Barbara Vine _ Asta'nın Günlüğü Birinci bölüm 26 haziran 1905 Đdag til Formiddag dajeg gik i Byen

var der en Kone, som spurgte mig om der gik Isbjfme paa Gaderne i Kfbenhavn. Bu sabah dışarı çıktığımda, komşularımızdan biri bana "Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?" diye sordu. Sokaktan geçenleri yakalayıp dedikodu yapabilmek için bütün gün bahçe kapısının arkasında bekleyen kadın, Đngiliz olmadığım, iyi Đngilizce konuşamadığım ve bazı sözcükleri söylemekte zorlandığım için hem yabanî hem de yarı kaçık olduğumu düşünmüş olmalı. Buradakilerin çoğu bizi böyle görüyor. Burada yabancı (bizi yabancı sayıyorlar) bulunmadığından değil, çevrede Avrupa'nın her köşesinden gelmiş insan var, ama hiçbirimizi sevmiyorlar. Bizim hayvanlar gibi yaşadığımızı ve ellerinden işlerini aldığımızı söylüyorlar. Zavallı küçük Mogens, kim bilir okulda nelerle karşılaşıyor? Bana hiçbir şey söylemiyor; hoş ben de sormuyorum, çünkü bilmek istemiyorum. Artık kötü şeyler duymak istemiyorum. Güzel şeyler duymak istiyorum, ama onları bulmak bu uzun ve gri sokaklarda bir çiçeğe rastlamak gibi. Gözlerimi kapayıp Hortensiavej'i, kayın ağaçlarını ve çilekleri düşlüyorum. Bu sabah, güneşin ve sıcağın altında -güneş ışığı bir kentte hiç de güzel değildi- Richmond Caddesi'nin köşesindeki kırtasiyeye gidip bu defteri satın aldım. Ne söyleyeceğimi, hangi sözcükleri kullanacağımı uzun uzun düşündüm. Yanlışlık yapmamış olmalıyım ki, dükkân sahibi sırıtıp bir elini kulağına atarak bana doğru eğileceği yerde başını sallamakla yetindi ve bana iki değişik defter gösterdi. Biri kalın siyah kapaklı, altı penilik bir şeydi, diğeri ise kâğıt kapaklı, çizgili ve daha ucuz bir defter. Bu gibi şeylere para harcamaya hakkım olmadığı için ucuz olanını seçmek zorunda kaldım. Rasmus döndüğünde, para harcama konusunda dünyanın en kötüsü olmasına rağmen, harcadığım her peninin hesabını soracaktır. Genç bir kızken günlük tutmuş olduğum halde, evlendiğimden beri elime neredeyse kalem almadım. En son kelimeleri düğünümden iki gün önce yazdım, sonra bir karar verdim ve her şeyi yaktım. Hayatımda bundan sonra yazmaya yer olmayacağını düşünmüştüm. "Đyi bir eş tüm zamanını kocasına ve kocasının evine ayırmalı." Herkes böyle diyordu, ben de böyle olması gerektiğine inanmıştım. Böyle yapmaktan bir çeşit keyif alacağımı da düşünmüştüm. Sadece on yedi yaşındaydım, belki de tek hafifletici nedenim bu. Aradan geçen sekiz yılda çoğu konuda fikrim değişti. Ağlamanın bir yararı yok, hoş ağlasam da kimse beni duymayacak; hayatta önemsenecek pek fazla şey de yok, o nedenle bütün yakınmalarımı bu kâğıtlara yazacağım. Đşin ilginç yanı, bu defteri alır almaz kendimi daha iyi hissettim. Hiç sebepsiz yere umudum arttı. Hâlâ Lavender Grove'da tek başınaydım. Hansine'den başka konuşacak -eğer buna konuşma denebilirse- kimsem yok; iki küçük çocuğu, bebekken ölmüş üçüncüsü ve yolda olan bir dördüncüsünü düşünmek zorundayım. Değişen bir şey yok. Kocamı beş aydır göremediğim, son iki ay boyunca ondan haber de almadığım doğru. Elimdeki defter karnımda taşıdığım, bir un çuvalı gibi önümde giden çocuğun ağırlığını hafifletmeyecek. Değiştireceği tek şey yalnızlığım, bu korkunç yabancı ülkede dayanılması en güç duygu olan yalnızlığım. Sanki defter tuhaf bir biçimde yalnızlığımı torpilledi. "Bu akşam Mogens ve Knud uyuduktan sonra yapacak bir şeyim olacak" diye

düşündüm. Konuşacak birisini bulacağım. Rasmus'u kara kara düşünmek, birinden bu denli nefret ettiğim, istemediğim halde neden kıskandığımı düşünmek, oğlanların nasıl büyüyeceğine, içimdeki bebeğe neler olabileceğine endişe duymak yerine yeniden yazabileceğim. Hepsini yazabileceğim. Đşte şimdi yaptığım da bu. Hansine biraz önce gelirken gazeteyi de getirdi. Ona mektup yazdığımı, gazı her zamanki gibi tasarruf etmek için söndürmemesini söyledim. Akşam onda Kopenhag hâlâ aydınlıktır, ama burası yarım saat önceden kararıyor. Hansine bunu yaz dönümünden beri üç kez tekrarladı, bir köylü inatçılığıyla durup dinlenmeden günlerin kısaldığını anlatıyor. Mr. Westerby'den haber alıp almadığımı sordu. Postacının sokaktaki bütün evlere uğramasına rağmen kapımızı hiç çalmadığını bildiği halde bunu hep sorar. Ona ne ki? Sanki buna benden fazla üzülüyor gibi. Belki de buraya dönmezse, üçümüzün düşkünler evine gitmek zorunda kalacağını, kendisinin de işini kaybedeceğini düşünüyor. Đkinci kez geldiğinde bana çay yapmak istedi ama yatmasını söyledim. Yakında para gelmezse, hepimiz daha az yemek yemek zorunda kalacağız; Hansine de belki zayıflamayı becerecek. Zavallı, o kadar şişman ki, üstelik durmadan da şişmanlıyor. Belki de beyaz ekmektendir. Đngiltere'ye gelmeden önce hiçbirimiz beyaz ekmek yememiştik. Oğlanlar beyaz ekmeğe bayılmıştı; o kadar çok yediler ki, sonunda mideleri bozuldu. Sonra Frederikke Teyze'nin düğün hediyesi olarak verdiği çavdar ekmeği dilimleyicisini dolaba kaldırdık, bir daha kullanacağımı sanmıyorum. Dün dolabı açıp baktım, benim için eski hayatımın bir simgesi gibiydi, gözlerim doldu. Ağlamayacağım. En son Mads öldüğünde ağlamıştım, bir daha ağlamayacağım. Eğer yemek odasıyla aradaki kapıları açmasaydım, içinde bulunduğum bu oda, "oturma odası" küçücük olurdu. Ev sahibinin bütün eşyaları çok çirkin, biraz daha az çirkin olan ayna dışında. Maun çerçeve içindeki oval aynanın tepesinde yine maundan yapılma çiçekler ve yapraklar var. Üzerinde oyulmuş yapraklar bulunan bir dal, aynanın üzerinden geçiyor, bence oymacı bunu çok iyi düşünmüş. Aynaya baktığımda kendimi mermer kaplı, demir ayaklı masada otururken görebiliyorum. Meyhanelerin önünden geçerken, açık kapıdan baktığımda gördüğüm masalara benziyor. Oturduğum koltuğun üzeri, kenarından kıtıkların fırladığı yamaları saklamak için kahverengi-kırmızı bir örtüyle kaplı. Perdeler kapalı değil. Bazen yoldan bir at arabası ya da bu kasvetli yere daha uygun kağnı gibi bir araba geçiyor, atın bozuk yolda tökezlediğini duyabiliyorum. Sağa doğru baktığımda pencerenin ötesindeki bahçeyi, yaz kış koyu yeşil yapraklı çalılarla kaplı o küçücük boşluğu görüyorum. Ev çok küçük, ama sanki gerçek bir evmiş gibi bir sürü odaya sahip. Burası aşınmış, yıpranmış, ama hâlâ iddialı; beni kızdıran da bu. Gazın soluk ışığında, aynada vücudumun üst yanını görüyorum. Zayıf yüzümü, firketelerinden kurtulup şakaklarımdan aşağı sarkan kızılımsı saçımı. Rasmus gözlerimin, hayatında gördüğü en mavi gözler olduğunu söylüyor, bunu evlenmeden, ben 5 000 kron konusunu öğrenmeden önce söyledi. Belki de iltifat değildi. Her mavi gözün güzel olması şart değil, benimkilerin de güzel olmadığını biliyorum. Gözlerim çok mavi, çok parlak, sanki "Bu gözler bir tavus kuşuna ya da yalıçapkınına daha çok yakışırdı" diye düşünüyorum. Aslında Frederikke Teyze'nin on altıncı yaş günümde verdiği broştaki kelebeğin kanatlarının rengine tıpatıp benziyor. Gözlerimin ne renk olduğu artık önemli değil. Kimse yaşlı bir kadının gözlerine bakmıyor, ben de daha yirmi beş olmamama rağmen, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. Đyi ki

hatırladım, yarın broşu takmalıyım. Onu takmaktan hoşlanıyorum, güzel olduğu için değil zaten güzel değil- yakıştığı için -yakışmıyor da- belki de Rasmus'un huysuzluk ya da kararsızlık diye adlandırdığı alışkanlığımdan. Broşu insanlara "Bu kadın taktığı broşun aynı gözlerinin renginde olduğunu bitiyor mu?" diye düşündürmek için ve "Kadıncağız çirkin gözlerinin rengini göstermeyecek bir şey takmalıydı" dedirtmek için takıyorum. Böylesi hoşuma gidiyor. Başkalarının benim hakkımda neler düşüneceklerini tahmin etmek beni eğlendiriyor. Dayanılmaz güneş yarım saat önce battı, hava karardı, artık dışarısı karanlık ve çok sessiz. Sokak lambaları yandı, ama etraf hâlâ sıcak. Günlüğümü aldıktan sonraki ilk günüm hakkında pek bir şey yazmadım, bir şeyler karalamam gerek sanıyorum, onun için bir Danimarka okul gemisinin geçirdiği korkunç kaza hakkında gazetede okuduğumu yazacağım. Haberi, "Georg Stage" bir Danimarka gemisi olduğu, kaza da Kopenhag açıklarında geçtiği için okudum. Bir Đngiliz gemisi karanlıkta okul gemisine çarpmış, gemideki yirmi iki çocuk boğulmuş. Hepsi de çok gençmiş, 14-16 arası. Yine de onları ya da ailelerini tanıdığımı sanmıyorum.

28 haziran 1905 Bebeğim 31 temmuzda doğacak. Artık ne gün doğarsa doğsun, 31 temmuz günü, onun doğması beklenen gün olarak yazıldı. Kız olacağını sanıyorum. Hansine bunun Tanrı'nın buyruğuna karşı çıkmak olduğunu söylüyor. Allah'tan okuma yazması yok. Alışverişe gittiğinde rastladığı herkesle dedikodu yapıyor, Đngilizce'si akıcı ama felaket, kendini gülünç duruma sokmaktan korkmuyor. Oysa ben insanların bana güleceklerinden korkuyorum, belki de ilerlememin bu kadar yavaş olmasının nedeni de bu. Hansine hiçbir dilde okuyamıyor. Eğer okusaydı, Danca yazmaya cesaret edemezdim, bu da hiçbir şey yazamayacağım demektir, çünkü Đngilizce tek bir satır yazmaktan bile acizim. Kız olsun istiyorum. Burada bunu söyleyebileceğim hiç kimse yok; olsa da söyleyeceğim kimsenin ilgisini çekmezdi. Böyle bir şeyi bana kutup ayılarını soran kadına söylediğimi bir düşünün! Geçen sefer de kız istemiştim, "Çocuğum olacaksa, kız olsun" diye düşünmüştüm, oysa kız yerine zavallı Mads doğdu. Bir ay sonra öldü. Đşte buraya bunu da yazmış oldum. Bu bebeği istiyorum, üstelik de artık kızımı istiyorum. Rasmus bir daha geri gelmese, başımıza olabileceklerin en kötüsü de gelse, Korsor'e gidip Frederikke Teyze ve Farbror Holger'e sığınmamız da gerekse, artık kızımı istiyorum. Keşke hareket etse. Bebeklerin doğmadan birkaç hafta önce öyle fazla hareket etmediklerini biliyorum. Tabiî bilirim, üç tane doğurdum. Yine de Mads'ın neler yaptığını bilseydim. Sonuna kadar hareket etmiş miydi? Ya ötekiler? Belki de kızlar değişiktir, bunun da fazla hareket etmiyor olması, kız olduğu anlamına gelir mi? Gelecek sefer, bir gelecek sefer olduğunu biliyorum, çünkü kadının kaderi bu, bileceğim. Hatırlamam gerekmeyecek, günlüğüm yanımda olacak. Bütün bunları yazabiliyor olmak beni rahatlatıyor.

2 temmuz 1905 Her gün yazmıyorum. Bu biraz Hansine'ye bir şey belli etmemek için -neler yaptığımı tahmin etmeye çalışacak, en olmadık şeyleri düşünecek, belki de sevgilime mektup yazdığımı

sanacak, düşünün bir!- biraz da sadece yaptıklarımı değil, düşündüklerimi de yazdığım için. insanlardan da söz ediyorum. Öyküler de var, öyküleri hep sevdim, kendime : hep gerçek ya da uydurma masallar anlattım, şimdi de oğullarıma anlatıyorum. Kendime masalları uykuya dalabilmek için anlatıyorum, gündüzleri de hiç de hoş olmayan gerçeklerden kaçabilmek için. Küçük bir kızken günlüğüm vardı ve oraya öyküler yazardım. Yazdıklarıma dikkat etmem gerekirdi, ya defteri annem yâ da babam okursa... bir şeyi saklayacak, başkalarının bulamayacağından emin olabileceğin bir yer yoktur. Ama yabancı bir dil bir şifre gibi olduğundan daha güvenli. Danca'ya yabancı dil demek biraz tuhaf, ama burada herkes için Danca yabancı bir dil. Burada başka Danimarkalılar da olmalı, büyükelçimiz, konsolos ya da buna benzer birileri, belki de Oxford'da Danimarkalı profesörler de vardır, üstelik kraliçe de Danimarkalı, zaman zaman gazetelerde Danimarka'yla ilgili haberler okuyorum. Mesela, Danimarka prensimiz galiba Norveç kralı oluyor. Georg Stage hakkında da yeni haberler var. Kopenhag'da bir soruşturma açılmış ama mahkeme başkanının önyargılı olduğunu ve tarafsız davranmadığını yazıyorlar. Đngiliz gemisinin kaptanı sinir krizleri geçiriyormuş, yine de o yirmi üç (arada bir tanesi daha öldü) çocuğun ölümünden sorumlu olmadığını iddia ediyor. Kral Edward üzüntülerini bildirmiş! Çok daha önemli bir haber de Kniaz Potemkin adlı bir Rus gemisiyle ilgili. Keşke daha iyi anlayabilsem ama gazetedeki kelimeler o kadar uzun ki... Odessa halkı, bir sebeple geminin karaya yanaşıp erzak almasına izin vermemiş ya da benim anladığım bu, gemi de toplarını kente çevirip ateşlemiş. Bu Ruslar Almanlardan da vahşi! Cook's'ta bir Danimarka seyahati ilanı gördüm. Keşke katılabilsem! Burada Danimarka'dan gelme domuz pastırması alıyoruz, bir başka Danimarka firması da ekmek üzerine sürülecek butterine adlı bir şey yapıyor. Adı Monsted. Bu adı duymak bile memleketime özlem duymama yeterli, o kadar Danimarkalı, o kadar tanıdık ki... Ama bu eve bir Danimarkalının gelmesi imkânsız. Hansine okuyamıyor, Mogens ve Knud henüz okumayı öğrenmedi, Rasmus'un nerede olduğunu bile bilmiyorum. Deftere uygunsuz hikâyeler bile yazabilirim, ama hiç böyle hikâye bilmiyorum ki. Eğer sadece yaptıklarımı yazsam, bu günlük bir dizi tekrardan öteye gitmez. Günlerim hep aynı. Erken kalkıyorum, çünkü erkenden uyanıyorum, eğer yatakta yatmaya devam edersem sadece beni endişelendirecek şeyler düşünüyorum, karnımdaki bebek de sanki midemde oturuyor. Kalktığımda oğlanlar uyanmış oluyor, ellerini ve yüzlerini yıkıyorum, daha sonra Hansine'nin hazırladığı kahvaltıya iniyoruz. Kahve ve tabiî fırıncı Mr. Spenner'in getirdiği, oğlanların bayıldığı beyaz ekmek. Bir Danimarkalının yiyecekten çok kahveye ihtiyacı var, ben de üç fincan içiyorum. Herhangi bir konuda tasarruf edebilirim, ama tek bir fincan kahveden bile vazgeçmem mümkün değil. Hansine oğlanlarla Đngilizce konuşmaya başladı. Mogens ondan daha iyi konuşuyor, onun yaşında çocuklar yabancı bir dili çabuk öğreniyor, Hansine'nin yanlışlarına gülüyor, bu Hansine'nin umurunda değil, onunla birlikte gülüp komiklik yapıyor. Sonra Knud da Đngilizce konuşmaya çalışıyor, hepsi de saçmalıyor, ama dünyanın en komik şeylerini anlattıklarını sanıyorlar. Onlara katılamadığım için nefret ediyorum. Kıskanıyorum, doğrusu bu. Onun bir kadın, benimkilerin de erkek olmasından dolayı kıskanıyorum. Bir kızım olsa benimle birlikte, yanımda olacağından neredeyse eminim.

5 temmuz 1905 Hansine'ye evde Đngilizce konuşmayı yasaklamayı düşündüm, sözümü dinleyeceğini sanıyorum. Beni sayıyor, Rasmus'tan korktuğu kadar değilse de benden biraz çekiniyor. Ama Mogens ve Knud için elimden geleni yapmam gerektiğini bildiğimden, Đngilizce konuşmasını yasaklamayacağım. Oğlanların Đngilizce öğrenmeleri gerek, belki de hayatlarının sonuna kadar burada yaşayacaklar. Hansine, Mogens'i iki sokak ötede, Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Mogens yalnız gitmek istiyor, yakında izin vereceğim ama henüz değil. Hansine evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. Ben Knud'la evde kalıyorum, onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. Eskiden oğlanlara Hans Christian Andersen anlatırdım, ama Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Ekmekle Yürüyen Kız, yeni ayakkabılarıyla gururlandığı için ömrünü Bogwife'ın yer altındaki mutfağında geçiren küçük Đnge'nin öyküsü; bu annemin en sevdiği masaldı, ama ben nefret ederdim. Kibritçi Kız da korkunçtu, o zaman oğlanlara kendi uydurduğum masalları anlatmaya başladım. Şimdi her şeyi yapabilen sihirli bir arkadaşı olan Jeppe adında bir çocuğu anlatıyorum. Bu sabah sihirli arkadaşın bir gece Kopenhag'daki bütün bakır çatıları temizlediği, Jeppe'nin uyandığında her şeyin altın gibi parladığını görüp şaşırdığı yere geldik. Hansine dönünce çıkıyorum. Şapkamı, koca karnımı gizleyen önlüğümü giyiyorum, üzerine de pelerinimi alıyorum, insanların hamile olduğumu görmeyeceklerini umuyorum ama anlayacaklardır. Sonra yürüyorum. Sadece yürüyorum. Lavender Grove'dan aşağı Wilman Grove'a ve London Fields'a yürüyorum, oradan da Victoria Parkı'na ya da Hackney Downs'a, bazen de Beauvoir Town'a, adlarını söylemeyi beceremediğim bütün o yerlere yürüyorum. Genellikle sokak boyunca yürüyorum, evlere, kiliselere, büyük binalara bakıyorum ama bazen de çayırlarda ya da kanal kıyısında dolaşıyorum. Hava pelerin giymek için çok sıcak, ama giymesem karnımdan sokağa çıkamayacak kadar utanıyorum. Hansine öğle yemeği için smerrebred yapıyor da, çavdar ekmeği olmaksızın pek aynı şey değil. Aslında içimden yemek yemek gelmiyor, ama onun için, yani bebek için kendimi zorluyorum. Öğleden sonra tekrar çıkıp yürümezsem, ki bazen gitmiyorum, oturma odasındaki geniş pencerenin yanına yerleşiyorum. Lavender Grove'daki evimiz, bitişik nizam dokuz evden biri. Çok güzel değil, hatta şimdiye kadar gördüğüm evler içinde en çirkini, hiç de gerektiği gibi yüksek yapılmamış, gri tuğladan duvarları, beceriksiz taş işçiliği, kötü pencereleri var. Giriş kapısının üzerinde başında taç olan komik taş bir yüz var, üst kat pencerelerinin üzerinde yine iki farklı yüz. Başlarında taçları olan bu kadın yüzlerinin kimlere ait olduğunu, kimleri temsil etmek için yapıldıklarını merak ediyorum. Yine de evin geniş bir. ön penceresi, önünde de etrafı çitle çevrili küçük bir bahçesi var. Hansine ne derse desin, tül perde takmayacağım, çünkü takarsam burada oturup dikiş dikerken dışarıyı göremem. Annem okula gitmeden çok önce dikiş dikmeyi öğretti, ama dikmekten nefret ediyorum. Yüksük kullanmayı hiç sevemedim -özellikle yaş günü hediyesi olarak bir yüksük verdiklerini hiç unutamam!- ama parmağıma batan iğneden daha da nefret ediyorum. Yine de dikiş bildiğime memnunum. Bu konuda Hansine'den çok daha iyiyim, özenli teğellerime ve oğlanların elbiselerine yaptığım güzel yamalara şaşkınlıkla bakıyor. Mogens'i okuldan bazen o alıyor, bazen de ben. Hansine bugün bana Mare Sokağı'ndaki

adamın içtiği için yıkıldığını anlatmış. o kadar düş kırıklığı yaşıyorsunuz ki. ama yirmi beşinde olmak farklı. "Sokakta devrilen yaşlı sarhoşlardan. adamın mümkün olduğunca uzağından geçmekmiş. Hansine adamın öldüğünden eminmiş. Stonor Sütçüsü müşterilerini ineklerin nasıl yaşadığını görmeye davet ediyor. akşam olunca görkemli bir yemek düşledim. Adamın kiracı olarak oturduğu evin hizmetçisi olduğunu söylemiş. yine de adamın yanına diz çöküp ölüp ölmediğini anlamak için nabzını tutmuş.. "Bu senin işine yaramaz" dedim. "Hiç söyler miyim?" Yine de ona inanmıyorum. ama daha vakit bulamadım. O sırada genç bir kadın yaklaşmış. Köfte ve patates her günkü yemeğimiz oldu. Hansine için önemli olan. Her zamanki gibi gerçek. ama ben sanki hiçbir şey dememişim gibi devam etti. bazıları havaların fazla sıcak olduğunu söylemiş. "Yarın gazetede okursunuz" diyerek kulağıma bağırdı. iyi balıksa hiç yok. "Bu kadarı yeter" dedim. Kimsenin bildiğini sanmıyorum. Mogens'le birlikte Đngilizce konuşarak dönmüşler. bunu kendisine saklaması da imkânsız. Hansine yardım gelene kadar kadının yanından ayrılmayacağını söylemiş. Mogens ve Knud da gitmeye can atıyor. Başından bir macera geçmiş. Bütün gün hayal kurup çeyrek asırlık ömrümü nasıl kutlamak isteyeceğimi düşündüm." Kıpkırmızı oldu. o sırada da çevresinde bir kalabalık toplanmaya başlamış. Herkes çok heyecanlanmış.manifaturacıdan iplik almaya gitti. ama Hansine pazarda karalahana bulmakta zorlanıyor. "Hatta gazete Danca yazılmış olsa bile. bu yüzden okula geç gitmiş. veremden çekinmem gereksiz. Düşen adamla ilgili başka bir şey duymak istemediğimi söyledim. Bana hediye verecek. Artık benim için kendimden başka hiç kimse önemli değil. Onu artık tanıyor olmam gerekirdi. Yaşlandığınızda doğum gününüzün unutulmasını isteyeceğinizden eminim. ama genç kadın bunun havayla ilgisi olmadığını. ellerimle kulaklarımı kapattım. Hansine çok şaşırmış. Tabiî bir polis ya da doktor bulamamışlar. London Fields'ta yürürken. tanıyamadım işte. Kilisedekilerin umuttan bir erdem olarak bahsetmelerini anlayamıyorum. Bugün yirmi beş yaşındayım. ama kaldırımın kenarından yürürken adamın duvara çarparak yere yıkıldığını görmüş. "Umarım bundan küçük Mogens'e bahsetmemişsindir" dedim. zaten aradığınız zaman bulunmazlar ki. Canım en çok rullepelse çekiyor. öyle de yapmış." 'Tabiî söylemedim" dedi. sosis yiyeceğiz. dönüşte okulun oradan geçmiş. ama ne yapayım. Oğlanlar için litresi 2 peniye süt var. ama itiraf etmeliyim ki kocamın hatırlamasını isterdim. Sosisin kilosu sadece 9 peni. Umut korkunç bir şey. ama burada uygun sığır eti yok. 6 temmuz 1905 Doğum günüm. bir kürk ya da tektaş alacak bir kocanın hayalini kurdum. ellerini neredeyse benimki kadar şiş karnının üzerinde kenetledi. . adamı görünce uzun bir çığlık atmış. düşümden oldukça farklıydı.. Anlatacak çok şeyi vardı. Bazen sirke ve şekerle yapılan mdkaal yediğimiz de olur. okuma yazma bilmediğinin söylenmesinden hiç hoşlanmıyor. Onun durumundaki bir kadın için bu gördüğü dünyanın en ilginç ve en heyecan verici olayı. Akşam yemeğinde yine frikadeller. biraz ilerideki meyhaneden çıkan ve kaldırım boyunca yalpalayarak ilerleyen yaşlı bir adam görmüş. Oğlanlar da daha çok küçük. Oğlanların yanında bütün ayrıntıları anlatmaya koyuldu. bir de tabiî doğacak kızım. aldırmadım. sonunda umut korkunç bir şey oluyor. Bir hizmetçiden doğum gününüzü bilmesini bekleyemezsiniz.

Azalan ışıkta masanın başında oturuyordum. hep ailem için bir şeyler yapmaya. Ama Karoline hiç unutmadı. Kopenhag'dan Stockholm'e gittik. Sjoland'ın kayın ormanları. O beni çocuklarımla cezalandırabilir de. Pek eğlenceli bir doğum günü değil! 12 temmuz 1905 Buradan nefret ediyorum. belki de en çok iki hafta. Frederikke Teyze'nin bahçesinde içtiğimiz çay. bense burada tek başıma kaldım. Bazen babamın evin yolunu tek başına bulması için Kopenhag sokaklarında bıraktığı Karoline'yi düşünüyorum. elimde ne varsa vermek istedim. elimden geldiğince ona destek olmaya çalıştım. "beni son kez evimden çıkardın. üstelik de başı hâlâ aşağıda değil. yine de biz güneş ışığında ve açık havada olmak için her fırsattan yararlanırken. "Bütün çocuklar adımla alay ediyor" dedi. Oysa eve dönen o oldu. Sonunda da işte böyle çıkıyorlar. ben eve dönüyorum. Londra dünyanın merkeziydi. yeniden gitmeyi düşündüğünü. güçlü olmalıyım. gelgite karşı yüzerek. benim duymayacağım kadar uygunsuz bir hikâyeydi. O zaman yeniden hamile kaldığımı anladım. bahçede yemezler? Burada hava bizimkinden iyi. buraya geleli bir ay. Benden kaçışını. biraz daha iyi. Bu gece belli belirsiz bir hareket hissettim. o kadar korkmuştum. Rasmus'a söylediklerimde haksız olabileceğimi düşündüm. Çocukların dışında. ne olursa olsun. "Nasıl başka bir ad?" dedim. "Artık işler değişti" dedim. isterse oğlanları alabilirdi. Kopenhag'dan ayrılalı beri hiç özlemediğim kadar özledim." Güldüm. Bu akşam Danimarka'yı. "önemli bir iş için" dedi. Aslında ağlamak istiyordum. Kızım doğunca daha iyi olacak. gidilecek yer Londra'ydı. Artık çok beklemek gerekmiyor. ona bir öncelik yaratmaya. onu geri itmeye çalışan büyük dalgalara karşı yüzmesini gözümün önüne getiriyorum. babamın hemen her şeyi unuttuğundan da eminim. O zaman burada oturmaya devam edersek Đngiliz olacağını söyledi ve başka bir ad kullanıp kullanamayacağını sordu. Bu kez "hayır" dedim. Neden Đngilizler yemeklerini dışarıda. Ama o kadar çok dolaştık ki. elimden kayıp gitmesinden. Đngiltere'deki tek Danimarkalı olarak yalnız kalmaktan korktum. kıyıya vardıklarında da rahatlayıp bir çığlık atmak için ciğerlerini şişirerek. Bu gece. benim için en güzel yere. ama bir şekilde buranın kaderim olduğunu biliyorum. ben pek aynı şeyi yapamam. ayak diredim. Knud orada doğdu. Ona "Sen Đngiliz değilsin" den başka söyleyecek bir şey bulamadım. fazla değil ama beni rahatlatacak kadar. Ya da güler gibi yaptım. ama asla ağlamam. işi için destek olmaya çalıştım.Hansine oğlanları yatırınca. "Đsmim Jack olsun istiyorum. Frelsers Kilisesi'nin burgulu kubbesi. ancak hâlâ karnımın üst bölümünde. sadece geçmişten resimler vardı. ne odanın içini ne de pencereden dışarısını görebiliyordum. onlar içeriye kapanıyorlar. Herkesin Đngiliz olmasından. Şehrimin yeşil damları. yukarıya çıkıp Jeppe ve sihirli arkadaşından biraz daha söz ediyorum. . bu kez şansını Amerika'da denemek istediğini söyledi. Mogens "Đngiliz çocuklar hiç de Jeppe'ye benzemiyor" dedi. tabiî. Dayanmalıyım. Stockholm'den Kopenhag'a. Hortensiavej'deki küçük beyaz evime. değil mi? Amerika'ya gitmek istiyorsa yalnız gideceğini söyledim. anneme kalsa hiç öğrenemezdim. Olanları bana Karoline anlattı." Oysa o kadar da bencil değilimdir. sadece bir ay olmamıştı ki. Ama oradan ayrılmak ve buraya gelmek zorundaydım.

Çiftliktekiler o kadar yoksuldu. başka çaresi yoktu. Nasıl bulduğunu hiç anlayamadım. Kimseyi tanımıyordu. Yarı Đsveçli olan annemle evlendi. daha önce çiftlikten hiç çıkmamış. Bebek doğarken gerekirse doktor çağırabileceğim artık. Aarhus'a bile gitmemişti. para da gönderdi. Babam o kadar şaşırıp öfkelendi ki arkasını dönüp kaçtı. Karoline geldi. 14 temmuz 1905 Rasmus'tan haber aldım. bundan fazlasını göndermeye izin yok. zavallı kızı bir hayvan gibi yürüttü. okuma yazması da yoktu. işleri iyi gitti. Karoline başardı. Karoline eve varmak için elinden geleni yaptı. Yine de evi buldu. ben de başarırım. bütün bunları da tek başına becermesi gerekiyordu. Bir hayvan gibiydi. adres bilmiyordu. Yıllarca yanımızda hizmetçi olarak kaldı. Bana bu öyküyü anlattığında hastaydı. Mare Sokağı'nda Matthew Rose'un mağazasından beyaz keten. Babam Kopenhag'a Jutland'ın kuzeyindeki Aarhus diye bir kentten geldi. doyurmaları gereken o kadar çok karın vardı ki." Sonunda eve vardığında. bir süre sonra da annemin artık ev işlerinde yardım edecek bir hizmetçisi olması gerektiğine karar verdi ve yeğenlerinden birini getirtmek için çiftliğe haber gönderdi. sadece adının Kastrup olduğunu hatırlayabildi. çok çok otuz üç yaşında olmalıydı. Daha önce çiftlikten hiç çıkmamıştı.başından geçenler hep kafasında kaldı. Eve giden yol çok uzundu. birinden kurtulduklarına sevindiklerinden eminim. bu da aşağı yukarı 40 pound ediyor. bu sabah mektubu getirdiğinde sevinçten uçuyordu adeta. ebe maskesi ve beyaz örgü yünü aldım. bu kez hendeğe eteklerini kaldırıp çömeldi ve yolun kenarını suladı. Gerek kalmayacağını umuyorum. yolun kenarına geçti. Babam onu tren istasyonunda karşıladı. Sonunda bebek elbisesi dikebilmek için malzeme alabileceğim. çok sancı çektim . yedi mil kadar. para. babam onu kovmadı. mobilya ticaretine girişti. özellikle de zavallı küçük Mads çabucak doğmuştu. "Önüme çıkan herkese sordum. On altı yaşıma girdiğimde ve annem öldüğünde. köyde yaptıklarını tekrarladı. On beş yaşındaydı. Okuması yok ama Rasmus'un el yazısını tanıyor. soru sormadılar. Ötekiler. daha sonra da "Sevgili karım". Tam da frikadeiler imkânımızın dışında diye düşünmeye başlamışken. zaten dikmeye başladım bile. gemiyle Store Baelt ve Lille Baelt'ten geçip trene binmesi. çiftlik hayvanı. Ben de yola çıkar ve öteki uca ulaşırım. bazen de rüyasına girdi. artık neredeyse bir beyefendi olmuştu. kırık bisküvi ve Butterine yemeyi düşünürken. Hansine'nin yüzü gülücükler saçıyordu. ev aldı. zarftaki pulun Danimarka pulu olduğunu görebiliyor. "Yüz kişiye sordum" dedi bana. Karoline de sırtındaki korkunç kanserden öldü. hikâyesi çok umutsuz olduğum sıralarda bana cesaret verir oldu. Çoğu kişinin anlayamadığı kaba bir lehçe konuşuyordu. Oysa size benimle böyle konuşmadığını söyleyebilirim (Ne demek "size"? Günlükle konuşmaya mı başladım?) Neyse. Geldiği yerde kendisinin de böyle yaptığını unutmuştu ya da kendini unutmaya zorladı. Çeki Lansdowne Caddesi'ndeki postaneye götürüp paraya çevirdim. Sıkıştığında. konuşmama bile gülmediler. "Sevgili Asta" diye başlıyor. 700 kronluk bir çek. arkasına bile bakmadan dar sokaklardan eve koştu. zorluk çıkarmadılar. Otuz iki.

ama o amcanın varlığına pek inanmıyorum. ama o herkesin bir motorlu arabası olması gerektiğinden bahsediyor. (Danca yazabilmek iyi bir şey. Bizim Karoline de aptal ve cahildi. Hansine'ye oturmasını ve aklından geçenleri anlatmasını söyledim. Đstese mobilyacı olarak iyi para kazanırdı. bazen cahil bir hizmetçinin konuşması bile çocukların saçmalıklarından ve sonu gelmez sorularından daha çekici olabiliyor. arasıra gördüğüm de oldu. burada motorlu arabaya sıkça rastlanmaz. Adam . oysa kırılacak değerli bir şeyimiz yok ya da Kopenhag'da bıraktığı sevgilisi de olabilirdi. Çocukken. ama bununla karşılaştırınca dâhi olduğunu düşünüyorum. "Her erkeğin kendi motorlu arabası olduğunu bir düşün!" "Peki ya atlara ne olacak? diye sordum "Ya da trenlere ve atlı tramvaylara?" Cevap vermedi. söyle. "Ne söyleyeceksen. at nallamayı bilir. ancak orada uzun süre kalacağını sanmıyor.Đngiltere'ye "motorlu arabalar" getirmek istediğinden bahsetmişti. En vahşi köpeğin bile onun yanında sakinleştiğini söyleyip övünür. Hjorring'de zengin bir amcası var.ama zorluk çıkarmadılar. önce evi bulmuş. Gerçek şu ki. Bu yazdıklarımı birinin okuduğunu bir düşünün!) Rasmus Aarhus'ta. Sonunda "Yeter artık" dedim.arkadaş olmuş. önlüğünü parmaklarının arasında çekiştirerek öyle durdu. nihayet vahşi bir zenci olsa da konuşabileceği birini bulmuştu. Đngilizce'den Danca'ya çevrilmiş. işin ilginç yanı. Bir zamanlar nalbanttı." Bir şeyler kırdığından şüphelenmeye başladım. sokakta düşen yaşlı adamdan bahsetti. Hansine'nin karşısında buna benzer bir şeyler hissettim. Rasmus'un Müslüman olmadığına şükretmem gerek galiba. Acaba oraya borç para bulmak için mi gitti? Dünyanın öteki ucunda."zavallı beyefendinin nasıl olduğunu" öğrenmek istemiş. Hayvanlara kendini sevdiriyor. söyledikleri doğrudur. Bu arada adamın kiraladığı evdeki hizmetçiyle -ona "Miss Fisher" diyor. benimle neredeyse hiç konuşmaz ama o kez farklıydı. sonunda yanına bir adam gelince çok mutlu oldu. yoksa orada 5 000 krona evlenecek başka bir kadın bulurdu. aslında ne iş yaptığını da bilmiyorum. bana mektup gönderebileceğim bir adres vermiş. Bir keresinde bana -bana hemen hemen hiçbir şey anlatmaz. ama istemiyor. oraya gitmiş. gözlerini gözlerimden kaçırmak için başını sağa sola çevirip durdu. Hansine'nin bana bir şeyler söylemek istediğini anladım. Kesenin çıkarılmasını ve göbek bağının kesilmesini biliyor. Kesin olarak bildiğim bir şey de Aarhus'ta tek bir motorlu araba bile olmadığı. Burada zaten motorlu araba bulunduğunu sanıyordum. Başka bir marifeti de tahta işçiliği. Navarino Caddesi'ndeymiş. aynı Mads'ın doğumunda olduğu gibi. Ne yaptığını doğrusu tahmin bile edemiyorum. Onun hoşlandığı şeyler motorlar. Yedi yaşında bir oğlan ile beş yaşında başka bir oğlandan başka konuşacak kimsem yok. Sorun çıkarsa doktoru çağıracağız. Kendimi iyi ya da eskisinden daha iyi hissetmemi sağlayan cebimdeki para olsa gerek. Anlaşılan. Karısına da bu kadar iyi davranamaması ne yazık. 18 temmuz 1905 Akşam Hansine oturma odasına geldi. O bir mühendis. Kekeledi. onu başka nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. ve -şimdi sıkı durun. ıssız bir adaya düşen bir adamla ilgili bir kitap okumuştum. Ancak adam çok yalnız ve çok mutsuzdu. Sorularıma hiç cevap vermez ki. London Flelds'ın kuzeyinde. ama Hansine bana yardım etmek için yanımda olacak. kitabın adını hatırlayamıyorum. hayvanlarla istediğini yapabilir. Böyle işleri küçük görür. ama hayır.

Đngiltere. hâlâ anlamamıştım. Mrs. Đlginç olanı. bütün konu kimin Norveç kralı olacağı. Hansine'yi odasına gönderdim. göbek deliğinin bir işe yaraması gerektiğini düşünüyordum. Bebek hâlâ yukarıda. Mogens hareket edip. Başka bir dil bilmeyen bir arkadaş Hansine'nin Đngilizcesine de yardımcı olacakmış. sadece Polonyalıymış. işini ihmal etmedikçe arkadaşını davet etmesinde bir sakınca görmediğimi söyledim. evi temizlemek ve yemek yapmak gerekiyormuş. Hyde'ın "yapılacak çok iş olduğunu söyleyerek. ama karısının. Madam" dedi. salak salak sırıttı ve "yakında sizden çok daha iyi konuşabileceğim. daha da önemlisi. sonunda tek istediğinin izinli olduğu bir öğleden sonra Miss Fisher'ı buraya. yatmaya gidiyorum. Onlar doğmamıştı. Annem bana Âdem'in göbek deliği olmadığını. Yine de oraya sadece meraktan gittiğine inanmak daha kolay. gazeteler Danca olsa daha iyi takip edebilirdim. aldığım gazetelere göre (Đngilizcemi ilerletmek için kendimi her gün gazete okumaya zorluyorum) bütün Avrupa'da ve Amerika'da da durum aynı. Fisher. yoksa Bernadotte mu? Ya da benim anladığım bu. hareket etmiyor. "Miss Fisher"ın yanında çalıştığı insanlar bir adam. içimde. Rasmus'a sayfalar ve sayfalar dolusu "ev gerçekleri" dendiğini sandığım şeyleri yazdım. iç karartıcı bir . bu kararı geri aldırdığını" anlatmış. adı da Dzerjinski'ymiş. Adam da yabancı olduğu için Hansine'nin ilgisini çektiğini düşünüyorum. Bütün bunların nereye varacağını merak etmeye başladım. Beklendiği gibi Đmparator William da konuyla ilgileniyor. Danimarka Prensi Karl mı. Tanrı tarafından yaratılmıştı. Ben kimse bulamazken onun bir arkadaş edinmekle ne kadar talihli olduğunu düşündüm. burası çok önemli. Hansine'ye bundan sonra oğlanlara dondurma almamasını tembihledim. bambaşka bir yere doğru yöneldiğinde şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. mutlaka saçma ama garip bir duygu var. kaçmaya başladığında neler olacağını biliyorum. Dzerjinski öldükten sonra da başka kiracıları yokmuş. Bir kere. Havva'nın da göbeğinin dümdüz olduğunu söyledi. "Bizim gibi biri" dedi. mutfakta çaya çağırmak olduğu anlaşıldı. burada da. New York'ta güneş çarpmasına uğrayan insanlar yere düşüp ölüyorlar. 21 temmuz 1905 Hava dayanılmaz derecede sıcak. Almanya. kafasının kaburgalarıma sıkıştığını düşünüyorum. çocuğa bakmak. evin beyinin işine son verdiğini. açılıp bebeğin çıkmasını sağlamaktan başka neye yarayabilirdi ki? Size söyleyebilirim. Doğum sonrasını ve bebeğin içime nasıl girdiğini anlamadığımdan. Kocama uzun bir mektup yazdığım için üç gündür günlüğümle ilgilenemedim. Yoruldum. göbek deliğimden çıkacağını sanıyordum. dondurmadan zehirlenen çocuklar var. bütün bunları yazdım. arada nasıl bir bağ var.Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölmüş. Yüzü yeniden kızardı. Mogens'e hamileyken hiçbir şey bilmiyordum. Ne de olsa gelecek hafta ya da daha sonraki hafta. bir de yaşlı kayınvalideymiş. karısı ve iki çocukları. Danimarka ve Đsveç arasında büyük çekişme var. Artık baş aşağı dönmesi gerek.

biliyorum. mesela kutup ayısı meraklısı Mrs. millerce gidip Ritson Caddesi ve Dalston'dan döndüm. Yavaş yavaş yürüdüm. Kadının hepsi de yedi yaşından küçük beş çocuğu daha varmış. Weels Sokağı'ndaki barakalardan birinde oturan aşağı tabakadan birinden almış. Đskandinav değil. Dürüstlüğe inanıyorum. Gibbons'ı. yoksa duygusuz mu? Yine de duyduklarımı Rasmus'a yazdığım mektupta tekrarladım. Çocuğu burada yalnız mı doğuracağım? Ya ölürsem? Her gün yüzlerce kadın çocuk doğururken ölüyor. önümdeki yükü taşıdım. iri ve hantal bir gemi gibi. yalpalaya sendeleye limana dönmemi ağladı. Mogens'i okuldan getirdi ve bu sabah ikiz doğurduktan sonra ölen kadını anlattı. Đsveç de bu savaşa katılsa burada yaşayan yabancıların durumu daha da kötüleşirdi. Susmasını söyledim. aşırı sıcağı ve savaş korkumu anlattım. Neden yalnız doğurayım? Bu onun da çocuğu. yanında küçük bir kızla bir kadın çıktı. dört katlı. ama gözüm bebekten başkasını görmüyordu. Para. Orada durup eve bakarak.sokakta yaşamanın ne kadar güç olduğunu. salakça sorularıyla insanların ne kadar düşmanca davrandıklarını. ama büyük. Galler prensesinin 13 temmuzda bir oğlu olduğunu anlattım. Alman olmasına rağmen Luther Kilisesi'ni görmek istiyordum. cömert babalarının gönderdiği parayla satın aldığım çemberlerle oynuyordu. O kadar güzel. buranın yılda Rasmus'un Lavender Grove'daki bizim ev için ödediği 36 pound'dan en çok 10 pound fazla olacağını düşünürken. Londra'nın bu bölümünde görkemli ev olmaz. Mektubun başına "Sevgili Rasmus" diye yazdım. sonra da Hansine'nin arkadaşının yaşadığı evi bulmak için yolu uzattım. Bizi yabancı bir ülkede nasıl aylar boyu yalnız bırakabilir ki? Rasmus'a gazetede okuduğum bir haberden de söz ettim. Danimarka'yla bir savaş çıksa. Bunları düşünürken karnımdaki bebeğin hareket ettiğine. Haberi başka bir arkadaşından. Yine de ona "sevgili kocam" ya da buna benzer bir şey demedim. borç ya da motorlu arabalarla ilgili herhangi bir şeyin peşinde kimbilir nereye gitmiştir. bir periye benziyordu. Yürümeyi becerse de kız benim için bebekten başka bir şey değildi. Tabiî ki mektubun eline ulaşacağını hiç sanmıyorum. eskiden daha da bakımlı olduğu belli. Ama keyfimi yerine getirdi. kalan parayla küçük Knud'a bir topaç alacağım. öndeki bahçede güzel bir çit var. Saçmalık. Ön kapıya çıkan birkaç basamak ve kapının üzerindeki çıkıntıyı taşıyan iki sütun. O bilsin. başında tüylü büyük bir şapka vardı. elini kaldırıp dışarıdaki öteki bebeği selamladığına yemin ederim. Keşke Rasmus da bizim için böyle bir ev tutmuş olsaydı! Fazla görkemli değil. kocası da hasta ve işsizmiş. Eğer kızımı doğururken doktor çağırmama gerek kalmazsa. Fazla gösterişli giyinmişti. bağırıp bana böyle şeyler anlatmamasını söyledim. Mogens ile Knud kaldırımda. Galler prensesinin dışında tabiî. bahçe de ağaç dolu. deli mi. Hansine. sonunda da sadece terbiyeli olmak için "Senin Asta'n" diye bitirdim. doğmasında onun da kabahati var. Navarino Caddesi Lavender Grove kadar geniş değil. Ben o kadar talihli değilim. Ona her an doğabilecek bir bebek beklediğimi unutup unutmadığım sordum. Komşu çocuğun . bu da sokağın daha güzel görünmesini sağlıyor. ama dar ve gölgeli. parlak ve iç açıcıydı ki. 26 temmuz 1905 Bugün uzun uzun yürüdüm.

Oğlanlar yine isim konusuna girdiler. Beni öylesine savunmasız. sonunda ellerimi karnımdaki şişkinliğe bastırıp oturmama rağmen. gelgiti başka bir şeye çeviren Canute adlı bir kraldan geldiğini söylemiş. doğumdan sonra da kiliseye gitmeyeceğim. erkeklerin bundan eğlendiğini düşünüyorum. Onlara göre kadınlar o kadar salak ki. Tanrı'ya da inanmıyorum. şimdi de Knud adını değiştirip Kenneth olmak istiyor. isterse de başka bir şey olsun. Canute. Bir süre için 'Tamam" dedim. ister Alman. Đkinci sancı birincisinden daha hafifti. Gelecek eylülde Knud'un da okula başlayacağını. Keşke kadın doktor da olsaydı! Odama iyi dikilmiş siyah elbiseli. Hansine oğlanları akşam yemeği için içeri çağırıyordu. odama girdim. Yukarı çıkıp şapkamı çıkardım. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. "Bundan memnun olacak mıyım?" diye düşündüm. Hansine yeterince yardımcı olur. ama ben bilmiyorum. Doğumdan birkaç gün önce yememeye başlamıştım. Mads da cuma günü doğmuştu. Düşünmek bile istemiyorum. Đştahım kalmamıştı. Şimdi büyük harfi sileceğim. Bana kalsa Tanrı'nın adını büyük harfle yazmazdım. O zaman. Mogens'in okulda arkadaş olduğu bir çocuk Knud adının gerçekte deniz kıyısında oturup dalgaları durduran. Knud okula başlarken yanımda kızımın olacağını hatırladım. su kaynatıp yatak odası kapısına çarşaflar asmasını istemedim. Bundan sonra Knud'u Canute diye çağıracağını. Varsayalım ki kızım da.. olmasını önler. Bu sancıların bilimsel bir adı vardır muhakkak. Doktor olsun olmasın. başka sancı girmedi.topacı var da neden benim oğlumun olmasın? Eve girerken şiddetli bir acı duyup. Bunlar bir hamilenin gerçek doğum başlamadan birkaç saat ya da birkaç gün önce çektiği sahte sancılardır. Bir aydan biraz büyük olacaktı ve oğlanların ayak altında olmamalarına sevinecektim. orada oğlanları seyrederek durdum. ilk çocuğum yanlış taraftan çıkıp beni neredeyse iki parçaya böldüğünde bunu biliyordum. bir lokma bile yiyemedim. var olmadığını bildiğim bir tanrı. olduğum yerde kıvrandım. Zavallı çocuk. "Belki de bu gece doğar" diye düşündüm. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Belki de bunu yazmak bir çeşit sigorta gibidir. Öyle sanıyorum ki. Batıl inançlarım yok. "işte başlıyor". aslında onu hiç istememiştim. Sanki çocuk yapmak pis bir şeymiş gibi. Hayır hayır. Öteki çocuklarda da aynı şey olmuştu. diğer bütün çocukların da sokakta "Canute. kendilerine böyle bir şey yapılmasına izin verdikleri için o denli güçsüz ve aptal ki! Ne kadar da çirkin ve aptal görünüyorlar! Sonunda aşağıya indim. Luther Kilisesi'ne gitmeyeceğim. Çok gerekmedikçe doktoru çağırmayacağım. oturmadan. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Yüzlerinde avuçlarının içiyle gizlemeye çalıştıkları o yarım tebessümü görür gibiyim. Ama odama bir erkeğin gireceğini düşünmekten bile iğreniyorum. öylesine çıplak ve çirkin görecek ki. . ama ölene kadar onu ne kadar sevdiğimi hiç anlamadım. Aynı sahte sancıları geçen yıl şubatta. O sadece tanrı. Orada durmama. varlığına inanmadığın bir şeye saygı duymak gülünç. Böyle şeylere inanmıyorum. Eğer işler karışırsa. Mads'a hamileyken de buna benzer sancılar çektiğimi hatırladım. ister Danimarkalı.. pabucu yarım" diye bağrışacaklarını söylemiş. yatak direğine tutunarak ayakta durdum. bir koşu gidip doktoru getirtebilir. boynundan gerdanlık gibi sarkan stetoskobuyla bir kadın doktor girse. hiç aldırmazdım. Hansine'nin telaşlanmasını. Sanki Mogens'in Jack olmak istemesi yetmezmiş gibi. bir çarşamba günü çekmiştim. bunu yazmak istemiyorum.

Gırtlağımın kuruduğunu hissettim. Ön sıra her birimizi alacak kadar uzundu. Swanny Kjær (medya adını bir türlü doğru söyleyemedi) karanlıkta yaşayıp karanlıkta ölecekti. öteki de torunu olabilir mi? Bir süre kızının ve oğlunun adlarını hatırlamaya çalışıp hiçbir sonuca varamamışken ayin başladı. O zaman yetmişlerindeydi. nerede oturduğunu. Elkins bizim için bir ilahi seçti. Bu adam hatırladığımdan da küçük. Bana gelince hangi ilahiyi okumak isteyeceğime bir türlü karar veremedim. o da çok kısa bir süre için. eşlik ettiler. John. Đkisinin de önemli işleri vardı. Swanny'nin tabutunu taşıyan altı adam yavaş yavaş ilerledi. birinci sıraya oturduğu için tanıyabildim. başını fazla resmî bir biçimde eğdi. Kilisede yaklaşık yüz kişi vardı. Hepsi ilahileri iyi biliyordu. John'un eşi. adını hatırlayamadım. John'un oğlu da. Çok nazik olduğunu söyledim. müzik teypten geliyordu. hiç. Böyle yerlerde uygulanan belirli bir protokol vardır. Kulağıma fısıldayarak beni aydınlattı: "Bak işte. Đlk ben çıktım. Geniş ailenin hızla kaybolduğu toplumumuzda artık insan kuzenlerini genellikle sadece cenaze törenlerinde görüyor. Tüm gücümüzle bu ilahiyi söyledik. bildiğim kadarıyla Swanny'nin de öyle tercih ettiği bir ilahi yoktu. tabutun toprağa indirilmesini izlediğimizde. Öteki kuzenim -sadece iki kuzenim var. bugünlerde artık orgcu bulmak son derecede güç. damadı. bütün bunları bildiğini belli etti. Dökemediğim gözyaşlarım gözlerimde kurumuş gibiydi. benimle birlikte yürümek için ailesinin yanından ayrıldı. John geliyor. hele ne iş yaptığını. gördüğünde de tanıyamıyor. Bir işe yaramadı. kendimi. Günlükler olmasa. eğer on yıl önce ölmüş olsaydı nelerin değişebileceğini düşünmeye zorladım." Demek ki yanımdaki Charles. O kadın yaşaması gereken hayatı .bütün aile efradıyla gelmiş. kendi annemin cenazesinde görmüştüm. O evde şarkı mırıldanıp söylenerek dolaştığını hatırlamaya başlarsam. hemen gitmeleri gerekiyordu. Swanny'nin "kendisi olmadığa öteki insan olmaya başladığı" o korkunç son aylarda "Bana Đtaat Et" ilahisini mırıldandığını anlattı. bağıra bağıra ağlayacağımdan korktum. Charles. Mezarın başında toplanıp. yani on yıl önce ölmesi pek de düşünülmeyecek bir şey değildi. ama Mrs. Ya da kardeşi Charles? Her ikisini de en son yirmi yıl kadar önce. buradakilerin hiçbiri gelmeyecekti. Ön sıraya sadece ölen kadının yeğenlerinden biri oturabileceğine göre bu adam John Westerby olmalı. kızı.Đkinci bölüm 1988. oğlu. Kilisede yanıma oturan adamı. Üstelik benim Morfar dediğim Rasmus Westerby'ye de çok benziyor.

zaten her zaman hoşlandım. benim doğumumdan birkaç yıl önce taşınmışlardı. Ken bu hikâyenin tek bir kelimesine bile inanmamıştı. yani davet ettiklerimiz. Onlar için o. Yine de bir fark var. Daha doğrusu.. kilidi açıp eşikten atlarken. başka kadınlardan ne kadar daha şık giyindiğini anlayabilmiştim. diziyi gerçekleştiren bağımsız televizyonun program müdürü. Webber. . hep aynı şey. bir de Willow Caddesi'nden bir iki komşu. Carol ve Clare'i gördüm. bir yapımcı. Swanny'nin sekreterliğini yapan Sandra da bir yerlerden çıkıp içkileri dağıtmaya girişti. Babası ona anlatmamıştı çünkü onun da babası ona anlatmamıştı. yayıncısını ve yapımcısını çağırdım. ama o halkla ilişkiler uzmanı ve sekreter kalabalığına şarap ve sandviç ikram etmeyi doğrusu göze alamadım. Şimdi. Düşündüm. Islak çimenleri çiğneyip mezara yaklaştığımızda solgun özelliksiz yüzleri sıkıntıdan buruştu. Elkins yiyecek hazırlamıştı. düğüne uygun giyinmişti. günlüklerin yayıncısından çok yazarı gibiydi. ama zarif eldivenlerini Londra'nın ıslak kiliyle kirleten diğerlerini çıkaramadım. Basın her şeyi kâğıda dökebilmek için kayıt cihazları ve fotoğraf makineleriyle gelmiş. ötekiler de arkamızdaydı. Harry Duke'ün kızı. Medya temsilcileri kendilerini Swanny'nin dostu olarak tanıtacaklardır. Oysa şimdi. cenazesine kim gelirdi ki? Herhalde ben. Bu eve daha yeniyken. o bakışlarını kaçırdı. avukatlar vasiyetnameleri gerçekten de cenaze töreninden sonra mı okurlar. Bir gün aniden bana: . kimbilir. hem medya hem de basın burada. Temsilcisini. Mezardan ayrılırken. Đki hastabakıcıyı. o sırada adını hiçbir zaman hatırlayamadığım akraba yanımda bitiverdi. Gençlerden bazıları onu annesiyle karıştırmaya başlamıştı. O zaman bilmediğini anladım. Bilinmedik bir akıl hastalığıyla ikiye bölündüğünü görmek. Mr. Swanny'yi kendi büyükbabasının cenazesinde gördüğünü. "öteki" güçlendikçe kendi kişiliğinden giderek uzaklaştığını izlemek. gözüm Mr. Ya onu son günlerinde görmüş olsalardı? Hikâye içinde ne hikâye olurdu ama. belki de öyledir. avukatı Mr.Birçok bakımdan. . beyaz şarap ve maden suyu. Yüksek ve sivri topukları ıslak çimlere battı. O zaman daha on iki yaşındaydım ama ne kadar zarif olduğunu. bir de belki kendi kızı. taa Roskilde'den gelen Danimarkalı kuzenlerden biri mezara bir avuç toprak attı. Onlar için 1905 de tıpkı 1880 gibi uzak ve belirsiz bir geçmişti.Onun bir büyük teyze olduğuna inanamamıştım. yoksa bu sadece dedektif romanlarında mı görülür? Mrs. gözlerini yakalamaya çalıştım. oysa hepsi de Swanny Kjær'in yaşamış olduğu evin içini görmeye can atıyordu. Webber'i Willow Caddesi'ne arabamla götürdüm.yaşasaydı. Füme som balığı. nereye giderseniz gidin. yağmur şapkalarını ıslatmaya başlamıştı. güzelliği ve boyu karşısında hayranlık duyduğunu anlattı. o yayıncı editörleri ve yayıncıların halkla ilişkiler görevlileri. Onu izleyen kadının Margaret Hammond'un kızı olduğunu anladım.. Webber'e takıldı. John ya da Charles (ikisi birlikte değil). Hatırlıyorum. Güzel bir evdir. Kadınlardan çoğu bir cenazeden çok. ancak Torben evin otuzlu yıllar Londra mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak bilindiğini söyleyene kadar pek dikkate değer bulmamıştım. BBC'den kalabalık bir grup. Tabut toprağa indirildiğinde. Ailenin diğer üyelerinden çok farklıydı. Hepsi bu. dedi. Yüzü her zamankinden de ciddiydi.

Küçük görünüyordu. Bir yazarın araştırmacısı -benim işim budur. ama çocuk elbisesi giymiyordu. Swanny'yi hiç dediği gibi düşünmemiştim.Asta ve Rasmus'un bu kadar çok çocuğu olmasından sonra. aynı durumda. bilgisi daha kıt ve gri kürk şapkalı bir başkası da (iltifat etmek için olacak) Swanny'nin torunu olup olmadığımı öğrenmek istedi. öldüğünde on iki yaşında olduğunu hatırlattı. koyu ceket ve yelek giyen kimseye rastlamadım. Bütün bunlar bana ne kadar küçük göründüğünü. Đsteseydim. Sonunda Swanny'nin eşyaları arasında Mr. yoksa senin var mı? . Doğru. ama gerisi Roskilde'ye akrabalara gitmeliydi.! Bugüne kadar. . Mr. fazla tanınmayan birinin yakınları kadar acı çekeceklerini düşünemiyorlar" dedi. onun geride kaldığının farkına bile varmamıştım. isteseydim çalışmamaya .) Asta Westerby'nin kızı tarafından hayatta kalan tek torunu olduğu için yeğenim Ann Eastbrook'a. Webber ne de ben bu konuyu tartışmadık. tabiî öyle görünecekti. senin de." Ne Mr.Özür dilerim. değil mi? demişti. Herkes gidene kadar kaldı. . Webber'le yalnız kaldık. Kendi kendime bunu neden daha önce düşünmediğimi sordum. ensesi ve şakakları kısa kesilmişti. Ama sadece sen ve ben varız. John ve çocukları da Ken Dayı tarafından geldikleri için vasiyet dışı kalmıştı. Willow Caddesi'ne gidip orada yaşayabilirdim. tekrar solmaya yüz tuttuğunda Mr. Zengindim. Đsmi devam ettirmek için sadece ben varım. Anlaşılan kendini benim koruyucu meleğim olarak ilan etti.ilginç bir yaşam sürer. Ötekilerin gitmiş olduğunun. Her zamanki zarafeti ve duyarlılığıyla "Ünlü biri öldüğünde insanlar geride kalanların. Kim itiraz edecekti ki? Yine de. Tek anladığım Swanny'nin annesini sevdiğiydi. diye devam etti. Duyduklarımdan sonra orada kalmak beni aşardı. Büyük siyah şapkalı bir kadın kapıdan çıkarken başka günlük olup olmadığını. sakin olmanın imkânsız olacağı krizlerden birine girecek. Düşündüklerini güzel ifade ettiğini söyledim. çoğu insanın tersine. bunu zaten biliyordum. varsa yayınlatıp yayınlatmayacağımı sordu. Swanny Teyze'nin hiç çocuğu olmadı. o çantasından kağıtlar çıkardı ve her şeyin bana kaldığını açıkladı. Yüzü yarım dakika boyunca kızardı. bir sürü akrabamız olacağını sanırdın.. Charles'ın da yok. Sonra oturduk.. Saçları ortadan özenle ayrılmıştı. istersem bu evde kalabilirdim. vasiyetnameden küçük bir şeyler bekliyordum. odadan odaya dolaşacak. Webber okudu: "(. Ev daha iyiydi. Vasiyetnamenin onaylanması gerekmesine rağmen. duyduklarımı anlatacak birini arayacak. Vasiyette Swanny'den bana bir mesaj vardı. Belli belirsiz gülümsedim.Hiç evlenmedim. gittim. Webber yanımda yerini almıştı. Sakince oturdum. ellisinin altında olup da kolalı yaka. o kimsenin kim olacağına bir türlü karar veremeyecektim.Onlara göre. dünya sahnesini aydınlatan ışıklar üzüntüyü de parçalara ayırıyor. ellerimi kavuşturup. ama zengin olamaz.. Kıpkırmızı olmuştu.

öykü anlatmanın ötesinde hiç de yazarlık iddiasında olmayan yaşlı bir kadının. her biri diğerinden değişik ve 1899'dan 1986'ya kadar her yılın tarihini taşıyan ama 1898 orijinalinin eksik olduğu Bing ve Grfndahl duvar tabakları benim olacaktı. Yarım milyona yakın bir param ve hisse senedim olacaktı. O zaman bana sadece yaşlı bir kadının yazısı olarak görüneceklerdi. başka bir kapının önüne varacaklardı. cama benzer mika kapaklı raflardaki kitaplar sadece bir karton parçasına çizilmiş resimlerdi. Torben'in annesine düğün armağanı olarak verilmiş. onları aramak ve şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şeyi yapmak. Christian'ın tahta çıkması nedeniyle kısıtlı sayıda üretilmiş. gerçek sayfaları ve deri cildiyle gerçek bir defter. Çok ustaca yapılmıştı. Bundan da ötesi Pauline Bonaparte'a ait olan {belki de değildi) dört direkli yatak. Bir Kız Başı. bütün bunları Mormor ölünce ya da on beş yıl önce yapmış olsaydım. Eminim ki benim durumumdakilerin çoğu önce bu günlükleri düşünür. Danimarka kraliyet arması taşıyan. Kaygılanıyor muydu? Kendini terk edilmiş mi hissediyordu? Ya da kendisinin böyle bir oyuncak için fazla büyük olduğunu düşünüp kız kardeşine daha uygun olacağına mı karar vermişti? Đlk günlüğün ilk sayfası on yıl kadar önce başlamıştı. günlüklere tek başıma bakmak ve onlara dokunmak zorunda kalacaktım. ama bebek evinde toz falan yoktu. sadece içerik olarak değil. Mormor her şeyi defterine yazmış olmalıydı. Oturduğum evde.da karar verebilirdim. Ondan bir sonraki şeyi yaptım ve bebek evini görmeye gittim. Eğer Swanny'nin evinde kalsaydım. Đlk olarak onlara bakmak isteyeceğimi biliyordum. ama böyle bir karar almayı hiç düşünmedim. defterlerin üretildiği malzeme açısından da değiştiler. Bu yüzden Morfar kapıları oyar. Swanny'yi. Swanny'nin ölümünden beri benimdi. Tabiî. X. odanın kapısında da sağlam bir Banham kilit göze çarpıyordu. Annem yatmaya gittikten sonra da Morfar'ın çalışmasını izleyen kızın neler düşündüğünü merak ettim. altın kaplı duvar saati. Odayı kullanabilmek için bir yol bulabileceğimi söyledim. bir kapıdan çıkıp merdivenleri tırmanacaklar. elyazması olsun. meşe yaprağı kazılmış büyük siyah meşe masa. Bebek evinin arkasını açtım ve eldeki tek günlüklerin durduğunu bildiğim okuma odasına baktım. küçük taş şömineler yapar ve halı yerine yere küçük kadife parçalan koyarken. ' Yayımlanmış ve yayımlanmamış günlükler de bana aitti. değişik biçimdeki üç beyaz vazonun üçü de benimdi. Bebek odası için iyi bir yer olacaktı. Günlükleri düşünmek. Dairem ile bağımsız oda arasında iki merdiven ve bir sahanlık bulunuyordu.nasıl bir santimlik . O zamandan sonra bir değişime uğradılar. Gerçekte bunlar zaten benimdi. Odada misafir yatıramazdınız. Morfar bebek evini yapmaya başladığında henüz on yaşında olan o küçük kızı düşündüm. çünkü konuklar tuvalete gitmek için sabahlık ve terlik giymek zorunda kalacaklar. Swanny'nin orijinalleri nerede sakladığını bilmediğimden. kayın ağaçlan altında çay içen Cari Larsson resminin de sahibi bendim. ama konsolun üzerinde gerçek bir kitap vardı. Daha sonraki yıllarda telif de gelecekti. Flora Danica tabak takımı ve Swanny'nin yemek odası duvarına asılmış. ama günlük yazma işi bir daha hiç durmadı. Dairenin bir önceki sahibi büyük bir açık sözlülükle tek odanın pek bir işe yaramadığını söylemişti. bende onları görme isteği uyandırdı. daireden bağımsız bir dış oda vardı. ama dikkatlice bakınca nasıl yaptığını. bir defterden -Mormor'un defterlerinden biri mi?. Pencereler ve kepenkler kapalı olduğundan içerisi havasızdı. şimdi bunun bir anlamı olmazdı. Pencere pervazlarında biraz toz birikmişti. bir posta pulunun yarısı büyüklüsünde de olsa. çevirisi yapılmamış olsun.

bir kare kestiğini ve bir çocuk eldiveninden alınma şeride nasıl zamkladığını görürdünüz. Belki eldiven de onundu. Đkisini de tanıdığımdan, kocasını azarlamasını gözümün önüne getirmek zor olmadı. Onun bebek evine falan ayıracak zamanı yoktu. Bütün bunlardan dolayı günlüklerin, bir, iki ya da beş numaralı defterin o masanın üzerinde olması gerekirdi. Masanın üzerindeki minik defterin sayfaları bomboştu. Morfar pek eğitimli birisi olmamıştı. Orada durmuş Swanny'nin bu el ustalığını nasıl izlediğini düşünür, bebek evi için günlüklerin çok küçültülmüş birer örneğini bulup bulamayacağıma kafa yorarken, üst kattaki dairede telefon çaldı. Telesekreter çalışıyordu, yine de yukarı çıktım. Salonun kapısını kapayıncaya, ışıkları söndürüp kapıyı ardımdan kilitleyinceye kadar zil susmuştu, telefona cevap veremeyeceğimi söyleyen kendi sesimi, daha sonra da tanımadığım bir kadının konuşmasını duydum. Her kimse, hiç zaman kaybetmiyordu, adını bile hayal meyal hatırladığım bir derginin yayıncılarından biriydi. Artık Swanny Kjær öldüğüne göre, günlüklerin akıbetiyle ilgileniyordu. Daha tercüme edilmemiş günlüklerin yanı sıra, daha önce yayımlanan günlüklerin açıklanmamış bölümleri de olduğunu duymuş, belgelerin yeni sahibi olarak bunları yayımlatıp yayımlatmayacağımı öğrenmek istiyordu. Beni ertesi gün tekrar arayacaktı. Telesekreterin düğmesini kapadım, telefon o sırada yeniden çalmaya koyuldu. Arayan Mrs. Elkins'ti. Cenazeye gelmişti, ama iki kelime edecek zaman bile bulamamıştık. Willow Caddesi'ndeki evi temizlemeye devam etmesini ister miydim? "Evet, lütfen" dedim, panik içinde "Lütfen, beni bırakma!" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Hemşireler herhalde artık hizmetlerine gerek kalmadığını göreceklerdi, bir süre sonra da korkunç bir faturayla karşılaşacaktım. onları düşünürken gözlerimin önüne Swanny'nin ölüm yatağındaki görüntüsü geldi, yatakta büzülüp "Hiç kimse, hiç kimse" diye ağladığını unutmak için daha ne kadar zaman geçecekti? Bir süreliğine bunu kafamdan çıkardım ve kitabesi için plan yapmaya başladım, resim yeteneğim olmamasına rağmen oturup bir mezar taşı çizdim, üzerine Eften "Son yok, ekleme var" yazdım, tarihlerini ekledim, 1905-1988, ve adını, Swanny Kjær'i kondurdum. Bütün adını belki de Torben dışında kimse kullanmazdı. O adın ne olduğunu öğrenemeden de büyümüştüm. Çalan telefon düşüncelerimi böldü. Bir süre için kulaklıktaki tatsız sesi tanıyamadım, Gordon adı da bir anlam ifade etmedi. Bir iki saat önce konuştuğumuzu söyleyince onun siyah pardösülü, yüzü kırmızı genç olduğunu anladım. Adını duyar duymaz da kız kardeşini hatırladım: Gail. Bunlar Gordon ve Gail'di. Đkinci dereceden kuzenim, dedim.

Hiç hoşlanmadı. Sanki çok önemli bir şeyden bahsedermiş gibi ciddi ciddi konuştu. - Hayır hayır, birinci dereceden birinci kuşak. Babam senin birinci dereceden kuzenindi. - Tamam. Senin çocuğun olunca da birinci dereceden ikinci kuşak kuzenim olacak. - Yoo, çocuğum olacağını sanmıyorum. Ben homoseksüelim.

Bu kadar kolay kızaran birisi için homoseksüel olduğunu, "Đngiliz'im ya da kriket oyuncusuyum" der gibi kolaylıkla söylemişti. Peki, eğer yeni yöntem buysa, benim için bir sakıncası yok. - Benden ne istiyorsun, Gordon? - Soyağacı uzmanıyım. Yani, amatör olarak demek istiyorum. Yoksa işim bankacılık. Bu arada belirteyim, yaptığım işe jenealoji deniyor, jeneoloji değil. Bunu hep söylemek zorundayım, yoksa insanlar kolaylıkla karıştırıyor. Başkalarının soyağacını çıkarmaya çalışıyorum. Her bir soyağacı için bin pound alıyorum. Alçak bir sesle, soyağacına falan ihtiyacım olmadığını söyledim. - Hayır hayır, olmadığını biliyorum. Ben kendi soyağacımı yapıyorum. Babamın tarafını, erkek tarafını. Bana yardım edebileceğini düşündüm. Fazla zamanım almam, söz veriyorum. Yaz tatilinde Danimarka'ya gidip atalarımızı araştıracağım, ama daha önce bazı bilgilere ihtiyacım var, (tereddüt etti) bilen birinin vereceği bilgilere. Belki de günlüklere bir göz atmama izin verirsin, diye düşündüm. - Üçü yayımlandı bile, 1934'e kadar olanlar yayımlandı. Orijinaller demek istedim, kaynaktan araştırmaya inanırım. Günlükler Danca.

- Elimde iyi bir sözlük var. Belki bir gün gelip bir göz atabilirim? - Tabiî, ilerde bir gün. Daha fazla soruyla karşılaşmamak için telesekreteri yeniden devreye almak yerine telefonu fişten çektim. Birdenbire aklıma en saçma düşüncelerden biri geldi. Bu gece Willow Caddesi'ndeki eve gizlice girip günlükleri çalacak geceydi. Swanny hayattayken hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Günlükleri çalmak isteyecek biri hiçbir güçlükle karşılaşmazdı. Swanny ve gece hemşiresi evde yalnızdı ve hırsızı durdurmaları mümkün değildi. Swanny öldükten sonra günlükler başıma dert olmaya başladı. Gözüme hem korkunç derecede değerli hem de korkunç derecede savunmasız görünüyorlardı. "Keşke Willow Caddesi'nde kalıp gözlerimi onlardan ayırmasaydım" diye düşündüm. Yatağıma yatıp uyumak konusunda tereddüde düştüm. Sonra, kendimi hiçbir zaman olmadığım kadar sinirli hissederek, giriş kattaki ışıkları açık bıraktığımı hatırladım. Hem ışıkları açık bırakmış hem de kapıyı kilitlememiştim. Tabiî aşağı indiğimde kapının kilitli olduğunu gördüm. Işığı kapatıp kapatmadığımı anlamak için kapıyı açmam gerekiyordu. Padanaram, bebek evi, bütün odanın sahibi, çoktan kaybolmuş bir ustalığa, modası geçmiş bir saldırganlığa tanıklık eder gibi duruyordu. Bir gün, bebek evini verebilecek birini bulmalıydım. Merdivenleri tırmanırken, Ken'in torununun kızı olan o küçük çocuğun böyle bir bebek evine sahip olmayı isteyip istemeyeceğini düşündüm.

Gazeteci ertesi gün yeniden aradı. Ona günlüklerden hiç bir bölümünün atlanmadığını söyledim. Günlükler hakkında henüz bir karar almamıştım, beni bir yıl sonra yeniden aramasını önerdim. Bu kadarı ona yeterli olmalıydı, ama pek memnun kalmadığını hissedebiliyordum. Telefon öğleye kadar iki kere çaldı, bunlardan biri ev dekorasyonu konusunda uzmanlaşmış bir dergiydi, Willow Road'daki evin içiyle ilgili bir yazı hazırlamak istiyorlardı. Diğer telefon bir gazetenin pazar ilavesinden geldi, ünlü dede ve nineleri olan kişilerle yapılan bir dizi röportaja konuk olmamı istediler. Telefon numaramı kolayca bulmuşlardı. Yaptığım iş nedeniyle telefon numaramı ve verdiğim hizmetleri The Author da ilan etmiştim. Her iki isteği de reddettim ve bir dizi tarihî dedektif romanı yazan bir müşterim adına 1890 dönemi Kensington'ı hakkında araştırma yapmak üzere gazete kütüphanesine doğru yola koyuldum. Tabiî ki telesekreteri açık bıraktım. Bırakmak zorundayım. Bu işe ihtiyacım var; ya da yok mu? Otobüste dönerken, bu soruyu kafamda evirip çevirdim. Swanny'nin evi ve Swanny'nin parası bana kaldıktan sonra, daha fazlasına ihtiyacım var mıydı? Ne var ki, hiç olmazsa o gün için, böylesi düşüncelere pek yer yoktu. Hem The Hampstead and Highgate Express hem de Cary Oliver mesaj bırakmıştı. - Ben Cary, Cary Oliver. Telefonu kapatma, telesekreteri de devreden çıkarma. Sana karşı korkunç davrandığımı biliyorum, ama geçmişte olanları geçmişte bırakamaz mıyız? Ne istediğimi açıklayacağım -tabiî ki bir şey istiyorum- sana telefon edeceğim. Tahmin ettiğin gibi, günlüklerle ilgili. Cesaretimi toplayınca sana telefon edeceğim. Ama en beklenmezi yapar da beni aramak istersen diye telefon numaramı veriyorum. Numarasını bıraktı, bir kez daha yineledi, ama yazmadım.

Üçüncü bölüm

Annem bebek evini bana verdiğinde yedi yaşındaydım. Bebek evi hem doğum günü armağanıydı hem de değildi. Bebek evi hep bizimle birlikteydi, evimizin boş odalarından birini işgal ediyordu. Ona alışmıştım, gidip bakmaya iznim vardı, ama onunla oynamam yasaktı. Oynamak için aklımın başıma geldiği yaşı beklemem gerekecekti. Bebek evinin doğum günümde benim olacağını, evle birlikte onunla istediğim kadar oynayabilme iznine de sahip olacağımı biliyordum. Yine de eğer annemden alacağım tek hediye buysa, düş kırıklığına uğrayacağımın bilincindeydim. Gerçekten en çok istediğim, özlemini çektiğim hediye bir çift buz pateniydi. Ertelenmiş umut önce insanın yüreğini sıkıştırır, daha sonra da sadece can sıkıntısına yol açar. Bebek evi benim olduğunda, onu

bekleyerek geçen zaman beni bıktırmıştı. Keyif arkadan geldi. Hele kaynaklarını araştırmak isteğiyse çok sonra. O zamanlar tek bildiğim bebek evinin büyükbabam tarafından yapılmış olduğuydu, onu yakından tanımış olanlar elinden gelmeyecek hiçbir şey olmadığını söylerlerdi. Bebek evi kendi evinin, daha doğrusu, evlerinden en büyüğü ve en iyisinin kopyasıydı, içinde en çok yaşadığı evin. Bebek evine Padanaram adını vermişti, bebek evinden söz ederken bu adı kullanırdık. Gerçekten de bizimkini ararken "bizim ev" ya da "Far'ın evi" sözlerini kullanır, diğer bebek evlerine hep Padanaram derdik. Uzunca bir süre bunun Danca bir isim olduğunu sanmıştım, büyükannem ve büyükbabamın terk ettikleri ülkelerinde çok sevdikleri bir yeri hatırlatması için bebek evine verdikleri bir ad. Bana beş yıl kadar sonra işin gerçeğini anlatan Swanny Teyze oldu, ona ve anneme Padanaram'ın anlamını sormuştum. - Peki, neden Danca olduğunu düşünmüştün? - Büyükbaba ile büyükanne Danimarkalı değil miydi? dedim, bunun da öyle olduğunu sanmıştım. Yoksa Đngilizce mi? Swanny ve annem uzun süre güldüler, Padanaram'ı Danca telaffuz etmeyi denerken "d"yi "s" olarak okudular, vurguyu son heceye koydular. Đyi de, anlamı ne? diye sordum.

Bilmiyorlardı. Bir anlamı olmak zorunda mıydı? - Far evi aldığında adı böyleydi, dedi Swanny, evi ona satanlar bu adı takmışlardı. Hiçbiri de Padanaram'ın anlamını araştırmaya gerek duymamıştı. Bir gün bambaşka bir nedenle coğrafya sözlüğünü karıştırırken, Padanaram'a rastladım, Đskoçya'da bir köy. Bu ad Kutsal Kitap'taki Tekvin'den geliyor ve "Suriye Ovası" anlamını taşıyor. Orada bulunan Ayrılıkçı Anglikan Kilisesi'nden mi alınmıştı? Benim işim böyle şeyleri araştırmaktı, bu nedenle de bulduklarımı teyzeme anlatırken büyük keyif aldım. Oysa Swanny hiç de heyecanlanmadı. Tek söylediği "Evin ilk sahipleri Đskoçyalı olmalı" oldu. Onların adlarım hatırlamaya çalıştı ama bulamadı. Benim Padanaramım benden önce annemin olmuştu, annem için yapılmıştı, tablası ayaklarının kapladığı alandan biraz daha geniş olan küçük bir yemek masası büyüklüğündeydi. Orijinali Highgate'te, Archway Caddesi'nin sonunda bir yerdeydi, önünden yürür ya da otobüsle geçerken görmüştüm, ama içine hiç bakmamıştım. Swanny ve anneme göre Padanaram evin tam bir kopyasıydı. Evin dışının tuğlaları ve kabartmalarıyla, çatı oymaları ve kafesli pencereleriyle, Hollanda etkisinde kalmış kemerli kubbesinin altındaki ana kapısıyla Padanaram'a benzediği açıktı. 1900'lü yıllarda varlıklı burjuvalar için Đngiliz kentlerinin dışında buna benzer binlerce ev yapılmıştı. Morfar bebek evinin duvarlarını, orijinaline benzetmek için boyadığı kağıtlarla kaplamıştı. Swanny'ye göre basamakları gerçek meşeden yapılmış ve Fransız cilası sürmüştü. Hâlâ onu bağdaş kurmuş, cilaya batırdığı pamuk parçalarını tahtaya sürerken, saatler boyu sekizler

çizerek parlatırken gözünün önüne getiriyordu. Yerdeki halıları da döşemelik kumaşlardan kestiği parçalardan yapmıştı. Dıştaki tuğlaları kızıl kökboyası ve Çin beyazıyla boyamış, içerdeki ve dışardaki buzlu camlar için de Venedik camı kullanmıştı. - Mor'un on iki bardaklık bir Alman şarap takımı vardı, dedi Swanny, bunlardan biri kırılmıştı. Galiba kıran da Hansine'ydi. - Hansine hep bir şeyler kırardı, Mor yanlışlıkla bir şey kırsa, hemen Hansine'yi suçlardı, çünkü Far aşırı kuralcı ve disiplinliydi. - Ona sorduğumda, unuttuğunu söyledi. Nasıl biri olduğunu hatırlarsın, Marie. Neyse, suçlu her kimse bardaklardan biri kırılmıştı ve Mor takımın bozulduğunu söylüyordu. Bence değildi ya. Hepsi de Alman şarabı içecek ondan fazla konuğu nereden bulacaklardı ki? Ancak takımın gerçekten de bozulmuş olduğuna inanmış olmalıydı ki, Far Padanaram'a buzlu cam yapmak için bardaklardan üçünü bilerek kırdığında, fazla mesele yapmadı. - Buzlu cam yapmak için şarap bardaklarını mı kırdı? diye sordum. - Bana sorma, hatırlamıyorum, dedi annem. - Senin bakmana izin yoktu, Marie. Bebek evi büyük bir sırdı. Onu sen yatağa götürüldükten sonra yapardı. Biliyorum, iki yıl boyunca erken yatmam gerekti.

- Evet, evin yapılması iki yıl sürdü. Mor eşyaları, perdeleri yaptı, evi yaptı. Her şeyden önce Far planını çizdi. Mor, Far'ın Leonardo gibi çizdiğini söylerdi, onun hakkında pek iyi konuşmadığından bunu duymak oldukça şaşırtıcı olmuştu. Evi tam ölçeğiyle yapmak niyetindeydi, ama sonunda vazgeçmek zorunda kaldı. Hem çok zordu hem de şart değildi. Đhtiyacı olan şeylerin peşinde günler geçirdi, mesela o döşemeler. Hiç utanmadan Mor'un kutularına el koydu. Bir keresinde hatırlarım, Mor'un çok düşkün olduğu bir gerdanlığı vardı, sahteydi ama elmas gibi parlardı, belki de çok iyi bir taklitti. Gerdanlığı parçalayıp avize yaptı. Üstelik Mor ile hiç de ilgilenmemişti. Bebek evi konusunda büyük kavgalar olurdu. Nasıl kavga ettiklerini hatırlar mısın, Marie? Nefretle, dedi annem.

- Sarı bir şarap bardağı kırmak niyetiyle önce kırmızı bir bardak, sonra da yeşil bir bardak kırdı. Mor o kadar öfkelenmişti ki, sarı bardağı kafasına fırlattı, bardak öyle kırıldı. Mor, beş yaşındaki bir çocuğu şımartmak için bebek evi yapmanın gülünç olduğunu söylüyordu. Bebek evini "prenses sarayı" olarak adlandırmıştı, eski bir kutunun da aynı işi göreceğini düşünürdü. Bu konuşmalar olduğunda on iki yaşındaydım, üç ya da dört yıl boyunca en önemli oyuncağım olan Padanaram da son günlerde bir müze ya da hayatımın sergisi haline gelmişti. Bir süre içine bebekler sokup çıkarmaktan vazgeçtim, onların odalarda birbirleriyle karşılaştırma, uyandırma, yatırma, eğlendirme oyunlarına ara verdim. Orada karşılaştıkları ve küçük aklımın ürünü olan maceralar giderek azaldı, çekiciliklerini yitirdi. Artık Padanaram'ı pırıl pırıl tutuyordum, dört yıllık dikkatsiz oyunların hasarlarını onardıktan, döşemeleri ve perdeleri kuru temizleme ilaçlarıyla temizledikten sonra, ilgilenen arkadaşlarımı bebek evinin bulunduğu odaya götürüp açık ön kapılardan içeri bakmalarına izin veriyordum, ama eve

Birlikteyken ya da Mormor'la hep Danca konuşurlardı. Sanırım soruyu bu dönemlerde. Rahatsız olacaklardı. burada doğmuştu. içtenlikle. dedi annem. Swan! .dokunmak yasaktı. bu aşamada sordum. Lavender Grove'da. Tanrı'ya şükür. .Tabiî istemiyorum. . Kimse o evi taklit ederek. Stanford Hill'de oturuyorlardı. kimsenin duygularıyla oynamadığımı anladım. Swanny ise Hackney'de. Soruyu sorarken de nasıl olup daha önce sormayı düşünmediğimi merak etmeye başladım. . Odaya girdiğimde Swanny her zamanki gibi konuşmasının ortasında Đngilizce'ye döndü.Bak şimdi. Padanaram'ı senin için değil de annem için yaptı? diye sordum. gırtlaktan gelme.Neden Morfar. hep sevecek. bu doğru değil. Sen küçükken Far ve Mor bir bebek evine örnek olarak seçilecek bir yerde oturmuyorlardı ki. Padanaram karşısındaki şaşkınlığı. Her zaman açık sözlü ve dürüsttü. Annem omuzlarını silkip gülümsedi. ama önemli olan bu değil ki. . son heceleri telaffuz ederken.Beni sevmezdi. her ikisi de Danimarka'da değil.Yani doğru olmasını istemiyorsun. Gülmeye başladı. Danca konuşuyorlardı. Arkadaşımı aşağıdaki bahçe kapısına kadar geçirdim. neredeyse saygılı hayranlığı beni tatmin etmişti. neredeyse neşeyle konuştu. . Padanaram'a bunca süre sonra sahip olmama karşın. sevecen baktı. hâlâ seviyor. Soru rahatsızlık yaratacaktı. Sormamam gerekirdi. varlığımın farkına bile varmadı. Açık açık. tekdüze harf yutmak cümle birdenbire zarif ve beş vurgulu bir şiir gibi bitti. Ben de orada doğdum. Swanny'yse neredeyse eğleniyor gibiydi. Đkisinin arasında bir ürperme ya da bir şeyin söylenmemesi gerektiğini anlatır bir bakış olmadı. Anneme uzun uzun. diye sordu Swanny. hatalı adım attığımı hissettim. annem her çarşamba bizi ziyarete gelen Swanny'yle birlikteydi. Yanılmışım. nasıl olur da bu soruyu sormazdım? Okuldan bir arkadaşımı eve çaya davet etmiştim.Unutma ki Mor beni senden çok severdi. Annem hemen itiraz etti: .Ne zamandan beri. gerçekten de annelerinin dizinin dibinde Öğrenmişlerdi. bazen de Ken Dayıyla. öyle değil mi? Bunu ben kabul ediyorum da sen niye itiraz ediyorsun? Beni hiç sevmedi. . birdenbire bir yanlışlık yaptığımı. bir bebek evinin yapımcısının evine benzemesi gerekiyor? Başka birinin evini de örnek alabilir ya da kendi kafasından bir şeyler yapabilirdi. Bunu söylerken. Oysa Ken Dayı'nın aksine. Kısa sürede yanlış bir şey yapmadığımı. Açıklama yapmaya hazırdı. Yine de Danca asıl dilleriydi. Ravensdale Caddesi'ndeki evlere benzer bir bebek evi yapamazdı. dönüşte oturma odamıza uğradım. Sen onun beklediği kızıydın. annem Padanaram'dan önceki evde.

Toplumun seçme insanlarından olan babam Marie Wesby'yle evlenerek bir ya da iki basamak aşağı kaymıştı. Bebek evinin ilk sahibesi annemin hikâyesi de değil. ondan başka kimsenin sahip olmadığı çocuğunun tek varlığı Padanaram'ı geri alacaktı. Kadınlardan hangisinin büyükanne. Annenin annesi mormor. Đkisinin rolü çok önemli olmakla birlikte. hangisinin dede olarak çağrılacağı gibi güçlüklerle karşılaşmazlar ya da "büyükbaba Smith" veya "Jones Dede" gibi saçmalıklarla da uğraşmazlar. Öykünün Mogens ve Knud olarak doğan. Ağustosta evlenmişti. Bu 1940'lı yıllarda oldukça ayıp bir yöntemdi. Özellikle de Büyükbaba Eastbrook'un dalgınlığını. Mormor'un durumundaysa ona hitap etmeye yarıyordu. biçimde. annenin babası da morfar'dır. Bu öyküde Mormor ve Morfar benim anneannem ve dedem olarak değil. bu onların hikâyesi değil. Bundan sonra "büyükannem"den ve Padanaram konusunda da "büyükbabam"dan bahsetmeyi öğrendim. Kendi babası Somerset'li toprak sahibi küçük bir soylu. Bunu sorgulamak. günlük yazarı ve kocası olarak görünecekler. Ne de olsa bu benim hikâyem. Saçma sapan bir şey yaptı ve bebek evini geri alacağı tehdidini savurdu. doğuşta soyadı Westerby olan Swanhild Asta Vibeke Kjær'in hikâyesi. Eski isimler sadece aile içinde kullanılıyordu. Ne var ki bu zayıf. derinden sarsılan (bunlar kendi kelimeleri) Morfar'dı. kendi kişilikleriyle rol alacaklar. aşırı yumuşaklıklarını ve dalgınlıklarını hatırlardım. aralıkta da ben doğdum. daha sonra Jack ve Ken olan erkekler ya da Hansine'nin çocuklarına ait olduğunu da düşünmeyin. olanları izleyip not eden. Aynı. annesi ise saygın bir ailenin çocuğuydu. ama o dönemde diğer çareler çok daha beterdi. annemden sekiz yaş küçük bir savaş pilotu olan babam Kent üzerinde tutuşan bir Spitfire içinde yanarak ölmüştü. Yılda bir kez Taunton yakınlarındaki malikâneye gidip onlarla bir hafta geçirirdik. Bir tek öfkelenen. erkeklerden kimin büyükbaba. en sevdiği çocuğunu reddetti.Đskandinavlar büyükanne ve büyükbabalarını nasıl adlandıracakları sorununu çoktan çözmüşlerdir. kibar ve sıcak çift oğullarının dul eşini subay kantinindeki garson kız olarak değil. Bu hikâye büyükannemin en: büyük kızı Swanny'nin. okula başlayıp da başka çocukların alaycı gülüşlerini duyuncaya kadar aklıma gelmedi. Onun için yaptığı. Đngiltere Savaşı'nın son günlerinden biriydi. Zaman zaman Mormor ve Swanny de bana bu acele evliliğin öyküsünü anlattı. yabancı düşmanı bir ülkeye yerleşmeye çalışan bebek evi yapıcısı ve karısı. sanki komşu çiftlik sahibinin kızıymış gibi kabul etti. Asta ve Rasmus adında iki Danimarkalı göçmen olarak en olmayacak zamanda kendini dış dünyadan soyutlamış. öncelikli seyirci benim. Annem bunu hiçbir zaman saklamadı ve hikâyeyi bana tipik Westerby dürüstlüğüyle anlattı. Daha 1905'te Doğu Londra'ya yerleşmişler. O arada. Annem ile babamın evlenmeleri gerekiyordu. Onlardan ayrıldıktan sonra sadece alçak seslerini. babanın annesi farmor. bir keresinde anneme büyükbabanın uykuda konuştuğunu söylemiştim. babası da farfar olarak adlandırılır. Asta ve Rasmus'u da kullanacağım. Daha başlangıçtan beri annemin annesine "mormor" dedim. Yakınlarda oturan büyüklerse çok farklıydı. Bu kitapta Mormor ve Morfar'dan söz ederken arada bir adlarını. iğrenen. hangisinin anneanne ya da nine olacağı. onlar için bir anlamı olamayacak bir deyimle "yukarıya doğru hareket" göstererek kuzeye .

kaçan fırsatlar yüzünden de kendisinden başka herkesi suçlardı. yine de annem onların yanındayken hep dikkatli davrandı. çok acımasız olduğumu. hep sakalı vardı (karısına göre küçük çenesini gizlemek için). hiçbiriyle evlenmedi. Her seferinde de o antika arabalarından biriyle. ama dilbilgisi bakımından korkunçtu. Özellikle "d". ondan söz ederken. onu sadece bu açıdan görürdü. Kuşkusuz "nişanlılar" annemin âşıklarıydı. ama birbirlerine hiç uymayan çoğu insan da aynı evde yaşardı. Asıl Padanaram. ev alıp satma alanındaki yukarıya doğru hareketin en tepesi oldu. Söylediği her on kelimeden dokuzunu yanlış telaffuz ediyordu. O ve Mormor'un birlikte bir yere gittikleri pek nadirdi. "büyükbaban" ya da "Rasmus" gibi adlar kullanmazdı. 1950'li yıllarda çevrede tek bir hippi olamayacağına göre bu karara sonradan varmış olmalıyım. Bu ev aile içinde sadece sokak numarasıyla tanınır oldu. yoksa ikincisi mi. şimdi hatırlayamıyorum. öyle sanıyorum ki hiçbiriyle evlenmeyi de düşünmedi. o dönemin resmî rahat elbiseleri. yazın da hasır bir şapka olurdu. hiçbiri de gece yatısına kalmadı. son günlerine çocuksu. başkalarından üstün olduğuna o denli inanırdı. ara sıra böbürlenip Almanca'yı. evlilik hayatlarının neye benzediği konusunda yarım yamalak bir bilgim vardı. koyu renk kravat takardı.taşınmışlar. Dil konusundaki yeteneğinden o kadar emindi ki. Rahat elbise onun tanımadığı bir kavramdı. ama onları hep birazcık itibarsız olarak görüyorum. Crouch Hill yakınlarında iki sokağa cephesi bulunan yıkık dökük bir eve taşınmak zorunda kaldılar. Yaşlanmış hippiler gibiydiler. o pazar öğleden sonra iki saat boyunca genç adama hayatını anlattı. Yazdıklarımı okurken. Kışın başında gri bir fötr. Oturma odamızda. 1930'lu yılların başındaki ekonomik kriz sırasında Morfar'ın işi de kötü gitti. sadece "98" dendi. hiçbir zaman "Morfar". Anlaşılan iş hayatı boyunca karşılaştığı herkes ona kazık atmıştı. sevdiği ilk nişanlı mıydı. Mormor bazen acı acı gülerek "kocasından uzaklaşabilmek için" büyük bir evde yaşamak zorunda olduğunu söylerdi. şekerli çay içerek annemin nişanlısını bir hüzünlü ve isyankâr anılar seline tutar. Aynı evde yaşıyorlardı. Morfar aralarından bir tanesini çok sevdi. Her zaman kolalı beyaz yakalı bir gömlek ve takım elbise giyer. Annemin bir dizi böyle "nişanlısı" vardı. "w" ve katlederek "v'ye dönüştürdüğü "b'lerde sıkıntı çekerdi. Sonradan düşünerek mi bu karara vardım bilmiyorum. Kendine o kadar güvenir. cesur insanlar değillerdi. biraz da nazlı bir taraf taşıdılar. Morfar şiddet dolu bir yaşlıydı. Đngilizcesi hiçbir zaman iyi olmamıştı. ama Morfar'ı tanıyan kim olursa olsun. Akıcıydı tabiî. "Doksansekiz" dört yatak odasına karşın ona bu özgürlüğü tanıyamayacak kadar küçüktü. Uzun boylu ve yakışıklıydı. Ailem Eastbrook'ların aksine. spor ceketler ve flanel pantolonlar da bu sınıfa dahildi. Benimle konuşurken bile ondan "kocam" diye söz eder. daha büyük ve daha güzel bir eve yerleşmişlerdi. sürekli olarak geriye bakar ve kaçırdığı fırsatlara yanar. fazla bir bilgeliği olduğu söylenemezdi. bazen de heyecanlanarak boğum boğum yumruğunu küçük masamızın üzerine vururdu. bu sırada da duraklayıp hangi dilde konuştuğunu düşünmeye başlardı. her cümle yanlışlarla doluydu. hatta Danca'yı da bu kadar akıcı konuştuğunu söylediği olurdu. Günlükleri okumadan önce. bu sözcük onun dilinde anlaşılmaz bir hal alırdı. sapına kadar güvenilir. yaşlı bir insanın beceriksizliği karşısında ne denli hoşgörüsüz davrandığımı düşünüyorum. düzenli olarak pazar öğleden sonraları evimize gelir ve annemin "nişanlısı"yla çene çalardı. Morris 10 ya da dev ve biçimsiz Fiat'la yalnız başına gelirdi. Düşündükçe Morfar'ın ölümüne kadar .

Ama Mormor'u genellikle lacivert ya da siyah. Lelong'dan bir elbise. ama Çoğunlukla Dickens okurdu. Lear gibi onun da üç çocuğundan hangisinin yanında istiyorsa orada oturma imkânı vardı. Bu karar sanki sadece ona bağlıymış gibi konuşuyordu. Mormor oğlunu ve en küçük kızını neşeyle karışık hafif alaycı. o yıllar onun en keyifli. sesimizi çıkarmaya bile cesaret edemiyorduk. Ken'in Baker Sokağı yakınındaki karanlık dairesine taşınmayı ciddiyetle düşündüğünden kuşkuluyum. onu Morfar'ın ölümünden sonra evimizde verilen bir aile toplantısı için giymişti. Mormor sokağa yalnız çıkardı. V yakası işlemeli bol elbise. Özenle taranmış beyaz saçlı. Annem. çocuklardan birinin erkek olması da hiçbir şey değiştirmezdi. . "r"yi gırtlağında yuvarlayarak Maria gibi bir şey söylüyordu. henüz tefecilerin eline düşmemişti. doğrudan konuya girdi. çift bantlı yüksek topuklu ayakkabıyla hatırlıyorum. hep yürümüştü.Şimdi üçünüzden hangisiyle birlikte oturacağıma karar vermem gerek. zayıf bir kadındı.Fazla yer işgal etmem. O dönemde. gerçekten de oturduğumuz ev çok küçüktü. fazla güçlü olmasa da pek yerimiz olmadığını söyledi. üçüncü odanın Mormor'a ayrılması mümkün olurdu. Gece çıkmak ya da cenaze törenlerine katılmak için tek bir düğmeyle iliklediği siyah satenden kruvaze bir pardösüsü vardı. en zengin olduğu dönemdi. yine de kimse ağzını açmadı. Schiaparelli'den alınmış yağmurluk ve pilot kasketiyle görülür. Her zamanki gibi kelimelerden sakınmadı. . Shakespeare değil. Padanaram'a bir yer bulunabilse. . bahçe çitlerinin üzerinden içeriyi gözetlemek için duraklasa. Uzun yürüyüşleri o yüksek topuklu ayakkabılarıyla yapar. en belirgin özelliği olan o çarpık tebessümüyle izliyordu. Charles ve ben önemli bir toplantıya katıldığımızı anlamış. Yürürdü. daha sonra bakışlarını anneme çevirdi. Buna ek olarak büyükbaba . Ken'in tombul ve sıkıcı karısının ona eşlik edemeyeceğini biliyor olmalıydı. Lear'dan beri hangi dul ana baba konuyu bu kadar açık ortaya koymuştu? Mormor iyi bir kitap okuyucusuydu. Eastbrook da anneme oldukça yüklü bir harçlık veriyordu.aynı odayı ve aynı yatağı paylaşmış olmalarına şaşıyorum. ayakkabıların topuklarını aşındırırdı. yol kenarlarındaki banklara çöküp homurdansa da sonunda hep yürümüştü. Ama yine de üç odamız vardı. bunun üzerine de yine siyah satenden krep biçiminde bir şapka kondururdu. "r'leri her zamankinden de çok yutmaya başladı. Ne Swanny ne de annem Goneril ya da Regan değildir. Herkesin annemin adını Anglikanlaştırarak Mari ya da Galleştirerek Maree'ye çevirdiğini bilmesine rağmen hem Mormor hem de Swanny ona hâlâ Danca adıyla hitap ediyordu. Şapkayı ilk kez gördüğümde. Morfar bir süre Cadillac satarak iyi para kazanmıştı. evinin çevresindeki sokaklarda amaçsızca yürümüş. Bu para onun ölümünden sonra da devam etti. Bize geldiği zaman hep yalnız olurdu. evlere bakmak. Marie. Doksan üç yaşında ölene kadar 1920'li yılların modasına uygun giyinirdi. Yine de birkaç dakikalığına da olsa kedi-fare oyununu sürdürdü. Annem ve ben babamdan kalan maaş ve onun anneannesinden gelen mirasla geçiniyorduk. Maureen'in boşa giden sıcak ve anlayışlı olma çabalarının keyfini çıkardı. ufak tefek. Mormor konuşurken. John. çekilmiş fotoğraflarda Chantal yapımı tüvit bir pardösü. bu nedenle hiç de yürüyüşten hoşlanacak birine benzemezdi.

. Bugünkü inanışın tam tersine. Bildiğim kadarıyla mutluydu. Uzun cumartesi ya da pazar gezilerine mutlaka katılırdım. Bir ay sonra Swanny ve Torben'in yanına taşındı. Öyle de görünüyordu. bazen de pikaba bir plak koyup dans ederlerdi Dans dışında birbirlerine dokunduklarını ya da öpüştüklerini görmedim. unutma. Parlak mavi gözlerinde o ünlü parıltı yanıp söndü. O zamandan beri annemin yalnız olma fırsatından yararlanarak nişanlısıyla yattığını düşünürüm. Annem bu keyifli ve masum yaşamının Mormor'un gelişiyle bozulmasını istemiyordu. Hiç ağladığını görmedim. ama yanılıyor da olabilirim. kendine bakmakla geçirirdi. Yıllarca haftada iki kez sinemaya gittik. yatağın. Pauline Bonaparte'a ait olduğu sanılan dört direkli yatak Hampstead'e götürdüğü iki parçadan biriydi. Yine de geri kalanların üzerindeki yükü hafifletme niyetinde değildi. Kızlarından birine ya da bana sevgi göstermek istediğinde. kalacağı yer seçimine başladığı dakikalarda. bizi gezmeye götürürlerdi. Ancak daha önce "98"i satışa çıkardı. yumuşak. Kıran kırana pazarlık etti. güzel ve iyiydi. Tek başıma evde kalacak yaşa gelinceye kadar. lille Marie. Evi temiz tutar. bu hiç de sık rastlanacak şeylerden değildi.Kısacası. yine öyle yaptı: Kocam öldü. adlarımızın önüne lille sıfatını takardı. ama haftada bir kez. Swanny'nin Mormor'un onu daha çok sevdiğini söylediğini hatırladım. O eski bebek evini garajına koyabilirsin. sevgi ve muhabbet belirtir. nişanlılarından biri gelince . belirgin bir ilgi konusu yoktu. yüzüne o dönemin odası olan ağır makyajı yapar. yapılan teklifleri geri çevirdi. harika yemek yapardı. Bugün aynı ev bunun kırk misli etse de 5 000 pound 1954 için çok iyi paraydı. Nişanlılarından ikisinin otomobili vardı. . Zamanının önemli bir bölümünü elbiselerini düzenlemek. Dengeli. Kimse ona kazık atamazdı. Gittiği yerde bebek evine ne olduğunu bilemez. ancak Đngilizce'den çok daha güçlü bir anlam taşır. bebek evi onun. Nişanlısıyla birlikteyken ne yapardı? Bildiğim kadarıyla konuşurlardı. Morfar'dan çok daha iyi bir tüccar olacağı kesindi. genellikle de sinemaya giderdik.Bunun için Ann'a sormak gerekecek. Mormor'un evinde çok değerli mobilyalar vardı. Eğer fırsat bulsaydı. annem nişanlısıyla çıktığında Swanny benimle oturmaya gelirdi. birkaç gün içinde de alıcı buldu. Ama her şey satıldı. Mormor'un babası Kopenhag'da sayısız mülk sahibi olduğundan ve kiracıları ödemeleri geciktirdiğinde.On dört yaşında bir kızın bebek oyuncağıyla ne işi var? dedi Mormor dudak bükerek. Danca'da bu kelime "küçük" anlamına gelir. Bebek evi hakkında sorular sorduğum gün. Alışverişe çıkmaktan ve kuaföre gitmekten zevk alırdı. durumumuz iyiydi. Misafir odanızda kalabilirim. o dönemde hem annem hem de Swanny evli ya da dul bir kadının çalışmasının küçük düşürücü bir davranış olduğunu düşünürlerdi. Ben okuldan dönünce hemen elbiselerini değiştirir. onlardan para yerine masa ve iskemle aldığından. Herkesi şaşırtmakta ustaydı. oymalı büyük siyah . ev için istediği 5 000 pound'da ısrar etti. Bu sıfattan en çok Swanny yararlanırdı: "lille Swanny. biraz "sevgili'yi çağrıştırır. Mormor'un ölene kadar oturmak için Swanny'nin evinde karar kılacağını anlamıştık. Belki de hepimiz. hep birlikte çıkar." Şimdi sıra annemdeydi. Kadın dergileri ve hafif romanlar okumak dışında herhangi bir merakı. saçını tarar. Annemin çalışmaya başlamaktan söz ettiğini hiç duymadım.

Evet evet. .masanın ve terzi elinden çıkma eski elbiselerinin dışında Mormor sadece fotoğraf albümlerini. Pek dürüstçe değil. Jutland'lı hizmetçi Karoline. Đlginç olanı. söylediklerini sık sık tekrarlaması kaçınılmaz oldu. yetmiş beşinci doğum-gününe de az bir süre vardı. değil mi? Ben alıştım. . Yine de sık sık yeni öyküler çıkarmakta ustaydı.Bunu ilk kez duyuyorum. Öykülerinden bazılarının aile mitolojisine geçmiş olması doğaldır. aynı şekilde üst katta uzun saatler yalnız kalmaktan hoşlanırdı. O dönemde Mormor artık çok yaşlı bir kadındı. Mormor birkaç yıldan beri Swanny'nin yanındaydı. sarhoşluğuna rağmen ahlak değerlerine düşkün amca. Yani. bazen üzerine bile oturuyordu. Swanny'nin çocuğu yoktu.Kocam benimle çeyizim için evlendi. hesaplı. Annemle birlikte Swanny'nin evine gittiğimizde. saatlerce geri gelmezdi. kendi istediğinde onlarla birlikte oldu. özellikle kendi anne ve babası. genç kızlığından beri tuttuğu günlüklerini aldı. Asta ve dizilerinin en çok satanlar listelerinin başında yer almasından. Morfar'ınkinden kat kat üstün olmasına karşın ağır aksanlı. Yazdığı sırada odaya birisi girdiğinde. Yaşlı kadınlardan çoğunun gizli tutmaya çalıştığı konuların hemen hepsinde açık sözlüyken. Sadece geldiklerini biliyorum. Öyle sanıyorum ki. akşamlan onlarla oturdu. Tüm yemeklerini onlarla yedi. Dancamın iyi olmadığını bildiğinden bana karşı düşünceli davrandı ve Đngilizce konuştu. onlar eğlenirken yanlarında olmaya özen gösterdi.Hayır. Swanny bize geldiğinde ona eşlik etmedi. Bana bakıp o sert tebessümlerinden birini gösterdi. yatağın. 1950'li yıllarda "nine öyküleri" modası daha başlamamıştı. çünkü yirmi yıl sonra Mormor öldüğünde. Ama hiçbir zaman Swanny'yle birlikte sokağa çıkmadı. daha önce hiçbirimizin bilmediği bir hikâye anlattı. Günlüklerin yayımlanmasından. Mormor'un Swanny'nin yanına taşındığında. . Yaşlılık yüzünü sarkıtmamış. bunu bilerek yaşamayı öğrendim. Mormor sanki onların çocuğuymuş gibi davrandı. masanın. daha da ötesi. Swanny defterleri evde buldu. hani Morfar'ın kardeşinin boşanmasını kabul etmeyen ve Nyhavn'da bir barda kafasına şişe fırlatan. tabiî size her şeyi anlatmadım ki. kendi hayat hikâyesini anlatırken çok az tekrar etmesiydi. Bu düşünceye fazla üzülmüşe benzemiyordu. dedi Swanny. tutuk bir Đngilizce. hızla defteri ortadan kaldırırdı. kendinden memnundu. Her zamanki gibi uyanık. Bazı şeyleri sakladım. içimizden kimsenin Mormor'un ne yazdığını merak etmediğini. ama Mormor burada kızı ve damadıyla birlikte bir aile hayatı yaşadı. kitapların ne kadar güzel ya da ne kadar saçma olduğunu söylemenin moda olmasından sonra. Swanny'nin evi büyüktü. sakladığı tek bir şey vardı. bir şeyler yazdığının farkına dahi varmadığını şaşkınlıkla karşılıyorum. Sokağa genellikle yalnız ya da Harry Amcayla çıkar. içine bir ayrı daire sığdıracak kadar genişti. Dickens'ın tüm eserleri ve albümlerin yanında defterler de geldi derken. önümüzde geçit yaptılar demek istemiyorum. tam tersine kemiklerinin . Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş tüm eserlerini ve o dönemde sayıları kırk dokuza ulaşan. Bizi hep şaşırtırdı.

Kopenhag'a gelip yaşlı Kastrup'un kızıyla evlendiğinde 5 000 kronu olacağını duyunca ilk işi bizim eve gelip lille Asta'ya tatlı bakışlar fırlatmak oldu. Yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar.üzerindeki etleri eriterek derisini germişti. Mormor'un da söylediği gibi: "Yaşlı insanların anlatacak yeni bir şeyleri olması iyidir.Nereden bilebilirdim? Uzun boyluydu. günlüklerin bulunmasından önce ölmüş olmasına üzülürüm. senin. Bütün bunlar günlüklerde tabiî ki. ama gizlemek için kahverengi bir sakal bırakmıştı. Asta'nın öykülerinden bazıları yalanlandı. zengin kocan ve güzel evin yanında değil. Örneğin Hansine'nin yemek masasını toplarken "Bizler soylu muyuz. bebeğin göbek deliğinden çıkmasını beklediği hikâyeyle. 250 pound kadardı. ne annemin ne de Swanny'nin duyduklarının bir kelimesine bile inanmadıklarını anladım. lille Swanny. yakışıklıydı." Dördüncü bölüm . Çenesi küçüktü. . şimdi de tekrar etmeye başladığı hikâyeyle birlikte değerlendirmek lazım" diye düşündüm. Ama onun için çok fazlaydı. Bazen annemin hiçbir şey bilmediğine. . bazıları şaşırtıcı. Üstelik neredeyse imkânsız şeyler anlatırdı. .Normal yoldan doğunca ne kadar şaşırdığımı tahmin edemezsiniz. her şeyi yapabilirdi.Belki senin için değil. ancak o dönemde bizim bundan haberimiz bile yoktu. ilk kez hamile kaldığı. Şeytanca bir niyeti olmasa geçmişinin büyük bir bölümünü anlatmayacak olabilirdi.Yaşlı birinin söyleyecek yeni bir şeyi olması güzeldir. Mormor omuzlarını silkti. Ibsen romanı gibi bir şey. kimileri de korkunç. haşin kahkahalar attı. sonunda görünen ortasından derin mavi gözlerin baktığı.Beş bin kron. Mormor'un Mogens'in doğumuna şaşırması da aile mitolojimizde yer alan öykülerden biridir. Aptal bir kızı kendine âşık etti. Çok önemli bir itiraf değildi.Çok fazla bir şey değil. . Kısa bir süre. . Öykülerden çoğu eğlenceliydi. Mormor'un söyledikleri genellikle böyle olurdu. yoksa avam mıyız?" sorusunun 1920'li yılların Punch dergisinden alındığını çok sonraları öğrendim. "Bu öyküyü daha önce anlattığı. dedi Mormor. Annem çeyizin ne olduğunu sordu. Yüzlerinden. yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar. Bir adamın 250 pound için evlenmesi bana pek de inanılır gözükmedi. herkes öyle diyordu. sesinde bana göre bir zafer titreşimiyle: . Hatırladığı bir şey onu güldürdü. Büyük bölümünü uydurduğunu sanıyorum. Becerikli bir mühendisti. çizik çizik bir deriyle kaplı kemiklerdi. o çok bilindik mavi bakışlarını tek tek hepimizin gözlerine dikti. anlattığında da kendini hep savunmada göstermeyi becerdi.

Vi havde fortalt Drengene at det vilde blive mfrkt -Lcererne giver dem ikke altid de rigtige Oplysninger. Bunun bir Norveç adı olduğunu söyleyecektir. Swanhild diyeceğim. Đlk olarak. şimdi de Yahudilere karşı ayaklanmalar başlamış. ama kocamın hiç dönmemesini tercih ederdim. yakında paraya ihtiyacımız olacak. Svanhild durumun farkına varınca da Jormunrek'e nişanlısının kendisine sadık kalmadığını söyledi. Norveç adı. Berlin'de kolera var. Dün güneş tutuldu. Gudrun kralla evlendi. Svanhild kralın sarayında büyüdü. Ne var ki kötü uşak Bikke. Hansine ve ben kendi başımıza iyiyiz. Svanhild'i de atların ayakları altında ölmeye mahkûm etti. Kızı Vibeke ya da Dagmar olarak vaftiz ettirmeye zorlasa da ben ona hep Swanhild diyeceğim.saa de var meget skuffede over at det var bare Tusmfrke og at det ikke varede lœnge. Oğlu Randver'i göndererek Svanhild'in kendisiyle evlenmesini istedi. ama dalgalar onu Kral Jonakr'ın hüküm sürdüğü ülkeye sürükledi. daha sonra da güçlü Kral Jormunrek'in hayranlığını kazandı. Önemli değil. parayı da Swanhild'in doğumundan önce göndermişti. Gudrun ve Sigurd Fafnersbane'nin kızıydı. yabanî adamları uysallaştıran güzel kızlara bayılırdım. kralın yerine oğluyla evlenmesi konusunda razı etmeye çalıştı. Para gönderdiğinden beri kocamdan haber alamadım. bebeğin adını beğenmeyecek. Bikke kızın gözlerini bağladığında artık hiçbir güç atları durduramadı. Rusya'da işler daha da karışıyor. Gudrun ikinci kocası Atle'yi öldürdüğünde boğularak ölmeye çalıştı. Oğlanlar. kız kabul etti ve kralın ülkesine gitmek üzere kralın gemisine bindi. ne fark eder? Sadece Norveçlilere karşı bir sürü aptalca önyargısı ve düşüncesi olduğu için. Küçük bir kızken Volsunga Saga'yı okuduğumdan beri bu ismi sevdim. kıza Vibeke adı takmak isteyeceğinden eminim. Bütün bunlar o kadar eski ki. Daha sonra korkunç intikamlar alındı. Çocuklara havanın kararacağı söylenmişti -bu öğretmenler de her zaman doğru bilgi vermiyorlar. meme verdiğimde. o olmadığı zaman daha da iyiyiz. bebek. efsanenin bir yerinde de ortaya Wotan çıktı. Jormunrek oğlunu astı. Svanhild. evet doğru. Yaşlı ve çirkin anasının adını vermek. Aslında paranın dışında.30 ağustos 1905 Đgaar var der Solformfrkelse. ancak atlar kızın güzel gözlerine baktıkça ayaklarını kaldırmayı reddetti.hava biraz gölgelenip tutulma da kısa sürünce düş kırıklığına uğradılar. Holger Amca'nın sık sık . Onu sevip okşadığımda. Svanhild'i kandırmaya. Kimse kimseyi bir başkasının istediği isimle çağırmak durumunda değildir. Gençken romantik biriydim.

Hackney and Kingsland Gazette'de yazanları okumam için yalvardı. ama onlarla birlikte olmaya can atmıyorum. Her şeyi. Böyle bir duygusuzluk bana doğru değil gibi görünüyor. Hep doğru zamanda. Bunu gerçekten yazmak istiyorum. kocamı sevdiğimi sanıyordum ama bu sevgi beş dakika bile sürmedi. canımı sıkıyorlar. memelerim süt dolup da beni rahatsız etmeye başladığında ağlıyor.yok. Sorarım size! Sonunda hiç kimseyi sevmediğim sonucuna vardım. onlar. bu da beni biraz korkuttu. Terazi bu evin sahibine ait. çünkü bundan bir kaç hafta önce kesinlikle dürüst olmamı isteyip sorsalardı. yüreğimden geçenleri bilse beni öldürebilir. çünkü bir ay önce eczanede tarttırdığımızdan çok daha fazla görünüyor. artık . onlar da evlendi. ama tabiî ki okumayacağım. Bu ülkeye gelmeden önce konuştuğum bir kadın bana en iyi dostunun kocası olduğunu söylemişti. bir 500 kron daha. "eski çağların sisleri arasında kaybolmuş. Hansine'ye de bu evde o insanlardan ve duruşmadan söz etmemesini söyledim. Onu seviyorum. Biraz sonra onu Mogens'e bir şeyler okuması için yalvarırken yakaladım. bu dünyada hiç kimseyi sevmediğimi söylerdim. olan bir şey. kendim olabildiğim. Swanhild üst katta ağlamaya başladı. Geliyorum! 15 ekim 1905 Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamın duruşması başladı. canımı çok acıttığı. burada kiloyla değil.tekrarlamaktan hoşlandığı cümlesiyle. Buna sevgi denemez. Hansine bütün hikâyeyi büyülenmiş gibi izliyor. O kadar öfkeliydim ki. istediğimi yaptığım. ama yapabileceğim bir şey yok. parlak bir çocuk olacağından eminim. pound ve onsla tartıyorlar. Gazeteyi okumasını yasakladım. hem Đngilizce hem de Danca okuyabiliyor. o benim hayatımdaki en güzel şey. kalın kafalı dedikoducu hizmetçiler ya da nerede olduğu bilinmeyen kocalar da yok. Yine para gönderdi. Oğlanlar sokakta kaybolur ya da hastalanırsa endişeleniyorum. sesini çıkarmadı. Her neyse. Aslında. yine de iyi olmalı. sanırım benden korktu. Rasmus hakkımdaki her şeyi. Evet. O insanları tanımadım. Rasmus'un sağlıkta olduğunu biliyorum. hiçbir anlam da ifade etmiyor." 1 eylül 1905 Bu sabah Hansine ile birlikte Swanhild'i mutfak terazisinde tarttık. Okuldaki arkadaşlarımın hepsini kaybettim. Evlendiğim gün. Çünkü orası benim özgür olduğum. Gerçekte sevgi. evlenip ayaklarının altından çekildiğimde rahatlayıp içlerini çeken yaşlı insanlar. Sadece yirmi beş yaşındayım ve dürüstçe hiç kimseyi sevmediğimi söyleyebilirdim. Bu son kelimeyi yazdığımda. onlar hakkında bir şeyler okumaya da niyetim yok. beni öldürmek isteyen bir el olduğunu düşündüğüm o ilk gece sona erdi. arkadaşlık etmeye zaman bulamaz. Onunla gurur duyuyorum. iki ons bana değişik geliyor. istediğimi düşünüp rol oynamadığım tek yer. Bu benim yaptığım bir şey değil. Dokuz pound. Babama ve Frederikke Teyze'ye gelince. Orada gürültücü okul çocukları ya da ağlayan bebekler -Swanny'den yakındığımı sanmayın. Kadınlar evlenince.

Hiçbir zaman tanrıya inanmadığımı (görüyorsunuz. hepsi de papazların ve rahiplerin uydurması. "Bütün bunlara inanmıyorum. Parayı elime alır almaz Matthew Rose'un dükkânına gittim. açgözlü bir meraklıya benziyordu. Đnsanın sağ eli soldan hep biraz daha büyük oluyor. . Şaşırmıştan çok. O kadar düz ki. Gibbons'ın elime bakmaya başladığını gördüm. Sağ elim bebeğin başının altındaydı. Bir kere çok tombul. Gözlerini kaldırdı. parmağımda yukarı aşağı kayşa da yüzüğü sol elime taktım. . dedim soğuk bir sesle. Yüzük sol parmak için çok bol. dedi. kirayı ödeyip istediğimiz kadar güzel yemekler yiyebiliriz. dedi. Eğer insanların arkanızdan konuşmalarını istemiyorsanız. dedim. Önce Swanny'nin ne zaman vaftiz edileceğini öğrenmek istedi. Dikiş diktiğim için günlerdir bu deftere yazmadım. Gibbons ziyaretime geldi. bu yüzden vaftiz ettirmeyeceğimi söyledim. 'Tanrı'ya inanmıyorum" dedim. Yenilgiyi kabul etmedi. . sol elimi de hafifçe göğsünün üzerinde tutuyordum. gerçekten şaşırtıyorsunuz. istediğini verdim. Philip'teki papazlarla arası çok iyi. Sonra elimi Swanny'nin yumuşak saçlarının altından çektim ve elimi sanki bir erkeğe öptürmek istermiş gibi ileri götürdüm. uzun geceliklerini işliyorum.Sizin yerinizde olsam. kahverengi ve buruşuk. Kucağımda Swanny olduğundan yüzüme şaşkınlıkla baktı. Noel için semiz bir kaz ve kransekage yapacağız. sanırım buna alışmam gerekecek. içinden kahkahalarla gülmek gelir. Mrs.güvendeyiz. küçük "t" ile yazıyorum). Westerby. etmesini de beklemiyordum zaten. Mrs. Parmağınızda nikâh yüzüğü göremiyorum." Olamaz. oysa kötü bir baba bile kızının bebeklerini öldürmez. belinden aşağısını da öylesine aşağı itiyor ki. sonra ısrarla elime bakmaya başladı. Bugün öğleden sonra Mrs. onu sormaktan hiç vazgeçmedi. Çok dindar (Đngilizceme gülmekten hiç vazgeçmedi) ve St. En kötüsü de elbisesi paket kâğıdı gibi. dedi. Öyle sanıyorum ki buraya sadece gerçekten bir kocam olup olmadığını görmeye geliyor. parmağınızdaki yüzük annenizin mi? Danimarka'da nikâh yüzüğümüzü sağ elimize takarız. ama burda herkes böyle söylüyor. ama çocuklarımı da düşünmem gerek.Sağ elinizde. giydiği korse belinden üstünü yukarıya. insanların saygıdeğer olmadığımı sanmalarının çocuklarıma bir yararı olmaz. beni şaşırtıyorsunuz. . Her neyse.Sizler tanrının sevgi dolu bir baba olduğunu söylersiniz. kalın bir iple ortasından çok sıkılmış bir pakete benziyor. Adımı telaffuz ediş biçiminden nefret ediyorum. değiştirirdim. Konu sadece ben olsam aldırmazdım. Elimi öpecek bir erkek tanıdığım da yok ya. Swanny'ye elbise dikebilmek için gerekli malzemeyi aradım.

14-15 yaşındakilere deniz askeri olmayı öğretmek bana göre doğru değil. Böyle bir durumda. burada bulunmaması gereken bir satır gördüm. hiç olmayacak. kim okuyacak ki? Her şey Danca. ama kayınları çok özledim. Thorvaldsen'ler Oluf adına bir anma töreni düzenlemiş. bir fotoğraf bile gönderilmediğini düşündüm. benim de uysal bir kuzu gibi söyleneni yaptığımı gördüm. Mrs. onunla aynı fikirdeyim. Bu. 25 ekim 1905 Dün Frederikke Teyze'den mektup geldi. Bir rüya görmek istemiyorsan. Swanny hâlâ anne sütü alıyor. Denizde cesedini bulamadılar. 23 ekim 1905 Sonbahar gelince. ama tersinin doğru olduğunu gördüm. Bu kadar çok kömür ateşinden çıkacak dumanın sisi daha da artıracağı doğru. ama ağlamaktan yastığım ıslandı. rüyamda Rasmus'un geri dönüp hep birlikte Avustralya'ya gideceğimizi söylediğini. çok daha yersiz sorularla dolu yeni bir ziyaret. bir yere saklanıp bana gösterilmediğini. Vest-er-bew diye okunuyor. Böyle bir şey olamaz. ama çocukları denizde savaş için eğitmek. Çok az kişi benim gibi düşünüyordur. Hansine'yi çarşıya gönderip malzeme aldırdım. nasıl oluyor da Đngiliz adına sahibiz? Đngilizce değil. dikenli elmaya benzer meyve taşıyan ağaçlara bayılıyorum. hani Đsveç'te oturduğumuz sırada domuz kemiği ve sarı bezelyeden yaptığımız. ama sis bu sabah geri döndü. on beş yaşında bir çocuğun kaybı dayanılmaz bir şey. Burada sis çok yoğun ve sarı. on altı yaşındaki kızları ev kadını olmak için eğitmekten de kötü. Đşe yaradı. Gökyüzü dün çok soluk bir maviydi. uykuya yatmadan önce o konuyu çok fazla düşünmenin işe yaradığını öğrendim. Aynı harflerin bu kadar değişik biçimde söylenebilmesi gülünç. Georg Stage'dekilerin çoğunun cesedi bulunamadı. Beş parmaklı altın sarısı yaprakları olan. Hepimiz değil tam. akşam yemeğinde hepimiz bezelye çorbası içtik. Aslında böyle yaparak düşündüğüm şeyin rüyama gireceğine inanırdım. Bana inanmadığını belirtmek için küçük bir kahkaha attı. dedim. iki aydan beri ilk defa. Danimarkalı olduğumuza göre. Buraya geldiğim günlerde kendime Hootha Park'a gitmek istediğimi söylerdim. Anlaşılan rüyaların gerçekle fazla bir ilgisi yok. ama akşam olduğunda oturma odamdaki şöminedeki kızıl korları çok . Yine de sis bana bezelye çorbasını hatırlattı.Yazdıklarımı okuyunca. bir gün çocuğun olduğunu düşünüp. Kömür yakılmaya başlandı. oranın adının Hyde Park olduğunu öğrenince şaşkınlıktan ağzım açık kaldı! Yabancıların yanında Hootha demediğim için şanslıyım. Peki ama. insanların onu bezelye çorbası diye adlandırmaları hiç de şaşırtıcı değil. Gibbons'tan çok daha meraklı. Đngiltere'ye geleli beri tek bir kayın ağacı görmedim. buradakiler için de Danca'nın Hoisan'dan farkı yok. yapraklar renk değiştirmeye başladı. ertesi gün kaybettiğinde. geriye bir ceset bile kalmadığında neler hissedeceğimi düşünemiyorum. Swanny'nin yanımdan kaçırıldığını.

günlük yazmıyordum. 2 kasım 1905 Bu satırları üst katta. Hansine kapıyı açmaya gitti. Hava daha soğumadı. bense böyle bir ad kullanmayı kesinlikle reddediyorum.seviyorum. Ne kadar zarif bir teşrifatçı olurdu! Her neyse. dedim. bir gece ipe serdiğim çamaşırlarımı yediler. Knud" dedim. oturma odasının kapısı yıkılırcasına açıldı ve içeriye kocam girdi. Baba disiplinine ihtiyacı var. ömrün boyu unutamayacağın bir tokat yiyeceksin" dedim. oğlanların odasında yazıyorum. kapıyı kilitledim. Dün akşam oturma odasındaydım. Ayağa kalktığımda elimdeki dikiş yere düştü. Diğer kadınların yasak bir ilişkiyi sakladıkları gibi. Bunu düşünürken -bir de tabiî Rasmus'un oğullarının sigara kartonu koleksiyonuna yapacağı katkıyı. Hansine'den şömineyi yakmasını isteyebilirim. geldim. benim tutkumsa bu defter. Benim gizli ilişkim sadece bir defterle! Başka bir kadının birlikte olduğu adamdan kocasının haberdar olmamasını istediği gibi. ama buna inandıklarını sanmıyorum. inansa da kurtların yanında kutup ayılarının da gelip gelmediğini soracaktır. Hava çok soğuk. Mrs. "Şuraya bak. Çok kar yağdığı gecelerde kurtların dağlardan indiğini söylesem. Ne herhangi bir haber ne haftalardır bir satır. . bir gece böyle geliyor işte. meyve kadar diri. Gibbons ne yapardı acaba? Açlıktan ulurlardı. bu kitaplardan okudukları bir şey. odanın taze ekmek kadar sıcak olduğundan başlayacaktır. meyve kadar pürüzsüz ve serin. dedi. üşümeme rağmen vücudumun sıcaklığı onu ısıtıyor. Đşte. gözlerini bile çevirmedi. . Hiç olmazsa adama bir öpücük verebilirdin. Hepimiz aynı olamayız. "Gizlilik şimdi başlamak" diye düşünüyorum." Cevap vermedi. tertemiz. ellerimde eldiven. en güzel ve en çok sevdiğim faaliyeti gizlemem gerektiğini düşündükçe keyifleniyorum. ama hemen oturma odasındaki ateşin ne güzel yandığından. ayaklarımda da Frederikke Teyze'nin neredeyse yüz yıl önce benim için yaptığı ısıtıcı var. Clegg tarafından yıkanmak için çamaşır teknesine atıldığını bir düşün. "bütün bunların pazartesi günü Mrs. her ikisi de büyük bir tutkuyla sigara kartonu topluyor. Ben Ken demedikçe Knud benimle konuşmuyor. Bana cevap vermezsen. Pantolon cepleri sigara kartonu dolu. Ona Ken demedikçe cevap vermiyor. birazdan tiz çığlığını duydum. ondan beri kavgalı gibiyiz. aynı zamanda hem sert hem de yumuşak. Pırıl pırıl. Bana inanmayacaktır. tok ve derin uykuda.ön kapı iki kere vuruldu. Aslında biliyorum. Sonunda. Knud'un denizci elbisesini yamıyordum. değil mi? Swanny şallara sarılmış kucağımda yatıyor. Đnsanlar bebek yanağının gül yaprağına benzediğini söylerler. Bebek yanağı erik gibi. ben de kocamın defterim hakkında mümkün olduğu kadar az şey bilmesini istiyorum. Yukarıdan aşağı süzdü. Başka bir erkek öteki kadınların tutkusu. Saçları nikâh yüzüğümün altını gibi. Stockholm'deki kadar soğuk değil.Beni gördüğüne fazla memnun olmamış gibisin.

Bir süre eski aynı nakarata dönmesini. Bunu neredeyse unutmuştum. bir sürü başka isimden de bahsetti. "yolun kenarında bile gidemezsin". Ön kapıyı ardına kadar açtı.Gel de bak. anlatmak istediği ciddi bir şey yoktu.Bana sormadan karar verdiğin için teşekkür ederim. dedi. Evin tam önünde sokak lambası var. Kaldı ki at arabalarının çarpmaması için köşeye de bir de gaz lambası yerleştirmişti. güldüm. bir an için bize hediye getirdiğini. dedi. toparlanıp hep birlikte Amerika'ya. . Ne sevimli! Uyuyordu. dedi tuhaf tuhaf gülerek. paltosunu bile çıkarmadan motor gibi anlatmaya başladı.. "motor" ve "dlamote" falan dedi. . hiç kürküm olmayacağını bilsem de. Sanırım görsem iyi olacak.Çok güzel. Mogens ve Knud için oyuncak aldığını düşündüm. . Tekerleklerinde bisiklet gibi çubuklar olan büyük bir araba. ben de onu. bu açık renk saçları da kimden almış? diye ekledi. . ona sahip olmak. değil mi? Dışarısı buz gibiydi. dedi. Bu aşk değil. "Otomobil" dedi. Đçimdeki küçük ürpermeyi unutmuştum. her şeyin Đngiliz olanını sever. dedim ismi Đngilizce telaffuz etmeye çalışarak. . beni öptü. DurBiraderler ve James Ward Packard adında bir adam hakkındaki gereksiz laf kalabalığını sonuna kadar dinledikten sonra kızını görmek isteyip istemediğini sordum. . Onunla beraber hole çıktık. içeri girdim. babasına koyu mavi kusursuz gözleriyle baktı. Dürüstçe söylüyorum. dedim. söyledikleri o kadar saçma ki. Motorlu bir araba. "Beş bin araba" dedim. Amerika'da öyle diyorlarmış. Kürk manto özlemim de hiç bitmeyecek.Sen ve ben hariç. görünürde hiçbir şey yoktu. yüzünde bana karşı hiç göstermediği bir hayranlık vardı.Bütün Danimarkalılar açık renklidir. Öyle aptalım ki. o yüzden her şeyi gördüm. O sırada şaka yapıyordu. dedi. O durumda başka ne yapabilirdim ki? Gerçekten de yakışıklı. Danimarka malı. -Adım Swanhild koydum.Başımı kaldırdım. hiçbir zaman da öğrenmeyeceğim. parmağıyla sokağı gösterdi. neler getirdim. o an bana bir kürk getirdiğini düşündüm. üç beygirlik otomobillerin ülkesine gideceğimizi söylemesini bekledim. bu arada "oleo lokomotif". Bütün bu saçmalıkları. Asıl istediği Amerikan malı olan birine. dedi ve. içeri girdiğimizi duyup uyandı. daha çok açlık gibi bir şey ama nasıl adlandıracağımı bilemiyorum.. Oldsmobile mi ne. Bir şey söylemek istediğini ya da "şaka" yaptığı zamanı iyi bilirim. Hammel. Harika bir şey. Geçen yıl beş bin tane yapmışlar.

Bizim onurumuz burada. 5 kasımın Đngiltere kralını havaya uçurmak isteyip de asılan biriyle ilgili olduğunu -papazdan. bunun ortası yok. duygularım konusunda dürüst davranmak. Bu sadece benim için değil. Düşündüğümü en iyi belirten kelime bu. sigara kartonları. kocalarımıza sadık olmakta. Başlangıçta unutmuş görünmeyi düşündüm. her zamanki gibi münakaşa ettik. sonra dakikadan dakikaya beklemenin. ama ne yapalım. cesur ve güçlü olup para kazanmamızın da bir önemi yoktur. umutlanmanın. gariptir. Rasmus onlar için her şey. Niye asmıyorlar ki? Galiba yakmak daha heyecan verici. ama şimdi her şeyin düzelmesi nedeniyle ona bir armağan alacağım. saf.duyduğumda hiç şaşırmadım. para kazanması gerekmez. Hayır. Saatten saate. "Đnsanın sevgi dolu. Hurraa! Danimarka Prensi Karl. Bir kocaya seni hamile bırakmadığı için hediye almak da ilginç. Gelecek yıl onlara bir Guy Fawkes yapmaya söz verdim. otomobili nedeniyle ona âşıklar. zavallı Mor'un adı bile söylenmiyor. Şimdi. inanılmaz bir sevinç ya da büyük bir darbe. Norveç kralı seçildi. böyle bir şeyi bir kadının işleyebileceği en büyük suç olarak gördüğümü bilir. bunu duyduğumda. umudu kırılmanın. 6 kasım 1905 Bu günlüğü yazmaya başladığımda. genellikle de felaket. daha iyi olurdu" diye düşünüyorum. Çocuğu olacağı için biraz sevindiğini ya da biraz üzüldüğünü söyleyen bir kadına rastlamadım. Rasmus oğlanlara havaî fişekler getirdi. Đki gün boyunca hamile olduğumu sandım. Saint Nicholas Yortusu'nu kutladıklarını sandım.Fikrini sorabilmem için burada olması gerektiğini söyledim. Ama kızın bize benzemediği konusunda başka bir şey söylemedi. Lekesiz olmamız gerekir. büyük bir bebek yapıp yakıyorlar. Sanırım kadının hissettikleri içinde buna benzer başka bir şey daha yok. Biz kadınların erkekler gibi cesur. sonunda da kendini keyifsiz hissedip rahatlamanın ne olduğunu hiçbir erkek anlayamaz. herkes için imkânsız. Đngilizler her şeyi başkalarından değişik yapmaya meraklıdır. hayat bu. ateş yaktık ama bir Guy Fawkes'umuz olmadı. ya sevinç ya da felaket. Benim onu tanıdığım kadar o da beni tanır. bunu yapabilirim. ama yanlış alarmmış. Yarın Rasmus'un doğum günü. Beşinci bölüm . Şimdi bunun imkânsız oluğunu anlıyorum. ona ihanet etmeyeceğimi. güçlü olması. Burada kısaca "Ateş Günü" de diyorlar. duygularım ve inandıklarım konusunda dürüst olabilirim. lekesiz. Sadece biraz gecikti. bazıları için de en güzeli olabilir. Rasmus'un yanından ayrılmıyorlar. Dün Guy Fawkes Günü'ydü. şükürler olsun. bir ay daha olmasına rağmen. kendi kendime sadece gerçekleri yazma sözü verdim. Tek yapabileceğim. Bir çocuğu olacağını bilmek bazı kadınlar için dünyada olabileceklerin en kötüsü. iyi bir kocası olsa.

Quito'ya mı yoksa Asun-Clon mu. görkemli yaşadıkları ve para harcayabildikleri Padanaram dönemiydi. Ken eski fotoğraflardaki amcalarından birine benzer. Ne romans! Swanny ve Torben'i görenler. derdi Mormor. On dokuz yaşındaki Swanny en sevdiği ağabeyinin Birinci Dünya Savaşı'nda ölmesinin etkisinden kurtulamamıştı. O dönem. annesinden çok daha güzeldi. Güney Amerika'da ikinci kâtiplik yaptığı büyükelçilikten izinli dönmüştü. Kimse böyle mektupları annesine göstermez. Torben de konuklardan biriydi. Genç bir diplomattı. üstelik Güney Amerika'ya gitmek aklının ucundan bile geçmiyordu. Danca'yı ana dilleri gibi akıcı konuşmalarına rağmen ne Swanny ne de annem yetişkin oluncaya dek Danimarka'ya gitmemişti. Gözleri koyu deniz mavisiydi. Đki gün sonra evlenme teklif etti. ondan çok daha uzundu. Torben'e bir gün gibi gelmiş. onun deyimiyle "iyi evlilikler" yapmış olsa da babam genç yaşta ölerek annemin evliliğinin tadını kaçırmıştı. o kadar iyi giyimli ve o kadar orta yaşlıydı ki. Mormor kızını biraz açılması için Kopenhag'a. kahverengiye dönerdi. aradan on sene geçmişti. Annem altı yaş daha küçük olmasına rağmen. oğluysa babasını andırıyordu. mektupları görmesem de güzel olduklarını biliyorum. Güneşte kaldığında kızarmaz. Hepsinden. Ken Dayı ve Mormor da birbirlerine benzemiyordu. Mormor'un anlattıkları karşısında tepkisiz kaldı. Kendi öykülerini Swanny ve artık Danimarka Büyükelçiliği'nin kır saçlı soylu görünüşlü ataşesi olan Torben'e bile anlattığı oldu. Dorte adlı bir kızın düğününde nedime. kendisiyle birlikte Güney Amerika'ya. Yıllarca ona o birbirinden güzel aşk mektuplarını yazdı. Romans dediği bu ilişkiden büyük bir gururla söz ederdi. Ya da belki tipik kuzeyli demem daha doğru olur. Aralarında hiçbir benzerlik yoktu. o kadar sakin. Yıllar önce. Her ikisi de o kadar kibar. Buraya tayin olduğunda evlendiler. Mormor bu hikâyeyi çevresinde dinlemeye hazır herkese anlatmaya bayılırdı. çünkü evlenme teklifi karşısında şaşkına düşen Swanny bunu ciddiye bile almamıştı. Morfar'dan bile daha uzun ve göz kamaştırıcı bir sarışındı. kızlarının her ikisi de. her neresiyse oraya gelmesini istedi. Frederikke Teyze'nin oğlu ve gelini Holbech'lerin yanına göndermişti. onun gibi kısa ve tıknaz olmasına karşın yakışıklıydı.. . Ama Swanny.Mormor'un en sevdiği öykülerden biri de Swanny'nin flörtüydü. kedi yeşilinden açık maviye varan gözleri vardı. Torben Rjaer tıpkı şarkıda olduğu gibi. Özellikle sözünü . Swanny. Hepsinin kızıl ya da koyu kahverengi saçları.Ama kızım Swanhild'i hiç unutmadı. yirmi iki yaşındaki mavi gözlü bu genç Ecuador ya da her neresiyse yalnız gitmek zorunda kalmıştı.. Zaten Swanny. çilli olmak ve güneşten kızarmak eğilimindeydiler. Torben duygularını göstermemeye alışmıştı. kalabalık odanın öte ucunda bir yabancı gördü. ağırbaşlı Swanny'nin yanında çocuk gibi dururdu. Swanny kusursuz bir Danimarkalıydı. Annem hemen hemen aynı vücut yapısına sahip olmalarına karşın. Düşünün bir kere. bu romansa inanmakta güçlük çekerdi. Anlaşılan Swanny'yi görür görmez âşık olmuştu.

ki öyleydiler. hemen yolun üzerindeki üniversitede okuyordum. Eğer bilmiş olsalardı. vücudu yaşlandıkça çekmişti. Yeterince akıllı ve zekiydi. Artık saçından biraz daha az beyaz olan yüzünde pudra dışında makyaj yoktu. yoksa parti vermeyi sever miydi. Willow Caddesi'nin en şaşaalı döneminde. Onu en ilginç kılan şeylerden biri de hiç oturmamasıydı.ettiğim o günlerde. daha dikkatli olur. Willow Caddesi'nde tanıştıktan. Onlardan biri bana Dancasının da tıpkı Đngilizcesi gibi çok ağır ve çok aksanlı olduğunu söylemişti. hoşlandığım biri de vardı Daha sonraları o da benden hoşlanmaya başladı. O partilerde bütün gece boyunca ayakta durduğu kesin. bence grubu yöneten de oydu. daha saygılı davranırlar mıydı? Belki de hayır. bence onun buna ihtiyacı yoktu. Swanny'nin annesi de eğlenceliydi. eğer istersem onu belli bir koltukta oturur gördüğüm sahneleri de gözümün önüne getiriyorum. broş ve gözlerin uyumu ona yakışmaktan çok karşısındakini rahatsız eder gibiydi. Vurgularını anlattığı . bir yıldız olarak görürlerdi" diye düşünüyorum. eski bir sikkenin üzerindeki imparatoriçe kabartması gibiydi ya da Wagner'in ilahelerini andırırdı. 1960'ların Hampstead'inde Swanny ellilerinin sonundaydı. üstelik Torben'in yardımcılarından olup içki dağıtımında ve konuşulacak konu bulmada imdadıma yetişen. hiç yorgunluk belirtisi göstermedi. odasında kalmasını ya da hiç olmazsa erken ayrılmasını istediklerini. Mormor'un ihmal edilebileceğini hiç sanmıyorum. Elbiseleri sanki parfüme batırılmış gibi Coty'nin L'Aimant'ı kokardı. Tabiî hayatı boyunca oturduğu olmuştur. bütün o öyküleri anlatan kadının Asta'daki Asta Westerby olduğunu sonradan anladıklarını. daha terbiyeli. Broş aynı maviden olan gözlerinin rengini ortaya çıkarırdı da. çok sonraları hikâyelerden büyük bir bölümünü günlüklerde okuduklarını düşünürüm. Mormor o partilere bayılırdı. ama bende bıraktığı görüntü hep ayakta ya da Madam Recamier gibi boylu boyunca uzanırkendi. Zaman zaman davetlere o günlerdeki nişanlısıyla katılan annem bir keresinde bana Swanny ve Torben'in partilerine Mormor'un katılmamasını tercih edeceklerini. "Onu incitmeme"yi ben "onu öfkelendirmemek" olarak aldım. Muazzam bir enerjisi vardı. Ne de olsa köşelerinde oturup yakalayabildikleri herkese hastalıklarından bahseden sarsak ve geveze büyükannelerden değildi. Sanırım. . Sanırım başı olduğu gibi kalmış. "Eğer akıllı olsalar. Đnsanlar ona bir iskemle getirmemeyi öğrenmişlerdi. doğrusu hâlâ bilmiyorum. onu farklı biri. buna rağmen altın yerine gümüş saçlı. Davetliler arasındaki Danimarkalılarla Danca konuşurdu. Her zaman en heyecanlı grubun içindeydi. Neden seksenindeki hanımefendilerden beklendiği gibi yorulmazdı? Neden akşam dokuz olduğunda uyuması gerektiğini hiç söylemedi? Hiç yorgunluktan bahsetmedi. genellikle de mika ve altına monte edilmiş mavi bir kelebek kanadını takarak çevrecilerin kaşlarını çatmalarına neden olurdu. O zamandan beri o insanların da geriye baktıklarını. Bu davetleri diplomat olduğu için mi vermek zorundaydı. O insanlardan bazıları partilere orada Swanny'nin annesini göreceklerini bilerek gelirlerdi. Swanny ve Torben bir sürü davet verirdi. çünkü Mormor'un korunmasız ya da duygusal olduğunu hiç görmedim. ama bu bambaşka bir öyküdür. O ünlü broşlarından birini. her ikisi de doğru. bunu onu incitmeden nasıl söyleyeceklerini bilemediklerini anlatmıştı. O partilere ya da bazılarına giderdim. Ufacıktı.Neden? Ayakta durup benimle konuşmaktan yoruldunuz mu? derdi onu daha yeni tanıyan genç adama. vücudu büyük kafasına küçük geliyordu.

En sevdiği cümlelerden biriydi. daha sonra kocası ona gerçeği açıkladı.öykülere uydururdu. Daha sonra yıkıcı bir bakışla ekledi: Zaten kolay sevmem.Ben sevmezdim. Kim olduğunu. Duygusallık ve iyilik. Chicago'da karısı ve çocuklarıyla yaşadığı North . sonunda kocasıyla birlikte evlat edinmeye karar verdiler. Mormor gerçeğe bir başlangıç. Onun sevdiği dramaydı. ne kadarının abartılı ya da uydurma olduğunu bilmediğimdi Daha önce de belirttiğim gibi Mormor gerçek bir romancıydı sadece romanlarını altmış yıllık bir dönemi kapsayan günlüklere yazmıştı. Yine de Sigrid onu bağışladı. nasıl doğduğunu bilmek.Ben yapmazdım! Düşüncesi bile korkunç! O çocuk doğruca geldiği yere gönderilmeliydi. derdi. Mormor'la gerçek hep heyecan verici oldu. sevgilisine yanlışlıkla zehirli mantar yedirip öldüren kuzininden ve Odense'deki yetimhaneye giderek evlat edinmek üzere kimsesiz çocuk arayan bir akrabasından söz etmişti. Hikâyelerinden çoğunu daha sonra günlüklerinden okumuş olsam da. O dönemde bunu yapmak oldukça kolaydı. Odense'ye yaptığı iş seyahatlerinden birinde tanıdığı başka bir kadından olmuştu. buna rağmen onun hâlâ "dünyanın en büyük çocuk kitapları yazarı" olduğunu kabul ettiğini anlatır.Kuzinim oğlanı görür görmez âşık oldu. bir gelişme ve bir de son kattı. evlat edinmek istediğiniz çocuğu seçer ve götürürdünüz.Belki de çocuğu sevebilirdim. 1920lerde Kopenhag'da katıldıkları büyük bir ziyafetteki boşanmamış tek çift olduklarını da daha önce bir kez anlatmıştı. Kesinlikle emin değilim. onu eve götürdü. dedi bir kadın. insanlar Sigrid ve kocasının yerinde olsalar neler yapacaklarını anlattılar. sokakta işeyen o kızın hikâyesini okumadan önce sadece bir kere dinlemiştim. Bu hikâye daha sonra olacakları değerlendirmek bakımından önemlidir. Ahlak tartışması hemen alevlendi. evlat edindiler. Kadının mutlu bir evliliği vardı ama çocuğu olmuyordu. Çocuk kendi oğluydu. Gözlerini insanların yüzlerinde. . Sigrid'in kocası onu Mormor'un annesinin hayranlık duyduğu Hans Andersen'in doğduğu Fyn Adası'ndaki Odense Yetimhanesi'ne götürdü. Mormor'a göre çocuk o sırada bir yaşındaydı. Söylemem gereken. 1880'li yıllarda Amerika'ya göçen uzak bir akrabası. o hikâyelerden ne kadarının gerçek. küçük çocuğun güzelliği ve cana yakınlığı hemen Sigrid'i etkiledi. Öykülerinden çoğu şiddetli bir ölüm içerirdi. Karoline'nin. Bu kelime Mormor için ihtişam ve günah çağrıştıran bir sözcüktü. ardında dul bir kadın ile dört çocuğunu bırakmıştı. hiç değilse benim kulağıma öyle geliyordu. . anlattığım Sigrid'in bir kardeşi. canlılık ve güçtü.) Yetimhane yöneticileri uysal Sigrid'i belirli bir çocuğa götürdü. dedi Mormor. oğlanı evde tuttu. sevgiyi öldürür. Şimdilerde koca bir adam olmuştur. Willow Caddesi'ndeki partilerden birinde. . Mormor'un kardeşi yoktu. Mormor'a göre. odanın en uzak köşesindekilerin gözlerinde gezdirdi: Bütün bu sevgi muhabbeti boş. yumuşaklık ve acıma. Mormor sözün burasında parlak mavi gözünü dinleyicilerin arasındaki erkeklerden birine dikti: . 1929'daki ekonomik krizden sonra başka bir kuzeni. Her şeyi ayarlamış. (Mormor hikâyenin burasında bir ara vererek Andersen'den ne kadar nefret ettiğini. ama umutsuz karmaşaları başsız sonsuz dramlarıyla ıslak bir mürekkepbalığına benzeyen gerçeğin onu tatmin etmediğine inanıyorum. bütün bunlar boştu. şakağına tabancasını dayayıp intihar etmiş. Burada küçümseyici bir tavırla "metresi" diye ekledi. Evlat edinme öyküsünün de varlıklı bir kuzininin başından geçmiş olması gerekir. gerçekte Mormor'un kendini pek seyrek tekrarladığını söylemem gerekir.

Mormor da onların karılarını tanırdı. 1920 yılında evlenene dek ailenin her işini yapan tutsağı olarak yaşayan Hansine basit bir tanıdık olmaktan öteye gidemez. o gün. Mormor'a adeta tapardı. Victoria Nişanı sahibi olmasıydı. Mormor'la ilgili her şey gibi Harry Duke de şaşırtıcı biriydi. onlardan duyduklarını günlüğüne yazardı. Mormor gündüzleri Hampstead ve Heath'de dolaşırdı. Swanny'nin evindeyken bana yirmi üç yaşından bu yana ağlamadığını. Harry Amca. Yaşlandıkça da bu özelliğini kaybetmedi. Hansine Morfar'la aynı yıl öldü. O benim için Harry Amcaydı. Harry Amca'nın karısı Morfar'dan birkaç yıl önce ölmüştü. Mormor neredeyse insanın kanını donduracak ölçüde kendi kendine yeterliydi. Đnsanlarla konuşur. Bazen Harry Amca'nın arabasıyla gezintiye çıkarlar. Heath Sokağı'nda yukarı aşağı yürür. yemek yerlerdi. Mormor'un yanındayken kimse Harry Amca hakkında olumsuz bir söz söyleyemezdi. anlaşılan Mormor'un Hansine'nin kızıyla hiçbir teması yoktu. Swanny bana Torben'le birlikte Hansine ve kocası Samuel Cropper'i Mormor ve Morfar'ın 1947'de kutlanan altın evlilik yıldönümü partisine davet etmek istediklerini. Harry'yi görmediği. birlikte müzelere ya da sergilere giderler. Annem Mormor'un hiç kadın arkadaşı olmadığını. hatta bilebildiğim kadarıyla Ken Dayı için de. Onun hakkında bildiklerimin çoğunu annemden duydum. Onunla karşılaştırıldığında. Onu pek seyrek görmekle birlikte doğduğum günden itibaren adını duydum. aile üyelerim gibi onu da kabul ettim. Morfar'ın uzun yıllar önceki Chelsea günlerinden iş arkadaşları vardı. Bir çeşit rahatlama. Valentine Katliamı'nın gerçekleştirildiği yerin hemen yanında olduğunu yaşlanıp da Danimarka'ya döndüğü güne kadar öğrenmemişti. Harry Duke zarif. Belki de zarar verebilecek birinin yoldan çekilmesi ya da bir sorunun daha ortadan kalkması gibi. o da Harry Duke idi. iki mevzi arasındaki boş alanda. Leyton Orient'in sahasında oynadığı maçları kaçırmaz. Evi Leyton'daydı. Her ikisi de yemekten ve içmekten hoşlanırdı. Onu daha da ilginç kılan. son kez oğlu Mads bir aylıkken öldüğünde . aralarında "Jack" Westerby adlı bir erin de bulunduğu birçok yaralıyı kurtararak kazanmıştı. hâlâ kendi dişleri ve saçı vardı. köpek yarışlarına gitmekten hoşlanırdı. uzun boylu ve yakışıklı bir adamdı. Padanaram ve "98"de de komşuları arasında bazılarıyla görüşürdü. Bu nişanı Birinci Dünya Savaşı'nda. mülakat yapmaktı. annesinin bir kez bile bir kadından "arkadaşım" diye söz etmediğini söylerdi. hatta telefonda bile konuşmadığı haftalar olurdu. Mormor bir züppeydi. Swanny. Mormor'u bir kez köpek yarışına götürdüyse de Mormor futbol maçına gitmeyi baştan reddetti. basitlikten çok komik ve espriliydi. kendisinin de adıyla hitap ettiği tek bir kişi vardı. "sadece bakmak için" dükkânlara girip çıkardı. demiş Mormor. "Eğer onu çağırırsam". onu son gördüğümde yani Morfar'ın cenazesinde." Swanny. Bir gün. Bütün bu insanlar arasında Mormor'a adıyla hitap eden. sadece benim için değil. bunların yanında gerçek bir kitap kurdu ve tiyatro hayranıydı. insanlarla dostluk kurmazdı.Clark Sokağı'ndaki evin St. Hansine yaklaşık yedi yıl sonra öldüğünde Mormor'un neredeyse mutlu olduğunu söylerdi. Onun yaptığı. ama Harry Amca'nın bulunduğu yerlerde asla. "bu sadece bize yardımcı olması için olur. ancak Mormor'un bunun sözünü bile ettirmediğini anlatmıştı. Yumuşak ve iyi huyluydu. annem. 1948 yılında emekliye ayrılmadan önce Thames Su Dağıtım'da ya da o dönemdeki adıyla Belediye Su Đşleri'nde memur olarak çalışmıştı. tıpkı bir gazeteci gibi başkalarıyla ilişki kurmak.sonra da Swanny ve annem ona "Mor'un erkek arkadaşı adını taktılar.

Tatler'daki fotoğraf "Tam zamanı. ama kötü. Öte yandan. servise yardım etmek için de bir kadın gelmişti. büyükelçi ve Danimarkalı bir kadın tarihçinin yanı sıra onların da adı yazılıydı. bu da onu insanlara çok sevdirirdi. ama yabancılara anlatılacaklardan değil. onunla son derecede övündü. Swanny Mormor'un koca kafası ve ince bacaklarıyla kavga arayan bir güvercine benzediğini anlatırdı. Muzır olabilirdi. hatta ondan da öteydi. bilgece bir gülümsemesi ya da kuru bir kıkırdaması vardı. Bu nedenle Swanny onun hayalini kurduğu kızıydı. şimdi yaz" diye bir düğmeye basmış olmalı. Morfar bir süre Mormor'un yüzüne bakmış. Yemek pişirmek için iki. Asta'nın toplumsal arzusunun tepe noktasıydı. Söz konusu fotoğraf Danimarka kraliçesinin (belki de Danimarka kralıyla eşinin) Đngiltere ziyareti sırasında verilen bir yemekte. o nedenle Swanny'nin yapması gereken fazla bir şey yoktu. büyükelçilik mensuplarıyla birlikte poz verdikleri sırada çekilmişti. Mads'in ölümü bekleniyordu. geçmişini ve duygularım çelik bir denetim altında tutan biri olarak görüyorum. Bu da hikâyelerinden sadece biriydi. Bana Mads'ın ölümü ve kendi savunmasız gözyaşlarını anlatırken bile kıkırdamaktan geri kalmamıştı Onu düşündüğümde. Swanny'nin fotoğrafının Tatler'da basılması. Her zamanki gibi bugün de o resmin Swanny'nin sonraki sorunlarının kaynağı olduğunu düşünüyorum. beşiğinin yanına çömelmiş. yine de sabah gelen mektupları açtığında saat epeyce ilerlemişti. Ben daha çok ikinci açıklamaya inanmak eğilimindeyim. Buna ne annem ne de Swanny inanmazlardı. Daha sonra gelen bir kuşağın üyesi olsaydı. gülmekten hoşlanırdı. Sadece kadınların davet edildiği bir öğle yemeğiydi. onuru başka şeylerden kaynaklanacaktı. asla. belki de nerede oturduğunu görmek için Willow Caddesi'ne gelmiş olmasını. kral ailesi.ağladığını anlatmıştı. Dergiyi Harry Amca'ya gösterdiğinde. Kızlarından biri Akademi üyeliğine seçilse ama evlenmese. Resmin altında. 1880'de doğduğu için oğlunun asker olarak gösterdiği cesaretten ya da meslek hayatındaki başarısından. sanırım Asta bundan pek mutlu olmazdı. çın çın öten kaba bir kahkahası. Swanny ise boynundaki bir dizi inci ve soluk tuvaletiyle muhteşemdi. Merdivenlerden inip Morfar'ın bulunduğu odaya girmiş. ama kızını gerçekten çok sevdi. kendine her türlü kısıtlamayı uygulayabilecek bir ölçülülüğün ruhu. onu kollarının arasına almıştı. artık sırlarını başkalarıyla paylaşmak gereği duymayan. Başkalarının beceriksizliklerine güldüğü kadar kendi yaptığı saçmalıklara da gülerdi. Mektubu yazan kim olursa olsun. oğlu ölürken Mormor yanındaydı. Swanny'nin ona olan sevgisinden ve bencil olmamasından yararlandı. ağlamamıştı hatta Mogens'in öldüğünü bildiren telgrafı aldığı gün de dahil. . hayatındaki gelişmeleri değişik kaynaklardan öğrenmesini. Bu olay. Torben beyaz papyonu ve frakının içinde çok soylu ve yakışıklıydı. yıllar boyunca bir gözünü ve bir kulağını Swanny'ye dikmiş olmasını. Hortensiavej'deki evlerinde geçmişti. Kopenhag'da. Bir gün bir daha ağlamamaya karar vermiş. ama o mektubun yazan gerçeklerini açıklamak için neden o kadar süre beklesindi ki? Yoksa bir dergi Swanny'nin ilk resmini yayımladıktan bir sonra mektubun gelmesi tesadüf olabilir miydi? Ya fotoğraf mektubun yazarında ani bir kıskançlık veya pişmanlık duygusu yarattı ya da mektup yaşam boyu süren öfkenin son halkasıydı. bebeğin öldüğünü söylemiş ve ağlamaya başlamıştı. evin güzel sahibesinin hareketlerini izlemesini bir türlü kabullenemedim. kızının güzelliği ve toplum içindeki yerinden gururlanmak zorundaydı. daha sonra odadan çıkmıştı.

küçük yazı masasına oturdu. Kendi çocukları öldüğünde seni bir yerden." Mektup sekize bölünmüş mavi Basildon Bond kâğıdı üzerine dolmakalemle yazılmış. Yemekten her zaman hoşlanmakla birlikte büyük bir çoğunlukla Danimarka mutfağına sadıktı. Ne annenin ne de babanın çocuğusun. meyve çorbalarının ya da sildesalat ve Krustader'in yerini tutmasa da ara sıra kıymalı böbrek güveci yemekten de hoşlanırdı. Mektup yok olmuştu. banyoya geçerek musluktan bir bardak su doldurdu. O günlerde Swanny. O oda kocasına aitti. Mormor yine o güzel siyahlı günlerinden birindedir. titremeye başladı. kutsaldı. oturma odasında Mormor'la birliktedir. kâğıdı buruşturarak çantasına tıktı. Onun gözünde hiçbir yemek karalahanalı domuz etinin.15'ti. Đlk konuklar gelmeden aşağıda. Morttior'un meraklı bakışlarından kurtulmak için öyle yapardı. yani mektubu yırtmadı. Genellikle. uzatmaya çalıştığı parmağını hemen geri çekti. yardım dilenen bir mektup bekliyordu. Kafası eğik. ne var ki okudukları beynine kazınmıştı. Kendi kendine en doğru işin mektubu yırtmak ve içeriğini unutmak olduğunu söyledi. Mektubu okuduğunda tepeden tırnağa kıpkırmızı oldu Aynada koyu kırmızıya kesen yüzünü görebiliyordu. Artık gerçeği öğrenmenin zamanı geldi. sanırım bir çöplükten aldılar. Zarfın üzerine adı ve adresi daktiloyla yazılmıştı. Torben'in bulduğu içkinin en gözde markalardan biri olmasından duyduğu mutluğu anlatmaktadır. kızarmış ördeğin. beyaz saçını üzeri parlak taşlarla süslü ince bir fileyle toplamış. Đşte bunu yapamadı. Kendi annesinin. bütün bu havan komik görünüyor. "sizin Mormor" diye bahsettiği kendi annesinin başından geçen bir öyküyü . biraz daha rahat nefes almaya başladı. lille Swanny? Yazısını tanıyorum. konukları on beş dakika içinde gelecekti. ama gerçekte bir hiç olduğundan. Torben'in çalışma odasını hiç kullanmazdı. broşunu takmış. Nefessiz kalmaktan korktu. Mektubu yırtamayacağını anlamıştı. ilk yemekle birlikte içilecek snaps'tan heyecanla söz etmektedir. bu rahatsızlığını da özellikle yemek masasında. Kimden o mektup. Başını açık pencereden çıkarıp derin derin nefes aldı. Kâğıda dokunmak bile yeterince kötü bir duyguydu. Dişleri birbirine vuruyordu.Mormor çoktan aşağıya inmiş. ne yemekler yapıldığını görmek için mutfağa girmişti. Korktuğu bir şeye dokunmak zorunda kalmış biri gibi elinin titrediğini fark etti. "Kendini büyük ve güçlü görüyorsun. kahvesini içmiş. tüm vücudu titriyordu. Swanny mektubu ikinci kez okuduğunda. Ne adres ne tarih ne de hitap vardı. Arada sırada ona ve Torben'e böyle mektupların geldiği olurdu. tencere kapakları kaldırıp tütsülenmiş som balığı kokmuyordu. Eğer Swanny on kadın misafiri için hazırladığı yemekte tütsülenmiş bir balık ya da et sunmazsa Mormor bundan rahatsız olur. Bir süre sonra ayağa kalktı. Sonra mektubu yeniden okudu. Mektupları alıp yatak odasına çıktı. Swanny anneme ve bana en son o mektubu açtığı zamanı anlattı. mektubun görünüşü bile Swanny'nin hoşuna gitmemişti Para isteyen. bakmadan elini uzattı. aynı cins zarfa konarak Swanny'nin kendi mahallesinden. Yazı masasının yanındaki iskemleye oturdu. konukların yanında belli ederdi. Bu bir Danimarka pulu mu?" Oysa şimdi Mormor yeterli uzaklıktaydı. Saat 12. Londra NW3'ten postaya verilmişti.

Hackney'de genç bir kadınken dünyada olup bitenleri anlatmaktadır: kimin Norveç kralı olacağı tartışmaları. Takvim 1960'ları göstermektedir. Herkes filmi görmüştür. ancak filmin yapıldığından haberi bile olmayan Mormor cevap verir: "Evet evet. Mormor bir grubun ortasında. onur konuğu Aase Jfrgensen bile söyleyeceklerini duymak istemektedir. kimse alkol sınırlarını aştıktan sonra otomobil kullanıyor olmaktan ya da o dönemde kullanılan deyimle "etkisi altında olmak'tan endişelenmez. Yemeğin on dakika içinde hazır olup olamayacağını görmek için mutfağa gider. peşinden hole çıkmıştır. gerçekten de ötekileri görecek durumda değildir. oturma odasına geri dönmek zorundadır. Sanki annesinin büyüsü altında gibidir. düşünülmesi bile gereksiz bir saçmalık olduğunu mu? Bilemez. Mormor yemek odasına . Oturma odasında toplanırlar. odada annesinden başka kimse yok gibidir. Konuklar gelir. Tabiî. gözlerinin sürekli olarak annesini aradığını fark eder.anlatmaya başlar. annesini konuklardan uzaklaştırmak ve ona sormak zorunda olduğudur. hatta deniz tarihi profesörü Mrs. endişeli olduğunu. anneannesi olmasının imkânsız olduğudur. daha önce hiç yapmadığına yemin ettiği bir şey yapar." Sözünü tamamlamak ister. Neden? Neden konuklar gidene kadar beklemiyor? Mormor böyle düşünmektedir. mektubun doğru olması durumunda. anneannesi olarak söylenen kadının belki de hiçbir zaman olmadığı. bir gemiydi. bir adım bile atamadan hizmetçi gözükür. Belki de annesi pişman olmuş. korktuğunu anlatır. Gözlerini annesinden ayıramamaktadır. Swanny'nin tek duyduğu. hiçbir içkiye dokunmadığını. yemeğin hazır olduğunu. konuklarını yemek odasına götürmesi gerektiğini bildirir. Amerikan hava gemisi faciası. bol katranlı uzun sigarasının dumanım çeker. Tıpkı bir âşığın sevgilisine bakması gibi. herkesle teker teker ilgilenmeye çalışır. eskisi gibi ufak tefek görünmez. güçlü birisidir. Tek bildiği. yemek öncesi içkilerini içip. Potemkin gemisi ile ilgili anlatılanların hepsini duymuştur. Mormor. sigaralarını tüttürürler. Swanny aklı bambaşka bir yerde konukları arasında dolaşır. ne var ki Swanny omzuna dokunarak fısıldar: "Konuşabilir miyiz?" Tam da şu sırada mı? Daha fazla bekleyemeyeceğini. yapılacak fazla bir şey yoktur. Bütün bunlar 1905 yılında. kızına sabırsız bir ses tonuyla konuşmak istediği her neyse bekleyebileceğini söyler. Herkes birkaç sherry ya da cin tonik içer. bir snaps şişesine sarılır. Her şey yolundadır. Biri "Potemkin Zırhlısı mı demek istiyorsunuz?" diye sorar. Geri döndüğünde annesi odada değildir. sadece on bir kişi vardır. o sıcak yaz günlerinde oldu. Mrs Jfrgensen'e Odessa'nın topa tutulmasını anlatmaktadır. Ne bekleyebilir ki? Bir açıklama mı? Oh. Kendisi de dahil. Yüksek "Louis" topuklarının üzerinde. konuşmanın merkezindedir. Yüksek sesle "Eteğimin altından kombinezonum görünmüyor değil mi?" diye sorarak kızını güç durumda bırakır. onu bulmak için odaları dolaşır. bir dikişte bitirir. Herkes. Hiç kimse Swanny'nin zarif oturma odasının duvarındaki Cari Larsson'un bir sis perdesi ardında kaybolacak kadar duman dolmasını önemsemez. Kendisine tamamen yabancı. çevresindekileri etkisi altına almış. "Yoksa bana söylemek istediğin bu muydu?" Swanny annesini konukların arasından çıkaramaz. duyduklarının dikkate alınmayacak şeyler olduğunu. Odessa Limanı'ndaki Poterrikin. Jfrgensen. ama hayatında snapsın özel bir yeri olduğunu söyler. bulduğu sherry bardağını ağzına kadar doldurur.

Ertesi sabah çok erken. uyandığında duygularının düzelmesini umar. kurtuluşu uykuda arar. Her zamanki gibi bir çarşamba öğleden sonraydı. Swanny değişik bir zamanda gelmemeye özen göstermişti. Akşam olur. tesadüfen evdeydim. bize anlatmak için çarşambaya kadar beklemişti. Bilmeliyim" diyecektir. üzerinde büyük pırlantalar vardı. Beklemek için kendini zorlamıştı. tek isteği yatıp uyumaktır. Torben evde yoktur. Daha da ötesi. Hafifçe yanık yüzündeki koyu kırmızı dudak boyasının çarpıcı bir görünümü vardı. neredeyse yukarı kata çıkacak annesini uyandırarak "Şunu oku ve bana doğru olup olmadığını söyle. halının üzerindedir. özel bir konu hakkında konuşmak istediğini de söylememişti. O sırada annesini yalnız yakalayabilse. Mektup cuma günü gelmiş olmasına karşın. Ne var ki davet sona erip konuklar gittiğinde. Mrs. boya olduğunun sanılmasıydı. Doğru mu? Doğru olmadığını söyle. Kendi de söylediği gibi "büyütmemeye karar vermişti". Sanki çantasına bir torba dolusu kusmuk ya da çürümekte olan bir leş atmış gibidir. içinden gelen sesi dinler ve dilini tutar. Mektup çantasında. Bunun günlüğünü yazmak için iki saat yalnız kalmak anlamına geldiğini şimdi anlıyorum. saçlarının doğal renginde değil. Đlginç olanı. her şeyi unutmak istiyordu. oturma odasında. beşe doğru uyanır. nasıl unutabilirdi ki? Parlak gümüş saçlarının kesimi çok güzeldi. Gözünü çantaya diktiğini.gitmiştir bile. çantayı temizlemek zorunda olduğunu düşünür. Jfrgensen'e kısıtlı sayıda üretilmiş Royal Copenhagen porselen yemek takımını göstermekte. içindekileri düşündüğünü anlatacaktır. Swanny'nin başı çatacak gibi ağrımaktadır. biraz sonra yorucu bir gün geçirdiğini. odasına çıkıp yatacağını söyler. kulaklarına da bir keresinde Nancy Mitford'un yaşlanmakta olan bir . Torben'in eve dönmesinden çok önce iki aspirin alıp yatar. anneme telefon ederek. koltuğunun yanında. Đlk snapstan sonra içtikleri onu sersemletmiştir. Hiç olmazsa o gün. Torben'in sol elinin yüzük parmağına taktığı yüzük platindi. Tabiî ki aslında mektup hakkında konuşmamak. Mormor kanepeye uzanmış The Old Curiosity Shop'u okumaktadır. Sormayı başaracaktır. Torbenle aynı odada yatmalarına rağmen. çanta da yanında. her zaman olması gereken yerde. Mektubu ne Torben'e göstermiş ne de Mormor'a bahsetmişti. okul gemisi lanetli Georg Stage'de öğrencilik yapıp hayatta kalan deniz subayı Erik Holst'la evlenen bir porselen koleksiyoncusundan söz etmektedir. Altıncı bölüm Swanny'nin evimize gelip mektuptan bahsettiği gün. soracaktır. Böyle bir şeyi kim. yatakları ayrıdır. ama becerememişti. Mektuba bir daha bakamamıştır. Gitmeyecektir.

Annem konuyu hafife almaya çalıştı.Ben olsaydım demekten vazgeç. ama şimdi sor. Eğer bunu bu kadar ciddiye alıyorsan.Tabiî ki uydurur. ama kahkahadan kırılmamak için kendimi zor tutuyorum. Benzeseydim şaşardım. Seni kıskanan biri olduğu belli. Swanny çok sakin bir sesle konuştu. bu saçmalıklara inandığını söylemek istemiyorsun. Biliyorum. Marie.Bak Swan. dedim. Özür dilerim. . Dayanamıyorum Swanny.Tabiî yırtıp atardın.En doğrusu ona sormak. Sanki dağılıp havaya uçacakmış gibi ellerini kenetledi. Marie.Doğru olmasa bu insan bunu neden söylesin? Her kimse böyle bir hikâyeyi uydurmuş olamaz ki. çünkü sen Mor'a çok benziyorsun. değil mi? Swanny'nin gözleri umutsuzlukla annem ile benim aramızda gidip geliyordu. oysa şimdi o yaşa on yıl kaldı. çoktan gidip sormuştum. Ben olsaydım. . Senden başka kimse bu mektuba bir saniye bile inanmaz. Anneme sor. bana "Alay etme" diyorsun. sadece bir iğrenme gibi göründü. minicik bir hayır işareti. o zaman mektubu ne kadar ciddiye aldığını. . okuduklarını ne kadar çok düşündüğünü anladık. . .yüz için en uygun takı olarak nitelendirdiği pırlanta küpelerini takmıştı.Alay etme.Herhalde değil. hiç de Swanny'ye benzemiyorum. Parmakları bir maşa gibiydi. ama bu hareketi yapmacık ya da abartı değil. Üstelik nerede oturduğumu nasıl bilecek? Benim hakkımda nereden ne öğrenecek? . . O zaman annem yapmacık bir kahkaha attı. O zamanlar Swanny'nin yaşına geldiğimde onun gibi görünmek istediğimi düşünürdüm. Bana gelse. Swanny başıyla bir hareket yaptı. . lütfen alay etme. Sonra cılız bir sesle: . yırtıp atardım.Peki. . dedi annem. Bunları daha önce hiç görmemiştim. Resmini Tatler'da gören birisi. Mektubu parmaklarının ucuyla çantadan çıkardı.Şimdiye kadar neden sormadığını anlayamıyorum. . anneme sor. Geçen cuma sorman gerekirdi.

Ne sandın? .- Korkuyordum. Swanny'nin bunu kabul etmeyeceği açıktı. bunu kendin de söyledin. Swanny bir bana. Bu seni gerçekten de endişelendiriyor mu? . o zırdelinin hemen başka bir şey anlatmak istediği belli olacaktır. benim için çok iyi bir anneydi. Swanny omuzlarını kaldırdı. Hep evlat edinildikleri sonradan öğrenen gençleri duyarız ama Tanrı aşkına. isteseydi.Evet ama. Biliyorum. kendini neredeyse hiç düşünmedi. Mor'un sevgili kızısın." içini çekti. dedi. işleri düzeltmek istiyordu. annemin bunu yapacağından emindi. O isimsiz insanın. elli sekiz yaş fazla sayılmaz. annem zaman kaybetmeden Mor'a sorardı. katı ve savunmasız. iğrenç. .Ne gibi? _ Bilmiyorum. O da hep böyle söyler. roman ve gerçek yazan özelliklerinin hepsine sahipti.Mor'a sormalısın. Swanny "Soracağım" dedi. Eğer mektup anneme gelmiş olsaydı. böyle olduğunu biliyorsun. daha yaşlanmadım. saldırgan ve çekingen. her an doğurabilirdi.Benim sormamı ister misin? dedi annem. "Bana sormam gerektiğini gösterdiniz. Đlginç olanı bütün bu özelliklerin Asta'da da bulunmasıydı. ama bütün bunlar duyarlı ve hayali geniş olduğu anlamına gelmez. böyle demekle beni inciteceğine aldırmaz bile. Seni evlat edinmiş olması mümkün mü? Neden evlat edinsin ki? Đşe bir de böyle bak. o da duyarlı ve duyarsız. dedi annem. düş gücü gelişmişti. dedim. Annem mektubu yazanın yazdıklarının doğru olduğuna inanmış olabileceğini . istersen seninle geleyim. Bir gece daha geçirmeden her şeyi annesiyle tartışmak. Sormalısın.O zaman tabiî ki sormalısın. o domuzun. . doğurduğu çocukların çokluğundan şikâyet edip bütün suçu Far'a atsa da. sorayım. mektubu göster. çekingendi. Sadece büyük bir haksızlığın hazırlanmakta olduğunu görerek öfkeleniyor. sorman gerekir.Ona sormaktan çekinmiyorum. "Evlat edinilmiş olamam. Şimdi. Eve döner dönmez. ufuktaki büyük haksızlığı fark ediyordu. ama söyledikleri acıklıydı." Ne sesinin tonu ne de inanmayan ifadesi değişmişti. Ann? O mektubu yazan yalan söyledi. Yüzünde bundan sonra sıkça göreceğimiz bir umutsuzluk vardı. . elli sekizliklerin değil. "Yaşımdan konuşmak istemiyorum. ama bütün bunlar için çok yaşlıyım. . değil mi Marie? Değil mi. o değişikti. yumuşak ve sert. bir anneme bakarak sordu: . Keşke açmasaydım!" Swanny gittikten sonra annem ve benim bu konuyu tartışmamızı beklerdiniz. Nereden bilebilirim? Saçma olduğu belli. Bu korkunç bir şey. Annemi çok seviyorum ve onu sevgiyle hatırlıyorum. Annem Swanny'nin korkularını anlayamıyordu. başını salladı. Swanny duyarlıydı. ama tartışmadık. Kendi çocuğunu doğurabilirdi.

Bu aşamada iki cümleden birini söylemiş olmalıdır: "bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağı" ya da "Bu duyduğum iyi kahvenin kokusu mu?" Swanny kahve tepsisini getirdi. bazı günler gözlerinden renkli bir ışık çıkıyor gibi olurdu. ev işlerinden sevdikleriyle meşgul oldu. bunun gerçeği öğrenmeden önceki son gecesi olduğunu düşünmüş. onu bir kese kusmuk ya da fare leşine benzetmekten vazgeçmiş. yiyecek olarak da kransekase ya da badem ezmesinden yapılmış çok katlı bir taca benzer nefis bir pasta hazırlanırdı. lacivert eşarbını kelebek kanadı broşuyla tutturmuş aşağıya indi. beyaz saçlarını file içinde toplamış. ne kadar güzel olduğunu kendi gözlerimle görmüştüm. yüzü pudralı. Ertesi sabah. üzerine nakış yapmayı çok sevdiği hayatın ta kendisiydi. Eğer bu Asta'nın öykülerinden birisi olsaydı. Asta orada ölmüştü.ama bütün hikâyenin Asta'nın uydurmalarından kaynaklandığını sandığını söyledi. Swanny hakkında bir daha konuşulmadı. daha sonra içindekilerin ortaya dökülmesi. Her şey bilmekten daha iyi değil miydi? Peki. Konuyu değiştirdik. kararını neredeyse yeniden ertelemek üzereydi. halife alarak söyledi. Mektubu tekrar tekrar okumuş. Kahve olana kadar ortalıkta görünmez. ısmarladığı çiçekleri alıp Çin vazolarına yerleştirdi. Asta'nın bulunmuş çocuklar konusunda konuştuğu doğruydu. hava da serin. Đşte orta yaşların sonuna gelmiş olgun bir kadın elinde zehirli kalem tutan birisi aslında anne babasının çocuğu olmadığını yazdığı için bir haftadır endişe çekiyordu. kimleri davet edeceğini. yatıyordu. Swanny'nin annesi için bir çikolata partisi düzenleyeceğiydi. bir daha asla gerçeği öğrenemeyeceğini düşündü. Kararını verdiğinde yine titriyordu. Artık kimse böyle bir parti vermiyordu. kısa bir süre sonra evden ayrıldım. Yazın ortasında olmamıza karşın hava sıcak değildi. belki de bir çeşit itirafla sonuçlanacaktı. Swanny gündelik işlerine daldı. bahçeler de çiçek doluydu ama gök kurşun gibi griydi. üçüncü kattaki odasındaydı. Çimenler parlak yeşildi. Swanny'nin kafası her çeşitten fantezi yaratmıştı. sonucu çok sonraları öğrendim. Nişanlısı artık sonuncu olacak. bazı mobilyaları cilaladı. Swanny sözünü keserek sormak istediği bir . Bunun anlamı. Ama bir öykü değildi. Asta orada ölmüş. Onu özleyip özlememeğini değil. çünkü içecek olarak içine çırpılmış krema atılmış kakao verilir. gözüne uyku girmemişti. geniş misafir salonlarından birinin görüntüsünü iyileştirmeye çalıştı. Asta gitmiş ve Harry Amcayla evlenmişti. giderek yakından tanımış ve her satırını ezberlemişti. Bütün bunların saçma olduğunu biliyordu. ağaçların yaprakları sıktı. midesi gerginlikten daha fazla bulanır oldu. Bir keresinde böyle bir partiye katılmış. gündelikçi kadın gelmiyordu."bir gün" evleneceğini söylediği nişanlısı gelmişti. Swanny. Dinleyicilerinden bazıları da bunu çok ciddiye almışlardı. Saat on bire yaklaştıkça. Kelebek kanadı gözleri öylesine parlaktı ki. Asta hâlâ yukarıda. midesi de bulanmaya başlamıştı. Asta'nın seksen üçüncü doğum günü yaklaşmıştı ve doğum gününü çikolata partisi olarak adlandırdığı bir davetle kutlamak istiyordu. çok heyecanlı bir sahneyle başlayacak. koyu lacivert bir elbise ("koyu lacivert bir yürüyüş elbisesi") giymiş. bilmeden yaşamaya daha fazla dayanabilecek miydi? O gün. konuyu daha fazla tartışmamızı önledi. Asta on bire iki kala. Asta bunlardan konuşuyor. öykülerinden çoğunun konusu da buydu. anneme iki gün daha tereddüt ettikten sonra kararını verdiğini ve Asta'ya sorduğunu söyledi. başka ne gibi yiyecekler sunulması gerektiğini yüksek sesle düşünüyordu. göründüğü zaman da bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağıyla ilgili bir yorumda bulunurdu. Bir gece önce. Bütün bunları hiç önemsemeden.

gülebilirsin. Öyle bir durumdayım ki. çantasından gözlüklerini aldı. sesi o kadar alçaktı ki Asta bile bir sorun olduğunu anladı. kılıfından çıkardı. annesine böyle resmî biçimde hitap etmezdi. Bir yandan da tiz bir sesle bağırıyordu: . gerçek ne? . Genellikle de öyle yapardı. burnuna yerleştirdi. hayır! .Eğer öyle istiyorsan. Peki ama. sonra kahkahayı patlattı. Kelimeler ağzından boğuk boğuk dökülüyordu. Bilmeliyim. annesinin çikolatalarını çalan bir çocuk endişesi içinde olduğunu anlatacaktı. Hele senin yaşında! Đmzasız mektuplara ne yapman gerek. Mektubu okudu ve Swanny için korkunç görünecek bir şey yaptı. diye ağladı Swanny. kâğıtları başının üzerine kaldırdı. başının içinde sanki davullar çalı yordu. Derdinin ne olduğunu sordu. Swanny dilinin arkasındakileri çıkardı. bilmek hakkım. Tabiî ki gözlüğü olmadan okuması mümkün değildi. . Swanny daha sonra annesinin yüzünde yasak bir şeyi yaparken yakalanmış birinin ifadesi "ben-bundan-nasıl-kurtulacağım?" endişesi.Lütfen gülme. hayır. Eğer seni mutlu edecekse. Swanny'ye tehdit dolu bir bakış atarken. ama Asta okul bahçesindeki alaycı ve muzip bir çocuk gibi. Swanny'ye göre şaşkın. birisine el sallıyormuş gibi.Çünkü bu durumda. Eğer yalansa. gecelerdir gözüme uyku girmiyor.Moder. .Neden yaptın? Lütfen bana o parçaları ver. . bir yandan da sanki kâğıtlar tozluymuş gibi ellerini ovuşturuyordu. Lütfen mektubu oku. . Swanny bir çığlık atarak kâğıt parçacıklarını kurtarmak istedi. nasıl yapabildin? . küçük parçalara ayırmıştı bile.Nasıl yapabildin. yalan. ileri geri oynattı. Bunu herkes bilir. Asta mektubu alıp baktı. mavi bakışları önce yukarıya tavana. Daha bir hareket bile yapamadan Asta kâğıt parçalarını bir sigara tablasına koyup çakmağı çaktı.Hayır. sonra sekize bölmüş. Swanny ona engel olamadan mektubu önce dörde. Gözleri hareketlendi. lille Swanny. Lütfen. dedi Swanny. Nabzı hızlı atıyordu. parçaları bir araya getirmem şart. bilmiyor musun? Yakacaksın. Hayatta. Yalan mı? Tabiî Asta söyleyebileceği en kötü şeyi söyledi. bir kere şeye sorulacak en zor soruyu sormak zorunda olduğunu söyledi. hayır. O mektubu ver. tuzağa düşmüş görünüyordu. . onları tuttuğu elini. Swanny. yakmak en iyisi.Bütün bunlar çok çocukça.şey olduğunu söyledi.Neden yaktın? Nasıl yapabildin? . Asta sessizce dinledi. Bunu düşünmenin bile insanı öldürebileceğini anlattı. daha sonra sağa sola çevrildi.

Ben Tanrı mıyım? Ya da psikiyatr mı? Çılgın birinin neden çılgınlık yaptığını nereden bileyim? Burada birinin aklıselim davrandığı ve böylesi mektupları yaktığı için mutlu olman gerekir." . ama Asta fincanını boşalttı. Kitapların ne olduğunu doğrusu hiç merak etmemişti. Öfkeli ya . Nereye gidelim ki?" Ya da anne ve babaları özellikle şiddetli bir kavgaya tutuşur. beraber dolaşabileceği bir erkek dostu olmak. Boş odada yüksek sesle "Đnanmak zorundayım" dedi. sanki Swanny anne. bu kez annesinin yüzünde kurnazca bir ifade gördü. inerken şapkasını da yanında getirmişti. günlüklerden haberi olsaydı. lille Swanny. Swanny kahvesine dokunmamıştı. suçlamalar ve hakaretler havada uçuşurken "Gerçekten de Farla evlenmemiş olmayı ister miydin?" Bunu da nereden çıkardın? Tabiî ki hayır.Buna neden bu kadar takıldığını anlamıyorum.Tabiî doğru değil. Çiçeklerden ve kahve fincanlarından başka dinleyen yoktu. . yiyip içmek. Swanny yalnız kalınca. kendi kendine inanması gerektiğini düşündü. oysa en sevdiği öykülerden biri de çok sıcak kahve içerek yemek borusunu delen bir yakınıyla ilgiliydi. Her zaman dumanı tüten çay ya da kahve içerdi. ne kadar zaman kaybettirici olduğunu gösterdi. Asta da onun itiraf etmeyi reddettiği bir suç işleyen yetişme çağındaki kızıydı. ne zaman döneceğini söylediği görülmemişti. Onlar sadece Mor'un gelirken getirdiği kitaplardı. Asta sokaktayken hepsini teker teker okuyacağını söylemişti. Öyleyse neden? Neden biri böyle bir şey yazsın? . O zaman da bilirlerdi. düşünecek olsa da fotoğraf albümü deyip geçeceği açıktı. O zamanlar günlüklerin varlığından bile habersizdi. Tam tersine. .Anne. çikolata partisi için göndereceği kartlardan da alacaktı. Yıllar sonra bana. Onlar çocukken Asta'nın yalan söylediği vakit takındığı ifadenin aynı. Asta artık sadece yaşlı bir kadının ilgilenmesini bekleyeceğiniz konulara kafa yoruyordu: iyi vakit geçirmek. Swanny daha sonra değişik bir hisse kapıldığını. şimdi artık sokağa çıkmaya hazırlanmaktaydı. Dışarıdayken. Nereye gittiğini. Doğru mu? . başını bir yana çevirip elini diğer yana doğru sallayarak konunun onun için ne kadar önemsiz. Üzerine titreyen annenin kıymetini bil Asta sokağa çıkmak niyetindeydi. Akşam olup da annesi ile babası giyimli göründüklerinde Bu akşam bir yere mi gidiyorsunuz?" 'Tabiî ki hayır. Sana gerektiği gibi annelik yapmadım mı? Seni elimden geldiğince sevmedim mi? Burada seninle birlikte değil miyim? Senin derdin ne? Neden geçmiş gitmiş bir şeyi bulup çıkarmaya çalışıyorsun? Swanny sorusunu tekrarladı. Kendine özgü o işaretlerden birini yaptı. Kahvesini içmiş. giyinmek. söylemen gerek. Asta yaşlı kadınlar ya da kızıyla yaşayan yaşlı anneler gibi değildi. dedi Swanny. üzgün de değildi.Mormor yaptıklarından hiç de pişman değildi. Đnanmak ve unutmak. annesinin kesinlikle duygusuz olduğunu düşündüğünü söyleyecekti.

Artık ölmek üzereydi. Oysa daha sonra Asta'ya uygulanan testlerin hepsi de olumsuzdu. Yatağın içinde değildi. Vicdanında böyle bir ağırlık varken ölmek doğru olmayacaktı. Seni hep kendi çocuğum olarak gördüm. Belki de şaşkınlığı nedeniyle konuşmayı. Doğduğunda annesi Londra'daydı. Ken Dayı'nın Noel'de hediye ettiği ve Swanny'nin daha önce hiç giydiğini görmediği ipek lacivert sabahlığa sarınmıştı. Tarihler tutmuyordu. Swanny'nin söylenenleri tam anlaması için bir süre geçti.Böyle durumlarda hep görüldüğü gibi. . Benim kızım değilsin. Swanny odaya çıkarken annesinin Torben'in duymasını istemediği şeyler söyleyeceğini düşündü. . kenarına tünemişti. Yine de öylesine umutsuzca inanmak istiyordu ki. sakince konuşmayı becerdi. . Sen daha bir kaç günlükken seni evlat edindim. Bu şimdiye kadar hiç duyulmamış. Karıkoca endişe ve yakınlık gösterdi. Çok az zamanı vardı. Seni başkasının doğurduğunu unutmuşum. kanser değildi. belki de dikkat çekmek için her şeyi kendi uydurmuştu. onu hiç sevmemiş de olsa Rasmus Westerby babası kalacaktı. Torben ve Swanny'ye bir şey anlatmak istediğini söyledi.Sonunda öğrenme zamanın geldi. bilgi almaya çalıştı. hiçbir hastalığı da yoktu. Yani.O anlattığın hikâyedekiler gibi mi? Hani Odense'deki yetimhaneye giden o çift. oysa Asta'nın böylesi endişelere kapılmayacağını biliyor olması gerekirdi. seni ben doğurmadım demek istiyorum. giderken de Swanny'den soyunduktan sonra odasına gelmesini istedi. Swanny o anda bile bu anlatılanların doğru olmadığını anladı. Zaten tabiat kurallarına göre de daha fazla yaşaması beklenemezdi.Sen benim çocuğumsun. Ancak o gece erkenden odasına çekildi. ne de olsa dramlardan çok hoşlanırdı. Swanny'nin yapabileceği hiçbir şey yoktu. doğum kâğıdında öyle diyordu. üstelik kansere yakalandığından kuşkulanıyordu. Onlar sen ve Far mıydı? Asta tereddüt bile etmedi: -Evet. Ne var ki Asta sabahki konuşma sırasında kaçamak cevaplar verdiğini itiraf etti. . . alışılmamış bir istekti. o sırada babası Danimarka'da bir yerlerdeydi. Swanny'ye göre suçluluk duymuyordu. yemek bitmesine karşın henüz masadan kalkmadıkları bir sırada Asta. tersine neredeyse kendinden memnun gibiydi. ipler kızın elindeydi. o da burada doğmuştu.Neden daha önce söylemedin? Asta omuzlarını silkti. Akşam. Gözleri de sanki aynı kumaşla kaplı gibiydi. Hiç olmazsa böylece. Ölmeden önce Swanny'ye gerçekleri anlatmak istiyordu. Belki de gerçekten kanserden kuşkulanmıştı.

Yedinci bölüm Annem ölüp de aramızdaki yakınlık iyice belirginleşince o on bir yılın nasıl geçtiğini. ağlamak için odadan çıktı.Ben katil miyim. bilmem gerektiğini düşündüklerini. Astayla kahve faslındaki ilk çatışmalarından. O kadar da kötü değildi. Torben karısını yatak odasında ağlar buldu. Şaşırdın! Şaşırdın! Bütün bunları anlatan sen. aynı gece Asta'nın odasındaki ikinci . Daha on bir yıl yaşayacaktı.Annem değilsin ki. Buraya gel ve beni öp Yanağını uzattı.Babam Far mıydı? . yapılan muzırlıkların yarı kabulü. Swanny o anda yaşlı kadını tutup sarsmak istediğini. ama karısını aldatmazdı. sen polis misin? Swanny o eski çocuk sesiyle. Tabiî her şeyi değil. Asta'yı tanıyan herkesin bildiği ifade. . Swanny'ye göre aldırmaz bir gülümseme.Sen hâlâ kocaman bir bebeksin. lille Swanny? Ya sen. o dönemin özel anılarını anlattı.. "Bebek evini benim için yapmadı" dedi. teselli etmek için kollarının arasına aldı. Oysa Asta'nın ölmeye hiç niyeti yoktu. gırtlağını sıkıp ağzından gerçekleri almayı düşündüğünü anlattı. Swanny bağırdığını söyledi. Annesinin yakında öleceğini düşünerek ağladığını sanıyordu. Doğru mu? Yine o tuhaf bakış. . . Annesinin yanağını öptü.Kocam hakkında söylenebilecek fazla iyi şey yoktu lille Swanny. Annenle böyle konuştuğunda tabiî şaşırırım. Bunu düşünebilmene şaştım. Biraz önce kendin söyledin. benim söylediğime şaşırdın! Asta soğuk ve sakindi. Bağırdı ve kendi elleriyle ağzını kapadı.

Karısına ciddi ciddi baktı. buyururcasına yapmadı. Anneme okuması için verdiğimde yaktı. Torben bütün bunların saçmalık olduğuna karar verip üzerinde durmadı. Annem onunla her karşılaştığında. o da konu hakkında Asta dahil hiç kimseyle konuşmamaya yemin etmişti. . . Hem yetimhane öyküsünü anlatırken. Artık hayatının son on yılına girmiş olduğu belliydi. üzüntülü olduğunu. çünkü onlara ne kadar dolu bir yaşam sürdüğünü göstermiş olacaktı. hayatı hiçbir zaman yaşanmamış heyecanlarla renklendirmek istemişti.Ama mektup. anlattıklarını yalanlayabileceklerin çoktan ölmüş olduğu bir hayata yansıtmak istiyordu. . O çok uzun süren ünlü flörtlerinin hikâyesi bilinirdi.Tabiî. Anlaşılan Torben'in ailesi üst sınıftandı. doktorundan sakinleştirici ilaçlar bile aldı. birbirlerine bağlıydılar. kim olduğunu bilmemekti. özel şifreleri olarak gördükleri Danca'yı konuşurlardı. Otuz yıllık bir evlilikten sonra. Swanny kocasının ne düşündüğünü söylememesine rağmen aklından geçenleri anladı. o kadının yerinde olsaydı çocuğu kabul etmeyeceğini ve onu "hemen geldiği yere geri göndereceğini» söyleyen Asta değil miydi? Torben karısının imzasız bir mektup almasına çok kızdı Onu kızdıran. .Annem yaktı. Torben'in anlayış dolu tebessümünü görmek mümkündü. Bunu öyle yüksekten atarcasına. kurnazca gülümseyip bakışlarını hafifçe yukarı çevirdi. Asta yaşlıydı. Tüm arzularını geçmiş bir hayata. hatta küçük soylular arasında bile sayılabilirdi.Bu mektup annenin hayalinin ürünü demek istiyorsun. Mektubu hiç görmemişti tabiî. bütün bunları başka bir nedene mi bağladı? Torben öldükten. kocasının gerçeği öğrendiğinde kendisine başka gözle bakmasından korktuğunu anlattı. Tek sırdaşı annemdi. Asta da hayata veda ettikten sonra Swanny bana. sonuçta tüm hikâyenin Asta tarafından uydurulduğu kararım verdi. yaşadıklarının karısını ne kadar üzdüğünü gördükten. ona neden hiçbir şey söylenmemişti? Herkes evliliklerini örnek olarak gösterirdi.tartışmalarından sonra olanları Torben'e hemen anlatmadı. Her şey o kadar mantıklıydı ki. Evdeyken kendi özel dilleri. okudum.Hayır. . çünkü Torben' durumunu anlattığı sırada annesi ne Rasmus'un ne de kendi çocuğu olduğunu açıkça belli etmişti. bir düşünün! Bana anlattığına göre en kötüsü. Böylece insanlar hayatım boşa yaşadığı inancına kapılmayacaklardı. . imzasız olmasıydı. o harika mektup. uykusuzluktan gözlerinin altına kara halkalar yerleştiğini görüyordu. bunaklık başlamıştı. bana gönderilmişti. sıkıcı hayatına geri dönüp bakmış. O kadar ki. mektubun içeriğinden çok. ayrılamaz görünürlerdi. Onlarla birlikteyken Swanny'nin kocasına gönderdiği yarı gizli bakışı yakalamak. kocanın alt tabakadan geldiğinizi öğrendiğinde sizi küçümseyeceğinden korkmak ne demektir. Yine de annesinin itiraflarından kocasına söz etmedi. Torben bunları görmedi mi? Değişikliklerin farkına varmadı mı? Ya da karısı yalan söyleyip. Mektubu kimin gönderdiğini düşündüğünü biliyordu. Torben. meseleyi enine boyuna düşünüp tarttıktan sonra. Peki ya Torben. hikâyeyi dikkatle dinledikten. zaten öyle birisi değildi. mektubu gördüm.

Burada Torben'in gözden kaçırdığı.Torben'e göre bundan sonraki adımda Swanny'nin Rasmus'un değil kendi kızı olduğunu. Bütün o büyük sevgiye rağmen annesi anne olmaktan çıkmıştı. Anne. lille Swanny. annesinin itirafından yaklaşık bir yıl kadar sonra. seni seçtim. bunak bir annenin söylediği her şeyi kabul etmesinin anlaşılır gibi olmadığını söylemeye çalıştı. bir kadının "onuru" konusunda ne düşündüğünü kesinlikle ortaya koymaktadır. baban ve ben. Marie doğana kadar sadece erkek çocuğumuz olduğu için. hiç inanmıyordu. sonunda Swanny'ye konuyu son kez konuştuklarını açıkça belli etti. bu yüzden de onu teselliye yeltenmemesiydi. tamam mı. Bundan bahsetmek bile onu sinirlendiriyordu. bu kez bir kız istedik. Ne var ki artık Swanny'nin doğumu ile ilgili her şeyi geçmişte bırakmaya. . . En kötüsü ise ona her zaman destek olan. Kendine gelince. kardeşleri değildi. Daha sonra. Asta'nın kuşağından evli bir kadının bir âşığı olmasının sadece ahlakdışı bir suç olarak da kabul edildiğiydi. Danimarkalı olmayabileceğini öğrendiği güne kadar Danimarkalılık onun için nedenini kestiremediği bir öneme sahipti Bir süre şaşırtıcı bir şey oldu ve anadili Dancayı ağzına almamaya başladı. Swanny'nin durmadan tekrarladığı sorular karşısında en çok verdiği cevap "Unutalım bunu. Öfkelenmiyordu ama inanmıyordu. öyleyse kendi kendini böyle sıkıntıya sokmak için sebep ne?" Gerçekten kim olduğumu bilme hakkım var sanıyorum.rahatın yerinde. Đtirafından sonra geçen yıllar boyunca bu konuyu mümkün olduğunca çabuk unutmayı başardı. çok kızdığında da "Bütün bunlar ne kadar saçma!" diye bağırıyordu. Swanny'nin artık kendini çok yalnız hissetmesini anlayışla karşılamak gerek. hiç kuşkulanmıyordu. Ağabeyi ve kız kardeşi. Hangi milletten olduğunu bilmiyordu. iyi bir kocan var -Asta burada bütün bunların kendi sahip olduklarından da çok olduğunu belirtmeden geçemiyordu. Asta'nın tekilde "günah işleyen" kadınlar hakkındaki düşüncelerini. Peki. sırtını dayayacağı bir kaya gibi gördüğü kocasının konuyu hiç ciddiye almaması. sadece birlikte büyüdüğü insanlardı. âşığından olduğunu anlatacaktı. Seni yetimhaneden aldık. konuşmaya hakkı olmadığı bir dile saldırdığını sandı. gömmeye karar vermişti. tatmin oldun mu? Seni bir türlü anlayamıyorum. Onun başından geçenler. yaşıyorum. birdenbire belki de Danimarkalı olmadığının farkına vardı. Öyleyse Mor bunu neden söyledi? "Bu hikâyeyi Dickens'tan buldu" diyordu Torben.Söyledim. Ben şikâyet ediyor muyum? Asla! Yapılacakların en iyisini yapıyorum. Birçok kez karısına. çocuklara ya da yetişmekte olanlara daha uygundu. üstelik Mormor'un atalarının fotoğraflarıyla karısı arasında bir sürü benzerlik de görüyordu. Günlükler. canını sıkıyordu. ne denli kötü olursa olsun. lille Swanny"ydi. zaten hiçbir zaman da annesi olmamıştı ki. Çok sonraları bana kendini birçok bakımından afaroz edilmiş hissettiğini anlattı.Seni seviyorum. burada ağlayıp üzülmesi gereken benim. Seni evlat edindik. Bütün bunlar yaşı nedeniyle daha da gülünçleşiyordu. birbirinin ardından ölüp giden o bebekleri ben doğurdum. hiçbir şeye ihtiyacın yok. bu nedenle dili de yoktu. Danca konuştuğunda kendini bir sahtekâr gibi gördü. güzel bir hayatın oldu. Altmış yıl önce olan bir şeyin şimdi ne önemi olabilirdi ki? .

Bunları eve götüreceğim. hayatta kalan tek çocuğu Knud ya da Ken Dayıydı. Doğruydu. Esther Summerson'a bak" diyordu." . Hiç duygum kalmadı zaten. Bugün olsa. Asta bunamıştı.. işe yarar bir silah olarak kendi düşlediği ya da uydurduğu bir şeydi. bütün psikiyatrların yaptığı gibi insanın her hareketini . fantezileri ile olayları ayırt edemiyordu. daha önce birçok kez nişanlanmıştı. Rahat bir adamdı. Peter ve Sheila'nın (onlar da her kimse) çiçekleri annemin sağlığında vermelerinin çok daha yararlı olacağını söyledi. Teşhisten üç hafta sonra öldü. bukete iliştirilmiş kartı çıkardı: . Swanny onun kızı olmadığına göre. Önce bebek Mads. ama 1960'ta bunu düşünmek bile imkânsızdı. Mormor'un Dickens dışında bir şey okuduğu pek görülmemişti. üstelik Dickens romanlarının kahramanlarının da kim olduklarını sonradan öğrenmeleri sıkça rastlanan bir durumdu. Gülleri gerçekten de eve götürürken çiçeklerin artık Marie'nin işine yaramayacaklarını. Swanny kişilik ve kayıp çocukluk konusunda rahatlıkla psikolojik yardım alabilirdi...böylesine akıllı bir çözüm bulduğu için memnundu. daha sonra anlaşılan Swanny'nin yerini aldığı bebek. krematoryumun bahçesindeki çelenklere bakarken. Yine de Willow Caddesi'ne vardığımızda konuyu Daniel'e açmayı düşündüm. Psikiyatra gitmek bile cesaret isteyen bir karardı. Son nişanlısı George oldukça ciddiydi. Annemin yakalandığı kanser. lille Swanny. ağustos ayında Hampstead nüfus müdürlüğünde evlenmişlerdi. gerçek ile düşü birbirine karıştırıyordu. bütün bunlar fazla bir şey ifade etmiyor. Mor. Asta'nın kanseri. karsinomatosis adında yakaladığını kısa zamanda eriten bir hastalıktı. Kırmızı gülü çok seviyorum. kokladı. Somme cephesinde Mogens.Eskiden olduğu kadar kötü değil. Yaşlandıkça kabuk bağlıyorsun. Swanny'nin evine George ve oğlu Daniel ile birlikte gittik. şimdi de kızı Marie. Dickens'ı her an okuyordu. Çocuklarım hep ölüyor. Daniel benim yaşlarımda sessiz ve yakışıldı bir psikiyatrdı. Odama koydurmayı unutma. eğilip yerdeki gül demetlerinden en büyüğünü seçti. Swanny belli belirsiz inledi: "Oh. Kendi yaşındaki kadınlara ki yasla son derece sağlıklı ve güçlüydü. Kanser olan ve kanserden ölen annemdi. Annem evlenmek üzereydi. Cenaze töreni Golders Green'de yapıldı. ancak şimdiki durum biraz farklıydı. cenaze üniformasını giymişti: siyah ipekli kruvaze bir pardösü. Sonra Asta herkesi şaşkınlıktan donduran bir şey yaptı. Swanny gelmemesi için ikna etmeye çalışmasına rağmen geldi. Nişanlandığını söylemek amacında değildi. Duadan sonra. Asta da geldi. Asta en yıkıcı yorumlarından birini yüksek sesle yaptı. basık bir şapka. Swanny o sırada daha önce hiç farkına varmadığı bir gerçeği gördü: Torben Asta'yı sevmiyordu. Kitap okumak konusunda Asta'dan hiç de geri kalmayan Torben "Estella'ya bak.

Bu kim? Anneannem. ama sanki hayattan keyif almayı bilen birine benziyor. Cenaze sırasında bana Asta'nın kim olduğunu sormuştu. O yılın mayıs ayında Edward'ın öldüğünü. Kız kardeşi Marie en yakın arkadaşı olmuştu. Daniel'e kuzenlerinden birinin Đsveç'te tanıdığı. genç ve güzel bir kadından bahseder gibi konuşuyordu. Birisi onu Astayla tanıştırmış olacak ki.izlemiyordu. ama hiç olmazsa kendi sorunlarından uzaklaştırmıştı. . Asta. Yine de Swanny'yi ne Daniel Blain'e ne de herhangi bir başka psikiyatra götürmeye çalışmadım. hiç değilse onun gözlerinde. Gerçekten de düşündüğümü söyledim: Bilmem.aklından söküp atmıştı. Bir kez daha acısını paylaşan. doğan bebeği gördüğünü. O dönemde hayatının yarı umutlu dönemlerinden birini yaşıyor. metresini öldürerek ondan olma çocuğunu karısına götüren adamın hikâyesini anlatıyordu. Torben hiç de otuz beş ile altmış yaş arasındaki her kadını hayatın katı kurallarından ayrılmakla suçlayan. Hatırladıkları arasında Asta'nın pek de düşkün olduğu skandal öykülerinden biri de vardı. Bunu daha önce de söylemişti belki de söylediğini unuttu. beş yaşında bir çocuktu. Benim. Burası pek yeri değil. kendisi için o önemli sorunun cevabını aramıştı.. Annemin ölümü onu çok üzmüştü. Torben'de de söylenenlerin hiçbirine inanmama . Annemi bir kızkardeş olarak çok sevmişti. o sırada bebek değil. evdeki doktoru ya da hemşireyi ya da her ikisini birden hatırlayacaktı. kralın boğmaya çalıştığı Kraliçe Alexandra'nın ensesindeki izleri gizlemek için elmas tasmalar taktığını anlatırdı. Herhalde Ken de Asta'nın bir kız doğurduğunu. Erkekleri çok daha yakından tanımak istedikleri. Annemin ölümü Torben'in karısını geri getirmiş. mesafeli ya da üstün görünmek iddiasında değildi. onları ciddi bir konuşmanın ortasında buldum. Swanny'nin oturma odasına girdiğimde. . Swanny'nin bu hikâyeyi de kendisiyle bağdaştırıp bağdaştırmadığını düşündümse de Far'ı katil rolünde canlandırmam imkânsızdı. annemin ölmek için daha iyi bir zaman seçemeyeceğini düşünmekte haklı olduğunu sanıyorum. onunla değişik bir açıdan ilgilenmeye başladı. Ne de olsa. kızı gibi olmam son derecede doğaldı. anlayış gösteren Torben'e yakınlaştı. babasının Danimarka kraliçesinin artık dul bir kadın olduğunu söylediğini de hatırlıyordu. Yas tuttu. kökleri hakkındaki endişelerini de -göründüğü kadarıyla. Üstelik birbirimize çok daha yaklaştık. kendisi de hiç çocuk doğurmamıştı. okul çağında. Kız kardeşinin arkasından ağladı. Kendi beş yaşını hatırlayabiliyordu. hatta daha hastalanmadan bile önce Ken Dayıya gitmiş. ama kendi açısından bakıldığında. duygusuz ve kaba Ken Dayı kadar kötü olmamıştı.Çok ilginç biri. Ken Dayı oradaydı. Swanny annem ölmeden. Annenize çok üzüldüm.

Onun için bahçe. Bahçedeki çiçekler onun sevdiklerinden değildi. Böylesi. dut ağacı altında çay içilen Padanaram'ın "kullanışlılığından" (en sevdiği sözcüklerden biri) bahsederdi. sanki biraz akılları gidiyor. Altı buçuk yaşındayken taşındıkları Lavender Grove'u bile hayal meyal hatırlıyordu. Bunu kanıtlayacak bir fotoğraf da vardı: büyük bir gümüş çaydanlıktan fincanlara çay dolduran Asta. çünkü kadınlar "tuhaf hayvanlardı". Swanny'ye göre bir öğleden sonra "yaşlı hanım" bahçeye inip el arabasını aldığında çok şaşırmıştı. Yine de bahçıvan ara sıra sonbahar yapraklarını ve kuru otları tutuşturmayı başarıyordu. Đngiltere'ye yerleşip yeni bir dil öğrenme zorunluluğu. (Daniel'in da düşünebileceği gibi) hatırlanması acı dolu çocukluk yıllarını unutmak istemesi olup olmadığını çok düşündüm. bahçıvanı arkasında şaşkın bıraktı. altı yaşından önce olanları hiç hatırlamadığını söylemişti. bahçede yemek yemek için yeterince çaba harcamamalarıydı. yani 1960'larda bile ateş yakmanın yasak olduğunu düşünüyorum. Morfar'ın kucağında annem. Mormor doğayı seven. Sert bir tik bankın dışında oturacak yer olmadığından. Swanny'ye göre neredeyse gururlanarak. Belki de doğruydu. bütün bunlar Ken'in. daha önce de gördüm. fotoğraf uğruna hizmetçi önlüğü ve şapkası giymiş. babanın sürekli uzakta olması. Ağacın altında çevresinde iskemleler olan masa yoktu. Ne istediğini sorduysa da anlaşılan Mormor. Torben açık havada yemekten hoşlanmazdı. anne ve babasının kavgalar ettiği. Elinde el arabası koşarcasına uzaklaştı. güneşin parlak olduğu günlerde oturulan. yoksa kulağı benimkinden bile duyarlıydı. sabah kahvaltıları ya da çay saatinde kullanılacak. Gerçekten de Torben ve Swanny'yle yaşadığı büyük çekişmelerinden biri de dışarda. En azından yedi yıl. bir kızı olmadığı için ne kadar şanslı olduğunu söylerdi. Onun çocuk olduğu dönemde çocuk yapmak. demişti Torben'e. Günlüğünde de öyle söyler. Tekrar kendilerine gelmeleri de yedi yıl sürüyor. cevap vermek istemediği zaman yaptığı gibi ağır işitiyormuş numarası yaptı. hatırlanması acı verecek bir çocukluk geçirdiğini gösteriyordu. O dönemde. ülkeden ülkeye dolaşıklığı. bunu söylediğinde de Asta'nın kaşları inanmıyormuşçasına kalktı. birisi ona bir bebek getirmişti. Sık sık bundan yakınır. Diğer taraftan. Londra ve çevresi dumansız bölge olarak adlandırılıyordu. belki de hatırlıyordu. Swanny'nin doğduğu yıl ailenin en kötü dönemiydi. Yine de söylediklerinden fazlasını bildiğine inanmıyorum. Bütün bunlar geçmişi karartmak için yeterliydi. hatta doğanın varlığının farkına varan kadınlardan değildi. yeni doğmuş kardeşinin öldüğü o yıllar. O zamandan beri Ken'in o dönemleri hatırlamamasının nedeninin. Swanny ise hep hayatının bir parçası olmuştu. tipik bir Ken Dayı davranışı olurdu. . Mormor Willow Caddesi'ndeki evin bahçesine çıkmazdı. Swanny'nin sorduklarını neredeyse aynen tekrarlarken. çiçekçiden gelme gül goncaları ya da seralardan alınma kokulu ve egzotik çiçeklerdi. ama içinden anlatmak gelmiyordu. . ağaçlarının altında yemek yenen bir yerden öte değildi. doğum gibi şeyler küçüklerin önünde konuşulmayan konulardı. her ilkbaharda çıkarılıp bahçenin uygun yerine yerleştirilecek bir şemsiye de düşünülmemişti. Evden eve. Mor yatağa uzanmış. Kadınların kaprislerine izin verilmemeliydi. gebelik. Onun tercihi. Oysa yaşamları daha sonra düzeldi. Sık sık. mutlu mutlu sırıtan Hansine.eğilimi güçleniyordu.Yaşından. Swanny ve Torben haftada üç gün gelen bir bahçıvan tutmuşlardı. arkada oğlanlar. yanında Swanny. Ken hatırlayamadı.

Günlükler saklanmış. . Esther Summerson. onlar bir şeyler diyecektir. hikâye anlatmaya. çünkü havanın girmesi için dolaplarının kapılarını ardına kadar açık bırakıyordu. bekliyordu. Lizzie Hexham. lille Swanny. bunun 1967 sonbaharına denk düşmesi gerektiğini sanıyorum. Sekizinci bölüm . Sidney Carton. Genellikle de yanılırlar. En sevdiği kahramanlar. fotoğraflarını. bunu başkalarının yanında yaptığında da özellikle çarpıcı ve içerikli bulduğu uzun bölümleri çevresindekilerin dinlemek isteyip istemediklerine aldırmadan yüksek sesle okumaya devam etti. Fikrimi değiştirdim. Günlük yazmaya son verdiğinden beri onda büyük bir değişiklik görülmüyordu. bahçıvan da bir daha ancak bir yıl sonra ateş yakacağını söylemişti. hatta elbiseleri bile. Swanny olan biteni Mormor'a sorduğunda sert bir cevap aldı: . "Yaşlı hanımın el arabasını kitaplarla dolu olarak geri getirdiğini anlattı. mutfaktaki ocağı kullanabilirsin. elbiselerini ve eskiden günlüklerini yukarıdaki odasında tutuyordu. lille Swanny? Biz ne yaparsak yapalım. Özel olmasaydı. küllerini dağıtmıştı. Dickens'ı.Eğer yakmak istediğin bir şey varsa Mor.Bu yaşa gelip de başkalarının ne düşündüğünün önemsiz olduğunu hâlâ öğrenemedin mi.Swanny saçını yaptırmaya gitmişti. Günlük yazmayı kestiyse. Mormor gelecek hafta yine ateş yakıp yakmayacağını sormuş. Swanny'nin merdivenlerin artık fazla geldiğini söylemesini dinlemiyordu bile. Üçüncü kattaki odasına girdiğimi hiç sanmıyorum. değiştirmek istemiyordu. kendisinin tam tersine. O odayı kendisi seçmişti. seksen yaşındaki annesine odasına gitmek için üç kat merdiven tırmandırdığını öğrenenlerin ne diyeceklerini sorduğunda Mormor acıyla sırıttı. Bir keresinde Swanny. ama günlükler görünürde değildi. ancak o zamana kadar ateşi söndürmüş.Özel şeylerdi. Swanny'ye göre diğer bütün şeyleri göz önündeydi. her gün rastlanabilecek kişilerdi: Amy Dorrit. Dickens okumaya. Yürümeye. Eve döndüğünde bahçıvan gitmek üzereydi. ki günlükler de bunu kanıtlıyor. Swanny ve Tor-ben'in davetlerine katılmaya. neden senin evde olmadığın bir zamanı seçerdim sanıyorsun? .

Ama en korkuncu. Bu söylediğime dikkat et. Krigen mellem dem og Danmark eller skulde jeg sige Besættelsen og Danmark var forbi i 1864. Rasmus "w" ile başlayan bir kelime söylediğinde Housman eliyle ağzını kapatıyor. Neredeyse eminim ve ömrümde ilk kez bir çocuk doğuracağım için mutluyum! Kocamın Danimarka'dan ilk dönüşünden sonra rahmime düşen çocuğu üç ay sonra kaybettim ve çok üzüldüm. hvordan vi maatte give Afkald paa en Del afvores Faedreland. yazlık evlerine gidip kendini astı. men jeg skal aldrig glemme. Onlarla Danimarka arasındaki savaş. Onlara. O kadar acı ve üzüntü çektim ki. yani benim büyükbabamdı. Onun için Tötonlardan nefret ederim. . Annem onu bir putrele asılı olarak hbuldu. Đngilizcem mükemmelden çok uzak. hvâd min Fader fortalte mig. Schleswig'de oturan bir dayısı ve yengesi vardı. Danimarka'nın da savaşa girmeyeceğini söyledim. Bir . Bir kadının içinde olanlar. ki öyle gözüküyor. Sadece Avusturya. Fransa ile Rusya da. Gülmemeliydim. Housman'ın tebessümünü saklamaya çalıştığını gördüm. savaş çıkarsa bizim karışmayacağımızı. ne anlarsınız ki! Mr. daha on altı yaşındaydı.bugüne kadar bir daha gebe kalmadım. Danimarka'yı işgalleri. nedenini bilemiyorum. Ayağında sürekli çektiren bir kangren vardı. Avrupa savaşa hazırlanıyor. Housman bu akşam öyle diyorlardı. 11 şubat 1911 Bir kız daha. Sonra. Her üçü de Đngilizce'yi bu kadar güzel konuşan çocuklara gıpta ediyorum. savaştan ettiler.nefret ederek büyüdüm. længe for jeg blev ffdt. Saatler boyu en sevmediğim konudan. Bazı şeyler yazılmayacak kadar derin oluyor. Eğer çocuğum olacaksa. ama babamın bana ülkenin koca bir parçasını. annemin savaşa katılan ve kötü bir yara alan babası. nedendir bilmem -yeterince "sevgi" olduğundan. hiç kimsenin tam olarak anlayamayacağı bir sır olarak kalacaktır. .Siz kadınlar. Hep başkalarının ülkesini ele geçirmeye çalışırlar. Macaristan değil. dedi Rasmus gülerek. bunu günlüğüme dahi yazmadım.eller Prfjseme og Østrigerne som vi dengang kaldte dem. 1864'te bitmişti. kız olmasını tercih ederim. Schleswig ve Holstein'ı Prusya'ya vermek zorunda kaldığımızı söylemesini unutamıyorum. det hele afSlesvig ogHolsten.29 haziran 1910 Jeg voksede op med Had til Tyskeme . Gelecek yıl bir dördüncüsü olacak. til Prfjsen. ben doğmadan çok önce. Geçen yıl sıra Bosna-Hersek'teydi. üzerine Avrupa barışının yazılı olduğu Berlin Antlaşması'nı yırtmakta bir sakınca görmediler. Anlaşılan otomobillerden sonra savaş onlara değişik geliyor. Hiç değilse Rasmus ve dostu iş ortağı Mr. bir gün acı o kadar dayanılmaz oldu ki.Bak. dedi Rasmus. Almanlardan -ya da onlara taktığımız adla Prusyalı ve Avusturyalılardan.

bu doğumla bir öncekinin arasındaki farklılığı düşündüm. Bu sefer balıklı Krustader ve kızarmış tavuk vardı. Swanny doğduğunda Hansine yatağımın yanına sosis ve patates dolu koca bir tabak getirmişti. Farklı amaçlarla da olsa hiç olmazsa bir kez bir konuda anlaştık. Rasmus modadan neredeyse otomobillerden hoşlandığı kadar hoşlanmaya başladı. Ben sadece isimden hoşlanıyorum. Ona bir kız çocuğu doğurduğum için benden iyisi yok. sokağa çıkmak iyi oldu. yürüyerek doğrusunu söylemek gerekirse koşarak. Zor bir doğum değil. ona şu "otoların" modasının geçeceği zaman (mutlaka geçecektir) kadın elbiseleri satabileceğini söyledim. Üzerimde beyaz ipekli bir sabahlık. "Đngilizler de söyleyebilecek" diyor. benim için Swanhild'den sonra ikinci güzel kız ismi. Şansım. çok şık giyimli olmamı istiyor. doğumdan birkaç gün sonra vücudum eski biçimini aldı. beni ortadan ikiye bölen bir kılıç gibi dayanılmaz bir sancı çektim ve doğdu. bununla sahnede gördüğü Marie Lloyd gibi "Maar-rie" diye telaffuz edeceklerini söylemek istiyor. "zor işlerde" Hansine'ye yardım edecek bir de kız. . Tabiî Rasmus bu ismi Đngilizce olabileceği için de beğendi. Đlk olarak oldukça güzel bir ev. Hiçbir şeyin eksikliği çekilmeyecek yeterli para. parmağımda da kocamın onu bu kadar mutlu ettiğim için (bu onun sözleri) almayı uygun bulduğu bir yüzük var. "bunun ne değeri var. bilmem" ama Rasmus o sıralarda söylediklerimi pek dinlemiyordu. bu yüzden kendimi iyi hissetsem de doğumdan sonraki birkaç haftayı yatakta geçirmem gerekiyor. kalkmak zorundadırlar. kısa ve keskin oldu. hiçbir zaman korseye gerçekten ihtiyacım olmadı.oğlum olmasından o kadar korkuyordum ki.yetişebiliyorsunuz. O kadar yavaş gidiyor ki. Bugün otomobilde yeşil keten yakalı krem pardösümü ve üzerinde koca bir kuş olan şapkamı giydim. Dün sabah doğdu. Sanırım müşterilerinin eve geldiğinde hoş bir kadınla karşılaşmalarının işi için iyi olacağını düşünüyor. ama şu günlerde iyi göründüğümün de farkındayım. sonunda. neredeyse doğumdan sonraki gün ayağa kalkarlar. ya "motor" ya da "otomobil" demem gerekiyor. Hoş olmadığımı biliyorum. Ben artık bir "leydi'yim. Aşağı tabaka kadınları böyle yapamaz. Kuşun ne için olduğunu bilmiyorum. Giymek zorunda olmama rağmen. varmış. Đngiliz olan her şeye bayılıyor. kulağa da hoş geliyor. Herkes bu kızın sanki Rasmus'un ilk çocuğu olduğunu sanacak! 3 mart 1911 Marie doğduğundan beri ilk kez sokağa çıktım. "Fransızlar da" dedim alçak sesle. O civardayken atsız araba demem yasak. aylar boyu bu günlüğe bir şey yazmadım. Mutfağın arkasında ya da bahçedeki kulübede gizlice doğurup da aynı gün işlerinin başına dönen hizmetçiler bilirim. Yeşil bir otomobil eşarbı ile beyaz tilki bir manşonum da vardı dışarıda olduğum sürece soğuktan dondum. Rasmus beni atsız arabasıyla gezdirmekte ısrar etmiş de olsa. Şimdiki en son Amerikan buluşu olan elektrikli bir şey. ama siyah ve yeşil kanatları var. Uyuyup iyi bir yemek yedikten sonra yatakta oturdum. Anlaşılan Westerby ailesinin hayatı epey değişti. Adını Marie koyacağız.

yaşıtlarından daha uzun. Aralarına beyaz tilki kürkü işlenmiş Acem koyun postu. bunlar söylemesi gereken şeylerdi. Benim de aksanım kötü. Marie doğduğundan beri daha da kötüleşti ya da öyle görünüyor. kendimi zorlayıp sordum. Oğlanlara kötü davranmıyor. Amerikalıların dediği gibi. ama bu sevgisinin Ford motorlarından daha uzun ömürlü olacağını sanmıyorum. benim istediğim iyi giyimli olmak. iyi gıdayı ve bakımı hiç gizlemiyor. Bazen onu bahçeye çıkarıyor. Bütün çocuklarımızın içinde en güzeli de o. insanların bana bakması. biliyorum. Bazı kadınlar gibi elbiselere fazla önem verdiğimi sanmıyorum. Bu yüzüğü çok seviyorum. baş döndürecek kadar güzel. hatta Fordların uzun ömürlü olacağından eminim. tam da istediğim gibi. ama hiç olmazsa kelimeleri yanlış anlaşılacak gibi telaffuz etmiyorum. Kız daha üç haftalık. Şu küçücük güzel kız. -Bunda ne var? O sinir bozucu kahkahalarından birini attı. elbiselerim için kaç para harcadığımı merak etmeleri ve bu kadar göze batan bir şey giymeye nasıl cesaret edebildiğimi düşünmeleri. çenesinde sakalları bitmeye başladı. sevdiği için mutluyum da. dedi. ama onlarla hiç futbol ya da kriket oynamadı. Marie hiçbir zaman onun kadar güzel olamayacak. oğullan var diye gururlanırdı ama hepsi buydu. oysa oğlanlar bundan hoşlanırdı. Kızını sevdiğine bir şey demiyorum. Nedenini düşünemiyorum bile. Swanny'cik ise sadece beş yaşında. gözleri deniz mavisi. Bu sözünü ona hiç unutturmayacağım. ama Rasmus'un küçük Swanny'imi seveceğini bilsem feda etmeyi göze alırdım. Son zamanlarda bana Vogue adlı bir Amerikan dergisi getiriyor. Her şeyiyle (neler olduğunu hiçbir zaman açıklamadı) Đngiliz olmak istediğini biliyorum.Ne yapacağımı söyleyeyim. Mogens artık on üç yaşında. benimkiler gibi sert lacivert değil. Neyse. içinde de tam istediğim kürkü gördüm. Yüzüğün 500 pound'a mal olduğunu söylüyor. yabancı olduğunu hemen anlıyor. daha ufacık bir bebek olmasına rağmen bunu rahatlıkla söyleyebilirim. . neredeyse babasının boyunda. Swanny'nin ona doğru yöneldiğini. Parmağımdaki yüzük 22 ayar altın. her yere taşıyor. buna rağmen görünüşünü beğenmiyor! Sonunda kabul etti. küçücük elini bacağının üzerine koyup bir şey sorduğunu. Đşin ilginç yanı. sana bir kürk manto alacağım.onun birini sevdiğini görmek o kadar değişik ki. . Yüzüğü Lea Irmağı'na atmaya ya da Hansine'ye vermeye hazırım. Tabiî kısa süre sonra bütün çocuklarını aynı derecede sevdiğini. ama akümülatör gücünden ve çıkarılabilir silindir başlıklarından haberdar olması gerekiyor. ama her zamanki gibi abartıyor. bunu da nereden çıkarıyormuşum. Swanny'nin görünüşünü beğenmiyor. teni süt kadar beyaz. tatlı ve yumuşak bir çocuk. ilk önce bunun saçma olduğunu söyledi. küçük pırlantalarının arasında bir de zümrüt taşı var. saçları altın gibi parlak. Ona sordum.O kadar Danimarkalı ki. Israr ettim. Oğlanlar küçükken pek onların farkına varmazdı. hepsinin eşit olduğunu söylemeye başladı. Neden bilmem. orada duran otomobilleri gösteriyor.Rasmus titrediğimi gördü ve duymayı hayal bile edemeyeceğim bir şey söyledi: . ama hayatta bazı şeyleri böyle elde edemeyeceğimin farkındayım. Şurası bir gerçek ki beni seviyor. onu konuşurken duyan herkes. yutmadım. Marie'yi kucağından bırakmıyor.

Eğer onunla sabahın sekizi ile akşamın dokuzu arasında bir şey konuşmak istersem. Her zaman yapmak ya da imal etmek istediği şeylerden bahseder. bir sürü de aleti var. Aslında ilginç. Bahçenin bitiminde. çünkü böylesi iltifatlar başını döndürebilir. 28 temmuz 1911 Küçük Swanny'nin doğum günü. bütün o hayvanları oyarak yapmaktı. Biraz uzun solusan. erkeklerin ise dışarda olmasını gerektiren bir kural var. kaçıyorum. Sonunda dün atölyeye gittim ve oğullarının kaç yaşında olduklarının farkında olup olmadığını sordum. ama doğrusu da bu. Rasmus bir karta adını yazmakla yetindi: "Mor ve Far'dan sevgilerle. "Dışarıda çok kaldın" diyor ya da "Evde yapacak bir işin yok mu?" Bjfrn'ün kulübesini bitirdiğinde. sanki demiri eritseler nasıl kokmasını beklersen. Bugün otomobile binip küçük Swanny'yi doğum günü gezisine çıkardığımızda. dev gibi bir duvarcının çalıştığı bir boşlukta otomobili durdurdu. Bütün bunlar çevredeki en sıkıcı yerde. En son isteği cam üflemek. Anladığım kadarıyla ona çekici gelen şey. Bugün altı yaşında. biraz acı. mideni bulandırıp başını döndürecek bir koku. Rasmus da bunu böyle anlıyor. Benzinin değişik bir kokusu var. . Aslında evdeki Danua yavrusu Bjfrn'ün daha çok farkında. motorlarıyla burada oynuyor. Sanki kadınların evin içinde. bir tek erkekle evlendim. Onun değişik birisi olduğunu yazmak istiyorum. bundan sonra heykeltıraşlık çıkarsa hiç şaşırmayacağım. oysa genellikle ona böyle bir davranışta bulunmamaya çalışırım.Rasmus'un ise bir köpeği kovar gibi elini ittiğini gördüğümde. Marie kucağımda kıpır kıpır oynarken.ben evin içinde. ya iş konuşmalarından birinin ortasına dalmam ya da atölyesine kadar gitmem gerekiyor. "Biz" diyorum ama aslında bebeği alan ve o görmeden eve saklayan benim. Belki de Rasmus diğer erkeklerden pek de farklı değildir. öyle. gerçek kiremitlerle kaplı bir çatısı olan bir kulübe yaptı. benzin kokuyor. Đçine bir otomobil konacak kadar büyük. kaçırmıyorum. Ona hediye olarak gerçek boyda ve gerçek saçlı bir bebek aldık. Rasmus'u evin içinde görmek kolay değildir. O kulübede motorları parçalara ayırıp tekrar bir araya getirerek saatler geçiriyor. Atölyede bir tezgâhı." Uzun zamandan beri bu günlüğe Rasmus'la ilgili bir şevler yazmak niyetindeydim. Tabiî ki evden çıkıyorum. Doğu'da haremlere kapatılan kadınları duyduğumuzda öfkelenip yumruklarımızı sıkıyoruz ama burada neyin farklı olduğunu görmekte doğrusu zorlanıyorum. Rasmus ise dışında yaşıyoruz. içimden onu öldürmek geliyor. Genellikle babasının en iyi yanlarını ya da görmek istediği tarafını görür. sokağa çıkıp yürüyorum. South Mill Fields'ta oluyordu. Kulübeyi ne kadar beğendiğimi saklayamadım. ne kadar yıkanırsa yıkansın. Onda gerçekten sevmediği nedir? Böyle düşünmeye başladığımda korkuyorum. oğlanlar için Nuh'un gemisini yapmayı düşündü. bir saat boyunca adamın taşı işlemesini izledi. Bjfrn için bunun yanında penceresi. ama bunu nasıl bilebilirim? Hayatım boyunca sadece bir tek erkekle birlikte oldum. bu gibi düşünceleri kafamdan atmaya çalışıyorum. atölyeye çevirdiği bir kulübe var. üstelik bir kız babasını bu açıdan hiç tanımaz ki. Eve döndüğünde.

belli ki bir şeye şaşırmıştım. hiç.Buraya böylesine saçma sorular sorarak aklımı karıştırmaya mı geldin? Benimle hep böyle sıcak konuşur. Belki unutmuşsundur diye söylüyorum. Hiç kötü davranmadın. yine de dudaklarımın oynadığını gördü. Tabiî ki bir kadından. demiryollarında çalışıyor. . bu kez de öyle oldu. Tabii onunla alay ettiğimi düşündü. sanki dokunsam ağlayacakmış gibi oldu. dedi. Knud da on bir. Bu sabah benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi. Öyle düşündüğünü biliyorum. Hansine?" diye sorunca şaşırıp kızardı.. "Lille Mor" dedi. kendimi gülmekten alamadım. Yıllardır bu çeşit arkadaşları olmuştu. dedi. Bu söylediği Danca ve oldukça komikti. çünkü bunu daha birkaç hafta önce küçük Swanny'den duymuştum. Hiç böyle bir şey aklıma gelmemişti. . sadece şaşırdım. dedim. dedim. ama cevap vermiyoruz. Ona bir şey anlatılmasından hiç hoşlanmaz. . erkek. ben de ona bana hiç kötü davranmadığını söyledim.Sam Cropper. Gülmemek için kendimi tuttum.Eğer bir şeyler yapmak istiyorsan. 'Annen bazen çok acımasız olabiliyor'. Đngiltere'ye o denli çılgıncasına âşık ki. niyetim alay etmek falan değil. Đkimiz de soru soruyoruz. bu da pek hoşuma gidiyor.Hadi hadi. 5 mart 1912 Hansine'ye kur yapan bir adam var. Adı ne? . "Kadın bizim sokaktaki bir evde mi çalışıyor. ne istediğini sorunca da bir arkadaşını çay içmek üzere mutfağa davet etmek için izin istedi. Bana "lille Mor" diyor ki. . Sizin için komik görünmeyebilir. gelip bir sormak istedim. onun için her şeyin Đngiliz olması şart. .Evde yapacak bir şeyin yok mu? diye sordu. kendi gibi bir hizmetçiden söz ettiğini sandım. neden Swanny'ye bir bebek evi yapmıyorsun? Cevap vermedi. Tabiî ki onu çaya çağırabilirsin. ama kulaklarıma inanmakta güçlük çektim. Çok acımasız olduğumu düşünüyor. dedim.Kadın değil. Mogens on üç yaşında. Konuşmalarımız böyledir. aptallaşma. öyle değil mi?" . konuyu değiştirerek oğlanlardan bahsederken neden Jack ve Ken demediğimi sordu.Bebek oyuncakları yaparak zamanını boşa harcamadan önce. "Hansine dedi ki. ama düşününce Kopenhag'da da bir erkek arkadaşının olduğunu hatırladım. hep yaptığı gibi önlüğünü ellerinin arasında buruşturup çekiştirmeye başladı. Şimdi farkına vardım.

birlikte epey şey geçirmiştik. Đlginçtir. Hemen onunla tanışmak istiyorlar. Madam. bana hep koyun budunun ön kısmını hatırlatır. Suratı geniş ve yuvarlaktır. Genellikle gösterişsiz olanlardan tercih ederler. Bir kadının sarışın ve mavi gözlü olduğunu söylediğinizde. eminim bütün kadınlar bavullarını onun taşımasını istiyordur. Hansine de başparmağını geriye doğru kıvırarak gösterdi: . Bu nedenle halk kütüphanesine üye olup.- Sanmıyorum. Zavallı Emily bulaşıkhaneye hapsolmuş. Yani benim bazen acımasız ve kötü olduğumu düşünüyorsa. doğrusu merak ediyorum.Emily nerede? diye sordum Đngilizce. Ne var ki böyle davranamayacağımın farkındaydım. Eğer hamalsa. Küçük Marie'yi kucağına bıraktım ve tekrar mutfaktan geçtim. Hansine her zamankinden de fazla kızardı. Bunu bir kitapta okumuştum. Bu Cropper ünlü bir Đngiliz hukukçusu olan Edward Marshall Hall'a benziyordu Sıradan bir işçi için fazla dik ve seçkin görünüyordu. genellikle aldığını verirsin. Sanki Đngilizlerin deyimiyle iri ve güçlü bir köylü kadını gibi.güzel olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Beni görünce oldukça şaşırdılar. yemek salonuna gönderilenlerden daha güzel görünen pastalardan yiyordu. satın aldığım da fazla hoşlanmadığım bir kitapta. evin hanımı olduğumu unutmamasını. Oysa Hansine'nin ağzı kahve fincanına. sevgilim. başka yerde yemek vermesi için zile basıp Emily'yi çağırıyorum. bir daha böyle bir şey yaparsa kendisine iş arayabileceğini söylemeyi düşündüm. belki de haklıdır. Demiryolunda ne iş yapıyor. Ama bence yüz hatları çok daha önemli.Orada. öyle de olması gerekirdi. Bazen olabilirim. önlüğünü de bir yerlere saklamıştı. Emily görünürde yoktu. Hansine benim verdiğim ipekli bluzlardan birini giymiş. dedim ama için için köpürüyordum. yakışıklı erkeklerin güzel kız peşinde olmaları beklenir. iyi kitap ödünç alacağım. insanlara -özellikle erkeklere. . Bazen buna daha fazla dayanamıyorum. Yine de onu çekici bulan adamı merak etmekten kendimi alamadım. sessiz tavşanlar gibi oturuyorlardı 2 haziran 1913 . bence de yazık olur. Küçük Marie yemek sandalyesinden gülerek ve kaşığını sallayarak dört bu yana yemek saçtığından yemek odasındaki eşyaların üzerine kılıflar dikmemiz gerekti. ama gerçekte hiç de böyle değildir. Önce Hansine'yi çağırıp kızıma böyle bir şey söylemeye nasıl cesaret ettiğini sormayı. Hansine uzun boylu ve yakışıklı bir erkekle mutfak masasının yarımda oturmuş çay içiyor. Ama bugün kızımı dışarı kendim çıkardım. Swanny'yi okuldan alıp geldi. Hansine ve ben birbirimizi uzun zamandır tanıyorduk. saat dörtte de Swanny'yi yatağa bırakırken bir fincan da çay getirdi. eline de bir fincan çayla reçelli bir dilim ekmek tutuşturulmuştu. Kedi gibi bakıyor. burnu da çorba kaşığına benziyor. hele o koşullarda. Đnsanlar da bana hep iyi davranmadılar.

" Kıpkırmızı oldu. benim hiç doğurmadığı kızı olduğumu söylerdi. Daha sonra yüzüne.Arkadaşın kim. kendi kendimi üzeceğim. . Ejnar. Böyle devam edersem. onun gibi akıllı. Ona ait olup da isteyebileceğim tek şey o kitaplardı. O zaman anladım. insanların ne yaptıklarını görmeyen hatta insanların varlığından bile haberi olmayan Rasmus bile Cropper'ın farkında. Daha doğrusu.Dün bahçede karşılaştığım uzun boylu bey. O bir bey değil. Yine de oyuna devam ettim. . Rasmus. Frederikke Teyze'nin. sadece Hansine'nin talibi. teyzenin öldüğünü öğrendiğim gün gülmenin doğru olmayacağını düşündüğümden. Bana telgraf çekseydi daha iyi olurdu. Öleni sevmedikçe yas tutmak bence yalancılık gibi bir şey. Emily gibi çoğu Đngiliz'den daha iyi okuduğumun farkındayım. teyzenin gerçekten öldüğü gün yapmam gerekirdi. Başlangıçta. Frederikke Teyze'nin öldüğünü bildiren bir mektup aldım. kötülük yapacak fırsat bulamadığım ve korkaklığım yüzünden iyi göründüm. Cropper'ı evde üç kez görene kadar tek kelime etmedi. Danimarka ordusunda subay olan kuzenimden. Teyzeyi sevmedim. Đyi Đngilizce okuyorum. Đzinli olduğu öğleden sonra sürekli olarak buluşuyorlar. Eğer Rasmus'a söylersem. dolu ve önemli bir mühendisin beni kıskanacağına inanmamı istemez. yine de hiçbir zaman ana dilinde okumak gibi olmayacak.Ne arkadaşı? . Eğer ciddi olsaydım bunu şimdi değil iki hafta önce. neredeyse suçlu gibi davrandım. zaman anıları soluklaştırıyor. oysa o beni çok sevdiğini. davranışlarımı.Bu sabah Ejnar'dan. Reddetmeyeceğim. teyzenin o tekdüze konuşmasıyla da söylediği gibi hep kendini düşünmenin de bir yararı yok. Birinin sürekli olarak ötekine ne yapması gerektiğini söylediği. "Kendi içinden çık. zevklerimi. ahlak kurallarının ne olduğunu biliyordum. Benden başka kimse kitap okumuyor. olabildiğince komikliğe ihtiyacım var. Cropper'ın da buraya tahminimden daha sık geldiğini düşünüyorum. Hackney'de oturduğumuz sırada tanıdığımız Lutherci papaza benzeyen vaiz maskesini taktı. galiba ona söylemeyeceğim. ne demek istediğini anlamamış gibi. biliyorum yas tutmamı isteyecek. tahmin ettim. ilk önce bunu yazmamaya karar vermiştim. Asta? diye sordu. Şu anda Cropper'la birlikte dışarı çıkıyorlar. En sonunda. Onun için Hansine hakkında yazacağım. Frederikke Teyze'yi görmeyeli dokuz yıl oldu. oysa ben yaz günü siyahlara bürünmek niyetinde değilim. Ama bu da çok aptalca olacaktı. Çok gelişmiş bir ahlak anlayışım olmamakla birlikte. giyimimi. sanki gözümün önünde bir ışık çakmışçasına 'Tamam" dedim. yine de bütün o yolu tepip cenazeye katılmayı istemezdim. Rasmus bile. Charles Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş bütün eserleri koleksiyonunu bana bıraktığını söylüyor. "Kimi kastettiğini anladım. sekiz yıldan sonra okumam da gerekir. Yazmam gereken çok eğlenceli bir şey oldu. Rasmus. Đlk defa bu evde ne kadar az kitap olduğunun farkına vardım. Öte yandan da. Her neyse. Kitaplar benim olduğu için memnunum. her Đngiliz gibi bir işçiyi soylu bir beyden . Üstelik. tavsiye edip vaaz verdiği bir ilişkide sevginin ayakta kalması çok güç. Asta" derdi hep. Öyle sanıyorum ki teyzenin beni görüp de konuşma biçimimi. Her şeyden önce. hele hele ahlak anlayışımı eleştirmediği tek bir gün bile olmamıştır.

"Đşte senin için" dedi. eğer babamın dediği gibi hayat yetmiş yılsa. mor bir keçenin kenarlarını işlemiş. Hansine'ye giderek "Mor yere düştü. yakında orta yaşlı olacağım. yarını unutmadın. gözleri kapalı ve konuşmuyor" dedi. Neyse. Bugün otuz üç yaşındayım.Bu benim doğum günü hediyem mi? diye sordum. değil mi?" Bunu yapacak kadar alçalmayı kabul edemem. ortasına kırmızı bir gül işlenmiş -en sevdiğim çiçeğin gül olduğunu biliyor. Kendi eliyle diktiği bir kalem bezi. sevdin mi?" . Sanırım Rasmus benim Mrs. unutsun daha Đyi. Bir saat boyunca surat astı. beni odamda sakince oturur ve bu günlüğü yazar buldu. Daha önce hiç görmediğim bu aleti fotoğraflarından tanıdım. Bu öğleden sonra korkunç bir şey yaptı. Rasmus'a hatırlatmaya cesaret edemez. 6 temmuz 1913 Yine doğum günüm. Doğru. çünkü bütün hediyeler içinde evde yapılan. eline geçeni yırtıp oyun oynuyor. "Milyonlarca teşekkür" dedim. elbiseleri dışında hiç de işçiye benzemiyor. böylesi daha iyi. sevgiyle hazırlanan tek hediye onunki. elinde bir aletle çıkageldi. Bu hediyeyi kalem uçlarını temizlemek için kullanmayacağım. Rasmus akşam yemeğinden biraz önce. Roper'ı taklit ettiğimi düşünüyor. Rasmus her zamanki gibi unuttu. Kapı komşum Mrs.ayırt edebilmek zorunda olduğunun da farkındadır. Bütün çocuklarımın içinde en yaramazı o. Sevgilim?" ya da "Gelecek perşembeyi unutmadın. hep saklayacağım. Hızla düşündüğünü görebiliyordum: . Harisine korku içinde merdivenleri tırmandı. Sanırım Hansine çocukları uyardı.Yani bunu kim kullanacak? Đş için buna ihtiyacım olacak. o yüzden beni . Aslında yazarken görmedi. bir saniye bile rahat durmuyor. Bir telefon. biliyorsun değil mi. son yüksüğümü deldiğimden Marie'den yeni bir yüksük. onun bir kusur işlemesi imkânsız. çünkü defteri hemen çekmeceye attım. "Gelecek cuma ne var. dedi. hepsi hediye verdiler: Mogens'ten domuz derisi bir kese içinde bir makas. dedi. . Cropper. Bir tek Marie dışında tabiî. birkaç gün öncesinden hatırlattığını söylüyor. Geçen hafta sinemada izleyip kullanmaya can attığım cümleyi hatırladım. Swanny'nin hediyesini uzun uzun yazabilmek için sona bıraktım.Tabiî. Knud'dan gümüş bir kutu içinde üzerlerine "A" işlenmiş iki mendil. "Nasıl. Evans kocasına doğum günü ve evlenme yıldönümünü unutma fırsatı tanımadığını. Bu haldeyken onunla konuşmaya çalışan zavallı çocuklara acıyorum. Hatırlayacak kadar sevmiyorsa.üzerine de "Mor" yazmış. ama sen de kullanabilirsin. oysa ondan bahsedildiğini hiç duymadı.

Tek cevabı. Şiddetli bir tokat atıp genç gözdesinin yaptıklarını Rasmus'a anlattım. Onu çok neden onu sevdiğini merak ediyorum. Tavuskuşu mavisi gözlerimi. Sevgili kocam bunu bu sabah bildirdi.sakin sakin oturup pencereden dışarı bakarken buldu. Küçük çocukların annelerinin bir şey yazmasından ya da okumasından pek hoşlanmadıklarını öğrenmiş oldum. değişikliği. bir ay içinde taşınmak zorunda olduklarım söylemesini kabul edemiyorum. Nerede? diye sordum. Dokuzuncu bölüm . Sanki bir macera gibi. Diğer evlilikler hakkında fazla bir bilgim olmasa da kol kola yürürken gördüğüm çiftlerden ya da Rasmus'un otomobil sattığı insanların evini ziyaret ettiğimde gördüklerimden. Hemen West Hill çevresindeki eski köyü ve o korkunç eski evleri düşündüm. Kendi yapamadıkları. yaşayacağım evin seçiminde söz sahibi olmak isterdim. Belki de o insanlar da hiçbir konuda diğerinin düşüncesini öğrenme zahmetine girmiyordur. Ama hayır. O yaştaki halime tıpatıp benziyor. Taşınmayı. Aslında. sanki bu kez doğru seçim yapmıştı. fırlak elmacık kemiklerimi ve ince dudaklarımı da almış. büyüdüğünde de tıpkı bana benzeyecek. anlayamadıkları bu davranışların onları dışarıda bıraktığına inanıyorlar. karı ve kocanın bazı şeyleri birlikte yaptığı evlilikler olduğundan eminim. Sanırım Marie bu oyunu ilgi çekmek için uydurdu. Highgate. özellikle de yeni evdeki ilk geceyi çok seviyorum. paket yapmayı. fazla dert etmiyorum. iki yıl ve beş aylık bir kızın böyle bir şey yapması için ne kadar akıllı olması gerektiğini söylemek oldu. taşınmaktan hoşlandığım için. Bir doğum günü daha geçti! 20 eylül 1913 Taşınacağız. Padanaram adlı büyük ve yeni bir ev. Yine de bir erkeğin on altı yıldır evli olduğu bir kadına yeni bir ev aldığını. toparlanmayı. Shepherds Hill'de. Üstelik bir mezarlığın yanında oturmak da istemiyordum. saçları da ıslak kum renginde. Yine de yalan söyleyip kurtulması doğru olmaz. Yine bir çocuk ya da aptal muamelesi görmemek.

Cary Oliver'ı Đlk tanıdığımda. Swanny'nin iki hafta önceki ölümünden bu yana eve gelen başsağlığı mektuplarından koca bir yığın oluşmuştu Ölümünden bir yıl öncesine kadar Swanny'nin haftada üç gün gelen bir sekreteri vardı. Günlükler uzun zamandan beri televizyona uyarlanıp çekilmiş. Beni arayan oydu. Cary telefon etti.. daha doğrusu annesinin binlerce hayranı vardı. Đnsanlar kapılacak. ancak Swanny'nin ilk krizinden sonra işi bıraktı. Dürüst davranıp ne istediğini merak ettiğimi söylemeliyim. Daniel. yaptığım daha çok yapıcı firar denilen bir şeydi. Annemin son nişanlısının oğlu Psikiyatr Daniel Blain'le beş yıldır birlikte yaşıyorduk. imzasını bile atacak durumda değildi. yani fazla arkadaşı yoktu demek istiyorum. Belki de sevmedi. . Yine de neden aradığını bilmeden de mutlu yaşayabileceğime karar verdim. Oldukça cesur ve dramatik olduğunun farkındayım. Oldukça başarılı bir yapımcı oldu. ötekinin imzasını atmak isteyebilir miydi? Kısacası benden başka mektupları cevaplayacak kimse yoktu. Genellikle de adım televizyon dizilerinde gördüm. . oysa binlerce hayranı vardı. Cary'nin bile bunu böyle kabul edeceğini düşünüyorum. Hâlâ o nefes nefese ders verir sesiyle konuşuyordu. telefonda heyecanlı bir ifadeyle düşüncesini açıkladığı o geceden bu yana hiç işitmemiştim: "Ne kadar da yakışıklı!" Telefonuna cevap vermedim. Amerika'ya gidip kayboldu. insanların özgür iradeleri vardır. Bir okuyucuya teşekkür etmek -genellikle hepsi de kadındı-başsağlığı dilekleri için teşekkürlerimi iletip günlüklerin yayımına devam edileceğine söz veren yüzüncü kartı yazmıştım ki. çalınacak ya da terk edilecek eşya değildir. Onu sevdiğim tek erkek olarak adlandırmak abartılı olur.Mesajımı aldın ve benden nefret ediyorsun. Daniel ve Cary daha sonra evlendiler. Üstelik imzasını hangi adla atacaktı ki? Benimsediği o ikinci kişilikten sonra. çok daha sonra da boşandılar. Cary gözünü ona dikti ve aldı. BBC'de çalışıyordu. Swanny'nin çok tanıdığı yoktu. On beş yıl çok uzun değil.. Biliyorum. bunu anlatmak için başka bir yol yok. bunun cevabı hazır. Evden çıkan ben oldum. cesaretine hayran oldum. ödünç alınacak. Onu terk etmedim. Sevgilimi elimden alıp evlendi. "başucu kitabı" olarak da okunmuştu. bu kadın Swanny'nin yazışmalarını takip ederdi. Artık Swanny bir mektupta yazılanları anlamak bu yana. oturup işe giriştim. Đstemediği sürece kimseyi başkasının elinden alamazsınız. lütfen telefonu kapama.Cary. Eğer beni gerçekten sevmiş olsaydı. yine de öyle olmaya çok yaklaşmıştı. şimdi yakalandığını düşünüp telefonu kapatacaksın ama lütfen. Swanny de hayranları için annesini temsil ediyordu. Ne var ki telesekreterde duyduğum sesi on beş yıldır. son bir öneri de kitapları kasete kaydetmekten söz ediyordu. telefonu yüzüne kapatmayacağım. Zaman zaman Gary'den bahsedildiğini duydum. böyle alanen sadece geçen bir gece gibi. Sesim bana bile fazla çatlak geldi. . Ağzım kurumuştu.1960'ların sonuna doğru.

Bağışlanmış olmanın tadına varırmışçasına bir süre bekledi. daha iyi olmaz mı? Önce bunu halledelim.Değil miydin? . Benden istediğin bir şey var. . Cary. Düşündüm. telesekreteri de devre dışı bırakmıştım. Orada olması gerekirken olmayan bir şey mi var? . Cevap vermedi ama telefon sessiz değildi. eksik bölüm. . Düşünüyordum. Şimdi benden ne istediğini söyle. şaşırt beni. Bağışlanmak istiyorum.Eğer bilmiyorsan.Neden bahsettiğini anlamıyorum.Birinci günlükte kayıp bir bölüm var. Duyduğum nefes. . Bir çocuk gibiyim. Tamam mı? Gerçekten de bağışlayabiliyor musun. diye devam ettim. Dikkatle konuştum: Konuşmayalı çok uzun zaman oldu. beni bağışladın mı? . Ann? Gerçekten. bunu sen de biliyorsun. .- Konuşacak mısın? . . . Haydi. Bunu kimsenin görmesine izin verdin mi? . Söylemiştim. "Daniel şimdi seni duymalıydı" diye. onun adını anmak istemiyordum. Önce her şeyin iyi olduğunu söylemeni istiyorum.Konuşuyorum.Oh. bir kedinin mırıltısını andırıyordu. ama bir şey söylemedim. Farkında bile değildim. Gerçekten de şaşırttı.Ne? . Oldukça başarılısın. rahat bir nefes daha alacağını. yakalanmakla ne demek istedi? Evin dışındaydım. Artık nasıl derler temiz bir sayfayla başlamak istiyorum.Kendi prodüksiyonlarından birinde iş bulabilirsin.Tabiî var.Peki.Eksik parça mı? Bunu ilk kez duyuyorum. Ann. bir çocuk gibi davrandığımı düşündüğünü biliyorum. Daha sonra konuştu: .Benden ne istediğini söylesen.Önce bana yayımlanmamış günlüklere göz atmayı yasaklayıp yasaklamadığını söyle. seni bağışladım. öyle değil mi? . zor bir dönem. hiç olmazsa benim de bir fırsatım olacak demek.

evinde çalıştığı insanlar Roper. Asta'nın gerçek kızı olup olmadığı konusunun o kadar da önemli görülmeyeceği açıktı.Evet. .Sonra.Ann. Büyük bir samimiyetle.Ne istediğini biraz sonra belli etti. ne var ki hayattayken. Şimdi öldüğüne göre. Đnsanların ilgisini çeken Asta'ydı. tabiî. Anlaşılan kendimi farkında olmadan bu konuya fazlasıyla kaptırmıştım.Swanny Kjær... en ilginç olanı. radyo programlarına çıkıyor. Hansine eve gelir ve komşu evde ya da arka sokaktaki evlerden birinde çalışan bir hizmetçiyle tanıştığım anlatır.Aman Tanrım. kelime kelime. ama teyzen olabileceğini hiç düşünmedim. . tercümanı gibi görülüyordu.Teyzenin bebekliği mi? Ann. isteğinin Swanny'nin kökeni ile ilgili olmasıydı. Yakında daha da çoğalacaklardı. Hansine'yle çay içmeye gelen kadın ve çalıştığı evdeki insanlar hakkında daha fazla bilgi verir. . birinci cildin hemen başlarında. . senin teyzen kim? Senin teyzenin kim olduğunu bilmiyorum bile. satır satır ezberlediğimi varsayıyordu. ne olabileceğini sordum. Yine de Cary'nin bilmek istediği şeyin Swanny'nin doğumuyla ilgili olduğunu anladım. Đşte bu! Gerçekten de bunları bilmiyor muydun? . Ne de olsa Swanny ünlü bir kişi olmuştu. toplumun ilgisi ona değil. hani hizmetçi.Roper. Roper hakkında bir dizi yapmak istiyorum. Bebekliğinde ne var? Umarım bu konuda paparazzilerin saldırısına uğramadın? Bu konunun ne olduğunu. . Hansine. Özür dilerim. dedi. .Yine de bana ne konuda olduğunu anlat. bir anlamda sözcüsü. .Asta'da. Đşte. Tabiî gidebilirdim. buluşabilir miyiz? Gelebilir misin? Dayanabilir misin? Bir an düşünüp gidebileceğime karar verdim. Belki de ilk kez birisi benimle konuşurken bütün günlüklerin içeriğini bildiğimi.Teyzemin bebekliğiyle ilgili olup yayımlanmamış tek bir nokta bile kalmadığından eminim. onun elinde bulunan ve henüz yayımlanmamış günlüklere dönecekti. neydi adı. Swanny onun aracısı. karısı ve kayınvalidesidir. . Sanırım öyle. neden söz ettiğini anlamadığımı söyledim.. . .. onun bir şekilde akraba olduğunu biliyordum. şeyin hakkında bir bölüm var. dergilerde mülakatları yayımlanıyordu. televizyona konuk oluyor.

kucağında bir bebekle bir kadının çıktığını gördüğünü yazıyordu. Ben de öyle. 1943 yılında doğmuştu. Swanny'nin doğumundan iki gün önce. anneannesinin ölümünden hemen sonra tanıştığını hatırlıyordu. Roper değil. bir süre bu adı daha önce nerede duyduğumu düşündüm. Merak. .. Şimdi düşündükçe nasıl olup da daha fazla bilgi istemediğime şaşıyorum. Sellway. Mektubunu antetli kâğıda yazmıştı: Dr. sadece Cary'yle iki gün sonra buluşmak üzere sözleştik. iki kuşaktır uzaklaşmış olmaktaydı. Anlaşılan Asta konuyla fazla ilgilenmemişti. günlük telefon konuşmalarını yapmamayı öğrenmişti. bazen haftalar boyunca yazmadığı da oluyordu. ilk sayfalarını okudumRoper diye birisinden bahis yoktu. P. çarşamba günlerini başka türlü doldurmayı. Mektup birkaç paragraflıktı. Sellway. Sonra. G. Asta da defterine her gün yazmamıştı. Sellway. Ne yani. Annemin ölümünden aşağı yukarı iki yıl sonra. Paul Sellway adlı birinden geliyordu. Sokakta düşen yaşlı adam. bir doktor ha? Aptal Karoline gibi bir çiftlik hayvanından farksız o köylü Fink'in torunu! Morfar'ın kendisinin de bir ağıldan (hem de birçok açıdan) gelmiş olmasının fazla bir önemi yoktu. ama kim olduğunu anlamak için sonuncu paragrafa kadar okumak gerekiyordu. Kendi Asta cildimi buldum. ama ne olduğunu çıkaramadım. ancak yine isim yoktu. evinde çalışan diğer insanlarla ilgili bölümleri gördüm. Onunla küçük bir çocukken. daha önce böyle bir boşluk görmediğim için şaşırmıştım. hepsi bu. Tıpkı tabiatın boşluktan nefret etmesi gibi. Hansine'nin kızına da gitmişti. Mrs. Hansine'nin arkadaşı. Ne bir açıklama ne de ayrıntı. gerçek züppelerin büyük çoğunluğu gibi. Maureen'in. böyle davranmasının nedenini açıklayamıyordu. yani Hansine Fink'in torunuydu. yani o zaman. Joan (kızlık soyadı Cropper) ve Ronald Sellway'in oğullarıydı. adresi de Londra E8'di. aşağı tabakadan bir değil. Gerçek bir züppeydi. Swanny çok daha değişik düşünürdü. Bütün fark. Hyde" diyordu. Kendi kökleriyle ilgili araştırmasını sürdürürken. Paul Sellway'in bir doktor (derin saygı duyduğu ama sevmediği bir unvan) olduğunu öğrenince inanmayacaktı. 15 ekim tarihinin altında "Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamla" ilgili bir bölüm okudum. ama aklıma gelmedi işte. cahil Hansine'nin torunu. Bir adam. Günlüklerde boşluklar olur. Swanny de annemin ölümüyle doğan boşluğu kendi kökeniyle ilgili endişeleriyle doldurdu. Bu isim bana bir şeyler söylemek istiyordu. Kız kardeşinin ölmüş olduğunu kabullenip alışmıştı. Ken'in karısının bir akrabası bir Sellway'le evlenmemiş miydi? Daha fazla düşünmeden mektubu okumaya giriştim. Nedendir bilmem. Bütün bunlar. Asıl ilgimi çeken bir sonraki mektup oldu. 30 ağustosa kadar bir şey yazılmamıştı. karısı ve karısının annesinden söz ediliyordu. 26 temmuz 1905 günü yazılanlardı.. Mektubu okumaya başlamadan. Mrs. Daha sonra Asta bu insanların oturduğu sokağa gittiğini.Söylediği adlar bana hiçbir şey ifade etmiyordu. telefonu kaparken başladı. Daha sonra. Teyzemin ölümünden sonra acımı paylaşmak istediğini belirtiyordu. Hepsi bu kadardı. Hizmetçi ev sahibinden bahsederken "hanımım. evlerine baktığını. kendimi "Asta buna ne tepki gösterir?" diye düşünürken buldum.

Onları Borehamwood bölgesel telefon rehberinde buldum. . mektuptaki Paul Sellway'di tabiî. Oğlu. Ne olursa olsun. kocası öldükten sonra tek dayanak gördüğü oğluna anlatmasını istiyordu. Swanny Asta'nın gözdesi olduğu kadar. Swanny'nin. yerinin nasıl belirleneceğini biliyor olmalıydım. Swanny'ye cevabı "Neden söz ettiğinizi bilmiyorum" veya "Söylediklerinizi anlamıyorum" oldu. Londra bölgenin dışına taşınmış olmalarıydı. Aslında bunu herkes yapabilirdi.Ben de yoktum.Sadece annenizin size o dönemle ilgili bir şeyler anlatmış olabileceğini düşünmüştüm. aynı zamanda da gerçekten çekiniyordu. Oğlumla konuşmanız daha iyi olur. Swanny'nin "tam bir Danimarkalı" dediği. sanki çılgınlık gösterisini ciddiye almak için büyük bir çaba harcıyormuş gibi. . Swanny o dönemde doğmamış oğlunun bütün bunları nasıl bileceğini sorunca da cevabı yine hazırdı. Swanny'nin Paul Sellway'le tanışmasının bu ölümün hemen sonrasına rastladığını düşünüyorum. sorunu anlamıyor gözüktü. Joan'ı hem bulmak istediğini hem de bulmamayı tercih edeceğini anlamak gerekir. . açık renk saçlı bir kadındı. Onu bulma görevi bana verildi. güçlü ve becerikli elleri vardı. Sellway sürekli. ne cevap aldığını açıkladı. Anlatmadı. şimdi unuttuğum bir nedenle Hansine'nin kızını ziyarete gittiğini hayal meyal hatırlıyorum. işimden dolayı bana özel dedektif muamelesi yapan sadece Swanny değildi. Swanny'nin bütün bunları oğluna. Sonunda. iri kemikli ve sıskaydı. özellikle de benim için yanlış olur. gerçek cevabı buldu: "Neden annenize sormuyorsunuz?" Swanny sorduğunu anlattı. Joan Sellway'e Swanny'ye verilecek bir emanet bırakmıştı. ama bu o kadar da kolay olmamıştı. Swanny'ye sadece soğuk davrandı. Şimdi Joan Sellway hakkında söylediklerime dikkat etmem gerekiyor.Asta'dan sadece birkaç ay daha büyük olmasına rağmen Harisine ellilerin başlarında ölmüştü. iyi huylu ve güvenilir bir kadındı. kişiliğinden söz ederken başkalarından duyduğuma dayanmak benim için. Asta'nın her işe yarar hizmetçisi güler yüzlü. Yani annemin yanında çalıştığı dönemle ilgili demek istiyorum. Uzun boylu. Swanny'nin Hansine'nin cenaze törenine değil -ne annem ne de Asta gitmişticenazeden birkaç gün sonra. Her şeyden önce Joan Sellway taşınmıştı. Onunla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Joan Sellway ya da kocası Ronald Sellway'in Londra telefon rehberinde bulunmamalarının nedeni. karşısına Sellway'lerin şimdi nerede oturduklarından habersiz bir yabancı çıkmıştı. Swanny onunla Hansine arasında hiçbir benzerlik bulamamıştı. Gerçeği öğrenmek istiyor. deneyimlerimden yararlanamam. hiç de güç bir şey değildi. diyordu Mrs. Sonra Swanny onu görmeye gitmişti. büyük mavi gözleri. Asta'nın vermediği anne sevgisini göstermeye hazır. Swanny eski telefon numarasını aramış. Birinin nasıl bulunacağını. Yine kendi sıkıntılarını kendi yarattığı bir döneme girmişti. Hansine'nin de Westerby çocukları arasında en sevdiğiydi. Ya da en azından Swanny onu öyle hatırlıyordu. Belki de Hansine.

Harry Amca'nın Swanny'yi ne kadar sevdiğini. ama hepsi de evlenmiş olmalarına karşın Leyton'dan ayrılmamış kızlarının gözetimi ve bakımı altındaydı. . böylesi belirtiler yoktu. oğullarının cesaretinden. ama ne kadar güzel olduğundan hiç söz etmemişti. Parkinson'a yakalanmıştı. Asta.cesur ve soylu ölümünden söz ederlerdi. Borehamwood'lu güzel bir evde oturan. olayları birbirine bağlayamayacak kadar bunayacaktı.Đşte o zaman Swanny. Swanny. inatçı. Kim yıpranmamıştı ki? Hâlâ yalnız yaşıyordu.Ağabeyiniz" demişti Swanny'ye. Annemin ölümünden öncekinden bile daha kötü bir durumdaydı. kibar ve . gittikçe içine çekilmesinden. Aradaki tek fark Harry'nin açık renkli olmasıydı. şömineyi yakmış sabah gazetesini de getirmişti. bastırmaya çalıştığı öfkeden. çünkü Asta'nın bunaması "bu üzücü olayların" Torben'in de dediği gibi saçmalıktan başka bir şey olmadığını gösterecekti. kaprisli. Ona göre "bütün bu üzücü olaylar" olarak adlandırdıklarının tek nedeni Asta'nın bunamasıydı. Swanny'nin kafasına Asta'nın bunaklığı fikrini sokan Torben'di. annesinin mütevazı. Bütün o süre boyunca yakında Asta'nın da gerçeği açıklayabilecek durumdan çıkmasından korktu. ama hâlâ komik. Asta'dan iki üç yaş daha küçüktü ama daha çok yıpranmıştı. Swanny hakarete uğramıştı. Swanny. özellikle de bu konunun kocası ve oğlu önünde tartışılmasından hiç hoşlanmadığını anladı. Annesi. Leyton'a. Asta bunamışsa. Paul Sellway'in büyükbabası Sam Cropper kadar uzun ve yakışıklı biri olmalıydı. Joan Sellway'in davranışlarından. eve ilk geldiği gün o zaman on dört yaşında olan Swanny'ye nasıl bağlandığını anlatırdı. boyunu kısaltmıştı. kendiyle ilgili ve şaşırtacak ölçüde çekiciydi. Kapıyı Fraily açmıştı. O dönemde. kızına gerçeği anlatabilecek miydi? Harry Amca'ya gitti. savaştan sağ dönenlerden bazıları ölen arkadaşlarının evine giderek oğullarının son saatlerinden bahsederek aileyi teselli eder. Asta'nın bunadığına inanmak istiyordu. annesinin evlilik öncesi hayati hakkında hiçbir şey duymak istemediğini. Peki ama annesi kızının. harika bir kardeşi olduğunu söylemişti. Ancak geçen yıllar belini bükmüş. muhteşem -her zaman muhtemelen. Artık bir açıklama yapmak istese bile Asta hatıralarından söz edemeyecek. ama artık durması mümkün değildi. Đyi ama. bu konuda en az kendi kadar bilgisiz olduğunu. Oğlunun ölüm haberini vermek üzere Padanaram'a. elleri sürekli olarak titriyordu. Asta doksanlarına girmişti. Yüzü soğukta kalmış bir çocuğun pembemsi beyaz rengini almıştı. Swanny daha fazla ısrar etmemesi gerektiğini anlamıştı. ama her zaman olduğundan farklı görünmüyordu. Asta'yı ziyarete gelmişti. Annesi hizmetçilik yapmıştı. hiç olmazsa benim görebildiğim ölçüde. acı karşıdaki dayanıklılığından. Aslında alışılmış bir şeydi. oğlu doktor olmak üzere olan kızının kendinden hiç de daha yüksek olmayan bir kadının sorularıyla karşılaşması için ne suç işlemişti? Anlaşılan bu kadın buraya sadece onunla alay etmek. Essex Caddesi'ndeki evine gittiğinde onu yalnız bulmuştu. bu bilgisizliği sona erdirmek için hiçbir çaba harcamayacağını da görmüştü. ama oturma odasına girdiğinde karşısında Swanny'yi bulmuş. ama aynı zamanda da Joan Sellway'in anlatacak fazla bir şeyi olmadığını. Gençliğinde. bu kadının annesinin evinde ayak işleriyle uğraşmıştı. Asta on dakika sonra inene kadar Swanny'yle sohbet etmişti. hatta utanılacak kökenini yüzüne vurmak için gelmişti. Üst katta oturan kızı yemek tepsisini kaldırmış. Đnsanlara alay konusu olmaya başladığını görüyor ya da gördüğünü sanıyordu.

ama bu safsata. Sonra düzeltti. . dedi. Sanki benim ve kocamın çocuğundan başka bir şey olabilirmişsin gibi. Ama diğerlerine bakınca. öyle değil mi? Çocuklara baktığında büyükleri. Harry Amcayı sorguya çekmesinin Asta'yı çok kızdırdığıydı. anne babayı ve çocukları tanıyınca. ona söylediklerini bana anlatırken gözleri yaşatıyordu. Harry Amca'nın Asta'yla ne konuştuğunu.Cevabım hayır. Asta'nın elini her defasında öperdi. . onu böylesine sıkıştırmak.Babamı tanırdınız. onları görebiliyor musunuz? Đçlerinden herhangi birini? Sevgili kızım. göremiyorum. Rasmus Westerby'yi tanırdınız. çünkü ne görmek istediğini bilmezsin. görürsün. bilmem. Swanny'nin elini tuttu. hem de hiç. diye kızdı. o güzel kızı evlat edindiğini söyleyecek diye bekledim. Asta'yla bunca zaman dostluk edebilmek için çok iyi bir dinleyici olmak şarttı. ama sen onun çocuğu olamayacak kadar güzeldin. Bu yüzden sorun beni şaşırtmadı. Hep bir gün gelecek. . Asta'nın ona ne anlattığını hiç öğrenemedi. şimdi artık bunu söylemenin bir sakıncası yok. bana söylemesini bekledim. Swanny giderken onu. Sevgili anneni çok seviyorum. O gün hiç gelmedi.Bana da söylemiyor! Bütün bunları uydurmuş olabilir mi? Uydurabilir mi? . lille Swanny. artık nasıl değerlendirirsin. . Sonunda "Bundan bana bir kelime bile etmedi" dedi. Harry Amca bir dakika kadar suskun kaldı. Bunu kendinde görmek zordur. Swanny daha bir şey söylemeden. . Bütün ömrüm boyunca akıllı bir çocuğun babasını tanıması gerektiğini işittim. başka çaresi kalmadığını söyledi. Asta'yla konuşmaya söz verdi. bu da beni hep şaşırttı. Tek bildiği. Hayır. birbirimizi iyi tanıdıktan sonra annen ve ben dost olduktan sonra. Swanny.Kalbi hasta yaşlı bir adama böyle soru sorulur mu? Yaptığının tek sonucu onu da çılgın bir kadın olduğuna inandırmak oldu. Swanny ağlamaklıydı: . anne babaya baktığında çocuğu görürsün. Asta da buna bayılırdı. Hiçbir zaman göremedim. Bak. . Asta kızın onun olmadığını. kendini aynada olduğun gibi göremezsin.neşeliydi.Zavallı adam. Benim yüzüme baktığınızda. işte o zaman sorun var demektir. Konuşulması kolay.Sana bir şey söyleyeceğim kızım. bunu bana sorman gerekli mi? Ona bunu sormak zorunda olduğunu.Ona sadece beni evlat edindiğini bilip bilmediğini sordum. Göremediğinde. büyük bir sevgiyle öptü. Asta'yı tanıyorsunuz. iyi bir dinleyiciydi. dedi Swanny. ama Asta'nın sevgisini kazanan bu âdeti nereden aldığım kimse bilmiyordu. Swanny'nin elini tutup öptü. Swanny ona her şeyi anlattı. Hiç de Đngiliz olmayan.

güzel bir evin var. Lütfen biraz mantıklı ol. . insanlar evlenince çok değişiyor. Mor.Đyi de bunu bütün dünyanın öğrenmesini istiyorum anlamına gelmez ki.Yani mektubu da sen yazdın? dedi Swanny.En yakın arkadaşın da. Umutsuzluğa düşen. Yıllar geçti. Swanny annesine o kadar sinirlendi ki. Gergin değildi. yalnız bir hayat sürdü. bana evlenme teklif etti. Swanny bana. "Đnsanlarla alay etmekten hoşlanan kötü kalpli bir ihtiyarım ve bütün bunları uydurdum. "Keşke Harry'nin evlenme teklifini kabul etseydi" diye düşündü. Asta onu gerçekten seviyordu. Diyelim ki gerçek olmadığını söyledim. O nasıl bilsin? . Olan biten bu. gözlerini tavana dikti. ondan. Annesine doğumuyla ilgili sorular sorduğunda. hepsini uydurdum? Swanny titremeye başladı.Zavallı. her zaman çocuklarından fazla sevmişti. Ona neden soruyorsun? Onunla tanıştığımda sen on dört yaşındaydın. onunla uğraşma sıkıntısından kurtulacaktı. Asta da "Öyle diyelim. iyi bir kocan. . Bir daha evlenmedi. dişleri de takırdardı. lille Swanny? " dedi. şimdi artık bundan bahsetmeyelim.Ama değilim. ama koltuğun ucuna iliştiğinde. tabiî. Onu bir kocadan çok.Neden kabul etmedin? Başını bir tarafa döndürüp. zaten hiç gergin olmamıştı. bir arkadaş olarak istedim." . çok zaman önce.. Senin için mesele yok. Swanny'ye sadece üvey annesinin kendini sevmemesi durumunda önemli olabilecek bir şeyin peşini bırakmamasını söyledi. bunu burada bırakalım. ama ben ilk seferden hiç hoşlanmamıştım. Bu davranışın insanların gözlerini cennete çevirip Tanrı'dan sabır diledikleri zamandan kalma bir miras olması gerekir. olmadığımı sen söyledin. O dönemlerde artık biraz daha uzun oturuyordu. çok rahatsız olduğunu belli ediyordu. ama araştırmaktan bir türlü vazgeçemediğini anlata. Oysa o. Asta'ya gidip gerçeği öğrenmek için soru sormamaya elinden gelen gayreti gösterdiğini. çok sıkılan insanların yaptığı gibi başını geriye ata. Titreyerek Asta'ya baktı. Swanny o zaman Momor'un yüzüne dalgın ve gururlu bir ifade yerleştiğini anlattı. Bunun önemli olmadığını. Hiçbir şey bilmiyordu. Bunu sana daha önce söyleyip söylemediğimi bilmiyorum. kimseyi ilgilendirmediğini. elini de diğer yana sallayarak: . Oh. söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. Swanny de ona bakma. giderek daha çok titriyordu. sürekli oyun oynamak mecburiyetinden sıkıldı. . olmaz mı. . Hiç olmazsa kendi kocasıyla Leyton'da olacak. Bazen titremesi daha da şiddetlenir.Uygun olmazdı. hiçbir şey hatırlamadığını anlattı. Harry birkaç hafta sonra öldü. o zaman bu kadar aptalca davranmanın anlamı neydi? Sonunda Asta ya son kozunu oynadı ya da başının etinin yenmesinden. Doğrusunu anlatması için Asta'nın başının etini yedi. Neden yine riske gireyim? Sana söyleyeyim. her seferinde de Asta değişik cevaplar verdi.

Odaya girmesini ayyaşların yalnız kalır kalmaz şişeye sarılmalarına. böylece rahatsız edilmeden odasını arayabilecekti. Bu görülmemiş bir ziyaretti. Asta. Torben bir kalp krizi geçirmiş. Swanny bir keresinde çok öfkelenmiş. Maureen ve Ken'e misafir gittiğinde çıktı. Yaptıklarını bana itiraf edebilmek için Asta'nın ölümünden sonrasını beklemek zorunda kalmıştı.Alışılmış bir omuz silkme. Asta'nın odasına gitti. Oysa Mogens de başka bir isim almıştı. Asta'nın verecek fazla bir şevi. Eğer Twickenham'e. Öyle doğaya fazla ilgi gösterdiği için değil. bir tebessüm. eğer seni mutlu edecekse. ama Asta'yı gitmeye teşvik etme yanlışına düşmedi. Ken emekliye ayrılınca Baker Sokağı'ndaki evlerinden Twickenham'e taşınmışlardı. Finchley'ye ait olması gereken bölüm hariç. gözlerini benimkilerden kaçırıyordu. Ken bunu duyunca Asta'ya kocaman evde kendini yalnız hissediyor olması gerektiğini söyledi. daha önce yüzü kızarmadan aklına bile getiremeyeceği bir girişimde bulunmaya karar verdi. onların amaçları Swanny için önemli değildi. Asta banliyölerden hoşlanmadığını söylerdi. Asta'nın odasına girerek arama yapmaktı. Bence asıl gerçek Ken'in yerine bir kız doğurmak istemesiydi. ona göre hiç de Hampstead'e benzemeyen. Torben hastaneye kaldırılınca. Kew Gardens'ı yürüyerek gezebilecekti. Ya da en azından "gerçek para" olarak adlandırılabilecek bir parası. Ken ve Maureen birçok kez Asta'yı evlerine kalmaya davet etmişlerdi. En sevdiği oğlu Mads'tı. Asta. şaşırtıcı bir biçimde iyileşmeye başlamıştı. sadece Garden banliyösü olarak adlandırılan. Ken'in oturduğu bölüme gitse. Oysa Swanny. Hampstead banliyö olarak gösterilemezdi. bırakacak çok bir parası yoktu. her uzvu ve yetisi yerindeydi. Swanny'ye de annesini birkaç gün Beckenham'e götürmekle Asta'nın bakımını üstlenmek. bana öyle demişti. Swanny gününün önemli bir bölümünü hastanede." O zaman Swanny cüretli ve korkunç bir şey yapmaya. yaşasaydı Mads'ın da mutlaka ismini değiştireceğini ileri sürerek Asta'yı kahkahalarla güldürmüştü. ama Asta bunu hatırlamıyor gibiydi. ama Asta her seferinde davetlerini geri çevirmişti. Her zamanki araştırıcılığı ve izleyiciliğiyle Finchley'nin meydana çıkışını seyretmişti. Ken ve Maureen ısrarlarını artırdılar. Belki de Ken ve Maureen sadece iyilik etmek istiyorlardı. onu kendi deyimiyle "kötü niyetli" yapmıştı. günlüklerinde de bazen kayın ağaçlarından söz ederdi ama aynı cümlede atkestanesini tanıyamayacağını da itiraf ediyordu. Kew ilginçti. o sadece Asta'nın gitmesini istiyordu. kocasının yanında geçiriyordu. Swanny'nin sıkıntıları ve uzun süredir içinde bulunduğu durum. daha bebekken ölen çocuğu. Ken ve Maureen'in otomobiline binip gittikten hemen sonra Swanny zaman kaybetmeden üçüncü kata. bazılarının da mastürbasyona ya da . Asta Ken'i fazla sevmezdi. ağabeyinin başka bir amacının olmasından kuşkulandıysa da ne olabileceğini çıkaramadı. Asta'nın gitmesi için can atıyordu. bir yan bakış. Ne olursa olsun. Gülleri diğer çiçeklerden ayırt edebilirdi. Bu fırsat. Niyeti. Swanny. Alçak sesle yaptıklarını anlatırken. onun adını değiştirmesini hiçbir zaman kabul edemeyeceğini söyler dururdu. -böylelikle de kızkardeşine dinlenme fırsatı vermek istediğini anlattı. Bağımsızdı. çünkü serada yetiştirilen muzların neye benzediklerini görmek istiyordu. Kew Gardens'ı daha önce hiç görmediğini söyleyen Asta oldu. önüne çıkan ilk fırsattan yararlanmak. Hampstead değişikti."Eğer öyle istiyorsan. Asta'nın bakımını falan üstlenmiş gibi değildi: bütün diğer doksanlıkların tersine Asta'nın bakıma ve özene ihtiyacı yoktu. Onu şaşırtan.

Çekmecelerde mektup kâğıtları ve zarflar. Kullanıp kullanmadığını bilmiyordu. günlüklerden yeni bir cildin yayınlandığı dönemlerde. aslında hiçbir zaman kapatılmayan çift kapıyla ayrılan bitişik iki odadan oluşuyordu. sonra kitabı masanın üzerine bıraktı. onun ilgilendiği yaşamın anıları değil ta kendisiydi. Bütün üçüncü katı kullanıyor da denebilirdi. çoğu yaşlı kadının yaptığı gibi . uzun çabalar sonucu defteri ele geçirdi. bunu hatırladı. neredeyse lüks döşenmişti. benim değil. Asta. Swanny girer girmez Asta'nın yazı masasına. Yaptıklarından utanarak. Tabiî bana bütün bunları çok sonra anlattı. Asta'nın üç yıldan beri açmadığı. hiçbir şey bulamamıştı. Swanny'nin birkaç resmi. Kocası Great Northern Telegraph Company'de çalışıyordu. Odayı hiç görmediğimi söylemiştim. Asta kimseyi kendi alanına davet etmezdi. eski çantalara baktı. tabiî odanın fotoğraflarını dergilerde ve pazar eklerinde. Willow Caddesi'ne gelmeden önce de oradaydı. devrimden önceki yaşamdan bir fotoğraf ve her çeşit ilginç toplumsal ve siyasal yorumlar bulmayı umuyordu. Yaptıklarından dolayı çok utanıyordu ama hiçbir ayrıntıyı ihmal etmedi. Odadaki eşyalar ve süsler Swanny'nindi. En tepedeki kalın ciltli defterin en son günlük. Aradığı şeyi bulmak gibi bir tiryakiliğin pençesindeydi. Swanny annesinin son günlüğünü eline aldığında. ne bir eşyanın eklendiğini ne de birinin çıkarıldığını anlatmıştı. eline geçen her şeye baktı. ne var ki 1966 ve 1967 tarihlerini görünce daha fazla devam etmedi. okuyabiliyordu. annem ve babamın evlilik fotoğrafı. Oysa Swanny odada hiçbir değişiklik yapılmadığını. solda da bir pop yıldızının imzasına benzer "Asta" yazılı bir portre. daha doğrusu Asta'nın yazı masası olarak kullandığını sandığı mobilyaya yöneldi. Torben'in bir yakını kadın ölmüş ve 1913 yılında Sen-Petersburg'da yaşarken yazdığı günlüğü bırakmıştı. Yazı Danca'ydı. sağ alt köşesinde fotoğrafçının adı. ama onlara ihtiyacı yoktu. Üstelik çok sonraya kadar 9 eylül 1967'nin Harry Duke'un cenaze günü olduğunu da anlayamadı. o dönemde günlüklerin varlığından bile habersizdi. içinde yaşanmamış görünüyordu. Şiddetli bir fırtına ve yandaki bahçeye devrilen bir ağaçla ilgili bölümü okudu. orasını ilk kez Swanny'nin ölümünden de sonra görebildim. bunlar onun sözleriydi. O günlerden birkaç yıl önce. Asta istifçi değildi. Đnsanlarla ilgilenirdi. Asta'nın yıllardır giymediği paltoların ceplerini yokladı. Elbise dolabının kapakları. bir yıl süreyle San Petersburg'da bir otelde yaşamışlardı. Bu zorunluluk nefes almasını güçleştiriyor. yine de bana boş. Burası günlüklerin yazarının son yaşadığı yerdi ve -en azından. Elindeki defterde genç bir kadının gündelik faaliyeti. fotoğraf albümleri. Kendine ait banyosu da vardı. istese kimsenin kullanmadığı sandık odasına da yayılabilirdi. Tabiî Swanny defteri açtı. Yine de bir kez daha aramaya karar verdi. Buraya daha önce de bakmıştı. kitaplar ve başka evlerde olduğu mobilyaların üzerine yerleştirilmek yerine duvarlara asılan çerçeveli fotoğraflardı: güneşsiz bugünde çekildiği belli olan bir Padanaram sepyası. Torben bunu duyunca günlükle çok ilgilendi. Asta'ya ait olan eşyalar Napolyon tarzı yatak ile meyve ve yaprak oymalı koyu renk cilalı masa. Ancak Asta hiçbir şey saklamıyordu. O odayı sahibesinin ölümünden tam dört yıl sonra ziyaret ettim. son tarihin 9 eylül 1967 göründüğü günlük olduğunu bilmiyordu. Asta'nın odası genişti. gittiği davetler ve giydiği kıyafetler ve günlük hava raporlarının dışında bir şey yoktu. hava sirkülasyonunu sağlamak için her zamanki gibi açıktı.fetişlere düşkünlüğüne benzetiyordu. bu gibi yayınları okuyanların herkes gibi ben de gördüm.haberlerin başköşesindeki yerini alırdı Swanny'nin evindeki bütün odalar gibi rahat. kullanılmamış bir defter ve şaşılacak kadar çok ucuz tükenmez kalem vardı. neredeyse midesini bulandırıyordu. gençken Kopenhag'da çektirdiği. Günlük gerçekten de toplumsal içerikliydi.

mühendis. Anlattığına göre daha sonra kendi yatak odasına gitti. Hızla iyileşmesine. Dalston'daki bürosunda doldurulup kaydedildiğini gördü. John's Wood High Street'te antika elbiselerle ilgilenen bir dükkân bulmuştu. Nüfus memuru belgenin altına Edward Malby adını yazıp imzalamıştı. Kocası çok kuralcı bir adamdı. Evde bir sürü kilitli dolap vardı ve Swanny anahtarlardan birinin Asta'nın dolabına uyacağını düşünmekte haklıydı.pasakların birikmesine de izin vermiyordu. Elbiselerini satıp oldukça iyi bir para kazandı. belki de odada bir yere saklamıştı. Yine de belgeyi yeniden inceledi. Görebildiği kadarıyla buradaki elbiseler biraz daha eski olmakla birlikte. yaptıklarından nefret ettiğini. yine de evde tek başına olmanın. Asta'nın öldüğü yıl bileğe kadar uzun etekler yeniden giyilmeye başlandı. açık dolaptakilerin eşiydi. Swanny dolabı açtığında içinin elbise dolu olduğunu gördü. Gerçekten de öyle oldu. Anahtarı yoktu. Swanny bu elbiselerin bir gün yeniden moda olacakları umuduyla saklandığına karar verdi. görünümündeki yumuşaklığın ardında katı bir disiplin gizliydi. Belgede adı Swanhild olarak görünüyordu. doğumunun 21 ağustos 1905 günü. karısının annesinin eşyalarını karıştırmasına. Yaşamın anıları arasında boğulmaktan hoşlanmıyordu. Asta millerce ötede. Bütün bunları anlayamıyordu. Onuncu bölüm . bir kez daha işkadını yeteneğini kanıtladı. Mektubun geldiği tarihten bu yana doğum belgesini sık sık incelemişti. Özellikle titiz ya da düzenli olduğundan değil. yakında eve çıkacak olmasına karşın hâlâ hastanedeydi. St. Anahtarın olmaması büyük bir sorun olmadı. Swanny dolapta ne bir mektup ne bir belge hiçbir şey bulamadı. Güneybatı Hackney bölgesi nüfus memurunun 55 Sandringham Caddesi. anlaşılan Asta anahtarı yanında götürmüş. Twickenham yolundaydı. boncuklu elbise vardı. Swanny'nin asıl hedefi kilitli dolaptı. Sonraları bana. Elbiseler ve "kostümler" Büyük Savaş'tan kalmıştı. yirmi beş yaşında olarak yazılmıştı. fazlasıyla kâfur kokuyorlardı. Asta dolaptaki elbiseleri satmak niyetindeydi. Sanırım en az Asta kadar Torben'e de yakalanmaktan çekiniyordu. Asta istifçilikten ve duygusallıktan hoşlanmadığı için. birkaç tane de yirmili yılların modasına uygun. Ancak zavallı Torben'in Swanny'yi rahatsız etmesi mümkün değildi. (Rasmus'un istediği isimler daha eklenmemişti) babası Rasmus Peter Westerby. Bu kez de sanki yüzüncü kez bakıyormuş gibi oldu. otuz bir yaşında. en az onu porno bir film izlerken yakalamış kadar şaşırırdı. birkaç hafta sonra da isteğini gerçekleştirdi. Swanny umutsuzluğa düştü. Ama Asta'nın amaçlarını yanlış değerlendirmişti. kendi doğum belgesini inceledi. annesi de Asta Birgit Westerby (kızlık soyadı Kastrup). kimse tarafından rahatsız edilmeyeceğini bilmenin keyfini çıkardığını söyledi.

yine de bu kadar yakında oturduğuna göre neden büyükhalasını hiç ziyaret etmediğini merak etmekten kendimi alamadım. Swanny'nin cenazesinde ilk kez karşılaştığımız o korkunç nisan gününden çok daha sıcaktı. O kadar heyecanla seslenmeseydi. yağmur beklenmemesine. Birbirine uygun olan diğer şeyleri ise parlak siyah ayakkabıları ve evrak çantasıydı. canlarının sıkıldığını biliyorum. Eski baskıları yeniden yayımladıklarında da kullanılabilir.Cary'yle buluşup günlükleri göstereceğim günden bir gün önce defterleri yalnız görmek üzere Willow Caddesi'ne gittim. Daha yayımlanacak günlük var. Gelecek yıl ya da daha sonra. Gordon Westerby'yi düşünmüş olduğumu söyleyemem. Yağmur yağmamasına. telefon icat edilmemişti. onlarla hâlâ çok iyi anlaşıyoruz. Yoksa o da Willow Caddesi'ne mi oturuyordu? . kitapta kullanılabilir. onunkiler suluboya olmalı. sanki biraz daha sulandırılmış. . Eğer Asta'nınkiler yağlıboyaysa. Şaşkınlığım karşısında biraz alınır gibi oldu. çok iyi bir şey olacağından emininim. Yakası cenazedeki gibi kalkıktı. Sanki sokakta rastlaşma dışında görüşme yolu yokmuş gibi konuşuyordu. demek istiyorum. dedim. içinden görünen mavi-beyaz çizgili gömleği düz mavi kravatına uygundu. Roderick Caddesi'ndeki bir dairenin yarısına sahibim. ama o denli kolalı görünmüyordu. yoğun ve araştırır gibi bakmaya başladı.Size rastlamayı umuyordum. bir haftadan beri de tek bir yağmur bulutu bile görünmemesine rağmen. Hampstead Heath Đstasyonundan çıkan kalabalığın arasından Gordon Westerby'yi tanıyabileceğimi sanmam.Soyağacımı bitirdiğimde kullanılabilir.Peki ama. Yanlış anlamayacağımı söyledim. Yapılacak en iyi şey. Posta yoktu. . son kez onları Swanny'nin elinde görmüştüm.Tabiî. Günlüklerin karton kapaklı baskılarını aldım. . Günlükleri görmeyeli on dört yıl olmuştu. Hampstead'in tek boş yeri olduğuna inandığım boşluğa park etmek zorunda kaldım.Eşcinsel olduğumu açıkladığımda.Size anlattığım o soyağacı. anlatabiliyor . Evin yakınlarında otomobili bırakacak tek bir yer bulamadığım için dönüp durdum. ona dönüp bakmazdım bile. televizyondaki polisiyelerde görülen dedektiflerin giydiğine benzer bir yağmurluk giyiyordu. taşınmaktı. dedi. sonunda da yarım mil ötede Pond Caddesi'nde. yarı şaşkınlık. . sadece biraz daha soluk. değil mi? . Daha önce hiç okumamıştım.Burada oturuyorum. yine de başını yaklaştırarak bir sır verirmiş gibi devam etti: . Yanlış anlamayın. Sizi gördüğüme çok sevindim. burada ne yapıyorsunuz? dedim. Yoksa hâlâ annem ve babamla birlikte oturduğumu mu düşünüyordunuz? Bunu hiç düşünmemiştim. Ne dersiniz? Gözlerime dürüst. Gözleri Asta'nınkiler gibiydi. Hava. O da cevap beklemiyordu. yarı merakla.

Torben'in ölümünden sonra çalışma odası. Swanny. Kadınların aileleriyle ne kadar ilgili olduklarını. Çalışma odasına sık sık girmiştim. karanlığın kalkmasını bekler gibi umut içindeydi. süslerde ve avizelerde o kadar çok cama sahipti ki. ikinci kelimeye de hafif bir vurgu oturturdu. Çevirilerin arasında en yenisi Đzlandaca'ydı. Swanny ve Torben o kadar çok gümüş ve bronz. masanın hemen karşısındaki kitaplığın en alt rafına konulmuştu. Evde çok. onlarla gerçekten haşır neşir olamamış. çalışma odaları olması gerektiğine inanırlardı. Daireyi paylaştığım arkadaşımla birbirimize yüksek sesle kitap okumaktan çok hoşlanıyoruz. insan sanki bir mücevher kutusunun içinde dolaşıyormuş duygusuna kapılıyordu. davetlerde ünlü yazarlarla tanışmış. -burayı hâlâ böyle adlandırıyordum. O pırıltı günün ve gecenin her saatinde görülüyordu. bazen bir vazonun hilal biçimi kesiminde. dedi. Asta'nın günlüklerinin burada olmadığını biliyordum. cilalı açık renk tahtadan çerçevenin içine ilk günlüğün ilk sayfasının (biraz büyütülmüş) bir fotokopisi asılmıştı. Yayımlanmış bir kitaba karşı duyduğu derin saygıyı hiç kaybetmedi. Duvara. Đlk kez gülümsedi. . Torben'in oldukça mütevazı aletlerine. Burayı hep kendi odası olarak adlandırır. Güneş ışığı olmadığından. yayıncısının onur konuğu olmuş. ama bir o kadar da sıcak ve temiz kokuluydu. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey ve Parlak Genç Orta Yaş adı altında yayımlanmış üç cildi.şaşılacak derecede sessiz. bu gerçekle karşılaşıyorum. ciltlenmiş ama düzeltilmemiş tashih nüshaları. Swanny. bir kupanın cilasında. bunu söyleyeceğinizden emindim. ne yazıp ne okuduğunu bilmiyorum. Bu yüzden Asta'nın kitabının bir hediye kutusuna konmuş ilk basımını masasının üzerine yerleştirmişti.Size güveniyordum zaten. Swanny'nin fotoğrafını bu odada çekmişti. Sanki yağmurun dinmesini. Sınırlı sayıda ve D formatında basılıp fotoğraflarla süslenmiş bu Gyldendal baskısı masanın üzerinde biraz eğik dururken. tıpkı kadınların dikiş odası olduğu gibi. dolmakalemine. erkeklerin ise hiç aldırmadıklarını fark ettim. Torben hep aşağıdaki odalardan birini çalışma odası olarak ayırırdı. Burada ne çalıştığını. Soyağacı konusunda yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. kitapların tüm tercümeleriyle birlikte raflara dizmişti. bir prizmanın yüzündeki şimşekte. . ama gerçek bir kitapseverin kitaplara yaklaşım tarzına erişememiş. dış görünüşlerini bir kenara bırakıp sadece içerikleriyle yaşamaya alışamamıştı. ama kendi bildiklerimle bazı boşlukları kapatabileceğimi düşündüm.muyum? Bu kez bir hafta sonu keyfi yapacağız. düşündükçe elçilikte bu gibi işler için yeterince büyük bir odası olduğuna inanıyorum. kurutma kâğıdına ve mürekkep hokkasına bir bilgisayar ve fotokopi makinesi eklemişti. tıraşlanmış camın üzerindeki ışık oyunlarında yansıyordu. Her zaman gösterdiği o parıltı hâlâ mevcuttu. odalar hâlâ küçük hareketli ışıklarla dolu gözüküyordu. tanıtma kampanyalarına katılmıştı. dedi. Babam hiçbir şey bilmiyor. Sunday Times gazetesi " …'nın Yaşamından Bir Gün" dizisi için geldiğinde. Bertie Wooster tipi iki sıra bembeyaz dişlerini gösterdi. Hobimle her ilgilendiğimde. Yine de onun türünde erkekler. Swanny yayıncılarla sıkı fıkı olmuş. Asta. Yine görüşeceğiz. bütün bu parıltı ve ışık kaybolmuştu. bana rastlamaktan mutlu olduğunu tekrarladı ve hızla Gospel Oak yönünde ilerleyip gözden kayboldu. Swanny orayı kendi amaçları için kullanmaya başlayana kadar boş kaldı. bunlardan çoğu da duvarları kitaptan yapılmış gibi gözüken çalışma odasındaydı. yaklaşık birkaç bin kitap vardı. Günlüklerde Asta'nın ve Rasmus'un ataları ya da akrabalarıyla ilgili hiçbir şey yoktu. birden itibaren numaralanmış. Swanny'nin evi.

Torben Kjær'in. karısına döndüğünde genç ve tecrübesiz bir âşık kadar heyecanlandığını. çocuklarını kıskanmaktan korktuğunu söylemişti. Asta'yı yalanlan ve uydurmalarıyla Swanny'yi mutsuz kılmaya itmişti. aynı ölçüde cevap vermeyi beceremiyor. ama o dönem insanlarının anlattığı gibi söz ediyordu. kocasıyla birlikte insan dolu bir odada oldukları zaman Torben'in bütün diğer yüzlerin farkına bile varmadığını. sınırlı baskılara. Anlatmak istediğim. yirmi iki yaşındayken. bunlardan da şimdi bizim için gülünç gözüken. Torben hayattayken onun değerini anlayamadığına yandığını söylemişti. korunan. Swanny'yi. Torben'in aşkı ve bitmeyen bağlılığı da Swanny'yi çok öncelikli bir yere koymuştu. Herkesin içinde. Gözyaşlarının nedeni üzüntü olduğu kadar suçluluk duygusuydu da. Torben'in bu gerçeği görmezlikten gelmesi mümkün değildi. Asta'nın odasını ararken Swanny'nin duyduklarının bir kırıntısını hissederek bakılacak yerleri araştırdım. bakir bir erkek olarak öleceğini söylüyordu. her akşam eve. Her ikisi de çocuk sahibi olmayı öyle çılgınlar gibi istememişti. Anlaşılan daha önce bir kadınla yatmamıştı. çünkü. Swanny'ye eğer onunla evlenmeyi kabul etmezse. hediye nüshalarına bakmadan. kendini Swanny için "korumuştu". yapan yapılandan iyi olacaktır. Kocasını hiç Torben'in kendisini sevdiği kadar sevmemişti. Her zaman aktiflik pasiflikten. Yazı masasının çekmecelerine baktım. Swanny'nin gidişi Asta'nın Twickenham'da bir akrabasını ziyaret etmesine benzemiyordu. Bana. Oysa şimdi acı çekmekteydi. Swanny o mektupları çıkarır. Asta'nın hiç görmediği ama davetlerde gururlanarak anlattığı o mektuplardan birinde. Ancak böyle bir durumun. hiçbir zaman ortada bulunmadıklarıydı. Bütün bunları Swanny'ye Torben anlatmıştı. gündelik hayatında kocasının kendine neredeyse taptığını bilerek yaşadığını. Üstelik artık Torben'in ölmesinden sonra. onun gerçeği arayan. Swanny en zor günlerinde bile öteki yanağını çevirenlerden olmaktansa. defterlerin görünürde olmadıkları. öpen olmayı tercih ettiğini söylerdi. Öyle görülüyor ki insan neredeyse sınırsız bir heyecan ve şevk gösterebilirken. Swanny ölmüştü. gerçeği bilen tek kişinin onu asla açıklamayacağını bilen araştırmacı çabalarım düşündüm. kendi deyimiyle gözyaşlarıyla ıslatarak tekrar tekrar okurdu.Defterlerin. annesinin en sevdiği çocuk olarak tanıtılmasının önemi büyüktü. gerçek keder yaşamamıştı. Torben birinciden altı ay kadar sonra ikinci bir kalp krizi geçirmiş. kurtulamayıp ölmüştü. bir an önce eve girebilmek için son adımlarında acele ettiğini. Onun ölümüyle birlikte Swanny hayatının en alt noktasına indi. çok daha sonra akıntı tekrar onu taşımaya başladığında bana söyleyeceği gibi. Kopenhag'daki o kalabalık odada gördüğü günkü açlık ve arzuyla seviyordu. çocukları olmayacağını öğrendiklerinde Torben bundan mutlu olduğunu. Ama Torben'in Asta'yı sevmemesinin nedeni kıskançlık değildi. anlayamayıp reddettiği davranış ya da durum. Bazen Torben'in aşırı tutkusundan yakındığı da olmuştu. aranan ve sevilen bir kadın olarak görüyordu. Swanny dışında başka bir kadınla yatmamak kararındaydı. uzun boyu ve Kuzeyli görünüşünün dışında bir de Wagner yanı vardı. bir eşin diğerini hiç eksiksiz bir tutkuyla sevdiği bütün evlilikler için geçerli olduğuna inanıyorum. On bir yaşındayken ölen ağabeyi Mogens'in ölümünden bu yana. Đçimi bir üzüntü kapladı. sadece Swanny'ninkini gördüğünü anlatmıştı. onu ne kadar . onun kadar "saf' olmak istiyordu. Torben'in yanında kendini mutlu. Doğru. orijinal günlüklerin orada olmadığını söylemiştim. Bunaklık olarak adlandırdığı.

vesaire. Çıkıp. Odadaki öteki sandıklar ve bavulların hepsi boştu. Sandığın üzerine altın harflerle Torben'in annesinin adının baş harfleri olan M. imkânı yok seksenine varacağını tahmin edemezlerdi. böylesi mektuplar yazabilen. Burası küçük bir mabet olabilirdi. Anlaşılan yukarıda yalnız kalmaktan hoşlanıyordu. gelen gazeteciler ve ünlü kişilerin ev dekorasyonuyla ilgili dergilerin yayıncıları için değiştirmeden korumuştu. Bu yüzde yüz doğru değil. Đngiltere'ye göçmeden kısa süre önce çekilmiş olmalı. Swanny'nin onu ilk gördüğü yerde. Günlükler orada da yoktu. Đnsanlar o çarşamba ya da perşembe geceleri benim için yemek pişirmesine rağmen bir iki lokma dışında yemediğini görseler. sandıklar. ilginç bir biçimde "düzenlenmişlerdi". Observer dergisindeki yazıyı ve bu odanın renkli resimlerini hatırladım. Bunu annesine anlatacak kadar da tedbirsizdi. Swanny'nin odasının oturma odasının karşısındaki büyük oda olduğuydu. Sandığı açtığımda hâlâ çengellere asılı cilalı askılar gördüm. sıskaya dönmüştü. bavullar ve kutularla dolu. Kilo vermiş. Büyük meşe masanın çıkıntılı kenarını çektim. Anlaşılan Swanny odayı böyle düzenleyip yerleştirmiş. Belki de Asta'nın odasında? Merdivenlere yönelirken. dayanması gereken ve gittikçe daha çok acı veren bir artridi (merak etmek ve Asta'ya inanmamak için bir başka neden) vardı ve bir dizi acı verici altın iğnesi tedavisine başlamıştı. vesaire. J. içinde hiç kimsenin yaşamamış olduğu. nereden başlamam gerektiğini düşünüyorum.K. Konsolun üzerinde. Artık dizkapaklarının ağrısı dinmiyor.sevdiğini anladığını da söylüyordu. -oysa konuşabilecek başka kimsesi kalmamıştı ki. Kederinin yanı sıra.S. yanında kuru çiçekler dolu bir vazo bulunan iki albüm daha vardı. . kazılmıştı. bu kadar iyi davranan. Barby. son derecede düzenli odalar buldum. yakışıklı cömert ve yumuşak bir adamı sevmezdi? Asta kendisi böyle bir adamla karşılaşacaktı ki. Tabiî ki kocasını sevmişti. O dönemlerde düzenli olarak haftada bir Willow Caddesi'ne gider ve Swanny'yle birlikte akşam yemeği yerdim. Gamle Kongevej 178. Örneğin birer birer siyah masanın üzerine dikilmiş. Đçeride dikiş malzemesi. Willow Caddesi'ne düzenli olarak gitmeme rağmen. bir iğne yastığı. Mogens ile Knud'un lüle lüle sarı saçları ve denizci üniformalarıyla görüldüğü sayfada açık bırakılmıştı.Asta kızını alaya almaktan çekinmedi. günlükleri burada sakladığını tahmin edemiyordum. Swanny'nin annesine otuz üçüncü doğum günü için yaptığı mor-kırmızı kalem bezi vardı. üçüncü katta bir odanın ne kadar akıllıca bir iş olduğunu yeniden düşündüm. Ayaklarının altında fotoğrafçının adı yazılıydı: H. parmak eklemlerindeki şişler kolayca görülüyordu. kırk yaş daha küçük olan ben bir tırmanmada bile nefes nefese kalırken doksan yaşında bir kadının günde birkaç kez bu merdivenleri inip çıkmayı nasıl başardığını merak ettim. Fotoğraf albümleri de oradaydı. ama geri kalan altmış iki günlüğün saklanabileceği bir yere benzemiyordu. Swanny'nin hastalığına kadar ikinci kata çıkmadım. Tek bildiğim. Đlk odada "holland" olarak adlandırılan bir bezden yapılmış büyük bir çantanın içinde bir şapka kutusu ve deriden yapılmış bir seyahat sandığı buldum. Son günlük. 9 eylülde biten 1967 günlüğü hâlâ oradaydı. ne yani çıldırmış mıydı yoksa? Hangi kadın bu kadar çok veren. Çoğu yazar gibi o da aşın kalabalık sevgisinin arasında güçlü bir yalnızlığın ihtiyacını duyuyordu. Yukarıda bir kat daha vardı. iğneler. Şimdi merdivenleri çıkarken. bir zamanlar Swanny bana burada gizli bir çekmece olduğunu söylemişti. gümüş bir yüksükten başka bir de fermuarlı modern bir kesenin içinde. masanın üzerinde duruyordu.

evin günlük yaşam bölümünün dışında. Etrafta mobilyalar. Altmışına yaklaştığı bir sırada anne ve babasının çocuğu olmadığını öğrendiğinde heyecanlı ve romantik bir kadının çekeceği acıdan çok daha fazlasıyla karşılaşmıştı. dolabın aslında ne kadar iyi düşünülmüş bir yer olduğunu anladım. ama yazılanları okuyabiliyordum. uzak akrabası ya da kuzeninin 1913 yılında Sen-Petersburg'da tuttuğu günlük de vardı. Çifte lastiğin arasından her cildin hangi yıla ait olduğu. yine de Asta'nın yana yatık. öne eğik yuvarlak harflerin göze güzel görünmekle birlikte zor okunduğunu düşündüm. okuyamaz mıydı? Yoksa . Oysa topu topu üç saattir arıyordum. nasıl biri olduğunu unutmuştum. burada. günlüğü aldığım yere geri koydum.. Defterlerden bazılarının tercüme edildiğini. Sayfaları çevirirken. Geriye bir tek oda kalmıştı. merakını tatmine gelecek bir ziyaretçinin ya da fazla heyecanlı bir gazetecinin menzilinin ötesindeydi. Ancak Swanny'nin. çok önemli bir şeylerin olacağını. Neden sonra günlüklerin artık bana ait olduğunu. Bütün bunları unutmuş gibi. Cory'nin L'Atmant'ı değil. onluk torbalar da lastik bantlarla bir araya getirilip daha büyük torbalara yerleştirilmişti. ama istediği bu değildi. temizlikçilerin bakışlarından uzakta. Bonniers ve Hugo Geber tarafından basılmış. aşağıdaki salona uymayacak art deco ya da çağdaş stilde yapılmış bir masa ve iskemleleri vardı. Şaşkınlık ve belirli bir hayranlık içindeydim. Bu bölüm Asta'yı oluşturan. Ya da. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. Binlerce sayıda okuyucu gibi. günlükler oradaydı. Burası evin en sıcak yeriydi. Görünürde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen. Çoğu Đsveççe'ydi. Swanny'nin hayatının ve evinin sonunda son ve şaşırtıcı bir şey bekliyordum. üzerinde Torben'in elyazısıyla yazılmış bir etiket bulunan. Ona günlüğün çevirisini gösterebilirdim." Orijinali okuyor olmak sırtımı ürpertti. öteki sevilen ama pek seyrek kullanılan eşyanın ortasındaydı. Đlk sayfadan bir koku yükseldi. Cary'nin dil sorununu nasıl çözmeyi düşündüğünü merak ettim. Ancak hemen.Odalardan ikincisine girdiğimde. Her cilt naylon bir torbaya konmuştu. beyaz renkli şömiz içinde satılan karton kapaklı kitaplardı. sakin ve dikkatli kişiliğini unutmuştum.. bir şeyler keşfedeceğimi. ama okunaklı harfleriyle yazdığı Danca girişi okudum: "Bu sabah dışarı çıktığımda. Cary Oliver'ın da görmek istediği ciltlerdi. bu ciltlerden ilkini merak ediyordu. daha açık olarak. Onun heyecandan hoşlanmadığını. Günlüğü elime aldım ve 1920'den önce bütün Avrupalıların elyazısının ne kadar birbirine benzediğini. Herkes çevirileri yayımlanan günlüklerden okuyabilirdi. hangi tarihleri kapsadığı görülebiliyordu. Çift kapılı maun dolap bu evde günlüklerin saklanabileceği son yerdi. Odadaki karton kutular kitap doluydu ve kitaplar birbirine. Đlk paketi. ilk satırları ezbere biliyordum. çürüme öncesi başlayan hafif tatlı toz kokusu. Kâğıtta bazı lekeler vardı. 1905-1914 olarak belirtilmiş olanını çıkardım. yan yana ya da üst üste konulmuş iskemleler. Defterdeki satırlardan hiçbirini okuyamadım. Aralarında. Günlükleri dünyanın öteki ucunda bulmuşum hissine kapıldım. belki de öğreneceğimden rahatsız olacağımı hissettim. kendi yarattığım dramı yaşamaya başladım. düzenlenip yayımlandığını gösterecek tek bir belirti yoktu. telif haklarının daha birkaç sene Swanny'ye ait kalacağını hatırladım. sırtları okunabilecek biçimde bağlanmıştı.

bunun bir avantaj olduğunu şimdi anlıyorum. ihtiyatlılığından kaynaklanıyordu. çeviriler tamamlandıktan sonra yırtmıştı..Cary sadece günlüklerin değil. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. Bana uzun ve ayrıntılı mektupla yazmıştı. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Bütün okuyucular gibi ben de Asta'nın aradaki beş hafta boyunca günlük yazmaya vakit bulamayacak kadar meşgul ya da rahatsız olduğunu düşünmüştüm. Bu da Swanny'nin gizliliğinden değil.. hiçbirini atmadım." 18 temmuz. dosyaların üzerlerine tarih ve çevirmenin adı yazılmıştı. her biri ayrı bir karton dosyaya konmuş. Şimdi hiç olmazsa çevirilere bir göz atabilirdim. Bu sayfalar 26 temmuz ile 30 ağustos arasında yer alan ve "bazı şeyleri aylarca erteleme"nin ötesinde cümleler içeren bölümlerdi. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Bu sayfaları Swanny yırtmış olmalıydı. Tam olarak beş yaprak." Ne beklediğini bildiğin zaman tanıdık bir yabancı dili okumak çok kolay. Belki de bu sayfaları. ya da belki küçük bir esrar dışında... böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. Beş ya da altı demiştim. " Bir sonraki tarih 30 ağustostu. "Bu sabah dışarı çıktığımda. 30 ağustosa kadar fazla bir şey beklemedim. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. 26 temmuz. Defterdeki beş ya da altı sayfa koparılmıştı. Daktiloyla yazılmış çeviriler bir zamanlar Torben'e ait olan çalışma odasındaki yazı masasının en alt çekmecesinin dibindeydi. Oysa gerçek bambaşkaydı. Đlk dosyayı açtım. şimdi bunu hatırlayamıyordum. Burada pek esrarlı bir şey yoktu. Günlükleri bulduğunda ben Amerika'daydım. satır başına on-on iki kelime yazdığını. elimdeki cildi çevirisiyle karşılaştırmak üzere aşağıya indim. Sayfayı çevirip oğlanların adlarını değiştirmek istemeleriyle ilgili bölümü çözmeye çalıştım. beş hafta kadar sonra da başarıyla gerçekleşmiş görünüyordu. oysa şimdi saydım. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. Böylelikle hafızama güvenmek zorunda değildim. Zaman sırasına göre dizilmiş. 26 temmuz ve günün son notlarını gösteren satırlar: ". orijinal çevirilerin de daha sonra yayımlanan kitaplarda bulunmayan bölümler içerdiğini mi söylemek istiyordu? Belki. her sayfada da yirmi beş satır olduğunu düşünürseniz. 18 temmuz.. Benim için her satir aynı okunaklıkta değildi. Swanny'nin düzenliliği ve özeni her türlü araştırmayı olabileceğinden çok daha kolaylaştırıyordu. yaklaşık iki bin beş yüz kelime. bazı Danca cümleleri anlamakta güçlük çekiyordum. Asta'nın her iki sayfayı da kullandığı düşünüldüğünde on sayfa. Birinci cilt dışında 1905-1914 günlüklerini dolaba geri koydum.. Asta'nın yazdıklarını birden kestiği noktaya vardım: "Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. 21 temmuz. Yayımlanan günlüklerde Swanny'nin doğumundan "hemen yakında" diye söz ediliyor. . 21 temmuz. Mektuplardan birinde kayıp sayfalarla ilgili bir bölüm olabilirdi. yırtık sayfalardan arta kalan koçanları saydım. o dönemlerde günlükleri bulduğu ve ne kadar değerli olduklarını anladığı dışında önemli açıklamalarda bulunduğunu hiç sanmıyorum.

Asta'nın Rasmus'un Mrs. bunun korkunç bir fikir olduğunu düşünür müsün? Đçtik.Birer kadeh şampanya içmeliyiz desem. Ne kadar ayrıntılı olursa olsun. 2 temmuz 1913 tarihli notlarda. buna inanmak güç. Oğluyla birlikte. bir sonraki buluşmamızda saçlarının doğal rengini unuttuğunu son zamanlarda ayrık çizgisine baktığında. .Cesedi Hackney'de. Karısını öldürdü ya da öldürdüğünü söylüyorlardı. Roper'ı getirdiler. Holly Mount'taki Hollybush'a vardığımda Cary çoktan gelmişti. üç bölümlük bir program. Sen bahsetmeden önce Roper adını hiç duymamıştım. Asta'nın Roper'dan bahsettiği tek bir bölüm bulmuştum. Zayıflamıştı. "Düş kırıklığına uğrayacaksın" dedim.Yapmayı düşündüğümüz bir dizi değil. . zamanın etkilerini tartmaya çalıştık. "Araştırmak istediğin bölümde büyük bir boşluk var. Korkunç bir şiddet dalgası yaşanmış. Kayıp bir çocuk var. daha sonraki kuşakların "koyu" çikolata olarak adlandırdığı renkteydi. . "Kim bu. sıcaklık kırk derece falandı deniyor. Ancak çok büyük boşluklar var. beyaz olduğunu gördüğünü söyledi. Göreceksin. Eve gidip günlüklere göz atma zamanının geldiğini.Hiç de öyle düşünmüyorum. öykü trajik olduğu kadar heyecan verici değil. sıcak yüzünden bir sürü cinayet işlendiği anlatılıyor. Bana cinayetinden bahset. Cary'nin saçları hep değişik renklerdedir. Sonra Asta günlüklerinde Roper'dan söz ediyor. Bozuşmadan önce birbirimizi öperdik. Cambridge'deydi. Navarino Caddesi'ndeki bir evde buldular. .Bunlar anneannem ile dedemin oturduğu yerin yakınlarında mı oldu? . Roper kadar kötü bir kadın olduğunu düşünmesinden korktuğu bölümde. Đyi görünüyorsun. High Street blucini ve önemli bir üreticinin. ama aradıklarını bulamayacağını söyledim. Korkunç sıcak bir yazdı. Birazdan Swanny'nin evine gideceğiz. . o dönemde kimyacı deniyordu. istediğim noktaya vardıramıyorum. O akşamüstü saçı Asta'nın "sade". Bunları Ünlü Duruşmalar'dan okumalısın. orada görürsün.Sen de.Bunu sıradan adi bir cinayet olarak görme. O gün değil. 1905'te. Hiçbir zaman el sıkan biri olamadım. O zamana kadar.Buluşma yerimize. Yani eczacı demek istiyorum. şu Roper?" . . muhtemelen Ralph Lauren'in pembe tüvit ceketi içinde oldukça alımlı gözüküyordu. Göreceksin.Hackney'de oturan bir kimyacı. Birkaç ayrıntıya daha gerek duyuyorum. "Sadece bir kere" dedim. O yılın temmuz ve ağustos gazetelerini okudum. Birbirimize baktık." . elimde sana verebileceğim üç nüsha var.

Đstersen önce kutlanacak bir şey var mı.Buraya taşınacak mısın? diye sordu.Bir şey var mı? .Sanırım şarap var. şampanya isterdi. Hava kararmıştı. Çok içerdi demek istemiyorum. Birinci defteri inceliyor. orası o kadar iç karartıcı. ona bakalım. evden ayrılmadan önce de bütün kapıları kapatma tutkusunu paylaşmadığımdan. Pardösümü çıkardım. Đçecek bir şey ister misin? . . "Burası bir servet eder" dedi. Swanny'nin bir odadan çıkmadan önce oda kapısını. Yoksa ben de onları rahatsız edemeyecek kadar Asta orijinallerinin etkisinde mi kalmıştım? Hiç olmazsa bu kez birinci ciltle birlikte aşağıya inmem gerektiğini düşündüm. ama ne zaman bir şey içse.. sararmış yapraklara büyük bir saygıyla dokunuyordu. Cary arkamdan merdivenleri tırmanmaya başladı. parlak lambaların. onunkini de alıp holdeki portmantoya astım. kendi görmesi daha iyi olacaktı. Swanny son günlerinde şampanyadan başka bir şey içmezdi. Onu uyarmamıştım. Sanmıyorum. Burası oturulan ve yaşanan bir yerdi.Emin olamazsın. Yırtılmış beş yaprağın koçanlarının bulunduğu bölüme geldiğinde yüzü bembeyaz oldu. her basamakla birlikte sigaranın yol açtığı hırıltı daha da arttı. Yürüyerek Streatly Meydanı ve New End'den geçtik. Đçeride gördüklerinden düş kırıklığına uğradı. yani şimdilik. Okurların çoğu gibi Asta'ya sınırsız bir saygı beslemiyordu. Asta'nın yaşadığı yerin "günlüklerindeki gibi olabileceğini" beklediğini söyledi. kabul etmesi güç de olsa benimdi. Swanny'nin oturma odasına yerleşeli henüz beş dakika olmuştu ki. Asta'nın odasının kapısını ardına kadar açık bırakmıştım. Tek başına yaşayan biri için biraz fazla büyük. gölgelerin arasından yürüyerek Willow Caddesi'ne vardık. bununla neyi kastettiğini anlatmadı. En üst kata vardığımızda. Sonra neşeli bir sesle. Eve girdik. pardösülerimizi çıkarmamış olduğumuzu fark ettim. bir istasyonun bekleme odası değil. Biliyorum. birden günlükleri ya da en azından onun ilgisini çekecek olanları aşağı getirmiş olmamın daha doğru olacağını düşündüm. hava orada hep kırlardaki kadar temiz ve durudur. ben de 1915-1924 torbasını aldım. ama üçüncü katta durmak ve odasına bir göz atmak istedi. Rahatsız olduğunu hissettim. kutular ve sandıkların arası o denli kasvetliydi ki 1905-1914 paketini Cary'ye uzatıp aşağı götürmesini söyledim. Eminim. Geceyarısına kadar Heath Caddesi'nde sıralanan otomobillere rağmen. .

Ne demek istediğimi sordu. bu benim de aklıma gelmişti. yazılanları böylesine etkilemeye hakkı yoktu. Üzgünüm. çevirilenin eşi. . Swanny'yi suçlamasından hoşlanmadım.Başka yerde de var mı? Yani. Omuzlarını silkti. Başkası olsa görmezden gelebilirdim.Çoğu kez. hepsinin de tamam olduğunu gördük. . gerçekten de bir ipucu yakaladığını sanıyordu. bunun adı sansür.Biz de böyle yapmaz mıydık? Ne sen ne de ben böyle bir sınavdan geçmedik ki. Ne demek istediğimi anlamıştı. Swanny Kjær'in annesinin günlüğünden kopardığı sayfalar onun için kabul edilemez kişisel bilgiler içeriyordu. Đlgi çekici bir bölüm müydü? .Yani demek istiyoruz ki. Başka birisinin otobiyografisinde yazılıp da insanların okumasını istemeyeceğin bir hikâyen yok mu? Gözlerini kaçırdı. Defterlerde Roper'ın öldürülmesiyle ilgili hiçbir şey olmadığını tekrarladım. ama hiç belli etmemeye çalıştı. kitabı okuyana kadar senden söz edildiğini tahmin etmiyorsun. Beş yaprak eksik. okuduğunda da tam bir şok yaşıyorsun. . diye devam ettim. dedi Cary.Bunu kim yaptı? Sanırım Swanny. Mesela Gordon Westerby buna benzer bir şey söylese.Diğer günlüklere bakabilir miyiz? diye sordu Cary.Çok fazla ilginç oldukları için koparıldıklarını düşünmeden edemiyorum. . yayına hazırlarken de kendiyle ilgili istemediği bölümleri çıkardı.Tanrı aşkına. Çok çok özel. dedim. Burada gördüğün. . Diyelim ki Swanny bir başkasının otobiyografisini yayına hazırlamak durumundaydı. anlıyor musun? Senin cinayetinle bir ilgisi yok. . Cary beyninde bir şimşek çakıp sayfaların belki de çeviriden sonra koparıldığını düşündüğünde. O yaptığı için. Ona anlatmayacaktım.. Ama bu Cary Oliver'dı. üzerinde durmazdım. . Elimizdeki yirmi cilde baktık. diğer günlüklerde de sayfaların eksik olduğu bölümler var mı? -Bakalım. Swanny eskiden işlenmiş bir cinayetle ilgili kanıtları neden ortadan kaldırmak istemiş olabilirdi ki? Onunla ne ilgisi vardı? . Bizim annelerimiz en çok satanlar listesine girecek günlükler tutmadı.Çok özel.

. yoksa araya girip -nasıl söyleyeyim.Gerçekten de evlenir miydim. . özür diliyorum. Onun ilgilendiği Roper cinayetleriydi. dedim. . Onu görünce. Telefonda söylediklerini tekrarladı. Hiç evlenmedim.sevgilimi çaldığın için değil. Öyle demişti. Artık âşığı olmak için fazla yaşlıyız. . Tek bir yaprağın eksik olduğu 1954'e gelene kadar hiçbirinde yırtık sayfaya rastlamadık. odada kendimi de görebileceğim bir ayna olmamasına sevindim.Tüm tutkularımızı söndürdük. . Şimdi senin olduğun yaştaydı. çenesinden gırtlağına inen iki sıra kasa baktım.Bu da hemen olmadı.Daha fazla dayanamadım. gerçekten üzgünüm. dedim.Onunla evlenecektin.Bir keresinde Asta bana insanları bağışlamamız gerektiğini söylemişti.Bütün o merdivenleri tekrar tırmanıp 1925-1934 ve 1935-1944 paketlerini aşağıya indirdik. onunla beraber olmak istediğimi falan düşünme. dedim ciddiyetle. Biraz daha şampanya? . . sonra da sırayla diğerlerini. Cary bir iki saniye bir şey söylemedi. fazla dar olan blucine. . . Ann. Gerçekten de onu ilgilendirmediğini düşünüyordum. Üstelik. ama hemen değil. Cary. Senin sözlerindi.Beni bağışladın mı? Söylediği komik değildi. dedim. Çok hafif bir sesle "Özür dilerim" dedi. fırlak midesine. yine de güldüm. biliyorsun. .Oh Ann! Ne kadar korkunç bir şey söylüyorsun. Cary'ye baktım. hiçbir koşulda. .Swanny Kjær neden 1954'teki bir sayfayı yırtsın? O zamana kadar aile içinde iyice yaşlanmamış mıydı? Tüm tutkularını söndürmemiş miydi? .Artık şampanyayı içebiliriz. 1954'te ise Roper çoktan ölmüştü. bilemiyorum.Sakın Daniel'ı özlediğimi. .Bunu yapıp yapmayacağımı henüz bilmiyorum.Evliliğin yürümediği için üzülüyorsun. bütün günlükler tercüme edilmedi. değil mi? On beş yıl oldu. . seninle gitmeyip yanımda kalsaydı da istemezdim. dedim. Kadehini kaldırdı ve "Asta'nın müstakbel editörüne" dedi. Dancamla uğraşarak sonunda bu bölümün Asta'nın Hansine'nin ölümüyle ilgilendiği kısım olduğunu çıkardım.

Dokunmak yerine. Bana uzattığı eli hafifçe titriyordu. Bütün gece orada kalıp Cary'nin define adasını altüst etmesini izlemenin neye benzeyeceğini gözümün önüne getirdim. Her şey bitti. Bir daha sözünü etmeyelim. kaldı ki hâlâ kırklarımızdaydık. Diyoruz ya. tamam mı? . O zaman onu rahatsız edenin ne onu affetmemem ne Daniel Blain'le ilgili anıları ne de bu konunun konuşulması olduğunu anladım. parıltılı boş eve çekildim. Unutalım artık. ama yine de yersizdi.Lütfen. anlayışla karşılamak gerekirdi. Suratı şişmiş. şakaklarındaki atışları duyabiliyordum. ona daha fazla vermemem gerekirdi.Eee? Sayfaları atmış olabilir mi? Sanmıyorum. samimi atmosferi bizimle ve konuştuklarımızla bozulmuş gibiydi. O zaman uzanıp elini tutacak kadınlardan biri olmak istediğimi düşündüm. yaraladığımız insanlardan hoşlanmadığımız gibi hoşlanmadığından emindim. dedi. Kalın bir sesle 'Teşekkürler" dedi. Bunların hiçbirinden rahatsız olmamıştı Âşığı olamayacak kadar yaşlandığımızı söylememe bozulmuştu. Cary gözlerini kırpıştırıp ürperdi.Tercümeleri alıp gideceğim. Belki de içlerinde kitaba alınmayan bölümler vardır. sana Roper cinayetiyle ilgili raporu. öldükten sonra insanların görmesini istemediği bölümleri yırtılmıştı. yine de dengesini bozmak için öyle söylemiştim. Tekrar görüşmek üzere sözler mırıldanarak taksiye binip gitmesinden sonra. daha önce böyle bir duyguyla karşılaşacağıma hiç inanmazdım. dedi. odanın sıcak. Onun için çok üzüldüğümü hissettim. altın. Ama onu artık sevmiyordum. .Ne? Teyzen. Tabiî ki doğru değildi. Mutlaka bir yere saklamıştır. . . duruşma tutanaklarını ve bulduğum diğer şeyleri vereceğim. Ya da kollarımı boynuna dolamayı. çeviri dolu dosyalan kayıp aşk mektuplarıymış gibi göğsüne bastırdı. Cary. Asabiyetten ve gerginlikten kıkırdadığı belliydi. dedi. gülücükler içindeydi. sıcak. Beni hâlâ konu değiştirme yeteneğiyle şaşırtabiliyordu. Bütün bunlar hiç de Swanny'nin tipik davranışlarına benzemiyordu. Söylediklerini çıkarmak için çantasına eğildiğinde. O ve ben aynı kişilerden bahsetmiyorduk. insan hiçbir zaman gereğinden fazla yaşlanmaz. konuştum. O zaman şarap kaldıramadığını hatırladım.Kıkırdadı. ilginç bir şekilde parlamaya başlamıştı. .Đstersen günlüklerin çevirilerini ödünç alabilirsin. ona olan sevgim uzun süre önce bitmişti. Đşte. Swanny'nin oturma odasında yeterli ışık yoktu. daha doğrusu hissettim. sesi birdenbire gençleşmişti. Orta avizenin düğmesini çevirip bütün ampulleri yaktım. Yırttığı sayfaları ne yaptı dersin? . onun da benden.

at han bor. bir de tabiî Bjfrn. Bu ülkeye geldiğimden beri pek trene binmedim. ya da her nerede oturuyorsa oradan buraya kolay gelemeyeceğinden korkuyor. On birinci bölüm 7 kasım 1913 Đgaar flyttede vl ind i vores nye Hus. Her bir çocuğa bir oda verecek kadar çok odamız var. Arka pencerelerimizden tüm Londra'yı ve güneşin altında parıldayan Thames Nehri'ni görebilirsiniz. Londra'ya ve daha yukarı giden gelen trenlerin kalktığı istasyonu gördüm. Üstelik şimdi cevaplandırılması gereken yeni sorular da çıkmıştı. tavan arasında kalacak Hansine ve Emily de aynı odayı paylaşmak zorunda olmayacaklar. Haziran ve ağustos 1905'e ait o beş eksik sayfada ne yazılıydı? Yazılanlar arasında Roper Davası'yla ilgili önemli ipuçları da var mıydı? Cary'nin bana Roper'ın asılıp asılmadığını ya da beraat edip etmediğini söylemediğinin farkına vardığımda. Bu sabah her şeyi olduğu gibi bırakıp dışarı çıktım. Her yer karmakarışık. yeni halılarımız daha gelmedi. Swanny ve Marie. Swanny og Marie. Sadece Swanny'nin gerçekte kim olduğu değil. Knud. Muswell Tepesi'nin koruluklarında. og selvffgelig Bjfrn. Hun er bekymret for. saa de behfver ikke mere at dele Vaarelse. Rasmus ogjeg. burada nefes almak bir kadeh dolusu çok eski snapps yuvarlamaya benziyor. Dev bir seraya benzeyen Alexandra Meydanı'nı. Eve döndüğümde Rasmus nereye gittiğimi sordu. ölmeden önce ne bulduğu. eller hvor det nu er. artık çok geçti. Rasmus ve ben. eski eşyamız bu güzel odalarda eğreti duruyor. Aah ja. Ah. saa de kan have hver sit. Der er nok Sovevaerelser til Bfrnene. Mogens. merak ediyordum. Hava temiz ve yoğun. ama bundan sonra trene binip Hampstead Heath'e yürüyeceğim. Dün yeni evimize taşındık. tepeden aşağıya Hornsey'ye kadar millerce yürüdüm.şampanya şişesinin karşısına oturup son söylediklerini kafamdan geçirdim. Gerçekten de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek istiyor muydum? Önemli miydi? Bunu onun kadar çılgınca araştırmam beklenmezdi. at hendes Cropper ikke vil tage hele Türen fra Homerton. Hansine'nin durumdan çok memnun olduğunu söyleyemem. Men Hansine er slet ikke tilfreds med det. yeni çevremi gezdim. ama evet. Hansine ve Emily. Cropper'ın Homerton'dan. ama kapıdan çıkar çıkmaz da ağaçlar ve rüzgârlı tepelerle kendinizi doğarım ortasında hissedersiniz. og Hansine og Emily oppe i Loftet. Mogens. evde yapılacak bunca iş varken nasıl çıkıp . Harisine og Emily. Knud.

Rasmus kürkümü Noel hediyesi olarak. Cevap vermek yerine "Bütün bu yıllar boyunca sana karşı sevgisiz ve ilgisiz olduğumu düşünüyor musun?" diye sordum. ressamlık yapan ve bu yolda üne kavuşan bir kadın. Babam da bana bir palet alacağına söz vermişti. "ne yapmamı istiyorsun?" Motorlu arabalarından birine binerek mobilya aldık. hiç de benim düşümdeki palete benzemediğini gördüm.Hayır hayır. Bazen benden sıkıldığın oldu mu? Eğer elinde olsa. Onun getirdiği. Far bana paletimi getirince. cevap ver. Resimde bir elinde fırça. resim yapmayı çok seviyordum. çok tenkitçi. "Kadınları anlamaya çalışmaktan çoktan vazgeçtim" dedi. ya da biri öyle demişti. Çoğu zaman da kendime acıdığımın. değiştirmez. maden parçasının gerçek paletten olduğu kadar uzaktı. Đnsan kendisidir. Noel'den iki hafta önce verdi. kendimi kocasından nefret eden kötü bir eş olarak görüyorum. değişmeyi beceremedikleridir. Neler hissettiğimi yüzümden okumuş olmalı. Beğenmedin mi? diye sordu. kendimi böyle bir palet tutar. Gerçek. Hayatta en önemli şeyin kendini tanımak olduğu söylenir. Rasmus kürkümü verince hemen paletimi hatırladım. çok keskin mi davrandım. Onu bir biçimde tuzağa sürüklediğimden korkmuştu. değişmezler. Her erkek böyle düşünür. Bana çocukluğumda yaşadığım bir şeyi hatırlattı. Onu mutlu etmek için kürkü giydim ve bana çok yakıştığını söyledim. beyaz tilkiyle karışık Acem koyununun kürkünden. Paletin üzerine çeşit çeşit renkler sıkılmıştı. Bakışlarındaki şaşkınlığı görebiliyordum. Đlginç olanı. saçları da benimkiler gibi kızıldı. Đnsanlar. daha önce yazdıklarımı okuduğumda. Aptalca yeni yıl kararlan alıp değişmeye çalışırlar. kafamdan hangi resmi. bana bir boya kutusu hediye etmişti. resimdeki sanatçının da kadın olmasıydı. diğerinde de delikten geçirdiği başparmağıyla oval ve büyük bir palet tutuyordu. nasıl çizeceğimi kararlaştırmıştım bile." . Peki bu. Bir sanatçının resimlerinden birini görmüştüm. benden kurtulmak ister miydin? Ne bekliyordum ki? Ne bekleyebilirdim? Ne söylemesini umuyordum? . buna benzer resimler yaparken düşlüyordum. sonra da bana Archway Caddesi'nde "otomobil" satmak için aldığı büyük dükkânı gösterdi. Bu anımı hiç unutmamıştım. insana kendini düzeltmeyi öğretir mi? Sanmıyorum. Günlüklerimi gözden geçirip. Elimdeki koyu kahverengi kokarca postu. adı Elizabeth Vigee-Lebrun'dü. Kürkümü aldığımda büyük bir düş kırıklığı yaşadım. Bu kadın Fransız'dı. 12 aralık 1913 Kürküm geldi.eğlenebildiğimi merak ettiğim söyledi. Hayatınızdaki büyük bir trajedi bile sizi biraz katılaştırmakla beraber. sanırım Frederikke Teyze. genç oldukları dönemin dışında. işte geldim" dedim. 'Tamam. "Kadınlar bir esrar. bu kararlarına da ancak iki gün uyarlar. kendimi acındırdığımın farkındayım. bu o zamana kadar pek rastlanmamış bir şeydi. hep bir kürkün olmasını istediğini sanıyordum. kenarında sapı olan kare bir maden parçasıydı. ki bunu sıkça yapıyorum. Birisi. "Sana karşı çok katı. Rasmus?" Samimi olduğuma inanmıyordu.

Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi. benim istediğim paletin deliğine geçmişti. Üzücü resimlerdi. lille Mor" dedi. dedim. Kuzinim Sigrid. çünkü kraliçeyi idam ettiler. . Bu da beni başka düşüncelere yöneltti. .Hayır. karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. öbür elinde de bir demet fırça tutuyordu Sevgili küçük Swanny başım kaldırıp yüzüme baktı "Bu kadın sana benziyor. saçlarına uygun elbisesi ve şapkasıyla duruyordu. birden önümüzdeki duvarda onun kendi portresini gördüm. Sonra. öğleden sonra kütüphanedeyken –Danimarkalı yazarların yanı sıra Đngilizce kitaplar da okumaya kararlıyım. Oysa adam karısını seviyordu. ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Tabiî kitabı alıp okumaya başladım. dedi.Ne demek istediğini anlamıyorum. getirdiğim kürkü beğenmediğin içinse. dedi. ne var ki affa uğradı. Yıllar var ki Vigée-Lebrun'ü düşünmemiştim. Konuşabileceğimizi düşünmüştüm. Adamı giyotine götüreceklerdi. Eğer bir insan bir cinayet işlerse. aldırma. iyi olacak.raflardan birinde "Başyapıtlar" dizisinde Vigee-Lebrun hakkında bir kitap görmeyeyim mi? Kitabı Haldane MacFall gibi görkemli bir adı olan biri yazmış. onu evlat edineceklerdi. Madam Vigee'nin Fransa'dan zamanında kaçarak giyotinden kurtulmuş olmasına sevindim. 18 aralık 1913 Birdenbire aklınıza bir isim gelir de düşünürseniz.Konuşuyoruz işte. Marie Antoinette'in resimlerine baktım. Çocukları National Galery'ye götürdüğümde hâlâ aklımdaydı. yaşadıkları sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. daha önce balta kullanırlardı. ne işimize yarayacaksa. ama bu doğru değildir. Kim bilir? Belki de bir gün bir başkasının kafası uçurulur. soluk. yine de Madam Vigee'ye biraz benzediğimi düşünüyorum. değiştiririm. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. kızıl saçları. Tabiî oğlanlar her şeyi bozmak için kadının büyük olması nedeniyle benim ona benzediğimi söylediler. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. Adam evliydi ama çocukları yoktu. Marie de Mor'un pembe gözyaşına benzeyen (benzetme onundur) küpeleri olmadığını söyledi. . Anlaşılan kabahat karısındaydı. galiba kafamın kesilmesini tercih ederdim! Sonunda Đsveçliler giyotinlerini kullandılar. Đlginç bir hikâye. şimdi de var. başparmağı o meşhur paletin. Bütün bunlar. çünkü adamın kuzeyde. merak etme. Đşte orada. ölümü hak eder. o ismin bütün gün boyunca aklınızdan çıkmaması garip bir şeydir. Đsveç'te giyotinle kafası kesilmiş ilk adam olacaktı. sadece bir o da üç yıl önce. ta ki o palet öyküsünü hatırlayıncaya kadar. Ben olsam. Stockholm'de. Herkes Fransa'yı giyotini kullanan tek ülke olarak bilir.. sadece bir kez kullandılar. Đsveçlilerin de giyotini vardı.

Ben de. onu çok seviyor. yoksa öpülen o mu? Bir azize olmaya başladım. Noel sabahı aşağıya inip. böylece Mogens hayatında ilk kez Noel Baba oldu. Ne derlerse desinler. "Hep burada olmayacaksın" dedim ona. Kırmızı paltosu ve külahıyla. bir de reglan kollu pardösü. Marie onun için sadece bir bebek. "Parmağını emmeye devam edebilir. bunun için de Đngiliz usulü Noel kutlamamız gerektiğine karar verdi. Rasmus çoraplarını doldurmak için uyumalarını beklemeyecek kadar sabırsızdı. Belki de istediğim her şeye sahip olduğum için. "Kendi evin. dünyanın en sakin sesiyle sordu: "Far. Noel Baba kılığına girmekten hep nefret etmiştir. şimdi de bu para. 3 ocak 1914 Bütün çocuklar yeni yıl kararları aldı. Swanny için her şeyi yapar sanıyorum. sadece karın ve donun saf parlaklığı." Zavallı küçük Marie iki kocaman saat boyunca bu karara uydu! Swanny bir daha ağlamamaya. eşyalar. bir başka yemek. Kızların gözlerini kapadığına karar verip sırtında torbasıyla odalarına girdiğinde. Đnsanları dikkatle baktıracak aşırı kıyafetlerden hoşlanıyorum. Rasmus'un yanına gidip öptüm. Knud da sigara içmemeye karar verdi. ama Swanny'ye âşık. bundan sonra da olacağını söylüyor. Sevgili küçük Swanny'ye uydum. buna gerçekten de inanıyorum. Kaç yaşında olduğunu unutuyorum. Kızlar tabiî uyumaya gitmedi. Mogens daha çok matematik çalışmaya. dün gece Noel Baba olarak neden sen gelmedin?" Artık babasına güvenmediğini anladık. mutluluk insanı daha iyiye götürüyor. güzel bir ev. parayı alan ben mi. ilk günden beri de sevdi. Đçimizden hangisinin daha çok şaşırdığını söylemek zor.derim ben. 27 aralık 1913 Bu yeni evimizdeki ilk Noel. sekiz yaşında olduğunu. Kollarını Mogens'in boynuna dolayıp öptü. Belki de pagoda biçimi elbiseyle ona uygun üç köşeli şapkayı da alırım. kendi çocukların olacak. Đki metrelik bir Noel ağacımız var. Rasmus artık kendimize ait bir evde oturduğumuz için gerçek "Britanyalı" olduğumuza. Kendime elbise almam için para. Bunun anlamı iki Noel kutlaması oldu: Noel gecesi bir yemek ve ertesi gün. saatin iki olduğunu söyledi. bütün yüzünü kaplayan pamuklarla saatler boyu merdivenlerin en üst basamağında oturmak zorunda kaldı. . Noel günü. oysa Mogens onlar yatana kadar bekledi. üstelik onu rahatsız da ediyor. onu beyaz ve gümüşle süsledim. mutsuzluk ise beter ediyor. bir tek Swanny Marie'nin adına karar aldı. Ne kadar uzadığını görüp gelecek ay on altısına gireceğini düşününce. Daha önce gördüğüm o Fransız örgü hırkayı alacağım. ama o her yere taşıdığı battaniye parçasını artık emmeyecek. Rasmus'tan bir hediye daha. bütün ağır yemekleri yedikten sonra Noel Babayı beklemeye koyuldular. büyürken benden uzaklaştığını unutuyorum. renk kullanmadım. artık onun Noel Abisi olduğunu söyledi.

Anlaşılan benim bu kadar zengin görünmemin. çünkü artık bayağı ağırlaştı. Westerby?" diye sordu. teselli etmemize izin vermedi. Keşke bir arkadaşım olsa! . 30 ocak 1914 Đki gün önce Avusturyalı Arşidük Ferdinand ve eşi. Marie'nin ona günaydın demesini sağladım. ben de ona gittim ama o kadar düzgün ve terbiyeli. Oysa kendisi.Bazen küçük çocukların sivrisinek ısırığından öldükleri söylenir. Beni yukarıdan aşağıya süzdü.Ben daha çok genç olduğunu. beni tanımayacaktı sanırım. Yine de kendimi ve tanıdığım diğer kadınları düşünmekten kendimi alamadım. yarı da hiç kuşkusuz çocukları sevindirmek için (öyle diyor) milyoner olmaya karar verdi! Ciddiye benziyor. ama Marie'yi bir sivrisinek soktu. Bana insanların beni saygıdeğer bir hanım olarak görmeyeceklerini söylediği günden beri nikâh yüzüğümü sol elime takıyorum. Mrs. Saraybosna diye bir yerde bir Sırp tarafından öldürüldü. Gibbons'a. Eğer konuşmasaydım. halbuki yüzü ağlamaktan hâlâ şişti. bundan çok keyif aldığım söylenemez. içme isteğinin ne zaman başlayacağını bilemediğini. Onu Padanaram'a çaya davet edecektim. Danimarka kilisesinde tanıştığım. zaten sigara içmediğini söylediğimde. -Piknik sepetini Emily taşıyorduyirmi kilo falan olmalı. bu nedenle hazırlıklı olmanın iyi olacağını söyledi. elime baktığını görebiliyordum. zavallı. Neden önemli insanlar. bordo. Eve dönüp ısırıklara ilaç sürmeliyim. Yüzüklerimi göstermek için elimi Marie'nin sırtında gezindirdim. dedi. Onu kucağımda taşırken. üstelik yanına da Rasmus'un zümrüt yüzüğünü taktım. birkaç kere evime çaya geldi. Neden kargaşa çıkarmak istesinler ki? Bütün bunların buradan çok uzaklarda olmasına çok memnunum. Marie ağladı. ağladı. o kadar önemsiz şeylerden konuşmayı seviyor ve gözü çocuklardan başka bir şey görmüyor ki. Hampstead'de oturan Mrs. Rasmus yarı şaka. Kızları ve Emily'yi Highgate Woods'ta pikniğe götürdüm. Muswell Hill Caddesi'nde kime rastlayalım? Lavender Grove'da iki ev ötede oturan Mrs. bayağı kötü durumda görünüyordu. kraliyet ailesi üyeleri falan öldürülür de diğerleri katledilir? Onları öldüren zavallının ülkesinin Avusturya-Macaristan tarafından ele geçirilmesine öfkelendiği apaçık. Sanki Lavender Grove'da Rasmus'u birkaç kez görmemiş gibi "Kocanız bir daha hiç dönmedi mi. Asıl çılgın olanlar bu cinayetin Sırbistan yöneticileri tarafından düzenlenen bir komplo olduğunu ileri sürenler. . Bisgaard iyi birisi. ama son söylediklerinden sonra vazgeçtim. üç renkli motiflerle süslü elbisemin ve beyaz şapkamın tüm ayrıntılarına baktı. Babam da Schleswig ve Holstein konusunda aynı şeyi hissetmişti. yanımda da bir hizmetçi bulundurmamın intikamıydı. ama Tanrı'ya şükür kimseyi öldürmedi.

Britanya Đmparatorluğu şimdiye kadar bütün bu olanlardan fazla etkilenmedi.29 temmuz 1914 Dün Swanny'nin doğum günüydü. partinin en güzel elbisesini giymişti. Almanya savaş ilan etti. Onlar asker olacak yaşa gelinceye kadar bu savaş biter. göğsünde de siyah satenden büyük bir fiyongu var. Bisgaard'ların küçük kızı Dorte. eğer başlarsa. o yüzden de bütün zamanını benim için çalışmakla geçiriyormuş. fırfırlı. Okumaya başladığım kitabın adı Bir Noel Şarkısı. Rasmus savaştan başka şey konuşmuyor. Housman ve yeni karısı. Hayret. Oyalanmak için Frederikke Teyze'nin bana bıraktığı kitapları okumaya başladım. lacivert ve zümrüt yeşili bir elbise. Beni çaya davet etti. ama yüzünün donukluğu her şeyi öldürüyordu. kuşaksız bir elbise. Parti elbisesini de ben diktim. Swanny'nin açık sarı saçları göğsüne kadar iniyor. Mr. Şikâyet ettiğimde de hole koymak için dövme demirden saksı altlığını gerçekten isteyip istemediğimi sordu. O akıllı bir adam. on arkadaşı -yani sınıfından on kız. Söylenenlere göre amacı. Dokuz oldu. giydiğini yakıştırıyor. doğum günü pastasını kendim yapmak istedim. gül kurusu renginde bir elbise. ama Swanny'nin. "gücümüz" yazdım. ama ben iki renkten çok güzel bir karışım çıkabileceğini düşünüyorum. eminim kına sürüyordur. Ona göre istiyormuşum (ne alaycı). ama bu durum değişebilir. özellikle de Kayser Wilhelm deniz gücümüze saldırırsa. daha doğrusu yeni gelini akşam olunca geldiler. saçları o kadar kızıl ki. Avusturyalıların Sırbistan'a savaş ilan etmesi. Rasmus "cümbüş" diye adlandırdığı partide hiç görünmedi. Housman savaşın bir haftada biteceğini söyledi. Kitaplar bir yıldan fazladır yanımdaydı. ama bugüne kadar zahmet edip kapaklarını bile açmadım. Okuldan sonra bir doğum günü partisi verdik. Gerçekten de bütün partinin en güzel kızıydı. Mrs. kalçaları üzerinde iki kocaman cebi. Mr. Savaşa girmeye cüret edemez. Hansine kumaşı gördüğünde "Mavi ve yeşil asla bir arada olmamalı" dedi. . Tabiî. Uzun boylu olduğundan. bunu da Rusya'nın harekete geçmesini beklemeden yapmak.geldi. bu nedenle de Toton Đmparatorluğunun akıl almayacak bir biçimde genişlemesine seyirci kalacak (hepsi de onun kelimeleri). 2 ağustos 1914 Oğullarımın savaşa gidemeyecek kadar genç olmalarına memnunum. gelirken kızları da getirmemi söyledi. Housman oldukça iri ama güzel bir kadın. Kendini o küçük Slav devletinin koruyucusu sanan Rusya. oysa kendimi baştan aşağıya Danimarkalı hissediyorum. Bütün mumları bir nefeste söndürdü. Partiden çok daha az önemli olan. Bunlar hep karışık işlerdir. Çok şık bir elbise giymişti. aşağıya inip Rusya'nın müttefiki Fransa'yı süpürmek. yenilmiş bir devlet olma hakaretini sineye çekmek zorunda kalacak. hiç de fena olmadı. bütün zamanını atölyesinde geçirdi. Yeşilbeyaz kareli. Ortası marmelat dolu. dokuz mumlu bir pasta. tepesi şeker kaplı. Ama başlayacağa benziyor. söylediklerine inanıyorum. Pek aşçılığım olduğu söylenemez. Gerçekten de arkadaş olup olmadıklarını bilmiyorum.

madem bu kadar korkaklar. yani askere alınmayacak kadar yaşlı değil. bütün Đngilizlerin kahraman azizler. kimbilir başıma neler gelirdi. Belçika'da eski ve güzel birçok kilise olduğunu söylüyorlar. ahlak anlayışıyla meşhurdu. Bana bütün bunlardan daha önce bahsetmeliydi. "Güzel beyaz kent" derlermiş. yazacak o kadar çok şey olur ki. Altı kadın ve iki çocuk daha vardı. 21 ocak 1915 Mogens dün on yedi oldu. sohbet fırsatı bulamadık. Annem bütün çocukluğum boyunca hep hastaydı. sıkıcı bir avuç insan. Gözyaşları içinde bana nişanlandıklarını. Avusturya bombardımanından sonra bir harabeler yığını olmuş. Bir tanesi "Siperin önünde ayağa kalkarsan. en fazla otuz bir-otuz iki yaşında. Bunları kimden aldı. Eğer ölürse. vermeye de çalışmayan birinin okul masraflarını ödemenin . merak ediyorum. Ortası yok. güler yüzlü. Belki de mutlu. evlenmek için para biriktirdiklerini. Almanların da korkak fareler olduğunu söylemesi lazım. onu işin dışında tutmak lazım. gerçekten çok yazık olur. Hepimizin vatansever olması. Marie'yi Mrs. bir yıl içinde de evlenmeyi umduklarını anlattı. Mogens bu yaz okulu bırakmaktan söz ediyor. Mons'tan getirilen yaralıların hepsi de Almanların korkaklığından ve alçaklığından bahsediyor. Hansine'den biraz daha küçük. neden hâlâ onları Belçika'dan sürüp çıkaramadık? Bir kez daha bu günlükleri Danca yazabildiğime seviniyorum." Kim korkmaz ki? Herhangi bir Töton'un alçak olacağına inanırım da. Çok zeki olmadığını. Kendi ailemde iyi olarak adlandırabileceğim kimseyi hatırlamıyorum. Soğuk çelikten korkuyorlar. Sırbistanlı olmadığıma. ama bu imkânsız. çünkü Cropper'ı askere alındı. yoksa eğer birisi bunları okuyabilseydi. sadece incir çekirdeğini dolduramayacak dedikodu. bu savaş öyle kısa zamanda bitmeyecek. diye düşünüyorum. hem çok karışık hem de bir sürü yerde birden oluyor. "Tüfekle nişan alamıyorlar. Savaşta olan bütün her şeyi bu günlüğe yazmak istemiştim. The War Illustrated dergisinde bir Belgrad tablosunun fotoğrafı var. madem bu kadar kötü askerler. Swanny okuldaydı. Mogens'in bu iyi taraflarım kimden aldığını söylemek güç. Frederikke Teyze ve oğullarına gelince. Housman'ın Hampstead'de. ancak bütün bunlar beni nakit paraya ihtiyacı olan ilk erkeğe vermesini önleyemedi. Hep acı çekerken kim iyi olabilir ki? Babam çok katı ve disiplinliydi. merak ediyorum doğrusu. hepsi de kusur arayan. Cropper. Kesin olan tek bir şey var.7 eylül 1914 Hansine büyük bir üzüntü içinde. Frognal'daki evine çaya götürdüm. Cropper çok yakışıklı bir erkek. Rasmus da her zamanki öfkeli konuşma biçimiyle sınavlarını veremeyen. Savaşta olduğumuza inanamazdınız. iyi huylu Rasmus ve onun kaba köylü ailesinden. eski Belgrad'ın tabiî. çocuklarımın da Sırp doğmadıklarına şükrediyorum. gülmeyi unutmuş. sana ateş edemiyorlar" dedi. süngünün karşısına çıkmaya da cesaret edemiyorlar. sadece çok iyi bir çocuk olduğunu kabul etmek zorundayız. Ne kadar ayakta kalacaklar. Kısacası.

. Housman Danca okuyabilseydi. Şimdiye kadar havacılarımız Alman kentlerinin üzerinde uçtular. Neredeyse Emily'nin boyunda. bu kadar sözü dinlenir. kocası cephede savaşan bir kadın da öldü. Eğlenceli. "iğrenç kan içici hayvanlar" olarak adlandırıyor. bütün bunlara ne derdi acaba? Gazete misillemelerde bulunabileceğimizi söylüyor. Rasmus yaramı deşmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. hayatı düzenlemenin yolu bu olmasa gerek. savaş bittiğinde Đngilizlere ne olacağını yazıyor: 'Tüm savaş öncesi alışkanlıklar kaybolmuş olacak. Erkek olsaydı. King's Lynn ve Yarmouth'ta insanlar yaralandı. Wells benden çok daha zeki olmalı. Bir kadın ya koca bulacak ya da alay konusu olmak dışında bir işe yaramayacak. Đleride iç karartıcı bir okuma faaliyeti. savaş daha bitmedi. 1 mart 1915 Mr. iyi. Her neyse. Mrs. Rasmus tek entelektüel faaliyetinin daha sonra cilt haline getirmek istediği The War Illustrated nüshalarını toplamak olduğunu söylüyor. üstelik de haklı. Dün gece Zeplinler Kuzey Denizi'ni geçip Norfolk kıyılarını bombaladı." Peki öyleyse. oysa Emily. . itaatsiz ve kuşkucu olacak. ama kahramanların içine girip onlar oluyorum. Kısacası. nerelerde olurdun. Yine de bazen yazdıklarını okurken. insanların değişmesini beklemenin. G. eczacıların dediği gibi "gelişen". daha on yaşma bile gelmemiş bir çocuk için çok yetenekli. kadın?" dedi.. Ne rastlantı! Gazete Almanları. savaş bitince eski eğlence havasının bir daha Đngiliz siyasetine geri dönmeyeceğine inanıyorum. bu kadar ünlü. Bunu fazla dert etmemeye çalışıyorum. bu denli saygın görünmezdi.mantıksız olduğunu söylüyor. "Kocan olmasaydı. "Ne aptal!" demekten kendimi alamıyorum. Askerler için hâki çoraplar örüyor. Mogens'in ne iş yapacağını kestiremiyorum. Đngiliz. Sevgili babasının yorumu: "Postalının içinde bütün bu düğümleri taşıyacak olan zavallıya acıyorum. yoksa şimdi bulunduğu yerde olamazdı. Mrs. Hikâye okumanın bu kadar zevkli olabileceğini bilmiyordum. belki de babasının yanında çalışır. biraz kısa olsa da yetişkin bir kadın. yine de bütün bunda yanlış bir şey var.. sevinçten uçardım sanırım. Güldü. Housman'ın kardeşi askere alındı. onların başından geçenlere üzülüp günlüğüme geri dönmek için sabırsızlanıyorum. H. Antikacı Dükkânı'nı okuyorum. üstelik yakında da biteceğe benzemiyor. bütün bir milletin akşamdan sabaha değişeceğini düşünmenin mantıklı bir tarafı olabilir mi? Đşte bir örnek. mümkünse tabiî.. ama bomba atmadılar. Buna güldüm. savaş yöntemleri "antropolojide bilinen en alçak ırklardan" bile daha vahşi. Swanny'ye örgü örmeyi öğrettim. işlerin hemen yapılmasını isteyecek. uzun boylu kadınların koca bulamadıklarını söylüyor." Yaşına göre çok uzun.Koca bulamasa çok mu kötü olur? dedim. 'Oyalanan' hükümetlere sabır göstermeyecek..

merak ediyorum. Rasmus yeni yıl kararını alalı bir buçuk yıldan fazla geçti. Ölecek olanlar ötekilerdir. ama bizim yayımladığımız listeye göre Çanakkale'de otuz üç ölü. savaş süresince de düzelmesini beklemiyorum. Hansine Cropper'ın nişanlısı değil sevgilisi. Ona söylediği özel şeyleri. Hansine'nin Cropper'ı Çanakkale'de kayıplar arasında. Mrs. Housman "Neden o? Neden ben?" deyip durdu. çünkü bir insanın ölüme hazırlıklı olamayacağını anladım. ama bu onun yakını olduğu için ölmemesi gerektiğini mi? Fransızlar üç milyon Alman'ın öldüğünü gösteren bir liste yayımladı. Bu konuda fazla konuşmam ama anladığım kadarıyla şu sıralarda işler pek iyi değil. Böyle bir şey neden onun başına geldi? Daha yüzlercesinin. ama ölüm gelip çattığında yine aynı şey olur. Zaten bütün mektup da bu. daha fazla yazmış olmasına rağmen. 28 temmuz 1915 Swanny'nin doğum günü. Ölü bir adamın neşeli ve umut dolu kelimelerini okumak ne tuhaf. Belki de değil. Yani ne demek istiyor? Bunun başkasının başına gelebileceğini. sanırım büro işinde çalışacak. Bu sayılara inanmıyorum. Housman'ın ağabeyi. Tanıdığım ve cepheye bir erkek gönderen kadınlardan hiçbiri onların orada ölebileceklerini farkında değil. Zaman kaybetmeden Rasmus'la birlikte motorlu araba satışı işine başlayacak. askere alındıktan üç hafta sonra Hollanda'da öldü. kendi erkeklerinin büyülü bir hayatı vardır. 14 mart 1916 . üç de kaybımız var. bu yüzden de haberleri Cropper'ın dün gizlice gelen ablasından almak zorunda. bunu kendine her gün söyleyebilirsin. ama hâlâ milyoner olamadı! Swanny'yi doğum günü hediyesi olarak Yunan dans dersleri kursuna yazdırdık.30 mart 1915 Mrs. mektubun büyük bir bölümü sansürsü tarafından karalanmış. Motorlu arabalar konusunda en ufak bir bilgisi bile olmadığından. yirmi sekiz yaralı. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bilebilir. doğru olmaları mümkün değil. Böyle inanmak. gelecek ilkbahara kadar her cuma akşamı kursa gidecek. acıyı ve şoku daha da güçlendiriyor mu. Cropper'ın Hansine'nin okuma bilmediğinin farkında olmadığını sanıyorum. tabiî ta haftalar önce yazılmış. Danca'da hiç böyle kelimelerimiz yok: terpsikhora. bütün o sevgi ve aşk sözcüklerini okumamı istiyor olamaz. Bugün zavallı Hansine Cropper'dan bir mektup aldı. Hansine -hepimiz gibi. Tahmininle göre Cropper öldü. yoksa ona mektup gönderme sıkıntısına girmezdi. Mogens'in okuldaki son günü. Sözlüğümde onun için harika bir kelime buldum. Ona terpsikhora sanatında becerikli olmasını beklediğimi söyledim. Gelibolu'nun batısının boşaltılmasından önce postaya atılmış. binlercesinin başına gelmiyormuş gibi. Resmen nişanlanmadıkları için.Cropper'ın savaş tutsağı olduğunu umuyor. sanki ölenin sonsuza dek yaşayacağını düşündüğünü anlarsın. Cropper'ın annesi dişi bir kaplan kadar kıskanç ve "o yabancı kölecik" olarak adlandırdığı Hansine'yi kabullenemiyor.

dedim Eğer halıya. perdeye.Neden Marie? dedim.Öyleyse. Fazla ilgi göstermedim. kadınım. Marie'ye vurunca Marie o kadar yüksek sesle ağlamaya başladı ki. Nasıl emin olabilirler bilemiyorum. . ben Đki Şehrin Hikâyesi'ni okuyordum. Hep birlikte gülüp Mrs. Neden Swanny değil? Bütün çocuklara eşit sevgi göstermek gerektiğini sanıyordum. ama kızların yüzlerinde iz kalmasından korkuyorum. Çocukların suçiçeğini zonalı bir yetişkinden kapabileceklerini duydum. Bu evin eşini yapacağım. Đnsanı biraz daha cesaretlendirebilirdin. babası ta atölyeden duyup fırladı. ellerini arkasına bağlayacağımı söyledim. sonra öteki soğuk aldı. kendilerini şanslı görecek bir alay kadın var.Swanny çok büyük. ona kendine ait bir Padanaram yapacağım. Bugünün de çok başarılı geçtiği söylenemez. Ama bir şekilde ertelemek zorunda kaldık. bu sabah da Marie'nin bütün vücudu kıpkırmızıydı. o ise sigarasını tüttürerek The War Illustrated'i yutuyordu ki birden kafasını kaldırdı ve Marie için bir bebek evi yapacağını söyledi. mindere falan ihtiyacın olursa. Swanny dün sabah kırmızı kabarcıklarla aşağıya indi.Bitirdiğimde yedi yaşında olacak. Arthur. genellikle böylesi kocakarı hurafelerine inanmasam da. Aslında bütün bunları ikinci çocuğu olan Arthur isimli çilli ve şişman oğlunun doğum gününde Marie ile oynayabilmesi için ayarlamıştık. Gelip de benden bir şey isteme. Evans zonaya yakalandı. Kocaları benim yaptıklarımı becerebilse. . . Dikiş işinde ne kadar becerikli olduğunu biliyorsun.Beş yaşında bir çocuk için mi? dedim. ama kızkardeşi bu akşamüzeri geldi ve Hansine'ye müjdeyi verdi. Evans'ı bir daha burada hiç göremeyecekmişiz gibi geliyor! Bu akşam oturma odamızdaydık.Noel'e kadar bitiremem. Böyle büyümeye devam ederse. Sanki Mrs. bana yüzünü kaşımayacağını söyledi ama o Marie maymunu. 26 mart 1916 Hem Swanny hem de Marie suçiçeği oldu. "Noel'i beklemek zorunda kalacaksın. Mrs. "Doğum günü için geç kaldın" dedim. bütün bunlar yetmezmiş gibi. önce çocuklardan biri. Sam Cropper Almanların elinde tutsak. onunla ne yapacağımı bilemiyorum. gelirken de bir sürü çirkin çocuğunu yanında getirdi. Evans çaya geldi. sanırım bu defa bir gerçek payı var." . bebek evini bitirdiğimde iki metre olur. Evans'ın Rasmus'un Arthur'a bağırmasının öcünü aldığını söylüyoruz. benden bir yardım bekleme. Arthur'u parçalamakla tehdit etti. Hansine o dakikadan beri gülücükler . Hansine'den istersin. .Ravensdale Caddesi'ndeki kapı komşumuz Mrs. bir ya da iki yılımı alır. . Swanny iyi ve söz dinleyen bir çocuk. dedi. bir daha yüzünü tırnakladığını görürsem.

Üstelik Asta onları tanımıştı ya da onlardan söz edildiğini duymuştu. Yani çizimlere başladı. Londra Taburu Tüfek Tugayı'nda er. şarkılar mırıldanıyor. Kitabın içinden bir kâğıt düştü. görünüşünden sürekli olarak kullanıldığı. diğeriyse sanki özel olarak bastırılmış gibiydi. Mogens bu akşam eve geldiğinde orduya gönüllü yazıldığını söyledi. yeşil Ünlü Duruşmalar dizisinden bir kitaptı. çünkü ne Lizzie Roper ne de kocası güzel insanlar değildi. bildiği Đngilizce atasözlerini tekrarlamaktan büyük keyif alıyor: "Soru sorma. Artık 3. 7 mayıs 1916 Bunu nasıl yazacağımı bilemiyorum. yaptığı karalamalar bana Leonardo'nun eserlerinin fotoğraflarını hatırlatıyor. Đçindeki boş sayfada Bir Victoria Dönemi Ailesi. Arthur Roper ve Romen rakamlarıyla bir tarih basılıydı: MCMXXVI. Uyanmak ve bir kâbustan sonraki o muhteşem duyguyu yaşamak istiyorum: "Doğru değil. Đçimizden çok azı kitap. . Ne şömiz ne de ön kapakta bir yazı. Oysa ben elyazmaları. Rasmus da her zamanki çatık kaşlarıyla Đngilizce cevap yerdi.içinde. daktilo sayfaları bir yana. demek istiyorum. Kadın kaba. Rasmus bu akşam bebek evine başladı. Belki de inanamadığım için yazabiliyorum. Neden ilgilenmem gerekeceğini anlamadım. Yine de her ikisinde dikkatimi çeken bir şey vardı. Swanny onu görünce. kitabın sırtındaki harflerse okunamayacak kadar silikti. Cary'nin yazdığı bir not. gazete ya da dergi dışında bir şey okumaktan hoşlanır. adam da yıpranmış gibiydi. ya da resimlerden anlaşıldığı kadarıyla. Mrs. bu nedenle de böyle bir okuma faaliyetine başlamaya can atmıyorum. Bir tanesi Penguin Yayınları'ndan. yanına da beyaz boncuklarla süslü gülkurusu bir türban. Far?" diye sordu. yalan da işitme!" Beyaz büyük benekli gül kurusu taftadan yeni bir elbise aldım. harika çiziyor. binlerce kitap sayfasının fotokopisini okumak zorunda kaldım. Önce kitaplara baktım." Ama doğru. On ikinci bölüm Cary'nin vermiş olduğu kâğıtların tepesinde iki fotoğraf vardı. akıllı ya da duyarlı insanlara da benzemiyorlardı. Çok ince bir cilt. "Önce Ward-Carpenter anlatısını. "Neden evimizi çiziyorsun. Hakkını vermeliyim. olmadı. sayfalarının çevrildiği anlaşılıyordu. Roper'ı modaya uygun elbiseleri ve tüylü büyük şapkasıyla görmüştü.

Gerçekten de aşağı orta sınıfın en alt sınırındaki kahramanları. Küçük insanların başına korkunç felaketler gelir. Fotokopinin üzerinde belgenin aslının nerede olduğunu gösterebilecek hiçbir işaret yoktu. bir Suffolk adıdır ve Alfred dört yıl sonra Suffolk King's Counsel. her üçünü de ilkokula gönderir. Bütün bunlar Thomas'ın beyin kanamasından ölmesiyle sona erer. St. Suffolk. Dava ekim 1905'te Londra'da Merkez Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Bir eczacının çöküşü ve batışı Büyük cinayetlerin neden olduğu ilgi ve korkunun asıl kaynağı. Annesi o zamana kadar kızları Beatrice ve Maud'u doğurmuşsa da Alfred ilk erkek evlat ve vâristir. 1925. Arthur ve Joseph.sonra da kitabı oku. Oğullarının çalışmasına gerek duymaz. bu felaketler saraylarda ya da malikânelerde değil. en yüksek avukatlık derecesi. Roper'lar görünürde mutlu ve saygın bir ailedir. Eighteen. günümüzde olsa eczacı ya da eczane yöneticiliği olarak adlandırabileceğimiz bir iş yapmaktadır. cinayetlerin içindeki olağanlıktır. en azından oğlanlar kaderin onları bıraktığı yerden daha yukarı yükselmeyi düşünmektedir. dar ve pis sokaklardaki yoksul evlerde gerçekleşir. Okumaya başlamadan önce tarihî dedektif hikâyeleri yazarımın yayımladığı gerçek cinayet ansiklopedisine bir göz attım. Yine de Roper hakkında daha fazla şey öğrenmeye kararlıydım." Hepsi bu. yine de orijinalin gerçek bir cinayet koleksiyoncusunun elinde olduğunu düşündüm. Edwards'ta doğacaktır. Arthur'un anılarını es geçsen de olur. Roper kızlarının böyle bir şey yapmaları gerekmez. belirli bir varlığa sahiptirler. Roper dosyası da farklı değildir. savunma avukatı KC Howard de Filippis olağanüstü başarılı göründü. doğumu ve yetiştiriliş tarzıyla bir Londralı değildi. Eczane sahibi aileye reddedilemeyecek kadar iyi bir . ö. şiddet ve kural tanımazlıkla cevap vermiştir. başlıca oyuncuların aile hayatı konusunda çizdikleri resimleriyle söylediklerimizin tipik bir örneği olarak da gösterilebilir. Ne var ki Alfred Eighteen Roper. Roper'a fazla yer ayrılmamıştı: "Alfred Eighteen Roper d 1872. Thomas kırk dört yaşında öldüğünde. hatta belki de biraz daha fazlasıdır. daha sonra Roper ailesinin iki oğlu daha olur. Londra banliyölerindeki sahnesi. Thomas Roper. Thomas'ın hem annesi hem de karısı hizmetçilik yapmışken. rezili ve alçağı bir tragedya haline getirir. Burada küçük ayrıntılar büyütülür." Ward-Carpenter kenarları kapkara bir fotokopi yığını çıktı. bu koşullara olağandışı bir tepki. Bury. Edmunds. Arthur on altı yaşındadır. aşağılık davranışlar öylesine korkunç bir boyuta ulaşır ki cürüm kısa süre için de olsa. Norfolk'ta Lark Nehri kıyısındaki küçük ve güzel Bury St. Birinci sayfanın tepesine elle "1934" yazılmıştı. Butter Market'ta eczane Morley's'te yardımcıdır. Cambridge Temmuz 1905'te karısı Elizabeth Louisa Roper'ı Londra'da Hackney'de öldürmekle suçlandı. Anlaşılan emrinde çalışanlar vardır. son doğan kızın da sadece birkaç hafta yaşadığı sanılmaktadır. Kazancının yerinde olduğunu söyleyebiliriz. cinayetlerin olağanüstü içeriğinden çok. ortak koşulların büyük bir kentin arka sokaklarında buluşturduğu kadın ve erkekler. önemsizi. Burada. Đlginç ikinci adını 1868'de Thomas Edward Roper'la evlenen annesinin kızlık soyadından alır.

eczacılığa yükselir. Model buhar makineleri üretir. ailenin tüm erkekleri gibi uzun boylu olduğu. Alfred'in kardeşine ilkokulun yılda dört kez düzenlediği. kardeşi Arthur'a göre "kimyagerliğin" her alanına ilgi duyar. belirtilen tarihlerde John Deck tarafından yürütülmektedir. Arthur'un ağabeyi Alfred hakkında verdiği bilgilerdir. yazdığı Roper anılarını 1926'da kendi imkânlarıyla bastırır. bu davayla sonuçlanan koşullar ve davanın sonucu olmasına karşın. Arthur'un aile üyeleri hakkında yazdıkları o denli övücüdür ki. Fotoğraflarından onun zayıf ve dar omuzlu olduğunu görebiliyor. bunları annesinin gaz sobası üzerinde doldurmaya çalışır. evlenmesinden hemen önce. Eğer Alfred isterse dükkânda ona verebileceği bir iş vardır. bunlardan biri fotoğraf stüdyosunda çekilmiş bir portre. tıraşlı görünmektedir. bu evlilikten 1899'da bir oğlu. Arthur ağabeyinin dış görünüşü hakkında. karşı cinsten hiç kimseyi tanımamaktadır. Arthur'un bu konuda söyleyecek tek bir sözü yoktur Ağabeyi kısa kitabın birçok bölümüne hâkimdir. Edmunds'taki botanik bahçesinin müdürlüğünü yaptığını yazar. bazı gerçekleri saptırmak zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır. sadece kendinden bahsedildiği 250 satır vardır. alnındaki koyu saçlarının dökülmeye başladığı görülmektedir. ancak hangi renkte olduğu . Kız kardeşlerinden biri evlidir. Roper ailesinin adını duyurduğu tek olay Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı dava. S. kardeşi Arthur'a göre de çok az arkadaşı vardır. Ne de olsa sıradan ve gerçekten saygın bir aileyi itibar sahibi yapma merakı. genellikle de gözleri bozulmaya başlayan annesine yüksek sesle kitap okur. büyükbabası Samuel Roper'ın 1830'da Bury St. yine de annesini yaşatacak. Arthur'un anne tarafından dedesi William Eighteen. diğeri de bir sonraki yıl evlenmeye hazırlanmaktadır. Hodson yürütmektedir. Halk Kütüphanesi'nin sadık bir üyesi. Çalışkan ve sorumluluk sahibidir. özellikle dayanıklı bir vücuda sahip olmadığı sonucunu çıkarabiliyoruz. 1904'te de bir kızı olduğu yazılıdır. Alfred. 1844 yılında posta idaresinde çalışmış olabilir. oysa o tarihte o görevi bahçenin kurucusu N. Edmunds'un posta müdürü olamaz. Alfred. kitabın ekindeki albümde iki fotoğrafı görülür. neredeyse bir entelektüel olarak tanıtır. Bury Mekanik Enstitüsü'nün büyük kitaplığının da devamlı ziyaretçisidir. evine bağlı sakin ve sevecen bir gençtir. White Suffolk gazetesine göre Hatter Caddesi'ndeki bu görev. Portre çekiminin yapıldığı 1898 yılında. Morley's'te birkaç yıl kalır.öneride bulunur. Eczacılık alanında herhangi bir eğitim görmemiş olmasına karşın. gözlerinin koyu olduğu anlaşılmakta. Okuldan ayrılıp dükkânda işe başlar. Beccles'te ilkokul öğretmenliği yapan Arthur Roper. Merdivenin en alt basamağındadır. Yüz hatları düzgündür. kazananların da Cambridge Üniversitesi'ne gönderildiği bir yarışma kazanmayı umduğunu söylediği anlatılır. erkek kardeşlerinin okuldan ayrılmalarına gerek bırakmayacak kadar para kazanmaktadır. bu sürede babasının daha önceki durumuna. yine de kitapta cinayetle suçlanıp mahkemeye çıkmasıyla ilgili tek bir cümle yoktur. Southgate Sokağı'ndaki odasında da keşif kabilinden deneyler yapar. düşüncelerini biraz kuşkuyla karşılamak zorunda kalırız. Kitabın adı Bir Victoria Dönemi Ailesi'dir. 1898 yılında Elizabeth Hyde'la evlendiği. Đçinde bugün ilgimizi çekebilecek tek bölüm. H. Muhtemelen Samuel bahçede çalışan bahçıvanlardan biridir. diğeri de onu karısı ve çocuklarıyla gösteren bir aile resmidir. ne var ki Bury St. Örneğin. Ağabeyi Alfred'i düşünceli ve araştırıcı bir genç. Southgate Sokağı'ndaki aileden kalma evde annesi ve kardeşi Joseph'la beraber otururken çoğu akşamı okuyarak geçirir. muhtemelen iki metreye yakın göründüğü dışında başka bir bilgi vermez. Ne var ki bu umudu gerçekleşmeyecektir.

bilinmemektedir. burada söylenebilecek tek şey. Bütün bunların. Hackney'de. metroyla Walham Green ve Charing Cross arası on beş dakikadır. müşterisinin memnun ayrılmasını sağlar. Alfred Roper'ın bu iş önerisini kabul etmiş olacağı kuşkuludur. Şimdi kardeşi Joseph de evlenmek ve karısını Alfred'in de oturduğu Southgate Sokağı'ndaki eve getirmek üzeredir. Gerçekten de Smart Fulham'da oturmakta. oda kiraladığı binada boş odalar bulunduğunu bilmektedir. Nedeni ne olursa olsun. Londra'da geçici bir süre için Gray's Inn Sokağı'ndaki bir otele yerleştiği. Mr. Alfred. Bu odalar için haftada yirmi beş şilin öder. ikinci katta bir yatak odası ve bir oturma odasına taşındığında yirmi üç yaşındadır. Alfred.Alfred kente gelen ve Angel Hill'deki Angel Inn'de kalan Robert Maddox'la tanışır. Alfred'in bir ilaç reklam şirketine müdür yardımcısı olarak atanmasında bir rolü olup olmadığını bilmiyoruz. hatta yemeğini bile hazırlamıştır. Fulham'a yerleşmiş olsaydı. Đşe gidip gelmek kolaydır. Maddox Morley's'e gelir. güzel bir evdir. bu arada da Alfred Roper'a kronik nezlesine de bir çare bulup bulamayacağını sorar. bu nedenle ağabeyinin gençlik yılları hakkında fikir sahibi olabilmek için onun anlattıklarından başka dayanağımız yoktur. Gerçekten de onu yalnız bırakıp gitmeyi kabul edemeyecekti Son yıllarda Alfred ev işlerinin büyük bir bölümünü üstlenmiş. 1895 yılında Navarino Caddesi'nde Devon Villa'ya geçip. Roper'dan hoşlanmıştır. onunla ilgilenen Alfred Roper'dır. Alfred Roper tipi insanların çoğu sadece sükûnet ve tevazularıyla kendileri hakkında olduğundan parlak bir izlenim oluşturmayı başarırlar. Belki de Robert Maddox. tehlikeli dönem geçene ve 1906 yılına gelinene kadar Alfred'in yaşamındaki en önemsiz ayrıntıları sıralamakla yetinir. Devon Villa bodrumun dışında dört katlıdır. parmağındaki ağrı için bir ilaç ister. Arthur ağabeyinin hangi koşullar sonucunda Doğu Londra'da. Maddox ertesi gün teşekkür etmek için eczaneye uğrar. Hyde'ın evini neden seçtiğini açıklamaz. annesini merdivenlerden yukarı ve aşağı taşımış. muhtemelen de daha sonra gelişen olayların yarattığı endişeden. belki de fotoğraf çektirirken gözlüklerini çıkarma gereğini duymuştur. Arthur'un anılarının satır aralarından Alfred'in kaçış fırsatı yakaladığından belki de zenginliğe gidebilecek bir yolda adım atmaktan memnun olduğunu çıkarıyoruz. çay ve akşam yemeği de bu fiyata . bilgisizlikten. Anne Roper birkaç hafta önce ölmüş olmasa. ne cinayetten yargılanacağı ne de hayatının yirmi yılını toplum dışında geçirmek zorunda kalacağıydı. Alfred'in yaşadığı bölüm yüksek tavanları ve büyük pencereleriyle geniş. Alfred'i bu öneriyi kabul etmemeye iten neden bilinmemektedir. Maddox'un da ortağı olduğu Londra'daki Supreme Remedy Company Alfred'e bir iş önerisinde bulunur. Maddox'un bu sorununu da halleder. Alfred de öneriyi kabul eder. daha sonra Strand'den ve Covent Garden'dan geçerek işe gidilebilmektedir. Tam tersine. kahvaltı. En azından Arthur Alfred'in neden iş değiştirdiği konusunda hiçbir görüş ileri sürmez. Burun kemeri üzerinde görünen soluk iz Arthur'un gözlük taktığı anlamına da gelebilir. Butter Market'taki Morley's'te yönetici olarak çalışmaya başladığından birkaç yıl sonra Arthur kaç yıl olduğunu belirtmese de aradan altı yıl geçtiğini hesaplıyoruz. Alfred. Navarino Caddesi'ne taşındığını ve oturmak için Mrs. Supreme Remedy'nin çalışanlarından biri olan John Smart duruşmada yaptığı tanıklıkta. Maddox'a herhangi bir merhem vermek yerine dolamayı yarar ve parmağa öyle usta bir pansuman yapar ki. yerleşir yerleşmez de uzun süre oturabileceği bir ev aradığı anlaşılmaktadır. bir lokantada yedikleri yemek sırasında Alfred'e Fulham'ın yerleşmek için uygun bir bölge olduğunu anlattığını belirtir.

Mare Sokağı'nın "yanlış" tarafının hemen batısındadır. daha yoksulluğa doğru bir gidiştir. Homerton High Street ve çevresinde uzun zamandan beri bakımsız fakir mahalleleri vardır. Hackney'de atlı tramvaylar. Mrs. Hackney bir işadamının Londra dışında oturabileceği. Hâlâ direnen ve eski büyük malikânelerde yaşayan orta sınıfla giderek yoksullaşan işçi sınıfının mahalleleri arasındaki sınırlardan birisi de Mare Sokağı'dır. Hackney Common az ötededir. Demiryolları hızlı yolculuğa olanak tanımadan önce. Bölge bahçeler içinde büyük evlerin yapıldığı bir banliyö haline geldi. South Mill Fields. "arabalarını buradan tutan insanların yüksek sayısından da anlaşılacağı gibi. aralarında Marie Lloyd. bahçelerin arasında da parklar ve hayvanların otladığı çayırlar yer aldı. görece konfor ve orta sınıf değerleri. Victoria Park kentin kriket alanıdır. London Heights çevresinde şiddet hüküm sürerken. daha yoksul sınıflar yararına vakıflar kurduranlar. kentteki işine de zamanında varabileceği en uzak yerleşim bölgesi olarak gösterilebilirdi. Alfred Roper'ın buraya yerleştiği dönemlerde Hackney oldukça yoksuldur. muhtemelen de tüm dünyanın önünde" olarak tanıtırdı. yüksek ağaçlı bahçeler arasından London Fields görünür. 1891 yılında bir odada dört ya da daha fazla kişiyle birlikte oturanların sayısı 3 000. Matthew Rose and Sons mağazası da aralarında bir çay salonunun bulunduğu çeşitli hizmetler sunar. yüzyılın ikinci yarısında Hackney'de eğilim. Örneğin istatistikler. Sinema salonlarının görünmesi için 1906'yı beklemek gerekse de Stoke Newington Caddesi'nde Yeni Alexandra Tiyatrosunda. karmakarışık bir düzende yaşayan göçmenler. bir odaya dört kişi doluşmuş. Bize anlatılanlara göre yoksullar her zaman çevremizdedir. nüfusu da gereğinden fazla artmıştır. Buradaki eğilimin dışa yönelik olduğu. Hackney'nin yerli fakirleri Homerton High Street ve Wells Sokağı etrafında yaşamaktadır. merkezden kovulanların Lea Nehri'nin tam kurutulamamış bataklığı kenarındaki yıkık gecekondulara yerleşmek zorunda kaldığı bellidir. Alfred Roper'ın taşındığı gelişmiş Londra banliyösü işte böyle bir yerdir: yoksulluk ve ağır işçilik. Navarino Caddesi. yemeği hazırlanmaktadır. Hackney Wick and All Souls' ve Clapton gibi bölgeler gerçek teneke mahalleleridir. sahiplerinin varlığı ve lüksüyle krallığın. nüfusun 1881 ve 1901 arasındaki yirmi yılda 163 681'den 219 272'ye yükseldiğini gösterir. tiyatro ve operalar vardır. Odalar lüks olmasa da uygun biçimde döşenmiştir. Hackney Empire tanınmış bir salondur. . Çoğu tiyatro Noel'de pandomim gösterileri sergiler. Đnsan Mare Sokağı ve Kingsland High Street'teki büyük mağazalarda her istediğini bulabilir. üç ya da daha fazla kişiyle oturanların sayısı da yaklaşık 8 000'dir. Odasının temizliği yapılmakta. Yılda 150 pound aldığı düşünülürse. Đşçileri kente taşıyan London Fields tren istasyonu bir taş atımı uzaklıktadır. arabalar çalışır. Hackney eskiden "soyluların ve aydın sınıfının evleriyle" ünlü bir kasabayken sakinleri arasında o kadar çok tüccar ve seçkin insan vardı ki. kira ödemede bir sorunu olmayacağı anlaşılır.dahildir. Eğlence bakımından müzikholler. Yüzyılın sonlarında. bowling sahası ve göl yürüyüş mesafesindedir. Vesta Tilley ve Little Tich'in de bulunduğu ünlü müzikhol yıldızlarını sahneye çıkarır. XTX. Hyde'ın evi de Stanford Hill'e taşınan bir kent tüccarının evidir. eşleriyle birlikte kiliseye giden yerli halk. işte bu evlerin sahipleriydi. oturma odasından. içinde pazarıyla canlı bir alışveriş merkezidir. Dalston Tiyatrosu ve Islington'daki Grand'de dram ve komediler oynanır. Hackney'nin zarif kilise ve ibadethanelerini yaptıran. Kuzeyde.

Çıktığı odalar Upton adlı evli bir çifte kiralanır. Mrs. Mrs. bütün bu insanların geçmişi ve özelliklerinden bahsetmenin sırası geldi. arıtma istasyonunun yanındaki evine yakın. Florence'tan önce. En sevdiği içki cindir.Artık Mrs. 1895 yılında elli yedi yaşlarında bir duldur ya da kendini dul olarak tanıtan bir kadın. Hyde'ın ücretini bu evle ödemiştir. Hyde. yanından evlenmek için ayrılan daha yaşlı bir kadın çalıştırmıştır. Evin neredeyse bütün işleri. Hyde. Maria Sarah Hyde. birinci kata yerleşen. Ironsmith de çalıştığı et ihracat şirketinin merkezinin bulunduğu Amerika'ya gider. Miss Cottrell'e göre birçok kez alkolün kalbine yararlı olduğunu söylemiştir. Maria Hyde. Bir yıl önce okulu bırakmıştır. Zemin kattaki iki salon geniş ve yüksek tavanlıdır. yukarı katlara kömür taşınması. bir de hizmetçilerin yattığı penceresiz aralığa inilir. birinci kattaki bir odada kalır. şimdiye kadar hiç kimsenin onu sarhoş görmediği söylenir. Çocuğa ya da çocuklara ne olduğu bilinmez. Evin Mrs. beş yıl önce Devon Villa'ya yerleştiğinde nereden geldiğini bilen de yoktur. Ne var ki nişan bilinmeyen bir nedenle bozulur. kiremit rengi mermerden tabanıyla holün gösterişli olduğu söylenebilir. bulaşık ve alışveriş onun görevidir. Mrs. oturma odası istendiğinde akordeonlu bir kapıyla ikiye bölünebilir. herkesçe Lizzie olarak bilinen. Bazıları kızına bir koca bulmak peşinde olduğunu ileri sürer. Hyde'ın verdiği hizmetler karşılığında bu eve gelmiş olduğudur. Mare Caddesi'ndeki Dolphin Tavernası'nda Joseph Dzerjinski'yle birlikte içki içmek dışında çok az şey yapmasına izin veren önemli bir kalp rahatsızlığı olduğunu iddia eder. kendini eski bir saray terzisi olarak tanıtan yaşlı bir hanımdır. Ev dört katlı geniş bir binadır. yanında yaşadığı adam Mrs. Bazıları da kızın. o zamanın çok kullanılan deyimiyle "olması gerekenden daha iyi olmadığını". şimdiye kadar hiç evlenmemiş olmakla birlikte en az bir çocuk doğurduğunu iddia eder. Dzerjinski'yle aynı katı paylaşan konserve et ürünleri tüccarı Goerge Ironsmith'in Lizzie Hyde'la nişanlı olduğu. Alfred Roper'ın yerleştiği ev ve kiracıları. Odaların temizliği. . O dönemde yemek yapma işi Maria ve Lizzie Hyde arasında paylaşılır. Hyde daha sonra iki kiracı daha alır. bu nedenle de on üç yaşındaki Florence Fisher annesinin South Mill Fields'ta. iyi bir iş bulduğu için kendini mutlu sayar. Genel kanı. ailesi. Hyde. tek hizmetçisi olan Florence Fisher'a düşer. Diğer bir anlatımla. Bunlardan Miss Beatrice Cottrell. Kocasından söz ettiğini duyan olmamıştır. Daha dar bir merdivenle aşağıya. bir yıl içinde evlenecekleri de söylenir. iki kat üstündeki. dördüncü katın tümünü kendi kullanımına ayırmıştır. giriş merdivenlerinin ve bahçenin süpürülmesi. En azından alt katlarda merdivenlerin görkemli. ama alkole dayanıklı olduğu. mutfak ve kilere. daha görkemli günlere tanık olduğu bellidir. Hyde'a ait olduğu kuşku götürmez. Eve yaşlı bir Polonya ya da Rus göçmeni olan ve ikinci katın büyük bölümünde oturan Joseph Dzerjinski'yle birlikte. Evde on iki odanın dışında geleneksel bölümler vardır. Roper'dan birkaç ay önce Devon Villa'ya geldiğinde henüz çocuk denecek yaştadır. Dzerjinski'nin komşusu ise konserve et ürünleri tüccarı George Ironsmith'tir. Mr. Mrs. Hackney salonlarının sadece yüzde ikisi evlerinde hizmetçi bulundurur. Elizabeth Louisa adlı kendi kızını da getirmiştir.

Fulham'da olduğu gibi. Bunun onu duruşmada savunan Mr. çevrede çeşitli işlere girip çıkmış. iri ve parlak gözleri. Onun günümüze kadar gelen birkaç fotoğrafıdan oldukça güzel bir kadın olduğu. Howard de Filippis'in iddia ettiği gibi masumiyetinden mi." Alfred'in bu uyarıyı ciddiye almadığını söylemek gereksiz. burası kendisi gibi kaybedilecek bir şeyi olmayan yaşlı kadınlar için uygun olsa da. Oval bir yüzü. ev kendisinin olmasa da odasının büyüklüğünün ve manzaranın tadını çıkardığı kuşkusuzdur. onu daha önce hiç alışmadığı bir biçimde kollamaktadır. Beatrice Cottrell daha sonra Devon Villa'daki hayatını ayrıntılarıyla anlatan bir kitap yazıp bastırır. Evdeki herkes daha ilk görüşte onun ne kadar uygun bir insan. Daha da şaşırtıcı olanı evlenmesinden altı ay sonra. Geçen üç yıl süresince Alfred'in yaşadıkları konusunda çok az bilgimiz var. kardeşi Joseph'in doğum sırasında ölen karısının cenazesine katılmaktır. bütün bu süre boyunca da Suffolk'a sadece bir kez gittiğidir. daha önce de bir terziye çıraklık etmiştir. Belki de bu arada Mrs. boynu kuğu gibi uzun ve ince. hiç olmazsa bir süre için özen gösterir. Hayatında ilk kez büyük bir evde yaşamanın. 1895'te ev dışında para karşılığı çalışmadığı. Daha sonra karşılaştığımız ilk kesin bilgi. yoksa kibirinden mi kaynaklandığını söylemek imkânsızdır. çoğu kez Alfred'e . Ne var ki Miss Cottrell Alfred'in Navarino Caddesi'ne yerleşmesinden bir hafta sonra. şapkacılık yapmış. vücudu hafif dolgundur. buharlı makineleri için mutfaktaki ocağı kullanmasına göz yumulur. yolun sonundaki yaya bölümündeki tek fark. Hyde'ın kızının arkadaşlığının da keyfine varmaya başlamıştır.1895 yılında Lizzie Hyde yirmi dört yaşında olduğunu söylemektedir. Alfred Roper parlak bir kiracı olarak işte bu eve taşınır. Miss Cottrell'e göre yemekler daha düzenli. böylece de Albertla arasında yedi yaş bulunduğu apaçıktır. hatta çocuklarının doğumuna kadar paylaştıkları mutluluk kırıntılarının yerinde yeller eseceğidir. Ancak söylediğinden en az altı yaş daha büyük olduğu. ince bir burnu. London Fields'tan Londra'ya gitmek çocuk oyuncağıdır. kuzey yerine güneye yönelmektir. Bu doğum insanda Lizzie Hyde'ın Alfred'i evlilik tuzağına düşürdüğü izlenimi uyandırır. O günlerde evdeki bütün kadınlar. evliliklerinden önce. evde kalarak işlerin yapılmasında yardımcı olduğu bilinmektedir. evi sık sık ziyaret eden ve Miss Cottrell'in deyimiyle. kesin olansa. bazen gece kaldığı da bilinen "bir beyefendi". dolgun küçük dudakları. Kitap Alfred konusunda oldukça önyargılıdır. "onun için değildir. temizlik daha belirgin olmuştur. Evliliklerinin ilk günlerinde Alfred karısının "üzerine titrer. ancak güzelliğinin zaman ve sert koşullarla biraz yıpranmış olduğu görülür. ona karşı davranışlarına. Bir komşunun yazdığı bir gazete makalesi ve Miss Cottrell'den kalan anılara göre. Tek bilinen Supreme Remedy Company'de müdürlüğe yükselerek maaşına haftada bir pound zam yapıldığı. nedendir bilinmez. 1898 ağustosunda Güney Hackney'deki St. kiracı olarak gelmesinin ne denli iyi bir tesadüf olduğunu düşünür. Odasında kimya deneyleri yapmasına. görünmez olur." Lizzie akşam olunca dört gözle kocasını bekler. Lizzie Hyde'ın arkadaşı olan. Bu kadarla da kalmaz. John's Kilisesi'nde kendinden büyük Elizabeth Louisa Hyde'la evlendiğidir. burada mümkün olduğunca kısa süre kalmasını öğütlemeyi de bir görev bilir. kalın ve biçimli kaşları vardır. bir kumaşçı dükkânında yardımcılık. düzgün çizgileri. Bu yolculuğun nedeni. zaman geçirmeden kendine daha uygun bir yer aramasını önerir. Açık renk saçları gürdür. 19 şubat 1899'da bir oğlunun olmasıdır.

değişik ve sevgi dolu adlarla seslenir ya da onun için yapacağı hiçbir şeyden gocunmayacağını anlatırken duyulur. yemeklerini onlarla birlikte yemek zorundadır. Mrs. Bir de gürültü vardır. Alfred'in gelişinden önce sıkça görülen "beyefendi" arkadaşı tekrar ziyaretlere başlar. çocuğuna bakmayı bile beceremediğini anlatır. Sonunda Alfred bir hastabakıcı tutmak zorunda kalır. Upton. Miss Cottrell. Alfred bazen Dolphin'e karısı ve kayınvalidesiyle birlikte gelir. Cora Green. daha sonra. Hastabakıcı tutmak Alfred'in olanaklarını zorlamaya başlar. Alt kat odalarını diğer kiracılarla paylaşmak. Fisher'ın Lea Bridge Caddesi üzerindeki derme çatma evinde geçirir. Lizzie büyük krizler geçirir. Lizzie'nin artık mutfakla ilgilenememesi nedeniyle verilen yemeklerin kötüleştiğinden de yakınırlar. Beatrice Cottrell evin o günlerde giderek daha pis görünmeye başladığını anlatır. Bu adamın. Mrs. ancak dördüncü katı kapadığında verdiği izni geri alır. Ne var ki bu bağlılık uzun ömürlü olmayacaktır. Dzerjinski'yi aşağıya. Koca bir katı temiz ve nemsiz tutmanın çok pahalı olduğunu söyleyerek dördüncü katı tamamen kapatır. deyim doğruysa "eli ekmek tutan birisini" bulan kayınvalidesi Maria Hyde'ın Miss Cottrell'in de yanında. Alfred'in beraatından sonra bir gazeteye "kendi öyküsünü" anlatırken. ev koşulları evliliğinden öncesini aratır görünüştedir. Rus ve Alman göçmenlerine odasında Đngilizce dersi verir. Marta ve Dzerjinski. Bununla da kalmaz. Florence Fisher aynı zamanda hem evi temizleyemeyecek hem de çocuğa bakamayacak kadar yüklüdür. Devon Villa'da dört yıl daha kalır. artık oda kiralamaktan vazgeçmek istediğini belirtmesi. Bunun yanı sıra. Cora Green'e göre Lizzie Roper çocuğuyla hiç ilgilenmez. Cora Green'in Lizzie'nin "Bert" diye seslendiğini duyduğu bir adam. Mana Hyde'ın arkadaşıdır. Green'in erkek giyim mağazası yöneticisi olarak . Alfred ideal bir koca. özellikle de ailesinde. kendisi de güçsüz kalbinin bütün bu basamaklarda fazla yorulduğunu ileri sürerek Dzerjinski'nin yanındaki odaya yerleşir. eskiden Alfred'in oturduğu odalara geçirir. çocuğunu ve kendini öldüreceği tehditleri savurur. Hem akordeon gürültüsü hem de duvarlardan aşan gırtlaktan çıkma sesler giderek dayanılmaz olur. bir süre sonra da gelişmesi yavaşlar. doğru dürüst beslenmez. Lizzie Roper'ın yaptıklarını bazen gösteriş amaçlı bulduğunu. iş arkadaşlarından üstün bir insandır. Alfred'in durumunu daha da güçleştirecek gibidir. genellikle arabayla gelip Lizzie'yi çağırır. Çoğu kez provalarını gecenin geç saatlerine kadar sürdürür. gelen belki de bir başkasıdır. Lizzie'nin her türlü annelik içgüdüsünden yoksun olduğunu. Đki çift. sık sık da Hackney Empire'a gider. Dzerjinski bir çeşit akordeon virtüözüdür. Çocuk pistir. bu nedenle de sık sık eve gelip gider. Mr. Üstelik annesi de ağır hastalanmıştır. gençliğinde çeşitli müzikhollerde konserler vermiştir. sonra da günlerce yataktan çıkmaz. O iki üç yıl içinde Lizzie'nin birden fazla arkadaşı olduğu kesindir. Cora Green'e yatak odası duvarlarında böcekler gezindiğini anlatır. Alfred ve Lizzie de onun bölümünü devralır. Hyde Upton'lardan sonra yeni kiracı bulmak için girişimde bulunmaz. Alfred ve Lizzie çoğu kez birlikte eğlenir. bebeğin durmaksızın ağlamasıdır. birlikte müzikhollere. Upton'ların evden ayrılmalarının bir nedeni de. annesinin de onayıyla Maria'ya bırakır. Komşulardan Cora Green. Mrs. başkalarının yanında kocasının boynuna sarılıp öpmesinden rahatsız olduğunu söyler. Miss Cottrell'in sözünü ettiği. Alfred bir eş ve bir çocuk sahibi olmakla birlikte. on altısına yeni giren genç kız bütün boş zamanını Mrs. küçük oğlunun bakımını önce hastabakıcıya. Kayınvalidesi başlangıçta istemeden de olsa en üst kattaki odalardan birini kimyasal deneyleri için kullanmasına izin verir. hastabakıcının işine son verildiğinde. Bütün bunlar ilk çocukları Edward Alfred'in doğumuyla kesilir.

sahtekâr. "yuva yıkıcı". Gerçekten de mektupların çoğunda Edward dışında başka şeye pek yer yoktur. toplumumuzdaki babaların çoğundan fazla ilgi gösterir. Alfred Roper işinden atılır. eve geldiğinde Lizzie'yle birlikte uzun saatler geçirir. hiç olmazsa bir süre için kesilmiş gibidir. Mrs. belki de oğluna karşı beslediği aşırı sevginin nedenidir. oğlu Edward'a karşı gösterdiğinden çok farklıdır. John's Kilisesi'nde vaftiz edilerek Edith Elizabeth adını alır. Alfred. Alfred. gururla komşularına gösterir. Ona göre Alfred aşırı zayıflamış. Maud'la hiç karşılaşmadıkları düşünüldüğünde. Lizzie'nin arkadaşları bu kadarla da kalmaz. Tabiî Alfred'in de her gün on iki saat boyunca ev dışında olması Lizzie'ye istediği gibi eğlenme fırsatı verir. Bu ilgi. Bir kere çocuğunu kendi emzirir. zamanının ve sevgisinin çoğunu oğlu Edward'a ayırmaktadır. on sekiz aylıkken anlaşılır biçimde konuşması da oğlunun ne kadar akıllı olacağının belirtileridir. Cobb. ablası Maud'a yazdığı ve bu satırların yazarının elinde bulunan mektuplar Edward'la. Kendi başından geçenlerden ders almıştır. Lizzie Roper 1904 mayısında bir çocuk daha doğurur. çok varlıklı olduğu söylenen orta yaşlı bir işadamıdır. Heyecanla beklenen yaz tatilinin gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmemektedir. bu "sevgiler"in ne kadar boş bir mesaj olduğu açıktır. Miss Cottrell de bu adamı iyi tanır. kitabı çıktıktan sonra hakaret davası açmadığı için kendini şanslı addetmelidir. Smart'a ailesinin daha da kalabalıklaşmasını istemediğini. Edward'ın olağanüstü bir çocuk olduğuna inanır. saygısız. bazı uzun boylular gibi kamburu çıkmıştır. Miss Cottrell. Green'i tanımamış gibi davranır. Daha baştan itibaren Lizzie'nin kızına olan davranışı. Edith'i çocuk arabasına koyarak sokağa çıkarır. tüm kazancını Edward'ın eğitimine harcamak niyetinde olduğunu söyler. Maud'a yazdığı mektuplarda oğlunun daha dört buçuk yaşında okumayı öğrendiğini. Lizzie ve bebek Edith'in adları sadece mektubun sonunda. geceleri de iyi uyuyamamaktan yakındığını hatırlar. ancak genel mutsuzluğu ve giderek bozulan sağlığı Fulham'ı yaşanacak uygun bir yer olarak öneren John Smart'ın da gözünden kaçmaz. Alfred'in. Smart onun ara sıra midesinin kaynadığından. basit toplamalar yaptığını anlatır. babası gibi yanlış hesap yapmayacak. Kızından gurur duymakla birlikte. Edward'ın dokuz aylıkken yürümesi. heyecanla ağustosta ailesini Margate'e yaz tatiline götürmekten söz eder. dâhice davranışları ve öğrenme becerisiyle ve çocuğun yaşından büyük yorumlarından alıntılarla doludur. Yine de ağustosta önemli iki gelişme yaşanır. Maud'a sevgilerini gönderen Alfred'in yanında görülür. hemen tanır. küçük kız St. koşulların oğlunun üniversiteye gitmesini engellemelerine izin vermeyecektir. Smart'a göre Alfred mutlu görünür. Oğlu parasız ilkokula ya da benzeri bir okula gitmeyecektir. ev sahibesiyle tartışıp onu bir randevuevi işletmek ve kendi kızının ilişkilerine aracı olmakla suçladıktan sonra Devon Villa'dan ayrılır. Green evden ayrılarak yurtdışına giden konserve et ürünleri tüccarı Ironsmith'in de arada sırada Lizzie'yi ziyaret ettiğini ileri sürer. onun güzelliğiyle. Plume of Feathers'ın sadık müşterisi Percy Middlemass. 1903 yazının sonuna doğru onu Devon Villa'dan çıkarken görür. Ondan bahsederken ahlakçı yönü ağır basar. Annesinin aldırmazlığı nedeniyle kavruk kalan oğluna.tanımladığı Herbert Cobb olması gerekir. O dönemlerde karısının yaptıklarının farkında olup olmadığını bilemiyoruz. "insan kılığında bir şeytan" ya da "hafif kadınlarla dolaşan. terbiyesiz ve küfürbaz biri" olarak anlatır. . ne var ki Ironsmith Mrs. Middlemass ve benzerlerinin ziyaretleri.

Maaşı bundan önceki işinin yarısıdır Imperial Optics'in Supreme Remedy'yle karşılaştırıldığında tek üstünlüğü -eğer buna üstünlük denebilirse. Cora Green'in "gazetecilik" merakıdır. Ancak Florence çevresiyle ilgili bir kız değildir. daha da ötesi. Miss Cottrell'in çok aşağılayıcı iddiaları hesaba katılmazsa. sonunda da mercek üreticisi Imperial Optics Ltd. Kısa bir süre sonra Cora Green de mahalleden ayrılır. Alfred'in yanında oğlu Edward da vardır. ki katmamak doğru olur. Maddox Fransa'ya gitmemiş. Şirketin müdürler dahil dokuz memuru işlerini kaybeder. Dover'da trenden indikten sonra bir oda tutmuş ve intihar etmiştir. Islington'da varlıklı bir ailenin hizmetindedir. Fazla uzağa gitmez. Alfred'in yeni işi yürüyebileceği bir mesafede Bethnal Green'de Cambridge Heath Caddesi'ndedir. ona her şeyi anlatacaktır. Edith'in babası olmadığına artık inanmaya başladığıdır. Şirketi'nde bir memurluk bulur. Kendisi de göçmen torunu olan Herzog. bir ev ötede olan biteni izleyemez. Florence Fisher hâlâ oradadır ve Roper Davası'nın en önemli tanıklarından biri olacaktır. ara sıra dostu Maria Hyde'ı ziyarete gelse de artık komşusu değildir. üstelik o dönemde ev dışında ilişkileri de başlamıştır. Maria ona evi terk etmesini söyler. Şirketin büyük miktarda borcu birikmiştir. ama bir sınıf yukarıdadır.eve yakınlığıdır. kilerde ya da kendi odasında geçirir. daha sonra da Dzerjinski'nin yardımıyla Miss Cottrell'in eşyalarını aşağıya indirip sokağa bırakır. Alfred uzun zamandan beri Edith'in babası olmadığından şüphelendiğini. görünürde bir para kaynağı da yoktur. ABC Çayevi'nde bir araya gelirler. duvarlarda böcek kaynadığını. Bakması gereken büyük bir ev. Bu buluşmalarında Smart'a son derece önemli iki haber verir. Alfred iş aramaya başlar. gerçekten de tek arkadaşı olarak kalan John Smart. bu nedenle de Herzog adının konumuzla başka bir ilgisi kalmayacaktır. Robert Maddox'un şirketin paralarını zimmetine geçirerek Avrupa'ya kaçtığı sanılmaktadır. Dzerjinski'nin kira ödediğini düşünmek saflık olur. Sevgilisinden bir yaş küçük. Miss Cottrell evin pis olduğunu. paralarını ister. Üst katlarda tartışmalar. Bunlardan birincisi. Edith Roper'in Alfred'in kızı olmadığını da iddia eder. Doğrudur. eleştirmektedir. Ağustos başlarında Supreme Remedy Company ani bir kararla ticaretten çekilir. "beyefendilerin" ortada görünmemelerine karşın. Şirketin tek bir penisi bile yoktur. Yine Mrs. Alfred'in arkadaşı olan. Green'e göre bir gün yeni bir kavga patlak verir. Lizzie'nin bir sokak kadınından farksız davrandığını ve Alfred Roper'ın gerçeği öğrenmesi gerektiğini söyler. Dzerjinski'yi kiracı olarak saymazsak bu hareket Maria'nın ev sahibeliği hayatının sonudur. her ne kadar Lizzie daha sonra kocasını "işlettiğini" söylese de aklına kurt düşmüştür. Lizzie'nin taşımakta olduğu bebeğin de .Bize Miss Cottrell'in Maria Hyde'la ilişkisinin ayrıntılarını gösteren. üst kattaki odaları temizlemediğinde zamanının çoğunu mutfakta. Ne var ki sonunda Florence'ın kendine ait bir özel hayatı olmuştur. Tartışmalarından birinde bunu karısından duymuş. Green'e göre Miss Cottrell bir süreden beri Lizzie Roper'ın ahlak anlayışını. beş yetişkin ve iki çocuk vardır. sonunda hiç evlenmezler. Şimdiyse sadece Maria Hyde'ı kızına arabuluculuk yapmakla suçlamakla kalmaz. alacaklılar sokakta toplanır. Bir yıl boyunca Devon Villa kalın bir giz perdesinin altında kalır. nisanda Roper'la buluşur. daha sonra nişanlısı olarak tanıtacağı Ernest Henry Herzog adlı bir gençle "çıkmaya" başlar. bağrışmalar. bunlarla ilgilenmez. "Böyle giderse". Mrs. suçlamalar da olsa. Annesi öldüğünden Marshes'ta ziyaret edebileceği bir ev kalmamıştır. Supreme Remedy iflasının Alfred Roper'a büyük bir darbe indirdiği tartışılmaz. Đşler 1905 baharında değişmeye başlar. Stoke Newington'a yerleşir.

Lizzie'yi ve kızını geride bırakmak. Highbury'deki ablasını ziyarete gitmekte olan Joseph Dzerjinski. Alfred'e zaman geçirmeden işe başvurmasını öğütler. aynı zamanda da siroza yakalandığı ortaya çıkmıştır. Onun niyeti. tabiî işe kabul edilirse Cambridge'deki yeni işine başlarken. kendisiyle ilgisiz bu aileyi daha fazla beslemesinin bir anlamı olamayacağım anlatır. ama bu evliliğinden hiç olmazsa Edward'ı kazanmıştır. Daha sonraki bir buluşmalarında. yakındaki Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölür. Eczacılık deneyimi ona yapması gerekenleri öğretmiştir. Joseph Dzerjinski o ayın sonuna kadar yaşasa. Hayır. Gün boyu Devon Villa'nın tüm pencereleri. Sürekli olarak yorgun olduğu. Devon Villa'daki her şey sinirine dokunmaktadır. ne olursa olsun ilk fırsatta Maria Hyde'a ve Joseph Dzerjinski'ye bakmaktan kurtulacaktır. Fen Ditton köyünde oturmaktadır. Böylece Alfred karısını ve çocuklarını kayınvalidesinin baskısından kurtarmış. bu işi bir gazete ilanında okumamıştır. aşırı cinsel arzu duyduğunu anlatır. Tarih 1905 temmuzunun başlarını göstermektedir. Cambridge'deki büyük ve gelecek vaat eden bir dükkânda yakında bir eczacılık boşalacağını duyduğudur. Smart'a verdiği ikinci haber. Navarino Caddesi'ndeki eve dönerken rahatsızlanır. Adı Hodges olan arkadaşı. sıcak dayanılacak gibi değildir. bütün kardeşleri içinde kendine yakın hissettiği ablası Maud da kocasıyla birlikte kentin hemen dışında. Otopsi sırasında Joseph Dzerjinski'nin önemli bir kalp rahatsızlığı olduğu. Dostunu yatıştırmak için Edith'in babasına çok benzediğini söylemeye çalışsa da Alfred'in düşüncelerini değiştiremez. Isı gölgede kırk dereceyi bulur. Smart Lizzie'nin hastalığının ne olduğunu sorduğunda. Alfred "burnunu bu pislikte tutmanın" haklı bir sebebi olamayacağını. sabah kusmalarını . Smart Alfred'i kararından vazgeçirmek için elinden geleni yapar. Adını saydıklarından birine bakmaktan kısa süre sonra kurtulur. Eğer Lizzie onunla birlikte olmak istiyorsa. Imperial Optics'teki memur arkadaşlarından birinin amcası yakında bu anlattığı işten emekliye ayrılacaktır. Lizzie'yi bir "hastalık" nedeniyle "tedavi" etmekte olduğunu açıklar. Roper da elinden geleni yapmak zorunda kalmıştır. Bu arada da Smart'a bir sır verir. Üstelik. Hayır hayır. bir ay içinde başvurması koşuluyla Alfred'in işe alınacağından emin olduğunu söylemiştir. Lizzie'nin kendisinden beklentilerini. Gazeteler sıcaktan çıldıran insan haberleriyle doludur. Alfred'in kafasından geçenler hiç de böyle değildir. Tüm ısrarlarına rağmen Alfred en küçük bir geri adım bile atmaz. ön ve arka kapısı ardına kadar açık bırakılmasına rağmen. kendini "bayılır gibi" hissettiği şikâyetlerini. Smart duyduklarına çok şaşırır. tutum ve davranışlarını değiştirmelidir. Bildiğimiz kadarıyla Alfred'den cenaze masraflarını üstlenmesi beklenmiş. Baygın bir halde yerde yatarken bulunur. kendini tek çocuklu dul bir adam olarak tanıtmaktır. diğer erkeklere olan açlığını törpülemek ve cinsel arzularını bastırmak için karısına hidrobromid tedavisi uygulamaktadır. Tek çocuk olarak oğlu Edward'ı yanına alacağı kesindir. üstelik cinayet ve çocuk ölümleri de görülmedik oranda artar. 1905 yazı çok sıcak geçer. Roper karısının nemfoman olduğunu.kendisinden olmadığına inandığını anlatır. yetmiş sekiz yaşına girmiş olacaktır. Smart duyduklarına çok sevindiğini söyler. Açılan soruşturma dikkatsizlik sonucu ölüm raporuyla tamamlanır. Evlenmekle aptallık etmiştir. yeni bir hayata başlamış olacaktır.

Kendisi. Yine ablasına yazdığı bir mektupta Mrs. Hyde Devon Villa'da kalacaktır. Diğer taraftan da Cambridge'deki yaşamından söz ederken. Kutu gümüştendir ve babasından kalmıştır. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu denli ısrar ettiği anlaşılamaz. istese çok daha uygun bir iş bulacağı açıktır. Kızı hastadır. Florence onun evden çıkışını görmese de gitmiş olduğunu düşünür. Üstelik Alfred'in de onun hakkında iyi referanslar vereceği kesindir. güçlü kuvvetli bir genç kadındır. Joplin'deki işe 1 ağustostan geçerli olmak üzere kabul edilir. uygun bir yer buluncaya kadar kendisini ve Edward'ı konuk etmesini rica eder. Ya da belki Lizzie hiç de hamile değildir. Maud Leeming'e yazdığı mektupta Lizzie'nin adı sadece -yine. Edith ve Maria Hyde'ın bulunduğu üst kata çıktığını duyar. Leeming'den. O ayın ikinci haftasının başında Florence'a işten çıkarıldığını bildiren Lizzie değil. kendini daha iyi hissettiğini söyleyerek Florence'tan çay ve yukarıda yemek için hafif bir şeyler hazırlamasını istemiştir. Kaldığı yer sıkışık. Ne Florence Fisher hamilelikten söz eder ne de Maria.ve sürekli uyuşukluğunu yeterli belirti olarak kabul etmezsek. 27 temmuz öğleden sonra Mrs. Lizzie de Alfred'in planlarından haberdar değildir. Mrs. Mrs. Lizzie'nin o yaz rahatsızlıklar ya da belki aşırı sıcak sonucu bebeğini düşürmüş olması muhtemeldir. kendisini terk etmesine engel olmak için böyle bir yalan uydurmuştur.sevgiler bölümünde anılır. pis ve sağlıksızdır. Çarpıntıları vardır. Alfred'dir. Florence'a göre Alfred'in ona söyledikleri bunlardır. çay ve . sadece kocasının ilgisini çekmek. Florence Maria Hyde'a yalvarır. Roper'ın geri gelmesinden belki de yarım saat önce Maria Hyde aşağıya inip mutfağa girmiş. O dönemde yirmi iki yaşında. Maria Hyde daha sonra kızıyla konuşur. yatmak ister. işine devam etmesini söyleyerek yıkamak için çamaşırlarını toplamasını söyler. Mrs. 31 temmuzdan sonra Florence'ın hizmetlerine gerek kalmayacaktır. Roper ve Edith'in de "çok yakında" onlara katılacağını sözlerine ekler. ama tek başına bir kadının bir hizmetçiye ihtiyacı olmadan da yaşaması mümkündür. yatmıştır. Florence'a sol kolu ve göğsündeki ağrılardan yakınır. Hyde. Florence daha sonra Alfred'in. "ev kurmak" ve "aile hayatına dönüş" gibi kavramlar kullanır. 15 temmuzda Fen Ditton'daki Mrs. Roper da işi bırakması konusunda başka bir şey söylemez. ev sahibesinin bütün bu söylenenlerden habersiz olduğunu görür. kısa süre için yeni bir işe girmek istememektedir. "çok yakında" Edward'la birlikte Cambridge'e gideceklerini bildirir. Alfred kırk beş dakika sonra yeniden görünür. Alfred uzun zamandır karısını terk etmeyi düşünür. Joseph Dzerjinski'nin ablası Marta Boll'a yazdığı mektupta kızının bebek beklediğine değinir. Nedeni ne olursa olsun. ön kapının zilini çalarak para kutusunu unuttuğunu söyler. Florence aramasına yardım etmeyi önerir ama Alfred kabul etmez. Bütün bu nedenlerden. Lizzie'nin hamileliği konusunda John Smart'ın söyledikleri dışında fazla bir bilgi yoktur. Bu konuda Cora Green'in de bilgisi yoktur. 27 temmuzdan itibaren. Florence'ın iç karartıcı bir evde. Florence istenenleri hazırlar. Mektupta Edith'in adına rastlamak mümkün değildir Cambridge'de. Belki de hâlâ bir sonraki baharda gerçekleştirmeyi umduğu evlilik nedeniyle. Roper Davası'na sunulan otopsi raporunda da hamilelik belirtilerinden söz edilmez. Diğer yandan. Roper ve çocuklar Cambridge'e taşınacaklarından. kendini iyi hissetmediğini söyler. Devon Villa'da kalmakta kararlı olduğu anlaşılmaktadır. karısı. Lizzie'nin gösterdiği rahatsızlık belirtilerini sürekli almakta olduğu hidrobromide de bağlayabiliriz. Daha sonra Alfred çıkagelir.

Yine de sıcaktan etkilenmiş olmalıdır ki. Mrs. kutuyu en sonunda yemek odasında. Sonunda Liverpool Caddesi Đstasyonuna. gidecek bir yeri. Florence ona doğru alışverişe çıkar. Kingsland High Street'te taksi durağına kadar. St. kuşkusuz para kutusunu aramaktadır. Roper ve oğlu iki saat beklemek zorundadır.15 treniyle gitme kararındadır. bir demlik çay ve Edith için şeker kavanozuyla süt vardır. Florence kendini biraz daha iyi hissetmiş olsaydı. Duruşma sırasındaki ifadesine göre.30'da kalkan. istese öğle trenine ya da ara istasyonlarda duran bir tren istemiyorsa. treni kaçırmalarına neden olur.50'de Cambridge Đstasyonuna varan trene binmeyi de düşünebilirdi. ifadesine göre ayağı bir kaldırımın kenarına takılır. Edith'in küçük yatağının bulunduğu odaya çıkar. Bethnal Green'deki işinden istifa etmiştir. Ne Roper ne kayınvalidesi ne de Florence Fisher çaylarında ya da diğer sıcak içeceklerinde şeker kullanmamaktadır. Florence ona kahvaltı hazırlar. Daha sonra bir tanık Roper'ın elinde ve ceketinde kan lekesi gördüğünü açıklarsa da Roper'ı teşhis edemez. Lizzie Roper'la kızının ne koşullarda evden ayrıldığını. Mrs. ekmek. Yorgun argın. Hiç şüphesiz bu yolu seçemez. Florence Fisher'ın sarı saçlı küçük Edith'i son kez gördüğü yer. evde yapacak bir işi yoktur. Gerçekten de Edith bu dünyada son kez görünmektedir. iki saat kadar sonra. Cebine atar. tatil için değil temelli gitmiş olmalarına rağmen küçük kızın eşyasını neden geride bıraktıklarını .31'de varan sefere binebilirdi. Hackney. bir hamala emanet ettiği bavullarının ve oğlunun yanına ulaşır. Florence'ın çocuğa kahvaltı hazırlaması. Yanında.yiyecek tepsisini üst kata çıkaran Maria'dır. şöminenin üzerinde bulur. Şeker kavanozu Roper'ın üç ay sonraki duruşmasının en önemli kanıtlarından birisi olacaktır. Hikâyenin en ilgi çekici sorularından biri de Roper'ın o gün Cambridge'e hareket saatini neden bu kadar geçe bıraktığıdır. ama ısı önceki günlere göre az da olsa düşmüştür.30'dur. ancak Edith'i doyurup yıkadıktan sonra onu üst kata gönderir. daha yapılması gereken bir sürü işi olan genç kız için çok keyifli olmasa bile. çişli çarşafları ve battaniyeyi çıkarır. onların alışkanlıkları arasında öğlene kadar yatakta kalmak da vardır. Florence Mrs. Örneğin. Tepside konserve som balığı. yani oldukça uzun bir mesafe yürür. Roper üst katta uzun süre kalır. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'nın merdivenleridir. neredeyse alışılmış bir iş olmaktadır. Saat şimdi 18. yolda sadece iki istasyonda durarak 15. Hava kapalı ve sıcaktır. 18.20'de hareket eden. ama Navarino Caddesi'ne geri dönüşü. Bu da olmazsa 14.30'da yatmaya alışık küçük bir çocuk vardır. Roper ve Edith'in Cambridge'e gitmiş olduklarını düşünür. Küçük Edith sabah mutfağa iner.32'de Bishops Stortford'a giden bir tren olmasına karşın 20. Sonunda bindiği trenin varış saati 21. Cambridge'e de 13. Hyde'ın nerede olduğunu. Evde sanki kimse yoktur. tereyağı.20'den önce Cambridge'e kadar giden başka bir tren yoktur. düşer ve sağ elini yaralar. Hyde'ın görünmemelerine şaşırmaz. kendini iyi hissetmemektedir. bu da alışılmış bir görüntüdür. Pancras'a gidip 12. Başlangıçta Cambridge'e 17. oysa binmeyi düşündüğü ilk tren bile Cambridge'e Edward'ın yatma saatinden sonra varmaktadır.40 olacaktır. O alışverişteyken. 19. Odayı karmakarışık bulur. Kendini adeta sürükleyerek birinci kata. Roper ve Mrs. elleri kolları erzak yüklü eve döndüğünde. Büyük Doğu Demiryolları'nın temmuz 1905 tarifesi Cambridge'e gün boyu birçok sefer olduğunu göstermektedir.

merdivenlerde olduğundan en az on kat daha güçlüdür. Florence ilk odanın kapısını açmadan önce ağzını ve burnunu elindeki temiz toz beziyle kapatır. başından geçenleri anlatır. odanın havası ağırdır. Anlaşılan bir çeşit kalp çarpıntısı çekmektedir. Alfred Roper duruşmasının özeti. Masadaki tepsinin üzerinde çay içilmiş iki fincan. şapkasını alır ve Kingsland Caddesi'ndeki polis karakoluna giderek müfettiş yardımcısı Samuel Parlett'i görür. Ne var ki yerde. damadı ve torunlarıyla birlikte olduğudur. Florence kendi işine bakar. Burada koku. Hyde'ın yokluğu da vardır. Bu süre boyunca Mr. Girdiği oda. üzerinde. Ceset tamamen giyiniktir. yarı dolu bir şeker kavanozu. Satıcılar gelir. en akla yakın açıklama onun da Cambridge'e gittiği ve şu anda kızı. kızı ve damadıyla bir arada yaşamış olduklarından. yatağın içinde değil. sahanlıkta duraksadığında kuşkusuz çok şaşkındır. genç kadının geceliği. Hyde'ın cesedidir. ve Mrs. Lizzie Roper'ın cesedi ise ince beyaz pamuklu bir geceliğe sarılmış. Fen Ditton'da karısını öldürmekle suçlanarak tutuklandığını belirtmek . Her iki ceset. Navarino Caddesi'ne dönerken yanında iki polis memuru vardır. Kısa sürede iyileşir ve görevinin başına döner. Florence'ın bildiği kadarıyla. halı ve hatta duvarların bir bölümü ya kandan kıpkırmızıdır ya da lekelenmiştir. Üçüncü kata çıkar. Aşağıya iner. Diğer yandaysa. çarşaflar. Florence Fisher'ın Navarino Caddesi'nde yalnız yaşadığı bir hafta geçer. güçlü ve öğürtücü bir koku duymaya başlar. bir sonraki bölüme alınmıştır. Belki nişanlandığı adamla da bir teması olmuştur. saçların arasında bigudi kâğıtları bile vardır. som balığı artıkları çürümüştür. fırıncı her zamanki gibi ekmek bırakır. bu kata en son Roper'ın gidişinden iki gün önce çıktığını hatırlar. Daha sonra. Bileyiciyi beklemektedir. Rahatsızlığı her neyse. Ama rahatsızdır. Hyde'ın bir gece bile ev dışında kaldığına rastlanmamıştır. 28 temmuz bir cumadır ve şirket kayıtlarından da görüldüğü gibi bir sonraki perşembe. Aradan bir hafta geçmiş. bu arada daha önce hiç duymadığı. ayrıca cesetlerin ve bozulmuş yiyeceklerin üzerinde uçuşan sineklerin vızıltısı duyulmaktadır. Mrs. Duyduğu tek endişe onlarla değil. yani 3 ağustosta Florence Miss Elizabeth Newman'in Mare Sokağı'ndaki Hizmetçi Acenteliği'ne uğrar ve yeni bir iş aradığını belirtir. yatakla kapı arasında yüzükoyun yatan. Alfred Roper'ın da hemen ertesi gün Cambridgeshire'da. Roper'ın çocuklarla birlikte Cambridge'de olduklarını düşünmeyi sürdürür. Florence'ı bodrumdaki yatağına gitmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar. elinde paspas ve süpürgeyle merdivenleri tırmanmaya koyulduğunda. beyazımsı yatak örtüsünün üzerinde yatmaktadır. kendi geleceğiyle ilgilidir. yatak. Lizzie Roper'ın kocasıyla paylaştığı yatak odasıdır. Florence'ın bu evde çalıştığı on yıl boyunca Mrs. Belki de burada taammüden adam öldürmek suçuyla dava açıldığını. Đçlerinden biri acaba geri gelip maaşını verecek midir? Yoksa evden ayrılması ve başka bir maaş beklememesi mi gerekmektedir? Sonra Mrs. üçte ikisi boşaltılmış bir şişe cin ve iki kadeh vardır.merak etmesi kadar olağan bir şey olmayacaktı. Lizzie Roper'ın gırtlağı bir kulağından diğerine kadar yarılmıştır. Florence'ın Devon Villa'nın en üst katına çıktığı günün üzerinden aylar geçmiştir. ama üçüncü kattaki odaları haftada bir süpürmek zorundadır. 4 ağustos cuma sabahı. o da zamanında görünür. Perdeler çekili. Florence kapıyı kapamak dışında hiçbir şeye dokunmaz.

onları bir daha elime almayı isteyip istemeyeceğimden emin değildim. Oscar Slater. bir daha da ölü ya da diri bulunamayacaktır. Penguin'in Ünlü Duruşmalar dizisinden yayımlanan kitapta okumuştum.ya kızının ölümüne tanık olduğu ya da daha sonra cesedini bularak kalp krizi geçirdiğidir. Maria Hyde'ın cesedinde herhangi bir şiddet belirtisine rastlanmamış olmasıdır. bir kalp krizinden kaynaklanmıştır. Maria Hyde on dört aylık Edith'in ölümüne de tanık olmuş mudur? Çocuk kaybolmuştur. Roper'ın beraati belki de Howard de Filippis'in ilk büyük başarısı olması nedeniyle. Bu kolajda da sert ve yüksek yakalı gömleğiyle Crippen ve güzel fakat acımasız Madeleine'in arasından bir medyumun hayaleti gibi görünen. Victoria Parkı'ndaki gölün dibi ve Grand Union Kanalı'nın bir bölümü taranır. Aynı zamanda Crippen. herkesten çok Abraham Lincoln'e benzeyen karanlık ve sıska insan Alfred Roper vardı. Kabul edilen varsayım -alternatif bir açıklama getirmek güçtür. Graham Sokağı. Ancak kapağı. Edith'i arama çalışmaları Hackney Marshes'a kadar yayılır. Đlginç olanı. Hyde'ın ölümü doğal nedenden. Francis Ward-Carpenter On üçüncü bölüm Vaat edilen bir sonraki bölümün yazılıp yazılmadığını bilemiyorum. Peki. Toprakta herhangi bir ize rastlanmamış olmasına rağmen. Yine de duruşmayla ilgili bölümlerden habersiz kalmak zorunda değildim. şimdi de haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Madeleine Smith ve Buck Ruxton'ın duruşma tutanaklarını da içeren yeşil kaplı kitapta resim ya da çizim yoktu. Kitabı ve Arthur Roper'ın anılarını bir kenara koydum. Edith Roper kaybolmuştur. . Maria Hyde yıllarca bir gün kendisini yarı yolda bırakacağından korktuğu kalp rahatsızlığından bahsetmiştir. içindeki kişilerin fotoğraflarından oluşturulmuş bir kolajdan yapılmıştı. Mrs. Queensbridge Caddesi. Başsağlığı mektuplarına cevap yazmanın yanı sıra kendi işlerimle de ilgilenmem gerekiyordu. Hepsi boşunadır. Arama başlatılır. Richmond Caddesi ve Mare Sokağıyla çevrelenen bölgedeki evlerin sakinleri sorgulanır. Duruşmayı.yeterli olacaktır. George Lamson. Bölge halkı London Fields ve Hackney Downs'taki aramalara bizzat katılır. Devon Villa'nın bahçesi bir metre kazılır. Ertesi sabah Kuzey Londra Polis Mahkemesi'nde Yargıç Edward Snow Fordham'ın karşısına çıkarılır ve yargılanmak üzere Merkezî Ceza Mahkemesi'ne gönderilir. Tek söyleyebileceğim Cary'nin paketinin içinde olmadığıydı.

Danimarka'dayken resmî nüfus kayıtlarında araştırmalar yapmaya. Hampstead Heath Đstasyonu dışındaki konuşmamızı biraz daha ilerletmek için bir haftadan fazla beklemedi. eve döndüğü zaman da kocasının mantardan zehirlenerek öldüğünü gördüğünü anlatıyordu. Günlükleri okumuş. Westerby tarihçesi konusunda gerçekten bilgisizdi. Ne var ki yetmişinden fazla göstermiyor. Söyledikleri ancak kendi ölümünden sonra gerçekleşti. Doksan üç yaşındaydı ve bütün yetilerine sahip görünüyordu. sıkıntı çekmeden uzun yürüyüşler yapabiliyor. Günlükler onu. Görünüş olarak düşkün olsa. sanki böyle bir şeye ihtiyacı varmış gibi. Kuzenim Gordon Westerby. son zamanlarda olanları kesinlikle hatırlamamakla birlikte.Đlk cevapladığım. her zamanki gibi hareketli görünüyordu. yetimhane hikayesiyle mantar zehirlenmesini birbirine karıştırıyordu. Geçmiş onun kafasında ya tamamen kaybolmuş ya da içinden çıkılamayacak biçimde karışmıştı. bir şeyler yazmış olmak için "Annem çocukluğumda bana keşke Danca öğretseydi de dili daha iyi anlasaydım" dedim. bilgisayardan çıktığı belli. Sadece hafızasını kaybetmiştiYaşlılarda sık görülen. Albümlerdeki fotoğrafların altına isimler ve tarihler yazma zahmetine hiç girmedi. duraklayıp nefeslenmeden . Son yıllarında da neredeyse her şeyi unutmuştu. sonunda da imzanın üzerine el yazısıyla "Sevgilerimle" yazılmıştı. Daha sonra ona sadece laf olsun diye bir soru sordum: o da aynı durumda mıydı. Acaba bence bu fikir günlüklerin yayıncısının da onayını (kendi deyimi) alır mıydı? Morfar'ın anne ve babasının ön isimlerini belirtebilir miydim? Doğum ve ölüm tarihlerini bulmak çok zahmetli mi olurdu? Frederikke Teyze Asta'nın annesinin mi. 12'sinde. neden sormadığını doğrusu merak ettim. yoksa benden daha mı şanslı çıkmıştı? Hansine ya da annesi Danca öğrenmesini sağlamışlar mıydı? Bu mektup ilginç sonuçlar doğuracaktı. Bunun sonunda da kuzeninin yalnız başına yetimhaneye gittiğini. ama Asta'nın ölmesi ve günlüklerin onun eline geçmesinden sonra boşlukları kendi kendine doldurmaya. Son derecede iyi hazırlanmış. Asta için geçerli olmadı. bir daktilodan çok. 14'ün-de ya da 15'inde? Bu soruları Swanny'ye sorabilirdi. tek eksiğin bir aile ağacı olduğuna ikna etmişti. çok da keyif almıştı. söylenenleri duymakta güçlük çekmiyor. kendi aile üyelerinin Đsveç ve Danimarka'ya neden dağıldıklarını biliyorduysa da unutmuştu. Bir zamanlar Rasmus'un babaannesinin adını. Asta saçmalıyor. Bu konular günlüklere girmeyi başaran noktalar değildi. 7'sinde. Bu. resmî bir mektuptu. Mormor atalarıyla hiç ilgilenmedi. Gözlüklerini sadece bir şey okumak için takıyor. saçmalıktan başka şey anlatmıyordu. Torben yıllardan beri Asta'nın bunadığını iddia ediyordu. yoksa babasının mı kardeşiydi? Holger Amca kimdi? Onunla Roderick Caddesi'nde Aubrey'de bir akşam yemeği yemeyi kabul eder miydim? Ayın 5'inde. Mormor hayatının son yılını Willow Caddesi'nde Swanny ile baş başa geçirdi. Telefon etmedi ama mektup gönderdi. Mormor hayattayken Swanny. bu saçmalama fazla üzüntü verici olmayacaktı. altmışyetmiş yıl önceki olayları unutmamış olmalarıdır. 6'sında. Paul Sellway'in mektubu oldu. Asta ile Rasmus'un evlendikleri kilisenin rahibiyle buluşup konuşmaya başlamıştı. Uzun bir mektup değildi ama günlüklerden söz ettim.

Swanny de oradaydı. gözlüklerini çıkardı ve "Emily adında bir hizmetçimiz vardı" dedi. Asta bunamadan önce bu yaptıklarımı normal karşılamış. önceden hazırlanmış bir plana uyarak gerçekleştirdi. Ne var ki Daniel evde değildi. onunla birkaç ay geçirmemi. Belki de Daniel'in hafta sonlarını beraber geçirmek ya da birinin evinde bir gece kalmaktan farklı olarak.Bir keresinde salak kızı Bjfrn'ü beslerken gördüm.merdiven çıkabiliyordu. bana anlattığını hatırladığım son şey kesinlikle kolay anlaşılabilir. Allah bilir konuşması anlaşılmaz olmuştur. isteğini reddedeceğimi hesaplayarak. Amerika'ya gelmemi istemişti. Eğer kızcağız örnek olarak Morfar'ı almışsa. üstüne üstlük bir de çekiciyse. Swanny ise kuşkulu bir gülümsemeyle yetindi. doğrusu bu benim de isteğimdi. Bunun sonucunda tamamen uzaklaştım. yüzyılda Cirencester kenti konusunda bir araştırma yapmamı istemişti. Hâlâ Dickens kitaplarını okuyup iş işliyordu. Đşini yaparken başım kaldırıp tamamen kendi uydurması olsa da içinde gerçek kırıntısı bulunan bir hikâye anlatmaya başlayabiliyordu. başımdan geçenlerin de anlattıklarımı etkilemesidir.ve Asta her zamanki gibi kanepesine yan uzanmış. Başını kaldırdı. Bjfrn'ü hatırlıyorsun. oysa bunu anlayacak kadar Danca biliyordum. Asta kıkırdadı. Anladığım kadarıyla "Spis dit brfd" biraz. pislik bu" diyordu. gerçekten birlikte yaşadığım tek erkek olduğunu söylemem yeterlidir. değil mi. onun da hikâyeyi daha önce duymuş olduğunu sanmıyorum. ilk günlüğünün ilk satırlarını oluşturan kutup ayısı öyküsü artık dondurucu bir kış günü Asta'nın. Daniel'a döndüm. Örneğin. Tabiî tanıdığını söyledi. Swanny ise kesinlikle eleştirmişti. Akşam ziyaretlerimden birini yapıyordum -Daniel Blain evime taşınalı beri. Swanny benim için "Yemeğini ye" diye çevirdi. annesiyle birlikte Østerbrogade'de yürürken. Çok aptaldı ama çok da iyi niyetliydi. Bunun benim hikâyem olmadığını söylemiştim. kasap vitrininden içeri bakan bir kutup ayısı gördüğüne dönüşmüştü. Elinde tabağı tutuyor ve "Pislik bu. . ölümünden kısa süre önce de Swanny'nin tüm çarşaflarına başharflerini işlemeye koyulmuştu. Sessizce gülmeye başladı. genellikle başarılı olur. eve. Bjfrn'e yemeğini verdiğimizde hep "Spis dit brfd" derdik. "Yanımızda Hansine vardı ama Emily diye bir Đngiliz de tutmuştuk. Amerikalı bir romancı benden XIX. lille Swanny?" Swanny şaşkın gibiydi. öte yandan öyküyü baştan aşağıya uydurmuş da olabilir. Đlginçtir. kitap okuyordu. üstelik daha önce hiç duymadığım bir hikâye. bir kadın bir erkeği kapmak isterse. . Burada güç olanı. hikâyeyi anlatanın ben olması. kimbilir nerede Cary'yle birlikteydi. Okuduğu bir şeyin ona bu hikâyeyi hatırlatmış olması mümkün. dedi Asta. Ne var ki Cary ortaya çıkıp Daniel'ı kaptı. acıyı geçmişe doğru iteleme çabasını başlatır. Kaybettiğiniz aşkınız ve onun yeni sevgilisiyle aranıza üç bin mil koymak darbeyi yumuşatmaz. ama çok az "pislik bu"ya benziyor. bunu isteyerek. Asta çocukluğuyla ilgili bir hikâyeye başladığında. açık bir hikâyeydi. Benim Daniel'la evlenerek işleri düzene koymamı istiyordu. akşam ziyaretlerim seyrekleşmişti. Olaylardan kaçamayacağınızı söyleyenler haklı değildir. Zaten kısa bir süre sonra da benden ayrıldı ve Cary'ye gitti.

Đngiltere'ye dönmememin Swanny'ye yapabildiğim en büyük iyilik olduğu sonradan anlaşıldı. uykuya dalmıştı. karşında yatan insanın genç bir kadın olduğunu sanırdın. çok yaşlı olduğunu. "Ona kısık gözlerle baktığında. Bütün bunlar Swanny'nin bana yazdığı mektuplarda vardı. ama şimdi bunun gerçek olabileceğini anladığını söylüyordu. sanki bu soruyu daha önce hiç sormamış gibi annesine dönmüştü. "Kimim ben. Annelerin bebeklerinin nereden geldiğini söylememi mi istiyorsun? Bilmiyor musun?" Sanki çok gençmiş gibi. Kendi kendimi kandırarak Asta'nın sadece büyükannem olduğunu. Oysa ben Daniel ve Cary'yle aynı ülkede. doktorun 'Tam bir kriz değil. oturma odasında birlikte oturdukları bir akşam tekrarlamıştı. başka torunları. sadece benim. Önerisini kabul etmeme çok şaştı. Sanki öğretmenin cinsel bilgiler dersine almayı unuttuğu bir çocukmuş gibi. genç bir kız sanarak evlenmek isteğiyle iltifatlara boğduğu yaşlı ve neşeli kadının aslında babaannesi olduğunu öğrenen gencin kitabını okuyup okumadığımı sormuştu." Swanny (mektuplarında.Victoria Dönemi Gloucestershire araştırmalarımın sonuçlarını anlatmamı. ama gözlük takmayı reddedecek kadar görünüşüne düşkün. Belki de Đngiltere'ye geri dönmeyi önermem gerekirdi. bunun yanı sıra da büyük bir şaşkınlık görmüştü. . üstelik Daniel ile evlenmediğim için. son olayların beni fazla etkilemediğini de düşünüyordu. lille Swanny. böylelikle de yazmakta olduğu tarihî romanın Amerikan görüş yansıtmasına yardımcı olmamı önerdi. "Sen benimsin. Onlarla karşılaşmaktan değil. Swanny'nin ne kadar mutsuz olduğunu. "Ateşin ışığında beyaz saçları sanki sarıya dönüşmüştü" diye yazmıştı Swanny mektubunda. Amerika'dayken hissettiğim bu uzaklık duygusunu kaybetmekten çekiniyordum. Benim neler hissettiğimi bilmiyordu. aynı adada bulunmaktan gerçekten korkuyordum. Sorusunu son kez Asta'nın "spazmından" birkaç gün önce. şuuru çok açık görünmüştü. Ateşin karşısına çekilmiş kanepesine uzanmış. Asta öldüğünde Massachusetts'teydim. Swanny annesinin yüzünde o güne dek hiç görmediği bir sevgi ve sıcaklık. yanındaki alçak masada bir nakış işi. hatta torun çocukları bulunduğunu düşündüm. Moder? Beni nereden aldınız?" Asta kızına bakmış. Bu nedenle. artık ona gerçeği söyleyecek kimsenin kalmadığının farkına vardığını belirttiği mektuptu. gerçekte olduğundan çok daha konuşkandır) bana Poe'nun yazdığı. Asta gözlerini kapayıp. Soru hiç cevaplanmayacaktı. gözleri iyi görmeyen. Swanny okuduğu öyküyü daha önce hiç yutmadığını. şöminede bir ateş yakılmıştı. Oysa bana ihtiyacı olan Swanny'ydi Asta değil. Swanny bana Asta'nın hastaneye kaldırıldığını. Perdeler çekilmişti. annesinin durumuna ve davranışlarına ne kadar üzülüp kendini ne kadar yalnız hissettiğini de biliyordum. Asta bütün gün eskisi gibi. Onun kuşağındaki kadınlardan bazıları böyle düşünürdü. Geri dönmemi isterdi. Đçinden gelen sese uymuş. Ölümü uzaktan gören herkes gibi. yastığın üzerinde de açık bir Martin Chuzzlewit ve okuma gözlükleri. Yazdığı en üzücü mektup. daha çok bir spazm" dediğini anlattığı bir mektup yazdı. artık her akşam yaptığı gibi. ben de yakında öleceğini biliyordum.

Her neyse. Onsuz yaşamadığımı. Her zamanki gibi sevgilerle. bir cenaze töreni yapmak şart diye düşündüm. Yine de kendimi bir tuhaf hissediyorum. Bana sık sık küçük oğlu Mads ölünce Tanrı'ya inanmaktan vazgeçtiğini anlatırdı. . bir koku yayıldı. hiç de değişik bir şey istiyormuşum gibi davranmadılar. ben de çekine çekine öyle yaptım ama isteğimi normal karşıladılar. Moder sapına kadar ateistti. Bir şok geçirdiği muhakkaktı. Dindarlığı o gün son buldu. Şimdi olmadığına inanamıyorum. ağladım. sorsalardı ne olurdu ki? O belgede annem ve babam olarak Mor ve Far'ın adları var. Torben'le tanıştığım birkaç haftadır. onunla dolu bir koku. bir daha da bir kez bile dua etmedi. doksan üç yaşındaydı. Daha neşeli. o kadar korkunçtu ki. Ondan ayrı olduğum en uzun süre. Ama şimdi onları yapmak istemiyorum. 'Kızıma. Vasiyetnamesinde her şeyini bana bıraktı. O denli hayatımın bir parçası haline gelmişti ki. Vasiyet etmenin amacı herhalde sana ait olanları istediklerine vermek olmak. Geçen gün dolabında bir çekmeceyi açtım. Hoş.Swanny telefon edip Asta'nın öldüğünü söylemişti. O olmadan kendimi öylesine yalnız hissediyorum ki. gelmemin hiçbir yararı olmayacaktı. hayatım olmuştu. gerçekten de ondan hiç uzak olmadığımı bilir miydin? Torben ile ilk evlendiğimde bile. Kesin olarak bana bırakılmıştı. bütün o eski duygularım uyandı. Tanrı'nın öldüğüne inandığını söylemişti Bunu da nereden çıkardığını bilmiyorum ama çok şey biliyordu. demedim. Ömrümün geri kalan her gününde Mor'u gördüm ya da telefonla konuştum. bir ara 'Hayır. kendini son derece iyi yetiştirmişti. Beni neşelendirmek istiyorsan. Đyi haberlere gelince. isteyemeyecek kadar üzgünüm. köşenin öbür tarafında otururduk. Neyse. artık uyuyabiliyorum. ama yapmadım. ama anlaşılan inanmamışım. daha filozofça olmalıyım. Eve dönmeyi teklif etmedim. bana 'lille Swanny' diye seslenişini işitiyorum. Cenaze levazımatçısma haber verip bir insanın yakılmasını isteyebiliyorsun. Bana bunu daha önce bir iki kez söylemişti. ben de Swanhild olarak geçiyorum. yirmi yıl beraber yaşadık. Asta çok yaşlı. Mor da herhalde ona ait olanları bana bırakmak istedi. bunları kabul edemem. doktor bana bir hap verdi. o da böyle bir teklifte bulunmayacağımdan emin olunca geri gelmemem için yalvarmaya başladı. çok bir şey değil ama ihtiyacımdan fazla. Verdiğimiz davetlerden birinde yüksek sesle Nietzsche gibi düşündüğünü. çünkü etrafımda bütün bu hatıralarla yaşamak istemiyorum. Swanhild Kjær'e'. Basamaklarda adımlarını duyuyorum. biliyorum. 1924'te on dokuz yaşındayken Danimarka'da bulunduğum. mektup yaz. Far öldükten sonra aynı evde. şimdi yapabileceğim o kadar çok şey var ki. bence kendi cenazesinin nasıl kaldırılacağına karar verme hakkına sahipti. "Moder vasiyetinde cenaze töreni istemediğini belirtti. özgür olunca yapmayı istediğimi düşündüğüm. Her neyse. ama her ölüm de biraz böyle olmaz mıydı? Bir hafta sonra bir mektup gönderdi. her zaman sürdüğü L'Aimant burnumdan gitmiyor. Sanırım sonunda bu evi satacağım. buna hakkım yok' demeyi bile düşündüm. Onun ölümü bana özgürlüğümü verdi. kimse doğum belgemi bile istemedi. Sana böyle şeyler yazmamam gerek. ölümü bir süreden beri bekleniyordu. tabiî kimse de bir soru sormadı.

Herkes derken. ondan taşınmayı kararlaştırdığım bildiren ikinci bir mektup aldım. Sana vermek istediğim haber. o kadar keyifsiz ve umutsuz olmalı ki. Ne kadar az elbisesinin kaldığını hiç fark etmemişim. tavan arasından başladım. Daha bir emlakçıya haber vermedim. biliyorum ama. Ondan millerce uzakta Amerika'da. ördek ve gsblekage hazırlamıştık. Eğer gelirsen. ama çalışmaya başladım. Bunun Swanny'yi ne kadar mutlu edeceğini düşünerek evi iki ayrı bölüme ayırıp ayıramayacağımızı hesaplamaya başlamıştım ki. sofrada ikimizden başka kimse olmasa da buna benzer bir şeyler yapmaya çalışırım. yapmam gereken. Burası Torben'in kitapları ve aslında ayaklı dolaplara benzeyen. bazen yapmayı düşündüğüm gibi. pilavın içine badem tanesi saklamış. Acaba onun ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anladılar mı. yıllardan beri ona herkes gibi "Swanny" dediğimi hatırlamadı. daha sonra bir emlakçı aracılığıyla satışa çıkarmayı ciddiyetle düşündüm. Eğer o dönemde. Ne de olsa Daniel ve Cary'ye yakın olma korkumun bir bölümü de beş yıl birlikte yaşadığımız. meyve çorbası. geride o kadar da çok kişinin kalmadığını düşündüm. Đngiltere'ye dönseydim. John ve Charles. Eski elbiselerini ve paltolarını teker teker o antika elbise dükkânlarına satmış olmalı.Swanny Teyze" Yıllardır ona "teyze" dememiştim. ama Swanny'nin dulluğunda hiç ortada görünmedi. hamallar yardım etse herkesin yanında götürmeye can atacağı bavullarla tıka basa dolu. yoksa aptallıklarından onu sadece yaşlı bir bunak olarak mı gördüler? Son cümlemden ne kadar kederli olduğumu anlayacaksın. Noel gecesi yemek o kadar önemlidir ki. O eski harika Noellerimizi hatırlıyor musun? Bir Danimarkalı için Noel. Bu. Oraya geldiğimde. onun odası temizlemesi en kolay yer olacak. Domuz derisinden. O kadar çok sevdiğim sevgili annem. ama onlarla neredeyse hiç görüşmüyor. Anlaşılan unuttu. Annemin bir ara evlenmeyi düşündüğü Daniel'ın babası ara sıra ziyarete gelirdi. O bavullardan birini uçağa götürdüğünü düşün. düşüncelerimi de dertlerimi de uzaklaştıran bir iş. Willow Caddesi'nde otururken birini bulup daireyi boşaltmayı. Noel'de burada olabilsen çok iyi olurdu diye düşünüyorum. kullandığı sabun ve içtiği sigaralarla dolu daireye dönmek istememden kaynaklanıyordu. daha içine tek bir şey koymadan bile gülle gibi. ona hâlâ ilk adıyla hitap eden kaç kişi kaldığını düşünüyorum. tıpkı Asta'nın L'Aimant'ı gibi kokusunun sindiği. neleri atıp neleri saklayacağımı kararlaştırdım. on beş yaşındayken çoğu yaşıtlarım gibi "teyze" kısmını kullanmasam üzülüp üzülmeyeceğini sormuştum. Zavallı Mor'un kendine ait o kadar az şeyi vardı ki. Onu . taşınmayı kararlaştırdığım. Onu görenler kimbilir neler düşünmüştür. zavallı Mor nerede olduğunu bile zorlukla hatırlarken geleneği sürdürmüş.. "Başka planların vardır diye sana sormamam gerek.. ki hiç sanmıyorum. Ev bana birdenbire çok büyük görünmeye başladı. her odasına. Bu kadar eşyamız olduğunu hiç bilmiyordum: En yukarıdan. Büyükelçilikten arkadaşları. Oraya bir daha hiç dönmemeyi. Geçen yıl. bazen insanların sevgili annem hakkında neler düşündüğünü bile dert ediniyorum. süslenmiş ev. tabiî eğer hâlâ görüşüyorlarsa. büyük bir ihtimalle Swanny'nin evine yerleşecektim.

Her neyse. sanırım bu yüzden de evliliğe eski usul yaklaşıyorum. ama on beş yıl önce bu iş. Ya da belki ailemde gördüğüm evliliklerin tümü dayanıklı çıktı. Ann. son haberdeki kesinliğin beni gerçeği kabul etmeye zorlamasından. Bütün sevgilerimle. lütfen hemen bildir. daha az kıskanç olduğumdan değil. yavaş yavaş yatak odalarına doğru yaklaşıyorum. böyle devam etmemeliyim. bu evdekilerin büyük bir bölümünden kurtulmam gerektiği. Benini için artık umut. Đlişkileri yürümez de özgür kalırsa ne yapmak gerekir spekülasyonları da bitmişti Hiç evlenmedim. o tanıdık yüzü gözlerimin önüne büyük bir acı ve yoğun bir kıskançlıkla getiriyordum. Belki de yoktu. şimdi o görüntüsünden eser yoktu. ya araları bozuldu da nerede olduğumu araştırıyorsa diye düşünmek de yoktu. bizi ziyarete gelip. . Sanki onun yakışıklılığı Cary için fazlaymış gibi bir iç çekiş. Bir bilse. Geçmiş zaman kipini kullanıyordu. Bana Daniel'ı ne kadar yakışıklı bulduğunu söylemesini unutamıyordum. dolayısıyla da korku kalmamıştı. en azından benim yanımda hiç bahsetmedi. eğer istediğim gibi Holly Mount'ta küçük bir daireye geçeceksem. Oysa benim için hiç değişmemişti. Benim tepkim. Sonraları. bazen espriliydi. gece birden uyanıp ya Cary'den ayrıldıysa. "Ne kadar da yakışıklı. önce tavan arasını temizledim. Cary ve alçaklığı aklımdan çıkmadı. hoş fazla olduğu da kanıtlandı ya. Benim olup da almak istediğin bir şey varsa. Bu sanki ben de yakında ölecekmişim gibi bir şey oldu. Cary de bir daha yakışıklılığından hiç. Onun yaşamasını istiyordum. bunun için dua ettim. bağışlanmaz hırsızlığını bile aynı mazeretle geçiştirmeye çalıştı. ama benim söylemek istediğim. Daha mutsuz. Sonra aynı arkadaşım evlendiklerini de söyleyince omuzlarımdan bir yük kalktı. kendi gülerken insanları da güldürmeyi becerirdi. birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca duyarlı ve düşünceli olduğunu göstermiş olmasına rağmen. Daniel'ın Putney'de satın aldığı evde oturuyorlardı. yoktu. Daniel bir süre için odadan çıktığında. Đyi bir dinleyiciydi. Bugün olsa evi ortaklaşa alırlardı. Bunu ikimizle de ilişkisini sürdüren eski bir üniversite arkadaşımın mektubundan öğrendim. ne gülerdi! Neyse. evliliği sonsuz ve çözülemez . Sana anlattığım gibi. onu tanıdığım yaşlı insanların annelerini sevmelerinden çok daha derin bir sevgiyle sevdim. Hani sanki Daniel yakışıklılığını onu elde etmek için kullanmıştı. Ann. üstelik de evli değilseniz. Bunu özellikle belirledim. Oysa başarılı olduğu gün bile bana karşı dürüst olmayı beceremeyen Cary. Senin işlerin nasıl? Davet edildiğini söylediğin o Şükran Günü partisine gittin mi? Gelecek üç hafta içinde eve dönme ihtimalin varsa. lütfen bana bildir. Swanny" Noel'de eve dönmedim. Antonius'un Octavianus'la evlendiğini bir ulaktan duyan Kleopatra'nın yaptığından farklıydı. Ann!" Sanki böyle birinin bana düşmesine şaşırmış gibiydi. hiç de o kadar kolay değildi. Ama o "Ne kadar da yakışıklı!" Sanki Daniel'da görülecek başka bir şey yokmuş gibi. Aklımda Daniel'dan çok Cary vardı.gerçekten sevdim.O kadar da yakışıklıydı ki. içini çekerek "çok yakışıklı" demesi.

yazı masasının üzerinde duran defleri bulmuş. Anlaşılan arada bir şey bulmuş. bu nedenle de Daniel ve Cary'nin hayatları boyunca birbirlerine bağlandıklarını sanıyordum. can sıkıcı bir mutsuzluktu. Torben ile ben onu biraz dışladık mı? Birbirimizle o kadar ilgiliydik ki. Swanny'nin mektubu uzundu: "Dün Mor'un odasına girip eşyalarını karıştırdım. Bu mutsuzluğu paylaşma durumu beni Swanny'ye yaklaştırdı. bir işe yaramayacağını anladım. belki de onu yalnız bıraktık. Swanny'nin günlükleri bulur bulmaz hemen anladığını söylemem gerekir. defteri açıp da ilk sayfaları okuduğunda ne denli heyecanlandığını. Bana kalan ise Swanny'nin duyduğundan pek de farklı olmayan. Đlk olarak Asta'nın yatak odasında. daireme taşınmadan önce onunla "birkaç gün" geçirmeyi önerdim." . daha ilk anda tahmin edilemez bir şey bulduğunun farkındaydı. daha ilk satırlarda büyük bir edebiyat şaheseri ile karşı karşıya olduğunu gördüğünü anlatacaktı. Kendimi son derecede suçlu hissettim. Öfkeyle kameraya bakan. Zavallı anneciğim. Ya da en azından öyle sanıyordum.bir bağ olarak görüyorum. Boston ve çevresi buz gibiydi. en son yazı yedi yıl önce eylülde yazılmıştı.. yine de bir sayfa açıp 1967 tarihini görünce. Aynı zamanda da gördüklerimi okumak istemiyordum. Kar yağmış. Mektubunda taşınmayla ilgili bir söz bile yoktu. Siyah meşe masasının gizli bir çekmecesi olduğunu biliyor muydun? Masanın iki kenarında da oyma var. gelen mektubunda neyi nasıl düşünürsem sevinerek kabul edeceğini söylüyordu. Onunla mülakata gelen çeşitli gazetecilere hiç aksatmadan. ama bunları ay sonuna kadar tamamlamam söz konusu değildi. birinin ötekinden daha çıkık olduğunu fark edip çekince. Cevabını alana kadar iki hafta geçti. Mor'un el yazısını görünce de şaşkınlıkla fırladım. çünkü. Hâlâ yapılacak bir sürü işim vardı. günlükleri okuduğu zamanki hisleri biraz daha karışık olmalıydı. O sırada şubata girmiştik. Bu mektuplardan ikisi ben Amerika'dan ayrılmadan elime geçti. Swanny'ye mektup yazıp. elimdekiler özeldi. oyalanmaya başlamıştı. Belki de eve dönüp bu duyguyu gerektiği gibi paylaşmam gerekirdi. havaalanı bile kapanmıştı. sandığım gibi gerçek duygularını yansıtıyorsa. Bana yazdığı mektuplar. daha sonra eskiye doğru ilerlemeye başlamıştı. Bu düşüncemin yanlış olduğu sonradan anlaşıldı ya. Ann. Anlaşılan Mor'un da çekmeceden haberi yoktu. Aslında defterde çok önemli bir şey bulmayı. Bunu daha sonraları da kabul edecekti. o başka konu. Bulduğu son günlüktü. her ikisi de evi boşaltırken bulduğu günlüklerden söz ediyordu. kabarık bir eteklik içinde olağanüstü şişman ve çirkin bir kadın! Masasının üzerinde bir defter vardı. gerçekten de kim olduğumu öğrenmeyi umuyordum. Gerisini okumadan da elimdekinin bir günlük olduğunu anladım. ama önerime pek de ona uymayan bir yarı ilgisizlikle değiniyordu. içerde Mor'un da doğumundan önce çekilmişe benzeyen eski bir fotoğraftan (tabiî sepya) başka bir şey yoktu. Tabiî içine baktım.. gizli bir bölme buldum. o da odasına çıkmak ve defterine hissettiklerini yazmak zorunda kaldı.

Belki de yanılıyorum? . Şaşırmış gibiydi. Aslında annem kendi annesini korkutmuştu. Belki de bu gece bu rolü oynamam gerekecekti. Burada en aşağı yüz binlerce kelime var. dedim. Đngiliz olmalısın" derdi. benim doğumumdan önce yazılmış! Bütün defterler yaş. .Ama ben iyi konuşurum. Bir an sustu. kim inanırdı? Defterleri saydım. yanılmıyorsunuz. Swanny ikinci mektupta sadece şunları yazmıştı: "Mor'un günlük olarak kullandığı bir sürü defter buldum. Mor'un günlük yazması. Mektubunuzdan böyle bir isteğiniz olduğunu çıkardım. "Eğer Đngiltere'de yaşıyorsan. daha henüz yayınlanmamış olanlarıyla ilgili yardıma ihtiyacınız var. yani annemin bana Danca öğretmemiş olması.Doktor olduğunuzu sanıyordum. Anladığım kadarıyla o günlükler.Đkinci mektup çok daha kısaydı. daha bilmiyordum.Ne.Maalesef. Đskandinav dilleri ve edebiyatı.Tıp doktoru değilim. büyükannemin Danca konuşma izni yoktu. Paul Sellway.Danca öğrettiler mi? . Hepsi de Danca. benimkiler? . sonra da haklı olarak sordu: "Öyleyse neden sordunuz ki?" . ben söylenecek bir şeyler bulmaya çalışırken yeniden konuştu: . yani okur yazarım da demek istiyorum. Annem. değil mi?" Roderick Caddesi'nde yemeğe gitmek üzere hazırlanırken telefon çaldı. Londra Üniversitesi'nde ders veriyorum. Karısı da orada olacaktı. Bir hafta sonra buluşmayı kararlaştırdık. . Evlerine yemeğe davet etti. Sellway'e karşı hiçbir olumsuz duygum olmasa da. sayfaların iki yüzü de yazı dolu kalın kalın defterler. Bu benim işim. Anlaşılan bir çıkış arayan bazı duygularım var. Onu karısından boşatmaya niyetim olmasa da Mrs. Herkese doktor olduğumu söyler. ama bunu yapamazdım. güçlüğünü yaşamıştım. Annem tıp doktoru olmamı isterdi. Ne kadar olağanüstü. Güldü. Sonunda Sellway bütün günlüklerin olduğu yere. Bu da konuyu sizi neden aradığıma getiriyor. birincisi 1905'te. yani üniversitede bunu okudum. oysa ben doktora yaptım. . Annem Danca konuşamıyordu. Soruma cevap vermesini beklemediğimi söyledim. Swanny'nin tavan arasını temizlerken buldukları konusunda tüm ayrıntıları öğrenmem için Đngiltere'ye dönmem gerekti. altmış üç tane. ya sizinkiler? . Bir süre Paul Sellway'in de kim olduğunu düşünmek zorunda kaldım. buruş buruş ve rutubet lekesi kaplı. Beni hep biraz rahatsız ediyordu. Willow Caddesi'ne gelmeyi kabul etti.Hayır.Bir şey söylemiş olmak için. hiç olmazsa olacağım sanıyordum. evli bir çiftin yanında bekâr üçüncü olmayı çok denemiş. Neyse.

Bir hafta sonra yeniden denedim.Onun çevirileri inceleyip günlüklerle karşılaştırmasını ya da eksik sayfaların çeviriden sonra koparılıp koparılmadıklarını araştırmasını neden bu kadar istediğimi merak ediyordum. yine de geldiğimi bildireceğini söyledi. ilk gittiğimde aşağı yukarı bir yıl önceydi. . kuşkusuz bir çeşit saklamaydı. Raffaello öncesi dönemden portreler kolajı siyah bir tişört. . Sonra çok ilginç bir şey oldu. Kjær'in kendini iyi hissetmediğini. Ama yine geri çevrildim. . işte o kadın içeri girmeme izin vermedi Mrs. "Kendini iyi hissetmemek". Neyse. kesinliğinden. Tabiî onu görmek istiyordum. kolsuz. bunu anlarsınız umarım. değil mi. geleneksel ve dürüst Gordon kızıl siyah duvarlı bir dairede oturuyordu. sonunda Cary'nin işini halletmek istediğime karar verdim. böylelikle onunla bir daha görüşme zorunluluğundan kurtulmak için. Aubrey de gülümseyerek omuzlarını kaldırdı. büyükbabasının ölümünden sonra hiçbir ilişkilerinin kalmadığını. V yaka örgü kazak. size söylemesini beklerdim. (Kuru kuru öksürdü. Onu görme imkânı bulamadan konuşurken sesinden duyduğunuz bilgiçliğinden. beyaz gömlek. banyo ise ağaçlara. O sözü kim söylemişse. değil mi. . Bilmiyor muydunuz? .Willow Caddesi'ne mi gittin? Swanny'yi mi gördün? Aubrey'ye döndü. Yeşil cam masaya oturup yemeğimizi siyah porselen takımlarda yedik. işaret parmaklarına benzetilmek istenen penislerle doluydu. Çok şaşırdım. cenazede de vardı. bir de yaklaşık yirmi yıldır görmediğim bir giyim. kulelere. Đtiraf etmeliyim ki kendimi hakarete uğramış görmedim. duvarlarda da kaslarını Medici mezarlarındaki heykelciklerden almışa benzeyen çifte cinsiyetti insanların pembe mor akrilik resimleri asılıydı.Neden gidip onu hiç görmedin? Swanny'nin sadece büyükhalası olduğunu. Şaşırmış gibiydi. Ona gösteriş yapmak için falan değil. Aubrey? Telefonu ben açtım. gri flanel pantolon. Sadece ona (mümkünse mektupla) bir oldubitti göndermek. Elkins'in Gordon'u neden içeri almadığı anlaşılıyordu. elinde örgüsünü taşıyan Swanny. ama aynı zamanda da ona size sorduğum soruları da sormak istiyordum. ama istenmediğim sonucuna vardım. Alçak divanların üzerleri gümüşî renkte yastıklarla kaplıydı. pantuflaları ve kırışık çoraplarıyla dolaşan. hatta belki de adresini bile bilmediğini söylemesini bekledim. en az ellisinde olduğuna karar verirdiniz. Aubrey dizlerimize üzerinde Michelangelo'nun Davud'u bulunan siyah peçeteler örttü. Siyah kadife kayak pantolonu. Mrs. kınama olarak algılayacakları soruları soramazdım. koyu renk kravat.Sizin bunu biliyor olmanız lazım. Anlaşılan o gün ortalıkta olan öteki Swanny'ydi. Gordon'un üzerinde her günkü yaz kıyafeti olduğunu sandığım şeyler vardı.Ama gittim. . Aynı tema elbiselerinde de görülüyordu. şarap nefisti. bunları çoktan aşmıştım. sanırım hizmetçisiydi. Yani. Eğer çok içmeseydim. o gece yanıldı. Aubrey? Kapıyı bir kadın açtı. Yemek harika. Yazın tam ortası. Asta'nın evde kalmış kız olarak adlandıracağı sesinden. Bir atasözü "Bir insanın başına ne gelirse kendinden gelir" der.) Bir düşüneyim. Resmî.

Daha önce beni evinde göremediğine çok üzüldüğünü. dedi Aubrey.Ne kadar uygun bir davet.Tam tarihini söyleyebilirim.Yani arkadaşımı da getirebilir miyim dedim. Đlk gittiğimde. çok da yıpranmıştı. evimi paylaştığım erkek olan arkadaşımı. dedi Aubrey.Tabiî gittim.. insanların da her şeyi olduğu gibi kabul etmelerini istiyoruz. Olağanüstü şaşırmış ve çarpılmıştım. Bana telefon etti ve keşif gezisi olarak adlandırdığı bir yolculuğa davet etti. kararlaştırdığımız gün evine gidip kapıyı çaldık. Biz her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi seviyoruz. Tabiî hemen "evet" dedim ve arkadaşımı da beraber getirip getiremeyeceğimi sordum. . Aubrey? Aubrey başını salladı.Hackney'deki o eve. Neredeyse bana oturduğum yerde rahat olup olmadığımı sormasını bekliyordum. Macera gibi bir şeydi. bir çarşamba. Şimdi işin ilginç bölümüne geliyoruz. eğer Aubrey kız arkadaşım ya da karım (istersen buna erkek arkadaşım ya da kocam da diyebilirsin) olsaydı. tabiî gibisinden bir cevap verdi. Elkins tarihle bağlantılı uğursuzluktan söz etmişti. Defterime bakmam gerekir. Swanny memnun oldu. Bana bir soyağacı yaptığını. tere sandviçleri falan. ne zamandı Gordon? . Aubrey'nin doğum gününden bir gün önce. çünkü Mrs. Bize hiçbirimizin fazla ciddiye almadığı bir hayalet hikâyesi anlattı. değil mi. Gözlerini kırpıştırdı. Swanny'ye bu soruyu sorardım. . Bak Ann. Bundan daha uygun bir davet olabilir mi? . telefon numaramı hizmetçiye bırakmıştım. evin büyüklüğü karşısında şaşırdığımızı söylemeliyim. Günlükleri okumadığımı ona belli etmemek için oldukça çabalamam gerekti.Bu dediklerin. kendisinin de burada doğduğunu söyledi. Yolculuk nereye? diye sordum.Ama göndermedi. daha sonra da eve döndük. değil mi Aubrey? Đçeri girip alt katta oturan. . çaya gelip gelemeyeceğimi sordu. Bize annesi ile babasının bu evde yaşadığını. yeğenini çaya davet eden bir büyükhala. çok eski usul. . Swanny ilk kalp krizini ağustosta geçirmişti. gülümseyerek. bitirince bana da göndereceğini söyledi.Swanny Teyze aradı. Bütün samimiyet Gordon'dan geliyordu. ama Aubrey'nin arabasıyla yolculuk etmenin daha keyifli olacağını düşündük. Swanny Lavender Grove'a giderken neden bana haber vermemişti? Neden Gordon . yukarıdaki katları da çekip çeviren adamla konuştuk. şimdi kendini daha iyi hissettiğini söyledi. . . 12 ağustos. harika bir çaydı. Swanny taksiyle gitmeyi önermişti. Tabiî ev katlara bölünmüştü ve nasıl söyleyeyim.Evet.Gittin mi? . göndermedi. ama krizin 13 ağustosta geldiğinden eminim.

kısa süre sonra boyunun kısalığı unutulup gidiyordu. 16 ekim 1905 günü toplanan mahkeme heyetine Yargıç Edmondson başkanlık ediyordu. Telefon edip bir taksi çağırdığımda geç olmamıştı. De Filippis mahkeme salonuna. Swanny'nin sözünü ettiği soyağacını arayıp bulabilir miydim? Arada. yatakta doğrularak Donald Mockridge'in Alfred Eighteen Roper'ın Merkezî Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmasının kayıtlarını okudum. dikkatle dinler. Gordon'un sorularını becerebildiğim kadarıyla cevaplamaya çalıştım. duruşmaya baskıcı bir soğukluk kazandırır. Westerby ve Kastrup atalarının köklerini araştıracaklardı. korkunç bir baş ağrısı ve çarpıntısı bir yürekle uyandım. Đddia Makamı'nda da Mr. yönettiği davalarda sessizlik uygulamasıyla tanınır. on bire çeyrek falan vardı. peşinde üç yardımcısıyla birlikte girdi.Westerby'ye başvurmak zorunda kalmıştı? Aubrey konyak önerdi. ses tonu da hayat sahnesinde yer alan bir oyuncuya yakışır gibiydi. Yardımcılardan biri bir demet mendil. kabul ettim. delici parlak bakışlı iri bir adam olan Mr. Mahkeme Başkanı Lewis Wilford Edmondson. neredeyse kandırıcıydı. üçüncüsü de şişme bir yastık taşıyordu. saat tam üçte. görünüş olarak ufak tefek. Mr. . çünkü varlığıyla çevresine o denli hâkim. zekice ya da sıkıcı sorularla davarın ilerlemesine engel olmak yerine. her zamankinin aksine. Roper Davası'ndaki kadar ustalıkla kullanıldıkları başka bir örnek olmadığı söylenebilir. mahkemeden önce de suçlamayı kabul etmemişti. Işığı yaktım. tatili Danimarka'da geçirecek. Özellikle o ünlü sesi kadife kadar yumuşak. Olağanüstü uzun boylu. ikincisi bir sürahi su ve iki bardak. On dördüncü bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı duruşma Mr. Howard de Filippis'in Old Bailey olarak bilmen adalet sarayı binasında en son göründüğü davalardan biridir. Đçtiğim şarap ve konyaktan hemen derin bir uykuya daldım. Diğer hukukçuların sıkça yaptığı gibi. Tate-Memling gerçekten de ufak tefek bir adamdı. sesiyle de duruşmaya katılanlar üzerinde o kadar etkiliydi ki. üç aspirin aldım. Yaz tatillerinden konuşmaya başlamışlardı. Roper 27 temmuz ya da o günlerde karısı Elizabeth Louisa Roper'ı gırtlağını keserek öldürmekten yargılanıyordu. Richard Tate-Memling oturuyordu. Bu aksesuarlar ünlü avukat tarafından meslek hileleri ya da şaşırtma olarak kullanılacaktı.

40'ta vardılar. onun cesedinin hemen yakınında da annesinin. Ancak sürekli ilaç tedavisine rağmen. hele hele hiçbir cinayet öldürdüğü karısından doğmuş oğluyla birlikte yeni bir hayata götüren bir tren yolculuğu ile noktalanmamıştır. Navarino Caddesi üzerindeki Devon Villa'nın ikinci katındaki bir odada Mrs. Roper da karısından ayrılıp oğluyla beraber ülkenin başka bir bölgesinde yaşamak istediğini söylemişti. Mrs. Đddia makamının tanıkları Dr. Yatak odasına girdiğinde. Đçişleri Bakanlığı'nın resmî araştırmacılarından biri olarak görevlendirildiğini söyledi. gözlerini mutlak bir sessizlik içindeki salonda gezdirdikten. Evlilikleri yürümüyordu. Başı . Sanığın bir eczacı olduğunu söyledi. Elizabeth Roper'ın cesedini 4 ağustos cuma sabahı. jürinin ciddi dikkatine gerek duyulduğunu söyledi. bulunduğunda en az bir haftadır ölü olduğu sanılıyordu. Cambrîdge'de yeniden bir arada olmaktan söz ediyordu. 1905 ilkbahar ve yazı boyunca karısına altı ay süreyle ve düzenli olarak sıkı denetim altında verilmedikçe son derece zehirli olan bir hidrobromid tedavisi uyguladığını duyacaktı.20 trenine bindiler. Kuşkusuz bu tedavinin amacı. ama Mrs. Bu nedenle belirli kimyasallar konusunda önemli bir deneyimi vardı. Sanık daha sonra Hackney'de Navarino Caddesi'ne dönerek.30 sularında Cambridge'e giden 17. sanık altı yaşında bir çocuk oğluna genellikle saatinin kösteğine taktığı ve içinde dört altın bulunan para kutusunu evde unuttuğunu söyledi. Tate-Memling. Hyde doğal nedenlerden ölmüştü ve ölümü şu anda mahkemeyi ilgilendirmiyordu. Hiçbir cinayet önünüzdeki kadar soğukkanlılıkla tasarlanıp düzenlenmemiştir.15 trenini kaçırdıktan sonra. davanın büyük bir bölümünde sessiz kalır. Navarino Caddesi'nde. Mrs. Mahkeme birazdan. Sanığın Devon Villa'da karısı. sanık ve oğlu 27 temmuz öğleden sonra saat 16. bir buçuk saatlik bir aradan sonra yine arabayla istasyona döndü. kente 21. eve dönüp onu alması gerektiğini anlattı. karısını ona verdiği ilâcın etkisinde uyur buldu. Aynı hikâyeyi. Thomas Toon tıp doktoru olduğunu. Cambridge'e giden 20. Cesedin yatış şekli (ona göre) uyuyan bir insanın normal yatış biçimine uyuyordu. Roper'ı ölüme götürmekti. kayınvalidesi. çocukları ve evde oturan çeşitli insanlarla birlikte hayatını anlattı. yeniden bu unvanı kazanmaya can attığını anlattı. Üstelik bir hafta sonra kocasının peşinden gitmekten. Roper hâlâ sağlıklı ve hâlâ canlıydı. konuşmadan oturan yargıca da bir göz attıktan sonra. Davanın çok önemli bir dava olduğunu. Devon Villâda muayene etmişti. Mrs. üst kata çıktı ve para kutusunu aradı. oğlunu ve bavullarını emanet ettiği hamala ve onu istasyona getiren arabacıya da söyledi. Jürinin görevi Elizabeth Roper'ın bir cinayete kurban gittiği davada son kararı vermekti. Mr. Elizabeth Louisa Roper adlı evli bir kadının cesedi. Ne ki istasyona vardıklarında. konuşmasına başladı. Roper'ın ölümünün nedeni gırtlağının bir kulağından diğerine kadar kesilmiş olmasıydı. Sanığın Cambridge'e hareket günü gelip çatmıştı. Roper ölmemişti. Baba oğul 17. Ancak Mrs. Maria Sarah Hyde'ın cesedi bulunmuştu.sözlerin kısa kesilmesinde ısrar eder. Hackney'de. 4 ağustos cuma sabah saatlerinde. Mrs. Kadının gırtlağını ekmek bıçağıyla kesti. Đddia makamının görüşüne göre.15 trenine yetişmek üzere bir atlı arabayla Devon Villa'dan ayrılıp Liverpool Caddesi Đstasyonu'na doğru yola koyuldu.

hidrobromid aşırı cinsel isteğe karşı. Pond daha önce kendisine gösterilen ve içindekileri incelediği kavanozun bu kavanoz olduğunu doğruladı. (Dr.Sorumu daha basit bir biçimde sormadan önce jüriden kelimelerimde gerekli olduğunu anlayacakları kabalık için şimdiden özür dilemek istiyorum. doktor geldiğinde tamamen kurumuştu. . kafa neredeyse vücuttan ayrılacak gibiydi.Evet. Daha sonra.yastığın üzerinde. Hem atardamar hem gırtlak borusu hem şah damarı hem de nefes borusu omuriliğe kadar kesilmişti. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı bu mudur? Başlıca kullanım alanlarından biridir. Clarence Pond'u tanık sandalyesine davet ederek mahkemeye hidrobromidin özelliklerini anlatmasını istedi. Ölüm ani olmuştu. Dr. Ama onun görüşüne göre Mrs. kandan sırılsıklam olmuş çarşaflar. ilk kesişten sonra maktulenin bağırıp çığlık atması mümkün olamazdı. öyle. Roper'ı öldüren hidrobromid değildi. Omurlara kadar her şey kesilmişti.) Midede. dalakta ve böbreklerde bir ölçek hidrobromid belirlemişti. .Dr. yüzü sakin ve endişesizdi. Pond'a şeker kavanozunu gösterdi. Mr. Midenin incelenmesinden maktulenin son yemeğinden birkaç saat sonra öldürüldüğü sonucu çıkıyordu. Đddia makamı daha sonra eczacılık uzmanı Dr. Dr. Yüksek dozda alındığında. aşırı cinsel istekleri bastırmak. neler içerdiğini anlattı. sadece boyun kaslarınca tutuluyordu. Pond. öyle. ama cinayetin cesedi görmesinden yaklaşık bir hafta önce gerçekleştirildiğini söyleyebilirdi. Miss Florence Fisher'ın 4 ağustos cuma günü Hackney Polis . Hidrobromidin başlıca kullanım alanı. Polis memuru Arthur Hood. Mrs. karaciğerde. Kadının kendi kendini yaralaması imkânsızdı. (Şeker kavanozu bir numaralı kanıt olarak sunulmuştu. Her yerde kan vardı. Bartholomew Hastanesi'nin morgunda cesedi daha ayrıntılı inceledi.) Araştırmaları sonucunda kavanozun içeriğinde yaklaşık iki yüz gram şeker ve yaklaşık beş ölçek hidrobromid bulduğunu açıkladı. De Filippis Dr. St. zehirli olduğunu söyledi. Sanığın kadını ne zaman öldürdüğünü kesin olarak belirleyememişti. öyle değil mi? . Dr. Doktora göre kullanılan silah çok keskindi ve şiddetle bastırılmıştı. Çok derin bir kesikti. ölüm anında ise hamile olmadığını belirtti. örneğin tımarhanelerde gemleyici olarak da kullanılmıyor mu? . Toon bu bölümde vücuttaki bazı organların sağlıklı olduğunu. Polis. Toon'a soru sormamıştı. Roper'ın en az bir doğum yaptığını. sol kulak memesinden sağ kulak memesine kadar uzanıyordu. Ölümcül doz beş ölçekti. ama eczacılık uzmanına soru sormak için ayağa kalktı. Pond hidrobromidin kimyasal formülünü açıkladı. Yara çok derindi.Evet.

polis memuru Dewhurst'le birlikte arka bahçeyi aradılar ve bir çiçek tarhının içinde. Müfettiş Poole suçlamayı sanığın yüzüne okudu.Hayır. Grantham. müşterinizin kim olduğunu biliyor musunuz? Biliyorum diyemem.30 sularında. ikinci kattaki bir yatak odasında Mrs. kurumuş kan lekeleriyle kaplı büyük bir ekmek bıçağı buldular. Mendil kandan ıslanmıştı. Daha sonra. Hackney'de Dalston Caddesi'nden arabacı Robert Grantham. Mr.Mr. Arabacıya beklemesini söylemedi. Đstasyona vardıklarında sanık para kutusunu unuttuğunu hatırlamış. Mahkeme salonundakilerin içinden müşteriyi tanıdı. Tate-Memling (sorusunun cevabını önceden çok iyi bildiğini belli ederek): . yanına gelen birinin Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek istediğini belirttiğini söyledi. Tate-Memling: . . bu haliyle üst kat pencerelerinden birinden atılmışa benziyordu. . Mr. 27 temmuz perşembe günü saat 16. Roper'ın cesedini gördüğünü. Bıçak eve yakın olan çiçek tarhında. O müşterimin siz ya da Lord . polis memuru Hood kendisine gösterilen bıçağın.Elinde bir yara vardı. kendi bulduğu bıçak olduğunu doğruladı.Hangi eli? .Karakolu'na verdiği bilgi üzerine Devon Villa'ya gittiğini anlattı. oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra Mr. müşterisi şimdi tutuklu olarak mahkemede bulunan Alfred Roper'dı. ama kim olmadığını söyleyebilirim. ayrıca ceketinin kolunda da kan lekesi vardı.Yarayı gördünüz mü? . bahçeyi komşu bahçeden ayıran çite dayalı olarak bulunmuştu. müşterisini en son istasyona girerken gördü.Bunu söyleyemem. King's Cross'ta. Murphy'den onu tekrar Navarino Caddesi'ne geri götürmesini istemişti. Daha sonra 8 ağustos salı günü Müfettiş Lawrence Poole'la birlikte sanığın oturduğu Fen Ditton köyüne gittiklerini söyledi. Tutuklunun yanında bir de çocuk vardı. çünkü mendilini eline sarmıştı.Adamda ilgi çekici bir şey yok muydu? . akşam saat altı sularında Kingsland High Street'teki araba durağında beklerken. Adamı istasyona götürdü. memur Hood da sanığın ifadesini yazıp imzalattı. Judd Sokağı'nda arabacılık yapan Samuel William Murphy. Sanık iki polis eşliğinde Londra'ya getirilip Hackney Polis Karakolunda taammüden adam öldürmekle suçlandı. Ekmek bıçağı kanıtların arasındaydı. odanın pencerelerinin Devon Villa'nın arka tarafındaki bahçeye katına söyledi. Çığırtkan ona Navarino Caddesi'nden Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek için bekleyen bir müşteri olduğunu açıklamıştı. araba çığırtkanlığı yapan çocuklardan birinin Kingsland High Street'te yanına geldiğini söyledi.

.Ama ellerine dikkat ediyorsunuz? . ama eline sardığı mendili hatırlıyorsunuz. Aradan çok zaman geçti. müşterilerinizin yüz özelliklerine bakmamaya başlarsınız. ona en üstteki mendili uzattılar ve bardaklardan birine su doldurdular. Grantham. Mr. Smart bunu kabul etmek zorunda kaldı. De Filippis. Ona pek dikkat etmedim. . Đddia makamının son tanığı. Alfred Roper mıydı? Bilmiyorum. tanık ifadesinde. buluştukları çeşitli zamanlarda Roper'ın ona mutsuz evliliğinden söz ettiğini anlatmıştı.Bazen ederim. sanık Alfred Roper olup olmadığını sormuştum. ama yaşlı da değildi. Grantham? . .Özür dilerim.Size tek söyleyebileceğim. mahkeme salonunda görebiliyor musunuz? . Lordum. onun olup olmadığını bilmiyorum.Neyi tekrarlar mıyım? . karşı sorgulamada: . .Bir adamın yüzünü unutuyorsunuz.Size müşterinizin. Söylediğinizi tekrarlar mısınız. Müşteriniz burada sanık olarak gördüğünüz kişi.Bu gibi olumsuz kimlik tespitlerinden kaçınmalısınız.Siz onun içindeki en derin sırlarını açtığı dostu değil miydiniz? Mr.Belki. Mr. Genç birisi değildi. Teşekkür ederim. .Cenapları olmadığını söyleyebilirim. Nisan 1905'te bir gün . Benim kadar çok yüz görürseniz. De Filippis bu sırada gürültüyle aksırdı. Mendili hatırlıyorum. De Filippis'in sanığı n en iyi arkadaşı olup olmadığını sorması da salonda şaşkınlığa neden oldu. Lordum. Mr. Fulham'da Lillie Caddesi'nde oturan ve Alfred Roper'ın en iyi arkadaşı olan John Smart'tı. Emin değilim.27 temmuz günü arabanıza müşteri olarak binen adamı burada. Mahkeme Başkanı Edmondson alışılmadık biçimde araya girdi: . belki de oydu. Mr. Smart'ın tanık sandalyesine oturması dinleyiciler arasında bir dalgalanmaya yol açtı. Alçak sesle bir mendil istedi. Mr. Daha önce.

sanık da karısını tedavi ediyordu. her zamanki gibi kent merkezindeki kiliseleri gezmek üzere buluştuklarını anlattı. Smart sorulan sorulara cevap verirken.Neyin farkına varmasın diye? .Ona ilaç verdiğinin. Smart'a sanıkla olan dostluğunu sordu. .Zehir olduğunu biliyordum. bardağından bir yudum su içen Mr. Onun niyeti. ama savunma avukatının soruları kısa sürdü: . Karısı farkına varmasın diye hidrobromidi çaya koyduğu şekerin içine karıştırıyordu. yine 1905 nisanında başka bir sefer.Hayır bilmiyordum. tanışmıştım. özellikle hidrobromid ve hidrobromidin zehir olarak tanımlanması çevresinde dönecek şiddetli bir sorgulama bekliyordu.Evet. Ancak Alfred'in niyeti başkaydı. o da öyle söyledi.Bunu o zaman söylemedi. karısını ve kızını terk etmek. De Filippis. Smart'a kızı Edith'in kendi çocuğu olmadığından şüphelendiğini açmıştı. Yavaş yavaş ayağa kalkan. Lordum. Smart'tan devam etmesi istendi. O görüşmelerinde sanığın Cambridge'de bir eczanede boşalacak yöneticilik işinden söz ettiğini anlattı. ama ben bilmiyordum. . Böylelikle sanık ailesini kayınvalidesinin kötü etkisinden kurtaracak ve yeni bir hayata başlayabilecekti. sanığın hemen başvurmasını önerdiğini belirtti. Smart'a göre Roper karısının kendini aldattığına inanıyordu. Lordum. Hidrobromidin özelliklerini biliyor muydunuz? . Mr. Bu anlattıkları nedeniyle çıkan gülüşmeler hemen mahkeme başkanı tarafından susturuldu. Mahkeme. Bu bir ahlaksızlıktan da öte.Nasıl tedavi ediyordu? . daha sonra söyledi mi? . Smart'a karısının. Mr. Mr. Karısına hidrobromid verdiğini söyledi.Cinsel duyguları bastırıcı olarak kullanıldığını biliyor muydunuz? . bir hastalıktı. Smart bunun çok iyi bir fırsat olduğunu söylediğini. . kendisinden yerine getiremeyeceği isteklerde bulunduğunu. .Leicester Meydanı'nda ABC Çayevi'nde bir araya gelmişlerdi.Evet. oğluyla birlikte Cambridge'e giderek yeni işine boşanmış bir erkek olarak başlamaktı. Mr. bu nedenle de kurtuluşu başka erkeklerde aramak zorunda kaldığını anlatmıştı. Elizabeth Roper'la tanışmış mıydınız? .Mrs. Sanık. Smart'a karısı Lizzie'nin karşısına kim çıksa birlikte olabileceğini anlatmıştı.Peki ama. .

" Burada Mr. değerli Jüri Üyeleri. Kişiliğinde en ufak bir leke. burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığı kanısındayım. anlatacaklarını değerlendirmek de siz jüri üyelerinin görevi olacak. Üçüncü olarak. talihin darbeleri karşısında eğilmiş bir adamdır.Bir iki kere. bu nedenle de iddia makamının tanıklığını bile kabul etmişti. Karşısına "kim çıksa birlikte olacağı" söylenen kadın John Smart'ı baştan çıkarılacak kadar çekici bulmamıştı. Bu adamı tanık iskemlesine oturtacağız ve siz yaralı bir adam. Onunla ölen kişi arasındaki sorun. düzeni bozuk çağımızda talihin bir aile babasına ve ekmek parası peşinde koşan birine vurabileceği en ağır darbeleri yemiş bir adam göreceksiniz: iyi para kazandığı ve sevdiği işini kaybeden. Mr. en küçük bir leke belirtisi bile yoktur. böyle bir şeyin tekrarında salonu boşaltacağını bildiren yargıç tarafından susturuldu. evet. Roper'la baş başa kaldığınız da oldu? .. Temiz bir mendil alarak ağzını örttü. Ama göreceğiniz adam.O zamanlarda size -bu soruyu elimden geldiği kadar dikkatle sormaya çalışacağım. De Filippis dudaklarını ses çıkarmadan oynattı. açık bir kitabın sayfası kadar . onun hakkında ileri sürülenleri doğrulayacak biçimde eğilimler gösterdi mi? . Jürinin burada sadece bir kuşku hakkında karar vermek üzere toplanıp toplanmayacağı Lordumun görüşüne kalmaktadır.Bütün bu günler boyunca Alfred Eighteen Roper dürüst ve çalışkan bir adam olmuştur. Son günlerde yaşadıklarına geleceğim. sanığın daha eve varmadığı zamanlar. sadık karısı ve desteği olması gereken kadının hafifmeşrepliğine katlanmak zorunda kalan bir adam.Onunla birkaç kere mi karşılaştınız? .Hayır. hiç.o zaman bir erkek olarak size. Benim erken geldiğim. Sorunun ve cevabın neden olduğu gülüşmeler. Savunmanın açış konuşması Mr. sanığı n cinayeti işleme amacı belirtilmemiştir. Göreceğiniz adam. Đkinci olarak bu cinayetin 27 temmuz akşamının başlarında işlendiğini kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. Kanun suç kanıtlanana kadar sanığın suçsuzluğunun esas olacağını açıkça belirtmiştir.Evet. Herhalde bazen Mrs. . Mr. Her şeyden önce suç aletinin sanığın elinde bulunmuş olduğu kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. Lordum." Yargıç Edmondson: "Burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığını söyleyemem. Alfred Roper'la ilgili her şey. Smart aşağılanmış bir adamdı. De Filippis amacına varmıştı. Roper tanık sandalyesine oturup kendinden söz edecek. sizden sanığın mahkemeye sunulan kanıtlar nedeniyle daha fazla sıkıntıya sokulmasına izin vermemenizi talep ediyorum. sanığın karısına uyguladığı tedavi sonucunda ortadan kalkmıştı. De Filippis: "Lordum. kafasını biraz öne eğdi. size son günlerde yaşadıklarının hikâyesini dürüstçe anlatacak bir masumdur. Birkaç saniye sonra konuşmasına devam etti: .Şimdi sanığı ve tanıklarımı çağıracağım.

sonra da bir kız çocuk doğurdu. günlük işinden dönüşte kendisine rahat bir ev. Yaşlı ve sakat annesine bir kadın şefkatiyle baktı. . kocasının ardından gelecekti. burada da uzmanlığını kullanabileceği bir işte. ozanın dediği gibi amacına bir hayalet gibi yaklaşmak bir yana. açıkça ve basitçe kapının zilini çaldı. oğlu ve birkaç bavulla beraber Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek üzere arabaya bindi. Annesi ölene kadar Bury St. bir eczane yöneticisi olarak çalışacaktı. Artık herkesçe bilinen. hastalık olarak niteleyecek kadar iyi niyetli yaklaştığı bir durumu düzeltmeye çabaladı. Öyleyse kitabın ilk bölümlerinden bazılarını okuyalım. Roper oğluyla birlikte trene binerek Cambridge'e gitmeye. Önünüzde oturan ve bir adamın toplumumuzda işleyebileceği en ağır suçla. Babasının zamansız ölümü. karısının davranışındaki sapıklığın nedenini de bildiğini düşünerek. her dürüst erkeğin beklediği gibi bir fazilet abidesi olmamasından dolayı onu kim suçlayabilir? Yine de onunla evlendi. kapıyı çaldı. Cebinde evin anahtarı olmasına rağmen. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da yaşamaya başladı. karısı ve karısının annesiyle birlikte Hackney'de. Roper bir hafta kadar sonra. Roper önce bir erkek. Ailesini Londra'nın banliyölerinden alarak Cambridge'in sağlıklı doğa ortamına taşıyacak. komşular tarafından da dehşetle karşılanan gerçek. Oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra. Alfred Roper'ı daha on altı yaşından itibaren ailesinin geçimini sağlamaya. bir insanı öldürmekle suçlanan bu adam. Söz konusu günün öğle sonrası saatlerinde. Roper ikinci çocuğunun kendinden olmadığından bile emindi. güzel bir dinlenme yeri olacağına inandığı eve yerleşti. Bir ilaç reklam şirketinde yöneticilik önerisi aldığında doğduğu Suffolk'tan çıkıp Londra'ya geldi. kendinden genç kardeşlerini bir ağabeyin görev duygusuyla yetiştirdi. kendisine babasından kalan ve içinde ihtiyacı olan altınların bulunduğu değerli para kutusunu unuttuğunu üzülerek fark etti. Ne var ki istasyona vardığında. Bu kitap hepinizin evinizdeki kadınlara çekinmeden verebileceğiniz bir eserdir. Gençliğinde geçirdiği bunca sıkıntıdan sonra. Hayır. her zamanki gibi masum ve güven dolu bir genç olarak. Çaldığı zile de cevap aldı. Zamanı gelince Mrs. aynı arabayla Navarino Caddesi'ne geri döndü. Edmunds'taki evden ayrılıp şansını daha uzaklarda denemeyi aklından bile geçirmedi. Mrs. ablasının yanında. Şimdi 27 temmuz perşembe günü olanlara geliyorum. Bu kitapta şifrelenmiş bölümler ya da açılmamış sayfalar yoktur. kent yakınındaki Fen Ditton köyünde kalmaya karar verdi. kentte kendisi ve ailesinin oturabileceği bir ev bulana kadar. Roper'ın karılık görevlerini unuttuğu. değerli Jüri Üyeleri kötü niyetli bir adamın yapacağı gibi kapıyı açmadı. mutluluğunun da sahte olduğunu görmeye başladı. kocasından başka erkeklerle para karşılığında ilişki kurduğuydu. Mrs. onlara destek olmaya zorladı. hepsini de kapsayacak yeni bir hayata adım atmanın planlarını yapmaya başladı. Londra'ya bir masum olarak geldiğini söylememe kim şaşırır? Londra'da. Evlendiği kadının. O kadar ki. geldiğini saklamaya çalışmak bir yana. müstakbel karısını arayıp buldu. Bu arada masumiyetini çoktan kaybetmiş olan Roper. çünkü karısından ayrılmak yerine.duru ve okunaklıdır. Yine Londra'da her erkeğin yapması gerekeni yaptı. karısına ve kayınvalidesine veda etti. Yine de kazanacağı kesin bir boşanma davasına başvurmadan. Bu eser temiz ve lekesizdir. Yaptığı tedavinin en azından olumlu sonuçlar vermeye başladığı bellidir. böyle bir ev bulunur bulunmaz.

Aynı tanık. iddia makamı adına tanıklık etseydi. kapıyı açtı ve Mr. Açık ve dürüst bir tutumla tüm gerçeği anlatma gayreti içindeydi. hayır. Yaralı elini mendiline sardıktan sonra bir araba bulmak için durağa doğru yürüdü. Bazı kanıtları dışlayıp bazılarını ortaya sürerek Roper'ı modern çağın en korkunç cinayetlerinden birinin suçlusu olarak göstermenin yanına bile yaklaşamadı. çalışmaktan yılmazdı. bu korkunç cinayeti işlemiş olabilecek başka birini arama zahmetine girmediler Hayır. Söyledikleri açıktı. Đddia makamı kanıt olarak nitelendirilebilecek tek bir gerçek bile sergilemedi. ama kanıtlamadılar. Eve sessizlik hâkimdi. Kıvırcık kızıl saçları ve mavi gözleriyle uzun boylu. diğer yandan Roper'a karşı besleyebileceği en ufak olumlu duygularını da göstermedi. para kutusunu almak olduğunu anlattı ve üst kata çıktı. değerli Jüri Üyeleri. Lizzie Roper'ın ya da annesinin davranışlarını kınasa da bunun anlaşılmamasını sağladı. Roper'ı sevmiyor idiyse de bunu hiç göstermedi. yalvarma ya da gürültü duymuş mu? Hiçbir şey duymamış. sağlam yapılı genç bir kadındı. sırtını yaslayacağı kaya gibi sağlam duracak adam. Cora Green'in Hyde-Roper evi konusunda Star gazetesine anlattıklarından öğreniyoruz.Miss Florence Fisher. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da beklenmedik bir şeyler olduğunu ilk kez 12 ağustos salı günü. Mrs. eli yaralandı.Florence Fisher'in nişanlandığını. yine bu denli önemli olacaktı. kendi dalgınlığı yüzünden treni kaçıran birinden daha heyecanlı ve gergin değildi. Florence Fisher duruşma tarihinde yirmi üç yaşındaydı. hiç zaman kaybetmeden toplumumuzun üzerine kara bir gölge düşürebilecek bir sonuca vardılar ve bir kadını öldürmesi en akla yakın kişinin aslında onu koruyacak. evlenmek üzere olduğunu da anlatmıştı. saat ona yirmi kala Cambridge'e vardı ve ablasının Fen Ditton'daki evine gitti. Roper geliş nedeninin. Roper'ı kendi evine aldı. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na geri döndü. önyargıdan uzaktı. ona destek olacak. Bu durumda her sağlağın yapacağı gibi sağ elini öne doğru uzattı. Mr. Roper Kingsland High Street'teki araba durağına kadar yürüdü. Savunmanın tanıkları Kuşkusuz savunmanın en önemli tanığı Devon Villa'nın hizmetçisi ve aşçısıydı. Green buna ek olarak -belki de romantik öykülerden hoşlanan gazetenin isteğini kıramadığından. Bir kadını gırtlağını keserek korkunç biçimde öldürmekle suçlanan bu adam oğlunun ve onu emanet ettiği hamalın yanına geldiğinde tatsız bir şekilde yere düşen. Miss Fisher yirmi dakika kadar sonra. Green'e göre Florence Fisher sağlıklı ve güçlüydü. onunla konuşmak için ablasının evine gelen polis memurlarından öğrendi. Hiçbir yere bakmadılar. Navarino Caddesi'ndeki eski bir komşunun. on üç yaşından beri Mrs. düşerken kendini korumak için uzattı. Miss Fisher sanık üst kata çıktıktan sonra çığlıklar. Evdeki sessizlik. Mrs. sokak kapısının yavaşça kapandığını duyana kadar sürdü. . Hyde'ın hizmetinde çalışıyordu ve Devon Villa'ya Roper'dan kısa süre önce gelmişti. evin hizmetçisi. Bu ayrıntıları. yani kocası olacağına karar verdiler. Sonunda. Polisin bu olayda uyguladığı yöntemleri ben şahsen anlayamıyorum. Yürürken bir kaldırım taşına takılıp düştü. Bu sonuca vardılar.

Nişanınızın bozulması nedeniyle evlenmeyeceğiniz. 27 temmuz günü de oradaydınız? . . Mrs.Evet.Lütfen Lord Cenaplarına hitap edin. Yılbaşında evlenmeyi umduğum için yeni bir iş aramadım. daha sonra mahkemeye ve jüriye 10 temmuz pazartesi sabahı olanları anlatmasını istedi. siz ne yaptığınızı anlatmalısınız. .Evden çıkışını gördünüz mü? .O zaman ne yaptınız? . efendim. ayaklanıp itiraz etmek üzereydi ki savunma avukatı konuşmaya başladı: . . Edward'la birlikte. Mrs. Mr. Mrs. Hyde'ın tek başına kalacağını. Hyde'ın dediklerini değil.Devon Villa'da kalmaya devam ettim. Miss Fisher. Mrs..Efendim Mr. şimdi de Kuzey Londra'da Stanford Hill'de Mr. böylece de Mrs. Yani Devon Villa'da kalmaya devam ettiniz. Yeni bir işe başlamak üzere Cambridge'e gittiğini. . Ben de Mrs. Roper öğleden sonra yanıma gelerek 2.. trenle gideceklerdi. böyle durumlarda hep yaptığı gibi bebekle kendinin ilgileneceğini. De Filippis Miss Fisher'ı uyarmadan önce uzunca bir süre bekledi. bu nedenle de bir hizmetçiye gerek duymayacağını söyledi. Hyde dışında tüm ailenin kuzeye taşınmak üzere olduğunu. Lütfen mahkemeye 27 temmuz perşembe günü olanları anlatın. Roper'ın kendini iyi hissetmediğini. o da bana dedi ki.Ayrılmak istemiyordum.Hayır. Lordum. Roper ve bebek bir süre sonra onlara katılacaktı.Mr De Filippis Florence Fisher'a Devon Villa'da ne zamandan beri çalıştığını. .Bize Mrs. ...Evet. Mrs. bu nedenle bir daha karşılaşamayacağımızı söyledi. görmedim. Sanık yanınızda mıydı? . Hyde'la birlikte mutfaktaydım. Hyde'ın size söylediklerini anlatmamanız lazım. Mrs. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . Hyde'a gidip evde kalmama izin vermesini istedim. bana ayın sonundan itibaren işimin sona ereceğini söyledi. Roper'ın. ve Mrs. sadece kısa süre sonra dedi.5 şilin verdi. Ne zaman olduğunu söylemedi. Mrs. görevinin ne olduğunu sordu.Sanık yanınızda değilken.Mr. . Bunun nedenini jüri üyeleri anlamasa da Mr Tate-Memling hemen anladı. Hyde Mrs. Roper. Summer'ın hizmetinde olduğunuz doğru mu? .

Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . . Bir kutu som açtım.Ekmeği ekmek bıçağıyla mı kestiniz? . . . Hyde için ekmek dilimlediğiniz bıçak olup olmadığını lütfen Lorduma söyleyin.Öyleyse Miss Fisher biraz önce size gösterilen. gördüğünüzde de yüzünüzün solmasına neden olan bıçağın.Neyi kastettiğini anladınız mı? .Evet Lordum. . De Filippis sürahiden ikinci bir bardak su doldurdu. Mrs.Evet. . Tepsiyi Mrs. Mr. Roper'ın gırtlağının kesilmesinde kullanılan ekmek bıçağı Miss Fisher'a gösterildi. Đyiyim. Roper oradaydı. Hyde çıkardı. Lordum. genç kadının yüzü belirgin bir biçimde soldu. Bu aşamada Mrs.Kapı çalındı. Kapıyı açtığımda Mr. Roper'a siz mi çıkardınız? . Miss Fisher? . ekmek tahtasıyla birlikte. Yanına bebek için süt.Mrs. Tanığa bir bardak su içmek ya da oturmak isteyip istemediğini sordu. teşekkür ederim. . daha sonra da kurulayıp çekmeceye yerleştirdim. Lordum. bunları diğer yiyeceklerle birlikte tepsiye koydum. Babasından kalmış. o akşam saat beşi biraz geçe Mrs..Ekmek dilimleyip tereyağı çıkardım. O para kutusuna çok bağlıydı. o bıçaktı. . Mutfağa gitti mi? .Hayır. çaydanlık ve şeker kavanozunu da koydum.O sırada saat kaçtı. Bana gümüş para kutusunu unuttuğunu söyledi.Sonra ne oldu? .Bıçağı kullandıktan sonra ne yaptınız? Musluğun altına tuttum.Hayır. . . Onsuz gitmeyi istemezdi.Beşi geçiyordu.Evet.Evet. .Hayır.Her zaman koyulduğu çekmeceye mi? .

Yaklaşık on beş ya da yirmi dakika sonra. Çocuğu yukarıya.Evet. . Belki de mahkemede bulunanlar ve jüri. Akşam saatlerinde hava çok sıcaktı.Gün boyunca hiçbirini görmedim. Tepsiyi yukarıya kim götürdü? . De Filippis: 'Teşekkür ederim. annesinin ve anneannesinin nerede olduklarını söylemedi. söyledim. .Mr. annesinin yanına gönderdim. Roper'ı ve Mrs. ama sokak kapısının kapandığını duydum. Mahkeme Başkanı Edmondson'un. çaydanlık." Mr. Lordum.O gün boyunca onları görmediniz mi? . Mr. Gittiğini görmedim.Mrs. Hyde götürdü. Yargıç: "Çocuğun size söylediklerini anlatmamalısınız. hatta bazen de öğlene kadar kalkmadıkları çok olurdu. Daha sonra da hiçbirini görmedim. Miss Fisher? .Miss Fisher. Mrs. Sabahın geç saatlerine. Edith birkaç kelimeden fazla konuşamıyordu. Yemek odasındayken. Tate-Memling karşı sorularına başladı. . Florence Fisher daha sonra o akşamı ve ertesi sabahı anlattı. Lordum..Mrs.Gittiğini sanmıyorum. savunma avukatının görüşüne rağmen davayı jüriye götürmeyi kararlaştırdığını ilk kez o anda anladılar. Florence bodrumdaki mutfakta çocuğun kahvaltısını verdi. Hyde'ın isteği üzerine bir tepsi yemek hazırladığınızı. biraz önce Lorduma Mrs. . Mutfağa gidecek zamanı olmadı. dışarı bir iskemle çıkardı ve arka bahçede oturdu. Hyde'ın kalbinden şikâyetçi olduğunu biliyor muydunuz? Biliyordum. Hyde'ın yaşlı bir kadın olduğunu da biliyordunuz en azından görüyordunuz. Lordum. süt ve şeker eklediğinizi. Hyde'ı görmediğinize şaşırmadınız mı?" Miss Fisher: "Hayır. Miss Fisher. çünkü alışverişe çıkmak zorundaydım. hatta herhalde çay fincanı da koyduğunuzu söylediniz. Roper evden ne zaman ayrıldı? . Roper'ın merdivenleri çıktığını duydum." . Örtüleri mutfağa götürdüm. Kaç yaşındasınız. kendi başına aşağıya indi. Mr. Sabah saat sekize doğru Edith artık alışılageldiği gibi. yıkanacak örtüleri almak üzere yemek odasına gittim. .Mrs. Lizzie Roper'ı ya da Maria Hyde'ı ne görmüştü ne de seslerini duymuştu. şaşırmadım.

ölçü merakınızı ekmek ve tereyağından da uzak durmaya kadar vardırıyor musunuz? Mr. Tate-Memling'e çevirdi. çayınızı şekerli mi içersiniz? . Roper. çayını hep şekerli içerdi. . . çayına tepeleme üç kaşık şeker koyduğunu gördüm. söylediklerinizin ne anlama çeldiği konusunda en ufak bir bilgim yok. Mrs. . Ne Mr. Sorumun çok ciddi olduğunu bilmenizi istiyorum.Yirmi üç yaşındayım.Evet.Ona aramasında yardımcı olabileceğimi söyledim. değil mi? . . Edward ise çay içmezdi.Devon Villa'da yaşayanlar.Buna gerek olmadığını.Ama ölen kişi. Mrs.Söylediklerinizi günlük Đngilizce'yle ifade etseniz daha iyi olacak Mr. O zaman "Đşinin başına dönsen iyi olur" dedi ve bana yemek odasının kapısını açtı. . Hyde şeker kullanırdı. siz çayınıza şeker koymuyorsunuz.Miss Fisher. 27 temmuz saat 17. efendim. benim yapılacak işlerim olduğunu tahmin ettiğini söyledi. evet Lordum. bomboş bakan gözlerini Mr. Roper ne de Mrs.Özür dilerim. Tate-Memling'in konuşmaksızın beklediği süre. efendim? . Hyde'sa altmış yedi yaşındaydı.Öyleyse sorumu tekrar ediyorum. siz yirmi üç yaşındasınız. Mr De Filippis bir kahkaha olarak da algılanabilecek. inlemeye benzer bir ses çıkardı. Çayınıza şeker koyar mısınız.30'da tutukluyu eve aldığınızda aranızda kayıp para kutusu konusunda bir konuşma geçti mi? . . ben de örtüleri toplayıp yıkamam gerektiğini söyledim. yanımda da bir sözlük taşımamı beklemeyin.Oh. Miss Fisher. koymaz mısınız? Koymam. Roper şeker koyardı.Sadece Mrs. Mr.Pekâlâ.O ne cevap verdi? .. Tam yarım dakika bekledikten sonra boğazını temizledi ve devam etti. . Tate-Memling'in kıvrak konuşması ve sözleriyle jüri üyeleri içinde eğitimli olanları zavallı bir ev hizmetçisine gülmek umudu geri tepen bir silah oldu. çaylarını şekerli mi içerler? . . Öncelikle. Florence Fisher iddia makamının sözlerinden tekini bile anlamadı. öyle değil mi? Miss Fisher. anlamadım. kuşkusuz jürinin bu son söylenenleri iyice değerlendirmesini amaçlıyordu. Tate-Memling.

.çıkardığı sesin bir aksırık olduğu ve yeni bir mendil gerektireceği çok geçmeden anlaşıldı.) Miss Fisher sorumu değişik bir biçimde sorayım. Tate-Memling dimdikti.Çocuğa ekmek verdiniz mi? . Miss Fisher. sertçe uyardı.28 temmuzda da mı? .Bir daha ne zaman açtınız? Bilmiyorum. Bıçağı polis buldu. otururken de duyulur bir nefes verdi. .Hayır. Sanırım dışarıda. bahçede. . Mr.. Pazar günü bıçağı aradım. Çok sıcak bir gündü. Evde kimse yoktu ya da ben öyle sanıyordum. . sessizliğin ortasında yastığı şişirmeye koyuldu. hiçbir yerde de bulamadım. Tate-Memling devam etmeden önce ona baktı. O akşam siz kendiniz bir şeyler yediniz mi? . Mrs.Ekmek bıçağını bir daha hiç görmedim. .Bilmiyorum.Hayır. Hiçbir şey yemedim. ayın 30'u pazar olmalı. ekmek bıçağını bir daha ne zaman gördünüz? . Hyde'a ekmek ve tereyağını verirken kendim için de birkaç dilim kestim. Alışverişten döndüğümde.Lordumdan özür dilerim.Size ilginç gelebilir Miss Fisher.Ekmek bıçağının yerinde olmadığını ne zaman anladınız? .Özür dilerim. Önündeki tepsiden şişme yastığı aldı. .Mr. . Üzerinde ekmek ve tereyağıyla birlikte diğer şeylerin de bulunduğu tepsiyi Mrs. Herhalde en azından birkaç saat sonra yatmaya gittiniz.Ertesi sabah kahvaltıda ekmek ve tereyağı yediniz mi? . Bu aşamada Mr.Emin değilim. (Mr.. .Hayır. ama mahkeme sizin uyku sorunlarınızla ilgilenmiyor. Tate-Memling! Mahkeme başkanı. De Filippis şişme yastığı iskemleye yerleştirip üzerine oturdu. biraz da tereyağı aldım. gidip yattım. hastaydım. Daha sonra bıçağı yıkayıp yerine koydum. Hyde'a verdiğinizde saat öğleden sonra beşti. o yulaf ezmesi yedi. O gün açmadım. Kendimi iyi hissetmiyordum.Ekmek bıçağını koyduğunuz çekmeceyi açtınız mı? . .Biraz ekmek ve tereyağı yedim. . Lordum. hatırlamıyorum. . Lordum.

Sonra devam etti: . Kutsal Kitap bize insanın tek başına ekmekle yaşayamayacağını. sizler. . Sanıyorsunuz. aç değildim.Çok kısa bir süre. ee.Ekmek. tutuklu neredeydi? Sanırım. Tabiî onu göremiyordunuz. . Siz. . Tate-Memling anlamlı bir şekilde sustu. Sonunda Florence Fisher dakikanın yemek odasına girmesi ile Roper'ın merdivenden çıkışını duyduğu zamana göre çok daha uzun olduğunu söyledi. değerli Jüri Üyeleri. herhalde bir günden fazla ekmeksiz yaşayabildiğinizi hatırlamazsınız. değerli Jüri Üyeleri.Aradan ne kadar zaman geçti.bir dakika sessiz kalmamızı isteyebilir miyim? Böylelikle bir dakikanın ne kadar uzun bir zaman olduğu anlaşılacaktır.Lordumun bağışlamasına sığınarak Miss Fisher -ve jürinin yararına. Söylemek istediğiniz bu.Bir dakikadan daha kısaydı.Ne kadar kısa bir süre Miss Fisher? Bir dakika? Yarım dakika? On beş saniye? Bilemiyorum. sizin de kabul edeceğiniz gibi bir insanın ana besinidir. Mr. böylelikle de insan vücudunun varlığını devam ettirebilmek için sadece ekmekle yetinebileceğini anlatır.. . yaşamak için ruha da ihtiyacı olduğunu söyler.Yukarı çıktığını duydum. Bir dakikalık bir sessizlik oldu. holde. ama sanırım yarısından uzundu.Hayır. değil mi Miss Fisher? Kendimi iyi hissetmiyordum. Yarısından da fazla mıydı? . Lorduma teşekkür ederim. .Yemek odasında. 27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediğine inanmanızı istiyor. değil mi? 27 temmuz saat beşten sonra bir daha aramamıştınız? . Oysa Miss Fisher sizden ekmek yemeden üç gün geçirdiğine. . yemek odasına girdiğiniz an ile onun yukarıya çıkışını duymanız arasında ne kadar zaman geçti? .Çok gerekiyorsa.Ama daha önce bıçağı aramamıştınız. aramadım. yıkanacak örtüleri aldığınız sırada. .

döndü.Evet. Edmondson'un sessizlik uyarısında bulunmasını gerektirecek kadar yüksek değildi. Evde önemli bir şeyini unuttuğunu. Miss Fisher? . .Sargı mı.Ama işe alınma nedenlerinizden biri de evi temizlemekti. Karşı sorgulamada Mr. öyle değil mi? . Lordum.Sizin Devon Villa'da bulunmanızın nedeni.Onu tekrar gördüğünüzde..Evet.. James Wood çağrıldı. Mr.Beyaz renkli bir kumaş. itiraz ediyorum! .Evet. Elbisesinde bir leke yok muydu? Elbisesinde şimdi hatırlayabileceğim hiçbir değişiklik yoktu. bu sürede yürüyerek de gidip gelebilirdi. . Wood. gidip aldıktan sonra hemen döneceğini anlatmıştı. 27 temmuz perşembe günü öğleden sonra saat beşe beş kala Liverpool Caddesi Đstasyonu’nda bulunduğunu söyledi. değil mi. .Ve yemek pişirmek ve bebeğe bakmak. Mr..Liverpool Caddesi'nden Hackney'ye gidip dönecek birisi için bir buçuk saatin fazla uzun olduğunu düşünmediniz mi? Bana kalırsa. Tate-Memling söze girdi: .Yedi gün boyunca neden üst kata çıkıp etrafı temizlemediniz? Hepsinin Cambridge'e gittiğini düşünüyordum. Adam ona 3 şilin vermişti. De Filippis: "Döndü mü?" . . Şimdi tutuklu olarak gördüğü adam yanına yaklaşmış ve beş altı yaşlarında bir erkek çocukla birkaç parça eşyasına göz kulak olmasını istemişti.Devon Villa'nın ikinci katına ilk çıkmanız 4 ağustos cumaydı.Treni kaçırdığı için biraz canı sıkkındı. evi temizlemekti. Araba bulabilmek için uzun süre yürümesi gerektiğini söyledi. değil mi? . nasıldı? . Yokluğu bir saatten daha fazla sürdü. . Sağ elinde bir sargı vardı. Daha sonra tanık bölümüne Bow'da Globe Sokağı'nda oturan ve Büyük Doğu Demiryollarında hamal olarak çalışan Mr. Elbiselerinde dikkatinizi çeken bir şey var mıydı? Hatırladığım kadarıyla elbisesinde daha öncekine göre bir değişiklik yoktu. Biraz gergin göründüğünü söyleyebilirim. Mahkemede yeniden bir gülüşme olduysa da çıkan ses Mr. yoksa bir mendil mi? . Belki de bir buçuk saat.

görünüşüyle davayı hiç de olumlu . Liverpool Caddesi Đstasyonu ile Navarino Caddesi arasındaki mesafe konusunda söylediklerinin hatırlanacağından emindi. Aldığı bütün uyanlara rağmen. lütfen devam edin. başı da çenesini ceketinin yakasına değdirecek kadar eğikti.Đtiraz kabul edildi. Ağzı kararlı bir ifade taşımıyordu. Kor gibi ateşli gözlerinin çevresinde siyah halkalar vardı. dudakları o denli titriyordu ki. "Saçlarına kır düşmeye başlamıştı. bu da onun hasta bir adam gibi görünmesine neden olan solukluğunu daha da artırıyordu. daha sonra kendi izlenimlerini yazdı ve Alfred Roper'ın ayrıntılı bir tanımını yaptı: "Olduğundan daha yaşlı görünen bir adamdı" diye yazıyordu. Çıkık elmacık kengerinin altında gölgeli derin çukurlar vardı. sesi herkesi şaşırtacak kadar tiz. Tate-Memling'in tanığa soracak başka sorusu yoktu. Mr. Mr. Elbisesi siyahtı. Mr. Fitzroy'un çok kısa boylu olduğudur) ve sıska denecek kadar zayıftı. Mr.Lordum. sürekli olarak asabi bir hareketle ağzını büzmek zorunda kalıyordu. Mr. Eğer soracak başka bir sorunuz varsa. Robert Fitzroy. omuzları öne eğik. Ve lütfen dayanaksız hesaplamalardan ve çok hoşlandığınız belli olan konuşma tarzınızdan da vazgeçin. Alfred Roper tanık bölmesine alındı. Roper'ın kendi en büyük düşmanı olduğunu. O üzüntülü dudaklardan ve kaba görünüşünden suçlu bir ses ve iyi telaffuz edilmiş kelimeler beklerken. ." Şimdi burada. bütün duruşma boyunca da orada bulunan bir gazeteci. neredeyse çatlaktı. On beşinci bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (devam) Duruşmaya katılan.Mr. şakaklarındaki saçlar da dökülerek büyük ve kırışık alnını ortaya çıkarmıştı. O kendinden memnun yerine otururken. De Filippis öfkeyle ayağa kalkmıştı. Roper'ın atletik yeteneklerini tahmin etmenin davamızla nasıl bir ilgisi var? . yürürken kamburu çıkıyordu. iddia makamı böyle bir değerlendirme yapabilmek için hangi özelliğe ya da bilgiye sahiptir? O mesafeyi kendi yürümüş müdür? Jüriye söz konusu mesafenin ne kadar olduğunu bile söyleyemeyeceğini sanıyorum. Howard de Filippis'in sorularını cevaplandırmaya başladığında. Çok uzundu (burada hatırlatılması gereken. iddia makamının son sözleri kayıtlardan silinecek. Tate-Memling. yaşlı bir kadının viyaklamasına benzer bir köylü konuşması duyduk.

Hidrobromid buldunuz. hiçbir kadının çıldırmadan ya da kurtuluşu başka erkeklerde aramadan birlikte yaşayamayacağı birisiydi. öyle değil mi? . Bu oldukça iyiydi. cevaplarını kafası önüne eğik mırıldandı.Satın aldım. Roper biraz daha gevezeleşti. Yarım kilo şekere on ölçü katıyordum. Çenesi göğsüne indi. arabacıya beklemesini söylediniz mi? .Neden uzun sürebilir diye düşündünüz? . .Çayına attığı şekere karıştırdım. ama onun bıraktığı izlenim. Avukatı ona evliliği ve yaşam tarzı hakkında sorular sordu.Ona ne kadar veriyordunuz? . tek hecelik cevaplar aldı.Uzun sürebilir diye düşündüm. karısının ölümü ve tutuklanma koşulları tüm yaşama gücünü almıştı. Karınıza hidrobromid verdiniz mi? . Halkın gözünde bu adam. beş kelimelik bir cümle yapmayı başarmıştı.ayır. Belki de yaşadığı hayat.Hiç karınızı öldürmeye çalıştınız mı? . Mahkeme başkanına bir kez bile unvanıyla hitap etmedi.Neden? . . Mr De Filippis sorularına devam etti: Eve girerken neden cebinizdeki anahtarı . karşı konulamaz bir sıkıcılık oldu. Roper yine tek heceli cevaplara döndü. . Mr. Karınıza hidrobromid vermenizdeki maksadınızı Lorduma anlatır mısınız? Nemfomani adlı bir hastalığa yakalanmıştı. Zehirli maddeler defterine imza attım. Öte yandan kendisinden özellikle istenenilenin dışında en ufak bir bilgi kırıntısı vermeye de istekli görünmedi. Derin bir nefes aldığı duyuldu. De Filippis müvekkilini 27 temmuzda Devon Villa'dan ayrılışından önceki günlere götürdüğünde. .Eve geri döndüğünüzde.Hayır.Para kutusunu nerede bıraktığımı hatırlamıyordum. Hidrobromid konusuna gelindiğinde.Fazla vermemeye dikkat ediyordum. . Hidrobromid aşırı cinsel isteği bastırır. birkaç kez sesini yükseltmesi istendi.etkilemediğini söylemek kolaydır.

kızım Edith ve annesi de. ama dolapta karımın Cambridge'e getireceği bir takım vardı. ama para kutumu bulamadım. Bir daha oraya dönmeyi düşünmüyordum. yarım dakika? . Hayatınızın bir bölümünü arkanızda mı bırakıyordunuz? . Elbiselerimin çoğu bavulumdaydı. Eğer suçlu olduğuna karar verilirse. Saat kösteğime takılı olması gerektiğini söyledi.Bu ne kadar sürdü. Anahtarımı evde bırakmıştım. cezası da bugün ya da yarından üç hafta sonra yerine getirilecekti.Daha sonra yukarı çıktınız? . Holdeki şapkalık mı? . Karım oradaydı. Takımın ceplerini karıştırdım. Ne yaptınız? . ama yatağında değildi. Hatırladığım kadarıyla karım treni kaçıracağımı . yani karımla paylaştığım odaya.kullanmadığınızı Lorduma anlatır mısınız? . Doğruca üst kata mı çıktınız? .Evet.Anahtarım yoktu. .Evet.Evet.Sizi Miss Florence Fisher eve aldı.Hayır.Başka yerleri aradınız mı? Şifoniyerin çekmecelerine baktım. . kendine çekidüzen verdi.Karıma para kutumun yerini bilip bilmediğini sordum.Evet. . büyük bir olasılıkla idam cezasına çarptırılacak. Onlarla konuştunuz mu? . Karım gecelikliydi.Üst kata çıktım. Yukarıda ne yaptınız? . Masanın üzerindeki tepside yiyecek bir şeyler ve çay vardı. . Her zaman kullanılan bir deyimle. önce şapkalığın çekmecesine baktım. Yukarıda ne yaptınız? Roper burada söz konusu olanın hayali olduğunu nihayet anladı.Đkinci katta karımın yatak odasına girdim.

Bir araba tutup oğlumun beklediği Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gittim. Yoldayken bir şey oldu mu? . Beş ölçü öldürücü olur dediğinde. Edith'in kendi çocuğu olmadığına inanmasına ve John Smart'a açıklamalarına götürmeye çalışırken o da tek kelimeli cevaplardan fazlasını elde edemedi.Forest Sokağı'nda oynak bir kaldırım taşına takılıp tökezlendim. Mr. Kingsland High Street'teki araba durağına doğru gittiniz. . . Kutuyu gerçekten de orada buldum ve evden çıktım. Duruşmaya ara verildi.Evet. Mutfağa gittiniz mi? . . Sıyrık kanamaya başlayınca elime mendilimi sardım.Evet. .Tabiî ki hayır. Sanığı büyük zahmetlerle evliliğinin ilk yıllarına. .Mahkemeye sadece karınızın kullandığı şekerin saklandığı kavanoza on ölçü koyduğunuzu söylediniz.söyledi. belki de biraz daha fazla. ama elim sıyrıldı. Hidrobromid alımı ve tedavisine gelip Roper'a kimyasalın özelliklerini nereden bildiğini sorduğunda Roper hiç tereddüt etmeden Supreme Remedy Company'de çalışırken hidrobromidin özelliklerini okuduğunu söyledi. öyle değil mi? Sanırım öyle. Karınızı öldürdünüz mü? .On beş dakika. dördüncü gün Mr. Tate-Memling Alfred Roper'a karşı sorularını sormaya başladı.Dr.Evde ne kadar kaldınız? . onunla aynı görüşte misiniz? . tam odadan çıkarken o sabah para kutumu şöminenin üzerine koyduğumu hatırladım. . gitmedim.Hayır. Pond'un da öyle dediğini duydunuz. Sadece karınızın kullandığı bir şeye öldürücü dozun iki katını kattınız. Tate-Memling bütün ağırlığı hidrobromidin zehirli özelliklerine vermeye çalıştı. değil mi? . . ama yarım kilo şekere karıştırarak. öyle değil mi? Burada Roper ilk asabiyet belirtilerini gösterdi ve cevap verdi.Tabiî ki hayır.Beş ölçü öldürücü dozdur. Onlarla bir kez daha vedalaştım. Onun açıklamasına karşı çıkmak istediğinizi sanmıyorum.Hiç mutfağa gidip çekmeceden ekmek bıçağını aldınız mı? . Düşerken ellerimi öne doğru uzattım.Sekeri bir kenara bırakın.

.O kadar derin uykudaydı ki. yatakta. konu açıklığa kavuştu. 27 temmuz günü saat beş buçukta Devon Villa'ya döndüğünüzde neden ön kapı anahtarınızı kullanmadınız? Anahtar üzerimde değildi.Sanırım.Nereye gittiğini bilmiyorum. hatta hareket bile edemedi. Kesmedim.Ben öyle söylemedim. Şapkalığın çekmecesini açıp para kutumu aradım.. . Evde bırakmıştım.Miss Fisher sizi içeri aldıktan sonra yemek odasına mı gitti? .Almadım.Nerede olduğunu bilmiyorum. . . ama. hidrobromidin uyuşturucu etkisiyle günün o saatinde daha önce de görüldüğü gibi uykuda olduğunu söylüyorum.Vücudunuzu yatak örtüsüyle korumanıza rağmen sağ elinizin ve ceketinizin sağ kolunun kanlanmasını engelleyemediniz değil mi? .Size yatak odanıza girdiğinizde karınızı yalnız ve uyur bulduğunuzu söylüyorum. Pond'dan da uzman olduğunuzu mu söylemek istiyorsunuz? . . .Size karınızın yatakta ve uykuda olduğunu. yatakta da değildi. gırtlağını bir kulağından diğerine kestiğinizde çığlık atamadı.Para kutusuyla birlikte belki.Hayır. . . .Onu hazır bir kurban.Uykuda değildi. . . Orada bulamayınca da üst kata çıktım. . Uyumuyordu.Hayır.Öyleyse. .Kan elimdeki sıyrıktan geldi. zehirli maddeler konusunda Dr..Miss Fisher yemek odasına geçince siz de mutfağa girip ekmek bıçağını aldınız? . . ilaç etkisiyle derin uykuya dalmış. yalnız ve savunmasız bir kurban olarak mı gördünüz? .

kararınızı savunmanın. kapıyı çalarak bir başkasına açtırması mümkün müdür? Ya da elinde kan lekesi varken elini ya da ceketinin kolunu yıkamaması. Mr. kıskançlık ve belki de tutkunun etkisinde kalmışsa. Mr. davanın düşmediğine pişman değilim. De Filippis burnunu sümkürdü. bu koşullarda kesinlikle ulaşacağı bir özgürlüğe kavuşur. Hayır. Böyle bir cinayeti işlemeyi haklı çıkaracak ruh haliyle ilgili tek bir kanıt bile var mıdır? Đddia makamı Roper'ın karısını tehdit ettiğini duyduğunu söyleyen tanıklar getirmiş midir? Ölen . Dinleyici sıralarından. Tate-Memling'in sorusundan değil. Savunmamın sizleri "suçsuz" kararına yönelteceğim biliyorum. cinayet aletini bulmayı rastlantılara bırakması. cevaplarını da değiştirmedi. bu davaya gösterdiğiniz devamlı ilgi nedeniyle sizlere teşekkür ediyorum. Eğer bu doğruysa. lekeyi bir mendille saklamakla yetinmesi mümkün müdür? Böyle bir cinayeti planlayan bir adamın. toplumumuzun üyeleri eski değerler konusunda o kadar aldırmaz olmuşlar demektir ki.Mr. Size hatırlatmak istediğim. kurbanını önceden ilaçla uyutmaz. Karınızı seviyor muydunuz? . bu cinayette amaç nedir? Bir adam karısını sadece onu artık sevmediği için öldürür. biraz su içti. iki başka kadın ve küçük bir çocuğun da bulunduğu bir evde böyle bir cinayet işlemesi mümkün müdür? Kendine ait anahtarı olan bir adamın.Hayır.sizlere soruyorum. Eğer gerçekten de mutsuzluğu dayanılmaz ölçülere varmış. Tate-Memling birkaç kez Roper'ı evde geçirdiği on beş dakika hakkında sorguladıysa da Roper yumuşamadı.Değerli Jüri Üyeleri. Şimdi savunmayı dinleyecek olmanızdan sonra. geriye sadece bir tane bırakmıştı. Roper'ın cevabından sonra hayret sesleri yükseldi. genellikle çılgınlar tarafından işlenir. toplumumuzun bazı alanları o kadar üzüntü verici hale gelmiş. Amaçsız cinayetler. Savunmanın kapanış konuşması . sadece ve sadece kanıtlara dayandırmanız gerektiğidir. iddia makamının konuşmalarına ya da mahkeme başkanının uzmanca yapacağı özete değil. böyle bir adam ya görev ve sorumluluk dolu bir hayata razı olur ya da yasal yollara başvurarak. evin diğer bütün yaşayanlarının başka yerlerde bulunmasını sağlamaz. Bir adamın güpegündüz. Böyle biri para kutusu ya da anahtarını unutmak gibi ayrıntıları planlamaz. artık sevmiyordum. Đddia makamı henüz Ceza Yasamızın temeli olan ve suçsuzluğu esas alan görüşü bozacak bir kanıt getirememiştir. Saygıdeğer jüri üyeleri. Teiniz mendillerinden beşini kullanmış. Davanın sadece bir kuşkuya dayandığını görerek meslektaşımın davanın düşmesini isteyeceğini ummuştum. Đki çeşit cinayet vardır: amaçsız olanlar ve bir amaca varmak için gerçekleştirilenler. karısını öldürmek sıradan bir olay sayılmalıdır. En son vurgun iddia makamının sanığa duygusal olduğu apaçık bir soru sormasıyla yaşandı. cinayet aletim almak için evdeki hizmetçiyi her zamanki görev yerinden uzaklaştırması mümkün müdür? Burada bir amaç olarak öne sürülen karmakarışık kuşkuları dikkatle dinledim. -tüm sorumluluğuyla size ait olacak. bir adamın ani bir şiddet hareketiyle karısını öldürdüğü çok örnek vardır.

Hayır. karısı öldürülen bir kocaydı. Onları hesaba katmamak gerekir." Saygıdeğer Jüri Üyeleri. Mr. o zaman hem görevinizin hem de mutluluğunuzun. "Hayır" dedi Alfred Roper. hiçbir zaman da aranmadılar. şimdi ise dul bir adam olması. Ama herhangi bir dünyevî güçten çok daha büyük bir gücün yol göstermesiyle. önünüze konan kanıtları kendiniz değerlendirerek. Size kuvvetle hatırlatmak zorunda olduğum nokta. Roper olduğuna inanmanız için ortada hiçbir dayanak yok. Đddia makamının öne sürdüğü noktalardan hareket ederek bu adamı asamayacağınızı söylüyorum. sayın Jüri Üyeleri. cinayetten onun suçlu olması gerektiğini söylüyor. Tek açıklama. o zaman bir koca. Zaten bulunamadılar. hayır ve yine hayır. Mr. Alfred Roper'ın. karısını mahkemeye sürükleyip kendini ondan ve çocuklarından ayıran adamın yaptıklarından çok daha iyi. Roper'ın sağ elinde bir sargı gördü. saygıdeğer Jüri Üyeleri. hangi elinin kanlı olduğunu ya da müşterisinin yüzünü hatırlayamadı. sayısı oldukça fazla olabilecek öteki adamlara. Grantham müşterisini hatırlamıyordu. iddia makamının bu adamın oluşunu kanıtladığını vicdanınızda ve mantığınızda kabul etmiyorsanız. Üstelik. sanığı cinayetten yargılıyor olmanızdır. Burada cehalet ve tedbirsizlik kanıtları var gibi görünse de cinayet kanıtı yoktur. Alfred Roper tarafından dile getirilen. Grantham'ın Liverpool Caddesi'ne götürdüğü adamın elinde kan olmuş olabilir. buraya dikkat edin. Mr. Müşterisinin elinde kan olduğunu söyleyebilmesine rağmen. onun Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ikinci gelişinde elinde bir sargı olduğudur. hiçbir zaman da öğrenilemeyeceğini hatırlatmak isterim. yıllar boyu. bu ruh haliyle. Grantham'ın elinin kanlı olduğunu gördüğü kişinin o akşam Liverpool Caddesi'ne götürdüğü bir başkası değil de Mr. kabul edilebilir bir kuşku dışında eminseniz. hayat konusunda deneyimli olan sizlerin bile trajik bulabileceği. Ama bizlerin. Wood. bunca yıllık bir acıdan sonra söylediği tek şey bu oldu: "Artık onu sevmiyordum. Ölüm belki 27 temmuz akşamı." Bir tıp adamı olmadığı halde. iddia makamı. Kan görmedi. Kan değil. gözlerinizi yaşartabilecek sözlerdir. burada bulunma nedeninizin Alfred Roper'a dayanaksız teşhisler koymak ve tıp doktorlarının görevini üstlenmekten değil. Eğer karşınızda duran adamın 27 temmuz akşamı Elizabeth Roper'ı öldürdüğü konusunda. iddia makamının müvekkilime karşı getirdiği tek suçlama. Mr. Onu bu mahkemedeki insanlar içinde teşhis edemedi. Bunun dışında. hatta sanıkla evlendikten sonra bile zavallı kadının hayatına giren o birçok adama aldırmayın.kadının ölümünden önce sanığın ona karşı giriştiği tek bir şiddet hareketi olmuş mudur? Bütün bunların cevabı hayır. ama unutmayın. . Bunu unutmayın. teşhis koyduğu bir hastalığı tedaviyi üstlenmekle yanlış yapıp yapmadığı karan bize ait değildir. Benim görebildiğim kadarıyla iddia makamının müvekkilime karşı çıkardığı tek şey. Öteki adamlara. Alfred Roper'ın basit açıklamalarını dinleyen herkesin söyleyebileceği tek bir şey var. kalbiniz sızlasa da onu suçlu bulun ve darağacına gönderin. O. Roper'ın kesin ölüm saatinin bilinmediğini. Her iki saati de belirleyebilecek tıbbî ya da başka bir kanıtımız yok. Liverpool Caddesi'nde hamallık yapan Mr. Kan değil. Onun yaptığı. "Onu artık sevmiyordum. çok daha cömert ve çok daha bağışlayıcıdır. belki de ertesi gün gerçekleşti. karısının ölümünden sorumlu olmadığını söylemekten geçtiğini belirtmek zorundayım. Mrs.

özellikle de bunun gibi cinayeti çevreleyen koşulların son derece farklı olduğu durumlarda. bütün bunları bir tek sanık biliyordu. karısını 27 temmuz öğleden sonra uyuttuğu. ekmek bıçağının nerede saklandığını bilebilir miydi? Mrs. Size her evli erkeğin karısını öldürmek için yeterli nedeni olduğunu söyleyecek şakacılar çıkabilir. kadının doğal hayatının sonuna kadar ilaçla uyuşturmayı tasarladığını kabul edebilir miyiz? Böyle yapmadan. Bunu da başarmak için de hatırlayacaksınız. ama mutlaka gerekli değildir. erkek delisi.Đddia makamının kapanış konuşması . onun için alışılmış olmadığına inanabileceğimiz bir nezaketle kapıyı açtı. Size tek söyleyebileceğim. Karısına aylar boyunca zehirli bir madde verdiği. Bu girişim Lordumun bilgeliği karşısında başarısız oldu. ekmek bıçağını aldığını görmemesi için hizmetçiyi yemek odasına gönderdi. Savunma "kuşku" sözcüğüyle gereğinden fazla oynadı Değerli Jüri Üyeleri. ama ben onlardan değilim. Hizmetçinin yemek odasına girebilmesi için. Roper'ın. Bu açıklama burada geçerli olamaz. Elizabeth Roper'ın çevresindeki bütün insanların içinde kocası kadar ondan kurtulmak isteyebilecek bir başkası bulunmadığıdır. sanığın bir komplo kurduğu. Elizabeth Roper gerçekte ne olursa olsun kocasının gözüne -üzülerek kaba deyimler kullanmak zorunda kalıyorum-şehvet düşkünü. jürinin karar verebilmesi için önemlidir. ahlaksız. Miss Fisher'ı uzaklaştırarak karısını öldüreceği aleti kimseye görünmeden aldığı da kuşku . yapıldığına inanmaktır. Bir amacın kanıtlanması. Bu koşullara tekrar göz atmaya başlamadan önce size. gülünç diyebileceğim bir girişimde bulunuldu. Sanığın karısını. Bu davada kuşku yok. Ekmek bıçağının bulunduğu yeri kesinlikle bildiğinden gidip bıçağı almanın bir buçuk dakika değil. tatmin edilemez cinsel arzuyla dolu bir kadın olarak görünüyordu. Bu kuşku değil. karısının zehirlenerek öleceğini umduğu. onunla birlikte yaşamaya devam etmeyi düşünebilir miydi? Yine de cinayet amacının kanıtlanması şart değildir. korkunç cinayeti gerçekleştirmek için kullanacağı bıçağı almak için Miss Fisher'ı bilerek başka bir odaya göndermesi gibi kanıtların sağlamlığından şüphelenebilir mi? Aklı başında herhangi bir insan sanığın karısına uzun süredir zehir vermesine zavallı kadının rahatsızlığını dindirmekten daha ileri bir açıklamada bulunmaz mı? Bunlar kuşku mudur? Kuşku sözcüğünün açıklamalarından biri de saygıdeğer Jüri Üyeleri. isteyerek hidrobromidle doldurulmuş çayını içtikten sonraki saatlerde ilacın etkisinde kalarak sık sık uykuya daldığını tahmin edebilir miydi? Onu tek başına ve uykuda bulacağına güvenebilir miydi? Ölen kadının annesinin tam da o saatte torununu yanına alarak kızının uykusunun bölünmemesine çalıştığını düşünebilir miydi? Değerli Jüri Üyeleri. on beş saniyelik bir iş olacağını hesaplamıştı. sizden belirgin bir amaç olmamasına fazla önem vermemenizi istiyorum.Değerli Jüri Üyeleri. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ilk gittiğinde para kutusunu bilerek evde bıraktığında en ufak bir kuşku yok. bir kanıtı olmadan kötü ya da yanlış bir şeyin yapılmasına. Bir rastlantı sonucu o sırada eve gelecek bir ziyaretçi. Önünüzdeki gerçeklere bakan herhangi dürüst bir insan sanığın elindeki kanın varlığı. amacı ne olursa olsun başka bir kişinin böyle bir cinayeti işleyecek imkânı ve bilgisi olmasının mümkün ya da ihtimal dahilinde olup olmadığını sormak isterim. sizi bu davanın jüriye havale edilecek bir dava olmadığına inandırmak için.

O zavallı kadın uykusunda. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem. Cinayet amacının olmadığı konusunda çok şey söylendi. sanığın cinayet amacının kanıtlanamamış olmasının onun suçsuzluğu anlamına gelmeyeceğini kabul etmek gerekir. ama onu cezalandıracak hiçbir kanıt bulunmadığıdır. bu dünyaya bir daha uyanamadan. ama belki de Đngiliz ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. Birdenbire hareketler yapmaya koyulmadı. Hareketsizliği kayboldu. Mr. uyukladığını sananlar. . Bütün bunlar kanıt. O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. kuşkularının yersiz olduğunu gördüler. davanın gelişmesine dikkat etmediğini. Bu dava. diye düşündüm. her iki taraftan da olabilecek en uygun biçimde. çünkü cinayetin kesin olarak ne zaman işlendiğini bilmiyoruz.götürmüyor. o zaman sanık dava konusu cinayeti işlemedi. soğukkanlılık ve kararlılıkla öldürüldü. iddia makamı da böyle bir amacın varlığını göstermedi. Benim görevim. büyük bir güçle kullanıldığı belli bir silahla öldürüldüğü böyle bir davaya ilk kez tanık oluyorum. Mahkeme Başkanı Edmondson'da gözle görülür bir değişiklik oldu. Şimdiye kadar birçok cinayet davasına girdim. böyle davalarda bir insanın böyle korkunç bir cinayet işlemesi için nasıl bir amacı olması gerektiğini bulmanın yeterli görülemeyeceğini söylemektir. acele etmeden jüriyi görevlendirme konuşmasına başladı: uzun çabalarınızın artık sonuna yaklaştığınızı söylebilmekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Büyük bir ciddiyetle. Sanığa karşı bir kanıt kırıntısı bile yok. ne var ki daha önce olanları ustalıkla toparladı. hiçbir direniş göstermeden. Sanığın anlattığı ya da onun adına anlatılanlara inanırsanız. Bu davayı sonuçlandırırken kanıtlardan yararlanmak zorundasınız. insan yüreğinin derinliklerini bilemeyiz. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. Bu nedenle. Uzun ve dolambaçlı cümleler de kurmadı. iddia makamı ve savunmanın imalarıyla kanıtlar arasındaki çizgiyi uzmanlıkla çizdi. sanığın "suçsuz" kararını hak etmediği. en şiddetli cinayetlerden birçoğunun normal bir insanın kabul edebileceği ya da anlayacağı amaçlara dayanmadığını biliyorsunuz. Onun görüşü. kanıtlara. Sizden kuşkulara değil. De Filippis savunmasını gayet ustaca ve uzmanca yürüttü. ama bir kadının uykusunda. o zaman onu mahkûm etmeniz gerekir. Geçmişteki olaylardan. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. büyük bir güç ve ustalık isteyen tek bir darbeyle. Đngiliz Barosu'nun en değerli gelenekleri yaraşır şekilde yürütüldü. Jürinin görevlendirilmesi Davayı özetleme zamanı geldiğinde. eğer bu kanıtlar sizi sanığın bu cinayeti işlediğine inandıracak kadar güçlüyse. şimdi önünüzde olan kanıtlara dayanmanızı istiyorum. değerli Jüri üyeleri. Bu cinayetin 27 temmuz perşembe öğleden sonra beş buçukla 28 temmuz öğle saatleri arasında herhangi bir an işlenmiş olabileceğini unutmamanız gerekir. Hiçbirimiz insan düşüncesini ya da duygusunu. denetleyemeyiz.

Bütün bunları kabul etmemek için yeterli nedeniniz yoktur. Burada da geçen süreyi yeniden düşünmeli ve bu durumdaki bir insanın. Mrs. Su andaki durumun size sanığı suçlu ilan edecek kadar kanıt vermediğine inanıyorum. Kararınızı düşünürken bunu aklınızdan çıkarmamanız gerekir. diğer taraftan. Sanığın 27 temmuz öğleden sonra mutfaktaki bıçağı aldığı yönündeki kanıtlar. herhangi birinin aynı bıçağı 28 temmuzda aynı yerden aldığına dair kanıtlardan daha kesin değildir. Miss Fisher'ın mutfaktan bilerek uzaklaştırıldığını düşünmüyorsanız. vardığı sonuçtur. karısını korkunç bir biçimde öldürmekle suçlanan birinin. Eğer iddia makamı sanık hakkındaki iddiasını kanıtlayabildiyse. Eğer Miss Fisher'ın yemek odası kapısının açılması konusunda anlattıklarına benden fazla önem vermiyorsanız. ne var ki bir adamı böylesi bir cinayetten suçlu bulmadan önce her birimizin çok dikkatli olması gerekir. Bu nedenle benim görevim. karısının aşırı isteklerini önlemek olabilir ya da olmayabilir. Bunun yanı sıra bu kadar korkunç bir cinayetten sonra elinde ve ceketinin kolunda kan olan bir adamın kanı gizlemek için eline bir mendil sarmak yerine elini yıkayıp yıkamayacağını da düşünmek zorundasınız. boşluklar kaldığını düşünüyorsanız. Yine zaman konusunda. . Kanıtları değerlendiren hukukçu ve jürilerin bir sanığı mahkûm etmeden önce son derece dikkatli olmaları gerekir. Sanık karşısında en temel kanıt. Katillerin adalet önüne çıkarılması ve gerektiği gibi cezalandırılması için yasanın gereklerini yerine getirmem ne kadar önemliyse. o gece ya da ertesi sabah öldürüldüğünden fazla inanamayacağımızı söylemek zorundayım.Bu davada iddia makamının en büyük güçlüğü. kanıtların kimsenin aklında en ufak bir kuşku bırakmayacak kadar güçlü olmadıkları sürece. eğer bu iddiasını kanıtlamadığını ve ne kadar küçük ve önemsiz olursa olsun. Elizabeth Roper'ın 27 temmuz öğleden sonra öldürüldüğüne. Şimdi sizden çekilmenizi ve kararınızı düşünmenizi isteyeceğim. talihsiz karısına zehirli bir maddeyle tedavi uyguladığı konusunda en küçük bir kuşkunun olmamasıdır. Bu maddeyi kullanırken amacı daha az kötü bir sonuç elde etmek. kararınız "suçlu" olacaktır. gırtlağının kesilmesinden ölmüştür. Roper hidrobromid zehirlenmesinden değil. Kanıtlara bakarak. siz jüri üyelerine. olmayabilir de. sanık hakkında ne kadar düşmanca duygular besleseniz de sanığın kaçabileceği tek boşluk kalmadığı sürece onun hakkında "suçlu" kararına varmamanız gerektiğini hatırlatmam da şarttır. sanığın karısının kullanacağını bildiği yarım kilo şekere on ölçü hidrobromid kattığını kendi söylediği gerçeğini de unutmanız gerekir. Burada önemli olan niyeti değil. Gecikmiştir. Benim kanıma göre. Bu da sadece ve sadece sizin görevinizdir. On ölçünün öldürücü doz olduğunu. sanığın Devon Villa'dan Liverpool Caddesi'ne ikinci kez gitmek için harcadığı zamanı da dikkatle düşünmeniz gerekir. değerli Jüri Üyeleri. zaman konusudur. elinde bıçakla mutfaktan çıkmak ve yolda Miss Fisher'a rastlamak tehlikesine atılıp atılmayacağını değerlendirmelisiniz. Bu maddeyi kullanarak karısını öldürmek istemiş olabilir. Hepimiz gibi o da karısının bir seferde yarım kilo şeker yiyemeyeceğini biliyordu. Her iki tarafın sunduğu kanıtları aklınızda ve vicdanınızda dikkatle tartın. Elini sarmıştır. kararınız "suçsuz" olmalıdır. Her iki taraf da uzman olmayan birinin hidrobromid tedavisi uygulaması üzerinde uzunca bir müddet durdu. sanık hakkında "suçsuz" kararı vermeniz gerektiğini hatırlatmaktır. önemli kuşkular olsa da iddia makamı sanığın suçu işlediğini kanıtlayamamıştır. sanığı kullanıldığı kesin olan cinayet aletiyle bağdaştıracak hiçbir dayanağınız yok demektir. Benim görüşlerime uygun hareket etmek zorunda değilsiniz. Bir kaldırım taşına takılarak düşmüştür.

De Filippis: "Lordumdan sanığın beraatini talep ediyorum." Mr. Ne var ki kiracı bulamadı. kararlarını tartışarak aldılar Savcılık memuru: "Değerli Jüri Üyeleri. oğluyla birlikte Devon Villaya yerleşti. kısa sürede komşularının belirgin düşmanlığıyla karşı karşıya kaldı. kararınız konusunda anlaştınız mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. anlaştık. sizleri bundan sonraki on yıl süresince jüri hizmetinden muaf tutuyorum." Savcılık memuru: "Sanık bölümündeki tutuklu. On altıncı bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (sonuç) Roper Cambridge'e dönmekte ya da isterse Devon Villaya yerleşmekte özgürdü. . tabiî. Roper karısının yasal vârisi olarak Devon Villaya sahip olmuştu.35'te çekildi.Jüri üyeleriyle ilgilenecek iki görevli yemin ettikten sonra jüri 14.Değerli Jüri Üyeleri. Bütün duruşmalar süresince gösterdiğiniz dikkate teşekkür ederim. Bu davaya ayırdığınız zamanın ve çabanın karşılığında. Elizabeth Roper'ı taammüden öldürmekten suçlu mu." Mahkeme başkanı: "Evet. sizi burada bu kadar uzun tutarak hepinizi çok rahatsız ettik. geçim kaynağı olarak oda kiralamaya çalıştı. Herhangi bir işe girip para kazanmadığı için." . suçsuz mu? Jüri sözcüsü: "Suçsuz kararına vardık." Savcılık memuru: "Bu hepinizin kararı mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. Đki kişinin çevrelerinde ölüm anlarını görecek kimse olmadan ya da ölüm zamanlarını belirtecek kanıtlar bırakmadan ölmeleri durumunda. Đki buçuk saat boyunca içeride kaldılar Sonuca varmaları kolay olmadı. yasanın yaşlı olanın daha önce öldüğünü kabul etmesi sonucunda.

Roper on beş yıl sonra ölünceye kadar bu işte çalıştı. sağlıklı ve güçlüydü. Lizzie'nin cesedinin bulunduğu günlerde kızın da bulunması için büyük araştırmalar yapıldığını tabiî biliyordu. Boyu altmış iki santim. saçlarında da kırmızı bir kurdele vardı. Belki de diğerleri gibi o da kızın kaderi hakkında bilgisizdi. gördükten sonra da hayatta kalan tek kişiydi. Kendi kendine beslenebilmesi uzak bir olasılıktır. ağırlığı da on iki buçuk kiloydu. Sonsuza dek kaybolduğu gün. Yani çok az şey biliniyor. mavi flanel bir elbisenin üzerine mavi-beyaz çizgili bir önlük giymişti. gözleri maviydi. Camları birkaç kez kırıldı. Florence'ın söylediğine inanmak gerekirse. O günlerin en sevilen içeceği kakaoydu belki de Edith son kahvaltısında kakao içmişti. işveren kim olduğunu öğrenince de kovuldu. Çoğu onun suçlu olduğuna inanıyordu. Bütün bilinenler bunlar. Çocuğun hiçbir fotoğrafı bulunamadı.Herkes kim olduğunu biliyordu. adını taşıyan ama kendi çocuğu olarak kabul etmediği kızının başına gelenleri araştırmak bir yana. bu taciz yaşamı boyu. ekmek verilmemişti. O kahvaltıda yulaf ezmesi vardı. Sadece ve on iki aylık olduğu unutulmamalıdır. Onu tanıyanların tanımlarına göre dolgundu. "Eddy" ve "Flo" (Florence anlamında) diyebildiği anlaşılmaktadır. Edward 1915 yılında. Zamanla korkuları yavaş yavaş azaldı. Edith saat sekiz sıralarında kendi başına aşağıya indiğinde ona kahvaltısını veren Florence Fisher olmuştu. Bir yaz akşamı ön bahçedeyken. "Mama". Oğlunun ölümünden sonra Roper kiraladığı küçük evden çıktı. kent dışında Fen Ditton köyünde ablasının ve eniştesinin yanına yerleşti. ancak ölümü Büyük Savaş'ın son günlerinde 1918 sonbaharında Argonne'da buldu. elmacık kemiğinin hemen üzerinde oldukça geniş bir leke vardı. bir adam havalı tüfeğiyle ona ateş etti. on altı olan yaşını iki yıl büyüterek orduya yazıldı. sadece yürümeyi değil. Yedi yıl sonra ağır bir böbrek hastalığından öldü Karısının öldürülmesini izleyen yirmi yıl boyunca. Florence Fisher çocuğun konuşamadığını söylemesine karşın. . hatta Cambridge'e taşındıktan sonra da aralıklarla devam etti. Florence onu yedirir. büyük bir olasılıkla hiç fotoğrafı çekilmemişti. Londra polisi kayıtlarına göre ağzında on beş diş vardı. Vücudunda herhangi bir yara izi yoktu ama sol gözünün altında. onların anne babaları da olayı görmezlikten geldi. Shacklewell'de bir şirkette iş bulup çalışmaya başladı. Polisin kızı konusunda onu da yoğun bir biçimde sorgulamasını yasal taciz olarak adlandırdı. Yüzyılın ilk senelerinde anneler süt konusunda dikkatliydi. Sokakta yürürken çocuklar arkasından alay etti. Thomas Leeming ona acıdı ve dükkânlarından birinde iş verdi. Eline fincan içindekini içebilecek güçteydi. On dört aylık bir bebekti. merdiven inip çıkmayı da beceriyordu. açık tenli ve yuvarlak yüzü de John Smart'ın iddia ettiğinin tersine. adını bile anmadı. Ablarının kocası. Florence Fisher onu son gören. Kızın kaybolduğunu. Bir kez bile kızının başına gelenleri bildiğini belirtir en ufak bir sözcük etmedi. elini yıkar. Saçları sarı. Alfred Roper'a hiç benzemediğini gösteriyordu. Bir süre sonra oğluyla birlikte Cambridge'e yerleşti. Florence Fisher çocuğun dünyayla olan son bağıydı. Sütün verem mikrobu taşıdığını biliniyordu. 28 temmuz 1905'te.

Belki de o küçücük. hatta "anne anne" diye bağırmasını gözlerimizin önüne getirebiliriz. Annesini görmemekle birlikte. birçok tanığın da doğruladığı gibi. sıcak nedeniyle sadece günlük alışveriş yapmak gerekiyordu. Kuşkusuz bu arada Florence. bir arabanın altında kalarak öldüğünü düşünün. merdivenlerin dibinde durmuş. Belki de holde. Roper'ın. Yakınlardaki bakkal her gün siparişleri kapıya getiriyordu. evden ayrılmış. her basamağın yirmi dört santim olduğunu düşünürsek. küçücük bir cesetti. Cambridge'de olduğundan kuşku yoktur. Zavallı Florence! Edith'i yukarıya. kapıyı aralık bırakmıştı. Eğer Edith'in annesi ve anneannesine doğru gitmekte olduğunu düşünüp rahatladıysa. Devon Villa'daki tek canlı Edith'tir. Lizzie ve Maria'nın uzunca bir süreden beri ölü olmaları gerekir. kendini iyi hissetmiyordu. O gün nereye gittiğini kimse bilmiyor. annesinin yanına gönderdi. hele tırmanan altmış iki santim boyunda biri. anneannesi de yerdebinin durduğu anda düştüğü şekildedir. alışverişe çıkmak zorundaydı. cesetlerin soğuk ve katı olduğunu anlayınca. Evde başka kimse yoktur. Florence alışverişe gitmek için evden çıktığında. küçük kızın basamakları tırmanmasını izlemişti. Lizzie Roper ve Maria Hyde'ın odalarında olduklarını düşünerek. duraklaması. onu kim suçlayabilir? Saat onda alışverişe çıktı.tuvalete götürür (dışarıda bir tuvalet vardı) ya da oturağına oturturdu. Üstelik hep yapacak başka işleri olduğu bir sırada. Edith'in Florence'ı aramak için aralık kapıdan çıktığını. Belki de ara sıra evden uzaklaşmaktan hoşlanıyordu. cesedine ne olduğu sorusuna geliyoruz. tekrar tırmanması gerekecektir. beklediği yardım gelmeyince ağlamaya da başlamış olması muhtemeldir. O günlerde buzdolapları yoktu. bunun uyku olmadığını. kendini çekmesi. Çocuğun annesi kaskatı ve soğuk cesedi yatakta. iki saat süreyle ev dışında kaldığıydı. Onun yokluğunda neler oldu? Edith o sabah yanlarına geldiğinde. Yaptığı kaza sonucunda dehşete kapılan arabacı. Wells Sokağındaki pazar ya da dükkân ve mağazaların bulunduğu Mare Sokağı olabilir. Odaya girince cesetleri gördü mü? Eğer gördüyse. bu nedenle yetişmiş bir erkek ya da kadın cesedinden çok daha rahat . bir yaşını biraz aşkın çocuğun merdivenlerden tırmanmasını. avını arayan bir sapığın onu kaçırmış olması mümkün değil mi? Yine de dönüp dolaşıp. ayrılırken de o sıcak günlerde sık sık yaptığı gibi. minicik cesedi alıp uzaklarda bir yerlere saklamış olamaz mı? Ya da çılgın bir adamın ya da kadının. onu nerede bulacağını bilmektedir. Onu suçlayabilir miyiz? Hava sıcaktı. On beş kilodan az. Bu nedenle Edith'in merdivenlerin tepesine varmadan. çevrede kimsenin olmamasından da yararlanarak. bu nedenle Florence'ın neden oraya gitmek zorunda kaldığı bilinmemektedir. Gitmiş olabileceği yerler London Fields'ın hemen güneyindeki Broadway Pazarı. Böyle bir adamın tırmanırken ellerini de kullanması. Tekrar merdivenlerden inip Florence'ı aradığını düşünelim. Bir karşılaştırma yapabilmek için. O iki katı çıkmak güç bir iştir. Ona flanel elbisesini ve çizgili önlüğünü giydiren de Florence'tı. tek bilinen. Ne de olsa odaları temizlemek. alışveriş de ona bir çeşit kaçış gibi geliyordu. Devon Villa'da da buz kutusu kullanılmıyordu. aynı gayreti gösteren yetişkin bir insanın elli beşer santimlik basamaklardan çıkmak zorunda olduğunu söylemek zorunda kalırız. Kingsland High Street'te Sainsbury'nin bir Şubesi vardı. uykudan çok değişik bir şey olduğunu hissedip korktu mu? Her yere sıçramış kan lekelerinin farkına vardı mı? Yatağa yaklaşıp annesinin kesik boynuna dokundu mu? Bilmiyoruz.

Hackney Polis Karakolu'na gelen on beş yaşlarında bir kız da Edith olduğunu iddia etti. çünkü orda polis tüm bahçeyi bir metre kazmıştı. Adı Margaret Smith'ti ve Hampstead'de bir ailenin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu. Bir gazeteciye "Hiç ilgilenmiyorum" demişti. Edinburgh. Hava. Toprak sert ve kuruydu. Tahmin . Yıllar boyunca. Edith'le birlikte aynı okul sıralarını paylaştıklarına yemin edebilecek kişilerle görüştüler. şömine ya da kazan yakılamayacak kadar sıcaktı. bu nedenle de Edith olma iddiasını ortaya attığını söyledi. Catchpole'dan söz etmek gerekir. kızı 1905 yılında gezginci bir tüccardan 27 pound 2 şilin 6 peni karşılığında satın aldığını söylüyordu. Aynı günlerde. Kitap en çok satanlar listesine giremese de yeni bir Edith dalgasına neden oldu. Penzance ve Belfast gibi uzak köşelerden bile Edith olduğunu iddia eden kızların hikâyeleri yayımlandı. Edith olduğunu iddia edenlerin sayısı hiçbir zaman azalmadı. Margaret Smith bir kişinin kendisine Lobard Caddesi'ndeki bir bankada Edith olduğunu kanıtlayacak bir kişiye verilmek üzere yüz pound'luk bir miras bulunduğunu anlattığını. Çevrede fırını olan birçok işyeri vardı. Daha sonraları. bir şey bulunamadı. Kitabın Pity adlı çocuk kahramanı annesinin kıskanç bir âşığın elinde can verdiğini gördükten sonra evden kaçmış. aynı zamanda da tüm Roper Davası'nı. ama bu çözüm. Edith'in cesedinin Devon Villa'da olması mümkün değildir. Kuşku çekecek hiçbir şey görülmedi. Yazının yayımlanmasından sonra yaşanan ilginç olaylardan birisinde. "o benim kızım değil. genç ya da daha sonraları yaşlı kadın Edith Roper olduğu iddiasıyla ortaya çıktı. bu isteği de reddetti. Açıkta kalan. Alfred Roper'dan genç kızla görüşerek gerçekten de Edith Roper olup olmadığını teşhis etmesi istendi. yanında on yaşlarında bir kızla King's Lynn'den gelip Cambridge Polis Karakolu'nun kapısına dayanan Mrs. Küçük çocuğun kaybolmasının üzerindeki esrar perdesi kalkmadı. Sonunda bitti. Edith'in katilinin böyle bir yere serbestçe girebilmesini gerektirir. ocak. Yine de bir yerlerde saklanmış olması gerekir. Catchpole'un son iki yılını özel bir tımarhanede geçirdiği anlaşıldı. Roper'ın beraatini ve Edith'in kayboluşunu tekrar canlandırdı. diğer bütün sözde Edith'lerde olduğu gibi. Yanındaki kız kesinlikle kendi çocuğuydu. onu Chelsea'deki stüdyosu yakınlarında sokakta bulan eksantrik bir ressam tarafından yetiştirilmişti. Lizzie Roper cinayetini. Maria Hyde'ın ölümünü. daha önce hiç kazılmadığı açıkça belliydi. geniş alanları tarayıp yeni kazılmış yerler arandı. Richmond Caddesi ve Mare Sokağı üzerinde ya da çevresinde yaşayan kimse 28 temmuz ya da sonrasında Edith'i görmemişti. Edith'in ağabeyi Edward Birinci Dünya Savaşı'nın son haftalarında Argonne'da ölünce. belirli olaylardan sonra bir dizi çocuk. Mrs. 1922 yılında Roper Davası'na dayanarak yazılan bir romanın yayımlanmasına kadar kesildi. For Pity's Sake adlı romanın yazarı Venetia Adams'tı. Katil cesedi gömmüş olabilir. Eğer gömmüşse. bundan sonra kalkması da düşünülemez. ne var ki Alfred. Navarino Caddesi. Catchpole yanındaki kızın Edith olduğunu iddia ediyor. Mrs." Ülke çapındaki gazetelerden ikisi konuya sarılıp Roper davasını tekrar ön sayfalara çıkardı. bir Cambridge gazetesinde yayımlanan duygu yüklü yazı. Tüm iddialar. Edith olduğu söylenen genç kızların fotoğrafları basıldı.kurtulunabilecek bir şeydi.

Burada da amacın para olduğu sanılmaktadır. I den senere Tid harjeg undret mig over. Daha sonra. Roper'a olan ilgi azaldığında. Đçlerinden biri melezdi. Kırklı yıllarda. da de ffrsogte at hale ham i Land fra Kejserinde Frederick. hiçbiri kimliğini kanıtlayacak en ufak bir bilgi veremedi. yaklaşık on sekiz yaşındaydı. Mrs. her ikisi de hayattaydı ve kızlarının iddiasını kesin bir dille reddettiler.edileceği gibi. birkaç yüz pound'luk varlığı kardeşleri arasında paylaştırıldı. Tek olasılık. om det var Aarsagen . blev hans Skulder flaaet i Stykker of Lægerne. o dönemdeki Edith'ler daha yaşlıydı. Robinson'ın oğluyla evlendirilmek amacıyla yetiştirildiğini iddia etti. bir daha gelmemek üzere ortadan kayboldu. üstelik bir tanesi de Edith'in olması gerekenden yedi-sekiz yaş daha büyüktü. Ondan sonra ortaya yeni Edith çıkmadı. Edith Roper elli iki yıl önceki o yaz gününde. ortaya iki yeni Edith daha çıktı. Robinson iki hafta sonra geri adım attı ve bütün her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıkladı. Alfred ölmeden önce vasiyetnamesini hazırlamamıştı. Edith olduğunu iddia edenlerden hiçbiri kimliğini kanıtlayamadı. Alfred Roper 1925'te Fen Ditton'da ölünce. Donald Mockridge Moreton-in-Marsh. adam ve karısı tarafından Middlesbrough'da. Mrs. Det hedder sig. at Kejseren var stuk-ket af til Holland. 1905 yılında Robinson adlı bir kişi tarafından Navarino Caddesi'nden kaçırıldığını. bu satırların yazarının yazmakta olduğu Roper duruşması kayıtlarının bir kitap halinde yayımlanmasıyla birlikte. Diğerinin doğal anne ve babası vardı. Robinson son Edith oldu. at da han blev ffdt. bundan sonra da çıkmayacağını düşünmek yerinde olacaktır. Yine de ortaya çıkacak olanların. yeni Edith'ler çıkmadı. Hiçbiri bir kanıt kırıntısı bile getiremedi. On beş yıldır Harold Robinson'la evliydi ve ona dört erkek çocuk doğurmuştu. Edith Robinson adlı bir kadın News of the World dergisine bir makale göndererek. 1957 On yedinci bölüm 11 kasım 1918 Her i Morgenavisen var der nyt om. bazı kişilerin yeni iddialarla ortaya çıkmalarıdır. annesini aramak için merdivenleri tırmanmaya çalışırken son görülen çocuk olması ihtimali son derece zayıftır.

for-di han gav sin Moder og Meend Skylden for. özellikle de hesabı bir başkası ödeyecekse. onu muayene edip bir tüfeği ateşleyip ateşleyemeyeceğine baktıklarında. gerçeği bilmek isterim. kötü havalar da dışarıda. kafamdan geçenleri yazmak hep yararlı oluyor. Bunun hakkında yazmak bana iyi geliyor. Nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile olmamasına rağmen. Bu sabahki gazeteler kayserin Hollanda'ya kaçtığını yazıyor. belki de bunun için yazıyorum. güzel bir çocuktu. "Marie'nin pencereleri için aradığın Venedik camını buldum sanırım" diye yazıyordu. Asıl dayanılmaz olan. Her neyse. Knud'un iyi bir Samiriyeli olmaktan söz ettiği için onun Filistin'de bir yerlerde olduğunu sandığında yanılmıştı. bütün bunları belki de sadece bir kadın olduğum ve pek fazla bir şey bilmediğim için söylüyor olabilirim. Her akşam. Müttefikler. Ama Rasmus geçen sefer. Tamamen Đngilizleşse de onu hiç Jack olarak düşünemiyorum. atölyesinde çalışamayacağı kadar soğuduğundan. Mogens'in kolu düzeldi. iyi olduğundan eminim. Knud şimdi iyidir. evini içeriye. dergjorde. çünkü dün gelen mektupta Knud'un şifreli bir kelimesi vardı. ama Stockholm'de iyi bir doktorum vardı ve bana her gün kollarını nasıl çalıştıracağımı göstermişti. gerçek olabilir mi? Mogens'in bir dakika önce iyi. onların acı çektiği. iyi. Fransa'da bir yerlerde bir tren vagonunda bir araya geliyorlar. Bir düşmanla buluşup savaşı sona erdirmenin ayrıntılarını görüşmek istesem. tüfeğini düşmana doğrulttuğu ya da karşı mevzilere saldırdığı bir an sonra da uykuya daldığı doğru olabilir mi? Ben. kendi kendime soruyorum. om det var det. Samimi bir ev sohbetinde bu fikrimi anlattığımda sevgili kocamın da dediği gibi. karnınızda taşıyıp doğurduğunuz o çocuğun kan kaybederek ölmek üzere olduğudur Yüzbaşı Perry'nin mektubunu alana kadar bunu fazla düşünmemiştim. onu sakat bıraktıkları için de erkeklerden acaba bunun için mi nefret ediyor? Mogens doğarken kolu biraz bükülmüştü. geçen hafta Avusturyalıların barış imzaladıktan sonra her şeyin sakin olduğu Đtalyan cephesi demektir. Her akşam bebek evinin üzerinde çalışıyor. Đmparatoriçe Fredika'ya doğum yaptırırken kayserin omzunu parçalamışlar. bunu Fransız yemekleri ve şampanyası bulabileceğim (Paris'te çok var) gerçekten görkemli bir Fransız otelinde yapardım. cesur ve sağ olduğu. Son zamanlarda bütün kötülüğünün bundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını merak ediyorum. hiçbir şey bulamadılar! Son zamanlarda sık sık Mogens'in çocukluğunu. Çocuklarınızın ölümüne dayanabilirsiniz. yemek odasına taşıyor. annesini suçladığı için kadınlardan. kardeşinden çok farklıydı. Anlatılan hikâyeye göre. Göreceğiz. şimdi bile bazen kuşkulanıyorum. Eğer Rasmus haklıysa. at han hadede Kvinder. ilk çocuğumu düşünüyorum. Rasmus nerede olduğunu bildiğini iddia ediyor. O gülünç bebek evinden söz ederken. at de havde beskadiget ham. yatmaya gitmeden önce de Marie'nin ertesi sabah uyandığında görmemesi için. Neden bir tren vagonunda. Dün komutanından aldığım mektubu yeniden okudum 'Tüfekçi Jack" Westerby'nin ne kadar kahraman bir asker olduğunu.til hans Ond-skab. barış şartlarını görüşmek için. hesabı başkasının ödeyeceğinden eminim. yaptığı . bir annenin okumasının en zor olduğu bölümde onun hiç acı çekmeden öldüğünü söylediği mektubunu. bilmiyorum.

Rasmus'a Swanny'ye karşı özellikle iyi davranmasını söyledim -değişiklik olsun diye. Swanny'nin gözlerinde kıskançlık yok. Ben ağlamam. Benim için durum değişik. Dönüp kollarıma atıldı. Bir gün bir şey sormak için atölyeye gittim. Rasmus gerçekten acı çekiyordu. bence Far'ın bu evi neden kendisi için yapmadığını merak ediyor olmalıydı. Bebek evi için biraz büyük ama olsun. Daha önce bu konuda hiçbir şey yazmadım. evin bir kopyasından çok hayaline benzeyen bir oyuncağın karşısında korkuya kapılabileceğini anlamak istemiyor. minderlerle tabloları yerlerinden çıkarıp tekrar yerleştirdi.oyuncağı büyük bir titizlikle tekrar atölyeye götürüyor. Oysa ben buna alıştım. Mogens'in ölümü onu sanki olgunlaştırdı. Beş dakika sonra Rasmus'un kucağında. Marie'ye karşı iyiliğin ta kendisi gibiydi. Marie kısa zamanda kendine geldi. sanki eli yanmış gibi hemen geri çekti. onun adına ben de üzüldüm. üzülmüştü. merak ederdim. ağlayacak sandım. Bebek evinin bütün kapılarını açtı. En ufak bir kıskançlık ya da üzüntü belirtisi göstermedi. Swanny.olduğunu. 10 şubat 1919 Bu sabah Marie'ye bebek evini verdiğimizde konuşamadı. Joking apart (bu deyimi çok sevdiğim Đngilizce yazdım: "şaka bir yana") Mogens'in ölümünden sonra bebek eviyle uğraşması öyle sanıyorum ki sağlığını kurtardı. sonra yavaş yavaş cesaretlendi. yüzü sarardı. gelip görmesi için Swanny'yi çağırdı. bunu kim yaptı? Onun daha çok küçük -bugün sekiz oldu. ben olsaydım. Beni görmesine fırsat vermeden sessizce oradan ayrıldım.Ya ben? Bana bir öpücük yok mu? Bilmek isterdim doğrusu. . Rasmus da siyah elbiseli ve aslına çok benzeyen kahverengi sakalıyla. böyle bir hediyenin. yanaklarından aşağı gözyaşları akıyordu. ama bu kadar mutsuz olmasına dayanamıyorum. hatta başından beri düşüncesini saçma buldum. o güzel yüzüne bir üzüntü bulutu yerleşti. sessizleşti. ciddileşti. Başlangıçta bebek evine dokunmaktan bile korktu. benim üzerimde gaz mavisi muslin elbisemi harika bir kopyası. bu kadar görkemli. Swanny kadar duygulu değil. sanıyorum o nedenle de evin ne kadar mükemmel olduğunu uzun zamandan beri görmez oldum. Doğum günü hediyesi olarak kızkardeşi için iki bebek yapmıştı.verdiği tek cevap "Ya ben?" oluyor. Tabiî Swanny evi yapılırken görmüştü. Kendine engel olamadı. dondu kaldı. Rasmus elinde planya bir tahta düzeltiyordu. değdirmek için parmağını uzattı. Mor ve Far olmaları gerek. biraz iyi davranmasını. daha sonra da ağlamadım. onu öpüyordu. haberi ilk aldığımda ağlamadım. neden bilmem. 9 mayıs 1919 . eve sığdılar. Oğlunu kaybettiği için kim ona iyi davranacak? Daha sonra da "Çocuklar acıdan ne anlar?" diyor.

Söylediğine göre o frâulein'ların ya da matmazellerin yanına yaklaşmasına bile izin vermemişler. Yine de "Çocuklardan bıktım" dediğini duyunca şaşırdım. Housman. üstelik evliliği Hansine'den bile çok istiyor. "Çocuk istemiyorum. bacağımın büyük bölümü gözüküyordu. Bu insanları hiç anlayamayacağım. Hansine'ye sadık kalmışa benziyor." Hansine benden birkaç ay daha büyük. daha kırkıma girmedim! 3 ağustos 1919 Günlüğüme Cropper'ın dönüşüyle ilgili hiçbir şey yazmadığımı fark ettim. o yanımızda değilken söyledi). kayserin de yakalanarak idam edilmesi gerektiğini söyledi.Bu evlilikten ne beklediğine bağlı. her zamanki gibi yakıldı hiç şüphesiz savaşı siperde savaşmak yerine savaş tutsağı olarak geçirdiği için. ve Mrs. ve Mrs. Ben istiridye beyazı ve gül rengi Çin ipeği karışımı ince tül elbisemi giydim. bu ad da Almanca Klein'dan geliyor. Housman'la birlikteydik. ne var ki savaş sırasında insanlar sokakta hâlâ onun ardından bağırıyorlardı. Mrs. evlenmeden önce kırkına girecek. daha kocasının cesedi mezarında soğumadan evlendi (bunu Mrs. Housman'ın ağabeyinin dul eşi de yanımızdaydı. Cropper demiryollarındaki işine dönüp iyi para kazanmaya başladı. dün akşam herkesten fazla Alman düşmanı görünmesiydi. Eğer her şeyin kırk yaşında bittiğini sanıyorsa. . Şimdiye kadar giydiğim en kısa elbise. Sadece eskiden çok korktuğu Rasmus'a karşı biraz terbiyeli. Mrs. Cline. bütün ordusunun lağvedilmesi. Evinin camını kırdılar." Güldüm. "Neden yarın değil? Herhalde gençleşmeyi beklemiyorsun. artık korkacak pek fazla bir şey olmadığını düşünüyor. Evlenmek için genç olmak gerekmez. Đlginç olanı. Cline ellerini çırparak kocasına -çok fazla içmişti. oysa artık dul değil. "Neden gelecek şubat?" dedim. . Öyle sanıyorum ki. biri de duvarının üzerine kırmızı boyayla "Saçlarında hâlâ Đngiliz Tommy'lerin kanı var" yazmış. dedi. Döneli iki ay oldu. Mr. Sonra herkes Versailles'da olup bitenlerden bahsetmeye başladı. Ne demek istediğimi anladı. üstelik düğün gününü de belirlediler. Artık bana saygı göstermeye bile çalışmıyor. Mr. Cline Almanya'nın elinden tüm denizaşırı topraklarının alınması.eşlik etti. Her neyse. Ne yapalım. dedim. Kocasıyla adları Mr. Almanların barış koşullarını çok ağır bulduklarını duyunca kahkahalarla güldüğünü anlattı.Dün akşam yemeğinde Mr. Sanki isteyip istememekle ilgiliymiş gibi. Cline'ın büyükdedesi yüz yıl önce buraya göçen bir Alman. Durmadan yaşadıklarımızı bir daha yaşamamamız için Almanları yakıp yıkmamız gerektiğini söyledi. pek bir şey bilmiyor demektir.

bana herhangi bir başkasından çok daha yakın olan. . söylenen bir söz gibi uçup gitmiyor. güvenliğe taşımıştı. Victoria Nişanı alanlardan çoğu savaştan dönemedi. dürüstlük kâğıt üzerinde de olsa güç. Benimki bundan da gizli. 15 kasım 1919 Merak ediyorum.1 ekim 1919 Mogens'i iki siper arasından alıp taşıyan adamın mektubunu üçüncü kez okudum. Danca yazmak. Evlilik bir aşk hikâyesi olabilir. ama Rasmus her zamanki mantıksızlığı ve anlayışsızlığıyla "Elinden gelen yeterli değildi" dedi.bunun çocuğum Mogens'in kullandığı gizli dil gibi olduğunu bilmek. ama görebildiğim kadarıyla basit bir biri için oldukça iyi yazılmış bir mektup. Jack'in hayatını kurtarmış olsaydı. Duke yaptıklarının karşılığında Victoria Nişanı ile ödüllendirildi. benim olan. aşk yaşadığı için Hansine'ye karşı acımasız davranıyorum? Bunu yazmak için oldukça gayret göstermem gerekti. Yazıldığında. demek ki Duke şanslı. Çavuş E. çünkü Đngilizler günlüğümü istedikleri kadar şömineye tutsunlar. gerçekten de saygıdeğer kadınların aşk evliliği yaşamaları gerekir. . beklemeden çavuşa bir mektup yazar ve hemen gelmesini isterdim ama artık genç değilim ve düşüncelerin üzerinden bir gece geçmesinin değerini öğrendim. "Bir gece uyu ve duygularına yarın sabah yeniden bak" dedim kendi kendime. gençliğimde olsa. -bu nedenle onu düşünmeye başladım. yine de tek bir kelime bile okuyamayacaklar. subayın cesedini bulmadan önce beş yaralıyı Đngiliz mevzilerinin gerisine. Mektubun amacı da buydu. yavaş bir iniş oldu. Bu gerçekten de ilginç. H. ama evlilik hızlı bir düş kırıklığı ve uzun. Örneğin. Mektubu gösterdiğimde Rasmus "Onu görmek istemiyorum" dedi.Neden? diye sordum. âşık Cropper'ın Hansine'ye yazdıklarından çok farklı. ben hiç âşık olmadığım için mi. Başlangıçta ben de bir aşk evliliği yaşayacağımı sanmıştım. Tekrar okuyabiliyor ve acısını yeniden duyuyorsun. o zaman başka olurdu.Mogens hakkında bildiklerini anlatmak için kendini eve davet ettirdi. buradan fazla uzak değil. Eskiden. Taşıdıklarından biri de Mogens'miş. Elinden geleni yaptığını söyledim. Tarih 1 temmuz 1916'ydı. ilk konuştuğum dil -hâlâ Dickens'larımı Danca okuyorum. Tabiî Đngilizce'yi henüz yeterince değerlendiremiyorum.Mogens ve Knud limon suyuna batırılan kalemle yazılanların okunabilmesi için kâğıdın ısıtılması gerektiğini öğretmişlerdi. o çavuş subaylardan birini aramaya çıkmıştı. Oturduğu yer Leyton. Çavuş. Gerekirse bir hafta bekleyebilir. Dürüst olmak kolay değil.

şaşırdım. Benimkiler kadar renkli değiller! Onun gözlerinin rengini daha konuşmaya başlamadan bile önce fark ettim. gözlerinin ne renk olduğunu söyleyemem. Onu neden üniformalı bekliyordum bilmiyorum. bir insanın ulaşabileceği en üst onura sahip oldunuz. gerçek bir asker. seni ya da seni sevgili olarak seçebilirdim" diyorum. Elimi iki elinin arasına tuttu. Rasmus bunu duyunca. bu adama. sert ve çok yüksek yakalıklı bir gömlek giyip siyah kravat takmıştı. Önce siyah elbisemi çıkarmamanın daha doğru olacağını düşündüm." Daha sonra da "Bu küçük hanımla oturup ağabeyi hakkında konuştuk. Genellikle insanların gözlerinin renginin farkına varmam. Mogens'i savaştan önce de tanıyıp tanımadığını sordum." Swanny'yi odasına gönderdim. sonra bana yine "Madam" dedi. onun işitmemesi gereken şeyler duyacağımı düşünüyordum. Cropper'dan bile daha yakışıklıydı. Koyu renk takım elbise. Açık renk saçlı. Savaş bitti. Bana baktığı için onu bağışlamamı istedi.Mrs. ama onunkileri gördüm. Ben söyleyene kadar oturmadı. ama anlaşılan Almanların karşı saldırıya geçtiklerini söyledi. Ben kendime ait olduğum gibi o da sadece kendine ait birisi. 30 kasım 1919 Çavuş Duke bugün beni görmeye geldi. Tek mücevher olarak da kelebekli broşumu taktım.bir özlem duygusuyla dolduğumu buraya yazabilirim. "Madam. Onu çaya bekliyordum. getirmemiş. "Başka bir dünyada. Ama bu dünyada bunu yapamam. Bana "madam" dedi. Dönüp lacivert eteğimi ve tığ işi bluzumu giydim. başka bir zamanda ya da düşte yaşasaydım. erken geldi. Gözleri ama düz gri değil. çok önemli birisi oldunuz. Zavallı küçük Swanny Alman kızamığına yakalandı. yapmayı aklımdan bile geçiremem. minicik kıvılcım dolu. Mogens için yas elbisesi giymememe rağmen. çok saygılıydı. daha uygun ve daha seçkin görünüyor. dedim. neden bilmem. Bana Victoria Nişanınızı göstermeyecek misiniz? Düşünün bir kere. Emily çay tepsisini getirdi. savaşın bittiğine inandığını. Hansine izinliydi. Onları yıllardır tanısam da. Daha sonra kendi kendime ne yapmakta olduğumu sordum. granit gibi. kapı çalındığında o açtı. . . Westerby demelisiniz. saten bantlı siyah ipeklimi giydim. Cropper ya da en azından bir beyefendi olan Mr. Üst katta giyiniyordum. Pirinç çaydanlığı alarak çayı kendim hazırladım. Swanny hâlâ kızamık nedeniyle evde. yine de onun uşak ruhlu biri olmadığını hissettim. yakından baktığımda tarif edemediğim -tarif etmeye cesaret edemediğim. başka kimseye değil. Kendi kendime. Ona doğru yürüyüp elimi uzattım. beni buraya kabul etmekle büyük incelik gösterdiniz. Genellikle bunu sadece çok özel konuklar için yaparım. Hiç takmıyormuş. Cline gibilerine. çoğundan daha cesur çıkan bu sıradan işçiye doğru olmayan bir görüntü vermeye çalıştığımı düşündüm.Bu nedenle hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan. uzun boylu. çok daha yaşlı bir hanımla karşılaşmayı bekliyormuş.

böyle erkeklere alışık değilim. O granit gözlerini bana dikmişti. politikacıların işine gelmez. . . dil farklılığından. yeni bir ülkeye gelip uyum sağlamanın ne kadar güç olduğundan söz ettim. Mutsuzla öleceğimi de bilsem. onları karşında görmeyi tercih ederim. Đsimler hakkındaki bu sohbet bizi o günün amacından uzaklaştırıyordu. Sonra birbirlerini yakından tanıdıklarını. Sanki söylediklerime önem veriyormuş gibi dikkatle dinledi. her seferinde de onları Đngiliz mevzilerine taşımayı başarmış. Sormamayı becerebilmek için hayatımdan on sene verebilirdim. Rasmus'un istediği . Gözlerinin içine bakıyordum. evlerinde oturan insanların gözlerinin önüne getirdiklerine hiç benzemiyor.Bu yüzden bana o gece olanları. mayına basıp ölmüş. Ama böyle pazarlıklar yapılamıyor. Aralarındaki bağı oluşturan. Mogens ona bin dokuz yüz beşte Đngiltere'ye ilk geldiğimiz sırada Hackney'de oturduğumuzu anlatıp. neden bilmem. . bir daha savaş olmazdı." Sonra ailemizdeki adlardan. bakışlarını kaçırdı. Ya olaylardan kaçmayı becerenlerdensinizdir ya da değil. Mataramdan bir yudum su içirdim. ne kadarım bildiğimi sordu. dedi. aynı dönemlerde hemen yanımızda da arkadaşlarının da oturduğunu anlatmış. Quigley adındaki bir asteğmeni bulmak için girdiğini söyledi. konuya geri döndüm. "Jack" dedim. çünkü Mogens'in anlattığı yeri iyi bildiğini. Oldukça neşeliydi. kolumdan vuruldum. . Son günü. çoğu kadınların söylediklerine kulak bile vermez. zaten o yüzden Jack'e takılıp sendeledim. Ne var ki daha Quigley'yi bulamadan birbiri ardından başka yaralılara rastlamış. "Annesinden başka herkes ona Jack derdi. Şafağa doğru Quigley'yi. ama size gerçekleri anlattığımda bakışlarımızın karşılaşması uygun olmaz" der gibiydi. Đki mevzi arasındaki bölgeye emireri ölen genç bir subayı.Ne yaptınız? dedim. üzerime ateş açtılar. Eğer bilselerdi. aklı başında bir çocuktu. Yüzbaşı Perry'nin mektup yazdığını. Belki de gözlerine inanamadılar. Somme'daki 1 temmuz gününü anlatmasını istedim. Mogens'in hemen. hiçbir şey saklamadan anlatmanızı istiyorum. okuduklarıma fazla inanmadığımı da ekledim. Her ikimizi de yer yaygısına yatırarak sürükleyen. gerçeklerden kaçmaktansa. büyük bir tevazuyla. birbirleriyle sık sık sohbet ettiklerini anlattı. yerini Çavuş da bunun bir tesadüf olduğunu. cesedi Alman dikenli tellerine takılı durumda bulmuş.. Londra'da birbirlerine çok yakın oturmalarını öğrenmeleri olmuş. daha sonra kucakladım ama bu kadarı Almanlar için fazlaydı. acı çekmeden öldüğünü anlattığını söyledim. Quigley'yi ararken. onu orada bırakıp düşmanın gözü önünde geri dönmüş. benden çok daha cesur bir başkasıydı.Bana hiç ateş etmediler dedi. bilmek isterdim. "Nazik konuşmalarda yüzünüze bakabilirim.Moans mı? dedi. dedi. bir av partisinden sonra ölü kuşları toplayan birinin rahatlığıyla anlattı.Onu tanımış mıydınız? Daha önce nasıldı. Galiba ilk kez orada Mogens adının Đngiliz kulağına ne kadar saçma geldiğini anladım.Savaş. . Sanki bana. Ne var ki bilmeleri. Bütün bunları sanki hiç önemli değilmiş gibi.

bu adam oğlumun hayatını kurtarmaya çalıştı. Yazamam. ama burada işe yaradı. Deli miyim? Giderken. tatlı bir pembe gri mermer rengi almıştı. Swanny bütün günlükleri okumuş.Mogens o sırada hayattaydı. Ağlamam. değil mi? . dedi . Burayı çabuk geçmek ve yazmamak daha iyi olacak. iste kendini batırabilir.Bana doğruyu söyleyin. Bilmek istiyordum. Kapakları çıkmayan lekelerden dolayı mozaik gibiydi. Düşündüm. onluk diziler halinde üst üste koydu. hâlâ küf kokuyorlardı." Çavuş ağlamamı bekledi. bunun hakkında konuşmam bile ama ne olduğumdan ve ne yaptığımdan ben sorumluyum. buna rağmen sordum: . istediğimi sandığımı da duydum. Söyledi. Danca bilenler için Asta'nın yazısı . Daha önce hiçbir erkek elimi öpmemişti. onunla konuşmak istiyordum. Onunla yeniden Mogens'i konuşmak istemiyordum. Elime tutuşturduklarına defter değil de eşya olarak baktığımı hatırlıyorum.Size Yüzbaşı Perry"nin söylediklerini söyleyebilirim. "Mogens iki gün sonra Le Havre'da Quai d'Escale Hastanesi'nde öldü. Geleceğini söyledi. o zaman yine konuşuruz. Rutubet içinde kalmış eski defterlere uygulanacak en doğru yöntem bu mudur bilmiyorum. hâlâ yaşıyordu.işi. hepsinin tepesine telefon rehberleri yerleştirdi ve sıcak bir yerde korudu. ilk ciltleri çevirme denemelerine başlamış. değerleri hakkında da fikir sahibi olmuştu. Đnsanları hiç anlayamayacağım. Elimi tutup dudaklarına götürdü. Ağlamadım. Yuttuğum çay tekrar boğazıma gelip safrayla karışacak kadar midem bulanıyordu. Amerika'dan dönüp doğruca Swanny'ye gidip defterleri gördüğümde. yine de Mogens'i kurtarmak için kendi hayatım tehlikeye attı. Neden? Akrabası değildi. dedim. onu uzun zamandan beri de tanımıyordu. . elimi uzattım. Kurutulmuş olmalarına rağmen.Yine gelir misiniz? diye sordum. On sekizinci bölüm Swanny ıslak bir bezle kapaklarını sildi.

Saçmalıyor muyum? Ona söylemedim ama. öyle değil mi? Başka nedenler de olabilir. Swanny'nin anlattığı. hani hep okumak isteyip de bir türlü bulamadığın bir romanı okumak gibi. Kendi kendime. Daha ilk sayfalarda Far'ın. "Belki insanların kendisiyle alay etmelerini istemediği için günlükleri yakmak istemiştir" diye düşündüm. temmuz 1905'teki o tarihi gördüğünde. annesinin özel hayatına dalmanın hiçbir açıklanabilir yanı olamazdı. Kendisini haklı çıkarmak zorundaydı. Kendi kendime. Swanny'ye defterleri okuyup okumadığını gerçekten merak edip sordum. O kadar da değil.Ve senin hakkında neler dediğine baktın? . . . Ann.Bunlar araba sundurmasındaydı dedi Swanny. Belki de ona çok derin bakıyordum. Yüzü kızardı. işlerini tamamlamış. Böyleleri geleceğin yargısıyla ilgilenmez. . Ama bu kesin değil. Eski elbiselerinden nasıl kurtulduğunu hatırlar mısın? Buraya . yeni paragraf fikrinden nefret etmiş olması da özel bir güçlük oluşturmuyordu. Onları yakmak istemesinin çok daha sade ve anlaşılır bir nedeni olabilirdi. oysa ateşin söndüğünü söylediği gün. . Her gün böyle yazarlardan yüzlercesini psikiyatr kanepelerinde görüyoruz. günlükler artık işine yaramayacaklardı. Belki de öldükten sonra başkalarının –sen veya ben.Kendi adıma rastladım. Swanny kendi ismini görünce. Mor ömrü boyunca pasaktan nefret etti. içini hastalıklı bir heyecanın sardığını düşünüyorum. "Eğer Mor bunları yakmak istediyse. daha sonra da okumakta kendimi alamadım. bitmişlerdi. aralarında birinci defteri görmedim. ama gördüğüm defterde eksik ya da yırtık sayfa yoktu. . . Ne olursa olsun. Yüzü biraz kızardı. O tarihi. ruhunun sıkıntılarını hafifletmek için bir kenara yazdı.bu günlükleri bulup gülünç olduklarını düşüneceğinden korktu. Hansine okuma bilmiyordu. günün olaylarını.Sanırım haklısın. kapalı birer defter gibi kalmışlardı. bütün yaşamı boyunca kendinden başka kimseye önem vermeyen Mor'a pek benzemiyordu. sadece Danca'nın bir çeşit şifre gibi olduğundan bahsediyor. Ne olduğunu tahmin edebiliyorum. biraz rahatlamış bir sesle. dedi Swanny. Hangi yılların defterlerine baktığımı şimdi hatırlamıyorum. Doğal bir yazar olduğu için günlük tuttu. yazdıklarını okumasını istemediğini anlatıyor.okunaklıydı. Yalnız Mor yazdıklarını insanların okumasını istemediği konusunda çok az şey söylüyor. Elimdeki defter çekicilikten o kadar uzaktı ki.Tam ona göre şey. içlerinde başkalarının okumasını istemediği şeyler olmalı" diye düşündüm. Hani bahçıvanın bana Mor'un bazı kâğıtlar yakmak istediğini. Jack.Okumaya başladım. Torben'in National Geographic'leriyle birlikte raflarda. Orada burada bir iki kelimeden fazlasını anlamadım. sundurmadaki raflara yerleştirip unutmuş. Başka nedenler olduğundan eminim. Ken ve ben bu konuda son derecede dikkatliydik.Bunları okumamın doğru olup olmayacağını bilemedim. günlükte doğumuyla ilgili bir şeyler olup olmadığını merak etmiş olmalıydı. Aynı bir roman okumak gibi. Defleri bütün o basamaklardan yukarı taşımayı göze alamamış. sanırım çoğu günlükçü gibi.

düşündüğüm de çıktı. Batı Hampstead'de o zamanlar bana ait olan daireye dönüp Daniel'in hayaletlerini karşılamaya hazırlandım. iyi kahvenin kokusu mu? " sözlerini duyduğunu söyledi. Eve. Ann.Gerçek bir çevirmen buldum. neden olmasın? . Günlükleri de odayı doldurdukları için yakmaya kalktı. bakışları açık ve dürüsttü. . yüzüme inanamıyormuş gibi baktı. benim doğumumdan önce başlayanı. annesinin günlüklerini yayımlama hakkı konusunda kimsenin bir şüphesi kalmadığına inanmış gibi gülümsedi. Yüzüme hevesle baktı. Sanki tamamıyla ikna olmuş. Sadece bir tane Danca'dan çevirisi vardı. zaman zaman merdivenlerde ayak seslerini ya da "Bu duyduğum. Bazı şeylerin basılması pek kolay olmuyor. Bir keresinde yüzümü odadaki bir çekmeceye daldırıp Asta kokusunu duymamı istedi. Belki de aradığı cevabı bulacağını da düşünüyordu. tanıtım. şimdi onunla meşgul. daha çok satış. promosyon. daireyi satıp başka yere taşınmaya karar vermem hayaletleri kovmama yardımcı oldu. birkaç yüz kopya? Bunun ne kadar pahalı olacağını. burada değil. tüm Westerby kadınlarının saklayacak bir şeyleri olduğunda baktıkları gibi. Biliyorsun. dağıtım. Kendi kendime burada uzun süre kalmayacağımı. Bu macera ona iyi geliyordu. Yayınevi aracılığıyla bir mektup yazıp ilk günlüğü çevirip çeviremeyeceğini sordum.Evet tabiî. Çevirmen Margrethe Cooper adlı bir kadındı. neredeyse bütün eşyasını sattı. O nedenle ilk günlük. yeterince param var. kitap yayımlamanın sadece kitabı basıp bir şömiz içine koymak olmadığını. . o nedenle buraya alışmak zorunda olmadığımı düşünüyordum. harcayacağı para Asta'nın bıraktığı para olacaktı. ama her şey eskisi gibi görünüyordu. onu görünürde çok pahalı macerasından vazgeçirmeye çalışmamak gerektiğini anladım. Bunu karşılayabilirim. Yine de kökleri ve bir zamanlar onun için bir tutku haline dönüşen araştırma konusunda tek bir söz etmedi. Eğer günlükleri basmak çok pahalıya mal olursa. Açıklamalar konusunda tek bir söz bile etmedi. Günlüklerin ileride basılabileceklerini aklından bile geçirmemiştir. Doğruca gözlerimin içine bakıyordu. oysa Tanrı şahittir. reklam demek olduğunu anlatmaya başladım. söylediklerimi hiç dinlememişti. Ben Amerika'ya gitmeden öncekine oranla çok daha mutlu görünüyordu. Sözümü kesti. Büyük bir hakarete uğramış gibiydi. o eşyalar için istediği kadar yerimiz vardı. Ona hâlâ evi satıp taşınmayı düşünüp düşünmediğini sorduğumda. Hangi eşyalardan kurtulmuştu bilemiyorum.Bir sürü nedenden. Gençleşmişti. . dedi bugün. Yüzünde endişe ya da gerginlik yoktu. High Hill Kitabevi'ne gidip Danca'dan çevrilmiş birine rastlayana kadar bütün kitaplarını taradım. Đki hafta boyunca onun yanında kaldım. o zaman evi satma fikrinin aklından sadece bir an geçip kaybolduğunu anladım. Belki de çok zekice davrandım.Oh. Basılmak mı? diye sordum. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olduğunu düşündüm. . ben şahsen demek. hayatla yeniden ilgilenmeye başlamasını sağlamıştı. Đşte o zaman.taşınırken. Sürekli olarak Asta'dan bahsetti. Swanny'nin yapmaktan vazgeçtiğini yapmaya. istedim.

burada olmaları gerektiğini düşündüm. Şimdi küçük yuvarlak kadran üzerindeki yaldızlı kollar (pırıl pırıl parlayan şeylerden ikisi) saat tam on ikiyi on geçe durmuştu. porselen çiçeklerden yapılmış bir sehpa üzerinde oturan. gözden uzak. Günlüklerin geçmiş ve gelecek değerleri düşünüldüğünde.Camden Town'daki daireyi almamın tek nedeni bebek evini koyabileceğim fazladan bir odası olması değildi. küçük minder ve masa örtüleri olarak görünen şeyler birdenbire onun hayatıyla dolu eşyalar olmuştu. kimin yüzü olabileceğini çok düşündüm. Anlaşılan Swanny her akşam saati kuruyordu. Altmış üçü de aşağıya gelince. gözüme daha değişik gönündüler. uzaktaki kentin gölgesine bakan iki karganın bulunduğu ilk tabağın kenarında juleaften (Noel Akşamı) 1899 yazılıydı. O zaman günlüklerin yukarıda değil. Ancak daha adımımı hole atıp ışıkları yakmaya başladığımda. Bütün bunlar onu artık bebek evi yapıcısının karısı Asta. Onlar dikişten bulabildiği boş anlarda tamamen değişik bir iş yapan. Bir ağaç dalına oturmuş. Sanki Swanny'nin evinde bir odaya girmiştim. benim için emlakçının hiçbir zaman tahmin edemeyeceği kadar önemliydi. Paul Sellway'i buraya almaya karar verdim. Çalışma odasına girdiğimde. daha doğrusu günlüklerinin çokluğunun ona ayrı bir boyut kazandırmış ve gizli bir hayatı olan bir kadın haline getirmiş olması. ısının güzel bir yaz günü ayarında olduğunu hissettim. O ana kadar zevkli bir dikişle hazırlanmış minyatür perdeler. Zamanı geldiğinde. apayrı biri olmuştu. Willow Caddesi'ne altı buçukta gelecekti. yüzeyler pırıl pırıl parlıyordu. Küçükken bu saati üzerindeki iki heykelcik. Holdeki masanın üzerinde duran Chelsea saati durmuştu. o merdivenleri dörder kere çıkıp inmem gerekti. ama bulamadım. ama yine de bu fazla oda. her şeyin eskiden de olduğu gibi kusursuzluğunu. Paul Sellway. Üstelik defterlerin başka bir yere. Işığın yansıdığı her yer. yeşil kaftanlı ve türbanlı sultanla. günlükleri kim çalardı ki? Bu günlükleri çalan her kimse. Torben'in . olmaktan çıkarmış. bir banka kasasında daha güvencede olacakları kesindi. o da sırtını bana dönmüş oturuyordu. Elkins'in evi temizlemeye vakit bulamamış olabileceğinden endişe ederek erken gittim. kenarlar. evin sükûnetini ve sevimliliğini gördüm. Beklediğimden ağır. ama her düzgün ev gibi burada da belirgin bir koku yoktu.günlükleri çevirmeye başlar başlamaz kullanmaya başladı. Etraf tertemizdi. belki de Dickens okuyordu. tamamen değişik. Asta'nın ölmüş olması. Odalardaki eşyayı çıkarıp taşınmak için kutulara ve torbalara yerleştirirken. hatırladığımdan da çoktular ya da ben altmış üç defterden her birinin ne kadar ağır olduğunu unutmuştum. onları nereye koymam gerektiğini düşündüm. Duvardaki son Bing ve Grfndahl Noel tabağı 1987 tarihini taşıyordu. bebek evi bütün odayı doldurdu. yalnız onun için peçesini kaldıran odalık nedeniyle çok severdim. Masada boş çekmece. duvarda boş bir raf yoktu. Đyi ama. tozdan ırak bir yere konulması gerektiğini de düşünüyordum. bana döndüğünde gördüğüm. onlardan nasıl yararlanırdı? Swanny çalışma odasını Torben öldüğünde değil -o zaman çalışma odasında yapabileceği fazla bir şey yoktu. Önümüzdeki Noel'de de yeni bir tabak gelecekti. gündelik hayatını sayısız sayfaya dökmeye alışmış bir kadının elinden çıkmıştı. günlükleri. evin ısınmamış olabileceğinden ya da Mrs. bebek evi için bütün yaptıklarını da daha ilginç hale soktu. başka bir kadının yüzüydü. Gördüğüm o yüzün kime ait olduğunu. Hepsini aşağıya taşımak için. odadaki hava holdeki gibi sıcak olmasına karşın radyatörü açtım. Sellway gelmeden önce defterleri aşağıya indirmeye karar verdim.

Asta bunamıştı. Bir tek kitap. kaçınılmaz bir biçimde açıklamaların bulunduğu sayfaya yaklaşmaya başladım. defterdekileri Olivetti'de Đngilizce'ye çevirdi. Yeşil sırtlı kitabı karıştırarak Roper hakkında bir şeyler. Açık renk saçlı. W. bir not hatta altı çizilmiş bir satır arıyordum ki. raftaki kitaplar arasında Penguin cinayet serisini gösteren yeşil sırtı gördüm. E. önce el yazısı çeviriyi. Yoksa yaşadığı tam bir düşkırıklığı. açık mavi gözleri ve uzun üst dudaklarıyla o yumuşak Danimarkalı yüzlerinden birini. Daha doğrusu. B. 28 temmuzu gösteren sayfada (ya da belki 29 ya da 30'unda) gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu. Paul Sellway. çünkü içlerinde onun adı vardı. Her sabah saat tam onda çalışma masasına oturup Asta'nın günlüğünü yanına koydu. o yırtık sayfalardaydı. Daha kitabı raftan indirmeden adını tahmin edebiliyordum. Hansine'yi hiç tanımamakla birlikte fotoğraflarını görmüştüm. Masaya oturdum. orada bulunan kitapları bir yere kaldırmayı. Swanny'yi uyaran bölümler. hiçbir bağlantı kuramamıştım. annesinin 1905'te yazdığı ve o dönemde yaşadıklarıyla ilgili notlar okumuştu. Swanny'nin evindeki cinayet kitapları karton kapaklı iki Agatha Christie ile A. Yine de Roper adının günlükte sadece bir kez geçtiğinden emindim. Anlaşılan Swanny bu kitabı Asta'nın eşyaları arasında bulmuştu. Hawarvey Crippen. çeviri işinden keyif aldı. temmuz 1966. ben Amerika'dan dönmeden de önce. Rasmus'tan olup 28 temmuzda Lavender Grove'da Asta'nın vücudundan doğduğunu okumuştu. en sonunda da baskıyı okumuş. Roper adı. sonunda da bunun en kolay ve en hızlı yol olduğuna karar verdi.çalışma masası onun çalışma masası oldu. her şeyi el yazısıyla kaydettiği sırada mı bulmuştu? Daha önce olmalıydı. Yeşil sırtlı Penguin'in içine baktım ve başlığın hemen üzerinde Asta'nın el yazısını gördüm: A. Torben'in kitapları demek gerekir. O bölümlerde Swanny. kapı çalındı. Swanny ve Torben aldıkları her kitabın ikinci sayfasına adlarını ve günün tarihini yazarlardı. sayfaları karıştırırken Navarino Caddesi'nden ve Roper adından söz edildiğini görmüş. . kenarı kıvrılmış bir sayfa. Asta düş görüyor ya da hikâye uyduruyordu. Dr. Peki öyleyse. Cary'nin bana verdiğinden çok daha iyi durumdaydı. Cary haklıydı. o beş sayfa neden yırtılmıştı? Karşımdaki raflara bakarak. Alfred ve Lizzie Roper hakkında çok daha ayrıntılı şeyler. Kendini iddialı hissettiğini söylemişti. buna karşın Cary bana Roper adından söz ettiğinde. Mason'un The House of the Arrow'uydu. kitabı okumaya girişmişti. Asta'nın günlüklerinde de gördüğü bir addı. rahatlamadan gelen bir amaçsızlık mıydı? Birden Torben'in başından beri haklı olduğunu anlamış olabileceğini düşündüm. Burada oturup on yıldan beri sorduğu sorunun cevabım birdenbire bulmuştu. Westerby. kendimi Swanny'nin yerine koymaya çalışarak ilk günlüğün sayfalarını çevirmeye. Artık kimse bu eski usul alışkanlığı sürdürmüyor. uzun boylu bir adam bekliyordum. sonra düzeltilmiş çeviriyi. Elimdeki kopya. Daktiloyu kullanmayı öğrendiğinde. Okuduğu notlar doğrudan kendisiyle ilgiliydi. Sonra anladım. boşalacak yerlere de günlükleri yerleştirmeyi düşünürken. Buck Ruxton. Lamson. kapaktaki kolajın izi belli belirsiz görülüyordu: Madeleine Smith. Günlüklerin bu ilk cildini üç kez. Sorusunun cevabını yoksa daktiloyu almadan önce. Alfred Eighteen Roper. Oscar Slater. bir daktilo alıp kendi kendine üç parmakla yazmayı öğrenmeye başladı. Bir süre sonra kayıp Edith'e gelmiş olmalıydı. Sayfa köşeleri kıvrılmamıştı.

"Anneannenizin bir sürü resmi var. orijinal olduğunu söylemedim. Gerçekten de öyleydi. Evet. ama bunları hatırlayabiliyorum.Annem bundan nefret ederdi. şimdi de aynı fikirdeyim. kahkahalar arasında gülünç bir soru sordum: . demek istiyorum. vahşi bakışlarına. Swanny'nin evinde renkler sadece süslerde ve tablolardadır.. Ona hep takıldı. Hayatımda ilk kez kendi evimden gurur duymanın keyfini yaşıyordum. Nedenini sordum. Larsson'a baktığını. Kahkahalarla güldü.Stockholm Sanat Müzesi'nde buna çok benzeyen bir tablo var. Ne de olsa gençliği. Ona katılmaktan kendimi alamadım.. Torben'in duvarlarına röprodüksiyon asmayacağını söylediği bilinirdi. bir şeyler içelim" dedim. Swanny'nin duvarındaki resmin Stockholm'dekinin eşi olamayacağını. Bir Đrlandalının ağzına. sanıyorum anneannem de bunu kullandı. Ötekinde köpek yok. Anneannem uzun süre hizmetçilik yapmıştı. yerine ikinci bir kayın ağacı var. O zamanlar küçüktüm.Bir tanesi öyle. Yoksa altın ve gümüşün parlaması dışında her yer soluk ya da karanlıktır. Demek istiyorum ki iyi bir fotoğraf çıkması için o kıyafeti benim anneannem sizin anneannenize giydirmiş. bir hizmetçinin kızı olmaktan utanırdı. Anneannem eski üniformalarından birini giyeceğini. Đrlandalı derdim. Swanny de bana Joan Sellway'in uzun boylu. Annem seçtiğim konuyu öğrendiğinde hiç mutlu olmamıştı. Đlk bakışta bunun eşi sandım ama değil. burası benim evimdi. inceleyebilmek için bir adım yaklaştığını gördüm. günlükleri görebileceğim düşüncesi beni heyecanlandırdı. sarışın bir kadın olduğunu anlatmıştı. seçimimi hiç unutmadı.Biraz erken geldim. "Gelin. Yine de onu doğrudan çalışma odasına almak bana biraz kaba geldi. aşağı yukarı yirmi yıl. . . Cary'yi buraya getirdiğimde bunun pek bilincine varmamıştım. belki de onu görmekten kaynaklanan heyecan gururumu bastırmıştı. Ona bir içki verdim ve "Düşündüm de. . özellikle de Tjânstekvinnan's Son adlı otobiyografisi üzerine verdim. Eğer benden milliyetini tahmin etmemi isteselerdi. Esmer ve inceydi. kapıyı öyle açacağını falan söylerdi. Üstelik onun da komik bir kılık olduğunu sanıyorum. çok bulaşıcı bir gülüştü. keskin çenesine ve dalgalı sık siyah saçlarına sahipti. Hizmetçi üniformasıyla mı? Biraz şaşırdım. Çok içten. kepini kolalayacağını. hazır buradayken fotoğraflara da bakmak istersiniz" dedim. dedi. Paul Sellway peşimden oturma odasına girdiğinde beklenmedik ve çocukça bir gurur duydum. O zamanlar Torben'in söylediklerini biraz züppe bulmuştum.özellikle de önlük ve keple göründüğü fotoğrafları.Doktora tezimi Strindberg. . dedi. Bu nedenle Paul Sellway'in hayalindeki Hansine'ye ve kızına benzeyeceğine inanmıştım. O bundan bahsetmekten de hoşlanırdı.Neden gülüyorsunuz? .

Demek ki günlükleri okudunuz? . dedi. dedi. ters tepkileri hatırlattı. Crippen gibi. Ona Asta'nın Ünlü Duruşmalar kitabını da verdim. dedi beklemeden.Roper adı size herhangi bir şey ifade ediyor mu? . Paul Sellway'e Hansine'yi nasıl hatırladığını sordum.. Hayır. Swanny'nin mezarında dönmeye başladığı hissimi bastırmaya çalıştım. Mogens ve Knud'la oyun oynayışını hayal ediyorsunuz. hem saygı hem de keyif belirtir bir biçimde tuttu. Şimdi bir sakıncası yoksa. öyle değil mi? Sadece 1905 yılıyla ilgili olanı bile mi? Bir saat önce olsa. ama Asta'nın günlüklerinin ilk cildi yayımlandığından bu yana yok. O kadar şaşırdım ki. Bizimle birlikte otururdu. yapacak başka şey olmadığını söylerken duyuyordum. Kitabı orijinalle karşılaştırdı. bunun yapacağım en son şey olacağını söylerdim.Tabiî. "Hayır ama karım okudu" diyor. Sonra söylediklerinden kuşkulandı. Daha ayrıntılı ve kesin bir karşılaştırma istersem bunun biraz daha uzun sürebileceğini söyledi. babamın annesini çok daha fazla severdim. bunu size söylemiştim. Sanki uzun süredir beklediği Noel hediyesine sonunda kavuşmuş bir çocuk gibiydi. Şimdi düşündükçe. Anladığım kadarıyla sıcak ve sevgi dolu olup olmadığını sorarken. -Benim karım yok. Asta'nın defterleri nasıl sakladığını. . Anlattım. O sırada ne isteyip ne istemediğimden de kesinlikle emin değildim. nasıl bulunduklarını anlatınca kafasını inanmıyormuş gibi salladı. zehirleyen biri. beni yetişkinlerin arasındaki oyunda bir piyon gibi görmediğini hissediyordum.Özellikle sıcak ve sevgi dolu olduğunu sanmıyorum. benim tam olarak istemediğimi anlattım.Çoğu insan sorduğumda. her neyse. Anneannem annemi kızdırmaktan hoşlanırdı.Anlattıkları bana Swanny'nin Joan Sellway'i ziyaretini. kendimi tutamadım. . Ona Asta'nın ilk baskısından açılmamış bir kopya gösterdim. yalanlamasını. Oysa şimdi kendimi. Sanki bana daha çok insan muamelesi yaptığını. defterde eksik olan sayfanın kitapta ve el yazısı çeviride de bulunmadığını doğruladı. Daha doğrusu Carry'nin ne istediğini. Ne de olsa elimde artık iki kopya vardı. Bir zamanlar vardı. arsenik. Ben büyükannemi. bunun tersini söylemek de mümkün. günlüklere bir göz atabilir miyim? Paul günlüğü iki eliyle. günlüklerin de doğruladığı sıcak anaç insan mıydı? . . . Ondan hoşlanır mıydı? Gözümde canlandırdığım. annemle sürekli olarak çekişirlerdi.Banyodaki Gelinler. Günlüğün onun yanında güvende olacağından emindim. Günlüğü alıp gitmesine izin vereceğimi sanmıyordu. sayfalardaki kahverengilikler dikkatini çekti. eğer gerçekten almak zorundaysa. Lekeler. çocuklardan hoşlanmadığını anlıyorum.

beni o akşam yemeğe çıkardığıydı. O gece çok sonra oturup Asta'nın ilk bölümünü okuduğumda. kitabın beni ne denli endişelendirdiğini görüp şaşırdım. Asta belki de ölmeden önce Swanny'nin gerçeği öğrenmesini istediğinden mektup yollayarak da ilk kez söylemenin dayanılmaz yükünden kurtulmuştu. Yine de kısa zamanda Asta'nın zehir dolu yargılarını hem orijinal metinde hem de Margrethe Cooper'ın çevirisinde okuyacaktı.Daha sonraki iki yılı kapsayan günlükleri de alabilir miyim? Đsteğini reddederek birinci cildi bitirdiğinde.bir kez daha gözden geçirecek fırsatı bulmuştu. Kimsenin harfleri tanıyamaması için mi? Böyle bir mektup yazmak. Bunları düşünmek beni Swanny'nin belki de hayatının sonuna doğru vardığı sonuca yaklaştırdı. Bunlar benim büyükannem ve büyükbabamdı. bir dizi çocuğun doğmasına neden olmuşlardı. üstelik South End Green'de öyle fazla restoran da yoktu. Swanny'ye gerçekleri anlatmanın çok dolambaçlı da olsa bir yoludur. Görevini bilen biri olduğundan yakında görüşeceğimizden emindim. "şişman ve kırmızı suratlı" bir kadın. ama bunu daha çok eski dostların birlikte yemeğe gitmeyi önerdikleri gibi yaptığını söylemem gerekir. anlattıklarının neredeyse mütevazi gibi görünen kötü niyetli yorumları sayfalardan geçip canımı acıtıncaya dek etimi çimdikledi. Asta. . -itiraf ya da ret. Rasmus'un yeni bebek konusundaki soruları ve bebeğin görünüşü hakkında söylediklerine. evlilik hakkında pek bir şey bilmiyorum. paragöz. Daha önce hiç evlenmedim. Yemeğe gitmeyi onun önerdiğini. tembel ve patronunun yanında bunayacak derecede aşağılık olarak tanımlandığını okuduğunda. çok fazla şaşmazdım.. Asta geri adım atıp evlat edinme hikâyesini uydurduğunu söylerken. .Çıkıp bir şeyler yiyelim mi? Mantomu alayım. Asta'nın Hansine'yi azarlamaları. tek bulduğum Asta'nın. dedim. böylelikle de Asta seçeneklerini. O gece geç saatlere kadar uyumadım. genellikle yediğimiz saat geçmişti. ikimiz de aç olduğumuzun farkındaydık. Swanny'nin elinden mektubu kapmış. Joan Sellway annesinin "bir çiftlik hayvanı gibi". haberi kendi vermeyeceğinden ikisi arasında çıkması kesin tartışma ertelenmiş. Söylemem gereken şey. Daha da ötesi. onun da anladığını anladım. Öyle özel bir davet falan değildi. kendimi daha da kötü hissedeceğimi düşündüm ve yukarıda her kim varsa ona sessiz bir dua göndererek Paul'e günlükleri okuyan karılar konusundaki o salakça soruyu sorduğum için şükrettim. yine de bir tarafın diğerinden böylesine önemli bir gerçeği sakladığı bir ilişki bana çok itici geldi. gelip diğerlerini almaya zorladığımı biliyordum. kim bilir neler hissetmiştir? Paul bana kitabı okuduğunu söylememiş olsaydı. birbirleriyle elli yılı aşkın bir süre evli kalmışlar. Hayatımda Hansine'nin torunlarının Asta'nın kötülük dolu cümlelerini nasıl karşıladıklarını düşündüm. belki de gerçeği anlatıyordu. bütün bu süre boyunca aynı yatağı paylaşmışlar. günlükleri karıştırıp Roper adını. Ya imzasız mektup? Tabiî Torben bu mektubu Asta'nın gönderdiğine inanıyordu. yine de bütün belgeleri kısa bir notla bana gönderse. Suratındaki gülümsemenin kaderine razı olmuş birinin tebessümü olmadığını görünce. Rahatsız oldum. Swanny'nin kimliği hakkında ipuçları aradım. saklayacak bir şeyi olmayan birine oranla çok daha fazla yer ayırdığıydı. hızla küçük küçük yırtarak yakmıştı.

iki seçeneği de kullandı. hatta belki de birkaç yılını zengin bir kadının kaprisi olarak adlandırdığına inandığım günlüklerle geçirmesi düşünülemezdi. kalın kemikli atalarından da değil. Yine de hayatının birkaç ayını. sadece Danca değil. devam etmesi gerektiğini düşünmüş ve Margrethe Cooper'dan 1905 ve 1914 arasındaki on günlüğü çevirmesini istemişti. bütün bunlar aleyhine kanıtlardı. hatta kuvvetle şüphelenmiş olması muhtemeldir. Ancak çok geçmeden önündekilerin sırada günlükler olmadığını. açık renk saçları ve teni. Asta'nın kır saçlı. Đşe başladığında. Swanny bunları kimden almıştı? Herhalde kendi kahverengi tenli. aynı zamanda da her iki yönde çeviri yapabilecek kadar yetkin bir dilciydi.edebiyat konusunda gerçekten duyarlıydı. Danca yazılmış kitapları da Đngiliz kitabevleri için Đngilizce'ye çevirdiğiydi.Oysa sonunda. Swanny'ye anlattığına göre günlükler üzerinde çalışmasının nedeni bir taraftan Asta'nın söyledikleri karşısında hayranlığa düşmesi. yapacağı çevirinin basılacağını ya da basılmasının düşünüleceğini bile aklından geçirmediğini sanıyorum. kahverengi saçlı geniş ve kısa köylü ailesinden değil. Tabiî o zamana kadar ona doğumuyla ilgili fikir veren beş sayfayı çoktan yırtınıştı. Margrethe Copper'ın ilk taslaklarını görünce de çok heyecanlandı. uzun boyu. çilli. Bütün bunlar Swanny'ye cesaret verdi. Swanny'nin aksine -Swanny de bunu ilk itiraf eden olurdu. Swanny'nin güzelliği. Cooper çok meşgul bir kadındı. örneğin üslup ve içerik açısından Torben'in kuzininin Sen-Petersburg günlüklerinden oldukça farklı olduğunu görmekte gecikmedi. her ikisinde de uzmanlaşmıştı. Đngilizce kitapları Danimarkalı yayıncılar için Danca'ya. O çeviriyi sadece para için yapıyordu. oysa . On dokuzuncu bölüm Günlükleri çevirmek. Bunun anlamı. onların hiçbiri yüz yetmiş santime bile erişememişti. üç değişik Đskandinav dilinde çeviriler yapıyordu. Mrs. Swanny'ye oldukça pahalıya patlamıştı. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olarak. Kendi kendine Morfar'ın ne bildiğini sormuş mudur? Günlüklerde Morfar'ın bir şeyler bildiğini gösteren hiçbir şey yok o kadar ki Asta'nın kendisi bile Morfar'ın Swanny'den nefret etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Bir kez başladıktan sonra. bu hisse katlanmayı öğrenmişti. Belki de bunca zamandan sonra. ama Asta'nın ona ihanet etmesi düşünemeyeceği bir ihtimaldir. tıpkı Swanny gibi iki ana dil öğrenerek büyümüş. diğer taraftandan da çevirdiklerinin bir gün basılabileceğine gerçekten inanmasıydı. çeviri yaptığı dillerdeki ritmi yakından bilirdi. Bir biçimde Swanny'nin kendi çocuğu olmadığını hissetmiş. Asta'nın annemin doğumu ve Morfar'ın ilk kız çocuğunu reddetmesiyle ilgili sözlerini okuduğunda neler hissettiğini hiç anlatmadı.

Yayıncılar kitabın bir kült oluşturması bir yana. Gyldendal'in konuğu olarak orada Astas Bog baskısını tanıtmaya çalışıyordu. bir diğeri de motorlu araba kıyafeti giymiş bir kadını gösteriyordu.Swanny daha on yedisinde bir yetmişi aşmıştı bile. Danimarkalı yayıncı Gyldendal'i orijinallere bir göz atmaya ikna eden de oydu. Kitabı okumayanlar bile en azından görmüşlerdir. Swanny'nin elindeki elyazmasına Danimarkalı Bir Kadının Günlüğü adını vermesi. iki binden fazla satamayacağını düşünerek Swanny'nin isteklerini kabul etmekte pek sakınca görmemişlerdi. yayıncının kitaptaki resimleri takvimlerde. bunun sonucunda da Asta'nın Danca tuttuğu günlükler ilk okuyucularıyla anavatanında tanıştı. Asta onu kandırmış olamazdı. büyük çaba harcayarak eski bir Roneo makinesinde fotokopiler çekti. yatak çarşaflarda. biri yüzyılın hemen başlarında Hackney pazarını. Asta her ne kadar yaşından büyük gösteriyor olsa da bu resmi. her ikisinden de bir ret cevabı aldı. Kitap ekimde yeniler için en uygun günlerde piyasaya çıkacaktı. reçel kavanozlarında. Günlüklerin koruyucusu ve yayıncısı. mabedin bekçisi olacaktı. fırın eldivenlerinde. Resimde V yakalı ipek elbisesini giymiş. Kaldı ki o dönemde. The Country Diary Edwardian Lady henüz yayımlanmamıştı. çay peçetelerinde. Asta Westerby'nin kızı rolü. Daha başlangıçtan beri günlüklere güveniyordu. ikinci yayıncı elindeki kopyayı ötekinden de daha uzun süre tutmuştu. bir yer hazırlıyordu. ama bu resim birinci günlüğe uygun bir resim değildir. Ama Asta ona ihanet edemezdi. Geceyi o sıralar yeniden saygınlaşmaya başlayan depodan otele dönüştürülen bir binada geçirdi. Yıl 1976'ydı. daha bir yıl yayımlanmayacaktı. Kapakta Asta'nın çok gençken. aynı zamanda da yaşayanların sırdaşı. bir rastlantıdan başka şey değildi. yani yetmişli yaşlarda kendisi için dokunulmaz olması gereken bir rol. Glydendal. Stockholm'de. burası Asta'nın . Asta'yı daha fazla anlatmam gereksiz sanırım. 1905 yılıyla ilgili olan. Bodil ve Sigrid'i ziyaret ettiği sırada. Swanny'nin bütün bu soruları kendi kendine sorup sormadığını bilemem. üstelik artık dostu olan Margrethe Cooper da onu destekliyordu. Benimle bile konuşmadığı bir konudan başkalarına bahsetmiş olması mümkün değildi. annesinin kuzeni ve onun çocuğunu. ölülerin de sözcüsü. daha on dört yaşındayken çektirmiştir. Gerisi aile fotoğraflarıydı. Astas Bog adıyla kitabı geniş format ve kusursuz resimlerle birlikte 1978 yılında yayımladı. resimler Đngiliz baskısında da yer aldı. Asta Westerby'nin kızı olmasına bağlıydı. Nackströmsgatan'da Berzelius adlı bir fotoğrafçının çektiği resminin yer aldığı bir madalyon vardı. saçı kıvırcık bir perçem dışında ensesinde toplanmıştır. cesaretini kırmadı. Swanny aynı yıl Londralı bir yayıncı bulduğunda. Reddedilmek. daha sonra Asta olarak tanınacak bölümü iki Đngiliz yayınevine gönderdi. Resimlerden yarısı karakalem ve suluboyaydı. kartlarda ve çanak çömlek üzerinde kullanmasına izin veren maddeleri yapılan mukaveleden çıkarmakta ısrar etmişti. Gelecekteki tüm başarısı. gazetelerde ya da büyük mağazaların vitrinlerinde seyretmiştir. Kitabı görmeyenlerse reklamlarını dergilerde. O aralar Swanny Kopenhag'daydı. Daha sonraki davranışlarında doğumuyla ilgili spekülasyonun hâlâ hayatında önemli bir yer tuttuğunu gösterir belirtiler olsa da bu konudan bir daha hiç söz etmedi. çünkü doğumu ve evlat edinilmesiyle ilgili konuları benimle bir daha hiç konuşmadı. Swanny özellikle kurnaz olmamakla birlikte.

sarhoş bir akrabanın barda karşısındakine bira şişesi fırlattığı ve geceyi karakolda geçirmek zorunda kaldığı Nyhavn'dı. eğlenen ve mutlu bir kadının mektuplarıdır. Đlginç olanı. ben daha ilk günden günlüklerin büyük bir başarıya ulaşacağından eminken. iyi eş olarak görülmüştü. Torben de Asta da iyi niyetli despotlar olmalarına rağmen Swanny'yi bir çeşit boyunduruk altında tutmuşlardı. Boyunun uzunluğu. ama gerçekteyse burada bundan önce de uzun süre geçirmiş. Onlar Kopenhag dışına pek çıkmamışken şimdi Swanny bütün ülkeyi geziyor. Swanny hiç zamanını deniz tarihi profesörü Aase Jfrgensen'le geçirmek ister miydi? Oysa şimdi kendi başına. Bana gönderdikleri. ince bilekleri. dedi Observer'a. aranıyordu. Kopenhag'da. sonra Torben'in. Roskilde'de Torben'in yeğeni ve kocasıyla birlikte bir hafta geçirdi. Andersen'in Küçük Denizkızı heykelininin yanında resim çektirdi. Swanny için hiçbir yerel gazete bir mülakat vermeye değmeyecek kadar önemsiz olamazdı. özellikle de Torben'le tanıştığı sefer Danimarka'da üç ay kalmıştı. O günden sonra Torben'le birlikte sık sık Danimarka'ya gitseler de hiçbirinde iki haftadan fazla kalmamışlardı. Kuzenlerini. Önce Asta'nın. O da. şimdiye kadar başka birisinin gölgesinde yaşamış olduğunun farkına vardı.hikâyelerinden birinde. Annesi ona çocuk muamelesi yapıyordu. yeni yeteneklerini keşfeden bir kadının mektupları. ne var ki hiçbir konuda fikrini alma zahmetine katlanmamıştı. Swanny'nin partileri bile kocasının arkadaşlarını eğlendirmek ve diplomatik ilişkilerini geliştirmek için verilirdi. Üstelik yaptıkları için onurlandırılıyor. elimdekinin özel bir şey olduğunu anladım. Burada küçük bir abartı var: memnun olmayı öğrenen. Swanny burada tüvit bir takım ve kraliçenin giydiğine benzer küçük keçe bir şapkayla görülür. Odense'de Andersen'in evini gezdi. saygı görüyor. kendi büyük teyzesi Frederikke'nin oğlu. Ne düşündüğünü hiç sormadı. Aarhus'tan Odense'ye. Eğer karar ona bırakılsaydı. Swanny Danimarka'da iyi vakit geçirmişti. Tiyatroya ve operaya gitti. Kendini ona adamış. elyazmalarını gönderdiğim yayıncılar . güzel bacakları. Torben'le evlendiğinden beri hiç yapmadığı bir şeyi yapıp para da kazanıyordu. Yayıncısının halkla ilişkiler bölümü Swanny'yi çok sevmiş olmalıydı. Swanny Danca konuşabilen bir yabancıydı. kendi için bir şeyler yapıyordu. Böyle bir sonucu düşünde bile görmüş müydü? . Sunday Times'a daha keskin bir dil kullanıyordu: "En çok şaşırdığım. Yapmak istediği için. her istediğini verip karşılığında yanında olması dışında bir şey beklememiş.Daha ilk sayfayı okurken. daha doğrusu Torben'in akrabalarını ziyaret etti. oradan da Helsingfr'e gidiyordu. benim gibi. olmazsa olmaz çantası sol koluna asılıdır. en sevilen çocuk. sonra yeniden Asta'nın gölgesinde. itaatkâr hatta köle olmuş. her yere gidip her şeyi yapmaya hazırdı. kendi kişisel hayatını onların eline bırakmıştı. Danimarkalıları tanıyordu. Asta'nın ilk basımından sonra -daha sonraki baskılarda da görüleceği gibi. bütün bunların başını döndürmemesiydi. Kocası ise onu bir kaidenin üzerine yerleştirip tapmış. o günden sonra günlüklerin her baskısının arka sayfasında bu fotoğraf yayımlandı. Gerçekten de insanlara söylediği yaştan bile daha genç görünmektedir. kendi iradesine uyuyordu. Frederiksborg ve Fredensborg şatolarını.gazeteciler ona ısrarla günlüklerin başarısının onu şaşırtıp şaşırtmadığını sormuşlardı. Bana yazdığı iki ya da üç mektupta kendini eve dönmüş gibi hissettiğini söylüyordu. dik ve ince vücudu. yüksek topuklu ayakkabılar içine hapsettiği biçimli ayakları nedeniyle yaşından daha genç görünür. çocuğu olmadan ölmüştü. Onu televizyona çıkarırken dublaj yapmak ya da bir çevirmen bulundurmak zorunda değillerdi.

bunu göremedi.. Tabiî. üzerinde fiyat etiketi yoktu. yabancı yayıncılar için ayrı bir bölüm. tatillerde nerelere gittiğini. buna değecektir deyip güldüm. Sık sık Margrethe Cooper'la görüşüyor ya da yayıncılarla öğle yemeği yiyordu. daha yayımlanmamış elli üç defterle ilgileniyordu. Uzunca bir süre Asta'dan adıyla ya da benimle olduğu zamanlardaki gibi "Mormor" ya da "anneannen" diye bahsederken. artık gazetelerde ve televizyonda sadece "annem" sözü okunup duyuluyordu. Öyleyse. The Paston Letters. Her gün günlüklerin üzerinde çalışıyor. Bir ömür boyu kendinden çok az bahsettikten sonra. Bütün bu "profiller" içinde Asta'nın. Swanny ise tüm anı ve anekdot isteklerini yerine getirmeye çalışıyordu. televizvonda neler izlediğini ve medyada en çok kimi beğendiğini açıklamak fırsatını kaçırmadı. Değişmiş bir kadındı. konuşma yapmaya. Anlattıkları "annem derdi ki. ödül vermeye." ve "babamın . Yavaş yavaş açık toplantılara. profesyonel bir sekreter gelip yazışmalarla ilgileniyordu. ne okuduğunu. Oysa deneyimlerinden bir şey öğrenmiş olmalarını beklerdim. Đkisinin arasındaki masanın üzerinde bir nüsha vardı. ama kitap program için gönderilen promosyon kitabıydı. Tabiî bütün bu makalelerden büyük çoğunluğu. . film ve televizyon önerileri için bir başka bölüm. Daha önce duygusal roman ve sözde kaliteli dergilerle kısıtlı okuma alışkanlığı artık ünlü günlüklere yönelmişti: Pepys. yarışmalarda jüriliğe.. sanatçı resimleri. günlüklerin yazarının kızından.bir bölüm. gayet iyi oldu. Fanny Burney. sadece Amerikalı yayıncısı için özel bir bölüm ve okuyucu mektupları. Haftada iki gün. nasıl okur yazardı? Danca'yı nereden öğrenmişti? Bunun gibi sorular. bir de Asta'dan bahsetti. soruları olduğu gibi kabul etti. dedi Swan Onunla mülakat yapan genç kadın Swanny'nin hiç üniversiteye gitmediğine inanamadı. Ama bütün bunlar daha sonrası içindi-1979'da Asta tüm kitabevi vitrinlerini süsler ve roman satış listesinde yukarıya tırmanıp nisanda bir numaraya çıkınca’ davetlerden çoğu mülakat isteyen gazete ve dergilerden geliyordu. akşamları ne yaptığını. Kilvert. gazete ve dergi eleştirileri ve program için ayrı ayrı bölümler. Swanny bu sorulardan gocunmadı. bunda keyif bile almıştı. neler yemekten. Sonra mülakatı yapan ona kitabın kaça satıldığını sordu. ama fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun. 1979 yılının baharında Swanny okurlardan haftada ortalama iki mektup alırken." . kapak düzenlemeleri. profesyonelleşmişti.Öyleyse kendiniz iyi bir yayıncı olabilir miydiniz? . giymekten hoşlandığını. öğleden sonra. dergi okuyucularının sonsuza dek ilgilenecekleri sanılan Westerby ailesinin yaşamına ayrılıyordu. Swanny uzanıp kitabı aldı. kadınlar yayıncılık yapmazdı. Öyle sanıyorum ki. o da güldü. Bana bir kez bu ülkede ilk canlı radyo programına çıktığı gün çok gergin olduğunu anlatmıştı. bu sayı yılın sonunda günde dört mektuba çıktı. Sekreteri Sandra sadece Asta için karmaşık bir dosyalama düzeni kurdu: Swanny'nin ajanı için -o yıl kendine bir ajan tutmuştu. Hafızalı bir elektronik daktilo aldı. edebî yemeklere davet edilmeye başladı. o dönemde hiçbir daveti geri çevirmedi.Maalesef bilmiyorum. hatta en sevdiği kızından başka bir şey olabileceğini ima eden en ufak bir sözcük bile olmadı. günlükleri nasıl bulduğunu. Evelyn ve The Journal of a Disappointed Man. Ancak mülakat başladığında her şeyin yolunda gittiğini hissedip.Ben gençken. ne kadar değerli olduklarını nasıl tahmin ettiğini bütün dünyaya anlatırken. içmekten. Bilmiyordu.

Hayır. Bu değişikliğin ikinci günlük dizisinin yayımlanmasına bağlı olup olmadığını bilmiyorum. bunu ona söylediğimde.Bunu yapmak çok kolay. bu da küçültücü bir şey değil.." veya" "ben doğduğumda"yla doluydu. Bunu Torben'in Asta için söylediklerini hatırlatmak için söylemiyorum. Gazetede günlüklerle ilgili bir şey yazıldığında -hemen hemen her gün bir şeyler vardı.Swanny'nin yaşı yetmiş yedi olarak belirtiliyordu. zaten sana bir nüsha göndermelerinin de bir nedeni bu. doğum yeri ve tarihi olarak da Londra.Swanny'nin doğum tarihinin 1904 olarak yazıldığını gördüm. kendi kendime yaş konusunda hiç yalan söylememe sözü verdim. düzeltmen için." ya da "abilerim şuna buna gitti. sen olduğundan daha yaşlı olmakta ısrar ediyorsun. Swanny. düzeltmek istemiyorum. üstelik bunlar temmuzdaki yetmiş altıncı yaş gününden de önce oluyordu. üstünün resimlerini çekerek dergide Swanny'nin mavi tüvit elbise giymiş. Daha önce hiç görmediğim bir bakışı vardı. . Değiştireceklerini sanmam. . Her zamanki gibi tarihlerde yine yanılmışlardı. . dedim. Yetmiş altı yaşındaydı ama yetmiş yedi olduğunu söylemeye başlamıştı.Hayır. anlatırken de böyle bir oyuncak için kendisinin fazla büyük olduğunu eklemeyi unutmadı. Bir şey daha vardı. tabiî ki değiştirirler. Olduğundan daha genç olma iddiası o kadar küçültücü ki... mavi keçe şapkalı Birinci Dünya Savaşı sırasında Asta'yı ve Mogens'in (Jack) Somme'da ölmesini anlattığı röportajın yanında kullandı. Yetmiş altı yaşındaydı. Bunun sonucunda Woman's Own dergisi evime bir fotoğrafçı göndererek asma kattaki bir odaya yerleştirdiğim Padanaram'ın resmini çektirdi. . Ama daha sonra Ölü Bir Odadaki Canlı Şey'in karton kapaklı baskısı için hazırlanmış şömiz nüshasında -geçmiş eleştirilerden örneklerle zenginleştirilmiş kısa bir biyografi. televizyonda babasının kız kardeşine yaptığı bebek evini anlattı. . Swanny'nin kendinden ya da aileden söz etme yönteminin biraz değişmeye başlaması bu döneme rastlar. Swanny artık Kim Kimdir'e alınmıştı tabiî anne ve baba adı olarak Rasmus Westerby ve Asta Kastrup. Đkisinin arasında belirgin bir fark yoktu ve bu davranış tuhaflığını açıklayacak bir neden bulmakta da zorlanıyordum. dedi Swanny büyük bir mantıksızlıkla. Başlangıçta bütün bunları gazeteci yanlışı diye geçiştirdim.dediğine göre. Ancak bir kadın dergisindeki astrologa verdiği mülakatta. dışının. bunun pek bir önemi yok. sadece saçma. 1915 günlüğüyle başlayan Ölü Bir Odadaki Canlı Şey yayımlandığında. hayır. Swanny'nin bunadığını düşünmek aklımdan bile geçmedi. dedi. Fotoğrafçı Padanaram'ın içinin.Mor'un günlükleriyle ilgilenmeye başladığım gün.Benim yaşımdayken. Đkinci cilt. . 28 temmuz belirtiliyordu.. nisan sonunda başlayıp mayısın ilk üç haftasını içine alan Boğa burcunda doğduğunu açıklamıştı.

olayları karıştırmaya başlamış olmasıydı. Hakarete uğramış gibiydi. John'un mektubunu da yayımlamadı. Mafsallarındaki kireçlenme yine canını acıtmaya başlamıştı. doğrusu yayıncıları haksız bulamadım. ben de buna uygun yaşamaya çalışıyorum. Eğer mülakatı yapan gazeteci zahmet edip Asta'yı karıştırsa. gayretleri boşa gitti."kafasının karışık" olduğunu kabul ediyordum. Swanny'nin -John'la konuşurken bu deyimi kullandım. Birkaç hafta sonra Sunday Express'te Birinci Dünya Savaşı'nda kaybettiği ağabeyinin 1918'de Argonne'da öldüğünü söylediğini gördüm. Kuzenim John'un da söylediği gibi. Swanny'nin harekete geçirdiği trene binmeye uğraşıyorlardı. Bana dinlenmeye ihtiyacı olduğunu.Sadece dürüst olmaya çalışıyorum. mektupları birbirine bağlamak için kullanılan birkaç şiirle birlikte bastırmaya çalışmışlardı. John ve Charles ellerindeki belgeleri John'un yazdığı bir giriş. Bir ara. Bütün yaptıklarımda açık ve dürüst olmak. Son zamanlarda çok çalışmış. Ömrümde ilk kez John'la bir konuda anlaşmıştım. en mantıklı açıklama. Hiçbir yayıncı mektupları basmaya yanaşmadı. Rasmus. Gazeteci Swanny'yle yaptığı sohbeti banda almıştı. eminim bandı dinlediğinde konuğunun açık bir sesle ve tereddüt etmeden ağabeyinin Büyük Savaş'ın son aylarında Argonne'da öldüğünü söylediğini yeniden duymuştu. Bunu söylemek için telefon etti. Niyetinin ne olduğunu anlayamıyordum. Swanny'nin iki yüz mil ve iki yıl yanıldığını görecekti. Ölü bir evladın eve yazdığı mektuplara duygulanacak son insandı o. ama gazete düzeltme yapmadığı gibi. Kendimi gülmekten alamadım. düzeltme istedi. Jack'in Fransa'dan annesine yolladığı mektupları ele geçirmişlerdi. kendini yayıncıların en çok satan kitap bile gerekli bulduğu promosyon makinesinin dişlilerine kaptırmıştı. evde de her şeyin yolunda gittiğini umuyorum" gibi mektuplar yazmış olduğunu görünce. Büyük bir ihtimalle mektupları Asta vermişti. öyle mi? . Jack'in "Çok iyiyim. Ancak. Deyim yerindeyse. Mayıs 1904'te doğduğunu söylemek dürüstlük. belki de Swanny'nin edebî çevrelerdeki ününü de kıskanarak kendilerini Mogens/Jack Amcamızın anısının koruyucusu ilan etmişlerdi.Her şeyi çarpıtıyor bu gazeteler. akrabalarıyla birlikte bir gemi yolculuğuna çıkacağını söylediğinde rahatladım. John Sunday Express'e başvurup. belki de Asta Morfar'ın ölümünden sonra Swanny'nin yanına taşınırken. O ve ağabeyi. bizi böyle yetiştirdi. Yirminci bölüm .

evlilik yeminlerine ihanet eden kadınlara neden . üstelik de yaşadıkları hakkında neler düşündüğünü kesin olarak bilen pek insan olmamalı. Ne yüzünde ne de davranışında okuduklarından hakarete uğradığını gösterir bir belirti yoktu. Morfar'ın Danimarka yolculuğundan döndüğü güne koymuştu. Yazdıklarını düşündükçe. elyazması çeviriyi ve kendi Asta nüshasını koydu. Asta'nın orijinal defterini Margrethe Cooper'ın çevirisi ve basılı kitapla karşılaştırdığını söyledi. dört günde yapması hoşuma gitti. dedim. Bir sonraki şubatta da buna benzer notlar vardı. . kimsenin yazdıklarını görmeyeceğini düşünüyorlar. konuştuklarından daha mı dürüst oluyorlar? . beceriksiz olduğu porselenleri kırdığı için özür diliyorum. tekrar buraya dönmüştüm. Roper'la hiçbir ilgisi olmayabilirdi. Paul onların da yerini işaretlemişti. . beş sayfası eksik defterin.Bir kişinin atalarının diğerinin ataları. Bulunmasını istemediğinden emin misin? Willow Caddesi'ndeydik. Arada neredeyse hiç fark olmadığını duymakla düş kırıklığına uğramadım. Đnsanlar günlüklerine yazdıklarında. Belki de asıl sihir günlüklerdeydi. Asta'nın ilk baskısı Cooper çevirisinin yayımlanmış haliydi.Anneannemin senin anneannene karşı daha az sert. Margrethe Cooper'ın çevirisi kelime kelime defterin eşiydi. ama kocasının kızını hiçbirinin ailesine benzetemediğini söylemesini Asta'nın bütün ayrıntılarıyla yazması ona ilginç gelmişti. Eve gidip birkaç parça elbise almış.Asta öyle yaptı. . . Asta neden sadakati konusunda bu kadar çok diklenmiş. onun adına senden özür dilemem gerekir. dedi Paul. yazdıklarını çöpe atmaya kalkıştı. onlarla aynı çatının altında kalmaya bakıyordu. daha az hakaret dolu olmasını isterdim. ama söylemek zorunda olduğumu söylemeyi daha fazla ertelemek niyetinde değildim. "Gece gündüz bununla uğraşmış olmalı" diye düşündüm. evi satma fikrini unutmuştum. Đlk renkli kâğıdı 2 kasım 1905 tarihine.Paul telefon etti. Bu bir şeyi gerçekten yok etmek istiyorsan. bulduklarını tartışmak için buluşmayı önerdi. Bütün bunları çok çabuk. kaşlarım çatılıyor. Đnsanın zevkini değiştiriyorlardı…insan onların bulunduğu yerde olmak istiyor.Bir şeyi çöpe atmanın çeşitli yolları var.Yani sence bir kadın bütün bir hayatını yazıyor ve bunu kimsenin okumamasına mı dua ediyor? . işin çok güç değil demektir. bana göstermek istediği bir satırın ya da bölümün yerini göstermek için kullanılmışlardı. . Sayfalar arasında renkli kâğıt parçaları vardı ama sadece şurada burada ilginç olduğunu sandığı. Yalnız bununla da kalmadı.Evet.Öyleyse ben de anneannem meraklı. Tıpkı günlükleri bulduktan sonra Swanny gibi. Paul önümüzdeki masaya günlüğü. ne bir satır eksik ne bir satır fazla.

pazar hariç her gün dokuzdan beşe orada kaldı. Swanny'nin son yıllarını karartan kuşkudan. Elkins'in dönüşüne kadar yanında kalacak bir can dostu hastabakıcı tutmasıydı. hani gazetelerden kesilmiş kelimelerden oluşan o mektuplardan. Ona Swanny'nin tüm hikâyesini anlattım. O zaman hiçbir şeyin farkına varamamıştım. Çok para kazanmış. Bütün dünyada yayımlanmış. Göz teması sağlamadan bütün dikkatini veriyordu. bazı ayrıntıları parlatırken diğerlerini kısa kesmek zorunda olduğunuzu sanırsınız. Yüzünün değiştiğini. başını eline dayayarak. Jack'in ölümünden kısa süre sonra Asta'nın Harry Amca'yla buluşmasıyla biten bir dizi: sakallı bir Anthony Andrews. özellikle uzun bir hikâye anlatırken. kesin bir sessizlik içinde kalıyordu. Hikâyeme devam ettim. harcanan onun parasıydı. "ünlü bir duruşma" hakkında bir kitap okumasıyla ilginç bir sonla noktalanan kuşkudan bahsetmemi sağlayan ipucu buydu. . Hastabakıcının Willow Caddesi'ne . çok solduğunu ya da buna benzer bir şey olduğunu ancak şimdi düşününce söyleyebiliyorum. 1985 yılında Đngilizce ve Danca dışında yirmi ayrı dile çevrilmişlerdi.Onda Asta'nın çocuğu olmadığı kuşkusu yaratan neydi? . Rasmus'un Asta'yla tanışması ve çeyizi duymasıyla başlayıp. günlüklerin bulunup yayımlanmasından sonra bile hiçbir zaman dinmeyen. gecelerini Willow Caddesi'nde geçirmemekle birlikte. bir kız yardıma gelirdi. Paul bütün anlattıklarımı dikkatle dinledi.tam bir sayfa ayırma gereğini duymuştu? Anlaşıldığı kadarıyla o kocasına ihanet eden kadınlardan değildi. Sanki Torben hâlâ hayattaydı. Swanny günlüklerden epey para kazanmıştı. gerekirse saatlerce dinleyecektir. Avrupa'da da değişik kanalarda gösterilmişti. her akşam beşte gelip ertesi gün Mrs. yüzünde küçük bir kontsatrasyon. sadece on beş dakika sürdü. Tek bir soru sordu. Bir de film yapılmıştı. Çok ilginç bir dinleme şekli vardı. bu kadar zaman kesinlikle sessiz durması. sessizce dinlemesini görmek ilginç bir şey. peki o zaman bu konuyu böyle ayrıntılarıyla işlemenin anlamı neydi? Ona Swanny'yi anlattıran. Elkins kâhyalığa getirildi.Anlatmadım mı? Đmzasız bir mektup aldı. acele etmeniz gerektiğini. Ama yine de en akıllıca kararı. sonunda da Swanny'nin kendini kim sandığını da söyledim. şimdi anladığım kadarıyla. kırmızı perukalı bir Lindsay Duncan ve asker üniformalı Christopher Ravenscroft. Bu kadar ince ve aynı zamanda bu kadar atletik yapılı bir adamın. Ama mantıklı bir kadındı. Ne kadar tuhaflaştığının bilincinde olduğu için değildi. ölümünden birkaç yıl öncesine kadar sürüp. para harcarken her zaman yaptığı gibi itinayla harcamıştı. önleyecektir. Eğer öğrenmek istiyorsa. Paul'le değil. Benim hikâyem saatler değil. Bazen. bir de tabiî 1984 yılında yılın en iyi televizyon dizisi seçilen Asta adlı beş bölümlük televizyon yapımı da vardı. bence felaket bir şeydi ama iyi para getirmişti. Haftada iki kez de Kilbtm. Torber'in ölümünden sonra uzun süre haftada üç kere birkaç saatliğine eve gelen Mrs. Artarak gelişen akıl rahatsızlığının farkında olduğunu gösterecek bir belirti yoktu. Aynı dizi Amerika'da PBS kanalında. paranın büyük bir bölümünü kendi bakımı için harcamaktan kaçınmadı.

Artık Kuzey Londra'nın işçi sınıfı Đngilizcesiyle konuşuyordu. "Bir bana bak. Bir sonraki temmuzda hem kafa hem de vücut olarak ihtiyarlamıştı. bir de Asta'nın benim yaşımdaki halini gözünün önüne getir" demedi. Elkins'e yapılmış bir gönderme olduğu açıktı. Ne var ki bu çifte kişilik gösterisinin maliyeti ağır oldu. Allah'tan günlüklerin yayıncılık. Böylelikle ikinci kişiliğini bana. bu nedenle şunların atalarımız olduğunu kesinlikle bilerek. Onun yaşlılığıyla Asta'nınki birbirine taban tabana zıttı. Onun için çalışan değişik insanlarla birlikteyken. Kendisi de Danimarkalı olmaktan çıkmış. Swanny'nin ruh halini belirlemede uzmanlaştı. Yani evde. dışarıda onu Asta'nın kızı olarak tanıyanlar için hâlâ aynı insandı. pazarlama ve tanıtımında çalışanlardan hiçbiri onu böyle konuşurken duymadı. Üstelik iyi uyumuyor. Onu delirtenin Asta olduğunu söylemek abartılı olmaz. hâlâ mülakata davet ediliyordu. 1985'te (ya da kimin açısından baktığınıza bağlı olarak 1984'te) seksenine girmişti. Asta bebekliğinde onunla Danca konuşmuştu. yayıncısı. Hampstead'deki konuşulan -eğitilmiş. Asta parmaklarını şıklatır ve hayatına devam ederdi. ama Swanny bu konudan bahsetmezdi. Kalkması gerektiğinde -sık sık kalkmak zorundaydı. Ancak Danca onun ilk dili olmuştu. Kendi kökenimizi bilmek oldukça derinimizde bir içgüdüdür ve kişilik oluşmasının kaynağında yatar. bazı sözlerinin isteyerek Mrs. Sanki hayatının son dönemlerinde çifte kişilikli olmanın ustalığını kavramış gibiydi.yatak odasıyla banyo arasındaki birkaç metrelik yolda düşmekten korkuyordu. Ajanı. Swanny öteki kişiliğine büründüğünde. Her zamanki sesi. Temeli yapan Asta'ydı. Ben. bunamasını daha da hızlandırdı. "seçkin" Đngilizcesini konuşan sesiydi. Đngiliz olmuştu. Sandra kısa sürede Swanny'yle dış dünya arasında tampon görevini üstlendi. ama sadece bizlere gösterdi. "büyük teyzem" değil. Eskiden olsa mutlaka yapacağı gibi. hayat temeli hızla ilerledi. özel hayatında. Belki de doğal olarak sessiz insanlardık. Noel'den önce hâlâ dolaşıyor. imza günlerini. edebî yemeklerde konuşuyor. Kuşkusuz ne yaptığının bilincinde değildi. Elkins'e. Çoğumuz bu konuda sorun yaşamayız. Swanny de bu genel kurala uyardı. kendi adıma . neredeyse yaşlı bir kadın olana dek hiç kuşkulanmadan yaşadı. demek istiyorum. Asta'dan bahsederken "Mor" ya da "anne" demekten tamamıyla vazgeçmişti. Eğer kendi annesi ona evlat edinildiğini anlatıp daha fazla bilgi vermeyi reddetse. temeli yıkıp Swanny'nin içine çöktüğü çukuru kazan da yine Asta oldu. ünlü bir günlük yayıncılığı görüntüsünden hızla uzaklaştı. yayıncılarla toplantıları ya da diğer etkinlikleri erteledi.gelmesindeki neden. Yorgun olduğunu ya da "bugün kendini iyi hissetmediğini" söylemek herkes için geçerli bir özürdü. kimse böyle bir özrü kabul etmemeye cesaret edemezdi. Ne var ki ikinci kişiliğinde hiçbir kelimeyi yanlış telaffuz etmedi. Sandra'ya. Mrs. mülakatları. her gece saatlerce uyanık kalıyordu. ikinci kişiliğin belirgin olmaya başladığını fark edince. Swanny'nin mafsal ağrılarının birkaç yıllık bir aradan sonra tekrar uyanması ve özellikle ensesine sırtına ve ellerine acı vermesiydi. Örneğin Danimarkalılar Đngilizce "little" sözcüğünü "lidd'l" olarak telaffuz ederlerdi. hiçbir kuşkuya düşmeden büyürüz. Meşgul. Ne de olsa Swanny artık çok yaşlı bir kadındı. bu kadının annemiz. Tamamen farklı biriydi. Günlüklerdeki insanlar artık "ağabeyim". dile çok yetenekli bütün Danimarkalılar gibi Swanny de bir iki Đngilizce sözcüğü anadilini belli edecek biçimde telaffuz ederdi. Swanny de böyle. Bu adamın babamız. önadlarıyla anılan kişilerdi. yani hastabakıcı. konuşması da değişiyordu. Carol ve Clare'e. Benimleyken. Hayatının o bölümünde.

güzel bir pastel tonu. "harika" ve "inanılmaz" -ve gazetelerin yatağa çakılmamış. Şimdi. . Deli bir kadınla çekişip.Örgü ördüğünü bilmiyordum. değil mi? Lila ya da pembe. saçlarını hep düzenli tutmuştu. annem de öyle. Akşamları televizyon izlediğimde beni oyalar. broşürün üzerin Swanny'nin fotoğrafı -Kopenhag'da. zarif olmuş.olmayı sürdürüyordu. Çorapsız ayaklarına terliklerini geçiriyor. Diğerleri konuşurlarsa da söyledikleri hiçbir zaman basına ulaşmadı. . Yünlülerde. . Asta'yı teyp bandına kaydettiğinde. Bir ara bütün elbiselerini ve benimkilerini de kendi örmüştü. Swanny'nin.Örmem lazım. Dünyanın geri kalanının gözünde Swanny "şaşılası". demek istiyorum. Bunun bir kir izi olduğunu sanıp onu uyardım. bu nedenle haftada en az iki kez kuaföre gitti. Günlükler her zamanki gibi onun koruması altındaydı. Tabiî Asta örgü işinde ustaydı. Yine de bunu önermek gereksiz. henüz saçmalamayan tüm yaşlılar için kullandıkları diğer bütün sıfatlar. onlarla iddialaşmak o kadar korkutucu olabilir ki. "Neden böyle davranıyorsun? Böyle konuşuyorsun? Böyle giyiniyorsun? Kim olmak . bu haliyle de Heath Caddesi'nde el arabasını süren çöpçü kadına benzemeyi başarıyordu. bana o yeni geliştirdiği gizemli tebessümlerinden birini gösterdi. Swanny'yi ise hiç elinde örgüyle görmemiştim. ama uzun uğraşlardan sonra lekenin bir yara gibi görünmesini sağladı.Ne renk yün istersin? Hazır sormuşken. onu hatırladığım sürece gözünün altında. yataktan çıktığı gibi bırakmayı âdet edinmişti. Bir zamanlar kazak ve etekleri özensiz giyim olarak nitelendirmesine karşın. diğer bir deyişle Swanny'nin-çektirdiği son fotoğraf. Annem gibi o da günün belirli bir bölümünü elbiseleriyle ilgilenmeye ayırdı. Normal tepki. çünkü bu hem doğal hem de en kolay tepki. sol elmacık kemiğinin üstünde küçük bir kırmızı lekesi vardı. Bir yara değil.vardı.değişmeye başladı. göz kalemiyle çizilerek bir gömlek düğmesi büyüklüğüne çıkarılmıştı. genellikle tebessüm eder ve istediklerini yapmaya çalışırız. o leke bir daha kaybolmayacaktı. dış görünüşü de -artan bir sıklıkla. yıkanmayı reddediyor.Öğleden sonra sana lila ya da pembe yün getiririm. Denizkızı'nın yanında çekilmiş olan resimdi. Saçı kısa ve gürdü. o ikinci kişiliğine büründüğü günlerde. Evdeyken. Hem de sekiz aralı şişle çifte örgü olmalı. Delilerle birlikteyken gülümse ve ne derlerse yap der onlarla birlikte olmak zorunda kalanlar. doğal olarak düzenli görünürdü. Jane Asher. onu banyoya girmeye ikna etmeye çalışan Carol ve Clare'in çabalarına direniyordu. Asta'nın alaylarına rağmen günde iki duş almayı ya da iki banyo yapmayı sürdürdü. Asta ilk günlüğünün giriş bölümünde bebek elbisesi örmek için yün almaktan söz etse de daha zenginleştiğinde örmekten vazgeçmişti. Bir zamanlar giydiğim her şeyi kendim yapardım.Swanny'deki kişilik bölünmesinden kimseye söz etmedim. Daniel'ın bazen tedavi amacıyla yaptığı gibi. her zaman resmî giyinmeye çalışarak saçının görünüşüne büyük önem verdi. dedim. Swanny hangi kişiliğe bürünürse hürünsün. Böylece bu akşam örmeye başlarsın. Ömrü boyunca hastalık derecesinde temiz. ne kalınlıkta? Bir de yün kiloyla satılıyor. Hiçbir şey yapmadan boş oturmayı hiçbir zaman sevemedim. dedi. Elkins'in sesiyle. . Bir gün benden yün ve örgü şişi almamı istedi. eski bir tüvit etek ve yünlü bir hırka giymekte ısrar ediyordu. Mrs. yeni giyecek almak onun için hayatın verebileceği en büyük zevklerden biriydi. tıkanmış bir damardı. bir sonraki sefer iz daha da büyümüş. düzensiz olmasını sağlamak için.

bir kitabevinde kitap imzalıyor ya da ajanıyla yemek yiyordu. Dickens okuyup günlük tuttuğunu söylemedim. tekrar Swanny Kjæer olduğu günler de vardı. Tabiî başka günler. Eğer onu en iyi tanımlayacak tek bir sıfat bulmam gerekse. Swanny artık işçi sınıfından bir nineydi.Onun yaşında. Belki de en iyisi. Bundan emin değildim. hangi düşünce ve kararların sonucunda. Öteki. tam gerektiği zaman konuştular. Mrs. Böyle. partilere katıldığını. Ancak yine de ikinci kişilik yavaş yavaş üstün gelmeye başlamıştı. eski elbiselerini sattığını. belki de bu sadece barışçı bir kabulün ya da mutsuz bir kadere gösterilen rızanın belirtisidir. bense bunun kesinlikle normal olduğunu. tüvit takım elbisesiyle bir taksiye binip Covent Garden ya da Kensington'a gidiyor. Şişler kaldırılıyor -merak ediyordum. ondan tam da bunu beklediğimi söylüyor. Anlaşılan o da "delilerin isteklerini yerine getir" ekolünün üyesiydi. hastalıklı ellerindeki şişlerden çıkan şekilsiz ve pembe şey karşısında hayranlığımı gizlemiyordum. . görevlerini yaptılar. bebek elbiseleri örüyordu. onun mutlu olduğu anlamına gelmemeli. kimse de sormadı. yüzü belli belirsiz boyanıyordu. uzun topuklu ayakkabılar ve naylon çorap giymiş bir Hampstead hanımefendisi gibi konuşuyor.istiyorsun? Sen neredesin?" gibi sorular sorarak bilinmezle karşı karşıya kalmak tehlikesini yaşamaktansa. Kendi kişiliğine döndüğü günler giderek azalıyordu. Sandra. Bir insanın sakin olduğunu söylemek. bir kuzeyli tanrıça görünüşünün yanı sıra. hepimizin tanıdığı Swanny'yi yavaş yavaş yutuyordu. yine de tersini yaptım. ama sonuçta ben de bir korkaktım. Sandra'nın mülakatı ertelemesi gerekmiyordu. neden geldiğini açıklamak zorunda olduğumuz anlamına gelir. doktorun sakinleştiricilerini almaya başladı. Doktoru daha bütün bunların en başından beri Swanny'yi dikkatle izledi. nereye. kendi kişiliğine döndüğü ya da diğer insan olduğunda. "Woman's Hour"da canlı yayına çıkacağı gün. kim olduğunu sormadığımızı söylemiştim. dedi bana bir kez. Yani onun akılca rahatsız olduğunu düşündüğümüzü açıklamış oluruz. .eski güzel elbiseler giyiliyor. tedavi yöntemlerini biliyorum. Bildiğim kadarıyla. onu sakinleştirecek bir ilaç vermem.Bir psikolog çağırıp muayene ettirebilirim. Böylece Swanny zaten sakin olmasına karşın. dedi. Sakindi. Dediklerine uyduğumuzu anlattığımda. Elkins ve hastabakıcılar Swanny gidip de öteki geldiğinde ondan kaçmaya çalıştılar. . dedi. Swanny'nin yaşındayken annesinin millerce yürüyerek Hampstead Heath'e gittiğini. yüzünde bomboş bir umutsuzluk gördüğümü anlatmadım. Bazen. Đkinci kişiliğine sarındığı günler. Torben'in aklını çelenin Swanny'nin sessiz ve sakin iyiliği olduğunu sanıyorum. . Bir psikologla birlikte yaşadım. ona uymak her zaman daha iyi sonuç verir. Ama bu Mrs. Kjær'e gelenin kim olduğunu. bunu kullanırdım. Ne önereceğini tahmin edebiliyorum. dengesini bozacak bir şeyler yapmak istemeyiz. Onun özel hastası olduğundan. kimsenin bir önlem almayı düşünmediğini söylemek istemedim. Swanny çok yaşlı bir hanım. diğer bir deyimle parasını Swanny ödediğinden hastasını haftada en az bir kez ziyaret etti. Ne işe yaradı ki? Đnsanlar farklıdır. adı olmayan o değişik kişi. Her zaman sakin olmuştu.Bu haliyle çok mutlu. saçları fırçalanıp leke yerinde bırakılırken.

Neredeyse soracaktım. değil mi? .Yine de yanıldı. Heath Caddesi'ndeki çöpçü kadını ara sıra görmenin sonucu. Ama her seferinde geriye adım attım. Düş gücü. dedi Paul. Kader hileye uğramıştı. Edith Roper olmak istedi. çünkü bu belirtilerin ardındaki açıklamalar ve gerçekler kendi aklımızda gizli kalan noktaları da ortaya çıkarır. O günlerde Edith on dört aylıktı ve yürüyordu.Edith olması mı? Asta üç dört yıl boyunca kızı Swanhild'le ilgili notların tarihlerinde hile . ne yapacağını bilmedikleri için endişeliydiler. . Edith. . Günlüğü ne kadar iyi biliyorsun. Edith artık on sekiz aylık olacaktı. Bu kadının kim olduğunu. işleri düzeltmenin zamanı gelmişti. Swanny'nin okuduğu Donald Mockridge yazısını yeniden inceledim. Dilimin ucundaydı. Edith-konuşma tarzı olarak benimsedi.Giderek endişelendikleri belliydi. bölgesel Yaşlı Vatandaşlar Kulübü'nün üyesi. Üstelik on sekiz aylık bir çocuğu. ikinci kişiliğinde kim olduğunu bilmek istemiyorlardı. Bazen en az onlar kadar korkuyordum yine de öğrenmek istedim. yaşıtlarından çok daha uzundu. Edith Roper olduğunu sanıyordu. sonunda bir kimliğe kavuşmuştu. içine doğduğu çevrede büyüyeceğini. işçi sınıfıyla tek teması evinde çalışan hizmetlilerle kısıtlı olan korunmuş bir kadının sınırlı düş gücüyle Edith'i yıkanmayanların arasına yerleştirdi. kurnazlığa başvuracak ve terlik giyip örgü ören yaşlı kadın için bir isim ve bir hikâye uyduracaktı. televizyon izlerken örgü ören annesine benzeyeceğini düşünmüştü. Ya da Edith Roper olduğunu sanarak. Asta bebeği 28 temmuz 1905 yılında evlat edindi. bir kimlik aradı ve bulabildiği tek imkâna sarıldı.Eğer yanlış hatırlamıyorsam.Yeni okudum. . Belki de geçmişte başka fırsatlar bulmuştu. Edith'in Asta tarafından alınmaması durumunda. Çünkü kendisi ya da bilinçaltı. Swanny. Elkins'in konuşma tarzını. eminim Swanny de Asta karşısında öğrenmek istediğinde benim gibi sıkıntı çekmişti. Böylece onun kişiliğini aldı. ama hiçbiri bunun kadar uygun değildi. Delilerle birlikte olan gibi. üç ay sonra da bebeği emzirdiğini yazmıştı. çoğunu unuturum. Bir hafta geçsin. Edith mavi gözlü. Swanny çarpık bir mantık yürüterek. Belli ki teyzen inanmak istedi. Bilinçaltında Mrs. Büyük ihtimalle. mayıs 1904'te doğmuştu. doğru olanın bu olduğunu söylüyordu. Elkins'in Walthamstow'da oturan. sarışın bir bebekti. Gerçekten de imkânsız. Edith Roper. Sol yanağında bir iz vardı. Belki de bana hiç söylemeyecek.. Swanny öldükten altı ay sonra anladım. yanıldı. kasımda Đngiltere'ye dönen Rasmus'a üç aylık bebek olarak yutturması da imkânsızdı. .Evet. seksen birine geldiğinde de büyük bir olasılıkla Mrs. Edith'in çıplak ayaklarına terlik giydirmek ve saçını taramamak oldu. Hepimiz delilik belirtilerini görmezlikten geliyorduk. tabiî. birçok torun sahibi.

başkalarının kaybolmuş çocuklarını kapıp eve götürmeye hazır olduğunu mu? . o gece bir daha günlüklerden ve Swanny'nin ilginç yanlışlığından söz etmedik.Evi aramamı mı söylüyorsun? . . Westerby'lere benzemiyordu. Bütün bunları çizebiliriz. dedi Paul. Bununla yetinmem gerekirdi. Yirmi birinci bölüm . Üstelik. fazla belli etmemeye çalışarak konuyu değiştirdim. Hepsi günlüğün o eksik beş sayfasında olmalı. kendi çocuğu ölü mü doğdu? Yoksa. gerçeği ne kadar öğrenmek istediğine bağlı. Hem de hiç. Yanlış değerlendirerek.Neler olduğunu merak ediyorum. Yine de eğer öğrensendim bile artık bunu Swanny'ye anlatamayacaktım.yapmadıysa. hakarete uğramış görüntüsüne rağmen. değil mi? .Eee. Torben başından beri haklıydı. bilmiyorum. Öğrenmek istediğimi sandığımı söyledim. Đrlandalılara benzeyen herkes gibi o kadar açık bir yüzü var ki. neden bahsediyoruz? 28 temmuz civarında doğum yaptığı kesin olan Asta'nın o günlerde sokakta yürüyecek durumda olduğunu. Yüz ifadesi sertleşip sabitleşti. yoksa. ama atmamış da olabilir. Mektup Hampstead'den postaya verilmemiş miydi? Mektubu yakmamış mıydı? Evet. Rasmus'a söyledikleri ve Rasmus'un ona cevapları konusunda yalan söylemediyse.Bu. Hepsi de genetik araştırmalar yapılamayacak kadar erken doğmuştu. bu ifade ben konuştukça silindi. derim. ama birçok kişi ailelerinden farklı olabilirdi. Evi aramadım. nihayet bir kız doğurabilmiş miydi? Hiç öğrenemeyeceğiz. Yani. imkânsız. Đmzasız mektuptan bir daha söz etmek istemediğini fark etmedim. . gözleri ruhunun aynası gibi. Đmzasız mektupları yollayan da Asta'ydı. dedi Paul. karmaşık bir gerçeği öğrenen kişinin meraklı ifadesine dönüştü. Maalesef sana inanamıyorum. doğumdan sonra mı öldü? Yine bir erkek miydi. mektubu Asta yazmıştı. bütün konudan sıkıldığını düşündüm. ama yetinmedim.Neden maalesef? . bir zamanlar Asta'nın oturduğu yere çok yakın olan evine gittik. kendini olması mümkün bile olmayan bir kişi sanarak. Teyzen onları yırttı. büyük bir düş kırıklığının kurbanı olarak ölmüştü. Onun yerine Hackney'ye. Asta Swanny'ye evlat edinildiği söylemişti.Sadece bir konuşma biçimi. ama bunun kanıtı yoktu. Swanny Asta'nın kendi kızıydı ve Asta bir hikâye uydurmuştu. Rasmus'u bir katil olarak göreceği bir adamla bir fahişeden başka bir şey olmayan bir kadının çocuğunu evlat edinmeye ikna etmediyse. Bana Asta'nın evini göstermek istiyordu.

Gelecek ayki düğüne kadar Cropper'ın annesi ve babasıyla birlikte oturmaya gitti. var det igen Hansines Frieftermiddag. tehlike yok demektir. Ne korkunç bir cinayet. yaşlı Mrs. atjegikke arrangerede det med Vilje. Cropper kocasıyla Leytonstone'da oturacak. şimdi de evde olmadığına göre. Cropper Hansine'nin aslında yabancı bir ülkeden olduğunu belli etmek için tek bir fırsatı bile kaçırmıyor. "Eğer benim karım benim arabamla gezmek isterse. üstelik de Cropper'dan tamı tamına altı ay daha büyük olduğunu da öğrenmiş. müstakbel kayınvalidesinin okuyup yazma bilmediğini öğrenmesi. Tek söylediği .17 ocak 1920 Det er mserkeligt. onu ben gezdiririm" demesi ona daha uygun olurdu. Çavuş beni yine Hansine'nin izinli olduğu gün ziyarete geldi. Bunu nasıl saklayacağını doğrusu merak ediyorum. eğer davet edilirsem. men sidste Gang Sergeanten kom paa Besfg. 12 nisan 1920 Hansine evlendi. Đlginçtir. Emily ve Elsie. Bir sürü güzel parçamı kırdığı gibi. Vazoyu hiç sevmemiştim.) Aslında giderek daha sık gösterdiği o meşhur öfke nöbetlerinden birine kapılmasını bekliyordum. Hansine'nin vazoyu daha önce hiç görmediğinden eminim. men det var hare helt tilfældigt. Önümüzdeki günlerden birinde. Eğer abartmıyorsa. Bunu böyle ayarlamadığıma yemin ederim. Gidilecek daha ilginç yerler olmalı. Çavuş'un beni otomobille oraya götürmesini isteyeceğim. Rasmus ve ben düğüne davetliydik ama tabiî gitmedik. Tabiî o geldiğinde. Onu kıskanmadığımı söylemeliyim. bunu da elinden düşürmeyeceğini umuyorum. Jeg kan svaargepaa. Rasmus'un Çavuş'un beni gezdirmesine ses çıkarmayacağını kim tahmin edebilirdi? (Artık ona Harry demem gerektiğini buraya yazıyorum. kendiliğinden oldu. Evli çifte yıllardan beri sahip olduğum ve Berger Amca'nın kız kardeşinin bana kendi düğünümde verdiği bir Royal Copenhagen vazosu hediye ettim. Ama hediyeyi verirken yüzündeki ifadeyi görünce. kuşkulanmaya başladım. Hansine'nin ayaklarımın arasında dolaşmamasına seviniyorum. Đşini devralan yeni hizmetçinin adı Elsie. Onun gelip önlüğünü buruştura buruştura ne kadar yakışıklı olduğunu söylemesini ya da anlamlı anlamlı konuşmasını istemiyorum. Hepsi ne kadar boş! Zavallı Hansine'nin en büyük korkusu. yıllardan beri dolapta duruyordu. Düşündükçe. Đngilizcesini eleştiriyor. ne de karışık! Yeni adıyla Mrs. bunu yapmamam gerektiğini anlıyorum.

Dahası. Anne babalar çocuklarından bahsederken. Arabadan piknik sepetini taşıdı. onların yanında rahat davranırsanız bundan yararlanacaklarını öğrenerek yetişmiştim. onun ne kadar sevimli ve cana yakın olduğunu dilinden düşürmüyor. Gerçek arkadaşı yok. tarih. doğa konusunda da çok bilgili. örtüyü çimenlerin üzerine yaydı. Ailemizde hiç öyle davranan olmadı" derler. Onu karşıma oturttum. "Şimdilik cumartesi gezmeleriyle yetinelim" dedim. Oraya gidip mezarını görebileceğimizi söyledim. Hep son derece saygılıydı. Ama bunu kabul edemezdim. Đngiltere'de ressam olduğunu bile bilmiyordum. Anlattıklarımın doğru olup olmadığını söylemem imkânsız. bir sürgün olmanın nasıl bir duygu olduğunu sordu. Durumdan yararlanacağını sandım. Üzüldüğümü anladığını sanıyorum. Harry çok memnun oldu. Harry Swanny'den çok hoşlanıyor. "Bu fırsat kaçmadan yakalamak gerekiyor" diye düşündüm. güzel köyleri görmek için Hertfordshire'a gittik. artık en az sevdiği otomobil bu. okuldaki arkadaşlarından hiçbiriyle eve çağıracak kadar yakın olmadığını söyledi.Mercedes'i almamız. Evimi ve ülkemi öylesine özlediğimi anladım ki. Çalışmaya önce otobüs şoförü olarak başlamış. ilk otomobil gezintimize çıktık. gerçekten de yürüyüşe çıkacağını söyledi. Swanny'nin hak ettiği beğeniyi görmesi beni memnun ediyor. Sonunda. O da benim gibi. işini bitirdikten sonra akşamüstleri gezdirebileceğini söyledi. sanki her şey kalıtımla geçermiş gibi. Sözünü ettiği ressam John Constable. Başlangıçta biraz gergin ve endişeliydim. Bana Đngiliz kraliyet ailesinden kimlerin Danimarkalı prenseslerle evlendiğini anlattı. . "Bilmem ki bunu kimden almış? Benden ya da babasından değil. Sakin bir köy yolunun kenarında. bu haksızlık olurdu. sanki yüreğime bir sızı oturdu. Galiba kıskanıyorum. Beni her cumartesi günü. haklıydı. ama eve dönünce ansiklopediye baktım. o sırada tepemizdeki ağacın bir kayın ağacı olduğunu gördüm. Gelecek hafta. hafta arasında da. Örneğin. kendi kızımı kıskanıyorum! 29 temmuz 1920 Swanny dün on beş yaşına girdi. Bana Danimarka'yı. benim oturmam için yere battaniyeyi yayıp üzerine minderler daha yerleştirirken benim yanıma oturmayacağını. kolay arkadaşlık kurmuyor. başlangıçta rahatsız olduğunu belli ettiyse de kısa sürede rahatladı. bana hiç tanımadığım bir Đngiliz ressamdan söz etti. Yanımda piknik malzemesi getirdim. mezarı da Hampstead Kmsesi'nin avlusundaymış. Çok şey biliyor. ama Hampstead'de yaşamış. ama diğer taraftan da biraz rahatsız oluyorum. bu ilerlemiş yaşta. konuşma ve düşünme kendimi güçlü hissetmeme ve sonunda tekrar gülmeme neden oldu. Ya karısıyla kızları? Onlar da Harry'le birlikte olmak istemezler mi? Sadece gülümsedi ve ailesini hiç ihmal etmediğini söyledi. ağaçların altında sevimli bir yer buldu. Herhangi biri için çok şey biliyor. ama yararlanmaya çalışmadı. "Bir işçi için" diyecektim ama. Söyledikleri bir bakıma hoşuma gidiyor. Suffolk ve Essex'ten orman ve kır manzaraları çizmiş. onun sınıfındakilerin. Her şeyin kalıtımla geçeceğine inanmıyorum. Doğum günü partisi istemedi. ama konuyu değiştirmektense beni Danimarka hakkında konuşturmaya devam etti. konuşulacak birinin yanında olmak değişik bir duygu. çocukları da alacağız. şimdi kentin Sular Đdaresi'nde çalışıyor.

Kimse için -Mogens dışında. Aslında niyetimiz Kew Gardens'a gitmekti. ama bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. eğlenceli insanlar olarak tanınır. Bleak House'u üçüncü kez okuyorum. kötü niyetli. Yolculuk için iki elbise aldım. yas tutmasını istemem. Yirmi santim bacak gösteren etekler giyeceğimi rüyamda görsem. Allah'tan bu renkler de bana çok yakışıyor. biz de bir tiyatro matinesine gitmeye karar verdik. soğuk ve züppe değil. mor mavi bir çay elbisesi. Mogens hayatta olsaydı. Housman'da kalacak" diye yazmalıyım. 4 eylül 1920 Rasmus ve ben Danimarka'ya gidiyoruz. Bu genç yaşında ölmüş ağabeyini hatırlayıp üzülmesini. Yüksek topuklu. Housman'la kavga etmezse. Housman'da kalacak. inanmazdım. Bjfrn'ü kilerde kaskatı buldu. "Mogens'i anarken mutsuz olmamayı öğrenmemiz gerek" dedim. kızlar Mrs. Benedicte'den hoşlandım. herhalde bizle birlikte oturmazdı demek geçti. Ötekiler gibi acı. çift atkılı siyah bir çift ayakkabılar en sevdiğim ayakkabı biçimi bu. bira içip gülen. Harry'yi kendisi için de bir bilet almaya ve benim yanıma oturmaya ikna etmemdi. umarım söyledikleri ayın 12'sinde gidişimize kadar Mr. birkaç gün sonra oyunu hayal meyal hatırlıyorum. Sabah Emily aşağıya indiğinde. ama kendi ülkeme hiç dönmedim ve çok heyecanlıyım. mavi-siyah Chanel bir takım ve lila-siyah kadife manşetli. Aarhus'ta. Onları okula göndermemek doğru olmazdı. Asıl ilginç olanı. Herkese Mr. Housman'ın onu kazıkladığını söylüyor. Danimarkalılar neşeli. Swanny. Kızlar Mrs. Oyunların çoğu savaş ya da savaştan sonra olanlarla ilgili. Bu yıl her şey mavi ve siyah. duygusal bölümlerinde gülmemek. konuların çoğunda mutsuz anne babalar.çocukların anne ve babalarını taklit ettiklerini. ama tanıdıklarımda bunu gördüğümü pek söyleyemem. Aslında. uzun konuşmalarda esnememek için kendimizi zor tuttuk. Housman'ın kulağına gitmez. o korkunç kız kardeşiyle birlikte bir iki gün geçireceğiz. Söylediğimin pek bir etkisi olmadı. 20 mart 1921 Harry bana şaşırtıcı bir şey anlattı.kolay gözyaşı dökmez. O korkunç oyun hakkında ikimiz de aynı düşünceleri paylaştığımızı gördük. Mogens gelebilseydi belki bir parti vermeyi düşünebileceğini söyledi. Đçimden Mogens yaşasaydı şimdi yirmi iki yaşında olurdu. "Eğer Rasmus o güne kadar Mr. ama ağzımı açmadım Hayat Mogens öldükten sonra da devam ediyor. kendi cinsine göre uzun ve mutlu hayat yaşadı. ama geri kalan zamanda Kopenhag'da Ejnar ve Benedicte ile beraber olacağız. Zavallı köpek. kolay kolay ağlamayan Rasmus ağladı. sakat kalmış . onlarda gördükleri davranışları kopya etmeye çalıştıklarını sanıyorum. Đyi bir oyun değildi. erdem meraklısı. Đlginçtir. tatilde Paris ve Viyana'ya gittim. Đki elbisem de kısa. tabiî . Đki yıl önce bizde kaldıkları iki günde görebildiğim kadarıyla.

günler çok uzun geliyor. . Dürüst olmam gerekirse. Q-düşündüm. çok da özlüyorum.durumunda olsak da o çarpıcı derecede yakışıklı. Đngilizlerin yabancılardan nefret etmelerinden söz ediyorduk. her birini gördüğünde kafasını uzatıp bakıyor. lles'a gidip Champs-Elysees'de gezindik. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. Swanny'nin evlenebileceği uygun bir genç bulamamamızın ne kadar korkunç olacağını söyledim. sevgiye hasretim. birlikte çay içmeye götürdüm. kafasındaki saçlar hâlâ kahverengi olmasına rağmen. Aslında bir değişiklik yapman. Yakışıklı gençlerin çoğu öldürüldü. başka insanların içinde insanlar arasında sevginin farkına vardığımı. saçımda tek bir beyaz tel yok. Bu ilerlemiş yaşıma rağmen. ve Mrs. aramızdaki sınıf duvarı her geçen hafta biraz daha incelip alçalıyor. yüreğimi açıp. Çok akıllıca düşündüğünü söylerken. sevgiyi özlediğimi söylerim. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü anlattı. Söylediklerini anlayabilmem için uzunca bir süre gerekti. Tatiller ilginç şeyler. Rasmus'la birlikte Paris'ten döndük. Adını Joan koyacaklarmış. sakalı grileşti. Sanırım bu da geçecektir. Swanny'den. evden uzaktayken günlük tutmuyorum. ama flört etmeye başladıklarında gidip tek bir imzayla adını değiştirmiş. adlarını yeterince değiştirmedikleri için sıkıntı çeken Mr. Zavallı Rasmus. Sayfanın tepesine bakıp Harry'nin bana şaşırtıcı bir şey anlattığını yazdığımı gördüm. ama sen ne yapıyorsun? Aynı şeylerle ilgilenmediğin için konuşamadığın biriyle berabersen. sevgiyle hiç tanışmadığımı. ama evet evet. çevremdeki tüm sevginin. Biraz daha ikna çatışması yaparak Harry'yi bir çayevine. Bu sabah saçımı uzun uzun inceledim. Gerçekten de çevrede öyle çok genç adam görünmüyor. Hansine'nin bir kızı oldu. efendi ve uşak -ona hiçbir şey ödemesek de. Duke adını almak çok akıllıcaydı. 23 haziran 1923 Dün gece. Doğrusunu düşünmek gerekirse. ama Rasmus'un tek ilgilendiği otomobiller. Tatilde. dinlenmen gerekiyor. Bütün bunlar karısını tanımadan önce olmuş. Louvre'a gidip Eiffel'e çıktık. oyunda nişanlısı ölen kızdan bahsettik. Almanca bilmediği ama okuyabildiği için Almanca bir sözlüğe bakıp Alman soyadının Duke anlamına geldiğini öğrendiğini anlattı. Çocuk istemeyene bak! Swanny bebeği görmek istediğini söyleyerek beni şaşırttı anlaşılan Harry bizi oraya götürecek. Okuma bilmeyen insanlardan bahsetmişken. evlenecek genç kalmadığı için yaşlı bakireliğe mahkûm kızlar var. Bu yaz kırk bir yaşında olacağım. saçımın hâlâ eski kum renginde olduğunu gördüm. Cinsiyet duvarı ayrı bir konu. bense cinsel gerginliğin farklarını ve titreşimlerini herhangi bir kadından çok daha fazla hissediyorum. bana Danca olmasına rağmen Đngilizce gibi duran bir adımızın olmasından dolayı ne denli şanslı olduğumuzu söyledi. Harry kendisi de bir Alman ismine sahip olduğunu. Paris'te bu otomobillerden bir sürü var.çocuklar. sadece orta yaşlılar ve çocuklar var. Harry ve ben iyi dostuz. çok yavaş geçiyor.

bu yaz tatilinde yapacaklarımızı söylediğinde yaşadık. King's Road'da büyük bir dükkân açmayı düşünüyorlar. yanımdaki Harry olsa ne kadar başka olacağını. Đkimiz de uzun süren büyük ve nefis yemeklerden hoşlanıyoruz. elbise almak. Haftalardan değil. Swanny'den o kadar süre ayrı kalmaya dayanamayacağımı sanıyorum. O ve yeni ortağı Mr. Rasmus'u öldürebilirdim. Bunun anlamı bu ülkede onun. Moda neredeyse Hindicin elbiselerine dayanır olmuş ama ben sevmedim. sadece onun Cadillac otomobilleri satması oluyor. istediğim gibi yapmamı söyleyecek. Rasmus yaşamak için yiyor. Göğüs kalçalara kadar inmiş. Rasmus elbiseyi kendim için aldığımı sandı. Onu kucağına oturtup sarıldı -on üç yaşında bir kızı. anlamak da istemediğim şeylerden söz ediyor. Paris şömizyenin öldüğünü. şimdiye kadar yaptığımız tartışmalardan en şiddetlisi. Sanırım bundan sonra Padanaram'dan ayrılıp. Hakkını vermem gerek. Swanny'ye soluk mavi Çin ipeğinden bir elbise aldım. Bugün Britanya Adaları'nın Cadillac mümessilliği gibi bir şeyi aldığını öğrendi. güzel yemekten zevk alacağımızı düşündüm. özellikle de portrelerden hoşlandığımız için. En kötüsü de Marie'nin böyle bir şey olursa. Döndüğümüzde. Eğer benim bileklerime kadar inen bir şey giyeceğimi sanıyorsa. yanılıyor! Günlüğümü ve -ah. koskoca iki hafta boyunca orada. ama Harry'ye ne düşündüğünü soracağım. altı ay diyor.ve eğer Mor'la birlikte yaşamaya dayanamıyorsa. Far'la gidip onun evine bakıp bakmayacağını sordu. düz hatların hakim olacağını kararlaştırmış. Brüksel'e gitmek istemiyorum.parmağıyla gösterip anlamadığım.iki hafta. Kızlarla birlikte Bognor Regis'te -orası da neresiyse. bana bir gün sonra taşınacağımızı bildirip elimden geleni yapmamı istediği dönemlere kıyasla başımı kaldırıp sesimi çıkarmayı öğrendim. ne kadar gülüp ne kadar çok şey paylaşacağımızı düşündüm. aylardan bahsediyor. Kamboçyalı bir köylü gibi görünmekten hoşlanmıyorum. aynı şeyleri görmek isteyeceğimizi. tabiî Marie her şeyi duyup ağlamaya başladı. Rasmus kendini binlerce pound kazıkladığını söylediği Mr. Savaştan önceki günlere. ne kadar para bana harcadığını umursamıyor. günlüğümden de çok. ikimizin de birlikte yapmaktan hoşlandığı tek şey. Düşüncemi kabul ettirmemin bir örneğini de dün. Chelsea'de. Cline Cadillac satacaklar. 12 nisan 1924 Rasmus havalara uçuyor. . Aslında bunun sorulması için en uygun insan Rasmus ama o aldırmayacak. onunla baş başa ne yaparım? Şiddetli bir tartışma oldu. Çocuklarla böyle konuşmamasını söyleyip bağırdım. Şey. Benedicte'nin Swanny'yi onlara göndermemi isteyen mektubuyla karşılaştım. Mor'un da gidip Harry Amca'yla evlenip evlenmeyeceğini sorması oldu. sonra da Brüksel'de baş başa iki hafta. kemerler kaymış. Her ikimiz de resimden. benekli bir elbise için de Chanel'e gittik. Rasmus'la birlikte geçirdiğimiz günler boyunca.Harry'yi özledim. Cheyne Walk ya da benzeri bir yere taşınmamızı isterse ben de reddedeceğim. Yine de yarın Harry'yi göreceğim ve tavsiyesini isteyeceğim. Housman'dan kesin olarak ayrıldı. Siyah-beyaz etollü bir elbise almak için Patoilya.

Gördün mü yaptığını. Bu sabah Mrs.Demek Mor şoförle evlenecek. yüzümün kızardığını hissettim. yapmak istiyorum ama faydasız. yüzümden kan çekilirken ürperdim. hiç gelinlik giymedi. bütün gün boyunca Harry'yi.. biz öyle insanlardan değiliz. nerede olduğunu bilmem gerek. başımı sallayıp gülümsedim. Keşke yapabilseydim. Hepsi altı nedime. o adamla yalnız giderek. Bazen elimi öpüyor. Dorte Bisgaard çok zengin ve soylu bir Danimarkalıyla evlenecek. bunu yazmaktan bile özlemden midem bulanıyor. Swanny'nin ilk nedimeliği olacak. Harry'nin çocuğunu ben doğurmak isterdim. kıskanıyordum.. Bana söylediğinde. Ama bir daha Rasmus'la baş başa bir yere gitmeyeceğim. Duke. Tabiî gülünç olmayacak. başının üzerinden Rasmus'un yüzünü buruşturduğunu gördüm. ama çok mütevazi. hiç gülünç olmadı ki. Yanlış bir şey yapmayacağımı biliyor. . hepsi bu. Artık dört kızları var. Bu. yanımda yürüyen o olsa dünyanın ne kadar değişik olacağını düşünerek seyahate çıkmayacağım. Aslında onu koruyacak zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenenin Swanny olmasını isterdim. Mrs. Swanny'yi kandırabilmek için uğraşmam gerekti. Harry'nin çocuklarını doğuran kadım kıskanıyorum. bayılacak gibi oluyorum. 2 haziran 1924 Swanny Danimarka'ya gitti. gemiyle gitti. Harry'nin karısı yine bir çocuk doğurdu. gülünç olacağını söylüyor.. Altı yaşında olsa. kafasını onun sakalına dayamıştı. Bisgaard'ın yanında. her biri kaz yumurtası mavisi bluzlar turkuvaz saten etekler giyecek. öyle mi? dedi. Ben ölü bir odadaki tek canlı şeyim. aynı şeyi hissediyor. benim böyle bir inanışım yok ama o deyimi hiç unutamıyorum.. Swanny düğüne oradan gidecek.Marie böyle bir şeyin söylenmeyeceğini bilecek yaşta. fazla mütevazi. Bütün bunlar ne saçma! Yine de Swanny'nin gerçekten güvenilebilir biriyle birlikte olmasını bilmek güzel. Mrs. bütün odalar cansız ve sıkıcı. ama onun da faydası yok. sonra da bana döndü. tabiî düğünün Bisgaard'ların West Heath Caddesi'ndeki alelade evinde yapılması söz konusu olamaz. yine bir kız.Ben hayattayım. anlardım. 16 mart 1925 Hep birlikte Knud'un düğününün etkisini üzerimizden atmaya çalışıyoruz. Onun başka başka evlerde kalmasını istemiyorum. Bu da Swanny'nin ikinci nedimeliği oldu. bunun harika bir haber olduğunu söyleyip onu kutladım. Aslında böyle düşünmüyor. Rasmus'un kucağındaydı. Belki Harry de istiyor. bir üçüncüsünü istemiyorum. Gerçekteyse. Bisgaard onu doğruca Ejnar ve Benedicte'ye götürecek. Swanny olmadan bu ev ölü. Üç kere nedime. Batıl inançlar gülünçtür. öteki kızlardan çok daha uzun olacağını. .

Maureen elindeki çiçeği Swanny'ye fırlattı, hiç anlamadığım bu geleneğe göre gelinin attığı buketi yakalayan kız hemen yakında evlenirmiş. Tabiî, Swanny daha yirmisine girmedi ve çevresinde hayranları var. Darıimarka'dayken ondan çok hoşlanan o genç, Dorte'nin düğününden sonra partide tanıştığı o adam Swanny'yi mektup bombardımına tutuyor. Hem Danimarkalı hem çok uygun birisi, ters olanı Swanny'nin onunla birlikte Güney Amerika'da yerlere gitmesini istemesi. Evlenip hemen ardından Samgo mu, Asuncion mu, neresi unuttum, oraya gideceklermiş, Swanny akıllı davranıyor, bekleyip görmek istiyor. Ona cevap yazıyor, ama mektupları hem sık değil hem de kısa.

16 nisan 1927 Babaanne oldum. Kendimi eskisinden farklı hissetmiyorum, eskisinden değişik görünmüyorum, üstelik bebeğe karşı da hiçbir şey duymuyorum. Bu sabah onu ve annesini görmeye gittik. Aynı Maureen gibi, tombul yüzlü ifadesiz bir çocuk, hoş Knud da bir güzellik abidesi değil. Adını John Kenneth koyacaklar. Erkekler üst kata çıkıp kutlamayı içkiyle yaptı, Knud buna "bebeğin başını ıslatmak" diyor, onlar gider gitmez Maureen bana doğumunu tüm ayrıntılarıyla anlatmaya, ne kadar korkunç bir şey olduğunu, ne kadar da uzun sürdüğünü söylemeye başladı. Sözünü kestim. Hepimizin çocuğu olduğunu -nişanlılarını savaşta kaybeden "ihtiyaç fazlası" kadınlar hariç- hepimizin aşağı yukarı aynı şeylerden geçtiğimizi söyledim. Đki düşüğü saymazsak beş çocuk doğurduğumu hatırlattım, bana bilmediğim bir şey anlatamayacağım söyledim. Oturdukları o korkunç daireyi o seçmiş olmalı. Belki de değildir. Knud'un benimle ortak hiçbir yanı yok, üstelik babasıyla da yok. Komik olanı, Đngilizlerden de fazla Đngiliz olması, Avrupalılar apartman dairesinde yaşamayı seçerken. Đngilizlerin müstakil evlerde oturmayı tercih etmesi. Ama biliyor olmam gerekirdi, insanları anlamak zor. Artık hava daha geç kararıyor, Harry beni yeniden akşam yemeğinden sonra çıkarmaya başladı. Mercedes'te bir arıza varmış, Rasmus Cadillac'ı alabileceğimizi söyledi. Artık arka koltukta değil, önde, Harry'nin yanında oturuyorum. Her şeyin nası1 başladığı ilginç. Başlangıçta arkada oturuyordum, durup biraz yürüdükten ya da bir şeyi seyrettikten sonra dönüşte, ön koltuğa geçiyordum. Evvelsi gün, arka tarafta oturmak üzereyken bunu komşuların görüp dedikodu yapmalarından korktuğum için yaptığımın farkına vardım. Kendimden utandım. Ne zamandan beri insanların ne düşündüğüne aldırır oldum ki? O zaman başımı salladım, hemen anladı, her zamanki gibi düşüncemi okudu ve bana ön kapıyı açtı. Şimdiye kadar hiç yanlış bir şey yapmadık, yapmayacağız. Kötü düşünene lanet, derim ben. Babaanne olmaya fazla aldırmadığımı söyleyince güldü, büyük kızının evlenmek istediğini, kısa zamanda bana yetişeceğini söyledi. Kız daha on altısında, 1911'de doğdu, anladığım kadarıyla doğması gereken günden önce doğmuş. Neden bilmem, her ikimizin de torunları olması düşüncesi hoşuma gitti. Playhouse'da Somerset Maugham'ın The Letter'ını görmeye gittik. Gladys Cooper

oynuyordu, onu her zaman beğendim, bir oyuncunun olması gerektiği gibi güzel, ama hikâye kendisine tecavüz etmeye çalışan adamı öldüren bir kadından bahsediyor. Aslında adam kadının gerçek sevgilisiydi, ama adamın Çinli bir metresi olduğunu öğrenince, kadın onu vurdu. Sonra, geç olup havanın kararmasına rağmen Hampstead'e gidip Heath'de dolaştık. Bugünlerde araba gezintilerimiz gittikçe kısalıyor, yürüyüşlerimiz, birlikte yediğimiz yemekler, tiyatro ve konser izlememiz gittikçe uzuyor. Ne olduğunu ben de, o da biliyor ama söylemiyoruz. Birbirimizle flört ediyoruz ama ne öpüşüyoruz, ne elimizi ötekinin beline doluyoruz, ne birlikte olabiliyoruz, masanın iki yanından birbirimizin gözünün içine bakmanın, birlikte kahkaha atmanın, elimi elinde sıkıca tutmasının ötesinde hiçbir şey yapamayacağımızı biliyoruz.

2 kasım 1929 Swanny, bütün karşı koymama rağmen, bugün yeni işine başladı. Artık bütün duygularımı bastırmam ve bunun hakkında tek bir söz bile etmemem gerekiyor. Swanny kabul etse, Torben Kjær onunla yarın evlenir. Bir de Maurp bir yerden akrabası olan o genç var. Swanny için çıldırıyor, bütün hayatını telefonda geçiriyor. Ama eğer Swanny her sabah o yaşlı kadının köpeğini Hampstead'de gezdirmeyi, kadına da saçma sapan kitapları okumayı tercih ediyorsa yapsın bakalım. Artık büyüdü. Tabiî Rasmus onun ne yaptığıyla hiç ilgilenmiyor, sadece ona elbise parası vermekten kurtulduğu için seviniyor. Kazandığı azıcık para elbiselerini karşılamaya ancak yeter. Geriye bakınca, Maureen ve Knud'un bir çocukları daha olduğunu yazmayı unuttuğumu görüyorum. Geçen pazartesi Charles doğdu. Harry'nin büyük kızı da çocuk bekliyor. Şimdi benim Mogens'i doğurduğum yaşta ama daha da önemlisi Marie'yle yaşıt, oysa ben Marie'yi hâlâ çocuk olarak görüyorum. New York'taki buhran Rasmus'un işini etkileyecek. Nasıl olacağını anlamıyorum ama sanıyorum o biliyordur. Bütün önemli şeyler tehdit altında, Cadillac temsilciliği, bu evden çıkıp daha küçük bir eve taşınmak falan. Bu sabah bana Mr. Cline'ın ona yüklü bir kazık attığını söyledi. Bir kere yazacağım, bir daha asla. Bir kere yazacağım ve bir daha okumayacağım bile. Üstelik bu günlüğü ne zaman okudum ki? Harry'ye âşığım. Gelecek yıl elli yaşında olacağım, ömrümde ilk kez âşık oldum. Bize, ona ve bana, ne olacak? Yazık olan, hiçbir şey olmayacağı. Aynı şekilde yaşamaya devam edeceğiz.

Yirmi ikinci bölüm

Bu benim hikâyem olsaydı, aşkımın gelişimini daha ayrıntılı belirtirdim. Konuşmalarımızı yazar, bu arada Asta'yla ilgili söylenenleri almazdım, ilk öpüşmemizi, ilk sevişmemizi anlatırdım. Yine de kısa bir özetin yeterli olması gerektiğini düşünüyorum. Cary'ye bir sevgili bulmak için çok yaşlı olduğumuzu söylerken, Daniel'la geçirdiğim bütün o yılların âşık olma yeteneğimi yakıp kül ettiğini düşünürken ne kadar haksız olduğumu, eğer bunları söyleyip düşünürken bilmiyor idiysem, çabuk öğrendiğimi söylemekle yetineceğim.

Cary'yi daha fazla ihmal etmemem gerektiğini de anladım. Kendi evimde uyumayan iki hafta olmuştu, bu sürenin tamamını Willow Caddesi'yle Paul'ün Hackney'deki evi arasında mekik dokuyarak geçirdim, yine de birkaç kere eve gidip telesekreterdeki mesajları dinledim. Telesekreterden her seferinde Cary'nin sesi, giderek artan bir heyecanla çıkıyordu. Sonunda aradığımda, çok rahatlamış gibiydi. - Aman Tanrım, o kahrolası makine yerine sonunda seninle konuşabilmek ne harika bir şey! "Bir şeyler yapmış olmalıyım" diye düşünüp durdum, yani daha önce yaptığımın yerine bir şey, ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi? Dinle, benimle Roper'ın evini görmeye gelir misin? Đlginç bir şey oldu, artık ondan nefret etmediğimi anladım. Bir cumartesi sabahı, meydan okuyan bir kıyafetle Willow Caddesi'ne geldi, sanki herkesten çok bana gençliğinin yıllara yenik düşmediğini kanıtlamak ister gibiydi eskiden de ona söylediklerim düşünülürse, bunu kanıtlamak önemliydi. Başlangıçta kayakçılar için tasarlanmış, atkılı ve dar bir tulum, beli kemerle sıkı sıkı tutturulan bir tunik ve renkli bir panço giymişti. Endişeli görünüyordu. Gözleri korkuluydu Onu bağışladığımı söylerken yalan söylediğimi anladım, oysa şimdi söylesem yalan olmazdı. Bir zamanlar arkadaş olmuştuk. Sonra, gençliğimizin son demlerindeyken, işe Daniel karıştı. Sanki şimdi bir şeyler olmuş ve bütün o yıllar silinmişti, karşımdaki eski Cary'ydi, bense eski, istediği bir biçimde yeniden gençleşen eski ben. Onu öptüm. Kaçmak istermişçesine geri çekildi, sonra Swanny'nin oturma odasına doğru yürürken, arkamdan yetişip yanağımı öptü. O gün anlayış açısından beceriksiz günümdeydim, olanların farkına varmam, ondan nefret etmekten vazgeçip tekrar hoşlanmamın nedenini anlamam için uzunca bir süre gerekti. Cary ve ben Hackney'deydik, Roper'ın evini inceliyor, Lizzie'nin yaşadığı ve öldürüldüğü odalarda yürüyorduk, birden anladım.

Söz konusu olan, Roper filmi çekilirken, iç sahnelerin Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da mı, yoksa bu iş için seçilecek başka bir evde mi gerçekleştirileceğiydi. Devon Villa, tıpkı Asta'nın görmediğim Lavender Grove'daki evi gibi hâlâ ayaktaydı. Cary'ye de

söylediğim gibi en iyisi çekimi gerçek evde yapmak, evin yıkılmamış olmasını da talihin bir belirtisi olarak kabul etmekti. "Evet" dedi, 'Televizyon yapım kuruluşlarını benim kadar tanımadığın için böyle söyleyebiliyorsun. Roper'lar içinde yaşamamış olsalar bile, başka bir evi çekim için daha iyi bulmaları mümkün." Hikâyeyi yeniden düzenlemekte olduğunu mu söylüyorsun?

- Tarih bazen olduğundan daha düzenli olabilirdi. - Bütün beklenmedik olayları bir düşün. Bu yapımdan bütün umulmayanları uzaklaştırmak istiyorum. - Devon Villa beklenmedik bir yer mi? - Daha bilmiyorum. Görmedim. Bildiğim tek şey, büyük olduğu. Anlaşılan oldukça da görkemli bir yer, Maria almadan önce çok daha parlak günler geçirmiş olmasına rağmen. Yine de bu gibi insanların oturmasını beklemeyeceğin eğin bir ev. Oraya gitmek üzereydi, içimden gelen sese uyarak onunla gideceğimi söyledim; oysa daha önceleri hep ilgilenmediğimi belirterek ayak sürümüştüm. Ama işler değişmişti. Ona karşı duygularım değişmişti. Onunla birlikte olmakta bir sakınca görmüyordum, kaldı ki beraber geçireceğimiz bir gün boyunca eğleneceğime de inanıyordum. Swanny'nin son günlerinde kimin kişiliğine büründüğünü de şimdi öğrendiğime göre, Swanny'nin Edith olmasının imkânsızlığına rağmen, küçük Edith'in yaşadığı evi görmek istiyordum. Çekilmesi düşünülen dizinin yapımcısı olarak Cary, Devon Villa'nın bodrum ve zemin katlarının sahibiyle birinci katın sahibini aramış, bir randevu ayarlamıştı. Sahipleri Fas'a taşındıklarından üçüncü ve dördüncü katlar boştu, ama alt kattakilerde anahtar vardı, bize Lizzie ve Maria'nın cesetlerinin bulunduğu odayı göstereceklerdi. Evin görkemli olduğunu söylerken yanılmamıştı. Bu ev Hampstead'de olsaydı, malikâne olarak adlandırılırdı, ama yıkık dökük çevrenin ortasında, zavallı duruyordu. Bütün terası, süslü ön cephe kaplaması, üstü kapalı ve sütunlu ön kapıya çıkan basamaklarıyla Bayswater'da görebileceğiniz Victoria Dönemi yapıları gibiydi. Devon Villa adı Devon Court olarak değiştirilmiş, ana kapının yanına üç zil konulmuştu. Cary'nin beklenmedik şeyler derken de söylemek istediğini, daha kendini Brenda Curtis olarak tanıtan kadın kapıyı açıp bizi dairesine alır almaz anladım. Sokak kapısı kapanır kapanmaz çevrenin görüntüsü ve gürültüsü kesildi, biraz ötede, Willow Caddesi'nde apartmana çevrilmiş evlerden birinde de olabilirdik. Girişteki hol umut vericiydi, Ward-Carpenter'ın sözünü ettiği kırmızı mermer döşeme ve oymalı merdiven tırabzanları hâlâ yerli yerindeydi. Duvarlar boyunca uzanan sandalyeler, kabartma çiçekleri ve stilize yapraklarıyla en az yüz yaşında olmalıydı. Ne var ki şimdi, Maria Hyde'ın sadece banyolar için kullanacağı beyaza boyanmıştı, dairenin ahşap bölümleri de maun korkuluklar dışında beyazdı. Ama şimdi, Brenda Curtis'in kocasıyla birlikte yaşadığı kattaki iki, bodrumdaki diğer üç odada gezerken, bir yüz yıl önce bitirilmiş bir evde olduğumuzu düşünmek mümkündü. - Đkinci kattaki dairede oturmak istediğimi sanmam dedi, bizi Florence Fisher'ın bölgesi olan bodruma indirirken. Mannering'ler sık sık yurtdışına gidiyorlar, belki de bu yüzden fazla

aldırmıyorlar. Üstelik çevrelerini çağa uydurma konusunda da fazla iddialı değiller, tabiî evlerini temiz tutuyorlar, ama pek bir şey değiştirmediler. O odada yatıyorlar, bilmem anlatabildim mi? Bize baktı. Yani, cesetlerin bulunduğu odada. Orada yatmak istemezdim. - Hayır hayır, biz de istemezdik, diye mırıldandık. - Yedi yıl önce geldiğimizde, burada hiçbir şey yapılmamıştı. Burası herhalde Roper'ın oturduğu zamanki gibiydi. Bodrum katında çok yaşlı bir kadın vardı, otuz yaşından beri buradaymış, zaten burada da öldü, hayatı boyunca tek bir kat boya bile sürmediğinden eminim. En azından bodrumun boya yüzü görmediği belliydi. Maria Hyde'ın mutfağını değiştirmemişti, biz geldiğimizde etraf karafatma kaynıyordu. Öte tarafta, dolaptan biraz küçük bir oda vardı, zavallı hizmetçinin yattığı oda. Kiler bölümü bu taraftaydı, bahçe kapısına yakın; inanır mısınız eski çamaşır kazanı bile yerinde duruyordu, tahta kapaklı, taştan ve alçıdan yapılmış korkunç bir şey. Emlakçı çamaşır kazanının da mutfak tezgâhı gibi koleksiyoncu malzemesi olduğunu söyledi, ama her yeri yıktırdık. Her şeyi değiştirip genişlettik, ferahlattık, yani eskiden neye benzediğini tahmin etmeniz güç. Yere kadar uzanan pencere, Poggenpohl mutfağın taş döşeli ve duvarlı bir bahçeye açılmasını sağlıyordu. Niyeti bozuk bir kedi, defne ağaçlarının arasında, balık dolu bir havuzun kenarında oturuyordu. Sadece üç metre yüksekliğindeki bahçe duvarları eskisi gibiydi, kahverengi tuğlaları artık yakılması yasak ateşin isinden kararmıştı. Polisin ekmek bıçağını bulduğu yerde şimdi etrafı alçak bir taş duvarla çevrilmiş, içinde cüce çamların bulunduğu bir tarh görünüyordu. Kafam Edith'le doluydu, ama kadının da dediği gibi Edith'i bu mutfakta düşünmek, hizmetçi etrafta iş yaparken masanın başına oturmuş, yulaf ezmesini yerken göz önüne getirmek imkânsızdı. Mutfakta dışarıya açılan bir yan pencere olmuş olabilirdi, ama mutfağı o günkü haliyle canlandırmak zordu. Kahvaltıyı gaz lambası ışığında yemiş olabilirlerdi çünkü temmuzda bile evin bu katına güneşin girmesi neredeyse imkânsızdı. Birinci kata çıkmadan önce merdivenlerin dibinde durdum, Mrs. Curtis'i kendi kapısının ardında bırakmış olmanın rahatlığıyla, Edith'i bu dünyada son görüldüğü anda, merdivenlerden çıkarken, kısa bacaklarına çok yüksek gelen hamaklardan tırmanırken ve yukarıdaki dönemeçte gözden kaybolmak üzereyken düşündük. Merdivenleri yarılamıştık ki, yan dairenin sahibi gelişimizi duydu ve sahanlığa çıktı. - Onu bu saatte göremezsiniz, dedi. Cary kimi göremeyeceğimizi sordu. Edith'i.

Söylediklerinin üzerimizdeki etkisi, belki de gözlerimizin açılması onu keyiflendirmişe benziyordu. - Sadece bir şaka, hanımlar. Bu kadar korkmayın. On yıldan beri buradayım, ama onu daha hiç görmedim. - Bir hayalet? - Öyle diyorlar. Yukarıdaki kadın, Mrs. Mannering onu bir kere gördüğüne yemin ediyor. "Bardağına biraz daha su koymalısın" dedim. "Saçmalama" dedi, "Đçki içmediğimi

aydınlık sanki on dokuzuncu yüzyıl kaynaklarından geliyormuş gibi düzenlenmişti. ama sizinle kolkola girmekten memnun olan insanların göstereceği sıcak ve güzel bir hareket yaptı. eski kâğıt ve bayat hava kokuyordu. Bütün bunlar tam da Cary'nin aradığı şeydi.biliyorsun." Onu merdivenlerde gördüm. kime ait olduklarını bildiklerini de sanmıyorum. bu hayalet hikâyesinin sıkıcı hayatının en heyecanlı macerası olarak alan yaşlı bir adam. Her yerde ince bir toz tabakası vardı. bir daha da görünmedi. gaz lambası şişelerine benzer şişeler yerleştirilmişti. Bütün bu olaylarda Cary'nin oynadığı rol çok önemli değildi. dedi. koluna yapışmadıkça üzerinde kaymadan oturmanın imkânsız olduğu bir at kılı kanepe vardı. Daniel'ın anılarının ya da Cary'nin Daniel'ı elimden almış olmasının bir önemi yoktu. burada geçmişten en ufak bir iz bile kalmamasından gururlandığı açıktı. Örneğin. Geçen gece. "olay" da önemsizdi. alt kattaki Mrs.Sonra ne oldu? dedi Carry. ama hava karardıktan sonra hole yalnız çıkamıyor. eve dönerken. ama o dönemde evin üçüncü katında meyve ve çiçek kabartmalı duvar kâğıdı kullanıldığını sanmıyorum. Tablo askıları hâlâ yerindeydi. Eski görüntü ve eşyalar bilerek isteyerek korunmuş. Edith'in yatak odasına girdik. basamakları tırmanan çocuğu gördüm. Tüm duvarlara. Mr. herhalde bir eskici dükkânından düzineyle salmış olmalılar. burada pek bir şey değişmemişti. kafamı kaldırdığımda. neden çığlık attığını kimseye söylemiyor. Elimi dayadığım dirseğini beline bastırdı. Duyduklarının ona dizisi için bir sürü yeni fikir verdiğini görebiliyordum. Yine de ressam fırçasından çıkmış tabloların aksine. sanat eseri olmak iddiasında çerçeveler içinde. Sonra Mrs. kocası-karısı. sanki Florence Fisher'in paspasıyla gelip tozunu almasını bekler gibiydi. Masa lambaları yerine elektriğe döndürülmüş gaz lambaları kullanılmış. Wagstaff gülümseyerek bize bakıyordu. Eski tren istasyonlarını anımsatan. pub samoda olduğunu sandığı fotoğraflara benzer sepya resimler asılmıştı. Bütün daire uzun süre kapalı kalan her yer gibi silkelenmemiş tozlu kumaş. bir zamanlar. Bu hikâyeyi daha önce onlarca kez anlattığı ve artık ezbere söylediği belliydi. Her yerde kullanılan kızıl kadife. avizelere de kesme camdan. Mannering onu bir başka yerde bir daha gördü. bambaşkaydı. Dönemeçte kayboldu. Mr. Cary 'nin koluna girdim. Cary'nin kulağıma fısıldadığına göre üçüncü katın temizliğinden. Bir üst kat. muhtemelen yüz yıl önce yaşamış. Wagstaff sorumluydu. bu portrelerin gerçek kişilere. Mannering'ler evlerini yüzyıl sonu döküntü. hiç olmazsa kopyaları yapılmıştı. annesi ya . Portrelerin Mannering'lerin büyüklerine adandığından eminim. Tek başına yaşayan. Pencereler çift camla kapatılmış. Curtis haklıydı. Merdivenlerin dibindeydim. Şaşırmadı. Anlaşılan Mannering'ler bu kadarcık bir değişiklik yapmaya haklan olduğunu düşünmüşlerdi. çünkü artık Paul vardı. sadece bir zamanlar tanıdığım biri olmuştu. tüm ışıklandırma. Curris de bir şeyler gördüğünü söylüyor. Bir çığlık attı. . Mrs. geceyarısından az önce. birilerinin sevgilisi. Birlikte yaşlı adamın dairesine.Fazla bir şey olmadı. Artık Daniel'ın. Hayalet hikâyesinin belkemiğimi ürperttiğini sandığından eminim. Daniel artık bir gölgeye dönüşmüş. . duvarlar da şeftali renginde güllerle süslü bir duvar kağıdıyla örtülmüştü. birkaç da Edward Dönemi güzel parçayla doldurmuştu. o anda da eski dostluğumuzun yeniden başladığını anladım. Ona karşı sıcak bir şeyler duyup onun adına sevindim.

Başında bir şapka vardı. Pençelere koyu pembe perdeler ve tüller asılıydı. büyük mağazaların aydınlatma bölümlerinde binlercesine rastlanan taklitlerinden . "Elbiselerine. orijinal değil. kuşkusuz Lizzie'nin cesedinin bulunduğu yatağın bir kopyasıydı ve üzerinde beyaz pamuklu bir örtü vardı. Çevresini "eğlenceli" eşyayla dolduran." . eğlence onlar için yeniden başlıyor gibiydi. çevrelerini alaya alan insanlara güvenmediğini söyledi. "Anlıyorsunuz ya. Mr. eğlenceli buldukları için yapmışlardır. onların resim çektirmek için bir yerlere gidip oturduklarını. kuşkulu da olsa bir ölümsüzlüğe ulaşmışlardı. parmağının ucunu şakağına vurarak "Biraz böyleydi" dedi. Cinayetin orada işlendiğini düşünerek yatak odalarını en "eğlenceli" yer yapmaları fikrini kabul etmek güçtü. güzeli eğlenceliye. Mannering'e söylememi istediler. yaklaşık bir yüzyıl sonra. hanımların bugün pek kullanmadıkları şapkalardan. benim sandığım gibi Lavender Grove değil. saçlarını böyle yaptırarak güzel olduklarını mı sanıyorlardı? Evden çıktığımızda Cary. döndüklerinde sorarım. Ward-Carpenter yazısındaki fotoğraflar olağanüstü büyütülmüş. . Buraya. Yoksa onu tanıyor musunuz? Demek Swanny ile Gordon ve Aubrey'nin geldikleri yer burasıydı.Bu ikisinin kim olduğunu bileceksiniz. Wagstaff çerçeveli portreleri gösteriyordu. kuşkulanmakta da haklıydı. Cary'yle birbirimize baktık. yanında da Lizzie'ninki. Roper'ların yaşadığı eve gelmişlerdi. Kadın fotoğrafları çok beğendi. Yüzünü buruşturdu. O da portreleri eğlenceli buluyordu. Mannering'lerin pirinç yatağı. Fotoğrafları almak istiyordu ama buna benim karar veremeyeceğimi söyledim.Yaşlı kadın nasıl biriydi? Bana kuşkuyla baktı.Uzun. Sizin kopyanızı satın alıp duvarlarına asanlar. Şimdi buradaydılar. ben de 'Tabiî söylerim' dedim. Maria Hyde'ın kapadığı kata taşımışlardı. zeki ya da çarpıcı olduğunuz için değil. sizi güzel. Đnsanları çoğunun böyle şeyleri eğlenceli bulup bulmayacağını merak etmeye başladım. çıkan sonucu sevinçle. sıkılmazlarsa. Mr. Resimden bakıp insanları tahrik eder. çok zayıf.Sizi nasıl bulmuş? .da babasına ait olduğunu. Belki de her geri döndüklerinde. . Sormadım Söylediklerini fazla ciddiye alamayacağımı düşündüm". "Đki yıl kadar önce yaşlı bir hanımla iki genç buraya gelip daireyi gezdiler. Daireyi tepetakla kullanmalarının başka bir açıklaması olabilir miydi? Oturma odalarını. Yatağın her iki yanındaki komodinin üzerinde nilüfer şeklinde birer art Nouveau lamba vardı. Kıkırdamaya başladı. "Bu değişik adam" ya da "Bu ilginç kadın da kim?" diye sormalarına neden olursunuz. yaldızlı ve süslü çerçevelere konulmuştu. öfkeyle ya da aldırmazlıkla karşıladıklarını düşünmek heyecan verici. Duvarda Roper'ın portresi vardı. ve Mrs. konforu korkunçluğa feda eden nasıl bir insandır? Bundan sıkılmazlar mı? Peki. zamanlarının çoğunu yurtdışında geçiliyorlardı. saçlarına bakın!" Peki böyle giyinerek. Öte yandan da. sonra ne yaparlar? Görüldüğü kadarıyla Mannering'ler bundan sıkılmıyordu. iyi. Sonra söyledikleri merakımı hemen giderdi.

Anneannesinin daha ölmediği bir senaryo kurmaya çalıştım. Belki de sadece birinci kata erişti. Kapı kapanıp biz merdivenlerden inerken bana "Burası hiç olmaz.Ön kapıya gelmiş. Swanny o fotoğrafların anne ve babasına ait olduğunu sanıyordu. dostlarımızın meslek hayatları hakkında ne kadar az şey bildiğimizi. o eve de gideriz. yine de beni dışarda. Nereye kadar ulaştığını kimse bilmiyor. . . onu kaldırımda bulan biri haber vermez miydi? Belki de bir üst kata çıkmıştı.Daha kararlaştırılmış bir şey yok. gözlere. burunlara. Hoşuna gideceğini düşündüm" Holiday Palace'ta yerdeki kahverengi lekeyi gösterip Ilizzio'nun ölürken kaybettiği kan olduğunu söyleyen rehberler gibi. Mannering'lere göre bunun pek bir sakıncası yok. Paul evdeyken bizi görebilirdi. ama birdenbire o sokağa gitmek istemediğimi hissettim.Đstersen. terbiyeli terbiyeli gülümsemesine karşın boyun eğmeyen yanını daha önce hiç görmemiştim. dairesini belirsiz bir süre kullanmak üzere hemen orada haftada 500 pound'luk bir öneride bulunmamasından düş kırıklığına uğradı. Mr. ama dışından bakmayı düşündüğünü söylersin. sizinle mutlaka temasa geçeriz. "Üst katı görebilir miyim?" dedi. Wagstaff onu ciddiye bile almamıştı. Ona söylemedim. Wagstaff Cary'nin. arkadaşlarımızın. Cumartesiydi. Onu şimdi durduğumuz yerde canlandırarak. çok değiştirilmiş" dedi. Edith'in tırmana tırmana bitiremediği basamakları indik. "O yatak odası olabilecek en yanlış yerde. çalışan insanlar olarak nasıl davrandıklarını bilmediğimizi düşündüm. yaşlı kadını ölmeden önce çocuğu daha güvenli bir yere götürmeye çabalarken gözümün önünde canlandırmaya çalıştım. ara sıra gelip daireyi gezmek isteyen insanlara bu hikâyeyi anlattığı belliydi. . peki. anlaşılan. Mr. kendi odasına gitti. Canlıların hayaletinin olamayacağını. bulanık fotoğrafların içinden gülümsemeden bakan kahverengileşmiş yüzlerdeki ağızlara. Aklıma gelen. solmuş. Onlara neden sahip olmak istediğini anlamak güç değil. Cary'nin baskıya direnmesini. saçlara bakar bir halde düşünüp acıdım. kendi çizgileriyle fotoğraflar arasında bir benzerlik arar.Öbür ev nerede? Paul'ün oturduğu sokakta. O akşam buluşmak üzere sözleşmiştik. 'Tabiî anlattım. "Ona hayalet hikâyesini anlattınız mı? " . korkunçtu.. gençlerden birinden yardım istemek zorunda kaldı. Middleton Sokağı'ndaydı. Mrs.Hoşuna gitti mi? . Curtis de yukarıya göndermiş. Eğer tasarıyı gerçekleştirmeye karar verirsek.Bana inanmadı. Bu yanını. Đnsanlar ara sıra gelip daireyi gezmek isterler. Edith'in de hayatta olduğunu söyledi.gülümsedi." . sokakta Cary'yle görmesini istemedim. kendisini ya da şirketini bağlamaktan kaçınmasını hayranlıkla izledim. Merdivenlerde biraz zorlandı. ondan sonra? Açık pencereden düşmüş olabilir miydi? O zaman. mafsallarının ağrıdığını söyledi. . Resimleri alamamıştı. ben de "Neden olmasın" dedim. Sana içini gösteremem çünkü ev sahiplerine haber vermedim.

O zamana kadar düzeldi. . Sumner adlı bir ailenin evinde çalışıyordu. . Hackney insanın her gün gidebildiği bir yer değil.Florence Fisher'a mı? Sana birazını anlatabilirim. Eğer yanılmıyorsam.Hep Florence'ın o hastalık hikâyesini fazla abarttığını düşündüm.Güç olurdu. Ann. Roper'ın verdiği hidrobromidle uyutulmuştu. . . Lizzie hastalığı her neyse. . ama bunu mahkemede söyleyemedi. ahlaksız davranışlardan en beteri olarak görülüyordu. Lizzie'nin bazen bir fincan çaya üç kaşık şeker koyduğunu söylüyordu. . Neden öldürsün? Aradan geçen bunca zamana rağmen. görmem şart değil. Uzak değil. Yürüyerek bile gidebiliriz. hâlâ insanları güçlü ve güvenilir biri olarak etkiliyor. hidrobromidle uyutulmadığını söyledim. öyle değil mi? Florence. hepsinin hasta olması gerekirdi. 1971'de öldü. . Bu fikirden hoşlandım..Ona ne olduğunu merak ediyorum. Anlaşılan fazla dozda alınca insanın midesini bulandırıp uyutuyor. olabileceğinden kuşkulanmadı mı? Onu sorguya çekmedi mi? Edith'i hayatta gören son insan olmasına rağmen. yani ben bile yürüyerek gidebilirim. Tate-Memling evde çalışan biri olarak bütün bir hafta boyunca temizlemek için üst katlara çıkmayıp ne yaptığını sorarken. Onlara ne oldu? Bulaşıcı bir hastalık mı? Bunu kimse araştırdı mı? .Hayır hayır.Bence gidelim. Yüz yaşını geçmiş olurdu.Tepsiyi yukarı çıkarmayıp Maria'nın eline tutuşturması şaşırtıcı değil mi? Anlaşılan Maria daha o günün sabahında bir kalp krizi geçirmişti. ama anladığım kadarıyla polis Fisher'dan hiç şüphelenmedi. Zaten geldik bile. neden evlenmediğini kimse bilmiyor. . ev sahiplerinin evden gittiklerini görür görmez o da işten kaçtı. hiç kimse ondan kuşkulanılmadı. Belki de çok dürüst insan izlenimi bıraktı ya da belki çocuğu öldürmesi için hiç bir neden yoktu.Maria'nın derdinin ne olduğunu biliyoruz.Bunu ben de düşündüm. . hastalanan Florence'tı. Ann. Fırsattan yararlanalım. hafızam bugünlerde elekten de beter. ya bir seferde iki ya da üç fincan çay içtiyse? Florence'ın şeker kullanmadığını.Cary. . Florence hakkında koca bir dosyamız var. Ertesi gün. dedim. Bence gerçekte. Bütün cevaplan bilemiyorum. Duruşmada tanık olarak dinlendiği sırada Stamford Hill'de. akşamın beşinde yatağa girdi. Hayatta olup olmadığını sordum. Hiç evlenmedi. Kalp krizinden öldü.Polis hiç Florence Fisher'ın Edith'i ortadan kaldırmış. Peki. Dizi konusunda bir sürü araştırma yaptırdık. Üstelik Roper karısının ne dozda ilaç alacağını hiçbir zaman bilemezdi. Tabiî Lizzie. aslında sorunun kalbine inmişti. Lizzie Roper ve Florence Fisher. 1905 yılında yatılı bir hizmetçinin işten nefret ettiğini itiraf edip işten kaçtığını söylemesi. Maria Hyde. Nişanlı olduğu o adamla evlenmedi. istersen bakabilirsin ama fazla bir şey anlatmıyor. ki genellikle yanılıyorum. . Uzaktan bir yeğeni.

ablasının torunu bir kız var, ama onun tek anlattığı, senin de düşünebileceğin gibi övücü şeyler, teyzesinin ne kadar iyi bir insan olduğu, başkalarını ne çok düşündüğü, falan. Hizmetçiliği hayatı boyunca sürdürmedi. Bir şekilde bir tütüncü dükkânı kuracak kadar para biriktirdi ve yıllarca bu dükkânı işletti. Gönüllü Kadınlar Birliği'nde oldukça yüksek yerlere geldi, Clovenford markisiyle resmi bile çekildi. Bana resmi yeğeni gösterdi. Bütün bu hikâyenin içinde ilginç olan tek bir şey var: Lady Clovenford'un kayınpederi, ilk Clovenford markisiydi ve bu ilk Clovenford markisi daha önce Roper'ı yargılayan, daha sonra adalet bakanı olan Tate-Memling'di. - Acaba Florence resmi çektirirken bunu biliyor muydu? Derin bir nefes aldım, köşedeki evi gösterdim. Arkadaşım Paul burada oturuyor.

Cary küçük bir çığlık attı. - Aman Ann, kapalı bir kutusun! Neden söylemedin? Gidip tanışabilir miyim? Eve girip bize kahve ikram etmesini isteyelim mi? Bir kahveye ihtiyacım var, senin yok mu? Okullu kızlar gibi. Erkek arkadaşın burada mı oturuyor? Ona bir bakabilir miyim? - Nerede şu ev? dedim. Đstemeye istemeye beni evin önüne götürdü. Karşısına dikildiğimizde Paul'ün bizi görüp görmediğini düşünüyordum. Evin üç katı, bir de bodrumu vardı, ama bunu dışında Devon Villaya hiç de benzemiyordu. Daha yeniydi, daha az zarifti, birçok evin bir arada yapıldığı bir döneme ait, 1890larda yapılan birçok evin ortak özelliği olan oransız boyutlar burada da göze çarpıyordu. Ucuz ve çirkindi, kalın tuğladan yapılmıştı. Yine de bu evin biraz önce gezdiğimiz eve kıyasla Maria Hyde'a daha uygun olacağı açıktı. Arkamıza döndük. Paul bizi görmüş, ön bahçeye çıkmıştı - Ne kadar yakışıklı, değil mi? dedi Cary. Kahkaha attım. - Sana da ne oluyor? Đşte bunu alamayacaksın, dedim, onu Paul'le tanıştırdım, eve girdik.

Yirmi üçüncü bölüm

Bu kez, Cary'nin yeni sevgilimi de çalması söz konusu bile değildi. Paul sonra bana sıkılarak da olsa, Cary'den hiç de hoşlanmamasına üzülmeyeceğimi umduğunu söyledi. Beni daha az sevindirense, günlüklerle daha fazla uğraşmayı reddettiğini söylemesi oldu. "Reddetmek" biraz abartılı olabilir. Fazla istekli olmadığını söylemek daha yerinde olur. Roper duruşması konusunda konuşmaktan, Ward-Carpenter ve Mockridge kitaplarını okumaktan mutluydu, hatta Ünlü Đngiliz Davaları dizisinden benim için duruşmanın bütün zabıtlarını da çıkarmıştı. Bu dizi Senato Kütüphanesi'nde bulunuyordu, oraya ulaşması güç olmamıştı. Edith'in kaderi hakkında düşünmekten, eğer hayatta kalmış olsa başına neler geleceği konusunda fikir üretmekten de hoşlanıyordu. Ama başlangıçta onu heyecanlandıran günlüklerle işini tamamlamış, onları bir kenara bırakmış gibiydi. Günlüklerden bahsetmenin onu sanki rahatsız ettiği duygusuna kapıldım. Benden ödünç aldığı defterleri tekbir yorum yapmadan geri verdi, ona belki de 1920 ve 1930'lu yılların defterlerine bakmak isteyebileceğini söylediğinde kafasını sallayıp konuyu değiştirdi. Eğer günlükler bir aile büyüğünün bana bıraktığı notlar olsaydı, isteksizliğini anlardım. Birine âşık olmak ve onunla yeni bir ilişkiye başlamak, her şeyi paylaşmak anlamına gelmez. Ne de olsa Paul golf oynuyordu, Paul satranç da oynuyordu, bu faaliyetlerden hiçbiriyle fazla ilgilendiğimi söyleyemezdim. Ancak benim günlüklerin bir aile varlığı dışında, dolapta saklanacak bir miras ötesinde de anlamı vardı. Onların yayıncısı olmuş Swanny'nin görevi artık benim omuzlarımdaydı. Giderek daha az yazar araştırması yapıyordum, Swanny'nin ölümünden bir yıl sonra da başkalarının adına çalışmaya son verdim Günlükler Swanny'nin tersine, hayatımın tek amacı değildi, yine de önemli bir yer tutmaları kaçınılmaz oldu. Swanny'nin zamanında yaptığı her iş artık bana kalmıştı yayıncılarla yeni baskıları görüşmek, kartona basılacak kapakların formatlarını onaylamak, yabancı ülkelerdeki satışları değerlendirmek, resimlere karar vermek ve daha bir sürü şeyle benim ilgilenmem gerekiyordu. Bir sonraki yıl 1935-1944 dönemini kapsayan günlükleri yayımlamayı kararlaştırmıştık, üstelik bunu Đngiliz yayıncılar ile Gyldendal'e aynı zamanda yaptırmayı düşünüyorduk. Yapacak çok işim vardı ve herkes gibi ben de bazen yaptıklarımı en yakınımdaki erkekle paylaşmak istiyordum. Çok sıcak, çok heyecanlı, paylaşımda çok cömert olan Paul, her seferinde beni nazikçe reddetti. Her zaman terbiyeli, her zaman düşünceliydi, ama ne olursa olsun o günlüklerden bahsetmek istemiyordu. Defterlerin onu sıktığı sonucuna vardım. "Bu da belki doğaldır", diye düşündüm. Günlükler çok iyi tanıdığım biri tarafından yazılmamış olsaydı, çok iyi tanıdıklarımdan söz etmeseydi, ben de sıkılır mıydım? Ama diğer taraftan, kitapları satın alıp okuyan milyonları sıkmıyordu. Paul'e günlüklerden söz etmeye son verdim. Bana sık sık o gün ne yaptığımı sorduğu, benim de normal bir ev kadını hayatı yaşamayıp alışverişe çıkmadığım, arkadaşlarımla gündüz görüşmediğim düşünülürse, cevap vermekte ne kadar zorlandığım anlaşılacaktır. Gerçekten de bütün gün yayımlanacak günlüklerle ilgileniyordum. Bunun böyle sürüp gitmesini kabullenemedim, hemen Paul'le konuştum. Biraz tereddüt ettikten sonra nasıl olup da on dokuz yaşındaki insanlara Danimarka edebiyatı öğretmeye başladığını öğrenmek istemediğimi düşündüğünü söyledim. - Bilmiyorum, dedim. Değişik ya da eğlenceliyse ben de yapardım sanırım.

- Beni ilgilendiren değişiklikti, hiç de eğlenceli değil. - Doğru. Margrethe'yle ya da Swanny'nin yayıncısıyla günlükler hakkında konuşurken çok değişik, bazen de şaşırtıcı şeyler oluyor. - Anlat, dedi, ama sadece iyiliğinden dediğini biliyorum. Yüz ifadesi, sıkıntı ya da boşvermişlikten çok, üzüntü gösterince anlatmamı kestim. Evet üzüntülü, neden olduğunu hiç bilmeyeceğim. Aslında görmeliydim, nedeni yukarda gözlerimin içine bakıyordu, ama göremedim. Ben erkeklerinin kendisini ailesine tanıştırmasını bekleyen kadınlardan değilim, özellikle de bu yaşta, ellinci yaş günüm yaklaşırken. Üstelik Paul de bunu hiç önermedi. Annesini görmeye gitti, bana gittiğini söyleyip annesiyle ilgili bir iki yorum yaptı, nasıl olduğunu, neler yaptığını anlattı, ama hiç benim de kendisiyle gelmek isteyip istemeyeceğimi sormadı. Aslında gerçek anlamda birlikte yaşamıyorduk. Öyle sanıyorum ki toplumumuzda, sürekli ilişkilerde sosyologların pek de dikkatini çekmeyen bir engel var; insanlar evlerini seviyor, bu evler için bir sürü para harcamışlar, çiftlerden hangisine sevdiği evinden ayrılıp boşaltması söylenecek? Bu sadece bir para konusu da değil. Çiftlerden biri Dulwich'te oturup Brondesbury'de yaşamanın fikrine bile karşı olabilir, oysa karşısındaki nehrin güney kıyısına taşınmayı aklından bile geçirmez. Paul Hackney'deki evini çok seviyordu, benimse Hampstead ve çevresinde iki ayrı yerim vardı. Hangimiz fedakârlık yapacaktık? Her neyse, işi dairemi satışa çıkarmaya kadar vardırdımsa da, bebek evi dışında hiçbir eşyamı taşımadım. Artık Willow Caddesi'nde Padanaram'ın kendine alt yeni bir odası vardı. Nakliye kamyonu onu Hampstead'e taşımak üzere tem da Margrethe Cooper'ın bana yeni çevirisini gösterdiği, aslı Padanaram'ın otuzlu yılların başında nasıl satıldığını okuduğum gün geldi. Zamanımın büyük bölümünü Swanny'nin evinde geçiriyordum, birbirimize gidip kalmamıza, hafta sonlarını ya onun ya da benim evimde geçirmemize rağmen, Paul Hackney'deki evinden ayrılmayı düşünmüyordu. Her ikimizin de evlerini satıp birlikte yeni bir yer almamız en uygunu olurdu, ama Willow Caddesi'ni sevmeye başlamıştım. O da evini seviyordu, arada sırada da satmaktan söz ediyordu. Onu durdurmamın ya da en azından cesaretlendirmememin nedeni, günümün önemli bir bölümünü işten sıkılan (ya da üzülüp umutsuzluğa kapılan) bir adamla birlikte yaşamaktan çekinmemdi.

Cary senaryo yazacak birini buldu, yazılan senaryoyu beğendi, bir yönetmen bulup günümüz modasına uygun olarak sadece Roper olarak adlandırılacak dizinin çekim hazırlıklarına başladı. Dizi pazartesi, salı ve çarşamba günleri yayınlanacak üç bölümden oluşacaktı. Dizi Paul'ün sokağındaki evde çekilecekti, Cary altı kişinin üç ay boyunca çalışarak evin tüm ayrıntılarını o döneme uygun olarak değiştirdiklerini söyledi. Evlerini ya eski durumunda geri alacak ya da isterlerse 1905 stiline uygun döşenmiş bir eve sahip olacak kişiler, Avustralya'daki oğullarının yanına, uzun bir tatile gittiler. Paul'le birlikte, Roper'ın para kutusunu almak için geri geldiği sahnenin çekimlerini izledik. Bir pazar sabahıydı, çok erkendi, hafta sonunu onun evinde geçiriyordum. Kaldırım kenarları genellikle park edilmiş otomobillerle dolu olan Middleton Sokağı boşaltılmış, kapının önüne fazla iri bir atın çektiği

zarif bir araba yanaştırılmıştı. Daha güzel bir at bulamamışlar. Karşı kaldırımda küçük bir meraklı kalabalığı toplandı, Paul'le birlikte yatak odalarından birinden de aynı şeyleri görebileceğimizi düşündük. Roper rolünü oynayan aktör fotoğraftaki Roper'a çok benziyordu, hatta Abraham Lincoln'e Alfred'den daha da çok benzediği kesindi. Onun arabadan çıkıp merdivenleri on beş kere tırmanmasına rağmen yönetmeni tatmin edemediğini görünce, izlemekten vazgeçip kahvaltıya oturmaya karar verdik. Dizinin çekimleri sekiz hafta sürdü, bittiğinde de Cary son derecede güzel tanıtım malzemesi çıkardı. Bunların arasında en önemlisi, kuşe kâğıda basılmış dört sayfalı renkli bir broşürdü, sayfalardan çoğunu diziden fotoğraflar kaplıyordu, en son sayfanın bir bölümünde oyuncuların kim olduklarını, ne yaptıklarını, hangi rolde oynadıklarını anlatan Cary ile dizinin yönetmeni Miles Sinclair'e övgüler yağdıran bir çerçeve vardı. Broşürde Roper ile Lizzie'nin ve Lizzie Hyde'ın birlikte fotoğrafları da görülüyordu. Bir diğer fotoğrafta Edith merdivenleri tırmanırken, başka birinde de Florance mutfakta çalışırken görülüyordu. Bir de rol alanlar vardı. Bütün bunları, daha sonra önemli olacağı için anlatıyorum. Broşürün amacı yabancı ülkelerdeki satışı artırmaktı. Avustralya ve Yeni Zelanda'ya, Kanada ve Amerika'ya gönderildi, sonuçta Cary yapımını bütün dünyaya sattı. Bir diğer olay da çok daha kişisel bir tepkiydi. Cary, Lisa Waring adlı bir Amerikalıdan önce bir mektup, da bir telefon aldığını anlattı. Kadın Los Angeles'taki bir televizyon kuruluşunda çalışıyordu, kadının ya da çalıştığı bölümün görevi, kablo üzerinden yayınlanmak üzere yabancı (özellikle de Đngiliz) yapımlar seçmekti. Şu aralar hâlâ Kaliforniya'daydı, ama çok geçmeden Đngiltere'ye gelecekti. Lisa Waring'in Roper tanıtım broşüründe gördüğü bir isim, baba tarafından büyük dedesinin adıydı, ama bu ada başka bir yerde rastlamamıştı. Ailesinin baba tarafının atalarını bulmak için yaptığı araştırmalar, o adamdan ötesine ulaşamadığı için sonuçsuz kalmıştı. - Hangi adam? dedim. Söylemiyor. Sır dolu bir durum, ama göreceksin önemsiz bir şey çıkacak.

- Senden ne yapmanı bekliyor? - Gelip benimle konuşmak, elindeki bazı kâğıtları göstermek istiyor. Paul böyle bir şeyi beklediğini, gerçek hayattan alınma bir öykünün televizyona uyarlandığında, hep buna benzer durumlarla karşılaşıldığını söyledi, Roper yayınlandığında, buna benzer çok daha fazla şey olacaktı. - Ona yardımcı olabileceğimi sanmıyorum, dedi Cary. Eğer büyükdedesinin adı Roper'sa bu sadece Arthur olabilir. Öteki kardeşlerin ya çocuğu yoktu ya da çocukları Birinci Dünya Savaşı'nda Edward gibi genç öldüler. Arthur'un iki kardeşi vardı, belki de onlardan biri kadının büyükannesi. Anımda da yazıyor, kızları 1912 ve 1914'te doğmuş. "Kadının dedesi Roper olamaz, "dedi Paul, Roper sık rastlanan bir isim. Cary'yi iyi. tanırım, yüzü tüm duygularını yansıtır, birdenbire ciddileşmesinden ve dalgınlığından yaptığı dizinin geleceğinden endişelendiğini anladım. O kadının diziyi

tehlikeye atacak bir şey söylemesinden korkuyordu.

Birkaç gün sonra bana Roper'ın geçmişinde Lizzie'nin öldürülme şeklini ve nedenini açıklayabilecek bir şeyler olup olmadığını hep merak ettiğini anlattı. Herkes bir insanın gırtlağını tek bir hareketle kesemez. Normal insanlarda böyle bir arzuyu gemleyen ama Roper'da bulunmayan neydi? Böyle bir öldürme becerisini nerede ve nasıl edinmişti? Yani Lizzie'yi öldürmüşse. Eğer öldüren Roper'sa. Lisa Waring Cary'yle evinde ya da bürosunda, Cary'ye neresi uygunsa orada buluşmak istiyordu. Cary her zamanki abartılı tutumuyla benim de orada bulunmam için yalvardı. Geleceğimi söyledim, ancak Lisa Waring'den uzun zaman haber alınamayınca Amerikalının fikrini değiştirdiğini düşündüm. Belki de dikkat çekmek, birden önemli biri olmak için bir hikâye uydurmuştu. Belki de söylediği o televizyon kuruluşunda çalışmıyordu, tanıtım broşürünü orada çalışan bir arkadaşında görmüştü. Cary bunu araştırmış mıydı? Böyle bir araştırma güç olmasa gerekti. Cary araştırmadığını söyledi. Endişeli olduğunu biliyordum, ama Lisa Waring'in -eğer gerçekten böyle birisi varsa- bunu kötü niyetten ya da eğlenmek için yapmış olabileceğini söylediğimde canlandı, televizyon kuruluşuna telefon edip Lisa Waring'le konuşmak isteyeceğini söyledi. Cary'ye televizyonda çalışan bir kişiyle telefonda konuşmanın bile birçok kişi için heyecan verici olduğunu hatırlattım. Bu arada dairem sonunda satılmış, Willow Caddesi evim olmuştu. Gordon ve Aubrey sık sık gelen ziyaretçilerdi. Danimarka'daki araştırma gezilerinden dönmüşler, Gordon soyağacındaki boşluklardan çoğunu doldurmuştu. Westerby'leri 1780'lere Kastrup'ları da ondan elli yıl daha geriye kadar götürmeyi başarmıştı. Gyldendal yeni baskıların ilk sayfasında soyağacı fikrinden hoşlanmıştı, Đngiliz yayıncılar da neredeyse aynı derecede hevesli görünüyorlardı. Gordon'un artık tek sorunu Asta'nın büyük dedesinin kim olduğu, Frederick Teyze'nin büyükbabasının 1790'lı yıllarda kiminle evlendiği, Rasmus'un anneannesinin gayrimeşru bir çocuk olduğu konusundaki kuşkusunun doğru olup olmadığıydı. Tabii onu Devon Villa'ya ziyaretleri konusunda sorguya çektim, ama bana ilk seferde anlattıklarının ötesinde fazla bir şey bilmiyordu. Swanny bu konuda oldukça gizemli davranmıştı. O zaman da Swanny'nin kendilerinden bir şeyler sakladığı izlenimi edinmişlerdi. - Bize gittiğimiz evin Asta'nın evi olduğunu söyleyip inandırmaya çalışmadı, dedi Aubrey, tam öyle değil. Gittiğimiz evin kime ait olduğunu hiç söylemedi. - Sadece kendi ailesinin -yani benim kendi ailemin- burada oturmuş olduğunu ima etti, "annem ve babam" dedi. Gordon hayalet öyküsünü, Swanny'nin öyküden hoşlanmadığım hatırlıyordu. Đkinci kat benim olduğu kadar onun da sinirine dokunmuştu, ama ne duvardaki resimleri ne de Swanny'nin onları satın almak istediğini hatırlıyordu. Kim olduklarını sormadım, çünkü hiç ilgimi çekmediler. Sadece onların Asta ve Rasmus olmadığını biliyordum. Sonra ona ya da ikisine, Swanny'nin kim olduğunu bilmediğini anlattım. Başlangıçta Gordon sadece soyağacı için endişelendi. Swanny'nin adının yanına "evlatlık" yazmasının doğru olup

Margrethe Cooper'ın çevirisini okuduğumdan. Green onun sevgilileri ve sevgililerinin yanındaki tutumu hakkında görüşlerini esirgemeye çaba göstermemişti.' olarak tanınıyordu. ondan kaynaklandığı kesindi. basılı halini görmeden bir eserin ne olduğunu göremezsiniz. ben de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyorduk. Lea Nehri'nin bataklığı olarak bilinen korkunç yerden geliyordu. Hackney'nin en beter yerinden. O günlerde. Bu onurlu lakaba hak kazanmış mıydı? Tabiî ki araştırmadım. Swanny hayattayken bu konuyla fazla ilgilenmemiştim. Günlük düzeltme işine ara verip yazıyı okudum. kötü taraflarını değil. önümdeki yazıyı baskı hataları ve anlatım yanlışlarını bulmak için okurken. Ironsmith. ben de ona öyle hitap ettim. Swanny'nin hangi kimliğe bürünmeye çalıştığını öğrendikten sonra merakım giderek artmıştı. Ne var ki bir melek ya da bir azizin bile Mrs. 'Mrs. ama benim için yeterince güçlüydü. Aksi kanıtlanmadıkça insanların iyi olduğuna inananlardan biri olduğum için. "Yaşadığımız sokak. Bir çocuktan daha büyük olmayan ama evin hemen hemen bütün işini yapmakla görevli küçük hizmetçinin adı Florence'tı. Öyleyse sana iyi şanslar. Merakım doğal olarak onunki kadar yoğun olamazdı. Cary Edith Roper'a ne olduğunu. Roper'dan sonra. Hyde'ın kötü kaderli . Ben insanların iyi yanlarını görme temayülündeyimdir. Tabiî yazıyı Cora Green kendisi yazmamıştı ama gerçeklerin. Maria Hyde'la arkadaşlık kurduğumu itiraf etmeliyim. hangi suçları işlediklerini bilemem. ben de yaklaşık on kişiyle birlikte ilk kopyaları düzeltmekle görevliydim. bu nedenle Mrs. Arthur Roper'ın anılarını hiç okumadan Cary'ye geri verdim. Dzerjinski. hatta geçmiş yayınlan için ne gibi güçlükler açacağını söyleyince vazgeçti. birbirlerine ne kadar yakın olduklarını. okuduğumdan zevk almaya da çalıştım. ama öldükten sonra. Miss Cottrell ve Mr. Maria Hyde da ölmüştü. yeni komşum Mrs. Dzerjinski Mrs. dedim. Yakınlığımız birbirimize önadlarımızı. ama ona böyle bir şeyin günlüklerin gelecekteki. Başını hafif sallayarak. bir zamanlar Cora Green'le aralarında su sızmadığı gerçeği de yazının iyiliği açısından unutulmuşa benziyordu. Cora Green'in 1905 sonbaharında Star'da yayımlanan yazısının ilgimi çekebileceğini söyledi. Bildiğimiz tek şey. eğer bunlara gerçek denilebilirse. Asıl yazarın süslü ve görkemli bir üslubu vardı. o zaman için bile modası geçmiş olmalıydı. Maria Hyde'ın üç kiracısı vardı: Mr. Lizzie Roper ölmüştü. kitapta Swanny'nin kim olduğu konusunda en ufak bir ipucu bile bulunmadığını biliyordum. Maria ve Cora demeyi zorlatana kadar Mrs. geçen yüzyılın son on yılında. Hyde'ın kiracısından çok. arkadaşı gibiydi. Hyde ve Mrs. ikisinin aynı kişi olmadığıydı. Green olarak kaldık. Günlüklerin Barış ve Savaş olarak adlandırılan yeni bölümü baskıya verilmişti. Yine de aradığım buydu. Đlişkilerinin gerçekten ne olduğunu. tipik bir Westerby bakışıyla ve son derecede ciddi bir biçimde "Kim olduğunu bulacağım" dedi.olmayacağını sordu. Daktiloyla yazılmış ya da kelime işlemciyle düzenlenip yazıcı çıkışı alınmış sayfalar aynı şey olamaz. son zamanlarda bir sürü skandala neden olan o kötü şöhretli aile Devon Villa'yı kendilerine mesken olarak seçtikleri güne kadar sakin ve saygıdeğer bir yerdi. Adından da anlaşılacağı gibi bir yabancı olan Mr. yasaya göre hakaret davası açamazdı. Çoğu yazarın da söylediği gibi.

"Miss Lizzie yeni kiracıyla. Cary'nin. gerçekten de Mr. Upton kısa sürede aynı zevkleri. Başlangıçta. Ne de olsa nişanlısı günün büyük bir bölümünde evden uzakta. Upton'un gözüyle anlatılıyordu. Ironsmith'le nişanlı olduğunu söyledi. Ironsmith'in Devon Villa'yı ziyaret etmesi gerekmiyordu o zaten orada kiracıydı. Bir öğleden sonra tesadüfen karşılaştık. Bana evin içine düşmekte olduğu korkunç durumu anlatan da Mrs. ve Mrs. Onun dairesini saygınlıkları konusunda kimsenin en ufak bir kuşku duyamayacağı bir çift. Cary British Museum'a da baş vurmuş. ucuz bir metal üzerine yapıştırılmış cam parçacıklarından yapılmış. Sokağımızdaki dedikodulara göre Miss Lizzie ya da yeni adıyla Mrs. paltosunun yakasındaki kürkten ve altın topuzlu bastonundan da anlaşılacağı gibi varlıklı bir adamdı. işinin başındaydı." Burada Devon Villa'da hüküm süren koşullar hakkında aynı görkemli ve yüksek ahlaklı üslupla yazılmış çok daha fazla ayrıntı vardı. Roper'ın Miss Lizzie'nin listesinde yeni bir ad olmaktan öteye gitmeyeceğini. diğer 'beyefendiler' Devon Villa'da görünmez oldu. Ancak bu kez Miss Lizzie evlilikte kararlıydı. onu başka beyefendilerin ziyaretlerini kabul etmekten alıkoymadı. Hyde'la aralarında geçen ve bu ayrılmaya neden olan şiddetli tartışma da Mrs. . oldukça ileri yaşlarda bir beyefendi olan Mr. Beatrice Cottrell'in anılarının nasıl kaybolduğu anlattığını hatırladım. ama yine de aralarındaki ilişkiyi yaklaştırmak konusunda iyi niyet belirtisi olan yüzüğü gösterdi. Lizzie adamın verdiği. beraberliklerinin amacının kilise ve devletçe onaylanmış uzun ve yasal bir ilişkiye dönüştürülmesinin tasarlanmadığını düşünmüştüm. Mr. Zaten talihsiz Mr. Bir gün Mrs. Mr. biraz talihsiz ama koşullar ve daha önce yaşananlar düşünüldüğünde haklı görülebilecek bir karar vermiş. Hyde bir gün bana 'Lizzie'nin arkadaşı' adı altında. ama bir sonuç alamamıştı. Cora Green bununla da yetinmemiş. Mr. Devon Villa'daki yaşamı anlatan diğer değerli belgenin. Hyde bana Lizzie'nin Mr. Çok üzüldüğümü söyleyemem. Okumaya devam ediyorum. Upton'dı. Miss Lizzie'nin isteksizce sürdürdüğü nişanlılığın onun ziyaretleri nedeniyle bozulduğunu duydum.Lizzie'nin Devon Villa'yı ziyaret eden beyefendilerle (daha değişik bir ad kullanmak gerekirdi) yaptıklarına iyi gözle bakması mümkün değildi. Miss Lizzie ona evin dışını gösterirken ben de evden çıkmış bulundum. aynı genel hayat felsefesini paylaştığımızı gördük ve iyi bir dostluk kurduk. Miss Lizzie'nin nişanlısına verdiği söz. Roper'la evlenince çok rahatladım. Mr. Mr. Đskenderiye kütüphanesini kül eden yangında yanan bazı edebiyat klasiklerinden nasıl sadece başka eserlerde söz ediliyorsa. bugüne kadar sürdü. Ironsmith kısa bir süre sonra da evden ayrıldı. Cottrell'in anılarına başka yazılarda da rastlanmaktadır. Upton devraldı. Mrs. Miss Cottrell'in evden ayrılması Mrs. Ben ve Mrs. duvarlarda ve hatta yataklarda dolaşan 'canlılar'. Gerçekten de dostluğumuz o mahalledeki yasanımızın da ötesinde. Middlemass en az elli yaşında. Roper'ın ilk çocuğu ve oğlu bu ilginç evlilikten sadece altı ay sonra doğdu. Roper evlendiği zaman belli bir durumdaydı. Middlemass'ı tanıştırdı. O günden sonra onu birçok kez gördüm. evin yaşanlarının kişisel görünümleri ve giyimlerini de ayrıntılarıyla tanımlamıştı. mutfak ve çevresindeki karafatmalar ve böcekler âleminin saygıdeğer davetsiz misafirleri.

taşıyamayacağı kadar çok ağır iş yüklendiğini görüp üzüldüm. Roper'la Devon villa'nın kapısının önündeki sohbetini duymamı önleyemezdim. O gün beni görmemiş olmayı tercih edeceği açıktı. Yüzünü becerebildiği kadar topladı. O güne kadar nerede olduğunu bildiğimi iddia etmem yanlış olur. çünkü son derece belirgin bir sömürge aksanıyla konuşuyordu. daha sonra bir satıcıyla konuşmak için ön kapı merdivenlerini indiğimde ne kadar gayret gösterirsem göstereyim. Kızın asıl babası kim olduğunu bildiğimi iddia edemem. O günlerde sık sık görülen bir diğer ziyaretçi de Cobb ya da Hobb. Roper'ın şehvete olan düşkünlüğü anlayışla karşılanabilir. Onu görür görmez tanıdım. sadık ve bağlı bir eş ve anne olarak yaşamaya başladığını söylemekten ne kadar mutluluk duyardım! Ne yazık ki. adında başka bir gençti. Daha sonra ne bahane uydurulursa uydurulsun. Roper'ın başka bir eski arkadaşıyla tanıştım. yakınlık gösterdiği kişi kocası olsa. bunun sonucunda da taşındım. Devon Villa'da kendi öz kızının çalıştığı o belirli evlerden birini işletiyordu. kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz. sadece duyduklarımdan kim olduğunu kesinlikle çıkaramazdım. gencin korktuğum gibi Mrs. Devon Villa'daki utanç verici durum karşısında orada daha fazla kalamadım o yılın kasım ayında talihim yaver gitti ve Stoke Newinoton'da kendime uygun bir yer buldum. ancak aynı patika üzerinde birbirimize doğru yürüdüğümüz için. Onu daha önce görmeseydim. gıdasızlıktan ve hatta isteyerek yapılmış kötülüklerden ölmesini engellemek için bir bakıcı tutmak zorunda kaldı. Çocuk henüz küçükken Mrs. Ironsmith'ten başkası değildi. Üzülerek de olsa. Roper'ın uslandığını. Florence o evde. Roper çocuğun ilgisizlikten. bu kocaman bir yalan olurdu. Roper kendim tutmayı başarmıştı. Roper'ın arkadaşı 'Bert' olarak tanıştırdı. Mrs. yeni bir çocuğun bakımını üstlenemeyecek kadar çok işle baş etmek zorundaydı. Ekose bir palto ve geniş kenarlı şapkasıyla oldukça şıktı. Hyde'ın önemli bir rol oynadığı sonucuna varmak zorundayım. zavallı Miss Cottrell'in eşyasının kaldırıma atılmasıyla sonuçlandı. adamın beline sarılmasına izin vermesi anlaşılacak ya da kabul edilebilecek davranışlardan değildi. Bu kişi buradan birkaç yıl önce ayrılmış olan Mr. Middlemass'ın bir arabanın içinde Devon Villa'sının önünde görünmesi çok gecikmedi. ama o beni tanımamazlıktan gelmeyi tercih etti. nişanlısının efendileri Cary'de görkemli bir evin nimetlerinden yararlanıyorlardı. bütün bu işlerde Mrs. Cobb'a (ya da Hobb'a) bu kadar yaklaştırması. Kısa bir süre sonra. Roper karısının 1904 mayısında doğurduğu kızın babası olmadığından kesinlikle emindi. Roper'ın yeni bir hayranı değil de Florence'ın nişanlısı olduğunu öğrendiğimde çok rahatladım. Gazete sayfalarında Mrs. Başka bir evde uşak olarak çalışan biriyle evlenmek üzere nişanlanmıştı. bu tartışma sözlü ve fiziksel şiddete kadar vardırıldı. Mrs. ağzında bir puro vardı. Kısaca söylemek gerekirse. Roper'ı London Fields'ta o adamla kol kola yürürken gördüğüm zaman ne kadar şaşırdığımı tahmin etmek kolay olacaktır.Bütün bu olanlardan sonra Mrs. Ona her zaman acıdım. O gün komşu evde korkunç bir tartışma oldu. Ama yüzünü Mr. yanındaki genci Mr. Roper'ın uzun süre yaşadığım evin hemen yanındakinde korkunç biçimde . Sık sık bana açılıp genç yüreğinin derinliklerindeki sırları anlatırdı. daha sonra benim yapacağım gibi bir konuşma olduğundan kuşkum yok. Ne kadar inanılmaz olsa da doğurduğu o sağlıklı oğlandan nefret ediyordu. Mr. Bunu duyduğumda ve Devon Villa'nın bodrum katına indiğinde. onun Mrs. yapacak bir şeyi kalmamıştı.ne var ki bu hayranların ardı arkası kesilmiyordu. Mr. Miss Cottrell'i evden ayrılmak zorunda bırakanın. sokakta Mr. Mr.

Neden? Ama onu işinden çok az. Harry'yle tanıştığında da yaşlanmamıştı. sevgili olmaları imkânsızdı. dosttular. Ellilerindeki veya altmışlarındaki Asta kendini çok yaşlı görüyordu. O akşam buluşmayı da kararlaştırmamıştık. tahminler yürütmeye çalıştım. Paul her gün annesini ziyarete gidiyordu. 1919 yılında. aralarında kişinin de kurduğu bir sınıf engeli vardı. buna karşılık bağımsızlıktan. Yine de ne evli olmaları. parklara. demek istiyorum. ama imkânsızdı. Swanny'nin kim olduğuyla ilgili konulardan söz etmek istemiştim. beraberce çay içmelerini. Günlüklerdeki sayfalar Harry Amca'nın ne yaptığı. asıl endişesi orta yaşlılıktı. British Museum'a. Demek ki onun konuşmak istemediği konu buydu. Harry Amcanın ne dediği. Harry Amca'nın da ona âşık olduğu kesindi. yine de ilişkileri hiç cinselliğe dönüşmedi. Yani Margrethe Cooper onları daha çevirmedi. merakımın Paul'e günlüklerden bahsetme arzumdan da güçlü olduğunu anladım. Tabiî. evinde bir Yahudi sakladığı için Nazilerce kurşuna dizilmişti. hatta aynı yatağı (altı aydan beri Paul'le birlikte kullandığımız yatak) paylaşmalarına rağmen onu yok saymayı başarıyordu. Nasıl bilebilirdi. Günlüklerle ilgili olarak ne söylemeye başlarsam başlayayım. "98 Numara"nın önüne neredeyse bir bomba düşmüştü." Asta'nın savaş yılları ve savaş öncesi yıllarla ilgili günlükleri 1925-1934 dönemine kıyasla çok daha fazla kendisiyle. Ama bu yanı dışında Harry beni ilgilendirmiyordu. Bu konuda felsefe yapıp komik olmaya çalışmasına rağmen. bir hafta önce şiddetli bir kalp krizi geçirmişti. evlerin içi ve döşenmelerine daha az rastlanıyor. Bu büyüleyici bir şeydi. hemen hemen hiç aramamıştım. 1955 ve 1967 arasında yazılan defterler henüz çevrilmemişti. bir arkadaşlığın tarihçesi değil. Bütün ömrü boyunca yaşlı değildi. Birçok konuda Swanny'nin mirasçısıydım. Onu seviyordu. sonunda hep bu konuya dönmüştüm. sinemaya ya da tiyatroya gitmelerini engellemedi. kendi duygularıyla doluydu. Harry Amca'yla eskisinden çok daha fazla birlikte oluyorlardı. böyle durumda da telefona cevap vermez. diyelim inanılmaz bir rastlantı sonucu öğrense de bana söylemez miydi? Son günlükler. biliyor olmasıydı. öyle demişti. kesinlikle nedenini bilmediğim bir konu hakkında her zaman yaptığıma başvurdum. aynı evi. Bunu anladığımda işine telefon edip özür dilemeyi. ne de aralarındaki toplumsal uçurum onların birlikte yürüyüşe çıkmalarını. Benim aradığım bir esrarın anahtarıydı. Paul bu defterleri çevirmeye başlamıştı. Bunu düşünüp bu isteğin kendini belli etmeden yüreğime nasıl yerleştiğini gördükçe. Annesi çok hastaydı. ben de Swanny gibi öğrenmek istiyordum. ya derste ya da kendi bürosunda bir öğrenciyle görüşmededir. Tabiî. Danimarka'da yaşayan bir aile dostu.öldürülmesi haberiyle karşılaşana kadar ne Roperlardan ne de Maria Hyde'dan bir daha söz edildiğini duymadım. evli birer insan olarak her ikisinin karşısında ahlakî bir yasak olmasıydı. ama . Arkadaştılar. hayvanat bahçesine. Londra'nın öbür ucunda bir hastanede. uluslararası olaylardan ve bedensel korkudan söz ediliyordu. siyasetten. hatta Harry Amca'nın ne yiyip ne içtiğiyle doluydu. Uzun saatler hatta günler boyu kocasıyla hiç ilgilenmemeyi. bu akşam da doktorlardan biriyle görüşecek ve annesinin durumunu öğrenmeye çalışacaktı. Bu defterlerde gündelik hayata. Gerçekten de Paul'e genel olarak günlüklerden değil. Ondan çok daha az heyecan duymakla birlikte. sonra da isteksizliğinin nedenini sormayı düşündüm. başlangıçta bütün bunlarla son derece ilgilenen Paul'ün birdenbire neden Swanny'nin kimliğiyle ilgili her sözden kaçındığını düşündüm. Cevaplardan biri. Kanıtları bir kenara bırakıp. Paul Öğretmenler Odası'nda zaman geçirenlerden değil. Bunun cevabı. acilde yatıyordu.

Peki. Anneannesi. Yirmi dördüncü bölüm 4 haziran 1947 Det er nfjagtig femten Aar siden idag. Padanaram'dan ayrılıp buraya geleli bugün tam on beş yıl oldu. men jeg kan huske den. Marie'nin kendi Padanaram'ından Swanny'nin yanında bahsetmemesinden. büyük olanı demek istiyorum. bildiklerini o zaman on bir yaşına yeni basmış torununa anlatmış olabilir miydi? Hayır. yine çıkmaza girmiştim. Paul de yazdıklarını gördü. Belki de yorumlarını bir sonraki yılın defterine saklamıştı. bakmam gerek. bana yıllar önce Lavender Grove'da geçip giden günlerimi hatırlatıyor. der er dramatisk anlagt. bana bile söyleyemeyeceği bir şey okuduğunu düşündüm. Marie'nin bu öğleden sonra çaya gelip Padanaram'ı Ann'e yedinci doğum günü hediyesi olarak vermek istediğini söylemesi. bir elimde Encyclopaedia Britannica düzeltme yapıyordum. Ya da belki anneannesi ona bir şeyler anlattı. Doğum günü aralıkta galiba. Akşam olmuştu.sonra birden günlüklere düşman kesilmiş ve ilgisini kaybetmişti. Hansine'nin bir şeyler bilmesi hep mümkündü. konuyu Swanny gelmeden önce açıp bitirmesinden memnunum. Buradan ileriye gidemedim. Kendi kendime onu sadece iten bir şey değil. saa vildejeg sige. ne tuhaf bir rastlantı. Paul hastaneye varmadan birkaç dakika önce ölmüştü. olup biteni bilmesi gerekirdi. bir elimde Asta'nın kopyalan. O evi çok sevdim. Yine Hansine'e geri dönüyorum. Jeg skrevikke Datoen ned nogen Steder. çok değişik bir şey olmamışsa. ama kızına anlatmış olabilirdi. Telefonda annesinin öldüğünü söyledi. kafamda düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum. Eğer duygusal bir kadın olsaydım. anneannesiyle ilgili bir şey. Hvis jeg var den Slags Kvinde. Tarihi hiçbir yere yazmadım. yoksa Rasmus'un yaptığı ve Swanny için olmadığını öğrenince öfkelendiğim o aptalca oyuncağı değil. at vi maatte tage fra Padanaram ogkomme hertil. ama hatırlıyorum. Paul telefon etti. at den var skrevet i mit Hjerte. Hansine Lavender Grove'da Asta'yla birlikteydi. ama hâlâ Rasmus'un onu . 1954'te ölmüştü ama Asta günlüklerinde Hansine'nin ölümü hakkında pek az şey yazıyor. Belki yanılıyorum. bunun kalbime yazıldığını söylerdim. "Doksan sekiz" o kadar kötü değil ama çevresi dökük.

yemeği boşverelim. Sevmiyorum. Kızlar. Bunda çekineceğim bir şey yok. Daha neler! Tabiî. Komik olanı da Rasmus'un şimdi Swanny'ye harika davranması. Bu züppelik falan değil. Joan Cropper iyi bir işi olan. merak ediyorum. insanlar onu bu kadar kötü dolandırmasalar bugün nerelerde olacağını anlatıp duruyor. fötr şapkasıyla. Ya da dünyanın kötü dediği şeyleri. karısıyla tabiî. Ona bakıp hatırlıyorum. aklınızdan geçenleri. Aptal ihtiyar! Eğer Swanny yoksul biriyle evlenip yolun öteki yanında. ama ona söylemeyeceğim. Buna rağmen benim kadar sert bir kadının bile şefkatin tuzağına düşmemesi mümkün mü? O yaşlı bir deliyse. Mor" diyor bana. "Bütün bu züppece tutumlar. güzel yemek olmayacak. ben de duygusal bir kocakarıyım. Yıllar boyu düzenli olarak tutulan bir günlük sadece hayatınızın ve düşüncelerinizin kaydı olmakla kalmaz. ama onun o kocaman kırmızı suratını. yavaş yavaş bir kişilik de kazanır. ama Harry'nin gelmesinde ısrar edeceğim. savaşla birlikte kayboldu. bizimse düştüğümüz söylenebilir. iyi olmayacağını biliyoruz. Neye benzediğin-sert yakalığı. yemekler daha da kötüleşti. Sebzeyle doldurulmuş talaş böreği konserve çorbaya benziyor. Bana sadece o eski günlerimi hatırlattığı için değil. Geri döndüğü o geceyi hatırlıyorum ama yazdıklarım farklı. Harry'ye bayılıyor. Harry'ye bile bir şey söylemedim. "98"den çok daha iyi bir evde oturuyorlar. korkuyorum. Bunların hepsi saçma! Her şeyden önce. bir ya da iki şey hatırlıyorum. Yazdıklarımın tam gerçek olmadığını biliyorum. kimin ondan neyi çaldığını. Yine de onu sevdiğimi söylemenin bir anlamı yok. Bana göre kırk dokuz yıldır birbirimizi sevmeyen kocamla elli yıl birlikte olmamızı kutlamak çok gülünç! 15 eylül 1954 Rasmus hayattayken. Davetli listesi sorun olacak. Ama gerçek olanı. iyi para kazanan biriyle evlendi. Hayatında hiç düşlemediği bir yere yükseldiği. Hornsey'de otursaydı. hiç güzel yemek yok ki. Hansine'nin gelmesini istemiyorum. Hansine'nin davet edilmesini kabul edemem. bunu şimdiden görüyorum. Neyse. ifadesiz gözlerini ve aptalca tebessümünü gördüğümde. Neyse.parti fikrinden bütünüyle vazgeçebilir. Galiba savaş bittikten sonra. ondan bir şey saklamanız gerekmez. Frascati'de verecekleri ellinci evlilik yıldönümü partisini konuşmaya geldiler. Yüz yıl önce. ne kadar kötü olursa olsun. ondan bir şey çıkmayacağından eminim. onu sevmemem. zamanının çoğunu onun evinde geçirip nasıl kazıklar yediği hikâyeleri anlatarak Torben'i canından bezdirmesi. kendi partime kendi istediğim insanları çağıracağım. Marie bundan hoşlanmazsa -Swanny hoşlanacak. Günlüğünüz her şeyinizi söyleyebileceğiniz bir kişidir. Restoranların verebildikleri tek şey talaş böreği ve sütlü pelte. oysa söyleyebilirdim. hiç de bana uymayan bir duyguya kapılıyorum.itmesinden incinmiş gibi geliyor. Hiç sevmedim. şikâyet etmek istediğimde günlüğüm vardı. tam olarak öyle olmadı. kimseye ondan şikâyet etmedim. Neyse. görürdüm onu. o kara kutunun içinde dimdik otururken neye benzediğini biliyor mu. hâlâ çıkarmadığı tozluklarıyla o eski Fiat'ın. ihtiyaç hissetmedim. Đşlerin bozulup Westerby Autos'un kapandığı günden beri her dakika. Marie'den geldi bu fikir. ki hatırlatıyor. günlüğünüze yazabilirsiniz. Sam'in ölümünden beri Hansine de onların yanında. . kimin ona ne kazık attığımı.

benimle evlenir misin?" dedi. bunun pek bir önemi yok. Sonunda özgürüm. ikincisiyse bugün geldi. üç yıl önce falan olmalı. Harry'nin karısı öldüğünde. her şeyi yazdım. . ikisinin arasında altmış yıl vardı. hepimiz tiyatro oynadık. Üstelik cenaze töreni yapacakları gün. öldüğünde insanların bana onu ne kadar özleyeceğimi söylemelerini engellemedi. Belki de onu hiç de sevmediğimi gördüler. Cenazeye gitmeyeceğim. bana en küçük bir ipucu bile vermeden. Birlikte öğle yemeği yemeyi önerdi. Şimdi düşünüyorum da. Yemekten sonra kahve ve konyak içiyorduk. bu da hoşuma gidiyor. bir iki kelime yeter. 3 nisan 1957 Hayatımda sadece iki evlilik teklifi aldım. puro içen bir erkek görmek hoşuma gidiyor. Hayatımda gereğinden fazla cenaze oldu. Böyle bir şey söyleyerek karşınızdakinin sizden nefret etmesine neden olabilirsiniz. Harry'ye söylemekten çekindiğim binlerce şey var. Şimdi de Hansine. kelimeler sonsuza kadar yaşar. Karısı öldü. ben de kıskandım. Çocuklarımdan hangisiyle beraber oturacağım? Cevap Swanny'yle. ikimiz de aynı yemeklerden ve çok yemekten zevk alıyoruz. bir teki dışında. ama ölmüş bir kadını kıskandığımı biliyorum. hiç dönmem. Harry dahil. Harry onu çok özledi. ama ben bir sürü Danimarkalı kadının tersine. hepsi de bunu biliyordu. Hard Times'ı yeniden okuyorum. Onu özlemiyorum. Bu konuda hiç kuşkum olmadı. Đşte öldü. ama artık onun da bir arabası olduğuna göre. Rasmus'tan hiç şikâyet etmemiş olsam da bu. Purosunu yaktı. Onun karısıyla hiç de evlenmek istemediğini söylediğini hatırladım. Galiba beşinci kez. biraz da gergin bir sesle "Asta. Harry'yle tiyatroya gidiyoruz. o da yetmiş beş yaşında. Birlikte yemek yemekten hep hoşlandık. Birincisine aptal gibi evet dedim. onu aramıyorum. sigara ya da puro içmiyorum. Bunları iyi bilmesi gereken Marie bile Rasmus'un çok hasta olduğu son aylar boyunca. 23 kasım 1954 Herkes birbiri ardına ölüyor. Harry yas tuttu. Ne yazdığımı hatırlamıyorum. Charlotte Sokağı'nda nefis bir Fransız restoranına götürdü.Dünyada bunu yapabileceğim başka bir canlı yok. Harry son zamanlarda puroya dadandı. onu sandığımdan da çok arayacağımı söyledi. ama buna yakın olmalı. beni Londra'ya. O günlerde her şeyi yazdım. Ne de olsa yakında yetmiş yedi olacağım. Harry'den biraz daha uzakta olacağım tabii. Öte yandan bu günlüğe. karısını özlediğinde bunu ona hatırlatmayı düşündüm ama yapamadım. Kesin olarak emin değilim. Beklemiyordum. Cenazeden sonra konuyu açtığımda. Joan Sellway bana siyah çerçeveli adi bir kart gönderdi. ama günlüklerime geri dönmeyeceğim.

evliliğin ne anlamı olacak? Evlilikte isteyip de elde edemediğim tek şey buydu.Mrs. Cevapları bilemiyordu. dedim. evlenemeyeceğimiz günlerde. . Duke'ü terk edemezdin.Tuhaf. öyle değil mi? Bilemediğini söyledi. Galiba fazla inatçıyım.Öyleyse. dedi. yeniden birbirimizin gözünün içine baktığımız uzun bir sessizlik oldu. Oysa şimdi içi kurumuş bir kadınım. dedi. seninle evlenmem. seni seviyorum. . Peki o zaman. geçmişte neler duyduğunuzu. Ben de kocamı bırakamazdım. samimiyet. . evet. yine çok geç olacağını da biliyordu. Benimki kadar uzun bir hayatta.Evet. Çılgın gibi düşünüyordum daha önce hiç düşünmediğim gibi düşünüyordum. Belki de yaşlanınca insanın yüzü kızarmıyor. Gençliğimizde buna onurlu davranış derlerdi. Çıplak vücudum da iyi bir ütüye ihtiyacı varmış gibi duruyor. Galiba rengim biraz soldu. hatırladığını iddia eden yalan söylüyordur. Gerisi. "Bundan en ufak bir kuşkum olmadı. Bir anlaşma yapıp sonuna kadar bağlı kalıyorsun ama aslında bu çok saçma. Bir kabuk kadar kuru ve kapalıyım. tek bildiği artık çok geç olduğuydu. değil mi? Birimiz ölene kadar dost kalacağız? .Söylenmesi gerekmeyen hiçbir şey olamaz. neler düşündüğünüzü hatırlamanın mikanı yoktur.Bir zamanlar evlenirdim.Seni seviyorum. Sadece "Hayır" dedim. Đçinde böyle bir şey olan bir evlilik önermediğinden eminim.Ne söyleyeceğimi bilemedim ki bu başıma kolay kolay gelmez. Evet evet. . bana dokunmasından utanırım. . dedim. bizim de Lavender Grove'da oturduğumuz günlerde tanışmış olsaydık. öyle sandım. Hayır diyeceğinden korkuyordum.Hep merak ediyorum. kimse günlüğüne böyle şeyler yazmaktan hoşlanmasa da gerçekten kurumuş. Ürperdiğimi hatırlıyorum. Sanki hayır diyeceğini biliyordum. bunu söylemeye bile gerek yok. Ama birbirimizi hiç bırakmayacağız. Onun için söylemedim. Daha sonra birbirimizin gözüne baktığımız. Duke" diye bahsettim. . Yüzüm de kızarmadı. Ben yazarım. başımızı başka yönlere çevirdiğimiz. ne kadar yakışıklı olduğunu ve beni arzuladığını hatırladım. bu fizik olarak mümkün olamaz. Bunu büyük bir sıcaklıkla. senin de beni sevdiğini biliyorum. kadının adını hatırlayamıyorum. Tuhaf ama. Asta. "Bizim aramızda böyle şey olmaz" diyeceğini kesin olarak biliyordum. giderek artan küçümseme duygusu. Benim dışımda. . evliliğin sevmediğim yanı. Ona söyleseydim.Hayır Harry. Ya da. Ondan hep "Mrs. demek istiyorum. Yatakta bir erkekle o şeyleri yapacağımı sanmam. kırışıkları başka türlü düzeltmek imkânsız. . dedim. yine de gençken onu ne kadar arzuladığımı. Bir erkeğin bana bakmasından. bir insanın en kötü halini görmek. dedim. bu kadar iyi ve ahlaklı olmak bize ne kazandırdı? Evlendiğimiz insanlara bağlı kalmak. dedim. sevgi dolu söyledi. onun bekâr bir erkek olarak Islington'da çalıştığı.

Tam da çıkıp davetiyeleri almaya hazırlandığım bir sırada. Willow Caddesi'nde yürürken az da olsa titriyordum. Galiba kadınlar erkekler gibi uzun zaman kavgalı ya da dargın durmuyorlar. söyledikleriyle fazla ilgilenemedim. Swanny'ye Margaret'in yeni soyadını ve nerede oturduğunu sormalıyım. Yazdığı kitap basılınca sözünü tutup bana bir tane gönderecek mi. annesinin yanında değil. sonra kendi kendime sordum. Kendimi "Bütün bunları daha önce yazmıştım" diye düşünmekten alamıyorum. ama bu kadar yolu göze alacaklarından kuşkuluyum. Danimarka'ya döndüğünü söylediler. Hammond'la evlenmek isteyen Mrs. Housman ölmeseydi. Rasmus hayatının sonuna kadar ondan nefret etmeyi sürdürürdü. özellikle de uzun zamandan beri serbest kalıp Mr. öptü. John ve karısını çağırmıyorum. Ama çok uzun süre önce en iyisinin duygularımı göstermemek. içinde Georg Stage ile ilgili bir bölüm olacak. Bunu yazmayı en sona bıraktım. erkeklerin çoğunda olan bir şey. Cline ve evlenen. korkunç haldeydi. ara sıra yaptığı gibi. ama yeni soyadını hatırlamadığım Margaret Hammond. Çağırmayı gerçekten istediğim biri de Swanny'nin öğle yemeği davetinde çok ilginç bir konuşma yaptığım Mrs. Housman'ı. Eminim Mr. Anladığım kadarıyla Knud'un prostatından bir derdi var. Ann'ın nerede kaldığım bilen var mı? Tek bildiğim. kendini tekrar etmemek mümkün değil. Harry hiçbir yere gitmedi. Mrs. Swanny bana aldığı imzasız mektubu gösterdi. sakin olmak. Elimi aldı.Başımı salladım. Neyse ki bir grip salgını onu alıp götürerek herkesi sevindirdi. Ann'ı da çağıracağım. bir çikolata partisi kutlama olamaz. ama bugün öğleden sonra gelip Marie'nin öldüğünü söyledi. Jorgen. onları neredeyse hiç tanımıyorum. Bir an için konuşamadım. bunun için birkaç dakika geçmesi gerekli. oyuncak bir bebek gibi başımı sallamaya devam ettim. Bunu biliyorduk. Knud ve Maureen'i de davet etmek zorundayım. 16 haziran 1963 Gelecek ay için düzenleyeceğimiz. Zavallı çocuk. kâğıdı elinden alıp yırttım ve yaktım. neredeyse konuşamıyordu. ama şok hâlâ geçmedi. Rasmus'un cenaze töreninden beri John'u gördüğümü sanmıyorum. Tabiî Mrs. Elleri titremeye başlayalı beri Harry araba kullanmaktan çekiniyor. En büyük kızını da davet edeceğim ki. belki de en korkuncu. Aslında bunu belki de hiç yazmayacaktım. Bir insanın çocuğunu kaybetmesi korkunç bir şey. seksen üçüncü doğum günümde vereceğimiz çikolata partisi için iki düzine davetiye aldım. Evans. Harry'yi getirsin. kim aldırır? Şimdi artık kim aldırır? 5 ekim 1964 Ann telefon etmedi. neden bilmem. Ama o kahrolası şeyi burnumun ucuna tutunca çok gergin olduğunu gördüm. Şok insanı hemen etkilemiyor. Sonra hemen çıktım. ama bugünlerde gençlerin nerede olduğunu tahmin etmek imkânsız. Yapılacak en iyi şey. merak ediyorum. Tabiî Swanny ile Marie de orada olacak. aslında gerçekten yalnız kalmak istedim. davet edeceğim kişileri düşünüyordum. hayata devam etmek olduğuna karar . O orada olmasa. bütün vücudu titriyordu. bunu yazmaktan mutluyum. Benim yaşımda. bekliyorduk.

gerçek olduğunu hatırlıyorum tabiî. Şimdi istesem de yazamam. Bu dava bana Londra'ya ilk geldiğimiz dönemlerde Navarino Caddesi'nde işlenen bir cinayeti hatırlattı. işin tuhafı da bazıları buna inanıyor. Bir zamanlar bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. Bir katil tanımış çok insan yoktur. Hayatımın onca yılı elimden kayıp gitti. dedelerinin arasında bir Alman olduğundan eminim. Swanny'nin sorularına son vermesini isterdim. Bazı şeyleri. ne zaman. ne evin ne de oradakilerin adlarını hatırlayabiliyorum. tek hatırladığım kadını bir kere gördüğüm. Yüreğim bütün bu yıllar süresince aldığı darbelerden katılaşmış gibi davranıyorum. 4 haziran 1966 Bu unutkanlıktan nefret ediyorum. "Asker! Đleri. inanmıyor. bitirene kadar da masadan kalkmama izin vermezdi. Torben'in dediği gibi. Hatırlamadığımı söyleyince. nasıl. insanlar birbirinin peşi sıra ölünce. yaz tatili için Strandvej'deki eve gidişimizi. oysa yirmilerinde. O dönemden bazı günleri en ince ayrıntılarına kadar hatırlayabiliyorum. elli üç yaşında olmasına rağmen benim için hâlâ küçük olanı kaybetmeyi beklemiyordum. nefret ettiğim o yoğurt çorbasını içirir. geriye sadece on yılın solmakta olan bir cama çizilmiş resim gibi bulanık parçaları kaldı. bunları unutuyorum. Lancashire'da çocukları öldürmekle suçlanan Ian Brady adında bir adam ile Myra Hindley adında bir kadının duruşması Dikkat çekici ama korkunç. üzüntüyü yürekte tutmak ya da yazmak. Kadın fotoğraflarında olduğundan da yaşlı görünüyor. çünkü neredeyse tamamım unuttum. akşamın çok erken saatlerinde. yedi yaşındayken Bornholm'deki tatili. o evin benim olmasını istediğim. Dik durmayı öğrenmem için Frederikke Teyze beni hep başımda bir kitapla yürütür.vermiştim. Hafızam artık delik deşik. Tanıdığınız birinin daha sonra bir insan öldürdüğünü öğrenmek ilginç olmalı.bir ölüm ilanına benzemeye başladığını düşünüyorum. ama kim. ama en küçüğümü. bu günlüğün. adamsa bir kütüğe benziyor. marş!" En iyisi. yukarıda. Şimdilerde bütün duygularımın kuruduğunu iddia ediyorum. Bazen. Çocukluğumu. hasta olmasını. galiba inanmak istiyorlar. Hatırlamadıklarım. 2 ekim 1966 Artık akşamları çok yorgun oluyorum. Bence kadında Alman tipi var. şimdi bu kararın ne kadar anlamsız olduğunu görüp gülüyorum. böylece bana karşı sorumluluklarından kurtuluyorlar. 21 nisan 1966 Gazeteler cinayet davası haberleriyle dolu. oysa eskiden hiç böyle . onu uyandırmamak için odadan emekleyerek çıkmamı hatırlıyorum. ortadaki yıllar. annemim hep yatakta.

Taksi parasını eski elbiseleri sattığımda gelen paradan ödüyorum. yatmış ölümü beklerken. 2 eylül 1967 Her şey bitti. Ama bütün bunları söyledi. Seksen beş yaşındaydı. bana kalsa. mektuba yazmadı. Öldüğü zaman değil. Haftada bir iki kere görüşüyoruz. Hastane yatağında yatarken bana güzel bir şey söylemedi. mektup yazdı tabiî. St. Birinci Dünya Savaşı'nda gaz soluduğundan her kış ağır bir bronşit geçirdiğini anlattı. Mektupları kütüphaneden aldım. hepsinin beni ne kadar özledikten hakkında. dedi. Galiba yazdıklarım da giderek kısalıyor. O Browning mektuplarını birlikte okuduk. işleri güçleştiriyor. bu da güzel bir yaş. "Bırak böyle düşünsün" dedim kendi kendime. Seninkiler muhteşem aşk mektupları. Onları Paris'ten mi almıştım? Yoksa Londra'dan mı? Hatırlamıyorum. çünkü hepimiz gittikten sonra.değildi. o puroları içtikten sonra ne kadar öksürdüğüydü. Hayat bitti gibi hissediyorum. ama benim için yeterince uzun olmadı. Sanki. ama bunu daha önce hiç duymamıştım. . ben ölene kadar hayatta kalmasını isterdim. ev hakkında. ona aşk mektubu yazan tek kadının ben olduğunu anlatıyor. Babası ölürken yanında olmam için bana kızını gönderen o kadına şükran borcum hiç bitmeyecek. Sadece elimi tutup gözlerimin içine baktı. bu kadar güzel ve bu kadar iyi saklanmış elbiseler beklemiyordu. Kızlarından biri.Peki ya yirmi beş yaşındayken âşık olduğun o kız? . mavi. Tek hatırladığım. Asta. aslında birlikte de değil. Onun yerine şimdi Harry'ye yazmaya başladım. gece uykusunda öldü. benim de taksi için Swanny'ye güvenmek zorunda kalmam. bunu ne kadar sevindiğimi saklamak için söyledim. . dedi. ama bunlar aşk mektubu değildi. Şimdi burada kesip Harry'ye yazacağım. . kızlar hakkında. Gerçekten de ona âşıktım. John's Wood High Street'teki kadına gittim. O kadar bencilim ki. ama sonuna doğru. Kim olursa olsun. Birinci Dünya Savaşı'nda sen Fransa'dayken karın sana mektup yazmış olmalı. Galiba kimsenin fırsatı da olmadı. Duymadığımı söylemedim tabiî.Yirmi dört. okudukta sonra Harry'ye verdim. Yirmi dört yaşındaydım. Seninkiler gibi değildi. yanındaydık. sanki Robert Browning'inkiler gibi. beni sonsuza dek seveceğini falan. değil mi? dedim. yeterince uzun dersiniz. Yazdıklarıma aşk mektubu diyor. Daha önce kimse bana güzel yazdığımı söylememişti.siyah Chanel tayyörümle Patou elbisemi sattım. Đngilizce yazım hâlâ kötü ama Harry aldırmıyor. devam etmesi gerek. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. hastalığı çok ilerlemişti.Mrs. Çok heyecanlandı. Browning gibi demek istiyorsun. hem de düzenli olarak. elimi öpemeyecek kadar güçsüzdü. . sonunda verilen ilaçlar da bir işe yaramamaya başladı. onunla evlenmek istedim ama o istemedi. Taksiler çok pahalı. ama onun eve bağlı olmak zorunda olması.Oh. Zatürree olmuştu. ama durmayacak.

onun için gerçek çiçeğin bu olduğunu söylerdi. ama bunu yazmak niyetinde değilim. Harry'nin cenazesine gittim. Öyle çok olumsuz bir yargıda bulunmadı. her zamanki saatte odama çıktım. Elimde sanki bir demet ısırgan otu varmış gibi. Beş dakika önce olanları hatırlamazken günlük tutmak saçma olur. çünkü en çok dünü unutuyorum. bütün gün ve bütün gece onu düşünüp bunları yazdım. kafamdan geçenlerden ona hiç bahsetmedim. Konuyu ilk o açtı. bunu bir düşüneceğim. Çok parlak bir günlük yazısı değil.Swanny Teyze'nin aldığı o imzasız mektuptan bana söz edişini hatırlıyor musun? Bütün dertlerin başlangıcı olan mektuptan? . en iyi arkadaşımdı. Beni hastaneye Swanny götürmüştü. bence haksız da sayılmaz. Çok gençken yazdıklarımı yakmıştım. biraz utanıyordum. Annesinin öldüğü günün öğleden sonrasında. geceyi çıkaramadığını bildiren bir telefon geldi. bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. oraya yalnız gitmeliydim. odama çıktım. Yirmi beşinci bölüm Joan Sellway yaşasaydı. Çok yorgunum. unutacağım son şey Harry'nin kır çiçeklerinden hoşlandığı. ama izin vermedim. artık yok. Swanny beni teselli etmeye çalıştı. onlarla birlikte her zamanki gibi akşam yemeği yedim. bütün gün orada kaldım. Đnsanlar hakkındaki iyi ve güzel şeyleri onlar hayattayken söylemek. ama bir açıklama yaptı. Belki de bütün bu defterleri yakarım. Swanny götürmek istedi. Annesi hayattayken onun hakkında tek bir olumsuz söz söylemeyen Paul ise ölülerin ardından konuşmama kuralını izleyenlerden değil. Parklarda birlikte yürürken hep arsaların yanında durur. dünmüş gibi değil. Hayır. onun hakkında bir yargıya varamayacağım kadar yakın olacaktı. Bu sabah. 9 eylül 1967 Ölü gibi yorgunum. Hiçbir şey söylemedim. taşıdığım çiçeklere uzun uzun baktı. Yukarıya. Bu. ne de olsa Harry kocam değildi.Neyse işte. Onu her zaman düşüneceğim. tam Torben eve girerken geri döndük. Ağlamam. yargılamayı da öldükten sonra yapmak daha akıllıca olurdu. Edebî yeteneğimin en güzel örneği de değil! Ama hiç olmazsa ağlamadım. günlüğüme yazacağım son yazı olacak. Söylenecek başka şey yok. ama hafızam ne kadar zayıflarsa zayıflasın. . ama sarılmasına izin vermedim.

Bir tanesini kocasının onu aldattığına inandığı bir kadına. Mektuptan söz ettiğimde. Bir gün bir şeye öfkelenmişti. .Hayır. .Đnsanlar çocuklarının anne ve babalan gibi olmalarını bekler. Dehşete kapıldım. babama anlattı.Buna benzer başka mektuplar da gönderdi mi? .Mektubu onun gönderdiğini mi? "Yazdığını" diyemiyorum. Konuşmakta güçlük çektim. ama ona bu fırsatı hiç vermediğimi de söyleyebilirsin.Seni kaybetmekten. bir tanesini de oğlunun homoseksüel olduğunu bilmeyen bir anneye. insanları anne ve babaları yüzünden suçlarlar. mektuplardan da bahsetti. Bana annemi neden terk ettiğini uzun uzun açıklarken. Belki de korkuyordum. söyleyemezdim. ona hiç uymayacak kadar uzaklaşmıştı. Üstelik de sadece Swanny'nin dertlerinin başlangıcı değil.Mektup yüzünden? . Aramızdaki sorunu ona mektuptan söz ettiğim dakikaya bağlayabilirini. ikimiz de sessizdik. Sonra ona neden korktuğunu sordum. insanları uyarmak göreviymiş öyle dedi. . kestiği büyük harfleri yapıştırdı. . sana o zaman söyleseydim hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyebilir misin? Đşin kötüsü. ama elimden bir şey gelmezdi. dört ya da beş. Söylediklerini düşündüm. Bunları güçlükle söylerken bile sanki omzundan atmak ister gibiydi. Ama tabiî ki biliyorum. Bana şimdi dürüstçe cevap verip. çünkü mektubu yazmadı.Annen sana hiçbir şey anlatmadı mı? . Bunu ona söyleyemiyordum. yirmi dört yıllık evliydiler. . belki çok . Nereden anladın? . Bir imzasız mektup yazarının oğlu olmakla gurur duymuyorum.Kesin olarak bilmiyorum. kendi içine çekilmiş. Her ikisi de orta yaşa gelince babam annemi terk etti. Teyzene gönderdiğinden önce. niçin korkmuştu? . bu kadarı abartılı olur. Yüzüne sadece merakla baktım. birbirimizi kolluyorduk. Farkına varmı4tı. Galiba hep bahane olarak buna benzer şeyler uydurulur. yani kanıtlayamam. Farkına vardığını biliyordum. Bunu dünyanın en basit şeyiymiş gibi söyledi.O mektubu annem gönderdi.Sanki unutabilirmişim gibi. Annemle yapılan konuşmalar son derece yüzeysel olurdu. onlarda da aynı kusurların bulunduğunu sanır. Bir şeyler değişecekti. Sen daha bana söylerken anladım ve sanki beynime bir darbe yemiş gibi oldum. O gün yüzünün kararmasını. oysa bu çok yanlış. Derine dalmaktan çekinirdim. O kadar iğrenmiş ve o kadar korkmuştum ki. gözlerinin boşluğa bakmasını hiç unutmadım.Bir sürü. Yüzüne baktım. Yok.

Hastabakıcılardan biri işten ayrılacaktı. bir gündüz hemşiresine. onun içinde eritildi. hareket ettirebildiği eli. Ama şimdi değişir miydi? . Geceleri yatağında yatıyor. daha sonra ısrar etmişti. Kendini daha rahat hissetmesi için Paul'e de anlattım.küçük. merdivenlerdeki hayalet hilesini duyduğu gün ya da hemen sonra geçirdiğinden eminim. kollarımı boynuna doladım. Onu hemen hemen her gün görmeye geliyordum. sessiz ve hareketsiz kalmıştı. Çifte kişilik dönemi sona ermiş.Ne kadar iyi bir psikologsun. . Mektubun gelişiyle birlikte nin sonuçsuz araştırması. onu olabilecek tüm iyi ve güzel şeylerden soyutlamıştı. her şeyin yeterince iyi olduğunu hissettim. bize bir servet kazandırmayacaktı" diye düşünmek de mümkündü. Edith Roper'ın saltanatı bitmişti. O gün anlamamıştım. sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi kıpırdıyordu. etkileriyle hayatına yerleşmiş. bazen avucunun içinde buruşturdu bazen de çarşafın kenarını başparmak ile işaret parmağı arasında sıkıştırdı. O sabah gece bakıcısı gelerek beni uyandırdı. Ama ölüm döşeğinde. Sağ eli. O krizle birlikte Edith gönderildi ya da gerçek Swanny'n-gerçek kadın her kimse. evinde ölmüştü. ben yanındayken ki halini hatırladım. bazı hafta sonlarını da Willow Caddesi'nde geçirmeye başladım. Doktora göre özel bir bakımevi Swanny dahil herkes için daha iyi olacaktı. kanı ve beyni için ağırdı. doktoru Swanny'yi hastaneye yatırmamız gerektiğini söyledi. ayağa kalkıp yanına gittim. Konuşabiliyordu. Hareketsizliğiyle fizyoterapistin tedavisini. Swanny'nin bir gece hemşiresine. Kafasını kaldırıp çarpık dudaklarını sıkma ya çalıştığında. günışığı olan saatlerde de tekerlekli iskemlede oturuyordu. Mektup Swanny'nin hayatında son yirmi yılını yıkmıştı. ama şimdi Swanny'yi krizi Gordon ve Aubrey'yle birlikte Hackney'ye gittiği Hyte ailesinin odalarını gördüğü. son günlerindeki delilik olarak nitelendiren her şeyin yıkımı başlamıştı. hep konuşabilmişti. Sol tarafını felç eden. Ve ne yapacak bir şeyim ne söyleyecek bir sözüm ne de durumu değiştirmek için bulabileceğim bir çözüm vardı. onların izin günlerinde de bir yedek hemşireye ihtiyacı vardı. yerine bir başkasını bulmakta güçlük çekiyorduk. Bütün bunlar onun için çok fazlaydı. günün büyük bir bölümünü üst kattaki odasında. gözlerinde o eski sükûneti ya da daha sonraki umutsuzluğu değil. özellikle Swanny alt kata inmek istemediğinden. Yeniden yürümeyi ya da sol kolunu tekrar kullanmayı öğrenmek için egzersiz yapmayı da kabul etmedi. yayımlanıp en çok satan kitaplar arasına girmeyecekti. Herhalde Swanny günlükleri okuma zahmetine bile girmeyecek. dahası yayınlanmaları için profesyonel bir çevirmenle anlaşmayı aklından bile geçirmeyecekti. dedim. inanılmaz bir dehşet içinde yas tutuyormuş gibiydi. O gün onu bir hastaneye yatıracaktık. Karanlık bir kış sabahının erken saatlerinde. çarşafın kenarını okşadı. beyin damarı tıkanıklığından sonra gerekli moral tedaviyi reddetmişti. Dudakları hep. Zorlukla bastırabildiği büyük bir korku. belki de o kadar önemsiz olmayan bir şeyler. Onu öptüm. ağzını çarpıtan inmeden sonra kendi içine çekilmiş. Swanny'nin odasına girdim. "Mektup olmasaydı belki günlükler hiç de gün ışığına çıkmayacaktı. tek başına geçirmek zorunda kalmayacaktı. Hastabakıcı kulağıma artık "zamanın geldiği" ni fısıldadı. O dönemlerden birinde. doktoru öyle önermiş. sadece korkuyu görüyordum. ama çok az konuşuyordu.

Komik değildi. Gerisi yok. o sürede parmaklarımın üzerindeki baskı giderek azaldı. Bunu söylememeyi isterdim. Nabzını saydı. Elini tuttum. Ya da belki bir adam ya da bir kadının bir hakareti.Onu harekete geçiren bir şey olmalı. Böylece sanırım bir saat kadar oturdum. "Kimse" dedi Swanny. sonra bir daha "Hiç kimse. ama yanında çok az kaldım. soğumuş bir Swanny'ye dokunmak istemedim. daha sonra bir şekilde onu canlı bir bebekle değiştirmiş olamazdı. güldüm. Asta'yla birlikte aynı evde yaşıyorlardı. çocuksuz muydu? Hiç öğrenemeyeceğim. ama hareket giderek zayıflıyordu. Ölü görmüştüm. Bir daha konuşmadı. Dudakları sanki ekmek çiğniyormuş gibi hareketlerini sürdürdü. elmacık kemikleri ve alnının yumuşadığını gördüm. ama mecburum. Swanny'nin yüzüne gençliğin döndüğünü. O resimde mutlu. Hansine'yle aralarında büyük bir sevgi ve bağlılık olmasa da özel bir ilişkinin bulunduğu açıktı. Belki de kıskançlık ya da öfke. kimse bilmiyor. güldüm. bütün gücümle parmaklarımı parmaklarına bastırdım. gündüz hemşiresi gelip alnına dokundu.Böyle bir fotoğraf annemi harekete geçirmek için yeterli olurdu. kırışıkların kaybolduğunu. Homoseksüel olan o adamın tek kusuru. . . hep böyle gençleşirlermiş. Gece hemşiresi Claire gitmek üzereydi. Asta Hansine'ye belli etmeden ölü bir çocuk doğurmuş.Ben hep o mektubu yazanın Tatier'da Swanny'nin fotoğrafını gördüğünü düşünürdüm. Konuştu. anasız babasız. Gözlerindeki ışık söndü. Elimi tutan el yavaşça boşaldı. Hayatın sıcaklığının çekilmeye başladığını biliyordum. . . Hepimiz Swanny'nin ölmekte olduğunu biliyorduk. Kendisi kırkını geçmişti. Carol. göğsü hırıldadı. ama hayattan ölüme geçen bir insanın yanında hiç bulunmamıştım. Hep böyle olurmuş. varlıklı. güzel ve iyi giyimli miydi? Başımı salladım. eli gevşedi.Sence annen neden o kadar bekledi? diye sordum. . arkamdaki hemşirelerden birinin güçlü bir nefes aldığını duydum. hâlâ hisseden sağlam elini. Son nefesi ciğerlerini tıkarken. Bir anlamı var mıydı? Kimse anlamıyor. ama gündüz hemşiresi geldikten sonra da yanımızda kaldı. ama kim eğlendiğimiz için güldüğümüzü iddia edebilir? Annesi Swanny'nin Asta'nın çocuğu olmadığını nasıl biliyordu? Paul'e sordum. Anneannesi biliyor olmalıydı. Odada sessizce oturarak beklediler.Ölürken gördüğüm ilk insandı." Hepsi bu. sonra Carol söyledi. Sonra gülmeye başladım. Claire ve Carol beni onunla baş başa bırakacaklarım söylediler. belki de anneannesinin söylediğini sanıyordu. ağzı kapanıp duaları hareketsiz kaldı. kimse artık benimle gelemez mi dedi? Yoksa kendinden mi bahsediyordu? O hiç kimse miydi? O da dizedeki gibi. Günlüklerde bir yerde Asta Hansine'yle birlikte bir sürü güçlükten geçtiklerini yazar. Swanny de elli sekiz yaşındaydı. sokakta annemin yanından geçerken ona selam vermemesi. kafasını salladı ve Swanny'nin gözlerini kapadı.

ama hâlâ başaramadım. dedim. Önce barda Caryy'le birlikte birer içki içtik. sevgililer. merak ediyorum.Đnsanlar yaşlandıkça sırların ağırlığı altında kalır. gösteri tam altı buçukta başladı. bilmiyorum. Roper'ı oynayan aktör ve Florence Fisher rolündeki oyuncu.r ailesi ve Florence. Westerby'nin yaptığı gibi gidip istenmeyen bir çocuğu almaktı . bugünün çocuk edinme kurallarının daha iyi olduğunu kanıtlıyor.Hayır. çok yakın oturuyordu. Ama biliyorsun. bazen öyle saçmalıyorum ki.Çok memnunum. bir de tabiî Cary. hamal. tıpkı Mrs. bir soruşturma gibi olacaktı. Miles Sinclair. Salona girdik. öyle sanıyorum. Bize oynayanların listesiyle birlikte küçük bir broşür. Yapımdan memnun olup olmadığını sordum. anneannemin de eskiden bunun çok daha kolay olduğunu söylediğini bir düşün. Edith'i merak ediyordum.Bütün bunlar. Bunu yasa verdiği çocukların çalıştırılabileceği kısa süre nedeniyle yapmak zorunda kaldıklarını biliyordum. arabacılar. Oldukça zengin bir kadroydu. Miles Sinclair gri ve karışık sakallı bir devdi. Evlat edinme konusunun açıldığını. Tek yapman gereken.- Anneannen neden söylemiş olabilir? .Asta'nın senin ailenden uzak durmak istemesinin nedeni bu mu. sevinçten uçacak gibiyim. Galiba gerçeğin kendiliğinden ortaya çıkacağını sandım. o rolü ikiz kızlara verdiklerini gördüm. -Oh. Bunu mahkeme yoluyla yapmak çok daha iyi. . Okurken bunun sadece züppelikten kaynaklandığını düşünmüştüm. Son derece memnun gözüküyordu. ışıklar . Kimin yaptığını bulacağımı sanıyordum. ama artık emin değilim. çeşitli polis memurları. bir de Lizzie rolündeki Clara Salaman'ı bir gaz lambasının altında gösteren bir fotoğraf verdi. Anneannem sizlerin annemden çok daha farklı olduğunuzu düşünmüş de olabilir. üzerinde ocak indiriminden alınmasına rağmen bin pound'un üzerinde bir paraya mal olan. dükkâncı. teşekkür ederim. Florence'ın nişanlısı. . Günlüklerde Asta'nın anneanneni ellinci evlilik yıldönümü davetine çağırmayı reddetmesiyle ilgili bir bölüm var. annem ve anneannem senin ailenle hiç görüşmüyordu. Paul'le birlikte Roper'ın özel gösterimine gittik. dedim. gizemli bir gülümsemeyle hediye olduğunu söylediği bir Chanel tayyör vardı. Yine de biz hiç çocuk evlat edinmeyeceğiz. senarist ve yönetmeni alkışlamalarını istedi. dedi Paul. Cary'nin yanında oturuyordu. kızının bu yanını belki hiç tanımıyordu. ama önce Cary sahneye çıkıp izleyicilerden bu yapımı gerçekleştiren ki kişiyi.Seksen beş yıl sonra da mı? diye sordu Paul. r ve avukat. Basın gelmemişti. gerçeği söylemek gerekirse. sadece BAFTA üyeleri vardı. Roper'ın ablasıyla eniştesi. . değil mi? .

dönemi anlayıp bilerek. Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. Satması uzun sürer. Onun için memnundum. Chanel tayyörü alan o muydu? "Roper" hakkında ne söyleyebilirim? Çok güzeldi. geçen yüzyılın sonunda ya da bu yüzyılın hemen başlarında Londra'da geçen bir cinayet filmi gerçekleştirmeye çalışan her yapımcının tutkusu. Yani filmden hoşlandım. Ward-Carpenter ve Mockridge okuyucuları gibi. Cary ve Miles'la kararlaştırdığımız akşam yemeğini yemiş kahvelerimizi . buna rağmen kellesini kurtardığı duygusuyla baş başa bırakıldık. birkaç küçük ayrıntı katmasına izin verdi. insanlar Asta günlüklerini nasıl okuyorlarsa. . ama bir açıklama yapması için yeterli değildi. kafamda canlandırdığım Devon Villa ve Navarino Caddesi'nin yakınından bile geçmemesiydi. Devon Villa da Maria Hyde'ın evine benzemiyordu. Benim fazla açıklamam gereksiz. Miles Sinclair oyuncu listesini gösteren broşürlerden birinin üzerine telefon numarasını yazdı. neredeyse entelektüelce gerçekleştirilmişti. Roper'ın karısını öldürdüğünü. Đki üç yıl önce birisi bana Cary Oliver'ın mutlu olduğunu duyduğumda sevineceğimi söylese. Cary ve senaristin önerecek bir çözümleri yoktu. Herhalde bahçe kapısında elinde bıçakla korkunç suratlı bir adamı beklemek yanlış olurdu. bunu Cary'ye de söyledim. kimden bahsettiğini sormak zorunda kaldım.Bir anlık bir karardı. çok eğlenceliydi. Oyuncular Roper'lara. Cary Arthur Roper'ın anılarını. Hampstead yolunda "Bana evini satmak niyetinden hiç söz etmemiştin" dedim. onun deli olduğuna karar verirdim.broşürü katlayıp cebime koydum.kararınca kolunu Cary'nin omzuna attığını gördüm. Cinayeti işlenirken görmedik. beni kabul edersen. -bundan Cary'yi kendi evinden çok Miles Sinclair'in yanında bulabileceğim sonucunu çıkardım. ama bu kez gerçekten memnundum. En az bir yıl. Dizinin üzerinde. Buluşup birlikte akşam yemeyi yemek üzere anlaştık. Dizide zaman yanlışları olmadığından eminim. Karın Deşen Jack'in hayaleti dolaşıyordu. Tabiî. Đyi de nereye gidiyorsun? Hampstead'de Willow Caddesi'ni düşünüyordum. çok sürükleyiciydi. hepimiz.Nereye gidiyorsun? Bir an için korkudan nefessiz kaldım. gidip "Roper"ı da izleyeceklerdir. Ucuz ve duygusal değil. akıllıca. Cary adını söyleyince. . Paul bunun evinin değerini yükselteceğini umduğunu söyledi. Her neyse. Ward-Carpenter koleksiyonunda bulunan ve Roper ile ablası arasındaki mektupları kapsayan dosyayı. Evini satmaktan bahsettiğini ilk defa duyduğumu söylemek üzereydim ki Cary Miles Sinclair'i aralarındaki ilişki konusunda hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde bizimle tanıştırdı. duruşmayla ilgili gazete haberlerini okumuştu. sadece gırtlağı kesilmiş bir Lizzie izledik. Benim için düş kırıcı yanı. Elindeki bilgi.

değil mi? Geleceğine söz verdin. Cary'nin Soho'daki pis bürosuna girerken o yaratıklardan birinin üzerine dikkatle nişan alıp bastı. sonra yeniden yere bakmaya devam etti. Cary'nin de benim gibi düşündüğünden. Çarşamba özellikle uygun bir gün değildi. yanında bir çanta bile yoktu. Alfred Roper'ın hayatıyla ilgili belgeler eksiksizdi. Blucin ve kazağının üzerine giydiği cepli ceketin dışında. elimden geleni yaptım. Onun adına hiçbir yerde rastlamadım. gözündeki hafif çekiklik atalarından birinin Doğu'dan geldiğini kanıtlamaya yeterliydi. tüm iş hayatını üzerine kurduğu bir yapım konusunda düş kırıklığına uğratmamak daha doğru olacaktı. Yine de Cary'yi kırmamak. bunu ikimiz biliyorduk. Cary'nin sesi çatlak çıktı. sanki ortada bir casusluk döndüğünü kanıtlıyor gibi anlattı. ta ki broşürünüzü aldığım güne kadar. paketten yeni bir sigara çıkarıp yaktı. kaynak aramada deneyimsiz. Eğer beni yıkacaksa. uyarılara ve önerilere rağmen araştırma hakkında bilgisiz. sekreter içeri girip ziyaretçisinin geldiğini söyleyince. hemen yandaki evde oturduğunun doğru olup olmadığını sordu. Büyük dedemi. yoksa Cary'den bir şey koparacak ya da onu bir biçimde tehdit edecek değildi. Dedelerimi. Elimi tuttu. Yanıldığımızı çabuk anladık.içiyorduk ki. ezilen böceği siyah bir koşu ayakkabısının ucuyla kenara itti. Yirmilerinin sonunda görünüyordu. suçlamalara." . Lisa Waring akıllı bir çocuk gibi başını salladı. Cary sigarayı bir hafta önce bırakmış ve yeniden başlamıştı. bütün eğitimlerine. ufak tefek ve siyah saçlıydı. gözyaşlarına ve başka dramlara neden olabilirdi.Ne zaman görüşeceksiniz? diye sordum. bunu bulmanın kolay olacağını söylemek üzere olduğundan eminim. Đkimizin de gözünden kaçan ya da Cary'ye göre bir tehlike ya da bir şantaj olarak görünen bir şey. Cary beni tanıştırırken gözlerini kaldırdı. Çarşamba sabahı. Yanında bir belge getirmediği belliydi. Cary'nin Frith Sokağı'ndaki bürosunun "hemen yanıbaşında"ydı. kim olduğunu. Bu kız da anlaşılan Paul'ün korkulu rüyası öğrenciler gibiydi. "Bulamıyorum. başkalarının onun için çalışmasını tercih edenlerdendi. tam olarak nedir? diye sordu Cary. Öğrenmek istediğiniz. Lisa Waring bir hamamböceğinden daha büyük bir şeyden kaçacak gibi görünmüyordu. konuşmadan önce gırtlağını temizlemesi gerekiyordu. Đşte karşımızda. Onu üzmek büyük öfkelere. Oysa hâlâ Lisa Waring'in ona ne göstereceğini bilmiyordu. yanımda olmanı istiyorum. birdenbire Lisa Waring'in telefon ettiğini söyledi. Mozart'ın çocuk yaşta Londra'ya geldiğinde. Gelmişti. sessizce oturuyordu. Miles ona bir çocuğa bakar gibi bağışlarcasına baktı ama halimden pek memnun değildim. Sen de geleceksin. sonra öksürüğünü önleyemedi. Sonunda Mozart'ın yaşadığı evin şimdi Londra Gazinosu'nun girişi olduğunu söylemeyi başardı. Cary sanki bu yakınlık her şeyi daha da kötüleştiriyor. Küçücük oda dumandan masmaviydi. O anda Cary'den bir şey istemek üzere gelenin o olduğunu anladım. bir kaynağın nasıl değerlendirileceği hakkında beceriksizdi. . Nereden geldiğini.

Galiba bana ayrı konulardan konuştuğumuzu belli eden de bu oldu. "Siz Roper'dan bahsetmiyorsunuz, değil mi?" Tabiî ki bu kadar açık sordum. Şaşırmış gibiydi. "Yaptığınız dizinin adı bu, bunu biliyorum. Benim aradığım, büyük dedem. Adı George Ironsmith'ti, aynı adam olup olmadığını öğrenmek istiyorum."

Yirmi altıncı bölüm

George Ironsmith'in kim olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aynı isim, Cary'nin hazırladığı, bir tanesi de önümüzdeki masanın üzerinde bulunan küçük broşürde de vardı; ha tabiî, Lizzie'nin bir zamanlar nişanlısı, hani ona camdan taşlı yüzüğü hediye eden. Cary Ward-Carpenter yazısının, Arthur Roper'ın anılarının ve Cora Green'in Star'daki yazısının fotokopilerini getirdi. Masasının üzerinden Lisa Waring'e uzattı, genç kadın kâğıtları eline aldı, "Đzin verir misiniz?" diye sordu, bazı kelimelerin ve adların altlarını çizmeye başladı. Hanımın sevgilisi bir George Ironsmith vardı, öyle mi?

- Öyle anlaşılıyor, dedi Cary. Onunla 1895'te nişanlanmış ama nişan bozulunca, yurtdışına gitmiş. -Yurtdışına, nereye? - Hiçbir fikrim yok. Cora Green onun bir "sömürge" aksanıyla konuştuğunu yazıyor, bu da ne demekse. Ne demek olursa olsun, Lisa Waring pek memnun olmuşa benzemiyordu. Ironsmith kaç yaşındaydı?

- Cinayet zamanında mı? Belki otuz-kırk arası. Yapım için böyle düşündük. Onu oynayan aktör otuz altı yaşında. - Mezar taşını gördüm, büyük dedem George Ironsmith Đ920'de öldüğünde kırk dokuz yaşındaydı. 1871'de doğmuştu, demek ki 1905'te otuz dört yaşındaymış. Cary'nin üzerinden kocaman bir yük kalkmıştı.

- Sanki aynı adamdan bahsediyoruz, değil mi? Nereden geldiğini nasıl öğrenirim?

Cary tüm ülkenin telefon rehberlerini taramasını önerdi. Her ikimiz de St. Catherine's House'daki kayıtlardan söz ettik. Ona böyle bir araştırmayı nasıl yapması gerektiğini söyledim, atalarıyla ilgili en güvenilir bilgiyi kilise vaftizlerinin kaydedildiği Mormon's World'de bulabileceğini söyledim Benim istediğim bizi heyecanlandıracak, ama Cary'nin yapımına zarar vermeyecek kadar önemli bir gerçeği öğrenmekti Cary yine de rahatlamıştı. Sırtından ağır bir yük kalkan çoğu insan gibi, aşırı yardımcı olmaya çalıştı. Örneğin Lisa Waring ona (bunları ben uyduruyorum) büyük dedesinin Arthur Roper olduğunu, bir zamanlar cerrah yardımcısı olarak çalışıp 28 temmuz 1905 günü Londra'da bulunduğunu anlatsaydı, Cary'nin en son kabul edeceği şey, ona filmi göstermek olurdu. Oysa kız ona böyle bir şey değil, oyundaki üçüncü derece kişilerden birinin küçük torunu olduğunu anlatınca Cary ona "Roper"ın üç kasetini de göndermeye söz verdi. Lisa Waring gidince Cary duygularını havaya zıplayıp bana sarılarak ve "bir yerlerde harika bir yemek" yemeyi önererek ifade etti. Uzun zamandır kafasını karıştıran, bana bir türlü soramadığı soruyu da uzadıkça uzayan, sonunda bütün öğleden sonrayı kaplayan bu yemek sırasında sordu. Beni Roper'ların eviyle Asta'nın ailesi arasında bir bağ aramaya iten şey neydi? - O bağı sen kurdun, dedim. Seni başlangıçta beni aramaya iten de buydu. Günlüklerde Roper'la ilgili başka şeyler olup olmadığını öğrenmek istedin, o sırada da Swanny'nin bazı sayfaları yırtmış olduğunu gördük. Bağlantıyı kuran sensin, ben değil. - Evet ama, o sayfaların eksik olduğunu görünce bağlantı aramaktan vazgeçtim. O sayfalarda ne var bilmiyorum, ama, günlüklerde Roper'la ilgili başka bilgi yoksa, hiçbir şey öğrenemeyeceğiz. Elimizdeki tek bağ, Hansine'nin kaldırımda ölen Dzerjinski'ye rastlaması ve Asta'nın yaptığı iki üç yorum - Altı, dedim. Altı yorum var. Hepsini de ezbere biliyorum. Đlki, Hansine'nin Dzerjinski'yi görmesiyle ilgili, ikincisi Hansine'nin Florence Fisher'ı evde çaya davet etmek için izin istemesi üçüncüsü Asta'nın Navarino Caddesi'ne gidip Lizzie 'in Edith'le birlikte evden çıkışını görmesi. Burada da Edith'i güzel bir periye benzetiyor ve Edith'in kendi doğmamış çocuğuyla bir çeşit telepatik iletişim kurduğunu hissettiğini anlatıyor. Daha sonra, ismini belirtmeden, Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamdan söz ediyor. Dördüncü yorum, yakında oturan ve günlük tutan herkesin yapabileceği bir yorum. Bunu yazmamış olması daha ilginç olurdu. En ilgi çekici olanı beşincisi, çünkü sekiz yıl sonra, 1913'te yazılmış. Burada Rasmus, Sam Cropper'ı karısının hayranlarından biri sanıyor, Asta da kocasının "Mrs. Roper'ın izinde yürüdüğünü" sandığını anlatıyor. Sonra, en son günlüklerden birinde de Moors Cinayetleri'ni okuduğunu, onların da "Navarino Caddesinde'ki o şeyi" hatırlattığını yazıyor. -Yani demek istiyorsun ki, aklında hep Lizzie Roper vardı. - Aşağı yukarı. Tabiî bunun nedeni de Asta'nın hiç "kötü" kadın olarak adlandırılabilecek bir kadınla karşılaşmamış olması. - Lizzie gerçekten de bildiği ilk kötü kadın, üstelik onu gerçekten de görmüş olduğunu unutmamalıyız. Büyük gösterişli şapkasından da söz etmiyor mu? Asta gibi kadınlar, "iyi"

kadınlar hep öteki cins kadınlardan büyülenirdi, bu da o kadar yıl sonra Lizzie'yi düşünmüş olmasını açıklayabilir. Yine de bütün bunlar Asta'nın ailesiyle Devon Villa arasında hiçbir bağ olmadığını gösteriyor. Bunu senin kafana ben soktum, o sayfaların kaybolduğunu gördükten sonra da aklından bir daha çıkmadı. - Tabiî çünkü önemli bir şey varsa, o sayfalarda olmalı. - Olup olmadığını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, Swanny Kjær'in o sayfalarda kendi köküyle ilgili bir ipucu bulduğu, tanıştığı gerçeği, ne olursa olsun, kabul edemediği için de sayfaları koparmak zorunda kaldığıdır. Oh Ann, o tatsız küçük kızın -tatsızdı değil mi, çok soğuktubana gelip de büyükbabasının Arthur Roper olduğunu, ölüm döşeğinde yatarken cinayeti kendisinin işlediğini itiraf ettiğini söylemediği için o kadar mutluyum ki! Söz vermiş olmama rağmen, artık benim olan evde günlükten koparılmış sayfaları aramaya daha hiç başlamamıştım. Cary bana Roper bağlantısının benim hayalimden kalma olduğunu söylediğinden sonradır ki, aramaya giriştim. Yapılacak tek şey, düzenli çalışmak, en tepeden başlayarak hiçbir yeri gözardı etmeden, halıları kaldırarak, dolaplarda gizli bölme arayarak aşağıya doğru ilerlemekti. Aramamın yarısına gelmiştim ki, beynimde bir şimşek. çaktı. Eğer Swanny günlükten kim olduğunu anlatan sayfalar koparmışsa, o zaman neden kendini Edith olduğuna inandırmaya çalışmıştı? Edith olması imkânsızdı, koparılan sayfaların onun Edith olduğunu ileri sürmesi de mümkün değildi, öyleyse o sayfalarda ne yazılıydı? Edith'in daha iyi seçenek olabilmesi için, çok daha kötü, çok daha korkunç bir şey. Birdenbire Swanny'nin öteki seçeneğin, bulduğu gerçek Kişiliğinin kabul edilemeyecek kadar kötü olduğu için Edith olmaya çalıştığını gördüm. Yine de Edith'in kişiliğine bürünmeye çalışması, sayfaları koparmasından çok daha sonra başlamıştı. Neler bulduğunu anlamaya çalışmak imkânsızdı, ama aramaya devam ettim. Günlüklerin dördüncü cildi yakında yayımlanmak üzereydi. Bu kez, şömizin arka iç kapağına Swanny'nin fotoğrafını koyup koymamayı daha kararlaştırmamıştık. Daha önceki bütün yayınlarda Swanny'nin fotoğrafı vardı, ama o zamanlar Swanny daha hayattaydı. O günlüklerin yazarı değildi, sadece yayıncıydı ama şimdi yaşamıyordu, 1935-1944 arasını kapsayan günlükleri yayına hazırlamaya zaman bulamadığına göre, artık onun resmini kullanmamak daha doğru olmaz mıydı? Swanny'nin yerine benim fotoğrafımı basmak söz konusu bile değildi. Asta'nın cildin sonunda daha sadece dört yaşında olan torunu kimsenin dikkatini çekmezdi. Yine de arka iç kapakta sadece önceki ciltler hakkında yayımlanan olumlu eleştirilerden alıntı yapmak, bana biraz yetersiz geliyordu. Ön kapakta Asta'nın resmi, daha doğrusu, Asta'yı hayatının çeşitli dönemlerinde gösteren ve oval çerçeveler içine yerleştirilmiş dört fotoğrafı bütün ön kapağı kaplayacaktı. Swanny'nin yayıncıları -onları hâlâ öyle düşünüyorum" bana önerilerini göndermeye devam ettiler. Eski formatı koruyabilir, Swanny'nin fotoğrafını küçültebilir ya da Swanny'nin buğunu gösteren değişik bir fotoğraf kullanabilirdik Swanny'nin çocukluğu ya da gençliğine ait yığınla fotoğraf vardı. Tek yapmam gereken, Asta'nın albümlerini karıştırıp bulmaktı. Belki de diğerlerinden daha güzel göründüğü için, Swanny'nin resmini diğer çocuklarına oranla çok daha sık çektirmişti. Her doğum günü için çektirilen bir stüdyo portre -aralarda çekilen birçok

değişik fotoğraf vardı. Asta'nın fotoğraf albümlerinin hepsini görmüş olduğumu sanıyordum, ama zamanda içinde görmediklerim ya da unuttuklarım da olduğunu anladım. Albümler Asta'nın odası olarak adlandırdığımız odadaki şifoniyerin bütün çekmecelerini doldurmuştu. Albümleri çıkarırken Swanny'nin eksik sayfalan albümlerin arasına saklamış olabileceğini düşündüm, ama saklamamıştı. Swanny'nin günlükleri ilk okumaya başladığı çalışma odasındaydım. Kopardığı sayfaları yırtıp atmış olamayacağını düşünerek, raflardaki her bir kitabı indirdim, sayfaların arasına saklanmış kâğıtlar aradım. Bir sürü kâğıt buldum, zaten bulmamam garip olurdu: ilgisiz bir teşekkür mektubu, yemek tarifleri, arkadaşların gittiği tatil yerlerinden gönderdiği kartpostallar, hemen hemen hepsi Danca gazete kupürleri. .. sadece aradıklarım yoktu. Evde tutulamayacak kadar acı verici olduklarını düşündüm, Swanny onları küçük parçalara ayırmış, üzerinde yazılanlar da buhar gibi kaybolup gitmiş olmalıydı. Bir şeyi yok etmek isterseniz, bunu hemen, zaman geçirmeden yaparsınız. Yoksa sonsuza dek saklamazsınız. Sinemalardaki gerilim filmleri gibi, hani kötü adam filmin kahramanını sıkıştırır da hemen öldürmek yerine kurbanının gözlerini kamaştırmak için kendini övmeye, kabarmaya girişir ya öyle. Ama sözünü bitirene kadar imdat yetişecektir. Swanny imdat gelmesini beklemeden sayfalan yakmış olmalıydı.

Gazetede, Sotheby's'te satışa çıkarılan bir Victoria Nişanı'yla ilgili yarım sütunluk bir haber vardı. Satan kişinin adı Richard Clark'tı, nişana hak kazanan adamın torunuydu. Onun adı benim için bir şey ifade etmese de dedesininki önemliydi. Eğer asıl Victoria Nişanı başka bir yerde bu kadar ünlenmeseydi, gazetenin satışa bunca yer ayırması düşünülemezdi. Okuyucuların Çavuş Harry Duke'e bu kadar ilgi göstermelerinin nedeni onun 1 temmuz 1916'da Sortime cephesinde gösterdiği kahramanlık değil, Asta'nın günlüklerindeki önemiydi. Bu adam önce Asta'nın oğlunu kurtarmak için kahramanlık göstermiş, sonra da Asta'nın platonik sevgilisi olmuştu. Paul'e yüksek sesle haberi, haberin yanında yer alan günlükleri pek de iyi özetlemeyen bölümü okurken, Gordon geldi. Dış kapı basamaklarını çıkmış, evde olduğumuzu görünce de cama vurmuştu. Cenaze levazımatçısı gibiydi. Üzerindeki takım elbise resmî ve siyahtı, üzeri siyah çizgili koyu gri bir kravat takmıştı. Eğer hayatta kalmış sevdiğim bir yakınım olsa, bana bir felaket, bir kaza haberi vermeye geldiğini düşünürdüm. Bütün duygulanım yüzüme yansıtmış olmalıyım ki, her zamanki açık sözlülüğüyle "Bu kadar endişelenme. Dinleyince hiç de takmayacaksın. Belki de hoşuna bile gidecek" dedi. Paul Gordon'un habersiz geldiğinden böyle konuştuğunu sandı, onu görmekten memnun olduğumuzu söyledi ve Harry Duke'ün Victoria Nişanı'nın satılacağım anlatmaya girişti. Gordon terbiyeli terbiyeli dinledi, bulduğu ilk fırsatta da Paul'e "Annenin bir fotoğrafını görmek istiyorum" dedi. - Benim annemin?

- Ann sende fotoğrafları olduğunu söyledi. Bir şeyden emin olmak istiyorum. Fotoğrafta, çiçekli bir ipek elbise giymiş, bahçesinde görülüyordu. Rüzgârlı bir gün olsa gerekti, saçları karışmıştı, bir eliyle uçmasın diye eteğini tutuyordu. Fotoğraftan neye benzediği anlaşılmıyordu ama ince uzun boylu, açık renk saçları olduğu belliydi. Paul bu fotoğrafı, annesinin ölümünden sonra onun evinden aldığı resimler ve kâğıtlar arasında bulmuştu. Gordon'un yanında kendi Asta nüshası vardı, açarak Swanny'nin şömizdeki resmini gösterdi. Küçük Denizkızı'nın yanında duran, mavi tüvit elbiseli, mavi keçe şapkalı, uzun boylu, zayıf, açık renk saçlı bir kadın. - Ne görüyorsunuz? Konuşmadan önce duraklamıştı, ölçülü dramatik vurgulu sordu. Arada bir Gordon'un gelişmiş bir tiyatro yeteneği olduğunu düşünürüm. Đkisi de Danimarkalıya benziyor.

- Hepsi bu mu? Ne görmemi istediğini sordum. - Kardeş gibi, yarı kardeş gibi değiller mi? - Eğer kardeşlerin ya da yarı kardeşlerin birbirlerine benzemediklerini düşünürsek, evet. Paul'e döndüğümde, rahatsızlığını gördüm. Sesinden bir şey belli etmemeye çalışarak sordu: "Ne demek istiyorsun, Gordon?" - Size bir şok yaşatmak istemiyorum. Aslında belki de bundan hoşlanacaksınız, bir şekilde Ann'la kuzen olacaksınız. - Bize Hansine'nin Swanny'nin annesi olduğunu mu söylemek istiyorsun?

- Bir sürü şeyi açıklıyor, dedi Gordon. Asta günlüklerinde Hansine'nin ne kadar şişman olduğunu yazıyor, bizler de bunu zayıf bir kadının kendinden şişman birine gösterdiği normal ve acımasız tepki olarak kabul ediyoruz. Ailenin bahçede çay içtiği, Hansine'nin de arkalarında durduğu ünlü fotoğrafta Hansine hiç de şişman değil. Asta daha sonraki yıllarda da onun şişmanlığından hiç söz etmiyor. 1905'te şişmandı, çünkü hamileydi. - Belki de Asta uzunca bir süre onun hamile olduğunu fark etmedi. O günlerde elbiseler gebeliği gizleyecek denli boldu. Moda tarihi uzmanları, kadınlar yüzyıllarca hep hamile oldukları için, kadın elbiselerinin hamileliği gizleyecek biçimde tasarlandığını söylüyor. Yirmilerde moda olup bir daha kaybolmayan dar ve yapışık elbiselerin nedeni, kadınların eskisi gibi sık sık hamile kalmamaları. Hansine hamleliğinin yedinci ya da sekizinci ayına kadar durumunu saklamış olabilir, itiraf ettiğinde de çocuğu aldırmak için çok geç. Üstelik Asta'nın böyle bir şeyi bağışlamayacağını da biliyoruz. Rasmus bağışlayabilirdi, ama Rasmus orada değildi.

En muhtemel aday Rasmus.Yani Asta ve Hansine hemen hemen aynı zamanda hamille kaldı? Bu biraz fazla rastlantı değil mi? . Çocuğunun ölü doğduğunu hiçbir yere bildirmedi. çünkü 1920'de. Swanny'yi hiç sevmedi. Eğer bilmiyorduysa. Asta'ya fazla ilgi göstermese de başka kadınlarla hiç ilgilenmiyor. bir işçi ya da bir uşak. O daha çok bir otomobil motoruyla ilgilenmeyi seviyordu. Çocuğunu her gün görüyor. yaşayıp keyiflerini tatmıştı. . sevgisinden yararlanıyordu. . ama doğumda doktor bulunmamıştı. yıkayıp yatağa yatırıyor. . Aslında.Hansine'nin daha önce bir sevgilisi olduğunu biliyoruz. Bebeğin ne zaman doğduğunu öğrenmenin imkânı yoktu. Asta Hansine'nin Paul'ün dedesini çaya davet etmek istediğini yazıyor. Gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Swanny'nin kendi kızı olmadığını hissetmiş olmalı. . ona bakıyor. Hansine'nin görünüşü hakkında pek de hoş olmayan şeyler yazıyor ve Sam Cropper'ın Hansine'nin ilk hayranı olmadığını da söylüyor.Belki de gitmek zorunda kaldı. çünkü Asta çocuğunun ölü doğduğu günü Swanny'nin doğum günü olarak seçti. Hansine'nin Westerby çocukları içinde en çok Swanny'yi sevdiğini söyledim. . kucağına alıyor. bütün çocukları içinde en az yakınlık duyduğu Swanny'ydi. ama onu bebeği kundakladıktan sonra koltuğunun altına alırken. örneğin Alman Hastanesi'nin basamaklarına bırakırken görebiliyorum. yıllar boyu anneliğin dertlerini. Büyükannenler Đngiltere'ye göç ettiklerinde. Belki de Hansine'ye sadece kız olursa alacağını söylemişti. Belki adam onunla evlenmek istemedi ya da evlenemiyordu. ondan ayrılmak zorunda kaldı.. Swanny'nin doğum gününün 28 temmuz olduğunu biz bilmiyoruz. Günlüklerden dürüst. Başka ne yapabilirdi. doğurduğu bebeği de büyük bir mutlulukla Asta'ya vermişti. Swanny'nin on beşinci doğum gününden az önce.Üstelik. . dedi Gordon. Kopenhag'da birisi. evden ayrılıp Paul'ün . Rasmus'un söylediğinden de erken dönmemesi için dua etmiş olmalılar. Onlarla gitmek zorunda değildi. Böylesi tam Asta'ya uygun olurdu.Kim olduğunu merak ediyorum. Swanny'nin kendi çocuğu olduğunu söylemek ve anne olarak adlandırılmanın dışında. ama muhtemelen yanılıyorum. Peki.Baba kimdi? . Belki de evliydi ya da ona bakabilecek durumda değildi.Hayır. Ama Hansine bir kız doğurmuştu. Hansine'nin bebeği Asya’nınkinin ölümünden bir ay ya da altı hafta sonra da doğmuş olabilir. dedi Paul. terk edenin Hansine olduğunu söylemek de mümkün.Bir Danimarkalı. Yani karısı dışardayken hizmetçiyi yatağa devirecek adamlardan değil. Asta kendi çocuğunu kaybetmişti. dedim. ya bir oğlan olsaydı ne olacaktı? Asta'yı bir bebeğe zarar verirken düşünemiyorum. çünkü Hansine'nin doğuracağı bebeği yedekte tutuyordu. dimdik bir adam olarak çıkıyor.

Hansine'den geriye bir şeyler kalmış olması da imkânsızdı.Günün birinde annene anlatmış olmalı. temmuzda Hansine'nin ellerini "neredeyse kendisininki kadar şiş karnı" üzerinde birleştirdiğini anlatıyor. daha sonra. Sonra gülümsediğini gördüm. Birdenbire Paul'e karşı güçlü. Gordon'un yanında bunların hiçbirinden söz edemezdim. Hansine aynı çatının alandaydı.dedesiyle evlenen Hansine'ydi. Ayrıntılar herhalde eksik günlük sayfalarındaydı. o zaman benim teyzem olduğu doğru. eğer Swanny gerçekten de anneannemin kızıysa. Daha sonraları Swanny'nin ona gittiğini. Asta'nın ölü çocuğunun yerine bir bebek bulunmasının gerçekten de en kolay ve en güvenli yolu bu değil mi? Daha yeni doğum yapmış Asta'nın sokağa çıkıp birilerinin istemeyeceği bir bebek bulabilmesi mümkün mü? Hansine oradaydı. gayrimeşru ve istenmeyen çocuğun. imzasız mektupların mutsuz yazarını düşündüm. Asta'nın kızı olarak doğması gerekir. Tabiî başarılı detektifliğinden gururluydu. bir daha silinemeyecek bir rahatsızlık duydum. seçme hakkı bulunmayan bir hizmetçi. . kimliğini aydınlatacak bilgiler vermesini istediğini. Hansine 28 temmuz 1905'te Asta'ya ebelik yapmıştı. bizimle birlikte günlüklerin ilk bölümlerini gözden geçirmek istedi. Gordon açıklamasına başladığından beri hemen hemen hiç konuşmamıştı. ama Tatler'da fotoğrafını gördü. Bir çeşit yeraltı ya da gayrimeşru evlat edinme topluluğu gibi bir şey. dedim Paul'e. meşru ve istenen çocuktan çok daha görkemli bir hayat yaşıyor olmasıydı. Hansine neden sessiz kaldı? Çünkü öteki türlü bir yetimhaneye gönderilmesi kesin olan çocuğunun varlıklı ve güvenli bir orta sınıf ailesinin sevgisinden ve . sonra da Hansine'den bahsederken "Kopenhag'dayken. Swanny'nin yirmi beş yıl boyunca peşinde koştuğu cevap buydu. ama Ann'ın teyzesi olabilmesi için. en sevdiği çocuğunun bir hizmetçi ile Kopenhaglı bir tüccar ya da uşağın çocuğu olduğunu kabul etmek istememesiydi. Gordon. Böyle şeyler her zaman oluyordu kuşkusuz. çocuksuz çiftler de hizmetçilerinin gizlice dünyaya getirdiği bebekleri evlat ediniyorlardı. Anlatılanlar Joan üzerinde kötü etki yapmış. Kini ve öfkesi kabardı. Annesini çocuğunu terk etmek zorunda kalmış bir hizmetçi olarak görüyordu. Bir şey söylemedi. Her bakımdan efendilerinin isteğine uymak zorunda olan. Annesini. haziranda Asta Hansine'nin "Çok şişman" olduğunu. Paul'ün geçici umutsuzluğunu görecek kadar duyarlı olan Gordon. annesinin hizmetçilik yaptığına değinenlerden nefret ederdi. Đşte. bunun nedeni Hansine'yi hep küçük görmesi. . imzasız mektubu yazmaya karar verdi. birlikte olduğu adam" diye söz ediyor. Hansine okuma yazma bilmiyordu. dedi. Onun açısından öyle görülmüş olmalı. Doğum zamanına geri dönmek gerekirse. Daha önce Swanny'le hiç karşılaşmamıştı. Joan Sellway'in de anlamaz gözüktüğünü hatırlıyorum. Anne ve babalar kızlarının gayrimeşru çocuklarını kendi çocuklarıymış gibi büyütüyor. Örneğin. bunları bulamayacağımızı da biliyorduk. birkaç hafta sonra da Asta Hansine'nin doğumunda ona yardımcı oldu. daha sonraki tepkilerini ateşlemiş olmalıydı. Tek yaptığımız.Kuzen olmamız mümkün değil. Kabul ettik. "gün geçtikçe daha da şişmanladığını yazıyor. Asta Swanny'ye gerçeği söylemediyse. Đşin asıl korkunç yanı. teyzeleri değiştirmek. Herhalde Hansine kızı yetişkin biri olana kadar söylememişti. onun güldüğünü ve ilişkimiz hakkında şakalaştığını görünce rahatladı.

hizmetçiliğe ve küçültücü işlere mahkûm. ısırdığı altın elmayı davetlilere fırlatan şeytana benzettiğinde fazla ciddiye almadım. doğru olmamasıydı. Çocuğu ondan kopartılmamıştı. Eğer Cary onu hatırladıysa. Daha sonra. Battersea'ydi. Televizyon dizileri genellikle programlandıkları gibi yayınlanmaz. Paketin arkasında. çünkü bir zamanlar bu anlattıklarım gerçekti. George Ironsmith'in köklerini araştırmıştı. Çocuk hayatını düzenleyen yasalar çok daha gevşekti. üç kasetin de içinde bulunduğu paketi aldığında bir çeşit rahatsızlık duymuştur. ertelemeler olur. ışıklar karartılmadan bir dakika önce salona girip yavaşça -onun deyimiyle tehditkâr bir ifadeyle. Lisa Cary'ye yaklaşmış ve açıkça gazetecilere bütün yapımını yerin dibine batıracak bir iki kelime söylemek istediğini anlatmıştı. sanırım Cary de. malzemeyi iade ederken nazik bir not yazıp Londra'da işleri nedeniyle kaldığını anlatan Lisa'daki değişiklik Cary'yi şaşırtmıştı. hep birlikte barda toplanmış. Hemen her zaman gecikmeler. o da bir gazeteciye konuşurken. Üstelik adres Amerika değil. kızının bir prenses olarak yetiştiğini. Saat dokuzda bitti. Miles da tıpkı Cary gibi abartmalardan hoşlanır. Amerikan usulü. Gordon'un açıklamasının tek kusuru. öfkesi daha da artmıştı. Yirmi yedinci bölüm Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. Lisa'ya verdiği bütün malzemenin.ilerlemeden önce herkese tek tek baktığını. Büyükdedesi için çizilen portreden hoşlanmamış. en sonunda mayıs için. Cary'nin yapıma başladığından iki yıl sonraya.konforundan yararlanmasını istiyordu. George Ironsmith 1871'de Whitehaven'da doğmuş on dört yaşındayken birinin yanına çırak olarak girmiş 1897'de . O dönemlerde çocuklar günkünden çok daha değersizdi. Lisa'nın görünüşünü de bir vaftiz törenine davetsiz katılan. saat dokuz buçukta Miles Sinclair bana telefon ederek Lisa Waring'in de gösteriye geldiğini. daha sonra en öne kadar yürüyüp tek boş koltuğa oturduğunu anlattı. Geçen hafta boyunca. gönderenin adı ve adresi yazılıydı. Lisa şimdi saldırgandı. uzun süre önce Amerika'ya dönmüş olduğunu düşünmüştür. Nisan başındaki basın gösterisi Paul'le birlikte ilk özel gösterimi izlediğimiz BAFTA'da gerçekleştirildi. benim Asta'nın günlüklerinden sayfa koparıldığını gördüğümden tam iki yıl sonrasına programa alındı. filmi büyük perde de izledikten sonra. Buluştuğumuz gün bize dostça davranan. Paul ve ben Gordon'un açıklamasını kabul ettik ya da en azından ben kabul ettim. "Roper" da önce şubatta yayınlanacaktı. Lisa Waring bir iki milden fazla uzaklaşmamıştı. masaldaki anne gibi annelik adından mahrum edilmiş. Böyle kadınlar sadece mitolojide vardır. sonra nisana ertelendi. onu her gün görüyordu. yakınında da olsa arada uçurum olduğunu görmüştü.

adı günlüklerde sıkça geçen bir hizmetçinin çocuğuydu. Benim de orada olmam gerekiyordu. onu tanıdığım kadarıyla. Bütün bu olaylar seksen altı yıl önce geçmiş de olsa. Asta'nın ilk defterindeki orijinal Danca'yı okumaktan geçiyordu. ama oradaki gazeteciler daha çok Edith Roper'ın hikayesiyle ilgileniyorlardı. Ironsmith'e oyunda üçüncü derecede bir rol vermek haksızlıktı. Kanıtlama imkânı olmamasına rağmen. korkunç bir kandırmacaya dayanıyordu. Bu nedenle simsiyah giyinmiş. günlüklerin kendisiydi. Cary'yle kendim konuşma çabasına girdim. Edith olduğunu iddia edenler ya da onun başına gelmesi muhtemel olaylar gazetelerde her an yer bulabilirdi. Gordon gelip Swanny'nin Hansine'nin kızı olduğunu söylediğinden beri birkaç gün geçmişti. Adı neredeyse ailelerle birlikte anılan kadının sevgili kızı Swanny. Kolay olmayacak. yaptığı dizinin engellenmeden yayınlanmasını tercih ederdi. Söylediklerinin özeti. nedendir bilinmez. hem de o an. Çinli gözlü yabani bir kızın büyükdedesinin hakları için gürültü yapması. Cary'yle birlikte bunu konuşmalıydılar. geçici bir eğlenceden öteye gitmedi. Bu son cümleyi yüksek sesle söylemişti. Hem de orada. Ne erkeklerde ne de kadınlarda içgüdüye fazla güvenmem. Paul'ün içgüdülerine fazla güvenemediğim görülecektir. Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığını belirten bir not koyup koymama hakkında bir karar vermek zorunda kalacağız. O Lisa'nın Picadilly'de bir otobüsün altında kalmasını. O daha gider gitmez. "Roper" yayınlanmadan. Gordon'un anlattıklarından kimseye söz etmedim. 1904 sonbaharında da evlenmişti. büyükdedesi oyunun en önemli kişisi olmalıydı. Bütün bunlardan. bütün bunun önceden tasarlanmış bir kandırmaca olduğu izlenimini yaratacak bir karar. Öyle sanıyorum ki bir gün gelecek. o kadının kızı değil. Swanny Asta'nın çocuğu olmadığını öğrendiği ya da bu yönde güçlü kuşkular duyup asıl kimliği konusunda fanteziler üretmekten . Ironsmith'in küçük torunuyla görüşmek zorunda kaldı. üstelik kayıp çocuklar çok merak edilir. Eğer isterse. Miles'a göre Lizzie'yi kimin öldürdüğüyle fazla ilgilenmediler. belki de Charles Amcası. annesinin Swanny Kjæer'in üvey kardeşi olmadığından emindi. ben ya da Swanny'nin yayıncıları.Amerika'ya göçmüş. satın alınmış günlükleri gerçeklerden koparacak. Bahsetsem de kimin ilgisini çekerdi? Belki Gordon'un kendi babası. çevrede bir erkek gördüğü zaman bütün güç ve karmaşık telefonları o erkeğe yüklediğini i biliyordum. Lisa'ya göre. Cary'nin onu danışman olarak görevlendirmesinin gerektiğiydi. köprülerin altından çok su akmıştı. bu sefer içgüdüsünün ilginç ve acı bir açıklama karşısında bulduğu bir savunma olduğunu düşünüyorum. Daniel'dan bile yararlanmayı başarmıştı. Ne var ki bahane bulamadı. Yanlış olduğunu hissediyordu. böyle durumlarda duyguların ve içgüdünün çok önemli olduğuna inanıyordu. Paul kesinlikle bu çözümün yanlış olduğuna inandığını söyledi. bütün bunlar tarih olmuştu. bütün bu söylediklerinin dizinin geçerliliğiyle ne gibi bir ilgisi olabileceğini sormuştu. Görüldüğü kadarıyla da günlüklere gösterilen büyük ilginin önemli bir bölümü. Gordon onlara kendisi söyleyebilirdi. Hansine'nin Joan'dan önce bir çocuk doğurmadığını biliyordu. yoksa Lisa basına açıklama yapmaya hazırdı. kızlar erkeklerden de çok. Edith'in kayboluşu basın için hâlâ ilgi çekiciydi. bundan sonraki günlükleri yayımlarken. Daha önemli olan. Çocuklar her zaman ilgi çekmiştir. Cary de konuyla daha fazla ilgilenmek istemedi. Bunları bulmanın tek yolu günlükleri incelemek. Miles'a göre Cary sakin davranmış. Daha önce yayımlanmış.

Önce benden bu bölümü yayımlandığı biçimiyle okumamı istedi: "Hansine Mogens'i iki sokak ötede. Bunu Gordon'un da anladığını sanmıyorum. Gordon'un soyağacında Asta ve Rasmus'un en büyük kızları olarak gösterilen kadının aslında tamamen farklı bir kökten geldiğini bile bile. Đkiniz de çok gençsiniz. . dedim. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. her şeyi yeniden değiştirir. Kadın psikolojisinde uzman olmadığı açık Gordon bile. bunun kelime anlamı "kırmızı çiçek'tir.Danca orijinale döndüm." . yakında izin vereceğim. Eğer Asta hun har det maanedhge (âdet ağrısı çekiyor) ya da hun har sit skidt (o kirli) demiş olsaydı. katı terbiye kurallarının son kalesidir. Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Margrethe Cooper. Bu durumda yola devam edip adı hemen hemen her sayfada görülen. bu kelime kelime çevrilir ve hiçbir zorluk çıkmazdı.öteye gidemediği sürece gerçeğin açıklanmaması işin doğrusuydu. .Swanny biliyor olmalıydı. Asta birçok konuda dürüst olmuş olabilir ama âdet konusunda değil. Ben Knud'la evde kalıyorum. Günlük yayıncılarının satmayı umdukları yirmi bin ciltten her birine açıklayıcı bir sayfa eklemek için daha önümüzde birkaç hafta vardı. 19351944 kitabını yayımlayabilir miydik? Bir adım atmadan önce düşünecek kadar zamanım vardı. Gerçeğin ortaya kesin olarak çıkması. . ama bazı konulan nezaketle geçmekte ustadırlar. bu nedenle Hansine'nin kızı olması ihtimalini aklına bile getirmedi. 28 temmuzda. C. Danimarkalıların Đngilizler gibi zengin bir üslubu yoktur. bu nedenle de aklının bir yerine saklamıştı. O nazik anlatımla ilgilendiğinden. Barış ve Savaş. ama henüz değil. Oysa. bunun ne anlama geldiğini anlayacaktı. kaba sözleri nazikçe anlatma sanatıyla ilgilenmek olduğunu söyledi. Hansine'nin 5 temmuzda kanaması varsa. Ondan daha büyük olduğumu söyledim. Mogens yalnız gitmek istiyor. Đçgüdüsünün kaynağı bu cümleydi.Daha ilk defterin ilk satırını okurken biliyordu. bu cümleyi daha günlükleri ilk kez okurken ilginç bulmuş. Margrethe Cooper buna uyan bir Đngiliz deyimi aradı ve 1970lerde hâlâ hayatta olan birçok yaşlı kadının kullandığı deyimi buldu: "evde ziyaretçisi var. Andersen anlatırdım ama.Anlamadığım bir bölüm var. Âdet. Asta'nın yazdıklarını "evdeki ziyaretçi" olarak çevirmiş olabilir. belki de bunun yaş konusu değil. dedim." . onu kucağıma alıp masal anlatıyorum."Evde bir konuğu varken" bölümünden mi söz ediyorsun? dedi Paul. Paul kanıtını kısa zamanda buldu. ama bütün günlüklerde de anlamadığım böyle bölümler var. güldü. Asta'nın den rfde blomst deyiminin Đngilizcede karşılığı yok. bunun sadece bu son yirmi yıl içinde biraz azaldığını söyleyebilirim. hatta bir ay sonra bile çocuk doğurması imkânsız. Kanıtı ilk defterin ilk bölümlerindeydi. Evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. çünkü Đngilizce'nin bu konuda Danca'dan çok daha zengin olmasına rağmen. Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Eskiden oğlanlara H. çok daha az beklemem gerekti. .

" Sanki bu cinayeti işleyene karşı bir yakınlık duyuyor gibi. ne kadar uzak olursa olsun. bütün bunlar çok iyi. Hakaret etmeye gerek yok dedi Lisa. Yargıç Edmondson'un konuşmasını neredeyse ezbere okudu. demek büyükdeden için ölümünden sonra şöhret istiyorsun. bütün bunlar bir yıl önce olsaydı. Ama söylemedi. uçları hafifçe yukarı kalkık gözleri doğruydu. O zaman Lisa Waring'i ve Lisa'nın geçmişle ilgili açıklamalarını ne büyük heyecan ve mutlulukla karşılardı. Karısı da biliyordu.Ailemizde onun. Aslında şaşırtıcı. Lisa dizide danışman olarak görev alır -almaması şimdiki kininin ve nefretinin başlıca nedeniydi.Đçimizden pek azı. Evet.Cary'nin de dediği gibi. Lisa'nın iddiaları karşısında. saçmalığı kesinlikle ciddi bir şey olarak göstermeye çalıştığı psikolojik davranış bozukluğu örneklerinden izliyormuşum izlenimine kapıldım. büyükbabanınki rahatsızlık verici. "O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. onun dışında sükûnetini izlerken. . başkalarının hakaret olarak alacağı şeylerin Lisa'ya övgü gibi geleceğini düşündüğünden emindim. dedi. Lisa'ya göre Lizzie Roper'ın katiliydi.Cary de bir cinayetin üzerindeki esrar perdesini. Cary'nin verdiği metinleri okuyup ev ödevine çalışmıştı. Sürekli hareket etmelerine karşın ifadesiz gözlerini."Uzun çabalarımızın artık sonuna yaklaştığınızı söylemekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum.Diyecektim ki. uzakta. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem ama belki de Đngiliz Ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz.Peki dedi. Birinin mantıksızı mantıklı. Anlatacakları kanıtlanabilir olmalıydı. ama bazıları nereden gelirse gelsin. oysa söyledikleri bundan çok uzaktı. diye düşündüm" Yargıç böyle söyledi. on altısına . . Đngiltere'ye bu yüzden dönemiyordu. sizce de öyle değil mi? Bu kez Cary'nin dairesindeydik. değerli Jüri Üyeleri. Lisa'nın yürek biçimindeki yüzü. birini öldürdüğüne inanılır. . Dizide silik biri olarak gösterilen George Ironsmith. . Eğer ona inanılabilirse. Kin ve öfkenin başka. Bunları Mockridge'in duruşma kayıtlarından aldım. Bunu ailede herkes bilir. Miles'ın bu durumda. büyükanneme. cinayetten yaklaşık yüz yıl sonra kaldırmış olmanın mutluluğunu yaşardı. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. büyükdedeninki de yeterince kötü. adı ne olursa olsun. çok güzel de elinde George Ironsmith'in Lizzie'nin gırtlağını kestiğinin kanıtı var mı? Vardı. üne kavuşmasını istiyordu. Ironsmith bunu kızına. sahne ışığında olmak istiyor. Devam ediyor. Lisa Waring'in çabası buydu. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. sadece erkek kesimli düz siyah saçları. Miles da yanımızdaydı. Konuştukça gözlerinin parıltısı söndü. atalarınızdan birinin muhtemel bir katil olmasından hoşlanır. her şey ne kadar da değişik olurdu. belirli bir noktaya bakmaya başladı. solgun burnu biraz büyükçe. söylediklerinden herhangi birine inanmakta güçlük çekiyordum. çok daha özel bir nedeni daha vardı. büyükdedesinin hakkının iade edilmesini. Babanın böyle bir role layık görülmesi korkunçtur.

1959'da Betty Wong Feldman'la evlendi. Sadece büyükdedesi ile büyükninesi arasındaki mektuplar. bir artı işareti üzerine çizilmiş çarpı gibi ilginç bir işaret vardı. Mary Schaffer'ı otuz sekiz yaşında bir dul olarak gösteriyordu. Basit bir soyağacı hazırlamış. Lisa yine de açıkladı. Bizlere verdi. havanın oradakinden daha sıcak olduğu hakkında bir satır ve tepede. Kartta bunun dışında "Sevgili Mary".girdiği gün anlattı. Bu kart Lizzie'nin öldürüldüğü sırada Ironsmith'in Londra'da. kuzenlerimin de yayımlamaya çalıştığı mektuplar kadar kuru ve sıkıcıydı. rahata kavuşması için kadının öldüğünü bilmesi gerekiyordu. ama Ironsmith'in gönderdiği kart üzerindeki fotoğraf. Benim görebildiğim kadarıyla en önemlisi 1905 yılında Ironsmith'in Đngiltere'den karısına gönderdiği kartpostaldı. "Önemsiz kağıtlar" Mary Schaffer'ın doğum belgesini içeriyordu. George Ironsmith'ten gelenleri göstermişti. Birbirlerine gönderdikleri. Mary Schaffer Ironsmith bir rakibe olarak gördüğü kadını kıskanıyor. . Ölmeden çok kısa zaman önceydi. Mary Ironsmith 1922'de Clarence Waring'le evlendi.O belgeyi bulabilsem. ama bu onu öldürdüğünü kanıtlamazdı. bir sürü de önemsiz yazı. Londra'ya gelen turistler yakınlarına genellikle Buckingham Sarayı ya da parlamento binasının resimlerini gönderir. Cary'nin video bandını izledikten sonra babasıyla temasa geçmiş. yere oturup bağdaş kurdu. babası da ona kendi annesinden kalan bir yığın belge göndermişti. söyleyecek bir şey bulamadık.Bu işaretin anlamı ne? diye sordu Cary. Lisa ayağa kalktı. tek bir çocukları oldu. Ironsmith karısına ertesi gün. çoğu nişanlılık dönemine ait mektuplar. zavallı Mogens'in Fransa'dan gönderdiği. Yine de bakmakta bir sakınca olmadığını söyledi Cary hemen kâğıtlara göz atmaya koyuldu. Kartın bir diğer ilginç yanı da üzerindeki resimdi. . Şubat 1904'te Chicago'da verilmiş evlilik cüzdanı. George Ironsmith otuz dört yaşındaydı. O kadar gülünçtü ki. ama Lisa içlerinin önemli bir şey olmadığım söyledi. Kartta 'Londra' dışında başka adres yoktu. Büyüknineme Lizzie'yi öldürdüğünü anlatmak. dedi Lisa üzgün sesiyle. yani 29 temmuz pazar günü eve dönmeye hazırlandığını yazıyordu. Ironsmith karısına tapıyordu. meslek olarak da "gezginci tüccar" olduğu belirtilmişti. hatta Hackney'de olduğunu gösteriyordu. Hackney'nin tek görülmeye değer yeri olan Victoria Park Gölünün bir sepyasıydı. ama tabiî George Ironsmith'inkiler yoktu. onların 1933'te doğan en küçük çocukları Spencer Waring. kendi annesinin George ve Mary'nin birbirlerine ne kadar bağlı bir çift olduğunu söylediğini hatırlıyordu. Ironsmith 1904'te Mary Schaffer adlı bir kadınla evlenmişti. Cary belgelerin geri kalanını sordu. yaptığı çizimin Gordon'un Westerby araştırmasıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Bunlar Lisa'nın annesi ve babasıydı"Aile inancı" Ironsmith'in birisini öldürdüğünü kanıtlamakta yeterli olamazdı. o belgeler bize Mary Schaffer'ın birinci . Lisa'nın babası. Mary olarak adlandırılan kızları aynı yıl doğdu. Lisa haklıydı. onun için her şeyi yapmaya hazırdı. nereden geldiğimi öğrenirdim. ama damgada 28 temmuz tarihi okunuyordu. adresin de üstünde. Lisa. bir koltukta oturmak rahatsız ya da alışılmadık bir şeymiş gibi sırtını ovuşturdu. bir iki dakika göz attım.

diye söz verdi Cary. ama gerçekten girdi. bizi izliyordu. . Bunu söylemek kolay. yolcu listelerinin hâlâ bulunabileceğini söyledi. bilmemesi mümkün mü? Yıllar boyu o zavallı inekleri ve koyunları boğazladı. .Hayatını bunun için tehlikeye atar mıydı? Karısının hiç görmediği. dedi Lisa yerde Buda gibi otururken. George Ironsmith'in hizmet sözleşmelerinden birinin kopyasında gizliydi. güldü. .Peki ama. Miles. neden? diye sordu zavallı Cary. Bomba mektuplarda değil. Daha önce hiç görmedim.kocasıyla on beş yıl evli kaldığı ve çocuk doğurmadan boşandığı dışında bir şey göstermiyordu. Şimdiki gibi bir yıl toplum hizmetine gönderilmiyorlardı. . Đnsanlar aşk için böyle şeyler yapar. deli gözlerle Miles'a baktı ve yeniden sigaraya başlayacağını söyledi. Gözlerini sımsıkı kapadı. değil mi? Şimdi bildiklerinizi biliyor olsaydınız. hiç merak etme. galiba Boston'a uğradıktan sonra New York'a giden Lusitania ile. karısını mutlu etmek için.Bir şeye girişmeden önce. kâğıdın üzerimizde yarattığı etkiden memnun.Yani bana inanmıyorsunuz. Son iki kelimeyi söylerken Cary'ye bakıp tatsız tatsız sırıttı. Büyük bir içkiye ve en az yirmi sigaraya ihtiyacı vardı.Size söyledim. dedi Lisa. Lisa gittikten sonra Cary krize girdi.Yargıcın söylediklerini hatırlıyorsunuz. "Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. . Büyüknineme tutkuyla bağlıydı. yumruklarını duvarlara vurdu.Aşk uğruna. Đşte bu kadar. şimdi ne yapacaksınız? ." Tabiî biliyordu. dedi Lisa soğukça. Peki. . sadece adını duyduğu bir kadını öldürmek için? . o filmi hiç yapmazdınız. Belgeye göre Ironsmith. dedi Lisa. Aslında inanıyorsunuz ya.Bunu babam buldu. . Amerika'ya gittiği gemiyi de biliyorum. Hepimiz yılların sarartıp soldurduğu belgeye baktık. 1885'ten sonra yedi yıl boyunca Carlisle'da bir kasap ve mezbahacının yanında çırak olarak çalışmıştı. parmaklarını saçlarında gezdirdi.Ne yapacağım? . vejetaryenim.Oh. biraz araştırma.O zamanlar katiller asılıyordu. Đngiltere'den Plymouth'tan kalkıp. ben seni ararım. Ben.Teması kaybetmemeliyiz. Lizzie'den sonsuza dek kurtulmak için. Uludu. işinize yararsa. . Önce gemi. . dedim. Aşağıdaki pub'a gittik. biliyorsun. Lisa. .

Arabia. Bulduğumuz ilk şey. başlangıçtan beri kabul edilir bir çözüm bulmaya eğitildiği için yapamıyordu. Oysa bu kez Cary bilmek istemiyordu. ama dönüşünde yanında biri daha vardı. Anlaşılan deniz faciaları tarihinde en az Titanic kadar ünlü olan geminin adını hatırlıyordu. bilmeye kesinlikle karşıydı. Cephalonia. Alman denizaltılarının 1915 yılında Lusiania'yı batırmalarıydı. Liverpool'dan New York'a da 29 temmuzda dönmüştü. Yirmi sekizinci bölüm . Bothnia ve Scythia da haftalık Boston seferi yapıyor. Bunlardan hiçbiri Plymouth'tan kalkmıyordu. Cunard Denizcilik Đşletmesi'nin tarifesini eline geçirdi. Umbria ve Etruria. Bunu sadece Lisa'nın korkusundan. bir sonraki projesi için çalışmaya başlamak istiyordu. Yüzyılın başlangıcında. Liverpool'dan kalkan New York Cumartesi Postası Ironsmith için en uygun çözümdü.George Ironsmith'in 29 temmuzda Amerika'ya. karısına dönmek için bindiği geminin adında yanlışlık olduğuydu. Karta inanırsak. Aradığımızı nerede bulacağımızı. Amerika'yı Birinci Dünya Savaşı'na girmeye iten.Đkimiz de iflah olmaz araştırmacılarız. George Ironsmith New York'tan Liverpool'a 15 temmuz 1905 cumartesi günü hareket etmiş. Liverpool'dan hareket eden gemiler yolcularım şirketin New York'taki North River ya da Doğu Boston'daki New Pier iskelelerinde indiriyordu. Cary Plymouth'tan vazgeçmeye karar verdi. Catalonia. Pavonia. büyükdedelerimizin kim olduğunu bulmadan iki gün geçiremezdik. Hibernia. Gerçek teoriyi doğrulamayabilir. Servia ve Gallia'nın iki haftada bir yaptıkları seferlerden birine de katılmış olamazdı. Lucania. perşembeleri Liverpool'dan. Her ikimiz de bırakın iki yılı. Anlaşılan Spencer Waring yanlış hatırlıyordu. ama sonunda istediği -istemek zorunda olduğu. Etruria ya da Umbria'ya binmiş olması gerekirdi.bilgiye ulaştı. Servia. ama o zaman teori feda edilir ve her bir olasılık birbiri ardına kontrolden geçirilir. "Roper"ın yayınlanmasıyla halka yanlış bir hikâye anlatmış olmaktan bir haz duymayacağı kesindi. Tabiî araştırmaların çoğu bulmak için yapılır. Amerika'dan gelirken yalnızdı. cumartesileri de Boston'dan kalkarak Queenstown'a uğruyorlardı. Cary'ye göre. Amerika ve Đngiltere arasında mekik dokuyan onlarca büyük gemi vardı. Lisa Waring'in -daha doğrusu Spencer Waring'in. Đngiltere ile Amerika arasındaki denizlerde dolaşan başka hangi gemiler vardı? Cary. yolcu üstelerinin hâlâ saklandığını duyduğunda şaşırdı. Cunard'a başvurdu. nasıl çıkaracağımızı biliriz. gidiş dönüş bileti 75 ile 110 dolar arasında olmalıydı. onun basına açıklama yapıp dizisini yerin dibine batıracağından endişe ettiği için değil. Biraz zaman geçti. Ironsmith böylesi gemilerde yolculuk etmiş olamazdı. Aurania. "Đkinci sınıf' diye düşünüyordu. bizi ilgilendirenler de Washington'daki Ulusal Arşiv'deydi. Bütün bunları unutmak. Campania. Ne var ki bu kayıtlar varış ülkesinde tutuluyordu. çoktan bulmuş olurduk.

Asta'nın on yıl ya da daha önce bir başkasından duyduğu bir şeyi hatırlamaktan başka bir şey yaptığını iddia etmiyorum. ikinci sınıf yolcuları arasında George Ironsmith ve yarım ücret ödediğine göre iki ila on iki yaşları arasında olması gereken Mary Ironsmith'in de bulunduğunu gösteriyordu. giyotinleri yazmıyor muydu? . mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. hatta fısıltı duymamıştı. Cary bu kadarını da mı göremiyordu? . Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu.Çok zaman önceydi. bu konuda bir çocuktan söz edildiğini hiç duymadığını söyledi. yaşadığı sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. büyükdedesinin Lizzie'yi öldürdüğünü Cary'nin de kabul etmesiydi. sabırsızlanıyordu. imkânsız bularak aklımızdan uzaklaştırmaya çalıştığı düşünceyi söyleyen yine Cary oldu. Stockholm'de.Bu. Muhtemelen çocuk Ironsmith'e Amerika'ya götürmek üzere emanet edilmiş birisiydi. Ama yine de bir senaryo. Tarih Roper Davası'ndan yıllar sonra. Asta'nın ünlü öykülerinden biriydi. Olumlu bir Roper ipucu yakalamak umuduyla günlüklerin ilk cildini yeniden okuyordu. Asıl konudan uzaklaştığımızı düşünüyor. kaldı ki hangi anne baba küçük kızlarını altı günlük bir deniz yolculuğunda tanımadıkları genç bir adama emanet eder ki? Her ikimizin de düşündüğü. 1904 şubatında evlenene kadar bekâr gözüküyordu. Bana anlatmak için telefon etti. Onun tek istediği. bunun kanıtı yoktu. Waring ailesinden kimse evlilikten önce karısının bir çocuk doğurduğu hakkında bir dedikodu. Mary Schaffer'la arasındaki mektuplaşmadan." . Cary'nin bu sorulan sorduğu Lisa çocuğun kim olduğunu bilmediğini. "Kuzinim Sigrid. dedim. Oysa adam karısını seviyordu. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. diye cevap verdi Cary. Lucania'nın yolcu listesi 29 temmuz 1905 cumartesi günkü seferinde.Sadece bir hikâye. Hem Asta nereden düşündü bilmem. öyle değil mi? Gerçek bir olay. söylenti. onu evlat edineceklerdi. çocuğu neden Mary Ironsmith olarak adlandırdığını açıklamaz. Adam evliydi ama çocukları yoktu. Sonunda bulduğu bir açıklamaya da kanıt değil. Anlaşılan kabahat karısındaydı. çünkü adamın kuzeyde. 1905'te de Đngiltere'de .Hikâye olduğunu ben de biliyorum. Đlginç bir hikâye. 1900'de mi ne Đsveç'te oldu. Ironsmith'in bir çocuğu varsa. 18 aralık 1913'tü. karısının ilk evliliğinden bir çocuğu olmadığını açıkça belli ediyordu.

Bir de şöyle bak: bir sürü soru sorulmasını önlemek istemiş olabilir. yalnız olması gerektiğini de söylemişti. Gerçekten ayrılmaya karar vermiş olsalar. Miles'a göre karısına. eğer Cambridge'e gelecekse. O zamana kadar New York'a varmış. bunu ancak terk edilmiş. bu arada Edith'e uygun bir ev bulmak ya da annesini razı etmeye çalışmaktı. Lizzie'nin geride kalmayı nasıl kabullendiğini hiç anlamadığını söylüyordu. O günlerde "suçlu taraf' olarak görülecek bir kadına nafaka bağlanması söz konusu değildi. büyük ihtimalle de Chicago trenine binmişti bile.Yani sence kıza bilet almasa sorularla karşılaşacak ve iki yaşından küçük olduğunu kanıtlamak zorunda mı kalacaktı? .Edith. kızını istediğini. Edith. Lizzie'nin çocuğunu sevdiğini söyledi Cary. ama boşanmayı düşünmüyorlardı ki. karısını bir hafta sonraki cumartesi günü beklediği belliydi. Miles nasıl olup da Roper ve oğlunun Cambridge'e yalnız gittiğini. . En iyisi Roper'i Cambridge'de buluşarak hiç olmazsa dışa karşı saygınlığa korumaktı. . kocasını kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktı. sevileceğine. ama çocuk istediğini bildiği bir kadınla evliydi. olamaz mı? Edith büyümüş. iyi bakılacağına. Herhalde iki yaşında gösteriyordu. Talihi yaver gitti. kendi yanındakinden çok daha güzel bir . Maria Hyde'ın öldüğünü de bilmiyordu. Cary Đngiltere'ye sadece Edith'i almak için geldiğini. kocasına durumu itiraf etmiş miydi? Açıklamayı kendi yaparak daha kötü sonuçlardan kaçınmaya çalışmış mıydı? Miles Lizzie'nin kararsız olduğunu düşünüyordu. geçinecek imkânı olmayan kadın olma tehlikesi karşısında düşünmüştü. Cary ve Miles. Ah. On dört aylık bir çocukla yolculuk ettiğinden şüphelenilmesini bile istemiyordu. Anlaşılan Lizzie'nin bir haftalık gecikmesinin nedeni. dedi Cary. Maria Hyde'ın yanında kalacaktı. Çocuğu olmayacağını. Đki yaşından büyük olmasa. şimdi de onun Mary Ironsmith olmak için çok küçük olduğunu söylüyorsun. dedi Cary. Ne yazıldığını sana okuyayım: "Bu şekilde dünyanın haberleri ve hava durumu raporları Atlantik'i kat eden gemilere dağıtılmakta. bu hareket anlaşılırdı. George Ironsmith'in yanında Lucania'ya binen çocuğun Edith Roper olamayacağını söyledim. yürüyebilen bir çocuktu. Swanny Kjær olmak için çok büyüktü. özellikle de Edith'in istendiğine. Ironsmith.Dahası da var. Kendi aramızda. Çok büyüktü. Ne de olsa çocuğunu büyütmekte inat etse. Üstelik kocası oğlunu da yanına almış. cesetler bir haftadan önce bulunmadı. Ironsmith onun için hiç bilet parası ödemeyecekti. Roper'ın kızın kendinden olmadığını başkasından öğrenmesinden korkarak. Lizzie'nin cesedinin ne zaman bulunacağını kestiremezdi. onları bırakarak Cambridge'e taşınmıştı. isteği reddedilince de tehdide başvurduğunu sandığını söyledi. Paul ve benim konuşarak yarattığımız senaryoya göre Ironsmith Lizzie'ye gitmiş.tekrarlanmaması için bir neden yok. hatta para önerdiğini." 1910 yılında Crippen'in telsiz aracılığıyla denizdeyken yakalanan ilk katil olduğunu bir yerlerde okumamış mıydım? Ironsmith ondan beş yıl önce yakalanmak istememiş anlaşılan. karadan yüzlerce mil uzakta olsalar da yolcuların mesajları kıyıya iletilmektedir. onu terk etmeyi düşünmüş olamazdı. Gemi kayıtlarına göre. Roper'ın. kendi çocuğu Edith'i ona vermesini istemişti. gemide Marconi Telsiz Telgrafı da vardı. Acaba Lizzie.

on iki yaşından küçük bir çocuk için Amerika'ya bir gidiş bileti aldı. Roper'dan nefret etmekte. Edith'i yanına alıp Euston Đstasyonuna gitti. Büyükdedesinin hakkının teslim edilmesini. Edith'i vermeyecek. kendisi de Hackney'de annesiyle oturacaktı. belki de yüksek dozda hidrobromid almış annesini uyandırma çabalarından yorgun düşmüştü. zaten hiç uyanmadı. Roper'ın gidişinden sonra Devon Villa'ya gelerek kızını alması konusunda anlaşmışlardı. Cary ve ben senaryo yazmak. daha sonra iki yaşından büyük. kadının uyandıktan sonra polise gitmesi. Lizzie hiçbir şey duymadı. Bize göre Ironsmith o haftanın her günü Devon Villaya gelmiş. Vermeyi kabul ettiğini. Lizzie'yle tartışmış. ne var ki Lizzie geri adım atmayacaktır. Mutfak çekmecesinden aldığı bıçakla Lizzie'yi korkutmak mı istemişti. Cary'nin söyledikleri üzerinde düşündük. evin kiracısı olduğu dönemden kalma anahtarıyla Devon Villa'ya giren Ironsmith'e kararını değiştirdiğini söylemişti. daha sonra gerçekleştirmişti. oğlunu da sevmemektedir. Florence Fisher saat onda alışverişe çıkmıştı. Ertesi sabah Devon Villa'ya geri döndü. Lizzie'yi hayatta bıraksa. Eskiden. Ironsmith iki gün sonrası. Edith'in kaçırıldığını. 27 temmuz perşembe akşamı. metresinden olma çocuğunu karısına vermek isteyen. Cinayetten önceki bir hafta boyunca olardan kimse bilmiyordu. Öyleyse. metresini öldürüp giyotinden kurtulan adamın öyküsünü düşünmekten alamıyordum. Hackney'de aldığı ve üzerine özel bir işaret koyduğu kartpostalı karısına göndererek çocukla birlikte geldiğini bildirdi. dedi Paul. tehdit etmiş de olabilirdi. para önermiş. yoksa onu öldürmeyi kafasına koymuş muydu? Maria Hyde ortalıkta görünmüyordu. Ironsmith'le. Amerika'ya götürülmek üzere Liverpool yolunda olduğunu söylemesi işten bile değildi. Ironsmith. gerçek bir kasap olarak tanınmasını istiyordu. küçük kızıdır. Lizzie bir ara kızını vermeyi kabul etmişti. ama son anda vazgeçtiğini bir düşünün. tek bir gerçek olaya dayanıp daha sonra başka koşullara uyarlanan öyküler yaygındı. 28 temmuz. kızını Ironsmith'e vermedi. Hayattaki tek varlığı. Lizzie. Karısına. neden Edith'i alıp gitmekle yetinmedi? Ne de olsa Edith. geçineceklerdi. kandırmaya çalışmış. kim bilir? Belki de Ironsmith böyle bir öykü duymuş. canlı varlıkları hızla öldürmekte uzman bir mezbahacıydı. Belki de böyle hikâyeler. Roper'ın sahneye çıkmasından önce yaşadıkları gibi yaşayacaklar. sonunda . Kendimi Asta'nın anlattığı. yalan söylemekle suçlandık. Roper'ın gidişinden önceki salı ya da çarşamba. bazen de ger-çekleşiyorlardı belki de. Böylece yatak örtüsüne sarındı ve Lizzie'nin gırtlağını kesti. Edith annesinin yatağında uyuyordu. çocuğu getireceğini de bildirmiştir. 29 temmuz için SS Lucania'da yer ayırtmıştır. Liverpool trenine yetişti. . O geceyi Liverpool'da geçirdikten sonra ertesi gün Lucania'ya bindiler.hayat yaşayacağına emin olduktan sonra. Babasıyla telefonda uzunca bir süre konuştu.Bütün bunlar çok güzel ama. evlilik bağıyla bağlı Roper ve Lizzie'nin meşru çocukları olarak görülüyordu. babaannesinin Ironsmith'in meşru çocuğu olmadığını öğrenmek ona pek hoş gelmedi. cuma günüydü. fantezi kurmak. Ironsmith'in onu tekrar kandırmaya çalışmış olması kesindir. Başlangıçta Lisa Waring beklenmeyecek ölçüde köpürdü.

Cary bundan fazla hoşlanmadı. Sonunda gösterime sunulan "Roper"ın tamamlandığı sırada Lisa'nın sahneye çıkması ve Edith'in kim olduğunu açıklamasıydı. Lisa çözümü bulmakta gecikmiyordu. Çekimin son günü aynı zamanda Lisa'nın yirmi yedinci doğum günüydü. özellikle Edith'in merdivenleri tırmanışı ve tepede gözden kayboluşu gibi bazı sahneler kullanıldı. Roper'ın beraat edeceği. onun onuruna düzenlenen partide Lisa hamile olduğunu açıkladı. Çünkü aynen Lizzie gibi o da fotoğraf çektirmek için hafifçe sağ yanını dönmüştü. böyle bir leke Edith'in bilinen en önemli iziydi Lisa babaannesini iyi tanımıyordu. Cary bundan memnun olmadı. Bu fotoğrafta Mary Waring'in yüzünün sol tarafını görmek mümkün değildi. herhangi bir sorun çıktığında. Spencer Waring'in Lisa'ya gönderdiği birçok fotoğraf arasında biri özellikle önemliydi. Cevaplar ellerindeydi ve bana anlattığına göre. New Jersey'li biriyle evlenmiş ve tüm evliliğini Cape May adlı şirin bir kıyı kasabasında geçirmişti. Bundan sonra yeni bir gerçek çıkmayacaktı. Daha ilk bölüm gösterilirken Cary ve Miles. "Roper"dan. Lisa'nın değeri ölçülemezdi. Lisa ertesi sabah Los Angeles'a uçtu. Dizi bir çözüm önermediği. Bunu Edith'in hayatının canlandırılması. endişeleri sona ermişti. kadın öldükten sonra kalan eşya arasında böyle bir kâğıda rastlanmadığını öğrendi. Mary Ironsmith Waring çocukluğunu Chicago'da geçirmiş. George Ironsmith'in Lizzie Roper'ı öldürdüğü tam olarak kanıtlanamasa bile Edith bulunmuştu.babasından babaannesinin doğum kâğıdı olmadığını. onun bu lekeden kurtulmak için her gün özel bir makyaj yaptığını söyledi. Miles'ın da Lisa'yla birlikte gittiğini anlaması birkaç saatini aldı. Mary Waring'in yüzünde bir iz yoktu. Ironsmith'in gerçek katil olarak gösterileceği yarı belgesel bir dizi hazırlamak arzusundaydı. Diğer fotoğrafların hiçbirinde. Amerika sahnelerini çekmek için oraya gittiler. Roper planlandığı gibi yayınlandı. Cary yapımı konusunda hâlâ endişeliydi. Bu yapım Cary'ye "Roper"dan çok daha fazla keyif verdi. Aradaki tek fark. Bilindiği kadarıyla Lizzie'nin sol göz altındaki elmacık kemiğinde bir leke yoktu. 1922 yılında çekilmiş fotoğrafta gelinlikle görülen Mary Waring kolaylıkla 1898'de gelinlikli Lizzie Roper olabilirdi. Cary bundan sonraki yapımları için onu yardımcı olarak görevlendirmekte kararlıydı. Cary onu geçirmek için havaalanına gitmedi. 1970'te. yine de üzüntüsünü belli etmemeye çalıştı. Zaten onun asıl istediği de buydu. Edith'in gerçek kimliğini kanıtlamak iddiasında olmadığı için. modaydı. . yardımcısını kaybetmek üzere olduğunun farkındaydı. yeni ailesi. evlenmesi ve Cape May'deki yılları izledi. Paniğin büyük kısmı geçmiş olmasına rağmen. Ironsmith'in ölümü. Lisa Waring'i danışman olarak görevlendirdiler. Lisa daha yedi yaşındayken ölmüştü. böyle bir belgenin hiç görülmediğini. Ne de olsa. Roper'ın yapılışı ve Waring açıklamaları konusunda bir belgesel hazırlıklarına başlamışlardı bile. ama Spencer Waring annesinin yüzünde böyle bir lekeyi hatırladığını. Bütün bu konu onu heyecanlandırıyordu. özellikle Lisa'nın babasının iki kardeşiyle birlikte hayatta olduğu bir dönemde.

büyükbabam Rasmus. Ya da yıllarca Swanny'yi kızkardeşi sanan annemi. o tanıdık güçlü ve güzel kuzeyli yüze baktığımda. yayımlanan son günlükler için seçtiğim ve Küçük Denizkızının yanında çekilenin yerini alacak resme. Bütün bunlar çok zaman önce olmuştu. Swanny'nin ikinci dereceden bir kuzeni. Swanny konusunda işe yaramadı. bir ima peşine düştüm. olaylar ya kâğıda dökülmemişti ya da yazıldıkları kâğıtlar kayıptı. Ben. bazen daha önceden tanıdığım birini gördüğümü düşlüyorum. Asta'nın onun babasına gönderdiği mektupları iade etti. Edith Roper'ı bulmamıza yardımcı olan fotoğraflar. birer küçük kız evlat edindik. çocuksuz iki kadın. uzak olasılık da olsa Swanny'nin olabileceğini düşündüğümüz insanın. artık çok geçti. Swanny olmadığını öğrenmemizdi. Pek tatmin edici bir son değil. farkındayım. gerçeği bulabilme düşüncemden vazgeçmiştim. Yazdığı asıl şey. her kitabı açıp sayfalarının arasına baktım. bu arada da sevgilisini kaybetmişti. O kendi kızının gerçek kimliğini öğrenmiş. onun da Robert Browning'inkilere benzettiği aşk mektuplarını verdi. Bütün bu mektuplardan hiçbirinde Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığı şeklinde yorumlanabilecek tek bir söz yoktu. milyonlarca kelimelik romanı ya da günlükleriydi. Harry Amca'nın kızı bana Asta'nın son dönemlerde babasına yazdığı. kendi kızımı sevdim. Bilmiyorum. Çok önceden. Üç hafta kadar önceydi. Paketi gelir gelmez açmadım. Belki de gördüğüm. Cary ve ben. . ben daha çok küçükken. Söyleyebileceğim tek şey. Yirmi dokuzuncu bölüm 1991. Sayfalar Kopenhag'dan bir paket içinde geldi. Evi aradım. Günlükler yayımlanmaya başladığında. günlükleri tekrar okuyarak küçük de olsa bir ipucu. Aranacak başka neresi vardı? Asta yıllar boyunca çok az mektup yazmıştı. Kitap şömizindeki fotoğrafa. postadan gelen büyük zarfları açtığım öğleden sonrası için ayırdım. bebek Swanny'nin gerçekte kim olduğunu öğrenme iddiasını bir kenara bıraktım.Swanny'nin gerçek anne ve babası konusunda Paul'ün bana Gordon'un teorisindeki yanlışları göstermesinden sonra.

Bu sayfaların onun eline nasıl geçtiğini araştırdım ve sonunda Georg Stage'den söz edildiği için Mrs. "Sevgili Mrs. Sandra'dan sonraki sekreterim. Geriye kalanları geldikleri yere gönderirken. iştahımı kabartacak bir özet. Size annem Aase Jfrgensen'in geçen kasımda öldüğünü bildirmek zorunda olduğum için üzgünüm. çünkü bir bölümü ayrı bir kutuya konmuştu. Danimarka denizcilik tarihi konusunda yazdığı kitabı hazırlamaktaydı. ilginç bir şey buldum. Mektubu yazan hem Swanny'nin öldüğünden hem de Danca bildiğinden habersizdi.Swanny'nin rolünü üstlenip günlüklerin yayıncılığına soyunduğumda. Tabiî ben de herkes gibi o ünlü günlükleri okudum! Hemen bu sayfaların 'Astas Bog'a ait olduklarını anladım. günlüklerini. elyazmalarını. "Yine böyle bir şey olmalı" diye düşündüm. anneniz de anneme kendi elindeki bilgileri gönderdi. sadece günlükleri iyi tanıyan birinin cevaplandırabileceği mektuplarla ilgilenmek zorunda bırakıyordu. Elinizde kopyaların bulunduğunu biliyorum. Adres Kopenhag'ın bir bölgesini. tarih de iki hafta öncesini gösteriyordu. uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı. Gyldendal tarafından gönderilen kalın zarfı gördüğümde. dünyanın öteki ucundaki nişanlısıyla evlenmek üzere işten ayrılmıştı. Annemin kâğıtlarını karıştırırken. bunun tam günlük bir iş olacağının farkında değildim. Kjær. Yeni bir yardımcı yetiştirmek ya da işi kendim yapmak durumundaydım. konuşmaların yoğunlaşacağını. Westerby'ye de söz etti. büyük bir bölümü de Đngilizce bile değildi. Bulduğum ara çözüm beni hâlâ günde on-on iki istek cevaplandırmak. Danimarka'dan. iyi eğitim almış bir Danimarkalının Đngilizcesi. Mektup Đngilizce'ydi. Annem 1963 yılında Đngiltere'yi ziyareti sırasında. Asta Westerby tarafından gönderilmiş olduğu kanısına vardım. Pakete el atmadan önce beş kutu ve iki büyük zarf açtım Paketin içindekilerin ne olduğunu hemen anlamadım. ilk günlerdeki ilgiden sonra Asta'ya olan ilginin sakinleşeceğini sanıyordum. mektuplarla birlikte pul göndermiş olmalarını da istemiyor değildim. yukarıda sözünü ettiğim kaza hakkında bilgi toplamakta olduğunu sanıyorum. Bildiğiniz gibi annem bir deniz tarihçisiydi. Gelenlerden yüzde birini yayıncıma gönderiyordum. ama bunların orijinal olduklarını ve sizin için tarihî değer taşıdıklarını düşünerek size göndermeye karar verdim. gazetelerin akla gelebilecek her konuda yorum yapmamı arzu edeceklerini düşünmemiştim. hatta bir okul gezisinde tutulan notları alıyordum. seyahat kitabı yazarlarının da 1852'de Zambezi'ye tırmanan bir büyükbabanın anılarını aldığı doğru olabilir. Onu uzun zaman önce tanıdığınızı. Asta konusunda bir dosya dolabı gibi düzenli olan kız. Yeni kitabın gelen mektupları bu denli artıracağını. Sayfaları size iade ederken ilginç bulacağınızı umuyorum- . romans yazarlarının aşk konulan. Anlaşılan bu konudan Mrs. mülakat isteklerinin. Kutunun üzerinde bir mektup ve yayıncının alışılmış not kâğıdı vardı. Belki de birkaç sayfalık bir örnek. Günlüklerin dördüncü cildinin basılmasıyla. Ben de düzenli olarak başka insanların anılarını. Dedektif öyküsü yazarlarının mektupla senaryo taslakları. Dünyanın hemen her yerinden geliyorlardı. evinize konuk ettiğinizi biliyorum. Böyle olduğunu duydum.

Đşte burada. Christiane Neergaard" Zarfı titreyen ellerle açtığımı söylemem abartılı olmaz." 29 temmuz 1905 Hâlâ bekliyorum. oğlanlar evde. 12 ağustos tarihli notlar da eksikti. Ne işine yarayacaklardı ki? Ne önemi vardı? Önemli olan tek şey yazmaktı. elindekiler sadece ölü kâğıttı. O ünlü imzasız mektubun geldiği gün.. Sayfaları kocama verdim. Efsanelerimizden birinde okuduğum bir öyküyü düşünüyorum. çünkü asıl eğlence aşağıdaydı. Günlük yazarının kendi kayıtlarını tahrip etmesi düşünülemeyecek bir şeydi. içimde olanlarda -daha doğrusu olmayanlardan. Đlk sayfanın tepesindeki tarih Swanny'nin doğum gününden. Sayfaların tümü bir plastik dosya içindeydi. her seferinde onları koparanın Swanny olduğunu düşünmüştük. ataş ya da zımbayla tutturulmamışlardı. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Günlük sayfaları çoktan katlanmış. zavallı Swanny'yi her yerde onu boşuna ararken üst kata çıkıp söz konusu günlüğü ararken gözümün önüne getiriyorum. tam da düşündüğü gibi. hâlâ sancım yok. bir bilim adamı özeniyle korunmuşlar. Bu arada kendimi meşgul etmek için. Royal Copenhagen porselenlerine bakarken bulmuştu. Swanny'nin Aase Jörgensen onuruna verdiği öğle yemeği davetinde Asta'yı profesörün ilgisini çekebilecek bir şeyleri olduğunu söyler. . dışarıya. Kızıma Swanhild adını vereceğim. Hiçbirimizin aklına sayfaları Asta'nın koparmış olabileceği gelmedi. temmuz ve ağustos 1905. 27 temmuz tarihli notlar sanki ". işte bunlar da Frederikke Teyze'nin mektubu hakkındaki yorumları. daha da doğrusu. içinde Swanhild olan öyküyü. sokağa çıkıp oynamaları mümkün. Hatırladığım kadarıyla Swanny Asta ve tarihçiyi yemek odasında. yaprakları koparmıştı. korkunç trajediler böyle hatalarla harekete geçiriliyor demek.. Okullar uzun yaz tatili için kapandı. koşuşturup korkunç bir gürültü çıkarıyorlar.başka her şeyi düşünmeye çalışıyorum. Yukarıda uzun süre kalmış olamaz. Swanny'nin doğum günü olduğu söylenen günden bir sonrasıydı. Tanrıya şükürler olsun ki hava yağmurlu değil. Đngilizce'ye çevirdi ve yüksek sesle okudu: "Bebek bugün pek hareket etmedi.Saygılarımla. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim" ile bitiyor gibiydi. Aradığı sayfalan bulmuş. Ama yine de tam Asta'ya göre bir davranıştı. Doğumdan önceki son günlerde fazla hareket etmezler. Aase Jorgensen'in çantasına girmişti. Büyük hatalar bu kadar kolay yapılıyor. Yıllar boyu o sayfaları aramış. Ama daha önce dört cümle daha vardı.

saat ikide eve döndüğünü duydum. Bu yaşta onlara bütün o korkunç ayrıntıları anlatmak doğru değil. Yanlışın ne olduğunu biliyorum. Kendimi değişik hissettiğim için çocuğun kız olduğuna karar verdim. Mogens'in bacakları ısırık içinde. Hoist Frederikke Teyze'ye 150 metre ötedeki bir Đngiliz gemisinin hiç yardım etmeksizin geçip gittiğini söylemiş. Gece odaya girip o hayvanların sokması korkusuyla yatağa yatmaktan nefret ediyorum. bundan eminim. Kaptan Mitchell'in her şeyden sorumlu tutması nedeniyle savunma avukatından tarafsız olmadığı için kınanmış. sonra da buz gibi suyla silmesini söyledim. Kendi ablasının doğumunda yapmış. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. 31 temmuz 1905 Hansine sancılar başladığında bebeği çevirebileceğini söylüyor. olması gerektiği gibi aşağıda değil. Tabiî Hansine'nin bebeği nasıl bulacağı. Gazetelere göre hastaneler sivrisinek ısırığıyla gelenlerle doluymuş. Bebek biraz yer değiştirdi. Kaptan Mitchell. biraz daha büyüdükleri zaman çok daha fazlasını öğreneceklerini söyledim. denedi. daha kolay olurmuş. Hansineye Mogens'in bacaklarını kâfuru ile ovmasını. içlerinden elli sekizi kurtuldu. ayakları da aşağıda. gemi batarken de bir mucize eseri kurtulduğuyla dolu. Gibbons sabahtan akşama kadar sigara içiyor olmalı! Ortalık sivrisinek kaynıyor. Ben de biraz Đsveçli olduğum için. Öte yandan Đsveç gemisi Irene imdat çağrılarına hemen cevap verip. oturma odasında oğlanlarla birlikteydim. Mrs. çıkacağı yere yakın. Sonra Knud bir kız değil de. Bir sevgilisi olabilir mi? Neyse. oynayabileceği bir erkek istediğini söyledi. onu satın mı alacağı konusunda bir sürü soru sordular. Bunu bir erkeğin yapmasını istemiyorum. "Şimdi yap" dedim. karnımdakinin kız olduğundan eminim. Kızlarda iş yokmuş. başka türlü olamaz. kendimi değişik hissetmemin nedeni. Bu kez kendimi eskisinden o kadar farklı hissediyorum ki. o öküz gibi elleriyle karnıma masaj yaptı. Mr. Đngiliz gemisinin kaptanı. Bebeğin başı. Ama sonra buldum. bebek konusunu unuttular. Bence mucize eseri değil. bulduğumda da midem bulanmaya başladı. hâlâ kaburgalarıma dayalı. ama Avrupa'daki sivrisinekler farklıymış. New Orleans'ta bir sarı humma salgını varmış. Holst'un on altı yaşındaki oğlunun Georg Stage'de öğrenci olduğu. çocuğun ters durması. Hansine'ye göre doğum başlayıp bebek hareket edince. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. Danimarka Deniz Mahkemesi'ne tanık olarak ifade verirken ağladığı söyleniyor. Neyse. Doktor istemiyorum. biraz hareket etti ama dönmedi. Gibbons'un bu sabah getirdiği bir torba dolusu sigara kutusunu verdiğimde. Hansine'nin zamanı gelince sokağa çıkıp bir bebek getireceğini söyledim. Bunu söylemek tehlikeli değil. en sevdiğim kuzinim . Eskiden sivrisineklere sadece şehir dışında rastlandığını sanırdım. Tabiî uyuyamadım. arkadaşı Mrs. bütün vücudumun çürük içinde kalması. Daha birkaç yıl böylesi şeylerden korunmaları gerekir. sonuç. Mahkeme başkanı ona karşı davranışlarında son derecede acımasızmış. Leylekler ve bebekler hakkındaki o saçmalıktan anlatmak yerine. çocukları kurtarmak için elinden geleni yapmış. bunlar her yerde. onlara bir kız kardeşleri olacağını söyledim. Frederikke Teyze'den gelen mektubun tamamı.Hansine dün öğleden sonra izin istedi. kırk kişinin hayatını kurtarmış. Aklımı başka şeyle meşgul etmek için değişik şeyler düşünmeliyim. Mrs.

Sanırım adresimi Frederikke Teyze'den almış. neden Kaptan Kopenhag'da. duruşmadayken teşekkür etmedi? Neyse. ama yapacak bir şeyim yok. babamın bir zamanlar tuttuğu yazlığın yakınlarında oturuyor. Çok fazla bir şey de istemiyor! Sadece Kaptan Mitchell'ın adresini bulmamı. geçen perşembeden beri evdeyim. sınıf birincisi. Korku ve çığlıklar anlatılacak gibi değilmiş. Hansine bana gazeteleri getiriyor. evi çeviriyor. ama bir hareket yok. Çok korkunç. Kopenhag'dan sadece üç mil uzaktaymış. herkese göre de en uygunu bu. Holst'tan aldığım mektupta. Hansine işlerimi devraldı. Thorvaldsen'ler Strandvejen'de. sanırım Mitchell'ın ne kadar hayat kurtardığı. inanılmaz bir şey.Sigrid'in de Đsveçli olması nedeniyle bundan çok memnun oldum. Etrafta Đsveçli ve Danimarkalı adaylar varken. Kaptan Mitchell daha önce aldığı bir kılavuzun . Annelerini çağırıyorlarmış. Ama seçimi Norveç halkına bırakacaklarını söylüyorlar. Georg Stage konusunda yeni haberler var. bilmiyorum. sonra Đngiliz gemisinin kendi rotasını değiştirerek çarptığını söylüyor. bense bekliyorum. denizcilik öğrencilerinin de en iyisi. Çocuklar ellerine geçirebildikleri şeylere tutunup denizcilerden gelip onları kurtarmaları için bağırıyormuş. bu da Frederikke Teyze'yi çok kızdırmıştı. Batması bir buçuk dakika sürmüş. oğlanlara bakıyor. Yıldızlı pırıl pırıl bir geceydi. Kendinden yine Danimarka hanedanının oğlu olarak söz ediyor. böylece onun da kaptana mektup yazıp oğlunun hayatını kurtardığı için teşekkür etmesine imkân hazırlamamı. ama neye dayanıyor. daha sadece on beş yaşındaydı. oysa okul gemisinin kaptanı Malte Brun. Ancona'yla paralel yol aldıklarını. her şey beklemede. Mrs. ki sandığı anlaşılıyor. Georg Stage şimdi denizin altı fersah dibinde yatıyor. Kral Christian'ın konuğu olarak Bernstorff Şatosu'na gitmiş. Bir yaş daha küçüktü. düğünümüze de davetli değildi. en çok zararı da o görmüş. Đskoçya'da Alloa'dan aldığı kömürü. Eğer Leith'i Londra yakınlarında bir yerde sanıyorsa. Peki. ne kadar suçlu olduğu konusunda çelişkiler de var. ölmek üzere olan her erkek annesini çağırırmış. Erik'in en iyi arkadaşı boğulmuş. Gazetelerde değil. adı da Oluf Thorvaldsen'di. oldukça değişik bir coğrafya bilgisi var demektir. Teknedeki öğrencilerden çoğu uykudaymış! Tahlisiye sandallarını suya indirecek zaman bulamadılar. Çarpan okul gemisi olmasına rağmen. George Stage'nin kampana çalmadan birdenbire rota değiştirdiğini söyledi. bir Hohenzollern'in Norveç kralı olması korkunç olur. Artık sokağa çıkmıyorum. Georg Stage Stockholm'e gitmek için yeni hareket etmiş. Kayser. Kızımın bugün doğacağını hesaplamıştım. 1 ağustos 1905 Bu deftere her gün yazmayacağımı söylemiştim. Leith Limanı'na bağlı Ancona. onunla sadece birkaç kez karşılaşmıştım. Onu pek tanımadığım için şaşırdım. Georg Stage onu görmemiş ve gemiye baştan çarpmış. Danimarka gazeteleri panik çıkmadığını. her şeyin sükûnetle yürütüldüğünü söylüyor ama Frederikke Teyze'ye göre Erik aynı fikirde değil. ailesinin tek çocuğuydu. on iki mil hızla Prusya'da Königsberg'e götürüyormuş. Kazanın meydana gelişi.

koşarak yatak odama girdiğinde "Hansine leylek olmuş. eski gazeteleri karıştırdım. Hansine de çocukların yüzünden benimle gelemezdi. Gazetelerden birinde. Hipodromdaki pigmeleri görmek isterdim. 18 ağustos 1905 Bu öğleden sonra Hansine. Bütün insanların uçmak istemesi ilginç değil mi? Galiba insanların en güzel hayali uçmak. evde bir erkek olmasını istemenin aşağı yukarı tek nedeni bu. ben. oğlanlar ve Swanhild Wembley Park'ta uçmaya çalışan bir adamı görmeye gittik. Orta Afrika'da bir ormandan getirilmişler. Çok güzel bir bebek. Niye ettireyim? Bunların hepsi saçma. cüce değil. vaftiz babalarının arasında Danimarka Prensi Karl da vardı. sadece baktı. gerçek olduğunu sandığın bir kâbustan uyanmak gibi mutluluğa benzer başka bir duygu olabilir mi? Çocuğum. kızım. ben yalnız gidemezdim. Onun Norveç kralı olmasını umdukları için vaftiz babası yaptıklarını sanıyorum. Holst'a mektup yazdım. bu açıkça belliydi. kışın yakacağımız ateş için saklarız.. uçmakla ilgili sorunları çözümlediğini sanıyordu. Wilson. Yazın eski gazeteleri atmaz. Jorgensen'e veremeyeceği kadar özel şeyler yazmıştı. bu hem beni hem de bebeğimi rahatlattı. Mogens Hansine'yi elinde bir bebekle Richmond Caddesi'nden gelir gördüğünde hiç şaşırmadı. Herhalde Asta bu sayfaya Mrs. Çizgileri çok düzgün. ötekilerden daha açık renkli. ama bunun gözleri mavi kalacak. Ben bebeğimi vaftiz ettirmeyeceğim. Her şey iyi gitti.çizmiş olduğu rotadan ayrılmadığını söylemesine rağmen mahkeme başkanı Kaptan Brun'e inandı. Galler prensesinin oğlu John Charles Francis olarak vaftiz edildi. Bu adamın adı Mr. ama çözümleyememiş. Bu satırları yatağımda. Danimarka gazetelerinde araştırma hakkındaki haberlere baksaydı onun da bulabileceği bir . Aklıma parlak bir fikir gelmişti. Mor" diye bağırdı. sonunda. Büyük bir üzüntüden sonra gelen. buraya gelmeden önce de onları sadece dört araştırmacı görmüş. Onları gönderdim. ama normal gibiymişler. bebeği mememe dayadım. Daha önce onu emzirdim ve mutlu olarak uykuya daldığını gördüm. 4 ağustos 1905 Çarşamba öğleden sonra Harisine. Anlatıldığına göre küçücük insanlarmış. çok güzel bir ağzı var. Görebildiğim kadarıyla.. Burada eksik bir sayfa vardı. yanımda bebeğimle yazıyorum. Makinesi suya düştü. 2 ağustos 1905 O kadar çok şey oldu ki. Gelişini ve mutluluğumu kaydetmek için zaman geçirmeden bunları yazmak istedim. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. Knud tek kelime bile etmedi. Bütün bebekler mavi gözlü doğar. Mrs. Neyse.

Senaryoya uygun düşünmeye çalıştım. . bazen neredeyse tutkulu olan Asta için bile bu üslubun biraz farklı olduğunu kabul etmek zorundayım. evlat edinilen kızın bile haberi olmadığı bir şeyi bir yabancıya açıklayacak kadar düşüncesiz değildi. 1 ağustos salı akşamı ile 2 ağustos Çarşamba sabahı arasında bir çocuk doğurdu. Beceremedi. Daha Christiane Neergaard'ın mektubunu okurken cevabın bu koşullar altında görüneceğini anlamıştım. ama yazdığı mektubu Ancona'nın sahibi olan şirket aracılığıyla gönderebileceğini bildirdim: James Currie and Company. oysa hepimiz Swanhild Kjær'in doğum gününü 28 temmuzda kutladığını biliyoruz. Daha sonra Asta. evde bebek falan görmediği. içinde Georg Stage'yle ilgili bir şeyler var diye . Gülünç ama kızgınım. çocuk daha doğmamıştı. Gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu düşünmeye başlıyorum. Leith. 1 ağustos günü günlüğünü yazarken. Bazen düş kırıklığı o kadar yoğun olabiliyor ki. Bunun anlamı da o sabah evden ayrılırken. Ne bir ipucu ne bir değinme. Sayfaları ve çeviriyi aldım. Kesinlikle yok. okullar tatil olduğu için Mogens'e arkadaşının annesinin baktığı. Mogens'in Hansine'yi elinde bebekle görünce şaşırmadığını yazıyor. Asta'nın kendi kızı olmalı." Knud'un daha önce bebeği görmediği neredeyse apaçık ortada. bu nedenle de sayfaların yırtılmasını anlayacaktık. .Öyle sanıyorum. sadece baktı. Böylece ona Kaptan Mitchell'ın adresini bulamadığımı. ama kocasının bile bilmediği bir evlat edinmeyi. dedi Paul. bebek nefessiz kaldı. Bir de 2 ağustosta yazılanlara bakalım: "Her şey iyi gitti. dedim. Öyleyse. "Knud tek kelime bile etmedi. Böylelerini çevirdim. Tabiî böyle sayfalan senden çok gördüm. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti.Đpucu olmadığı konusunda yanılıyorsun." Bunun anlamı. insan kendini haksızlığa uğramış görüyor. Gerçekten de Mogens Hansine'yi bebek getiren leyleğe benzetiyor. ." Çocuğunun doğduğunu anlatmak için pek söylenecek bir şey değil. Kim koparmış olursa olsun.Hansine. Asta dikkatsiz olabilirdi."Çarşamba öğleden sonra Hansine. ipuçlarını nasıl bulacağımı bilirim.Ölü bir bebek? . Asta yazdıkları bittikten sonra günlükleriyle ilgilenmiyor olabilirdi.Hiçbir şey. Çok kızgınım. Beklediğimiz cevap kâğıtlarda yazılı olacak. Đskoçya. . öyle mi? Peki bundan neden tek bir söz bile etmiyor? 1905'teyken elli sekiz yıl sonra bu sayfaları. Gerçekten de bazen son derecede soğuk. . Gelecek hafta Sandringham Caddesi'ndeki nüfus memuruna giderek Swanhild'in doğumunu kaydettirmeliyim.şey buldum. ne oldu? Asta. hep o sayfaların cevabı taşıdığını biliyordum. Swanny. Asta'nın söylediğini yaptı ve sancı sırasında bebeği çevirmeye çalıştı. Paul'le birbirimize baktık.

yirmili yıllardaki doğumuyla Asta'yı kıskançlığa sürükleyen o çocuk. Daha evlenmeden önce Paul büyük bir haksızlık yaptığımızı. ama Asta'nın dediği gibi "Richmond Caddesi'nden bebekle gelir" olmazsın. Gordon. Ertesi gün Gordon kiralık bir kamyonla bebek evini almaya geldi. ailece bizi ziyaret ettikleri bir sefer (sanırım buna tek sefer demek daha doğru olacaktır) Emma bebek evini görmüş. . adımını Richmond Caddesi'ne atmış olursun. Eğer arkadaşın evi köşedeyse. Ne var ki sekiz yaşındaki Alexandra mühendis olmayı istediğini. içlerinden birini attı. Burada bulunmayan sayfada. bebek evini isteyecek. Torununun adı Emma'ydı. ama Gordon'un bulduğunu görememişti. Belki de sadece Asta'nın acılarından ve kaybından söz ediyordu. yani Hansine kollarında tuttuğu bebeği Richmond Caddesi'nde bir yerden mi almıştı. Muhtemelen buruşturup çöp sepetine attı. dedi Paul.Ben öyle söylemezdim. Richmond Caddesi. . bebek evini Emma'ya hediye etmeyi kararlaştırdık. Öyleyse Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek konusunda tek bir adım atmadık. dedi Paul. yolu gereksiz yere uzatır. Ne demek istiyordu. Chingford yolculuğuna çıkmadan önce ona artık Neergaard belgeleri olarak adlandırdığımız kâğıtları ve çevirisini gösterdik. bebek evini bir odaya kapatarak senelerce ilgilenmediğimizi söyledi. Harry Amca'nın en küçük kızı. taşıma işini yine üstlendi. . Aramızda Hackney'i en iyi tanıyan Paul'dü. Asta'nın bu evin Harry Duke'ün torununa gitmesinden memnun olacağını düşündüm. bebek evini yeğenine. evin taşınmasına gönüllü olmuştu. Swanny'nin kim olduğu o sayfada mıydı? . Evin ilk sahibesi olan annem ise hiç aldırmayacaktı.Evet ama. Đlgili sayfayı a'dan z'ye Londra Rehberi'nde buldu. "Büyük bir üzüntü'den söz ediyor. Bu da kendi bebeğinin ölümüyle ilgili olmalı. Gail'in kızı Alexandra Digby'ye vermeyi düşündüğümüzde. Swanny de bundan hoşlanırdı. pek fazla bir şey değişmedi. Hansine Richmond Caddesi'nde ne arıyormuş? . bebeklerle fazla ilgilenemeyeceğini söyleyince. Normal olarak Lavender Grove'dan gider.bir tarihçiye vereceğini bilemezdi ki. yıllar önce anneanne olmuştu. onu gerçekten sevecek birini aradık. hayran olmuş. Malvern Sokağı Lavender Grove'la kesişiyor. sonra sağa ya da sola saparsın.Mogens'in arkadaşının evinin bulunduğu Malvern Sokağı güneyde doksan derecelik bir açıyla Richmond Caddesi'yle birleşir. daha sonra öğrendiğimize göre de istemişti. Evlerinde bebek evi için yeterli yer olduğunu öğrendikten sonra. Üst kata çıkıp tarihçi kadına vereceği sayfaları kopartınca. Başlangıçta.Bir şeyler söylüyor. çocuğu doğal annesinden almış gelirken Mogens'i de Malvem Sokağı'ndan .Belki. Gordon sanki evin sahibi kendi öz yeğeniymiş gibi. Bebek evini aşağıya taşırken. hâlâ orada.

Bir randevusu olduğu söylenebilir. Roper'ın kendisi de oğlu Edward'la birlikte. Zemin katin sahibesi Brenda Curtis'in yüzü basamakların hemen sağındaki pencerede göründü. Paul'le birlikte tepede sağa döndük ve oraya yürüdük. neredeyse. Eğer Hansine'yi Richmond Caddesi'nde yürürken gördüyse. Lizzie'nin öldürülmeden önce bir bebek doğurduğunu mu düşünüyoruz? . Middleton Sokağı'na girmiştik. nefis pencereler Belgravia'da bir terasa ait gibiydi. Cambridge'deydi. Örneğin. bize baktı. ona paralel olarak giden Malvern Sokağı'ndan başladık. Buraya son kez Cary'yle çekim yeri ararken gelmiş. 2 ağustos gününün belirli bir saatinde. Florence onun arkadaşıydı. Anneannemin görmeye geldiği Florence Fisher olmalı. bunun anlamı Hansine'nin Navarino Caddesi'nden geldiğiydi. her seferinde gelip beni karşılardı. Graham Sokağı'ndan geçmiş. Burası Richmond Caddesi'nin güneyindeydi. sonunda da Paul'ün evine girmiştik.Neden Lizzie? . her yeri gölgeliyor.O zaman bütün tıbbî kanıtlara. bütün diğer kanıtlara rağmen.almayı mı düşünmüştü? . Paul evine yalnız gitmemi hiç istemez. Florence onun Devon Villa'da tanıdığı tek insandı. bebek evini değerinin bilineceğine inandığımız bir eve götürdü. beni tanımayınca da aldırmazlıkla öteye döndü. Ağaçlar yapraktan ağırlaşmıştı. Richmond Caddesi'nden giderek kolaylıkla ulaşılabilecek bir yer de olabilir. Roper'ın John Smart'a anlattıklarının doğru olduğunu. Basamakların tepesindeki o giriş kapılan. Paul'ün arabasına binip Hackney'ye yollanmadan önce beş dakika bekledik. Ama mutlaka Richmond Caddesi demek istemiyorum. Navarino Caddesi'nde de Devon Villa vardı. ne at pisliği ne duman ne de sarı sis var. Hansine daha önce yapılmış bir anlaşma uyarınca buraya geldi. Richmond Caddesi'nden sağa sapıp şimdi artık Lansdowne Caddesi olan Lansdowne Sokağı'na girmiştik. herhalde Asta'nın döneminde olduğundan çok daha temiz. Ya da gözünüzü iyice kısarsanız. . Sıcak bir ağustos öğleden sonrası. Bu kez yola Lansdowne Caddesi'nin batısında. Mogens'in de pencereden bakıyor ya da bahçede bekliyor olması gerekirdi. Ama gündüz ışığında burası hoş görünüyor. bugün gibi bir gün. Navarino Caddesi'nden yola çıkmış. Buraya gelmek için. kamyona binip gitti. Çayını içti. Kaldırımda durup Devon Villa'ya baktık. Mogens'in Hansine'nin gelişini görebilmesi için arkadaşının evinin köşede olması. . Devon Villa'nın üst katında bir yerde Lizzie Roper ile Maria Hyde'ın cesetleri vardı. ama bu son henüz bilinmiyordu. Cary'yle ben buranın karşısında. çevreliyordu. Çevre tehlikeli olmasıyla tanınır. neredeyse sıcak bir öğleden sonraydı. Daha iki gün de bilinmeyecekti.Buna benzer bir şey. sanki bir Victoria Dönemi zarafeti var. Öğleden sonra güneşi çevreye harika bir görüntü vermişti. Ilık.Florence Fisher evde yalnızdı. bu evden bir bebek alacaktı. dedi Paul. Devon Villa'yı muhtemel bir set olarak inceledikten sonra. insanlar burada geceleri soyulur.

Paul'le birlikte ne tarafa gittiğimizin farkında değildim Onunla yürüdüm. yanıbaşında koşuşturan küçük oğlanla Hansine buralardan geçmişti. Bebek doğduktan sonra gidecekti herhalde. Bir tütüncü dükkânı açtı. Arkamızı döndük. evlenmek üzere nişanlanmıştı. O dönemde hiçbir ev. Asta'nın Londra'ya geldiği zaman oturduğu eve ilk kez baktım.Orada sadece Lizzie vardı. . hamileliğinden Hansine'ye söz etmiş miydi? Hamileliği pek göze batmamış olmalıdır. Florence Fisher nişanlıydı. ama Maria Hyde tekrar işe aldı. Florence'ın hamile kalması tutucu biri olan Roper'a korkunç gelmiş olabilirdi. konuşmadan Navarino Caddesi'nde yürürken. Herhalde sıcak bir gündü. beni güneye doğru sürükledi. Neden. Otuzuncu bölüm Her şeyin kaybolduğu bir anda. belki bugünden de sıcak. karşı konulmaz olan gerçekleşti. ama evlenmedi. diğeri üst kat pencerelerinin altında.Ne diyorsun? Biliniyor muydu? Roper'lar biliyor muydu? . taşa . Florence'ın yeni doğmuş bebeği tehlikede değildi. özellikle Florence gibi iri olduğunu bildiğimiz kadınlarda. Eğer hamile idiyse. Kucağında bebek. bilmiyoruz. WVS üniformasıyla Clovenford Markizi'nin yanında fotoğraf çektirdi. duyduklarımın sonuçlarını tartmaya çalışıyordum.. hizmetçinin bebeğini alıkoymasına izin vermezdi. ama Roper'la tanışmadan önce hamile kalmış bir kızı olan Maria Hyde için fazla önemli değildi. dedi Paul. Florence da vardı. Đki kadın ilk kez temmuz başında tanıştıklarında. biri girişin üzerinde. Efendiler hamile kalan hizmetçileri kovardı.Sanırım. açıklaması daha kolay. Belki de Hansine'ye anlattı ya da saklanmayacak kadar belirgin olan bir şeyi Hansine'ye itiraf etmek zorunda kaldı. O küçük yüzler hâlâ orada. hiç evlenmedi. parçalar bir araya gelmeye başladı. ne olduğunu anlamadan kendimi Lavender Grove'da buldum. Roper onu kovmuştu.

ama Florence için geçerli bir neden bulamadık. Paul. bir bakıma Florence'ın şansı oldu da denebilir. Daha önce kendi derdiyle ilgilenmesi gerekiyordu. hamileliği ve yaklaşmakta olan doğumuydu. Asta'nın da bunu bildiği için. oysa hemen hemen hiç kimsenin otomobili olmadığı bir dönemde. muhtemelen çok da rahatsız olduğunu düşünürsen. aynı yere Rasmus o zamanlar Hammel olarak adlandırılan otomobilini bırakıyordu. . kimin yanında çalışacağını. Maria'nınkini güçsüz kalbine bağladık. orijinalleri. . Florence'ı bodrumdaki yatağına girmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar" demek zorunda kalmış. Tepsiyi niye taşımadığını şimdi anlıyoruz. . . Florence'ın görevi evi temiz tutmak olmasına rağmen 4 ağustos gününe kadar üst katlara çıkmadığını hatırlattığında. Büyük pencerelerden birinde. Hiç olmazsa Devon Villa'da başını sokabileceği bir damaltı vardı. . Duruşmada Tate-Memling Florence'ın üç gün boyunca ekmek bıçağına dokunmadığına değindi.Tabiî bu durumda Florence'ın üst katlarda neler olduğunu merak etmemesi de anlaşılır. Nasıl geçineceğini.Swanny neden doğum gününü 28 temmuzda kutluyordu? diye sordu Paul. mahkeme Florence'a gülmüştü. Ben de o sırada en az ilgilendiği şeyin."Florence'ın iç karartıcı bir evde. erkek arkadaşının onunla evlenip evlenmeyeceğini bilmiyordu. yatağının bulunduğu o delikte? Günlüklere ve Ward-Carpenter'in Roper'larla ilgili yazılarına bir kez daha bakmamız gerektiğini söyledim. Ward-Carpenter bile "Rahatsızlığı her neyse. . Willow Caddesi'ne döndüğümüzde. Florence bir ara onu yanında tutabileceğini sandı.küçük bir kız çocuğu istiyordu.Birkaç sayfa ötede 28 temmuz sabahı alışverişten dönen Florence'tan bahsederken "Eve döndüğünde. Hep Florence'ın hastalığının ne olduğunu düşündük.oyulmuş. Şimdi eve gidecek ve elimizdeki belgelere başvuracağız. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu kadar ısrar ettiği anlaşılamaz". Asta'nın sevmediği tül perdelerden biri sallanıyordu. Ne de olsa Roper'lar orada değillerdi. O sırada bir çocuk doğurduğunu. Asta bebeğinin doğumunu bekler ve sokaktaki oğullarını izlerken o penceredeydi.Belki de gerçekten o gün doğduğu. başlarında beyaz taşlı yüzler. Florence'ın doğum sancıları başlamıştı. Lizzie'ninkini hidrobromide.Tepsiyi Maria'nın yerine yukarıya taşımamasının nedeni. Asta'nın çocuğunun ölü doğması. hiç de anlaşılamaz değil. 28 temmuz cuma günü doğdu. Đşte birisi -üstelik bir hanımefendi. Dışarıda birisi bir Land Rover park etmişti. Ya da belki bebeği ne yapacağını bilemiyordu. kendini iyi hissetmemektedir" diyor. buna şaşmaman gerekecek. Florence çocuğunu tek başına mı doğurdu? Mutfakta. Ward-Carpenter raporundan bir bölümü okudu: . üst kat odalarının temizliği olduğunu düşünüyordum. günlükleri. "27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediği" diyor. Birbirimize soru sormaya başlamıştık. Neergaard belgelerini ve Paul'ün çevirisini önümüzdeki masanın üstüne yaydık. Eğer yedi buçuk aylık hamile olduğunu. her şeyi. duruşma zabıtlarını. Ward-Carpenter anlatısını. gidecek bir yeri olmadığını düşünürsen.

Annem ona Mormor dememi istemezdi. "Ona nasıl hitap ederdin?" . Seksen altı yıl sonra bile. dayanılmaz bir fikirdi. nerede olduğunu biliyoruz Anlaşılan amatör ebe olarak epey ün salmış. . tek bir kez Hansine hakkında az da olsa iyi bir şey yazıyor. Neden sordun? . . Belki de birkaç saat sonra. . . Anneannene. Eğer Hansine eve saat ikiye doğru dönmüşse. Daha önce sormayı hiç düşünmediğim bir soru vardı. Asta'nın doğurduğu bebek erkek miydi.Kime? Hansine'ye. Anneannem onun kim olduğunu herkesten iyi biliyordu. değil mi? Swanny hep Roper'ı babası sandı. Bence anneannem Asta'nın bebeği öldükten sonra Florence'ın doğumundan bahsetti. Umarım bahçeyi kazıp araştırmamızı istemeyeceksin. değil mi? . dedi Paul.Asta bundan tek bir söz bile etmedi. sordum. o da Swanny'ye annesinin bazen kötü olabileceğini söylediğinde onu kovmayı düşündüğü gün: "Onunla birlikte o kadar güçlükten geçtik ki. Öyle sanıyorum ki. Daha sonra anneannemin bir sevgilisi olup olmadığını düşünüyor. Florence'ın doğumuna yardım ediyordu. Sadece bir kez. Üstelik Swanny'nin gerçekten 28 temmuzda doğduğunu da biliyoruz. Asta'nın Hansine'den neden bu denli nefret ettiğini ve korktuğunu anlamak güç değildi. unuttu. Herhalde Roper olamaz. Bahçeye mi gömdüler? Herhalde. O evde 1906 yazına kadar kaldılar.1 ağustos gecesi. 2 ağustos öğleden sonra da Hansine Florence'ın bebeğini almaya gitti.. Hansine onun için çok şey yapmıştı. çünkü doğumunda bulunmuştu.Asta biliyor muydu? .Swanny. muhtemelen geceyarısından da az önce doğdu. Neergaard sayfalarına bir göz at.. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. Tek bir söz. O sırada Devon Villa'daydı.Yani Asta'nın ölü çocuğu ne gün doğdu? .Peki tek başına mıydı? Düşüncesini bile korkunç buldum.O sırada değil. Güçlü kişiliği olan bir kadınmış. 29 temmuzda yazılanlara bir bak. Asta "Hansine dün öğleden sonra izin istedi. kız mı? Bir de tabiî cesedi ne yaptıklarını. Ben de sadece "Gran" derdim.. . dedim.Yalnız olduğunu sanmıyorum. Merak ediyorum. ..) Saat ikide eve döndüğünü duydum" diye yazıyor. çok şey de biliyordu. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi..Peki Swanny'nin babası kimdi? diye sordum.Çok cesaret isteyen bir şey yaptı. kendini unutmaya zorladı." . (. Swanny. Oysa biz.

bir nedenle de ondan toplumsal olarak "bir sınıf yukarıda" olduğunu söylüyor. Florence özgürlüğüne kavuştu.Merak ediyorum. Demek ki nişanlısı onun hamileliğinin farkındadır. Evliliği bir kişisel güven aracı olarak istemesi gerekmediği anda. işini kaybedebilirdi. çalmaya devam etti. çocuğunun babasının nişanlısı olması lazım. Kimse onun neler . Mahkemede adı bile geçmedi. Öyleyse neden Florence'ı çocuğunu bomboş evde. diye merak ediyordu Paul. buna rağmen evlenmeyi ummaktadır. doğumdan sonra nişanlısından soğuduğunu düşün. .ve sonunda Florence'la evlense de çocuğunu istemediğine karar verdi. . onun nişanlısının yanında bulunmasına da engeldi. Roper'ın savunma tanığı gözükmüş olabilir. Paul'ün açıklamalarıyla harekete geçen zil.Ward-Carpenter dışında hemen hemen hiçbir şey. Sanki daha önce gördüğüm.Ama o zaman Lizzie'yi de annesi sanıyordu. neden evlenmediler? Herhalde Asta'nın anlattığı gibi. Onun hakkında ne biliyoruz? . Yanında Hansine olacaktı. bir yere verilmişti. Roper Florence'a kendisine iş bulmasını söylediğinde genç kız yedi aylıktan fazla hamiledir. gözleri evlenmekten başka şey görmez birileri sanıyoruz..Ama onunla evlenmedi. Sanki uzaklarda bir zil çalar gibi oldu. Nişanlının adı Ernest Henry Herzog'du. Belki de Florence ve Herzog dışında hiç kimse bu nedeni bilmiyordu. evlenme fikrinden vazgeçmiş olabilir." Anlaşılan bu cümle. dedi Paul. Morfar'ın cenazesinde gördüğüm birinin gölgesi. Maria Hyde ve Lizzie Roper da orada olacaktı. Zil. Ward-Carpenter Herzog'un Islington'da bir ailenin hizmetinde çalıştığını. Florence. Florence'ı evlenmekten vazgeçiren neydi? Belki de Maria Hyde'ın yerde. gerçekten de dişe dokunur bir şey yoktu.Biraz da Cora Green'den. Neyse. bu nedenle de kızların bekâretlerini korumaları gerektiği değil. belki de sonunda onunla evlenmek istemeyen Florence'tı. sanki çok uzun zaman önce tanıdığım birinin gölgesini görmüş gibi olduğum duygusuna benzer bir zil. .Doğru. gırtlağı kesilmiş Lizzie'nin de yataktaki cesetlerini bulması. tek başına doğurmaya terk etti? Çünkü Florence'ın yalnız olmayacağını biliyordu. Bebek doğduktan sonra da Florence'la evlenmeye niyetli miydi. erkeklerin bakire olmayan kızlarla evlenmek istememeleri. Üstelik uşaklık görevi. O dönemin kadınlarını hep evlenmeyi düşünür. dedim. Florence ertesi bahar evlenmeyi umuyordu. Neden evlenmedikleri konusunda tek bir açıklama yok. Herzog'un bilebildiği kadarıyla. Ward-Carpenter'da ilgili bölümü buldu. .Biliyor musun. Paul. bir sorun olmayacaktı. Ward-Carpenter'a göre Roper'ın işine son verdiği temmuz başında bile. Nişanlıydı. Belki de kendi kendine bir neden buldu daha çok gençti. Eğer çocuk doğmadan evlenselerdi. Bir de Florence'ın değişik olduğunu. Joseph Dzerjinski'nin göçmen olmasına yapılan bir dokundurma. Öyleyse. en son da on dört yaşındayken. "kendisi de göçmen torunuydu. Ama çocuk doğmuş. ama aslında ondan hoşlanmıyordu. . dedi Paul. Kitabın şömizinin arka kapağına bastırdığımız Swanny fotoğrafına baktığımda o güçlü kuzeyli çizgilerinde.

. WardCarpenter'a kendi söyledi. nişanlısı da onu bir daha görmeyecekti. evet. Belki de Florence. doğumu ardında bıraktığı andan itibaren nişanlısına olan duygulan değişti.düşünmüş olabileceğiyle ilgilenmedi. dedi. Evliliğin sonu böyle miydi. Kimse onun fikirlerine değer vermediği için. saatlerdir okuyorduk. Kimse ona bir insan muamelesi yapmadı. Her neyse. En son okuduğum günlüklerde buna benzer bir şeyler gördüğümü hatırlar gibiydim.Erkek arkadaşını terk eden bir kızla ilgili. tabiî Arthur Roper'ın anılarında da yoktu.Günlüklerde olmaması çok daha muhtemel. hatta Lizzie'yi öldürenin Ironsmith olduğunu çok daha çabuk görürdük. Florence ne zaman öldü? . Ölü Bir Odadaki Canlı Şey. . Yavaşça "Günlüklerde bununla ilgili bir bölüm var" dedim. Belki de Cora Green'in Star'daki yazısındaydı. eğer Asta'nın öykülerini doğru değerlendirseydik. . Ama artık hiçbir şeyden emin değildim. .Bu kadar doğrudan olduğunu söylemedim. son saldırı. Belki de Lizzie'yi kimin öldürmüş olabileceğine ilişkin düşünceleri vardı. nişanlının adı geçmiyor. Belki de Asta'nın kuzini Sigrid.Ah. Stamford Hill'e taşınacak. Florence'ın nişanlısının adının Ernest Henry Herzog olduğu nereden anlaşılıyordu? Adamın adı duruşma boyunca geçmemişti. Yoksa düşüncemin kaynağı Ward-Carpenter anlatısı mıydı? Ya da duruşma tutanakları? Ertesi gündü. kendi evlenmeden önce ciddi ciddi düşünmesi kadar olağan bir şey olamaz. Ben Asta'yı ondan biraz önce bitirip ikinci cilde. Bütün bunlara karşın o da polis gibi. ya da bir arkadaşın kızı. o yazıyı okudum. dedim. önemli olduğundan eminini.Hayır dedim. Nerede ya da hangi ciltte hatırlamıyorum. Paul beynimde çakan kıvılcımdan kuşkulanmaya devam etti ve Ward-Carpenter'ı eline aldı. hiçbiri aradığımız değildi. Ironsmith'in Lizzie'yi öldürme nedenlerini. hemen hemen herkes gibi. bardağı taşıran damla mıydı? Artık büyütmesi gereken bir çocuğu yoktu. onun da duyguları olabileceğini aklına getirmedi. Westerby onun çocuğunu evlat edinmişti.Önemli mi? . Yeni bir işe girecek. Günlüklerde neyle ilgili bir bölüm? . Araştırmaya başladık. Asta'nın orijinallerini araştırırken ben de Asta adlı 1905-1914 cildini elime aldım. Belki de sadece Asta'nın hikâyelerinden biridir. bir sokak ötedeki Mrs. Gırtlağı kesik Lizzie'yi bulmak. Sonra Paul. Böylece bulabildiğimiz bütün Asta hikâyelerini okuduk ama. kadına vurulan o korkunç darbe? Yeni bir iş bulmak için girişimde de bulunmuştu. 1915-1924 kitabına geçtim. Burada kaç yüz bin kelime var bilmiyorum. Paul o karışık görüntüyü ateşleyen kelimelerin günlüklerden geldiğinden emin olmak istiyordu. Đlk baktığımız Neergaard sayfalarında hiçbir şey yoktu. katilin Roper olduğunu mu düşünüyordu? O evde evliliği o kadar yakından görmüştü ki. ne düşündüğünü sormadı. sadece Neergaard sayfalarındaki sözcük sayısı 1 700. çünkü Asta Swanny'nin babasının kim olduğunu herhalde bilmiyordu.

hatırlamamın nedeninin de Hansine'nin Paul'ün annesi olan bebeğinden ilk kez burada bahsedilmesi olduğunu sanıyorum.".. yirmi dört yaşında bir uşak. Nedense hatırladım. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. aradığımı 2 ekim 1966 tarihinin altında buldum. Kendisinin de bir Alman adının olduğunu. Cobb mu olduğunu da bilmiyor. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. Ward-Carpenter yazısı otuzlara ait.. bu cilt ötekilerden kalın olmayacak. savaş başladığında. 20 mart 1921 tarihli yazıydı. öteki adamın adının Hobb mu. ama Ward-Carpenter'da bu isimler doğru. "Öğreneceğimiz başka bir şey? Đşte Swanny'nin babası.Cora Green'den olamayacağına göre. o da bunun bir Đngiliz için oldukça ilginç bir ad olduğu yorumunu yaptı. Florence'ın kendinden. O zamanlar Alman olan her şeye karşı korkunç bir önyargı vardı. Yirmi dört yaşındaydım. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. Lizzie'nin sevgililerinin adlarını nasıl öğrenebilirdi? Onlardan duruşmada hiç söz edilmedi ki. Ne dedim ben? . Tabiî böyle bir adın 1934'te bugün olduğundan çok daha olağandışı görüleceğini unutmamak gerek. Islington'da bir ailenin yanında çalıştığını da anlattı.Bence.Ben ne dedim? Kız arkadaşının terk ettiği adam hakkındaki bölümü bulamamıştım. Orkestralar bile Mozart ve Beethoven çalmamaya başladı. açık renkli. ama bunu nerede arayacağımı biliyordum. galiba.Florence da Herzog'un dedesinin. diye düşünüyorum.. Dzerjinski gibi bir göçmen olduğunu söyledi. Gerçekten de ona âşıktım. ama o istemedi." .". pek işine yaramamış olmalı. uzun boylu. Paul.. Middlemass'ın ilk adının Percy olduğunu Florence'tan öğrenmiş olmalı. O yazıda başka türlü öğrenemeyeceği gerçekler var. Bana baktı. Herzog bir Alman adı. Cora Green Middlemass adlı bir adamdan bahsederken sadece soyadını kullanıyor. . Florence'la mülakat yapmış olmalı. onunla evlenmek istedim. . Asta son yıllarında giderek daha seyrek. Aradığımı buldum." Kimbilir neye benziyordu? dedim. . Paul kendi sayfalarını önüme koyduğunda.Oh. Bu ad dokuz yıl sonra. Muhtemelen Kuzey Alman görünüşlü. Peki. Herzog'un Florence'tan bir yaş daha küçük olduğunu nereden öğreniyor? . sonlara doğru bir yer. Ernest Henry Herzog.. Gidip bulduk..Yani Florence ona Herzog adlı biriyle nişanlı olduğunu söyledi." Paul. giderek daha kısa yazdığından. Son on üç defter Margrethe Cooper'daydı. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü.. tıpkı Mr.Cary 1971'de falan demişti.. . Paul "Öğreneceğimiz başka bir şey var mı?" dedi. belki de 1967'dir. son günlükler için yaptığın çeviri nerede? Đstediğim 1966. yakışıklı.. . .

böylece Swanny'yi Westerby ailesinin yeni üyesi rolünde ilk gören. Bu arada yeniden çocuksuz bir kadın olmuştur. dedim. O dönemde kadınlar. Paul'ü. sen Almanca biliyorsun. ondan sonraki gün de yukarıya. görmek istedim de. yoksa Florence çocuklarının ölü doğduğunu mu söylemişti? Kesin olan ne onun ne de Asta'nın bilmediğiydi. onunla birlikte hayatımı. Onun adı Harry Duke'tü. Asta da onu seviyordu. Oysa ben görebiliyordum.Swanny keşke bilseydi. çünkü Florence kalkıp onu geçirecek. Başlangıçta Mogens'i. . John'un annesi olur. her ikisi de Londra'nın aynı bölgesinden oldukları.Paul. havada mazot kokusu da duyulmuyor. elinde de beklediği vardır. Çevre toz kokuyor. ama sokak kenarlarında çöp. bebeğinin yeni bir hayata götürüldüğünü görecek durumda değil. Florence'ı evlilikten soğutan şey. kentteki yaz sonu günlerinin sıkıcı. mutluluğumuzu düşünmeye zorladım. düşleyemeyeceği bir korkunçluğun onu beklediği. Bir yerlerde bir kızı olduğunu biliyor muydu. Asta'nın bir konuda rüya görmemek için önerdiklerinin -uyumadan önce. Ona "sevgili küçük hanım" demişti. o konuyu düşünmek. Mogens bir zamanlar çok iyi tanıdığı Hackney'de oturduğu için tanımıştı. ama Swanny'nin yüzünde onun anne ve babasını görmediğini söylemişti. kollarında Swanny. Asta'nın "Harry'nin çocuğunu doğurmak isterdim" dediği sırada. özellikle yazın sıcağına uymayacak. Ne ilginç. Güneş parıldamakta. Kendimi bunları düşünmemeye. tek başına. babası olmasından mutlu olacaktı. Lizzie'nin öldürülmesi. Koşarak John'a ve John'un annesine haber verir. dedi. dedim. Harry Amca 1905 yılında yirmi dördündeydi. Hansine. Swanny'ye bir çocuğun yüzünde mutlaka anne ve babayı görebileceğini. kullanışsız kıyafetler giyer. sonunda görmek isteyeceğim düşü gözlerimin önünde canlandırmak zorunda kaldım.. Herzog'un anlamı ne? Herhangi bir anlamı var mı. O gece bütün bunların rüyasını göreceğimi sandım. ne şaşırtıcı. kâğıt yok. Nereden bilebilirdi? Swanny'nin babası Harry Amca'ydı. Onu hep sevmişti. yine de başaramadım. Florence'tan bir yaş gençti. Yani tanışmalarında pek de şaşılacak bir yan yoktu. yaşayan tek canlının ölümden beslenen sinekler olduğu üst kata çıkacak. Ama buna daha var. Mogens John'un evinin penceresinden bakmakta. Maria Hyde'ın ölümü ve Edith'in kaybolmasıydı. tozlu güneşi. oysa ben onu en son ellilerde görmüştüm. yarı karanlık. bilmediğini anladım. .Herzog'un Đngilizce karşılığı Duke. yoksa sadece bir ad mı? . Florence evin derinliklerinde. Harry'nin çocuğuna sahip olması.Kimden bu alıntı? Kim konuşuyor? . Devon Villa'nın merdivenlerinden iniyor. Swanny'nin fotoğrafının bana hayal meyal hatırlattığı Harry Amca'ydı. geleceğine karar vermek zorunda olan çocuksuz bir kadın. Kapıyı ardından kapatıyor. Öğrendiklerimizi sessizce hazmetmeye çalışarak oturduk. heyecanla Hansine'yi beklemektedir. Günlüklerde bu ad pek sık geçmez. Hansine'yi Richmond Caddesi'nden gelirken görür. dedim. Harry Padanaram'a ilk geldiğinde.tersini yaptım. ona kapıyı Swanny açmıştı. Yani Miss Newman'ın acentesine giderek yeni bir iş arayacak.

Asta mutluluktan ağlayacak gibidir. kaybını ve mutluluğunu döker. kız kardeşinin adını sorar. SON . eriğe benzeyen yanağına dokunur. Hiç kimse. uykuya dalışını seyreder. Yatağının başucundaki komodinden defterini. onu emzirir. O güçlü. Kim kader kitabını okumuş olmak ister ki? Kapıya Hansine'den beş dakika önce varmanın da pek bir anlamı yoktur. dönüşte bir bebek getiremeyeceği kuşkuları kaybolmuştur. kimsenin bilmediği tek sayfaya yazar. bütün bu güçlü duyguları kendinden başka hiç kimsenin okuyamayacağı. öne yatık yazıya acısını. olmaz mı Hansine? Hazır aşağıya inmişken. kalem ucunu ve mürekkep hokkasını çıkarır ve her şeyi yazmaya başlar.Hansine'nin uzun eteği toza bulanmıştır. onu terletmektedir. şu şalı da ne yapacaksan yap. ama ağlamaz. hepsi sonsuza dek bu odada mı kalacaklardır? Kızıyla baş başa kalmak istediğini görmezler mi? . Hansine'den çok daha iyidir. önünde kız kardeşini seveceği sadece on bir yıl olduğunu bilmez. Sert ve yüksek yakası çenesine kadar dayanmakta. Peki.Oğlanları da al. ama terden kayar. Yine de merdivenleri ikişer üçer atlayarak Mor'un odasına dalar. güçlü kız çocuğunun ağzına dayar. ama biz ona Swanny diyeceğiz. Kendi ismini değiştirmek istemiştir. Kapı kapandığında memesini Swanny'nin. En önemlisi. Hansine'nin esrarengiz bir bebek kaynağına gidip aldığı kız kardeşini daha şimdiden sever. sonra da her şeyin istediği gibi gittiğini söyler. Gözlerini kaldırıp Hansine'ye teşekkür eder. Gururla sırıtan Hansine bebeği Asta'nın kollarına bırakır. Uzunca bir süre Swanny'yi kollarında tutar. altından bir tutam açık sarı saç görülür. Mor'a ilk söyleyen olmak için koşmaya başlar. incecik sarı saçlarını okşar. Büyük şapkası başına bir iğneyle tutturulmuştur. Đnce örtüsü ve Florence'ın şalı altındaki beş günlük bebeğin durumu. çünkü kapının anahtarı Hansine'dedir. oldukça soğuk bir teşekkür. bilmemeleri de daha iyidir. O zaman Knud yaklaşarak kız kardeşine bakar. sıkıca emen. hayatının amacına. Hepsinin içinde kendini en iyi hisseden denizci kıyafeti içindeki Mogens'tir. Bir süre sonra kızını yavaşça yatağa bırakıp yapması gereken işine döner. Hansine'nin başarılı olmayacağı. Swanhild. Hiç ağlamaz. Hansine oflaya puflaya odaya girdiğinde Mor rahatlamış.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful