Barbara Vine _ Asta'nın Günlüğü Birinci bölüm 26 haziran 1905 Đdag til Formiddag dajeg gik i Byen

var der en Kone, som spurgte mig om der gik Isbjfme paa Gaderne i Kfbenhavn. Bu sabah dışarı çıktığımda, komşularımızdan biri bana "Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?" diye sordu. Sokaktan geçenleri yakalayıp dedikodu yapabilmek için bütün gün bahçe kapısının arkasında bekleyen kadın, Đngiliz olmadığım, iyi Đngilizce konuşamadığım ve bazı sözcükleri söylemekte zorlandığım için hem yabanî hem de yarı kaçık olduğumu düşünmüş olmalı. Buradakilerin çoğu bizi böyle görüyor. Burada yabancı (bizi yabancı sayıyorlar) bulunmadığından değil, çevrede Avrupa'nın her köşesinden gelmiş insan var, ama hiçbirimizi sevmiyorlar. Bizim hayvanlar gibi yaşadığımızı ve ellerinden işlerini aldığımızı söylüyorlar. Zavallı küçük Mogens, kim bilir okulda nelerle karşılaşıyor? Bana hiçbir şey söylemiyor; hoş ben de sormuyorum, çünkü bilmek istemiyorum. Artık kötü şeyler duymak istemiyorum. Güzel şeyler duymak istiyorum, ama onları bulmak bu uzun ve gri sokaklarda bir çiçeğe rastlamak gibi. Gözlerimi kapayıp Hortensiavej'i, kayın ağaçlarını ve çilekleri düşlüyorum. Bu sabah, güneşin ve sıcağın altında -güneş ışığı bir kentte hiç de güzel değildi- Richmond Caddesi'nin köşesindeki kırtasiyeye gidip bu defteri satın aldım. Ne söyleyeceğimi, hangi sözcükleri kullanacağımı uzun uzun düşündüm. Yanlışlık yapmamış olmalıyım ki, dükkân sahibi sırıtıp bir elini kulağına atarak bana doğru eğileceği yerde başını sallamakla yetindi ve bana iki değişik defter gösterdi. Biri kalın siyah kapaklı, altı penilik bir şeydi, diğeri ise kâğıt kapaklı, çizgili ve daha ucuz bir defter. Bu gibi şeylere para harcamaya hakkım olmadığı için ucuz olanını seçmek zorunda kaldım. Rasmus döndüğünde, para harcama konusunda dünyanın en kötüsü olmasına rağmen, harcadığım her peninin hesabını soracaktır. Genç bir kızken günlük tutmuş olduğum halde, evlendiğimden beri elime neredeyse kalem almadım. En son kelimeleri düğünümden iki gün önce yazdım, sonra bir karar verdim ve her şeyi yaktım. Hayatımda bundan sonra yazmaya yer olmayacağını düşünmüştüm. "Đyi bir eş tüm zamanını kocasına ve kocasının evine ayırmalı." Herkes böyle diyordu, ben de böyle olması gerektiğine inanmıştım. Böyle yapmaktan bir çeşit keyif alacağımı da düşünmüştüm. Sadece on yedi yaşındaydım, belki de tek hafifletici nedenim bu. Aradan geçen sekiz yılda çoğu konuda fikrim değişti. Ağlamanın bir yararı yok, hoş ağlasam da kimse beni duymayacak; hayatta önemsenecek pek fazla şey de yok, o nedenle bütün yakınmalarımı bu kâğıtlara yazacağım. Đşin ilginç yanı, bu defteri alır almaz kendimi daha iyi hissettim. Hiç sebepsiz yere umudum arttı. Hâlâ Lavender Grove'da tek başınaydım. Hansine'den başka konuşacak -eğer buna konuşma denebilirse- kimsem yok; iki küçük çocuğu, bebekken ölmüş üçüncüsü ve yolda olan bir dördüncüsünü düşünmek zorundayım. Değişen bir şey yok. Kocamı beş aydır göremediğim, son iki ay boyunca ondan haber de almadığım doğru. Elimdeki defter karnımda taşıdığım, bir un çuvalı gibi önümde giden çocuğun ağırlığını hafifletmeyecek. Değiştireceği tek şey yalnızlığım, bu korkunç yabancı ülkede dayanılması en güç duygu olan yalnızlığım. Sanki defter tuhaf bir biçimde yalnızlığımı torpilledi. "Bu akşam Mogens ve Knud uyuduktan sonra yapacak bir şeyim olacak" diye

düşündüm. Konuşacak birisini bulacağım. Rasmus'u kara kara düşünmek, birinden bu denli nefret ettiğim, istemediğim halde neden kıskandığımı düşünmek, oğlanların nasıl büyüyeceğine, içimdeki bebeğe neler olabileceğine endişe duymak yerine yeniden yazabileceğim. Hepsini yazabileceğim. Đşte şimdi yaptığım da bu. Hansine biraz önce gelirken gazeteyi de getirdi. Ona mektup yazdığımı, gazı her zamanki gibi tasarruf etmek için söndürmemesini söyledim. Akşam onda Kopenhag hâlâ aydınlıktır, ama burası yarım saat önceden kararıyor. Hansine bunu yaz dönümünden beri üç kez tekrarladı, bir köylü inatçılığıyla durup dinlenmeden günlerin kısaldığını anlatıyor. Mr. Westerby'den haber alıp almadığımı sordu. Postacının sokaktaki bütün evlere uğramasına rağmen kapımızı hiç çalmadığını bildiği halde bunu hep sorar. Ona ne ki? Sanki buna benden fazla üzülüyor gibi. Belki de buraya dönmezse, üçümüzün düşkünler evine gitmek zorunda kalacağını, kendisinin de işini kaybedeceğini düşünüyor. Đkinci kez geldiğinde bana çay yapmak istedi ama yatmasını söyledim. Yakında para gelmezse, hepimiz daha az yemek yemek zorunda kalacağız; Hansine de belki zayıflamayı becerecek. Zavallı, o kadar şişman ki, üstelik durmadan da şişmanlıyor. Belki de beyaz ekmektendir. Đngiltere'ye gelmeden önce hiçbirimiz beyaz ekmek yememiştik. Oğlanlar beyaz ekmeğe bayılmıştı; o kadar çok yediler ki, sonunda mideleri bozuldu. Sonra Frederikke Teyze'nin düğün hediyesi olarak verdiği çavdar ekmeği dilimleyicisini dolaba kaldırdık, bir daha kullanacağımı sanmıyorum. Dün dolabı açıp baktım, benim için eski hayatımın bir simgesi gibiydi, gözlerim doldu. Ağlamayacağım. En son Mads öldüğünde ağlamıştım, bir daha ağlamayacağım. Eğer yemek odasıyla aradaki kapıları açmasaydım, içinde bulunduğum bu oda, "oturma odası" küçücük olurdu. Ev sahibinin bütün eşyaları çok çirkin, biraz daha az çirkin olan ayna dışında. Maun çerçeve içindeki oval aynanın tepesinde yine maundan yapılma çiçekler ve yapraklar var. Üzerinde oyulmuş yapraklar bulunan bir dal, aynanın üzerinden geçiyor, bence oymacı bunu çok iyi düşünmüş. Aynaya baktığımda kendimi mermer kaplı, demir ayaklı masada otururken görebiliyorum. Meyhanelerin önünden geçerken, açık kapıdan baktığımda gördüğüm masalara benziyor. Oturduğum koltuğun üzeri, kenarından kıtıkların fırladığı yamaları saklamak için kahverengi-kırmızı bir örtüyle kaplı. Perdeler kapalı değil. Bazen yoldan bir at arabası ya da bu kasvetli yere daha uygun kağnı gibi bir araba geçiyor, atın bozuk yolda tökezlediğini duyabiliyorum. Sağa doğru baktığımda pencerenin ötesindeki bahçeyi, yaz kış koyu yeşil yapraklı çalılarla kaplı o küçücük boşluğu görüyorum. Ev çok küçük, ama sanki gerçek bir evmiş gibi bir sürü odaya sahip. Burası aşınmış, yıpranmış, ama hâlâ iddialı; beni kızdıran da bu. Gazın soluk ışığında, aynada vücudumun üst yanını görüyorum. Zayıf yüzümü, firketelerinden kurtulup şakaklarımdan aşağı sarkan kızılımsı saçımı. Rasmus gözlerimin, hayatında gördüğü en mavi gözler olduğunu söylüyor, bunu evlenmeden, ben 5 000 kron konusunu öğrenmeden önce söyledi. Belki de iltifat değildi. Her mavi gözün güzel olması şart değil, benimkilerin de güzel olmadığını biliyorum. Gözlerim çok mavi, çok parlak, sanki "Bu gözler bir tavus kuşuna ya da yalıçapkınına daha çok yakışırdı" diye düşünüyorum. Aslında Frederikke Teyze'nin on altıncı yaş günümde verdiği broştaki kelebeğin kanatlarının rengine tıpatıp benziyor. Gözlerimin ne renk olduğu artık önemli değil. Kimse yaşlı bir kadının gözlerine bakmıyor, ben de daha yirmi beş olmamama rağmen, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. Đyi ki

hatırladım, yarın broşu takmalıyım. Onu takmaktan hoşlanıyorum, güzel olduğu için değil zaten güzel değil- yakıştığı için -yakışmıyor da- belki de Rasmus'un huysuzluk ya da kararsızlık diye adlandırdığı alışkanlığımdan. Broşu insanlara "Bu kadın taktığı broşun aynı gözlerinin renginde olduğunu bitiyor mu?" diye düşündürmek için ve "Kadıncağız çirkin gözlerinin rengini göstermeyecek bir şey takmalıydı" dedirtmek için takıyorum. Böylesi hoşuma gidiyor. Başkalarının benim hakkımda neler düşüneceklerini tahmin etmek beni eğlendiriyor. Dayanılmaz güneş yarım saat önce battı, hava karardı, artık dışarısı karanlık ve çok sessiz. Sokak lambaları yandı, ama etraf hâlâ sıcak. Günlüğümü aldıktan sonraki ilk günüm hakkında pek bir şey yazmadım, bir şeyler karalamam gerek sanıyorum, onun için bir Danimarka okul gemisinin geçirdiği korkunç kaza hakkında gazetede okuduğumu yazacağım. Haberi, "Georg Stage" bir Danimarka gemisi olduğu, kaza da Kopenhag açıklarında geçtiği için okudum. Bir Đngiliz gemisi karanlıkta okul gemisine çarpmış, gemideki yirmi iki çocuk boğulmuş. Hepsi de çok gençmiş, 14-16 arası. Yine de onları ya da ailelerini tanıdığımı sanmıyorum.

28 haziran 1905 Bebeğim 31 temmuzda doğacak. Artık ne gün doğarsa doğsun, 31 temmuz günü, onun doğması beklenen gün olarak yazıldı. Kız olacağını sanıyorum. Hansine bunun Tanrı'nın buyruğuna karşı çıkmak olduğunu söylüyor. Allah'tan okuma yazması yok. Alışverişe gittiğinde rastladığı herkesle dedikodu yapıyor, Đngilizce'si akıcı ama felaket, kendini gülünç duruma sokmaktan korkmuyor. Oysa ben insanların bana güleceklerinden korkuyorum, belki de ilerlememin bu kadar yavaş olmasının nedeni de bu. Hansine hiçbir dilde okuyamıyor. Eğer okusaydı, Danca yazmaya cesaret edemezdim, bu da hiçbir şey yazamayacağım demektir, çünkü Đngilizce tek bir satır yazmaktan bile acizim. Kız olsun istiyorum. Burada bunu söyleyebileceğim hiç kimse yok; olsa da söyleyeceğim kimsenin ilgisini çekmezdi. Böyle bir şeyi bana kutup ayılarını soran kadına söylediğimi bir düşünün! Geçen sefer de kız istemiştim, "Çocuğum olacaksa, kız olsun" diye düşünmüştüm, oysa kız yerine zavallı Mads doğdu. Bir ay sonra öldü. Đşte buraya bunu da yazmış oldum. Bu bebeği istiyorum, üstelik de artık kızımı istiyorum. Rasmus bir daha geri gelmese, başımıza olabileceklerin en kötüsü de gelse, Korsor'e gidip Frederikke Teyze ve Farbror Holger'e sığınmamız da gerekse, artık kızımı istiyorum. Keşke hareket etse. Bebeklerin doğmadan birkaç hafta önce öyle fazla hareket etmediklerini biliyorum. Tabiî bilirim, üç tane doğurdum. Yine de Mads'ın neler yaptığını bilseydim. Sonuna kadar hareket etmiş miydi? Ya ötekiler? Belki de kızlar değişiktir, bunun da fazla hareket etmiyor olması, kız olduğu anlamına gelir mi? Gelecek sefer, bir gelecek sefer olduğunu biliyorum, çünkü kadının kaderi bu, bileceğim. Hatırlamam gerekmeyecek, günlüğüm yanımda olacak. Bütün bunları yazabiliyor olmak beni rahatlatıyor.

2 temmuz 1905 Her gün yazmıyorum. Bu biraz Hansine'ye bir şey belli etmemek için -neler yaptığımı tahmin etmeye çalışacak, en olmadık şeyleri düşünecek, belki de sevgilime mektup yazdığımı

sanacak, düşünün bir!- biraz da sadece yaptıklarımı değil, düşündüklerimi de yazdığım için. insanlardan da söz ediyorum. Öyküler de var, öyküleri hep sevdim, kendime : hep gerçek ya da uydurma masallar anlattım, şimdi de oğullarıma anlatıyorum. Kendime masalları uykuya dalabilmek için anlatıyorum, gündüzleri de hiç de hoş olmayan gerçeklerden kaçabilmek için. Küçük bir kızken günlüğüm vardı ve oraya öyküler yazardım. Yazdıklarıma dikkat etmem gerekirdi, ya defteri annem yâ da babam okursa... bir şeyi saklayacak, başkalarının bulamayacağından emin olabileceğin bir yer yoktur. Ama yabancı bir dil bir şifre gibi olduğundan daha güvenli. Danca'ya yabancı dil demek biraz tuhaf, ama burada herkes için Danca yabancı bir dil. Burada başka Danimarkalılar da olmalı, büyükelçimiz, konsolos ya da buna benzer birileri, belki de Oxford'da Danimarkalı profesörler de vardır, üstelik kraliçe de Danimarkalı, zaman zaman gazetelerde Danimarka'yla ilgili haberler okuyorum. Mesela, Danimarka prensimiz galiba Norveç kralı oluyor. Georg Stage hakkında da yeni haberler var. Kopenhag'da bir soruşturma açılmış ama mahkeme başkanının önyargılı olduğunu ve tarafsız davranmadığını yazıyorlar. Đngiliz gemisinin kaptanı sinir krizleri geçiriyormuş, yine de o yirmi üç (arada bir tanesi daha öldü) çocuğun ölümünden sorumlu olmadığını iddia ediyor. Kral Edward üzüntülerini bildirmiş! Çok daha önemli bir haber de Kniaz Potemkin adlı bir Rus gemisiyle ilgili. Keşke daha iyi anlayabilsem ama gazetedeki kelimeler o kadar uzun ki... Odessa halkı, bir sebeple geminin karaya yanaşıp erzak almasına izin vermemiş ya da benim anladığım bu, gemi de toplarını kente çevirip ateşlemiş. Bu Ruslar Almanlardan da vahşi! Cook's'ta bir Danimarka seyahati ilanı gördüm. Keşke katılabilsem! Burada Danimarka'dan gelme domuz pastırması alıyoruz, bir başka Danimarka firması da ekmek üzerine sürülecek butterine adlı bir şey yapıyor. Adı Monsted. Bu adı duymak bile memleketime özlem duymama yeterli, o kadar Danimarkalı, o kadar tanıdık ki... Ama bu eve bir Danimarkalının gelmesi imkânsız. Hansine okuyamıyor, Mogens ve Knud henüz okumayı öğrenmedi, Rasmus'un nerede olduğunu bile bilmiyorum. Deftere uygunsuz hikâyeler bile yazabilirim, ama hiç böyle hikâye bilmiyorum ki. Eğer sadece yaptıklarımı yazsam, bu günlük bir dizi tekrardan öteye gitmez. Günlerim hep aynı. Erken kalkıyorum, çünkü erkenden uyanıyorum, eğer yatakta yatmaya devam edersem sadece beni endişelendirecek şeyler düşünüyorum, karnımdaki bebek de sanki midemde oturuyor. Kalktığımda oğlanlar uyanmış oluyor, ellerini ve yüzlerini yıkıyorum, daha sonra Hansine'nin hazırladığı kahvaltıya iniyoruz. Kahve ve tabiî fırıncı Mr. Spenner'in getirdiği, oğlanların bayıldığı beyaz ekmek. Bir Danimarkalının yiyecekten çok kahveye ihtiyacı var, ben de üç fincan içiyorum. Herhangi bir konuda tasarruf edebilirim, ama tek bir fincan kahveden bile vazgeçmem mümkün değil. Hansine oğlanlarla Đngilizce konuşmaya başladı. Mogens ondan daha iyi konuşuyor, onun yaşında çocuklar yabancı bir dili çabuk öğreniyor, Hansine'nin yanlışlarına gülüyor, bu Hansine'nin umurunda değil, onunla birlikte gülüp komiklik yapıyor. Sonra Knud da Đngilizce konuşmaya çalışıyor, hepsi de saçmalıyor, ama dünyanın en komik şeylerini anlattıklarını sanıyorlar. Onlara katılamadığım için nefret ediyorum. Kıskanıyorum, doğrusu bu. Onun bir kadın, benimkilerin de erkek olmasından dolayı kıskanıyorum. Bir kızım olsa benimle birlikte, yanımda olacağından neredeyse eminim.

5 temmuz 1905 Hansine'ye evde Đngilizce konuşmayı yasaklamayı düşündüm, sözümü dinleyeceğini sanıyorum. Beni sayıyor, Rasmus'tan korktuğu kadar değilse de benden biraz çekiniyor. Ama Mogens ve Knud için elimden geleni yapmam gerektiğini bildiğimden, Đngilizce konuşmasını yasaklamayacağım. Oğlanların Đngilizce öğrenmeleri gerek, belki de hayatlarının sonuna kadar burada yaşayacaklar. Hansine, Mogens'i iki sokak ötede, Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Mogens yalnız gitmek istiyor, yakında izin vereceğim ama henüz değil. Hansine evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. Ben Knud'la evde kalıyorum, onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. Eskiden oğlanlara Hans Christian Andersen anlatırdım, ama Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Ekmekle Yürüyen Kız, yeni ayakkabılarıyla gururlandığı için ömrünü Bogwife'ın yer altındaki mutfağında geçiren küçük Đnge'nin öyküsü; bu annemin en sevdiği masaldı, ama ben nefret ederdim. Kibritçi Kız da korkunçtu, o zaman oğlanlara kendi uydurduğum masalları anlatmaya başladım. Şimdi her şeyi yapabilen sihirli bir arkadaşı olan Jeppe adında bir çocuğu anlatıyorum. Bu sabah sihirli arkadaşın bir gece Kopenhag'daki bütün bakır çatıları temizlediği, Jeppe'nin uyandığında her şeyin altın gibi parladığını görüp şaşırdığı yere geldik. Hansine dönünce çıkıyorum. Şapkamı, koca karnımı gizleyen önlüğümü giyiyorum, üzerine de pelerinimi alıyorum, insanların hamile olduğumu görmeyeceklerini umuyorum ama anlayacaklardır. Sonra yürüyorum. Sadece yürüyorum. Lavender Grove'dan aşağı Wilman Grove'a ve London Fields'a yürüyorum, oradan da Victoria Parkı'na ya da Hackney Downs'a, bazen de Beauvoir Town'a, adlarını söylemeyi beceremediğim bütün o yerlere yürüyorum. Genellikle sokak boyunca yürüyorum, evlere, kiliselere, büyük binalara bakıyorum ama bazen de çayırlarda ya da kanal kıyısında dolaşıyorum. Hava pelerin giymek için çok sıcak, ama giymesem karnımdan sokağa çıkamayacak kadar utanıyorum. Hansine öğle yemeği için smerrebred yapıyor da, çavdar ekmeği olmaksızın pek aynı şey değil. Aslında içimden yemek yemek gelmiyor, ama onun için, yani bebek için kendimi zorluyorum. Öğleden sonra tekrar çıkıp yürümezsem, ki bazen gitmiyorum, oturma odasındaki geniş pencerenin yanına yerleşiyorum. Lavender Grove'daki evimiz, bitişik nizam dokuz evden biri. Çok güzel değil, hatta şimdiye kadar gördüğüm evler içinde en çirkini, hiç de gerektiği gibi yüksek yapılmamış, gri tuğladan duvarları, beceriksiz taş işçiliği, kötü pencereleri var. Giriş kapısının üzerinde başında taç olan komik taş bir yüz var, üst kat pencerelerinin üzerinde yine iki farklı yüz. Başlarında taçları olan bu kadın yüzlerinin kimlere ait olduğunu, kimleri temsil etmek için yapıldıklarını merak ediyorum. Yine de evin geniş bir. ön penceresi, önünde de etrafı çitle çevrili küçük bir bahçesi var. Hansine ne derse desin, tül perde takmayacağım, çünkü takarsam burada oturup dikiş dikerken dışarıyı göremem. Annem okula gitmeden çok önce dikiş dikmeyi öğretti, ama dikmekten nefret ediyorum. Yüksük kullanmayı hiç sevemedim -özellikle yaş günü hediyesi olarak bir yüksük verdiklerini hiç unutamam!- ama parmağıma batan iğneden daha da nefret ediyorum. Yine de dikiş bildiğime memnunum. Bu konuda Hansine'den çok daha iyiyim, özenli teğellerime ve oğlanların elbiselerine yaptığım güzel yamalara şaşkınlıkla bakıyor. Mogens'i okuldan bazen o alıyor, bazen de ben. Hansine bugün bana Mare Sokağı'ndaki

Bütün gün hayal kurup çeyrek asırlık ömrümü nasıl kutlamak isteyeceğimi düşündüm. Kimsenin bildiğini sanmıyorum. düşümden oldukça farklıydı. aldırmadım. bu yüzden okula geç gitmiş. bazıları havaların fazla sıcak olduğunu söylemiş. 6 temmuz 1905 Doğum günüm. veremden çekinmem gereksiz. sosis yiyeceğiz. London Fields'ta yürürken. Bazen sirke ve şekerle yapılan mdkaal yediğimiz de olur. Mogens ve Knud da gitmeye can atıyor. sonunda umut korkunç bir şey oluyor. O sırada genç bir kadın yaklaşmış. öyle de yapmış. ama itiraf etmeliyim ki kocamın hatırlamasını isterdim. "Hatta gazete Danca yazılmış olsa bile. Akşam yemeğinde yine frikadeller. Hansine çok şaşırmış. ama genç kadın bunun havayla ilgisi olmadığını. Mogens'le birlikte Đngilizce konuşarak dönmüşler. Her zamanki gibi gerçek. adamın içtiği için yıkıldığını anlatmış. Köfte ve patates her günkü yemeğimiz oldu. ama burada uygun sığır eti yok. bunu kendisine saklaması da imkânsız. Canım en çok rullepelse çekiyor. Stonor Sütçüsü müşterilerini ineklerin nasıl yaşadığını görmeye davet ediyor. adamın mümkün olduğunca uzağından geçmekmiş. Anlatacak çok şeyi vardı. ama yirmi beşinde olmak farklı.manifaturacıdan iplik almaya gitti. "Bu kadarı yeter" dedim. Oğlanlar için litresi 2 peniye süt var. okuma yazma bilmediğinin söylenmesinden hiç hoşlanmıyor. ama ben sanki hiçbir şey dememişim gibi devam etti. Yaşlandığınızda doğum gününüzün unutulmasını isteyeceğinizden eminim. Artık benim için kendimden başka hiç kimse önemli değil. Onun durumundaki bir kadın için bu gördüğü dünyanın en ilginç ve en heyecan verici olayı. "Hiç söyler miyim?" Yine de ona inanmıyorum. Hansine yardım gelene kadar kadının yanından ayrılmayacağını söylemiş.. akşam olunca görkemli bir yemek düşledim. biraz ilerideki meyhaneden çıkan ve kaldırım boyunca yalpalayarak ilerleyen yaşlı bir adam görmüş. Sosisin kilosu sadece 9 peni. "Sokakta devrilen yaşlı sarhoşlardan. ama Hansine pazarda karalahana bulmakta zorlanıyor. zaten aradığınız zaman bulunmazlar ki. tanıyamadım işte. . Bugün yirmi beş yaşındayım. Oğlanların yanında bütün ayrıntıları anlatmaya koyuldu. dönüşte okulun oradan geçmiş. "Umarım bundan küçük Mogens'e bahsetmemişsindir" dedim. Kilisedekilerin umuttan bir erdem olarak bahsetmelerini anlayamıyorum. "Bu senin işine yaramaz" dedim. Hansine adamın öldüğünden eminmiş. bir de tabiî doğacak kızım. yine de adamın yanına diz çöküp ölüp ölmediğini anlamak için nabzını tutmuş. adamı görünce uzun bir çığlık atmış. bir kürk ya da tektaş alacak bir kocanın hayalini kurdum. ama ne yapayım. Onu artık tanıyor olmam gerekirdi. Hansine için önemli olan. ellerini neredeyse benimki kadar şiş karnının üzerinde kenetledi.. Başından bir macera geçmiş. Düşen adamla ilgili başka bir şey duymak istemediğimi söyledim. Tabiî bir polis ya da doktor bulamamışlar. Bir hizmetçiden doğum gününüzü bilmesini bekleyemezsiniz." 'Tabiî söylemedim" dedi. ama kaldırımın kenarından yürürken adamın duvara çarparak yere yıkıldığını görmüş. ama daha vakit bulamadım. Adamın kiracı olarak oturduğu evin hizmetçisi olduğunu söylemiş." Kıpkırmızı oldu. "Yarın gazetede okursunuz" diyerek kulağıma bağırdı. ellerimle kulaklarımı kapattım. Oğlanlar da daha çok küçük. Bana hediye verecek. o sırada da çevresinde bir kalabalık toplanmaya başlamış. iyi balıksa hiç yok. Herkes çok heyecanlanmış. Umut korkunç bir şey. o kadar düş kırıklığı yaşıyorsunuz ki.

Olanları bana Karoline anlattı. onlar içeriye kapanıyorlar." Güldüm. elimden geldiğince ona destek olmaya çalıştım. Rasmus'a söylediklerimde haksız olabileceğimi düşündüm. "Đsmim Jack olsun istiyorum. ne olursa olsun. Artık çok beklemek gerekmiyor. Ama o kadar çok dolaştık ki. "Nasıl başka bir ad?" dedim. ama bir şekilde buranın kaderim olduğunu biliyorum. Stockholm'den Kopenhag'a. Aslında ağlamak istiyordum." Oysa o kadar da bencil değilimdir. Neden Đngilizler yemeklerini dışarıda. gelgite karşı yüzerek. Bu gece belli belirsiz bir hareket hissettim. Đngiltere'deki tek Danimarkalı olarak yalnız kalmaktan korktum.Hansine oğlanları yatırınca. "Bütün çocuklar adımla alay ediyor" dedi. Ama Karoline hiç unutmadı. O beni çocuklarımla cezalandırabilir de. değil mi? Amerika'ya gitmek istiyorsa yalnız gideceğini söyledim. Herkesin Đngiliz olmasından. "önemli bir iş için" dedi. gidilecek yer Londra'ydı. tabiî. yukarıya çıkıp Jeppe ve sihirli arkadaşından biraz daha söz ediyorum. Bazen babamın evin yolunu tek başına bulması için Kopenhag sokaklarında bıraktığı Karoline'yi düşünüyorum. O zaman yeniden hamile kaldığımı anladım. "beni son kez evimden çıkardın. Frederikke Teyze'nin bahçesinde içtiğimiz çay. elimde ne varsa vermek istedim. Hortensiavej'deki küçük beyaz evime. sadece bir ay olmamıştı ki. ne odanın içini ne de pencereden dışarısını görebiliyordum. buraya geleli bir ay. Kızım doğunca daha iyi olacak. Ya da güler gibi yaptım. hep ailem için bir şeyler yapmaya. bahçede yemezler? Burada hava bizimkinden iyi. onu geri itmeye çalışan büyük dalgalara karşı yüzmesini gözümün önüne getiriyorum. ona bir öncelik yaratmaya. bu kez şansını Amerika'da denemek istediğini söyledi. Sonunda da işte böyle çıkıyorlar. yine de biz güneş ışığında ve açık havada olmak için her fırsattan yararlanırken. o kadar korkmuştum. Çocukların dışında. Bu gece. üstelik de başı hâlâ aşağıda değil. ama asla ağlamam. elimden kayıp gitmesinden. işi için destek olmaya çalıştım. babamın hemen her şeyi unuttuğundan da eminim. isterse oğlanları alabilirdi. sadece geçmişten resimler vardı. benim için en güzel yere. Bu kez "hayır" dedim. fazla değil ama beni rahatlatacak kadar. . Knud orada doğdu. Pek eğlenceli bir doğum günü değil! 12 temmuz 1905 Buradan nefret ediyorum. ben eve dönüyorum. Kopenhag'dan Stockholm'e gittik. Şehrimin yeşil damları. O zaman burada oturmaya devam edersek Đngiliz olacağını söyledi ve başka bir ad kullanıp kullanamayacağını sordu. anneme kalsa hiç öğrenemezdim. Ama oradan ayrılmak ve buraya gelmek zorundaydım. Dayanmalıyım. Mogens "Đngiliz çocuklar hiç de Jeppe'ye benzemiyor" dedi. ancak hâlâ karnımın üst bölümünde. benim duymayacağım kadar uygunsuz bir hikâyeydi. biraz daha iyi. Frelsers Kilisesi'nin burgulu kubbesi. bense burada tek başıma kaldım. kıyıya vardıklarında da rahatlayıp bir çığlık atmak için ciğerlerini şişirerek. Ona "Sen Đngiliz değilsin" den başka söyleyecek bir şey bulamadım. yeniden gitmeyi düşündüğünü. Azalan ışıkta masanın başında oturuyordum. Kopenhag'dan ayrılalı beri hiç özlemediğim kadar özledim. Sjoland'ın kayın ormanları. Londra dünyanın merkeziydi. Oysa eve dönen o oldu. "Artık işler değişti" dedim. ayak diredim. belki de en çok iki hafta. güçlü olmalıyım. ben pek aynı şeyi yapamam. Bu akşam Danimarka'yı. Benden kaçışını.

konuşmama bile gülmediler. adres bilmiyordu." Sonunda eve vardığında. Mare Sokağı'nda Matthew Rose'un mağazasından beyaz keten. zavallı kızı bir hayvan gibi yürüttü. Okuması yok ama Rasmus'un el yazısını tanıyor. Sonunda bebek elbisesi dikebilmek için malzeme alabileceğim. özellikle de zavallı küçük Mads çabucak doğmuştu. zaten dikmeye başladım bile. Bana bu öyküyü anlattığında hastaydı. 700 kronluk bir çek. Bir hayvan gibiydi. Babam Kopenhag'a Jutland'ın kuzeyindeki Aarhus diye bir kentten geldi. hikâyesi çok umutsuz olduğum sıralarda bana cesaret verir oldu. başka çaresi yoktu. Çiftliktekiler o kadar yoksuldu. On altı yaşıma girdiğimde ve annem öldüğünde. Oysa size benimle böyle konuşmadığını söyleyebilirim (Ne demek "size"? Günlükle konuşmaya mı başladım?) Neyse. Otuz iki. çok sancı çektim . Yarı Đsveçli olan annemle evlendi.başından geçenler hep kafasında kaldı. artık neredeyse bir beyefendi olmuştu. Tam da frikadeiler imkânımızın dışında diye düşünmeye başlamışken. zorluk çıkarmadılar. okuma yazması da yoktu. soru sormadılar. para. bu kez hendeğe eteklerini kaldırıp çömeldi ve yolun kenarını suladı. bu sabah mektubu getirdiğinde sevinçten uçuyordu adeta. Karoline başardı. ben de başarırım. daha önce çiftlikten hiç çıkmamış. kırık bisküvi ve Butterine yemeyi düşünürken. Çoğu kişinin anlayamadığı kaba bir lehçe konuşuyordu. "Önüme çıkan herkese sordum. Daha önce çiftlikten hiç çıkmamıştı. ev aldı. babam onu kovmadı. para da gönderdi. Yıllarca yanımızda hizmetçi olarak kaldı. On beş yaşındaydı. Nasıl bulduğunu hiç anlayamadım. Karoline eve varmak için elinden geleni yaptı. çiftlik hayvanı. köyde yaptıklarını tekrarladı. 14 temmuz 1905 Rasmus'tan haber aldım. yedi mil kadar. zarftaki pulun Danimarka pulu olduğunu görebiliyor. Babam onu tren istasyonunda karşıladı. Ben de yola çıkar ve öteki uca ulaşırım. "Sevgili Asta" diye başlıyor. Geldiği yerde kendisinin de böyle yaptığını unutmuştu ya da kendini unutmaya zorladı. daha sonra da "Sevgili karım". bir süre sonra da annemin artık ev işlerinde yardım edecek bir hizmetçisi olması gerektiğine karar verdi ve yeğenlerinden birini getirtmek için çiftliğe haber gönderdi. Bebek doğarken gerekirse doktor çağırabileceğim artık. birinden kurtulduklarına sevindiklerinden eminim. sadece adının Kastrup olduğunu hatırlayabildi. bazen de rüyasına girdi. arkasına bile bakmadan dar sokaklardan eve koştu. mobilya ticaretine girişti. bundan fazlasını göndermeye izin yok. bu da aşağı yukarı 40 pound ediyor. Aarhus'a bile gitmemişti. Kimseyi tanımıyordu. Hansine'nin yüzü gülücükler saçıyordu. doyurmaları gereken o kadar çok karın vardı ki. Sıkıştığında. Eve giden yol çok uzundu. çok çok otuz üç yaşında olmalıydı. ebe maskesi ve beyaz örgü yünü aldım. Ötekiler. Karoline de sırtındaki korkunç kanserden öldü. Gerek kalmayacağını umuyorum. "Yüz kişiye sordum" dedi bana. işleri iyi gitti. gemiyle Store Baelt ve Lille Baelt'ten geçip trene binmesi. bütün bunları da tek başına becermesi gerekiyordu. Karoline geldi. yolun kenarına geçti. Yine de evi buldu. Çeki Lansdowne Caddesi'ndeki postaneye götürüp paraya çevirdim. Babam o kadar şaşırıp öfkelendi ki arkasını dönüp kaçtı.

Çocukken. ama Hansine bana yardım etmek için yanımda olacak. kitabın adını hatırlayamıyorum. ve -şimdi sıkı durun. "Ne söyleyeceksen. ama bununla karşılaştırınca dâhi olduğunu düşünüyorum. Hjorring'de zengin bir amcası var. sonunda yanına bir adam gelince çok mutlu oldu. Gerçek şu ki.Đngiltere'ye "motorlu arabalar" getirmek istediğinden bahsetmişti. burada motorlu arabaya sıkça rastlanmaz. "Her erkeğin kendi motorlu arabası olduğunu bir düşün!" "Peki ya atlara ne olacak? diye sordum "Ya da trenlere ve atlı tramvaylara?" Cevap vermedi. Kesin olarak bildiğim bir şey de Aarhus'ta tek bir motorlu araba bile olmadığı. Hayvanlara kendini sevdiriyor. aslında ne iş yaptığını da bilmiyorum. onu başka nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. Acaba oraya borç para bulmak için mi gitti? Dünyanın öteki ucunda. Onun hoşlandığı şeyler motorlar. oraya gitmiş. bazen cahil bir hizmetçinin konuşması bile çocukların saçmalıklarından ve sonu gelmez sorularından daha çekici olabiliyor. benimle neredeyse hiç konuşmaz ama o kez farklıydı. Bir keresinde bana -bana hemen hemen hiçbir şey anlatmaz. Bir zamanlar nalbanttı. Karısına da bu kadar iyi davranamaması ne yazık. Navarino Caddesi'ndeymiş. yoksa orada 5 000 krona evlenecek başka bir kadın bulurdu. Böyle işleri küçük görür. sokakta düşen yaşlı adamdan bahsetti.arkadaş olmuş. Sonunda "Yeter artık" dedim. En vahşi köpeğin bile onun yanında sakinleştiğini söyleyip övünür. ama o amcanın varlığına pek inanmıyorum. ama o herkesin bir motorlu arabası olması gerektiğinden bahsediyor. Yedi yaşında bir oğlan ile beş yaşında başka bir oğlandan başka konuşacak kimsem yok. Đngilizce'den Danca'ya çevrilmiş. önlüğünü parmaklarının arasında çekiştirerek öyle durdu. Sorun çıkarsa doktoru çağıracağız. Bizim Karoline de aptal ve cahildi. Başka bir marifeti de tahta işçiliği. Burada zaten motorlu araba bulunduğunu sanıyordum. Adam . Anlaşılan. ama hayır. Ancak adam çok yalnız ve çok mutsuzdu. Ne yaptığını doğrusu tahmin bile edemiyorum. 18 temmuz 1905 Akşam Hansine oturma odasına geldi. Kesenin çıkarılmasını ve göbek bağının kesilmesini biliyor. Kekeledi. at nallamayı bilir. oysa kırılacak değerli bir şeyimiz yok ya da Kopenhag'da bıraktığı sevgilisi de olabilirdi. önce evi bulmuş. Bu arada adamın kiraladığı evdeki hizmetçiyle -ona "Miss Fisher" diyor. Đstese mobilyacı olarak iyi para kazanırdı. bana mektup gönderebileceğim bir adres vermiş. söyledikleri doğrudur. gözlerini gözlerimden kaçırmak için başını sağa sola çevirip durdu. Hansine'nin karşısında buna benzer bir şeyler hissettim. Bu yazdıklarımı birinin okuduğunu bir düşünün!) Rasmus Aarhus'ta. Hansine'ye oturmasını ve aklından geçenleri anlatmasını söyledim. işin ilginç yanı. Rasmus'un Müslüman olmadığına şükretmem gerek galiba. Hansine'nin bana bir şeyler söylemek istediğini anladım. ancak orada uzun süre kalacağını sanmıyor."zavallı beyefendinin nasıl olduğunu" öğrenmek istemiş. ama istemiyor. aynı Mads'ın doğumunda olduğu gibi. hayvanlarla istediğini yapabilir. nihayet vahşi bir zenci olsa da konuşabileceği birini bulmuştu. O bir mühendis." Bir şeyler kırdığından şüphelenmeye başladım. Kendimi iyi ya da eskisinden daha iyi hissetmemi sağlayan cebimdeki para olsa gerek. London Flelds'ın kuzeyinde. arasıra gördüğüm de oldu.ama zorluk çıkarmadılar. Sorularıma hiç cevap vermez ki. ıssız bir adaya düşen bir adamla ilgili bir kitap okumuştum. söyle. (Danca yazabilmek iyi bir şey.

arada nasıl bir bağ var. New York'ta güneş çarpmasına uğrayan insanlar yere düşüp ölüyorlar. bütün konu kimin Norveç kralı olacağı. ama karısının. yoksa Bernadotte mu? Ya da benim anladığım bu. Danimarka Prensi Karl mı. mutlaka saçma ama garip bir duygu var. Hansine'yi odasına gönderdim. bambaşka bir yere doğru yöneldiğinde şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. mutfakta çaya çağırmak olduğu anlaşıldı. evin beyinin işine son verdiğini. kaçmaya başladığında neler olacağını biliyorum. Mogens hareket edip. Ne de olsa gelecek hafta ya da daha sonraki hafta. Ben kimse bulamazken onun bir arkadaş edinmekle ne kadar talihli olduğunu düşündüm. Tanrı tarafından yaratılmıştı. sonunda tek istediğinin izinli olduğu bir öğleden sonra Miss Fisher'ı buraya. Kocama uzun bir mektup yazdığım için üç gündür günlüğümle ilgilenemedim. bir de yaşlı kayınvalideymiş. gazeteler Danca olsa daha iyi takip edebilirdim. Havva'nın da göbeğinin dümdüz olduğunu söyledi. Yoruldum. göbek deliğimden çıkacağını sanıyordum. Hyde'ın "yapılacak çok iş olduğunu söyleyerek. burası çok önemli. Onlar doğmamıştı. Başka bir dil bilmeyen bir arkadaş Hansine'nin Đngilizcesine de yardımcı olacakmış. Beklendiği gibi Đmparator William da konuyla ilgileniyor. Hansine'ye bundan sonra oğlanlara dondurma almamasını tembihledim. Bütün bunların nereye varacağını merak etmeye başladım. daha da önemlisi. Annem bana Âdem'in göbek deliği olmadığını. adı da Dzerjinski'ymiş. burada da. Mrs. Adam da yabancı olduğu için Hansine'nin ilgisini çektiğini düşünüyorum. hareket etmiyor. sadece Polonyalıymış. Almanya. Bir kere. Đlginç olanı. içimde. aldığım gazetelere göre (Đngilizcemi ilerletmek için kendimi her gün gazete okumaya zorluyorum) bütün Avrupa'da ve Amerika'da da durum aynı. Yine de oraya sadece meraktan gittiğine inanmak daha kolay. Artık baş aşağı dönmesi gerek. Dzerjinski öldükten sonra da başka kiracıları yokmuş. salak salak sırıttı ve "yakında sizden çok daha iyi konuşabileceğim. Doğum sonrasını ve bebeğin içime nasıl girdiğini anlamadığımdan. "Bizim gibi biri" dedi. kafasının kaburgalarıma sıkıştığını düşünüyorum. 21 temmuz 1905 Hava dayanılmaz derecede sıcak. açılıp bebeğin çıkmasını sağlamaktan başka neye yarayabilirdi ki? Size söyleyebilirim. çocuğa bakmak. bütün bunları yazdım. karısı ve iki çocukları. yatmaya gidiyorum. evi temizlemek ve yemek yapmak gerekiyormuş. Madam" dedi. iç karartıcı bir . Yüzü yeniden kızardı. göbek deliğinin bir işe yaraması gerektiğini düşünüyordum. Danimarka ve Đsveç arasında büyük çekişme var. Fisher. Rasmus'a sayfalar ve sayfalar dolusu "ev gerçekleri" dendiğini sandığım şeyleri yazdım. Mogens'e hamileyken hiçbir şey bilmiyordum.Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölmüş. "Miss Fisher"ın yanında çalıştığı insanlar bir adam. Đngiltere. Bebek hâlâ yukarıda. hâlâ anlamamıştım. işini ihmal etmedikçe arkadaşını davet etmesinde bir sakınca görmediğimi söyledim. bu kararı geri aldırdığını" anlatmış. dondurmadan zehirlenen çocuklar var.

ama büyük. O kadar güzel. önümdeki yükü taşıdım. Đsveç de bu savaşa katılsa burada yaşayan yabancıların durumu daha da kötüleşirdi. Kadının hepsi de yedi yaşından küçük beş çocuğu daha varmış. Mektubun başına "Sevgili Rasmus" diye yazdım. deli mi. Ben o kadar talihli değilim. Ona her an doğabilecek bir bebek beklediğimi unutup unutmadığım sordum. mesela kutup ayısı meraklısı Mrs. yoksa duygusuz mu? Yine de duyduklarımı Rasmus'a yazdığım mektupta tekrarladım. Danimarka'yla bir savaş çıksa. Neden yalnız doğurayım? Bu onun da çocuğu. Ama keyfimi yerine getirdi. borç ya da motorlu arabalarla ilgili herhangi bir şeyin peşinde kimbilir nereye gitmiştir. Londra'nın bu bölümünde görkemli ev olmaz. Susmasını söyledim. Bizi yabancı bir ülkede nasıl aylar boyu yalnız bırakabilir ki? Rasmus'a gazetede okuduğum bir haberden de söz ettim. kalan parayla küçük Knud'a bir topaç alacağım. buranın yılda Rasmus'un Lavender Grove'daki bizim ev için ödediği 36 pound'dan en çok 10 pound fazla olacağını düşünürken. Keşke Rasmus da bizim için böyle bir ev tutmuş olsaydı! Fazla görkemli değil. Hansine. kocası da hasta ve işsizmiş. bu da sokağın daha güzel görünmesini sağlıyor. O bilsin. Çocuğu burada yalnız mı doğuracağım? Ya ölürsem? Her gün yüzlerce kadın çocuk doğururken ölüyor. Dürüstlüğe inanıyorum. yalpalaya sendeleye limana dönmemi ağladı. Yine de ona "sevgili kocam" ya da buna benzer bir şey demedim. Fazla gösterişli giyinmişti. doğmasında onun da kabahati var. Haberi başka bir arkadaşından. yanında küçük bir kızla bir kadın çıktı. Yürümeyi becerse de kız benim için bebekten başka bir şey değildi. öndeki bahçede güzel bir çit var. eskiden daha da bakımlı olduğu belli. Orada durup eve bakarak. Saçmalık. ama dar ve gölgeli. elini kaldırıp dışarıdaki öteki bebeği selamladığına yemin ederim. Galler prensesinin 13 temmuzda bir oğlu olduğunu anlattım. Tabiî ki mektubun eline ulaşacağını hiç sanmıyorum. sonunda da sadece terbiyeli olmak için "Senin Asta'n" diye bitirdim. bir periye benziyordu. Đskandinav değil. cömert babalarının gönderdiği parayla satın aldığım çemberlerle oynuyordu. Eğer kızımı doğururken doktor çağırmama gerek kalmazsa. Navarino Caddesi Lavender Grove kadar geniş değil. Yavaş yavaş yürüdüm. biliyorum. Para. Mogens ile Knud kaldırımda. Bunları düşünürken karnımdaki bebeğin hareket ettiğine. Weels Sokağı'ndaki barakalardan birinde oturan aşağı tabakadan birinden almış. salakça sorularıyla insanların ne kadar düşmanca davrandıklarını. parlak ve iç açıcıydı ki. Mogens'i okuldan getirdi ve bu sabah ikiz doğurduktan sonra ölen kadını anlattı. ama gözüm bebekten başkasını görmüyordu. Ön kapıya çıkan birkaç basamak ve kapının üzerindeki çıkıntıyı taşıyan iki sütun. aşırı sıcağı ve savaş korkumu anlattım. bağırıp bana böyle şeyler anlatmamasını söyledim.sokakta yaşamanın ne kadar güç olduğunu. Komşu çocuğun . iri ve hantal bir gemi gibi. başında tüylü büyük bir şapka vardı. Gibbons'ı. Alman olmasına rağmen Luther Kilisesi'ni görmek istiyordum. bahçe de ağaç dolu. sonra da Hansine'nin arkadaşının yaşadığı evi bulmak için yolu uzattım. 26 temmuz 1905 Bugün uzun uzun yürüdüm. Galler prensesinin dışında tabiî. millerce gidip Ritson Caddesi ve Dalston'dan döndüm. dört katlı.

bir koşu gidip doktoru getirtebilir. erkeklerin bundan eğlendiğini düşünüyorum. Mads'a hamileyken de buna benzer sancılar çektiğimi hatırladım. doğumdan sonra da kiliseye gitmeyeceğim. Đkinci sancı birincisinden daha hafifti. ilk çocuğum yanlış taraftan çıkıp beni neredeyse iki parçaya böldüğünde bunu biliyordum. sonunda ellerimi karnımdaki şişkinliğe bastırıp oturmama rağmen. Çok gerekmedikçe doktoru çağırmayacağım. "Belki de bu gece doğar" diye düşündüm. Luther Kilisesi'ne gitmeyeceğim. Bu sancıların bilimsel bir adı vardır muhakkak. Sanki çocuk yapmak pis bir şeymiş gibi.. hiç aldırmazdım. Canute. pabucu yarım" diye bağrışacaklarını söylemiş. Böyle şeylere inanmıyorum. Ama odama bir erkeğin gireceğini düşünmekten bile iğreniyorum. ister Danimarkalı. Doktor olsun olmasın. Bunlar bir hamilenin gerçek doğum başlamadan birkaç saat ya da birkaç gün önce çektiği sahte sancılardır. ama ben bilmiyorum. ama ölene kadar onu ne kadar sevdiğimi hiç anlamadım. olduğum yerde kıvrandım. Hayır hayır. oturmadan. Varsayalım ki kızım da. Keşke kadın doktor da olsaydı! Odama iyi dikilmiş siyah elbiseli. odama girdim. Düşünmek bile istemiyorum. Onlara göre kadınlar o kadar salak ki. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. "Bundan memnun olacak mıyım?" diye düşündüm. Belki de bunu yazmak bir çeşit sigorta gibidir. Mads da cuma günü doğmuştu. Bundan sonra Knud'u Canute diye çağıracağını. Hansine'nin telaşlanmasını. olmasını önler. O zaman. Knud okula başlarken yanımda kızımın olacağını hatırladım. şimdi de Knud adını değiştirip Kenneth olmak istiyor. bunu yazmak istemiyorum. diğer bütün çocukların da sokakta "Canute. Beni öylesine savunmasız. Mogens'in okulda arkadaş olduğu bir çocuk Knud adının gerçekte deniz kıyısında oturup dalgaları durduran. Bir aydan biraz büyük olacaktı ve oğlanların ayak altında olmamalarına sevinecektim. var olmadığını bildiğim bir tanrı. Đştahım kalmamıştı. Bir süre için 'Tamam" dedim. öylesine çıplak ve çirkin görecek ki. O sadece tanrı. boynundan gerdanlık gibi sarkan stetoskobuyla bir kadın doktor girse. Gelecek eylülde Knud'un da okula başlayacağını. Hansine yeterince yardımcı olur. Hansine oğlanları akşam yemeği için içeri çağırıyordu.topacı var da neden benim oğlumun olmasın? Eve girerken şiddetli bir acı duyup. Şimdi büyük harfi sileceğim. Aynı sahte sancıları geçen yıl şubatta. ister Alman. Öteki çocuklarda da aynı şey olmuştu. kendilerine böyle bir şey yapılmasına izin verdikleri için o denli güçsüz ve aptal ki! Ne kadar da çirkin ve aptal görünüyorlar! Sonunda aşağıya indim. Doğumdan birkaç gün önce yememeye başlamıştım. Tanrı'ya da inanmıyorum. Orada durmama. Eğer işler karışırsa. Oğlanlar yine isim konusuna girdiler. Yukarı çıkıp şapkamı çıkardım. Bana kalsa Tanrı'nın adını büyük harfle yazmazdım. bir çarşamba günü çekmiştim. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. başka sancı girmedi. Zavallı çocuk. bir lokma bile yiyemedim. orada oğlanları seyrederek durdum. isterse de başka bir şey olsun. su kaynatıp yatak odası kapısına çarşaflar asmasını istemedim. aslında onu hiç istememiştim. Babalarına sormak gerektiğini söyledim.. . Sanki Mogens'in Jack olmak istemesi yetmezmiş gibi. gelgiti başka bir şeye çeviren Canute adlı bir kraldan geldiğini söylemiş. "işte başlıyor". Yüzlerinde avuçlarının içiyle gizlemeye çalıştıkları o yarım tebessümü görür gibiyim. varlığına inanmadığın bir şeye saygı duymak gülünç. Öyle sanıyorum ki. Batıl inançlarım yok. yatak direğine tutunarak ayakta durdum.

hemen gitmeleri gerekiyordu. Dökemediğim gözyaşlarım gözlerimde kurumuş gibiydi. kendi annemin cenazesinde görmüştüm. adını hatırlayamadım. damadı. müzik teypten geliyordu.bütün aile efradıyla gelmiş. Kilisede yanıma oturan adamı. Swanny'nin "kendisi olmadığa öteki insan olmaya başladığı" o korkunç son aylarda "Bana Đtaat Et" ilahisini mırıldandığını anlattı. Günlükler olmasa. buradakilerin hiçbiri gelmeyecekti. öteki de torunu olabilir mi? Bir süre kızının ve oğlunun adlarını hatırlamaya çalışıp hiçbir sonuca varamamışken ayin başladı. bildiğim kadarıyla Swanny'nin de öyle tercih ettiği bir ilahi yoktu. Bir işe yaramadı. oğlu. Geniş ailenin hızla kaybolduğu toplumumuzda artık insan kuzenlerini genellikle sadece cenaze törenlerinde görüyor." Demek ki yanımdaki Charles. Ön sıra her birimizi alacak kadar uzundu. Kilisede yaklaşık yüz kişi vardı. Charles. Elkins bizim için bir ilahi seçti. John'un oğlu da. Mezarın başında toplanıp. gördüğünde de tanıyamıyor. John'un eşi. O zaman yetmişlerindeydi. Đkisinin de önemli işleri vardı. başını fazla resmî bir biçimde eğdi. Çok nazik olduğunu söyledim. kendimi. eğer on yıl önce ölmüş olsaydı nelerin değişebileceğini düşünmeye zorladım. bütün bunları bildiğini belli etti. bağıra bağıra ağlayacağımdan korktum. John geliyor. Bu adam hatırladığımdan da küçük. O evde şarkı mırıldanıp söylenerek dolaştığını hatırlamaya başlarsam. Swanny'nin tabutunu taşıyan altı adam yavaş yavaş ilerledi. ama Mrs. benimle birlikte yürümek için ailesinin yanından ayrıldı. tabutun toprağa indirilmesini izlediğimizde. Bana gelince hangi ilahiyi okumak isteyeceğime bir türlü karar veremedim. Üstelik benim Morfar dediğim Rasmus Westerby'ye de çok benziyor. Ön sıraya sadece ölen kadının yeğenlerinden biri oturabileceğine göre bu adam John Westerby olmalı. yani on yıl önce ölmesi pek de düşünülmeyecek bir şey değildi. John. O kadın yaşaması gereken hayatı . bugünlerde artık orgcu bulmak son derecede güç. Hepsi ilahileri iyi biliyordu.Đkinci bölüm 1988. Böyle yerlerde uygulanan belirli bir protokol vardır. Öteki kuzenim -sadece iki kuzenim var. Tüm gücümüzle bu ilahiyi söyledik. birinci sıraya oturduğu için tanıyabildim. Ya da kardeşi Charles? Her ikisini de en son yirmi yıl kadar önce. Kulağıma fısıldayarak beni aydınlattı: "Bak işte. eşlik ettiler. hele ne iş yaptığını. Swanny Kjær (medya adını bir türlü doğru söyleyemedi) karanlıkta yaşayıp karanlıkta ölecekti. o da çok kısa bir süre için. hiç. Gırtlağımın kuruduğunu hissettim. Đlk ben çıktım. kızı. nerede oturduğunu.

Daha doğrusu. Bu eve daha yeniyken. kimbilir. Webber'e takıldı. Webber'i Willow Caddesi'ne arabamla götürdüm. Düşündüm.yaşasaydı. Hatırlıyorum. Harry Duke'ün kızı. ancak Torben evin otuzlu yıllar Londra mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak bilindiğini söyleyene kadar pek dikkate değer bulmamıştım. Kadınlardan çoğu bir cenazeden çok. avukatı Mr. BBC'den kalabalık bir grup. Bir gün aniden bana: . cenazesine kim gelirdi ki? Herhalde ben. o bakışlarını kaçırdı. yani davet ettiklerimiz. o yayıncı editörleri ve yayıncıların halkla ilişkiler görevlileri. Ya onu son günlerinde görmüş olsalardı? Hikâye içinde ne hikâye olurdu ama. Onlar için o. Đki hastabakıcıyı. belki de öyledir. yağmur şapkalarını ıslatmaya başlamıştı. günlüklerin yayıncısından çok yazarı gibiydi. zaten her zaman hoşlandım. Temsilcisini. Oysa şimdi. Elkins yiyecek hazırlamıştı. benim doğumumdan birkaç yıl önce taşınmışlardı. nereye giderseniz gidin. Mezardan ayrılırken. Füme som balığı. John ya da Charles (ikisi birlikte değil). bir de Willow Caddesi'nden bir iki komşu. güzelliği ve boyu karşısında hayranlık duyduğunu anlattı. Onu izleyen kadının Margaret Hammond'un kızı olduğunu anladım. Yüksek ve sivri topukları ıslak çimlere battı. Webber. avukatlar vasiyetnameleri gerçekten de cenaze töreninden sonra mı okurlar. diziyi gerçekleştiren bağımsız televizyonun program müdürü. Güzel bir evdir. Ailenin diğer üyelerinden çok farklıydı. Yine de bir fark var. ama o halkla ilişkiler uzmanı ve sekreter kalabalığına şarap ve sandviç ikram etmeyi doğrusu göze alamadım. Swanny'yi kendi büyükbabasının cenazesinde gördüğünü. Carol ve Clare'i gördüm. Bilinmedik bir akıl hastalığıyla ikiye bölündüğünü görmek. o sırada adını hiçbir zaman hatırlayamadığım akraba yanımda bitiverdi. Medya temsilcileri kendilerini Swanny'nin dostu olarak tanıtacaklardır. taa Roskilde'den gelen Danimarkalı kuzenlerden biri mezara bir avuç toprak attı. Babası ona anlatmamıştı çünkü onun da babası ona anlatmamıştı. Yüzü her zamankinden de ciddiydi.Birçok bakımdan. Gençlerden bazıları onu annesiyle karıştırmaya başlamıştı. Onlar için 1905 de tıpkı 1880 gibi uzak ve belirsiz bir geçmişti.. dedi. gözlerini yakalamaya çalıştım. başka kadınlardan ne kadar daha şık giyindiğini anlayabilmiştim. Hepsi bu. oysa hepsi de Swanny Kjær'in yaşamış olduğu evin içini görmeye can atıyordu. O zaman daha on iki yaşındaydım ama ne kadar zarif olduğunu. Tabut toprağa indirildiğinde. Swanny'nin sekreterliğini yapan Sandra da bir yerlerden çıkıp içkileri dağıtmaya girişti. Şimdi. Mr. yayıncısını ve yapımcısını çağırdım. Ken bu hikâyenin tek bir kelimesine bile inanmamıştı. gözüm Mr. "öteki" güçlendikçe kendi kişiliğinden giderek uzaklaştığını izlemek. hem medya hem de basın burada. bir de belki kendi kızı. kilidi açıp eşikten atlarken. O zaman bilmediğini anladım. bir yapımcı. yoksa bu sadece dedektif romanlarında mı görülür? Mrs. düğüne uygun giyinmişti. . Basın her şeyi kâğıda dökebilmek için kayıt cihazları ve fotoğraf makineleriyle gelmiş. ama zarif eldivenlerini Londra'nın ıslak kiliyle kirleten diğerlerini çıkaramadım. Islak çimenleri çiğneyip mezara yaklaştığımızda solgun özelliksiz yüzleri sıkıntıdan buruştu. ötekiler de arkamızdaydı.Onun bir büyük teyze olduğuna inanamamıştım.. beyaz şarap ve maden suyu. hep aynı şey. .

Vasiyetnamenin onaylanması gerekmesine rağmen. onun geride kaldığının farkına bile varmamıştım. . Ama sadece sen ve ben varız. Đsmi devam ettirmek için sadece ben varım. John ve çocukları da Ken Dayı tarafından geldikleri için vasiyet dışı kalmıştı. Ötekilerin gitmiş olduğunun. Willow Caddesi'ne gidip orada yaşayabilirdim. ellisinin altında olup da kolalı yaka. duyduklarımı anlatacak birini arayacak.Onlara göre. bir sürü akrabamız olacağını sanırdın. Kendi kendime bunu neden daha önce düşünmediğimi sordum. Doğru. çoğu insanın tersine. Ev daha iyiydi. Her zamanki zarafeti ve duyarlılığıyla "Ünlü biri öldüğünde insanlar geride kalanların. istersem bu evde kalabilirdim. Swanny Teyze'nin hiç çocuğu olmadı." Ne Mr. fazla tanınmayan birinin yakınları kadar acı çekeceklerini düşünemiyorlar" dedi. Saçları ortadan özenle ayrılmıştı. ama çocuk elbisesi giymiyordu. değil mi? demişti. Sonunda Swanny'nin eşyaları arasında Mr. Küçük görünüyordu. Webber'le yalnız kaldık. o kimsenin kim olacağına bir türlü karar veremeyecektim. Duyduklarımdan sonra orada kalmak beni aşardı. dünya sahnesini aydınlatan ışıklar üzüntüyü de parçalara ayırıyor.) Asta Westerby'nin kızı tarafından hayatta kalan tek torunu olduğu için yeğenim Ann Eastbrook'a. ellerimi kavuşturup. aynı durumda. tekrar solmaya yüz tuttuğunda Mr. ama zengin olamaz. Webber ne de ben bu konuyu tartışmadık. koyu ceket ve yelek giyen kimseye rastlamadım.Hiç evlenmedim. sakin olmanın imkânsız olacağı krizlerden birine girecek. Düşündüklerini güzel ifade ettiğini söyledim. ama gerisi Roskilde'ye akrabalara gitmeliydi. tabiî öyle görünecekti. Webber okudu: "(.Özür dilerim. Bütün bunlar bana ne kadar küçük göründüğünü. Tek anladığım Swanny'nin annesini sevdiğiydi.Asta ve Rasmus'un bu kadar çok çocuğu olmasından sonra. Herkes gidene kadar kaldı. Kim itiraz edecekti ki? Yine de. senin de. öldüğünde on iki yaşında olduğunu hatırlattı.! Bugüne kadar. Anlaşılan kendini benim koruyucu meleğim olarak ilan etti. ensesi ve şakakları kısa kesilmişti. vasiyetnameden küçük bir şeyler bekliyordum. varsa yayınlatıp yayınlatmayacağımı sordu.. Vasiyette Swanny'den bana bir mesaj vardı. Belli belirsiz gülümsedim. Sakince oturdum. . bunu zaten biliyordum. Kıpkırmızı olmuştu. Mr. Zengindim. Charles'ın da yok. Sonra oturduk.. Swanny'yi hiç dediği gibi düşünmemiştim. Büyük siyah şapkalı bir kadın kapıdan çıkarken başka günlük olup olmadığını. diye devam etti. o çantasından kağıtlar çıkardı ve her şeyin bana kaldığını açıkladı. Bir yazarın araştırmacısı -benim işim budur. gittim. Đsteseydim. bilgisi daha kıt ve gri kürk şapkalı bir başkası da (iltifat etmek için olacak) Swanny'nin torunu olup olmadığımı öğrenmek istedi.ilginç bir yaşam sürer. yoksa senin var mı? . isteseydim çalışmamaya . Webber yanımda yerini almıştı.. odadan odaya dolaşacak. Yüzü yarım dakika boyunca kızardı.

Đlk olarak onlara bakmak isteyeceğimi biliyordum. Bundan da ötesi Pauline Bonaparte'a ait olan {belki de değildi) dört direkli yatak. günlüklere tek başıma bakmak ve onlara dokunmak zorunda kalacaktım. çevirisi yapılmamış olsun. Günlükleri düşünmek.nasıl bir santimlik . Gerçekte bunlar zaten benimdi. her biri diğerinden değişik ve 1899'dan 1986'ya kadar her yılın tarihini taşıyan ama 1898 orijinalinin eksik olduğu Bing ve Grfndahl duvar tabakları benim olacaktı. Odayı kullanabilmek için bir yol bulabileceğimi söyledim. ama böyle bir karar almayı hiç düşünmedim. Swanny'yi. ama bebek evinde toz falan yoktu. O zaman bana sadece yaşlı bir kadının yazısı olarak görüneceklerdi. başka bir kapının önüne varacaklardı. Flora Danica tabak takımı ve Swanny'nin yemek odası duvarına asılmış. Swanny'nin orijinalleri nerede sakladığını bilmediğimden. değişik biçimdeki üç beyaz vazonun üçü de benimdi. Odada misafir yatıramazdınız. ama günlük yazma işi bir daha hiç durmadı. cama benzer mika kapaklı raflardaki kitaplar sadece bir karton parçasına çizilmiş resimlerdi. Bebek odası için iyi bir yer olacaktı. ama dikkatlice bakınca nasıl yaptığını. şimdi bunun bir anlamı olmazdı. ' Yayımlanmış ve yayımlanmamış günlükler de bana aitti. meşe yaprağı kazılmış büyük siyah meşe masa. Eğer Swanny'nin evinde kalsaydım. Morfar bebek evini yapmaya başladığında henüz on yaşında olan o küçük kızı düşündüm. bir defterden -Mormor'un defterlerinden biri mi?. bende onları görme isteği uyandırdı. Torben'in annesine düğün armağanı olarak verilmiş. bütün bunları Mormor ölünce ya da on beş yıl önce yapmış olsaydım. odanın kapısında da sağlam bir Banham kilit göze çarpıyordu. bir kapıdan çıkıp merdivenleri tırmanacaklar. Ondan bir sonraki şeyi yaptım ve bebek evini görmeye gittim. sadece içerik olarak değil. Eminim ki benim durumumdakilerin çoğu önce bu günlükleri düşünür. Dairenin bir önceki sahibi büyük bir açık sözlülükle tek odanın pek bir işe yaramadığını söylemişti. O zamandan sonra bir değişime uğradılar.da karar verebilirdim. Bebek evinin arkasını açtım ve eldeki tek günlüklerin durduğunu bildiğim okuma odasına baktım. Swanny'nin ölümünden beri benimdi. Danimarka kraliyet arması taşıyan. Bu yüzden Morfar kapıları oyar. Christian'ın tahta çıkması nedeniyle kısıtlı sayıda üretilmiş. Yarım milyona yakın bir param ve hisse senedim olacaktı. çünkü konuklar tuvalete gitmek için sabahlık ve terlik giymek zorunda kalacaklar. Oturduğum evde. ama konsolun üzerinde gerçek bir kitap vardı. Bir Kız Başı. öykü anlatmanın ötesinde hiç de yazarlık iddiasında olmayan yaşlı bir kadının. Daha sonraki yıllarda telif de gelecekti. bir posta pulunun yarısı büyüklüsünde de olsa. kayın ağaçlan altında çay içen Cari Larsson resminin de sahibi bendim. daireden bağımsız bir dış oda vardı. Çok ustaca yapılmıştı. Pencereler ve kepenkler kapalı olduğundan içerisi havasızdı. X. elyazması olsun. Pencere pervazlarında biraz toz birikmişti. küçük taş şömineler yapar ve halı yerine yere küçük kadife parçalan koyarken. onları aramak ve şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şeyi yapmak. defterlerin üretildiği malzeme açısından da değiştiler. gerçek sayfaları ve deri cildiyle gerçek bir defter. altın kaplı duvar saati. Annem yatmaya gittikten sonra da Morfar'ın çalışmasını izleyen kızın neler düşündüğünü merak ettim. Dairem ile bağımsız oda arasında iki merdiven ve bir sahanlık bulunuyordu. Kaygılanıyor muydu? Kendini terk edilmiş mi hissediyordu? Ya da kendisinin böyle bir oyuncak için fazla büyük olduğunu düşünüp kız kardeşine daha uygun olacağına mı karar vermişti? Đlk günlüğün ilk sayfası on yıl kadar önce başlamıştı. Mormor her şeyi defterine yazmış olmalıydı. Tabiî.

bir kare kestiğini ve bir çocuk eldiveninden alınma şeride nasıl zamkladığını görürdünüz. Belki eldiven de onundu. Đkisini de tanıdığımdan, kocasını azarlamasını gözümün önüne getirmek zor olmadı. Onun bebek evine falan ayıracak zamanı yoktu. Bütün bunlardan dolayı günlüklerin, bir, iki ya da beş numaralı defterin o masanın üzerinde olması gerekirdi. Masanın üzerindeki minik defterin sayfaları bomboştu. Morfar pek eğitimli birisi olmamıştı. Orada durmuş Swanny'nin bu el ustalığını nasıl izlediğini düşünür, bebek evi için günlüklerin çok küçültülmüş birer örneğini bulup bulamayacağıma kafa yorarken, üst kattaki dairede telefon çaldı. Telesekreter çalışıyordu, yine de yukarı çıktım. Salonun kapısını kapayıncaya, ışıkları söndürüp kapıyı ardımdan kilitleyinceye kadar zil susmuştu, telefona cevap veremeyeceğimi söyleyen kendi sesimi, daha sonra da tanımadığım bir kadının konuşmasını duydum. Her kimse, hiç zaman kaybetmiyordu, adını bile hayal meyal hatırladığım bir derginin yayıncılarından biriydi. Artık Swanny Kjær öldüğüne göre, günlüklerin akıbetiyle ilgileniyordu. Daha tercüme edilmemiş günlüklerin yanı sıra, daha önce yayımlanan günlüklerin açıklanmamış bölümleri de olduğunu duymuş, belgelerin yeni sahibi olarak bunları yayımlatıp yayımlatmayacağımı öğrenmek istiyordu. Beni ertesi gün tekrar arayacaktı. Telesekreterin düğmesini kapadım, telefon o sırada yeniden çalmaya koyuldu. Arayan Mrs. Elkins'ti. Cenazeye gelmişti, ama iki kelime edecek zaman bile bulamamıştık. Willow Caddesi'ndeki evi temizlemeye devam etmesini ister miydim? "Evet, lütfen" dedim, panik içinde "Lütfen, beni bırakma!" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Hemşireler herhalde artık hizmetlerine gerek kalmadığını göreceklerdi, bir süre sonra da korkunç bir faturayla karşılaşacaktım. onları düşünürken gözlerimin önüne Swanny'nin ölüm yatağındaki görüntüsü geldi, yatakta büzülüp "Hiç kimse, hiç kimse" diye ağladığını unutmak için daha ne kadar zaman geçecekti? Bir süreliğine bunu kafamdan çıkardım ve kitabesi için plan yapmaya başladım, resim yeteneğim olmamasına rağmen oturup bir mezar taşı çizdim, üzerine Eften "Son yok, ekleme var" yazdım, tarihlerini ekledim, 1905-1988, ve adını, Swanny Kjær'i kondurdum. Bütün adını belki de Torben dışında kimse kullanmazdı. O adın ne olduğunu öğrenemeden de büyümüştüm. Çalan telefon düşüncelerimi böldü. Bir süre için kulaklıktaki tatsız sesi tanıyamadım, Gordon adı da bir anlam ifade etmedi. Bir iki saat önce konuştuğumuzu söyleyince onun siyah pardösülü, yüzü kırmızı genç olduğunu anladım. Adını duyar duymaz da kız kardeşini hatırladım: Gail. Bunlar Gordon ve Gail'di. Đkinci dereceden kuzenim, dedim.

Hiç hoşlanmadı. Sanki çok önemli bir şeyden bahsedermiş gibi ciddi ciddi konuştu. - Hayır hayır, birinci dereceden birinci kuşak. Babam senin birinci dereceden kuzenindi. - Tamam. Senin çocuğun olunca da birinci dereceden ikinci kuşak kuzenim olacak. - Yoo, çocuğum olacağını sanmıyorum. Ben homoseksüelim.

Bu kadar kolay kızaran birisi için homoseksüel olduğunu, "Đngiliz'im ya da kriket oyuncusuyum" der gibi kolaylıkla söylemişti. Peki, eğer yeni yöntem buysa, benim için bir sakıncası yok. - Benden ne istiyorsun, Gordon? - Soyağacı uzmanıyım. Yani, amatör olarak demek istiyorum. Yoksa işim bankacılık. Bu arada belirteyim, yaptığım işe jenealoji deniyor, jeneoloji değil. Bunu hep söylemek zorundayım, yoksa insanlar kolaylıkla karıştırıyor. Başkalarının soyağacını çıkarmaya çalışıyorum. Her bir soyağacı için bin pound alıyorum. Alçak bir sesle, soyağacına falan ihtiyacım olmadığını söyledim. - Hayır hayır, olmadığını biliyorum. Ben kendi soyağacımı yapıyorum. Babamın tarafını, erkek tarafını. Bana yardım edebileceğini düşündüm. Fazla zamanım almam, söz veriyorum. Yaz tatilinde Danimarka'ya gidip atalarımızı araştıracağım, ama daha önce bazı bilgilere ihtiyacım var, (tereddüt etti) bilen birinin vereceği bilgilere. Belki de günlüklere bir göz atmama izin verirsin, diye düşündüm. - Üçü yayımlandı bile, 1934'e kadar olanlar yayımlandı. Orijinaller demek istedim, kaynaktan araştırmaya inanırım. Günlükler Danca.

- Elimde iyi bir sözlük var. Belki bir gün gelip bir göz atabilirim? - Tabiî, ilerde bir gün. Daha fazla soruyla karşılaşmamak için telesekreteri yeniden devreye almak yerine telefonu fişten çektim. Birdenbire aklıma en saçma düşüncelerden biri geldi. Bu gece Willow Caddesi'ndeki eve gizlice girip günlükleri çalacak geceydi. Swanny hayattayken hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Günlükleri çalmak isteyecek biri hiçbir güçlükle karşılaşmazdı. Swanny ve gece hemşiresi evde yalnızdı ve hırsızı durdurmaları mümkün değildi. Swanny öldükten sonra günlükler başıma dert olmaya başladı. Gözüme hem korkunç derecede değerli hem de korkunç derecede savunmasız görünüyorlardı. "Keşke Willow Caddesi'nde kalıp gözlerimi onlardan ayırmasaydım" diye düşündüm. Yatağıma yatıp uyumak konusunda tereddüde düştüm. Sonra, kendimi hiçbir zaman olmadığım kadar sinirli hissederek, giriş kattaki ışıkları açık bıraktığımı hatırladım. Hem ışıkları açık bırakmış hem de kapıyı kilitlememiştim. Tabiî aşağı indiğimde kapının kilitli olduğunu gördüm. Işığı kapatıp kapatmadığımı anlamak için kapıyı açmam gerekiyordu. Padanaram, bebek evi, bütün odanın sahibi, çoktan kaybolmuş bir ustalığa, modası geçmiş bir saldırganlığa tanıklık eder gibi duruyordu. Bir gün, bebek evini verebilecek birini bulmalıydım. Merdivenleri tırmanırken, Ken'in torununun kızı olan o küçük çocuğun böyle bir bebek evine sahip olmayı isteyip istemeyeceğini düşündüm.

Gazeteci ertesi gün yeniden aradı. Ona günlüklerden hiç bir bölümünün atlanmadığını söyledim. Günlükler hakkında henüz bir karar almamıştım, beni bir yıl sonra yeniden aramasını önerdim. Bu kadarı ona yeterli olmalıydı, ama pek memnun kalmadığını hissedebiliyordum. Telefon öğleye kadar iki kere çaldı, bunlardan biri ev dekorasyonu konusunda uzmanlaşmış bir dergiydi, Willow Road'daki evin içiyle ilgili bir yazı hazırlamak istiyorlardı. Diğer telefon bir gazetenin pazar ilavesinden geldi, ünlü dede ve nineleri olan kişilerle yapılan bir dizi röportaja konuk olmamı istediler. Telefon numaramı kolayca bulmuşlardı. Yaptığım iş nedeniyle telefon numaramı ve verdiğim hizmetleri The Author da ilan etmiştim. Her iki isteği de reddettim ve bir dizi tarihî dedektif romanı yazan bir müşterim adına 1890 dönemi Kensington'ı hakkında araştırma yapmak üzere gazete kütüphanesine doğru yola koyuldum. Tabiî ki telesekreteri açık bıraktım. Bırakmak zorundayım. Bu işe ihtiyacım var; ya da yok mu? Otobüste dönerken, bu soruyu kafamda evirip çevirdim. Swanny'nin evi ve Swanny'nin parası bana kaldıktan sonra, daha fazlasına ihtiyacım var mıydı? Ne var ki, hiç olmazsa o gün için, böylesi düşüncelere pek yer yoktu. Hem The Hampstead and Highgate Express hem de Cary Oliver mesaj bırakmıştı. - Ben Cary, Cary Oliver. Telefonu kapatma, telesekreteri de devreden çıkarma. Sana karşı korkunç davrandığımı biliyorum, ama geçmişte olanları geçmişte bırakamaz mıyız? Ne istediğimi açıklayacağım -tabiî ki bir şey istiyorum- sana telefon edeceğim. Tahmin ettiğin gibi, günlüklerle ilgili. Cesaretimi toplayınca sana telefon edeceğim. Ama en beklenmezi yapar da beni aramak istersen diye telefon numaramı veriyorum. Numarasını bıraktı, bir kez daha yineledi, ama yazmadım.

Üçüncü bölüm

Annem bebek evini bana verdiğinde yedi yaşındaydım. Bebek evi hem doğum günü armağanıydı hem de değildi. Bebek evi hep bizimle birlikteydi, evimizin boş odalarından birini işgal ediyordu. Ona alışmıştım, gidip bakmaya iznim vardı, ama onunla oynamam yasaktı. Oynamak için aklımın başıma geldiği yaşı beklemem gerekecekti. Bebek evinin doğum günümde benim olacağını, evle birlikte onunla istediğim kadar oynayabilme iznine de sahip olacağımı biliyordum. Yine de eğer annemden alacağım tek hediye buysa, düş kırıklığına uğrayacağımın bilincindeydim. Gerçekten en çok istediğim, özlemini çektiğim hediye bir çift buz pateniydi. Ertelenmiş umut önce insanın yüreğini sıkıştırır, daha sonra da sadece can sıkıntısına yol açar. Bebek evi benim olduğunda, onu

bekleyerek geçen zaman beni bıktırmıştı. Keyif arkadan geldi. Hele kaynaklarını araştırmak isteğiyse çok sonra. O zamanlar tek bildiğim bebek evinin büyükbabam tarafından yapılmış olduğuydu, onu yakından tanımış olanlar elinden gelmeyecek hiçbir şey olmadığını söylerlerdi. Bebek evi kendi evinin, daha doğrusu, evlerinden en büyüğü ve en iyisinin kopyasıydı, içinde en çok yaşadığı evin. Bebek evine Padanaram adını vermişti, bebek evinden söz ederken bu adı kullanırdık. Gerçekten de bizimkini ararken "bizim ev" ya da "Far'ın evi" sözlerini kullanır, diğer bebek evlerine hep Padanaram derdik. Uzunca bir süre bunun Danca bir isim olduğunu sanmıştım, büyükannem ve büyükbabamın terk ettikleri ülkelerinde çok sevdikleri bir yeri hatırlatması için bebek evine verdikleri bir ad. Bana beş yıl kadar sonra işin gerçeğini anlatan Swanny Teyze oldu, ona ve anneme Padanaram'ın anlamını sormuştum. - Peki, neden Danca olduğunu düşünmüştün? - Büyükbaba ile büyükanne Danimarkalı değil miydi? dedim, bunun da öyle olduğunu sanmıştım. Yoksa Đngilizce mi? Swanny ve annem uzun süre güldüler, Padanaram'ı Danca telaffuz etmeyi denerken "d"yi "s" olarak okudular, vurguyu son heceye koydular. Đyi de, anlamı ne? diye sordum.

Bilmiyorlardı. Bir anlamı olmak zorunda mıydı? - Far evi aldığında adı böyleydi, dedi Swanny, evi ona satanlar bu adı takmışlardı. Hiçbiri de Padanaram'ın anlamını araştırmaya gerek duymamıştı. Bir gün bambaşka bir nedenle coğrafya sözlüğünü karıştırırken, Padanaram'a rastladım, Đskoçya'da bir köy. Bu ad Kutsal Kitap'taki Tekvin'den geliyor ve "Suriye Ovası" anlamını taşıyor. Orada bulunan Ayrılıkçı Anglikan Kilisesi'nden mi alınmıştı? Benim işim böyle şeyleri araştırmaktı, bu nedenle de bulduklarımı teyzeme anlatırken büyük keyif aldım. Oysa Swanny hiç de heyecanlanmadı. Tek söylediği "Evin ilk sahipleri Đskoçyalı olmalı" oldu. Onların adlarım hatırlamaya çalıştı ama bulamadı. Benim Padanaramım benden önce annemin olmuştu, annem için yapılmıştı, tablası ayaklarının kapladığı alandan biraz daha geniş olan küçük bir yemek masası büyüklüğündeydi. Orijinali Highgate'te, Archway Caddesi'nin sonunda bir yerdeydi, önünden yürür ya da otobüsle geçerken görmüştüm, ama içine hiç bakmamıştım. Swanny ve anneme göre Padanaram evin tam bir kopyasıydı. Evin dışının tuğlaları ve kabartmalarıyla, çatı oymaları ve kafesli pencereleriyle, Hollanda etkisinde kalmış kemerli kubbesinin altındaki ana kapısıyla Padanaram'a benzediği açıktı. 1900'lü yıllarda varlıklı burjuvalar için Đngiliz kentlerinin dışında buna benzer binlerce ev yapılmıştı. Morfar bebek evinin duvarlarını, orijinaline benzetmek için boyadığı kağıtlarla kaplamıştı. Swanny'ye göre basamakları gerçek meşeden yapılmış ve Fransız cilası sürmüştü. Hâlâ onu bağdaş kurmuş, cilaya batırdığı pamuk parçalarını tahtaya sürerken, saatler boyu sekizler

çizerek parlatırken gözünün önüne getiriyordu. Yerdeki halıları da döşemelik kumaşlardan kestiği parçalardan yapmıştı. Dıştaki tuğlaları kızıl kökboyası ve Çin beyazıyla boyamış, içerdeki ve dışardaki buzlu camlar için de Venedik camı kullanmıştı. - Mor'un on iki bardaklık bir Alman şarap takımı vardı, dedi Swanny, bunlardan biri kırılmıştı. Galiba kıran da Hansine'ydi. - Hansine hep bir şeyler kırardı, Mor yanlışlıkla bir şey kırsa, hemen Hansine'yi suçlardı, çünkü Far aşırı kuralcı ve disiplinliydi. - Ona sorduğumda, unuttuğunu söyledi. Nasıl biri olduğunu hatırlarsın, Marie. Neyse, suçlu her kimse bardaklardan biri kırılmıştı ve Mor takımın bozulduğunu söylüyordu. Bence değildi ya. Hepsi de Alman şarabı içecek ondan fazla konuğu nereden bulacaklardı ki? Ancak takımın gerçekten de bozulmuş olduğuna inanmış olmalıydı ki, Far Padanaram'a buzlu cam yapmak için bardaklardan üçünü bilerek kırdığında, fazla mesele yapmadı. - Buzlu cam yapmak için şarap bardaklarını mı kırdı? diye sordum. - Bana sorma, hatırlamıyorum, dedi annem. - Senin bakmana izin yoktu, Marie. Bebek evi büyük bir sırdı. Onu sen yatağa götürüldükten sonra yapardı. Biliyorum, iki yıl boyunca erken yatmam gerekti.

- Evet, evin yapılması iki yıl sürdü. Mor eşyaları, perdeleri yaptı, evi yaptı. Her şeyden önce Far planını çizdi. Mor, Far'ın Leonardo gibi çizdiğini söylerdi, onun hakkında pek iyi konuşmadığından bunu duymak oldukça şaşırtıcı olmuştu. Evi tam ölçeğiyle yapmak niyetindeydi, ama sonunda vazgeçmek zorunda kaldı. Hem çok zordu hem de şart değildi. Đhtiyacı olan şeylerin peşinde günler geçirdi, mesela o döşemeler. Hiç utanmadan Mor'un kutularına el koydu. Bir keresinde hatırlarım, Mor'un çok düşkün olduğu bir gerdanlığı vardı, sahteydi ama elmas gibi parlardı, belki de çok iyi bir taklitti. Gerdanlığı parçalayıp avize yaptı. Üstelik Mor ile hiç de ilgilenmemişti. Bebek evi konusunda büyük kavgalar olurdu. Nasıl kavga ettiklerini hatırlar mısın, Marie? Nefretle, dedi annem.

- Sarı bir şarap bardağı kırmak niyetiyle önce kırmızı bir bardak, sonra da yeşil bir bardak kırdı. Mor o kadar öfkelenmişti ki, sarı bardağı kafasına fırlattı, bardak öyle kırıldı. Mor, beş yaşındaki bir çocuğu şımartmak için bebek evi yapmanın gülünç olduğunu söylüyordu. Bebek evini "prenses sarayı" olarak adlandırmıştı, eski bir kutunun da aynı işi göreceğini düşünürdü. Bu konuşmalar olduğunda on iki yaşındaydım, üç ya da dört yıl boyunca en önemli oyuncağım olan Padanaram da son günlerde bir müze ya da hayatımın sergisi haline gelmişti. Bir süre içine bebekler sokup çıkarmaktan vazgeçtim, onların odalarda birbirleriyle karşılaştırma, uyandırma, yatırma, eğlendirme oyunlarına ara verdim. Orada karşılaştıkları ve küçük aklımın ürünü olan maceralar giderek azaldı, çekiciliklerini yitirdi. Artık Padanaram'ı pırıl pırıl tutuyordum, dört yıllık dikkatsiz oyunların hasarlarını onardıktan, döşemeleri ve perdeleri kuru temizleme ilaçlarıyla temizledikten sonra, ilgilenen arkadaşlarımı bebek evinin bulunduğu odaya götürüp açık ön kapılardan içeri bakmalarına izin veriyordum, ama eve

neredeyse saygılı hayranlığı beni tatmin etmişti. diye sordu Swanny. Soru rahatsızlık yaratacaktı. Stanford Hill'de oturuyorlardı. Swanny'yse neredeyse eğleniyor gibiydi. Annem omuzlarını silkip gülümsedi. Birlikteyken ya da Mormor'la hep Danca konuşurlardı. Yine de Danca asıl dilleriydi. Ravensdale Caddesi'ndeki evlere benzer bir bebek evi yapamazdı. tekdüze harf yutmak cümle birdenbire zarif ve beş vurgulu bir şiir gibi bitti. Rahatsız olacaklardı. annem her çarşamba bizi ziyarete gelen Swanny'yle birlikteydi. son heceleri telaffuz ederken. ama önemli olan bu değil ki. Gülmeye başladı. Oysa Ken Dayı'nın aksine. içtenlikle. kimsenin duygularıyla oynamadığımı anladım. hep sevecek. sevecen baktı. bu doğru değil.Bak şimdi. öyle değil mi? Bunu ben kabul ediyorum da sen niye itiraz ediyorsun? Beni hiç sevmedi. gırtlaktan gelme. Swanny ise Hackney'de. . neredeyse neşeyle konuştu. Padanaram karşısındaki şaşkınlığı. Sanırım soruyu bu dönemlerde. . . nasıl olur da bu soruyu sormazdım? Okuldan bir arkadaşımı eve çaya davet etmiştim. bazen de Ken Dayıyla. hâlâ seviyor. Padanaram'a bunca süre sonra sahip olmama karşın. Açıklama yapmaya hazırdı. .Unutma ki Mor beni senden çok severdi. Arkadaşımı aşağıdaki bahçe kapısına kadar geçirdim. Sen küçükken Far ve Mor bir bebek evine örnek olarak seçilecek bir yerde oturmuyorlardı ki. dönüşte oturma odamıza uğradım. Sen onun beklediği kızıydın. Tanrı'ya şükür. Danca konuşuyorlardı. Kısa sürede yanlış bir şey yapmadığımı. bu aşamada sordum.Neden Morfar. burada doğmuştu. Yanılmışım. annem Padanaram'dan önceki evde.dokunmak yasaktı. dedi annem. her ikisi de Danimarka'da değil. Swan! . Lavender Grove'da. Anneme uzun uzun. Sormamam gerekirdi. varlığımın farkına bile varmadı. hatalı adım attığımı hissettim. gerçekten de annelerinin dizinin dibinde Öğrenmişlerdi. Odaya girdiğimde Swanny her zamanki gibi konuşmasının ortasında Đngilizce'ye döndü. Đkisinin arasında bir ürperme ya da bir şeyin söylenmemesi gerektiğini anlatır bir bakış olmadı.Ne zamandan beri. Bunu söylerken. bir bebek evinin yapımcısının evine benzemesi gerekiyor? Başka birinin evini de örnek alabilir ya da kendi kafasından bir şeyler yapabilirdi. Her zaman açık sözlü ve dürüsttü. Ben de orada doğdum. Kimse o evi taklit ederek.Yani doğru olmasını istemiyorsun. Soruyu sorarken de nasıl olup daha önce sormayı düşünmediğimi merak etmeye başladım.Beni sevmezdi. Annem hemen itiraz etti: . Padanaram'ı senin için değil de annem için yaptı? diye sordum. birdenbire bir yanlışlık yaptığımı. . Açık açık.Tabiî istemiyorum. .

Aynı. Bu öyküde Mormor ve Morfar benim anneannem ve dedem olarak değil. Annem bunu hiçbir zaman saklamadı ve hikâyeyi bana tipik Westerby dürüstlüğüyle anlattı. Asta ve Rasmus'u da kullanacağım. kendi kişilikleriyle rol alacaklar. yabancı düşmanı bir ülkeye yerleşmeye çalışan bebek evi yapıcısı ve karısı. iğrenen. Daha başlangıçtan beri annemin annesine "mormor" dedim.Đskandinavlar büyükanne ve büyükbabalarını nasıl adlandıracakları sorununu çoktan çözmüşlerdir. hangisinin dede olarak çağrılacağı gibi güçlüklerle karşılaşmazlar ya da "büyükbaba Smith" veya "Jones Dede" gibi saçmalıklarla da uğraşmazlar. Đkisinin rolü çok önemli olmakla birlikte. Mormor'un durumundaysa ona hitap etmeye yarıyordu. Öykünün Mogens ve Knud olarak doğan. Yılda bir kez Taunton yakınlarındaki malikâneye gidip onlarla bir hafta geçirirdik. daha sonra Jack ve Ken olan erkekler ya da Hansine'nin çocuklarına ait olduğunu da düşünmeyin. aşırı yumuşaklıklarını ve dalgınlıklarını hatırlardım. O arada. okula başlayıp da başka çocukların alaycı gülüşlerini duyuncaya kadar aklıma gelmedi. Bu hikâye büyükannemin en: büyük kızı Swanny'nin. kibar ve sıcak çift oğullarının dul eşini subay kantinindeki garson kız olarak değil. derinden sarsılan (bunlar kendi kelimeleri) Morfar'dı. babası da farfar olarak adlandırılır. Toplumun seçme insanlarından olan babam Marie Wesby'yle evlenerek bir ya da iki basamak aşağı kaymıştı. Bu kitapta Mormor ve Morfar'dan söz ederken arada bir adlarını. Bundan sonra "büyükannem"den ve Padanaram konusunda da "büyükbabam"dan bahsetmeyi öğrendim. Ne de olsa bu benim hikâyem. Ağustosta evlenmişti. erkeklerden kimin büyükbaba. Onlardan ayrıldıktan sonra sadece alçak seslerini. öncelikli seyirci benim. Özellikle de Büyükbaba Eastbrook'un dalgınlığını. en sevdiği çocuğunu reddetti. Zaman zaman Mormor ve Swanny de bana bu acele evliliğin öyküsünü anlattı. aralıkta da ben doğdum. Kadınlardan hangisinin büyükanne. bu onların hikâyesi değil. Daha 1905'te Doğu Londra'ya yerleşmişler. Saçma sapan bir şey yaptı ve bebek evini geri alacağı tehdidini savurdu. Eski isimler sadece aile içinde kullanılıyordu. Đngiltere Savaşı'nın son günlerinden biriydi. Bebek evinin ilk sahibesi annemin hikâyesi de değil. Asta ve Rasmus adında iki Danimarkalı göçmen olarak en olmayacak zamanda kendini dış dünyadan soyutlamış. annesi ise saygın bir ailenin çocuğuydu. bir keresinde anneme büyükbabanın uykuda konuştuğunu söylemiştim. Bir tek öfkelenen. Onun için yaptığı. hangisinin anneanne ya da nine olacağı. olanları izleyip not eden. Annem ile babamın evlenmeleri gerekiyordu. Bunu sorgulamak. babanın annesi farmor. ondan başka kimsenin sahip olmadığı çocuğunun tek varlığı Padanaram'ı geri alacaktı. Ne var ki bu zayıf. onlar için bir anlamı olamayacak bir deyimle "yukarıya doğru hareket" göstererek kuzeye . Annenin annesi mormor. ama o dönemde diğer çareler çok daha beterdi. günlük yazarı ve kocası olarak görünecekler. doğuşta soyadı Westerby olan Swanhild Asta Vibeke Kjær'in hikâyesi. Kendi babası Somerset'li toprak sahibi küçük bir soylu. Bu 1940'lı yıllarda oldukça ayıp bir yöntemdi. annenin babası da morfar'dır. Yakınlarda oturan büyüklerse çok farklıydı. annemden sekiz yaş küçük bir savaş pilotu olan babam Kent üzerinde tutuşan bir Spitfire içinde yanarak ölmüştü. sanki komşu çiftlik sahibinin kızıymış gibi kabul etti. biçimde.

yazın da hasır bir şapka olurdu. Yazdıklarımı okurken. ama dilbilgisi bakımından korkunçtu. biraz da nazlı bir taraf taşıdılar. o dönemin resmî rahat elbiseleri. şimdi hatırlayamıyorum. hiçbir zaman "Morfar". öyle sanıyorum ki hiçbiriyle evlenmeyi de düşünmedi. hatta Danca'yı da bu kadar akıcı konuştuğunu söylediği olurdu. Rahat elbise onun tanımadığı bir kavramdı. yine de annem onların yanındayken hep dikkatli davrandı. Düşündükçe Morfar'ın ölümüne kadar . koyu renk kravat takardı. Ailem Eastbrook'ların aksine. hep sakalı vardı (karısına göre küçük çenesini gizlemek için). "Doksansekiz" dört yatak odasına karşın ona bu özgürlüğü tanıyamayacak kadar küçüktü. Dil konusundaki yeteneğinden o kadar emindi ki. sadece "98" dendi. ama onları hep birazcık itibarsız olarak görüyorum. ev alıp satma alanındaki yukarıya doğru hareketin en tepesi oldu. Morfar şiddet dolu bir yaşlıydı. daha büyük ve daha güzel bir eve yerleşmişlerdi. çok acımasız olduğumu. o pazar öğleden sonra iki saat boyunca genç adama hayatını anlattı. O ve Mormor'un birlikte bir yere gittikleri pek nadirdi. Her seferinde de o antika arabalarından biriyle. hiçbiriyle evlenmedi. bu sözcük onun dilinde anlaşılmaz bir hal alırdı. Uzun boylu ve yakışıklıydı. Đngilizcesi hiçbir zaman iyi olmamıştı. Kendine o kadar güvenir. onu sadece bu açıdan görürdü. Anlaşılan iş hayatı boyunca karşılaştığı herkes ona kazık atmıştı. Benimle konuşurken bile ondan "kocam" diye söz eder. başkalarından üstün olduğuna o denli inanırdı. "w" ve katlederek "v'ye dönüştürdüğü "b'lerde sıkıntı çekerdi. Sonradan düşünerek mi bu karara vardım bilmiyorum. her cümle yanlışlarla doluydu. Asıl Padanaram. ama birbirlerine hiç uymayan çoğu insan da aynı evde yaşardı. kaçan fırsatlar yüzünden de kendisinden başka herkesi suçlardı. Annemin bir dizi böyle "nişanlısı" vardı. Aynı evde yaşıyorlardı. Söylediği her on kelimeden dokuzunu yanlış telaffuz ediyordu. 1930'lu yılların başındaki ekonomik kriz sırasında Morfar'ın işi de kötü gitti. Morfar aralarından bir tanesini çok sevdi. Bu ev aile içinde sadece sokak numarasıyla tanınır oldu. yoksa ikincisi mi. ara sıra böbürlenip Almanca'yı. bazen de heyecanlanarak boğum boğum yumruğunu küçük masamızın üzerine vururdu. sapına kadar güvenilir. Oturma odamızda. Günlükleri okumadan önce. Mormor bazen acı acı gülerek "kocasından uzaklaşabilmek için" büyük bir evde yaşamak zorunda olduğunu söylerdi. "büyükbaban" ya da "Rasmus" gibi adlar kullanmazdı. şekerli çay içerek annemin nişanlısını bir hüzünlü ve isyankâr anılar seline tutar. Kuşkusuz "nişanlılar" annemin âşıklarıydı. ondan söz ederken. düzenli olarak pazar öğleden sonraları evimize gelir ve annemin "nişanlısı"yla çene çalardı. sevdiği ilk nişanlı mıydı.taşınmışlar. hiçbiri de gece yatısına kalmadı. yaşlı bir insanın beceriksizliği karşısında ne denli hoşgörüsüz davrandığımı düşünüyorum. Akıcıydı tabiî. sürekli olarak geriye bakar ve kaçırdığı fırsatlara yanar. bu sırada da duraklayıp hangi dilde konuştuğunu düşünmeye başlardı. son günlerine çocuksu. Yaşlanmış hippiler gibiydiler. evlilik hayatlarının neye benzediği konusunda yarım yamalak bir bilgim vardı. cesur insanlar değillerdi. fazla bir bilgeliği olduğu söylenemezdi. spor ceketler ve flanel pantolonlar da bu sınıfa dahildi. ama Morfar'ı tanıyan kim olursa olsun. Morris 10 ya da dev ve biçimsiz Fiat'la yalnız başına gelirdi. Özellikle "d". 1950'li yıllarda çevrede tek bir hippi olamayacağına göre bu karara sonradan varmış olmalıyım. Her zaman kolalı beyaz yakalı bir gömlek ve takım elbise giyer. Crouch Hill yakınlarında iki sokağa cephesi bulunan yıkık dökük bir eve taşınmak zorunda kaldılar. Kışın başında gri bir fötr.

Şapkayı ilk kez gördüğümde. çocuklardan birinin erkek olması da hiçbir şey değiştirmezdi. Yürürdü. Buna ek olarak büyükbaba . Mormor sokağa yalnız çıkardı. Her zamanki gibi kelimelerden sakınmadı. Özenle taranmış beyaz saçlı. Ne Swanny ne de annem Goneril ya da Regan değildir. doğrudan konuya girdi. Eastbrook da anneme oldukça yüklü bir harçlık veriyordu. V yakası işlemeli bol elbise. Mormor konuşurken. en belirgin özelliği olan o çarpık tebessümüyle izliyordu. Ama Mormor'u genellikle lacivert ya da siyah. bu nedenle hiç de yürüyüşten hoşlanacak birine benzemezdi. bahçe çitlerinin üzerinden içeriyi gözetlemek için duraklasa. O dönemde. Bize geldiği zaman hep yalnız olurdu. Marie. Ama yine de üç odamız vardı. evlere bakmak. zayıf bir kadındı. Annem ve ben babamdan kalan maaş ve onun anneannesinden gelen mirasla geçiniyorduk. Mormor oğlunu ve en küçük kızını neşeyle karışık hafif alaycı.Şimdi üçünüzden hangisiyle birlikte oturacağıma karar vermem gerek. Charles ve ben önemli bir toplantıya katıldığımızı anlamış. daha sonra bakışlarını anneme çevirdi. ama Çoğunlukla Dickens okurdu.Fazla yer işgal etmem. çekilmiş fotoğraflarda Chantal yapımı tüvit bir pardösü. Bu para onun ölümünden sonra da devam etti. evinin çevresindeki sokaklarda amaçsızca yürümüş. Annem. ayakkabıların topuklarını aşındırırdı. yine de kimse ağzını açmadı. Yine de birkaç dakikalığına da olsa kedi-fare oyununu sürdürdü. yol kenarlarındaki banklara çöküp homurdansa da sonunda hep yürümüştü. Ken'in Baker Sokağı yakınındaki karanlık dairesine taşınmayı ciddiyetle düşündüğünden kuşkuluyum. Herkesin annemin adını Anglikanlaştırarak Mari ya da Galleştirerek Maree'ye çevirdiğini bilmesine rağmen hem Mormor hem de Swanny ona hâlâ Danca adıyla hitap ediyordu. "r"yi gırtlağında yuvarlayarak Maria gibi bir şey söylüyordu. sesimizi çıkarmaya bile cesaret edemiyorduk. gerçekten de oturduğumuz ev çok küçüktü. Morfar bir süre Cadillac satarak iyi para kazanmıştı. ufak tefek.aynı odayı ve aynı yatağı paylaşmış olmalarına şaşıyorum. Schiaparelli'den alınmış yağmurluk ve pilot kasketiyle görülür. John. . Bu karar sanki sadece ona bağlıymış gibi konuşuyordu. Shakespeare değil. Doksan üç yaşında ölene kadar 1920'li yılların modasına uygun giyinirdi. hep yürümüştü. o yıllar onun en keyifli. Lear'dan beri hangi dul ana baba konuyu bu kadar açık ortaya koymuştu? Mormor iyi bir kitap okuyucusuydu. onu Morfar'ın ölümünden sonra evimizde verilen bir aile toplantısı için giymişti. üçüncü odanın Mormor'a ayrılması mümkün olurdu. Uzun yürüyüşleri o yüksek topuklu ayakkabılarıyla yapar. "r'leri her zamankinden de çok yutmaya başladı. Gece çıkmak ya da cenaze törenlerine katılmak için tek bir düğmeyle iliklediği siyah satenden kruvaze bir pardösüsü vardı. Lelong'dan bir elbise. bunun üzerine de yine siyah satenden krep biçiminde bir şapka kondururdu. . çift bantlı yüksek topuklu ayakkabıyla hatırlıyorum. . en zengin olduğu dönemdi. Padanaram'a bir yer bulunabilse. fazla güçlü olmasa da pek yerimiz olmadığını söyledi. Maureen'in boşa giden sıcak ve anlayışlı olma çabalarının keyfini çıkardı. henüz tefecilerin eline düşmemişti. Ken'in tombul ve sıkıcı karısının ona eşlik edemeyeceğini biliyor olmalıydı. Lear gibi onun da üç çocuğundan hangisinin yanında istiyorsa orada oturma imkânı vardı.

Bu sıfattan en çok Swanny yararlanırdı: "lille Swanny. Uzun cumartesi ya da pazar gezilerine mutlaka katılırdım. kendine bakmakla geçirirdi. Ancak daha önce "98"i satışa çıkardı.Bunun için Ann'a sormak gerekecek. bazen de pikaba bir plak koyup dans ederlerdi Dans dışında birbirlerine dokunduklarını ya da öpüştüklerini görmedim. nişanlılarından biri gelince . Kıran kırana pazarlık etti. Danca'da bu kelime "küçük" anlamına gelir. Öyle de görünüyordu. yine öyle yaptı: Kocam öldü. Swanny'nin Mormor'un onu daha çok sevdiğini söylediğini hatırladım. Gittiği yerde bebek evine ne olduğunu bilemez. ama haftada bir kez. bebek evi onun. O eski bebek evini garajına koyabilirsin. Pauline Bonaparte'a ait olduğu sanılan dört direkli yatak Hampstead'e götürdüğü iki parçadan biriydi. saçını tarar. o dönemde hem annem hem de Swanny evli ya da dul bir kadının çalışmasının küçük düşürücü bir davranış olduğunu düşünürlerdi. Tek başıma evde kalacak yaşa gelinceye kadar. bu hiç de sık rastlanacak şeylerden değildi." Şimdi sıra annemdeydi. ev için istediği 5 000 pound'da ısrar etti. Bir ay sonra Swanny ve Torben'in yanına taşındı. unutma. Evi temiz tutar. Alışverişe çıkmaktan ve kuaföre gitmekten zevk alırdı. Eğer fırsat bulsaydı. annem nişanlısıyla çıktığında Swanny benimle oturmaya gelirdi. Morfar'dan çok daha iyi bir tüccar olacağı kesindi. birkaç gün içinde de alıcı buldu. Parlak mavi gözlerinde o ünlü parıltı yanıp söndü. . kalacağı yer seçimine başladığı dakikalarda. Mormor'un babası Kopenhag'da sayısız mülk sahibi olduğundan ve kiracıları ödemeleri geciktirdiğinde. bizi gezmeye götürürlerdi. Zamanının önemli bir bölümünü elbiselerini düzenlemek. Kızlarından birine ya da bana sevgi göstermek istediğinde. yumuşak. Bildiğim kadarıyla mutluydu. adlarımızın önüne lille sıfatını takardı. Mormor'un evinde çok değerli mobilyalar vardı. Misafir odanızda kalabilirim. biraz "sevgili'yi çağrıştırır. Annem bu keyifli ve masum yaşamının Mormor'un gelişiyle bozulmasını istemiyordu. Nişanlılarından ikisinin otomobili vardı. . Kadın dergileri ve hafif romanlar okumak dışında herhangi bir merakı. Nişanlısıyla birlikteyken ne yapardı? Bildiğim kadarıyla konuşurlardı. Hiç ağladığını görmedim. belirgin bir ilgi konusu yoktu. Ben okuldan dönünce hemen elbiselerini değiştirir. yapılan teklifleri geri çevirdi. Yıllarca haftada iki kez sinemaya gittik. yatağın. ancak Đngilizce'den çok daha güçlü bir anlam taşır. Bugün aynı ev bunun kırk misli etse de 5 000 pound 1954 için çok iyi paraydı. Kimse ona kazık atamazdı. Ama her şey satıldı. sevgi ve muhabbet belirtir. Yine de geri kalanların üzerindeki yükü hafifletme niyetinde değildi. harika yemek yapardı. Belki de hepimiz. O zamandan beri annemin yalnız olma fırsatından yararlanarak nişanlısıyla yattığını düşünürüm. güzel ve iyiydi. Bebek evi hakkında sorular sorduğum gün. durumumuz iyiydi. Herkesi şaşırtmakta ustaydı. onlardan para yerine masa ve iskemle aldığından. oymalı büyük siyah . lille Marie. genellikle de sinemaya giderdik.On dört yaşında bir kızın bebek oyuncağıyla ne işi var? dedi Mormor dudak bükerek. Dengeli. Mormor'un ölene kadar oturmak için Swanny'nin evinde karar kılacağını anlamıştık. Annemin çalışmaya başlamaktan söz ettiğini hiç duymadım. ama yanılıyor da olabilirim. hep birlikte çıkar.Kısacası. Bugünkü inanışın tam tersine. yüzüne o dönemin odası olan ağır makyajı yapar.

yetmiş beşinci doğum-gününe de az bir süre vardı. tutuk bir Đngilizce. Mormor birkaç yıldan beri Swanny'nin yanındaydı. O dönemde Mormor artık çok yaşlı bir kadındı. Öykülerinden bazılarının aile mitolojisine geçmiş olması doğaldır.Kocam benimle çeyizim için evlendi. daha da ötesi.masanın ve terzi elinden çıkma eski elbiselerinin dışında Mormor sadece fotoğraf albümlerini. Bu düşünceye fazla üzülmüşe benzemiyordu. kitapların ne kadar güzel ya da ne kadar saçma olduğunu söylemenin moda olmasından sonra. Yazdığı sırada odaya birisi girdiğinde. saatlerce geri gelmezdi. Annemle birlikte Swanny'nin evine gittiğimizde. Swanny'nin çocuğu yoktu. Yaşlı kadınlardan çoğunun gizli tutmaya çalıştığı konuların hemen hepsinde açık sözlüyken. sakladığı tek bir şey vardı. söylediklerini sık sık tekrarlaması kaçınılmaz oldu. Sokağa genellikle yalnız ya da Harry Amcayla çıkar. Mormor'un Swanny'nin yanına taşındığında. . Bazı şeyleri sakladım. çünkü yirmi yıl sonra Mormor öldüğünde. kendi istediğinde onlarla birlikte oldu. Swanny bize geldiğinde ona eşlik etmedi. sarhoşluğuna rağmen ahlak değerlerine düşkün amca. Swanny'nin evi büyüktü. bunu bilerek yaşamayı öğrendim. Evet evet. Bizi hep şaşırtırdı. tam tersine kemiklerinin . Tüm yemeklerini onlarla yedi. Öyle sanıyorum ki. bazen üzerine bile oturuyordu. Ama hiçbir zaman Swanny'yle birlikte sokağa çıkmadı. Yine de sık sık yeni öyküler çıkarmakta ustaydı. Morfar'ınkinden kat kat üstün olmasına karşın ağır aksanlı. hesaplı. akşamlan onlarla oturdu. tabiî size her şeyi anlatmadım ki. bir şeyler yazdığının farkına dahi varmadığını şaşkınlıkla karşılıyorum. kendinden memnundu. içine bir ayrı daire sığdıracak kadar genişti. Sadece geldiklerini biliyorum. kendi hayat hikâyesini anlatırken çok az tekrar etmesiydi. önümüzde geçit yaptılar demek istemiyorum. hani Morfar'ın kardeşinin boşanmasını kabul etmeyen ve Nyhavn'da bir barda kafasına şişe fırlatan. aynı şekilde üst katta uzun saatler yalnız kalmaktan hoşlanırdı. Günlüklerin yayımlanmasından. dedi Swanny. Dickens'ın tüm eserleri ve albümlerin yanında defterler de geldi derken. değil mi? Ben alıştım.Bunu ilk kez duyuyorum. Her zamanki gibi uyanık. Pek dürüstçe değil. Asta ve dizilerinin en çok satanlar listelerinin başında yer almasından. . Yaşlılık yüzünü sarkıtmamış. 1950'li yıllarda "nine öyküleri" modası daha başlamamıştı. genç kızlığından beri tuttuğu günlüklerini aldı. onlar eğlenirken yanlarında olmaya özen gösterdi. Swanny defterleri evde buldu. Bana bakıp o sert tebessümlerinden birini gösterdi. ama Mormor burada kızı ve damadıyla birlikte bir aile hayatı yaşadı. .Hayır. Yani. Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş tüm eserlerini ve o dönemde sayıları kırk dokuza ulaşan. Mormor sanki onların çocuğuymuş gibi davrandı. içimizden kimsenin Mormor'un ne yazdığını merak etmediğini. Jutland'lı hizmetçi Karoline. Dancamın iyi olmadığını bildiğinden bana karşı düşünceli davrandı ve Đngilizce konuştu. masanın. özellikle kendi anne ve babası. hızla defteri ortadan kaldırırdı. yatağın. daha önce hiçbirimizin bilmediği bir hikâye anlattı. Đlginç olanı.

Bütün bunlar günlüklerde tabiî ki. Örneğin Hansine'nin yemek masasını toplarken "Bizler soylu muyuz. dedi Mormor. yakışıklıydı." Dördüncü bölüm . sonunda görünen ortasından derin mavi gözlerin baktığı.Çok fazla bir şey değil. Kopenhag'a gelip yaşlı Kastrup'un kızıyla evlendiğinde 5 000 kronu olacağını duyunca ilk işi bizim eve gelip lille Asta'ya tatlı bakışlar fırlatmak oldu. . . bebeğin göbek deliğinden çıkmasını beklediği hikâyeyle. Mormor omuzlarını silkti. Becerikli bir mühendisti.Yaşlı birinin söyleyecek yeni bir şeyi olması güzeldir. Ama onun için çok fazlaydı. Mormor'un Mogens'in doğumuna şaşırması da aile mitolojimizde yer alan öykülerden biridir. Annem çeyizin ne olduğunu sordu.üzerindeki etleri eriterek derisini germişti. yoksa avam mıyız?" sorusunun 1920'li yılların Punch dergisinden alındığını çok sonraları öğrendim. herkes öyle diyordu. ne annemin ne de Swanny'nin duyduklarının bir kelimesine bile inanmadıklarını anladım. Büyük bölümünü uydurduğunu sanıyorum. o çok bilindik mavi bakışlarını tek tek hepimizin gözlerine dikti. anlattığında da kendini hep savunmada göstermeyi becerdi. 250 pound kadardı. haşin kahkahalar attı. Mormor'un söyledikleri genellikle böyle olurdu. . bazıları şaşırtıcı. Yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar. Şeytanca bir niyeti olmasa geçmişinin büyük bir bölümünü anlatmayacak olabilirdi. günlüklerin bulunmasından önce ölmüş olmasına üzülürüm. sesinde bana göre bir zafer titreşimiyle: . Bir adamın 250 pound için evlenmesi bana pek de inanılır gözükmedi. Üstelik neredeyse imkânsız şeyler anlatırdı.Beş bin kron. ilk kez hamile kaldığı.Normal yoldan doğunca ne kadar şaşırdığımı tahmin edemezsiniz. Ibsen romanı gibi bir şey. Çok önemli bir itiraf değildi. senin. Yüzlerinden. Hatırladığı bir şey onu güldürdü. Aptal bir kızı kendine âşık etti. Mormor'un da söylediği gibi: "Yaşlı insanların anlatacak yeni bir şeyleri olması iyidir. Çenesi küçüktü.Belki senin için değil. yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar.Nereden bilebilirdim? Uzun boyluydu. zengin kocan ve güzel evin yanında değil. "Bu öyküyü daha önce anlattığı. çizik çizik bir deriyle kaplı kemiklerdi. ama gizlemek için kahverengi bir sakal bırakmıştı. ancak o dönemde bizim bundan haberimiz bile yoktu. Asta'nın öykülerinden bazıları yalanlandı. her şeyi yapabilirdi. Öykülerden çoğu eğlenceliydi. lille Swanny. Kısa bir süre. Bazen annemin hiçbir şey bilmediğine. şimdi de tekrar etmeye başladığı hikâyeyle birlikte değerlendirmek lazım" diye düşündüm. kimileri de korkunç. . .

kız kabul etti ve kralın ülkesine gitmek üzere kralın gemisine bindi. ne fark eder? Sadece Norveçlilere karşı bir sürü aptalca önyargısı ve düşüncesi olduğu için. Daha sonra korkunç intikamlar alındı. Yaşlı ve çirkin anasının adını vermek. kıza Vibeke adı takmak isteyeceğinden eminim. Svanhild'i de atların ayakları altında ölmeye mahkûm etti. Svanhild durumun farkına varınca da Jormunrek'e nişanlısının kendisine sadık kalmadığını söyledi. Kızı Vibeke ya da Dagmar olarak vaftiz ettirmeye zorlasa da ben ona hep Swanhild diyeceğim. parayı da Swanhild'in doğumundan önce göndermişti. yakında paraya ihtiyacımız olacak. Gudrun ikinci kocası Atle'yi öldürdüğünde boğularak ölmeye çalıştı. Bütün bunlar o kadar eski ki. Gudrun kralla evlendi.saa de var meget skuffede over at det var bare Tusmfrke og at det ikke varede lœnge. Oğlanlar. efsanenin bir yerinde de ortaya Wotan çıktı. Dün güneş tutuldu. Swanhild diyeceğim. bebeğin adını beğenmeyecek. Kimse kimseyi bir başkasının istediği isimle çağırmak durumunda değildir. yabanî adamları uysallaştıran güzel kızlara bayılırdım. Para gönderdiğinden beri kocamdan haber alamadım. evet doğru. Berlin'de kolera var. Oğlu Randver'i göndererek Svanhild'in kendisiyle evlenmesini istedi. daha sonra da güçlü Kral Jormunrek'in hayranlığını kazandı. Küçük bir kızken Volsunga Saga'yı okuduğumdan beri bu ismi sevdim. Svanhild kralın sarayında büyüdü. Aslında paranın dışında. Jormunrek oğlunu astı.hava biraz gölgelenip tutulma da kısa sürünce düş kırıklığına uğradılar. ama dalgalar onu Kral Jonakr'ın hüküm sürdüğü ülkeye sürükledi. ancak atlar kızın güzel gözlerine baktıkça ayaklarını kaldırmayı reddetti. Đlk olarak. o olmadığı zaman daha da iyiyiz. Önemli değil. Gençken romantik biriydim. Gudrun ve Sigurd Fafnersbane'nin kızıydı. ama kocamın hiç dönmemesini tercih ederdim. Svanhild'i kandırmaya. bebek. Vi havde fortalt Drengene at det vilde blive mfrkt -Lcererne giver dem ikke altid de rigtige Oplysninger. meme verdiğimde. Onu sevip okşadığımda. Rusya'da işler daha da karışıyor. Bikke kızın gözlerini bağladığında artık hiçbir güç atları durduramadı. Holger Amca'nın sık sık . kralın yerine oğluyla evlenmesi konusunda razı etmeye çalıştı. şimdi de Yahudilere karşı ayaklanmalar başlamış. Çocuklara havanın kararacağı söylenmişti -bu öğretmenler de her zaman doğru bilgi vermiyorlar. Ne var ki kötü uşak Bikke. Norveç adı.30 ağustos 1905 Đgaar var der Solformfrkelse. Hansine ve ben kendi başımıza iyiyiz. Svanhild. Bunun bir Norveç adı olduğunu söyleyecektir.

olan bir şey." 1 eylül 1905 Bu sabah Hansine ile birlikte Swanhild'i mutfak terazisinde tarttık. parlak bir çocuk olacağından eminim. burada kiloyla değil. Onu seviyorum. Bunu gerçekten yazmak istiyorum. Buna sevgi denemez. Kadınlar evlenince. onlar. memelerim süt dolup da beni rahatsız etmeye başladığında ağlıyor. o benim hayatımdaki en güzel şey. Böyle bir duygusuzluk bana doğru değil gibi görünüyor. bu dünyada hiç kimseyi sevmediğimi söylerdim. ama tabiî ki okumayacağım. Dokuz pound. Sorarım size! Sonunda hiç kimseyi sevmediğim sonucuna vardım. Babama ve Frederikke Teyze'ye gelince. onlar da evlendi. Biraz sonra onu Mogens'e bir şeyler okuması için yalvarırken yakaladım. yine de iyi olmalı. bu da beni biraz korkuttu. istediğimi düşünüp rol oynamadığım tek yer. Hansine bütün hikâyeyi büyülenmiş gibi izliyor. Bu ülkeye gelmeden önce konuştuğum bir kadın bana en iyi dostunun kocası olduğunu söylemişti. Orada gürültücü okul çocukları ya da ağlayan bebekler -Swanny'den yakındığımı sanmayın. sanırım benden korktu. hem Đngilizce hem de Danca okuyabiliyor. O insanları tanımadım. artık . kocamı sevdiğimi sanıyordum ama bu sevgi beş dakika bile sürmedi. Sadece yirmi beş yaşındayım ve dürüstçe hiç kimseyi sevmediğimi söyleyebilirdim. Onunla gurur duyuyorum. Rasmus'un sağlıkta olduğunu biliyorum. Geliyorum! 15 ekim 1905 Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamın duruşması başladı. evlenip ayaklarının altından çekildiğimde rahatlayıp içlerini çeken yaşlı insanlar. canımı sıkıyorlar. Yine para gönderdi. Evet. canımı çok acıttığı. bir 500 kron daha. Swanhild üst katta ağlamaya başladı. beni öldürmek isteyen bir el olduğunu düşündüğüm o ilk gece sona erdi. kendim olabildiğim. istediğimi yaptığım. "eski çağların sisleri arasında kaybolmuş. çünkü bir ay önce eczanede tarttırdığımızdan çok daha fazla görünüyor. O kadar öfkeliydim ki.yok. Çünkü orası benim özgür olduğum. kalın kafalı dedikoducu hizmetçiler ya da nerede olduğu bilinmeyen kocalar da yok. pound ve onsla tartıyorlar.tekrarlamaktan hoşlandığı cümlesiyle. Oğlanlar sokakta kaybolur ya da hastalanırsa endişeleniyorum. Terazi bu evin sahibine ait. iki ons bana değişik geliyor. yüreğimden geçenleri bilse beni öldürebilir. Hackney and Kingsland Gazette'de yazanları okumam için yalvardı. hiçbir anlam da ifade etmiyor. ama yapabileceğim bir şey yok. onlar hakkında bir şeyler okumaya da niyetim yok. Her neyse. Bu benim yaptığım bir şey değil. ama onlarla birlikte olmaya can atmıyorum. Bu son kelimeyi yazdığımda. çünkü bundan bir kaç hafta önce kesinlikle dürüst olmamı isteyip sorsalardı. Hansine'ye de bu evde o insanlardan ve duruşmadan söz etmemesini söyledim. Gerçekte sevgi. sesini çıkarmadı. Rasmus hakkımdaki her şeyi. Aslında. Evlendiğim gün. Hep doğru zamanda. Her şeyi. Gazeteyi okumasını yasakladım. Okuldaki arkadaşlarımın hepsini kaybettim. arkadaşlık etmeye zaman bulamaz.

kalın bir iple ortasından çok sıkılmış bir pakete benziyor. . küçük "t" ile yazıyorum). .güvendeyiz. Yüzük sol parmak için çok bol. En kötüsü de elbisesi paket kâğıdı gibi. Swanny'ye elbise dikebilmek için gerekli malzemeyi aradım. insanların saygıdeğer olmadığımı sanmalarının çocuklarıma bir yararı olmaz. Adımı telaffuz ediş biçiminden nefret ediyorum. onu sormaktan hiç vazgeçmedi. Konu sadece ben olsam aldırmazdım. 'Tanrı'ya inanmıyorum" dedim. Hiçbir zaman tanrıya inanmadığımı (görüyorsunuz. içinden kahkahalarla gülmek gelir. kirayı ödeyip istediğimiz kadar güzel yemekler yiyebiliriz. Mrs. Westerby. parmağımda yukarı aşağı kayşa da yüzüğü sol elime taktım. açgözlü bir meraklıya benziyordu. bu yüzden vaftiz ettirmeyeceğimi söyledim. kahverengi ve buruşuk. . istediğini verdim. oysa kötü bir baba bile kızının bebeklerini öldürmez. değiştirirdim. etmesini de beklemiyordum zaten. Bir kere çok tombul. dedim. Bugün öğleden sonra Mrs. dedim soğuk bir sesle. Đnsanın sağ eli soldan hep biraz daha büyük oluyor. beni şaşırtıyorsunuz. Önce Swanny'nin ne zaman vaftiz edileceğini öğrenmek istedi. Parmağınızda nikâh yüzüğü göremiyorum. O kadar düz ki. Mrs. sanırım buna alışmam gerekecek. belinden aşağısını da öylesine aşağı itiyor ki. parmağınızdaki yüzük annenizin mi? Danimarka'da nikâh yüzüğümüzü sağ elimize takarız. Yenilgiyi kabul etmedi. Gibbons'ın elime bakmaya başladığını gördüm. Noel için semiz bir kaz ve kransekage yapacağız. . sol elimi de hafifçe göğsünün üzerinde tutuyordum.Sizler tanrının sevgi dolu bir baba olduğunu söylersiniz. Philip'teki papazlarla arası çok iyi. Gibbons ziyaretime geldi. Şaşırmıştan çok. Sonra elimi Swanny'nin yumuşak saçlarının altından çektim ve elimi sanki bir erkeğe öptürmek istermiş gibi ileri götürdüm." Olamaz. Elimi öpecek bir erkek tanıdığım da yok ya. sonra ısrarla elime bakmaya başladı. uzun geceliklerini işliyorum. giydiği korse belinden üstünü yukarıya. Öyle sanıyorum ki buraya sadece gerçekten bir kocam olup olmadığını görmeye geliyor. Kucağımda Swanny olduğundan yüzüme şaşkınlıkla baktı. Her neyse. Sağ elim bebeğin başının altındaydı. gerçekten şaşırtıyorsunuz.Sağ elinizde. "Bütün bunlara inanmıyorum. hepsi de papazların ve rahiplerin uydurması. Gözlerini kaldırdı. dedi. dedi. ama çocuklarımı da düşünmem gerek. Dikiş diktiğim için günlerdir bu deftere yazmadım. Parayı elime alır almaz Matthew Rose'un dükkânına gittim. Çok dindar (Đngilizceme gülmekten hiç vazgeçmedi) ve St.Sizin yerinizde olsam. Eğer insanların arkanızdan konuşmalarını istemiyorsanız. ama burda herkes böyle söylüyor. dedi.

nasıl oluyor da Đngiliz adına sahibiz? Đngilizce değil. 14-15 yaşındakilere deniz askeri olmayı öğretmek bana göre doğru değil. Denizde cesedini bulamadılar. ama tersinin doğru olduğunu gördüm. Buraya geldiğim günlerde kendime Hootha Park'a gitmek istediğimi söylerdim. Vest-er-bew diye okunuyor. akşam yemeğinde hepimiz bezelye çorbası içtik. Bana inanmadığını belirtmek için küçük bir kahkaha attı. ama ağlamaktan yastığım ıslandı. Georg Stage'dekilerin çoğunun cesedi bulunamadı. bir yere saklanıp bana gösterilmediğini. burada bulunmaması gereken bir satır gördüm. yapraklar renk değiştirmeye başladı. Yine de sis bana bezelye çorbasını hatırlattı.Yazdıklarımı okuyunca. onunla aynı fikirdeyim. Çok az kişi benim gibi düşünüyordur. ama akşam olduğunda oturma odamdaki şöminedeki kızıl korları çok . ama çocukları denizde savaş için eğitmek. Swanny hâlâ anne sütü alıyor. rüyamda Rasmus'un geri dönüp hep birlikte Avustralya'ya gideceğimizi söylediğini. Kömür yakılmaya başlandı. Hepimiz değil tam. Böyle bir durumda. Swanny'nin yanımdan kaçırıldığını. bir gün çocuğun olduğunu düşünüp. benim de uysal bir kuzu gibi söyleneni yaptığımı gördüm. oranın adının Hyde Park olduğunu öğrenince şaşkınlıktan ağzım açık kaldı! Yabancıların yanında Hootha demediğim için şanslıyım. ama sis bu sabah geri döndü. Bu kadar çok kömür ateşinden çıkacak dumanın sisi daha da artıracağı doğru. Đngiltere'ye geleli beri tek bir kayın ağacı görmedim. dedim. çok daha yersiz sorularla dolu yeni bir ziyaret. Mrs. Burada sis çok yoğun ve sarı. uykuya yatmadan önce o konuyu çok fazla düşünmenin işe yaradığını öğrendim. Thorvaldsen'ler Oluf adına bir anma töreni düzenlemiş. geriye bir ceset bile kalmadığında neler hissedeceğimi düşünemiyorum. 25 ekim 1905 Dün Frederikke Teyze'den mektup geldi. ertesi gün kaybettiğinde. insanların onu bezelye çorbası diye adlandırmaları hiç de şaşırtıcı değil. Aynı harflerin bu kadar değişik biçimde söylenebilmesi gülünç. Gökyüzü dün çok soluk bir maviydi. kim okuyacak ki? Her şey Danca. Böyle bir şey olamaz. Đşe yaradı. buradakiler için de Danca'nın Hoisan'dan farkı yok. Bir rüya görmek istemiyorsan. 23 ekim 1905 Sonbahar gelince. Gibbons'tan çok daha meraklı. iki aydan beri ilk defa. bir fotoğraf bile gönderilmediğini düşündüm. Bu. Danimarkalı olduğumuza göre. Beş parmaklı altın sarısı yaprakları olan. Aslında böyle yaparak düşündüğüm şeyin rüyama gireceğine inanırdım. on altı yaşındaki kızları ev kadını olmak için eğitmekten de kötü. hani Đsveç'te oturduğumuz sırada domuz kemiği ve sarı bezelyeden yaptığımız. Hansine'yi çarşıya gönderip malzeme aldırdım. Anlaşılan rüyaların gerçekle fazla bir ilgisi yok. hiç olmayacak. ama kayınları çok özledim. on beş yaşında bir çocuğun kaybı dayanılmaz bir şey. dikenli elmaya benzer meyve taşıyan ağaçlara bayılıyorum. Peki ama.

üşümeme rağmen vücudumun sıcaklığı onu ısıtıyor. geldim. Yukarıdan aşağı süzdü. Saçları nikâh yüzüğümün altını gibi. en güzel ve en çok sevdiğim faaliyeti gizlemem gerektiğini düşündükçe keyifleniyorum. tertemiz. Bana cevap vermezsen.ön kapı iki kere vuruldu. . Hava çok soğuk. Ayağa kalktığımda elimdeki dikiş yere düştü. ama buna inandıklarını sanmıyorum. günlük yazmıyordum. Baba disiplinine ihtiyacı var. Diğer kadınların yasak bir ilişkiyi sakladıkları gibi. meyve kadar pürüzsüz ve serin.Beni gördüğüne fazla memnun olmamış gibisin. Bebek yanağı erik gibi. ama hemen oturma odasındaki ateşin ne güzel yandığından. Çok kar yağdığı gecelerde kurtların dağlardan indiğini söylesem. ayaklarımda da Frederikke Teyze'nin neredeyse yüz yıl önce benim için yaptığı ısıtıcı var. dedim." Cevap vermedi. Đşte. bense böyle bir ad kullanmayı kesinlikle reddediyorum. bir gece böyle geliyor işte. Sonunda. bu kitaplardan okudukları bir şey. Ona Ken demedikçe cevap vermiyor. Stockholm'deki kadar soğuk değil. Hepimiz aynı olamayız. Hiç olmazsa adama bir öpücük verebilirdin. Ne kadar zarif bir teşrifatçı olurdu! Her neyse. 2 kasım 1905 Bu satırları üst katta. "bütün bunların pazartesi günü Mrs. Ne herhangi bir haber ne haftalardır bir satır. gözlerini bile çevirmedi. Knud'un denizci elbisesini yamıyordum. kapıyı kilitledim. ondan beri kavgalı gibiyiz. Knud" dedim. Hava daha soğumadı. dedi. Mrs. Bana inanmayacaktır. . benim tutkumsa bu defter. Ben Ken demedikçe Knud benimle konuşmuyor. Başka bir erkek öteki kadınların tutkusu. Pırıl pırıl. meyve kadar diri. Hansine kapıyı açmaya gitti. Benim gizli ilişkim sadece bir defterle! Başka bir kadının birlikte olduğu adamdan kocasının haberdar olmamasını istediği gibi. ben de kocamın defterim hakkında mümkün olduğu kadar az şey bilmesini istiyorum. Đnsanlar bebek yanağının gül yaprağına benzediğini söylerler. her ikisi de büyük bir tutkuyla sigara kartonu topluyor. birazdan tiz çığlığını duydum. Hansine'den şömineyi yakmasını isteyebilirim.seviyorum. bir gece ipe serdiğim çamaşırlarımı yediler. tok ve derin uykuda. aynı zamanda hem sert hem de yumuşak. ellerimde eldiven. inansa da kurtların yanında kutup ayılarının da gelip gelmediğini soracaktır. odanın taze ekmek kadar sıcak olduğundan başlayacaktır. Aslında biliyorum. "Şuraya bak. değil mi? Swanny şallara sarılmış kucağımda yatıyor. oğlanların odasında yazıyorum. ömrün boyu unutamayacağın bir tokat yiyeceksin" dedim. oturma odasının kapısı yıkılırcasına açıldı ve içeriye kocam girdi. "Gizlilik şimdi başlamak" diye düşünüyorum. Clegg tarafından yıkanmak için çamaşır teknesine atıldığını bir düşün. Dün akşam oturma odasındaydım. Gibbons ne yapardı acaba? Açlıktan ulurlardı. Bunu düşünürken -bir de tabiî Rasmus'un oğullarının sigara kartonu koleksiyonuna yapacağı katkıyı. Pantolon cepleri sigara kartonu dolu.

güldüm. neler getirdim. Dürüstçe söylüyorum. dedi ve. Sanırım görsem iyi olacak. her şeyin Đngiliz olanını sever. . Ön kapıyı ardına kadar açtı. . Onunla beraber hole çıktık. bu arada "oleo lokomotif". ben de onu. Oldsmobile mi ne. parmağıyla sokağı gösterdi. Bütün bu saçmalıkları. toparlanıp hep birlikte Amerika'ya. Danimarka malı. ona sahip olmak. . Geçen yıl beş bin tane yapmışlar. Tekerleklerinde bisiklet gibi çubuklar olan büyük bir araba. değil mi? Dışarısı buz gibiydi. bu açık renk saçları da kimden almış? diye ekledi. Ne sevimli! Uyuyordu. dedim ismi Đngilizce telaffuz etmeye çalışarak. "motor" ve "dlamote" falan dedi.Sen ve ben hariç. daha çok açlık gibi bir şey ama nasıl adlandıracağımı bilemiyorum.Başımı kaldırdım. -Adım Swanhild koydum. Kaldı ki at arabalarının çarpmaması için köşeye de bir de gaz lambası yerleştirmişti. Bir süre eski aynı nakarata dönmesini. içeri girdiğimizi duyup uyandı. "Beş bin araba" dedim. Bunu neredeyse unutmuştum. Mogens ve Knud için oyuncak aldığını düşündüm. yüzünde bana karşı hiç göstermediği bir hayranlık vardı. bir an için bize hediye getirdiğini. hiçbir zaman da öğrenmeyeceğim. O sırada şaka yapıyordu. dedim. Bu aşk değil. o an bana bir kürk getirdiğini düşündüm. Bir şey söylemek istediğini ya da "şaka" yaptığı zamanı iyi bilirim. dedi. Đçimdeki küçük ürpermeyi unutmuştum.Bana sormadan karar verdiğin için teşekkür ederim. Hammel.Çok güzel.. . üç beygirlik otomobillerin ülkesine gideceğimizi söylemesini bekledim. anlatmak istediği ciddi bir şey yoktu. o yüzden her şeyi gördüm. Kürk manto özlemim de hiç bitmeyecek. dedi. görünürde hiçbir şey yoktu. Öyle aptalım ki. dedi. bir sürü başka isimden de bahsetti. Harika bir şey. Amerika'da öyle diyorlarmış. dedi tuhaf tuhaf gülerek.. Evin tam önünde sokak lambası var. Motorlu bir araba.Bütün Danimarkalılar açık renklidir. . içeri girdim. babasına koyu mavi kusursuz gözleriyle baktı. O durumda başka ne yapabilirdim ki? Gerçekten de yakışıklı. söyledikleri o kadar saçma ki. "yolun kenarında bile gidemezsin". dedi. . hiç kürküm olmayacağını bilsem de. paltosunu bile çıkarmadan motor gibi anlatmaya başladı. DurBiraderler ve James Ward Packard adında bir adam hakkındaki gereksiz laf kalabalığını sonuna kadar dinledikten sonra kızını görmek isteyip istemediğini sordum. beni öptü.Gel de bak. "Otomobil" dedi. Asıl istediği Amerikan malı olan birine.

Düşündüğümü en iyi belirten kelime bu. Đki gün boyunca hamile olduğumu sandım. güçlü olması. daha iyi olurdu" diye düşünüyorum. Norveç kralı seçildi. sonunda da kendini keyifsiz hissedip rahatlamanın ne olduğunu hiçbir erkek anlayamaz. 6 kasım 1905 Bu günlüğü yazmaya başladığımda. her zamanki gibi münakaşa ettik. Gelecek yıl onlara bir Guy Fawkes yapmaya söz verdim. bunun ortası yok. ateş yaktık ama bir Guy Fawkes'umuz olmadı. Biz kadınların erkekler gibi cesur. sigara kartonları. Şimdi. Saatten saate. saf. hayat bu. şükürler olsun. Rasmus onlar için her şey. Saint Nicholas Yortusu'nu kutladıklarını sandım. Hayır. Rasmus oğlanlara havaî fişekler getirdi. Dün Guy Fawkes Günü'ydü. Lekesiz olmamız gerekir.duyduğumda hiç şaşırmadım. Bu sadece benim için değil. Sanırım kadının hissettikleri içinde buna benzer başka bir şey daha yok. Başlangıçta unutmuş görünmeyi düşündüm. büyük bir bebek yapıp yakıyorlar.Fikrini sorabilmem için burada olması gerektiğini söyledim. ona ihanet etmeyeceğimi. Hurraa! Danimarka Prensi Karl. genellikle de felaket. ama şimdi her şeyin düzelmesi nedeniyle ona bir armağan alacağım. ya sevinç ya da felaket. iyi bir kocası olsa. kendi kendime sadece gerçekleri yazma sözü verdim. Burada kısaca "Ateş Günü" de diyorlar. zavallı Mor'un adı bile söylenmiyor. Sadece biraz gecikti. Benim onu tanıdığım kadar o da beni tanır. herkes için imkânsız. Rasmus'un yanından ayrılmıyorlar. Beşinci bölüm . duygularım ve inandıklarım konusunda dürüst olabilirim. Bir kocaya seni hamile bırakmadığı için hediye almak da ilginç. Tek yapabileceğim. lekesiz. Niye asmıyorlar ki? Galiba yakmak daha heyecan verici. umudu kırılmanın. inanılmaz bir sevinç ya da büyük bir darbe. Ama kızın bize benzemediği konusunda başka bir şey söylemedi. sonra dakikadan dakikaya beklemenin. bazıları için de en güzeli olabilir. bunu duyduğumda. ama ne yapalım. kocalarımıza sadık olmakta. cesur ve güçlü olup para kazanmamızın da bir önemi yoktur. Çocuğu olacağı için biraz sevindiğini ya da biraz üzüldüğünü söyleyen bir kadına rastlamadım. duygularım konusunda dürüst davranmak. Bir çocuğu olacağını bilmek bazı kadınlar için dünyada olabileceklerin en kötüsü. bunu yapabilirim. Yarın Rasmus'un doğum günü. para kazanması gerekmez. Şimdi bunun imkânsız oluğunu anlıyorum. Bizim onurumuz burada. 5 kasımın Đngiltere kralını havaya uçurmak isteyip de asılan biriyle ilgili olduğunu -papazdan. böyle bir şeyi bir kadının işleyebileceği en büyük suç olarak gördüğümü bilir. "Đnsanın sevgi dolu. gariptir. ama yanlış alarmmış. Đngilizler her şeyi başkalarından değişik yapmaya meraklıdır. otomobili nedeniyle ona âşıklar. bir ay daha olmasına rağmen. umutlanmanın.

kalabalık odanın öte ucunda bir yabancı gördü. derdi Mormor. Zaten Swanny. Aralarında hiçbir benzerlik yoktu. . Quito'ya mı yoksa Asun-Clon mu. görkemli yaşadıkları ve para harcayabildikleri Padanaram dönemiydi. Buraya tayin olduğunda evlendiler. kedi yeşilinden açık maviye varan gözleri vardı. Hepsinden. üstelik Güney Amerika'ya gitmek aklının ucundan bile geçmiyordu. Morfar'dan bile daha uzun ve göz kamaştırıcı bir sarışındı. Ama Swanny. Mormor'un anlattıkları karşısında tepkisiz kaldı. Danca'yı ana dilleri gibi akıcı konuşmalarına rağmen ne Swanny ne de annem yetişkin oluncaya dek Danimarka'ya gitmemişti. Güneşte kaldığında kızarmaz. Ya da belki tipik kuzeyli demem daha doğru olur. Annem altı yaş daha küçük olmasına rağmen. çilli olmak ve güneşten kızarmak eğilimindeydiler. kahverengiye dönerdi. Romans dediği bu ilişkiden büyük bir gururla söz ederdi. Her ikisi de o kadar kibar. Kimse böyle mektupları annesine göstermez. her neresiyse oraya gelmesini istedi. o kadar iyi giyimli ve o kadar orta yaşlıydı ki. ağırbaşlı Swanny'nin yanında çocuk gibi dururdu. Đki gün sonra evlenme teklif etti. Düşünün bir kere. ondan çok daha uzundu. bu romansa inanmakta güçlük çekerdi. oğluysa babasını andırıyordu. Mormor bu hikâyeyi çevresinde dinlemeye hazır herkese anlatmaya bayılırdı. Swanny. yirmi iki yaşındaki mavi gözlü bu genç Ecuador ya da her neresiyse yalnız gitmek zorunda kalmıştı. Anlaşılan Swanny'yi görür görmez âşık olmuştu. Frederikke Teyze'nin oğlu ve gelini Holbech'lerin yanına göndermişti. o kadar sakin. Annem hemen hemen aynı vücut yapısına sahip olmalarına karşın. Yıllarca ona o birbirinden güzel aşk mektuplarını yazdı. Gözleri koyu deniz mavisiydi. aradan on sene geçmişti.Ama kızım Swanhild'i hiç unutmadı. Ken Dayı ve Mormor da birbirlerine benzemiyordu. Mormor kızını biraz açılması için Kopenhag'a. Torben'e bir gün gibi gelmiş. Torben Rjaer tıpkı şarkıda olduğu gibi. On dokuz yaşındaki Swanny en sevdiği ağabeyinin Birinci Dünya Savaşı'nda ölmesinin etkisinden kurtulamamıştı. Swanny kusursuz bir Danimarkalıydı. Özellikle sözünü ..Mormor'un en sevdiği öykülerden biri de Swanny'nin flörtüydü. Dorte adlı bir kızın düğününde nedime. Yıllar önce. O dönem.. Kendi öykülerini Swanny ve artık Danimarka Büyükelçiliği'nin kır saçlı soylu görünüşlü ataşesi olan Torben'e bile anlattığı oldu. onun gibi kısa ve tıknaz olmasına karşın yakışıklıydı. Genç bir diplomattı. Ne romans! Swanny ve Torben'i görenler. annesinden çok daha güzeldi. kızlarının her ikisi de. Torben de konuklardan biriydi. Güney Amerika'da ikinci kâtiplik yaptığı büyükelçilikten izinli dönmüştü. kendisiyle birlikte Güney Amerika'ya. onun deyimiyle "iyi evlilikler" yapmış olsa da babam genç yaşta ölerek annemin evliliğinin tadını kaçırmıştı. Torben duygularını göstermemeye alışmıştı. Hepsinin kızıl ya da koyu kahverengi saçları. mektupları görmesem de güzel olduklarını biliyorum. Ken eski fotoğraflardaki amcalarından birine benzer. çünkü evlenme teklifi karşısında şaşkına düşen Swanny bunu ciddiye bile almamıştı.

ettiğim o günlerde. hoşlandığım biri de vardı Daha sonraları o da benden hoşlanmaya başladı. Bu davetleri diplomat olduğu için mi vermek zorundaydı. Willow Caddesi'nde tanıştıktan. Mormor'un ihmal edilebileceğini hiç sanmıyorum. bunu onu incitmeden nasıl söyleyeceklerini bilemediklerini anlatmıştı. Mormor o partilere bayılırdı. Onu en ilginç kılan şeylerden biri de hiç oturmamasıydı. Muazzam bir enerjisi vardı. O partilere ya da bazılarına giderdim. "Eğer akıllı olsalar. Yeterince akıllı ve zekiydi. Neden seksenindeki hanımefendilerden beklendiği gibi yorulmazdı? Neden akşam dokuz olduğunda uyuması gerektiğini hiç söylemedi? Hiç yorgunluktan bahsetmedi. yoksa parti vermeyi sever miydi. Davetliler arasındaki Danimarkalılarla Danca konuşurdu. ama bende bıraktığı görüntü hep ayakta ya da Madam Recamier gibi boylu boyunca uzanırkendi. O partilerde bütün gece boyunca ayakta durduğu kesin. Willow Caddesi'nin en şaşaalı döneminde. . Onlardan biri bana Dancasının da tıpkı Đngilizcesi gibi çok ağır ve çok aksanlı olduğunu söylemişti. eğer istersem onu belli bir koltukta oturur gördüğüm sahneleri de gözümün önüne getiriyorum. çok sonraları hikâyelerden büyük bir bölümünü günlüklerde okuduklarını düşünürüm. O zamandan beri o insanların da geriye baktıklarını. her ikisi de doğru. hiç yorgunluk belirtisi göstermedi. bütün o öyküleri anlatan kadının Asta'daki Asta Westerby olduğunu sonradan anladıklarını. Swanny'nin annesi de eğlenceliydi. ki öyleydiler. ama bu bambaşka bir öyküdür. Artık saçından biraz daha az beyaz olan yüzünde pudra dışında makyaj yoktu. broş ve gözlerin uyumu ona yakışmaktan çok karşısındakini rahatsız eder gibiydi. Đnsanlar ona bir iskemle getirmemeyi öğrenmişlerdi. üstelik Torben'in yardımcılarından olup içki dağıtımında ve konuşulacak konu bulmada imdadıma yetişen. 1960'ların Hampstead'inde Swanny ellilerinin sonundaydı. Zaman zaman davetlere o günlerdeki nişanlısıyla katılan annem bir keresinde bana Swanny ve Torben'in partilerine Mormor'un katılmamasını tercih edeceklerini. "Onu incitmeme"yi ben "onu öfkelendirmemek" olarak aldım.Neden? Ayakta durup benimle konuşmaktan yoruldunuz mu? derdi onu daha yeni tanıyan genç adama. Vurgularını anlattığı . genellikle de mika ve altına monte edilmiş mavi bir kelebek kanadını takarak çevrecilerin kaşlarını çatmalarına neden olurdu. Tabiî hayatı boyunca oturduğu olmuştur. eski bir sikkenin üzerindeki imparatoriçe kabartması gibiydi ya da Wagner'in ilahelerini andırırdı. Broş aynı maviden olan gözlerinin rengini ortaya çıkarırdı da. çünkü Mormor'un korunmasız ya da duygusal olduğunu hiç görmedim. O ünlü broşlarından birini. Her zaman en heyecanlı grubun içindeydi. Elbiseleri sanki parfüme batırılmış gibi Coty'nin L'Aimant'ı kokardı. O insanlardan bazıları partilere orada Swanny'nin annesini göreceklerini bilerek gelirlerdi. buna rağmen altın yerine gümüş saçlı. Swanny ve Torben bir sürü davet verirdi. Sanırım başı olduğu gibi kalmış. onu farklı biri. vücudu büyük kafasına küçük geliyordu. Sanırım. daha saygılı davranırlar mıydı? Belki de hayır. odasında kalmasını ya da hiç olmazsa erken ayrılmasını istediklerini. bir yıldız olarak görürlerdi" diye düşünüyorum. bence onun buna ihtiyacı yoktu. Ufacıktı. bence grubu yöneten de oydu. Eğer bilmiş olsalardı. Ne de olsa köşelerinde oturup yakalayabildikleri herkese hastalıklarından bahseden sarsak ve geveze büyükannelerden değildi. daha terbiyeli. vücudu yaşlandıkça çekmişti. doğrusu hâlâ bilmiyorum. hemen yolun üzerindeki üniversitede okuyordum. daha dikkatli olur.

) Yetimhane yöneticileri uysal Sigrid'i belirli bir çocuğa götürdü. ne kadarının abartılı ya da uydurma olduğunu bilmediğimdi Daha önce de belirttiğim gibi Mormor gerçek bir romancıydı sadece romanlarını altmış yıllık bir dönemi kapsayan günlüklere yazmıştı. odanın en uzak köşesindekilerin gözlerinde gezdirdi: Bütün bu sevgi muhabbeti boş. Duygusallık ve iyilik. o hikâyelerden ne kadarının gerçek. 1880'li yıllarda Amerika'ya göçen uzak bir akrabası. Bu hikâye daha sonra olacakları değerlendirmek bakımından önemlidir. Odense'ye yaptığı iş seyahatlerinden birinde tanıdığı başka bir kadından olmuştu. Her şeyi ayarlamış. Onun sevdiği dramaydı. Mormor gerçeğe bir başlangıç. . ardında dul bir kadın ile dört çocuğunu bırakmıştı. anlattığım Sigrid'in bir kardeşi. Chicago'da karısı ve çocuklarıyla yaşadığı North . derdi. buna rağmen onun hâlâ "dünyanın en büyük çocuk kitapları yazarı" olduğunu kabul ettiğini anlatır. Daha sonra yıkıcı bir bakışla ekledi: Zaten kolay sevmem. 1920lerde Kopenhag'da katıldıkları büyük bir ziyafetteki boşanmamış tek çift olduklarını da daha önce bir kez anlatmıştı.öykülere uydururdu. dedi Mormor. dedi bir kadın. ama umutsuz karmaşaları başsız sonsuz dramlarıyla ıslak bir mürekkepbalığına benzeyen gerçeğin onu tatmin etmediğine inanıyorum. yumuşaklık ve acıma. Sigrid'in kocası onu Mormor'un annesinin hayranlık duyduğu Hans Andersen'in doğduğu Fyn Adası'ndaki Odense Yetimhanesi'ne götürdü. hiç değilse benim kulağıma öyle geliyordu. Karoline'nin. En sevdiği cümlelerden biriydi. Burada küçümseyici bir tavırla "metresi" diye ekledi. sokakta işeyen o kızın hikâyesini okumadan önce sadece bir kere dinlemiştim. Willow Caddesi'ndeki partilerden birinde. bir gelişme ve bir de son kattı. O dönemde bunu yapmak oldukça kolaydı. Kesinlikle emin değilim. Mormor'a göre çocuk o sırada bir yaşındaydı. Mormor'a göre. sevgiyi öldürür. evlat edinmek istediğiniz çocuğu seçer ve götürürdünüz. Söylemem gereken. Ahlak tartışması hemen alevlendi. Mormor'la gerçek hep heyecan verici oldu. Evlat edinme öyküsünün de varlıklı bir kuzininin başından geçmiş olması gerekir. evlat edindiler. Yine de Sigrid onu bağışladı. oğlanı evde tuttu. 1929'daki ekonomik krizden sonra başka bir kuzeni. şakağına tabancasını dayayıp intihar etmiş. nasıl doğduğunu bilmek. Kadının mutlu bir evliliği vardı ama çocuğu olmuyordu. Kim olduğunu. Bu kelime Mormor için ihtişam ve günah çağrıştıran bir sözcüktü. Mormor'un kardeşi yoktu.Kuzinim oğlanı görür görmez âşık oldu.Belki de çocuğu sevebilirdim. bütün bunlar boştu. Hikâyelerinden çoğunu daha sonra günlüklerinden okumuş olsam da. Çocuk kendi oğluydu. küçük çocuğun güzelliği ve cana yakınlığı hemen Sigrid'i etkiledi. daha sonra kocası ona gerçeği açıkladı. (Mormor hikâyenin burasında bir ara vererek Andersen'den ne kadar nefret ettiğini. Şimdilerde koca bir adam olmuştur. .Ben yapmazdım! Düşüncesi bile korkunç! O çocuk doğruca geldiği yere gönderilmeliydi. Gözlerini insanların yüzlerinde. onu eve götürdü. insanlar Sigrid ve kocasının yerinde olsalar neler yapacaklarını anlattılar. sonunda kocasıyla birlikte evlat edinmeye karar verdiler. Mormor sözün burasında parlak mavi gözünü dinleyicilerin arasındaki erkeklerden birine dikti: . canlılık ve güçtü. Öykülerinden çoğu şiddetli bir ölüm içerirdi. gerçekte Mormor'un kendini pek seyrek tekrarladığını söylemem gerekir. sevgilisine yanlışlıkla zehirli mantar yedirip öldüren kuzininden ve Odense'deki yetimhaneye giderek evlat edinmek üzere kimsesiz çocuk arayan bir akrabasından söz etmişti.Ben sevmezdim. .

o gün. "Eğer onu çağırırsam". hatta telefonda bile konuşmadığı haftalar olurdu. "sadece bakmak için" dükkânlara girip çıkardı. Onunla karşılaştırıldığında. Onu daha da ilginç kılan. iki mevzi arasındaki boş alanda. Hansine Morfar'la aynı yıl öldü. kendisinin de adıyla hitap ettiği tek bir kişi vardı. Mormor'u bir kez köpek yarışına götürdüyse de Mormor futbol maçına gitmeyi baştan reddetti. Swanny bana Torben'le birlikte Hansine ve kocası Samuel Cropper'i Mormor ve Morfar'ın 1947'de kutlanan altın evlilik yıldönümü partisine davet etmek istediklerini. bunların yanında gerçek bir kitap kurdu ve tiyatro hayranıydı. Harry Duke zarif. aile üyelerim gibi onu da kabul ettim. annesinin bir kez bile bir kadından "arkadaşım" diye söz etmediğini söylerdi." Swanny. Đnsanlarla konuşur. Harry Amca. Her ikisi de yemekten ve içmekten hoşlanırdı. Padanaram ve "98"de de komşuları arasında bazılarıyla görüşürdü. Mormor neredeyse insanın kanını donduracak ölçüde kendi kendine yeterliydi. sadece benim için değil. hatta bilebildiğim kadarıyla Ken Dayı için de. Mormor'un yanındayken kimse Harry Amca hakkında olumsuz bir söz söyleyemezdi. Leyton Orient'in sahasında oynadığı maçları kaçırmaz. onlardan duyduklarını günlüğüne yazardı. "bu sadece bize yardımcı olması için olur. Hansine yaklaşık yedi yıl sonra öldüğünde Mormor'un neredeyse mutlu olduğunu söylerdi. Bazen Harry Amca'nın arabasıyla gezintiye çıkarlar. onu son gördüğümde yani Morfar'ın cenazesinde. basitlikten çok komik ve espriliydi. birlikte müzelere ya da sergilere giderler. hâlâ kendi dişleri ve saçı vardı. Mormor bir züppeydi. mülakat yapmaktı. Evi Leyton'daydı. Victoria Nişanı sahibi olmasıydı. Mormor da onların karılarını tanırdı. yemek yerlerdi. demiş Mormor. Swanny. ancak Mormor'un bunun sözünü bile ettirmediğini anlatmıştı. köpek yarışlarına gitmekten hoşlanırdı. Bir gün. Annem Mormor'un hiç kadın arkadaşı olmadığını. Bir çeşit rahatlama. Swanny'nin evindeyken bana yirmi üç yaşından bu yana ağlamadığını.Clark Sokağı'ndaki evin St. Yumuşak ve iyi huyluydu. annem. ama Harry Amca'nın bulunduğu yerlerde asla. Heath Sokağı'nda yukarı aşağı yürür. tıpkı bir gazeteci gibi başkalarıyla ilişki kurmak. Yaşlandıkça da bu özelliğini kaybetmedi. Harry'yi görmediği. aralarında "Jack" Westerby adlı bir erin de bulunduğu birçok yaralıyı kurtararak kazanmıştı.sonra da Swanny ve annem ona "Mor'un erkek arkadaşı adını taktılar. Onun hakkında bildiklerimin çoğunu annemden duydum. insanlarla dostluk kurmazdı. son kez oğlu Mads bir aylıkken öldüğünde . Mormor'a adeta tapardı. uzun boylu ve yakışıklı bir adamdı. Bütün bu insanlar arasında Mormor'a adıyla hitap eden. Onun yaptığı. Mormor gündüzleri Hampstead ve Heath'de dolaşırdı. Bu nişanı Birinci Dünya Savaşı'nda. o da Harry Duke idi. 1948 yılında emekliye ayrılmadan önce Thames Su Dağıtım'da ya da o dönemdeki adıyla Belediye Su Đşleri'nde memur olarak çalışmıştı. Onu pek seyrek görmekle birlikte doğduğum günden itibaren adını duydum. Belki de zarar verebilecek birinin yoldan çekilmesi ya da bir sorunun daha ortadan kalkması gibi. 1920 yılında evlenene dek ailenin her işini yapan tutsağı olarak yaşayan Hansine basit bir tanıdık olmaktan öteye gidemez. O benim için Harry Amcaydı. Morfar'ın uzun yıllar önceki Chelsea günlerinden iş arkadaşları vardı. Valentine Katliamı'nın gerçekleştirildiği yerin hemen yanında olduğunu yaşlanıp da Danimarka'ya döndüğü güne kadar öğrenmemişti. Harry Amca'nın karısı Morfar'dan birkaç yıl önce ölmüştü. anlaşılan Mormor'un Hansine'nin kızıyla hiçbir teması yoktu. Mormor'la ilgili her şey gibi Harry Duke de şaşırtıcı biriydi.

ama o mektubun yazan gerçeklerini açıklamak için neden o kadar süre beklesindi ki? Yoksa bir dergi Swanny'nin ilk resmini yayımladıktan bir sonra mektubun gelmesi tesadüf olabilir miydi? Ya fotoğraf mektubun yazarında ani bir kıskançlık veya pişmanlık duygusu yarattı ya da mektup yaşam boyu süren öfkenin son halkasıydı. Başkalarının beceriksizliklerine güldüğü kadar kendi yaptığı saçmalıklara da gülerdi. asla. Mads'in ölümü bekleniyordu. kendine her türlü kısıtlamayı uygulayabilecek bir ölçülülüğün ruhu. Swanny ise boynundaki bir dizi inci ve soluk tuvaletiyle muhteşemdi. Öte yandan. Bu da hikâyelerinden sadece biriydi. o nedenle Swanny'nin yapması gereken fazla bir şey yoktu. Asta'nın toplumsal arzusunun tepe noktasıydı. onunla son derecede övündü. Merdivenlerden inip Morfar'ın bulunduğu odaya girmiş. Bana Mads'ın ölümü ve kendi savunmasız gözyaşlarını anlatırken bile kıkırdamaktan geri kalmamıştı Onu düşündüğümde. belki de nerede oturduğunu görmek için Willow Caddesi'ne gelmiş olmasını. sanırım Asta bundan pek mutlu olmazdı. Kopenhag'da. Her zamanki gibi bugün de o resmin Swanny'nin sonraki sorunlarının kaynağı olduğunu düşünüyorum. büyükelçi ve Danimarkalı bir kadın tarihçinin yanı sıra onların da adı yazılıydı. büyükelçilik mensuplarıyla birlikte poz verdikleri sırada çekilmişti. Sadece kadınların davet edildiği bir öğle yemeğiydi. bilgece bir gülümsemesi ya da kuru bir kıkırdaması vardı. Bir gün bir daha ağlamamaya karar vermiş.ağladığını anlatmıştı. beşiğinin yanına çömelmiş. bebeğin öldüğünü söylemiş ve ağlamaya başlamıştı. . onuru başka şeylerden kaynaklanacaktı. Daha sonra gelen bir kuşağın üyesi olsaydı. Tatler'daki fotoğraf "Tam zamanı. Swanny Mormor'un koca kafası ve ince bacaklarıyla kavga arayan bir güvercine benzediğini anlatırdı. bu da onu insanlara çok sevdirirdi. gülmekten hoşlanırdı. çın çın öten kaba bir kahkahası. servise yardım etmek için de bir kadın gelmişti. Bu olay. ama yabancılara anlatılacaklardan değil. yıllar boyunca bir gözünü ve bir kulağını Swanny'ye dikmiş olmasını. Muzır olabilirdi. Yemek pişirmek için iki. onu kollarının arasına almıştı. artık sırlarını başkalarıyla paylaşmak gereği duymayan. daha sonra odadan çıkmıştı. Torben beyaz papyonu ve frakının içinde çok soylu ve yakışıklıydı. şimdi yaz" diye bir düğmeye basmış olmalı. geçmişini ve duygularım çelik bir denetim altında tutan biri olarak görüyorum. yine de sabah gelen mektupları açtığında saat epeyce ilerlemişti. ama kızını gerçekten çok sevdi. Hortensiavej'deki evlerinde geçmişti. Kızlarından biri Akademi üyeliğine seçilse ama evlenmese. ama kötü. Swanny'nin fotoğrafının Tatler'da basılması. kral ailesi. Bu nedenle Swanny onun hayalini kurduğu kızıydı. Swanny'nin ona olan sevgisinden ve bencil olmamasından yararlandı. Buna ne annem ne de Swanny inanmazlardı. Söz konusu fotoğraf Danimarka kraliçesinin (belki de Danimarka kralıyla eşinin) Đngiltere ziyareti sırasında verilen bir yemekte. Resmin altında. Morfar bir süre Mormor'un yüzüne bakmış. oğlu ölürken Mormor yanındaydı. 1880'de doğduğu için oğlunun asker olarak gösterdiği cesaretten ya da meslek hayatındaki başarısından. evin güzel sahibesinin hareketlerini izlemesini bir türlü kabullenemedim. Ben daha çok ikinci açıklamaya inanmak eğilimindeyim. hatta ondan da öteydi. kızının güzelliği ve toplum içindeki yerinden gururlanmak zorundaydı. Mektubu yazan kim olursa olsun. Dergiyi Harry Amca'ya gösterdiğinde. ağlamamıştı hatta Mogens'in öldüğünü bildiren telgrafı aldığı gün de dahil. hayatındaki gelişmeleri değişik kaynaklardan öğrenmesini.

ama gerçekte bir hiç olduğundan. Onun gözünde hiçbir yemek karalahanalı domuz etinin. mektubun görünüşü bile Swanny'nin hoşuna gitmemişti Para isteyen. Ne annenin ne de babanın çocuğusun. banyoya geçerek musluktan bir bardak su doldurdu. Morttior'un meraklı bakışlarından kurtulmak için öyle yapardı. kutsaldı. tüm vücudu titriyordu. kızarmış ördeğin. ne var ki okudukları beynine kazınmıştı. ne yemekler yapıldığını görmek için mutfağa girmişti. Swanny mektubu ikinci kez okuduğunda.Mormor çoktan aşağıya inmiş. biraz daha rahat nefes almaya başladı. Dişleri birbirine vuruyordu. kâğıdı buruşturarak çantasına tıktı. bu rahatsızlığını da özellikle yemek masasında. Yazı masasının yanındaki iskemleye oturdu. Başını açık pencereden çıkarıp derin derin nefes aldı. Kafası eğik. oturma odasında Mormor'la birliktedir. küçük yazı masasına oturdu. lille Swanny? Yazısını tanıyorum. tencere kapakları kaldırıp tütsülenmiş som balığı kokmuyordu. bakmadan elini uzattı. Kendi kendine en doğru işin mektubu yırtmak ve içeriğini unutmak olduğunu söyledi. Đşte bunu yapamadı. konukları on beş dakika içinde gelecekti. Mektup yok olmuştu. beyaz saçını üzeri parlak taşlarla süslü ince bir fileyle toplamış. Mektupları alıp yatak odasına çıktı. Eğer Swanny on kadın misafiri için hazırladığı yemekte tütsülenmiş bir balık ya da et sunmazsa Mormor bundan rahatsız olur. Ne adres ne tarih ne de hitap vardı. Mormor yine o güzel siyahlı günlerinden birindedir. sanırım bir çöplükten aldılar. Mektubu yırtamayacağını anlamıştı. bütün bu havan komik görünüyor. "sizin Mormor" diye bahsettiği kendi annesinin başından geçen bir öyküyü . broşunu takmış. Londra NW3'ten postaya verilmişti. uzatmaya çalıştığı parmağını hemen geri çekti. Saat 12. Torben'in bulduğu içkinin en gözde markalardan biri olmasından duyduğu mutluğu anlatmaktadır. yardım dilenen bir mektup bekliyordu. "Kendini büyük ve güçlü görüyorsun. kahvesini içmiş. aynı cins zarfa konarak Swanny'nin kendi mahallesinden. Kimden o mektup. Bu bir Danimarka pulu mu?" Oysa şimdi Mormor yeterli uzaklıktaydı. konukların yanında belli ederdi.15'ti. Bir süre sonra ayağa kalktı. Nefessiz kalmaktan korktu. meyve çorbalarının ya da sildesalat ve Krustader'in yerini tutmasa da ara sıra kıymalı böbrek güveci yemekten de hoşlanırdı. Đlk konuklar gelmeden aşağıda. O oda kocasına aitti. Yemekten her zaman hoşlanmakla birlikte büyük bir çoğunlukla Danimarka mutfağına sadıktı." Mektup sekize bölünmüş mavi Basildon Bond kâğıdı üzerine dolmakalemle yazılmış. ilk yemekle birlikte içilecek snaps'tan heyecanla söz etmektedir. Kendi çocukları öldüğünde seni bir yerden. titremeye başladı. Zarfın üzerine adı ve adresi daktiloyla yazılmıştı. Kâğıda dokunmak bile yeterince kötü bir duyguydu. Mektubu okuduğunda tepeden tırnağa kıpkırmızı oldu Aynada koyu kırmızıya kesen yüzünü görebiliyordu. Kendi annesinin. Swanny anneme ve bana en son o mektubu açtığı zamanı anlattı. Artık gerçeği öğrenmenin zamanı geldi. Arada sırada ona ve Torben'e böyle mektupların geldiği olurdu. yani mektubu yırtmadı. O günlerde Swanny. Torben'in çalışma odasını hiç kullanmazdı. Genellikle. Sonra mektubu yeniden okudu. Korktuğu bir şeye dokunmak zorunda kalmış biri gibi elinin titrediğini fark etti.

mektubun doğru olması durumunda. Kendisine tamamen yabancı. düşünülmesi bile gereksiz bir saçmalık olduğunu mu? Bilemez. çevresindekileri etkisi altına almış. yapılacak fazla bir şey yoktur. yemeğin hazır olduğunu. bir snaps şişesine sarılır. bir dikişte bitirir. Mrs Jfrgensen'e Odessa'nın topa tutulmasını anlatmaktadır. Neden? Neden konuklar gidene kadar beklemiyor? Mormor böyle düşünmektedir. onur konuğu Aase Jfrgensen bile söyleyeceklerini duymak istemektedir. Mormor yemek odasına . ne var ki Swanny omzuna dokunarak fısıldar: "Konuşabilir miyiz?" Tam da şu sırada mı? Daha fazla bekleyemeyeceğini. Swanny aklı bambaşka bir yerde konukları arasında dolaşır. Tek bildiği. bir gemiydi. herkesle teker teker ilgilenmeye çalışır. Takvim 1960'ları göstermektedir. ancak filmin yapıldığından haberi bile olmayan Mormor cevap verir: "Evet evet. Gözlerini annesinden ayıramamaktadır. oturma odasına geri dönmek zorundadır. gözlerinin sürekli olarak annesini aradığını fark eder. bol katranlı uzun sigarasının dumanım çeker. Tıpkı bir âşığın sevgilisine bakması gibi. Potemkin gemisi ile ilgili anlatılanların hepsini duymuştur. daha önce hiç yapmadığına yemin ettiği bir şey yapar. Geri döndüğünde annesi odada değildir. Herkes birkaç sherry ya da cin tonik içer. Herkes. anneannesi olarak söylenen kadının belki de hiçbir zaman olmadığı. Herkes filmi görmüştür." Sözünü tamamlamak ister. korktuğunu anlatır. gerçekten de ötekileri görecek durumda değildir. "Yoksa bana söylemek istediğin bu muydu?" Swanny annesini konukların arasından çıkaramaz. eskisi gibi ufak tefek görünmez. onu bulmak için odaları dolaşır. Konuklar gelir. duyduklarının dikkate alınmayacak şeyler olduğunu. Hiç kimse Swanny'nin zarif oturma odasının duvarındaki Cari Larsson'un bir sis perdesi ardında kaybolacak kadar duman dolmasını önemsemez. Mormor. Jfrgensen. konuklarını yemek odasına götürmesi gerektiğini bildirir. odada annesinden başka kimse yok gibidir. hatta deniz tarihi profesörü Mrs. Swanny'nin tek duyduğu. peşinden hole çıkmıştır. yemek öncesi içkilerini içip. ama hayatında snapsın özel bir yeri olduğunu söyler. Mormor bir grubun ortasında.anlatmaya başlar. annesini konuklardan uzaklaştırmak ve ona sormak zorunda olduğudur. Ne bekleyebilir ki? Bir açıklama mı? Oh. kızına sabırsız bir ses tonuyla konuşmak istediği her neyse bekleyebileceğini söyler. Yemeğin on dakika içinde hazır olup olamayacağını görmek için mutfağa gider. endişeli olduğunu. Hackney'de genç bir kadınken dünyada olup bitenleri anlatmaktadır: kimin Norveç kralı olacağı tartışmaları. bulduğu sherry bardağını ağzına kadar doldurur. Biri "Potemkin Zırhlısı mı demek istiyorsunuz?" diye sorar. o sıcak yaz günlerinde oldu. Odessa Limanı'ndaki Poterrikin. bir adım bile atamadan hizmetçi gözükür. Her şey yolundadır. Tabiî. Kendisi de dahil. hiçbir içkiye dokunmadığını. güçlü birisidir. sigaralarını tüttürürler. kimse alkol sınırlarını aştıktan sonra otomobil kullanıyor olmaktan ya da o dönemde kullanılan deyimle "etkisi altında olmak'tan endişelenmez. Bütün bunlar 1905 yılında. Yüksek "Louis" topuklarının üzerinde. Yüksek sesle "Eteğimin altından kombinezonum görünmüyor değil mi?" diye sorarak kızını güç durumda bırakır. Oturma odasında toplanırlar. konuşmanın merkezindedir. Sanki annesinin büyüsü altında gibidir. Amerikan hava gemisi faciası. Belki de annesi pişman olmuş. sadece on bir kişi vardır. anneannesi olmasının imkânsız olduğudur.

Bilmeliyim" diyecektir. Ne var ki davet sona erip konuklar gittiğinde. Akşam olur. Đlginç olanı. Torben'in sol elinin yüzük parmağına taktığı yüzük platindi. oturma odasında. Tabiî ki aslında mektup hakkında konuşmamak. tek isteği yatıp uyumaktır. Sormayı başaracaktır. Mektup cuma günü gelmiş olmasına karşın. boya olduğunun sanılmasıydı. içindekileri düşündüğünü anlatacaktır. tesadüfen evdeydim. Swanny değişik bir zamanda gelmemeye özen göstermişti. Mormor kanepeye uzanmış The Old Curiosity Shop'u okumaktadır. her zaman olması gereken yerde. saçlarının doğal renginde değil. neredeyse yukarı kata çıkacak annesini uyandırarak "Şunu oku ve bana doğru olup olmadığını söyle. her şeyi unutmak istiyordu.gitmiştir bile. Đlk snapstan sonra içtikleri onu sersemletmiştir. uyandığında duygularının düzelmesini umar. Doğru mu? Doğru olmadığını söyle. özel bir konu hakkında konuşmak istediğini de söylememişti. halının üzerindedir. bize anlatmak için çarşambaya kadar beklemişti. çanta da yanında. Böyle bir şeyi kim. Her zamanki gibi bir çarşamba öğleden sonraydı. kurtuluşu uykuda arar. Mektup çantasında. Hiç olmazsa o gün. Mrs. Beklemek için kendini zorlamıştı. çantayı temizlemek zorunda olduğunu düşünür. Torben'in eve dönmesinden çok önce iki aspirin alıp yatar. kulaklarına da bir keresinde Nancy Mitford'un yaşlanmakta olan bir . Hafifçe yanık yüzündeki koyu kırmızı dudak boyasının çarpıcı bir görünümü vardı. O sırada annesini yalnız yakalayabilse. beşe doğru uyanır. anneme telefon ederek. içinden gelen sesi dinler ve dilini tutar. Gitmeyecektir. Mektubu ne Torben'e göstermiş ne de Mormor'a bahsetmişti. Ertesi sabah çok erken. soracaktır. üzerinde büyük pırlantalar vardı. odasına çıkıp yatacağını söyler. Mektuba bir daha bakamamıştır. koltuğunun yanında. yatakları ayrıdır. Bunun günlüğünü yazmak için iki saat yalnız kalmak anlamına geldiğini şimdi anlıyorum. okul gemisi lanetli Georg Stage'de öğrencilik yapıp hayatta kalan deniz subayı Erik Holst'la evlenen bir porselen koleksiyoncusundan söz etmektedir. Gözünü çantaya diktiğini. nasıl unutabilirdi ki? Parlak gümüş saçlarının kesimi çok güzeldi. Kendi de söylediği gibi "büyütmemeye karar vermişti". Altıncı bölüm Swanny'nin evimize gelip mektuptan bahsettiği gün. Torbenle aynı odada yatmalarına rağmen. Torben evde yoktur. Sanki çantasına bir torba dolusu kusmuk ya da çürümekte olan bir leş atmış gibidir. Daha da ötesi. biraz sonra yorucu bir gün geçirdiğini. Jfrgensen'e kısıtlı sayıda üretilmiş Royal Copenhagen porselen yemek takımını göstermekte. Swanny'nin başı çatacak gibi ağrımaktadır. ama becerememişti.

Ben olsaydım demekten vazgeç. Dayanamıyorum Swanny. Swanny çok sakin bir sesle konuştu. Parmakları bir maşa gibiydi. hiç de Swanny'ye benzemiyorum. ama şimdi sor. Eğer bunu bu kadar ciddiye alıyorsan. Senden başka kimse bu mektuba bir saniye bile inanmaz. Benzeseydim şaşardım. okuduklarını ne kadar çok düşündüğünü anladık.Doğru olmasa bu insan bunu neden söylesin? Her kimse böyle bir hikâyeyi uydurmuş olamaz ki. oysa şimdi o yaşa on yıl kaldı. Üstelik nerede oturduğumu nasıl bilecek? Benim hakkımda nereden ne öğrenecek? .Alay etme. ama kahkahadan kırılmamak için kendimi zor tutuyorum. bana "Alay etme" diyorsun. . . çoktan gidip sormuştum. Geçen cuma sorman gerekirdi.Tabiî yırtıp atardın. O zamanlar Swanny'nin yaşına geldiğimde onun gibi görünmek istediğimi düşünürdüm. Bunları daha önce hiç görmemiştim.Tabiî ki uydurur. O zaman annem yapmacık bir kahkaha attı. anneme sor. sadece bir iğrenme gibi göründü.Bak Swan.Peki. Sonra cılız bir sesle: .yüz için en uygun takı olarak nitelendirdiği pırlanta küpelerini takmıştı.En doğrusu ona sormak. . yırtıp atardım. Biliyorum. çünkü sen Mor'a çok benziyorsun. Ben olsaydım. . Annem konuyu hafife almaya çalıştı. Marie. lütfen alay etme. Sanki dağılıp havaya uçacakmış gibi ellerini kenetledi. Seni kıskanan biri olduğu belli. Marie. dedim. Mektubu parmaklarının ucuyla çantadan çıkardı. . bu saçmalıklara inandığını söylemek istemiyorsun. . Resmini Tatler'da gören birisi. değil mi? Swanny'nin gözleri umutsuzlukla annem ile benim aramızda gidip geliyordu. . Anneme sor. Özür dilerim. minicik bir hayır işareti. ama bu hareketi yapmacık ya da abartı değil. Swanny başıyla bir hareket yaptı. o zaman mektubu ne kadar ciddiye aldığını.Herhalde değil. . .Şimdiye kadar neden sormadığını anlayamıyorum. Bana gelse. dedi annem.

istersen seninle geleyim. Bir gece daha geçirmeden her şeyi annesiyle tartışmak.O zaman tabiî ki sormalısın. elli sekiz yaş fazla sayılmaz. o da duyarlı ve duyarsız. Đlginç olanı bütün bu özelliklerin Asta'da da bulunmasıydı. çekingendi. benim için çok iyi bir anneydi.Ona sormaktan çekinmiyorum. Eğer mektup anneme gelmiş olsaydı.- Korkuyordum. doğurduğu çocukların çokluğundan şikâyet edip bütün suçu Far'a atsa da. O isimsiz insanın. Swanny'nin bunu kabul etmeyeceği açıktı. dedi. isteseydi. o domuzun. Sadece büyük bir haksızlığın hazırlanmakta olduğunu görerek öfkeleniyor. daha yaşlanmadım. Swanny "Soracağım" dedi. iğrenç. Biliyorum. Yüzünde bundan sonra sıkça göreceğimiz bir umutsuzluk vardı. Şimdi. dedim. Sormalısın. Mor'un sevgili kızısın. Bu korkunç bir şey. ama söyledikleri acıklıydı. ufuktaki büyük haksızlığı fark ediyordu. Ann? O mektubu yazan yalan söyledi. başını salladı. Nereden bilebilirim? Saçma olduğu belli. o zırdelinin hemen başka bir şey anlatmak istediği belli olacaktır." içini çekti. Annemi çok seviyorum ve onu sevgiyle hatırlıyorum. bunu kendin de söyledin. saldırgan ve çekingen. . kendini neredeyse hiç düşünmedi. O da hep böyle söyler. katı ve savunmasız. her an doğurabilirdi. Swanny bir bana. işleri düzeltmek istiyordu. "Bana sormam gerektiğini gösterdiniz.Ne sandın? . düş gücü gelişmişti. sorayım.Evet ama. Eve döner dönmez. Hep evlat edinildikleri sonradan öğrenen gençleri duyarız ama Tanrı aşkına. o değişikti." Ne sesinin tonu ne de inanmayan ifadesi değişmişti. ama tartışmadık. "Evlat edinilmiş olamam.Mor'a sormalısın. Swanny omuzlarını kaldırdı. . . böyle demekle beni inciteceğine aldırmaz bile.Benim sormamı ister misin? dedi annem. annem zaman kaybetmeden Mor'a sorardı. ama bütün bunlar duyarlı ve hayali geniş olduğu anlamına gelmez. ama bütün bunlar için çok yaşlıyım. Bu seni gerçekten de endişelendiriyor mu? . . "Yaşımdan konuşmak istemiyorum. yumuşak ve sert. dedi annem. değil mi Marie? Değil mi. Swanny duyarlıydı. Annem Swanny'nin korkularını anlayamıyordu. elli sekizliklerin değil. sorman gerekir. Kendi çocuğunu doğurabilirdi. mektubu göster. roman ve gerçek yazan özelliklerinin hepsine sahipti. Keşke açmasaydım!" Swanny gittikten sonra annem ve benim bu konuyu tartışmamızı beklerdiniz. annemin bunu yapacağından emindi. böyle olduğunu biliyorsun. Seni evlat edinmiş olması mümkün mü? Neden evlat edinsin ki? Đşe bir de böyle bak. Annem mektubu yazanın yazdıklarının doğru olduğuna inanmış olabileceğini .Ne gibi? _ Bilmiyorum. bir anneme bakarak sordu: .

başka ne gibi yiyecekler sunulması gerektiğini yüksek sesle düşünüyordu. Asta hâlâ yukarıda. bazı günler gözlerinden renkli bir ışık çıkıyor gibi olurdu. yiyecek olarak da kransekase ya da badem ezmesinden yapılmış çok katlı bir taca benzer nefis bir pasta hazırlanırdı. yatıyordu. gözüne uyku girmemişti. Artık kimse böyle bir parti vermiyordu. giderek yakından tanımış ve her satırını ezberlemişti. üçüncü kattaki odasındaydı. belki de bir çeşit itirafla sonuçlanacaktı. Asta on bire iki kala. Çimenler parlak yeşildi."bir gün" evleneceğini söylediği nişanlısı gelmişti. halife alarak söyledi. onu bir kese kusmuk ya da fare leşine benzetmekten vazgeçmiş. Swanny'nin annesi için bir çikolata partisi düzenleyeceğiydi. midesi de bulanmaya başlamıştı. Kahve olana kadar ortalıkta görünmez. Kelebek kanadı gözleri öylesine parlaktı ki. kısa bir süre sonra evden ayrıldım. Kararını verdiğinde yine titriyordu. Swanny hakkında bir daha konuşulmadı. Asta orada ölmüş. geniş misafir salonlarından birinin görüntüsünü iyileştirmeye çalıştı. bilmeden yaşamaya daha fazla dayanabilecek miydi? O gün. Bir gece önce. Bu aşamada iki cümleden birini söylemiş olmalıdır: "bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağı" ya da "Bu duyduğum iyi kahvenin kokusu mu?" Swanny kahve tepsisini getirdi. ısmarladığı çiçekleri alıp Çin vazolarına yerleştirdi. anneme iki gün daha tereddüt ettikten sonra kararını verdiğini ve Asta'ya sorduğunu söyledi. Swanny'nin kafası her çeşitten fantezi yaratmıştı. bahçeler de çiçek doluydu ama gök kurşun gibi griydi. Dinleyicilerinden bazıları da bunu çok ciddiye almışlardı. Asta'nın seksen üçüncü doğum günü yaklaşmıştı ve doğum gününü çikolata partisi olarak adlandırdığı bir davetle kutlamak istiyordu. Swanny. midesi gerginlikten daha fazla bulanır oldu. Bunun anlamı. Swanny gündelik işlerine daldı. ne kadar güzel olduğunu kendi gözlerimle görmüştüm. gündelikçi kadın gelmiyordu. lacivert eşarbını kelebek kanadı broşuyla tutturmuş aşağıya indi. öykülerinden çoğunun konusu da buydu.ama bütün hikâyenin Asta'nın uydurmalarından kaynaklandığını sandığını söyledi. ev işlerinden sevdikleriyle meşgul oldu. bunun gerçeği öğrenmeden önceki son gecesi olduğunu düşünmüş. Yazın ortasında olmamıza karşın hava sıcak değildi. Nişanlısı artık sonuncu olacak. Đşte orta yaşların sonuna gelmiş olgun bir kadın elinde zehirli kalem tutan birisi aslında anne babasının çocuğu olmadığını yazdığı için bir haftadır endişe çekiyordu. bazı mobilyaları cilaladı. daha sonra içindekilerin ortaya dökülmesi. yüzü pudralı. Saat on bire yaklaştıkça. ağaçların yaprakları sıktı. göründüğü zaman da bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağıyla ilgili bir yorumda bulunurdu. Bütün bunları hiç önemsemeden. çok heyecanlı bir sahneyle başlayacak. Asta gitmiş ve Harry Amcayla evlenmişti. Bir keresinde böyle bir partiye katılmış. Konuyu değiştirdik. üzerine nakış yapmayı çok sevdiği hayatın ta kendisiydi. Onu özleyip özlememeğini değil. konuyu daha fazla tartışmamızı önledi. koyu lacivert bir elbise ("koyu lacivert bir yürüyüş elbisesi") giymiş. Bütün bunların saçma olduğunu biliyordu. Her şey bilmekten daha iyi değil miydi? Peki. Ertesi sabah. Swanny sözünü keserek sormak istediği bir . kimleri davet edeceğini. bir daha asla gerçeği öğrenemeyeceğini düşündü. beyaz saçlarını file içinde toplamış. Ama bir öykü değildi. Eğer bu Asta'nın öykülerinden birisi olsaydı. hava da serin. Asta orada ölmüştü. Mektubu tekrar tekrar okumuş. Asta bunlardan konuşuyor. Asta'nın bulunmuş çocuklar konusunda konuştuğu doğruydu. kararını neredeyse yeniden ertelemek üzereydi. çünkü içecek olarak içine çırpılmış krema atılmış kakao verilir. sonucu çok sonraları öğrendim.

Daha bir hareket bile yapamadan Asta kâğıt parçalarını bir sigara tablasına koyup çakmağı çaktı. bilmek hakkım. tuzağa düşmüş görünüyordu. bir kere şeye sorulacak en zor soruyu sormak zorunda olduğunu söyledi. yakmak en iyisi. daha sonra sağa sola çevrildi. . Bir yandan da tiz bir sesle bağırıyordu: . Bunu herkes bilir. Nabzı hızlı atıyordu. gülebilirsin. Eğer yalansa. Hayatta. Öyle bir durumdayım ki. Bunu düşünmenin bile insanı öldürebileceğini anlattı. Tabiî ki gözlüğü olmadan okuması mümkün değildi. dedi Swanny. Swanny bir çığlık atarak kâğıt parçacıklarını kurtarmak istedi. mavi bakışları önce yukarıya tavana.Neden yaktın? Nasıl yapabildin? . Derdinin ne olduğunu sordu. . annesinin çikolatalarını çalan bir çocuk endişesi içinde olduğunu anlatacaktı. birisine el sallıyormuş gibi. Hele senin yaşında! Đmzasız mektuplara ne yapman gerek. .Bütün bunlar çok çocukça. . Asta mektubu alıp baktı. Lütfen.şey olduğunu söyledi.Lütfen gülme. küçük parçalara ayırmıştı bile. ama Asta okul bahçesindeki alaycı ve muzip bir çocuk gibi. parçaları bir araya getirmem şart.Neden yaptın? Lütfen bana o parçaları ver. bir yandan da sanki kâğıtlar tozluymuş gibi ellerini ovuşturuyordu. hayır! . Swanny ona engel olamadan mektubu önce dörde. sonra kahkahayı patlattı. Kelimeler ağzından boğuk boğuk dökülüyordu. gecelerdir gözüme uyku girmiyor. hayır. gerçek ne? . lille Swanny. ileri geri oynattı. Swanny daha sonra annesinin yüzünde yasak bir şeyi yaparken yakalanmış birinin ifadesi "ben-bundan-nasıl-kurtulacağım?" endişesi. Mektubu okudu ve Swanny için korkunç görünecek bir şey yaptı. Bilmeliyim. . burnuna yerleştirdi. annesine böyle resmî biçimde hitap etmezdi. kâğıtları başının üzerine kaldırdı. Asta sessizce dinledi.Hayır. çantasından gözlüklerini aldı. bilmiyor musun? Yakacaksın. sesi o kadar alçaktı ki Asta bile bir sorun olduğunu anladı. kılıfından çıkardı.Çünkü bu durumda. onları tuttuğu elini. diye ağladı Swanny. Swanny'ye göre şaşkın. nasıl yapabildin? . yalan. sonra sekize bölmüş. Peki ama. Yalan mı? Tabiî Asta söyleyebileceği en kötü şeyi söyledi. Swanny'ye tehdit dolu bir bakış atarken. başının içinde sanki davullar çalı yordu. Genellikle de öyle yapardı.Eğer öyle istiyorsan. Eğer seni mutlu edecekse. O mektubu ver.Moder. Swanny. Gözleri hareketlendi. hayır. Lütfen mektubu oku.Nasıl yapabildin. Swanny dilinin arkasındakileri çıkardı.

başını bir yana çevirip elini diğer yana doğru sallayarak konunun onun için ne kadar önemsiz. günlüklerden haberi olsaydı. düşünecek olsa da fotoğraf albümü deyip geçeceği açıktı. Asta yaşlı kadınlar ya da kızıyla yaşayan yaşlı anneler gibi değildi." . kendi kendine inanması gerektiğini düşündü. Kitapların ne olduğunu doğrusu hiç merak etmemişti. Asta sokaktayken hepsini teker teker okuyacağını söylemişti. Onlar sadece Mor'un gelirken getirdiği kitaplardı. Swanny kahvesine dokunmamıştı. Öyleyse neden? Neden biri böyle bir şey yazsın? . Onlar çocukken Asta'nın yalan söylediği vakit takındığı ifadenin aynı. ne kadar zaman kaybettirici olduğunu gösterdi. Swanny yalnız kalınca. yiyip içmek. Çiçeklerden ve kahve fincanlarından başka dinleyen yoktu. Đnanmak ve unutmak. Nereye gidelim ki?" Ya da anne ve babaları özellikle şiddetli bir kavgaya tutuşur. Doğru mu? . beraber dolaşabileceği bir erkek dostu olmak. bu kez annesinin yüzünde kurnazca bir ifade gördü. çikolata partisi için göndereceği kartlardan da alacaktı.Mormor yaptıklarından hiç de pişman değildi. şimdi artık sokağa çıkmaya hazırlanmaktaydı.Ben Tanrı mıyım? Ya da psikiyatr mı? Çılgın birinin neden çılgınlık yaptığını nereden bileyim? Burada birinin aklıselim davrandığı ve böylesi mektupları yaktığı için mutlu olman gerekir.Buna neden bu kadar takıldığını anlamıyorum. söylemen gerek. . Kahvesini içmiş. Sana gerektiği gibi annelik yapmadım mı? Seni elimden geldiğince sevmedim mi? Burada seninle birlikte değil miyim? Senin derdin ne? Neden geçmiş gitmiş bir şeyi bulup çıkarmaya çalışıyorsun? Swanny sorusunu tekrarladı. üzgün de değildi. dedi Swanny. Öfkeli ya . Nereye gittiğini. annesinin kesinlikle duygusuz olduğunu düşündüğünü söyleyecekti. Kendine özgü o işaretlerden birini yaptı. Boş odada yüksek sesle "Đnanmak zorundayım" dedi. O zamanlar günlüklerin varlığından bile habersizdi. Üzerine titreyen annenin kıymetini bil Asta sokağa çıkmak niyetindeydi. Akşam olup da annesi ile babası giyimli göründüklerinde Bu akşam bir yere mi gidiyorsunuz?" 'Tabiî ki hayır. Swanny daha sonra değişik bir hisse kapıldığını.Anne. inerken şapkasını da yanında getirmişti. Her zaman dumanı tüten çay ya da kahve içerdi. ama Asta fincanını boşalttı. . Tam tersine. Asta artık sadece yaşlı bir kadının ilgilenmesini bekleyeceğiniz konulara kafa yoruyordu: iyi vakit geçirmek. ne zaman döneceğini söylediği görülmemişti. suçlamalar ve hakaretler havada uçuşurken "Gerçekten de Farla evlenmemiş olmayı ister miydin?" Bunu da nereden çıkardın? Tabiî ki hayır. giyinmek. O zaman da bilirlerdi. Asta da onun itiraf etmeyi reddettiği bir suç işleyen yetişme çağındaki kızıydı. sanki Swanny anne. lille Swanny.Tabiî doğru değil. Dışarıdayken. oysa en sevdiği öykülerden biri de çok sıcak kahve içerek yemek borusunu delen bir yakınıyla ilgiliydi. Yıllar sonra bana.

kenarına tünemişti. Bu şimdiye kadar hiç duyulmamış. Oysa daha sonra Asta'ya uygulanan testlerin hepsi de olumsuzdu. . .Sen benim çocuğumsun. belki de dikkat çekmek için her şeyi kendi uydurmuştu. Tarihler tutmuyordu. . ipler kızın elindeydi. oysa Asta'nın böylesi endişelere kapılmayacağını biliyor olması gerekirdi.Sonunda öğrenme zamanın geldi. Seni hep kendi çocuğum olarak gördüm. . giderken de Swanny'den soyunduktan sonra odasına gelmesini istedi. Torben ve Swanny'ye bir şey anlatmak istediğini söyledi. kanser değildi.Böyle durumlarda hep görüldüğü gibi. Vicdanında böyle bir ağırlık varken ölmek doğru olmayacaktı. Ancak o gece erkenden odasına çekildi. Ne var ki Asta sabahki konuşma sırasında kaçamak cevaplar verdiğini itiraf etti. sakince konuşmayı becerdi. yemek bitmesine karşın henüz masadan kalkmadıkları bir sırada Asta.O anlattığın hikâyedekiler gibi mi? Hani Odense'deki yetimhaneye giden o çift. Swanny'nin söylenenleri tam anlaması için bir süre geçti. bilgi almaya çalıştı. Zaten tabiat kurallarına göre de daha fazla yaşaması beklenemezdi. doğum kâğıdında öyle diyordu. Belki de şaşkınlığı nedeniyle konuşmayı. Çok az zamanı vardı. Ölmeden önce Swanny'ye gerçekleri anlatmak istiyordu. Artık ölmek üzereydi. Yatağın içinde değildi. Onlar sen ve Far mıydı? Asta tereddüt bile etmedi: -Evet. Swanny odaya çıkarken annesinin Torben'in duymasını istemediği şeyler söyleyeceğini düşündü.Neden daha önce söylemedin? Asta omuzlarını silkti. Akşam. Belki de gerçekten kanserden kuşkulanmıştı. Doğduğunda annesi Londra'daydı. tersine neredeyse kendinden memnun gibiydi. onu hiç sevmemiş de olsa Rasmus Westerby babası kalacaktı. Benim kızım değilsin. Karıkoca endişe ve yakınlık gösterdi. alışılmamış bir istekti. seni ben doğurmadım demek istiyorum. Gözleri de sanki aynı kumaşla kaplı gibiydi. Sen daha bir kaç günlükken seni evlat edindim. Seni başkasının doğurduğunu unutmuşum. Swanny'nin yapabileceği hiçbir şey yoktu. ne de olsa dramlardan çok hoşlanırdı. Swanny o anda bile bu anlatılanların doğru olmadığını anladı. Yani. hiçbir hastalığı da yoktu. . üstelik kansere yakalandığından kuşkulanıyordu. Ken Dayı'nın Noel'de hediye ettiği ve Swanny'nin daha önce hiç giydiğini görmediği ipek lacivert sabahlığa sarınmıştı. Swanny'ye göre suçluluk duymuyordu. Yine de öylesine umutsuzca inanmak istiyordu ki. o da burada doğmuştu. o sırada babası Danimarka'da bir yerlerdeydi. Hiç olmazsa böylece.

"Bebek evini benim için yapmadı" dedi. Annesinin yanağını öptü.Ben katil miyim. Yedinci bölüm Annem ölüp de aramızdaki yakınlık iyice belirginleşince o on bir yılın nasıl geçtiğini. bilmem gerektiğini düşündüklerini. Tabiî her şeyi değil. teselli etmek için kollarının arasına aldı. aynı gece Asta'nın odasındaki ikinci .Sen hâlâ kocaman bir bebeksin. Bağırdı ve kendi elleriyle ağzını kapadı. Asta'yı tanıyan herkesin bildiği ifade. ama karısını aldatmazdı.Annem değilsin ki. Daha on bir yıl yaşayacaktı.. Swanny bağırdığını söyledi. Torben karısını yatak odasında ağlar buldu. O kadar da kötü değildi. Doğru mu? Yine o tuhaf bakış. benim söylediğime şaşırdın! Asta soğuk ve sakindi.Babam Far mıydı? . Annenle böyle konuştuğunda tabiî şaşırırım. o dönemin özel anılarını anlattı. sen polis misin? Swanny o eski çocuk sesiyle. yapılan muzırlıkların yarı kabulü. Swanny'ye göre aldırmaz bir gülümseme. ağlamak için odadan çıktı. Swanny o anda yaşlı kadını tutup sarsmak istediğini. .Kocam hakkında söylenebilecek fazla iyi şey yoktu lille Swanny. Şaşırdın! Şaşırdın! Bütün bunları anlatan sen. . Annesinin yakında öleceğini düşünerek ağladığını sanıyordu. Bunu düşünebilmene şaştım. gırtlağını sıkıp ağzından gerçekleri almayı düşündüğünü anlattı. . lille Swanny? Ya sen. Oysa Asta'nın ölmeye hiç niyeti yoktu. Astayla kahve faslındaki ilk çatışmalarından. Biraz önce kendin söyledin. Buraya gel ve beni öp Yanağını uzattı.

. Artık hayatının son on yılına girmiş olduğu belliydi. o kadının yerinde olsaydı çocuğu kabul etmeyeceğini ve onu "hemen geldiği yere geri göndereceğini» söyleyen Asta değil miydi? Torben karısının imzasız bir mektup almasına çok kızdı Onu kızdıran. mektubu gördüm. Peki ya Torben.Hayır. . okudum. bana gönderilmişti. Torben bunları görmedi mi? Değişikliklerin farkına varmadı mı? Ya da karısı yalan söyleyip. . Anlaşılan Torben'in ailesi üst sınıftandı. mektubun içeriğinden çok. zaten öyle birisi değildi. Yine de annesinin itiraflarından kocasına söz etmedi. kocanın alt tabakadan geldiğinizi öğrendiğinde sizi küçümseyeceğinden korkmak ne demektir. o da konu hakkında Asta dahil hiç kimseyle konuşmamaya yemin etmişti. Mektubu hiç görmemişti tabiî. o harika mektup.Annem yaktı. anlattıklarını yalanlayabileceklerin çoktan ölmüş olduğu bir hayata yansıtmak istiyordu. çünkü Torben' durumunu anlattığı sırada annesi ne Rasmus'un ne de kendi çocuğu olduğunu açıkça belli etmişti. bir düşünün! Bana anlattığına göre en kötüsü. sıkıcı hayatına geri dönüp bakmış. bütün bunları başka bir nedene mi bağladı? Torben öldükten. sonuçta tüm hikâyenin Asta tarafından uydurulduğu kararım verdi. ona neden hiçbir şey söylenmemişti? Herkes evliliklerini örnek olarak gösterirdi. Annem onunla her karşılaştığında. buyururcasına yapmadı.Tabiî. birbirlerine bağlıydılar. yaşadıklarının karısını ne kadar üzdüğünü gördükten. Her şey o kadar mantıklıydı ki. çünkü onlara ne kadar dolu bir yaşam sürdüğünü göstermiş olacaktı.Ama mektup. Swanny kocasının ne düşündüğünü söylememesine rağmen aklından geçenleri anladı. imzasız olmasıydı. kurnazca gülümseyip bakışlarını hafifçe yukarı çevirdi. üzüntülü olduğunu. O kadar ki. özel şifreleri olarak gördükleri Danca'yı konuşurlardı.Bu mektup annenin hayalinin ürünü demek istiyorsun. Torben bütün bunların saçmalık olduğuna karar verip üzerinde durmadı. Bunu öyle yüksekten atarcasına. uykusuzluktan gözlerinin altına kara halkalar yerleştiğini görüyordu. Hem yetimhane öyküsünü anlatırken. meseleyi enine boyuna düşünüp tarttıktan sonra. . ayrılamaz görünürlerdi. doktorundan sakinleştirici ilaçlar bile aldı. Mektubu kimin gönderdiğini düşündüğünü biliyordu. kocasının gerçeği öğrendiğinde kendisine başka gözle bakmasından korktuğunu anlattı. Torben. . hatta küçük soylular arasında bile sayılabilirdi. kim olduğunu bilmemekti. . hikâyeyi dikkatle dinledikten. Onlarla birlikteyken Swanny'nin kocasına gönderdiği yarı gizli bakışı yakalamak. Tüm arzularını geçmiş bir hayata. Torben'in anlayış dolu tebessümünü görmek mümkündü. Karısına ciddi ciddi baktı. bunaklık başlamıştı. Asta da hayata veda ettikten sonra Swanny bana. Otuz yıllık bir evlilikten sonra. Evdeyken kendi özel dilleri. Asta yaşlıydı. hayatı hiçbir zaman yaşanmamış heyecanlarla renklendirmek istemişti. Anneme okuması için verdiğimde yaktı. Böylece insanlar hayatım boşa yaşadığı inancına kapılmayacaklardı.tartışmalarından sonra olanları Torben'e hemen anlatmadı. Tek sırdaşı annemdi. O çok uzun süren ünlü flörtlerinin hikâyesi bilinirdi.

Burada Torben'in gözden kaçırdığı. Kendine gelince. Altmış yıl önce olan bir şeyin şimdi ne önemi olabilirdi ki? . Birçok kez karısına. Ne var ki artık Swanny'nin doğumu ile ilgili her şeyi geçmişte bırakmaya. sırtını dayayacağı bir kaya gibi gördüğü kocasının konuyu hiç ciddiye almaması.Söyledim.Seni seviyorum. Swanny'nin durmadan tekrarladığı sorular karşısında en çok verdiği cevap "Unutalım bunu. bu kez bir kız istedik. Onun başından geçenler. zaten hiçbir zaman da annesi olmamıştı ki. öyleyse kendi kendini böyle sıkıntıya sokmak için sebep ne?" Gerçekten kim olduğumu bilme hakkım var sanıyorum. yaşıyorum. Seni yetimhaneden aldık. burada ağlayıp üzülmesi gereken benim. hiç inanmıyordu. bunak bir annenin söylediği her şeyi kabul etmesinin anlaşılır gibi olmadığını söylemeye çalıştı. . . sonunda Swanny'ye konuyu son kez konuştuklarını açıkça belli etti. üstelik Mormor'un atalarının fotoğraflarıyla karısı arasında bir sürü benzerlik de görüyordu. annesinin itirafından yaklaşık bir yıl kadar sonra. Hangi milletten olduğunu bilmiyordu. çocuklara ya da yetişmekte olanlara daha uygundu. Ben şikâyet ediyor muyum? Asla! Yapılacakların en iyisini yapıyorum. hiç kuşkulanmıyordu. bu nedenle dili de yoktu. Swanny'nin artık kendini çok yalnız hissetmesini anlayışla karşılamak gerek. Daha sonra. Peki. bir kadının "onuru" konusunda ne düşündüğünü kesinlikle ortaya koymaktadır. kardeşleri değildi. birdenbire belki de Danimarkalı olmadığının farkına vardı. tamam mı. Asta'nın tekilde "günah işleyen" kadınlar hakkındaki düşüncelerini. güzel bir hayatın oldu. Bütün o büyük sevgiye rağmen annesi anne olmaktan çıkmıştı. birbirinin ardından ölüp giden o bebekleri ben doğurdum. Asta'nın kuşağından evli bir kadının bir âşığı olmasının sadece ahlakdışı bir suç olarak da kabul edildiğiydi. Danca konuştuğunda kendini bir sahtekâr gibi gördü. iyi bir kocan var -Asta burada bütün bunların kendi sahip olduklarından da çok olduğunu belirtmeden geçemiyordu. Bundan bahsetmek bile onu sinirlendiriyordu. sadece birlikte büyüdüğü insanlardı. Bütün bunlar yaşı nedeniyle daha da gülünçleşiyordu. Öfkelenmiyordu ama inanmıyordu. Öyleyse Mor bunu neden söyledi? "Bu hikâyeyi Dickens'tan buldu" diyordu Torben. canını sıkıyordu. hiçbir şeye ihtiyacın yok. Günlükler. baban ve ben. âşığından olduğunu anlatacaktı. Seni evlat edindik. Marie doğana kadar sadece erkek çocuğumuz olduğu için. ne denli kötü olursa olsun. tatmin oldun mu? Seni bir türlü anlayamıyorum. çok kızdığında da "Bütün bunlar ne kadar saçma!" diye bağırıyordu. Anne. Ağabeyi ve kız kardeşi. bu yüzden de onu teselliye yeltenmemesiydi. Çok sonraları bana kendini birçok bakımından afaroz edilmiş hissettiğini anlattı. lille Swanny.Torben'e göre bundan sonraki adımda Swanny'nin Rasmus'un değil kendi kızı olduğunu. seni seçtim. konuşmaya hakkı olmadığı bir dile saldırdığını sandı. gömmeye karar vermişti. lille Swanny"ydi.rahatın yerinde. Đtirafından sonra geçen yıllar boyunca bu konuyu mümkün olduğunca çabuk unutmayı başardı. En kötüsü ise ona her zaman destek olan. Danimarkalı olmayabileceğini öğrendiği güne kadar Danimarkalılık onun için nedenini kestiremediği bir öneme sahipti Bir süre şaşırtıcı bir şey oldu ve anadili Dancayı ağzına almamaya başladı.

Daniel benim yaşlarımda sessiz ve yakışıldı bir psikiyatrdı. Asta da geldi. ama 1960'ta bunu düşünmek bile imkânsızdı. Bugün olsa. Önce bebek Mads. Asta en yıkıcı yorumlarından birini yüksek sesle yaptı. Hiç duygum kalmadı zaten.. Kendi yaşındaki kadınlara ki yasla son derece sağlıklı ve güçlüydü. hayatta kalan tek çocuğu Knud ya da Ken Dayıydı. Teşhisten üç hafta sonra öldü. daha sonra anlaşılan Swanny'nin yerini aldığı bebek. fantezileri ile olayları ayırt edemiyordu.Bunları eve götüreceğim. Son nişanlısı George oldukça ciddiydi. Asta'nın kanseri. işe yarar bir silah olarak kendi düşlediği ya da uydurduğu bir şeydi. bukete iliştirilmiş kartı çıkardı: . Swanny'nin evine George ve oğlu Daniel ile birlikte gittik. gerçek ile düşü birbirine karıştırıyordu. Somme cephesinde Mogens. Rahat bir adamdı. Kanser olan ve kanserden ölen annemdi. eğilip yerdeki gül demetlerinden en büyüğünü seçti. Gülleri gerçekten de eve götürürken çiçeklerin artık Marie'nin işine yaramayacaklarını. Swanny kişilik ve kayıp çocukluk konusunda rahatlıkla psikolojik yardım alabilirdi.. basık bir şapka.Eskiden olduğu kadar kötü değil. ağustos ayında Hampstead nüfus müdürlüğünde evlenmişlerdi. ancak şimdiki durum biraz farklıydı. Nişanlandığını söylemek amacında değildi. Yine de Willow Caddesi'ne vardığımızda konuyu Daniel'e açmayı düşündüm. Kırmızı gülü çok seviyorum. krematoryumun bahçesindeki çelenklere bakarken. Doğruydu. Esther Summerson'a bak" diyordu. Annemin yakalandığı kanser.. Dickens'ı her an okuyordu. karsinomatosis adında yakaladığını kısa zamanda eriten bir hastalıktı. bütün bunlar fazla bir şey ifade etmiyor. şimdi de kızı Marie. Swanny belli belirsiz inledi: "Oh. Asta bunamıştı. Swanny onun kızı olmadığına göre. Yaşlandıkça kabuk bağlıyorsun. üstelik Dickens romanlarının kahramanlarının da kim olduklarını sonradan öğrenmeleri sıkça rastlanan bir durumdu." . cenaze üniformasını giymişti: siyah ipekli kruvaze bir pardösü. kokladı. Psikiyatra gitmek bile cesaret isteyen bir karardı. Mormor'un Dickens dışında bir şey okuduğu pek görülmemişti. Çocuklarım hep ölüyor. Duadan sonra. Sonra Asta herkesi şaşkınlıktan donduran bir şey yaptı. lille Swanny. daha önce birçok kez nişanlanmıştı. Cenaze töreni Golders Green'de yapıldı. Swanny gelmemesi için ikna etmeye çalışmasına rağmen geldi. Swanny o sırada daha önce hiç farkına varmadığı bir gerçeği gördü: Torben Asta'yı sevmiyordu.böylesine akıllı bir çözüm bulduğu için memnundu. Peter ve Sheila'nın (onlar da her kimse) çiçekleri annemin sağlığında vermelerinin çok daha yararlı olacağını söyledi. Mor. bütün psikiyatrların yaptığı gibi insanın her hareketini . Odama koydurmayı unutma. Annem evlenmek üzereydi. Kitap okumak konusunda Asta'dan hiç de geri kalmayan Torben "Estella'ya bak.

mesafeli ya da üstün görünmek iddiasında değildi. Swanny'nin oturma odasına girdiğimde. Erkekleri çok daha yakından tanımak istedikleri. Annemin ölümü Torben'in karısını geri getirmiş. Bunu daha önce de söylemişti belki de söylediğini unuttu. metresini öldürerek ondan olma çocuğunu karısına götüren adamın hikâyesini anlatıyordu. kökleri hakkındaki endişelerini de -göründüğü kadarıyla. Asta.aklından söküp atmıştı. babasının Danimarka kraliçesinin artık dul bir kadın olduğunu söylediğini de hatırlıyordu. ..Çok ilginç biri. kralın boğmaya çalıştığı Kraliçe Alexandra'nın ensesindeki izleri gizlemek için elmas tasmalar taktığını anlatırdı. Swanny annem ölmeden. ama sanki hayattan keyif almayı bilen birine benziyor.izlemiyordu. kendisi için o önemli sorunun cevabını aramıştı. Torben'de de söylenenlerin hiçbirine inanmama . kızı gibi olmam son derecede doğaldı. Swanny'nin bu hikâyeyi de kendisiyle bağdaştırıp bağdaştırmadığını düşündümse de Far'ı katil rolünde canlandırmam imkânsızdı. Annemin ölümü onu çok üzmüştü. ama kendi açısından bakıldığında. Kız kardeşinin arkasından ağladı. Hatırladıkları arasında Asta'nın pek de düşkün olduğu skandal öykülerinden biri de vardı. Ken Dayı oradaydı. Kendi beş yaşını hatırlayabiliyordu. anlayış gösteren Torben'e yakınlaştı. onları ciddi bir konuşmanın ortasında buldum. Burası pek yeri değil.Bu kim? Anneannem. Ne de olsa. Herhalde Ken de Asta'nın bir kız doğurduğunu. okul çağında. annemin ölmek için daha iyi bir zaman seçemeyeceğini düşünmekte haklı olduğunu sanıyorum. Cenaze sırasında bana Asta'nın kim olduğunu sormuştu. . Daniel'e kuzenlerinden birinin Đsveç'te tanıdığı. O yılın mayıs ayında Edward'ın öldüğünü. Bir kez daha acısını paylaşan. Yine de Swanny'yi ne Daniel Blain'e ne de herhangi bir başka psikiyatra götürmeye çalışmadım. hiç değilse onun gözlerinde. Birisi onu Astayla tanıştırmış olacak ki. evdeki doktoru ya da hemşireyi ya da her ikisini birden hatırlayacaktı. duygusuz ve kaba Ken Dayı kadar kötü olmamıştı. o sırada bebek değil. beş yaşında bir çocuktu. kendisi de hiç çocuk doğurmamıştı. onunla değişik bir açıdan ilgilenmeye başladı. Annemi bir kızkardeş olarak çok sevmişti. hatta daha hastalanmadan bile önce Ken Dayıya gitmiş. Üstelik birbirimize çok daha yaklaştık. Gerçekten de düşündüğümü söyledim: Bilmem. ama hiç olmazsa kendi sorunlarından uzaklaştırmıştı. O dönemde hayatının yarı umutlu dönemlerinden birini yaşıyor. Yas tuttu. Annenize çok üzüldüm. doğan bebeği gördüğünü. Torben hiç de otuz beş ile altmış yaş arasındaki her kadını hayatın katı kurallarından ayrılmakla suçlayan. genç ve güzel bir kadından bahseder gibi konuşuyordu. Benim. Kız kardeşi Marie en yakın arkadaşı olmuştu.

eğilimi güçleniyordu. bahçıvanı arkasında şaşkın bıraktı. Swanny ve Torben haftada üç gün gelen bir bahçıvan tutmuşlardı. sanki biraz akılları gidiyor. ağaçlarının altında yemek yenen bir yerden öte değildi.Yaşından. Diğer taraftan. daha önce de gördüm. Đngiltere'ye yerleşip yeni bir dil öğrenme zorunluluğu. Sık sık bundan yakınır. Swanny'nin sorduklarını neredeyse aynen tekrarlarken. yeni doğmuş kardeşinin öldüğü o yıllar. Evden eve. çünkü kadınlar "tuhaf hayvanlardı". tipik bir Ken Dayı davranışı olurdu. bahçede yemek yemek için yeterince çaba harcamamalarıydı. Böylesi. . Tekrar kendilerine gelmeleri de yedi yıl sürüyor. dut ağacı altında çay içilen Padanaram'ın "kullanışlılığından" (en sevdiği sözcüklerden biri) bahsederdi. Swanny ise hep hayatının bir parçası olmuştu. babanın sürekli uzakta olması. bir kızı olmadığı için ne kadar şanslı olduğunu söylerdi. Yine de bahçıvan ara sıra sonbahar yapraklarını ve kuru otları tutuşturmayı başarıyordu. hatta doğanın varlığının farkına varan kadınlardan değildi. yanında Swanny. ama içinden anlatmak gelmiyordu. gebelik. yoksa kulağı benimkinden bile duyarlıydı. Sık sık. Günlüğünde de öyle söyler. yani 1960'larda bile ateş yakmanın yasak olduğunu düşünüyorum. belki de hatırlıyordu. altı yaşından önce olanları hiç hatırlamadığını söylemişti. Bunu kanıtlayacak bir fotoğraf da vardı: büyük bir gümüş çaydanlıktan fincanlara çay dolduran Asta. Ken hatırlayamadı. Bütün bunlar geçmişi karartmak için yeterliydi. Swanny'ye göre bir öğleden sonra "yaşlı hanım" bahçeye inip el arabasını aldığında çok şaşırmıştı. Onun tercihi. birisi ona bir bebek getirmişti. doğum gibi şeyler küçüklerin önünde konuşulmayan konulardı. cevap vermek istemediği zaman yaptığı gibi ağır işitiyormuş numarası yaptı. arkada oğlanlar. ülkeden ülkeye dolaşıklığı. bunu söylediğinde de Asta'nın kaşları inanmıyormuşçasına kalktı. bütün bunlar Ken'in. hatırlanması acı verecek bir çocukluk geçirdiğini gösteriyordu. Belki de doğruydu. Sert bir tik bankın dışında oturacak yer olmadığından. sabah kahvaltıları ya da çay saatinde kullanılacak. Kadınların kaprislerine izin verilmemeliydi. Onun için bahçe. her ilkbaharda çıkarılıp bahçenin uygun yerine yerleştirilecek bir şemsiye de düşünülmemişti. çiçekçiden gelme gül goncaları ya da seralardan alınma kokulu ve egzotik çiçeklerdi. Onun çocuk olduğu dönemde çocuk yapmak. Mormor doğayı seven. Altı buçuk yaşındayken taşındıkları Lavender Grove'u bile hayal meyal hatırlıyordu. Ne istediğini sorduysa da anlaşılan Mormor. Mormor Willow Caddesi'ndeki evin bahçesine çıkmazdı. Morfar'ın kucağında annem. Swanny'ye göre neredeyse gururlanarak. anne ve babasının kavgalar ettiği. . Elinde el arabası koşarcasına uzaklaştı. Swanny'nin doğduğu yıl ailenin en kötü dönemiydi. demişti Torben'e. Oysa yaşamları daha sonra düzeldi. Ağacın altında çevresinde iskemleler olan masa yoktu. Bahçedeki çiçekler onun sevdiklerinden değildi. fotoğraf uğruna hizmetçi önlüğü ve şapkası giymiş. En azından yedi yıl. Gerçekten de Torben ve Swanny'yle yaşadığı büyük çekişmelerinden biri de dışarda. O dönemde. güneşin parlak olduğu günlerde oturulan. Yine de söylediklerinden fazlasını bildiğine inanmıyorum. Mor yatağa uzanmış. mutlu mutlu sırıtan Hansine. Londra ve çevresi dumansız bölge olarak adlandırılıyordu. (Daniel'in da düşünebileceği gibi) hatırlanması acı dolu çocukluk yıllarını unutmak istemesi olup olmadığını çok düşündüm. Torben açık havada yemekten hoşlanmazdı. O zamandan beri Ken'in o dönemleri hatırlamamasının nedeninin.

Genellikle de yanılırlar. hatta elbiseleri bile. hikâye anlatmaya.Eğer yakmak istediğin bir şey varsa Mor. seksen yaşındaki annesine odasına gitmek için üç kat merdiven tırmandırdığını öğrenenlerin ne diyeceklerini sorduğunda Mormor acıyla sırıttı. En sevdiği kahramanlar. Swanny olan biteni Mormor'a sorduğunda sert bir cevap aldı: . Swanny'ye göre diğer bütün şeyleri göz önündeydi.Swanny saçını yaptırmaya gitmişti.Özel şeylerdi. "Yaşlı hanımın el arabasını kitaplarla dolu olarak geri getirdiğini anlattı. Esther Summerson. Günlük yazmayı kestiyse. Lizzie Hexham. Eve döndüğünde bahçıvan gitmek üzereydi. mutfaktaki ocağı kullanabilirsin. küllerini dağıtmıştı. bahçıvan da bir daha ancak bir yıl sonra ateş yakacağını söylemişti. O odayı kendisi seçmişti. çünkü havanın girmesi için dolaplarının kapılarını ardına kadar açık bırakıyordu. Bir keresinde Swanny. Sidney Carton. değiştirmek istemiyordu. . ancak o zamana kadar ateşi söndürmüş. Günlükler saklanmış. kendisinin tam tersine. bunun 1967 sonbaharına denk düşmesi gerektiğini sanıyorum. lille Swanny? Biz ne yaparsak yapalım. Yürümeye. neden senin evde olmadığın bir zamanı seçerdim sanıyorsun? . Dickens'ı. elbiselerini ve eskiden günlüklerini yukarıdaki odasında tutuyordu. bekliyordu. ki günlükler de bunu kanıtlıyor.Bu yaşa gelip de başkalarının ne düşündüğünün önemsiz olduğunu hâlâ öğrenemedin mi. fotoğraflarını. her gün rastlanabilecek kişilerdi: Amy Dorrit. Dickens okumaya. Swanny ve Tor-ben'in davetlerine katılmaya. ama günlükler görünürde değildi. onlar bir şeyler diyecektir. Sekizinci bölüm . Fikrimi değiştirdim. Günlük yazmaya son verdiğinden beri onda büyük bir değişiklik görülmüyordu. lille Swanny. bunu başkalarının yanında yaptığında da özellikle çarpıcı ve içerikli bulduğu uzun bölümleri çevresindekilerin dinlemek isteyip istemediklerine aldırmadan yüksek sesle okumaya devam etti. Swanny'nin merdivenlerin artık fazla geldiğini söylemesini dinlemiyordu bile. Mormor gelecek hafta yine ateş yakıp yakmayacağını sormuş. Özel olmasaydı. Üçüncü kattaki odasına girdiğimi hiç sanmıyorum.

Neredeyse eminim ve ömrümde ilk kez bir çocuk doğuracağım için mutluyum! Kocamın Danimarka'dan ilk dönüşünden sonra rahmime düşen çocuğu üç ay sonra kaybettim ve çok üzüldüm. hvâd min Fader fortalte mig. daha on altı yaşındaydı.nefret ederek büyüdüm. nedendir bilmem -yeterince "sevgi" olduğundan. Schleswig'de oturan bir dayısı ve yengesi vardı. Sonra.29 haziran 1910 Jeg voksede op med Had til Tyskeme .Bak. til Prfjsen. længe for jeg blev ffdt. Bir kadının içinde olanlar. dedi Rasmus. Hep başkalarının ülkesini ele geçirmeye çalışırlar. Gülmemeliydim. Eğer çocuğum olacaksa. Bir . Avrupa savaşa hazırlanıyor. Housman'ın tebessümünü saklamaya çalıştığını gördüm. Bazı şeyler yazılmayacak kadar derin oluyor. Fransa ile Rusya da. Sadece Avusturya. 11 şubat 1911 Bir kız daha. üzerine Avrupa barışının yazılı olduğu Berlin Antlaşması'nı yırtmakta bir sakınca görmediler. Onlara. Housman bu akşam öyle diyorlardı. bunu günlüğüme dahi yazmadım. yani benim büyükbabamdı. Onlarla Danimarka arasındaki savaş. . yazlık evlerine gidip kendini astı. kız olmasını tercih ederim. Rasmus "w" ile başlayan bir kelime söylediğinde Housman eliyle ağzını kapatıyor. Schleswig ve Holstein'ı Prusya'ya vermek zorunda kaldığımızı söylemesini unutamıyorum.bugüne kadar bir daha gebe kalmadım. men jeg skal aldrig glemme. Ama en korkuncu.eller Prfjseme og Østrigerne som vi dengang kaldte dem. Đngilizcem mükemmelden çok uzak. Annem onu bir putrele asılı olarak hbuldu. nedenini bilemiyorum. Danimarka'nın da savaşa girmeyeceğini söyledim. Onun için Tötonlardan nefret ederim. Anlaşılan otomobillerden sonra savaş onlara değişik geliyor. Her üçü de Đngilizce'yi bu kadar güzel konuşan çocuklara gıpta ediyorum. Saatler boyu en sevmediğim konudan. savaştan ettiler. ne anlarsınız ki! Mr. Danimarka'yı işgalleri. dedi Rasmus gülerek. Krigen mellem dem og Danmark eller skulde jeg sige Besættelsen og Danmark var forbi i 1864. Ayağında sürekli çektiren bir kangren vardı. det hele afSlesvig ogHolsten. hiç kimsenin tam olarak anlayamayacağı bir sır olarak kalacaktır. Geçen yıl sıra Bosna-Hersek'teydi. savaş çıkarsa bizim karışmayacağımızı. 1864'te bitmişti. Almanlardan -ya da onlara taktığımız adla Prusyalı ve Avusturyalılardan.Siz kadınlar. ben doğmadan çok önce. ki öyle gözüküyor. O kadar acı ve üzüntü çektim ki. Hiç değilse Rasmus ve dostu iş ortağı Mr. . hvordan vi maatte give Afkald paa en Del afvores Faedreland. ama babamın bana ülkenin koca bir parçasını. annemin savaşa katılan ve kötü bir yara alan babası. bir gün acı o kadar dayanılmaz oldu ki. Bu söylediğime dikkat et. Macaristan değil. Gelecek yıl bir dördüncüsü olacak.

ama siyah ve yeşil kanatları var.yetişebiliyorsunuz. Đlk olarak oldukça güzel bir ev. Mutfağın arkasında ya da bahçedeki kulübede gizlice doğurup da aynı gün işlerinin başına dönen hizmetçiler bilirim. ona şu "otoların" modasının geçeceği zaman (mutlaka geçecektir) kadın elbiseleri satabileceğini söyledim. Sanırım müşterilerinin eve geldiğinde hoş bir kadınla karşılaşmalarının işi için iyi olacağını düşünüyor. Dün sabah doğdu. doğumdan birkaç gün sonra vücudum eski biçimini aldı. neredeyse doğumdan sonraki gün ayağa kalkarlar. "Đngilizler de söyleyebilecek" diyor. Tabiî Rasmus bu ismi Đngilizce olabileceği için de beğendi. Hoş olmadığımı biliyorum.oğlum olmasından o kadar korkuyordum ki. yürüyerek doğrusunu söylemek gerekirse koşarak. bu doğumla bir öncekinin arasındaki farklılığı düşündüm. Anlaşılan Westerby ailesinin hayatı epey değişti. Rasmus modadan neredeyse otomobillerden hoşlandığı kadar hoşlanmaya başladı. sonunda. Bu sefer balıklı Krustader ve kızarmış tavuk vardı. "zor işlerde" Hansine'ye yardım edecek bir de kız. Ben artık bir "leydi'yim. parmağımda da kocamın onu bu kadar mutlu ettiğim için (bu onun sözleri) almayı uygun bulduğu bir yüzük var. kalkmak zorundadırlar. . hiçbir zaman korseye gerçekten ihtiyacım olmadı. O kadar yavaş gidiyor ki. Şimdiki en son Amerikan buluşu olan elektrikli bir şey. Uyuyup iyi bir yemek yedikten sonra yatakta oturdum. Ben sadece isimden hoşlanıyorum. Üzerimde beyaz ipekli bir sabahlık. çok şık giyimli olmamı istiyor. Yeşil bir otomobil eşarbı ile beyaz tilki bir manşonum da vardı dışarıda olduğum sürece soğuktan dondum. Swanny doğduğunda Hansine yatağımın yanına sosis ve patates dolu koca bir tabak getirmişti. kulağa da hoş geliyor. O civardayken atsız araba demem yasak. ya "motor" ya da "otomobil" demem gerekiyor. Bugün otomobilde yeşil keten yakalı krem pardösümü ve üzerinde koca bir kuş olan şapkamı giydim. ama şu günlerde iyi göründüğümün de farkındayım. varmış. Aşağı tabaka kadınları böyle yapamaz. Şansım. benim için Swanhild'den sonra ikinci güzel kız ismi. Đngiliz olan her şeye bayılıyor. Ona bir kız çocuğu doğurduğum için benden iyisi yok. "bunun ne değeri var. Rasmus beni atsız arabasıyla gezdirmekte ısrar etmiş de olsa. Kuşun ne için olduğunu bilmiyorum. Adını Marie koyacağız. beni ortadan ikiye bölen bir kılıç gibi dayanılmaz bir sancı çektim ve doğdu. Hiçbir şeyin eksikliği çekilmeyecek yeterli para. kısa ve keskin oldu. bilmem" ama Rasmus o sıralarda söylediklerimi pek dinlemiyordu. Farklı amaçlarla da olsa hiç olmazsa bir kez bir konuda anlaştık. bu yüzden kendimi iyi hissetsem de doğumdan sonraki birkaç haftayı yatakta geçirmem gerekiyor. Giymek zorunda olmama rağmen. Zor bir doğum değil. aylar boyu bu günlüğe bir şey yazmadım. "Fransızlar da" dedim alçak sesle. sokağa çıkmak iyi oldu. Herkes bu kızın sanki Rasmus'un ilk çocuğu olduğunu sanacak! 3 mart 1911 Marie doğduğundan beri ilk kez sokağa çıktım. bununla sahnede gördüğü Marie Lloyd gibi "Maar-rie" diye telaffuz edeceklerini söylemek istiyor.

oğullan var diye gururlanırdı ama hepsi buydu. teni süt kadar beyaz. Bu sözünü ona hiç unutturmayacağım. yaşıtlarından daha uzun. Marie doğduğundan beri daha da kötüleşti ya da öyle görünüyor. her yere taşıyor. elbiselerim için kaç para harcadığımı merak etmeleri ve bu kadar göze batan bir şey giymeye nasıl cesaret edebildiğimi düşünmeleri. . Bazı kadınlar gibi elbiselere fazla önem verdiğimi sanmıyorum. Oğlanlar küçükken pek onların farkına varmazdı. bunu da nereden çıkarıyormuşum. -Bunda ne var? O sinir bozucu kahkahalarından birini attı. yutmadım. tam da istediğim gibi. Swanny'cik ise sadece beş yaşında. Swanny'nin görünüşünü beğenmiyor. Neden bilmem. onu konuşurken duyan herkes. Şu küçücük güzel kız. Yüzüğü Lea Irmağı'na atmaya ya da Hansine'ye vermeye hazırım. ama her zamanki gibi abartıyor. Mogens artık on üç yaşında. ama akümülatör gücünden ve çıkarılabilir silindir başlıklarından haberdar olması gerekiyor. ama hayatta bazı şeyleri böyle elde edemeyeceğimin farkındayım. Ona sordum. Son zamanlarda bana Vogue adlı bir Amerikan dergisi getiriyor. Şurası bir gerçek ki beni seviyor.Ne yapacağımı söyleyeyim. Yüzüğün 500 pound'a mal olduğunu söylüyor. . neredeyse babasının boyunda. çenesinde sakalları bitmeye başladı. buna rağmen görünüşünü beğenmiyor! Sonunda kabul etti. Her şeyiyle (neler olduğunu hiçbir zaman açıklamadı) Đngiliz olmak istediğini biliyorum. daha ufacık bir bebek olmasına rağmen bunu rahatlıkla söyleyebilirim. iyi gıdayı ve bakımı hiç gizlemiyor. Swanny'nin ona doğru yöneldiğini. ama Rasmus'un küçük Swanny'imi seveceğini bilsem feda etmeyi göze alırdım. ama hiç olmazsa kelimeleri yanlış anlaşılacak gibi telaffuz etmiyorum. orada duran otomobilleri gösteriyor. sana bir kürk manto alacağım. hatta Fordların uzun ömürlü olacağından eminim. Amerikalıların dediği gibi. bunlar söylemesi gereken şeylerdi. ama bu sevgisinin Ford motorlarından daha uzun ömürlü olacağını sanmıyorum. baş döndürecek kadar güzel. yabancı olduğunu hemen anlıyor. Benim de aksanım kötü. küçük pırlantalarının arasında bir de zümrüt taşı var. Đşin ilginç yanı. Kızını sevdiğine bir şey demiyorum. ilk önce bunun saçma olduğunu söyledi. Neyse. dedi.onun birini sevdiğini görmek o kadar değişik ki. biliyorum. gözleri deniz mavisi. Marie hiçbir zaman onun kadar güzel olamayacak. benimkiler gibi sert lacivert değil. Aralarına beyaz tilki kürkü işlenmiş Acem koyun postu. içinde de tam istediğim kürkü gördüm. tatlı ve yumuşak bir çocuk. benim istediğim iyi giyimli olmak. insanların bana bakması.O kadar Danimarkalı ki. oysa oğlanlar bundan hoşlanırdı. Oğlanlara kötü davranmıyor. Kız daha üç haftalık. sevdiği için mutluyum da. kendimi zorlayıp sordum. hepsinin eşit olduğunu söylemeye başladı. ama onlarla hiç futbol ya da kriket oynamadı.Rasmus titrediğimi gördü ve duymayı hayal bile edemeyeceğim bir şey söyledi: . Bütün çocuklarımızın içinde en güzeli de o. Tabiî kısa süre sonra bütün çocuklarını aynı derecede sevdiğini. Bazen onu bahçeye çıkarıyor. Marie'yi kucağından bırakmıyor. küçücük elini bacağının üzerine koyup bir şey sorduğunu. saçları altın gibi parlak. Parmağımdaki yüzük 22 ayar altın. Israr ettim. Bu yüzüğü çok seviyorum. Nedenini düşünemiyorum bile.

Aslında evdeki Danua yavrusu Bjfrn'ün daha çok farkında. "Dışarıda çok kaldın" diyor ya da "Evde yapacak bir işin yok mu?" Bjfrn'ün kulübesini bitirdiğinde. Bjfrn için bunun yanında penceresi. Rasmus ise dışında yaşıyoruz. Genellikle babasının en iyi yanlarını ya da görmek istediği tarafını görür. "Biz" diyorum ama aslında bebeği alan ve o görmeden eve saklayan benim.Rasmus'un ise bir köpeği kovar gibi elini ittiğini gördüğümde. ama bunu nasıl bilebilirim? Hayatım boyunca sadece bir tek erkekle birlikte oldum. çünkü böylesi iltifatlar başını döndürebilir. Rasmus bir karta adını yazmakla yetindi: "Mor ve Far'dan sevgilerle. ne kadar yıkanırsa yıkansın. Rasmus'u evin içinde görmek kolay değildir. Atölyede bir tezgâhı. bir saat boyunca adamın taşı işlemesini izledi. sanki demiri eritseler nasıl kokmasını beklersen. sokağa çıkıp yürüyorum. Bütün bunlar çevredeki en sıkıcı yerde. Rasmus da bunu böyle anlıyor. Her zaman yapmak ya da imal etmek istediği şeylerden bahseder. atölyeye çevirdiği bir kulübe var." Uzun zamandan beri bu günlüğe Rasmus'la ilgili bir şevler yazmak niyetindeydim. Doğu'da haremlere kapatılan kadınları duyduğumuzda öfkelenip yumruklarımızı sıkıyoruz ama burada neyin farklı olduğunu görmekte doğrusu zorlanıyorum. En son isteği cam üflemek. Bugün altı yaşında. öyle. bu gibi düşünceleri kafamdan atmaya çalışıyorum. Đçine bir otomobil konacak kadar büyük. Bugün otomobile binip küçük Swanny'yi doğum günü gezisine çıkardığımızda. içimden onu öldürmek geliyor. gerçek kiremitlerle kaplı bir çatısı olan bir kulübe yaptı. Belki de Rasmus diğer erkeklerden pek de farklı değildir. Eve döndüğünde. erkeklerin ise dışarda olmasını gerektiren bir kural var. Benzinin değişik bir kokusu var. Tabiî ki evden çıkıyorum. kaçıyorum. bir tek erkekle evlendim. bir sürü de aleti var. dev gibi bir duvarcının çalıştığı bir boşlukta otomobili durdurdu. Sonunda dün atölyeye gittim ve oğullarının kaç yaşında olduklarının farkında olup olmadığını sordum. benzin kokuyor. Onda gerçekten sevmediği nedir? Böyle düşünmeye başladığımda korkuyorum. Ona hediye olarak gerçek boyda ve gerçek saçlı bir bebek aldık. . Marie kucağımda kıpır kıpır oynarken.ben evin içinde. O kulübede motorları parçalara ayırıp tekrar bir araya getirerek saatler geçiriyor. motorlarıyla burada oynuyor. Onun değişik birisi olduğunu yazmak istiyorum. mideni bulandırıp başını döndürecek bir koku. bütün o hayvanları oyarak yapmaktı. Aslında ilginç. Anladığım kadarıyla ona çekici gelen şey. South Mill Fields'ta oluyordu. Bahçenin bitiminde. kaçırmıyorum. ya iş konuşmalarından birinin ortasına dalmam ya da atölyesine kadar gitmem gerekiyor. üstelik bir kız babasını bu açıdan hiç tanımaz ki. Biraz uzun solusan. ama doğrusu da bu. oğlanlar için Nuh'un gemisini yapmayı düşündü. Sanki kadınların evin içinde. Eğer onunla sabahın sekizi ile akşamın dokuzu arasında bir şey konuşmak istersem. biraz acı. 28 temmuz 1911 Küçük Swanny'nin doğum günü. bundan sonra heykeltıraşlık çıkarsa hiç şaşırmayacağım. oysa genellikle ona böyle bir davranışta bulunmamaya çalışırım. Kulübeyi ne kadar beğendiğimi saklayamadım.

Evde yapacak bir şeyin yok mu? diye sordu.Sam Cropper. Đngiltere'ye o denli çılgıncasına âşık ki. yine de dudaklarımın oynadığını gördü. Hiç kötü davranmadın. Hiç böyle bir şey aklıma gelmemişti. Tabiî ki onu çaya çağırabilirsin. onun için her şeyin Đngiliz olması şart. Hansine?" diye sorunca şaşırıp kızardı.Hadi hadi. Şimdi farkına vardım. . demiryollarında çalışıyor.Bebek oyuncakları yaparak zamanını boşa harcamadan önce. ama düşününce Kopenhag'da da bir erkek arkadaşının olduğunu hatırladım. öyle değil mi?" . ama cevap vermiyoruz. 'Annen bazen çok acımasız olabiliyor'. ama kulaklarıma inanmakta güçlük çektim.Eğer bir şeyler yapmak istiyorsan. . çünkü bunu daha birkaç hafta önce küçük Swanny'den duymuştum. Mogens on üç yaşında. Tabiî ki bir kadından. Yıllardır bu çeşit arkadaşları olmuştu. bu da pek hoşuma gidiyor. aptallaşma. sadece şaşırdım. . Sizin için komik görünmeyebilir. Belki unutmuşsundur diye söylüyorum. Knud da on bir. Öyle düşündüğünü biliyorum. dedim. Çok acımasız olduğumu düşünüyor. sanki dokunsam ağlayacakmış gibi oldu. 5 mart 1912 Hansine'ye kur yapan bir adam var.. erkek. Bu söylediği Danca ve oldukça komikti. dedi. Đkimiz de soru soruyoruz. neden Swanny'ye bir bebek evi yapmıyorsun? Cevap vermedi. Gülmemek için kendimi tuttum. ben de ona bana hiç kötü davranmadığını söyledim. niyetim alay etmek falan değil. Ona bir şey anlatılmasından hiç hoşlanmaz.Buraya böylesine saçma sorular sorarak aklımı karıştırmaya mı geldin? Benimle hep böyle sıcak konuşur. . Bana "lille Mor" diyor ki. Konuşmalarımız böyledir. Tabii onunla alay ettiğimi düşündü. . belli ki bir şeye şaşırmıştım. hep yaptığı gibi önlüğünü ellerinin arasında buruşturup çekiştirmeye başladı. bu kez de öyle oldu. konuyu değiştirerek oğlanlardan bahsederken neden Jack ve Ken demediğimi sordu.Kadın değil. "Lille Mor" dedi. gelip bir sormak istedim. kendimi gülmekten alamadım. "Hansine dedi ki. dedim. dedi. "Kadın bizim sokaktaki bir evde mi çalışıyor. dedim. hiç. Adı ne? . kendi gibi bir hizmetçiden söz ettiğini sandım. ne istediğini sorunca da bir arkadaşını çay içmek üzere mutfağa davet etmek için izin istedi. Bu sabah benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi.

Oysa Hansine'nin ağzı kahve fincanına. eminim bütün kadınlar bavullarını onun taşımasını istiyordur. burnu da çorba kaşığına benziyor. Ama bence yüz hatları çok daha önemli. Hansine her zamankinden de fazla kızardı. Eğer hamalsa. evin hanımı olduğumu unutmamasını. Ama bugün kızımı dışarı kendim çıkardım. Beni görünce oldukça şaşırdılar. yakışıklı erkeklerin güzel kız peşinde olmaları beklenir. bana hep koyun budunun ön kısmını hatırlatır. bir daha böyle bir şey yaparsa kendisine iş arayabileceğini söylemeyi düşündüm. eline de bir fincan çayla reçelli bir dilim ekmek tutuşturulmuştu. Đnsanlar da bana hep iyi davranmadılar. Suratı geniş ve yuvarlaktır.- Sanmıyorum. önlüğünü de bir yerlere saklamıştı. Bunu bir kitapta okumuştum.güzel olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Sanki Đngilizlerin deyimiyle iri ve güçlü bir köylü kadını gibi. hele o koşullarda. Hemen onunla tanışmak istiyorlar. Emily görünürde yoktu. satın aldığım da fazla hoşlanmadığım bir kitapta. Bu Cropper ünlü bir Đngiliz hukukçusu olan Edward Marshall Hall'a benziyordu Sıradan bir işçi için fazla dik ve seçkin görünüyordu. Hansine de başparmağını geriye doğru kıvırarak gösterdi: . Bir kadının sarışın ve mavi gözlü olduğunu söylediğinizde. Ne var ki böyle davranamayacağımın farkındaydım. Küçük Marie yemek sandalyesinden gülerek ve kaşığını sallayarak dört bu yana yemek saçtığından yemek odasındaki eşyaların üzerine kılıflar dikmemiz gerekti. Genellikle gösterişsiz olanlardan tercih ederler. insanlara -özellikle erkeklere. Hansine ve ben birbirimizi uzun zamandır tanıyorduk. Kedi gibi bakıyor. belki de haklıdır. sessiz tavşanlar gibi oturuyorlardı 2 haziran 1913 . öyle de olması gerekirdi. Bazen buna daha fazla dayanamıyorum. ama gerçekte hiç de böyle değildir. Bazen olabilirim. iyi kitap ödünç alacağım. Önce Hansine'yi çağırıp kızıma böyle bir şey söylemeye nasıl cesaret ettiğini sormayı. Đlginçtir. Demiryolunda ne iş yapıyor. Küçük Marie'yi kucağına bıraktım ve tekrar mutfaktan geçtim. doğrusu merak ediyorum. Hansine uzun boylu ve yakışıklı bir erkekle mutfak masasının yarımda oturmuş çay içiyor. Yine de onu çekici bulan adamı merak etmekten kendimi alamadım. Zavallı Emily bulaşıkhaneye hapsolmuş.Emily nerede? diye sordum Đngilizce. saat dörtte de Swanny'yi yatağa bırakırken bir fincan da çay getirdi. Hansine benim verdiğim ipekli bluzlardan birini giymiş. bence de yazık olur. dedim ama için için köpürüyordum. sevgilim. genellikle aldığını verirsin. Madam. Yani benim bazen acımasız ve kötü olduğumu düşünüyorsa. Swanny'yi okuldan alıp geldi.Orada. başka yerde yemek vermesi için zile basıp Emily'yi çağırıyorum. birlikte epey şey geçirmiştik. . yemek salonuna gönderilenlerden daha güzel görünen pastalardan yiyordu. Bu nedenle halk kütüphanesine üye olup.

Onun için Hansine hakkında yazacağım. . sadece Hansine'nin talibi. Cropper'ı evde üç kez görene kadar tek kelime etmedi. Bana telgraf çekseydi daha iyi olurdu. Ejnar. . O zaman anladım. oysa o beni çok sevdiğini. "Kendi içinden çık. Ama bu da çok aptalca olacaktı. giyimimi. oysa ben yaz günü siyahlara bürünmek niyetinde değilim. Üstelik. Eğer ciddi olsaydım bunu şimdi değil iki hafta önce. Cropper'ın da buraya tahminimden daha sık geldiğini düşünüyorum. Danimarka ordusunda subay olan kuzenimden. teyzenin öldüğünü öğrendiğim gün gülmenin doğru olmayacağını düşündüğümden. tavsiye edip vaaz verdiği bir ilişkide sevginin ayakta kalması çok güç. onun gibi akıllı. kötülük yapacak fırsat bulamadığım ve korkaklığım yüzünden iyi göründüm. Asta" derdi hep. kendi kendimi üzeceğim. davranışlarımı. Yazmam gereken çok eğlenceli bir şey oldu. benim hiç doğurmadığı kızı olduğumu söylerdi. Öyle sanıyorum ki teyzenin beni görüp de konuşma biçimimi. Böyle devam edersem.Bu sabah Ejnar'dan. Şu anda Cropper'la birlikte dışarı çıkıyorlar. Ona ait olup da isteyebileceğim tek şey o kitaplardı. tahmin ettim. sanki gözümün önünde bir ışık çakmışçasına 'Tamam" dedim. Đlk defa bu evde ne kadar az kitap olduğunun farkına vardım. Đyi Đngilizce okuyorum.Dün bahçede karşılaştığım uzun boylu bey. En sonunda. Daha doğrusu. Kitaplar benim olduğu için memnunum. Her neyse. Frederikke Teyze'nin öldüğünü bildiren bir mektup aldım. Birinin sürekli olarak ötekine ne yapması gerektiğini söylediği. insanların ne yaptıklarını görmeyen hatta insanların varlığından bile haberi olmayan Rasmus bile Cropper'ın farkında. ahlak kurallarının ne olduğunu biliyordum. olabildiğince komikliğe ihtiyacım var. Öleni sevmedikçe yas tutmak bence yalancılık gibi bir şey. neredeyse suçlu gibi davrandım. sekiz yıldan sonra okumam da gerekir. yine de bütün o yolu tepip cenazeye katılmayı istemezdim. ne demek istediğini anlamamış gibi. Đzinli olduğu öğleden sonra sürekli olarak buluşuyorlar. Rasmus. "Kimi kastettiğini anladım. Yine de oyuna devam ettim. dolu ve önemli bir mühendisin beni kıskanacağına inanmamı istemez. Rasmus bile. Her şeyden önce. ilk önce bunu yazmamaya karar vermiştim. Emily gibi çoğu Đngiliz'den daha iyi okuduğumun farkındayım. galiba ona söylemeyeceğim. Frederikke Teyze'nin. Charles Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş bütün eserleri koleksiyonunu bana bıraktığını söylüyor. Teyzeyi sevmedim. Hackney'de oturduğumuz sırada tanıdığımız Lutherci papaza benzeyen vaiz maskesini taktı. yine de hiçbir zaman ana dilinde okumak gibi olmayacak. teyzenin gerçekten öldüğü gün yapmam gerekirdi. Benden başka kimse kitap okumuyor. Daha sonra yüzüne. Frederikke Teyze'yi görmeyeli dokuz yıl oldu." Kıpkırmızı oldu. Öte yandan da. zevklerimi.Ne arkadaşı? . zaman anıları soluklaştırıyor.Arkadaşın kim. Başlangıçta. teyzenin o tekdüze konuşmasıyla da söylediği gibi hep kendini düşünmenin de bir yararı yok. biliyorum yas tutmamı isteyecek. hele hele ahlak anlayışımı eleştirmediği tek bir gün bile olmamıştır. O bir bey değil. her Đngiliz gibi bir işçiyi soylu bir beyden . Asta? diye sordu. Çok gelişmiş bir ahlak anlayışım olmamakla birlikte. Reddetmeyeceğim. Eğer Rasmus'a söylersem. Rasmus.

Bütün çocuklarımın içinde en yaramazı o. dedi. Bu öğleden sonra korkunç bir şey yaptı.ayırt edebilmek zorunda olduğunun da farkındadır. hep saklayacağım. "Gelecek cuma ne var. Kapı komşum Mrs. eğer babamın dediği gibi hayat yetmiş yılsa. Roper'ı taklit ettiğimi düşünüyor. elinde bir aletle çıkageldi. biliyorsun değil mi. Harisine korku içinde merdivenleri tırmandı. dedi. değil mi?" Bunu yapacak kadar alçalmayı kabul edemem.Bu benim doğum günü hediyem mi? diye sordum. hepsi hediye verdiler: Mogens'ten domuz derisi bir kese içinde bir makas. Hatırlayacak kadar sevmiyorsa. Neyse. Swanny'nin hediyesini uzun uzun yazabilmek için sona bıraktım. ama sen de kullanabilirsin. Aslında yazarken görmedi. Cropper. Sanırım Hansine çocukları uyardı. "Milyonlarca teşekkür" dedim. beni odamda sakince oturur ve bu günlüğü yazar buldu. Bu hediyeyi kalem uçlarını temizlemek için kullanmayacağım. "Nasıl. Rasmus akşam yemeğinden biraz önce. Knud'dan gümüş bir kutu içinde üzerlerine "A" işlenmiş iki mendil. Sanırım Rasmus benim Mrs. . Sevgilim?" ya da "Gelecek perşembeyi unutmadın. Kendi eliyle diktiği bir kalem bezi. Daha önce hiç görmediğim bu aleti fotoğraflarından tanıdım. Bir saat boyunca surat astı. çünkü defteri hemen çekmeceye attım.Tabiî. "Đşte senin için" dedi. oysa ondan bahsedildiğini hiç duymadı. ortasına kırmızı bir gül işlenmiş -en sevdiğim çiçeğin gül olduğunu biliyor. mor bir keçenin kenarlarını işlemiş. Geçen hafta sinemada izleyip kullanmaya can attığım cümleyi hatırladım.Yani bunu kim kullanacak? Đş için buna ihtiyacım olacak. yarını unutmadın. Rasmus her zamanki gibi unuttu. Bu haldeyken onunla konuşmaya çalışan zavallı çocuklara acıyorum. Rasmus'a hatırlatmaya cesaret edemez. sevgiyle hazırlanan tek hediye onunki.üzerine de "Mor" yazmış. elbiseleri dışında hiç de işçiye benzemiyor. bir saniye bile rahat durmuyor. Hızla düşündüğünü görebiliyordum: . Bir tek Marie dışında tabiî. 6 temmuz 1913 Yine doğum günüm. Doğru. unutsun daha Đyi. Evans kocasına doğum günü ve evlenme yıldönümünü unutma fırsatı tanımadığını. sevdin mi?" . Bugün otuz üç yaşındayım. Hansine'ye giderek "Mor yere düştü. birkaç gün öncesinden hatırlattığını söylüyor. böylesi daha iyi. Bir telefon. onun bir kusur işlemesi imkânsız. çünkü bütün hediyeler içinde evde yapılan. gözleri kapalı ve konuşmuyor" dedi. eline geçeni yırtıp oyun oynuyor. son yüksüğümü deldiğimden Marie'den yeni bir yüksük. yakında orta yaşlı olacağım. o yüzden beni .

taşınmaktan hoşlandığım için. Onu çok neden onu sevdiğini merak ediyorum. sanki bu kez doğru seçim yapmıştı. Belki de o insanlar da hiçbir konuda diğerinin düşüncesini öğrenme zahmetine girmiyordur. anlayamadıkları bu davranışların onları dışarıda bıraktığına inanıyorlar. Bir doğum günü daha geçti! 20 eylül 1913 Taşınacağız. karı ve kocanın bazı şeyleri birlikte yaptığı evlilikler olduğundan eminim. Tek cevabı. Kendi yapamadıkları. bir ay içinde taşınmak zorunda olduklarım söylemesini kabul edemiyorum. Küçük çocukların annelerinin bir şey yazmasından ya da okumasından pek hoşlanmadıklarını öğrenmiş oldum. fırlak elmacık kemiklerimi ve ince dudaklarımı da almış. Dokuzuncu bölüm . Shepherds Hill'de. Aslında. paket yapmayı. büyüdüğünde de tıpkı bana benzeyecek. Ama hayır. Highgate. Sanki bir macera gibi. Yine de bir erkeğin on altı yıldır evli olduğu bir kadına yeni bir ev aldığını. Padanaram adlı büyük ve yeni bir ev. yaşayacağım evin seçiminde söz sahibi olmak isterdim. Nerede? diye sordum. özellikle de yeni evdeki ilk geceyi çok seviyorum. değişikliği. saçları da ıslak kum renginde. fazla dert etmiyorum. Sevgili kocam bunu bu sabah bildirdi. Hemen West Hill çevresindeki eski köyü ve o korkunç eski evleri düşündüm. Şiddetli bir tokat atıp genç gözdesinin yaptıklarını Rasmus'a anlattım. Diğer evlilikler hakkında fazla bir bilgim olmasa da kol kola yürürken gördüğüm çiftlerden ya da Rasmus'un otomobil sattığı insanların evini ziyaret ettiğimde gördüklerimden. Tavuskuşu mavisi gözlerimi. Üstelik bir mezarlığın yanında oturmak da istemiyordum. toparlanmayı. iki yıl ve beş aylık bir kızın böyle bir şey yapması için ne kadar akıllı olması gerektiğini söylemek oldu.sakin sakin oturup pencereden dışarı bakarken buldu. Yine bir çocuk ya da aptal muamelesi görmemek. Taşınmayı. Sanırım Marie bu oyunu ilgi çekmek için uydurdu. O yaştaki halime tıpatıp benziyor. Yine de yalan söyleyip kurtulması doğru olmaz.

oysa binlerce hayranı vardı. lütfen telefonu kapama. bu kadın Swanny'nin yazışmalarını takip ederdi. yani fazla arkadaşı yoktu demek istiyorum.. Onu terk etmedim. Sevgilimi elimden alıp evlendi. yine de öyle olmaya çok yaklaşmıştı. ancak Swanny'nin ilk krizinden sonra işi bıraktı. Oldukça cesur ve dramatik olduğunun farkındayım. Oldukça başarılı bir yapımcı oldu. telefonu yüzüne kapatmayacağım. daha doğrusu annesinin binlerce hayranı vardı. ödünç alınacak. Bir okuyucuya teşekkür etmek -genellikle hepsi de kadındı-başsağlığı dilekleri için teşekkürlerimi iletip günlüklerin yayımına devam edileceğine söz veren yüzüncü kartı yazmıştım ki. .. On beş yıl çok uzun değil.Mesajımı aldın ve benden nefret ediyorsun. çalınacak ya da terk edilecek eşya değildir. telefonda heyecanlı bir ifadeyle düşüncesini açıkladığı o geceden bu yana hiç işitmemiştim: "Ne kadar da yakışıklı!" Telefonuna cevap vermedim. Onu sevdiğim tek erkek olarak adlandırmak abartılı olur. imzasını bile atacak durumda değildi. Günlükler uzun zamandan beri televizyona uyarlanıp çekilmiş. bunun cevabı hazır. Genellikle de adım televizyon dizilerinde gördüm. Sesim bana bile fazla çatlak geldi. yaptığım daha çok yapıcı firar denilen bir şeydi. çok daha sonra da boşandılar. . Đstemediği sürece kimseyi başkasının elinden alamazsınız. Swanny'nin çok tanıdığı yoktu. Amerika'ya gidip kayboldu. Artık Swanny bir mektupta yazılanları anlamak bu yana. Evden çıkan ben oldum. Ağzım kurumuştu.1960'ların sonuna doğru. bunu anlatmak için başka bir yol yok. Ne var ki telesekreterde duyduğum sesi on beş yıldır. Daniel. Annemin son nişanlısının oğlu Psikiyatr Daniel Blain'le beş yıldır birlikte yaşıyorduk. şimdi yakalandığını düşünüp telefonu kapatacaksın ama lütfen. Đnsanlar kapılacak. Zaman zaman Gary'den bahsedildiğini duydum. Üstelik imzasını hangi adla atacaktı ki? Benimsediği o ikinci kişilikten sonra. Daniel ve Cary daha sonra evlendiler.Cary. "başucu kitabı" olarak da okunmuştu. Biliyorum. Eğer beni gerçekten sevmiş olsaydı. oturup işe giriştim. Cary gözünü ona dikti ve aldı. insanların özgür iradeleri vardır. Belki de sevmedi. Yine de neden aradığını bilmeden de mutlu yaşayabileceğime karar verdim. BBC'de çalışıyordu. Swanny de hayranları için annesini temsil ediyordu. Swanny'nin iki hafta önceki ölümünden bu yana eve gelen başsağlığı mektuplarından koca bir yığın oluşmuştu Ölümünden bir yıl öncesine kadar Swanny'nin haftada üç gün gelen bir sekreteri vardı. cesaretine hayran oldum. Cary'nin bile bunu böyle kabul edeceğini düşünüyorum. Cary telefon etti. Cary Oliver'ı Đlk tanıdığımda. ötekinin imzasını atmak isteyebilir miydi? Kısacası benden başka mektupları cevaplayacak kimse yoktu. Hâlâ o nefes nefese ders verir sesiyle konuşuyordu. Dürüst davranıp ne istediğini merak ettiğimi söylemeliyim. . böyle alanen sadece geçen bir gece gibi. son bir öneri de kitapları kasete kaydetmekten söz ediyordu. Beni arayan oydu.

daha iyi olmaz mı? Önce bunu halledelim.- Konuşacak mısın? . beni bağışladın mı? . Şimdi benden ne istediğini söyle. . telesekreteri de devre dışı bırakmıştım. . Düşünüyordum. öyle değil mi? . Haydi. . eksik bölüm. zor bir dönem.Eğer bilmiyorsan. .Peki. diye devam ettim. Tamam mı? Gerçekten de bağışlayabiliyor musun.Önce bana yayımlanmamış günlüklere göz atmayı yasaklayıp yasaklamadığını söyle.Tabiî var.Birinci günlükte kayıp bir bölüm var. Söylemiştim. Düşündüm. Ann? Gerçekten.Değil miydin? . Bağışlanmak istiyorum. şaşırt beni. seni bağışladım.Ne? . hiç olmazsa benim de bir fırsatım olacak demek. . . Dikkatle konuştum: Konuşmayalı çok uzun zaman oldu. Duyduğum nefes. onun adını anmak istemiyordum. Daha sonra konuştu: . Bir çocuk gibiyim. bir çocuk gibi davrandığımı düşündüğünü biliyorum. bunu sen de biliyorsun. Orada olması gerekirken olmayan bir şey mi var? .Eksik parça mı? Bunu ilk kez duyuyorum. ama bir şey söylemedim. Oldukça başarılısın.Konuşuyorum. Gerçekten de şaşırttı. Benden istediğin bir şey var.Neden bahsettiğini anlamıyorum. "Daniel şimdi seni duymalıydı" diye. Ann. Önce her şeyin iyi olduğunu söylemeni istiyorum. Cary. Bunu kimsenin görmesine izin verdin mi? . bir kedinin mırıltısını andırıyordu.Benden ne istediğini söylesen. Bağışlanmış olmanın tadına varırmışçasına bir süre bekledi.Kendi prodüksiyonlarından birinde iş bulabilirsin. Farkında bile değildim.Oh. Artık nasıl derler temiz bir sayfayla başlamak istiyorum. yakalanmakla ne demek istedi? Evin dışındaydım. Cevap vermedi ama telefon sessiz değildi. rahat bir nefes daha alacağını.

Hansine eve gelir ve komşu evde ya da arka sokaktaki evlerden birinde çalışan bir hizmetçiyle tanıştığım anlatır. Yine de Cary'nin bilmek istediği şeyin Swanny'nin doğumuyla ilgili olduğunu anladım.Sonra. neydi adı. Büyük bir samimiyetle.. dedi. ne var ki hayattayken. Belki de ilk kez birisi benimle konuşurken bütün günlüklerin içeriğini bildiğimi. . . Özür dilerim. senin teyzen kim? Senin teyzenin kim olduğunu bilmiyorum bile. hani hizmetçi. buluşabilir miyiz? Gelebilir misin? Dayanabilir misin? Bir an düşünüp gidebileceğime karar verdim. Yakında daha da çoğalacaklardı. Roper hakkında bir dizi yapmak istiyorum.. . . Asta'nın gerçek kızı olup olmadığı konusunun o kadar da önemli görülmeyeceği açıktı. onun bir şekilde akraba olduğunu biliyordum. ..Teyzenin bebekliği mi? Ann.. evinde çalıştığı insanlar Roper. tercümanı gibi görülüyordu. . ne olabileceğini sordum.Teyzemin bebekliğiyle ilgili olup yayımlanmamış tek bir nokta bile kalmadığından eminim.Evet. Sanırım öyle. Swanny onun aracısı. . en ilginç olanı. satır satır ezberlediğimi varsayıyordu.Swanny Kjær.Yine de bana ne konuda olduğunu anlat.Ann. Şimdi öldüğüne göre. tabiî. Hansine. Hansine'yle çay içmeye gelen kadın ve çalıştığı evdeki insanlar hakkında daha fazla bilgi verir. Đnsanların ilgisini çeken Asta'ydı. Đşte bu! Gerçekten de bunları bilmiyor muydun? . birinci cildin hemen başlarında.Asta'da.Ne istediğini biraz sonra belli etti. radyo programlarına çıkıyor. bir anlamda sözcüsü. Đşte. dergilerde mülakatları yayımlanıyordu. . ama teyzen olabileceğini hiç düşünmedim. Ne de olsa Swanny ünlü bir kişi olmuştu. karısı ve kayınvalidesidir. neden söz ettiğini anlamadığımı söyledim. toplumun ilgisi ona değil. isteğinin Swanny'nin kökeni ile ilgili olmasıydı. şeyin hakkında bir bölüm var. televizyona konuk oluyor.Aman Tanrım. Bebekliğinde ne var? Umarım bu konuda paparazzilerin saldırısına uğramadın? Bu konunun ne olduğunu. Tabiî gidebilirdim. . onun elinde bulunan ve henüz yayımlanmamış günlüklere dönecekti. . Anlaşılan kendimi farkında olmadan bu konuya fazlasıyla kaptırmıştım.Roper. kelime kelime.

hepsi bu. ama aklıma gelmedi işte. Asıl ilgimi çeken bir sonraki mektup oldu. Paul Sellway adlı birinden geliyordu. Swanny de annemin ölümüyle doğan boşluğu kendi kökeniyle ilgili endişeleriyle doldurdu. Daha sonra Asta bu insanların oturduğu sokağa gittiğini. Annemin ölümünden aşağı yukarı iki yıl sonra. evlerine baktığını. 1943 yılında doğmuştu. daha önce böyle bir boşluk görmediğim için şaşırmıştım. Kendi Asta cildimi buldum. ama kim olduğunu anlamak için sonuncu paragrafa kadar okumak gerekiyordu. Sokakta düşen yaşlı adam. Günlüklerde boşluklar olur. Onunla küçük bir çocukken. Mektubunu antetli kâğıda yazmıştı: Dr. Swanny çok daha değişik düşünürdü.. Mrs. Kendi kökleriyle ilgili araştırmasını sürdürürken. Merak. aşağı tabakadan bir değil. kendimi "Asta buna ne tepki gösterir?" diye düşünürken buldum. G. 26 temmuz 1905 günü yazılanlardı. günlük telefon konuşmalarını yapmamayı öğrenmişti.Söylediği adlar bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Anlaşılan Asta konuyla fazla ilgilenmemişti. . bir süre bu adı daha önce nerede duyduğumu düşündüm. Asta da defterine her gün yazmamıştı. Bütün fark. kucağında bir bebekle bir kadının çıktığını gördüğünü yazıyordu. Bütün bunlar. Roper değil. Ne bir açıklama ne de ayrıntı. böyle davranmasının nedenini açıklayamıyordu. sadece Cary'yle iki gün sonra buluşmak üzere sözleştik. cahil Hansine'nin torunu. P. Gerçek bir züppeydi. Paul Sellway'in bir doktor (derin saygı duyduğu ama sevmediği bir unvan) olduğunu öğrenince inanmayacaktı. ancak yine isim yoktu. Bu isim bana bir şeyler söylemek istiyordu. Sellway. anneannesinin ölümünden hemen sonra tanıştığını hatırlıyordu. gerçek züppelerin büyük çoğunluğu gibi. Mrs. Daha sonra.. 15 ekim tarihinin altında "Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamla" ilgili bir bölüm okudum. Maureen'in. bazen haftalar boyunca yazmadığı da oluyordu. çarşamba günlerini başka türlü doldurmayı. Joan (kızlık soyadı Cropper) ve Ronald Sellway'in oğullarıydı. Tıpkı tabiatın boşluktan nefret etmesi gibi. Teyzemin ölümünden sonra acımı paylaşmak istediğini belirtiyordu. Şimdi düşündükçe nasıl olup da daha fazla bilgi istemediğime şaşıyorum. Sellway. Swanny'nin doğumundan iki gün önce. bir doktor ha? Aptal Karoline gibi bir çiftlik hayvanından farksız o köylü Fink'in torunu! Morfar'ın kendisinin de bir ağıldan (hem de birçok açıdan) gelmiş olmasının fazla bir önemi yoktu. yani o zaman. adresi de Londra E8'di. Ne yani. iki kuşaktır uzaklaşmış olmaktaydı. Mektubu okumaya başlamadan. telefonu kaparken başladı. Ken'in karısının bir akrabası bir Sellway'le evlenmemiş miydi? Daha fazla düşünmeden mektubu okumaya giriştim. Bir adam. evinde çalışan diğer insanlarla ilgili bölümleri gördüm. Ben de öyle. Hansine'nin kızına da gitmişti. Sellway. Sonra. karısı ve karısının annesinden söz ediliyordu. Hansine'nin arkadaşı. 30 ağustosa kadar bir şey yazılmamıştı. ama ne olduğunu çıkaramadım. Hepsi bu kadardı. Hizmetçi ev sahibinden bahsederken "hanımım. Mektup birkaç paragraflıktı. Nedendir bilmem. yani Hansine Fink'in torunuydu. Kız kardeşinin ölmüş olduğunu kabullenip alışmıştı. ilk sayfalarını okudumRoper diye birisinden bahis yoktu. Hyde" diyordu.

gerçek cevabı buldu: "Neden annenize sormuyorsunuz?" Swanny sorduğunu anlattı. Swanny eski telefon numarasını aramış. Aslında bunu herkes yapabilirdi. Yine kendi sıkıntılarını kendi yarattığı bir döneme girmişti. Birinin nasıl bulunacağını. Sellway sürekli. Gerçeği öğrenmek istiyor. işimden dolayı bana özel dedektif muamelesi yapan sadece Swanny değildi. Joan Sellway ya da kocası Ronald Sellway'in Londra telefon rehberinde bulunmamalarının nedeni. sorunu anlamıyor gözüktü. mektuptaki Paul Sellway'di tabiî. Swanny'nin "tam bir Danimarkalı" dediği. Swanny'nin Paul Sellway'le tanışmasının bu ölümün hemen sonrasına rastladığını düşünüyorum. açık renk saçlı bir kadındı. Swanny o dönemde doğmamış oğlunun bütün bunları nasıl bileceğini sorunca da cevabı yine hazırdı. Sonra Swanny onu görmeye gitmişti. Swanny'nin Hansine'nin cenaze törenine değil -ne annem ne de Asta gitmişticenazeden birkaç gün sonra. karşısına Sellway'lerin şimdi nerede oturduklarından habersiz bir yabancı çıkmıştı. ne cevap aldığını açıkladı. Ne olursa olsun. iyi huylu ve güvenilir bir kadındı. Asta'nın vermediği anne sevgisini göstermeye hazır. .Sadece annenizin size o dönemle ilgili bir şeyler anlatmış olabileceğini düşünmüştüm. Oğlumla konuşmanız daha iyi olur. hiç de güç bir şey değildi.Ben de yoktum. Uzun boylu. Swanny'nin. Yani annemin yanında çalıştığı dönemle ilgili demek istiyorum. . Swanny'ye sadece soğuk davrandı. Belki de Hansine. Ya da en azından Swanny onu öyle hatırlıyordu. yerinin nasıl belirleneceğini biliyor olmalıydım. ama bu o kadar da kolay olmamıştı. Joan'ı hem bulmak istediğini hem de bulmamayı tercih edeceğini anlamak gerekir. şimdi unuttuğum bir nedenle Hansine'nin kızını ziyarete gittiğini hayal meyal hatırlıyorum. Londra bölgenin dışına taşınmış olmalarıydı. Onu bulma görevi bana verildi. kocası öldükten sonra tek dayanak gördüğü oğluna anlatmasını istiyordu. aynı zamanda da gerçekten çekiniyordu. diyordu Mrs. Joan Sellway'e Swanny'ye verilecek bir emanet bırakmıştı. Swanny'ye cevabı "Neden söz ettiğinizi bilmiyorum" veya "Söylediklerinizi anlamıyorum" oldu. Onları Borehamwood bölgesel telefon rehberinde buldum. Swanny onunla Hansine arasında hiçbir benzerlik bulamamıştı. sanki çılgınlık gösterisini ciddiye almak için büyük bir çaba harcıyormuş gibi. Swanny'nin bütün bunları oğluna.Asta'dan sadece birkaç ay daha büyük olmasına rağmen Harisine ellilerin başlarında ölmüştü. iri kemikli ve sıskaydı. Asta'nın her işe yarar hizmetçisi güler yüzlü. büyük mavi gözleri. Onunla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Oğlu. kişiliğinden söz ederken başkalarından duyduğuma dayanmak benim için. Hansine'nin de Westerby çocukları arasında en sevdiğiydi. Her şeyden önce Joan Sellway taşınmıştı. güçlü ve becerikli elleri vardı. özellikle de benim için yanlış olur. Swanny Asta'nın gözdesi olduğu kadar. Sonunda. . deneyimlerimden yararlanamam. Anlatmadı. Şimdi Joan Sellway hakkında söylediklerime dikkat etmem gerekiyor.

ama ne kadar güzel olduğundan hiç söz etmemişti. hatta utanılacak kökenini yüzüne vurmak için gelmişti. Đnsanlara alay konusu olmaya başladığını görüyor ya da gördüğünü sanıyordu. Kapıyı Fraily açmıştı. Asta'nın bunadığına inanmak istiyordu. Asta doksanlarına girmişti. böylesi belirtiler yoktu. Ona göre "bütün bu üzücü olaylar" olarak adlandırdıklarının tek nedeni Asta'nın bunamasıydı. Annesi hizmetçilik yapmıştı. Ancak geçen yıllar belini bükmüş. Bütün o süre boyunca yakında Asta'nın da gerçeği açıklayabilecek durumdan çıkmasından korktu. özellikle de bu konunun kocası ve oğlu önünde tartışılmasından hiç hoşlanmadığını anladı. kızına gerçeği anlatabilecek miydi? Harry Amca'ya gitti. oğlu doktor olmak üzere olan kızının kendinden hiç de daha yüksek olmayan bir kadının sorularıyla karşılaşması için ne suç işlemişti? Anlaşılan bu kadın buraya sadece onunla alay etmek. elleri sürekli olarak titriyordu. Yüzü soğukta kalmış bir çocuğun pembemsi beyaz rengini almıştı. eve ilk geldiği gün o zaman on dört yaşında olan Swanny'ye nasıl bağlandığını anlatırdı. olayları birbirine bağlayamayacak kadar bunayacaktı. annesinin mütevazı. Aradaki tek fark Harry'nin açık renkli olmasıydı. Swanny. muhteşem -her zaman muhtemelen. ama artık durması mümkün değildi. Parkinson'a yakalanmıştı. Swanny. Paul Sellway'in büyükbabası Sam Cropper kadar uzun ve yakışıklı biri olmalıydı. bu konuda en az kendi kadar bilgisiz olduğunu. çünkü Asta'nın bunaması "bu üzücü olayların" Torben'in de dediği gibi saçmalıktan başka bir şey olmadığını gösterecekti. Leyton'a. Borehamwood'lu güzel bir evde oturan. Gençliğinde. Harry Amca'nın Swanny'yi ne kadar sevdiğini. Asta. Swanny hakarete uğramıştı. Đyi ama. Annemin ölümünden öncekinden bile daha kötü bir durumdaydı. şömineyi yakmış sabah gazetesini de getirmişti. ama oturma odasına girdiğinde karşısında Swanny'yi bulmuş. Annesi. harika bir kardeşi olduğunu söylemişti. bu kadının annesinin evinde ayak işleriyle uğraşmıştı. Üst katta oturan kızı yemek tepsisini kaldırmış. ama hâlâ komik. Swanny daha fazla ısrar etmemesi gerektiğini anlamıştı. ama aynı zamanda da Joan Sellway'in anlatacak fazla bir şeyi olmadığını. savaştan sağ dönenlerden bazıları ölen arkadaşlarının evine giderek oğullarının son saatlerinden bahsederek aileyi teselli eder. Swanny'nin kafasına Asta'nın bunaklığı fikrini sokan Torben'di. Asta'dan iki üç yaş daha küçüktü ama daha çok yıpranmıştı. Artık bir açıklama yapmak istese bile Asta hatıralarından söz edemeyecek. bu bilgisizliği sona erdirmek için hiçbir çaba harcamayacağını da görmüştü. inatçı.Đşte o zaman Swanny. kendiyle ilgili ve şaşırtacak ölçüde çekiciydi. Essex Caddesi'ndeki evine gittiğinde onu yalnız bulmuştu. acı karşıdaki dayanıklılığından. Kim yıpranmamıştı ki? Hâlâ yalnız yaşıyordu. Asta bunamışsa. Asta'yı ziyarete gelmişti. Joan Sellway'in davranışlarından.Ağabeyiniz" demişti Swanny'ye. ama hepsi de evlenmiş olmalarına karşın Leyton'dan ayrılmamış kızlarının gözetimi ve bakımı altındaydı. hiç olmazsa benim görebildiğim ölçüde.cesur ve soylu ölümünden söz ederlerdi. O dönemde. bastırmaya çalıştığı öfkeden. kaprisli. boyunu kısaltmıştı. oğullarının cesaretinden. annesinin evlilik öncesi hayati hakkında hiçbir şey duymak istemediğini. Peki ama annesi kızının. ama her zaman olduğundan farklı görünmüyordu. gittikçe içine çekilmesinden. Oğlunun ölüm haberini vermek üzere Padanaram'a. kibar ve . Asta on dakika sonra inene kadar Swanny'yle sohbet etmişti. Aslında alışılmış bir şeydi. .

Swanny giderken onu. Asta'yla bunca zaman dostluk edebilmek için çok iyi bir dinleyici olmak şarttı. ama sen onun çocuğu olamayacak kadar güzeldin. bunu bana sorman gerekli mi? Ona bunu sormak zorunda olduğunu. Benim yüzüme baktığınızda. dedi. Swanny'nin elini tutup öptü. çünkü ne görmek istediğini bilmezsin. öyle değil mi? Çocuklara baktığında büyükleri.Sana bir şey söyleyeceğim kızım. bana söylemesini bekledim. Sanki benim ve kocamın çocuğundan başka bir şey olabilirmişsin gibi. Bütün ömrüm boyunca akıllı bir çocuğun babasını tanıması gerektiğini işittim. ona söylediklerini bana anlatırken gözleri yaşatıyordu. Hiç de Đngiliz olmayan. anne babaya baktığında çocuğu görürsün. birbirimizi iyi tanıdıktan sonra annen ve ben dost olduktan sonra. Swanny daha bir şey söylemeden. . Asta'nın elini her defasında öperdi.Kalbi hasta yaşlı bir adama böyle soru sorulur mu? Yaptığının tek sonucu onu da çılgın bir kadın olduğuna inandırmak oldu. Sevgili anneni çok seviyorum. ama bu safsata. . onları görebiliyor musunuz? Đçlerinden herhangi birini? Sevgili kızım. Sonunda "Bundan bana bir kelime bile etmedi" dedi. kendini aynada olduğun gibi göremezsin. işte o zaman sorun var demektir.Babamı tanırdınız. Bunu kendinde görmek zordur. Swanny ağlamaklıydı: . . Sonra düzeltti. Asta'nın ona ne anlattığını hiç öğrenemedi.Bana da söylemiyor! Bütün bunları uydurmuş olabilir mi? Uydurabilir mi? .Cevabım hayır. Tek bildiği. Bu yüzden sorun beni şaşırtmadı. Harry Amca'nın Asta'yla ne konuştuğunu. başka çaresi kalmadığını söyledi.Zavallı adam. hem de hiç. Hayır. lille Swanny. bilmem. Swanny. diye kızdı. O gün hiç gelmedi. Asta kızın onun olmadığını. göremiyorum. Bak. Harry Amca bir dakika kadar suskun kaldı. Ama diğerlerine bakınca. Konuşulması kolay. artık nasıl değerlendirirsin. . görürsün. bu da beni hep şaşırttı. Swanny'nin elini tuttu. Asta'yı tanıyorsunuz. anne babayı ve çocukları tanıyınca.neşeliydi. ama Asta'nın sevgisini kazanan bu âdeti nereden aldığım kimse bilmiyordu. Asta da buna bayılırdı. Harry Amcayı sorguya çekmesinin Asta'yı çok kızdırdığıydı. Göremediğinde. şimdi artık bunu söylemenin bir sakıncası yok. Rasmus Westerby'yi tanırdınız. o güzel kızı evlat edindiğini söyleyecek diye bekledim. . Swanny ona her şeyi anlattı.Ona sadece beni evlat edindiğini bilip bilmediğini sordum. dedi Swanny. iyi bir dinleyiciydi. Hep bir gün gelecek. Asta'yla konuşmaya söz verdi. onu böylesine sıkıştırmak. büyük bir sevgiyle öptü. Hiçbir zaman göremedim. .

çok sıkılan insanların yaptığı gibi başını geriye ata. olmadığımı sen söyledin. giderek daha çok titriyordu. Umutsuzluğa düşen. her seferinde de Asta değişik cevaplar verdi. Swanny o zaman Momor'un yüzüne dalgın ve gururlu bir ifade yerleştiğini anlattı. Bu davranışın insanların gözlerini cennete çevirip Tanrı'dan sabır diledikleri zamandan kalma bir miras olması gerekir. Olan biten bu. Asta da "Öyle diyelim. Harry birkaç hafta sonra öldü. elini de diğer yana sallayarak: . Mor. insanlar evlenince çok değişiyor. onunla uğraşma sıkıntısından kurtulacaktı.. Bunu sana daha önce söyleyip söylemediğimi bilmiyorum.Đyi de bunu bütün dünyanın öğrenmesini istiyorum anlamına gelmez ki. O dönemlerde artık biraz daha uzun oturuyordu. zaten hiç gergin olmamıştı. Ona neden soruyorsun? Onunla tanıştığımda sen on dört yaşındaydın. bana evlenme teklif etti. her zaman çocuklarından fazla sevmişti. Bunun önemli olmadığını. Lütfen biraz mantıklı ol. Neden yine riske gireyim? Sana söyleyeyim. sürekli oyun oynamak mecburiyetinden sıkıldı. gözlerini tavana dikti. çok rahatsız olduğunu belli ediyordu. söyleyecek hiçbir şeyi yoktu." .Yani mektubu da sen yazdın? dedi Swanny. . hepsini uydurdum? Swanny titremeye başladı.Ama değilim.Neden kabul etmedin? Başını bir tarafa döndürüp. yalnız bir hayat sürdü. dişleri de takırdardı.En yakın arkadaşın da. iyi bir kocan. hiçbir şey hatırlamadığını anlattı. . lille Swanny? " dedi. bunu burada bırakalım. . Yıllar geçti. Swanny annesine o kadar sinirlendi ki. tabiî. Onu bir kocadan çok. çok zaman önce. Annesine doğumuyla ilgili sorular sorduğunda. şimdi artık bundan bahsetmeyelim. O nasıl bilsin? . Bir daha evlenmedi. Asta'ya gidip gerçeği öğrenmek için soru sormamaya elinden gelen gayreti gösterdiğini. Senin için mesele yok. Oysa o. Hiç olmazsa kendi kocasıyla Leyton'da olacak. güzel bir evin var. "Keşke Harry'nin evlenme teklifini kabul etseydi" diye düşündü. Swanny'ye sadece üvey annesinin kendini sevmemesi durumunda önemli olabilecek bir şeyin peşini bırakmamasını söyledi. ama ben ilk seferden hiç hoşlanmamıştım. bir arkadaş olarak istedim. Titreyerek Asta'ya baktı.Uygun olmazdı. ama araştırmaktan bir türlü vazgeçemediğini anlata. Gergin değildi. Hiçbir şey bilmiyordu. kimseyi ilgilendirmediğini. Oh. Doğrusunu anlatması için Asta'nın başının etini yedi.Zavallı. Swanny bana. Diyelim ki gerçek olmadığını söyledim. olmaz mı. ondan. Bazen titremesi daha da şiddetlenir. Asta onu gerçekten seviyordu. "Đnsanlarla alay etmekten hoşlanan kötü kalpli bir ihtiyarım ve bütün bunları uydurdum. . Swanny de ona bakma. o zaman bu kadar aptalca davranmanın anlamı neydi? Sonunda Asta ya son kozunu oynadı ya da başının etinin yenmesinden. ama koltuğun ucuna iliştiğinde.

ağabeyinin başka bir amacının olmasından kuşkulandıysa da ne olabileceğini çıkaramadı. bazılarının da mastürbasyona ya da . Ken'in oturduğu bölüme gitse. Hampstead banliyö olarak gösterilemezdi. gözlerini benimkilerden kaçırıyordu. bana öyle demişti. Swanny gününün önemli bir bölümünü hastanede. Gülleri diğer çiçeklerden ayırt edebilirdi. eğer seni mutlu edecekse. yaşasaydı Mads'ın da mutlaka ismini değiştireceğini ileri sürerek Asta'yı kahkahalarla güldürmüştü. ama Asta bunu hatırlamıyor gibiydi. Her zamanki araştırıcılığı ve izleyiciliğiyle Finchley'nin meydana çıkışını seyretmişti. Swanny. onların amaçları Swanny için önemli değildi. Kew ilginçti. Yaptıklarını bana itiraf edebilmek için Asta'nın ölümünden sonrasını beklemek zorunda kalmıştı. Bence asıl gerçek Ken'in yerine bir kız doğurmak istemesiydi. kocasının yanında geçiriyordu. Swanny bir keresinde çok öfkelenmiş. Bu görülmemiş bir ziyaretti. daha önce yüzü kızarmadan aklına bile getiremeyeceği bir girişimde bulunmaya karar verdi. Asta'nın verecek fazla bir şevi. Asta Ken'i fazla sevmezdi. her uzvu ve yetisi yerindeydi. onu kendi deyimiyle "kötü niyetli" yapmıştı. Bu fırsat. Asta'nın odasına girerek arama yapmaktı." O zaman Swanny cüretli ve korkunç bir şey yapmaya. ama Asta her seferinde davetlerini geri çevirmişti. Eğer Twickenham'e. Asta'nın gitmesi için can atıyordu. bir yan bakış. Swanny'nin sıkıntıları ve uzun süredir içinde bulunduğu durum. Ne olursa olsun. Oysa Swanny. Ken ve Maureen'in otomobiline binip gittikten hemen sonra Swanny zaman kaybetmeden üçüncü kata. önüne çıkan ilk fırsattan yararlanmak. Niyeti. ama Asta'yı gitmeye teşvik etme yanlışına düşmedi. bırakacak çok bir parası yoktu. Bağımsızdı. günlüklerinde de bazen kayın ağaçlarından söz ederdi ama aynı cümlede atkestanesini tanıyamayacağını da itiraf ediyordu. Onu şaşırtan. Kew Gardens'ı daha önce hiç görmediğini söyleyen Asta oldu. o sadece Asta'nın gitmesini istiyordu. Asta. Asta'nın bakımını falan üstlenmiş gibi değildi: bütün diğer doksanlıkların tersine Asta'nın bakıma ve özene ihtiyacı yoktu. çünkü serada yetiştirilen muzların neye benzediklerini görmek istiyordu. bir tebessüm. Swanny'ye de annesini birkaç gün Beckenham'e götürmekle Asta'nın bakımını üstlenmek. Ya da en azından "gerçek para" olarak adlandırılabilecek bir parası. Alçak sesle yaptıklarını anlatırken. sadece Garden banliyösü olarak adlandırılan. Asta'nın odasına gitti. Hampstead değişikti. daha bebekken ölen çocuğu. Asta.Alışılmış bir omuz silkme. Finchley'ye ait olması gereken bölüm hariç. Torben hastaneye kaldırılınca. Ken ve Maureen birçok kez Asta'yı evlerine kalmaya davet etmişlerdi. böylece rahatsız edilmeden odasını arayabilecekti. Ken bunu duyunca Asta'ya kocaman evde kendini yalnız hissediyor olması gerektiğini söyledi. Maureen ve Ken'e misafir gittiğinde çıktı. En sevdiği oğlu Mads'tı. Belki de Ken ve Maureen sadece iyilik etmek istiyorlardı. şaşırtıcı bir biçimde iyileşmeye başlamıştı. -böylelikle de kızkardeşine dinlenme fırsatı vermek istediğini anlattı. Öyle doğaya fazla ilgi gösterdiği için değil. Ken emekliye ayrılınca Baker Sokağı'ndaki evlerinden Twickenham'e taşınmışlardı. Asta banliyölerden hoşlanmadığını söylerdi. Odaya girmesini ayyaşların yalnız kalır kalmaz şişeye sarılmalarına. Torben bir kalp krizi geçirmiş."Eğer öyle istiyorsan. Ken ve Maureen ısrarlarını artırdılar. Kew Gardens'ı yürüyerek gezebilecekti. Oysa Mogens de başka bir isim almıştı. onun adını değiştirmesini hiçbir zaman kabul edemeyeceğini söyler dururdu. ona göre hiç de Hampstead'e benzemeyen.

haberlerin başköşesindeki yerini alırdı Swanny'nin evindeki bütün odalar gibi rahat. Swanny girer girmez Asta'nın yazı masasına. Oysa Swanny odada hiçbir değişiklik yapılmadığını. istese kimsenin kullanmadığı sandık odasına da yayılabilirdi. Asta. Üstelik çok sonraya kadar 9 eylül 1967'nin Harry Duke'un cenaze günü olduğunu da anlayamadı. neredeyse lüks döşenmişti. hiçbir şey bulamamıştı. Buraya daha önce de bakmıştı. Torben'in bir yakını kadın ölmüş ve 1913 yılında Sen-Petersburg'da yaşarken yazdığı günlüğü bırakmıştı. Çekmecelerde mektup kâğıtları ve zarflar. bunu hatırladı. günlüklerden yeni bir cildin yayınlandığı dönemlerde. Swanny'nin birkaç resmi. kitaplar ve başka evlerde olduğu mobilyaların üzerine yerleştirilmek yerine duvarlara asılan çerçeveli fotoğraflardı: güneşsiz bugünde çekildiği belli olan bir Padanaram sepyası. Tabiî Swanny defteri açtı. Willow Caddesi'ne gelmeden önce de oradaydı. En tepedeki kalın ciltli defterin en son günlük. Burası günlüklerin yazarının son yaşadığı yerdi ve -en azından. sağ alt köşesinde fotoğrafçının adı. hava sirkülasyonunu sağlamak için her zamanki gibi açıktı. Tabiî bana bütün bunları çok sonra anlattı. Asta'nın üç yıldan beri açmadığı. gittiği davetler ve giydiği kıyafetler ve günlük hava raporlarının dışında bir şey yoktu. orasını ilk kez Swanny'nin ölümünden de sonra görebildim. çoğu yaşlı kadının yaptığı gibi . Bu zorunluluk nefes almasını güçleştiriyor. ne var ki 1966 ve 1967 tarihlerini görünce daha fazla devam etmedi. içinde yaşanmamış görünüyordu.fetişlere düşkünlüğüne benzetiyordu. Odayı hiç görmediğimi söylemiştim. eline geçen her şeye baktı. Asta'nın odası genişti. uzun çabalar sonucu defteri ele geçirdi. gençken Kopenhag'da çektirdiği. daha doğrusu Asta'nın yazı masası olarak kullandığını sandığı mobilyaya yöneldi. Ancak Asta hiçbir şey saklamıyordu. fotoğraf albümleri. annem ve babamın evlilik fotoğrafı. Asta'ya ait olan eşyalar Napolyon tarzı yatak ile meyve ve yaprak oymalı koyu renk cilalı masa. Günlük gerçekten de toplumsal içerikliydi. Swanny annesinin son günlüğünü eline aldığında. Elindeki defterde genç bir kadının gündelik faaliyeti. bu gibi yayınları okuyanların herkes gibi ben de gördüm. tabiî odanın fotoğraflarını dergilerde ve pazar eklerinde. ama onlara ihtiyacı yoktu. sonra kitabı masanın üzerine bıraktı. Yazı Danca'ydı. Elbise dolabının kapakları. Bütün üçüncü katı kullanıyor da denebilirdi. devrimden önceki yaşamdan bir fotoğraf ve her çeşit ilginç toplumsal ve siyasal yorumlar bulmayı umuyordu. eski çantalara baktı. Asta istifçi değildi. Aradığı şeyi bulmak gibi bir tiryakiliğin pençesindeydi. O odayı sahibesinin ölümünden tam dört yıl sonra ziyaret ettim. Asta'nın yıllardır giymediği paltoların ceplerini yokladı. Kocası Great Northern Telegraph Company'de çalışıyordu. Kendine ait banyosu da vardı. okuyabiliyordu. O günlerden birkaç yıl önce. Yaptıklarından dolayı çok utanıyordu ama hiçbir ayrıntıyı ihmal etmedi. Odadaki eşyalar ve süsler Swanny'nindi. neredeyse midesini bulandırıyordu. solda da bir pop yıldızının imzasına benzer "Asta" yazılı bir portre. Yaptıklarından utanarak. bir yıl süreyle San Petersburg'da bir otelde yaşamışlardı. Kullanıp kullanmadığını bilmiyordu. Yine de bir kez daha aramaya karar verdi. yine de bana boş. benim değil. Şiddetli bir fırtına ve yandaki bahçeye devrilen bir ağaçla ilgili bölümü okudu. o dönemde günlüklerin varlığından bile habersizdi. aslında hiçbir zaman kapatılmayan çift kapıyla ayrılan bitişik iki odadan oluşuyordu. Đnsanlarla ilgilenirdi. onun ilgilendiği yaşamın anıları değil ta kendisiydi. son tarihin 9 eylül 1967 göründüğü günlük olduğunu bilmiyordu. Asta kimseyi kendi alanına davet etmezdi. Torben bunu duyunca günlükle çok ilgilendi. ne bir eşyanın eklendiğini ne de birinin çıkarıldığını anlatmıştı. kullanılmamış bir defter ve şaşılacak kadar çok ucuz tükenmez kalem vardı. bunlar onun sözleriydi.

Asta'nın öldüğü yıl bileğe kadar uzun etekler yeniden giyilmeye başlandı. fazlasıyla kâfur kokuyorlardı. belki de odada bir yere saklamıştı. birkaç tane de yirmili yılların modasına uygun. birkaç hafta sonra da isteğini gerçekleştirdi. St. mühendis. kimse tarafından rahatsız edilmeyeceğini bilmenin keyfini çıkardığını söyledi. Swanny bu elbiselerin bir gün yeniden moda olacakları umuduyla saklandığına karar verdi. Mektubun geldiği tarihten bu yana doğum belgesini sık sık incelemişti. kendi doğum belgesini inceledi. Hızla iyileşmesine. Dalston'daki bürosunda doldurulup kaydedildiğini gördü. John's Wood High Street'te antika elbiselerle ilgilenen bir dükkân bulmuştu. Evde bir sürü kilitli dolap vardı ve Swanny anahtarlardan birinin Asta'nın dolabına uyacağını düşünmekte haklıydı. Sanırım en az Asta kadar Torben'e de yakalanmaktan çekiniyordu. Anlattığına göre daha sonra kendi yatak odasına gitti. yirmi beş yaşında olarak yazılmıştı. yine de evde tek başına olmanın. karısının annesinin eşyalarını karıştırmasına. Elbiseler ve "kostümler" Büyük Savaş'tan kalmıştı. Özellikle titiz ya da düzenli olduğundan değil. Gerçekten de öyle oldu. Ama Asta'nın amaçlarını yanlış değerlendirmişti. Nüfus memuru belgenin altına Edward Malby adını yazıp imzalamıştı.pasakların birikmesine de izin vermiyordu. Swanny umutsuzluğa düştü. Bütün bunları anlayamıyordu. doğumunun 21 ağustos 1905 günü. Ancak zavallı Torben'in Swanny'yi rahatsız etmesi mümkün değildi. anlaşılan Asta anahtarı yanında götürmüş. Yaşamın anıları arasında boğulmaktan hoşlanmıyordu. otuz bir yaşında. yaptıklarından nefret ettiğini. Anahtarın olmaması büyük bir sorun olmadı. Yine de belgeyi yeniden inceledi. bir kez daha işkadını yeteneğini kanıtladı. en az onu porno bir film izlerken yakalamış kadar şaşırırdı. Anahtarı yoktu. Asta millerce ötede. açık dolaptakilerin eşiydi. Belgede adı Swanhild olarak görünüyordu. Sonraları bana. boncuklu elbise vardı. Kocası çok kuralcı bir adamdı. yakında eve çıkacak olmasına karşın hâlâ hastanedeydi. Swanny dolabı açtığında içinin elbise dolu olduğunu gördü. Görebildiği kadarıyla buradaki elbiseler biraz daha eski olmakla birlikte. Swanny dolapta ne bir mektup ne bir belge hiçbir şey bulamadı. Swanny'nin asıl hedefi kilitli dolaptı. Bu kez de sanki yüzüncü kez bakıyormuş gibi oldu. Asta dolaptaki elbiseleri satmak niyetindeydi. Güneybatı Hackney bölgesi nüfus memurunun 55 Sandringham Caddesi. annesi de Asta Birgit Westerby (kızlık soyadı Kastrup). Onuncu bölüm . (Rasmus'un istediği isimler daha eklenmemişti) babası Rasmus Peter Westerby. görünümündeki yumuşaklığın ardında katı bir disiplin gizliydi. Asta istifçilikten ve duygusallıktan hoşlanmadığı için. Elbiselerini satıp oldukça iyi bir para kazandı. Twickenham yolundaydı.

Eğer Asta'nınkiler yağlıboyaysa. Şaşkınlığım karşısında biraz alınır gibi oldu. O kadar heyecanla seslenmeseydi. sanki biraz daha sulandırılmış. Sizi gördüğüme çok sevindim. Ne dersiniz? Gözlerime dürüst. Posta yoktu.Tabiî. Yoksa hâlâ annem ve babamla birlikte oturduğumu mu düşünüyordunuz? Bunu hiç düşünmemiştim. yarı merakla. onunkiler suluboya olmalı. Yanlış anlamayın. Günlükleri görmeyeli on dört yıl olmuştu. Gelecek yıl ya da daha sonra. canlarının sıkıldığını biliyorum. yoğun ve araştırır gibi bakmaya başladı. Swanny'nin cenazesinde ilk kez karşılaştığımız o korkunç nisan gününden çok daha sıcaktı. yine de başını yaklaştırarak bir sır verirmiş gibi devam etti: . Hampstead'in tek boş yeri olduğuna inandığım boşluğa park etmek zorunda kaldım. Eski baskıları yeniden yayımladıklarında da kullanılabilir. Daha yayımlanacak günlük var.Burada oturuyorum. O da cevap beklemiyordu. yarı şaşkınlık. Yapılacak en iyi şey.Eşcinsel olduğumu açıkladığımda. Yanlış anlamayacağımı söyledim. Evin yakınlarında otomobili bırakacak tek bir yer bulamadığım için dönüp durdum. ama o denli kolalı görünmüyordu. Sanki sokakta rastlaşma dışında görüşme yolu yokmuş gibi konuşuyordu. ona dönüp bakmazdım bile.Size rastlamayı umuyordum. Birbirine uygun olan diğer şeyleri ise parlak siyah ayakkabıları ve evrak çantasıydı. onlarla hâlâ çok iyi anlaşıyoruz. dedim. bir haftadan beri de tek bir yağmur bulutu bile görünmemesine rağmen. Hampstead Heath Đstasyonundan çıkan kalabalığın arasından Gordon Westerby'yi tanıyabileceğimi sanmam. Günlüklerin karton kapaklı baskılarını aldım. Yoksa o da Willow Caddesi'ne mi oturuyordu? .Peki ama. . Gözleri Asta'nınkiler gibiydi. Roderick Caddesi'ndeki bir dairenin yarısına sahibim. sonunda da yarım mil ötede Pond Caddesi'nde. Hava. kitapta kullanılabilir. yine de bu kadar yakında oturduğuna göre neden büyükhalasını hiç ziyaret etmediğini merak etmekten kendimi alamadım. telefon icat edilmemişti. anlatabiliyor . Gordon Westerby'yi düşünmüş olduğumu söyleyemem. yağmur beklenmemesine. son kez onları Swanny'nin elinde görmüştüm. dedi. Yakası cenazedeki gibi kalkıktı. sadece biraz daha soluk.Soyağacımı bitirdiğimde kullanılabilir. Yağmur yağmamasına. .Size anlattığım o soyağacı. burada ne yapıyorsunuz? dedim. içinden görünen mavi-beyaz çizgili gömleği düz mavi kravatına uygundu. . televizyondaki polisiyelerde görülen dedektiflerin giydiğine benzer bir yağmurluk giyiyordu. taşınmaktı. demek istiyorum. değil mi? .Cary'yle buluşup günlükleri göstereceğim günden bir gün önce defterleri yalnız görmek üzere Willow Caddesi'ne gittim. . çok iyi bir şey olacağından emininim. Daha önce hiç okumamıştım.

Bertie Wooster tipi iki sıra bembeyaz dişlerini gösterdi. Çevirilerin arasında en yenisi Đzlandaca'ydı. bir prizmanın yüzündeki şimşekte. birden itibaren numaralanmış. O pırıltı günün ve gecenin her saatinde görülüyordu. bunlardan çoğu da duvarları kitaptan yapılmış gibi gözüken çalışma odasındaydı. karanlığın kalkmasını bekler gibi umut içindeydi. Hobimle her ilgilendiğimde. onlarla gerçekten haşır neşir olamamış. tıpkı kadınların dikiş odası olduğu gibi. dış görünüşlerini bir kenara bırakıp sadece içerikleriyle yaşamaya alışamamıştı. erkeklerin ise hiç aldırmadıklarını fark ettim. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey ve Parlak Genç Orta Yaş adı altında yayımlanmış üç cildi. Günlüklerde Asta'nın ve Rasmus'un ataları ya da akrabalarıyla ilgili hiçbir şey yoktu. Kadınların aileleriyle ne kadar ilgili olduklarını. ama bir o kadar da sıcak ve temiz kokuluydu. Swanny yayıncılarla sıkı fıkı olmuş. ne yazıp ne okuduğunu bilmiyorum. Swanny orayı kendi amaçları için kullanmaya başlayana kadar boş kaldı. Babam hiçbir şey bilmiyor. Soyağacı konusunda yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. dedi. Sunday Times gazetesi " …'nın Yaşamından Bir Gün" dizisi için geldiğinde. masanın hemen karşısındaki kitaplığın en alt rafına konulmuştu. Sınırlı sayıda ve D formatında basılıp fotoğraflarla süslenmiş bu Gyldendal baskısı masanın üzerinde biraz eğik dururken. Swanny. bir kupanın cilasında. . Yine görüşeceğiz. Her zaman gösterdiği o parıltı hâlâ mevcuttu. Güneş ışığı olmadığından. ikinci kelimeye de hafif bir vurgu oturturdu. yayıncısının onur konuğu olmuş. ama gerçek bir kitapseverin kitaplara yaklaşım tarzına erişememiş. Asta. Burada ne çalıştığını. Çalışma odasına sık sık girmiştim. Swanny ve Torben o kadar çok gümüş ve bronz. Torben hep aşağıdaki odalardan birini çalışma odası olarak ayırırdı. dolmakalemine. Swanny'nin fotoğrafını bu odada çekmişti.muyum? Bu kez bir hafta sonu keyfi yapacağız. Evde çok. Daireyi paylaştığım arkadaşımla birbirimize yüksek sesle kitap okumaktan çok hoşlanıyoruz. insan sanki bir mücevher kutusunun içinde dolaşıyormuş duygusuna kapılıyordu. kurutma kâğıdına ve mürekkep hokkasına bir bilgisayar ve fotokopi makinesi eklemişti. tıraşlanmış camın üzerindeki ışık oyunlarında yansıyordu. Torben'in ölümünden sonra çalışma odası. bazen bir vazonun hilal biçimi kesiminde. Torben'in oldukça mütevazı aletlerine. ama kendi bildiklerimle bazı boşlukları kapatabileceğimi düşündüm. çalışma odaları olması gerektiğine inanırlardı. Bu yüzden Asta'nın kitabının bir hediye kutusuna konmuş ilk basımını masasının üzerine yerleştirmişti. bu gerçekle karşılaşıyorum. bütün bu parıltı ve ışık kaybolmuştu. Asta'nın günlüklerinin burada olmadığını biliyordum. süslerde ve avizelerde o kadar çok cama sahipti ki. bunu söyleyeceğinizden emindim. . düşündükçe elçilikte bu gibi işler için yeterince büyük bir odası olduğuna inanıyorum. Swanny'nin evi. -burayı hâlâ böyle adlandırıyordum. Đlk kez gülümsedi. Yine de onun türünde erkekler. Sanki yağmurun dinmesini. Burayı hep kendi odası olarak adlandırır. dedi. kitapların tüm tercümeleriyle birlikte raflara dizmişti. Yayımlanmış bir kitaba karşı duyduğu derin saygıyı hiç kaybetmedi.şaşılacak derecede sessiz. bana rastlamaktan mutlu olduğunu tekrarladı ve hızla Gospel Oak yönünde ilerleyip gözden kayboldu. yaklaşık birkaç bin kitap vardı.Size güveniyordum zaten. odalar hâlâ küçük hareketli ışıklarla dolu gözüküyordu. cilalı açık renk tahtadan çerçevenin içine ilk günlüğün ilk sayfasının (biraz büyütülmüş) bir fotokopisi asılmıştı. ciltlenmiş ama düzeltilmemiş tashih nüshaları. davetlerde ünlü yazarlarla tanışmış. tanıtma kampanyalarına katılmıştı. Duvara. Swanny.

yapan yapılandan iyi olacaktır. Asta'nın odasını ararken Swanny'nin duyduklarının bir kırıntısını hissederek bakılacak yerleri araştırdım. çocuklarını kıskanmaktan korktuğunu söylemişti. Oysa şimdi acı çekmekteydi. Kopenhag'daki o kalabalık odada gördüğü günkü açlık ve arzuyla seviyordu. hiçbir zaman ortada bulunmadıklarıydı. Anlaşılan daha önce bir kadınla yatmamıştı. Her ikisi de çocuk sahibi olmayı öyle çılgınlar gibi istememişti. her akşam eve. Torben'in bu gerçeği görmezlikten gelmesi mümkün değildi. Bazen Torben'in aşırı tutkusundan yakındığı da olmuştu. kendi deyimiyle gözyaşlarıyla ıslatarak tekrar tekrar okurdu. bir eşin diğerini hiç eksiksiz bir tutkuyla sevdiği bütün evlilikler için geçerli olduğuna inanıyorum. Swanny dışında başka bir kadınla yatmamak kararındaydı. Torben'in yanında kendini mutlu. onun gerçeği arayan. Bunaklık olarak adlandırdığı. sadece Swanny'ninkini gördüğünü anlatmıştı. onu ne kadar . çünkü. Torben hayattayken onun değerini anlayamadığına yandığını söylemişti. annesinin en sevdiği çocuk olarak tanıtılmasının önemi büyüktü. aynı ölçüde cevap vermeyi beceremiyor. defterlerin görünürde olmadıkları. Swanny'ye eğer onunla evlenmeyi kabul etmezse. kurtulamayıp ölmüştü. çocukları olmayacağını öğrendiklerinde Torben bundan mutlu olduğunu. onun kadar "saf' olmak istiyordu. bir an önce eve girebilmek için son adımlarında acele ettiğini. Onun ölümüyle birlikte Swanny hayatının en alt noktasına indi. Bana.Defterlerin. Her zaman aktiflik pasiflikten. kendini Swanny için "korumuştu". korunan. Yazı masasının çekmecelerine baktım. yirmi iki yaşındayken. kocasıyla birlikte insan dolu bir odada oldukları zaman Torben'in bütün diğer yüzlerin farkına bile varmadığını. Anlatmak istediğim. Bütün bunları Swanny'ye Torben anlatmıştı. gündelik hayatında kocasının kendine neredeyse taptığını bilerek yaşadığını. ama o dönem insanlarının anlattığı gibi söz ediyordu. sınırlı baskılara. Herkesin içinde. bakir bir erkek olarak öleceğini söylüyordu. Swanny'nin gidişi Asta'nın Twickenham'da bir akrabasını ziyaret etmesine benzemiyordu. Swanny ölmüştü. Üstelik artık Torben'in ölmesinden sonra. bunlardan da şimdi bizim için gülünç gözüken. Gözyaşlarının nedeni üzüntü olduğu kadar suçluluk duygusuydu da. Ama Torben'in Asta'yı sevmemesinin nedeni kıskançlık değildi. anlayamayıp reddettiği davranış ya da durum. öpen olmayı tercih ettiğini söylerdi. Öyle görülüyor ki insan neredeyse sınırsız bir heyecan ve şevk gösterebilirken. Asta'yı yalanlan ve uydurmalarıyla Swanny'yi mutsuz kılmaya itmişti. Swanny o mektupları çıkarır. karısına döndüğünde genç ve tecrübesiz bir âşık kadar heyecanlandığını. Asta'nın hiç görmediği ama davetlerde gururlanarak anlattığı o mektuplardan birinde. uzun boyu ve Kuzeyli görünüşünün dışında bir de Wagner yanı vardı. Swanny en zor günlerinde bile öteki yanağını çevirenlerden olmaktansa. Ancak böyle bir durumun. Torben birinciden altı ay kadar sonra ikinci bir kalp krizi geçirmiş. Doğru. gerçek keder yaşamamıştı. aranan ve sevilen bir kadın olarak görüyordu. Đçimi bir üzüntü kapladı. Torben'in aşkı ve bitmeyen bağlılığı da Swanny'yi çok öncelikli bir yere koymuştu. orijinal günlüklerin orada olmadığını söylemiştim. Swanny'yi. hediye nüshalarına bakmadan. Torben Kjær'in. çok daha sonra akıntı tekrar onu taşımaya başladığında bana söyleyeceği gibi. On bir yaşındayken ölen ağabeyi Mogens'in ölümünden bu yana. gerçeği bilen tek kişinin onu asla açıklamayacağını bilen araştırmacı çabalarım düşündüm. Kocasını hiç Torben'in kendisini sevdiği kadar sevmemişti.

Kederinin yanı sıra. Ayaklarının altında fotoğrafçının adı yazılıydı: H. Son günlük. Đlk odada "holland" olarak adlandırılan bir bezden yapılmış büyük bir çantanın içinde bir şapka kutusu ve deriden yapılmış bir seyahat sandığı buldum. ama geri kalan altmış iki günlüğün saklanabileceği bir yere benzemiyordu. Çıkıp. Sandığın üzerine altın harflerle Torben'in annesinin adının baş harfleri olan M. yakışıklı cömert ve yumuşak bir adamı sevmezdi? Asta kendisi böyle bir adamla karşılaşacaktı ki. gelen gazeteciler ve ünlü kişilerin ev dekorasyonuyla ilgili dergilerin yayıncıları için değiştirmeden korumuştu. Örneğin birer birer siyah masanın üzerine dikilmiş. Sandığı açtığımda hâlâ çengellere asılı cilalı askılar gördüm. bir iğne yastığı. sıskaya dönmüştü. parmak eklemlerindeki şişler kolayca görülüyordu. kazılmıştı. Swanny'nin hastalığına kadar ikinci kata çıkmadım. Mogens ile Knud'un lüle lüle sarı saçları ve denizci üniformalarıyla görüldüğü sayfada açık bırakılmıştı. bavullar ve kutularla dolu. Anlaşılan yukarıda yalnız kalmaktan hoşlanıyordu. Odadaki öteki sandıklar ve bavulların hepsi boştu. Yukarıda bir kat daha vardı. nereden başlamam gerektiğini düşünüyorum. kırk yaş daha küçük olan ben bir tırmanmada bile nefes nefese kalırken doksan yaşında bir kadının günde birkaç kez bu merdivenleri inip çıkmayı nasıl başardığını merak ettim. dayanması gereken ve gittikçe daha çok acı veren bir artridi (merak etmek ve Asta'ya inanmamak için bir başka neden) vardı ve bir dizi acı verici altın iğnesi tedavisine başlamıştı.sevdiğini anladığını da söylüyordu. son derecede düzenli odalar buldum.K. Konsolun üzerinde. 9 eylülde biten 1967 günlüğü hâlâ oradaydı. Swanny'nin odasının oturma odasının karşısındaki büyük oda olduğuydu. ne yani çıldırmış mıydı yoksa? Hangi kadın bu kadar çok veren. Đngiltere'ye göçmeden kısa süre önce çekilmiş olmalı. O dönemlerde düzenli olarak haftada bir Willow Caddesi'ne gider ve Swanny'yle birlikte akşam yemeği yerdim. -oysa konuşabilecek başka kimsesi kalmamıştı ki. gümüş bir yüksükten başka bir de fermuarlı modern bir kesenin içinde. Anlaşılan Swanny odayı böyle düzenleyip yerleştirmiş. içinde hiç kimsenin yaşamamış olduğu. Fotoğraf albümleri de oradaydı. J. Đnsanlar o çarşamba ya da perşembe geceleri benim için yemek pişirmesine rağmen bir iki lokma dışında yemediğini görseler. Gamle Kongevej 178. böylesi mektuplar yazabilen. vesaire. Barby. Burası küçük bir mabet olabilirdi. Bu yüzde yüz doğru değil. Observer dergisindeki yazıyı ve bu odanın renkli resimlerini hatırladım. Đçeride dikiş malzemesi. Swanny'nin annesine otuz üçüncü doğum günü için yaptığı mor-kırmızı kalem bezi vardı. masanın üzerinde duruyordu.Asta kızını alaya almaktan çekinmedi. Kilo vermiş. bu kadar iyi davranan. üçüncü katta bir odanın ne kadar akıllıca bir iş olduğunu yeniden düşündüm. imkânı yok seksenine varacağını tahmin edemezlerdi. sandıklar. iğneler. Büyük meşe masanın çıkıntılı kenarını çektim. Çoğu yazar gibi o da aşın kalabalık sevgisinin arasında güçlü bir yalnızlığın ihtiyacını duyuyordu. Willow Caddesi'ne düzenli olarak gitmeme rağmen. . Swanny'nin onu ilk gördüğü yerde. günlükleri burada sakladığını tahmin edemiyordum. Tabiî ki kocasını sevmişti. Artık dizkapaklarının ağrısı dinmiyor. Bunu annesine anlatacak kadar da tedbirsizdi. Belki de Asta'nın odasında? Merdivenlere yönelirken. Tek bildiğim. yanında kuru çiçekler dolu bir vazo bulunan iki albüm daha vardı. vesaire. Günlükler orada da yoktu.S. ilginç bir biçimde "düzenlenmişlerdi". bir zamanlar Swanny bana burada gizli bir çekmece olduğunu söylemişti. Şimdi merdivenleri çıkarken.

Her cilt naylon bir torbaya konmuştu. dolabın aslında ne kadar iyi düşünülmüş bir yer olduğunu anladım. düzenlenip yayımlandığını gösterecek tek bir belirti yoktu. Etrafta mobilyalar. Ancak hemen. yan yana ya da üst üste konulmuş iskemleler. Cary'nin dil sorununu nasıl çözmeyi düşündüğünü merak ettim. Aralarında..Odalardan ikincisine girdiğimde. Đlk sayfadan bir koku yükseldi. çürüme öncesi başlayan hafif tatlı toz kokusu. nasıl biri olduğunu unutmuştum. Defterlerden bazılarının tercüme edildiğini. telif haklarının daha birkaç sene Swanny'ye ait kalacağını hatırladım. temizlikçilerin bakışlarından uzakta. Şaşkınlık ve belirli bir hayranlık içindeydim. Cory'nin L'Atmant'ı değil. sakin ve dikkatli kişiliğini unutmuştum. aşağıdaki salona uymayacak art deco ya da çağdaş stilde yapılmış bir masa ve iskemleleri vardı. Swanny'nin hayatının ve evinin sonunda son ve şaşırtıcı bir şey bekliyordum. kendi yarattığım dramı yaşamaya başladım. Altmışına yaklaştığı bir sırada anne ve babasının çocuğu olmadığını öğrendiğinde heyecanlı ve romantik bir kadının çekeceği acıdan çok daha fazlasıyla karşılaşmıştı. günlükler oradaydı. Defterdeki satırlardan hiçbirini okuyamadım. Günlükleri dünyanın öteki ucunda bulmuşum hissine kapıldım. burada. Bonniers ve Hugo Geber tarafından basılmış. Çifte lastiğin arasından her cildin hangi yıla ait olduğu. hangi tarihleri kapsadığı görülebiliyordu. Herkes çevirileri yayımlanan günlüklerden okuyabilirdi. Oysa topu topu üç saattir arıyordum. ama yazılanları okuyabiliyordum. daha açık olarak. üzerinde Torben'in elyazısıyla yazılmış bir etiket bulunan. Sayfaları çevirirken. uzak akrabası ya da kuzeninin 1913 yılında Sen-Petersburg'da tuttuğu günlük de vardı. bu ciltlerden ilkini merak ediyordu. Ya da. Odadaki karton kutular kitap doluydu ve kitaplar birbirine. Ona günlüğün çevirisini gösterebilirdim. beyaz renkli şömiz içinde satılan karton kapaklı kitaplardı. onluk torbalar da lastik bantlarla bir araya getirilip daha büyük torbalara yerleştirilmişti. evin günlük yaşam bölümünün dışında. Ancak Swanny'nin. Bütün bunları unutmuş gibi. okuyamaz mıydı? Yoksa . Geriye bir tek oda kalmıştı. yine de Asta'nın yana yatık." Orijinali okuyor olmak sırtımı ürpertti. Onun heyecandan hoşlanmadığını. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. belki de öğreneceğimden rahatsız olacağımı hissettim. öteki sevilen ama pek seyrek kullanılan eşyanın ortasındaydı. günlüğü aldığım yere geri koydum. Binlerce sayıda okuyucu gibi. çok önemli bir şeylerin olacağını. Burası evin en sıcak yeriydi. ama okunaklı harfleriyle yazdığı Danca girişi okudum: "Bu sabah dışarı çıktığımda. Günlüğü elime aldım ve 1920'den önce bütün Avrupalıların elyazısının ne kadar birbirine benzediğini. öne eğik yuvarlak harflerin göze güzel görünmekle birlikte zor okunduğunu düşündüm. 1905-1914 olarak belirtilmiş olanını çıkardım. Görünürde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen. sırtları okunabilecek biçimde bağlanmıştı. Çoğu Đsveççe'ydi. Bu bölüm Asta'yı oluşturan. ama istediği bu değildi. Kâğıtta bazı lekeler vardı. ilk satırları ezbere biliyordum. Đlk paketi. merakını tatmine gelecek bir ziyaretçinin ya da fazla heyecanlı bir gazetecinin menzilinin ötesindeydi. bir şeyler keşfedeceğimi. Neden sonra günlüklerin artık bana ait olduğunu. Çift kapılı maun dolap bu evde günlüklerin saklanabileceği son yerdi. Cary Oliver'ın da görmek istediği ciltlerdi..

beş hafta kadar sonra da başarıyla gerçekleşmiş görünüyordu. Bütün okuyucular gibi ben de Asta'nın aradaki beş hafta boyunca günlük yazmaya vakit bulamayacak kadar meşgul ya da rahatsız olduğunu düşünmüştüm. Oysa gerçek bambaşkaydı. her sayfada da yirmi beş satır olduğunu düşünürseniz. şimdi bunu hatırlayamıyordum.. 26 temmuz ve günün son notlarını gösteren satırlar: ". Asta'nın her iki sayfayı da kullandığı düşünüldüğünde on sayfa. oysa şimdi saydım. ya da belki küçük bir esrar dışında.Cary sadece günlüklerin değil. " Bir sonraki tarih 30 ağustostu. Bana uzun ve ayrıntılı mektupla yazmıştı. hiçbirini atmadım. "Bu sabah dışarı çıktığımda. Daktiloyla yazılmış çeviriler bir zamanlar Torben'e ait olan çalışma odasındaki yazı masasının en alt çekmecesinin dibindeydi. Bu sayfalar 26 temmuz ile 30 ağustos arasında yer alan ve "bazı şeyleri aylarca erteleme"nin ötesinde cümleler içeren bölümlerdi. her biri ayrı bir karton dosyaya konmuş. Asta'nın yazdıklarını birden kestiği noktaya vardım: "Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. çeviriler tamamlandıktan sonra yırtmıştı. 26 temmuz. 18 temmuz. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim.. Mektuplardan birinde kayıp sayfalarla ilgili bir bölüm olabilirdi. o dönemlerde günlükleri bulduğu ve ne kadar değerli olduklarını anladığı dışında önemli açıklamalarda bulunduğunu hiç sanmıyorum. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. yaklaşık iki bin beş yüz kelime. Bu sayfaları Swanny yırtmış olmalıydı. Benim için her satir aynı okunaklıkta değildi. 30 ağustosa kadar fazla bir şey beklemedim. Burada pek esrarlı bir şey yoktu. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. dosyaların üzerlerine tarih ve çevirmenin adı yazılmıştı. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. Şimdi hiç olmazsa çevirilere bir göz atabilirdim.. bunun bir avantaj olduğunu şimdi anlıyorum. Bu da Swanny'nin gizliliğinden değil. orijinal çevirilerin de daha sonra yayımlanan kitaplarda bulunmayan bölümler içerdiğini mi söylemek istiyordu? Belki. Zaman sırasına göre dizilmiş. elimdeki cildi çevirisiyle karşılaştırmak üzere aşağıya indim. Babalarına sormak gerektiğini söyledim... Defterdeki beş ya da altı sayfa koparılmıştı. . Beş ya da altı demiştim.. Günlükleri bulduğunda ben Amerika'daydım. Đlk dosyayı açtım. 21 temmuz. yırtık sayfalardan arta kalan koçanları saydım. Böylelikle hafızama güvenmek zorunda değildim." Ne beklediğini bildiğin zaman tanıdık bir yabancı dili okumak çok kolay. ihtiyatlılığından kaynaklanıyordu. Tam olarak beş yaprak. Birinci cilt dışında 1905-1914 günlüklerini dolaba geri koydum. Swanny'nin düzenliliği ve özeni her türlü araştırmayı olabileceğinden çok daha kolaylaştırıyordu. satır başına on-on iki kelime yazdığını. Sayfayı çevirip oğlanların adlarını değiştirmek istemeleriyle ilgili bölümü çözmeye çalıştım. Belki de bu sayfaları." 18 temmuz. Yayımlanan günlüklerde Swanny'nin doğumundan "hemen yakında" diye söz ediliyor. bazı Danca cümleleri anlamakta güçlük çekiyordum. 21 temmuz.

. Đyi görünüyorsun.Bunu sıradan adi bir cinayet olarak görme. .Sen de. Sonra Asta günlüklerinde Roper'dan söz ediyor. Bana cinayetinden bahset. Birbirimize baktık. buna inanmak güç. Birkaç ayrıntıya daha gerek duyuyorum. . Karısını öldürdü ya da öldürdüğünü söylüyorlardı. bunun korkunç bir fikir olduğunu düşünür müsün? Đçtik. Navarino Caddesi'ndeki bir evde buldular. Sen bahsetmeden önce Roper adını hiç duymamıştım. Bozuşmadan önce birbirimizi öperdik. bir sonraki buluşmamızda saçlarının doğal rengini unuttuğunu son zamanlarda ayrık çizgisine baktığında. .Cesedi Hackney'de. şu Roper?" . Göreceksin. Korkunç sıcak bir yazdı. sıcak yüzünden bir sürü cinayet işlendiği anlatılıyor. 2 temmuz 1913 tarihli notlarda. 1905'te. O akşamüstü saçı Asta'nın "sade". Asta'nın Rasmus'un Mrs. o dönemde kimyacı deniyordu.Hiç de öyle düşünmüyorum. Cary'nin saçları hep değişik renklerdedir. O zamana kadar.Birer kadeh şampanya içmeliyiz desem. "Kim bu. üç bölümlük bir program. Zayıflamıştı." . Roper kadar kötü bir kadın olduğunu düşünmesinden korktuğu bölümde. "Düş kırıklığına uğrayacaksın" dedim. Birazdan Swanny'nin evine gideceğiz. Korkunç bir şiddet dalgası yaşanmış. Oğluyla birlikte. Holly Mount'taki Hollybush'a vardığımda Cary çoktan gelmişti. Ancak çok büyük boşluklar var. . "Sadece bir kere" dedim. beyaz olduğunu gördüğünü söyledi.Buluşma yerimize. zamanın etkilerini tartmaya çalıştık. sıcaklık kırk derece falandı deniyor. öykü trajik olduğu kadar heyecan verici değil. daha sonraki kuşakların "koyu" çikolata olarak adlandırdığı renkteydi. Cambridge'deydi. Hiçbir zaman el sıkan biri olamadım.Yapmayı düşündüğümüz bir dizi değil. O gün değil. . Göreceksin. istediğim noktaya vardıramıyorum. elimde sana verebileceğim üç nüsha var. Bunları Ünlü Duruşmalar'dan okumalısın. "Araştırmak istediğin bölümde büyük bir boşluk var. muhtemelen Ralph Lauren'in pembe tüvit ceketi içinde oldukça alımlı gözüküyordu. Asta'nın Roper'dan bahsettiği tek bir bölüm bulmuştum. Yani eczacı demek istiyorum. ama aradıklarını bulamayacağını söyledim. Roper'ı getirdiler.Hackney'de oturan bir kimyacı. orada görürsün.Bunlar anneannem ile dedemin oturduğu yerin yakınlarında mı oldu? . Ne kadar ayrıntılı olursa olsun. Eve gidip günlüklere göz atma zamanının geldiğini. High Street blucini ve önemli bir üreticinin. O yılın temmuz ve ağustos gazetelerini okudum. Kayıp bir çocuk var.

ama üçüncü katta durmak ve odasına bir göz atmak istedi. Biliyorum. şampanya isterdi. "Burası bir servet eder" dedi. gölgelerin arasından yürüyerek Willow Caddesi'ne vardık. sararmış yapraklara büyük bir saygıyla dokunuyordu. her basamakla birlikte sigaranın yol açtığı hırıltı daha da arttı..Bir şey var mı? . Yürüyerek Streatly Meydanı ve New End'den geçtik.Buraya taşınacak mısın? diye sordu. Yoksa ben de onları rahatsız edemeyecek kadar Asta orijinallerinin etkisinde mi kalmıştım? Hiç olmazsa bu kez birinci ciltle birlikte aşağıya inmem gerektiğini düşündüm. Swanny'nin bir odadan çıkmadan önce oda kapısını. Swanny'nin oturma odasına yerleşeli henüz beş dakika olmuştu ki. Rahatsız olduğunu hissettim. Eve girdik. bununla neyi kastettiğini anlatmadı. Sanmıyorum. ona bakalım. Pardösümü çıkardım. kutular ve sandıkların arası o denli kasvetliydi ki 1905-1914 paketini Cary'ye uzatıp aşağı götürmesini söyledim. bir istasyonun bekleme odası değil. Çok içerdi demek istemiyorum. Đstersen önce kutlanacak bir şey var mı. Birinci defteri inceliyor. Asta'nın yaşadığı yerin "günlüklerindeki gibi olabileceğini" beklediğini söyledi. parlak lambaların. ben de 1915-1924 torbasını aldım. Yırtılmış beş yaprağın koçanlarının bulunduğu bölüme geldiğinde yüzü bembeyaz oldu. Đçeride gördüklerinden düş kırıklığına uğradı. Eminim. Đçecek bir şey ister misin? . Sonra neşeli bir sesle. Burası oturulan ve yaşanan bir yerdi. yani şimdilik.Emin olamazsın. Onu uyarmamıştım. onunkini de alıp holdeki portmantoya astım. hava orada hep kırlardaki kadar temiz ve durudur. Okurların çoğu gibi Asta'ya sınırsız bir saygı beslemiyordu. Hava kararmıştı. kabul etmesi güç de olsa benimdi. Swanny son günlerinde şampanyadan başka bir şey içmezdi. Asta'nın odasının kapısını ardına kadar açık bırakmıştım.Sanırım şarap var. Geceyarısına kadar Heath Caddesi'nde sıralanan otomobillere rağmen. birden günlükleri ya da en azından onun ilgisini çekecek olanları aşağı getirmiş olmamın daha doğru olacağını düşündüm. En üst kata vardığımızda. evden ayrılmadan önce de bütün kapıları kapatma tutkusunu paylaşmadığımdan. kendi görmesi daha iyi olacaktı. pardösülerimizi çıkarmamış olduğumuzu fark ettim. . Cary arkamdan merdivenleri tırmanmaya başladı. orası o kadar iç karartıcı. Tek başına yaşayan biri için biraz fazla büyük. . ama ne zaman bir şey içse.

Swanny'yi suçlamasından hoşlanmadım. Ona anlatmayacaktım. gerçekten de bir ipucu yakaladığını sanıyordu. . . Başka birisinin otobiyografisinde yazılıp da insanların okumasını istemeyeceğin bir hikâyen yok mu? Gözlerini kaçırdı. diye devam ettim. Ne demek istediğimi anlamıştı. Cary beyninde bir şimşek çakıp sayfaların belki de çeviriden sonra koparıldığını düşündüğünde. Swanny eskiden işlenmiş bir cinayetle ilgili kanıtları neden ortadan kaldırmak istemiş olabilirdi ki? Onunla ne ilgisi vardı? . Ama bu Cary Oliver'dı. Ne demek istediğimi sordu. Defterlerde Roper'ın öldürülmesiyle ilgili hiçbir şey olmadığını tekrarladım. Elimizdeki yirmi cilde baktık. Omuzlarını silkti. Đlgi çekici bir bölüm müydü? . üzerinde durmazdım. . Bizim annelerimiz en çok satanlar listesine girecek günlükler tutmadı. hepsinin de tamam olduğunu gördük. okuduğunda da tam bir şok yaşıyorsun.Yani demek istiyoruz ki. ama hiç belli etmemeye çalıştı. . Beş yaprak eksik.Çok özel. dedi Cary. . yazılanları böylesine etkilemeye hakkı yoktu. dedim. O yaptığı için. Mesela Gordon Westerby buna benzer bir şey söylese..Diğer günlüklere bakabilir miyiz? diye sordu Cary. bunun adı sansür. yayına hazırlarken de kendiyle ilgili istemediği bölümleri çıkardı. Üzgünüm. Diyelim ki Swanny bir başkasının otobiyografisini yayına hazırlamak durumundaydı.Biz de böyle yapmaz mıydık? Ne sen ne de ben böyle bir sınavdan geçmedik ki. Başkası olsa görmezden gelebilirdim. diğer günlüklerde de sayfaların eksik olduğu bölümler var mı? -Bakalım. Burada gördüğün.Başka yerde de var mı? Yani. Swanny Kjær'in annesinin günlüğünden kopardığı sayfalar onun için kabul edilemez kişisel bilgiler içeriyordu.Çoğu kez. .Tanrı aşkına. Çok çok özel. çevirilenin eşi.Bunu kim yaptı? Sanırım Swanny. anlıyor musun? Senin cinayetinle bir ilgisi yok. bu benim de aklıma gelmişti. kitabı okuyana kadar senden söz edildiğini tahmin etmiyorsun.Çok fazla ilginç oldukları için koparıldıklarını düşünmeden edemiyorum. .

çenesinden gırtlağına inen iki sıra kasa baktım. dedim. dedim. dedim. Onu görünce.Bir keresinde Asta bana insanları bağışlamamız gerektiğini söylemişti.Artık şampanyayı içebiliriz. . Onun ilgilendiği Roper cinayetleriydi.Swanny Kjær neden 1954'teki bir sayfayı yırtsın? O zamana kadar aile içinde iyice yaşlanmamış mıydı? Tüm tutkularını söndürmemiş miydi? . yine de güldüm.Oh Ann! Ne kadar korkunç bir şey söylüyorsun. . Cary bir iki saniye bir şey söylemedi.sevgilimi çaldığın için değil. yoksa araya girip -nasıl söyleyeyim.Onunla evlenecektin. . . fazla dar olan blucine. Şimdi senin olduğun yaştaydı.Daha fazla dayanamadım. Üstelik. hiçbir koşulda. Çok hafif bir sesle "Özür dilerim" dedi. . . fırlak midesine. değil mi? On beş yıl oldu. Kadehini kaldırdı ve "Asta'nın müstakbel editörüne" dedi.Bu da hemen olmadı. . . özür diliyorum. . Telefonda söylediklerini tekrarladı.Bunu yapıp yapmayacağımı henüz bilmiyorum.Sakın Daniel'ı özlediğimi.Gerçekten de evlenir miydim.Bütün o merdivenleri tekrar tırmanıp 1925-1934 ve 1935-1944 paketlerini aşağıya indirdik. . sonra da sırayla diğerlerini. Biraz daha şampanya? . . dedim ciddiyetle. Cary. seninle gitmeyip yanımda kalsaydı da istemezdim. onunla beraber olmak istediğimi falan düşünme. 1954'te ise Roper çoktan ölmüştü. Ann.Evliliğin yürümediği için üzülüyorsun. dedim. odada kendimi de görebileceğim bir ayna olmamasına sevindim.Tüm tutkularımızı söndürdük. Artık âşığı olmak için fazla yaşlıyız. biliyorsun. Cary'ye baktım.Beni bağışladın mı? Söylediği komik değildi. bilemiyorum. . Hiç evlenmedim. gerçekten üzgünüm. ama hemen değil. Öyle demişti. Tek bir yaprağın eksik olduğu 1954'e gelene kadar hiçbirinde yırtık sayfaya rastlamadık. Dancamla uğraşarak sonunda bu bölümün Asta'nın Hansine'nin ölümüyle ilgilendiği kısım olduğunu çıkardım. bütün günlükler tercüme edilmedi. Senin sözlerindi. Gerçekten de onu ilgilendirmediğini düşünüyordum.

Dokunmak yerine. Ya da kollarımı boynuna dolamayı. Söylediklerini çıkarmak için çantasına eğildiğinde. dedi. ona olan sevgim uzun süre önce bitmişti.Ne? Teyzen. Unutalım artık. . Mutlaka bir yere saklamıştır. Ama onu artık sevmiyordum. ona daha fazla vermemem gerekirdi. ama yine de yersizdi. sesi birdenbire gençleşmişti. Her şey bitti. parıltılı boş eve çekildim. yine de dengesini bozmak için öyle söylemiştim. O zaman uzanıp elini tutacak kadınlardan biri olmak istediğimi düşündüm. . odanın sıcak. O zaman onu rahatsız edenin ne onu affetmemem ne Daniel Blain'le ilgili anıları ne de bu konunun konuşulması olduğunu anladım. sıcak. onun da benden. O zaman şarap kaldıramadığını hatırladım. Bunların hiçbirinden rahatsız olmamıştı Âşığı olamayacak kadar yaşlandığımızı söylememe bozulmuştu. Yırttığı sayfaları ne yaptı dersin? . Belki de içlerinde kitaba alınmayan bölümler vardır. Tabiî ki doğru değildi. . O ve ben aynı kişilerden bahsetmiyorduk. konuştum. . Cary gözlerini kırpıştırıp ürperdi. Bir daha sözünü etmeyelim. insan hiçbir zaman gereğinden fazla yaşlanmaz. gülücükler içindeydi. öldükten sonra insanların görmesini istemediği bölümleri yırtılmıştı. daha doğrusu hissettim.Lütfen. Beni hâlâ konu değiştirme yeteneğiyle şaşırtabiliyordu. dedi. Diyoruz ya. samimi atmosferi bizimle ve konuştuklarımızla bozulmuş gibiydi. çeviri dolu dosyalan kayıp aşk mektuplarıymış gibi göğsüne bastırdı. Swanny'nin oturma odasında yeterli ışık yoktu. Bütün gece orada kalıp Cary'nin define adasını altüst etmesini izlemenin neye benzeyeceğini gözümün önüne getirdim.Tercümeleri alıp gideceğim. dedi. Onun için çok üzüldüğümü hissettim. daha önce böyle bir duyguyla karşılaşacağıma hiç inanmazdım. Tekrar görüşmek üzere sözler mırıldanarak taksiye binip gitmesinden sonra. altın.Eee? Sayfaları atmış olabilir mi? Sanmıyorum. Cary. tamam mı? . Kalın bir sesle 'Teşekkürler" dedi. Bütün bunlar hiç de Swanny'nin tipik davranışlarına benzemiyordu.Đstersen günlüklerin çevirilerini ödünç alabilirsin. Đşte. yaraladığımız insanlardan hoşlanmadığımız gibi hoşlanmadığından emindim. anlayışla karşılamak gerekirdi. ilginç bir şekilde parlamaya başlamıştı. Asabiyetten ve gerginlikten kıkırdadığı belliydi. kaldı ki hâlâ kırklarımızdaydık. duruşma tutanaklarını ve bulduğum diğer şeyleri vereceğim. Suratı şişmiş. Orta avizenin düğmesini çevirip bütün ampulleri yaktım. sana Roper cinayetiyle ilgili raporu. şakaklarındaki atışları duyabiliyordum. Bana uzattığı eli hafifçe titriyordu.Kıkırdadı.

Hansine ve Emily. Londra'ya ve daha yukarı giden gelen trenlerin kalktığı istasyonu gördüm. Muswell Tepesi'nin koruluklarında. Knud. ölmeden önce ne bulduğu. yeni çevremi gezdim. eller hvor det nu er. Aah ja. Ah. Dün yeni evimize taşındık. ama evet. Mogens. Swanny og Marie. tepeden aşağıya Hornsey'ye kadar millerce yürüdüm. Rasmus ogjeg. Eve döndüğümde Rasmus nereye gittiğimi sordu. Hava temiz ve yoğun. at han bor. burada nefes almak bir kadeh dolusu çok eski snapps yuvarlamaya benziyor. Her bir çocuğa bir oda verecek kadar çok odamız var. Bu ülkeye geldiğimden beri pek trene binmedim. yeni halılarımız daha gelmedi. Bu sabah her şeyi olduğu gibi bırakıp dışarı çıktım. saa de behfver ikke mere at dele Vaarelse. tavan arasında kalacak Hansine ve Emily de aynı odayı paylaşmak zorunda olmayacaklar. ya da her nerede oturuyorsa oradan buraya kolay gelemeyeceğinden korkuyor. Üstelik şimdi cevaplandırılması gereken yeni sorular da çıkmıştı. og Hansine og Emily oppe i Loftet. ama bundan sonra trene binip Hampstead Heath'e yürüyeceğim. Sadece Swanny'nin gerçekte kim olduğu değil. Men Hansine er slet ikke tilfreds med det.şampanya şişesinin karşısına oturup son söylediklerini kafamdan geçirdim. Haziran ve ağustos 1905'e ait o beş eksik sayfada ne yazılıydı? Yazılanlar arasında Roper Davası'yla ilgili önemli ipuçları da var mıydı? Cary'nin bana Roper'ın asılıp asılmadığını ya da beraat edip etmediğini söylemediğinin farkına vardığımda. Hun er bekymret for. Der er nok Sovevaerelser til Bfrnene. Mogens. evde yapılacak bunca iş varken nasıl çıkıp . Harisine og Emily. Gerçekten de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek istiyor muydum? Önemli miydi? Bunu onun kadar çılgınca araştırmam beklenmezdi. Swanny ve Marie. Arka pencerelerimizden tüm Londra'yı ve güneşin altında parıldayan Thames Nehri'ni görebilirsiniz. saa de kan have hver sit. On birinci bölüm 7 kasım 1913 Đgaar flyttede vl ind i vores nye Hus. Dev bir seraya benzeyen Alexandra Meydanı'nı. merak ediyordum. artık çok geçti. og selvffgelig Bjfrn. bir de tabiî Bjfrn. Rasmus ve ben. Hansine'nin durumdan çok memnun olduğunu söyleyemem. eski eşyamız bu güzel odalarda eğreti duruyor. at hendes Cropper ikke vil tage hele Türen fra Homerton. Knud. Cropper'ın Homerton'dan. ama kapıdan çıkar çıkmaz da ağaçlar ve rüzgârlı tepelerle kendinizi doğarım ortasında hissedersiniz. Her yer karmakarışık.

Đnsanlar. Bazen benden sıkıldığın oldu mu? Eğer elinde olsa. buna benzer resimler yaparken düşlüyordum. Cevap vermek yerine "Bütün bu yıllar boyunca sana karşı sevgisiz ve ilgisiz olduğumu düşünüyor musun?" diye sordum. hep bir kürkün olmasını istediğini sanıyordum. Bir sanatçının resimlerinden birini görmüştüm. Đlginç olanı. çok tenkitçi. değişmezler. bana bir boya kutusu hediye etmişti. Beğenmedin mi? diye sordu. Onu bir biçimde tuzağa sürüklediğimden korkmuştu. kendimi böyle bir palet tutar. Peki bu. Birisi. genç oldukları dönemin dışında. "Sana karşı çok katı. Đnsan kendisidir. ressamlık yapan ve bu yolda üne kavuşan bir kadın. sonra da bana Archway Caddesi'nde "otomobil" satmak için aldığı büyük dükkânı gösterdi. Hayatta en önemli şeyin kendini tanımak olduğu söylenir. Gerçek. kendimi kocasından nefret eden kötü bir eş olarak görüyorum.eğlenebildiğimi merak ettiğim söyledi. Noel'den iki hafta önce verdi. Onu mutlu etmek için kürkü giydim ve bana çok yakıştığını söyledim. Rasmus?" Samimi olduğuma inanmıyordu. resimdeki sanatçının da kadın olmasıydı.Hayır hayır. beyaz tilkiyle karışık Acem koyununun kürkünden. Onun getirdiği. daha önce yazdıklarımı okuduğumda. 12 aralık 1913 Kürküm geldi. Günlüklerimi gözden geçirip. bu o zamana kadar pek rastlanmamış bir şeydi. Elimdeki koyu kahverengi kokarca postu. kafamdan hangi resmi. Resimde bir elinde fırça. Çoğu zaman da kendime acıdığımın. benden kurtulmak ister miydin? Ne bekliyordum ki? Ne bekleyebilirdim? Ne söylemesini umuyordum? . Far bana paletimi getirince. adı Elizabeth Vigee-Lebrun'dü. Kürkümü aldığımda büyük bir düş kırıklığı yaşadım. Babam da bana bir palet alacağına söz vermişti. 'Tamam. Her erkek böyle düşünür. Rasmus kürkümü verince hemen paletimi hatırladım. değişmeyi beceremedikleridir. "Kadınları anlamaya çalışmaktan çoktan vazgeçtim" dedi. ki bunu sıkça yapıyorum. ya da biri öyle demişti. resim yapmayı çok seviyordum. Paletin üzerine çeşit çeşit renkler sıkılmıştı. bu kararlarına da ancak iki gün uyarlar. saçları da benimkiler gibi kızıldı. çok keskin mi davrandım. Hayatınızdaki büyük bir trajedi bile sizi biraz katılaştırmakla beraber. "Kadınlar bir esrar. işte geldim" dedim. hiç de benim düşümdeki palete benzemediğini gördüm. Bana çocukluğumda yaşadığım bir şeyi hatırlattı. "ne yapmamı istiyorsun?" Motorlu arabalarından birine binerek mobilya aldık. maden parçasının gerçek paletten olduğu kadar uzaktı. Rasmus kürkümü Noel hediyesi olarak. diğerinde de delikten geçirdiği başparmağıyla oval ve büyük bir palet tutuyordu. kendimi acındırdığımın farkındayım. nasıl çizeceğimi kararlaştırmıştım bile." . sanırım Frederikke Teyze. Bu anımı hiç unutmamıştım. insana kendini düzeltmeyi öğretir mi? Sanmıyorum. kenarında sapı olan kare bir maden parçasıydı. Neler hissettiğimi yüzümden okumuş olmalı. Bu kadın Fransız'dı. Bakışlarındaki şaşkınlığı görebiliyordum. değiştirmez. Aptalca yeni yıl kararlan alıp değişmeye çalışırlar. cevap ver.

ne işimize yarayacaksa.Konuşuyoruz işte. . getirdiğim kürkü beğenmediğin içinse. Đlginç bir hikâye. sadece bir kez kullandılar. çünkü adamın kuzeyde. Konuşabileceğimizi düşünmüştüm. birden önümüzdeki duvarda onun kendi portresini gördüm. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. Đsveç'te giyotinle kafası kesilmiş ilk adam olacaktı. 18 aralık 1913 Birdenbire aklınıza bir isim gelir de düşünürseniz. daha önce balta kullanırlardı. öbür elinde de bir demet fırça tutuyordu Sevgili küçük Swanny başım kaldırıp yüzüme baktı "Bu kadın sana benziyor. yaşadıkları sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. aldırma. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. soluk. iyi olacak. galiba kafamın kesilmesini tercih ederdim! Sonunda Đsveçliler giyotinlerini kullandılar. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi. dedi. ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Madam Vigee'nin Fransa'dan zamanında kaçarak giyotinden kurtulmuş olmasına sevindim. dedim. değiştiririm. Kim bilir? Belki de bir gün bir başkasının kafası uçurulur. onu evlat edineceklerdi. Tabiî oğlanlar her şeyi bozmak için kadının büyük olması nedeniyle benim ona benzediğimi söylediler. çünkü kraliçeyi idam ettiler. . benim istediğim paletin deliğine geçmişti. şimdi de var. . ölümü hak eder. Çocukları National Galery'ye götürdüğümde hâlâ aklımdaydı. Anlaşılan kabahat karısındaydı. Oysa adam karısını seviyordu.Ne demek istediğini anlamıyorum. Herkes Fransa'yı giyotini kullanan tek ülke olarak bilir. Bütün bunlar.Hayır. lille Mor" dedi. o ismin bütün gün boyunca aklınızdan çıkmaması garip bir şeydir. Đşte orada. merak etme. Marie Antoinette'in resimlerine baktım. Stockholm'de. Üzücü resimlerdi. ta ki o palet öyküsünü hatırlayıncaya kadar. ama bu doğru değildir. karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. Ben olsam. Yıllar var ki Vigée-Lebrun'ü düşünmemiştim. Marie de Mor'un pembe gözyaşına benzeyen (benzetme onundur) küpeleri olmadığını söyledi. Kuzinim Sigrid. öğleden sonra kütüphanedeyken –Danimarkalı yazarların yanı sıra Đngilizce kitaplar da okumaya kararlıyım. saçlarına uygun elbisesi ve şapkasıyla duruyordu. kızıl saçları. Adamı giyotine götüreceklerdi. dedi. ne var ki affa uğradı. sadece bir o da üç yıl önce. Sonra. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. Eğer bir insan bir cinayet işlerse.. yine de Madam Vigee'ye biraz benzediğimi düşünüyorum. Đsveçlilerin de giyotini vardı.raflardan birinde "Başyapıtlar" dizisinde Vigee-Lebrun hakkında bir kitap görmeyeyim mi? Kitabı Haldane MacFall gibi görkemli bir adı olan biri yazmış. başparmağı o meşhur paletin. Tabiî kitabı alıp okumaya başladım. Adam evliydi ama çocukları yoktu. Bu da beni başka düşüncelere yöneltti.

ama Swanny'ye âşık. bir de reglan kollu pardösü. Rasmus'un yanına gidip öptüm." Zavallı küçük Marie iki kocaman saat boyunca bu karara uydu! Swanny bir daha ağlamamaya. Noel sabahı aşağıya inip. Kırmızı paltosu ve külahıyla. onu çok seviyor. Daha önce gördüğüm o Fransız örgü hırkayı alacağım. Sevgili küçük Swanny'ye uydum. Ne derlerse desinler. sadece karın ve donun saf parlaklığı. ilk günden beri de sevdi. Rasmus artık kendimize ait bir evde oturduğumuz için gerçek "Britanyalı" olduğumuza. renk kullanmadım. bundan sonra da olacağını söylüyor. onu beyaz ve gümüşle süsledim. "Parmağını emmeye devam edebilir. bir tek Swanny Marie'nin adına karar aldı. Kızlar tabiî uyumaya gitmedi. Marie onun için sadece bir bebek. "Kendi evin.derim ben. mutsuzluk ise beter ediyor. 27 aralık 1913 Bu yeni evimizdeki ilk Noel. bütün ağır yemekleri yedikten sonra Noel Babayı beklemeye koyuldular. Đnsanları dikkatle baktıracak aşırı kıyafetlerden hoşlanıyorum. Ne kadar uzadığını görüp gelecek ay on altısına gireceğini düşününce. Kaç yaşında olduğunu unutuyorum. artık onun Noel Abisi olduğunu söyledi. Noel Baba kılığına girmekten hep nefret etmiştir. parayı alan ben mi. eşyalar. büyürken benden uzaklaştığını unutuyorum. Rasmus çoraplarını doldurmak için uyumalarını beklemeyecek kadar sabırsızdı. Belki de istediğim her şeye sahip olduğum için. oysa Mogens onlar yatana kadar bekledi. Ben de. dünyanın en sakin sesiyle sordu: "Far. Đki metrelik bir Noel ağacımız var. mutluluk insanı daha iyiye götürüyor. bunun için de Đngiliz usulü Noel kutlamamız gerektiğine karar verdi. Đçimizden hangisinin daha çok şaşırdığını söylemek zor. Bunun anlamı iki Noel kutlaması oldu: Noel gecesi bir yemek ve ertesi gün. kendi çocukların olacak. . Rasmus'tan bir hediye daha. ama o her yere taşıdığı battaniye parçasını artık emmeyecek. bütün yüzünü kaplayan pamuklarla saatler boyu merdivenlerin en üst basamağında oturmak zorunda kaldı. bir başka yemek. Belki de pagoda biçimi elbiseyle ona uygun üç köşeli şapkayı da alırım. sekiz yaşında olduğunu. şimdi de bu para. Kendime elbise almam için para. dün gece Noel Baba olarak neden sen gelmedin?" Artık babasına güvenmediğini anladık. böylece Mogens hayatında ilk kez Noel Baba oldu. yoksa öpülen o mu? Bir azize olmaya başladım. Kızların gözlerini kapadığına karar verip sırtında torbasıyla odalarına girdiğinde. buna gerçekten de inanıyorum. Kollarını Mogens'in boynuna dolayıp öptü. Knud da sigara içmemeye karar verdi. güzel bir ev. Noel günü. "Hep burada olmayacaksın" dedim ona. Swanny için her şeyi yapar sanıyorum. Mogens daha çok matematik çalışmaya. 3 ocak 1914 Bütün çocuklar yeni yıl kararları aldı. saatin iki olduğunu söyledi. üstelik onu rahatsız da ediyor.

Mrs. Gibbons'a. birkaç kere evime çaya geldi. o kadar önemsiz şeylerden konuşmayı seviyor ve gözü çocuklardan başka bir şey görmüyor ki. Rasmus yarı şaka. Anlaşılan benim bu kadar zengin görünmemin. Marie'nin ona günaydın demesini sağladım. Asıl çılgın olanlar bu cinayetin Sırbistan yöneticileri tarafından düzenlenen bir komplo olduğunu ileri sürenler. kraliyet ailesi üyeleri falan öldürülür de diğerleri katledilir? Onları öldüren zavallının ülkesinin Avusturya-Macaristan tarafından ele geçirilmesine öfkelendiği apaçık. 30 ocak 1914 Đki gün önce Avusturyalı Arşidük Ferdinand ve eşi. ama Tanrı'ya şükür kimseyi öldürmedi. . Onu kucağımda taşırken.Bazen küçük çocukların sivrisinek ısırığından öldükleri söylenir. bayağı kötü durumda görünüyordu. Saraybosna diye bir yerde bir Sırp tarafından öldürüldü. üç renkli motiflerle süslü elbisemin ve beyaz şapkamın tüm ayrıntılarına baktı. Muswell Hill Caddesi'nde kime rastlayalım? Lavender Grove'da iki ev ötede oturan Mrs. Bisgaard iyi birisi. Keşke bir arkadaşım olsa! . Yüzüklerimi göstermek için elimi Marie'nin sırtında gezindirdim. yanımda da bir hizmetçi bulundurmamın intikamıydı. ağladı. zavallı. dedi. ama son söylediklerinden sonra vazgeçtim.Ben daha çok genç olduğunu. -Piknik sepetini Emily taşıyorduyirmi kilo falan olmalı. Kızları ve Emily'yi Highgate Woods'ta pikniğe götürdüm. Marie ağladı. yarı da hiç kuşkusuz çocukları sevindirmek için (öyle diyor) milyoner olmaya karar verdi! Ciddiye benziyor. Danimarka kilisesinde tanıştığım. Sanki Lavender Grove'da Rasmus'u birkaç kez görmemiş gibi "Kocanız bir daha hiç dönmedi mi. içme isteğinin ne zaman başlayacağını bilemediğini. Neden önemli insanlar. bundan çok keyif aldığım söylenemez. ben de ona gittim ama o kadar düzgün ve terbiyeli. Neden kargaşa çıkarmak istesinler ki? Bütün bunların buradan çok uzaklarda olmasına çok memnunum. elime baktığını görebiliyordum. Eve dönüp ısırıklara ilaç sürmeliyim. çünkü artık bayağı ağırlaştı. Westerby?" diye sordu. bordo. Hampstead'de oturan Mrs. Babam da Schleswig ve Holstein konusunda aynı şeyi hissetmişti. beni tanımayacaktı sanırım. Bana insanların beni saygıdeğer bir hanım olarak görmeyeceklerini söylediği günden beri nikâh yüzüğümü sol elime takıyorum. Yine de kendimi ve tanıdığım diğer kadınları düşünmekten kendimi alamadım. zaten sigara içmediğini söylediğimde. Onu Padanaram'a çaya davet edecektim. Beni yukarıdan aşağıya süzdü. halbuki yüzü ağlamaktan hâlâ şişti. ama Marie'yi bir sivrisinek soktu. Eğer konuşmasaydım. teselli etmemize izin vermedi. Oysa kendisi. bu nedenle hazırlıklı olmanın iyi olacağını söyledi. üstelik yanına da Rasmus'un zümrüt yüzüğünü taktım.

Kendini o küçük Slav devletinin koruyucusu sanan Rusya. Şikâyet ettiğimde de hole koymak için dövme demirden saksı altlığını gerçekten isteyip istemediğimi sordu. Bunlar hep karışık işlerdir. Uzun boylu olduğundan. kuşaksız bir elbise. Onlar asker olacak yaşa gelinceye kadar bu savaş biter. Rasmus savaştan başka şey konuşmuyor. Kitaplar bir yıldan fazladır yanımdaydı. aşağıya inip Rusya'nın müttefiki Fransa'yı süpürmek. ama yüzünün donukluğu her şeyi öldürüyordu. bu nedenle de Toton Đmparatorluğunun akıl almayacak bir biçimde genişlemesine seyirci kalacak (hepsi de onun kelimeleri). söylediklerine inanıyorum. kalçaları üzerinde iki kocaman cebi. Rasmus "cümbüş" diye adlandırdığı partide hiç görünmedi. daha doğrusu yeni gelini akşam olunca geldiler. Mr. . on arkadaşı -yani sınıfından on kız. Partiden çok daha az önemli olan. ama Swanny'nin. o yüzden de bütün zamanını benim için çalışmakla geçiriyormuş. lacivert ve zümrüt yeşili bir elbise. göğsünde de siyah satenden büyük bir fiyongu var. Ortası marmelat dolu. doğum günü pastasını kendim yapmak istedim. fırfırlı. Ona göre istiyormuşum (ne alaycı). gül kurusu renginde bir elbise. Dokuz oldu. Okuldan sonra bir doğum günü partisi verdik. Bisgaard'ların küçük kızı Dorte. Mr. eğer başlarsa. partinin en güzel elbisesini giymişti. Parti elbisesini de ben diktim. Housman savaşın bir haftada biteceğini söyledi.geldi. bunu da Rusya'nın harekete geçmesini beklemeden yapmak. Hansine kumaşı gördüğünde "Mavi ve yeşil asla bir arada olmamalı" dedi. eminim kına sürüyordur. yenilmiş bir devlet olma hakaretini sineye çekmek zorunda kalacak. Hayret. ama bu durum değişebilir. Housman oldukça iri ama güzel bir kadın. tepesi şeker kaplı. gelirken kızları da getirmemi söyledi. saçları o kadar kızıl ki. Yeşilbeyaz kareli. Tabiî. özellikle de Kayser Wilhelm deniz gücümüze saldırırsa. ama bugüne kadar zahmet edip kapaklarını bile açmadım. Okumaya başladığım kitabın adı Bir Noel Şarkısı. Çok şık bir elbise giymişti. ama ben iki renkten çok güzel bir karışım çıkabileceğini düşünüyorum. Britanya Đmparatorluğu şimdiye kadar bütün bu olanlardan fazla etkilenmedi. Housman ve yeni karısı. "gücümüz" yazdım. hiç de fena olmadı. Beni çaya davet etti. giydiğini yakıştırıyor. Ama başlayacağa benziyor. dokuz mumlu bir pasta. Gerçekten de bütün partinin en güzel kızıydı. Gerçekten de arkadaş olup olmadıklarını bilmiyorum. Swanny'nin açık sarı saçları göğsüne kadar iniyor. Avusturyalıların Sırbistan'a savaş ilan etmesi.29 temmuz 1914 Dün Swanny'nin doğum günüydü. Bütün mumları bir nefeste söndürdü. bütün zamanını atölyesinde geçirdi. Söylenenlere göre amacı. Almanya savaş ilan etti. O akıllı bir adam. Pek aşçılığım olduğu söylenemez. 2 ağustos 1914 Oğullarımın savaşa gidemeyecek kadar genç olmalarına memnunum. Mrs. oysa kendimi baştan aşağıya Danimarkalı hissediyorum. Savaşa girmeye cüret edemez. Oyalanmak için Frederikke Teyze'nin bana bıraktığı kitapları okumaya başladım.

Mons'tan getirilen yaralıların hepsi de Almanların korkaklığından ve alçaklığından bahsediyor. ancak bütün bunlar beni nakit paraya ihtiyacı olan ilk erkeğe vermesini önleyemedi. Frognal'daki evine çaya götürdüm. Kendi ailemde iyi olarak adlandırabileceğim kimseyi hatırlamıyorum. Eğer ölürse. yani askere alınmayacak kadar yaşlı değil. sıkıcı bir avuç insan. ahlak anlayışıyla meşhurdu. sadece çok iyi bir çocuk olduğunu kabul etmek zorundayız. The War Illustrated dergisinde bir Belgrad tablosunun fotoğrafı var. Belçika'da eski ve güzel birçok kilise olduğunu söylüyorlar. sohbet fırsatı bulamadık. Ne kadar ayakta kalacaklar. bir yıl içinde de evlenmeyi umduklarını anlattı. madem bu kadar kötü askerler. diye düşünüyorum. Ortası yok. Gözyaşları içinde bana nişanlandıklarını. Sırbistanlı olmadığıma. Mogens'in bu iyi taraflarım kimden aldığını söylemek güç. Kısacası. Çok zeki olmadığını. Bana bütün bunlardan daha önce bahsetmeliydi. Hansine'den biraz daha küçük. neden hâlâ onları Belçika'dan sürüp çıkaramadık? Bir kez daha bu günlükleri Danca yazabildiğime seviniyorum. Rasmus da her zamanki öfkeli konuşma biçimiyle sınavlarını veremeyen. Cropper çok yakışıklı bir erkek. merak ediyorum. vermeye de çalışmayan birinin okul masraflarını ödemenin . çocuklarımın da Sırp doğmadıklarına şükrediyorum. gerçekten çok yazık olur. Altı kadın ve iki çocuk daha vardı. madem bu kadar korkaklar. Kesin olan tek bir şey var. merak ediyorum doğrusu. ama bu imkânsız. "Tüfekle nişan alamıyorlar. Bir tanesi "Siperin önünde ayağa kalkarsan. Savaşta olan bütün her şeyi bu günlüğe yazmak istemiştim. Almanların da korkak fareler olduğunu söylemesi lazım. "Güzel beyaz kent" derlermiş. süngünün karşısına çıkmaya da cesaret edemiyorlar. yoksa eğer birisi bunları okuyabilseydi. güler yüzlü.7 eylül 1914 Hansine büyük bir üzüntü içinde. bütün Đngilizlerin kahraman azizler. Cropper. Avusturya bombardımanından sonra bir harabeler yığını olmuş. Marie'yi Mrs. Savaşta olduğumuza inanamazdınız. kimbilir başıma neler gelirdi. Hepimizin vatansever olması. sana ateş edemiyorlar" dedi. Hep acı çekerken kim iyi olabilir ki? Babam çok katı ve disiplinliydi. hepsi de kusur arayan. 21 ocak 1915 Mogens dün on yedi oldu. onu işin dışında tutmak lazım. Frederikke Teyze ve oğullarına gelince. Soğuk çelikten korkuyorlar. çünkü Cropper'ı askere alındı. hem çok karışık hem de bir sürü yerde birden oluyor. gülmeyi unutmuş. en fazla otuz bir-otuz iki yaşında. evlenmek için para biriktirdiklerini. Belki de mutlu. Housman'ın Hampstead'de. Annem bütün çocukluğum boyunca hep hastaydı. bu savaş öyle kısa zamanda bitmeyecek. iyi huylu Rasmus ve onun kaba köylü ailesinden." Kim korkmaz ki? Herhangi bir Töton'un alçak olacağına inanırım da. Bunları kimden aldı. Mogens bu yaz okulu bırakmaktan söz ediyor. sadece incir çekirdeğini dolduramayacak dedikodu. eski Belgrad'ın tabiî. yazacak o kadar çok şey olur ki. Swanny okuldaydı.

. H. Yine de bazen yazdıklarını okurken. G. bütün bunlara ne derdi acaba? Gazete misillemelerde bulunabileceğimizi söylüyor. "iğrenç kan içici hayvanlar" olarak adlandırıyor. Rasmus yaramı deşmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. bütün bir milletin akşamdan sabaha değişeceğini düşünmenin mantıklı bir tarafı olabilir mi? Đşte bir örnek. kadın?" dedi. Eğlenceli. Housman'ın kardeşi askere alındı. 1 mart 1915 Mr." Peki öyleyse. Mrs. savaş daha bitmedi. Housman Danca okuyabilseydi. Ne rastlantı! Gazete Almanları. Đngiliz. Askerler için hâki çoraplar örüyor. Mrs. onların başından geçenlere üzülüp günlüğüme geri dönmek için sabırsızlanıyorum. mümkünse tabiî. iyi. belki de babasının yanında çalışır. oysa Emily. insanların değişmesini beklemenin. sevinçten uçardım sanırım. King's Lynn ve Yarmouth'ta insanlar yaralandı. Swanny'ye örgü örmeyi öğrettim.mantıksız olduğunu söylüyor." Yaşına göre çok uzun. daha on yaşma bile gelmemiş bir çocuk için çok yetenekli. "Ne aptal!" demekten kendimi alamıyorum. Rasmus tek entelektüel faaliyetinin daha sonra cilt haline getirmek istediği The War Illustrated nüshalarını toplamak olduğunu söylüyor. Buna güldüm. . yoksa şimdi bulunduğu yerde olamazdı.. ama kahramanların içine girip onlar oluyorum. Sevgili babasının yorumu: "Postalının içinde bütün bu düğümleri taşıyacak olan zavallıya acıyorum. Hikâye okumanın bu kadar zevkli olabileceğini bilmiyordum. Antikacı Dükkânı'nı okuyorum. 'Oyalanan' hükümetlere sabır göstermeyecek. uzun boylu kadınların koca bulamadıklarını söylüyor. . Bunu fazla dert etmemeye çalışıyorum.Koca bulamasa çok mu kötü olur? dedim. nerelerde olurdun. savaş yöntemleri "antropolojide bilinen en alçak ırklardan" bile daha vahşi. itaatsiz ve kuşkucu olacak. Bir kadın ya koca bulacak ya da alay konusu olmak dışında bir işe yaramayacak. Đleride iç karartıcı bir okuma faaliyeti. ama bomba atmadılar. Wells benden çok daha zeki olmalı. bu kadar ünlü. üstelik yakında da biteceğe benzemiyor. hayatı düzenlemenin yolu bu olmasa gerek.. Neredeyse Emily'nin boyunda. Erkek olsaydı. savaş bittiğinde Đngilizlere ne olacağını yazıyor: 'Tüm savaş öncesi alışkanlıklar kaybolmuş olacak. savaş bitince eski eğlence havasının bir daha Đngiliz siyasetine geri dönmeyeceğine inanıyorum.. Her neyse. Dün gece Zeplinler Kuzey Denizi'ni geçip Norfolk kıyılarını bombaladı. Mogens'in ne iş yapacağını kestiremiyorum. biraz kısa olsa da yetişkin bir kadın. Güldü. Kısacası. "Kocan olmasaydı. kocası cephede savaşan bir kadın da öldü. bu denli saygın görünmezdi. işlerin hemen yapılmasını isteyecek. bu kadar sözü dinlenir. eczacıların dediği gibi "gelişen". Şimdiye kadar havacılarımız Alman kentlerinin üzerinde uçtular. yine de bütün bunda yanlış bir şey var. üstelik de haklı.

çünkü bir insanın ölüme hazırlıklı olamayacağını anladım. Motorlu arabalar konusunda en ufak bir bilgisi bile olmadığından. üç de kaybımız var. Böyle bir şey neden onun başına geldi? Daha yüzlercesinin. Cropper'ın Hansine'nin okuma bilmediğinin farkında olmadığını sanıyorum. savaş süresince de düzelmesini beklemiyorum. Tanıdığım ve cepheye bir erkek gönderen kadınlardan hiçbiri onların orada ölebileceklerini farkında değil. Ona söylediği özel şeyleri. Mrs. acıyı ve şoku daha da güçlendiriyor mu. Housman'ın ağabeyi. Mogens'in okuldaki son günü. doğru olmaları mümkün değil. Yani ne demek istiyor? Bunun başkasının başına gelebileceğini. yirmi sekiz yaralı. binlercesinin başına gelmiyormuş gibi. tabiî ta haftalar önce yazılmış. ama hâlâ milyoner olamadı! Swanny'yi doğum günü hediyesi olarak Yunan dans dersleri kursuna yazdırdık. askere alındıktan üç hafta sonra Hollanda'da öldü.Cropper'ın savaş tutsağı olduğunu umuyor. bütün o sevgi ve aşk sözcüklerini okumamı istiyor olamaz. Tahmininle göre Cropper öldü. Ölü bir adamın neşeli ve umut dolu kelimelerini okumak ne tuhaf. mektubun büyük bir bölümü sansürsü tarafından karalanmış. Ölecek olanlar ötekilerdir. Ona terpsikhora sanatında becerikli olmasını beklediğimi söyledim. Bugün zavallı Hansine Cropper'dan bir mektup aldı. Resmen nişanlanmadıkları için. gelecek ilkbahara kadar her cuma akşamı kursa gidecek. Housman "Neden o? Neden ben?" deyip durdu. Sözlüğümde onun için harika bir kelime buldum. Böyle inanmak. ama ölüm gelip çattığında yine aynı şey olur. Bu sayılara inanmıyorum.30 mart 1915 Mrs. 28 temmuz 1915 Swanny'nin doğum günü. sanırım büro işinde çalışacak. Hansine'nin Cropper'ı Çanakkale'de kayıplar arasında. Bu konuda fazla konuşmam ama anladığım kadarıyla şu sıralarda işler pek iyi değil. yoksa ona mektup gönderme sıkıntısına girmezdi. Zaman kaybetmeden Rasmus'la birlikte motorlu araba satışı işine başlayacak. ama bizim yayımladığımız listeye göre Çanakkale'de otuz üç ölü. sanki ölenin sonsuza dek yaşayacağını düşündüğünü anlarsın. merak ediyorum. 14 mart 1916 . Belki de değil. bunu kendine her gün söyleyebilirsin. kendi erkeklerinin büyülü bir hayatı vardır. Zaten bütün mektup da bu. bu yüzden de haberleri Cropper'ın dün gizlice gelen ablasından almak zorunda. ama bu onun yakını olduğu için ölmemesi gerektiğini mi? Fransızlar üç milyon Alman'ın öldüğünü gösteren bir liste yayımladı. Cropper'ın annesi dişi bir kaplan kadar kıskanç ve "o yabancı kölecik" olarak adlandırdığı Hansine'yi kabullenemiyor. Gelibolu'nun batısının boşaltılmasından önce postaya atılmış. Hansine -hepimiz gibi. Hansine Cropper'ın nişanlısı değil sevgilisi. daha fazla yazmış olmasına rağmen. Rasmus yeni yıl kararını alalı bir buçuk yıldan fazla geçti. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bilebilir. Danca'da hiç böyle kelimelerimiz yok: terpsikhora.

. ona kendine ait bir Padanaram yapacağım. önce çocuklardan biri. mindere falan ihtiyacın olursa. Mrs. Ama bir şekilde ertelemek zorunda kaldık. genellikle böylesi kocakarı hurafelerine inanmasam da. ama kızların yüzlerinde iz kalmasından korkuyorum. perdeye. 26 mart 1916 Hem Swanny hem de Marie suçiçeği oldu. Neden Swanny değil? Bütün çocuklara eşit sevgi göstermek gerektiğini sanıyordum. Çocukların suçiçeğini zonalı bir yetişkinden kapabileceklerini duydum. bebek evini bitirdiğimde iki metre olur. Bu evin eşini yapacağım. "Noel'i beklemek zorunda kalacaksın. ama kızkardeşi bu akşamüzeri geldi ve Hansine'ye müjdeyi verdi.Beş yaşında bir çocuk için mi? dedim. bir ya da iki yılımı alır. Aslında bütün bunları ikinci çocuğu olan Arthur isimli çilli ve şişman oğlunun doğum gününde Marie ile oynayabilmesi için ayarlamıştık. ben Đki Şehrin Hikâyesi'ni okuyordum. Arthur.Bitirdiğimde yedi yaşında olacak. sanırım bu defa bir gerçek payı var. Evans'ın Rasmus'un Arthur'a bağırmasının öcünü aldığını söylüyoruz. . Swanny iyi ve söz dinleyen bir çocuk. kadınım. bana yüzünü kaşımayacağını söyledi ama o Marie maymunu. Hep birlikte gülüp Mrs. Gelip de benden bir şey isteme. . Hansine o dakikadan beri gülücükler . Evans zonaya yakalandı.Swanny çok büyük. benden bir yardım bekleme. kendilerini şanslı görecek bir alay kadın var. dedi. Sanki Mrs. Fazla ilgi göstermedim. bir daha yüzünü tırnakladığını görürsem.Noel'e kadar bitiremem. Đnsanı biraz daha cesaretlendirebilirdin. o ise sigarasını tüttürerek The War Illustrated'i yutuyordu ki birden kafasını kaldırdı ve Marie için bir bebek evi yapacağını söyledi. Marie'ye vurunca Marie o kadar yüksek sesle ağlamaya başladı ki. onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Böyle büyümeye devam ederse. ellerini arkasına bağlayacağımı söyledim. Evans çaya geldi. Hansine'den istersin. Nasıl emin olabilirler bilemiyorum. Evans'ı bir daha burada hiç göremeyecekmişiz gibi geliyor! Bu akşam oturma odamızdaydık." .Öyleyse. babası ta atölyeden duyup fırladı. dedim Eğer halıya.Neden Marie? dedim. Dikiş işinde ne kadar becerikli olduğunu biliyorsun. Sam Cropper Almanların elinde tutsak. "Doğum günü için geç kaldın" dedim. gelirken de bir sürü çirkin çocuğunu yanında getirdi. . bütün bunlar yetmezmiş gibi.Ravensdale Caddesi'ndeki kapı komşumuz Mrs. bu sabah da Marie'nin bütün vücudu kıpkırmızıydı. Swanny dün sabah kırmızı kabarcıklarla aşağıya indi. Kocaları benim yaptıklarımı becerebilse. Arthur'u parçalamakla tehdit etti. . Bugünün de çok başarılı geçtiği söylenemez. sonra öteki soğuk aldı.

Önce kitaplara baktım. Artık 3. gazete ya da dergi dışında bir şey okumaktan hoşlanır. Bir tanesi Penguin Yayınları'ndan. yanına da beyaz boncuklarla süslü gülkurusu bir türban. akıllı ya da duyarlı insanlara da benzemiyorlardı. Londra Taburu Tüfek Tugayı'nda er. Arthur Roper ve Romen rakamlarıyla bir tarih basılıydı: MCMXXVI. Cary'nin yazdığı bir not. kitabın sırtındaki harflerse okunamayacak kadar silikti. Rasmus da her zamanki çatık kaşlarıyla Đngilizce cevap yerdi. Đçimizden çok azı kitap. bu nedenle de böyle bir okuma faaliyetine başlamaya can atmıyorum. Uyanmak ve bir kâbustan sonraki o muhteşem duyguyu yaşamak istiyorum: "Doğru değil. Roper'ı modaya uygun elbiseleri ve tüylü büyük şapkasıyla görmüştü. Oysa ben elyazmaları. Yine de her ikisinde dikkatimi çeken bir şey vardı. yeşil Ünlü Duruşmalar dizisinden bir kitaptı. Mrs. Yani çizimlere başladı. On ikinci bölüm Cary'nin vermiş olduğu kâğıtların tepesinde iki fotoğraf vardı. Kitabın içinden bir kâğıt düştü. "Önce Ward-Carpenter anlatısını. Ne şömiz ne de ön kapakta bir yazı. Kadın kaba. yaptığı karalamalar bana Leonardo'nun eserlerinin fotoğraflarını hatırlatıyor. adam da yıpranmış gibiydi. Swanny onu görünce. Far?" diye sordu. yalan da işitme!" Beyaz büyük benekli gül kurusu taftadan yeni bir elbise aldım." Ama doğru. çünkü ne Lizzie Roper ne de kocası güzel insanlar değildi. Đçindeki boş sayfada Bir Victoria Dönemi Ailesi. binlerce kitap sayfasının fotokopisini okumak zorunda kaldım. sayfalarının çevrildiği anlaşılıyordu. "Neden evimizi çiziyorsun. daktilo sayfaları bir yana. Mogens bu akşam eve geldiğinde orduya gönüllü yazıldığını söyledi. Hakkını vermeliyim. şarkılar mırıldanıyor. demek istiyorum. olmadı. diğeriyse sanki özel olarak bastırılmış gibiydi. .içinde. Üstelik Asta onları tanımıştı ya da onlardan söz edildiğini duymuştu. Çok ince bir cilt. ya da resimlerden anlaşıldığı kadarıyla. Rasmus bu akşam bebek evine başladı. Belki de inanamadığım için yazabiliyorum. görünüşünden sürekli olarak kullanıldığı. bildiği Đngilizce atasözlerini tekrarlamaktan büyük keyif alıyor: "Soru sorma. 7 mayıs 1916 Bunu nasıl yazacağımı bilemiyorum. harika çiziyor. Neden ilgilenmem gerekeceğini anlamadım.

Butter Market'ta eczane Morley's'te yardımcıdır. Thomas'ın hem annesi hem de karısı hizmetçilik yapmışken. Okumaya başlamadan önce tarihî dedektif hikâyeleri yazarımın yayımladığı gerçek cinayet ansiklopedisine bir göz attım. Thomas kırk dört yaşında öldüğünde. günümüzde olsa eczacı ya da eczane yöneticiliği olarak adlandırabileceğimiz bir iş yapmaktadır. Norfolk'ta Lark Nehri kıyısındaki küçük ve güzel Bury St. Roper kızlarının böyle bir şey yapmaları gerekmez. hatta belki de biraz daha fazlasıdır. şiddet ve kural tanımazlıkla cevap vermiştir. aşağılık davranışlar öylesine korkunç bir boyuta ulaşır ki cürüm kısa süre için de olsa. bu koşullara olağandışı bir tepki. Edmunds. son doğan kızın da sadece birkaç hafta yaşadığı sanılmaktadır. Burada küçük ayrıntılar büyütülür. Đlginç ikinci adını 1868'de Thomas Edward Roper'la evlenen annesinin kızlık soyadından alır. başlıca oyuncuların aile hayatı konusunda çizdikleri resimleriyle söylediklerimizin tipik bir örneği olarak da gösterilebilir. savunma avukatı KC Howard de Filippis olağanüstü başarılı göründü. ortak koşulların büyük bir kentin arka sokaklarında buluşturduğu kadın ve erkekler. 1925. St. Yine de Roper hakkında daha fazla şey öğrenmeye kararlıydım. en yüksek avukatlık derecesi. belirli bir varlığa sahiptirler. dar ve pis sokaklardaki yoksul evlerde gerçekleşir. Arthur on altı yaşındadır. cinayetlerin olağanüstü içeriğinden çok.sonra da kitabı oku. Eczane sahibi aileye reddedilemeyecek kadar iyi bir . Fotokopinin üzerinde belgenin aslının nerede olduğunu gösterebilecek hiçbir işaret yoktu. ö. cinayetlerin içindeki olağanlıktır. Dava ekim 1905'te Londra'da Merkez Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Ne var ki Alfred Eighteen Roper. Gerçekten de aşağı orta sınıfın en alt sınırındaki kahramanları. Küçük insanların başına korkunç felaketler gelir. Bütün bunlar Thomas'ın beyin kanamasından ölmesiyle sona erer. Burada. Londra banliyölerindeki sahnesi. Cambridge Temmuz 1905'te karısı Elizabeth Louisa Roper'ı Londra'da Hackney'de öldürmekle suçlandı." Ward-Carpenter kenarları kapkara bir fotokopi yığını çıktı. Arthur'un anılarını es geçsen de olur. en azından oğlanlar kaderin onları bıraktığı yerden daha yukarı yükselmeyi düşünmektedir. doğumu ve yetiştiriliş tarzıyla bir Londralı değildi." Hepsi bu. bir Suffolk adıdır ve Alfred dört yıl sonra Suffolk King's Counsel. Suffolk. yine de orijinalin gerçek bir cinayet koleksiyoncusunun elinde olduğunu düşündüm. Roper'lar görünürde mutlu ve saygın bir ailedir. Roper dosyası da farklı değildir. Birinci sayfanın tepesine elle "1934" yazılmıştı. Kazancının yerinde olduğunu söyleyebiliriz. Edwards'ta doğacaktır. Oğullarının çalışmasına gerek duymaz. Bury. Arthur ve Joseph. her üçünü de ilkokula gönderir. rezili ve alçağı bir tragedya haline getirir. daha sonra Roper ailesinin iki oğlu daha olur. Thomas Roper. Roper'a fazla yer ayrılmamıştı: "Alfred Eighteen Roper d 1872. bu felaketler saraylarda ya da malikânelerde değil. Annesi o zamana kadar kızları Beatrice ve Maud'u doğurmuşsa da Alfred ilk erkek evlat ve vâristir. Bir eczacının çöküşü ve batışı Büyük cinayetlerin neden olduğu ilgi ve korkunun asıl kaynağı. Anlaşılan emrinde çalışanlar vardır. önemsizi. Eighteen.

Muhtemelen Samuel bahçede çalışan bahçıvanlardan biridir. Beccles'te ilkokul öğretmenliği yapan Arthur Roper. kitabın ekindeki albümde iki fotoğrafı görülür. S. bu sürede babasının daha önceki durumuna. ancak hangi renkte olduğu .öneride bulunur. Okuldan ayrılıp dükkânda işe başlar. Fotoğraflarından onun zayıf ve dar omuzlu olduğunu görebiliyor. sadece kendinden bahsedildiği 250 satır vardır. Ne de olsa sıradan ve gerçekten saygın bir aileyi itibar sahibi yapma merakı. Kız kardeşlerinden biri evlidir. Edmunds'taki botanik bahçesinin müdürlüğünü yaptığını yazar. Roper ailesinin adını duyurduğu tek olay Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı dava. Morley's'te birkaç yıl kalır. Kitabın adı Bir Victoria Dönemi Ailesi'dir. Ne var ki bu umudu gerçekleşmeyecektir. gözlerinin koyu olduğu anlaşılmakta. Çalışkan ve sorumluluk sahibidir. 1844 yılında posta idaresinde çalışmış olabilir. genellikle de gözleri bozulmaya başlayan annesine yüksek sesle kitap okur. Alfred'in kardeşine ilkokulun yılda dört kez düzenlediği. kardeşi Arthur'a göre "kimyagerliğin" her alanına ilgi duyar. kardeşi Arthur'a göre de çok az arkadaşı vardır. Eczacılık alanında herhangi bir eğitim görmemiş olmasına karşın. Merdivenin en alt basamağındadır. Örneğin. Southgate Sokağı'ndaki odasında da keşif kabilinden deneyler yapar. diğeri de bir sonraki yıl evlenmeye hazırlanmaktadır. eczacılığa yükselir. Model buhar makineleri üretir. karşı cinsten hiç kimseyi tanımamaktadır. bu davayla sonuçlanan koşullar ve davanın sonucu olmasına karşın. özellikle dayanıklı bir vücuda sahip olmadığı sonucunu çıkarabiliyoruz. Arthur ağabeyinin dış görünüşü hakkında. belirtilen tarihlerde John Deck tarafından yürütülmektedir. ailenin tüm erkekleri gibi uzun boylu olduğu. kazananların da Cambridge Üniversitesi'ne gönderildiği bir yarışma kazanmayı umduğunu söylediği anlatılır. diğeri de onu karısı ve çocuklarıyla gösteren bir aile resmidir. büyükbabası Samuel Roper'ın 1830'da Bury St. Eğer Alfred isterse dükkânda ona verebileceği bir iş vardır. Hodson yürütmektedir. alnındaki koyu saçlarının dökülmeye başladığı görülmektedir. Yüz hatları düzgündür. Halk Kütüphanesi'nin sadık bir üyesi. Alfred. Portre çekiminin yapıldığı 1898 yılında. muhtemelen iki metreye yakın göründüğü dışında başka bir bilgi vermez. Đçinde bugün ilgimizi çekebilecek tek bölüm. White Suffolk gazetesine göre Hatter Caddesi'ndeki bu görev. yine de kitapta cinayetle suçlanıp mahkemeye çıkmasıyla ilgili tek bir cümle yoktur. Arthur'un bu konuda söyleyecek tek bir sözü yoktur Ağabeyi kısa kitabın birçok bölümüne hâkimdir. oysa o tarihte o görevi bahçenin kurucusu N. ne var ki Bury St. 1898 yılında Elizabeth Hyde'la evlendiği. Arthur'un ağabeyi Alfred hakkında verdiği bilgilerdir. Ağabeyi Alfred'i düşünceli ve araştırıcı bir genç. Edmunds'un posta müdürü olamaz. H. erkek kardeşlerinin okuldan ayrılmalarına gerek bırakmayacak kadar para kazanmaktadır. yine de annesini yaşatacak. düşüncelerini biraz kuşkuyla karşılamak zorunda kalırız. Southgate Sokağı'ndaki aileden kalma evde annesi ve kardeşi Joseph'la beraber otururken çoğu akşamı okuyarak geçirir. evlenmesinden hemen önce. bunlardan biri fotoğraf stüdyosunda çekilmiş bir portre. neredeyse bir entelektüel olarak tanıtır. yazdığı Roper anılarını 1926'da kendi imkânlarıyla bastırır. tıraşlı görünmektedir. bazı gerçekleri saptırmak zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır. evine bağlı sakin ve sevecen bir gençtir. Arthur'un aile üyeleri hakkında yazdıkları o denli övücüdür ki. Alfred. bunları annesinin gaz sobası üzerinde doldurmaya çalışır. Arthur'un anne tarafından dedesi William Eighteen. bu evlilikten 1899'da bir oğlu. Bury Mekanik Enstitüsü'nün büyük kitaplığının da devamlı ziyaretçisidir. 1904'te de bir kızı olduğu yazılıdır.

yerleşir yerleşmez de uzun süre oturabileceği bir ev aradığı anlaşılmaktadır. güzel bir evdir. Roper'dan hoşlanmıştır. Şimdi kardeşi Joseph de evlenmek ve karısını Alfred'in de oturduğu Southgate Sokağı'ndaki eve getirmek üzeredir. Anne Roper birkaç hafta önce ölmüş olmasa. Mr. parmağındaki ağrı için bir ilaç ister. Hackney'de. Arthur'un anılarının satır aralarından Alfred'in kaçış fırsatı yakaladığından belki de zenginliğe gidebilecek bir yolda adım atmaktan memnun olduğunu çıkarıyoruz. tehlikeli dönem geçene ve 1906 yılına gelinene kadar Alfred'in yaşamındaki en önemsiz ayrıntıları sıralamakla yetinir. En azından Arthur Alfred'in neden iş değiştirdiği konusunda hiçbir görüş ileri sürmez. ne cinayetten yargılanacağı ne de hayatının yirmi yılını toplum dışında geçirmek zorunda kalacağıydı. Alfred'i bu öneriyi kabul etmemeye iten neden bilinmemektedir. Navarino Caddesi'ne taşındığını ve oturmak için Mrs.Alfred kente gelen ve Angel Hill'deki Angel Inn'de kalan Robert Maddox'la tanışır. annesini merdivenlerden yukarı ve aşağı taşımış. Đşe gidip gelmek kolaydır. Alfred Roper'ın bu iş önerisini kabul etmiş olacağı kuşkuludur. Maddox Morley's'e gelir. Bu odalar için haftada yirmi beş şilin öder. Alfred de öneriyi kabul eder. Bütün bunların. Gerçekten de onu yalnız bırakıp gitmeyi kabul edemeyecekti Son yıllarda Alfred ev işlerinin büyük bir bölümünü üstlenmiş. Supreme Remedy'nin çalışanlarından biri olan John Smart duruşmada yaptığı tanıklıkta. Gerçekten de Smart Fulham'da oturmakta. onunla ilgilenen Alfred Roper'dır. hatta yemeğini bile hazırlamıştır. Belki de Robert Maddox. Arthur ağabeyinin hangi koşullar sonucunda Doğu Londra'da. Alfred'in bir ilaç reklam şirketine müdür yardımcısı olarak atanmasında bir rolü olup olmadığını bilmiyoruz. Alfred. burada söylenebilecek tek şey. daha sonra Strand'den ve Covent Garden'dan geçerek işe gidilebilmektedir. muhtemelen de daha sonra gelişen olayların yarattığı endişeden. ikinci katta bir yatak odası ve bir oturma odasına taşındığında yirmi üç yaşındadır. Maddox ertesi gün teşekkür etmek için eczaneye uğrar. metroyla Walham Green ve Charing Cross arası on beş dakikadır.bilinmemektedir. bu arada da Alfred Roper'a kronik nezlesine de bir çare bulup bulamayacağını sorar. kahvaltı. Tam tersine. Nedeni ne olursa olsun. bir lokantada yedikleri yemek sırasında Alfred'e Fulham'ın yerleşmek için uygun bir bölge olduğunu anlattığını belirtir. Alfred. 1895 yılında Navarino Caddesi'nde Devon Villa'ya geçip. bilgisizlikten. bu nedenle ağabeyinin gençlik yılları hakkında fikir sahibi olabilmek için onun anlattıklarından başka dayanağımız yoktur. Alfred Roper tipi insanların çoğu sadece sükûnet ve tevazularıyla kendileri hakkında olduğundan parlak bir izlenim oluşturmayı başarırlar. Devon Villa bodrumun dışında dört katlıdır. Londra'da geçici bir süre için Gray's Inn Sokağı'ndaki bir otele yerleştiği. Maddox'un bu sorununu da halleder. Burun kemeri üzerinde görünen soluk iz Arthur'un gözlük taktığı anlamına da gelebilir. Maddox'a herhangi bir merhem vermek yerine dolamayı yarar ve parmağa öyle usta bir pansuman yapar ki. Hyde'ın evini neden seçtiğini açıklamaz. Fulham'a yerleşmiş olsaydı. Maddox'un da ortağı olduğu Londra'daki Supreme Remedy Company Alfred'e bir iş önerisinde bulunur. belki de fotoğraf çektirirken gözlüklerini çıkarma gereğini duymuştur. Butter Market'taki Morley's'te yönetici olarak çalışmaya başladığından birkaç yıl sonra Arthur kaç yıl olduğunu belirtmese de aradan altı yıl geçtiğini hesaplıyoruz. çay ve akşam yemeği de bu fiyata . Alfred'in yaşadığı bölüm yüksek tavanları ve büyük pencereleriyle geniş. müşterisinin memnun ayrılmasını sağlar. oda kiraladığı binada boş odalar bulunduğunu bilmektedir. Alfred.

Dalston Tiyatrosu ve Islington'daki Grand'de dram ve komediler oynanır. Yüzyılın sonlarında. merkezden kovulanların Lea Nehri'nin tam kurutulamamış bataklığı kenarındaki yıkık gecekondulara yerleşmek zorunda kaldığı bellidir. bir odaya dört kişi doluşmuş. yüksek ağaçlı bahçeler arasından London Fields görünür. Hackney eskiden "soyluların ve aydın sınıfının evleriyle" ünlü bir kasabayken sakinleri arasında o kadar çok tüccar ve seçkin insan vardı ki. Alfred Roper'ın taşındığı gelişmiş Londra banliyösü işte böyle bir yerdir: yoksulluk ve ağır işçilik. görece konfor ve orta sınıf değerleri. nüfusu da gereğinden fazla artmıştır. Eğlence bakımından müzikholler. oturma odasından. Vesta Tilley ve Little Tich'in de bulunduğu ünlü müzikhol yıldızlarını sahneye çıkarır. Navarino Caddesi. London Heights çevresinde şiddet hüküm sürerken. bahçelerin arasında da parklar ve hayvanların otladığı çayırlar yer aldı. içinde pazarıyla canlı bir alışveriş merkezidir. bowling sahası ve göl yürüyüş mesafesindedir. Đşçileri kente taşıyan London Fields tren istasyonu bir taş atımı uzaklıktadır. Hâlâ direnen ve eski büyük malikânelerde yaşayan orta sınıfla giderek yoksullaşan işçi sınıfının mahalleleri arasındaki sınırlardan birisi de Mare Sokağı'dır. Demiryolları hızlı yolculuğa olanak tanımadan önce. Hackney'nin zarif kilise ve ibadethanelerini yaptıran. tiyatro ve operalar vardır. "arabalarını buradan tutan insanların yüksek sayısından da anlaşılacağı gibi. eşleriyle birlikte kiliseye giden yerli halk. Mrs. Đnsan Mare Sokağı ve Kingsland High Street'teki büyük mağazalarda her istediğini bulabilir. Yılda 150 pound aldığı düşünülürse. aralarında Marie Lloyd. Hackney'nin yerli fakirleri Homerton High Street ve Wells Sokağı etrafında yaşamaktadır. karmakarışık bir düzende yaşayan göçmenler. Bölge bahçeler içinde büyük evlerin yapıldığı bir banliyö haline geldi. XTX. Hyde'ın evi de Stanford Hill'e taşınan bir kent tüccarının evidir. kira ödemede bir sorunu olmayacağı anlaşılır. Mare Sokağı'nın "yanlış" tarafının hemen batısındadır. muhtemelen de tüm dünyanın önünde" olarak tanıtırdı. Odalar lüks olmasa da uygun biçimde döşenmiştir. üç ya da daha fazla kişiyle oturanların sayısı da yaklaşık 8 000'dir. Kuzeyde. Hackney Empire tanınmış bir salondur. Bize anlatılanlara göre yoksullar her zaman çevremizdedir. kentteki işine de zamanında varabileceği en uzak yerleşim bölgesi olarak gösterilebilirdi. Hackney bir işadamının Londra dışında oturabileceği. işte bu evlerin sahipleriydi. Homerton High Street ve çevresinde uzun zamandan beri bakımsız fakir mahalleleri vardır.dahildir. Çoğu tiyatro Noel'de pandomim gösterileri sergiler. Hackney'de atlı tramvaylar. South Mill Fields. Hackney Wick and All Souls' ve Clapton gibi bölgeler gerçek teneke mahalleleridir. Buradaki eğilimin dışa yönelik olduğu. arabalar çalışır. yüzyılın ikinci yarısında Hackney'de eğilim. . Sinema salonlarının görünmesi için 1906'yı beklemek gerekse de Stoke Newington Caddesi'nde Yeni Alexandra Tiyatrosunda. Hackney Common az ötededir. 1891 yılında bir odada dört ya da daha fazla kişiyle birlikte oturanların sayısı 3 000. yemeği hazırlanmaktadır. Örneğin istatistikler. Odasının temizliği yapılmakta. Victoria Park kentin kriket alanıdır. nüfusun 1881 ve 1901 arasındaki yirmi yılda 163 681'den 219 272'ye yükseldiğini gösterir. Matthew Rose and Sons mağazası da aralarında bir çay salonunun bulunduğu çeşitli hizmetler sunar. daha yoksul sınıflar yararına vakıflar kurduranlar. sahiplerinin varlığı ve lüksüyle krallığın. Alfred Roper'ın buraya yerleştiği dönemlerde Hackney oldukça yoksuldur. daha yoksulluğa doğru bir gidiştir.

En azından alt katlarda merdivenlerin görkemli. Hyde. giriş merdivenlerinin ve bahçenin süpürülmesi. Bunlardan Miss Beatrice Cottrell. Hyde daha sonra iki kiracı daha alır. oturma odası istendiğinde akordeonlu bir kapıyla ikiye bölünebilir. Elizabeth Louisa adlı kendi kızını da getirmiştir. Mrs. birinci kattaki bir odada kalır. yukarı katlara kömür taşınması. Evin Mrs. Mr. kiremit rengi mermerden tabanıyla holün gösterişli olduğu söylenebilir. 1895 yılında elli yedi yaşlarında bir duldur ya da kendini dul olarak tanıtan bir kadın. Çıktığı odalar Upton adlı evli bir çifte kiralanır. Bazıları da kızın. Dzerjinski'yle aynı katı paylaşan konserve et ürünleri tüccarı Goerge Ironsmith'in Lizzie Hyde'la nişanlı olduğu. dördüncü katın tümünü kendi kullanımına ayırmıştır. ailesi. Daha dar bir merdivenle aşağıya. Maria Sarah Hyde. Mare Caddesi'ndeki Dolphin Tavernası'nda Joseph Dzerjinski'yle birlikte içki içmek dışında çok az şey yapmasına izin veren önemli bir kalp rahatsızlığı olduğunu iddia eder. iyi bir iş bulduğu için kendini mutlu sayar. bütün bu insanların geçmişi ve özelliklerinden bahsetmenin sırası geldi. Roper'dan birkaç ay önce Devon Villa'ya geldiğinde henüz çocuk denecek yaştadır. Ironsmith de çalıştığı et ihracat şirketinin merkezinin bulunduğu Amerika'ya gider. ama alkole dayanıklı olduğu. mutfak ve kilere. En sevdiği içki cindir. Florence'tan önce. bir de hizmetçilerin yattığı penceresiz aralığa inilir. Ne var ki nişan bilinmeyen bir nedenle bozulur. Mrs. Diğer bir anlatımla. o zamanın çok kullanılan deyimiyle "olması gerekenden daha iyi olmadığını". Hyde'ın ücretini bu evle ödemiştir. Miss Cottrell'e göre birçok kez alkolün kalbine yararlı olduğunu söylemiştir. Hyde. bu nedenle de on üç yaşındaki Florence Fisher annesinin South Mill Fields'ta. Kocasından söz ettiğini duyan olmamıştır. Genel kanı. Zemin kattaki iki salon geniş ve yüksek tavanlıdır. Maria Hyde. Bazıları kızına bir koca bulmak peşinde olduğunu ileri sürer. Ev dört katlı geniş bir binadır. Hyde. arıtma istasyonunun yanındaki evine yakın. Hyde'ın verdiği hizmetler karşılığında bu eve gelmiş olduğudur. Çocuğa ya da çocuklara ne olduğu bilinmez. yanından evlenmek için ayrılan daha yaşlı bir kadın çalıştırmıştır.Artık Mrs. beş yıl önce Devon Villa'ya yerleştiğinde nereden geldiğini bilen de yoktur. kendini eski bir saray terzisi olarak tanıtan yaşlı bir hanımdır. O dönemde yemek yapma işi Maria ve Lizzie Hyde arasında paylaşılır. Mrs. Bir yıl önce okulu bırakmıştır. Alfred Roper'ın yerleştiği ev ve kiracıları. Hyde'a ait olduğu kuşku götürmez. herkesçe Lizzie olarak bilinen. bir yıl içinde evlenecekleri de söylenir. yanında yaşadığı adam Mrs. Mrs. Odaların temizliği. şimdiye kadar hiç evlenmemiş olmakla birlikte en az bir çocuk doğurduğunu iddia eder. Dzerjinski'nin komşusu ise konserve et ürünleri tüccarı George Ironsmith'tir. daha görkemli günlere tanık olduğu bellidir. Evin neredeyse bütün işleri. iki kat üstündeki. bulaşık ve alışveriş onun görevidir. Hackney salonlarının sadece yüzde ikisi evlerinde hizmetçi bulundurur. birinci kata yerleşen. tek hizmetçisi olan Florence Fisher'a düşer. . şimdiye kadar hiç kimsenin onu sarhoş görmediği söylenir. Eve yaşlı bir Polonya ya da Rus göçmeni olan ve ikinci katın büyük bölümünde oturan Joseph Dzerjinski'yle birlikte. Evde on iki odanın dışında geleneksel bölümler vardır.

hatta çocuklarının doğumuna kadar paylaştıkları mutluluk kırıntılarının yerinde yeller eseceğidir. ince bir burnu. bir kumaşçı dükkânında yardımcılık. 1898 ağustosunda Güney Hackney'deki St. hiç olmazsa bir süre için özen gösterir.1895 yılında Lizzie Hyde yirmi dört yaşında olduğunu söylemektedir. nedendir bilinmez. Alfred Roper parlak bir kiracı olarak işte bu eve taşınır. "onun için değildir. Tek bilinen Supreme Remedy Company'de müdürlüğe yükselerek maaşına haftada bir pound zam yapıldığı. Evliliklerinin ilk günlerinde Alfred karısının "üzerine titrer." Lizzie akşam olunca dört gözle kocasını bekler. Bu yolculuğun nedeni. böylece de Albertla arasında yedi yaş bulunduğu apaçıktır. O günlerde evdeki bütün kadınlar. Ancak söylediğinden en az altı yaş daha büyük olduğu. kalın ve biçimli kaşları vardır. temizlik daha belirgin olmuştur. Bir komşunun yazdığı bir gazete makalesi ve Miss Cottrell'den kalan anılara göre. Oval bir yüzü. Geçen üç yıl süresince Alfred'in yaşadıkları konusunda çok az bilgimiz var. Belki de bu arada Mrs. Evdeki herkes daha ilk görüşte onun ne kadar uygun bir insan. Bunun onu duruşmada savunan Mr. yolun sonundaki yaya bölümündeki tek fark. şapkacılık yapmış. Daha da şaşırtıcı olanı evlenmesinden altı ay sonra. zaman geçirmeden kendine daha uygun bir yer aramasını önerir. düzgün çizgileri. Onun günümüze kadar gelen birkaç fotoğrafıdan oldukça güzel bir kadın olduğu. daha önce de bir terziye çıraklık etmiştir. görünmez olur. yoksa kibirinden mi kaynaklandığını söylemek imkânsızdır. 19 şubat 1899'da bir oğlunun olmasıdır. Hayatında ilk kez büyük bir evde yaşamanın. Lizzie Hyde'ın arkadaşı olan. Bu doğum insanda Lizzie Hyde'ın Alfred'i evlilik tuzağına düşürdüğü izlenimi uyandırır. çoğu kez Alfred'e . Odasında kimya deneyleri yapmasına. boynu kuğu gibi uzun ve ince. Açık renk saçları gürdür. kiracı olarak gelmesinin ne denli iyi bir tesadüf olduğunu düşünür. burası kendisi gibi kaybedilecek bir şeyi olmayan yaşlı kadınlar için uygun olsa da." Alfred'in bu uyarıyı ciddiye almadığını söylemek gereksiz. bazen gece kaldığı da bilinen "bir beyefendi". Hyde'ın kızının arkadaşlığının da keyfine varmaya başlamıştır. John's Kilisesi'nde kendinden büyük Elizabeth Louisa Hyde'la evlendiğidir. kuzey yerine güneye yönelmektir. Daha sonra karşılaştığımız ilk kesin bilgi. onu daha önce hiç alışmadığı bir biçimde kollamaktadır. dolgun küçük dudakları. evde kalarak işlerin yapılmasında yardımcı olduğu bilinmektedir. vücudu hafif dolgundur. iri ve parlak gözleri. Bu kadarla da kalmaz. ancak güzelliğinin zaman ve sert koşullarla biraz yıpranmış olduğu görülür. Fulham'da olduğu gibi. buharlı makineleri için mutfaktaki ocağı kullanmasına göz yumulur. ev kendisinin olmasa da odasının büyüklüğünün ve manzaranın tadını çıkardığı kuşkusuzdur. evliliklerinden önce. burada mümkün olduğunca kısa süre kalmasını öğütlemeyi de bir görev bilir. London Fields'tan Londra'ya gitmek çocuk oyuncağıdır. ona karşı davranışlarına. Beatrice Cottrell daha sonra Devon Villa'daki hayatını ayrıntılarıyla anlatan bir kitap yazıp bastırır. 1895'te ev dışında para karşılığı çalışmadığı. Kitap Alfred konusunda oldukça önyargılıdır. Howard de Filippis'in iddia ettiği gibi masumiyetinden mi. evi sık sık ziyaret eden ve Miss Cottrell'in deyimiyle. kardeşi Joseph'in doğum sırasında ölen karısının cenazesine katılmaktır. kesin olansa. çevrede çeşitli işlere girip çıkmış. bütün bu süre boyunca da Suffolk'a sadece bir kez gittiğidir. Ne var ki Miss Cottrell Alfred'in Navarino Caddesi'ne yerleşmesinden bir hafta sonra. Miss Cottrell'e göre yemekler daha düzenli.

Kayınvalidesi başlangıçta istemeden de olsa en üst kattaki odalardan birini kimyasal deneyleri için kullanmasına izin verir. Devon Villa'da dört yıl daha kalır. birlikte müzikhollere. Lizzie büyük krizler geçirir. başkalarının yanında kocasının boynuna sarılıp öpmesinden rahatsız olduğunu söyler. Alt kat odalarını diğer kiracılarla paylaşmak. Miss Cottrell'in sözünü ettiği. Mana Hyde'ın arkadaşıdır. sık sık da Hackney Empire'a gider. Đki çift. Alfred ideal bir koca. Sonunda Alfred bir hastabakıcı tutmak zorunda kalır. hastabakıcının işine son verildiğinde. Alfred ve Lizzie çoğu kez birlikte eğlenir. ev koşulları evliliğinden öncesini aratır görünüştedir. Alfred bir eş ve bir çocuk sahibi olmakla birlikte. bebeğin durmaksızın ağlamasıdır. Mrs. Cora Green'e göre Lizzie Roper çocuğuyla hiç ilgilenmez. genellikle arabayla gelip Lizzie'yi çağırır. Üstelik annesi de ağır hastalanmıştır. artık oda kiralamaktan vazgeçmek istediğini belirtmesi. Lizzie'nin artık mutfakla ilgilenememesi nedeniyle verilen yemeklerin kötüleştiğinden de yakınırlar. eskiden Alfred'in oturduğu odalara geçirir. iş arkadaşlarından üstün bir insandır. çocuğuna bakmayı bile beceremediğini anlatır. Alfred bazen Dolphin'e karısı ve kayınvalidesiyle birlikte gelir. Lizzie Roper'ın yaptıklarını bazen gösteriş amaçlı bulduğunu. bir süre sonra da gelişmesi yavaşlar. Upton. Alfred'in gelişinden önce sıkça görülen "beyefendi" arkadaşı tekrar ziyaretlere başlar. Rus ve Alman göçmenlerine odasında Đngilizce dersi verir. Bu adamın. on altısına yeni giren genç kız bütün boş zamanını Mrs. Alfred'in beraatından sonra bir gazeteye "kendi öyküsünü" anlatırken. Bir de gürültü vardır. Green'in erkek giyim mağazası yöneticisi olarak . çocuğunu ve kendini öldüreceği tehditleri savurur. sonra da günlerce yataktan çıkmaz. Hem akordeon gürültüsü hem de duvarlardan aşan gırtlaktan çıkma sesler giderek dayanılmaz olur. Çoğu kez provalarını gecenin geç saatlerine kadar sürdürür. Cora Green'e yatak odası duvarlarında böcekler gezindiğini anlatır. küçük oğlunun bakımını önce hastabakıcıya. Çocuk pistir. Cora Green'in Lizzie'nin "Bert" diye seslendiğini duyduğu bir adam. Fisher'ın Lea Bridge Caddesi üzerindeki derme çatma evinde geçirir. Lizzie'nin her türlü annelik içgüdüsünden yoksun olduğunu. deyim doğruysa "eli ekmek tutan birisini" bulan kayınvalidesi Maria Hyde'ın Miss Cottrell'in de yanında. gençliğinde çeşitli müzikhollerde konserler vermiştir. annesinin de onayıyla Maria'ya bırakır. Hyde Upton'lardan sonra yeni kiracı bulmak için girişimde bulunmaz. Komşulardan Cora Green. Marta ve Dzerjinski. yemeklerini onlarla birlikte yemek zorundadır. Ne var ki bu bağlılık uzun ömürlü olmayacaktır. Mr. Hastabakıcı tutmak Alfred'in olanaklarını zorlamaya başlar. Florence Fisher aynı zamanda hem evi temizleyemeyecek hem de çocuğa bakamayacak kadar yüklüdür. Bununla da kalmaz. doğru dürüst beslenmez. Bunun yanı sıra. Dzerjinski bir çeşit akordeon virtüözüdür. Miss Cottrell. bu nedenle de sık sık eve gelip gider. Koca bir katı temiz ve nemsiz tutmanın çok pahalı olduğunu söyleyerek dördüncü katı tamamen kapatır. Bütün bunlar ilk çocukları Edward Alfred'in doğumuyla kesilir. Dzerjinski'yi aşağıya. Upton'ların evden ayrılmalarının bir nedeni de. Mrs.değişik ve sevgi dolu adlarla seslenir ya da onun için yapacağı hiçbir şeyden gocunmayacağını anlatırken duyulur. Cora Green. Alfred ve Lizzie de onun bölümünü devralır. Alfred'in durumunu daha da güçleştirecek gibidir. gelen belki de bir başkasıdır. kendisi de güçsüz kalbinin bütün bu basamaklarda fazla yorulduğunu ileri sürerek Dzerjinski'nin yanındaki odaya yerleşir. özellikle de ailesinde. Beatrice Cottrell evin o günlerde giderek daha pis görünmeye başladığını anlatır. Mrs. ancak dördüncü katı kapadığında verdiği izni geri alır. O iki üç yıl içinde Lizzie'nin birden fazla arkadaşı olduğu kesindir. daha sonra.

John's Kilisesi'nde vaftiz edilerek Edith Elizabeth adını alır. O dönemlerde karısının yaptıklarının farkında olup olmadığını bilemiyoruz. Green'i tanımamış gibi davranır. terbiyesiz ve küfürbaz biri" olarak anlatır. on sekiz aylıkken anlaşılır biçimde konuşması da oğlunun ne kadar akıllı olacağının belirtileridir. Smart'a göre Alfred mutlu görünür. toplumumuzdaki babaların çoğundan fazla ilgi gösterir. Kendi başından geçenlerden ders almıştır. ancak genel mutsuzluğu ve giderek bozulan sağlığı Fulham'ı yaşanacak uygun bir yer olarak öneren John Smart'ın da gözünden kaçmaz. . eve geldiğinde Lizzie'yle birlikte uzun saatler geçirir. Edith'i çocuk arabasına koyarak sokağa çıkarır. gururla komşularına gösterir. Daha baştan itibaren Lizzie'nin kızına olan davranışı. Kızından gurur duymakla birlikte. basit toplamalar yaptığını anlatır. Edward'ın olağanüstü bir çocuk olduğuna inanır. bazı uzun boylular gibi kamburu çıkmıştır. Bir kere çocuğunu kendi emzirir. Mrs. Lizzie Roper 1904 mayısında bir çocuk daha doğurur. geceleri de iyi uyuyamamaktan yakındığını hatırlar. zamanının ve sevgisinin çoğunu oğlu Edward'a ayırmaktadır. saygısız. Gerçekten de mektupların çoğunda Edward dışında başka şeye pek yer yoktur. Lizzie'nin arkadaşları bu kadarla da kalmaz. oğlu Edward'a karşı gösterdiğinden çok farklıdır. onun güzelliğiyle. belki de oğluna karşı beslediği aşırı sevginin nedenidir. Alfred'in. Heyecanla beklenen yaz tatilinin gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmemektedir. çok varlıklı olduğu söylenen orta yaşlı bir işadamıdır. Green evden ayrılarak yurtdışına giden konserve et ürünleri tüccarı Ironsmith'in de arada sırada Lizzie'yi ziyaret ettiğini ileri sürer. Smart'a ailesinin daha da kalabalıklaşmasını istemediğini. Maud'a sevgilerini gönderen Alfred'in yanında görülür. Oğlu parasız ilkokula ya da benzeri bir okula gitmeyecektir. Edward'ın dokuz aylıkken yürümesi. Alfred Roper işinden atılır. Cobb. Alfred. "insan kılığında bir şeytan" ya da "hafif kadınlarla dolaşan. "yuva yıkıcı". Maud'la hiç karşılaşmadıkları düşünüldüğünde. ev sahibesiyle tartışıp onu bir randevuevi işletmek ve kendi kızının ilişkilerine aracı olmakla suçladıktan sonra Devon Villa'dan ayrılır. tüm kazancını Edward'ın eğitimine harcamak niyetinde olduğunu söyler. Annesinin aldırmazlığı nedeniyle kavruk kalan oğluna. dâhice davranışları ve öğrenme becerisiyle ve çocuğun yaşından büyük yorumlarından alıntılarla doludur. Ona göre Alfred aşırı zayıflamış. Lizzie ve bebek Edith'in adları sadece mektubun sonunda. koşulların oğlunun üniversiteye gitmesini engellemelerine izin vermeyecektir. Miss Cottrell de bu adamı iyi tanır.tanımladığı Herbert Cobb olması gerekir. Maud'a yazdığı mektuplarda oğlunun daha dört buçuk yaşında okumayı öğrendiğini. Ondan bahsederken ahlakçı yönü ağır basar. Miss Cottrell. kitabı çıktıktan sonra hakaret davası açmadığı için kendini şanslı addetmelidir. hemen tanır. sahtekâr. Alfred. 1903 yazının sonuna doğru onu Devon Villa'dan çıkarken görür. heyecanla ağustosta ailesini Margate'e yaz tatiline götürmekten söz eder. babası gibi yanlış hesap yapmayacak. Smart onun ara sıra midesinin kaynadığından. bu "sevgiler"in ne kadar boş bir mesaj olduğu açıktır. hiç olmazsa bir süre için kesilmiş gibidir. küçük kız St. Yine de ağustosta önemli iki gelişme yaşanır. Middlemass ve benzerlerinin ziyaretleri. ablası Maud'a yazdığı ve bu satırların yazarının elinde bulunan mektuplar Edward'la. Plume of Feathers'ın sadık müşterisi Percy Middlemass. Bu ilgi. ne var ki Ironsmith Mrs. Tabiî Alfred'in de her gün on iki saat boyunca ev dışında olması Lizzie'ye istediği gibi eğlenme fırsatı verir.

Bu buluşmalarında Smart'a son derece önemli iki haber verir. ona her şeyi anlatacaktır. ara sıra dostu Maria Hyde'ı ziyarete gelse de artık komşusu değildir. Đşler 1905 baharında değişmeye başlar. alacaklılar sokakta toplanır. bir ev ötede olan biteni izleyemez. ama bir sınıf yukarıdadır. Kendisi de göçmen torunu olan Herzog. Miss Cottrell'in çok aşağılayıcı iddiaları hesaba katılmazsa. Dzerjinski'nin kira ödediğini düşünmek saflık olur. Mrs. sonunda da mercek üreticisi Imperial Optics Ltd.Bize Miss Cottrell'in Maria Hyde'la ilişkisinin ayrıntılarını gösteren. suçlamalar da olsa. Miss Cottrell evin pis olduğunu. Ne var ki sonunda Florence'ın kendine ait bir özel hayatı olmuştur. bağrışmalar. Dover'da trenden indikten sonra bir oda tutmuş ve intihar etmiştir. "Böyle giderse". Şirketin müdürler dahil dokuz memuru işlerini kaybeder. Fazla uzağa gitmez. üst kattaki odaları temizlemediğinde zamanının çoğunu mutfakta. Maddox Fransa'ya gitmemiş. duvarlarda böcek kaynadığını. Alfred'in arkadaşı olan. Kısa bir süre sonra Cora Green de mahalleden ayrılır. Lizzie'nin taşımakta olduğu bebeğin de . Tartışmalarından birinde bunu karısından duymuş. Alfred uzun zamandan beri Edith'in babası olmadığından şüphelendiğini. Dzerjinski'yi kiracı olarak saymazsak bu hareket Maria'nın ev sahibeliği hayatının sonudur. Şimdiyse sadece Maria Hyde'ı kızına arabuluculuk yapmakla suçlamakla kalmaz. Florence Fisher hâlâ oradadır ve Roper Davası'nın en önemli tanıklarından biri olacaktır. Bakması gereken büyük bir ev. Green'e göre bir gün yeni bir kavga patlak verir. nisanda Roper'la buluşur. Maria ona evi terk etmesini söyler. daha sonra nişanlısı olarak tanıtacağı Ernest Henry Herzog adlı bir gençle "çıkmaya" başlar. Sevgilisinden bir yaş küçük. Bunlardan birincisi. Edith'in babası olmadığına artık inanmaya başladığıdır. Alfred'in yeni işi yürüyebileceği bir mesafede Bethnal Green'de Cambridge Heath Caddesi'ndedir. Maaşı bundan önceki işinin yarısıdır Imperial Optics'in Supreme Remedy'yle karşılaştırıldığında tek üstünlüğü -eğer buna üstünlük denebilirse. ki katmamak doğru olur. paralarını ister. bunlarla ilgilenmez. Alfred'in yanında oğlu Edward da vardır. kilerde ya da kendi odasında geçirir. daha sonra da Dzerjinski'nin yardımıyla Miss Cottrell'in eşyalarını aşağıya indirip sokağa bırakır. Alfred iş aramaya başlar. sonunda hiç evlenmezler. Islington'da varlıklı bir ailenin hizmetindedir. eleştirmektedir. Yine Mrs. Annesi öldüğünden Marshes'ta ziyaret edebileceği bir ev kalmamıştır. her ne kadar Lizzie daha sonra kocasını "işlettiğini" söylese de aklına kurt düşmüştür. ABC Çayevi'nde bir araya gelirler. bu nedenle de Herzog adının konumuzla başka bir ilgisi kalmayacaktır. Supreme Remedy iflasının Alfred Roper'a büyük bir darbe indirdiği tartışılmaz. üstelik o dönemde ev dışında ilişkileri de başlamıştır. daha da ötesi. Edith Roper'in Alfred'in kızı olmadığını da iddia eder. gerçekten de tek arkadaşı olarak kalan John Smart. beş yetişkin ve iki çocuk vardır.eve yakınlığıdır. Cora Green'in "gazetecilik" merakıdır. Green'e göre Miss Cottrell bir süreden beri Lizzie Roper'ın ahlak anlayışını. Ancak Florence çevresiyle ilgili bir kız değildir. Ağustos başlarında Supreme Remedy Company ani bir kararla ticaretten çekilir. Şirketin büyük miktarda borcu birikmiştir. Üst katlarda tartışmalar. Şirketin tek bir penisi bile yoktur. Robert Maddox'un şirketin paralarını zimmetine geçirerek Avrupa'ya kaçtığı sanılmaktadır. Stoke Newington'a yerleşir. Şirketi'nde bir memurluk bulur. Bir yıl boyunca Devon Villa kalın bir giz perdesinin altında kalır. Lizzie'nin bir sokak kadınından farksız davrandığını ve Alfred Roper'ın gerçeği öğrenmesi gerektiğini söyler. "beyefendilerin" ortada görünmemelerine karşın. görünürde bir para kaynağı da yoktur. Doğrudur.

Daha sonraki bir buluşmalarında. Smart'a verdiği ikinci haber. Otopsi sırasında Joseph Dzerjinski'nin önemli bir kalp rahatsızlığı olduğu. üstelik cinayet ve çocuk ölümleri de görülmedik oranda artar. Smart duyduklarına çok sevindiğini söyler. Onun niyeti. Alfred "burnunu bu pislikte tutmanın" haklı bir sebebi olamayacağını. Devon Villa'daki her şey sinirine dokunmaktadır. kendini tek çocuklu dul bir adam olarak tanıtmaktır. Roper karısının nemfoman olduğunu. aşırı cinsel arzu duyduğunu anlatır. Tek çocuk olarak oğlu Edward'ı yanına alacağı kesindir. Hayır. Alfred'e zaman geçirmeden işe başvurmasını öğütler. Smart duyduklarına çok şaşırır. sabah kusmalarını . Adını saydıklarından birine bakmaktan kısa süre sonra kurtulur. diğer erkeklere olan açlığını törpülemek ve cinsel arzularını bastırmak için karısına hidrobromid tedavisi uygulamaktadır. Imperial Optics'teki memur arkadaşlarından birinin amcası yakında bu anlattığı işten emekliye ayrılacaktır.kendisinden olmadığına inandığını anlatır. Açılan soruşturma dikkatsizlik sonucu ölüm raporuyla tamamlanır. Üstelik. bütün kardeşleri içinde kendine yakın hissettiği ablası Maud da kocasıyla birlikte kentin hemen dışında. Böylece Alfred karısını ve çocuklarını kayınvalidesinin baskısından kurtarmış. bir ay içinde başvurması koşuluyla Alfred'in işe alınacağından emin olduğunu söylemiştir. Lizzie'nin kendisinden beklentilerini. sıcak dayanılacak gibi değildir. Baygın bir halde yerde yatarken bulunur. Hayır hayır. tabiî işe kabul edilirse Cambridge'deki yeni işine başlarken. Highbury'deki ablasını ziyarete gitmekte olan Joseph Dzerjinski. Cambridge'deki büyük ve gelecek vaat eden bir dükkânda yakında bir eczacılık boşalacağını duyduğudur. Alfred'in kafasından geçenler hiç de böyle değildir. Sürekli olarak yorgun olduğu. Gazeteler sıcaktan çıldıran insan haberleriyle doludur. bu işi bir gazete ilanında okumamıştır. ön ve arka kapısı ardına kadar açık bırakılmasına rağmen. Smart Lizzie'nin hastalığının ne olduğunu sorduğunda. ama bu evliliğinden hiç olmazsa Edward'ı kazanmıştır. yetmiş sekiz yaşına girmiş olacaktır. Dostunu yatıştırmak için Edith'in babasına çok benzediğini söylemeye çalışsa da Alfred'in düşüncelerini değiştiremez. aynı zamanda da siroza yakalandığı ortaya çıkmıştır. yeni bir hayata başlamış olacaktır. Bu arada da Smart'a bir sır verir. Tüm ısrarlarına rağmen Alfred en küçük bir geri adım bile atmaz. yakındaki Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölür. tutum ve davranışlarını değiştirmelidir. Smart Alfred'i kararından vazgeçirmek için elinden geleni yapar. kendisiyle ilgisiz bu aileyi daha fazla beslemesinin bir anlamı olamayacağım anlatır. Bildiğimiz kadarıyla Alfred'den cenaze masraflarını üstlenmesi beklenmiş. Gün boyu Devon Villa'nın tüm pencereleri. Roper da elinden geleni yapmak zorunda kalmıştır. Isı gölgede kırk dereceyi bulur. Adı Hodges olan arkadaşı. ne olursa olsun ilk fırsatta Maria Hyde'a ve Joseph Dzerjinski'ye bakmaktan kurtulacaktır. Lizzie'yi ve kızını geride bırakmak. Lizzie'yi bir "hastalık" nedeniyle "tedavi" etmekte olduğunu açıklar. kendini "bayılır gibi" hissettiği şikâyetlerini. Eğer Lizzie onunla birlikte olmak istiyorsa. Fen Ditton köyünde oturmaktadır. Joseph Dzerjinski o ayın sonuna kadar yaşasa. Tarih 1905 temmuzunun başlarını göstermektedir. Navarino Caddesi'ndeki eve dönerken rahatsızlanır. Evlenmekle aptallık etmiştir. 1905 yazı çok sıcak geçer. Eczacılık deneyimi ona yapması gerekenleri öğretmiştir.

Devon Villa'da kalmakta kararlı olduğu anlaşılmaktadır. istese çok daha uygun bir iş bulacağı açıktır. Lizzie'nin o yaz rahatsızlıklar ya da belki aşırı sıcak sonucu bebeğini düşürmüş olması muhtemeldir. "çok yakında" Edward'la birlikte Cambridge'e gideceklerini bildirir. 27 temmuz öğleden sonra Mrs. Maria Hyde daha sonra kızıyla konuşur. O dönemde yirmi iki yaşında. kısa süre için yeni bir işe girmek istememektedir. Daha sonra Alfred çıkagelir. ön kapının zilini çalarak para kutusunu unuttuğunu söyler. Maud Leeming'e yazdığı mektupta Lizzie'nin adı sadece -yine. Florence onun evden çıkışını görmese de gitmiş olduğunu düşünür. Kutu gümüştendir ve babasından kalmıştır. Kendisi. Kaldığı yer sıkışık. Üstelik Alfred'in de onun hakkında iyi referanslar vereceği kesindir. Leeming'den. Mektupta Edith'in adına rastlamak mümkün değildir Cambridge'de. güçlü kuvvetli bir genç kadındır. Alfred uzun zamandır karısını terk etmeyi düşünür. Lizzie'nin hamileliği konusunda John Smart'ın söyledikleri dışında fazla bir bilgi yoktur. Joseph Dzerjinski'nin ablası Marta Boll'a yazdığı mektupta kızının bebek beklediğine değinir.ve sürekli uyuşukluğunu yeterli belirti olarak kabul etmezsek. Diğer yandan. Florence'a sol kolu ve göğsündeki ağrılardan yakınır. Alfred'dir. sadece kocasının ilgisini çekmek. Edith ve Maria Hyde'ın bulunduğu üst kata çıktığını duyar. ev sahibesinin bütün bu söylenenlerden habersiz olduğunu görür. Diğer taraftan da Cambridge'deki yaşamından söz ederken. Ya da belki Lizzie hiç de hamile değildir. Florence Maria Hyde'a yalvarır. işine devam etmesini söyleyerek yıkamak için çamaşırlarını toplamasını söyler. Roper da işi bırakması konusunda başka bir şey söylemez. kendisini terk etmesine engel olmak için böyle bir yalan uydurmuştur. 27 temmuzdan itibaren. yatmıştır. 15 temmuzda Fen Ditton'daki Mrs. Roper ve Edith'in de "çok yakında" onlara katılacağını sözlerine ekler. Roper ve çocuklar Cambridge'e taşınacaklarından.sevgiler bölümünde anılır. Bu konuda Cora Green'in de bilgisi yoktur. Florence'a göre Alfred'in ona söyledikleri bunlardır. kendini daha iyi hissettiğini söyleyerek Florence'tan çay ve yukarıda yemek için hafif bir şeyler hazırlamasını istemiştir. Lizzie de Alfred'in planlarından haberdar değildir. O ayın ikinci haftasının başında Florence'a işten çıkarıldığını bildiren Lizzie değil. Florence daha sonra Alfred'in. Mrs. Nedeni ne olursa olsun. Florence aramasına yardım etmeyi önerir ama Alfred kabul etmez. Ne Florence Fisher hamilelikten söz eder ne de Maria. Hyde Devon Villa'da kalacaktır. Bütün bu nedenlerden. Joplin'deki işe 1 ağustostan geçerli olmak üzere kabul edilir. pis ve sağlıksızdır. Hyde. Çarpıntıları vardır. Mrs. Roper'ın geri gelmesinden belki de yarım saat önce Maria Hyde aşağıya inip mutfağa girmiş. "ev kurmak" ve "aile hayatına dönüş" gibi kavramlar kullanır. Roper Davası'na sunulan otopsi raporunda da hamilelik belirtilerinden söz edilmez. Florence istenenleri hazırlar. çay ve . Lizzie'nin gösterdiği rahatsızlık belirtilerini sürekli almakta olduğu hidrobromide de bağlayabiliriz. Belki de hâlâ bir sonraki baharda gerçekleştirmeyi umduğu evlilik nedeniyle. Kızı hastadır. Florence'ın iç karartıcı bir evde. yatmak ister. kendini iyi hissetmediğini söyler. Yine ablasına yazdığı bir mektupta Mrs. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu denli ısrar ettiği anlaşılamaz. ama tek başına bir kadının bir hizmetçiye ihtiyacı olmadan da yaşaması mümkündür. Mrs. 31 temmuzdan sonra Florence'ın hizmetlerine gerek kalmayacaktır. uygun bir yer buluncaya kadar kendisini ve Edward'ı konuk etmesini rica eder. karısı. Alfred kırk beş dakika sonra yeniden görünür.

Evde sanki kimse yoktur.30'dur. Cambridge'e de 13. yani oldukça uzun bir mesafe yürür. neredeyse alışılmış bir iş olmaktadır.50'de Cambridge Đstasyonuna varan trene binmeyi de düşünebilirdi. 18. 19.30'da yatmaya alışık küçük bir çocuk vardır. şöminenin üzerinde bulur. Florence'ın çocuğa kahvaltı hazırlaması. Hikâyenin en ilgi çekici sorularından biri de Roper'ın o gün Cambridge'e hareket saatini neden bu kadar geçe bıraktığıdır. Mrs. Tepside konserve som balığı. Florence Fisher'ın sarı saçlı küçük Edith'i son kez gördüğü yer. elleri kolları erzak yüklü eve döndüğünde. gidecek bir yeri.20'de hareket eden. Mrs. Roper ve oğlu iki saat beklemek zorundadır. Başlangıçta Cambridge'e 17. Kendini adeta sürükleyerek birinci kata.30'da kalkan. kutuyu en sonunda yemek odasında. ekmek. Florence Mrs. Ne Roper ne kayınvalidesi ne de Florence Fisher çaylarında ya da diğer sıcak içeceklerinde şeker kullanmamaktadır. kuşkusuz para kutusunu aramaktadır.31'de varan sefere binebilirdi. ama ısı önceki günlere göre az da olsa düşmüştür. Edith'in küçük yatağının bulunduğu odaya çıkar. Bethnal Green'deki işinden istifa etmiştir. Örneğin. bu da alışılmış bir görüntüdür. Kingsland High Street'te taksi durağına kadar. ama Navarino Caddesi'ne geri dönüşü.32'de Bishops Stortford'a giden bir tren olmasına karşın 20. Gerçekten de Edith bu dünyada son kez görünmektedir. yolda sadece iki istasyonda durarak 15. Küçük Edith sabah mutfağa iner. Saat şimdi 18. Lizzie Roper'la kızının ne koşullarda evden ayrıldığını. Cebine atar. Yanında. Roper ve Mrs. Bu da olmazsa 14. Hava kapalı ve sıcaktır. ancak Edith'i doyurup yıkadıktan sonra onu üst kata gönderir. Yorgun argın. Daha sonra bir tanık Roper'ın elinde ve ceketinde kan lekesi gördüğünü açıklarsa da Roper'ı teşhis edemez.yiyecek tepsisini üst kata çıkaran Maria'dır. Florence kendini biraz daha iyi hissetmiş olsaydı. Florence ona kahvaltı hazırlar. Duruşma sırasındaki ifadesine göre. St. oysa binmeyi düşündüğü ilk tren bile Cambridge'e Edward'ın yatma saatinden sonra varmaktadır. treni kaçırmalarına neden olur. istese öğle trenine ya da ara istasyonlarda duran bir tren istemiyorsa. bir demlik çay ve Edith için şeker kavanozuyla süt vardır. tereyağı. Sonunda bindiği trenin varış saati 21. evde yapacak bir işi yoktur. Hackney. O alışverişteyken. iki saat kadar sonra. Hyde'ın görünmemelerine şaşırmaz. Roper üst katta uzun süre kalır. daha yapılması gereken bir sürü işi olan genç kız için çok keyifli olmasa bile. Pancras'a gidip 12. Hyde'ın nerede olduğunu. onların alışkanlıkları arasında öğlene kadar yatakta kalmak da vardır. kendini iyi hissetmemektedir. Büyük Doğu Demiryolları'nın temmuz 1905 tarifesi Cambridge'e gün boyu birçok sefer olduğunu göstermektedir. Roper ve Edith'in Cambridge'e gitmiş olduklarını düşünür. Hiç şüphesiz bu yolu seçemez. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'nın merdivenleridir. Florence ona doğru alışverişe çıkar. Yine de sıcaktan etkilenmiş olmalıdır ki. Şeker kavanozu Roper'ın üç ay sonraki duruşmasının en önemli kanıtlarından birisi olacaktır. düşer ve sağ elini yaralar. bir hamala emanet ettiği bavullarının ve oğlunun yanına ulaşır. tatil için değil temelli gitmiş olmalarına rağmen küçük kızın eşyasını neden geride bıraktıklarını .20'den önce Cambridge'e kadar giden başka bir tren yoktur. Odayı karmakarışık bulur. ifadesine göre ayağı bir kaldırımın kenarına takılır. çişli çarşafları ve battaniyeyi çıkarır.40 olacaktır. Sonunda Liverpool Caddesi Đstasyonuna.15 treniyle gitme kararındadır.

4 ağustos cuma sabahı. Đçlerinden biri acaba geri gelip maaşını verecek midir? Yoksa evden ayrılması ve başka bir maaş beklememesi mi gerekmektedir? Sonra Mrs. Hyde'ın bir gece bile ev dışında kaldığına rastlanmamıştır. Ne var ki yerde. beyazımsı yatak örtüsünün üzerinde yatmaktadır. o da zamanında görünür. Perdeler çekili. som balığı artıkları çürümüştür. Florence ilk odanın kapısını açmadan önce ağzını ve burnunu elindeki temiz toz beziyle kapatır. Belki nişanlandığı adamla da bir teması olmuştur.merak etmesi kadar olağan bir şey olmayacaktı. halı ve hatta duvarların bir bölümü ya kandan kıpkırmızıdır ya da lekelenmiştir. Florence'ın bildiği kadarıyla. başından geçenleri anlatır. Hyde'ın cesedidir. Alfred Roper'ın da hemen ertesi gün Cambridgeshire'da. Navarino Caddesi'ne dönerken yanında iki polis memuru vardır. üçte ikisi boşaltılmış bir şişe cin ve iki kadeh vardır. kendi geleceğiyle ilgilidir. yatakla kapı arasında yüzükoyun yatan. Roper'ın çocuklarla birlikte Cambridge'de olduklarını düşünmeyi sürdürür. Mrs. Lizzie Roper'ın gırtlağı bir kulağından diğerine kadar yarılmıştır. Diğer yandaysa. Üçüncü kata çıkar. Burada koku. üzerinde. Hyde'ın yokluğu da vardır. ama üçüncü kattaki odaları haftada bir süpürmek zorundadır. yatağın içinde değil. saçların arasında bigudi kâğıtları bile vardır. bu arada daha önce hiç duymadığı. çarşaflar. yarı dolu bir şeker kavanozu. Girdiği oda. Florence'ın Devon Villa'nın en üst katına çıktığı günün üzerinden aylar geçmiştir. Alfred Roper duruşmasının özeti. damadı ve torunlarıyla birlikte olduğudur. Florence'ı bodrumdaki yatağına gitmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar. ayrıca cesetlerin ve bozulmuş yiyeceklerin üzerinde uçuşan sineklerin vızıltısı duyulmaktadır. fırıncı her zamanki gibi ekmek bırakır. şapkasını alır ve Kingsland Caddesi'ndeki polis karakoluna giderek müfettiş yardımcısı Samuel Parlett'i görür. Kısa sürede iyileşir ve görevinin başına döner. yani 3 ağustosta Florence Miss Elizabeth Newman'in Mare Sokağı'ndaki Hizmetçi Acenteliği'ne uğrar ve yeni bir iş aradığını belirtir. Bu süre boyunca Mr. Rahatsızlığı her neyse. elinde paspas ve süpürgeyle merdivenleri tırmanmaya koyulduğunda. Aşağıya iner. bu kata en son Roper'ın gidişinden iki gün önce çıktığını hatırlar. Florence kendi işine bakar. bir sonraki bölüme alınmıştır. ve Mrs. odanın havası ağırdır. Florence'ın bu evde çalıştığı on yıl boyunca Mrs. sahanlıkta duraksadığında kuşkusuz çok şaşkındır. Anlaşılan bir çeşit kalp çarpıntısı çekmektedir. merdivenlerde olduğundan en az on kat daha güçlüdür. güçlü ve öğürtücü bir koku duymaya başlar. en akla yakın açıklama onun da Cambridge'e gittiği ve şu anda kızı. Ama rahatsızdır. Florence Fisher'ın Navarino Caddesi'nde yalnız yaşadığı bir hafta geçer. kızı ve damadıyla bir arada yaşamış olduklarından. Lizzie Roper'ın kocasıyla paylaştığı yatak odasıdır. Satıcılar gelir. Belki de burada taammüden adam öldürmek suçuyla dava açıldığını. 28 temmuz bir cumadır ve şirket kayıtlarından da görüldüğü gibi bir sonraki perşembe. Masadaki tepsinin üzerinde çay içilmiş iki fincan. Duyduğu tek endişe onlarla değil. Daha sonra. Ceset tamamen giyiniktir. yatak. genç kadının geceliği. Fen Ditton'da karısını öldürmekle suçlanarak tutuklandığını belirtmek . Lizzie Roper'ın cesedi ise ince beyaz pamuklu bir geceliğe sarılmış. Aradan bir hafta geçmiş. Bileyiciyi beklemektedir. Florence kapıyı kapamak dışında hiçbir şeye dokunmaz. Her iki ceset.

Graham Sokağı. Edith'i arama çalışmaları Hackney Marshes'a kadar yayılır. Tek söyleyebileceğim Cary'nin paketinin içinde olmadığıydı.yeterli olacaktır. Oscar Slater. Devon Villa'nın bahçesi bir metre kazılır.ya kızının ölümüne tanık olduğu ya da daha sonra cesedini bularak kalp krizi geçirdiğidir. içindeki kişilerin fotoğraflarından oluşturulmuş bir kolajdan yapılmıştı. Kabul edilen varsayım -alternatif bir açıklama getirmek güçtür. Bu kolajda da sert ve yüksek yakalı gömleğiyle Crippen ve güzel fakat acımasız Madeleine'in arasından bir medyumun hayaleti gibi görünen. Maria Hyde'ın cesedinde herhangi bir şiddet belirtisine rastlanmamış olmasıdır. Kitabı ve Arthur Roper'ın anılarını bir kenara koydum. . George Lamson. Duruşmayı. bir kalp krizinden kaynaklanmıştır. bir daha da ölü ya da diri bulunamayacaktır. Aynı zamanda Crippen. Hepsi boşunadır. Queensbridge Caddesi. Peki. Arama başlatılır. Mrs. Roper'ın beraati belki de Howard de Filippis'in ilk büyük başarısı olması nedeniyle. Ancak kapağı. Bölge halkı London Fields ve Hackney Downs'taki aramalara bizzat katılır. Maria Hyde yıllarca bir gün kendisini yarı yolda bırakacağından korktuğu kalp rahatsızlığından bahsetmiştir. Đlginç olanı. Edith Roper kaybolmuştur. Maria Hyde on dört aylık Edith'in ölümüne de tanık olmuş mudur? Çocuk kaybolmuştur. Hyde'ın ölümü doğal nedenden. Francis Ward-Carpenter On üçüncü bölüm Vaat edilen bir sonraki bölümün yazılıp yazılmadığını bilemiyorum. onları bir daha elime almayı isteyip istemeyeceğimden emin değildim. herkesten çok Abraham Lincoln'e benzeyen karanlık ve sıska insan Alfred Roper vardı. Victoria Parkı'ndaki gölün dibi ve Grand Union Kanalı'nın bir bölümü taranır. Yine de duruşmayla ilgili bölümlerden habersiz kalmak zorunda değildim. Madeleine Smith ve Buck Ruxton'ın duruşma tutanaklarını da içeren yeşil kaplı kitapta resim ya da çizim yoktu. Toprakta herhangi bir ize rastlanmamış olmasına rağmen. Başsağlığı mektuplarına cevap yazmanın yanı sıra kendi işlerimle de ilgilenmem gerekiyordu. şimdi de haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Richmond Caddesi ve Mare Sokağıyla çevrelenen bölgedeki evlerin sakinleri sorgulanır. Ertesi sabah Kuzey Londra Polis Mahkemesi'nde Yargıç Edward Snow Fordham'ın karşısına çıkarılır ve yargılanmak üzere Merkezî Ceza Mahkemesi'ne gönderilir. Penguin'in Ünlü Duruşmalar dizisinden yayımlanan kitapta okumuştum.

Kuzenim Gordon Westerby. Paul Sellway'in mektubu oldu. yoksa babasının mı kardeşiydi? Holger Amca kimdi? Onunla Roderick Caddesi'nde Aubrey'de bir akşam yemeği yemeyi kabul eder miydim? Ayın 5'inde. sonunda da imzanın üzerine el yazısıyla "Sevgilerimle" yazılmıştı. Asta ile Rasmus'un evlendikleri kilisenin rahibiyle buluşup konuşmaya başlamıştı. Acaba bence bu fikir günlüklerin yayıncısının da onayını (kendi deyimi) alır mıydı? Morfar'ın anne ve babasının ön isimlerini belirtebilir miydim? Doğum ve ölüm tarihlerini bulmak çok zahmetli mi olurdu? Frederikke Teyze Asta'nın annesinin mi. Görünüş olarak düşkün olsa. Günlükleri okumuş. sanki böyle bir şeye ihtiyacı varmış gibi. yoksa benden daha mı şanslı çıkmıştı? Hansine ya da annesi Danca öğrenmesini sağlamışlar mıydı? Bu mektup ilginç sonuçlar doğuracaktı. Daha sonra ona sadece laf olsun diye bir soru sordum: o da aynı durumda mıydı. Danimarka'dayken resmî nüfus kayıtlarında araştırmalar yapmaya. altmışyetmiş yıl önceki olayları unutmamış olmalarıdır. Bunun sonunda da kuzeninin yalnız başına yetimhaneye gittiğini. 12'sinde. son zamanlarda olanları kesinlikle hatırlamamakla birlikte. neden sormadığını doğrusu merak ettim. çok da keyif almıştı. Son derecede iyi hazırlanmış. her zamanki gibi hareketli görünüyordu. bir şeyler yazmış olmak için "Annem çocukluğumda bana keşke Danca öğretseydi de dili daha iyi anlasaydım" dedim.Đlk cevapladığım. 14'ün-de ya da 15'inde? Bu soruları Swanny'ye sorabilirdi. Sadece hafızasını kaybetmiştiYaşlılarda sık görülen. Söyledikleri ancak kendi ölümünden sonra gerçekleşti. saçmalıktan başka şey anlatmıyordu. eve döndüğü zaman da kocasının mantardan zehirlenerek öldüğünü gördüğünü anlatıyordu. Bu konular günlüklere girmeyi başaran noktalar değildi. Asta saçmalıyor. Hampstead Heath Đstasyonu dışındaki konuşmamızı biraz daha ilerletmek için bir haftadan fazla beklemedi. Telefon etmedi ama mektup gönderdi. Geçmiş onun kafasında ya tamamen kaybolmuş ya da içinden çıkılamayacak biçimde karışmıştı. Mormor hayattayken Swanny. Ne var ki yetmişinden fazla göstermiyor. yetimhane hikayesiyle mantar zehirlenmesini birbirine karıştırıyordu. Günlükler onu. Bu. bir daktilodan çok. kendi aile üyelerinin Đsveç ve Danimarka'ya neden dağıldıklarını biliyorduysa da unutmuştu. Mormor hayatının son yılını Willow Caddesi'nde Swanny ile baş başa geçirdi. Doksan üç yaşındaydı ve bütün yetilerine sahip görünüyordu. resmî bir mektuptu. söylenenleri duymakta güçlük çekmiyor. Uzun bir mektup değildi ama günlüklerden söz ettim. tek eksiğin bir aile ağacı olduğuna ikna etmişti. Son yıllarında da neredeyse her şeyi unutmuştu. 6'sında. 7'sinde. Albümlerdeki fotoğrafların altına isimler ve tarihler yazma zahmetine hiç girmedi. Asta için geçerli olmadı. bilgisayardan çıktığı belli. Gözlüklerini sadece bir şey okumak için takıyor. duraklayıp nefeslenmeden . Westerby tarihçesi konusunda gerçekten bilgisizdi. ama Asta'nın ölmesi ve günlüklerin onun eline geçmesinden sonra boşlukları kendi kendine doldurmaya. bu saçmalama fazla üzüntü verici olmayacaktı. Mormor atalarıyla hiç ilgilenmedi. sıkıntı çekmeden uzun yürüyüşler yapabiliyor. Torben yıllardan beri Asta'nın bunadığını iddia ediyordu. Bir zamanlar Rasmus'un babaannesinin adını.

Eğer kızcağız örnek olarak Morfar'ı almışsa. "Yanımızda Hansine vardı ama Emily diye bir Đngiliz de tutmuştuk. . yüzyılda Cirencester kenti konusunda bir araştırma yapmamı istemişti. pislik bu" diyordu. akşam ziyaretlerim seyrekleşmişti. kimbilir nerede Cary'yle birlikteydi. Swanny benim için "Yemeğini ye" diye çevirdi. Belki de Daniel'in hafta sonlarını beraber geçirmek ya da birinin evinde bir gece kalmaktan farklı olarak. Amerika'ya gelmemi istemişti. öte yandan öyküyü baştan aşağıya uydurmuş da olabilir. Allah bilir konuşması anlaşılmaz olmuştur. önceden hazırlanmış bir plana uyarak gerçekleştirdi. Bjfrn'ü hatırlıyorsun. Đlginçtir.merdiven çıkabiliyordu. Elinde tabağı tutuyor ve "Pislik bu. genellikle başarılı olur. ama çok az "pislik bu"ya benziyor. gözlüklerini çıkardı ve "Emily adında bir hizmetçimiz vardı" dedi. Sessizce gülmeye başladı. Bjfrn'e yemeğini verdiğimizde hep "Spis dit brfd" derdik. onunla birkaç ay geçirmemi. Swanny ise kuşkulu bir gülümsemeyle yetindi. hikâyeyi anlatanın ben olması. Anladığım kadarıyla "Spis dit brfd" biraz. bir kadın bir erkeği kapmak isterse. doğrusu bu benim de isteğimdi. lille Swanny?" Swanny şaşkın gibiydi. gerçekten birlikte yaşadığım tek erkek olduğunu söylemem yeterlidir. kitap okuyordu. bana anlattığını hatırladığım son şey kesinlikle kolay anlaşılabilir. Okuduğu bir şeyin ona bu hikâyeyi hatırlatmış olması mümkün. üstüne üstlük bir de çekiciyse. Ne var ki Daniel evde değildi. Örneğin. dedi Asta.Bir keresinde salak kızı Bjfrn'ü beslerken gördüm. Asta çocukluğuyla ilgili bir hikâyeye başladığında. ilk günlüğünün ilk satırlarını oluşturan kutup ayısı öyküsü artık dondurucu bir kış günü Asta'nın. Asta bunamadan önce bu yaptıklarımı normal karşılamış. Olaylardan kaçamayacağınızı söyleyenler haklı değildir. Asta kıkırdadı. Daniel'a döndüm. Ne var ki Cary ortaya çıkıp Daniel'ı kaptı. oysa bunu anlayacak kadar Danca biliyordum. Amerikalı bir romancı benden XIX. Bunun benim hikâyem olmadığını söylemiştim. Başını kaldırdı. ölümünden kısa süre önce de Swanny'nin tüm çarşaflarına başharflerini işlemeye koyulmuştu. onun da hikâyeyi daha önce duymuş olduğunu sanmıyorum. Swanny ise kesinlikle eleştirmişti. değil mi. Benim Daniel'la evlenerek işleri düzene koymamı istiyordu. acıyı geçmişe doğru iteleme çabasını başlatır. eve. bunu isteyerek. annesiyle birlikte Østerbrogade'de yürürken. başımdan geçenlerin de anlattıklarımı etkilemesidir. Tabiî tanıdığını söyledi. Bunun sonucunda tamamen uzaklaştım. Đşini yaparken başım kaldırıp tamamen kendi uydurması olsa da içinde gerçek kırıntısı bulunan bir hikâye anlatmaya başlayabiliyordu. üstelik daha önce hiç duymadığım bir hikâye. Hâlâ Dickens kitaplarını okuyup iş işliyordu. açık bir hikâyeydi. Burada güç olanı. Zaten kısa bir süre sonra da benden ayrıldı ve Cary'ye gitti. Kaybettiğiniz aşkınız ve onun yeni sevgilisiyle aranıza üç bin mil koymak darbeyi yumuşatmaz. kasap vitrininden içeri bakan bir kutup ayısı gördüğüne dönüşmüştü.ve Asta her zamanki gibi kanepesine yan uzanmış. Çok aptaldı ama çok da iyi niyetliydi. isteğini reddedeceğimi hesaplayarak. Swanny de oradaydı. Akşam ziyaretlerimden birini yapıyordum -Daniel Blain evime taşınalı beri. .

Benim neler hissettiğimi bilmiyordu. Đçinden gelen sese uymuş. Swanny'nin ne kadar mutsuz olduğunu. ben de yakında öleceğini biliyordum. annesinin durumuna ve davranışlarına ne kadar üzülüp kendini ne kadar yalnız hissettiğini de biliyordum. çok yaşlı olduğunu. "Ateşin ışığında beyaz saçları sanki sarıya dönüşmüştü" diye yazmıştı Swanny mektubunda. Amerika'dayken hissettiğim bu uzaklık duygusunu kaybetmekten çekiniyordum. Belki de Đngiltere'ye geri dönmeyi önermem gerekirdi. Onlarla karşılaşmaktan değil. Soru hiç cevaplanmayacaktı. lille Swanny. son olayların beni fazla etkilemediğini de düşünüyordu. Sorusunu son kez Asta'nın "spazmından" birkaç gün önce. Oysa ben Daniel ve Cary'yle aynı ülkede. Swanny okuduğu öyküyü daha önce hiç yutmadığını. Yazdığı en üzücü mektup. Swanny bana Asta'nın hastaneye kaldırıldığını. "Sen benimsin. bunun yanı sıra da büyük bir şaşkınlık görmüştü. uykuya dalmıştı. Onun kuşağındaki kadınlardan bazıları böyle düşünürdü. Oysa bana ihtiyacı olan Swanny'ydi Asta değil. Moder? Beni nereden aldınız?" Asta kızına bakmış. Ateşin karşısına çekilmiş kanepesine uzanmış. karşında yatan insanın genç bir kadın olduğunu sanırdın. gözleri iyi görmeyen. Bu nedenle. doktorun 'Tam bir kriz değil. böylelikle de yazmakta olduğu tarihî romanın Amerikan görüş yansıtmasına yardımcı olmamı önerdi. Kendi kendimi kandırarak Asta'nın sadece büyükannem olduğunu. sadece benim. Perdeler çekilmişti. Đngiltere'ye dönmememin Swanny'ye yapabildiğim en büyük iyilik olduğu sonradan anlaşıldı. genç bir kız sanarak evlenmek isteğiyle iltifatlara boğduğu yaşlı ve neşeli kadının aslında babaannesi olduğunu öğrenen gencin kitabını okuyup okumadığımı sormuştu. şuuru çok açık görünmüştü. yastığın üzerinde de açık bir Martin Chuzzlewit ve okuma gözlükleri." Swanny (mektuplarında. oturma odasında birlikte oturdukları bir akşam tekrarlamıştı. üstelik Daniel ile evlenmediğim için. sanki bu soruyu daha önce hiç sormamış gibi annesine dönmüştü. Önerisini kabul etmeme çok şaştı. ama şimdi bunun gerçek olabileceğini anladığını söylüyordu. Asta gözlerini kapayıp. "Kimim ben. aynı adada bulunmaktan gerçekten korkuyordum. Asta öldüğünde Massachusetts'teydim. Sanki öğretmenin cinsel bilgiler dersine almayı unuttuğu bir çocukmuş gibi. Geri dönmemi isterdi. gerçekte olduğundan çok daha konuşkandır) bana Poe'nun yazdığı. Swanny annesinin yüzünde o güne dek hiç görmediği bir sevgi ve sıcaklık. yanındaki alçak masada bir nakış işi. Annelerin bebeklerinin nereden geldiğini söylememi mi istiyorsun? Bilmiyor musun?" Sanki çok gençmiş gibi. artık ona gerçeği söyleyecek kimsenin kalmadığının farkına vardığını belirttiği mektuptu. . ama gözlük takmayı reddedecek kadar görünüşüne düşkün. "Ona kısık gözlerle baktığında. Ölümü uzaktan gören herkes gibi. daha çok bir spazm" dediğini anlattığı bir mektup yazdı. artık her akşam yaptığı gibi. Bütün bunlar Swanny'nin bana yazdığı mektuplarda vardı. Asta bütün gün eskisi gibi. başka torunları. hatta torun çocukları bulunduğunu düşündüm.Victoria Dönemi Gloucestershire araştırmalarımın sonuçlarını anlatmamı. şöminede bir ateş yakılmıştı.

ama her ölüm de biraz böyle olmaz mıydı? Bir hafta sonra bir mektup gönderdi. Eve dönmeyi teklif etmedim. kendini son derece iyi yetiştirmişti. Mor da herhalde ona ait olanları bana bırakmak istedi. Bana bunu daha önce bir iki kez söylemişti. Her neyse. çok bir şey değil ama ihtiyacımdan fazla. doktor bana bir hap verdi. çünkü etrafımda bütün bu hatıralarla yaşamak istemiyorum. Vasiyet etmenin amacı herhalde sana ait olanları istediklerine vermek olmak. şimdi yapabileceğim o kadar çok şey var ki. Geçen gün dolabında bir çekmeceyi açtım. Ömrümün geri kalan her gününde Mor'u gördüm ya da telefonla konuştum. . ben de Swanhild olarak geçiyorum. O denli hayatımın bir parçası haline gelmişti ki. Tanrı'nın öldüğüne inandığını söylemişti Bunu da nereden çıkardığını bilmiyorum ama çok şey biliyordu. Her neyse. Yine de kendimi bir tuhaf hissediyorum. bir daha da bir kez bile dua etmedi. Bana sık sık küçük oğlu Mads ölünce Tanrı'ya inanmaktan vazgeçtiğini anlatırdı. 1924'te on dokuz yaşındayken Danimarka'da bulunduğum. Moder sapına kadar ateistti. Đyi haberlere gelince. Far öldükten sonra aynı evde. bunları kabul edemem. Basamaklarda adımlarını duyuyorum. sorsalardı ne olurdu ki? O belgede annem ve babam olarak Mor ve Far'ın adları var. "Moder vasiyetinde cenaze töreni istemediğini belirtti. o da böyle bir teklifte bulunmayacağımdan emin olunca geri gelmemem için yalvarmaya başladı. ben de çekine çekine öyle yaptım ama isteğimi normal karşıladılar. bir koku yayıldı. Hoş. gelmemin hiçbir yararı olmayacaktı. Asta çok yaşlı. bence kendi cenazesinin nasıl kaldırılacağına karar verme hakkına sahipti. Bir şok geçirdiği muhakkaktı. Sanırım sonunda bu evi satacağım. Ama şimdi onları yapmak istemiyorum. Dindarlığı o gün son buldu. özgür olunca yapmayı istediğimi düşündüğüm. ölümü bir süreden beri bekleniyordu. ağladım. ama yapmadım. Cenaze levazımatçısma haber verip bir insanın yakılmasını isteyebiliyorsun. O olmadan kendimi öylesine yalnız hissediyorum ki. yirmi yıl beraber yaşadık. bana 'lille Swanny' diye seslenişini işitiyorum. bir ara 'Hayır. kimse doğum belgemi bile istemedi. Torben'le tanıştığım birkaç haftadır. onunla dolu bir koku. Vasiyetnamesinde her şeyini bana bıraktı. bir cenaze töreni yapmak şart diye düşündüm. doksan üç yaşındaydı. gerçekten de ondan hiç uzak olmadığımı bilir miydin? Torben ile ilk evlendiğimde bile. Swanhild Kjær'e'. biliyorum. o kadar korkunçtu ki. Beni neşelendirmek istiyorsan. bütün o eski duygularım uyandı. 'Kızıma. Verdiğimiz davetlerden birinde yüksek sesle Nietzsche gibi düşündüğünü. hayatım olmuştu. ama anlaşılan inanmamışım. isteyemeyecek kadar üzgünüm. köşenin öbür tarafında otururduk. Onun ölümü bana özgürlüğümü verdi. artık uyuyabiliyorum. her zaman sürdüğü L'Aimant burnumdan gitmiyor. hiç de değişik bir şey istiyormuşum gibi davranmadılar. demedim. Şimdi olmadığına inanamıyorum. mektup yaz. Kesin olarak bana bırakılmıştı. daha filozofça olmalıyım. Ondan ayrı olduğum en uzun süre. buna hakkım yok' demeyi bile düşündüm. Neyse. tabiî kimse de bir soru sormadı. Her zamanki gibi sevgilerle. Sana böyle şeyler yazmamam gerek. Onsuz yaşamadığımı.Swanny telefon edip Asta'nın öldüğünü söylemişti. Daha neşeli.

O bavullardan birini uçağa götürdüğünü düşün. düşüncelerimi de dertlerimi de uzaklaştıran bir iş. büyük bir ihtimalle Swanny'nin evine yerleşecektim. Geçen yıl. Eğer o dönemde. Zavallı Mor'un kendine ait o kadar az şeyi vardı ki. Büyükelçilikten arkadaşları. yoksa aptallıklarından onu sadece yaşlı bir bunak olarak mı gördüler? Son cümlemden ne kadar kederli olduğumu anlayacaksın. "Başka planların vardır diye sana sormamam gerek. ona hâlâ ilk adıyla hitap eden kaç kişi kaldığını düşünüyorum. zavallı Mor nerede olduğunu bile zorlukla hatırlarken geleneği sürdürmüş. ama onlarla neredeyse hiç görüşmüyor. O eski harika Noellerimizi hatırlıyor musun? Bir Danimarkalı için Noel. süslenmiş ev. yapmam gereken. tıpkı Asta'nın L'Aimant'ı gibi kokusunun sindiği.Swanny Teyze" Yıllardır ona "teyze" dememiştim. tavan arasından başladım. bazen insanların sevgili annem hakkında neler düşündüğünü bile dert ediniyorum. John ve Charles. Bu. bazen yapmayı düşündüğüm gibi. neleri atıp neleri saklayacağımı kararlaştırdım. geride o kadar da çok kişinin kalmadığını düşündüm. yıllardan beri ona herkes gibi "Swanny" dediğimi hatırlamadı. sofrada ikimizden başka kimse olmasa da buna benzer bir şeyler yapmaya çalışırım. ama çalışmaya başladım. Burası Torben'in kitapları ve aslında ayaklı dolaplara benzeyen. Ondan millerce uzakta Amerika'da. Đngiltere'ye dönseydim. ondan taşınmayı kararlaştırdığım bildiren ikinci bir mektup aldım. Domuz derisinden. on beş yaşındayken çoğu yaşıtlarım gibi "teyze" kısmını kullanmasam üzülüp üzülmeyeceğini sormuştum. Bunun Swanny'yi ne kadar mutlu edeceğini düşünerek evi iki ayrı bölüme ayırıp ayıramayacağımızı hesaplamaya başlamıştım ki. O kadar çok sevdiğim sevgili annem. Acaba onun ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anladılar mı. kullandığı sabun ve içtiği sigaralarla dolu daireye dönmek istememden kaynaklanıyordu. Oraya geldiğimde. tabiî eğer hâlâ görüşüyorlarsa. Ne de olsa Daniel ve Cary'ye yakın olma korkumun bir bölümü de beş yıl birlikte yaşadığımız. Eğer gelirsen. her odasına. Bu kadar eşyamız olduğunu hiç bilmiyordum: En yukarıdan. daha içine tek bir şey koymadan bile gülle gibi. ördek ve gsblekage hazırlamıştık. Noel gecesi yemek o kadar önemlidir ki. Onu görenler kimbilir neler düşünmüştür. Noel'de burada olabilsen çok iyi olurdu diye düşünüyorum. hamallar yardım etse herkesin yanında götürmeye can atacağı bavullarla tıka basa dolu. Sana vermek istediğim haber. ama Swanny'nin dulluğunda hiç ortada görünmedi. biliyorum ama. Herkes derken. pilavın içine badem tanesi saklamış.. Daha bir emlakçıya haber vermedim. o kadar keyifsiz ve umutsuz olmalı ki. Ev bana birdenbire çok büyük görünmeye başladı. Annemin bir ara evlenmeyi düşündüğü Daniel'ın babası ara sıra ziyarete gelirdi. daha sonra bir emlakçı aracılığıyla satışa çıkarmayı ciddiyetle düşündüm.. Oraya bir daha hiç dönmemeyi. ki hiç sanmıyorum. Anlaşılan unuttu. Willow Caddesi'nde otururken birini bulup daireyi boşaltmayı. Eski elbiselerini ve paltolarını teker teker o antika elbise dükkânlarına satmış olmalı. Onu . onun odası temizlemesi en kolay yer olacak. taşınmayı kararlaştırdığım. meyve çorbası. Ne kadar az elbisesinin kaldığını hiç fark etmemişim.

Bütün sevgilerimle. onu tanıdığım yaşlı insanların annelerini sevmelerinden çok daha derin bir sevgiyle sevdim. önce tavan arasını temizledim. ne gülerdi! Neyse. kendi gülerken insanları da güldürmeyi becerirdi. Benim olup da almak istediğin bir şey varsa. gece birden uyanıp ya Cary'den ayrıldıysa. Belki de yoktu.gerçekten sevdim. Ann. hoş fazla olduğu da kanıtlandı ya. Bunu ikimizle de ilişkisini sürdüren eski bir üniversite arkadaşımın mektubundan öğrendim. lütfen bana bildir. lütfen hemen bildir. yoktu. bizi ziyarete gelip. Her neyse. Oysa benim için hiç değişmemişti. Onun yaşamasını istiyordum. üstelik de evli değilseniz. Geçmiş zaman kipini kullanıyordu. hiç de o kadar kolay değildi. Senin işlerin nasıl? Davet edildiğini söylediğin o Şükran Günü partisine gittin mi? Gelecek üç hafta içinde eve dönme ihtimalin varsa. Ann. Antonius'un Octavianus'la evlendiğini bir ulaktan duyan Kleopatra'nın yaptığından farklıydı. şimdi o görüntüsünden eser yoktu. Ama o "Ne kadar da yakışıklı!" Sanki Daniel'da görülecek başka bir şey yokmuş gibi. Hani sanki Daniel yakışıklılığını onu elde etmek için kullanmıştı. Aklımda Daniel'dan çok Cary vardı. Đlişkileri yürümez de özgür kalırsa ne yapmak gerekir spekülasyonları da bitmişti Hiç evlenmedim. ya araları bozuldu da nerede olduğumu araştırıyorsa diye düşünmek de yoktu. Oysa başarılı olduğu gün bile bana karşı dürüst olmayı beceremeyen Cary. yavaş yavaş yatak odalarına doğru yaklaşıyorum. Bir bilse. Ann!" Sanki böyle birinin bana düşmesine şaşırmış gibiydi. böyle devam etmemeliyim. sanırım bu yüzden de evliliğe eski usul yaklaşıyorum. Sonra aynı arkadaşım evlendiklerini de söyleyince omuzlarımdan bir yük kalktı. . Cary ve alçaklığı aklımdan çıkmadı. o tanıdık yüzü gözlerimin önüne büyük bir acı ve yoğun bir kıskançlıkla getiriyordum.O kadar da yakışıklıydı ki. Daniel'ın Putney'de satın aldığı evde oturuyorlardı. içini çekerek "çok yakışıklı" demesi. Bu sanki ben de yakında ölecekmişim gibi bir şey oldu. son haberdeki kesinliğin beni gerçeği kabul etmeye zorlamasından. Sanki onun yakışıklılığı Cary için fazlaymış gibi bir iç çekiş. eğer istediğim gibi Holly Mount'ta küçük bir daireye geçeceksem. bazen espriliydi. evliliği sonsuz ve çözülemez . bunun için dua ettim. Cary de bir daha yakışıklılığından hiç. bu evdekilerin büyük bir bölümünden kurtulmam gerektiği. Sana anlattığım gibi. ama on beş yıl önce bu iş. Bugün olsa evi ortaklaşa alırlardı. dolayısıyla da korku kalmamıştı. ama benim söylemek istediğim. bağışlanmaz hırsızlığını bile aynı mazeretle geçiştirmeye çalıştı. Benini için artık umut. Swanny" Noel'de eve dönmedim. "Ne kadar da yakışıklı. Benim tepkim. en azından benim yanımda hiç bahsetmedi. Sonraları. Daniel bir süre için odadan çıktığında. Ya da belki ailemde gördüğüm evliliklerin tümü dayanıklı çıktı. Đyi bir dinleyiciydi. Bunu özellikle belirledim. daha az kıskanç olduğumdan değil. birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca duyarlı ve düşünceli olduğunu göstermiş olmasına rağmen. Bana Daniel'ı ne kadar yakışıklı bulduğunu söylemesini unutamıyordum. Daha mutsuz.

. Aynı zamanda da gördüklerimi okumak istemiyordum. o da odasına çıkmak ve defterine hissettiklerini yazmak zorunda kaldı. çünkü. en son yazı yedi yıl önce eylülde yazılmıştı. Bana kalan ise Swanny'nin duyduğundan pek de farklı olmayan. yazı masasının üzerinde duran defleri bulmuş. birinin ötekinden daha çıkık olduğunu fark edip çekince. sandığım gibi gerçek duygularını yansıtıyorsa. daha ilk satırlarda büyük bir edebiyat şaheseri ile karşı karşıya olduğunu gördüğünü anlatacaktı. Belki de eve dönüp bu duyguyu gerektiği gibi paylaşmam gerekirdi. daha sonra eskiye doğru ilerlemeye başlamıştı. Mektubunda taşınmayla ilgili bir söz bile yoktu. Tabiî içine baktım.. Swanny'nin günlükleri bulur bulmaz hemen anladığını söylemem gerekir. Bu mutsuzluğu paylaşma durumu beni Swanny'ye yaklaştırdı. Anlaşılan Mor'un da çekmeceden haberi yoktu. Bulduğu son günlüktü. havaalanı bile kapanmıştı. Kar yağmış. gizli bir bölme buldum. Ann.bir bağ olarak görüyorum. Gerisini okumadan da elimdekinin bir günlük olduğunu anladım. Mor'un el yazısını görünce de şaşkınlıkla fırladım. Onunla mülakata gelen çeşitli gazetecilere hiç aksatmadan. yine de bir sayfa açıp 1967 tarihini görünce. Hâlâ yapılacak bir sürü işim vardı. bu nedenle de Daniel ve Cary'nin hayatları boyunca birbirlerine bağlandıklarını sanıyordum. Anlaşılan arada bir şey bulmuş. ama önerime pek de ona uymayan bir yarı ilgisizlikle değiniyordu. Đlk olarak Asta'nın yatak odasında. o başka konu. Siyah meşe masasının gizli bir çekmecesi olduğunu biliyor muydun? Masanın iki kenarında da oyma var. Bu mektuplardan ikisi ben Amerika'dan ayrılmadan elime geçti. can sıkıcı bir mutsuzluktu. gelen mektubunda neyi nasıl düşünürsem sevinerek kabul edeceğini söylüyordu. defteri açıp da ilk sayfaları okuduğunda ne denli heyecanlandığını. Zavallı anneciğim. her ikisi de evi boşaltırken bulduğu günlüklerden söz ediyordu. içerde Mor'un da doğumundan önce çekilmişe benzeyen eski bir fotoğraftan (tabiî sepya) başka bir şey yoktu. Öfkeyle kameraya bakan. Bunu daha sonraları da kabul edecekti. daha ilk anda tahmin edilemez bir şey bulduğunun farkındaydı. günlükleri okuduğu zamanki hisleri biraz daha karışık olmalıydı. O sırada şubata girmiştik. Swanny'nin mektubu uzundu: "Dün Mor'un odasına girip eşyalarını karıştırdım. Cevabını alana kadar iki hafta geçti. Aslında defterde çok önemli bir şey bulmayı. Bu düşüncemin yanlış olduğu sonradan anlaşıldı ya. Bana yazdığı mektuplar. bir işe yaramayacağını anladım. ama bunları ay sonuna kadar tamamlamam söz konusu değildi. belki de onu yalnız bıraktık. Kendimi son derecede suçlu hissettim. Torben ile ben onu biraz dışladık mı? Birbirimizle o kadar ilgiliydik ki." . daireme taşınmadan önce onunla "birkaç gün" geçirmeyi önerdim. oyalanmaya başlamıştı. Ya da en azından öyle sanıyordum. elimdekiler özeldi. gerçekten de kim olduğumu öğrenmeyi umuyordum. Boston ve çevresi buz gibiydi. Swanny'ye mektup yazıp. kabarık bir eteklik içinde olağanüstü şişman ve çirkin bir kadın! Masasının üzerinde bir defter vardı.

Mor'un günlük yazması.Đkinci mektup çok daha kısaydı. benimkiler? . Hepsi de Danca. Evlerine yemeğe davet etti. Anladığım kadarıyla o günlükler. değil mi?" Roderick Caddesi'nde yemeğe gitmek üzere hazırlanırken telefon çaldı. güçlüğünü yaşamıştım. Belki de yanılıyorum? . . dedim. Paul Sellway. Willow Caddesi'ne gelmeyi kabul etti. Swanny ikinci mektupta sadece şunları yazmıştı: "Mor'un günlük olarak kullandığı bir sürü defter buldum. oysa ben doktora yaptım. Annem Danca konuşamıyordu. Londra Üniversitesi'nde ders veriyorum. Belki de bu gece bu rolü oynamam gerekecekti. kim inanırdı? Defterleri saydım.Ne. Annem tıp doktoru olmamı isterdi. ben söylenecek bir şeyler bulmaya çalışırken yeniden konuştu: .Maalesef. birincisi 1905'te. daha bilmiyordum.Tıp doktoru değilim. daha henüz yayınlanmamış olanlarıyla ilgili yardıma ihtiyacınız var.Ama ben iyi konuşurum. Swanny'nin tavan arasını temizlerken buldukları konusunda tüm ayrıntıları öğrenmem için Đngiltere'ye dönmem gerekti. sayfaların iki yüzü de yazı dolu kalın kalın defterler. Güldü. Burada en aşağı yüz binlerce kelime var. altmış üç tane. hiç olmazsa olacağım sanıyordum. Karısı da orada olacaktı.Bir şey söylemiş olmak için. Sellway'e karşı hiçbir olumsuz duygum olmasa da. Herkese doktor olduğumu söyler. yani üniversitede bunu okudum.Doktor olduğunuzu sanıyordum. Mektubunuzdan böyle bir isteğiniz olduğunu çıkardım. Onu karısından boşatmaya niyetim olmasa da Mrs. Bir an sustu. Đskandinav dilleri ve edebiyatı. "Eğer Đngiltere'de yaşıyorsan. evli bir çiftin yanında bekâr üçüncü olmayı çok denemiş. yani okur yazarım da demek istiyorum. Bu da konuyu sizi neden aradığıma getiriyor. Soruma cevap vermesini beklemediğimi söyledim. Đngiliz olmalısın" derdi. büyükannemin Danca konuşma izni yoktu. yani annemin bana Danca öğretmemiş olması. yanılmıyorsunuz. Annem. benim doğumumdan önce yazılmış! Bütün defterler yaş. buruş buruş ve rutubet lekesi kaplı. Bu benim işim. Beni hep biraz rahatsız ediyordu. Aslında annem kendi annesini korkutmuştu. ama bunu yapamazdım. Bir süre Paul Sellway'in de kim olduğunu düşünmek zorunda kaldım. sonra da haklı olarak sordu: "Öyleyse neden sordunuz ki?" . . ya sizinkiler? .Hayır. . Bir hafta sonra buluşmayı kararlaştırdık.Danca öğrettiler mi? . Neyse. Anlaşılan bir çıkış arayan bazı duygularım var. Ne kadar olağanüstü. Şaşırmış gibiydi. Sonunda Sellway bütün günlüklerin olduğu yere.

Bilmiyor muydunuz? . o gece yanıldı. size söylemesini beklerdim. değil mi. Onu görme imkânı bulamadan konuşurken sesinden duyduğunuz bilgiçliğinden. işaret parmaklarına benzetilmek istenen penislerle doluydu.Bir hafta sonra yeniden denedim. Ama yine geri çevrildim. duvarlarda da kaslarını Medici mezarlarındaki heykelciklerden almışa benzeyen çifte cinsiyetti insanların pembe mor akrilik resimleri asılıydı. Aubrey? Telefonu ben açtım. .) Bir düşüneyim. sanırım hizmetçisiydi.Neden gidip onu hiç görmedin? Swanny'nin sadece büyükhalası olduğunu. ilk gittiğimde aşağı yukarı bir yıl önceydi. Aubrey? Kapıyı bir kadın açtı. Asta'nın evde kalmış kız olarak adlandıracağı sesinden. Resmî. kolsuz. Şaşırmış gibiydi. Elkins'in Gordon'u neden içeri almadığı anlaşılıyordu. Eğer çok içmeseydim. kulelere. cenazede de vardı. yine de geldiğimi bildireceğini söyledi. . Đtiraf etmeliyim ki kendimi hakarete uğramış görmedim. Ona gösteriş yapmak için falan değil. Aynı tema elbiselerinde de görülüyordu. işte o kadın içeri girmeme izin vermedi Mrs. V yaka örgü kazak. Bir atasözü "Bir insanın başına ne gelirse kendinden gelir" der. bir de yaklaşık yirmi yıldır görmediğim bir giyim. Yemek harika. ama istenmediğim sonucuna vardım. Çok şaşırdım.Willow Caddesi'ne mi gittin? Swanny'yi mi gördün? Aubrey'ye döndü. bunu anlarsınız umarım. Tabiî onu görmek istiyordum. Mrs. değil mi. Siyah kadife kayak pantolonu. kınama olarak algılayacakları soruları soramazdım. Yazın tam ortası.Sizin bunu biliyor olmanız lazım. Kjær'in kendini iyi hissetmediğini. Gordon'un üzerinde her günkü yaz kıyafeti olduğunu sandığım şeyler vardı. banyo ise ağaçlara. Aubrey de gülümseyerek omuzlarını kaldırdı. O sözü kim söylemişse. beyaz gömlek. Anlaşılan o gün ortalıkta olan öteki Swanny'ydi. (Kuru kuru öksürdü. Alçak divanların üzerleri gümüşî renkte yastıklarla kaplıydı. Yani. Yeşil cam masaya oturup yemeğimizi siyah porselen takımlarda yedik. kesinliğinden. böylelikle onunla bir daha görüşme zorunluluğundan kurtulmak için. şarap nefisti. Sonra çok ilginç bir şey oldu. . kuşkusuz bir çeşit saklamaydı. en az ellisinde olduğuna karar verirdiniz. büyükbabasının ölümünden sonra hiçbir ilişkilerinin kalmadığını. elinde örgüsünü taşıyan Swanny. geleneksel ve dürüst Gordon kızıl siyah duvarlı bir dairede oturuyordu. hatta belki de adresini bile bilmediğini söylemesini bekledim. gri flanel pantolon. pantuflaları ve kırışık çoraplarıyla dolaşan. Raffaello öncesi dönemden portreler kolajı siyah bir tişört. sonunda Cary'nin işini halletmek istediğime karar verdim. . koyu renk kravat. .Ama gittim. Neyse. bunları çoktan aşmıştım. ama aynı zamanda da ona size sorduğum soruları da sormak istiyordum. "Kendini iyi hissetmemek". Sadece ona (mümkünse mektupla) bir oldubitti göndermek. Aubrey dizlerimize üzerinde Michelangelo'nun Davud'u bulunan siyah peçeteler örttü.Onun çevirileri inceleyip günlüklerle karşılaştırmasını ya da eksik sayfaların çeviriden sonra koparılıp koparılmadıklarını araştırmasını neden bu kadar istediğimi merak ediyordum.

Yani arkadaşımı da getirebilir miyim dedim. . Bütün samimiyet Gordon'dan geliyordu. .Swanny Teyze aradı.Tabiî gittim. evin büyüklüğü karşısında şaşırdığımızı söylemeliyim. . ama Aubrey'nin arabasıyla yolculuk etmenin daha keyifli olacağını düşündük. . tabiî gibisinden bir cevap verdi. Đlk gittiğimde. Elkins tarihle bağlantılı uğursuzluktan söz etmişti. harika bir çaydı. Swanny ilk kalp krizini ağustosta geçirmişti.. Aubrey'nin doğum gününden bir gün önce.Ne kadar uygun bir davet. Yolculuk nereye? diye sordum. bir çarşamba. tere sandviçleri falan. ne zamandı Gordon? . ama krizin 13 ağustosta geldiğinden eminim. kararlaştırdığımız gün evine gidip kapıyı çaldık. Defterime bakmam gerekir. Neredeyse bana oturduğum yerde rahat olup olmadığımı sormasını bekliyordum.Gittin mi? .Hackney'deki o eve. Bana telefon etti ve keşif gezisi olarak adlandırdığı bir yolculuğa davet etti. çünkü Mrs. Daha önce beni evinde göremediğine çok üzüldüğünü. Swanny'ye bu soruyu sorardım. Biz her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi seviyoruz. Swanny Lavender Grove'a giderken neden bana haber vermemişti? Neden Gordon . göndermedi. bitirince bana da göndereceğini söyledi. çok eski usul. yukarıdaki katları da çekip çeviren adamla konuştuk. Bundan daha uygun bir davet olabilir mi? . . Bize annesi ile babasının bu evde yaşadığını. insanların da her şeyi olduğu gibi kabul etmelerini istiyoruz. evimi paylaştığım erkek olan arkadaşımı. Günlükleri okumadığımı ona belli etmemek için oldukça çabalamam gerekti. Şimdi işin ilginç bölümüne geliyoruz. şimdi kendini daha iyi hissettiğini söyledi. değil mi Aubrey? Đçeri girip alt katta oturan. Tabiî ev katlara bölünmüştü ve nasıl söyleyeyim. Bak Ann. kendisinin de burada doğduğunu söyledi.Ama göndermedi.Bu dediklerin. Tabiî hemen "evet" dedim ve arkadaşımı da beraber getirip getiremeyeceğimi sordum. Bana bir soyağacı yaptığını.Tam tarihini söyleyebilirim. 12 ağustos. Bize hiçbirimizin fazla ciddiye almadığı bir hayalet hikâyesi anlattı. eğer Aubrey kız arkadaşım ya da karım (istersen buna erkek arkadaşım ya da kocam da diyebilirsin) olsaydı. çok da yıpranmıştı. Gözlerini kırpıştırdı. Olağanüstü şaşırmış ve çarpılmıştım.Evet. dedi Aubrey. Macera gibi bir şeydi. daha sonra da eve döndük. Aubrey? Aubrey başını salladı. Swanny memnun oldu. gülümseyerek. . Swanny taksiyle gitmeyi önermişti. yeğenini çaya davet eden bir büyükhala. telefon numaramı hizmetçiye bırakmıştım. değil mi. dedi Aubrey. çaya gelip gelemeyeceğimi sordu.

duruşmaya baskıcı bir soğukluk kazandırır. Swanny'nin sözünü ettiği soyağacını arayıp bulabilir miydim? Arada. her zamankinin aksine. neredeyse kandırıcıydı. Bu aksesuarlar ünlü avukat tarafından meslek hileleri ya da şaşırtma olarak kullanılacaktı. görünüş olarak ufak tefek. Howard de Filippis'in Old Bailey olarak bilmen adalet sarayı binasında en son göründüğü davalardan biridir. Özellikle o ünlü sesi kadife kadar yumuşak.Westerby'ye başvurmak zorunda kalmıştı? Aubrey konyak önerdi. Yardımcılardan biri bir demet mendil. Roper 27 temmuz ya da o günlerde karısı Elizabeth Louisa Roper'ı gırtlağını keserek öldürmekten yargılanıyordu. on bire çeyrek falan vardı. saat tam üçte. Işığı yaktım. ses tonu da hayat sahnesinde yer alan bir oyuncuya yakışır gibiydi. kısa süre sonra boyunun kısalığı unutulup gidiyordu. Telefon edip bir taksi çağırdığımda geç olmamıştı. On dördüncü bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı duruşma Mr. 16 ekim 1905 günü toplanan mahkeme heyetine Yargıç Edmondson başkanlık ediyordu. kabul ettim. Yaz tatillerinden konuşmaya başlamışlardı. peşinde üç yardımcısıyla birlikte girdi. Gordon'un sorularını becerebildiğim kadarıyla cevaplamaya çalıştım. Richard Tate-Memling oturuyordu. Mr. tatili Danimarka'da geçirecek. Mahkeme Başkanı Lewis Wilford Edmondson. Diğer hukukçuların sıkça yaptığı gibi. Đddia Makamı'nda da Mr. zekice ya da sıkıcı sorularla davarın ilerlemesine engel olmak yerine. ikincisi bir sürahi su ve iki bardak. çünkü varlığıyla çevresine o denli hâkim. De Filippis mahkeme salonuna. Đçtiğim şarap ve konyaktan hemen derin bir uykuya daldım. yatakta doğrularak Donald Mockridge'in Alfred Eighteen Roper'ın Merkezî Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmasının kayıtlarını okudum. Olağanüstü uzun boylu. üç aspirin aldım. delici parlak bakışlı iri bir adam olan Mr. sesiyle de duruşmaya katılanlar üzerinde o kadar etkiliydi ki. . Westerby ve Kastrup atalarının köklerini araştıracaklardı. üçüncüsü de şişme bir yastık taşıyordu. yönettiği davalarda sessizlik uygulamasıyla tanınır. korkunç bir baş ağrısı ve çarpıntısı bir yürekle uyandım. dikkatle dinler. Roper Davası'ndaki kadar ustalıkla kullanıldıkları başka bir örnek olmadığı söylenebilir. Tate-Memling gerçekten de ufak tefek bir adamdı. mahkemeden önce de suçlamayı kabul etmemişti.

Mrs. üst kata çıktı ve para kutusunu aradı. Navarino Caddesi'nde. ama Mrs. 1905 ilkbahar ve yazı boyunca karısına altı ay süreyle ve düzenli olarak sıkı denetim altında verilmedikçe son derece zehirli olan bir hidrobromid tedavisi uyguladığını duyacaktı. çocukları ve evde oturan çeşitli insanlarla birlikte hayatını anlattı. Elizabeth Roper'ın cesedini 4 ağustos cuma sabahı. Kuşkusuz bu tedavinin amacı. Mrs. Roper da karısından ayrılıp oğluyla beraber ülkenin başka bir bölgesinde yaşamak istediğini söylemişti. konuşmasına başladı. hele hele hiçbir cinayet öldürdüğü karısından doğmuş oğluyla birlikte yeni bir hayata götüren bir tren yolculuğu ile noktalanmamıştır.30 sularında Cambridge'e giden 17. gözlerini mutlak bir sessizlik içindeki salonda gezdirdikten. Roper ölmemişti. Evlilikleri yürümüyordu. Ne ki istasyona vardıklarında. Davanın çok önemli bir dava olduğunu. kente 21. Başı . Navarino Caddesi üzerindeki Devon Villa'nın ikinci katındaki bir odada Mrs. Cambridge'e giden 20. Tate-Memling. 4 ağustos cuma sabah saatlerinde. Mrs. Roper'ın ölümünün nedeni gırtlağının bir kulağından diğerine kadar kesilmiş olmasıydı. Maria Sarah Hyde'ın cesedi bulunmuştu. Cambrîdge'de yeniden bir arada olmaktan söz ediyordu. bir buçuk saatlik bir aradan sonra yine arabayla istasyona döndü. Kadının gırtlağını ekmek bıçağıyla kesti. Roper'ı ölüme götürmekti.sözlerin kısa kesilmesinde ısrar eder. Đddia makamının tanıkları Dr. Thomas Toon tıp doktoru olduğunu. Sanığın Cambridge'e hareket günü gelip çatmıştı.40'ta vardılar. Đddia makamının görüşüne göre. Baba oğul 17. Aynı hikâyeyi. Mrs. Devon Villâda muayene etmişti. davanın büyük bir bölümünde sessiz kalır. Sanık daha sonra Hackney'de Navarino Caddesi'ne dönerek. Üstelik bir hafta sonra kocasının peşinden gitmekten. Hiçbir cinayet önünüzdeki kadar soğukkanlılıkla tasarlanıp düzenlenmemiştir.20 trenine bindiler. Mahkeme birazdan. Cesedin yatış şekli (ona göre) uyuyan bir insanın normal yatış biçimine uyuyordu. Bu nedenle belirli kimyasallar konusunda önemli bir deneyimi vardı. jürinin ciddi dikkatine gerek duyulduğunu söyledi. yeniden bu unvanı kazanmaya can attığını anlattı. bulunduğunda en az bir haftadır ölü olduğu sanılıyordu. Mr. oğlunu ve bavullarını emanet ettiği hamala ve onu istasyona getiren arabacıya da söyledi. Yatak odasına girdiğinde. Hyde doğal nedenlerden ölmüştü ve ölümü şu anda mahkemeyi ilgilendirmiyordu. kayınvalidesi. Jürinin görevi Elizabeth Roper'ın bir cinayete kurban gittiği davada son kararı vermekti.15 trenini kaçırdıktan sonra. Ancak Mrs. sanık altı yaşında bir çocuk oğluna genellikle saatinin kösteğine taktığı ve içinde dört altın bulunan para kutusunu evde unuttuğunu söyledi.15 trenine yetişmek üzere bir atlı arabayla Devon Villa'dan ayrılıp Liverpool Caddesi Đstasyonu'na doğru yola koyuldu. sanık ve oğlu 27 temmuz öğleden sonra saat 16. Hackney'de. Sanığın Devon Villa'da karısı. karısını ona verdiği ilâcın etkisinde uyur buldu. Roper hâlâ sağlıklı ve hâlâ canlıydı. Elizabeth Louisa Roper adlı evli bir kadının cesedi. onun cesedinin hemen yakınında da annesinin. konuşmadan oturan yargıca da bir göz attıktan sonra. eve dönüp onu alması gerektiğini anlattı. Sanığın bir eczacı olduğunu söyledi. Ancak sürekli ilaç tedavisine rağmen. Đçişleri Bakanlığı'nın resmî araştırmacılarından biri olarak görevlendirildiğini söyledi.

Omurlara kadar her şey kesilmişti. Daha sonra.) Midede. Polis. Dr. Midenin incelenmesinden maktulenin son yemeğinden birkaç saat sonra öldürüldüğü sonucu çıkıyordu. dalakta ve böbreklerde bir ölçek hidrobromid belirlemişti. (Dr. ama eczacılık uzmanına soru sormak için ayağa kalktı. Ama onun görüşüne göre Mrs. Roper'ın en az bir doğum yaptığını.Dr. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı. Polis memuru Arthur Hood. Clarence Pond'u tanık sandalyesine davet ederek mahkemeye hidrobromidin özelliklerini anlatmasını istedi. zehirli olduğunu söyledi. öyle. aşırı cinsel istekleri bastırmak. yüzü sakin ve endişesizdi. (Şeker kavanozu bir numaralı kanıt olarak sunulmuştu. örneğin tımarhanelerde gemleyici olarak da kullanılmıyor mu? . kandan sırılsıklam olmuş çarşaflar.Sorumu daha basit bir biçimde sormadan önce jüriden kelimelerimde gerekli olduğunu anlayacakları kabalık için şimdiden özür dilemek istiyorum. Ölüm ani olmuştu. . Yüksek dozda alındığında. Yara çok derindi. Dr. Hem atardamar hem gırtlak borusu hem şah damarı hem de nefes borusu omuriliğe kadar kesilmişti. Mrs.yastığın üzerinde. Đddia makamı daha sonra eczacılık uzmanı Dr. neler içerdiğini anlattı. De Filippis Dr. Pond'a şeker kavanozunu gösterdi. Ölümcül doz beş ölçekti. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı bu mudur? Başlıca kullanım alanlarından biridir. Çok derin bir kesikti. Mr. . kafa neredeyse vücuttan ayrılacak gibiydi. öyle. Roper'ı öldüren hidrobromid değildi. Bartholomew Hastanesi'nin morgunda cesedi daha ayrıntılı inceledi. Miss Florence Fisher'ın 4 ağustos cuma günü Hackney Polis . doktor geldiğinde tamamen kurumuştu.) Araştırmaları sonucunda kavanozun içeriğinde yaklaşık iki yüz gram şeker ve yaklaşık beş ölçek hidrobromid bulduğunu açıkladı. Her yerde kan vardı. ölüm anında ise hamile olmadığını belirtti. ilk kesişten sonra maktulenin bağırıp çığlık atması mümkün olamazdı. Dr. hidrobromid aşırı cinsel isteğe karşı. Pond hidrobromidin kimyasal formülünü açıkladı. Toon bu bölümde vücuttaki bazı organların sağlıklı olduğunu. Kadının kendi kendini yaralaması imkânsızdı. Pond.Evet. Doktora göre kullanılan silah çok keskindi ve şiddetle bastırılmıştı. Toon'a soru sormamıştı. ama cinayetin cesedi görmesinden yaklaşık bir hafta önce gerçekleştirildiğini söyleyebilirdi. Sanığın kadını ne zaman öldürdüğünü kesin olarak belirleyememişti.Evet. karaciğerde. Pond daha önce kendisine gösterilen ve içindekileri incelediği kavanozun bu kavanoz olduğunu doğruladı. öyle değil mi? . sol kulak memesinden sağ kulak memesine kadar uzanıyordu. St. sadece boyun kaslarınca tutuluyordu.

Bıçak eve yakın olan çiçek tarhında. Tutuklunun yanında bir de çocuk vardı. Müfettiş Poole suçlamayı sanığın yüzüne okudu. Đstasyona vardıklarında sanık para kutusunu unuttuğunu hatırlamış. yanına gelen birinin Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek istediğini belirttiğini söyledi. Grantham. Mr. araba çığırtkanlığı yapan çocuklardan birinin Kingsland High Street'te yanına geldiğini söyledi. Ekmek bıçağı kanıtların arasındaydı. Hackney'de Dalston Caddesi'nden arabacı Robert Grantham. müşterisi şimdi tutuklu olarak mahkemede bulunan Alfred Roper'dı. Mahkeme salonundakilerin içinden müşteriyi tanıdı. bahçeyi komşu bahçeden ayıran çite dayalı olarak bulunmuştu.Hayır. Tate-Memling: . Judd Sokağı'nda arabacılık yapan Samuel William Murphy.Adamda ilgi çekici bir şey yok muydu? . Mendil kandan ıslanmıştı. . King's Cross'ta. ayrıca ceketinin kolunda da kan lekesi vardı. ama kim olmadığını söyleyebilirim. bu haliyle üst kat pencerelerinden birinden atılmışa benziyordu.Elinde bir yara vardı. Sanık iki polis eşliğinde Londra'ya getirilip Hackney Polis Karakolunda taammüden adam öldürmekle suçlandı. O müşterimin siz ya da Lord . Tate-Memling (sorusunun cevabını önceden çok iyi bildiğini belli ederek): .Mr. müşterisini en son istasyona girerken gördü. kendi bulduğu bıçak olduğunu doğruladı. çünkü mendilini eline sarmıştı. ikinci kattaki bir yatak odasında Mrs. Arabacıya beklemesini söylemedi. Mr. polis memuru Dewhurst'le birlikte arka bahçeyi aradılar ve bir çiçek tarhının içinde. Daha sonra. akşam saat altı sularında Kingsland High Street'teki araba durağında beklerken. müşterinizin kim olduğunu biliyor musunuz? Biliyorum diyemem. 27 temmuz perşembe günü saat 16. odanın pencerelerinin Devon Villa'nın arka tarafındaki bahçeye katına söyledi. kurumuş kan lekeleriyle kaplı büyük bir ekmek bıçağı buldular.Karakolu'na verdiği bilgi üzerine Devon Villa'ya gittiğini anlattı. Roper'ın cesedini gördüğünü.Bunu söyleyemem. Adamı istasyona götürdü.30 sularında. Çığırtkan ona Navarino Caddesi'nden Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek için bekleyen bir müşteri olduğunu açıklamıştı. memur Hood da sanığın ifadesini yazıp imzalattı.Hangi eli? . oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra Mr. Daha sonra 8 ağustos salı günü Müfettiş Lawrence Poole'la birlikte sanığın oturduğu Fen Ditton köyüne gittiklerini söyledi. polis memuru Hood kendisine gösterilen bıçağın. . Murphy'den onu tekrar Navarino Caddesi'ne geri götürmesini istemişti.Yarayı gördünüz mü? .

Smart bunu kabul etmek zorunda kaldı. Mahkeme Başkanı Edmondson alışılmadık biçimde araya girdi: . Alfred Roper mıydı? Bilmiyorum. Ona pek dikkat etmedim. ama eline sardığı mendili hatırlıyorsunuz. Đddia makamının son tanığı. Söylediğinizi tekrarlar mısınız.Bu gibi olumsuz kimlik tespitlerinden kaçınmalısınız. onun olup olmadığını bilmiyorum. Alçak sesle bir mendil istedi. Aradan çok zaman geçti.Size tek söyleyebileceğim.Ama ellerine dikkat ediyorsunuz? . sanık Alfred Roper olup olmadığını sormuştum. Mr. ama yaşlı da değildi. Lordum. buluştukları çeşitli zamanlarda Roper'ın ona mutsuz evliliğinden söz ettiğini anlatmıştı. Grantham? . . Daha önce. Genç birisi değildi. Smart'ın tanık sandalyesine oturması dinleyiciler arasında bir dalgalanmaya yol açtı. ona en üstteki mendili uzattılar ve bardaklardan birine su doldurdular. Mr. karşı sorgulamada: . Emin değilim. belki de oydu. De Filippis. . mahkeme salonunda görebiliyor musunuz? . Mendili hatırlıyorum.27 temmuz günü arabanıza müşteri olarak binen adamı burada. Mr.Özür dilerim. Mr.Cenapları olmadığını söyleyebilirim. .Bazen ederim. Müşteriniz burada sanık olarak gördüğünüz kişi. . Lordum. Grantham. Mr. Teşekkür ederim. . tanık ifadesinde. Fulham'da Lillie Caddesi'nde oturan ve Alfred Roper'ın en iyi arkadaşı olan John Smart'tı. De Filippis'in sanığı n en iyi arkadaşı olup olmadığını sorması da salonda şaşkınlığa neden oldu.Neyi tekrarlar mıyım? .Belki. müşterilerinizin yüz özelliklerine bakmamaya başlarsınız. De Filippis bu sırada gürültüyle aksırdı.Bir adamın yüzünü unutuyorsunuz.Siz onun içindeki en derin sırlarını açtığı dostu değil miydiniz? Mr. Nisan 1905'te bir gün .Size müşterinizin. Benim kadar çok yüz görürseniz.

Evet. bir hastalıktı.Neyin farkına varmasın diye? .Leicester Meydanı'nda ABC Çayevi'nde bir araya gelmişlerdi. tanışmıştım. Hidrobromidin özelliklerini biliyor muydunuz? . Yavaş yavaş ayağa kalkan.Mrs. Böylelikle sanık ailesini kayınvalidesinin kötü etkisinden kurtaracak ve yeni bir hayata başlayabilecekti.Ona ilaç verdiğinin. Ancak Alfred'in niyeti başkaydı. her zamanki gibi kent merkezindeki kiliseleri gezmek üzere buluştuklarını anlattı. Elizabeth Roper'la tanışmış mıydınız? . De Filippis. Smart'a karısının.Evet. Smart'tan devam etmesi istendi. Mr. Bu bir ahlaksızlıktan da öte. . Smart'a kızı Edith'in kendi çocuğu olmadığından şüphelendiğini açmıştı. Lordum. özellikle hidrobromid ve hidrobromidin zehir olarak tanımlanması çevresinde dönecek şiddetli bir sorgulama bekliyordu. Sanık. Smart'a karısı Lizzie'nin karşısına kim çıksa birlikte olabileceğini anlatmıştı. Smart sorulan sorulara cevap verirken. Karısı farkına varmasın diye hidrobromidi çaya koyduğu şekerin içine karıştırıyordu.Bunu o zaman söylemedi. Smart bunun çok iyi bir fırsat olduğunu söylediğini. ama savunma avukatının soruları kısa sürdü: . bu nedenle de kurtuluşu başka erkeklerde aramak zorunda kaldığını anlatmıştı.Nasıl tedavi ediyordu? . Mr. ama ben bilmiyordum. Mr. sanığın hemen başvurmasını önerdiğini belirtti. O görüşmelerinde sanığın Cambridge'de bir eczanede boşalacak yöneticilik işinden söz ettiğini anlattı.Hayır bilmiyordum. karısını ve kızını terk etmek. yine 1905 nisanında başka bir sefer. sanık da karısını tedavi ediyordu. .Cinsel duyguları bastırıcı olarak kullanıldığını biliyor muydunuz? . kendisinden yerine getiremeyeceği isteklerde bulunduğunu. Karısına hidrobromid verdiğini söyledi. .Peki ama. Mahkeme. Smart'a sanıkla olan dostluğunu sordu. o da öyle söyledi. Onun niyeti. Smart'a göre Roper karısının kendini aldattığına inanıyordu. daha sonra söyledi mi? . Bu anlattıkları nedeniyle çıkan gülüşmeler hemen mahkeme başkanı tarafından susturuldu.Zehir olduğunu biliyordum. . oğluyla birlikte Cambridge'e giderek yeni işine boşanmış bir erkek olarak başlamaktı. Lordum. Mr. . bardağından bir yudum su içen Mr.

Mr. evet. talihin darbeleri karşısında eğilmiş bir adamdır. Lordum.Evet. kafasını biraz öne eğdi. böyle bir şeyin tekrarında salonu boşaltacağını bildiren yargıç tarafından susturuldu. düzeni bozuk çağımızda talihin bir aile babasına ve ekmek parası peşinde koşan birine vurabileceği en ağır darbeleri yemiş bir adam göreceksiniz: iyi para kazandığı ve sevdiği işini kaybeden. sizden sanığın mahkemeye sunulan kanıtlar nedeniyle daha fazla sıkıntıya sokulmasına izin vermemenizi talep ediyorum. en küçük bir leke belirtisi bile yoktur. sadık karısı ve desteği olması gereken kadının hafifmeşrepliğine katlanmak zorunda kalan bir adam. size son günlerde yaşadıklarının hikâyesini dürüstçe anlatacak bir masumdur." Yargıç Edmondson: "Burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığını söyleyemem. Savunmanın açış konuşması Mr. sanığın karısına uyguladığı tedavi sonucunda ortadan kalkmıştı. Ama göreceğiniz adam. Onunla ölen kişi arasındaki sorun. . Temiz bir mendil alarak ağzını örttü. Kanun suç kanıtlanana kadar sanığın suçsuzluğunun esas olacağını açıkça belirtmiştir. Göreceğiniz adam. Jürinin burada sadece bir kuşku hakkında karar vermek üzere toplanıp toplanmayacağı Lordumun görüşüne kalmaktadır. Karşısına "kim çıksa birlikte olacağı" söylenen kadın John Smart'ı baştan çıkarılacak kadar çekici bulmamıştı. hiç. Üçüncü olarak. Mr. Benim erken geldiğim. bu nedenle de iddia makamının tanıklığını bile kabul etmişti. Roper tanık sandalyesine oturup kendinden söz edecek. De Filippis amacına varmıştı. değerli Jüri Üyeleri.O zamanlarda size -bu soruyu elimden geldiği kadar dikkatle sormaya çalışacağım. Her şeyden önce suç aletinin sanığın elinde bulunmuş olduğu kesinlikle kanıtlanmak zorundadır.Hayır. Bu adamı tanık iskemlesine oturtacağız ve siz yaralı bir adam. açık bir kitabın sayfası kadar . Smart aşağılanmış bir adamdı. burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığı kanısındayım.. Herhalde bazen Mrs. sanığın daha eve varmadığı zamanlar.Bütün bu günler boyunca Alfred Eighteen Roper dürüst ve çalışkan bir adam olmuştur.Onunla birkaç kere mi karşılaştınız? ." Burada Mr.Şimdi sanığı ve tanıklarımı çağıracağım. De Filippis dudaklarını ses çıkarmadan oynattı. Sorunun ve cevabın neden olduğu gülüşmeler. Đkinci olarak bu cinayetin 27 temmuz akşamının başlarında işlendiğini kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. onun hakkında ileri sürülenleri doğrulayacak biçimde eğilimler gösterdi mi? .o zaman bir erkek olarak size. Alfred Roper'la ilgili her şey. De Filippis: "Lordum. Son günlerde yaşadıklarına geleceğim. sanığı n cinayeti işleme amacı belirtilmemiştir. anlatacaklarını değerlendirmek de siz jüri üyelerinin görevi olacak. Birkaç saniye sonra konuşmasına devam etti: . Roper'la baş başa kaldığınız da oldu? . Kişiliğinde en ufak bir leke.Bir iki kere.

hepsini de kapsayacak yeni bir hayata adım atmanın planlarını yapmaya başladı. karısının davranışındaki sapıklığın nedenini de bildiğini düşünerek. ablasının yanında. sonra da bir kız çocuk doğurdu. Edmunds'taki evden ayrılıp şansını daha uzaklarda denemeyi aklından bile geçirmedi. Öyleyse kitabın ilk bölümlerinden bazılarını okuyalım. Oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra. Bir ilaç reklam şirketinde yöneticilik önerisi aldığında doğduğu Suffolk'tan çıkıp Londra'ya geldi. Annesi ölene kadar Bury St. karısına ve kayınvalidesine veda etti. her dürüst erkeğin beklediği gibi bir fazilet abidesi olmamasından dolayı onu kim suçlayabilir? Yine de onunla evlendi. kentte kendisi ve ailesinin oturabileceği bir ev bulana kadar. Bu eser temiz ve lekesizdir. Roper bir hafta kadar sonra. Şimdi 27 temmuz perşembe günü olanlara geliyorum. Bu arada masumiyetini çoktan kaybetmiş olan Roper. kendisine babasından kalan ve içinde ihtiyacı olan altınların bulunduğu değerli para kutusunu unuttuğunu üzülerek fark etti. her zamanki gibi masum ve güven dolu bir genç olarak. onlara destek olmaya zorladı. günlük işinden dönüşte kendisine rahat bir ev. O kadar ki. Mrs. Roper ikinci çocuğunun kendinden olmadığından bile emindi. açıkça ve basitçe kapının zilini çaldı. Bu kitapta şifrelenmiş bölümler ya da açılmamış sayfalar yoktur. . değerli Jüri Üyeleri kötü niyetli bir adamın yapacağı gibi kapıyı açmadı. Cebinde evin anahtarı olmasına rağmen. güzel bir dinlenme yeri olacağına inandığı eve yerleşti. mutluluğunun da sahte olduğunu görmeye başladı. Mrs. kent yakınındaki Fen Ditton köyünde kalmaya karar verdi. Roper'ın karılık görevlerini unuttuğu. Zamanı gelince Mrs. komşular tarafından da dehşetle karşılanan gerçek. hastalık olarak niteleyecek kadar iyi niyetli yaklaştığı bir durumu düzeltmeye çabaladı. karısı ve karısının annesiyle birlikte Hackney'de. Çaldığı zile de cevap aldı. Gençliğinde geçirdiği bunca sıkıntıdan sonra. Yaptığı tedavinin en azından olumlu sonuçlar vermeye başladığı bellidir. Ailesini Londra'nın banliyölerinden alarak Cambridge'in sağlıklı doğa ortamına taşıyacak. müstakbel karısını arayıp buldu.duru ve okunaklıdır. Yaşlı ve sakat annesine bir kadın şefkatiyle baktı. kocasından başka erkeklerle para karşılığında ilişki kurduğuydu. aynı arabayla Navarino Caddesi'ne geri döndü. Artık herkesçe bilinen. Babasının zamansız ölümü. Roper oğluyla birlikte trene binerek Cambridge'e gitmeye. Ne var ki istasyona vardığında. Alfred Roper'ı daha on altı yaşından itibaren ailesinin geçimini sağlamaya. Hayır. bir insanı öldürmekle suçlanan bu adam. böyle bir ev bulunur bulunmaz. Evlendiği kadının. burada da uzmanlığını kullanabileceği bir işte. bir eczane yöneticisi olarak çalışacaktı. Yine Londra'da her erkeğin yapması gerekeni yaptı. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da yaşamaya başladı. Londra'ya bir masum olarak geldiğini söylememe kim şaşırır? Londra'da. oğlu ve birkaç bavulla beraber Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek üzere arabaya bindi. Yine de kazanacağı kesin bir boşanma davasına başvurmadan. geldiğini saklamaya çalışmak bir yana. kapıyı çaldı. Bu kitap hepinizin evinizdeki kadınlara çekinmeden verebileceğiniz bir eserdir. Önünüzde oturan ve bir adamın toplumumuzda işleyebileceği en ağır suçla. kocasının ardından gelecekti. Söz konusu günün öğle sonrası saatlerinde. çünkü karısından ayrılmak yerine. Roper önce bir erkek. ozanın dediği gibi amacına bir hayalet gibi yaklaşmak bir yana. kendinden genç kardeşlerini bir ağabeyin görev duygusuyla yetiştirdi.

düşerken kendini korumak için uzattı. Kıvırcık kızıl saçları ve mavi gözleriyle uzun boylu. Bir kadını gırtlağını keserek korkunç biçimde öldürmekle suçlanan bu adam oğlunun ve onu emanet ettiği hamalın yanına geldiğinde tatsız bir şekilde yere düşen. bu korkunç cinayeti işlemiş olabilecek başka birini arama zahmetine girmediler Hayır. Cora Green'in Hyde-Roper evi konusunda Star gazetesine anlattıklarından öğreniyoruz. Miss Fisher sanık üst kata çıktıktan sonra çığlıklar. sağlam yapılı genç bir kadındı. Mrs. Green buna ek olarak -belki de romantik öykülerden hoşlanan gazetenin isteğini kıramadığından. diğer yandan Roper'a karşı besleyebileceği en ufak olumlu duygularını da göstermedi. yani kocası olacağına karar verdiler. Roper geliş nedeninin. Yürürken bir kaldırım taşına takılıp düştü. evlenmek üzere olduğunu da anlatmıştı. Mrs. Aynı tanık. on üç yaşından beri Mrs. Roper Kingsland High Street'teki araba durağına kadar yürüdü. iddia makamı adına tanıklık etseydi. Đddia makamı kanıt olarak nitelendirilebilecek tek bir gerçek bile sergilemedi. saat ona yirmi kala Cambridge'e vardı ve ablasının Fen Ditton'daki evine gitti. Roper'ı sevmiyor idiyse de bunu hiç göstermedi. ona destek olacak. Yaralı elini mendiline sardıktan sonra bir araba bulmak için durağa doğru yürüdü. Florence Fisher duruşma tarihinde yirmi üç yaşındaydı.Florence Fisher'in nişanlandığını. Mr. sırtını yaslayacağı kaya gibi sağlam duracak adam. Bu ayrıntıları. yine bu denli önemli olacaktı. Hyde'ın hizmetinde çalışıyordu ve Devon Villa'ya Roper'dan kısa süre önce gelmişti. değerli Jüri Üyeleri. Sonunda. kendi dalgınlığı yüzünden treni kaçıran birinden daha heyecanlı ve gergin değildi. yalvarma ya da gürültü duymuş mu? Hiçbir şey duymamış. Hiçbir yere bakmadılar. Polisin bu olayda uyguladığı yöntemleri ben şahsen anlayamıyorum. ama kanıtlamadılar. Bu durumda her sağlağın yapacağı gibi sağ elini öne doğru uzattı. Açık ve dürüst bir tutumla tüm gerçeği anlatma gayreti içindeydi. Savunmanın tanıkları Kuşkusuz savunmanın en önemli tanığı Devon Villa'nın hizmetçisi ve aşçısıydı. sokak kapısının yavaşça kapandığını duyana kadar sürdü. Bu sonuca vardılar. hiç zaman kaybetmeden toplumumuzun üzerine kara bir gölge düşürebilecek bir sonuca vardılar ve bir kadını öldürmesi en akla yakın kişinin aslında onu koruyacak. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da beklenmedik bir şeyler olduğunu ilk kez 12 ağustos salı günü. çalışmaktan yılmazdı. hayır. Bazı kanıtları dışlayıp bazılarını ortaya sürerek Roper'ı modern çağın en korkunç cinayetlerinden birinin suçlusu olarak göstermenin yanına bile yaklaşamadı. Green'e göre Florence Fisher sağlıklı ve güçlüydü. onunla konuşmak için ablasının evine gelen polis memurlarından öğrendi.Miss Florence Fisher. Eve sessizlik hâkimdi. Söyledikleri açıktı. eli yaralandı. evin hizmetçisi. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na geri döndü. Evdeki sessizlik. önyargıdan uzaktı. kapıyı açtı ve Mr. para kutusunu almak olduğunu anlattı ve üst kata çıktı. Lizzie Roper'ın ya da annesinin davranışlarını kınasa da bunun anlaşılmamasını sağladı. Navarino Caddesi'ndeki eski bir komşunun. Roper'ı kendi evine aldı. . Miss Fisher yirmi dakika kadar sonra.

böyle durumlarda hep yaptığı gibi bebekle kendinin ilgileneceğini. Yeni bir işe başlamak üzere Cambridge'e gittiğini. Mrs.. Roper öğleden sonra yanıma gelerek 2.O zaman ne yaptınız? .. şimdi de Kuzey Londra'da Stanford Hill'de Mr. efendim. Ne zaman olduğunu söylemedi.Lütfen Lord Cenaplarına hitap edin. Lütfen mahkemeye 27 temmuz perşembe günü olanları anlatın. bu nedenle de bir hizmetçiye gerek duymayacağını söyledi. Roper ve bebek bir süre sonra onlara katılacaktı. ve Mrs. görmedim. . Hyde'ın size söylediklerini anlatmamanız lazım. Mrs.Devon Villa'da kalmaya devam ettim. Roper.Ayrılmak istemiyordum. Sanık yanınızda mıydı? .Nişanınızın bozulması nedeniyle evlenmeyeceğiniz.5 şilin verdi. 27 temmuz günü de oradaydınız? . o da bana dedi ki. ..Evet. .. sadece kısa süre sonra dedi.Evet. Mr. bana ayın sonundan itibaren işimin sona ereceğini söyledi. Hyde'ın dediklerini değil. Roper'ın. . Mrs. Hyde'ın tek başına kalacağını. Yılbaşında evlenmeyi umduğum için yeni bir iş aramadım. bu nedenle bir daha karşılaşamayacağımızı söyledi.Sanık yanınızda değilken. görevinin ne olduğunu sordu.Efendim Mr. Mrs.Mr. . Miss Fisher.Mr De Filippis Florence Fisher'a Devon Villa'da ne zamandan beri çalıştığını. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . Lordum.Hayır. daha sonra mahkemeye ve jüriye 10 temmuz pazartesi sabahı olanları anlatmasını istedi.Bize Mrs. Hyde'la birlikte mutfaktaydım. Ben de Mrs. Hyde'a gidip evde kalmama izin vermesini istedim.Evden çıkışını gördünüz mü? . . Summer'ın hizmetinde olduğunuz doğru mu? . Bunun nedenini jüri üyeleri anlamasa da Mr Tate-Memling hemen anladı. Mrs. böylece de Mrs. Yani Devon Villa'da kalmaya devam ettiniz. Mrs. Edward'la birlikte. Hyde dışında tüm ailenin kuzeye taşınmak üzere olduğunu. siz ne yaptığınızı anlatmalısınız. trenle gideceklerdi. Hyde Mrs. Mrs. . Roper'ın kendini iyi hissetmediğini. De Filippis Miss Fisher'ı uyarmadan önce uzunca bir süre bekledi. ayaklanıp itiraz etmek üzereydi ki savunma avukatı konuşmaya başladı: .

çaydanlık ve şeker kavanozunu da koydum. Mrs.Kapı çalındı. Yanına bebek için süt.Ekmeği ekmek bıçağıyla mı kestiniz? .Bıçağı kullandıktan sonra ne yaptınız? Musluğun altına tuttum. o bıçaktı. . gördüğünüzde de yüzünüzün solmasına neden olan bıçağın. Miss Fisher? . . Mutfağa gitti mi? . De Filippis sürahiden ikinci bir bardak su doldurdu. Tepsiyi Mrs. Đyiyim. . Lordum. daha sonra da kurulayıp çekmeceye yerleştirdim. o akşam saat beşi biraz geçe Mrs. Kapıyı açtığımda Mr. Hyde çıkardı. Mr.O sırada saat kaçtı. Babasından kalmış. . Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? .Evet.Beşi geçiyordu. Bana gümüş para kutusunu unuttuğunu söyledi.Öyleyse Miss Fisher biraz önce size gösterilen.Hayır. Onsuz gitmeyi istemezdi.Sonra ne oldu? . . Roper'a siz mi çıkardınız? . .Hayır. Roper oradaydı.Neyi kastettiğini anladınız mı? . . . ekmek tahtasıyla birlikte. Bir kutu som açtım. . Tanığa bir bardak su içmek ya da oturmak isteyip istemediğini sordu. . Roper'ın gırtlağının kesilmesinde kullanılan ekmek bıçağı Miss Fisher'a gösterildi. Bu aşamada Mrs.Ekmek dilimleyip tereyağı çıkardım..Hayır.Her zaman koyulduğu çekmeceye mi? .Evet. O para kutusuna çok bağlıydı.Evet Lordum. Hyde için ekmek dilimlediğiniz bıçak olup olmadığını lütfen Lorduma söyleyin. genç kadının yüzü belirgin bir biçimde soldu. teşekkür ederim.Mrs. bunları diğer yiyeceklerle birlikte tepsiye koydum. Lordum.Evet.

söyledim. Hyde'ı görmediğinize şaşırmadınız mı?" Miss Fisher: "Hayır. Mahkeme Başkanı Edmondson'un. Lordum. Çocuğu yukarıya. De Filippis: 'Teşekkür ederim.Gittiğini sanmıyorum.Gün boyunca hiçbirini görmedim. savunma avukatının görüşüne rağmen davayı jüriye götürmeyi kararlaştırdığını ilk kez o anda anladılar. Daha sonra da hiçbirini görmedim. annesinin yanına gönderdim. Yemek odasındayken.Mrs.Evet.Mrs. . Mrs. çaydanlık.Yaklaşık on beş ya da yirmi dakika sonra. Lordum. Mr. Mr. Tate-Memling karşı sorularına başladı. biraz önce Lorduma Mrs. Örtüleri mutfağa götürdüm. Miss Fisher. Lordum." . ama sokak kapısının kapandığını duydum. Florence bodrumdaki mutfakta çocuğun kahvaltısını verdi. dışarı bir iskemle çıkardı ve arka bahçede oturdu. Florence Fisher daha sonra o akşamı ve ertesi sabahı anlattı.O gün boyunca onları görmediniz mi? . . Kaç yaşındasınız. Gittiğini görmedim. Yargıç: "Çocuğun size söylediklerini anlatmamalısınız. yıkanacak örtüleri almak üzere yemek odasına gittim.Mrs. Hyde'ın isteği üzerine bir tepsi yemek hazırladığınızı. . Hyde'ın yaşlı bir kadın olduğunu da biliyordunuz en azından görüyordunuz. Miss Fisher? . Sabah saat sekize doğru Edith artık alışılageldiği gibi.. Sabahın geç saatlerine. Mutfağa gidecek zamanı olmadı. Lizzie Roper'ı ya da Maria Hyde'ı ne görmüştü ne de seslerini duymuştu. . süt ve şeker eklediğinizi. hatta herhalde çay fincanı da koyduğunuzu söylediniz. Hyde'ın kalbinden şikâyetçi olduğunu biliyor muydunuz? Biliyordum. Edith birkaç kelimeden fazla konuşamıyordu. Roper'ın merdivenleri çıktığını duydum. Belki de mahkemede bulunanlar ve jüri. çünkü alışverişe çıkmak zorundaydım. kendi başına aşağıya indi. annesinin ve anneannesinin nerede olduklarını söylemedi. .Miss Fisher.Mr." Mr. Akşam saatlerinde hava çok sıcaktı. şaşırmadım. Roper evden ne zaman ayrıldı? . Tepsiyi yukarıya kim götürdü? . Roper'ı ve Mrs. hatta bazen de öğlene kadar kalkmadıkları çok olurdu. Hyde götürdü.

Tate-Memling'in konuşmaksızın beklediği süre. 27 temmuz saat 17.Sadece Mrs. söylediklerinizin ne anlama çeldiği konusunda en ufak bir bilgim yok.Öyleyse sorumu tekrar ediyorum. Mr De Filippis bir kahkaha olarak da algılanabilecek. anlamadım. . O zaman "Đşinin başına dönsen iyi olur" dedi ve bana yemek odasının kapısını açtı.Özür dilerim. .Pekâlâ. çaylarını şekerli mi içerler? . ölçü merakınızı ekmek ve tereyağından da uzak durmaya kadar vardırıyor musunuz? Mr. Mrs. .Miss Fisher. Mrs. değil mi? . Tate-Memling. siz yirmi üç yaşındasınız. Ne Mr. efendim? .Ama ölen kişi. . inlemeye benzer bir ses çıkardı. Roper. Hyde şeker kullanırdı.Devon Villa'da yaşayanlar. . bomboş bakan gözlerini Mr. efendim. Sorumun çok ciddi olduğunu bilmenizi istiyorum. Tam yarım dakika bekledikten sonra boğazını temizledi ve devam etti. evet Lordum.30'da tutukluyu eve aldığınızda aranızda kayıp para kutusu konusunda bir konuşma geçti mi? . yanımda da bir sözlük taşımamı beklemeyin. Roper ne de Mrs. . Tate-Memling'e çevirdi.Ona aramasında yardımcı olabileceğimi söyledim. benim yapılacak işlerim olduğunu tahmin ettiğini söyledi. Mr. Roper şeker koyardı.O ne cevap verdi? . Tate-Memling'in kıvrak konuşması ve sözleriyle jüri üyeleri içinde eğitimli olanları zavallı bir ev hizmetçisine gülmek umudu geri tepen bir silah oldu. Edward ise çay içmezdi. Öncelikle. siz çayınıza şeker koymuyorsunuz. . çayınızı şekerli mi içersiniz? . Florence Fisher iddia makamının sözlerinden tekini bile anlamadı.Buna gerek olmadığını. kuşkusuz jürinin bu son söylenenleri iyice değerlendirmesini amaçlıyordu. Çayınıza şeker koyar mısınız..Evet. . Miss Fisher. öyle değil mi? Miss Fisher.Yirmi üç yaşındayım. Hyde'sa altmış yedi yaşındaydı. koymaz mısınız? Koymam. ben de örtüleri toplayıp yıkamam gerektiğini söyledim.Oh.Söylediklerinizi günlük Đngilizce'yle ifade etseniz daha iyi olacak Mr. çayını hep şekerli içerdi. çayına tepeleme üç kaşık şeker koyduğunu gördüm.

Özür dilerim.Hayır. O akşam siz kendiniz bir şeyler yediniz mi? . .Hayır.Emin değilim. Evde kimse yoktu ya da ben öyle sanıyordum... . . Hiçbir şey yemedim. biraz da tereyağı aldım. Herhalde en azından birkaç saat sonra yatmaya gittiniz. .) Miss Fisher sorumu değişik bir biçimde sorayım. (Mr. Bıçağı polis buldu. Tate-Memling dimdikti. De Filippis şişme yastığı iskemleye yerleştirip üzerine oturdu. Önündeki tepsiden şişme yastığı aldı. hiçbir yerde de bulamadım. Kendimi iyi hissetmiyordum. Alışverişten döndüğümde. Çok sıcak bir gündü. Daha sonra bıçağı yıkayıp yerine koydum. Tate-Memling devam etmeden önce ona baktı.28 temmuzda da mı? . O gün açmadım. Üzerinde ekmek ve tereyağıyla birlikte diğer şeylerin de bulunduğu tepsiyi Mrs.Hayır.Bir daha ne zaman açtınız? Bilmiyorum. Bu aşamada Mr. gidip yattım.Biraz ekmek ve tereyağı yedim.Ertesi sabah kahvaltıda ekmek ve tereyağı yediniz mi? . otururken de duyulur bir nefes verdi. ayın 30'u pazar olmalı. Mrs.Ekmek bıçağının yerinde olmadığını ne zaman anladınız? . . hastaydım.Ekmek bıçağını koyduğunuz çekmeceyi açtınız mı? . Lordum. Lordum.Bilmiyorum.Ekmek bıçağını bir daha hiç görmedim. . ekmek bıçağını bir daha ne zaman gördünüz? . . Hyde'a ekmek ve tereyağını verirken kendim için de birkaç dilim kestim.çıkardığı sesin bir aksırık olduğu ve yeni bir mendil gerektireceği çok geçmeden anlaşıldı. Pazar günü bıçağı aradım. Sanırım dışarıda.Mr.Lordumdan özür dilerim. ama mahkeme sizin uyku sorunlarınızla ilgilenmiyor. sessizliğin ortasında yastığı şişirmeye koyuldu. hatırlamıyorum. o yulaf ezmesi yedi. . bahçede. . sertçe uyardı.Çocuğa ekmek verdiniz mi? . Miss Fisher. .Size ilginç gelebilir Miss Fisher. Mr. Hyde'a verdiğinizde saat öğleden sonra beşti. . Tate-Memling! Mahkeme başkanı.

ama sanırım yarısından uzundu. herhalde bir günden fazla ekmeksiz yaşayabildiğinizi hatırlamazsınız. . değil mi? 27 temmuz saat beşten sonra bir daha aramamıştınız? . değil mi Miss Fisher? Kendimi iyi hissetmiyordum. aç değildim.Ama daha önce bıçağı aramamıştınız.bir dakika sessiz kalmamızı isteyebilir miyim? Böylelikle bir dakikanın ne kadar uzun bir zaman olduğu anlaşılacaktır. Tabiî onu göremiyordunuz. Siz.Lordumun bağışlamasına sığınarak Miss Fisher -ve jürinin yararına. Mr. Sonunda Florence Fisher dakikanın yemek odasına girmesi ile Roper'ın merdivenden çıkışını duyduğu zamana göre çok daha uzun olduğunu söyledi. Oysa Miss Fisher sizden ekmek yemeden üç gün geçirdiğine.Çok gerekiyorsa. yaşamak için ruha da ihtiyacı olduğunu söyler.Ekmek. Sanıyorsunuz. sizin de kabul edeceğiniz gibi bir insanın ana besinidir. . .Ne kadar kısa bir süre Miss Fisher? Bir dakika? Yarım dakika? On beş saniye? Bilemiyorum. yemek odasına girdiğiniz an ile onun yukarıya çıkışını duymanız arasında ne kadar zaman geçti? .Bir dakikadan daha kısaydı. Sonra devam etti: . Söylemek istediğiniz bu.Aradan ne kadar zaman geçti.Hayır. değerli Jüri Üyeleri. yıkanacak örtüleri aldığınız sırada. Bir dakikalık bir sessizlik oldu. 27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediğine inanmanızı istiyor. . Kutsal Kitap bize insanın tek başına ekmekle yaşayamayacağını.Yukarı çıktığını duydum. holde. Lorduma teşekkür ederim.Yemek odasında.. . . ee. sizler. Yarısından da fazla mıydı? .Çok kısa bir süre. . aramadım. tutuklu neredeydi? Sanırım. değerli Jüri Üyeleri. Tate-Memling anlamlı bir şekilde sustu. böylelikle de insan vücudunun varlığını devam ettirebilmek için sadece ekmekle yetinebileceğini anlatır.

Mahkemede yeniden bir gülüşme olduysa da çıkan ses Mr. yoksa bir mendil mi? . Miss Fisher? . Biraz gergin göründüğünü söyleyebilirim. öyle değil mi? . . Adam ona 3 şilin vermişti.Evet. evi temizlemekti.Yedi gün boyunca neden üst kata çıkıp etrafı temizlemediniz? Hepsinin Cambridge'e gittiğini düşünüyordum. gidip aldıktan sonra hemen döneceğini anlatmıştı.. değil mi? . De Filippis: "Döndü mü?" . Karşı sorgulamada Mr.Treni kaçırdığı için biraz canı sıkkındı.Ama işe alınma nedenlerinizden biri de evi temizlemekti. Edmondson'un sessizlik uyarısında bulunmasını gerektirecek kadar yüksek değildi. James Wood çağrıldı. itiraz ediyorum! . . nasıldı? .Ve yemek pişirmek ve bebeğe bakmak.Beyaz renkli bir kumaş.Evet.Evet.Devon Villa'nın ikinci katına ilk çıkmanız 4 ağustos cumaydı. Evde önemli bir şeyini unuttuğunu. Mr.. Elbiselerinde dikkatinizi çeken bir şey var mıydı? Hatırladığım kadarıyla elbisesinde daha öncekine göre bir değişiklik yoktu.Sargı mı. döndü. 27 temmuz perşembe günü öğleden sonra saat beşe beş kala Liverpool Caddesi Đstasyonu’nda bulunduğunu söyledi. Daha sonra tanık bölümüne Bow'da Globe Sokağı'nda oturan ve Büyük Doğu Demiryollarında hamal olarak çalışan Mr. Belki de bir buçuk saat. . Araba bulabilmek için uzun süre yürümesi gerektiğini söyledi. Sağ elinde bir sargı vardı. Wood.Liverpool Caddesi'nden Hackney'ye gidip dönecek birisi için bir buçuk saatin fazla uzun olduğunu düşünmediniz mi? Bana kalırsa. . Tate-Memling söze girdi: . . Yokluğu bir saatten daha fazla sürdü. Şimdi tutuklu olarak gördüğü adam yanına yaklaşmış ve beş altı yaşlarında bir erkek çocukla birkaç parça eşyasına göz kulak olmasını istemişti. Mr. Lordum. Elbisesinde bir leke yok muydu? Elbisesinde şimdi hatırlayabileceğim hiçbir değişiklik yoktu.Sizin Devon Villa'da bulunmanızın nedeni.Onu tekrar gördüğünüzde.. bu sürede yürüyerek de gidip gelebilirdi. değil mi.

Tate-Memling'in tanığa soracak başka sorusu yoktu. Eğer soracak başka bir sorunuz varsa. "Saçlarına kır düşmeye başlamıştı. sesi herkesi şaşırtacak kadar tiz. Howard de Filippis'in sorularını cevaplandırmaya başladığında. dudakları o denli titriyordu ki. iddia makamının son sözleri kayıtlardan silinecek. On beşinci bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (devam) Duruşmaya katılan. O üzüntülü dudaklardan ve kaba görünüşünden suçlu bir ses ve iyi telaffuz edilmiş kelimeler beklerken.Lordum." Şimdi burada. lütfen devam edin. bütün duruşma boyunca da orada bulunan bir gazeteci. Ağzı kararlı bir ifade taşımıyordu. Tate-Memling.Đtiraz kabul edildi.Mr. Mr. Ve lütfen dayanaksız hesaplamalardan ve çok hoşlandığınız belli olan konuşma tarzınızdan da vazgeçin. Fitzroy'un çok kısa boylu olduğudur) ve sıska denecek kadar zayıftı. bu da onun hasta bir adam gibi görünmesine neden olan solukluğunu daha da artırıyordu. Kor gibi ateşli gözlerinin çevresinde siyah halkalar vardı. Çıkık elmacık kengerinin altında gölgeli derin çukurlar vardı. yürürken kamburu çıkıyordu. Liverpool Caddesi Đstasyonu ile Navarino Caddesi arasındaki mesafe konusunda söylediklerinin hatırlanacağından emindi. daha sonra kendi izlenimlerini yazdı ve Alfred Roper'ın ayrıntılı bir tanımını yaptı: "Olduğundan daha yaşlı görünen bir adamdı" diye yazıyordu. görünüşüyle davayı hiç de olumlu . Robert Fitzroy. omuzları öne eğik. Elbisesi siyahtı. sürekli olarak asabi bir hareketle ağzını büzmek zorunda kalıyordu. . Aldığı bütün uyanlara rağmen. yaşlı bir kadının viyaklamasına benzer bir köylü konuşması duyduk. De Filippis öfkeyle ayağa kalkmıştı. Roper'ın kendi en büyük düşmanı olduğunu. O kendinden memnun yerine otururken. Çok uzundu (burada hatırlatılması gereken. başı da çenesini ceketinin yakasına değdirecek kadar eğikti. iddia makamı böyle bir değerlendirme yapabilmek için hangi özelliğe ya da bilgiye sahiptir? O mesafeyi kendi yürümüş müdür? Jüriye söz konusu mesafenin ne kadar olduğunu bile söyleyemeyeceğini sanıyorum. neredeyse çatlaktı. Mr. Alfred Roper tanık bölmesine alındı. Mr. Mr. şakaklarındaki saçlar da dökülerek büyük ve kırışık alnını ortaya çıkarmıştı. Mr. Roper'ın atletik yeteneklerini tahmin etmenin davamızla nasıl bir ilgisi var? .

cevaplarını kafası önüne eğik mırıldandı.Fazla vermemeye dikkat ediyordum. . arabacıya beklemesini söylediniz mi? . De Filippis müvekkilini 27 temmuzda Devon Villa'dan ayrılışından önceki günlere götürdüğünde. Belki de yaşadığı hayat. karşı konulamaz bir sıkıcılık oldu. Karınıza hidrobromid vermenizdeki maksadınızı Lorduma anlatır mısınız? Nemfomani adlı bir hastalığa yakalanmıştı. Yarım kilo şekere on ölçü katıyordum.Para kutusunu nerede bıraktığımı hatırlamıyordum. karısının ölümü ve tutuklanma koşulları tüm yaşama gücünü almıştı. ama onun bıraktığı izlenim.Neden uzun sürebilir diye düşündünüz? .Hiç karınızı öldürmeye çalıştınız mı? .Neden? . Bu oldukça iyiydi.Uzun sürebilir diye düşündüm.Ona ne kadar veriyordunuz? . Mahkeme başkanına bir kez bile unvanıyla hitap etmedi. . Roper biraz daha gevezeleşti.Hayır.etkilemediğini söylemek kolaydır. Hidrobromid konusuna gelindiğinde. beş kelimelik bir cümle yapmayı başarmıştı. Avukatı ona evliliği ve yaşam tarzı hakkında sorular sordu. Karınıza hidrobromid verdiniz mi? . öyle değil mi? . Halkın gözünde bu adam. Derin bir nefes aldığı duyuldu.ayır. Hidrobromid aşırı cinsel isteği bastırır. Zehirli maddeler defterine imza attım. hiçbir kadının çıldırmadan ya da kurtuluşu başka erkeklerde aramadan birlikte yaşayamayacağı birisiydi. Hidrobromid buldunuz.Çayına attığı şekere karıştırdım. Mr De Filippis sorularına devam etti: Eve girerken neden cebinizdeki anahtarı . Mr. . . .Eve geri döndüğünüzde. Roper yine tek heceli cevaplara döndü.Satın aldım. Çenesi göğsüne indi. tek hecelik cevaplar aldı. birkaç kez sesini yükseltmesi istendi. Öte yandan kendisinden özellikle istenenilenin dışında en ufak bir bilgi kırıntısı vermeye de istekli görünmedi.

Holdeki şapkalık mı? . Masanın üzerindeki tepside yiyecek bir şeyler ve çay vardı.Evet.Daha sonra yukarı çıktınız? .kullanmadığınızı Lorduma anlatır mısınız? .Anahtarım yoktu. yarım dakika? .Evet.Sizi Miss Florence Fisher eve aldı. Bir daha oraya dönmeyi düşünmüyordum. Karım gecelikliydi. kendine çekidüzen verdi. ama yatağında değildi. Hatırladığım kadarıyla karım treni kaçıracağımı . yani karımla paylaştığım odaya.Đkinci katta karımın yatak odasına girdim. ama para kutumu bulamadım. .Evet. büyük bir olasılıkla idam cezasına çarptırılacak. Anahtarımı evde bırakmıştım. Saat kösteğime takılı olması gerektiğini söyledi. Doğruca üst kata mı çıktınız? . . kızım Edith ve annesi de.Evet.Bu ne kadar sürdü. Karım oradaydı. Yukarıda ne yaptınız? Roper burada söz konusu olanın hayali olduğunu nihayet anladı. Elbiselerimin çoğu bavulumdaydı. Onlarla konuştunuz mu? . önce şapkalığın çekmecesine baktım.Üst kata çıktım. Eğer suçlu olduğuna karar verilirse. . Hayatınızın bir bölümünü arkanızda mı bırakıyordunuz? . Ne yaptınız? . . Yukarıda ne yaptınız? .Başka yerleri aradınız mı? Şifoniyerin çekmecelerine baktım. Her zaman kullanılan bir deyimle. ama dolapta karımın Cambridge'e getireceği bir takım vardı.Hayır. cezası da bugün ya da yarından üç hafta sonra yerine getirilecekti.Karıma para kutumun yerini bilip bilmediğini sordum. Takımın ceplerini karıştırdım.

. değil mi? .Evet. Edith'in kendi çocuğu olmadığına inanmasına ve John Smart'a açıklamalarına götürmeye çalışırken o da tek kelimeli cevaplardan fazlasını elde edemedi.Sekeri bir kenara bırakın. Mutfağa gittiniz mi? . . onunla aynı görüşte misiniz? .On beş dakika. dördüncü gün Mr. ama yarım kilo şekere karıştırarak.Hiç mutfağa gidip çekmeceden ekmek bıçağını aldınız mı? . . öyle değil mi? Sanırım öyle.Forest Sokağı'nda oynak bir kaldırım taşına takılıp tökezlendim. ama elim sıyrıldı. Sanığı büyük zahmetlerle evliliğinin ilk yıllarına. Duruşmaya ara verildi. . Mr.Evet. Tate-Memling Alfred Roper'a karşı sorularını sormaya başladı. Bir araba tutup oğlumun beklediği Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gittim. Düşerken ellerimi öne doğru uzattım.Hayır. belki de biraz daha fazla. Sıyrık kanamaya başlayınca elime mendilimi sardım. gitmedim.Mahkemeye sadece karınızın kullandığı şekerin saklandığı kavanoza on ölçü koyduğunuzu söylediniz. . .söyledi. Pond'un da öyle dediğini duydunuz.Tabiî ki hayır. Kingsland High Street'teki araba durağına doğru gittiniz. öyle değil mi? Burada Roper ilk asabiyet belirtilerini gösterdi ve cevap verdi. Onun açıklamasına karşı çıkmak istediğinizi sanmıyorum. Beş ölçü öldürücü olur dediğinde. Yoldayken bir şey oldu mu? . Karınızı öldürdünüz mü? . Sadece karınızın kullandığı bir şeye öldürücü dozun iki katını kattınız. Onlarla bir kez daha vedalaştım. tam odadan çıkarken o sabah para kutumu şöminenin üzerine koyduğumu hatırladım.Evde ne kadar kaldınız? . Kutuyu gerçekten de orada buldum ve evden çıktım. Tate-Memling bütün ağırlığı hidrobromidin zehirli özelliklerine vermeye çalıştı.Beş ölçü öldürücü dozdur.Tabiî ki hayır. . Hidrobromid alımı ve tedavisine gelip Roper'a kimyasalın özelliklerini nereden bildiğini sorduğunda Roper hiç tereddüt etmeden Supreme Remedy Company'de çalışırken hidrobromidin özelliklerini okuduğunu söyledi.Dr.

yatakta da değildi. Kesmedim. yatakta. zehirli maddeler konusunda Dr. yalnız ve savunmasız bir kurban olarak mı gördünüz? .Miss Fisher sizi içeri aldıktan sonra yemek odasına mı gitti? . Orada bulamayınca da üst kata çıktım.Hayır.Kan elimdeki sıyrıktan geldi. Uyumuyordu. .Size karınızın yatakta ve uykuda olduğunu.. ama.Miss Fisher yemek odasına geçince siz de mutfağa girip ekmek bıçağını aldınız? . .Nereye gittiğini bilmiyorum. Pond'dan da uzman olduğunuzu mu söylemek istiyorsunuz? .Onu hazır bir kurban. .Öyleyse. konu açıklığa kavuştu. .Almadım. ..Vücudunuzu yatak örtüsüyle korumanıza rağmen sağ elinizin ve ceketinizin sağ kolunun kanlanmasını engelleyemediniz değil mi? . hidrobromidin uyuşturucu etkisiyle günün o saatinde daha önce de görüldüğü gibi uykuda olduğunu söylüyorum. . . .. . ilaç etkisiyle derin uykuya dalmış. .Sanırım. . gırtlağını bir kulağından diğerine kestiğinizde çığlık atamadı. Şapkalığın çekmecesini açıp para kutumu aradım. .Uykuda değildi.Size yatak odanıza girdiğinizde karınızı yalnız ve uyur bulduğunuzu söylüyorum.Para kutusuyla birlikte belki.Nerede olduğunu bilmiyorum.Hayır.Ben öyle söylemedim. 27 temmuz günü saat beş buçukta Devon Villa'ya döndüğünüzde neden ön kapı anahtarınızı kullanmadınız? Anahtar üzerimde değildi.O kadar derin uykudaydı ki. . hatta hareket bile edemedi. Evde bırakmıştım.

karısını öldürmek sıradan bir olay sayılmalıdır.Hayır. De Filippis burnunu sümkürdü. Eğer bu doğruysa. davanın düşmediğine pişman değilim. bu davaya gösterdiğiniz devamlı ilgi nedeniyle sizlere teşekkür ediyorum. kurbanını önceden ilaçla uyutmaz. iddia makamının konuşmalarına ya da mahkeme başkanının uzmanca yapacağı özete değil. Teiniz mendillerinden beşini kullanmış. En son vurgun iddia makamının sanığa duygusal olduğu apaçık bir soru sormasıyla yaşandı. Roper'ın cevabından sonra hayret sesleri yükseldi. sadece ve sadece kanıtlara dayandırmanız gerektiğidir. Mr. Hayır. Şimdi savunmayı dinleyecek olmanızdan sonra. Tate-Memling birkaç kez Roper'ı evde geçirdiği on beş dakika hakkında sorguladıysa da Roper yumuşamadı. Böyle bir cinayeti işlemeyi haklı çıkaracak ruh haliyle ilgili tek bir kanıt bile var mıdır? Đddia makamı Roper'ın karısını tehdit ettiğini duyduğunu söyleyen tanıklar getirmiş midir? Ölen . Size hatırlatmak istediğim. cinayet aletim almak için evdeki hizmetçiyi her zamanki görev yerinden uzaklaştırması mümkün müdür? Burada bir amaç olarak öne sürülen karmakarışık kuşkuları dikkatle dinledim.Mr. Dinleyici sıralarından. -tüm sorumluluğuyla size ait olacak. bu cinayette amaç nedir? Bir adam karısını sadece onu artık sevmediği için öldürür. kıskançlık ve belki de tutkunun etkisinde kalmışsa. artık sevmiyordum. Karınızı seviyor muydunuz? . Eğer gerçekten de mutsuzluğu dayanılmaz ölçülere varmış. cinayet aletini bulmayı rastlantılara bırakması. genellikle çılgınlar tarafından işlenir. Saygıdeğer jüri üyeleri. evin diğer bütün yaşayanlarının başka yerlerde bulunmasını sağlamaz. biraz su içti.Değerli Jüri Üyeleri. lekeyi bir mendille saklamakla yetinmesi mümkün müdür? Böyle bir cinayeti planlayan bir adamın. Amaçsız cinayetler. Tate-Memling'in sorusundan değil. Savunmanın kapanış konuşması . cevaplarını da değiştirmedi. Bir adamın güpegündüz. Đddia makamı henüz Ceza Yasamızın temeli olan ve suçsuzluğu esas alan görüşü bozacak bir kanıt getirememiştir. toplumumuzun üyeleri eski değerler konusunda o kadar aldırmaz olmuşlar demektir ki. kapıyı çalarak bir başkasına açtırması mümkün müdür? Ya da elinde kan lekesi varken elini ya da ceketinin kolunu yıkamaması. Davanın sadece bir kuşkuya dayandığını görerek meslektaşımın davanın düşmesini isteyeceğini ummuştum. Böyle biri para kutusu ya da anahtarını unutmak gibi ayrıntıları planlamaz.kararınızı savunmanın. iki başka kadın ve küçük bir çocuğun da bulunduğu bir evde böyle bir cinayet işlemesi mümkün müdür? Kendine ait anahtarı olan bir adamın. Savunmamın sizleri "suçsuz" kararına yönelteceğim biliyorum. böyle bir adam ya görev ve sorumluluk dolu bir hayata razı olur ya da yasal yollara başvurarak. toplumumuzun bazı alanları o kadar üzüntü verici hale gelmiş. bu koşullarda kesinlikle ulaşacağı bir özgürlüğe kavuşur. Mr. bir adamın ani bir şiddet hareketiyle karısını öldürdüğü çok örnek vardır. geriye sadece bir tane bırakmıştı.sizlere soruyorum. Đki çeşit cinayet vardır: amaçsız olanlar ve bir amaca varmak için gerçekleştirilenler.

sanığı cinayetten yargılıyor olmanızdır. karısının ölümünden sorumlu olmadığını söylemekten geçtiğini belirtmek zorundayım. sayısı oldukça fazla olabilecek öteki adamlara. Bunu unutmayın. buraya dikkat edin. Mr. hayat konusunda deneyimli olan sizlerin bile trajik bulabileceği. Ama herhangi bir dünyevî güçten çok daha büyük bir gücün yol göstermesiyle. hiçbir zaman da aranmadılar. Kan değil. önünüze konan kanıtları kendiniz değerlendirerek. Zaten bulunamadılar. Grantham'ın Liverpool Caddesi'ne götürdüğü adamın elinde kan olmuş olabilir. hatta sanıkla evlendikten sonra bile zavallı kadının hayatına giren o birçok adama aldırmayın." Saygıdeğer Jüri Üyeleri. ama unutmayın. hangi elinin kanlı olduğunu ya da müşterisinin yüzünü hatırlayamadı. Kan görmedi. Mrs. Roper olduğuna inanmanız için ortada hiçbir dayanak yok. Alfred Roper tarafından dile getirilen. Roper'ın kesin ölüm saatinin bilinmediğini. Ama bizlerin. Kan değil. Alfred Roper'ın. Mr. yıllar boyu. iddia makamının bu adamın oluşunu kanıtladığını vicdanınızda ve mantığınızda kabul etmiyorsanız. Alfred Roper'ın basit açıklamalarını dinleyen herkesin söyleyebileceği tek bir şey var. Öteki adamlara. çok daha cömert ve çok daha bağışlayıcıdır. O. Benim görebildiğim kadarıyla iddia makamının müvekkilime karşı çıkardığı tek şey. . Mr. belki de ertesi gün gerçekleşti. saygıdeğer Jüri Üyeleri. kabul edilebilir bir kuşku dışında eminseniz. kalbiniz sızlasa da onu suçlu bulun ve darağacına gönderin. Size kuvvetle hatırlatmak zorunda olduğum nokta. gözlerinizi yaşartabilecek sözlerdir. "Hayır" dedi Alfred Roper. Tek açıklama. Müşterisinin elinde kan olduğunu söyleyebilmesine rağmen. hiçbir zaman da öğrenilemeyeceğini hatırlatmak isterim. teşhis koyduğu bir hastalığı tedaviyi üstlenmekle yanlış yapıp yapmadığı karan bize ait değildir. Bunun dışında. Her iki saati de belirleyebilecek tıbbî ya da başka bir kanıtımız yok. şimdi ise dul bir adam olması. burada bulunma nedeninizin Alfred Roper'a dayanaksız teşhisler koymak ve tıp doktorlarının görevini üstlenmekten değil. hayır ve yine hayır. "Onu artık sevmiyordum. o zaman bir koca. iddia makamının müvekkilime karşı getirdiği tek suçlama. iddia makamı. Liverpool Caddesi'nde hamallık yapan Mr. Wood. Grantham'ın elinin kanlı olduğunu gördüğü kişinin o akşam Liverpool Caddesi'ne götürdüğü bir başkası değil de Mr. Đddia makamının öne sürdüğü noktalardan hareket ederek bu adamı asamayacağınızı söylüyorum. Grantham müşterisini hatırlamıyordu. Onları hesaba katmamak gerekir. Eğer karşınızda duran adamın 27 temmuz akşamı Elizabeth Roper'ı öldürdüğü konusunda. cinayetten onun suçlu olması gerektiğini söylüyor.kadının ölümünden önce sanığın ona karşı giriştiği tek bir şiddet hareketi olmuş mudur? Bütün bunların cevabı hayır. Roper'ın sağ elinde bir sargı gördü. Onu bu mahkemedeki insanlar içinde teşhis edemedi. o zaman hem görevinizin hem de mutluluğunuzun. bunca yıllık bir acıdan sonra söylediği tek şey bu oldu: "Artık onu sevmiyordum. Ölüm belki 27 temmuz akşamı." Bir tıp adamı olmadığı halde. Üstelik. bu ruh haliyle. karısı öldürülen bir kocaydı. Burada cehalet ve tedbirsizlik kanıtları var gibi görünse de cinayet kanıtı yoktur. Mr. onun Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ikinci gelişinde elinde bir sargı olduğudur. sayın Jüri Üyeleri. karısını mahkemeye sürükleyip kendini ondan ve çocuklarından ayıran adamın yaptıklarından çok daha iyi. Onun yaptığı. Hayır.

Ekmek bıçağının bulunduğu yeri kesinlikle bildiğinden gidip bıçağı almanın bir buçuk dakika değil. onun için alışılmış olmadığına inanabileceğimiz bir nezaketle kapıyı açtı. Karısına aylar boyunca zehirli bir madde verdiği. ekmek bıçağının nerede saklandığını bilebilir miydi? Mrs. karısını 27 temmuz öğleden sonra uyuttuğu. Bu açıklama burada geçerli olamaz. tatmin edilemez cinsel arzuyla dolu bir kadın olarak görünüyordu. bir kanıtı olmadan kötü ya da yanlış bir şeyin yapılmasına. ahlaksız. sanığın bir komplo kurduğu. Bunu da başarmak için de hatırlayacaksınız. Size her evli erkeğin karısını öldürmek için yeterli nedeni olduğunu söyleyecek şakacılar çıkabilir. Bir rastlantı sonucu o sırada eve gelecek bir ziyaretçi. Önünüzdeki gerçeklere bakan herhangi dürüst bir insan sanığın elindeki kanın varlığı.Değerli Jüri Üyeleri. Size tek söyleyebileceğim. özellikle de bunun gibi cinayeti çevreleyen koşulların son derece farklı olduğu durumlarda. Elizabeth Roper'ın çevresindeki bütün insanların içinde kocası kadar ondan kurtulmak isteyebilecek bir başkası bulunmadığıdır. isteyerek hidrobromidle doldurulmuş çayını içtikten sonraki saatlerde ilacın etkisinde kalarak sık sık uykuya daldığını tahmin edebilir miydi? Onu tek başına ve uykuda bulacağına güvenebilir miydi? Ölen kadının annesinin tam da o saatte torununu yanına alarak kızının uykusunun bölünmemesine çalıştığını düşünebilir miydi? Değerli Jüri Üyeleri. ama ben onlardan değilim. sizi bu davanın jüriye havale edilecek bir dava olmadığına inandırmak için. kadının doğal hayatının sonuna kadar ilaçla uyuşturmayı tasarladığını kabul edebilir miyiz? Böyle yapmadan.Đddia makamının kapanış konuşması . Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ilk gittiğinde para kutusunu bilerek evde bıraktığında en ufak bir kuşku yok. Miss Fisher'ı uzaklaştırarak karısını öldüreceği aleti kimseye görünmeden aldığı da kuşku . gülünç diyebileceğim bir girişimde bulunuldu. Elizabeth Roper gerçekte ne olursa olsun kocasının gözüne -üzülerek kaba deyimler kullanmak zorunda kalıyorum-şehvet düşkünü. Bu kuşku değil. Roper'ın. erkek delisi. Bir amacın kanıtlanması. karısının zehirlenerek öleceğini umduğu. bütün bunları bir tek sanık biliyordu. Bu koşullara tekrar göz atmaya başlamadan önce size. korkunç cinayeti gerçekleştirmek için kullanacağı bıçağı almak için Miss Fisher'ı bilerek başka bir odaya göndermesi gibi kanıtların sağlamlığından şüphelenebilir mi? Aklı başında herhangi bir insan sanığın karısına uzun süredir zehir vermesine zavallı kadının rahatsızlığını dindirmekten daha ileri bir açıklamada bulunmaz mı? Bunlar kuşku mudur? Kuşku sözcüğünün açıklamalarından biri de saygıdeğer Jüri Üyeleri. jürinin karar verebilmesi için önemlidir. ekmek bıçağını aldığını görmemesi için hizmetçiyi yemek odasına gönderdi. yapıldığına inanmaktır. Bu girişim Lordumun bilgeliği karşısında başarısız oldu. amacı ne olursa olsun başka bir kişinin böyle bir cinayeti işleyecek imkânı ve bilgisi olmasının mümkün ya da ihtimal dahilinde olup olmadığını sormak isterim. onunla birlikte yaşamaya devam etmeyi düşünebilir miydi? Yine de cinayet amacının kanıtlanması şart değildir. on beş saniyelik bir iş olacağını hesaplamıştı. Sanığın karısını. Hizmetçinin yemek odasına girebilmesi için. sizden belirgin bir amaç olmamasına fazla önem vermemenizi istiyorum. ama mutlaka gerekli değildir. Savunma "kuşku" sözcüğüyle gereğinden fazla oynadı Değerli Jüri Üyeleri. Bu davada kuşku yok.

Onun görüşü. Bütün bunlar kanıt. davanın gelişmesine dikkat etmediğini. kuşkularının yersiz olduğunu gördüler. iddia makamı da böyle bir amacın varlığını göstermedi. sanığın cinayet amacının kanıtlanamamış olmasının onun suçsuzluğu anlamına gelmeyeceğini kabul etmek gerekir. Jürinin görevlendirilmesi Davayı özetleme zamanı geldiğinde. ne var ki daha önce olanları ustalıkla toparladı. diye düşündüm. O zavallı kadın uykusunda. Đngiliz Barosu'nun en değerli gelenekleri yaraşır şekilde yürütüldü. bu dünyaya bir daha uyanamadan. çünkü cinayetin kesin olarak ne zaman işlendiğini bilmiyoruz. Geçmişteki olaylardan.götürmüyor. Şimdiye kadar birçok cinayet davasına girdim. böyle davalarda bir insanın böyle korkunç bir cinayet işlemesi için nasıl bir amacı olması gerektiğini bulmanın yeterli görülemeyeceğini söylemektir. ama bir kadının uykusunda. soğukkanlılık ve kararlılıkla öldürüldü. büyük bir güçle kullanıldığı belli bir silahla öldürüldüğü böyle bir davaya ilk kez tanık oluyorum. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. uyukladığını sananlar. hiçbir direniş göstermeden. o zaman sanık dava konusu cinayeti işlemedi. insan yüreğinin derinliklerini bilemeyiz. Benim görevim. Mahkeme Başkanı Edmondson'da gözle görülür bir değişiklik oldu. iddia makamı ve savunmanın imalarıyla kanıtlar arasındaki çizgiyi uzmanlıkla çizdi. Bu nedenle. en şiddetli cinayetlerden birçoğunun normal bir insanın kabul edebileceği ya da anlayacağı amaçlara dayanmadığını biliyorsunuz. büyük bir güç ve ustalık isteyen tek bir darbeyle. Hiçbirimiz insan düşüncesini ya da duygusunu. Bu davayı sonuçlandırırken kanıtlardan yararlanmak zorundasınız. eğer bu kanıtlar sizi sanığın bu cinayeti işlediğine inandıracak kadar güçlüyse. Mr. Sizden kuşkulara değil. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. o zaman onu mahkûm etmeniz gerekir. Birdenbire hareketler yapmaya koyulmadı. Büyük bir ciddiyetle. sanığın "suçsuz" kararını hak etmediği. . De Filippis savunmasını gayet ustaca ve uzmanca yürüttü. değerli Jüri üyeleri. ama onu cezalandıracak hiçbir kanıt bulunmadığıdır. Sanığa karşı bir kanıt kırıntısı bile yok. denetleyemeyiz. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem. şimdi önünüzde olan kanıtlara dayanmanızı istiyorum. kanıtlara. O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. Bu dava. Cinayet amacının olmadığı konusunda çok şey söylendi. Sanığın anlattığı ya da onun adına anlatılanlara inanırsanız. ama belki de Đngiliz ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. Hareketsizliği kayboldu. Bu cinayetin 27 temmuz perşembe öğleden sonra beş buçukla 28 temmuz öğle saatleri arasında herhangi bir an işlenmiş olabileceğini unutmamanız gerekir. her iki taraftan da olabilecek en uygun biçimde. acele etmeden jüriyi görevlendirme konuşmasına başladı: uzun çabalarınızın artık sonuna yaklaştığınızı söylebilmekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Uzun ve dolambaçlı cümleler de kurmadı.

karısının aşırı isteklerini önlemek olabilir ya da olmayabilir. sanığı kullanıldığı kesin olan cinayet aletiyle bağdaştıracak hiçbir dayanağınız yok demektir. Bu maddeyi kullanarak karısını öldürmek istemiş olabilir. Bu da sadece ve sadece sizin görevinizdir. sanığın Devon Villa'dan Liverpool Caddesi'ne ikinci kez gitmek için harcadığı zamanı da dikkatle düşünmeniz gerekir. kanıtların kimsenin aklında en ufak bir kuşku bırakmayacak kadar güçlü olmadıkları sürece. olmayabilir de. değerli Jüri Üyeleri. kararınız "suçlu" olacaktır. vardığı sonuçtur. Her iki tarafın sunduğu kanıtları aklınızda ve vicdanınızda dikkatle tartın. Sanık karşısında en temel kanıt. Benim kanıma göre. sanığın karısının kullanacağını bildiği yarım kilo şekere on ölçü hidrobromid kattığını kendi söylediği gerçeğini de unutmanız gerekir. Bir kaldırım taşına takılarak düşmüştür. önemli kuşkular olsa da iddia makamı sanığın suçu işlediğini kanıtlayamamıştır. boşluklar kaldığını düşünüyorsanız. Burada önemli olan niyeti değil. Roper hidrobromid zehirlenmesinden değil. Bunun yanı sıra bu kadar korkunç bir cinayetten sonra elinde ve ceketinin kolunda kan olan bir adamın kanı gizlemek için eline bir mendil sarmak yerine elini yıkayıp yıkamayacağını da düşünmek zorundasınız. Şimdi sizden çekilmenizi ve kararınızı düşünmenizi isteyeceğim. Elini sarmıştır. Burada da geçen süreyi yeniden düşünmeli ve bu durumdaki bir insanın. Gecikmiştir. Yine zaman konusunda. Her iki taraf da uzman olmayan birinin hidrobromid tedavisi uygulaması üzerinde uzunca bir müddet durdu. zaman konusudur. Bu maddeyi kullanırken amacı daha az kötü bir sonuç elde etmek. sanık hakkında "suçsuz" kararı vermeniz gerektiğini hatırlatmaktır. Eğer Miss Fisher'ın yemek odası kapısının açılması konusunda anlattıklarına benden fazla önem vermiyorsanız. elinde bıçakla mutfaktan çıkmak ve yolda Miss Fisher'a rastlamak tehlikesine atılıp atılmayacağını değerlendirmelisiniz. Su andaki durumun size sanığı suçlu ilan edecek kadar kanıt vermediğine inanıyorum. herhangi birinin aynı bıçağı 28 temmuzda aynı yerden aldığına dair kanıtlardan daha kesin değildir. Hepimiz gibi o da karısının bir seferde yarım kilo şeker yiyemeyeceğini biliyordu. sanık hakkında ne kadar düşmanca duygular besleseniz de sanığın kaçabileceği tek boşluk kalmadığı sürece onun hakkında "suçlu" kararına varmamanız gerektiğini hatırlatmam da şarttır. Bu nedenle benim görevim. Benim görüşlerime uygun hareket etmek zorunda değilsiniz. siz jüri üyelerine. o gece ya da ertesi sabah öldürüldüğünden fazla inanamayacağımızı söylemek zorundayım.Bu davada iddia makamının en büyük güçlüğü. kararınız "suçsuz" olmalıdır. gırtlağının kesilmesinden ölmüştür. diğer taraftan. talihsiz karısına zehirli bir maddeyle tedavi uyguladığı konusunda en küçük bir kuşkunun olmamasıdır. Mrs. . Kararınızı düşünürken bunu aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Sanığın 27 temmuz öğleden sonra mutfaktaki bıçağı aldığı yönündeki kanıtlar. karısını korkunç bir biçimde öldürmekle suçlanan birinin. On ölçünün öldürücü doz olduğunu. Kanıtları değerlendiren hukukçu ve jürilerin bir sanığı mahkûm etmeden önce son derece dikkatli olmaları gerekir. Katillerin adalet önüne çıkarılması ve gerektiği gibi cezalandırılması için yasanın gereklerini yerine getirmem ne kadar önemliyse. ne var ki bir adamı böylesi bir cinayetten suçlu bulmadan önce her birimizin çok dikkatli olması gerekir. Eğer iddia makamı sanık hakkındaki iddiasını kanıtlayabildiyse. Elizabeth Roper'ın 27 temmuz öğleden sonra öldürüldüğüne. Miss Fisher'ın mutfaktan bilerek uzaklaştırıldığını düşünmüyorsanız. Bütün bunları kabul etmemek için yeterli nedeniniz yoktur. eğer bu iddiasını kanıtlamadığını ve ne kadar küçük ve önemsiz olursa olsun. Kanıtlara bakarak.

oğluyla birlikte Devon Villaya yerleşti. sizi burada bu kadar uzun tutarak hepinizi çok rahatsız ettik. Elizabeth Roper'ı taammüden öldürmekten suçlu mu. Herhangi bir işe girip para kazanmadığı için. sizleri bundan sonraki on yıl süresince jüri hizmetinden muaf tutuyorum. Đki kişinin çevrelerinde ölüm anlarını görecek kimse olmadan ya da ölüm zamanlarını belirtecek kanıtlar bırakmadan ölmeleri durumunda." Savcılık memuru: "Sanık bölümündeki tutuklu. On altıncı bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (sonuç) Roper Cambridge'e dönmekte ya da isterse Devon Villaya yerleşmekte özgürdü. tabiî. kararınız konusunda anlaştınız mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. De Filippis: "Lordumdan sanığın beraatini talep ediyorum. Bu davaya ayırdığınız zamanın ve çabanın karşılığında." Mr. geçim kaynağı olarak oda kiralamaya çalıştı.Değerli Jüri Üyeleri." Mahkeme başkanı: "Evet. Ne var ki kiracı bulamadı." Savcılık memuru: "Bu hepinizin kararı mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. suçsuz mu? Jüri sözcüsü: "Suçsuz kararına vardık. Bütün duruşmalar süresince gösterdiğiniz dikkate teşekkür ederim." . kararlarını tartışarak aldılar Savcılık memuru: "Değerli Jüri Üyeleri. . Đki buçuk saat boyunca içeride kaldılar Sonuca varmaları kolay olmadı. kısa sürede komşularının belirgin düşmanlığıyla karşı karşıya kaldı.Jüri üyeleriyle ilgilenecek iki görevli yemin ettikten sonra jüri 14.35'te çekildi. yasanın yaşlı olanın daha önce öldüğünü kabul etmesi sonucunda. Roper karısının yasal vârisi olarak Devon Villaya sahip olmuştu. anlaştık.

Zamanla korkuları yavaş yavaş azaldı. mavi flanel bir elbisenin üzerine mavi-beyaz çizgili bir önlük giymişti. Yedi yıl sonra ağır bir böbrek hastalığından öldü Karısının öldürülmesini izleyen yirmi yıl boyunca. "Eddy" ve "Flo" (Florence anlamında) diyebildiği anlaşılmaktadır. elmacık kemiğinin hemen üzerinde oldukça geniş bir leke vardı. Bir kez bile kızının başına gelenleri bildiğini belirtir en ufak bir sözcük etmedi. Camları birkaç kez kırıldı. Kızın kaybolduğunu. 28 temmuz 1905'te. adını bile anmadı. Oğlunun ölümünden sonra Roper kiraladığı küçük evden çıktı. onların anne babaları da olayı görmezlikten geldi. saçlarında da kırmızı bir kurdele vardı. Florence'ın söylediğine inanmak gerekirse. Thomas Leeming ona acıdı ve dükkânlarından birinde iş verdi. Londra polisi kayıtlarına göre ağzında on beş diş vardı. ancak ölümü Büyük Savaş'ın son günlerinde 1918 sonbaharında Argonne'da buldu. Saçları sarı. işveren kim olduğunu öğrenince de kovuldu. Lizzie'nin cesedinin bulunduğu günlerde kızın da bulunması için büyük araştırmalar yapıldığını tabiî biliyordu. merdiven inip çıkmayı da beceriyordu. Çoğu onun suçlu olduğuna inanıyordu. adını taşıyan ama kendi çocuğu olarak kabul etmediği kızının başına gelenleri araştırmak bir yana. ekmek verilmemişti. Sütün verem mikrobu taşıdığını biliniyordu. Edith saat sekiz sıralarında kendi başına aşağıya indiğinde ona kahvaltısını veren Florence Fisher olmuştu. Kendi kendine beslenebilmesi uzak bir olasılıktır. açık tenli ve yuvarlak yüzü de John Smart'ın iddia ettiğinin tersine. Yani çok az şey biliniyor. Belki de diğerleri gibi o da kızın kaderi hakkında bilgisizdi. gördükten sonra da hayatta kalan tek kişiydi. Shacklewell'de bir şirkette iş bulup çalışmaya başladı. Bir yaz akşamı ön bahçedeyken. Florence Fisher onu son gören. sağlıklı ve güçlüydü. Boyu altmış iki santim.Herkes kim olduğunu biliyordu. hatta Cambridge'e taşındıktan sonra da aralıklarla devam etti. kent dışında Fen Ditton köyünde ablasının ve eniştesinin yanına yerleşti. Ablarının kocası. Yüzyılın ilk senelerinde anneler süt konusunda dikkatliydi. büyük bir olasılıkla hiç fotoğrafı çekilmemişti. Çocuğun hiçbir fotoğrafı bulunamadı. Onu tanıyanların tanımlarına göre dolgundu. . On dört aylık bir bebekti. bir adam havalı tüfeğiyle ona ateş etti. Sadece ve on iki aylık olduğu unutulmamalıdır. O günlerin en sevilen içeceği kakaoydu belki de Edith son kahvaltısında kakao içmişti. sadece yürümeyi değil. "Mama". gözleri maviydi. Eline fincan içindekini içebilecek güçteydi. Florence onu yedirir. ağırlığı da on iki buçuk kiloydu. Florence Fisher çocuğun konuşamadığını söylemesine karşın. elini yıkar. Vücudunda herhangi bir yara izi yoktu ama sol gözünün altında. Sokakta yürürken çocuklar arkasından alay etti. Sonsuza dek kaybolduğu gün. Edward 1915 yılında. Bir süre sonra oğluyla birlikte Cambridge'e yerleşti. on altı olan yaşını iki yıl büyüterek orduya yazıldı. bu taciz yaşamı boyu. Polisin kızı konusunda onu da yoğun bir biçimde sorgulamasını yasal taciz olarak adlandırdı. Florence Fisher çocuğun dünyayla olan son bağıydı. O kahvaltıda yulaf ezmesi vardı. Alfred Roper'a hiç benzemediğini gösteriyordu. Roper on beş yıl sonra ölünceye kadar bu işte çalıştı. Bütün bilinenler bunlar.

Evde başka kimse yoktur. onu kim suçlayabilir? Saat onda alışverişe çıktı. küçücük bir cesetti. onu nerede bulacağını bilmektedir. hatta "anne anne" diye bağırmasını gözlerimizin önüne getirebiliriz. ayrılırken de o sıcak günlerde sık sık yaptığı gibi. Çocuğun annesi kaskatı ve soğuk cesedi yatakta. Kuşkusuz bu arada Florence. beklediği yardım gelmeyince ağlamaya da başlamış olması muhtemeldir. Belki de ara sıra evden uzaklaşmaktan hoşlanıyordu. avını arayan bir sapığın onu kaçırmış olması mümkün değil mi? Yine de dönüp dolaşıp. Kingsland High Street'te Sainsbury'nin bir Şubesi vardı. Edith'in Florence'ı aramak için aralık kapıdan çıktığını. Annesini görmemekle birlikte. hele tırmanan altmış iki santim boyunda biri. tekrar tırmanması gerekecektir. Lizzie Roper ve Maria Hyde'ın odalarında olduklarını düşünerek. Üstelik hep yapacak başka işleri olduğu bir sırada. Devon Villa'daki tek canlı Edith'tir. Cambridge'de olduğundan kuşku yoktur. Bu nedenle Edith'in merdivenlerin tepesine varmadan. iki saat süreyle ev dışında kaldığıydı. Onun yokluğunda neler oldu? Edith o sabah yanlarına geldiğinde. bir arabanın altında kalarak öldüğünü düşünün. kapıyı aralık bırakmıştı. bir yaşını biraz aşkın çocuğun merdivenlerden tırmanmasını. birçok tanığın da doğruladığı gibi.tuvalete götürür (dışarıda bir tuvalet vardı) ya da oturağına oturturdu. Bir karşılaştırma yapabilmek için. Onu suçlayabilir miyiz? Hava sıcaktı. Odaya girince cesetleri gördü mü? Eğer gördüyse. merdivenlerin dibinde durmuş. Lizzie ve Maria'nın uzunca bir süreden beri ölü olmaları gerekir. Böyle bir adamın tırmanırken ellerini de kullanması. Yakınlardaki bakkal her gün siparişleri kapıya getiriyordu. bu nedenle yetişmiş bir erkek ya da kadın cesedinden çok daha rahat . Devon Villa'da da buz kutusu kullanılmıyordu. evden ayrılmış. Florence alışverişe gitmek için evden çıktığında. O günlerde buzdolapları yoktu. kendini çekmesi. On beş kilodan az. Eğer Edith'in annesi ve anneannesine doğru gitmekte olduğunu düşünüp rahatladıysa. kendini iyi hissetmiyordu. küçük kızın basamakları tırmanmasını izlemişti. Belki de holde. Belki de o küçücük. alışveriş de ona bir çeşit kaçış gibi geliyordu. annesinin yanına gönderdi. tek bilinen. alışverişe çıkmak zorundaydı. Roper'ın. duraklaması. minicik cesedi alıp uzaklarda bir yerlere saklamış olamaz mı? Ya da çılgın bir adamın ya da kadının. Zavallı Florence! Edith'i yukarıya. O iki katı çıkmak güç bir iştir. Tekrar merdivenlerden inip Florence'ı aradığını düşünelim. cesedine ne olduğu sorusuna geliyoruz. Gitmiş olabileceği yerler London Fields'ın hemen güneyindeki Broadway Pazarı. bunun uyku olmadığını. aynı gayreti gösteren yetişkin bir insanın elli beşer santimlik basamaklardan çıkmak zorunda olduğunu söylemek zorunda kalırız. anneannesi de yerdebinin durduğu anda düştüğü şekildedir. cesetlerin soğuk ve katı olduğunu anlayınca. çevrede kimsenin olmamasından da yararlanarak. Wells Sokağındaki pazar ya da dükkân ve mağazaların bulunduğu Mare Sokağı olabilir. her basamağın yirmi dört santim olduğunu düşünürsek. Yaptığı kaza sonucunda dehşete kapılan arabacı. uykudan çok değişik bir şey olduğunu hissedip korktu mu? Her yere sıçramış kan lekelerinin farkına vardı mı? Yatağa yaklaşıp annesinin kesik boynuna dokundu mu? Bilmiyoruz. O gün nereye gittiğini kimse bilmiyor. Ona flanel elbisesini ve çizgili önlüğünü giydiren de Florence'tı. sıcak nedeniyle sadece günlük alışveriş yapmak gerekiyordu. bu nedenle Florence'ın neden oraya gitmek zorunda kaldığı bilinmemektedir. Ne de olsa odaları temizlemek.

aynı zamanda da tüm Roper Davası'nı. Tahmin . Daha sonraları. Edinburgh. Aynı günlerde." Ülke çapındaki gazetelerden ikisi konuya sarılıp Roper davasını tekrar ön sayfalara çıkardı. Roper'ın beraatini ve Edith'in kayboluşunu tekrar canlandırdı. Edith'le birlikte aynı okul sıralarını paylaştıklarına yemin edebilecek kişilerle görüştüler. bundan sonra kalkması da düşünülemez. kızı 1905 yılında gezginci bir tüccardan 27 pound 2 şilin 6 peni karşılığında satın aldığını söylüyordu. Katil cesedi gömmüş olabilir. Richmond Caddesi ve Mare Sokağı üzerinde ya da çevresinde yaşayan kimse 28 temmuz ya da sonrasında Edith'i görmemişti. Margaret Smith bir kişinin kendisine Lobard Caddesi'ndeki bir bankada Edith olduğunu kanıtlayacak bir kişiye verilmek üzere yüz pound'luk bir miras bulunduğunu anlattığını. Lizzie Roper cinayetini. 1922 yılında Roper Davası'na dayanarak yazılan bir romanın yayımlanmasına kadar kesildi. Kitabın Pity adlı çocuk kahramanı annesinin kıskanç bir âşığın elinde can verdiğini gördükten sonra evden kaçmış. Penzance ve Belfast gibi uzak köşelerden bile Edith olduğunu iddia eden kızların hikâyeleri yayımlandı. bu isteği de reddetti. geniş alanları tarayıp yeni kazılmış yerler arandı. Mrs. çünkü orda polis tüm bahçeyi bir metre kazmıştı. Maria Hyde'ın ölümünü. Hava. Edith'in ağabeyi Edward Birinci Dünya Savaşı'nın son haftalarında Argonne'da ölünce. Yanındaki kız kesinlikle kendi çocuğuydu. daha önce hiç kazılmadığı açıkça belliydi. yanında on yaşlarında bir kızla King's Lynn'den gelip Cambridge Polis Karakolu'nun kapısına dayanan Mrs. Bir gazeteciye "Hiç ilgilenmiyorum" demişti. Edith'in cesedinin Devon Villa'da olması mümkün değildir. Kuşku çekecek hiçbir şey görülmedi. Toprak sert ve kuruydu. Navarino Caddesi. Sonunda bitti. Tüm iddialar. Açıkta kalan. Catchpole'un son iki yılını özel bir tımarhanede geçirdiği anlaşıldı. şömine ya da kazan yakılamayacak kadar sıcaktı. Kitap en çok satanlar listesine giremese de yeni bir Edith dalgasına neden oldu. Edith olduğunu iddia edenlerin sayısı hiçbir zaman azalmadı. Mrs. ama bu çözüm. genç ya da daha sonraları yaşlı kadın Edith Roper olduğu iddiasıyla ortaya çıktı. "o benim kızım değil. Adı Margaret Smith'ti ve Hampstead'de bir ailenin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu. Catchpole yanındaki kızın Edith olduğunu iddia ediyor. For Pity's Sake adlı romanın yazarı Venetia Adams'tı. belirli olaylardan sonra bir dizi çocuk. bir Cambridge gazetesinde yayımlanan duygu yüklü yazı. Eğer gömmüşse. Edith olduğu söylenen genç kızların fotoğrafları basıldı. ne var ki Alfred. bu nedenle de Edith olma iddiasını ortaya attığını söyledi. Catchpole'dan söz etmek gerekir. Edith'in katilinin böyle bir yere serbestçe girebilmesini gerektirir. Alfred Roper'dan genç kızla görüşerek gerçekten de Edith Roper olup olmadığını teşhis etmesi istendi. onu Chelsea'deki stüdyosu yakınlarında sokakta bulan eksantrik bir ressam tarafından yetiştirilmişti. Küçük çocuğun kaybolmasının üzerindeki esrar perdesi kalkmadı. bir şey bulunamadı. diğer bütün sözde Edith'lerde olduğu gibi. Yine de bir yerlerde saklanmış olması gerekir. Çevrede fırını olan birçok işyeri vardı. Yıllar boyunca. Yazının yayımlanmasından sonra yaşanan ilginç olaylardan birisinde. ocak.kurtulunabilecek bir şeydi. Hackney Polis Karakolu'na gelen on beş yaşlarında bir kız da Edith olduğunu iddia etti.

Donald Mockridge Moreton-in-Marsh. blev hans Skulder flaaet i Stykker of Lægerne. Robinson'ın oğluyla evlendirilmek amacıyla yetiştirildiğini iddia etti. Mrs. Kırklı yıllarda. Edith olduğunu iddia edenlerden hiçbiri kimliğini kanıtlayamadı. at Kejseren var stuk-ket af til Holland. Robinson son Edith oldu. üstelik bir tanesi de Edith'in olması gerekenden yedi-sekiz yaş daha büyüktü. her ikisi de hayattaydı ve kızlarının iddiasını kesin bir dille reddettiler.edileceği gibi. bazı kişilerin yeni iddialarla ortaya çıkmalarıdır. yaklaşık on sekiz yaşındaydı. Alfred ölmeden önce vasiyetnamesini hazırlamamıştı. Robinson iki hafta sonra geri adım attı ve bütün her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıkladı. om det var Aarsagen . ortaya iki yeni Edith daha çıktı. at da han blev ffdt. o dönemdeki Edith'ler daha yaşlıydı. Đçlerinden biri melezdi. On beş yıldır Harold Robinson'la evliydi ve ona dört erkek çocuk doğurmuştu. Alfred Roper 1925'te Fen Ditton'da ölünce. Edith Roper elli iki yıl önceki o yaz gününde. adam ve karısı tarafından Middlesbrough'da. Burada da amacın para olduğu sanılmaktadır. Tek olasılık. bu satırların yazarının yazmakta olduğu Roper duruşması kayıtlarının bir kitap halinde yayımlanmasıyla birlikte. bundan sonra da çıkmayacağını düşünmek yerinde olacaktır. 1957 On yedinci bölüm 11 kasım 1918 Her i Morgenavisen var der nyt om. I den senere Tid harjeg undret mig over. Diğerinin doğal anne ve babası vardı. Yine de ortaya çıkacak olanların. Det hedder sig. birkaç yüz pound'luk varlığı kardeşleri arasında paylaştırıldı. yeni Edith'ler çıkmadı. 1905 yılında Robinson adlı bir kişi tarafından Navarino Caddesi'nden kaçırıldığını. bir daha gelmemek üzere ortadan kayboldu. Mrs. Roper'a olan ilgi azaldığında. Daha sonra. Ondan sonra ortaya yeni Edith çıkmadı. hiçbiri kimliğini kanıtlayacak en ufak bir bilgi veremedi. Hiçbiri bir kanıt kırıntısı bile getiremedi. Edith Robinson adlı bir kadın News of the World dergisine bir makale göndererek. da de ffrsogte at hale ham i Land fra Kejserinde Frederick. annesini aramak için merdivenleri tırmanmaya çalışırken son görülen çocuk olması ihtimali son derece zayıftır.

Tamamen Đngilizleşse de onu hiç Jack olarak düşünemiyorum. Her akşam. at han hadede Kvinder. onu muayene edip bir tüfeği ateşleyip ateşleyemeyeceğine baktıklarında. Rasmus nerede olduğunu bildiğini iddia ediyor. atölyesinde çalışamayacağı kadar soğuduğundan. "Marie'nin pencereleri için aradığın Venedik camını buldum sanırım" diye yazıyordu. Bu sabahki gazeteler kayserin Hollanda'ya kaçtığını yazıyor. tüfeğini düşmana doğrulttuğu ya da karşı mevzilere saldırdığı bir an sonra da uykuya daldığı doğru olabilir mi? Ben. kafamdan geçenleri yazmak hep yararlı oluyor. Son zamanlarda bütün kötülüğünün bundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını merak ediyorum. yaptığı . yemek odasına taşıyor. belki de bunun için yazıyorum. kardeşinden çok farklıydı. hesabı başkasının ödeyeceğinden eminim. at de havde beskadiget ham. iyi olduğundan eminim. geçen hafta Avusturyalıların barış imzaladıktan sonra her şeyin sakin olduğu Đtalyan cephesi demektir. Her akşam bebek evinin üzerinde çalışıyor. Dün komutanından aldığım mektubu yeniden okudum 'Tüfekçi Jack" Westerby'nin ne kadar kahraman bir asker olduğunu. hiçbir şey bulamadılar! Son zamanlarda sık sık Mogens'in çocukluğunu. Đmparatoriçe Fredika'ya doğum yaptırırken kayserin omzunu parçalamışlar. kendi kendime soruyorum. bilmiyorum. şimdi bile bazen kuşkulanıyorum. gerçek olabilir mi? Mogens'in bir dakika önce iyi. Anlatılan hikâyeye göre. bunu Fransız yemekleri ve şampanyası bulabileceğim (Paris'te çok var) gerçekten görkemli bir Fransız otelinde yapardım. kötü havalar da dışarıda.til hans Ond-skab. cesur ve sağ olduğu. Ama Rasmus geçen sefer. ama Stockholm'de iyi bir doktorum vardı ve bana her gün kollarını nasıl çalıştıracağımı göstermişti. çünkü dün gelen mektupta Knud'un şifreli bir kelimesi vardı. for-di han gav sin Moder og Meend Skylden for. evini içeriye. Göreceğiz. Knud'un iyi bir Samiriyeli olmaktan söz ettiği için onun Filistin'de bir yerlerde olduğunu sandığında yanılmıştı. Mogens'in kolu düzeldi. Neden bir tren vagonunda. yatmaya gitmeden önce de Marie'nin ertesi sabah uyandığında görmemesi için. onların acı çektiği. Her neyse. barış şartlarını görüşmek için. Nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile olmamasına rağmen. ilk çocuğumu düşünüyorum. özellikle de hesabı bir başkası ödeyecekse. Bir düşmanla buluşup savaşı sona erdirmenin ayrıntılarını görüşmek istesem. Çocuklarınızın ölümüne dayanabilirsiniz. gerçeği bilmek isterim. O gülünç bebek evinden söz ederken. Samimi bir ev sohbetinde bu fikrimi anlattığımda sevgili kocamın da dediği gibi. Knud şimdi iyidir. Asıl dayanılmaz olan. bir annenin okumasının en zor olduğu bölümde onun hiç acı çekmeden öldüğünü söylediği mektubunu. annesini suçladığı için kadınlardan. Bunun hakkında yazmak bana iyi geliyor. bütün bunları belki de sadece bir kadın olduğum ve pek fazla bir şey bilmediğim için söylüyor olabilirim. Fransa'da bir yerlerde bir tren vagonunda bir araya geliyorlar. Eğer Rasmus haklıysa. Müttefikler. om det var det. güzel bir çocuktu. karnınızda taşıyıp doğurduğunuz o çocuğun kan kaybederek ölmek üzere olduğudur Yüzbaşı Perry'nin mektubunu alana kadar bunu fazla düşünmemiştim. iyi. onu sakat bıraktıkları için de erkeklerden acaba bunun için mi nefret ediyor? Mogens doğarken kolu biraz bükülmüştü. dergjorde.

yüzü sarardı. evin bir kopyasından çok hayaline benzeyen bir oyuncağın karşısında korkuya kapılabileceğini anlamak istemiyor. 10 şubat 1919 Bu sabah Marie'ye bebek evini verdiğimizde konuşamadı. böyle bir hediyenin. eve sığdılar. sanki eli yanmış gibi hemen geri çekti. sessizleşti. 9 mayıs 1919 . Benim için durum değişik. Mor ve Far olmaları gerek. Doğum günü hediyesi olarak kızkardeşi için iki bebek yapmıştı. Tabiî Swanny evi yapılırken görmüştü. haberi ilk aldığımda ağlamadım. Rasmus gerçekten acı çekiyordu. bunu kim yaptı? Onun daha çok küçük -bugün sekiz oldu. ağlayacak sandım. benim üzerimde gaz mavisi muslin elbisemi harika bir kopyası. o güzel yüzüne bir üzüntü bulutu yerleşti. Beni görmesine fırsat vermeden sessizce oradan ayrıldım. Rasmus'a Swanny'ye karşı özellikle iyi davranmasını söyledim -değişiklik olsun diye.Ya ben? Bana bir öpücük yok mu? Bilmek isterdim doğrusu. minderlerle tabloları yerlerinden çıkarıp tekrar yerleştirdi. Bebek evi için biraz büyük ama olsun. Daha önce bu konuda hiçbir şey yazmadım. hatta başından beri düşüncesini saçma buldum. Rasmus da siyah elbiseli ve aslına çok benzeyen kahverengi sakalıyla. değdirmek için parmağını uzattı. ama bu kadar mutsuz olmasına dayanamıyorum. bu kadar görkemli. Beş dakika sonra Rasmus'un kucağında. Mogens'in ölümü onu sanki olgunlaştırdı. merak ederdim. Swanny. neden bilmem. yanaklarından aşağı gözyaşları akıyordu. Başlangıçta bebek evine dokunmaktan bile korktu. En ufak bir kıskançlık ya da üzüntü belirtisi göstermedi. Dönüp kollarıma atıldı. bence Far'ın bu evi neden kendisi için yapmadığını merak ediyor olmalıydı. Marie'ye karşı iyiliğin ta kendisi gibiydi. . daha sonra da ağlamadım. ben olsaydım. Swanny'nin gözlerinde kıskançlık yok. Bebek evinin bütün kapılarını açtı. sonra yavaş yavaş cesaretlendi. Joking apart (bu deyimi çok sevdiğim Đngilizce yazdım: "şaka bir yana") Mogens'in ölümünden sonra bebek eviyle uğraşması öyle sanıyorum ki sağlığını kurtardı. Bir gün bir şey sormak için atölyeye gittim. Ben ağlamam. biraz iyi davranmasını. üzülmüştü. Oğlunu kaybettiği için kim ona iyi davranacak? Daha sonra da "Çocuklar acıdan ne anlar?" diyor. sanıyorum o nedenle de evin ne kadar mükemmel olduğunu uzun zamandan beri görmez oldum. ciddileşti. gelip görmesi için Swanny'yi çağırdı. dondu kaldı. Swanny kadar duygulu değil.verdiği tek cevap "Ya ben?" oluyor. Kendine engel olamadı. onun adına ben de üzüldüm. Marie kısa zamanda kendine geldi. onu öpüyordu.oyuncağı büyük bir titizlikle tekrar atölyeye götürüyor. Rasmus elinde planya bir tahta düzeltiyordu.olduğunu. Oysa ben buna alıştım.

biri de duvarının üzerine kırmızı boyayla "Saçlarında hâlâ Đngiliz Tommy'lerin kanı var" yazmış. Eğer her şeyin kırk yaşında bittiğini sanıyorsa. ve Mrs. Yine de "Çocuklardan bıktım" dediğini duyunca şaşırdım. Ne demek istediğimi anladı. Sadece eskiden çok korktuğu Rasmus'a karşı biraz terbiyeli. Evinin camını kırdılar." Güldüm. Cropper demiryollarındaki işine dönüp iyi para kazanmaya başladı. bütün ordusunun lağvedilmesi. Ben istiridye beyazı ve gül rengi Çin ipeği karışımı ince tül elbisemi giydim. Cline Almanya'nın elinden tüm denizaşırı topraklarının alınması. Durmadan yaşadıklarımızı bir daha yaşamamamız için Almanları yakıp yıkmamız gerektiğini söyledi. . daha kırkıma girmedim! 3 ağustos 1919 Günlüğüme Cropper'ın dönüşüyle ilgili hiçbir şey yazmadığımı fark ettim. Her neyse. ne var ki savaş sırasında insanlar sokakta hâlâ onun ardından bağırıyorlardı. . Housman'la birlikteydik. "Neden gelecek şubat?" dedim. "Çocuk istemiyorum. bu ad da Almanca Klein'dan geliyor. Bu insanları hiç anlayamayacağım. Almanların barış koşullarını çok ağır bulduklarını duyunca kahkahalarla güldüğünü anlattı. dedim.Bu evlilikten ne beklediğine bağlı. üstelik düğün gününü de belirlediler. Housman'ın ağabeyinin dul eşi de yanımızdaydı. "Neden yarın değil? Herhalde gençleşmeyi beklemiyorsun. pek bir şey bilmiyor demektir. Mrs. Cline'ın büyükdedesi yüz yıl önce buraya göçen bir Alman. Mr. her zamanki gibi yakıldı hiç şüphesiz savaşı siperde savaşmak yerine savaş tutsağı olarak geçirdiği için. Döneli iki ay oldu. evlenmeden önce kırkına girecek. ve Mrs. Mrs. dün akşam herkesten fazla Alman düşmanı görünmesiydi. Hansine'ye sadık kalmışa benziyor. Housman." Hansine benden birkaç ay daha büyük. Sanki isteyip istememekle ilgiliymiş gibi. kayserin de yakalanarak idam edilmesi gerektiğini söyledi. Cline.Dün akşam yemeğinde Mr. Đlginç olanı. o yanımızda değilken söyledi). Mr. Artık bana saygı göstermeye bile çalışmıyor. Öyle sanıyorum ki. Cline ellerini çırparak kocasına -çok fazla içmişti. Ne yapalım. Evlenmek için genç olmak gerekmez. bacağımın büyük bölümü gözüküyordu. dedi. daha kocasının cesedi mezarında soğumadan evlendi (bunu Mrs. üstelik evliliği Hansine'den bile çok istiyor. Söylediğine göre o frâulein'ların ya da matmazellerin yanına yaklaşmasına bile izin vermemişler. Şimdiye kadar giydiğim en kısa elbise. Sonra herkes Versailles'da olup bitenlerden bahsetmeye başladı.eşlik etti. Kocasıyla adları Mr. oysa artık dul değil. artık korkacak pek fazla bir şey olmadığını düşünüyor.

Başlangıçta ben de bir aşk evliliği yaşayacağımı sanmıştım. ilk konuştuğum dil -hâlâ Dickens'larımı Danca okuyorum. gençliğimde olsa. Oturduğu yer Leyton. Tarih 1 temmuz 1916'ydı. güvenliğe taşımıştı. aşk yaşadığı için Hansine'ye karşı acımasız davranıyorum? Bunu yazmak için oldukça gayret göstermem gerekti. ama görebildiğim kadarıyla basit bir biri için oldukça iyi yazılmış bir mektup. söylenen bir söz gibi uçup gitmiyor. Tekrar okuyabiliyor ve acısını yeniden duyuyorsun. Çavuş. . buradan fazla uzak değil. subayın cesedini bulmadan önce beş yaralıyı Đngiliz mevzilerinin gerisine. Danca yazmak.Neden? diye sordum. Benimki bundan da gizli. Yazıldığında. Duke yaptıklarının karşılığında Victoria Nişanı ile ödüllendirildi. Elinden geleni yaptığını söyledim. Mektubun amacı da buydu. Dürüst olmak kolay değil. çünkü Đngilizler günlüğümü istedikleri kadar şömineye tutsunlar. Taşıdıklarından biri de Mogens'miş. bana herhangi bir başkasından çok daha yakın olan. yine de tek bir kelime bile okuyamayacaklar.bunun çocuğum Mogens'in kullandığı gizli dil gibi olduğunu bilmek. ama evlilik hızlı bir düş kırıklığı ve uzun. . ama Rasmus her zamanki mantıksızlığı ve anlayışsızlığıyla "Elinden gelen yeterli değildi" dedi. o çavuş subaylardan birini aramaya çıkmıştı. gerçekten de saygıdeğer kadınların aşk evliliği yaşamaları gerekir. dürüstlük kâğıt üzerinde de olsa güç. beklemeden çavuşa bir mektup yazar ve hemen gelmesini isterdim ama artık genç değilim ve düşüncelerin üzerinden bir gece geçmesinin değerini öğrendim. Jack'in hayatını kurtarmış olsaydı. Tabiî Đngilizce'yi henüz yeterince değerlendiremiyorum.Mogens ve Knud limon suyuna batırılan kalemle yazılanların okunabilmesi için kâğıdın ısıtılması gerektiğini öğretmişlerdi. Eskiden.1 ekim 1919 Mogens'i iki siper arasından alıp taşıyan adamın mektubunu üçüncü kez okudum. Örneğin. ben hiç âşık olmadığım için mi. Mektubu gösterdiğimde Rasmus "Onu görmek istemiyorum" dedi. -bu nedenle onu düşünmeye başladım. Çavuş E. o zaman başka olurdu. Victoria Nişanı alanlardan çoğu savaştan dönemedi. âşık Cropper'ın Hansine'ye yazdıklarından çok farklı. Gerekirse bir hafta bekleyebilir. 15 kasım 1919 Merak ediyorum. demek ki Duke şanslı. Evlilik bir aşk hikâyesi olabilir. benim olan. yavaş bir iniş oldu.Mogens hakkında bildiklerini anlatmak için kendini eve davet ettirdi. H. "Bir gece uyu ve duygularına yarın sabah yeniden bak" dedim kendi kendime. Bu gerçekten de ilginç.

savaşın bittiğine inandığını. "Başka bir dünyada. Genellikle insanların gözlerinin renginin farkına varmam. 30 kasım 1919 Çavuş Duke bugün beni görmeye geldi. Onları yıllardır tanısam da. Onu neden üniformalı bekliyordum bilmiyorum.Mrs. minicik kıvılcım dolu. Onu çaya bekliyordum. Koyu renk takım elbise. Gözleri ama düz gri değil. sert ve çok yüksek yakalıklı bir gömlek giyip siyah kravat takmıştı.Bu nedenle hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan. Ben kendime ait olduğum gibi o da sadece kendine ait birisi. neden bilmem. "Madam. daha uygun ve daha seçkin görünüyor. yapmayı aklımdan bile geçiremem. . Benimkiler kadar renkli değiller! Onun gözlerinin rengini daha konuşmaya başlamadan bile önce fark ettim. ama onunkileri gördüm. Emily çay tepsisini getirdi. getirmemiş. granit gibi. Açık renk saçlı. gerçek bir asker." Daha sonra da "Bu küçük hanımla oturup ağabeyi hakkında konuştuk. saten bantlı siyah ipeklimi giydim. Bana baktığı için onu bağışlamamı istedi. Tek mücevher olarak da kelebekli broşumu taktım. şaşırdım. Cropper'dan bile daha yakışıklıydı. gözlerinin ne renk olduğunu söyleyemem. Bana "madam" dedi. Hiç takmıyormuş. başka bir zamanda ya da düşte yaşasaydım. beni buraya kabul etmekle büyük incelik gösterdiniz. Ama bu dünyada bunu yapamam. bir insanın ulaşabileceği en üst onura sahip oldunuz. onun işitmemesi gereken şeyler duyacağımı düşünüyordum. Daha sonra kendi kendime ne yapmakta olduğumu sordum. Genellikle bunu sadece çok özel konuklar için yaparım. sonra bana yine "Madam" dedi. Elimi iki elinin arasına tuttu. Savaş bitti.bir özlem duygusuyla dolduğumu buraya yazabilirim. erken geldi. Westerby demelisiniz. Cropper ya da en azından bir beyefendi olan Mr. seni ya da seni sevgili olarak seçebilirdim" diyorum. Pirinç çaydanlığı alarak çayı kendim hazırladım. Mogens için yas elbisesi giymememe rağmen. Ben söyleyene kadar oturmadı. Cline gibilerine. Zavallı küçük Swanny Alman kızamığına yakalandı. Bana Victoria Nişanınızı göstermeyecek misiniz? Düşünün bir kere." Swanny'yi odasına gönderdim. çoğundan daha cesur çıkan bu sıradan işçiye doğru olmayan bir görüntü vermeye çalıştığımı düşündüm. çok önemli birisi oldunuz. . kapı çalındığında o açtı. başka kimseye değil. Hansine izinliydi. çok daha yaşlı bir hanımla karşılaşmayı bekliyormuş. Üst katta giyiniyordum. dedim. yine de onun uşak ruhlu biri olmadığını hissettim. bu adama. Swanny hâlâ kızamık nedeniyle evde. yakından baktığımda tarif edemediğim -tarif etmeye cesaret edemediğim. Ona doğru yürüyüp elimi uzattım. çok saygılıydı. Kendi kendime. Dönüp lacivert eteğimi ve tığ işi bluzumu giydim. Önce siyah elbisemi çıkarmamanın daha doğru olacağını düşündüm. ama anlaşılan Almanların karşı saldırıya geçtiklerini söyledi. Mogens'i savaştan önce de tanıyıp tanımadığını sordum. Rasmus bunu duyunca. uzun boylu.

. Sanki söylediklerime önem veriyormuş gibi dikkatle dinledi. . yeni bir ülkeye gelip uyum sağlamanın ne kadar güç olduğundan söz ettim. Mogens ona bin dokuz yüz beşte Đngiltere'ye ilk geldiğimiz sırada Hackney'de oturduğumuzu anlatıp. Ama böyle pazarlıklar yapılamıyor. konuya geri döndüm. ne kadarım bildiğimi sordu. Her ikimizi de yer yaygısına yatırarak sürükleyen. . bakışlarını kaçırdı. gerçeklerden kaçmaktansa. Ya olaylardan kaçmayı becerenlerdensinizdir ya da değil. her seferinde de onları Đngiliz mevzilerine taşımayı başarmış. evlerinde oturan insanların gözlerinin önüne getirdiklerine hiç benzemiyor. Mutsuzla öleceğimi de bilsem. Đsimler hakkındaki bu sohbet bizi o günün amacından uzaklaştırıyordu. dedi. bir daha savaş olmazdı.Moans mı? dedi. üzerime ateş açtılar. onu orada bırakıp düşmanın gözü önünde geri dönmüş." Sonra ailemizdeki adlardan. dedi. Belki de gözlerine inanamadılar.Ne yaptınız? dedim. Rasmus'un istediği . Galiba ilk kez orada Mogens adının Đngiliz kulağına ne kadar saçma geldiğini anladım. birbirleriyle sık sık sohbet ettiklerini anlattı. . daha sonra kucakladım ama bu kadarı Almanlar için fazlaydı. dil farklılığından. . Son günü. "Nazik konuşmalarda yüzünüze bakabilirim. Ne var ki daha Quigley'yi bulamadan birbiri ardından başka yaralılara rastlamış. aynı dönemlerde hemen yanımızda da arkadaşlarının da oturduğunu anlatmış. zaten o yüzden Jack'e takılıp sendeledim. . acı çekmeden öldüğünü anlattığını söyledim. ama size gerçekleri anlattığımda bakışlarımızın karşılaşması uygun olmaz" der gibiydi. hiçbir şey saklamadan anlatmanızı istiyorum. büyük bir tevazuyla.Bu yüzden bana o gece olanları. cesedi Alman dikenli tellerine takılı durumda bulmuş. böyle erkeklere alışık değilim. Aralarındaki bağı oluşturan.Savaş. Đki mevzi arasındaki bölgeye emireri ölen genç bir subayı. mayına basıp ölmüş.Onu tanımış mıydınız? Daha önce nasıldı. Ne var ki bilmeleri. Somme'daki 1 temmuz gününü anlatmasını istedim. Şafağa doğru Quigley'yi. Londra'da birbirlerine çok yakın oturmalarını öğrenmeleri olmuş. onları karşında görmeyi tercih ederim. neden bilmem. aklı başında bir çocuktu. Quigley'yi ararken. Oldukça neşeliydi. Yüzbaşı Perry'nin mektup yazdığını. bilmek isterdim. "Jack" dedim. okuduklarıma fazla inanmadığımı da ekledim. O granit gözlerini bana dikmişti. Gözlerinin içine bakıyordum. bir av partisinden sonra ölü kuşları toplayan birinin rahatlığıyla anlattı. Sanki bana. Sonra birbirlerini yakından tanıdıklarını. çünkü Mogens'in anlattığı yeri iyi bildiğini. kolumdan vuruldum. Sormamayı becerebilmek için hayatımdan on sene verebilirdim. Bütün bunları sanki hiç önemli değilmiş gibi. Mataramdan bir yudum su içirdim. Mogens'in hemen. Eğer bilselerdi. "Annesinden başka herkes ona Jack derdi. benden çok daha cesur bir başkasıydı. politikacıların işine gelmez.Bana hiç ateş etmediler dedi. çoğu kadınların söylediklerine kulak bile vermez. Quigley adındaki bir asteğmeni bulmak için girdiğini söyledi. yerini Çavuş da bunun bir tesadüf olduğunu.

Rutubet içinde kalmış eski defterlere uygulanacak en doğru yöntem bu mudur bilmiyorum. ilk ciltleri çevirme denemelerine başlamış. yine de Mogens'i kurtarmak için kendi hayatım tehlikeye attı. elimi uzattım. "Mogens iki gün sonra Le Havre'da Quai d'Escale Hastanesi'nde öldü. Burayı çabuk geçmek ve yazmamak daha iyi olacak.Size Yüzbaşı Perry"nin söylediklerini söyleyebilirim. On sekizinci bölüm Swanny ıslak bir bezle kapaklarını sildi." Çavuş ağlamamı bekledi. Daha önce hiçbir erkek elimi öpmemişti. istediğimi sandığımı da duydum. bunun hakkında konuşmam bile ama ne olduğumdan ve ne yaptığımdan ben sorumluyum. hâlâ küf kokuyorlardı. bu adam oğlumun hayatını kurtarmaya çalıştı. Elime tutuşturduklarına defter değil de eşya olarak baktığımı hatırlıyorum. Elimi tutup dudaklarına götürdü.Yine gelir misiniz? diye sordum. iste kendini batırabilir. . Yazamam. Đnsanları hiç anlayamayacağım. Deli miyim? Giderken. Bilmek istiyordum. ama burada işe yaradı. Düşündüm. onunla konuşmak istiyordum. Ağlamam. değerleri hakkında da fikir sahibi olmuştu. Swanny bütün günlükleri okumuş. Onunla yeniden Mogens'i konuşmak istemiyordum. onluk diziler halinde üst üste koydu. tatlı bir pembe gri mermer rengi almıştı. Kurutulmuş olmalarına rağmen. Ağlamadım.Bana doğruyu söyleyin.işi. Amerika'dan dönüp doğruca Swanny'ye gidip defterleri gördüğümde.Mogens o sırada hayattaydı. dedim. onu uzun zamandan beri de tanımıyordu. hâlâ yaşıyordu. Yuttuğum çay tekrar boğazıma gelip safrayla karışacak kadar midem bulanıyordu. hepsinin tepesine telefon rehberleri yerleştirdi ve sıcak bir yerde korudu. buna rağmen sordum: . Danca bilenler için Asta'nın yazısı . Kapakları çıkmayan lekelerden dolayı mozaik gibiydi. Geleceğini söyledi. dedi . Söyledi. Neden? Akrabası değildi. değil mi? . o zaman yine konuşuruz.

günün olaylarını. bitmişlerdi. yazdıklarını okumasını istemediğini anlatıyor. annesinin özel hayatına dalmanın hiçbir açıklanabilir yanı olamazdı. Ne olursa olsun. Swanny kendi ismini görünce. Defleri bütün o basamaklardan yukarı taşımayı göze alamamış. "Eğer Mor bunları yakmak istediyse. Belki de öldükten sonra başkalarının –sen veya ben. Yalnız Mor yazdıklarını insanların okumasını istemediği konusunda çok az şey söylüyor. yeni paragraf fikrinden nefret etmiş olması da özel bir güçlük oluşturmuyordu. Kendi kendime. Torben'in National Geographic'leriyle birlikte raflarda. günlükler artık işine yaramayacaklardı. Hangi yılların defterlerine baktığımı şimdi hatırlamıyorum. Doğal bir yazar olduğu için günlük tuttu. ama gördüğüm defterde eksik ya da yırtık sayfa yoktu. Swanny'nin anlattığı. Elimdeki defter çekicilikten o kadar uzaktı ki. Ama bu kesin değil. Ne olduğunu tahmin edebiliyorum. Yüzü kızardı. Orada burada bir iki kelimeden fazlasını anlamadım.Kendi adıma rastladım. oysa ateşin söndüğünü söylediği gün. içlerinde başkalarının okumasını istemediği şeyler olmalı" diye düşündüm. O kadar da değil. ruhunun sıkıntılarını hafifletmek için bir kenara yazdı. sundurmadaki raflara yerleştirip unutmuş. Daha ilk sayfalarda Far'ın. sanırım çoğu günlükçü gibi. günlükte doğumuyla ilgili bir şeyler olup olmadığını merak etmiş olmalıydı. . . daha sonra da okumakta kendimi alamadım. hani hep okumak isteyip de bir türlü bulamadığın bir romanı okumak gibi. dedi Swanny. Hani bahçıvanın bana Mor'un bazı kâğıtlar yakmak istediğini. biraz rahatlamış bir sesle. Swanny'ye defterleri okuyup okumadığını gerçekten merak edip sordum. Yüzü biraz kızardı. Her gün böyle yazarlardan yüzlercesini psikiyatr kanepelerinde görüyoruz.bu günlükleri bulup gülünç olduklarını düşüneceğinden korktu. "Belki insanların kendisiyle alay etmelerini istemediği için günlükleri yakmak istemiştir" diye düşündüm. Kendi kendime. Aynı bir roman okumak gibi.Sanırım haklısın. sadece Danca'nın bir çeşit şifre gibi olduğundan bahsediyor. temmuz 1905'teki o tarihi gördüğünde. Onları yakmak istemesinin çok daha sade ve anlaşılır bir nedeni olabilirdi. Böyleleri geleceğin yargısıyla ilgilenmez. kapalı birer defter gibi kalmışlardı. öyle değil mi? Başka nedenler de olabilir. .Ve senin hakkında neler dediğine baktın? . Belki de ona çok derin bakıyordum. Kendisini haklı çıkarmak zorundaydı. Ann. Ken ve ben bu konuda son derecede dikkatliydik.Okumaya başladım.okunaklıydı. içini hastalıklı bir heyecanın sardığını düşünüyorum. Mor ömrü boyunca pasaktan nefret etti. Eski elbiselerinden nasıl kurtulduğunu hatırlar mısın? Buraya . . O tarihi. Saçmalıyor muyum? Ona söylemedim ama. . Jack.Bunları okumamın doğru olup olmayacağını bilemedim. aralarında birinci defteri görmedim. işlerini tamamlamış. . Başka nedenler olduğundan eminim. bütün yaşamı boyunca kendinden başka kimseye önem vermeyen Mor'a pek benzemiyordu. Hansine okuma bilmiyordu.Tam ona göre şey.Bunlar araba sundurmasındaydı dedi Swanny.

zaman zaman merdivenlerde ayak seslerini ya da "Bu duyduğum. Yine de kökleri ve bir zamanlar onun için bir tutku haline dönüşen araştırma konusunda tek bir söz etmedi. . Sürekli olarak Asta'dan bahsetti. o nedenle buraya alışmak zorunda olmadığımı düşünüyordum. Bir keresinde yüzümü odadaki bir çekmeceye daldırıp Asta kokusunu duymamı istedi. reklam demek olduğunu anlatmaya başladım. Günlükleri de odayı doldurdukları için yakmaya kalktı. Eğer günlükleri basmak çok pahalıya mal olursa. düşündüğüm de çıktı. o zaman evi satma fikrinin aklından sadece bir an geçip kaybolduğunu anladım. ama her şey eskisi gibi görünüyordu. Đşte o zaman. Eve. Basılmak mı? diye sordum. oysa Tanrı şahittir. yüzüme inanamıyormuş gibi baktı. High Hill Kitabevi'ne gidip Danca'dan çevrilmiş birine rastlayana kadar bütün kitaplarını taradım. daireyi satıp başka yere taşınmaya karar vermem hayaletleri kovmama yardımcı oldu. harcayacağı para Asta'nın bıraktığı para olacaktı. O nedenle ilk günlük. . neredeyse bütün eşyasını sattı. Kendi kendime burada uzun süre kalmayacağımı. tüm Westerby kadınlarının saklayacak bir şeyleri olduğunda baktıkları gibi. kitap yayımlamanın sadece kitabı basıp bir şömiz içine koymak olmadığını. Ann. benim doğumumdan önce başlayanı. . yeterince param var. Büyük bir hakarete uğramış gibiydi. Sanki tamamıyla ikna olmuş. Bu macera ona iyi geliyordu.Bir sürü nedenden. Sadece bir tane Danca'dan çevirisi vardı. Gençleşmişti. Swanny'nin yapmaktan vazgeçtiğini yapmaya. Batı Hampstead'de o zamanlar bana ait olan daireye dönüp Daniel'in hayaletlerini karşılamaya hazırlandım. Yayınevi aracılığıyla bir mektup yazıp ilk günlüğü çevirip çeviremeyeceğini sordum.Oh. Ben Amerika'ya gitmeden öncekine oranla çok daha mutlu görünüyordu. hayatla yeniden ilgilenmeye başlamasını sağlamıştı. neden olmasın? . Đki hafta boyunca onun yanında kaldım. Bazı şeylerin basılması pek kolay olmuyor. onu görünürde çok pahalı macerasından vazgeçirmeye çalışmamak gerektiğini anladım. Belki de çok zekice davrandım. Açıklamalar konusunda tek bir söz bile etmedi. şimdi onunla meşgul.Gerçek bir çevirmen buldum. istedim. dedi bugün. söylediklerimi hiç dinlememişti. Yüzünde endişe ya da gerginlik yoktu. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olduğunu düşündüm. o eşyalar için istediği kadar yerimiz vardı. Biliyorsun. daha çok satış. Yüzüme hevesle baktı. iyi kahvenin kokusu mu? " sözlerini duyduğunu söyledi. tanıtım. Bunu karşılayabilirim. Sözümü kesti.taşınırken. ben şahsen demek.Evet tabiî. birkaç yüz kopya? Bunun ne kadar pahalı olacağını. Çevirmen Margrethe Cooper adlı bir kadındı. promosyon. Belki de aradığı cevabı bulacağını da düşünüyordu. . Ona hâlâ evi satıp taşınmayı düşünüp düşünmediğini sorduğumda. burada değil. dağıtım. Doğruca gözlerimin içine bakıyordu. annesinin günlüklerini yayımlama hakkı konusunda kimsenin bir şüphesi kalmadığına inanmış gibi gülümsedi. Günlüklerin ileride basılabileceklerini aklından bile geçirmemiştir. bakışları açık ve dürüsttü. Hangi eşyalardan kurtulmuştu bilemiyorum.

Elkins'in evi temizlemeye vakit bulamamış olabileceğinden endişe ederek erken gittim. benim için emlakçının hiçbir zaman tahmin edemeyeceği kadar önemliydi. Sanki Swanny'nin evinde bir odaya girmiştim. ama her düzgün ev gibi burada da belirgin bir koku yoktu. burada olmaları gerektiğini düşündüm. duvarda boş bir raf yoktu. Torben'in . Anlaşılan Swanny her akşam saati kuruyordu. yalnız onun için peçesini kaldıran odalık nedeniyle çok severdim. bebek evi için bütün yaptıklarını da daha ilginç hale soktu. apayrı biri olmuştu. Holdeki masanın üzerinde duran Chelsea saati durmuştu. Đyi ama. ama bulamadım. kenarlar. Paul Sellway'i buraya almaya karar verdim. tozdan ırak bir yere konulması gerektiğini de düşünüyordum. Günlüklerin geçmiş ve gelecek değerleri düşünüldüğünde. Küçükken bu saati üzerindeki iki heykelcik. Odalardaki eşyayı çıkarıp taşınmak için kutulara ve torbalara yerleştirirken. Işığın yansıdığı her yer. belki de Dickens okuyordu. Willow Caddesi'ne altı buçukta gelecekti. bebek evi bütün odayı doldurdu. onları nereye koymam gerektiğini düşündüm. Sellway gelmeden önce defterleri aşağıya indirmeye karar verdim. Altmış üçü de aşağıya gelince. Asta'nın ölmüş olması. odadaki hava holdeki gibi sıcak olmasına karşın radyatörü açtım. o da sırtını bana dönmüş oturuyordu. gözüme daha değişik gönündüler. Duvardaki son Bing ve Grfndahl Noel tabağı 1987 tarihini taşıyordu. evin ısınmamış olabileceğinden ya da Mrs. Hepsini aşağıya taşımak için. daha doğrusu günlüklerinin çokluğunun ona ayrı bir boyut kazandırmış ve gizli bir hayatı olan bir kadın haline getirmiş olması. gözden uzak. bir banka kasasında daha güvencede olacakları kesindi. Üstelik defterlerin başka bir yere. Bütün bunlar onu artık bebek evi yapıcısının karısı Asta. Paul Sellway. evin sükûnetini ve sevimliliğini gördüm. hatırladığımdan da çoktular ya da ben altmış üç defterden her birinin ne kadar ağır olduğunu unutmuştum. her şeyin eskiden de olduğu gibi kusursuzluğunu. Etraf tertemizdi. uzaktaki kentin gölgesine bakan iki karganın bulunduğu ilk tabağın kenarında juleaften (Noel Akşamı) 1899 yazılıydı. kimin yüzü olabileceğini çok düşündüm. Gördüğüm o yüzün kime ait olduğunu.günlükleri çevirmeye başlar başlamaz kullanmaya başladı. olmaktan çıkarmış. bana döndüğünde gördüğüm. O ana kadar zevkli bir dikişle hazırlanmış minyatür perdeler. yüzeyler pırıl pırıl parlıyordu. Çalışma odasına girdiğimde. o merdivenleri dörder kere çıkıp inmem gerekti. Bir ağaç dalına oturmuş. Önümüzdeki Noel'de de yeni bir tabak gelecekti. gündelik hayatını sayısız sayfaya dökmeye alışmış bir kadının elinden çıkmıştı.Camden Town'daki daireyi almamın tek nedeni bebek evini koyabileceğim fazladan bir odası olması değildi. Ancak daha adımımı hole atıp ışıkları yakmaya başladığımda. Onlar dikişten bulabildiği boş anlarda tamamen değişik bir iş yapan. ısının güzel bir yaz günü ayarında olduğunu hissettim. Beklediğimden ağır. günlükleri kim çalardı ki? Bu günlükleri çalan her kimse. tamamen değişik. porselen çiçeklerden yapılmış bir sehpa üzerinde oturan. O zaman günlüklerin yukarıda değil. Zamanı geldiğinde. onlardan nasıl yararlanırdı? Swanny çalışma odasını Torben öldüğünde değil -o zaman çalışma odasında yapabileceği fazla bir şey yoktu. Masada boş çekmece. yeşil kaftanlı ve türbanlı sultanla. günlükleri. ama yine de bu fazla oda. küçük minder ve masa örtüleri olarak görünen şeyler birdenbire onun hayatıyla dolu eşyalar olmuştu. başka bir kadının yüzüydü. Şimdi küçük yuvarlak kadran üzerindeki yaldızlı kollar (pırıl pırıl parlayan şeylerden ikisi) saat tam on ikiyi on geçe durmuştu.

Kendini iddialı hissettiğini söylemişti. Daktiloyu kullanmayı öğrendiğinde. Yeşil sırtlı Penguin'in içine baktım ve başlığın hemen üzerinde Asta'nın el yazısını gördüm: A. Masaya oturdum. çünkü içlerinde onun adı vardı. 28 temmuzu gösteren sayfada (ya da belki 29 ya da 30'unda) gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu. kenarı kıvrılmış bir sayfa. Alfred ve Lizzie Roper hakkında çok daha ayrıntılı şeyler. bir not hatta altı çizilmiş bir satır arıyordum ki. sayfaları karıştırırken Navarino Caddesi'nden ve Roper adından söz edildiğini görmüş. önce el yazısı çeviriyi. Asta'nın günlüklerinde de gördüğü bir addı. . Asta bunamıştı. Sonra anladım.çalışma masası onun çalışma masası oldu. Bir tek kitap. Sayfa köşeleri kıvrılmamıştı. Hansine'yi hiç tanımamakla birlikte fotoğraflarını görmüştüm. kaçınılmaz bir biçimde açıklamaların bulunduğu sayfaya yaklaşmaya başladım. Açık renk saçlı. defterdekileri Olivetti'de Đngilizce'ye çevirdi. Rasmus'tan olup 28 temmuzda Lavender Grove'da Asta'nın vücudundan doğduğunu okumuştu. Cary'nin bana verdiğinden çok daha iyi durumdaydı. hiçbir bağlantı kuramamıştım. Paul Sellway. Asta düş görüyor ya da hikâye uyduruyordu. Lamson. Okuduğu notlar doğrudan kendisiyle ilgiliydi. Buck Ruxton. Swanny'nin evindeki cinayet kitapları karton kapaklı iki Agatha Christie ile A. Alfred Eighteen Roper. Swanny'yi uyaran bölümler. Daha kitabı raftan indirmeden adını tahmin edebiliyordum. Torben'in kitapları demek gerekir. O bölümlerde Swanny. kendimi Swanny'nin yerine koymaya çalışarak ilk günlüğün sayfalarını çevirmeye. Burada oturup on yıldan beri sorduğu sorunun cevabım birdenbire bulmuştu. Roper adı. sonra düzeltilmiş çeviriyi. Bir süre sonra kayıp Edith'e gelmiş olmalıydı. Dr. ben Amerika'dan dönmeden de önce. Hawarvey Crippen. Oscar Slater. boşalacak yerlere de günlükleri yerleştirmeyi düşünürken. uzun boylu bir adam bekliyordum. Yeşil sırtlı kitabı karıştırarak Roper hakkında bir şeyler. Mason'un The House of the Arrow'uydu. her şeyi el yazısıyla kaydettiği sırada mı bulmuştu? Daha önce olmalıydı. Swanny ve Torben aldıkları her kitabın ikinci sayfasına adlarını ve günün tarihini yazarlardı. Elimdeki kopya. Artık kimse bu eski usul alışkanlığı sürdürmüyor. Yine de Roper adının günlükte sadece bir kez geçtiğinden emindim. annesinin 1905'te yazdığı ve o dönemde yaşadıklarıyla ilgili notlar okumuştu. B. W. Sorusunun cevabını yoksa daktiloyu almadan önce. o yırtık sayfalardaydı. sonunda da bunun en kolay ve en hızlı yol olduğuna karar verdi. Günlüklerin bu ilk cildini üç kez. E. Cary haklıydı. o beş sayfa neden yırtılmıştı? Karşımdaki raflara bakarak. temmuz 1966. açık mavi gözleri ve uzun üst dudaklarıyla o yumuşak Danimarkalı yüzlerinden birini. kapı çalındı. Yoksa yaşadığı tam bir düşkırıklığı. kapaktaki kolajın izi belli belirsiz görülüyordu: Madeleine Smith. çeviri işinden keyif aldı. bir daktilo alıp kendi kendine üç parmakla yazmayı öğrenmeye başladı. Westerby. Anlaşılan Swanny bu kitabı Asta'nın eşyaları arasında bulmuştu. en sonunda da baskıyı okumuş. raftaki kitaplar arasında Penguin cinayet serisini gösteren yeşil sırtı gördüm. Daha doğrusu. orada bulunan kitapları bir yere kaldırmayı. Peki öyleyse. Her sabah saat tam onda çalışma masasına oturup Asta'nın günlüğünü yanına koydu. kitabı okumaya girişmişti. buna karşın Cary bana Roper adından söz ettiğinde. rahatlamadan gelen bir amaçsızlık mıydı? Birden Torben'in başından beri haklı olduğunu anlamış olabileceğini düşündüm.

ama bunları hatırlayabiliyorum. Ona hep takıldı. özellikle de Tjânstekvinnan's Son adlı otobiyografisi üzerine verdim. kapıyı öyle açacağını falan söylerdi. seçimimi hiç unutmadı. demek istiyorum. Yoksa altın ve gümüşün parlaması dışında her yer soluk ya da karanlıktır. Çok içten. Ötekinde köpek yok. Hayatımda ilk kez kendi evimden gurur duymanın keyfini yaşıyordum. çok bulaşıcı bir gülüştü. Ona katılmaktan kendimi alamadım.özellikle de önlük ve keple göründüğü fotoğrafları. Bir Đrlandalının ağzına. vahşi bakışlarına. Anneannem eski üniformalarından birini giyeceğini.Bir tanesi öyle. belki de onu görmekten kaynaklanan heyecan gururumu bastırmıştı. Anneannem uzun süre hizmetçilik yapmıştı. Esmer ve inceydi. yerine ikinci bir kayın ağacı var. Paul Sellway peşimden oturma odasına girdiğinde beklenmedik ve çocukça bir gurur duydum. hazır buradayken fotoğraflara da bakmak istersiniz" dedim. Larsson'a baktığını. Üstelik onun da komik bir kılık olduğunu sanıyorum. Hizmetçi üniformasıyla mı? Biraz şaşırdım. . Ne de olsa gençliği. Eğer benden milliyetini tahmin etmemi isteselerdi. burası benim evimdi. günlükleri görebileceğim düşüncesi beni heyecanlandırdı.. orijinal olduğunu söylemedim. . Đlk bakışta bunun eşi sandım ama değil. Swanny'nin evinde renkler sadece süslerde ve tablolardadır. Đrlandalı derdim. Demek istiyorum ki iyi bir fotoğraf çıkması için o kıyafeti benim anneannem sizin anneannenize giydirmiş..Biraz erken geldim.Doktora tezimi Strindberg. bir hizmetçinin kızı olmaktan utanırdı. Nedenini sordum. dedi. sanıyorum anneannem de bunu kullandı. dedi. Ona bir içki verdim ve "Düşündüm de. şimdi de aynı fikirdeyim. aşağı yukarı yirmi yıl. "Gelin. "Anneannenizin bir sürü resmi var. Evet. Cary'yi buraya getirdiğimde bunun pek bilincine varmamıştım. O zamanlar küçüktüm. sarışın bir kadın olduğunu anlatmıştı. Annem seçtiğim konuyu öğrendiğinde hiç mutlu olmamıştı.Stockholm Sanat Müzesi'nde buna çok benzeyen bir tablo var.Neden gülüyorsunuz? . . kahkahalar arasında gülünç bir soru sordum: .Annem bundan nefret ederdi. bir şeyler içelim" dedim. O zamanlar Torben'in söylediklerini biraz züppe bulmuştum. inceleyebilmek için bir adım yaklaştığını gördüm. Swanny de bana Joan Sellway'in uzun boylu. Kahkahalarla güldü. Bu nedenle Paul Sellway'in hayalindeki Hansine'ye ve kızına benzeyeceğine inanmıştım. Gerçekten de öyleydi. kepini kolalayacağını. O bundan bahsetmekten de hoşlanırdı. Yine de onu doğrudan çalışma odasına almak bana biraz kaba geldi. keskin çenesine ve dalgalı sık siyah saçlarına sahipti. Swanny'nin duvarındaki resmin Stockholm'dekinin eşi olamayacağını. Torben'in duvarlarına röprodüksiyon asmayacağını söylediği bilinirdi. .

.Banyodaki Gelinler.. nasıl bulunduklarını anlatınca kafasını inanmıyormuş gibi salladı. . yalanlamasını. Ben büyükannemi.Demek ki günlükleri okudunuz? . Bir zamanlar vardı. -Benim karım yok. Oysa şimdi kendimi. Paul Sellway'e Hansine'yi nasıl hatırladığını sordum. Günlüğü alıp gitmesine izin vereceğimi sanmıyordu. Sanki uzun süredir beklediği Noel hediyesine sonunda kavuşmuş bir çocuk gibiydi. hem saygı hem de keyif belirtir bir biçimde tuttu. Kitabı orijinalle karşılaştırdı. "Hayır ama karım okudu" diyor. Hayır.Tabiî. O sırada ne isteyip ne istemediğimden de kesinlikle emin değildim. eğer gerçekten almak zorundaysa. Sonra söylediklerinden kuşkulandı. zehirleyen biri. Asta'nın defterleri nasıl sakladığını. O kadar şaşırdım ki. Şimdi düşündükçe. dedi beklemeden. Ona Asta'nın Ünlü Duruşmalar kitabını da verdim. Mogens ve Knud'la oyun oynayışını hayal ediyorsunuz. Ne de olsa elimde artık iki kopya vardı.Anlattıkları bana Swanny'nin Joan Sellway'i ziyaretini.Çoğu insan sorduğumda. bunu size söylemiştim. yapacak başka şey olmadığını söylerken duyuyordum. Sanki bana daha çok insan muamelesi yaptığını. dedi. Anladığım kadarıyla sıcak ve sevgi dolu olup olmadığını sorarken. ama Asta'nın günlüklerinin ilk cildi yayımlandığından bu yana yok. Ondan hoşlanır mıydı? Gözümde canlandırdığım. . her neyse. Crippen gibi. beni yetişkinlerin arasındaki oyunda bir piyon gibi görmediğini hissediyordum. sayfalardaki kahverengilikler dikkatini çekti. . bunun tersini söylemek de mümkün. Daha doğrusu Carry'nin ne istediğini. çocuklardan hoşlanmadığını anlıyorum. günlüklerin de doğruladığı sıcak anaç insan mıydı? . Ona Asta'nın ilk baskısından açılmamış bir kopya gösterdim. Daha ayrıntılı ve kesin bir karşılaştırma istersem bunun biraz daha uzun sürebileceğini söyledi. Swanny'nin mezarında dönmeye başladığı hissimi bastırmaya çalıştım. Anneannem annemi kızdırmaktan hoşlanırdı. öyle değil mi? Sadece 1905 yılıyla ilgili olanı bile mi? Bir saat önce olsa. günlüklere bir göz atabilir miyim? Paul günlüğü iki eliyle. Lekeler.Roper adı size herhangi bir şey ifade ediyor mu? . annemle sürekli olarak çekişirlerdi. Şimdi bir sakıncası yoksa. kendimi tutamadım. Günlüğün onun yanında güvende olacağından emindim. ters tepkileri hatırlattı. benim tam olarak istemediğimi anlattım.Özellikle sıcak ve sevgi dolu olduğunu sanmıyorum. babamın annesini çok daha fazla severdim. arsenik. defterde eksik olan sayfanın kitapta ve el yazısı çeviride de bulunmadığını doğruladı. Anlattım. bunun yapacağım en son şey olacağını söylerdim. Bizimle birlikte otururdu. dedi.

bütün bu süre boyunca aynı yatağı paylaşmışlar. Bunları düşünmek beni Swanny'nin belki de hayatının sonuna doğru vardığı sonuca yaklaştırdı. gelip diğerlerini almaya zorladığımı biliyordum. Joan Sellway annesinin "bir çiftlik hayvanı gibi".bir kez daha gözden geçirecek fırsatı bulmuştu. O gece çok sonra oturup Asta'nın ilk bölümünü okuduğumda. genellikle yediğimiz saat geçmişti. kendimi daha da kötü hissedeceğimi düşündüm ve yukarıda her kim varsa ona sessiz bir dua göndererek Paul'e günlükleri okuyan karılar konusundaki o salakça soruyu sorduğum için şükrettim. evlilik hakkında pek bir şey bilmiyorum. hızla küçük küçük yırtarak yakmıştı. tek bulduğum Asta'nın. Öyle özel bir davet falan değildi. kim bilir neler hissetmiştir? Paul bana kitabı okuduğunu söylememiş olsaydı. Görevini bilen biri olduğundan yakında görüşeceğimizden emindim. böylelikle de Asta seçeneklerini. Söylemem gereken şey. saklayacak bir şeyi olmayan birine oranla çok daha fazla yer ayırdığıydı. üstelik South End Green'de öyle fazla restoran da yoktu. Asta geri adım atıp evlat edinme hikâyesini uydurduğunu söylerken. beni o akşam yemeğe çıkardığıydı. Yine de kısa zamanda Asta'nın zehir dolu yargılarını hem orijinal metinde hem de Margrethe Cooper'ın çevirisinde okuyacaktı. Swanny'ye gerçekleri anlatmanın çok dolambaçlı da olsa bir yoludur. günlükleri karıştırıp Roper adını. Yemeğe gitmeyi onun önerdiğini. tembel ve patronunun yanında bunayacak derecede aşağılık olarak tanımlandığını okuduğunda.Çıkıp bir şeyler yiyelim mi? Mantomu alayım. onun da anladığını anladım. dedim. Rasmus'un yeni bebek konusundaki soruları ve bebeğin görünüşü hakkında söylediklerine. haberi kendi vermeyeceğinden ikisi arasında çıkması kesin tartışma ertelenmiş. -itiraf ya da ret. anlattıklarının neredeyse mütevazi gibi görünen kötü niyetli yorumları sayfalardan geçip canımı acıtıncaya dek etimi çimdikledi. Daha da ötesi.. belki de gerçeği anlatıyordu. ama bunu daha çok eski dostların birlikte yemeğe gitmeyi önerdikleri gibi yaptığını söylemem gerekir. birbirleriyle elli yılı aşkın bir süre evli kalmışlar. ikimiz de aç olduğumuzun farkındaydık. Hayatımda Hansine'nin torunlarının Asta'nın kötülük dolu cümlelerini nasıl karşıladıklarını düşündüm. Rahatsız oldum. çok fazla şaşmazdım. Asta'nın Hansine'yi azarlamaları.Daha sonraki iki yılı kapsayan günlükleri de alabilir miyim? Đsteğini reddederek birinci cildi bitirdiğinde. . Swanny'nin kimliği hakkında ipuçları aradım. paragöz. "şişman ve kırmızı suratlı" bir kadın. Asta belki de ölmeden önce Swanny'nin gerçeği öğrenmesini istediğinden mektup yollayarak da ilk kez söylemenin dayanılmaz yükünden kurtulmuştu. yine de bir tarafın diğerinden böylesine önemli bir gerçeği sakladığı bir ilişki bana çok itici geldi. Ya imzasız mektup? Tabiî Torben bu mektubu Asta'nın gönderdiğine inanıyordu. O gece geç saatlere kadar uyumadım. yine de bütün belgeleri kısa bir notla bana gönderse. Asta. Suratındaki gülümsemenin kaderine razı olmuş birinin tebessümü olmadığını görünce. Bunlar benim büyükannem ve büyükbabamdı. . kitabın beni ne denli endişelendirdiğini görüp şaşırdım. Kimsenin harfleri tanıyamaması için mi? Böyle bir mektup yazmak. bir dizi çocuğun doğmasına neden olmuşlardı. Swanny'nin elinden mektubu kapmış. Daha önce hiç evlenmedim.

yapacağı çevirinin basılacağını ya da basılmasının düşünüleceğini bile aklından geçirmediğini sanıyorum. devam etmesi gerektiğini düşünmüş ve Margrethe Cooper'dan 1905 ve 1914 arasındaki on günlüğü çevirmesini istemişti. bütün bunlar aleyhine kanıtlardı. kalın kemikli atalarından da değil. sadece Danca değil. Asta'nın annemin doğumu ve Morfar'ın ilk kız çocuğunu reddetmesiyle ilgili sözlerini okuduğunda neler hissettiğini hiç anlatmadı. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olarak. örneğin üslup ve içerik açısından Torben'in kuzininin Sen-Petersburg günlüklerinden oldukça farklı olduğunu görmekte gecikmedi.Oysa sonunda. iki seçeneği de kullandı. çilli. Yine de hayatının birkaç ayını. Danca yazılmış kitapları da Đngiliz kitabevleri için Đngilizce'ye çevirdiğiydi. Belki de bunca zamandan sonra. O çeviriyi sadece para için yapıyordu. Đngilizce kitapları Danimarkalı yayıncılar için Danca'ya. çeviri yaptığı dillerdeki ritmi yakından bilirdi. açık renk saçları ve teni. Bunun anlamı. Bir kez başladıktan sonra. oysa . Swanny bunları kimden almıştı? Herhalde kendi kahverengi tenli. Cooper çok meşgul bir kadındı. Tabiî o zamana kadar ona doğumuyla ilgili fikir veren beş sayfayı çoktan yırtınıştı. tıpkı Swanny gibi iki ana dil öğrenerek büyümüş. Swanny'ye oldukça pahalıya patlamıştı. Mrs. Swanny'ye anlattığına göre günlükler üzerinde çalışmasının nedeni bir taraftan Asta'nın söyledikleri karşısında hayranlığa düşmesi. Asta'nın kır saçlı. Đşe başladığında. üç değişik Đskandinav dilinde çeviriler yapıyordu. Swanny'nin aksine -Swanny de bunu ilk itiraf eden olurdu. hatta kuvvetle şüphelenmiş olması muhtemeldir. bu hisse katlanmayı öğrenmişti. onların hiçbiri yüz yetmiş santime bile erişememişti. her ikisinde de uzmanlaşmıştı. Ancak çok geçmeden önündekilerin sırada günlükler olmadığını.edebiyat konusunda gerçekten duyarlıydı. aynı zamanda da her iki yönde çeviri yapabilecek kadar yetkin bir dilciydi. On dokuzuncu bölüm Günlükleri çevirmek. Kendi kendine Morfar'ın ne bildiğini sormuş mudur? Günlüklerde Morfar'ın bir şeyler bildiğini gösteren hiçbir şey yok o kadar ki Asta'nın kendisi bile Morfar'ın Swanny'den nefret etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Swanny'nin güzelliği. hatta belki de birkaç yılını zengin bir kadının kaprisi olarak adlandırdığına inandığım günlüklerle geçirmesi düşünülemezdi. ama Asta'nın ona ihanet etmesi düşünemeyeceği bir ihtimaldir. Bütün bunlar Swanny'ye cesaret verdi. diğer taraftandan da çevirdiklerinin bir gün basılabileceğine gerçekten inanmasıydı. Margrethe Copper'ın ilk taslaklarını görünce de çok heyecanlandı. Bir biçimde Swanny'nin kendi çocuğu olmadığını hissetmiş. kahverengi saçlı geniş ve kısa köylü ailesinden değil. uzun boyu.

bir diğeri de motorlu araba kıyafeti giymiş bir kadını gösteriyordu. Yayıncılar kitabın bir kült oluşturması bir yana. Ama Asta ona ihanet edemezdi. Resimde V yakalı ipek elbisesini giymiş. Asta'yı daha fazla anlatmam gereksiz sanırım. Kapakta Asta'nın çok gençken. 1905 yılıyla ilgili olan. Asta her ne kadar yaşından büyük gösteriyor olsa da bu resmi. bir yer hazırlıyordu. Yıl 1976'ydı. yatak çarşaflarda. Gyldendal'in konuğu olarak orada Astas Bog baskısını tanıtmaya çalışıyordu. Kaldı ki o dönemde. Benimle bile konuşmadığı bir konudan başkalarına bahsetmiş olması mümkün değildi. Swanny aynı yıl Londralı bir yayıncı bulduğunda. Swanny'nin elindeki elyazmasına Danimarkalı Bir Kadının Günlüğü adını vermesi. biri yüzyılın hemen başlarında Hackney pazarını. üstelik artık dostu olan Margrethe Cooper da onu destekliyordu. yayıncının kitaptaki resimleri takvimlerde. çay peçetelerinde. bunun sonucunda da Asta'nın Danca tuttuğu günlükler ilk okuyucularıyla anavatanında tanıştı. Gerisi aile fotoğraflarıydı. büyük çaba harcayarak eski bir Roneo makinesinde fotokopiler çekti. iki binden fazla satamayacağını düşünerek Swanny'nin isteklerini kabul etmekte pek sakınca görmemişlerdi. The Country Diary Edwardian Lady henüz yayımlanmamıştı. daha sonra Asta olarak tanınacak bölümü iki Đngiliz yayınevine gönderdi.Swanny daha on yedisinde bir yetmişi aşmıştı bile. Asta Westerby'nin kızı olmasına bağlıydı. daha bir yıl yayımlanmayacaktı. Kitabı görmeyenlerse reklamlarını dergilerde. ölülerin de sözcüsü. Astas Bog adıyla kitabı geniş format ve kusursuz resimlerle birlikte 1978 yılında yayımladı. Resimlerden yarısı karakalem ve suluboyaydı. cesaretini kırmadı. Günlüklerin koruyucusu ve yayıncısı. O aralar Swanny Kopenhag'daydı. Asta Westerby'nin kızı rolü. Daha başlangıçtan beri günlüklere güveniyordu. her ikisinden de bir ret cevabı aldı. Kitabı okumayanlar bile en azından görmüşlerdir. kartlarda ve çanak çömlek üzerinde kullanmasına izin veren maddeleri yapılan mukaveleden çıkarmakta ısrar etmişti. ikinci yayıncı elindeki kopyayı ötekinden de daha uzun süre tutmuştu. Gelecekteki tüm başarısı. Stockholm'de. Kitap ekimde yeniler için en uygun günlerde piyasaya çıkacaktı. gazetelerde ya da büyük mağazaların vitrinlerinde seyretmiştir. çünkü doğumu ve evlat edinilmesiyle ilgili konuları benimle bir daha hiç konuşmadı. yani yetmişli yaşlarda kendisi için dokunulmaz olması gereken bir rol. Daha sonraki davranışlarında doğumuyla ilgili spekülasyonun hâlâ hayatında önemli bir yer tuttuğunu gösterir belirtiler olsa da bu konudan bir daha hiç söz etmedi. reçel kavanozlarında. Asta onu kandırmış olamazdı. Danimarkalı yayıncı Gyldendal'i orijinallere bir göz atmaya ikna eden de oydu. Reddedilmek. ama bu resim birinci günlüğe uygun bir resim değildir. daha on dört yaşındayken çektirmiştir. Bodil ve Sigrid'i ziyaret ettiği sırada. Swanny'nin bütün bu soruları kendi kendine sorup sormadığını bilemem. fırın eldivenlerinde. aynı zamanda da yaşayanların sırdaşı. Swanny özellikle kurnaz olmamakla birlikte. annesinin kuzeni ve onun çocuğunu. bir rastlantıdan başka şey değildi. mabedin bekçisi olacaktı. saçı kıvırcık bir perçem dışında ensesinde toplanmıştır. Glydendal. resimler Đngiliz baskısında da yer aldı. burası Asta'nın . Nackströmsgatan'da Berzelius adlı bir fotoğrafçının çektiği resminin yer aldığı bir madalyon vardı. Geceyi o sıralar yeniden saygınlaşmaya başlayan depodan otele dönüştürülen bir binada geçirdi.

Kendini ona adamış. itaatkâr hatta köle olmuş. dik ve ince vücudu. Swanny'nin partileri bile kocasının arkadaşlarını eğlendirmek ve diplomatik ilişkilerini geliştirmek için verilirdi. dedi Observer'a. her yere gidip her şeyi yapmaya hazırdı. Burada küçük bir abartı var: memnun olmayı öğrenen. Sunday Times'a daha keskin bir dil kullanıyordu: "En çok şaşırdığım. Andersen'in Küçük Denizkızı heykelininin yanında resim çektirdi. elyazmalarını gönderdiğim yayıncılar . Onu televizyona çıkarırken dublaj yapmak ya da bir çevirmen bulundurmak zorunda değillerdi. sarhoş bir akrabanın barda karşısındakine bira şişesi fırlattığı ve geceyi karakolda geçirmek zorunda kaldığı Nyhavn'dı. Roskilde'de Torben'in yeğeni ve kocasıyla birlikte bir hafta geçirdi. oradan da Helsingfr'e gidiyordu. o günden sonra günlüklerin her baskısının arka sayfasında bu fotoğraf yayımlandı. Swanny hiç zamanını deniz tarihi profesörü Aase Jfrgensen'le geçirmek ister miydi? Oysa şimdi kendi başına. kendi için bir şeyler yapıyordu. aranıyordu. kendi iradesine uyuyordu. bütün bunların başını döndürmemesiydi. Önce Asta'nın. en sevilen çocuk. Böyle bir sonucu düşünde bile görmüş müydü? . Kuzenlerini. Asta'nın ilk basımından sonra -daha sonraki baskılarda da görüleceği gibi. ne var ki hiçbir konuda fikrini alma zahmetine katlanmamıştı. Bana gönderdikleri. Swanny Danimarka'da iyi vakit geçirmişti. O günden sonra Torben'le birlikte sık sık Danimarka'ya gitseler de hiçbirinde iki haftadan fazla kalmamışlardı. şimdiye kadar başka birisinin gölgesinde yaşamış olduğunun farkına vardı. olmazsa olmaz çantası sol koluna asılıdır. yeni yeteneklerini keşfeden bir kadının mektupları. ben daha ilk günden günlüklerin büyük bir başarıya ulaşacağından eminken. yüksek topuklu ayakkabılar içine hapsettiği biçimli ayakları nedeniyle yaşından daha genç görünür. daha doğrusu Torben'in akrabalarını ziyaret etti. iyi eş olarak görülmüştü.hikâyelerinden birinde. Boyunun uzunluğu. saygı görüyor. Swanny Danca konuşabilen bir yabancıydı. Swanny için hiçbir yerel gazete bir mülakat vermeye değmeyecek kadar önemsiz olamazdı. Frederiksborg ve Fredensborg şatolarını. O da. Tiyatroya ve operaya gitti. Bana yazdığı iki ya da üç mektupta kendini eve dönmüş gibi hissettiğini söylüyordu. Torben'le evlendiğinden beri hiç yapmadığı bir şeyi yapıp para da kazanıyordu.gazeteciler ona ısrarla günlüklerin başarısının onu şaşırtıp şaşırtmadığını sormuşlardı. Yapmak istediği için. ama gerçekteyse burada bundan önce de uzun süre geçirmiş. eğlenen ve mutlu bir kadının mektuplarıdır. Kocası ise onu bir kaidenin üzerine yerleştirip tapmış. Danimarkalıları tanıyordu. Aarhus'tan Odense'ye. güzel bacakları. Odense'de Andersen'in evini gezdi. Yayıncısının halkla ilişkiler bölümü Swanny'yi çok sevmiş olmalıydı. Üstelik yaptıkları için onurlandırılıyor. kendi büyük teyzesi Frederikke'nin oğlu. kendi kişisel hayatını onların eline bırakmıştı. Đlginç olanı. sonra Torben'in. Ne düşündüğünü hiç sormadı. Eğer karar ona bırakılsaydı.Daha ilk sayfayı okurken. benim gibi. ince bilekleri. Kopenhag'da. elimdekinin özel bir şey olduğunu anladım. Gerçekten de insanlara söylediği yaştan bile daha genç görünmektedir. Onlar Kopenhag dışına pek çıkmamışken şimdi Swanny bütün ülkeyi geziyor. her istediğini verip karşılığında yanında olması dışında bir şey beklememiş. çocuğu olmadan ölmüştü. özellikle de Torben'le tanıştığı sefer Danimarka'da üç ay kalmıştı. Torben de Asta da iyi niyetli despotlar olmalarına rağmen Swanny'yi bir çeşit boyunduruk altında tutmuşlardı. sonra yeniden Asta'nın gölgesinde. Swanny burada tüvit bir takım ve kraliçenin giydiğine benzer küçük keçe bir şapkayla görülür. Annesi ona çocuk muamelesi yapıyordu.

. Ama bütün bunlar daha sonrası içindi-1979'da Asta tüm kitabevi vitrinlerini süsler ve roman satış listesinde yukarıya tırmanıp nisanda bir numaraya çıkınca’ davetlerden çoğu mülakat isteyen gazete ve dergilerden geliyordu. Đkisinin arasındaki masanın üzerinde bir nüsha vardı. ama kitap program için gönderilen promosyon kitabıydı. Sonra mülakatı yapan ona kitabın kaça satıldığını sordu. Tabiî bütün bu makalelerden büyük çoğunluğu. Swanny ise tüm anı ve anekdot isteklerini yerine getirmeye çalışıyordu. Bir ömür boyu kendinden çok az bahsettikten sonra. dergi okuyucularının sonsuza dek ilgilenecekleri sanılan Westerby ailesinin yaşamına ayrılıyordu. daha yayımlanmamış elli üç defterle ilgileniyordu. soruları olduğu gibi kabul etti. buna değecektir deyip güldüm. Hafızalı bir elektronik daktilo aldı. Evelyn ve The Journal of a Disappointed Man. günlüklerin yazarının kızından. bir de Asta'dan bahsetti. Swanny bu sorulardan gocunmadı. Haftada iki gün. kapak düzenlemeleri.Öyleyse kendiniz iyi bir yayıncı olabilir miydiniz? . günlükleri nasıl bulduğunu. Oysa deneyimlerinden bir şey öğrenmiş olmalarını beklerdim. ne kadar değerli olduklarını nasıl tahmin ettiğini bütün dünyaya anlatırken. öğleden sonra. hatta en sevdiği kızından başka bir şey olabileceğini ima eden en ufak bir sözcük bile olmadı." ve "babamın . bu sayı yılın sonunda günde dört mektuba çıktı. ne okuduğunu.Maalesef bilmiyorum. film ve televizyon önerileri için bir başka bölüm. . Anlattıkları "annem derdi ki. profesyonel bir sekreter gelip yazışmalarla ilgileniyordu.bir bölüm. nasıl okur yazardı? Danca'yı nereden öğrenmişti? Bunun gibi sorular. akşamları ne yaptığını. Kilvert. gayet iyi oldu. yarışmalarda jüriliğe. Her gün günlüklerin üzerinde çalışıyor. edebî yemeklere davet edilmeye başladı. Swanny uzanıp kitabı aldı.bunu göremedi. tatillerde nerelere gittiğini. artık gazetelerde ve televizyonda sadece "annem" sözü okunup duyuluyordu. bunda keyif bile almıştı. Tabiî. Fanny Burney. Yavaş yavaş açık toplantılara. Öyle sanıyorum ki. konuşma yapmaya. neler yemekten. dedi Swan Onunla mülakat yapan genç kadın Swanny'nin hiç üniversiteye gitmediğine inanamadı. Bilmiyordu. Daha önce duygusal roman ve sözde kaliteli dergilerle kısıtlı okuma alışkanlığı artık ünlü günlüklere yönelmişti: Pepys. Uzunca bir süre Asta'dan adıyla ya da benimle olduğu zamanlardaki gibi "Mormor" ya da "anneannen" diye bahsederken. o da güldü. profesyonelleşmişti.Ben gençken. Sık sık Margrethe Cooper'la görüşüyor ya da yayıncılarla öğle yemeği yiyordu. ama fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun." . Ancak mülakat başladığında her şeyin yolunda gittiğini hissedip. sanatçı resimleri. ödül vermeye. Öyleyse. üzerinde fiyat etiketi yoktu. sadece Amerikalı yayıncısı için özel bir bölüm ve okuyucu mektupları. Bütün bu "profiller" içinde Asta'nın. giymekten hoşlandığını. gazete ve dergi eleştirileri ve program için ayrı ayrı bölümler. televizvonda neler izlediğini ve medyada en çok kimi beğendiğini açıklamak fırsatını kaçırmadı. o dönemde hiçbir daveti geri çevirmedi.. yabancı yayıncılar için ayrı bir bölüm. Değişmiş bir kadındı. kadınlar yayıncılık yapmazdı. Bana bir kez bu ülkede ilk canlı radyo programına çıktığı gün çok gergin olduğunu anlatmıştı. The Paston Letters. içmekten. Sekreteri Sandra sadece Asta için karmaşık bir dosyalama düzeni kurdu: Swanny'nin ajanı için -o yıl kendine bir ajan tutmuştu. 1979 yılının baharında Swanny okurlardan haftada ortalama iki mektup alırken.

Bunu Torben'in Asta için söylediklerini hatırlatmak için söylemiyorum. düzeltmen için." veya" "ben doğduğumda"yla doluydu. sadece saçma. . Swanny. 28 temmuz belirtiliyordu. Daha önce hiç görmediğim bir bakışı vardı. . hayır. Her zamanki gibi tarihlerde yine yanılmışlardı. Başlangıçta bütün bunları gazeteci yanlışı diye geçiştirdim. zaten sana bir nüsha göndermelerinin de bir nedeni bu. Yetmiş altı yaşındaydı. Fotoğrafçı Padanaram'ın içinin." ya da "abilerim şuna buna gitti. Swanny'nin kendinden ya da aileden söz etme yönteminin biraz değişmeye başlaması bu döneme rastlar.Hayır. Olduğundan daha genç olma iddiası o kadar küçültücü ki.. . mavi keçe şapkalı Birinci Dünya Savaşı sırasında Asta'yı ve Mogens'in (Jack) Somme'da ölmesini anlattığı röportajın yanında kullandı. dedi Swanny büyük bir mantıksızlıkla. . doğum yeri ve tarihi olarak da Londra. . bunu ona söylediğimde.Swanny'nin doğum tarihinin 1904 olarak yazıldığını gördüm.. Yetmiş altı yaşındaydı ama yetmiş yedi olduğunu söylemeye başlamıştı. Gazetede günlüklerle ilgili bir şey yazıldığında -hemen hemen her gün bir şeyler vardı. bu da küçültücü bir şey değil. 1915 günlüğüyle başlayan Ölü Bir Odadaki Canlı Şey yayımlandığında. üstelik bunlar temmuzdaki yetmiş altıncı yaş gününden de önce oluyordu.Hayır.Swanny'nin yaşı yetmiş yedi olarak belirtiliyordu. anlatırken de böyle bir oyuncak için kendisinin fazla büyük olduğunu eklemeyi unutmadı.Bunu yapmak çok kolay.Mor'un günlükleriyle ilgilenmeye başladığım gün. televizyonda babasının kız kardeşine yaptığı bebek evini anlattı. dışının. Swanny'nin bunadığını düşünmek aklımdan bile geçmedi. tabiî ki değiştirirler.. Swanny artık Kim Kimdir'e alınmıştı tabiî anne ve baba adı olarak Rasmus Westerby ve Asta Kastrup. düzeltmek istemiyorum. Değiştireceklerini sanmam.dediğine göre. Bu değişikliğin ikinci günlük dizisinin yayımlanmasına bağlı olup olmadığını bilmiyorum. bunun pek bir önemi yok. nisan sonunda başlayıp mayısın ilk üç haftasını içine alan Boğa burcunda doğduğunu açıklamıştı. Bir şey daha vardı. Bunun sonucunda Woman's Own dergisi evime bir fotoğrafçı göndererek asma kattaki bir odaya yerleştirdiğim Padanaram'ın resmini çektirdi. dedim. Đkinci cilt. . dedi. Ama daha sonra Ölü Bir Odadaki Canlı Şey'in karton kapaklı baskısı için hazırlanmış şömiz nüshasında -geçmiş eleştirilerden örneklerle zenginleştirilmiş kısa bir biyografi. Ancak bir kadın dergisindeki astrologa verdiği mülakatta. üstünün resimlerini çekerek dergide Swanny'nin mavi tüvit elbise giymiş.Benim yaşımdayken. sen olduğundan daha yaşlı olmakta ısrar ediyorsun. kendi kendime yaş konusunda hiç yalan söylememe sözü verdim.. Đkisinin arasında belirgin bir fark yoktu ve bu davranış tuhaflığını açıklayacak bir neden bulmakta da zorlanıyordum.

Bunu söylemek için telefon etti. evde de her şeyin yolunda gittiğini umuyorum" gibi mektuplar yazmış olduğunu görünce. John Sunday Express'e başvurup. Jack'in Fransa'dan annesine yolladığı mektupları ele geçirmişlerdi. öyle mi? .Her şeyi çarpıtıyor bu gazeteler. kendini yayıncıların en çok satan kitap bile gerekli bulduğu promosyon makinesinin dişlilerine kaptırmıştı. akrabalarıyla birlikte bir gemi yolculuğuna çıkacağını söylediğinde rahatladım."kafasının karışık" olduğunu kabul ediyordum. belki de Asta Morfar'ın ölümünden sonra Swanny'nin yanına taşınırken. bizi böyle yetiştirdi. Swanny'nin iki yüz mil ve iki yıl yanıldığını görecekti. Mayıs 1904'te doğduğunu söylemek dürüstlük. Ölü bir evladın eve yazdığı mektuplara duygulanacak son insandı o. Bir ara. Son zamanlarda çok çalışmış. Kuzenim John'un da söylediği gibi. Jack'in "Çok iyiyim. Bana dinlenmeye ihtiyacı olduğunu. Swanny'nin harekete geçirdiği trene binmeye uğraşıyorlardı. Bütün yaptıklarımda açık ve dürüst olmak. Swanny'nin -John'la konuşurken bu deyimi kullandım.Sadece dürüst olmaya çalışıyorum. en mantıklı açıklama. ben de buna uygun yaşamaya çalışıyorum. Yirminci bölüm . düzeltme istedi. mektupları birbirine bağlamak için kullanılan birkaç şiirle birlikte bastırmaya çalışmışlardı. eminim bandı dinlediğinde konuğunun açık bir sesle ve tereddüt etmeden ağabeyinin Büyük Savaş'ın son aylarında Argonne'da öldüğünü söylediğini yeniden duymuştu. O ve ağabeyi. Hiçbir yayıncı mektupları basmaya yanaşmadı. John ve Charles ellerindeki belgeleri John'un yazdığı bir giriş. Gazeteci Swanny'yle yaptığı sohbeti banda almıştı. Büyük bir ihtimalle mektupları Asta vermişti. Niyetinin ne olduğunu anlayamıyordum. Mafsallarındaki kireçlenme yine canını acıtmaya başlamıştı. Eğer mülakatı yapan gazeteci zahmet edip Asta'yı karıştırsa. Kendimi gülmekten alamadım. Rasmus. Hakarete uğramış gibiydi. gayretleri boşa gitti. Ancak. John'un mektubunu da yayımlamadı. Deyim yerindeyse. olayları karıştırmaya başlamış olmasıydı. ama gazete düzeltme yapmadığı gibi. Birkaç hafta sonra Sunday Express'te Birinci Dünya Savaşı'nda kaybettiği ağabeyinin 1918'de Argonne'da öldüğünü söylediğini gördüm. belki de Swanny'nin edebî çevrelerdeki ününü de kıskanarak kendilerini Mogens/Jack Amcamızın anısının koruyucusu ilan etmişlerdi. Ömrümde ilk kez John'la bir konuda anlaşmıştım. doğrusu yayıncıları haksız bulamadım.

Evet. Đnsanlar günlüklerine yazdıklarında. . Roper'la hiçbir ilgisi olmayabilirdi. Sayfalar arasında renkli kâğıt parçaları vardı ama sadece şurada burada ilginç olduğunu sandığı. evlilik yeminlerine ihanet eden kadınlara neden . Paul onların da yerini işaretlemişti. daha az hakaret dolu olmasını isterdim. Yazdıklarını düşündükçe. dedi Paul. elyazması çeviriyi ve kendi Asta nüshasını koydu. Bulunmasını istemediğinden emin misin? Willow Caddesi'ndeydik. konuştuklarından daha mı dürüst oluyorlar? . yazdıklarını çöpe atmaya kalkıştı. Đnsanın zevkini değiştiriyorlardı…insan onların bulunduğu yerde olmak istiyor. kimsenin yazdıklarını görmeyeceğini düşünüyorlar.Bir şeyi çöpe atmanın çeşitli yolları var. Tıpkı günlükleri bulduktan sonra Swanny gibi. "Gece gündüz bununla uğraşmış olmalı" diye düşündüm. Asta neden sadakati konusunda bu kadar çok diklenmiş. dört günde yapması hoşuma gitti.Paul telefon etti. Arada neredeyse hiç fark olmadığını duymakla düş kırıklığına uğramadım. bana göstermek istediği bir satırın ya da bölümün yerini göstermek için kullanılmışlardı. . Yalnız bununla da kalmadı. üstelik de yaşadıkları hakkında neler düşündüğünü kesin olarak bilen pek insan olmamalı. kaşlarım çatılıyor. beş sayfası eksik defterin.Öyleyse ben de anneannem meraklı. Asta'nın ilk baskısı Cooper çevirisinin yayımlanmış haliydi. . Ne yüzünde ne de davranışında okuduklarından hakarete uğradığını gösterir bir belirti yoktu. tekrar buraya dönmüştüm. evi satma fikrini unutmuştum. ne bir satır eksik ne bir satır fazla. ama söylemek zorunda olduğumu söylemeyi daha fazla ertelemek niyetinde değildim. onun adına senden özür dilemem gerekir.Anneannemin senin anneannene karşı daha az sert.Yani sence bir kadın bütün bir hayatını yazıyor ve bunu kimsenin okumamasına mı dua ediyor? . Margrethe Cooper'ın çevirisi kelime kelime defterin eşiydi. işin çok güç değil demektir. Bir sonraki şubatta da buna benzer notlar vardı. Morfar'ın Danimarka yolculuğundan döndüğü güne koymuştu. dedim. onlarla aynı çatının altında kalmaya bakıyordu. beceriksiz olduğu porselenleri kırdığı için özür diliyorum. Paul önümüzdeki masaya günlüğü.Asta öyle yaptı. . Đlk renkli kâğıdı 2 kasım 1905 tarihine. Belki de asıl sihir günlüklerdeydi.Bir kişinin atalarının diğerinin ataları. Asta'nın orijinal defterini Margrethe Cooper'ın çevirisi ve basılı kitapla karşılaştırdığını söyledi. Eve gidip birkaç parça elbise almış. bulduklarını tartışmak için buluşmayı önerdi. ama kocasının kızını hiçbirinin ailesine benzetemediğini söylemesini Asta'nın bütün ayrıntılarıyla yazması ona ilginç gelmişti. . Bu bir şeyi gerçekten yok etmek istiyorsan. Bütün bunları çok çabuk.

"ünlü bir duruşma" hakkında bir kitap okumasıyla ilginç bir sonla noktalanan kuşkudan bahsetmemi sağlayan ipucu buydu. gecelerini Willow Caddesi'nde geçirmemekle birlikte.tam bir sayfa ayırma gereğini duymuştu? Anlaşıldığı kadarıyla o kocasına ihanet eden kadınlardan değildi. Paul bütün anlattıklarımı dikkatle dinledi. peki o zaman bu konuyu böyle ayrıntılarıyla işlemenin anlamı neydi? Ona Swanny'yi anlattıran. her akşam beşte gelip ertesi gün Mrs. Ama mantıklı bir kadındı. Ama yine de en akıllıca kararı. Yüzünün değiştiğini. Çok para kazanmış. bir kız yardıma gelirdi.Onda Asta'nın çocuğu olmadığı kuşkusu yaratan neydi? . Çok ilginç bir dinleme şekli vardı. gerekirse saatlerce dinleyecektir. şimdi anladığım kadarıyla. Benim hikâyem saatler değil. ölümünden birkaç yıl öncesine kadar sürüp. 1985 yılında Đngilizce ve Danca dışında yirmi ayrı dile çevrilmişlerdi. Bütün dünyada yayımlanmış. Ne kadar tuhaflaştığının bilincinde olduğu için değildi. paranın büyük bir bölümünü kendi bakımı için harcamaktan kaçınmadı. kırmızı perukalı bir Lindsay Duncan ve asker üniformalı Christopher Ravenscroft. Avrupa'da da değişik kanalarda gösterilmişti. O zaman hiçbir şeyin farkına varamamıştım. günlüklerin bulunup yayımlanmasından sonra bile hiçbir zaman dinmeyen. sonunda da Swanny'nin kendini kim sandığını da söyledim.Anlatmadım mı? Đmzasız bir mektup aldı. Göz teması sağlamadan bütün dikkatini veriyordu. hani gazetelerden kesilmiş kelimelerden oluşan o mektuplardan. Torber'in ölümünden sonra uzun süre haftada üç kere birkaç saatliğine eve gelen Mrs. Paul'le değil. Eğer öğrenmek istiyorsa. Bir de film yapılmıştı. Haftada iki kez de Kilbtm. Rasmus'un Asta'yla tanışması ve çeyizi duymasıyla başlayıp. Sanki Torben hâlâ hayattaydı. Elkins kâhyalığa getirildi. harcanan onun parasıydı. Artarak gelişen akıl rahatsızlığının farkında olduğunu gösterecek bir belirti yoktu. Bazen. Elkins'in dönüşüne kadar yanında kalacak bir can dostu hastabakıcı tutmasıydı. acele etmeniz gerektiğini. Bu kadar ince ve aynı zamanda bu kadar atletik yapılı bir adamın. bence felaket bir şeydi ama iyi para getirmişti. yüzünde küçük bir kontsatrasyon. Swanny'nin son yıllarını karartan kuşkudan. . bir de tabiî 1984 yılında yılın en iyi televizyon dizisi seçilen Asta adlı beş bölümlük televizyon yapımı da vardı. kesin bir sessizlik içinde kalıyordu. Swanny günlüklerden epey para kazanmıştı. önleyecektir. çok solduğunu ya da buna benzer bir şey olduğunu ancak şimdi düşününce söyleyebiliyorum. bazı ayrıntıları parlatırken diğerlerini kısa kesmek zorunda olduğunuzu sanırsınız. pazar hariç her gün dokuzdan beşe orada kaldı. para harcarken her zaman yaptığı gibi itinayla harcamıştı. Hastabakıcının Willow Caddesi'ne . sessizce dinlemesini görmek ilginç bir şey. bu kadar zaman kesinlikle sessiz durması. Jack'in ölümünden kısa süre sonra Asta'nın Harry Amca'yla buluşmasıyla biten bir dizi: sakallı bir Anthony Andrews. başını eline dayayarak. Ona Swanny'nin tüm hikâyesini anlattım. özellikle uzun bir hikâye anlatırken. Aynı dizi Amerika'da PBS kanalında. Hikâyeme devam ettim. sadece on beş dakika sürdü. Tek bir soru sordu.

Onu delirtenin Asta olduğunu söylemek abartılı olmaz. Swanny'nin ruh halini belirlemede uzmanlaştı. Belki de doğal olarak sessiz insanlardık. Asta bebekliğinde onunla Danca konuşmuştu. "seçkin" Đngilizcesini konuşan sesiydi. Ne de olsa Swanny artık çok yaşlı bir kadındı. dışarıda onu Asta'nın kızı olarak tanıyanlar için hâlâ aynı insandı. Çoğumuz bu konuda sorun yaşamayız. konuşması da değişiyordu. bu nedenle şunların atalarımız olduğunu kesinlikle bilerek. Örneğin Danimarkalılar Đngilizce "little" sözcüğünü "lidd'l" olarak telaffuz ederlerdi. Kuşkusuz ne yaptığının bilincinde değildi. Sandra'ya. Yani evde. Elkins'e. Bu adamın babamız. kendi adıma . Ajanı. Temeli yapan Asta'ydı. ama sadece bizlere gösterdi. hâlâ mülakata davet ediliyordu. Kendisi de Danimarkalı olmaktan çıkmış. bir de Asta'nın benim yaşımdaki halini gözünün önüne getir" demedi. 1985'te (ya da kimin açısından baktığınıza bağlı olarak 1984'te) seksenine girmişti. Hampstead'deki konuşulan -eğitilmiş. Ben. Carol ve Clare'e. temeli yıkıp Swanny'nin içine çöktüğü çukuru kazan da yine Asta oldu. ama Swanny bu konudan bahsetmezdi. edebî yemeklerde konuşuyor. Günlüklerdeki insanlar artık "ağabeyim". Meşgul. Sanki hayatının son dönemlerinde çifte kişilikli olmanın ustalığını kavramış gibiydi. Kalkması gerektiğinde -sık sık kalkmak zorundaydı. Bir sonraki temmuzda hem kafa hem de vücut olarak ihtiyarlamıştı.gelmesindeki neden. bu kadının annemiz. Artık Kuzey Londra'nın işçi sınıfı Đngilizcesiyle konuşuyordu. Noel'den önce hâlâ dolaşıyor. Her zamanki sesi. Sandra kısa sürede Swanny'yle dış dünya arasında tampon görevini üstlendi. Hayatının o bölümünde. hiçbir kuşkuya düşmeden büyürüz. özel hayatında. Eğer kendi annesi ona evlat edinildiğini anlatıp daha fazla bilgi vermeyi reddetse. Benimleyken. önadlarıyla anılan kişilerdi. demek istiyorum. Kendi kökenimizi bilmek oldukça derinimizde bir içgüdüdür ve kişilik oluşmasının kaynağında yatar. "büyük teyzem" değil. bazı sözlerinin isteyerek Mrs. Onun yaşlılığıyla Asta'nınki birbirine taban tabana zıttı. neredeyse yaşlı bir kadın olana dek hiç kuşkulanmadan yaşadı. her gece saatlerce uyanık kalıyordu. Swanny öteki kişiliğine büründüğünde. Eskiden olsa mutlaka yapacağı gibi. yani hastabakıcı. mülakatları. Swanny de bu genel kurala uyardı. Asta parmaklarını şıklatır ve hayatına devam ederdi. imza günlerini.yatak odasıyla banyo arasındaki birkaç metrelik yolda düşmekten korkuyordu. dile çok yetenekli bütün Danimarkalılar gibi Swanny de bir iki Đngilizce sözcüğü anadilini belli edecek biçimde telaffuz ederdi. Asta'dan bahsederken "Mor" ya da "anne" demekten tamamıyla vazgeçmişti. Swanny de böyle. kimse böyle bir özrü kabul etmemeye cesaret edemezdi. Ne var ki bu çifte kişilik gösterisinin maliyeti ağır oldu. Böylelikle ikinci kişiliğini bana. "Bir bana bak. hayat temeli hızla ilerledi. Đngiliz olmuştu. Elkins'e yapılmış bir gönderme olduğu açıktı. ikinci kişiliğin belirgin olmaya başladığını fark edince. yayıncısı. Onun için çalışan değişik insanlarla birlikteyken. yayıncılarla toplantıları ya da diğer etkinlikleri erteledi. Üstelik iyi uyumuyor. Yorgun olduğunu ya da "bugün kendini iyi hissetmediğini" söylemek herkes için geçerli bir özürdü. ünlü bir günlük yayıncılığı görüntüsünden hızla uzaklaştı. Ne var ki ikinci kişiliğinde hiçbir kelimeyi yanlış telaffuz etmedi. Tamamen farklı biriydi. bunamasını daha da hızlandırdı. Allah'tan günlüklerin yayıncılık. pazarlama ve tanıtımında çalışanlardan hiçbiri onu böyle konuşurken duymadı. Ancak Danca onun ilk dili olmuştu. Swanny'nin mafsal ağrılarının birkaç yıllık bir aradan sonra tekrar uyanması ve özellikle ensesine sırtına ve ellerine acı vermesiydi. Mrs.

Swanny hangi kişiliğe bürünürse hürünsün. ama uzun uğraşlardan sonra lekenin bir yara gibi görünmesini sağladı. çünkü bu hem doğal hem de en kolay tepki. Deli bir kadınla çekişip. güzel bir pastel tonu. Denizkızı'nın yanında çekilmiş olan resimdi. saçlarını hep düzenli tutmuştu.Öğleden sonra sana lila ya da pembe yün getiririm. her zaman resmî giyinmeye çalışarak saçının görünüşüne büyük önem verdi. bu haliyle de Heath Caddesi'nde el arabasını süren çöpçü kadına benzemeyi başarıyordu. yıkanmayı reddediyor. Hiçbir şey yapmadan boş oturmayı hiçbir zaman sevemedim. yataktan çıktığı gibi bırakmayı âdet edinmişti.Örgü ördüğünü bilmiyordum.Ne renk yün istersin? Hazır sormuşken. Bir yara değil. Bir zamanlar kazak ve etekleri özensiz giyim olarak nitelendirmesine karşın.Swanny'deki kişilik bölünmesinden kimseye söz etmedim. Evdeyken. sol elmacık kemiğinin üstünde küçük bir kırmızı lekesi vardı. o leke bir daha kaybolmayacaktı. Akşamları televizyon izlediğimde beni oyalar. Böylece bu akşam örmeye başlarsın. Bunun bir kir izi olduğunu sanıp onu uyardım. genellikle tebessüm eder ve istediklerini yapmaya çalışırız. Yine de bunu önermek gereksiz. Swanny'yi ise hiç elinde örgüyle görmemiştim. diğer bir deyişle Swanny'nin-çektirdiği son fotoğraf. henüz saçmalamayan tüm yaşlılar için kullandıkları diğer bütün sıfatlar. bir sonraki sefer iz daha da büyümüş. Jane Asher. Diğerleri konuşurlarsa da söyledikleri hiçbir zaman basına ulaşmadı.Örmem lazım. . onu banyoya girmeye ikna etmeye çalışan Carol ve Clare'in çabalarına direniyordu. o ikinci kişiliğine büründüğü günlerde. . onu hatırladığım sürece gözünün altında.olmayı sürdürüyordu. değil mi? Lila ya da pembe. Şimdi. . Asta ilk günlüğünün giriş bölümünde bebek elbisesi örmek için yün almaktan söz etse de daha zenginleştiğinde örmekten vazgeçmişti. Annem gibi o da günün belirli bir bölümünü elbiseleriyle ilgilenmeye ayırdı. ne kalınlıkta? Bir de yün kiloyla satılıyor.değişmeye başladı. bu nedenle haftada en az iki kez kuaföre gitti. Günlükler her zamanki gibi onun koruması altındaydı. Tabiî Asta örgü işinde ustaydı. doğal olarak düzenli görünürdü. Normal tepki. demek istiyorum. broşürün üzerin Swanny'nin fotoğrafı -Kopenhag'da. Asta'nın alaylarına rağmen günde iki duş almayı ya da iki banyo yapmayı sürdürdü. Saçı kısa ve gürdü. onlarla iddialaşmak o kadar korkutucu olabilir ki. dedi. Bir gün benden yün ve örgü şişi almamı istedi. bana o yeni geliştirdiği gizemli tebessümlerinden birini gösterdi. Daniel'ın bazen tedavi amacıyla yaptığı gibi. Swanny'nin. Bir ara bütün elbiselerini ve benimkilerini de kendi örmüştü. "harika" ve "inanılmaz" -ve gazetelerin yatağa çakılmamış. Elkins'in sesiyle. tıkanmış bir damardı. düzensiz olmasını sağlamak için.vardı. . Bir zamanlar giydiğim her şeyi kendim yapardım. Çorapsız ayaklarına terliklerini geçiriyor. Delilerle birlikteyken gülümse ve ne derlerse yap der onlarla birlikte olmak zorunda kalanlar. eski bir tüvit etek ve yünlü bir hırka giymekte ısrar ediyordu. Ömrü boyunca hastalık derecesinde temiz. göz kalemiyle çizilerek bir gömlek düğmesi büyüklüğüne çıkarılmıştı. Asta'yı teyp bandına kaydettiğinde. zarif olmuş. dedim. "Neden böyle davranıyorsun? Böyle konuşuyorsun? Böyle giyiniyorsun? Kim olmak . Dünyanın geri kalanının gözünde Swanny "şaşılası". dış görünüşü de -artan bir sıklıkla. Mrs. yeni giyecek almak onun için hayatın verebileceği en büyük zevklerden biriydi. annem de öyle. Hem de sekiz aralı şişle çifte örgü olmalı. Yünlülerde.

Mrs. Böylece Swanny zaten sakin olmasına karşın. Anlaşılan o da "delilerin isteklerini yerine getir" ekolünün üyesiydi. dedi bana bir kez. Öteki. ona uymak her zaman daha iyi sonuç verir. Swanny çok yaşlı bir hanım. Dediklerine uyduğumuzu anlattığımda. tam gerektiği zaman konuştular. hepimizin tanıdığı Swanny'yi yavaş yavaş yutuyordu. kendi kişiliğine döndüğü ya da diğer insan olduğunda. Đkinci kişiliğine sarındığı günler. yüzü belli belirsiz boyanıyordu. Bir psikologla birlikte yaşadım.istiyorsun? Sen neredesin?" gibi sorular sorarak bilinmezle karşı karşıya kalmak tehlikesini yaşamaktansa. Sakindi.Bir psikolog çağırıp muayene ettirebilirim. ondan tam da bunu beklediğimi söylüyor. Tabiî başka günler. Belki de en iyisi. . Ne işe yaradı ki? Đnsanlar farklıdır. uzun topuklu ayakkabılar ve naylon çorap giymiş bir Hampstead hanımefendisi gibi konuşuyor. Her zaman sakin olmuştu. doktorun sakinleştiricilerini almaya başladı. tekrar Swanny Kjæer olduğu günler de vardı. neden geldiğini açıklamak zorunda olduğumuz anlamına gelir. Ancak yine de ikinci kişilik yavaş yavaş üstün gelmeye başlamıştı. Ama bu Mrs. Yani onun akılca rahatsız olduğunu düşündüğümüzü açıklamış oluruz. tedavi yöntemlerini biliyorum. bense bunun kesinlikle normal olduğunu. Bir insanın sakin olduğunu söylemek. tüvit takım elbisesiyle bir taksiye binip Covent Garden ya da Kensington'a gidiyor. kimsenin bir önlem almayı düşünmediğini söylemek istemedim. Elkins ve hastabakıcılar Swanny gidip de öteki geldiğinde ondan kaçmaya çalıştılar. ama sonuçta ben de bir korkaktım. eski elbiselerini sattığını.Bu haliyle çok mutlu. dedi. "Woman's Hour"da canlı yayına çıkacağı gün. dengesini bozacak bir şeyler yapmak istemeyiz. bunu kullanırdım.Onun yaşında. saçları fırçalanıp leke yerinde bırakılırken. . Eğer onu en iyi tanımlayacak tek bir sıfat bulmam gerekse. görevlerini yaptılar. Böyle. Kjær'e gelenin kim olduğunu. diğer bir deyimle parasını Swanny ödediğinden hastasını haftada en az bir kez ziyaret etti. Dickens okuyup günlük tuttuğunu söylemedim. Sandra'nın mülakatı ertelemesi gerekmiyordu. Swanny artık işçi sınıfından bir nineydi. Bazen.eski güzel elbiseler giyiliyor. nereye. belki de bu sadece barışçı bir kabulün ya da mutsuz bir kadere gösterilen rızanın belirtisidir. Ne önereceğini tahmin edebiliyorum. partilere katıldığını. yüzünde bomboş bir umutsuzluk gördüğümü anlatmadım. hastalıklı ellerindeki şişlerden çıkan şekilsiz ve pembe şey karşısında hayranlığımı gizlemiyordum. Bildiğim kadarıyla. Sandra. yine de tersini yaptım. . Şişler kaldırılıyor -merak ediyordum. bebek elbiseleri örüyordu. kim olduğunu sormadığımızı söylemiştim. onu sakinleştirecek bir ilaç vermem. dedi. Onun özel hastası olduğundan. adı olmayan o değişik kişi. onun mutlu olduğu anlamına gelmemeli. . hangi düşünce ve kararların sonucunda. kimse de sormadı. Kendi kişiliğine döndüğü günler giderek azalıyordu. Torben'in aklını çelenin Swanny'nin sessiz ve sakin iyiliği olduğunu sanıyorum. bir kuzeyli tanrıça görünüşünün yanı sıra. Swanny'nin yaşındayken annesinin millerce yürüyerek Hampstead Heath'e gittiğini. Doktoru daha bütün bunların en başından beri Swanny'yi dikkatle izledi. Bundan emin değildim. bir kitabevinde kitap imzalıyor ya da ajanıyla yemek yiyordu.

Sol yanağında bir iz vardı. seksen birine geldiğinde de büyük bir olasılıkla Mrs. Üstelik on sekiz aylık bir çocuğu. Elkins'in konuşma tarzını. Böylece onun kişiliğini aldı. .Edith olması mı? Asta üç dört yıl boyunca kızı Swanhild'le ilgili notların tarihlerinde hile . Edith artık on sekiz aylık olacaktı. Edith-konuşma tarzı olarak benimsedi. ne yapacağını bilmedikleri için endişeliydiler. bölgesel Yaşlı Vatandaşlar Kulübü'nün üyesi. O günlerde Edith on dört aylıktı ve yürüyordu. doğru olanın bu olduğunu söylüyordu. Edith'in çıplak ayaklarına terlik giydirmek ve saçını taramamak oldu. değil mi? . yanıldı. Belki de bana hiç söylemeyecek. içine doğduğu çevrede büyüyeceğini. dedi Paul. bir kimlik aradı ve bulabildiği tek imkâna sarıldı. Bu kadının kim olduğunu. . Swanny'nin okuduğu Donald Mockridge yazısını yeniden inceledim. Büyük ihtimalle. . Edith mavi gözlü. birçok torun sahibi. Heath Caddesi'ndeki çöpçü kadını ara sıra görmenin sonucu.. sonunda bir kimliğe kavuşmuştu. Delilerle birlikte olan gibi.Yeni okudum. sarışın bir bebekti. . Edith Roper. televizyon izlerken örgü ören annesine benzeyeceğini düşünmüştü. Düş gücü. kasımda Đngiltere'ye dönen Rasmus'a üç aylık bebek olarak yutturması da imkânsızdı. Edith Roper olmak istedi. çoğunu unuturum. Elkins'in Walthamstow'da oturan. Kader hileye uğramıştı. kurnazlığa başvuracak ve terlik giyip örgü ören yaşlı kadın için bir isim ve bir hikâye uyduracaktı. Ama her seferinde geriye adım attım. çünkü bu belirtilerin ardındaki açıklamalar ve gerçekler kendi aklımızda gizli kalan noktaları da ortaya çıkarır.Eğer yanlış hatırlamıyorsam. yaşıtlarından çok daha uzundu. Asta bebeği 28 temmuz 1905 yılında evlat edindi. Bir hafta geçsin. Ya da Edith Roper olduğunu sanarak. Edith. Bilinçaltında Mrs. Edith'in Asta tarafından alınmaması durumunda.Yine de yanıldı. Edith Roper olduğunu sanıyordu. Swanny. Swanny çarpık bir mantık yürüterek. Belki de geçmişte başka fırsatlar bulmuştu. ama hiçbiri bunun kadar uygun değildi. işçi sınıfıyla tek teması evinde çalışan hizmetlilerle kısıtlı olan korunmuş bir kadının sınırlı düş gücüyle Edith'i yıkanmayanların arasına yerleştirdi.Evet. Neredeyse soracaktım. ikinci kişiliğinde kim olduğunu bilmek istemiyorlardı.Giderek endişelendikleri belliydi. üç ay sonra da bebeği emzirdiğini yazmıştı. Swanny öldükten altı ay sonra anladım. Günlüğü ne kadar iyi biliyorsun. Çünkü kendisi ya da bilinçaltı. eminim Swanny de Asta karşısında öğrenmek istediğinde benim gibi sıkıntı çekmişti. Gerçekten de imkânsız. Bazen en az onlar kadar korkuyordum yine de öğrenmek istedim. mayıs 1904'te doğmuştu. Dilimin ucundaydı. Belli ki teyzen inanmak istedi. tabiî. işleri düzeltmenin zamanı gelmişti. Hepimiz delilik belirtilerini görmezlikten geliyorduk.

nihayet bir kız doğurabilmiş miydi? Hiç öğrenemeyeceğiz. Đrlandalılara benzeyen herkes gibi o kadar açık bir yüzü var ki. doğumdan sonra mı öldü? Yine bir erkek miydi. Yine de eğer öğrensendim bile artık bunu Swanny'ye anlatamayacaktım. Yirmi birinci bölüm . büyük bir düş kırıklığının kurbanı olarak ölmüştü. Rasmus'u bir katil olarak göreceği bir adamla bir fahişeden başka bir şey olmayan bir kadının çocuğunu evlat edinmeye ikna etmediyse. Teyzen onları yırttı. Đmzasız mektupları yollayan da Asta'ydı. bilmiyorum.yapmadıysa. yoksa. Yanlış değerlendirerek. Asta Swanny'ye evlat edinildiği söylemişti. Bütün bunları çizebiliriz. neden bahsediyoruz? 28 temmuz civarında doğum yaptığı kesin olan Asta'nın o günlerde sokakta yürüyecek durumda olduğunu. Torben başından beri haklıydı. Yani.Eee. bir zamanlar Asta'nın oturduğu yere çok yakın olan evine gittik. Westerby'lere benzemiyordu. bütün konudan sıkıldığını düşündüm. Hepsi de genetik araştırmalar yapılamayacak kadar erken doğmuştu. dedi Paul. Mektup Hampstead'den postaya verilmemiş miydi? Mektubu yakmamış mıydı? Evet. ama atmamış da olabilir. Onun yerine Hackney'ye.Evi aramamı mı söylüyorsun? . o gece bir daha günlüklerden ve Swanny'nin ilginç yanlışlığından söz etmedik. karmaşık bir gerçeği öğrenen kişinin meraklı ifadesine dönüştü. Bununla yetinmem gerekirdi. kendi çocuğu ölü mü doğdu? Yoksa. Öğrenmek istediğimi sandığımı söyledim. Hepsi günlüğün o eksik beş sayfasında olmalı. kendini olması mümkün bile olmayan bir kişi sanarak.Sadece bir konuşma biçimi. mektubu Asta yazmıştı. Đmzasız mektuptan bir daha söz etmek istemediğini fark etmedim. Evi aramadım. Maalesef sana inanamıyorum. değil mi? .Neden maalesef? . Rasmus'a söyledikleri ve Rasmus'un ona cevapları konusunda yalan söylemediyse.Bu. ama bunun kanıtı yoktu. Üstelik.Neler olduğunu merak ediyorum. fazla belli etmemeye çalışarak konuyu değiştirdim. bu ifade ben konuştukça silindi. imkânsız. Swanny Asta'nın kendi kızıydı ve Asta bir hikâye uydurmuştu. ama birçok kişi ailelerinden farklı olabilirdi. hakarete uğramış görüntüsüne rağmen. derim. . dedi Paul. gerçeği ne kadar öğrenmek istediğine bağlı. başkalarının kaybolmuş çocuklarını kapıp eve götürmeye hazır olduğunu mu? . Yüz ifadesi sertleşip sabitleşti. . Bana Asta'nın evini göstermek istiyordu. gözleri ruhunun aynası gibi. ama yetinmedim. Hem de hiç.

Gelecek ayki düğüne kadar Cropper'ın annesi ve babasıyla birlikte oturmaya gitti. tehlike yok demektir. üstelik de Cropper'dan tamı tamına altı ay daha büyük olduğunu da öğrenmiş. Hepsi ne kadar boş! Zavallı Hansine'nin en büyük korkusu. Bir sürü güzel parçamı kırdığı gibi. Çavuş beni yine Hansine'nin izinli olduğu gün ziyarete geldi. "Eğer benim karım benim arabamla gezmek isterse. bunu yapmamam gerektiğini anlıyorum. müstakbel kayınvalidesinin okuyup yazma bilmediğini öğrenmesi.17 ocak 1920 Det er mserkeligt. Ne korkunç bir cinayet. Cropper Hansine'nin aslında yabancı bir ülkeden olduğunu belli etmek için tek bir fırsatı bile kaçırmıyor. Rasmus ve ben düğüne davetliydik ama tabiî gitmedik. Jeg kan svaargepaa. men sidste Gang Sergeanten kom paa Besfg. Cropper kocasıyla Leytonstone'da oturacak. Onu kıskanmadığımı söylemeliyim. Đşini devralan yeni hizmetçinin adı Elsie. yıllardan beri dolapta duruyordu. Rasmus'un Çavuş'un beni gezdirmesine ses çıkarmayacağını kim tahmin edebilirdi? (Artık ona Harry demem gerektiğini buraya yazıyorum. atjegikke arrangerede det med Vilje. Evli çifte yıllardan beri sahip olduğum ve Berger Amca'nın kız kardeşinin bana kendi düğünümde verdiği bir Royal Copenhagen vazosu hediye ettim. Eğer abartmıyorsa. Emily ve Elsie. kuşkulanmaya başladım. onu ben gezdiririm" demesi ona daha uygun olurdu. eğer davet edilirsem. Hansine'nin ayaklarımın arasında dolaşmamasına seviniyorum. Đngilizcesini eleştiriyor. Çavuş'un beni otomobille oraya götürmesini isteyeceğim. Đlginçtir. Bunu nasıl saklayacağını doğrusu merak ediyorum. ne de karışık! Yeni adıyla Mrs. Onun gelip önlüğünü buruştura buruştura ne kadar yakışıklı olduğunu söylemesini ya da anlamlı anlamlı konuşmasını istemiyorum. şimdi de evde olmadığına göre. Ama hediyeyi verirken yüzündeki ifadeyi görünce. kendiliğinden oldu. Hansine'nin vazoyu daha önce hiç görmediğinden eminim. men det var hare helt tilfældigt. Gidilecek daha ilginç yerler olmalı.) Aslında giderek daha sık gösterdiği o meşhur öfke nöbetlerinden birine kapılmasını bekliyordum. yaşlı Mrs. Önümüzdeki günlerden birinde. var det igen Hansines Frieftermiddag. 12 nisan 1920 Hansine evlendi. Vazoyu hiç sevmemiştim. Düşündükçe. bunu da elinden düşürmeyeceğini umuyorum. Tek söylediği . Tabiî o geldiğinde. Bunu böyle ayarlamadığıma yemin ederim.

"Bir işçi için" diyecektim ama. Ya karısıyla kızları? Onlar da Harry'le birlikte olmak istemezler mi? Sadece gülümsedi ve ailesini hiç ihmal etmediğini söyledi. bir sürgün olmanın nasıl bir duygu olduğunu sordu. ama konuyu değiştirmektense beni Danimarka hakkında konuşturmaya devam etti. . güzel köyleri görmek için Hertfordshire'a gittik. kendi kızımı kıskanıyorum! 29 temmuz 1920 Swanny dün on beş yaşına girdi. Ama bunu kabul edemezdim. Sonunda. Çalışmaya önce otobüs şoförü olarak başlamış. Suffolk ve Essex'ten orman ve kır manzaraları çizmiş. kolay arkadaşlık kurmuyor. ama diğer taraftan da biraz rahatsız oluyorum. Sakin bir köy yolunun kenarında. Çok şey biliyor. okuldaki arkadaşlarından hiçbiriyle eve çağıracak kadar yakın olmadığını söyledi. onun sınıfındakilerin. Anne babalar çocuklarından bahsederken. Örneğin. Yanımda piknik malzemesi getirdim. Doğum günü partisi istemedi. Durumdan yararlanacağını sandım. o sırada tepemizdeki ağacın bir kayın ağacı olduğunu gördüm. Galiba kıskanıyorum. ama eve dönünce ansiklopediye baktım. sanki yüreğime bir sızı oturdu. Söyledikleri bir bakıma hoşuma gidiyor. çocukları da alacağız. tarih. "Şimdilik cumartesi gezmeleriyle yetinelim" dedim. Evimi ve ülkemi öylesine özlediğimi anladım ki. ağaçların altında sevimli bir yer buldu. ilk otomobil gezintimize çıktık. Anlattıklarımın doğru olup olmadığını söylemem imkânsız. işini bitirdikten sonra akşamüstleri gezdirebileceğini söyledi. konuşma ve düşünme kendimi güçlü hissetmeme ve sonunda tekrar gülmeme neden oldu. Harry çok memnun oldu. Bana Danimarka'yı. ama yararlanmaya çalışmadı. bu haksızlık olurdu. Gelecek hafta. sanki her şey kalıtımla geçermiş gibi. Đngiltere'de ressam olduğunu bile bilmiyordum. başlangıçta rahatsız olduğunu belli ettiyse de kısa sürede rahatladı. O da benim gibi. "Bu fırsat kaçmadan yakalamak gerekiyor" diye düşündüm. Sözünü ettiği ressam John Constable. Onu karşıma oturttum. Gerçek arkadaşı yok. haklıydı. Herhangi biri için çok şey biliyor. Harry Swanny'den çok hoşlanıyor. mezarı da Hampstead Kmsesi'nin avlusundaymış. doğa konusunda da çok bilgili. "Bilmem ki bunu kimden almış? Benden ya da babasından değil. Beni her cumartesi günü. Her şeyin kalıtımla geçeceğine inanmıyorum. Ailemizde hiç öyle davranan olmadı" derler. Başlangıçta biraz gergin ve endişeliydim. benim oturmam için yere battaniyeyi yayıp üzerine minderler daha yerleştirirken benim yanıma oturmayacağını.Mercedes'i almamız. Swanny'nin hak ettiği beğeniyi görmesi beni memnun ediyor. örtüyü çimenlerin üzerine yaydı. gerçekten de yürüyüşe çıkacağını söyledi. Dahası. şimdi kentin Sular Đdaresi'nde çalışıyor. Hep son derece saygılıydı. bu ilerlemiş yaşta. Bana Đngiliz kraliyet ailesinden kimlerin Danimarkalı prenseslerle evlendiğini anlattı. Oraya gidip mezarını görebileceğimizi söyledim. ama Hampstead'de yaşamış. Üzüldüğümü anladığını sanıyorum. konuşulacak birinin yanında olmak değişik bir duygu. hafta arasında da. bana hiç tanımadığım bir Đngiliz ressamdan söz etti. artık en az sevdiği otomobil bu. onun ne kadar sevimli ve cana yakın olduğunu dilinden düşürmüyor. onların yanında rahat davranırsanız bundan yararlanacaklarını öğrenerek yetişmiştim. Arabadan piknik sepetini taşıdı.

biz de bir tiyatro matinesine gitmeye karar verdik. Yolculuk için iki elbise aldım. Kimse için -Mogens dışında. Đçimden Mogens yaşasaydı şimdi yirmi iki yaşında olurdu. Housman'la kavga etmezse. konuların çoğunda mutsuz anne babalar. Đlginçtir. ama ağzımı açmadım Hayat Mogens öldükten sonra da devam ediyor. bira içip gülen. Kızlar Mrs. ama bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu.kolay gözyaşı dökmez. birkaç gün sonra oyunu hayal meyal hatırlıyorum. Aslında niyetimiz Kew Gardens'a gitmekti. mor mavi bir çay elbisesi. Onları okula göndermemek doğru olmazdı. Đyi bir oyun değildi. Housman'da kalacak" diye yazmalıyım. Ötekiler gibi acı. kendi cinsine göre uzun ve mutlu hayat yaşadı. Bjfrn'ü kilerde kaskatı buldu. çift atkılı siyah bir çift ayakkabılar en sevdiğim ayakkabı biçimi bu. Mogens hayatta olsaydı. ama tanıdıklarımda bunu gördüğümü pek söyleyemem. Bleak House'u üçüncü kez okuyorum. "Eğer Rasmus o güne kadar Mr. Herkese Mr. Söylediğimin pek bir etkisi olmadı. tabiî . Yirmi santim bacak gösteren etekler giyeceğimi rüyamda görsem. tatilde Paris ve Viyana'ya gittim. ama geri kalan zamanda Kopenhag'da Ejnar ve Benedicte ile beraber olacağız. soğuk ve züppe değil. Harry'yi kendisi için de bir bilet almaya ve benim yanıma oturmaya ikna etmemdi. Zavallı köpek. kötü niyetli. Aarhus'ta. onlarda gördükleri davranışları kopya etmeye çalıştıklarını sanıyorum. Yüksek topuklu. Housman'ın onu kazıkladığını söylüyor. "Mogens'i anarken mutsuz olmamayı öğrenmemiz gerek" dedim. Asıl ilginç olanı. sakat kalmış . 4 eylül 1920 Rasmus ve ben Danimarka'ya gidiyoruz. umarım söyledikleri ayın 12'sinde gidişimize kadar Mr. erdem meraklısı. Housman'da kalacak. Swanny. kızlar Mrs. inanmazdım. Đki elbisem de kısa. O korkunç oyun hakkında ikimiz de aynı düşünceleri paylaştığımızı gördük. yas tutmasını istemem. 20 mart 1921 Harry bana şaşırtıcı bir şey anlattı. Housman'ın kulağına gitmez. Sabah Emily aşağıya indiğinde. Oyunların çoğu savaş ya da savaştan sonra olanlarla ilgili. Đki yıl önce bizde kaldıkları iki günde görebildiğim kadarıyla. Aslında. Benedicte'den hoşlandım. Allah'tan bu renkler de bana çok yakışıyor. uzun konuşmalarda esnememek için kendimizi zor tuttuk. kolay kolay ağlamayan Rasmus ağladı. Mogens gelebilseydi belki bir parti vermeyi düşünebileceğini söyledi. mavi-siyah Chanel bir takım ve lila-siyah kadife manşetli. eğlenceli insanlar olarak tanınır. Bu genç yaşında ölmüş ağabeyini hatırlayıp üzülmesini. Danimarkalılar neşeli. herhalde bizle birlikte oturmazdı demek geçti. o korkunç kız kardeşiyle birlikte bir iki gün geçireceğiz. Bu yıl her şey mavi ve siyah. ama kendi ülkeme hiç dönmedim ve çok heyecanlıyım. duygusal bölümlerinde gülmemek.çocukların anne ve babalarını taklit ettiklerini.

adlarını yeterince değiştirmedikleri için sıkıntı çeken Mr. ama flört etmeye başladıklarında gidip tek bir imzayla adını değiştirmiş. Rasmus'la birlikte Paris'ten döndük. Aslında bir değişiklik yapman. Bu yaz kırk bir yaşında olacağım. lles'a gidip Champs-Elysees'de gezindik. ama evet evet. Bu ilerlemiş yaşıma rağmen. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. Bu sabah saçımı uzun uzun inceledim. Çocuk istemeyene bak! Swanny bebeği görmek istediğini söyleyerek beni şaşırttı anlaşılan Harry bizi oraya götürecek. Biraz daha ikna çatışması yaparak Harry'yi bir çayevine. Zavallı Rasmus. dinlenmen gerekiyor. her birini gördüğünde kafasını uzatıp bakıyor. Đngilizlerin yabancılardan nefret etmelerinden söz ediyorduk. . ama Rasmus'un tek ilgilendiği otomobiller. Almanca bilmediği ama okuyabildiği için Almanca bir sözlüğe bakıp Alman soyadının Duke anlamına geldiğini öğrendiğini anlattı. aramızdaki sınıf duvarı her geçen hafta biraz daha incelip alçalıyor. Sayfanın tepesine bakıp Harry'nin bana şaşırtıcı bir şey anlattığını yazdığımı gördüm. sadece orta yaşlılar ve çocuklar var. Harry kendisi de bir Alman ismine sahip olduğunu. Swanny'den. Bütün bunlar karısını tanımadan önce olmuş. çok yavaş geçiyor. Louvre'a gidip Eiffel'e çıktık. Hansine'nin bir kızı oldu. Duke adını almak çok akıllıcaydı. sakalı grileşti. Swanny'nin evlenebileceği uygun bir genç bulamamamızın ne kadar korkunç olacağını söyledim. Gerçekten de çevrede öyle çok genç adam görünmüyor. sevgiye hasretim. Adını Joan koyacaklarmış. Doğrusunu düşünmek gerekirse. Tatilde. saçımın hâlâ eski kum renginde olduğunu gördüm. ve Mrs. bana Danca olmasına rağmen Đngilizce gibi duran bir adımızın olmasından dolayı ne denli şanslı olduğumuzu söyledi. sevgiyi özlediğimi söylerim. Sanırım bu da geçecektir. günler çok uzun geliyor. Q-düşündüm. kafasındaki saçlar hâlâ kahverengi olmasına rağmen. Söylediklerini anlayabilmem için uzunca bir süre gerekti. 23 haziran 1923 Dün gece. Çok akıllıca düşündüğünü söylerken. ama sen ne yapıyorsun? Aynı şeylerle ilgilenmediğin için konuşamadığın biriyle berabersen. başka insanların içinde insanlar arasında sevginin farkına vardığımı. Yakışıklı gençlerin çoğu öldürüldü. Paris'te bu otomobillerden bir sürü var. Harry ve ben iyi dostuz. sevgiyle hiç tanışmadığımı. birlikte çay içmeye götürdüm. bense cinsel gerginliğin farklarını ve titreşimlerini herhangi bir kadından çok daha fazla hissediyorum. evlenecek genç kalmadığı için yaşlı bakireliğe mahkûm kızlar var. evden uzaktayken günlük tutmuyorum.durumunda olsak da o çarpıcı derecede yakışıklı. oyunda nişanlısı ölen kızdan bahsettik. yüreğimi açıp. Okuma bilmeyen insanlardan bahsetmişken. çok da özlüyorum.çocuklar. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü anlattı. saçımda tek bir beyaz tel yok. Cinsiyet duvarı ayrı bir konu. efendi ve uşak -ona hiçbir şey ödemesek de. Dürüst olmam gerekirse. çevremdeki tüm sevginin. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. Tatiller ilginç şeyler.

Kamboçyalı bir köylü gibi görünmekten hoşlanmıyorum. yanılıyor! Günlüğümü ve -ah. Chelsea'de. aylardan bahsediyor. kemerler kaymış. ama Harry'ye ne düşündüğünü soracağım. Savaştan önceki günlere. Brüksel'e gitmek istemiyorum. özellikle de portrelerden hoşlandığımız için.Harry'yi özledim. Göğüs kalçalara kadar inmiş. Far'la gidip onun evine bakıp bakmayacağını sordu. Her ikimiz de resimden. Rasmus'la birlikte geçirdiğimiz günler boyunca. elbise almak. Benedicte'nin Swanny'yi onlara göndermemi isteyen mektubuyla karşılaştım. Cheyne Walk ya da benzeri bir yere taşınmamızı isterse ben de reddedeceğim. Moda neredeyse Hindicin elbiselerine dayanır olmuş ama ben sevmedim. Bugün Britanya Adaları'nın Cadillac mümessilliği gibi bir şeyi aldığını öğrendi. Haftalardan değil. tabiî Marie her şeyi duyup ağlamaya başladı. altı ay diyor. ne kadar gülüp ne kadar çok şey paylaşacağımızı düşündüm. Düşüncemi kabul ettirmemin bir örneğini de dün. Rasmus'u öldürebilirdim. Bunun anlamı bu ülkede onun. Şey. Đkimiz de uzun süren büyük ve nefis yemeklerden hoşlanıyoruz. şimdiye kadar yaptığımız tartışmalardan en şiddetlisi. 12 nisan 1924 Rasmus havalara uçuyor.parmağıyla gösterip anlamadığım. ikimizin de birlikte yapmaktan hoşlandığı tek şey. Cline Cadillac satacaklar. benekli bir elbise için de Chanel'e gittik. ne kadar para bana harcadığını umursamıyor. King's Road'da büyük bir dükkân açmayı düşünüyorlar. aynı şeyleri görmek isteyeceğimizi. Çocuklarla böyle konuşmamasını söyleyip bağırdım. Siyah-beyaz etollü bir elbise almak için Patoilya. Kızlarla birlikte Bognor Regis'te -orası da neresiyse. Rasmus kendini binlerce pound kazıkladığını söylediği Mr. Housman'dan kesin olarak ayrıldı. istediğim gibi yapmamı söyleyecek. düz hatların hakim olacağını kararlaştırmış. günlüğümden de çok. En kötüsü de Marie'nin böyle bir şey olursa. Onu kucağına oturtup sarıldı -on üç yaşında bir kızı. Paris şömizyenin öldüğünü. Sanırım bundan sonra Padanaram'dan ayrılıp. . Mor'un da gidip Harry Amca'yla evlenip evlenmeyeceğini sorması oldu. Eğer benim bileklerime kadar inen bir şey giyeceğimi sanıyorsa. koskoca iki hafta boyunca orada. sonra da Brüksel'de baş başa iki hafta. anlamak da istemediğim şeylerden söz ediyor. Rasmus yaşamak için yiyor. onunla baş başa ne yaparım? Şiddetli bir tartışma oldu. Swanny'den o kadar süre ayrı kalmaya dayanamayacağımı sanıyorum. yanımdaki Harry olsa ne kadar başka olacağını. Swanny'ye soluk mavi Çin ipeğinden bir elbise aldım. Döndüğümüzde. bana bir gün sonra taşınacağımızı bildirip elimden geleni yapmamı istediği dönemlere kıyasla başımı kaldırıp sesimi çıkarmayı öğrendim. Yine de yarın Harry'yi göreceğim ve tavsiyesini isteyeceğim. bu yaz tatilinde yapacaklarımızı söylediğinde yaşadık.iki hafta. Rasmus elbiseyi kendim için aldığımı sandı.ve eğer Mor'la birlikte yaşamaya dayanamıyorsa. Hakkını vermem gerek. güzel yemekten zevk alacağımızı düşündüm. O ve yeni ortağı Mr. Aslında bunun sorulması için en uygun insan Rasmus ama o aldırmayacak. sadece onun Cadillac otomobilleri satması oluyor.

Demek Mor şoförle evlenecek.Ben hayattayım. Bazen elimi öpüyor. . aynı şeyi hissediyor. Bana söylediğinde. hiç gülünç olmadı ki. Bütün bunlar ne saçma! Yine de Swanny'nin gerçekten güvenilebilir biriyle birlikte olmasını bilmek güzel. Harry'nin çocuklarını doğuran kadım kıskanıyorum. yüzümden kan çekilirken ürperdim. ama onun da faydası yok. bunu yazmaktan bile özlemden midem bulanıyor. hepsi bu.. Altı yaşında olsa. Swanny'nin ilk nedimeliği olacak.Marie böyle bir şeyin söylenmeyeceğini bilecek yaşta. Belki Harry de istiyor. Bisgaard'ın yanında. yine bir kız. . benim böyle bir inanışım yok ama o deyimi hiç unutamıyorum. kafasını onun sakalına dayamıştı. yanımda yürüyen o olsa dünyanın ne kadar değişik olacağını düşünerek seyahate çıkmayacağım. Bu. her biri kaz yumurtası mavisi bluzlar turkuvaz saten etekler giyecek. bunun harika bir haber olduğunu söyleyip onu kutladım. Aslında böyle düşünmüyor. gülünç olacağını söylüyor. başımı sallayıp gülümsedim. Artık dört kızları var. Duke. başının üzerinden Rasmus'un yüzünü buruşturduğunu gördüm. Mrs. Ama bir daha Rasmus'la baş başa bir yere gitmeyeceğim. Mrs. Hepsi altı nedime. Keşke yapabilseydim. nerede olduğunu bilmem gerek. ama çok mütevazi. Bu da Swanny'nin ikinci nedimeliği oldu. fazla mütevazi. Rasmus'un kucağındaydı. anlardım. yapmak istiyorum ama faydasız.. Swanny olmadan bu ev ölü. Tabiî gülünç olmayacak. Yanlış bir şey yapmayacağımı biliyor. 16 mart 1925 Hep birlikte Knud'un düğününün etkisini üzerimizden atmaya çalışıyoruz. öteki kızlardan çok daha uzun olacağını. öyle mi? dedi. Üç kere nedime. gemiyle gitti. bayılacak gibi oluyorum. Gördün mü yaptığını. Aslında onu koruyacak zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenenin Swanny olmasını isterdim. bütün gün boyunca Harry'yi. hiç gelinlik giymedi. yüzümün kızardığını hissettim. Onun başka başka evlerde kalmasını istemiyorum. bir üçüncüsünü istemiyorum. Batıl inançlar gülünçtür. kıskanıyordum. Dorte Bisgaard çok zengin ve soylu bir Danimarkalıyla evlenecek. biz öyle insanlardan değiliz. 2 haziran 1924 Swanny Danimarka'ya gitti. bütün odalar cansız ve sıkıcı. Bisgaard onu doğruca Ejnar ve Benedicte'ye götürecek.. Gerçekteyse. tabiî düğünün Bisgaard'ların West Heath Caddesi'ndeki alelade evinde yapılması söz konusu olamaz. Harry'nin çocuğunu ben doğurmak isterdim. sonra da bana döndü.. Swanny'yi kandırabilmek için uğraşmam gerekti. Harry'nin karısı yine bir çocuk doğurdu. Swanny düğüne oradan gidecek. Bu sabah Mrs. o adamla yalnız giderek. Ben ölü bir odadaki tek canlı şeyim.

Maureen elindeki çiçeği Swanny'ye fırlattı, hiç anlamadığım bu geleneğe göre gelinin attığı buketi yakalayan kız hemen yakında evlenirmiş. Tabiî, Swanny daha yirmisine girmedi ve çevresinde hayranları var. Darıimarka'dayken ondan çok hoşlanan o genç, Dorte'nin düğününden sonra partide tanıştığı o adam Swanny'yi mektup bombardımına tutuyor. Hem Danimarkalı hem çok uygun birisi, ters olanı Swanny'nin onunla birlikte Güney Amerika'da yerlere gitmesini istemesi. Evlenip hemen ardından Samgo mu, Asuncion mu, neresi unuttum, oraya gideceklermiş, Swanny akıllı davranıyor, bekleyip görmek istiyor. Ona cevap yazıyor, ama mektupları hem sık değil hem de kısa.

16 nisan 1927 Babaanne oldum. Kendimi eskisinden farklı hissetmiyorum, eskisinden değişik görünmüyorum, üstelik bebeğe karşı da hiçbir şey duymuyorum. Bu sabah onu ve annesini görmeye gittik. Aynı Maureen gibi, tombul yüzlü ifadesiz bir çocuk, hoş Knud da bir güzellik abidesi değil. Adını John Kenneth koyacaklar. Erkekler üst kata çıkıp kutlamayı içkiyle yaptı, Knud buna "bebeğin başını ıslatmak" diyor, onlar gider gitmez Maureen bana doğumunu tüm ayrıntılarıyla anlatmaya, ne kadar korkunç bir şey olduğunu, ne kadar da uzun sürdüğünü söylemeye başladı. Sözünü kestim. Hepimizin çocuğu olduğunu -nişanlılarını savaşta kaybeden "ihtiyaç fazlası" kadınlar hariç- hepimizin aşağı yukarı aynı şeylerden geçtiğimizi söyledim. Đki düşüğü saymazsak beş çocuk doğurduğumu hatırlattım, bana bilmediğim bir şey anlatamayacağım söyledim. Oturdukları o korkunç daireyi o seçmiş olmalı. Belki de değildir. Knud'un benimle ortak hiçbir yanı yok, üstelik babasıyla da yok. Komik olanı, Đngilizlerden de fazla Đngiliz olması, Avrupalılar apartman dairesinde yaşamayı seçerken. Đngilizlerin müstakil evlerde oturmayı tercih etmesi. Ama biliyor olmam gerekirdi, insanları anlamak zor. Artık hava daha geç kararıyor, Harry beni yeniden akşam yemeğinden sonra çıkarmaya başladı. Mercedes'te bir arıza varmış, Rasmus Cadillac'ı alabileceğimizi söyledi. Artık arka koltukta değil, önde, Harry'nin yanında oturuyorum. Her şeyin nası1 başladığı ilginç. Başlangıçta arkada oturuyordum, durup biraz yürüdükten ya da bir şeyi seyrettikten sonra dönüşte, ön koltuğa geçiyordum. Evvelsi gün, arka tarafta oturmak üzereyken bunu komşuların görüp dedikodu yapmalarından korktuğum için yaptığımın farkına vardım. Kendimden utandım. Ne zamandan beri insanların ne düşündüğüne aldırır oldum ki? O zaman başımı salladım, hemen anladı, her zamanki gibi düşüncemi okudu ve bana ön kapıyı açtı. Şimdiye kadar hiç yanlış bir şey yapmadık, yapmayacağız. Kötü düşünene lanet, derim ben. Babaanne olmaya fazla aldırmadığımı söyleyince güldü, büyük kızının evlenmek istediğini, kısa zamanda bana yetişeceğini söyledi. Kız daha on altısında, 1911'de doğdu, anladığım kadarıyla doğması gereken günden önce doğmuş. Neden bilmem, her ikimizin de torunları olması düşüncesi hoşuma gitti. Playhouse'da Somerset Maugham'ın The Letter'ını görmeye gittik. Gladys Cooper

oynuyordu, onu her zaman beğendim, bir oyuncunun olması gerektiği gibi güzel, ama hikâye kendisine tecavüz etmeye çalışan adamı öldüren bir kadından bahsediyor. Aslında adam kadının gerçek sevgilisiydi, ama adamın Çinli bir metresi olduğunu öğrenince, kadın onu vurdu. Sonra, geç olup havanın kararmasına rağmen Hampstead'e gidip Heath'de dolaştık. Bugünlerde araba gezintilerimiz gittikçe kısalıyor, yürüyüşlerimiz, birlikte yediğimiz yemekler, tiyatro ve konser izlememiz gittikçe uzuyor. Ne olduğunu ben de, o da biliyor ama söylemiyoruz. Birbirimizle flört ediyoruz ama ne öpüşüyoruz, ne elimizi ötekinin beline doluyoruz, ne birlikte olabiliyoruz, masanın iki yanından birbirimizin gözünün içine bakmanın, birlikte kahkaha atmanın, elimi elinde sıkıca tutmasının ötesinde hiçbir şey yapamayacağımızı biliyoruz.

2 kasım 1929 Swanny, bütün karşı koymama rağmen, bugün yeni işine başladı. Artık bütün duygularımı bastırmam ve bunun hakkında tek bir söz bile etmemem gerekiyor. Swanny kabul etse, Torben Kjær onunla yarın evlenir. Bir de Maurp bir yerden akrabası olan o genç var. Swanny için çıldırıyor, bütün hayatını telefonda geçiriyor. Ama eğer Swanny her sabah o yaşlı kadının köpeğini Hampstead'de gezdirmeyi, kadına da saçma sapan kitapları okumayı tercih ediyorsa yapsın bakalım. Artık büyüdü. Tabiî Rasmus onun ne yaptığıyla hiç ilgilenmiyor, sadece ona elbise parası vermekten kurtulduğu için seviniyor. Kazandığı azıcık para elbiselerini karşılamaya ancak yeter. Geriye bakınca, Maureen ve Knud'un bir çocukları daha olduğunu yazmayı unuttuğumu görüyorum. Geçen pazartesi Charles doğdu. Harry'nin büyük kızı da çocuk bekliyor. Şimdi benim Mogens'i doğurduğum yaşta ama daha da önemlisi Marie'yle yaşıt, oysa ben Marie'yi hâlâ çocuk olarak görüyorum. New York'taki buhran Rasmus'un işini etkileyecek. Nasıl olacağını anlamıyorum ama sanıyorum o biliyordur. Bütün önemli şeyler tehdit altında, Cadillac temsilciliği, bu evden çıkıp daha küçük bir eve taşınmak falan. Bu sabah bana Mr. Cline'ın ona yüklü bir kazık attığını söyledi. Bir kere yazacağım, bir daha asla. Bir kere yazacağım ve bir daha okumayacağım bile. Üstelik bu günlüğü ne zaman okudum ki? Harry'ye âşığım. Gelecek yıl elli yaşında olacağım, ömrümde ilk kez âşık oldum. Bize, ona ve bana, ne olacak? Yazık olan, hiçbir şey olmayacağı. Aynı şekilde yaşamaya devam edeceğiz.

Yirmi ikinci bölüm

Bu benim hikâyem olsaydı, aşkımın gelişimini daha ayrıntılı belirtirdim. Konuşmalarımızı yazar, bu arada Asta'yla ilgili söylenenleri almazdım, ilk öpüşmemizi, ilk sevişmemizi anlatırdım. Yine de kısa bir özetin yeterli olması gerektiğini düşünüyorum. Cary'ye bir sevgili bulmak için çok yaşlı olduğumuzu söylerken, Daniel'la geçirdiğim bütün o yılların âşık olma yeteneğimi yakıp kül ettiğini düşünürken ne kadar haksız olduğumu, eğer bunları söyleyip düşünürken bilmiyor idiysem, çabuk öğrendiğimi söylemekle yetineceğim.

Cary'yi daha fazla ihmal etmemem gerektiğini de anladım. Kendi evimde uyumayan iki hafta olmuştu, bu sürenin tamamını Willow Caddesi'yle Paul'ün Hackney'deki evi arasında mekik dokuyarak geçirdim, yine de birkaç kere eve gidip telesekreterdeki mesajları dinledim. Telesekreterden her seferinde Cary'nin sesi, giderek artan bir heyecanla çıkıyordu. Sonunda aradığımda, çok rahatlamış gibiydi. - Aman Tanrım, o kahrolası makine yerine sonunda seninle konuşabilmek ne harika bir şey! "Bir şeyler yapmış olmalıyım" diye düşünüp durdum, yani daha önce yaptığımın yerine bir şey, ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi? Dinle, benimle Roper'ın evini görmeye gelir misin? Đlginç bir şey oldu, artık ondan nefret etmediğimi anladım. Bir cumartesi sabahı, meydan okuyan bir kıyafetle Willow Caddesi'ne geldi, sanki herkesten çok bana gençliğinin yıllara yenik düşmediğini kanıtlamak ister gibiydi eskiden de ona söylediklerim düşünülürse, bunu kanıtlamak önemliydi. Başlangıçta kayakçılar için tasarlanmış, atkılı ve dar bir tulum, beli kemerle sıkı sıkı tutturulan bir tunik ve renkli bir panço giymişti. Endişeli görünüyordu. Gözleri korkuluydu Onu bağışladığımı söylerken yalan söylediğimi anladım, oysa şimdi söylesem yalan olmazdı. Bir zamanlar arkadaş olmuştuk. Sonra, gençliğimizin son demlerindeyken, işe Daniel karıştı. Sanki şimdi bir şeyler olmuş ve bütün o yıllar silinmişti, karşımdaki eski Cary'ydi, bense eski, istediği bir biçimde yeniden gençleşen eski ben. Onu öptüm. Kaçmak istermişçesine geri çekildi, sonra Swanny'nin oturma odasına doğru yürürken, arkamdan yetişip yanağımı öptü. O gün anlayış açısından beceriksiz günümdeydim, olanların farkına varmam, ondan nefret etmekten vazgeçip tekrar hoşlanmamın nedenini anlamam için uzunca bir süre gerekti. Cary ve ben Hackney'deydik, Roper'ın evini inceliyor, Lizzie'nin yaşadığı ve öldürüldüğü odalarda yürüyorduk, birden anladım.

Söz konusu olan, Roper filmi çekilirken, iç sahnelerin Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da mı, yoksa bu iş için seçilecek başka bir evde mi gerçekleştirileceğiydi. Devon Villa, tıpkı Asta'nın görmediğim Lavender Grove'daki evi gibi hâlâ ayaktaydı. Cary'ye de

söylediğim gibi en iyisi çekimi gerçek evde yapmak, evin yıkılmamış olmasını da talihin bir belirtisi olarak kabul etmekti. "Evet" dedi, 'Televizyon yapım kuruluşlarını benim kadar tanımadığın için böyle söyleyebiliyorsun. Roper'lar içinde yaşamamış olsalar bile, başka bir evi çekim için daha iyi bulmaları mümkün." Hikâyeyi yeniden düzenlemekte olduğunu mu söylüyorsun?

- Tarih bazen olduğundan daha düzenli olabilirdi. - Bütün beklenmedik olayları bir düşün. Bu yapımdan bütün umulmayanları uzaklaştırmak istiyorum. - Devon Villa beklenmedik bir yer mi? - Daha bilmiyorum. Görmedim. Bildiğim tek şey, büyük olduğu. Anlaşılan oldukça da görkemli bir yer, Maria almadan önce çok daha parlak günler geçirmiş olmasına rağmen. Yine de bu gibi insanların oturmasını beklemeyeceğin eğin bir ev. Oraya gitmek üzereydi, içimden gelen sese uyarak onunla gideceğimi söyledim; oysa daha önceleri hep ilgilenmediğimi belirterek ayak sürümüştüm. Ama işler değişmişti. Ona karşı duygularım değişmişti. Onunla birlikte olmakta bir sakınca görmüyordum, kaldı ki beraber geçireceğimiz bir gün boyunca eğleneceğime de inanıyordum. Swanny'nin son günlerinde kimin kişiliğine büründüğünü de şimdi öğrendiğime göre, Swanny'nin Edith olmasının imkânsızlığına rağmen, küçük Edith'in yaşadığı evi görmek istiyordum. Çekilmesi düşünülen dizinin yapımcısı olarak Cary, Devon Villa'nın bodrum ve zemin katlarının sahibiyle birinci katın sahibini aramış, bir randevu ayarlamıştı. Sahipleri Fas'a taşındıklarından üçüncü ve dördüncü katlar boştu, ama alt kattakilerde anahtar vardı, bize Lizzie ve Maria'nın cesetlerinin bulunduğu odayı göstereceklerdi. Evin görkemli olduğunu söylerken yanılmamıştı. Bu ev Hampstead'de olsaydı, malikâne olarak adlandırılırdı, ama yıkık dökük çevrenin ortasında, zavallı duruyordu. Bütün terası, süslü ön cephe kaplaması, üstü kapalı ve sütunlu ön kapıya çıkan basamaklarıyla Bayswater'da görebileceğiniz Victoria Dönemi yapıları gibiydi. Devon Villa adı Devon Court olarak değiştirilmiş, ana kapının yanına üç zil konulmuştu. Cary'nin beklenmedik şeyler derken de söylemek istediğini, daha kendini Brenda Curtis olarak tanıtan kadın kapıyı açıp bizi dairesine alır almaz anladım. Sokak kapısı kapanır kapanmaz çevrenin görüntüsü ve gürültüsü kesildi, biraz ötede, Willow Caddesi'nde apartmana çevrilmiş evlerden birinde de olabilirdik. Girişteki hol umut vericiydi, Ward-Carpenter'ın sözünü ettiği kırmızı mermer döşeme ve oymalı merdiven tırabzanları hâlâ yerli yerindeydi. Duvarlar boyunca uzanan sandalyeler, kabartma çiçekleri ve stilize yapraklarıyla en az yüz yaşında olmalıydı. Ne var ki şimdi, Maria Hyde'ın sadece banyolar için kullanacağı beyaza boyanmıştı, dairenin ahşap bölümleri de maun korkuluklar dışında beyazdı. Ama şimdi, Brenda Curtis'in kocasıyla birlikte yaşadığı kattaki iki, bodrumdaki diğer üç odada gezerken, bir yüz yıl önce bitirilmiş bir evde olduğumuzu düşünmek mümkündü. - Đkinci kattaki dairede oturmak istediğimi sanmam dedi, bizi Florence Fisher'ın bölgesi olan bodruma indirirken. Mannering'ler sık sık yurtdışına gidiyorlar, belki de bu yüzden fazla

aldırmıyorlar. Üstelik çevrelerini çağa uydurma konusunda da fazla iddialı değiller, tabiî evlerini temiz tutuyorlar, ama pek bir şey değiştirmediler. O odada yatıyorlar, bilmem anlatabildim mi? Bize baktı. Yani, cesetlerin bulunduğu odada. Orada yatmak istemezdim. - Hayır hayır, biz de istemezdik, diye mırıldandık. - Yedi yıl önce geldiğimizde, burada hiçbir şey yapılmamıştı. Burası herhalde Roper'ın oturduğu zamanki gibiydi. Bodrum katında çok yaşlı bir kadın vardı, otuz yaşından beri buradaymış, zaten burada da öldü, hayatı boyunca tek bir kat boya bile sürmediğinden eminim. En azından bodrumun boya yüzü görmediği belliydi. Maria Hyde'ın mutfağını değiştirmemişti, biz geldiğimizde etraf karafatma kaynıyordu. Öte tarafta, dolaptan biraz küçük bir oda vardı, zavallı hizmetçinin yattığı oda. Kiler bölümü bu taraftaydı, bahçe kapısına yakın; inanır mısınız eski çamaşır kazanı bile yerinde duruyordu, tahta kapaklı, taştan ve alçıdan yapılmış korkunç bir şey. Emlakçı çamaşır kazanının da mutfak tezgâhı gibi koleksiyoncu malzemesi olduğunu söyledi, ama her yeri yıktırdık. Her şeyi değiştirip genişlettik, ferahlattık, yani eskiden neye benzediğini tahmin etmeniz güç. Yere kadar uzanan pencere, Poggenpohl mutfağın taş döşeli ve duvarlı bir bahçeye açılmasını sağlıyordu. Niyeti bozuk bir kedi, defne ağaçlarının arasında, balık dolu bir havuzun kenarında oturuyordu. Sadece üç metre yüksekliğindeki bahçe duvarları eskisi gibiydi, kahverengi tuğlaları artık yakılması yasak ateşin isinden kararmıştı. Polisin ekmek bıçağını bulduğu yerde şimdi etrafı alçak bir taş duvarla çevrilmiş, içinde cüce çamların bulunduğu bir tarh görünüyordu. Kafam Edith'le doluydu, ama kadının da dediği gibi Edith'i bu mutfakta düşünmek, hizmetçi etrafta iş yaparken masanın başına oturmuş, yulaf ezmesini yerken göz önüne getirmek imkânsızdı. Mutfakta dışarıya açılan bir yan pencere olmuş olabilirdi, ama mutfağı o günkü haliyle canlandırmak zordu. Kahvaltıyı gaz lambası ışığında yemiş olabilirlerdi çünkü temmuzda bile evin bu katına güneşin girmesi neredeyse imkânsızdı. Birinci kata çıkmadan önce merdivenlerin dibinde durdum, Mrs. Curtis'i kendi kapısının ardında bırakmış olmanın rahatlığıyla, Edith'i bu dünyada son görüldüğü anda, merdivenlerden çıkarken, kısa bacaklarına çok yüksek gelen hamaklardan tırmanırken ve yukarıdaki dönemeçte gözden kaybolmak üzereyken düşündük. Merdivenleri yarılamıştık ki, yan dairenin sahibi gelişimizi duydu ve sahanlığa çıktı. - Onu bu saatte göremezsiniz, dedi. Cary kimi göremeyeceğimizi sordu. Edith'i.

Söylediklerinin üzerimizdeki etkisi, belki de gözlerimizin açılması onu keyiflendirmişe benziyordu. - Sadece bir şaka, hanımlar. Bu kadar korkmayın. On yıldan beri buradayım, ama onu daha hiç görmedim. - Bir hayalet? - Öyle diyorlar. Yukarıdaki kadın, Mrs. Mannering onu bir kere gördüğüne yemin ediyor. "Bardağına biraz daha su koymalısın" dedim. "Saçmalama" dedi, "Đçki içmediğimi

Tablo askıları hâlâ yerindeydi. herhalde bir eskici dükkânından düzineyle salmış olmalılar. koluna yapışmadıkça üzerinde kaymadan oturmanın imkânsız olduğu bir at kılı kanepe vardı. Pencereler çift camla kapatılmış. . Elimi dayadığım dirseğini beline bastırdı. Bir çığlık attı. "olay" da önemsizdi. sanki Florence Fisher'in paspasıyla gelip tozunu almasını bekler gibiydi. annesi ya . Her yerde kullanılan kızıl kadife. Duyduklarının ona dizisi için bir sürü yeni fikir verdiğini görebiliyordum. Mr. ama sizinle kolkola girmekten memnun olan insanların göstereceği sıcak ve güzel bir hareket yaptı. Daniel'ın anılarının ya da Cary'nin Daniel'ı elimden almış olmasının bir önemi yoktu. Wagstaff gülümseyerek bize bakıyordu. basamakları tırmanan çocuğu gördüm. bu portrelerin gerçek kişilere. Cary'nin kulağıma fısıldadığına göre üçüncü katın temizliğinden. Sonra Mrs. ama hava karardıktan sonra hole yalnız çıkamıyor. bir daha da görünmedi. Masa lambaları yerine elektriğe döndürülmüş gaz lambaları kullanılmış. o anda da eski dostluğumuzun yeniden başladığını anladım. alt kattaki Mrs. kime ait olduklarını bildiklerini de sanmıyorum.Fazla bir şey olmadı." Onu merdivenlerde gördüm. kafamı kaldırdığımda. duvarlar da şeftali renginde güllerle süslü bir duvar kağıdıyla örtülmüştü. burada geçmişten en ufak bir iz bile kalmamasından gururlandığı açıktı. Daniel artık bir gölgeye dönüşmüş. Tek başına yaşayan. burada pek bir şey değişmemişti. Curris de bir şeyler gördüğünü söylüyor. Hayalet hikâyesinin belkemiğimi ürperttiğini sandığından eminim. Wagstaff sorumluydu. Eski görüntü ve eşyalar bilerek isteyerek korunmuş. bu hayalet hikâyesinin sıkıcı hayatının en heyecanlı macerası olarak alan yaşlı bir adam. neden çığlık attığını kimseye söylemiyor. Bütün bunlar tam da Cary'nin aradığı şeydi. Mr. Merdivenlerin dibindeydim. Birlikte yaşlı adamın dairesine. Bu hikâyeyi daha önce onlarca kez anlattığı ve artık ezbere söylediği belliydi. Bir üst kat. ama o dönemde evin üçüncü katında meyve ve çiçek kabartmalı duvar kâğıdı kullanıldığını sanmıyorum. Örneğin. çünkü artık Paul vardı. pub samoda olduğunu sandığı fotoğraflara benzer sepya resimler asılmıştı. dedi. Portrelerin Mannering'lerin büyüklerine adandığından eminim. Ona karşı sıcak bir şeyler duyup onun adına sevindim. sadece bir zamanlar tanıdığım biri olmuştu. eve dönerken. Her yerde ince bir toz tabakası vardı. Curtis haklıydı. Bütün daire uzun süre kapalı kalan her yer gibi silkelenmemiş tozlu kumaş. sanat eseri olmak iddiasında çerçeveler içinde. muhtemelen yüz yıl önce yaşamış. birkaç da Edward Dönemi güzel parçayla doldurmuştu. hiç olmazsa kopyaları yapılmıştı. aydınlık sanki on dokuzuncu yüzyıl kaynaklarından geliyormuş gibi düzenlenmişti. Edith'in yatak odasına girdik. gaz lambası şişelerine benzer şişeler yerleştirilmişti.Sonra ne oldu? dedi Carry. Eski tren istasyonlarını anımsatan. bambaşkaydı.biliyorsun. Mannering'ler evlerini yüzyıl sonu döküntü. Mannering onu bir başka yerde bir daha gördü. Geçen gece. Dönemeçte kayboldu. Anlaşılan Mannering'ler bu kadarcık bir değişiklik yapmaya haklan olduğunu düşünmüşlerdi. geceyarısından az önce. kocası-karısı. tüm ışıklandırma. Bütün bu olaylarda Cary'nin oynadığı rol çok önemli değildi. bir zamanlar. Mrs. Tüm duvarlara. Yine de ressam fırçasından çıkmış tabloların aksine. avizelere de kesme camdan. eski kâğıt ve bayat hava kokuyordu. Şaşırmadı. Artık Daniel'ın. birilerinin sevgilisi. Cary 'nin koluna girdim. .

Belki de her geri döndüklerinde.Sizi nasıl bulmuş? . iyi. Başında bir şapka vardı. Sonra söyledikleri merakımı hemen giderdi. "Anlıyorsunuz ya. çok zayıf. Buraya. çıkan sonucu sevinçle. Maria Hyde'ın kapadığı kata taşımışlardı.Yaşlı kadın nasıl biriydi? Bana kuşkuyla baktı. sizi güzel.Uzun. zamanlarının çoğunu yurtdışında geçiliyorlardı. çevrelerini alaya alan insanlara güvenmediğini söyledi. öfkeyle ya da aldırmazlıkla karşıladıklarını düşünmek heyecan verici. güzeli eğlenceliye. Sizin kopyanızı satın alıp duvarlarına asanlar. zeki ya da çarpıcı olduğunuz için değil. Wagstaff çerçeveli portreleri gösteriyordu. benim sandığım gibi Lavender Grove değil. Çevresini "eğlenceli" eşyayla dolduran. Roper'ların yaşadığı eve gelmişlerdi. döndüklerinde sorarım. ben de 'Tabiî söylerim' dedim.Bu ikisinin kim olduğunu bileceksiniz. Cary'yle birbirimize baktık. Yatağın her iki yanındaki komodinin üzerinde nilüfer şeklinde birer art Nouveau lamba vardı. Ward-Carpenter yazısındaki fotoğraflar olağanüstü büyütülmüş. Mr. Sormadım Söylediklerini fazla ciddiye alamayacağımı düşündüm". sıkılmazlarsa. onların resim çektirmek için bir yerlere gidip oturduklarını. ve Mrs. Cinayetin orada işlendiğini düşünerek yatak odalarını en "eğlenceli" yer yapmaları fikrini kabul etmek güçtü. Đnsanları çoğunun böyle şeyleri eğlenceli bulup bulmayacağını merak etmeye başladım. Şimdi buradaydılar. saçlarına bakın!" Peki böyle giyinerek. parmağının ucunu şakağına vurarak "Biraz böyleydi" dedi. hanımların bugün pek kullanmadıkları şapkalardan. eğlence onlar için yeniden başlıyor gibiydi. Fotoğrafları almak istiyordu ama buna benim karar veremeyeceğimi söyledim. Kadın fotoğrafları çok beğendi. "Đki yıl kadar önce yaşlı bir hanımla iki genç buraya gelip daireyi gezdiler.da babasına ait olduğunu. O da portreleri eğlenceli buluyordu. Yoksa onu tanıyor musunuz? Demek Swanny ile Gordon ve Aubrey'nin geldikleri yer burasıydı. sonra ne yaparlar? Görüldüğü kadarıyla Mannering'ler bundan sıkılmıyordu. kuşkulu da olsa bir ölümsüzlüğe ulaşmışlardı. orijinal değil. kuşkulanmakta da haklıydı. Öte yandan da. Yüzünü buruşturdu. "Bu değişik adam" ya da "Bu ilginç kadın da kim?" diye sormalarına neden olursunuz. . . eğlenceli buldukları için yapmışlardır. saçlarını böyle yaptırarak güzel olduklarını mı sanıyorlardı? Evden çıktığımızda Cary. kuşkusuz Lizzie'nin cesedinin bulunduğu yatağın bir kopyasıydı ve üzerinde beyaz pamuklu bir örtü vardı. Mannering'lerin pirinç yatağı. Kıkırdamaya başladı. büyük mağazaların aydınlatma bölümlerinde binlercesine rastlanan taklitlerinden . yanında da Lizzie'ninki. yaklaşık bir yüzyıl sonra. yaldızlı ve süslü çerçevelere konulmuştu. Duvarda Roper'ın portresi vardı. Mannering'e söylememi istediler." . "Elbiselerine. konforu korkunçluğa feda eden nasıl bir insandır? Bundan sıkılmazlar mı? Peki. Mr. Pençelere koyu pembe perdeler ve tüller asılıydı. Resimden bakıp insanları tahrik eder. Daireyi tepetakla kullanmalarının başka bir açıklaması olabilir miydi? Oturma odalarını.

gülümsedi. çok değiştirilmiş" dedi. Edith'in tırmana tırmana bitiremediği basamakları indik. gençlerden birinden yardım istemek zorunda kaldı.Bana inanmadı. mafsallarının ağrıdığını söyledi. Cary'nin baskıya direnmesini. Ona söylemedim.. sokakta Cary'yle görmesini istemedim. sizinle mutlaka temasa geçeriz. kendisini ya da şirketini bağlamaktan kaçınmasını hayranlıkla izledim.Hoşuna gitti mi? . Middleton Sokağı'ndaydı. çalışan insanlar olarak nasıl davrandıklarını bilmediğimizi düşündüm. . peki. Cumartesiydi. 'Tabiî anlattım. arkadaşlarımızın. Canlıların hayaletinin olamayacağını. ben de "Neden olmasın" dedim. ama dışından bakmayı düşündüğünü söylersin. dairesini belirsiz bir süre kullanmak üzere hemen orada haftada 500 pound'luk bir öneride bulunmamasından düş kırıklığına uğradı. Nereye kadar ulaştığını kimse bilmiyor. onu kaldırımda bulan biri haber vermez miydi? Belki de bir üst kata çıkmıştı. gözlere. Curtis de yukarıya göndermiş. Anneannesinin daha ölmediği bir senaryo kurmaya çalıştım. Wagstaff Cary'nin. o eve de gideriz. Đnsanlar ara sıra gelip daireyi gezmek isterler. "Üst katı görebilir miyim?" dedi. solmuş. kendi odasına gitti. Mannering'lere göre bunun pek bir sakıncası yok. ara sıra gelip daireyi gezmek isteyen insanlara bu hikâyeyi anlattığı belliydi. Merdivenlerde biraz zorlandı. Eğer tasarıyı gerçekleştirmeye karar verirsek. yaşlı kadını ölmeden önce çocuğu daha güvenli bir yere götürmeye çabalarken gözümün önünde canlandırmaya çalıştım. Onlara neden sahip olmak istediğini anlamak güç değil. ama birdenbire o sokağa gitmek istemediğimi hissettim. saçlara bakar bir halde düşünüp acıdım. yine de beni dışarda. Onu şimdi durduğumuz yerde canlandırarak. anlaşılan. Belki de sadece birinci kata erişti. ondan sonra? Açık pencereden düşmüş olabilir miydi? O zaman. terbiyeli terbiyeli gülümsemesine karşın boyun eğmeyen yanını daha önce hiç görmemiştim. Aklıma gelen. Edith'in de hayatta olduğunu söyledi.Đstersen. Swanny o fotoğrafların anne ve babasına ait olduğunu sanıyordu. . korkunçtu. kendi çizgileriyle fotoğraflar arasında bir benzerlik arar. . .Öbür ev nerede? Paul'ün oturduğu sokakta. Hoşuna gideceğini düşündüm" Holiday Palace'ta yerdeki kahverengi lekeyi gösterip Ilizzio'nun ölürken kaybettiği kan olduğunu söyleyen rehberler gibi. Paul evdeyken bizi görebilirdi." . Bu yanını. Wagstaff onu ciddiye bile almamıştı. burunlara. dostlarımızın meslek hayatları hakkında ne kadar az şey bildiğimizi. O akşam buluşmak üzere sözleşmiştik. "O yatak odası olabilecek en yanlış yerde. Kapı kapanıp biz merdivenlerden inerken bana "Burası hiç olmaz. Mr. Mrs. bulanık fotoğrafların içinden gülümsemeden bakan kahverengileşmiş yüzlerdeki ağızlara. Sana içini gösteremem çünkü ev sahiplerine haber vermedim. Mr. "Ona hayalet hikâyesini anlattınız mı? " .Ön kapıya gelmiş. Resimleri alamamıştı.Daha kararlaştırılmış bir şey yok.

Peki. 1905 yılında yatılı bir hizmetçinin işten nefret ettiğini itiraf edip işten kaçtığını söylemesi. . Sumner adlı bir ailenin evinde çalışıyordu. Yüz yaşını geçmiş olurdu.Hayır hayır. Ertesi gün. Maria Hyde. ya bir seferde iki ya da üç fincan çay içtiyse? Florence'ın şeker kullanmadığını. Hayatta olup olmadığını sordum. Tate-Memling evde çalışan biri olarak bütün bir hafta boyunca temizlemek için üst katlara çıkmayıp ne yaptığını sorarken. hâlâ insanları güçlü ve güvenilir biri olarak etkiliyor.Güç olurdu. . Bu fikirden hoşlandım. ahlaksız davranışlardan en beteri olarak görülüyordu. Onlara ne oldu? Bulaşıcı bir hastalık mı? Bunu kimse araştırdı mı? .Ona ne olduğunu merak ediyorum. ki genellikle yanılıyorum. . .Tepsiyi yukarı çıkarmayıp Maria'nın eline tutuşturması şaşırtıcı değil mi? Anlaşılan Maria daha o günün sabahında bir kalp krizi geçirmişti. Florence hakkında koca bir dosyamız var. Tabiî Lizzie. Lizzie'nin bazen bir fincan çaya üç kaşık şeker koyduğunu söylüyordu. Bence gerçekte. Hackney insanın her gün gidebildiği bir yer değil. ev sahiplerinin evden gittiklerini görür görmez o da işten kaçtı. Zaten geldik bile. 1971'de öldü. . ama bunu mahkemede söyleyemedi. Duruşmada tanık olarak dinlendiği sırada Stamford Hill'de. Uzaktan bir yeğeni. öyle değil mi? Florence. dedim. Neden öldürsün? Aradan geçen bunca zamana rağmen. Üstelik Roper karısının ne dozda ilaç alacağını hiçbir zaman bilemezdi. hiç kimse ondan kuşkulanılmadı. Uzak değil. . istersen bakabilirsin ama fazla bir şey anlatmıyor. yani ben bile yürüyerek gidebilirim.Bence gidelim. hidrobromidle uyutulmadığını söyledim. ama anladığım kadarıyla polis Fisher'dan hiç şüphelenmedi. Lizzie hastalığı her neyse. .Florence Fisher'a mı? Sana birazını anlatabilirim.Hep Florence'ın o hastalık hikâyesini fazla abarttığını düşündüm. Anlaşılan fazla dozda alınca insanın midesini bulandırıp uyutuyor. Nişanlı olduğu o adamla evlenmedi. . neden evlenmediğini kimse bilmiyor.Cary. Ann. Lizzie Roper ve Florence Fisher.Bunu ben de düşündüm. Fırsattan yararlanalım. olabileceğinden kuşkulanmadı mı? Onu sorguya çekmedi mi? Edith'i hayatta gören son insan olmasına rağmen. . hepsinin hasta olması gerekirdi.O zamana kadar düzeldi. Eğer yanılmıyorsam. .Maria'nın derdinin ne olduğunu biliyoruz. . Yürüyerek bile gidebiliriz. Ann. Hiç evlenmedi. aslında sorunun kalbine inmişti.. hastalanan Florence'tı. Roper'ın verdiği hidrobromidle uyutulmuştu. görmem şart değil. akşamın beşinde yatağa girdi.Polis hiç Florence Fisher'ın Edith'i ortadan kaldırmış. Dizi konusunda bir sürü araştırma yaptırdık. Belki de çok dürüst insan izlenimi bıraktı ya da belki çocuğu öldürmesi için hiç bir neden yoktu. Bütün cevaplan bilemiyorum. hafızam bugünlerde elekten de beter. Kalp krizinden öldü.

ablasının torunu bir kız var, ama onun tek anlattığı, senin de düşünebileceğin gibi övücü şeyler, teyzesinin ne kadar iyi bir insan olduğu, başkalarını ne çok düşündüğü, falan. Hizmetçiliği hayatı boyunca sürdürmedi. Bir şekilde bir tütüncü dükkânı kuracak kadar para biriktirdi ve yıllarca bu dükkânı işletti. Gönüllü Kadınlar Birliği'nde oldukça yüksek yerlere geldi, Clovenford markisiyle resmi bile çekildi. Bana resmi yeğeni gösterdi. Bütün bu hikâyenin içinde ilginç olan tek bir şey var: Lady Clovenford'un kayınpederi, ilk Clovenford markisiydi ve bu ilk Clovenford markisi daha önce Roper'ı yargılayan, daha sonra adalet bakanı olan Tate-Memling'di. - Acaba Florence resmi çektirirken bunu biliyor muydu? Derin bir nefes aldım, köşedeki evi gösterdim. Arkadaşım Paul burada oturuyor.

Cary küçük bir çığlık attı. - Aman Ann, kapalı bir kutusun! Neden söylemedin? Gidip tanışabilir miyim? Eve girip bize kahve ikram etmesini isteyelim mi? Bir kahveye ihtiyacım var, senin yok mu? Okullu kızlar gibi. Erkek arkadaşın burada mı oturuyor? Ona bir bakabilir miyim? - Nerede şu ev? dedim. Đstemeye istemeye beni evin önüne götürdü. Karşısına dikildiğimizde Paul'ün bizi görüp görmediğini düşünüyordum. Evin üç katı, bir de bodrumu vardı, ama bunu dışında Devon Villaya hiç de benzemiyordu. Daha yeniydi, daha az zarifti, birçok evin bir arada yapıldığı bir döneme ait, 1890larda yapılan birçok evin ortak özelliği olan oransız boyutlar burada da göze çarpıyordu. Ucuz ve çirkindi, kalın tuğladan yapılmıştı. Yine de bu evin biraz önce gezdiğimiz eve kıyasla Maria Hyde'a daha uygun olacağı açıktı. Arkamıza döndük. Paul bizi görmüş, ön bahçeye çıkmıştı - Ne kadar yakışıklı, değil mi? dedi Cary. Kahkaha attım. - Sana da ne oluyor? Đşte bunu alamayacaksın, dedim, onu Paul'le tanıştırdım, eve girdik.

Yirmi üçüncü bölüm

Bu kez, Cary'nin yeni sevgilimi de çalması söz konusu bile değildi. Paul sonra bana sıkılarak da olsa, Cary'den hiç de hoşlanmamasına üzülmeyeceğimi umduğunu söyledi. Beni daha az sevindirense, günlüklerle daha fazla uğraşmayı reddettiğini söylemesi oldu. "Reddetmek" biraz abartılı olabilir. Fazla istekli olmadığını söylemek daha yerinde olur. Roper duruşması konusunda konuşmaktan, Ward-Carpenter ve Mockridge kitaplarını okumaktan mutluydu, hatta Ünlü Đngiliz Davaları dizisinden benim için duruşmanın bütün zabıtlarını da çıkarmıştı. Bu dizi Senato Kütüphanesi'nde bulunuyordu, oraya ulaşması güç olmamıştı. Edith'in kaderi hakkında düşünmekten, eğer hayatta kalmış olsa başına neler geleceği konusunda fikir üretmekten de hoşlanıyordu. Ama başlangıçta onu heyecanlandıran günlüklerle işini tamamlamış, onları bir kenara bırakmış gibiydi. Günlüklerden bahsetmenin onu sanki rahatsız ettiği duygusuna kapıldım. Benden ödünç aldığı defterleri tekbir yorum yapmadan geri verdi, ona belki de 1920 ve 1930'lu yılların defterlerine bakmak isteyebileceğini söylediğinde kafasını sallayıp konuyu değiştirdi. Eğer günlükler bir aile büyüğünün bana bıraktığı notlar olsaydı, isteksizliğini anlardım. Birine âşık olmak ve onunla yeni bir ilişkiye başlamak, her şeyi paylaşmak anlamına gelmez. Ne de olsa Paul golf oynuyordu, Paul satranç da oynuyordu, bu faaliyetlerden hiçbiriyle fazla ilgilendiğimi söyleyemezdim. Ancak benim günlüklerin bir aile varlığı dışında, dolapta saklanacak bir miras ötesinde de anlamı vardı. Onların yayıncısı olmuş Swanny'nin görevi artık benim omuzlarımdaydı. Giderek daha az yazar araştırması yapıyordum, Swanny'nin ölümünden bir yıl sonra da başkalarının adına çalışmaya son verdim Günlükler Swanny'nin tersine, hayatımın tek amacı değildi, yine de önemli bir yer tutmaları kaçınılmaz oldu. Swanny'nin zamanında yaptığı her iş artık bana kalmıştı yayıncılarla yeni baskıları görüşmek, kartona basılacak kapakların formatlarını onaylamak, yabancı ülkelerdeki satışları değerlendirmek, resimlere karar vermek ve daha bir sürü şeyle benim ilgilenmem gerekiyordu. Bir sonraki yıl 1935-1944 dönemini kapsayan günlükleri yayımlamayı kararlaştırmıştık, üstelik bunu Đngiliz yayıncılar ile Gyldendal'e aynı zamanda yaptırmayı düşünüyorduk. Yapacak çok işim vardı ve herkes gibi ben de bazen yaptıklarımı en yakınımdaki erkekle paylaşmak istiyordum. Çok sıcak, çok heyecanlı, paylaşımda çok cömert olan Paul, her seferinde beni nazikçe reddetti. Her zaman terbiyeli, her zaman düşünceliydi, ama ne olursa olsun o günlüklerden bahsetmek istemiyordu. Defterlerin onu sıktığı sonucuna vardım. "Bu da belki doğaldır", diye düşündüm. Günlükler çok iyi tanıdığım biri tarafından yazılmamış olsaydı, çok iyi tanıdıklarımdan söz etmeseydi, ben de sıkılır mıydım? Ama diğer taraftan, kitapları satın alıp okuyan milyonları sıkmıyordu. Paul'e günlüklerden söz etmeye son verdim. Bana sık sık o gün ne yaptığımı sorduğu, benim de normal bir ev kadını hayatı yaşamayıp alışverişe çıkmadığım, arkadaşlarımla gündüz görüşmediğim düşünülürse, cevap vermekte ne kadar zorlandığım anlaşılacaktır. Gerçekten de bütün gün yayımlanacak günlüklerle ilgileniyordum. Bunun böyle sürüp gitmesini kabullenemedim, hemen Paul'le konuştum. Biraz tereddüt ettikten sonra nasıl olup da on dokuz yaşındaki insanlara Danimarka edebiyatı öğretmeye başladığını öğrenmek istemediğimi düşündüğünü söyledim. - Bilmiyorum, dedim. Değişik ya da eğlenceliyse ben de yapardım sanırım.

- Beni ilgilendiren değişiklikti, hiç de eğlenceli değil. - Doğru. Margrethe'yle ya da Swanny'nin yayıncısıyla günlükler hakkında konuşurken çok değişik, bazen de şaşırtıcı şeyler oluyor. - Anlat, dedi, ama sadece iyiliğinden dediğini biliyorum. Yüz ifadesi, sıkıntı ya da boşvermişlikten çok, üzüntü gösterince anlatmamı kestim. Evet üzüntülü, neden olduğunu hiç bilmeyeceğim. Aslında görmeliydim, nedeni yukarda gözlerimin içine bakıyordu, ama göremedim. Ben erkeklerinin kendisini ailesine tanıştırmasını bekleyen kadınlardan değilim, özellikle de bu yaşta, ellinci yaş günüm yaklaşırken. Üstelik Paul de bunu hiç önermedi. Annesini görmeye gitti, bana gittiğini söyleyip annesiyle ilgili bir iki yorum yaptı, nasıl olduğunu, neler yaptığını anlattı, ama hiç benim de kendisiyle gelmek isteyip istemeyeceğimi sormadı. Aslında gerçek anlamda birlikte yaşamıyorduk. Öyle sanıyorum ki toplumumuzda, sürekli ilişkilerde sosyologların pek de dikkatini çekmeyen bir engel var; insanlar evlerini seviyor, bu evler için bir sürü para harcamışlar, çiftlerden hangisine sevdiği evinden ayrılıp boşaltması söylenecek? Bu sadece bir para konusu da değil. Çiftlerden biri Dulwich'te oturup Brondesbury'de yaşamanın fikrine bile karşı olabilir, oysa karşısındaki nehrin güney kıyısına taşınmayı aklından bile geçirmez. Paul Hackney'deki evini çok seviyordu, benimse Hampstead ve çevresinde iki ayrı yerim vardı. Hangimiz fedakârlık yapacaktık? Her neyse, işi dairemi satışa çıkarmaya kadar vardırdımsa da, bebek evi dışında hiçbir eşyamı taşımadım. Artık Willow Caddesi'nde Padanaram'ın kendine alt yeni bir odası vardı. Nakliye kamyonu onu Hampstead'e taşımak üzere tem da Margrethe Cooper'ın bana yeni çevirisini gösterdiği, aslı Padanaram'ın otuzlu yılların başında nasıl satıldığını okuduğum gün geldi. Zamanımın büyük bölümünü Swanny'nin evinde geçiriyordum, birbirimize gidip kalmamıza, hafta sonlarını ya onun ya da benim evimde geçirmemize rağmen, Paul Hackney'deki evinden ayrılmayı düşünmüyordu. Her ikimizin de evlerini satıp birlikte yeni bir yer almamız en uygunu olurdu, ama Willow Caddesi'ni sevmeye başlamıştım. O da evini seviyordu, arada sırada da satmaktan söz ediyordu. Onu durdurmamın ya da en azından cesaretlendirmememin nedeni, günümün önemli bir bölümünü işten sıkılan (ya da üzülüp umutsuzluğa kapılan) bir adamla birlikte yaşamaktan çekinmemdi.

Cary senaryo yazacak birini buldu, yazılan senaryoyu beğendi, bir yönetmen bulup günümüz modasına uygun olarak sadece Roper olarak adlandırılacak dizinin çekim hazırlıklarına başladı. Dizi pazartesi, salı ve çarşamba günleri yayınlanacak üç bölümden oluşacaktı. Dizi Paul'ün sokağındaki evde çekilecekti, Cary altı kişinin üç ay boyunca çalışarak evin tüm ayrıntılarını o döneme uygun olarak değiştirdiklerini söyledi. Evlerini ya eski durumunda geri alacak ya da isterlerse 1905 stiline uygun döşenmiş bir eve sahip olacak kişiler, Avustralya'daki oğullarının yanına, uzun bir tatile gittiler. Paul'le birlikte, Roper'ın para kutusunu almak için geri geldiği sahnenin çekimlerini izledik. Bir pazar sabahıydı, çok erkendi, hafta sonunu onun evinde geçiriyordum. Kaldırım kenarları genellikle park edilmiş otomobillerle dolu olan Middleton Sokağı boşaltılmış, kapının önüne fazla iri bir atın çektiği

zarif bir araba yanaştırılmıştı. Daha güzel bir at bulamamışlar. Karşı kaldırımda küçük bir meraklı kalabalığı toplandı, Paul'le birlikte yatak odalarından birinden de aynı şeyleri görebileceğimizi düşündük. Roper rolünü oynayan aktör fotoğraftaki Roper'a çok benziyordu, hatta Abraham Lincoln'e Alfred'den daha da çok benzediği kesindi. Onun arabadan çıkıp merdivenleri on beş kere tırmanmasına rağmen yönetmeni tatmin edemediğini görünce, izlemekten vazgeçip kahvaltıya oturmaya karar verdik. Dizinin çekimleri sekiz hafta sürdü, bittiğinde de Cary son derecede güzel tanıtım malzemesi çıkardı. Bunların arasında en önemlisi, kuşe kâğıda basılmış dört sayfalı renkli bir broşürdü, sayfalardan çoğunu diziden fotoğraflar kaplıyordu, en son sayfanın bir bölümünde oyuncuların kim olduklarını, ne yaptıklarını, hangi rolde oynadıklarını anlatan Cary ile dizinin yönetmeni Miles Sinclair'e övgüler yağdıran bir çerçeve vardı. Broşürde Roper ile Lizzie'nin ve Lizzie Hyde'ın birlikte fotoğrafları da görülüyordu. Bir diğer fotoğrafta Edith merdivenleri tırmanırken, başka birinde de Florance mutfakta çalışırken görülüyordu. Bir de rol alanlar vardı. Bütün bunları, daha sonra önemli olacağı için anlatıyorum. Broşürün amacı yabancı ülkelerdeki satışı artırmaktı. Avustralya ve Yeni Zelanda'ya, Kanada ve Amerika'ya gönderildi, sonuçta Cary yapımını bütün dünyaya sattı. Bir diğer olay da çok daha kişisel bir tepkiydi. Cary, Lisa Waring adlı bir Amerikalıdan önce bir mektup, da bir telefon aldığını anlattı. Kadın Los Angeles'taki bir televizyon kuruluşunda çalışıyordu, kadının ya da çalıştığı bölümün görevi, kablo üzerinden yayınlanmak üzere yabancı (özellikle de Đngiliz) yapımlar seçmekti. Şu aralar hâlâ Kaliforniya'daydı, ama çok geçmeden Đngiltere'ye gelecekti. Lisa Waring'in Roper tanıtım broşüründe gördüğü bir isim, baba tarafından büyük dedesinin adıydı, ama bu ada başka bir yerde rastlamamıştı. Ailesinin baba tarafının atalarını bulmak için yaptığı araştırmalar, o adamdan ötesine ulaşamadığı için sonuçsuz kalmıştı. - Hangi adam? dedim. Söylemiyor. Sır dolu bir durum, ama göreceksin önemsiz bir şey çıkacak.

- Senden ne yapmanı bekliyor? - Gelip benimle konuşmak, elindeki bazı kâğıtları göstermek istiyor. Paul böyle bir şeyi beklediğini, gerçek hayattan alınma bir öykünün televizyona uyarlandığında, hep buna benzer durumlarla karşılaşıldığını söyledi, Roper yayınlandığında, buna benzer çok daha fazla şey olacaktı. - Ona yardımcı olabileceğimi sanmıyorum, dedi Cary. Eğer büyükdedesinin adı Roper'sa bu sadece Arthur olabilir. Öteki kardeşlerin ya çocuğu yoktu ya da çocukları Birinci Dünya Savaşı'nda Edward gibi genç öldüler. Arthur'un iki kardeşi vardı, belki de onlardan biri kadının büyükannesi. Anımda da yazıyor, kızları 1912 ve 1914'te doğmuş. "Kadının dedesi Roper olamaz, "dedi Paul, Roper sık rastlanan bir isim. Cary'yi iyi. tanırım, yüzü tüm duygularını yansıtır, birdenbire ciddileşmesinden ve dalgınlığından yaptığı dizinin geleceğinden endişelendiğini anladım. O kadının diziyi

tehlikeye atacak bir şey söylemesinden korkuyordu.

Birkaç gün sonra bana Roper'ın geçmişinde Lizzie'nin öldürülme şeklini ve nedenini açıklayabilecek bir şeyler olup olmadığını hep merak ettiğini anlattı. Herkes bir insanın gırtlağını tek bir hareketle kesemez. Normal insanlarda böyle bir arzuyu gemleyen ama Roper'da bulunmayan neydi? Böyle bir öldürme becerisini nerede ve nasıl edinmişti? Yani Lizzie'yi öldürmüşse. Eğer öldüren Roper'sa. Lisa Waring Cary'yle evinde ya da bürosunda, Cary'ye neresi uygunsa orada buluşmak istiyordu. Cary her zamanki abartılı tutumuyla benim de orada bulunmam için yalvardı. Geleceğimi söyledim, ancak Lisa Waring'den uzun zaman haber alınamayınca Amerikalının fikrini değiştirdiğini düşündüm. Belki de dikkat çekmek, birden önemli biri olmak için bir hikâye uydurmuştu. Belki de söylediği o televizyon kuruluşunda çalışmıyordu, tanıtım broşürünü orada çalışan bir arkadaşında görmüştü. Cary bunu araştırmış mıydı? Böyle bir araştırma güç olmasa gerekti. Cary araştırmadığını söyledi. Endişeli olduğunu biliyordum, ama Lisa Waring'in -eğer gerçekten böyle birisi varsa- bunu kötü niyetten ya da eğlenmek için yapmış olabileceğini söylediğimde canlandı, televizyon kuruluşuna telefon edip Lisa Waring'le konuşmak isteyeceğini söyledi. Cary'ye televizyonda çalışan bir kişiyle telefonda konuşmanın bile birçok kişi için heyecan verici olduğunu hatırlattım. Bu arada dairem sonunda satılmış, Willow Caddesi evim olmuştu. Gordon ve Aubrey sık sık gelen ziyaretçilerdi. Danimarka'daki araştırma gezilerinden dönmüşler, Gordon soyağacındaki boşluklardan çoğunu doldurmuştu. Westerby'leri 1780'lere Kastrup'ları da ondan elli yıl daha geriye kadar götürmeyi başarmıştı. Gyldendal yeni baskıların ilk sayfasında soyağacı fikrinden hoşlanmıştı, Đngiliz yayıncılar da neredeyse aynı derecede hevesli görünüyorlardı. Gordon'un artık tek sorunu Asta'nın büyük dedesinin kim olduğu, Frederick Teyze'nin büyükbabasının 1790'lı yıllarda kiminle evlendiği, Rasmus'un anneannesinin gayrimeşru bir çocuk olduğu konusundaki kuşkusunun doğru olup olmadığıydı. Tabii onu Devon Villa'ya ziyaretleri konusunda sorguya çektim, ama bana ilk seferde anlattıklarının ötesinde fazla bir şey bilmiyordu. Swanny bu konuda oldukça gizemli davranmıştı. O zaman da Swanny'nin kendilerinden bir şeyler sakladığı izlenimi edinmişlerdi. - Bize gittiğimiz evin Asta'nın evi olduğunu söyleyip inandırmaya çalışmadı, dedi Aubrey, tam öyle değil. Gittiğimiz evin kime ait olduğunu hiç söylemedi. - Sadece kendi ailesinin -yani benim kendi ailemin- burada oturmuş olduğunu ima etti, "annem ve babam" dedi. Gordon hayalet öyküsünü, Swanny'nin öyküden hoşlanmadığım hatırlıyordu. Đkinci kat benim olduğu kadar onun da sinirine dokunmuştu, ama ne duvardaki resimleri ne de Swanny'nin onları satın almak istediğini hatırlıyordu. Kim olduklarını sormadım, çünkü hiç ilgimi çekmediler. Sadece onların Asta ve Rasmus olmadığını biliyordum. Sonra ona ya da ikisine, Swanny'nin kim olduğunu bilmediğini anlattım. Başlangıçta Gordon sadece soyağacı için endişelendi. Swanny'nin adının yanına "evlatlık" yazmasının doğru olup

Daktiloyla yazılmış ya da kelime işlemciyle düzenlenip yazıcı çıkışı alınmış sayfalar aynı şey olamaz. Bildiğimiz tek şey. Cora Green'in 1905 sonbaharında Star'da yayımlanan yazısının ilgimi çekebileceğini söyledi. o zaman için bile modası geçmiş olmalıydı. Arthur Roper'ın anılarını hiç okumadan Cary'ye geri verdim. Hyde'ın kiracısından çok. Bir çocuktan daha büyük olmayan ama evin hemen hemen bütün işini yapmakla görevli küçük hizmetçinin adı Florence'tı. Đlişkilerinin gerçekten ne olduğunu. Swanny hayattayken bu konuyla fazla ilgilenmemiştim. Bu onurlu lakaba hak kazanmış mıydı? Tabiî ki araştırmadım. Maria ve Cora demeyi zorlatana kadar Mrs. O günlerde. önümdeki yazıyı baskı hataları ve anlatım yanlışlarını bulmak için okurken. Lea Nehri'nin bataklığı olarak bilinen korkunç yerden geliyordu. Ne var ki bir melek ya da bir azizin bile Mrs. ben de ona öyle hitap ettim. Hyde ve Mrs. basılı halini görmeden bir eserin ne olduğunu göremezsiniz. tipik bir Westerby bakışıyla ve son derecede ciddi bir biçimde "Kim olduğunu bulacağım" dedi. yasaya göre hakaret davası açamazdı. Tabiî yazıyı Cora Green kendisi yazmamıştı ama gerçeklerin. birbirlerine ne kadar yakın olduklarını. Ironsmith. hangi suçları işlediklerini bilemem. geçen yüzyılın son on yılında. Maria Hyde da ölmüştü. ben de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyorduk. hatta geçmiş yayınlan için ne gibi güçlükler açacağını söyleyince vazgeçti. dedim.' olarak tanınıyordu. arkadaşı gibiydi. Hyde'ın kötü kaderli . eğer bunlara gerçek denilebilirse. ondan kaynaklandığı kesindi. son zamanlarda bir sürü skandala neden olan o kötü şöhretli aile Devon Villa'yı kendilerine mesken olarak seçtikleri güne kadar sakin ve saygıdeğer bir yerdi. ikisinin aynı kişi olmadığıydı. ama benim için yeterince güçlüydü. Ben insanların iyi yanlarını görme temayülündeyimdir. Margrethe Cooper'ın çevirisini okuduğumdan. Başını hafif sallayarak. Lizzie Roper ölmüştü. Cary Edith Roper'a ne olduğunu. "Yaşadığımız sokak. bu nedenle Mrs.olmayacağını sordu. bir zamanlar Cora Green'le aralarında su sızmadığı gerçeği de yazının iyiliği açısından unutulmuşa benziyordu. ama öldükten sonra. Adından da anlaşılacağı gibi bir yabancı olan Mr. ben de yaklaşık on kişiyle birlikte ilk kopyaları düzeltmekle görevliydim. Merakım doğal olarak onunki kadar yoğun olamazdı. kitapta Swanny'nin kim olduğu konusunda en ufak bir ipucu bile bulunmadığını biliyordum. Maria Hyde'ın üç kiracısı vardı: Mr. Yine de aradığım buydu. Çoğu yazarın da söylediği gibi. Öyleyse sana iyi şanslar. kötü taraflarını değil. Günlük düzeltme işine ara verip yazıyı okudum. Green onun sevgilileri ve sevgililerinin yanındaki tutumu hakkında görüşlerini esirgemeye çaba göstermemişti. Aksi kanıtlanmadıkça insanların iyi olduğuna inananlardan biri olduğum için. Swanny'nin hangi kimliğe bürünmeye çalıştığını öğrendikten sonra merakım giderek artmıştı. Dzerjinski Mrs. Günlüklerin Barış ve Savaş olarak adlandırılan yeni bölümü baskıya verilmişti. 'Mrs. Yakınlığımız birbirimize önadlarımızı. Dzerjinski. okuduğumdan zevk almaya da çalıştım. Miss Cottrell ve Mr. Hackney'nin en beter yerinden. Roper'dan sonra. Asıl yazarın süslü ve görkemli bir üslubu vardı. Green olarak kaldık. ama ona böyle bir şeyin günlüklerin gelecekteki. Maria Hyde'la arkadaşlık kurduğumu itiraf etmeliyim. yeni komşum Mrs.

Cottrell'in anılarına başka yazılarda da rastlanmaktadır. Roper'la evlenince çok rahatladım. Roper evlendiği zaman belli bir durumdaydı. Mrs. Ironsmith'le nişanlı olduğunu söyledi. biraz talihsiz ama koşullar ve daha önce yaşananlar düşünüldüğünde haklı görülebilecek bir karar vermiş. Bana evin içine düşmekte olduğu korkunç durumu anlatan da Mrs. Başlangıçta. Mr. Cora Green bununla da yetinmemiş. Miss Lizzie ona evin dışını gösterirken ben de evden çıkmış bulundum. Beatrice Cottrell'in anılarının nasıl kaybolduğu anlattığını hatırladım. Gerçekten de dostluğumuz o mahalledeki yasanımızın da ötesinde. bugüne kadar sürdü. Çok üzüldüğümü söyleyemem. Ne de olsa nişanlısı günün büyük bir bölümünde evden uzakta. Bir öğleden sonra tesadüfen karşılaştık. onu başka beyefendilerin ziyaretlerini kabul etmekten alıkoymadı. duvarlarda ve hatta yataklarda dolaşan 'canlılar'. Mr. Upton devraldı. ucuz bir metal üzerine yapıştırılmış cam parçacıklarından yapılmış. Middlemass'ı tanıştırdı. . O günden sonra onu birçok kez gördüm. Onun dairesini saygınlıkları konusunda kimsenin en ufak bir kuşku duyamayacağı bir çift. Mr." Burada Devon Villa'da hüküm süren koşullar hakkında aynı görkemli ve yüksek ahlaklı üslupla yazılmış çok daha fazla ayrıntı vardı. oldukça ileri yaşlarda bir beyefendi olan Mr. gerçekten de Mr. Cary'nin. Okumaya devam ediyorum. Middlemass en az elli yaşında. Miss Lizzie'nin isteksizce sürdürdüğü nişanlılığın onun ziyaretleri nedeniyle bozulduğunu duydum. "Miss Lizzie yeni kiracıyla. Mr. Sokağımızdaki dedikodulara göre Miss Lizzie ya da yeni adıyla Mrs. Lizzie adamın verdiği. Upton'un gözüyle anlatılıyordu. Miss Lizzie'nin nişanlısına verdiği söz. diğer 'beyefendiler' Devon Villa'da görünmez oldu. Roper'ın ilk çocuğu ve oğlu bu ilginç evlilikten sadece altı ay sonra doğdu.Lizzie'nin Devon Villa'yı ziyaret eden beyefendilerle (daha değişik bir ad kullanmak gerekirdi) yaptıklarına iyi gözle bakması mümkün değildi. Upton'dı. Ironsmith'in Devon Villa'yı ziyaret etmesi gerekmiyordu o zaten orada kiracıydı. Zaten talihsiz Mr. beraberliklerinin amacının kilise ve devletçe onaylanmış uzun ve yasal bir ilişkiye dönüştürülmesinin tasarlanmadığını düşünmüştüm. Upton kısa sürede aynı zevkleri. Roper'ın Miss Lizzie'nin listesinde yeni bir ad olmaktan öteye gitmeyeceğini. Bir gün Mrs. evin yaşanlarının kişisel görünümleri ve giyimlerini de ayrıntılarıyla tanımlamıştı. Ben ve Mrs. Hyde bir gün bana 'Lizzie'nin arkadaşı' adı altında. Miss Cottrell'in evden ayrılması Mrs. Ironsmith kısa bir süre sonra da evden ayrıldı. Cary British Museum'a da baş vurmuş. işinin başındaydı. Devon Villa'daki yaşamı anlatan diğer değerli belgenin. Mr. ama yine de aralarındaki ilişkiyi yaklaştırmak konusunda iyi niyet belirtisi olan yüzüğü gösterdi. Đskenderiye kütüphanesini kül eden yangında yanan bazı edebiyat klasiklerinden nasıl sadece başka eserlerde söz ediliyorsa. paltosunun yakasındaki kürkten ve altın topuzlu bastonundan da anlaşılacağı gibi varlıklı bir adamdı. mutfak ve çevresindeki karafatmalar ve böcekler âleminin saygıdeğer davetsiz misafirleri. ama bir sonuç alamamıştı. aynı genel hayat felsefesini paylaştığımızı gördük ve iyi bir dostluk kurduk. ve Mrs. Hyde bana Lizzie'nin Mr. Ancak bu kez Miss Lizzie evlilikte kararlıydı. Hyde'la aralarında geçen ve bu ayrılmaya neden olan şiddetli tartışma da Mrs.

O gün beni görmemiş olmayı tercih edeceği açıktı. Ironsmith'ten başkası değildi. bunun sonucunda da taşındım. Miss Cottrell'i evden ayrılmak zorunda bırakanın.ne var ki bu hayranların ardı arkası kesilmiyordu. Hyde'ın önemli bir rol oynadığı sonucuna varmak zorundayım. Bunu duyduğumda ve Devon Villa'nın bodrum katına indiğinde. yanındaki genci Mr. kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz. Kısa bir süre sonra. zavallı Miss Cottrell'in eşyasının kaldırıma atılmasıyla sonuçlandı. Mr. sadece duyduklarımdan kim olduğunu kesinlikle çıkaramazdım. yeni bir çocuğun bakımını üstlenemeyecek kadar çok işle baş etmek zorundaydı. adamın beline sarılmasına izin vermesi anlaşılacak ya da kabul edilebilecek davranışlardan değildi. ama o beni tanımamazlıktan gelmeyi tercih etti. daha sonra benim yapacağım gibi bir konuşma olduğundan kuşkum yok. Mr. O güne kadar nerede olduğunu bildiğimi iddia etmem yanlış olur. Sık sık bana açılıp genç yüreğinin derinliklerindeki sırları anlatırdı. Çocuk henüz küçükken Mrs. Roper'ın uzun süre yaşadığım evin hemen yanındakinde korkunç biçimde . onun Mrs. O gün komşu evde korkunç bir tartışma oldu. sokakta Mr. Roper'ın uslandığını. Ne kadar inanılmaz olsa da doğurduğu o sağlıklı oğlandan nefret ediyordu. Gazete sayfalarında Mrs. Daha sonra ne bahane uydurulursa uydurulsun. Onu daha önce görmeseydim. Middlemass'ın bir arabanın içinde Devon Villa'sının önünde görünmesi çok gecikmedi. yakınlık gösterdiği kişi kocası olsa. O günlerde sık sık görülen bir diğer ziyaretçi de Cobb ya da Hobb. nişanlısının efendileri Cary'de görkemli bir evin nimetlerinden yararlanıyorlardı. Ona her zaman acıdım. ancak aynı patika üzerinde birbirimize doğru yürüdüğümüz için. Yüzünü becerebildiği kadar topladı. Bu kişi buradan birkaç yıl önce ayrılmış olan Mr. Üzülerek de olsa. bütün bu işlerde Mrs. Roper'ın şehvete olan düşkünlüğü anlayışla karşılanabilir. adında başka bir gençti.Bütün bu olanlardan sonra Mrs. Mr. Devon Villa'da kendi öz kızının çalıştığı o belirli evlerden birini işletiyordu. Roper'ın arkadaşı 'Bert' olarak tanıştırdı. sadık ve bağlı bir eş ve anne olarak yaşamaya başladığını söylemekten ne kadar mutluluk duyardım! Ne yazık ki. gıdasızlıktan ve hatta isteyerek yapılmış kötülüklerden ölmesini engellemek için bir bakıcı tutmak zorunda kaldı. Florence o evde. Roper çocuğun ilgisizlikten. Roper kendim tutmayı başarmıştı. bu tartışma sözlü ve fiziksel şiddete kadar vardırıldı. Devon Villa'daki utanç verici durum karşısında orada daha fazla kalamadım o yılın kasım ayında talihim yaver gitti ve Stoke Newinoton'da kendime uygun bir yer buldum. Roper'ın yeni bir hayranı değil de Florence'ın nişanlısı olduğunu öğrendiğimde çok rahatladım. Başka bir evde uşak olarak çalışan biriyle evlenmek üzere nişanlanmıştı. Ekose bir palto ve geniş kenarlı şapkasıyla oldukça şıktı. Roper karısının 1904 mayısında doğurduğu kızın babası olmadığından kesinlikle emindi. Mrs. Cobb'a (ya da Hobb'a) bu kadar yaklaştırması. Onu görür görmez tanıdım. çünkü son derece belirgin bir sömürge aksanıyla konuşuyordu. Roper'la Devon villa'nın kapısının önündeki sohbetini duymamı önleyemezdim. bu kocaman bir yalan olurdu. gencin korktuğum gibi Mrs. Roper'ı London Fields'ta o adamla kol kola yürürken gördüğüm zaman ne kadar şaşırdığımı tahmin etmek kolay olacaktır. taşıyamayacağı kadar çok ağır iş yüklendiğini görüp üzüldüm. yapacak bir şeyi kalmamıştı. Kızın asıl babası kim olduğunu bildiğimi iddia edemem. ağzında bir puro vardı. Mrs. Kısaca söylemek gerekirse. Ama yüzünü Mr. daha sonra bir satıcıyla konuşmak için ön kapı merdivenlerini indiğimde ne kadar gayret gösterirsem göstereyim. Roper'ın başka bir eski arkadaşıyla tanıştım.

Ellilerindeki veya altmışlarındaki Asta kendini çok yaşlı görüyordu. biliyor olmasıydı. yine de ilişkileri hiç cinselliğe dönüşmedi. Günlüklerdeki sayfalar Harry Amca'nın ne yaptığı. merakımın Paul'e günlüklerden bahsetme arzumdan da güçlü olduğunu anladım. acilde yatıyordu. evlerin içi ve döşenmelerine daha az rastlanıyor. asıl endişesi orta yaşlılıktı. uluslararası olaylardan ve bedensel korkudan söz ediliyordu. Onu seviyordu. diyelim inanılmaz bir rastlantı sonucu öğrense de bana söylemez miydi? Son günlükler. Paul Öğretmenler Odası'nda zaman geçirenlerden değil. kesinlikle nedenini bilmediğim bir konu hakkında her zaman yaptığıma başvurdum. beraberce çay içmelerini. Harry Amcanın ne dediği. Kanıtları bir kenara bırakıp. Bütün ömrü boyunca yaşlı değildi. Yine de ne evli olmaları. aralarında kişinin de kurduğu bir sınıf engeli vardı. buna karşılık bağımsızlıktan. sonra da isteksizliğinin nedenini sormayı düşündüm. "98 Numara"nın önüne neredeyse bir bomba düşmüştü. Ondan çok daha az heyecan duymakla birlikte. bir arkadaşlığın tarihçesi değil. aynı evi. Danimarka'da yaşayan bir aile dostu. Benim aradığım bir esrarın anahtarıydı. hatta aynı yatağı (altı aydan beri Paul'le birlikte kullandığımız yatak) paylaşmalarına rağmen onu yok saymayı başarıyordu. O akşam buluşmayı da kararlaştırmamıştık. Demek ki onun konuşmak istemediği konu buydu. British Museum'a. Neden? Ama onu işinden çok az. Günlüklerle ilgili olarak ne söylemeye başlarsam başlayayım. evinde bir Yahudi sakladığı için Nazilerce kurşuna dizilmişti. 1955 ve 1967 arasında yazılan defterler henüz çevrilmemişti. Yani Margrethe Cooper onları daha çevirmedi. Arkadaştılar. evli birer insan olarak her ikisinin karşısında ahlakî bir yasak olmasıydı. Bu defterlerde gündelik hayata. kendi duygularıyla doluydu. Bu konuda felsefe yapıp komik olmaya çalışmasına rağmen. Tabiî. öyle demişti. ne de aralarındaki toplumsal uçurum onların birlikte yürüyüşe çıkmalarını. Gerçekten de Paul'e genel olarak günlüklerden değil. dosttular. böyle durumda da telefona cevap vermez. Tabiî. ama . sinemaya ya da tiyatroya gitmelerini engellemedi. Bunu düşünüp bu isteğin kendini belli etmeden yüreğime nasıl yerleştiğini gördükçe. Ama bu yanı dışında Harry beni ilgilendirmiyordu.öldürülmesi haberiyle karşılaşana kadar ne Roperlardan ne de Maria Hyde'dan bir daha söz edildiğini duymadım. Bunun cevabı. Harry'yle tanıştığında da yaşlanmamıştı. Harry Amca'yla eskisinden çok daha fazla birlikte oluyorlardı." Asta'nın savaş yılları ve savaş öncesi yıllarla ilgili günlükleri 1925-1934 dönemine kıyasla çok daha fazla kendisiyle. Annesi çok hastaydı. Swanny'nin kim olduğuyla ilgili konulardan söz etmek istemiştim. 1919 yılında. tahminler yürütmeye çalıştım. bu akşam da doktorlardan biriyle görüşecek ve annesinin durumunu öğrenmeye çalışacaktı. siyasetten. Paul bu defterleri çevirmeye başlamıştı. sevgili olmaları imkânsızdı. Paul her gün annesini ziyarete gidiyordu. Cevaplardan biri. Harry Amca'nın da ona âşık olduğu kesindi. Bu büyüleyici bir şeydi. ben de Swanny gibi öğrenmek istiyordum. Uzun saatler hatta günler boyu kocasıyla hiç ilgilenmemeyi. bir hafta önce şiddetli bir kalp krizi geçirmişti. hemen hemen hiç aramamıştım. demek istiyorum. parklara. hayvanat bahçesine. Birçok konuda Swanny'nin mirasçısıydım. Londra'nın öbür ucunda bir hastanede. ama imkânsızdı. hatta Harry Amca'nın ne yiyip ne içtiğiyle doluydu. Bunu anladığımda işine telefon edip özür dilemeyi. Nasıl bilebilirdi. başlangıçta bütün bunlarla son derece ilgilenen Paul'ün birdenbire neden Swanny'nin kimliğiyle ilgili her sözden kaçındığını düşündüm. sonunda hep bu konuya dönmüştüm. ya derste ya da kendi bürosunda bir öğrenciyle görüşmededir.

Jeg skrevikke Datoen ned nogen Steder. Hansine'nin bir şeyler bilmesi hep mümkündü. "Doksan sekiz" o kadar kötü değil ama çevresi dökük. ne tuhaf bir rastlantı. bana yıllar önce Lavender Grove'da geçip giden günlerimi hatırlatıyor. Eğer duygusal bir kadın olsaydım. Marie'nin kendi Padanaram'ından Swanny'nin yanında bahsetmemesinden. ama kızına anlatmış olabilirdi. çok değişik bir şey olmamışsa. ama hâlâ Rasmus'un onu . Yirmi dördüncü bölüm 4 haziran 1947 Det er nfjagtig femten Aar siden idag. anneannesiyle ilgili bir şey. der er dramatisk anlagt. Kendi kendime onu sadece iten bir şey değil. bir elimde Encyclopaedia Britannica düzeltme yapıyordum. bakmam gerek. Hvis jeg var den Slags Kvinde. büyük olanı demek istiyorum. yine çıkmaza girmiştim. at den var skrevet i mit Hjerte. Padanaram'dan ayrılıp buraya geleli bugün tam on beş yıl oldu. olup biteni bilmesi gerekirdi.sonra birden günlüklere düşman kesilmiş ve ilgisini kaybetmişti. O evi çok sevdim. bunun kalbime yazıldığını söylerdim. Ya da belki anneannesi ona bir şeyler anlattı. ama hatırlıyorum. bir elimde Asta'nın kopyalan. Anneannesi. Peki. Tarihi hiçbir yere yazmadım. Belki de yorumlarını bir sonraki yılın defterine saklamıştı. Akşam olmuştu. Doğum günü aralıkta galiba. konuyu Swanny gelmeden önce açıp bitirmesinden memnunum. yoksa Rasmus'un yaptığı ve Swanny için olmadığını öğrenince öfkelendiğim o aptalca oyuncağı değil. kafamda düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum. Yine Hansine'e geri dönüyorum. Paul telefon etti. Telefonda annesinin öldüğünü söyledi. Belki yanılıyorum. bildiklerini o zaman on bir yaşına yeni basmış torununa anlatmış olabilir miydi? Hayır. Paul hastaneye varmadan birkaç dakika önce ölmüştü. Paul de yazdıklarını gördü. Marie'nin bu öğleden sonra çaya gelip Padanaram'ı Ann'e yedinci doğum günü hediyesi olarak vermek istediğini söylemesi. Buradan ileriye gidemedim. men jeg kan huske den. saa vildejeg sige. 1954'te ölmüştü ama Asta günlüklerinde Hansine'nin ölümü hakkında pek az şey yazıyor. Hansine Lavender Grove'da Asta'yla birlikteydi. at vi maatte tage fra Padanaram ogkomme hertil. bana bile söyleyemeyeceği bir şey okuduğunu düşündüm.

görürdüm onu. Yüz yıl önce. Đşlerin bozulup Westerby Autos'un kapandığı günden beri her dakika. Hansine'nin gelmesini istemiyorum. kimin ona ne kazık attığımı. Buna rağmen benim kadar sert bir kadının bile şefkatin tuzağına düşmemesi mümkün mü? O yaşlı bir deliyse. ama ona söylemeyeceğim. Hansine'nin davet edilmesini kabul edemem. Yine de onu sevdiğimi söylemenin bir anlamı yok. ama onun o kocaman kırmızı suratını. Davetli listesi sorun olacak. Mor" diyor bana. ondan bir şey çıkmayacağından eminim. savaşla birlikte kayboldu. . iyi para kazanan biriyle evlendi. yemeği boşverelim. "Bütün bu züppece tutumlar. Hiç sevmedim. Sam'in ölümünden beri Hansine de onların yanında. yavaş yavaş bir kişilik de kazanır. Günlüğünüz her şeyinizi söyleyebileceğiniz bir kişidir. tam olarak öyle olmadı. karısıyla tabiî. Marie'den geldi bu fikir. Ama gerçek olanı. Komik olanı da Rasmus'un şimdi Swanny'ye harika davranması. ama Harry'nin gelmesinde ısrar edeceğim. Galiba savaş bittikten sonra. Ona bakıp hatırlıyorum. Yıllar boyu düzenli olarak tutulan bir günlük sadece hayatınızın ve düşüncelerinizin kaydı olmakla kalmaz. Sebzeyle doldurulmuş talaş böreği konserve çorbaya benziyor. bir ya da iki şey hatırlıyorum. Neyse. Kızlar. aklınızdan geçenleri. merak ediyorum. yemekler daha da kötüleşti. insanlar onu bu kadar kötü dolandırmasalar bugün nerelerde olacağını anlatıp duruyor. Harry'ye bayılıyor. Joan Cropper iyi bir işi olan.parti fikrinden bütünüyle vazgeçebilir. Harry'ye bile bir şey söylemedim. günlüğünüze yazabilirsiniz. Neyse. o kara kutunun içinde dimdik otururken neye benzediğini biliyor mu. kimseye ondan şikâyet etmedim. Bana göre kırk dokuz yıldır birbirimizi sevmeyen kocamla elli yıl birlikte olmamızı kutlamak çok gülünç! 15 eylül 1954 Rasmus hayattayken. ihtiyaç hissetmedim. onu sevmemem. hâlâ çıkarmadığı tozluklarıyla o eski Fiat'ın. ondan bir şey saklamanız gerekmez. zamanının çoğunu onun evinde geçirip nasıl kazıklar yediği hikâyeleri anlatarak Torben'i canından bezdirmesi. Neye benzediğin-sert yakalığı. ki hatırlatıyor. fötr şapkasıyla. Restoranların verebildikleri tek şey talaş böreği ve sütlü pelte. hiç de bana uymayan bir duyguya kapılıyorum. kimin ondan neyi çaldığını.itmesinden incinmiş gibi geliyor. kendi partime kendi istediğim insanları çağıracağım. güzel yemek olmayacak. ifadesiz gözlerini ve aptalca tebessümünü gördüğümde. Marie bundan hoşlanmazsa -Swanny hoşlanacak. Bunda çekineceğim bir şey yok. şikâyet etmek istediğimde günlüğüm vardı. Bu züppelik falan değil. bunu şimdiden görüyorum. Ya da dünyanın kötü dediği şeyleri. Bana sadece o eski günlerimi hatırlattığı için değil. ne kadar kötü olursa olsun. Yazdıklarımın tam gerçek olmadığını biliyorum. oysa söyleyebilirdim. Bunların hepsi saçma! Her şeyden önce. Daha neler! Tabiî. hiç güzel yemek yok ki. Hornsey'de otursaydı. Hayatında hiç düşlemediği bir yere yükseldiği. Aptal ihtiyar! Eğer Swanny yoksul biriyle evlenip yolun öteki yanında. Sevmiyorum. korkuyorum. iyi olmayacağını biliyoruz. Frascati'de verecekleri ellinci evlilik yıldönümü partisini konuşmaya geldiler. ben de duygusal bir kocakarıyım. bizimse düştüğümüz söylenebilir. Geri döndüğü o geceyi hatırlıyorum ama yazdıklarım farklı. "98"den çok daha iyi bir evde oturuyorlar. Neyse.

Harry'ye söylemekten çekindiğim binlerce şey var. puro içen bir erkek görmek hoşuma gidiyor. bunun pek bir önemi yok. Harry dahil. Harry'den biraz daha uzakta olacağım tabii. Karısı öldü. karısını özlediğinde bunu ona hatırlatmayı düşündüm ama yapamadım. Galiba beşinci kez. hepsi de bunu biliyordu. Harry son zamanlarda puroya dadandı. Bu konuda hiç kuşkum olmadı. Onun karısıyla hiç de evlenmek istemediğini söylediğini hatırladım. Đşte öldü. ama buna yakın olmalı. O günlerde her şeyi yazdım. Beklemiyordum. bana en küçük bir ipucu bile vermeden. Şimdi de Hansine. Joan Sellway bana siyah çerçeveli adi bir kart gönderdi. Belki de onu hiç de sevmediğimi gördüler. benimle evlenir misin?" dedi. Sonunda özgürüm. hiç dönmem. Birlikte öğle yemeği yemeyi önerdi. ikisinin arasında altmış yıl vardı. bir iki kelime yeter. her şeyi yazdım. biraz da gergin bir sesle "Asta. Charlotte Sokağı'nda nefis bir Fransız restoranına götürdü.Dünyada bunu yapabileceğim başka bir canlı yok. Hard Times'ı yeniden okuyorum. Kesin olarak emin değilim. ikincisiyse bugün geldi. ama ölmüş bir kadını kıskandığımı biliyorum. Ne yazdığımı hatırlamıyorum. 23 kasım 1954 Herkes birbiri ardına ölüyor. Rasmus'tan hiç şikâyet etmemiş olsam da bu. Purosunu yaktı. Öte yandan bu günlüğe. Onu özlemiyorum. sigara ya da puro içmiyorum. . kelimeler sonsuza kadar yaşar. Üstelik cenaze töreni yapacakları gün. Hayatımda gereğinden fazla cenaze oldu. ben de kıskandım. Harry'yle tiyatroya gidiyoruz. 3 nisan 1957 Hayatımda sadece iki evlilik teklifi aldım. onu aramıyorum. öldüğünde insanların bana onu ne kadar özleyeceğimi söylemelerini engellemedi. bu da hoşuma gidiyor. Harry'nin karısı öldüğünde. bir teki dışında. o da yetmiş beş yaşında. ama günlüklerime geri dönmeyeceğim. beni Londra'ya. üç yıl önce falan olmalı. ikimiz de aynı yemeklerden ve çok yemekten zevk alıyoruz. Çocuklarımdan hangisiyle beraber oturacağım? Cevap Swanny'yle. hepimiz tiyatro oynadık. Böyle bir şey söyleyerek karşınızdakinin sizden nefret etmesine neden olabilirsiniz. onu sandığımdan da çok arayacağımı söyledi. Harry onu çok özledi. Birlikte yemek yemekten hep hoşlandık. Cenazeye gitmeyeceğim. Yemekten sonra kahve ve konyak içiyorduk. Şimdi düşünüyorum da. Ne de olsa yakında yetmiş yedi olacağım. Cenazeden sonra konuyu açtığımda. ama artık onun da bir arabası olduğuna göre. Harry yas tuttu. Birincisine aptal gibi evet dedim. Bunları iyi bilmesi gereken Marie bile Rasmus'un çok hasta olduğu son aylar boyunca. ama ben bir sürü Danimarkalı kadının tersine.

Bir anlaşma yapıp sonuna kadar bağlı kalıyorsun ama aslında bu çok saçma. kırışıkları başka türlü düzeltmek imkânsız. seninle evlenmem. Ondan hep "Mrs. Đçinde böyle bir şey olan bir evlilik önermediğinden eminim. bu fizik olarak mümkün olamaz. dedim. evlenemeyeceğimiz günlerde. onun bekâr bir erkek olarak Islington'da çalıştığı.Seni seviyorum. Yüzüm de kızarmadı. Duke'ü terk edemezdin. Belki de yaşlanınca insanın yüzü kızarmıyor. Bir kabuk kadar kuru ve kapalıyım. Galiba fazla inatçıyım. değil mi? Birimiz ölene kadar dost kalacağız? . bir insanın en kötü halini görmek. bana dokunmasından utanırım. senin de beni sevdiğini biliyorum. . Tuhaf ama. Duke" diye bahsettim. Hayır diyeceğinden korkuyordum. Bunu büyük bir sıcaklıkla. Benimki kadar uzun bir hayatta. Sanki hayır diyeceğini biliyordum. demek istiyorum. . Benim dışımda. Asta. . Yatakta bir erkekle o şeyleri yapacağımı sanmam.Bir zamanlar evlenirdim. Daha sonra birbirimizin gözüne baktığımız. Cevapları bilemiyordu. . Peki o zaman. kimse günlüğüne böyle şeyler yazmaktan hoşlanmasa da gerçekten kurumuş. . . kadının adını hatırlayamıyorum. . evliliğin sevmediğim yanı. Ama birbirimizi hiç bırakmayacağız. neler düşündüğünüzü hatırlamanın mikanı yoktur.Söylenmesi gerekmeyen hiçbir şey olamaz. dedi. Çılgın gibi düşünüyordum daha önce hiç düşünmediğim gibi düşünüyordum. dedi. Ya da. Sadece "Hayır" dedim.Hep merak ediyorum.Hayır Harry. yine de gençken onu ne kadar arzuladığımı.Tuhaf. Galiba rengim biraz soldu. öyle sandım. sevgi dolu söyledi. ne kadar yakışıklı olduğunu ve beni arzuladığını hatırladım. Evet evet.Ne söyleyeceğimi bilemedim ki bu başıma kolay kolay gelmez. "Bizim aramızda böyle şey olmaz" diyeceğini kesin olarak biliyordum. samimiyet. başımızı başka yönlere çevirdiğimiz. "Bundan en ufak bir kuşkum olmadı. tek bildiği artık çok geç olduğuydu. Onun için söylemedim. bunu söylemeye bile gerek yok. bu kadar iyi ve ahlaklı olmak bize ne kazandırdı? Evlendiğimiz insanlara bağlı kalmak. Ben de kocamı bırakamazdım.Evet. bizim de Lavender Grove'da oturduğumuz günlerde tanışmış olsaydık. Gerisi. . seni seviyorum. evliliğin ne anlamı olacak? Evlilikte isteyip de elde edemediğim tek şey buydu. Oysa şimdi içi kurumuş bir kadınım. Bir erkeğin bana bakmasından. Ben yazarım.Mrs. Ona söyleseydim. dedim. Gençliğimizde buna onurlu davranış derlerdi. yine çok geç olacağını da biliyordu. yeniden birbirimizin gözünün içine baktığımız uzun bir sessizlik oldu. Çıplak vücudum da iyi bir ütüye ihtiyacı varmış gibi duruyor. öyle değil mi? Bilemediğini söyledi. Ürperdiğimi hatırlıyorum.Öyleyse. evet. hatırladığını iddia eden yalan söylüyordur. dedim. geçmişte neler duyduğunuzu. dedim. giderek artan küçümseme duygusu. dedim.

ama bugün öğleden sonra gelip Marie'nin öldüğünü söyledi. Galiba kadınlar erkekler gibi uzun zaman kavgalı ya da dargın durmuyorlar. oyuncak bir bebek gibi başımı sallamaya devam ettim. Tabiî Swanny ile Marie de orada olacak. Cline ve evlenen. Swanny bana aldığı imzasız mektubu gösterdi. Ann'ı da çağıracağım. Bunu biliyorduk. Benim yaşımda. Bunu yazmayı en sona bıraktım. merak ediyorum. hayata devam etmek olduğuna karar . Housman'ı. ara sıra yaptığı gibi. aslında gerçekten yalnız kalmak istedim. Hammond'la evlenmek isteyen Mrs. söyledikleriyle fazla ilgilenemedim. ama bugünlerde gençlerin nerede olduğunu tahmin etmek imkânsız. Şok insanı hemen etkilemiyor. Swanny'ye Margaret'in yeni soyadını ve nerede oturduğunu sormalıyım. özellikle de uzun zamandan beri serbest kalıp Mr. Eminim Mr. neredeyse konuşamıyordu. erkeklerin çoğunda olan bir şey. bekliyorduk. Tabiî Mrs. Anladığım kadarıyla Knud'un prostatından bir derdi var. Danimarka'ya döndüğünü söylediler. Mrs. Housman ölmeseydi. bunu yazmaktan mutluyum. içinde Georg Stage ile ilgili bir bölüm olacak. ama yeni soyadını hatırlamadığım Margaret Hammond. Sonra hemen çıktım. Çağırmayı gerçekten istediğim biri de Swanny'nin öğle yemeği davetinde çok ilginç bir konuşma yaptığım Mrs. Rasmus hayatının sonuna kadar ondan nefret etmeyi sürdürürdü. onları neredeyse hiç tanımıyorum. Ama o kahrolası şeyi burnumun ucuna tutunca çok gergin olduğunu gördüm. kim aldırır? Şimdi artık kim aldırır? 5 ekim 1964 Ann telefon etmedi. Bir an için konuşamadım. Yazdığı kitap basılınca sözünü tutup bana bir tane gönderecek mi. belki de en korkuncu. ama şok hâlâ geçmedi. Aslında bunu belki de hiç yazmayacaktım. Harry'yi getirsin. Willow Caddesi'nde yürürken az da olsa titriyordum. bir çikolata partisi kutlama olamaz. Neyse ki bir grip salgını onu alıp götürerek herkesi sevindirdi. Jorgen. ama bu kadar yolu göze alacaklarından kuşkuluyum. Tam da çıkıp davetiyeleri almaya hazırlandığım bir sırada. davet edeceğim kişileri düşünüyordum. O orada olmasa. John ve karısını çağırmıyorum. bunun için birkaç dakika geçmesi gerekli. seksen üçüncü doğum günümde vereceğimiz çikolata partisi için iki düzine davetiye aldım. kâğıdı elinden alıp yırttım ve yaktım. En büyük kızını da davet edeceğim ki. öptü. sonra kendi kendime sordum. Rasmus'un cenaze töreninden beri John'u gördüğümü sanmıyorum. Bir insanın çocuğunu kaybetmesi korkunç bir şey. kendini tekrar etmemek mümkün değil.Başımı salladım. sakin olmak. Elleri titremeye başlayalı beri Harry araba kullanmaktan çekiniyor. Elimi aldı. Yapılacak en iyi şey. Harry hiçbir yere gitmedi. Kendimi "Bütün bunları daha önce yazmıştım" diye düşünmekten alamıyorum. Ama çok uzun süre önce en iyisinin duygularımı göstermemek. bütün vücudu titriyordu. Ann'ın nerede kaldığım bilen var mı? Tek bildiğim. neden bilmem. 16 haziran 1963 Gelecek ay için düzenleyeceğimiz. Evans. Knud ve Maureen'i de davet etmek zorundayım. Zavallı çocuk. korkunç haldeydi. annesinin yanında değil.

dedelerinin arasında bir Alman olduğundan eminim. şimdi bu kararın ne kadar anlamsız olduğunu görüp gülüyorum. bunları unutuyorum. Bu dava bana Londra'ya ilk geldiğimiz dönemlerde Navarino Caddesi'nde işlenen bir cinayeti hatırlattı. Swanny'nin sorularına son vermesini isterdim. Bence kadında Alman tipi var. hasta olmasını. Lancashire'da çocukları öldürmekle suçlanan Ian Brady adında bir adam ile Myra Hindley adında bir kadının duruşması Dikkat çekici ama korkunç. 2 ekim 1966 Artık akşamları çok yorgun oluyorum. Hayatımın onca yılı elimden kayıp gitti. geriye sadece on yılın solmakta olan bir cama çizilmiş resim gibi bulanık parçaları kaldı. gerçek olduğunu hatırlıyorum tabiî. annemim hep yatakta.vermiştim. yaz tatili için Strandvej'deki eve gidişimizi. nefret ettiğim o yoğurt çorbasını içirir. ama en küçüğümü. böylece bana karşı sorumluluklarından kurtuluyorlar. ama kim. "Asker! Đleri. Çocukluğumu. ortadaki yıllar. Bir zamanlar bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. Yüreğim bütün bu yıllar süresince aldığı darbelerden katılaşmış gibi davranıyorum. inanmıyor. 4 haziran 1966 Bu unutkanlıktan nefret ediyorum. marş!" En iyisi. Şimdi istesem de yazamam. 21 nisan 1966 Gazeteler cinayet davası haberleriyle dolu. galiba inanmak istiyorlar. elli üç yaşında olmasına rağmen benim için hâlâ küçük olanı kaybetmeyi beklemiyordum. Torben'in dediği gibi.bir ölüm ilanına benzemeye başladığını düşünüyorum. üzüntüyü yürekte tutmak ya da yazmak. oysa yirmilerinde. Hafızam artık delik deşik. o evin benim olmasını istediğim. ne evin ne de oradakilerin adlarını hatırlayabiliyorum. işin tuhafı da bazıları buna inanıyor. Hatırlamadıklarım. nasıl. Bir katil tanımış çok insan yoktur. Dik durmayı öğrenmem için Frederikke Teyze beni hep başımda bir kitapla yürütür. Kadın fotoğraflarında olduğundan da yaşlı görünüyor. yedi yaşındayken Bornholm'deki tatili. yukarıda. Bazı şeyleri. O dönemden bazı günleri en ince ayrıntılarına kadar hatırlayabiliyorum. Tanıdığınız birinin daha sonra bir insan öldürdüğünü öğrenmek ilginç olmalı. onu uyandırmamak için odadan emekleyerek çıkmamı hatırlıyorum. ne zaman. insanlar birbirinin peşi sıra ölünce. çünkü neredeyse tamamım unuttum. Bazen. bitirene kadar da masadan kalkmama izin vermezdi. akşamın çok erken saatlerinde. adamsa bir kütüğe benziyor. Hatırlamadığımı söyleyince. bu günlüğün. Şimdilerde bütün duygularımın kuruduğunu iddia ediyorum. tek hatırladığım kadını bir kere gördüğüm. oysa eskiden hiç böyle .

değil mi? dedim. ama durmayacak.Mrs. mektuba yazmadı. Seninkiler gibi değildi. Öldüğü zaman değil. dedi. dedi. kızlar hakkında. okudukta sonra Harry'ye verdim. Yazdıklarıma aşk mektubu diyor. hepsinin beni ne kadar özledikten hakkında.Peki ya yirmi beş yaşındayken âşık olduğun o kız? . mavi. ama onun eve bağlı olmak zorunda olması. Şimdi burada kesip Harry'ye yazacağım. Kim olursa olsun. işleri güçleştiriyor. ama sonuna doğru. Ama bütün bunları söyledi. ben ölene kadar hayatta kalmasını isterdim. O kadar bencilim ki. Yirmi dört yaşındaydım. Daha önce kimse bana güzel yazdığımı söylememişti. Galiba yazdıklarım da giderek kısalıyor. yeterince uzun dersiniz. O Browning mektuplarını birlikte okuduk. Taksiler çok pahalı. benim de taksi için Swanny'ye güvenmek zorunda kalmam. Browning gibi demek istiyorsun. . Đngilizce yazım hâlâ kötü ama Harry aldırmıyor. hem de düzenli olarak.siyah Chanel tayyörümle Patou elbisemi sattım. Taksi parasını eski elbiseleri sattığımda gelen paradan ödüyorum.değildi.Oh. Kızlarından biri. Hayat bitti gibi hissediyorum. St. Seksen beş yaşındaydı. hastalığı çok ilerlemişti. yanındaydık. ona aşk mektubu yazan tek kadının ben olduğunu anlatıyor. aslında birlikte de değil. Onları Paris'ten mi almıştım? Yoksa Londra'dan mı? Hatırlamıyorum. Birinci Dünya Savaşı'nda sen Fransa'dayken karın sana mektup yazmış olmalı. . Asta. 2 eylül 1967 Her şey bitti. Gerçekten de ona âşıktım. bu kadar güzel ve bu kadar iyi saklanmış elbiseler beklemiyordu. Onun yerine şimdi Harry'ye yazmaya başladım. "Bırak böyle düşünsün" dedim kendi kendime.Yirmi dört. çünkü hepimiz gittikten sonra. Birinci Dünya Savaşı'nda gaz soluduğundan her kış ağır bir bronşit geçirdiğini anlattı. Hastane yatağında yatarken bana güzel bir şey söylemedi. Tek hatırladığım. ev hakkında. sanki Robert Browning'inkiler gibi. ama bunu daha önce hiç duymamıştım. ama benim için yeterince uzun olmadı. John's Wood High Street'teki kadına gittim. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. Sadece elimi tutup gözlerimin içine baktı. Duymadığımı söylemedim tabiî. o puroları içtikten sonra ne kadar öksürdüğüydü. bu da güzel bir yaş. bunu ne kadar sevindiğimi saklamak için söyledim. Mektupları kütüphaneden aldım. gece uykusunda öldü. elimi öpemeyecek kadar güçsüzdü. Sanki. yatmış ölümü beklerken. Seninkiler muhteşem aşk mektupları. mektup yazdı tabiî. beni sonsuza dek seveceğini falan. onunla evlenmek istedim ama o istemedi. ama bunlar aşk mektubu değildi. bana kalsa. Haftada bir iki kere görüşüyoruz. Zatürree olmuştu. Babası ölürken yanında olmam için bana kızını gönderen o kadına şükran borcum hiç bitmeyecek. sonunda verilen ilaçlar da bir işe yaramamaya başladı. Galiba kimsenin fırsatı da olmadı. . . Çok heyecanlandı. devam etmesi gerek.

ama bir açıklama yaptı. Ağlamam. bence haksız da sayılmaz. ama bunu yazmak niyetinde değilim. odama çıktım. bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. onun için gerçek çiçeğin bu olduğunu söylerdi. 9 eylül 1967 Ölü gibi yorgunum. bütün gün ve bütün gece onu düşünüp bunları yazdım. bütün gün orada kaldım. en iyi arkadaşımdı. Yukarıya. onlarla birlikte her zamanki gibi akşam yemeği yedim. Edebî yeteneğimin en güzel örneği de değil! Ama hiç olmazsa ağlamadım. Çok gençken yazdıklarımı yakmıştım. tam Torben eve girerken geri döndük. Annesi hayattayken onun hakkında tek bir olumsuz söz söylemeyen Paul ise ölülerin ardından konuşmama kuralını izleyenlerden değil. taşıdığım çiçeklere uzun uzun baktı. Beş dakika önce olanları hatırlamazken günlük tutmak saçma olur. Elimde sanki bir demet ısırgan otu varmış gibi. Annesinin öldüğü günün öğleden sonrasında. Swanny beni teselli etmeye çalıştı. geceyi çıkaramadığını bildiren bir telefon geldi. ama izin vermedim. Belki de bütün bu defterleri yakarım. . Çok parlak bir günlük yazısı değil. Đnsanlar hakkındaki iyi ve güzel şeyleri onlar hayattayken söylemek. Çok yorgunum. günlüğüme yazacağım son yazı olacak. Swanny götürmek istedi. Konuyu ilk o açtı. oraya yalnız gitmeliydim. Harry'nin cenazesine gittim. Beni hastaneye Swanny götürmüştü. Yirmi beşinci bölüm Joan Sellway yaşasaydı. Söylenecek başka şey yok. kafamdan geçenlerden ona hiç bahsetmedim. Hiçbir şey söylemedim. bunu bir düşüneceğim. Hayır. Öyle çok olumsuz bir yargıda bulunmadı. Bu sabah. ne de olsa Harry kocam değildi.Swanny Teyze'nin aldığı o imzasız mektuptan bana söz edişini hatırlıyor musun? Bütün dertlerin başlangıcı olan mektuptan? . ama hafızam ne kadar zayıflarsa zayıflasın. yargılamayı da öldükten sonra yapmak daha akıllıca olurdu. çünkü en çok dünü unutuyorum. unutacağım son şey Harry'nin kır çiçeklerinden hoşlandığı. onun hakkında bir yargıya varamayacağım kadar yakın olacaktı. biraz utanıyordum. ama sarılmasına izin vermedim. Onu her zaman düşüneceğim. dünmüş gibi değil. her zamanki saatte odama çıktım.Neyse işte. Bu. artık yok. Parklarda birlikte yürürken hep arsaların yanında durur.

Sanki unutabilirmişim gibi. Derine dalmaktan çekinirdim. yirmi dört yıllık evliydiler. . Galiba hep bahane olarak buna benzer şeyler uydurulur. oysa bu çok yanlış. Yüzüne baktım. O kadar iğrenmiş ve o kadar korkmuştum ki.Buna benzer başka mektuplar da gönderdi mi? . Bunları güçlükle söylerken bile sanki omzundan atmak ister gibiydi. ama ona bu fırsatı hiç vermediğimi de söyleyebilirsin. insanları uyarmak göreviymiş öyle dedi.Seni kaybetmekten. onlarda da aynı kusurların bulunduğunu sanır. babama anlattı. Bir gün bir şeye öfkelenmişti. kestiği büyük harfleri yapıştırdı. Bir imzasız mektup yazarının oğlu olmakla gurur duymuyorum. Bunu ona söyleyemiyordum.Đnsanlar çocuklarının anne ve babalan gibi olmalarını bekler. birbirimizi kolluyorduk. . Teyzene gönderdiğinden önce. belki çok . Yok. Sen daha bana söylerken anladım ve sanki beynime bir darbe yemiş gibi oldum. Aramızdaki sorunu ona mektuptan söz ettiğim dakikaya bağlayabilirini. sana o zaman söyleseydim hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyebilir misin? Đşin kötüsü. Annemle yapılan konuşmalar son derece yüzeysel olurdu. insanları anne ve babaları yüzünden suçlarlar. çünkü mektubu yazmadı.O mektubu annem gönderdi. Belki de korkuyordum. Farkına varmı4tı. ona hiç uymayacak kadar uzaklaşmıştı. Bana şimdi dürüstçe cevap verip. Bunu dünyanın en basit şeyiymiş gibi söyledi. Bir tanesini kocasının onu aldattığına inandığı bir kadına. ama elimden bir şey gelmezdi. dört ya da beş.Hayır. . mektuplardan da bahsetti. Yüzüne sadece merakla baktım.Kesin olarak bilmiyorum. niçin korkmuştu? .Bir sürü. bir tanesini de oğlunun homoseksüel olduğunu bilmeyen bir anneye.Mektubu onun gönderdiğini mi? "Yazdığını" diyemiyorum. . O gün yüzünün kararmasını. Bana annemi neden terk ettiğini uzun uzun açıklarken. Sonra ona neden korktuğunu sordum. Mektuptan söz ettiğimde. Söylediklerini düşündüm. Konuşmakta güçlük çektim. söyleyemezdim. gözlerinin boşluğa bakmasını hiç unutmadım. Dehşete kapıldım. Her ikisi de orta yaşa gelince babam annemi terk etti. Nereden anladın? . kendi içine çekilmiş. Farkına vardığını biliyordum.Mektup yüzünden? . Bir şeyler değişecekti. ikimiz de sessizdik. Üstelik de sadece Swanny'nin dertlerinin başlangıcı değil. bu kadarı abartılı olur. yani kanıtlayamam. Ama tabiî ki biliyorum.Annen sana hiçbir şey anlatmadı mı? . .

Sol tarafını felç eden. bazen avucunun içinde buruşturdu bazen de çarşafın kenarını başparmak ile işaret parmağı arasında sıkıştırdı. tek başına geçirmek zorunda kalmayacaktı. daha sonra ısrar etmişti. ağzını çarpıtan inmeden sonra kendi içine çekilmiş. Sağ eli. Mektup Swanny'nin hayatında son yirmi yılını yıkmıştı. kollarımı boynuna doladım. etkileriyle hayatına yerleşmiş. Hastabakıcı kulağıma artık "zamanın geldiği" ni fısıldadı. sadece korkuyu görüyordum. onların izin günlerinde de bir yedek hemşireye ihtiyacı vardı. "Mektup olmasaydı belki günlükler hiç de gün ışığına çıkmayacaktı. Doktora göre özel bir bakımevi Swanny dahil herkes için daha iyi olacaktı. onun içinde eritildi. hareket ettirebildiği eli. . yerine bir başkasını bulmakta güçlük çekiyorduk. merdivenlerdeki hayalet hilesini duyduğu gün ya da hemen sonra geçirdiğinden eminim. dahası yayınlanmaları için profesyonel bir çevirmenle anlaşmayı aklından bile geçirmeyecekti. Hastabakıcılardan biri işten ayrılacaktı. Mektubun gelişiyle birlikte nin sonuçsuz araştırması. doktoru öyle önermiş. bize bir servet kazandırmayacaktı" diye düşünmek de mümkündü.küçük. onu olabilecek tüm iyi ve güzel şeylerden soyutlamıştı. Edith Roper'ın saltanatı bitmişti. Ama şimdi değişir miydi? . O gün anlamamıştım. Kendini daha rahat hissetmesi için Paul'e de anlattım. sessiz ve hareketsiz kalmıştı. Hareketsizliğiyle fizyoterapistin tedavisini. ayağa kalkıp yanına gittim. O gün onu bir hastaneye yatıracaktık. özellikle Swanny alt kata inmek istemediğinden. son günlerindeki delilik olarak nitelendiren her şeyin yıkımı başlamıştı. yayımlanıp en çok satan kitaplar arasına girmeyecekti. Ve ne yapacak bir şeyim ne söyleyecek bir sözüm ne de durumu değiştirmek için bulabileceğim bir çözüm vardı. sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi kıpırdıyordu. Kafasını kaldırıp çarpık dudaklarını sıkma ya çalıştığında. Karanlık bir kış sabahının erken saatlerinde. günışığı olan saatlerde de tekerlekli iskemlede oturuyordu. Dudakları hep.Ne kadar iyi bir psikologsun. Ama ölüm döşeğinde. her şeyin yeterince iyi olduğunu hissettim. Onu öptüm. bir gündüz hemşiresine. gözlerinde o eski sükûneti ya da daha sonraki umutsuzluğu değil. ama çok az konuşuyordu. günün büyük bir bölümünü üst kattaki odasında. dedim. hep konuşabilmişti. Swanny'nin bir gece hemşiresine. inanılmaz bir dehşet içinde yas tutuyormuş gibiydi. Onu hemen hemen her gün görmeye geliyordum. belki de o kadar önemsiz olmayan bir şeyler. O dönemlerden birinde. Yeniden yürümeyi ya da sol kolunu tekrar kullanmayı öğrenmek için egzersiz yapmayı da kabul etmedi. doktoru Swanny'yi hastaneye yatırmamız gerektiğini söyledi. bazı hafta sonlarını da Willow Caddesi'nde geçirmeye başladım. Konuşabiliyordu. O sabah gece bakıcısı gelerek beni uyandırdı. Swanny'nin odasına girdim. ama şimdi Swanny'yi krizi Gordon ve Aubrey'yle birlikte Hackney'ye gittiği Hyte ailesinin odalarını gördüğü. beyin damarı tıkanıklığından sonra gerekli moral tedaviyi reddetmişti. Geceleri yatağında yatıyor. kanı ve beyni için ağırdı. Herhalde Swanny günlükleri okuma zahmetine bile girmeyecek. Bütün bunlar onun için çok fazlaydı. O krizle birlikte Edith gönderildi ya da gerçek Swanny'n-gerçek kadın her kimse. Çifte kişilik dönemi sona ermiş. evinde ölmüştü. Zorlukla bastırabildiği büyük bir korku. ben yanındayken ki halini hatırladım. çarşafın kenarını okşadı.

bütün gücümle parmaklarımı parmaklarına bastırdım. daha sonra bir şekilde onu canlı bir bebekle değiştirmiş olamazdı. belki de anneannesinin söylediğini sanıyordu. elmacık kemikleri ve alnının yumuşadığını gördüm. Günlüklerde bir yerde Asta Hansine'yle birlikte bir sürü güçlükten geçtiklerini yazar. . kimse artık benimle gelemez mi dedi? Yoksa kendinden mi bahsediyordu? O hiç kimse miydi? O da dizedeki gibi. "Kimse" dedi Swanny.Onu harekete geçiren bir şey olmalı.Ben hep o mektubu yazanın Tatier'da Swanny'nin fotoğrafını gördüğünü düşünürdüm. Böylece sanırım bir saat kadar oturdum. gündüz hemşiresi gelip alnına dokundu. hep böyle gençleşirlermiş. Belki de kıskançlık ya da öfke. Sonra gülmeye başladım. varlıklı. Konuştu. ama mecburum. Swanny'nin yüzüne gençliğin döndüğünü. O resimde mutlu. kafasını salladı ve Swanny'nin gözlerini kapadı. . Gerisi yok. Hansine'yle aralarında büyük bir sevgi ve bağlılık olmasa da özel bir ilişkinin bulunduğu açıktı. sonra bir daha "Hiç kimse. Hepimiz Swanny'nin ölmekte olduğunu biliyorduk. . Hayatın sıcaklığının çekilmeye başladığını biliyordum. Ya da belki bir adam ya da bir kadının bir hakareti. ağzı kapanıp duaları hareketsiz kaldı. ama hayattan ölüme geçen bir insanın yanında hiç bulunmamıştım. çocuksuz muydu? Hiç öğrenemeyeceğim. Elimi tutan el yavaşça boşaldı. kırışıkların kaybolduğunu. Gözlerindeki ışık söndü. ama hareket giderek zayıflıyordu. ama yanında çok az kaldım. ama kim eğlendiğimiz için güldüğümüzü iddia edebilir? Annesi Swanny'nin Asta'nın çocuğu olmadığını nasıl biliyordu? Paul'e sordum. Asta'yla birlikte aynı evde yaşıyorlardı. Swanny de elli sekiz yaşındaydı. Odada sessizce oturarak beklediler. Dudakları sanki ekmek çiğniyormuş gibi hareketlerini sürdürdü. Bunu söylememeyi isterdim. sokakta annemin yanından geçerken ona selam vermemesi. Bir daha konuşmadı. . ama gündüz hemşiresi geldikten sonra da yanımızda kaldı. Bir anlamı var mıydı? Kimse anlamıyor.Sence annen neden o kadar bekledi? diye sordum. soğumuş bir Swanny'ye dokunmak istemedim. Hep böyle olurmuş. güldüm. o sürede parmaklarımın üzerindeki baskı giderek azaldı. . Anneannesi biliyor olmalıydı. Nabzını saydı. hâlâ hisseden sağlam elini. Gece hemşiresi Claire gitmek üzereydi. Claire ve Carol beni onunla baş başa bırakacaklarım söylediler. arkamdaki hemşirelerden birinin güçlü bir nefes aldığını duydum. kimse bilmiyor. sonra Carol söyledi.Ölürken gördüğüm ilk insandı. Ölü görmüştüm.Böyle bir fotoğraf annemi harekete geçirmek için yeterli olurdu. eli gevşedi. Son nefesi ciğerlerini tıkarken. Komik değildi. göğsü hırıldadı." Hepsi bu. Kendisi kırkını geçmişti. anasız babasız. güldüm. güzel ve iyi giyimli miydi? Başımı salladım. Asta Hansine'ye belli etmeden ölü bir çocuk doğurmuş. Carol. Homoseksüel olan o adamın tek kusuru. Elini tuttum.

arabacılar. Florence'ın nişanlısı. Evlat edinme konusunun açıldığını.Bütün bunlar. Galiba gerçeğin kendiliğinden ortaya çıkacağını sandım. Bize oynayanların listesiyle birlikte küçük bir broşür. Bunu yasa verdiği çocukların çalıştırılabileceği kısa süre nedeniyle yapmak zorunda kaldıklarını biliyordum. Bunu mahkeme yoluyla yapmak çok daha iyi. bir soruşturma gibi olacaktı. -Oh. Cary'nin yanında oturuyordu. Günlüklerde Asta'nın anneanneni ellinci evlilik yıldönümü davetine çağırmayı reddetmesiyle ilgili bir bölüm var. bugünün çocuk edinme kurallarının daha iyi olduğunu kanıtlıyor. gösteri tam altı buçukta başladı. gizemli bir gülümsemeyle hediye olduğunu söylediği bir Chanel tayyör vardı. Miles Sinclair gri ve karışık sakallı bir devdi. dedi Paul. gerçeği söylemek gerekirse. değil mi? . kızının bu yanını belki hiç tanımıyordu. sevinçten uçacak gibiyim. Ama biliyorsun. Oldukça zengin bir kadroydu.Seksen beş yıl sonra da mı? diye sordu Paul. bir de tabiî Cary. merak ediyorum.r ailesi ve Florence. tıpkı Mrs. Miles Sinclair. dedim. Kimin yaptığını bulacağımı sanıyordum.Asta'nın senin ailenden uzak durmak istemesinin nedeni bu mu. Roper'ın ablasıyla eniştesi. Edith'i merak ediyordum. Roper'ı oynayan aktör ve Florence Fisher rolündeki oyuncu. Okurken bunun sadece züppelikten kaynaklandığını düşünmüştüm. Tek yapman gereken. Westerby'nin yaptığı gibi gidip istenmeyen bir çocuğu almaktı . bilmiyorum. . teşekkür ederim. bir de Lizzie rolündeki Clara Salaman'ı bir gaz lambasının altında gösteren bir fotoğraf verdi. öyle sanıyorum. . Yapımdan memnun olup olmadığını sordum. çeşitli polis memurları. r ve avukat.- Anneannen neden söylemiş olabilir? . sevgililer. dedim. ama önce Cary sahneye çıkıp izleyicilerden bu yapımı gerçekleştiren ki kişiyi. dükkâncı. çok yakın oturuyordu. ama hâlâ başaramadım. hamal. Salona girdik. Paul'le birlikte Roper'ın özel gösterimine gittik.Çok memnunum. o rolü ikiz kızlara verdiklerini gördüm. Yine de biz hiç çocuk evlat edinmeyeceğiz. ama artık emin değilim. Basın gelmemişti. Önce barda Caryy'le birlikte birer içki içtik. sadece BAFTA üyeleri vardı. annem ve anneannem senin ailenle hiç görüşmüyordu. anneannemin de eskiden bunun çok daha kolay olduğunu söylediğini bir düşün. Son derece memnun gözüküyordu.Đnsanlar yaşlandıkça sırların ağırlığı altında kalır. senarist ve yönetmeni alkışlamalarını istedi. Anneannem sizlerin annemden çok daha farklı olduğunuzu düşünmüş de olabilir.Hayır. ışıklar . bazen öyle saçmalıyorum ki. . üzerinde ocak indiriminden alınmasına rağmen bin pound'un üzerinde bir paraya mal olan.

Miles Sinclair oyuncu listesini gösteren broşürlerden birinin üzerine telefon numarasını yazdı. Cary ve Miles'la kararlaştırdığımız akşam yemeğini yemiş kahvelerimizi . Satması uzun sürer.Bir anlık bir karardı. akıllıca. Devon Villa da Maria Hyde'ın evine benzemiyordu. kimden bahsettiğini sormak zorunda kaldım. neredeyse entelektüelce gerçekleştirilmişti. Ucuz ve duygusal değil. Đyi de nereye gidiyorsun? Hampstead'de Willow Caddesi'ni düşünüyordum. Karın Deşen Jack'in hayaleti dolaşıyordu. Hampstead yolunda "Bana evini satmak niyetinden hiç söz etmemiştin" dedim. Her neyse. Herhalde bahçe kapısında elinde bıçakla korkunç suratlı bir adamı beklemek yanlış olurdu. duruşmayla ilgili gazete haberlerini okumuştu.Nereye gidiyorsun? Bir an için korkudan nefessiz kaldım.kararınca kolunu Cary'nin omzuna attığını gördüm. Paul bunun evinin değerini yükselteceğini umduğunu söyledi. Benim fazla açıklamam gereksiz. insanlar Asta günlüklerini nasıl okuyorlarsa. çok sürükleyiciydi. Cary adını söyleyince. gidip "Roper"ı da izleyeceklerdir. birkaç küçük ayrıntı katmasına izin verdi. Benim için düş kırıcı yanı. sadece gırtlağı kesilmiş bir Lizzie izledik. Dizide zaman yanlışları olmadığından eminim. Yani filmden hoşlandım. ama bu kez gerçekten memnundum. bunu Cary'ye de söyledim. Elindeki bilgi. Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. Cary ve senaristin önerecek bir çözümleri yoktu. geçen yüzyılın sonunda ya da bu yüzyılın hemen başlarında Londra'da geçen bir cinayet filmi gerçekleştirmeye çalışan her yapımcının tutkusu. hepimiz. kafamda canlandırdığım Devon Villa ve Navarino Caddesi'nin yakınından bile geçmemesiydi. Đki üç yıl önce birisi bana Cary Oliver'ın mutlu olduğunu duyduğumda sevineceğimi söylese. Cinayeti işlenirken görmedik. Roper'ın karısını öldürdüğünü. Ward-Carpenter ve Mockridge okuyucuları gibi. çok eğlenceliydi. Cary Arthur Roper'ın anılarını. dönemi anlayıp bilerek. Onun için memnundum. beni kabul edersen.broşürü katlayıp cebime koydum. buna rağmen kellesini kurtardığı duygusuyla baş başa bırakıldık. Ward-Carpenter koleksiyonunda bulunan ve Roper ile ablası arasındaki mektupları kapsayan dosyayı. . ama bir açıklama yapması için yeterli değildi. Oyuncular Roper'lara. Buluşup birlikte akşam yemeyi yemek üzere anlaştık. -bundan Cary'yi kendi evinden çok Miles Sinclair'in yanında bulabileceğim sonucunu çıkardım. Tabiî. Chanel tayyörü alan o muydu? "Roper" hakkında ne söyleyebilirim? Çok güzeldi. En az bir yıl. . Evini satmaktan bahsettiğini ilk defa duyduğumu söylemek üzereydim ki Cary Miles Sinclair'i aralarındaki ilişki konusunda hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde bizimle tanıştırdı. Dizinin üzerinde. onun deli olduğuna karar verirdim.

Bu kız da anlaşılan Paul'ün korkulu rüyası öğrenciler gibiydi. tüm iş hayatını üzerine kurduğu bir yapım konusunda düş kırıklığına uğratmamak daha doğru olacaktı. Miles ona bir çocuğa bakar gibi bağışlarcasına baktı ama halimden pek memnun değildim. Çarşamba sabahı. Nereden geldiğini. Mozart'ın çocuk yaşta Londra'ya geldiğinde.içiyorduk ki. bunu bulmanın kolay olacağını söylemek üzere olduğundan eminim. başkalarının onun için çalışmasını tercih edenlerdendi. hemen yandaki evde oturduğunun doğru olup olmadığını sordu. sonra öksürüğünü önleyemedi. bunu ikimiz biliyorduk. yoksa Cary'den bir şey koparacak ya da onu bir biçimde tehdit edecek değildi. Cary'nin sesi çatlak çıktı. Cary'nin de benim gibi düşündüğünden. Oysa hâlâ Lisa Waring'in ona ne göstereceğini bilmiyordu. birdenbire Lisa Waring'in telefon ettiğini söyledi. . yanımda olmanı istiyorum. Cary sigarayı bir hafta önce bırakmış ve yeniden başlamıştı. Alfred Roper'ın hayatıyla ilgili belgeler eksiksizdi. sessizce oturuyordu." . Blucin ve kazağının üzerine giydiği cepli ceketin dışında. bir kaynağın nasıl değerlendirileceği hakkında beceriksizdi. ta ki broşürünüzü aldığım güne kadar. paketten yeni bir sigara çıkarıp yaktı. Yine de Cary'yi kırmamak. konuşmadan önce gırtlağını temizlemesi gerekiyordu. Gelmişti. yanında bir çanta bile yoktu. değil mi? Geleceğine söz verdin. Sen de geleceksin. sanki ortada bir casusluk döndüğünü kanıtlıyor gibi anlattı. ezilen böceği siyah bir koşu ayakkabısının ucuyla kenara itti. uyarılara ve önerilere rağmen araştırma hakkında bilgisiz. Cary sanki bu yakınlık her şeyi daha da kötüleştiriyor. Onu üzmek büyük öfkelere. Yirmilerinin sonunda görünüyordu. sonra yeniden yere bakmaya devam etti. gözyaşlarına ve başka dramlara neden olabilirdi. kaynak aramada deneyimsiz. Yanında bir belge getirmediği belliydi. Elimi tuttu. Đkimizin de gözünden kaçan ya da Cary'ye göre bir tehlike ya da bir şantaj olarak görünen bir şey. Büyük dedemi. kim olduğunu. bütün eğitimlerine. O anda Cary'den bir şey istemek üzere gelenin o olduğunu anladım. Sonunda Mozart'ın yaşadığı evin şimdi Londra Gazinosu'nun girişi olduğunu söylemeyi başardı. Lisa Waring bir hamamböceğinden daha büyük bir şeyden kaçacak gibi görünmüyordu. Yanıldığımızı çabuk anladık. Cary'nin Frith Sokağı'ndaki bürosunun "hemen yanıbaşında"ydı. Küçücük oda dumandan masmaviydi. "Bulamıyorum. elimden geleni yaptım. Öğrenmek istediğiniz. gözündeki hafif çekiklik atalarından birinin Doğu'dan geldiğini kanıtlamaya yeterliydi. Dedelerimi. suçlamalara. sekreter içeri girip ziyaretçisinin geldiğini söyleyince. Lisa Waring akıllı bir çocuk gibi başını salladı. tam olarak nedir? diye sordu Cary. Đşte karşımızda. ufak tefek ve siyah saçlıydı.Ne zaman görüşeceksiniz? diye sordum. Cary beni tanıştırırken gözlerini kaldırdı. Çarşamba özellikle uygun bir gün değildi. Eğer beni yıkacaksa. Cary'nin Soho'daki pis bürosuna girerken o yaratıklardan birinin üzerine dikkatle nişan alıp bastı. Onun adına hiçbir yerde rastlamadım.

Galiba bana ayrı konulardan konuştuğumuzu belli eden de bu oldu. "Siz Roper'dan bahsetmiyorsunuz, değil mi?" Tabiî ki bu kadar açık sordum. Şaşırmış gibiydi. "Yaptığınız dizinin adı bu, bunu biliyorum. Benim aradığım, büyük dedem. Adı George Ironsmith'ti, aynı adam olup olmadığını öğrenmek istiyorum."

Yirmi altıncı bölüm

George Ironsmith'in kim olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aynı isim, Cary'nin hazırladığı, bir tanesi de önümüzdeki masanın üzerinde bulunan küçük broşürde de vardı; ha tabiî, Lizzie'nin bir zamanlar nişanlısı, hani ona camdan taşlı yüzüğü hediye eden. Cary Ward-Carpenter yazısının, Arthur Roper'ın anılarının ve Cora Green'in Star'daki yazısının fotokopilerini getirdi. Masasının üzerinden Lisa Waring'e uzattı, genç kadın kâğıtları eline aldı, "Đzin verir misiniz?" diye sordu, bazı kelimelerin ve adların altlarını çizmeye başladı. Hanımın sevgilisi bir George Ironsmith vardı, öyle mi?

- Öyle anlaşılıyor, dedi Cary. Onunla 1895'te nişanlanmış ama nişan bozulunca, yurtdışına gitmiş. -Yurtdışına, nereye? - Hiçbir fikrim yok. Cora Green onun bir "sömürge" aksanıyla konuştuğunu yazıyor, bu da ne demekse. Ne demek olursa olsun, Lisa Waring pek memnun olmuşa benzemiyordu. Ironsmith kaç yaşındaydı?

- Cinayet zamanında mı? Belki otuz-kırk arası. Yapım için böyle düşündük. Onu oynayan aktör otuz altı yaşında. - Mezar taşını gördüm, büyük dedem George Ironsmith Đ920'de öldüğünde kırk dokuz yaşındaydı. 1871'de doğmuştu, demek ki 1905'te otuz dört yaşındaymış. Cary'nin üzerinden kocaman bir yük kalkmıştı.

- Sanki aynı adamdan bahsediyoruz, değil mi? Nereden geldiğini nasıl öğrenirim?

Cary tüm ülkenin telefon rehberlerini taramasını önerdi. Her ikimiz de St. Catherine's House'daki kayıtlardan söz ettik. Ona böyle bir araştırmayı nasıl yapması gerektiğini söyledim, atalarıyla ilgili en güvenilir bilgiyi kilise vaftizlerinin kaydedildiği Mormon's World'de bulabileceğini söyledim Benim istediğim bizi heyecanlandıracak, ama Cary'nin yapımına zarar vermeyecek kadar önemli bir gerçeği öğrenmekti Cary yine de rahatlamıştı. Sırtından ağır bir yük kalkan çoğu insan gibi, aşırı yardımcı olmaya çalıştı. Örneğin Lisa Waring ona (bunları ben uyduruyorum) büyük dedesinin Arthur Roper olduğunu, bir zamanlar cerrah yardımcısı olarak çalışıp 28 temmuz 1905 günü Londra'da bulunduğunu anlatsaydı, Cary'nin en son kabul edeceği şey, ona filmi göstermek olurdu. Oysa kız ona böyle bir şey değil, oyundaki üçüncü derece kişilerden birinin küçük torunu olduğunu anlatınca Cary ona "Roper"ın üç kasetini de göndermeye söz verdi. Lisa Waring gidince Cary duygularını havaya zıplayıp bana sarılarak ve "bir yerlerde harika bir yemek" yemeyi önererek ifade etti. Uzun zamandır kafasını karıştıran, bana bir türlü soramadığı soruyu da uzadıkça uzayan, sonunda bütün öğleden sonrayı kaplayan bu yemek sırasında sordu. Beni Roper'ların eviyle Asta'nın ailesi arasında bir bağ aramaya iten şey neydi? - O bağı sen kurdun, dedim. Seni başlangıçta beni aramaya iten de buydu. Günlüklerde Roper'la ilgili başka şeyler olup olmadığını öğrenmek istedin, o sırada da Swanny'nin bazı sayfaları yırtmış olduğunu gördük. Bağlantıyı kuran sensin, ben değil. - Evet ama, o sayfaların eksik olduğunu görünce bağlantı aramaktan vazgeçtim. O sayfalarda ne var bilmiyorum, ama, günlüklerde Roper'la ilgili başka bilgi yoksa, hiçbir şey öğrenemeyeceğiz. Elimizdeki tek bağ, Hansine'nin kaldırımda ölen Dzerjinski'ye rastlaması ve Asta'nın yaptığı iki üç yorum - Altı, dedim. Altı yorum var. Hepsini de ezbere biliyorum. Đlki, Hansine'nin Dzerjinski'yi görmesiyle ilgili, ikincisi Hansine'nin Florence Fisher'ı evde çaya davet etmek için izin istemesi üçüncüsü Asta'nın Navarino Caddesi'ne gidip Lizzie 'in Edith'le birlikte evden çıkışını görmesi. Burada da Edith'i güzel bir periye benzetiyor ve Edith'in kendi doğmamış çocuğuyla bir çeşit telepatik iletişim kurduğunu hissettiğini anlatıyor. Daha sonra, ismini belirtmeden, Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamdan söz ediyor. Dördüncü yorum, yakında oturan ve günlük tutan herkesin yapabileceği bir yorum. Bunu yazmamış olması daha ilginç olurdu. En ilgi çekici olanı beşincisi, çünkü sekiz yıl sonra, 1913'te yazılmış. Burada Rasmus, Sam Cropper'ı karısının hayranlarından biri sanıyor, Asta da kocasının "Mrs. Roper'ın izinde yürüdüğünü" sandığını anlatıyor. Sonra, en son günlüklerden birinde de Moors Cinayetleri'ni okuduğunu, onların da "Navarino Caddesinde'ki o şeyi" hatırlattığını yazıyor. -Yani demek istiyorsun ki, aklında hep Lizzie Roper vardı. - Aşağı yukarı. Tabiî bunun nedeni de Asta'nın hiç "kötü" kadın olarak adlandırılabilecek bir kadınla karşılaşmamış olması. - Lizzie gerçekten de bildiği ilk kötü kadın, üstelik onu gerçekten de görmüş olduğunu unutmamalıyız. Büyük gösterişli şapkasından da söz etmiyor mu? Asta gibi kadınlar, "iyi"

kadınlar hep öteki cins kadınlardan büyülenirdi, bu da o kadar yıl sonra Lizzie'yi düşünmüş olmasını açıklayabilir. Yine de bütün bunlar Asta'nın ailesiyle Devon Villa arasında hiçbir bağ olmadığını gösteriyor. Bunu senin kafana ben soktum, o sayfaların kaybolduğunu gördükten sonra da aklından bir daha çıkmadı. - Tabiî çünkü önemli bir şey varsa, o sayfalarda olmalı. - Olup olmadığını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, Swanny Kjær'in o sayfalarda kendi köküyle ilgili bir ipucu bulduğu, tanıştığı gerçeği, ne olursa olsun, kabul edemediği için de sayfaları koparmak zorunda kaldığıdır. Oh Ann, o tatsız küçük kızın -tatsızdı değil mi, çok soğuktubana gelip de büyükbabasının Arthur Roper olduğunu, ölüm döşeğinde yatarken cinayeti kendisinin işlediğini itiraf ettiğini söylemediği için o kadar mutluyum ki! Söz vermiş olmama rağmen, artık benim olan evde günlükten koparılmış sayfaları aramaya daha hiç başlamamıştım. Cary bana Roper bağlantısının benim hayalimden kalma olduğunu söylediğinden sonradır ki, aramaya giriştim. Yapılacak tek şey, düzenli çalışmak, en tepeden başlayarak hiçbir yeri gözardı etmeden, halıları kaldırarak, dolaplarda gizli bölme arayarak aşağıya doğru ilerlemekti. Aramamın yarısına gelmiştim ki, beynimde bir şimşek. çaktı. Eğer Swanny günlükten kim olduğunu anlatan sayfalar koparmışsa, o zaman neden kendini Edith olduğuna inandırmaya çalışmıştı? Edith olması imkânsızdı, koparılan sayfaların onun Edith olduğunu ileri sürmesi de mümkün değildi, öyleyse o sayfalarda ne yazılıydı? Edith'in daha iyi seçenek olabilmesi için, çok daha kötü, çok daha korkunç bir şey. Birdenbire Swanny'nin öteki seçeneğin, bulduğu gerçek Kişiliğinin kabul edilemeyecek kadar kötü olduğu için Edith olmaya çalıştığını gördüm. Yine de Edith'in kişiliğine bürünmeye çalışması, sayfaları koparmasından çok daha sonra başlamıştı. Neler bulduğunu anlamaya çalışmak imkânsızdı, ama aramaya devam ettim. Günlüklerin dördüncü cildi yakında yayımlanmak üzereydi. Bu kez, şömizin arka iç kapağına Swanny'nin fotoğrafını koyup koymamayı daha kararlaştırmamıştık. Daha önceki bütün yayınlarda Swanny'nin fotoğrafı vardı, ama o zamanlar Swanny daha hayattaydı. O günlüklerin yazarı değildi, sadece yayıncıydı ama şimdi yaşamıyordu, 1935-1944 arasını kapsayan günlükleri yayına hazırlamaya zaman bulamadığına göre, artık onun resmini kullanmamak daha doğru olmaz mıydı? Swanny'nin yerine benim fotoğrafımı basmak söz konusu bile değildi. Asta'nın cildin sonunda daha sadece dört yaşında olan torunu kimsenin dikkatini çekmezdi. Yine de arka iç kapakta sadece önceki ciltler hakkında yayımlanan olumlu eleştirilerden alıntı yapmak, bana biraz yetersiz geliyordu. Ön kapakta Asta'nın resmi, daha doğrusu, Asta'yı hayatının çeşitli dönemlerinde gösteren ve oval çerçeveler içine yerleştirilmiş dört fotoğrafı bütün ön kapağı kaplayacaktı. Swanny'nin yayıncıları -onları hâlâ öyle düşünüyorum" bana önerilerini göndermeye devam ettiler. Eski formatı koruyabilir, Swanny'nin fotoğrafını küçültebilir ya da Swanny'nin buğunu gösteren değişik bir fotoğraf kullanabilirdik Swanny'nin çocukluğu ya da gençliğine ait yığınla fotoğraf vardı. Tek yapmam gereken, Asta'nın albümlerini karıştırıp bulmaktı. Belki de diğerlerinden daha güzel göründüğü için, Swanny'nin resmini diğer çocuklarına oranla çok daha sık çektirmişti. Her doğum günü için çektirilen bir stüdyo portre -aralarda çekilen birçok

değişik fotoğraf vardı. Asta'nın fotoğraf albümlerinin hepsini görmüş olduğumu sanıyordum, ama zamanda içinde görmediklerim ya da unuttuklarım da olduğunu anladım. Albümler Asta'nın odası olarak adlandırdığımız odadaki şifoniyerin bütün çekmecelerini doldurmuştu. Albümleri çıkarırken Swanny'nin eksik sayfalan albümlerin arasına saklamış olabileceğini düşündüm, ama saklamamıştı. Swanny'nin günlükleri ilk okumaya başladığı çalışma odasındaydım. Kopardığı sayfaları yırtıp atmış olamayacağını düşünerek, raflardaki her bir kitabı indirdim, sayfaların arasına saklanmış kâğıtlar aradım. Bir sürü kâğıt buldum, zaten bulmamam garip olurdu: ilgisiz bir teşekkür mektubu, yemek tarifleri, arkadaşların gittiği tatil yerlerinden gönderdiği kartpostallar, hemen hemen hepsi Danca gazete kupürleri. .. sadece aradıklarım yoktu. Evde tutulamayacak kadar acı verici olduklarını düşündüm, Swanny onları küçük parçalara ayırmış, üzerinde yazılanlar da buhar gibi kaybolup gitmiş olmalıydı. Bir şeyi yok etmek isterseniz, bunu hemen, zaman geçirmeden yaparsınız. Yoksa sonsuza dek saklamazsınız. Sinemalardaki gerilim filmleri gibi, hani kötü adam filmin kahramanını sıkıştırır da hemen öldürmek yerine kurbanının gözlerini kamaştırmak için kendini övmeye, kabarmaya girişir ya öyle. Ama sözünü bitirene kadar imdat yetişecektir. Swanny imdat gelmesini beklemeden sayfalan yakmış olmalıydı.

Gazetede, Sotheby's'te satışa çıkarılan bir Victoria Nişanı'yla ilgili yarım sütunluk bir haber vardı. Satan kişinin adı Richard Clark'tı, nişana hak kazanan adamın torunuydu. Onun adı benim için bir şey ifade etmese de dedesininki önemliydi. Eğer asıl Victoria Nişanı başka bir yerde bu kadar ünlenmeseydi, gazetenin satışa bunca yer ayırması düşünülemezdi. Okuyucuların Çavuş Harry Duke'e bu kadar ilgi göstermelerinin nedeni onun 1 temmuz 1916'da Sortime cephesinde gösterdiği kahramanlık değil, Asta'nın günlüklerindeki önemiydi. Bu adam önce Asta'nın oğlunu kurtarmak için kahramanlık göstermiş, sonra da Asta'nın platonik sevgilisi olmuştu. Paul'e yüksek sesle haberi, haberin yanında yer alan günlükleri pek de iyi özetlemeyen bölümü okurken, Gordon geldi. Dış kapı basamaklarını çıkmış, evde olduğumuzu görünce de cama vurmuştu. Cenaze levazımatçısı gibiydi. Üzerindeki takım elbise resmî ve siyahtı, üzeri siyah çizgili koyu gri bir kravat takmıştı. Eğer hayatta kalmış sevdiğim bir yakınım olsa, bana bir felaket, bir kaza haberi vermeye geldiğini düşünürdüm. Bütün duygulanım yüzüme yansıtmış olmalıyım ki, her zamanki açık sözlülüğüyle "Bu kadar endişelenme. Dinleyince hiç de takmayacaksın. Belki de hoşuna bile gidecek" dedi. Paul Gordon'un habersiz geldiğinden böyle konuştuğunu sandı, onu görmekten memnun olduğumuzu söyledi ve Harry Duke'ün Victoria Nişanı'nın satılacağım anlatmaya girişti. Gordon terbiyeli terbiyeli dinledi, bulduğu ilk fırsatta da Paul'e "Annenin bir fotoğrafını görmek istiyorum" dedi. - Benim annemin?

- Ann sende fotoğrafları olduğunu söyledi. Bir şeyden emin olmak istiyorum. Fotoğrafta, çiçekli bir ipek elbise giymiş, bahçesinde görülüyordu. Rüzgârlı bir gün olsa gerekti, saçları karışmıştı, bir eliyle uçmasın diye eteğini tutuyordu. Fotoğraftan neye benzediği anlaşılmıyordu ama ince uzun boylu, açık renk saçları olduğu belliydi. Paul bu fotoğrafı, annesinin ölümünden sonra onun evinden aldığı resimler ve kâğıtlar arasında bulmuştu. Gordon'un yanında kendi Asta nüshası vardı, açarak Swanny'nin şömizdeki resmini gösterdi. Küçük Denizkızı'nın yanında duran, mavi tüvit elbiseli, mavi keçe şapkalı, uzun boylu, zayıf, açık renk saçlı bir kadın. - Ne görüyorsunuz? Konuşmadan önce duraklamıştı, ölçülü dramatik vurgulu sordu. Arada bir Gordon'un gelişmiş bir tiyatro yeteneği olduğunu düşünürüm. Đkisi de Danimarkalıya benziyor.

- Hepsi bu mu? Ne görmemi istediğini sordum. - Kardeş gibi, yarı kardeş gibi değiller mi? - Eğer kardeşlerin ya da yarı kardeşlerin birbirlerine benzemediklerini düşünürsek, evet. Paul'e döndüğümde, rahatsızlığını gördüm. Sesinden bir şey belli etmemeye çalışarak sordu: "Ne demek istiyorsun, Gordon?" - Size bir şok yaşatmak istemiyorum. Aslında belki de bundan hoşlanacaksınız, bir şekilde Ann'la kuzen olacaksınız. - Bize Hansine'nin Swanny'nin annesi olduğunu mu söylemek istiyorsun?

- Bir sürü şeyi açıklıyor, dedi Gordon. Asta günlüklerinde Hansine'nin ne kadar şişman olduğunu yazıyor, bizler de bunu zayıf bir kadının kendinden şişman birine gösterdiği normal ve acımasız tepki olarak kabul ediyoruz. Ailenin bahçede çay içtiği, Hansine'nin de arkalarında durduğu ünlü fotoğrafta Hansine hiç de şişman değil. Asta daha sonraki yıllarda da onun şişmanlığından hiç söz etmiyor. 1905'te şişmandı, çünkü hamileydi. - Belki de Asta uzunca bir süre onun hamile olduğunu fark etmedi. O günlerde elbiseler gebeliği gizleyecek denli boldu. Moda tarihi uzmanları, kadınlar yüzyıllarca hep hamile oldukları için, kadın elbiselerinin hamileliği gizleyecek biçimde tasarlandığını söylüyor. Yirmilerde moda olup bir daha kaybolmayan dar ve yapışık elbiselerin nedeni, kadınların eskisi gibi sık sık hamile kalmamaları. Hansine hamleliğinin yedinci ya da sekizinci ayına kadar durumunu saklamış olabilir, itiraf ettiğinde de çocuğu aldırmak için çok geç. Üstelik Asta'nın böyle bir şeyi bağışlamayacağını da biliyoruz. Rasmus bağışlayabilirdi, ama Rasmus orada değildi.

Böylesi tam Asta'ya uygun olurdu. . O daha çok bir otomobil motoruyla ilgilenmeyi seviyordu. Swanny'nin kendi kızı olmadığını hissetmiş olmalı. Eğer bilmiyorduysa. Günlüklerden dürüst. Belki adam onunla evlenmek istemedi ya da evlenemiyordu. Belki de evliydi ya da ona bakabilecek durumda değildi. Ama Hansine bir kız doğurmuştu.Kim olduğunu merak ediyorum. ama onu bebeği kundakladıktan sonra koltuğunun altına alırken. ama muhtemelen yanılıyorum.Baba kimdi? . ama doğumda doktor bulunmamıştı. Aslında. Swanny'yi hiç sevmedi. ona bakıyor. . Hansine'nin görünüşü hakkında pek de hoş olmayan şeyler yazıyor ve Sam Cropper'ın Hansine'nin ilk hayranı olmadığını da söylüyor.Yani Asta ve Hansine hemen hemen aynı zamanda hamille kaldı? Bu biraz fazla rastlantı değil mi? . yaşayıp keyiflerini tatmıştı. yıllar boyu anneliğin dertlerini. dimdik bir adam olarak çıkıyor. terk edenin Hansine olduğunu söylemek de mümkün.En muhtemel aday Rasmus. Çocuğunu her gün görüyor. evden ayrılıp Paul'ün . doğurduğu bebeği de büyük bir mutlulukla Asta'ya vermişti. dedi Gordon. . Büyükannenler Đngiltere'ye göç ettiklerinde. Asta kendi çocuğunu kaybetmişti. kucağına alıyor.Bir Danimarkalı. Kopenhag'da birisi. bütün çocukları içinde en az yakınlık duyduğu Swanny'ydi. Swanny'nin on beşinci doğum gününden az önce. ya bir oğlan olsaydı ne olacaktı? Asta'yı bir bebeğe zarar verirken düşünemiyorum. çünkü Asta çocuğunun ölü doğduğu günü Swanny'nin doğum günü olarak seçti. Bebeğin ne zaman doğduğunu öğrenmenin imkânı yoktu. Onlarla gitmek zorunda değildi. yıkayıp yatağa yatırıyor. .Belki de gitmek zorunda kaldı. Gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyordu..Hayır. Başka ne yapabilirdi. Peki. Çocuğunun ölü doğduğunu hiçbir yere bildirmedi. bir işçi ya da bir uşak. Yani karısı dışardayken hizmetçiyi yatağa devirecek adamlardan değil.Üstelik. Swanny'nin kendi çocuğu olduğunu söylemek ve anne olarak adlandırılmanın dışında. Hansine'nin Westerby çocukları içinde en çok Swanny'yi sevdiğini söyledim. Hansine'nin bebeği Asya’nınkinin ölümünden bir ay ya da altı hafta sonra da doğmuş olabilir. Belki de Hansine'ye sadece kız olursa alacağını söylemişti. . çünkü 1920'de.Hansine'nin daha önce bir sevgilisi olduğunu biliyoruz. dedim. ondan ayrılmak zorunda kaldı. Asta Hansine'nin Paul'ün dedesini çaya davet etmek istediğini yazıyor. dedi Paul. . Rasmus'un söylediğinden de erken dönmemesi için dua etmiş olmalılar. Asta'ya fazla ilgi göstermese de başka kadınlarla hiç ilgilenmiyor. çünkü Hansine'nin doğuracağı bebeği yedekte tutuyordu. sevgisinden yararlanıyordu. örneğin Alman Hastanesi'nin basamaklarına bırakırken görebiliyorum. Swanny'nin doğum gününün 28 temmuz olduğunu biz bilmiyoruz.

Daha sonraları Swanny'nin ona gittiğini. Paul'ün geçici umutsuzluğunu görecek kadar duyarlı olan Gordon. Her bakımdan efendilerinin isteğine uymak zorunda olan. Kabul ettik. Swanny'nin yirmi beş yıl boyunca peşinde koştuğu cevap buydu. haziranda Asta Hansine'nin "Çok şişman" olduğunu. seçme hakkı bulunmayan bir hizmetçi. bizimle birlikte günlüklerin ilk bölümlerini gözden geçirmek istedi. daha sonraki tepkilerini ateşlemiş olmalıydı. Annesini. Örneğin. Onun açısından öyle görülmüş olmalı. . Bir şey söylemedi. Kini ve öfkesi kabardı. Tabiî başarılı detektifliğinden gururluydu. Asta Swanny'ye gerçeği söylemediyse. Bir çeşit yeraltı ya da gayrimeşru evlat edinme topluluğu gibi bir şey. bunun nedeni Hansine'yi hep küçük görmesi. Hansine'den geriye bir şeyler kalmış olması da imkânsızdı. imzasız mektubu yazmaya karar verdi. Gordon açıklamasına başladığından beri hemen hemen hiç konuşmamıştı.Kuzen olmamız mümkün değil. Birdenbire Paul'e karşı güçlü. ama Tatler'da fotoğrafını gördü. Hansine 28 temmuz 1905'te Asta'ya ebelik yapmıştı. gayrimeşru ve istenmeyen çocuğun. birlikte olduğu adam" diye söz ediyor. bunları bulamayacağımızı da biliyorduk. Asta'nın kızı olarak doğması gerekir. sonra da Hansine'den bahsederken "Kopenhag'dayken. Hansine neden sessiz kaldı? Çünkü öteki türlü bir yetimhaneye gönderilmesi kesin olan çocuğunun varlıklı ve güvenli bir orta sınıf ailesinin sevgisinden ve . temmuzda Hansine'nin ellerini "neredeyse kendisininki kadar şiş karnı" üzerinde birleştirdiğini anlatıyor. en sevdiği çocuğunun bir hizmetçi ile Kopenhaglı bir tüccar ya da uşağın çocuğu olduğunu kabul etmek istememesiydi. teyzeleri değiştirmek. Annesini çocuğunu terk etmek zorunda kalmış bir hizmetçi olarak görüyordu. dedi. Ayrıntılar herhalde eksik günlük sayfalarındaydı. Đşte. kimliğini aydınlatacak bilgiler vermesini istediğini. annesinin hizmetçilik yaptığına değinenlerden nefret ederdi. çocuksuz çiftler de hizmetçilerinin gizlice dünyaya getirdiği bebekleri evlat ediniyorlardı. bir daha silinemeyecek bir rahatsızlık duydum. Asta'nın ölü çocuğunun yerine bir bebek bulunmasının gerçekten de en kolay ve en güvenli yolu bu değil mi? Daha yeni doğum yapmış Asta'nın sokağa çıkıp birilerinin istemeyeceği bir bebek bulabilmesi mümkün mü? Hansine oradaydı.dedesiyle evlenen Hansine'ydi. Anne ve babalar kızlarının gayrimeşru çocuklarını kendi çocuklarıymış gibi büyütüyor. ama Ann'ın teyzesi olabilmesi için. "gün geçtikçe daha da şişmanladığını yazıyor. imzasız mektupların mutsuz yazarını düşündüm. Doğum zamanına geri dönmek gerekirse. o zaman benim teyzem olduğu doğru. Daha önce Swanny'le hiç karşılaşmamıştı. Đşin asıl korkunç yanı. . daha sonra. Joan Sellway'in de anlamaz gözüktüğünü hatırlıyorum. Böyle şeyler her zaman oluyordu kuşkusuz. dedim Paul'e. Gordon. eğer Swanny gerçekten de anneannemin kızıysa. Hansine okuma yazma bilmiyordu. Hansine aynı çatının alandaydı.Günün birinde annene anlatmış olmalı. Gordon'un yanında bunların hiçbirinden söz edemezdim. Anlatılanlar Joan üzerinde kötü etki yapmış. Herhalde Hansine kızı yetişkin biri olana kadar söylememişti. birkaç hafta sonra da Asta Hansine'nin doğumunda ona yardımcı oldu. meşru ve istenen çocuktan çok daha görkemli bir hayat yaşıyor olmasıydı. Tek yaptığımız. onun güldüğünü ve ilişkimiz hakkında şakalaştığını görünce rahatladı. Sonra gülümsediğini gördüm.

filmi büyük perde de izledikten sonra. Böyle kadınlar sadece mitolojide vardır. Nisan başındaki basın gösterisi Paul'le birlikte ilk özel gösterimi izlediğimiz BAFTA'da gerçekleştirildi. daha sonra en öne kadar yürüyüp tek boş koltuğa oturduğunu anlattı. Paul ve ben Gordon'un açıklamasını kabul ettik ya da en azından ben kabul ettim. masaldaki anne gibi annelik adından mahrum edilmiş. O dönemlerde çocuklar günkünden çok daha değersizdi. uzun süre önce Amerika'ya dönmüş olduğunu düşünmüştür. doğru olmamasıydı. ısırdığı altın elmayı davetlilere fırlatan şeytana benzettiğinde fazla ciddiye almadım. öfkesi daha da artmıştı. hizmetçiliğe ve küçültücü işlere mahkûm. Lisa Cary'ye yaklaşmış ve açıkça gazetecilere bütün yapımını yerin dibine batıracak bir iki kelime söylemek istediğini anlatmıştı. ışıklar karartılmadan bir dakika önce salona girip yavaşça -onun deyimiyle tehditkâr bir ifadeyle. onu her gün görüyordu. Geçen hafta boyunca. gönderenin adı ve adresi yazılıydı. çünkü bir zamanlar bu anlattıklarım gerçekti. Miles da tıpkı Cary gibi abartmalardan hoşlanır. saat dokuz buçukta Miles Sinclair bana telefon ederek Lisa Waring'in de gösteriye geldiğini. Lisa şimdi saldırgandı. benim Asta'nın günlüklerinden sayfa koparıldığını gördüğümden tam iki yıl sonrasına programa alındı. George Ironsmith'in köklerini araştırmıştı. üç kasetin de içinde bulunduğu paketi aldığında bir çeşit rahatsızlık duymuştur.ilerlemeden önce herkese tek tek baktığını. Gordon'un açıklamasının tek kusuru. Büyükdedesi için çizilen portreden hoşlanmamış. "Roper" da önce şubatta yayınlanacaktı. o da bir gazeteciye konuşurken. George Ironsmith 1871'de Whitehaven'da doğmuş on dört yaşındayken birinin yanına çırak olarak girmiş 1897'de . Battersea'ydi. malzemeyi iade ederken nazik bir not yazıp Londra'da işleri nedeniyle kaldığını anlatan Lisa'daki değişiklik Cary'yi şaşırtmıştı. Çocuğu ondan kopartılmamıştı. Üstelik adres Amerika değil. kızının bir prenses olarak yetiştiğini. Amerikan usulü. Cary'nin yapıma başladığından iki yıl sonraya. yakınında da olsa arada uçurum olduğunu görmüştü. sanırım Cary de.konforundan yararlanmasını istiyordu. Çocuk hayatını düzenleyen yasalar çok daha gevşekti. Saat dokuzda bitti. Daha sonra. Eğer Cary onu hatırladıysa. Yirmi yedinci bölüm Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. en sonunda mayıs için. hep birlikte barda toplanmış. Televizyon dizileri genellikle programlandıkları gibi yayınlanmaz. Lisa'ya verdiği bütün malzemenin. sonra nisana ertelendi. ertelemeler olur. Buluştuğumuz gün bize dostça davranan. Paketin arkasında. Lisa'nın görünüşünü de bir vaftiz törenine davetsiz katılan. Lisa Waring bir iki milden fazla uzaklaşmamıştı. Hemen her zaman gecikmeler.

Gordon gelip Swanny'nin Hansine'nin kızı olduğunu söylediğinden beri birkaç gün geçmişti. onu tanıdığım kadarıyla. Görüldüğü kadarıyla da günlüklere gösterilen büyük ilginin önemli bir bölümü. Bütün bu olaylar seksen altı yıl önce geçmiş de olsa. Miles'a göre Cary sakin davranmış. böyle durumlarda duyguların ve içgüdünün çok önemli olduğuna inanıyordu. Miles'a göre Lizzie'yi kimin öldürdüğüyle fazla ilgilenmediler. Daha önce yayımlanmış. O Lisa'nın Picadilly'de bir otobüsün altında kalmasını. Ironsmith'e oyunda üçüncü derecede bir rol vermek haksızlıktı. Çocuklar her zaman ilgi çekmiştir. Gordon onlara kendisi söyleyebilirdi. O daha gider gitmez. Çinli gözlü yabani bir kızın büyükdedesinin hakları için gürültü yapması. bütün bunun önceden tasarlanmış bir kandırmaca olduğu izlenimini yaratacak bir karar. Adı neredeyse ailelerle birlikte anılan kadının sevgili kızı Swanny. hem de o an. bu sefer içgüdüsünün ilginç ve acı bir açıklama karşısında bulduğu bir savunma olduğunu düşünüyorum. Bütün bunlardan. Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığını belirten bir not koyup koymama hakkında bir karar vermek zorunda kalacağız. nedendir bilinmez. Edith'in kayboluşu basın için hâlâ ilgi çekiciydi. Paul'ün içgüdülerine fazla güvenemediğim görülecektir. o kadının kızı değil. Eğer isterse. satın alınmış günlükleri gerçeklerden koparacak. üstelik kayıp çocuklar çok merak edilir. Swanny Asta'nın çocuğu olmadığını öğrendiği ya da bu yönde güçlü kuşkular duyup asıl kimliği konusunda fanteziler üretmekten . yaptığı dizinin engellenmeden yayınlanmasını tercih ederdi. çevrede bir erkek gördüğü zaman bütün güç ve karmaşık telefonları o erkeğe yüklediğini i biliyordum. Asta'nın ilk defterindeki orijinal Danca'yı okumaktan geçiyordu. belki de Charles Amcası. Paul kesinlikle bu çözümün yanlış olduğuna inandığını söyledi. Kolay olmayacak. Bu nedenle simsiyah giyinmiş. Daniel'dan bile yararlanmayı başarmıştı. köprülerin altından çok su akmıştı. bundan sonraki günlükleri yayımlarken. "Roper" yayınlanmadan. annesinin Swanny Kjæer'in üvey kardeşi olmadığından emindi. Öyle sanıyorum ki bir gün gelecek. Ne erkeklerde ne de kadınlarda içgüdüye fazla güvenmem. Bunları bulmanın tek yolu günlükleri incelemek. Benim de orada olmam gerekiyordu. yoksa Lisa basına açıklama yapmaya hazırdı. Hansine'nin Joan'dan önce bir çocuk doğurmadığını biliyordu. Yanlış olduğunu hissediyordu. Ironsmith'in küçük torunuyla görüşmek zorunda kaldı. ama oradaki gazeteciler daha çok Edith Roper'ın hikayesiyle ilgileniyorlardı. günlüklerin kendisiydi. bütün bu söylediklerinin dizinin geçerliliğiyle ne gibi bir ilgisi olabileceğini sormuştu. Cary'nin onu danışman olarak görevlendirmesinin gerektiğiydi. Cary'yle birlikte bunu konuşmalıydılar. geçici bir eğlenceden öteye gitmedi. Bahsetsem de kimin ilgisini çekerdi? Belki Gordon'un kendi babası. Gordon'un anlattıklarından kimseye söz etmedim. Ne var ki bahane bulamadı. kızlar erkeklerden de çok. Cary'yle kendim konuşma çabasına girdim. Hem de orada. Söylediklerinin özeti. büyükdedesi oyunun en önemli kişisi olmalıydı. korkunç bir kandırmacaya dayanıyordu.Amerika'ya göçmüş. Daha önemli olan. Cary de konuyla daha fazla ilgilenmek istemedi. Edith olduğunu iddia edenler ya da onun başına gelmesi muhtemel olaylar gazetelerde her an yer bulabilirdi. adı günlüklerde sıkça geçen bir hizmetçinin çocuğuydu. Bu son cümleyi yüksek sesle söylemişti. bütün bunlar tarih olmuştu. 1904 sonbaharında da evlenmişti. Kanıtlama imkânı olmamasına rağmen. Lisa'ya göre. ben ya da Swanny'nin yayıncıları.

onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. çok daha az beklemem gerekti."Evde bir konuğu varken" bölümünden mi söz ediyorsun? dedi Paul. Paul kanıtını kısa zamanda buldu. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Önce benden bu bölümü yayımlandığı biçimiyle okumamı istedi: "Hansine Mogens'i iki sokak ötede. çünkü Đngilizce'nin bu konuda Danca'dan çok daha zengin olmasına rağmen. Âdet. Danimarkalıların Đngilizler gibi zengin bir üslubu yoktur. Eskiden oğlanlara H. Bu durumda yola devam edip adı hemen hemen her sayfada görülen. Đkiniz de çok gençsiniz. Günlük yayıncılarının satmayı umdukları yirmi bin ciltten her birine açıklayıcı bir sayfa eklemek için daha önümüzde birkaç hafta vardı. Andersen anlatırdım ama. bunun sadece bu son yirmi yıl içinde biraz azaldığını söyleyebilirim. Asta birçok konuda dürüst olmuş olabilir ama âdet konusunda değil. her şeyi yeniden değiştirir. ama bütün günlüklerde de anlamadığım böyle bölümler var. bunun kelime anlamı "kırmızı çiçek'tir. . . Oysa.Danca orijinale döndüm. güldü. ama bazı konulan nezaketle geçmekte ustadırlar. . Kadın psikolojisinde uzman olmadığı açık Gordon bile. Asta'nın yazdıklarını "evdeki ziyaretçi" olarak çevirmiş olabilir. dedim. kaba sözleri nazikçe anlatma sanatıyla ilgilenmek olduğunu söyledi. Gordon'un soyağacında Asta ve Rasmus'un en büyük kızları olarak gösterilen kadının aslında tamamen farklı bir kökten geldiğini bile bile. Mogens yalnız gitmek istiyor. 28 temmuzda. dedim. Asta'nın den rfde blomst deyiminin Đngilizcede karşılığı yok. O nazik anlatımla ilgilendiğinden.Anlamadığım bir bölüm var. bu nedenle Hansine'nin kızı olması ihtimalini aklına bile getirmedi. katı terbiye kurallarının son kalesidir. Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Đçgüdüsünün kaynağı bu cümleydi." . bunun ne anlama geldiğini anlayacaktı. Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Margrethe Cooper buna uyan bir Đngiliz deyimi aradı ve 1970lerde hâlâ hayatta olan birçok yaşlı kadının kullandığı deyimi buldu: "evde ziyaretçisi var. Bunu Gordon'un da anladığını sanmıyorum. Hansine'nin 5 temmuzda kanaması varsa. belki de bunun yaş konusu değil." . hatta bir ay sonra bile çocuk doğurması imkânsız. Gerçeğin ortaya kesin olarak çıkması. Ben Knud'la evde kalıyorum.Swanny biliyor olmalıydı. bu nedenle de aklının bir yerine saklamıştı. Kanıtı ilk defterin ilk bölümlerindeydi.öteye gidemediği sürece gerçeğin açıklanmaması işin doğrusuydu.Daha ilk defterin ilk satırını okurken biliyordu. yakında izin vereceğim. Margrethe Cooper. . bu kelime kelime çevrilir ve hiçbir zorluk çıkmazdı. Evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. Eğer Asta hun har det maanedhge (âdet ağrısı çekiyor) ya da hun har sit skidt (o kirli) demiş olsaydı. C. ama henüz değil. 19351944 kitabını yayımlayabilir miydik? Bir adım atmadan önce düşünecek kadar zamanım vardı. Barış ve Savaş. bu cümleyi daha günlükleri ilk kez okurken ilginç bulmuş. Ondan daha büyük olduğumu söyledim.

adı ne olursa olsun. Lisa'nın yürek biçimindeki yüzü. "O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. Bunu ailede herkes bilir. Karısı da biliyordu. Miles'ın bu durumda. Lisa Waring'in çabası buydu. Babanın böyle bir role layık görülmesi korkunçtur. . belirli bir noktaya bakmaya başladı. başkalarının hakaret olarak alacağı şeylerin Lisa'ya övgü gibi geleceğini düşündüğünden emindim.Đçimizden pek azı."Uzun çabalarımızın artık sonuna yaklaştığınızı söylemekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. ama bazıları nereden gelirse gelsin. demek büyükdeden için ölümünden sonra şöhret istiyorsun. birini öldürdüğüne inanılır. çok daha özel bir nedeni daha vardı. Hakaret etmeye gerek yok dedi Lisa. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem ama belki de Đngiliz Ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. Lisa dizide danışman olarak görev alır -almaması şimdiki kininin ve nefretinin başlıca nedeniydi. Evet. üne kavuşmasını istiyordu. bütün bunlar çok iyi. oysa söyledikleri bundan çok uzaktı.Diyecektim ki. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. büyükdedesinin hakkının iade edilmesini. solgun burnu biraz büyükçe. Kin ve öfkenin başka. Dizide silik biri olarak gösterilen George Ironsmith.Peki dedi. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. . ne kadar uzak olursa olsun. Lisa'ya göre Lizzie Roper'ın katiliydi. Lisa'nın iddiaları karşısında. uçları hafifçe yukarı kalkık gözleri doğruydu. büyükanneme. değerli Jüri Üyeleri. Cary'nin verdiği metinleri okuyup ev ödevine çalışmıştı. söylediklerinden herhangi birine inanmakta güçlük çekiyordum. . sizce de öyle değil mi? Bu kez Cary'nin dairesindeydik. O zaman Lisa Waring'i ve Lisa'nın geçmişle ilgili açıklamalarını ne büyük heyecan ve mutlulukla karşılardı. cinayetten yaklaşık yüz yıl sonra kaldırmış olmanın mutluluğunu yaşardı. dedi. Ama söylemedi. Yargıç Edmondson'un konuşmasını neredeyse ezbere okudu. sadece erkek kesimli düz siyah saçları. diye düşündüm" Yargıç böyle söyledi. saçmalığı kesinlikle ciddi bir şey olarak göstermeye çalıştığı psikolojik davranış bozukluğu örneklerinden izliyormuşum izlenimine kapıldım. onun dışında sükûnetini izlerken. Devam ediyor. Ironsmith bunu kızına. büyükdedeninki de yeterince kötü. sahne ışığında olmak istiyor. Sürekli hareket etmelerine karşın ifadesiz gözlerini.Ailemizde onun. büyükbabanınki rahatsızlık verici. bütün bunlar bir yıl önce olsaydı.Cary'nin de dediği gibi. Birinin mantıksızı mantıklı. her şey ne kadar da değişik olurdu. Miles da yanımızdaydı. çok güzel de elinde George Ironsmith'in Lizzie'nin gırtlağını kestiğinin kanıtı var mı? Vardı. . Anlatacakları kanıtlanabilir olmalıydı." Sanki bu cinayeti işleyene karşı bir yakınlık duyuyor gibi. atalarınızdan birinin muhtemel bir katil olmasından hoşlanır. uzakta. Eğer ona inanılabilirse. on altısına .Cary de bir cinayetin üzerindeki esrar perdesini. Aslında şaşırtıcı. Konuştukça gözlerinin parıltısı söndü. Đngiltere'ye bu yüzden dönemiyordu. Bunları Mockridge'in duruşma kayıtlarından aldım.

Kartta 'Londra' dışında başka adres yoktu. Cary'nin video bandını izledikten sonra babasıyla temasa geçmiş. meslek olarak da "gezginci tüccar" olduğu belirtilmişti.girdiği gün anlattı. 1959'da Betty Wong Feldman'la evlendi. çoğu nişanlılık dönemine ait mektuplar. ama Lisa içlerinin önemli bir şey olmadığım söyledi. . Bizlere verdi. Lisa yine de açıkladı. Ironsmith karısına ertesi gün. rahata kavuşması için kadının öldüğünü bilmesi gerekiyordu. Büyüknineme Lizzie'yi öldürdüğünü anlatmak. ama bu onu öldürdüğünü kanıtlamazdı. adresin de üstünde. Lisa ayağa kalktı. o belgeler bize Mary Schaffer'ın birinci . Şubat 1904'te Chicago'da verilmiş evlilik cüzdanı. tek bir çocukları oldu. O kadar gülünçtü ki. bir koltukta oturmak rahatsız ya da alışılmadık bir şeymiş gibi sırtını ovuşturdu. Kartta bunun dışında "Sevgili Mary". Londra'ya gelen turistler yakınlarına genellikle Buckingham Sarayı ya da parlamento binasının resimlerini gönderir.Bu işaretin anlamı ne? diye sordu Cary. bir iki dakika göz attım. Mary Ironsmith 1922'de Clarence Waring'le evlendi. Basit bir soyağacı hazırlamış. "Önemsiz kağıtlar" Mary Schaffer'ın doğum belgesini içeriyordu. Cary belgelerin geri kalanını sordu. George Ironsmith otuz dört yaşındaydı. Birbirlerine gönderdikleri. Sadece büyükdedesi ile büyükninesi arasındaki mektuplar. Mary Schaffer'ı otuz sekiz yaşında bir dul olarak gösteriyordu. bir sürü de önemsiz yazı. Mary olarak adlandırılan kızları aynı yıl doğdu. Ölmeden çok kısa zaman önceydi. Lisa'nın babası. babası da ona kendi annesinden kalan bir yığın belge göndermişti. yaptığı çizimin Gordon'un Westerby araştırmasıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu.O belgeyi bulabilsem. Yine de bakmakta bir sakınca olmadığını söyledi Cary hemen kâğıtlara göz atmaya koyuldu. kendi annesinin George ve Mary'nin birbirlerine ne kadar bağlı bir çift olduğunu söylediğini hatırlıyordu. . söyleyecek bir şey bulamadık. Lisa. yani 29 temmuz pazar günü eve dönmeye hazırlandığını yazıyordu. Bunlar Lisa'nın annesi ve babasıydı"Aile inancı" Ironsmith'in birisini öldürdüğünü kanıtlamakta yeterli olamazdı. Lisa haklıydı. yere oturup bağdaş kurdu. Kartın bir diğer ilginç yanı da üzerindeki resimdi. ama tabiî George Ironsmith'inkiler yoktu. Ironsmith 1904'te Mary Schaffer adlı bir kadınla evlenmişti. bir artı işareti üzerine çizilmiş çarpı gibi ilginç bir işaret vardı. Mary Schaffer Ironsmith bir rakibe olarak gördüğü kadını kıskanıyor. onun için her şeyi yapmaya hazırdı. nereden geldiğimi öğrenirdim. zavallı Mogens'in Fransa'dan gönderdiği. dedi Lisa üzgün sesiyle. Bu kart Lizzie'nin öldürüldüğü sırada Ironsmith'in Londra'da. havanın oradakinden daha sıcak olduğu hakkında bir satır ve tepede. Hackney'nin tek görülmeye değer yeri olan Victoria Park Gölünün bir sepyasıydı. Ironsmith karısına tapıyordu. Benim görebildiğim kadarıyla en önemlisi 1905 yılında Ironsmith'in Đngiltere'den karısına gönderdiği kartpostaldı. ama damgada 28 temmuz tarihi okunuyordu. kuzenlerimin de yayımlamaya çalıştığı mektuplar kadar kuru ve sıkıcıydı. ama Ironsmith'in gönderdiği kart üzerindeki fotoğraf. George Ironsmith'ten gelenleri göstermişti. hatta Hackney'de olduğunu gösteriyordu. onların 1933'te doğan en küçük çocukları Spencer Waring.

Yani bana inanmıyorsunuz. deli gözlerle Miles'a baktı ve yeniden sigaraya başlayacağını söyledi. . Gözlerini sımsıkı kapadı. dedi Lisa soğukça. Đngiltere'den Plymouth'tan kalkıp. parmaklarını saçlarında gezdirdi. Belgeye göre Ironsmith. Ben. "Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. ben seni ararım. işinize yararsa. Aşağıdaki pub'a gittik. Şimdiki gibi bir yıl toplum hizmetine gönderilmiyorlardı.Bir şeye girişmeden önce.Peki ama. Miles.kocasıyla on beş yıl evli kaldığı ve çocuk doğurmadan boşandığı dışında bir şey göstermiyordu. galiba Boston'a uğradıktan sonra New York'a giden Lusitania ile. . Uludu. Daha önce hiç görmedim. kâğıdın üzerimizde yarattığı etkiden memnun.Bunu babam buldu.Yargıcın söylediklerini hatırlıyorsunuz. Lisa. Bomba mektuplarda değil. güldü.O zamanlar katiller asılıyordu. Son iki kelimeyi söylerken Cary'ye bakıp tatsız tatsız sırıttı. dedim. yumruklarını duvarlara vurdu. Büyük bir içkiye ve en az yirmi sigaraya ihtiyacı vardı. şimdi ne yapacaksınız? ." Tabiî biliyordu.Oh.Size söyledim. Peki. dedi Lisa. bizi izliyordu. biliyorsun. diye söz verdi Cary. . değil mi? Şimdi bildiklerinizi biliyor olsaydınız.Teması kaybetmemeliyiz. karısını mutlu etmek için. dedi Lisa. Büyüknineme tutkuyla bağlıydı. bilmemesi mümkün mü? Yıllar boyu o zavallı inekleri ve koyunları boğazladı. .Ne yapacağım? . sadece adını duyduğu bir kadını öldürmek için? . Lizzie'den sonsuza dek kurtulmak için. . George Ironsmith'in hizmet sözleşmelerinden birinin kopyasında gizliydi. . Lisa gittikten sonra Cary krize girdi. 1885'ten sonra yedi yıl boyunca Carlisle'da bir kasap ve mezbahacının yanında çırak olarak çalışmıştı. . Hepimiz yılların sarartıp soldurduğu belgeye baktık. Aslında inanıyorsunuz ya. Amerika'ya gittiği gemiyi de biliyorum. Đnsanlar aşk için böyle şeyler yapar. . biraz araştırma. vejetaryenim. Önce gemi. . ama gerçekten girdi. hiç merak etme. Đşte bu kadar. yolcu listelerinin hâlâ bulunabileceğini söyledi. dedi Lisa yerde Buda gibi otururken.Aşk uğruna. neden? diye sordu zavallı Cary. . Bunu söylemek kolay.Hayatını bunun için tehlikeye atar mıydı? Karısının hiç görmediği. o filmi hiç yapmazdınız.

ama dönüşünde yanında biri daha vardı. bilmeye kesinlikle karşıydı. Campania. Aradığımızı nerede bulacağımızı. Amerika ve Đngiltere arasında mekik dokuyan onlarca büyük gemi vardı. Catalonia. Servia ve Gallia'nın iki haftada bir yaptıkları seferlerden birine de katılmış olamazdı. Liverpool'dan kalkan New York Cumartesi Postası Ironsmith için en uygun çözümdü. Amerika'yı Birinci Dünya Savaşı'na girmeye iten. Yüzyılın başlangıcında. Cunard'a başvurdu. Bothnia ve Scythia da haftalık Boston seferi yapıyor. ama o zaman teori feda edilir ve her bir olasılık birbiri ardına kontrolden geçirilir.Đkimiz de iflah olmaz araştırmacılarız. Biraz zaman geçti. Ne var ki bu kayıtlar varış ülkesinde tutuluyordu. Alman denizaltılarının 1915 yılında Lusiania'yı batırmalarıydı. Her ikimiz de bırakın iki yılı. Umbria ve Etruria. Bütün bunları unutmak. bizi ilgilendirenler de Washington'daki Ulusal Arşiv'deydi. Liverpool'dan hareket eden gemiler yolcularım şirketin New York'taki North River ya da Doğu Boston'daki New Pier iskelelerinde indiriyordu. Bunlardan hiçbiri Plymouth'tan kalkmıyordu. Aurania. karısına dönmek için bindiği geminin adında yanlışlık olduğuydu. Lisa Waring'in -daha doğrusu Spencer Waring'in. onun basına açıklama yapıp dizisini yerin dibine batıracağından endişe ettiği için değil. nasıl çıkaracağımızı biliriz. Pavonia. Ironsmith böylesi gemilerde yolculuk etmiş olamazdı. Lucania. ama sonunda istediği -istemek zorunda olduğu.George Ironsmith'in 29 temmuzda Amerika'ya. Đngiltere ile Amerika arasındaki denizlerde dolaşan başka hangi gemiler vardı? Cary. Servia. Bulduğumuz ilk şey. Anlaşılan Spencer Waring yanlış hatırlıyordu. Cary'ye göre. Cephalonia. Liverpool'dan New York'a da 29 temmuzda dönmüştü. Arabia. "Đkinci sınıf' diye düşünüyordu. George Ironsmith New York'tan Liverpool'a 15 temmuz 1905 cumartesi günü hareket etmiş. gidiş dönüş bileti 75 ile 110 dolar arasında olmalıydı. Cary Plymouth'tan vazgeçmeye karar verdi. "Roper"ın yayınlanmasıyla halka yanlış bir hikâye anlatmış olmaktan bir haz duymayacağı kesindi. cumartesileri de Boston'dan kalkarak Queenstown'a uğruyorlardı. perşembeleri Liverpool'dan. Hibernia. Karta inanırsak. başlangıçtan beri kabul edilir bir çözüm bulmaya eğitildiği için yapamıyordu. büyükdedelerimizin kim olduğunu bulmadan iki gün geçiremezdik. Cunard Denizcilik Đşletmesi'nin tarifesini eline geçirdi. çoktan bulmuş olurduk. Anlaşılan deniz faciaları tarihinde en az Titanic kadar ünlü olan geminin adını hatırlıyordu. Oysa bu kez Cary bilmek istemiyordu. Bunu sadece Lisa'nın korkusundan. Amerika'dan gelirken yalnızdı. Etruria ya da Umbria'ya binmiş olması gerekirdi.bilgiye ulaştı. yolcu üstelerinin hâlâ saklandığını duyduğunda şaşırdı. Gerçek teoriyi doğrulamayabilir. Tabiî araştırmaların çoğu bulmak için yapılır. Yirmi sekizinci bölüm . bir sonraki projesi için çalışmaya başlamak istiyordu.

hatta fısıltı duymamıştı. bu konuda bir çocuktan söz edildiğini hiç duymadığını söyledi. Hem Asta nereden düşündü bilmem. Oysa adam karısını seviyordu. Sonunda bulduğu bir açıklamaya da kanıt değil. ikinci sınıf yolcuları arasında George Ironsmith ve yarım ücret ödediğine göre iki ila on iki yaşları arasında olması gereken Mary Ironsmith'in de bulunduğunu gösteriyordu. Tarih Roper Davası'ndan yıllar sonra. Onun tek istediği. çünkü adamın kuzeyde. Asıl konudan uzaklaştığımızı düşünüyor. bunun kanıtı yoktu. Lucania'nın yolcu listesi 29 temmuz 1905 cumartesi günkü seferinde. "Kuzinim Sigrid. yaşadığı sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. öyle değil mi? Gerçek bir olay. Ironsmith'in bir çocuğu varsa. Ama yine de bir senaryo. giyotinleri yazmıyor muydu? . kaldı ki hangi anne baba küçük kızlarını altı günlük bir deniz yolculuğunda tanımadıkları genç bir adama emanet eder ki? Her ikimizin de düşündüğü." . Olumlu bir Roper ipucu yakalamak umuduyla günlüklerin ilk cildini yeniden okuyordu. 1905'te de Đngiltere'de .Hikâye olduğunu ben de biliyorum.Sadece bir hikâye. Mary Schaffer'la arasındaki mektuplaşmadan. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. diye cevap verdi Cary.Bu. 1904 şubatında evlenene kadar bekâr gözüküyordu. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. Stockholm'de. onu evlat edineceklerdi. Cary bu kadarını da mı göremiyordu? . 1900'de mi ne Đsveç'te oldu. çocuğu neden Mary Ironsmith olarak adlandırdığını açıklamaz. söylenti. Waring ailesinden kimse evlilikten önce karısının bir çocuk doğurduğu hakkında bir dedikodu. Asta'nın ünlü öykülerinden biriydi. dedim. Bana anlatmak için telefon etti. sabırsızlanıyordu. Muhtemelen çocuk Ironsmith'e Amerika'ya götürmek üzere emanet edilmiş birisiydi. Đlginç bir hikâye. Anlaşılan kabahat karısındaydı. Adam evliydi ama çocukları yoktu. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. büyükdedesinin Lizzie'yi öldürdüğünü Cary'nin de kabul etmesiydi. 18 aralık 1913'tü. karısının ilk evliliğinden bir çocuğu olmadığını açıkça belli ediyordu. Asta'nın on yıl ya da daha önce bir başkasından duyduğu bir şeyi hatırlamaktan başka bir şey yaptığını iddia etmiyorum. Cary'nin bu sorulan sorduğu Lisa çocuğun kim olduğunu bilmediğini. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. imkânsız bularak aklımızdan uzaklaştırmaya çalıştığı düşünceyi söyleyen yine Cary oldu.Çok zaman önceydi.

Ironsmith onun için hiç bilet parası ödemeyecekti. bunu ancak terk edilmiş. Maria Hyde'ın öldüğünü de bilmiyordu. . ama boşanmayı düşünmüyorlardı ki. Anlaşılan Lizzie'nin bir haftalık gecikmesinin nedeni. karadan yüzlerce mil uzakta olsalar da yolcuların mesajları kıyıya iletilmektedir. Lizzie'nin çocuğunu sevdiğini söyledi Cary. eğer Cambridge'e gelecekse. Bir de şöyle bak: bir sürü soru sorulmasını önlemek istemiş olabilir. iyi bakılacağına.Yani sence kıza bilet almasa sorularla karşılaşacak ve iki yaşından küçük olduğunu kanıtlamak zorunda mı kalacaktı? . yürüyebilen bir çocuktu. isteği reddedilince de tehdide başvurduğunu sandığını söyledi. Lizzie'nin geride kalmayı nasıl kabullendiğini hiç anlamadığını söylüyordu. kendi çocuğu Edith'i ona vermesini istemişti. Üstelik kocası oğlunu da yanına almış. O günlerde "suçlu taraf' olarak görülecek bir kadına nafaka bağlanması söz konusu değildi. kendi yanındakinden çok daha güzel bir . dedi Cary. En iyisi Roper'i Cambridge'de buluşarak hiç olmazsa dışa karşı saygınlığa korumaktı. Çocuğu olmayacağını. Cary ve Miles. Herhalde iki yaşında gösteriyordu. George Ironsmith'in yanında Lucania'ya binen çocuğun Edith Roper olamayacağını söyledim. ama çocuk istediğini bildiği bir kadınla evliydi. Lizzie'nin cesedinin ne zaman bulunacağını kestiremezdi. onları bırakarak Cambridge'e taşınmıştı. Roper'ın. geçinecek imkânı olmayan kadın olma tehlikesi karşısında düşünmüştü.tekrarlanmaması için bir neden yok.Dahası da var. Ne yazıldığını sana okuyayım: "Bu şekilde dünyanın haberleri ve hava durumu raporları Atlantik'i kat eden gemilere dağıtılmakta. Miles nasıl olup da Roper ve oğlunun Cambridge'e yalnız gittiğini. hatta para önerdiğini. Đki yaşından büyük olmasa. Gemi kayıtlarına göre. Roper'ın kızın kendinden olmadığını başkasından öğrenmesinden korkarak. On dört aylık bir çocukla yolculuk ettiğinden şüphelenilmesini bile istemiyordu. kocasına durumu itiraf etmiş miydi? Açıklamayı kendi yaparak daha kötü sonuçlardan kaçınmaya çalışmış mıydı? Miles Lizzie'nin kararsız olduğunu düşünüyordu. Maria Hyde'ın yanında kalacaktı. Miles'a göre karısına. Çok büyüktü. özellikle de Edith'in istendiğine. gemide Marconi Telsiz Telgrafı da vardı. Edith." 1910 yılında Crippen'in telsiz aracılığıyla denizdeyken yakalanan ilk katil olduğunu bir yerlerde okumamış mıydım? Ironsmith ondan beş yıl önce yakalanmak istememiş anlaşılan. Ironsmith. büyük ihtimalle de Chicago trenine binmişti bile. bu hareket anlaşılırdı. Acaba Lizzie.Edith. Swanny Kjær olmak için çok büyüktü. . Talihi yaver gitti. karısını bir hafta sonraki cumartesi günü beklediği belliydi. bu arada Edith'e uygun bir ev bulmak ya da annesini razı etmeye çalışmaktı. kızını istediğini. O zamana kadar New York'a varmış. Kendi aramızda. onu terk etmeyi düşünmüş olamazdı. sevileceğine. Gerçekten ayrılmaya karar vermiş olsalar. dedi Cary. kocasını kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktı. Paul ve benim konuşarak yarattığımız senaryoya göre Ironsmith Lizzie'ye gitmiş. şimdi de onun Mary Ironsmith olmak için çok küçük olduğunu söylüyorsun. Cary Đngiltere'ye sadece Edith'i almak için geldiğini. Ne de olsa çocuğunu büyütmekte inat etse. cesetler bir haftadan önce bulunmadı. olamaz mı? Edith büyümüş. yalnız olması gerektiğini de söylemişti. Ah.

tehdit etmiş de olabilirdi. . Edith'in kaçırıldığını. Babasıyla telefonda uzunca bir süre konuştu. Roper'ın gidişinden önceki salı ya da çarşamba. Ironsmith'le. Amerika'ya götürülmek üzere Liverpool yolunda olduğunu söylemesi işten bile değildi. evin kiracısı olduğu dönemden kalma anahtarıyla Devon Villa'ya giren Ironsmith'e kararını değiştirdiğini söylemişti. Roper'ın gidişinden sonra Devon Villa'ya gelerek kızını alması konusunda anlaşmışlardı. Vermeyi kabul ettiğini. Hayattaki tek varlığı. Ertesi sabah Devon Villa'ya geri döndü. kendisi de Hackney'de annesiyle oturacaktı. ama son anda vazgeçtiğini bir düşünün. babaannesinin Ironsmith'in meşru çocuğu olmadığını öğrenmek ona pek hoş gelmedi. O geceyi Liverpool'da geçirdikten sonra ertesi gün Lucania'ya bindiler. kadının uyandıktan sonra polise gitmesi. Lizzie. Cary ve ben senaryo yazmak. kızını Ironsmith'e vermedi. Büyükdedesinin hakkının teslim edilmesini. Lizzie hiçbir şey duymadı. Başlangıçta Lisa Waring beklenmeyecek ölçüde köpürdü. Bize göre Ironsmith o haftanın her günü Devon Villaya gelmiş. metresinden olma çocuğunu karısına vermek isteyen. evlilik bağıyla bağlı Roper ve Lizzie'nin meşru çocukları olarak görülüyordu. Belki de böyle hikâyeler. on iki yaşından küçük bir çocuk için Amerika'ya bir gidiş bileti aldı. canlı varlıkları hızla öldürmekte uzman bir mezbahacıydı. Karısına. Öyleyse.Bütün bunlar çok güzel ama. Edith annesinin yatağında uyuyordu. daha sonra gerçekleştirmişti. daha sonra iki yaşından büyük. Lizzie'yi hayatta bıraksa. yoksa onu öldürmeyi kafasına koymuş muydu? Maria Hyde ortalıkta görünmüyordu. Böylece yatak örtüsüne sarındı ve Lizzie'nin gırtlağını kesti. küçük kızıdır. kim bilir? Belki de Ironsmith böyle bir öykü duymuş. 28 temmuz. Edith'i vermeyecek. Ironsmith iki gün sonrası. Cinayetten önceki bir hafta boyunca olardan kimse bilmiyordu. gerçek bir kasap olarak tanınmasını istiyordu. dedi Paul. ne var ki Lizzie geri adım atmayacaktır. 29 temmuz için SS Lucania'da yer ayırtmıştır. Cary'nin söyledikleri üzerinde düşündük.hayat yaşayacağına emin olduktan sonra. Ironsmith. bazen de ger-çekleşiyorlardı belki de. Roper'dan nefret etmekte. zaten hiç uyanmadı. Eskiden. Roper'ın sahneye çıkmasından önce yaşadıkları gibi yaşayacaklar. para önermiş. Lizzie'yle tartışmış. metresini öldürüp giyotinden kurtulan adamın öyküsünü düşünmekten alamıyordum. Kendimi Asta'nın anlattığı. çocuğu getireceğini de bildirmiştir. Ironsmith'in onu tekrar kandırmaya çalışmış olması kesindir. kandırmaya çalışmış. Florence Fisher saat onda alışverişe çıkmıştı. Edith'i yanına alıp Euston Đstasyonuna gitti. tek bir gerçek olaya dayanıp daha sonra başka koşullara uyarlanan öyküler yaygındı. geçineceklerdi. oğlunu da sevmemektedir. Lizzie bir ara kızını vermeyi kabul etmişti. fantezi kurmak. yalan söylemekle suçlandık. belki de yüksek dozda hidrobromid almış annesini uyandırma çabalarından yorgun düşmüştü. cuma günüydü. Mutfak çekmecesinden aldığı bıçakla Lizzie'yi korkutmak mı istemişti. Hackney'de aldığı ve üzerine özel bir işaret koyduğu kartpostalı karısına göndererek çocukla birlikte geldiğini bildirdi. neden Edith'i alıp gitmekle yetinmedi? Ne de olsa Edith. sonunda . 27 temmuz perşembe akşamı. Liverpool trenine yetişti.

Lisa çözümü bulmakta gecikmiyordu. 1922 yılında çekilmiş fotoğrafta gelinlikle görülen Mary Waring kolaylıkla 1898'de gelinlikli Lizzie Roper olabilirdi. Cary yapımı konusunda hâlâ endişeliydi. Dizi bir çözüm önermediği. Lisa Waring'i danışman olarak görevlendirdiler. Bundan sonra yeni bir gerçek çıkmayacaktı. Bütün bu konu onu heyecanlandırıyordu. böyle bir belgenin hiç görülmediğini. yardımcısını kaybetmek üzere olduğunun farkındaydı. Çekimin son günü aynı zamanda Lisa'nın yirmi yedinci doğum günüydü. George Ironsmith'in Lizzie Roper'ı öldürdüğü tam olarak kanıtlanamasa bile Edith bulunmuştu. Diğer fotoğrafların hiçbirinde. Cary bundan sonraki yapımları için onu yardımcı olarak görevlendirmekte kararlıydı. yine de üzüntüsünü belli etmemeye çalıştı. Miles'ın da Lisa'yla birlikte gittiğini anlaması birkaç saatini aldı.babasından babaannesinin doğum kâğıdı olmadığını. evlenmesi ve Cape May'deki yılları izledi. onun onuruna düzenlenen partide Lisa hamile olduğunu açıkladı. Cary bundan memnun olmadı. yeni ailesi. herhangi bir sorun çıktığında. . 1970'te. Bu fotoğrafta Mary Waring'in yüzünün sol tarafını görmek mümkün değildi. Cary onu geçirmek için havaalanına gitmedi. Sonunda gösterime sunulan "Roper"ın tamamlandığı sırada Lisa'nın sahneye çıkması ve Edith'in kim olduğunu açıklamasıydı. Edith'in gerçek kimliğini kanıtlamak iddiasında olmadığı için. Lisa daha yedi yaşındayken ölmüştü. Çünkü aynen Lizzie gibi o da fotoğraf çektirmek için hafifçe sağ yanını dönmüştü. Roper planlandığı gibi yayınlandı. onun bu lekeden kurtulmak için her gün özel bir makyaj yaptığını söyledi. New Jersey'li biriyle evlenmiş ve tüm evliliğini Cape May adlı şirin bir kıyı kasabasında geçirmişti. Mary Ironsmith Waring çocukluğunu Chicago'da geçirmiş. Ironsmith'in gerçek katil olarak gösterileceği yarı belgesel bir dizi hazırlamak arzusundaydı. ama Spencer Waring annesinin yüzünde böyle bir lekeyi hatırladığını. Amerika sahnelerini çekmek için oraya gittiler. Lisa ertesi sabah Los Angeles'a uçtu. Cevaplar ellerindeydi ve bana anlattığına göre. Daha ilk bölüm gösterilirken Cary ve Miles. özellikle Lisa'nın babasının iki kardeşiyle birlikte hayatta olduğu bir dönemde. Zaten onun asıl istediği de buydu. Lisa'nın değeri ölçülemezdi. Ironsmith'in ölümü. Roper'ın beraat edeceği. Bu yapım Cary'ye "Roper"dan çok daha fazla keyif verdi. Spencer Waring'in Lisa'ya gönderdiği birçok fotoğraf arasında biri özellikle önemliydi. "Roper"dan. endişeleri sona ermişti. Bunu Edith'in hayatının canlandırılması. Roper'ın yapılışı ve Waring açıklamaları konusunda bir belgesel hazırlıklarına başlamışlardı bile. Mary Waring'in yüzünde bir iz yoktu. özellikle Edith'in merdivenleri tırmanışı ve tepede gözden kayboluşu gibi bazı sahneler kullanıldı. Ne de olsa. modaydı. Cary bundan fazla hoşlanmadı. kadın öldükten sonra kalan eşya arasında böyle bir kâğıda rastlanmadığını öğrendi. Paniğin büyük kısmı geçmiş olmasına rağmen. Bilindiği kadarıyla Lizzie'nin sol göz altındaki elmacık kemiğinde bir leke yoktu. böyle bir leke Edith'in bilinen en önemli iziydi Lisa babaannesini iyi tanımıyordu. Aradaki tek fark.

ben daha çok küçükken. gerçeği bulabilme düşüncemden vazgeçmiştim. artık çok geçti. bu arada da sevgilisini kaybetmişti. Ya da yıllarca Swanny'yi kızkardeşi sanan annemi. O kendi kızının gerçek kimliğini öğrenmiş. Kitap şömizindeki fotoğrafa. Evi aradım. Bütün bu mektuplardan hiçbirinde Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığı şeklinde yorumlanabilecek tek bir söz yoktu.Swanny'nin gerçek anne ve babası konusunda Paul'ün bana Gordon'un teorisindeki yanlışları göstermesinden sonra. olaylar ya kâğıda dökülmemişti ya da yazıldıkları kâğıtlar kayıptı. Günlükler yayımlanmaya başladığında. Aranacak başka neresi vardı? Asta yıllar boyunca çok az mektup yazmıştı. Harry Amca'nın kızı bana Asta'nın son dönemlerde babasına yazdığı. Edith Roper'ı bulmamıza yardımcı olan fotoğraflar. Belki de gördüğüm. uzak olasılık da olsa Swanny'nin olabileceğini düşündüğümüz insanın. Bütün bunlar çok zaman önce olmuştu. Paketi gelir gelmez açmadım. Ben. Üç hafta kadar önceydi. yayımlanan son günlükler için seçtiğim ve Küçük Denizkızının yanında çekilenin yerini alacak resme. kendi kızımı sevdim. onun da Robert Browning'inkilere benzettiği aşk mektuplarını verdi. birer küçük kız evlat edindik. milyonlarca kelimelik romanı ya da günlükleriydi. . Yazdığı asıl şey. Söyleyebileceğim tek şey. postadan gelen büyük zarfları açtığım öğleden sonrası için ayırdım. Cary ve ben. her kitabı açıp sayfalarının arasına baktım. günlükleri tekrar okuyarak küçük de olsa bir ipucu. farkındayım. bazen daha önceden tanıdığım birini gördüğümü düşlüyorum. Bilmiyorum. Swanny konusunda işe yaramadı. Swanny'nin ikinci dereceden bir kuzeni. Swanny olmadığını öğrenmemizdi. bebek Swanny'nin gerçekte kim olduğunu öğrenme iddiasını bir kenara bıraktım. o tanıdık güçlü ve güzel kuzeyli yüze baktığımda. Pek tatmin edici bir son değil. bir ima peşine düştüm. Çok önceden. büyükbabam Rasmus. Sayfalar Kopenhag'dan bir paket içinde geldi. Asta'nın onun babasına gönderdiği mektupları iade etti. çocuksuz iki kadın. Yirmi dokuzuncu bölüm 1991.

Belki de birkaç sayfalık bir örnek. bunun tam günlük bir iş olacağının farkında değildim. Kutunun üzerinde bir mektup ve yayıncının alışılmış not kâğıdı vardı. iyi eğitim almış bir Danimarkalının Đngilizcesi. Bulduğum ara çözüm beni hâlâ günde on-on iki istek cevaplandırmak. Westerby'ye de söz etti. ama bunların orijinal olduklarını ve sizin için tarihî değer taşıdıklarını düşünerek size göndermeye karar verdim. Adres Kopenhag'ın bir bölgesini. Danimarka denizcilik tarihi konusunda yazdığı kitabı hazırlamaktaydı. Geriye kalanları geldikleri yere gönderirken. seyahat kitabı yazarlarının da 1852'de Zambezi'ye tırmanan bir büyükbabanın anılarını aldığı doğru olabilir. Elinizde kopyaların bulunduğunu biliyorum. ilk günlerdeki ilgiden sonra Asta'ya olan ilginin sakinleşeceğini sanıyordum. Kjær. büyük bir bölümü de Đngilizce bile değildi. konuşmaların yoğunlaşacağını. Gelenlerden yüzde birini yayıncıma gönderiyordum. "Sevgili Mrs. yukarıda sözünü ettiğim kaza hakkında bilgi toplamakta olduğunu sanıyorum. Pakete el atmadan önce beş kutu ve iki büyük zarf açtım Paketin içindekilerin ne olduğunu hemen anlamadım. uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı. Dedektif öyküsü yazarlarının mektupla senaryo taslakları. Ben de düzenli olarak başka insanların anılarını. gazetelerin akla gelebilecek her konuda yorum yapmamı arzu edeceklerini düşünmemiştim. mektuplarla birlikte pul göndermiş olmalarını da istemiyor değildim. ilginç bir şey buldum. elyazmalarını. Mektup Đngilizce'ydi. Günlüklerin dördüncü cildinin basılmasıyla. Bu sayfaların onun eline nasıl geçtiğini araştırdım ve sonunda Georg Stage'den söz edildiği için Mrs. Danimarka'dan. Asta konusunda bir dosya dolabı gibi düzenli olan kız. Anlaşılan bu konudan Mrs. Sandra'dan sonraki sekreterim. günlüklerini. Yeni bir yardımcı yetiştirmek ya da işi kendim yapmak durumundaydım. Bildiğiniz gibi annem bir deniz tarihçisiydi. Annem 1963 yılında Đngiltere'yi ziyareti sırasında. romans yazarlarının aşk konulan. anneniz de anneme kendi elindeki bilgileri gönderdi. Size annem Aase Jfrgensen'in geçen kasımda öldüğünü bildirmek zorunda olduğum için üzgünüm. mülakat isteklerinin. sadece günlükleri iyi tanıyan birinin cevaplandırabileceği mektuplarla ilgilenmek zorunda bırakıyordu. çünkü bir bölümü ayrı bir kutuya konmuştu. evinize konuk ettiğinizi biliyorum. tarih de iki hafta öncesini gösteriyordu. hatta bir okul gezisinde tutulan notları alıyordum. Mektubu yazan hem Swanny'nin öldüğünden hem de Danca bildiğinden habersizdi. "Yine böyle bir şey olmalı" diye düşündüm. Onu uzun zaman önce tanıdığınızı. Yeni kitabın gelen mektupları bu denli artıracağını. dünyanın öteki ucundaki nişanlısıyla evlenmek üzere işten ayrılmıştı. Tabiî ben de herkes gibi o ünlü günlükleri okudum! Hemen bu sayfaların 'Astas Bog'a ait olduklarını anladım. Asta Westerby tarafından gönderilmiş olduğu kanısına vardım. Böyle olduğunu duydum. Annemin kâğıtlarını karıştırırken. iştahımı kabartacak bir özet.Swanny'nin rolünü üstlenip günlüklerin yayıncılığına soyunduğumda. Dünyanın hemen her yerinden geliyorlardı. Gyldendal tarafından gönderilen kalın zarfı gördüğümde. Sayfaları size iade ederken ilginç bulacağınızı umuyorum- .

ataş ya da zımbayla tutturulmamışlardı. çünkü asıl eğlence aşağıdaydı. Đngilizce'ye çevirdi ve yüksek sesle okudu: "Bebek bugün pek hareket etmedi. Büyük hatalar bu kadar kolay yapılıyor. içinde Swanhild olan öyküyü. temmuz ve ağustos 1905. işte bunlar da Frederikke Teyze'nin mektubu hakkındaki yorumları. Bu arada kendimi meşgul etmek için. içimde olanlarda -daha doğrusu olmayanlardan.. Đşte burada. Tanrıya şükürler olsun ki hava yağmurlu değil. Kızıma Swanhild adını vereceğim. Yıllar boyu o sayfaları aramış. Sayfaların tümü bir plastik dosya içindeydi. Okullar uzun yaz tatili için kapandı.Saygılarımla. Sayfaları kocama verdim. korkunç trajediler böyle hatalarla harekete geçiriliyor demek. Aradığı sayfalan bulmuş. O ünlü imzasız mektubun geldiği gün. her seferinde onları koparanın Swanny olduğunu düşünmüştük. Hiçbirimizin aklına sayfaları Asta'nın koparmış olabileceği gelmedi. 27 temmuz tarihli notlar sanki ". dışarıya. Günlük yazarının kendi kayıtlarını tahrip etmesi düşünülemeyecek bir şeydi. elindekiler sadece ölü kâğıttı. tam da düşündüğü gibi. oğlanlar evde. Swanny'nin doğum günü olduğu söylenen günden bir sonrasıydı. 12 ağustos tarihli notlar da eksikti.başka her şeyi düşünmeye çalışıyorum. Aase Jorgensen'in çantasına girmişti. Yukarıda uzun süre kalmış olamaz. sokağa çıkıp oynamaları mümkün. Ama yine de tam Asta'ya göre bir davranıştı. koşuşturup korkunç bir gürültü çıkarıyorlar. Efsanelerimizden birinde okuduğum bir öyküyü düşünüyorum. Royal Copenhagen porselenlerine bakarken bulmuştu. hâlâ sancım yok. daha da doğrusu. Đlk sayfanın tepesindeki tarih Swanny'nin doğum gününden.. Günlük sayfaları çoktan katlanmış. Ama daha önce dört cümle daha vardı. Ne işine yarayacaklardı ki? Ne önemi vardı? Önemli olan tek şey yazmaktı." 29 temmuz 1905 Hâlâ bekliyorum. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim" ile bitiyor gibiydi. Christiane Neergaard" Zarfı titreyen ellerle açtığımı söylemem abartılı olmaz. Hatırladığım kadarıyla Swanny Asta ve tarihçiyi yemek odasında. Doğumdan önceki son günlerde fazla hareket etmezler. yaprakları koparmıştı. . Swanny'nin Aase Jörgensen onuruna verdiği öğle yemeği davetinde Asta'yı profesörün ilgisini çekebilecek bir şeyleri olduğunu söyler. bir bilim adamı özeniyle korunmuşlar. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. zavallı Swanny'yi her yerde onu boşuna ararken üst kata çıkıp söz konusu günlüğü ararken gözümün önüne getiriyorum.

New Orleans'ta bir sarı humma salgını varmış. Hansineye Mogens'in bacaklarını kâfuru ile ovmasını. Bu kez kendimi eskisinden o kadar farklı hissediyorum ki. Bu yaşta onlara bütün o korkunç ayrıntıları anlatmak doğru değil. çocukları kurtarmak için elinden geleni yapmış. Öte yandan Đsveç gemisi Irene imdat çağrılarına hemen cevap verip. Aklımı başka şeyle meşgul etmek için değişik şeyler düşünmeliyim.Hansine dün öğleden sonra izin istedi. Gibbons'un bu sabah getirdiği bir torba dolusu sigara kutusunu verdiğimde. Gibbons sabahtan akşama kadar sigara içiyor olmalı! Ortalık sivrisinek kaynıyor. Bence mucize eseri değil. sonra da buz gibi suyla silmesini söyledim. Mahkeme başkanı ona karşı davranışlarında son derecede acımasızmış. gemi batarken de bir mucize eseri kurtulduğuyla dolu. onu satın mı alacağı konusunda bir sürü soru sordular. Bunu bir erkeğin yapmasını istemiyorum. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. ama Avrupa'daki sivrisinekler farklıymış. Daha birkaç yıl böylesi şeylerden korunmaları gerekir. içlerinden elli sekizi kurtuldu. o öküz gibi elleriyle karnıma masaj yaptı. Kaptan Mitchell'in her şeyden sorumlu tutması nedeniyle savunma avukatından tarafsız olmadığı için kınanmış. daha kolay olurmuş. Bunu söylemek tehlikeli değil. Leylekler ve bebekler hakkındaki o saçmalıktan anlatmak yerine. çocuğun ters durması. Mrs. Kızlarda iş yokmuş. Gazetelere göre hastaneler sivrisinek ısırığıyla gelenlerle doluymuş. Neyse. Mogens'in bacakları ısırık içinde. denedi. Tabiî uyuyamadım. Bebeğin başı. Frederikke Teyze'den gelen mektubun tamamı. kendimi değişik hissetmemin nedeni. karnımdakinin kız olduğundan eminim. Mrs. "Şimdi yap" dedim. hâlâ kaburgalarıma dayalı. Kendi ablasının doğumunda yapmış. Ben de biraz Đsveçli olduğum için. bulduğumda da midem bulanmaya başladı. 31 temmuz 1905 Hansine sancılar başladığında bebeği çevirebileceğini söylüyor. olması gerektiği gibi aşağıda değil. çıkacağı yere yakın. Mr. onlara bir kız kardeşleri olacağını söyledim. Gece odaya girip o hayvanların sokması korkusuyla yatağa yatmaktan nefret ediyorum. en sevdiğim kuzinim . Ama sonra buldum. Kendimi değişik hissettiğim için çocuğun kız olduğuna karar verdim. oturma odasında oğlanlarla birlikteydim. sonuç. Hoist Frederikke Teyze'ye 150 metre ötedeki bir Đngiliz gemisinin hiç yardım etmeksizin geçip gittiğini söylemiş. Hansine'nin zamanı gelince sokağa çıkıp bir bebek getireceğini söyledim. Yanlışın ne olduğunu biliyorum. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. Bir sevgilisi olabilir mi? Neyse. bütün vücudumun çürük içinde kalması. Tabiî Hansine'nin bebeği nasıl bulacağı. başka türlü olamaz. biraz hareket etti ama dönmedi. Eskiden sivrisineklere sadece şehir dışında rastlandığını sanırdım. Bebek biraz yer değiştirdi. Holst'un on altı yaşındaki oğlunun Georg Stage'de öğrenci olduğu. saat ikide eve döndüğünü duydum. Sonra Knud bir kız değil de. Danimarka Deniz Mahkemesi'ne tanık olarak ifade verirken ağladığı söyleniyor. arkadaşı Mrs. Đngiliz gemisinin kaptanı. kırk kişinin hayatını kurtarmış. bundan eminim. ayakları da aşağıda. bebek konusunu unuttular. biraz daha büyüdükleri zaman çok daha fazlasını öğreneceklerini söyledim. oynayabileceği bir erkek istediğini söyledi. Hansine'ye göre doğum başlayıp bebek hareket edince. bunlar her yerde. Kaptan Mitchell. Doktor istemiyorum.

Georg Stage onu görmemiş ve gemiye baştan çarpmış. sonra Đngiliz gemisinin kendi rotasını değiştirerek çarptığını söylüyor. Ancona'yla paralel yol aldıklarını. Danimarka gazeteleri panik çıkmadığını. onunla sadece birkaç kez karşılaşmıştım. on iki mil hızla Prusya'da Königsberg'e götürüyormuş. Kazanın meydana gelişi. böylece onun da kaptana mektup yazıp oğlunun hayatını kurtardığı için teşekkür etmesine imkân hazırlamamı. oğlanlara bakıyor. Korku ve çığlıklar anlatılacak gibi değilmiş. Kızımın bugün doğacağını hesaplamıştım. Teknedeki öğrencilerden çoğu uykudaymış! Tahlisiye sandallarını suya indirecek zaman bulamadılar. adı da Oluf Thorvaldsen'di. bir Hohenzollern'in Norveç kralı olması korkunç olur. Sanırım adresimi Frederikke Teyze'den almış. oldukça değişik bir coğrafya bilgisi var demektir. düğünümüze de davetli değildi. herkese göre de en uygunu bu. Georg Stage şimdi denizin altı fersah dibinde yatıyor. Hansine bana gazeteleri getiriyor. 1 ağustos 1905 Bu deftere her gün yazmayacağımı söylemiştim. sanırım Mitchell'ın ne kadar hayat kurtardığı. ama yapacak bir şeyim yok. Kral Christian'ın konuğu olarak Bernstorff Şatosu'na gitmiş. en çok zararı da o görmüş. babamın bir zamanlar tuttuğu yazlığın yakınlarında oturuyor. Đskoçya'da Alloa'dan aldığı kömürü. Yıldızlı pırıl pırıl bir geceydi. Erik'in en iyi arkadaşı boğulmuş. Çok korkunç. her şeyin sükûnetle yürütüldüğünü söylüyor ama Frederikke Teyze'ye göre Erik aynı fikirde değil. Thorvaldsen'ler Strandvejen'de. George Stage'nin kampana çalmadan birdenbire rota değiştirdiğini söyledi. Mrs. bilmiyorum. Onu pek tanımadığım için şaşırdım. Kopenhag'dan sadece üç mil uzaktaymış. Kayser. ama neye dayanıyor. Eğer Leith'i Londra yakınlarında bir yerde sanıyorsa. Çok fazla bir şey de istemiyor! Sadece Kaptan Mitchell'ın adresini bulmamı. Georg Stage Stockholm'e gitmek için yeni hareket etmiş. neden Kaptan Kopenhag'da. oysa okul gemisinin kaptanı Malte Brun.Sigrid'in de Đsveçli olması nedeniyle bundan çok memnun oldum. Batması bir buçuk dakika sürmüş. Georg Stage konusunda yeni haberler var. Hansine işlerimi devraldı. ne kadar suçlu olduğu konusunda çelişkiler de var. Kaptan Mitchell daha önce aldığı bir kılavuzun . ailesinin tek çocuğuydu. Bir yaş daha küçüktü. Kendinden yine Danimarka hanedanının oğlu olarak söz ediyor. ama bir hareket yok. denizcilik öğrencilerinin de en iyisi. Holst'tan aldığım mektupta. her şey beklemede. evi çeviriyor. daha sadece on beş yaşındaydı. Ama seçimi Norveç halkına bırakacaklarını söylüyorlar. ki sandığı anlaşılıyor. Etrafta Đsveçli ve Danimarkalı adaylar varken. duruşmadayken teşekkür etmedi? Neyse. geçen perşembeden beri evdeyim. Annelerini çağırıyorlarmış. inanılmaz bir şey. Peki. bense bekliyorum. ölmek üzere olan her erkek annesini çağırırmış. bu da Frederikke Teyze'yi çok kızdırmıştı. Çocuklar ellerine geçirebildikleri şeylere tutunup denizcilerden gelip onları kurtarmaları için bağırıyormuş. Leith Limanı'na bağlı Ancona. sınıf birincisi. Gazetelerde değil. Artık sokağa çıkmıyorum. Çarpan okul gemisi olmasına rağmen.

bu açıkça belliydi. Burada eksik bir sayfa vardı. Niye ettireyim? Bunların hepsi saçma. Her şey iyi gitti. bebeği mememe dayadım. 18 ağustos 1905 Bu öğleden sonra Hansine. Makinesi suya düştü. cüce değil. ben. sonunda. Onun Norveç kralı olmasını umdukları için vaftiz babası yaptıklarını sanıyorum. Holst'a mektup yazdım. buraya gelmeden önce de onları sadece dört araştırmacı görmüş. oğlanlar ve Swanhild Wembley Park'ta uçmaya çalışan bir adamı görmeye gittik. Gelişini ve mutluluğumu kaydetmek için zaman geçirmeden bunları yazmak istedim. Çok güzel bir bebek. Onları gönderdim. ama normal gibiymişler. uçmakla ilgili sorunları çözümlediğini sanıyordu. Neyse. Hipodromdaki pigmeleri görmek isterdim. yanımda bebeğimle yazıyorum.. çok güzel bir ağzı var. Mor" diye bağırdı. Mrs. 4 ağustos 1905 Çarşamba öğleden sonra Harisine. Jorgensen'e veremeyeceği kadar özel şeyler yazmıştı. Danimarka gazetelerinde araştırma hakkındaki haberlere baksaydı onun da bulabileceği bir . Ben bebeğimi vaftiz ettirmeyeceğim. Mogens Hansine'yi elinde bir bebekle Richmond Caddesi'nden gelir gördüğünde hiç şaşırmadı. ama çözümleyememiş. Knud tek kelime bile etmedi..çizmiş olduğu rotadan ayrılmadığını söylemesine rağmen mahkeme başkanı Kaptan Brun'e inandı. evde bir erkek olmasını istemenin aşağı yukarı tek nedeni bu. kızım. koşarak yatak odama girdiğinde "Hansine leylek olmuş. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. sadece baktı. Büyük bir üzüntüden sonra gelen. Bu satırları yatağımda. 2 ağustos 1905 O kadar çok şey oldu ki. Daha önce onu emzirdim ve mutlu olarak uykuya daldığını gördüm. Anlatıldığına göre küçücük insanlarmış. Bütün insanların uçmak istemesi ilginç değil mi? Galiba insanların en güzel hayali uçmak. Bu adamın adı Mr. Wilson. Bütün bebekler mavi gözlü doğar. ama bunun gözleri mavi kalacak. ötekilerden daha açık renkli. ben yalnız gidemezdim. Gazetelerden birinde. Yazın eski gazeteleri atmaz. Çizgileri çok düzgün. Hansine de çocukların yüzünden benimle gelemezdi. eski gazeteleri karıştırdım. gerçek olduğunu sandığın bir kâbustan uyanmak gibi mutluluğa benzer başka bir duygu olabilir mi? Çocuğum. Galler prensesinin oğlu John Charles Francis olarak vaftiz edildi. Görebildiğim kadarıyla. Aklıma parlak bir fikir gelmişti. kışın yakacağımız ateş için saklarız. vaftiz babalarının arasında Danimarka Prensi Karl da vardı. Orta Afrika'da bir ormandan getirilmişler. bu hem beni hem de bebeğimi rahatlattı. Herhalde Asta bu sayfaya Mrs.

. ipuçlarını nasıl bulacağımı bilirim. Beceremedi. Böylelerini çevirdim. dedim. Gerçekten de Mogens Hansine'yi bebek getiren leyleğe benzetiyor.Ölü bir bebek? . 1 ağustos günü günlüğünü yazarken. Çok kızgınım. Paul'le birbirimize baktık. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti.Hansine. . Gelecek hafta Sandringham Caddesi'ndeki nüfus memuruna giderek Swanhild'in doğumunu kaydettirmeliyim. Daha sonra Asta. Beklediğimiz cevap kâğıtlarda yazılı olacak. Böylece ona Kaptan Mitchell'ın adresini bulamadığımı. Bazen düş kırıklığı o kadar yoğun olabiliyor ki. Öyleyse. ne oldu? Asta. Swanny.şey buldum. . Ne bir ipucu ne bir değinme. Kim koparmış olursa olsun. "Knud tek kelime bile etmedi.Đpucu olmadığı konusunda yanılıyorsun. çocuk daha doğmamıştı. okullar tatil olduğu için Mogens'e arkadaşının annesinin baktığı. Asta dikkatsiz olabilirdi. ama yazdığı mektubu Ancona'nın sahibi olan şirket aracılığıyla gönderebileceğini bildirdim: James Currie and Company. Bir de 2 ağustosta yazılanlara bakalım: "Her şey iyi gitti. Daha Christiane Neergaard'ın mektubunu okurken cevabın bu koşullar altında görüneceğini anlamıştım. Gerçekten de bazen son derecede soğuk. öyle mi? Peki bundan neden tek bir söz bile etmiyor? 1905'teyken elli sekiz yıl sonra bu sayfaları. dedi Paul. sadece baktı. Asta'nın söylediğini yaptı ve sancı sırasında bebeği çevirmeye çalıştı." Knud'un daha önce bebeği görmediği neredeyse apaçık ortada. Bunun anlamı da o sabah evden ayrılırken. Kesinlikle yok. Gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu düşünmeye başlıyorum. Senaryoya uygun düşünmeye çalıştım. ama kocasının bile bilmediği bir evlat edinmeyi.Hiçbir şey. oysa hepimiz Swanhild Kjær'in doğum gününü 28 temmuzda kutladığını biliyoruz. bebek nefessiz kaldı. Sayfaları ve çeviriyi aldım. Leith. evlat edinilen kızın bile haberi olmadığı bir şeyi bir yabancıya açıklayacak kadar düşüncesiz değildi."Çarşamba öğleden sonra Hansine. Asta yazdıkları bittikten sonra günlükleriyle ilgilenmiyor olabilirdi. Mogens'in Hansine'yi elinde bebekle görünce şaşırmadığını yazıyor. hep o sayfaların cevabı taşıdığını biliyordum. Gülünç ama kızgınım. evde bebek falan görmediği." Bunun anlamı. insan kendini haksızlığa uğramış görüyor. bazen neredeyse tutkulu olan Asta için bile bu üslubun biraz farklı olduğunu kabul etmek zorundayım." Çocuğunun doğduğunu anlatmak için pek söylenecek bir şey değil. Asta'nın kendi kızı olmalı. 1 ağustos salı akşamı ile 2 ağustos Çarşamba sabahı arasında bir çocuk doğurdu. içinde Georg Stage'yle ilgili bir şeyler var diye . Đskoçya. .Öyle sanıyorum. bu nedenle de sayfaların yırtılmasını anlayacaktık. . Tabiî böyle sayfalan senden çok gördüm.

içlerinden birini attı. . Đlgili sayfayı a'dan z'ye Londra Rehberi'nde buldu. Evin ilk sahibesi olan annem ise hiç aldırmayacaktı. . Belki de sadece Asta'nın acılarından ve kaybından söz ediyordu.bir tarihçiye vereceğini bilemezdi ki. yirmili yıllardaki doğumuyla Asta'yı kıskançlığa sürükleyen o çocuk. Üst kata çıkıp tarihçi kadına vereceği sayfaları kopartınca. Ne demek istiyordu. Bebek evini aşağıya taşırken. Öyleyse Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek konusunda tek bir adım atmadık. Asta'nın bu evin Harry Duke'ün torununa gitmesinden memnun olacağını düşündüm. bebek evini isteyecek. Daha evlenmeden önce Paul büyük bir haksızlık yaptığımızı. pek fazla bir şey değişmedi. Ne var ki sekiz yaşındaki Alexandra mühendis olmayı istediğini. Gordon sanki evin sahibi kendi öz yeğeniymiş gibi. onu gerçekten sevecek birini aradık.Bir şeyler söylüyor. evin taşınmasına gönüllü olmuştu. . yıllar önce anneanne olmuştu. Gordon. Gail'in kızı Alexandra Digby'ye vermeyi düşündüğümüzde. bebek evini yeğenine. dedi Paul. Bu da kendi bebeğinin ölümüyle ilgili olmalı. Evlerinde bebek evi için yeterli yer olduğunu öğrendikten sonra. Richmond Caddesi.Ben öyle söylemezdim. hayran olmuş. Malvern Sokağı Lavender Grove'la kesişiyor. sonra sağa ya da sola saparsın. ailece bizi ziyaret ettikleri bir sefer (sanırım buna tek sefer demek daha doğru olacaktır) Emma bebek evini görmüş. Swanny de bundan hoşlanırdı. Eğer arkadaşın evi köşedeyse. ama Gordon'un bulduğunu görememişti. Burada bulunmayan sayfada. çocuğu doğal annesinden almış gelirken Mogens'i de Malvem Sokağı'ndan . hâlâ orada.Belki. Başlangıçta. taşıma işini yine üstlendi. dedi Paul. Normal olarak Lavender Grove'dan gider. yolu gereksiz yere uzatır. ama Asta'nın dediği gibi "Richmond Caddesi'nden bebekle gelir" olmazsın. Harry Amca'nın en küçük kızı. adımını Richmond Caddesi'ne atmış olursun. bebek evini Emma'ya hediye etmeyi kararlaştırdık. bebek evini bir odaya kapatarak senelerce ilgilenmediğimizi söyledi. "Büyük bir üzüntü'den söz ediyor. Hansine Richmond Caddesi'nde ne arıyormuş? . Swanny'nin kim olduğu o sayfada mıydı? . Ertesi gün Gordon kiralık bir kamyonla bebek evini almaya geldi. Torununun adı Emma'ydı.Mogens'in arkadaşının evinin bulunduğu Malvern Sokağı güneyde doksan derecelik bir açıyla Richmond Caddesi'yle birleşir.Evet ama. daha sonra öğrendiğimize göre de istemişti. yani Hansine kollarında tuttuğu bebeği Richmond Caddesi'nde bir yerden mi almıştı. bebeklerle fazla ilgilenemeyeceğini söyleyince. Aramızda Hackney'i en iyi tanıyan Paul'dü. Chingford yolculuğuna çıkmadan önce ona artık Neergaard belgeleri olarak adlandırdığımız kâğıtları ve çevirisini gösterdik. Muhtemelen buruşturup çöp sepetine attı.

Florence Fisher evde yalnızdı. Florence onun arkadaşıydı. bütün diğer kanıtlara rağmen. . 2 ağustos gününün belirli bir saatinde.O zaman bütün tıbbî kanıtlara. Navarino Caddesi'nden yola çıkmış.almayı mı düşünmüştü? . Öğleden sonra güneşi çevreye harika bir görüntü vermişti. Ilık. nefis pencereler Belgravia'da bir terasa ait gibiydi. ama bu son henüz bilinmiyordu. sonunda da Paul'ün evine girmiştik. Devon Villa'nın üst katında bir yerde Lizzie Roper ile Maria Hyde'ın cesetleri vardı. Graham Sokağı'ndan geçmiş.Buna benzer bir şey. bu evden bir bebek alacaktı. Paul'ün arabasına binip Hackney'ye yollanmadan önce beş dakika bekledik. Burası Richmond Caddesi'nin güneyindeydi. Devon Villa'yı muhtemel bir set olarak inceledikten sonra. Roper'ın John Smart'a anlattıklarının doğru olduğunu. bunun anlamı Hansine'nin Navarino Caddesi'nden geldiğiydi. Cary'yle ben buranın karşısında. Mogens'in Hansine'nin gelişini görebilmesi için arkadaşının evinin köşede olması. Navarino Caddesi'nde de Devon Villa vardı.Neden Lizzie? . ona paralel olarak giden Malvern Sokağı'ndan başladık. her yeri gölgeliyor. ne at pisliği ne duman ne de sarı sis var. Paul evine yalnız gitmemi hiç istemez. Çayını içti. neredeyse. beni tanımayınca da aldırmazlıkla öteye döndü. Lizzie'nin öldürülmeden önce bir bebek doğurduğunu mu düşünüyoruz? . Mogens'in de pencereden bakıyor ya da bahçede bekliyor olması gerekirdi. çevreliyordu. Anneannemin görmeye geldiği Florence Fisher olmalı. Ama mutlaka Richmond Caddesi demek istemiyorum. her seferinde gelip beni karşılardı. Bu kez yola Lansdowne Caddesi'nin batısında. Richmond Caddesi'nden giderek kolaylıkla ulaşılabilecek bir yer de olabilir. bebek evini değerinin bilineceğine inandığımız bir eve götürdü. dedi Paul. bize baktı. neredeyse sıcak bir öğleden sonraydı. Roper'ın kendisi de oğlu Edward'la birlikte. Sıcak bir ağustos öğleden sonrası. Richmond Caddesi'nden sağa sapıp şimdi artık Lansdowne Caddesi olan Lansdowne Sokağı'na girmiştik. Ya da gözünüzü iyice kısarsanız. Ama gündüz ışığında burası hoş görünüyor. bugün gibi bir gün. Kaldırımda durup Devon Villa'ya baktık. herhalde Asta'nın döneminde olduğundan çok daha temiz. . kamyona binip gitti. Basamakların tepesindeki o giriş kapılan. Bir randevusu olduğu söylenebilir. Hansine daha önce yapılmış bir anlaşma uyarınca buraya geldi. Eğer Hansine'yi Richmond Caddesi'nde yürürken gördüyse. insanlar burada geceleri soyulur. Daha iki gün de bilinmeyecekti. Middleton Sokağı'na girmiştik. Cambridge'deydi. Florence onun Devon Villa'da tanıdığı tek insandı. Ağaçlar yapraktan ağırlaşmıştı. Çevre tehlikeli olmasıyla tanınır. Buraya son kez Cary'yle çekim yeri ararken gelmiş. sanki bir Victoria Dönemi zarafeti var. Örneğin. Buraya gelmek için. Zemin katin sahibesi Brenda Curtis'in yüzü basamakların hemen sağındaki pencerede göründü. Paul'le birlikte tepede sağa döndük ve oraya yürüdük.

O dönemde hiçbir ev. Roper onu kovmuştu. . taşa . Paul'le birlikte ne tarafa gittiğimizin farkında değildim Onunla yürüdüm. karşı konulmaz olan gerçekleşti. Florence'ın yeni doğmuş bebeği tehlikede değildi. ama evlenmedi. Efendiler hamile kalan hizmetçileri kovardı. Florence da vardı. Arkamızı döndük. dedi Paul. ne olduğunu anlamadan kendimi Lavender Grove'da buldum. hamileliğinden Hansine'ye söz etmiş miydi? Hamileliği pek göze batmamış olmalıdır. Bir tütüncü dükkânı açtı. Florence'ın hamile kalması tutucu biri olan Roper'a korkunç gelmiş olabilirdi. ama Maria Hyde tekrar işe aldı. Florence Fisher nişanlıydı. hizmetçinin bebeğini alıkoymasına izin vermezdi. duyduklarımın sonuçlarını tartmaya çalışıyordum. Bebek doğduktan sonra gidecekti herhalde. Neden. evlenmek üzere nişanlanmıştı. yanıbaşında koşuşturan küçük oğlanla Hansine buralardan geçmişti. Đki kadın ilk kez temmuz başında tanıştıklarında. konuşmadan Navarino Caddesi'nde yürürken. Kucağında bebek. Herhalde sıcak bir gündü. açıklaması daha kolay. hiç evlenmedi. beni güneye doğru sürükledi. bilmiyoruz. belki bugünden de sıcak. ama Roper'la tanışmadan önce hamile kalmış bir kızı olan Maria Hyde için fazla önemli değildi. parçalar bir araya gelmeye başladı. Eğer hamile idiyse. özellikle Florence gibi iri olduğunu bildiğimiz kadınlarda. Asta'nın Londra'ya geldiği zaman oturduğu eve ilk kez baktım. O küçük yüzler hâlâ orada. WVS üniformasıyla Clovenford Markizi'nin yanında fotoğraf çektirdi.Ne diyorsun? Biliniyor muydu? Roper'lar biliyor muydu? ..Sanırım.Orada sadece Lizzie vardı. biri girişin üzerinde. Belki de Hansine'ye anlattı ya da saklanmayacak kadar belirgin olan bir şeyi Hansine'ye itiraf etmek zorunda kaldı. Otuzuncu bölüm Her şeyin kaybolduğu bir anda. diğeri üst kat pencerelerinin altında.

Maria'nınkini güçsüz kalbine bağladık. başlarında beyaz taşlı yüzler. Eğer yedi buçuk aylık hamile olduğunu. Birbirimize soru sormaya başlamıştık. Ne de olsa Roper'lar orada değillerdi. gidecek bir yeri olmadığını düşünürsen. bir bakıma Florence'ın şansı oldu da denebilir. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu kadar ısrar ettiği anlaşılamaz". Hiç olmazsa Devon Villa'da başını sokabileceği bir damaltı vardı. Willow Caddesi'ne döndüğümüzde. muhtemelen çok da rahatsız olduğunu düşünürsen. Florence bir ara onu yanında tutabileceğini sandı. Florence çocuğunu tek başına mı doğurdu? Mutfakta. Florence'ın görevi evi temiz tutmak olmasına rağmen 4 ağustos gününe kadar üst katlara çıkmadığını hatırlattığında. Asta'nın çocuğunun ölü doğması.Tepsiyi Maria'nın yerine yukarıya taşımamasının nedeni. Ya da belki bebeği ne yapacağını bilemiyordu."Florence'ın iç karartıcı bir evde. . Dışarıda birisi bir Land Rover park etmişti. Florence'ı bodrumdaki yatağına girmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar" demek zorunda kalmış.Swanny neden doğum gününü 28 temmuzda kutluyordu? diye sordu Paul. kimin yanında çalışacağını. Şimdi eve gidecek ve elimizdeki belgelere başvuracağız. aynı yere Rasmus o zamanlar Hammel olarak adlandırılan otomobilini bırakıyordu. Paul. duruşma zabıtlarını. Ben de o sırada en az ilgilendiği şeyin. Đşte birisi -üstelik bir hanımefendi. . hamileliği ve yaklaşmakta olan doğumuydu. "27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediği" diyor.Belki de gerçekten o gün doğduğu. kendini iyi hissetmemektedir" diyor. günlükleri. hiç de anlaşılamaz değil. Tepsiyi niye taşımadığını şimdi anlıyoruz. Nasıl geçineceğini. Ward-Carpenter anlatısını. O sırada bir çocuk doğurduğunu. her şeyi. Ward-Carpenter bile "Rahatsızlığı her neyse. Asta'nın sevmediği tül perdelerden biri sallanıyordu. yatağının bulunduğu o delikte? Günlüklere ve Ward-Carpenter'in Roper'larla ilgili yazılarına bir kez daha bakmamız gerektiğini söyledim. Hep Florence'ın hastalığının ne olduğunu düşündük. erkek arkadaşının onunla evlenip evlenmeyeceğini bilmiyordu. Ward-Carpenter raporundan bir bölümü okudu: . Büyük pencerelerden birinde. Duruşmada Tate-Memling Florence'ın üç gün boyunca ekmek bıçağına dokunmadığına değindi. oysa hemen hemen hiç kimsenin otomobili olmadığı bir dönemde.oyulmuş.Birkaç sayfa ötede 28 temmuz sabahı alışverişten dönen Florence'tan bahsederken "Eve döndüğünde. Neergaard belgelerini ve Paul'ün çevirisini önümüzdeki masanın üstüne yaydık. Asta'nın da bunu bildiği için. Daha önce kendi derdiyle ilgilenmesi gerekiyordu. mahkeme Florence'a gülmüştü. . . . Florence'ın doğum sancıları başlamıştı. orijinalleri.küçük bir kız çocuğu istiyordu. buna şaşmaman gerekecek.Tabiî bu durumda Florence'ın üst katlarda neler olduğunu merak etmemesi de anlaşılır. üst kat odalarının temizliği olduğunu düşünüyordum. ama Florence için geçerli bir neden bulamadık. Lizzie'ninkini hidrobromide. . 28 temmuz cuma günü doğdu. Asta bebeğinin doğumunu bekler ve sokaktaki oğullarını izlerken o penceredeydi.

Ben de sadece "Gran" derdim. sordum. .Asta biliyor muydu? . Öyle sanıyorum ki. Üstelik Swanny'nin gerçekten 28 temmuzda doğduğunu da biliyoruz. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. çünkü doğumunda bulunmuştu. değil mi? .. değil mi? Swanny hep Roper'ı babası sandı.Yalnız olduğunu sanmıyorum.Kime? Hansine'ye. Daha sonra anneannemin bir sevgilisi olup olmadığını düşünüyor. 2 ağustos öğleden sonra da Hansine Florence'ın bebeğini almaya gitti. Tek bir söz.. dedim. Florence'ın doğumuna yardım ediyordu. dayanılmaz bir fikirdi.. Daha önce sormayı hiç düşünmediğim bir soru vardı. tek bir kez Hansine hakkında az da olsa iyi bir şey yazıyor. Oysa biz. unuttu. "Ona nasıl hitap ederdin?" . Merak ediyorum. . Herhalde Roper olamaz.Swanny. Bence anneannem Asta'nın bebeği öldükten sonra Florence'ın doğumundan bahsetti. Swanny. Asta "Hansine dün öğleden sonra izin istedi. 29 temmuzda yazılanlara bir bak. Anneannem onun kim olduğunu herkesten iyi biliyordu.) Saat ikide eve döndüğünü duydum" diye yazıyor.. kendini unutmaya zorladı. muhtemelen geceyarısından da az önce doğdu. Asta'nın doğurduğu bebek erkek miydi.Annem ona Mormor dememi istemezdi. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. o da Swanny'ye annesinin bazen kötü olabileceğini söylediğinde onu kovmayı düşündüğü gün: "Onunla birlikte o kadar güçlükten geçtik ki. Bahçeye mi gömdüler? Herhalde.Yani Asta'nın ölü çocuğu ne gün doğdu? . . Belki de birkaç saat sonra.Peki Swanny'nin babası kimdi? diye sordum. Umarım bahçeyi kazıp araştırmamızı istemeyeceksin. O sırada Devon Villa'daydı. nerede olduğunu biliyoruz Anlaşılan amatör ebe olarak epey ün salmış. Neden sordun? . O evde 1906 yazına kadar kaldılar. Hansine onun için çok şey yapmıştı.Çok cesaret isteyen bir şey yaptı. Neergaard sayfalarına bir göz at. (. kız mı? Bir de tabiî cesedi ne yaptıklarını. .1 ağustos gecesi.Peki tek başına mıydı? Düşüncesini bile korkunç buldum. Güçlü kişiliği olan bir kadınmış. Eğer Hansine eve saat ikiye doğru dönmüşse. Asta'nın Hansine'den neden bu denli nefret ettiğini ve korktuğunu anlamak güç değildi. çok şey de biliyordu.Asta bundan tek bir söz bile etmedi.O sırada değil. dedi Paul. Sadece bir kez. Anneannene.." . . Seksen altı yıl sonra bile. .

Öyleyse neden Florence'ı çocuğunu bomboş evde. Florence özgürlüğüne kavuştu. Nişanlının adı Ernest Henry Herzog'du. evlenme fikrinden vazgeçmiş olabilir. "kendisi de göçmen torunuydu. Roper Florence'a kendisine iş bulmasını söylediğinde genç kız yedi aylıktan fazla hamiledir. bir nedenle de ondan toplumsal olarak "bir sınıf yukarıda" olduğunu söylüyor. Zil. belki de sonunda onunla evlenmek istemeyen Florence'tı. Eğer çocuk doğmadan evlenselerdi.Doğru.Ama onunla evlenmedi.Ward-Carpenter dışında hemen hemen hiçbir şey. ama aslında ondan hoşlanmıyordu. Bebek doğduktan sonra da Florence'la evlenmeye niyetli miydi. Mahkemede adı bile geçmedi. Evliliği bir kişisel güven aracı olarak istemesi gerekmediği anda. Demek ki nişanlısı onun hamileliğinin farkındadır. Ama çocuk doğmuş.. çalmaya devam etti. Maria Hyde ve Lizzie Roper da orada olacaktı. Paul'ün açıklamalarıyla harekete geçen zil. . dedi Paul. sanki çok uzun zaman önce tanıdığım birinin gölgesini görmüş gibi olduğum duygusuna benzer bir zil. Florence ertesi bahar evlenmeyi umuyordu. Öyleyse." Anlaşılan bu cümle. buna rağmen evlenmeyi ummaktadır.Ama o zaman Lizzie'yi de annesi sanıyordu. tek başına doğurmaya terk etti? Çünkü Florence'ın yalnız olmayacağını biliyordu. bir sorun olmayacaktı. . Üstelik uşaklık görevi. erkeklerin bakire olmayan kızlarla evlenmek istememeleri. . Bir de Florence'ın değişik olduğunu.ve sonunda Florence'la evlense de çocuğunu istemediğine karar verdi. bir yere verilmişti. gırtlağı kesilmiş Lizzie'nin de yataktaki cesetlerini bulması. neden evlenmediler? Herhalde Asta'nın anlattığı gibi. Nişanlıydı.Biliyor musun. Florence. Yanında Hansine olacaktı. Sanki daha önce gördüğüm. en son da on dört yaşındayken. Morfar'ın cenazesinde gördüğüm birinin gölgesi. Paul. Herzog'un bilebildiği kadarıyla. Neden evlenmedikleri konusunda tek bir açıklama yok. gerçekten de dişe dokunur bir şey yoktu. çocuğunun babasının nişanlısı olması lazım. Kimse onun neler . dedim. Onun hakkında ne biliyoruz? . O dönemin kadınlarını hep evlenmeyi düşünür. onun nişanlısının yanında bulunmasına da engeldi. Florence'ı evlenmekten vazgeçiren neydi? Belki de Maria Hyde'ın yerde. dedi Paul.Merak ediyorum. . Kitabın şömizinin arka kapağına bastırdığımız Swanny fotoğrafına baktığımda o güçlü kuzeyli çizgilerinde. Neyse. Ward-Carpenter'a göre Roper'ın işine son verdiği temmuz başında bile. bu nedenle de kızların bekâretlerini korumaları gerektiği değil. diye merak ediyordu Paul. . Joseph Dzerjinski'nin göçmen olmasına yapılan bir dokundurma. işini kaybedebilirdi. Ward-Carpenter'da ilgili bölümü buldu. Ward-Carpenter Herzog'un Islington'da bir ailenin hizmetinde çalıştığını. doğumdan sonra nişanlısından soğuduğunu düşün. gözleri evlenmekten başka şey görmez birileri sanıyoruz. Belki de kendi kendine bir neden buldu daha çok gençti. Belki de Florence ve Herzog dışında hiç kimse bu nedeni bilmiyordu. Roper'ın savunma tanığı gözükmüş olabilir.Biraz da Cora Green'den. Sanki uzaklarda bir zil çalar gibi oldu.

katilin Roper olduğunu mu düşünüyordu? O evde evliliği o kadar yakından görmüştü ki. Araştırmaya başladık. Belki de Lizzie'yi kimin öldürmüş olabileceğine ilişkin düşünceleri vardı. hemen hemen herkes gibi. . Florence ne zaman öldü? . hiçbiri aradığımız değildi. Ama artık hiçbir şeyden emin değildim. Gırtlağı kesik Lizzie'yi bulmak. Burada kaç yüz bin kelime var bilmiyorum. evet. Florence'ın nişanlısının adının Ernest Henry Herzog olduğu nereden anlaşılıyordu? Adamın adı duruşma boyunca geçmemişti. hatta Lizzie'yi öldürenin Ironsmith olduğunu çok daha çabuk görürdük. o yazıyı okudum. Evliliğin sonu böyle miydi.düşünmüş olabileceğiyle ilgilenmedi. dedi. Stamford Hill'e taşınacak. Yeni bir işe girecek.Günlüklerde olmaması çok daha muhtemel. Belki de Asta'nın kuzini Sigrid. Belki de sadece Asta'nın hikâyelerinden biridir. Belki de Florence. doğumu ardında bıraktığı andan itibaren nişanlısına olan duygulan değişti. . 1915-1924 kitabına geçtim. saatlerdir okuyorduk. nişanlısı da onu bir daha görmeyecekti. Asta'nın orijinallerini araştırırken ben de Asta adlı 1905-1914 cildini elime aldım. Yoksa düşüncemin kaynağı Ward-Carpenter anlatısı mıydı? Ya da duruşma tutanakları? Ertesi gündü. kadına vurulan o korkunç darbe? Yeni bir iş bulmak için girişimde de bulunmuştu. . dedim. Ben Asta'yı ondan biraz önce bitirip ikinci cilde. son saldırı. WardCarpenter'a kendi söyledi. Sonra Paul. kendi evlenmeden önce ciddi ciddi düşünmesi kadar olağan bir şey olamaz. bir sokak ötedeki Mrs. Kimse onun fikirlerine değer vermediği için. nişanlının adı geçmiyor.Ah. sadece Neergaard sayfalarındaki sözcük sayısı 1 700. Bütün bunlara karşın o da polis gibi. . Ölü Bir Odadaki Canlı Şey. önemli olduğundan eminini. Westerby onun çocuğunu evlat edinmişti. Her neyse. onun da duyguları olabileceğini aklına getirmedi. Nerede ya da hangi ciltte hatırlamıyorum.Bu kadar doğrudan olduğunu söylemedim. ne düşündüğünü sormadı. çünkü Asta Swanny'nin babasının kim olduğunu herhalde bilmiyordu. ya da bir arkadaşın kızı. En son okuduğum günlüklerde buna benzer bir şeyler gördüğümü hatırlar gibiydim. Belki de Cora Green'in Star'daki yazısındaydı. Kimse ona bir insan muamelesi yapmadı. eğer Asta'nın öykülerini doğru değerlendirseydik. Đlk baktığımız Neergaard sayfalarında hiçbir şey yoktu. Ironsmith'in Lizzie'yi öldürme nedenlerini. Böylece bulabildiğimiz bütün Asta hikâyelerini okuduk ama. bardağı taşıran damla mıydı? Artık büyütmesi gereken bir çocuğu yoktu.Hayır dedim. Günlüklerde neyle ilgili bir bölüm? . Paul o karışık görüntüyü ateşleyen kelimelerin günlüklerden geldiğinden emin olmak istiyordu. Yavaşça "Günlüklerde bununla ilgili bir bölüm var" dedim. Paul beynimde çakan kıvılcımdan kuşkulanmaya devam etti ve Ward-Carpenter'ı eline aldı.Erkek arkadaşını terk eden bir kızla ilgili.Önemli mi? . tabiî Arthur Roper'ın anılarında da yoktu.

Asta son yıllarında giderek daha seyrek. ama o istemedi..Bence..Cary 1971'de falan demişti. Cobb mu olduğunu da bilmiyor. Ne dedim ben? . büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. Florence'ın kendinden. 20 mart 1921 tarihli yazıydı. belki de 1967'dir. diye düşünüyorum. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen." Paul. savaş başladığında. Dzerjinski gibi bir göçmen olduğunu söyledi. Middlemass'ın ilk adının Percy olduğunu Florence'tan öğrenmiş olmalı.. O zamanlar Alman olan her şeye karşı korkunç bir önyargı vardı. . bu cilt ötekilerden kalın olmayacak. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü. Herzog bir Alman adı. Aradığımı buldum. Gerçekten de ona âşıktım. Paul.. Orkestralar bile Mozart ve Beethoven çalmamaya başladı. Bana baktı.Florence da Herzog'un dedesinin. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. aradığımı 2 ekim 1966 tarihinin altında buldum. Lizzie'nin sevgililerinin adlarını nasıl öğrenebilirdi? Onlardan duruşmada hiç söz edilmedi ki.". Cora Green Middlemass adlı bir adamdan bahsederken sadece soyadını kullanıyor. Yirmi dört yaşındaydım. Paul kendi sayfalarını önüme koyduğunda. Islington'da bir ailenin yanında çalıştığını da anlattı. Nedense hatırladım. Bu ad dokuz yıl sonra. Kendisinin de bir Alman adının olduğunu. . ama Ward-Carpenter'da bu isimler doğru. öteki adamın adının Hobb mu.. pek işine yaramamış olmalı. hatırlamamın nedeninin de Hansine'nin Paul'ün annesi olan bebeğinden ilk kez burada bahsedilmesi olduğunu sanıyorum. Ward-Carpenter yazısı otuzlara ait. . . yakışıklı." . Florence'la mülakat yapmış olmalı.". O yazıda başka türlü öğrenemeyeceği gerçekler var.. açık renkli. Son on üç defter Margrethe Cooper'daydı.Yani Florence ona Herzog adlı biriyle nişanlı olduğunu söyledi. ama bunu nerede arayacağımı biliyordum. son günlükler için yaptığın çeviri nerede? Đstediğim 1966.Ben ne dedim? Kız arkadaşının terk ettiği adam hakkındaki bölümü bulamamıştım. Herzog'un Florence'tan bir yaş daha küçük olduğunu nereden öğreniyor? . yirmi dört yaşında bir uşak. Paul "Öğreneceğimiz başka bir şey var mı?" dedi... giderek daha kısa yazdığından. . uzun boylu. Tabiî böyle bir adın 1934'te bugün olduğundan çok daha olağandışı görüleceğini unutmamak gerek.Cora Green'den olamayacağına göre.. Peki. Ernest Henry Herzog. . Muhtemelen Kuzey Alman görünüşlü. tıpkı Mr. galiba. sonlara doğru bir yer. Gidip bulduk. o da bunun bir Đngiliz için oldukça ilginç bir ad olduğu yorumunu yaptı." Kimbilir neye benziyordu? dedim.Oh. onunla evlenmek istedim. "Öğreneceğimiz başka bir şey? Đşte Swanny'nin babası.

yine de başaramadım.Kimden bu alıntı? Kim konuşuyor? . Lizzie'nin öldürülmesi. Ne ilginç. kentteki yaz sonu günlerinin sıkıcı. kollarında Swanny. Mogens John'un evinin penceresinden bakmakta. Harry'nin çocuğuna sahip olması. havada mazot kokusu da duyulmuyor. yaşayan tek canlının ölümden beslenen sinekler olduğu üst kata çıkacak. Ama buna daha var. çünkü Florence kalkıp onu geçirecek. Maria Hyde'ın ölümü ve Edith'in kaybolmasıydı.. Kapıyı ardından kapatıyor. ama sokak kenarlarında çöp. düşleyemeyeceği bir korkunçluğun onu beklediği. ne şaşırtıcı. Paul'ü. kâğıt yok. kullanışsız kıyafetler giyer. Harry Padanaram'a ilk geldiğinde.Paul. yoksa Florence çocuklarının ölü doğduğunu mu söylemişti? Kesin olan ne onun ne de Asta'nın bilmediğiydi. yoksa sadece bir ad mı? . Asta'nın bir konuda rüya görmemek için önerdiklerinin -uyumadan önce. babası olmasından mutlu olacaktı. Herzog'un anlamı ne? Herhangi bir anlamı var mı. dedim. ama Swanny'nin yüzünde onun anne ve babasını görmediğini söylemişti. Koşarak John'a ve John'un annesine haber verir. o konuyu düşünmek.tersini yaptım. Bir yerlerde bir kızı olduğunu biliyor muydu. geleceğine karar vermek zorunda olan çocuksuz bir kadın. bilmediğini anladım. Çevre toz kokuyor. ona kapıyı Swanny açmıştı. Kendimi bunları düşünmemeye. yarı karanlık. dedim. heyecanla Hansine'yi beklemektedir. tozlu güneşi.Swanny keşke bilseydi. böylece Swanny'yi Westerby ailesinin yeni üyesi rolünde ilk gören. . . bebeğinin yeni bir hayata götürüldüğünü görecek durumda değil. Onun adı Harry Duke'tü. Bu arada yeniden çocuksuz bir kadın olmuştur. sen Almanca biliyorsun. John'un annesi olur. tek başına. Hansine. Florence'tan bir yaş gençti. Günlüklerde bu ad pek sık geçmez. dedi. Yani tanışmalarında pek de şaşılacak bir yan yoktu. Swanny'nin fotoğrafının bana hayal meyal hatırlattığı Harry Amca'ydı. Ona "sevgili küçük hanım" demişti. oysa ben onu en son ellilerde görmüştüm. ondan sonraki gün de yukarıya. Florence evin derinliklerinde. Onu hep sevmişti. O dönemde kadınlar. mutluluğumuzu düşünmeye zorladım. Öğrendiklerimizi sessizce hazmetmeye çalışarak oturduk. Florence'ı evlilikten soğutan şey. Asta da onu seviyordu. Asta'nın "Harry'nin çocuğunu doğurmak isterdim" dediği sırada. her ikisi de Londra'nın aynı bölgesinden oldukları. Yani Miss Newman'ın acentesine giderek yeni bir iş arayacak. onunla birlikte hayatımı. Başlangıçta Mogens'i. görmek istedim de. Harry Amca 1905 yılında yirmi dördündeydi. Güneş parıldamakta. sonunda görmek isteyeceğim düşü gözlerimin önünde canlandırmak zorunda kaldım. Oysa ben görebiliyordum. Hansine'yi Richmond Caddesi'nden gelirken görür. Devon Villa'nın merdivenlerinden iniyor. Swanny'ye bir çocuğun yüzünde mutlaka anne ve babayı görebileceğini. Mogens bir zamanlar çok iyi tanıdığı Hackney'de oturduğu için tanımıştı. O gece bütün bunların rüyasını göreceğimi sandım.Herzog'un Đngilizce karşılığı Duke. elinde de beklediği vardır. özellikle yazın sıcağına uymayacak. dedim. Nereden bilebilirdi? Swanny'nin babası Harry Amca'ydı.

Kapı kapandığında memesini Swanny'nin. kaybını ve mutluluğunu döker. öne yatık yazıya acısını. Hansine'den çok daha iyidir. Asta mutluluktan ağlayacak gibidir. Yine de merdivenleri ikişer üçer atlayarak Mor'un odasına dalar. Gözlerini kaldırıp Hansine'ye teşekkür eder. ama ağlamaz. Yatağının başucundaki komodinden defterini. oldukça soğuk bir teşekkür. Hansine'nin esrarengiz bir bebek kaynağına gidip aldığı kız kardeşini daha şimdiden sever. dönüşte bir bebek getiremeyeceği kuşkuları kaybolmuştur. ama biz ona Swanny diyeceğiz. Gururla sırıtan Hansine bebeği Asta'nın kollarına bırakır. Hiç ağlamaz. Kim kader kitabını okumuş olmak ister ki? Kapıya Hansine'den beş dakika önce varmanın da pek bir anlamı yoktur. güçlü kız çocuğunun ağzına dayar. ama terden kayar. eriğe benzeyen yanağına dokunur. SON . O zaman Knud yaklaşarak kız kardeşine bakar. altından bir tutam açık sarı saç görülür. Uzunca bir süre Swanny'yi kollarında tutar. Hansine'nin başarılı olmayacağı. kız kardeşinin adını sorar. Swanhild.Hansine'nin uzun eteği toza bulanmıştır. Kendi ismini değiştirmek istemiştir. kimsenin bilmediği tek sayfaya yazar. Peki. bütün bu güçlü duyguları kendinden başka hiç kimsenin okuyamayacağı. En önemlisi. incecik sarı saçlarını okşar. çünkü kapının anahtarı Hansine'dedir. O güçlü. hayatının amacına. Büyük şapkası başına bir iğneyle tutturulmuştur.Oğlanları da al. Hansine oflaya puflaya odaya girdiğinde Mor rahatlamış. onu emzirir. sonra da her şeyin istediği gibi gittiğini söyler. sıkıca emen. onu terletmektedir. hepsi sonsuza dek bu odada mı kalacaklardır? Kızıyla baş başa kalmak istediğini görmezler mi? . Hepsinin içinde kendini en iyi hisseden denizci kıyafeti içindeki Mogens'tir. önünde kız kardeşini seveceği sadece on bir yıl olduğunu bilmez. Mor'a ilk söyleyen olmak için koşmaya başlar. şu şalı da ne yapacaksan yap. bilmemeleri de daha iyidir. Bir süre sonra kızını yavaşça yatağa bırakıp yapması gereken işine döner. olmaz mı Hansine? Hazır aşağıya inmişken. Đnce örtüsü ve Florence'ın şalı altındaki beş günlük bebeğin durumu. Sert ve yüksek yakası çenesine kadar dayanmakta. uykuya dalışını seyreder. Hiç kimse. kalem ucunu ve mürekkep hokkasını çıkarır ve her şeyi yazmaya başlar.