Barbara Vine _ Asta'nın Günlüğü Birinci bölüm 26 haziran 1905 Đdag til Formiddag dajeg gik i Byen

var der en Kone, som spurgte mig om der gik Isbjfme paa Gaderne i Kfbenhavn. Bu sabah dışarı çıktığımda, komşularımızdan biri bana "Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?" diye sordu. Sokaktan geçenleri yakalayıp dedikodu yapabilmek için bütün gün bahçe kapısının arkasında bekleyen kadın, Đngiliz olmadığım, iyi Đngilizce konuşamadığım ve bazı sözcükleri söylemekte zorlandığım için hem yabanî hem de yarı kaçık olduğumu düşünmüş olmalı. Buradakilerin çoğu bizi böyle görüyor. Burada yabancı (bizi yabancı sayıyorlar) bulunmadığından değil, çevrede Avrupa'nın her köşesinden gelmiş insan var, ama hiçbirimizi sevmiyorlar. Bizim hayvanlar gibi yaşadığımızı ve ellerinden işlerini aldığımızı söylüyorlar. Zavallı küçük Mogens, kim bilir okulda nelerle karşılaşıyor? Bana hiçbir şey söylemiyor; hoş ben de sormuyorum, çünkü bilmek istemiyorum. Artık kötü şeyler duymak istemiyorum. Güzel şeyler duymak istiyorum, ama onları bulmak bu uzun ve gri sokaklarda bir çiçeğe rastlamak gibi. Gözlerimi kapayıp Hortensiavej'i, kayın ağaçlarını ve çilekleri düşlüyorum. Bu sabah, güneşin ve sıcağın altında -güneş ışığı bir kentte hiç de güzel değildi- Richmond Caddesi'nin köşesindeki kırtasiyeye gidip bu defteri satın aldım. Ne söyleyeceğimi, hangi sözcükleri kullanacağımı uzun uzun düşündüm. Yanlışlık yapmamış olmalıyım ki, dükkân sahibi sırıtıp bir elini kulağına atarak bana doğru eğileceği yerde başını sallamakla yetindi ve bana iki değişik defter gösterdi. Biri kalın siyah kapaklı, altı penilik bir şeydi, diğeri ise kâğıt kapaklı, çizgili ve daha ucuz bir defter. Bu gibi şeylere para harcamaya hakkım olmadığı için ucuz olanını seçmek zorunda kaldım. Rasmus döndüğünde, para harcama konusunda dünyanın en kötüsü olmasına rağmen, harcadığım her peninin hesabını soracaktır. Genç bir kızken günlük tutmuş olduğum halde, evlendiğimden beri elime neredeyse kalem almadım. En son kelimeleri düğünümden iki gün önce yazdım, sonra bir karar verdim ve her şeyi yaktım. Hayatımda bundan sonra yazmaya yer olmayacağını düşünmüştüm. "Đyi bir eş tüm zamanını kocasına ve kocasının evine ayırmalı." Herkes böyle diyordu, ben de böyle olması gerektiğine inanmıştım. Böyle yapmaktan bir çeşit keyif alacağımı da düşünmüştüm. Sadece on yedi yaşındaydım, belki de tek hafifletici nedenim bu. Aradan geçen sekiz yılda çoğu konuda fikrim değişti. Ağlamanın bir yararı yok, hoş ağlasam da kimse beni duymayacak; hayatta önemsenecek pek fazla şey de yok, o nedenle bütün yakınmalarımı bu kâğıtlara yazacağım. Đşin ilginç yanı, bu defteri alır almaz kendimi daha iyi hissettim. Hiç sebepsiz yere umudum arttı. Hâlâ Lavender Grove'da tek başınaydım. Hansine'den başka konuşacak -eğer buna konuşma denebilirse- kimsem yok; iki küçük çocuğu, bebekken ölmüş üçüncüsü ve yolda olan bir dördüncüsünü düşünmek zorundayım. Değişen bir şey yok. Kocamı beş aydır göremediğim, son iki ay boyunca ondan haber de almadığım doğru. Elimdeki defter karnımda taşıdığım, bir un çuvalı gibi önümde giden çocuğun ağırlığını hafifletmeyecek. Değiştireceği tek şey yalnızlığım, bu korkunç yabancı ülkede dayanılması en güç duygu olan yalnızlığım. Sanki defter tuhaf bir biçimde yalnızlığımı torpilledi. "Bu akşam Mogens ve Knud uyuduktan sonra yapacak bir şeyim olacak" diye

düşündüm. Konuşacak birisini bulacağım. Rasmus'u kara kara düşünmek, birinden bu denli nefret ettiğim, istemediğim halde neden kıskandığımı düşünmek, oğlanların nasıl büyüyeceğine, içimdeki bebeğe neler olabileceğine endişe duymak yerine yeniden yazabileceğim. Hepsini yazabileceğim. Đşte şimdi yaptığım da bu. Hansine biraz önce gelirken gazeteyi de getirdi. Ona mektup yazdığımı, gazı her zamanki gibi tasarruf etmek için söndürmemesini söyledim. Akşam onda Kopenhag hâlâ aydınlıktır, ama burası yarım saat önceden kararıyor. Hansine bunu yaz dönümünden beri üç kez tekrarladı, bir köylü inatçılığıyla durup dinlenmeden günlerin kısaldığını anlatıyor. Mr. Westerby'den haber alıp almadığımı sordu. Postacının sokaktaki bütün evlere uğramasına rağmen kapımızı hiç çalmadığını bildiği halde bunu hep sorar. Ona ne ki? Sanki buna benden fazla üzülüyor gibi. Belki de buraya dönmezse, üçümüzün düşkünler evine gitmek zorunda kalacağını, kendisinin de işini kaybedeceğini düşünüyor. Đkinci kez geldiğinde bana çay yapmak istedi ama yatmasını söyledim. Yakında para gelmezse, hepimiz daha az yemek yemek zorunda kalacağız; Hansine de belki zayıflamayı becerecek. Zavallı, o kadar şişman ki, üstelik durmadan da şişmanlıyor. Belki de beyaz ekmektendir. Đngiltere'ye gelmeden önce hiçbirimiz beyaz ekmek yememiştik. Oğlanlar beyaz ekmeğe bayılmıştı; o kadar çok yediler ki, sonunda mideleri bozuldu. Sonra Frederikke Teyze'nin düğün hediyesi olarak verdiği çavdar ekmeği dilimleyicisini dolaba kaldırdık, bir daha kullanacağımı sanmıyorum. Dün dolabı açıp baktım, benim için eski hayatımın bir simgesi gibiydi, gözlerim doldu. Ağlamayacağım. En son Mads öldüğünde ağlamıştım, bir daha ağlamayacağım. Eğer yemek odasıyla aradaki kapıları açmasaydım, içinde bulunduğum bu oda, "oturma odası" küçücük olurdu. Ev sahibinin bütün eşyaları çok çirkin, biraz daha az çirkin olan ayna dışında. Maun çerçeve içindeki oval aynanın tepesinde yine maundan yapılma çiçekler ve yapraklar var. Üzerinde oyulmuş yapraklar bulunan bir dal, aynanın üzerinden geçiyor, bence oymacı bunu çok iyi düşünmüş. Aynaya baktığımda kendimi mermer kaplı, demir ayaklı masada otururken görebiliyorum. Meyhanelerin önünden geçerken, açık kapıdan baktığımda gördüğüm masalara benziyor. Oturduğum koltuğun üzeri, kenarından kıtıkların fırladığı yamaları saklamak için kahverengi-kırmızı bir örtüyle kaplı. Perdeler kapalı değil. Bazen yoldan bir at arabası ya da bu kasvetli yere daha uygun kağnı gibi bir araba geçiyor, atın bozuk yolda tökezlediğini duyabiliyorum. Sağa doğru baktığımda pencerenin ötesindeki bahçeyi, yaz kış koyu yeşil yapraklı çalılarla kaplı o küçücük boşluğu görüyorum. Ev çok küçük, ama sanki gerçek bir evmiş gibi bir sürü odaya sahip. Burası aşınmış, yıpranmış, ama hâlâ iddialı; beni kızdıran da bu. Gazın soluk ışığında, aynada vücudumun üst yanını görüyorum. Zayıf yüzümü, firketelerinden kurtulup şakaklarımdan aşağı sarkan kızılımsı saçımı. Rasmus gözlerimin, hayatında gördüğü en mavi gözler olduğunu söylüyor, bunu evlenmeden, ben 5 000 kron konusunu öğrenmeden önce söyledi. Belki de iltifat değildi. Her mavi gözün güzel olması şart değil, benimkilerin de güzel olmadığını biliyorum. Gözlerim çok mavi, çok parlak, sanki "Bu gözler bir tavus kuşuna ya da yalıçapkınına daha çok yakışırdı" diye düşünüyorum. Aslında Frederikke Teyze'nin on altıncı yaş günümde verdiği broştaki kelebeğin kanatlarının rengine tıpatıp benziyor. Gözlerimin ne renk olduğu artık önemli değil. Kimse yaşlı bir kadının gözlerine bakmıyor, ben de daha yirmi beş olmamama rağmen, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. Đyi ki

hatırladım, yarın broşu takmalıyım. Onu takmaktan hoşlanıyorum, güzel olduğu için değil zaten güzel değil- yakıştığı için -yakışmıyor da- belki de Rasmus'un huysuzluk ya da kararsızlık diye adlandırdığı alışkanlığımdan. Broşu insanlara "Bu kadın taktığı broşun aynı gözlerinin renginde olduğunu bitiyor mu?" diye düşündürmek için ve "Kadıncağız çirkin gözlerinin rengini göstermeyecek bir şey takmalıydı" dedirtmek için takıyorum. Böylesi hoşuma gidiyor. Başkalarının benim hakkımda neler düşüneceklerini tahmin etmek beni eğlendiriyor. Dayanılmaz güneş yarım saat önce battı, hava karardı, artık dışarısı karanlık ve çok sessiz. Sokak lambaları yandı, ama etraf hâlâ sıcak. Günlüğümü aldıktan sonraki ilk günüm hakkında pek bir şey yazmadım, bir şeyler karalamam gerek sanıyorum, onun için bir Danimarka okul gemisinin geçirdiği korkunç kaza hakkında gazetede okuduğumu yazacağım. Haberi, "Georg Stage" bir Danimarka gemisi olduğu, kaza da Kopenhag açıklarında geçtiği için okudum. Bir Đngiliz gemisi karanlıkta okul gemisine çarpmış, gemideki yirmi iki çocuk boğulmuş. Hepsi de çok gençmiş, 14-16 arası. Yine de onları ya da ailelerini tanıdığımı sanmıyorum.

28 haziran 1905 Bebeğim 31 temmuzda doğacak. Artık ne gün doğarsa doğsun, 31 temmuz günü, onun doğması beklenen gün olarak yazıldı. Kız olacağını sanıyorum. Hansine bunun Tanrı'nın buyruğuna karşı çıkmak olduğunu söylüyor. Allah'tan okuma yazması yok. Alışverişe gittiğinde rastladığı herkesle dedikodu yapıyor, Đngilizce'si akıcı ama felaket, kendini gülünç duruma sokmaktan korkmuyor. Oysa ben insanların bana güleceklerinden korkuyorum, belki de ilerlememin bu kadar yavaş olmasının nedeni de bu. Hansine hiçbir dilde okuyamıyor. Eğer okusaydı, Danca yazmaya cesaret edemezdim, bu da hiçbir şey yazamayacağım demektir, çünkü Đngilizce tek bir satır yazmaktan bile acizim. Kız olsun istiyorum. Burada bunu söyleyebileceğim hiç kimse yok; olsa da söyleyeceğim kimsenin ilgisini çekmezdi. Böyle bir şeyi bana kutup ayılarını soran kadına söylediğimi bir düşünün! Geçen sefer de kız istemiştim, "Çocuğum olacaksa, kız olsun" diye düşünmüştüm, oysa kız yerine zavallı Mads doğdu. Bir ay sonra öldü. Đşte buraya bunu da yazmış oldum. Bu bebeği istiyorum, üstelik de artık kızımı istiyorum. Rasmus bir daha geri gelmese, başımıza olabileceklerin en kötüsü de gelse, Korsor'e gidip Frederikke Teyze ve Farbror Holger'e sığınmamız da gerekse, artık kızımı istiyorum. Keşke hareket etse. Bebeklerin doğmadan birkaç hafta önce öyle fazla hareket etmediklerini biliyorum. Tabiî bilirim, üç tane doğurdum. Yine de Mads'ın neler yaptığını bilseydim. Sonuna kadar hareket etmiş miydi? Ya ötekiler? Belki de kızlar değişiktir, bunun da fazla hareket etmiyor olması, kız olduğu anlamına gelir mi? Gelecek sefer, bir gelecek sefer olduğunu biliyorum, çünkü kadının kaderi bu, bileceğim. Hatırlamam gerekmeyecek, günlüğüm yanımda olacak. Bütün bunları yazabiliyor olmak beni rahatlatıyor.

2 temmuz 1905 Her gün yazmıyorum. Bu biraz Hansine'ye bir şey belli etmemek için -neler yaptığımı tahmin etmeye çalışacak, en olmadık şeyleri düşünecek, belki de sevgilime mektup yazdığımı

sanacak, düşünün bir!- biraz da sadece yaptıklarımı değil, düşündüklerimi de yazdığım için. insanlardan da söz ediyorum. Öyküler de var, öyküleri hep sevdim, kendime : hep gerçek ya da uydurma masallar anlattım, şimdi de oğullarıma anlatıyorum. Kendime masalları uykuya dalabilmek için anlatıyorum, gündüzleri de hiç de hoş olmayan gerçeklerden kaçabilmek için. Küçük bir kızken günlüğüm vardı ve oraya öyküler yazardım. Yazdıklarıma dikkat etmem gerekirdi, ya defteri annem yâ da babam okursa... bir şeyi saklayacak, başkalarının bulamayacağından emin olabileceğin bir yer yoktur. Ama yabancı bir dil bir şifre gibi olduğundan daha güvenli. Danca'ya yabancı dil demek biraz tuhaf, ama burada herkes için Danca yabancı bir dil. Burada başka Danimarkalılar da olmalı, büyükelçimiz, konsolos ya da buna benzer birileri, belki de Oxford'da Danimarkalı profesörler de vardır, üstelik kraliçe de Danimarkalı, zaman zaman gazetelerde Danimarka'yla ilgili haberler okuyorum. Mesela, Danimarka prensimiz galiba Norveç kralı oluyor. Georg Stage hakkında da yeni haberler var. Kopenhag'da bir soruşturma açılmış ama mahkeme başkanının önyargılı olduğunu ve tarafsız davranmadığını yazıyorlar. Đngiliz gemisinin kaptanı sinir krizleri geçiriyormuş, yine de o yirmi üç (arada bir tanesi daha öldü) çocuğun ölümünden sorumlu olmadığını iddia ediyor. Kral Edward üzüntülerini bildirmiş! Çok daha önemli bir haber de Kniaz Potemkin adlı bir Rus gemisiyle ilgili. Keşke daha iyi anlayabilsem ama gazetedeki kelimeler o kadar uzun ki... Odessa halkı, bir sebeple geminin karaya yanaşıp erzak almasına izin vermemiş ya da benim anladığım bu, gemi de toplarını kente çevirip ateşlemiş. Bu Ruslar Almanlardan da vahşi! Cook's'ta bir Danimarka seyahati ilanı gördüm. Keşke katılabilsem! Burada Danimarka'dan gelme domuz pastırması alıyoruz, bir başka Danimarka firması da ekmek üzerine sürülecek butterine adlı bir şey yapıyor. Adı Monsted. Bu adı duymak bile memleketime özlem duymama yeterli, o kadar Danimarkalı, o kadar tanıdık ki... Ama bu eve bir Danimarkalının gelmesi imkânsız. Hansine okuyamıyor, Mogens ve Knud henüz okumayı öğrenmedi, Rasmus'un nerede olduğunu bile bilmiyorum. Deftere uygunsuz hikâyeler bile yazabilirim, ama hiç böyle hikâye bilmiyorum ki. Eğer sadece yaptıklarımı yazsam, bu günlük bir dizi tekrardan öteye gitmez. Günlerim hep aynı. Erken kalkıyorum, çünkü erkenden uyanıyorum, eğer yatakta yatmaya devam edersem sadece beni endişelendirecek şeyler düşünüyorum, karnımdaki bebek de sanki midemde oturuyor. Kalktığımda oğlanlar uyanmış oluyor, ellerini ve yüzlerini yıkıyorum, daha sonra Hansine'nin hazırladığı kahvaltıya iniyoruz. Kahve ve tabiî fırıncı Mr. Spenner'in getirdiği, oğlanların bayıldığı beyaz ekmek. Bir Danimarkalının yiyecekten çok kahveye ihtiyacı var, ben de üç fincan içiyorum. Herhangi bir konuda tasarruf edebilirim, ama tek bir fincan kahveden bile vazgeçmem mümkün değil. Hansine oğlanlarla Đngilizce konuşmaya başladı. Mogens ondan daha iyi konuşuyor, onun yaşında çocuklar yabancı bir dili çabuk öğreniyor, Hansine'nin yanlışlarına gülüyor, bu Hansine'nin umurunda değil, onunla birlikte gülüp komiklik yapıyor. Sonra Knud da Đngilizce konuşmaya çalışıyor, hepsi de saçmalıyor, ama dünyanın en komik şeylerini anlattıklarını sanıyorlar. Onlara katılamadığım için nefret ediyorum. Kıskanıyorum, doğrusu bu. Onun bir kadın, benimkilerin de erkek olmasından dolayı kıskanıyorum. Bir kızım olsa benimle birlikte, yanımda olacağından neredeyse eminim.

5 temmuz 1905 Hansine'ye evde Đngilizce konuşmayı yasaklamayı düşündüm, sözümü dinleyeceğini sanıyorum. Beni sayıyor, Rasmus'tan korktuğu kadar değilse de benden biraz çekiniyor. Ama Mogens ve Knud için elimden geleni yapmam gerektiğini bildiğimden, Đngilizce konuşmasını yasaklamayacağım. Oğlanların Đngilizce öğrenmeleri gerek, belki de hayatlarının sonuna kadar burada yaşayacaklar. Hansine, Mogens'i iki sokak ötede, Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Mogens yalnız gitmek istiyor, yakında izin vereceğim ama henüz değil. Hansine evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. Ben Knud'la evde kalıyorum, onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. Eskiden oğlanlara Hans Christian Andersen anlatırdım, ama Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Ekmekle Yürüyen Kız, yeni ayakkabılarıyla gururlandığı için ömrünü Bogwife'ın yer altındaki mutfağında geçiren küçük Đnge'nin öyküsü; bu annemin en sevdiği masaldı, ama ben nefret ederdim. Kibritçi Kız da korkunçtu, o zaman oğlanlara kendi uydurduğum masalları anlatmaya başladım. Şimdi her şeyi yapabilen sihirli bir arkadaşı olan Jeppe adında bir çocuğu anlatıyorum. Bu sabah sihirli arkadaşın bir gece Kopenhag'daki bütün bakır çatıları temizlediği, Jeppe'nin uyandığında her şeyin altın gibi parladığını görüp şaşırdığı yere geldik. Hansine dönünce çıkıyorum. Şapkamı, koca karnımı gizleyen önlüğümü giyiyorum, üzerine de pelerinimi alıyorum, insanların hamile olduğumu görmeyeceklerini umuyorum ama anlayacaklardır. Sonra yürüyorum. Sadece yürüyorum. Lavender Grove'dan aşağı Wilman Grove'a ve London Fields'a yürüyorum, oradan da Victoria Parkı'na ya da Hackney Downs'a, bazen de Beauvoir Town'a, adlarını söylemeyi beceremediğim bütün o yerlere yürüyorum. Genellikle sokak boyunca yürüyorum, evlere, kiliselere, büyük binalara bakıyorum ama bazen de çayırlarda ya da kanal kıyısında dolaşıyorum. Hava pelerin giymek için çok sıcak, ama giymesem karnımdan sokağa çıkamayacak kadar utanıyorum. Hansine öğle yemeği için smerrebred yapıyor da, çavdar ekmeği olmaksızın pek aynı şey değil. Aslında içimden yemek yemek gelmiyor, ama onun için, yani bebek için kendimi zorluyorum. Öğleden sonra tekrar çıkıp yürümezsem, ki bazen gitmiyorum, oturma odasındaki geniş pencerenin yanına yerleşiyorum. Lavender Grove'daki evimiz, bitişik nizam dokuz evden biri. Çok güzel değil, hatta şimdiye kadar gördüğüm evler içinde en çirkini, hiç de gerektiği gibi yüksek yapılmamış, gri tuğladan duvarları, beceriksiz taş işçiliği, kötü pencereleri var. Giriş kapısının üzerinde başında taç olan komik taş bir yüz var, üst kat pencerelerinin üzerinde yine iki farklı yüz. Başlarında taçları olan bu kadın yüzlerinin kimlere ait olduğunu, kimleri temsil etmek için yapıldıklarını merak ediyorum. Yine de evin geniş bir. ön penceresi, önünde de etrafı çitle çevrili küçük bir bahçesi var. Hansine ne derse desin, tül perde takmayacağım, çünkü takarsam burada oturup dikiş dikerken dışarıyı göremem. Annem okula gitmeden çok önce dikiş dikmeyi öğretti, ama dikmekten nefret ediyorum. Yüksük kullanmayı hiç sevemedim -özellikle yaş günü hediyesi olarak bir yüksük verdiklerini hiç unutamam!- ama parmağıma batan iğneden daha da nefret ediyorum. Yine de dikiş bildiğime memnunum. Bu konuda Hansine'den çok daha iyiyim, özenli teğellerime ve oğlanların elbiselerine yaptığım güzel yamalara şaşkınlıkla bakıyor. Mogens'i okuldan bazen o alıyor, bazen de ben. Hansine bugün bana Mare Sokağı'ndaki

" Kıpkırmızı oldu. Oğlanların yanında bütün ayrıntıları anlatmaya koyuldu.. Bugün yirmi beş yaşındayım. Bir hizmetçiden doğum gününüzü bilmesini bekleyemezsiniz. Bütün gün hayal kurup çeyrek asırlık ömrümü nasıl kutlamak isteyeceğimi düşündüm. ellerini neredeyse benimki kadar şiş karnının üzerinde kenetledi. 6 temmuz 1905 Doğum günüm. Hansine yardım gelene kadar kadının yanından ayrılmayacağını söylemiş. Her zamanki gibi gerçek. iyi balıksa hiç yok. o sırada da çevresinde bir kalabalık toplanmaya başlamış. Hansine adamın öldüğünden eminmiş. . "Yarın gazetede okursunuz" diyerek kulağıma bağırdı. sosis yiyeceğiz. Tabiî bir polis ya da doktor bulamamışlar. Hansine çok şaşırmış. O sırada genç bir kadın yaklaşmış. bir de tabiî doğacak kızım. adamın mümkün olduğunca uzağından geçmekmiş. o kadar düş kırıklığı yaşıyorsunuz ki. Sosisin kilosu sadece 9 peni. dönüşte okulun oradan geçmiş. ama ne yapayım. bazıları havaların fazla sıcak olduğunu söylemiş." 'Tabiî söylemedim" dedi. "Bu senin işine yaramaz" dedim. Artık benim için kendimden başka hiç kimse önemli değil. sonunda umut korkunç bir şey oluyor. ama kaldırımın kenarından yürürken adamın duvara çarparak yere yıkıldığını görmüş. biraz ilerideki meyhaneden çıkan ve kaldırım boyunca yalpalayarak ilerleyen yaşlı bir adam görmüş. ama genç kadın bunun havayla ilgisi olmadığını. Herkes çok heyecanlanmış. ama yirmi beşinde olmak farklı. bu yüzden okula geç gitmiş. veremden çekinmem gereksiz. okuma yazma bilmediğinin söylenmesinden hiç hoşlanmıyor. Oğlanlar da daha çok küçük. Stonor Sütçüsü müşterilerini ineklerin nasıl yaşadığını görmeye davet ediyor. Yaşlandığınızda doğum gününüzün unutulmasını isteyeceğinizden eminim. ama daha vakit bulamadım. Umut korkunç bir şey. Başından bir macera geçmiş. aldırmadım. Bazen sirke ve şekerle yapılan mdkaal yediğimiz de olur. akşam olunca görkemli bir yemek düşledim. adamı görünce uzun bir çığlık atmış. "Hiç söyler miyim?" Yine de ona inanmıyorum. zaten aradığınız zaman bulunmazlar ki. adamın içtiği için yıkıldığını anlatmış. Hansine için önemli olan. London Fields'ta yürürken. Akşam yemeğinde yine frikadeller. "Hatta gazete Danca yazılmış olsa bile. "Sokakta devrilen yaşlı sarhoşlardan. Onu artık tanıyor olmam gerekirdi. Bana hediye verecek. ama ben sanki hiçbir şey dememişim gibi devam etti. Canım en çok rullepelse çekiyor. ama itiraf etmeliyim ki kocamın hatırlamasını isterdim. ama Hansine pazarda karalahana bulmakta zorlanıyor. "Umarım bundan küçük Mogens'e bahsetmemişsindir" dedim. "Bu kadarı yeter" dedim. bir kürk ya da tektaş alacak bir kocanın hayalini kurdum. Kilisedekilerin umuttan bir erdem olarak bahsetmelerini anlayamıyorum. öyle de yapmış. Düşen adamla ilgili başka bir şey duymak istemediğimi söyledim. Kimsenin bildiğini sanmıyorum.manifaturacıdan iplik almaya gitti. ama burada uygun sığır eti yok. düşümden oldukça farklıydı. ellerimle kulaklarımı kapattım. Köfte ve patates her günkü yemeğimiz oldu. tanıyamadım işte. bunu kendisine saklaması da imkânsız. Anlatacak çok şeyi vardı.. Mogens'le birlikte Đngilizce konuşarak dönmüşler. Onun durumundaki bir kadın için bu gördüğü dünyanın en ilginç ve en heyecan verici olayı. Oğlanlar için litresi 2 peniye süt var. yine de adamın yanına diz çöküp ölüp ölmediğini anlamak için nabzını tutmuş. Adamın kiracı olarak oturduğu evin hizmetçisi olduğunu söylemiş. Mogens ve Knud da gitmeye can atıyor.

Hortensiavej'deki küçük beyaz evime. Bu akşam Danimarka'yı. buraya geleli bir ay. yine de biz güneş ışığında ve açık havada olmak için her fırsattan yararlanırken. Olanları bana Karoline anlattı. tabiî. Bu gece. Ama o kadar çok dolaştık ki. ne olursa olsun. bu kez şansını Amerika'da denemek istediğini söyledi. bense burada tek başıma kaldım. Neden Đngilizler yemeklerini dışarıda. "Artık işler değişti" dedim. Kopenhag'dan ayrılalı beri hiç özlemediğim kadar özledim.Hansine oğlanları yatırınca. biraz daha iyi. "Nasıl başka bir ad?" dedim. işi için destek olmaya çalıştım. Ama oradan ayrılmak ve buraya gelmek zorundaydım. Rasmus'a söylediklerimde haksız olabileceğimi düşündüm. güçlü olmalıyım. "Đsmim Jack olsun istiyorum. fazla değil ama beni rahatlatacak kadar. gidilecek yer Londra'ydı. Bazen babamın evin yolunu tek başına bulması için Kopenhag sokaklarında bıraktığı Karoline'yi düşünüyorum. Bu kez "hayır" dedim. ben eve dönüyorum. ama bir şekilde buranın kaderim olduğunu biliyorum. O zaman yeniden hamile kaldığımı anladım. o kadar korkmuştum. bahçede yemezler? Burada hava bizimkinden iyi. Đngiltere'deki tek Danimarkalı olarak yalnız kalmaktan korktum. hep ailem için bir şeyler yapmaya. Knud orada doğdu. Mogens "Đngiliz çocuklar hiç de Jeppe'ye benzemiyor" dedi. belki de en çok iki hafta. benim duymayacağım kadar uygunsuz bir hikâyeydi. Çocukların dışında. onlar içeriye kapanıyorlar. anneme kalsa hiç öğrenemezdim. Ona "Sen Đngiliz değilsin" den başka söyleyecek bir şey bulamadım. benim için en güzel yere. Benden kaçışını. ayak diredim. Bu gece belli belirsiz bir hareket hissettim. "önemli bir iş için" dedi. ama asla ağlamam. . onu geri itmeye çalışan büyük dalgalara karşı yüzmesini gözümün önüne getiriyorum. elimden kayıp gitmesinden. Azalan ışıkta masanın başında oturuyordum. Kopenhag'dan Stockholm'e gittik. üstelik de başı hâlâ aşağıda değil. Sonunda da işte böyle çıkıyorlar. Londra dünyanın merkeziydi. Ama Karoline hiç unutmadı. Sjoland'ın kayın ormanları. kıyıya vardıklarında da rahatlayıp bir çığlık atmak için ciğerlerini şişirerek. Pek eğlenceli bir doğum günü değil! 12 temmuz 1905 Buradan nefret ediyorum. "beni son kez evimden çıkardın. Stockholm'den Kopenhag'a. O beni çocuklarımla cezalandırabilir de. ancak hâlâ karnımın üst bölümünde. sadece geçmişten resimler vardı. Şehrimin yeşil damları. Dayanmalıyım. ona bir öncelik yaratmaya. babamın hemen her şeyi unuttuğundan da eminim. "Bütün çocuklar adımla alay ediyor" dedi. Oysa eve dönen o oldu. Ya da güler gibi yaptım. Frederikke Teyze'nin bahçesinde içtiğimiz çay. isterse oğlanları alabilirdi. değil mi? Amerika'ya gitmek istiyorsa yalnız gideceğini söyledim. gelgite karşı yüzerek. Kızım doğunca daha iyi olacak. elimden geldiğince ona destek olmaya çalıştım. Artık çok beklemek gerekmiyor. O zaman burada oturmaya devam edersek Đngiliz olacağını söyledi ve başka bir ad kullanıp kullanamayacağını sordu. Herkesin Đngiliz olmasından. Frelsers Kilisesi'nin burgulu kubbesi. ne odanın içini ne de pencereden dışarısını görebiliyordum. elimde ne varsa vermek istedim." Oysa o kadar da bencil değilimdir. sadece bir ay olmamıştı ki. yukarıya çıkıp Jeppe ve sihirli arkadaşından biraz daha söz ediyorum." Güldüm. ben pek aynı şeyi yapamam. Aslında ağlamak istiyordum. yeniden gitmeyi düşündüğünü.

konuşmama bile gülmediler. ben de başarırım. birinden kurtulduklarına sevindiklerinden eminim. Yarı Đsveçli olan annemle evlendi. bu sabah mektubu getirdiğinde sevinçten uçuyordu adeta. işleri iyi gitti. On altı yaşıma girdiğimde ve annem öldüğünde. başka çaresi yoktu. yedi mil kadar. On beş yaşındaydı. Babam o kadar şaşırıp öfkelendi ki arkasını dönüp kaçtı. para da gönderdi. Çiftliktekiler o kadar yoksuldu. "Önüme çıkan herkese sordum. özellikle de zavallı küçük Mads çabucak doğmuştu. Kimseyi tanımıyordu. Bir hayvan gibiydi. zorluk çıkarmadılar. Gerek kalmayacağını umuyorum. hikâyesi çok umutsuz olduğum sıralarda bana cesaret verir oldu. Yıllarca yanımızda hizmetçi olarak kaldı. doyurmaları gereken o kadar çok karın vardı ki. bundan fazlasını göndermeye izin yok. para. gemiyle Store Baelt ve Lille Baelt'ten geçip trene binmesi. Karoline başardı. yolun kenarına geçti. sadece adının Kastrup olduğunu hatırlayabildi. Karoline geldi. Çoğu kişinin anlayamadığı kaba bir lehçe konuşuyordu. köyde yaptıklarını tekrarladı. çok çok otuz üç yaşında olmalıydı. Babam onu tren istasyonunda karşıladı. bu kez hendeğe eteklerini kaldırıp çömeldi ve yolun kenarını suladı. Yine de evi buldu. Sonunda bebek elbisesi dikebilmek için malzeme alabileceğim. Bana bu öyküyü anlattığında hastaydı. "Sevgili Asta" diye başlıyor. daha sonra da "Sevgili karım". Ötekiler. Çeki Lansdowne Caddesi'ndeki postaneye götürüp paraya çevirdim. arkasına bile bakmadan dar sokaklardan eve koştu. daha önce çiftlikten hiç çıkmamış. Bebek doğarken gerekirse doktor çağırabileceğim artık. zarftaki pulun Danimarka pulu olduğunu görebiliyor. Mare Sokağı'nda Matthew Rose'un mağazasından beyaz keten. 14 temmuz 1905 Rasmus'tan haber aldım. okuma yazması da yoktu. Okuması yok ama Rasmus'un el yazısını tanıyor. zavallı kızı bir hayvan gibi yürüttü. 700 kronluk bir çek. Nasıl bulduğunu hiç anlayamadım. Otuz iki. soru sormadılar. Geldiği yerde kendisinin de böyle yaptığını unutmuştu ya da kendini unutmaya zorladı. bir süre sonra da annemin artık ev işlerinde yardım edecek bir hizmetçisi olması gerektiğine karar verdi ve yeğenlerinden birini getirtmek için çiftliğe haber gönderdi. Hansine'nin yüzü gülücükler saçıyordu. "Yüz kişiye sordum" dedi bana." Sonunda eve vardığında. mobilya ticaretine girişti. bütün bunları da tek başına becermesi gerekiyordu. Tam da frikadeiler imkânımızın dışında diye düşünmeye başlamışken. Sıkıştığında. Daha önce çiftlikten hiç çıkmamıştı. Karoline eve varmak için elinden geleni yaptı. Karoline de sırtındaki korkunç kanserden öldü. babam onu kovmadı. Aarhus'a bile gitmemişti. Babam Kopenhag'a Jutland'ın kuzeyindeki Aarhus diye bir kentten geldi. bu da aşağı yukarı 40 pound ediyor. Oysa size benimle böyle konuşmadığını söyleyebilirim (Ne demek "size"? Günlükle konuşmaya mı başladım?) Neyse. adres bilmiyordu.başından geçenler hep kafasında kaldı. bazen de rüyasına girdi. kırık bisküvi ve Butterine yemeyi düşünürken. Eve giden yol çok uzundu. çiftlik hayvanı. çok sancı çektim . Ben de yola çıkar ve öteki uca ulaşırım. ebe maskesi ve beyaz örgü yünü aldım. ev aldı. artık neredeyse bir beyefendi olmuştu. zaten dikmeye başladım bile.

ama zorluk çıkarmadılar. Kekeledi. Bir zamanlar nalbanttı. O bir mühendis. kitabın adını hatırlayamıyorum. Hansine'nin karşısında buna benzer bir şeyler hissettim. Hansine'nin bana bir şeyler söylemek istediğini anladım. Bizim Karoline de aptal ve cahildi. 18 temmuz 1905 Akşam Hansine oturma odasına geldi. Başka bir marifeti de tahta işçiliği. ama hayır. Đngilizce'den Danca'ya çevrilmiş. ıssız bir adaya düşen bir adamla ilgili bir kitap okumuştum. Kesenin çıkarılmasını ve göbek bağının kesilmesini biliyor. söyledikleri doğrudur. önce evi bulmuş. Bu yazdıklarımı birinin okuduğunu bir düşünün!) Rasmus Aarhus'ta." Bir şeyler kırdığından şüphelenmeye başladım. Hansine'ye oturmasını ve aklından geçenleri anlatmasını söyledim. oysa kırılacak değerli bir şeyimiz yok ya da Kopenhag'da bıraktığı sevgilisi de olabilirdi.arkadaş olmuş. önlüğünü parmaklarının arasında çekiştirerek öyle durdu. Yedi yaşında bir oğlan ile beş yaşında başka bir oğlandan başka konuşacak kimsem yok. "Ne söyleyeceksen. ama bununla karşılaştırınca dâhi olduğunu düşünüyorum. ama o amcanın varlığına pek inanmıyorum. "Her erkeğin kendi motorlu arabası olduğunu bir düşün!" "Peki ya atlara ne olacak? diye sordum "Ya da trenlere ve atlı tramvaylara?" Cevap vermedi. Kendimi iyi ya da eskisinden daha iyi hissetmemi sağlayan cebimdeki para olsa gerek. onu başka nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. Adam . Böyle işleri küçük görür. işin ilginç yanı. ama o herkesin bir motorlu arabası olması gerektiğinden bahsediyor. oraya gitmiş. sonunda yanına bir adam gelince çok mutlu oldu. nihayet vahşi bir zenci olsa da konuşabileceği birini bulmuştu. London Flelds'ın kuzeyinde. Hayvanlara kendini sevdiriyor. benimle neredeyse hiç konuşmaz ama o kez farklıydı. Onun hoşlandığı şeyler motorlar. bana mektup gönderebileceğim bir adres vermiş. gözlerini gözlerimden kaçırmak için başını sağa sola çevirip durdu. ancak orada uzun süre kalacağını sanmıyor. söyle. sokakta düşen yaşlı adamdan bahsetti. Navarino Caddesi'ndeymiş. Karısına da bu kadar iyi davranamaması ne yazık. arasıra gördüğüm de oldu. Rasmus'un Müslüman olmadığına şükretmem gerek galiba. En vahşi köpeğin bile onun yanında sakinleştiğini söyleyip övünür. at nallamayı bilir. Acaba oraya borç para bulmak için mi gitti? Dünyanın öteki ucunda. ama istemiyor.Đngiltere'ye "motorlu arabalar" getirmek istediğinden bahsetmişti. yoksa orada 5 000 krona evlenecek başka bir kadın bulurdu. Sorularıma hiç cevap vermez ki. hayvanlarla istediğini yapabilir. Hjorring'de zengin bir amcası var. ama Hansine bana yardım etmek için yanımda olacak. Anlaşılan. bazen cahil bir hizmetçinin konuşması bile çocukların saçmalıklarından ve sonu gelmez sorularından daha çekici olabiliyor. Sonunda "Yeter artık" dedim. aslında ne iş yaptığını da bilmiyorum. aynı Mads'ın doğumunda olduğu gibi. Çocukken. Ne yaptığını doğrusu tahmin bile edemiyorum. (Danca yazabilmek iyi bir şey. Kesin olarak bildiğim bir şey de Aarhus'ta tek bir motorlu araba bile olmadığı. Ancak adam çok yalnız ve çok mutsuzdu. Đstese mobilyacı olarak iyi para kazanırdı."zavallı beyefendinin nasıl olduğunu" öğrenmek istemiş. Gerçek şu ki. Bir keresinde bana -bana hemen hemen hiçbir şey anlatmaz. Bu arada adamın kiraladığı evdeki hizmetçiyle -ona "Miss Fisher" diyor. Burada zaten motorlu araba bulunduğunu sanıyordum. burada motorlu arabaya sıkça rastlanmaz. ve -şimdi sıkı durun. Sorun çıkarsa doktoru çağıracağız.

bütün konu kimin Norveç kralı olacağı.Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölmüş. Onlar doğmamıştı. New York'ta güneş çarpmasına uğrayan insanlar yere düşüp ölüyorlar. Bebek hâlâ yukarıda. burası çok önemli. hareket etmiyor. iç karartıcı bir . açılıp bebeğin çıkmasını sağlamaktan başka neye yarayabilirdi ki? Size söyleyebilirim. Rasmus'a sayfalar ve sayfalar dolusu "ev gerçekleri" dendiğini sandığım şeyleri yazdım. Mogens hareket edip. sadece Polonyalıymış. göbek deliğimden çıkacağını sanıyordum. Bir kere. "Bizim gibi biri" dedi. Yoruldum. Madam" dedi. evin beyinin işine son verdiğini. Başka bir dil bilmeyen bir arkadaş Hansine'nin Đngilizcesine de yardımcı olacakmış. Doğum sonrasını ve bebeğin içime nasıl girdiğini anlamadığımdan. bu kararı geri aldırdığını" anlatmış. sonunda tek istediğinin izinli olduğu bir öğleden sonra Miss Fisher'ı buraya. burada da. Danimarka ve Đsveç arasında büyük çekişme var. Mrs. çocuğa bakmak. Bütün bunların nereye varacağını merak etmeye başladım. Artık baş aşağı dönmesi gerek. Almanya. yatmaya gidiyorum. göbek deliğinin bir işe yaraması gerektiğini düşünüyordum. arada nasıl bir bağ var. hâlâ anlamamıştım. Ne de olsa gelecek hafta ya da daha sonraki hafta. işini ihmal etmedikçe arkadaşını davet etmesinde bir sakınca görmediğimi söyledim. Adam da yabancı olduğu için Hansine'nin ilgisini çektiğini düşünüyorum. bir de yaşlı kayınvalideymiş. kafasının kaburgalarıma sıkıştığını düşünüyorum. Yüzü yeniden kızardı. Hansine'yi odasına gönderdim. Beklendiği gibi Đmparator William da konuyla ilgileniyor. Danimarka Prensi Karl mı. adı da Dzerjinski'ymiş. Đngiltere. mutfakta çaya çağırmak olduğu anlaşıldı. Yine de oraya sadece meraktan gittiğine inanmak daha kolay. yoksa Bernadotte mu? Ya da benim anladığım bu. içimde. Annem bana Âdem'in göbek deliği olmadığını. karısı ve iki çocukları. gazeteler Danca olsa daha iyi takip edebilirdim. Hyde'ın "yapılacak çok iş olduğunu söyleyerek. Fisher. dondurmadan zehirlenen çocuklar var. kaçmaya başladığında neler olacağını biliyorum. Hansine'ye bundan sonra oğlanlara dondurma almamasını tembihledim. Ben kimse bulamazken onun bir arkadaş edinmekle ne kadar talihli olduğunu düşündüm. "Miss Fisher"ın yanında çalıştığı insanlar bir adam. bütün bunları yazdım. Havva'nın da göbeğinin dümdüz olduğunu söyledi. Tanrı tarafından yaratılmıştı. Dzerjinski öldükten sonra da başka kiracıları yokmuş. Kocama uzun bir mektup yazdığım için üç gündür günlüğümle ilgilenemedim. Mogens'e hamileyken hiçbir şey bilmiyordum. aldığım gazetelere göre (Đngilizcemi ilerletmek için kendimi her gün gazete okumaya zorluyorum) bütün Avrupa'da ve Amerika'da da durum aynı. Đlginç olanı. mutlaka saçma ama garip bir duygu var. salak salak sırıttı ve "yakında sizden çok daha iyi konuşabileceğim. evi temizlemek ve yemek yapmak gerekiyormuş. bambaşka bir yere doğru yöneldiğinde şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. daha da önemlisi. ama karısının. 21 temmuz 1905 Hava dayanılmaz derecede sıcak.

Gibbons'ı. sonunda da sadece terbiyeli olmak için "Senin Asta'n" diye bitirdim. Susmasını söyledim. millerce gidip Ritson Caddesi ve Dalston'dan döndüm. başında tüylü büyük bir şapka vardı. Eğer kızımı doğururken doktor çağırmama gerek kalmazsa. yalpalaya sendeleye limana dönmemi ağladı. Para. Londra'nın bu bölümünde görkemli ev olmaz. biliyorum. Ön kapıya çıkan birkaç basamak ve kapının üzerindeki çıkıntıyı taşıyan iki sütun. bir periye benziyordu. dört katlı. Keşke Rasmus da bizim için böyle bir ev tutmuş olsaydı! Fazla görkemli değil. Dürüstlüğe inanıyorum. eskiden daha da bakımlı olduğu belli. Tabiî ki mektubun eline ulaşacağını hiç sanmıyorum. salakça sorularıyla insanların ne kadar düşmanca davrandıklarını. Danimarka'yla bir savaş çıksa. Mogens'i okuldan getirdi ve bu sabah ikiz doğurduktan sonra ölen kadını anlattı. deli mi. Đskandinav değil. Bunları düşünürken karnımdaki bebeğin hareket ettiğine. Yine de ona "sevgili kocam" ya da buna benzer bir şey demedim. mesela kutup ayısı meraklısı Mrs. Galler prensesinin dışında tabiî. kocası da hasta ve işsizmiş. Navarino Caddesi Lavender Grove kadar geniş değil. Komşu çocuğun . ama dar ve gölgeli.sokakta yaşamanın ne kadar güç olduğunu. Orada durup eve bakarak. yoksa duygusuz mu? Yine de duyduklarımı Rasmus'a yazdığım mektupta tekrarladım. bu da sokağın daha güzel görünmesini sağlıyor. borç ya da motorlu arabalarla ilgili herhangi bir şeyin peşinde kimbilir nereye gitmiştir. Yürümeyi becerse de kız benim için bebekten başka bir şey değildi. cömert babalarının gönderdiği parayla satın aldığım çemberlerle oynuyordu. buranın yılda Rasmus'un Lavender Grove'daki bizim ev için ödediği 36 pound'dan en çok 10 pound fazla olacağını düşünürken. Mektubun başına "Sevgili Rasmus" diye yazdım. Galler prensesinin 13 temmuzda bir oğlu olduğunu anlattım. Weels Sokağı'ndaki barakalardan birinde oturan aşağı tabakadan birinden almış. Kadının hepsi de yedi yaşından küçük beş çocuğu daha varmış. yanında küçük bir kızla bir kadın çıktı. Bizi yabancı bir ülkede nasıl aylar boyu yalnız bırakabilir ki? Rasmus'a gazetede okuduğum bir haberden de söz ettim. ama büyük. öndeki bahçede güzel bir çit var. 26 temmuz 1905 Bugün uzun uzun yürüdüm. ama gözüm bebekten başkasını görmüyordu. doğmasında onun da kabahati var. kalan parayla küçük Knud'a bir topaç alacağım. O bilsin. Ben o kadar talihli değilim. aşırı sıcağı ve savaş korkumu anlattım. Fazla gösterişli giyinmişti. önümdeki yükü taşıdım. elini kaldırıp dışarıdaki öteki bebeği selamladığına yemin ederim. Ona her an doğabilecek bir bebek beklediğimi unutup unutmadığım sordum. Alman olmasına rağmen Luther Kilisesi'ni görmek istiyordum. Đsveç de bu savaşa katılsa burada yaşayan yabancıların durumu daha da kötüleşirdi. bağırıp bana böyle şeyler anlatmamasını söyledim. iri ve hantal bir gemi gibi. O kadar güzel. Neden yalnız doğurayım? Bu onun da çocuğu. Ama keyfimi yerine getirdi. Mogens ile Knud kaldırımda. parlak ve iç açıcıydı ki. Çocuğu burada yalnız mı doğuracağım? Ya ölürsem? Her gün yüzlerce kadın çocuk doğururken ölüyor. Yavaş yavaş yürüdüm. Saçmalık. sonra da Hansine'nin arkadaşının yaşadığı evi bulmak için yolu uzattım. bahçe de ağaç dolu. Haberi başka bir arkadaşından. Hansine.

ister Alman. Doğumdan birkaç gün önce yememeye başlamıştım. bunu yazmak istemiyorum. "işte başlıyor". ama ben bilmiyorum. Keşke kadın doktor da olsaydı! Odama iyi dikilmiş siyah elbiseli. başka sancı girmedi. Hansine'nin telaşlanmasını. Tanrı'ya da inanmıyorum.. varlığına inanmadığın bir şeye saygı duymak gülünç. Sanki çocuk yapmak pis bir şeymiş gibi. Beni öylesine savunmasız. Oğlanlar yine isim konusuna girdiler. diğer bütün çocukların da sokakta "Canute. bir koşu gidip doktoru getirtebilir. Mads'a hamileyken de buna benzer sancılar çektiğimi hatırladım. Orada durmama. Luther Kilisesi'ne gitmeyeceğim. ister Danimarkalı. Ama odama bir erkeğin gireceğini düşünmekten bile iğreniyorum. Hayır hayır. O zaman.topacı var da neden benim oğlumun olmasın? Eve girerken şiddetli bir acı duyup. Varsayalım ki kızım da. boynundan gerdanlık gibi sarkan stetoskobuyla bir kadın doktor girse. "Bundan memnun olacak mıyım?" diye düşündüm. Öyle sanıyorum ki. Çok gerekmedikçe doktoru çağırmayacağım. Onlara göre kadınlar o kadar salak ki. erkeklerin bundan eğlendiğini düşünüyorum. Đştahım kalmamıştı.. Doktor olsun olmasın. Bunlar bir hamilenin gerçek doğum başlamadan birkaç saat ya da birkaç gün önce çektiği sahte sancılardır. Bundan sonra Knud'u Canute diye çağıracağını. sonunda ellerimi karnımdaki şişkinliğe bastırıp oturmama rağmen. aslında onu hiç istememiştim. Bana kalsa Tanrı'nın adını büyük harfle yazmazdım. isterse de başka bir şey olsun. Düşünmek bile istemiyorum. Şimdi büyük harfi sileceğim. Mads da cuma günü doğmuştu. doğumdan sonra da kiliseye gitmeyeceğim. olduğum yerde kıvrandım. Eğer işler karışırsa. hiç aldırmazdım. Bir süre için 'Tamam" dedim. Zavallı çocuk. Bir aydan biraz büyük olacaktı ve oğlanların ayak altında olmamalarına sevinecektim. Batıl inançlarım yok. Yüzlerinde avuçlarının içiyle gizlemeye çalıştıkları o yarım tebessümü görür gibiyim. . kendilerine böyle bir şey yapılmasına izin verdikleri için o denli güçsüz ve aptal ki! Ne kadar da çirkin ve aptal görünüyorlar! Sonunda aşağıya indim. "Belki de bu gece doğar" diye düşündüm. öylesine çıplak ve çirkin görecek ki. Hansine oğlanları akşam yemeği için içeri çağırıyordu. pabucu yarım" diye bağrışacaklarını söylemiş. odama girdim. Böyle şeylere inanmıyorum. Đkinci sancı birincisinden daha hafifti. Belki de bunu yazmak bir çeşit sigorta gibidir. Öteki çocuklarda da aynı şey olmuştu. su kaynatıp yatak odası kapısına çarşaflar asmasını istemedim. Canute. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Sanki Mogens'in Jack olmak istemesi yetmezmiş gibi. yatak direğine tutunarak ayakta durdum. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. bir çarşamba günü çekmiştim. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. olmasını önler. Knud okula başlarken yanımda kızımın olacağını hatırladım. Gelecek eylülde Knud'un da okula başlayacağını. Hansine yeterince yardımcı olur. Bu sancıların bilimsel bir adı vardır muhakkak. şimdi de Knud adını değiştirip Kenneth olmak istiyor. Aynı sahte sancıları geçen yıl şubatta. ama ölene kadar onu ne kadar sevdiğimi hiç anlamadım. ilk çocuğum yanlış taraftan çıkıp beni neredeyse iki parçaya böldüğünde bunu biliyordum. gelgiti başka bir şeye çeviren Canute adlı bir kraldan geldiğini söylemiş. Yukarı çıkıp şapkamı çıkardım. orada oğlanları seyrederek durdum. O sadece tanrı. bir lokma bile yiyemedim. var olmadığını bildiğim bir tanrı. Mogens'in okulda arkadaş olduğu bir çocuk Knud adının gerçekte deniz kıyısında oturup dalgaları durduran. oturmadan.

Tüm gücümüzle bu ilahiyi söyledik. birinci sıraya oturduğu için tanıyabildim. Ya da kardeşi Charles? Her ikisini de en son yirmi yıl kadar önce. hele ne iş yaptığını. bütün bunları bildiğini belli etti. Bana gelince hangi ilahiyi okumak isteyeceğime bir türlü karar veremedim. damadı. Kilisede yaklaşık yüz kişi vardı. bildiğim kadarıyla Swanny'nin de öyle tercih ettiği bir ilahi yoktu. Üstelik benim Morfar dediğim Rasmus Westerby'ye de çok benziyor. Swanny'nin tabutunu taşıyan altı adam yavaş yavaş ilerledi. Bir işe yaramadı. kendi annemin cenazesinde görmüştüm. Kilisede yanıma oturan adamı. O evde şarkı mırıldanıp söylenerek dolaştığını hatırlamaya başlarsam. bugünlerde artık orgcu bulmak son derecede güç. o da çok kısa bir süre için. John geliyor. Öteki kuzenim -sadece iki kuzenim var. Ön sıra her birimizi alacak kadar uzundu. Swanny Kjær (medya adını bir türlü doğru söyleyemedi) karanlıkta yaşayıp karanlıkta ölecekti. Charles. John'un eşi.Đkinci bölüm 1988. buradakilerin hiçbiri gelmeyecekti. hemen gitmeleri gerekiyordu. Ön sıraya sadece ölen kadının yeğenlerinden biri oturabileceğine göre bu adam John Westerby olmalı. eğer on yıl önce ölmüş olsaydı nelerin değişebileceğini düşünmeye zorladım. öteki de torunu olabilir mi? Bir süre kızının ve oğlunun adlarını hatırlamaya çalışıp hiçbir sonuca varamamışken ayin başladı. hiç. Günlükler olmasa. bağıra bağıra ağlayacağımdan korktum. eşlik ettiler. gördüğünde de tanıyamıyor. Elkins bizim için bir ilahi seçti. John'un oğlu da. adını hatırlayamadım. Gırtlağımın kuruduğunu hissettim.bütün aile efradıyla gelmiş. Dökemediğim gözyaşlarım gözlerimde kurumuş gibiydi. nerede oturduğunu. Hepsi ilahileri iyi biliyordu. benimle birlikte yürümek için ailesinin yanından ayrıldı. Mezarın başında toplanıp. Kulağıma fısıldayarak beni aydınlattı: "Bak işte. müzik teypten geliyordu. Bu adam hatırladığımdan da küçük. Böyle yerlerde uygulanan belirli bir protokol vardır. Geniş ailenin hızla kaybolduğu toplumumuzda artık insan kuzenlerini genellikle sadece cenaze törenlerinde görüyor. John. O kadın yaşaması gereken hayatı ." Demek ki yanımdaki Charles. ama Mrs. tabutun toprağa indirilmesini izlediğimizde. yani on yıl önce ölmesi pek de düşünülmeyecek bir şey değildi. kendimi. Swanny'nin "kendisi olmadığa öteki insan olmaya başladığı" o korkunç son aylarda "Bana Đtaat Et" ilahisini mırıldandığını anlattı. başını fazla resmî bir biçimde eğdi. O zaman yetmişlerindeydi. Đlk ben çıktım. oğlu. Çok nazik olduğunu söyledim. Đkisinin de önemli işleri vardı. kızı.

nereye giderseniz gidin. o sırada adını hiçbir zaman hatırlayamadığım akraba yanımda bitiverdi. . Webber'i Willow Caddesi'ne arabamla götürdüm. Şimdi. gözlerini yakalamaya çalıştım. yayıncısını ve yapımcısını çağırdım. O zaman daha on iki yaşındaydım ama ne kadar zarif olduğunu. . benim doğumumdan birkaç yıl önce taşınmışlardı.yaşasaydı. cenazesine kim gelirdi ki? Herhalde ben. Düşündüm. Tabut toprağa indirildiğinde. Harry Duke'ün kızı. Onlar için o.. hem medya hem de basın burada. Bilinmedik bir akıl hastalığıyla ikiye bölündüğünü görmek. Bir gün aniden bana: . Yüzü her zamankinden de ciddiydi. Ya onu son günlerinde görmüş olsalardı? Hikâye içinde ne hikâye olurdu ama. O zaman bilmediğini anladım. başka kadınlardan ne kadar daha şık giyindiğini anlayabilmiştim.Birçok bakımdan. yani davet ettiklerimiz. BBC'den kalabalık bir grup. gözüm Mr. güzelliği ve boyu karşısında hayranlık duyduğunu anlattı. günlüklerin yayıncısından çok yazarı gibiydi. oysa hepsi de Swanny Kjær'in yaşamış olduğu evin içini görmeye can atıyordu. ama zarif eldivenlerini Londra'nın ıslak kiliyle kirleten diğerlerini çıkaramadım. Carol ve Clare'i gördüm. Webber.Onun bir büyük teyze olduğuna inanamamıştım. Onlar için 1905 de tıpkı 1880 gibi uzak ve belirsiz bir geçmişti. o bakışlarını kaçırdı. Daha doğrusu. Temsilcisini. Islak çimenleri çiğneyip mezara yaklaştığımızda solgun özelliksiz yüzleri sıkıntıdan buruştu. ancak Torben evin otuzlu yıllar Londra mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak bilindiğini söyleyene kadar pek dikkate değer bulmamıştım. ama o halkla ilişkiler uzmanı ve sekreter kalabalığına şarap ve sandviç ikram etmeyi doğrusu göze alamadım. taa Roskilde'den gelen Danimarkalı kuzenlerden biri mezara bir avuç toprak attı. avukatlar vasiyetnameleri gerçekten de cenaze töreninden sonra mı okurlar. Medya temsilcileri kendilerini Swanny'nin dostu olarak tanıtacaklardır. Mezardan ayrılırken. Hepsi bu. kimbilir. Webber'e takıldı. Kadınlardan çoğu bir cenazeden çok. avukatı Mr. Füme som balığı. Hatırlıyorum. yoksa bu sadece dedektif romanlarında mı görülür? Mrs. bir de Willow Caddesi'nden bir iki komşu. Babası ona anlatmamıştı çünkü onun da babası ona anlatmamıştı. Ken bu hikâyenin tek bir kelimesine bile inanmamıştı. Đki hastabakıcıyı. Yüksek ve sivri topukları ıslak çimlere battı. o yayıncı editörleri ve yayıncıların halkla ilişkiler görevlileri. John ya da Charles (ikisi birlikte değil). Güzel bir evdir. Elkins yiyecek hazırlamıştı. bir de belki kendi kızı. düğüne uygun giyinmişti. Oysa şimdi. Swanny'yi kendi büyükbabasının cenazesinde gördüğünü. zaten her zaman hoşlandım. Basın her şeyi kâğıda dökebilmek için kayıt cihazları ve fotoğraf makineleriyle gelmiş. Onu izleyen kadının Margaret Hammond'un kızı olduğunu anladım. Ailenin diğer üyelerinden çok farklıydı. belki de öyledir. dedi.. ötekiler de arkamızdaydı. beyaz şarap ve maden suyu. yağmur şapkalarını ıslatmaya başlamıştı. Mr. bir yapımcı. "öteki" güçlendikçe kendi kişiliğinden giderek uzaklaştığını izlemek. kilidi açıp eşikten atlarken. Gençlerden bazıları onu annesiyle karıştırmaya başlamıştı. Yine de bir fark var. Bu eve daha yeniyken. Swanny'nin sekreterliğini yapan Sandra da bir yerlerden çıkıp içkileri dağıtmaya girişti. diziyi gerçekleştiren bağımsız televizyonun program müdürü. hep aynı şey.

Swanny'yi hiç dediği gibi düşünmemiştim.. Willow Caddesi'ne gidip orada yaşayabilirdim. Bir yazarın araştırmacısı -benim işim budur. Küçük görünüyordu. Zengindim. sakin olmanın imkânsız olacağı krizlerden birine girecek. aynı durumda. o kimsenin kim olacağına bir türlü karar veremeyecektim. ensesi ve şakakları kısa kesilmişti. Swanny Teyze'nin hiç çocuğu olmadı. Belli belirsiz gülümsedim. vasiyetnameden küçük bir şeyler bekliyordum. bilgisi daha kıt ve gri kürk şapkalı bir başkası da (iltifat etmek için olacak) Swanny'nin torunu olup olmadığımı öğrenmek istedi. istersem bu evde kalabilirdim. gittim. Kim itiraz edecekti ki? Yine de. Vasiyette Swanny'den bana bir mesaj vardı. onun geride kaldığının farkına bile varmamıştım. o çantasından kağıtlar çıkardı ve her şeyin bana kaldığını açıkladı." Ne Mr. duyduklarımı anlatacak birini arayacak. Webber yanımda yerini almıştı. çoğu insanın tersine. Ev daha iyiydi.! Bugüne kadar. tabiî öyle görünecekti. bunu zaten biliyordum. odadan odaya dolaşacak. ellisinin altında olup da kolalı yaka. Ama sadece sen ve ben varız. dünya sahnesini aydınlatan ışıklar üzüntüyü de parçalara ayırıyor. Herkes gidene kadar kaldı. .Özür dilerim. senin de. Bütün bunlar bana ne kadar küçük göründüğünü. Anlaşılan kendini benim koruyucu meleğim olarak ilan etti. . varsa yayınlatıp yayınlatmayacağımı sordu. Her zamanki zarafeti ve duyarlılığıyla "Ünlü biri öldüğünde insanlar geride kalanların. Sakince oturdum. değil mi? demişti. Saçları ortadan özenle ayrılmıştı.) Asta Westerby'nin kızı tarafından hayatta kalan tek torunu olduğu için yeğenim Ann Eastbrook'a.Asta ve Rasmus'un bu kadar çok çocuğu olmasından sonra. Düşündüklerini güzel ifade ettiğini söyledim.Onlara göre. ama zengin olamaz. ama çocuk elbisesi giymiyordu. yoksa senin var mı? . tekrar solmaya yüz tuttuğunda Mr. bir sürü akrabamız olacağını sanırdın. Charles'ın da yok. koyu ceket ve yelek giyen kimseye rastlamadım. fazla tanınmayan birinin yakınları kadar acı çekeceklerini düşünemiyorlar" dedi. ellerimi kavuşturup. Đsmi devam ettirmek için sadece ben varım. Webber ne de ben bu konuyu tartışmadık. John ve çocukları da Ken Dayı tarafından geldikleri için vasiyet dışı kalmıştı. Tek anladığım Swanny'nin annesini sevdiğiydi. Kendi kendime bunu neden daha önce düşünmediğimi sordum. Sonra oturduk.Hiç evlenmedim. Doğru.. Sonunda Swanny'nin eşyaları arasında Mr. öldüğünde on iki yaşında olduğunu hatırlattı. ama gerisi Roskilde'ye akrabalara gitmeliydi. Yüzü yarım dakika boyunca kızardı. Webber'le yalnız kaldık. Đsteseydim. Mr. Vasiyetnamenin onaylanması gerekmesine rağmen. Webber okudu: "(. Ötekilerin gitmiş olduğunun. diye devam etti.. Büyük siyah şapkalı bir kadın kapıdan çıkarken başka günlük olup olmadığını.ilginç bir yaşam sürer. isteseydim çalışmamaya . Duyduklarımdan sonra orada kalmak beni aşardı. Kıpkırmızı olmuştu.

Odayı kullanabilmek için bir yol bulabileceğimi söyledim. Annem yatmaya gittikten sonra da Morfar'ın çalışmasını izleyen kızın neler düşündüğünü merak ettim. bir posta pulunun yarısı büyüklüsünde de olsa. Bu yüzden Morfar kapıları oyar. elyazması olsun. Odada misafir yatıramazdınız. Gerçekte bunlar zaten benimdi. ama günlük yazma işi bir daha hiç durmadı. Morfar bebek evini yapmaya başladığında henüz on yaşında olan o küçük kızı düşündüm. Oturduğum evde. öykü anlatmanın ötesinde hiç de yazarlık iddiasında olmayan yaşlı bir kadının. her biri diğerinden değişik ve 1899'dan 1986'ya kadar her yılın tarihini taşıyan ama 1898 orijinalinin eksik olduğu Bing ve Grfndahl duvar tabakları benim olacaktı. onları aramak ve şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şeyi yapmak. günlüklere tek başıma bakmak ve onlara dokunmak zorunda kalacaktım. Swanny'yi. defterlerin üretildiği malzeme açısından da değiştiler. küçük taş şömineler yapar ve halı yerine yere küçük kadife parçalan koyarken. sadece içerik olarak değil. O zamandan sonra bir değişime uğradılar. altın kaplı duvar saati. X. Tabiî. Swanny'nin orijinalleri nerede sakladığını bilmediğimden. odanın kapısında da sağlam bir Banham kilit göze çarpıyordu. ama bebek evinde toz falan yoktu. meşe yaprağı kazılmış büyük siyah meşe masa. Christian'ın tahta çıkması nedeniyle kısıtlı sayıda üretilmiş. ' Yayımlanmış ve yayımlanmamış günlükler de bana aitti. çünkü konuklar tuvalete gitmek için sabahlık ve terlik giymek zorunda kalacaklar. bende onları görme isteği uyandırdı. Daha sonraki yıllarda telif de gelecekti. bütün bunları Mormor ölünce ya da on beş yıl önce yapmış olsaydım. ama böyle bir karar almayı hiç düşünmedim. Mormor her şeyi defterine yazmış olmalıydı. Kaygılanıyor muydu? Kendini terk edilmiş mi hissediyordu? Ya da kendisinin böyle bir oyuncak için fazla büyük olduğunu düşünüp kız kardeşine daha uygun olacağına mı karar vermişti? Đlk günlüğün ilk sayfası on yıl kadar önce başlamıştı. şimdi bunun bir anlamı olmazdı. cama benzer mika kapaklı raflardaki kitaplar sadece bir karton parçasına çizilmiş resimlerdi. çevirisi yapılmamış olsun. Bundan da ötesi Pauline Bonaparte'a ait olan {belki de değildi) dört direkli yatak. ama konsolun üzerinde gerçek bir kitap vardı. Ondan bir sonraki şeyi yaptım ve bebek evini görmeye gittim.da karar verebilirdim. Bebek odası için iyi bir yer olacaktı. Eminim ki benim durumumdakilerin çoğu önce bu günlükleri düşünür. Danimarka kraliyet arması taşıyan. değişik biçimdeki üç beyaz vazonun üçü de benimdi. kayın ağaçlan altında çay içen Cari Larsson resminin de sahibi bendim. ama dikkatlice bakınca nasıl yaptığını. Bebek evinin arkasını açtım ve eldeki tek günlüklerin durduğunu bildiğim okuma odasına baktım. bir kapıdan çıkıp merdivenleri tırmanacaklar. Flora Danica tabak takımı ve Swanny'nin yemek odası duvarına asılmış. Pencereler ve kepenkler kapalı olduğundan içerisi havasızdı. Dairem ile bağımsız oda arasında iki merdiven ve bir sahanlık bulunuyordu. Dairenin bir önceki sahibi büyük bir açık sözlülükle tek odanın pek bir işe yaramadığını söylemişti. O zaman bana sadece yaşlı bir kadının yazısı olarak görüneceklerdi. Swanny'nin ölümünden beri benimdi.nasıl bir santimlik . Eğer Swanny'nin evinde kalsaydım. bir defterden -Mormor'un defterlerinden biri mi?. Çok ustaca yapılmıştı. Đlk olarak onlara bakmak isteyeceğimi biliyordum. gerçek sayfaları ve deri cildiyle gerçek bir defter. Bir Kız Başı. Yarım milyona yakın bir param ve hisse senedim olacaktı. başka bir kapının önüne varacaklardı. Torben'in annesine düğün armağanı olarak verilmiş. Günlükleri düşünmek. Pencere pervazlarında biraz toz birikmişti. daireden bağımsız bir dış oda vardı.

bir kare kestiğini ve bir çocuk eldiveninden alınma şeride nasıl zamkladığını görürdünüz. Belki eldiven de onundu. Đkisini de tanıdığımdan, kocasını azarlamasını gözümün önüne getirmek zor olmadı. Onun bebek evine falan ayıracak zamanı yoktu. Bütün bunlardan dolayı günlüklerin, bir, iki ya da beş numaralı defterin o masanın üzerinde olması gerekirdi. Masanın üzerindeki minik defterin sayfaları bomboştu. Morfar pek eğitimli birisi olmamıştı. Orada durmuş Swanny'nin bu el ustalığını nasıl izlediğini düşünür, bebek evi için günlüklerin çok küçültülmüş birer örneğini bulup bulamayacağıma kafa yorarken, üst kattaki dairede telefon çaldı. Telesekreter çalışıyordu, yine de yukarı çıktım. Salonun kapısını kapayıncaya, ışıkları söndürüp kapıyı ardımdan kilitleyinceye kadar zil susmuştu, telefona cevap veremeyeceğimi söyleyen kendi sesimi, daha sonra da tanımadığım bir kadının konuşmasını duydum. Her kimse, hiç zaman kaybetmiyordu, adını bile hayal meyal hatırladığım bir derginin yayıncılarından biriydi. Artık Swanny Kjær öldüğüne göre, günlüklerin akıbetiyle ilgileniyordu. Daha tercüme edilmemiş günlüklerin yanı sıra, daha önce yayımlanan günlüklerin açıklanmamış bölümleri de olduğunu duymuş, belgelerin yeni sahibi olarak bunları yayımlatıp yayımlatmayacağımı öğrenmek istiyordu. Beni ertesi gün tekrar arayacaktı. Telesekreterin düğmesini kapadım, telefon o sırada yeniden çalmaya koyuldu. Arayan Mrs. Elkins'ti. Cenazeye gelmişti, ama iki kelime edecek zaman bile bulamamıştık. Willow Caddesi'ndeki evi temizlemeye devam etmesini ister miydim? "Evet, lütfen" dedim, panik içinde "Lütfen, beni bırakma!" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Hemşireler herhalde artık hizmetlerine gerek kalmadığını göreceklerdi, bir süre sonra da korkunç bir faturayla karşılaşacaktım. onları düşünürken gözlerimin önüne Swanny'nin ölüm yatağındaki görüntüsü geldi, yatakta büzülüp "Hiç kimse, hiç kimse" diye ağladığını unutmak için daha ne kadar zaman geçecekti? Bir süreliğine bunu kafamdan çıkardım ve kitabesi için plan yapmaya başladım, resim yeteneğim olmamasına rağmen oturup bir mezar taşı çizdim, üzerine Eften "Son yok, ekleme var" yazdım, tarihlerini ekledim, 1905-1988, ve adını, Swanny Kjær'i kondurdum. Bütün adını belki de Torben dışında kimse kullanmazdı. O adın ne olduğunu öğrenemeden de büyümüştüm. Çalan telefon düşüncelerimi böldü. Bir süre için kulaklıktaki tatsız sesi tanıyamadım, Gordon adı da bir anlam ifade etmedi. Bir iki saat önce konuştuğumuzu söyleyince onun siyah pardösülü, yüzü kırmızı genç olduğunu anladım. Adını duyar duymaz da kız kardeşini hatırladım: Gail. Bunlar Gordon ve Gail'di. Đkinci dereceden kuzenim, dedim.

Hiç hoşlanmadı. Sanki çok önemli bir şeyden bahsedermiş gibi ciddi ciddi konuştu. - Hayır hayır, birinci dereceden birinci kuşak. Babam senin birinci dereceden kuzenindi. - Tamam. Senin çocuğun olunca da birinci dereceden ikinci kuşak kuzenim olacak. - Yoo, çocuğum olacağını sanmıyorum. Ben homoseksüelim.

Bu kadar kolay kızaran birisi için homoseksüel olduğunu, "Đngiliz'im ya da kriket oyuncusuyum" der gibi kolaylıkla söylemişti. Peki, eğer yeni yöntem buysa, benim için bir sakıncası yok. - Benden ne istiyorsun, Gordon? - Soyağacı uzmanıyım. Yani, amatör olarak demek istiyorum. Yoksa işim bankacılık. Bu arada belirteyim, yaptığım işe jenealoji deniyor, jeneoloji değil. Bunu hep söylemek zorundayım, yoksa insanlar kolaylıkla karıştırıyor. Başkalarının soyağacını çıkarmaya çalışıyorum. Her bir soyağacı için bin pound alıyorum. Alçak bir sesle, soyağacına falan ihtiyacım olmadığını söyledim. - Hayır hayır, olmadığını biliyorum. Ben kendi soyağacımı yapıyorum. Babamın tarafını, erkek tarafını. Bana yardım edebileceğini düşündüm. Fazla zamanım almam, söz veriyorum. Yaz tatilinde Danimarka'ya gidip atalarımızı araştıracağım, ama daha önce bazı bilgilere ihtiyacım var, (tereddüt etti) bilen birinin vereceği bilgilere. Belki de günlüklere bir göz atmama izin verirsin, diye düşündüm. - Üçü yayımlandı bile, 1934'e kadar olanlar yayımlandı. Orijinaller demek istedim, kaynaktan araştırmaya inanırım. Günlükler Danca.

- Elimde iyi bir sözlük var. Belki bir gün gelip bir göz atabilirim? - Tabiî, ilerde bir gün. Daha fazla soruyla karşılaşmamak için telesekreteri yeniden devreye almak yerine telefonu fişten çektim. Birdenbire aklıma en saçma düşüncelerden biri geldi. Bu gece Willow Caddesi'ndeki eve gizlice girip günlükleri çalacak geceydi. Swanny hayattayken hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Günlükleri çalmak isteyecek biri hiçbir güçlükle karşılaşmazdı. Swanny ve gece hemşiresi evde yalnızdı ve hırsızı durdurmaları mümkün değildi. Swanny öldükten sonra günlükler başıma dert olmaya başladı. Gözüme hem korkunç derecede değerli hem de korkunç derecede savunmasız görünüyorlardı. "Keşke Willow Caddesi'nde kalıp gözlerimi onlardan ayırmasaydım" diye düşündüm. Yatağıma yatıp uyumak konusunda tereddüde düştüm. Sonra, kendimi hiçbir zaman olmadığım kadar sinirli hissederek, giriş kattaki ışıkları açık bıraktığımı hatırladım. Hem ışıkları açık bırakmış hem de kapıyı kilitlememiştim. Tabiî aşağı indiğimde kapının kilitli olduğunu gördüm. Işığı kapatıp kapatmadığımı anlamak için kapıyı açmam gerekiyordu. Padanaram, bebek evi, bütün odanın sahibi, çoktan kaybolmuş bir ustalığa, modası geçmiş bir saldırganlığa tanıklık eder gibi duruyordu. Bir gün, bebek evini verebilecek birini bulmalıydım. Merdivenleri tırmanırken, Ken'in torununun kızı olan o küçük çocuğun böyle bir bebek evine sahip olmayı isteyip istemeyeceğini düşündüm.

Gazeteci ertesi gün yeniden aradı. Ona günlüklerden hiç bir bölümünün atlanmadığını söyledim. Günlükler hakkında henüz bir karar almamıştım, beni bir yıl sonra yeniden aramasını önerdim. Bu kadarı ona yeterli olmalıydı, ama pek memnun kalmadığını hissedebiliyordum. Telefon öğleye kadar iki kere çaldı, bunlardan biri ev dekorasyonu konusunda uzmanlaşmış bir dergiydi, Willow Road'daki evin içiyle ilgili bir yazı hazırlamak istiyorlardı. Diğer telefon bir gazetenin pazar ilavesinden geldi, ünlü dede ve nineleri olan kişilerle yapılan bir dizi röportaja konuk olmamı istediler. Telefon numaramı kolayca bulmuşlardı. Yaptığım iş nedeniyle telefon numaramı ve verdiğim hizmetleri The Author da ilan etmiştim. Her iki isteği de reddettim ve bir dizi tarihî dedektif romanı yazan bir müşterim adına 1890 dönemi Kensington'ı hakkında araştırma yapmak üzere gazete kütüphanesine doğru yola koyuldum. Tabiî ki telesekreteri açık bıraktım. Bırakmak zorundayım. Bu işe ihtiyacım var; ya da yok mu? Otobüste dönerken, bu soruyu kafamda evirip çevirdim. Swanny'nin evi ve Swanny'nin parası bana kaldıktan sonra, daha fazlasına ihtiyacım var mıydı? Ne var ki, hiç olmazsa o gün için, böylesi düşüncelere pek yer yoktu. Hem The Hampstead and Highgate Express hem de Cary Oliver mesaj bırakmıştı. - Ben Cary, Cary Oliver. Telefonu kapatma, telesekreteri de devreden çıkarma. Sana karşı korkunç davrandığımı biliyorum, ama geçmişte olanları geçmişte bırakamaz mıyız? Ne istediğimi açıklayacağım -tabiî ki bir şey istiyorum- sana telefon edeceğim. Tahmin ettiğin gibi, günlüklerle ilgili. Cesaretimi toplayınca sana telefon edeceğim. Ama en beklenmezi yapar da beni aramak istersen diye telefon numaramı veriyorum. Numarasını bıraktı, bir kez daha yineledi, ama yazmadım.

Üçüncü bölüm

Annem bebek evini bana verdiğinde yedi yaşındaydım. Bebek evi hem doğum günü armağanıydı hem de değildi. Bebek evi hep bizimle birlikteydi, evimizin boş odalarından birini işgal ediyordu. Ona alışmıştım, gidip bakmaya iznim vardı, ama onunla oynamam yasaktı. Oynamak için aklımın başıma geldiği yaşı beklemem gerekecekti. Bebek evinin doğum günümde benim olacağını, evle birlikte onunla istediğim kadar oynayabilme iznine de sahip olacağımı biliyordum. Yine de eğer annemden alacağım tek hediye buysa, düş kırıklığına uğrayacağımın bilincindeydim. Gerçekten en çok istediğim, özlemini çektiğim hediye bir çift buz pateniydi. Ertelenmiş umut önce insanın yüreğini sıkıştırır, daha sonra da sadece can sıkıntısına yol açar. Bebek evi benim olduğunda, onu

bekleyerek geçen zaman beni bıktırmıştı. Keyif arkadan geldi. Hele kaynaklarını araştırmak isteğiyse çok sonra. O zamanlar tek bildiğim bebek evinin büyükbabam tarafından yapılmış olduğuydu, onu yakından tanımış olanlar elinden gelmeyecek hiçbir şey olmadığını söylerlerdi. Bebek evi kendi evinin, daha doğrusu, evlerinden en büyüğü ve en iyisinin kopyasıydı, içinde en çok yaşadığı evin. Bebek evine Padanaram adını vermişti, bebek evinden söz ederken bu adı kullanırdık. Gerçekten de bizimkini ararken "bizim ev" ya da "Far'ın evi" sözlerini kullanır, diğer bebek evlerine hep Padanaram derdik. Uzunca bir süre bunun Danca bir isim olduğunu sanmıştım, büyükannem ve büyükbabamın terk ettikleri ülkelerinde çok sevdikleri bir yeri hatırlatması için bebek evine verdikleri bir ad. Bana beş yıl kadar sonra işin gerçeğini anlatan Swanny Teyze oldu, ona ve anneme Padanaram'ın anlamını sormuştum. - Peki, neden Danca olduğunu düşünmüştün? - Büyükbaba ile büyükanne Danimarkalı değil miydi? dedim, bunun da öyle olduğunu sanmıştım. Yoksa Đngilizce mi? Swanny ve annem uzun süre güldüler, Padanaram'ı Danca telaffuz etmeyi denerken "d"yi "s" olarak okudular, vurguyu son heceye koydular. Đyi de, anlamı ne? diye sordum.

Bilmiyorlardı. Bir anlamı olmak zorunda mıydı? - Far evi aldığında adı böyleydi, dedi Swanny, evi ona satanlar bu adı takmışlardı. Hiçbiri de Padanaram'ın anlamını araştırmaya gerek duymamıştı. Bir gün bambaşka bir nedenle coğrafya sözlüğünü karıştırırken, Padanaram'a rastladım, Đskoçya'da bir köy. Bu ad Kutsal Kitap'taki Tekvin'den geliyor ve "Suriye Ovası" anlamını taşıyor. Orada bulunan Ayrılıkçı Anglikan Kilisesi'nden mi alınmıştı? Benim işim böyle şeyleri araştırmaktı, bu nedenle de bulduklarımı teyzeme anlatırken büyük keyif aldım. Oysa Swanny hiç de heyecanlanmadı. Tek söylediği "Evin ilk sahipleri Đskoçyalı olmalı" oldu. Onların adlarım hatırlamaya çalıştı ama bulamadı. Benim Padanaramım benden önce annemin olmuştu, annem için yapılmıştı, tablası ayaklarının kapladığı alandan biraz daha geniş olan küçük bir yemek masası büyüklüğündeydi. Orijinali Highgate'te, Archway Caddesi'nin sonunda bir yerdeydi, önünden yürür ya da otobüsle geçerken görmüştüm, ama içine hiç bakmamıştım. Swanny ve anneme göre Padanaram evin tam bir kopyasıydı. Evin dışının tuğlaları ve kabartmalarıyla, çatı oymaları ve kafesli pencereleriyle, Hollanda etkisinde kalmış kemerli kubbesinin altındaki ana kapısıyla Padanaram'a benzediği açıktı. 1900'lü yıllarda varlıklı burjuvalar için Đngiliz kentlerinin dışında buna benzer binlerce ev yapılmıştı. Morfar bebek evinin duvarlarını, orijinaline benzetmek için boyadığı kağıtlarla kaplamıştı. Swanny'ye göre basamakları gerçek meşeden yapılmış ve Fransız cilası sürmüştü. Hâlâ onu bağdaş kurmuş, cilaya batırdığı pamuk parçalarını tahtaya sürerken, saatler boyu sekizler

çizerek parlatırken gözünün önüne getiriyordu. Yerdeki halıları da döşemelik kumaşlardan kestiği parçalardan yapmıştı. Dıştaki tuğlaları kızıl kökboyası ve Çin beyazıyla boyamış, içerdeki ve dışardaki buzlu camlar için de Venedik camı kullanmıştı. - Mor'un on iki bardaklık bir Alman şarap takımı vardı, dedi Swanny, bunlardan biri kırılmıştı. Galiba kıran da Hansine'ydi. - Hansine hep bir şeyler kırardı, Mor yanlışlıkla bir şey kırsa, hemen Hansine'yi suçlardı, çünkü Far aşırı kuralcı ve disiplinliydi. - Ona sorduğumda, unuttuğunu söyledi. Nasıl biri olduğunu hatırlarsın, Marie. Neyse, suçlu her kimse bardaklardan biri kırılmıştı ve Mor takımın bozulduğunu söylüyordu. Bence değildi ya. Hepsi de Alman şarabı içecek ondan fazla konuğu nereden bulacaklardı ki? Ancak takımın gerçekten de bozulmuş olduğuna inanmış olmalıydı ki, Far Padanaram'a buzlu cam yapmak için bardaklardan üçünü bilerek kırdığında, fazla mesele yapmadı. - Buzlu cam yapmak için şarap bardaklarını mı kırdı? diye sordum. - Bana sorma, hatırlamıyorum, dedi annem. - Senin bakmana izin yoktu, Marie. Bebek evi büyük bir sırdı. Onu sen yatağa götürüldükten sonra yapardı. Biliyorum, iki yıl boyunca erken yatmam gerekti.

- Evet, evin yapılması iki yıl sürdü. Mor eşyaları, perdeleri yaptı, evi yaptı. Her şeyden önce Far planını çizdi. Mor, Far'ın Leonardo gibi çizdiğini söylerdi, onun hakkında pek iyi konuşmadığından bunu duymak oldukça şaşırtıcı olmuştu. Evi tam ölçeğiyle yapmak niyetindeydi, ama sonunda vazgeçmek zorunda kaldı. Hem çok zordu hem de şart değildi. Đhtiyacı olan şeylerin peşinde günler geçirdi, mesela o döşemeler. Hiç utanmadan Mor'un kutularına el koydu. Bir keresinde hatırlarım, Mor'un çok düşkün olduğu bir gerdanlığı vardı, sahteydi ama elmas gibi parlardı, belki de çok iyi bir taklitti. Gerdanlığı parçalayıp avize yaptı. Üstelik Mor ile hiç de ilgilenmemişti. Bebek evi konusunda büyük kavgalar olurdu. Nasıl kavga ettiklerini hatırlar mısın, Marie? Nefretle, dedi annem.

- Sarı bir şarap bardağı kırmak niyetiyle önce kırmızı bir bardak, sonra da yeşil bir bardak kırdı. Mor o kadar öfkelenmişti ki, sarı bardağı kafasına fırlattı, bardak öyle kırıldı. Mor, beş yaşındaki bir çocuğu şımartmak için bebek evi yapmanın gülünç olduğunu söylüyordu. Bebek evini "prenses sarayı" olarak adlandırmıştı, eski bir kutunun da aynı işi göreceğini düşünürdü. Bu konuşmalar olduğunda on iki yaşındaydım, üç ya da dört yıl boyunca en önemli oyuncağım olan Padanaram da son günlerde bir müze ya da hayatımın sergisi haline gelmişti. Bir süre içine bebekler sokup çıkarmaktan vazgeçtim, onların odalarda birbirleriyle karşılaştırma, uyandırma, yatırma, eğlendirme oyunlarına ara verdim. Orada karşılaştıkları ve küçük aklımın ürünü olan maceralar giderek azaldı, çekiciliklerini yitirdi. Artık Padanaram'ı pırıl pırıl tutuyordum, dört yıllık dikkatsiz oyunların hasarlarını onardıktan, döşemeleri ve perdeleri kuru temizleme ilaçlarıyla temizledikten sonra, ilgilenen arkadaşlarımı bebek evinin bulunduğu odaya götürüp açık ön kapılardan içeri bakmalarına izin veriyordum, ama eve

. . Sen onun beklediği kızıydın.Neden Morfar. bir bebek evinin yapımcısının evine benzemesi gerekiyor? Başka birinin evini de örnek alabilir ya da kendi kafasından bir şeyler yapabilirdi. Bunu söylerken. Anneme uzun uzun.dokunmak yasaktı. Đkisinin arasında bir ürperme ya da bir şeyin söylenmemesi gerektiğini anlatır bir bakış olmadı.Tabiî istemiyorum. . neredeyse neşeyle konuştu. Rahatsız olacaklardı. öyle değil mi? Bunu ben kabul ediyorum da sen niye itiraz ediyorsun? Beni hiç sevmedi.Yani doğru olmasını istemiyorsun. hâlâ seviyor. Odaya girdiğimde Swanny her zamanki gibi konuşmasının ortasında Đngilizce'ye döndü. annem Padanaram'dan önceki evde. birdenbire bir yanlışlık yaptığımı. Her zaman açık sözlü ve dürüsttü. varlığımın farkına bile varmadı. annem her çarşamba bizi ziyarete gelen Swanny'yle birlikteydi. diye sordu Swanny. Stanford Hill'de oturuyorlardı. Annem omuzlarını silkip gülümsedi. burada doğmuştu. sevecen baktı. Annem hemen itiraz etti: . Ravensdale Caddesi'ndeki evlere benzer bir bebek evi yapamazdı. Danca konuşuyorlardı. Sormamam gerekirdi. Tanrı'ya şükür. neredeyse saygılı hayranlığı beni tatmin etmişti. Kimse o evi taklit ederek. gerçekten de annelerinin dizinin dibinde Öğrenmişlerdi. Açıklama yapmaya hazırdı. bu aşamada sordum. bu doğru değil. Padanaram'a bunca süre sonra sahip olmama karşın. Açık açık. Sanırım soruyu bu dönemlerde. tekdüze harf yutmak cümle birdenbire zarif ve beş vurgulu bir şiir gibi bitti. .Bak şimdi. son heceleri telaffuz ederken. Sen küçükken Far ve Mor bir bebek evine örnek olarak seçilecek bir yerde oturmuyorlardı ki. hep sevecek. bazen de Ken Dayıyla. her ikisi de Danimarka'da değil. Swanny ise Hackney'de.Ne zamandan beri. Kısa sürede yanlış bir şey yapmadığımı.Beni sevmezdi. Lavender Grove'da. . . Padanaram karşısındaki şaşkınlığı. Soruyu sorarken de nasıl olup daha önce sormayı düşünmediğimi merak etmeye başladım. dedi annem. Ben de orada doğdum. Gülmeye başladı. hatalı adım attığımı hissettim. içtenlikle. gırtlaktan gelme. Padanaram'ı senin için değil de annem için yaptı? diye sordum. kimsenin duygularıyla oynamadığımı anladım. Yine de Danca asıl dilleriydi. Arkadaşımı aşağıdaki bahçe kapısına kadar geçirdim. nasıl olur da bu soruyu sormazdım? Okuldan bir arkadaşımı eve çaya davet etmiştim. Oysa Ken Dayı'nın aksine. Swan! . Soru rahatsızlık yaratacaktı. Birlikteyken ya da Mormor'la hep Danca konuşurlardı.Unutma ki Mor beni senden çok severdi. Swanny'yse neredeyse eğleniyor gibiydi. ama önemli olan bu değil ki. Yanılmışım. dönüşte oturma odamıza uğradım.

Bunu sorgulamak. derinden sarsılan (bunlar kendi kelimeleri) Morfar'dı. kendi kişilikleriyle rol alacaklar. bu onların hikâyesi değil. Annem bunu hiçbir zaman saklamadı ve hikâyeyi bana tipik Westerby dürüstlüğüyle anlattı. babanın annesi farmor. Bundan sonra "büyükannem"den ve Padanaram konusunda da "büyükbabam"dan bahsetmeyi öğrendim. Đngiltere Savaşı'nın son günlerinden biriydi. Yakınlarda oturan büyüklerse çok farklıydı. Mormor'un durumundaysa ona hitap etmeye yarıyordu. annenin babası da morfar'dır.Đskandinavlar büyükanne ve büyükbabalarını nasıl adlandıracakları sorununu çoktan çözmüşlerdir. öncelikli seyirci benim. Toplumun seçme insanlarından olan babam Marie Wesby'yle evlenerek bir ya da iki basamak aşağı kaymıştı. babası da farfar olarak adlandırılır. Bu kitapta Mormor ve Morfar'dan söz ederken arada bir adlarını. onlar için bir anlamı olamayacak bir deyimle "yukarıya doğru hareket" göstererek kuzeye . O arada. erkeklerden kimin büyükbaba. Đkisinin rolü çok önemli olmakla birlikte. ondan başka kimsenin sahip olmadığı çocuğunun tek varlığı Padanaram'ı geri alacaktı. Onlardan ayrıldıktan sonra sadece alçak seslerini. Annenin annesi mormor. ama o dönemde diğer çareler çok daha beterdi. doğuşta soyadı Westerby olan Swanhild Asta Vibeke Kjær'in hikâyesi. Daha başlangıçtan beri annemin annesine "mormor" dedim. Bu hikâye büyükannemin en: büyük kızı Swanny'nin. daha sonra Jack ve Ken olan erkekler ya da Hansine'nin çocuklarına ait olduğunu da düşünmeyin. Bu 1940'lı yıllarda oldukça ayıp bir yöntemdi. günlük yazarı ve kocası olarak görünecekler. olanları izleyip not eden. bir keresinde anneme büyükbabanın uykuda konuştuğunu söylemiştim. kibar ve sıcak çift oğullarının dul eşini subay kantinindeki garson kız olarak değil. okula başlayıp da başka çocukların alaycı gülüşlerini duyuncaya kadar aklıma gelmedi. Eski isimler sadece aile içinde kullanılıyordu. Daha 1905'te Doğu Londra'ya yerleşmişler. annesi ise saygın bir ailenin çocuğuydu. Saçma sapan bir şey yaptı ve bebek evini geri alacağı tehdidini savurdu. yabancı düşmanı bir ülkeye yerleşmeye çalışan bebek evi yapıcısı ve karısı. Bu öyküde Mormor ve Morfar benim anneannem ve dedem olarak değil. hangisinin anneanne ya da nine olacağı. en sevdiği çocuğunu reddetti. Zaman zaman Mormor ve Swanny de bana bu acele evliliğin öyküsünü anlattı. iğrenen. Asta ve Rasmus adında iki Danimarkalı göçmen olarak en olmayacak zamanda kendini dış dünyadan soyutlamış. aralıkta da ben doğdum. sanki komşu çiftlik sahibinin kızıymış gibi kabul etti. Bir tek öfkelenen. aşırı yumuşaklıklarını ve dalgınlıklarını hatırlardım. Onun için yaptığı. Yılda bir kez Taunton yakınlarındaki malikâneye gidip onlarla bir hafta geçirirdik. Özellikle de Büyükbaba Eastbrook'un dalgınlığını. annemden sekiz yaş küçük bir savaş pilotu olan babam Kent üzerinde tutuşan bir Spitfire içinde yanarak ölmüştü. hangisinin dede olarak çağrılacağı gibi güçlüklerle karşılaşmazlar ya da "büyükbaba Smith" veya "Jones Dede" gibi saçmalıklarla da uğraşmazlar. Ne var ki bu zayıf. Öykünün Mogens ve Knud olarak doğan. Bebek evinin ilk sahibesi annemin hikâyesi de değil. Kadınlardan hangisinin büyükanne. biçimde. Ağustosta evlenmişti. Annem ile babamın evlenmeleri gerekiyordu. Asta ve Rasmus'u da kullanacağım. Ne de olsa bu benim hikâyem. Kendi babası Somerset'li toprak sahibi küçük bir soylu. Aynı.

öyle sanıyorum ki hiçbiriyle evlenmeyi de düşünmedi. Rahat elbise onun tanımadığı bir kavramdı. Her zaman kolalı beyaz yakalı bir gömlek ve takım elbise giyer. bazen de heyecanlanarak boğum boğum yumruğunu küçük masamızın üzerine vururdu. Aynı evde yaşıyorlardı. Mormor bazen acı acı gülerek "kocasından uzaklaşabilmek için" büyük bir evde yaşamak zorunda olduğunu söylerdi. ara sıra böbürlenip Almanca'yı. fazla bir bilgeliği olduğu söylenemezdi. Günlükleri okumadan önce. hiçbiri de gece yatısına kalmadı. Ailem Eastbrook'ların aksine. Oturma odamızda. Anlaşılan iş hayatı boyunca karşılaştığı herkes ona kazık atmıştı. Sonradan düşünerek mi bu karara vardım bilmiyorum. Kendine o kadar güvenir. Yazdıklarımı okurken. sevdiği ilk nişanlı mıydı. düzenli olarak pazar öğleden sonraları evimize gelir ve annemin "nişanlısı"yla çene çalardı. Morris 10 ya da dev ve biçimsiz Fiat'la yalnız başına gelirdi. Asıl Padanaram. son günlerine çocuksu. evlilik hayatlarının neye benzediği konusunda yarım yamalak bir bilgim vardı. 1950'li yıllarda çevrede tek bir hippi olamayacağına göre bu karara sonradan varmış olmalıyım. o pazar öğleden sonra iki saat boyunca genç adama hayatını anlattı. Morfar aralarından bir tanesini çok sevdi. yazın da hasır bir şapka olurdu. ama Morfar'ı tanıyan kim olursa olsun. "w" ve katlederek "v'ye dönüştürdüğü "b'lerde sıkıntı çekerdi. "büyükbaban" ya da "Rasmus" gibi adlar kullanmazdı. ama birbirlerine hiç uymayan çoğu insan da aynı evde yaşardı. şekerli çay içerek annemin nişanlısını bir hüzünlü ve isyankâr anılar seline tutar. onu sadece bu açıdan görürdü. cesur insanlar değillerdi.taşınmışlar. Kışın başında gri bir fötr. Morfar şiddet dolu bir yaşlıydı. Yaşlanmış hippiler gibiydiler. koyu renk kravat takardı. şimdi hatırlayamıyorum. ev alıp satma alanındaki yukarıya doğru hareketin en tepesi oldu. daha büyük ve daha güzel bir eve yerleşmişlerdi. yoksa ikincisi mi. spor ceketler ve flanel pantolonlar da bu sınıfa dahildi. yine de annem onların yanındayken hep dikkatli davrandı. çok acımasız olduğumu. Özellikle "d". hiçbiriyle evlenmedi. Annemin bir dizi böyle "nişanlısı" vardı. 1930'lu yılların başındaki ekonomik kriz sırasında Morfar'ın işi de kötü gitti. sürekli olarak geriye bakar ve kaçırdığı fırsatlara yanar. başkalarından üstün olduğuna o denli inanırdı. Dil konusundaki yeteneğinden o kadar emindi ki. "Doksansekiz" dört yatak odasına karşın ona bu özgürlüğü tanıyamayacak kadar küçüktü. Uzun boylu ve yakışıklıydı. yaşlı bir insanın beceriksizliği karşısında ne denli hoşgörüsüz davrandığımı düşünüyorum. ama onları hep birazcık itibarsız olarak görüyorum. sapına kadar güvenilir. ama dilbilgisi bakımından korkunçtu. Söylediği her on kelimeden dokuzunu yanlış telaffuz ediyordu. O ve Mormor'un birlikte bir yere gittikleri pek nadirdi. Đngilizcesi hiçbir zaman iyi olmamıştı. Kuşkusuz "nişanlılar" annemin âşıklarıydı. Crouch Hill yakınlarında iki sokağa cephesi bulunan yıkık dökük bir eve taşınmak zorunda kaldılar. kaçan fırsatlar yüzünden de kendisinden başka herkesi suçlardı. Düşündükçe Morfar'ın ölümüne kadar . Her seferinde de o antika arabalarından biriyle. bu sözcük onun dilinde anlaşılmaz bir hal alırdı. hatta Danca'yı da bu kadar akıcı konuştuğunu söylediği olurdu. sadece "98" dendi. bu sırada da duraklayıp hangi dilde konuştuğunu düşünmeye başlardı. hep sakalı vardı (karısına göre küçük çenesini gizlemek için). Bu ev aile içinde sadece sokak numarasıyla tanınır oldu. biraz da nazlı bir taraf taşıdılar. Benimle konuşurken bile ondan "kocam" diye söz eder. her cümle yanlışlarla doluydu. Akıcıydı tabiî. o dönemin resmî rahat elbiseleri. ondan söz ederken. hiçbir zaman "Morfar".

"r"yi gırtlağında yuvarlayarak Maria gibi bir şey söylüyordu. Bu karar sanki sadece ona bağlıymış gibi konuşuyordu. fazla güçlü olmasa da pek yerimiz olmadığını söyledi. evinin çevresindeki sokaklarda amaçsızca yürümüş. bunun üzerine de yine siyah satenden krep biçiminde bir şapka kondururdu. Uzun yürüyüşleri o yüksek topuklu ayakkabılarıyla yapar. V yakası işlemeli bol elbise. Lelong'dan bir elbise. evlere bakmak. Bu para onun ölümünden sonra da devam etti. onu Morfar'ın ölümünden sonra evimizde verilen bir aile toplantısı için giymişti. "r'leri her zamankinden de çok yutmaya başladı. Charles ve ben önemli bir toplantıya katıldığımızı anlamış. Padanaram'a bir yer bulunabilse. en zengin olduğu dönemdi. Mormor oğlunu ve en küçük kızını neşeyle karışık hafif alaycı. Yürürdü. Ken'in tombul ve sıkıcı karısının ona eşlik edemeyeceğini biliyor olmalıydı. Ken'in Baker Sokağı yakınındaki karanlık dairesine taşınmayı ciddiyetle düşündüğünden kuşkuluyum. Ama yine de üç odamız vardı. . Yine de birkaç dakikalığına da olsa kedi-fare oyununu sürdürdü. Mormor konuşurken. Marie. yol kenarlarındaki banklara çöküp homurdansa da sonunda hep yürümüştü. sesimizi çıkarmaya bile cesaret edemiyorduk. Mormor sokağa yalnız çıkardı. Shakespeare değil. Gece çıkmak ya da cenaze törenlerine katılmak için tek bir düğmeyle iliklediği siyah satenden kruvaze bir pardösüsü vardı. O dönemde. Buna ek olarak büyükbaba . Ama Mormor'u genellikle lacivert ya da siyah. Doksan üç yaşında ölene kadar 1920'li yılların modasına uygun giyinirdi. Schiaparelli'den alınmış yağmurluk ve pilot kasketiyle görülür. Annem. Morfar bir süre Cadillac satarak iyi para kazanmıştı. ayakkabıların topuklarını aşındırırdı. Lear gibi onun da üç çocuğundan hangisinin yanında istiyorsa orada oturma imkânı vardı. hep yürümüştü. Maureen'in boşa giden sıcak ve anlayışlı olma çabalarının keyfini çıkardı. Ne Swanny ne de annem Goneril ya da Regan değildir. Özenle taranmış beyaz saçlı. çocuklardan birinin erkek olması da hiçbir şey değiştirmezdi. henüz tefecilerin eline düşmemişti. Herkesin annemin adını Anglikanlaştırarak Mari ya da Galleştirerek Maree'ye çevirdiğini bilmesine rağmen hem Mormor hem de Swanny ona hâlâ Danca adıyla hitap ediyordu. Annem ve ben babamdan kalan maaş ve onun anneannesinden gelen mirasla geçiniyorduk. . John. Bize geldiği zaman hep yalnız olurdu. Her zamanki gibi kelimelerden sakınmadı. bahçe çitlerinin üzerinden içeriyi gözetlemek için duraklasa. . gerçekten de oturduğumuz ev çok küçüktü. çift bantlı yüksek topuklu ayakkabıyla hatırlıyorum. Şapkayı ilk kez gördüğümde.Fazla yer işgal etmem. üçüncü odanın Mormor'a ayrılması mümkün olurdu. o yıllar onun en keyifli. zayıf bir kadındı. Eastbrook da anneme oldukça yüklü bir harçlık veriyordu. daha sonra bakışlarını anneme çevirdi. Lear'dan beri hangi dul ana baba konuyu bu kadar açık ortaya koymuştu? Mormor iyi bir kitap okuyucusuydu. ama Çoğunlukla Dickens okurdu. bu nedenle hiç de yürüyüşten hoşlanacak birine benzemezdi. yine de kimse ağzını açmadı.aynı odayı ve aynı yatağı paylaşmış olmalarına şaşıyorum. doğrudan konuya girdi. ufak tefek.Şimdi üçünüzden hangisiyle birlikte oturacağıma karar vermem gerek. çekilmiş fotoğraflarda Chantal yapımı tüvit bir pardösü. en belirgin özelliği olan o çarpık tebessümüyle izliyordu.

Ben okuldan dönünce hemen elbiselerini değiştirir. Bu sıfattan en çok Swanny yararlanırdı: "lille Swanny. Dengeli. kalacağı yer seçimine başladığı dakikalarda. oymalı büyük siyah . adlarımızın önüne lille sıfatını takardı. saçını tarar. Bugünkü inanışın tam tersine. nişanlılarından biri gelince . Kızlarından birine ya da bana sevgi göstermek istediğinde. Danca'da bu kelime "küçük" anlamına gelir. bizi gezmeye götürürlerdi. bebek evi onun. ama yanılıyor da olabilirim. Gittiği yerde bebek evine ne olduğunu bilemez. Bugün aynı ev bunun kırk misli etse de 5 000 pound 1954 için çok iyi paraydı. Kadın dergileri ve hafif romanlar okumak dışında herhangi bir merakı. Pauline Bonaparte'a ait olduğu sanılan dört direkli yatak Hampstead'e götürdüğü iki parçadan biriydi. Eğer fırsat bulsaydı. Alışverişe çıkmaktan ve kuaföre gitmekten zevk alırdı. Parlak mavi gözlerinde o ünlü parıltı yanıp söndü. sevgi ve muhabbet belirtir.Bunun için Ann'a sormak gerekecek. Kıran kırana pazarlık etti. genellikle de sinemaya giderdik. ev için istediği 5 000 pound'da ısrar etti. annem nişanlısıyla çıktığında Swanny benimle oturmaya gelirdi. Annem bu keyifli ve masum yaşamının Mormor'un gelişiyle bozulmasını istemiyordu. ancak Đngilizce'den çok daha güçlü bir anlam taşır. lille Marie. yatağın. Bildiğim kadarıyla mutluydu. Ama her şey satıldı.Kısacası. kendine bakmakla geçirirdi." Şimdi sıra annemdeydi. Mormor'un evinde çok değerli mobilyalar vardı. Tek başıma evde kalacak yaşa gelinceye kadar. yapılan teklifleri geri çevirdi. Yine de geri kalanların üzerindeki yükü hafifletme niyetinde değildi. yumuşak. Misafir odanızda kalabilirim. bu hiç de sık rastlanacak şeylerden değildi. Hiç ağladığını görmedim. Nişanlılarından ikisinin otomobili vardı. güzel ve iyiydi. Swanny'nin Mormor'un onu daha çok sevdiğini söylediğini hatırladım. Annemin çalışmaya başlamaktan söz ettiğini hiç duymadım. yüzüne o dönemin odası olan ağır makyajı yapar. O eski bebek evini garajına koyabilirsin. O zamandan beri annemin yalnız olma fırsatından yararlanarak nişanlısıyla yattığını düşünürüm. hep birlikte çıkar. birkaç gün içinde de alıcı buldu. o dönemde hem annem hem de Swanny evli ya da dul bir kadının çalışmasının küçük düşürücü bir davranış olduğunu düşünürlerdi. yine öyle yaptı: Kocam öldü. bazen de pikaba bir plak koyup dans ederlerdi Dans dışında birbirlerine dokunduklarını ya da öpüştüklerini görmedim. Herkesi şaşırtmakta ustaydı. Ancak daha önce "98"i satışa çıkardı. belirgin bir ilgi konusu yoktu. onlardan para yerine masa ve iskemle aldığından. Belki de hepimiz. Mormor'un babası Kopenhag'da sayısız mülk sahibi olduğundan ve kiracıları ödemeleri geciktirdiğinde. Morfar'dan çok daha iyi bir tüccar olacağı kesindi. Öyle de görünüyordu. Yıllarca haftada iki kez sinemaya gittik. Bir ay sonra Swanny ve Torben'in yanına taşındı. Nişanlısıyla birlikteyken ne yapardı? Bildiğim kadarıyla konuşurlardı. unutma. durumumuz iyiydi. harika yemek yapardı. Evi temiz tutar. Zamanının önemli bir bölümünü elbiselerini düzenlemek. Uzun cumartesi ya da pazar gezilerine mutlaka katılırdım. . Mormor'un ölene kadar oturmak için Swanny'nin evinde karar kılacağını anlamıştık. .On dört yaşında bir kızın bebek oyuncağıyla ne işi var? dedi Mormor dudak bükerek. ama haftada bir kez. biraz "sevgili'yi çağrıştırır. Bebek evi hakkında sorular sorduğum gün. Kimse ona kazık atamazdı.

Đlginç olanı. bazen üzerine bile oturuyordu. söylediklerini sık sık tekrarlaması kaçınılmaz oldu. Sokağa genellikle yalnız ya da Harry Amcayla çıkar. kendi istediğinde onlarla birlikte oldu.Bunu ilk kez duyuyorum. 1950'li yıllarda "nine öyküleri" modası daha başlamamıştı. Morfar'ınkinden kat kat üstün olmasına karşın ağır aksanlı.Kocam benimle çeyizim için evlendi. saatlerce geri gelmezdi. akşamlan onlarla oturdu. Yazdığı sırada odaya birisi girdiğinde. önümüzde geçit yaptılar demek istemiyorum. Dancamın iyi olmadığını bildiğinden bana karşı düşünceli davrandı ve Đngilizce konuştu. Yaşlılık yüzünü sarkıtmamış. aynı şekilde üst katta uzun saatler yalnız kalmaktan hoşlanırdı. O dönemde Mormor artık çok yaşlı bir kadındı. Mormor sanki onların çocuğuymuş gibi davrandı. çünkü yirmi yıl sonra Mormor öldüğünde. Günlüklerin yayımlanmasından. özellikle kendi anne ve babası. tutuk bir Đngilizce. Yani. . hesaplı.masanın ve terzi elinden çıkma eski elbiselerinin dışında Mormor sadece fotoğraf albümlerini. Mormor birkaç yıldan beri Swanny'nin yanındaydı. değil mi? Ben alıştım. Her zamanki gibi uyanık. Asta ve dizilerinin en çok satanlar listelerinin başında yer almasından. ama Mormor burada kızı ve damadıyla birlikte bir aile hayatı yaşadı. yetmiş beşinci doğum-gününe de az bir süre vardı. kendinden memnundu. Swanny'nin evi büyüktü. Sadece geldiklerini biliyorum. Yaşlı kadınlardan çoğunun gizli tutmaya çalıştığı konuların hemen hepsinde açık sözlüyken. genç kızlığından beri tuttuğu günlüklerini aldı.Hayır. . kendi hayat hikâyesini anlatırken çok az tekrar etmesiydi. kitapların ne kadar güzel ya da ne kadar saçma olduğunu söylemenin moda olmasından sonra. Ama hiçbir zaman Swanny'yle birlikte sokağa çıkmadı. bunu bilerek yaşamayı öğrendim. Pek dürüstçe değil. Yine de sık sık yeni öyküler çıkarmakta ustaydı. Evet evet. Mormor'un Swanny'nin yanına taşındığında. onlar eğlenirken yanlarında olmaya özen gösterdi. Swanny'nin çocuğu yoktu. Bu düşünceye fazla üzülmüşe benzemiyordu. tabiî size her şeyi anlatmadım ki. yatağın. . içimizden kimsenin Mormor'un ne yazdığını merak etmediğini. içine bir ayrı daire sığdıracak kadar genişti. masanın. hani Morfar'ın kardeşinin boşanmasını kabul etmeyen ve Nyhavn'da bir barda kafasına şişe fırlatan. Annemle birlikte Swanny'nin evine gittiğimizde. sakladığı tek bir şey vardı. tam tersine kemiklerinin . Swanny defterleri evde buldu. daha da ötesi. Bizi hep şaşırtırdı. Bazı şeyleri sakladım. hızla defteri ortadan kaldırırdı. Bana bakıp o sert tebessümlerinden birini gösterdi. Öyle sanıyorum ki. Dickens'ın tüm eserleri ve albümlerin yanında defterler de geldi derken. dedi Swanny. Öykülerinden bazılarının aile mitolojisine geçmiş olması doğaldır. daha önce hiçbirimizin bilmediği bir hikâye anlattı. Tüm yemeklerini onlarla yedi. Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş tüm eserlerini ve o dönemde sayıları kırk dokuza ulaşan. Jutland'lı hizmetçi Karoline. sarhoşluğuna rağmen ahlak değerlerine düşkün amca. bir şeyler yazdığının farkına dahi varmadığını şaşkınlıkla karşılıyorum. Swanny bize geldiğinde ona eşlik etmedi.

Ama onun için çok fazlaydı. Mormor'un da söylediği gibi: "Yaşlı insanların anlatacak yeni bir şeyleri olması iyidir. günlüklerin bulunmasından önce ölmüş olmasına üzülürüm. . Becerikli bir mühendisti. yakışıklıydı. Mormor'un söyledikleri genellikle böyle olurdu. Mormor omuzlarını silkti. . kimileri de korkunç. ama gizlemek için kahverengi bir sakal bırakmıştı. anlattığında da kendini hep savunmada göstermeyi becerdi. Çenesi küçüktü. bebeğin göbek deliğinden çıkmasını beklediği hikâyeyle. . Yüzlerinden. dedi Mormor. Kısa bir süre. ne annemin ne de Swanny'nin duyduklarının bir kelimesine bile inanmadıklarını anladım. Büyük bölümünü uydurduğunu sanıyorum. her şeyi yapabilirdi. ilk kez hamile kaldığı. Bazen annemin hiçbir şey bilmediğine. . yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar. haşin kahkahalar attı.Nereden bilebilirdim? Uzun boyluydu. lille Swanny. ancak o dönemde bizim bundan haberimiz bile yoktu.üzerindeki etleri eriterek derisini germişti. Kopenhag'a gelip yaşlı Kastrup'un kızıyla evlendiğinde 5 000 kronu olacağını duyunca ilk işi bizim eve gelip lille Asta'ya tatlı bakışlar fırlatmak oldu. Mormor'un Mogens'in doğumuna şaşırması da aile mitolojimizde yer alan öykülerden biridir.Çok fazla bir şey değil. sonunda görünen ortasından derin mavi gözlerin baktığı. "Bu öyküyü daha önce anlattığı. yoksa avam mıyız?" sorusunun 1920'li yılların Punch dergisinden alındığını çok sonraları öğrendim." Dördüncü bölüm . zengin kocan ve güzel evin yanında değil. Bütün bunlar günlüklerde tabiî ki. senin. Yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar. Hatırladığı bir şey onu güldürdü. Bir adamın 250 pound için evlenmesi bana pek de inanılır gözükmedi. Şeytanca bir niyeti olmasa geçmişinin büyük bir bölümünü anlatmayacak olabilirdi. Öykülerden çoğu eğlenceliydi.Normal yoldan doğunca ne kadar şaşırdığımı tahmin edemezsiniz. 250 pound kadardı. herkes öyle diyordu. Çok önemli bir itiraf değildi. Örneğin Hansine'nin yemek masasını toplarken "Bizler soylu muyuz. şimdi de tekrar etmeye başladığı hikâyeyle birlikte değerlendirmek lazım" diye düşündüm. çizik çizik bir deriyle kaplı kemiklerdi. Asta'nın öykülerinden bazıları yalanlandı. bazıları şaşırtıcı. Ibsen romanı gibi bir şey. Aptal bir kızı kendine âşık etti. .Beş bin kron. sesinde bana göre bir zafer titreşimiyle: . o çok bilindik mavi bakışlarını tek tek hepimizin gözlerine dikti. Annem çeyizin ne olduğunu sordu.Yaşlı birinin söyleyecek yeni bir şeyi olması güzeldir. Üstelik neredeyse imkânsız şeyler anlatırdı.Belki senin için değil.

Oğlu Randver'i göndererek Svanhild'in kendisiyle evlenmesini istedi. Svanhild kralın sarayında büyüdü. Daha sonra korkunç intikamlar alındı. Aslında paranın dışında. bebeğin adını beğenmeyecek. Gençken romantik biriydim. Bunun bir Norveç adı olduğunu söyleyecektir. Kimse kimseyi bir başkasının istediği isimle çağırmak durumunda değildir. Holger Amca'nın sık sık . Vi havde fortalt Drengene at det vilde blive mfrkt -Lcererne giver dem ikke altid de rigtige Oplysninger. Bütün bunlar o kadar eski ki. Çocuklara havanın kararacağı söylenmişti -bu öğretmenler de her zaman doğru bilgi vermiyorlar. evet doğru. Gudrun ve Sigurd Fafnersbane'nin kızıydı. Berlin'de kolera var.hava biraz gölgelenip tutulma da kısa sürünce düş kırıklığına uğradılar.30 ağustos 1905 Đgaar var der Solformfrkelse. meme verdiğimde. Kızı Vibeke ya da Dagmar olarak vaftiz ettirmeye zorlasa da ben ona hep Swanhild diyeceğim. Norveç adı. şimdi de Yahudilere karşı ayaklanmalar başlamış. ama dalgalar onu Kral Jonakr'ın hüküm sürdüğü ülkeye sürükledi. parayı da Swanhild'in doğumundan önce göndermişti. Oğlanlar. Bikke kızın gözlerini bağladığında artık hiçbir güç atları durduramadı. ancak atlar kızın güzel gözlerine baktıkça ayaklarını kaldırmayı reddetti. Jormunrek oğlunu astı. Küçük bir kızken Volsunga Saga'yı okuduğumdan beri bu ismi sevdim. kralın yerine oğluyla evlenmesi konusunda razı etmeye çalıştı. ama kocamın hiç dönmemesini tercih ederdim. Đlk olarak. daha sonra da güçlü Kral Jormunrek'in hayranlığını kazandı. Önemli değil. Svanhild durumun farkına varınca da Jormunrek'e nişanlısının kendisine sadık kalmadığını söyledi. Onu sevip okşadığımda. yabanî adamları uysallaştıran güzel kızlara bayılırdım. yakında paraya ihtiyacımız olacak. Svanhild'i kandırmaya. Gudrun kralla evlendi. Rusya'da işler daha da karışıyor. Hansine ve ben kendi başımıza iyiyiz. Svanhild. Swanhild diyeceğim. kıza Vibeke adı takmak isteyeceğinden eminim. bebek. o olmadığı zaman daha da iyiyiz. efsanenin bir yerinde de ortaya Wotan çıktı. kız kabul etti ve kralın ülkesine gitmek üzere kralın gemisine bindi. ne fark eder? Sadece Norveçlilere karşı bir sürü aptalca önyargısı ve düşüncesi olduğu için. Dün güneş tutuldu. Gudrun ikinci kocası Atle'yi öldürdüğünde boğularak ölmeye çalıştı. Yaşlı ve çirkin anasının adını vermek.saa de var meget skuffede over at det var bare Tusmfrke og at det ikke varede lœnge. Ne var ki kötü uşak Bikke. Svanhild'i de atların ayakları altında ölmeye mahkûm etti. Para gönderdiğinden beri kocamdan haber alamadım.

yine de iyi olmalı. Orada gürültücü okul çocukları ya da ağlayan bebekler -Swanny'den yakındığımı sanmayın. bir 500 kron daha. onlar da evlendi. arkadaşlık etmeye zaman bulamaz. Terazi bu evin sahibine ait. Kadınlar evlenince. hem Đngilizce hem de Danca okuyabiliyor. "eski çağların sisleri arasında kaybolmuş. Okuldaki arkadaşlarımın hepsini kaybettim. çünkü bir ay önce eczanede tarttırdığımızdan çok daha fazla görünüyor. Böyle bir duygusuzluk bana doğru değil gibi görünüyor. O insanları tanımadım. Geliyorum! 15 ekim 1905 Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamın duruşması başladı. Bu benim yaptığım bir şey değil. sesini çıkarmadı.tekrarlamaktan hoşlandığı cümlesiyle. Bu son kelimeyi yazdığımda. canımı sıkıyorlar. istediğimi yaptığım. Evlendiğim gün. olan bir şey. ama yapabileceğim bir şey yok. Sorarım size! Sonunda hiç kimseyi sevmediğim sonucuna vardım. pound ve onsla tartıyorlar. Gazeteyi okumasını yasakladım. Dokuz pound. O kadar öfkeliydim ki. iki ons bana değişik geliyor. onlar. Evet. Her neyse. Aslında. kocamı sevdiğimi sanıyordum ama bu sevgi beş dakika bile sürmedi. çünkü bundan bir kaç hafta önce kesinlikle dürüst olmamı isteyip sorsalardı. Gerçekte sevgi. parlak bir çocuk olacağından eminim. Sadece yirmi beş yaşındayım ve dürüstçe hiç kimseyi sevmediğimi söyleyebilirdim. istediğimi düşünüp rol oynamadığım tek yer. sanırım benden korktu. Buna sevgi denemez.yok. ama onlarla birlikte olmaya can atmıyorum. bu dünyada hiç kimseyi sevmediğimi söylerdim. yüreğimden geçenleri bilse beni öldürebilir. Çünkü orası benim özgür olduğum. artık . Onunla gurur duyuyorum. Hansine'ye de bu evde o insanlardan ve duruşmadan söz etmemesini söyledim. ama tabiî ki okumayacağım. kalın kafalı dedikoducu hizmetçiler ya da nerede olduğu bilinmeyen kocalar da yok. canımı çok acıttığı. Hackney and Kingsland Gazette'de yazanları okumam için yalvardı. burada kiloyla değil. evlenip ayaklarının altından çekildiğimde rahatlayıp içlerini çeken yaşlı insanlar. beni öldürmek isteyen bir el olduğunu düşündüğüm o ilk gece sona erdi. Biraz sonra onu Mogens'e bir şeyler okuması için yalvarırken yakaladım. Bunu gerçekten yazmak istiyorum. kendim olabildiğim. Bu ülkeye gelmeden önce konuştuğum bir kadın bana en iyi dostunun kocası olduğunu söylemişti." 1 eylül 1905 Bu sabah Hansine ile birlikte Swanhild'i mutfak terazisinde tarttık. Yine para gönderdi. Her şeyi. memelerim süt dolup da beni rahatsız etmeye başladığında ağlıyor. onlar hakkında bir şeyler okumaya da niyetim yok. Hep doğru zamanda. Oğlanlar sokakta kaybolur ya da hastalanırsa endişeleniyorum. Rasmus'un sağlıkta olduğunu biliyorum. Babama ve Frederikke Teyze'ye gelince. Swanhild üst katta ağlamaya başladı. bu da beni biraz korkuttu. Onu seviyorum. o benim hayatımdaki en güzel şey. Hansine bütün hikâyeyi büyülenmiş gibi izliyor. Rasmus hakkımdaki her şeyi. hiçbir anlam da ifade etmiyor.

Dikiş diktiğim için günlerdir bu deftere yazmadım. Elimi öpecek bir erkek tanıdığım da yok ya. belinden aşağısını da öylesine aşağı itiyor ki. Gözlerini kaldırdı. Bir kere çok tombul. Mrs.Sağ elinizde. ama burda herkes böyle söylüyor. . kalın bir iple ortasından çok sıkılmış bir pakete benziyor. sol elimi de hafifçe göğsünün üzerinde tutuyordum. Sağ elim bebeğin başının altındaydı. açgözlü bir meraklıya benziyordu. kirayı ödeyip istediğimiz kadar güzel yemekler yiyebiliriz. gerçekten şaşırtıyorsunuz. Hiçbir zaman tanrıya inanmadığımı (görüyorsunuz. küçük "t" ile yazıyorum). . uzun geceliklerini işliyorum.güvendeyiz. Gibbons ziyaretime geldi. parmağınızdaki yüzük annenizin mi? Danimarka'da nikâh yüzüğümüzü sağ elimize takarız. Çok dindar (Đngilizceme gülmekten hiç vazgeçmedi) ve St. Sonra elimi Swanny'nin yumuşak saçlarının altından çektim ve elimi sanki bir erkeğe öptürmek istermiş gibi ileri götürdüm. oysa kötü bir baba bile kızının bebeklerini öldürmez. Kucağımda Swanny olduğundan yüzüme şaşkınlıkla baktı. onu sormaktan hiç vazgeçmedi. "Bütün bunlara inanmıyorum. kahverengi ve buruşuk. Önce Swanny'nin ne zaman vaftiz edileceğini öğrenmek istedi. Westerby. Adımı telaffuz ediş biçiminden nefret ediyorum. Şaşırmıştan çok. dedim. O kadar düz ki. Mrs. Noel için semiz bir kaz ve kransekage yapacağız. Parayı elime alır almaz Matthew Rose'un dükkânına gittim. bu yüzden vaftiz ettirmeyeceğimi söyledim." Olamaz. Konu sadece ben olsam aldırmazdım. giydiği korse belinden üstünü yukarıya. 'Tanrı'ya inanmıyorum" dedim.Sizler tanrının sevgi dolu bir baba olduğunu söylersiniz. sonra ısrarla elime bakmaya başladı. Philip'teki papazlarla arası çok iyi. dedi. Yenilgiyi kabul etmedi. Yüzük sol parmak için çok bol. . dedim soğuk bir sesle. dedi. Öyle sanıyorum ki buraya sadece gerçekten bir kocam olup olmadığını görmeye geliyor. ama çocuklarımı da düşünmem gerek. beni şaşırtıyorsunuz. Gibbons'ın elime bakmaya başladığını gördüm. hepsi de papazların ve rahiplerin uydurması. Parmağınızda nikâh yüzüğü göremiyorum. etmesini de beklemiyordum zaten. dedi. içinden kahkahalarla gülmek gelir. parmağımda yukarı aşağı kayşa da yüzüğü sol elime taktım. Bugün öğleden sonra Mrs.Sizin yerinizde olsam. sanırım buna alışmam gerekecek. Swanny'ye elbise dikebilmek için gerekli malzemeyi aradım. . Her neyse. istediğini verdim. Đnsanın sağ eli soldan hep biraz daha büyük oluyor. değiştirirdim. insanların saygıdeğer olmadığımı sanmalarının çocuklarıma bir yararı olmaz. En kötüsü de elbisesi paket kâğıdı gibi. Eğer insanların arkanızdan konuşmalarını istemiyorsanız.

Hepimiz değil tam. Denizde cesedini bulamadılar. burada bulunmaması gereken bir satır gördüm. ama kayınları çok özledim. ertesi gün kaybettiğinde. Böyle bir durumda. Çok az kişi benim gibi düşünüyordur. Vest-er-bew diye okunuyor. akşam yemeğinde hepimiz bezelye çorbası içtik. Đşe yaradı. Burada sis çok yoğun ve sarı. bir yere saklanıp bana gösterilmediğini. geriye bir ceset bile kalmadığında neler hissedeceğimi düşünemiyorum. oranın adının Hyde Park olduğunu öğrenince şaşkınlıktan ağzım açık kaldı! Yabancıların yanında Hootha demediğim için şanslıyım. çok daha yersiz sorularla dolu yeni bir ziyaret. Bana inanmadığını belirtmek için küçük bir kahkaha attı. bir fotoğraf bile gönderilmediğini düşündüm. uykuya yatmadan önce o konuyu çok fazla düşünmenin işe yaradığını öğrendim. insanların onu bezelye çorbası diye adlandırmaları hiç de şaşırtıcı değil. on beş yaşında bir çocuğun kaybı dayanılmaz bir şey. Đngiltere'ye geleli beri tek bir kayın ağacı görmedim. Gibbons'tan çok daha meraklı. ama ağlamaktan yastığım ıslandı. Hansine'yi çarşıya gönderip malzeme aldırdım. rüyamda Rasmus'un geri dönüp hep birlikte Avustralya'ya gideceğimizi söylediğini. onunla aynı fikirdeyim. dedim. ama tersinin doğru olduğunu gördüm. Buraya geldiğim günlerde kendime Hootha Park'a gitmek istediğimi söylerdim. ama çocukları denizde savaş için eğitmek. ama sis bu sabah geri döndü. nasıl oluyor da Đngiliz adına sahibiz? Đngilizce değil. Mrs. Bu.Yazdıklarımı okuyunca. bir gün çocuğun olduğunu düşünüp. dikenli elmaya benzer meyve taşıyan ağaçlara bayılıyorum. benim de uysal bir kuzu gibi söyleneni yaptığımı gördüm. Beş parmaklı altın sarısı yaprakları olan. yapraklar renk değiştirmeye başladı. Yine de sis bana bezelye çorbasını hatırlattı. ama akşam olduğunda oturma odamdaki şöminedeki kızıl korları çok . Peki ama. Anlaşılan rüyaların gerçekle fazla bir ilgisi yok. Danimarkalı olduğumuza göre. Gökyüzü dün çok soluk bir maviydi. 14-15 yaşındakilere deniz askeri olmayı öğretmek bana göre doğru değil. Thorvaldsen'ler Oluf adına bir anma töreni düzenlemiş. kim okuyacak ki? Her şey Danca. Georg Stage'dekilerin çoğunun cesedi bulunamadı. hiç olmayacak. Bir rüya görmek istemiyorsan. iki aydan beri ilk defa. on altı yaşındaki kızları ev kadını olmak için eğitmekten de kötü. Swanny hâlâ anne sütü alıyor. hani Đsveç'te oturduğumuz sırada domuz kemiği ve sarı bezelyeden yaptığımız. Swanny'nin yanımdan kaçırıldığını. Aslında böyle yaparak düşündüğüm şeyin rüyama gireceğine inanırdım. 23 ekim 1905 Sonbahar gelince. buradakiler için de Danca'nın Hoisan'dan farkı yok. Bu kadar çok kömür ateşinden çıkacak dumanın sisi daha da artıracağı doğru. Kömür yakılmaya başlandı. 25 ekim 1905 Dün Frederikke Teyze'den mektup geldi. Böyle bir şey olamaz. Aynı harflerin bu kadar değişik biçimde söylenebilmesi gülünç.

. Ben Ken demedikçe Knud benimle konuşmuyor. Pantolon cepleri sigara kartonu dolu. tok ve derin uykuda. ama buna inandıklarını sanmıyorum. Başka bir erkek öteki kadınların tutkusu.Beni gördüğüne fazla memnun olmamış gibisin. değil mi? Swanny şallara sarılmış kucağımda yatıyor. dedi. geldim. Đşte. meyve kadar pürüzsüz ve serin. Knud" dedim. Bebek yanağı erik gibi. ömrün boyu unutamayacağın bir tokat yiyeceksin" dedim. gözlerini bile çevirmedi. Đnsanlar bebek yanağının gül yaprağına benzediğini söylerler. Bunu düşünürken -bir de tabiî Rasmus'un oğullarının sigara kartonu koleksiyonuna yapacağı katkıyı. Hiç olmazsa adama bir öpücük verebilirdin. birazdan tiz çığlığını duydum. 2 kasım 1905 Bu satırları üst katta. üşümeme rağmen vücudumun sıcaklığı onu ısıtıyor. bense böyle bir ad kullanmayı kesinlikle reddediyorum. Ne kadar zarif bir teşrifatçı olurdu! Her neyse. odanın taze ekmek kadar sıcak olduğundan başlayacaktır. "Şuraya bak. ben de kocamın defterim hakkında mümkün olduğu kadar az şey bilmesini istiyorum. "Gizlilik şimdi başlamak" diye düşünüyorum. Gibbons ne yapardı acaba? Açlıktan ulurlardı. Benim gizli ilişkim sadece bir defterle! Başka bir kadının birlikte olduğu adamdan kocasının haberdar olmamasını istediği gibi. oturma odasının kapısı yıkılırcasına açıldı ve içeriye kocam girdi. Mrs.ön kapı iki kere vuruldu. Knud'un denizci elbisesini yamıyordum. Ona Ken demedikçe cevap vermiyor. en güzel ve en çok sevdiğim faaliyeti gizlemem gerektiğini düşündükçe keyifleniyorum. ayaklarımda da Frederikke Teyze'nin neredeyse yüz yıl önce benim için yaptığı ısıtıcı var. "bütün bunların pazartesi günü Mrs. bir gece böyle geliyor işte. her ikisi de büyük bir tutkuyla sigara kartonu topluyor. bir gece ipe serdiğim çamaşırlarımı yediler. Hansine kapıyı açmaya gitti. kapıyı kilitledim. Çok kar yağdığı gecelerde kurtların dağlardan indiğini söylesem. Dün akşam oturma odasındaydım. aynı zamanda hem sert hem de yumuşak. Ayağa kalktığımda elimdeki dikiş yere düştü. . bu kitaplardan okudukları bir şey. ellerimde eldiven." Cevap vermedi. Diğer kadınların yasak bir ilişkiyi sakladıkları gibi. Bana cevap vermezsen.seviyorum. Yukarıdan aşağı süzdü. ondan beri kavgalı gibiyiz. inansa da kurtların yanında kutup ayılarının da gelip gelmediğini soracaktır. Bana inanmayacaktır. Aslında biliyorum. ama hemen oturma odasındaki ateşin ne güzel yandığından. Clegg tarafından yıkanmak için çamaşır teknesine atıldığını bir düşün. Hava çok soğuk. tertemiz. meyve kadar diri. Baba disiplinine ihtiyacı var. Sonunda. Pırıl pırıl. Ne herhangi bir haber ne haftalardır bir satır. Hava daha soğumadı. oğlanların odasında yazıyorum. Stockholm'deki kadar soğuk değil. benim tutkumsa bu defter. Hepimiz aynı olamayız. dedim. günlük yazmıyordum. Saçları nikâh yüzüğümün altını gibi. Hansine'den şömineyi yakmasını isteyebilirim.

dedi ve.. Asıl istediği Amerikan malı olan birine. dedi. toparlanıp hep birlikte Amerika'ya. ben de onu. bu açık renk saçları da kimden almış? diye ekledi. Amerika'da öyle diyorlarmış. güldüm. . Đçimdeki küçük ürpermeyi unutmuştum. dedi tuhaf tuhaf gülerek. söyledikleri o kadar saçma ki. üç beygirlik otomobillerin ülkesine gideceğimizi söylemesini bekledim. . değil mi? Dışarısı buz gibiydi. paltosunu bile çıkarmadan motor gibi anlatmaya başladı. bir sürü başka isimden de bahsetti. o yüzden her şeyi gördüm. babasına koyu mavi kusursuz gözleriyle baktı. Bir süre eski aynı nakarata dönmesini. hiç kürküm olmayacağını bilsem de. Evin tam önünde sokak lambası var. yüzünde bana karşı hiç göstermediği bir hayranlık vardı.Gel de bak. Mogens ve Knud için oyuncak aldığını düşündüm. Ne sevimli! Uyuyordu. . Harika bir şey. Öyle aptalım ki. . dedi. anlatmak istediği ciddi bir şey yoktu.Bütün Danimarkalılar açık renklidir. dedi. Dürüstçe söylüyorum. O sırada şaka yapıyordu. Kürk manto özlemim de hiç bitmeyecek. Bir şey söylemek istediğini ya da "şaka" yaptığı zamanı iyi bilirim. beni öptü. neler getirdim. -Adım Swanhild koydum.. Oldsmobile mi ne. "Beş bin araba" dedim. Danimarka malı. dedi.Bana sormadan karar verdiğin için teşekkür ederim. o an bana bir kürk getirdiğini düşündüm. . içeri girdiğimizi duyup uyandı. Tekerleklerinde bisiklet gibi çubuklar olan büyük bir araba. bu arada "oleo lokomotif". "motor" ve "dlamote" falan dedi. daha çok açlık gibi bir şey ama nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. .Başımı kaldırdım. Bu aşk değil. Onunla beraber hole çıktık. hiçbir zaman da öğrenmeyeceğim. Ön kapıyı ardına kadar açtı. içeri girdim. her şeyin Đngiliz olanını sever. bir an için bize hediye getirdiğini. Bunu neredeyse unutmuştum. Geçen yıl beş bin tane yapmışlar. ona sahip olmak. Bütün bu saçmalıkları.Sen ve ben hariç. dedim ismi Đngilizce telaffuz etmeye çalışarak. O durumda başka ne yapabilirdim ki? Gerçekten de yakışıklı. DurBiraderler ve James Ward Packard adında bir adam hakkındaki gereksiz laf kalabalığını sonuna kadar dinledikten sonra kızını görmek isteyip istemediğini sordum. Hammel. Kaldı ki at arabalarının çarpmaması için köşeye de bir de gaz lambası yerleştirmişti. parmağıyla sokağı gösterdi. Sanırım görsem iyi olacak.Çok güzel. dedim. "Otomobil" dedi. görünürde hiçbir şey yoktu. "yolun kenarında bile gidemezsin". Motorlu bir araba.

inanılmaz bir sevinç ya da büyük bir darbe. Bu sadece benim için değil. bunu duyduğumda. Başlangıçta unutmuş görünmeyi düşündüm. bazıları için de en güzeli olabilir. genellikle de felaket. Hayır. ateş yaktık ama bir Guy Fawkes'umuz olmadı. herkes için imkânsız. ama şimdi her şeyin düzelmesi nedeniyle ona bir armağan alacağım. Şimdi. cesur ve güçlü olup para kazanmamızın da bir önemi yoktur. Rasmus'un yanından ayrılmıyorlar. sonunda da kendini keyifsiz hissedip rahatlamanın ne olduğunu hiçbir erkek anlayamaz. Yarın Rasmus'un doğum günü. Rasmus onlar için her şey. duygularım konusunda dürüst davranmak. Niye asmıyorlar ki? Galiba yakmak daha heyecan verici. büyük bir bebek yapıp yakıyorlar. Biz kadınların erkekler gibi cesur. Đngilizler her şeyi başkalarından değişik yapmaya meraklıdır.Fikrini sorabilmem için burada olması gerektiğini söyledim. Dün Guy Fawkes Günü'ydü. Çocuğu olacağı için biraz sevindiğini ya da biraz üzüldüğünü söyleyen bir kadına rastlamadım. daha iyi olurdu" diye düşünüyorum. 5 kasımın Đngiltere kralını havaya uçurmak isteyip de asılan biriyle ilgili olduğunu -papazdan. Sadece biraz gecikti. ama ne yapalım. umudu kırılmanın. güçlü olması. Rasmus oğlanlara havaî fişekler getirdi. Bir kocaya seni hamile bırakmadığı için hediye almak da ilginç. 6 kasım 1905 Bu günlüğü yazmaya başladığımda. gariptir. Ama kızın bize benzemediği konusunda başka bir şey söylemedi. her zamanki gibi münakaşa ettik. kendi kendime sadece gerçekleri yazma sözü verdim. Beşinci bölüm . para kazanması gerekmez. sonra dakikadan dakikaya beklemenin. bunun ortası yok. ya sevinç ya da felaket. ona ihanet etmeyeceğimi. bir ay daha olmasına rağmen. duygularım ve inandıklarım konusunda dürüst olabilirim. Benim onu tanıdığım kadar o da beni tanır. "Đnsanın sevgi dolu. ama yanlış alarmmış. Saatten saate. Lekesiz olmamız gerekir. Saint Nicholas Yortusu'nu kutladıklarını sandım. otomobili nedeniyle ona âşıklar. böyle bir şeyi bir kadının işleyebileceği en büyük suç olarak gördüğümü bilir. Şimdi bunun imkânsız oluğunu anlıyorum. bunu yapabilirim. kocalarımıza sadık olmakta. Đki gün boyunca hamile olduğumu sandım. umutlanmanın. Burada kısaca "Ateş Günü" de diyorlar. Norveç kralı seçildi. Düşündüğümü en iyi belirten kelime bu. Bizim onurumuz burada. saf. Sanırım kadının hissettikleri içinde buna benzer başka bir şey daha yok. Gelecek yıl onlara bir Guy Fawkes yapmaya söz verdim. zavallı Mor'un adı bile söylenmiyor. Hurraa! Danimarka Prensi Karl. iyi bir kocası olsa. lekesiz.duyduğumda hiç şaşırmadım. Tek yapabileceğim. hayat bu. Bir çocuğu olacağını bilmek bazı kadınlar için dünyada olabileceklerin en kötüsü. sigara kartonları. şükürler olsun.

Quito'ya mı yoksa Asun-Clon mu.. kahverengiye dönerdi.Mormor'un en sevdiği öykülerden biri de Swanny'nin flörtüydü. çünkü evlenme teklifi karşısında şaşkına düşen Swanny bunu ciddiye bile almamıştı. onun gibi kısa ve tıknaz olmasına karşın yakışıklıydı. Đki gün sonra evlenme teklif etti. oğluysa babasını andırıyordu. Mormor'un anlattıkları karşısında tepkisiz kaldı. annesinden çok daha güzeldi. Güney Amerika'da ikinci kâtiplik yaptığı büyükelçilikten izinli dönmüştü. Ken Dayı ve Mormor da birbirlerine benzemiyordu. On dokuz yaşındaki Swanny en sevdiği ağabeyinin Birinci Dünya Savaşı'nda ölmesinin etkisinden kurtulamamıştı. Mormor bu hikâyeyi çevresinde dinlemeye hazır herkese anlatmaya bayılırdı. Romans dediği bu ilişkiden büyük bir gururla söz ederdi. Kendi öykülerini Swanny ve artık Danimarka Büyükelçiliği'nin kır saçlı soylu görünüşlü ataşesi olan Torben'e bile anlattığı oldu. Danca'yı ana dilleri gibi akıcı konuşmalarına rağmen ne Swanny ne de annem yetişkin oluncaya dek Danimarka'ya gitmemişti. onun deyimiyle "iyi evlilikler" yapmış olsa da babam genç yaşta ölerek annemin evliliğinin tadını kaçırmıştı. çilli olmak ve güneşten kızarmak eğilimindeydiler. derdi Mormor.Ama kızım Swanhild'i hiç unutmadı. kızlarının her ikisi de. o kadar sakin. kedi yeşilinden açık maviye varan gözleri vardı. Mormor kızını biraz açılması için Kopenhag'a. kalabalık odanın öte ucunda bir yabancı gördü. Frederikke Teyze'nin oğlu ve gelini Holbech'lerin yanına göndermişti. Swanny kusursuz bir Danimarkalıydı. Annem hemen hemen aynı vücut yapısına sahip olmalarına karşın. . Ya da belki tipik kuzeyli demem daha doğru olur. aradan on sene geçmişti. ağırbaşlı Swanny'nin yanında çocuk gibi dururdu. yirmi iki yaşındaki mavi gözlü bu genç Ecuador ya da her neresiyse yalnız gitmek zorunda kalmıştı. her neresiyse oraya gelmesini istedi. Güneşte kaldığında kızarmaz. Yıllarca ona o birbirinden güzel aşk mektuplarını yazdı. mektupları görmesem de güzel olduklarını biliyorum. ondan çok daha uzundu. O dönem. üstelik Güney Amerika'ya gitmek aklının ucundan bile geçmiyordu. Özellikle sözünü . Kimse böyle mektupları annesine göstermez. Gözleri koyu deniz mavisiydi.. Torben'e bir gün gibi gelmiş. Torben Rjaer tıpkı şarkıda olduğu gibi. kendisiyle birlikte Güney Amerika'ya. Ama Swanny. Hepsinin kızıl ya da koyu kahverengi saçları. Buraya tayin olduğunda evlendiler. Annem altı yaş daha küçük olmasına rağmen. Hepsinden. Yıllar önce. Anlaşılan Swanny'yi görür görmez âşık olmuştu. Torben de konuklardan biriydi. o kadar iyi giyimli ve o kadar orta yaşlıydı ki. Swanny. Dorte adlı bir kızın düğününde nedime. Her ikisi de o kadar kibar. Zaten Swanny. Torben duygularını göstermemeye alışmıştı. Morfar'dan bile daha uzun ve göz kamaştırıcı bir sarışındı. Genç bir diplomattı. Aralarında hiçbir benzerlik yoktu. Ken eski fotoğraflardaki amcalarından birine benzer. Ne romans! Swanny ve Torben'i görenler. Düşünün bir kere. görkemli yaşadıkları ve para harcayabildikleri Padanaram dönemiydi. bu romansa inanmakta güçlük çekerdi.

Willow Caddesi'nin en şaşaalı döneminde. Sanırım. Her zaman en heyecanlı grubun içindeydi. genellikle de mika ve altına monte edilmiş mavi bir kelebek kanadını takarak çevrecilerin kaşlarını çatmalarına neden olurdu. Davetliler arasındaki Danimarkalılarla Danca konuşurdu. Yeterince akıllı ve zekiydi. O partilere ya da bazılarına giderdim. Neden seksenindeki hanımefendilerden beklendiği gibi yorulmazdı? Neden akşam dokuz olduğunda uyuması gerektiğini hiç söylemedi? Hiç yorgunluktan bahsetmedi. O insanlardan bazıları partilere orada Swanny'nin annesini göreceklerini bilerek gelirlerdi. Mormor o partilere bayılırdı. Broş aynı maviden olan gözlerinin rengini ortaya çıkarırdı da. vücudu yaşlandıkça çekmişti. vücudu büyük kafasına küçük geliyordu. odasında kalmasını ya da hiç olmazsa erken ayrılmasını istediklerini. doğrusu hâlâ bilmiyorum. "Onu incitmeme"yi ben "onu öfkelendirmemek" olarak aldım. Vurgularını anlattığı . Swanny'nin annesi de eğlenceliydi. Muazzam bir enerjisi vardı. hemen yolun üzerindeki üniversitede okuyordum. Sanırım başı olduğu gibi kalmış. üstelik Torben'in yardımcılarından olup içki dağıtımında ve konuşulacak konu bulmada imdadıma yetişen.Neden? Ayakta durup benimle konuşmaktan yoruldunuz mu? derdi onu daha yeni tanıyan genç adama. Artık saçından biraz daha az beyaz olan yüzünde pudra dışında makyaj yoktu. Ufacıktı. Bu davetleri diplomat olduğu için mi vermek zorundaydı. çok sonraları hikâyelerden büyük bir bölümünü günlüklerde okuduklarını düşünürüm. onu farklı biri. "Eğer akıllı olsalar. daha saygılı davranırlar mıydı? Belki de hayır.ettiğim o günlerde. Đnsanlar ona bir iskemle getirmemeyi öğrenmişlerdi. Ne de olsa köşelerinde oturup yakalayabildikleri herkese hastalıklarından bahseden sarsak ve geveze büyükannelerden değildi. Mormor'un ihmal edilebileceğini hiç sanmıyorum. eski bir sikkenin üzerindeki imparatoriçe kabartması gibiydi ya da Wagner'in ilahelerini andırırdı. her ikisi de doğru. hiç yorgunluk belirtisi göstermedi. Eğer bilmiş olsalardı. ama bu bambaşka bir öyküdür. O ünlü broşlarından birini. bütün o öyküleri anlatan kadının Asta'daki Asta Westerby olduğunu sonradan anladıklarını. bence grubu yöneten de oydu. yoksa parti vermeyi sever miydi. Tabiî hayatı boyunca oturduğu olmuştur. broş ve gözlerin uyumu ona yakışmaktan çok karşısındakini rahatsız eder gibiydi. Elbiseleri sanki parfüme batırılmış gibi Coty'nin L'Aimant'ı kokardı. Onu en ilginç kılan şeylerden biri de hiç oturmamasıydı. bunu onu incitmeden nasıl söyleyeceklerini bilemediklerini anlatmıştı. bence onun buna ihtiyacı yoktu. . daha dikkatli olur. Onlardan biri bana Dancasının da tıpkı Đngilizcesi gibi çok ağır ve çok aksanlı olduğunu söylemişti. çünkü Mormor'un korunmasız ya da duygusal olduğunu hiç görmedim. eğer istersem onu belli bir koltukta oturur gördüğüm sahneleri de gözümün önüne getiriyorum. daha terbiyeli. Willow Caddesi'nde tanıştıktan. Swanny ve Torben bir sürü davet verirdi. hoşlandığım biri de vardı Daha sonraları o da benden hoşlanmaya başladı. Zaman zaman davetlere o günlerdeki nişanlısıyla katılan annem bir keresinde bana Swanny ve Torben'in partilerine Mormor'un katılmamasını tercih edeceklerini. ama bende bıraktığı görüntü hep ayakta ya da Madam Recamier gibi boylu boyunca uzanırkendi. 1960'ların Hampstead'inde Swanny ellilerinin sonundaydı. O partilerde bütün gece boyunca ayakta durduğu kesin. ki öyleydiler. buna rağmen altın yerine gümüş saçlı. O zamandan beri o insanların da geriye baktıklarını. bir yıldız olarak görürlerdi" diye düşünüyorum.

. Kesinlikle emin değilim.öykülere uydururdu.) Yetimhane yöneticileri uysal Sigrid'i belirli bir çocuğa götürdü. Yine de Sigrid onu bağışladı. ardında dul bir kadın ile dört çocuğunu bırakmıştı. Chicago'da karısı ve çocuklarıyla yaşadığı North . Willow Caddesi'ndeki partilerden birinde. odanın en uzak köşesindekilerin gözlerinde gezdirdi: Bütün bu sevgi muhabbeti boş. Mormor gerçeğe bir başlangıç.Ben sevmezdim. yumuşaklık ve acıma. nasıl doğduğunu bilmek. En sevdiği cümlelerden biriydi. Her şeyi ayarlamış. Söylemem gereken. gerçekte Mormor'un kendini pek seyrek tekrarladığını söylemem gerekir. . Evlat edinme öyküsünün de varlıklı bir kuzininin başından geçmiş olması gerekir. 1929'daki ekonomik krizden sonra başka bir kuzeni. sokakta işeyen o kızın hikâyesini okumadan önce sadece bir kere dinlemiştim.Belki de çocuğu sevebilirdim. Onun sevdiği dramaydı.Kuzinim oğlanı görür görmez âşık oldu. daha sonra kocası ona gerçeği açıkladı. (Mormor hikâyenin burasında bir ara vererek Andersen'den ne kadar nefret ettiğini. . oğlanı evde tuttu. insanlar Sigrid ve kocasının yerinde olsalar neler yapacaklarını anlattılar. Mormor'a göre çocuk o sırada bir yaşındaydı. 1920lerde Kopenhag'da katıldıkları büyük bir ziyafetteki boşanmamış tek çift olduklarını da daha önce bir kez anlatmıştı. 1880'li yıllarda Amerika'ya göçen uzak bir akrabası. onu eve götürdü. Kadının mutlu bir evliliği vardı ama çocuğu olmuyordu. derdi. Burada küçümseyici bir tavırla "metresi" diye ekledi. evlat edindiler. dedi bir kadın. Odense'ye yaptığı iş seyahatlerinden birinde tanıdığı başka bir kadından olmuştu. ne kadarının abartılı ya da uydurma olduğunu bilmediğimdi Daha önce de belirttiğim gibi Mormor gerçek bir romancıydı sadece romanlarını altmış yıllık bir dönemi kapsayan günlüklere yazmıştı. evlat edinmek istediğiniz çocuğu seçer ve götürürdünüz. Daha sonra yıkıcı bir bakışla ekledi: Zaten kolay sevmem. buna rağmen onun hâlâ "dünyanın en büyük çocuk kitapları yazarı" olduğunu kabul ettiğini anlatır. sevgiyi öldürür. Ahlak tartışması hemen alevlendi. Şimdilerde koca bir adam olmuştur. şakağına tabancasını dayayıp intihar etmiş. sonunda kocasıyla birlikte evlat edinmeye karar verdiler. Öykülerinden çoğu şiddetli bir ölüm içerirdi. Karoline'nin. o hikâyelerden ne kadarının gerçek. küçük çocuğun güzelliği ve cana yakınlığı hemen Sigrid'i etkiledi. Mormor'un kardeşi yoktu. Kim olduğunu. ama umutsuz karmaşaları başsız sonsuz dramlarıyla ıslak bir mürekkepbalığına benzeyen gerçeğin onu tatmin etmediğine inanıyorum. dedi Mormor. Mormor'la gerçek hep heyecan verici oldu. bütün bunlar boştu. O dönemde bunu yapmak oldukça kolaydı. Hikâyelerinden çoğunu daha sonra günlüklerinden okumuş olsam da. canlılık ve güçtü. Bu kelime Mormor için ihtişam ve günah çağrıştıran bir sözcüktü. Mormor sözün burasında parlak mavi gözünü dinleyicilerin arasındaki erkeklerden birine dikti: . Gözlerini insanların yüzlerinde. hiç değilse benim kulağıma öyle geliyordu. Duygusallık ve iyilik. anlattığım Sigrid'in bir kardeşi. Çocuk kendi oğluydu. Sigrid'in kocası onu Mormor'un annesinin hayranlık duyduğu Hans Andersen'in doğduğu Fyn Adası'ndaki Odense Yetimhanesi'ne götürdü. bir gelişme ve bir de son kattı. Mormor'a göre. Bu hikâye daha sonra olacakları değerlendirmek bakımından önemlidir.Ben yapmazdım! Düşüncesi bile korkunç! O çocuk doğruca geldiği yere gönderilmeliydi. sevgilisine yanlışlıkla zehirli mantar yedirip öldüren kuzininden ve Odense'deki yetimhaneye giderek evlat edinmek üzere kimsesiz çocuk arayan bir akrabasından söz etmişti.

Clark Sokağı'ndaki evin St. Bu nişanı Birinci Dünya Savaşı'nda. onlardan duyduklarını günlüğüne yazardı. insanlarla dostluk kurmazdı. Leyton Orient'in sahasında oynadığı maçları kaçırmaz. Onunla karşılaştırıldığında. Bazen Harry Amca'nın arabasıyla gezintiye çıkarlar. mülakat yapmaktı. Evi Leyton'daydı. bunların yanında gerçek bir kitap kurdu ve tiyatro hayranıydı. Harry Amca'nın karısı Morfar'dan birkaç yıl önce ölmüştü. Her ikisi de yemekten ve içmekten hoşlanırdı. annem. köpek yarışlarına gitmekten hoşlanırdı. Padanaram ve "98"de de komşuları arasında bazılarıyla görüşürdü. Harry Amca. Hansine Morfar'la aynı yıl öldü.sonra da Swanny ve annem ona "Mor'un erkek arkadaşı adını taktılar. Annem Mormor'un hiç kadın arkadaşı olmadığını. Yumuşak ve iyi huyluydu. Valentine Katliamı'nın gerçekleştirildiği yerin hemen yanında olduğunu yaşlanıp da Danimarka'ya döndüğü güne kadar öğrenmemişti. Mormor'u bir kez köpek yarışına götürdüyse de Mormor futbol maçına gitmeyi baştan reddetti. 1948 yılında emekliye ayrılmadan önce Thames Su Dağıtım'da ya da o dönemdeki adıyla Belediye Su Đşleri'nde memur olarak çalışmıştı. Mormor bir züppeydi. Swanny. Hansine yaklaşık yedi yıl sonra öldüğünde Mormor'un neredeyse mutlu olduğunu söylerdi. "sadece bakmak için" dükkânlara girip çıkardı. hâlâ kendi dişleri ve saçı vardı. uzun boylu ve yakışıklı bir adamdı. ama Harry Amca'nın bulunduğu yerlerde asla. Đnsanlarla konuşur." Swanny. tıpkı bir gazeteci gibi başkalarıyla ilişki kurmak. Onu pek seyrek görmekle birlikte doğduğum günden itibaren adını duydum. 1920 yılında evlenene dek ailenin her işini yapan tutsağı olarak yaşayan Hansine basit bir tanıdık olmaktan öteye gidemez. Mormor'un yanındayken kimse Harry Amca hakkında olumsuz bir söz söyleyemezdi. Belki de zarar verebilecek birinin yoldan çekilmesi ya da bir sorunun daha ortadan kalkması gibi. aralarında "Jack" Westerby adlı bir erin de bulunduğu birçok yaralıyı kurtararak kazanmıştı. O benim için Harry Amcaydı. Mormor gündüzleri Hampstead ve Heath'de dolaşırdı. o gün. Mormor'la ilgili her şey gibi Harry Duke de şaşırtıcı biriydi. hatta telefonda bile konuşmadığı haftalar olurdu. Onun hakkında bildiklerimin çoğunu annemden duydum. anlaşılan Mormor'un Hansine'nin kızıyla hiçbir teması yoktu. Heath Sokağı'nda yukarı aşağı yürür. Bir çeşit rahatlama. "bu sadece bize yardımcı olması için olur. Mormor da onların karılarını tanırdı. Mormor neredeyse insanın kanını donduracak ölçüde kendi kendine yeterliydi. demiş Mormor. Swanny bana Torben'le birlikte Hansine ve kocası Samuel Cropper'i Mormor ve Morfar'ın 1947'de kutlanan altın evlilik yıldönümü partisine davet etmek istediklerini. yemek yerlerdi. "Eğer onu çağırırsam". annesinin bir kez bile bir kadından "arkadaşım" diye söz etmediğini söylerdi. Bir gün. Swanny'nin evindeyken bana yirmi üç yaşından bu yana ağlamadığını. Harry Duke zarif. aile üyelerim gibi onu da kabul ettim. Onu daha da ilginç kılan. Yaşlandıkça da bu özelliğini kaybetmedi. birlikte müzelere ya da sergilere giderler. sadece benim için değil. kendisinin de adıyla hitap ettiği tek bir kişi vardı. Onun yaptığı. Morfar'ın uzun yıllar önceki Chelsea günlerinden iş arkadaşları vardı. son kez oğlu Mads bir aylıkken öldüğünde . Mormor'a adeta tapardı. Harry'yi görmediği. Bütün bu insanlar arasında Mormor'a adıyla hitap eden. basitlikten çok komik ve espriliydi. ancak Mormor'un bunun sözünü bile ettirmediğini anlatmıştı. Victoria Nişanı sahibi olmasıydı. o da Harry Duke idi. onu son gördüğümde yani Morfar'ın cenazesinde. hatta bilebildiğim kadarıyla Ken Dayı için de. iki mevzi arasındaki boş alanda.

Morfar bir süre Mormor'un yüzüne bakmış. Swanny Mormor'un koca kafası ve ince bacaklarıyla kavga arayan bir güvercine benzediğini anlatırdı. Ben daha çok ikinci açıklamaya inanmak eğilimindeyim. Swanny'nin fotoğrafının Tatler'da basılması. ama kötü. Mektubu yazan kim olursa olsun. yıllar boyunca bir gözünü ve bir kulağını Swanny'ye dikmiş olmasını. Swanny'nin ona olan sevgisinden ve bencil olmamasından yararlandı. o nedenle Swanny'nin yapması gereken fazla bir şey yoktu. artık sırlarını başkalarıyla paylaşmak gereği duymayan. büyükelçi ve Danimarkalı bir kadın tarihçinin yanı sıra onların da adı yazılıydı. Kızlarından biri Akademi üyeliğine seçilse ama evlenmese. büyükelçilik mensuplarıyla birlikte poz verdikleri sırada çekilmişti. Bu olay. Tatler'daki fotoğraf "Tam zamanı. Asta'nın toplumsal arzusunun tepe noktasıydı. kendine her türlü kısıtlamayı uygulayabilecek bir ölçülülüğün ruhu. servise yardım etmek için de bir kadın gelmişti. ama o mektubun yazan gerçeklerini açıklamak için neden o kadar süre beklesindi ki? Yoksa bir dergi Swanny'nin ilk resmini yayımladıktan bir sonra mektubun gelmesi tesadüf olabilir miydi? Ya fotoğraf mektubun yazarında ani bir kıskançlık veya pişmanlık duygusu yarattı ya da mektup yaşam boyu süren öfkenin son halkasıydı. 1880'de doğduğu için oğlunun asker olarak gösterdiği cesaretten ya da meslek hayatındaki başarısından. bu da onu insanlara çok sevdirirdi. gülmekten hoşlanırdı. Her zamanki gibi bugün de o resmin Swanny'nin sonraki sorunlarının kaynağı olduğunu düşünüyorum.ağladığını anlatmıştı. sanırım Asta bundan pek mutlu olmazdı. Hortensiavej'deki evlerinde geçmişti. bilgece bir gülümsemesi ya da kuru bir kıkırdaması vardı. beşiğinin yanına çömelmiş. onunla son derecede övündü. onuru başka şeylerden kaynaklanacaktı. Söz konusu fotoğraf Danimarka kraliçesinin (belki de Danimarka kralıyla eşinin) Đngiltere ziyareti sırasında verilen bir yemekte. kral ailesi. çın çın öten kaba bir kahkahası. hayatındaki gelişmeleri değişik kaynaklardan öğrenmesini. Yemek pişirmek için iki. bebeğin öldüğünü söylemiş ve ağlamaya başlamıştı. geçmişini ve duygularım çelik bir denetim altında tutan biri olarak görüyorum. ama kızını gerçekten çok sevdi. asla. yine de sabah gelen mektupları açtığında saat epeyce ilerlemişti. Sadece kadınların davet edildiği bir öğle yemeğiydi. Daha sonra gelen bir kuşağın üyesi olsaydı. Bir gün bir daha ağlamamaya karar vermiş. . Öte yandan. Resmin altında. Dergiyi Harry Amca'ya gösterdiğinde. ağlamamıştı hatta Mogens'in öldüğünü bildiren telgrafı aldığı gün de dahil. Swanny ise boynundaki bir dizi inci ve soluk tuvaletiyle muhteşemdi. ama yabancılara anlatılacaklardan değil. Bu nedenle Swanny onun hayalini kurduğu kızıydı. hatta ondan da öteydi. Buna ne annem ne de Swanny inanmazlardı. Mads'in ölümü bekleniyordu. şimdi yaz" diye bir düğmeye basmış olmalı. daha sonra odadan çıkmıştı. Bana Mads'ın ölümü ve kendi savunmasız gözyaşlarını anlatırken bile kıkırdamaktan geri kalmamıştı Onu düşündüğümde. Başkalarının beceriksizliklerine güldüğü kadar kendi yaptığı saçmalıklara da gülerdi. Merdivenlerden inip Morfar'ın bulunduğu odaya girmiş. belki de nerede oturduğunu görmek için Willow Caddesi'ne gelmiş olmasını. Muzır olabilirdi. kızının güzelliği ve toplum içindeki yerinden gururlanmak zorundaydı. Kopenhag'da. oğlu ölürken Mormor yanındaydı. Torben beyaz papyonu ve frakının içinde çok soylu ve yakışıklıydı. Bu da hikâyelerinden sadece biriydi. evin güzel sahibesinin hareketlerini izlemesini bir türlü kabullenemedim. onu kollarının arasına almıştı.

kutsaldı. Nefessiz kalmaktan korktu. O oda kocasına aitti. Yazı masasının yanındaki iskemleye oturdu. kahvesini içmiş. konukların yanında belli ederdi. ilk yemekle birlikte içilecek snaps'tan heyecanla söz etmektedir. Bu bir Danimarka pulu mu?" Oysa şimdi Mormor yeterli uzaklıktaydı. Kendi çocukları öldüğünde seni bir yerden.Mormor çoktan aşağıya inmiş. Onun gözünde hiçbir yemek karalahanalı domuz etinin. Kafası eğik. konukları on beş dakika içinde gelecekti. O günlerde Swanny. kâğıdı buruşturarak çantasına tıktı." Mektup sekize bölünmüş mavi Basildon Bond kâğıdı üzerine dolmakalemle yazılmış. ne var ki okudukları beynine kazınmıştı. uzatmaya çalıştığı parmağını hemen geri çekti. Saat 12. bu rahatsızlığını da özellikle yemek masasında. Kendi kendine en doğru işin mektubu yırtmak ve içeriğini unutmak olduğunu söyledi. Torben'in çalışma odasını hiç kullanmazdı. Dişleri birbirine vuruyordu. sanırım bir çöplükten aldılar. küçük yazı masasına oturdu. biraz daha rahat nefes almaya başladı. Korktuğu bir şeye dokunmak zorunda kalmış biri gibi elinin titrediğini fark etti. Mektup yok olmuştu. Mektubu yırtamayacağını anlamıştı. Mektupları alıp yatak odasına çıktı. banyoya geçerek musluktan bir bardak su doldurdu. beyaz saçını üzeri parlak taşlarla süslü ince bir fileyle toplamış. bütün bu havan komik görünüyor. Mektubu okuduğunda tepeden tırnağa kıpkırmızı oldu Aynada koyu kırmızıya kesen yüzünü görebiliyordu. Kimden o mektup. tüm vücudu titriyordu. Sonra mektubu yeniden okudu. Swanny mektubu ikinci kez okuduğunda.15'ti. ne yemekler yapıldığını görmek için mutfağa girmişti. aynı cins zarfa konarak Swanny'nin kendi mahallesinden. Mormor yine o güzel siyahlı günlerinden birindedir. Kâğıda dokunmak bile yeterince kötü bir duyguydu. Bir süre sonra ayağa kalktı. Londra NW3'ten postaya verilmişti. ama gerçekte bir hiç olduğundan. oturma odasında Mormor'la birliktedir. Arada sırada ona ve Torben'e böyle mektupların geldiği olurdu. bakmadan elini uzattı. Artık gerçeği öğrenmenin zamanı geldi. mektubun görünüşü bile Swanny'nin hoşuna gitmemişti Para isteyen. Đlk konuklar gelmeden aşağıda. meyve çorbalarının ya da sildesalat ve Krustader'in yerini tutmasa da ara sıra kıymalı böbrek güveci yemekten de hoşlanırdı. yardım dilenen bir mektup bekliyordu. Eğer Swanny on kadın misafiri için hazırladığı yemekte tütsülenmiş bir balık ya da et sunmazsa Mormor bundan rahatsız olur. broşunu takmış. Zarfın üzerine adı ve adresi daktiloyla yazılmıştı. "sizin Mormor" diye bahsettiği kendi annesinin başından geçen bir öyküyü . Ne adres ne tarih ne de hitap vardı. Ne annenin ne de babanın çocuğusun. kızarmış ördeğin. "Kendini büyük ve güçlü görüyorsun. Morttior'un meraklı bakışlarından kurtulmak için öyle yapardı. Başını açık pencereden çıkarıp derin derin nefes aldı. tencere kapakları kaldırıp tütsülenmiş som balığı kokmuyordu. Swanny anneme ve bana en son o mektubu açtığı zamanı anlattı. Genellikle. titremeye başladı. yani mektubu yırtmadı. Yemekten her zaman hoşlanmakla birlikte büyük bir çoğunlukla Danimarka mutfağına sadıktı. lille Swanny? Yazısını tanıyorum. Torben'in bulduğu içkinin en gözde markalardan biri olmasından duyduğu mutluğu anlatmaktadır. Kendi annesinin. Đşte bunu yapamadı.

gözlerinin sürekli olarak annesini aradığını fark eder. mektubun doğru olması durumunda. Mormor bir grubun ortasında. yapılacak fazla bir şey yoktur. Ne bekleyebilir ki? Bir açıklama mı? Oh. Belki de annesi pişman olmuş. onu bulmak için odaları dolaşır. Tıpkı bir âşığın sevgilisine bakması gibi." Sözünü tamamlamak ister. bol katranlı uzun sigarasının dumanım çeker. ne var ki Swanny omzuna dokunarak fısıldar: "Konuşabilir miyiz?" Tam da şu sırada mı? Daha fazla bekleyemeyeceğini. konuklarını yemek odasına götürmesi gerektiğini bildirir. Yüksek sesle "Eteğimin altından kombinezonum görünmüyor değil mi?" diye sorarak kızını güç durumda bırakır.anlatmaya başlar. kimse alkol sınırlarını aştıktan sonra otomobil kullanıyor olmaktan ya da o dönemde kullanılan deyimle "etkisi altında olmak'tan endişelenmez. eskisi gibi ufak tefek görünmez. Odessa Limanı'ndaki Poterrikin. anneannesi olarak söylenen kadının belki de hiçbir zaman olmadığı. Yüksek "Louis" topuklarının üzerinde. hatta deniz tarihi profesörü Mrs. Tabiî. güçlü birisidir. Takvim 1960'ları göstermektedir. odada annesinden başka kimse yok gibidir. çevresindekileri etkisi altına almış. Herkes birkaç sherry ya da cin tonik içer. Her şey yolundadır. Oturma odasında toplanırlar. Konuklar gelir. kızına sabırsız bir ses tonuyla konuşmak istediği her neyse bekleyebileceğini söyler. herkesle teker teker ilgilenmeye çalışır. bir adım bile atamadan hizmetçi gözükür. sadece on bir kişi vardır. "Yoksa bana söylemek istediğin bu muydu?" Swanny annesini konukların arasından çıkaramaz. Amerikan hava gemisi faciası. daha önce hiç yapmadığına yemin ettiği bir şey yapar. bulduğu sherry bardağını ağzına kadar doldurur. Herkes. anneannesi olmasının imkânsız olduğudur. bir dikişte bitirir. oturma odasına geri dönmek zorundadır. Neden? Neden konuklar gidene kadar beklemiyor? Mormor böyle düşünmektedir. konuşmanın merkezindedir. Tek bildiği. Potemkin gemisi ile ilgili anlatılanların hepsini duymuştur. Kendisine tamamen yabancı. Swanny aklı bambaşka bir yerde konukları arasında dolaşır. annesini konuklardan uzaklaştırmak ve ona sormak zorunda olduğudur. Swanny'nin tek duyduğu. Mormor yemek odasına . bir snaps şişesine sarılır. yemek öncesi içkilerini içip. Yemeğin on dakika içinde hazır olup olamayacağını görmek için mutfağa gider. bir gemiydi. hiçbir içkiye dokunmadığını. Hiç kimse Swanny'nin zarif oturma odasının duvarındaki Cari Larsson'un bir sis perdesi ardında kaybolacak kadar duman dolmasını önemsemez. Mormor. ama hayatında snapsın özel bir yeri olduğunu söyler. düşünülmesi bile gereksiz bir saçmalık olduğunu mu? Bilemez. yemeğin hazır olduğunu. Bütün bunlar 1905 yılında. onur konuğu Aase Jfrgensen bile söyleyeceklerini duymak istemektedir. o sıcak yaz günlerinde oldu. endişeli olduğunu. Sanki annesinin büyüsü altında gibidir. Hackney'de genç bir kadınken dünyada olup bitenleri anlatmaktadır: kimin Norveç kralı olacağı tartışmaları. gerçekten de ötekileri görecek durumda değildir. duyduklarının dikkate alınmayacak şeyler olduğunu. Mrs Jfrgensen'e Odessa'nın topa tutulmasını anlatmaktadır. korktuğunu anlatır. Biri "Potemkin Zırhlısı mı demek istiyorsunuz?" diye sorar. ancak filmin yapıldığından haberi bile olmayan Mormor cevap verir: "Evet evet. Gözlerini annesinden ayıramamaktadır. Herkes filmi görmüştür. Jfrgensen. Kendisi de dahil. sigaralarını tüttürürler. peşinden hole çıkmıştır. Geri döndüğünde annesi odada değildir.

kurtuluşu uykuda arar. her zaman olması gereken yerde. Tabiî ki aslında mektup hakkında konuşmamak. her şeyi unutmak istiyordu. Böyle bir şeyi kim. Mektup cuma günü gelmiş olmasına karşın. uyandığında duygularının düzelmesini umar. Kendi de söylediği gibi "büyütmemeye karar vermişti". Gitmeyecektir. soracaktır. çantayı temizlemek zorunda olduğunu düşünür. Đlginç olanı. oturma odasında. Bilmeliyim" diyecektir. neredeyse yukarı kata çıkacak annesini uyandırarak "Şunu oku ve bana doğru olup olmadığını söyle. özel bir konu hakkında konuşmak istediğini de söylememişti. okul gemisi lanetli Georg Stage'de öğrencilik yapıp hayatta kalan deniz subayı Erik Holst'la evlenen bir porselen koleksiyoncusundan söz etmektedir. Torben'in eve dönmesinden çok önce iki aspirin alıp yatar. Altıncı bölüm Swanny'nin evimize gelip mektuptan bahsettiği gün. Hafifçe yanık yüzündeki koyu kırmızı dudak boyasının çarpıcı bir görünümü vardı. Mektuba bir daha bakamamıştır. O sırada annesini yalnız yakalayabilse. bize anlatmak için çarşambaya kadar beklemişti. anneme telefon ederek. tek isteği yatıp uyumaktır.gitmiştir bile. Akşam olur. üzerinde büyük pırlantalar vardı. koltuğunun yanında. boya olduğunun sanılmasıydı. saçlarının doğal renginde değil. Đlk snapstan sonra içtikleri onu sersemletmiştir. Her zamanki gibi bir çarşamba öğleden sonraydı. Sanki çantasına bir torba dolusu kusmuk ya da çürümekte olan bir leş atmış gibidir. Daha da ötesi. ama becerememişti. Jfrgensen'e kısıtlı sayıda üretilmiş Royal Copenhagen porselen yemek takımını göstermekte. odasına çıkıp yatacağını söyler. Sormayı başaracaktır. nasıl unutabilirdi ki? Parlak gümüş saçlarının kesimi çok güzeldi. beşe doğru uyanır. Swanny değişik bir zamanda gelmemeye özen göstermişti. Doğru mu? Doğru olmadığını söyle. Torben'in sol elinin yüzük parmağına taktığı yüzük platindi. çanta da yanında. Beklemek için kendini zorlamıştı. Mektup çantasında. halının üzerindedir. yatakları ayrıdır. Gözünü çantaya diktiğini. Bunun günlüğünü yazmak için iki saat yalnız kalmak anlamına geldiğini şimdi anlıyorum. Torbenle aynı odada yatmalarına rağmen. içindekileri düşündüğünü anlatacaktır. Torben evde yoktur. içinden gelen sesi dinler ve dilini tutar. Swanny'nin başı çatacak gibi ağrımaktadır. Mrs. Mormor kanepeye uzanmış The Old Curiosity Shop'u okumaktadır. Ne var ki davet sona erip konuklar gittiğinde. kulaklarına da bir keresinde Nancy Mitford'un yaşlanmakta olan bir . tesadüfen evdeydim. Ertesi sabah çok erken. Mektubu ne Torben'e göstermiş ne de Mormor'a bahsetmişti. Hiç olmazsa o gün. biraz sonra yorucu bir gün geçirdiğini.

oysa şimdi o yaşa on yıl kaldı. Anneme sor. Özür dilerim. ama kahkahadan kırılmamak için kendimi zor tutuyorum.Doğru olmasa bu insan bunu neden söylesin? Her kimse böyle bir hikâyeyi uydurmuş olamaz ki. Senden başka kimse bu mektuba bir saniye bile inanmaz. bana "Alay etme" diyorsun. . Bana gelse. anneme sor. çünkü sen Mor'a çok benziyorsun. . Sonra cılız bir sesle: . sadece bir iğrenme gibi göründü. ama bu hareketi yapmacık ya da abartı değil. . Seni kıskanan biri olduğu belli.yüz için en uygun takı olarak nitelendirdiği pırlanta küpelerini takmıştı. .Şimdiye kadar neden sormadığını anlayamıyorum. O zaman annem yapmacık bir kahkaha attı. Dayanamıyorum Swanny. Sanki dağılıp havaya uçacakmış gibi ellerini kenetledi.Tabiî yırtıp atardın. lütfen alay etme. . minicik bir hayır işareti. . . O zamanlar Swanny'nin yaşına geldiğimde onun gibi görünmek istediğimi düşünürdüm. Parmakları bir maşa gibiydi.Peki. dedi annem. bu saçmalıklara inandığını söylemek istemiyorsun. Eğer bunu bu kadar ciddiye alıyorsan. Geçen cuma sorman gerekirdi. dedim. Bunları daha önce hiç görmemiştim.Alay etme. Mektubu parmaklarının ucuyla çantadan çıkardı. yırtıp atardım. okuduklarını ne kadar çok düşündüğünü anladık. hiç de Swanny'ye benzemiyorum.Herhalde değil. Biliyorum. o zaman mektubu ne kadar ciddiye aldığını.En doğrusu ona sormak. Annem konuyu hafife almaya çalıştı. Benzeseydim şaşardım.Ben olsaydım demekten vazgeç. çoktan gidip sormuştum. Üstelik nerede oturduğumu nasıl bilecek? Benim hakkımda nereden ne öğrenecek? .Bak Swan. değil mi? Swanny'nin gözleri umutsuzlukla annem ile benim aramızda gidip geliyordu. . Swanny çok sakin bir sesle konuştu. Marie. Marie. . Ben olsaydım. ama şimdi sor. Swanny başıyla bir hareket yaptı.Tabiî ki uydurur. Resmini Tatler'da gören birisi.

Eve döner dönmez. . Ann? O mektubu yazan yalan söyledi. ama bütün bunlar için çok yaşlıyım. daha yaşlanmadım. roman ve gerçek yazan özelliklerinin hepsine sahipti. böyle olduğunu biliyorsun. ama bütün bunlar duyarlı ve hayali geniş olduğu anlamına gelmez. Nereden bilebilirim? Saçma olduğu belli. yumuşak ve sert. ama tartışmadık. sorayım. böyle demekle beni inciteceğine aldırmaz bile." içini çekti. Seni evlat edinmiş olması mümkün mü? Neden evlat edinsin ki? Đşe bir de böyle bak. Sormalısın. annem zaman kaybetmeden Mor'a sorardı. Swanny "Soracağım" dedi. Swanny omuzlarını kaldırdı. Sadece büyük bir haksızlığın hazırlanmakta olduğunu görerek öfkeleniyor. O da hep böyle söyler. değil mi Marie? Değil mi. Yüzünde bundan sonra sıkça göreceğimiz bir umutsuzluk vardı. kendini neredeyse hiç düşünmedi. sorman gerekir. Kendi çocuğunu doğurabilirdi. Đlginç olanı bütün bu özelliklerin Asta'da da bulunmasıydı. ufuktaki büyük haksızlığı fark ediyordu. iğrenç. Swanny'nin bunu kabul etmeyeceği açıktı. işleri düzeltmek istiyordu. Hep evlat edinildikleri sonradan öğrenen gençleri duyarız ama Tanrı aşkına. çekingendi. düş gücü gelişmişti. Eğer mektup anneme gelmiş olsaydı. isteseydi. mektubu göster. Annem mektubu yazanın yazdıklarının doğru olduğuna inanmış olabileceğini . annemin bunu yapacağından emindi. . ama söyledikleri acıklıydı. doğurduğu çocukların çokluğundan şikâyet edip bütün suçu Far'a atsa da. Mor'un sevgili kızısın. dedi. Annem Swanny'nin korkularını anlayamıyordu. her an doğurabilirdi.Evet ama. dedim. o da duyarlı ve duyarsız. . bunu kendin de söyledin. istersen seninle geleyim. Bu korkunç bir şey.O zaman tabiî ki sormalısın. elli sekizliklerin değil. bir anneme bakarak sordu: .Ne gibi? _ Bilmiyorum. Bir gece daha geçirmeden her şeyi annesiyle tartışmak. Swanny duyarlıydı. O isimsiz insanın. Bu seni gerçekten de endişelendiriyor mu? . o değişikti. Swanny bir bana. başını salladı. Biliyorum.Benim sormamı ister misin? dedi annem. Şimdi. elli sekiz yaş fazla sayılmaz.Mor'a sormalısın. o domuzun. Keşke açmasaydım!" Swanny gittikten sonra annem ve benim bu konuyu tartışmamızı beklerdiniz. dedi annem.Ona sormaktan çekinmiyorum.Ne sandın? . "Evlat edinilmiş olamam. "Bana sormam gerektiğini gösterdiniz. o zırdelinin hemen başka bir şey anlatmak istediği belli olacaktır. ." Ne sesinin tonu ne de inanmayan ifadesi değişmişti. katı ve savunmasız. "Yaşımdan konuşmak istemiyorum. Annemi çok seviyorum ve onu sevgiyle hatırlıyorum.- Korkuyordum. benim için çok iyi bir anneydi. saldırgan ve çekingen.

Bütün bunların saçma olduğunu biliyordu. Dinleyicilerinden bazıları da bunu çok ciddiye almışlardı. bilmeden yaşamaya daha fazla dayanabilecek miydi? O gün. Swanny. Bütün bunları hiç önemsemeden. Mektubu tekrar tekrar okumuş. Bir gece önce. gündelikçi kadın gelmiyordu. Saat on bire yaklaştıkça. halife alarak söyledi. üçüncü kattaki odasındaydı. yiyecek olarak da kransekase ya da badem ezmesinden yapılmış çok katlı bir taca benzer nefis bir pasta hazırlanırdı. Asta'nın bulunmuş çocuklar konusunda konuştuğu doğruydu. öykülerinden çoğunun konusu da buydu. Nişanlısı artık sonuncu olacak. Đşte orta yaşların sonuna gelmiş olgun bir kadın elinde zehirli kalem tutan birisi aslında anne babasının çocuğu olmadığını yazdığı için bir haftadır endişe çekiyordu. Yazın ortasında olmamıza karşın hava sıcak değildi. ağaçların yaprakları sıktı. Bu aşamada iki cümleden birini söylemiş olmalıdır: "bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağı" ya da "Bu duyduğum iyi kahvenin kokusu mu?" Swanny kahve tepsisini getirdi. yüzü pudralı. Asta hâlâ yukarıda. kimleri davet edeceğini. Asta on bire iki kala. Asta orada ölmüştü. anneme iki gün daha tereddüt ettikten sonra kararını verdiğini ve Asta'ya sorduğunu söyledi. daha sonra içindekilerin ortaya dökülmesi. Kelebek kanadı gözleri öylesine parlaktı ki. Onu özleyip özlememeğini değil. yatıyordu. Asta gitmiş ve Harry Amcayla evlenmişti. göründüğü zaman da bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağıyla ilgili bir yorumda bulunurdu. Bunun anlamı. başka ne gibi yiyecekler sunulması gerektiğini yüksek sesle düşünüyordu. çünkü içecek olarak içine çırpılmış krema atılmış kakao verilir. Kahve olana kadar ortalıkta görünmez.ama bütün hikâyenin Asta'nın uydurmalarından kaynaklandığını sandığını söyledi. bazı günler gözlerinden renkli bir ışık çıkıyor gibi olurdu. ne kadar güzel olduğunu kendi gözlerimle görmüştüm. bahçeler de çiçek doluydu ama gök kurşun gibi griydi. üzerine nakış yapmayı çok sevdiği hayatın ta kendisiydi. Her şey bilmekten daha iyi değil miydi? Peki. ev işlerinden sevdikleriyle meşgul oldu. kararını neredeyse yeniden ertelemek üzereydi. belki de bir çeşit itirafla sonuçlanacaktı. Asta bunlardan konuşuyor. bir daha asla gerçeği öğrenemeyeceğini düşündü. Swanny hakkında bir daha konuşulmadı. Swanny'nin kafası her çeşitten fantezi yaratmıştı. çok heyecanlı bir sahneyle başlayacak. Ama bir öykü değildi. Artık kimse böyle bir parti vermiyordu."bir gün" evleneceğini söylediği nişanlısı gelmişti. Swanny sözünü keserek sormak istediği bir . giderek yakından tanımış ve her satırını ezberlemişti. lacivert eşarbını kelebek kanadı broşuyla tutturmuş aşağıya indi. ısmarladığı çiçekleri alıp Çin vazolarına yerleştirdi. Çimenler parlak yeşildi. Ertesi sabah. Konuyu değiştirdik. gözüne uyku girmemişti. Eğer bu Asta'nın öykülerinden birisi olsaydı. midesi gerginlikten daha fazla bulanır oldu. Kararını verdiğinde yine titriyordu. konuyu daha fazla tartışmamızı önledi. Swanny gündelik işlerine daldı. midesi de bulanmaya başlamıştı. koyu lacivert bir elbise ("koyu lacivert bir yürüyüş elbisesi") giymiş. Swanny'nin annesi için bir çikolata partisi düzenleyeceğiydi. bunun gerçeği öğrenmeden önceki son gecesi olduğunu düşünmüş. Asta orada ölmüş. onu bir kese kusmuk ya da fare leşine benzetmekten vazgeçmiş. kısa bir süre sonra evden ayrıldım. Asta'nın seksen üçüncü doğum günü yaklaşmıştı ve doğum gününü çikolata partisi olarak adlandırdığı bir davetle kutlamak istiyordu. beyaz saçlarını file içinde toplamış. geniş misafir salonlarından birinin görüntüsünü iyileştirmeye çalıştı. hava da serin. Bir keresinde böyle bir partiye katılmış. sonucu çok sonraları öğrendim. bazı mobilyaları cilaladı.

gerçek ne? . bir kere şeye sorulacak en zor soruyu sormak zorunda olduğunu söyledi. . kâğıtları başının üzerine kaldırdı. Lütfen mektubu oku. Lütfen. Bunu herkes bilir. Swanny'ye göre şaşkın. . sonra sekize bölmüş.şey olduğunu söyledi.Neden yaptın? Lütfen bana o parçaları ver. kılıfından çıkardı. Bunu düşünmenin bile insanı öldürebileceğini anlattı. O mektubu ver. gecelerdir gözüme uyku girmiyor. hayır! . hayır. bir yandan da sanki kâğıtlar tozluymuş gibi ellerini ovuşturuyordu. Swanny'ye tehdit dolu bir bakış atarken. gülebilirsin.Eğer öyle istiyorsan. Hele senin yaşında! Đmzasız mektuplara ne yapman gerek. diye ağladı Swanny.Lütfen gülme. Swanny daha sonra annesinin yüzünde yasak bir şeyi yaparken yakalanmış birinin ifadesi "ben-bundan-nasıl-kurtulacağım?" endişesi. bilmiyor musun? Yakacaksın. yalan.Hayır. Tabiî ki gözlüğü olmadan okuması mümkün değildi.Çünkü bu durumda. Swanny bir çığlık atarak kâğıt parçacıklarını kurtarmak istedi.Neden yaktın? Nasıl yapabildin? . ama Asta okul bahçesindeki alaycı ve muzip bir çocuk gibi. Peki ama. Eğer yalansa. küçük parçalara ayırmıştı bile. yakmak en iyisi. Swanny ona engel olamadan mektubu önce dörde. Daha bir hareket bile yapamadan Asta kâğıt parçalarını bir sigara tablasına koyup çakmağı çaktı. Öyle bir durumdayım ki. lille Swanny. Bilmeliyim. Eğer seni mutlu edecekse. annesinin çikolatalarını çalan bir çocuk endişesi içinde olduğunu anlatacaktı. Gözleri hareketlendi. burnuna yerleştirdi.Nasıl yapabildin. Swanny. Genellikle de öyle yapardı. . çantasından gözlüklerini aldı. parçaları bir araya getirmem şart. Asta sessizce dinledi. tuzağa düşmüş görünüyordu. annesine böyle resmî biçimde hitap etmezdi. Asta mektubu alıp baktı. Swanny dilinin arkasındakileri çıkardı. Bir yandan da tiz bir sesle bağırıyordu: . Kelimeler ağzından boğuk boğuk dökülüyordu. Mektubu okudu ve Swanny için korkunç görünecek bir şey yaptı.Bütün bunlar çok çocukça. hayır. Nabzı hızlı atıyordu. daha sonra sağa sola çevrildi. nasıl yapabildin? . ileri geri oynattı. sesi o kadar alçaktı ki Asta bile bir sorun olduğunu anladı. bilmek hakkım. Hayatta. mavi bakışları önce yukarıya tavana. . sonra kahkahayı patlattı. Derdinin ne olduğunu sordu. birisine el sallıyormuş gibi. onları tuttuğu elini.Moder. başının içinde sanki davullar çalı yordu. dedi Swanny. . Yalan mı? Tabiî Asta söyleyebileceği en kötü şeyi söyledi.

Yıllar sonra bana. düşünecek olsa da fotoğraf albümü deyip geçeceği açıktı. günlüklerden haberi olsaydı.Anne.Mormor yaptıklarından hiç de pişman değildi. giyinmek. O zamanlar günlüklerin varlığından bile habersizdi. bu kez annesinin yüzünde kurnazca bir ifade gördü. Dışarıdayken. ne kadar zaman kaybettirici olduğunu gösterdi. yiyip içmek. Kendine özgü o işaretlerden birini yaptı.Ben Tanrı mıyım? Ya da psikiyatr mı? Çılgın birinin neden çılgınlık yaptığını nereden bileyim? Burada birinin aklıselim davrandığı ve böylesi mektupları yaktığı için mutlu olman gerekir. Boş odada yüksek sesle "Đnanmak zorundayım" dedi. üzgün de değildi. Kahvesini içmiş. Nereye gittiğini. Üzerine titreyen annenin kıymetini bil Asta sokağa çıkmak niyetindeydi. Nereye gidelim ki?" Ya da anne ve babaları özellikle şiddetli bir kavgaya tutuşur. Doğru mu? . oysa en sevdiği öykülerden biri de çok sıcak kahve içerek yemek borusunu delen bir yakınıyla ilgiliydi. Akşam olup da annesi ile babası giyimli göründüklerinde Bu akşam bir yere mi gidiyorsunuz?" 'Tabiî ki hayır. lille Swanny. suçlamalar ve hakaretler havada uçuşurken "Gerçekten de Farla evlenmemiş olmayı ister miydin?" Bunu da nereden çıkardın? Tabiî ki hayır. Swanny kahvesine dokunmamıştı. Đnanmak ve unutmak. inerken şapkasını da yanında getirmişti. Swanny yalnız kalınca.Tabiî doğru değil. Asta sokaktayken hepsini teker teker okuyacağını söylemişti. Onlar çocukken Asta'nın yalan söylediği vakit takındığı ifadenin aynı. Onlar sadece Mor'un gelirken getirdiği kitaplardı. ne zaman döneceğini söylediği görülmemişti.Buna neden bu kadar takıldığını anlamıyorum. Çiçeklerden ve kahve fincanlarından başka dinleyen yoktu. söylemen gerek. Tam tersine. dedi Swanny. kendi kendine inanması gerektiğini düşündü. Asta da onun itiraf etmeyi reddettiği bir suç işleyen yetişme çağındaki kızıydı. Öyleyse neden? Neden biri böyle bir şey yazsın? . Her zaman dumanı tüten çay ya da kahve içerdi. Swanny daha sonra değişik bir hisse kapıldığını. O zaman da bilirlerdi. Öfkeli ya . . . Kitapların ne olduğunu doğrusu hiç merak etmemişti. ama Asta fincanını boşalttı. beraber dolaşabileceği bir erkek dostu olmak. Asta artık sadece yaşlı bir kadının ilgilenmesini bekleyeceğiniz konulara kafa yoruyordu: iyi vakit geçirmek. başını bir yana çevirip elini diğer yana doğru sallayarak konunun onun için ne kadar önemsiz. Sana gerektiği gibi annelik yapmadım mı? Seni elimden geldiğince sevmedim mi? Burada seninle birlikte değil miyim? Senin derdin ne? Neden geçmiş gitmiş bir şeyi bulup çıkarmaya çalışıyorsun? Swanny sorusunu tekrarladı." . Asta yaşlı kadınlar ya da kızıyla yaşayan yaşlı anneler gibi değildi. çikolata partisi için göndereceği kartlardan da alacaktı. sanki Swanny anne. annesinin kesinlikle duygusuz olduğunu düşündüğünü söyleyecekti. şimdi artık sokağa çıkmaya hazırlanmaktaydı.

oysa Asta'nın böylesi endişelere kapılmayacağını biliyor olması gerekirdi. Yine de öylesine umutsuzca inanmak istiyordu ki. tersine neredeyse kendinden memnun gibiydi. Hiç olmazsa böylece. Zaten tabiat kurallarına göre de daha fazla yaşaması beklenemezdi. ipler kızın elindeydi. Benim kızım değilsin. Ölmeden önce Swanny'ye gerçekleri anlatmak istiyordu. Ancak o gece erkenden odasına çekildi. Swanny'nin söylenenleri tam anlaması için bir süre geçti. Oysa daha sonra Asta'ya uygulanan testlerin hepsi de olumsuzdu.Sen benim çocuğumsun. Bu şimdiye kadar hiç duyulmamış. Sen daha bir kaç günlükken seni evlat edindim. Yani. Belki de şaşkınlığı nedeniyle konuşmayı. ne de olsa dramlardan çok hoşlanırdı. Swanny odaya çıkarken annesinin Torben'in duymasını istemediği şeyler söyleyeceğini düşündü. Doğduğunda annesi Londra'daydı. yemek bitmesine karşın henüz masadan kalkmadıkları bir sırada Asta. Vicdanında böyle bir ağırlık varken ölmek doğru olmayacaktı. sakince konuşmayı becerdi.Böyle durumlarda hep görüldüğü gibi. . . Onlar sen ve Far mıydı? Asta tereddüt bile etmedi: -Evet. alışılmamış bir istekti. Swanny o anda bile bu anlatılanların doğru olmadığını anladı. Seni hep kendi çocuğum olarak gördüm. belki de dikkat çekmek için her şeyi kendi uydurmuştu. Seni başkasının doğurduğunu unutmuşum. Torben ve Swanny'ye bir şey anlatmak istediğini söyledi. . doğum kâğıdında öyle diyordu. seni ben doğurmadım demek istiyorum. Akşam.O anlattığın hikâyedekiler gibi mi? Hani Odense'deki yetimhaneye giden o çift. onu hiç sevmemiş de olsa Rasmus Westerby babası kalacaktı. kenarına tünemişti. Ne var ki Asta sabahki konuşma sırasında kaçamak cevaplar verdiğini itiraf etti. . Swanny'nin yapabileceği hiçbir şey yoktu.Sonunda öğrenme zamanın geldi. üstelik kansere yakalandığından kuşkulanıyordu. hiçbir hastalığı da yoktu. Belki de gerçekten kanserden kuşkulanmıştı. o sırada babası Danimarka'da bir yerlerdeydi. bilgi almaya çalıştı. Çok az zamanı vardı. . Karıkoca endişe ve yakınlık gösterdi. Artık ölmek üzereydi. Swanny'ye göre suçluluk duymuyordu. giderken de Swanny'den soyunduktan sonra odasına gelmesini istedi. o da burada doğmuştu. Gözleri de sanki aynı kumaşla kaplı gibiydi. kanser değildi.Neden daha önce söylemedin? Asta omuzlarını silkti. Yatağın içinde değildi. Tarihler tutmuyordu. Ken Dayı'nın Noel'de hediye ettiği ve Swanny'nin daha önce hiç giydiğini görmediği ipek lacivert sabahlığa sarınmıştı.

Ben katil miyim. ağlamak için odadan çıktı.. benim söylediğime şaşırdın! Asta soğuk ve sakindi. O kadar da kötü değildi. yapılan muzırlıkların yarı kabulü. lille Swanny? Ya sen. Doğru mu? Yine o tuhaf bakış. Annesinin yanağını öptü. Asta'yı tanıyan herkesin bildiği ifade. Swanny o anda yaşlı kadını tutup sarsmak istediğini. Yedinci bölüm Annem ölüp de aramızdaki yakınlık iyice belirginleşince o on bir yılın nasıl geçtiğini. o dönemin özel anılarını anlattı.Annem değilsin ki. Bunu düşünebilmene şaştım. . Swanny'ye göre aldırmaz bir gülümseme. Swanny bağırdığını söyledi. .Kocam hakkında söylenebilecek fazla iyi şey yoktu lille Swanny. Biraz önce kendin söyledin. sen polis misin? Swanny o eski çocuk sesiyle. Şaşırdın! Şaşırdın! Bütün bunları anlatan sen. aynı gece Asta'nın odasındaki ikinci . . "Bebek evini benim için yapmadı" dedi. Tabiî her şeyi değil. Annenle böyle konuştuğunda tabiî şaşırırım. Astayla kahve faslındaki ilk çatışmalarından. Bağırdı ve kendi elleriyle ağzını kapadı. Torben karısını yatak odasında ağlar buldu. bilmem gerektiğini düşündüklerini. gırtlağını sıkıp ağzından gerçekleri almayı düşündüğünü anlattı. teselli etmek için kollarının arasına aldı. Oysa Asta'nın ölmeye hiç niyeti yoktu. Annesinin yakında öleceğini düşünerek ağladığını sanıyordu. Daha on bir yıl yaşayacaktı.Sen hâlâ kocaman bir bebeksin.Babam Far mıydı? . ama karısını aldatmazdı. Buraya gel ve beni öp Yanağını uzattı.

bunaklık başlamıştı.Annem yaktı. yaşadıklarının karısını ne kadar üzdüğünü gördükten. sonuçta tüm hikâyenin Asta tarafından uydurulduğu kararım verdi. O kadar ki.Hayır. doktorundan sakinleştirici ilaçlar bile aldı. kocanın alt tabakadan geldiğinizi öğrendiğinde sizi küçümseyeceğinden korkmak ne demektir. Asta da hayata veda ettikten sonra Swanny bana. okudum. Onlarla birlikteyken Swanny'nin kocasına gönderdiği yarı gizli bakışı yakalamak. Torben bunları görmedi mi? Değişikliklerin farkına varmadı mı? Ya da karısı yalan söyleyip. O çok uzun süren ünlü flörtlerinin hikâyesi bilinirdi. uykusuzluktan gözlerinin altına kara halkalar yerleştiğini görüyordu. bana gönderilmişti. sıkıcı hayatına geri dönüp bakmış.Tabiî. bütün bunları başka bir nedene mi bağladı? Torben öldükten. Tek sırdaşı annemdi. . hayatı hiçbir zaman yaşanmamış heyecanlarla renklendirmek istemişti. kocasının gerçeği öğrendiğinde kendisine başka gözle bakmasından korktuğunu anlattı. Peki ya Torben. Bunu öyle yüksekten atarcasına. meseleyi enine boyuna düşünüp tarttıktan sonra.Ama mektup. Annem onunla her karşılaştığında. Anneme okuması için verdiğimde yaktı. Tüm arzularını geçmiş bir hayata. Torben. Böylece insanlar hayatım boşa yaşadığı inancına kapılmayacaklardı. çünkü onlara ne kadar dolu bir yaşam sürdüğünü göstermiş olacaktı. kim olduğunu bilmemekti. özel şifreleri olarak gördükleri Danca'yı konuşurlardı. Hem yetimhane öyküsünü anlatırken. Artık hayatının son on yılına girmiş olduğu belliydi. mektubun içeriğinden çok. üzüntülü olduğunu. buyururcasına yapmadı. . Swanny kocasının ne düşündüğünü söylememesine rağmen aklından geçenleri anladı. o da konu hakkında Asta dahil hiç kimseyle konuşmamaya yemin etmişti. Mektubu hiç görmemişti tabiî. zaten öyle birisi değildi. Karısına ciddi ciddi baktı. o harika mektup. birbirlerine bağlıydılar. kurnazca gülümseyip bakışlarını hafifçe yukarı çevirdi. Otuz yıllık bir evlilikten sonra. . Torben bütün bunların saçmalık olduğuna karar verip üzerinde durmadı. . ayrılamaz görünürlerdi.tartışmalarından sonra olanları Torben'e hemen anlatmadı. Mektubu kimin gönderdiğini düşündüğünü biliyordu. hikâyeyi dikkatle dinledikten. Evdeyken kendi özel dilleri. mektubu gördüm. ona neden hiçbir şey söylenmemişti? Herkes evliliklerini örnek olarak gösterirdi. . bir düşünün! Bana anlattığına göre en kötüsü. Asta yaşlıydı. hatta küçük soylular arasında bile sayılabilirdi.Bu mektup annenin hayalinin ürünü demek istiyorsun. Yine de annesinin itiraflarından kocasına söz etmedi. o kadının yerinde olsaydı çocuğu kabul etmeyeceğini ve onu "hemen geldiği yere geri göndereceğini» söyleyen Asta değil miydi? Torben karısının imzasız bir mektup almasına çok kızdı Onu kızdıran. Anlaşılan Torben'in ailesi üst sınıftandı. Her şey o kadar mantıklıydı ki. anlattıklarını yalanlayabileceklerin çoktan ölmüş olduğu bir hayata yansıtmak istiyordu. . çünkü Torben' durumunu anlattığı sırada annesi ne Rasmus'un ne de kendi çocuğu olduğunu açıkça belli etmişti. imzasız olmasıydı. Torben'in anlayış dolu tebessümünü görmek mümkündü.

Kendine gelince. Seni yetimhaneden aldık. Öfkelenmiyordu ama inanmıyordu. bu yüzden de onu teselliye yeltenmemesiydi. Ağabeyi ve kız kardeşi. konuşmaya hakkı olmadığı bir dile saldırdığını sandı. Bütün o büyük sevgiye rağmen annesi anne olmaktan çıkmıştı. bir kadının "onuru" konusunda ne düşündüğünü kesinlikle ortaya koymaktadır. birdenbire belki de Danimarkalı olmadığının farkına vardı. canını sıkıyordu.Seni seviyorum. âşığından olduğunu anlatacaktı. Öyleyse Mor bunu neden söyledi? "Bu hikâyeyi Dickens'tan buldu" diyordu Torben. Bundan bahsetmek bile onu sinirlendiriyordu. annesinin itirafından yaklaşık bir yıl kadar sonra. hiçbir şeye ihtiyacın yok. iyi bir kocan var -Asta burada bütün bunların kendi sahip olduklarından da çok olduğunu belirtmeden geçemiyordu. Đtirafından sonra geçen yıllar boyunca bu konuyu mümkün olduğunca çabuk unutmayı başardı. Daha sonra. lille Swanny"ydi. Danca konuştuğunda kendini bir sahtekâr gibi gördü. hiç kuşkulanmıyordu. üstelik Mormor'un atalarının fotoğraflarıyla karısı arasında bir sürü benzerlik de görüyordu. Ne var ki artık Swanny'nin doğumu ile ilgili her şeyi geçmişte bırakmaya. seni seçtim. güzel bir hayatın oldu. Swanny'nin artık kendini çok yalnız hissetmesini anlayışla karşılamak gerek. birbirinin ardından ölüp giden o bebekleri ben doğurdum. çok kızdığında da "Bütün bunlar ne kadar saçma!" diye bağırıyordu. Ben şikâyet ediyor muyum? Asla! Yapılacakların en iyisini yapıyorum. yaşıyorum. Danimarkalı olmayabileceğini öğrendiği güne kadar Danimarkalılık onun için nedenini kestiremediği bir öneme sahipti Bir süre şaşırtıcı bir şey oldu ve anadili Dancayı ağzına almamaya başladı. bu nedenle dili de yoktu.rahatın yerinde. çocuklara ya da yetişmekte olanlara daha uygundu. Swanny'nin durmadan tekrarladığı sorular karşısında en çok verdiği cevap "Unutalım bunu. öyleyse kendi kendini böyle sıkıntıya sokmak için sebep ne?" Gerçekten kim olduğumu bilme hakkım var sanıyorum. Onun başından geçenler. Asta'nın tekilde "günah işleyen" kadınlar hakkındaki düşüncelerini. sırtını dayayacağı bir kaya gibi gördüğü kocasının konuyu hiç ciddiye almaması. sonunda Swanny'ye konuyu son kez konuştuklarını açıkça belli etti.Söyledim. Anne. kardeşleri değildi. Günlükler. bu kez bir kız istedik. tamam mı. gömmeye karar vermişti. Marie doğana kadar sadece erkek çocuğumuz olduğu için. burada ağlayıp üzülmesi gereken benim. lille Swanny. baban ve ben. sadece birlikte büyüdüğü insanlardı.Torben'e göre bundan sonraki adımda Swanny'nin Rasmus'un değil kendi kızı olduğunu. Hangi milletten olduğunu bilmiyordu. Burada Torben'in gözden kaçırdığı. Seni evlat edindik. zaten hiçbir zaman da annesi olmamıştı ki. Altmış yıl önce olan bir şeyin şimdi ne önemi olabilirdi ki? . . hiç inanmıyordu. Çok sonraları bana kendini birçok bakımından afaroz edilmiş hissettiğini anlattı. bunak bir annenin söylediği her şeyi kabul etmesinin anlaşılır gibi olmadığını söylemeye çalıştı. En kötüsü ise ona her zaman destek olan. Asta'nın kuşağından evli bir kadının bir âşığı olmasının sadece ahlakdışı bir suç olarak da kabul edildiğiydi. . Birçok kez karısına. tatmin oldun mu? Seni bir türlü anlayamıyorum. ne denli kötü olursa olsun. Peki. Bütün bunlar yaşı nedeniyle daha da gülünçleşiyordu.

Cenaze töreni Golders Green'de yapıldı. Annemin yakalandığı kanser. Kanser olan ve kanserden ölen annemdi. fantezileri ile olayları ayırt edemiyordu. Kendi yaşındaki kadınlara ki yasla son derece sağlıklı ve güçlüydü. Asta'nın kanseri." . Swanny'nin evine George ve oğlu Daniel ile birlikte gittik. lille Swanny. Peter ve Sheila'nın (onlar da her kimse) çiçekleri annemin sağlığında vermelerinin çok daha yararlı olacağını söyledi. Swanny belli belirsiz inledi: "Oh. Esther Summerson'a bak" diyordu. daha önce birçok kez nişanlanmıştı. karsinomatosis adında yakaladığını kısa zamanda eriten bir hastalıktı. Duadan sonra. Son nişanlısı George oldukça ciddiydi. Swanny gelmemesi için ikna etmeye çalışmasına rağmen geldi. Önce bebek Mads. ağustos ayında Hampstead nüfus müdürlüğünde evlenmişlerdi..Bunları eve götüreceğim. ancak şimdiki durum biraz farklıydı. Gülleri gerçekten de eve götürürken çiçeklerin artık Marie'nin işine yaramayacaklarını. Annem evlenmek üzereydi. ama 1960'ta bunu düşünmek bile imkânsızdı. Doğruydu. üstelik Dickens romanlarının kahramanlarının da kim olduklarını sonradan öğrenmeleri sıkça rastlanan bir durumdu. Çocuklarım hep ölüyor. şimdi de kızı Marie. hayatta kalan tek çocuğu Knud ya da Ken Dayıydı. Dickens'ı her an okuyordu. Rahat bir adamdı. Yaşlandıkça kabuk bağlıyorsun.böylesine akıllı bir çözüm bulduğu için memnundu. cenaze üniformasını giymişti: siyah ipekli kruvaze bir pardösü. Odama koydurmayı unutma. Nişanlandığını söylemek amacında değildi. Teşhisten üç hafta sonra öldü. Asta en yıkıcı yorumlarından birini yüksek sesle yaptı.. Sonra Asta herkesi şaşkınlıktan donduran bir şey yaptı. eğilip yerdeki gül demetlerinden en büyüğünü seçti. Daniel benim yaşlarımda sessiz ve yakışıldı bir psikiyatrdı. işe yarar bir silah olarak kendi düşlediği ya da uydurduğu bir şeydi. Hiç duygum kalmadı zaten. Kırmızı gülü çok seviyorum. kokladı. Psikiyatra gitmek bile cesaret isteyen bir karardı. Bugün olsa. krematoryumun bahçesindeki çelenklere bakarken.. Swanny kişilik ve kayıp çocukluk konusunda rahatlıkla psikolojik yardım alabilirdi. Swanny o sırada daha önce hiç farkına varmadığı bir gerçeği gördü: Torben Asta'yı sevmiyordu. Somme cephesinde Mogens. Asta da geldi.Eskiden olduğu kadar kötü değil. Mormor'un Dickens dışında bir şey okuduğu pek görülmemişti. Asta bunamıştı. bukete iliştirilmiş kartı çıkardı: . daha sonra anlaşılan Swanny'nin yerini aldığı bebek. gerçek ile düşü birbirine karıştırıyordu. Swanny onun kızı olmadığına göre. bütün psikiyatrların yaptığı gibi insanın her hareketini . bütün bunlar fazla bir şey ifade etmiyor. Yine de Willow Caddesi'ne vardığımızda konuyu Daniel'e açmayı düşündüm. basık bir şapka. Kitap okumak konusunda Asta'dan hiç de geri kalmayan Torben "Estella'ya bak. Mor.

Daniel'e kuzenlerinden birinin Đsveç'te tanıdığı. Swanny'nin oturma odasına girdiğimde. babasının Danimarka kraliçesinin artık dul bir kadın olduğunu söylediğini de hatırlıyordu. Torben'de de söylenenlerin hiçbirine inanmama . Ne de olsa. Burası pek yeri değil. Annemin ölümü Torben'in karısını geri getirmiş. Yine de Swanny'yi ne Daniel Blain'e ne de herhangi bir başka psikiyatra götürmeye çalışmadım. Kendi beş yaşını hatırlayabiliyordu. mesafeli ya da üstün görünmek iddiasında değildi. Birisi onu Astayla tanıştırmış olacak ki. Benim. evdeki doktoru ya da hemşireyi ya da her ikisini birden hatırlayacaktı. Herhalde Ken de Asta'nın bir kız doğurduğunu. kendisi için o önemli sorunun cevabını aramıştı. kökleri hakkındaki endişelerini de -göründüğü kadarıyla. Swanny'nin bu hikâyeyi de kendisiyle bağdaştırıp bağdaştırmadığını düşündümse de Far'ı katil rolünde canlandırmam imkânsızdı.Çok ilginç biri.Bu kim? Anneannem. . hatta daha hastalanmadan bile önce Ken Dayıya gitmiş. O dönemde hayatının yarı umutlu dönemlerinden birini yaşıyor. kızı gibi olmam son derecede doğaldı. ama hiç olmazsa kendi sorunlarından uzaklaştırmıştı. duygusuz ve kaba Ken Dayı kadar kötü olmamıştı. kendisi de hiç çocuk doğurmamıştı. onunla değişik bir açıdan ilgilenmeye başladı. onları ciddi bir konuşmanın ortasında buldum. anlayış gösteren Torben'e yakınlaştı. Cenaze sırasında bana Asta'nın kim olduğunu sormuştu. ama kendi açısından bakıldığında. Asta. Bunu daha önce de söylemişti belki de söylediğini unuttu. Annenize çok üzüldüm.izlemiyordu. Swanny annem ölmeden. Erkekleri çok daha yakından tanımak istedikleri. o sırada bebek değil. doğan bebeği gördüğünü. okul çağında. Yas tuttu.. Üstelik birbirimize çok daha yaklaştık. Gerçekten de düşündüğümü söyledim: Bilmem. Ken Dayı oradaydı.aklından söküp atmıştı. kralın boğmaya çalıştığı Kraliçe Alexandra'nın ensesindeki izleri gizlemek için elmas tasmalar taktığını anlatırdı. Kız kardeşi Marie en yakın arkadaşı olmuştu. Bir kez daha acısını paylaşan. Hatırladıkları arasında Asta'nın pek de düşkün olduğu skandal öykülerinden biri de vardı. . Annemi bir kızkardeş olarak çok sevmişti. beş yaşında bir çocuktu. metresini öldürerek ondan olma çocuğunu karısına götüren adamın hikâyesini anlatıyordu. Torben hiç de otuz beş ile altmış yaş arasındaki her kadını hayatın katı kurallarından ayrılmakla suçlayan. Kız kardeşinin arkasından ağladı. ama sanki hayattan keyif almayı bilen birine benziyor. hiç değilse onun gözlerinde. O yılın mayıs ayında Edward'ın öldüğünü. annemin ölmek için daha iyi bir zaman seçemeyeceğini düşünmekte haklı olduğunu sanıyorum. Annemin ölümü onu çok üzmüştü. genç ve güzel bir kadından bahseder gibi konuşuyordu.

sabah kahvaltıları ya da çay saatinde kullanılacak. yeni doğmuş kardeşinin öldüğü o yıllar. Elinde el arabası koşarcasına uzaklaştı. altı yaşından önce olanları hiç hatırlamadığını söylemişti. . gebelik. doğum gibi şeyler küçüklerin önünde konuşulmayan konulardı. Oysa yaşamları daha sonra düzeldi. Onun için bahçe. Tekrar kendilerine gelmeleri de yedi yıl sürüyor. Evden eve. babanın sürekli uzakta olması. Swanny'nin doğduğu yıl ailenin en kötü dönemiydi. tipik bir Ken Dayı davranışı olurdu. ağaçlarının altında yemek yenen bir yerden öte değildi. Morfar'ın kucağında annem. Yine de bahçıvan ara sıra sonbahar yapraklarını ve kuru otları tutuşturmayı başarıyordu. (Daniel'in da düşünebileceği gibi) hatırlanması acı dolu çocukluk yıllarını unutmak istemesi olup olmadığını çok düşündüm. bütün bunlar Ken'in. Bunu kanıtlayacak bir fotoğraf da vardı: büyük bir gümüş çaydanlıktan fincanlara çay dolduran Asta. dut ağacı altında çay içilen Padanaram'ın "kullanışlılığından" (en sevdiği sözcüklerden biri) bahsederdi. Gerçekten de Torben ve Swanny'yle yaşadığı büyük çekişmelerinden biri de dışarda. bunu söylediğinde de Asta'nın kaşları inanmıyormuşçasına kalktı. anne ve babasının kavgalar ettiği. güneşin parlak olduğu günlerde oturulan. birisi ona bir bebek getirmişti. bahçede yemek yemek için yeterince çaba harcamamalarıydı. En azından yedi yıl. O dönemde. Ne istediğini sorduysa da anlaşılan Mormor. Böylesi. Swanny'ye göre bir öğleden sonra "yaşlı hanım" bahçeye inip el arabasını aldığında çok şaşırmıştı. Onun çocuk olduğu dönemde çocuk yapmak. Mormor doğayı seven. arkada oğlanlar. Ağacın altında çevresinde iskemleler olan masa yoktu. yanında Swanny. Torben açık havada yemekten hoşlanmazdı. Onun tercihi. hatırlanması acı verecek bir çocukluk geçirdiğini gösteriyordu. Altı buçuk yaşındayken taşındıkları Lavender Grove'u bile hayal meyal hatırlıyordu. Kadınların kaprislerine izin verilmemeliydi. daha önce de gördüm. Đngiltere'ye yerleşip yeni bir dil öğrenme zorunluluğu. ülkeden ülkeye dolaşıklığı. Swanny'ye göre neredeyse gururlanarak. cevap vermek istemediği zaman yaptığı gibi ağır işitiyormuş numarası yaptı. çiçekçiden gelme gül goncaları ya da seralardan alınma kokulu ve egzotik çiçeklerdi.eğilimi güçleniyordu. bahçıvanı arkasında şaşkın bıraktı. Londra ve çevresi dumansız bölge olarak adlandırılıyordu. Belki de doğruydu. Günlüğünde de öyle söyler. sanki biraz akılları gidiyor. çünkü kadınlar "tuhaf hayvanlardı". hatta doğanın varlığının farkına varan kadınlardan değildi. Mor yatağa uzanmış. Swanny ve Torben haftada üç gün gelen bir bahçıvan tutmuşlardı. fotoğraf uğruna hizmetçi önlüğü ve şapkası giymiş. Swanny'nin sorduklarını neredeyse aynen tekrarlarken. mutlu mutlu sırıtan Hansine. Sık sık. Bahçedeki çiçekler onun sevdiklerinden değildi. O zamandan beri Ken'in o dönemleri hatırlamamasının nedeninin. Bütün bunlar geçmişi karartmak için yeterliydi. Sert bir tik bankın dışında oturacak yer olmadığından. yoksa kulağı benimkinden bile duyarlıydı.Yaşından. Mormor Willow Caddesi'ndeki evin bahçesine çıkmazdı. yani 1960'larda bile ateş yakmanın yasak olduğunu düşünüyorum. belki de hatırlıyordu. Ken hatırlayamadı. . Swanny ise hep hayatının bir parçası olmuştu. bir kızı olmadığı için ne kadar şanslı olduğunu söylerdi. Yine de söylediklerinden fazlasını bildiğine inanmıyorum. ama içinden anlatmak gelmiyordu. Sık sık bundan yakınır. her ilkbaharda çıkarılıp bahçenin uygun yerine yerleştirilecek bir şemsiye de düşünülmemişti. Diğer taraftan. demişti Torben'e.

bunu başkalarının yanında yaptığında da özellikle çarpıcı ve içerikli bulduğu uzun bölümleri çevresindekilerin dinlemek isteyip istemediklerine aldırmadan yüksek sesle okumaya devam etti. Sekizinci bölüm . neden senin evde olmadığın bir zamanı seçerdim sanıyorsun? . her gün rastlanabilecek kişilerdi: Amy Dorrit. Dickens okumaya. mutfaktaki ocağı kullanabilirsin. En sevdiği kahramanlar. Günlükler saklanmış. lille Swanny. Genellikle de yanılırlar. Günlük yazmayı kestiyse. kendisinin tam tersine. bahçıvan da bir daha ancak bir yıl sonra ateş yakacağını söylemişti. Dickens'ı. . elbiselerini ve eskiden günlüklerini yukarıdaki odasında tutuyordu. Lizzie Hexham. lille Swanny? Biz ne yaparsak yapalım. çünkü havanın girmesi için dolaplarının kapılarını ardına kadar açık bırakıyordu. fotoğraflarını. değiştirmek istemiyordu. Swanny olan biteni Mormor'a sorduğunda sert bir cevap aldı: . hatta elbiseleri bile. Yürümeye. Bir keresinde Swanny.Eğer yakmak istediğin bir şey varsa Mor. bunun 1967 sonbaharına denk düşmesi gerektiğini sanıyorum. bekliyordu. Swanny'ye göre diğer bütün şeyleri göz önündeydi. Üçüncü kattaki odasına girdiğimi hiç sanmıyorum.Swanny saçını yaptırmaya gitmişti. Fikrimi değiştirdim. ki günlükler de bunu kanıtlıyor.Özel şeylerdi. hikâye anlatmaya. küllerini dağıtmıştı. Esther Summerson. Sidney Carton. "Yaşlı hanımın el arabasını kitaplarla dolu olarak geri getirdiğini anlattı. onlar bir şeyler diyecektir.Bu yaşa gelip de başkalarının ne düşündüğünün önemsiz olduğunu hâlâ öğrenemedin mi. seksen yaşındaki annesine odasına gitmek için üç kat merdiven tırmandırdığını öğrenenlerin ne diyeceklerini sorduğunda Mormor acıyla sırıttı. O odayı kendisi seçmişti. Mormor gelecek hafta yine ateş yakıp yakmayacağını sormuş. Swanny'nin merdivenlerin artık fazla geldiğini söylemesini dinlemiyordu bile. Eve döndüğünde bahçıvan gitmek üzereydi. Swanny ve Tor-ben'in davetlerine katılmaya. ancak o zamana kadar ateşi söndürmüş. ama günlükler görünürde değildi. Özel olmasaydı. Günlük yazmaya son verdiğinden beri onda büyük bir değişiklik görülmüyordu.

Macaristan değil. Onun için Tötonlardan nefret ederim. yani benim büyükbabamdı. Geçen yıl sıra Bosna-Hersek'teydi.29 haziran 1910 Jeg voksede op med Had til Tyskeme . til Prfjsen. ki öyle gözüküyor. Ayağında sürekli çektiren bir kangren vardı. længe for jeg blev ffdt. Anlaşılan otomobillerden sonra savaş onlara değişik geliyor. ben doğmadan çok önce. Saatler boyu en sevmediğim konudan. 1864'te bitmişti. savaştan ettiler. Housman bu akşam öyle diyorlardı.bugüne kadar bir daha gebe kalmadım. Danimarka'nın da savaşa girmeyeceğini söyledim. Sonra. kız olmasını tercih ederim. ama babamın bana ülkenin koca bir parçasını. Gülmemeliydim.nefret ederek büyüdüm. Hep başkalarının ülkesini ele geçirmeye çalışırlar. Danimarka'yı işgalleri. O kadar acı ve üzüntü çektim ki. Her üçü de Đngilizce'yi bu kadar güzel konuşan çocuklara gıpta ediyorum. Rasmus "w" ile başlayan bir kelime söylediğinde Housman eliyle ağzını kapatıyor.Siz kadınlar. hiç kimsenin tam olarak anlayamayacağı bir sır olarak kalacaktır. yazlık evlerine gidip kendini astı. nedendir bilmem -yeterince "sevgi" olduğundan. Schleswig'de oturan bir dayısı ve yengesi vardı. Đngilizcem mükemmelden çok uzak. hvordan vi maatte give Afkald paa en Del afvores Faedreland. ne anlarsınız ki! Mr. Sadece Avusturya. Krigen mellem dem og Danmark eller skulde jeg sige Besættelsen og Danmark var forbi i 1864. Gelecek yıl bir dördüncüsü olacak. det hele afSlesvig ogHolsten. Bazı şeyler yazılmayacak kadar derin oluyor. men jeg skal aldrig glemme. 11 şubat 1911 Bir kız daha. bunu günlüğüme dahi yazmadım. Avrupa savaşa hazırlanıyor. Housman'ın tebessümünü saklamaya çalıştığını gördüm. savaş çıkarsa bizim karışmayacağımızı. Schleswig ve Holstein'ı Prusya'ya vermek zorunda kaldığımızı söylemesini unutamıyorum. hvâd min Fader fortalte mig. Ama en korkuncu. . Bu söylediğime dikkat et. bir gün acı o kadar dayanılmaz oldu ki. . nedenini bilemiyorum. annemin savaşa katılan ve kötü bir yara alan babası. Hiç değilse Rasmus ve dostu iş ortağı Mr. Annem onu bir putrele asılı olarak hbuldu. Neredeyse eminim ve ömrümde ilk kez bir çocuk doğuracağım için mutluyum! Kocamın Danimarka'dan ilk dönüşünden sonra rahmime düşen çocuğu üç ay sonra kaybettim ve çok üzüldüm. Onlarla Danimarka arasındaki savaş. dedi Rasmus. Eğer çocuğum olacaksa. Bir .Bak. Onlara. Almanlardan -ya da onlara taktığımız adla Prusyalı ve Avusturyalılardan.eller Prfjseme og Østrigerne som vi dengang kaldte dem. Fransa ile Rusya da. Bir kadının içinde olanlar. dedi Rasmus gülerek. daha on altı yaşındaydı. üzerine Avrupa barışının yazılı olduğu Berlin Antlaşması'nı yırtmakta bir sakınca görmediler.

varmış. Kuşun ne için olduğunu bilmiyorum. Đlk olarak oldukça güzel bir ev. hiçbir zaman korseye gerçekten ihtiyacım olmadı. Üzerimde beyaz ipekli bir sabahlık. beni ortadan ikiye bölen bir kılıç gibi dayanılmaz bir sancı çektim ve doğdu. çok şık giyimli olmamı istiyor. Mutfağın arkasında ya da bahçedeki kulübede gizlice doğurup da aynı gün işlerinin başına dönen hizmetçiler bilirim. aylar boyu bu günlüğe bir şey yazmadım.oğlum olmasından o kadar korkuyordum ki. Đngiliz olan her şeye bayılıyor. Adını Marie koyacağız. kısa ve keskin oldu. "Đngilizler de söyleyebilecek" diyor. bilmem" ama Rasmus o sıralarda söylediklerimi pek dinlemiyordu. Dün sabah doğdu. Anlaşılan Westerby ailesinin hayatı epey değişti. benim için Swanhild'den sonra ikinci güzel kız ismi. Herkes bu kızın sanki Rasmus'un ilk çocuğu olduğunu sanacak! 3 mart 1911 Marie doğduğundan beri ilk kez sokağa çıktım. Rasmus beni atsız arabasıyla gezdirmekte ısrar etmiş de olsa. "Fransızlar da" dedim alçak sesle. Rasmus modadan neredeyse otomobillerden hoşlandığı kadar hoşlanmaya başladı. neredeyse doğumdan sonraki gün ayağa kalkarlar. Bugün otomobilde yeşil keten yakalı krem pardösümü ve üzerinde koca bir kuş olan şapkamı giydim. bununla sahnede gördüğü Marie Lloyd gibi "Maar-rie" diye telaffuz edeceklerini söylemek istiyor. bu yüzden kendimi iyi hissetsem de doğumdan sonraki birkaç haftayı yatakta geçirmem gerekiyor. Tabiî Rasmus bu ismi Đngilizce olabileceği için de beğendi. "bunun ne değeri var. "zor işlerde" Hansine'ye yardım edecek bir de kız. yürüyerek doğrusunu söylemek gerekirse koşarak.yetişebiliyorsunuz. O civardayken atsız araba demem yasak. O kadar yavaş gidiyor ki. Yeşil bir otomobil eşarbı ile beyaz tilki bir manşonum da vardı dışarıda olduğum sürece soğuktan dondum. Swanny doğduğunda Hansine yatağımın yanına sosis ve patates dolu koca bir tabak getirmişti. Bu sefer balıklı Krustader ve kızarmış tavuk vardı. kalkmak zorundadırlar. Ben sadece isimden hoşlanıyorum. sokağa çıkmak iyi oldu. kulağa da hoş geliyor. doğumdan birkaç gün sonra vücudum eski biçimini aldı. Hoş olmadığımı biliyorum. Zor bir doğum değil. Şimdiki en son Amerikan buluşu olan elektrikli bir şey. Sanırım müşterilerinin eve geldiğinde hoş bir kadınla karşılaşmalarının işi için iyi olacağını düşünüyor. Farklı amaçlarla da olsa hiç olmazsa bir kez bir konuda anlaştık. Hiçbir şeyin eksikliği çekilmeyecek yeterli para. bu doğumla bir öncekinin arasındaki farklılığı düşündüm. ama şu günlerde iyi göründüğümün de farkındayım. parmağımda da kocamın onu bu kadar mutlu ettiğim için (bu onun sözleri) almayı uygun bulduğu bir yüzük var. Aşağı tabaka kadınları böyle yapamaz. Şansım. ya "motor" ya da "otomobil" demem gerekiyor. Uyuyup iyi bir yemek yedikten sonra yatakta oturdum. Ona bir kız çocuğu doğurduğum için benden iyisi yok. . Giymek zorunda olmama rağmen. ama siyah ve yeşil kanatları var. sonunda. Ben artık bir "leydi'yim. ona şu "otoların" modasının geçeceği zaman (mutlaka geçecektir) kadın elbiseleri satabileceğini söyledim.

Son zamanlarda bana Vogue adlı bir Amerikan dergisi getiriyor. iyi gıdayı ve bakımı hiç gizlemiyor. Mogens artık on üç yaşında. yaşıtlarından daha uzun. -Bunda ne var? O sinir bozucu kahkahalarından birini attı. küçük pırlantalarının arasında bir de zümrüt taşı var.Ne yapacağımı söyleyeyim. . Marie hiçbir zaman onun kadar güzel olamayacak. Bazı kadınlar gibi elbiselere fazla önem verdiğimi sanmıyorum. bunlar söylemesi gereken şeylerdi. daha ufacık bir bebek olmasına rağmen bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bazen onu bahçeye çıkarıyor. Tabiî kısa süre sonra bütün çocuklarını aynı derecede sevdiğini. tatlı ve yumuşak bir çocuk. Nedenini düşünemiyorum bile. içinde de tam istediğim kürkü gördüm. benim istediğim iyi giyimli olmak. Kızını sevdiğine bir şey demiyorum. insanların bana bakması. Swanny'cik ise sadece beş yaşında. dedi. yabancı olduğunu hemen anlıyor. . Ona sordum. saçları altın gibi parlak. Parmağımdaki yüzük 22 ayar altın. tam da istediğim gibi. teni süt kadar beyaz. Oğlanlar küçükken pek onların farkına varmazdı. küçücük elini bacağının üzerine koyup bir şey sorduğunu. Yüzüğü Lea Irmağı'na atmaya ya da Hansine'ye vermeye hazırım. Bu yüzüğü çok seviyorum. Bütün çocuklarımızın içinde en güzeli de o. baş döndürecek kadar güzel. Kız daha üç haftalık. Marie'yi kucağından bırakmıyor. Şurası bir gerçek ki beni seviyor. ama onlarla hiç futbol ya da kriket oynamadı. Swanny'nin ona doğru yöneldiğini.onun birini sevdiğini görmek o kadar değişik ki. Amerikalıların dediği gibi. bunu da nereden çıkarıyormuşum. Đşin ilginç yanı. Şu küçücük güzel kız. Israr ettim. ama bu sevgisinin Ford motorlarından daha uzun ömürlü olacağını sanmıyorum. Marie doğduğundan beri daha da kötüleşti ya da öyle görünüyor. kendimi zorlayıp sordum. hepsinin eşit olduğunu söylemeye başladı. buna rağmen görünüşünü beğenmiyor! Sonunda kabul etti.Rasmus titrediğimi gördü ve duymayı hayal bile edemeyeceğim bir şey söyledi: . çenesinde sakalları bitmeye başladı. yutmadım. sevdiği için mutluyum da. sana bir kürk manto alacağım. Neden bilmem. Aralarına beyaz tilki kürkü işlenmiş Acem koyun postu. ama her zamanki gibi abartıyor. oysa oğlanlar bundan hoşlanırdı. ilk önce bunun saçma olduğunu söyledi. Her şeyiyle (neler olduğunu hiçbir zaman açıklamadı) Đngiliz olmak istediğini biliyorum. ama hiç olmazsa kelimeleri yanlış anlaşılacak gibi telaffuz etmiyorum. Neyse. Benim de aksanım kötü. benimkiler gibi sert lacivert değil. Yüzüğün 500 pound'a mal olduğunu söylüyor. biliyorum. ama Rasmus'un küçük Swanny'imi seveceğini bilsem feda etmeyi göze alırdım. oğullan var diye gururlanırdı ama hepsi buydu. ama hayatta bazı şeyleri böyle elde edemeyeceğimin farkındayım. gözleri deniz mavisi. Bu sözünü ona hiç unutturmayacağım. elbiselerim için kaç para harcadığımı merak etmeleri ve bu kadar göze batan bir şey giymeye nasıl cesaret edebildiğimi düşünmeleri. Swanny'nin görünüşünü beğenmiyor. orada duran otomobilleri gösteriyor. Oğlanlara kötü davranmıyor. hatta Fordların uzun ömürlü olacağından eminim. her yere taşıyor. onu konuşurken duyan herkes. ama akümülatör gücünden ve çıkarılabilir silindir başlıklarından haberdar olması gerekiyor.O kadar Danimarkalı ki. neredeyse babasının boyunda.

Rasmus'u evin içinde görmek kolay değildir. mideni bulandırıp başını döndürecek bir koku. "Biz" diyorum ama aslında bebeği alan ve o görmeden eve saklayan benim. bu gibi düşünceleri kafamdan atmaya çalışıyorum. sanki demiri eritseler nasıl kokmasını beklersen. Bahçenin bitiminde. Marie kucağımda kıpır kıpır oynarken. kaçıyorum. Đçine bir otomobil konacak kadar büyük. dev gibi bir duvarcının çalıştığı bir boşlukta otomobili durdurdu. içimden onu öldürmek geliyor. oğlanlar için Nuh'un gemisini yapmayı düşündü. kaçırmıyorum. . sokağa çıkıp yürüyorum. Belki de Rasmus diğer erkeklerden pek de farklı değildir. motorlarıyla burada oynuyor. South Mill Fields'ta oluyordu. erkeklerin ise dışarda olmasını gerektiren bir kural var. Onun değişik birisi olduğunu yazmak istiyorum. üstelik bir kız babasını bu açıdan hiç tanımaz ki. bir saat boyunca adamın taşı işlemesini izledi. Rasmus bir karta adını yazmakla yetindi: "Mor ve Far'dan sevgilerle." Uzun zamandan beri bu günlüğe Rasmus'la ilgili bir şevler yazmak niyetindeydim. ne kadar yıkanırsa yıkansın. Onda gerçekten sevmediği nedir? Böyle düşünmeye başladığımda korkuyorum. bütün o hayvanları oyarak yapmaktı. Biraz uzun solusan. Bjfrn için bunun yanında penceresi. Sanki kadınların evin içinde. öyle. gerçek kiremitlerle kaplı bir çatısı olan bir kulübe yaptı. Anladığım kadarıyla ona çekici gelen şey. ama bunu nasıl bilebilirim? Hayatım boyunca sadece bir tek erkekle birlikte oldum. biraz acı. bir sürü de aleti var. Eğer onunla sabahın sekizi ile akşamın dokuzu arasında bir şey konuşmak istersem. Bütün bunlar çevredeki en sıkıcı yerde. bundan sonra heykeltıraşlık çıkarsa hiç şaşırmayacağım. Rasmus ise dışında yaşıyoruz. Eve döndüğünde. Atölyede bir tezgâhı. bir tek erkekle evlendim. Bugün otomobile binip küçük Swanny'yi doğum günü gezisine çıkardığımızda. O kulübede motorları parçalara ayırıp tekrar bir araya getirerek saatler geçiriyor. Aslında evdeki Danua yavrusu Bjfrn'ün daha çok farkında. Ona hediye olarak gerçek boyda ve gerçek saçlı bir bebek aldık. Rasmus da bunu böyle anlıyor. Kulübeyi ne kadar beğendiğimi saklayamadım. "Dışarıda çok kaldın" diyor ya da "Evde yapacak bir işin yok mu?" Bjfrn'ün kulübesini bitirdiğinde. atölyeye çevirdiği bir kulübe var. çünkü böylesi iltifatlar başını döndürebilir.Rasmus'un ise bir köpeği kovar gibi elini ittiğini gördüğümde. Benzinin değişik bir kokusu var. Doğu'da haremlere kapatılan kadınları duyduğumuzda öfkelenip yumruklarımızı sıkıyoruz ama burada neyin farklı olduğunu görmekte doğrusu zorlanıyorum. benzin kokuyor. Genellikle babasının en iyi yanlarını ya da görmek istediği tarafını görür. Aslında ilginç. Her zaman yapmak ya da imal etmek istediği şeylerden bahseder. ya iş konuşmalarından birinin ortasına dalmam ya da atölyesine kadar gitmem gerekiyor. Tabiî ki evden çıkıyorum.ben evin içinde. oysa genellikle ona böyle bir davranışta bulunmamaya çalışırım. Sonunda dün atölyeye gittim ve oğullarının kaç yaşında olduklarının farkında olup olmadığını sordum. En son isteği cam üflemek. ama doğrusu da bu. Bugün altı yaşında. 28 temmuz 1911 Küçük Swanny'nin doğum günü.

Öyle düşündüğünü biliyorum. sanki dokunsam ağlayacakmış gibi oldu. Bu söylediği Danca ve oldukça komikti. Adı ne? . dedim. gelip bir sormak istedim. öyle değil mi?" . ama düşününce Kopenhag'da da bir erkek arkadaşının olduğunu hatırladım. belli ki bir şeye şaşırmıştım. . onun için her şeyin Đngiliz olması şart. niyetim alay etmek falan değil.Bebek oyuncakları yaparak zamanını boşa harcamadan önce. dedi. dedim.Sam Cropper. Đngiltere'ye o denli çılgıncasına âşık ki.Buraya böylesine saçma sorular sorarak aklımı karıştırmaya mı geldin? Benimle hep böyle sıcak konuşur. Bu sabah benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi. Hansine?" diye sorunca şaşırıp kızardı. "Hansine dedi ki. yine de dudaklarımın oynadığını gördü. "Kadın bizim sokaktaki bir evde mi çalışıyor. kendimi gülmekten alamadım. Tabiî ki bir kadından. . Ona bir şey anlatılmasından hiç hoşlanmaz.Eğer bir şeyler yapmak istiyorsan. ama cevap vermiyoruz. "Lille Mor" dedi. Sizin için komik görünmeyebilir. Hiç böyle bir şey aklıma gelmemişti.Kadın değil. Đkimiz de soru soruyoruz. Yıllardır bu çeşit arkadaşları olmuştu. erkek. aptallaşma. Knud da on bir. Konuşmalarımız böyledir. 'Annen bazen çok acımasız olabiliyor'. Gülmemek için kendimi tuttum. Şimdi farkına vardım. çünkü bunu daha birkaç hafta önce küçük Swanny'den duymuştum. konuyu değiştirerek oğlanlardan bahsederken neden Jack ve Ken demediğimi sordu. demiryollarında çalışıyor. bu da pek hoşuma gidiyor.. . Tabii onunla alay ettiğimi düşündü. hep yaptığı gibi önlüğünü ellerinin arasında buruşturup çekiştirmeye başladı. Mogens on üç yaşında. Bana "lille Mor" diyor ki. ne istediğini sorunca da bir arkadaşını çay içmek üzere mutfağa davet etmek için izin istedi. dedim. kendi gibi bir hizmetçiden söz ettiğini sandım. Çok acımasız olduğumu düşünüyor. Belki unutmuşsundur diye söylüyorum. . ben de ona bana hiç kötü davranmadığını söyledim. Tabiî ki onu çaya çağırabilirsin. neden Swanny'ye bir bebek evi yapmıyorsun? Cevap vermedi. bu kez de öyle oldu. .Hadi hadi. Hiç kötü davranmadın. sadece şaşırdım. hiç.Evde yapacak bir şeyin yok mu? diye sordu. 5 mart 1912 Hansine'ye kur yapan bir adam var. dedi. ama kulaklarıma inanmakta güçlük çektim.

Bazen olabilirim.Orada. Hansine her zamankinden de fazla kızardı. bana hep koyun budunun ön kısmını hatırlatır. birlikte epey şey geçirmiştik. Küçük Marie yemek sandalyesinden gülerek ve kaşığını sallayarak dört bu yana yemek saçtığından yemek odasındaki eşyaların üzerine kılıflar dikmemiz gerekti. iyi kitap ödünç alacağım. yakışıklı erkeklerin güzel kız peşinde olmaları beklenir. Hansine benim verdiğim ipekli bluzlardan birini giymiş. Hansine uzun boylu ve yakışıklı bir erkekle mutfak masasının yarımda oturmuş çay içiyor. saat dörtte de Swanny'yi yatağa bırakırken bir fincan da çay getirdi. Madam. Küçük Marie'yi kucağına bıraktım ve tekrar mutfaktan geçtim. Eğer hamalsa. Zavallı Emily bulaşıkhaneye hapsolmuş. Yani benim bazen acımasız ve kötü olduğumu düşünüyorsa. Đnsanlar da bana hep iyi davranmadılar. Bir kadının sarışın ve mavi gözlü olduğunu söylediğinizde. Genellikle gösterişsiz olanlardan tercih ederler. evin hanımı olduğumu unutmamasını. satın aldığım da fazla hoşlanmadığım bir kitapta. bir daha böyle bir şey yaparsa kendisine iş arayabileceğini söylemeyi düşündüm. bence de yazık olur. Hansine de başparmağını geriye doğru kıvırarak gösterdi: . sevgilim. önlüğünü de bir yerlere saklamıştı. Yine de onu çekici bulan adamı merak etmekten kendimi alamadım.- Sanmıyorum. hele o koşullarda. Ama bence yüz hatları çok daha önemli. ama gerçekte hiç de böyle değildir. Hemen onunla tanışmak istiyorlar. başka yerde yemek vermesi için zile basıp Emily'yi çağırıyorum. Ne var ki böyle davranamayacağımın farkındaydım. öyle de olması gerekirdi. Beni görünce oldukça şaşırdılar.Emily nerede? diye sordum Đngilizce. Suratı geniş ve yuvarlaktır. eline de bir fincan çayla reçelli bir dilim ekmek tutuşturulmuştu. eminim bütün kadınlar bavullarını onun taşımasını istiyordur. yemek salonuna gönderilenlerden daha güzel görünen pastalardan yiyordu. Kedi gibi bakıyor. Bazen buna daha fazla dayanamıyorum. Demiryolunda ne iş yapıyor. Hansine ve ben birbirimizi uzun zamandır tanıyorduk. Bu nedenle halk kütüphanesine üye olup. Ama bugün kızımı dışarı kendim çıkardım. dedim ama için için köpürüyordum. Bu Cropper ünlü bir Đngiliz hukukçusu olan Edward Marshall Hall'a benziyordu Sıradan bir işçi için fazla dik ve seçkin görünüyordu. Đlginçtir. Swanny'yi okuldan alıp geldi. genellikle aldığını verirsin. Emily görünürde yoktu. insanlara -özellikle erkeklere. Sanki Đngilizlerin deyimiyle iri ve güçlü bir köylü kadını gibi.güzel olduğunu söylemiş oluyorsunuz. belki de haklıdır. Önce Hansine'yi çağırıp kızıma böyle bir şey söylemeye nasıl cesaret ettiğini sormayı. burnu da çorba kaşığına benziyor. doğrusu merak ediyorum. Oysa Hansine'nin ağzı kahve fincanına. sessiz tavşanlar gibi oturuyorlardı 2 haziran 1913 . Bunu bir kitapta okumuştum. .

tavsiye edip vaaz verdiği bir ilişkide sevginin ayakta kalması çok güç. Eğer Rasmus'a söylersem. Ejnar. sadece Hansine'nin talibi. zevklerimi. Her şeyden önce. Asta? diye sordu. Teyzeyi sevmedim. Eğer ciddi olsaydım bunu şimdi değil iki hafta önce. Frederikke Teyze'nin. teyzenin o tekdüze konuşmasıyla da söylediği gibi hep kendini düşünmenin de bir yararı yok. olabildiğince komikliğe ihtiyacım var. tahmin ettim. .Ne arkadaşı? . "Kimi kastettiğini anladım. Danimarka ordusunda subay olan kuzenimden. Đlk defa bu evde ne kadar az kitap olduğunun farkına vardım. dolu ve önemli bir mühendisin beni kıskanacağına inanmamı istemez. Benden başka kimse kitap okumuyor. oysa ben yaz günü siyahlara bürünmek niyetinde değilim. yine de bütün o yolu tepip cenazeye katılmayı istemezdim. oysa o beni çok sevdiğini. O zaman anladım. Đyi Đngilizce okuyorum. Kitaplar benim olduğu için memnunum. teyzenin gerçekten öldüğü gün yapmam gerekirdi. Emily gibi çoğu Đngiliz'den daha iyi okuduğumun farkındayım. Çok gelişmiş bir ahlak anlayışım olmamakla birlikte. ilk önce bunu yazmamaya karar vermiştim. Rasmus bile. Başlangıçta. Bana telgraf çekseydi daha iyi olurdu. Yine de oyuna devam ettim. Reddetmeyeceğim. insanların ne yaptıklarını görmeyen hatta insanların varlığından bile haberi olmayan Rasmus bile Cropper'ın farkında. kendi kendimi üzeceğim. . Böyle devam edersem. Yazmam gereken çok eğlenceli bir şey oldu. Onun için Hansine hakkında yazacağım. Hackney'de oturduğumuz sırada tanıdığımız Lutherci papaza benzeyen vaiz maskesini taktı. hele hele ahlak anlayışımı eleştirmediği tek bir gün bile olmamıştır. kötülük yapacak fırsat bulamadığım ve korkaklığım yüzünden iyi göründüm.Bu sabah Ejnar'dan. Üstelik. ahlak kurallarının ne olduğunu biliyordum. Daha doğrusu. Ona ait olup da isteyebileceğim tek şey o kitaplardı. Birinin sürekli olarak ötekine ne yapması gerektiğini söylediği. Cropper'ı evde üç kez görene kadar tek kelime etmedi. sanki gözümün önünde bir ışık çakmışçasına 'Tamam" dedim. Öleni sevmedikçe yas tutmak bence yalancılık gibi bir şey.Arkadaşın kim. ne demek istediğini anlamamış gibi. Charles Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş bütün eserleri koleksiyonunu bana bıraktığını söylüyor. Her neyse. Daha sonra yüzüne. giyimimi." Kıpkırmızı oldu. zaman anıları soluklaştırıyor. Cropper'ın da buraya tahminimden daha sık geldiğini düşünüyorum. teyzenin öldüğünü öğrendiğim gün gülmenin doğru olmayacağını düşündüğümden. Rasmus. neredeyse suçlu gibi davrandım. O bir bey değil.Dün bahçede karşılaştığım uzun boylu bey. galiba ona söylemeyeceğim. davranışlarımı. Frederikke Teyze'yi görmeyeli dokuz yıl oldu. Ama bu da çok aptalca olacaktı. sekiz yıldan sonra okumam da gerekir. benim hiç doğurmadığı kızı olduğumu söylerdi. Şu anda Cropper'la birlikte dışarı çıkıyorlar. onun gibi akıllı. Asta" derdi hep. Öte yandan da. "Kendi içinden çık. En sonunda. Đzinli olduğu öğleden sonra sürekli olarak buluşuyorlar. biliyorum yas tutmamı isteyecek. her Đngiliz gibi bir işçiyi soylu bir beyden . Öyle sanıyorum ki teyzenin beni görüp de konuşma biçimimi. Rasmus. yine de hiçbir zaman ana dilinde okumak gibi olmayacak. Frederikke Teyze'nin öldüğünü bildiren bir mektup aldım.

Rasmus her zamanki gibi unuttu. bir saniye bile rahat durmuyor. Bu hediyeyi kalem uçlarını temizlemek için kullanmayacağım. Roper'ı taklit ettiğimi düşünüyor. beni odamda sakince oturur ve bu günlüğü yazar buldu. Rasmus'a hatırlatmaya cesaret edemez. Aslında yazarken görmedi. Kendi eliyle diktiği bir kalem bezi. son yüksüğümü deldiğimden Marie'den yeni bir yüksük. gözleri kapalı ve konuşmuyor" dedi. hepsi hediye verdiler: Mogens'ten domuz derisi bir kese içinde bir makas. yakında orta yaşlı olacağım. elinde bir aletle çıkageldi.üzerine de "Mor" yazmış. "Đşte senin için" dedi. sevdin mi?" . ama sen de kullanabilirsin. elbiseleri dışında hiç de işçiye benzemiyor. Doğru. Harisine korku içinde merdivenleri tırmandı. çünkü defteri hemen çekmeceye attım. Swanny'nin hediyesini uzun uzun yazabilmek için sona bıraktım. Sanırım Rasmus benim Mrs. böylesi daha iyi. eğer babamın dediği gibi hayat yetmiş yılsa. sevgiyle hazırlanan tek hediye onunki. Bütün çocuklarımın içinde en yaramazı o. değil mi?" Bunu yapacak kadar alçalmayı kabul edemem. Bir telefon. biliyorsun değil mi. Neyse. "Nasıl. Bu haldeyken onunla konuşmaya çalışan zavallı çocuklara acıyorum. Kapı komşum Mrs. onun bir kusur işlemesi imkânsız. Bu öğleden sonra korkunç bir şey yaptı. Hansine'ye giderek "Mor yere düştü. Hızla düşündüğünü görebiliyordum: . Sevgilim?" ya da "Gelecek perşembeyi unutmadın. Geçen hafta sinemada izleyip kullanmaya can attığım cümleyi hatırladım. "Gelecek cuma ne var. ortasına kırmızı bir gül işlenmiş -en sevdiğim çiçeğin gül olduğunu biliyor. Hatırlayacak kadar sevmiyorsa. o yüzden beni . mor bir keçenin kenarlarını işlemiş. Bugün otuz üç yaşındayım.Bu benim doğum günü hediyem mi? diye sordum. Knud'dan gümüş bir kutu içinde üzerlerine "A" işlenmiş iki mendil.ayırt edebilmek zorunda olduğunun da farkındadır. hep saklayacağım. birkaç gün öncesinden hatırlattığını söylüyor. unutsun daha Đyi. 6 temmuz 1913 Yine doğum günüm. yarını unutmadın. Bir tek Marie dışında tabiî. Evans kocasına doğum günü ve evlenme yıldönümünü unutma fırsatı tanımadığını. Sanırım Hansine çocukları uyardı. dedi. . Cropper. dedi. Rasmus akşam yemeğinden biraz önce. "Milyonlarca teşekkür" dedim.Tabiî. eline geçeni yırtıp oyun oynuyor. Bir saat boyunca surat astı. oysa ondan bahsedildiğini hiç duymadı.Yani bunu kim kullanacak? Đş için buna ihtiyacım olacak. Daha önce hiç görmediğim bu aleti fotoğraflarından tanıdım. çünkü bütün hediyeler içinde evde yapılan.

Sanırım Marie bu oyunu ilgi çekmek için uydurdu. Sanki bir macera gibi. büyüdüğünde de tıpkı bana benzeyecek. Yine bir çocuk ya da aptal muamelesi görmemek. paket yapmayı. Onu çok neden onu sevdiğini merak ediyorum. Padanaram adlı büyük ve yeni bir ev. Highgate. Yine de yalan söyleyip kurtulması doğru olmaz. Dokuzuncu bölüm . Aslında. bir ay içinde taşınmak zorunda olduklarım söylemesini kabul edemiyorum. O yaştaki halime tıpatıp benziyor. Tavuskuşu mavisi gözlerimi. Şiddetli bir tokat atıp genç gözdesinin yaptıklarını Rasmus'a anlattım. fazla dert etmiyorum. sanki bu kez doğru seçim yapmıştı. saçları da ıslak kum renginde. Yine de bir erkeğin on altı yıldır evli olduğu bir kadına yeni bir ev aldığını. Shepherds Hill'de. toparlanmayı. Kendi yapamadıkları. Tek cevabı. Üstelik bir mezarlığın yanında oturmak da istemiyordum. özellikle de yeni evdeki ilk geceyi çok seviyorum. Bir doğum günü daha geçti! 20 eylül 1913 Taşınacağız. değişikliği.sakin sakin oturup pencereden dışarı bakarken buldu. fırlak elmacık kemiklerimi ve ince dudaklarımı da almış. Ama hayır. taşınmaktan hoşlandığım için. yaşayacağım evin seçiminde söz sahibi olmak isterdim. anlayamadıkları bu davranışların onları dışarıda bıraktığına inanıyorlar. Hemen West Hill çevresindeki eski köyü ve o korkunç eski evleri düşündüm. Taşınmayı. Küçük çocukların annelerinin bir şey yazmasından ya da okumasından pek hoşlanmadıklarını öğrenmiş oldum. Diğer evlilikler hakkında fazla bir bilgim olmasa da kol kola yürürken gördüğüm çiftlerden ya da Rasmus'un otomobil sattığı insanların evini ziyaret ettiğimde gördüklerimden. karı ve kocanın bazı şeyleri birlikte yaptığı evlilikler olduğundan eminim. Belki de o insanlar da hiçbir konuda diğerinin düşüncesini öğrenme zahmetine girmiyordur. iki yıl ve beş aylık bir kızın böyle bir şey yapması için ne kadar akıllı olması gerektiğini söylemek oldu. Nerede? diye sordum. Sevgili kocam bunu bu sabah bildirdi.

Swanny'nin iki hafta önceki ölümünden bu yana eve gelen başsağlığı mektuplarından koca bir yığın oluşmuştu Ölümünden bir yıl öncesine kadar Swanny'nin haftada üç gün gelen bir sekreteri vardı. Onu terk etmedim. son bir öneri de kitapları kasete kaydetmekten söz ediyordu. Cary Oliver'ı Đlk tanıdığımda. Cary'nin bile bunu böyle kabul edeceğini düşünüyorum. oturup işe giriştim. Genellikle de adım televizyon dizilerinde gördüm. Hâlâ o nefes nefese ders verir sesiyle konuşuyordu. Üstelik imzasını hangi adla atacaktı ki? Benimsediği o ikinci kişilikten sonra. ancak Swanny'nin ilk krizinden sonra işi bıraktı. Biliyorum. şimdi yakalandığını düşünüp telefonu kapatacaksın ama lütfen. .Mesajımı aldın ve benden nefret ediyorsun. Zaman zaman Gary'den bahsedildiğini duydum. Yine de neden aradığını bilmeden de mutlu yaşayabileceğime karar verdim. telefonu yüzüne kapatmayacağım. çalınacak ya da terk edilecek eşya değildir. oysa binlerce hayranı vardı. yine de öyle olmaya çok yaklaşmıştı. BBC'de çalışıyordu. Amerika'ya gidip kayboldu. Günlükler uzun zamandan beri televizyona uyarlanıp çekilmiş. bunu anlatmak için başka bir yol yok. Sesim bana bile fazla çatlak geldi. ödünç alınacak. imzasını bile atacak durumda değildi. Annemin son nişanlısının oğlu Psikiyatr Daniel Blain'le beş yıldır birlikte yaşıyorduk. Onu sevdiğim tek erkek olarak adlandırmak abartılı olur. Swanny de hayranları için annesini temsil ediyordu. Oldukça cesur ve dramatik olduğunun farkındayım. On beş yıl çok uzun değil.. Evden çıkan ben oldum. Bir okuyucuya teşekkür etmek -genellikle hepsi de kadındı-başsağlığı dilekleri için teşekkürlerimi iletip günlüklerin yayımına devam edileceğine söz veren yüzüncü kartı yazmıştım ki. çok daha sonra da boşandılar. yaptığım daha çok yapıcı firar denilen bir şeydi. Swanny'nin çok tanıdığı yoktu. Đstemediği sürece kimseyi başkasının elinden alamazsınız. Cary telefon etti. bu kadın Swanny'nin yazışmalarını takip ederdi. Oldukça başarılı bir yapımcı oldu. lütfen telefonu kapama. insanların özgür iradeleri vardır. böyle alanen sadece geçen bir gece gibi. Daniel. Daniel ve Cary daha sonra evlendiler. Ne var ki telesekreterde duyduğum sesi on beş yıldır. Dürüst davranıp ne istediğini merak ettiğimi söylemeliyim. Cary gözünü ona dikti ve aldı. cesaretine hayran oldum. Sevgilimi elimden alıp evlendi. Beni arayan oydu. bunun cevabı hazır.Cary.1960'ların sonuna doğru. . "başucu kitabı" olarak da okunmuştu. . Đnsanlar kapılacak. Artık Swanny bir mektupta yazılanları anlamak bu yana. ötekinin imzasını atmak isteyebilir miydi? Kısacası benden başka mektupları cevaplayacak kimse yoktu. Eğer beni gerçekten sevmiş olsaydı. daha doğrusu annesinin binlerce hayranı vardı. telefonda heyecanlı bir ifadeyle düşüncesini açıkladığı o geceden bu yana hiç işitmemiştim: "Ne kadar da yakışıklı!" Telefonuna cevap vermedim.. Belki de sevmedi. yani fazla arkadaşı yoktu demek istiyorum. Ağzım kurumuştu.

Farkında bile değildim. Cevap vermedi ama telefon sessiz değildi. .Tabiî var. öyle değil mi? . Dikkatle konuştum: Konuşmayalı çok uzun zaman oldu. eksik bölüm.Neden bahsettiğini anlamıyorum.Eksik parça mı? Bunu ilk kez duyuyorum. Haydi. rahat bir nefes daha alacağını. Ann? Gerçekten. Ann. . diye devam ettim. yakalanmakla ne demek istedi? Evin dışındaydım. . Düşünüyordum. Bir çocuk gibiyim. Söylemiştim.Önce bana yayımlanmamış günlüklere göz atmayı yasaklayıp yasaklamadığını söyle. bir kedinin mırıltısını andırıyordu. beni bağışladın mı? . Bunu kimsenin görmesine izin verdin mi? . onun adını anmak istemiyordum.Konuşuyorum. Tamam mı? Gerçekten de bağışlayabiliyor musun. . Gerçekten de şaşırttı. daha iyi olmaz mı? Önce bunu halledelim. . Benden istediğin bir şey var. Düşündüm. Duyduğum nefes. Daha sonra konuştu: .Benden ne istediğini söylesen.Değil miydin? . Bağışlanmış olmanın tadına varırmışçasına bir süre bekledi. Orada olması gerekirken olmayan bir şey mi var? . .Ne? .Eğer bilmiyorsan. bir çocuk gibi davrandığımı düşündüğünü biliyorum.Kendi prodüksiyonlarından birinde iş bulabilirsin. şaşırt beni. "Daniel şimdi seni duymalıydı" diye.Birinci günlükte kayıp bir bölüm var. Artık nasıl derler temiz bir sayfayla başlamak istiyorum. Oldukça başarılısın. Cary.Peki. telesekreteri de devre dışı bırakmıştım. ama bir şey söylemedim. bunu sen de biliyorsun.Oh. hiç olmazsa benim de bir fırsatım olacak demek. zor bir dönem. seni bağışladım.- Konuşacak mısın? . Bağışlanmak istiyorum. Önce her şeyin iyi olduğunu söylemeni istiyorum. Şimdi benden ne istediğini söyle.

. neden söz ettiğini anlamadığımı söyledim. hani hizmetçi. dedi. Asta'nın gerçek kızı olup olmadığı konusunun o kadar da önemli görülmeyeceği açıktı. Hansine.. Swanny onun aracısı. . . . senin teyzen kim? Senin teyzenin kim olduğunu bilmiyorum bile.Ne istediğini biraz sonra belli etti. ama teyzen olabileceğini hiç düşünmedim. Yakında daha da çoğalacaklardı. tercümanı gibi görülüyordu. buluşabilir miyiz? Gelebilir misin? Dayanabilir misin? Bir an düşünüp gidebileceğime karar verdim. en ilginç olanı. Ne de olsa Swanny ünlü bir kişi olmuştu. Özür dilerim. . Büyük bir samimiyetle.Roper. Yine de Cary'nin bilmek istediği şeyin Swanny'nin doğumuyla ilgili olduğunu anladım. Đşte.Aman Tanrım. radyo programlarına çıkıyor. . Đşte bu! Gerçekten de bunları bilmiyor muydun? . dergilerde mülakatları yayımlanıyordu. Hansine'yle çay içmeye gelen kadın ve çalıştığı evdeki insanlar hakkında daha fazla bilgi verir. televizyona konuk oluyor.Yine de bana ne konuda olduğunu anlat. neydi adı. Hansine eve gelir ve komşu evde ya da arka sokaktaki evlerden birinde çalışan bir hizmetçiyle tanıştığım anlatır.Sonra.. Anlaşılan kendimi farkında olmadan bu konuya fazlasıyla kaptırmıştım. Tabiî gidebilirdim.Asta'da. . . Sanırım öyle. . onun bir şekilde akraba olduğunu biliyordum. .Evet.Swanny Kjær. şeyin hakkında bir bölüm var. isteğinin Swanny'nin kökeni ile ilgili olmasıydı. . evinde çalıştığı insanlar Roper. Bebekliğinde ne var? Umarım bu konuda paparazzilerin saldırısına uğramadın? Bu konunun ne olduğunu. bir anlamda sözcüsü. ne olabileceğini sordum. Đnsanların ilgisini çeken Asta'ydı. birinci cildin hemen başlarında. karısı ve kayınvalidesidir. Şimdi öldüğüne göre.Ann.Teyzenin bebekliği mi? Ann. ne var ki hayattayken. satır satır ezberlediğimi varsayıyordu. tabiî. kelime kelime. toplumun ilgisi ona değil.. Roper hakkında bir dizi yapmak istiyorum. Belki de ilk kez birisi benimle konuşurken bütün günlüklerin içeriğini bildiğimi.Teyzemin bebekliğiyle ilgili olup yayımlanmamış tek bir nokta bile kalmadığından eminim. onun elinde bulunan ve henüz yayımlanmamış günlüklere dönecekti.

Sellway. daha önce böyle bir boşluk görmediğim için şaşırmıştım. Anlaşılan Asta konuyla fazla ilgilenmemişti. Asta da defterine her gün yazmamıştı. iki kuşaktır uzaklaşmış olmaktaydı. Daha sonra. 30 ağustosa kadar bir şey yazılmamıştı. Annemin ölümünden aşağı yukarı iki yıl sonra. kendimi "Asta buna ne tepki gösterir?" diye düşünürken buldum. 15 ekim tarihinin altında "Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamla" ilgili bir bölüm okudum. anneannesinin ölümünden hemen sonra tanıştığını hatırlıyordu. Swanny çok daha değişik düşünürdü. Swanny de annemin ölümüyle doğan boşluğu kendi kökeniyle ilgili endişeleriyle doldurdu. bir süre bu adı daha önce nerede duyduğumu düşündüm. aşağı tabakadan bir değil. Mektubu okumaya başlamadan. Paul Sellway'in bir doktor (derin saygı duyduğu ama sevmediği bir unvan) olduğunu öğrenince inanmayacaktı.. Mrs. Şimdi düşündükçe nasıl olup da daha fazla bilgi istemediğime şaşıyorum. Merak. bir doktor ha? Aptal Karoline gibi bir çiftlik hayvanından farksız o köylü Fink'in torunu! Morfar'ın kendisinin de bir ağıldan (hem de birçok açıdan) gelmiş olmasının fazla bir önemi yoktu. Mektubunu antetli kâğıda yazmıştı: Dr. Ne yani. çarşamba günlerini başka türlü doldurmayı. Kendi kökleriyle ilgili araştırmasını sürdürürken.. Sonra. adresi de Londra E8'di. Teyzemin ölümünden sonra acımı paylaşmak istediğini belirtiyordu. Bütün fark. Bir adam. yani o zaman. Maureen'in. yani Hansine Fink'in torunuydu. Joan (kızlık soyadı Cropper) ve Ronald Sellway'in oğullarıydı. . P. Swanny'nin doğumundan iki gün önce. ama kim olduğunu anlamak için sonuncu paragrafa kadar okumak gerekiyordu. 1943 yılında doğmuştu. evinde çalışan diğer insanlarla ilgili bölümleri gördüm. 26 temmuz 1905 günü yazılanlardı. Roper değil. Kendi Asta cildimi buldum. Günlüklerde boşluklar olur. Mrs. Mektup birkaç paragraflıktı. cahil Hansine'nin torunu. ama ne olduğunu çıkaramadım. Sokakta düşen yaşlı adam. ilk sayfalarını okudumRoper diye birisinden bahis yoktu. Bütün bunlar. bazen haftalar boyunca yazmadığı da oluyordu. Hyde" diyordu. Sellway. Onunla küçük bir çocukken. Daha sonra Asta bu insanların oturduğu sokağa gittiğini. Hansine'nin kızına da gitmişti. ama aklıma gelmedi işte. gerçek züppelerin büyük çoğunluğu gibi. Paul Sellway adlı birinden geliyordu. böyle davranmasının nedenini açıklayamıyordu. Tıpkı tabiatın boşluktan nefret etmesi gibi. karısı ve karısının annesinden söz ediliyordu. günlük telefon konuşmalarını yapmamayı öğrenmişti. sadece Cary'yle iki gün sonra buluşmak üzere sözleştik. Hizmetçi ev sahibinden bahsederken "hanımım. Nedendir bilmem. evlerine baktığını. Kız kardeşinin ölmüş olduğunu kabullenip alışmıştı. Hepsi bu kadardı.Söylediği adlar bana hiçbir şey ifade etmiyordu. ancak yine isim yoktu. Ben de öyle. Bu isim bana bir şeyler söylemek istiyordu. hepsi bu. Ken'in karısının bir akrabası bir Sellway'le evlenmemiş miydi? Daha fazla düşünmeden mektubu okumaya giriştim. Ne bir açıklama ne de ayrıntı. kucağında bir bebekle bir kadının çıktığını gördüğünü yazıyordu. Gerçek bir züppeydi. Sellway. G. telefonu kaparken başladı. Asıl ilgimi çeken bir sonraki mektup oldu. Hansine'nin arkadaşı.

Asta'nın her işe yarar hizmetçisi güler yüzlü. mektuptaki Paul Sellway'di tabiî. Swanny'ye cevabı "Neden söz ettiğinizi bilmiyorum" veya "Söylediklerinizi anlamıyorum" oldu. sanki çılgınlık gösterisini ciddiye almak için büyük bir çaba harcıyormuş gibi. iri kemikli ve sıskaydı. Sonunda. Swanny eski telefon numarasını aramış. Onu bulma görevi bana verildi. Londra bölgenin dışına taşınmış olmalarıydı. Joan Sellway'e Swanny'ye verilecek bir emanet bırakmıştı. güçlü ve becerikli elleri vardı. aynı zamanda da gerçekten çekiniyordu. hiç de güç bir şey değildi. Joan'ı hem bulmak istediğini hem de bulmamayı tercih edeceğini anlamak gerekir. açık renk saçlı bir kadındı. kocası öldükten sonra tek dayanak gördüğü oğluna anlatmasını istiyordu. . Swanny'nin bütün bunları oğluna. Sonra Swanny onu görmeye gitmişti. Birinin nasıl bulunacağını. işimden dolayı bana özel dedektif muamelesi yapan sadece Swanny değildi. Uzun boylu. Joan Sellway ya da kocası Ronald Sellway'in Londra telefon rehberinde bulunmamalarının nedeni. sorunu anlamıyor gözüktü.Ben de yoktum. Gerçeği öğrenmek istiyor. Yine kendi sıkıntılarını kendi yarattığı bir döneme girmişti. Hansine'nin de Westerby çocukları arasında en sevdiğiydi. Swanny'nin "tam bir Danimarkalı" dediği. yerinin nasıl belirleneceğini biliyor olmalıydım. Swanny'nin Hansine'nin cenaze törenine değil -ne annem ne de Asta gitmişticenazeden birkaç gün sonra.Sadece annenizin size o dönemle ilgili bir şeyler anlatmış olabileceğini düşünmüştüm. ne cevap aldığını açıkladı. Swanny'ye sadece soğuk davrandı. Belki de Hansine. Ne olursa olsun. büyük mavi gözleri. Aslında bunu herkes yapabilirdi. . diyordu Mrs. Asta'nın vermediği anne sevgisini göstermeye hazır. Anlatmadı.Asta'dan sadece birkaç ay daha büyük olmasına rağmen Harisine ellilerin başlarında ölmüştü. gerçek cevabı buldu: "Neden annenize sormuyorsunuz?" Swanny sorduğunu anlattı. şimdi unuttuğum bir nedenle Hansine'nin kızını ziyarete gittiğini hayal meyal hatırlıyorum. Swanny'nin. Şimdi Joan Sellway hakkında söylediklerime dikkat etmem gerekiyor. Her şeyden önce Joan Sellway taşınmıştı. Oğlu. deneyimlerimden yararlanamam. . Onları Borehamwood bölgesel telefon rehberinde buldum. Oğlumla konuşmanız daha iyi olur. karşısına Sellway'lerin şimdi nerede oturduklarından habersiz bir yabancı çıkmıştı. Ya da en azından Swanny onu öyle hatırlıyordu. Swanny onunla Hansine arasında hiçbir benzerlik bulamamıştı. kişiliğinden söz ederken başkalarından duyduğuma dayanmak benim için. Onunla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Sellway sürekli. özellikle de benim için yanlış olur. iyi huylu ve güvenilir bir kadındı. Swanny'nin Paul Sellway'le tanışmasının bu ölümün hemen sonrasına rastladığını düşünüyorum. Swanny o dönemde doğmamış oğlunun bütün bunları nasıl bileceğini sorunca da cevabı yine hazırdı. Yani annemin yanında çalıştığı dönemle ilgili demek istiyorum. ama bu o kadar da kolay olmamıştı. Swanny Asta'nın gözdesi olduğu kadar.

Borehamwood'lu güzel bir evde oturan. boyunu kısaltmıştı. Swanny.Ağabeyiniz" demişti Swanny'ye. şömineyi yakmış sabah gazetesini de getirmişti. Asta'dan iki üç yaş daha küçüktü ama daha çok yıpranmıştı. Aslında alışılmış bir şeydi. muhteşem -her zaman muhtemelen. Đyi ama. Kapıyı Fraily açmıştı. Leyton'a. Kim yıpranmamıştı ki? Hâlâ yalnız yaşıyordu. gittikçe içine çekilmesinden. Joan Sellway'in davranışlarından. Üst katta oturan kızı yemek tepsisini kaldırmış. bu konuda en az kendi kadar bilgisiz olduğunu. Asta'nın bunadığına inanmak istiyordu. Annesi. annesinin mütevazı. çünkü Asta'nın bunaması "bu üzücü olayların" Torben'in de dediği gibi saçmalıktan başka bir şey olmadığını gösterecekti. Ona göre "bütün bu üzücü olaylar" olarak adlandırdıklarının tek nedeni Asta'nın bunamasıydı. oğlu doktor olmak üzere olan kızının kendinden hiç de daha yüksek olmayan bir kadının sorularıyla karşılaşması için ne suç işlemişti? Anlaşılan bu kadın buraya sadece onunla alay etmek. Harry Amca'nın Swanny'yi ne kadar sevdiğini. ama hepsi de evlenmiş olmalarına karşın Leyton'dan ayrılmamış kızlarının gözetimi ve bakımı altındaydı. Parkinson'a yakalanmıştı. . bu bilgisizliği sona erdirmek için hiçbir çaba harcamayacağını da görmüştü. Asta bunamışsa. Swanny. Asta doksanlarına girmişti. elleri sürekli olarak titriyordu. eve ilk geldiği gün o zaman on dört yaşında olan Swanny'ye nasıl bağlandığını anlatırdı. ama ne kadar güzel olduğundan hiç söz etmemişti. Asta. Yüzü soğukta kalmış bir çocuğun pembemsi beyaz rengini almıştı. Annesi hizmetçilik yapmıştı. hiç olmazsa benim görebildiğim ölçüde. bastırmaya çalıştığı öfkeden. özellikle de bu konunun kocası ve oğlu önünde tartışılmasından hiç hoşlanmadığını anladı. O dönemde. Gençliğinde. kendiyle ilgili ve şaşırtacak ölçüde çekiciydi.Đşte o zaman Swanny. ama her zaman olduğundan farklı görünmüyordu. Đnsanlara alay konusu olmaya başladığını görüyor ya da gördüğünü sanıyordu. harika bir kardeşi olduğunu söylemişti. savaştan sağ dönenlerden bazıları ölen arkadaşlarının evine giderek oğullarının son saatlerinden bahsederek aileyi teselli eder. Annemin ölümünden öncekinden bile daha kötü bir durumdaydı. Oğlunun ölüm haberini vermek üzere Padanaram'a. olayları birbirine bağlayamayacak kadar bunayacaktı. Swanny'nin kafasına Asta'nın bunaklığı fikrini sokan Torben'di. ama artık durması mümkün değildi.cesur ve soylu ölümünden söz ederlerdi. oğullarının cesaretinden. ama aynı zamanda da Joan Sellway'in anlatacak fazla bir şeyi olmadığını. Essex Caddesi'ndeki evine gittiğinde onu yalnız bulmuştu. kızına gerçeği anlatabilecek miydi? Harry Amca'ya gitti. Swanny hakarete uğramıştı. Aradaki tek fark Harry'nin açık renkli olmasıydı. annesinin evlilik öncesi hayati hakkında hiçbir şey duymak istemediğini. ama hâlâ komik. Asta'yı ziyarete gelmişti. inatçı. hatta utanılacak kökenini yüzüne vurmak için gelmişti. Peki ama annesi kızının. Swanny daha fazla ısrar etmemesi gerektiğini anlamıştı. böylesi belirtiler yoktu. Ancak geçen yıllar belini bükmüş. Paul Sellway'in büyükbabası Sam Cropper kadar uzun ve yakışıklı biri olmalıydı. Artık bir açıklama yapmak istese bile Asta hatıralarından söz edemeyecek. kaprisli. bu kadının annesinin evinde ayak işleriyle uğraşmıştı. ama oturma odasına girdiğinde karşısında Swanny'yi bulmuş. Bütün o süre boyunca yakında Asta'nın da gerçeği açıklayabilecek durumdan çıkmasından korktu. Asta on dakika sonra inene kadar Swanny'yle sohbet etmişti. kibar ve . acı karşıdaki dayanıklılığından.

Hiç de Đngiliz olmayan. Sevgili anneni çok seviyorum. ama bu safsata. bunu bana sorman gerekli mi? Ona bunu sormak zorunda olduğunu.Kalbi hasta yaşlı bir adama böyle soru sorulur mu? Yaptığının tek sonucu onu da çılgın bir kadın olduğuna inandırmak oldu. Hiçbir zaman göremedim. Sanki benim ve kocamın çocuğundan başka bir şey olabilirmişsin gibi.Babamı tanırdınız. Tek bildiği. iyi bir dinleyiciydi. Swanny daha bir şey söylemeden. . büyük bir sevgiyle öptü. anne babayı ve çocukları tanıyınca. hem de hiç. Bütün ömrüm boyunca akıllı bir çocuğun babasını tanıması gerektiğini işittim. başka çaresi kalmadığını söyledi. öyle değil mi? Çocuklara baktığında büyükleri. Swanny giderken onu. kendini aynada olduğun gibi göremezsin. Göremediğinde. Asta'nın ona ne anlattığını hiç öğrenemedi. ama Asta'nın sevgisini kazanan bu âdeti nereden aldığım kimse bilmiyordu. o güzel kızı evlat edindiğini söyleyecek diye bekledim. . Hep bir gün gelecek. Harry Amca'nın Asta'yla ne konuştuğunu. bana söylemesini bekledim. anne babaya baktığında çocuğu görürsün. diye kızdı. bu da beni hep şaşırttı. dedi.Bana da söylemiyor! Bütün bunları uydurmuş olabilir mi? Uydurabilir mi? . Sonra düzeltti. ona söylediklerini bana anlatırken gözleri yaşatıyordu. onu böylesine sıkıştırmak.Ona sadece beni evlat edindiğini bilip bilmediğini sordum. Asta da buna bayılırdı. onları görebiliyor musunuz? Đçlerinden herhangi birini? Sevgili kızım. Bak. Bunu kendinde görmek zordur. Bu yüzden sorun beni şaşırtmadı. . Ama diğerlerine bakınca. çünkü ne görmek istediğini bilmezsin. Konuşulması kolay. şimdi artık bunu söylemenin bir sakıncası yok. Swanny ona her şeyi anlattı. göremiyorum. Swanny ağlamaklıydı: . Swanny'nin elini tutup öptü. Asta'yla konuşmaya söz verdi. . birbirimizi iyi tanıdıktan sonra annen ve ben dost olduktan sonra. O gün hiç gelmedi. işte o zaman sorun var demektir. bilmem.Zavallı adam.neşeliydi. lille Swanny. Asta'yla bunca zaman dostluk edebilmek için çok iyi bir dinleyici olmak şarttı. Sonunda "Bundan bana bir kelime bile etmedi" dedi. Harry Amcayı sorguya çekmesinin Asta'yı çok kızdırdığıydı. Asta'nın elini her defasında öperdi.Cevabım hayır. . Asta'yı tanıyorsunuz. Harry Amca bir dakika kadar suskun kaldı. dedi Swanny. ama sen onun çocuğu olamayacak kadar güzeldin. Hayır. Asta kızın onun olmadığını. Swanny. artık nasıl değerlendirirsin. Swanny'nin elini tuttu. görürsün. Benim yüzüme baktığınızda. . Rasmus Westerby'yi tanırdınız.Sana bir şey söyleyeceğim kızım.

gözlerini tavana dikti. Swanny o zaman Momor'un yüzüne dalgın ve gururlu bir ifade yerleştiğini anlattı. O nasıl bilsin? . sürekli oyun oynamak mecburiyetinden sıkıldı. o zaman bu kadar aptalca davranmanın anlamı neydi? Sonunda Asta ya son kozunu oynadı ya da başının etinin yenmesinden. Annesine doğumuyla ilgili sorular sorduğunda. Bu davranışın insanların gözlerini cennete çevirip Tanrı'dan sabır diledikleri zamandan kalma bir miras olması gerekir. Yıllar geçti. Mor. Swanny'ye sadece üvey annesinin kendini sevmemesi durumunda önemli olabilecek bir şeyin peşini bırakmamasını söyledi. bana evlenme teklif etti. lille Swanny? " dedi. Umutsuzluğa düşen. ama araştırmaktan bir türlü vazgeçemediğini anlata. giderek daha çok titriyordu. kimseyi ilgilendirmediğini. Onu bir kocadan çok. Ona neden soruyorsun? Onunla tanıştığımda sen on dört yaşındaydın. Asta da "Öyle diyelim. insanlar evlenince çok değişiyor. onunla uğraşma sıkıntısından kurtulacaktı. Olan biten bu. Neden yine riske gireyim? Sana söyleyeyim. Oysa o. ama ben ilk seferden hiç hoşlanmamıştım. elini de diğer yana sallayarak: . Asta'ya gidip gerçeği öğrenmek için soru sormamaya elinden gelen gayreti gösterdiğini. bir arkadaş olarak istedim. yalnız bir hayat sürdü.. Bunu sana daha önce söyleyip söylemediğimi bilmiyorum. Gergin değildi. Swanny bana. Hiç olmazsa kendi kocasıyla Leyton'da olacak. Swanny de ona bakma. çok sıkılan insanların yaptığı gibi başını geriye ata. çok zaman önce. Oh.Yani mektubu da sen yazdın? dedi Swanny. Bazen titremesi daha da şiddetlenir. Harry birkaç hafta sonra öldü. Lütfen biraz mantıklı ol. zaten hiç gergin olmamıştı. Hiçbir şey bilmiyordu. her seferinde de Asta değişik cevaplar verdi.Đyi de bunu bütün dünyanın öğrenmesini istiyorum anlamına gelmez ki. Titreyerek Asta'ya baktı.Neden kabul etmedin? Başını bir tarafa döndürüp. "Keşke Harry'nin evlenme teklifini kabul etseydi" diye düşündü. söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. Bunun önemli olmadığını. ama koltuğun ucuna iliştiğinde. O dönemlerde artık biraz daha uzun oturuyordu.En yakın arkadaşın da. olmaz mı.Ama değilim. güzel bir evin var. . . "Đnsanlarla alay etmekten hoşlanan kötü kalpli bir ihtiyarım ve bütün bunları uydurdum. olmadığımı sen söyledin. şimdi artık bundan bahsetmeyelim. Asta onu gerçekten seviyordu. dişleri de takırdardı.Zavallı. bunu burada bırakalım." . hiçbir şey hatırlamadığını anlattı. Bir daha evlenmedi.Uygun olmazdı. Doğrusunu anlatması için Asta'nın başının etini yedi. iyi bir kocan. hepsini uydurdum? Swanny titremeye başladı. Senin için mesele yok. . ondan. tabiî. Swanny annesine o kadar sinirlendi ki. Diyelim ki gerçek olmadığını söyledim. her zaman çocuklarından fazla sevmişti. . çok rahatsız olduğunu belli ediyordu.

Oysa Swanny. Swanny gününün önemli bir bölümünü hastanede. Ken ve Maureen'in otomobiline binip gittikten hemen sonra Swanny zaman kaybetmeden üçüncü kata. Swanny'nin sıkıntıları ve uzun süredir içinde bulunduğu durum. yaşasaydı Mads'ın da mutlaka ismini değiştireceğini ileri sürerek Asta'yı kahkahalarla güldürmüştü. Asta banliyölerden hoşlanmadığını söylerdi. Torben bir kalp krizi geçirmiş. Ken bunu duyunca Asta'ya kocaman evde kendini yalnız hissediyor olması gerektiğini söyledi. Onu şaşırtan. ama Asta her seferinde davetlerini geri çevirmişti. bırakacak çok bir parası yoktu. Swanny. Oysa Mogens de başka bir isim almıştı. böylece rahatsız edilmeden odasını arayabilecekti. Ken ve Maureen ısrarlarını artırdılar. önüne çıkan ilk fırsattan yararlanmak. daha önce yüzü kızarmadan aklına bile getiremeyeceği bir girişimde bulunmaya karar verdi. Asta. günlüklerinde de bazen kayın ağaçlarından söz ederdi ama aynı cümlede atkestanesini tanıyamayacağını da itiraf ediyordu. Bence asıl gerçek Ken'in yerine bir kız doğurmak istemesiydi. her uzvu ve yetisi yerindeydi. ama Asta bunu hatırlamıyor gibiydi. Ya da en azından "gerçek para" olarak adlandırılabilecek bir parası. Asta'nın odasına girerek arama yapmaktı.Alışılmış bir omuz silkme. gözlerini benimkilerden kaçırıyordu. Eğer Twickenham'e. Maureen ve Ken'e misafir gittiğinde çıktı. Kew Gardens'ı yürüyerek gezebilecekti. bazılarının da mastürbasyona ya da . Ken emekliye ayrılınca Baker Sokağı'ndaki evlerinden Twickenham'e taşınmışlardı. Ken ve Maureen birçok kez Asta'yı evlerine kalmaya davet etmişlerdi. sadece Garden banliyösü olarak adlandırılan. Her zamanki araştırıcılığı ve izleyiciliğiyle Finchley'nin meydana çıkışını seyretmişti. çünkü serada yetiştirilen muzların neye benzediklerini görmek istiyordu. Asta'nın verecek fazla bir şevi. Kew ilginçti. kocasının yanında geçiriyordu. Hampstead değişikti. Yaptıklarını bana itiraf edebilmek için Asta'nın ölümünden sonrasını beklemek zorunda kalmıştı. onun adını değiştirmesini hiçbir zaman kabul edemeyeceğini söyler dururdu. Ken'in oturduğu bölüme gitse. ama Asta'yı gitmeye teşvik etme yanlışına düşmedi. onu kendi deyimiyle "kötü niyetli" yapmıştı. Hampstead banliyö olarak gösterilemezdi. bana öyle demişti. eğer seni mutlu edecekse. Swanny bir keresinde çok öfkelenmiş. o sadece Asta'nın gitmesini istiyordu. Asta'nın odasına gitti. Gülleri diğer çiçeklerden ayırt edebilirdi. Ne olursa olsun. Asta. daha bebekken ölen çocuğu. Niyeti. şaşırtıcı bir biçimde iyileşmeye başlamıştı. Kew Gardens'ı daha önce hiç görmediğini söyleyen Asta oldu. Swanny'ye de annesini birkaç gün Beckenham'e götürmekle Asta'nın bakımını üstlenmek. onların amaçları Swanny için önemli değildi. Alçak sesle yaptıklarını anlatırken. Asta'nın bakımını falan üstlenmiş gibi değildi: bütün diğer doksanlıkların tersine Asta'nın bakıma ve özene ihtiyacı yoktu. Bağımsızdı. Odaya girmesini ayyaşların yalnız kalır kalmaz şişeye sarılmalarına. Belki de Ken ve Maureen sadece iyilik etmek istiyorlardı." O zaman Swanny cüretli ve korkunç bir şey yapmaya. Asta Ken'i fazla sevmezdi. ona göre hiç de Hampstead'e benzemeyen. ağabeyinin başka bir amacının olmasından kuşkulandıysa da ne olabileceğini çıkaramadı. bir yan bakış. bir tebessüm. Asta'nın gitmesi için can atıyordu. Bu fırsat. Finchley'ye ait olması gereken bölüm hariç. -böylelikle de kızkardeşine dinlenme fırsatı vermek istediğini anlattı."Eğer öyle istiyorsan. En sevdiği oğlu Mads'tı. Bu görülmemiş bir ziyaretti. Torben hastaneye kaldırılınca. Öyle doğaya fazla ilgi gösterdiği için değil.

Asta'nın yıllardır giymediği paltoların ceplerini yokladı. sonra kitabı masanın üzerine bıraktı. tabiî odanın fotoğraflarını dergilerde ve pazar eklerinde. Odadaki eşyalar ve süsler Swanny'nindi. ama onlara ihtiyacı yoktu. günlüklerden yeni bir cildin yayınlandığı dönemlerde. Kullanıp kullanmadığını bilmiyordu. eski çantalara baktı. En tepedeki kalın ciltli defterin en son günlük. O günlerden birkaç yıl önce. eline geçen her şeye baktı. benim değil. Đnsanlarla ilgilenirdi. Swanny annesinin son günlüğünü eline aldığında. ne var ki 1966 ve 1967 tarihlerini görünce daha fazla devam etmedi. neredeyse midesini bulandırıyordu. içinde yaşanmamış görünüyordu. Yine de bir kez daha aramaya karar verdi. hava sirkülasyonunu sağlamak için her zamanki gibi açıktı. Üstelik çok sonraya kadar 9 eylül 1967'nin Harry Duke'un cenaze günü olduğunu da anlayamadı. Yaptıklarından utanarak. aslında hiçbir zaman kapatılmayan çift kapıyla ayrılan bitişik iki odadan oluşuyordu. Asta. Swanny girer girmez Asta'nın yazı masasına. Torben'in bir yakını kadın ölmüş ve 1913 yılında Sen-Petersburg'da yaşarken yazdığı günlüğü bırakmıştı. gençken Kopenhag'da çektirdiği. Asta'ya ait olan eşyalar Napolyon tarzı yatak ile meyve ve yaprak oymalı koyu renk cilalı masa. Günlük gerçekten de toplumsal içerikliydi. Elbise dolabının kapakları. okuyabiliyordu. Kendine ait banyosu da vardı. devrimden önceki yaşamdan bir fotoğraf ve her çeşit ilginç toplumsal ve siyasal yorumlar bulmayı umuyordu. kullanılmamış bir defter ve şaşılacak kadar çok ucuz tükenmez kalem vardı. bunlar onun sözleriydi. kitaplar ve başka evlerde olduğu mobilyaların üzerine yerleştirilmek yerine duvarlara asılan çerçeveli fotoğraflardı: güneşsiz bugünde çekildiği belli olan bir Padanaram sepyası. Yaptıklarından dolayı çok utanıyordu ama hiçbir ayrıntıyı ihmal etmedi. Asta istifçi değildi. bunu hatırladı. Çekmecelerde mektup kâğıtları ve zarflar. Kocası Great Northern Telegraph Company'de çalışıyordu. gittiği davetler ve giydiği kıyafetler ve günlük hava raporlarının dışında bir şey yoktu. Elindeki defterde genç bir kadının gündelik faaliyeti. Oysa Swanny odada hiçbir değişiklik yapılmadığını. solda da bir pop yıldızının imzasına benzer "Asta" yazılı bir portre. Swanny'nin birkaç resmi. Aradığı şeyi bulmak gibi bir tiryakiliğin pençesindeydi. uzun çabalar sonucu defteri ele geçirdi. Odayı hiç görmediğimi söylemiştim. Şiddetli bir fırtına ve yandaki bahçeye devrilen bir ağaçla ilgili bölümü okudu. Bu zorunluluk nefes almasını güçleştiriyor. Asta'nın odası genişti. Asta kimseyi kendi alanına davet etmezdi. Burası günlüklerin yazarının son yaşadığı yerdi ve -en azından.haberlerin başköşesindeki yerini alırdı Swanny'nin evindeki bütün odalar gibi rahat. fotoğraf albümleri. Ancak Asta hiçbir şey saklamıyordu. annem ve babamın evlilik fotoğrafı. Tabiî bana bütün bunları çok sonra anlattı.fetişlere düşkünlüğüne benzetiyordu. Yazı Danca'ydı. daha doğrusu Asta'nın yazı masası olarak kullandığını sandığı mobilyaya yöneldi. O odayı sahibesinin ölümünden tam dört yıl sonra ziyaret ettim. Tabiî Swanny defteri açtı. onun ilgilendiği yaşamın anıları değil ta kendisiydi. bir yıl süreyle San Petersburg'da bir otelde yaşamışlardı. istese kimsenin kullanmadığı sandık odasına da yayılabilirdi. sağ alt köşesinde fotoğrafçının adı. bu gibi yayınları okuyanların herkes gibi ben de gördüm. Torben bunu duyunca günlükle çok ilgilendi. Willow Caddesi'ne gelmeden önce de oradaydı. Buraya daha önce de bakmıştı. Bütün üçüncü katı kullanıyor da denebilirdi. Asta'nın üç yıldan beri açmadığı. ne bir eşyanın eklendiğini ne de birinin çıkarıldığını anlatmıştı. neredeyse lüks döşenmişti. o dönemde günlüklerin varlığından bile habersizdi. orasını ilk kez Swanny'nin ölümünden de sonra görebildim. çoğu yaşlı kadının yaptığı gibi . yine de bana boş. son tarihin 9 eylül 1967 göründüğü günlük olduğunu bilmiyordu. hiçbir şey bulamamıştı.

fazlasıyla kâfur kokuyorlardı. Mektubun geldiği tarihten bu yana doğum belgesini sık sık incelemişti. doğumunun 21 ağustos 1905 günü. Gerçekten de öyle oldu. Dalston'daki bürosunda doldurulup kaydedildiğini gördü. Ancak zavallı Torben'in Swanny'yi rahatsız etmesi mümkün değildi. St. Yine de belgeyi yeniden inceledi. Anahtarı yoktu. Swanny umutsuzluğa düştü. Swanny bu elbiselerin bir gün yeniden moda olacakları umuduyla saklandığına karar verdi. Swanny'nin asıl hedefi kilitli dolaptı. karısının annesinin eşyalarını karıştırmasına. annesi de Asta Birgit Westerby (kızlık soyadı Kastrup). Ama Asta'nın amaçlarını yanlış değerlendirmişti. boncuklu elbise vardı. Kocası çok kuralcı bir adamdı. yakında eve çıkacak olmasına karşın hâlâ hastanedeydi. Twickenham yolundaydı. Belgede adı Swanhild olarak görünüyordu. Nüfus memuru belgenin altına Edward Malby adını yazıp imzalamıştı. Bu kez de sanki yüzüncü kez bakıyormuş gibi oldu. anlaşılan Asta anahtarı yanında götürmüş. Anahtarın olmaması büyük bir sorun olmadı. Asta millerce ötede. Sonraları bana. Hızla iyileşmesine. mühendis. otuz bir yaşında. bir kez daha işkadını yeteneğini kanıtladı. Görebildiği kadarıyla buradaki elbiseler biraz daha eski olmakla birlikte. birkaç hafta sonra da isteğini gerçekleştirdi. Bütün bunları anlayamıyordu. Sanırım en az Asta kadar Torben'e de yakalanmaktan çekiniyordu. Asta dolaptaki elbiseleri satmak niyetindeydi. yaptıklarından nefret ettiğini. en az onu porno bir film izlerken yakalamış kadar şaşırırdı. Swanny dolabı açtığında içinin elbise dolu olduğunu gördü. Özellikle titiz ya da düzenli olduğundan değil. Asta'nın öldüğü yıl bileğe kadar uzun etekler yeniden giyilmeye başlandı. Yaşamın anıları arasında boğulmaktan hoşlanmıyordu. Evde bir sürü kilitli dolap vardı ve Swanny anahtarlardan birinin Asta'nın dolabına uyacağını düşünmekte haklıydı. kimse tarafından rahatsız edilmeyeceğini bilmenin keyfini çıkardığını söyledi. Swanny dolapta ne bir mektup ne bir belge hiçbir şey bulamadı. Elbiselerini satıp oldukça iyi bir para kazandı. John's Wood High Street'te antika elbiselerle ilgilenen bir dükkân bulmuştu.pasakların birikmesine de izin vermiyordu. kendi doğum belgesini inceledi. yirmi beş yaşında olarak yazılmıştı. Güneybatı Hackney bölgesi nüfus memurunun 55 Sandringham Caddesi. (Rasmus'un istediği isimler daha eklenmemişti) babası Rasmus Peter Westerby. birkaç tane de yirmili yılların modasına uygun. Elbiseler ve "kostümler" Büyük Savaş'tan kalmıştı. görünümündeki yumuşaklığın ardında katı bir disiplin gizliydi. belki de odada bir yere saklamıştı. Asta istifçilikten ve duygusallıktan hoşlanmadığı için. açık dolaptakilerin eşiydi. yine de evde tek başına olmanın. Onuncu bölüm . Anlattığına göre daha sonra kendi yatak odasına gitti.

Hampstead Heath Đstasyonundan çıkan kalabalığın arasından Gordon Westerby'yi tanıyabileceğimi sanmam. son kez onları Swanny'nin elinde görmüştüm. yoğun ve araştırır gibi bakmaya başladı. . demek istiyorum. yarı merakla. telefon icat edilmemişti. Yapılacak en iyi şey. Roderick Caddesi'ndeki bir dairenin yarısına sahibim. ama o denli kolalı görünmüyordu. dedi. Yakası cenazedeki gibi kalkıktı. Gelecek yıl ya da daha sonra.Peki ama. sadece biraz daha soluk. sanki biraz daha sulandırılmış. içinden görünen mavi-beyaz çizgili gömleği düz mavi kravatına uygundu. Yanlış anlamayacağımı söyledim. . Swanny'nin cenazesinde ilk kez karşılaştığımız o korkunç nisan gününden çok daha sıcaktı. Şaşkınlığım karşısında biraz alınır gibi oldu. onunkiler suluboya olmalı. burada ne yapıyorsunuz? dedim. Sanki sokakta rastlaşma dışında görüşme yolu yokmuş gibi konuşuyordu. Sizi gördüğüme çok sevindim. Yağmur yağmamasına. yağmur beklenmemesine. anlatabiliyor . Ne dersiniz? Gözlerime dürüst. değil mi? . Günlüklerin karton kapaklı baskılarını aldım.Soyağacımı bitirdiğimde kullanılabilir. Hava. dedim. kitapta kullanılabilir. yine de başını yaklaştırarak bir sır verirmiş gibi devam etti: . Yanlış anlamayın. Gözleri Asta'nınkiler gibiydi. canlarının sıkıldığını biliyorum. taşınmaktı. Hampstead'in tek boş yeri olduğuna inandığım boşluğa park etmek zorunda kaldım. . Günlükleri görmeyeli on dört yıl olmuştu. bir haftadan beri de tek bir yağmur bulutu bile görünmemesine rağmen. O da cevap beklemiyordu. ona dönüp bakmazdım bile. Eski baskıları yeniden yayımladıklarında da kullanılabilir. Yoksa hâlâ annem ve babamla birlikte oturduğumu mu düşünüyordunuz? Bunu hiç düşünmemiştim. onlarla hâlâ çok iyi anlaşıyoruz. Eğer Asta'nınkiler yağlıboyaysa.Size rastlamayı umuyordum. Posta yoktu. . Daha yayımlanacak günlük var. yine de bu kadar yakında oturduğuna göre neden büyükhalasını hiç ziyaret etmediğini merak etmekten kendimi alamadım. Gordon Westerby'yi düşünmüş olduğumu söyleyemem. Yoksa o da Willow Caddesi'ne mi oturuyordu? .Size anlattığım o soyağacı.Eşcinsel olduğumu açıkladığımda.Tabiî. Daha önce hiç okumamıştım. Birbirine uygun olan diğer şeyleri ise parlak siyah ayakkabıları ve evrak çantasıydı. çok iyi bir şey olacağından emininim. televizyondaki polisiyelerde görülen dedektiflerin giydiğine benzer bir yağmurluk giyiyordu. sonunda da yarım mil ötede Pond Caddesi'nde. O kadar heyecanla seslenmeseydi. Evin yakınlarında otomobili bırakacak tek bir yer bulamadığım için dönüp durdum.Cary'yle buluşup günlükleri göstereceğim günden bir gün önce defterleri yalnız görmek üzere Willow Caddesi'ne gittim.Burada oturuyorum. yarı şaşkınlık.

. bunu söyleyeceğinizden emindim. insan sanki bir mücevher kutusunun içinde dolaşıyormuş duygusuna kapılıyordu. kitapların tüm tercümeleriyle birlikte raflara dizmişti. karanlığın kalkmasını bekler gibi umut içindeydi. ne yazıp ne okuduğunu bilmiyorum. süslerde ve avizelerde o kadar çok cama sahipti ki. düşündükçe elçilikte bu gibi işler için yeterince büyük bir odası olduğuna inanıyorum. tanıtma kampanyalarına katılmıştı. bütün bu parıltı ve ışık kaybolmuştu. O pırıltı günün ve gecenin her saatinde görülüyordu. masanın hemen karşısındaki kitaplığın en alt rafına konulmuştu. Swanny. Her zaman gösterdiği o parıltı hâlâ mevcuttu. Çevirilerin arasında en yenisi Đzlandaca'ydı. ama gerçek bir kitapseverin kitaplara yaklaşım tarzına erişememiş. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey ve Parlak Genç Orta Yaş adı altında yayımlanmış üç cildi. Sanki yağmurun dinmesini. ama kendi bildiklerimle bazı boşlukları kapatabileceğimi düşündüm. Yine görüşeceğiz. Bu yüzden Asta'nın kitabının bir hediye kutusuna konmuş ilk basımını masasının üzerine yerleştirmişti. Yine de onun türünde erkekler. Torben'in oldukça mütevazı aletlerine. . Torben hep aşağıdaki odalardan birini çalışma odası olarak ayırırdı. Duvara. Çalışma odasına sık sık girmiştim. bana rastlamaktan mutlu olduğunu tekrarladı ve hızla Gospel Oak yönünde ilerleyip gözden kayboldu. odalar hâlâ küçük hareketli ışıklarla dolu gözüküyordu. dolmakalemine. Asta. davetlerde ünlü yazarlarla tanışmış. -burayı hâlâ böyle adlandırıyordum. bir kupanın cilasında. dış görünüşlerini bir kenara bırakıp sadece içerikleriyle yaşamaya alışamamıştı. Swanny orayı kendi amaçları için kullanmaya başlayana kadar boş kaldı. Güneş ışığı olmadığından. cilalı açık renk tahtadan çerçevenin içine ilk günlüğün ilk sayfasının (biraz büyütülmüş) bir fotokopisi asılmıştı. Babam hiçbir şey bilmiyor. dedi. çalışma odaları olması gerektiğine inanırlardı. onlarla gerçekten haşır neşir olamamış. Đlk kez gülümsedi. Swanny'nin fotoğrafını bu odada çekmişti. Soyağacı konusunda yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. bir prizmanın yüzündeki şimşekte. Swanny. yayıncısının onur konuğu olmuş.Size güveniyordum zaten. ikinci kelimeye de hafif bir vurgu oturturdu. bazen bir vazonun hilal biçimi kesiminde. kurutma kâğıdına ve mürekkep hokkasına bir bilgisayar ve fotokopi makinesi eklemişti. Sunday Times gazetesi " …'nın Yaşamından Bir Gün" dizisi için geldiğinde. Swanny'nin evi. ama bir o kadar da sıcak ve temiz kokuluydu.şaşılacak derecede sessiz. Bertie Wooster tipi iki sıra bembeyaz dişlerini gösterdi. Evde çok. tıpkı kadınların dikiş odası olduğu gibi. Kadınların aileleriyle ne kadar ilgili olduklarını. Asta'nın günlüklerinin burada olmadığını biliyordum. bunlardan çoğu da duvarları kitaptan yapılmış gibi gözüken çalışma odasındaydı. tıraşlanmış camın üzerindeki ışık oyunlarında yansıyordu. Burada ne çalıştığını. yaklaşık birkaç bin kitap vardı. ciltlenmiş ama düzeltilmemiş tashih nüshaları. bu gerçekle karşılaşıyorum. birden itibaren numaralanmış. Swanny yayıncılarla sıkı fıkı olmuş. Daireyi paylaştığım arkadaşımla birbirimize yüksek sesle kitap okumaktan çok hoşlanıyoruz. dedi. Hobimle her ilgilendiğimde. Burayı hep kendi odası olarak adlandırır. Yayımlanmış bir kitaba karşı duyduğu derin saygıyı hiç kaybetmedi. Torben'in ölümünden sonra çalışma odası. Günlüklerde Asta'nın ve Rasmus'un ataları ya da akrabalarıyla ilgili hiçbir şey yoktu. Sınırlı sayıda ve D formatında basılıp fotoğraflarla süslenmiş bu Gyldendal baskısı masanın üzerinde biraz eğik dururken. Swanny ve Torben o kadar çok gümüş ve bronz. erkeklerin ise hiç aldırmadıklarını fark ettim.muyum? Bu kez bir hafta sonu keyfi yapacağız.

bunlardan da şimdi bizim için gülünç gözüken. Swanny'yi. hediye nüshalarına bakmadan. Öyle görülüyor ki insan neredeyse sınırsız bir heyecan ve şevk gösterebilirken. uzun boyu ve Kuzeyli görünüşünün dışında bir de Wagner yanı vardı. aynı ölçüde cevap vermeyi beceremiyor. kocasıyla birlikte insan dolu bir odada oldukları zaman Torben'in bütün diğer yüzlerin farkına bile varmadığını. Anlaşılan daha önce bir kadınla yatmamıştı. Herkesin içinde. çünkü. Kopenhag'daki o kalabalık odada gördüğü günkü açlık ve arzuyla seviyordu. hiçbir zaman ortada bulunmadıklarıydı. annesinin en sevdiği çocuk olarak tanıtılmasının önemi büyüktü. kendini Swanny için "korumuştu". Swanny dışında başka bir kadınla yatmamak kararındaydı. Torben hayattayken onun değerini anlayamadığına yandığını söylemişti. Torben Kjær'in. anlayamayıp reddettiği davranış ya da durum.Defterlerin. Doğru. çok daha sonra akıntı tekrar onu taşımaya başladığında bana söyleyeceği gibi. öpen olmayı tercih ettiğini söylerdi. Her ikisi de çocuk sahibi olmayı öyle çılgınlar gibi istememişti. Swanny'ye eğer onunla evlenmeyi kabul etmezse. Ama Torben'in Asta'yı sevmemesinin nedeni kıskançlık değildi. Üstelik artık Torben'in ölmesinden sonra. Gözyaşlarının nedeni üzüntü olduğu kadar suçluluk duygusuydu da. çocukları olmayacağını öğrendiklerinde Torben bundan mutlu olduğunu. Torben'in yanında kendini mutlu. Yazı masasının çekmecelerine baktım. ama o dönem insanlarının anlattığı gibi söz ediyordu. Swanny en zor günlerinde bile öteki yanağını çevirenlerden olmaktansa. bir an önce eve girebilmek için son adımlarında acele ettiğini. defterlerin görünürde olmadıkları. Oysa şimdi acı çekmekteydi. Ancak böyle bir durumun. Asta'nın hiç görmediği ama davetlerde gururlanarak anlattığı o mektuplardan birinde. onu ne kadar . Her zaman aktiflik pasiflikten. Torben birinciden altı ay kadar sonra ikinci bir kalp krizi geçirmiş. çocuklarını kıskanmaktan korktuğunu söylemişti. Swanny o mektupları çıkarır. Swanny ölmüştü. aranan ve sevilen bir kadın olarak görüyordu. bir eşin diğerini hiç eksiksiz bir tutkuyla sevdiği bütün evlilikler için geçerli olduğuna inanıyorum. kendi deyimiyle gözyaşlarıyla ıslatarak tekrar tekrar okurdu. Bunaklık olarak adlandırdığı. Asta'nın odasını ararken Swanny'nin duyduklarının bir kırıntısını hissederek bakılacak yerleri araştırdım. onun kadar "saf' olmak istiyordu. Anlatmak istediğim. kurtulamayıp ölmüştü. orijinal günlüklerin orada olmadığını söylemiştim. Torben'in aşkı ve bitmeyen bağlılığı da Swanny'yi çok öncelikli bir yere koymuştu. On bir yaşındayken ölen ağabeyi Mogens'in ölümünden bu yana. bakir bir erkek olarak öleceğini söylüyordu. yapan yapılandan iyi olacaktır. gerçek keder yaşamamıştı. sadece Swanny'ninkini gördüğünü anlatmıştı. Onun ölümüyle birlikte Swanny hayatının en alt noktasına indi. gerçeği bilen tek kişinin onu asla açıklamayacağını bilen araştırmacı çabalarım düşündüm. gündelik hayatında kocasının kendine neredeyse taptığını bilerek yaşadığını. korunan. Bazen Torben'in aşırı tutkusundan yakındığı da olmuştu. Kocasını hiç Torben'in kendisini sevdiği kadar sevmemişti. Bana. her akşam eve. Swanny'nin gidişi Asta'nın Twickenham'da bir akrabasını ziyaret etmesine benzemiyordu. sınırlı baskılara. Torben'in bu gerçeği görmezlikten gelmesi mümkün değildi. yirmi iki yaşındayken. Đçimi bir üzüntü kapladı. karısına döndüğünde genç ve tecrübesiz bir âşık kadar heyecanlandığını. Bütün bunları Swanny'ye Torben anlatmıştı. onun gerçeği arayan. Asta'yı yalanlan ve uydurmalarıyla Swanny'yi mutsuz kılmaya itmişti.

gümüş bir yüksükten başka bir de fermuarlı modern bir kesenin içinde. kazılmıştı. Tabiî ki kocasını sevmişti. nereden başlamam gerektiğini düşünüyorum. Gamle Kongevej 178. Belki de Asta'nın odasında? Merdivenlere yönelirken. imkânı yok seksenine varacağını tahmin edemezlerdi. J. Đngiltere'ye göçmeden kısa süre önce çekilmiş olmalı. 9 eylülde biten 1967 günlüğü hâlâ oradaydı. Konsolun üzerinde. Bu yüzde yüz doğru değil. Đçeride dikiş malzemesi. Sandığı açtığımda hâlâ çengellere asılı cilalı askılar gördüm. gelen gazeteciler ve ünlü kişilerin ev dekorasyonuyla ilgili dergilerin yayıncıları için değiştirmeden korumuştu. ne yani çıldırmış mıydı yoksa? Hangi kadın bu kadar çok veren. masanın üzerinde duruyordu. bir iğne yastığı. Kilo vermiş. Kederinin yanı sıra. iğneler. sıskaya dönmüştü. ama geri kalan altmış iki günlüğün saklanabileceği bir yere benzemiyordu. bu kadar iyi davranan. içinde hiç kimsenin yaşamamış olduğu. ilginç bir biçimde "düzenlenmişlerdi". Swanny'nin odasının oturma odasının karşısındaki büyük oda olduğuydu. Anlaşılan yukarıda yalnız kalmaktan hoşlanıyordu. günlükleri burada sakladığını tahmin edemiyordum. vesaire. Çoğu yazar gibi o da aşın kalabalık sevgisinin arasında güçlü bir yalnızlığın ihtiyacını duyuyordu. O dönemlerde düzenli olarak haftada bir Willow Caddesi'ne gider ve Swanny'yle birlikte akşam yemeği yerdim. vesaire. Örneğin birer birer siyah masanın üzerine dikilmiş. yanında kuru çiçekler dolu bir vazo bulunan iki albüm daha vardı.S. Swanny'nin hastalığına kadar ikinci kata çıkmadım. Observer dergisindeki yazıyı ve bu odanın renkli resimlerini hatırladım. bavullar ve kutularla dolu. Anlaşılan Swanny odayı böyle düzenleyip yerleştirmiş. Günlükler orada da yoktu. Barby. Şimdi merdivenleri çıkarken.sevdiğini anladığını da söylüyordu. Büyük meşe masanın çıkıntılı kenarını çektim. Çıkıp. Bunu annesine anlatacak kadar da tedbirsizdi. Swanny'nin annesine otuz üçüncü doğum günü için yaptığı mor-kırmızı kalem bezi vardı. Tek bildiğim. Burası küçük bir mabet olabilirdi. dayanması gereken ve gittikçe daha çok acı veren bir artridi (merak etmek ve Asta'ya inanmamak için bir başka neden) vardı ve bir dizi acı verici altın iğnesi tedavisine başlamıştı. . Odadaki öteki sandıklar ve bavulların hepsi boştu. Fotoğraf albümleri de oradaydı. Ayaklarının altında fotoğrafçının adı yazılıydı: H. Yukarıda bir kat daha vardı. parmak eklemlerindeki şişler kolayca görülüyordu. kırk yaş daha küçük olan ben bir tırmanmada bile nefes nefese kalırken doksan yaşında bir kadının günde birkaç kez bu merdivenleri inip çıkmayı nasıl başardığını merak ettim. Son günlük. Sandığın üzerine altın harflerle Torben'in annesinin adının baş harfleri olan M. -oysa konuşabilecek başka kimsesi kalmamıştı ki. Đnsanlar o çarşamba ya da perşembe geceleri benim için yemek pişirmesine rağmen bir iki lokma dışında yemediğini görseler. üçüncü katta bir odanın ne kadar akıllıca bir iş olduğunu yeniden düşündüm. son derecede düzenli odalar buldum.Asta kızını alaya almaktan çekinmedi. Artık dizkapaklarının ağrısı dinmiyor.K. Swanny'nin onu ilk gördüğü yerde. Đlk odada "holland" olarak adlandırılan bir bezden yapılmış büyük bir çantanın içinde bir şapka kutusu ve deriden yapılmış bir seyahat sandığı buldum. Mogens ile Knud'un lüle lüle sarı saçları ve denizci üniformalarıyla görüldüğü sayfada açık bırakılmıştı. Willow Caddesi'ne düzenli olarak gitmeme rağmen. sandıklar. bir zamanlar Swanny bana burada gizli bir çekmece olduğunu söylemişti. böylesi mektuplar yazabilen. yakışıklı cömert ve yumuşak bir adamı sevmezdi? Asta kendisi böyle bir adamla karşılaşacaktı ki.

burada. evin günlük yaşam bölümünün dışında. dolabın aslında ne kadar iyi düşünülmüş bir yer olduğunu anladım. Günlüğü elime aldım ve 1920'den önce bütün Avrupalıların elyazısının ne kadar birbirine benzediğini. Görünürde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen. Çifte lastiğin arasından her cildin hangi yıla ait olduğu. daha açık olarak.Odalardan ikincisine girdiğimde." Orijinali okuyor olmak sırtımı ürpertti. günlükler oradaydı. beyaz renkli şömiz içinde satılan karton kapaklı kitaplardı. Cary'nin dil sorununu nasıl çözmeyi düşündüğünü merak ettim. ama okunaklı harfleriyle yazdığı Danca girişi okudum: "Bu sabah dışarı çıktığımda. Çift kapılı maun dolap bu evde günlüklerin saklanabileceği son yerdi. merakını tatmine gelecek bir ziyaretçinin ya da fazla heyecanlı bir gazetecinin menzilinin ötesindeydi. öteki sevilen ama pek seyrek kullanılan eşyanın ortasındaydı. Geriye bir tek oda kalmıştı. telif haklarının daha birkaç sene Swanny'ye ait kalacağını hatırladım. Neden sonra günlüklerin artık bana ait olduğunu. ilk satırları ezbere biliyordum. nasıl biri olduğunu unutmuştum. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. onluk torbalar da lastik bantlarla bir araya getirilip daha büyük torbalara yerleştirilmişti. günlüğü aldığım yere geri koydum. Defterlerden bazılarının tercüme edildiğini. çürüme öncesi başlayan hafif tatlı toz kokusu. Đlk paketi. ama istediği bu değildi. Onun heyecandan hoşlanmadığını. Bonniers ve Hugo Geber tarafından basılmış. hangi tarihleri kapsadığı görülebiliyordu.. Burası evin en sıcak yeriydi. Şaşkınlık ve belirli bir hayranlık içindeydim. Etrafta mobilyalar. Oysa topu topu üç saattir arıyordum. Binlerce sayıda okuyucu gibi. Swanny'nin hayatının ve evinin sonunda son ve şaşırtıcı bir şey bekliyordum. ama yazılanları okuyabiliyordum. Çoğu Đsveççe'ydi. düzenlenip yayımlandığını gösterecek tek bir belirti yoktu. Kâğıtta bazı lekeler vardı. bu ciltlerden ilkini merak ediyordu. Odadaki karton kutular kitap doluydu ve kitaplar birbirine. Ancak hemen. temizlikçilerin bakışlarından uzakta. Cory'nin L'Atmant'ı değil. Defterdeki satırlardan hiçbirini okuyamadım. uzak akrabası ya da kuzeninin 1913 yılında Sen-Petersburg'da tuttuğu günlük de vardı. Đlk sayfadan bir koku yükseldi. Her cilt naylon bir torbaya konmuştu. Ona günlüğün çevirisini gösterebilirdim. belki de öğreneceğimden rahatsız olacağımı hissettim. Günlükleri dünyanın öteki ucunda bulmuşum hissine kapıldım. okuyamaz mıydı? Yoksa . Herkes çevirileri yayımlanan günlüklerden okuyabilirdi. sakin ve dikkatli kişiliğini unutmuştum. yan yana ya da üst üste konulmuş iskemleler. Bütün bunları unutmuş gibi. Cary Oliver'ın da görmek istediği ciltlerdi.. Bu bölüm Asta'yı oluşturan. Altmışına yaklaştığı bir sırada anne ve babasının çocuğu olmadığını öğrendiğinde heyecanlı ve romantik bir kadının çekeceği acıdan çok daha fazlasıyla karşılaşmıştı. 1905-1914 olarak belirtilmiş olanını çıkardım. öne eğik yuvarlak harflerin göze güzel görünmekle birlikte zor okunduğunu düşündüm. Aralarında. bir şeyler keşfedeceğimi. Ancak Swanny'nin. Ya da. üzerinde Torben'in elyazısıyla yazılmış bir etiket bulunan. yine de Asta'nın yana yatık. kendi yarattığım dramı yaşamaya başladım. sırtları okunabilecek biçimde bağlanmıştı. aşağıdaki salona uymayacak art deco ya da çağdaş stilde yapılmış bir masa ve iskemleleri vardı. çok önemli bir şeylerin olacağını. Sayfaları çevirirken.

dosyaların üzerlerine tarih ve çevirmenin adı yazılmıştı. 18 temmuz. Daktiloyla yazılmış çeviriler bir zamanlar Torben'e ait olan çalışma odasındaki yazı masasının en alt çekmecesinin dibindeydi. Sayfayı çevirip oğlanların adlarını değiştirmek istemeleriyle ilgili bölümü çözmeye çalıştım. şimdi bunu hatırlayamıyordum. ihtiyatlılığından kaynaklanıyordu. Bütün okuyucular gibi ben de Asta'nın aradaki beş hafta boyunca günlük yazmaya vakit bulamayacak kadar meşgul ya da rahatsız olduğunu düşünmüştüm. Mektuplardan birinde kayıp sayfalarla ilgili bir bölüm olabilirdi. hiçbirini atmadım. bazı Danca cümleleri anlamakta güçlük çekiyordum.. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. . Böylelikle hafızama güvenmek zorunda değildim. her sayfada da yirmi beş satır olduğunu düşünürseniz. çeviriler tamamlandıktan sonra yırtmıştı. yaklaşık iki bin beş yüz kelime. 26 temmuz. Asta'nın yazdıklarını birden kestiği noktaya vardım: "Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Zaman sırasına göre dizilmiş. yırtık sayfalardan arta kalan koçanları saydım. Belki de bu sayfaları. Bana uzun ve ayrıntılı mektupla yazmıştı. 26 temmuz ve günün son notlarını gösteren satırlar: ". Defterdeki beş ya da altı sayfa koparılmıştı. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim.. Şimdi hiç olmazsa çevirilere bir göz atabilirdim. "Bu sabah dışarı çıktığımda. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Asta'nın her iki sayfayı da kullandığı düşünüldüğünde on sayfa. Swanny'nin düzenliliği ve özeni her türlü araştırmayı olabileceğinden çok daha kolaylaştırıyordu. 30 ağustosa kadar fazla bir şey beklemedim. Bu da Swanny'nin gizliliğinden değil. Yayımlanan günlüklerde Swanny'nin doğumundan "hemen yakında" diye söz ediliyor. 21 temmuz. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Birinci cilt dışında 1905-1914 günlüklerini dolaba geri koydum." Ne beklediğini bildiğin zaman tanıdık bir yabancı dili okumak çok kolay... " Bir sonraki tarih 30 ağustostu. o dönemlerde günlükleri bulduğu ve ne kadar değerli olduklarını anladığı dışında önemli açıklamalarda bulunduğunu hiç sanmıyorum. Beş ya da altı demiştim. satır başına on-on iki kelime yazdığını. Benim için her satir aynı okunaklıkta değildi. oysa şimdi saydım. Bu sayfalar 26 temmuz ile 30 ağustos arasında yer alan ve "bazı şeyleri aylarca erteleme"nin ötesinde cümleler içeren bölümlerdi. Bu sayfaları Swanny yırtmış olmalıydı.. Burada pek esrarlı bir şey yoktu. orijinal çevirilerin de daha sonra yayımlanan kitaplarda bulunmayan bölümler içerdiğini mi söylemek istiyordu? Belki. her biri ayrı bir karton dosyaya konmuş. Oysa gerçek bambaşkaydı. ya da belki küçük bir esrar dışında. Đlk dosyayı açtım. beş hafta kadar sonra da başarıyla gerçekleşmiş görünüyordu. Günlükleri bulduğunda ben Amerika'daydım. 21 temmuz. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. elimdeki cildi çevirisiyle karşılaştırmak üzere aşağıya indim..Cary sadece günlüklerin değil. Tam olarak beş yaprak. bunun bir avantaj olduğunu şimdi anlıyorum." 18 temmuz.

. muhtemelen Ralph Lauren'in pembe tüvit ceketi içinde oldukça alımlı gözüküyordu." . o dönemde kimyacı deniyordu. "Kim bu. Bana cinayetinden bahset. daha sonraki kuşakların "koyu" çikolata olarak adlandırdığı renkteydi. 1905'te.Yapmayı düşündüğümüz bir dizi değil. Birazdan Swanny'nin evine gideceğiz. Đyi görünüyorsun.Buluşma yerimize. O gün değil. Roper kadar kötü bir kadın olduğunu düşünmesinden korktuğu bölümde.Bunlar anneannem ile dedemin oturduğu yerin yakınlarında mı oldu? . Birbirimize baktık. beyaz olduğunu gördüğünü söyledi. Göreceksin. Sen bahsetmeden önce Roper adını hiç duymamıştım. "Araştırmak istediğin bölümde büyük bir boşluk var. Korkunç sıcak bir yazdı. öykü trajik olduğu kadar heyecan verici değil. Hiçbir zaman el sıkan biri olamadım. üç bölümlük bir program.Cesedi Hackney'de. . Holly Mount'taki Hollybush'a vardığımda Cary çoktan gelmişti. şu Roper?" . sıcaklık kırk derece falandı deniyor. bunun korkunç bir fikir olduğunu düşünür müsün? Đçtik. Asta'nın Roper'dan bahsettiği tek bir bölüm bulmuştum. Cambridge'deydi. bir sonraki buluşmamızda saçlarının doğal rengini unuttuğunu son zamanlarda ayrık çizgisine baktığında. Roper'ı getirdiler. Bozuşmadan önce birbirimizi öperdik. 2 temmuz 1913 tarihli notlarda. Asta'nın Rasmus'un Mrs. O yılın temmuz ve ağustos gazetelerini okudum. . istediğim noktaya vardıramıyorum.Sen de. sıcak yüzünden bir sürü cinayet işlendiği anlatılıyor. Karısını öldürdü ya da öldürdüğünü söylüyorlardı. buna inanmak güç. . O akşamüstü saçı Asta'nın "sade". zamanın etkilerini tartmaya çalıştık. Ancak çok büyük boşluklar var. Zayıflamıştı. Birkaç ayrıntıya daha gerek duyuyorum. Navarino Caddesi'ndeki bir evde buldular. O zamana kadar. Yani eczacı demek istiyorum. ama aradıklarını bulamayacağını söyledim. Sonra Asta günlüklerinde Roper'dan söz ediyor. elimde sana verebileceğim üç nüsha var. Ne kadar ayrıntılı olursa olsun.Hiç de öyle düşünmüyorum. "Sadece bir kere" dedim. Oğluyla birlikte. Cary'nin saçları hep değişik renklerdedir. Göreceksin.Birer kadeh şampanya içmeliyiz desem.Hackney'de oturan bir kimyacı. High Street blucini ve önemli bir üreticinin. Kayıp bir çocuk var. Korkunç bir şiddet dalgası yaşanmış. "Düş kırıklığına uğrayacaksın" dedim. . Eve gidip günlüklere göz atma zamanının geldiğini. . Bunları Ünlü Duruşmalar'dan okumalısın.Bunu sıradan adi bir cinayet olarak görme. orada görürsün.

Emin olamazsın. yani şimdilik.Buraya taşınacak mısın? diye sordu. Sanmıyorum. Swanny'nin oturma odasına yerleşeli henüz beş dakika olmuştu ki. orası o kadar iç karartıcı. onunkini de alıp holdeki portmantoya astım. Yırtılmış beş yaprağın koçanlarının bulunduğu bölüme geldiğinde yüzü bembeyaz oldu. Swanny son günlerinde şampanyadan başka bir şey içmezdi. ama ne zaman bir şey içse. . kendi görmesi daha iyi olacaktı. Onu uyarmamıştım. pardösülerimizi çıkarmamış olduğumuzu fark ettim. Biliyorum. hava orada hep kırlardaki kadar temiz ve durudur. sararmış yapraklara büyük bir saygıyla dokunuyordu. .Sanırım şarap var. Birinci defteri inceliyor. Sonra neşeli bir sesle. Geceyarısına kadar Heath Caddesi'nde sıralanan otomobillere rağmen. Eve girdik. Asta'nın yaşadığı yerin "günlüklerindeki gibi olabileceğini" beklediğini söyledi. Yürüyerek Streatly Meydanı ve New End'den geçtik. Yoksa ben de onları rahatsız edemeyecek kadar Asta orijinallerinin etkisinde mi kalmıştım? Hiç olmazsa bu kez birinci ciltle birlikte aşağıya inmem gerektiğini düşündüm.. her basamakla birlikte sigaranın yol açtığı hırıltı daha da arttı. Pardösümü çıkardım. Đçeride gördüklerinden düş kırıklığına uğradı.Bir şey var mı? . kabul etmesi güç de olsa benimdi. Okurların çoğu gibi Asta'ya sınırsız bir saygı beslemiyordu. şampanya isterdi. Eminim. evden ayrılmadan önce de bütün kapıları kapatma tutkusunu paylaşmadığımdan. Rahatsız olduğunu hissettim. Swanny'nin bir odadan çıkmadan önce oda kapısını. En üst kata vardığımızda. bir istasyonun bekleme odası değil. Çok içerdi demek istemiyorum. ona bakalım. kutular ve sandıkların arası o denli kasvetliydi ki 1905-1914 paketini Cary'ye uzatıp aşağı götürmesini söyledim. Tek başına yaşayan biri için biraz fazla büyük. Asta'nın odasının kapısını ardına kadar açık bırakmıştım. bununla neyi kastettiğini anlatmadı. Đstersen önce kutlanacak bir şey var mı. Cary arkamdan merdivenleri tırmanmaya başladı. Burası oturulan ve yaşanan bir yerdi. ama üçüncü katta durmak ve odasına bir göz atmak istedi. parlak lambaların. gölgelerin arasından yürüyerek Willow Caddesi'ne vardık. "Burası bir servet eder" dedi. ben de 1915-1924 torbasını aldım. Đçecek bir şey ister misin? . Hava kararmıştı. birden günlükleri ya da en azından onun ilgisini çekecek olanları aşağı getirmiş olmamın daha doğru olacağını düşündüm.

bu benim de aklıma gelmişti. Defterlerde Roper'ın öldürülmesiyle ilgili hiçbir şey olmadığını tekrarladım. diye devam ettim.Çok fazla ilginç oldukları için koparıldıklarını düşünmeden edemiyorum.Tanrı aşkına. dedi Cary. Swanny eskiden işlenmiş bir cinayetle ilgili kanıtları neden ortadan kaldırmak istemiş olabilirdi ki? Onunla ne ilgisi vardı? . Başka birisinin otobiyografisinde yazılıp da insanların okumasını istemeyeceğin bir hikâyen yok mu? Gözlerini kaçırdı. . Mesela Gordon Westerby buna benzer bir şey söylese. O yaptığı için. anlıyor musun? Senin cinayetinle bir ilgisi yok.Başka yerde de var mı? Yani.Bunu kim yaptı? Sanırım Swanny. gerçekten de bir ipucu yakaladığını sanıyordu. Omuzlarını silkti. Ne demek istediğimi anlamıştı.Yani demek istiyoruz ki.Çok özel. ama hiç belli etmemeye çalıştı. bunun adı sansür.Çoğu kez. Cary beyninde bir şimşek çakıp sayfaların belki de çeviriden sonra koparıldığını düşündüğünde. Burada gördüğün. Başkası olsa görmezden gelebilirdim. . yazılanları böylesine etkilemeye hakkı yoktu. diğer günlüklerde de sayfaların eksik olduğu bölümler var mı? -Bakalım. çevirilenin eşi. dedim. . Diyelim ki Swanny bir başkasının otobiyografisini yayına hazırlamak durumundaydı. . Beş yaprak eksik. yayına hazırlarken de kendiyle ilgili istemediği bölümleri çıkardı. Elimizdeki yirmi cilde baktık. .Biz de böyle yapmaz mıydık? Ne sen ne de ben böyle bir sınavdan geçmedik ki. Ne demek istediğimi sordu. Đlgi çekici bir bölüm müydü? . okuduğunda da tam bir şok yaşıyorsun. Çok çok özel. kitabı okuyana kadar senden söz edildiğini tahmin etmiyorsun. Swanny'yi suçlamasından hoşlanmadım.. . hepsinin de tamam olduğunu gördük. üzerinde durmazdım. Ona anlatmayacaktım. Üzgünüm. .Diğer günlüklere bakabilir miyiz? diye sordu Cary. Ama bu Cary Oliver'dı. Bizim annelerimiz en çok satanlar listesine girecek günlükler tutmadı. Swanny Kjær'in annesinin günlüğünden kopardığı sayfalar onun için kabul edilemez kişisel bilgiler içeriyordu.

Sakın Daniel'ı özlediğimi.Swanny Kjær neden 1954'teki bir sayfayı yırtsın? O zamana kadar aile içinde iyice yaşlanmamış mıydı? Tüm tutkularını söndürmemiş miydi? .Bunu yapıp yapmayacağımı henüz bilmiyorum. onunla beraber olmak istediğimi falan düşünme. Biraz daha şampanya? .Oh Ann! Ne kadar korkunç bir şey söylüyorsun. Tek bir yaprağın eksik olduğu 1954'e gelene kadar hiçbirinde yırtık sayfaya rastlamadık. ama hemen değil.Daha fazla dayanamadım. sonra da sırayla diğerlerini.Tüm tutkularımızı söndürdük. . Dancamla uğraşarak sonunda bu bölümün Asta'nın Hansine'nin ölümüyle ilgilendiği kısım olduğunu çıkardım. dedim. Hiç evlenmedim.Gerçekten de evlenir miydim. bütün günlükler tercüme edilmedi. değil mi? On beş yıl oldu.Onunla evlenecektin. dedim. . Üstelik. dedim ciddiyetle. Artık âşığı olmak için fazla yaşlıyız. . özür diliyorum.Artık şampanyayı içebiliriz. Gerçekten de onu ilgilendirmediğini düşünüyordum. . hiçbir koşulda. 1954'te ise Roper çoktan ölmüştü.Evliliğin yürümediği için üzülüyorsun. gerçekten üzgünüm. Çok hafif bir sesle "Özür dilerim" dedi. Onun ilgilendiği Roper cinayetleriydi.Beni bağışladın mı? Söylediği komik değildi. Onu görünce. biliyorsun. Telefonda söylediklerini tekrarladı.sevgilimi çaldığın için değil. dedim. Cary. . Cary'ye baktım. yine de güldüm. Ann. çenesinden gırtlağına inen iki sıra kasa baktım. yoksa araya girip -nasıl söyleyeyim. . seninle gitmeyip yanımda kalsaydı da istemezdim. .Bütün o merdivenleri tekrar tırmanıp 1925-1934 ve 1935-1944 paketlerini aşağıya indirdik. Öyle demişti. dedim. fazla dar olan blucine. . . odada kendimi de görebileceğim bir ayna olmamasına sevindim.Bu da hemen olmadı. . . Senin sözlerindi. Cary bir iki saniye bir şey söylemedi. . fırlak midesine. Şimdi senin olduğun yaştaydı. Kadehini kaldırdı ve "Asta'nın müstakbel editörüne" dedi.Bir keresinde Asta bana insanları bağışlamamız gerektiğini söylemişti. bilemiyorum.

Suratı şişmiş. Söylediklerini çıkarmak için çantasına eğildiğinde. . O zaman uzanıp elini tutacak kadınlardan biri olmak istediğimi düşündüm. konuştum. Bunların hiçbirinden rahatsız olmamıştı Âşığı olamayacak kadar yaşlandığımızı söylememe bozulmuştu. parıltılı boş eve çekildim. şakaklarındaki atışları duyabiliyordum. Ya da kollarımı boynuna dolamayı. Diyoruz ya. Kalın bir sesle 'Teşekkürler" dedi. Dokunmak yerine. .Đstersen günlüklerin çevirilerini ödünç alabilirsin. anlayışla karşılamak gerekirdi. kaldı ki hâlâ kırklarımızdaydık. yaraladığımız insanlardan hoşlanmadığımız gibi hoşlanmadığından emindim. Cary. ona olan sevgim uzun süre önce bitmişti.Eee? Sayfaları atmış olabilir mi? Sanmıyorum.Kıkırdadı. O zaman onu rahatsız edenin ne onu affetmemem ne Daniel Blain'le ilgili anıları ne de bu konunun konuşulması olduğunu anladım. insan hiçbir zaman gereğinden fazla yaşlanmaz. Swanny'nin oturma odasında yeterli ışık yoktu. Cary gözlerini kırpıştırıp ürperdi. altın. . Bütün bunlar hiç de Swanny'nin tipik davranışlarına benzemiyordu. sesi birdenbire gençleşmişti. Orta avizenin düğmesini çevirip bütün ampulleri yaktım. Bütün gece orada kalıp Cary'nin define adasını altüst etmesini izlemenin neye benzeyeceğini gözümün önüne getirdim. Tabiî ki doğru değildi. tamam mı? . O zaman şarap kaldıramadığını hatırladım. Mutlaka bir yere saklamıştır. dedi.Ne? Teyzen. sana Roper cinayetiyle ilgili raporu. Bana uzattığı eli hafifçe titriyordu. onun da benden. Her şey bitti. daha önce böyle bir duyguyla karşılaşacağıma hiç inanmazdım. dedi. O ve ben aynı kişilerden bahsetmiyorduk. Tekrar görüşmek üzere sözler mırıldanarak taksiye binip gitmesinden sonra. ama yine de yersizdi. çeviri dolu dosyalan kayıp aşk mektuplarıymış gibi göğsüne bastırdı. gülücükler içindeydi. sıcak. dedi. duruşma tutanaklarını ve bulduğum diğer şeyleri vereceğim. Onun için çok üzüldüğümü hissettim.Tercümeleri alıp gideceğim.Lütfen. Belki de içlerinde kitaba alınmayan bölümler vardır. samimi atmosferi bizimle ve konuştuklarımızla bozulmuş gibiydi. . Asabiyetten ve gerginlikten kıkırdadığı belliydi. Yırttığı sayfaları ne yaptı dersin? . Bir daha sözünü etmeyelim. Unutalım artık. öldükten sonra insanların görmesini istemediği bölümleri yırtılmıştı. ilginç bir şekilde parlamaya başlamıştı. yine de dengesini bozmak için öyle söylemiştim. odanın sıcak. ona daha fazla vermemem gerekirdi. Đşte. daha doğrusu hissettim. Ama onu artık sevmiyordum. Beni hâlâ konu değiştirme yeteneğiyle şaşırtabiliyordu.

On birinci bölüm 7 kasım 1913 Đgaar flyttede vl ind i vores nye Hus. og Hansine og Emily oppe i Loftet. tepeden aşağıya Hornsey'ye kadar millerce yürüdüm. Swanny og Marie. Eve döndüğümde Rasmus nereye gittiğimi sordu. Her yer karmakarışık. Üstelik şimdi cevaplandırılması gereken yeni sorular da çıkmıştı. og selvffgelig Bjfrn. Ah. Muswell Tepesi'nin koruluklarında. Aah ja. Mogens. Haziran ve ağustos 1905'e ait o beş eksik sayfada ne yazılıydı? Yazılanlar arasında Roper Davası'yla ilgili önemli ipuçları da var mıydı? Cary'nin bana Roper'ın asılıp asılmadığını ya da beraat edip etmediğini söylemediğinin farkına vardığımda. Gerçekten de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek istiyor muydum? Önemli miydi? Bunu onun kadar çılgınca araştırmam beklenmezdi. yeni halılarımız daha gelmedi. Hava temiz ve yoğun. Rasmus ve ben. Her bir çocuğa bir oda verecek kadar çok odamız var. ama evet. Rasmus ogjeg. ama bundan sonra trene binip Hampstead Heath'e yürüyeceğim. at hendes Cropper ikke vil tage hele Türen fra Homerton. Mogens. Hansine'nin durumdan çok memnun olduğunu söyleyemem. eller hvor det nu er. at han bor. Londra'ya ve daha yukarı giden gelen trenlerin kalktığı istasyonu gördüm. Hun er bekymret for. Men Hansine er slet ikke tilfreds med det. artık çok geçti.şampanya şişesinin karşısına oturup son söylediklerini kafamdan geçirdim. Der er nok Sovevaerelser til Bfrnene. saa de kan have hver sit. Dev bir seraya benzeyen Alexandra Meydanı'nı. Knud. tavan arasında kalacak Hansine ve Emily de aynı odayı paylaşmak zorunda olmayacaklar. Hansine ve Emily. Swanny ve Marie. Knud. Cropper'ın Homerton'dan. ama kapıdan çıkar çıkmaz da ağaçlar ve rüzgârlı tepelerle kendinizi doğarım ortasında hissedersiniz. bir de tabiî Bjfrn. Bu ülkeye geldiğimden beri pek trene binmedim. evde yapılacak bunca iş varken nasıl çıkıp . merak ediyordum. eski eşyamız bu güzel odalarda eğreti duruyor. yeni çevremi gezdim. burada nefes almak bir kadeh dolusu çok eski snapps yuvarlamaya benziyor. Sadece Swanny'nin gerçekte kim olduğu değil. Harisine og Emily. saa de behfver ikke mere at dele Vaarelse. Bu sabah her şeyi olduğu gibi bırakıp dışarı çıktım. Arka pencerelerimizden tüm Londra'yı ve güneşin altında parıldayan Thames Nehri'ni görebilirsiniz. ya da her nerede oturuyorsa oradan buraya kolay gelemeyeceğinden korkuyor. Dün yeni evimize taşındık. ölmeden önce ne bulduğu.

ya da biri öyle demişti. kendimi kocasından nefret eden kötü bir eş olarak görüyorum. değişmezler. insana kendini düzeltmeyi öğretir mi? Sanmıyorum. işte geldim" dedim. Hayatınızdaki büyük bir trajedi bile sizi biraz katılaştırmakla beraber. Rasmus kürkümü verince hemen paletimi hatırladım. nasıl çizeceğimi kararlaştırmıştım bile. kafamdan hangi resmi. adı Elizabeth Vigee-Lebrun'dü. daha önce yazdıklarımı okuduğumda. Bu kadın Fransız'dı. Her erkek böyle düşünür. benden kurtulmak ister miydin? Ne bekliyordum ki? Ne bekleyebilirdim? Ne söylemesini umuyordum? . resim yapmayı çok seviyordum. ressamlık yapan ve bu yolda üne kavuşan bir kadın. Bazen benden sıkıldığın oldu mu? Eğer elinde olsa. hep bir kürkün olmasını istediğini sanıyordum. Babam da bana bir palet alacağına söz vermişti. değiştirmez." . beyaz tilkiyle karışık Acem koyununun kürkünden. Đlginç olanı. sonra da bana Archway Caddesi'nde "otomobil" satmak için aldığı büyük dükkânı gösterdi. Far bana paletimi getirince. resimdeki sanatçının da kadın olmasıydı. değişmeyi beceremedikleridir. kendimi böyle bir palet tutar. Bana çocukluğumda yaşadığım bir şeyi hatırlattı. buna benzer resimler yaparken düşlüyordum. Onun getirdiği. diğerinde de delikten geçirdiği başparmağıyla oval ve büyük bir palet tutuyordu. Kürkümü aldığımda büyük bir düş kırıklığı yaşadım. Günlüklerimi gözden geçirip. Gerçek. Rasmus kürkümü Noel hediyesi olarak. Paletin üzerine çeşit çeşit renkler sıkılmıştı. Hayatta en önemli şeyin kendini tanımak olduğu söylenir. Noel'den iki hafta önce verdi. Đnsanlar. Onu bir biçimde tuzağa sürüklediğimden korkmuştu. Bir sanatçının resimlerinden birini görmüştüm. kenarında sapı olan kare bir maden parçasıydı. Neler hissettiğimi yüzümden okumuş olmalı. Rasmus?" Samimi olduğuma inanmıyordu. hiç de benim düşümdeki palete benzemediğini gördüm. çok tenkitçi. Birisi.Hayır hayır. Aptalca yeni yıl kararlan alıp değişmeye çalışırlar. Beğenmedin mi? diye sordu. cevap ver. sanırım Frederikke Teyze. 'Tamam. Çoğu zaman da kendime acıdığımın. kendimi acındırdığımın farkındayım. Đnsan kendisidir. Onu mutlu etmek için kürkü giydim ve bana çok yakıştığını söyledim. bana bir boya kutusu hediye etmişti. "Kadınları anlamaya çalışmaktan çoktan vazgeçtim" dedi. "Kadınlar bir esrar. "Sana karşı çok katı. Peki bu. Resimde bir elinde fırça. saçları da benimkiler gibi kızıldı. maden parçasının gerçek paletten olduğu kadar uzaktı. Elimdeki koyu kahverengi kokarca postu. Cevap vermek yerine "Bütün bu yıllar boyunca sana karşı sevgisiz ve ilgisiz olduğumu düşünüyor musun?" diye sordum. bu o zamana kadar pek rastlanmamış bir şeydi. 12 aralık 1913 Kürküm geldi. çok keskin mi davrandım. "ne yapmamı istiyorsun?" Motorlu arabalarından birine binerek mobilya aldık. Bakışlarındaki şaşkınlığı görebiliyordum. ki bunu sıkça yapıyorum.eğlenebildiğimi merak ettiğim söyledi. Bu anımı hiç unutmamıştım. genç oldukları dönemin dışında. bu kararlarına da ancak iki gün uyarlar.

Tabiî kitabı alıp okumaya başladım. Đsveçlilerin de giyotini vardı. galiba kafamın kesilmesini tercih ederdim! Sonunda Đsveçliler giyotinlerini kullandılar.Ne demek istediğini anlamıyorum. getirdiğim kürkü beğenmediğin içinse. ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.. çünkü kraliçeyi idam ettiler.Hayır. . merak etme. Çocukları National Galery'ye götürdüğümde hâlâ aklımdaydı. onu evlat edineceklerdi. değiştiririm. Marie Antoinette'in resimlerine baktım. Marie de Mor'un pembe gözyaşına benzeyen (benzetme onundur) küpeleri olmadığını söyledi. Eğer bir insan bir cinayet işlerse. karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. Herkes Fransa'yı giyotini kullanan tek ülke olarak bilir. başparmağı o meşhur paletin. yaşadıkları sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. çünkü adamın kuzeyde. . ta ki o palet öyküsünü hatırlayıncaya kadar. Üzücü resimlerdi. 18 aralık 1913 Birdenbire aklınıza bir isim gelir de düşünürseniz. Kuzinim Sigrid. öbür elinde de bir demet fırça tutuyordu Sevgili küçük Swanny başım kaldırıp yüzüme baktı "Bu kadın sana benziyor. Oysa adam karısını seviyordu. dedi. Adam evliydi ama çocukları yoktu. Anlaşılan kabahat karısındaydı. kızıl saçları. Bu da beni başka düşüncelere yöneltti. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. Bütün bunlar. Đsveç'te giyotinle kafası kesilmiş ilk adam olacaktı. . birden önümüzdeki duvarda onun kendi portresini gördüm. Ben olsam. ne işimize yarayacaksa.raflardan birinde "Başyapıtlar" dizisinde Vigee-Lebrun hakkında bir kitap görmeyeyim mi? Kitabı Haldane MacFall gibi görkemli bir adı olan biri yazmış. daha önce balta kullanırlardı. aldırma. dedi. yine de Madam Vigee'ye biraz benzediğimi düşünüyorum. Yıllar var ki Vigée-Lebrun'ü düşünmemiştim. ölümü hak eder. benim istediğim paletin deliğine geçmişti. Konuşabileceğimizi düşünmüştüm. şimdi de var. soluk. sadece bir kez kullandılar. Adamı giyotine götüreceklerdi. Tabiî oğlanlar her şeyi bozmak için kadının büyük olması nedeniyle benim ona benzediğimi söylediler. dedim. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi. Kim bilir? Belki de bir gün bir başkasının kafası uçurulur. Madam Vigee'nin Fransa'dan zamanında kaçarak giyotinden kurtulmuş olmasına sevindim. iyi olacak. Đlginç bir hikâye. öğleden sonra kütüphanedeyken –Danimarkalı yazarların yanı sıra Đngilizce kitaplar da okumaya kararlıyım. ama bu doğru değildir. o ismin bütün gün boyunca aklınızdan çıkmaması garip bir şeydir. Stockholm'de. sadece bir o da üç yıl önce. Sonra. saçlarına uygun elbisesi ve şapkasıyla duruyordu. lille Mor" dedi. ne var ki affa uğradı. Đşte orada.Konuşuyoruz işte.

Kızlar tabiî uyumaya gitmedi. büyürken benden uzaklaştığını unutuyorum. Ne kadar uzadığını görüp gelecek ay on altısına gireceğini düşününce. Noel Baba kılığına girmekten hep nefret etmiştir." Zavallı küçük Marie iki kocaman saat boyunca bu karara uydu! Swanny bir daha ağlamamaya. Belki de pagoda biçimi elbiseyle ona uygun üç köşeli şapkayı da alırım. ama o her yere taşıdığı battaniye parçasını artık emmeyecek. "Kendi evin. Bunun anlamı iki Noel kutlaması oldu: Noel gecesi bir yemek ve ertesi gün. parayı alan ben mi. böylece Mogens hayatında ilk kez Noel Baba oldu. yoksa öpülen o mu? Bir azize olmaya başladım. saatin iki olduğunu söyledi. bir de reglan kollu pardösü. Kollarını Mogens'in boynuna dolayıp öptü. Ben de. Noel günü. sadece karın ve donun saf parlaklığı. bundan sonra da olacağını söylüyor. eşyalar. üstelik onu rahatsız da ediyor. "Hep burada olmayacaksın" dedim ona. onu beyaz ve gümüşle süsledim. 3 ocak 1914 Bütün çocuklar yeni yıl kararları aldı. Rasmus çoraplarını doldurmak için uyumalarını beklemeyecek kadar sabırsızdı. kendi çocukların olacak. bir tek Swanny Marie'nin adına karar aldı. Đçimizden hangisinin daha çok şaşırdığını söylemek zor. buna gerçekten de inanıyorum. dün gece Noel Baba olarak neden sen gelmedin?" Artık babasına güvenmediğini anladık. . Noel sabahı aşağıya inip. Rasmus'tan bir hediye daha. Kırmızı paltosu ve külahıyla. bütün ağır yemekleri yedikten sonra Noel Babayı beklemeye koyuldular.derim ben. Daha önce gördüğüm o Fransız örgü hırkayı alacağım. ilk günden beri de sevdi. dünyanın en sakin sesiyle sordu: "Far. güzel bir ev. Kaç yaşında olduğunu unutuyorum. bir başka yemek. sekiz yaşında olduğunu. 27 aralık 1913 Bu yeni evimizdeki ilk Noel. bunun için de Đngiliz usulü Noel kutlamamız gerektiğine karar verdi. Kızların gözlerini kapadığına karar verip sırtında torbasıyla odalarına girdiğinde. mutluluk insanı daha iyiye götürüyor. oysa Mogens onlar yatana kadar bekledi. bütün yüzünü kaplayan pamuklarla saatler boyu merdivenlerin en üst basamağında oturmak zorunda kaldı. Đki metrelik bir Noel ağacımız var. mutsuzluk ise beter ediyor. "Parmağını emmeye devam edebilir. Swanny için her şeyi yapar sanıyorum. ama Swanny'ye âşık. onu çok seviyor. Rasmus artık kendimize ait bir evde oturduğumuz için gerçek "Britanyalı" olduğumuza. Knud da sigara içmemeye karar verdi. Mogens daha çok matematik çalışmaya. Rasmus'un yanına gidip öptüm. Marie onun için sadece bir bebek. Kendime elbise almam için para. Ne derlerse desinler. Belki de istediğim her şeye sahip olduğum için. renk kullanmadım. Sevgili küçük Swanny'ye uydum. şimdi de bu para. Đnsanları dikkatle baktıracak aşırı kıyafetlerden hoşlanıyorum. artık onun Noel Abisi olduğunu söyledi.

Onu kucağımda taşırken. Neden önemli insanlar.Bazen küçük çocukların sivrisinek ısırığından öldükleri söylenir. yarı da hiç kuşkusuz çocukları sevindirmek için (öyle diyor) milyoner olmaya karar verdi! Ciddiye benziyor. teselli etmemize izin vermedi. dedi. Babam da Schleswig ve Holstein konusunda aynı şeyi hissetmişti. Bana insanların beni saygıdeğer bir hanım olarak görmeyeceklerini söylediği günden beri nikâh yüzüğümü sol elime takıyorum. -Piknik sepetini Emily taşıyorduyirmi kilo falan olmalı. Bisgaard iyi birisi. Gibbons'a. üç renkli motiflerle süslü elbisemin ve beyaz şapkamın tüm ayrıntılarına baktı. . zaten sigara içmediğini söylediğimde. Anlaşılan benim bu kadar zengin görünmemin. 30 ocak 1914 Đki gün önce Avusturyalı Arşidük Ferdinand ve eşi. bu nedenle hazırlıklı olmanın iyi olacağını söyledi. ama son söylediklerinden sonra vazgeçtim. Marie ağladı. ama Marie'yi bir sivrisinek soktu. içme isteğinin ne zaman başlayacağını bilemediğini. üstelik yanına da Rasmus'un zümrüt yüzüğünü taktım. kraliyet ailesi üyeleri falan öldürülür de diğerleri katledilir? Onları öldüren zavallının ülkesinin Avusturya-Macaristan tarafından ele geçirilmesine öfkelendiği apaçık. Sanki Lavender Grove'da Rasmus'u birkaç kez görmemiş gibi "Kocanız bir daha hiç dönmedi mi. ağladı. elime baktığını görebiliyordum. zavallı. Danimarka kilisesinde tanıştığım. çünkü artık bayağı ağırlaştı. Onu Padanaram'a çaya davet edecektim. bordo. birkaç kere evime çaya geldi. yanımda da bir hizmetçi bulundurmamın intikamıydı. Muswell Hill Caddesi'nde kime rastlayalım? Lavender Grove'da iki ev ötede oturan Mrs. Mrs. Oysa kendisi. Saraybosna diye bir yerde bir Sırp tarafından öldürüldü. Rasmus yarı şaka. bayağı kötü durumda görünüyordu. Eve dönüp ısırıklara ilaç sürmeliyim. Eğer konuşmasaydım. Beni yukarıdan aşağıya süzdü. ama Tanrı'ya şükür kimseyi öldürmedi. Westerby?" diye sordu. Hampstead'de oturan Mrs. bundan çok keyif aldığım söylenemez. halbuki yüzü ağlamaktan hâlâ şişti. ben de ona gittim ama o kadar düzgün ve terbiyeli.Ben daha çok genç olduğunu. o kadar önemsiz şeylerden konuşmayı seviyor ve gözü çocuklardan başka bir şey görmüyor ki. Kızları ve Emily'yi Highgate Woods'ta pikniğe götürdüm. Marie'nin ona günaydın demesini sağladım. Yine de kendimi ve tanıdığım diğer kadınları düşünmekten kendimi alamadım. beni tanımayacaktı sanırım. Yüzüklerimi göstermek için elimi Marie'nin sırtında gezindirdim. Neden kargaşa çıkarmak istesinler ki? Bütün bunların buradan çok uzaklarda olmasına çok memnunum. Keşke bir arkadaşım olsa! . Asıl çılgın olanlar bu cinayetin Sırbistan yöneticileri tarafından düzenlenen bir komplo olduğunu ileri sürenler.

Parti elbisesini de ben diktim. Ortası marmelat dolu. Söylenenlere göre amacı. Çok şık bir elbise giymişti. ama yüzünün donukluğu her şeyi öldürüyordu. kalçaları üzerinde iki kocaman cebi. Gerçekten de bütün partinin en güzel kızıydı. Housman savaşın bir haftada biteceğini söyledi. tepesi şeker kaplı. ama bugüne kadar zahmet edip kapaklarını bile açmadım. yenilmiş bir devlet olma hakaretini sineye çekmek zorunda kalacak. ama Swanny'nin. Swanny'nin açık sarı saçları göğsüne kadar iniyor. saçları o kadar kızıl ki. bunu da Rusya'nın harekete geçmesini beklemeden yapmak. Tabiî. Okuldan sonra bir doğum günü partisi verdik. Avusturyalıların Sırbistan'a savaş ilan etmesi. göğsünde de siyah satenden büyük bir fiyongu var. bütün zamanını atölyesinde geçirdi. Pek aşçılığım olduğu söylenemez. gelirken kızları da getirmemi söyledi. söylediklerine inanıyorum. bu nedenle de Toton Đmparatorluğunun akıl almayacak bir biçimde genişlemesine seyirci kalacak (hepsi de onun kelimeleri). fırfırlı.29 temmuz 1914 Dün Swanny'nin doğum günüydü. Housman oldukça iri ama güzel bir kadın. Onlar asker olacak yaşa gelinceye kadar bu savaş biter. Hayret. on arkadaşı -yani sınıfından on kız. Mr. Rasmus "cümbüş" diye adlandırdığı partide hiç görünmedi. Rasmus savaştan başka şey konuşmuyor. dokuz mumlu bir pasta. ama ben iki renkten çok güzel bir karışım çıkabileceğini düşünüyorum. Kendini o küçük Slav devletinin koruyucusu sanan Rusya. daha doğrusu yeni gelini akşam olunca geldiler. Bunlar hep karışık işlerdir. doğum günü pastasını kendim yapmak istedim. Almanya savaş ilan etti. Şikâyet ettiğimde de hole koymak için dövme demirden saksı altlığını gerçekten isteyip istemediğimi sordu. gül kurusu renginde bir elbise. Gerçekten de arkadaş olup olmadıklarını bilmiyorum. partinin en güzel elbisesini giymişti. Partiden çok daha az önemli olan. "gücümüz" yazdım. Housman ve yeni karısı. O akıllı bir adam. Ama başlayacağa benziyor. hiç de fena olmadı. lacivert ve zümrüt yeşili bir elbise. Oyalanmak için Frederikke Teyze'nin bana bıraktığı kitapları okumaya başladım. Mr. Bisgaard'ların küçük kızı Dorte. aşağıya inip Rusya'nın müttefiki Fransa'yı süpürmek. eminim kına sürüyordur. Yeşilbeyaz kareli. kuşaksız bir elbise. Uzun boylu olduğundan. Savaşa girmeye cüret edemez. o yüzden de bütün zamanını benim için çalışmakla geçiriyormuş.geldi. . giydiğini yakıştırıyor. 2 ağustos 1914 Oğullarımın savaşa gidemeyecek kadar genç olmalarına memnunum. Okumaya başladığım kitabın adı Bir Noel Şarkısı. Hansine kumaşı gördüğünde "Mavi ve yeşil asla bir arada olmamalı" dedi. oysa kendimi baştan aşağıya Danimarkalı hissediyorum. Ona göre istiyormuşum (ne alaycı). özellikle de Kayser Wilhelm deniz gücümüze saldırırsa. Kitaplar bir yıldan fazladır yanımdaydı. Mrs. ama bu durum değişebilir. Britanya Đmparatorluğu şimdiye kadar bütün bu olanlardan fazla etkilenmedi. Beni çaya davet etti. eğer başlarsa. Dokuz oldu. Bütün mumları bir nefeste söndürdü.

vermeye de çalışmayan birinin okul masraflarını ödemenin . Mons'tan getirilen yaralıların hepsi de Almanların korkaklığından ve alçaklığından bahsediyor. Kısacası. madem bu kadar korkaklar. sadece çok iyi bir çocuk olduğunu kabul etmek zorundayız. Bir tanesi "Siperin önünde ayağa kalkarsan. Kesin olan tek bir şey var. "Güzel beyaz kent" derlermiş. gülmeyi unutmuş. Marie'yi Mrs. Kendi ailemde iyi olarak adlandırabileceğim kimseyi hatırlamıyorum. çocuklarımın da Sırp doğmadıklarına şükrediyorum. Belçika'da eski ve güzel birçok kilise olduğunu söylüyorlar. gerçekten çok yazık olur. sıkıcı bir avuç insan. Housman'ın Hampstead'de. sana ateş edemiyorlar" dedi. Swanny okuldaydı. eski Belgrad'ın tabiî. Eğer ölürse. çünkü Cropper'ı askere alındı. ama bu imkânsız. sohbet fırsatı bulamadık. Avusturya bombardımanından sonra bir harabeler yığını olmuş. neden hâlâ onları Belçika'dan sürüp çıkaramadık? Bir kez daha bu günlükleri Danca yazabildiğime seviniyorum. süngünün karşısına çıkmaya da cesaret edemiyorlar. Altı kadın ve iki çocuk daha vardı. Frederikke Teyze ve oğullarına gelince. bütün Đngilizlerin kahraman azizler. Ne kadar ayakta kalacaklar. diye düşünüyorum. hepsi de kusur arayan. ancak bütün bunlar beni nakit paraya ihtiyacı olan ilk erkeğe vermesini önleyemedi. Almanların da korkak fareler olduğunu söylemesi lazım. Cropper. 21 ocak 1915 Mogens dün on yedi oldu. Çok zeki olmadığını. yani askere alınmayacak kadar yaşlı değil. Gözyaşları içinde bana nişanlandıklarını. güler yüzlü. Savaşta olan bütün her şeyi bu günlüğe yazmak istemiştim. The War Illustrated dergisinde bir Belgrad tablosunun fotoğrafı var. yoksa eğer birisi bunları okuyabilseydi. Soğuk çelikten korkuyorlar. bir yıl içinde de evlenmeyi umduklarını anlattı. "Tüfekle nişan alamıyorlar. merak ediyorum. Sırbistanlı olmadığıma. kimbilir başıma neler gelirdi. Hansine'den biraz daha küçük. merak ediyorum doğrusu.7 eylül 1914 Hansine büyük bir üzüntü içinde. Frognal'daki evine çaya götürdüm. onu işin dışında tutmak lazım. Mogens bu yaz okulu bırakmaktan söz ediyor. Annem bütün çocukluğum boyunca hep hastaydı. iyi huylu Rasmus ve onun kaba köylü ailesinden. Savaşta olduğumuza inanamazdınız. yazacak o kadar çok şey olur ki. Mogens'in bu iyi taraflarım kimden aldığını söylemek güç. sadece incir çekirdeğini dolduramayacak dedikodu. Ortası yok. Rasmus da her zamanki öfkeli konuşma biçimiyle sınavlarını veremeyen. en fazla otuz bir-otuz iki yaşında. Hepimizin vatansever olması. Belki de mutlu. Bunları kimden aldı. hem çok karışık hem de bir sürü yerde birden oluyor. Bana bütün bunlardan daha önce bahsetmeliydi. madem bu kadar kötü askerler. ahlak anlayışıyla meşhurdu. Hep acı çekerken kim iyi olabilir ki? Babam çok katı ve disiplinliydi. bu savaş öyle kısa zamanda bitmeyecek." Kim korkmaz ki? Herhangi bir Töton'un alçak olacağına inanırım da. evlenmek için para biriktirdiklerini. Cropper çok yakışıklı bir erkek.

üstelik yakında da biteceğe benzemiyor. itaatsiz ve kuşkucu olacak. Kısacası. 'Oyalanan' hükümetlere sabır göstermeyecek.. Mrs. ama bomba atmadılar. Housman Danca okuyabilseydi.. bu kadar sözü dinlenir. savaş bittiğinde Đngilizlere ne olacağını yazıyor: 'Tüm savaş öncesi alışkanlıklar kaybolmuş olacak. eczacıların dediği gibi "gelişen". mümkünse tabiî. hayatı düzenlemenin yolu bu olmasa gerek. Bunu fazla dert etmemeye çalışıyorum. .mantıksız olduğunu söylüyor. Şimdiye kadar havacılarımız Alman kentlerinin üzerinde uçtular. onların başından geçenlere üzülüp günlüğüme geri dönmek için sabırsızlanıyorum. Rasmus tek entelektüel faaliyetinin daha sonra cilt haline getirmek istediği The War Illustrated nüshalarını toplamak olduğunu söylüyor. Mrs. insanların değişmesini beklemenin.. Her neyse. Housman'ın kardeşi askere alındı. üstelik de haklı. iyi. uzun boylu kadınların koca bulamadıklarını söylüyor. Đleride iç karartıcı bir okuma faaliyeti.Koca bulamasa çok mu kötü olur? dedim. nerelerde olurdun. "Kocan olmasaydı. bütün bunlara ne derdi acaba? Gazete misillemelerde bulunabileceğimizi söylüyor. bu kadar ünlü. Sevgili babasının yorumu: "Postalının içinde bütün bu düğümleri taşıyacak olan zavallıya acıyorum. Mogens'in ne iş yapacağını kestiremiyorum. Antikacı Dükkânı'nı okuyorum. oysa Emily. Erkek olsaydı. biraz kısa olsa da yetişkin bir kadın. Đngiliz. ama kahramanların içine girip onlar oluyorum. G. savaş yöntemleri "antropolojide bilinen en alçak ırklardan" bile daha vahşi. işlerin hemen yapılmasını isteyecek. Hikâye okumanın bu kadar zevkli olabileceğini bilmiyordum. Buna güldüm. Güldü. bu denli saygın görünmezdi. savaş bitince eski eğlence havasının bir daha Đngiliz siyasetine geri dönmeyeceğine inanıyorum. "iğrenç kan içici hayvanlar" olarak adlandırıyor. Askerler için hâki çoraplar örüyor. Dün gece Zeplinler Kuzey Denizi'ni geçip Norfolk kıyılarını bombaladı. Yine de bazen yazdıklarını okurken. yine de bütün bunda yanlış bir şey var. Swanny'ye örgü örmeyi öğrettim. Bir kadın ya koca bulacak ya da alay konusu olmak dışında bir işe yaramayacak. . yoksa şimdi bulunduğu yerde olamazdı. Rasmus yaramı deşmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Wells benden çok daha zeki olmalı. bütün bir milletin akşamdan sabaha değişeceğini düşünmenin mantıklı bir tarafı olabilir mi? Đşte bir örnek. savaş daha bitmedi. King's Lynn ve Yarmouth'ta insanlar yaralandı. belki de babasının yanında çalışır. daha on yaşma bile gelmemiş bir çocuk için çok yetenekli. Neredeyse Emily'nin boyunda.. Ne rastlantı! Gazete Almanları. "Ne aptal!" demekten kendimi alamıyorum. kocası cephede savaşan bir kadın da öldü. 1 mart 1915 Mr. H." Peki öyleyse. kadın?" dedi. Eğlenceli. sevinçten uçardım sanırım." Yaşına göre çok uzun.

ama bu onun yakını olduğu için ölmemesi gerektiğini mi? Fransızlar üç milyon Alman'ın öldüğünü gösteren bir liste yayımladı. Rasmus yeni yıl kararını alalı bir buçuk yıldan fazla geçti. Hansine'nin Cropper'ı Çanakkale'de kayıplar arasında. Böyle bir şey neden onun başına geldi? Daha yüzlercesinin. Cropper'ın annesi dişi bir kaplan kadar kıskanç ve "o yabancı kölecik" olarak adlandırdığı Hansine'yi kabullenemiyor. Danca'da hiç böyle kelimelerimiz yok: terpsikhora. Bu konuda fazla konuşmam ama anladığım kadarıyla şu sıralarda işler pek iyi değil.30 mart 1915 Mrs. Cropper'ın Hansine'nin okuma bilmediğinin farkında olmadığını sanıyorum. Yani ne demek istiyor? Bunun başkasının başına gelebileceğini. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bilebilir. sanırım büro işinde çalışacak. kendi erkeklerinin büyülü bir hayatı vardır. savaş süresince de düzelmesini beklemiyorum. sanki ölenin sonsuza dek yaşayacağını düşündüğünü anlarsın. ama hâlâ milyoner olamadı! Swanny'yi doğum günü hediyesi olarak Yunan dans dersleri kursuna yazdırdık. Mogens'in okuldaki son günü. doğru olmaları mümkün değil. Bu sayılara inanmıyorum. Resmen nişanlanmadıkları için. daha fazla yazmış olmasına rağmen. Sözlüğümde onun için harika bir kelime buldum. gelecek ilkbahara kadar her cuma akşamı kursa gidecek. Zaman kaybetmeden Rasmus'la birlikte motorlu araba satışı işine başlayacak. Ona terpsikhora sanatında becerikli olmasını beklediğimi söyledim. bu yüzden de haberleri Cropper'ın dün gizlice gelen ablasından almak zorunda. Housman "Neden o? Neden ben?" deyip durdu. Bugün zavallı Hansine Cropper'dan bir mektup aldı. Zaten bütün mektup da bu. Ölecek olanlar ötekilerdir. Tanıdığım ve cepheye bir erkek gönderen kadınlardan hiçbiri onların orada ölebileceklerini farkında değil. 14 mart 1916 . bunu kendine her gün söyleyebilirsin. üç de kaybımız var. acıyı ve şoku daha da güçlendiriyor mu.Cropper'ın savaş tutsağı olduğunu umuyor. Ona söylediği özel şeyleri. Ölü bir adamın neşeli ve umut dolu kelimelerini okumak ne tuhaf. Motorlu arabalar konusunda en ufak bir bilgisi bile olmadığından. Housman'ın ağabeyi. Mrs. Hansine -hepimiz gibi. Hansine Cropper'ın nişanlısı değil sevgilisi. yoksa ona mektup gönderme sıkıntısına girmezdi. bütün o sevgi ve aşk sözcüklerini okumamı istiyor olamaz. çünkü bir insanın ölüme hazırlıklı olamayacağını anladım. tabiî ta haftalar önce yazılmış. mektubun büyük bir bölümü sansürsü tarafından karalanmış. binlercesinin başına gelmiyormuş gibi. Belki de değil. Böyle inanmak. Gelibolu'nun batısının boşaltılmasından önce postaya atılmış. Tahmininle göre Cropper öldü. ama ölüm gelip çattığında yine aynı şey olur. askere alındıktan üç hafta sonra Hollanda'da öldü. merak ediyorum. ama bizim yayımladığımız listeye göre Çanakkale'de otuz üç ölü. yirmi sekiz yaralı. 28 temmuz 1915 Swanny'nin doğum günü.

ellerini arkasına bağlayacağımı söyledim. bana yüzünü kaşımayacağını söyledi ama o Marie maymunu. gelirken de bir sürü çirkin çocuğunu yanında getirdi. benden bir yardım bekleme. . perdeye. Sanki Mrs. onunla ne yapacağımı bilemiyorum. bütün bunlar yetmezmiş gibi. "Doğum günü için geç kaldın" dedim. . Arthur'u parçalamakla tehdit etti. Hep birlikte gülüp Mrs. Marie'ye vurunca Marie o kadar yüksek sesle ağlamaya başladı ki. Gelip de benden bir şey isteme. Arthur. Evans'ı bir daha burada hiç göremeyecekmişiz gibi geliyor! Bu akşam oturma odamızdaydık. Evans zonaya yakalandı. bu sabah da Marie'nin bütün vücudu kıpkırmızıydı. Bu evin eşini yapacağım. genellikle böylesi kocakarı hurafelerine inanmasam da. sanırım bu defa bir gerçek payı var. Sam Cropper Almanların elinde tutsak." . Böyle büyümeye devam ederse. bebek evini bitirdiğimde iki metre olur. Neden Swanny değil? Bütün çocuklara eşit sevgi göstermek gerektiğini sanıyordum. Fazla ilgi göstermedim. . dedim Eğer halıya. Bugünün de çok başarılı geçtiği söylenemez. Đnsanı biraz daha cesaretlendirebilirdin. Hansine o dakikadan beri gülücükler . babası ta atölyeden duyup fırladı. 26 mart 1916 Hem Swanny hem de Marie suçiçeği oldu. Aslında bütün bunları ikinci çocuğu olan Arthur isimli çilli ve şişman oğlunun doğum gününde Marie ile oynayabilmesi için ayarlamıştık. o ise sigarasını tüttürerek The War Illustrated'i yutuyordu ki birden kafasını kaldırdı ve Marie için bir bebek evi yapacağını söyledi. ona kendine ait bir Padanaram yapacağım. mindere falan ihtiyacın olursa.Swanny çok büyük. Çocukların suçiçeğini zonalı bir yetişkinden kapabileceklerini duydum. bir daha yüzünü tırnakladığını görürsem. Mrs.Noel'e kadar bitiremem. .Bitirdiğimde yedi yaşında olacak. sonra öteki soğuk aldı. kadınım. dedi.Neden Marie? dedim. önce çocuklardan biri. "Noel'i beklemek zorunda kalacaksın. kendilerini şanslı görecek bir alay kadın var.Beş yaşında bir çocuk için mi? dedim. Hansine'den istersin. . Ama bir şekilde ertelemek zorunda kaldık. Evans çaya geldi. Swanny dün sabah kırmızı kabarcıklarla aşağıya indi. Dikiş işinde ne kadar becerikli olduğunu biliyorsun. ama kızların yüzlerinde iz kalmasından korkuyorum. Swanny iyi ve söz dinleyen bir çocuk. bir ya da iki yılımı alır. Kocaları benim yaptıklarımı becerebilse. ben Đki Şehrin Hikâyesi'ni okuyordum.Öyleyse. ama kızkardeşi bu akşamüzeri geldi ve Hansine'ye müjdeyi verdi. Evans'ın Rasmus'un Arthur'a bağırmasının öcünü aldığını söylüyoruz. Nasıl emin olabilirler bilemiyorum.Ravensdale Caddesi'ndeki kapı komşumuz Mrs.

Rasmus bu akşam bebek evine başladı. Đçindeki boş sayfada Bir Victoria Dönemi Ailesi. Londra Taburu Tüfek Tugayı'nda er. Yani çizimlere başladı. Artık 3. Kadın kaba. Rasmus da her zamanki çatık kaşlarıyla Đngilizce cevap yerdi. harika çiziyor. Mrs. "Önce Ward-Carpenter anlatısını. Üstelik Asta onları tanımıştı ya da onlardan söz edildiğini duymuştu. Mogens bu akşam eve geldiğinde orduya gönüllü yazıldığını söyledi. yanına da beyaz boncuklarla süslü gülkurusu bir türban. Arthur Roper ve Romen rakamlarıyla bir tarih basılıydı: MCMXXVI. bu nedenle de böyle bir okuma faaliyetine başlamaya can atmıyorum. bildiği Đngilizce atasözlerini tekrarlamaktan büyük keyif alıyor: "Soru sorma. yeşil Ünlü Duruşmalar dizisinden bir kitaptı. demek istiyorum. olmadı. Kitabın içinden bir kâğıt düştü. Neden ilgilenmem gerekeceğini anlamadım. şarkılar mırıldanıyor. kitabın sırtındaki harflerse okunamayacak kadar silikti. Çok ince bir cilt. Đçimizden çok azı kitap. Belki de inanamadığım için yazabiliyorum." Ama doğru. Cary'nin yazdığı bir not. adam da yıpranmış gibiydi. . binlerce kitap sayfasının fotokopisini okumak zorunda kaldım. sayfalarının çevrildiği anlaşılıyordu.içinde. Yine de her ikisinde dikkatimi çeken bir şey vardı. "Neden evimizi çiziyorsun. akıllı ya da duyarlı insanlara da benzemiyorlardı. Uyanmak ve bir kâbustan sonraki o muhteşem duyguyu yaşamak istiyorum: "Doğru değil. ya da resimlerden anlaşıldığı kadarıyla. Oysa ben elyazmaları. Bir tanesi Penguin Yayınları'ndan. Hakkını vermeliyim. gazete ya da dergi dışında bir şey okumaktan hoşlanır. On ikinci bölüm Cary'nin vermiş olduğu kâğıtların tepesinde iki fotoğraf vardı. yaptığı karalamalar bana Leonardo'nun eserlerinin fotoğraflarını hatırlatıyor. yalan da işitme!" Beyaz büyük benekli gül kurusu taftadan yeni bir elbise aldım. daktilo sayfaları bir yana. Önce kitaplara baktım. diğeriyse sanki özel olarak bastırılmış gibiydi. Roper'ı modaya uygun elbiseleri ve tüylü büyük şapkasıyla görmüştü. Ne şömiz ne de ön kapakta bir yazı. Far?" diye sordu. çünkü ne Lizzie Roper ne de kocası güzel insanlar değildi. görünüşünden sürekli olarak kullanıldığı. Swanny onu görünce. 7 mayıs 1916 Bunu nasıl yazacağımı bilemiyorum.

Kazancının yerinde olduğunu söyleyebiliriz. Küçük insanların başına korkunç felaketler gelir. Đlginç ikinci adını 1868'de Thomas Edward Roper'la evlenen annesinin kızlık soyadından alır. Eighteen. önemsizi.sonra da kitabı oku. ortak koşulların büyük bir kentin arka sokaklarında buluşturduğu kadın ve erkekler. cinayetlerin olağanüstü içeriğinden çok. Yine de Roper hakkında daha fazla şey öğrenmeye kararlıydım. Bury. her üçünü de ilkokula gönderir. Fotokopinin üzerinde belgenin aslının nerede olduğunu gösterebilecek hiçbir işaret yoktu. bu koşullara olağandışı bir tepki. bu felaketler saraylarda ya da malikânelerde değil. 1925. aşağılık davranışlar öylesine korkunç bir boyuta ulaşır ki cürüm kısa süre için de olsa. belirli bir varlığa sahiptirler. savunma avukatı KC Howard de Filippis olağanüstü başarılı göründü. dar ve pis sokaklardaki yoksul evlerde gerçekleşir. Arthur on altı yaşındadır. cinayetlerin içindeki olağanlıktır. Eczane sahibi aileye reddedilemeyecek kadar iyi bir . en azından oğlanlar kaderin onları bıraktığı yerden daha yukarı yükselmeyi düşünmektedir. en yüksek avukatlık derecesi. Arthur ve Joseph. Norfolk'ta Lark Nehri kıyısındaki küçük ve güzel Bury St. Birinci sayfanın tepesine elle "1934" yazılmıştı. Roper'lar görünürde mutlu ve saygın bir ailedir. Edmunds. Burada. günümüzde olsa eczacı ya da eczane yöneticiliği olarak adlandırabileceğimiz bir iş yapmaktadır. Thomas'ın hem annesi hem de karısı hizmetçilik yapmışken. Arthur'un anılarını es geçsen de olur. Bütün bunlar Thomas'ın beyin kanamasından ölmesiyle sona erer. Gerçekten de aşağı orta sınıfın en alt sınırındaki kahramanları." Hepsi bu. Edwards'ta doğacaktır. Thomas Roper. Dava ekim 1905'te Londra'da Merkez Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Burada küçük ayrıntılar büyütülür. Butter Market'ta eczane Morley's'te yardımcıdır. Roper'a fazla yer ayrılmamıştı: "Alfred Eighteen Roper d 1872. başlıca oyuncuların aile hayatı konusunda çizdikleri resimleriyle söylediklerimizin tipik bir örneği olarak da gösterilebilir. Cambridge Temmuz 1905'te karısı Elizabeth Louisa Roper'ı Londra'da Hackney'de öldürmekle suçlandı. Roper kızlarının böyle bir şey yapmaları gerekmez. Ne var ki Alfred Eighteen Roper. rezili ve alçağı bir tragedya haline getirir. Roper dosyası da farklı değildir. ö. St. Anlaşılan emrinde çalışanlar vardır. Annesi o zamana kadar kızları Beatrice ve Maud'u doğurmuşsa da Alfred ilk erkek evlat ve vâristir. Thomas kırk dört yaşında öldüğünde. doğumu ve yetiştiriliş tarzıyla bir Londralı değildi. Londra banliyölerindeki sahnesi. son doğan kızın da sadece birkaç hafta yaşadığı sanılmaktadır. daha sonra Roper ailesinin iki oğlu daha olur." Ward-Carpenter kenarları kapkara bir fotokopi yığını çıktı. Oğullarının çalışmasına gerek duymaz. Okumaya başlamadan önce tarihî dedektif hikâyeleri yazarımın yayımladığı gerçek cinayet ansiklopedisine bir göz attım. bir Suffolk adıdır ve Alfred dört yıl sonra Suffolk King's Counsel. şiddet ve kural tanımazlıkla cevap vermiştir. Suffolk. yine de orijinalin gerçek bir cinayet koleksiyoncusunun elinde olduğunu düşündüm. hatta belki de biraz daha fazlasıdır. Bir eczacının çöküşü ve batışı Büyük cinayetlerin neden olduğu ilgi ve korkunun asıl kaynağı.

Edmunds'taki botanik bahçesinin müdürlüğünü yaptığını yazar. Model buhar makineleri üretir. belirtilen tarihlerde John Deck tarafından yürütülmektedir. Edmunds'un posta müdürü olamaz.öneride bulunur. düşüncelerini biraz kuşkuyla karşılamak zorunda kalırız. 1844 yılında posta idaresinde çalışmış olabilir. diğeri de bir sonraki yıl evlenmeye hazırlanmaktadır. Arthur'un anne tarafından dedesi William Eighteen. Eğer Alfred isterse dükkânda ona verebileceği bir iş vardır. Đçinde bugün ilgimizi çekebilecek tek bölüm. Ağabeyi Alfred'i düşünceli ve araştırıcı bir genç. Merdivenin en alt basamağındadır. diğeri de onu karısı ve çocuklarıyla gösteren bir aile resmidir. yazdığı Roper anılarını 1926'da kendi imkânlarıyla bastırır. Muhtemelen Samuel bahçede çalışan bahçıvanlardan biridir. Çalışkan ve sorumluluk sahibidir. S. 1898 yılında Elizabeth Hyde'la evlendiği. bu davayla sonuçlanan koşullar ve davanın sonucu olmasına karşın. büyükbabası Samuel Roper'ın 1830'da Bury St. Kitabın adı Bir Victoria Dönemi Ailesi'dir. Ne de olsa sıradan ve gerçekten saygın bir aileyi itibar sahibi yapma merakı. neredeyse bir entelektüel olarak tanıtır. gözlerinin koyu olduğu anlaşılmakta. kazananların da Cambridge Üniversitesi'ne gönderildiği bir yarışma kazanmayı umduğunu söylediği anlatılır. bunları annesinin gaz sobası üzerinde doldurmaya çalışır. muhtemelen iki metreye yakın göründüğü dışında başka bir bilgi vermez. Southgate Sokağı'ndaki odasında da keşif kabilinden deneyler yapar. Kız kardeşlerinden biri evlidir. Hodson yürütmektedir. oysa o tarihte o görevi bahçenin kurucusu N. Yüz hatları düzgündür. Fotoğraflarından onun zayıf ve dar omuzlu olduğunu görebiliyor. Arthur'un bu konuda söyleyecek tek bir sözü yoktur Ağabeyi kısa kitabın birçok bölümüne hâkimdir. özellikle dayanıklı bir vücuda sahip olmadığı sonucunu çıkarabiliyoruz. bunlardan biri fotoğraf stüdyosunda çekilmiş bir portre. ancak hangi renkte olduğu . Okuldan ayrılıp dükkânda işe başlar. evine bağlı sakin ve sevecen bir gençtir. evlenmesinden hemen önce. Örneğin. bu evlilikten 1899'da bir oğlu. Ne var ki bu umudu gerçekleşmeyecektir. Eczacılık alanında herhangi bir eğitim görmemiş olmasına karşın. alnındaki koyu saçlarının dökülmeye başladığı görülmektedir. karşı cinsten hiç kimseyi tanımamaktadır. Alfred'in kardeşine ilkokulun yılda dört kez düzenlediği. H. Halk Kütüphanesi'nin sadık bir üyesi. kardeşi Arthur'a göre de çok az arkadaşı vardır. ne var ki Bury St. Morley's'te birkaç yıl kalır. Beccles'te ilkokul öğretmenliği yapan Arthur Roper. Arthur ağabeyinin dış görünüşü hakkında. genellikle de gözleri bozulmaya başlayan annesine yüksek sesle kitap okur. White Suffolk gazetesine göre Hatter Caddesi'ndeki bu görev. erkek kardeşlerinin okuldan ayrılmalarına gerek bırakmayacak kadar para kazanmaktadır. Arthur'un aile üyeleri hakkında yazdıkları o denli övücüdür ki. kitabın ekindeki albümde iki fotoğrafı görülür. Bury Mekanik Enstitüsü'nün büyük kitaplığının da devamlı ziyaretçisidir. Portre çekiminin yapıldığı 1898 yılında. Alfred. bu sürede babasının daha önceki durumuna. 1904'te de bir kızı olduğu yazılıdır. Alfred. eczacılığa yükselir. Roper ailesinin adını duyurduğu tek olay Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı dava. bazı gerçekleri saptırmak zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır. ailenin tüm erkekleri gibi uzun boylu olduğu. sadece kendinden bahsedildiği 250 satır vardır. tıraşlı görünmektedir. Arthur'un ağabeyi Alfred hakkında verdiği bilgilerdir. yine de annesini yaşatacak. kardeşi Arthur'a göre "kimyagerliğin" her alanına ilgi duyar. yine de kitapta cinayetle suçlanıp mahkemeye çıkmasıyla ilgili tek bir cümle yoktur. Southgate Sokağı'ndaki aileden kalma evde annesi ve kardeşi Joseph'la beraber otururken çoğu akşamı okuyarak geçirir.

Mr. kahvaltı. Arthur ağabeyinin hangi koşullar sonucunda Doğu Londra'da. güzel bir evdir. bir lokantada yedikleri yemek sırasında Alfred'e Fulham'ın yerleşmek için uygun bir bölge olduğunu anlattığını belirtir. Alfred. Nedeni ne olursa olsun. Hackney'de. Arthur'un anılarının satır aralarından Alfred'in kaçış fırsatı yakaladığından belki de zenginliğe gidebilecek bir yolda adım atmaktan memnun olduğunu çıkarıyoruz. Supreme Remedy'nin çalışanlarından biri olan John Smart duruşmada yaptığı tanıklıkta. Alfred Roper'ın bu iş önerisini kabul etmiş olacağı kuşkuludur. müşterisinin memnun ayrılmasını sağlar. Navarino Caddesi'ne taşındığını ve oturmak için Mrs. Tam tersine. muhtemelen de daha sonra gelişen olayların yarattığı endişeden. Maddox Morley's'e gelir. ne cinayetten yargılanacağı ne de hayatının yirmi yılını toplum dışında geçirmek zorunda kalacağıydı. Alfred Roper tipi insanların çoğu sadece sükûnet ve tevazularıyla kendileri hakkında olduğundan parlak bir izlenim oluşturmayı başarırlar. Alfred'in bir ilaç reklam şirketine müdür yardımcısı olarak atanmasında bir rolü olup olmadığını bilmiyoruz. Gerçekten de Smart Fulham'da oturmakta.bilinmemektedir. Belki de Robert Maddox. yerleşir yerleşmez de uzun süre oturabileceği bir ev aradığı anlaşılmaktadır. Bu odalar için haftada yirmi beş şilin öder. Đşe gidip gelmek kolaydır. Gerçekten de onu yalnız bırakıp gitmeyi kabul edemeyecekti Son yıllarda Alfred ev işlerinin büyük bir bölümünü üstlenmiş.Alfred kente gelen ve Angel Hill'deki Angel Inn'de kalan Robert Maddox'la tanışır. Burun kemeri üzerinde görünen soluk iz Arthur'un gözlük taktığı anlamına da gelebilir. bu nedenle ağabeyinin gençlik yılları hakkında fikir sahibi olabilmek için onun anlattıklarından başka dayanağımız yoktur. Maddox'un da ortağı olduğu Londra'daki Supreme Remedy Company Alfred'e bir iş önerisinde bulunur. Roper'dan hoşlanmıştır. Alfred'in yaşadığı bölüm yüksek tavanları ve büyük pencereleriyle geniş. bilgisizlikten. Maddox'un bu sorununu da halleder. annesini merdivenlerden yukarı ve aşağı taşımış. ikinci katta bir yatak odası ve bir oturma odasına taşındığında yirmi üç yaşındadır. Hyde'ın evini neden seçtiğini açıklamaz. 1895 yılında Navarino Caddesi'nde Devon Villa'ya geçip. parmağındaki ağrı için bir ilaç ister. Butter Market'taki Morley's'te yönetici olarak çalışmaya başladığından birkaç yıl sonra Arthur kaç yıl olduğunu belirtmese de aradan altı yıl geçtiğini hesaplıyoruz. Alfred de öneriyi kabul eder. Maddox'a herhangi bir merhem vermek yerine dolamayı yarar ve parmağa öyle usta bir pansuman yapar ki. oda kiraladığı binada boş odalar bulunduğunu bilmektedir. metroyla Walham Green ve Charing Cross arası on beş dakikadır. Fulham'a yerleşmiş olsaydı. bu arada da Alfred Roper'a kronik nezlesine de bir çare bulup bulamayacağını sorar. belki de fotoğraf çektirirken gözlüklerini çıkarma gereğini duymuştur. Şimdi kardeşi Joseph de evlenmek ve karısını Alfred'in de oturduğu Southgate Sokağı'ndaki eve getirmek üzeredir. burada söylenebilecek tek şey. Devon Villa bodrumun dışında dört katlıdır. Alfred'i bu öneriyi kabul etmemeye iten neden bilinmemektedir. tehlikeli dönem geçene ve 1906 yılına gelinene kadar Alfred'in yaşamındaki en önemsiz ayrıntıları sıralamakla yetinir. Bütün bunların. Alfred. Anne Roper birkaç hafta önce ölmüş olmasa. çay ve akşam yemeği de bu fiyata . Maddox ertesi gün teşekkür etmek için eczaneye uğrar. Alfred. onunla ilgilenen Alfred Roper'dır. Londra'da geçici bir süre için Gray's Inn Sokağı'ndaki bir otele yerleştiği. En azından Arthur Alfred'in neden iş değiştirdiği konusunda hiçbir görüş ileri sürmez. daha sonra Strand'den ve Covent Garden'dan geçerek işe gidilebilmektedir. hatta yemeğini bile hazırlamıştır.

1891 yılında bir odada dört ya da daha fazla kişiyle birlikte oturanların sayısı 3 000. Hackney'nin yerli fakirleri Homerton High Street ve Wells Sokağı etrafında yaşamaktadır. Mrs. Eğlence bakımından müzikholler. bowling sahası ve göl yürüyüş mesafesindedir. bir odaya dört kişi doluşmuş. tiyatro ve operalar vardır. bahçelerin arasında da parklar ve hayvanların otladığı çayırlar yer aldı. Đşçileri kente taşıyan London Fields tren istasyonu bir taş atımı uzaklıktadır. eşleriyle birlikte kiliseye giden yerli halk. Mare Sokağı'nın "yanlış" tarafının hemen batısındadır. üç ya da daha fazla kişiyle oturanların sayısı da yaklaşık 8 000'dir. kira ödemede bir sorunu olmayacağı anlaşılır. işte bu evlerin sahipleriydi. Hackney Empire tanınmış bir salondur. Demiryolları hızlı yolculuğa olanak tanımadan önce. Dalston Tiyatrosu ve Islington'daki Grand'de dram ve komediler oynanır. kentteki işine de zamanında varabileceği en uzak yerleşim bölgesi olarak gösterilebilirdi. . Hackney'nin zarif kilise ve ibadethanelerini yaptıran. Odalar lüks olmasa da uygun biçimde döşenmiştir. Yılda 150 pound aldığı düşünülürse. merkezden kovulanların Lea Nehri'nin tam kurutulamamış bataklığı kenarındaki yıkık gecekondulara yerleşmek zorunda kaldığı bellidir. yemeği hazırlanmaktadır. Hackney Wick and All Souls' ve Clapton gibi bölgeler gerçek teneke mahalleleridir. daha yoksul sınıflar yararına vakıflar kurduranlar. Buradaki eğilimin dışa yönelik olduğu. karmakarışık bir düzende yaşayan göçmenler. Hâlâ direnen ve eski büyük malikânelerde yaşayan orta sınıfla giderek yoksullaşan işçi sınıfının mahalleleri arasındaki sınırlardan birisi de Mare Sokağı'dır. daha yoksulluğa doğru bir gidiştir. Vesta Tilley ve Little Tich'in de bulunduğu ünlü müzikhol yıldızlarını sahneye çıkarır. Bölge bahçeler içinde büyük evlerin yapıldığı bir banliyö haline geldi. Matthew Rose and Sons mağazası da aralarında bir çay salonunun bulunduğu çeşitli hizmetler sunar. Hackney'de atlı tramvaylar. Alfred Roper'ın taşındığı gelişmiş Londra banliyösü işte böyle bir yerdir: yoksulluk ve ağır işçilik. Victoria Park kentin kriket alanıdır. Hackney eskiden "soyluların ve aydın sınıfının evleriyle" ünlü bir kasabayken sakinleri arasında o kadar çok tüccar ve seçkin insan vardı ki. aralarında Marie Lloyd. Homerton High Street ve çevresinde uzun zamandan beri bakımsız fakir mahalleleri vardır. Odasının temizliği yapılmakta. arabalar çalışır. nüfusu da gereğinden fazla artmıştır. yüzyılın ikinci yarısında Hackney'de eğilim. Hackney bir işadamının Londra dışında oturabileceği. Navarino Caddesi. oturma odasından. görece konfor ve orta sınıf değerleri. içinde pazarıyla canlı bir alışveriş merkezidir. yüksek ağaçlı bahçeler arasından London Fields görünür. Çoğu tiyatro Noel'de pandomim gösterileri sergiler.dahildir. XTX. nüfusun 1881 ve 1901 arasındaki yirmi yılda 163 681'den 219 272'ye yükseldiğini gösterir. Bize anlatılanlara göre yoksullar her zaman çevremizdedir. South Mill Fields. Alfred Roper'ın buraya yerleştiği dönemlerde Hackney oldukça yoksuldur. Sinema salonlarının görünmesi için 1906'yı beklemek gerekse de Stoke Newington Caddesi'nde Yeni Alexandra Tiyatrosunda. "arabalarını buradan tutan insanların yüksek sayısından da anlaşılacağı gibi. Kuzeyde. Yüzyılın sonlarında. muhtemelen de tüm dünyanın önünde" olarak tanıtırdı. sahiplerinin varlığı ve lüksüyle krallığın. Hackney Common az ötededir. Örneğin istatistikler. London Heights çevresinde şiddet hüküm sürerken. Hyde'ın evi de Stanford Hill'e taşınan bir kent tüccarının evidir. Đnsan Mare Sokağı ve Kingsland High Street'teki büyük mağazalarda her istediğini bulabilir.

Eve yaşlı bir Polonya ya da Rus göçmeni olan ve ikinci katın büyük bölümünde oturan Joseph Dzerjinski'yle birlikte. Kocasından söz ettiğini duyan olmamıştır. En sevdiği içki cindir. yanında yaşadığı adam Mrs. birinci kata yerleşen. Mrs. O dönemde yemek yapma işi Maria ve Lizzie Hyde arasında paylaşılır. Evde on iki odanın dışında geleneksel bölümler vardır. Mr. Hackney salonlarının sadece yüzde ikisi evlerinde hizmetçi bulundurur. Diğer bir anlatımla. iki kat üstündeki. bütün bu insanların geçmişi ve özelliklerinden bahsetmenin sırası geldi. Alfred Roper'ın yerleştiği ev ve kiracıları. tek hizmetçisi olan Florence Fisher'a düşer. Florence'tan önce. bir yıl içinde evlenecekleri de söylenir. birinci kattaki bir odada kalır. kendini eski bir saray terzisi olarak tanıtan yaşlı bir hanımdır. o zamanın çok kullanılan deyimiyle "olması gerekenden daha iyi olmadığını". dördüncü katın tümünü kendi kullanımına ayırmıştır. Hyde. Hyde'a ait olduğu kuşku götürmez. iyi bir iş bulduğu için kendini mutlu sayar. Miss Cottrell'e göre birçok kez alkolün kalbine yararlı olduğunu söylemiştir. Bunlardan Miss Beatrice Cottrell. Hyde. Mrs. Mrs. bir de hizmetçilerin yattığı penceresiz aralığa inilir. bu nedenle de on üç yaşındaki Florence Fisher annesinin South Mill Fields'ta. beş yıl önce Devon Villa'ya yerleştiğinde nereden geldiğini bilen de yoktur. oturma odası istendiğinde akordeonlu bir kapıyla ikiye bölünebilir. şimdiye kadar hiç evlenmemiş olmakla birlikte en az bir çocuk doğurduğunu iddia eder. Maria Hyde. arıtma istasyonunun yanındaki evine yakın. giriş merdivenlerinin ve bahçenin süpürülmesi. herkesçe Lizzie olarak bilinen. En azından alt katlarda merdivenlerin görkemli. Ne var ki nişan bilinmeyen bir nedenle bozulur. yanından evlenmek için ayrılan daha yaşlı bir kadın çalıştırmıştır. Genel kanı. bulaşık ve alışveriş onun görevidir. Maria Sarah Hyde. 1895 yılında elli yedi yaşlarında bir duldur ya da kendini dul olarak tanıtan bir kadın. Çocuğa ya da çocuklara ne olduğu bilinmez. Mare Caddesi'ndeki Dolphin Tavernası'nda Joseph Dzerjinski'yle birlikte içki içmek dışında çok az şey yapmasına izin veren önemli bir kalp rahatsızlığı olduğunu iddia eder. Zemin kattaki iki salon geniş ve yüksek tavanlıdır. Roper'dan birkaç ay önce Devon Villa'ya geldiğinde henüz çocuk denecek yaştadır. mutfak ve kilere. Hyde. Elizabeth Louisa adlı kendi kızını da getirmiştir. Dzerjinski'nin komşusu ise konserve et ürünleri tüccarı George Ironsmith'tir. . Bazıları kızına bir koca bulmak peşinde olduğunu ileri sürer. Dzerjinski'yle aynı katı paylaşan konserve et ürünleri tüccarı Goerge Ironsmith'in Lizzie Hyde'la nişanlı olduğu. Ironsmith de çalıştığı et ihracat şirketinin merkezinin bulunduğu Amerika'ya gider. Çıktığı odalar Upton adlı evli bir çifte kiralanır. kiremit rengi mermerden tabanıyla holün gösterişli olduğu söylenebilir. ailesi. yukarı katlara kömür taşınması. Daha dar bir merdivenle aşağıya. Evin Mrs. Hyde daha sonra iki kiracı daha alır. daha görkemli günlere tanık olduğu bellidir. Hyde'ın ücretini bu evle ödemiştir. Odaların temizliği. Mrs.Artık Mrs. ama alkole dayanıklı olduğu. Evin neredeyse bütün işleri. şimdiye kadar hiç kimsenin onu sarhoş görmediği söylenir. Bazıları da kızın. Bir yıl önce okulu bırakmıştır. Ev dört katlı geniş bir binadır. Hyde'ın verdiği hizmetler karşılığında bu eve gelmiş olduğudur.

burası kendisi gibi kaybedilecek bir şeyi olmayan yaşlı kadınlar için uygun olsa da. Daha sonra karşılaştığımız ilk kesin bilgi. Belki de bu arada Mrs. çevrede çeşitli işlere girip çıkmış. Bu doğum insanda Lizzie Hyde'ın Alfred'i evlilik tuzağına düşürdüğü izlenimi uyandırır. temizlik daha belirgin olmuştur. Bu kadarla da kalmaz. bir kumaşçı dükkânında yardımcılık. ona karşı davranışlarına. onu daha önce hiç alışmadığı bir biçimde kollamaktadır." Alfred'in bu uyarıyı ciddiye almadığını söylemek gereksiz. zaman geçirmeden kendine daha uygun bir yer aramasını önerir. O günlerde evdeki bütün kadınlar. Ancak söylediğinden en az altı yaş daha büyük olduğu. Tek bilinen Supreme Remedy Company'de müdürlüğe yükselerek maaşına haftada bir pound zam yapıldığı. bazen gece kaldığı da bilinen "bir beyefendi". hatta çocuklarının doğumuna kadar paylaştıkları mutluluk kırıntılarının yerinde yeller eseceğidir. evliliklerinden önce. Onun günümüze kadar gelen birkaç fotoğrafıdan oldukça güzel bir kadın olduğu. Bu yolculuğun nedeni. Oval bir yüzü. Lizzie Hyde'ın arkadaşı olan. dolgun küçük dudakları. görünmez olur. Evliliklerinin ilk günlerinde Alfred karısının "üzerine titrer. London Fields'tan Londra'ya gitmek çocuk oyuncağıdır. yoksa kibirinden mi kaynaklandığını söylemek imkânsızdır. boynu kuğu gibi uzun ve ince. Açık renk saçları gürdür. evi sık sık ziyaret eden ve Miss Cottrell'in deyimiyle. daha önce de bir terziye çıraklık etmiştir. kuzey yerine güneye yönelmektir. ev kendisinin olmasa da odasının büyüklüğünün ve manzaranın tadını çıkardığı kuşkusuzdur. Daha da şaşırtıcı olanı evlenmesinden altı ay sonra. yolun sonundaki yaya bölümündeki tek fark. Geçen üç yıl süresince Alfred'in yaşadıkları konusunda çok az bilgimiz var. Fulham'da olduğu gibi. Evdeki herkes daha ilk görüşte onun ne kadar uygun bir insan. hiç olmazsa bir süre için özen gösterir. 19 şubat 1899'da bir oğlunun olmasıdır. burada mümkün olduğunca kısa süre kalmasını öğütlemeyi de bir görev bilir. Bunun onu duruşmada savunan Mr. iri ve parlak gözleri. Kitap Alfred konusunda oldukça önyargılıdır. evde kalarak işlerin yapılmasında yardımcı olduğu bilinmektedir. böylece de Albertla arasında yedi yaş bulunduğu apaçıktır. ince bir burnu. Hyde'ın kızının arkadaşlığının da keyfine varmaya başlamıştır. bütün bu süre boyunca da Suffolk'a sadece bir kez gittiğidir. düzgün çizgileri. 1898 ağustosunda Güney Hackney'deki St. "onun için değildir. nedendir bilinmez. Odasında kimya deneyleri yapmasına. çoğu kez Alfred'e . Beatrice Cottrell daha sonra Devon Villa'daki hayatını ayrıntılarıyla anlatan bir kitap yazıp bastırır. vücudu hafif dolgundur.1895 yılında Lizzie Hyde yirmi dört yaşında olduğunu söylemektedir. Howard de Filippis'in iddia ettiği gibi masumiyetinden mi. kesin olansa. kardeşi Joseph'in doğum sırasında ölen karısının cenazesine katılmaktır. ancak güzelliğinin zaman ve sert koşullarla biraz yıpranmış olduğu görülür. 1895'te ev dışında para karşılığı çalışmadığı. kalın ve biçimli kaşları vardır. John's Kilisesi'nde kendinden büyük Elizabeth Louisa Hyde'la evlendiğidir. Ne var ki Miss Cottrell Alfred'in Navarino Caddesi'ne yerleşmesinden bir hafta sonra. Alfred Roper parlak bir kiracı olarak işte bu eve taşınır. Bir komşunun yazdığı bir gazete makalesi ve Miss Cottrell'den kalan anılara göre. Hayatında ilk kez büyük bir evde yaşamanın. buharlı makineleri için mutfaktaki ocağı kullanmasına göz yumulur." Lizzie akşam olunca dört gözle kocasını bekler. şapkacılık yapmış. kiracı olarak gelmesinin ne denli iyi bir tesadüf olduğunu düşünür. Miss Cottrell'e göre yemekler daha düzenli.

Hyde Upton'lardan sonra yeni kiracı bulmak için girişimde bulunmaz. çocuğunu ve kendini öldüreceği tehditleri savurur. özellikle de ailesinde. Hastabakıcı tutmak Alfred'in olanaklarını zorlamaya başlar. genellikle arabayla gelip Lizzie'yi çağırır. Alfred ve Lizzie de onun bölümünü devralır. bebeğin durmaksızın ağlamasıdır. Dzerjinski'yi aşağıya. ancak dördüncü katı kapadığında verdiği izni geri alır. Miss Cottrell. bu nedenle de sık sık eve gelip gider. Hem akordeon gürültüsü hem de duvarlardan aşan gırtlaktan çıkma sesler giderek dayanılmaz olur. annesinin de onayıyla Maria'ya bırakır. Alfred'in beraatından sonra bir gazeteye "kendi öyküsünü" anlatırken. artık oda kiralamaktan vazgeçmek istediğini belirtmesi. Çoğu kez provalarını gecenin geç saatlerine kadar sürdürür. Cora Green'in Lizzie'nin "Bert" diye seslendiğini duyduğu bir adam. Alfred'in durumunu daha da güçleştirecek gibidir. Lizzie'nin her türlü annelik içgüdüsünden yoksun olduğunu. Green'in erkek giyim mağazası yöneticisi olarak . doğru dürüst beslenmez. Lizzie büyük krizler geçirir. Üstelik annesi de ağır hastalanmıştır. Cora Green. Mrs. Đki çift. Alt kat odalarını diğer kiracılarla paylaşmak. sonra da günlerce yataktan çıkmaz. Bununla da kalmaz. Mana Hyde'ın arkadaşıdır. Miss Cottrell'in sözünü ettiği. Alfred ideal bir koca. başkalarının yanında kocasının boynuna sarılıp öpmesinden rahatsız olduğunu söyler. Bunun yanı sıra. Çocuk pistir. Dzerjinski bir çeşit akordeon virtüözüdür. yemeklerini onlarla birlikte yemek zorundadır. Upton. Mr. Upton'ların evden ayrılmalarının bir nedeni de. Alfred bazen Dolphin'e karısı ve kayınvalidesiyle birlikte gelir. Devon Villa'da dört yıl daha kalır. gelen belki de bir başkasıdır. Marta ve Dzerjinski. Bir de gürültü vardır. Ne var ki bu bağlılık uzun ömürlü olmayacaktır. on altısına yeni giren genç kız bütün boş zamanını Mrs. Alfred'in gelişinden önce sıkça görülen "beyefendi" arkadaşı tekrar ziyaretlere başlar. deyim doğruysa "eli ekmek tutan birisini" bulan kayınvalidesi Maria Hyde'ın Miss Cottrell'in de yanında. birlikte müzikhollere. Kayınvalidesi başlangıçta istemeden de olsa en üst kattaki odalardan birini kimyasal deneyleri için kullanmasına izin verir. gençliğinde çeşitli müzikhollerde konserler vermiştir. çocuğuna bakmayı bile beceremediğini anlatır. Mrs. eskiden Alfred'in oturduğu odalara geçirir. Rus ve Alman göçmenlerine odasında Đngilizce dersi verir. küçük oğlunun bakımını önce hastabakıcıya. iş arkadaşlarından üstün bir insandır. Cora Green'e göre Lizzie Roper çocuğuyla hiç ilgilenmez. Beatrice Cottrell evin o günlerde giderek daha pis görünmeye başladığını anlatır. Alfred bir eş ve bir çocuk sahibi olmakla birlikte.değişik ve sevgi dolu adlarla seslenir ya da onun için yapacağı hiçbir şeyden gocunmayacağını anlatırken duyulur. hastabakıcının işine son verildiğinde. ev koşulları evliliğinden öncesini aratır görünüştedir. Cora Green'e yatak odası duvarlarında böcekler gezindiğini anlatır. kendisi de güçsüz kalbinin bütün bu basamaklarda fazla yorulduğunu ileri sürerek Dzerjinski'nin yanındaki odaya yerleşir. bir süre sonra da gelişmesi yavaşlar. Mrs. sık sık da Hackney Empire'a gider. O iki üç yıl içinde Lizzie'nin birden fazla arkadaşı olduğu kesindir. Komşulardan Cora Green. Lizzie'nin artık mutfakla ilgilenememesi nedeniyle verilen yemeklerin kötüleştiğinden de yakınırlar. Lizzie Roper'ın yaptıklarını bazen gösteriş amaçlı bulduğunu. Fisher'ın Lea Bridge Caddesi üzerindeki derme çatma evinde geçirir. daha sonra. Sonunda Alfred bir hastabakıcı tutmak zorunda kalır. Bu adamın. Alfred ve Lizzie çoğu kez birlikte eğlenir. Florence Fisher aynı zamanda hem evi temizleyemeyecek hem de çocuğa bakamayacak kadar yüklüdür. Bütün bunlar ilk çocukları Edward Alfred'in doğumuyla kesilir. Koca bir katı temiz ve nemsiz tutmanın çok pahalı olduğunu söyleyerek dördüncü katı tamamen kapatır.

hemen tanır. Alfred. Alfred Roper işinden atılır. Alfred'in. koşulların oğlunun üniversiteye gitmesini engellemelerine izin vermeyecektir. Maud'a yazdığı mektuplarda oğlunun daha dört buçuk yaşında okumayı öğrendiğini. tüm kazancını Edward'ın eğitimine harcamak niyetinde olduğunu söyler. belki de oğluna karşı beslediği aşırı sevginin nedenidir. Lizzie ve bebek Edith'in adları sadece mektubun sonunda. Kendi başından geçenlerden ders almıştır. John's Kilisesi'nde vaftiz edilerek Edith Elizabeth adını alır. ne var ki Ironsmith Mrs. hiç olmazsa bir süre için kesilmiş gibidir. terbiyesiz ve küfürbaz biri" olarak anlatır. saygısız. çok varlıklı olduğu söylenen orta yaşlı bir işadamıdır. Miss Cottrell de bu adamı iyi tanır. . O dönemlerde karısının yaptıklarının farkında olup olmadığını bilemiyoruz. ancak genel mutsuzluğu ve giderek bozulan sağlığı Fulham'ı yaşanacak uygun bir yer olarak öneren John Smart'ın da gözünden kaçmaz. Maud'a sevgilerini gönderen Alfred'in yanında görülür. basit toplamalar yaptığını anlatır. Tabiî Alfred'in de her gün on iki saat boyunca ev dışında olması Lizzie'ye istediği gibi eğlenme fırsatı verir. Mrs. Bir kere çocuğunu kendi emzirir. Smart'a göre Alfred mutlu görünür. Lizzie Roper 1904 mayısında bir çocuk daha doğurur. Middlemass ve benzerlerinin ziyaretleri. onun güzelliğiyle. on sekiz aylıkken anlaşılır biçimde konuşması da oğlunun ne kadar akıllı olacağının belirtileridir. dâhice davranışları ve öğrenme becerisiyle ve çocuğun yaşından büyük yorumlarından alıntılarla doludur. Oğlu parasız ilkokula ya da benzeri bir okula gitmeyecektir. Cobb. Alfred. Green'i tanımamış gibi davranır. Smart onun ara sıra midesinin kaynadığından. heyecanla ağustosta ailesini Margate'e yaz tatiline götürmekten söz eder. eve geldiğinde Lizzie'yle birlikte uzun saatler geçirir.tanımladığı Herbert Cobb olması gerekir. 1903 yazının sonuna doğru onu Devon Villa'dan çıkarken görür. Edward'ın dokuz aylıkken yürümesi. ablası Maud'a yazdığı ve bu satırların yazarının elinde bulunan mektuplar Edward'la. Bu ilgi. Edward'ın olağanüstü bir çocuk olduğuna inanır. babası gibi yanlış hesap yapmayacak. bu "sevgiler"in ne kadar boş bir mesaj olduğu açıktır. Gerçekten de mektupların çoğunda Edward dışında başka şeye pek yer yoktur. sahtekâr. Yine de ağustosta önemli iki gelişme yaşanır. Ondan bahsederken ahlakçı yönü ağır basar. gururla komşularına gösterir. toplumumuzdaki babaların çoğundan fazla ilgi gösterir. Edith'i çocuk arabasına koyarak sokağa çıkarır. bazı uzun boylular gibi kamburu çıkmıştır. Ona göre Alfred aşırı zayıflamış. Annesinin aldırmazlığı nedeniyle kavruk kalan oğluna. küçük kız St. Heyecanla beklenen yaz tatilinin gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmemektedir. Plume of Feathers'ın sadık müşterisi Percy Middlemass. Daha baştan itibaren Lizzie'nin kızına olan davranışı. Maud'la hiç karşılaşmadıkları düşünüldüğünde. Smart'a ailesinin daha da kalabalıklaşmasını istemediğini. Lizzie'nin arkadaşları bu kadarla da kalmaz. Miss Cottrell. geceleri de iyi uyuyamamaktan yakındığını hatırlar. zamanının ve sevgisinin çoğunu oğlu Edward'a ayırmaktadır. Green evden ayrılarak yurtdışına giden konserve et ürünleri tüccarı Ironsmith'in de arada sırada Lizzie'yi ziyaret ettiğini ileri sürer. ev sahibesiyle tartışıp onu bir randevuevi işletmek ve kendi kızının ilişkilerine aracı olmakla suçladıktan sonra Devon Villa'dan ayrılır. Kızından gurur duymakla birlikte. oğlu Edward'a karşı gösterdiğinden çok farklıdır. "insan kılığında bir şeytan" ya da "hafif kadınlarla dolaşan. kitabı çıktıktan sonra hakaret davası açmadığı için kendini şanslı addetmelidir. "yuva yıkıcı".

Şirketin büyük miktarda borcu birikmiştir. üst kattaki odaları temizlemediğinde zamanının çoğunu mutfakta. sonunda da mercek üreticisi Imperial Optics Ltd. Dover'da trenden indikten sonra bir oda tutmuş ve intihar etmiştir. Ağustos başlarında Supreme Remedy Company ani bir kararla ticaretten çekilir. Edith'in babası olmadığına artık inanmaya başladığıdır. Fazla uzağa gitmez. Kısa bir süre sonra Cora Green de mahalleden ayrılır. Green'e göre Miss Cottrell bir süreden beri Lizzie Roper'ın ahlak anlayışını. paralarını ister. Ancak Florence çevresiyle ilgili bir kız değildir. Bir yıl boyunca Devon Villa kalın bir giz perdesinin altında kalır. Florence Fisher hâlâ oradadır ve Roper Davası'nın en önemli tanıklarından biri olacaktır. nisanda Roper'la buluşur. Mrs. Annesi öldüğünden Marshes'ta ziyaret edebileceği bir ev kalmamıştır. daha da ötesi. Green'e göre bir gün yeni bir kavga patlak verir. Dzerjinski'yi kiracı olarak saymazsak bu hareket Maria'nın ev sahibeliği hayatının sonudur. bağrışmalar. "Böyle giderse". Alfred'in arkadaşı olan. Yine Mrs.eve yakınlığıdır. Robert Maddox'un şirketin paralarını zimmetine geçirerek Avrupa'ya kaçtığı sanılmaktadır.Bize Miss Cottrell'in Maria Hyde'la ilişkisinin ayrıntılarını gösteren. Dzerjinski'nin kira ödediğini düşünmek saflık olur. duvarlarda böcek kaynadığını. Stoke Newington'a yerleşir. suçlamalar da olsa. Alfred iş aramaya başlar. ona her şeyi anlatacaktır. Miss Cottrell evin pis olduğunu. Islington'da varlıklı bir ailenin hizmetindedir. ama bir sınıf yukarıdadır. Bakması gereken büyük bir ev. üstelik o dönemde ev dışında ilişkileri de başlamıştır. Alfred'in yanında oğlu Edward da vardır. bunlarla ilgilenmez. beş yetişkin ve iki çocuk vardır. Doğrudur. Şirketin tek bir penisi bile yoktur. Şimdiyse sadece Maria Hyde'ı kızına arabuluculuk yapmakla suçlamakla kalmaz. Lizzie'nin bir sokak kadınından farksız davrandığını ve Alfred Roper'ın gerçeği öğrenmesi gerektiğini söyler. Bunlardan birincisi. Şirketin müdürler dahil dokuz memuru işlerini kaybeder. Edith Roper'in Alfred'in kızı olmadığını da iddia eder. ki katmamak doğru olur. ara sıra dostu Maria Hyde'ı ziyarete gelse de artık komşusu değildir. Şirketi'nde bir memurluk bulur. ABC Çayevi'nde bir araya gelirler. Đşler 1905 baharında değişmeye başlar. sonunda hiç evlenmezler. daha sonra da Dzerjinski'nin yardımıyla Miss Cottrell'in eşyalarını aşağıya indirip sokağa bırakır. daha sonra nişanlısı olarak tanıtacağı Ernest Henry Herzog adlı bir gençle "çıkmaya" başlar. Lizzie'nin taşımakta olduğu bebeğin de . Supreme Remedy iflasının Alfred Roper'a büyük bir darbe indirdiği tartışılmaz. Miss Cottrell'in çok aşağılayıcı iddiaları hesaba katılmazsa. Sevgilisinden bir yaş küçük. eleştirmektedir. alacaklılar sokakta toplanır. bu nedenle de Herzog adının konumuzla başka bir ilgisi kalmayacaktır. Kendisi de göçmen torunu olan Herzog. Maaşı bundan önceki işinin yarısıdır Imperial Optics'in Supreme Remedy'yle karşılaştırıldığında tek üstünlüğü -eğer buna üstünlük denebilirse. Bu buluşmalarında Smart'a son derece önemli iki haber verir. bir ev ötede olan biteni izleyemez. Maria ona evi terk etmesini söyler. Cora Green'in "gazetecilik" merakıdır. Alfred'in yeni işi yürüyebileceği bir mesafede Bethnal Green'de Cambridge Heath Caddesi'ndedir. Maddox Fransa'ya gitmemiş. Alfred uzun zamandan beri Edith'in babası olmadığından şüphelendiğini. Ne var ki sonunda Florence'ın kendine ait bir özel hayatı olmuştur. Tartışmalarından birinde bunu karısından duymuş. her ne kadar Lizzie daha sonra kocasını "işlettiğini" söylese de aklına kurt düşmüştür. "beyefendilerin" ortada görünmemelerine karşın. Üst katlarda tartışmalar. görünürde bir para kaynağı da yoktur. kilerde ya da kendi odasında geçirir. gerçekten de tek arkadaşı olarak kalan John Smart.

Alfred'in kafasından geçenler hiç de böyle değildir. Lizzie'nin kendisinden beklentilerini. Adını saydıklarından birine bakmaktan kısa süre sonra kurtulur. Böylece Alfred karısını ve çocuklarını kayınvalidesinin baskısından kurtarmış. kendini "bayılır gibi" hissettiği şikâyetlerini.kendisinden olmadığına inandığını anlatır. kendisiyle ilgisiz bu aileyi daha fazla beslemesinin bir anlamı olamayacağım anlatır. Navarino Caddesi'ndeki eve dönerken rahatsızlanır. sıcak dayanılacak gibi değildir. Highbury'deki ablasını ziyarete gitmekte olan Joseph Dzerjinski. bütün kardeşleri içinde kendine yakın hissettiği ablası Maud da kocasıyla birlikte kentin hemen dışında. Lizzie'yi ve kızını geride bırakmak. 1905 yazı çok sıcak geçer. Dostunu yatıştırmak için Edith'in babasına çok benzediğini söylemeye çalışsa da Alfred'in düşüncelerini değiştiremez. yakındaki Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölür. Adı Hodges olan arkadaşı. Smart Alfred'i kararından vazgeçirmek için elinden geleni yapar. Joseph Dzerjinski o ayın sonuna kadar yaşasa. Baygın bir halde yerde yatarken bulunur. Lizzie'yi bir "hastalık" nedeniyle "tedavi" etmekte olduğunu açıklar. bu işi bir gazete ilanında okumamıştır. Smart duyduklarına çok sevindiğini söyler. Roper da elinden geleni yapmak zorunda kalmıştır. Bu arada da Smart'a bir sır verir. aşırı cinsel arzu duyduğunu anlatır. Eğer Lizzie onunla birlikte olmak istiyorsa. bir ay içinde başvurması koşuluyla Alfred'in işe alınacağından emin olduğunu söylemiştir. diğer erkeklere olan açlığını törpülemek ve cinsel arzularını bastırmak için karısına hidrobromid tedavisi uygulamaktadır. Alfred'e zaman geçirmeden işe başvurmasını öğütler. Hayır hayır. üstelik cinayet ve çocuk ölümleri de görülmedik oranda artar. ne olursa olsun ilk fırsatta Maria Hyde'a ve Joseph Dzerjinski'ye bakmaktan kurtulacaktır. Smart'a verdiği ikinci haber. Tek çocuk olarak oğlu Edward'ı yanına alacağı kesindir. Evlenmekle aptallık etmiştir. Devon Villa'daki her şey sinirine dokunmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla Alfred'den cenaze masraflarını üstlenmesi beklenmiş. Alfred "burnunu bu pislikte tutmanın" haklı bir sebebi olamayacağını. yetmiş sekiz yaşına girmiş olacaktır. Smart duyduklarına çok şaşırır. ön ve arka kapısı ardına kadar açık bırakılmasına rağmen. Hayır. Roper karısının nemfoman olduğunu. Gazeteler sıcaktan çıldıran insan haberleriyle doludur. tutum ve davranışlarını değiştirmelidir. Gün boyu Devon Villa'nın tüm pencereleri. Smart Lizzie'nin hastalığının ne olduğunu sorduğunda. Imperial Optics'teki memur arkadaşlarından birinin amcası yakında bu anlattığı işten emekliye ayrılacaktır. kendini tek çocuklu dul bir adam olarak tanıtmaktır. Açılan soruşturma dikkatsizlik sonucu ölüm raporuyla tamamlanır. Cambridge'deki büyük ve gelecek vaat eden bir dükkânda yakında bir eczacılık boşalacağını duyduğudur. Üstelik. Tüm ısrarlarına rağmen Alfred en küçük bir geri adım bile atmaz. ama bu evliliğinden hiç olmazsa Edward'ı kazanmıştır. Onun niyeti. yeni bir hayata başlamış olacaktır. Eczacılık deneyimi ona yapması gerekenleri öğretmiştir. Otopsi sırasında Joseph Dzerjinski'nin önemli bir kalp rahatsızlığı olduğu. Tarih 1905 temmuzunun başlarını göstermektedir. Isı gölgede kırk dereceyi bulur. Sürekli olarak yorgun olduğu. aynı zamanda da siroza yakalandığı ortaya çıkmıştır. Fen Ditton köyünde oturmaktadır. Daha sonraki bir buluşmalarında. tabiî işe kabul edilirse Cambridge'deki yeni işine başlarken. sabah kusmalarını .

yatmak ister. Hyde. Bütün bu nedenlerden. Mrs. Roper Davası'na sunulan otopsi raporunda da hamilelik belirtilerinden söz edilmez. yatmıştır. Roper ve Edith'in de "çok yakında" onlara katılacağını sözlerine ekler. Ne Florence Fisher hamilelikten söz eder ne de Maria. Roper'ın geri gelmesinden belki de yarım saat önce Maria Hyde aşağıya inip mutfağa girmiş. Daha sonra Alfred çıkagelir. Lizzie'nin gösterdiği rahatsızlık belirtilerini sürekli almakta olduğu hidrobromide de bağlayabiliriz. Diğer taraftan da Cambridge'deki yaşamından söz ederken. Florence'a göre Alfred'in ona söyledikleri bunlardır. O dönemde yirmi iki yaşında. kendini iyi hissetmediğini söyler. işine devam etmesini söyleyerek yıkamak için çamaşırlarını toplamasını söyler. Belki de hâlâ bir sonraki baharda gerçekleştirmeyi umduğu evlilik nedeniyle. Florence aramasına yardım etmeyi önerir ama Alfred kabul etmez. Florence istenenleri hazırlar. Ya da belki Lizzie hiç de hamile değildir. çay ve . Üstelik Alfred'in de onun hakkında iyi referanslar vereceği kesindir. Lizzie de Alfred'in planlarından haberdar değildir. "ev kurmak" ve "aile hayatına dönüş" gibi kavramlar kullanır. Lizzie'nin o yaz rahatsızlıklar ya da belki aşırı sıcak sonucu bebeğini düşürmüş olması muhtemeldir. sadece kocasının ilgisini çekmek. uygun bir yer buluncaya kadar kendisini ve Edward'ı konuk etmesini rica eder. Maud Leeming'e yazdığı mektupta Lizzie'nin adı sadece -yine. Kaldığı yer sıkışık. Nedeni ne olursa olsun. ama tek başına bir kadının bir hizmetçiye ihtiyacı olmadan da yaşaması mümkündür. Alfred uzun zamandır karısını terk etmeyi düşünür. Florence onun evden çıkışını görmese de gitmiş olduğunu düşünür. Kutu gümüştendir ve babasından kalmıştır. Alfred kırk beş dakika sonra yeniden görünür. "çok yakında" Edward'la birlikte Cambridge'e gideceklerini bildirir. Joplin'deki işe 1 ağustostan geçerli olmak üzere kabul edilir. Kendisi. Roper da işi bırakması konusunda başka bir şey söylemez. pis ve sağlıksızdır.sevgiler bölümünde anılır. 15 temmuzda Fen Ditton'daki Mrs. Alfred'dir. Joseph Dzerjinski'nin ablası Marta Boll'a yazdığı mektupta kızının bebek beklediğine değinir. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu denli ısrar ettiği anlaşılamaz. Mrs. Roper ve çocuklar Cambridge'e taşınacaklarından. 27 temmuzdan itibaren. Kızı hastadır. O ayın ikinci haftasının başında Florence'a işten çıkarıldığını bildiren Lizzie değil. ev sahibesinin bütün bu söylenenlerden habersiz olduğunu görür. kendini daha iyi hissettiğini söyleyerek Florence'tan çay ve yukarıda yemek için hafif bir şeyler hazırlamasını istemiştir. Mektupta Edith'in adına rastlamak mümkün değildir Cambridge'de. Diğer yandan. güçlü kuvvetli bir genç kadındır. kendisini terk etmesine engel olmak için böyle bir yalan uydurmuştur. Mrs. karısı. 27 temmuz öğleden sonra Mrs. 31 temmuzdan sonra Florence'ın hizmetlerine gerek kalmayacaktır. Lizzie'nin hamileliği konusunda John Smart'ın söyledikleri dışında fazla bir bilgi yoktur. Florence'a sol kolu ve göğsündeki ağrılardan yakınır. ön kapının zilini çalarak para kutusunu unuttuğunu söyler. Yine ablasına yazdığı bir mektupta Mrs. Florence Maria Hyde'a yalvarır. kısa süre için yeni bir işe girmek istememektedir. Hyde Devon Villa'da kalacaktır. Florence daha sonra Alfred'in.ve sürekli uyuşukluğunu yeterli belirti olarak kabul etmezsek. Bu konuda Cora Green'in de bilgisi yoktur. Maria Hyde daha sonra kızıyla konuşur. Leeming'den. Edith ve Maria Hyde'ın bulunduğu üst kata çıktığını duyar. Florence'ın iç karartıcı bir evde. Devon Villa'da kalmakta kararlı olduğu anlaşılmaktadır. istese çok daha uygun bir iş bulacağı açıktır. Çarpıntıları vardır.

Florence ona doğru alışverişe çıkar. Hyde'ın nerede olduğunu. Duruşma sırasındaki ifadesine göre. şöminenin üzerinde bulur. Bethnal Green'deki işinden istifa etmiştir. daha yapılması gereken bir sürü işi olan genç kız için çok keyifli olmasa bile. Kingsland High Street'te taksi durağına kadar. ekmek. evde yapacak bir işi yoktur. Florence Mrs. Mrs. kutuyu en sonunda yemek odasında. Roper üst katta uzun süre kalır. 18. istese öğle trenine ya da ara istasyonlarda duran bir tren istemiyorsa.30'da yatmaya alışık küçük bir çocuk vardır. kuşkusuz para kutusunu aramaktadır. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'nın merdivenleridir. Evde sanki kimse yoktur. ama Navarino Caddesi'ne geri dönüşü. Yorgun argın. Yine de sıcaktan etkilenmiş olmalıdır ki.20'de hareket eden. Sonunda Liverpool Caddesi Đstasyonuna. Hikâyenin en ilgi çekici sorularından biri de Roper'ın o gün Cambridge'e hareket saatini neden bu kadar geçe bıraktığıdır. Pancras'a gidip 12. O alışverişteyken. onların alışkanlıkları arasında öğlene kadar yatakta kalmak da vardır. elleri kolları erzak yüklü eve döndüğünde.30'dur. Hackney. yolda sadece iki istasyonda durarak 15. ifadesine göre ayağı bir kaldırımın kenarına takılır. ancak Edith'i doyurup yıkadıktan sonra onu üst kata gönderir. Roper ve Mrs. Hiç şüphesiz bu yolu seçemez. 19.40 olacaktır. tatil için değil temelli gitmiş olmalarına rağmen küçük kızın eşyasını neden geride bıraktıklarını . Saat şimdi 18. düşer ve sağ elini yaralar. Roper ve Edith'in Cambridge'e gitmiş olduklarını düşünür. kendini iyi hissetmemektedir. tereyağı. gidecek bir yeri. Şeker kavanozu Roper'ın üç ay sonraki duruşmasının en önemli kanıtlarından birisi olacaktır. St. Hyde'ın görünmemelerine şaşırmaz. oysa binmeyi düşündüğü ilk tren bile Cambridge'e Edward'ın yatma saatinden sonra varmaktadır.30'da kalkan.50'de Cambridge Đstasyonuna varan trene binmeyi de düşünebilirdi. Kendini adeta sürükleyerek birinci kata. Tepside konserve som balığı. bir demlik çay ve Edith için şeker kavanozuyla süt vardır. Gerçekten de Edith bu dünyada son kez görünmektedir. Bu da olmazsa 14. Florence kendini biraz daha iyi hissetmiş olsaydı. Lizzie Roper'la kızının ne koşullarda evden ayrıldığını. Mrs. Küçük Edith sabah mutfağa iner. Daha sonra bir tanık Roper'ın elinde ve ceketinde kan lekesi gördüğünü açıklarsa da Roper'ı teşhis edemez. ama ısı önceki günlere göre az da olsa düşmüştür. Örneğin. bu da alışılmış bir görüntüdür.20'den önce Cambridge'e kadar giden başka bir tren yoktur. Roper ve oğlu iki saat beklemek zorundadır. Edith'in küçük yatağının bulunduğu odaya çıkar. neredeyse alışılmış bir iş olmaktadır. Ne Roper ne kayınvalidesi ne de Florence Fisher çaylarında ya da diğer sıcak içeceklerinde şeker kullanmamaktadır. Cambridge'e de 13. Florence'ın çocuğa kahvaltı hazırlaması. Odayı karmakarışık bulur.yiyecek tepsisini üst kata çıkaran Maria'dır. Sonunda bindiği trenin varış saati 21. Florence ona kahvaltı hazırlar. yani oldukça uzun bir mesafe yürür. iki saat kadar sonra.15 treniyle gitme kararındadır. Yanında.31'de varan sefere binebilirdi. Büyük Doğu Demiryolları'nın temmuz 1905 tarifesi Cambridge'e gün boyu birçok sefer olduğunu göstermektedir. Cebine atar. çişli çarşafları ve battaniyeyi çıkarır. Hava kapalı ve sıcaktır. bir hamala emanet ettiği bavullarının ve oğlunun yanına ulaşır. Florence Fisher'ın sarı saçlı küçük Edith'i son kez gördüğü yer. treni kaçırmalarına neden olur. Başlangıçta Cambridge'e 17.32'de Bishops Stortford'a giden bir tren olmasına karşın 20.

Florence kapıyı kapamak dışında hiçbir şeye dokunmaz. kızı ve damadıyla bir arada yaşamış olduklarından. üzerinde. Rahatsızlığı her neyse.merak etmesi kadar olağan bir şey olmayacaktı. Florence'ı bodrumdaki yatağına gitmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar. Anlaşılan bir çeşit kalp çarpıntısı çekmektedir. Roper'ın çocuklarla birlikte Cambridge'de olduklarını düşünmeyi sürdürür. Alfred Roper duruşmasının özeti. 28 temmuz bir cumadır ve şirket kayıtlarından da görüldüğü gibi bir sonraki perşembe. Hyde'ın yokluğu da vardır. yatak. yatağın içinde değil. Fen Ditton'da karısını öldürmekle suçlanarak tutuklandığını belirtmek . Hyde'ın cesedidir. Diğer yandaysa. Florence Fisher'ın Navarino Caddesi'nde yalnız yaşadığı bir hafta geçer. Satıcılar gelir. Belki nişanlandığı adamla da bir teması olmuştur. ayrıca cesetlerin ve bozulmuş yiyeceklerin üzerinde uçuşan sineklerin vızıltısı duyulmaktadır. bu arada daha önce hiç duymadığı. damadı ve torunlarıyla birlikte olduğudur. güçlü ve öğürtücü bir koku duymaya başlar. Bileyiciyi beklemektedir. Ne var ki yerde. Üçüncü kata çıkar. Aşağıya iner. genç kadının geceliği. Alfred Roper'ın da hemen ertesi gün Cambridgeshire'da. beyazımsı yatak örtüsünün üzerinde yatmaktadır. Đçlerinden biri acaba geri gelip maaşını verecek midir? Yoksa evden ayrılması ve başka bir maaş beklememesi mi gerekmektedir? Sonra Mrs. çarşaflar. Her iki ceset. kendi geleceğiyle ilgilidir. Burada koku. Aradan bir hafta geçmiş. şapkasını alır ve Kingsland Caddesi'ndeki polis karakoluna giderek müfettiş yardımcısı Samuel Parlett'i görür. 4 ağustos cuma sabahı. o da zamanında görünür. fırıncı her zamanki gibi ekmek bırakır. yatakla kapı arasında yüzükoyun yatan. en akla yakın açıklama onun da Cambridge'e gittiği ve şu anda kızı. bu kata en son Roper'ın gidişinden iki gün önce çıktığını hatırlar. ama üçüncü kattaki odaları haftada bir süpürmek zorundadır. halı ve hatta duvarların bir bölümü ya kandan kıpkırmızıdır ya da lekelenmiştir. Girdiği oda. Ceset tamamen giyiniktir. Belki de burada taammüden adam öldürmek suçuyla dava açıldığını. Florence'ın bu evde çalıştığı on yıl boyunca Mrs. Florence'ın Devon Villa'nın en üst katına çıktığı günün üzerinden aylar geçmiştir. Lizzie Roper'ın kocasıyla paylaştığı yatak odasıdır. ve Mrs. Hyde'ın bir gece bile ev dışında kaldığına rastlanmamıştır. Florence'ın bildiği kadarıyla. yani 3 ağustosta Florence Miss Elizabeth Newman'in Mare Sokağı'ndaki Hizmetçi Acenteliği'ne uğrar ve yeni bir iş aradığını belirtir. üçte ikisi boşaltılmış bir şişe cin ve iki kadeh vardır. Duyduğu tek endişe onlarla değil. saçların arasında bigudi kâğıtları bile vardır. Kısa sürede iyileşir ve görevinin başına döner. som balığı artıkları çürümüştür. Lizzie Roper'ın gırtlağı bir kulağından diğerine kadar yarılmıştır. odanın havası ağırdır. Ama rahatsızdır. Perdeler çekili. Mrs. Bu süre boyunca Mr. merdivenlerde olduğundan en az on kat daha güçlüdür. sahanlıkta duraksadığında kuşkusuz çok şaşkındır. yarı dolu bir şeker kavanozu. elinde paspas ve süpürgeyle merdivenleri tırmanmaya koyulduğunda. Daha sonra. Masadaki tepsinin üzerinde çay içilmiş iki fincan. bir sonraki bölüme alınmıştır. Florence ilk odanın kapısını açmadan önce ağzını ve burnunu elindeki temiz toz beziyle kapatır. başından geçenleri anlatır. Lizzie Roper'ın cesedi ise ince beyaz pamuklu bir geceliğe sarılmış. Florence kendi işine bakar. Navarino Caddesi'ne dönerken yanında iki polis memuru vardır.

Penguin'in Ünlü Duruşmalar dizisinden yayımlanan kitapta okumuştum. Queensbridge Caddesi. Bu kolajda da sert ve yüksek yakalı gömleğiyle Crippen ve güzel fakat acımasız Madeleine'in arasından bir medyumun hayaleti gibi görünen. Đlginç olanı. George Lamson. onları bir daha elime almayı isteyip istemeyeceğimden emin değildim. Peki. Francis Ward-Carpenter On üçüncü bölüm Vaat edilen bir sonraki bölümün yazılıp yazılmadığını bilemiyorum. Tek söyleyebileceğim Cary'nin paketinin içinde olmadığıydı. Mrs. Madeleine Smith ve Buck Ruxton'ın duruşma tutanaklarını da içeren yeşil kaplı kitapta resim ya da çizim yoktu. Yine de duruşmayla ilgili bölümlerden habersiz kalmak zorunda değildim. Roper'ın beraati belki de Howard de Filippis'in ilk büyük başarısı olması nedeniyle. Ancak kapağı. . bir daha da ölü ya da diri bulunamayacaktır. Maria Hyde on dört aylık Edith'in ölümüne de tanık olmuş mudur? Çocuk kaybolmuştur. Başsağlığı mektuplarına cevap yazmanın yanı sıra kendi işlerimle de ilgilenmem gerekiyordu. şimdi de haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Kabul edilen varsayım -alternatif bir açıklama getirmek güçtür. Graham Sokağı. Bölge halkı London Fields ve Hackney Downs'taki aramalara bizzat katılır.ya kızının ölümüne tanık olduğu ya da daha sonra cesedini bularak kalp krizi geçirdiğidir. Maria Hyde'ın cesedinde herhangi bir şiddet belirtisine rastlanmamış olmasıdır. Maria Hyde yıllarca bir gün kendisini yarı yolda bırakacağından korktuğu kalp rahatsızlığından bahsetmiştir. Arama başlatılır. bir kalp krizinden kaynaklanmıştır. Edith'i arama çalışmaları Hackney Marshes'a kadar yayılır. Toprakta herhangi bir ize rastlanmamış olmasına rağmen. Aynı zamanda Crippen. Edith Roper kaybolmuştur. Hyde'ın ölümü doğal nedenden. herkesten çok Abraham Lincoln'e benzeyen karanlık ve sıska insan Alfred Roper vardı. Hepsi boşunadır. Oscar Slater. Kitabı ve Arthur Roper'ın anılarını bir kenara koydum. Richmond Caddesi ve Mare Sokağıyla çevrelenen bölgedeki evlerin sakinleri sorgulanır. içindeki kişilerin fotoğraflarından oluşturulmuş bir kolajdan yapılmıştı. Duruşmayı. Devon Villa'nın bahçesi bir metre kazılır. Ertesi sabah Kuzey Londra Polis Mahkemesi'nde Yargıç Edward Snow Fordham'ın karşısına çıkarılır ve yargılanmak üzere Merkezî Ceza Mahkemesi'ne gönderilir.yeterli olacaktır. Victoria Parkı'ndaki gölün dibi ve Grand Union Kanalı'nın bir bölümü taranır.

Torben yıllardan beri Asta'nın bunadığını iddia ediyordu. Bunun sonunda da kuzeninin yalnız başına yetimhaneye gittiğini. Asta için geçerli olmadı. Westerby tarihçesi konusunda gerçekten bilgisizdi. neden sormadığını doğrusu merak ettim.Đlk cevapladığım. ama Asta'nın ölmesi ve günlüklerin onun eline geçmesinden sonra boşlukları kendi kendine doldurmaya. her zamanki gibi hareketli görünüyordu. saçmalıktan başka şey anlatmıyordu. son zamanlarda olanları kesinlikle hatırlamamakla birlikte. Söyledikleri ancak kendi ölümünden sonra gerçekleşti. yoksa babasının mı kardeşiydi? Holger Amca kimdi? Onunla Roderick Caddesi'nde Aubrey'de bir akşam yemeği yemeyi kabul eder miydim? Ayın 5'inde. altmışyetmiş yıl önceki olayları unutmamış olmalarıdır. resmî bir mektuptu. 14'ün-de ya da 15'inde? Bu soruları Swanny'ye sorabilirdi. söylenenleri duymakta güçlük çekmiyor. kendi aile üyelerinin Đsveç ve Danimarka'ya neden dağıldıklarını biliyorduysa da unutmuştu. sıkıntı çekmeden uzun yürüyüşler yapabiliyor. 7'sinde. Görünüş olarak düşkün olsa. Uzun bir mektup değildi ama günlüklerden söz ettim. Doksan üç yaşındaydı ve bütün yetilerine sahip görünüyordu. bir daktilodan çok. Geçmiş onun kafasında ya tamamen kaybolmuş ya da içinden çıkılamayacak biçimde karışmıştı. Mormor hayatının son yılını Willow Caddesi'nde Swanny ile baş başa geçirdi. Danimarka'dayken resmî nüfus kayıtlarında araştırmalar yapmaya. Telefon etmedi ama mektup gönderdi. Günlükler onu. Gözlüklerini sadece bir şey okumak için takıyor. Bu konular günlüklere girmeyi başaran noktalar değildi. Sadece hafızasını kaybetmiştiYaşlılarda sık görülen. Paul Sellway'in mektubu oldu. Hampstead Heath Đstasyonu dışındaki konuşmamızı biraz daha ilerletmek için bir haftadan fazla beklemedi. 12'sinde. Acaba bence bu fikir günlüklerin yayıncısının da onayını (kendi deyimi) alır mıydı? Morfar'ın anne ve babasının ön isimlerini belirtebilir miydim? Doğum ve ölüm tarihlerini bulmak çok zahmetli mi olurdu? Frederikke Teyze Asta'nın annesinin mi. Günlükleri okumuş. Asta saçmalıyor. Son derecede iyi hazırlanmış. duraklayıp nefeslenmeden . eve döndüğü zaman da kocasının mantardan zehirlenerek öldüğünü gördüğünü anlatıyordu. çok da keyif almıştı. yetimhane hikayesiyle mantar zehirlenmesini birbirine karıştırıyordu. Son yıllarında da neredeyse her şeyi unutmuştu. Daha sonra ona sadece laf olsun diye bir soru sordum: o da aynı durumda mıydı. bir şeyler yazmış olmak için "Annem çocukluğumda bana keşke Danca öğretseydi de dili daha iyi anlasaydım" dedim. Mormor atalarıyla hiç ilgilenmedi. Albümlerdeki fotoğrafların altına isimler ve tarihler yazma zahmetine hiç girmedi. Bu. Kuzenim Gordon Westerby. Ne var ki yetmişinden fazla göstermiyor. Asta ile Rasmus'un evlendikleri kilisenin rahibiyle buluşup konuşmaya başlamıştı. sanki böyle bir şeye ihtiyacı varmış gibi. sonunda da imzanın üzerine el yazısıyla "Sevgilerimle" yazılmıştı. bilgisayardan çıktığı belli. yoksa benden daha mı şanslı çıkmıştı? Hansine ya da annesi Danca öğrenmesini sağlamışlar mıydı? Bu mektup ilginç sonuçlar doğuracaktı. tek eksiğin bir aile ağacı olduğuna ikna etmişti. 6'sında. Bir zamanlar Rasmus'un babaannesinin adını. bu saçmalama fazla üzüntü verici olmayacaktı. Mormor hayattayken Swanny.

ve Asta her zamanki gibi kanepesine yan uzanmış. Amerikalı bir romancı benden XIX. Swanny ise kuşkulu bir gülümsemeyle yetindi. Akşam ziyaretlerimden birini yapıyordum -Daniel Blain evime taşınalı beri. başımdan geçenlerin de anlattıklarımı etkilemesidir. Swanny benim için "Yemeğini ye" diye çevirdi. Ne var ki Cary ortaya çıkıp Daniel'ı kaptı. genellikle başarılı olur. hikâyeyi anlatanın ben olması. Çok aptaldı ama çok da iyi niyetliydi. Anladığım kadarıyla "Spis dit brfd" biraz. Okuduğu bir şeyin ona bu hikâyeyi hatırlatmış olması mümkün. dedi Asta. Asta çocukluğuyla ilgili bir hikâyeye başladığında. değil mi. kasap vitrininden içeri bakan bir kutup ayısı gördüğüne dönüşmüştü. gerçekten birlikte yaşadığım tek erkek olduğunu söylemem yeterlidir. Đlginçtir.Bir keresinde salak kızı Bjfrn'ü beslerken gördüm. onun da hikâyeyi daha önce duymuş olduğunu sanmıyorum. açık bir hikâyeydi. Bunun sonucunda tamamen uzaklaştım. Sessizce gülmeye başladı. Hâlâ Dickens kitaplarını okuyup iş işliyordu. onunla birkaç ay geçirmemi. isteğini reddedeceğimi hesaplayarak. Burada güç olanı. ama çok az "pislik bu"ya benziyor. Olaylardan kaçamayacağınızı söyleyenler haklı değildir. Bjfrn'e yemeğini verdiğimizde hep "Spis dit brfd" derdik. Amerika'ya gelmemi istemişti. akşam ziyaretlerim seyrekleşmişti. Allah bilir konuşması anlaşılmaz olmuştur. yüzyılda Cirencester kenti konusunda bir araştırma yapmamı istemişti. kimbilir nerede Cary'yle birlikteydi. . annesiyle birlikte Østerbrogade'de yürürken. üstüne üstlük bir de çekiciyse. Asta kıkırdadı. Başını kaldırdı. Eğer kızcağız örnek olarak Morfar'ı almışsa. pislik bu" diyordu. bana anlattığını hatırladığım son şey kesinlikle kolay anlaşılabilir. . Đşini yaparken başım kaldırıp tamamen kendi uydurması olsa da içinde gerçek kırıntısı bulunan bir hikâye anlatmaya başlayabiliyordu. Daniel'a döndüm. lille Swanny?" Swanny şaşkın gibiydi. Ne var ki Daniel evde değildi. bunu isteyerek. önceden hazırlanmış bir plana uyarak gerçekleştirdi. Asta bunamadan önce bu yaptıklarımı normal karşılamış. Kaybettiğiniz aşkınız ve onun yeni sevgilisiyle aranıza üç bin mil koymak darbeyi yumuşatmaz. Bjfrn'ü hatırlıyorsun. ilk günlüğünün ilk satırlarını oluşturan kutup ayısı öyküsü artık dondurucu bir kış günü Asta'nın. Elinde tabağı tutuyor ve "Pislik bu. bir kadın bir erkeği kapmak isterse. öte yandan öyküyü baştan aşağıya uydurmuş da olabilir. "Yanımızda Hansine vardı ama Emily diye bir Đngiliz de tutmuştuk. Belki de Daniel'in hafta sonlarını beraber geçirmek ya da birinin evinde bir gece kalmaktan farklı olarak. üstelik daha önce hiç duymadığım bir hikâye. doğrusu bu benim de isteğimdi. Zaten kısa bir süre sonra da benden ayrıldı ve Cary'ye gitti. ölümünden kısa süre önce de Swanny'nin tüm çarşaflarına başharflerini işlemeye koyulmuştu. Swanny ise kesinlikle eleştirmişti. gözlüklerini çıkardı ve "Emily adında bir hizmetçimiz vardı" dedi. oysa bunu anlayacak kadar Danca biliyordum. eve. acıyı geçmişe doğru iteleme çabasını başlatır. Swanny de oradaydı. kitap okuyordu. Benim Daniel'la evlenerek işleri düzene koymamı istiyordu.merdiven çıkabiliyordu. Örneğin. Tabiî tanıdığını söyledi. Bunun benim hikâyem olmadığını söylemiştim.

son olayların beni fazla etkilemediğini de düşünüyordu. Sorusunu son kez Asta'nın "spazmından" birkaç gün önce. gerçekte olduğundan çok daha konuşkandır) bana Poe'nun yazdığı. Swanny'nin ne kadar mutsuz olduğunu. Swanny bana Asta'nın hastaneye kaldırıldığını. Soru hiç cevaplanmayacaktı. şuuru çok açık görünmüştü. Belki de Đngiltere'ye geri dönmeyi önermem gerekirdi. artık ona gerçeği söyleyecek kimsenin kalmadığının farkına vardığını belirttiği mektuptu. annesinin durumuna ve davranışlarına ne kadar üzülüp kendini ne kadar yalnız hissettiğini de biliyordum. Bu nedenle. doktorun 'Tam bir kriz değil. Onlarla karşılaşmaktan değil. Amerika'dayken hissettiğim bu uzaklık duygusunu kaybetmekten çekiniyordum. karşında yatan insanın genç bir kadın olduğunu sanırdın. Đçinden gelen sese uymuş. Ateşin karşısına çekilmiş kanepesine uzanmış. Asta gözlerini kapayıp. Sanki öğretmenin cinsel bilgiler dersine almayı unuttuğu bir çocukmuş gibi. yastığın üzerinde de açık bir Martin Chuzzlewit ve okuma gözlükleri. Yazdığı en üzücü mektup. Ölümü uzaktan gören herkes gibi. çok yaşlı olduğunu. "Ateşin ışığında beyaz saçları sanki sarıya dönüşmüştü" diye yazmıştı Swanny mektubunda. Swanny annesinin yüzünde o güne dek hiç görmediği bir sevgi ve sıcaklık. şöminede bir ateş yakılmıştı. Önerisini kabul etmeme çok şaştı. Geri dönmemi isterdi. hatta torun çocukları bulunduğunu düşündüm. artık her akşam yaptığı gibi. daha çok bir spazm" dediğini anlattığı bir mektup yazdı. yanındaki alçak masada bir nakış işi. lille Swanny. Moder? Beni nereden aldınız?" Asta kızına bakmış. Perdeler çekilmişti. bunun yanı sıra da büyük bir şaşkınlık görmüştü. böylelikle de yazmakta olduğu tarihî romanın Amerikan görüş yansıtmasına yardımcı olmamı önerdi.Victoria Dönemi Gloucestershire araştırmalarımın sonuçlarını anlatmamı. Oysa ben Daniel ve Cary'yle aynı ülkede. genç bir kız sanarak evlenmek isteğiyle iltifatlara boğduğu yaşlı ve neşeli kadının aslında babaannesi olduğunu öğrenen gencin kitabını okuyup okumadığımı sormuştu. Asta öldüğünde Massachusetts'teydim. Đngiltere'ye dönmememin Swanny'ye yapabildiğim en büyük iyilik olduğu sonradan anlaşıldı. ." Swanny (mektuplarında. Kendi kendimi kandırarak Asta'nın sadece büyükannem olduğunu. başka torunları. uykuya dalmıştı. ama gözlük takmayı reddedecek kadar görünüşüne düşkün. "Kimim ben. Bütün bunlar Swanny'nin bana yazdığı mektuplarda vardı. ben de yakında öleceğini biliyordum. ama şimdi bunun gerçek olabileceğini anladığını söylüyordu. gözleri iyi görmeyen. sadece benim. oturma odasında birlikte oturdukları bir akşam tekrarlamıştı. Swanny okuduğu öyküyü daha önce hiç yutmadığını. üstelik Daniel ile evlenmediğim için. aynı adada bulunmaktan gerçekten korkuyordum. Oysa bana ihtiyacı olan Swanny'ydi Asta değil. Annelerin bebeklerinin nereden geldiğini söylememi mi istiyorsun? Bilmiyor musun?" Sanki çok gençmiş gibi. sanki bu soruyu daha önce hiç sormamış gibi annesine dönmüştü. Onun kuşağındaki kadınlardan bazıları böyle düşünürdü. "Sen benimsin. Benim neler hissettiğimi bilmiyordu. "Ona kısık gözlerle baktığında. Asta bütün gün eskisi gibi.

onunla dolu bir koku. Basamaklarda adımlarını duyuyorum. Ömrümün geri kalan her gününde Mor'u gördüm ya da telefonla konuştum. ben de Swanhild olarak geçiyorum. ama her ölüm de biraz böyle olmaz mıydı? Bir hafta sonra bir mektup gönderdi. bir cenaze töreni yapmak şart diye düşündüm. Bir şok geçirdiği muhakkaktı. Đyi haberlere gelince. daha filozofça olmalıyım. şimdi yapabileceğim o kadar çok şey var ki. Tanrı'nın öldüğüne inandığını söylemişti Bunu da nereden çıkardığını bilmiyorum ama çok şey biliyordu. Swanhild Kjær'e'. çok bir şey değil ama ihtiyacımdan fazla. Far öldükten sonra aynı evde. demedim. hiç de değişik bir şey istiyormuşum gibi davranmadılar. ama yapmadım. Her neyse. gerçekten de ondan hiç uzak olmadığımı bilir miydin? Torben ile ilk evlendiğimde bile. buna hakkım yok' demeyi bile düşündüm. Beni neşelendirmek istiyorsan. gelmemin hiçbir yararı olmayacaktı. Şimdi olmadığına inanamıyorum. biliyorum. isteyemeyecek kadar üzgünüm. Her neyse. sorsalardı ne olurdu ki? O belgede annem ve babam olarak Mor ve Far'ın adları var. mektup yaz. Eve dönmeyi teklif etmedim. köşenin öbür tarafında otururduk. Daha neşeli. Vasiyet etmenin amacı herhalde sana ait olanları istediklerine vermek olmak. Bana sık sık küçük oğlu Mads ölünce Tanrı'ya inanmaktan vazgeçtiğini anlatırdı. ama anlaşılan inanmamışım. doktor bana bir hap verdi. bence kendi cenazesinin nasıl kaldırılacağına karar verme hakkına sahipti. o da böyle bir teklifte bulunmayacağımdan emin olunca geri gelmemem için yalvarmaya başladı. Onsuz yaşamadığımı. ben de çekine çekine öyle yaptım ama isteğimi normal karşıladılar. 1924'te on dokuz yaşındayken Danimarka'da bulunduğum. kendini son derece iyi yetiştirmişti. Sana böyle şeyler yazmamam gerek. Kesin olarak bana bırakılmıştı. Neyse. Ondan ayrı olduğum en uzun süre. ağladım. Ama şimdi onları yapmak istemiyorum. Yine de kendimi bir tuhaf hissediyorum. Asta çok yaşlı. Mor da herhalde ona ait olanları bana bırakmak istedi. Moder sapına kadar ateistti. Vasiyetnamesinde her şeyini bana bıraktı. o kadar korkunçtu ki. özgür olunca yapmayı istediğimi düşündüğüm. çünkü etrafımda bütün bu hatıralarla yaşamak istemiyorum.Swanny telefon edip Asta'nın öldüğünü söylemişti. 'Kızıma. bana 'lille Swanny' diye seslenişini işitiyorum. bütün o eski duygularım uyandı. Verdiğimiz davetlerden birinde yüksek sesle Nietzsche gibi düşündüğünü. O olmadan kendimi öylesine yalnız hissediyorum ki. bir ara 'Hayır. Cenaze levazımatçısma haber verip bir insanın yakılmasını isteyebiliyorsun. Onun ölümü bana özgürlüğümü verdi. bir daha da bir kez bile dua etmedi. artık uyuyabiliyorum. bir koku yayıldı. Hoş. Torben'le tanıştığım birkaç haftadır. yirmi yıl beraber yaşadık. Geçen gün dolabında bir çekmeceyi açtım. Sanırım sonunda bu evi satacağım. doksan üç yaşındaydı. hayatım olmuştu. O denli hayatımın bir parçası haline gelmişti ki. Bana bunu daha önce bir iki kez söylemişti. her zaman sürdüğü L'Aimant burnumdan gitmiyor. Her zamanki gibi sevgilerle. "Moder vasiyetinde cenaze töreni istemediğini belirtti. tabiî kimse de bir soru sormadı. Dindarlığı o gün son buldu. ölümü bir süreden beri bekleniyordu. bunları kabul edemem. . kimse doğum belgemi bile istemedi.

Anlaşılan unuttu. Bu kadar eşyamız olduğunu hiç bilmiyordum: En yukarıdan. ördek ve gsblekage hazırlamıştık. "Başka planların vardır diye sana sormamam gerek. onun odası temizlemesi en kolay yer olacak. meyve çorbası. Burası Torben'in kitapları ve aslında ayaklı dolaplara benzeyen. tavan arasından başladım. kullandığı sabun ve içtiği sigaralarla dolu daireye dönmek istememden kaynaklanıyordu. John ve Charles. taşınmayı kararlaştırdığım. Eğer o dönemde. daha içine tek bir şey koymadan bile gülle gibi. yoksa aptallıklarından onu sadece yaşlı bir bunak olarak mı gördüler? Son cümlemden ne kadar kederli olduğumu anlayacaksın. düşüncelerimi de dertlerimi de uzaklaştıran bir iş. Geçen yıl. sofrada ikimizden başka kimse olmasa da buna benzer bir şeyler yapmaya çalışırım. bazen insanların sevgili annem hakkında neler düşündüğünü bile dert ediniyorum. Sana vermek istediğim haber. büyük bir ihtimalle Swanny'nin evine yerleşecektim. bazen yapmayı düşündüğüm gibi. Ne kadar az elbisesinin kaldığını hiç fark etmemişim. ona hâlâ ilk adıyla hitap eden kaç kişi kaldığını düşünüyorum. ama onlarla neredeyse hiç görüşmüyor. pilavın içine badem tanesi saklamış. Oraya geldiğimde. Onu görenler kimbilir neler düşünmüştür. ondan taşınmayı kararlaştırdığım bildiren ikinci bir mektup aldım. Noel'de burada olabilsen çok iyi olurdu diye düşünüyorum. Domuz derisinden. Noel gecesi yemek o kadar önemlidir ki. Ne de olsa Daniel ve Cary'ye yakın olma korkumun bir bölümü de beş yıl birlikte yaşadığımız. on beş yaşındayken çoğu yaşıtlarım gibi "teyze" kısmını kullanmasam üzülüp üzülmeyeceğini sormuştum. O bavullardan birini uçağa götürdüğünü düşün. her odasına. Daha bir emlakçıya haber vermedim. Oraya bir daha hiç dönmemeyi. neleri atıp neleri saklayacağımı kararlaştırdım. ama çalışmaya başladım. biliyorum ama. Eski elbiselerini ve paltolarını teker teker o antika elbise dükkânlarına satmış olmalı. Ondan millerce uzakta Amerika'da. Eğer gelirsen.. daha sonra bir emlakçı aracılığıyla satışa çıkarmayı ciddiyetle düşündüm. Zavallı Mor'un kendine ait o kadar az şeyi vardı ki. hamallar yardım etse herkesin yanında götürmeye can atacağı bavullarla tıka basa dolu. Herkes derken. O kadar çok sevdiğim sevgili annem. Acaba onun ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anladılar mı. Ev bana birdenbire çok büyük görünmeye başladı.Swanny Teyze" Yıllardır ona "teyze" dememiştim. Büyükelçilikten arkadaşları. Annemin bir ara evlenmeyi düşündüğü Daniel'ın babası ara sıra ziyarete gelirdi. Đngiltere'ye dönseydim. geride o kadar da çok kişinin kalmadığını düşündüm. Bu. yapmam gereken.. tıpkı Asta'nın L'Aimant'ı gibi kokusunun sindiği. Bunun Swanny'yi ne kadar mutlu edeceğini düşünerek evi iki ayrı bölüme ayırıp ayıramayacağımızı hesaplamaya başlamıştım ki. o kadar keyifsiz ve umutsuz olmalı ki. Willow Caddesi'nde otururken birini bulup daireyi boşaltmayı. tabiî eğer hâlâ görüşüyorlarsa. zavallı Mor nerede olduğunu bile zorlukla hatırlarken geleneği sürdürmüş. ki hiç sanmıyorum. Onu . O eski harika Noellerimizi hatırlıyor musun? Bir Danimarkalı için Noel. yıllardan beri ona herkes gibi "Swanny" dediğimi hatırlamadı. ama Swanny'nin dulluğunda hiç ortada görünmedi. süslenmiş ev.

Senin işlerin nasıl? Davet edildiğini söylediğin o Şükran Günü partisine gittin mi? Gelecek üç hafta içinde eve dönme ihtimalin varsa. Oysa başarılı olduğu gün bile bana karşı dürüst olmayı beceremeyen Cary. Hani sanki Daniel yakışıklılığını onu elde etmek için kullanmıştı. Ann. Bütün sevgilerimle. önce tavan arasını temizledim. "Ne kadar da yakışıklı. kendi gülerken insanları da güldürmeyi becerirdi.gerçekten sevdim. evliliği sonsuz ve çözülemez .O kadar da yakışıklıydı ki. Sana anlattığım gibi. Antonius'un Octavianus'la evlendiğini bir ulaktan duyan Kleopatra'nın yaptığından farklıydı. şimdi o görüntüsünden eser yoktu. Aklımda Daniel'dan çok Cary vardı. Cary ve alçaklığı aklımdan çıkmadı. sanırım bu yüzden de evliliğe eski usul yaklaşıyorum. Daha mutsuz. Geçmiş zaman kipini kullanıyordu. gece birden uyanıp ya Cary'den ayrıldıysa. lütfen bana bildir. onu tanıdığım yaşlı insanların annelerini sevmelerinden çok daha derin bir sevgiyle sevdim. Sanki onun yakışıklılığı Cary için fazlaymış gibi bir iç çekiş. Bir bilse. hoş fazla olduğu da kanıtlandı ya. Ann!" Sanki böyle birinin bana düşmesine şaşırmış gibiydi. Sonraları. bizi ziyarete gelip. Benim tepkim. Belki de yoktu. dolayısıyla da korku kalmamıştı. . Ann. Bu sanki ben de yakında ölecekmişim gibi bir şey oldu. bu evdekilerin büyük bir bölümünden kurtulmam gerektiği. Oysa benim için hiç değişmemişti. birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca duyarlı ve düşünceli olduğunu göstermiş olmasına rağmen. Bunu ikimizle de ilişkisini sürdüren eski bir üniversite arkadaşımın mektubundan öğrendim. ne gülerdi! Neyse. Đlişkileri yürümez de özgür kalırsa ne yapmak gerekir spekülasyonları da bitmişti Hiç evlenmedim. Benim olup da almak istediğin bir şey varsa. hiç de o kadar kolay değildi. içini çekerek "çok yakışıklı" demesi. lütfen hemen bildir. daha az kıskanç olduğumdan değil. bazen espriliydi. Ya da belki ailemde gördüğüm evliliklerin tümü dayanıklı çıktı. üstelik de evli değilseniz. yoktu. son haberdeki kesinliğin beni gerçeği kabul etmeye zorlamasından. o tanıdık yüzü gözlerimin önüne büyük bir acı ve yoğun bir kıskançlıkla getiriyordum. ama on beş yıl önce bu iş. ya araları bozuldu da nerede olduğumu araştırıyorsa diye düşünmek de yoktu. böyle devam etmemeliyim. Bana Daniel'ı ne kadar yakışıklı bulduğunu söylemesini unutamıyordum. Onun yaşamasını istiyordum. ama benim söylemek istediğim. Her neyse. Benini için artık umut. Sonra aynı arkadaşım evlendiklerini de söyleyince omuzlarımdan bir yük kalktı. eğer istediğim gibi Holly Mount'ta küçük bir daireye geçeceksem. Đyi bir dinleyiciydi. Swanny" Noel'de eve dönmedim. bağışlanmaz hırsızlığını bile aynı mazeretle geçiştirmeye çalıştı. Cary de bir daha yakışıklılığından hiç. yavaş yavaş yatak odalarına doğru yaklaşıyorum. en azından benim yanımda hiç bahsetmedi. Bunu özellikle belirledim. Ama o "Ne kadar da yakışıklı!" Sanki Daniel'da görülecek başka bir şey yokmuş gibi. Daniel'ın Putney'de satın aldığı evde oturuyorlardı. Daniel bir süre için odadan çıktığında. Bugün olsa evi ortaklaşa alırlardı. bunun için dua ettim.

belki de onu yalnız bıraktık. Đlk olarak Asta'nın yatak odasında. Siyah meşe masasının gizli bir çekmecesi olduğunu biliyor muydun? Masanın iki kenarında da oyma var. Swanny'nin mektubu uzundu: "Dün Mor'un odasına girip eşyalarını karıştırdım. ama bunları ay sonuna kadar tamamlamam söz konusu değildi. elimdekiler özeldi. daha ilk anda tahmin edilemez bir şey bulduğunun farkındaydı. günlükleri okuduğu zamanki hisleri biraz daha karışık olmalıydı. Bana yazdığı mektuplar. Hâlâ yapılacak bir sürü işim vardı. birinin ötekinden daha çıkık olduğunu fark edip çekince. Swanny'nin günlükleri bulur bulmaz hemen anladığını söylemem gerekir. can sıkıcı bir mutsuzluktu. Bu mektuplardan ikisi ben Amerika'dan ayrılmadan elime geçti. Bana kalan ise Swanny'nin duyduğundan pek de farklı olmayan. Gerisini okumadan da elimdekinin bir günlük olduğunu anladım. oyalanmaya başlamıştı. Mor'un el yazısını görünce de şaşkınlıkla fırladım.bir bağ olarak görüyorum. gizli bir bölme buldum. gerçekten de kim olduğumu öğrenmeyi umuyordum. Swanny'ye mektup yazıp. Onunla mülakata gelen çeşitli gazetecilere hiç aksatmadan. O sırada şubata girmiştik. o başka konu. her ikisi de evi boşaltırken bulduğu günlüklerden söz ediyordu. Zavallı anneciğim. o da odasına çıkmak ve defterine hissettiklerini yazmak zorunda kaldı. en son yazı yedi yıl önce eylülde yazılmıştı. defteri açıp da ilk sayfaları okuduğunda ne denli heyecanlandığını. Belki de eve dönüp bu duyguyu gerektiği gibi paylaşmam gerekirdi. Aynı zamanda da gördüklerimi okumak istemiyordum. kabarık bir eteklik içinde olağanüstü şişman ve çirkin bir kadın! Masasının üzerinde bir defter vardı.. Bulduğu son günlüktü. Anlaşılan Mor'un da çekmeceden haberi yoktu. bu nedenle de Daniel ve Cary'nin hayatları boyunca birbirlerine bağlandıklarını sanıyordum. Ann. Bu mutsuzluğu paylaşma durumu beni Swanny'ye yaklaştırdı. daireme taşınmadan önce onunla "birkaç gün" geçirmeyi önerdim. Öfkeyle kameraya bakan. bir işe yaramayacağını anladım. Bunu daha sonraları da kabul edecekti. Aslında defterde çok önemli bir şey bulmayı." . ama önerime pek de ona uymayan bir yarı ilgisizlikle değiniyordu. sandığım gibi gerçek duygularını yansıtıyorsa. havaalanı bile kapanmıştı. çünkü. Bu düşüncemin yanlış olduğu sonradan anlaşıldı ya. Kendimi son derecede suçlu hissettim. gelen mektubunda neyi nasıl düşünürsem sevinerek kabul edeceğini söylüyordu. Cevabını alana kadar iki hafta geçti.. Kar yağmış. Mektubunda taşınmayla ilgili bir söz bile yoktu. Anlaşılan arada bir şey bulmuş. Boston ve çevresi buz gibiydi. Tabiî içine baktım. daha sonra eskiye doğru ilerlemeye başlamıştı. daha ilk satırlarda büyük bir edebiyat şaheseri ile karşı karşıya olduğunu gördüğünü anlatacaktı. Torben ile ben onu biraz dışladık mı? Birbirimizle o kadar ilgiliydik ki. içerde Mor'un da doğumundan önce çekilmişe benzeyen eski bir fotoğraftan (tabiî sepya) başka bir şey yoktu. yazı masasının üzerinde duran defleri bulmuş. Ya da en azından öyle sanıyordum. yine de bir sayfa açıp 1967 tarihini görünce.

Beni hep biraz rahatsız ediyordu. Hepsi de Danca. Soruma cevap vermesini beklemediğimi söyledim. oysa ben doktora yaptım. Neyse. Herkese doktor olduğumu söyler. sonra da haklı olarak sordu: "Öyleyse neden sordunuz ki?" . Anlaşılan bir çıkış arayan bazı duygularım var. yani üniversitede bunu okudum. Swanny'nin tavan arasını temizlerken buldukları konusunda tüm ayrıntıları öğrenmem için Đngiltere'ye dönmem gerekti. daha henüz yayınlanmamış olanlarıyla ilgili yardıma ihtiyacınız var. güçlüğünü yaşamıştım. Güldü. benim doğumumdan önce yazılmış! Bütün defterler yaş. yani annemin bana Danca öğretmemiş olması. Đskandinav dilleri ve edebiyatı. Sellway'e karşı hiçbir olumsuz duygum olmasa da. Bu benim işim. Mektubunuzdan böyle bir isteğiniz olduğunu çıkardım. buruş buruş ve rutubet lekesi kaplı. hiç olmazsa olacağım sanıyordum. Onu karısından boşatmaya niyetim olmasa da Mrs. değil mi?" Roderick Caddesi'nde yemeğe gitmek üzere hazırlanırken telefon çaldı. Londra Üniversitesi'nde ders veriyorum. Bir hafta sonra buluşmayı kararlaştırdık. Ne kadar olağanüstü. Anladığım kadarıyla o günlükler. sayfaların iki yüzü de yazı dolu kalın kalın defterler. yani okur yazarım da demek istiyorum. Aslında annem kendi annesini korkutmuştu. Şaşırmış gibiydi. Đngiliz olmalısın" derdi.Danca öğrettiler mi? . daha bilmiyordum. evli bir çiftin yanında bekâr üçüncü olmayı çok denemiş. Willow Caddesi'ne gelmeyi kabul etti.Hayır. . Mor'un günlük yazması.Tıp doktoru değilim. Belki de yanılıyorum? . altmış üç tane. büyükannemin Danca konuşma izni yoktu. Sonunda Sellway bütün günlüklerin olduğu yere. Annem Danca konuşamıyordu.Ama ben iyi konuşurum. kim inanırdı? Defterleri saydım. yanılmıyorsunuz. birincisi 1905'te. Bir an sustu.Doktor olduğunuzu sanıyordum.Ne. Paul Sellway. .Bir şey söylemiş olmak için. ben söylenecek bir şeyler bulmaya çalışırken yeniden konuştu: . Bu da konuyu sizi neden aradığıma getiriyor.Đkinci mektup çok daha kısaydı. "Eğer Đngiltere'de yaşıyorsan. Swanny ikinci mektupta sadece şunları yazmıştı: "Mor'un günlük olarak kullandığı bir sürü defter buldum. ama bunu yapamazdım. Karısı da orada olacaktı. Annem tıp doktoru olmamı isterdi.Maalesef. Evlerine yemeğe davet etti. Bir süre Paul Sellway'in de kim olduğunu düşünmek zorunda kaldım. Belki de bu gece bu rolü oynamam gerekecekti. dedim. benimkiler? . ya sizinkiler? . . Burada en aşağı yüz binlerce kelime var. Annem.

değil mi. Aubrey dizlerimize üzerinde Michelangelo'nun Davud'u bulunan siyah peçeteler örttü. Elkins'in Gordon'u neden içeri almadığı anlaşılıyordu. Aubrey? Telefonu ben açtım. Ama yine geri çevrildim.Willow Caddesi'ne mi gittin? Swanny'yi mi gördün? Aubrey'ye döndü. Çok şaşırdım. sanırım hizmetçisiydi. büyükbabasının ölümünden sonra hiçbir ilişkilerinin kalmadığını. böylelikle onunla bir daha görüşme zorunluluğundan kurtulmak için. Đtiraf etmeliyim ki kendimi hakarete uğramış görmedim. Yani. Şaşırmış gibiydi.Neden gidip onu hiç görmedin? Swanny'nin sadece büyükhalası olduğunu. Tabiî onu görmek istiyordum. .Bir hafta sonra yeniden denedim. Resmî. Mrs. geleneksel ve dürüst Gordon kızıl siyah duvarlı bir dairede oturuyordu.Onun çevirileri inceleyip günlüklerle karşılaştırmasını ya da eksik sayfaların çeviriden sonra koparılıp koparılmadıklarını araştırmasını neden bu kadar istediğimi merak ediyordum. Onu görme imkânı bulamadan konuşurken sesinden duyduğunuz bilgiçliğinden. Bir atasözü "Bir insanın başına ne gelirse kendinden gelir" der. .Ama gittim. duvarlarda da kaslarını Medici mezarlarındaki heykelciklerden almışa benzeyen çifte cinsiyetti insanların pembe mor akrilik resimleri asılıydı. Aynı tema elbiselerinde de görülüyordu. Yeşil cam masaya oturup yemeğimizi siyah porselen takımlarda yedik. Gordon'un üzerinde her günkü yaz kıyafeti olduğunu sandığım şeyler vardı. ama istenmediğim sonucuna vardım. . Yazın tam ortası. Raffaello öncesi dönemden portreler kolajı siyah bir tişört. kesinliğinden. Bilmiyor muydunuz? . işaret parmaklarına benzetilmek istenen penislerle doluydu. Sadece ona (mümkünse mektupla) bir oldubitti göndermek. Ona gösteriş yapmak için falan değil.) Bir düşüneyim. . elinde örgüsünü taşıyan Swanny. kınama olarak algılayacakları soruları soramazdım. Siyah kadife kayak pantolonu. gri flanel pantolon. bunu anlarsınız umarım. Kjær'in kendini iyi hissetmediğini. cenazede de vardı.Sizin bunu biliyor olmanız lazım. bir de yaklaşık yirmi yıldır görmediğim bir giyim. Anlaşılan o gün ortalıkta olan öteki Swanny'ydi. şarap nefisti. değil mi. "Kendini iyi hissetmemek". o gece yanıldı. size söylemesini beklerdim. O sözü kim söylemişse. kolsuz. Neyse. Asta'nın evde kalmış kız olarak adlandıracağı sesinden. Aubrey de gülümseyerek omuzlarını kaldırdı. (Kuru kuru öksürdü. Sonra çok ilginç bir şey oldu. ama aynı zamanda da ona size sorduğum soruları da sormak istiyordum. ilk gittiğimde aşağı yukarı bir yıl önceydi. Aubrey? Kapıyı bir kadın açtı. yine de geldiğimi bildireceğini söyledi. banyo ise ağaçlara. en az ellisinde olduğuna karar verirdiniz. sonunda Cary'nin işini halletmek istediğime karar verdim. koyu renk kravat. kuşkusuz bir çeşit saklamaydı. hatta belki de adresini bile bilmediğini söylemesini bekledim. Alçak divanların üzerleri gümüşî renkte yastıklarla kaplıydı. pantuflaları ve kırışık çoraplarıyla dolaşan. . V yaka örgü kazak. Yemek harika. beyaz gömlek. Eğer çok içmeseydim. kulelere. bunları çoktan aşmıştım. işte o kadın içeri girmeme izin vermedi Mrs.

Bana bir soyağacı yaptığını. Olağanüstü şaşırmış ve çarpılmıştım. Aubrey'nin doğum gününden bir gün önce. Bana telefon etti ve keşif gezisi olarak adlandırdığı bir yolculuğa davet etti. evimi paylaştığım erkek olan arkadaşımı. şimdi kendini daha iyi hissettiğini söyledi. Đlk gittiğimde. göndermedi. çok eski usul. Şimdi işin ilginç bölümüne geliyoruz.. . Yolculuk nereye? diye sordum. tere sandviçleri falan.Yani arkadaşımı da getirebilir miyim dedim. Tabiî hemen "evet" dedim ve arkadaşımı da beraber getirip getiremeyeceğimi sordum. telefon numaramı hizmetçiye bırakmıştım. . bir çarşamba. harika bir çaydı. kendisinin de burada doğduğunu söyledi. ama Aubrey'nin arabasıyla yolculuk etmenin daha keyifli olacağını düşündük. çünkü Mrs.Ama göndermedi. Aubrey? Aubrey başını salladı. değil mi Aubrey? Đçeri girip alt katta oturan. Bundan daha uygun bir davet olabilir mi? .Hackney'deki o eve. ne zamandı Gordon? . çaya gelip gelemeyeceğimi sordu. eğer Aubrey kız arkadaşım ya da karım (istersen buna erkek arkadaşım ya da kocam da diyebilirsin) olsaydı. Gözlerini kırpıştırdı. 12 ağustos. Neredeyse bana oturduğum yerde rahat olup olmadığımı sormasını bekliyordum. ama krizin 13 ağustosta geldiğinden eminim. Defterime bakmam gerekir. . Bütün samimiyet Gordon'dan geliyordu.Ne kadar uygun bir davet.Tabiî gittim.Evet. yeğenini çaya davet eden bir büyükhala. dedi Aubrey. dedi Aubrey. tabiî gibisinden bir cevap verdi. yukarıdaki katları da çekip çeviren adamla konuştuk. . . bitirince bana da göndereceğini söyledi. gülümseyerek.Bu dediklerin. Swanny taksiyle gitmeyi önermişti.Gittin mi? . evin büyüklüğü karşısında şaşırdığımızı söylemeliyim. Swanny ilk kalp krizini ağustosta geçirmişti. Bak Ann. Tabiî ev katlara bölünmüştü ve nasıl söyleyeyim. Swanny'ye bu soruyu sorardım. Macera gibi bir şeydi.Swanny Teyze aradı.Tam tarihini söyleyebilirim. Swanny memnun oldu. insanların da her şeyi olduğu gibi kabul etmelerini istiyoruz. Bize hiçbirimizin fazla ciddiye almadığı bir hayalet hikâyesi anlattı. Günlükleri okumadığımı ona belli etmemek için oldukça çabalamam gerekti. Elkins tarihle bağlantılı uğursuzluktan söz etmişti. Swanny Lavender Grove'a giderken neden bana haber vermemişti? Neden Gordon . . değil mi. daha sonra da eve döndük. kararlaştırdığımız gün evine gidip kapıyı çaldık. çok da yıpranmıştı. Bize annesi ile babasının bu evde yaşadığını. Biz her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi seviyoruz. Daha önce beni evinde göremediğine çok üzüldüğünü.

. Yardımcılardan biri bir demet mendil. Mr. Olağanüstü uzun boylu. Telefon edip bir taksi çağırdığımda geç olmamıştı. Işığı yaktım. korkunç bir baş ağrısı ve çarpıntısı bir yürekle uyandım. Richard Tate-Memling oturuyordu. Mahkeme Başkanı Lewis Wilford Edmondson. Gordon'un sorularını becerebildiğim kadarıyla cevaplamaya çalıştım. tatili Danimarka'da geçirecek. Roper Davası'ndaki kadar ustalıkla kullanıldıkları başka bir örnek olmadığı söylenebilir. sesiyle de duruşmaya katılanlar üzerinde o kadar etkiliydi ki. Tate-Memling gerçekten de ufak tefek bir adamdı. saat tam üçte. yatakta doğrularak Donald Mockridge'in Alfred Eighteen Roper'ın Merkezî Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmasının kayıtlarını okudum. üçüncüsü de şişme bir yastık taşıyordu. De Filippis mahkeme salonuna. peşinde üç yardımcısıyla birlikte girdi. Özellikle o ünlü sesi kadife kadar yumuşak. mahkemeden önce de suçlamayı kabul etmemişti. üç aspirin aldım. Bu aksesuarlar ünlü avukat tarafından meslek hileleri ya da şaşırtma olarak kullanılacaktı. delici parlak bakışlı iri bir adam olan Mr. kabul ettim.Westerby'ye başvurmak zorunda kalmıştı? Aubrey konyak önerdi. on bire çeyrek falan vardı. duruşmaya baskıcı bir soğukluk kazandırır. Howard de Filippis'in Old Bailey olarak bilmen adalet sarayı binasında en son göründüğü davalardan biridir. ikincisi bir sürahi su ve iki bardak. Đddia Makamı'nda da Mr. kısa süre sonra boyunun kısalığı unutulup gidiyordu. görünüş olarak ufak tefek. On dördüncü bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı duruşma Mr. neredeyse kandırıcıydı. Yaz tatillerinden konuşmaya başlamışlardı. Đçtiğim şarap ve konyaktan hemen derin bir uykuya daldım. Swanny'nin sözünü ettiği soyağacını arayıp bulabilir miydim? Arada. her zamankinin aksine. yönettiği davalarda sessizlik uygulamasıyla tanınır. Diğer hukukçuların sıkça yaptığı gibi. ses tonu da hayat sahnesinde yer alan bir oyuncuya yakışır gibiydi. Roper 27 temmuz ya da o günlerde karısı Elizabeth Louisa Roper'ı gırtlağını keserek öldürmekten yargılanıyordu. Westerby ve Kastrup atalarının köklerini araştıracaklardı. zekice ya da sıkıcı sorularla davarın ilerlemesine engel olmak yerine. dikkatle dinler. çünkü varlığıyla çevresine o denli hâkim. 16 ekim 1905 günü toplanan mahkeme heyetine Yargıç Edmondson başkanlık ediyordu.

Yatak odasına girdiğinde. Kadının gırtlağını ekmek bıçağıyla kesti. kayınvalidesi. Mahkeme birazdan. Sanık daha sonra Hackney'de Navarino Caddesi'ne dönerek. Navarino Caddesi'nde. Tate-Memling. Navarino Caddesi üzerindeki Devon Villa'nın ikinci katındaki bir odada Mrs. hele hele hiçbir cinayet öldürdüğü karısından doğmuş oğluyla birlikte yeni bir hayata götüren bir tren yolculuğu ile noktalanmamıştır. yeniden bu unvanı kazanmaya can attığını anlattı. Elizabeth Roper'ın cesedini 4 ağustos cuma sabahı. Roper ölmemişti. Başı . Cambrîdge'de yeniden bir arada olmaktan söz ediyordu. Aynı hikâyeyi. Mrs. oğlunu ve bavullarını emanet ettiği hamala ve onu istasyona getiren arabacıya da söyledi. jürinin ciddi dikkatine gerek duyulduğunu söyledi. Đçişleri Bakanlığı'nın resmî araştırmacılarından biri olarak görevlendirildiğini söyledi. Devon Villâda muayene etmişti. Roper'ın ölümünün nedeni gırtlağının bir kulağından diğerine kadar kesilmiş olmasıydı. çocukları ve evde oturan çeşitli insanlarla birlikte hayatını anlattı.15 trenine yetişmek üzere bir atlı arabayla Devon Villa'dan ayrılıp Liverpool Caddesi Đstasyonu'na doğru yola koyuldu. Roper da karısından ayrılıp oğluyla beraber ülkenin başka bir bölgesinde yaşamak istediğini söylemişti. Hiçbir cinayet önünüzdeki kadar soğukkanlılıkla tasarlanıp düzenlenmemiştir.20 trenine bindiler. Đddia makamının tanıkları Dr.30 sularında Cambridge'e giden 17. konuşmasına başladı. konuşmadan oturan yargıca da bir göz attıktan sonra. Üstelik bir hafta sonra kocasının peşinden gitmekten. 1905 ilkbahar ve yazı boyunca karısına altı ay süreyle ve düzenli olarak sıkı denetim altında verilmedikçe son derece zehirli olan bir hidrobromid tedavisi uyguladığını duyacaktı. ama Mrs. Đddia makamının görüşüne göre. Bu nedenle belirli kimyasallar konusunda önemli bir deneyimi vardı. Kuşkusuz bu tedavinin amacı. davanın büyük bir bölümünde sessiz kalır. Cesedin yatış şekli (ona göre) uyuyan bir insanın normal yatış biçimine uyuyordu. Baba oğul 17. Roper hâlâ sağlıklı ve hâlâ canlıydı. Mrs. gözlerini mutlak bir sessizlik içindeki salonda gezdirdikten. Ancak sürekli ilaç tedavisine rağmen. Roper'ı ölüme götürmekti. sanık ve oğlu 27 temmuz öğleden sonra saat 16. Sanığın Devon Villa'da karısı. Hackney'de. bir buçuk saatlik bir aradan sonra yine arabayla istasyona döndü. Sanığın Cambridge'e hareket günü gelip çatmıştı. bulunduğunda en az bir haftadır ölü olduğu sanılıyordu. sanık altı yaşında bir çocuk oğluna genellikle saatinin kösteğine taktığı ve içinde dört altın bulunan para kutusunu evde unuttuğunu söyledi. Evlilikleri yürümüyordu. 4 ağustos cuma sabah saatlerinde. Mr. Thomas Toon tıp doktoru olduğunu. kente 21. Mrs.sözlerin kısa kesilmesinde ısrar eder. Davanın çok önemli bir dava olduğunu. eve dönüp onu alması gerektiğini anlattı. onun cesedinin hemen yakınında da annesinin. Elizabeth Louisa Roper adlı evli bir kadının cesedi. üst kata çıktı ve para kutusunu aradı. karısını ona verdiği ilâcın etkisinde uyur buldu.15 trenini kaçırdıktan sonra. Maria Sarah Hyde'ın cesedi bulunmuştu. Ne ki istasyona vardıklarında. Sanığın bir eczacı olduğunu söyledi. Cambridge'e giden 20. Jürinin görevi Elizabeth Roper'ın bir cinayete kurban gittiği davada son kararı vermekti. Ancak Mrs. Mrs.40'ta vardılar. Hyde doğal nedenlerden ölmüştü ve ölümü şu anda mahkemeyi ilgilendirmiyordu.

öyle değil mi? . yüzü sakin ve endişesizdi.Evet. kandan sırılsıklam olmuş çarşaflar. St. Mr. sol kulak memesinden sağ kulak memesine kadar uzanıyordu. . Đddia makamı daha sonra eczacılık uzmanı Dr. Dr. (Dr. doktor geldiğinde tamamen kurumuştu. örneğin tımarhanelerde gemleyici olarak da kullanılmıyor mu? . Dr. ama cinayetin cesedi görmesinden yaklaşık bir hafta önce gerçekleştirildiğini söyleyebilirdi. neler içerdiğini anlattı. Toon'a soru sormamıştı. kafa neredeyse vücuttan ayrılacak gibiydi. Midenin incelenmesinden maktulenin son yemeğinden birkaç saat sonra öldürüldüğü sonucu çıkıyordu. Bartholomew Hastanesi'nin morgunda cesedi daha ayrıntılı inceledi. karaciğerde. Omurlara kadar her şey kesilmişti. Hem atardamar hem gırtlak borusu hem şah damarı hem de nefes borusu omuriliğe kadar kesilmişti. Yüksek dozda alındığında. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı bu mudur? Başlıca kullanım alanlarından biridir. (Şeker kavanozu bir numaralı kanıt olarak sunulmuştu. Ölümcül doz beş ölçekti. Daha sonra. Polis. Toon bu bölümde vücuttaki bazı organların sağlıklı olduğunu. Yara çok derindi.Evet. aşırı cinsel istekleri bastırmak. Pond. Pond daha önce kendisine gösterilen ve içindekileri incelediği kavanozun bu kavanoz olduğunu doğruladı. Pond'a şeker kavanozunu gösterdi. dalakta ve böbreklerde bir ölçek hidrobromid belirlemişti. ilk kesişten sonra maktulenin bağırıp çığlık atması mümkün olamazdı. Roper'ı öldüren hidrobromid değildi.yastığın üzerinde.) Araştırmaları sonucunda kavanozun içeriğinde yaklaşık iki yüz gram şeker ve yaklaşık beş ölçek hidrobromid bulduğunu açıkladı. Mrs. Polis memuru Arthur Hood. sadece boyun kaslarınca tutuluyordu. ölüm anında ise hamile olmadığını belirtti. Dr. Miss Florence Fisher'ın 4 ağustos cuma günü Hackney Polis . Hidrobromidin başlıca kullanım alanı. Roper'ın en az bir doğum yaptığını. Ama onun görüşüne göre Mrs. Clarence Pond'u tanık sandalyesine davet ederek mahkemeye hidrobromidin özelliklerini anlatmasını istedi. Doktora göre kullanılan silah çok keskindi ve şiddetle bastırılmıştı. Kadının kendi kendini yaralaması imkânsızdı.Sorumu daha basit bir biçimde sormadan önce jüriden kelimelerimde gerekli olduğunu anlayacakları kabalık için şimdiden özür dilemek istiyorum. Ölüm ani olmuştu. Her yerde kan vardı. Pond hidrobromidin kimyasal formülünü açıkladı. .) Midede. ama eczacılık uzmanına soru sormak için ayağa kalktı. öyle. öyle. Çok derin bir kesikti. hidrobromid aşırı cinsel isteğe karşı.Dr. De Filippis Dr. Sanığın kadını ne zaman öldürdüğünü kesin olarak belirleyememişti. zehirli olduğunu söyledi.

kurumuş kan lekeleriyle kaplı büyük bir ekmek bıçağı buldular. Grantham. polis memuru Hood kendisine gösterilen bıçağın. . çünkü mendilini eline sarmıştı.Yarayı gördünüz mü? . . ayrıca ceketinin kolunda da kan lekesi vardı. ama kim olmadığını söyleyebilirim. Đstasyona vardıklarında sanık para kutusunu unuttuğunu hatırlamış. Tate-Memling (sorusunun cevabını önceden çok iyi bildiğini belli ederek): . Müfettiş Poole suçlamayı sanığın yüzüne okudu. Tate-Memling: .Elinde bir yara vardı. müşterisi şimdi tutuklu olarak mahkemede bulunan Alfred Roper'dı.30 sularında. Mr. 27 temmuz perşembe günü saat 16. Arabacıya beklemesini söylemedi. Tutuklunun yanında bir de çocuk vardı. O müşterimin siz ya da Lord . ikinci kattaki bir yatak odasında Mrs. Mahkeme salonundakilerin içinden müşteriyi tanıdı.Hangi eli? . Judd Sokağı'nda arabacılık yapan Samuel William Murphy. Mr. araba çığırtkanlığı yapan çocuklardan birinin Kingsland High Street'te yanına geldiğini söyledi. Daha sonra. polis memuru Dewhurst'le birlikte arka bahçeyi aradılar ve bir çiçek tarhının içinde. Bıçak eve yakın olan çiçek tarhında. kendi bulduğu bıçak olduğunu doğruladı. Murphy'den onu tekrar Navarino Caddesi'ne geri götürmesini istemişti. Sanık iki polis eşliğinde Londra'ya getirilip Hackney Polis Karakolunda taammüden adam öldürmekle suçlandı. memur Hood da sanığın ifadesini yazıp imzalattı. Hackney'de Dalston Caddesi'nden arabacı Robert Grantham.Karakolu'na verdiği bilgi üzerine Devon Villa'ya gittiğini anlattı. Mendil kandan ıslanmıştı. Çığırtkan ona Navarino Caddesi'nden Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek için bekleyen bir müşteri olduğunu açıklamıştı. yanına gelen birinin Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek istediğini belirttiğini söyledi. odanın pencerelerinin Devon Villa'nın arka tarafındaki bahçeye katına söyledi. müşterisini en son istasyona girerken gördü.Hayır.Bunu söyleyemem. Daha sonra 8 ağustos salı günü Müfettiş Lawrence Poole'la birlikte sanığın oturduğu Fen Ditton köyüne gittiklerini söyledi.Adamda ilgi çekici bir şey yok muydu? . bahçeyi komşu bahçeden ayıran çite dayalı olarak bulunmuştu.Mr. Roper'ın cesedini gördüğünü. King's Cross'ta. bu haliyle üst kat pencerelerinden birinden atılmışa benziyordu. akşam saat altı sularında Kingsland High Street'teki araba durağında beklerken. Adamı istasyona götürdü. müşterinizin kim olduğunu biliyor musunuz? Biliyorum diyemem. Ekmek bıçağı kanıtların arasındaydı. oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra Mr.

De Filippis'in sanığı n en iyi arkadaşı olup olmadığını sorması da salonda şaşkınlığa neden oldu.Size tek söyleyebileceğim. Smart'ın tanık sandalyesine oturması dinleyiciler arasında bir dalgalanmaya yol açtı. Emin değilim. müşterilerinizin yüz özelliklerine bakmamaya başlarsınız.27 temmuz günü arabanıza müşteri olarak binen adamı burada. Mr. Söylediğinizi tekrarlar mısınız. sanık Alfred Roper olup olmadığını sormuştum. De Filippis. Alfred Roper mıydı? Bilmiyorum.Cenapları olmadığını söyleyebilirim. Alçak sesle bir mendil istedi.Belki. Smart bunu kabul etmek zorunda kaldı. buluştukları çeşitli zamanlarda Roper'ın ona mutsuz evliliğinden söz ettiğini anlatmıştı.Bazen ederim. Mahkeme Başkanı Edmondson alışılmadık biçimde araya girdi: . Grantham. ama eline sardığı mendili hatırlıyorsunuz. Lordum. Aradan çok zaman geçti.Size müşterinizin. ama yaşlı da değildi. Mr.Bir adamın yüzünü unutuyorsunuz.Neyi tekrarlar mıyım? . ona en üstteki mendili uzattılar ve bardaklardan birine su doldurdular. Müşteriniz burada sanık olarak gördüğünüz kişi. Benim kadar çok yüz görürseniz. . Fulham'da Lillie Caddesi'nde oturan ve Alfred Roper'ın en iyi arkadaşı olan John Smart'tı. . De Filippis bu sırada gürültüyle aksırdı. . Teşekkür ederim. Mr. Grantham? . Mr. Đddia makamının son tanığı.Bu gibi olumsuz kimlik tespitlerinden kaçınmalısınız. Genç birisi değildi. mahkeme salonunda görebiliyor musunuz? .Ama ellerine dikkat ediyorsunuz? . Daha önce.Özür dilerim. Mr. onun olup olmadığını bilmiyorum. tanık ifadesinde. Ona pek dikkat etmedim. Nisan 1905'te bir gün .Siz onun içindeki en derin sırlarını açtığı dostu değil miydiniz? Mr. Lordum. . Mendili hatırlıyorum. karşı sorgulamada: . belki de oydu. .

bardağından bir yudum su içen Mr. O görüşmelerinde sanığın Cambridge'de bir eczanede boşalacak yöneticilik işinden söz ettiğini anlattı. Karısına hidrobromid verdiğini söyledi. Smart'a karısının. Bu anlattıkları nedeniyle çıkan gülüşmeler hemen mahkeme başkanı tarafından susturuldu. tanışmıştım. Mahkeme. Böylelikle sanık ailesini kayınvalidesinin kötü etkisinden kurtaracak ve yeni bir hayata başlayabilecekti. . oğluyla birlikte Cambridge'e giderek yeni işine boşanmış bir erkek olarak başlamaktı. Hidrobromidin özelliklerini biliyor muydunuz? . daha sonra söyledi mi? . Smart'tan devam etmesi istendi. .Evet. yine 1905 nisanında başka bir sefer. Smart'a karısı Lizzie'nin karşısına kim çıksa birlikte olabileceğini anlatmıştı. Bu bir ahlaksızlıktan da öte. Mr. karısını ve kızını terk etmek. ama savunma avukatının soruları kısa sürdü: . Sanık. bir hastalıktı. De Filippis. Mr. sanığın hemen başvurmasını önerdiğini belirtti. Yavaş yavaş ayağa kalkan. her zamanki gibi kent merkezindeki kiliseleri gezmek üzere buluştuklarını anlattı.Zehir olduğunu biliyordum. Smart'a göre Roper karısının kendini aldattığına inanıyordu. sanık da karısını tedavi ediyordu.Ona ilaç verdiğinin.Cinsel duyguları bastırıcı olarak kullanıldığını biliyor muydunuz? . Onun niyeti. .Leicester Meydanı'nda ABC Çayevi'nde bir araya gelmişlerdi.Nasıl tedavi ediyordu? . Smart'a kızı Edith'in kendi çocuğu olmadığından şüphelendiğini açmıştı. Mr. Smart bunun çok iyi bir fırsat olduğunu söylediğini. Smart sorulan sorulara cevap verirken. . bu nedenle de kurtuluşu başka erkeklerde aramak zorunda kaldığını anlatmıştı. özellikle hidrobromid ve hidrobromidin zehir olarak tanımlanması çevresinde dönecek şiddetli bir sorgulama bekliyordu.Evet. .Hayır bilmiyordum. Smart'a sanıkla olan dostluğunu sordu. Karısı farkına varmasın diye hidrobromidi çaya koyduğu şekerin içine karıştırıyordu. Elizabeth Roper'la tanışmış mıydınız? .Neyin farkına varmasın diye? . Lordum.Mrs. Lordum. Ancak Alfred'in niyeti başkaydı. ama ben bilmiyordum.Peki ama. Mr.Bunu o zaman söylemedi. kendisinden yerine getiremeyeceği isteklerde bulunduğunu. o da öyle söyledi.

Benim erken geldiğim. De Filippis dudaklarını ses çıkarmadan oynattı. Smart aşağılanmış bir adamdı. değerli Jüri Üyeleri. sanığı n cinayeti işleme amacı belirtilmemiştir.Bir iki kere. evet. Bu adamı tanık iskemlesine oturtacağız ve siz yaralı bir adam.Şimdi sanığı ve tanıklarımı çağıracağım. . sanığın karısına uyguladığı tedavi sonucunda ortadan kalkmıştı. Kişiliğinde en ufak bir leke. size son günlerde yaşadıklarının hikâyesini dürüstçe anlatacak bir masumdur. açık bir kitabın sayfası kadar . Karşısına "kim çıksa birlikte olacağı" söylenen kadın John Smart'ı baştan çıkarılacak kadar çekici bulmamıştı. De Filippis amacına varmıştı.Hayır. De Filippis: "Lordum. Herhalde bazen Mrs. Ama göreceğiniz adam. bu nedenle de iddia makamının tanıklığını bile kabul etmişti.O zamanlarda size -bu soruyu elimden geldiği kadar dikkatle sormaya çalışacağım." Yargıç Edmondson: "Burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığını söyleyemem. hiç. Alfred Roper'la ilgili her şey. Üçüncü olarak. talihin darbeleri karşısında eğilmiş bir adamdır. Onunla ölen kişi arasındaki sorun.o zaman bir erkek olarak size.. sanığın daha eve varmadığı zamanlar.Bütün bu günler boyunca Alfred Eighteen Roper dürüst ve çalışkan bir adam olmuştur. Mr. Sorunun ve cevabın neden olduğu gülüşmeler. Temiz bir mendil alarak ağzını örttü. kafasını biraz öne eğdi. böyle bir şeyin tekrarında salonu boşaltacağını bildiren yargıç tarafından susturuldu." Burada Mr. Đkinci olarak bu cinayetin 27 temmuz akşamının başlarında işlendiğini kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. Göreceğiniz adam. sizden sanığın mahkemeye sunulan kanıtlar nedeniyle daha fazla sıkıntıya sokulmasına izin vermemenizi talep ediyorum. Kanun suç kanıtlanana kadar sanığın suçsuzluğunun esas olacağını açıkça belirtmiştir. Roper tanık sandalyesine oturup kendinden söz edecek.Evet. Savunmanın açış konuşması Mr. sadık karısı ve desteği olması gereken kadının hafifmeşrepliğine katlanmak zorunda kalan bir adam. düzeni bozuk çağımızda talihin bir aile babasına ve ekmek parası peşinde koşan birine vurabileceği en ağır darbeleri yemiş bir adam göreceksiniz: iyi para kazandığı ve sevdiği işini kaybeden. Her şeyden önce suç aletinin sanığın elinde bulunmuş olduğu kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. Roper'la baş başa kaldığınız da oldu? .Onunla birkaç kere mi karşılaştınız? . en küçük bir leke belirtisi bile yoktur. Son günlerde yaşadıklarına geleceğim. onun hakkında ileri sürülenleri doğrulayacak biçimde eğilimler gösterdi mi? . Jürinin burada sadece bir kuşku hakkında karar vermek üzere toplanıp toplanmayacağı Lordumun görüşüne kalmaktadır. burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığı kanısındayım. Birkaç saniye sonra konuşmasına devam etti: . Lordum. anlatacaklarını değerlendirmek de siz jüri üyelerinin görevi olacak. Mr.

Yine Londra'da her erkeğin yapması gerekeni yaptı. kapıyı çaldı. Edmunds'taki evden ayrılıp şansını daha uzaklarda denemeyi aklından bile geçirmedi. Şimdi 27 temmuz perşembe günü olanlara geliyorum. Yine de kazanacağı kesin bir boşanma davasına başvurmadan.duru ve okunaklıdır. Bu kitap hepinizin evinizdeki kadınlara çekinmeden verebileceğiniz bir eserdir. bir eczane yöneticisi olarak çalışacaktı. Ne var ki istasyona vardığında. Hayır. ablasının yanında. Mrs. Çaldığı zile de cevap aldı. Önünüzde oturan ve bir adamın toplumumuzda işleyebileceği en ağır suçla. güzel bir dinlenme yeri olacağına inandığı eve yerleşti. günlük işinden dönüşte kendisine rahat bir ev. aynı arabayla Navarino Caddesi'ne geri döndü. karısına ve kayınvalidesine veda etti. Roper bir hafta kadar sonra. sonra da bir kız çocuk doğurdu. komşular tarafından da dehşetle karşılanan gerçek. Bu kitapta şifrelenmiş bölümler ya da açılmamış sayfalar yoktur. hastalık olarak niteleyecek kadar iyi niyetli yaklaştığı bir durumu düzeltmeye çabaladı. Londra'ya bir masum olarak geldiğini söylememe kim şaşırır? Londra'da. kocasının ardından gelecekti. Mrs. çünkü karısından ayrılmak yerine. mutluluğunun da sahte olduğunu görmeye başladı. . bir insanı öldürmekle suçlanan bu adam. Söz konusu günün öğle sonrası saatlerinde. Bu eser temiz ve lekesizdir. kocasından başka erkeklerle para karşılığında ilişki kurduğuydu. Yaptığı tedavinin en azından olumlu sonuçlar vermeye başladığı bellidir. kentte kendisi ve ailesinin oturabileceği bir ev bulana kadar. Bu arada masumiyetini çoktan kaybetmiş olan Roper. Bir ilaç reklam şirketinde yöneticilik önerisi aldığında doğduğu Suffolk'tan çıkıp Londra'ya geldi. Öyleyse kitabın ilk bölümlerinden bazılarını okuyalım. hepsini de kapsayacak yeni bir hayata adım atmanın planlarını yapmaya başladı. Gençliğinde geçirdiği bunca sıkıntıdan sonra. kent yakınındaki Fen Ditton köyünde kalmaya karar verdi. oğlu ve birkaç bavulla beraber Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek üzere arabaya bindi. böyle bir ev bulunur bulunmaz. Zamanı gelince Mrs. ozanın dediği gibi amacına bir hayalet gibi yaklaşmak bir yana. Babasının zamansız ölümü. Alfred Roper'ı daha on altı yaşından itibaren ailesinin geçimini sağlamaya. müstakbel karısını arayıp buldu. geldiğini saklamaya çalışmak bir yana. Annesi ölene kadar Bury St. onlara destek olmaya zorladı. O kadar ki. her zamanki gibi masum ve güven dolu bir genç olarak. Yaşlı ve sakat annesine bir kadın şefkatiyle baktı. Roper ikinci çocuğunun kendinden olmadığından bile emindi. Artık herkesçe bilinen. karısının davranışındaki sapıklığın nedenini de bildiğini düşünerek. Ailesini Londra'nın banliyölerinden alarak Cambridge'in sağlıklı doğa ortamına taşıyacak. burada da uzmanlığını kullanabileceği bir işte. Roper'ın karılık görevlerini unuttuğu. Oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra. kendisine babasından kalan ve içinde ihtiyacı olan altınların bulunduğu değerli para kutusunu unuttuğunu üzülerek fark etti. açıkça ve basitçe kapının zilini çaldı. kendinden genç kardeşlerini bir ağabeyin görev duygusuyla yetiştirdi. Roper önce bir erkek. her dürüst erkeğin beklediği gibi bir fazilet abidesi olmamasından dolayı onu kim suçlayabilir? Yine de onunla evlendi. karısı ve karısının annesiyle birlikte Hackney'de. Roper oğluyla birlikte trene binerek Cambridge'e gitmeye. Evlendiği kadının. Cebinde evin anahtarı olmasına rağmen. değerli Jüri Üyeleri kötü niyetli bir adamın yapacağı gibi kapıyı açmadı. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da yaşamaya başladı.

Sonunda. yani kocası olacağına karar verdiler. değerli Jüri Üyeleri. Kıvırcık kızıl saçları ve mavi gözleriyle uzun boylu. Florence Fisher duruşma tarihinde yirmi üç yaşındaydı. Roper'ı kendi evine aldı. Hiçbir yere bakmadılar. Bu sonuca vardılar. kendi dalgınlığı yüzünden treni kaçıran birinden daha heyecanlı ve gergin değildi. Mrs. Söyledikleri açıktı. sokak kapısının yavaşça kapandığını duyana kadar sürdü. hiç zaman kaybetmeden toplumumuzun üzerine kara bir gölge düşürebilecek bir sonuca vardılar ve bir kadını öldürmesi en akla yakın kişinin aslında onu koruyacak. yalvarma ya da gürültü duymuş mu? Hiçbir şey duymamış. Mrs. ona destek olacak. diğer yandan Roper'a karşı besleyebileceği en ufak olumlu duygularını da göstermedi. on üç yaşından beri Mrs. para kutusunu almak olduğunu anlattı ve üst kata çıktı. Açık ve dürüst bir tutumla tüm gerçeği anlatma gayreti içindeydi. Yürürken bir kaldırım taşına takılıp düştü. Evdeki sessizlik. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da beklenmedik bir şeyler olduğunu ilk kez 12 ağustos salı günü. Cora Green'in Hyde-Roper evi konusunda Star gazetesine anlattıklarından öğreniyoruz. Roper'ı sevmiyor idiyse de bunu hiç göstermedi. hayır. Polisin bu olayda uyguladığı yöntemleri ben şahsen anlayamıyorum.Miss Florence Fisher. saat ona yirmi kala Cambridge'e vardı ve ablasının Fen Ditton'daki evine gitti. Bazı kanıtları dışlayıp bazılarını ortaya sürerek Roper'ı modern çağın en korkunç cinayetlerinden birinin suçlusu olarak göstermenin yanına bile yaklaşamadı. evin hizmetçisi. bu korkunç cinayeti işlemiş olabilecek başka birini arama zahmetine girmediler Hayır. kapıyı açtı ve Mr. onunla konuşmak için ablasının evine gelen polis memurlarından öğrendi. Miss Fisher yirmi dakika kadar sonra. evlenmek üzere olduğunu da anlatmıştı. Navarino Caddesi'ndeki eski bir komşunun. Green buna ek olarak -belki de romantik öykülerden hoşlanan gazetenin isteğini kıramadığından. Đddia makamı kanıt olarak nitelendirilebilecek tek bir gerçek bile sergilemedi. sağlam yapılı genç bir kadındı. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na geri döndü. ama kanıtlamadılar. Lizzie Roper'ın ya da annesinin davranışlarını kınasa da bunun anlaşılmamasını sağladı. çalışmaktan yılmazdı. Miss Fisher sanık üst kata çıktıktan sonra çığlıklar.Florence Fisher'in nişanlandığını. yine bu denli önemli olacaktı. Roper Kingsland High Street'teki araba durağına kadar yürüdü. önyargıdan uzaktı. Eve sessizlik hâkimdi. Yaralı elini mendiline sardıktan sonra bir araba bulmak için durağa doğru yürüdü. Bu durumda her sağlağın yapacağı gibi sağ elini öne doğru uzattı. Savunmanın tanıkları Kuşkusuz savunmanın en önemli tanığı Devon Villa'nın hizmetçisi ve aşçısıydı. Mr. Green'e göre Florence Fisher sağlıklı ve güçlüydü. Bu ayrıntıları. Bir kadını gırtlağını keserek korkunç biçimde öldürmekle suçlanan bu adam oğlunun ve onu emanet ettiği hamalın yanına geldiğinde tatsız bir şekilde yere düşen. düşerken kendini korumak için uzattı. eli yaralandı. sırtını yaslayacağı kaya gibi sağlam duracak adam. iddia makamı adına tanıklık etseydi. . Hyde'ın hizmetinde çalışıyordu ve Devon Villa'ya Roper'dan kısa süre önce gelmişti. Aynı tanık. Roper geliş nedeninin.

ayaklanıp itiraz etmek üzereydi ki savunma avukatı konuşmaya başladı: . Sanık yanınızda mıydı? . görevinin ne olduğunu sordu.. Hyde dışında tüm ailenin kuzeye taşınmak üzere olduğunu. Bunun nedenini jüri üyeleri anlamasa da Mr Tate-Memling hemen anladı. . Lütfen mahkemeye 27 temmuz perşembe günü olanları anlatın.Ayrılmak istemiyordum. efendim. Mr. 27 temmuz günü de oradaydınız? . . De Filippis Miss Fisher'ı uyarmadan önce uzunca bir süre bekledi. Miss Fisher. Lordum. Roper. Mrs.Bize Mrs. bana ayın sonundan itibaren işimin sona ereceğini söyledi. Mrs. Roper'ın. trenle gideceklerdi. .Lütfen Lord Cenaplarına hitap edin.. Hyde Mrs.Nişanınızın bozulması nedeniyle evlenmeyeceğiniz.Devon Villa'da kalmaya devam ettim.Evden çıkışını gördünüz mü? . Ne zaman olduğunu söylemedi. Mrs. daha sonra mahkemeye ve jüriye 10 temmuz pazartesi sabahı olanları anlatmasını istedi. böyle durumlarda hep yaptığı gibi bebekle kendinin ilgileneceğini. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . Hyde'a gidip evde kalmama izin vermesini istedim. Hyde'la birlikte mutfaktaydım. şimdi de Kuzey Londra'da Stanford Hill'de Mr. . sadece kısa süre sonra dedi. Yeni bir işe başlamak üzere Cambridge'e gittiğini. böylece de Mrs.5 şilin verdi.Mr. Mrs. bu nedenle de bir hizmetçiye gerek duymayacağını söyledi. Ben de Mrs. Mrs.. Mrs. Roper ve bebek bir süre sonra onlara katılacaktı. .Hayır. Summer'ın hizmetinde olduğunuz doğru mu? .Mr De Filippis Florence Fisher'a Devon Villa'da ne zamandan beri çalıştığını. ve Mrs. Hyde'ın tek başına kalacağını. Hyde'ın dediklerini değil. o da bana dedi ki. Mrs.O zaman ne yaptınız? . Yani Devon Villa'da kalmaya devam ettiniz..Efendim Mr. Roper'ın kendini iyi hissetmediğini.Evet. Edward'la birlikte. . görmedim. .Evet. Roper öğleden sonra yanıma gelerek 2. bu nedenle bir daha karşılaşamayacağımızı söyledi.Sanık yanınızda değilken. Yılbaşında evlenmeyi umduğum için yeni bir iş aramadım. Hyde'ın size söylediklerini anlatmamanız lazım. siz ne yaptığınızı anlatmalısınız.

Ekmeği ekmek bıçağıyla mı kestiniz? . O para kutusuna çok bağlıydı. Kapıyı açtığımda Mr. . Babasından kalmış. Lordum. . Bir kutu som açtım. Miss Fisher? .Sonra ne oldu? .Hayır. genç kadının yüzü belirgin bir biçimde soldu. teşekkür ederim.Evet.Her zaman koyulduğu çekmeceye mi? . . De Filippis sürahiden ikinci bir bardak su doldurdu. Tepsiyi Mrs. . Tanığa bir bardak su içmek ya da oturmak isteyip istemediğini sordu. o akşam saat beşi biraz geçe Mrs. Mrs.Hayır.O sırada saat kaçtı. Bu aşamada Mrs. Onsuz gitmeyi istemezdi. ekmek tahtasıyla birlikte. . bunları diğer yiyeceklerle birlikte tepsiye koydum. o bıçaktı.Bıçağı kullandıktan sonra ne yaptınız? Musluğun altına tuttum.Hayır. Mutfağa gitti mi? .Ekmek dilimleyip tereyağı çıkardım. Đyiyim. Lordum. Roper oradaydı.Evet Lordum.Evet. gördüğünüzde de yüzünüzün solmasına neden olan bıçağın.Kapı çalındı. Roper'ın gırtlağının kesilmesinde kullanılan ekmek bıçağı Miss Fisher'a gösterildi. Yanına bebek için süt. Mr.Evet. .. .Beşi geçiyordu. çaydanlık ve şeker kavanozunu da koydum. . .Mrs. . Hyde için ekmek dilimlediğiniz bıçak olup olmadığını lütfen Lorduma söyleyin.Öyleyse Miss Fisher biraz önce size gösterilen. Bana gümüş para kutusunu unuttuğunu söyledi. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . Roper'a siz mi çıkardınız? .Neyi kastettiğini anladınız mı? . daha sonra da kurulayıp çekmeceye yerleştirdim. Hyde çıkardı.

Lizzie Roper'ı ya da Maria Hyde'ı ne görmüştü ne de seslerini duymuştu.Miss Fisher. savunma avukatının görüşüne rağmen davayı jüriye götürmeyi kararlaştırdığını ilk kez o anda anladılar. annesinin ve anneannesinin nerede olduklarını söylemedi. Örtüleri mutfağa götürdüm.O gün boyunca onları görmediniz mi? . Hyde'ın isteği üzerine bir tepsi yemek hazırladığınızı. Mr. Lordum. Roper'ın merdivenleri çıktığını duydum.Yaklaşık on beş ya da yirmi dakika sonra. ama sokak kapısının kapandığını duydum. . Belki de mahkemede bulunanlar ve jüri. dışarı bir iskemle çıkardı ve arka bahçede oturdu. Lordum. Mahkeme Başkanı Edmondson'un.Gün boyunca hiçbirini görmedim. Hyde'ın kalbinden şikâyetçi olduğunu biliyor muydunuz? Biliyordum. Daha sonra da hiçbirini görmedim. . Sabah saat sekize doğru Edith artık alışılageldiği gibi. Florence Fisher daha sonra o akşamı ve ertesi sabahı anlattı. . şaşırmadım. çaydanlık. ..Mrs. Miss Fisher? .Mrs. Yemek odasındayken. Akşam saatlerinde hava çok sıcaktı. De Filippis: 'Teşekkür ederim.Gittiğini sanmıyorum. kendi başına aşağıya indi. Kaç yaşındasınız. çünkü alışverişe çıkmak zorundaydım. .Mr. söyledim. Hyde'ın yaşlı bir kadın olduğunu da biliyordunuz en azından görüyordunuz. Hyde götürdü. Yargıç: "Çocuğun size söylediklerini anlatmamalısınız. annesinin yanına gönderdim. Roper'ı ve Mrs." Mr. Hyde'ı görmediğinize şaşırmadınız mı?" Miss Fisher: "Hayır. hatta bazen de öğlene kadar kalkmadıkları çok olurdu. Roper evden ne zaman ayrıldı? . Florence bodrumdaki mutfakta çocuğun kahvaltısını verdi." . Miss Fisher. hatta herhalde çay fincanı da koyduğunuzu söylediniz. Edith birkaç kelimeden fazla konuşamıyordu. Gittiğini görmedim.Evet. Mr. Çocuğu yukarıya. Lordum. yıkanacak örtüleri almak üzere yemek odasına gittim.Mrs. Sabahın geç saatlerine. süt ve şeker eklediğinizi. Tepsiyi yukarıya kim götürdü? . Tate-Memling karşı sorularına başladı. biraz önce Lorduma Mrs. Mrs. Mutfağa gidecek zamanı olmadı.

. değil mi? . Miss Fisher. koymaz mısınız? Koymam. Hyde şeker kullanırdı. anlamadım. . Ne Mr. O zaman "Đşinin başına dönsen iyi olur" dedi ve bana yemek odasının kapısını açtı. . ben de örtüleri toplayıp yıkamam gerektiğini söyledim. Mr. Roper. .Söylediklerinizi günlük Đngilizce'yle ifade etseniz daha iyi olacak Mr.Yirmi üç yaşındayım.Ona aramasında yardımcı olabileceğimi söyledim. Sorumun çok ciddi olduğunu bilmenizi istiyorum.Ama ölen kişi.Sadece Mrs. Roper ne de Mrs.Özür dilerim. efendim? .Devon Villa'da yaşayanlar.30'da tutukluyu eve aldığınızda aranızda kayıp para kutusu konusunda bir konuşma geçti mi? . Hyde'sa altmış yedi yaşındaydı. yanımda da bir sözlük taşımamı beklemeyin. siz yirmi üç yaşındasınız.Miss Fisher. Roper şeker koyardı. ölçü merakınızı ekmek ve tereyağından da uzak durmaya kadar vardırıyor musunuz? Mr.Öyleyse sorumu tekrar ediyorum. Tate-Memling'in kıvrak konuşması ve sözleriyle jüri üyeleri içinde eğitimli olanları zavallı bir ev hizmetçisine gülmek umudu geri tepen bir silah oldu. Mrs. Tate-Memling'e çevirdi. 27 temmuz saat 17.Evet. Çayınıza şeker koyar mısınız. öyle değil mi? Miss Fisher. Mr De Filippis bir kahkaha olarak da algılanabilecek. Mrs. çaylarını şekerli mi içerler? . . Florence Fisher iddia makamının sözlerinden tekini bile anlamadı.Oh. siz çayınıza şeker koymuyorsunuz.Buna gerek olmadığını.Pekâlâ. çayınızı şekerli mi içersiniz? . çayını hep şekerli içerdi. inlemeye benzer bir ses çıkardı. çayına tepeleme üç kaşık şeker koyduğunu gördüm. Öncelikle. benim yapılacak işlerim olduğunu tahmin ettiğini söyledi. evet Lordum.. Tate-Memling'in konuşmaksızın beklediği süre. Tate-Memling. Edward ise çay içmezdi. . söylediklerinizin ne anlama çeldiği konusunda en ufak bir bilgim yok. kuşkusuz jürinin bu son söylenenleri iyice değerlendirmesini amaçlıyordu. bomboş bakan gözlerini Mr. . efendim. .O ne cevap verdi? . Tam yarım dakika bekledikten sonra boğazını temizledi ve devam etti.

. hastaydım. De Filippis şişme yastığı iskemleye yerleştirip üzerine oturdu. . Mr.Bilmiyorum. . Hyde'a verdiğinizde saat öğleden sonra beşti. ama mahkeme sizin uyku sorunlarınızla ilgilenmiyor.Hayır. .Ekmek bıçağının yerinde olmadığını ne zaman anladınız? . Hyde'a ekmek ve tereyağını verirken kendim için de birkaç dilim kestim. . O akşam siz kendiniz bir şeyler yediniz mi? . biraz da tereyağı aldım.Ekmek bıçağını bir daha hiç görmedim. otururken de duyulur bir nefes verdi. Tate-Memling dimdikti. .Ertesi sabah kahvaltıda ekmek ve tereyağı yediniz mi? .) Miss Fisher sorumu değişik bir biçimde sorayım. bahçede. . Bıçağı polis buldu. Tate-Memling! Mahkeme başkanı. Bu aşamada Mr. sertçe uyardı. Herhalde en azından birkaç saat sonra yatmaya gittiniz.çıkardığı sesin bir aksırık olduğu ve yeni bir mendil gerektireceği çok geçmeden anlaşıldı.28 temmuzda da mı? . sessizliğin ortasında yastığı şişirmeye koyuldu.Emin değilim. Mrs.Bir daha ne zaman açtınız? Bilmiyorum.Hayır.. Evde kimse yoktu ya da ben öyle sanıyordum. Kendimi iyi hissetmiyordum.Size ilginç gelebilir Miss Fisher. ayın 30'u pazar olmalı. Daha sonra bıçağı yıkayıp yerine koydum. (Mr. gidip yattım. Üzerinde ekmek ve tereyağıyla birlikte diğer şeylerin de bulunduğu tepsiyi Mrs. Önündeki tepsiden şişme yastığı aldı.Lordumdan özür dilerim. Miss Fisher. Sanırım dışarıda. .Mr.Hayır. Lordum. Alışverişten döndüğümde.Özür dilerim..Çocuğa ekmek verdiniz mi? . .Ekmek bıçağını koyduğunuz çekmeceyi açtınız mı? .Biraz ekmek ve tereyağı yedim. ekmek bıçağını bir daha ne zaman gördünüz? . Hiçbir şey yemedim. Pazar günü bıçağı aradım. Lordum. O gün açmadım. . hatırlamıyorum. o yulaf ezmesi yedi. . Çok sıcak bir gündü. hiçbir yerde de bulamadım. Tate-Memling devam etmeden önce ona baktı.

bir dakika sessiz kalmamızı isteyebilir miyim? Böylelikle bir dakikanın ne kadar uzun bir zaman olduğu anlaşılacaktır.Hayır. Sanıyorsunuz. Söylemek istediğiniz bu. Lorduma teşekkür ederim. tutuklu neredeydi? Sanırım. herhalde bir günden fazla ekmeksiz yaşayabildiğinizi hatırlamazsınız. yıkanacak örtüleri aldığınız sırada. . . . ee. yaşamak için ruha da ihtiyacı olduğunu söyler.Lordumun bağışlamasına sığınarak Miss Fisher -ve jürinin yararına. .Ekmek. . ama sanırım yarısından uzundu.Ama daha önce bıçağı aramamıştınız. böylelikle de insan vücudunun varlığını devam ettirebilmek için sadece ekmekle yetinebileceğini anlatır. Siz.Yukarı çıktığını duydum. yemek odasına girdiğiniz an ile onun yukarıya çıkışını duymanız arasında ne kadar zaman geçti? . Tate-Memling anlamlı bir şekilde sustu. Yarısından da fazla mıydı? . Oysa Miss Fisher sizden ekmek yemeden üç gün geçirdiğine. Sonunda Florence Fisher dakikanın yemek odasına girmesi ile Roper'ın merdivenden çıkışını duyduğu zamana göre çok daha uzun olduğunu söyledi. aramadım.Yemek odasında. değil mi Miss Fisher? Kendimi iyi hissetmiyordum.Bir dakikadan daha kısaydı. 27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediğine inanmanızı istiyor. . değerli Jüri Üyeleri. sizin de kabul edeceğiniz gibi bir insanın ana besinidir. Sonra devam etti: . sizler.Ne kadar kısa bir süre Miss Fisher? Bir dakika? Yarım dakika? On beş saniye? Bilemiyorum. holde. aç değildim. Kutsal Kitap bize insanın tek başına ekmekle yaşayamayacağını. değerli Jüri Üyeleri. değil mi? 27 temmuz saat beşten sonra bir daha aramamıştınız? .. Tabiî onu göremiyordunuz.Çok kısa bir süre.Çok gerekiyorsa.Aradan ne kadar zaman geçti. Bir dakikalık bir sessizlik oldu. Mr. .

itiraz ediyorum! . değil mi? . De Filippis: "Döndü mü?" .Ama işe alınma nedenlerinizden biri de evi temizlemekti. Adam ona 3 şilin vermişti. Mr. Elbiselerinde dikkatinizi çeken bir şey var mıydı? Hatırladığım kadarıyla elbisesinde daha öncekine göre bir değişiklik yoktu. . nasıldı? . Wood.Treni kaçırdığı için biraz canı sıkkındı.Beyaz renkli bir kumaş. döndü. Edmondson'un sessizlik uyarısında bulunmasını gerektirecek kadar yüksek değildi. öyle değil mi? .Sargı mı. bu sürede yürüyerek de gidip gelebilirdi. . . Yokluğu bir saatten daha fazla sürdü.. Sağ elinde bir sargı vardı.. 27 temmuz perşembe günü öğleden sonra saat beşe beş kala Liverpool Caddesi Đstasyonu’nda bulunduğunu söyledi.Evet. Şimdi tutuklu olarak gördüğü adam yanına yaklaşmış ve beş altı yaşlarında bir erkek çocukla birkaç parça eşyasına göz kulak olmasını istemişti.Onu tekrar gördüğünüzde.Sizin Devon Villa'da bulunmanızın nedeni. evi temizlemekti. Mahkemede yeniden bir gülüşme olduysa da çıkan ses Mr. yoksa bir mendil mi? . Miss Fisher? . ..Evet. Karşı sorgulamada Mr. Biraz gergin göründüğünü söyleyebilirim.Evet. Daha sonra tanık bölümüne Bow'da Globe Sokağı'nda oturan ve Büyük Doğu Demiryollarında hamal olarak çalışan Mr.Liverpool Caddesi'nden Hackney'ye gidip dönecek birisi için bir buçuk saatin fazla uzun olduğunu düşünmediniz mi? Bana kalırsa. gidip aldıktan sonra hemen döneceğini anlatmıştı. Evde önemli bir şeyini unuttuğunu. Mr. James Wood çağrıldı. Belki de bir buçuk saat. Araba bulabilmek için uzun süre yürümesi gerektiğini söyledi. Elbisesinde bir leke yok muydu? Elbisesinde şimdi hatırlayabileceğim hiçbir değişiklik yoktu. Lordum. Tate-Memling söze girdi: . değil mi.Devon Villa'nın ikinci katına ilk çıkmanız 4 ağustos cumaydı.Ve yemek pişirmek ve bebeğe bakmak. .Yedi gün boyunca neden üst kata çıkıp etrafı temizlemediniz? Hepsinin Cambridge'e gittiğini düşünüyordum.

Howard de Filippis'in sorularını cevaplandırmaya başladığında. omuzları öne eğik. Mr. bu da onun hasta bir adam gibi görünmesine neden olan solukluğunu daha da artırıyordu. iddia makamı böyle bir değerlendirme yapabilmek için hangi özelliğe ya da bilgiye sahiptir? O mesafeyi kendi yürümüş müdür? Jüriye söz konusu mesafenin ne kadar olduğunu bile söyleyemeyeceğini sanıyorum.Đtiraz kabul edildi. daha sonra kendi izlenimlerini yazdı ve Alfred Roper'ın ayrıntılı bir tanımını yaptı: "Olduğundan daha yaşlı görünen bir adamdı" diye yazıyordu. Eğer soracak başka bir sorunuz varsa. neredeyse çatlaktı. Mr. Tate-Memling. Mr. Fitzroy'un çok kısa boylu olduğudur) ve sıska denecek kadar zayıftı. Çıkık elmacık kengerinin altında gölgeli derin çukurlar vardı. sesi herkesi şaşırtacak kadar tiz. Liverpool Caddesi Đstasyonu ile Navarino Caddesi arasındaki mesafe konusunda söylediklerinin hatırlanacağından emindi. sürekli olarak asabi bir hareketle ağzını büzmek zorunda kalıyordu. . "Saçlarına kır düşmeye başlamıştı. Çok uzundu (burada hatırlatılması gereken. şakaklarındaki saçlar da dökülerek büyük ve kırışık alnını ortaya çıkarmıştı. Aldığı bütün uyanlara rağmen. Alfred Roper tanık bölmesine alındı. görünüşüyle davayı hiç de olumlu . Mr. iddia makamının son sözleri kayıtlardan silinecek.Lordum. De Filippis öfkeyle ayağa kalkmıştı. Ve lütfen dayanaksız hesaplamalardan ve çok hoşlandığınız belli olan konuşma tarzınızdan da vazgeçin. Elbisesi siyahtı. Kor gibi ateşli gözlerinin çevresinde siyah halkalar vardı. başı da çenesini ceketinin yakasına değdirecek kadar eğikti. Tate-Memling'in tanığa soracak başka sorusu yoktu. Roper'ın atletik yeteneklerini tahmin etmenin davamızla nasıl bir ilgisi var? . yürürken kamburu çıkıyordu. dudakları o denli titriyordu ki. O kendinden memnun yerine otururken." Şimdi burada.Mr. Roper'ın kendi en büyük düşmanı olduğunu. Mr. lütfen devam edin. yaşlı bir kadının viyaklamasına benzer bir köylü konuşması duyduk. bütün duruşma boyunca da orada bulunan bir gazeteci. Ağzı kararlı bir ifade taşımıyordu. O üzüntülü dudaklardan ve kaba görünüşünden suçlu bir ses ve iyi telaffuz edilmiş kelimeler beklerken. On beşinci bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (devam) Duruşmaya katılan. Robert Fitzroy.

.Neden? . ama onun bıraktığı izlenim.Satın aldım. karşı konulamaz bir sıkıcılık oldu. Öte yandan kendisinden özellikle istenenilenin dışında en ufak bir bilgi kırıntısı vermeye de istekli görünmedi. Yarım kilo şekere on ölçü katıyordum. Hidrobromid aşırı cinsel isteği bastırır. .ayır.Neden uzun sürebilir diye düşündünüz? . cevaplarını kafası önüne eğik mırıldandı. arabacıya beklemesini söylediniz mi? . Roper biraz daha gevezeleşti. . tek hecelik cevaplar aldı.Hiç karınızı öldürmeye çalıştınız mı? . Bu oldukça iyiydi. . Roper yine tek heceli cevaplara döndü.Eve geri döndüğünüzde. Karınıza hidrobromid verdiniz mi? . Derin bir nefes aldığı duyuldu. Mr De Filippis sorularına devam etti: Eve girerken neden cebinizdeki anahtarı . Mahkeme başkanına bir kez bile unvanıyla hitap etmedi.Çayına attığı şekere karıştırdım. birkaç kez sesini yükseltmesi istendi. Karınıza hidrobromid vermenizdeki maksadınızı Lorduma anlatır mısınız? Nemfomani adlı bir hastalığa yakalanmıştı. Zehirli maddeler defterine imza attım.Hayır. Mr. öyle değil mi? . Hidrobromid buldunuz. hiçbir kadının çıldırmadan ya da kurtuluşu başka erkeklerde aramadan birlikte yaşayamayacağı birisiydi. beş kelimelik bir cümle yapmayı başarmıştı. karısının ölümü ve tutuklanma koşulları tüm yaşama gücünü almıştı.etkilemediğini söylemek kolaydır.Fazla vermemeye dikkat ediyordum. Çenesi göğsüne indi. Avukatı ona evliliği ve yaşam tarzı hakkında sorular sordu.Para kutusunu nerede bıraktığımı hatırlamıyordum. . Hidrobromid konusuna gelindiğinde.Ona ne kadar veriyordunuz? . Halkın gözünde bu adam. De Filippis müvekkilini 27 temmuzda Devon Villa'dan ayrılışından önceki günlere götürdüğünde.Uzun sürebilir diye düşündüm. Belki de yaşadığı hayat.

Holdeki şapkalık mı? .Karıma para kutumun yerini bilip bilmediğini sordum.Evet. Anahtarımı evde bırakmıştım. Takımın ceplerini karıştırdım. . Her zaman kullanılan bir deyimle.Anahtarım yoktu.kullanmadığınızı Lorduma anlatır mısınız? .Üst kata çıktım. Hayatınızın bir bölümünü arkanızda mı bırakıyordunuz? .Daha sonra yukarı çıktınız? . .Evet. yarım dakika? . ama yatağında değildi.Başka yerleri aradınız mı? Şifoniyerin çekmecelerine baktım. Karım gecelikliydi. ama dolapta karımın Cambridge'e getireceği bir takım vardı.Evet. Onlarla konuştunuz mu? . önce şapkalığın çekmecesine baktım.Hayır. Eğer suçlu olduğuna karar verilirse. . Elbiselerimin çoğu bavulumdaydı. .Evet.Bu ne kadar sürdü. Bir daha oraya dönmeyi düşünmüyordum. Karım oradaydı. Yukarıda ne yaptınız? Roper burada söz konusu olanın hayali olduğunu nihayet anladı. Doğruca üst kata mı çıktınız? . cezası da bugün ya da yarından üç hafta sonra yerine getirilecekti. yani karımla paylaştığım odaya. ama para kutumu bulamadım. kendine çekidüzen verdi. Masanın üzerindeki tepside yiyecek bir şeyler ve çay vardı. büyük bir olasılıkla idam cezasına çarptırılacak. kızım Edith ve annesi de.Sizi Miss Florence Fisher eve aldı. Yukarıda ne yaptınız? .Đkinci katta karımın yatak odasına girdim. Hatırladığım kadarıyla karım treni kaçıracağımı . Saat kösteğime takılı olması gerektiğini söyledi. Ne yaptınız? .

Hidrobromid alımı ve tedavisine gelip Roper'a kimyasalın özelliklerini nereden bildiğini sorduğunda Roper hiç tereddüt etmeden Supreme Remedy Company'de çalışırken hidrobromidin özelliklerini okuduğunu söyledi. Kutuyu gerçekten de orada buldum ve evden çıktım. .Tabiî ki hayır.söyledi. Sadece karınızın kullandığı bir şeye öldürücü dozun iki katını kattınız. değil mi? .Dr.Evet. Düşerken ellerimi öne doğru uzattım. . ama elim sıyrıldı. . Edith'in kendi çocuğu olmadığına inanmasına ve John Smart'a açıklamalarına götürmeye çalışırken o da tek kelimeli cevaplardan fazlasını elde edemedi.Sekeri bir kenara bırakın. . Yoldayken bir şey oldu mu? .Evde ne kadar kaldınız? . . Beş ölçü öldürücü olur dediğinde.Hayır.Evet.Hiç mutfağa gidip çekmeceden ekmek bıçağını aldınız mı? . Sanığı büyük zahmetlerle evliliğinin ilk yıllarına. Bir araba tutup oğlumun beklediği Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gittim. Mutfağa gittiniz mi? . . tam odadan çıkarken o sabah para kutumu şöminenin üzerine koyduğumu hatırladım. Onlarla bir kez daha vedalaştım. gitmedim. belki de biraz daha fazla. Tate-Memling bütün ağırlığı hidrobromidin zehirli özelliklerine vermeye çalıştı. öyle değil mi? Sanırım öyle.Tabiî ki hayır. Pond'un da öyle dediğini duydunuz. Tate-Memling Alfred Roper'a karşı sorularını sormaya başladı.Beş ölçü öldürücü dozdur. . öyle değil mi? Burada Roper ilk asabiyet belirtilerini gösterdi ve cevap verdi. Karınızı öldürdünüz mü? . Sıyrık kanamaya başlayınca elime mendilimi sardım. dördüncü gün Mr. onunla aynı görüşte misiniz? . ama yarım kilo şekere karıştırarak.Forest Sokağı'nda oynak bir kaldırım taşına takılıp tökezlendim.Mahkemeye sadece karınızın kullandığı şekerin saklandığı kavanoza on ölçü koyduğunuzu söylediniz. Duruşmaya ara verildi. Onun açıklamasına karşı çıkmak istediğinizi sanmıyorum.On beş dakika. Kingsland High Street'teki araba durağına doğru gittiniz. Mr.

Kesmedim.Size karınızın yatakta ve uykuda olduğunu. 27 temmuz günü saat beş buçukta Devon Villa'ya döndüğünüzde neden ön kapı anahtarınızı kullanmadınız? Anahtar üzerimde değildi.Nerede olduğunu bilmiyorum.Vücudunuzu yatak örtüsüyle korumanıza rağmen sağ elinizin ve ceketinizin sağ kolunun kanlanmasını engelleyemediniz değil mi? .Kan elimdeki sıyrıktan geldi. . yatakta da değildi. yatakta. . .Ben öyle söylemedim.O kadar derin uykudaydı ki. .Sanırım. .Almadım. ama. konu açıklığa kavuştu.. . .Nereye gittiğini bilmiyorum..Öyleyse. ilaç etkisiyle derin uykuya dalmış.Para kutusuyla birlikte belki.Miss Fisher sizi içeri aldıktan sonra yemek odasına mı gitti? .Size yatak odanıza girdiğinizde karınızı yalnız ve uyur bulduğunuzu söylüyorum. Uyumuyordu. yalnız ve savunmasız bir kurban olarak mı gördünüz? .Onu hazır bir kurban.Hayır. . . . Evde bırakmıştım.Uykuda değildi. gırtlağını bir kulağından diğerine kestiğinizde çığlık atamadı..Hayır. . . Pond'dan da uzman olduğunuzu mu söylemek istiyorsunuz? . . Orada bulamayınca da üst kata çıktım. zehirli maddeler konusunda Dr. hatta hareket bile edemedi.Miss Fisher yemek odasına geçince siz de mutfağa girip ekmek bıçağını aldınız? . Şapkalığın çekmecesini açıp para kutumu aradım. hidrobromidin uyuşturucu etkisiyle günün o saatinde daha önce de görüldüğü gibi uykuda olduğunu söylüyorum.

Mr. iddia makamının konuşmalarına ya da mahkeme başkanının uzmanca yapacağı özete değil. bir adamın ani bir şiddet hareketiyle karısını öldürdüğü çok örnek vardır. Saygıdeğer jüri üyeleri. bu davaya gösterdiğiniz devamlı ilgi nedeniyle sizlere teşekkür ediyorum.Değerli Jüri Üyeleri. davanın düşmediğine pişman değilim. lekeyi bir mendille saklamakla yetinmesi mümkün müdür? Böyle bir cinayeti planlayan bir adamın. kıskançlık ve belki de tutkunun etkisinde kalmışsa. Mr. Savunmanın kapanış konuşması . Amaçsız cinayetler. toplumumuzun bazı alanları o kadar üzüntü verici hale gelmiş. biraz su içti. Dinleyici sıralarından. cinayet aletini bulmayı rastlantılara bırakması. geriye sadece bir tane bırakmıştı. kapıyı çalarak bir başkasına açtırması mümkün müdür? Ya da elinde kan lekesi varken elini ya da ceketinin kolunu yıkamaması. Size hatırlatmak istediğim. Đki çeşit cinayet vardır: amaçsız olanlar ve bir amaca varmak için gerçekleştirilenler.kararınızı savunmanın.Hayır. karısını öldürmek sıradan bir olay sayılmalıdır. Böyle bir cinayeti işlemeyi haklı çıkaracak ruh haliyle ilgili tek bir kanıt bile var mıdır? Đddia makamı Roper'ın karısını tehdit ettiğini duyduğunu söyleyen tanıklar getirmiş midir? Ölen . bu koşullarda kesinlikle ulaşacağı bir özgürlüğe kavuşur. sadece ve sadece kanıtlara dayandırmanız gerektiğidir. böyle bir adam ya görev ve sorumluluk dolu bir hayata razı olur ya da yasal yollara başvurarak. kurbanını önceden ilaçla uyutmaz. genellikle çılgınlar tarafından işlenir. -tüm sorumluluğuyla size ait olacak. Đddia makamı henüz Ceza Yasamızın temeli olan ve suçsuzluğu esas alan görüşü bozacak bir kanıt getirememiştir. cevaplarını da değiştirmedi. artık sevmiyordum. Tate-Memling'in sorusundan değil. Eğer bu doğruysa. Böyle biri para kutusu ya da anahtarını unutmak gibi ayrıntıları planlamaz. Savunmamın sizleri "suçsuz" kararına yönelteceğim biliyorum. toplumumuzun üyeleri eski değerler konusunda o kadar aldırmaz olmuşlar demektir ki. Tate-Memling birkaç kez Roper'ı evde geçirdiği on beş dakika hakkında sorguladıysa da Roper yumuşamadı. Eğer gerçekten de mutsuzluğu dayanılmaz ölçülere varmış. Mr. iki başka kadın ve küçük bir çocuğun da bulunduğu bir evde böyle bir cinayet işlemesi mümkün müdür? Kendine ait anahtarı olan bir adamın. Davanın sadece bir kuşkuya dayandığını görerek meslektaşımın davanın düşmesini isteyeceğini ummuştum.sizlere soruyorum. Teiniz mendillerinden beşini kullanmış. Hayır. De Filippis burnunu sümkürdü. En son vurgun iddia makamının sanığa duygusal olduğu apaçık bir soru sormasıyla yaşandı. Bir adamın güpegündüz. Karınızı seviyor muydunuz? . bu cinayette amaç nedir? Bir adam karısını sadece onu artık sevmediği için öldürür. Roper'ın cevabından sonra hayret sesleri yükseldi. cinayet aletim almak için evdeki hizmetçiyi her zamanki görev yerinden uzaklaştırması mümkün müdür? Burada bir amaç olarak öne sürülen karmakarışık kuşkuları dikkatle dinledim. Şimdi savunmayı dinleyecek olmanızdan sonra. evin diğer bütün yaşayanlarının başka yerlerde bulunmasını sağlamaz.

Alfred Roper'ın basit açıklamalarını dinleyen herkesin söyleyebileceği tek bir şey var. Tek açıklama. cinayetten onun suçlu olması gerektiğini söylüyor. Onun yaptığı. sanığı cinayetten yargılıyor olmanızdır. Alfred Roper tarafından dile getirilen. Grantham müşterisini hatırlamıyordu. Öteki adamlara. hangi elinin kanlı olduğunu ya da müşterisinin yüzünü hatırlayamadı. bu ruh haliyle. hiçbir zaman da aranmadılar. Roper'ın sağ elinde bir sargı gördü. sayısı oldukça fazla olabilecek öteki adamlara.kadının ölümünden önce sanığın ona karşı giriştiği tek bir şiddet hareketi olmuş mudur? Bütün bunların cevabı hayır. onun Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ikinci gelişinde elinde bir sargı olduğudur. kalbiniz sızlasa da onu suçlu bulun ve darağacına gönderin. Üstelik. gözlerinizi yaşartabilecek sözlerdir. yıllar boyu. Mr. buraya dikkat edin. Bunu unutmayın. Grantham'ın Liverpool Caddesi'ne götürdüğü adamın elinde kan olmuş olabilir. burada bulunma nedeninizin Alfred Roper'a dayanaksız teşhisler koymak ve tıp doktorlarının görevini üstlenmekten değil. önünüze konan kanıtları kendiniz değerlendirerek. iddia makamı. Liverpool Caddesi'nde hamallık yapan Mr. Onu bu mahkemedeki insanlar içinde teşhis edemedi. Hayır." Bir tıp adamı olmadığı halde. Kan değil. şimdi ise dul bir adam olması. Ama herhangi bir dünyevî güçten çok daha büyük bir gücün yol göstermesiyle. "Hayır" dedi Alfred Roper. ama unutmayın. iddia makamının müvekkilime karşı getirdiği tek suçlama. O. hiçbir zaman da öğrenilemeyeceğini hatırlatmak isterim. Eğer karşınızda duran adamın 27 temmuz akşamı Elizabeth Roper'ı öldürdüğü konusunda. karısını mahkemeye sürükleyip kendini ondan ve çocuklarından ayıran adamın yaptıklarından çok daha iyi. Burada cehalet ve tedbirsizlik kanıtları var gibi görünse de cinayet kanıtı yoktur. teşhis koyduğu bir hastalığı tedaviyi üstlenmekle yanlış yapıp yapmadığı karan bize ait değildir. Alfred Roper'ın. Her iki saati de belirleyebilecek tıbbî ya da başka bir kanıtımız yok. hayat konusunda deneyimli olan sizlerin bile trajik bulabileceği. karısı öldürülen bir kocaydı. . "Onu artık sevmiyordum. saygıdeğer Jüri Üyeleri. Roper'ın kesin ölüm saatinin bilinmediğini. Ama bizlerin. Kan görmedi. Grantham'ın elinin kanlı olduğunu gördüğü kişinin o akşam Liverpool Caddesi'ne götürdüğü bir başkası değil de Mr. Roper olduğuna inanmanız için ortada hiçbir dayanak yok. kabul edilebilir bir kuşku dışında eminseniz. hayır ve yine hayır. iddia makamının bu adamın oluşunu kanıtladığını vicdanınızda ve mantığınızda kabul etmiyorsanız." Saygıdeğer Jüri Üyeleri. Kan değil. Zaten bulunamadılar. o zaman hem görevinizin hem de mutluluğunuzun. Müşterisinin elinde kan olduğunu söyleyebilmesine rağmen. Đddia makamının öne sürdüğü noktalardan hareket ederek bu adamı asamayacağınızı söylüyorum. Bunun dışında. Size kuvvetle hatırlatmak zorunda olduğum nokta. belki de ertesi gün gerçekleşti. karısının ölümünden sorumlu olmadığını söylemekten geçtiğini belirtmek zorundayım. o zaman bir koca. Mr. Benim görebildiğim kadarıyla iddia makamının müvekkilime karşı çıkardığı tek şey. Mr. sayın Jüri Üyeleri. Wood. Ölüm belki 27 temmuz akşamı. hatta sanıkla evlendikten sonra bile zavallı kadının hayatına giren o birçok adama aldırmayın. Mrs. çok daha cömert ve çok daha bağışlayıcıdır. Mr. bunca yıllık bir acıdan sonra söylediği tek şey bu oldu: "Artık onu sevmiyordum. Onları hesaba katmamak gerekir.

Đddia makamının kapanış konuşması . gülünç diyebileceğim bir girişimde bulunuldu. karısını 27 temmuz öğleden sonra uyuttuğu. ekmek bıçağının nerede saklandığını bilebilir miydi? Mrs. amacı ne olursa olsun başka bir kişinin böyle bir cinayeti işleyecek imkânı ve bilgisi olmasının mümkün ya da ihtimal dahilinde olup olmadığını sormak isterim. Savunma "kuşku" sözcüğüyle gereğinden fazla oynadı Değerli Jüri Üyeleri. tatmin edilemez cinsel arzuyla dolu bir kadın olarak görünüyordu. Bir rastlantı sonucu o sırada eve gelecek bir ziyaretçi. karısının zehirlenerek öleceğini umduğu. isteyerek hidrobromidle doldurulmuş çayını içtikten sonraki saatlerde ilacın etkisinde kalarak sık sık uykuya daldığını tahmin edebilir miydi? Onu tek başına ve uykuda bulacağına güvenebilir miydi? Ölen kadının annesinin tam da o saatte torununu yanına alarak kızının uykusunun bölünmemesine çalıştığını düşünebilir miydi? Değerli Jüri Üyeleri. onun için alışılmış olmadığına inanabileceğimiz bir nezaketle kapıyı açtı. sizden belirgin bir amaç olmamasına fazla önem vermemenizi istiyorum. on beş saniyelik bir iş olacağını hesaplamıştı. Önünüzdeki gerçeklere bakan herhangi dürüst bir insan sanığın elindeki kanın varlığı. Bu davada kuşku yok. bir kanıtı olmadan kötü ya da yanlış bir şeyin yapılmasına. Bu açıklama burada geçerli olamaz. sanığın bir komplo kurduğu. Bu koşullara tekrar göz atmaya başlamadan önce size. Elizabeth Roper'ın çevresindeki bütün insanların içinde kocası kadar ondan kurtulmak isteyebilecek bir başkası bulunmadığıdır. onunla birlikte yaşamaya devam etmeyi düşünebilir miydi? Yine de cinayet amacının kanıtlanması şart değildir.Değerli Jüri Üyeleri. özellikle de bunun gibi cinayeti çevreleyen koşulların son derece farklı olduğu durumlarda. ama ben onlardan değilim. Roper'ın. Hizmetçinin yemek odasına girebilmesi için. yapıldığına inanmaktır. Bunu da başarmak için de hatırlayacaksınız. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ilk gittiğinde para kutusunu bilerek evde bıraktığında en ufak bir kuşku yok. ahlaksız. Miss Fisher'ı uzaklaştırarak karısını öldüreceği aleti kimseye görünmeden aldığı da kuşku . ekmek bıçağını aldığını görmemesi için hizmetçiyi yemek odasına gönderdi. erkek delisi. Bu kuşku değil. Sanığın karısını. kadının doğal hayatının sonuna kadar ilaçla uyuşturmayı tasarladığını kabul edebilir miyiz? Böyle yapmadan. Size tek söyleyebileceğim. Size her evli erkeğin karısını öldürmek için yeterli nedeni olduğunu söyleyecek şakacılar çıkabilir. Ekmek bıçağının bulunduğu yeri kesinlikle bildiğinden gidip bıçağı almanın bir buçuk dakika değil. Bir amacın kanıtlanması. Karısına aylar boyunca zehirli bir madde verdiği. Bu girişim Lordumun bilgeliği karşısında başarısız oldu. jürinin karar verebilmesi için önemlidir. bütün bunları bir tek sanık biliyordu. korkunç cinayeti gerçekleştirmek için kullanacağı bıçağı almak için Miss Fisher'ı bilerek başka bir odaya göndermesi gibi kanıtların sağlamlığından şüphelenebilir mi? Aklı başında herhangi bir insan sanığın karısına uzun süredir zehir vermesine zavallı kadının rahatsızlığını dindirmekten daha ileri bir açıklamada bulunmaz mı? Bunlar kuşku mudur? Kuşku sözcüğünün açıklamalarından biri de saygıdeğer Jüri Üyeleri. ama mutlaka gerekli değildir. Elizabeth Roper gerçekte ne olursa olsun kocasının gözüne -üzülerek kaba deyimler kullanmak zorunda kalıyorum-şehvet düşkünü. sizi bu davanın jüriye havale edilecek bir dava olmadığına inandırmak için.

Bu dava. . Onun görüşü. Đngiliz Barosu'nun en değerli gelenekleri yaraşır şekilde yürütüldü. Şimdiye kadar birçok cinayet davasına girdim. Sanığa karşı bir kanıt kırıntısı bile yok. davanın gelişmesine dikkat etmediğini. uyukladığını sananlar. O zavallı kadın uykusunda. büyük bir güç ve ustalık isteyen tek bir darbeyle.götürmüyor. çünkü cinayetin kesin olarak ne zaman işlendiğini bilmiyoruz. Cinayet amacının olmadığı konusunda çok şey söylendi. ama belki de Đngiliz ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. Birdenbire hareketler yapmaya koyulmadı. Benim görevim. değerli Jüri üyeleri. Bu nedenle. hiçbir direniş göstermeden. Mr. denetleyemeyiz. şimdi önünüzde olan kanıtlara dayanmanızı istiyorum. De Filippis savunmasını gayet ustaca ve uzmanca yürüttü. eğer bu kanıtlar sizi sanığın bu cinayeti işlediğine inandıracak kadar güçlüyse. insan yüreğinin derinliklerini bilemeyiz. Uzun ve dolambaçlı cümleler de kurmadı. Bu cinayetin 27 temmuz perşembe öğleden sonra beş buçukla 28 temmuz öğle saatleri arasında herhangi bir an işlenmiş olabileceğini unutmamanız gerekir. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. en şiddetli cinayetlerden birçoğunun normal bir insanın kabul edebileceği ya da anlayacağı amaçlara dayanmadığını biliyorsunuz. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. iddia makamı da böyle bir amacın varlığını göstermedi. kuşkularının yersiz olduğunu gördüler. iddia makamı ve savunmanın imalarıyla kanıtlar arasındaki çizgiyi uzmanlıkla çizdi. ne var ki daha önce olanları ustalıkla toparladı. sanığın "suçsuz" kararını hak etmediği. Mahkeme Başkanı Edmondson'da gözle görülür bir değişiklik oldu. o zaman onu mahkûm etmeniz gerekir. diye düşündüm. o zaman sanık dava konusu cinayeti işlemedi. Sizden kuşkulara değil. Bütün bunlar kanıt. soğukkanlılık ve kararlılıkla öldürüldü. her iki taraftan da olabilecek en uygun biçimde. böyle davalarda bir insanın böyle korkunç bir cinayet işlemesi için nasıl bir amacı olması gerektiğini bulmanın yeterli görülemeyeceğini söylemektir. O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. ama onu cezalandıracak hiçbir kanıt bulunmadığıdır. Bu davayı sonuçlandırırken kanıtlardan yararlanmak zorundasınız. sanığın cinayet amacının kanıtlanamamış olmasının onun suçsuzluğu anlamına gelmeyeceğini kabul etmek gerekir. acele etmeden jüriyi görevlendirme konuşmasına başladı: uzun çabalarınızın artık sonuna yaklaştığınızı söylebilmekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Hiçbirimiz insan düşüncesini ya da duygusunu. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem. Jürinin görevlendirilmesi Davayı özetleme zamanı geldiğinde. Hareketsizliği kayboldu. bu dünyaya bir daha uyanamadan. kanıtlara. Geçmişteki olaylardan. Sanığın anlattığı ya da onun adına anlatılanlara inanırsanız. Büyük bir ciddiyetle. büyük bir güçle kullanıldığı belli bir silahla öldürüldüğü böyle bir davaya ilk kez tanık oluyorum. ama bir kadının uykusunda.

ne var ki bir adamı böylesi bir cinayetten suçlu bulmadan önce her birimizin çok dikkatli olması gerekir. Su andaki durumun size sanığı suçlu ilan edecek kadar kanıt vermediğine inanıyorum. sanığın karısının kullanacağını bildiği yarım kilo şekere on ölçü hidrobromid kattığını kendi söylediği gerçeğini de unutmanız gerekir. olmayabilir de. Bir kaldırım taşına takılarak düşmüştür. boşluklar kaldığını düşünüyorsanız. Bu nedenle benim görevim. Sanık karşısında en temel kanıt. Elini sarmıştır. Sanığın 27 temmuz öğleden sonra mutfaktaki bıçağı aldığı yönündeki kanıtlar. kararınız "suçsuz" olmalıdır. talihsiz karısına zehirli bir maddeyle tedavi uyguladığı konusunda en küçük bir kuşkunun olmamasıdır. Bunun yanı sıra bu kadar korkunç bir cinayetten sonra elinde ve ceketinin kolunda kan olan bir adamın kanı gizlemek için eline bir mendil sarmak yerine elini yıkayıp yıkamayacağını da düşünmek zorundasınız. sanık hakkında "suçsuz" kararı vermeniz gerektiğini hatırlatmaktır. Roper hidrobromid zehirlenmesinden değil. Eğer iddia makamı sanık hakkındaki iddiasını kanıtlayabildiyse. Katillerin adalet önüne çıkarılması ve gerektiği gibi cezalandırılması için yasanın gereklerini yerine getirmem ne kadar önemliyse. o gece ya da ertesi sabah öldürüldüğünden fazla inanamayacağımızı söylemek zorundayım. Bu maddeyi kullanırken amacı daha az kötü bir sonuç elde etmek. Benim kanıma göre. diğer taraftan. Bu da sadece ve sadece sizin görevinizdir. Kararınızı düşünürken bunu aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Burada da geçen süreyi yeniden düşünmeli ve bu durumdaki bir insanın. Elizabeth Roper'ın 27 temmuz öğleden sonra öldürüldüğüne. Bu maddeyi kullanarak karısını öldürmek istemiş olabilir. kararınız "suçlu" olacaktır. karısını korkunç bir biçimde öldürmekle suçlanan birinin. Gecikmiştir. Kanıtlara bakarak. sanık hakkında ne kadar düşmanca duygular besleseniz de sanığın kaçabileceği tek boşluk kalmadığı sürece onun hakkında "suçlu" kararına varmamanız gerektiğini hatırlatmam da şarttır. önemli kuşkular olsa da iddia makamı sanığın suçu işlediğini kanıtlayamamıştır. Her iki taraf da uzman olmayan birinin hidrobromid tedavisi uygulaması üzerinde uzunca bir müddet durdu. kanıtların kimsenin aklında en ufak bir kuşku bırakmayacak kadar güçlü olmadıkları sürece. Şimdi sizden çekilmenizi ve kararınızı düşünmenizi isteyeceğim. Bütün bunları kabul etmemek için yeterli nedeniniz yoktur. sanığı kullanıldığı kesin olan cinayet aletiyle bağdaştıracak hiçbir dayanağınız yok demektir. eğer bu iddiasını kanıtlamadığını ve ne kadar küçük ve önemsiz olursa olsun. Miss Fisher'ın mutfaktan bilerek uzaklaştırıldığını düşünmüyorsanız. Benim görüşlerime uygun hareket etmek zorunda değilsiniz. Hepimiz gibi o da karısının bir seferde yarım kilo şeker yiyemeyeceğini biliyordu. vardığı sonuçtur. Her iki tarafın sunduğu kanıtları aklınızda ve vicdanınızda dikkatle tartın. Mrs. elinde bıçakla mutfaktan çıkmak ve yolda Miss Fisher'a rastlamak tehlikesine atılıp atılmayacağını değerlendirmelisiniz. Kanıtları değerlendiren hukukçu ve jürilerin bir sanığı mahkûm etmeden önce son derece dikkatli olmaları gerekir. Eğer Miss Fisher'ın yemek odası kapısının açılması konusunda anlattıklarına benden fazla önem vermiyorsanız. herhangi birinin aynı bıçağı 28 temmuzda aynı yerden aldığına dair kanıtlardan daha kesin değildir. Yine zaman konusunda. zaman konusudur. siz jüri üyelerine. değerli Jüri Üyeleri. . Burada önemli olan niyeti değil. gırtlağının kesilmesinden ölmüştür.Bu davada iddia makamının en büyük güçlüğü. karısının aşırı isteklerini önlemek olabilir ya da olmayabilir. On ölçünün öldürücü doz olduğunu. sanığın Devon Villa'dan Liverpool Caddesi'ne ikinci kez gitmek için harcadığı zamanı da dikkatle düşünmeniz gerekir.

suçsuz mu? Jüri sözcüsü: "Suçsuz kararına vardık. sizleri bundan sonraki on yıl süresince jüri hizmetinden muaf tutuyorum.Değerli Jüri Üyeleri. oğluyla birlikte Devon Villaya yerleşti. De Filippis: "Lordumdan sanığın beraatini talep ediyorum. anlaştık. Đki kişinin çevrelerinde ölüm anlarını görecek kimse olmadan ya da ölüm zamanlarını belirtecek kanıtlar bırakmadan ölmeleri durumunda. sizi burada bu kadar uzun tutarak hepinizi çok rahatsız ettik. kısa sürede komşularının belirgin düşmanlığıyla karşı karşıya kaldı." Mahkeme başkanı: "Evet. Đki buçuk saat boyunca içeride kaldılar Sonuca varmaları kolay olmadı.35'te çekildi. kararlarını tartışarak aldılar Savcılık memuru: "Değerli Jüri Üyeleri. Roper karısının yasal vârisi olarak Devon Villaya sahip olmuştu. Bütün duruşmalar süresince gösterdiğiniz dikkate teşekkür ederim. On altıncı bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (sonuç) Roper Cambridge'e dönmekte ya da isterse Devon Villaya yerleşmekte özgürdü." Savcılık memuru: "Bu hepinizin kararı mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. kararınız konusunda anlaştınız mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. yasanın yaşlı olanın daha önce öldüğünü kabul etmesi sonucunda. Herhangi bir işe girip para kazanmadığı için. tabiî. Ne var ki kiracı bulamadı." Mr." Savcılık memuru: "Sanık bölümündeki tutuklu. .Jüri üyeleriyle ilgilenecek iki görevli yemin ettikten sonra jüri 14. Elizabeth Roper'ı taammüden öldürmekten suçlu mu. geçim kaynağı olarak oda kiralamaya çalıştı." . Bu davaya ayırdığınız zamanın ve çabanın karşılığında.

Alfred Roper'a hiç benzemediğini gösteriyordu. Bir kez bile kızının başına gelenleri bildiğini belirtir en ufak bir sözcük etmedi. Sonsuza dek kaybolduğu gün. Bütün bilinenler bunlar. Sadece ve on iki aylık olduğu unutulmamalıdır. bu taciz yaşamı boyu. mavi flanel bir elbisenin üzerine mavi-beyaz çizgili bir önlük giymişti. ancak ölümü Büyük Savaş'ın son günlerinde 1918 sonbaharında Argonne'da buldu. onların anne babaları da olayı görmezlikten geldi. Vücudunda herhangi bir yara izi yoktu ama sol gözünün altında. Çoğu onun suçlu olduğuna inanıyordu. Çocuğun hiçbir fotoğrafı bulunamadı. Florence Fisher onu son gören. Boyu altmış iki santim. Eline fincan içindekini içebilecek güçteydi. Camları birkaç kez kırıldı. Florence onu yedirir. Onu tanıyanların tanımlarına göre dolgundu. Londra polisi kayıtlarına göre ağzında on beş diş vardı. Edith saat sekiz sıralarında kendi başına aşağıya indiğinde ona kahvaltısını veren Florence Fisher olmuştu. bir adam havalı tüfeğiyle ona ateş etti. Shacklewell'de bir şirkette iş bulup çalışmaya başladı. Florence Fisher çocuğun konuşamadığını söylemesine karşın. açık tenli ve yuvarlak yüzü de John Smart'ın iddia ettiğinin tersine. . Ablarının kocası. sadece yürümeyi değil. O kahvaltıda yulaf ezmesi vardı. kent dışında Fen Ditton köyünde ablasının ve eniştesinin yanına yerleşti.Herkes kim olduğunu biliyordu. on altı olan yaşını iki yıl büyüterek orduya yazıldı. "Eddy" ve "Flo" (Florence anlamında) diyebildiği anlaşılmaktadır. ağırlığı da on iki buçuk kiloydu. Bir süre sonra oğluyla birlikte Cambridge'e yerleşti. Edward 1915 yılında. On dört aylık bir bebekti. Yüzyılın ilk senelerinde anneler süt konusunda dikkatliydi. elmacık kemiğinin hemen üzerinde oldukça geniş bir leke vardı. 28 temmuz 1905'te. Florence'ın söylediğine inanmak gerekirse. "Mama". merdiven inip çıkmayı da beceriyordu. gördükten sonra da hayatta kalan tek kişiydi. saçlarında da kırmızı bir kurdele vardı. Zamanla korkuları yavaş yavaş azaldı. Sütün verem mikrobu taşıdığını biliniyordu. büyük bir olasılıkla hiç fotoğrafı çekilmemişti. Sokakta yürürken çocuklar arkasından alay etti. Saçları sarı. sağlıklı ve güçlüydü. Polisin kızı konusunda onu da yoğun bir biçimde sorgulamasını yasal taciz olarak adlandırdı. Bir yaz akşamı ön bahçedeyken. Kendi kendine beslenebilmesi uzak bir olasılıktır. Florence Fisher çocuğun dünyayla olan son bağıydı. işveren kim olduğunu öğrenince de kovuldu. hatta Cambridge'e taşındıktan sonra da aralıklarla devam etti. Thomas Leeming ona acıdı ve dükkânlarından birinde iş verdi. Belki de diğerleri gibi o da kızın kaderi hakkında bilgisizdi. adını bile anmadı. Kızın kaybolduğunu. ekmek verilmemişti. O günlerin en sevilen içeceği kakaoydu belki de Edith son kahvaltısında kakao içmişti. elini yıkar. Oğlunun ölümünden sonra Roper kiraladığı küçük evden çıktı. Lizzie'nin cesedinin bulunduğu günlerde kızın da bulunması için büyük araştırmalar yapıldığını tabiî biliyordu. Roper on beş yıl sonra ölünceye kadar bu işte çalıştı. Yani çok az şey biliniyor. gözleri maviydi. Yedi yıl sonra ağır bir böbrek hastalığından öldü Karısının öldürülmesini izleyen yirmi yıl boyunca. adını taşıyan ama kendi çocuğu olarak kabul etmediği kızının başına gelenleri araştırmak bir yana.

Lizzie ve Maria'nın uzunca bir süreden beri ölü olmaları gerekir. onu nerede bulacağını bilmektedir. annesinin yanına gönderdi. O iki katı çıkmak güç bir iştir. Wells Sokağındaki pazar ya da dükkân ve mağazaların bulunduğu Mare Sokağı olabilir. iki saat süreyle ev dışında kaldığıydı. tek bilinen. Gitmiş olabileceği yerler London Fields'ın hemen güneyindeki Broadway Pazarı. Ne de olsa odaları temizlemek. uykudan çok değişik bir şey olduğunu hissedip korktu mu? Her yere sıçramış kan lekelerinin farkına vardı mı? Yatağa yaklaşıp annesinin kesik boynuna dokundu mu? Bilmiyoruz. Florence alışverişe gitmek için evden çıktığında. Yakınlardaki bakkal her gün siparişleri kapıya getiriyordu. evden ayrılmış. her basamağın yirmi dört santim olduğunu düşünürsek. onu kim suçlayabilir? Saat onda alışverişe çıktı. Ona flanel elbisesini ve çizgili önlüğünü giydiren de Florence'tı. Belki de holde. cesedine ne olduğu sorusuna geliyoruz. anneannesi de yerdebinin durduğu anda düştüğü şekildedir. Kingsland High Street'te Sainsbury'nin bir Şubesi vardı. hatta "anne anne" diye bağırmasını gözlerimizin önüne getirebiliriz. Belki de o küçücük. bu nedenle Florence'ın neden oraya gitmek zorunda kaldığı bilinmemektedir. bir arabanın altında kalarak öldüğünü düşünün. Bu nedenle Edith'in merdivenlerin tepesine varmadan. sıcak nedeniyle sadece günlük alışveriş yapmak gerekiyordu. çevrede kimsenin olmamasından da yararlanarak. Kuşkusuz bu arada Florence. Onu suçlayabilir miyiz? Hava sıcaktı. beklediği yardım gelmeyince ağlamaya da başlamış olması muhtemeldir. bunun uyku olmadığını.tuvalete götürür (dışarıda bir tuvalet vardı) ya da oturağına oturturdu. birçok tanığın da doğruladığı gibi. avını arayan bir sapığın onu kaçırmış olması mümkün değil mi? Yine de dönüp dolaşıp. Cambridge'de olduğundan kuşku yoktur. alışveriş de ona bir çeşit kaçış gibi geliyordu. Odaya girince cesetleri gördü mü? Eğer gördüyse. Tekrar merdivenlerden inip Florence'ı aradığını düşünelim. Belki de ara sıra evden uzaklaşmaktan hoşlanıyordu. Zavallı Florence! Edith'i yukarıya. kendini çekmesi. bir yaşını biraz aşkın çocuğun merdivenlerden tırmanmasını. duraklaması. alışverişe çıkmak zorundaydı. Böyle bir adamın tırmanırken ellerini de kullanması. On beş kilodan az. kendini iyi hissetmiyordu. ayrılırken de o sıcak günlerde sık sık yaptığı gibi. O gün nereye gittiğini kimse bilmiyor. merdivenlerin dibinde durmuş. Çocuğun annesi kaskatı ve soğuk cesedi yatakta. Roper'ın. Devon Villa'da da buz kutusu kullanılmıyordu. Yaptığı kaza sonucunda dehşete kapılan arabacı. hele tırmanan altmış iki santim boyunda biri. Annesini görmemekle birlikte. küçük kızın basamakları tırmanmasını izlemişti. Lizzie Roper ve Maria Hyde'ın odalarında olduklarını düşünerek. aynı gayreti gösteren yetişkin bir insanın elli beşer santimlik basamaklardan çıkmak zorunda olduğunu söylemek zorunda kalırız. minicik cesedi alıp uzaklarda bir yerlere saklamış olamaz mı? Ya da çılgın bir adamın ya da kadının. Bir karşılaştırma yapabilmek için. Evde başka kimse yoktur. Eğer Edith'in annesi ve anneannesine doğru gitmekte olduğunu düşünüp rahatladıysa. bu nedenle yetişmiş bir erkek ya da kadın cesedinden çok daha rahat . Üstelik hep yapacak başka işleri olduğu bir sırada. O günlerde buzdolapları yoktu. Onun yokluğunda neler oldu? Edith o sabah yanlarına geldiğinde. Edith'in Florence'ı aramak için aralık kapıdan çıktığını. Devon Villa'daki tek canlı Edith'tir. küçücük bir cesetti. kapıyı aralık bırakmıştı. tekrar tırmanması gerekecektir. cesetlerin soğuk ve katı olduğunu anlayınca.

Edith olduğu söylenen genç kızların fotoğrafları basıldı. Kuşku çekecek hiçbir şey görülmedi. Eğer gömmüşse. Yanındaki kız kesinlikle kendi çocuğuydu. Yine de bir yerlerde saklanmış olması gerekir. Tahmin . Navarino Caddesi. genç ya da daha sonraları yaşlı kadın Edith Roper olduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Edith'in ağabeyi Edward Birinci Dünya Savaşı'nın son haftalarında Argonne'da ölünce. Edith'in katilinin böyle bir yere serbestçe girebilmesini gerektirir. bu nedenle de Edith olma iddiasını ortaya attığını söyledi. Katil cesedi gömmüş olabilir. Edith olduğunu iddia edenlerin sayısı hiçbir zaman azalmadı. Richmond Caddesi ve Mare Sokağı üzerinde ya da çevresinde yaşayan kimse 28 temmuz ya da sonrasında Edith'i görmemişti. Edith'in cesedinin Devon Villa'da olması mümkün değildir. Adı Margaret Smith'ti ve Hampstead'de bir ailenin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu. Kitabın Pity adlı çocuk kahramanı annesinin kıskanç bir âşığın elinde can verdiğini gördükten sonra evden kaçmış. Toprak sert ve kuruydu. Yıllar boyunca. daha önce hiç kazılmadığı açıkça belliydi. Lizzie Roper cinayetini. Yazının yayımlanmasından sonra yaşanan ilginç olaylardan birisinde. "o benim kızım değil. For Pity's Sake adlı romanın yazarı Venetia Adams'tı. Catchpole'dan söz etmek gerekir. Hackney Polis Karakolu'na gelen on beş yaşlarında bir kız da Edith olduğunu iddia etti. bundan sonra kalkması da düşünülemez.kurtulunabilecek bir şeydi. kızı 1905 yılında gezginci bir tüccardan 27 pound 2 şilin 6 peni karşılığında satın aldığını söylüyordu. bir şey bulunamadı. bu isteği de reddetti. Edith'le birlikte aynı okul sıralarını paylaştıklarına yemin edebilecek kişilerle görüştüler. ne var ki Alfred. Tüm iddialar. yanında on yaşlarında bir kızla King's Lynn'den gelip Cambridge Polis Karakolu'nun kapısına dayanan Mrs. diğer bütün sözde Edith'lerde olduğu gibi. Hava. ama bu çözüm. Mrs. Catchpole yanındaki kızın Edith olduğunu iddia ediyor. Roper'ın beraatini ve Edith'in kayboluşunu tekrar canlandırdı. aynı zamanda da tüm Roper Davası'nı. ocak. Margaret Smith bir kişinin kendisine Lobard Caddesi'ndeki bir bankada Edith olduğunu kanıtlayacak bir kişiye verilmek üzere yüz pound'luk bir miras bulunduğunu anlattığını. onu Chelsea'deki stüdyosu yakınlarında sokakta bulan eksantrik bir ressam tarafından yetiştirilmişti. Maria Hyde'ın ölümünü. 1922 yılında Roper Davası'na dayanarak yazılan bir romanın yayımlanmasına kadar kesildi. belirli olaylardan sonra bir dizi çocuk. Açıkta kalan. Çevrede fırını olan birçok işyeri vardı. bir Cambridge gazetesinde yayımlanan duygu yüklü yazı. Bir gazeteciye "Hiç ilgilenmiyorum" demişti. Küçük çocuğun kaybolmasının üzerindeki esrar perdesi kalkmadı. Catchpole'un son iki yılını özel bir tımarhanede geçirdiği anlaşıldı. Sonunda bitti. Kitap en çok satanlar listesine giremese de yeni bir Edith dalgasına neden oldu. Edinburgh. Aynı günlerde. çünkü orda polis tüm bahçeyi bir metre kazmıştı. Alfred Roper'dan genç kızla görüşerek gerçekten de Edith Roper olup olmadığını teşhis etmesi istendi. Mrs. şömine ya da kazan yakılamayacak kadar sıcaktı. Penzance ve Belfast gibi uzak köşelerden bile Edith olduğunu iddia eden kızların hikâyeleri yayımlandı. Daha sonraları." Ülke çapındaki gazetelerden ikisi konuya sarılıp Roper davasını tekrar ön sayfalara çıkardı. geniş alanları tarayıp yeni kazılmış yerler arandı.

her ikisi de hayattaydı ve kızlarının iddiasını kesin bir dille reddettiler. bundan sonra da çıkmayacağını düşünmek yerinde olacaktır. Edith Roper elli iki yıl önceki o yaz gününde. blev hans Skulder flaaet i Stykker of Lægerne. Ondan sonra ortaya yeni Edith çıkmadı. Mrs. at da han blev ffdt. birkaç yüz pound'luk varlığı kardeşleri arasında paylaştırıldı. Roper'a olan ilgi azaldığında. Alfred Roper 1925'te Fen Ditton'da ölünce. bazı kişilerin yeni iddialarla ortaya çıkmalarıdır. Daha sonra. Yine de ortaya çıkacak olanların.edileceği gibi. Diğerinin doğal anne ve babası vardı. bu satırların yazarının yazmakta olduğu Roper duruşması kayıtlarının bir kitap halinde yayımlanmasıyla birlikte. Edith olduğunu iddia edenlerden hiçbiri kimliğini kanıtlayamadı. On beş yıldır Harold Robinson'la evliydi ve ona dört erkek çocuk doğurmuştu. annesini aramak için merdivenleri tırmanmaya çalışırken son görülen çocuk olması ihtimali son derece zayıftır. Robinson'ın oğluyla evlendirilmek amacıyla yetiştirildiğini iddia etti. Robinson son Edith oldu. üstelik bir tanesi de Edith'in olması gerekenden yedi-sekiz yaş daha büyüktü. Burada da amacın para olduğu sanılmaktadır. Det hedder sig. Đçlerinden biri melezdi. Tek olasılık. Hiçbiri bir kanıt kırıntısı bile getiremedi. Edith Robinson adlı bir kadın News of the World dergisine bir makale göndererek. bir daha gelmemek üzere ortadan kayboldu. Alfred ölmeden önce vasiyetnamesini hazırlamamıştı. Mrs. I den senere Tid harjeg undret mig over. o dönemdeki Edith'ler daha yaşlıydı. 1957 On yedinci bölüm 11 kasım 1918 Her i Morgenavisen var der nyt om. 1905 yılında Robinson adlı bir kişi tarafından Navarino Caddesi'nden kaçırıldığını. ortaya iki yeni Edith daha çıktı. at Kejseren var stuk-ket af til Holland. yeni Edith'ler çıkmadı. Robinson iki hafta sonra geri adım attı ve bütün her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıkladı. Kırklı yıllarda. Donald Mockridge Moreton-in-Marsh. adam ve karısı tarafından Middlesbrough'da. om det var Aarsagen . hiçbiri kimliğini kanıtlayacak en ufak bir bilgi veremedi. da de ffrsogte at hale ham i Land fra Kejserinde Frederick. yaklaşık on sekiz yaşındaydı.

Her neyse. belki de bunun için yazıyorum. Çocuklarınızın ölümüne dayanabilirsiniz. kafamdan geçenleri yazmak hep yararlı oluyor. iyi. özellikle de hesabı bir başkası ödeyecekse. Neden bir tren vagonunda. for-di han gav sin Moder og Meend Skylden for. Göreceğiz. ama Stockholm'de iyi bir doktorum vardı ve bana her gün kollarını nasıl çalıştıracağımı göstermişti. karnınızda taşıyıp doğurduğunuz o çocuğun kan kaybederek ölmek üzere olduğudur Yüzbaşı Perry'nin mektubunu alana kadar bunu fazla düşünmemiştim. cesur ve sağ olduğu. Fransa'da bir yerlerde bir tren vagonunda bir araya geliyorlar. güzel bir çocuktu. dergjorde. bir annenin okumasının en zor olduğu bölümde onun hiç acı çekmeden öldüğünü söylediği mektubunu. barış şartlarını görüşmek için. at han hadede Kvinder. Anlatılan hikâyeye göre. Đmparatoriçe Fredika'ya doğum yaptırırken kayserin omzunu parçalamışlar. kendi kendime soruyorum. geçen hafta Avusturyalıların barış imzaladıktan sonra her şeyin sakin olduğu Đtalyan cephesi demektir. şimdi bile bazen kuşkulanıyorum. atölyesinde çalışamayacağı kadar soğuduğundan. bilmiyorum. çünkü dün gelen mektupta Knud'un şifreli bir kelimesi vardı. Tamamen Đngilizleşse de onu hiç Jack olarak düşünemiyorum. Bir düşmanla buluşup savaşı sona erdirmenin ayrıntılarını görüşmek istesem. yatmaya gitmeden önce de Marie'nin ertesi sabah uyandığında görmemesi için. ilk çocuğumu düşünüyorum. kardeşinden çok farklıydı. Eğer Rasmus haklıysa. Mogens'in kolu düzeldi. om det var det. hiçbir şey bulamadılar! Son zamanlarda sık sık Mogens'in çocukluğunu. Knud şimdi iyidir. iyi olduğundan eminim. Rasmus nerede olduğunu bildiğini iddia ediyor. Bunun hakkında yazmak bana iyi geliyor. bunu Fransız yemekleri ve şampanyası bulabileceğim (Paris'te çok var) gerçekten görkemli bir Fransız otelinde yapardım. onu muayene edip bir tüfeği ateşleyip ateşleyemeyeceğine baktıklarında. annesini suçladığı için kadınlardan. Bu sabahki gazeteler kayserin Hollanda'ya kaçtığını yazıyor. hesabı başkasının ödeyeceğinden eminim. yaptığı . Her akşam. gerçek olabilir mi? Mogens'in bir dakika önce iyi. bütün bunları belki de sadece bir kadın olduğum ve pek fazla bir şey bilmediğim için söylüyor olabilirim. at de havde beskadiget ham. Knud'un iyi bir Samiriyeli olmaktan söz ettiği için onun Filistin'de bir yerlerde olduğunu sandığında yanılmıştı. onu sakat bıraktıkları için de erkeklerden acaba bunun için mi nefret ediyor? Mogens doğarken kolu biraz bükülmüştü. Samimi bir ev sohbetinde bu fikrimi anlattığımda sevgili kocamın da dediği gibi. evini içeriye. Müttefikler. "Marie'nin pencereleri için aradığın Venedik camını buldum sanırım" diye yazıyordu. kötü havalar da dışarıda. tüfeğini düşmana doğrulttuğu ya da karşı mevzilere saldırdığı bir an sonra da uykuya daldığı doğru olabilir mi? Ben. O gülünç bebek evinden söz ederken. gerçeği bilmek isterim.til hans Ond-skab. Asıl dayanılmaz olan. yemek odasına taşıyor. Her akşam bebek evinin üzerinde çalışıyor. Ama Rasmus geçen sefer. Dün komutanından aldığım mektubu yeniden okudum 'Tüfekçi Jack" Westerby'nin ne kadar kahraman bir asker olduğunu. Nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile olmamasına rağmen. onların acı çektiği. Son zamanlarda bütün kötülüğünün bundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını merak ediyorum.

sanki eli yanmış gibi hemen geri çekti. sanıyorum o nedenle de evin ne kadar mükemmel olduğunu uzun zamandan beri görmez oldum. . Rasmus gerçekten acı çekiyordu. o güzel yüzüne bir üzüntü bulutu yerleşti. minderlerle tabloları yerlerinden çıkarıp tekrar yerleştirdi. Başlangıçta bebek evine dokunmaktan bile korktu. onun adına ben de üzüldüm. Daha önce bu konuda hiçbir şey yazmadım. ağlayacak sandım. 10 şubat 1919 Bu sabah Marie'ye bebek evini verdiğimizde konuşamadı. ciddileşti. Bebek evi için biraz büyük ama olsun. Mogens'in ölümü onu sanki olgunlaştırdı. evin bir kopyasından çok hayaline benzeyen bir oyuncağın karşısında korkuya kapılabileceğini anlamak istemiyor. yüzü sarardı. Beş dakika sonra Rasmus'un kucağında. gelip görmesi için Swanny'yi çağırdı. yanaklarından aşağı gözyaşları akıyordu. onu öpüyordu. bu kadar görkemli. Rasmus da siyah elbiseli ve aslına çok benzeyen kahverengi sakalıyla.oyuncağı büyük bir titizlikle tekrar atölyeye götürüyor. haberi ilk aldığımda ağlamadım. Beni görmesine fırsat vermeden sessizce oradan ayrıldım.Ya ben? Bana bir öpücük yok mu? Bilmek isterdim doğrusu. ama bu kadar mutsuz olmasına dayanamıyorum. Bir gün bir şey sormak için atölyeye gittim. Swanny kadar duygulu değil. üzülmüştü. Swanny'nin gözlerinde kıskançlık yok. Tabiî Swanny evi yapılırken görmüştü. Rasmus'a Swanny'ye karşı özellikle iyi davranmasını söyledim -değişiklik olsun diye. dondu kaldı. sonra yavaş yavaş cesaretlendi.verdiği tek cevap "Ya ben?" oluyor. 9 mayıs 1919 . ben olsaydım. Bebek evinin bütün kapılarını açtı. biraz iyi davranmasını. bence Far'ın bu evi neden kendisi için yapmadığını merak ediyor olmalıydı. benim üzerimde gaz mavisi muslin elbisemi harika bir kopyası. daha sonra da ağlamadım. Ben ağlamam. Benim için durum değişik.olduğunu. bunu kim yaptı? Onun daha çok küçük -bugün sekiz oldu. değdirmek için parmağını uzattı. Marie kısa zamanda kendine geldi. En ufak bir kıskançlık ya da üzüntü belirtisi göstermedi. böyle bir hediyenin. Kendine engel olamadı. neden bilmem. Marie'ye karşı iyiliğin ta kendisi gibiydi. Joking apart (bu deyimi çok sevdiğim Đngilizce yazdım: "şaka bir yana") Mogens'in ölümünden sonra bebek eviyle uğraşması öyle sanıyorum ki sağlığını kurtardı. hatta başından beri düşüncesini saçma buldum. Doğum günü hediyesi olarak kızkardeşi için iki bebek yapmıştı. merak ederdim. Oğlunu kaybettiği için kim ona iyi davranacak? Daha sonra da "Çocuklar acıdan ne anlar?" diyor. Mor ve Far olmaları gerek. Dönüp kollarıma atıldı. Rasmus elinde planya bir tahta düzeltiyordu. sessizleşti. eve sığdılar. Oysa ben buna alıştım. Swanny.

Durmadan yaşadıklarımızı bir daha yaşamamamız için Almanları yakıp yıkmamız gerektiğini söyledi. "Neden yarın değil? Herhalde gençleşmeyi beklemiyorsun.Dün akşam yemeğinde Mr. Ben istiridye beyazı ve gül rengi Çin ipeği karışımı ince tül elbisemi giydim. Almanların barış koşullarını çok ağır bulduklarını duyunca kahkahalarla güldüğünü anlattı." Hansine benden birkaç ay daha büyük. Söylediğine göre o frâulein'ların ya da matmazellerin yanına yaklaşmasına bile izin vermemişler. Mr. Yine de "Çocuklardan bıktım" dediğini duyunca şaşırdım. Evinin camını kırdılar. dün akşam herkesten fazla Alman düşmanı görünmesiydi. daha kocasının cesedi mezarında soğumadan evlendi (bunu Mrs. bütün ordusunun lağvedilmesi. Cline Almanya'nın elinden tüm denizaşırı topraklarının alınması. Evlenmek için genç olmak gerekmez. Bu insanları hiç anlayamayacağım. "Çocuk istemiyorum. daha kırkıma girmedim! 3 ağustos 1919 Günlüğüme Cropper'ın dönüşüyle ilgili hiçbir şey yazmadığımı fark ettim. Housman'ın ağabeyinin dul eşi de yanımızdaydı. Şimdiye kadar giydiğim en kısa elbise. dedi. o yanımızda değilken söyledi). dedim. . Housman'la birlikteydik. Sonra herkes Versailles'da olup bitenlerden bahsetmeye başladı. biri de duvarının üzerine kırmızı boyayla "Saçlarında hâlâ Đngiliz Tommy'lerin kanı var" yazmış.eşlik etti. Kocasıyla adları Mr. Hansine'ye sadık kalmışa benziyor. ve Mrs. Artık bana saygı göstermeye bile çalışmıyor. ve Mrs. Mr. üstelik evliliği Hansine'den bile çok istiyor. Mrs. her zamanki gibi yakıldı hiç şüphesiz savaşı siperde savaşmak yerine savaş tutsağı olarak geçirdiği için. bu ad da Almanca Klein'dan geliyor. Cline'ın büyükdedesi yüz yıl önce buraya göçen bir Alman. pek bir şey bilmiyor demektir. ne var ki savaş sırasında insanlar sokakta hâlâ onun ardından bağırıyorlardı. Đlginç olanı. Eğer her şeyin kırk yaşında bittiğini sanıyorsa. üstelik düğün gününü de belirlediler. Cropper demiryollarındaki işine dönüp iyi para kazanmaya başladı. Öyle sanıyorum ki. Cline. Sadece eskiden çok korktuğu Rasmus'a karşı biraz terbiyeli. Ne demek istediğimi anladı. Ne yapalım. Cline ellerini çırparak kocasına -çok fazla içmişti. "Neden gelecek şubat?" dedim. Her neyse. oysa artık dul değil. Sanki isteyip istememekle ilgiliymiş gibi. kayserin de yakalanarak idam edilmesi gerektiğini söyledi. Housman.Bu evlilikten ne beklediğine bağlı." Güldüm. Mrs. bacağımın büyük bölümü gözüküyordu. Döneli iki ay oldu. evlenmeden önce kırkına girecek. . artık korkacak pek fazla bir şey olmadığını düşünüyor.

ben hiç âşık olmadığım için mi. "Bir gece uyu ve duygularına yarın sabah yeniden bak" dedim kendi kendime. Dürüst olmak kolay değil. ilk konuştuğum dil -hâlâ Dickens'larımı Danca okuyorum. Başlangıçta ben de bir aşk evliliği yaşayacağımı sanmıştım. Mektubun amacı da buydu.Mogens ve Knud limon suyuna batırılan kalemle yazılanların okunabilmesi için kâğıdın ısıtılması gerektiğini öğretmişlerdi. Tarih 1 temmuz 1916'ydı. . . dürüstlük kâğıt üzerinde de olsa güç. Gerekirse bir hafta bekleyebilir.Neden? diye sordum. Elinden geleni yaptığını söyledim. Çavuş. Victoria Nişanı alanlardan çoğu savaştan dönemedi. Eskiden. Mektubu gösterdiğimde Rasmus "Onu görmek istemiyorum" dedi. bana herhangi bir başkasından çok daha yakın olan. ama evlilik hızlı bir düş kırıklığı ve uzun. yine de tek bir kelime bile okuyamayacaklar. Jack'in hayatını kurtarmış olsaydı. Örneğin. Bu gerçekten de ilginç. ama Rasmus her zamanki mantıksızlığı ve anlayışsızlığıyla "Elinden gelen yeterli değildi" dedi. Evlilik bir aşk hikâyesi olabilir.1 ekim 1919 Mogens'i iki siper arasından alıp taşıyan adamın mektubunu üçüncü kez okudum. demek ki Duke şanslı. gerçekten de saygıdeğer kadınların aşk evliliği yaşamaları gerekir. o çavuş subaylardan birini aramaya çıkmıştı. Benimki bundan da gizli. çünkü Đngilizler günlüğümü istedikleri kadar şömineye tutsunlar. beklemeden çavuşa bir mektup yazar ve hemen gelmesini isterdim ama artık genç değilim ve düşüncelerin üzerinden bir gece geçmesinin değerini öğrendim. benim olan. Duke yaptıklarının karşılığında Victoria Nişanı ile ödüllendirildi. 15 kasım 1919 Merak ediyorum. ama görebildiğim kadarıyla basit bir biri için oldukça iyi yazılmış bir mektup. aşk yaşadığı için Hansine'ye karşı acımasız davranıyorum? Bunu yazmak için oldukça gayret göstermem gerekti. subayın cesedini bulmadan önce beş yaralıyı Đngiliz mevzilerinin gerisine. -bu nedenle onu düşünmeye başladım. Tabiî Đngilizce'yi henüz yeterince değerlendiremiyorum. Çavuş E. Taşıdıklarından biri de Mogens'miş. H. buradan fazla uzak değil. o zaman başka olurdu.bunun çocuğum Mogens'in kullandığı gizli dil gibi olduğunu bilmek. Tekrar okuyabiliyor ve acısını yeniden duyuyorsun.Mogens hakkında bildiklerini anlatmak için kendini eve davet ettirdi. âşık Cropper'ın Hansine'ye yazdıklarından çok farklı. söylenen bir söz gibi uçup gitmiyor. Yazıldığında. Danca yazmak. gençliğimde olsa. güvenliğe taşımıştı. yavaş bir iniş oldu. Oturduğu yer Leyton.

gerçek bir asker. Onu neden üniformalı bekliyordum bilmiyorum. granit gibi. yakından baktığımda tarif edemediğim -tarif etmeye cesaret edemediğim. Koyu renk takım elbise. Ben söyleyene kadar oturmadı. Emily çay tepsisini getirdi. onun işitmemesi gereken şeyler duyacağımı düşünüyordum. Bana "madam" dedi. Cropper ya da en azından bir beyefendi olan Mr. Hansine izinliydi. Hiç takmıyormuş. beni buraya kabul etmekle büyük incelik gösterdiniz. Pirinç çaydanlığı alarak çayı kendim hazırladım. Elimi iki elinin arasına tuttu.bir özlem duygusuyla dolduğumu buraya yazabilirim. Ama bu dünyada bunu yapamam. . Rasmus bunu duyunca. sonra bana yine "Madam" dedi. bir insanın ulaşabileceği en üst onura sahip oldunuz. neden bilmem. 30 kasım 1919 Çavuş Duke bugün beni görmeye geldi. yine de onun uşak ruhlu biri olmadığını hissettim. Dönüp lacivert eteğimi ve tığ işi bluzumu giydim. şaşırdım. minicik kıvılcım dolu. Mogens için yas elbisesi giymememe rağmen. Açık renk saçlı. çok saygılıydı. Mogens'i savaştan önce de tanıyıp tanımadığını sordum. seni ya da seni sevgili olarak seçebilirdim" diyorum. Daha sonra kendi kendime ne yapmakta olduğumu sordum." Daha sonra da "Bu küçük hanımla oturup ağabeyi hakkında konuştuk. daha uygun ve daha seçkin görünüyor. Üst katta giyiniyordum." Swanny'yi odasına gönderdim. Bana Victoria Nişanınızı göstermeyecek misiniz? Düşünün bir kere. Onu çaya bekliyordum. Bana baktığı için onu bağışlamamı istedi. çoğundan daha cesur çıkan bu sıradan işçiye doğru olmayan bir görüntü vermeye çalıştığımı düşündüm. Cline gibilerine. Gözleri ama düz gri değil.Mrs. "Madam. başka bir zamanda ya da düşte yaşasaydım. başka kimseye değil. Savaş bitti. Westerby demelisiniz. dedim. Genellikle insanların gözlerinin renginin farkına varmam. ama onunkileri gördüm. Önce siyah elbisemi çıkarmamanın daha doğru olacağını düşündüm. Benimkiler kadar renkli değiller! Onun gözlerinin rengini daha konuşmaya başlamadan bile önce fark ettim. Tek mücevher olarak da kelebekli broşumu taktım. "Başka bir dünyada. Genellikle bunu sadece çok özel konuklar için yaparım. yapmayı aklımdan bile geçiremem. Kendi kendime. gözlerinin ne renk olduğunu söyleyemem. kapı çalındığında o açtı. getirmemiş. saten bantlı siyah ipeklimi giydim. çok daha yaşlı bir hanımla karşılaşmayı bekliyormuş.Bu nedenle hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan. çok önemli birisi oldunuz. Ona doğru yürüyüp elimi uzattım. bu adama. Cropper'dan bile daha yakışıklıydı. Ben kendime ait olduğum gibi o da sadece kendine ait birisi. erken geldi. uzun boylu. savaşın bittiğine inandığını. Swanny hâlâ kızamık nedeniyle evde. Onları yıllardır tanısam da. . ama anlaşılan Almanların karşı saldırıya geçtiklerini söyledi. sert ve çok yüksek yakalıklı bir gömlek giyip siyah kravat takmıştı. Zavallı küçük Swanny Alman kızamığına yakalandı.

evlerinde oturan insanların gözlerinin önüne getirdiklerine hiç benzemiyor. cesedi Alman dikenli tellerine takılı durumda bulmuş. Đki mevzi arasındaki bölgeye emireri ölen genç bir subayı. birbirleriyle sık sık sohbet ettiklerini anlattı. "Nazik konuşmalarda yüzünüze bakabilirim. ne kadarım bildiğimi sordu. mayına basıp ölmüş. gerçeklerden kaçmaktansa. Ya olaylardan kaçmayı becerenlerdensinizdir ya da değil. Eğer bilselerdi. Son günü. acı çekmeden öldüğünü anlattığını söyledim. O granit gözlerini bana dikmişti. dil farklılığından. büyük bir tevazuyla. bilmek isterdim. Quigley'yi ararken." Sonra ailemizdeki adlardan. üzerime ateş açtılar. Ne var ki bilmeleri. dedi. Gözlerinin içine bakıyordum. bakışlarını kaçırdı. Her ikimizi de yer yaygısına yatırarak sürükleyen. Đsimler hakkındaki bu sohbet bizi o günün amacından uzaklaştırıyordu. neden bilmem. zaten o yüzden Jack'e takılıp sendeledim. daha sonra kucakladım ama bu kadarı Almanlar için fazlaydı. bir av partisinden sonra ölü kuşları toplayan birinin rahatlığıyla anlattı. yeni bir ülkeye gelip uyum sağlamanın ne kadar güç olduğundan söz ettim. . çoğu kadınların söylediklerine kulak bile vermez.Moans mı? dedi. . Ama böyle pazarlıklar yapılamıyor. aklı başında bir çocuktu. Londra'da birbirlerine çok yakın oturmalarını öğrenmeleri olmuş. Mogens'in hemen. okuduklarıma fazla inanmadığımı da ekledim. Mataramdan bir yudum su içirdim.Onu tanımış mıydınız? Daha önce nasıldı. dedi. hiçbir şey saklamadan anlatmanızı istiyorum. . Oldukça neşeliydi. Rasmus'un istediği . Galiba ilk kez orada Mogens adının Đngiliz kulağına ne kadar saçma geldiğini anladım. onları karşında görmeyi tercih ederim. Mutsuzla öleceğimi de bilsem. Aralarındaki bağı oluşturan. . aynı dönemlerde hemen yanımızda da arkadaşlarının da oturduğunu anlatmış. Sanki söylediklerime önem veriyormuş gibi dikkatle dinledi. "Jack" dedim.Bana hiç ateş etmediler dedi. böyle erkeklere alışık değilim. Ne var ki daha Quigley'yi bulamadan birbiri ardından başka yaralılara rastlamış. Sormamayı becerebilmek için hayatımdan on sene verebilirdim. . benden çok daha cesur bir başkasıydı. Şafağa doğru Quigley'yi. Sonra birbirlerini yakından tanıdıklarını. konuya geri döndüm.Savaş. Mogens ona bin dokuz yüz beşte Đngiltere'ye ilk geldiğimiz sırada Hackney'de oturduğumuzu anlatıp. çünkü Mogens'in anlattığı yeri iyi bildiğini. yerini Çavuş da bunun bir tesadüf olduğunu. onu orada bırakıp düşmanın gözü önünde geri dönmüş.Ne yaptınız? dedim. Quigley adındaki bir asteğmeni bulmak için girdiğini söyledi. kolumdan vuruldum. Belki de gözlerine inanamadılar. ama size gerçekleri anlattığımda bakışlarımızın karşılaşması uygun olmaz" der gibiydi. "Annesinden başka herkes ona Jack derdi.Bu yüzden bana o gece olanları. Somme'daki 1 temmuz gününü anlatmasını istedim. her seferinde de onları Đngiliz mevzilerine taşımayı başarmış. Sanki bana.. Bütün bunları sanki hiç önemli değilmiş gibi. politikacıların işine gelmez. Yüzbaşı Perry'nin mektup yazdığını. bir daha savaş olmazdı.

tatlı bir pembe gri mermer rengi almıştı. dedim. Amerika'dan dönüp doğruca Swanny'ye gidip defterleri gördüğümde. hâlâ yaşıyordu. bu adam oğlumun hayatını kurtarmaya çalıştı. Deli miyim? Giderken. ilk ciltleri çevirme denemelerine başlamış. o zaman yine konuşuruz. Đnsanları hiç anlayamayacağım. Yazamam. onluk diziler halinde üst üste koydu. Swanny bütün günlükleri okumuş.Mogens o sırada hayattaydı. Düşündüm. Kapakları çıkmayan lekelerden dolayı mozaik gibiydi. On sekizinci bölüm Swanny ıslak bir bezle kapaklarını sildi. "Mogens iki gün sonra Le Havre'da Quai d'Escale Hastanesi'nde öldü. Kurutulmuş olmalarına rağmen. Rutubet içinde kalmış eski defterlere uygulanacak en doğru yöntem bu mudur bilmiyorum. dedi . yine de Mogens'i kurtarmak için kendi hayatım tehlikeye attı.Yine gelir misiniz? diye sordum. elimi uzattım. Söyledi." Çavuş ağlamamı bekledi. Neden? Akrabası değildi. değil mi? . iste kendini batırabilir. değerleri hakkında da fikir sahibi olmuştu. Danca bilenler için Asta'nın yazısı . Daha önce hiçbir erkek elimi öpmemişti. ama burada işe yaradı.Size Yüzbaşı Perry"nin söylediklerini söyleyebilirim. . istediğimi sandığımı da duydum. Elimi tutup dudaklarına götürdü.Bana doğruyu söyleyin. bunun hakkında konuşmam bile ama ne olduğumdan ve ne yaptığımdan ben sorumluyum. hâlâ küf kokuyorlardı.işi. Elime tutuşturduklarına defter değil de eşya olarak baktığımı hatırlıyorum. Ağlamam. Yuttuğum çay tekrar boğazıma gelip safrayla karışacak kadar midem bulanıyordu. hepsinin tepesine telefon rehberleri yerleştirdi ve sıcak bir yerde korudu. onunla konuşmak istiyordum. buna rağmen sordum: . Burayı çabuk geçmek ve yazmamak daha iyi olacak. Geleceğini söyledi. Bilmek istiyordum. onu uzun zamandan beri de tanımıyordu. Onunla yeniden Mogens'i konuşmak istemiyordum. Ağlamadım.

öyle değil mi? Başka nedenler de olabilir. Defleri bütün o basamaklardan yukarı taşımayı göze alamamış.bu günlükleri bulup gülünç olduklarını düşüneceğinden korktu. sadece Danca'nın bir çeşit şifre gibi olduğundan bahsediyor. O kadar da değil. Saçmalıyor muyum? Ona söylemedim ama.Bunlar araba sundurmasındaydı dedi Swanny. Yüzü biraz kızardı. . Doğal bir yazar olduğu için günlük tuttu. bitmişlerdi. annesinin özel hayatına dalmanın hiçbir açıklanabilir yanı olamazdı. Jack. Kendisini haklı çıkarmak zorundaydı. hani hep okumak isteyip de bir türlü bulamadığın bir romanı okumak gibi. Başka nedenler olduğundan eminim. aralarında birinci defteri görmedim. kapalı birer defter gibi kalmışlardı.Okumaya başladım. . bütün yaşamı boyunca kendinden başka kimseye önem vermeyen Mor'a pek benzemiyordu. sanırım çoğu günlükçü gibi.Sanırım haklısın. . dedi Swanny. günlükler artık işine yaramayacaklardı. Swanny kendi ismini görünce. Eski elbiselerinden nasıl kurtulduğunu hatırlar mısın? Buraya .okunaklıydı. biraz rahatlamış bir sesle. . Mor ömrü boyunca pasaktan nefret etti.Ve senin hakkında neler dediğine baktın? . Onları yakmak istemesinin çok daha sade ve anlaşılır bir nedeni olabilirdi.Bunları okumamın doğru olup olmayacağını bilemedim. içlerinde başkalarının okumasını istemediği şeyler olmalı" diye düşündüm. Ne olduğunu tahmin edebiliyorum. Belki de ona çok derin bakıyordum. daha sonra da okumakta kendimi alamadım. "Belki insanların kendisiyle alay etmelerini istemediği için günlükleri yakmak istemiştir" diye düşündüm. Swanny'ye defterleri okuyup okumadığını gerçekten merak edip sordum. Hansine okuma bilmiyordu. Orada burada bir iki kelimeden fazlasını anlamadım. sundurmadaki raflara yerleştirip unutmuş. içini hastalıklı bir heyecanın sardığını düşünüyorum. Ken ve ben bu konuda son derecede dikkatliydik. Daha ilk sayfalarda Far'ın. . Hangi yılların defterlerine baktığımı şimdi hatırlamıyorum. Ann. Aynı bir roman okumak gibi. yazdıklarını okumasını istemediğini anlatıyor. Yalnız Mor yazdıklarını insanların okumasını istemediği konusunda çok az şey söylüyor.Kendi adıma rastladım. günlükte doğumuyla ilgili bir şeyler olup olmadığını merak etmiş olmalıydı. yeni paragraf fikrinden nefret etmiş olması da özel bir güçlük oluşturmuyordu. Kendi kendime. . ama gördüğüm defterde eksik ya da yırtık sayfa yoktu. oysa ateşin söndüğünü söylediği gün. Ama bu kesin değil. Swanny'nin anlattığı.Tam ona göre şey. ruhunun sıkıntılarını hafifletmek için bir kenara yazdı. Torben'in National Geographic'leriyle birlikte raflarda. işlerini tamamlamış. Kendi kendime. O tarihi. Hani bahçıvanın bana Mor'un bazı kâğıtlar yakmak istediğini. Ne olursa olsun. "Eğer Mor bunları yakmak istediyse. Yüzü kızardı. Böyleleri geleceğin yargısıyla ilgilenmez. Belki de öldükten sonra başkalarının –sen veya ben. Elimdeki defter çekicilikten o kadar uzaktı ki. günün olaylarını. temmuz 1905'teki o tarihi gördüğünde. Her gün böyle yazarlardan yüzlercesini psikiyatr kanepelerinde görüyoruz.

tanıtım. reklam demek olduğunu anlatmaya başladım.Evet tabiî. bakışları açık ve dürüsttü. . birkaç yüz kopya? Bunun ne kadar pahalı olacağını. benim doğumumdan önce başlayanı. Doğruca gözlerimin içine bakıyordu. Ona hâlâ evi satıp taşınmayı düşünüp düşünmediğini sorduğumda.taşınırken. onu görünürde çok pahalı macerasından vazgeçirmeye çalışmamak gerektiğini anladım. Belki de çok zekice davrandım. Biliyorsun. Bunu karşılayabilirim. Gençleşmişti. yüzüme inanamıyormuş gibi baktı. Günlüklerin ileride basılabileceklerini aklından bile geçirmemiştir. düşündüğüm de çıktı. . harcayacağı para Asta'nın bıraktığı para olacaktı. . şimdi onunla meşgul. iyi kahvenin kokusu mu? " sözlerini duyduğunu söyledi. Çevirmen Margrethe Cooper adlı bir kadındı. ama her şey eskisi gibi görünüyordu. dedi bugün. Yüzüme hevesle baktı. Yayınevi aracılığıyla bir mektup yazıp ilk günlüğü çevirip çeviremeyeceğini sordum. Swanny'nin yapmaktan vazgeçtiğini yapmaya. Açıklamalar konusunda tek bir söz bile etmedi. High Hill Kitabevi'ne gidip Danca'dan çevrilmiş birine rastlayana kadar bütün kitaplarını taradım. hayatla yeniden ilgilenmeye başlamasını sağlamıştı. Đki hafta boyunca onun yanında kaldım. Basılmak mı? diye sordum. Belki de aradığı cevabı bulacağını da düşünüyordu. o eşyalar için istediği kadar yerimiz vardı. promosyon. . neredeyse bütün eşyasını sattı.Oh. söylediklerimi hiç dinlememişti. daireyi satıp başka yere taşınmaya karar vermem hayaletleri kovmama yardımcı oldu. Bazı şeylerin basılması pek kolay olmuyor. Yüzünde endişe ya da gerginlik yoktu. Đşte o zaman. daha çok satış. Sadece bir tane Danca'dan çevirisi vardı. Ben Amerika'ya gitmeden öncekine oranla çok daha mutlu görünüyordu. Günlükleri de odayı doldurdukları için yakmaya kalktı.Bir sürü nedenden. Yine de kökleri ve bir zamanlar onun için bir tutku haline dönüşen araştırma konusunda tek bir söz etmedi. Eve. Sanki tamamıyla ikna olmuş.Gerçek bir çevirmen buldum. tüm Westerby kadınlarının saklayacak bir şeyleri olduğunda baktıkları gibi. ben şahsen demek. Ann. neden olmasın? . Sözümü kesti. O nedenle ilk günlük. o zaman evi satma fikrinin aklından sadece bir an geçip kaybolduğunu anladım. burada değil. yeterince param var. Kendi kendime burada uzun süre kalmayacağımı. dağıtım. kitap yayımlamanın sadece kitabı basıp bir şömiz içine koymak olmadığını. oysa Tanrı şahittir. Sürekli olarak Asta'dan bahsetti. Büyük bir hakarete uğramış gibiydi. Hangi eşyalardan kurtulmuştu bilemiyorum. istedim. zaman zaman merdivenlerde ayak seslerini ya da "Bu duyduğum. o nedenle buraya alışmak zorunda olmadığımı düşünüyordum. Eğer günlükleri basmak çok pahalıya mal olursa. annesinin günlüklerini yayımlama hakkı konusunda kimsenin bir şüphesi kalmadığına inanmış gibi gülümsedi. Bir keresinde yüzümü odadaki bir çekmeceye daldırıp Asta kokusunu duymamı istedi. Batı Hampstead'de o zamanlar bana ait olan daireye dönüp Daniel'in hayaletlerini karşılamaya hazırlandım. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olduğunu düşündüm. Bu macera ona iyi geliyordu.

Ancak daha adımımı hole atıp ışıkları yakmaya başladığımda. burada olmaları gerektiğini düşündüm. Sellway gelmeden önce defterleri aşağıya indirmeye karar verdim. Hepsini aşağıya taşımak için. küçük minder ve masa örtüleri olarak görünen şeyler birdenbire onun hayatıyla dolu eşyalar olmuştu. Beklediğimden ağır. Üstelik defterlerin başka bir yere. evin sükûnetini ve sevimliliğini gördüm. Önümüzdeki Noel'de de yeni bir tabak gelecekti. benim için emlakçının hiçbir zaman tahmin edemeyeceği kadar önemliydi. Elkins'in evi temizlemeye vakit bulamamış olabileceğinden endişe ederek erken gittim. Gördüğüm o yüzün kime ait olduğunu. Masada boş çekmece. Bir ağaç dalına oturmuş. bir banka kasasında daha güvencede olacakları kesindi. evin ısınmamış olabileceğinden ya da Mrs. apayrı biri olmuştu. ama yine de bu fazla oda. tamamen değişik. o da sırtını bana dönmüş oturuyordu. gündelik hayatını sayısız sayfaya dökmeye alışmış bir kadının elinden çıkmıştı. o merdivenleri dörder kere çıkıp inmem gerekti. Odalardaki eşyayı çıkarıp taşınmak için kutulara ve torbalara yerleştirirken. tozdan ırak bir yere konulması gerektiğini de düşünüyordum. bana döndüğünde gördüğüm. porselen çiçeklerden yapılmış bir sehpa üzerinde oturan. günlükleri kim çalardı ki? Bu günlükleri çalan her kimse. O zaman günlüklerin yukarıda değil. hatırladığımdan da çoktular ya da ben altmış üç defterden her birinin ne kadar ağır olduğunu unutmuştum. duvarda boş bir raf yoktu. onlardan nasıl yararlanırdı? Swanny çalışma odasını Torben öldüğünde değil -o zaman çalışma odasında yapabileceği fazla bir şey yoktu. kenarlar. her şeyin eskiden de olduğu gibi kusursuzluğunu. gözüme daha değişik gönündüler. O ana kadar zevkli bir dikişle hazırlanmış minyatür perdeler. Holdeki masanın üzerinde duran Chelsea saati durmuştu. günlükleri. bebek evi bütün odayı doldurdu. Işığın yansıdığı her yer. Willow Caddesi'ne altı buçukta gelecekti. Sanki Swanny'nin evinde bir odaya girmiştim.Camden Town'daki daireyi almamın tek nedeni bebek evini koyabileceğim fazladan bir odası olması değildi. yüzeyler pırıl pırıl parlıyordu. Duvardaki son Bing ve Grfndahl Noel tabağı 1987 tarihini taşıyordu. bebek evi için bütün yaptıklarını da daha ilginç hale soktu. ama bulamadım. Paul Sellway. gözden uzak. Bütün bunlar onu artık bebek evi yapıcısının karısı Asta. Küçükken bu saati üzerindeki iki heykelcik. onları nereye koymam gerektiğini düşündüm. daha doğrusu günlüklerinin çokluğunun ona ayrı bir boyut kazandırmış ve gizli bir hayatı olan bir kadın haline getirmiş olması. Zamanı geldiğinde. odadaki hava holdeki gibi sıcak olmasına karşın radyatörü açtım. Torben'in . Asta'nın ölmüş olması. kimin yüzü olabileceğini çok düşündüm. Şimdi küçük yuvarlak kadran üzerindeki yaldızlı kollar (pırıl pırıl parlayan şeylerden ikisi) saat tam on ikiyi on geçe durmuştu. başka bir kadının yüzüydü. Çalışma odasına girdiğimde. Đyi ama. olmaktan çıkarmış. Etraf tertemizdi. ama her düzgün ev gibi burada da belirgin bir koku yoktu.günlükleri çevirmeye başlar başlamaz kullanmaya başladı. yeşil kaftanlı ve türbanlı sultanla. uzaktaki kentin gölgesine bakan iki karganın bulunduğu ilk tabağın kenarında juleaften (Noel Akşamı) 1899 yazılıydı. belki de Dickens okuyordu. Anlaşılan Swanny her akşam saati kuruyordu. yalnız onun için peçesini kaldıran odalık nedeniyle çok severdim. ısının güzel bir yaz günü ayarında olduğunu hissettim. Onlar dikişten bulabildiği boş anlarda tamamen değişik bir iş yapan. Paul Sellway'i buraya almaya karar verdim. Günlüklerin geçmiş ve gelecek değerleri düşünüldüğünde. Altmış üçü de aşağıya gelince.

Sonra anladım. Hansine'yi hiç tanımamakla birlikte fotoğraflarını görmüştüm. Roper adı. Rasmus'tan olup 28 temmuzda Lavender Grove'da Asta'nın vücudundan doğduğunu okumuştu. kapı çalındı. Lamson. Alfred Eighteen Roper. Oscar Slater. Yoksa yaşadığı tam bir düşkırıklığı. çünkü içlerinde onun adı vardı. Kendini iddialı hissettiğini söylemişti. Yeşil sırtlı kitabı karıştırarak Roper hakkında bir şeyler. çeviri işinden keyif aldı. Bir tek kitap. Yine de Roper adının günlükte sadece bir kez geçtiğinden emindim. Peki öyleyse. annesinin 1905'te yazdığı ve o dönemde yaşadıklarıyla ilgili notlar okumuştu. her şeyi el yazısıyla kaydettiği sırada mı bulmuştu? Daha önce olmalıydı. uzun boylu bir adam bekliyordum. Cary'nin bana verdiğinden çok daha iyi durumdaydı. önce el yazısı çeviriyi. Paul Sellway. Daktiloyu kullanmayı öğrendiğinde. Okuduğu notlar doğrudan kendisiyle ilgiliydi. raftaki kitaplar arasında Penguin cinayet serisini gösteren yeşil sırtı gördüm. sonra düzeltilmiş çeviriyi. Westerby. Daha doğrusu. ben Amerika'dan dönmeden de önce. Sayfa köşeleri kıvrılmamıştı. Açık renk saçlı. boşalacak yerlere de günlükleri yerleştirmeyi düşünürken. bir not hatta altı çizilmiş bir satır arıyordum ki. sayfaları karıştırırken Navarino Caddesi'nden ve Roper adından söz edildiğini görmüş. Hawarvey Crippen. kapaktaki kolajın izi belli belirsiz görülüyordu: Madeleine Smith. en sonunda da baskıyı okumuş. temmuz 1966. O bölümlerde Swanny. orada bulunan kitapları bir yere kaldırmayı. 28 temmuzu gösteren sayfada (ya da belki 29 ya da 30'unda) gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu. Torben'in kitapları demek gerekir. Daha kitabı raftan indirmeden adını tahmin edebiliyordum. kaçınılmaz bir biçimde açıklamaların bulunduğu sayfaya yaklaşmaya başladım. Asta bunamıştı. kenarı kıvrılmış bir sayfa. Masaya oturdum. . Swanny ve Torben aldıkları her kitabın ikinci sayfasına adlarını ve günün tarihini yazarlardı. Artık kimse bu eski usul alışkanlığı sürdürmüyor. rahatlamadan gelen bir amaçsızlık mıydı? Birden Torben'in başından beri haklı olduğunu anlamış olabileceğini düşündüm. açık mavi gözleri ve uzun üst dudaklarıyla o yumuşak Danimarkalı yüzlerinden birini. Sorusunun cevabını yoksa daktiloyu almadan önce. Alfred ve Lizzie Roper hakkında çok daha ayrıntılı şeyler. Swanny'yi uyaran bölümler. Elimdeki kopya. Asta'nın günlüklerinde de gördüğü bir addı. o beş sayfa neden yırtılmıştı? Karşımdaki raflara bakarak. Burada oturup on yıldan beri sorduğu sorunun cevabım birdenbire bulmuştu. Dr. hiçbir bağlantı kuramamıştım.çalışma masası onun çalışma masası oldu. Yeşil sırtlı Penguin'in içine baktım ve başlığın hemen üzerinde Asta'nın el yazısını gördüm: A. B. kendimi Swanny'nin yerine koymaya çalışarak ilk günlüğün sayfalarını çevirmeye. bir daktilo alıp kendi kendine üç parmakla yazmayı öğrenmeye başladı. buna karşın Cary bana Roper adından söz ettiğinde. defterdekileri Olivetti'de Đngilizce'ye çevirdi. Bir süre sonra kayıp Edith'e gelmiş olmalıydı. Buck Ruxton. Günlüklerin bu ilk cildini üç kez. kitabı okumaya girişmişti. Swanny'nin evindeki cinayet kitapları karton kapaklı iki Agatha Christie ile A. Her sabah saat tam onda çalışma masasına oturup Asta'nın günlüğünü yanına koydu. Mason'un The House of the Arrow'uydu. sonunda da bunun en kolay ve en hızlı yol olduğuna karar verdi. Anlaşılan Swanny bu kitabı Asta'nın eşyaları arasında bulmuştu. o yırtık sayfalardaydı. W. Asta düş görüyor ya da hikâye uyduruyordu. E. Cary haklıydı.

Annem bundan nefret ederdi. dedi.Stockholm Sanat Müzesi'nde buna çok benzeyen bir tablo var. Ötekinde köpek yok. Swanny'nin duvarındaki resmin Stockholm'dekinin eşi olamayacağını. Anneannem uzun süre hizmetçilik yapmıştı.özellikle de önlük ve keple göründüğü fotoğrafları. Đrlandalı derdim. Hayatımda ilk kez kendi evimden gurur duymanın keyfini yaşıyordum. Ona hep takıldı. O zamanlar Torben'in söylediklerini biraz züppe bulmuştum. Swanny'nin evinde renkler sadece süslerde ve tablolardadır. Đlk bakışta bunun eşi sandım ama değil. ama bunları hatırlayabiliyorum. Eğer benden milliyetini tahmin etmemi isteselerdi. yerine ikinci bir kayın ağacı var. hazır buradayken fotoğraflara da bakmak istersiniz" dedim.. .. inceleyebilmek için bir adım yaklaştığını gördüm. Evet. seçimimi hiç unutmadı. kapıyı öyle açacağını falan söylerdi. . sanıyorum anneannem de bunu kullandı. belki de onu görmekten kaynaklanan heyecan gururumu bastırmıştı. Anneannem eski üniformalarından birini giyeceğini. . O bundan bahsetmekten de hoşlanırdı. O zamanlar küçüktüm. keskin çenesine ve dalgalı sık siyah saçlarına sahipti. Nedenini sordum. aşağı yukarı yirmi yıl. Torben'in duvarlarına röprodüksiyon asmayacağını söylediği bilinirdi. dedi. sarışın bir kadın olduğunu anlatmıştı. Ona katılmaktan kendimi alamadım. "Gelin. kepini kolalayacağını. Yine de onu doğrudan çalışma odasına almak bana biraz kaba geldi. Ne de olsa gençliği.Neden gülüyorsunuz? . Annem seçtiğim konuyu öğrendiğinde hiç mutlu olmamıştı. "Anneannenizin bir sürü resmi var. günlükleri görebileceğim düşüncesi beni heyecanlandırdı. Çok içten. Yoksa altın ve gümüşün parlaması dışında her yer soluk ya da karanlıktır. Ona bir içki verdim ve "Düşündüm de. demek istiyorum. orijinal olduğunu söylemedim. Bu nedenle Paul Sellway'in hayalindeki Hansine'ye ve kızına benzeyeceğine inanmıştım. Swanny de bana Joan Sellway'in uzun boylu.Bir tanesi öyle. bir şeyler içelim" dedim. Gerçekten de öyleydi.Doktora tezimi Strindberg. Hizmetçi üniformasıyla mı? Biraz şaşırdım.Biraz erken geldim. Demek istiyorum ki iyi bir fotoğraf çıkması için o kıyafeti benim anneannem sizin anneannenize giydirmiş. . Bir Đrlandalının ağzına. Üstelik onun da komik bir kılık olduğunu sanıyorum. Kahkahalarla güldü. bir hizmetçinin kızı olmaktan utanırdı. kahkahalar arasında gülünç bir soru sordum: . burası benim evimdi. Cary'yi buraya getirdiğimde bunun pek bilincine varmamıştım. Paul Sellway peşimden oturma odasına girdiğinde beklenmedik ve çocukça bir gurur duydum. vahşi bakışlarına. Larsson'a baktığını. şimdi de aynı fikirdeyim. Esmer ve inceydi. çok bulaşıcı bir gülüştü. özellikle de Tjânstekvinnan's Son adlı otobiyografisi üzerine verdim.

Demek ki günlükleri okudunuz? . Günlüğün onun yanında güvende olacağından emindim. Ona Asta'nın ilk baskısından açılmamış bir kopya gösterdim.Banyodaki Gelinler. arsenik. Crippen gibi. günlüklere bir göz atabilir miyim? Paul günlüğü iki eliyle. Lekeler. Anladığım kadarıyla sıcak ve sevgi dolu olup olmadığını sorarken. annemle sürekli olarak çekişirlerdi. Daha doğrusu Carry'nin ne istediğini. Daha ayrıntılı ve kesin bir karşılaştırma istersem bunun biraz daha uzun sürebileceğini söyledi. Sonra söylediklerinden kuşkulandı. her neyse. Mogens ve Knud'la oyun oynayışını hayal ediyorsunuz. ters tepkileri hatırlattı. hem saygı hem de keyif belirtir bir biçimde tuttu. . beni yetişkinlerin arasındaki oyunda bir piyon gibi görmediğini hissediyordum. Hayır.Anlattıkları bana Swanny'nin Joan Sellway'i ziyaretini. Ondan hoşlanır mıydı? Gözümde canlandırdığım. Sanki uzun süredir beklediği Noel hediyesine sonunda kavuşmuş bir çocuk gibiydi. sayfalardaki kahverengilikler dikkatini çekti. nasıl bulunduklarını anlatınca kafasını inanmıyormuş gibi salladı. Asta'nın defterleri nasıl sakladığını. öyle değil mi? Sadece 1905 yılıyla ilgili olanı bile mi? Bir saat önce olsa. Bir zamanlar vardı. dedi.Roper adı size herhangi bir şey ifade ediyor mu? . -Benim karım yok.Çoğu insan sorduğumda. Ona Asta'nın Ünlü Duruşmalar kitabını da verdim. ama Asta'nın günlüklerinin ilk cildi yayımlandığından bu yana yok. Şimdi düşündükçe. babamın annesini çok daha fazla severdim. günlüklerin de doğruladığı sıcak anaç insan mıydı? . Anneannem annemi kızdırmaktan hoşlanırdı. yapacak başka şey olmadığını söylerken duyuyordum. dedi beklemeden.Özellikle sıcak ve sevgi dolu olduğunu sanmıyorum. kendimi tutamadım. bunun yapacağım en son şey olacağını söylerdim. defterde eksik olan sayfanın kitapta ve el yazısı çeviride de bulunmadığını doğruladı. . bunun tersini söylemek de mümkün. O kadar şaşırdım ki. Günlüğü alıp gitmesine izin vereceğimi sanmıyordu. bunu size söylemiştim. . benim tam olarak istemediğimi anlattım. Sanki bana daha çok insan muamelesi yaptığını. Bizimle birlikte otururdu. Ne de olsa elimde artık iki kopya vardı. zehirleyen biri. Paul Sellway'e Hansine'yi nasıl hatırladığını sordum. Swanny'nin mezarında dönmeye başladığı hissimi bastırmaya çalıştım.. eğer gerçekten almak zorundaysa.Tabiî. Oysa şimdi kendimi. Kitabı orijinalle karşılaştırdı. Şimdi bir sakıncası yoksa. O sırada ne isteyip ne istemediğimden de kesinlikle emin değildim. yalanlamasını. Anlattım. . dedi. çocuklardan hoşlanmadığını anlıyorum. "Hayır ama karım okudu" diyor. Ben büyükannemi.

Öyle özel bir davet falan değildi. Kimsenin harfleri tanıyamaması için mi? Böyle bir mektup yazmak. Asta geri adım atıp evlat edinme hikâyesini uydurduğunu söylerken. Swanny'nin kimliği hakkında ipuçları aradım.. çok fazla şaşmazdım. Görevini bilen biri olduğundan yakında görüşeceğimizden emindim. Asta'nın Hansine'yi azarlamaları. onun da anladığını anladım. -itiraf ya da ret. kim bilir neler hissetmiştir? Paul bana kitabı okuduğunu söylememiş olsaydı. anlattıklarının neredeyse mütevazi gibi görünen kötü niyetli yorumları sayfalardan geçip canımı acıtıncaya dek etimi çimdikledi. . bir dizi çocuğun doğmasına neden olmuşlardı. genellikle yediğimiz saat geçmişti. ikimiz de aç olduğumuzun farkındaydık. . ama bunu daha çok eski dostların birlikte yemeğe gitmeyi önerdikleri gibi yaptığını söylemem gerekir. Joan Sellway annesinin "bir çiftlik hayvanı gibi". Suratındaki gülümsemenin kaderine razı olmuş birinin tebessümü olmadığını görünce. Swanny'nin elinden mektubu kapmış. Asta belki de ölmeden önce Swanny'nin gerçeği öğrenmesini istediğinden mektup yollayarak da ilk kez söylemenin dayanılmaz yükünden kurtulmuştu. böylelikle de Asta seçeneklerini. dedim. Ya imzasız mektup? Tabiî Torben bu mektubu Asta'nın gönderdiğine inanıyordu. Rasmus'un yeni bebek konusundaki soruları ve bebeğin görünüşü hakkında söylediklerine. belki de gerçeği anlatıyordu. kendimi daha da kötü hissedeceğimi düşündüm ve yukarıda her kim varsa ona sessiz bir dua göndererek Paul'e günlükleri okuyan karılar konusundaki o salakça soruyu sorduğum için şükrettim. beni o akşam yemeğe çıkardığıydı. yine de bütün belgeleri kısa bir notla bana gönderse. Yine de kısa zamanda Asta'nın zehir dolu yargılarını hem orijinal metinde hem de Margrethe Cooper'ın çevirisinde okuyacaktı. hızla küçük küçük yırtarak yakmıştı. yine de bir tarafın diğerinden böylesine önemli bir gerçeği sakladığı bir ilişki bana çok itici geldi. haberi kendi vermeyeceğinden ikisi arasında çıkması kesin tartışma ertelenmiş. saklayacak bir şeyi olmayan birine oranla çok daha fazla yer ayırdığıydı. "şişman ve kırmızı suratlı" bir kadın. günlükleri karıştırıp Roper adını. Daha önce hiç evlenmedim. gelip diğerlerini almaya zorladığımı biliyordum. üstelik South End Green'de öyle fazla restoran da yoktu. bütün bu süre boyunca aynı yatağı paylaşmışlar. Daha da ötesi. Rahatsız oldum. O gece çok sonra oturup Asta'nın ilk bölümünü okuduğumda. tembel ve patronunun yanında bunayacak derecede aşağılık olarak tanımlandığını okuduğunda. Hayatımda Hansine'nin torunlarının Asta'nın kötülük dolu cümlelerini nasıl karşıladıklarını düşündüm. Swanny'ye gerçekleri anlatmanın çok dolambaçlı da olsa bir yoludur. Bunları düşünmek beni Swanny'nin belki de hayatının sonuna doğru vardığı sonuca yaklaştırdı. tek bulduğum Asta'nın.Çıkıp bir şeyler yiyelim mi? Mantomu alayım. birbirleriyle elli yılı aşkın bir süre evli kalmışlar. Yemeğe gitmeyi onun önerdiğini. O gece geç saatlere kadar uyumadım.Daha sonraki iki yılı kapsayan günlükleri de alabilir miyim? Đsteğini reddederek birinci cildi bitirdiğinde. paragöz.bir kez daha gözden geçirecek fırsatı bulmuştu. evlilik hakkında pek bir şey bilmiyorum. Bunlar benim büyükannem ve büyükbabamdı. Söylemem gereken şey. Asta. kitabın beni ne denli endişelendirdiğini görüp şaşırdım.

Bütün bunlar Swanny'ye cesaret verdi. uzun boyu. O çeviriyi sadece para için yapıyordu. Danca yazılmış kitapları da Đngiliz kitabevleri için Đngilizce'ye çevirdiğiydi. Ancak çok geçmeden önündekilerin sırada günlükler olmadığını. Belki de bunca zamandan sonra.Oysa sonunda. açık renk saçları ve teni. Swanny'ye anlattığına göre günlükler üzerinde çalışmasının nedeni bir taraftan Asta'nın söyledikleri karşısında hayranlığa düşmesi. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olarak. tıpkı Swanny gibi iki ana dil öğrenerek büyümüş. iki seçeneği de kullandı. aynı zamanda da her iki yönde çeviri yapabilecek kadar yetkin bir dilciydi. Đngilizce kitapları Danimarkalı yayıncılar için Danca'ya. Swanny'nin aksine -Swanny de bunu ilk itiraf eden olurdu. oysa . Mrs. Swanny'nin güzelliği. Asta'nın kır saçlı. Margrethe Copper'ın ilk taslaklarını görünce de çok heyecanlandı. Swanny'ye oldukça pahalıya patlamıştı. üç değişik Đskandinav dilinde çeviriler yapıyordu. Kendi kendine Morfar'ın ne bildiğini sormuş mudur? Günlüklerde Morfar'ın bir şeyler bildiğini gösteren hiçbir şey yok o kadar ki Asta'nın kendisi bile Morfar'ın Swanny'den nefret etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. bu hisse katlanmayı öğrenmişti. kalın kemikli atalarından da değil. ama Asta'nın ona ihanet etmesi düşünemeyeceği bir ihtimaldir. Swanny bunları kimden almıştı? Herhalde kendi kahverengi tenli. diğer taraftandan da çevirdiklerinin bir gün basılabileceğine gerçekten inanmasıydı.edebiyat konusunda gerçekten duyarlıydı. hatta belki de birkaç yılını zengin bir kadının kaprisi olarak adlandırdığına inandığım günlüklerle geçirmesi düşünülemezdi. Bir kez başladıktan sonra. Bir biçimde Swanny'nin kendi çocuğu olmadığını hissetmiş. Asta'nın annemin doğumu ve Morfar'ın ilk kız çocuğunu reddetmesiyle ilgili sözlerini okuduğunda neler hissettiğini hiç anlatmadı. kahverengi saçlı geniş ve kısa köylü ailesinden değil. her ikisinde de uzmanlaşmıştı. Tabiî o zamana kadar ona doğumuyla ilgili fikir veren beş sayfayı çoktan yırtınıştı. Cooper çok meşgul bir kadındı. sadece Danca değil. hatta kuvvetle şüphelenmiş olması muhtemeldir. çeviri yaptığı dillerdeki ritmi yakından bilirdi. devam etmesi gerektiğini düşünmüş ve Margrethe Cooper'dan 1905 ve 1914 arasındaki on günlüğü çevirmesini istemişti. Yine de hayatının birkaç ayını. onların hiçbiri yüz yetmiş santime bile erişememişti. Đşe başladığında. çilli. Bunun anlamı. örneğin üslup ve içerik açısından Torben'in kuzininin Sen-Petersburg günlüklerinden oldukça farklı olduğunu görmekte gecikmedi. On dokuzuncu bölüm Günlükleri çevirmek. bütün bunlar aleyhine kanıtlardı. yapacağı çevirinin basılacağını ya da basılmasının düşünüleceğini bile aklından geçirmediğini sanıyorum.

biri yüzyılın hemen başlarında Hackney pazarını. Resimlerden yarısı karakalem ve suluboyaydı. 1905 yılıyla ilgili olan. yayıncının kitaptaki resimleri takvimlerde. Kitabı okumayanlar bile en azından görmüşlerdir. Asta Westerby'nin kızı olmasına bağlıydı. üstelik artık dostu olan Margrethe Cooper da onu destekliyordu. yatak çarşaflarda. Asta her ne kadar yaşından büyük gösteriyor olsa da bu resmi. Daha sonraki davranışlarında doğumuyla ilgili spekülasyonun hâlâ hayatında önemli bir yer tuttuğunu gösterir belirtiler olsa da bu konudan bir daha hiç söz etmedi. O aralar Swanny Kopenhag'daydı. Swanny aynı yıl Londralı bir yayıncı bulduğunda. Astas Bog adıyla kitabı geniş format ve kusursuz resimlerle birlikte 1978 yılında yayımladı. ama bu resim birinci günlüğe uygun bir resim değildir. The Country Diary Edwardian Lady henüz yayımlanmamıştı. resimler Đngiliz baskısında da yer aldı. Kitabı görmeyenlerse reklamlarını dergilerde. Kitap ekimde yeniler için en uygun günlerde piyasaya çıkacaktı. Gerisi aile fotoğraflarıydı. çay peçetelerinde. Gelecekteki tüm başarısı. ölülerin de sözcüsü. Nackströmsgatan'da Berzelius adlı bir fotoğrafçının çektiği resminin yer aldığı bir madalyon vardı. Swanny'nin bütün bu soruları kendi kendine sorup sormadığını bilemem. kartlarda ve çanak çömlek üzerinde kullanmasına izin veren maddeleri yapılan mukaveleden çıkarmakta ısrar etmişti. annesinin kuzeni ve onun çocuğunu. Bodil ve Sigrid'i ziyaret ettiği sırada. bir rastlantıdan başka şey değildi. Reddedilmek. bir yer hazırlıyordu. Daha başlangıçtan beri günlüklere güveniyordu. Swanny'nin elindeki elyazmasına Danimarkalı Bir Kadının Günlüğü adını vermesi. yani yetmişli yaşlarda kendisi için dokunulmaz olması gereken bir rol. Gyldendal'in konuğu olarak orada Astas Bog baskısını tanıtmaya çalışıyordu. cesaretini kırmadı. saçı kıvırcık bir perçem dışında ensesinde toplanmıştır. Swanny özellikle kurnaz olmamakla birlikte. bunun sonucunda da Asta'nın Danca tuttuğu günlükler ilk okuyucularıyla anavatanında tanıştı. Glydendal. iki binden fazla satamayacağını düşünerek Swanny'nin isteklerini kabul etmekte pek sakınca görmemişlerdi. daha on dört yaşındayken çektirmiştir. fırın eldivenlerinde. Stockholm'de. Resimde V yakalı ipek elbisesini giymiş. bir diğeri de motorlu araba kıyafeti giymiş bir kadını gösteriyordu. Kaldı ki o dönemde. Yıl 1976'ydı. Ama Asta ona ihanet edemezdi. reçel kavanozlarında. Asta'yı daha fazla anlatmam gereksiz sanırım. çünkü doğumu ve evlat edinilmesiyle ilgili konuları benimle bir daha hiç konuşmadı. Yayıncılar kitabın bir kült oluşturması bir yana.Swanny daha on yedisinde bir yetmişi aşmıştı bile. Günlüklerin koruyucusu ve yayıncısı. ikinci yayıncı elindeki kopyayı ötekinden de daha uzun süre tutmuştu. Kapakta Asta'nın çok gençken. Geceyi o sıralar yeniden saygınlaşmaya başlayan depodan otele dönüştürülen bir binada geçirdi. mabedin bekçisi olacaktı. büyük çaba harcayarak eski bir Roneo makinesinde fotokopiler çekti. Benimle bile konuşmadığı bir konudan başkalarına bahsetmiş olması mümkün değildi. Asta onu kandırmış olamazdı. Danimarkalı yayıncı Gyldendal'i orijinallere bir göz atmaya ikna eden de oydu. burası Asta'nın . daha sonra Asta olarak tanınacak bölümü iki Đngiliz yayınevine gönderdi. Asta Westerby'nin kızı rolü. daha bir yıl yayımlanmayacaktı. her ikisinden de bir ret cevabı aldı. gazetelerde ya da büyük mağazaların vitrinlerinde seyretmiştir. aynı zamanda da yaşayanların sırdaşı.

Andersen'in Küçük Denizkızı heykelininin yanında resim çektirdi. Danimarkalıları tanıyordu. kendi büyük teyzesi Frederikke'nin oğlu. bütün bunların başını döndürmemesiydi. Roskilde'de Torben'in yeğeni ve kocasıyla birlikte bir hafta geçirdi. Boyunun uzunluğu. O da.hikâyelerinden birinde. Swanny'nin partileri bile kocasının arkadaşlarını eğlendirmek ve diplomatik ilişkilerini geliştirmek için verilirdi. Kopenhag'da. Aarhus'tan Odense'ye. Frederiksborg ve Fredensborg şatolarını. Yayıncısının halkla ilişkiler bölümü Swanny'yi çok sevmiş olmalıydı. güzel bacakları. Gerçekten de insanlara söylediği yaştan bile daha genç görünmektedir. Kendini ona adamış. Burada küçük bir abartı var: memnun olmayı öğrenen. Onlar Kopenhag dışına pek çıkmamışken şimdi Swanny bütün ülkeyi geziyor. dedi Observer'a. itaatkâr hatta köle olmuş. aranıyordu. en sevilen çocuk. her istediğini verip karşılığında yanında olması dışında bir şey beklememiş. yüksek topuklu ayakkabılar içine hapsettiği biçimli ayakları nedeniyle yaşından daha genç görünür. ne var ki hiçbir konuda fikrini alma zahmetine katlanmamıştı. özellikle de Torben'le tanıştığı sefer Danimarka'da üç ay kalmıştı. iyi eş olarak görülmüştü. Đlginç olanı. oradan da Helsingfr'e gidiyordu. Swanny Danca konuşabilen bir yabancıydı. sonra Torben'in. Yapmak istediği için. eğlenen ve mutlu bir kadının mektuplarıdır. Eğer karar ona bırakılsaydı. Böyle bir sonucu düşünde bile görmüş müydü? . Torben'le evlendiğinden beri hiç yapmadığı bir şeyi yapıp para da kazanıyordu. şimdiye kadar başka birisinin gölgesinde yaşamış olduğunun farkına vardı. sarhoş bir akrabanın barda karşısındakine bira şişesi fırlattığı ve geceyi karakolda geçirmek zorunda kaldığı Nyhavn'dı. Annesi ona çocuk muamelesi yapıyordu. Ne düşündüğünü hiç sormadı. Swanny için hiçbir yerel gazete bir mülakat vermeye değmeyecek kadar önemsiz olamazdı. yeni yeteneklerini keşfeden bir kadının mektupları. kendi için bir şeyler yapıyordu. o günden sonra günlüklerin her baskısının arka sayfasında bu fotoğraf yayımlandı. Onu televizyona çıkarırken dublaj yapmak ya da bir çevirmen bulundurmak zorunda değillerdi. Üstelik yaptıkları için onurlandırılıyor. elyazmalarını gönderdiğim yayıncılar . Swanny burada tüvit bir takım ve kraliçenin giydiğine benzer küçük keçe bir şapkayla görülür. saygı görüyor. her yere gidip her şeyi yapmaya hazırdı. Bana yazdığı iki ya da üç mektupta kendini eve dönmüş gibi hissettiğini söylüyordu. kendi kişisel hayatını onların eline bırakmıştı. Bana gönderdikleri. Odense'de Andersen'in evini gezdi. çocuğu olmadan ölmüştü. olmazsa olmaz çantası sol koluna asılıdır. Asta'nın ilk basımından sonra -daha sonraki baskılarda da görüleceği gibi. elimdekinin özel bir şey olduğunu anladım.gazeteciler ona ısrarla günlüklerin başarısının onu şaşırtıp şaşırtmadığını sormuşlardı. Torben de Asta da iyi niyetli despotlar olmalarına rağmen Swanny'yi bir çeşit boyunduruk altında tutmuşlardı. daha doğrusu Torben'in akrabalarını ziyaret etti. benim gibi. Önce Asta'nın.Daha ilk sayfayı okurken. ben daha ilk günden günlüklerin büyük bir başarıya ulaşacağından eminken. Tiyatroya ve operaya gitti. ama gerçekteyse burada bundan önce de uzun süre geçirmiş. ince bilekleri. kendi iradesine uyuyordu. O günden sonra Torben'le birlikte sık sık Danimarka'ya gitseler de hiçbirinde iki haftadan fazla kalmamışlardı. Swanny hiç zamanını deniz tarihi profesörü Aase Jfrgensen'le geçirmek ister miydi? Oysa şimdi kendi başına. Kuzenlerini. sonra yeniden Asta'nın gölgesinde. Kocası ise onu bir kaidenin üzerine yerleştirip tapmış. Sunday Times'a daha keskin bir dil kullanıyordu: "En çok şaşırdığım. dik ve ince vücudu. Swanny Danimarka'da iyi vakit geçirmişti.

üzerinde fiyat etiketi yoktu. ama kitap program için gönderilen promosyon kitabıydı. televizvonda neler izlediğini ve medyada en çok kimi beğendiğini açıklamak fırsatını kaçırmadı.Ben gençken. Swanny uzanıp kitabı aldı. bir de Asta'dan bahsetti. The Paston Letters. Daha önce duygusal roman ve sözde kaliteli dergilerle kısıtlı okuma alışkanlığı artık ünlü günlüklere yönelmişti: Pepys. Bilmiyordu. Bana bir kez bu ülkede ilk canlı radyo programına çıktığı gün çok gergin olduğunu anlatmıştı. Öyle sanıyorum ki. kadınlar yayıncılık yapmazdı. sadece Amerikalı yayıncısı için özel bir bölüm ve okuyucu mektupları. yarışmalarda jüriliğe. yabancı yayıncılar için ayrı bir bölüm. Anlattıkları "annem derdi ki. Her gün günlüklerin üzerinde çalışıyor. Evelyn ve The Journal of a Disappointed Man. Ama bütün bunlar daha sonrası içindi-1979'da Asta tüm kitabevi vitrinlerini süsler ve roman satış listesinde yukarıya tırmanıp nisanda bir numaraya çıkınca’ davetlerden çoğu mülakat isteyen gazete ve dergilerden geliyordu. . ama fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun. tatillerde nerelere gittiğini. buna değecektir deyip güldüm. ne okuduğunu. Sık sık Margrethe Cooper'la görüşüyor ya da yayıncılarla öğle yemeği yiyordu.bir bölüm. profesyonel bir sekreter gelip yazışmalarla ilgileniyordu.Öyleyse kendiniz iyi bir yayıncı olabilir miydiniz? .." ve "babamın . ne kadar değerli olduklarını nasıl tahmin ettiğini bütün dünyaya anlatırken. giymekten hoşlandığını. Oysa deneyimlerinden bir şey öğrenmiş olmalarını beklerdim. Kilvert. neler yemekten. sanatçı resimleri. artık gazetelerde ve televizyonda sadece "annem" sözü okunup duyuluyordu. daha yayımlanmamış elli üç defterle ilgileniyordu. kapak düzenlemeleri.Maalesef bilmiyorum. günlükleri nasıl bulduğunu. Uzunca bir süre Asta'dan adıyla ya da benimle olduğu zamanlardaki gibi "Mormor" ya da "anneannen" diye bahsederken. Ancak mülakat başladığında her şeyin yolunda gittiğini hissedip. bu sayı yılın sonunda günde dört mektuba çıktı. gayet iyi oldu. Sonra mülakatı yapan ona kitabın kaça satıldığını sordu. o da güldü. günlüklerin yazarının kızından. Tabiî bütün bu makalelerden büyük çoğunluğu. konuşma yapmaya. Yavaş yavaş açık toplantılara. dedi Swan Onunla mülakat yapan genç kadın Swanny'nin hiç üniversiteye gitmediğine inanamadı." . edebî yemeklere davet edilmeye başladı. o dönemde hiçbir daveti geri çevirmedi.. nasıl okur yazardı? Danca'yı nereden öğrenmişti? Bunun gibi sorular. profesyonelleşmişti. Hafızalı bir elektronik daktilo aldı. Öyleyse. Fanny Burney. Bir ömür boyu kendinden çok az bahsettikten sonra. Swanny ise tüm anı ve anekdot isteklerini yerine getirmeye çalışıyordu. ödül vermeye. akşamları ne yaptığını. Đkisinin arasındaki masanın üzerinde bir nüsha vardı. Bütün bu "profiller" içinde Asta'nın. dergi okuyucularının sonsuza dek ilgilenecekleri sanılan Westerby ailesinin yaşamına ayrılıyordu. Sekreteri Sandra sadece Asta için karmaşık bir dosyalama düzeni kurdu: Swanny'nin ajanı için -o yıl kendine bir ajan tutmuştu. gazete ve dergi eleştirileri ve program için ayrı ayrı bölümler. Swanny bu sorulardan gocunmadı. Haftada iki gün. Değişmiş bir kadındı. 1979 yılının baharında Swanny okurlardan haftada ortalama iki mektup alırken. hatta en sevdiği kızından başka bir şey olabileceğini ima eden en ufak bir sözcük bile olmadı. film ve televizyon önerileri için bir başka bölüm. soruları olduğu gibi kabul etti.bunu göremedi. içmekten. Tabiî. öğleden sonra. bunda keyif bile almıştı.

televizyonda babasının kız kardeşine yaptığı bebek evini anlattı.. tabiî ki değiştirirler. Swanny artık Kim Kimdir'e alınmıştı tabiî anne ve baba adı olarak Rasmus Westerby ve Asta Kastrup. Swanny. dışının. Ama daha sonra Ölü Bir Odadaki Canlı Şey'in karton kapaklı baskısı için hazırlanmış şömiz nüshasında -geçmiş eleştirilerden örneklerle zenginleştirilmiş kısa bir biyografi.Swanny'nin yaşı yetmiş yedi olarak belirtiliyordu. dedim.. üstelik bunlar temmuzdaki yetmiş altıncı yaş gününden de önce oluyordu." ya da "abilerim şuna buna gitti. sadece saçma. Swanny'nin kendinden ya da aileden söz etme yönteminin biraz değişmeye başlaması bu döneme rastlar. 1915 günlüğüyle başlayan Ölü Bir Odadaki Canlı Şey yayımlandığında. düzeltmen için. .. düzeltmek istemiyorum. bunun pek bir önemi yok. mavi keçe şapkalı Birinci Dünya Savaşı sırasında Asta'yı ve Mogens'in (Jack) Somme'da ölmesini anlattığı röportajın yanında kullandı. Đkisinin arasında belirgin bir fark yoktu ve bu davranış tuhaflığını açıklayacak bir neden bulmakta da zorlanıyordum. . Bunu Torben'in Asta için söylediklerini hatırlatmak için söylemiyorum.Swanny'nin doğum tarihinin 1904 olarak yazıldığını gördüm. Bir şey daha vardı. bu da küçültücü bir şey değil. bunu ona söylediğimde. . hayır. Değiştireceklerini sanmam. üstünün resimlerini çekerek dergide Swanny'nin mavi tüvit elbise giymiş. anlatırken de böyle bir oyuncak için kendisinin fazla büyük olduğunu eklemeyi unutmadı. Đkinci cilt. Gazetede günlüklerle ilgili bir şey yazıldığında -hemen hemen her gün bir şeyler vardı. Ancak bir kadın dergisindeki astrologa verdiği mülakatta. Olduğundan daha genç olma iddiası o kadar küçültücü ki.. kendi kendime yaş konusunda hiç yalan söylememe sözü verdim." veya" "ben doğduğumda"yla doluydu. sen olduğundan daha yaşlı olmakta ısrar ediyorsun. Yetmiş altı yaşındaydı ama yetmiş yedi olduğunu söylemeye başlamıştı.Hayır.Benim yaşımdayken. zaten sana bir nüsha göndermelerinin de bir nedeni bu. Bu değişikliğin ikinci günlük dizisinin yayımlanmasına bağlı olup olmadığını bilmiyorum. Fotoğrafçı Padanaram'ın içinin. Daha önce hiç görmediğim bir bakışı vardı. Her zamanki gibi tarihlerde yine yanılmışlardı. Bunun sonucunda Woman's Own dergisi evime bir fotoğrafçı göndererek asma kattaki bir odaya yerleştirdiğim Padanaram'ın resmini çektirdi. Başlangıçta bütün bunları gazeteci yanlışı diye geçiştirdim. nisan sonunda başlayıp mayısın ilk üç haftasını içine alan Boğa burcunda doğduğunu açıklamıştı. dedi Swanny büyük bir mantıksızlıkla.dediğine göre. Yetmiş altı yaşındaydı.Bunu yapmak çok kolay. doğum yeri ve tarihi olarak da Londra.Hayır. . Swanny'nin bunadığını düşünmek aklımdan bile geçmedi. . dedi. 28 temmuz belirtiliyordu. .Mor'un günlükleriyle ilgilenmeye başladığım gün.

John ve Charles ellerindeki belgeleri John'un yazdığı bir giriş. Jack'in Fransa'dan annesine yolladığı mektupları ele geçirmişlerdi. Swanny'nin iki yüz mil ve iki yıl yanıldığını görecekti. Büyük bir ihtimalle mektupları Asta vermişti. Deyim yerindeyse. Ölü bir evladın eve yazdığı mektuplara duygulanacak son insandı o. gayretleri boşa gitti. belki de Swanny'nin edebî çevrelerdeki ününü de kıskanarak kendilerini Mogens/Jack Amcamızın anısının koruyucusu ilan etmişlerdi. Ancak. Hakarete uğramış gibiydi. Kendimi gülmekten alamadım. mektupları birbirine bağlamak için kullanılan birkaç şiirle birlikte bastırmaya çalışmışlardı. Swanny'nin -John'la konuşurken bu deyimi kullandım. ben de buna uygun yaşamaya çalışıyorum. Bunu söylemek için telefon etti. Son zamanlarda çok çalışmış. John'un mektubunu da yayımlamadı. olayları karıştırmaya başlamış olmasıydı. akrabalarıyla birlikte bir gemi yolculuğuna çıkacağını söylediğinde rahatladım. Mayıs 1904'te doğduğunu söylemek dürüstlük. öyle mi? .Sadece dürüst olmaya çalışıyorum. Bütün yaptıklarımda açık ve dürüst olmak. ama gazete düzeltme yapmadığı gibi. Kuzenim John'un da söylediği gibi. Eğer mülakatı yapan gazeteci zahmet edip Asta'yı karıştırsa. Jack'in "Çok iyiyim. O ve ağabeyi. eminim bandı dinlediğinde konuğunun açık bir sesle ve tereddüt etmeden ağabeyinin Büyük Savaş'ın son aylarında Argonne'da öldüğünü söylediğini yeniden duymuştu. John Sunday Express'e başvurup. kendini yayıncıların en çok satan kitap bile gerekli bulduğu promosyon makinesinin dişlilerine kaptırmıştı. doğrusu yayıncıları haksız bulamadım. bizi böyle yetiştirdi. Gazeteci Swanny'yle yaptığı sohbeti banda almıştı. Ömrümde ilk kez John'la bir konuda anlaşmıştım. Birkaç hafta sonra Sunday Express'te Birinci Dünya Savaşı'nda kaybettiği ağabeyinin 1918'de Argonne'da öldüğünü söylediğini gördüm. Bir ara. Niyetinin ne olduğunu anlayamıyordum. en mantıklı açıklama.Her şeyi çarpıtıyor bu gazeteler. Hiçbir yayıncı mektupları basmaya yanaşmadı. Yirminci bölüm . Swanny'nin harekete geçirdiği trene binmeye uğraşıyorlardı. düzeltme istedi."kafasının karışık" olduğunu kabul ediyordum. belki de Asta Morfar'ın ölümünden sonra Swanny'nin yanına taşınırken. Bana dinlenmeye ihtiyacı olduğunu. Mafsallarındaki kireçlenme yine canını acıtmaya başlamıştı. evde de her şeyin yolunda gittiğini umuyorum" gibi mektuplar yazmış olduğunu görünce. Rasmus.

Evet. dedi Paul. ne bir satır eksik ne bir satır fazla. Eve gidip birkaç parça elbise almış. Bir sonraki şubatta da buna benzer notlar vardı. beceriksiz olduğu porselenleri kırdığı için özür diliyorum. ama söylemek zorunda olduğumu söylemeyi daha fazla ertelemek niyetinde değildim.Anneannemin senin anneannene karşı daha az sert. onlarla aynı çatının altında kalmaya bakıyordu. Ne yüzünde ne de davranışında okuduklarından hakarete uğradığını gösterir bir belirti yoktu. kimsenin yazdıklarını görmeyeceğini düşünüyorlar.Asta öyle yaptı. evi satma fikrini unutmuştum. Đlk renkli kâğıdı 2 kasım 1905 tarihine. Asta neden sadakati konusunda bu kadar çok diklenmiş. Sayfalar arasında renkli kâğıt parçaları vardı ama sadece şurada burada ilginç olduğunu sandığı. Tıpkı günlükleri bulduktan sonra Swanny gibi. Margrethe Cooper'ın çevirisi kelime kelime defterin eşiydi. Yazdıklarını düşündükçe. . Paul onların da yerini işaretlemişti. elyazması çeviriyi ve kendi Asta nüshasını koydu. Belki de asıl sihir günlüklerdeydi.Paul telefon etti. . tekrar buraya dönmüştüm. Roper'la hiçbir ilgisi olmayabilirdi. işin çok güç değil demektir. beş sayfası eksik defterin. Bu bir şeyi gerçekten yok etmek istiyorsan. . ama kocasının kızını hiçbirinin ailesine benzetemediğini söylemesini Asta'nın bütün ayrıntılarıyla yazması ona ilginç gelmişti. dört günde yapması hoşuma gitti. Đnsanın zevkini değiştiriyorlardı…insan onların bulunduğu yerde olmak istiyor. Asta'nın orijinal defterini Margrethe Cooper'ın çevirisi ve basılı kitapla karşılaştırdığını söyledi. . dedim. üstelik de yaşadıkları hakkında neler düşündüğünü kesin olarak bilen pek insan olmamalı. Yalnız bununla da kalmadı. daha az hakaret dolu olmasını isterdim. "Gece gündüz bununla uğraşmış olmalı" diye düşündüm. onun adına senden özür dilemem gerekir. Morfar'ın Danimarka yolculuğundan döndüğü güne koymuştu. Bulunmasını istemediğinden emin misin? Willow Caddesi'ndeydik.Bir şeyi çöpe atmanın çeşitli yolları var.Yani sence bir kadın bütün bir hayatını yazıyor ve bunu kimsenin okumamasına mı dua ediyor? . yazdıklarını çöpe atmaya kalkıştı.Bir kişinin atalarının diğerinin ataları. .Öyleyse ben de anneannem meraklı. Đnsanlar günlüklerine yazdıklarında. evlilik yeminlerine ihanet eden kadınlara neden . Asta'nın ilk baskısı Cooper çevirisinin yayımlanmış haliydi. Arada neredeyse hiç fark olmadığını duymakla düş kırıklığına uğramadım. Paul önümüzdeki masaya günlüğü. bana göstermek istediği bir satırın ya da bölümün yerini göstermek için kullanılmışlardı. Bütün bunları çok çabuk. kaşlarım çatılıyor. bulduklarını tartışmak için buluşmayı önerdi. konuştuklarından daha mı dürüst oluyorlar? .

. Sanki Torben hâlâ hayattaydı. şimdi anladığım kadarıyla. kırmızı perukalı bir Lindsay Duncan ve asker üniformalı Christopher Ravenscroft. sessizce dinlemesini görmek ilginç bir şey. Rasmus'un Asta'yla tanışması ve çeyizi duymasıyla başlayıp. Torber'in ölümünden sonra uzun süre haftada üç kere birkaç saatliğine eve gelen Mrs. bu kadar zaman kesinlikle sessiz durması. Bir de film yapılmıştı. Bazen. Artarak gelişen akıl rahatsızlığının farkında olduğunu gösterecek bir belirti yoktu. gecelerini Willow Caddesi'nde geçirmemekle birlikte. Çok para kazanmış. O zaman hiçbir şeyin farkına varamamıştım. Çok ilginç bir dinleme şekli vardı. günlüklerin bulunup yayımlanmasından sonra bile hiçbir zaman dinmeyen. Ona Swanny'nin tüm hikâyesini anlattım. Elkins kâhyalığa getirildi. bir kız yardıma gelirdi. bir de tabiî 1984 yılında yılın en iyi televizyon dizisi seçilen Asta adlı beş bölümlük televizyon yapımı da vardı. Ne kadar tuhaflaştığının bilincinde olduğu için değildi. Jack'in ölümünden kısa süre sonra Asta'nın Harry Amca'yla buluşmasıyla biten bir dizi: sakallı bir Anthony Andrews. gerekirse saatlerce dinleyecektir. Eğer öğrenmek istiyorsa. Elkins'in dönüşüne kadar yanında kalacak bir can dostu hastabakıcı tutmasıydı. Swanny günlüklerden epey para kazanmıştı. sonunda da Swanny'nin kendini kim sandığını da söyledim. Bu kadar ince ve aynı zamanda bu kadar atletik yapılı bir adamın. pazar hariç her gün dokuzdan beşe orada kaldı. para harcarken her zaman yaptığı gibi itinayla harcamıştı. peki o zaman bu konuyu böyle ayrıntılarıyla işlemenin anlamı neydi? Ona Swanny'yi anlattıran.Onda Asta'nın çocuğu olmadığı kuşkusu yaratan neydi? . Göz teması sağlamadan bütün dikkatini veriyordu. Ama yine de en akıllıca kararı. Paul bütün anlattıklarımı dikkatle dinledi. Paul'le değil. Yüzünün değiştiğini. çok solduğunu ya da buna benzer bir şey olduğunu ancak şimdi düşününce söyleyebiliyorum. yüzünde küçük bir kontsatrasyon. Haftada iki kez de Kilbtm. her akşam beşte gelip ertesi gün Mrs. Ama mantıklı bir kadındı. ölümünden birkaç yıl öncesine kadar sürüp. Bütün dünyada yayımlanmış. Tek bir soru sordu. hani gazetelerden kesilmiş kelimelerden oluşan o mektuplardan. acele etmeniz gerektiğini. önleyecektir. Hikâyeme devam ettim. Swanny'nin son yıllarını karartan kuşkudan.tam bir sayfa ayırma gereğini duymuştu? Anlaşıldığı kadarıyla o kocasına ihanet eden kadınlardan değildi. Benim hikâyem saatler değil. bazı ayrıntıları parlatırken diğerlerini kısa kesmek zorunda olduğunuzu sanırsınız. başını eline dayayarak. paranın büyük bir bölümünü kendi bakımı için harcamaktan kaçınmadı. kesin bir sessizlik içinde kalıyordu. "ünlü bir duruşma" hakkında bir kitap okumasıyla ilginç bir sonla noktalanan kuşkudan bahsetmemi sağlayan ipucu buydu. Aynı dizi Amerika'da PBS kanalında. sadece on beş dakika sürdü. Hastabakıcının Willow Caddesi'ne . Avrupa'da da değişik kanalarda gösterilmişti. harcanan onun parasıydı. 1985 yılında Đngilizce ve Danca dışında yirmi ayrı dile çevrilmişlerdi.Anlatmadım mı? Đmzasız bir mektup aldı. bence felaket bir şeydi ama iyi para getirmişti. özellikle uzun bir hikâye anlatırken.

Swanny'nin ruh halini belirlemede uzmanlaştı. Böylelikle ikinci kişiliğini bana. Onu delirtenin Asta olduğunu söylemek abartılı olmaz. Kuşkusuz ne yaptığının bilincinde değildi. Yorgun olduğunu ya da "bugün kendini iyi hissetmediğini" söylemek herkes için geçerli bir özürdü. ama Swanny bu konudan bahsetmezdi. Swanny de böyle. her gece saatlerce uyanık kalıyordu. 1985'te (ya da kimin açısından baktığınıza bağlı olarak 1984'te) seksenine girmişti. Đngiliz olmuştu. ikinci kişiliğin belirgin olmaya başladığını fark edince. Elkins'e yapılmış bir gönderme olduğu açıktı. bunamasını daha da hızlandırdı. Çoğumuz bu konuda sorun yaşamayız. Asta'dan bahsederken "Mor" ya da "anne" demekten tamamıyla vazgeçmişti. Onun yaşlılığıyla Asta'nınki birbirine taban tabana zıttı. Mrs. Temeli yapan Asta'ydı. Örneğin Danimarkalılar Đngilizce "little" sözcüğünü "lidd'l" olarak telaffuz ederlerdi. özel hayatında. yani hastabakıcı. pazarlama ve tanıtımında çalışanlardan hiçbiri onu böyle konuşurken duymadı. Carol ve Clare'e. Bir sonraki temmuzda hem kafa hem de vücut olarak ihtiyarlamıştı. Swanny de bu genel kurala uyardı. "Bir bana bak. Asta bebekliğinde onunla Danca konuşmuştu. Asta parmaklarını şıklatır ve hayatına devam ederdi. Benimleyken. Sandra kısa sürede Swanny'yle dış dünya arasında tampon görevini üstlendi. bazı sözlerinin isteyerek Mrs. Yani evde.yatak odasıyla banyo arasındaki birkaç metrelik yolda düşmekten korkuyordu. Kendi kökenimizi bilmek oldukça derinimizde bir içgüdüdür ve kişilik oluşmasının kaynağında yatar. Swanny'nin mafsal ağrılarının birkaç yıllık bir aradan sonra tekrar uyanması ve özellikle ensesine sırtına ve ellerine acı vermesiydi. kendi adıma . Ben. Hayatının o bölümünde. Hampstead'deki konuşulan -eğitilmiş. Her zamanki sesi. mülakatları. bir de Asta'nın benim yaşımdaki halini gözünün önüne getir" demedi. Kalkması gerektiğinde -sık sık kalkmak zorundaydı. Tamamen farklı biriydi. edebî yemeklerde konuşuyor. Elkins'e. Belki de doğal olarak sessiz insanlardık. yayıncılarla toplantıları ya da diğer etkinlikleri erteledi. bu nedenle şunların atalarımız olduğunu kesinlikle bilerek. konuşması da değişiyordu. Sanki hayatının son dönemlerinde çifte kişilikli olmanın ustalığını kavramış gibiydi. Swanny öteki kişiliğine büründüğünde. Meşgul. Üstelik iyi uyumuyor. neredeyse yaşlı bir kadın olana dek hiç kuşkulanmadan yaşadı. demek istiyorum. Eskiden olsa mutlaka yapacağı gibi. bu kadının annemiz. "seçkin" Đngilizcesini konuşan sesiydi. Kendisi de Danimarkalı olmaktan çıkmış. Noel'den önce hâlâ dolaşıyor. Artık Kuzey Londra'nın işçi sınıfı Đngilizcesiyle konuşuyordu. Bu adamın babamız. Ancak Danca onun ilk dili olmuştu. ama sadece bizlere gösterdi. hâlâ mülakata davet ediliyordu. Ne var ki ikinci kişiliğinde hiçbir kelimeyi yanlış telaffuz etmedi. Günlüklerdeki insanlar artık "ağabeyim". Ne de olsa Swanny artık çok yaşlı bir kadındı. kimse böyle bir özrü kabul etmemeye cesaret edemezdi. hiçbir kuşkuya düşmeden büyürüz. önadlarıyla anılan kişilerdi. yayıncısı. dışarıda onu Asta'nın kızı olarak tanıyanlar için hâlâ aynı insandı.gelmesindeki neden. Allah'tan günlüklerin yayıncılık. Onun için çalışan değişik insanlarla birlikteyken. Eğer kendi annesi ona evlat edinildiğini anlatıp daha fazla bilgi vermeyi reddetse. Sandra'ya. hayat temeli hızla ilerledi. temeli yıkıp Swanny'nin içine çöktüğü çukuru kazan da yine Asta oldu. dile çok yetenekli bütün Danimarkalılar gibi Swanny de bir iki Đngilizce sözcüğü anadilini belli edecek biçimde telaffuz ederdi. imza günlerini. "büyük teyzem" değil. ünlü bir günlük yayıncılığı görüntüsünden hızla uzaklaştı. Ne var ki bu çifte kişilik gösterisinin maliyeti ağır oldu. Ajanı.

Yünlülerde. Daniel'ın bazen tedavi amacıyla yaptığı gibi. Asta'nın alaylarına rağmen günde iki duş almayı ya da iki banyo yapmayı sürdürdü. Yine de bunu önermek gereksiz. ne kalınlıkta? Bir de yün kiloyla satılıyor. Bir ara bütün elbiselerini ve benimkilerini de kendi örmüştü.vardı. Swanny'nin. Ömrü boyunca hastalık derecesinde temiz. diğer bir deyişle Swanny'nin-çektirdiği son fotoğraf. Annem gibi o da günün belirli bir bölümünü elbiseleriyle ilgilenmeye ayırdı. Şimdi. Bir zamanlar kazak ve etekleri özensiz giyim olarak nitelendirmesine karşın. değil mi? Lila ya da pembe. Hem de sekiz aralı şişle çifte örgü olmalı. Normal tepki. Evdeyken. Elkins'in sesiyle. Swanny hangi kişiliğe bürünürse hürünsün. yeni giyecek almak onun için hayatın verebileceği en büyük zevklerden biriydi. Akşamları televizyon izlediğimde beni oyalar. yataktan çıktığı gibi bırakmayı âdet edinmişti.Örgü ördüğünü bilmiyordum. annem de öyle. Bunun bir kir izi olduğunu sanıp onu uyardım. "Neden böyle davranıyorsun? Böyle konuşuyorsun? Böyle giyiniyorsun? Kim olmak . eski bir tüvit etek ve yünlü bir hırka giymekte ısrar ediyordu. Asta ilk günlüğünün giriş bölümünde bebek elbisesi örmek için yün almaktan söz etse de daha zenginleştiğinde örmekten vazgeçmişti.Öğleden sonra sana lila ya da pembe yün getiririm. bu haliyle de Heath Caddesi'nde el arabasını süren çöpçü kadına benzemeyi başarıyordu. dış görünüşü de -artan bir sıklıkla. yıkanmayı reddediyor. ama uzun uğraşlardan sonra lekenin bir yara gibi görünmesini sağladı. bir sonraki sefer iz daha da büyümüş. onu hatırladığım sürece gözünün altında. broşürün üzerin Swanny'nin fotoğrafı -Kopenhag'da. Deli bir kadınla çekişip. Diğerleri konuşurlarsa da söyledikleri hiçbir zaman basına ulaşmadı. dedim. Delilerle birlikteyken gülümse ve ne derlerse yap der onlarla birlikte olmak zorunda kalanlar. Bir yara değil. dedi. tıkanmış bir damardı. . henüz saçmalamayan tüm yaşlılar için kullandıkları diğer bütün sıfatlar. göz kalemiyle çizilerek bir gömlek düğmesi büyüklüğüne çıkarılmıştı. onlarla iddialaşmak o kadar korkutucu olabilir ki.Swanny'deki kişilik bölünmesinden kimseye söz etmedim. genellikle tebessüm eder ve istediklerini yapmaya çalışırız. Dünyanın geri kalanının gözünde Swanny "şaşılası". Hiçbir şey yapmadan boş oturmayı hiçbir zaman sevemedim. Bir gün benden yün ve örgü şişi almamı istedi. Saçı kısa ve gürdü. Çorapsız ayaklarına terliklerini geçiriyor.Örmem lazım. güzel bir pastel tonu. o leke bir daha kaybolmayacaktı. bu nedenle haftada en az iki kez kuaföre gitti. Swanny'yi ise hiç elinde örgüyle görmemiştim. Tabiî Asta örgü işinde ustaydı. . onu banyoya girmeye ikna etmeye çalışan Carol ve Clare'in çabalarına direniyordu. Mrs. zarif olmuş. Asta'yı teyp bandına kaydettiğinde.olmayı sürdürüyordu. çünkü bu hem doğal hem de en kolay tepki. Bir zamanlar giydiğim her şeyi kendim yapardım. demek istiyorum. . Jane Asher.değişmeye başladı.Ne renk yün istersin? Hazır sormuşken. saçlarını hep düzenli tutmuştu. Günlükler her zamanki gibi onun koruması altındaydı. Böylece bu akşam örmeye başlarsın. bana o yeni geliştirdiği gizemli tebessümlerinden birini gösterdi. "harika" ve "inanılmaz" -ve gazetelerin yatağa çakılmamış. sol elmacık kemiğinin üstünde küçük bir kırmızı lekesi vardı. doğal olarak düzenli görünürdü. her zaman resmî giyinmeye çalışarak saçının görünüşüne büyük önem verdi. düzensiz olmasını sağlamak için. . o ikinci kişiliğine büründüğü günlerde. Denizkızı'nın yanında çekilmiş olan resimdi.

Dediklerine uyduğumuzu anlattığımda. Kendi kişiliğine döndüğü günler giderek azalıyordu. Ne işe yaradı ki? Đnsanlar farklıdır. Bir psikologla birlikte yaşadım. Bir insanın sakin olduğunu söylemek. Bazen. Mrs. kimse de sormadı. hepimizin tanıdığı Swanny'yi yavaş yavaş yutuyordu. Tabiî başka günler. tekrar Swanny Kjæer olduğu günler de vardı. . Ne önereceğini tahmin edebiliyorum. Doktoru daha bütün bunların en başından beri Swanny'yi dikkatle izledi. nereye. Swanny'nin yaşındayken annesinin millerce yürüyerek Hampstead Heath'e gittiğini. Ancak yine de ikinci kişilik yavaş yavaş üstün gelmeye başlamıştı. kendi kişiliğine döndüğü ya da diğer insan olduğunda. kim olduğunu sormadığımızı söylemiştim. Eğer onu en iyi tanımlayacak tek bir sıfat bulmam gerekse. Elkins ve hastabakıcılar Swanny gidip de öteki geldiğinde ondan kaçmaya çalıştılar. uzun topuklu ayakkabılar ve naylon çorap giymiş bir Hampstead hanımefendisi gibi konuşuyor. . bir kitabevinde kitap imzalıyor ya da ajanıyla yemek yiyordu.eski güzel elbiseler giyiliyor. bebek elbiseleri örüyordu. Swanny çok yaşlı bir hanım. bense bunun kesinlikle normal olduğunu. ona uymak her zaman daha iyi sonuç verir. Đkinci kişiliğine sarındığı günler.Onun yaşında. Kjær'e gelenin kim olduğunu. Swanny artık işçi sınıfından bir nineydi. Torben'in aklını çelenin Swanny'nin sessiz ve sakin iyiliği olduğunu sanıyorum. kimsenin bir önlem almayı düşünmediğini söylemek istemedim. ama sonuçta ben de bir korkaktım. tüvit takım elbisesiyle bir taksiye binip Covent Garden ya da Kensington'a gidiyor. hastalıklı ellerindeki şişlerden çıkan şekilsiz ve pembe şey karşısında hayranlığımı gizlemiyordum. eski elbiselerini sattığını. Öteki. Böylece Swanny zaten sakin olmasına karşın. tedavi yöntemlerini biliyorum.Bir psikolog çağırıp muayene ettirebilirim. dedi. Anlaşılan o da "delilerin isteklerini yerine getir" ekolünün üyesiydi. dedi. adı olmayan o değişik kişi. Belki de en iyisi. yüzünde bomboş bir umutsuzluk gördüğümü anlatmadım. saçları fırçalanıp leke yerinde bırakılırken. görevlerini yaptılar. "Woman's Hour"da canlı yayına çıkacağı gün. ondan tam da bunu beklediğimi söylüyor. Şişler kaldırılıyor -merak ediyordum. belki de bu sadece barışçı bir kabulün ya da mutsuz bir kadere gösterilen rızanın belirtisidir. Bildiğim kadarıyla. Sandra'nın mülakatı ertelemesi gerekmiyordu. Her zaman sakin olmuştu. onu sakinleştirecek bir ilaç vermem. tam gerektiği zaman konuştular. yine de tersini yaptım. . . onun mutlu olduğu anlamına gelmemeli. bunu kullanırdım. bir kuzeyli tanrıça görünüşünün yanı sıra. Dickens okuyup günlük tuttuğunu söylemedim. dengesini bozacak bir şeyler yapmak istemeyiz.istiyorsun? Sen neredesin?" gibi sorular sorarak bilinmezle karşı karşıya kalmak tehlikesini yaşamaktansa. diğer bir deyimle parasını Swanny ödediğinden hastasını haftada en az bir kez ziyaret etti. hangi düşünce ve kararların sonucunda. Onun özel hastası olduğundan. Ama bu Mrs. Bundan emin değildim. doktorun sakinleştiricilerini almaya başladı. Yani onun akılca rahatsız olduğunu düşündüğümüzü açıklamış oluruz. Böyle. Sandra. yüzü belli belirsiz boyanıyordu. dedi bana bir kez.Bu haliyle çok mutlu. partilere katıldığını. Sakindi. neden geldiğini açıklamak zorunda olduğumuz anlamına gelir.

Eğer yanlış hatırlamıyorsam. kasımda Đngiltere'ye dönen Rasmus'a üç aylık bebek olarak yutturması da imkânsızdı. işçi sınıfıyla tek teması evinde çalışan hizmetlilerle kısıtlı olan korunmuş bir kadının sınırlı düş gücüyle Edith'i yıkanmayanların arasına yerleştirdi. eminim Swanny de Asta karşısında öğrenmek istediğinde benim gibi sıkıntı çekmişti. Swanny öldükten altı ay sonra anladım. çünkü bu belirtilerin ardındaki açıklamalar ve gerçekler kendi aklımızda gizli kalan noktaları da ortaya çıkarır. Belki de bana hiç söylemeyecek. Hepimiz delilik belirtilerini görmezlikten geliyorduk. mayıs 1904'te doğmuştu. Edith Roper olmak istedi. ama hiçbiri bunun kadar uygun değildi. Edith'in Asta tarafından alınmaması durumunda.Evet. Delilerle birlikte olan gibi. dedi Paul. Büyük ihtimalle. ne yapacağını bilmedikleri için endişeliydiler. ikinci kişiliğinde kim olduğunu bilmek istemiyorlardı.Edith olması mı? Asta üç dört yıl boyunca kızı Swanhild'le ilgili notların tarihlerinde hile . Üstelik on sekiz aylık bir çocuğu. işleri düzeltmenin zamanı gelmişti. değil mi? . Belli ki teyzen inanmak istedi. bölgesel Yaşlı Vatandaşlar Kulübü'nün üyesi. Swanny. Swanny'nin okuduğu Donald Mockridge yazısını yeniden inceledim. Kader hileye uğramıştı. Ama her seferinde geriye adım attım. Neredeyse soracaktım. sarışın bir bebekti.Giderek endişelendikleri belliydi. Böylece onun kişiliğini aldı. Günlüğü ne kadar iyi biliyorsun. içine doğduğu çevrede büyüyeceğini. Heath Caddesi'ndeki çöpçü kadını ara sıra görmenin sonucu. Bir hafta geçsin. Ya da Edith Roper olduğunu sanarak. tabiî. Çünkü kendisi ya da bilinçaltı. Edith mavi gözlü. Edith-konuşma tarzı olarak benimsedi. birçok torun sahibi. . . Bazen en az onlar kadar korkuyordum yine de öğrenmek istedim.. üç ay sonra da bebeği emzirdiğini yazmıştı. Dilimin ucundaydı.Yeni okudum. Gerçekten de imkânsız. yaşıtlarından çok daha uzundu. Bu kadının kim olduğunu. sonunda bir kimliğe kavuşmuştu. O günlerde Edith on dört aylıktı ve yürüyordu. Edith Roper.Yine de yanıldı. Elkins'in konuşma tarzını. kurnazlığa başvuracak ve terlik giyip örgü ören yaşlı kadın için bir isim ve bir hikâye uyduracaktı. yanıldı. Edith artık on sekiz aylık olacaktı. televizyon izlerken örgü ören annesine benzeyeceğini düşünmüştü. Swanny çarpık bir mantık yürüterek. seksen birine geldiğinde de büyük bir olasılıkla Mrs. Edith Roper olduğunu sanıyordu. çoğunu unuturum. Düş gücü. Edith'in çıplak ayaklarına terlik giydirmek ve saçını taramamak oldu. Edith. Belki de geçmişte başka fırsatlar bulmuştu. doğru olanın bu olduğunu söylüyordu. Bilinçaltında Mrs. . Sol yanağında bir iz vardı. Asta bebeği 28 temmuz 1905 yılında evlat edindi. bir kimlik aradı ve bulabildiği tek imkâna sarıldı. . Elkins'in Walthamstow'da oturan.

yapmadıysa. Mektup Hampstead'den postaya verilmemiş miydi? Mektubu yakmamış mıydı? Evet.Eee.Evi aramamı mı söylüyorsun? . Asta Swanny'ye evlat edinildiği söylemişti. . Đrlandalılara benzeyen herkes gibi o kadar açık bir yüzü var ki. değil mi? . Swanny Asta'nın kendi kızıydı ve Asta bir hikâye uydurmuştu. Yine de eğer öğrensendim bile artık bunu Swanny'ye anlatamayacaktım. Đmzasız mektuptan bir daha söz etmek istemediğini fark etmedim. Rasmus'a söyledikleri ve Rasmus'un ona cevapları konusunda yalan söylemediyse. . Bununla yetinmem gerekirdi. başkalarının kaybolmuş çocuklarını kapıp eve götürmeye hazır olduğunu mu? . derim. nihayet bir kız doğurabilmiş miydi? Hiç öğrenemeyeceğiz. Üstelik. o gece bir daha günlüklerden ve Swanny'nin ilginç yanlışlığından söz etmedik. dedi Paul.Neden maalesef? . Öğrenmek istediğimi sandığımı söyledim. Maalesef sana inanamıyorum. kendi çocuğu ölü mü doğdu? Yoksa. doğumdan sonra mı öldü? Yine bir erkek miydi. gözleri ruhunun aynası gibi. Bütün bunları çizebiliriz. Evi aramadım.Neler olduğunu merak ediyorum. karmaşık bir gerçeği öğrenen kişinin meraklı ifadesine dönüştü. Bana Asta'nın evini göstermek istiyordu. dedi Paul.Bu. Westerby'lere benzemiyordu. bir zamanlar Asta'nın oturduğu yere çok yakın olan evine gittik. Onun yerine Hackney'ye. bilmiyorum. imkânsız. Đmzasız mektupları yollayan da Asta'ydı. Hepsi günlüğün o eksik beş sayfasında olmalı. Hepsi de genetik araştırmalar yapılamayacak kadar erken doğmuştu. Yani. bu ifade ben konuştukça silindi. Rasmus'u bir katil olarak göreceği bir adamla bir fahişeden başka bir şey olmayan bir kadının çocuğunu evlat edinmeye ikna etmediyse. ama yetinmedim. Torben başından beri haklıydı. kendini olması mümkün bile olmayan bir kişi sanarak. Yüz ifadesi sertleşip sabitleşti. ama atmamış da olabilir. mektubu Asta yazmıştı. fazla belli etmemeye çalışarak konuyu değiştirdim. Yanlış değerlendirerek. ama birçok kişi ailelerinden farklı olabilirdi.Sadece bir konuşma biçimi. Yirmi birinci bölüm . yoksa. hakarete uğramış görüntüsüne rağmen. Hem de hiç. Teyzen onları yırttı. bütün konudan sıkıldığını düşündüm. gerçeği ne kadar öğrenmek istediğine bağlı. büyük bir düş kırıklığının kurbanı olarak ölmüştü. ama bunun kanıtı yoktu. neden bahsediyoruz? 28 temmuz civarında doğum yaptığı kesin olan Asta'nın o günlerde sokakta yürüyecek durumda olduğunu.

12 nisan 1920 Hansine evlendi. Gelecek ayki düğüne kadar Cropper'ın annesi ve babasıyla birlikte oturmaya gitti. yıllardan beri dolapta duruyordu. Onu kıskanmadığımı söylemeliyim. Cropper Hansine'nin aslında yabancı bir ülkeden olduğunu belli etmek için tek bir fırsatı bile kaçırmıyor. Đşini devralan yeni hizmetçinin adı Elsie. Cropper kocasıyla Leytonstone'da oturacak. Ne korkunç bir cinayet. "Eğer benim karım benim arabamla gezmek isterse. Jeg kan svaargepaa. tehlike yok demektir. Hepsi ne kadar boş! Zavallı Hansine'nin en büyük korkusu. Düşündükçe. bunu da elinden düşürmeyeceğini umuyorum. Tek söylediği . yaşlı Mrs. Rasmus ve ben düğüne davetliydik ama tabiî gitmedik.17 ocak 1920 Det er mserkeligt. Bir sürü güzel parçamı kırdığı gibi. Çavuş beni yine Hansine'nin izinli olduğu gün ziyarete geldi. Önümüzdeki günlerden birinde. ne de karışık! Yeni adıyla Mrs. Bunu böyle ayarlamadığıma yemin ederim. kuşkulanmaya başladım.) Aslında giderek daha sık gösterdiği o meşhur öfke nöbetlerinden birine kapılmasını bekliyordum. men det var hare helt tilfældigt. var det igen Hansines Frieftermiddag. bunu yapmamam gerektiğini anlıyorum. Onun gelip önlüğünü buruştura buruştura ne kadar yakışıklı olduğunu söylemesini ya da anlamlı anlamlı konuşmasını istemiyorum. eğer davet edilirsem. Rasmus'un Çavuş'un beni gezdirmesine ses çıkarmayacağını kim tahmin edebilirdi? (Artık ona Harry demem gerektiğini buraya yazıyorum. Đngilizcesini eleştiriyor. Çavuş'un beni otomobille oraya götürmesini isteyeceğim. onu ben gezdiririm" demesi ona daha uygun olurdu. Hansine'nin ayaklarımın arasında dolaşmamasına seviniyorum. Tabiî o geldiğinde. atjegikke arrangerede det med Vilje. Bunu nasıl saklayacağını doğrusu merak ediyorum. Gidilecek daha ilginç yerler olmalı. müstakbel kayınvalidesinin okuyup yazma bilmediğini öğrenmesi. Vazoyu hiç sevmemiştim. kendiliğinden oldu. Hansine'nin vazoyu daha önce hiç görmediğinden eminim. Evli çifte yıllardan beri sahip olduğum ve Berger Amca'nın kız kardeşinin bana kendi düğünümde verdiği bir Royal Copenhagen vazosu hediye ettim. Emily ve Elsie. Eğer abartmıyorsa. Ama hediyeyi verirken yüzündeki ifadeyi görünce. şimdi de evde olmadığına göre. üstelik de Cropper'dan tamı tamına altı ay daha büyük olduğunu da öğrenmiş. men sidste Gang Sergeanten kom paa Besfg. Đlginçtir.

Herhangi biri için çok şey biliyor. ağaçların altında sevimli bir yer buldu. Dahası. Arabadan piknik sepetini taşıdı. hafta arasında da. Çok şey biliyor. mezarı da Hampstead Kmsesi'nin avlusundaymış. Yanımda piknik malzemesi getirdim. ama eve dönünce ansiklopediye baktım. bana hiç tanımadığım bir Đngiliz ressamdan söz etti. ilk otomobil gezintimize çıktık.Mercedes'i almamız. onun sınıfındakilerin. Üzüldüğümü anladığını sanıyorum. Her şeyin kalıtımla geçeceğine inanmıyorum. bir sürgün olmanın nasıl bir duygu olduğunu sordu. tarih. benim oturmam için yere battaniyeyi yayıp üzerine minderler daha yerleştirirken benim yanıma oturmayacağını. artık en az sevdiği otomobil bu. Anlattıklarımın doğru olup olmadığını söylemem imkânsız. Harry Swanny'den çok hoşlanıyor. çocukları da alacağız. Evimi ve ülkemi öylesine özlediğimi anladım ki. işini bitirdikten sonra akşamüstleri gezdirebileceğini söyledi. Harry çok memnun oldu. O da benim gibi. Durumdan yararlanacağını sandım. Gerçek arkadaşı yok. şimdi kentin Sular Đdaresi'nde çalışıyor. onun ne kadar sevimli ve cana yakın olduğunu dilinden düşürmüyor. konuşma ve düşünme kendimi güçlü hissetmeme ve sonunda tekrar gülmeme neden oldu. kendi kızımı kıskanıyorum! 29 temmuz 1920 Swanny dün on beş yaşına girdi. "Bilmem ki bunu kimden almış? Benden ya da babasından değil. Ailemizde hiç öyle davranan olmadı" derler. Doğum günü partisi istemedi. Suffolk ve Essex'ten orman ve kır manzaraları çizmiş. Ama bunu kabul edemezdim. o sırada tepemizdeki ağacın bir kayın ağacı olduğunu gördüm. Söyledikleri bir bakıma hoşuma gidiyor. bu haksızlık olurdu. konuşulacak birinin yanında olmak değişik bir duygu. okuldaki arkadaşlarından hiçbiriyle eve çağıracak kadar yakın olmadığını söyledi. "Şimdilik cumartesi gezmeleriyle yetinelim" dedim. Çalışmaya önce otobüs şoförü olarak başlamış. güzel köyleri görmek için Hertfordshire'a gittik. Bana Danimarka'yı. ama yararlanmaya çalışmadı. başlangıçta rahatsız olduğunu belli ettiyse de kısa sürede rahatladı. sanki her şey kalıtımla geçermiş gibi. onların yanında rahat davranırsanız bundan yararlanacaklarını öğrenerek yetişmiştim. doğa konusunda da çok bilgili. Galiba kıskanıyorum. Örneğin. Bana Đngiliz kraliyet ailesinden kimlerin Danimarkalı prenseslerle evlendiğini anlattı. Sözünü ettiği ressam John Constable. Anne babalar çocuklarından bahsederken. Sonunda. "Bir işçi için" diyecektim ama. Başlangıçta biraz gergin ve endişeliydim. gerçekten de yürüyüşe çıkacağını söyledi. Ya karısıyla kızları? Onlar da Harry'le birlikte olmak istemezler mi? Sadece gülümsedi ve ailesini hiç ihmal etmediğini söyledi. "Bu fırsat kaçmadan yakalamak gerekiyor" diye düşündüm. Swanny'nin hak ettiği beğeniyi görmesi beni memnun ediyor. Gelecek hafta. ama konuyu değiştirmektense beni Danimarka hakkında konuşturmaya devam etti. ama Hampstead'de yaşamış. Đngiltere'de ressam olduğunu bile bilmiyordum. örtüyü çimenlerin üzerine yaydı. Sakin bir köy yolunun kenarında. haklıydı. Beni her cumartesi günü. kolay arkadaşlık kurmuyor. bu ilerlemiş yaşta. Hep son derece saygılıydı. . ama diğer taraftan da biraz rahatsız oluyorum. Oraya gidip mezarını görebileceğimizi söyledim. sanki yüreğime bir sızı oturdu. Onu karşıma oturttum.

o korkunç kız kardeşiyle birlikte bir iki gün geçireceğiz. Mogens gelebilseydi belki bir parti vermeyi düşünebileceğini söyledi. Mogens hayatta olsaydı. konuların çoğunda mutsuz anne babalar. 4 eylül 1920 Rasmus ve ben Danimarka'ya gidiyoruz. Đyi bir oyun değildi. kolay kolay ağlamayan Rasmus ağladı. Bu genç yaşında ölmüş ağabeyini hatırlayıp üzülmesini. ama tanıdıklarımda bunu gördüğümü pek söyleyemem. onlarda gördükleri davranışları kopya etmeye çalıştıklarını sanıyorum. Sabah Emily aşağıya indiğinde. 20 mart 1921 Harry bana şaşırtıcı bir şey anlattı. eğlenceli insanlar olarak tanınır. tatilde Paris ve Viyana'ya gittim. Danimarkalılar neşeli. Yüksek topuklu. yas tutmasını istemem. Bjfrn'ü kilerde kaskatı buldu. Swanny. mor mavi bir çay elbisesi. O korkunç oyun hakkında ikimiz de aynı düşünceleri paylaştığımızı gördük. Onları okula göndermemek doğru olmazdı.kolay gözyaşı dökmez. Söylediğimin pek bir etkisi olmadı. Asıl ilginç olanı. ama ağzımı açmadım Hayat Mogens öldükten sonra da devam ediyor. duygusal bölümlerinde gülmemek. Đlginçtir. Yolculuk için iki elbise aldım. erdem meraklısı. Yirmi santim bacak gösteren etekler giyeceğimi rüyamda görsem. herhalde bizle birlikte oturmazdı demek geçti. biz de bir tiyatro matinesine gitmeye karar verdik. Herkese Mr. Aarhus'ta. mavi-siyah Chanel bir takım ve lila-siyah kadife manşetli. kızlar Mrs. Housman'la kavga etmezse. kendi cinsine göre uzun ve mutlu hayat yaşadı. Allah'tan bu renkler de bana çok yakışıyor. ama geri kalan zamanda Kopenhag'da Ejnar ve Benedicte ile beraber olacağız. ama kendi ülkeme hiç dönmedim ve çok heyecanlıyım. uzun konuşmalarda esnememek için kendimizi zor tuttuk. Kimse için -Mogens dışında. Harry'yi kendisi için de bir bilet almaya ve benim yanıma oturmaya ikna etmemdi. bira içip gülen. sakat kalmış .çocukların anne ve babalarını taklit ettiklerini. inanmazdım. Ötekiler gibi acı. Zavallı köpek. Aslında niyetimiz Kew Gardens'a gitmekti. Đki elbisem de kısa. Bleak House'u üçüncü kez okuyorum. tabiî . Kızlar Mrs. çift atkılı siyah bir çift ayakkabılar en sevdiğim ayakkabı biçimi bu. Đçimden Mogens yaşasaydı şimdi yirmi iki yaşında olurdu. Housman'ın onu kazıkladığını söylüyor. ama bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. soğuk ve züppe değil. birkaç gün sonra oyunu hayal meyal hatırlıyorum. "Mogens'i anarken mutsuz olmamayı öğrenmemiz gerek" dedim. Housman'da kalacak" diye yazmalıyım. Benedicte'den hoşlandım. Bu yıl her şey mavi ve siyah. Aslında. "Eğer Rasmus o güne kadar Mr. Housman'ın kulağına gitmez. umarım söyledikleri ayın 12'sinde gidişimize kadar Mr. Housman'da kalacak. kötü niyetli. Oyunların çoğu savaş ya da savaştan sonra olanlarla ilgili. Đki yıl önce bizde kaldıkları iki günde görebildiğim kadarıyla.

adlarını yeterince değiştirmedikleri için sıkıntı çeken Mr. bense cinsel gerginliğin farklarını ve titreşimlerini herhangi bir kadından çok daha fazla hissediyorum. Duke adını almak çok akıllıcaydı. aramızdaki sınıf duvarı her geçen hafta biraz daha incelip alçalıyor. her birini gördüğünde kafasını uzatıp bakıyor. sevgiye hasretim. Bu yaz kırk bir yaşında olacağım. çevremdeki tüm sevginin. Swanny'nin evlenebileceği uygun bir genç bulamamamızın ne kadar korkunç olacağını söyledim. Bu ilerlemiş yaşıma rağmen. Cinsiyet duvarı ayrı bir konu. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü anlattı. yüreğimi açıp. ama evet evet. evlenecek genç kalmadığı için yaşlı bakireliğe mahkûm kızlar var. Bu sabah saçımı uzun uzun inceledim. Q-düşündüm. . sevgiyle hiç tanışmadığımı. Söylediklerini anlayabilmem için uzunca bir süre gerekti. dinlenmen gerekiyor. Rasmus'la birlikte Paris'ten döndük. Biraz daha ikna çatışması yaparak Harry'yi bir çayevine. Hansine'nin bir kızı oldu. Çok akıllıca düşündüğünü söylerken. Đngilizlerin yabancılardan nefret etmelerinden söz ediyorduk. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. Harry ve ben iyi dostuz. Adını Joan koyacaklarmış. Sanırım bu da geçecektir. evden uzaktayken günlük tutmuyorum. sevgiyi özlediğimi söylerim. saçımın hâlâ eski kum renginde olduğunu gördüm. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. birlikte çay içmeye götürdüm. kafasındaki saçlar hâlâ kahverengi olmasına rağmen. ama Rasmus'un tek ilgilendiği otomobiller. ama flört etmeye başladıklarında gidip tek bir imzayla adını değiştirmiş. Tatilde. ama sen ne yapıyorsun? Aynı şeylerle ilgilenmediğin için konuşamadığın biriyle berabersen. Sayfanın tepesine bakıp Harry'nin bana şaşırtıcı bir şey anlattığını yazdığımı gördüm. efendi ve uşak -ona hiçbir şey ödemesek de. Okuma bilmeyen insanlardan bahsetmişken. saçımda tek bir beyaz tel yok. Tatiller ilginç şeyler. Çocuk istemeyene bak! Swanny bebeği görmek istediğini söyleyerek beni şaşırttı anlaşılan Harry bizi oraya götürecek. çok da özlüyorum. Almanca bilmediği ama okuyabildiği için Almanca bir sözlüğe bakıp Alman soyadının Duke anlamına geldiğini öğrendiğini anlattı. Yakışıklı gençlerin çoğu öldürüldü. ve Mrs. sadece orta yaşlılar ve çocuklar var. Bütün bunlar karısını tanımadan önce olmuş. sakalı grileşti. Dürüst olmam gerekirse. Paris'te bu otomobillerden bir sürü var. Aslında bir değişiklik yapman. Harry kendisi de bir Alman ismine sahip olduğunu. çok yavaş geçiyor.durumunda olsak da o çarpıcı derecede yakışıklı.çocuklar. Louvre'a gidip Eiffel'e çıktık. Zavallı Rasmus. başka insanların içinde insanlar arasında sevginin farkına vardığımı. bana Danca olmasına rağmen Đngilizce gibi duran bir adımızın olmasından dolayı ne denli şanslı olduğumuzu söyledi. günler çok uzun geliyor. Gerçekten de çevrede öyle çok genç adam görünmüyor. Doğrusunu düşünmek gerekirse. lles'a gidip Champs-Elysees'de gezindik. oyunda nişanlısı ölen kızdan bahsettik. 23 haziran 1923 Dün gece. Swanny'den.

ama Harry'ye ne düşündüğünü soracağım. Far'la gidip onun evine bakıp bakmayacağını sordu. Düşüncemi kabul ettirmemin bir örneğini de dün. anlamak da istemediğim şeylerden söz ediyor. sonra da Brüksel'de baş başa iki hafta. Bugün Britanya Adaları'nın Cadillac mümessilliği gibi bir şeyi aldığını öğrendi. Brüksel'e gitmek istemiyorum. Rasmus kendini binlerce pound kazıkladığını söylediği Mr. Rasmus yaşamak için yiyor. Kızlarla birlikte Bognor Regis'te -orası da neresiyse. elbise almak. koskoca iki hafta boyunca orada. Chelsea'de.parmağıyla gösterip anlamadığım. ikimizin de birlikte yapmaktan hoşlandığı tek şey. Haftalardan değil. bu yaz tatilinde yapacaklarımızı söylediğinde yaşadık. Rasmus'la birlikte geçirdiğimiz günler boyunca. altı ay diyor. Onu kucağına oturtup sarıldı -on üç yaşında bir kızı. Rasmus elbiseyi kendim için aldığımı sandı. özellikle de portrelerden hoşlandığımız için. yanımdaki Harry olsa ne kadar başka olacağını. aylardan bahsediyor. Swanny'ye soluk mavi Çin ipeğinden bir elbise aldım. yanılıyor! Günlüğümü ve -ah. onunla baş başa ne yaparım? Şiddetli bir tartışma oldu. King's Road'da büyük bir dükkân açmayı düşünüyorlar. kemerler kaymış. Çocuklarla böyle konuşmamasını söyleyip bağırdım. Housman'dan kesin olarak ayrıldı. . Eğer benim bileklerime kadar inen bir şey giyeceğimi sanıyorsa. Göğüs kalçalara kadar inmiş. Her ikimiz de resimden. Cline Cadillac satacaklar. Yine de yarın Harry'yi göreceğim ve tavsiyesini isteyeceğim. ne kadar gülüp ne kadar çok şey paylaşacağımızı düşündüm.iki hafta. günlüğümden de çok. Đkimiz de uzun süren büyük ve nefis yemeklerden hoşlanıyoruz. Hakkını vermem gerek. Siyah-beyaz etollü bir elbise almak için Patoilya.ve eğer Mor'la birlikte yaşamaya dayanamıyorsa. Bunun anlamı bu ülkede onun. tabiî Marie her şeyi duyup ağlamaya başladı. Paris şömizyenin öldüğünü. düz hatların hakim olacağını kararlaştırmış. Cheyne Walk ya da benzeri bir yere taşınmamızı isterse ben de reddedeceğim. Döndüğümüzde. ne kadar para bana harcadığını umursamıyor.Harry'yi özledim. Sanırım bundan sonra Padanaram'dan ayrılıp. En kötüsü de Marie'nin böyle bir şey olursa. O ve yeni ortağı Mr. Şey. Savaştan önceki günlere. sadece onun Cadillac otomobilleri satması oluyor. 12 nisan 1924 Rasmus havalara uçuyor. benekli bir elbise için de Chanel'e gittik. aynı şeyleri görmek isteyeceğimizi. Kamboçyalı bir köylü gibi görünmekten hoşlanmıyorum. Aslında bunun sorulması için en uygun insan Rasmus ama o aldırmayacak. istediğim gibi yapmamı söyleyecek. Rasmus'u öldürebilirdim. Moda neredeyse Hindicin elbiselerine dayanır olmuş ama ben sevmedim. Mor'un da gidip Harry Amca'yla evlenip evlenmeyeceğini sorması oldu. bana bir gün sonra taşınacağımızı bildirip elimden geleni yapmamı istediği dönemlere kıyasla başımı kaldırıp sesimi çıkarmayı öğrendim. güzel yemekten zevk alacağımızı düşündüm. Swanny'den o kadar süre ayrı kalmaya dayanamayacağımı sanıyorum. Benedicte'nin Swanny'yi onlara göndermemi isteyen mektubuyla karşılaştım. şimdiye kadar yaptığımız tartışmalardan en şiddetlisi.

nerede olduğunu bilmem gerek.Ben hayattayım. . tabiî düğünün Bisgaard'ların West Heath Caddesi'ndeki alelade evinde yapılması söz konusu olamaz. öyle mi? dedi. öteki kızlardan çok daha uzun olacağını. kafasını onun sakalına dayamıştı. Swanny olmadan bu ev ölü. sonra da bana döndü. . benim böyle bir inanışım yok ama o deyimi hiç unutamıyorum... Keşke yapabilseydim. yine bir kız. yanımda yürüyen o olsa dünyanın ne kadar değişik olacağını düşünerek seyahate çıkmayacağım. 2 haziran 1924 Swanny Danimarka'ya gitti. Gerçekteyse. bunu yazmaktan bile özlemden midem bulanıyor. Harry'nin çocuklarını doğuran kadım kıskanıyorum. Hepsi altı nedime. bütün odalar cansız ve sıkıcı. Aslında böyle düşünmüyor. 16 mart 1925 Hep birlikte Knud'un düğününün etkisini üzerimizden atmaya çalışıyoruz. yapmak istiyorum ama faydasız. Harry'nin karısı yine bir çocuk doğurdu. Bütün bunlar ne saçma! Yine de Swanny'nin gerçekten güvenilebilir biriyle birlikte olmasını bilmek güzel. ama çok mütevazi.Demek Mor şoförle evlenecek. anlardım. Tabiî gülünç olmayacak. Mrs.. Swanny'yi kandırabilmek için uğraşmam gerekti. her biri kaz yumurtası mavisi bluzlar turkuvaz saten etekler giyecek. Swanny'nin ilk nedimeliği olacak. Onun başka başka evlerde kalmasını istemiyorum. başının üzerinden Rasmus'un yüzünü buruşturduğunu gördüm. Aslında onu koruyacak zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenenin Swanny olmasını isterdim. bütün gün boyunca Harry'yi. kıskanıyordum. hiç gelinlik giymedi. Altı yaşında olsa. Swanny düğüne oradan gidecek. Bisgaard onu doğruca Ejnar ve Benedicte'ye götürecek.. Rasmus'un kucağındaydı. yüzümden kan çekilirken ürperdim. biz öyle insanlardan değiliz. bunun harika bir haber olduğunu söyleyip onu kutladım. Bu. hepsi bu. Batıl inançlar gülünçtür. başımı sallayıp gülümsedim. Yanlış bir şey yapmayacağımı biliyor. Bazen elimi öpüyor. o adamla yalnız giderek. Bisgaard'ın yanında. gemiyle gitti. ama onun da faydası yok. Harry'nin çocuğunu ben doğurmak isterdim. yüzümün kızardığını hissettim. Mrs. Duke. bir üçüncüsünü istemiyorum. bayılacak gibi oluyorum. Ama bir daha Rasmus'la baş başa bir yere gitmeyeceğim. Artık dört kızları var. Bu sabah Mrs. fazla mütevazi. Bana söylediğinde. Dorte Bisgaard çok zengin ve soylu bir Danimarkalıyla evlenecek. Gördün mü yaptığını. Bu da Swanny'nin ikinci nedimeliği oldu. aynı şeyi hissediyor.Marie böyle bir şeyin söylenmeyeceğini bilecek yaşta. hiç gülünç olmadı ki. Üç kere nedime. Belki Harry de istiyor. gülünç olacağını söylüyor. Ben ölü bir odadaki tek canlı şeyim.

Maureen elindeki çiçeği Swanny'ye fırlattı, hiç anlamadığım bu geleneğe göre gelinin attığı buketi yakalayan kız hemen yakında evlenirmiş. Tabiî, Swanny daha yirmisine girmedi ve çevresinde hayranları var. Darıimarka'dayken ondan çok hoşlanan o genç, Dorte'nin düğününden sonra partide tanıştığı o adam Swanny'yi mektup bombardımına tutuyor. Hem Danimarkalı hem çok uygun birisi, ters olanı Swanny'nin onunla birlikte Güney Amerika'da yerlere gitmesini istemesi. Evlenip hemen ardından Samgo mu, Asuncion mu, neresi unuttum, oraya gideceklermiş, Swanny akıllı davranıyor, bekleyip görmek istiyor. Ona cevap yazıyor, ama mektupları hem sık değil hem de kısa.

16 nisan 1927 Babaanne oldum. Kendimi eskisinden farklı hissetmiyorum, eskisinden değişik görünmüyorum, üstelik bebeğe karşı da hiçbir şey duymuyorum. Bu sabah onu ve annesini görmeye gittik. Aynı Maureen gibi, tombul yüzlü ifadesiz bir çocuk, hoş Knud da bir güzellik abidesi değil. Adını John Kenneth koyacaklar. Erkekler üst kata çıkıp kutlamayı içkiyle yaptı, Knud buna "bebeğin başını ıslatmak" diyor, onlar gider gitmez Maureen bana doğumunu tüm ayrıntılarıyla anlatmaya, ne kadar korkunç bir şey olduğunu, ne kadar da uzun sürdüğünü söylemeye başladı. Sözünü kestim. Hepimizin çocuğu olduğunu -nişanlılarını savaşta kaybeden "ihtiyaç fazlası" kadınlar hariç- hepimizin aşağı yukarı aynı şeylerden geçtiğimizi söyledim. Đki düşüğü saymazsak beş çocuk doğurduğumu hatırlattım, bana bilmediğim bir şey anlatamayacağım söyledim. Oturdukları o korkunç daireyi o seçmiş olmalı. Belki de değildir. Knud'un benimle ortak hiçbir yanı yok, üstelik babasıyla da yok. Komik olanı, Đngilizlerden de fazla Đngiliz olması, Avrupalılar apartman dairesinde yaşamayı seçerken. Đngilizlerin müstakil evlerde oturmayı tercih etmesi. Ama biliyor olmam gerekirdi, insanları anlamak zor. Artık hava daha geç kararıyor, Harry beni yeniden akşam yemeğinden sonra çıkarmaya başladı. Mercedes'te bir arıza varmış, Rasmus Cadillac'ı alabileceğimizi söyledi. Artık arka koltukta değil, önde, Harry'nin yanında oturuyorum. Her şeyin nası1 başladığı ilginç. Başlangıçta arkada oturuyordum, durup biraz yürüdükten ya da bir şeyi seyrettikten sonra dönüşte, ön koltuğa geçiyordum. Evvelsi gün, arka tarafta oturmak üzereyken bunu komşuların görüp dedikodu yapmalarından korktuğum için yaptığımın farkına vardım. Kendimden utandım. Ne zamandan beri insanların ne düşündüğüne aldırır oldum ki? O zaman başımı salladım, hemen anladı, her zamanki gibi düşüncemi okudu ve bana ön kapıyı açtı. Şimdiye kadar hiç yanlış bir şey yapmadık, yapmayacağız. Kötü düşünene lanet, derim ben. Babaanne olmaya fazla aldırmadığımı söyleyince güldü, büyük kızının evlenmek istediğini, kısa zamanda bana yetişeceğini söyledi. Kız daha on altısında, 1911'de doğdu, anladığım kadarıyla doğması gereken günden önce doğmuş. Neden bilmem, her ikimizin de torunları olması düşüncesi hoşuma gitti. Playhouse'da Somerset Maugham'ın The Letter'ını görmeye gittik. Gladys Cooper

oynuyordu, onu her zaman beğendim, bir oyuncunun olması gerektiği gibi güzel, ama hikâye kendisine tecavüz etmeye çalışan adamı öldüren bir kadından bahsediyor. Aslında adam kadının gerçek sevgilisiydi, ama adamın Çinli bir metresi olduğunu öğrenince, kadın onu vurdu. Sonra, geç olup havanın kararmasına rağmen Hampstead'e gidip Heath'de dolaştık. Bugünlerde araba gezintilerimiz gittikçe kısalıyor, yürüyüşlerimiz, birlikte yediğimiz yemekler, tiyatro ve konser izlememiz gittikçe uzuyor. Ne olduğunu ben de, o da biliyor ama söylemiyoruz. Birbirimizle flört ediyoruz ama ne öpüşüyoruz, ne elimizi ötekinin beline doluyoruz, ne birlikte olabiliyoruz, masanın iki yanından birbirimizin gözünün içine bakmanın, birlikte kahkaha atmanın, elimi elinde sıkıca tutmasının ötesinde hiçbir şey yapamayacağımızı biliyoruz.

2 kasım 1929 Swanny, bütün karşı koymama rağmen, bugün yeni işine başladı. Artık bütün duygularımı bastırmam ve bunun hakkında tek bir söz bile etmemem gerekiyor. Swanny kabul etse, Torben Kjær onunla yarın evlenir. Bir de Maurp bir yerden akrabası olan o genç var. Swanny için çıldırıyor, bütün hayatını telefonda geçiriyor. Ama eğer Swanny her sabah o yaşlı kadının köpeğini Hampstead'de gezdirmeyi, kadına da saçma sapan kitapları okumayı tercih ediyorsa yapsın bakalım. Artık büyüdü. Tabiî Rasmus onun ne yaptığıyla hiç ilgilenmiyor, sadece ona elbise parası vermekten kurtulduğu için seviniyor. Kazandığı azıcık para elbiselerini karşılamaya ancak yeter. Geriye bakınca, Maureen ve Knud'un bir çocukları daha olduğunu yazmayı unuttuğumu görüyorum. Geçen pazartesi Charles doğdu. Harry'nin büyük kızı da çocuk bekliyor. Şimdi benim Mogens'i doğurduğum yaşta ama daha da önemlisi Marie'yle yaşıt, oysa ben Marie'yi hâlâ çocuk olarak görüyorum. New York'taki buhran Rasmus'un işini etkileyecek. Nasıl olacağını anlamıyorum ama sanıyorum o biliyordur. Bütün önemli şeyler tehdit altında, Cadillac temsilciliği, bu evden çıkıp daha küçük bir eve taşınmak falan. Bu sabah bana Mr. Cline'ın ona yüklü bir kazık attığını söyledi. Bir kere yazacağım, bir daha asla. Bir kere yazacağım ve bir daha okumayacağım bile. Üstelik bu günlüğü ne zaman okudum ki? Harry'ye âşığım. Gelecek yıl elli yaşında olacağım, ömrümde ilk kez âşık oldum. Bize, ona ve bana, ne olacak? Yazık olan, hiçbir şey olmayacağı. Aynı şekilde yaşamaya devam edeceğiz.

Yirmi ikinci bölüm

Bu benim hikâyem olsaydı, aşkımın gelişimini daha ayrıntılı belirtirdim. Konuşmalarımızı yazar, bu arada Asta'yla ilgili söylenenleri almazdım, ilk öpüşmemizi, ilk sevişmemizi anlatırdım. Yine de kısa bir özetin yeterli olması gerektiğini düşünüyorum. Cary'ye bir sevgili bulmak için çok yaşlı olduğumuzu söylerken, Daniel'la geçirdiğim bütün o yılların âşık olma yeteneğimi yakıp kül ettiğini düşünürken ne kadar haksız olduğumu, eğer bunları söyleyip düşünürken bilmiyor idiysem, çabuk öğrendiğimi söylemekle yetineceğim.

Cary'yi daha fazla ihmal etmemem gerektiğini de anladım. Kendi evimde uyumayan iki hafta olmuştu, bu sürenin tamamını Willow Caddesi'yle Paul'ün Hackney'deki evi arasında mekik dokuyarak geçirdim, yine de birkaç kere eve gidip telesekreterdeki mesajları dinledim. Telesekreterden her seferinde Cary'nin sesi, giderek artan bir heyecanla çıkıyordu. Sonunda aradığımda, çok rahatlamış gibiydi. - Aman Tanrım, o kahrolası makine yerine sonunda seninle konuşabilmek ne harika bir şey! "Bir şeyler yapmış olmalıyım" diye düşünüp durdum, yani daha önce yaptığımın yerine bir şey, ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi? Dinle, benimle Roper'ın evini görmeye gelir misin? Đlginç bir şey oldu, artık ondan nefret etmediğimi anladım. Bir cumartesi sabahı, meydan okuyan bir kıyafetle Willow Caddesi'ne geldi, sanki herkesten çok bana gençliğinin yıllara yenik düşmediğini kanıtlamak ister gibiydi eskiden de ona söylediklerim düşünülürse, bunu kanıtlamak önemliydi. Başlangıçta kayakçılar için tasarlanmış, atkılı ve dar bir tulum, beli kemerle sıkı sıkı tutturulan bir tunik ve renkli bir panço giymişti. Endişeli görünüyordu. Gözleri korkuluydu Onu bağışladığımı söylerken yalan söylediğimi anladım, oysa şimdi söylesem yalan olmazdı. Bir zamanlar arkadaş olmuştuk. Sonra, gençliğimizin son demlerindeyken, işe Daniel karıştı. Sanki şimdi bir şeyler olmuş ve bütün o yıllar silinmişti, karşımdaki eski Cary'ydi, bense eski, istediği bir biçimde yeniden gençleşen eski ben. Onu öptüm. Kaçmak istermişçesine geri çekildi, sonra Swanny'nin oturma odasına doğru yürürken, arkamdan yetişip yanağımı öptü. O gün anlayış açısından beceriksiz günümdeydim, olanların farkına varmam, ondan nefret etmekten vazgeçip tekrar hoşlanmamın nedenini anlamam için uzunca bir süre gerekti. Cary ve ben Hackney'deydik, Roper'ın evini inceliyor, Lizzie'nin yaşadığı ve öldürüldüğü odalarda yürüyorduk, birden anladım.

Söz konusu olan, Roper filmi çekilirken, iç sahnelerin Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da mı, yoksa bu iş için seçilecek başka bir evde mi gerçekleştirileceğiydi. Devon Villa, tıpkı Asta'nın görmediğim Lavender Grove'daki evi gibi hâlâ ayaktaydı. Cary'ye de

söylediğim gibi en iyisi çekimi gerçek evde yapmak, evin yıkılmamış olmasını da talihin bir belirtisi olarak kabul etmekti. "Evet" dedi, 'Televizyon yapım kuruluşlarını benim kadar tanımadığın için böyle söyleyebiliyorsun. Roper'lar içinde yaşamamış olsalar bile, başka bir evi çekim için daha iyi bulmaları mümkün." Hikâyeyi yeniden düzenlemekte olduğunu mu söylüyorsun?

- Tarih bazen olduğundan daha düzenli olabilirdi. - Bütün beklenmedik olayları bir düşün. Bu yapımdan bütün umulmayanları uzaklaştırmak istiyorum. - Devon Villa beklenmedik bir yer mi? - Daha bilmiyorum. Görmedim. Bildiğim tek şey, büyük olduğu. Anlaşılan oldukça da görkemli bir yer, Maria almadan önce çok daha parlak günler geçirmiş olmasına rağmen. Yine de bu gibi insanların oturmasını beklemeyeceğin eğin bir ev. Oraya gitmek üzereydi, içimden gelen sese uyarak onunla gideceğimi söyledim; oysa daha önceleri hep ilgilenmediğimi belirterek ayak sürümüştüm. Ama işler değişmişti. Ona karşı duygularım değişmişti. Onunla birlikte olmakta bir sakınca görmüyordum, kaldı ki beraber geçireceğimiz bir gün boyunca eğleneceğime de inanıyordum. Swanny'nin son günlerinde kimin kişiliğine büründüğünü de şimdi öğrendiğime göre, Swanny'nin Edith olmasının imkânsızlığına rağmen, küçük Edith'in yaşadığı evi görmek istiyordum. Çekilmesi düşünülen dizinin yapımcısı olarak Cary, Devon Villa'nın bodrum ve zemin katlarının sahibiyle birinci katın sahibini aramış, bir randevu ayarlamıştı. Sahipleri Fas'a taşındıklarından üçüncü ve dördüncü katlar boştu, ama alt kattakilerde anahtar vardı, bize Lizzie ve Maria'nın cesetlerinin bulunduğu odayı göstereceklerdi. Evin görkemli olduğunu söylerken yanılmamıştı. Bu ev Hampstead'de olsaydı, malikâne olarak adlandırılırdı, ama yıkık dökük çevrenin ortasında, zavallı duruyordu. Bütün terası, süslü ön cephe kaplaması, üstü kapalı ve sütunlu ön kapıya çıkan basamaklarıyla Bayswater'da görebileceğiniz Victoria Dönemi yapıları gibiydi. Devon Villa adı Devon Court olarak değiştirilmiş, ana kapının yanına üç zil konulmuştu. Cary'nin beklenmedik şeyler derken de söylemek istediğini, daha kendini Brenda Curtis olarak tanıtan kadın kapıyı açıp bizi dairesine alır almaz anladım. Sokak kapısı kapanır kapanmaz çevrenin görüntüsü ve gürültüsü kesildi, biraz ötede, Willow Caddesi'nde apartmana çevrilmiş evlerden birinde de olabilirdik. Girişteki hol umut vericiydi, Ward-Carpenter'ın sözünü ettiği kırmızı mermer döşeme ve oymalı merdiven tırabzanları hâlâ yerli yerindeydi. Duvarlar boyunca uzanan sandalyeler, kabartma çiçekleri ve stilize yapraklarıyla en az yüz yaşında olmalıydı. Ne var ki şimdi, Maria Hyde'ın sadece banyolar için kullanacağı beyaza boyanmıştı, dairenin ahşap bölümleri de maun korkuluklar dışında beyazdı. Ama şimdi, Brenda Curtis'in kocasıyla birlikte yaşadığı kattaki iki, bodrumdaki diğer üç odada gezerken, bir yüz yıl önce bitirilmiş bir evde olduğumuzu düşünmek mümkündü. - Đkinci kattaki dairede oturmak istediğimi sanmam dedi, bizi Florence Fisher'ın bölgesi olan bodruma indirirken. Mannering'ler sık sık yurtdışına gidiyorlar, belki de bu yüzden fazla

aldırmıyorlar. Üstelik çevrelerini çağa uydurma konusunda da fazla iddialı değiller, tabiî evlerini temiz tutuyorlar, ama pek bir şey değiştirmediler. O odada yatıyorlar, bilmem anlatabildim mi? Bize baktı. Yani, cesetlerin bulunduğu odada. Orada yatmak istemezdim. - Hayır hayır, biz de istemezdik, diye mırıldandık. - Yedi yıl önce geldiğimizde, burada hiçbir şey yapılmamıştı. Burası herhalde Roper'ın oturduğu zamanki gibiydi. Bodrum katında çok yaşlı bir kadın vardı, otuz yaşından beri buradaymış, zaten burada da öldü, hayatı boyunca tek bir kat boya bile sürmediğinden eminim. En azından bodrumun boya yüzü görmediği belliydi. Maria Hyde'ın mutfağını değiştirmemişti, biz geldiğimizde etraf karafatma kaynıyordu. Öte tarafta, dolaptan biraz küçük bir oda vardı, zavallı hizmetçinin yattığı oda. Kiler bölümü bu taraftaydı, bahçe kapısına yakın; inanır mısınız eski çamaşır kazanı bile yerinde duruyordu, tahta kapaklı, taştan ve alçıdan yapılmış korkunç bir şey. Emlakçı çamaşır kazanının da mutfak tezgâhı gibi koleksiyoncu malzemesi olduğunu söyledi, ama her yeri yıktırdık. Her şeyi değiştirip genişlettik, ferahlattık, yani eskiden neye benzediğini tahmin etmeniz güç. Yere kadar uzanan pencere, Poggenpohl mutfağın taş döşeli ve duvarlı bir bahçeye açılmasını sağlıyordu. Niyeti bozuk bir kedi, defne ağaçlarının arasında, balık dolu bir havuzun kenarında oturuyordu. Sadece üç metre yüksekliğindeki bahçe duvarları eskisi gibiydi, kahverengi tuğlaları artık yakılması yasak ateşin isinden kararmıştı. Polisin ekmek bıçağını bulduğu yerde şimdi etrafı alçak bir taş duvarla çevrilmiş, içinde cüce çamların bulunduğu bir tarh görünüyordu. Kafam Edith'le doluydu, ama kadının da dediği gibi Edith'i bu mutfakta düşünmek, hizmetçi etrafta iş yaparken masanın başına oturmuş, yulaf ezmesini yerken göz önüne getirmek imkânsızdı. Mutfakta dışarıya açılan bir yan pencere olmuş olabilirdi, ama mutfağı o günkü haliyle canlandırmak zordu. Kahvaltıyı gaz lambası ışığında yemiş olabilirlerdi çünkü temmuzda bile evin bu katına güneşin girmesi neredeyse imkânsızdı. Birinci kata çıkmadan önce merdivenlerin dibinde durdum, Mrs. Curtis'i kendi kapısının ardında bırakmış olmanın rahatlığıyla, Edith'i bu dünyada son görüldüğü anda, merdivenlerden çıkarken, kısa bacaklarına çok yüksek gelen hamaklardan tırmanırken ve yukarıdaki dönemeçte gözden kaybolmak üzereyken düşündük. Merdivenleri yarılamıştık ki, yan dairenin sahibi gelişimizi duydu ve sahanlığa çıktı. - Onu bu saatte göremezsiniz, dedi. Cary kimi göremeyeceğimizi sordu. Edith'i.

Söylediklerinin üzerimizdeki etkisi, belki de gözlerimizin açılması onu keyiflendirmişe benziyordu. - Sadece bir şaka, hanımlar. Bu kadar korkmayın. On yıldan beri buradayım, ama onu daha hiç görmedim. - Bir hayalet? - Öyle diyorlar. Yukarıdaki kadın, Mrs. Mannering onu bir kere gördüğüne yemin ediyor. "Bardağına biraz daha su koymalısın" dedim. "Saçmalama" dedi, "Đçki içmediğimi

geceyarısından az önce. Mr. Hayalet hikâyesinin belkemiğimi ürperttiğini sandığından eminim. Birlikte yaşlı adamın dairesine. koluna yapışmadıkça üzerinde kaymadan oturmanın imkânsız olduğu bir at kılı kanepe vardı. Bir çığlık attı. Elimi dayadığım dirseğini beline bastırdı. kime ait olduklarını bildiklerini de sanmıyorum. Daniel'ın anılarının ya da Cary'nin Daniel'ı elimden almış olmasının bir önemi yoktu. Merdivenlerin dibindeydim. Ona karşı sıcak bir şeyler duyup onun adına sevindim.Fazla bir şey olmadı. Edith'in yatak odasına girdik. Masa lambaları yerine elektriğe döndürülmüş gaz lambaları kullanılmış. Sonra Mrs. bu portrelerin gerçek kişilere. Daniel artık bir gölgeye dönüşmüş. Mannering onu bir başka yerde bir daha gördü. burada geçmişten en ufak bir iz bile kalmamasından gururlandığı açıktı.Sonra ne oldu? dedi Carry. Cary'nin kulağıma fısıldadığına göre üçüncü katın temizliğinden. Curris de bir şeyler gördüğünü söylüyor. tüm ışıklandırma. Dönemeçte kayboldu. sadece bir zamanlar tanıdığım biri olmuştu. Bütün bunlar tam da Cary'nin aradığı şeydi. Eski görüntü ve eşyalar bilerek isteyerek korunmuş. kocası-karısı. Anlaşılan Mannering'ler bu kadarcık bir değişiklik yapmaya haklan olduğunu düşünmüşlerdi. bir zamanlar. o anda da eski dostluğumuzun yeniden başladığını anladım. Geçen gece. annesi ya . ama hava karardıktan sonra hole yalnız çıkamıyor. duvarlar da şeftali renginde güllerle süslü bir duvar kağıdıyla örtülmüştü. kafamı kaldırdığımda. Wagstaff sorumluydu. Artık Daniel'ın. çünkü artık Paul vardı. Tablo askıları hâlâ yerindeydi. eski kâğıt ve bayat hava kokuyordu. birilerinin sevgilisi. ama o dönemde evin üçüncü katında meyve ve çiçek kabartmalı duvar kâğıdı kullanıldığını sanmıyorum. basamakları tırmanan çocuğu gördüm. birkaç da Edward Dönemi güzel parçayla doldurmuştu. Her yerde ince bir toz tabakası vardı. Tüm duvarlara. Bir üst kat. Mannering'ler evlerini yüzyıl sonu döküntü. muhtemelen yüz yıl önce yaşamış. Bütün daire uzun süre kapalı kalan her yer gibi silkelenmemiş tozlu kumaş. eve dönerken. burada pek bir şey değişmemişti. pub samoda olduğunu sandığı fotoğraflara benzer sepya resimler asılmıştı. Her yerde kullanılan kızıl kadife. . "olay" da önemsizdi. Bu hikâyeyi daha önce onlarca kez anlattığı ve artık ezbere söylediği belliydi. bir daha da görünmedi. aydınlık sanki on dokuzuncu yüzyıl kaynaklarından geliyormuş gibi düzenlenmişti. Wagstaff gülümseyerek bize bakıyordu. Curtis haklıydı. herhalde bir eskici dükkânından düzineyle salmış olmalılar. Tek başına yaşayan. dedi. Portrelerin Mannering'lerin büyüklerine adandığından eminim. bu hayalet hikâyesinin sıkıcı hayatının en heyecanlı macerası olarak alan yaşlı bir adam." Onu merdivenlerde gördüm. avizelere de kesme camdan. . Duyduklarının ona dizisi için bir sürü yeni fikir verdiğini görebiliyordum. Pencereler çift camla kapatılmış. Örneğin. ama sizinle kolkola girmekten memnun olan insanların göstereceği sıcak ve güzel bir hareket yaptı. Eski tren istasyonlarını anımsatan. Cary 'nin koluna girdim. gaz lambası şişelerine benzer şişeler yerleştirilmişti. Mrs. sanat eseri olmak iddiasında çerçeveler içinde. Bütün bu olaylarda Cary'nin oynadığı rol çok önemli değildi. sanki Florence Fisher'in paspasıyla gelip tozunu almasını bekler gibiydi. Yine de ressam fırçasından çıkmış tabloların aksine.biliyorsun. bambaşkaydı. hiç olmazsa kopyaları yapılmıştı. neden çığlık attığını kimseye söylemiyor. Şaşırmadı. Mr. alt kattaki Mrs.

sizi güzel. Daireyi tepetakla kullanmalarının başka bir açıklaması olabilir miydi? Oturma odalarını. O da portreleri eğlenceli buluyordu. "Bu değişik adam" ya da "Bu ilginç kadın da kim?" diye sormalarına neden olursunuz.Uzun. Fotoğrafları almak istiyordu ama buna benim karar veremeyeceğimi söyledim. Maria Hyde'ın kapadığı kata taşımışlardı. konforu korkunçluğa feda eden nasıl bir insandır? Bundan sıkılmazlar mı? Peki. "Đki yıl kadar önce yaşlı bir hanımla iki genç buraya gelip daireyi gezdiler. ve Mrs. Yoksa onu tanıyor musunuz? Demek Swanny ile Gordon ve Aubrey'nin geldikleri yer burasıydı. kuşkulu da olsa bir ölümsüzlüğe ulaşmışlardı.da babasına ait olduğunu. onların resim çektirmek için bir yerlere gidip oturduklarını. Yatağın her iki yanındaki komodinin üzerinde nilüfer şeklinde birer art Nouveau lamba vardı. yanında da Lizzie'ninki.Bu ikisinin kim olduğunu bileceksiniz. yaldızlı ve süslü çerçevelere konulmuştu. saçlarını böyle yaptırarak güzel olduklarını mı sanıyorlardı? Evden çıktığımızda Cary. çıkan sonucu sevinçle. güzeli eğlenceliye. Pençelere koyu pembe perdeler ve tüller asılıydı. Resimden bakıp insanları tahrik eder. büyük mağazaların aydınlatma bölümlerinde binlercesine rastlanan taklitlerinden . iyi. Cinayetin orada işlendiğini düşünerek yatak odalarını en "eğlenceli" yer yapmaları fikrini kabul etmek güçtü. Mr. parmağının ucunu şakağına vurarak "Biraz böyleydi" dedi." . öfkeyle ya da aldırmazlıkla karşıladıklarını düşünmek heyecan verici. hanımların bugün pek kullanmadıkları şapkalardan. Belki de her geri döndüklerinde.Yaşlı kadın nasıl biriydi? Bana kuşkuyla baktı. Öte yandan da. Wagstaff çerçeveli portreleri gösteriyordu. Mr.Sizi nasıl bulmuş? . zeki ya da çarpıcı olduğunuz için değil. Ward-Carpenter yazısındaki fotoğraflar olağanüstü büyütülmüş. Kıkırdamaya başladı. yaklaşık bir yüzyıl sonra. Kadın fotoğrafları çok beğendi. kuşkusuz Lizzie'nin cesedinin bulunduğu yatağın bir kopyasıydı ve üzerinde beyaz pamuklu bir örtü vardı. Başında bir şapka vardı. sonra ne yaparlar? Görüldüğü kadarıyla Mannering'ler bundan sıkılmıyordu. . kuşkulanmakta da haklıydı. orijinal değil. Yüzünü buruşturdu. Mannering'e söylememi istediler. Buraya. saçlarına bakın!" Peki böyle giyinerek. Mannering'lerin pirinç yatağı. Roper'ların yaşadığı eve gelmişlerdi. Sizin kopyanızı satın alıp duvarlarına asanlar. eğlence onlar için yeniden başlıyor gibiydi. sıkılmazlarsa. Şimdi buradaydılar. döndüklerinde sorarım. Sonra söyledikleri merakımı hemen giderdi. benim sandığım gibi Lavender Grove değil. . ben de 'Tabiî söylerim' dedim. zamanlarının çoğunu yurtdışında geçiliyorlardı. çok zayıf. Çevresini "eğlenceli" eşyayla dolduran. çevrelerini alaya alan insanlara güvenmediğini söyledi. eğlenceli buldukları için yapmışlardır. Duvarda Roper'ın portresi vardı. "Elbiselerine. Đnsanları çoğunun böyle şeyleri eğlenceli bulup bulmayacağını merak etmeye başladım. Cary'yle birbirimize baktık. Sormadım Söylediklerini fazla ciddiye alamayacağımı düşündüm". "Anlıyorsunuz ya.

dostlarımızın meslek hayatları hakkında ne kadar az şey bildiğimizi. yaşlı kadını ölmeden önce çocuğu daha güvenli bir yere götürmeye çabalarken gözümün önünde canlandırmaya çalıştım. Curtis de yukarıya göndermiş. kendi odasına gitti. gözlere. Resimleri alamamıştı. Wagstaff onu ciddiye bile almamıştı. Anneannesinin daha ölmediği bir senaryo kurmaya çalıştım. "O yatak odası olabilecek en yanlış yerde. yine de beni dışarda. Đnsanlar ara sıra gelip daireyi gezmek isterler. ben de "Neden olmasın" dedim. Belki de sadece birinci kata erişti. sizinle mutlaka temasa geçeriz. "Ona hayalet hikâyesini anlattınız mı? " . terbiyeli terbiyeli gülümsemesine karşın boyun eğmeyen yanını daha önce hiç görmemiştim. Mrs. ondan sonra? Açık pencereden düşmüş olabilir miydi? O zaman. Cumartesiydi. korkunçtu. Swanny o fotoğrafların anne ve babasına ait olduğunu sanıyordu.Đstersen. . gençlerden birinden yardım istemek zorunda kaldı. Ona söylemedim. ama birdenbire o sokağa gitmek istemediğimi hissettim. anlaşılan. Middleton Sokağı'ndaydı. Kapı kapanıp biz merdivenlerden inerken bana "Burası hiç olmaz. . . o eve de gideriz.. Hoşuna gideceğini düşündüm" Holiday Palace'ta yerdeki kahverengi lekeyi gösterip Ilizzio'nun ölürken kaybettiği kan olduğunu söyleyen rehberler gibi.gülümsedi.Hoşuna gitti mi? . kendisini ya da şirketini bağlamaktan kaçınmasını hayranlıkla izledim.Bana inanmadı. çalışan insanlar olarak nasıl davrandıklarını bilmediğimizi düşündüm." . arkadaşlarımızın. Sana içini gösteremem çünkü ev sahiplerine haber vermedim.Öbür ev nerede? Paul'ün oturduğu sokakta. ama dışından bakmayı düşündüğünü söylersin. ara sıra gelip daireyi gezmek isteyen insanlara bu hikâyeyi anlattığı belliydi. Aklıma gelen. Onu şimdi durduğumuz yerde canlandırarak.Ön kapıya gelmiş. . burunlara. Merdivenlerde biraz zorlandı. çok değiştirilmiş" dedi. Edith'in tırmana tırmana bitiremediği basamakları indik. Mannering'lere göre bunun pek bir sakıncası yok. 'Tabiî anlattım. Eğer tasarıyı gerçekleştirmeye karar verirsek. dairesini belirsiz bir süre kullanmak üzere hemen orada haftada 500 pound'luk bir öneride bulunmamasından düş kırıklığına uğradı. peki. mafsallarının ağrıdığını söyledi. sokakta Cary'yle görmesini istemedim. onu kaldırımda bulan biri haber vermez miydi? Belki de bir üst kata çıkmıştı. bulanık fotoğrafların içinden gülümsemeden bakan kahverengileşmiş yüzlerdeki ağızlara. Edith'in de hayatta olduğunu söyledi. saçlara bakar bir halde düşünüp acıdım. Cary'nin baskıya direnmesini. Paul evdeyken bizi görebilirdi. "Üst katı görebilir miyim?" dedi. Onlara neden sahip olmak istediğini anlamak güç değil. O akşam buluşmak üzere sözleşmiştik. solmuş. kendi çizgileriyle fotoğraflar arasında bir benzerlik arar. Nereye kadar ulaştığını kimse bilmiyor.Daha kararlaştırılmış bir şey yok. Mr. Bu yanını. Canlıların hayaletinin olamayacağını. Mr. Wagstaff Cary'nin.

ki genellikle yanılıyorum. Florence hakkında koca bir dosyamız var. 1971'de öldü. . Lizzie Roper ve Florence Fisher. . . öyle değil mi? Florence. Peki.Hep Florence'ın o hastalık hikâyesini fazla abarttığını düşündüm. hepsinin hasta olması gerekirdi. Hiç evlenmedi. Maria Hyde. Yüz yaşını geçmiş olurdu. . . Bu fikirden hoşlandım. Tabiî Lizzie. Hayatta olup olmadığını sordum. Kalp krizinden öldü.Bence gidelim. Anlaşılan fazla dozda alınca insanın midesini bulandırıp uyutuyor.Florence Fisher'a mı? Sana birazını anlatabilirim. hastalanan Florence'tı. Nişanlı olduğu o adamla evlenmedi. hidrobromidle uyutulmadığını söyledim. Sumner adlı bir ailenin evinde çalışıyordu. Bütün cevaplan bilemiyorum. Yürüyerek bile gidebiliriz. ahlaksız davranışlardan en beteri olarak görülüyordu. . ama anladığım kadarıyla polis Fisher'dan hiç şüphelenmedi. . . görmem şart değil. Zaten geldik bile. hâlâ insanları güçlü ve güvenilir biri olarak etkiliyor. Ann.Tepsiyi yukarı çıkarmayıp Maria'nın eline tutuşturması şaşırtıcı değil mi? Anlaşılan Maria daha o günün sabahında bir kalp krizi geçirmişti. Tate-Memling evde çalışan biri olarak bütün bir hafta boyunca temizlemek için üst katlara çıkmayıp ne yaptığını sorarken. Fırsattan yararlanalım.O zamana kadar düzeldi. hiç kimse ondan kuşkulanılmadı.Bunu ben de düşündüm. Neden öldürsün? Aradan geçen bunca zamana rağmen. Ann. istersen bakabilirsin ama fazla bir şey anlatmıyor. . Uzak değil.Güç olurdu. dedim.Polis hiç Florence Fisher'ın Edith'i ortadan kaldırmış. Duruşmada tanık olarak dinlendiği sırada Stamford Hill'de. Bence gerçekte. Hackney insanın her gün gidebildiği bir yer değil. .Hayır hayır. Uzaktan bir yeğeni. Lizzie'nin bazen bir fincan çaya üç kaşık şeker koyduğunu söylüyordu.Ona ne olduğunu merak ediyorum. neden evlenmediğini kimse bilmiyor. ev sahiplerinin evden gittiklerini görür görmez o da işten kaçtı.. Roper'ın verdiği hidrobromidle uyutulmuştu. Belki de çok dürüst insan izlenimi bıraktı ya da belki çocuğu öldürmesi için hiç bir neden yoktu. 1905 yılında yatılı bir hizmetçinin işten nefret ettiğini itiraf edip işten kaçtığını söylemesi. aslında sorunun kalbine inmişti. Onlara ne oldu? Bulaşıcı bir hastalık mı? Bunu kimse araştırdı mı? . .Maria'nın derdinin ne olduğunu biliyoruz. Ertesi gün. olabileceğinden kuşkulanmadı mı? Onu sorguya çekmedi mi? Edith'i hayatta gören son insan olmasına rağmen. Lizzie hastalığı her neyse. yani ben bile yürüyerek gidebilirim. hafızam bugünlerde elekten de beter. akşamın beşinde yatağa girdi. ama bunu mahkemede söyleyemedi.Cary. ya bir seferde iki ya da üç fincan çay içtiyse? Florence'ın şeker kullanmadığını. Üstelik Roper karısının ne dozda ilaç alacağını hiçbir zaman bilemezdi. Eğer yanılmıyorsam. Dizi konusunda bir sürü araştırma yaptırdık.

ablasının torunu bir kız var, ama onun tek anlattığı, senin de düşünebileceğin gibi övücü şeyler, teyzesinin ne kadar iyi bir insan olduğu, başkalarını ne çok düşündüğü, falan. Hizmetçiliği hayatı boyunca sürdürmedi. Bir şekilde bir tütüncü dükkânı kuracak kadar para biriktirdi ve yıllarca bu dükkânı işletti. Gönüllü Kadınlar Birliği'nde oldukça yüksek yerlere geldi, Clovenford markisiyle resmi bile çekildi. Bana resmi yeğeni gösterdi. Bütün bu hikâyenin içinde ilginç olan tek bir şey var: Lady Clovenford'un kayınpederi, ilk Clovenford markisiydi ve bu ilk Clovenford markisi daha önce Roper'ı yargılayan, daha sonra adalet bakanı olan Tate-Memling'di. - Acaba Florence resmi çektirirken bunu biliyor muydu? Derin bir nefes aldım, köşedeki evi gösterdim. Arkadaşım Paul burada oturuyor.

Cary küçük bir çığlık attı. - Aman Ann, kapalı bir kutusun! Neden söylemedin? Gidip tanışabilir miyim? Eve girip bize kahve ikram etmesini isteyelim mi? Bir kahveye ihtiyacım var, senin yok mu? Okullu kızlar gibi. Erkek arkadaşın burada mı oturuyor? Ona bir bakabilir miyim? - Nerede şu ev? dedim. Đstemeye istemeye beni evin önüne götürdü. Karşısına dikildiğimizde Paul'ün bizi görüp görmediğini düşünüyordum. Evin üç katı, bir de bodrumu vardı, ama bunu dışında Devon Villaya hiç de benzemiyordu. Daha yeniydi, daha az zarifti, birçok evin bir arada yapıldığı bir döneme ait, 1890larda yapılan birçok evin ortak özelliği olan oransız boyutlar burada da göze çarpıyordu. Ucuz ve çirkindi, kalın tuğladan yapılmıştı. Yine de bu evin biraz önce gezdiğimiz eve kıyasla Maria Hyde'a daha uygun olacağı açıktı. Arkamıza döndük. Paul bizi görmüş, ön bahçeye çıkmıştı - Ne kadar yakışıklı, değil mi? dedi Cary. Kahkaha attım. - Sana da ne oluyor? Đşte bunu alamayacaksın, dedim, onu Paul'le tanıştırdım, eve girdik.

Yirmi üçüncü bölüm

Bu kez, Cary'nin yeni sevgilimi de çalması söz konusu bile değildi. Paul sonra bana sıkılarak da olsa, Cary'den hiç de hoşlanmamasına üzülmeyeceğimi umduğunu söyledi. Beni daha az sevindirense, günlüklerle daha fazla uğraşmayı reddettiğini söylemesi oldu. "Reddetmek" biraz abartılı olabilir. Fazla istekli olmadığını söylemek daha yerinde olur. Roper duruşması konusunda konuşmaktan, Ward-Carpenter ve Mockridge kitaplarını okumaktan mutluydu, hatta Ünlü Đngiliz Davaları dizisinden benim için duruşmanın bütün zabıtlarını da çıkarmıştı. Bu dizi Senato Kütüphanesi'nde bulunuyordu, oraya ulaşması güç olmamıştı. Edith'in kaderi hakkında düşünmekten, eğer hayatta kalmış olsa başına neler geleceği konusunda fikir üretmekten de hoşlanıyordu. Ama başlangıçta onu heyecanlandıran günlüklerle işini tamamlamış, onları bir kenara bırakmış gibiydi. Günlüklerden bahsetmenin onu sanki rahatsız ettiği duygusuna kapıldım. Benden ödünç aldığı defterleri tekbir yorum yapmadan geri verdi, ona belki de 1920 ve 1930'lu yılların defterlerine bakmak isteyebileceğini söylediğinde kafasını sallayıp konuyu değiştirdi. Eğer günlükler bir aile büyüğünün bana bıraktığı notlar olsaydı, isteksizliğini anlardım. Birine âşık olmak ve onunla yeni bir ilişkiye başlamak, her şeyi paylaşmak anlamına gelmez. Ne de olsa Paul golf oynuyordu, Paul satranç da oynuyordu, bu faaliyetlerden hiçbiriyle fazla ilgilendiğimi söyleyemezdim. Ancak benim günlüklerin bir aile varlığı dışında, dolapta saklanacak bir miras ötesinde de anlamı vardı. Onların yayıncısı olmuş Swanny'nin görevi artık benim omuzlarımdaydı. Giderek daha az yazar araştırması yapıyordum, Swanny'nin ölümünden bir yıl sonra da başkalarının adına çalışmaya son verdim Günlükler Swanny'nin tersine, hayatımın tek amacı değildi, yine de önemli bir yer tutmaları kaçınılmaz oldu. Swanny'nin zamanında yaptığı her iş artık bana kalmıştı yayıncılarla yeni baskıları görüşmek, kartona basılacak kapakların formatlarını onaylamak, yabancı ülkelerdeki satışları değerlendirmek, resimlere karar vermek ve daha bir sürü şeyle benim ilgilenmem gerekiyordu. Bir sonraki yıl 1935-1944 dönemini kapsayan günlükleri yayımlamayı kararlaştırmıştık, üstelik bunu Đngiliz yayıncılar ile Gyldendal'e aynı zamanda yaptırmayı düşünüyorduk. Yapacak çok işim vardı ve herkes gibi ben de bazen yaptıklarımı en yakınımdaki erkekle paylaşmak istiyordum. Çok sıcak, çok heyecanlı, paylaşımda çok cömert olan Paul, her seferinde beni nazikçe reddetti. Her zaman terbiyeli, her zaman düşünceliydi, ama ne olursa olsun o günlüklerden bahsetmek istemiyordu. Defterlerin onu sıktığı sonucuna vardım. "Bu da belki doğaldır", diye düşündüm. Günlükler çok iyi tanıdığım biri tarafından yazılmamış olsaydı, çok iyi tanıdıklarımdan söz etmeseydi, ben de sıkılır mıydım? Ama diğer taraftan, kitapları satın alıp okuyan milyonları sıkmıyordu. Paul'e günlüklerden söz etmeye son verdim. Bana sık sık o gün ne yaptığımı sorduğu, benim de normal bir ev kadını hayatı yaşamayıp alışverişe çıkmadığım, arkadaşlarımla gündüz görüşmediğim düşünülürse, cevap vermekte ne kadar zorlandığım anlaşılacaktır. Gerçekten de bütün gün yayımlanacak günlüklerle ilgileniyordum. Bunun böyle sürüp gitmesini kabullenemedim, hemen Paul'le konuştum. Biraz tereddüt ettikten sonra nasıl olup da on dokuz yaşındaki insanlara Danimarka edebiyatı öğretmeye başladığını öğrenmek istemediğimi düşündüğünü söyledim. - Bilmiyorum, dedim. Değişik ya da eğlenceliyse ben de yapardım sanırım.

- Beni ilgilendiren değişiklikti, hiç de eğlenceli değil. - Doğru. Margrethe'yle ya da Swanny'nin yayıncısıyla günlükler hakkında konuşurken çok değişik, bazen de şaşırtıcı şeyler oluyor. - Anlat, dedi, ama sadece iyiliğinden dediğini biliyorum. Yüz ifadesi, sıkıntı ya da boşvermişlikten çok, üzüntü gösterince anlatmamı kestim. Evet üzüntülü, neden olduğunu hiç bilmeyeceğim. Aslında görmeliydim, nedeni yukarda gözlerimin içine bakıyordu, ama göremedim. Ben erkeklerinin kendisini ailesine tanıştırmasını bekleyen kadınlardan değilim, özellikle de bu yaşta, ellinci yaş günüm yaklaşırken. Üstelik Paul de bunu hiç önermedi. Annesini görmeye gitti, bana gittiğini söyleyip annesiyle ilgili bir iki yorum yaptı, nasıl olduğunu, neler yaptığını anlattı, ama hiç benim de kendisiyle gelmek isteyip istemeyeceğimi sormadı. Aslında gerçek anlamda birlikte yaşamıyorduk. Öyle sanıyorum ki toplumumuzda, sürekli ilişkilerde sosyologların pek de dikkatini çekmeyen bir engel var; insanlar evlerini seviyor, bu evler için bir sürü para harcamışlar, çiftlerden hangisine sevdiği evinden ayrılıp boşaltması söylenecek? Bu sadece bir para konusu da değil. Çiftlerden biri Dulwich'te oturup Brondesbury'de yaşamanın fikrine bile karşı olabilir, oysa karşısındaki nehrin güney kıyısına taşınmayı aklından bile geçirmez. Paul Hackney'deki evini çok seviyordu, benimse Hampstead ve çevresinde iki ayrı yerim vardı. Hangimiz fedakârlık yapacaktık? Her neyse, işi dairemi satışa çıkarmaya kadar vardırdımsa da, bebek evi dışında hiçbir eşyamı taşımadım. Artık Willow Caddesi'nde Padanaram'ın kendine alt yeni bir odası vardı. Nakliye kamyonu onu Hampstead'e taşımak üzere tem da Margrethe Cooper'ın bana yeni çevirisini gösterdiği, aslı Padanaram'ın otuzlu yılların başında nasıl satıldığını okuduğum gün geldi. Zamanımın büyük bölümünü Swanny'nin evinde geçiriyordum, birbirimize gidip kalmamıza, hafta sonlarını ya onun ya da benim evimde geçirmemize rağmen, Paul Hackney'deki evinden ayrılmayı düşünmüyordu. Her ikimizin de evlerini satıp birlikte yeni bir yer almamız en uygunu olurdu, ama Willow Caddesi'ni sevmeye başlamıştım. O da evini seviyordu, arada sırada da satmaktan söz ediyordu. Onu durdurmamın ya da en azından cesaretlendirmememin nedeni, günümün önemli bir bölümünü işten sıkılan (ya da üzülüp umutsuzluğa kapılan) bir adamla birlikte yaşamaktan çekinmemdi.

Cary senaryo yazacak birini buldu, yazılan senaryoyu beğendi, bir yönetmen bulup günümüz modasına uygun olarak sadece Roper olarak adlandırılacak dizinin çekim hazırlıklarına başladı. Dizi pazartesi, salı ve çarşamba günleri yayınlanacak üç bölümden oluşacaktı. Dizi Paul'ün sokağındaki evde çekilecekti, Cary altı kişinin üç ay boyunca çalışarak evin tüm ayrıntılarını o döneme uygun olarak değiştirdiklerini söyledi. Evlerini ya eski durumunda geri alacak ya da isterlerse 1905 stiline uygun döşenmiş bir eve sahip olacak kişiler, Avustralya'daki oğullarının yanına, uzun bir tatile gittiler. Paul'le birlikte, Roper'ın para kutusunu almak için geri geldiği sahnenin çekimlerini izledik. Bir pazar sabahıydı, çok erkendi, hafta sonunu onun evinde geçiriyordum. Kaldırım kenarları genellikle park edilmiş otomobillerle dolu olan Middleton Sokağı boşaltılmış, kapının önüne fazla iri bir atın çektiği

zarif bir araba yanaştırılmıştı. Daha güzel bir at bulamamışlar. Karşı kaldırımda küçük bir meraklı kalabalığı toplandı, Paul'le birlikte yatak odalarından birinden de aynı şeyleri görebileceğimizi düşündük. Roper rolünü oynayan aktör fotoğraftaki Roper'a çok benziyordu, hatta Abraham Lincoln'e Alfred'den daha da çok benzediği kesindi. Onun arabadan çıkıp merdivenleri on beş kere tırmanmasına rağmen yönetmeni tatmin edemediğini görünce, izlemekten vazgeçip kahvaltıya oturmaya karar verdik. Dizinin çekimleri sekiz hafta sürdü, bittiğinde de Cary son derecede güzel tanıtım malzemesi çıkardı. Bunların arasında en önemlisi, kuşe kâğıda basılmış dört sayfalı renkli bir broşürdü, sayfalardan çoğunu diziden fotoğraflar kaplıyordu, en son sayfanın bir bölümünde oyuncuların kim olduklarını, ne yaptıklarını, hangi rolde oynadıklarını anlatan Cary ile dizinin yönetmeni Miles Sinclair'e övgüler yağdıran bir çerçeve vardı. Broşürde Roper ile Lizzie'nin ve Lizzie Hyde'ın birlikte fotoğrafları da görülüyordu. Bir diğer fotoğrafta Edith merdivenleri tırmanırken, başka birinde de Florance mutfakta çalışırken görülüyordu. Bir de rol alanlar vardı. Bütün bunları, daha sonra önemli olacağı için anlatıyorum. Broşürün amacı yabancı ülkelerdeki satışı artırmaktı. Avustralya ve Yeni Zelanda'ya, Kanada ve Amerika'ya gönderildi, sonuçta Cary yapımını bütün dünyaya sattı. Bir diğer olay da çok daha kişisel bir tepkiydi. Cary, Lisa Waring adlı bir Amerikalıdan önce bir mektup, da bir telefon aldığını anlattı. Kadın Los Angeles'taki bir televizyon kuruluşunda çalışıyordu, kadının ya da çalıştığı bölümün görevi, kablo üzerinden yayınlanmak üzere yabancı (özellikle de Đngiliz) yapımlar seçmekti. Şu aralar hâlâ Kaliforniya'daydı, ama çok geçmeden Đngiltere'ye gelecekti. Lisa Waring'in Roper tanıtım broşüründe gördüğü bir isim, baba tarafından büyük dedesinin adıydı, ama bu ada başka bir yerde rastlamamıştı. Ailesinin baba tarafının atalarını bulmak için yaptığı araştırmalar, o adamdan ötesine ulaşamadığı için sonuçsuz kalmıştı. - Hangi adam? dedim. Söylemiyor. Sır dolu bir durum, ama göreceksin önemsiz bir şey çıkacak.

- Senden ne yapmanı bekliyor? - Gelip benimle konuşmak, elindeki bazı kâğıtları göstermek istiyor. Paul böyle bir şeyi beklediğini, gerçek hayattan alınma bir öykünün televizyona uyarlandığında, hep buna benzer durumlarla karşılaşıldığını söyledi, Roper yayınlandığında, buna benzer çok daha fazla şey olacaktı. - Ona yardımcı olabileceğimi sanmıyorum, dedi Cary. Eğer büyükdedesinin adı Roper'sa bu sadece Arthur olabilir. Öteki kardeşlerin ya çocuğu yoktu ya da çocukları Birinci Dünya Savaşı'nda Edward gibi genç öldüler. Arthur'un iki kardeşi vardı, belki de onlardan biri kadının büyükannesi. Anımda da yazıyor, kızları 1912 ve 1914'te doğmuş. "Kadının dedesi Roper olamaz, "dedi Paul, Roper sık rastlanan bir isim. Cary'yi iyi. tanırım, yüzü tüm duygularını yansıtır, birdenbire ciddileşmesinden ve dalgınlığından yaptığı dizinin geleceğinden endişelendiğini anladım. O kadının diziyi

tehlikeye atacak bir şey söylemesinden korkuyordu.

Birkaç gün sonra bana Roper'ın geçmişinde Lizzie'nin öldürülme şeklini ve nedenini açıklayabilecek bir şeyler olup olmadığını hep merak ettiğini anlattı. Herkes bir insanın gırtlağını tek bir hareketle kesemez. Normal insanlarda böyle bir arzuyu gemleyen ama Roper'da bulunmayan neydi? Böyle bir öldürme becerisini nerede ve nasıl edinmişti? Yani Lizzie'yi öldürmüşse. Eğer öldüren Roper'sa. Lisa Waring Cary'yle evinde ya da bürosunda, Cary'ye neresi uygunsa orada buluşmak istiyordu. Cary her zamanki abartılı tutumuyla benim de orada bulunmam için yalvardı. Geleceğimi söyledim, ancak Lisa Waring'den uzun zaman haber alınamayınca Amerikalının fikrini değiştirdiğini düşündüm. Belki de dikkat çekmek, birden önemli biri olmak için bir hikâye uydurmuştu. Belki de söylediği o televizyon kuruluşunda çalışmıyordu, tanıtım broşürünü orada çalışan bir arkadaşında görmüştü. Cary bunu araştırmış mıydı? Böyle bir araştırma güç olmasa gerekti. Cary araştırmadığını söyledi. Endişeli olduğunu biliyordum, ama Lisa Waring'in -eğer gerçekten böyle birisi varsa- bunu kötü niyetten ya da eğlenmek için yapmış olabileceğini söylediğimde canlandı, televizyon kuruluşuna telefon edip Lisa Waring'le konuşmak isteyeceğini söyledi. Cary'ye televizyonda çalışan bir kişiyle telefonda konuşmanın bile birçok kişi için heyecan verici olduğunu hatırlattım. Bu arada dairem sonunda satılmış, Willow Caddesi evim olmuştu. Gordon ve Aubrey sık sık gelen ziyaretçilerdi. Danimarka'daki araştırma gezilerinden dönmüşler, Gordon soyağacındaki boşluklardan çoğunu doldurmuştu. Westerby'leri 1780'lere Kastrup'ları da ondan elli yıl daha geriye kadar götürmeyi başarmıştı. Gyldendal yeni baskıların ilk sayfasında soyağacı fikrinden hoşlanmıştı, Đngiliz yayıncılar da neredeyse aynı derecede hevesli görünüyorlardı. Gordon'un artık tek sorunu Asta'nın büyük dedesinin kim olduğu, Frederick Teyze'nin büyükbabasının 1790'lı yıllarda kiminle evlendiği, Rasmus'un anneannesinin gayrimeşru bir çocuk olduğu konusundaki kuşkusunun doğru olup olmadığıydı. Tabii onu Devon Villa'ya ziyaretleri konusunda sorguya çektim, ama bana ilk seferde anlattıklarının ötesinde fazla bir şey bilmiyordu. Swanny bu konuda oldukça gizemli davranmıştı. O zaman da Swanny'nin kendilerinden bir şeyler sakladığı izlenimi edinmişlerdi. - Bize gittiğimiz evin Asta'nın evi olduğunu söyleyip inandırmaya çalışmadı, dedi Aubrey, tam öyle değil. Gittiğimiz evin kime ait olduğunu hiç söylemedi. - Sadece kendi ailesinin -yani benim kendi ailemin- burada oturmuş olduğunu ima etti, "annem ve babam" dedi. Gordon hayalet öyküsünü, Swanny'nin öyküden hoşlanmadığım hatırlıyordu. Đkinci kat benim olduğu kadar onun da sinirine dokunmuştu, ama ne duvardaki resimleri ne de Swanny'nin onları satın almak istediğini hatırlıyordu. Kim olduklarını sormadım, çünkü hiç ilgimi çekmediler. Sadece onların Asta ve Rasmus olmadığını biliyordum. Sonra ona ya da ikisine, Swanny'nin kim olduğunu bilmediğini anlattım. Başlangıçta Gordon sadece soyağacı için endişelendi. Swanny'nin adının yanına "evlatlık" yazmasının doğru olup

Dzerjinski Mrs. Hyde ve Mrs. Green onun sevgilileri ve sevgililerinin yanındaki tutumu hakkında görüşlerini esirgemeye çaba göstermemişti. yeni komşum Mrs. kötü taraflarını değil. O günlerde. Yakınlığımız birbirimize önadlarımızı. dedim. Swanny'nin hangi kimliğe bürünmeye çalıştığını öğrendikten sonra merakım giderek artmıştı. okuduğumdan zevk almaya da çalıştım. son zamanlarda bir sürü skandala neden olan o kötü şöhretli aile Devon Villa'yı kendilerine mesken olarak seçtikleri güne kadar sakin ve saygıdeğer bir yerdi. Green olarak kaldık. Maria ve Cora demeyi zorlatana kadar Mrs. Cary Edith Roper'a ne olduğunu. Günlük düzeltme işine ara verip yazıyı okudum. ama öldükten sonra. bir zamanlar Cora Green'le aralarında su sızmadığı gerçeği de yazının iyiliği açısından unutulmuşa benziyordu. "Yaşadığımız sokak. Lizzie Roper ölmüştü. geçen yüzyılın son on yılında. Maria Hyde'la arkadaşlık kurduğumu itiraf etmeliyim. ondan kaynaklandığı kesindi. 'Mrs. arkadaşı gibiydi. Tabiî yazıyı Cora Green kendisi yazmamıştı ama gerçeklerin.' olarak tanınıyordu. basılı halini görmeden bir eserin ne olduğunu göremezsiniz. Cora Green'in 1905 sonbaharında Star'da yayımlanan yazısının ilgimi çekebileceğini söyledi. Hackney'nin en beter yerinden. Roper'dan sonra. Yine de aradığım buydu. Adından da anlaşılacağı gibi bir yabancı olan Mr. Başını hafif sallayarak. yasaya göre hakaret davası açamazdı. Bildiğimiz tek şey. Lea Nehri'nin bataklığı olarak bilinen korkunç yerden geliyordu. Đlişkilerinin gerçekten ne olduğunu. önümdeki yazıyı baskı hataları ve anlatım yanlışlarını bulmak için okurken. bu nedenle Mrs. o zaman için bile modası geçmiş olmalıydı. Margrethe Cooper'ın çevirisini okuduğumdan. Swanny hayattayken bu konuyla fazla ilgilenmemiştim. Merakım doğal olarak onunki kadar yoğun olamazdı. Bir çocuktan daha büyük olmayan ama evin hemen hemen bütün işini yapmakla görevli küçük hizmetçinin adı Florence'tı. ama ona böyle bir şeyin günlüklerin gelecekteki. Hyde'ın kötü kaderli . ben de yaklaşık on kişiyle birlikte ilk kopyaları düzeltmekle görevliydim. hatta geçmiş yayınlan için ne gibi güçlükler açacağını söyleyince vazgeçti. ama benim için yeterince güçlüydü. Miss Cottrell ve Mr. Bu onurlu lakaba hak kazanmış mıydı? Tabiî ki araştırmadım. tipik bir Westerby bakışıyla ve son derecede ciddi bir biçimde "Kim olduğunu bulacağım" dedi.olmayacağını sordu. Öyleyse sana iyi şanslar. Ben insanların iyi yanlarını görme temayülündeyimdir. Ne var ki bir melek ya da bir azizin bile Mrs. hangi suçları işlediklerini bilemem. ben de ona öyle hitap ettim. ikisinin aynı kişi olmadığıydı. Günlüklerin Barış ve Savaş olarak adlandırılan yeni bölümü baskıya verilmişti. Ironsmith. Maria Hyde da ölmüştü. Asıl yazarın süslü ve görkemli bir üslubu vardı. Çoğu yazarın da söylediği gibi. Daktiloyla yazılmış ya da kelime işlemciyle düzenlenip yazıcı çıkışı alınmış sayfalar aynı şey olamaz. kitapta Swanny'nin kim olduğu konusunda en ufak bir ipucu bile bulunmadığını biliyordum. ben de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyorduk. Dzerjinski. Aksi kanıtlanmadıkça insanların iyi olduğuna inananlardan biri olduğum için. Arthur Roper'ın anılarını hiç okumadan Cary'ye geri verdim. Hyde'ın kiracısından çok. Maria Hyde'ın üç kiracısı vardı: Mr. birbirlerine ne kadar yakın olduklarını. eğer bunlara gerçek denilebilirse.

O günden sonra onu birçok kez gördüm. Middlemass en az elli yaşında.Lizzie'nin Devon Villa'yı ziyaret eden beyefendilerle (daha değişik bir ad kullanmak gerekirdi) yaptıklarına iyi gözle bakması mümkün değildi. Roper'ın ilk çocuğu ve oğlu bu ilginç evlilikten sadece altı ay sonra doğdu. Upton kısa sürede aynı zevkleri. duvarlarda ve hatta yataklarda dolaşan 'canlılar'. bugüne kadar sürdü. Miss Lizzie'nin isteksizce sürdürdüğü nişanlılığın onun ziyaretleri nedeniyle bozulduğunu duydum. onu başka beyefendilerin ziyaretlerini kabul etmekten alıkoymadı. Mrs. paltosunun yakasındaki kürkten ve altın topuzlu bastonundan da anlaşılacağı gibi varlıklı bir adamdı. beraberliklerinin amacının kilise ve devletçe onaylanmış uzun ve yasal bir ilişkiye dönüştürülmesinin tasarlanmadığını düşünmüştüm. ama yine de aralarındaki ilişkiyi yaklaştırmak konusunda iyi niyet belirtisi olan yüzüğü gösterdi. Başlangıçta. Çok üzüldüğümü söyleyemem. Upton'un gözüyle anlatılıyordu. Đskenderiye kütüphanesini kül eden yangında yanan bazı edebiyat klasiklerinden nasıl sadece başka eserlerde söz ediliyorsa. Hyde bana Lizzie'nin Mr. Hyde'la aralarında geçen ve bu ayrılmaya neden olan şiddetli tartışma da Mrs. Roper evlendiği zaman belli bir durumdaydı. Gerçekten de dostluğumuz o mahalledeki yasanımızın da ötesinde. Mr. Hyde bir gün bana 'Lizzie'nin arkadaşı' adı altında. Mr. Ben ve Mrs. Middlemass'ı tanıştırdı. Ancak bu kez Miss Lizzie evlilikte kararlıydı. Bir gün Mrs. ama bir sonuç alamamıştı. Lizzie adamın verdiği. ucuz bir metal üzerine yapıştırılmış cam parçacıklarından yapılmış. Mr. Cary'nin. Upton'dı. . ve Mrs. Upton devraldı. mutfak ve çevresindeki karafatmalar ve böcekler âleminin saygıdeğer davetsiz misafirleri. Ironsmith kısa bir süre sonra da evden ayrıldı. Miss Lizzie ona evin dışını gösterirken ben de evden çıkmış bulundum. "Miss Lizzie yeni kiracıyla. Okumaya devam ediyorum. Roper'ın Miss Lizzie'nin listesinde yeni bir ad olmaktan öteye gitmeyeceğini. Bir öğleden sonra tesadüfen karşılaştık." Burada Devon Villa'da hüküm süren koşullar hakkında aynı görkemli ve yüksek ahlaklı üslupla yazılmış çok daha fazla ayrıntı vardı. işinin başındaydı. Cottrell'in anılarına başka yazılarda da rastlanmaktadır. Mr. Ne de olsa nişanlısı günün büyük bir bölümünde evden uzakta. diğer 'beyefendiler' Devon Villa'da görünmez oldu. Ironsmith'le nişanlı olduğunu söyledi. Roper'la evlenince çok rahatladım. Ironsmith'in Devon Villa'yı ziyaret etmesi gerekmiyordu o zaten orada kiracıydı. Sokağımızdaki dedikodulara göre Miss Lizzie ya da yeni adıyla Mrs. evin yaşanlarının kişisel görünümleri ve giyimlerini de ayrıntılarıyla tanımlamıştı. biraz talihsiz ama koşullar ve daha önce yaşananlar düşünüldüğünde haklı görülebilecek bir karar vermiş. Miss Cottrell'in evden ayrılması Mrs. Onun dairesini saygınlıkları konusunda kimsenin en ufak bir kuşku duyamayacağı bir çift. Mr. oldukça ileri yaşlarda bir beyefendi olan Mr. aynı genel hayat felsefesini paylaştığımızı gördük ve iyi bir dostluk kurduk. gerçekten de Mr. Bana evin içine düşmekte olduğu korkunç durumu anlatan da Mrs. Cora Green bununla da yetinmemiş. Beatrice Cottrell'in anılarının nasıl kaybolduğu anlattığını hatırladım. Miss Lizzie'nin nişanlısına verdiği söz. Cary British Museum'a da baş vurmuş. Zaten talihsiz Mr. Devon Villa'daki yaşamı anlatan diğer değerli belgenin.

Daha sonra ne bahane uydurulursa uydurulsun. yanındaki genci Mr. Roper'ın uslandığını.Bütün bu olanlardan sonra Mrs. Mrs. Kısa bir süre sonra. daha sonra bir satıcıyla konuşmak için ön kapı merdivenlerini indiğimde ne kadar gayret gösterirsem göstereyim. Başka bir evde uşak olarak çalışan biriyle evlenmek üzere nişanlanmıştı. Yüzünü becerebildiği kadar topladı. Roper çocuğun ilgisizlikten. Middlemass'ın bir arabanın içinde Devon Villa'sının önünde görünmesi çok gecikmedi. yeni bir çocuğun bakımını üstlenemeyecek kadar çok işle baş etmek zorundaydı. Hyde'ın önemli bir rol oynadığı sonucuna varmak zorundayım. Cobb'a (ya da Hobb'a) bu kadar yaklaştırması. Roper'ın arkadaşı 'Bert' olarak tanıştırdı. sokakta Mr. zavallı Miss Cottrell'in eşyasının kaldırıma atılmasıyla sonuçlandı. Mrs. sadık ve bağlı bir eş ve anne olarak yaşamaya başladığını söylemekten ne kadar mutluluk duyardım! Ne yazık ki. bunun sonucunda da taşındım. nişanlısının efendileri Cary'de görkemli bir evin nimetlerinden yararlanıyorlardı. Kısaca söylemek gerekirse. taşıyamayacağı kadar çok ağır iş yüklendiğini görüp üzüldüm. daha sonra benim yapacağım gibi bir konuşma olduğundan kuşkum yok. Ama yüzünü Mr. Ekose bir palto ve geniş kenarlı şapkasıyla oldukça şıktı. yapacak bir şeyi kalmamıştı. Devon Villa'daki utanç verici durum karşısında orada daha fazla kalamadım o yılın kasım ayında talihim yaver gitti ve Stoke Newinoton'da kendime uygun bir yer buldum. Roper'ı London Fields'ta o adamla kol kola yürürken gördüğüm zaman ne kadar şaşırdığımı tahmin etmek kolay olacaktır. O günlerde sık sık görülen bir diğer ziyaretçi de Cobb ya da Hobb. Roper'ın şehvete olan düşkünlüğü anlayışla karşılanabilir. sadece duyduklarımdan kim olduğunu kesinlikle çıkaramazdım. O gün komşu evde korkunç bir tartışma oldu. Roper'la Devon villa'nın kapısının önündeki sohbetini duymamı önleyemezdim. Roper'ın başka bir eski arkadaşıyla tanıştım. adamın beline sarılmasına izin vermesi anlaşılacak ya da kabul edilebilecek davranışlardan değildi. Roper'ın yeni bir hayranı değil de Florence'ın nişanlısı olduğunu öğrendiğimde çok rahatladım. O gün beni görmemiş olmayı tercih edeceği açıktı. Sık sık bana açılıp genç yüreğinin derinliklerindeki sırları anlatırdı. Florence o evde. onun Mrs. adında başka bir gençti. gencin korktuğum gibi Mrs. yakınlık gösterdiği kişi kocası olsa. ağzında bir puro vardı. Mr. çünkü son derece belirgin bir sömürge aksanıyla konuşuyordu. Kızın asıl babası kim olduğunu bildiğimi iddia edemem. Ironsmith'ten başkası değildi. kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz. Roper karısının 1904 mayısında doğurduğu kızın babası olmadığından kesinlikle emindi. Çocuk henüz küçükken Mrs. ancak aynı patika üzerinde birbirimize doğru yürüdüğümüz için. Bunu duyduğumda ve Devon Villa'nın bodrum katına indiğinde. Üzülerek de olsa. bu tartışma sözlü ve fiziksel şiddete kadar vardırıldı. Bu kişi buradan birkaç yıl önce ayrılmış olan Mr. Ne kadar inanılmaz olsa da doğurduğu o sağlıklı oğlandan nefret ediyordu. Gazete sayfalarında Mrs. Ona her zaman acıdım. O güne kadar nerede olduğunu bildiğimi iddia etmem yanlış olur. Devon Villa'da kendi öz kızının çalıştığı o belirli evlerden birini işletiyordu. gıdasızlıktan ve hatta isteyerek yapılmış kötülüklerden ölmesini engellemek için bir bakıcı tutmak zorunda kaldı. bu kocaman bir yalan olurdu. Onu daha önce görmeseydim. Mr.ne var ki bu hayranların ardı arkası kesilmiyordu. ama o beni tanımamazlıktan gelmeyi tercih etti. bütün bu işlerde Mrs. Mr. Roper'ın uzun süre yaşadığım evin hemen yanındakinde korkunç biçimde . Miss Cottrell'i evden ayrılmak zorunda bırakanın. Onu görür görmez tanıdım. Roper kendim tutmayı başarmıştı.

Bu büyüleyici bir şeydi. Ama bu yanı dışında Harry beni ilgilendirmiyordu. Bu konuda felsefe yapıp komik olmaya çalışmasına rağmen. aralarında kişinin de kurduğu bir sınıf engeli vardı. asıl endişesi orta yaşlılıktı. diyelim inanılmaz bir rastlantı sonucu öğrense de bana söylemez miydi? Son günlükler. Demek ki onun konuşmak istemediği konu buydu. Neden? Ama onu işinden çok az. kendi duygularıyla doluydu. beraberce çay içmelerini. Bunu anladığımda işine telefon edip özür dilemeyi. ama . Benim aradığım bir esrarın anahtarıydı. Paul Öğretmenler Odası'nda zaman geçirenlerden değil. Swanny'nin kim olduğuyla ilgili konulardan söz etmek istemiştim. evli birer insan olarak her ikisinin karşısında ahlakî bir yasak olmasıydı. evlerin içi ve döşenmelerine daha az rastlanıyor. Gerçekten de Paul'e genel olarak günlüklerden değil. Ondan çok daha az heyecan duymakla birlikte. Yani Margrethe Cooper onları daha çevirmedi. O akşam buluşmayı da kararlaştırmamıştık. böyle durumda da telefona cevap vermez. Londra'nın öbür ucunda bir hastanede. yine de ilişkileri hiç cinselliğe dönüşmedi. 1919 yılında. ama imkânsızdı. sinemaya ya da tiyatroya gitmelerini engellemedi. acilde yatıyordu. Bunu düşünüp bu isteğin kendini belli etmeden yüreğime nasıl yerleştiğini gördükçe. Ellilerindeki veya altmışlarındaki Asta kendini çok yaşlı görüyordu. Tabiî. evinde bir Yahudi sakladığı için Nazilerce kurşuna dizilmişti. siyasetten. kesinlikle nedenini bilmediğim bir konu hakkında her zaman yaptığıma başvurdum. sonra da isteksizliğinin nedenini sormayı düşündüm. Harry Amca'nın da ona âşık olduğu kesindi. bir hafta önce şiddetli bir kalp krizi geçirmişti. 1955 ve 1967 arasında yazılan defterler henüz çevrilmemişti. parklara. ne de aralarındaki toplumsal uçurum onların birlikte yürüyüşe çıkmalarını. hemen hemen hiç aramamıştım. sevgili olmaları imkânsızdı. ya derste ya da kendi bürosunda bir öğrenciyle görüşmededir." Asta'nın savaş yılları ve savaş öncesi yıllarla ilgili günlükleri 1925-1934 dönemine kıyasla çok daha fazla kendisiyle. öyle demişti. Bütün ömrü boyunca yaşlı değildi. Harry Amcanın ne dediği. Bunun cevabı. Birçok konuda Swanny'nin mirasçısıydım. Yine de ne evli olmaları. bir arkadaşlığın tarihçesi değil. Tabiî. hatta aynı yatağı (altı aydan beri Paul'le birlikte kullandığımız yatak) paylaşmalarına rağmen onu yok saymayı başarıyordu. uluslararası olaylardan ve bedensel korkudan söz ediliyordu. biliyor olmasıydı. tahminler yürütmeye çalıştım. aynı evi. Paul bu defterleri çevirmeye başlamıştı. Harry Amca'yla eskisinden çok daha fazla birlikte oluyorlardı. ben de Swanny gibi öğrenmek istiyordum. merakımın Paul'e günlüklerden bahsetme arzumdan da güçlü olduğunu anladım. Harry'yle tanıştığında da yaşlanmamıştı. Cevaplardan biri. başlangıçta bütün bunlarla son derece ilgilenen Paul'ün birdenbire neden Swanny'nin kimliğiyle ilgili her sözden kaçındığını düşündüm. Günlüklerle ilgili olarak ne söylemeye başlarsam başlayayım. hayvanat bahçesine. Uzun saatler hatta günler boyu kocasıyla hiç ilgilenmemeyi. Bu defterlerde gündelik hayata.öldürülmesi haberiyle karşılaşana kadar ne Roperlardan ne de Maria Hyde'dan bir daha söz edildiğini duymadım. Günlüklerdeki sayfalar Harry Amca'nın ne yaptığı. dosttular. Arkadaştılar. bu akşam da doktorlardan biriyle görüşecek ve annesinin durumunu öğrenmeye çalışacaktı. sonunda hep bu konuya dönmüştüm. Nasıl bilebilirdi. Paul her gün annesini ziyarete gidiyordu. demek istiyorum. "98 Numara"nın önüne neredeyse bir bomba düşmüştü. Annesi çok hastaydı. Danimarka'da yaşayan bir aile dostu. hatta Harry Amca'nın ne yiyip ne içtiğiyle doluydu. Kanıtları bir kenara bırakıp. Onu seviyordu. British Museum'a. buna karşılık bağımsızlıktan.

"Doksan sekiz" o kadar kötü değil ama çevresi dökük. Telefonda annesinin öldüğünü söyledi. büyük olanı demek istiyorum. bunun kalbime yazıldığını söylerdim. O evi çok sevdim. Marie'nin kendi Padanaram'ından Swanny'nin yanında bahsetmemesinden. ama hatırlıyorum. anneannesiyle ilgili bir şey. Belki de yorumlarını bir sonraki yılın defterine saklamıştı. Belki yanılıyorum. ne tuhaf bir rastlantı. ama kızına anlatmış olabilirdi. Doğum günü aralıkta galiba. Marie'nin bu öğleden sonra çaya gelip Padanaram'ı Ann'e yedinci doğum günü hediyesi olarak vermek istediğini söylemesi. kafamda düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum. bildiklerini o zaman on bir yaşına yeni basmış torununa anlatmış olabilir miydi? Hayır. Hvis jeg var den Slags Kvinde. Jeg skrevikke Datoen ned nogen Steder. Hansine Lavender Grove'da Asta'yla birlikteydi. men jeg kan huske den. bana bile söyleyemeyeceği bir şey okuduğunu düşündüm. Tarihi hiçbir yere yazmadım. bir elimde Encyclopaedia Britannica düzeltme yapıyordum. Eğer duygusal bir kadın olsaydım. Yirmi dördüncü bölüm 4 haziran 1947 Det er nfjagtig femten Aar siden idag. Hansine'nin bir şeyler bilmesi hep mümkündü. Paul telefon etti. Kendi kendime onu sadece iten bir şey değil. Buradan ileriye gidemedim. Anneannesi. Paul hastaneye varmadan birkaç dakika önce ölmüştü. konuyu Swanny gelmeden önce açıp bitirmesinden memnunum. Paul de yazdıklarını gördü. ama hâlâ Rasmus'un onu . at den var skrevet i mit Hjerte. bir elimde Asta'nın kopyalan. yine çıkmaza girmiştim. yoksa Rasmus'un yaptığı ve Swanny için olmadığını öğrenince öfkelendiğim o aptalca oyuncağı değil. der er dramatisk anlagt. Peki. bana yıllar önce Lavender Grove'da geçip giden günlerimi hatırlatıyor. çok değişik bir şey olmamışsa.sonra birden günlüklere düşman kesilmiş ve ilgisini kaybetmişti. Yine Hansine'e geri dönüyorum. saa vildejeg sige. Akşam olmuştu. bakmam gerek. Ya da belki anneannesi ona bir şeyler anlattı. 1954'te ölmüştü ama Asta günlüklerinde Hansine'nin ölümü hakkında pek az şey yazıyor. at vi maatte tage fra Padanaram ogkomme hertil. Padanaram'dan ayrılıp buraya geleli bugün tam on beş yıl oldu. olup biteni bilmesi gerekirdi.

zamanının çoğunu onun evinde geçirip nasıl kazıklar yediği hikâyeleri anlatarak Torben'i canından bezdirmesi. onu sevmemem. Aptal ihtiyar! Eğer Swanny yoksul biriyle evlenip yolun öteki yanında. hiç güzel yemek yok ki. iyi para kazanan biriyle evlendi. Neyse. savaşla birlikte kayboldu. ihtiyaç hissetmedim. Đşlerin bozulup Westerby Autos'un kapandığı günden beri her dakika. bunu şimdiden görüyorum. yavaş yavaş bir kişilik de kazanır. merak ediyorum. iyi olmayacağını biliyoruz. yemeği boşverelim. ama Harry'nin gelmesinde ısrar edeceğim. kimseye ondan şikâyet etmedim. karısıyla tabiî. bizimse düştüğümüz söylenebilir. Neye benzediğin-sert yakalığı. Restoranların verebildikleri tek şey talaş böreği ve sütlü pelte. Hornsey'de otursaydı. tam olarak öyle olmadı. "98"den çok daha iyi bir evde oturuyorlar. Sebzeyle doldurulmuş talaş böreği konserve çorbaya benziyor.itmesinden incinmiş gibi geliyor. Mor" diyor bana. Marie'den geldi bu fikir. ben de duygusal bir kocakarıyım. Neyse. Buna rağmen benim kadar sert bir kadının bile şefkatin tuzağına düşmemesi mümkün mü? O yaşlı bir deliyse. Komik olanı da Rasmus'un şimdi Swanny'ye harika davranması. Günlüğünüz her şeyinizi söyleyebileceğiniz bir kişidir. şikâyet etmek istediğimde günlüğüm vardı. insanlar onu bu kadar kötü dolandırmasalar bugün nerelerde olacağını anlatıp duruyor. o kara kutunun içinde dimdik otururken neye benzediğini biliyor mu. bir ya da iki şey hatırlıyorum. fötr şapkasıyla. ondan bir şey saklamanız gerekmez. Frascati'de verecekleri ellinci evlilik yıldönümü partisini konuşmaya geldiler. ama onun o kocaman kırmızı suratını. Bana sadece o eski günlerimi hatırlattığı için değil. aklınızdan geçenleri.parti fikrinden bütünüyle vazgeçebilir. güzel yemek olmayacak. görürdüm onu. Geri döndüğü o geceyi hatırlıyorum ama yazdıklarım farklı. oysa söyleyebilirdim. Ya da dünyanın kötü dediği şeyleri. Yıllar boyu düzenli olarak tutulan bir günlük sadece hayatınızın ve düşüncelerinizin kaydı olmakla kalmaz. ama ona söylemeyeceğim. Galiba savaş bittikten sonra. Harry'ye bile bir şey söylemedim. kimin ondan neyi çaldığını. Bana göre kırk dokuz yıldır birbirimizi sevmeyen kocamla elli yıl birlikte olmamızı kutlamak çok gülünç! 15 eylül 1954 Rasmus hayattayken. Bunda çekineceğim bir şey yok. Ama gerçek olanı. Hayatında hiç düşlemediği bir yere yükseldiği. Bunların hepsi saçma! Her şeyden önce. ifadesiz gözlerini ve aptalca tebessümünü gördüğümde. Hiç sevmedim. Joan Cropper iyi bir işi olan. Sam'in ölümünden beri Hansine de onların yanında. Kızlar. kendi partime kendi istediğim insanları çağıracağım. "Bütün bu züppece tutumlar. Daha neler! Tabiî. . Neyse. ki hatırlatıyor. Yüz yıl önce. kimin ona ne kazık attığımı. korkuyorum. Hansine'nin gelmesini istemiyorum. Ona bakıp hatırlıyorum. Davetli listesi sorun olacak. Yazdıklarımın tam gerçek olmadığını biliyorum. Harry'ye bayılıyor. yemekler daha da kötüleşti. ondan bir şey çıkmayacağından eminim. günlüğünüze yazabilirsiniz. ne kadar kötü olursa olsun. hiç de bana uymayan bir duyguya kapılıyorum. Yine de onu sevdiğimi söylemenin bir anlamı yok. Sevmiyorum. Bu züppelik falan değil. hâlâ çıkarmadığı tozluklarıyla o eski Fiat'ın. Marie bundan hoşlanmazsa -Swanny hoşlanacak. Hansine'nin davet edilmesini kabul edemem.

Harry'den biraz daha uzakta olacağım tabii. Birlikte öğle yemeği yemeyi önerdi. bana en küçük bir ipucu bile vermeden. Ne de olsa yakında yetmiş yedi olacağım. öldüğünde insanların bana onu ne kadar özleyeceğimi söylemelerini engellemedi. Şimdi düşünüyorum da. Bunları iyi bilmesi gereken Marie bile Rasmus'un çok hasta olduğu son aylar boyunca. onu sandığımdan da çok arayacağımı söyledi. bu da hoşuma gidiyor. Böyle bir şey söyleyerek karşınızdakinin sizden nefret etmesine neden olabilirsiniz. Galiba beşinci kez. ama buna yakın olmalı. ikimiz de aynı yemeklerden ve çok yemekten zevk alıyoruz.Dünyada bunu yapabileceğim başka bir canlı yok. Şimdi de Hansine. Harry onu çok özledi. ben de kıskandım. Charlotte Sokağı'nda nefis bir Fransız restoranına götürdü. bir iki kelime yeter. Purosunu yaktı. beni Londra'ya. hepsi de bunu biliyordu. sigara ya da puro içmiyorum. Birlikte yemek yemekten hep hoşlandık. Beklemiyordum. 23 kasım 1954 Herkes birbiri ardına ölüyor. Harry'nin karısı öldüğünde. Harry dahil. Bu konuda hiç kuşkum olmadı. bir teki dışında. onu aramıyorum. puro içen bir erkek görmek hoşuma gidiyor. üç yıl önce falan olmalı. hiç dönmem. biraz da gergin bir sesle "Asta. Joan Sellway bana siyah çerçeveli adi bir kart gönderdi. Çocuklarımdan hangisiyle beraber oturacağım? Cevap Swanny'yle. Öte yandan bu günlüğe. Cenazeden sonra konuyu açtığımda. kelimeler sonsuza kadar yaşar. ama günlüklerime geri dönmeyeceğim. o da yetmiş beş yaşında. Onu özlemiyorum. Harry son zamanlarda puroya dadandı. Cenazeye gitmeyeceğim. ama artık onun da bir arabası olduğuna göre. O günlerde her şeyi yazdım. Harry'ye söylemekten çekindiğim binlerce şey var. Harry yas tuttu. . ama ben bir sürü Danimarkalı kadının tersine. Đşte öldü. benimle evlenir misin?" dedi. Birincisine aptal gibi evet dedim. ikincisiyse bugün geldi. Belki de onu hiç de sevmediğimi gördüler. Sonunda özgürüm. 3 nisan 1957 Hayatımda sadece iki evlilik teklifi aldım. Hard Times'ı yeniden okuyorum. karısını özlediğinde bunu ona hatırlatmayı düşündüm ama yapamadım. Yemekten sonra kahve ve konyak içiyorduk. Kesin olarak emin değilim. Hayatımda gereğinden fazla cenaze oldu. Üstelik cenaze töreni yapacakları gün. Ne yazdığımı hatırlamıyorum. Harry'yle tiyatroya gidiyoruz. ama ölmüş bir kadını kıskandığımı biliyorum. bunun pek bir önemi yok. Rasmus'tan hiç şikâyet etmemiş olsam da bu. hepimiz tiyatro oynadık. her şeyi yazdım. Onun karısıyla hiç de evlenmek istemediğini söylediğini hatırladım. ikisinin arasında altmış yıl vardı. Karısı öldü.

Evet evet. "Bizim aramızda böyle şey olmaz" diyeceğini kesin olarak biliyordum. Belki de yaşlanınca insanın yüzü kızarmıyor. .Öyleyse. evliliğin ne anlamı olacak? Evlilikte isteyip de elde edemediğim tek şey buydu. evliliğin sevmediğim yanı. Galiba fazla inatçıyım. . Çılgın gibi düşünüyordum daha önce hiç düşünmediğim gibi düşünüyordum. kırışıkları başka türlü düzeltmek imkânsız. Sanki hayır diyeceğini biliyordum. Ama birbirimizi hiç bırakmayacağız. Benim dışımda. Bir anlaşma yapıp sonuna kadar bağlı kalıyorsun ama aslında bu çok saçma. onun bekâr bir erkek olarak Islington'da çalıştığı. Ben de kocamı bırakamazdım. değil mi? Birimiz ölene kadar dost kalacağız? .Seni seviyorum. samimiyet. ne kadar yakışıklı olduğunu ve beni arzuladığını hatırladım. . demek istiyorum. . başımızı başka yönlere çevirdiğimiz. Duke'ü terk edemezdin. yine de gençken onu ne kadar arzuladığımı. hatırladığını iddia eden yalan söylüyordur. tek bildiği artık çok geç olduğuydu. seninle evlenmem. Bunu büyük bir sıcaklıkla. Asta. Ondan hep "Mrs. öyle sandım. . Sadece "Hayır" dedim. Bir kabuk kadar kuru ve kapalıyım. bana dokunmasından utanırım. yeniden birbirimizin gözünün içine baktığımız uzun bir sessizlik oldu. kimse günlüğüne böyle şeyler yazmaktan hoşlanmasa da gerçekten kurumuş. bir insanın en kötü halini görmek. Peki o zaman. Duke" diye bahsettim. dedim. . Onun için söylemedim. . Yatakta bir erkekle o şeyleri yapacağımı sanmam. Oysa şimdi içi kurumuş bir kadınım. Ben yazarım. Gerisi. . Yüzüm de kızarmadı. Bir erkeğin bana bakmasından. Hayır diyeceğinden korkuyordum. giderek artan küçümseme duygusu. Cevapları bilemiyordu. Galiba rengim biraz soldu. bu fizik olarak mümkün olamaz. bizim de Lavender Grove'da oturduğumuz günlerde tanışmış olsaydık. bu kadar iyi ve ahlaklı olmak bize ne kazandırdı? Evlendiğimiz insanlara bağlı kalmak. Ona söyleseydim. Ya da. evet.Hep merak ediyorum.Evet. dedi. neler düşündüğünüzü hatırlamanın mikanı yoktur. evlenemeyeceğimiz günlerde. Đçinde böyle bir şey olan bir evlilik önermediğinden eminim. senin de beni sevdiğini biliyorum. dedim. seni seviyorum. kadının adını hatırlayamıyorum. dedim. Benimki kadar uzun bir hayatta.Ne söyleyeceğimi bilemedim ki bu başıma kolay kolay gelmez. Gençliğimizde buna onurlu davranış derlerdi.Mrs. dedim.Bir zamanlar evlenirdim.Hayır Harry. dedim.Tuhaf. bunu söylemeye bile gerek yok. Tuhaf ama.Söylenmesi gerekmeyen hiçbir şey olamaz. Ürperdiğimi hatırlıyorum. sevgi dolu söyledi. yine çok geç olacağını da biliyordu. öyle değil mi? Bilemediğini söyledi. geçmişte neler duyduğunuzu. "Bundan en ufak bir kuşkum olmadı. dedi. Daha sonra birbirimizin gözüne baktığımız. Çıplak vücudum da iyi bir ütüye ihtiyacı varmış gibi duruyor.

Yapılacak en iyi şey. sonra kendi kendime sordum. Willow Caddesi'nde yürürken az da olsa titriyordum. Eminim Mr. 16 haziran 1963 Gelecek ay için düzenleyeceğimiz. bunun için birkaç dakika geçmesi gerekli. Yazdığı kitap basılınca sözünü tutup bana bir tane gönderecek mi. korkunç haldeydi. öptü. Cline ve evlenen. bir çikolata partisi kutlama olamaz. içinde Georg Stage ile ilgili bir bölüm olacak. ama şok hâlâ geçmedi. Benim yaşımda. onları neredeyse hiç tanımıyorum. Tam da çıkıp davetiyeleri almaya hazırlandığım bir sırada. aslında gerçekten yalnız kalmak istedim. Swanny'ye Margaret'in yeni soyadını ve nerede oturduğunu sormalıyım. Knud ve Maureen'i de davet etmek zorundayım. Bir insanın çocuğunu kaybetmesi korkunç bir şey. Bunu yazmayı en sona bıraktım. Sonra hemen çıktım. Çağırmayı gerçekten istediğim biri de Swanny'nin öğle yemeği davetinde çok ilginç bir konuşma yaptığım Mrs. ama bugün öğleden sonra gelip Marie'nin öldüğünü söyledi. O orada olmasa.Başımı salladım. Evans. ama bu kadar yolu göze alacaklarından kuşkuluyum. Bir an için konuşamadım. ama yeni soyadını hatırlamadığım Margaret Hammond. bekliyorduk. kâğıdı elinden alıp yırttım ve yaktım. Ama çok uzun süre önce en iyisinin duygularımı göstermemek. Zavallı çocuk. Neyse ki bir grip salgını onu alıp götürerek herkesi sevindirdi. merak ediyorum. davet edeceğim kişileri düşünüyordum. söyledikleriyle fazla ilgilenemedim. Mrs. hayata devam etmek olduğuna karar . Galiba kadınlar erkekler gibi uzun zaman kavgalı ya da dargın durmuyorlar. Harry hiçbir yere gitmedi. bunu yazmaktan mutluyum. sakin olmak. Aslında bunu belki de hiç yazmayacaktım. Bunu biliyorduk. Tabiî Swanny ile Marie de orada olacak. Ann'ı da çağıracağım. bütün vücudu titriyordu. Danimarka'ya döndüğünü söylediler. Elimi aldı. seksen üçüncü doğum günümde vereceğimiz çikolata partisi için iki düzine davetiye aldım. erkeklerin çoğunda olan bir şey. Tabiî Mrs. Jorgen. Ama o kahrolası şeyi burnumun ucuna tutunca çok gergin olduğunu gördüm. kendini tekrar etmemek mümkün değil. Housman'ı. ama bugünlerde gençlerin nerede olduğunu tahmin etmek imkânsız. annesinin yanında değil. ara sıra yaptığı gibi. John ve karısını çağırmıyorum. kim aldırır? Şimdi artık kim aldırır? 5 ekim 1964 Ann telefon etmedi. Swanny bana aldığı imzasız mektubu gösterdi. belki de en korkuncu. Harry'yi getirsin. Hammond'la evlenmek isteyen Mrs. Elleri titremeye başlayalı beri Harry araba kullanmaktan çekiniyor. Anladığım kadarıyla Knud'un prostatından bir derdi var. En büyük kızını da davet edeceğim ki. oyuncak bir bebek gibi başımı sallamaya devam ettim. neredeyse konuşamıyordu. neden bilmem. Rasmus hayatının sonuna kadar ondan nefret etmeyi sürdürürdü. Rasmus'un cenaze töreninden beri John'u gördüğümü sanmıyorum. Şok insanı hemen etkilemiyor. Kendimi "Bütün bunları daha önce yazmıştım" diye düşünmekten alamıyorum. özellikle de uzun zamandan beri serbest kalıp Mr. Housman ölmeseydi. Ann'ın nerede kaldığım bilen var mı? Tek bildiğim.

inanmıyor. Çocukluğumu. nasıl. yukarıda. ne zaman. bitirene kadar da masadan kalkmama izin vermezdi. 2 ekim 1966 Artık akşamları çok yorgun oluyorum. Hatırlamadıklarım. bu günlüğün. ama en küçüğümü. ortadaki yıllar. 4 haziran 1966 Bu unutkanlıktan nefret ediyorum. Bir zamanlar bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. 21 nisan 1966 Gazeteler cinayet davası haberleriyle dolu. Bir katil tanımış çok insan yoktur. Lancashire'da çocukları öldürmekle suçlanan Ian Brady adında bir adam ile Myra Hindley adında bir kadının duruşması Dikkat çekici ama korkunç. çünkü neredeyse tamamım unuttum. onu uyandırmamak için odadan emekleyerek çıkmamı hatırlıyorum. şimdi bu kararın ne kadar anlamsız olduğunu görüp gülüyorum. yedi yaşındayken Bornholm'deki tatili. ama kim. Şimdi istesem de yazamam. Hayatımın onca yılı elimden kayıp gitti. Bence kadında Alman tipi var. nefret ettiğim o yoğurt çorbasını içirir. tek hatırladığım kadını bir kere gördüğüm. üzüntüyü yürekte tutmak ya da yazmak. dedelerinin arasında bir Alman olduğundan eminim. yaz tatili için Strandvej'deki eve gidişimizi. marş!" En iyisi. O dönemden bazı günleri en ince ayrıntılarına kadar hatırlayabiliyorum. Bazen. Bazı şeyleri. bunları unutuyorum. o evin benim olmasını istediğim. oysa yirmilerinde. galiba inanmak istiyorlar. akşamın çok erken saatlerinde. "Asker! Đleri. oysa eskiden hiç böyle . böylece bana karşı sorumluluklarından kurtuluyorlar.bir ölüm ilanına benzemeye başladığını düşünüyorum. adamsa bir kütüğe benziyor. annemim hep yatakta. Bu dava bana Londra'ya ilk geldiğimiz dönemlerde Navarino Caddesi'nde işlenen bir cinayeti hatırlattı. Yüreğim bütün bu yıllar süresince aldığı darbelerden katılaşmış gibi davranıyorum. Torben'in dediği gibi. Tanıdığınız birinin daha sonra bir insan öldürdüğünü öğrenmek ilginç olmalı. Kadın fotoğraflarında olduğundan da yaşlı görünüyor. ne evin ne de oradakilerin adlarını hatırlayabiliyorum. insanlar birbirinin peşi sıra ölünce. geriye sadece on yılın solmakta olan bir cama çizilmiş resim gibi bulanık parçaları kaldı. Hafızam artık delik deşik. gerçek olduğunu hatırlıyorum tabiî.vermiştim. Swanny'nin sorularına son vermesini isterdim. Dik durmayı öğrenmem için Frederikke Teyze beni hep başımda bir kitapla yürütür. hasta olmasını. Hatırlamadığımı söyleyince. işin tuhafı da bazıları buna inanıyor. elli üç yaşında olmasına rağmen benim için hâlâ küçük olanı kaybetmeyi beklemiyordum. Şimdilerde bütün duygularımın kuruduğunu iddia ediyorum.

Peki ya yirmi beş yaşındayken âşık olduğun o kız? . Seninkiler muhteşem aşk mektupları. Galiba yazdıklarım da giderek kısalıyor.siyah Chanel tayyörümle Patou elbisemi sattım. sanki Robert Browning'inkiler gibi. Taksi parasını eski elbiseleri sattığımda gelen paradan ödüyorum. mektuba yazmadı. devam etmesi gerek. ama benim için yeterince uzun olmadı. hem de düzenli olarak. ama bunlar aşk mektubu değildi. Seksen beş yaşındaydı.Oh. John's Wood High Street'teki kadına gittim. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. Öldüğü zaman değil. yeterince uzun dersiniz. Babası ölürken yanında olmam için bana kızını gönderen o kadına şükran borcum hiç bitmeyecek. ama onun eve bağlı olmak zorunda olması. Haftada bir iki kere görüşüyoruz. . Ama bütün bunları söyledi. O Browning mektuplarını birlikte okuduk.Yirmi dört. Onun yerine şimdi Harry'ye yazmaya başladım. elimi öpemeyecek kadar güçsüzdü. Sanki. değil mi? dedim. Galiba kimsenin fırsatı da olmadı. Sadece elimi tutup gözlerimin içine baktı. kızlar hakkında. çünkü hepimiz gittikten sonra. yanındaydık. . Yazdıklarıma aşk mektubu diyor. Tek hatırladığım. gece uykusunda öldü. . . Birinci Dünya Savaşı'nda sen Fransa'dayken karın sana mektup yazmış olmalı. bu da güzel bir yaş. Zatürree olmuştu. ona aşk mektubu yazan tek kadının ben olduğunu anlatıyor. yatmış ölümü beklerken. Asta. beni sonsuza dek seveceğini falan. Yirmi dört yaşındaydım. okudukta sonra Harry'ye verdim. Daha önce kimse bana güzel yazdığımı söylememişti. benim de taksi için Swanny'ye güvenmek zorunda kalmam. sonunda verilen ilaçlar da bir işe yaramamaya başladı. o puroları içtikten sonra ne kadar öksürdüğüydü. hepsinin beni ne kadar özledikten hakkında. dedi. Mektupları kütüphaneden aldım. O kadar bencilim ki.değildi. mavi. Browning gibi demek istiyorsun. mektup yazdı tabiî. ev hakkında. Hayat bitti gibi hissediyorum. Duymadığımı söylemedim tabiî.Mrs. hastalığı çok ilerlemişti. bu kadar güzel ve bu kadar iyi saklanmış elbiseler beklemiyordu. Kızlarından biri. Taksiler çok pahalı. Hastane yatağında yatarken bana güzel bir şey söylemedi. Đngilizce yazım hâlâ kötü ama Harry aldırmıyor. aslında birlikte de değil. işleri güçleştiriyor. bunu ne kadar sevindiğimi saklamak için söyledim. ama bunu daha önce hiç duymamıştım. bana kalsa. Gerçekten de ona âşıktım. Şimdi burada kesip Harry'ye yazacağım. Onları Paris'ten mi almıştım? Yoksa Londra'dan mı? Hatırlamıyorum. "Bırak böyle düşünsün" dedim kendi kendime. Seninkiler gibi değildi. 2 eylül 1967 Her şey bitti. ben ölene kadar hayatta kalmasını isterdim. dedi. Çok heyecanlandı. onunla evlenmek istedim ama o istemedi. ama durmayacak. Kim olursa olsun. ama sonuna doğru. Birinci Dünya Savaşı'nda gaz soluduğundan her kış ağır bir bronşit geçirdiğini anlattı. St.

Hiçbir şey söylemedim. odama çıktım. Çok yorgunum. ama sarılmasına izin vermedim. bütün gün orada kaldım. Parklarda birlikte yürürken hep arsaların yanında durur. Annesi hayattayken onun hakkında tek bir olumsuz söz söylemeyen Paul ise ölülerin ardından konuşmama kuralını izleyenlerden değil. onlarla birlikte her zamanki gibi akşam yemeği yedim.Swanny Teyze'nin aldığı o imzasız mektuptan bana söz edişini hatırlıyor musun? Bütün dertlerin başlangıcı olan mektuptan? . Öyle çok olumsuz bir yargıda bulunmadı. dünmüş gibi değil. ne de olsa Harry kocam değildi. Söylenecek başka şey yok. Belki de bütün bu defterleri yakarım. artık yok. Swanny beni teselli etmeye çalıştı. ama izin vermedim. Yirmi beşinci bölüm Joan Sellway yaşasaydı. bunu bir düşüneceğim. Yukarıya. her zamanki saatte odama çıktım. Elimde sanki bir demet ısırgan otu varmış gibi. Beş dakika önce olanları hatırlamazken günlük tutmak saçma olur. taşıdığım çiçeklere uzun uzun baktı. onun hakkında bir yargıya varamayacağım kadar yakın olacaktı. en iyi arkadaşımdı. 9 eylül 1967 Ölü gibi yorgunum. ama bir açıklama yaptı. Hayır.Neyse işte. yargılamayı da öldükten sonra yapmak daha akıllıca olurdu. Bu. Onu her zaman düşüneceğim. . tam Torben eve girerken geri döndük. bütün gün ve bütün gece onu düşünüp bunları yazdım. Ağlamam. Beni hastaneye Swanny götürmüştü. bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. ama hafızam ne kadar zayıflarsa zayıflasın. biraz utanıyordum. çünkü en çok dünü unutuyorum. Edebî yeteneğimin en güzel örneği de değil! Ama hiç olmazsa ağlamadım. Çok parlak bir günlük yazısı değil. oraya yalnız gitmeliydim. bence haksız da sayılmaz. Harry'nin cenazesine gittim. geceyi çıkaramadığını bildiren bir telefon geldi. Konuyu ilk o açtı. Swanny götürmek istedi. Annesinin öldüğü günün öğleden sonrasında. Bu sabah. Çok gençken yazdıklarımı yakmıştım. unutacağım son şey Harry'nin kır çiçeklerinden hoşlandığı. kafamdan geçenlerden ona hiç bahsetmedim. onun için gerçek çiçeğin bu olduğunu söylerdi. günlüğüme yazacağım son yazı olacak. Đnsanlar hakkındaki iyi ve güzel şeyleri onlar hayattayken söylemek. ama bunu yazmak niyetinde değilim.

bir tanesini de oğlunun homoseksüel olduğunu bilmeyen bir anneye. ama ona bu fırsatı hiç vermediğimi de söyleyebilirsin. Yüzüne sadece merakla baktım. Konuşmakta güçlük çektim. Bana annemi neden terk ettiğini uzun uzun açıklarken. Bunları güçlükle söylerken bile sanki omzundan atmak ister gibiydi. Derine dalmaktan çekinirdim. ona hiç uymayacak kadar uzaklaşmıştı. Bana şimdi dürüstçe cevap verip.Mektup yüzünden? . çünkü mektubu yazmadı. Her ikisi de orta yaşa gelince babam annemi terk etti. Aramızdaki sorunu ona mektuptan söz ettiğim dakikaya bağlayabilirini.Đnsanlar çocuklarının anne ve babalan gibi olmalarını bekler. . niçin korkmuştu? .Bir sürü. ama elimden bir şey gelmezdi. Bir şeyler değişecekti. Mektuptan söz ettiğimde. Teyzene gönderdiğinden önce. . Farkına varmı4tı. birbirimizi kolluyorduk. Nereden anladın? .O mektubu annem gönderdi. oysa bu çok yanlış. Söylediklerini düşündüm. onlarda da aynı kusurların bulunduğunu sanır. Farkına vardığını biliyordum. Bunu ona söyleyemiyordum. sana o zaman söyleseydim hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyebilir misin? Đşin kötüsü. insanları uyarmak göreviymiş öyle dedi.Kesin olarak bilmiyorum. babama anlattı. yirmi dört yıllık evliydiler.Seni kaybetmekten. Yok.Sanki unutabilirmişim gibi. bu kadarı abartılı olur. insanları anne ve babaları yüzünden suçlarlar. .Annen sana hiçbir şey anlatmadı mı? . kestiği büyük harfleri yapıştırdı. Üstelik de sadece Swanny'nin dertlerinin başlangıcı değil. Bir imzasız mektup yazarının oğlu olmakla gurur duymuyorum.Buna benzer başka mektuplar da gönderdi mi? . belki çok . Dehşete kapıldım. mektuplardan da bahsetti. yani kanıtlayamam. Ama tabiî ki biliyorum. . kendi içine çekilmiş. ikimiz de sessizdik. söyleyemezdim. Yüzüne baktım. Bunu dünyanın en basit şeyiymiş gibi söyledi. Belki de korkuyordum. Galiba hep bahane olarak buna benzer şeyler uydurulur.Hayır. Bir tanesini kocasının onu aldattığına inandığı bir kadına. dört ya da beş. . Annemle yapılan konuşmalar son derece yüzeysel olurdu. O gün yüzünün kararmasını.Mektubu onun gönderdiğini mi? "Yazdığını" diyemiyorum. Sen daha bana söylerken anladım ve sanki beynime bir darbe yemiş gibi oldum. Bir gün bir şeye öfkelenmişti. O kadar iğrenmiş ve o kadar korkmuştum ki. Sonra ona neden korktuğunu sordum. gözlerinin boşluğa bakmasını hiç unutmadım.

merdivenlerdeki hayalet hilesini duyduğu gün ya da hemen sonra geçirdiğinden eminim.küçük. kanı ve beyni için ağırdı. çarşafın kenarını okşadı. Swanny'nin bir gece hemşiresine. son günlerindeki delilik olarak nitelendiren her şeyin yıkımı başlamıştı. bazen avucunun içinde buruşturdu bazen de çarşafın kenarını başparmak ile işaret parmağı arasında sıkıştırdı. Ama şimdi değişir miydi? . bize bir servet kazandırmayacaktı" diye düşünmek de mümkündü. evinde ölmüştü. bazı hafta sonlarını da Willow Caddesi'nde geçirmeye başladım. ama çok az konuşuyordu. Kafasını kaldırıp çarpık dudaklarını sıkma ya çalıştığında. Sağ eli. Mektup Swanny'nin hayatında son yirmi yılını yıkmıştı. Kendini daha rahat hissetmesi için Paul'e de anlattım. ağzını çarpıtan inmeden sonra kendi içine çekilmiş. Doktora göre özel bir bakımevi Swanny dahil herkes için daha iyi olacaktı. ayağa kalkıp yanına gittim. O dönemlerden birinde. Zorlukla bastırabildiği büyük bir korku. O gün onu bir hastaneye yatıracaktık. sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi kıpırdıyordu. O gün anlamamıştım. onun içinde eritildi. hareket ettirebildiği eli. inanılmaz bir dehşet içinde yas tutuyormuş gibiydi. "Mektup olmasaydı belki günlükler hiç de gün ışığına çıkmayacaktı. O krizle birlikte Edith gönderildi ya da gerçek Swanny'n-gerçek kadın her kimse. dedim. sessiz ve hareketsiz kalmıştı. Edith Roper'ın saltanatı bitmişti. Yeniden yürümeyi ya da sol kolunu tekrar kullanmayı öğrenmek için egzersiz yapmayı da kabul etmedi. Dudakları hep. günün büyük bir bölümünü üst kattaki odasında. Bütün bunlar onun için çok fazlaydı. Ve ne yapacak bir şeyim ne söyleyecek bir sözüm ne de durumu değiştirmek için bulabileceğim bir çözüm vardı. Swanny'nin odasına girdim. dahası yayınlanmaları için profesyonel bir çevirmenle anlaşmayı aklından bile geçirmeyecekti. Çifte kişilik dönemi sona ermiş. onların izin günlerinde de bir yedek hemşireye ihtiyacı vardı.Ne kadar iyi bir psikologsun. her şeyin yeterince iyi olduğunu hissettim. günışığı olan saatlerde de tekerlekli iskemlede oturuyordu. Onu öptüm. Hareketsizliğiyle fizyoterapistin tedavisini. doktoru öyle önermiş. Karanlık bir kış sabahının erken saatlerinde. Onu hemen hemen her gün görmeye geliyordum. beyin damarı tıkanıklığından sonra gerekli moral tedaviyi reddetmişti. ben yanındayken ki halini hatırladım. Mektubun gelişiyle birlikte nin sonuçsuz araştırması. belki de o kadar önemsiz olmayan bir şeyler. gözlerinde o eski sükûneti ya da daha sonraki umutsuzluğu değil. yerine bir başkasını bulmakta güçlük çekiyorduk. Hastabakıcılardan biri işten ayrılacaktı. Hastabakıcı kulağıma artık "zamanın geldiği" ni fısıldadı. ama şimdi Swanny'yi krizi Gordon ve Aubrey'yle birlikte Hackney'ye gittiği Hyte ailesinin odalarını gördüğü. yayımlanıp en çok satan kitaplar arasına girmeyecekti. Ama ölüm döşeğinde. doktoru Swanny'yi hastaneye yatırmamız gerektiğini söyledi. kollarımı boynuna doladım. etkileriyle hayatına yerleşmiş. Herhalde Swanny günlükleri okuma zahmetine bile girmeyecek. özellikle Swanny alt kata inmek istemediğinden. Sol tarafını felç eden. sadece korkuyu görüyordum. O sabah gece bakıcısı gelerek beni uyandırdı. Geceleri yatağında yatıyor. . onu olabilecek tüm iyi ve güzel şeylerden soyutlamıştı. bir gündüz hemşiresine. hep konuşabilmişti. Konuşabiliyordu. daha sonra ısrar etmişti. tek başına geçirmek zorunda kalmayacaktı.

Kendisi kırkını geçmişti. kimse bilmiyor. hâlâ hisseden sağlam elini. Belki de kıskançlık ya da öfke. kafasını salladı ve Swanny'nin gözlerini kapadı. . kimse artık benimle gelemez mi dedi? Yoksa kendinden mi bahsediyordu? O hiç kimse miydi? O da dizedeki gibi. Sonra gülmeye başladım. çocuksuz muydu? Hiç öğrenemeyeceğim. güldüm. ama hareket giderek zayıflıyordu. ama yanında çok az kaldım. anasız babasız.Ben hep o mektubu yazanın Tatier'da Swanny'nin fotoğrafını gördüğünü düşünürdüm. sokakta annemin yanından geçerken ona selam vermemesi. Claire ve Carol beni onunla baş başa bırakacaklarım söylediler. daha sonra bir şekilde onu canlı bir bebekle değiştirmiş olamazdı. varlıklı. hep böyle gençleşirlermiş.Sence annen neden o kadar bekledi? diye sordum. Böylece sanırım bir saat kadar oturdum. Hansine'yle aralarında büyük bir sevgi ve bağlılık olmasa da özel bir ilişkinin bulunduğu açıktı. . Günlüklerde bir yerde Asta Hansine'yle birlikte bir sürü güçlükten geçtiklerini yazar. ama mecburum. Asta Hansine'ye belli etmeden ölü bir çocuk doğurmuş. ama hayattan ölüme geçen bir insanın yanında hiç bulunmamıştım. . Gerisi yok. Gözlerindeki ışık söndü. Odada sessizce oturarak beklediler. . Bir anlamı var mıydı? Kimse anlamıyor.Ölürken gördüğüm ilk insandı. sonra Carol söyledi. elmacık kemikleri ve alnının yumuşadığını gördüm. Ölü görmüştüm. soğumuş bir Swanny'ye dokunmak istemedim. arkamdaki hemşirelerden birinin güçlü bir nefes aldığını duydum.Böyle bir fotoğraf annemi harekete geçirmek için yeterli olurdu. Hayatın sıcaklığının çekilmeye başladığını biliyordum. Elini tuttum. ama kim eğlendiğimiz için güldüğümüzü iddia edebilir? Annesi Swanny'nin Asta'nın çocuğu olmadığını nasıl biliyordu? Paul'e sordum. sonra bir daha "Hiç kimse. Bunu söylememeyi isterdim. Swanny'nin yüzüne gençliğin döndüğünü. Anneannesi biliyor olmalıydı. "Kimse" dedi Swanny. bütün gücümle parmaklarımı parmaklarına bastırdım. Ya da belki bir adam ya da bir kadının bir hakareti. belki de anneannesinin söylediğini sanıyordu. Komik değildi. güzel ve iyi giyimli miydi? Başımı salladım. ağzı kapanıp duaları hareketsiz kaldı. Homoseksüel olan o adamın tek kusuru. Son nefesi ciğerlerini tıkarken. Hep böyle olurmuş. Hepimiz Swanny'nin ölmekte olduğunu biliyorduk. O resimde mutlu. Carol. Swanny de elli sekiz yaşındaydı. kırışıkların kaybolduğunu. Nabzını saydı. o sürede parmaklarımın üzerindeki baskı giderek azaldı. . eli gevşedi. Gece hemşiresi Claire gitmek üzereydi. Konuştu. ama gündüz hemşiresi geldikten sonra da yanımızda kaldı. Bir daha konuşmadı.Onu harekete geçiren bir şey olmalı. göğsü hırıldadı. Dudakları sanki ekmek çiğniyormuş gibi hareketlerini sürdürdü. Elimi tutan el yavaşça boşaldı. gündüz hemşiresi gelip alnına dokundu. güldüm. Asta'yla birlikte aynı evde yaşıyorlardı." Hepsi bu.

bir de Lizzie rolündeki Clara Salaman'ı bir gaz lambasının altında gösteren bir fotoğraf verdi. Basın gelmemişti. bugünün çocuk edinme kurallarının daha iyi olduğunu kanıtlıyor. -Oh.Seksen beş yıl sonra da mı? diye sordu Paul. ama önce Cary sahneye çıkıp izleyicilerden bu yapımı gerçekleştiren ki kişiyi. sevinçten uçacak gibiyim.r ailesi ve Florence. gösteri tam altı buçukta başladı. r ve avukat. Edith'i merak ediyordum.Hayır. Önce barda Caryy'le birlikte birer içki içtik.Çok memnunum.Bütün bunlar. dedim. Son derece memnun gözüküyordu. hamal. o rolü ikiz kızlara verdiklerini gördüm. Ama biliyorsun. Bunu mahkeme yoluyla yapmak çok daha iyi. kızının bu yanını belki hiç tanımıyordu. Kimin yaptığını bulacağımı sanıyordum.Đnsanlar yaşlandıkça sırların ağırlığı altında kalır. annem ve anneannem senin ailenle hiç görüşmüyordu. dükkâncı. Miles Sinclair. Cary'nin yanında oturuyordu. Okurken bunun sadece züppelikten kaynaklandığını düşünmüştüm. arabacılar. ama hâlâ başaramadım. tıpkı Mrs. . bazen öyle saçmalıyorum ki. dedim. merak ediyorum. bir soruşturma gibi olacaktı. Paul'le birlikte Roper'ın özel gösterimine gittik. Oldukça zengin bir kadroydu. Günlüklerde Asta'nın anneanneni ellinci evlilik yıldönümü davetine çağırmayı reddetmesiyle ilgili bir bölüm var. anneannemin de eskiden bunun çok daha kolay olduğunu söylediğini bir düşün. Miles Sinclair gri ve karışık sakallı bir devdi. Roper'ın ablasıyla eniştesi. Evlat edinme konusunun açıldığını. Yapımdan memnun olup olmadığını sordum. çeşitli polis memurları. ışıklar . teşekkür ederim. öyle sanıyorum. üzerinde ocak indiriminden alınmasına rağmen bin pound'un üzerinde bir paraya mal olan. sadece BAFTA üyeleri vardı. . Florence'ın nişanlısı. Bize oynayanların listesiyle birlikte küçük bir broşür. gizemli bir gülümsemeyle hediye olduğunu söylediği bir Chanel tayyör vardı.- Anneannen neden söylemiş olabilir? .Asta'nın senin ailenden uzak durmak istemesinin nedeni bu mu. Bunu yasa verdiği çocukların çalıştırılabileceği kısa süre nedeniyle yapmak zorunda kaldıklarını biliyordum. senarist ve yönetmeni alkışlamalarını istedi. Galiba gerçeğin kendiliğinden ortaya çıkacağını sandım. Westerby'nin yaptığı gibi gidip istenmeyen bir çocuğu almaktı . Tek yapman gereken. dedi Paul. bilmiyorum. bir de tabiî Cary. Salona girdik. ama artık emin değilim. gerçeği söylemek gerekirse. Yine de biz hiç çocuk evlat edinmeyeceğiz. . Roper'ı oynayan aktör ve Florence Fisher rolündeki oyuncu. sevgililer. çok yakın oturuyordu. değil mi? . Anneannem sizlerin annemden çok daha farklı olduğunuzu düşünmüş de olabilir.

. Herhalde bahçe kapısında elinde bıçakla korkunç suratlı bir adamı beklemek yanlış olurdu. buna rağmen kellesini kurtardığı duygusuyla baş başa bırakıldık. Satması uzun sürer. Yani filmden hoşlandım. Miles Sinclair oyuncu listesini gösteren broşürlerden birinin üzerine telefon numarasını yazdı. insanlar Asta günlüklerini nasıl okuyorlarsa. Roper'ın karısını öldürdüğünü. -bundan Cary'yi kendi evinden çok Miles Sinclair'in yanında bulabileceğim sonucunu çıkardım. Ward-Carpenter koleksiyonunda bulunan ve Roper ile ablası arasındaki mektupları kapsayan dosyayı. hepimiz. beni kabul edersen. Ucuz ve duygusal değil. gidip "Roper"ı da izleyeceklerdir.broşürü katlayıp cebime koydum. geçen yüzyılın sonunda ya da bu yüzyılın hemen başlarında Londra'da geçen bir cinayet filmi gerçekleştirmeye çalışan her yapımcının tutkusu. Cinayeti işlenirken görmedik. Paul bunun evinin değerini yükselteceğini umduğunu söyledi. dönemi anlayıp bilerek. Cary ve senaristin önerecek bir çözümleri yoktu. En az bir yıl.Nereye gidiyorsun? Bir an için korkudan nefessiz kaldım. kimden bahsettiğini sormak zorunda kaldım. Devon Villa da Maria Hyde'ın evine benzemiyordu. kafamda canlandırdığım Devon Villa ve Navarino Caddesi'nin yakınından bile geçmemesiydi. Buluşup birlikte akşam yemeyi yemek üzere anlaştık. Dizide zaman yanlışları olmadığından eminim. Evini satmaktan bahsettiğini ilk defa duyduğumu söylemek üzereydim ki Cary Miles Sinclair'i aralarındaki ilişki konusunda hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde bizimle tanıştırdı. Benim fazla açıklamam gereksiz. Dizinin üzerinde. Hampstead yolunda "Bana evini satmak niyetinden hiç söz etmemiştin" dedim. onun deli olduğuna karar verirdim. akıllıca. Cary Arthur Roper'ın anılarını. Karın Deşen Jack'in hayaleti dolaşıyordu. ama bu kez gerçekten memnundum. neredeyse entelektüelce gerçekleştirilmişti. Benim için düş kırıcı yanı. sadece gırtlağı kesilmiş bir Lizzie izledik. Chanel tayyörü alan o muydu? "Roper" hakkında ne söyleyebilirim? Çok güzeldi. çok sürükleyiciydi. Elindeki bilgi. Oyuncular Roper'lara. Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. duruşmayla ilgili gazete haberlerini okumuştu. Đki üç yıl önce birisi bana Cary Oliver'ın mutlu olduğunu duyduğumda sevineceğimi söylese. birkaç küçük ayrıntı katmasına izin verdi. Cary adını söyleyince. Her neyse. Cary ve Miles'la kararlaştırdığımız akşam yemeğini yemiş kahvelerimizi . Onun için memnundum.kararınca kolunu Cary'nin omzuna attığını gördüm.Bir anlık bir karardı. bunu Cary'ye de söyledim. çok eğlenceliydi. Tabiî. Ward-Carpenter ve Mockridge okuyucuları gibi. Đyi de nereye gidiyorsun? Hampstead'de Willow Caddesi'ni düşünüyordum. . ama bir açıklama yapması için yeterli değildi.

Oysa hâlâ Lisa Waring'in ona ne göstereceğini bilmiyordu. sekreter içeri girip ziyaretçisinin geldiğini söyleyince. tam olarak nedir? diye sordu Cary.içiyorduk ki. O anda Cary'den bir şey istemek üzere gelenin o olduğunu anladım. Lisa Waring bir hamamböceğinden daha büyük bir şeyden kaçacak gibi görünmüyordu. Lisa Waring akıllı bir çocuk gibi başını salladı. Blucin ve kazağının üzerine giydiği cepli ceketin dışında. yanında bir çanta bile yoktu. sanki ortada bir casusluk döndüğünü kanıtlıyor gibi anlattı. Bu kız da anlaşılan Paul'ün korkulu rüyası öğrenciler gibiydi. Cary sigarayı bir hafta önce bırakmış ve yeniden başlamıştı. suçlamalara. Gelmişti. değil mi? Geleceğine söz verdin. Đkimizin de gözünden kaçan ya da Cary'ye göre bir tehlike ya da bir şantaj olarak görünen bir şey. paketten yeni bir sigara çıkarıp yaktı. Mozart'ın çocuk yaşta Londra'ya geldiğinde. bunu bulmanın kolay olacağını söylemek üzere olduğundan eminim. Elimi tuttu. Cary beni tanıştırırken gözlerini kaldırdı.Ne zaman görüşeceksiniz? diye sordum. Yirmilerinin sonunda görünüyordu. Alfred Roper'ın hayatıyla ilgili belgeler eksiksizdi. yoksa Cary'den bir şey koparacak ya da onu bir biçimde tehdit edecek değildi. . Onun adına hiçbir yerde rastlamadım. Sonunda Mozart'ın yaşadığı evin şimdi Londra Gazinosu'nun girişi olduğunu söylemeyi başardı. Onu üzmek büyük öfkelere. Küçücük oda dumandan masmaviydi. uyarılara ve önerilere rağmen araştırma hakkında bilgisiz. Öğrenmek istediğiniz. Nereden geldiğini. tüm iş hayatını üzerine kurduğu bir yapım konusunda düş kırıklığına uğratmamak daha doğru olacaktı." . Đşte karşımızda. Çarşamba sabahı. Yanıldığımızı çabuk anladık. birdenbire Lisa Waring'in telefon ettiğini söyledi. Çarşamba özellikle uygun bir gün değildi. ta ki broşürünüzü aldığım güne kadar. kim olduğunu. bunu ikimiz biliyorduk. Eğer beni yıkacaksa. elimden geleni yaptım. hemen yandaki evde oturduğunun doğru olup olmadığını sordu. gözündeki hafif çekiklik atalarından birinin Doğu'dan geldiğini kanıtlamaya yeterliydi. "Bulamıyorum. Dedelerimi. Yanında bir belge getirmediği belliydi. Cary'nin de benim gibi düşündüğünden. bütün eğitimlerine. Cary'nin sesi çatlak çıktı. kaynak aramada deneyimsiz. Cary sanki bu yakınlık her şeyi daha da kötüleştiriyor. Miles ona bir çocuğa bakar gibi bağışlarcasına baktı ama halimden pek memnun değildim. ezilen böceği siyah bir koşu ayakkabısının ucuyla kenara itti. Büyük dedemi. yanımda olmanı istiyorum. Cary'nin Frith Sokağı'ndaki bürosunun "hemen yanıbaşında"ydı. Cary'nin Soho'daki pis bürosuna girerken o yaratıklardan birinin üzerine dikkatle nişan alıp bastı. bir kaynağın nasıl değerlendirileceği hakkında beceriksizdi. başkalarının onun için çalışmasını tercih edenlerdendi. ufak tefek ve siyah saçlıydı. Yine de Cary'yi kırmamak. konuşmadan önce gırtlağını temizlemesi gerekiyordu. sonra yeniden yere bakmaya devam etti. sonra öksürüğünü önleyemedi. Sen de geleceksin. gözyaşlarına ve başka dramlara neden olabilirdi. sessizce oturuyordu.

Galiba bana ayrı konulardan konuştuğumuzu belli eden de bu oldu. "Siz Roper'dan bahsetmiyorsunuz, değil mi?" Tabiî ki bu kadar açık sordum. Şaşırmış gibiydi. "Yaptığınız dizinin adı bu, bunu biliyorum. Benim aradığım, büyük dedem. Adı George Ironsmith'ti, aynı adam olup olmadığını öğrenmek istiyorum."

Yirmi altıncı bölüm

George Ironsmith'in kim olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aynı isim, Cary'nin hazırladığı, bir tanesi de önümüzdeki masanın üzerinde bulunan küçük broşürde de vardı; ha tabiî, Lizzie'nin bir zamanlar nişanlısı, hani ona camdan taşlı yüzüğü hediye eden. Cary Ward-Carpenter yazısının, Arthur Roper'ın anılarının ve Cora Green'in Star'daki yazısının fotokopilerini getirdi. Masasının üzerinden Lisa Waring'e uzattı, genç kadın kâğıtları eline aldı, "Đzin verir misiniz?" diye sordu, bazı kelimelerin ve adların altlarını çizmeye başladı. Hanımın sevgilisi bir George Ironsmith vardı, öyle mi?

- Öyle anlaşılıyor, dedi Cary. Onunla 1895'te nişanlanmış ama nişan bozulunca, yurtdışına gitmiş. -Yurtdışına, nereye? - Hiçbir fikrim yok. Cora Green onun bir "sömürge" aksanıyla konuştuğunu yazıyor, bu da ne demekse. Ne demek olursa olsun, Lisa Waring pek memnun olmuşa benzemiyordu. Ironsmith kaç yaşındaydı?

- Cinayet zamanında mı? Belki otuz-kırk arası. Yapım için böyle düşündük. Onu oynayan aktör otuz altı yaşında. - Mezar taşını gördüm, büyük dedem George Ironsmith Đ920'de öldüğünde kırk dokuz yaşındaydı. 1871'de doğmuştu, demek ki 1905'te otuz dört yaşındaymış. Cary'nin üzerinden kocaman bir yük kalkmıştı.

- Sanki aynı adamdan bahsediyoruz, değil mi? Nereden geldiğini nasıl öğrenirim?

Cary tüm ülkenin telefon rehberlerini taramasını önerdi. Her ikimiz de St. Catherine's House'daki kayıtlardan söz ettik. Ona böyle bir araştırmayı nasıl yapması gerektiğini söyledim, atalarıyla ilgili en güvenilir bilgiyi kilise vaftizlerinin kaydedildiği Mormon's World'de bulabileceğini söyledim Benim istediğim bizi heyecanlandıracak, ama Cary'nin yapımına zarar vermeyecek kadar önemli bir gerçeği öğrenmekti Cary yine de rahatlamıştı. Sırtından ağır bir yük kalkan çoğu insan gibi, aşırı yardımcı olmaya çalıştı. Örneğin Lisa Waring ona (bunları ben uyduruyorum) büyük dedesinin Arthur Roper olduğunu, bir zamanlar cerrah yardımcısı olarak çalışıp 28 temmuz 1905 günü Londra'da bulunduğunu anlatsaydı, Cary'nin en son kabul edeceği şey, ona filmi göstermek olurdu. Oysa kız ona böyle bir şey değil, oyundaki üçüncü derece kişilerden birinin küçük torunu olduğunu anlatınca Cary ona "Roper"ın üç kasetini de göndermeye söz verdi. Lisa Waring gidince Cary duygularını havaya zıplayıp bana sarılarak ve "bir yerlerde harika bir yemek" yemeyi önererek ifade etti. Uzun zamandır kafasını karıştıran, bana bir türlü soramadığı soruyu da uzadıkça uzayan, sonunda bütün öğleden sonrayı kaplayan bu yemek sırasında sordu. Beni Roper'ların eviyle Asta'nın ailesi arasında bir bağ aramaya iten şey neydi? - O bağı sen kurdun, dedim. Seni başlangıçta beni aramaya iten de buydu. Günlüklerde Roper'la ilgili başka şeyler olup olmadığını öğrenmek istedin, o sırada da Swanny'nin bazı sayfaları yırtmış olduğunu gördük. Bağlantıyı kuran sensin, ben değil. - Evet ama, o sayfaların eksik olduğunu görünce bağlantı aramaktan vazgeçtim. O sayfalarda ne var bilmiyorum, ama, günlüklerde Roper'la ilgili başka bilgi yoksa, hiçbir şey öğrenemeyeceğiz. Elimizdeki tek bağ, Hansine'nin kaldırımda ölen Dzerjinski'ye rastlaması ve Asta'nın yaptığı iki üç yorum - Altı, dedim. Altı yorum var. Hepsini de ezbere biliyorum. Đlki, Hansine'nin Dzerjinski'yi görmesiyle ilgili, ikincisi Hansine'nin Florence Fisher'ı evde çaya davet etmek için izin istemesi üçüncüsü Asta'nın Navarino Caddesi'ne gidip Lizzie 'in Edith'le birlikte evden çıkışını görmesi. Burada da Edith'i güzel bir periye benzetiyor ve Edith'in kendi doğmamış çocuğuyla bir çeşit telepatik iletişim kurduğunu hissettiğini anlatıyor. Daha sonra, ismini belirtmeden, Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamdan söz ediyor. Dördüncü yorum, yakında oturan ve günlük tutan herkesin yapabileceği bir yorum. Bunu yazmamış olması daha ilginç olurdu. En ilgi çekici olanı beşincisi, çünkü sekiz yıl sonra, 1913'te yazılmış. Burada Rasmus, Sam Cropper'ı karısının hayranlarından biri sanıyor, Asta da kocasının "Mrs. Roper'ın izinde yürüdüğünü" sandığını anlatıyor. Sonra, en son günlüklerden birinde de Moors Cinayetleri'ni okuduğunu, onların da "Navarino Caddesinde'ki o şeyi" hatırlattığını yazıyor. -Yani demek istiyorsun ki, aklında hep Lizzie Roper vardı. - Aşağı yukarı. Tabiî bunun nedeni de Asta'nın hiç "kötü" kadın olarak adlandırılabilecek bir kadınla karşılaşmamış olması. - Lizzie gerçekten de bildiği ilk kötü kadın, üstelik onu gerçekten de görmüş olduğunu unutmamalıyız. Büyük gösterişli şapkasından da söz etmiyor mu? Asta gibi kadınlar, "iyi"

kadınlar hep öteki cins kadınlardan büyülenirdi, bu da o kadar yıl sonra Lizzie'yi düşünmüş olmasını açıklayabilir. Yine de bütün bunlar Asta'nın ailesiyle Devon Villa arasında hiçbir bağ olmadığını gösteriyor. Bunu senin kafana ben soktum, o sayfaların kaybolduğunu gördükten sonra da aklından bir daha çıkmadı. - Tabiî çünkü önemli bir şey varsa, o sayfalarda olmalı. - Olup olmadığını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, Swanny Kjær'in o sayfalarda kendi köküyle ilgili bir ipucu bulduğu, tanıştığı gerçeği, ne olursa olsun, kabul edemediği için de sayfaları koparmak zorunda kaldığıdır. Oh Ann, o tatsız küçük kızın -tatsızdı değil mi, çok soğuktubana gelip de büyükbabasının Arthur Roper olduğunu, ölüm döşeğinde yatarken cinayeti kendisinin işlediğini itiraf ettiğini söylemediği için o kadar mutluyum ki! Söz vermiş olmama rağmen, artık benim olan evde günlükten koparılmış sayfaları aramaya daha hiç başlamamıştım. Cary bana Roper bağlantısının benim hayalimden kalma olduğunu söylediğinden sonradır ki, aramaya giriştim. Yapılacak tek şey, düzenli çalışmak, en tepeden başlayarak hiçbir yeri gözardı etmeden, halıları kaldırarak, dolaplarda gizli bölme arayarak aşağıya doğru ilerlemekti. Aramamın yarısına gelmiştim ki, beynimde bir şimşek. çaktı. Eğer Swanny günlükten kim olduğunu anlatan sayfalar koparmışsa, o zaman neden kendini Edith olduğuna inandırmaya çalışmıştı? Edith olması imkânsızdı, koparılan sayfaların onun Edith olduğunu ileri sürmesi de mümkün değildi, öyleyse o sayfalarda ne yazılıydı? Edith'in daha iyi seçenek olabilmesi için, çok daha kötü, çok daha korkunç bir şey. Birdenbire Swanny'nin öteki seçeneğin, bulduğu gerçek Kişiliğinin kabul edilemeyecek kadar kötü olduğu için Edith olmaya çalıştığını gördüm. Yine de Edith'in kişiliğine bürünmeye çalışması, sayfaları koparmasından çok daha sonra başlamıştı. Neler bulduğunu anlamaya çalışmak imkânsızdı, ama aramaya devam ettim. Günlüklerin dördüncü cildi yakında yayımlanmak üzereydi. Bu kez, şömizin arka iç kapağına Swanny'nin fotoğrafını koyup koymamayı daha kararlaştırmamıştık. Daha önceki bütün yayınlarda Swanny'nin fotoğrafı vardı, ama o zamanlar Swanny daha hayattaydı. O günlüklerin yazarı değildi, sadece yayıncıydı ama şimdi yaşamıyordu, 1935-1944 arasını kapsayan günlükleri yayına hazırlamaya zaman bulamadığına göre, artık onun resmini kullanmamak daha doğru olmaz mıydı? Swanny'nin yerine benim fotoğrafımı basmak söz konusu bile değildi. Asta'nın cildin sonunda daha sadece dört yaşında olan torunu kimsenin dikkatini çekmezdi. Yine de arka iç kapakta sadece önceki ciltler hakkında yayımlanan olumlu eleştirilerden alıntı yapmak, bana biraz yetersiz geliyordu. Ön kapakta Asta'nın resmi, daha doğrusu, Asta'yı hayatının çeşitli dönemlerinde gösteren ve oval çerçeveler içine yerleştirilmiş dört fotoğrafı bütün ön kapağı kaplayacaktı. Swanny'nin yayıncıları -onları hâlâ öyle düşünüyorum" bana önerilerini göndermeye devam ettiler. Eski formatı koruyabilir, Swanny'nin fotoğrafını küçültebilir ya da Swanny'nin buğunu gösteren değişik bir fotoğraf kullanabilirdik Swanny'nin çocukluğu ya da gençliğine ait yığınla fotoğraf vardı. Tek yapmam gereken, Asta'nın albümlerini karıştırıp bulmaktı. Belki de diğerlerinden daha güzel göründüğü için, Swanny'nin resmini diğer çocuklarına oranla çok daha sık çektirmişti. Her doğum günü için çektirilen bir stüdyo portre -aralarda çekilen birçok

değişik fotoğraf vardı. Asta'nın fotoğraf albümlerinin hepsini görmüş olduğumu sanıyordum, ama zamanda içinde görmediklerim ya da unuttuklarım da olduğunu anladım. Albümler Asta'nın odası olarak adlandırdığımız odadaki şifoniyerin bütün çekmecelerini doldurmuştu. Albümleri çıkarırken Swanny'nin eksik sayfalan albümlerin arasına saklamış olabileceğini düşündüm, ama saklamamıştı. Swanny'nin günlükleri ilk okumaya başladığı çalışma odasındaydım. Kopardığı sayfaları yırtıp atmış olamayacağını düşünerek, raflardaki her bir kitabı indirdim, sayfaların arasına saklanmış kâğıtlar aradım. Bir sürü kâğıt buldum, zaten bulmamam garip olurdu: ilgisiz bir teşekkür mektubu, yemek tarifleri, arkadaşların gittiği tatil yerlerinden gönderdiği kartpostallar, hemen hemen hepsi Danca gazete kupürleri. .. sadece aradıklarım yoktu. Evde tutulamayacak kadar acı verici olduklarını düşündüm, Swanny onları küçük parçalara ayırmış, üzerinde yazılanlar da buhar gibi kaybolup gitmiş olmalıydı. Bir şeyi yok etmek isterseniz, bunu hemen, zaman geçirmeden yaparsınız. Yoksa sonsuza dek saklamazsınız. Sinemalardaki gerilim filmleri gibi, hani kötü adam filmin kahramanını sıkıştırır da hemen öldürmek yerine kurbanının gözlerini kamaştırmak için kendini övmeye, kabarmaya girişir ya öyle. Ama sözünü bitirene kadar imdat yetişecektir. Swanny imdat gelmesini beklemeden sayfalan yakmış olmalıydı.

Gazetede, Sotheby's'te satışa çıkarılan bir Victoria Nişanı'yla ilgili yarım sütunluk bir haber vardı. Satan kişinin adı Richard Clark'tı, nişana hak kazanan adamın torunuydu. Onun adı benim için bir şey ifade etmese de dedesininki önemliydi. Eğer asıl Victoria Nişanı başka bir yerde bu kadar ünlenmeseydi, gazetenin satışa bunca yer ayırması düşünülemezdi. Okuyucuların Çavuş Harry Duke'e bu kadar ilgi göstermelerinin nedeni onun 1 temmuz 1916'da Sortime cephesinde gösterdiği kahramanlık değil, Asta'nın günlüklerindeki önemiydi. Bu adam önce Asta'nın oğlunu kurtarmak için kahramanlık göstermiş, sonra da Asta'nın platonik sevgilisi olmuştu. Paul'e yüksek sesle haberi, haberin yanında yer alan günlükleri pek de iyi özetlemeyen bölümü okurken, Gordon geldi. Dış kapı basamaklarını çıkmış, evde olduğumuzu görünce de cama vurmuştu. Cenaze levazımatçısı gibiydi. Üzerindeki takım elbise resmî ve siyahtı, üzeri siyah çizgili koyu gri bir kravat takmıştı. Eğer hayatta kalmış sevdiğim bir yakınım olsa, bana bir felaket, bir kaza haberi vermeye geldiğini düşünürdüm. Bütün duygulanım yüzüme yansıtmış olmalıyım ki, her zamanki açık sözlülüğüyle "Bu kadar endişelenme. Dinleyince hiç de takmayacaksın. Belki de hoşuna bile gidecek" dedi. Paul Gordon'un habersiz geldiğinden böyle konuştuğunu sandı, onu görmekten memnun olduğumuzu söyledi ve Harry Duke'ün Victoria Nişanı'nın satılacağım anlatmaya girişti. Gordon terbiyeli terbiyeli dinledi, bulduğu ilk fırsatta da Paul'e "Annenin bir fotoğrafını görmek istiyorum" dedi. - Benim annemin?

- Ann sende fotoğrafları olduğunu söyledi. Bir şeyden emin olmak istiyorum. Fotoğrafta, çiçekli bir ipek elbise giymiş, bahçesinde görülüyordu. Rüzgârlı bir gün olsa gerekti, saçları karışmıştı, bir eliyle uçmasın diye eteğini tutuyordu. Fotoğraftan neye benzediği anlaşılmıyordu ama ince uzun boylu, açık renk saçları olduğu belliydi. Paul bu fotoğrafı, annesinin ölümünden sonra onun evinden aldığı resimler ve kâğıtlar arasında bulmuştu. Gordon'un yanında kendi Asta nüshası vardı, açarak Swanny'nin şömizdeki resmini gösterdi. Küçük Denizkızı'nın yanında duran, mavi tüvit elbiseli, mavi keçe şapkalı, uzun boylu, zayıf, açık renk saçlı bir kadın. - Ne görüyorsunuz? Konuşmadan önce duraklamıştı, ölçülü dramatik vurgulu sordu. Arada bir Gordon'un gelişmiş bir tiyatro yeteneği olduğunu düşünürüm. Đkisi de Danimarkalıya benziyor.

- Hepsi bu mu? Ne görmemi istediğini sordum. - Kardeş gibi, yarı kardeş gibi değiller mi? - Eğer kardeşlerin ya da yarı kardeşlerin birbirlerine benzemediklerini düşünürsek, evet. Paul'e döndüğümde, rahatsızlığını gördüm. Sesinden bir şey belli etmemeye çalışarak sordu: "Ne demek istiyorsun, Gordon?" - Size bir şok yaşatmak istemiyorum. Aslında belki de bundan hoşlanacaksınız, bir şekilde Ann'la kuzen olacaksınız. - Bize Hansine'nin Swanny'nin annesi olduğunu mu söylemek istiyorsun?

- Bir sürü şeyi açıklıyor, dedi Gordon. Asta günlüklerinde Hansine'nin ne kadar şişman olduğunu yazıyor, bizler de bunu zayıf bir kadının kendinden şişman birine gösterdiği normal ve acımasız tepki olarak kabul ediyoruz. Ailenin bahçede çay içtiği, Hansine'nin de arkalarında durduğu ünlü fotoğrafta Hansine hiç de şişman değil. Asta daha sonraki yıllarda da onun şişmanlığından hiç söz etmiyor. 1905'te şişmandı, çünkü hamileydi. - Belki de Asta uzunca bir süre onun hamile olduğunu fark etmedi. O günlerde elbiseler gebeliği gizleyecek denli boldu. Moda tarihi uzmanları, kadınlar yüzyıllarca hep hamile oldukları için, kadın elbiselerinin hamileliği gizleyecek biçimde tasarlandığını söylüyor. Yirmilerde moda olup bir daha kaybolmayan dar ve yapışık elbiselerin nedeni, kadınların eskisi gibi sık sık hamile kalmamaları. Hansine hamleliğinin yedinci ya da sekizinci ayına kadar durumunu saklamış olabilir, itiraf ettiğinde de çocuğu aldırmak için çok geç. Üstelik Asta'nın böyle bir şeyi bağışlamayacağını da biliyoruz. Rasmus bağışlayabilirdi, ama Rasmus orada değildi.

Belki de gitmek zorunda kaldı. Asta'ya fazla ilgi göstermese de başka kadınlarla hiç ilgilenmiyor. . kucağına alıyor. Rasmus'un söylediğinden de erken dönmemesi için dua etmiş olmalılar. Swanny'nin kendi kızı olmadığını hissetmiş olmalı. çünkü Hansine'nin doğuracağı bebeği yedekte tutuyordu. ona bakıyor. dedim. Hansine'nin görünüşü hakkında pek de hoş olmayan şeyler yazıyor ve Sam Cropper'ın Hansine'nin ilk hayranı olmadığını da söylüyor. Swanny'nin on beşinci doğum gününden az önce. Çocuğunu her gün görüyor. ama doğumda doktor bulunmamıştı. Swanny'nin doğum gününün 28 temmuz olduğunu biz bilmiyoruz. O daha çok bir otomobil motoruyla ilgilenmeyi seviyordu.Kim olduğunu merak ediyorum. ya bir oğlan olsaydı ne olacaktı? Asta'yı bir bebeğe zarar verirken düşünemiyorum. Hansine'nin Westerby çocukları içinde en çok Swanny'yi sevdiğini söyledim. . yıllar boyu anneliğin dertlerini.Yani Asta ve Hansine hemen hemen aynı zamanda hamille kaldı? Bu biraz fazla rastlantı değil mi? . Eğer bilmiyorduysa. dedi Gordon. .Hayır. yıkayıp yatağa yatırıyor. Onlarla gitmek zorunda değildi.Bir Danimarkalı. . Yani karısı dışardayken hizmetçiyi yatağa devirecek adamlardan değil. ondan ayrılmak zorunda kaldı. Belki de evliydi ya da ona bakabilecek durumda değildi. Asta Hansine'nin Paul'ün dedesini çaya davet etmek istediğini yazıyor. Büyükannenler Đngiltere'ye göç ettiklerinde. bütün çocukları içinde en az yakınlık duyduğu Swanny'ydi. Ama Hansine bir kız doğurmuştu. Aslında..Üstelik. Belki de Hansine'ye sadece kız olursa alacağını söylemişti. yaşayıp keyiflerini tatmıştı. . çünkü 1920'de. Hansine'nin bebeği Asya’nınkinin ölümünden bir ay ya da altı hafta sonra da doğmuş olabilir. Swanny'nin kendi çocuğu olduğunu söylemek ve anne olarak adlandırılmanın dışında.En muhtemel aday Rasmus. Başka ne yapabilirdi. dimdik bir adam olarak çıkıyor. dedi Paul. Kopenhag'da birisi. Swanny'yi hiç sevmedi. Bebeğin ne zaman doğduğunu öğrenmenin imkânı yoktu. Böylesi tam Asta'ya uygun olurdu.Hansine'nin daha önce bir sevgilisi olduğunu biliyoruz. Peki. örneğin Alman Hastanesi'nin basamaklarına bırakırken görebiliyorum. Gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. ama onu bebeği kundakladıktan sonra koltuğunun altına alırken. Asta kendi çocuğunu kaybetmişti. ama muhtemelen yanılıyorum. çünkü Asta çocuğunun ölü doğduğu günü Swanny'nin doğum günü olarak seçti. terk edenin Hansine olduğunu söylemek de mümkün. Belki adam onunla evlenmek istemedi ya da evlenemiyordu. evden ayrılıp Paul'ün . sevgisinden yararlanıyordu.Baba kimdi? . bir işçi ya da bir uşak. doğurduğu bebeği de büyük bir mutlulukla Asta'ya vermişti. Günlüklerden dürüst. . Çocuğunun ölü doğduğunu hiçbir yere bildirmedi.

Ayrıntılar herhalde eksik günlük sayfalarındaydı. Anlatılanlar Joan üzerinde kötü etki yapmış. Hansine okuma yazma bilmiyordu. daha sonra. daha sonraki tepkilerini ateşlemiş olmalıydı. en sevdiği çocuğunun bir hizmetçi ile Kopenhaglı bir tüccar ya da uşağın çocuğu olduğunu kabul etmek istememesiydi. Bir çeşit yeraltı ya da gayrimeşru evlat edinme topluluğu gibi bir şey. çocuksuz çiftler de hizmetçilerinin gizlice dünyaya getirdiği bebekleri evlat ediniyorlardı. meşru ve istenen çocuktan çok daha görkemli bir hayat yaşıyor olmasıydı. eğer Swanny gerçekten de anneannemin kızıysa. Anne ve babalar kızlarının gayrimeşru çocuklarını kendi çocuklarıymış gibi büyütüyor. Onun açısından öyle görülmüş olmalı. Hansine'den geriye bir şeyler kalmış olması da imkânsızdı. o zaman benim teyzem olduğu doğru.dedesiyle evlenen Hansine'ydi. Örneğin. temmuzda Hansine'nin ellerini "neredeyse kendisininki kadar şiş karnı" üzerinde birleştirdiğini anlatıyor. birlikte olduğu adam" diye söz ediyor. dedim Paul'e. Daha önce Swanny'le hiç karşılaşmamıştı. annesinin hizmetçilik yaptığına değinenlerden nefret ederdi. Annesini. Tek yaptığımız. bizimle birlikte günlüklerin ilk bölümlerini gözden geçirmek istedi. ama Ann'ın teyzesi olabilmesi için. . seçme hakkı bulunmayan bir hizmetçi. "gün geçtikçe daha da şişmanladığını yazıyor. Sonra gülümsediğini gördüm. bunun nedeni Hansine'yi hep küçük görmesi. Gordon açıklamasına başladığından beri hemen hemen hiç konuşmamıştı. dedi. . sonra da Hansine'den bahsederken "Kopenhag'dayken. imzasız mektupların mutsuz yazarını düşündüm. Paul'ün geçici umutsuzluğunu görecek kadar duyarlı olan Gordon. Asta Swanny'ye gerçeği söylemediyse. onun güldüğünü ve ilişkimiz hakkında şakalaştığını görünce rahatladı. Bir şey söylemedi. Kini ve öfkesi kabardı. Birdenbire Paul'e karşı güçlü. Kabul ettik. Her bakımdan efendilerinin isteğine uymak zorunda olan. Doğum zamanına geri dönmek gerekirse. bunları bulamayacağımızı da biliyorduk. haziranda Asta Hansine'nin "Çok şişman" olduğunu. Asta'nın kızı olarak doğması gerekir. Hansine 28 temmuz 1905'te Asta'ya ebelik yapmıştı. Gordon. Đşin asıl korkunç yanı. Joan Sellway'in de anlamaz gözüktüğünü hatırlıyorum. bir daha silinemeyecek bir rahatsızlık duydum. Böyle şeyler her zaman oluyordu kuşkusuz. kimliğini aydınlatacak bilgiler vermesini istediğini. birkaç hafta sonra da Asta Hansine'nin doğumunda ona yardımcı oldu. ama Tatler'da fotoğrafını gördü. Gordon'un yanında bunların hiçbirinden söz edemezdim. imzasız mektubu yazmaya karar verdi. teyzeleri değiştirmek. Swanny'nin yirmi beş yıl boyunca peşinde koştuğu cevap buydu. Hansine aynı çatının alandaydı. gayrimeşru ve istenmeyen çocuğun.Günün birinde annene anlatmış olmalı.Kuzen olmamız mümkün değil. Herhalde Hansine kızı yetişkin biri olana kadar söylememişti. Annesini çocuğunu terk etmek zorunda kalmış bir hizmetçi olarak görüyordu. Tabiî başarılı detektifliğinden gururluydu. Asta'nın ölü çocuğunun yerine bir bebek bulunmasının gerçekten de en kolay ve en güvenli yolu bu değil mi? Daha yeni doğum yapmış Asta'nın sokağa çıkıp birilerinin istemeyeceği bir bebek bulabilmesi mümkün mü? Hansine oradaydı. Daha sonraları Swanny'nin ona gittiğini. Đşte. Hansine neden sessiz kaldı? Çünkü öteki türlü bir yetimhaneye gönderilmesi kesin olan çocuğunun varlıklı ve güvenli bir orta sınıf ailesinin sevgisinden ve .

malzemeyi iade ederken nazik bir not yazıp Londra'da işleri nedeniyle kaldığını anlatan Lisa'daki değişiklik Cary'yi şaşırtmıştı. uzun süre önce Amerika'ya dönmüş olduğunu düşünmüştür. daha sonra en öne kadar yürüyüp tek boş koltuğa oturduğunu anlattı. masaldaki anne gibi annelik adından mahrum edilmiş.ilerlemeden önce herkese tek tek baktığını. sonra nisana ertelendi. Çocuğu ondan kopartılmamıştı. doğru olmamasıydı. Paketin arkasında. hizmetçiliğe ve küçültücü işlere mahkûm. Miles da tıpkı Cary gibi abartmalardan hoşlanır. öfkesi daha da artmıştı. hep birlikte barda toplanmış. sanırım Cary de. Geçen hafta boyunca. saat dokuz buçukta Miles Sinclair bana telefon ederek Lisa Waring'in de gösteriye geldiğini. Saat dokuzda bitti. o da bir gazeteciye konuşurken. ertelemeler olur. Yirmi yedinci bölüm Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. Daha sonra. Cary'nin yapıma başladığından iki yıl sonraya. "Roper" da önce şubatta yayınlanacaktı. ışıklar karartılmadan bir dakika önce salona girip yavaşça -onun deyimiyle tehditkâr bir ifadeyle. filmi büyük perde de izledikten sonra. Büyükdedesi için çizilen portreden hoşlanmamış. George Ironsmith 1871'de Whitehaven'da doğmuş on dört yaşındayken birinin yanına çırak olarak girmiş 1897'de . Buluştuğumuz gün bize dostça davranan. kızının bir prenses olarak yetiştiğini. Lisa şimdi saldırgandı. yakınında da olsa arada uçurum olduğunu görmüştü. Amerikan usulü. George Ironsmith'in köklerini araştırmıştı.konforundan yararlanmasını istiyordu. çünkü bir zamanlar bu anlattıklarım gerçekti. Eğer Cary onu hatırladıysa. Üstelik adres Amerika değil. Nisan başındaki basın gösterisi Paul'le birlikte ilk özel gösterimi izlediğimiz BAFTA'da gerçekleştirildi. Çocuk hayatını düzenleyen yasalar çok daha gevşekti. ısırdığı altın elmayı davetlilere fırlatan şeytana benzettiğinde fazla ciddiye almadım. Televizyon dizileri genellikle programlandıkları gibi yayınlanmaz. Böyle kadınlar sadece mitolojide vardır. Lisa Waring bir iki milden fazla uzaklaşmamıştı. gönderenin adı ve adresi yazılıydı. Gordon'un açıklamasının tek kusuru. üç kasetin de içinde bulunduğu paketi aldığında bir çeşit rahatsızlık duymuştur. Battersea'ydi. Hemen her zaman gecikmeler. en sonunda mayıs için. Lisa'nın görünüşünü de bir vaftiz törenine davetsiz katılan. Lisa'ya verdiği bütün malzemenin. Paul ve ben Gordon'un açıklamasını kabul ettik ya da en azından ben kabul ettim. Lisa Cary'ye yaklaşmış ve açıkça gazetecilere bütün yapımını yerin dibine batıracak bir iki kelime söylemek istediğini anlatmıştı. O dönemlerde çocuklar günkünden çok daha değersizdi. onu her gün görüyordu. benim Asta'nın günlüklerinden sayfa koparıldığını gördüğümden tam iki yıl sonrasına programa alındı.

satın alınmış günlükleri gerçeklerden koparacak. o kadının kızı değil. Daha önce yayımlanmış. kızlar erkeklerden de çok. Bütün bu olaylar seksen altı yıl önce geçmiş de olsa. Gordon'un anlattıklarından kimseye söz etmedim. Miles'a göre Cary sakin davranmış. Ironsmith'in küçük torunuyla görüşmek zorunda kaldı. Bütün bunlardan. Asta'nın ilk defterindeki orijinal Danca'yı okumaktan geçiyordu. Lisa'ya göre. Bunları bulmanın tek yolu günlükleri incelemek. bu sefer içgüdüsünün ilginç ve acı bir açıklama karşısında bulduğu bir savunma olduğunu düşünüyorum. Çinli gözlü yabani bir kızın büyükdedesinin hakları için gürültü yapması. Cary'yle birlikte bunu konuşmalıydılar. Adı neredeyse ailelerle birlikte anılan kadının sevgili kızı Swanny. bütün bunlar tarih olmuştu. çevrede bir erkek gördüğü zaman bütün güç ve karmaşık telefonları o erkeğe yüklediğini i biliyordum. annesinin Swanny Kjæer'in üvey kardeşi olmadığından emindi. ben ya da Swanny'nin yayıncıları. "Roper" yayınlanmadan. Cary'yle kendim konuşma çabasına girdim. üstelik kayıp çocuklar çok merak edilir. bütün bu söylediklerinin dizinin geçerliliğiyle ne gibi bir ilgisi olabileceğini sormuştu. Bu son cümleyi yüksek sesle söylemişti. Benim de orada olmam gerekiyordu. onu tanıdığım kadarıyla. Paul'ün içgüdülerine fazla güvenemediğim görülecektir. Ne erkeklerde ne de kadınlarda içgüdüye fazla güvenmem. Yanlış olduğunu hissediyordu. O daha gider gitmez. 1904 sonbaharında da evlenmişti. Cary'nin onu danışman olarak görevlendirmesinin gerektiğiydi. böyle durumlarda duyguların ve içgüdünün çok önemli olduğuna inanıyordu.Amerika'ya göçmüş. yaptığı dizinin engellenmeden yayınlanmasını tercih ederdi. Edith'in kayboluşu basın için hâlâ ilgi çekiciydi. yoksa Lisa basına açıklama yapmaya hazırdı. Kanıtlama imkânı olmamasına rağmen. Bahsetsem de kimin ilgisini çekerdi? Belki Gordon'un kendi babası. Kolay olmayacak. Cary de konuyla daha fazla ilgilenmek istemedi. O Lisa'nın Picadilly'de bir otobüsün altında kalmasını. korkunç bir kandırmacaya dayanıyordu. Öyle sanıyorum ki bir gün gelecek. Swanny Asta'nın çocuğu olmadığını öğrendiği ya da bu yönde güçlü kuşkular duyup asıl kimliği konusunda fanteziler üretmekten . günlüklerin kendisiydi. hem de o an. Daniel'dan bile yararlanmayı başarmıştı. büyükdedesi oyunun en önemli kişisi olmalıydı. Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığını belirten bir not koyup koymama hakkında bir karar vermek zorunda kalacağız. nedendir bilinmez. Bu nedenle simsiyah giyinmiş. Paul kesinlikle bu çözümün yanlış olduğuna inandığını söyledi. Gordon onlara kendisi söyleyebilirdi. Hem de orada. Eğer isterse. Edith olduğunu iddia edenler ya da onun başına gelmesi muhtemel olaylar gazetelerde her an yer bulabilirdi. bundan sonraki günlükleri yayımlarken. Hansine'nin Joan'dan önce bir çocuk doğurmadığını biliyordu. Ironsmith'e oyunda üçüncü derecede bir rol vermek haksızlıktı. Çocuklar her zaman ilgi çekmiştir. ama oradaki gazeteciler daha çok Edith Roper'ın hikayesiyle ilgileniyorlardı. adı günlüklerde sıkça geçen bir hizmetçinin çocuğuydu. köprülerin altından çok su akmıştı. Görüldüğü kadarıyla da günlüklere gösterilen büyük ilginin önemli bir bölümü. Daha önemli olan. bütün bunun önceden tasarlanmış bir kandırmaca olduğu izlenimini yaratacak bir karar. Gordon gelip Swanny'nin Hansine'nin kızı olduğunu söylediğinden beri birkaç gün geçmişti. Miles'a göre Lizzie'yi kimin öldürdüğüyle fazla ilgilenmediler. Ne var ki bahane bulamadı. belki de Charles Amcası. geçici bir eğlenceden öteye gitmedi. Söylediklerinin özeti.

bunun ne anlama geldiğini anlayacaktı." . belki de bunun yaş konusu değil. hatta bir ay sonra bile çocuk doğurması imkânsız. Eğer Asta hun har det maanedhge (âdet ağrısı çekiyor) ya da hun har sit skidt (o kirli) demiş olsaydı. Kadın psikolojisinde uzman olmadığı açık Gordon bile.Anlamadığım bir bölüm var. . Asta'nın yazdıklarını "evdeki ziyaretçi" olarak çevirmiş olabilir. 19351944 kitabını yayımlayabilir miydik? Bir adım atmadan önce düşünecek kadar zamanım vardı.öteye gidemediği sürece gerçeğin açıklanmaması işin doğrusuydu. Bu durumda yola devam edip adı hemen hemen her sayfada görülen. bunun sadece bu son yirmi yıl içinde biraz azaldığını söyleyebilirim. Eskiden oğlanlara H. Đkiniz de çok gençsiniz. C. Asta birçok konuda dürüst olmuş olabilir ama âdet konusunda değil. Bunu Gordon'un da anladığını sanmıyorum. Margrethe Cooper buna uyan bir Đngiliz deyimi aradı ve 1970lerde hâlâ hayatta olan birçok yaşlı kadının kullandığı deyimi buldu: "evde ziyaretçisi var. bu cümleyi daha günlükleri ilk kez okurken ilginç bulmuş. kaba sözleri nazikçe anlatma sanatıyla ilgilenmek olduğunu söyledi. Gerçeğin ortaya kesin olarak çıkması. dedim. . . Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. O nazik anlatımla ilgilendiğinden. ama henüz değil. . Hansine'nin 5 temmuzda kanaması varsa. Mogens yalnız gitmek istiyor. Paul kanıtını kısa zamanda buldu. yakında izin vereceğim. ama bazı konulan nezaketle geçmekte ustadırlar. Âdet. Oysa. her şeyi yeniden değiştirir. katı terbiye kurallarının son kalesidir. 28 temmuzda. Kanıtı ilk defterin ilk bölümlerindeydi. çok daha az beklemem gerekti. ama bütün günlüklerde de anlamadığım böyle bölümler var. Margrethe Cooper. Önce benden bu bölümü yayımlandığı biçimiyle okumamı istedi: "Hansine Mogens'i iki sokak ötede. çünkü Đngilizce'nin bu konuda Danca'dan çok daha zengin olmasına rağmen.Swanny biliyor olmalıydı. Asta'nın den rfde blomst deyiminin Đngilizcede karşılığı yok. Ben Knud'la evde kalıyorum. Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Andersen anlatırdım ama. Đçgüdüsünün kaynağı bu cümleydi." . onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. bu nedenle Hansine'nin kızı olması ihtimalini aklına bile getirmedi."Evde bir konuğu varken" bölümünden mi söz ediyorsun? dedi Paul. Ondan daha büyük olduğumu söyledim. dedim. Günlük yayıncılarının satmayı umdukları yirmi bin ciltten her birine açıklayıcı bir sayfa eklemek için daha önümüzde birkaç hafta vardı.Daha ilk defterin ilk satırını okurken biliyordu. Evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. bu nedenle de aklının bir yerine saklamıştı. Danimarkalıların Đngilizler gibi zengin bir üslubu yoktur. bu kelime kelime çevrilir ve hiçbir zorluk çıkmazdı. bunun kelime anlamı "kırmızı çiçek'tir.Danca orijinale döndüm. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Barış ve Savaş. Gordon'un soyağacında Asta ve Rasmus'un en büyük kızları olarak gösterilen kadının aslında tamamen farklı bir kökten geldiğini bile bile. güldü.

büyükanneme. Yargıç Edmondson'un konuşmasını neredeyse ezbere okudu. . uçları hafifçe yukarı kalkık gözleri doğruydu. çok daha özel bir nedeni daha vardı. on altısına . Çok değişik bir biçimde öldürüldü. sadece erkek kesimli düz siyah saçları. uzakta. onun dışında sükûnetini izlerken. Dizide silik biri olarak gösterilen George Ironsmith. büyükdedeninki de yeterince kötü. Miles'ın bu durumda. . Lisa'nın yürek biçimindeki yüzü. dedi. solgun burnu biraz büyükçe. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. sizce de öyle değil mi? Bu kez Cary'nin dairesindeydik. adı ne olursa olsun. . Ironsmith bunu kızına. Babanın böyle bir role layık görülmesi korkunçtur. her şey ne kadar da değişik olurdu. Evet. Kin ve öfkenin başka.Đçimizden pek azı. Bunu ailede herkes bilir.Cary'nin de dediği gibi. atalarınızdan birinin muhtemel bir katil olmasından hoşlanır. Lisa Waring'in çabası buydu. değerli Jüri Üyeleri. diye düşündüm" Yargıç böyle söyledi. Miles da yanımızdaydı. cinayetten yaklaşık yüz yıl sonra kaldırmış olmanın mutluluğunu yaşardı.Cary de bir cinayetin üzerindeki esrar perdesini. Karısı da biliyordu. Lisa dizide danışman olarak görev alır -almaması şimdiki kininin ve nefretinin başlıca nedeniydi. saçmalığı kesinlikle ciddi bir şey olarak göstermeye çalıştığı psikolojik davranış bozukluğu örneklerinden izliyormuşum izlenimine kapıldım. başkalarının hakaret olarak alacağı şeylerin Lisa'ya övgü gibi geleceğini düşündüğünden emindim. Lisa'ya göre Lizzie Roper'ın katiliydi.Ailemizde onun. birini öldürdüğüne inanılır. sahne ışığında olmak istiyor. Birinin mantıksızı mantıklı. Anlatacakları kanıtlanabilir olmalıydı. büyükbabanınki rahatsızlık verici. çok güzel de elinde George Ironsmith'in Lizzie'nin gırtlağını kestiğinin kanıtı var mı? Vardı."Uzun çabalarımızın artık sonuna yaklaştığınızı söylemekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. büyükdedesinin hakkının iade edilmesini. üne kavuşmasını istiyordu. O zaman Lisa Waring'i ve Lisa'nın geçmişle ilgili açıklamalarını ne büyük heyecan ve mutlulukla karşılardı. ama bazıları nereden gelirse gelsin. . Eğer ona inanılabilirse. Đngiltere'ye bu yüzden dönemiyordu. bütün bunlar çok iyi." Sanki bu cinayeti işleyene karşı bir yakınlık duyuyor gibi. Cary'nin verdiği metinleri okuyup ev ödevine çalışmıştı.Peki dedi. belirli bir noktaya bakmaya başladı. Ama söylemedi. Lisa'nın iddiaları karşısında. Bunları Mockridge'in duruşma kayıtlarından aldım. bütün bunlar bir yıl önce olsaydı.Diyecektim ki. Sürekli hareket etmelerine karşın ifadesiz gözlerini. ne kadar uzak olursa olsun. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem ama belki de Đngiliz Ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. Konuştukça gözlerinin parıltısı söndü. Aslında şaşırtıcı. söylediklerinden herhangi birine inanmakta güçlük çekiyordum. Devam ediyor. demek büyükdeden için ölümünden sonra şöhret istiyorsun. "O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. Hakaret etmeye gerek yok dedi Lisa. oysa söyledikleri bundan çok uzaktı.

rahata kavuşması için kadının öldüğünü bilmesi gerekiyordu. Bunlar Lisa'nın annesi ve babasıydı"Aile inancı" Ironsmith'in birisini öldürdüğünü kanıtlamakta yeterli olamazdı. Büyüknineme Lizzie'yi öldürdüğünü anlatmak. Lisa'nın babası. Lisa yine de açıkladı. o belgeler bize Mary Schaffer'ın birinci . Birbirlerine gönderdikleri. Mary Schaffer Ironsmith bir rakibe olarak gördüğü kadını kıskanıyor. Kartta 'Londra' dışında başka adres yoktu. kendi annesinin George ve Mary'nin birbirlerine ne kadar bağlı bir çift olduğunu söylediğini hatırlıyordu. nereden geldiğimi öğrenirdim. zavallı Mogens'in Fransa'dan gönderdiği. onun için her şeyi yapmaya hazırdı. ama damgada 28 temmuz tarihi okunuyordu. Hackney'nin tek görülmeye değer yeri olan Victoria Park Gölünün bir sepyasıydı. Mary Schaffer'ı otuz sekiz yaşında bir dul olarak gösteriyordu. onların 1933'te doğan en küçük çocukları Spencer Waring. babası da ona kendi annesinden kalan bir yığın belge göndermişti. tek bir çocukları oldu. Lisa ayağa kalktı. 1959'da Betty Wong Feldman'la evlendi. Bizlere verdi. söyleyecek bir şey bulamadık. "Önemsiz kağıtlar" Mary Schaffer'ın doğum belgesini içeriyordu. çoğu nişanlılık dönemine ait mektuplar.O belgeyi bulabilsem. Cary'nin video bandını izledikten sonra babasıyla temasa geçmiş. Londra'ya gelen turistler yakınlarına genellikle Buckingham Sarayı ya da parlamento binasının resimlerini gönderir. Mary olarak adlandırılan kızları aynı yıl doğdu. bir artı işareti üzerine çizilmiş çarpı gibi ilginç bir işaret vardı. ama bu onu öldürdüğünü kanıtlamazdı. Şubat 1904'te Chicago'da verilmiş evlilik cüzdanı. . ama Lisa içlerinin önemli bir şey olmadığım söyledi. dedi Lisa üzgün sesiyle. George Ironsmith'ten gelenleri göstermişti. Benim görebildiğim kadarıyla en önemlisi 1905 yılında Ironsmith'in Đngiltere'den karısına gönderdiği kartpostaldı. Lisa.Bu işaretin anlamı ne? diye sordu Cary. Kartta bunun dışında "Sevgili Mary". havanın oradakinden daha sıcak olduğu hakkında bir satır ve tepede. meslek olarak da "gezginci tüccar" olduğu belirtilmişti. ama Ironsmith'in gönderdiği kart üzerindeki fotoğraf. Lisa haklıydı. Mary Ironsmith 1922'de Clarence Waring'le evlendi. yani 29 temmuz pazar günü eve dönmeye hazırlandığını yazıyordu. O kadar gülünçtü ki. Ironsmith 1904'te Mary Schaffer adlı bir kadınla evlenmişti. adresin de üstünde. Yine de bakmakta bir sakınca olmadığını söyledi Cary hemen kâğıtlara göz atmaya koyuldu. bir koltukta oturmak rahatsız ya da alışılmadık bir şeymiş gibi sırtını ovuşturdu. Sadece büyükdedesi ile büyükninesi arasındaki mektuplar. Bu kart Lizzie'nin öldürüldüğü sırada Ironsmith'in Londra'da. yaptığı çizimin Gordon'un Westerby araştırmasıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. bir iki dakika göz attım. Ironsmith karısına ertesi gün. George Ironsmith otuz dört yaşındaydı. bir sürü de önemsiz yazı. Kartın bir diğer ilginç yanı da üzerindeki resimdi. Cary belgelerin geri kalanını sordu. Ölmeden çok kısa zaman önceydi.girdiği gün anlattı. yere oturup bağdaş kurdu. kuzenlerimin de yayımlamaya çalıştığı mektuplar kadar kuru ve sıkıcıydı. Ironsmith karısına tapıyordu. Basit bir soyağacı hazırlamış. ama tabiî George Ironsmith'inkiler yoktu. hatta Hackney'de olduğunu gösteriyordu. .

deli gözlerle Miles'a baktı ve yeniden sigaraya başlayacağını söyledi. Lizzie'den sonsuza dek kurtulmak için.kocasıyla on beş yıl evli kaldığı ve çocuk doğurmadan boşandığı dışında bir şey göstermiyordu. vejetaryenim. işinize yararsa. bilmemesi mümkün mü? Yıllar boyu o zavallı inekleri ve koyunları boğazladı. Ben. . . yolcu listelerinin hâlâ bulunabileceğini söyledi. Miles. Aslında inanıyorsunuz ya. değil mi? Şimdi bildiklerinizi biliyor olsaydınız. Gözlerini sımsıkı kapadı. Bunu söylemek kolay. . güldü. Đnsanlar aşk için böyle şeyler yapar. galiba Boston'a uğradıktan sonra New York'a giden Lusitania ile. Amerika'ya gittiği gemiyi de biliyorum. diye söz verdi Cary. o filmi hiç yapmazdınız. 1885'ten sonra yedi yıl boyunca Carlisle'da bir kasap ve mezbahacının yanında çırak olarak çalışmıştı. .Yani bana inanmıyorsunuz. Bomba mektuplarda değil. dedi Lisa soğukça.Aşk uğruna. bizi izliyordu. Belgeye göre Ironsmith. . ben seni ararım. . dedim.Bunu babam buldu. . hiç merak etme. George Ironsmith'in hizmet sözleşmelerinden birinin kopyasında gizliydi. Son iki kelimeyi söylerken Cary'ye bakıp tatsız tatsız sırıttı. ama gerçekten girdi.Peki ama. neden? diye sordu zavallı Cary. dedi Lisa.Size söyledim.Ne yapacağım? . "Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. Daha önce hiç görmedim. Büyük bir içkiye ve en az yirmi sigaraya ihtiyacı vardı. sadece adını duyduğu bir kadını öldürmek için? . Lisa. Aşağıdaki pub'a gittik. Uludu. Lisa gittikten sonra Cary krize girdi. yumruklarını duvarlara vurdu." Tabiî biliyordu. karısını mutlu etmek için.Bir şeye girişmeden önce. biraz araştırma. Büyüknineme tutkuyla bağlıydı. Đşte bu kadar.Yargıcın söylediklerini hatırlıyorsunuz. parmaklarını saçlarında gezdirdi. Đngiltere'den Plymouth'tan kalkıp.Teması kaybetmemeliyiz. biliyorsun. kâğıdın üzerimizde yarattığı etkiden memnun. dedi Lisa. Peki. şimdi ne yapacaksınız? . Şimdiki gibi bir yıl toplum hizmetine gönderilmiyorlardı. Hepimiz yılların sarartıp soldurduğu belgeye baktık. . . dedi Lisa yerde Buda gibi otururken.Oh. Önce gemi.O zamanlar katiller asılıyordu. .Hayatını bunun için tehlikeye atar mıydı? Karısının hiç görmediği.

Yüzyılın başlangıcında. Amerika'dan gelirken yalnızdı. Bütün bunları unutmak. Amerika ve Đngiltere arasında mekik dokuyan onlarca büyük gemi vardı. başlangıçtan beri kabul edilir bir çözüm bulmaya eğitildiği için yapamıyordu. Tabiî araştırmaların çoğu bulmak için yapılır. cumartesileri de Boston'dan kalkarak Queenstown'a uğruyorlardı. Alman denizaltılarının 1915 yılında Lusiania'yı batırmalarıydı. Yirmi sekizinci bölüm . Cary Plymouth'tan vazgeçmeye karar verdi. Etruria ya da Umbria'ya binmiş olması gerekirdi. Lucania. onun basına açıklama yapıp dizisini yerin dibine batıracağından endişe ettiği için değil. Biraz zaman geçti. perşembeleri Liverpool'dan. ama sonunda istediği -istemek zorunda olduğu.Đkimiz de iflah olmaz araştırmacılarız. Anlaşılan Spencer Waring yanlış hatırlıyordu. Liverpool'dan kalkan New York Cumartesi Postası Ironsmith için en uygun çözümdü. Oysa bu kez Cary bilmek istemiyordu. ama dönüşünde yanında biri daha vardı. Amerika'yı Birinci Dünya Savaşı'na girmeye iten. gidiş dönüş bileti 75 ile 110 dolar arasında olmalıydı. Bunlardan hiçbiri Plymouth'tan kalkmıyordu. Cunard Denizcilik Đşletmesi'nin tarifesini eline geçirdi. Đngiltere ile Amerika arasındaki denizlerde dolaşan başka hangi gemiler vardı? Cary. Liverpool'dan New York'a da 29 temmuzda dönmüştü. yolcu üstelerinin hâlâ saklandığını duyduğunda şaşırdı. nasıl çıkaracağımızı biliriz. Arabia. Bothnia ve Scythia da haftalık Boston seferi yapıyor. bir sonraki projesi için çalışmaya başlamak istiyordu. Ne var ki bu kayıtlar varış ülkesinde tutuluyordu. Campania. George Ironsmith New York'tan Liverpool'a 15 temmuz 1905 cumartesi günü hareket etmiş. Lisa Waring'in -daha doğrusu Spencer Waring'in. Cunard'a başvurdu. Hibernia. Karta inanırsak. Pavonia. Servia ve Gallia'nın iki haftada bir yaptıkları seferlerden birine de katılmış olamazdı. Liverpool'dan hareket eden gemiler yolcularım şirketin New York'taki North River ya da Doğu Boston'daki New Pier iskelelerinde indiriyordu. Aradığımızı nerede bulacağımızı. Gerçek teoriyi doğrulamayabilir. "Đkinci sınıf' diye düşünüyordu. Cephalonia. büyükdedelerimizin kim olduğunu bulmadan iki gün geçiremezdik. Cary'ye göre. çoktan bulmuş olurduk. Bunu sadece Lisa'nın korkusundan. bizi ilgilendirenler de Washington'daki Ulusal Arşiv'deydi. Umbria ve Etruria. "Roper"ın yayınlanmasıyla halka yanlış bir hikâye anlatmış olmaktan bir haz duymayacağı kesindi. Catalonia.bilgiye ulaştı. bilmeye kesinlikle karşıydı.George Ironsmith'in 29 temmuzda Amerika'ya. Aurania. ama o zaman teori feda edilir ve her bir olasılık birbiri ardına kontrolden geçirilir. Ironsmith böylesi gemilerde yolculuk etmiş olamazdı. Servia. karısına dönmek için bindiği geminin adında yanlışlık olduğuydu. Her ikimiz de bırakın iki yılı. Bulduğumuz ilk şey. Anlaşılan deniz faciaları tarihinde en az Titanic kadar ünlü olan geminin adını hatırlıyordu.

Sadece bir hikâye. imkânsız bularak aklımızdan uzaklaştırmaya çalıştığı düşünceyi söyleyen yine Cary oldu. yaşadığı sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. 1905'te de Đngiltere'de . Tarih Roper Davası'ndan yıllar sonra. kaldı ki hangi anne baba küçük kızlarını altı günlük bir deniz yolculuğunda tanımadıkları genç bir adama emanet eder ki? Her ikimizin de düşündüğü. Hem Asta nereden düşündü bilmem. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. Asta'nın ünlü öykülerinden biriydi. Ama yine de bir senaryo. büyükdedesinin Lizzie'yi öldürdüğünü Cary'nin de kabul etmesiydi. 1904 şubatında evlenene kadar bekâr gözüküyordu. sabırsızlanıyordu. giyotinleri yazmıyor muydu? . Stockholm'de. çünkü adamın kuzeyde. Cary'nin bu sorulan sorduğu Lisa çocuğun kim olduğunu bilmediğini. Asıl konudan uzaklaştığımızı düşünüyor. Ironsmith'in bir çocuğu varsa." . karısının ilk evliliğinden bir çocuğu olmadığını açıkça belli ediyordu. bu konuda bir çocuktan söz edildiğini hiç duymadığını söyledi. çocuğu neden Mary Ironsmith olarak adlandırdığını açıklamaz. 18 aralık 1913'tü. Cary bu kadarını da mı göremiyordu? . Oysa adam karısını seviyordu.Bu.Çok zaman önceydi. 1900'de mi ne Đsveç'te oldu. Anlaşılan kabahat karısındaydı. ikinci sınıf yolcuları arasında George Ironsmith ve yarım ücret ödediğine göre iki ila on iki yaşları arasında olması gereken Mary Ironsmith'in de bulunduğunu gösteriyordu. "Kuzinim Sigrid. Waring ailesinden kimse evlilikten önce karısının bir çocuk doğurduğu hakkında bir dedikodu. Lucania'nın yolcu listesi 29 temmuz 1905 cumartesi günkü seferinde. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. Sonunda bulduğu bir açıklamaya da kanıt değil. Đlginç bir hikâye.Hikâye olduğunu ben de biliyorum. Onun tek istediği. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. Bana anlatmak için telefon etti. diye cevap verdi Cary. söylenti. hatta fısıltı duymamıştı. Mary Schaffer'la arasındaki mektuplaşmadan. bunun kanıtı yoktu. Olumlu bir Roper ipucu yakalamak umuduyla günlüklerin ilk cildini yeniden okuyordu. Asta'nın on yıl ya da daha önce bir başkasından duyduğu bir şeyi hatırlamaktan başka bir şey yaptığını iddia etmiyorum. dedim. Muhtemelen çocuk Ironsmith'e Amerika'ya götürmek üzere emanet edilmiş birisiydi. Adam evliydi ama çocukları yoktu. onu evlat edineceklerdi. öyle değil mi? Gerçek bir olay.

cesetler bir haftadan önce bulunmadı. Bir de şöyle bak: bir sürü soru sorulmasını önlemek istemiş olabilir. büyük ihtimalle de Chicago trenine binmişti bile.Yani sence kıza bilet almasa sorularla karşılaşacak ve iki yaşından küçük olduğunu kanıtlamak zorunda mı kalacaktı? . ama boşanmayı düşünmüyorlardı ki. bunu ancak terk edilmiş. hatta para önerdiğini. Edith. Maria Hyde'ın öldüğünü de bilmiyordu. ama çocuk istediğini bildiği bir kadınla evliydi. George Ironsmith'in yanında Lucania'ya binen çocuğun Edith Roper olamayacağını söyledim. onu terk etmeyi düşünmüş olamazdı.Edith. özellikle de Edith'in istendiğine. O zamana kadar New York'a varmış. iyi bakılacağına. Ironsmith. karadan yüzlerce mil uzakta olsalar da yolcuların mesajları kıyıya iletilmektedir. Cary Đngiltere'ye sadece Edith'i almak için geldiğini. bu hareket anlaşılırdı. Kendi aramızda. kocasına durumu itiraf etmiş miydi? Açıklamayı kendi yaparak daha kötü sonuçlardan kaçınmaya çalışmış mıydı? Miles Lizzie'nin kararsız olduğunu düşünüyordu. yürüyebilen bir çocuktu. O günlerde "suçlu taraf' olarak görülecek bir kadına nafaka bağlanması söz konusu değildi. gemide Marconi Telsiz Telgrafı da vardı. Miles nasıl olup da Roper ve oğlunun Cambridge'e yalnız gittiğini. şimdi de onun Mary Ironsmith olmak için çok küçük olduğunu söylüyorsun. kendi çocuğu Edith'i ona vermesini istemişti.tekrarlanmaması için bir neden yok. Lizzie'nin geride kalmayı nasıl kabullendiğini hiç anlamadığını söylüyordu. isteği reddedilince de tehdide başvurduğunu sandığını söyledi. . Lizzie'nin çocuğunu sevdiğini söyledi Cary. Anlaşılan Lizzie'nin bir haftalık gecikmesinin nedeni. Çocuğu olmayacağını. Acaba Lizzie. kızını istediğini. geçinecek imkânı olmayan kadın olma tehlikesi karşısında düşünmüştü. . karısını bir hafta sonraki cumartesi günü beklediği belliydi. eğer Cambridge'e gelecekse. Đki yaşından büyük olmasa. Gemi kayıtlarına göre. Ne de olsa çocuğunu büyütmekte inat etse. Miles'a göre karısına. sevileceğine. Ironsmith onun için hiç bilet parası ödemeyecekti. Roper'ın. dedi Cary. Paul ve benim konuşarak yarattığımız senaryoya göre Ironsmith Lizzie'ye gitmiş. En iyisi Roper'i Cambridge'de buluşarak hiç olmazsa dışa karşı saygınlığa korumaktı. Ah. Roper'ın kızın kendinden olmadığını başkasından öğrenmesinden korkarak. Çok büyüktü. On dört aylık bir çocukla yolculuk ettiğinden şüphelenilmesini bile istemiyordu. Lizzie'nin cesedinin ne zaman bulunacağını kestiremezdi. Swanny Kjær olmak için çok büyüktü. yalnız olması gerektiğini de söylemişti.Dahası da var. Maria Hyde'ın yanında kalacaktı." 1910 yılında Crippen'in telsiz aracılığıyla denizdeyken yakalanan ilk katil olduğunu bir yerlerde okumamış mıydım? Ironsmith ondan beş yıl önce yakalanmak istememiş anlaşılan. Cary ve Miles. dedi Cary. kocasını kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktı. kendi yanındakinden çok daha güzel bir . Ne yazıldığını sana okuyayım: "Bu şekilde dünyanın haberleri ve hava durumu raporları Atlantik'i kat eden gemilere dağıtılmakta. onları bırakarak Cambridge'e taşınmıştı. Gerçekten ayrılmaya karar vermiş olsalar. Herhalde iki yaşında gösteriyordu. Üstelik kocası oğlunu da yanına almış. olamaz mı? Edith büyümüş. bu arada Edith'e uygun bir ev bulmak ya da annesini razı etmeye çalışmaktı. Talihi yaver gitti.

Kendimi Asta'nın anlattığı. Amerika'ya götürülmek üzere Liverpool yolunda olduğunu söylemesi işten bile değildi. dedi Paul. sonunda . metresinden olma çocuğunu karısına vermek isteyen. tek bir gerçek olaya dayanıp daha sonra başka koşullara uyarlanan öyküler yaygındı. kendisi de Hackney'de annesiyle oturacaktı. Cinayetten önceki bir hafta boyunca olardan kimse bilmiyordu. kandırmaya çalışmış.Bütün bunlar çok güzel ama. 28 temmuz. Edith annesinin yatağında uyuyordu. kızını Ironsmith'e vermedi. Roper'ın gidişinden önceki salı ya da çarşamba. O geceyi Liverpool'da geçirdikten sonra ertesi gün Lucania'ya bindiler. tehdit etmiş de olabilirdi. Edith'i yanına alıp Euston Đstasyonuna gitti. Başlangıçta Lisa Waring beklenmeyecek ölçüde köpürdü. Lizzie. belki de yüksek dozda hidrobromid almış annesini uyandırma çabalarından yorgun düşmüştü. Florence Fisher saat onda alışverişe çıkmıştı. Roper'ın gidişinden sonra Devon Villa'ya gelerek kızını alması konusunda anlaşmışlardı. Hayattaki tek varlığı.hayat yaşayacağına emin olduktan sonra. ama son anda vazgeçtiğini bir düşünün. cuma günüydü. Cary ve ben senaryo yazmak. Ironsmith iki gün sonrası. bazen de ger-çekleşiyorlardı belki de. Böylece yatak örtüsüne sarındı ve Lizzie'nin gırtlağını kesti. Eskiden. . Büyükdedesinin hakkının teslim edilmesini. Vermeyi kabul ettiğini. yalan söylemekle suçlandık. on iki yaşından küçük bir çocuk için Amerika'ya bir gidiş bileti aldı. Ertesi sabah Devon Villa'ya geri döndü. Lizzie'yi hayatta bıraksa. Lizzie bir ara kızını vermeyi kabul etmişti. 29 temmuz için SS Lucania'da yer ayırtmıştır. Babasıyla telefonda uzunca bir süre konuştu. küçük kızıdır. Karısına. Roper'dan nefret etmekte. daha sonra gerçekleştirmişti. Hackney'de aldığı ve üzerine özel bir işaret koyduğu kartpostalı karısına göndererek çocukla birlikte geldiğini bildirdi. Roper'ın sahneye çıkmasından önce yaşadıkları gibi yaşayacaklar. geçineceklerdi. metresini öldürüp giyotinden kurtulan adamın öyküsünü düşünmekten alamıyordum. daha sonra iki yaşından büyük. Ironsmith. zaten hiç uyanmadı. Edith'in kaçırıldığını. oğlunu da sevmemektedir. Lizzie hiçbir şey duymadı. Cary'nin söyledikleri üzerinde düşündük. neden Edith'i alıp gitmekle yetinmedi? Ne de olsa Edith. Liverpool trenine yetişti. evlilik bağıyla bağlı Roper ve Lizzie'nin meşru çocukları olarak görülüyordu. para önermiş. Edith'i vermeyecek. gerçek bir kasap olarak tanınmasını istiyordu. kim bilir? Belki de Ironsmith böyle bir öykü duymuş. kadının uyandıktan sonra polise gitmesi. Ironsmith'in onu tekrar kandırmaya çalışmış olması kesindir. Ironsmith'le. babaannesinin Ironsmith'in meşru çocuğu olmadığını öğrenmek ona pek hoş gelmedi. Mutfak çekmecesinden aldığı bıçakla Lizzie'yi korkutmak mı istemişti. Belki de böyle hikâyeler. Lizzie'yle tartışmış. Öyleyse. yoksa onu öldürmeyi kafasına koymuş muydu? Maria Hyde ortalıkta görünmüyordu. çocuğu getireceğini de bildirmiştir. evin kiracısı olduğu dönemden kalma anahtarıyla Devon Villa'ya giren Ironsmith'e kararını değiştirdiğini söylemişti. ne var ki Lizzie geri adım atmayacaktır. fantezi kurmak. Bize göre Ironsmith o haftanın her günü Devon Villaya gelmiş. 27 temmuz perşembe akşamı. canlı varlıkları hızla öldürmekte uzman bir mezbahacıydı.

herhangi bir sorun çıktığında. Bu fotoğrafta Mary Waring'in yüzünün sol tarafını görmek mümkün değildi. Cary bundan sonraki yapımları için onu yardımcı olarak görevlendirmekte kararlıydı. Cary onu geçirmek için havaalanına gitmedi. Bunu Edith'in hayatının canlandırılması. Bütün bu konu onu heyecanlandırıyordu. özellikle Lisa'nın babasının iki kardeşiyle birlikte hayatta olduğu bir dönemde. Diğer fotoğrafların hiçbirinde. Spencer Waring'in Lisa'ya gönderdiği birçok fotoğraf arasında biri özellikle önemliydi. endişeleri sona ermişti. 1970'te. Dizi bir çözüm önermediği. . George Ironsmith'in Lizzie Roper'ı öldürdüğü tam olarak kanıtlanamasa bile Edith bulunmuştu. Ironsmith'in gerçek katil olarak gösterileceği yarı belgesel bir dizi hazırlamak arzusundaydı. Miles'ın da Lisa'yla birlikte gittiğini anlaması birkaç saatini aldı. Cary bundan fazla hoşlanmadı. özellikle Edith'in merdivenleri tırmanışı ve tepede gözden kayboluşu gibi bazı sahneler kullanıldı. Daha ilk bölüm gösterilirken Cary ve Miles. Zaten onun asıl istediği de buydu. Roper planlandığı gibi yayınlandı. yeni ailesi. New Jersey'li biriyle evlenmiş ve tüm evliliğini Cape May adlı şirin bir kıyı kasabasında geçirmişti. Sonunda gösterime sunulan "Roper"ın tamamlandığı sırada Lisa'nın sahneye çıkması ve Edith'in kim olduğunu açıklamasıydı. Mary Ironsmith Waring çocukluğunu Chicago'da geçirmiş. Lisa'nın değeri ölçülemezdi. Roper'ın yapılışı ve Waring açıklamaları konusunda bir belgesel hazırlıklarına başlamışlardı bile. Çünkü aynen Lizzie gibi o da fotoğraf çektirmek için hafifçe sağ yanını dönmüştü. Amerika sahnelerini çekmek için oraya gittiler. Lisa Waring'i danışman olarak görevlendirdiler. Bu yapım Cary'ye "Roper"dan çok daha fazla keyif verdi. Lisa ertesi sabah Los Angeles'a uçtu. Lisa daha yedi yaşındayken ölmüştü. kadın öldükten sonra kalan eşya arasında böyle bir kâğıda rastlanmadığını öğrendi. Cary bundan memnun olmadı. yine de üzüntüsünü belli etmemeye çalıştı. Cary yapımı konusunda hâlâ endişeliydi. Cevaplar ellerindeydi ve bana anlattığına göre. yardımcısını kaybetmek üzere olduğunun farkındaydı. Çekimin son günü aynı zamanda Lisa'nın yirmi yedinci doğum günüydü. böyle bir leke Edith'in bilinen en önemli iziydi Lisa babaannesini iyi tanımıyordu. Mary Waring'in yüzünde bir iz yoktu. Lisa çözümü bulmakta gecikmiyordu. böyle bir belgenin hiç görülmediğini. 1922 yılında çekilmiş fotoğrafta gelinlikle görülen Mary Waring kolaylıkla 1898'de gelinlikli Lizzie Roper olabilirdi. Roper'ın beraat edeceği.babasından babaannesinin doğum kâğıdı olmadığını. modaydı. evlenmesi ve Cape May'deki yılları izledi. Aradaki tek fark. onun onuruna düzenlenen partide Lisa hamile olduğunu açıkladı. Bilindiği kadarıyla Lizzie'nin sol göz altındaki elmacık kemiğinde bir leke yoktu. Bundan sonra yeni bir gerçek çıkmayacaktı. Edith'in gerçek kimliğini kanıtlamak iddiasında olmadığı için. "Roper"dan. onun bu lekeden kurtulmak için her gün özel bir makyaj yaptığını söyledi. ama Spencer Waring annesinin yüzünde böyle bir lekeyi hatırladığını. Ironsmith'in ölümü. Paniğin büyük kısmı geçmiş olmasına rağmen. Ne de olsa.

Günlükler yayımlanmaya başladığında. bebek Swanny'nin gerçekte kim olduğunu öğrenme iddiasını bir kenara bıraktım. Ben. Swanny konusunda işe yaramadı. kendi kızımı sevdim. Söyleyebileceğim tek şey. postadan gelen büyük zarfları açtığım öğleden sonrası için ayırdım. Bütün bu mektuplardan hiçbirinde Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığı şeklinde yorumlanabilecek tek bir söz yoktu. günlükleri tekrar okuyarak küçük de olsa bir ipucu. bir ima peşine düştüm. Bütün bunlar çok zaman önce olmuştu. farkındayım. . Evi aradım. milyonlarca kelimelik romanı ya da günlükleriydi. O kendi kızının gerçek kimliğini öğrenmiş. bazen daha önceden tanıdığım birini gördüğümü düşlüyorum. Üç hafta kadar önceydi. olaylar ya kâğıda dökülmemişti ya da yazıldıkları kâğıtlar kayıptı. birer küçük kız evlat edindik. Çok önceden. Aranacak başka neresi vardı? Asta yıllar boyunca çok az mektup yazmıştı. uzak olasılık da olsa Swanny'nin olabileceğini düşündüğümüz insanın. Harry Amca'nın kızı bana Asta'nın son dönemlerde babasına yazdığı. Asta'nın onun babasına gönderdiği mektupları iade etti. o tanıdık güçlü ve güzel kuzeyli yüze baktığımda. Swanny'nin ikinci dereceden bir kuzeni. Kitap şömizindeki fotoğrafa. büyükbabam Rasmus. ben daha çok küçükken. Swanny olmadığını öğrenmemizdi. Cary ve ben. Sayfalar Kopenhag'dan bir paket içinde geldi.Swanny'nin gerçek anne ve babası konusunda Paul'ün bana Gordon'un teorisindeki yanlışları göstermesinden sonra. bu arada da sevgilisini kaybetmişti. artık çok geçti. Pek tatmin edici bir son değil. Yirmi dokuzuncu bölüm 1991. Yazdığı asıl şey. Ya da yıllarca Swanny'yi kızkardeşi sanan annemi. yayımlanan son günlükler için seçtiğim ve Küçük Denizkızının yanında çekilenin yerini alacak resme. onun da Robert Browning'inkilere benzettiği aşk mektuplarını verdi. Paketi gelir gelmez açmadım. Edith Roper'ı bulmamıza yardımcı olan fotoğraflar. Bilmiyorum. gerçeği bulabilme düşüncemden vazgeçmiştim. her kitabı açıp sayfalarının arasına baktım. çocuksuz iki kadın. Belki de gördüğüm.

Bu sayfaların onun eline nasıl geçtiğini araştırdım ve sonunda Georg Stage'den söz edildiği için Mrs. Asta konusunda bir dosya dolabı gibi düzenli olan kız. anneniz de anneme kendi elindeki bilgileri gönderdi. konuşmaların yoğunlaşacağını. Annemin kâğıtlarını karıştırırken. tarih de iki hafta öncesini gösteriyordu. Asta Westerby tarafından gönderilmiş olduğu kanısına vardım. mülakat isteklerinin. Danimarka denizcilik tarihi konusunda yazdığı kitabı hazırlamaktaydı. Yeni kitabın gelen mektupları bu denli artıracağını. Size annem Aase Jfrgensen'in geçen kasımda öldüğünü bildirmek zorunda olduğum için üzgünüm. günlüklerini. Sayfaları size iade ederken ilginç bulacağınızı umuyorum- . Mektubu yazan hem Swanny'nin öldüğünden hem de Danca bildiğinden habersizdi. gazetelerin akla gelebilecek her konuda yorum yapmamı arzu edeceklerini düşünmemiştim. Gyldendal tarafından gönderilen kalın zarfı gördüğümde. Yeni bir yardımcı yetiştirmek ya da işi kendim yapmak durumundaydım. iştahımı kabartacak bir özet. mektuplarla birlikte pul göndermiş olmalarını da istemiyor değildim. dünyanın öteki ucundaki nişanlısıyla evlenmek üzere işten ayrılmıştı. ilk günlerdeki ilgiden sonra Asta'ya olan ilginin sakinleşeceğini sanıyordum. Ben de düzenli olarak başka insanların anılarını. Anlaşılan bu konudan Mrs. bunun tam günlük bir iş olacağının farkında değildim. Dünyanın hemen her yerinden geliyorlardı. Pakete el atmadan önce beş kutu ve iki büyük zarf açtım Paketin içindekilerin ne olduğunu hemen anlamadım. çünkü bir bölümü ayrı bir kutuya konmuştu. ama bunların orijinal olduklarını ve sizin için tarihî değer taşıdıklarını düşünerek size göndermeye karar verdim. iyi eğitim almış bir Danimarkalının Đngilizcesi. Danimarka'dan. seyahat kitabı yazarlarının da 1852'de Zambezi'ye tırmanan bir büyükbabanın anılarını aldığı doğru olabilir. romans yazarlarının aşk konulan. Sandra'dan sonraki sekreterim. Bildiğiniz gibi annem bir deniz tarihçisiydi. ilginç bir şey buldum. Belki de birkaç sayfalık bir örnek. Annem 1963 yılında Đngiltere'yi ziyareti sırasında. elyazmalarını. Günlüklerin dördüncü cildinin basılmasıyla. Elinizde kopyaların bulunduğunu biliyorum. Böyle olduğunu duydum. Kjær. Tabiî ben de herkes gibi o ünlü günlükleri okudum! Hemen bu sayfaların 'Astas Bog'a ait olduklarını anladım. yukarıda sözünü ettiğim kaza hakkında bilgi toplamakta olduğunu sanıyorum. "Yine böyle bir şey olmalı" diye düşündüm. Gelenlerden yüzde birini yayıncıma gönderiyordum. "Sevgili Mrs. hatta bir okul gezisinde tutulan notları alıyordum. Onu uzun zaman önce tanıdığınızı. sadece günlükleri iyi tanıyan birinin cevaplandırabileceği mektuplarla ilgilenmek zorunda bırakıyordu. Dedektif öyküsü yazarlarının mektupla senaryo taslakları. büyük bir bölümü de Đngilizce bile değildi. Bulduğum ara çözüm beni hâlâ günde on-on iki istek cevaplandırmak. evinize konuk ettiğinizi biliyorum.Swanny'nin rolünü üstlenip günlüklerin yayıncılığına soyunduğumda. Geriye kalanları geldikleri yere gönderirken. Adres Kopenhag'ın bir bölgesini. Westerby'ye de söz etti. Kutunun üzerinde bir mektup ve yayıncının alışılmış not kâğıdı vardı. Mektup Đngilizce'ydi. uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı.

işte bunlar da Frederikke Teyze'nin mektubu hakkındaki yorumları. Ama yine de tam Asta'ya göre bir davranıştı. Tanrıya şükürler olsun ki hava yağmurlu değil. zavallı Swanny'yi her yerde onu boşuna ararken üst kata çıkıp söz konusu günlüğü ararken gözümün önüne getiriyorum. ataş ya da zımbayla tutturulmamışlardı. içinde Swanhild olan öyküyü. Aradığı sayfalan bulmuş. dışarıya. Christiane Neergaard" Zarfı titreyen ellerle açtığımı söylemem abartılı olmaz.Saygılarımla. Günlük sayfaları çoktan katlanmış. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. koşuşturup korkunç bir gürültü çıkarıyorlar.. Sayfaların tümü bir plastik dosya içindeydi. 12 ağustos tarihli notlar da eksikti. Đlk sayfanın tepesindeki tarih Swanny'nin doğum gününden. içimde olanlarda -daha doğrusu olmayanlardan. elindekiler sadece ölü kâğıttı. bir bilim adamı özeniyle korunmuşlar. korkunç trajediler böyle hatalarla harekete geçiriliyor demek. sokağa çıkıp oynamaları mümkün. Büyük hatalar bu kadar kolay yapılıyor. Ama daha önce dört cümle daha vardı. Hatırladığım kadarıyla Swanny Asta ve tarihçiyi yemek odasında. Swanny'nin doğum günü olduğu söylenen günden bir sonrasıydı. Hiçbirimizin aklına sayfaları Asta'nın koparmış olabileceği gelmedi. temmuz ve ağustos 1905. Swanny'nin Aase Jörgensen onuruna verdiği öğle yemeği davetinde Asta'yı profesörün ilgisini çekebilecek bir şeyleri olduğunu söyler. Yukarıda uzun süre kalmış olamaz. Günlük yazarının kendi kayıtlarını tahrip etmesi düşünülemeyecek bir şeydi. Ne işine yarayacaklardı ki? Ne önemi vardı? Önemli olan tek şey yazmaktı.. Bu arada kendimi meşgul etmek için. tam da düşündüğü gibi. Yıllar boyu o sayfaları aramış. her seferinde onları koparanın Swanny olduğunu düşünmüştük. Royal Copenhagen porselenlerine bakarken bulmuştu. Aase Jorgensen'in çantasına girmişti. Sayfaları kocama verdim. Okullar uzun yaz tatili için kapandı. Kızıma Swanhild adını vereceğim. Doğumdan önceki son günlerde fazla hareket etmezler.başka her şeyi düşünmeye çalışıyorum. ." 29 temmuz 1905 Hâlâ bekliyorum. oğlanlar evde. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim" ile bitiyor gibiydi. 27 temmuz tarihli notlar sanki ". Efsanelerimizden birinde okuduğum bir öyküyü düşünüyorum. daha da doğrusu. Đşte burada. hâlâ sancım yok. yaprakları koparmıştı. çünkü asıl eğlence aşağıdaydı. O ünlü imzasız mektubun geldiği gün. Đngilizce'ye çevirdi ve yüksek sesle okudu: "Bebek bugün pek hareket etmedi.

Kendi ablasının doğumunda yapmış. Tabiî uyuyamadım. onu satın mı alacağı konusunda bir sürü soru sordular. 31 temmuz 1905 Hansine sancılar başladığında bebeği çevirebileceğini söylüyor. sonra da buz gibi suyla silmesini söyledim. bundan eminim. Neyse. Mrs. Bu yaşta onlara bütün o korkunç ayrıntıları anlatmak doğru değil. denedi. Kaptan Mitchell. Bunu söylemek tehlikeli değil. en sevdiğim kuzinim . Tabiî Hansine'nin bebeği nasıl bulacağı. Bunu bir erkeğin yapmasını istemiyorum. Hansine'nin zamanı gelince sokağa çıkıp bir bebek getireceğini söyledim. arkadaşı Mrs. Bebeğin başı. daha kolay olurmuş. çocukları kurtarmak için elinden geleni yapmış. Hansineye Mogens'in bacaklarını kâfuru ile ovmasını. oturma odasında oğlanlarla birlikteydim. Gazetelere göre hastaneler sivrisinek ısırığıyla gelenlerle doluymuş. gemi batarken de bir mucize eseri kurtulduğuyla dolu. Gece odaya girip o hayvanların sokması korkusuyla yatağa yatmaktan nefret ediyorum. saat ikide eve döndüğünü duydum. Ama sonra buldum. kendimi değişik hissetmemin nedeni. Bebek biraz yer değiştirdi. Bu kez kendimi eskisinden o kadar farklı hissediyorum ki. Sonra Knud bir kız değil de. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. oynayabileceği bir erkek istediğini söyledi. Leylekler ve bebekler hakkındaki o saçmalıktan anlatmak yerine. bulduğumda da midem bulanmaya başladı. Bence mucize eseri değil. o öküz gibi elleriyle karnıma masaj yaptı. Bir sevgilisi olabilir mi? Neyse. başka türlü olamaz. sonuç. Gibbons sabahtan akşama kadar sigara içiyor olmalı! Ortalık sivrisinek kaynıyor. Kaptan Mitchell'in her şeyden sorumlu tutması nedeniyle savunma avukatından tarafsız olmadığı için kınanmış. Gibbons'un bu sabah getirdiği bir torba dolusu sigara kutusunu verdiğimde.Hansine dün öğleden sonra izin istedi. Eskiden sivrisineklere sadece şehir dışında rastlandığını sanırdım. Yanlışın ne olduğunu biliyorum. Holst'un on altı yaşındaki oğlunun Georg Stage'de öğrenci olduğu. Hoist Frederikke Teyze'ye 150 metre ötedeki bir Đngiliz gemisinin hiç yardım etmeksizin geçip gittiğini söylemiş. Aklımı başka şeyle meşgul etmek için değişik şeyler düşünmeliyim. Daha birkaç yıl böylesi şeylerden korunmaları gerekir. Mogens'in bacakları ısırık içinde. Doktor istemiyorum. Mrs. hâlâ kaburgalarıma dayalı. New Orleans'ta bir sarı humma salgını varmış. onlara bir kız kardeşleri olacağını söyledim. biraz hareket etti ama dönmedi. kırk kişinin hayatını kurtarmış. Danimarka Deniz Mahkemesi'ne tanık olarak ifade verirken ağladığı söyleniyor. bunlar her yerde. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. bebek konusunu unuttular. Mahkeme başkanı ona karşı davranışlarında son derecede acımasızmış. Kızlarda iş yokmuş. Öte yandan Đsveç gemisi Irene imdat çağrılarına hemen cevap verip. Kendimi değişik hissettiğim için çocuğun kız olduğuna karar verdim. Hansine'ye göre doğum başlayıp bebek hareket edince. Frederikke Teyze'den gelen mektubun tamamı. bütün vücudumun çürük içinde kalması. karnımdakinin kız olduğundan eminim. olması gerektiği gibi aşağıda değil. ama Avrupa'daki sivrisinekler farklıymış. çıkacağı yere yakın. Đngiliz gemisinin kaptanı. içlerinden elli sekizi kurtuldu. ayakları da aşağıda. çocuğun ters durması. Ben de biraz Đsveçli olduğum için. Mr. "Şimdi yap" dedim. biraz daha büyüdükleri zaman çok daha fazlasını öğreneceklerini söyledim.

ki sandığı anlaşılıyor. Kayser. daha sadece on beş yaşındaydı. en çok zararı da o görmüş. sanırım Mitchell'ın ne kadar hayat kurtardığı. Etrafta Đsveçli ve Danimarkalı adaylar varken. Teknedeki öğrencilerden çoğu uykudaymış! Tahlisiye sandallarını suya indirecek zaman bulamadılar. sonra Đngiliz gemisinin kendi rotasını değiştirerek çarptığını söylüyor. her şeyin sükûnetle yürütüldüğünü söylüyor ama Frederikke Teyze'ye göre Erik aynı fikirde değil. adı da Oluf Thorvaldsen'di. böylece onun da kaptana mektup yazıp oğlunun hayatını kurtardığı için teşekkür etmesine imkân hazırlamamı. 1 ağustos 1905 Bu deftere her gün yazmayacağımı söylemiştim. oğlanlara bakıyor. ama neye dayanıyor. oysa okul gemisinin kaptanı Malte Brun. herkese göre de en uygunu bu. Leith Limanı'na bağlı Ancona. babamın bir zamanlar tuttuğu yazlığın yakınlarında oturuyor. Holst'tan aldığım mektupta. her şey beklemede. duruşmadayken teşekkür etmedi? Neyse. inanılmaz bir şey. Mrs. Kral Christian'ın konuğu olarak Bernstorff Şatosu'na gitmiş. Thorvaldsen'ler Strandvejen'de. Hansine işlerimi devraldı. sınıf birincisi. Đskoçya'da Alloa'dan aldığı kömürü. onunla sadece birkaç kez karşılaşmıştım. denizcilik öğrencilerinin de en iyisi. Kopenhag'dan sadece üç mil uzaktaymış. Georg Stage konusunda yeni haberler var. bense bekliyorum. düğünümüze de davetli değildi. Korku ve çığlıklar anlatılacak gibi değilmiş. ama bir hareket yok. Georg Stage Stockholm'e gitmek için yeni hareket etmiş. Gazetelerde değil. oldukça değişik bir coğrafya bilgisi var demektir. bilmiyorum. geçen perşembeden beri evdeyim. bu da Frederikke Teyze'yi çok kızdırmıştı. Georg Stage onu görmemiş ve gemiye baştan çarpmış. Yıldızlı pırıl pırıl bir geceydi. Danimarka gazeteleri panik çıkmadığını. Kendinden yine Danimarka hanedanının oğlu olarak söz ediyor. Kızımın bugün doğacağını hesaplamıştım. Ama seçimi Norveç halkına bırakacaklarını söylüyorlar. Batması bir buçuk dakika sürmüş.Sigrid'in de Đsveçli olması nedeniyle bundan çok memnun oldum. Erik'in en iyi arkadaşı boğulmuş. Ancona'yla paralel yol aldıklarını. Artık sokağa çıkmıyorum. neden Kaptan Kopenhag'da. ne kadar suçlu olduğu konusunda çelişkiler de var. on iki mil hızla Prusya'da Königsberg'e götürüyormuş. Çok korkunç. Çarpan okul gemisi olmasına rağmen. Peki. evi çeviriyor. George Stage'nin kampana çalmadan birdenbire rota değiştirdiğini söyledi. Georg Stage şimdi denizin altı fersah dibinde yatıyor. Sanırım adresimi Frederikke Teyze'den almış. Bir yaş daha küçüktü. Çocuklar ellerine geçirebildikleri şeylere tutunup denizcilerden gelip onları kurtarmaları için bağırıyormuş. ölmek üzere olan her erkek annesini çağırırmış. Eğer Leith'i Londra yakınlarında bir yerde sanıyorsa. ama yapacak bir şeyim yok. Kazanın meydana gelişi. Çok fazla bir şey de istemiyor! Sadece Kaptan Mitchell'ın adresini bulmamı. ailesinin tek çocuğuydu. bir Hohenzollern'in Norveç kralı olması korkunç olur. Kaptan Mitchell daha önce aldığı bir kılavuzun . Onu pek tanımadığım için şaşırdım. Annelerini çağırıyorlarmış. Hansine bana gazeteleri getiriyor.

eski gazeteleri karıştırdım. Gazetelerden birinde. Her şey iyi gitti. Bütün insanların uçmak istemesi ilginç değil mi? Galiba insanların en güzel hayali uçmak.. sonunda. Yazın eski gazeteleri atmaz. Büyük bir üzüntüden sonra gelen. Orta Afrika'da bir ormandan getirilmişler. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. Görebildiğim kadarıyla. Herhalde Asta bu sayfaya Mrs. Jorgensen'e veremeyeceği kadar özel şeyler yazmıştı. Mrs. bu açıkça belliydi. Knud tek kelime bile etmedi. Holst'a mektup yazdım. ben. ötekilerden daha açık renkli. Galler prensesinin oğlu John Charles Francis olarak vaftiz edildi. 18 ağustos 1905 Bu öğleden sonra Hansine. evde bir erkek olmasını istemenin aşağı yukarı tek nedeni bu. çok güzel bir ağzı var.. ama bunun gözleri mavi kalacak. Hansine de çocukların yüzünden benimle gelemezdi. 2 ağustos 1905 O kadar çok şey oldu ki. yanımda bebeğimle yazıyorum. ama normal gibiymişler. Wilson. Burada eksik bir sayfa vardı. kışın yakacağımız ateş için saklarız. Danimarka gazetelerinde araştırma hakkındaki haberlere baksaydı onun da bulabileceği bir . gerçek olduğunu sandığın bir kâbustan uyanmak gibi mutluluğa benzer başka bir duygu olabilir mi? Çocuğum. bebeği mememe dayadım. bu hem beni hem de bebeğimi rahatlattı. Daha önce onu emzirdim ve mutlu olarak uykuya daldığını gördüm. Onun Norveç kralı olmasını umdukları için vaftiz babası yaptıklarını sanıyorum. Gelişini ve mutluluğumu kaydetmek için zaman geçirmeden bunları yazmak istedim. Mor" diye bağırdı. Neyse. Bu adamın adı Mr. ben yalnız gidemezdim. uçmakla ilgili sorunları çözümlediğini sanıyordu. cüce değil. Niye ettireyim? Bunların hepsi saçma. Aklıma parlak bir fikir gelmişti. koşarak yatak odama girdiğinde "Hansine leylek olmuş. Ben bebeğimi vaftiz ettirmeyeceğim. Bütün bebekler mavi gözlü doğar.çizmiş olduğu rotadan ayrılmadığını söylemesine rağmen mahkeme başkanı Kaptan Brun'e inandı. Çizgileri çok düzgün. Onları gönderdim. sadece baktı. kızım. Makinesi suya düştü. Anlatıldığına göre küçücük insanlarmış. Çok güzel bir bebek. Hipodromdaki pigmeleri görmek isterdim. buraya gelmeden önce de onları sadece dört araştırmacı görmüş. 4 ağustos 1905 Çarşamba öğleden sonra Harisine. ama çözümleyememiş. vaftiz babalarının arasında Danimarka Prensi Karl da vardı. oğlanlar ve Swanhild Wembley Park'ta uçmaya çalışan bir adamı görmeye gittik. Mogens Hansine'yi elinde bir bebekle Richmond Caddesi'nden gelir gördüğünde hiç şaşırmadı. Bu satırları yatağımda.

. Swanny. öyle mi? Peki bundan neden tek bir söz bile etmiyor? 1905'teyken elli sekiz yıl sonra bu sayfaları. sadece baktı. oysa hepimiz Swanhild Kjær'in doğum gününü 28 temmuzda kutladığını biliyoruz. Bir de 2 ağustosta yazılanlara bakalım: "Her şey iyi gitti. Gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu düşünmeye başlıyorum. ama yazdığı mektubu Ancona'nın sahibi olan şirket aracılığıyla gönderebileceğini bildirdim: James Currie and Company. bebek nefessiz kaldı." Çocuğunun doğduğunu anlatmak için pek söylenecek bir şey değil. Sayfaları ve çeviriyi aldım. Kesinlikle yok. Beceremedi. ama kocasının bile bilmediği bir evlat edinmeyi. ne oldu? Asta." Knud'un daha önce bebeği görmediği neredeyse apaçık ortada. dedi Paul." Bunun anlamı.Hiçbir şey.Hansine. Tabiî böyle sayfalan senden çok gördüm. Daha Christiane Neergaard'ın mektubunu okurken cevabın bu koşullar altında görüneceğini anlamıştım. Ne bir ipucu ne bir değinme. Beklediğimiz cevap kâğıtlarda yazılı olacak. Mogens'in Hansine'yi elinde bebekle görünce şaşırmadığını yazıyor. Gelecek hafta Sandringham Caddesi'ndeki nüfus memuruna giderek Swanhild'in doğumunu kaydettirmeliyim. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. Senaryoya uygun düşünmeye çalıştım. Gerçekten de Mogens Hansine'yi bebek getiren leyleğe benzetiyor. Bunun anlamı da o sabah evden ayrılırken. ipuçlarını nasıl bulacağımı bilirim. evlat edinilen kızın bile haberi olmadığı bir şeyi bir yabancıya açıklayacak kadar düşüncesiz değildi. "Knud tek kelime bile etmedi. Gülünç ama kızgınım. Leith.Öyle sanıyorum. 1 ağustos günü günlüğünü yazarken. içinde Georg Stage'yle ilgili bir şeyler var diye . Asta dikkatsiz olabilirdi."Çarşamba öğleden sonra Hansine. bu nedenle de sayfaların yırtılmasını anlayacaktık. Öyleyse. Bazen düş kırıklığı o kadar yoğun olabiliyor ki. Đskoçya. evde bebek falan görmediği. bazen neredeyse tutkulu olan Asta için bile bu üslubun biraz farklı olduğunu kabul etmek zorundayım. Asta'nın kendi kızı olmalı. . insan kendini haksızlığa uğramış görüyor. hep o sayfaların cevabı taşıdığını biliyordum. dedim. çocuk daha doğmamıştı.Đpucu olmadığı konusunda yanılıyorsun.şey buldum. Çok kızgınım. Paul'le birbirimize baktık.Ölü bir bebek? . Böylelerini çevirdim. 1 ağustos salı akşamı ile 2 ağustos Çarşamba sabahı arasında bir çocuk doğurdu. Daha sonra Asta. Kim koparmış olursa olsun. . Böylece ona Kaptan Mitchell'ın adresini bulamadığımı. . . Gerçekten de bazen son derecede soğuk. Asta'nın söylediğini yaptı ve sancı sırasında bebeği çevirmeye çalıştı. Asta yazdıkları bittikten sonra günlükleriyle ilgilenmiyor olabilirdi. okullar tatil olduğu için Mogens'e arkadaşının annesinin baktığı.

bir tarihçiye vereceğini bilemezdi ki. pek fazla bir şey değişmedi. Torununun adı Emma'ydı. Üst kata çıkıp tarihçi kadına vereceği sayfaları kopartınca.Bir şeyler söylüyor. Aramızda Hackney'i en iyi tanıyan Paul'dü.Belki. . Öyleyse Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek konusunda tek bir adım atmadık. Gordon sanki evin sahibi kendi öz yeğeniymiş gibi. onu gerçekten sevecek birini aradık. Burada bulunmayan sayfada. sonra sağa ya da sola saparsın. Eğer arkadaşın evi köşedeyse. yolu gereksiz yere uzatır. Asta'nın bu evin Harry Duke'ün torununa gitmesinden memnun olacağını düşündüm. Swanny'nin kim olduğu o sayfada mıydı? .Evet ama. hâlâ orada. yirmili yıllardaki doğumuyla Asta'yı kıskançlığa sürükleyen o çocuk. Evlerinde bebek evi için yeterli yer olduğunu öğrendikten sonra. Chingford yolculuğuna çıkmadan önce ona artık Neergaard belgeleri olarak adlandırdığımız kâğıtları ve çevirisini gösterdik. ama Asta'nın dediği gibi "Richmond Caddesi'nden bebekle gelir" olmazsın. Ne var ki sekiz yaşındaki Alexandra mühendis olmayı istediğini. daha sonra öğrendiğimize göre de istemişti. dedi Paul. Muhtemelen buruşturup çöp sepetine attı. Evin ilk sahibesi olan annem ise hiç aldırmayacaktı. Bu da kendi bebeğinin ölümüyle ilgili olmalı. bebek evini yeğenine. evin taşınmasına gönüllü olmuştu. hayran olmuş. adımını Richmond Caddesi'ne atmış olursun. Malvern Sokağı Lavender Grove'la kesişiyor. Gordon. bebek evini Emma'ya hediye etmeyi kararlaştırdık. . bebeklerle fazla ilgilenemeyeceğini söyleyince. taşıma işini yine üstlendi. Belki de sadece Asta'nın acılarından ve kaybından söz ediyordu.Mogens'in arkadaşının evinin bulunduğu Malvern Sokağı güneyde doksan derecelik bir açıyla Richmond Caddesi'yle birleşir. bebek evini bir odaya kapatarak senelerce ilgilenmediğimizi söyledi. bebek evini isteyecek. yani Hansine kollarında tuttuğu bebeği Richmond Caddesi'nde bir yerden mi almıştı. Harry Amca'nın en küçük kızı. çocuğu doğal annesinden almış gelirken Mogens'i de Malvem Sokağı'ndan . ailece bizi ziyaret ettikleri bir sefer (sanırım buna tek sefer demek daha doğru olacaktır) Emma bebek evini görmüş. Normal olarak Lavender Grove'dan gider. . Ne demek istiyordu. dedi Paul. yıllar önce anneanne olmuştu. Ertesi gün Gordon kiralık bir kamyonla bebek evini almaya geldi. Đlgili sayfayı a'dan z'ye Londra Rehberi'nde buldu. Bebek evini aşağıya taşırken. Richmond Caddesi. Hansine Richmond Caddesi'nde ne arıyormuş? . Başlangıçta. Swanny de bundan hoşlanırdı. "Büyük bir üzüntü'den söz ediyor. Daha evlenmeden önce Paul büyük bir haksızlık yaptığımızı. Gail'in kızı Alexandra Digby'ye vermeyi düşündüğümüzde. içlerinden birini attı. ama Gordon'un bulduğunu görememişti.Ben öyle söylemezdim.

Buraya gelmek için. sanki bir Victoria Dönemi zarafeti var. Cary'yle ben buranın karşısında. Richmond Caddesi'nden giderek kolaylıkla ulaşılabilecek bir yer de olabilir. Bu kez yola Lansdowne Caddesi'nin batısında. bütün diğer kanıtlara rağmen.Florence Fisher evde yalnızdı. Burası Richmond Caddesi'nin güneyindeydi. 2 ağustos gününün belirli bir saatinde. sonunda da Paul'ün evine girmiştik. Graham Sokağı'ndan geçmiş. kamyona binip gitti. Bir randevusu olduğu söylenebilir. Navarino Caddesi'nde de Devon Villa vardı. Devon Villa'yı muhtemel bir set olarak inceledikten sonra.almayı mı düşünmüştü? . Basamakların tepesindeki o giriş kapılan. Ilık. Öğleden sonra güneşi çevreye harika bir görüntü vermişti. bu evden bir bebek alacaktı. Florence onun arkadaşıydı. . ama bu son henüz bilinmiyordu. ona paralel olarak giden Malvern Sokağı'ndan başladık. neredeyse sıcak bir öğleden sonraydı. Ama mutlaka Richmond Caddesi demek istemiyorum. Anneannemin görmeye geldiği Florence Fisher olmalı. Ama gündüz ışığında burası hoş görünüyor. Roper'ın John Smart'a anlattıklarının doğru olduğunu. Çayını içti. Zemin katin sahibesi Brenda Curtis'in yüzü basamakların hemen sağındaki pencerede göründü. bunun anlamı Hansine'nin Navarino Caddesi'nden geldiğiydi. Buraya son kez Cary'yle çekim yeri ararken gelmiş. Sıcak bir ağustos öğleden sonrası. Ağaçlar yapraktan ağırlaşmıştı. bize baktı. Paul'le birlikte tepede sağa döndük ve oraya yürüdük. Mogens'in de pencereden bakıyor ya da bahçede bekliyor olması gerekirdi. Çevre tehlikeli olmasıyla tanınır. nefis pencereler Belgravia'da bir terasa ait gibiydi. Eğer Hansine'yi Richmond Caddesi'nde yürürken gördüyse. insanlar burada geceleri soyulur. her seferinde gelip beni karşılardı. her yeri gölgeliyor. bebek evini değerinin bilineceğine inandığımız bir eve götürdü. Mogens'in Hansine'nin gelişini görebilmesi için arkadaşının evinin köşede olması. Navarino Caddesi'nden yola çıkmış. Daha iki gün de bilinmeyecekti. Cambridge'deydi. Paul'ün arabasına binip Hackney'ye yollanmadan önce beş dakika bekledik. Örneğin.Buna benzer bir şey. Kaldırımda durup Devon Villa'ya baktık. . Middleton Sokağı'na girmiştik. Hansine daha önce yapılmış bir anlaşma uyarınca buraya geldi.Neden Lizzie? . Florence onun Devon Villa'da tanıdığı tek insandı. Devon Villa'nın üst katında bir yerde Lizzie Roper ile Maria Hyde'ın cesetleri vardı. çevreliyordu. ne at pisliği ne duman ne de sarı sis var.O zaman bütün tıbbî kanıtlara. Richmond Caddesi'nden sağa sapıp şimdi artık Lansdowne Caddesi olan Lansdowne Sokağı'na girmiştik. Roper'ın kendisi de oğlu Edward'la birlikte. beni tanımayınca da aldırmazlıkla öteye döndü. neredeyse. Lizzie'nin öldürülmeden önce bir bebek doğurduğunu mu düşünüyoruz? . Ya da gözünüzü iyice kısarsanız. herhalde Asta'nın döneminde olduğundan çok daha temiz. Paul evine yalnız gitmemi hiç istemez. bugün gibi bir gün. dedi Paul.

ama Roper'la tanışmadan önce hamile kalmış bir kızı olan Maria Hyde için fazla önemli değildi. hizmetçinin bebeğini alıkoymasına izin vermezdi. Neden. parçalar bir araya gelmeye başladı.Sanırım. açıklaması daha kolay. özellikle Florence gibi iri olduğunu bildiğimiz kadınlarda. duyduklarımın sonuçlarını tartmaya çalışıyordum. Otuzuncu bölüm Her şeyin kaybolduğu bir anda. ama evlenmedi. dedi Paul. Bebek doğduktan sonra gidecekti herhalde. bilmiyoruz. yanıbaşında koşuşturan küçük oğlanla Hansine buralardan geçmişti. Herhalde sıcak bir gündü..Orada sadece Lizzie vardı. karşı konulmaz olan gerçekleşti. hamileliğinden Hansine'ye söz etmiş miydi? Hamileliği pek göze batmamış olmalıdır. diğeri üst kat pencerelerinin altında. Paul'le birlikte ne tarafa gittiğimizin farkında değildim Onunla yürüdüm. Florence'ın yeni doğmuş bebeği tehlikede değildi. Đki kadın ilk kez temmuz başında tanıştıklarında. . Roper onu kovmuştu. Florence Fisher nişanlıydı. Eğer hamile idiyse. konuşmadan Navarino Caddesi'nde yürürken. beni güneye doğru sürükledi. WVS üniformasıyla Clovenford Markizi'nin yanında fotoğraf çektirdi. Arkamızı döndük. Bir tütüncü dükkânı açtı. Kucağında bebek. biri girişin üzerinde. hiç evlenmedi.Ne diyorsun? Biliniyor muydu? Roper'lar biliyor muydu? . evlenmek üzere nişanlanmıştı. ne olduğunu anlamadan kendimi Lavender Grove'da buldum. Belki de Hansine'ye anlattı ya da saklanmayacak kadar belirgin olan bir şeyi Hansine'ye itiraf etmek zorunda kaldı. O dönemde hiçbir ev. taşa . belki bugünden de sıcak. Asta'nın Londra'ya geldiği zaman oturduğu eve ilk kez baktım. Florence da vardı. Efendiler hamile kalan hizmetçileri kovardı. O küçük yüzler hâlâ orada. Florence'ın hamile kalması tutucu biri olan Roper'a korkunç gelmiş olabilirdi. ama Maria Hyde tekrar işe aldı.

kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu kadar ısrar ettiği anlaşılamaz". . Dışarıda birisi bir Land Rover park etmişti. Nasıl geçineceğini. hiç de anlaşılamaz değil. Maria'nınkini güçsüz kalbine bağladık. Ben de o sırada en az ilgilendiği şeyin. buna şaşmaman gerekecek. hamileliği ve yaklaşmakta olan doğumuydu.oyulmuş. başlarında beyaz taşlı yüzler.Tepsiyi Maria'nın yerine yukarıya taşımamasının nedeni. Lizzie'ninkini hidrobromide.küçük bir kız çocuğu istiyordu. aynı yere Rasmus o zamanlar Hammel olarak adlandırılan otomobilini bırakıyordu. . günlükleri. Neergaard belgelerini ve Paul'ün çevirisini önümüzdeki masanın üstüne yaydık. ama Florence için geçerli bir neden bulamadık. . "27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediği" diyor. Đşte birisi -üstelik bir hanımefendi. Ne de olsa Roper'lar orada değillerdi. O sırada bir çocuk doğurduğunu. Florence'ın doğum sancıları başlamıştı. Florence'ın görevi evi temiz tutmak olmasına rağmen 4 ağustos gününe kadar üst katlara çıkmadığını hatırlattığında. Hiç olmazsa Devon Villa'da başını sokabileceği bir damaltı vardı. erkek arkadaşının onunla evlenip evlenmeyeceğini bilmiyordu.Tabiî bu durumda Florence'ın üst katlarda neler olduğunu merak etmemesi de anlaşılır. Paul. muhtemelen çok da rahatsız olduğunu düşünürsen. kendini iyi hissetmemektedir" diyor. Ward-Carpenter bile "Rahatsızlığı her neyse. Asta'nın sevmediği tül perdelerden biri sallanıyordu. Ward-Carpenter anlatısını. her şeyi. 28 temmuz cuma günü doğdu. orijinalleri. kimin yanında çalışacağını. üst kat odalarının temizliği olduğunu düşünüyordum. Ya da belki bebeği ne yapacağını bilemiyordu. Ward-Carpenter raporundan bir bölümü okudu: . Florence'ı bodrumdaki yatağına girmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar" demek zorunda kalmış. duruşma zabıtlarını. Şimdi eve gidecek ve elimizdeki belgelere başvuracağız. yatağının bulunduğu o delikte? Günlüklere ve Ward-Carpenter'in Roper'larla ilgili yazılarına bir kez daha bakmamız gerektiğini söyledim. gidecek bir yeri olmadığını düşünürsen. Willow Caddesi'ne döndüğümüzde. mahkeme Florence'a gülmüştü. Eğer yedi buçuk aylık hamile olduğunu.Belki de gerçekten o gün doğduğu.Birkaç sayfa ötede 28 temmuz sabahı alışverişten dönen Florence'tan bahsederken "Eve döndüğünde. . bir bakıma Florence'ın şansı oldu da denebilir. . Florence bir ara onu yanında tutabileceğini sandı. Büyük pencerelerden birinde. Tepsiyi niye taşımadığını şimdi anlıyoruz. Florence çocuğunu tek başına mı doğurdu? Mutfakta. oysa hemen hemen hiç kimsenin otomobili olmadığı bir dönemde. Birbirimize soru sormaya başlamıştık. Hep Florence'ın hastalığının ne olduğunu düşündük. . Daha önce kendi derdiyle ilgilenmesi gerekiyordu. Asta bebeğinin doğumunu bekler ve sokaktaki oğullarını izlerken o penceredeydi. Duruşmada Tate-Memling Florence'ın üç gün boyunca ekmek bıçağına dokunmadığına değindi. Asta'nın çocuğunun ölü doğması.Swanny neden doğum gününü 28 temmuzda kutluyordu? diye sordu Paul."Florence'ın iç karartıcı bir evde. Asta'nın da bunu bildiği için.

. çok şey de biliyordu.Annem ona Mormor dememi istemezdi.1 ağustos gecesi. .Asta biliyor muydu? . 29 temmuzda yazılanlara bir bak. Oysa biz.Çok cesaret isteyen bir şey yaptı. Asta'nın doğurduğu bebek erkek miydi. Anneannene. Sadece bir kez.. Öyle sanıyorum ki. Merak ediyorum. . 2 ağustos öğleden sonra da Hansine Florence'ın bebeğini almaya gitti. unuttu. Güçlü kişiliği olan bir kadınmış. (. Tek bir söz. Asta "Hansine dün öğleden sonra izin istedi. çünkü doğumunda bulunmuştu. Seksen altı yıl sonra bile. Swanny.Yani Asta'nın ölü çocuğu ne gün doğdu? . Herhalde Roper olamaz. O evde 1906 yazına kadar kaldılar. Umarım bahçeyi kazıp araştırmamızı istemeyeceksin. Daha sonra anneannemin bir sevgilisi olup olmadığını düşünüyor. o da Swanny'ye annesinin bazen kötü olabileceğini söylediğinde onu kovmayı düşündüğü gün: "Onunla birlikte o kadar güçlükten geçtik ki. nerede olduğunu biliyoruz Anlaşılan amatör ebe olarak epey ün salmış. dedi Paul. "Ona nasıl hitap ederdin?" . kız mı? Bir de tabiî cesedi ne yaptıklarını.O sırada değil. O sırada Devon Villa'daydı. kendini unutmaya zorladı. Neden sordun? . Bahçeye mi gömdüler? Herhalde.Yalnız olduğunu sanmıyorum. . Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi.) Saat ikide eve döndüğünü duydum" diye yazıyor. Anneannem onun kim olduğunu herkesten iyi biliyordu. Neergaard sayfalarına bir göz at. değil mi? Swanny hep Roper'ı babası sandı. Ben de sadece "Gran" derdim. Eğer Hansine eve saat ikiye doğru dönmüşse. . Belki de birkaç saat sonra. Asta'nın Hansine'den neden bu denli nefret ettiğini ve korktuğunu anlamak güç değildi. . Daha önce sormayı hiç düşünmediğim bir soru vardı. tek bir kez Hansine hakkında az da olsa iyi bir şey yazıyor. değil mi? .Asta bundan tek bir söz bile etmedi.Peki Swanny'nin babası kimdi? diye sordum. Florence'ın doğumuna yardım ediyordu. sordum. dayanılmaz bir fikirdi. Üstelik Swanny'nin gerçekten 28 temmuzda doğduğunu da biliyoruz. dedim." . çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim.. muhtemelen geceyarısından da az önce doğdu. Hansine onun için çok şey yapmıştı. .Peki tek başına mıydı? Düşüncesini bile korkunç buldum.Swanny..Kime? Hansine'ye. Bence anneannem Asta'nın bebeği öldükten sonra Florence'ın doğumundan bahsetti..

Florence. bir nedenle de ondan toplumsal olarak "bir sınıf yukarıda" olduğunu söylüyor." Anlaşılan bu cümle. Evliliği bir kişisel güven aracı olarak istemesi gerekmediği anda. Florence ertesi bahar evlenmeyi umuyordu.Ama onunla evlenmedi. Belki de kendi kendine bir neden buldu daha çok gençti.Doğru. diye merak ediyordu Paul. çocuğunun babasının nişanlısı olması lazım.Ama o zaman Lizzie'yi de annesi sanıyordu. Joseph Dzerjinski'nin göçmen olmasına yapılan bir dokundurma. doğumdan sonra nişanlısından soğuduğunu düşün. buna rağmen evlenmeyi ummaktadır. Florence'ı evlenmekten vazgeçiren neydi? Belki de Maria Hyde'ın yerde. bir yere verilmişti. Öyleyse neden Florence'ı çocuğunu bomboş evde. dedim. Florence özgürlüğüne kavuştu. Mahkemede adı bile geçmedi.Biraz da Cora Green'den. . Maria Hyde ve Lizzie Roper da orada olacaktı. . Herzog'un bilebildiği kadarıyla. Ward-Carpenter Herzog'un Islington'da bir ailenin hizmetinde çalıştığını.Biliyor musun. Zil. Demek ki nişanlısı onun hamileliğinin farkındadır. Sanki uzaklarda bir zil çalar gibi oldu. Nişanlının adı Ernest Henry Herzog'du. Kitabın şömizinin arka kapağına bastırdığımız Swanny fotoğrafına baktığımda o güçlü kuzeyli çizgilerinde. Neyse. neden evlenmediler? Herhalde Asta'nın anlattığı gibi. Roper Florence'a kendisine iş bulmasını söylediğinde genç kız yedi aylıktan fazla hamiledir. ama aslında ondan hoşlanmıyordu. . Paul'ün açıklamalarıyla harekete geçen zil. O dönemin kadınlarını hep evlenmeyi düşünür. sanki çok uzun zaman önce tanıdığım birinin gölgesini görmüş gibi olduğum duygusuna benzer bir zil. Bebek doğduktan sonra da Florence'la evlenmeye niyetli miydi. Onun hakkında ne biliyoruz? . bu nedenle de kızların bekâretlerini korumaları gerektiği değil. Roper'ın savunma tanığı gözükmüş olabilir. Neden evlenmedikleri konusunda tek bir açıklama yok. "kendisi de göçmen torunuydu. Sanki daha önce gördüğüm. evlenme fikrinden vazgeçmiş olabilir. işini kaybedebilirdi. Ward-Carpenter'da ilgili bölümü buldu. Morfar'ın cenazesinde gördüğüm birinin gölgesi. bir sorun olmayacaktı. Paul. gırtlağı kesilmiş Lizzie'nin de yataktaki cesetlerini bulması. . Nişanlıydı. Eğer çocuk doğmadan evlenselerdi. Belki de Florence ve Herzog dışında hiç kimse bu nedeni bilmiyordu. tek başına doğurmaya terk etti? Çünkü Florence'ın yalnız olmayacağını biliyordu. Ama çocuk doğmuş.Ward-Carpenter dışında hemen hemen hiçbir şey.Merak ediyorum. gözleri evlenmekten başka şey görmez birileri sanıyoruz. Üstelik uşaklık görevi. erkeklerin bakire olmayan kızlarla evlenmek istememeleri. onun nişanlısının yanında bulunmasına da engeldi. gerçekten de dişe dokunur bir şey yoktu. belki de sonunda onunla evlenmek istemeyen Florence'tı. Kimse onun neler . dedi Paul. Yanında Hansine olacaktı. Bir de Florence'ın değişik olduğunu. en son da on dört yaşındayken. çalmaya devam etti. Ward-Carpenter'a göre Roper'ın işine son verdiği temmuz başında bile. ..ve sonunda Florence'la evlense de çocuğunu istemediğine karar verdi. dedi Paul. Öyleyse.

Ölü Bir Odadaki Canlı Şey. Belki de Lizzie'yi kimin öldürmüş olabileceğine ilişkin düşünceleri vardı. önemli olduğundan eminini. Đlk baktığımız Neergaard sayfalarında hiçbir şey yoktu. Belki de Florence. Florence'ın nişanlısının adının Ernest Henry Herzog olduğu nereden anlaşılıyordu? Adamın adı duruşma boyunca geçmemişti. son saldırı. Evliliğin sonu böyle miydi. Belki de sadece Asta'nın hikâyelerinden biridir. kendi evlenmeden önce ciddi ciddi düşünmesi kadar olağan bir şey olamaz. Kimse onun fikirlerine değer vermediği için. sadece Neergaard sayfalarındaki sözcük sayısı 1 700. nişanlının adı geçmiyor. . hatta Lizzie'yi öldürenin Ironsmith olduğunu çok daha çabuk görürdük. ne düşündüğünü sormadı. nişanlısı da onu bir daha görmeyecekti. Westerby onun çocuğunu evlat edinmişti. dedi. Paul o karışık görüntüyü ateşleyen kelimelerin günlüklerden geldiğinden emin olmak istiyordu. Yavaşça "Günlüklerde bununla ilgili bir bölüm var" dedim. o yazıyı okudum. bir sokak ötedeki Mrs. hiçbiri aradığımız değildi. katilin Roper olduğunu mu düşünüyordu? O evde evliliği o kadar yakından görmüştü ki. eğer Asta'nın öykülerini doğru değerlendirseydik. Sonra Paul. Gırtlağı kesik Lizzie'yi bulmak. Her neyse. Bütün bunlara karşın o da polis gibi. hemen hemen herkes gibi. Burada kaç yüz bin kelime var bilmiyorum. Yoksa düşüncemin kaynağı Ward-Carpenter anlatısı mıydı? Ya da duruşma tutanakları? Ertesi gündü. çünkü Asta Swanny'nin babasının kim olduğunu herhalde bilmiyordu.Ah. . Ama artık hiçbir şeyden emin değildim. onun da duyguları olabileceğini aklına getirmedi. 1915-1924 kitabına geçtim. En son okuduğum günlüklerde buna benzer bir şeyler gördüğümü hatırlar gibiydim. WardCarpenter'a kendi söyledi. Araştırmaya başladık. Belki de Asta'nın kuzini Sigrid. Nerede ya da hangi ciltte hatırlamıyorum.Günlüklerde olmaması çok daha muhtemel. Stamford Hill'e taşınacak. Paul beynimde çakan kıvılcımdan kuşkulanmaya devam etti ve Ward-Carpenter'ı eline aldı. Kimse ona bir insan muamelesi yapmadı.Hayır dedim. Ben Asta'yı ondan biraz önce bitirip ikinci cilde. doğumu ardında bıraktığı andan itibaren nişanlısına olan duygulan değişti. Günlüklerde neyle ilgili bir bölüm? . ya da bir arkadaşın kızı. . . Asta'nın orijinallerini araştırırken ben de Asta adlı 1905-1914 cildini elime aldım. Ironsmith'in Lizzie'yi öldürme nedenlerini.Erkek arkadaşını terk eden bir kızla ilgili. dedim.düşünmüş olabileceğiyle ilgilenmedi. tabiî Arthur Roper'ın anılarında da yoktu.Bu kadar doğrudan olduğunu söylemedim. evet. Belki de Cora Green'in Star'daki yazısındaydı. kadına vurulan o korkunç darbe? Yeni bir iş bulmak için girişimde de bulunmuştu. Florence ne zaman öldü? . saatlerdir okuyorduk. Böylece bulabildiğimiz bütün Asta hikâyelerini okuduk ama.Önemli mi? . bardağı taşıran damla mıydı? Artık büyütmesi gereken bir çocuğu yoktu. Yeni bir işe girecek.

Bana baktı." Kimbilir neye benziyordu? dedim. Cora Green Middlemass adlı bir adamdan bahsederken sadece soyadını kullanıyor. aradığımı 2 ekim 1966 tarihinin altında buldum. O yazıda başka türlü öğrenemeyeceği gerçekler var. hatırlamamın nedeninin de Hansine'nin Paul'ün annesi olan bebeğinden ilk kez burada bahsedilmesi olduğunu sanıyorum." .Ben ne dedim? Kız arkadaşının terk ettiği adam hakkındaki bölümü bulamamıştım. Lizzie'nin sevgililerinin adlarını nasıl öğrenebilirdi? Onlardan duruşmada hiç söz edilmedi ki. Tabiî böyle bir adın 1934'te bugün olduğundan çok daha olağandışı görüleceğini unutmamak gerek. öteki adamın adının Hobb mu.. yakışıklı. Middlemass'ın ilk adının Percy olduğunu Florence'tan öğrenmiş olmalı. Yirmi dört yaşındaydım. Nedense hatırladım. Muhtemelen Kuzey Alman görünüşlü. o da bunun bir Đngiliz için oldukça ilginç bir ad olduğu yorumunu yaptı. Florence'ın kendinden. Son on üç defter Margrethe Cooper'daydı. Florence'la mülakat yapmış olmalı.. sonlara doğru bir yer.Yani Florence ona Herzog adlı biriyle nişanlı olduğunu söyledi. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. ... Orkestralar bile Mozart ve Beethoven çalmamaya başladı. savaş başladığında..". açık renkli. Bu ad dokuz yıl sonra. Peki. . ama Ward-Carpenter'da bu isimler doğru.. Paul. pek işine yaramamış olmalı. ama o istemedi.Cora Green'den olamayacağına göre. . başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. Ward-Carpenter yazısı otuzlara ait. Cobb mu olduğunu da bilmiyor. uzun boylu. . bu cilt ötekilerden kalın olmayacak.". son günlükler için yaptığın çeviri nerede? Đstediğim 1966. Paul kendi sayfalarını önüme koyduğunda. Asta son yıllarında giderek daha seyrek..Bence. 20 mart 1921 tarihli yazıydı. O zamanlar Alman olan her şeye karşı korkunç bir önyargı vardı. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü. Gidip bulduk. galiba. Aradığımı buldum.Florence da Herzog'un dedesinin. Islington'da bir ailenin yanında çalıştığını da anlattı. "Öğreneceğimiz başka bir şey? Đşte Swanny'nin babası. Herzog'un Florence'tan bir yaş daha küçük olduğunu nereden öğreniyor? . Paul "Öğreneceğimiz başka bir şey var mı?" dedi. Ernest Henry Herzog. belki de 1967'dir. ama bunu nerede arayacağımı biliyordum. Herzog bir Alman adı. diye düşünüyorum. giderek daha kısa yazdığından. Gerçekten de ona âşıktım. Dzerjinski gibi bir göçmen olduğunu söyledi.Oh. onunla evlenmek istedim.. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. tıpkı Mr..Cary 1971'de falan demişti. Kendisinin de bir Alman adının olduğunu." Paul. Ne dedim ben? . . . yirmi dört yaşında bir uşak.

Lizzie'nin öldürülmesi. Koşarak John'a ve John'un annesine haber verir. Onun adı Harry Duke'tü. düşleyemeyeceği bir korkunçluğun onu beklediği. kentteki yaz sonu günlerinin sıkıcı. Bir yerlerde bir kızı olduğunu biliyor muydu. özellikle yazın sıcağına uymayacak. elinde de beklediği vardır. O gece bütün bunların rüyasını göreceğimi sandım. sen Almanca biliyorsun. Onu hep sevmişti. ama Swanny'nin yüzünde onun anne ve babasını görmediğini söylemişti. Florence'ı evlilikten soğutan şey. Florence evin derinliklerinde. çünkü Florence kalkıp onu geçirecek. Çevre toz kokuyor. yine de başaramadım. Ona "sevgili küçük hanım" demişti. tozlu güneşi. Florence'tan bir yaş gençti. oysa ben onu en son ellilerde görmüştüm. yoksa sadece bir ad mı? . Swanny'nin fotoğrafının bana hayal meyal hatırlattığı Harry Amca'ydı. Harry Padanaram'a ilk geldiğinde. Başlangıçta Mogens'i. ne şaşırtıcı. Asta da onu seviyordu. Oysa ben görebiliyordum. Asta'nın "Harry'nin çocuğunu doğurmak isterdim" dediği sırada. bilmediğini anladım. Harry'nin çocuğuna sahip olması. Öğrendiklerimizi sessizce hazmetmeye çalışarak oturduk. Mogens bir zamanlar çok iyi tanıdığı Hackney'de oturduğu için tanımıştı.Kimden bu alıntı? Kim konuşuyor? . mutluluğumuzu düşünmeye zorladım. Güneş parıldamakta. Asta'nın bir konuda rüya görmemek için önerdiklerinin -uyumadan önce. Herzog'un anlamı ne? Herhangi bir anlamı var mı. onunla birlikte hayatımı. Devon Villa'nın merdivenlerinden iniyor. tek başına.tersini yaptım. kullanışsız kıyafetler giyer. Yani tanışmalarında pek de şaşılacak bir yan yoktu. dedi. Yani Miss Newman'ın acentesine giderek yeni bir iş arayacak. yarı karanlık. ondan sonraki gün de yukarıya. Mogens John'un evinin penceresinden bakmakta. dedim. yoksa Florence çocuklarının ölü doğduğunu mu söylemişti? Kesin olan ne onun ne de Asta'nın bilmediğiydi. John'un annesi olur. o konuyu düşünmek. Hansine'yi Richmond Caddesi'nden gelirken görür. Ama buna daha var. kâğıt yok. Maria Hyde'ın ölümü ve Edith'in kaybolmasıydı. ona kapıyı Swanny açmıştı. Kapıyı ardından kapatıyor. Hansine.Swanny keşke bilseydi. dedim.Paul. Günlüklerde bu ad pek sık geçmez. her ikisi de Londra'nın aynı bölgesinden oldukları. O dönemde kadınlar. Swanny'ye bir çocuğun yüzünde mutlaka anne ve babayı görebileceğini. dedim. sonunda görmek isteyeceğim düşü gözlerimin önünde canlandırmak zorunda kaldım. heyecanla Hansine'yi beklemektedir. Paul'ü. . bebeğinin yeni bir hayata götürüldüğünü görecek durumda değil. Bu arada yeniden çocuksuz bir kadın olmuştur. Ne ilginç. babası olmasından mutlu olacaktı. havada mazot kokusu da duyulmuyor.. . kollarında Swanny. ama sokak kenarlarında çöp.Herzog'un Đngilizce karşılığı Duke. Harry Amca 1905 yılında yirmi dördündeydi. görmek istedim de. yaşayan tek canlının ölümden beslenen sinekler olduğu üst kata çıkacak. Kendimi bunları düşünmemeye. geleceğine karar vermek zorunda olan çocuksuz bir kadın. Nereden bilebilirdi? Swanny'nin babası Harry Amca'ydı. böylece Swanny'yi Westerby ailesinin yeni üyesi rolünde ilk gören.

onu terletmektedir. kalem ucunu ve mürekkep hokkasını çıkarır ve her şeyi yazmaya başlar. Büyük şapkası başına bir iğneyle tutturulmuştur. O zaman Knud yaklaşarak kız kardeşine bakar. güçlü kız çocuğunun ağzına dayar. kız kardeşinin adını sorar. Hansine oflaya puflaya odaya girdiğinde Mor rahatlamış. eriğe benzeyen yanağına dokunur. Swanhild. hepsi sonsuza dek bu odada mı kalacaklardır? Kızıyla baş başa kalmak istediğini görmezler mi? . Hansine'nin başarılı olmayacağı. Peki. sıkıca emen. altından bir tutam açık sarı saç görülür. bütün bu güçlü duyguları kendinden başka hiç kimsenin okuyamayacağı. kimsenin bilmediği tek sayfaya yazar. En önemlisi. Uzunca bir süre Swanny'yi kollarında tutar. Sert ve yüksek yakası çenesine kadar dayanmakta. uykuya dalışını seyreder. olmaz mı Hansine? Hazır aşağıya inmişken. Kendi ismini değiştirmek istemiştir. Asta mutluluktan ağlayacak gibidir. Bir süre sonra kızını yavaşça yatağa bırakıp yapması gereken işine döner. öne yatık yazıya acısını. onu emzirir. dönüşte bir bebek getiremeyeceği kuşkuları kaybolmuştur. Hansine'den çok daha iyidir. incecik sarı saçlarını okşar. şu şalı da ne yapacaksan yap. Hiç ağlamaz. bilmemeleri de daha iyidir. Hepsinin içinde kendini en iyi hisseden denizci kıyafeti içindeki Mogens'tir. ama biz ona Swanny diyeceğiz. Hansine'nin esrarengiz bir bebek kaynağına gidip aldığı kız kardeşini daha şimdiden sever. Gururla sırıtan Hansine bebeği Asta'nın kollarına bırakır.Hansine'nin uzun eteği toza bulanmıştır.Oğlanları da al. Gözlerini kaldırıp Hansine'ye teşekkür eder. ama ağlamaz. Đnce örtüsü ve Florence'ın şalı altındaki beş günlük bebeğin durumu. Yine de merdivenleri ikişer üçer atlayarak Mor'un odasına dalar. Yatağının başucundaki komodinden defterini. SON . önünde kız kardeşini seveceği sadece on bir yıl olduğunu bilmez. ama terden kayar. Mor'a ilk söyleyen olmak için koşmaya başlar. çünkü kapının anahtarı Hansine'dedir. sonra da her şeyin istediği gibi gittiğini söyler. Kim kader kitabını okumuş olmak ister ki? Kapıya Hansine'den beş dakika önce varmanın da pek bir anlamı yoktur. Hiç kimse. oldukça soğuk bir teşekkür. Kapı kapandığında memesini Swanny'nin. kaybını ve mutluluğunu döker. hayatının amacına. O güçlü.

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful