ironsmith'in Lizzie'nin gırtlağını kestiğinin kanıtı var mı? Vardı. "O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. Devam ediyor. Dizide silik biri olarak gösterilen George Ironsmith. her şey ne kadar da değişik olurdu. Lisa Waring'in çabası buydu.Diyecektim ki.Cary'nin de dediği gibi. . on altısına . Bunu ailede herkes bilir. sahne ışığında olmak istiyor. değerli Jüri Üyeleri. belirli bir noktaya bakmaya başladı. Lisa'nın yürek biçimindeki yüzü. O zaman Lisa Waring'i ve Lisa'nın geçmişle ilgili açıklamalarını ne büyük heyecan ve mutlulukla karşılardı. Hakaret etmeye gerek yok dedi Lisa. bütün bunlar çok iyi. . Babanın böyle bir role layık görülmesi korkunçtur. solgun burnu biraz büyükçe. söylediklerinden herhangi birine inanmakta güçlük çekiyordum.Ailemizde onun. dedi. saçmalığı kesinlikle ciddi bir şey olarak göstermeye çalıştığı psikolojik davranış bozukluğu örneklerinden izliyormuşum izlenimine kapıldım. Lisa'ya göre Lizzie Roper'ın katiliydi.

nereden geldiğimi öğrenirdim. Cary'nin video bandını izledikten sonra babasıyla temasa geçmiş. Ironsmith 1904'te Mary Schaffer adlı bir kadınla evlenmişti. Lisa'nın babası. bir iki dakika göz attım. tek bir çocukları oldu.girdiği gün anlattı. o belgeler bize Mary Schaffer'ın birinci . adresin de üstünde. Bunlar Lisa'nın annesi ve babasıydı"Aile inancı" Ironsmith'in birisini öldürdüğünü kanıtlamakta yeterli olamazdı. bir koltukta oturmak rahatsız ya da alışılmadık bir şeymiş gibi sırtını ovuşturdu. Ölmeden çok kısa zaman önceydi. O kadar gülünçtü ki. George Ironsmith otuz dört yaşındaydı. Bizlere verdi. Lisa yine de açıkladı. yere oturup bağdaş kurdu. Mary Schaffer'ı otuz sekiz yaşında bir dul olarak gösteriyordu. "Önemsiz kağıtlar" Mary Schaffer'ın doğum belgesini içeriyordu. ama Lisa içlerinin önemli bir şey olmadığım söyledi. . Birbirlerine gönderdikleri. Büyüknineme Lizzie'yi öldürdüğünü anlatmak. çoğu nişanlılık dönemine ait mektuplar. ama bu onu öldürdüğünü kanıtlamazdı. .Bu işaretin anlamı ne? diye sordu Cary. Ironsmith karısına ertesi gün. Basit bir soyağacı hazırlamış. hatta Hackney'de olduğunu gösteriyordu. kendi annesinin George ve Mary'nin birbirlerine ne kadar bağlı bir çift olduğunu söylediğini hatırlıyordu. onların 1933'te doğan en küçük çocukları Spencer Waring. 1959'da Betty Wong Feldman'la evlendi. havanın oradakinden daha sıcak olduğu hakkında bir satır ve tepede. rahata kavuşması için kadının öldüğünü bilmesi gerekiyordu. George Ironsmith'ten gelenleri göstermişti. söyleyecek bir şey bulamadık. Hackney'nin tek görülmeye değer yeri olan Victoria Park Gölünün bir sepyasıydı. onun için her şeyi yapmaya hazırdı. Bu kart Lizzie'nin öldürüldüğü sırada Ironsmith'in Londra'da. ama tabiî George Ironsmith'inkiler yoktu. yani 29 temmuz pazar günü eve dönmeye hazırlandığını yazıyordu. meslek olarak da "gezginci tüccar" olduğu belirtilmişti. zavallı Mogens'in Fransa'dan gönderdiği. kuzenlerimin de yayımlamaya çalıştığı mektuplar kadar kuru ve sıkıcıydı. Londra'ya gelen turistler yakınlarına genellikle Buckingham Sarayı ya da parlamento binasının resimlerini gönderir. Cary belgelerin geri kalanını sordu. Kartta 'Londra' dışında başka adres yoktu. ama Ironsmith'in gönderdiği kart üzerindeki fotoğraf. bir sürü de önemsiz yazı. babası da ona kendi annesinden kalan bir yığın belge göndermişti.O belgeyi bulabilsem. Lisa. Benim görebildiğim kadarıyla en önemlisi 1905 yılında Ironsmith'in Đngiltere'den karısına gönderdiği kartpostaldı. bir artı işareti üzerine çizilmiş çarpı gibi ilginç bir işaret vardı. Mary Ironsmith 1922'de Clarence Waring'le evlendi. Ironsmith karısına tapıyordu. Lisa ayağa kalktı. Lisa haklıydı. Kartın bir diğer ilginç yanı da üzerindeki resimdi. Kartta bunun dışında "Sevgili Mary". Mary olarak adlandırılan kızları aynı yıl doğdu. Şubat 1904'te Chicago'da verilmiş evlilik cüzdanı. ama damgada 28 temmuz tarihi okunuyordu. dedi Lisa üzgün sesiyle. Mary Schaffer Ironsmith bir rakibe olarak gördüğü kadını kıskanıyor. Sadece büyükdedesi ile büyükninesi arasındaki mektuplar. yaptığı çizimin Gordon'un Westerby araştırmasıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Yine de bakmakta bir sakınca olmadığını söyledi Cary hemen kâğıtlara göz atmaya koyuldu.

. Büyük bir içkiye ve en az yirmi sigaraya ihtiyacı vardı. kâğıdın üzerimizde yarattığı etkiden memnun. Aslında inanıyorsunuz ya.Aşk uğruna. Đşte bu kadar. bizi izliyordu. dedi Lisa yerde Buda gibi otururken. biliyorsun. dedi Lisa. galiba Boston'a uğradıktan sonra New York'a giden Lusitania ile. . Peki. Lisa gittikten sonra Cary krize girdi. George Ironsmith'in hizmet sözleşmelerinden birinin kopyasında gizliydi. Lisa. Đngiltere'den Plymouth'tan kalkıp. Önce gemi. diye söz verdi Cary. vejetaryenim.kocasıyla on beş yıl evli kaldığı ve çocuk doğurmadan boşandığı dışında bir şey göstermiyordu.Yani bana inanmıyorsunuz. Son iki kelimeyi söylerken Cary'ye bakıp tatsız tatsız sırıttı.Hayatını bunun için tehlikeye atar mıydı? Karısının hiç görmediği. biraz araştırma.Bunu babam buldu. Şimdiki gibi bir yıl toplum hizmetine gönderilmiyorlardı. dedim. Lizzie'den sonsuza dek kurtulmak için.Bir şeye girişmeden önce. neden? diye sordu zavallı Cary." Tabiî biliyordu.Yargıcın söylediklerini hatırlıyorsunuz. yolcu listelerinin hâlâ bulunabileceğini söyledi. şimdi ne yapacaksınız? . yumruklarını duvarlara vurdu.Ne yapacağım? .O zamanlar katiller asılıyordu. Miles. değil mi? Şimdi bildiklerinizi biliyor olsaydınız. ben seni ararım. Đnsanlar aşk için böyle şeyler yapar. . sadece adını duyduğu bir kadını öldürmek için? . dedi Lisa soğukça. . Daha önce hiç görmedim. dedi Lisa. . bilmemesi mümkün mü? Yıllar boyu o zavallı inekleri ve koyunları boğazladı. Büyüknineme tutkuyla bağlıydı. hiç merak etme. güldü. Aşağıdaki pub'a gittik. . deli gözlerle Miles'a baktı ve yeniden sigaraya başlayacağını söyledi. Hepimiz yılların sarartıp soldurduğu belgeye baktık. Gözlerini sımsıkı kapadı. Bunu söylemek kolay. . karısını mutlu etmek için. Ben. "Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. 1885'ten sonra yedi yıl boyunca Carlisle'da bir kasap ve mezbahacının yanında çırak olarak çalışmıştı.Peki ama. ama gerçekten girdi. .Oh. . . Bomba mektuplarda değil. parmaklarını saçlarında gezdirdi. Amerika'ya gittiği gemiyi de biliyorum. Belgeye göre Ironsmith. Uludu.Teması kaybetmemeliyiz.Size söyledim. işinize yararsa. o filmi hiç yapmazdınız.

nasıl çıkaracağımızı biliriz. Aradığımızı nerede bulacağımızı. Tabiî araştırmaların çoğu bulmak için yapılır. Lucania. Servia. Cunard Denizcilik Đşletmesi'nin tarifesini eline geçirdi. cumartesileri de Boston'dan kalkarak Queenstown'a uğruyorlardı. Ne var ki bu kayıtlar varış ülkesinde tutuluyordu. ama sonunda istediği -istemek zorunda olduğu. Etruria ya da Umbria'ya binmiş olması gerekirdi. çoktan bulmuş olurduk.bilgiye ulaştı. Oysa bu kez Cary bilmek istemiyordu. perşembeleri Liverpool'dan. Anlaşılan Spencer Waring yanlış hatırlıyordu. karısına dönmek için bindiği geminin adında yanlışlık olduğuydu. Bothnia ve Scythia da haftalık Boston seferi yapıyor. Biraz zaman geçti. "Đkinci sınıf' diye düşünüyordu. Amerika ve Đngiltere arasında mekik dokuyan onlarca büyük gemi vardı. Gerçek teoriyi doğrulamayabilir. Her ikimiz de bırakın iki yılı. Bütün bunları unutmak. Bunlardan hiçbiri Plymouth'tan kalkmıyordu.George Ironsmith'in 29 temmuzda Amerika'ya. Đngiltere ile Amerika arasındaki denizlerde dolaşan başka hangi gemiler vardı? Cary. bilmeye kesinlikle karşıydı. Cephalonia. Amerika'dan gelirken yalnızdı. Umbria ve Etruria. Anlaşılan deniz faciaları tarihinde en az Titanic kadar ünlü olan geminin adını hatırlıyordu. Yirmi sekizinci bölüm .Đkimiz de iflah olmaz araştırmacılarız. Cunard'a başvurdu. ama o zaman teori feda edilir ve her bir olasılık birbiri ardına kontrolden geçirilir. Servia ve Gallia'nın iki haftada bir yaptıkları seferlerden birine de katılmış olamazdı. George Ironsmith New York'tan Liverpool'a 15 temmuz 1905 cumartesi günü hareket etmiş. Lisa Waring'in -daha doğrusu Spencer Waring'in. Ironsmith böylesi gemilerde yolculuk etmiş olamazdı. bizi ilgilendirenler de Washington'daki Ulusal Arşiv'deydi. Pavonia. ama dönüşünde yanında biri daha vardı. onun basına açıklama yapıp dizisini yerin dibine batıracağından endişe ettiği için değil. Yüzyılın başlangıcında. Catalonia. "Roper"ın yayınlanmasıyla halka yanlış bir hikâye anlatmış olmaktan bir haz duymayacağı kesindi. Amerika'yı Birinci Dünya Savaşı'na girmeye iten. başlangıçtan beri kabul edilir bir çözüm bulmaya eğitildiği için yapamıyordu. Cary Plymouth'tan vazgeçmeye karar verdi. bir sonraki projesi için çalışmaya başlamak istiyordu. Liverpool'dan hareket eden gemiler yolcularım şirketin New York'taki North River ya da Doğu Boston'daki New Pier iskelelerinde indiriyordu. gidiş dönüş bileti 75 ile 110 dolar arasında olmalıydı. Liverpool'dan New York'a da 29 temmuzda dönmüştü. Alman denizaltılarının 1915 yılında Lusiania'yı batırmalarıydı. Liverpool'dan kalkan New York Cumartesi Postası Ironsmith için en uygun çözümdü. Arabia. Hibernia. Karta inanırsak. yolcu üstelerinin hâlâ saklandığını duyduğunda şaşırdı. büyükdedelerimizin kim olduğunu bulmadan iki gün geçiremezdik. Bulduğumuz ilk şey. Bunu sadece Lisa'nın korkusundan. Campania. Aurania. Cary'ye göre.

Stockholm'de. Waring ailesinden kimse evlilikten önce karısının bir çocuk doğurduğu hakkında bir dedikodu. Asıl konudan uzaklaştığımızı düşünüyor. Sonunda bulduğu bir açıklamaya da kanıt değil. çünkü adamın kuzeyde. Oysa adam karısını seviyordu. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. sabırsızlanıyordu. hatta fısıltı duymamıştı.Çok zaman önceydi. bunun kanıtı yoktu. Đlginç bir hikâye. Lucania'nın yolcu listesi 29 temmuz 1905 cumartesi günkü seferinde. 1904 şubatında evlenene kadar bekâr gözüküyordu. Ama yine de bir senaryo. çocuğu neden Mary Ironsmith olarak adlandırdığını açıklamaz. Onun tek istediği. "Kuzinim Sigrid. Cary bu kadarını da mı göremiyordu? . öyle değil mi? Gerçek bir olay.Bu. onu evlat edineceklerdi. dedim. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. karısının ilk evliliğinden bir çocuğu olmadığını açıkça belli ediyordu. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. Bana anlatmak için telefon etti. 1905'te de Đngiltere'de . söylenti.Hikâye olduğunu ben de biliyorum. Mary Schaffer'la arasındaki mektuplaşmadan. 18 aralık 1913'tü. Cary'nin bu sorulan sorduğu Lisa çocuğun kim olduğunu bilmediğini. giyotinleri yazmıyor muydu? . Olumlu bir Roper ipucu yakalamak umuduyla günlüklerin ilk cildini yeniden okuyordu. 1900'de mi ne Đsveç'te oldu. bu konuda bir çocuktan söz edildiğini hiç duymadığını söyledi." . kaldı ki hangi anne baba küçük kızlarını altı günlük bir deniz yolculuğunda tanımadıkları genç bir adama emanet eder ki? Her ikimizin de düşündüğü. Anlaşılan kabahat karısındaydı. Asta'nın on yıl ya da daha önce bir başkasından duyduğu bir şeyi hatırlamaktan başka bir şey yaptığını iddia etmiyorum. büyükdedesinin Lizzie'yi öldürdüğünü Cary'nin de kabul etmesiydi. Adam evliydi ama çocukları yoktu. imkânsız bularak aklımızdan uzaklaştırmaya çalıştığı düşünceyi söyleyen yine Cary oldu. Hem Asta nereden düşündü bilmem. ikinci sınıf yolcuları arasında George Ironsmith ve yarım ücret ödediğine göre iki ila on iki yaşları arasında olması gereken Mary Ironsmith'in de bulunduğunu gösteriyordu. Tarih Roper Davası'ndan yıllar sonra. Asta'nın ünlü öykülerinden biriydi. yaşadığı sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. Muhtemelen çocuk Ironsmith'e Amerika'ya götürmek üzere emanet edilmiş birisiydi. diye cevap verdi Cary. Ironsmith'in bir çocuğu varsa.Sadece bir hikâye.

isteği reddedilince de tehdide başvurduğunu sandığını söyledi. yalnız olması gerektiğini de söylemişti. Gemi kayıtlarına göre. Maria Hyde'ın yanında kalacaktı. Cary Đngiltere'ye sadece Edith'i almak için geldiğini. En iyisi Roper'i Cambridge'de buluşarak hiç olmazsa dışa karşı saygınlığa korumaktı. dedi Cary. . Ironsmith. iyi bakılacağına. Maria Hyde'ın öldüğünü de bilmiyordu. kızını istediğini. Đki yaşından büyük olmasa. Roper'ın. şimdi de onun Mary Ironsmith olmak için çok küçük olduğunu söylüyorsun. ama çocuk istediğini bildiği bir kadınla evliydi. Paul ve benim konuşarak yarattığımız senaryoya göre Ironsmith Lizzie'ye gitmiş. kendi yanındakinden çok daha güzel bir . Talihi yaver gitti. Swanny Kjær olmak için çok büyüktü. Miles nasıl olup da Roper ve oğlunun Cambridge'e yalnız gittiğini. onu terk etmeyi düşünmüş olamazdı. George Ironsmith'in yanında Lucania'ya binen çocuğun Edith Roper olamayacağını söyledim.Yani sence kıza bilet almasa sorularla karşılaşacak ve iki yaşından küçük olduğunu kanıtlamak zorunda mı kalacaktı? . Anlaşılan Lizzie'nin bir haftalık gecikmesinin nedeni. yürüyebilen bir çocuktu. geçinecek imkânı olmayan kadın olma tehlikesi karşısında düşünmüştü. O zamana kadar New York'a varmış. Ne de olsa çocuğunu büyütmekte inat etse. Ne yazıldığını sana okuyayım: "Bu şekilde dünyanın haberleri ve hava durumu raporları Atlantik'i kat eden gemilere dağıtılmakta. olamaz mı? Edith büyümüş. eğer Cambridge'e gelecekse. ama boşanmayı düşünmüyorlardı ki. Lizzie'nin cesedinin ne zaman bulunacağını kestiremezdi. On dört aylık bir çocukla yolculuk ettiğinden şüphelenilmesini bile istemiyordu. Bir de şöyle bak: bir sürü soru sorulmasını önlemek istemiş olabilir. Lizzie'nin geride kalmayı nasıl kabullendiğini hiç anlamadığını söylüyordu. onları bırakarak Cambridge'e taşınmıştı." 1910 yılında Crippen'in telsiz aracılığıyla denizdeyken yakalanan ilk katil olduğunu bir yerlerde okumamış mıydım? Ironsmith ondan beş yıl önce yakalanmak istememiş anlaşılan. Roper'ın kızın kendinden olmadığını başkasından öğrenmesinden korkarak. bunu ancak terk edilmiş. kocasını kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktı.Edith. Miles'a göre karısına. sevileceğine. Edith. O günlerde "suçlu taraf' olarak görülecek bir kadına nafaka bağlanması söz konusu değildi. Acaba Lizzie. karısını bir hafta sonraki cumartesi günü beklediği belliydi. karadan yüzlerce mil uzakta olsalar da yolcuların mesajları kıyıya iletilmektedir. kocasına durumu itiraf etmiş miydi? Açıklamayı kendi yaparak daha kötü sonuçlardan kaçınmaya çalışmış mıydı? Miles Lizzie'nin kararsız olduğunu düşünüyordu. hatta para önerdiğini. özellikle de Edith'in istendiğine. büyük ihtimalle de Chicago trenine binmişti bile. Cary ve Miles. Lizzie'nin çocuğunu sevdiğini söyledi Cary. Çocuğu olmayacağını. . Ironsmith onun için hiç bilet parası ödemeyecekti. bu arada Edith'e uygun bir ev bulmak ya da annesini razı etmeye çalışmaktı. Ah. kendi çocuğu Edith'i ona vermesini istemişti. dedi Cary. Herhalde iki yaşında gösteriyordu.Dahası da var. gemide Marconi Telsiz Telgrafı da vardı. Üstelik kocası oğlunu da yanına almış.tekrarlanmaması için bir neden yok. Kendi aramızda. Çok büyüktü. cesetler bir haftadan önce bulunmadı. Gerçekten ayrılmaya karar vermiş olsalar. bu hareket anlaşılırdı.

Edith'i vermeyecek. Ertesi sabah Devon Villa'ya geri döndü. Ironsmith'in onu tekrar kandırmaya çalışmış olması kesindir. Hackney'de aldığı ve üzerine özel bir işaret koyduğu kartpostalı karısına göndererek çocukla birlikte geldiğini bildirdi. Belki de böyle hikâyeler. Hayattaki tek varlığı. Bize göre Ironsmith o haftanın her günü Devon Villaya gelmiş. Amerika'ya götürülmek üzere Liverpool yolunda olduğunu söylemesi işten bile değildi. Lizzie. dedi Paul. Roper'dan nefret etmekte. zaten hiç uyanmadı. evin kiracısı olduğu dönemden kalma anahtarıyla Devon Villa'ya giren Ironsmith'e kararını değiştirdiğini söylemişti. tehdit etmiş de olabilirdi. Başlangıçta Lisa Waring beklenmeyecek ölçüde köpürdü. Edith'i yanına alıp Euston Đstasyonuna gitti. Cary ve ben senaryo yazmak. Lizzie'yi hayatta bıraksa. evlilik bağıyla bağlı Roper ve Lizzie'nin meşru çocukları olarak görülüyordu. fantezi kurmak. Babasıyla telefonda uzunca bir süre konuştu. kim bilir? Belki de Ironsmith böyle bir öykü duymuş. canlı varlıkları hızla öldürmekte uzman bir mezbahacıydı. kandırmaya çalışmış. Cary'nin söyledikleri üzerinde düşündük. geçineceklerdi. . 27 temmuz perşembe akşamı. oğlunu da sevmemektedir. Böylece yatak örtüsüne sarındı ve Lizzie'nin gırtlağını kesti. daha sonra iki yaşından büyük. Karısına. Ironsmith. kendisi de Hackney'de annesiyle oturacaktı. kızını Ironsmith'e vermedi. Mutfak çekmecesinden aldığı bıçakla Lizzie'yi korkutmak mı istemişti. Öyleyse. kadının uyandıktan sonra polise gitmesi. Cinayetten önceki bir hafta boyunca olardan kimse bilmiyordu. yoksa onu öldürmeyi kafasına koymuş muydu? Maria Hyde ortalıkta görünmüyordu. Roper'ın gidişinden sonra Devon Villa'ya gelerek kızını alması konusunda anlaşmışlardı. ama son anda vazgeçtiğini bir düşünün. sonunda . metresini öldürüp giyotinden kurtulan adamın öyküsünü düşünmekten alamıyordum. Lizzie'yle tartışmış. on iki yaşından küçük bir çocuk için Amerika'ya bir gidiş bileti aldı. 28 temmuz. küçük kızıdır. Büyükdedesinin hakkının teslim edilmesini.Bütün bunlar çok güzel ama. para önermiş. Eskiden. O geceyi Liverpool'da geçirdikten sonra ertesi gün Lucania'ya bindiler. Vermeyi kabul ettiğini. metresinden olma çocuğunu karısına vermek isteyen. neden Edith'i alıp gitmekle yetinmedi? Ne de olsa Edith. Edith'in kaçırıldığını. gerçek bir kasap olarak tanınmasını istiyordu. yalan söylemekle suçlandık. belki de yüksek dozda hidrobromid almış annesini uyandırma çabalarından yorgun düşmüştü.hayat yaşayacağına emin olduktan sonra. tek bir gerçek olaya dayanıp daha sonra başka koşullara uyarlanan öyküler yaygındı. bazen de ger-çekleşiyorlardı belki de. Roper'ın gidişinden önceki salı ya da çarşamba. Kendimi Asta'nın anlattığı. daha sonra gerçekleştirmişti. cuma günüydü. Florence Fisher saat onda alışverişe çıkmıştı. Liverpool trenine yetişti. Ironsmith iki gün sonrası. Roper'ın sahneye çıkmasından önce yaşadıkları gibi yaşayacaklar. çocuğu getireceğini de bildirmiştir. Lizzie hiçbir şey duymadı. Lizzie bir ara kızını vermeyi kabul etmişti. 29 temmuz için SS Lucania'da yer ayırtmıştır. Ironsmith'le. ne var ki Lizzie geri adım atmayacaktır. babaannesinin Ironsmith'in meşru çocuğu olmadığını öğrenmek ona pek hoş gelmedi. Edith annesinin yatağında uyuyordu.

George Ironsmith'in Lizzie Roper'ı öldürdüğü tam olarak kanıtlanamasa bile Edith bulunmuştu. Diğer fotoğrafların hiçbirinde. Cary yapımı konusunda hâlâ endişeliydi. Roper'ın beraat edeceği. Spencer Waring'in Lisa'ya gönderdiği birçok fotoğraf arasında biri özellikle önemliydi. Amerika sahnelerini çekmek için oraya gittiler. özellikle Lisa'nın babasının iki kardeşiyle birlikte hayatta olduğu bir dönemde. Ne de olsa. Bilindiği kadarıyla Lizzie'nin sol göz altındaki elmacık kemiğinde bir leke yoktu. Bunu Edith'in hayatının canlandırılması. Roper planlandığı gibi yayınlandı. yardımcısını kaybetmek üzere olduğunun farkındaydı. Miles'ın da Lisa'yla birlikte gittiğini anlaması birkaç saatini aldı. Sonunda gösterime sunulan "Roper"ın tamamlandığı sırada Lisa'nın sahneye çıkması ve Edith'in kim olduğunu açıklamasıydı. modaydı. Bütün bu konu onu heyecanlandırıyordu. Cary bundan sonraki yapımları için onu yardımcı olarak görevlendirmekte kararlıydı. Çekimin son günü aynı zamanda Lisa'nın yirmi yedinci doğum günüydü. böyle bir leke Edith'in bilinen en önemli iziydi Lisa babaannesini iyi tanımıyordu. Ironsmith'in ölümü. Lisa çözümü bulmakta gecikmiyordu. Bu yapım Cary'ye "Roper"dan çok daha fazla keyif verdi. Çünkü aynen Lizzie gibi o da fotoğraf çektirmek için hafifçe sağ yanını dönmüştü. Cary bundan fazla hoşlanmadı. Paniğin büyük kısmı geçmiş olmasına rağmen. yeni ailesi. herhangi bir sorun çıktığında. Aradaki tek fark. kadın öldükten sonra kalan eşya arasında böyle bir kâğıda rastlanmadığını öğrendi. Lisa daha yedi yaşındayken ölmüştü. . 1970'te. 1922 yılında çekilmiş fotoğrafta gelinlikle görülen Mary Waring kolaylıkla 1898'de gelinlikli Lizzie Roper olabilirdi. Zaten onun asıl istediği de buydu. böyle bir belgenin hiç görülmediğini. Lisa Waring'i danışman olarak görevlendirdiler. Dizi bir çözüm önermediği. endişeleri sona ermişti. Cary bundan memnun olmadı. yine de üzüntüsünü belli etmemeye çalıştı. Lisa ertesi sabah Los Angeles'a uçtu. onun onuruna düzenlenen partide Lisa hamile olduğunu açıkladı. Edith'in gerçek kimliğini kanıtlamak iddiasında olmadığı için. ama Spencer Waring annesinin yüzünde böyle bir lekeyi hatırladığını. evlenmesi ve Cape May'deki yılları izledi.babasından babaannesinin doğum kâğıdı olmadığını. New Jersey'li biriyle evlenmiş ve tüm evliliğini Cape May adlı şirin bir kıyı kasabasında geçirmişti. Lisa'nın değeri ölçülemezdi. Daha ilk bölüm gösterilirken Cary ve Miles. özellikle Edith'in merdivenleri tırmanışı ve tepede gözden kayboluşu gibi bazı sahneler kullanıldı. "Roper"dan. Mary Waring'in yüzünde bir iz yoktu. Cary onu geçirmek için havaalanına gitmedi. Bu fotoğrafta Mary Waring'in yüzünün sol tarafını görmek mümkün değildi. Ironsmith'in gerçek katil olarak gösterileceği yarı belgesel bir dizi hazırlamak arzusundaydı. onun bu lekeden kurtulmak için her gün özel bir makyaj yaptığını söyledi. Mary Ironsmith Waring çocukluğunu Chicago'da geçirmiş. Bundan sonra yeni bir gerçek çıkmayacaktı. Cevaplar ellerindeydi ve bana anlattığına göre. Roper'ın yapılışı ve Waring açıklamaları konusunda bir belgesel hazırlıklarına başlamışlardı bile.

farkındayım. olaylar ya kâğıda dökülmemişti ya da yazıldıkları kâğıtlar kayıptı. Kitap şömizindeki fotoğrafa. Ya da yıllarca Swanny'yi kızkardeşi sanan annemi. Swanny olmadığını öğrenmemizdi. . kendi kızımı sevdim. onun da Robert Browning'inkilere benzettiği aşk mektuplarını verdi. O kendi kızının gerçek kimliğini öğrenmiş. Paketi gelir gelmez açmadım. bu arada da sevgilisini kaybetmişti. Aranacak başka neresi vardı? Asta yıllar boyunca çok az mektup yazmıştı. Çok önceden. birer küçük kız evlat edindik. büyükbabam Rasmus. Bütün bu mektuplardan hiçbirinde Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığı şeklinde yorumlanabilecek tek bir söz yoktu. Harry Amca'nın kızı bana Asta'nın son dönemlerde babasına yazdığı. Swanny'nin ikinci dereceden bir kuzeni. artık çok geçti. Sayfalar Kopenhag'dan bir paket içinde geldi. gerçeği bulabilme düşüncemden vazgeçmiştim.Swanny'nin gerçek anne ve babası konusunda Paul'ün bana Gordon'un teorisindeki yanlışları göstermesinden sonra. ben daha çok küçükken. o tanıdık güçlü ve güzel kuzeyli yüze baktığımda. Edith Roper'ı bulmamıza yardımcı olan fotoğraflar. bazen daha önceden tanıdığım birini gördüğümü düşlüyorum. Pek tatmin edici bir son değil. çocuksuz iki kadın. Üç hafta kadar önceydi. günlükleri tekrar okuyarak küçük de olsa bir ipucu. Evi aradım. milyonlarca kelimelik romanı ya da günlükleriydi. uzak olasılık da olsa Swanny'nin olabileceğini düşündüğümüz insanın. Cary ve ben. Bilmiyorum. Bütün bunlar çok zaman önce olmuştu. postadan gelen büyük zarfları açtığım öğleden sonrası için ayırdım. Swanny konusunda işe yaramadı. Belki de gördüğüm. Söyleyebileceğim tek şey. Yirmi dokuzuncu bölüm 1991. Ben. Yazdığı asıl şey. her kitabı açıp sayfalarının arasına baktım. bebek Swanny'nin gerçekte kim olduğunu öğrenme iddiasını bir kenara bıraktım. yayımlanan son günlükler için seçtiğim ve Küçük Denizkızının yanında çekilenin yerini alacak resme. Asta'nın onun babasına gönderdiği mektupları iade etti. bir ima peşine düştüm. Günlükler yayımlanmaya başladığında.

dünyanın öteki ucundaki nişanlısıyla evlenmek üzere işten ayrılmıştı. Gyldendal tarafından gönderilen kalın zarfı gördüğümde. Dedektif öyküsü yazarlarının mektupla senaryo taslakları. mülakat isteklerinin. Pakete el atmadan önce beş kutu ve iki büyük zarf açtım Paketin içindekilerin ne olduğunu hemen anlamadım. mektuplarla birlikte pul göndermiş olmalarını da istemiyor değildim. gazetelerin akla gelebilecek her konuda yorum yapmamı arzu edeceklerini düşünmemiştim. Günlüklerin dördüncü cildinin basılmasıyla. Onu uzun zaman önce tanıdığınızı. Asta Westerby tarafından gönderilmiş olduğu kanısına vardım. Kutunun üzerinde bir mektup ve yayıncının alışılmış not kâğıdı vardı. sadece günlükleri iyi tanıyan birinin cevaplandırabileceği mektuplarla ilgilenmek zorunda bırakıyordu. Annemin kâğıtlarını karıştırırken. çünkü bir bölümü ayrı bir kutuya konmuştu. anneniz de anneme kendi elindeki bilgileri gönderdi. romans yazarlarının aşk konulan. Anlaşılan bu konudan Mrs. Westerby'ye de söz etti. Yeni kitabın gelen mektupları bu denli artıracağını. Mektup Đngilizce'ydi. Tabiî ben de herkes gibi o ünlü günlükleri okudum! Hemen bu sayfaların 'Astas Bog'a ait olduklarını anladım.Swanny'nin rolünü üstlenip günlüklerin yayıncılığına soyunduğumda. Danimarka denizcilik tarihi konusunda yazdığı kitabı hazırlamaktaydı. Elinizde kopyaların bulunduğunu biliyorum. konuşmaların yoğunlaşacağını. Böyle olduğunu duydum. "Sevgili Mrs. elyazmalarını. bunun tam günlük bir iş olacağının farkında değildim. Bu sayfaların onun eline nasıl geçtiğini araştırdım ve sonunda Georg Stage'den söz edildiği için Mrs. Gelenlerden yüzde birini yayıncıma gönderiyordum. hatta bir okul gezisinde tutulan notları alıyordum. Bulduğum ara çözüm beni hâlâ günde on-on iki istek cevaplandırmak. Sayfaları size iade ederken ilginç bulacağınızı umuyorum- . "Yine böyle bir şey olmalı" diye düşündüm. Belki de birkaç sayfalık bir örnek. ilk günlerdeki ilgiden sonra Asta'ya olan ilginin sakinleşeceğini sanıyordum. Yeni bir yardımcı yetiştirmek ya da işi kendim yapmak durumundaydım. Adres Kopenhag'ın bir bölgesini. uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı. Mektubu yazan hem Swanny'nin öldüğünden hem de Danca bildiğinden habersizdi. evinize konuk ettiğinizi biliyorum. Asta konusunda bir dosya dolabı gibi düzenli olan kız. iştahımı kabartacak bir özet. günlüklerini. yukarıda sözünü ettiğim kaza hakkında bilgi toplamakta olduğunu sanıyorum. Annem 1963 yılında Đngiltere'yi ziyareti sırasında. seyahat kitabı yazarlarının da 1852'de Zambezi'ye tırmanan bir büyükbabanın anılarını aldığı doğru olabilir. tarih de iki hafta öncesini gösteriyordu. iyi eğitim almış bir Danimarkalının Đngilizcesi. Size annem Aase Jfrgensen'in geçen kasımda öldüğünü bildirmek zorunda olduğum için üzgünüm. Ben de düzenli olarak başka insanların anılarını. Bildiğiniz gibi annem bir deniz tarihçisiydi. ilginç bir şey buldum. Kjær. Geriye kalanları geldikleri yere gönderirken. büyük bir bölümü de Đngilizce bile değildi. Sandra'dan sonraki sekreterim. ama bunların orijinal olduklarını ve sizin için tarihî değer taşıdıklarını düşünerek size göndermeye karar verdim. Dünyanın hemen her yerinden geliyorlardı. Danimarka'dan.

O ünlü imzasız mektubun geldiği gün.. 12 ağustos tarihli notlar da eksikti. . Hiçbirimizin aklına sayfaları Asta'nın koparmış olabileceği gelmedi. Swanny'nin Aase Jörgensen onuruna verdiği öğle yemeği davetinde Asta'yı profesörün ilgisini çekebilecek bir şeyleri olduğunu söyler. her seferinde onları koparanın Swanny olduğunu düşünmüştük." 29 temmuz 1905 Hâlâ bekliyorum. zavallı Swanny'yi her yerde onu boşuna ararken üst kata çıkıp söz konusu günlüğü ararken gözümün önüne getiriyorum. Kızıma Swanhild adını vereceğim.başka her şeyi düşünmeye çalışıyorum. Yıllar boyu o sayfaları aramış. Büyük hatalar bu kadar kolay yapılıyor. içimde olanlarda -daha doğrusu olmayanlardan. yaprakları koparmıştı. ataş ya da zımbayla tutturulmamışlardı. Günlük sayfaları çoktan katlanmış.Saygılarımla. Swanny'nin doğum günü olduğu söylenen günden bir sonrasıydı. Sayfaları kocama verdim. Tanrıya şükürler olsun ki hava yağmurlu değil. Efsanelerimizden birinde okuduğum bir öyküyü düşünüyorum. dışarıya. temmuz ve ağustos 1905.. Okullar uzun yaz tatili için kapandı. hâlâ sancım yok. daha da doğrusu. koşuşturup korkunç bir gürültü çıkarıyorlar. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. işte bunlar da Frederikke Teyze'nin mektubu hakkındaki yorumları. Ne işine yarayacaklardı ki? Ne önemi vardı? Önemli olan tek şey yazmaktı. 27 temmuz tarihli notlar sanki ". Ama daha önce dört cümle daha vardı. Đngilizce'ye çevirdi ve yüksek sesle okudu: "Bebek bugün pek hareket etmedi. oğlanlar evde. Günlük yazarının kendi kayıtlarını tahrip etmesi düşünülemeyecek bir şeydi. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim" ile bitiyor gibiydi. Doğumdan önceki son günlerde fazla hareket etmezler. Aradığı sayfalan bulmuş. Bu arada kendimi meşgul etmek için. Aase Jorgensen'in çantasına girmişti. tam da düşündüğü gibi. bir bilim adamı özeniyle korunmuşlar. çünkü asıl eğlence aşağıdaydı. korkunç trajediler böyle hatalarla harekete geçiriliyor demek. içinde Swanhild olan öyküyü. Ama yine de tam Asta'ya göre bir davranıştı. Đlk sayfanın tepesindeki tarih Swanny'nin doğum gününden. Hatırladığım kadarıyla Swanny Asta ve tarihçiyi yemek odasında. Christiane Neergaard" Zarfı titreyen ellerle açtığımı söylemem abartılı olmaz. Royal Copenhagen porselenlerine bakarken bulmuştu. elindekiler sadece ölü kâğıttı. sokağa çıkıp oynamaları mümkün. Yukarıda uzun süre kalmış olamaz. Đşte burada. Sayfaların tümü bir plastik dosya içindeydi.

Bebeğin başı. çocuğun ters durması. bunlar her yerde. Mrs. Bu kez kendimi eskisinden o kadar farklı hissediyorum ki. Kaptan Mitchell. Gazetelere göre hastaneler sivrisinek ısırığıyla gelenlerle doluymuş. Bebek biraz yer değiştirdi. Eskiden sivrisineklere sadece şehir dışında rastlandığını sanırdım. bebek konusunu unuttular. Đngiliz gemisinin kaptanı. biraz daha büyüdükleri zaman çok daha fazlasını öğreneceklerini söyledim. Leylekler ve bebekler hakkındaki o saçmalıktan anlatmak yerine. 31 temmuz 1905 Hansine sancılar başladığında bebeği çevirebileceğini söylüyor. sonuç. bütün vücudumun çürük içinde kalması. arkadaşı Mrs. bulduğumda da midem bulanmaya başladı. "Şimdi yap" dedim. Gibbons'un bu sabah getirdiği bir torba dolusu sigara kutusunu verdiğimde. Bence mucize eseri değil. Frederikke Teyze'den gelen mektubun tamamı. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. içlerinden elli sekizi kurtuldu. Mrs. Doktor istemiyorum. bundan eminim. kendimi değişik hissetmemin nedeni. Sonra Knud bir kız değil de. Bir sevgilisi olabilir mi? Neyse. ama Avrupa'daki sivrisinekler farklıymış. Gibbons sabahtan akşama kadar sigara içiyor olmalı! Ortalık sivrisinek kaynıyor. Yanlışın ne olduğunu biliyorum. Ben de biraz Đsveçli olduğum için. Öte yandan Đsveç gemisi Irene imdat çağrılarına hemen cevap verip. Kaptan Mitchell'in her şeyden sorumlu tutması nedeniyle savunma avukatından tarafsız olmadığı için kınanmış. Daha birkaç yıl böylesi şeylerden korunmaları gerekir. onu satın mı alacağı konusunda bir sürü soru sordular. Mahkeme başkanı ona karşı davranışlarında son derecede acımasızmış. Bunu bir erkeğin yapmasını istemiyorum. Neyse. Mogens'in bacakları ısırık içinde. Hansineye Mogens'in bacaklarını kâfuru ile ovmasını. Hansine'ye göre doğum başlayıp bebek hareket edince. Gece odaya girip o hayvanların sokması korkusuyla yatağa yatmaktan nefret ediyorum. Bu yaşta onlara bütün o korkunç ayrıntıları anlatmak doğru değil. New Orleans'ta bir sarı humma salgını varmış. Tabiî Hansine'nin bebeği nasıl bulacağı. oturma odasında oğlanlarla birlikteydim. çocukları kurtarmak için elinden geleni yapmış. gemi batarken de bir mucize eseri kurtulduğuyla dolu. onlara bir kız kardeşleri olacağını söyledim. olması gerektiği gibi aşağıda değil. o öküz gibi elleriyle karnıma masaj yaptı. daha kolay olurmuş. Kendimi değişik hissettiğim için çocuğun kız olduğuna karar verdim. Danimarka Deniz Mahkemesi'ne tanık olarak ifade verirken ağladığı söyleniyor. Aklımı başka şeyle meşgul etmek için değişik şeyler düşünmeliyim. saat ikide eve döndüğünü duydum. oynayabileceği bir erkek istediğini söyledi. başka türlü olamaz. biraz hareket etti ama dönmedi. Hansine'nin zamanı gelince sokağa çıkıp bir bebek getireceğini söyledim. Ama sonra buldum. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. çıkacağı yere yakın. Mr. hâlâ kaburgalarıma dayalı. Kendi ablasının doğumunda yapmış. kırk kişinin hayatını kurtarmış. Hoist Frederikke Teyze'ye 150 metre ötedeki bir Đngiliz gemisinin hiç yardım etmeksizin geçip gittiğini söylemiş. sonra da buz gibi suyla silmesini söyledim. denedi. karnımdakinin kız olduğundan eminim. ayakları da aşağıda. en sevdiğim kuzinim . Kızlarda iş yokmuş. Tabiî uyuyamadım. Holst'un on altı yaşındaki oğlunun Georg Stage'de öğrenci olduğu. Bunu söylemek tehlikeli değil.Hansine dün öğleden sonra izin istedi.

ama neye dayanıyor. Kopenhag'dan sadece üç mil uzaktaymış. Çok korkunç. Hansine bana gazeteleri getiriyor. Kayser. Ancona'yla paralel yol aldıklarını. bir Hohenzollern'in Norveç kralı olması korkunç olur. Yıldızlı pırıl pırıl bir geceydi. Georg Stage şimdi denizin altı fersah dibinde yatıyor. Gazetelerde değil. Peki. Korku ve çığlıklar anlatılacak gibi değilmiş. Georg Stage onu görmemiş ve gemiye baştan çarpmış. oğlanlara bakıyor. Batması bir buçuk dakika sürmüş. Kazanın meydana gelişi. Danimarka gazeteleri panik çıkmadığını. George Stage'nin kampana çalmadan birdenbire rota değiştirdiğini söyledi. neden Kaptan Kopenhag'da. Çarpan okul gemisi olmasına rağmen. Georg Stage Stockholm'e gitmek için yeni hareket etmiş. adı da Oluf Thorvaldsen'di. herkese göre de en uygunu bu. en çok zararı da o görmüş. evi çeviriyor. on iki mil hızla Prusya'da Königsberg'e götürüyormuş. Kral Christian'ın konuğu olarak Bernstorff Şatosu'na gitmiş. Holst'tan aldığım mektupta. ailesinin tek çocuğuydu. ölmek üzere olan her erkek annesini çağırırmış. Bir yaş daha küçüktü. Thorvaldsen'ler Strandvejen'de. her şey beklemede. Etrafta Đsveçli ve Danimarkalı adaylar varken. Mrs. düğünümüze de davetli değildi. Leith Limanı'na bağlı Ancona. sanırım Mitchell'ın ne kadar hayat kurtardığı. Eğer Leith'i Londra yakınlarında bir yerde sanıyorsa. bense bekliyorum. Annelerini çağırıyorlarmış. bu da Frederikke Teyze'yi çok kızdırmıştı. Onu pek tanımadığım için şaşırdım. böylece onun da kaptana mektup yazıp oğlunun hayatını kurtardığı için teşekkür etmesine imkân hazırlamamı. Đskoçya'da Alloa'dan aldığı kömürü. geçen perşembeden beri evdeyim. Ama seçimi Norveç halkına bırakacaklarını söylüyorlar. Erik'in en iyi arkadaşı boğulmuş. daha sadece on beş yaşındaydı. ne kadar suçlu olduğu konusunda çelişkiler de var. Artık sokağa çıkmıyorum. sonra Đngiliz gemisinin kendi rotasını değiştirerek çarptığını söylüyor. ki sandığı anlaşılıyor. Kaptan Mitchell daha önce aldığı bir kılavuzun . Kendinden yine Danimarka hanedanının oğlu olarak söz ediyor. Sanırım adresimi Frederikke Teyze'den almış.Sigrid'in de Đsveçli olması nedeniyle bundan çok memnun oldum. onunla sadece birkaç kez karşılaşmıştım. her şeyin sükûnetle yürütüldüğünü söylüyor ama Frederikke Teyze'ye göre Erik aynı fikirde değil. 1 ağustos 1905 Bu deftere her gün yazmayacağımı söylemiştim. sınıf birincisi. babamın bir zamanlar tuttuğu yazlığın yakınlarında oturuyor. oysa okul gemisinin kaptanı Malte Brun. denizcilik öğrencilerinin de en iyisi. ama yapacak bir şeyim yok. Georg Stage konusunda yeni haberler var. Çocuklar ellerine geçirebildikleri şeylere tutunup denizcilerden gelip onları kurtarmaları için bağırıyormuş. Teknedeki öğrencilerden çoğu uykudaymış! Tahlisiye sandallarını suya indirecek zaman bulamadılar. oldukça değişik bir coğrafya bilgisi var demektir. Kızımın bugün doğacağını hesaplamıştım. duruşmadayken teşekkür etmedi? Neyse. bilmiyorum. ama bir hareket yok. Çok fazla bir şey de istemiyor! Sadece Kaptan Mitchell'ın adresini bulmamı. inanılmaz bir şey. Hansine işlerimi devraldı.

Bütün insanların uçmak istemesi ilginç değil mi? Galiba insanların en güzel hayali uçmak. bebeği mememe dayadım. Burada eksik bir sayfa vardı. yanımda bebeğimle yazıyorum. Görebildiğim kadarıyla. 4 ağustos 1905 Çarşamba öğleden sonra Harisine.çizmiş olduğu rotadan ayrılmadığını söylemesine rağmen mahkeme başkanı Kaptan Brun'e inandı. Her şey iyi gitti. Anlatıldığına göre küçücük insanlarmış. koşarak yatak odama girdiğinde "Hansine leylek olmuş. 2 ağustos 1905 O kadar çok şey oldu ki. Wilson. Neyse. vaftiz babalarının arasında Danimarka Prensi Karl da vardı. Aklıma parlak bir fikir gelmişti. ama normal gibiymişler. ötekilerden daha açık renkli. eski gazeteleri karıştırdım. uçmakla ilgili sorunları çözümlediğini sanıyordu. Knud tek kelime bile etmedi. evde bir erkek olmasını istemenin aşağı yukarı tek nedeni bu. kızım. cüce değil. buraya gelmeden önce de onları sadece dört araştırmacı görmüş. Makinesi suya düştü. Onları gönderdim. oğlanlar ve Swanhild Wembley Park'ta uçmaya çalışan bir adamı görmeye gittik. Bütün bebekler mavi gözlü doğar. 18 ağustos 1905 Bu öğleden sonra Hansine. bu hem beni hem de bebeğimi rahatlattı. Çizgileri çok düzgün. Danimarka gazetelerinde araştırma hakkındaki haberlere baksaydı onun da bulabileceği bir . Bu adamın adı Mr. ama bunun gözleri mavi kalacak.. sadece baktı. Onun Norveç kralı olmasını umdukları için vaftiz babası yaptıklarını sanıyorum.. Orta Afrika'da bir ormandan getirilmişler. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. Hipodromdaki pigmeleri görmek isterdim. Niye ettireyim? Bunların hepsi saçma. çok güzel bir ağzı var. Hansine de çocukların yüzünden benimle gelemezdi. Galler prensesinin oğlu John Charles Francis olarak vaftiz edildi. sonunda. Ben bebeğimi vaftiz ettirmeyeceğim. Gazetelerden birinde. ama çözümleyememiş. Çok güzel bir bebek. kışın yakacağımız ateş için saklarız. Mor" diye bağırdı. Bu satırları yatağımda. Holst'a mektup yazdım. Gelişini ve mutluluğumu kaydetmek için zaman geçirmeden bunları yazmak istedim. Daha önce onu emzirdim ve mutlu olarak uykuya daldığını gördüm. bu açıkça belliydi. ben yalnız gidemezdim. Mogens Hansine'yi elinde bir bebekle Richmond Caddesi'nden gelir gördüğünde hiç şaşırmadı. Büyük bir üzüntüden sonra gelen. Jorgensen'e veremeyeceği kadar özel şeyler yazmıştı. ben. gerçek olduğunu sandığın bir kâbustan uyanmak gibi mutluluğa benzer başka bir duygu olabilir mi? Çocuğum. Mrs. Herhalde Asta bu sayfaya Mrs. Yazın eski gazeteleri atmaz.

Đpucu olmadığı konusunda yanılıyorsun. ipuçlarını nasıl bulacağımı bilirim. evlat edinilen kızın bile haberi olmadığı bir şeyi bir yabancıya açıklayacak kadar düşüncesiz değildi. insan kendini haksızlığa uğramış görüyor. dedim.Ölü bir bebek? ." Knud'un daha önce bebeği görmediği neredeyse apaçık ortada. oysa hepimiz Swanhild Kjær'in doğum gününü 28 temmuzda kutladığını biliyoruz. Bir de 2 ağustosta yazılanlara bakalım: "Her şey iyi gitti. Gerçekten de bazen son derecede soğuk. öyle mi? Peki bundan neden tek bir söz bile etmiyor? 1905'teyken elli sekiz yıl sonra bu sayfaları. Bazen düş kırıklığı o kadar yoğun olabiliyor ki. çocuk daha doğmamıştı. Böylelerini çevirdim. bazen neredeyse tutkulu olan Asta için bile bu üslubun biraz farklı olduğunu kabul etmek zorundayım. Đskoçya. Gülünç ama kızgınım. bebek nefessiz kaldı. Ne bir ipucu ne bir değinme. Daha sonra Asta. Gerçekten de Mogens Hansine'yi bebek getiren leyleğe benzetiyor.Öyle sanıyorum. Leith. Swanny.Hansine. Gelecek hafta Sandringham Caddesi'ndeki nüfus memuruna giderek Swanhild'in doğumunu kaydettirmeliyim. Beklediğimiz cevap kâğıtlarda yazılı olacak. Asta'nın söylediğini yaptı ve sancı sırasında bebeği çevirmeye çalıştı. Paul'le birbirimize baktık. . Daha Christiane Neergaard'ın mektubunu okurken cevabın bu koşullar altında görüneceğini anlamıştım. . Mogens'in Hansine'yi elinde bebekle görünce şaşırmadığını yazıyor. Tabiî böyle sayfalan senden çok gördüm. evde bebek falan görmediği. Asta yazdıkları bittikten sonra günlükleriyle ilgilenmiyor olabilirdi."Çarşamba öğleden sonra Hansine. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. 1 ağustos günü günlüğünü yazarken. Öyleyse. ama kocasının bile bilmediği bir evlat edinmeyi. Sayfaları ve çeviriyi aldım. Kesinlikle yok. . Böylece ona Kaptan Mitchell'ın adresini bulamadığımı." Bunun anlamı. . Asta'nın kendi kızı olmalı. Çok kızgınım. . ne oldu? Asta." Çocuğunun doğduğunu anlatmak için pek söylenecek bir şey değil.şey buldum.Hiçbir şey. Gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu düşünmeye başlıyorum. Beceremedi. içinde Georg Stage'yle ilgili bir şeyler var diye . Kim koparmış olursa olsun. Bunun anlamı da o sabah evden ayrılırken. Senaryoya uygun düşünmeye çalıştım. bu nedenle de sayfaların yırtılmasını anlayacaktık. "Knud tek kelime bile etmedi. dedi Paul. 1 ağustos salı akşamı ile 2 ağustos Çarşamba sabahı arasında bir çocuk doğurdu. ama yazdığı mektubu Ancona'nın sahibi olan şirket aracılığıyla gönderebileceğini bildirdim: James Currie and Company. sadece baktı. hep o sayfaların cevabı taşıdığını biliyordum. okullar tatil olduğu için Mogens'e arkadaşının annesinin baktığı. Asta dikkatsiz olabilirdi.

"Büyük bir üzüntü'den söz ediyor. bebek evini bir odaya kapatarak senelerce ilgilenmediğimizi söyledi. bebek evini yeğenine. Ne demek istiyordu. daha sonra öğrendiğimize göre de istemişti. hayran olmuş.Bir şeyler söylüyor. pek fazla bir şey değişmedi. evin taşınmasına gönüllü olmuştu. Ertesi gün Gordon kiralık bir kamyonla bebek evini almaya geldi. Muhtemelen buruşturup çöp sepetine attı. Evlerinde bebek evi için yeterli yer olduğunu öğrendikten sonra. bebeklerle fazla ilgilenemeyeceğini söyleyince. Đlgili sayfayı a'dan z'ye Londra Rehberi'nde buldu. Evin ilk sahibesi olan annem ise hiç aldırmayacaktı. Ne var ki sekiz yaşındaki Alexandra mühendis olmayı istediğini. Harry Amca'nın en küçük kızı. yani Hansine kollarında tuttuğu bebeği Richmond Caddesi'nde bir yerden mi almıştı. Burada bulunmayan sayfada.Ben öyle söylemezdim. sonra sağa ya da sola saparsın.Belki. Bu da kendi bebeğinin ölümüyle ilgili olmalı. yirmili yıllardaki doğumuyla Asta'yı kıskançlığa sürükleyen o çocuk. Asta'nın bu evin Harry Duke'ün torununa gitmesinden memnun olacağını düşündüm.Mogens'in arkadaşının evinin bulunduğu Malvern Sokağı güneyde doksan derecelik bir açıyla Richmond Caddesi'yle birleşir. Swanny de bundan hoşlanırdı. yolu gereksiz yere uzatır. hâlâ orada. içlerinden birini attı. dedi Paul. onu gerçekten sevecek birini aradık. Belki de sadece Asta'nın acılarından ve kaybından söz ediyordu.bir tarihçiye vereceğini bilemezdi ki. Öyleyse Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek konusunda tek bir adım atmadık. Üst kata çıkıp tarihçi kadına vereceği sayfaları kopartınca.Evet ama. Aramızda Hackney'i en iyi tanıyan Paul'dü. yıllar önce anneanne olmuştu. Bebek evini aşağıya taşırken. Başlangıçta. taşıma işini yine üstlendi. . . Eğer arkadaşın evi köşedeyse. Swanny'nin kim olduğu o sayfada mıydı? . dedi Paul. Hansine Richmond Caddesi'nde ne arıyormuş? . ailece bizi ziyaret ettikleri bir sefer (sanırım buna tek sefer demek daha doğru olacaktır) Emma bebek evini görmüş. Chingford yolculuğuna çıkmadan önce ona artık Neergaard belgeleri olarak adlandırdığımız kâğıtları ve çevirisini gösterdik. Torununun adı Emma'ydı. ama Gordon'un bulduğunu görememişti. Gordon. Gordon sanki evin sahibi kendi öz yeğeniymiş gibi. ama Asta'nın dediği gibi "Richmond Caddesi'nden bebekle gelir" olmazsın. Malvern Sokağı Lavender Grove'la kesişiyor. Gail'in kızı Alexandra Digby'ye vermeyi düşündüğümüzde. adımını Richmond Caddesi'ne atmış olursun. . Richmond Caddesi. Normal olarak Lavender Grove'dan gider. bebek evini isteyecek. Daha evlenmeden önce Paul büyük bir haksızlık yaptığımızı. çocuğu doğal annesinden almış gelirken Mogens'i de Malvem Sokağı'ndan . bebek evini Emma'ya hediye etmeyi kararlaştırdık.

Lizzie'nin öldürülmeden önce bir bebek doğurduğunu mu düşünüyoruz? . Sıcak bir ağustos öğleden sonrası. sonunda da Paul'ün evine girmiştik. Burası Richmond Caddesi'nin güneyindeydi. Paul'ün arabasına binip Hackney'ye yollanmadan önce beş dakika bekledik. herhalde Asta'nın döneminde olduğundan çok daha temiz.Florence Fisher evde yalnızdı. neredeyse. Kaldırımda durup Devon Villa'ya baktık. beni tanımayınca da aldırmazlıkla öteye döndü. Cambridge'deydi. Ama gündüz ışığında burası hoş görünüyor. Richmond Caddesi'nden sağa sapıp şimdi artık Lansdowne Caddesi olan Lansdowne Sokağı'na girmiştik. Middleton Sokağı'na girmiştik. Paul evine yalnız gitmemi hiç istemez. Paul'le birlikte tepede sağa döndük ve oraya yürüdük. bu evden bir bebek alacaktı. . Mogens'in de pencereden bakıyor ya da bahçede bekliyor olması gerekirdi. Cary'yle ben buranın karşısında. Ilık. Çayını içti. insanlar burada geceleri soyulur. Bu kez yola Lansdowne Caddesi'nin batısında. sanki bir Victoria Dönemi zarafeti var. Navarino Caddesi'nde de Devon Villa vardı. Devon Villa'yı muhtemel bir set olarak inceledikten sonra. Çevre tehlikeli olmasıyla tanınır. bize baktı. Daha iki gün de bilinmeyecekti. Mogens'in Hansine'nin gelişini görebilmesi için arkadaşının evinin köşede olması. çevreliyordu. Öğleden sonra güneşi çevreye harika bir görüntü vermişti. bütün diğer kanıtlara rağmen. Ama mutlaka Richmond Caddesi demek istemiyorum. Graham Sokağı'ndan geçmiş. Roper'ın kendisi de oğlu Edward'la birlikte. Buraya gelmek için. bugün gibi bir gün. Anneannemin görmeye geldiği Florence Fisher olmalı. .O zaman bütün tıbbî kanıtlara. ona paralel olarak giden Malvern Sokağı'ndan başladık. Richmond Caddesi'nden giderek kolaylıkla ulaşılabilecek bir yer de olabilir. her yeri gölgeliyor. her seferinde gelip beni karşılardı. Buraya son kez Cary'yle çekim yeri ararken gelmiş. Devon Villa'nın üst katında bir yerde Lizzie Roper ile Maria Hyde'ın cesetleri vardı.Neden Lizzie? . Navarino Caddesi'nden yola çıkmış. Ağaçlar yapraktan ağırlaşmıştı. Ya da gözünüzü iyice kısarsanız. Eğer Hansine'yi Richmond Caddesi'nde yürürken gördüyse. ama bu son henüz bilinmiyordu. Örneğin. Florence onun arkadaşıydı. nefis pencereler Belgravia'da bir terasa ait gibiydi. bebek evini değerinin bilineceğine inandığımız bir eve götürdü. kamyona binip gitti. Roper'ın John Smart'a anlattıklarının doğru olduğunu.almayı mı düşünmüştü? . Zemin katin sahibesi Brenda Curtis'in yüzü basamakların hemen sağındaki pencerede göründü. Florence onun Devon Villa'da tanıdığı tek insandı. Hansine daha önce yapılmış bir anlaşma uyarınca buraya geldi. bunun anlamı Hansine'nin Navarino Caddesi'nden geldiğiydi.Buna benzer bir şey. ne at pisliği ne duman ne de sarı sis var. Basamakların tepesindeki o giriş kapılan. Bir randevusu olduğu söylenebilir. neredeyse sıcak bir öğleden sonraydı. dedi Paul. 2 ağustos gününün belirli bir saatinde.

hizmetçinin bebeğini alıkoymasına izin vermezdi. taşa . Florence Fisher nişanlıydı.Sanırım. Kucağında bebek. hiç evlenmedi.Orada sadece Lizzie vardı. yanıbaşında koşuşturan küçük oğlanla Hansine buralardan geçmişti. Paul'le birlikte ne tarafa gittiğimizin farkında değildim Onunla yürüdüm. Florence da vardı. evlenmek üzere nişanlanmıştı. ne olduğunu anlamadan kendimi Lavender Grove'da buldum. belki bugünden de sıcak. O küçük yüzler hâlâ orada. Đki kadın ilk kez temmuz başında tanıştıklarında. Florence'ın yeni doğmuş bebeği tehlikede değildi. Arkamızı döndük. ama Roper'la tanışmadan önce hamile kalmış bir kızı olan Maria Hyde için fazla önemli değildi. . hamileliğinden Hansine'ye söz etmiş miydi? Hamileliği pek göze batmamış olmalıdır. Herhalde sıcak bir gündü. beni güneye doğru sürükledi.. duyduklarımın sonuçlarını tartmaya çalışıyordum. özellikle Florence gibi iri olduğunu bildiğimiz kadınlarda. Florence'ın hamile kalması tutucu biri olan Roper'a korkunç gelmiş olabilirdi. konuşmadan Navarino Caddesi'nde yürürken. WVS üniformasıyla Clovenford Markizi'nin yanında fotoğraf çektirdi. Belki de Hansine'ye anlattı ya da saklanmayacak kadar belirgin olan bir şeyi Hansine'ye itiraf etmek zorunda kaldı. Neden. parçalar bir araya gelmeye başladı. Eğer hamile idiyse. ama Maria Hyde tekrar işe aldı. Efendiler hamile kalan hizmetçileri kovardı. Asta'nın Londra'ya geldiği zaman oturduğu eve ilk kez baktım. ama evlenmedi. bilmiyoruz. Roper onu kovmuştu. açıklaması daha kolay. diğeri üst kat pencerelerinin altında. Otuzuncu bölüm Her şeyin kaybolduğu bir anda. Bebek doğduktan sonra gidecekti herhalde. Bir tütüncü dükkânı açtı. dedi Paul.Ne diyorsun? Biliniyor muydu? Roper'lar biliyor muydu? . biri girişin üzerinde. karşı konulmaz olan gerçekleşti. O dönemde hiçbir ev.

Asta'nın çocuğunun ölü doğması. . orijinalleri. bir bakıma Florence'ın şansı oldu da denebilir. gidecek bir yeri olmadığını düşünürsen. Şimdi eve gidecek ve elimizdeki belgelere başvuracağız. Tepsiyi niye taşımadığını şimdi anlıyoruz.Belki de gerçekten o gün doğduğu. mahkeme Florence'a gülmüştü. Florence'ı bodrumdaki yatağına girmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar" demek zorunda kalmış."Florence'ın iç karartıcı bir evde. erkek arkadaşının onunla evlenip evlenmeyeceğini bilmiyordu. Neergaard belgelerini ve Paul'ün çevirisini önümüzdeki masanın üstüne yaydık.küçük bir kız çocuğu istiyordu. Paul. Hep Florence'ın hastalığının ne olduğunu düşündük. Ben de o sırada en az ilgilendiği şeyin. Ward-Carpenter raporundan bir bölümü okudu: .oyulmuş. ama Florence için geçerli bir neden bulamadık. aynı yere Rasmus o zamanlar Hammel olarak adlandırılan otomobilini bırakıyordu. duruşma zabıtlarını. "27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediği" diyor. Florence bir ara onu yanında tutabileceğini sandı. Ward-Carpenter bile "Rahatsızlığı her neyse. Asta bebeğinin doğumunu bekler ve sokaktaki oğullarını izlerken o penceredeydi. Đşte birisi -üstelik bir hanımefendi. Ward-Carpenter anlatısını. Asta'nın sevmediği tül perdelerden biri sallanıyordu. Florence'ın doğum sancıları başlamıştı. Dışarıda birisi bir Land Rover park etmişti. hamileliği ve yaklaşmakta olan doğumuydu. Birbirimize soru sormaya başlamıştık. yatağının bulunduğu o delikte? Günlüklere ve Ward-Carpenter'in Roper'larla ilgili yazılarına bir kez daha bakmamız gerektiğini söyledim.Tepsiyi Maria'nın yerine yukarıya taşımamasının nedeni. Florence çocuğunu tek başına mı doğurdu? Mutfakta. O sırada bir çocuk doğurduğunu. Maria'nınkini güçsüz kalbine bağladık. kimin yanında çalışacağını. . hiç de anlaşılamaz değil. Ne de olsa Roper'lar orada değillerdi. Büyük pencerelerden birinde. Eğer yedi buçuk aylık hamile olduğunu. buna şaşmaman gerekecek. . Daha önce kendi derdiyle ilgilenmesi gerekiyordu. .Swanny neden doğum gününü 28 temmuzda kutluyordu? diye sordu Paul. başlarında beyaz taşlı yüzler. . kendini iyi hissetmemektedir" diyor. Duruşmada Tate-Memling Florence'ın üç gün boyunca ekmek bıçağına dokunmadığına değindi.Tabiî bu durumda Florence'ın üst katlarda neler olduğunu merak etmemesi de anlaşılır. Florence'ın görevi evi temiz tutmak olmasına rağmen 4 ağustos gününe kadar üst katlara çıkmadığını hatırlattığında. Willow Caddesi'ne döndüğümüzde. Lizzie'ninkini hidrobromide. 28 temmuz cuma günü doğdu. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu kadar ısrar ettiği anlaşılamaz". Nasıl geçineceğini. Asta'nın da bunu bildiği için. günlükleri. üst kat odalarının temizliği olduğunu düşünüyordum. Ya da belki bebeği ne yapacağını bilemiyordu. muhtemelen çok da rahatsız olduğunu düşünürsen.Birkaç sayfa ötede 28 temmuz sabahı alışverişten dönen Florence'tan bahsederken "Eve döndüğünde. oysa hemen hemen hiç kimsenin otomobili olmadığı bir dönemde. Hiç olmazsa Devon Villa'da başını sokabileceği bir damaltı vardı. . her şeyi.

Tek bir söz. değil mi? . 29 temmuzda yazılanlara bir bak..) Saat ikide eve döndüğünü duydum" diye yazıyor. Öyle sanıyorum ki. Anneannem onun kim olduğunu herkesten iyi biliyordu. Hansine onun için çok şey yapmıştı. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. (. "Ona nasıl hitap ederdin?" . Eğer Hansine eve saat ikiye doğru dönmüşse. Belki de birkaç saat sonra. nerede olduğunu biliyoruz Anlaşılan amatör ebe olarak epey ün salmış. Oysa biz. Anneannene.Yani Asta'nın ölü çocuğu ne gün doğdu? .1 ağustos gecesi.. Daha sonra anneannemin bir sevgilisi olup olmadığını düşünüyor. Daha önce sormayı hiç düşünmediğim bir soru vardı. . değil mi? Swanny hep Roper'ı babası sandı. Florence'ın doğumuna yardım ediyordu. O evde 1906 yazına kadar kaldılar. Sadece bir kez. dayanılmaz bir fikirdi." . kendini unutmaya zorladı. . çok şey de biliyordu. muhtemelen geceyarısından da az önce doğdu..Kime? Hansine'ye. unuttu. Neden sordun? . Merak ediyorum.Swanny. Asta'nın doğurduğu bebek erkek miydi. Bence anneannem Asta'nın bebeği öldükten sonra Florence'ın doğumundan bahsetti. o da Swanny'ye annesinin bazen kötü olabileceğini söylediğinde onu kovmayı düşündüğü gün: "Onunla birlikte o kadar güçlükten geçtik ki. Üstelik Swanny'nin gerçekten 28 temmuzda doğduğunu da biliyoruz. Bahçeye mi gömdüler? Herhalde.Asta bundan tek bir söz bile etmedi. sordum. Asta'nın Hansine'den neden bu denli nefret ettiğini ve korktuğunu anlamak güç değildi.Çok cesaret isteyen bir şey yaptı. çünkü doğumunda bulunmuştu.O sırada değil. Seksen altı yıl sonra bile. Asta "Hansine dün öğleden sonra izin istedi. Herhalde Roper olamaz. 2 ağustos öğleden sonra da Hansine Florence'ın bebeğini almaya gitti. Swanny. . çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. tek bir kez Hansine hakkında az da olsa iyi bir şey yazıyor. ..Peki tek başına mıydı? Düşüncesini bile korkunç buldum. dedi Paul.Yalnız olduğunu sanmıyorum. Neergaard sayfalarına bir göz at. Güçlü kişiliği olan bir kadınmış. kız mı? Bir de tabiî cesedi ne yaptıklarını. . Umarım bahçeyi kazıp araştırmamızı istemeyeceksin.Peki Swanny'nin babası kimdi? diye sordum.Annem ona Mormor dememi istemezdi.. . Ben de sadece "Gran" derdim. O sırada Devon Villa'daydı.Asta biliyor muydu? . dedim.

. Morfar'ın cenazesinde gördüğüm birinin gölgesi. Nişanlının adı Ernest Henry Herzog'du. Onun hakkında ne biliyoruz? . gırtlağı kesilmiş Lizzie'nin de yataktaki cesetlerini bulması. diye merak ediyordu Paul. . Üstelik uşaklık görevi. Maria Hyde ve Lizzie Roper da orada olacaktı. çalmaya devam etti. Evliliği bir kişisel güven aracı olarak istemesi gerekmediği anda. Nişanlıydı. Öyleyse neden Florence'ı çocuğunu bomboş evde. Sanki uzaklarda bir zil çalar gibi oldu. Florence ertesi bahar evlenmeyi umuyordu. Yanında Hansine olacaktı. Ward-Carpenter'da ilgili bölümü buldu. Mahkemede adı bile geçmedi. Demek ki nişanlısı onun hamileliğinin farkındadır. Paul'ün açıklamalarıyla harekete geçen zil. Ama çocuk doğmuş.Ama onunla evlenmedi. O dönemin kadınlarını hep evlenmeyi düşünür.Merak ediyorum. erkeklerin bakire olmayan kızlarla evlenmek istememeleri. Belki de Florence ve Herzog dışında hiç kimse bu nedeni bilmiyordu. ama aslında ondan hoşlanmıyordu. Roper'ın savunma tanığı gözükmüş olabilir." Anlaşılan bu cümle. dedi Paul. Eğer çocuk doğmadan evlenselerdi. bir sorun olmayacaktı. neden evlenmediler? Herhalde Asta'nın anlattığı gibi. çocuğunun babasının nişanlısı olması lazım. en son da on dört yaşındayken. Neden evlenmedikleri konusunda tek bir açıklama yok.Biliyor musun.Biraz da Cora Green'den. doğumdan sonra nişanlısından soğuduğunu düşün. Sanki daha önce gördüğüm. "kendisi de göçmen torunuydu. belki de sonunda onunla evlenmek istemeyen Florence'tı. buna rağmen evlenmeyi ummaktadır. onun nişanlısının yanında bulunmasına da engeldi. . Florence özgürlüğüne kavuştu. evlenme fikrinden vazgeçmiş olabilir. Paul. Herzog'un bilebildiği kadarıyla. Florence'ı evlenmekten vazgeçiren neydi? Belki de Maria Hyde'ın yerde.. Zil. Bebek doğduktan sonra da Florence'la evlenmeye niyetli miydi.Ama o zaman Lizzie'yi de annesi sanıyordu. dedi Paul. gözleri evlenmekten başka şey görmez birileri sanıyoruz. işini kaybedebilirdi. bir yere verilmişti. Bir de Florence'ın değişik olduğunu.ve sonunda Florence'la evlense de çocuğunu istemediğine karar verdi. dedim. . tek başına doğurmaya terk etti? Çünkü Florence'ın yalnız olmayacağını biliyordu. Ward-Carpenter Herzog'un Islington'da bir ailenin hizmetinde çalıştığını.Doğru. bir nedenle de ondan toplumsal olarak "bir sınıf yukarıda" olduğunu söylüyor. Neyse. Ward-Carpenter'a göre Roper'ın işine son verdiği temmuz başında bile. sanki çok uzun zaman önce tanıdığım birinin gölgesini görmüş gibi olduğum duygusuna benzer bir zil. Joseph Dzerjinski'nin göçmen olmasına yapılan bir dokundurma.Ward-Carpenter dışında hemen hemen hiçbir şey. Roper Florence'a kendisine iş bulmasını söylediğinde genç kız yedi aylıktan fazla hamiledir. gerçekten de dişe dokunur bir şey yoktu. bu nedenle de kızların bekâretlerini korumaları gerektiği değil. Belki de kendi kendine bir neden buldu daha çok gençti. Kimse onun neler . Kitabın şömizinin arka kapağına bastırdığımız Swanny fotoğrafına baktığımda o güçlü kuzeyli çizgilerinde. Florence. Öyleyse. .

Đlk baktığımız Neergaard sayfalarında hiçbir şey yoktu. Günlüklerde neyle ilgili bir bölüm? . Her neyse. Belki de sadece Asta'nın hikâyelerinden biridir. Yoksa düşüncemin kaynağı Ward-Carpenter anlatısı mıydı? Ya da duruşma tutanakları? Ertesi gündü. Kimse onun fikirlerine değer vermediği için. dedim. dedi. Belki de Florence.Günlüklerde olmaması çok daha muhtemel. doğumu ardında bıraktığı andan itibaren nişanlısına olan duygulan değişti. 1915-1924 kitabına geçtim. Araştırmaya başladık. hatta Lizzie'yi öldürenin Ironsmith olduğunu çok daha çabuk görürdük. Paul o karışık görüntüyü ateşleyen kelimelerin günlüklerden geldiğinden emin olmak istiyordu. kadına vurulan o korkunç darbe? Yeni bir iş bulmak için girişimde de bulunmuştu. evet. çünkü Asta Swanny'nin babasının kim olduğunu herhalde bilmiyordu. Kimse ona bir insan muamelesi yapmadı. saatlerdir okuyorduk. ya da bir arkadaşın kızı. Yeni bir işe girecek. . katilin Roper olduğunu mu düşünüyordu? O evde evliliği o kadar yakından görmüştü ki. hiçbiri aradığımız değildi.Önemli mi? . sadece Neergaard sayfalarındaki sözcük sayısı 1 700. Stamford Hill'e taşınacak. ne düşündüğünü sormadı. Belki de Asta'nın kuzini Sigrid. son saldırı. Asta'nın orijinallerini araştırırken ben de Asta adlı 1905-1914 cildini elime aldım.Hayır dedim. Belki de Lizzie'yi kimin öldürmüş olabileceğine ilişkin düşünceleri vardı. nişanlının adı geçmiyor. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey.Erkek arkadaşını terk eden bir kızla ilgili. Belki de Cora Green'in Star'daki yazısındaydı. bir sokak ötedeki Mrs. önemli olduğundan eminini. Evliliğin sonu böyle miydi. Florence'ın nişanlısının adının Ernest Henry Herzog olduğu nereden anlaşılıyordu? Adamın adı duruşma boyunca geçmemişti.Bu kadar doğrudan olduğunu söylemedim. Sonra Paul. o yazıyı okudum. . Nerede ya da hangi ciltte hatırlamıyorum. Gırtlağı kesik Lizzie'yi bulmak. Ironsmith'in Lizzie'yi öldürme nedenlerini. eğer Asta'nın öykülerini doğru değerlendirseydik. WardCarpenter'a kendi söyledi. tabiî Arthur Roper'ın anılarında da yoktu. Westerby onun çocuğunu evlat edinmişti. Böylece bulabildiğimiz bütün Asta hikâyelerini okuduk ama. . kendi evlenmeden önce ciddi ciddi düşünmesi kadar olağan bir şey olamaz. Ama artık hiçbir şeyden emin değildim. hemen hemen herkes gibi. bardağı taşıran damla mıydı? Artık büyütmesi gereken bir çocuğu yoktu. Ben Asta'yı ondan biraz önce bitirip ikinci cilde. Paul beynimde çakan kıvılcımdan kuşkulanmaya devam etti ve Ward-Carpenter'ı eline aldı. Burada kaç yüz bin kelime var bilmiyorum. onun da duyguları olabileceğini aklına getirmedi. Bütün bunlara karşın o da polis gibi. Yavaşça "Günlüklerde bununla ilgili bir bölüm var" dedim. En son okuduğum günlüklerde buna benzer bir şeyler gördüğümü hatırlar gibiydim.Ah. .düşünmüş olabileceğiyle ilgilenmedi. nişanlısı da onu bir daha görmeyecekti. Florence ne zaman öldü? .

yakışıklı. son günlükler için yaptığın çeviri nerede? Đstediğim 1966. açık renkli. galiba. Aradığımı buldum.Florence da Herzog'un dedesinin. "Öğreneceğimiz başka bir şey? Đşte Swanny'nin babası. savaş başladığında.. giderek daha kısa yazdığından. Herzog'un Florence'tan bir yaş daha küçük olduğunu nereden öğreniyor? .". Gidip bulduk. Florence'la mülakat yapmış olmalı. Orkestralar bile Mozart ve Beethoven çalmamaya başladı. Florence'ın kendinden.". Ne dedim ben? . yirmi dört yaşında bir uşak. .Bence. onunla evlenmek istedim. . sonlara doğru bir yer. Son on üç defter Margrethe Cooper'daydı. Ward-Carpenter yazısı otuzlara ait.. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. Ernest Henry Herzog..Yani Florence ona Herzog adlı biriyle nişanlı olduğunu söyledi. pek işine yaramamış olmalı. Tabiî böyle bir adın 1934'te bugün olduğundan çok daha olağandışı görüleceğini unutmamak gerek. tıpkı Mr. Paul "Öğreneceğimiz başka bir şey var mı?" dedi. hatırlamamın nedeninin de Hansine'nin Paul'ün annesi olan bebeğinden ilk kez burada bahsedilmesi olduğunu sanıyorum. ama bunu nerede arayacağımı biliyordum. Bu ad dokuz yıl sonra." . . öteki adamın adının Hobb mu. Paul kendi sayfalarını önüme koyduğunda. Lizzie'nin sevgililerinin adlarını nasıl öğrenebilirdi? Onlardan duruşmada hiç söz edilmedi ki. Gerçekten de ona âşıktım. Cora Green Middlemass adlı bir adamdan bahsederken sadece soyadını kullanıyor. bu cilt ötekilerden kalın olmayacak. Islington'da bir ailenin yanında çalıştığını da anlattı. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu.Ben ne dedim? Kız arkadaşının terk ettiği adam hakkındaki bölümü bulamamıştım.Cora Green'den olamayacağına göre.. o da bunun bir Đngiliz için oldukça ilginç bir ad olduğu yorumunu yaptı. aradığımı 2 ekim 1966 tarihinin altında buldum. Muhtemelen Kuzey Alman görünüşlü. . Kendisinin de bir Alman adının olduğunu. uzun boylu.. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen.Oh. Middlemass'ın ilk adının Percy olduğunu Florence'tan öğrenmiş olmalı. .. . ama o istemedi. Yirmi dört yaşındaydım." Kimbilir neye benziyordu? dedim.. Nedense hatırladım. Asta son yıllarında giderek daha seyrek. Cobb mu olduğunu da bilmiyor. Herzog bir Alman adı.." Paul. Paul. O yazıda başka türlü öğrenemeyeceği gerçekler var. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü. Bana baktı.Cary 1971'de falan demişti. 20 mart 1921 tarihli yazıydı. belki de 1967'dir. O zamanlar Alman olan her şeye karşı korkunç bir önyargı vardı. Peki. ama Ward-Carpenter'da bu isimler doğru. Dzerjinski gibi bir göçmen olduğunu söyledi.. diye düşünüyorum.

Paul. babası olmasından mutlu olacaktı. ondan sonraki gün de yukarıya. Güneş parıldamakta. Hansine. Ama buna daha var. Kendimi bunları düşünmemeye. Mogens John'un evinin penceresinden bakmakta.tersini yaptım. Nereden bilebilirdi? Swanny'nin babası Harry Amca'ydı. Harry Amca 1905 yılında yirmi dördündeydi. bilmediğini anladım.Herzog'un Đngilizce karşılığı Duke. Asta'nın bir konuda rüya görmemek için önerdiklerinin -uyumadan önce. O gece bütün bunların rüyasını göreceğimi sandım. tozlu güneşi. Yani Miss Newman'ın acentesine giderek yeni bir iş arayacak. yine de başaramadım. dedi. Harry'nin çocuğuna sahip olması. Öğrendiklerimizi sessizce hazmetmeye çalışarak oturduk. Yani tanışmalarında pek de şaşılacak bir yan yoktu. Herzog'un anlamı ne? Herhangi bir anlamı var mı.Kimden bu alıntı? Kim konuşuyor? . Hansine'yi Richmond Caddesi'nden gelirken görür. Swanny'nin fotoğrafının bana hayal meyal hatırlattığı Harry Amca'ydı. Çevre toz kokuyor. özellikle yazın sıcağına uymayacak. yoksa sadece bir ad mı? . tek başına. elinde de beklediği vardır. Onu hep sevmişti. yoksa Florence çocuklarının ölü doğduğunu mu söylemişti? Kesin olan ne onun ne de Asta'nın bilmediğiydi. geleceğine karar vermek zorunda olan çocuksuz bir kadın. Florence'ı evlilikten soğutan şey. çünkü Florence kalkıp onu geçirecek. Lizzie'nin öldürülmesi. Kapıyı ardından kapatıyor. Asta da onu seviyordu. Oysa ben görebiliyordum. sonunda görmek isteyeceğim düşü gözlerimin önünde canlandırmak zorunda kaldım. kollarında Swanny. Ne ilginç. John'un annesi olur. Onun adı Harry Duke'tü. kullanışsız kıyafetler giyer. dedim. bebeğinin yeni bir hayata götürüldüğünü görecek durumda değil. ne şaşırtıcı. Florence'tan bir yaş gençti. Paul'ü. Maria Hyde'ın ölümü ve Edith'in kaybolmasıydı. Florence evin derinliklerinde. Bu arada yeniden çocuksuz bir kadın olmuştur. kâğıt yok. sen Almanca biliyorsun. Harry Padanaram'a ilk geldiğinde. dedim. onunla birlikte hayatımı. yarı karanlık.. oysa ben onu en son ellilerde görmüştüm. O dönemde kadınlar.Swanny keşke bilseydi. yaşayan tek canlının ölümden beslenen sinekler olduğu üst kata çıkacak. Koşarak John'a ve John'un annesine haber verir. Mogens bir zamanlar çok iyi tanıdığı Hackney'de oturduğu için tanımıştı. Devon Villa'nın merdivenlerinden iniyor. düşleyemeyeceği bir korkunçluğun onu beklediği. . heyecanla Hansine'yi beklemektedir. her ikisi de Londra'nın aynı bölgesinden oldukları. görmek istedim de. ama sokak kenarlarında çöp. kentteki yaz sonu günlerinin sıkıcı. mutluluğumuzu düşünmeye zorladım. böylece Swanny'yi Westerby ailesinin yeni üyesi rolünde ilk gören. Başlangıçta Mogens'i. havada mazot kokusu da duyulmuyor. o konuyu düşünmek. ama Swanny'nin yüzünde onun anne ve babasını görmediğini söylemişti. Swanny'ye bir çocuğun yüzünde mutlaka anne ve babayı görebileceğini. dedim. Asta'nın "Harry'nin çocuğunu doğurmak isterdim" dediği sırada. Bir yerlerde bir kızı olduğunu biliyor muydu. . Günlüklerde bu ad pek sık geçmez. Ona "sevgili küçük hanım" demişti. ona kapıyı Swanny açmıştı.

Peki. Đnce örtüsü ve Florence'ın şalı altındaki beş günlük bebeğin durumu. Hansine'den çok daha iyidir.Hansine'nin uzun eteği toza bulanmıştır. dönüşte bir bebek getiremeyeceği kuşkuları kaybolmuştur. Hansine'nin esrarengiz bir bebek kaynağına gidip aldığı kız kardeşini daha şimdiden sever. Asta mutluluktan ağlayacak gibidir. Kim kader kitabını okumuş olmak ister ki? Kapıya Hansine'den beş dakika önce varmanın da pek bir anlamı yoktur. ama ağlamaz. onu terletmektedir. Büyük şapkası başına bir iğneyle tutturulmuştur. olmaz mı Hansine? Hazır aşağıya inmişken. Bir süre sonra kızını yavaşça yatağa bırakıp yapması gereken işine döner. kalem ucunu ve mürekkep hokkasını çıkarır ve her şeyi yazmaya başlar.Oğlanları da al. oldukça soğuk bir teşekkür. En önemlisi. Hepsinin içinde kendini en iyi hisseden denizci kıyafeti içindeki Mogens'tir. kaybını ve mutluluğunu döker. O zaman Knud yaklaşarak kız kardeşine bakar. SON . eriğe benzeyen yanağına dokunur. O güçlü. ama terden kayar. incecik sarı saçlarını okşar. Uzunca bir süre Swanny'yi kollarında tutar. sıkıca emen. Swanhild. onu emzirir. güçlü kız çocuğunun ağzına dayar. öne yatık yazıya acısını. Yine de merdivenleri ikişer üçer atlayarak Mor'un odasına dalar. Gözlerini kaldırıp Hansine'ye teşekkür eder. Sert ve yüksek yakası çenesine kadar dayanmakta. bilmemeleri de daha iyidir. hepsi sonsuza dek bu odada mı kalacaklardır? Kızıyla baş başa kalmak istediğini görmezler mi? . önünde kız kardeşini seveceği sadece on bir yıl olduğunu bilmez. çünkü kapının anahtarı Hansine'dedir. Kapı kapandığında memesini Swanny'nin. altından bir tutam açık sarı saç görülür. hayatının amacına. Yatağının başucundaki komodinden defterini. Kendi ismini değiştirmek istemiştir. şu şalı da ne yapacaksan yap. Hansine'nin başarılı olmayacağı. Hansine oflaya puflaya odaya girdiğinde Mor rahatlamış. Mor'a ilk söyleyen olmak için koşmaya başlar. sonra da her şeyin istediği gibi gittiğini söyler. bütün bu güçlü duyguları kendinden başka hiç kimsenin okuyamayacağı. Hiç kimse. kimsenin bilmediği tek sayfaya yazar. kız kardeşinin adını sorar. Gururla sırıtan Hansine bebeği Asta'nın kollarına bırakır. Hiç ağlamaz. uykuya dalışını seyreder. ama biz ona Swanny diyeceğiz.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->