Barbara Vine - Asta'nın Günlüğü

Barbara Vine _ Asta'nın Günlüğü Birinci bölüm 26 haziran 1905 Đdag til Formiddag dajeg gik i Byen

var der en Kone, som spurgte mig om der gik Isbjfme paa Gaderne i Kfbenhavn. Bu sabah dışarı çıktığımda, komşularımızdan biri bana "Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?" diye sordu. Sokaktan geçenleri yakalayıp dedikodu yapabilmek için bütün gün bahçe kapısının arkasında bekleyen kadın, Đngiliz olmadığım, iyi Đngilizce konuşamadığım ve bazı sözcükleri söylemekte zorlandığım için hem yabanî hem de yarı kaçık olduğumu düşünmüş olmalı. Buradakilerin çoğu bizi böyle görüyor. Burada yabancı (bizi yabancı sayıyorlar) bulunmadığından değil, çevrede Avrupa'nın her köşesinden gelmiş insan var, ama hiçbirimizi sevmiyorlar. Bizim hayvanlar gibi yaşadığımızı ve ellerinden işlerini aldığımızı söylüyorlar. Zavallı küçük Mogens, kim bilir okulda nelerle karşılaşıyor? Bana hiçbir şey söylemiyor; hoş ben de sormuyorum, çünkü bilmek istemiyorum. Artık kötü şeyler duymak istemiyorum. Güzel şeyler duymak istiyorum, ama onları bulmak bu uzun ve gri sokaklarda bir çiçeğe rastlamak gibi. Gözlerimi kapayıp Hortensiavej'i, kayın ağaçlarını ve çilekleri düşlüyorum. Bu sabah, güneşin ve sıcağın altında -güneş ışığı bir kentte hiç de güzel değildi- Richmond Caddesi'nin köşesindeki kırtasiyeye gidip bu defteri satın aldım. Ne söyleyeceğimi, hangi sözcükleri kullanacağımı uzun uzun düşündüm. Yanlışlık yapmamış olmalıyım ki, dükkân sahibi sırıtıp bir elini kulağına atarak bana doğru eğileceği yerde başını sallamakla yetindi ve bana iki değişik defter gösterdi. Biri kalın siyah kapaklı, altı penilik bir şeydi, diğeri ise kâğıt kapaklı, çizgili ve daha ucuz bir defter. Bu gibi şeylere para harcamaya hakkım olmadığı için ucuz olanını seçmek zorunda kaldım. Rasmus döndüğünde, para harcama konusunda dünyanın en kötüsü olmasına rağmen, harcadığım her peninin hesabını soracaktır. Genç bir kızken günlük tutmuş olduğum halde, evlendiğimden beri elime neredeyse kalem almadım. En son kelimeleri düğünümden iki gün önce yazdım, sonra bir karar verdim ve her şeyi yaktım. Hayatımda bundan sonra yazmaya yer olmayacağını düşünmüştüm. "Đyi bir eş tüm zamanını kocasına ve kocasının evine ayırmalı." Herkes böyle diyordu, ben de böyle olması gerektiğine inanmıştım. Böyle yapmaktan bir çeşit keyif alacağımı da düşünmüştüm. Sadece on yedi yaşındaydım, belki de tek hafifletici nedenim bu. Aradan geçen sekiz yılda çoğu konuda fikrim değişti. Ağlamanın bir yararı yok, hoş ağlasam da kimse beni duymayacak; hayatta önemsenecek pek fazla şey de yok, o nedenle bütün yakınmalarımı bu kâğıtlara yazacağım. Đşin ilginç yanı, bu defteri alır almaz kendimi daha iyi hissettim. Hiç sebepsiz yere umudum arttı. Hâlâ Lavender Grove'da tek başınaydım. Hansine'den başka konuşacak -eğer buna konuşma denebilirse- kimsem yok; iki küçük çocuğu, bebekken ölmüş üçüncüsü ve yolda olan bir dördüncüsünü düşünmek zorundayım. Değişen bir şey yok. Kocamı beş aydır göremediğim, son iki ay boyunca ondan haber de almadığım doğru. Elimdeki defter karnımda taşıdığım, bir un çuvalı gibi önümde giden çocuğun ağırlığını hafifletmeyecek. Değiştireceği tek şey yalnızlığım, bu korkunç yabancı ülkede dayanılması en güç duygu olan yalnızlığım. Sanki defter tuhaf bir biçimde yalnızlığımı torpilledi. "Bu akşam Mogens ve Knud uyuduktan sonra yapacak bir şeyim olacak" diye

düşündüm. Konuşacak birisini bulacağım. Rasmus'u kara kara düşünmek, birinden bu denli nefret ettiğim, istemediğim halde neden kıskandığımı düşünmek, oğlanların nasıl büyüyeceğine, içimdeki bebeğe neler olabileceğine endişe duymak yerine yeniden yazabileceğim. Hepsini yazabileceğim. Đşte şimdi yaptığım da bu. Hansine biraz önce gelirken gazeteyi de getirdi. Ona mektup yazdığımı, gazı her zamanki gibi tasarruf etmek için söndürmemesini söyledim. Akşam onda Kopenhag hâlâ aydınlıktır, ama burası yarım saat önceden kararıyor. Hansine bunu yaz dönümünden beri üç kez tekrarladı, bir köylü inatçılığıyla durup dinlenmeden günlerin kısaldığını anlatıyor. Mr. Westerby'den haber alıp almadığımı sordu. Postacının sokaktaki bütün evlere uğramasına rağmen kapımızı hiç çalmadığını bildiği halde bunu hep sorar. Ona ne ki? Sanki buna benden fazla üzülüyor gibi. Belki de buraya dönmezse, üçümüzün düşkünler evine gitmek zorunda kalacağını, kendisinin de işini kaybedeceğini düşünüyor. Đkinci kez geldiğinde bana çay yapmak istedi ama yatmasını söyledim. Yakında para gelmezse, hepimiz daha az yemek yemek zorunda kalacağız; Hansine de belki zayıflamayı becerecek. Zavallı, o kadar şişman ki, üstelik durmadan da şişmanlıyor. Belki de beyaz ekmektendir. Đngiltere'ye gelmeden önce hiçbirimiz beyaz ekmek yememiştik. Oğlanlar beyaz ekmeğe bayılmıştı; o kadar çok yediler ki, sonunda mideleri bozuldu. Sonra Frederikke Teyze'nin düğün hediyesi olarak verdiği çavdar ekmeği dilimleyicisini dolaba kaldırdık, bir daha kullanacağımı sanmıyorum. Dün dolabı açıp baktım, benim için eski hayatımın bir simgesi gibiydi, gözlerim doldu. Ağlamayacağım. En son Mads öldüğünde ağlamıştım, bir daha ağlamayacağım. Eğer yemek odasıyla aradaki kapıları açmasaydım, içinde bulunduğum bu oda, "oturma odası" küçücük olurdu. Ev sahibinin bütün eşyaları çok çirkin, biraz daha az çirkin olan ayna dışında. Maun çerçeve içindeki oval aynanın tepesinde yine maundan yapılma çiçekler ve yapraklar var. Üzerinde oyulmuş yapraklar bulunan bir dal, aynanın üzerinden geçiyor, bence oymacı bunu çok iyi düşünmüş. Aynaya baktığımda kendimi mermer kaplı, demir ayaklı masada otururken görebiliyorum. Meyhanelerin önünden geçerken, açık kapıdan baktığımda gördüğüm masalara benziyor. Oturduğum koltuğun üzeri, kenarından kıtıkların fırladığı yamaları saklamak için kahverengi-kırmızı bir örtüyle kaplı. Perdeler kapalı değil. Bazen yoldan bir at arabası ya da bu kasvetli yere daha uygun kağnı gibi bir araba geçiyor, atın bozuk yolda tökezlediğini duyabiliyorum. Sağa doğru baktığımda pencerenin ötesindeki bahçeyi, yaz kış koyu yeşil yapraklı çalılarla kaplı o küçücük boşluğu görüyorum. Ev çok küçük, ama sanki gerçek bir evmiş gibi bir sürü odaya sahip. Burası aşınmış, yıpranmış, ama hâlâ iddialı; beni kızdıran da bu. Gazın soluk ışığında, aynada vücudumun üst yanını görüyorum. Zayıf yüzümü, firketelerinden kurtulup şakaklarımdan aşağı sarkan kızılımsı saçımı. Rasmus gözlerimin, hayatında gördüğü en mavi gözler olduğunu söylüyor, bunu evlenmeden, ben 5 000 kron konusunu öğrenmeden önce söyledi. Belki de iltifat değildi. Her mavi gözün güzel olması şart değil, benimkilerin de güzel olmadığını biliyorum. Gözlerim çok mavi, çok parlak, sanki "Bu gözler bir tavus kuşuna ya da yalıçapkınına daha çok yakışırdı" diye düşünüyorum. Aslında Frederikke Teyze'nin on altıncı yaş günümde verdiği broştaki kelebeğin kanatlarının rengine tıpatıp benziyor. Gözlerimin ne renk olduğu artık önemli değil. Kimse yaşlı bir kadının gözlerine bakmıyor, ben de daha yirmi beş olmamama rağmen, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. Đyi ki

hatırladım, yarın broşu takmalıyım. Onu takmaktan hoşlanıyorum, güzel olduğu için değil zaten güzel değil- yakıştığı için -yakışmıyor da- belki de Rasmus'un huysuzluk ya da kararsızlık diye adlandırdığı alışkanlığımdan. Broşu insanlara "Bu kadın taktığı broşun aynı gözlerinin renginde olduğunu bitiyor mu?" diye düşündürmek için ve "Kadıncağız çirkin gözlerinin rengini göstermeyecek bir şey takmalıydı" dedirtmek için takıyorum. Böylesi hoşuma gidiyor. Başkalarının benim hakkımda neler düşüneceklerini tahmin etmek beni eğlendiriyor. Dayanılmaz güneş yarım saat önce battı, hava karardı, artık dışarısı karanlık ve çok sessiz. Sokak lambaları yandı, ama etraf hâlâ sıcak. Günlüğümü aldıktan sonraki ilk günüm hakkında pek bir şey yazmadım, bir şeyler karalamam gerek sanıyorum, onun için bir Danimarka okul gemisinin geçirdiği korkunç kaza hakkında gazetede okuduğumu yazacağım. Haberi, "Georg Stage" bir Danimarka gemisi olduğu, kaza da Kopenhag açıklarında geçtiği için okudum. Bir Đngiliz gemisi karanlıkta okul gemisine çarpmış, gemideki yirmi iki çocuk boğulmuş. Hepsi de çok gençmiş, 14-16 arası. Yine de onları ya da ailelerini tanıdığımı sanmıyorum.

28 haziran 1905 Bebeğim 31 temmuzda doğacak. Artık ne gün doğarsa doğsun, 31 temmuz günü, onun doğması beklenen gün olarak yazıldı. Kız olacağını sanıyorum. Hansine bunun Tanrı'nın buyruğuna karşı çıkmak olduğunu söylüyor. Allah'tan okuma yazması yok. Alışverişe gittiğinde rastladığı herkesle dedikodu yapıyor, Đngilizce'si akıcı ama felaket, kendini gülünç duruma sokmaktan korkmuyor. Oysa ben insanların bana güleceklerinden korkuyorum, belki de ilerlememin bu kadar yavaş olmasının nedeni de bu. Hansine hiçbir dilde okuyamıyor. Eğer okusaydı, Danca yazmaya cesaret edemezdim, bu da hiçbir şey yazamayacağım demektir, çünkü Đngilizce tek bir satır yazmaktan bile acizim. Kız olsun istiyorum. Burada bunu söyleyebileceğim hiç kimse yok; olsa da söyleyeceğim kimsenin ilgisini çekmezdi. Böyle bir şeyi bana kutup ayılarını soran kadına söylediğimi bir düşünün! Geçen sefer de kız istemiştim, "Çocuğum olacaksa, kız olsun" diye düşünmüştüm, oysa kız yerine zavallı Mads doğdu. Bir ay sonra öldü. Đşte buraya bunu da yazmış oldum. Bu bebeği istiyorum, üstelik de artık kızımı istiyorum. Rasmus bir daha geri gelmese, başımıza olabileceklerin en kötüsü de gelse, Korsor'e gidip Frederikke Teyze ve Farbror Holger'e sığınmamız da gerekse, artık kızımı istiyorum. Keşke hareket etse. Bebeklerin doğmadan birkaç hafta önce öyle fazla hareket etmediklerini biliyorum. Tabiî bilirim, üç tane doğurdum. Yine de Mads'ın neler yaptığını bilseydim. Sonuna kadar hareket etmiş miydi? Ya ötekiler? Belki de kızlar değişiktir, bunun da fazla hareket etmiyor olması, kız olduğu anlamına gelir mi? Gelecek sefer, bir gelecek sefer olduğunu biliyorum, çünkü kadının kaderi bu, bileceğim. Hatırlamam gerekmeyecek, günlüğüm yanımda olacak. Bütün bunları yazabiliyor olmak beni rahatlatıyor.

2 temmuz 1905 Her gün yazmıyorum. Bu biraz Hansine'ye bir şey belli etmemek için -neler yaptığımı tahmin etmeye çalışacak, en olmadık şeyleri düşünecek, belki de sevgilime mektup yazdığımı

sanacak, düşünün bir!- biraz da sadece yaptıklarımı değil, düşündüklerimi de yazdığım için. insanlardan da söz ediyorum. Öyküler de var, öyküleri hep sevdim, kendime : hep gerçek ya da uydurma masallar anlattım, şimdi de oğullarıma anlatıyorum. Kendime masalları uykuya dalabilmek için anlatıyorum, gündüzleri de hiç de hoş olmayan gerçeklerden kaçabilmek için. Küçük bir kızken günlüğüm vardı ve oraya öyküler yazardım. Yazdıklarıma dikkat etmem gerekirdi, ya defteri annem yâ da babam okursa... bir şeyi saklayacak, başkalarının bulamayacağından emin olabileceğin bir yer yoktur. Ama yabancı bir dil bir şifre gibi olduğundan daha güvenli. Danca'ya yabancı dil demek biraz tuhaf, ama burada herkes için Danca yabancı bir dil. Burada başka Danimarkalılar da olmalı, büyükelçimiz, konsolos ya da buna benzer birileri, belki de Oxford'da Danimarkalı profesörler de vardır, üstelik kraliçe de Danimarkalı, zaman zaman gazetelerde Danimarka'yla ilgili haberler okuyorum. Mesela, Danimarka prensimiz galiba Norveç kralı oluyor. Georg Stage hakkında da yeni haberler var. Kopenhag'da bir soruşturma açılmış ama mahkeme başkanının önyargılı olduğunu ve tarafsız davranmadığını yazıyorlar. Đngiliz gemisinin kaptanı sinir krizleri geçiriyormuş, yine de o yirmi üç (arada bir tanesi daha öldü) çocuğun ölümünden sorumlu olmadığını iddia ediyor. Kral Edward üzüntülerini bildirmiş! Çok daha önemli bir haber de Kniaz Potemkin adlı bir Rus gemisiyle ilgili. Keşke daha iyi anlayabilsem ama gazetedeki kelimeler o kadar uzun ki... Odessa halkı, bir sebeple geminin karaya yanaşıp erzak almasına izin vermemiş ya da benim anladığım bu, gemi de toplarını kente çevirip ateşlemiş. Bu Ruslar Almanlardan da vahşi! Cook's'ta bir Danimarka seyahati ilanı gördüm. Keşke katılabilsem! Burada Danimarka'dan gelme domuz pastırması alıyoruz, bir başka Danimarka firması da ekmek üzerine sürülecek butterine adlı bir şey yapıyor. Adı Monsted. Bu adı duymak bile memleketime özlem duymama yeterli, o kadar Danimarkalı, o kadar tanıdık ki... Ama bu eve bir Danimarkalının gelmesi imkânsız. Hansine okuyamıyor, Mogens ve Knud henüz okumayı öğrenmedi, Rasmus'un nerede olduğunu bile bilmiyorum. Deftere uygunsuz hikâyeler bile yazabilirim, ama hiç böyle hikâye bilmiyorum ki. Eğer sadece yaptıklarımı yazsam, bu günlük bir dizi tekrardan öteye gitmez. Günlerim hep aynı. Erken kalkıyorum, çünkü erkenden uyanıyorum, eğer yatakta yatmaya devam edersem sadece beni endişelendirecek şeyler düşünüyorum, karnımdaki bebek de sanki midemde oturuyor. Kalktığımda oğlanlar uyanmış oluyor, ellerini ve yüzlerini yıkıyorum, daha sonra Hansine'nin hazırladığı kahvaltıya iniyoruz. Kahve ve tabiî fırıncı Mr. Spenner'in getirdiği, oğlanların bayıldığı beyaz ekmek. Bir Danimarkalının yiyecekten çok kahveye ihtiyacı var, ben de üç fincan içiyorum. Herhangi bir konuda tasarruf edebilirim, ama tek bir fincan kahveden bile vazgeçmem mümkün değil. Hansine oğlanlarla Đngilizce konuşmaya başladı. Mogens ondan daha iyi konuşuyor, onun yaşında çocuklar yabancı bir dili çabuk öğreniyor, Hansine'nin yanlışlarına gülüyor, bu Hansine'nin umurunda değil, onunla birlikte gülüp komiklik yapıyor. Sonra Knud da Đngilizce konuşmaya çalışıyor, hepsi de saçmalıyor, ama dünyanın en komik şeylerini anlattıklarını sanıyorlar. Onlara katılamadığım için nefret ediyorum. Kıskanıyorum, doğrusu bu. Onun bir kadın, benimkilerin de erkek olmasından dolayı kıskanıyorum. Bir kızım olsa benimle birlikte, yanımda olacağından neredeyse eminim.

5 temmuz 1905 Hansine'ye evde Đngilizce konuşmayı yasaklamayı düşündüm, sözümü dinleyeceğini sanıyorum. Beni sayıyor, Rasmus'tan korktuğu kadar değilse de benden biraz çekiniyor. Ama Mogens ve Knud için elimden geleni yapmam gerektiğini bildiğimden, Đngilizce konuşmasını yasaklamayacağım. Oğlanların Đngilizce öğrenmeleri gerek, belki de hayatlarının sonuna kadar burada yaşayacaklar. Hansine, Mogens'i iki sokak ötede, Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Mogens yalnız gitmek istiyor, yakında izin vereceğim ama henüz değil. Hansine evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. Ben Knud'la evde kalıyorum, onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. Eskiden oğlanlara Hans Christian Andersen anlatırdım, ama Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Ekmekle Yürüyen Kız, yeni ayakkabılarıyla gururlandığı için ömrünü Bogwife'ın yer altındaki mutfağında geçiren küçük Đnge'nin öyküsü; bu annemin en sevdiği masaldı, ama ben nefret ederdim. Kibritçi Kız da korkunçtu, o zaman oğlanlara kendi uydurduğum masalları anlatmaya başladım. Şimdi her şeyi yapabilen sihirli bir arkadaşı olan Jeppe adında bir çocuğu anlatıyorum. Bu sabah sihirli arkadaşın bir gece Kopenhag'daki bütün bakır çatıları temizlediği, Jeppe'nin uyandığında her şeyin altın gibi parladığını görüp şaşırdığı yere geldik. Hansine dönünce çıkıyorum. Şapkamı, koca karnımı gizleyen önlüğümü giyiyorum, üzerine de pelerinimi alıyorum, insanların hamile olduğumu görmeyeceklerini umuyorum ama anlayacaklardır. Sonra yürüyorum. Sadece yürüyorum. Lavender Grove'dan aşağı Wilman Grove'a ve London Fields'a yürüyorum, oradan da Victoria Parkı'na ya da Hackney Downs'a, bazen de Beauvoir Town'a, adlarını söylemeyi beceremediğim bütün o yerlere yürüyorum. Genellikle sokak boyunca yürüyorum, evlere, kiliselere, büyük binalara bakıyorum ama bazen de çayırlarda ya da kanal kıyısında dolaşıyorum. Hava pelerin giymek için çok sıcak, ama giymesem karnımdan sokağa çıkamayacak kadar utanıyorum. Hansine öğle yemeği için smerrebred yapıyor da, çavdar ekmeği olmaksızın pek aynı şey değil. Aslında içimden yemek yemek gelmiyor, ama onun için, yani bebek için kendimi zorluyorum. Öğleden sonra tekrar çıkıp yürümezsem, ki bazen gitmiyorum, oturma odasındaki geniş pencerenin yanına yerleşiyorum. Lavender Grove'daki evimiz, bitişik nizam dokuz evden biri. Çok güzel değil, hatta şimdiye kadar gördüğüm evler içinde en çirkini, hiç de gerektiği gibi yüksek yapılmamış, gri tuğladan duvarları, beceriksiz taş işçiliği, kötü pencereleri var. Giriş kapısının üzerinde başında taç olan komik taş bir yüz var, üst kat pencerelerinin üzerinde yine iki farklı yüz. Başlarında taçları olan bu kadın yüzlerinin kimlere ait olduğunu, kimleri temsil etmek için yapıldıklarını merak ediyorum. Yine de evin geniş bir. ön penceresi, önünde de etrafı çitle çevrili küçük bir bahçesi var. Hansine ne derse desin, tül perde takmayacağım, çünkü takarsam burada oturup dikiş dikerken dışarıyı göremem. Annem okula gitmeden çok önce dikiş dikmeyi öğretti, ama dikmekten nefret ediyorum. Yüksük kullanmayı hiç sevemedim -özellikle yaş günü hediyesi olarak bir yüksük verdiklerini hiç unutamam!- ama parmağıma batan iğneden daha da nefret ediyorum. Yine de dikiş bildiğime memnunum. Bu konuda Hansine'den çok daha iyiyim, özenli teğellerime ve oğlanların elbiselerine yaptığım güzel yamalara şaşkınlıkla bakıyor. Mogens'i okuldan bazen o alıyor, bazen de ben. Hansine bugün bana Mare Sokağı'ndaki

Köfte ve patates her günkü yemeğimiz oldu.. aldırmadım. "Umarım bundan küçük Mogens'e bahsetmemişsindir" dedim. Mogens'le birlikte Đngilizce konuşarak dönmüşler. Adamın kiracı olarak oturduğu evin hizmetçisi olduğunu söylemiş. ama ben sanki hiçbir şey dememişim gibi devam etti. ama genç kadın bunun havayla ilgisi olmadığını. Stonor Sütçüsü müşterilerini ineklerin nasıl yaşadığını görmeye davet ediyor. Bana hediye verecek. düşümden oldukça farklıydı. ama yirmi beşinde olmak farklı. O sırada genç bir kadın yaklaşmış. bir de tabiî doğacak kızım. Hansine yardım gelene kadar kadının yanından ayrılmayacağını söylemiş. Bir hizmetçiden doğum gününüzü bilmesini bekleyemezsiniz. ama itiraf etmeliyim ki kocamın hatırlamasını isterdim." 'Tabiî söylemedim" dedi. adamın mümkün olduğunca uzağından geçmekmiş. bunu kendisine saklaması da imkânsız. Anlatacak çok şeyi vardı. bir kürk ya da tektaş alacak bir kocanın hayalini kurdum. yine de adamın yanına diz çöküp ölüp ölmediğini anlamak için nabzını tutmuş. Tabiî bir polis ya da doktor bulamamışlar. Akşam yemeğinde yine frikadeller. Bazen sirke ve şekerle yapılan mdkaal yediğimiz de olur. ama burada uygun sığır eti yok. Herkes çok heyecanlanmış. Oğlanlar için litresi 2 peniye süt var. Hansine çok şaşırmış. "Sokakta devrilen yaşlı sarhoşlardan. biraz ilerideki meyhaneden çıkan ve kaldırım boyunca yalpalayarak ilerleyen yaşlı bir adam görmüş. veremden çekinmem gereksiz. "Hatta gazete Danca yazılmış olsa bile. "Hiç söyler miyim?" Yine de ona inanmıyorum.. London Fields'ta yürürken. Hansine için önemli olan. Oğlanlar da daha çok küçük. Kilisedekilerin umuttan bir erdem olarak bahsetmelerini anlayamıyorum. bazıları havaların fazla sıcak olduğunu söylemiş. bu yüzden okula geç gitmiş. "Bu senin işine yaramaz" dedim. ama ne yapayım. ellerimle kulaklarımı kapattım. Kimsenin bildiğini sanmıyorum. Her zamanki gibi gerçek. adamın içtiği için yıkıldığını anlatmış. "Yarın gazetede okursunuz" diyerek kulağıma bağırdı. sosis yiyeceğiz. Artık benim için kendimden başka hiç kimse önemli değil." Kıpkırmızı oldu. Umut korkunç bir şey. Düşen adamla ilgili başka bir şey duymak istemediğimi söyledim. o kadar düş kırıklığı yaşıyorsunuz ki. 6 temmuz 1905 Doğum günüm. ama Hansine pazarda karalahana bulmakta zorlanıyor. dönüşte okulun oradan geçmiş. Bütün gün hayal kurup çeyrek asırlık ömrümü nasıl kutlamak isteyeceğimi düşündüm. Sosisin kilosu sadece 9 peni. adamı görünce uzun bir çığlık atmış. akşam olunca görkemli bir yemek düşledim. Hansine adamın öldüğünden eminmiş. iyi balıksa hiç yok. Canım en çok rullepelse çekiyor. . Yaşlandığınızda doğum gününüzün unutulmasını isteyeceğinizden eminim. Onu artık tanıyor olmam gerekirdi. ama kaldırımın kenarından yürürken adamın duvara çarparak yere yıkıldığını görmüş. zaten aradığınız zaman bulunmazlar ki. Oğlanların yanında bütün ayrıntıları anlatmaya koyuldu.manifaturacıdan iplik almaya gitti. "Bu kadarı yeter" dedim. Onun durumundaki bir kadın için bu gördüğü dünyanın en ilginç ve en heyecan verici olayı. Bugün yirmi beş yaşındayım. öyle de yapmış. Başından bir macera geçmiş. ama daha vakit bulamadım. o sırada da çevresinde bir kalabalık toplanmaya başlamış. ellerini neredeyse benimki kadar şiş karnının üzerinde kenetledi. sonunda umut korkunç bir şey oluyor. Mogens ve Knud da gitmeye can atıyor. okuma yazma bilmediğinin söylenmesinden hiç hoşlanmıyor. tanıyamadım işte.

ama bir şekilde buranın kaderim olduğunu biliyorum. Ama oradan ayrılmak ve buraya gelmek zorundaydım. üstelik de başı hâlâ aşağıda değil. Rasmus'a söylediklerimde haksız olabileceğimi düşündüm. onu geri itmeye çalışan büyük dalgalara karşı yüzmesini gözümün önüne getiriyorum. Đngiltere'deki tek Danimarkalı olarak yalnız kalmaktan korktum. Çocukların dışında. Kızım doğunca daha iyi olacak. "Bütün çocuklar adımla alay ediyor" dedi. Artık çok beklemek gerekmiyor. "Đsmim Jack olsun istiyorum. "Nasıl başka bir ad?" dedim. ama asla ağlamam. yukarıya çıkıp Jeppe ve sihirli arkadaşından biraz daha söz ediyorum. "beni son kez evimden çıkardın. Londra dünyanın merkeziydi. elimden kayıp gitmesinden. tabiî. Bu akşam Danimarka'yı. ayak diredim. "önemli bir iş için" dedi. yine de biz güneş ışığında ve açık havada olmak için her fırsattan yararlanırken. O beni çocuklarımla cezalandırabilir de. Aslında ağlamak istiyordum. Pek eğlenceli bir doğum günü değil! 12 temmuz 1905 Buradan nefret ediyorum. sadece geçmişten resimler vardı. yeniden gitmeyi düşündüğünü. ne odanın içini ne de pencereden dışarısını görebiliyordum. sadece bir ay olmamıştı ki. isterse oğlanları alabilirdi. Ama Karoline hiç unutmadı. güçlü olmalıyım. Olanları bana Karoline anlattı. Bu gece. ben pek aynı şeyi yapamam. biraz daha iyi. Mogens "Đngiliz çocuklar hiç de Jeppe'ye benzemiyor" dedi. Ya da güler gibi yaptım. Knud orada doğdu. Frelsers Kilisesi'nin burgulu kubbesi. ben eve dönüyorum. "Artık işler değişti" dedim. . gelgite karşı yüzerek. anneme kalsa hiç öğrenemezdim. bu kez şansını Amerika'da denemek istediğini söyledi. Ona "Sen Đngiliz değilsin" den başka söyleyecek bir şey bulamadım.Hansine oğlanları yatırınca. O zaman burada oturmaya devam edersek Đngiliz olacağını söyledi ve başka bir ad kullanıp kullanamayacağını sordu. gidilecek yer Londra'ydı. Kopenhag'dan ayrılalı beri hiç özlemediğim kadar özledim. bense burada tek başıma kaldım. hep ailem için bir şeyler yapmaya. Bu kez "hayır" dedim. Şehrimin yeşil damları. Neden Đngilizler yemeklerini dışarıda. Bu gece belli belirsiz bir hareket hissettim. elimde ne varsa vermek istedim. Herkesin Đngiliz olmasından. Ama o kadar çok dolaştık ki. O zaman yeniden hamile kaldığımı anladım. Stockholm'den Kopenhag'a. ona bir öncelik yaratmaya. ne olursa olsun." Güldüm. buraya geleli bir ay. belki de en çok iki hafta. o kadar korkmuştum. işi için destek olmaya çalıştım. Hortensiavej'deki küçük beyaz evime. benim duymayacağım kadar uygunsuz bir hikâyeydi. kıyıya vardıklarında da rahatlayıp bir çığlık atmak için ciğerlerini şişirerek. Azalan ışıkta masanın başında oturuyordum. fazla değil ama beni rahatlatacak kadar. bahçede yemezler? Burada hava bizimkinden iyi. Frederikke Teyze'nin bahçesinde içtiğimiz çay. onlar içeriye kapanıyorlar. benim için en güzel yere. babamın hemen her şeyi unuttuğundan da eminim. Kopenhag'dan Stockholm'e gittik." Oysa o kadar da bencil değilimdir. Dayanmalıyım. değil mi? Amerika'ya gitmek istiyorsa yalnız gideceğini söyledim. ancak hâlâ karnımın üst bölümünde. Benden kaçışını. Sjoland'ın kayın ormanları. elimden geldiğince ona destek olmaya çalıştım. Sonunda da işte böyle çıkıyorlar. Oysa eve dönen o oldu. Bazen babamın evin yolunu tek başına bulması için Kopenhag sokaklarında bıraktığı Karoline'yi düşünüyorum.

Yine de evi buldu. Bana bu öyküyü anlattığında hastaydı. Otuz iki. "Önüme çıkan herkese sordum. zorluk çıkarmadılar. okuma yazması da yoktu. çok sancı çektim . Çiftliktekiler o kadar yoksuldu. Okuması yok ama Rasmus'un el yazısını tanıyor. adres bilmiyordu. Sonunda bebek elbisesi dikebilmek için malzeme alabileceğim. On beş yaşındaydı. soru sormadılar. Bebek doğarken gerekirse doktor çağırabileceğim artık. arkasına bile bakmadan dar sokaklardan eve koştu. Karoline başardı. Karoline geldi. bu da aşağı yukarı 40 pound ediyor. Babam Kopenhag'a Jutland'ın kuzeyindeki Aarhus diye bir kentten geldi. Çoğu kişinin anlayamadığı kaba bir lehçe konuşuyordu. "Yüz kişiye sordum" dedi bana. Ben de yola çıkar ve öteki uca ulaşırım. zaten dikmeye başladım bile. kırık bisküvi ve Butterine yemeyi düşünürken. başka çaresi yoktu. Nasıl bulduğunu hiç anlayamadım. Ötekiler. zavallı kızı bir hayvan gibi yürüttü. köyde yaptıklarını tekrarladı. Kimseyi tanımıyordu. On altı yaşıma girdiğimde ve annem öldüğünde. özellikle de zavallı küçük Mads çabucak doğmuştu. çiftlik hayvanı. işleri iyi gitti. Tam da frikadeiler imkânımızın dışında diye düşünmeye başlamışken. gemiyle Store Baelt ve Lille Baelt'ten geçip trene binmesi. hikâyesi çok umutsuz olduğum sıralarda bana cesaret verir oldu. Çeki Lansdowne Caddesi'ndeki postaneye götürüp paraya çevirdim. yedi mil kadar.başından geçenler hep kafasında kaldı. babam onu kovmadı. konuşmama bile gülmediler. sadece adının Kastrup olduğunu hatırlayabildi. bütün bunları da tek başına becermesi gerekiyordu. ebe maskesi ve beyaz örgü yünü aldım. para da gönderdi. 700 kronluk bir çek. yolun kenarına geçti. bu sabah mektubu getirdiğinde sevinçten uçuyordu adeta. Mare Sokağı'nda Matthew Rose'un mağazasından beyaz keten. bir süre sonra da annemin artık ev işlerinde yardım edecek bir hizmetçisi olması gerektiğine karar verdi ve yeğenlerinden birini getirtmek için çiftliğe haber gönderdi. Hansine'nin yüzü gülücükler saçıyordu. doyurmaları gereken o kadar çok karın vardı ki. 14 temmuz 1905 Rasmus'tan haber aldım. Yarı Đsveçli olan annemle evlendi. ben de başarırım. Gerek kalmayacağını umuyorum. bundan fazlasını göndermeye izin yok. Yıllarca yanımızda hizmetçi olarak kaldı. Babam o kadar şaşırıp öfkelendi ki arkasını dönüp kaçtı. bazen de rüyasına girdi. çok çok otuz üç yaşında olmalıydı. mobilya ticaretine girişti. Sıkıştığında. artık neredeyse bir beyefendi olmuştu. ev aldı. birinden kurtulduklarına sevindiklerinden eminim. Eve giden yol çok uzundu. Karoline de sırtındaki korkunç kanserden öldü. bu kez hendeğe eteklerini kaldırıp çömeldi ve yolun kenarını suladı. Babam onu tren istasyonunda karşıladı." Sonunda eve vardığında. Bir hayvan gibiydi. Daha önce çiftlikten hiç çıkmamıştı. daha sonra da "Sevgili karım". "Sevgili Asta" diye başlıyor. daha önce çiftlikten hiç çıkmamış. Karoline eve varmak için elinden geleni yaptı. Oysa size benimle böyle konuşmadığını söyleyebilirim (Ne demek "size"? Günlükle konuşmaya mı başladım?) Neyse. Aarhus'a bile gitmemişti. zarftaki pulun Danimarka pulu olduğunu görebiliyor. Geldiği yerde kendisinin de böyle yaptığını unutmuştu ya da kendini unutmaya zorladı. para.

Ne yaptığını doğrusu tahmin bile edemiyorum. O bir mühendis. Hayvanlara kendini sevdiriyor. kitabın adını hatırlayamıyorum. Hansine'nin bana bir şeyler söylemek istediğini anladım. bazen cahil bir hizmetçinin konuşması bile çocukların saçmalıklarından ve sonu gelmez sorularından daha çekici olabiliyor. ama hayır. Kesin olarak bildiğim bir şey de Aarhus'ta tek bir motorlu araba bile olmadığı. ama bununla karşılaştırınca dâhi olduğunu düşünüyorum. bana mektup gönderebileceğim bir adres vermiş. sokakta düşen yaşlı adamdan bahsetti. oysa kırılacak değerli bir şeyimiz yok ya da Kopenhag'da bıraktığı sevgilisi de olabilirdi. burada motorlu arabaya sıkça rastlanmaz. Đstese mobilyacı olarak iyi para kazanırdı. Yedi yaşında bir oğlan ile beş yaşında başka bir oğlandan başka konuşacak kimsem yok. gözlerini gözlerimden kaçırmak için başını sağa sola çevirip durdu. Hansine'ye oturmasını ve aklından geçenleri anlatmasını söyledim. Onun hoşlandığı şeyler motorlar. arasıra gördüğüm de oldu. "Ne söyleyeceksen. Ancak adam çok yalnız ve çok mutsuzdu. Kesenin çıkarılmasını ve göbek bağının kesilmesini biliyor. Acaba oraya borç para bulmak için mi gitti? Dünyanın öteki ucunda. ama o herkesin bir motorlu arabası olması gerektiğinden bahsediyor. London Flelds'ın kuzeyinde. Karısına da bu kadar iyi davranamaması ne yazık. ıssız bir adaya düşen bir adamla ilgili bir kitap okumuştum." Bir şeyler kırdığından şüphelenmeye başladım.Đngiltere'ye "motorlu arabalar" getirmek istediğinden bahsetmişti. Sorun çıkarsa doktoru çağıracağız. benimle neredeyse hiç konuşmaz ama o kez farklıydı. işin ilginç yanı. Kendimi iyi ya da eskisinden daha iyi hissetmemi sağlayan cebimdeki para olsa gerek. ama Hansine bana yardım etmek için yanımda olacak. aynı Mads'ın doğumunda olduğu gibi. sonunda yanına bir adam gelince çok mutlu oldu. Đngilizce'den Danca'ya çevrilmiş. onu başka nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. Navarino Caddesi'ndeymiş. Sorularıma hiç cevap vermez ki.ama zorluk çıkarmadılar. Hansine'nin karşısında buna benzer bir şeyler hissettim. Bu yazdıklarımı birinin okuduğunu bir düşünün!) Rasmus Aarhus'ta. Bir keresinde bana -bana hemen hemen hiçbir şey anlatmaz. Başka bir marifeti de tahta işçiliği. önce evi bulmuş. Bizim Karoline de aptal ve cahildi. ancak orada uzun süre kalacağını sanmıyor. 18 temmuz 1905 Akşam Hansine oturma odasına geldi. Kekeledi. "Her erkeğin kendi motorlu arabası olduğunu bir düşün!" "Peki ya atlara ne olacak? diye sordum "Ya da trenlere ve atlı tramvaylara?" Cevap vermedi. yoksa orada 5 000 krona evlenecek başka bir kadın bulurdu. Burada zaten motorlu araba bulunduğunu sanıyordum. at nallamayı bilir. Bir zamanlar nalbanttı. Hjorring'de zengin bir amcası var. Anlaşılan. Rasmus'un Müslüman olmadığına şükretmem gerek galiba. Çocukken. ve -şimdi sıkı durun. oraya gitmiş. Sonunda "Yeter artık" dedim. ama istemiyor. nihayet vahşi bir zenci olsa da konuşabileceği birini bulmuştu. En vahşi köpeğin bile onun yanında sakinleştiğini söyleyip övünür. aslında ne iş yaptığını da bilmiyorum. Bu arada adamın kiraladığı evdeki hizmetçiyle -ona "Miss Fisher" diyor.arkadaş olmuş. Gerçek şu ki. söyledikleri doğrudur. hayvanlarla istediğini yapabilir."zavallı beyefendinin nasıl olduğunu" öğrenmek istemiş. söyle. Adam . (Danca yazabilmek iyi bir şey. önlüğünü parmaklarının arasında çekiştirerek öyle durdu. ama o amcanın varlığına pek inanmıyorum. Böyle işleri küçük görür.

Yüzü yeniden kızardı. Yine de oraya sadece meraktan gittiğine inanmak daha kolay. "Miss Fisher"ın yanında çalıştığı insanlar bir adam. Đngiltere. adı da Dzerjinski'ymiş. bambaşka bir yere doğru yöneldiğinde şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. evin beyinin işine son verdiğini. içimde. New York'ta güneş çarpmasına uğrayan insanlar yere düşüp ölüyorlar. Bütün bunların nereye varacağını merak etmeye başladım. bu kararı geri aldırdığını" anlatmış. mutfakta çaya çağırmak olduğu anlaşıldı. göbek deliğinin bir işe yaraması gerektiğini düşünüyordum. Beklendiği gibi Đmparator William da konuyla ilgileniyor. Mogens hareket edip. dondurmadan zehirlenen çocuklar var. bütün konu kimin Norveç kralı olacağı. Danimarka Prensi Karl mı. evi temizlemek ve yemek yapmak gerekiyormuş. Kocama uzun bir mektup yazdığım için üç gündür günlüğümle ilgilenemedim. Tanrı tarafından yaratılmıştı. Başka bir dil bilmeyen bir arkadaş Hansine'nin Đngilizcesine de yardımcı olacakmış. göbek deliğimden çıkacağını sanıyordum. yoksa Bernadotte mu? Ya da benim anladığım bu. Mrs.Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölmüş. ama karısının. "Bizim gibi biri" dedi. Artık baş aşağı dönmesi gerek. hareket etmiyor. Bir kere. salak salak sırıttı ve "yakında sizden çok daha iyi konuşabileceğim. Havva'nın da göbeğinin dümdüz olduğunu söyledi. burası çok önemli. Ben kimse bulamazken onun bir arkadaş edinmekle ne kadar talihli olduğunu düşündüm. burada da. Doğum sonrasını ve bebeğin içime nasıl girdiğini anlamadığımdan. bir de yaşlı kayınvalideymiş. Danimarka ve Đsveç arasında büyük çekişme var. Annem bana Âdem'in göbek deliği olmadığını. kaçmaya başladığında neler olacağını biliyorum. 21 temmuz 1905 Hava dayanılmaz derecede sıcak. Hansine'ye bundan sonra oğlanlara dondurma almamasını tembihledim. Bebek hâlâ yukarıda. Yoruldum. yatmaya gidiyorum. Onlar doğmamıştı. Hansine'yi odasına gönderdim. mutlaka saçma ama garip bir duygu var. Rasmus'a sayfalar ve sayfalar dolusu "ev gerçekleri" dendiğini sandığım şeyleri yazdım. sonunda tek istediğinin izinli olduğu bir öğleden sonra Miss Fisher'ı buraya. Fisher. Almanya. çocuğa bakmak. daha da önemlisi. Đlginç olanı. işini ihmal etmedikçe arkadaşını davet etmesinde bir sakınca görmediğimi söyledim. hâlâ anlamamıştım. Madam" dedi. Dzerjinski öldükten sonra da başka kiracıları yokmuş. Ne de olsa gelecek hafta ya da daha sonraki hafta. Adam da yabancı olduğu için Hansine'nin ilgisini çektiğini düşünüyorum. sadece Polonyalıymış. bütün bunları yazdım. Hyde'ın "yapılacak çok iş olduğunu söyleyerek. arada nasıl bir bağ var. iç karartıcı bir . kafasının kaburgalarıma sıkıştığını düşünüyorum. Mogens'e hamileyken hiçbir şey bilmiyordum. karısı ve iki çocukları. aldığım gazetelere göre (Đngilizcemi ilerletmek için kendimi her gün gazete okumaya zorluyorum) bütün Avrupa'da ve Amerika'da da durum aynı. gazeteler Danca olsa daha iyi takip edebilirdim. açılıp bebeğin çıkmasını sağlamaktan başka neye yarayabilirdi ki? Size söyleyebilirim.

Orada durup eve bakarak. Bunları düşünürken karnımdaki bebeğin hareket ettiğine. biliyorum. Komşu çocuğun . Eğer kızımı doğururken doktor çağırmama gerek kalmazsa. O bilsin. başında tüylü büyük bir şapka vardı. 26 temmuz 1905 Bugün uzun uzun yürüdüm. Ama keyfimi yerine getirdi. Dürüstlüğe inanıyorum. bağırıp bana böyle şeyler anlatmamasını söyledim. sonra da Hansine'nin arkadaşının yaşadığı evi bulmak için yolu uzattım. buranın yılda Rasmus'un Lavender Grove'daki bizim ev için ödediği 36 pound'dan en çok 10 pound fazla olacağını düşünürken. mesela kutup ayısı meraklısı Mrs. ama büyük. Đskandinav değil. Kadının hepsi de yedi yaşından küçük beş çocuğu daha varmış. dört katlı. elini kaldırıp dışarıdaki öteki bebeği selamladığına yemin ederim. Susmasını söyledim. Londra'nın bu bölümünde görkemli ev olmaz. Haberi başka bir arkadaşından. Yürümeyi becerse de kız benim için bebekten başka bir şey değildi. Navarino Caddesi Lavender Grove kadar geniş değil. Bizi yabancı bir ülkede nasıl aylar boyu yalnız bırakabilir ki? Rasmus'a gazetede okuduğum bir haberden de söz ettim. doğmasında onun da kabahati var. O kadar güzel. önümdeki yükü taşıdım. Neden yalnız doğurayım? Bu onun da çocuğu. Ben o kadar talihli değilim. sonunda da sadece terbiyeli olmak için "Senin Asta'n" diye bitirdim. Alman olmasına rağmen Luther Kilisesi'ni görmek istiyordum. salakça sorularıyla insanların ne kadar düşmanca davrandıklarını. bu da sokağın daha güzel görünmesini sağlıyor. kocası da hasta ve işsizmiş. Mektubun başına "Sevgili Rasmus" diye yazdım. Hansine. Fazla gösterişli giyinmişti. öndeki bahçede güzel bir çit var. Yine de ona "sevgili kocam" ya da buna benzer bir şey demedim. Danimarka'yla bir savaş çıksa. deli mi. Mogens'i okuldan getirdi ve bu sabah ikiz doğurduktan sonra ölen kadını anlattı. borç ya da motorlu arabalarla ilgili herhangi bir şeyin peşinde kimbilir nereye gitmiştir. Weels Sokağı'ndaki barakalardan birinde oturan aşağı tabakadan birinden almış. Çocuğu burada yalnız mı doğuracağım? Ya ölürsem? Her gün yüzlerce kadın çocuk doğururken ölüyor. yanında küçük bir kızla bir kadın çıktı. iri ve hantal bir gemi gibi. eskiden daha da bakımlı olduğu belli. Saçmalık. Keşke Rasmus da bizim için böyle bir ev tutmuş olsaydı! Fazla görkemli değil. Yavaş yavaş yürüdüm. kalan parayla küçük Knud'a bir topaç alacağım. Tabiî ki mektubun eline ulaşacağını hiç sanmıyorum. bahçe de ağaç dolu. ama dar ve gölgeli. Galler prensesinin dışında tabiî. yoksa duygusuz mu? Yine de duyduklarımı Rasmus'a yazdığım mektupta tekrarladım. bir periye benziyordu. ama gözüm bebekten başkasını görmüyordu. Ön kapıya çıkan birkaç basamak ve kapının üzerindeki çıkıntıyı taşıyan iki sütun. Gibbons'ı. Mogens ile Knud kaldırımda. aşırı sıcağı ve savaş korkumu anlattım. Galler prensesinin 13 temmuzda bir oğlu olduğunu anlattım. millerce gidip Ritson Caddesi ve Dalston'dan döndüm.sokakta yaşamanın ne kadar güç olduğunu. cömert babalarının gönderdiği parayla satın aldığım çemberlerle oynuyordu. parlak ve iç açıcıydı ki. yalpalaya sendeleye limana dönmemi ağladı. Ona her an doğabilecek bir bebek beklediğimi unutup unutmadığım sordum. Đsveç de bu savaşa katılsa burada yaşayan yabancıların durumu daha da kötüleşirdi. Para.

Varsayalım ki kızım da. Keşke kadın doktor da olsaydı! Odama iyi dikilmiş siyah elbiseli. Tanrı'ya da inanmıyorum. Hansine'nin telaşlanmasını. Bu sancıların bilimsel bir adı vardır muhakkak. ister Danimarkalı. oturmadan. Yukarı çıkıp şapkamı çıkardım. Bunlar bir hamilenin gerçek doğum başlamadan birkaç saat ya da birkaç gün önce çektiği sahte sancılardır. Hayır hayır. Mads'a hamileyken de buna benzer sancılar çektiğimi hatırladım. bir lokma bile yiyemedim. Çok gerekmedikçe doktoru çağırmayacağım. Beni öylesine savunmasız. doğumdan sonra da kiliseye gitmeyeceğim. Bundan sonra Knud'u Canute diye çağıracağını. Doktor olsun olmasın. Hansine oğlanları akşam yemeği için içeri çağırıyordu. Sanki Mogens'in Jack olmak istemesi yetmezmiş gibi. Doğumdan birkaç gün önce yememeye başlamıştım. ilk çocuğum yanlış taraftan çıkıp beni neredeyse iki parçaya böldüğünde bunu biliyordum. bir çarşamba günü çekmiştim. Mads da cuma günü doğmuştu. Yüzlerinde avuçlarının içiyle gizlemeye çalıştıkları o yarım tebessümü görür gibiyim. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. "Bundan memnun olacak mıyım?" diye düşündüm. Đştahım kalmamıştı. yatak direğine tutunarak ayakta durdum. Öteki çocuklarda da aynı şey olmuştu. Orada durmama. diğer bütün çocukların da sokakta "Canute. pabucu yarım" diye bağrışacaklarını söylemiş. Đkinci sancı birincisinden daha hafifti. isterse de başka bir şey olsun. Knud okula başlarken yanımda kızımın olacağını hatırladım. Öyle sanıyorum ki. Belki de bunu yazmak bir çeşit sigorta gibidir. boynundan gerdanlık gibi sarkan stetoskobuyla bir kadın doktor girse. Luther Kilisesi'ne gitmeyeceğim. varlığına inanmadığın bir şeye saygı duymak gülünç. aslında onu hiç istememiştim. ister Alman.. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. şimdi de Knud adını değiştirip Kenneth olmak istiyor. "işte başlıyor". su kaynatıp yatak odası kapısına çarşaflar asmasını istemedim. olmasını önler. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. hiç aldırmazdım. var olmadığını bildiğim bir tanrı. Zavallı çocuk. Gelecek eylülde Knud'un da okula başlayacağını. Bir aydan biraz büyük olacaktı ve oğlanların ayak altında olmamalarına sevinecektim. Aynı sahte sancıları geçen yıl şubatta. Bir süre için 'Tamam" dedim. Ama odama bir erkeğin gireceğini düşünmekten bile iğreniyorum.. Oğlanlar yine isim konusuna girdiler. . Eğer işler karışırsa. "Belki de bu gece doğar" diye düşündüm. Canute. orada oğlanları seyrederek durdum. Düşünmek bile istemiyorum. O zaman. bir koşu gidip doktoru getirtebilir. kendilerine böyle bir şey yapılmasına izin verdikleri için o denli güçsüz ve aptal ki! Ne kadar da çirkin ve aptal görünüyorlar! Sonunda aşağıya indim.topacı var da neden benim oğlumun olmasın? Eve girerken şiddetli bir acı duyup. Mogens'in okulda arkadaş olduğu bir çocuk Knud adının gerçekte deniz kıyısında oturup dalgaları durduran. odama girdim. bunu yazmak istemiyorum. başka sancı girmedi. ama ben bilmiyorum. Bana kalsa Tanrı'nın adını büyük harfle yazmazdım. Böyle şeylere inanmıyorum. Hansine yeterince yardımcı olur. O sadece tanrı. ama ölene kadar onu ne kadar sevdiğimi hiç anlamadım. Batıl inançlarım yok. sonunda ellerimi karnımdaki şişkinliğe bastırıp oturmama rağmen. Şimdi büyük harfi sileceğim. Sanki çocuk yapmak pis bir şeymiş gibi. olduğum yerde kıvrandım. öylesine çıplak ve çirkin görecek ki. erkeklerin bundan eğlendiğini düşünüyorum. Onlara göre kadınlar o kadar salak ki. gelgiti başka bir şeye çeviren Canute adlı bir kraldan geldiğini söylemiş.

John. Kilisede yaklaşık yüz kişi vardı. Hepsi ilahileri iyi biliyordu. birinci sıraya oturduğu için tanıyabildim. bugünlerde artık orgcu bulmak son derecede güç.bütün aile efradıyla gelmiş. bütün bunları bildiğini belli etti. kendimi. hemen gitmeleri gerekiyordu. Bir işe yaramadı. gördüğünde de tanıyamıyor. Bu adam hatırladığımdan da küçük. O kadın yaşaması gereken hayatı . Đlk ben çıktım. Mezarın başında toplanıp. o da çok kısa bir süre için. bağıra bağıra ağlayacağımdan korktum. eğer on yıl önce ölmüş olsaydı nelerin değişebileceğini düşünmeye zorladım. hiç. adını hatırlayamadım. John'un eşi. Ön sıraya sadece ölen kadının yeğenlerinden biri oturabileceğine göre bu adam John Westerby olmalı. Gırtlağımın kuruduğunu hissettim. nerede oturduğunu. Ön sıra her birimizi alacak kadar uzundu. Çok nazik olduğunu söyledim. başını fazla resmî bir biçimde eğdi. damadı. Kulağıma fısıldayarak beni aydınlattı: "Bak işte. Öteki kuzenim -sadece iki kuzenim var. oğlu. tabutun toprağa indirilmesini izlediğimizde. Geniş ailenin hızla kaybolduğu toplumumuzda artık insan kuzenlerini genellikle sadece cenaze törenlerinde görüyor. buradakilerin hiçbiri gelmeyecekti. O evde şarkı mırıldanıp söylenerek dolaştığını hatırlamaya başlarsam. ama Mrs." Demek ki yanımdaki Charles. eşlik ettiler. Dökemediğim gözyaşlarım gözlerimde kurumuş gibiydi. yani on yıl önce ölmesi pek de düşünülmeyecek bir şey değildi. Böyle yerlerde uygulanan belirli bir protokol vardır. Kilisede yanıma oturan adamı. Tüm gücümüzle bu ilahiyi söyledik. hele ne iş yaptığını. bildiğim kadarıyla Swanny'nin de öyle tercih ettiği bir ilahi yoktu. Üstelik benim Morfar dediğim Rasmus Westerby'ye de çok benziyor. Ya da kardeşi Charles? Her ikisini de en son yirmi yıl kadar önce. John'un oğlu da. Charles. benimle birlikte yürümek için ailesinin yanından ayrıldı. Swanny Kjær (medya adını bir türlü doğru söyleyemedi) karanlıkta yaşayıp karanlıkta ölecekti. Elkins bizim için bir ilahi seçti. Đkisinin de önemli işleri vardı. öteki de torunu olabilir mi? Bir süre kızının ve oğlunun adlarını hatırlamaya çalışıp hiçbir sonuca varamamışken ayin başladı. Swanny'nin "kendisi olmadığa öteki insan olmaya başladığı" o korkunç son aylarda "Bana Đtaat Et" ilahisini mırıldandığını anlattı.Đkinci bölüm 1988. müzik teypten geliyordu. Bana gelince hangi ilahiyi okumak isteyeceğime bir türlü karar veremedim. John geliyor. O zaman yetmişlerindeydi. Swanny'nin tabutunu taşıyan altı adam yavaş yavaş ilerledi. Günlükler olmasa. kızı. kendi annemin cenazesinde görmüştüm.

Kadınlardan çoğu bir cenazeden çok. Temsilcisini. oysa hepsi de Swanny Kjær'in yaşamış olduğu evin içini görmeye can atıyordu. zaten her zaman hoşlandım. kimbilir. yani davet ettiklerimiz. Mezardan ayrılırken. Swanny'nin sekreterliğini yapan Sandra da bir yerlerden çıkıp içkileri dağıtmaya girişti.. O zaman bilmediğini anladım. hep aynı şey. Webber'e takıldı. cenazesine kim gelirdi ki? Herhalde ben. Bir gün aniden bana: . ama o halkla ilişkiler uzmanı ve sekreter kalabalığına şarap ve sandviç ikram etmeyi doğrusu göze alamadım. Onu izleyen kadının Margaret Hammond'un kızı olduğunu anladım. . Gençlerden bazıları onu annesiyle karıştırmaya başlamıştı. Medya temsilcileri kendilerini Swanny'nin dostu olarak tanıtacaklardır. ötekiler de arkamızdaydı. Güzel bir evdir.yaşasaydı. Hepsi bu. Daha doğrusu. Islak çimenleri çiğneyip mezara yaklaştığımızda solgun özelliksiz yüzleri sıkıntıdan buruştu. Onlar için 1905 de tıpkı 1880 gibi uzak ve belirsiz bir geçmişti. "öteki" güçlendikçe kendi kişiliğinden giderek uzaklaştığını izlemek. Füme som balığı. düğüne uygun giyinmişti. kilidi açıp eşikten atlarken. Tabut toprağa indirildiğinde. diziyi gerçekleştiren bağımsız televizyonun program müdürü. .. Ken bu hikâyenin tek bir kelimesine bile inanmamıştı. Mr. Yüksek ve sivri topukları ıslak çimlere battı. günlüklerin yayıncısından çok yazarı gibiydi. gözüm Mr. Yine de bir fark var. O zaman daha on iki yaşındaydım ama ne kadar zarif olduğunu. avukatı Mr. dedi. belki de öyledir. yağmur şapkalarını ıslatmaya başlamıştı. Webber'i Willow Caddesi'ne arabamla götürdüm. bir de Willow Caddesi'nden bir iki komşu. Hatırlıyorum. taa Roskilde'den gelen Danimarkalı kuzenlerden biri mezara bir avuç toprak attı. ama zarif eldivenlerini Londra'nın ıslak kiliyle kirleten diğerlerini çıkaramadım. o yayıncı editörleri ve yayıncıların halkla ilişkiler görevlileri. Oysa şimdi. BBC'den kalabalık bir grup. Şimdi. Webber. başka kadınlardan ne kadar daha şık giyindiğini anlayabilmiştim. bir yapımcı. ancak Torben evin otuzlu yıllar Londra mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak bilindiğini söyleyene kadar pek dikkate değer bulmamıştım. o bakışlarını kaçırdı. avukatlar vasiyetnameleri gerçekten de cenaze töreninden sonra mı okurlar. bir de belki kendi kızı.Onun bir büyük teyze olduğuna inanamamıştım. güzelliği ve boyu karşısında hayranlık duyduğunu anlattı. Bu eve daha yeniyken. nereye giderseniz gidin. Swanny'yi kendi büyükbabasının cenazesinde gördüğünü. beyaz şarap ve maden suyu.Birçok bakımdan. yoksa bu sadece dedektif romanlarında mı görülür? Mrs. Đki hastabakıcıyı. gözlerini yakalamaya çalıştım. Ya onu son günlerinde görmüş olsalardı? Hikâye içinde ne hikâye olurdu ama. Babası ona anlatmamıştı çünkü onun da babası ona anlatmamıştı. Elkins yiyecek hazırlamıştı. hem medya hem de basın burada. Basın her şeyi kâğıda dökebilmek için kayıt cihazları ve fotoğraf makineleriyle gelmiş. Düşündüm. John ya da Charles (ikisi birlikte değil). benim doğumumdan birkaç yıl önce taşınmışlardı. yayıncısını ve yapımcısını çağırdım. o sırada adını hiçbir zaman hatırlayamadığım akraba yanımda bitiverdi. Yüzü her zamankinden de ciddiydi. Onlar için o. Harry Duke'ün kızı. Bilinmedik bir akıl hastalığıyla ikiye bölündüğünü görmek. Ailenin diğer üyelerinden çok farklıydı. Carol ve Clare'i gördüm.

Webber'le yalnız kaldık. koyu ceket ve yelek giyen kimseye rastlamadım. dünya sahnesini aydınlatan ışıklar üzüntüyü de parçalara ayırıyor. ensesi ve şakakları kısa kesilmişti. . Charles'ın da yok. duyduklarımı anlatacak birini arayacak. Đsteseydim. sakin olmanın imkânsız olacağı krizlerden birine girecek.. Willow Caddesi'ne gidip orada yaşayabilirdim. Saçları ortadan özenle ayrılmıştı.Asta ve Rasmus'un bu kadar çok çocuğu olmasından sonra. Đsmi devam ettirmek için sadece ben varım. bilgisi daha kıt ve gri kürk şapkalı bir başkası da (iltifat etmek için olacak) Swanny'nin torunu olup olmadığımı öğrenmek istedi. Herkes gidene kadar kaldı. tekrar solmaya yüz tuttuğunda Mr. Vasiyetnamenin onaylanması gerekmesine rağmen. Tek anladığım Swanny'nin annesini sevdiğiydi. . çoğu insanın tersine. Vasiyette Swanny'den bana bir mesaj vardı. vasiyetnameden küçük bir şeyler bekliyordum. onun geride kaldığının farkına bile varmamıştım. ellerimi kavuşturup. ama gerisi Roskilde'ye akrabalara gitmeliydi. o kimsenin kim olacağına bir türlü karar veremeyecektim. istersem bu evde kalabilirdim. Mr. Kim itiraz edecekti ki? Yine de... Swanny Teyze'nin hiç çocuğu olmadı. Düşündüklerini güzel ifade ettiğini söyledim. Swanny'yi hiç dediği gibi düşünmemiştim. o çantasından kağıtlar çıkardı ve her şeyin bana kaldığını açıkladı. fazla tanınmayan birinin yakınları kadar acı çekeceklerini düşünemiyorlar" dedi. gittim. John ve çocukları da Ken Dayı tarafından geldikleri için vasiyet dışı kalmıştı. varsa yayınlatıp yayınlatmayacağımı sordu. Belli belirsiz gülümsedim. ama zengin olamaz. tabiî öyle görünecekti. Ötekilerin gitmiş olduğunun. senin de. Ev daha iyiydi." Ne Mr.! Bugüne kadar. bunu zaten biliyordum.Onlara göre. Bir yazarın araştırmacısı -benim işim budur. Webber ne de ben bu konuyu tartışmadık. Zengindim. odadan odaya dolaşacak. Doğru. değil mi? demişti.) Asta Westerby'nin kızı tarafından hayatta kalan tek torunu olduğu için yeğenim Ann Eastbrook'a. Her zamanki zarafeti ve duyarlılığıyla "Ünlü biri öldüğünde insanlar geride kalanların. Sakince oturdum. isteseydim çalışmamaya . Küçük görünüyordu. Ama sadece sen ve ben varız. Yüzü yarım dakika boyunca kızardı. Duyduklarımdan sonra orada kalmak beni aşardı. Sonra oturduk. ama çocuk elbisesi giymiyordu. Sonunda Swanny'nin eşyaları arasında Mr. Kıpkırmızı olmuştu. Webber okudu: "(. ellisinin altında olup da kolalı yaka. Anlaşılan kendini benim koruyucu meleğim olarak ilan etti. Bütün bunlar bana ne kadar küçük göründüğünü. aynı durumda. yoksa senin var mı? .Hiç evlenmedim.Özür dilerim. diye devam etti. bir sürü akrabamız olacağını sanırdın. öldüğünde on iki yaşında olduğunu hatırlattı. Webber yanımda yerini almıştı. Büyük siyah şapkalı bir kadın kapıdan çıkarken başka günlük olup olmadığını.ilginç bir yaşam sürer. Kendi kendime bunu neden daha önce düşünmediğimi sordum.

Morfar bebek evini yapmaya başladığında henüz on yaşında olan o küçük kızı düşündüm. Đlk olarak onlara bakmak isteyeceğimi biliyordum. Bu yüzden Morfar kapıları oyar. gerçek sayfaları ve deri cildiyle gerçek bir defter. Bundan da ötesi Pauline Bonaparte'a ait olan {belki de değildi) dört direkli yatak. ama böyle bir karar almayı hiç düşünmedim. sadece içerik olarak değil. bende onları görme isteği uyandırdı. Pencere pervazlarında biraz toz birikmişti. bütün bunları Mormor ölünce ya da on beş yıl önce yapmış olsaydım. Annem yatmaya gittikten sonra da Morfar'ın çalışmasını izleyen kızın neler düşündüğünü merak ettim. ' Yayımlanmış ve yayımlanmamış günlükler de bana aitti. Oturduğum evde. odanın kapısında da sağlam bir Banham kilit göze çarpıyordu. Flora Danica tabak takımı ve Swanny'nin yemek odası duvarına asılmış. Swanny'yi. cama benzer mika kapaklı raflardaki kitaplar sadece bir karton parçasına çizilmiş resimlerdi. O zaman bana sadece yaşlı bir kadının yazısı olarak görüneceklerdi.da karar verebilirdim. Mormor her şeyi defterine yazmış olmalıydı. Swanny'nin ölümünden beri benimdi. Eğer Swanny'nin evinde kalsaydım. Gerçekte bunlar zaten benimdi. kayın ağaçlan altında çay içen Cari Larsson resminin de sahibi bendim. Christian'ın tahta çıkması nedeniyle kısıtlı sayıda üretilmiş. Bebek odası için iyi bir yer olacaktı. Pencereler ve kepenkler kapalı olduğundan içerisi havasızdı. günlüklere tek başıma bakmak ve onlara dokunmak zorunda kalacaktım. ama günlük yazma işi bir daha hiç durmadı. onları aramak ve şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şeyi yapmak. Dairem ile bağımsız oda arasında iki merdiven ve bir sahanlık bulunuyordu. Eminim ki benim durumumdakilerin çoğu önce bu günlükleri düşünür. daireden bağımsız bir dış oda vardı. her biri diğerinden değişik ve 1899'dan 1986'ya kadar her yılın tarihini taşıyan ama 1898 orijinalinin eksik olduğu Bing ve Grfndahl duvar tabakları benim olacaktı. Günlükleri düşünmek. şimdi bunun bir anlamı olmazdı. Bebek evinin arkasını açtım ve eldeki tek günlüklerin durduğunu bildiğim okuma odasına baktım. O zamandan sonra bir değişime uğradılar. başka bir kapının önüne varacaklardı. Odada misafir yatıramazdınız. Torben'in annesine düğün armağanı olarak verilmiş. altın kaplı duvar saati. elyazması olsun. Dairenin bir önceki sahibi büyük bir açık sözlülükle tek odanın pek bir işe yaramadığını söylemişti. meşe yaprağı kazılmış büyük siyah meşe masa. bir posta pulunun yarısı büyüklüsünde de olsa. Yarım milyona yakın bir param ve hisse senedim olacaktı. öykü anlatmanın ötesinde hiç de yazarlık iddiasında olmayan yaşlı bir kadının. bir defterden -Mormor'un defterlerinden biri mi?. Tabiî.nasıl bir santimlik . küçük taş şömineler yapar ve halı yerine yere küçük kadife parçalan koyarken. ama konsolun üzerinde gerçek bir kitap vardı. çünkü konuklar tuvalete gitmek için sabahlık ve terlik giymek zorunda kalacaklar. Odayı kullanabilmek için bir yol bulabileceğimi söyledim. Danimarka kraliyet arması taşıyan. ama dikkatlice bakınca nasıl yaptığını. ama bebek evinde toz falan yoktu. Ondan bir sonraki şeyi yaptım ve bebek evini görmeye gittim. X. Daha sonraki yıllarda telif de gelecekti. değişik biçimdeki üç beyaz vazonun üçü de benimdi. Kaygılanıyor muydu? Kendini terk edilmiş mi hissediyordu? Ya da kendisinin böyle bir oyuncak için fazla büyük olduğunu düşünüp kız kardeşine daha uygun olacağına mı karar vermişti? Đlk günlüğün ilk sayfası on yıl kadar önce başlamıştı. Çok ustaca yapılmıştı. defterlerin üretildiği malzeme açısından da değiştiler. bir kapıdan çıkıp merdivenleri tırmanacaklar. Bir Kız Başı. Swanny'nin orijinalleri nerede sakladığını bilmediğimden. çevirisi yapılmamış olsun.

bir kare kestiğini ve bir çocuk eldiveninden alınma şeride nasıl zamkladığını görürdünüz. Belki eldiven de onundu. Đkisini de tanıdığımdan, kocasını azarlamasını gözümün önüne getirmek zor olmadı. Onun bebek evine falan ayıracak zamanı yoktu. Bütün bunlardan dolayı günlüklerin, bir, iki ya da beş numaralı defterin o masanın üzerinde olması gerekirdi. Masanın üzerindeki minik defterin sayfaları bomboştu. Morfar pek eğitimli birisi olmamıştı. Orada durmuş Swanny'nin bu el ustalığını nasıl izlediğini düşünür, bebek evi için günlüklerin çok küçültülmüş birer örneğini bulup bulamayacağıma kafa yorarken, üst kattaki dairede telefon çaldı. Telesekreter çalışıyordu, yine de yukarı çıktım. Salonun kapısını kapayıncaya, ışıkları söndürüp kapıyı ardımdan kilitleyinceye kadar zil susmuştu, telefona cevap veremeyeceğimi söyleyen kendi sesimi, daha sonra da tanımadığım bir kadının konuşmasını duydum. Her kimse, hiç zaman kaybetmiyordu, adını bile hayal meyal hatırladığım bir derginin yayıncılarından biriydi. Artık Swanny Kjær öldüğüne göre, günlüklerin akıbetiyle ilgileniyordu. Daha tercüme edilmemiş günlüklerin yanı sıra, daha önce yayımlanan günlüklerin açıklanmamış bölümleri de olduğunu duymuş, belgelerin yeni sahibi olarak bunları yayımlatıp yayımlatmayacağımı öğrenmek istiyordu. Beni ertesi gün tekrar arayacaktı. Telesekreterin düğmesini kapadım, telefon o sırada yeniden çalmaya koyuldu. Arayan Mrs. Elkins'ti. Cenazeye gelmişti, ama iki kelime edecek zaman bile bulamamıştık. Willow Caddesi'ndeki evi temizlemeye devam etmesini ister miydim? "Evet, lütfen" dedim, panik içinde "Lütfen, beni bırakma!" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Hemşireler herhalde artık hizmetlerine gerek kalmadığını göreceklerdi, bir süre sonra da korkunç bir faturayla karşılaşacaktım. onları düşünürken gözlerimin önüne Swanny'nin ölüm yatağındaki görüntüsü geldi, yatakta büzülüp "Hiç kimse, hiç kimse" diye ağladığını unutmak için daha ne kadar zaman geçecekti? Bir süreliğine bunu kafamdan çıkardım ve kitabesi için plan yapmaya başladım, resim yeteneğim olmamasına rağmen oturup bir mezar taşı çizdim, üzerine Eften "Son yok, ekleme var" yazdım, tarihlerini ekledim, 1905-1988, ve adını, Swanny Kjær'i kondurdum. Bütün adını belki de Torben dışında kimse kullanmazdı. O adın ne olduğunu öğrenemeden de büyümüştüm. Çalan telefon düşüncelerimi böldü. Bir süre için kulaklıktaki tatsız sesi tanıyamadım, Gordon adı da bir anlam ifade etmedi. Bir iki saat önce konuştuğumuzu söyleyince onun siyah pardösülü, yüzü kırmızı genç olduğunu anladım. Adını duyar duymaz da kız kardeşini hatırladım: Gail. Bunlar Gordon ve Gail'di. Đkinci dereceden kuzenim, dedim.

Hiç hoşlanmadı. Sanki çok önemli bir şeyden bahsedermiş gibi ciddi ciddi konuştu. - Hayır hayır, birinci dereceden birinci kuşak. Babam senin birinci dereceden kuzenindi. - Tamam. Senin çocuğun olunca da birinci dereceden ikinci kuşak kuzenim olacak. - Yoo, çocuğum olacağını sanmıyorum. Ben homoseksüelim.

Bu kadar kolay kızaran birisi için homoseksüel olduğunu, "Đngiliz'im ya da kriket oyuncusuyum" der gibi kolaylıkla söylemişti. Peki, eğer yeni yöntem buysa, benim için bir sakıncası yok. - Benden ne istiyorsun, Gordon? - Soyağacı uzmanıyım. Yani, amatör olarak demek istiyorum. Yoksa işim bankacılık. Bu arada belirteyim, yaptığım işe jenealoji deniyor, jeneoloji değil. Bunu hep söylemek zorundayım, yoksa insanlar kolaylıkla karıştırıyor. Başkalarının soyağacını çıkarmaya çalışıyorum. Her bir soyağacı için bin pound alıyorum. Alçak bir sesle, soyağacına falan ihtiyacım olmadığını söyledim. - Hayır hayır, olmadığını biliyorum. Ben kendi soyağacımı yapıyorum. Babamın tarafını, erkek tarafını. Bana yardım edebileceğini düşündüm. Fazla zamanım almam, söz veriyorum. Yaz tatilinde Danimarka'ya gidip atalarımızı araştıracağım, ama daha önce bazı bilgilere ihtiyacım var, (tereddüt etti) bilen birinin vereceği bilgilere. Belki de günlüklere bir göz atmama izin verirsin, diye düşündüm. - Üçü yayımlandı bile, 1934'e kadar olanlar yayımlandı. Orijinaller demek istedim, kaynaktan araştırmaya inanırım. Günlükler Danca.

- Elimde iyi bir sözlük var. Belki bir gün gelip bir göz atabilirim? - Tabiî, ilerde bir gün. Daha fazla soruyla karşılaşmamak için telesekreteri yeniden devreye almak yerine telefonu fişten çektim. Birdenbire aklıma en saçma düşüncelerden biri geldi. Bu gece Willow Caddesi'ndeki eve gizlice girip günlükleri çalacak geceydi. Swanny hayattayken hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Günlükleri çalmak isteyecek biri hiçbir güçlükle karşılaşmazdı. Swanny ve gece hemşiresi evde yalnızdı ve hırsızı durdurmaları mümkün değildi. Swanny öldükten sonra günlükler başıma dert olmaya başladı. Gözüme hem korkunç derecede değerli hem de korkunç derecede savunmasız görünüyorlardı. "Keşke Willow Caddesi'nde kalıp gözlerimi onlardan ayırmasaydım" diye düşündüm. Yatağıma yatıp uyumak konusunda tereddüde düştüm. Sonra, kendimi hiçbir zaman olmadığım kadar sinirli hissederek, giriş kattaki ışıkları açık bıraktığımı hatırladım. Hem ışıkları açık bırakmış hem de kapıyı kilitlememiştim. Tabiî aşağı indiğimde kapının kilitli olduğunu gördüm. Işığı kapatıp kapatmadığımı anlamak için kapıyı açmam gerekiyordu. Padanaram, bebek evi, bütün odanın sahibi, çoktan kaybolmuş bir ustalığa, modası geçmiş bir saldırganlığa tanıklık eder gibi duruyordu. Bir gün, bebek evini verebilecek birini bulmalıydım. Merdivenleri tırmanırken, Ken'in torununun kızı olan o küçük çocuğun böyle bir bebek evine sahip olmayı isteyip istemeyeceğini düşündüm.

Gazeteci ertesi gün yeniden aradı. Ona günlüklerden hiç bir bölümünün atlanmadığını söyledim. Günlükler hakkında henüz bir karar almamıştım, beni bir yıl sonra yeniden aramasını önerdim. Bu kadarı ona yeterli olmalıydı, ama pek memnun kalmadığını hissedebiliyordum. Telefon öğleye kadar iki kere çaldı, bunlardan biri ev dekorasyonu konusunda uzmanlaşmış bir dergiydi, Willow Road'daki evin içiyle ilgili bir yazı hazırlamak istiyorlardı. Diğer telefon bir gazetenin pazar ilavesinden geldi, ünlü dede ve nineleri olan kişilerle yapılan bir dizi röportaja konuk olmamı istediler. Telefon numaramı kolayca bulmuşlardı. Yaptığım iş nedeniyle telefon numaramı ve verdiğim hizmetleri The Author da ilan etmiştim. Her iki isteği de reddettim ve bir dizi tarihî dedektif romanı yazan bir müşterim adına 1890 dönemi Kensington'ı hakkında araştırma yapmak üzere gazete kütüphanesine doğru yola koyuldum. Tabiî ki telesekreteri açık bıraktım. Bırakmak zorundayım. Bu işe ihtiyacım var; ya da yok mu? Otobüste dönerken, bu soruyu kafamda evirip çevirdim. Swanny'nin evi ve Swanny'nin parası bana kaldıktan sonra, daha fazlasına ihtiyacım var mıydı? Ne var ki, hiç olmazsa o gün için, böylesi düşüncelere pek yer yoktu. Hem The Hampstead and Highgate Express hem de Cary Oliver mesaj bırakmıştı. - Ben Cary, Cary Oliver. Telefonu kapatma, telesekreteri de devreden çıkarma. Sana karşı korkunç davrandığımı biliyorum, ama geçmişte olanları geçmişte bırakamaz mıyız? Ne istediğimi açıklayacağım -tabiî ki bir şey istiyorum- sana telefon edeceğim. Tahmin ettiğin gibi, günlüklerle ilgili. Cesaretimi toplayınca sana telefon edeceğim. Ama en beklenmezi yapar da beni aramak istersen diye telefon numaramı veriyorum. Numarasını bıraktı, bir kez daha yineledi, ama yazmadım.

Üçüncü bölüm

Annem bebek evini bana verdiğinde yedi yaşındaydım. Bebek evi hem doğum günü armağanıydı hem de değildi. Bebek evi hep bizimle birlikteydi, evimizin boş odalarından birini işgal ediyordu. Ona alışmıştım, gidip bakmaya iznim vardı, ama onunla oynamam yasaktı. Oynamak için aklımın başıma geldiği yaşı beklemem gerekecekti. Bebek evinin doğum günümde benim olacağını, evle birlikte onunla istediğim kadar oynayabilme iznine de sahip olacağımı biliyordum. Yine de eğer annemden alacağım tek hediye buysa, düş kırıklığına uğrayacağımın bilincindeydim. Gerçekten en çok istediğim, özlemini çektiğim hediye bir çift buz pateniydi. Ertelenmiş umut önce insanın yüreğini sıkıştırır, daha sonra da sadece can sıkıntısına yol açar. Bebek evi benim olduğunda, onu

bekleyerek geçen zaman beni bıktırmıştı. Keyif arkadan geldi. Hele kaynaklarını araştırmak isteğiyse çok sonra. O zamanlar tek bildiğim bebek evinin büyükbabam tarafından yapılmış olduğuydu, onu yakından tanımış olanlar elinden gelmeyecek hiçbir şey olmadığını söylerlerdi. Bebek evi kendi evinin, daha doğrusu, evlerinden en büyüğü ve en iyisinin kopyasıydı, içinde en çok yaşadığı evin. Bebek evine Padanaram adını vermişti, bebek evinden söz ederken bu adı kullanırdık. Gerçekten de bizimkini ararken "bizim ev" ya da "Far'ın evi" sözlerini kullanır, diğer bebek evlerine hep Padanaram derdik. Uzunca bir süre bunun Danca bir isim olduğunu sanmıştım, büyükannem ve büyükbabamın terk ettikleri ülkelerinde çok sevdikleri bir yeri hatırlatması için bebek evine verdikleri bir ad. Bana beş yıl kadar sonra işin gerçeğini anlatan Swanny Teyze oldu, ona ve anneme Padanaram'ın anlamını sormuştum. - Peki, neden Danca olduğunu düşünmüştün? - Büyükbaba ile büyükanne Danimarkalı değil miydi? dedim, bunun da öyle olduğunu sanmıştım. Yoksa Đngilizce mi? Swanny ve annem uzun süre güldüler, Padanaram'ı Danca telaffuz etmeyi denerken "d"yi "s" olarak okudular, vurguyu son heceye koydular. Đyi de, anlamı ne? diye sordum.

Bilmiyorlardı. Bir anlamı olmak zorunda mıydı? - Far evi aldığında adı böyleydi, dedi Swanny, evi ona satanlar bu adı takmışlardı. Hiçbiri de Padanaram'ın anlamını araştırmaya gerek duymamıştı. Bir gün bambaşka bir nedenle coğrafya sözlüğünü karıştırırken, Padanaram'a rastladım, Đskoçya'da bir köy. Bu ad Kutsal Kitap'taki Tekvin'den geliyor ve "Suriye Ovası" anlamını taşıyor. Orada bulunan Ayrılıkçı Anglikan Kilisesi'nden mi alınmıştı? Benim işim böyle şeyleri araştırmaktı, bu nedenle de bulduklarımı teyzeme anlatırken büyük keyif aldım. Oysa Swanny hiç de heyecanlanmadı. Tek söylediği "Evin ilk sahipleri Đskoçyalı olmalı" oldu. Onların adlarım hatırlamaya çalıştı ama bulamadı. Benim Padanaramım benden önce annemin olmuştu, annem için yapılmıştı, tablası ayaklarının kapladığı alandan biraz daha geniş olan küçük bir yemek masası büyüklüğündeydi. Orijinali Highgate'te, Archway Caddesi'nin sonunda bir yerdeydi, önünden yürür ya da otobüsle geçerken görmüştüm, ama içine hiç bakmamıştım. Swanny ve anneme göre Padanaram evin tam bir kopyasıydı. Evin dışının tuğlaları ve kabartmalarıyla, çatı oymaları ve kafesli pencereleriyle, Hollanda etkisinde kalmış kemerli kubbesinin altındaki ana kapısıyla Padanaram'a benzediği açıktı. 1900'lü yıllarda varlıklı burjuvalar için Đngiliz kentlerinin dışında buna benzer binlerce ev yapılmıştı. Morfar bebek evinin duvarlarını, orijinaline benzetmek için boyadığı kağıtlarla kaplamıştı. Swanny'ye göre basamakları gerçek meşeden yapılmış ve Fransız cilası sürmüştü. Hâlâ onu bağdaş kurmuş, cilaya batırdığı pamuk parçalarını tahtaya sürerken, saatler boyu sekizler

çizerek parlatırken gözünün önüne getiriyordu. Yerdeki halıları da döşemelik kumaşlardan kestiği parçalardan yapmıştı. Dıştaki tuğlaları kızıl kökboyası ve Çin beyazıyla boyamış, içerdeki ve dışardaki buzlu camlar için de Venedik camı kullanmıştı. - Mor'un on iki bardaklık bir Alman şarap takımı vardı, dedi Swanny, bunlardan biri kırılmıştı. Galiba kıran da Hansine'ydi. - Hansine hep bir şeyler kırardı, Mor yanlışlıkla bir şey kırsa, hemen Hansine'yi suçlardı, çünkü Far aşırı kuralcı ve disiplinliydi. - Ona sorduğumda, unuttuğunu söyledi. Nasıl biri olduğunu hatırlarsın, Marie. Neyse, suçlu her kimse bardaklardan biri kırılmıştı ve Mor takımın bozulduğunu söylüyordu. Bence değildi ya. Hepsi de Alman şarabı içecek ondan fazla konuğu nereden bulacaklardı ki? Ancak takımın gerçekten de bozulmuş olduğuna inanmış olmalıydı ki, Far Padanaram'a buzlu cam yapmak için bardaklardan üçünü bilerek kırdığında, fazla mesele yapmadı. - Buzlu cam yapmak için şarap bardaklarını mı kırdı? diye sordum. - Bana sorma, hatırlamıyorum, dedi annem. - Senin bakmana izin yoktu, Marie. Bebek evi büyük bir sırdı. Onu sen yatağa götürüldükten sonra yapardı. Biliyorum, iki yıl boyunca erken yatmam gerekti.

- Evet, evin yapılması iki yıl sürdü. Mor eşyaları, perdeleri yaptı, evi yaptı. Her şeyden önce Far planını çizdi. Mor, Far'ın Leonardo gibi çizdiğini söylerdi, onun hakkında pek iyi konuşmadığından bunu duymak oldukça şaşırtıcı olmuştu. Evi tam ölçeğiyle yapmak niyetindeydi, ama sonunda vazgeçmek zorunda kaldı. Hem çok zordu hem de şart değildi. Đhtiyacı olan şeylerin peşinde günler geçirdi, mesela o döşemeler. Hiç utanmadan Mor'un kutularına el koydu. Bir keresinde hatırlarım, Mor'un çok düşkün olduğu bir gerdanlığı vardı, sahteydi ama elmas gibi parlardı, belki de çok iyi bir taklitti. Gerdanlığı parçalayıp avize yaptı. Üstelik Mor ile hiç de ilgilenmemişti. Bebek evi konusunda büyük kavgalar olurdu. Nasıl kavga ettiklerini hatırlar mısın, Marie? Nefretle, dedi annem.

- Sarı bir şarap bardağı kırmak niyetiyle önce kırmızı bir bardak, sonra da yeşil bir bardak kırdı. Mor o kadar öfkelenmişti ki, sarı bardağı kafasına fırlattı, bardak öyle kırıldı. Mor, beş yaşındaki bir çocuğu şımartmak için bebek evi yapmanın gülünç olduğunu söylüyordu. Bebek evini "prenses sarayı" olarak adlandırmıştı, eski bir kutunun da aynı işi göreceğini düşünürdü. Bu konuşmalar olduğunda on iki yaşındaydım, üç ya da dört yıl boyunca en önemli oyuncağım olan Padanaram da son günlerde bir müze ya da hayatımın sergisi haline gelmişti. Bir süre içine bebekler sokup çıkarmaktan vazgeçtim, onların odalarda birbirleriyle karşılaştırma, uyandırma, yatırma, eğlendirme oyunlarına ara verdim. Orada karşılaştıkları ve küçük aklımın ürünü olan maceralar giderek azaldı, çekiciliklerini yitirdi. Artık Padanaram'ı pırıl pırıl tutuyordum, dört yıllık dikkatsiz oyunların hasarlarını onardıktan, döşemeleri ve perdeleri kuru temizleme ilaçlarıyla temizledikten sonra, ilgilenen arkadaşlarımı bebek evinin bulunduğu odaya götürüp açık ön kapılardan içeri bakmalarına izin veriyordum, ama eve

Annem hemen itiraz etti: .Ne zamandan beri. . Oysa Ken Dayı'nın aksine.Unutma ki Mor beni senden çok severdi. Soru rahatsızlık yaratacaktı. hâlâ seviyor. . bir bebek evinin yapımcısının evine benzemesi gerekiyor? Başka birinin evini de örnek alabilir ya da kendi kafasından bir şeyler yapabilirdi. Arkadaşımı aşağıdaki bahçe kapısına kadar geçirdim. neredeyse neşeyle konuştu. son heceleri telaffuz ederken. bu aşamada sordum. annem Padanaram'dan önceki evde. dönüşte oturma odamıza uğradım. bu doğru değil. Swan! . Sanırım soruyu bu dönemlerde. Danca konuşuyorlardı. Padanaram'a bunca süre sonra sahip olmama karşın. her ikisi de Danimarka'da değil.dokunmak yasaktı. içtenlikle. Đkisinin arasında bir ürperme ya da bir şeyin söylenmemesi gerektiğini anlatır bir bakış olmadı.Tabiî istemiyorum. Bunu söylerken. gırtlaktan gelme. öyle değil mi? Bunu ben kabul ediyorum da sen niye itiraz ediyorsun? Beni hiç sevmedi. Ben de orada doğdum. Gülmeye başladı. . neredeyse saygılı hayranlığı beni tatmin etmişti.Yani doğru olmasını istemiyorsun.Beni sevmezdi. Padanaram'ı senin için değil de annem için yaptı? diye sordum. Kimse o evi taklit ederek. burada doğmuştu. hep sevecek. Birlikteyken ya da Mormor'la hep Danca konuşurlardı. tekdüze harf yutmak cümle birdenbire zarif ve beş vurgulu bir şiir gibi bitti. Anneme uzun uzun. Açık açık. hatalı adım attığımı hissettim. birdenbire bir yanlışlık yaptığımı. Swanny'yse neredeyse eğleniyor gibiydi. Rahatsız olacaklardı. Sen onun beklediği kızıydın. Soruyu sorarken de nasıl olup daha önce sormayı düşünmediğimi merak etmeye başladım. annem her çarşamba bizi ziyarete gelen Swanny'yle birlikteydi. Ravensdale Caddesi'ndeki evlere benzer bir bebek evi yapamazdı. Her zaman açık sözlü ve dürüsttü. sevecen baktı. bazen de Ken Dayıyla. . Swanny ise Hackney'de.Neden Morfar. Kısa sürede yanlış bir şey yapmadığımı. diye sordu Swanny. kimsenin duygularıyla oynamadığımı anladım. Yine de Danca asıl dilleriydi. Lavender Grove'da. Sormamam gerekirdi. Padanaram karşısındaki şaşkınlığı. Stanford Hill'de oturuyorlardı. Annem omuzlarını silkip gülümsedi. . Açıklama yapmaya hazırdı. Odaya girdiğimde Swanny her zamanki gibi konuşmasının ortasında Đngilizce'ye döndü. gerçekten de annelerinin dizinin dibinde Öğrenmişlerdi. Sen küçükken Far ve Mor bir bebek evine örnek olarak seçilecek bir yerde oturmuyorlardı ki. . ama önemli olan bu değil ki. nasıl olur da bu soruyu sormazdım? Okuldan bir arkadaşımı eve çaya davet etmiştim. varlığımın farkına bile varmadı. Yanılmışım. Tanrı'ya şükür. dedi annem.Bak şimdi.

öncelikli seyirci benim. Bu öyküde Mormor ve Morfar benim anneannem ve dedem olarak değil. daha sonra Jack ve Ken olan erkekler ya da Hansine'nin çocuklarına ait olduğunu da düşünmeyin. Asta ve Rasmus adında iki Danimarkalı göçmen olarak en olmayacak zamanda kendini dış dünyadan soyutlamış. Toplumun seçme insanlarından olan babam Marie Wesby'yle evlenerek bir ya da iki basamak aşağı kaymıştı. Đngiltere Savaşı'nın son günlerinden biriydi. Yakınlarda oturan büyüklerse çok farklıydı. aralıkta da ben doğdum. Bu kitapta Mormor ve Morfar'dan söz ederken arada bir adlarını. en sevdiği çocuğunu reddetti. Ne de olsa bu benim hikâyem. annesi ise saygın bir ailenin çocuğuydu. babası da farfar olarak adlandırılır. bir keresinde anneme büyükbabanın uykuda konuştuğunu söylemiştim. aşırı yumuşaklıklarını ve dalgınlıklarını hatırlardım. Bir tek öfkelenen. Annem bunu hiçbir zaman saklamadı ve hikâyeyi bana tipik Westerby dürüstlüğüyle anlattı. Ne var ki bu zayıf. Bu hikâye büyükannemin en: büyük kızı Swanny'nin. ama o dönemde diğer çareler çok daha beterdi. doğuşta soyadı Westerby olan Swanhild Asta Vibeke Kjær'in hikâyesi. Onun için yaptığı.Đskandinavlar büyükanne ve büyükbabalarını nasıl adlandıracakları sorununu çoktan çözmüşlerdir. Bu 1940'lı yıllarda oldukça ayıp bir yöntemdi. Bundan sonra "büyükannem"den ve Padanaram konusunda da "büyükbabam"dan bahsetmeyi öğrendim. Kadınlardan hangisinin büyükanne. Aynı. derinden sarsılan (bunlar kendi kelimeleri) Morfar'dı. Bunu sorgulamak. biçimde. Asta ve Rasmus'u da kullanacağım. Eski isimler sadece aile içinde kullanılıyordu. olanları izleyip not eden. Zaman zaman Mormor ve Swanny de bana bu acele evliliğin öyküsünü anlattı. Onlardan ayrıldıktan sonra sadece alçak seslerini. Saçma sapan bir şey yaptı ve bebek evini geri alacağı tehdidini savurdu. O arada. bu onların hikâyesi değil. Yılda bir kez Taunton yakınlarındaki malikâneye gidip onlarla bir hafta geçirirdik. Đkisinin rolü çok önemli olmakla birlikte. Kendi babası Somerset'li toprak sahibi küçük bir soylu. Annem ile babamın evlenmeleri gerekiyordu. Özellikle de Büyükbaba Eastbrook'un dalgınlığını. Daha 1905'te Doğu Londra'ya yerleşmişler. onlar için bir anlamı olamayacak bir deyimle "yukarıya doğru hareket" göstererek kuzeye . kibar ve sıcak çift oğullarının dul eşini subay kantinindeki garson kız olarak değil. hangisinin anneanne ya da nine olacağı. annenin babası da morfar'dır. kendi kişilikleriyle rol alacaklar. Annenin annesi mormor. erkeklerden kimin büyükbaba. iğrenen. ondan başka kimsenin sahip olmadığı çocuğunun tek varlığı Padanaram'ı geri alacaktı. Öykünün Mogens ve Knud olarak doğan. sanki komşu çiftlik sahibinin kızıymış gibi kabul etti. Daha başlangıçtan beri annemin annesine "mormor" dedim. Mormor'un durumundaysa ona hitap etmeye yarıyordu. Bebek evinin ilk sahibesi annemin hikâyesi de değil. günlük yazarı ve kocası olarak görünecekler. babanın annesi farmor. hangisinin dede olarak çağrılacağı gibi güçlüklerle karşılaşmazlar ya da "büyükbaba Smith" veya "Jones Dede" gibi saçmalıklarla da uğraşmazlar. yabancı düşmanı bir ülkeye yerleşmeye çalışan bebek evi yapıcısı ve karısı. okula başlayıp da başka çocukların alaycı gülüşlerini duyuncaya kadar aklıma gelmedi. annemden sekiz yaş küçük bir savaş pilotu olan babam Kent üzerinde tutuşan bir Spitfire içinde yanarak ölmüştü. Ağustosta evlenmişti.

Đngilizcesi hiçbir zaman iyi olmamıştı. yoksa ikincisi mi. Morris 10 ya da dev ve biçimsiz Fiat'la yalnız başına gelirdi. Düşündükçe Morfar'ın ölümüne kadar . sevdiği ilk nişanlı mıydı. Rahat elbise onun tanımadığı bir kavramdı. evlilik hayatlarının neye benzediği konusunda yarım yamalak bir bilgim vardı. Ailem Eastbrook'ların aksine.taşınmışlar. hiçbiriyle evlenmedi. sadece "98" dendi. O ve Mormor'un birlikte bir yere gittikleri pek nadirdi. Aynı evde yaşıyorlardı. ama birbirlerine hiç uymayan çoğu insan da aynı evde yaşardı. Asıl Padanaram. Dil konusundaki yeteneğinden o kadar emindi ki. cesur insanlar değillerdi. yazın da hasır bir şapka olurdu. öyle sanıyorum ki hiçbiriyle evlenmeyi de düşünmedi. son günlerine çocuksu. Söylediği her on kelimeden dokuzunu yanlış telaffuz ediyordu. hep sakalı vardı (karısına göre küçük çenesini gizlemek için). biraz da nazlı bir taraf taşıdılar. Kışın başında gri bir fötr. başkalarından üstün olduğuna o denli inanırdı. koyu renk kravat takardı. şekerli çay içerek annemin nişanlısını bir hüzünlü ve isyankâr anılar seline tutar. ama onları hep birazcık itibarsız olarak görüyorum. Kendine o kadar güvenir. Her zaman kolalı beyaz yakalı bir gömlek ve takım elbise giyer. Annemin bir dizi böyle "nişanlısı" vardı. Yazdıklarımı okurken. Morfar şiddet dolu bir yaşlıydı. Crouch Hill yakınlarında iki sokağa cephesi bulunan yıkık dökük bir eve taşınmak zorunda kaldılar. bu sırada da duraklayıp hangi dilde konuştuğunu düşünmeye başlardı. her cümle yanlışlarla doluydu. "büyükbaban" ya da "Rasmus" gibi adlar kullanmazdı. onu sadece bu açıdan görürdü. Sonradan düşünerek mi bu karara vardım bilmiyorum. çok acımasız olduğumu. sapına kadar güvenilir. şimdi hatırlayamıyorum. Benimle konuşurken bile ondan "kocam" diye söz eder. hatta Danca'yı da bu kadar akıcı konuştuğunu söylediği olurdu. hiçbir zaman "Morfar". Uzun boylu ve yakışıklıydı. hiçbiri de gece yatısına kalmadı. "Doksansekiz" dört yatak odasına karşın ona bu özgürlüğü tanıyamayacak kadar küçüktü. o pazar öğleden sonra iki saat boyunca genç adama hayatını anlattı. o dönemin resmî rahat elbiseleri. bazen de heyecanlanarak boğum boğum yumruğunu küçük masamızın üzerine vururdu. Her seferinde de o antika arabalarından biriyle. Morfar aralarından bir tanesini çok sevdi. ama dilbilgisi bakımından korkunçtu. ama Morfar'ı tanıyan kim olursa olsun. bu sözcük onun dilinde anlaşılmaz bir hal alırdı. düzenli olarak pazar öğleden sonraları evimize gelir ve annemin "nişanlısı"yla çene çalardı. Günlükleri okumadan önce. Oturma odamızda. ara sıra böbürlenip Almanca'yı. 1930'lu yılların başındaki ekonomik kriz sırasında Morfar'ın işi de kötü gitti. fazla bir bilgeliği olduğu söylenemezdi. Mormor bazen acı acı gülerek "kocasından uzaklaşabilmek için" büyük bir evde yaşamak zorunda olduğunu söylerdi. ev alıp satma alanındaki yukarıya doğru hareketin en tepesi oldu. Akıcıydı tabiî. sürekli olarak geriye bakar ve kaçırdığı fırsatlara yanar. Yaşlanmış hippiler gibiydiler. 1950'li yıllarda çevrede tek bir hippi olamayacağına göre bu karara sonradan varmış olmalıyım. spor ceketler ve flanel pantolonlar da bu sınıfa dahildi. "w" ve katlederek "v'ye dönüştürdüğü "b'lerde sıkıntı çekerdi. yaşlı bir insanın beceriksizliği karşısında ne denli hoşgörüsüz davrandığımı düşünüyorum. Bu ev aile içinde sadece sokak numarasıyla tanınır oldu. yine de annem onların yanındayken hep dikkatli davrandı. Kuşkusuz "nişanlılar" annemin âşıklarıydı. kaçan fırsatlar yüzünden de kendisinden başka herkesi suçlardı. Anlaşılan iş hayatı boyunca karşılaştığı herkes ona kazık atmıştı. ondan söz ederken. daha büyük ve daha güzel bir eve yerleşmişlerdi. Özellikle "d".

Annem ve ben babamdan kalan maaş ve onun anneannesinden gelen mirasla geçiniyorduk. V yakası işlemeli bol elbise.Şimdi üçünüzden hangisiyle birlikte oturacağıma karar vermem gerek. Gece çıkmak ya da cenaze törenlerine katılmak için tek bir düğmeyle iliklediği siyah satenden kruvaze bir pardösüsü vardı. yine de kimse ağzını açmadı. Maureen'in boşa giden sıcak ve anlayışlı olma çabalarının keyfini çıkardı. o yıllar onun en keyifli. çift bantlı yüksek topuklu ayakkabıyla hatırlıyorum. Yine de birkaç dakikalığına da olsa kedi-fare oyununu sürdürdü. Bu para onun ölümünden sonra da devam etti. bahçe çitlerinin üzerinden içeriyi gözetlemek için duraklasa. ayakkabıların topuklarını aşındırırdı. ufak tefek. ama Çoğunlukla Dickens okurdu. Ne Swanny ne de annem Goneril ya da Regan değildir. Uzun yürüyüşleri o yüksek topuklu ayakkabılarıyla yapar. Herkesin annemin adını Anglikanlaştırarak Mari ya da Galleştirerek Maree'ye çevirdiğini bilmesine rağmen hem Mormor hem de Swanny ona hâlâ Danca adıyla hitap ediyordu. Morfar bir süre Cadillac satarak iyi para kazanmıştı. Mormor konuşurken. fazla güçlü olmasa da pek yerimiz olmadığını söyledi. bu nedenle hiç de yürüyüşten hoşlanacak birine benzemezdi. Buna ek olarak büyükbaba . Her zamanki gibi kelimelerden sakınmadı. Mormor oğlunu ve en küçük kızını neşeyle karışık hafif alaycı. çocuklardan birinin erkek olması da hiçbir şey değiştirmezdi. Lear gibi onun da üç çocuğundan hangisinin yanında istiyorsa orada oturma imkânı vardı. üçüncü odanın Mormor'a ayrılması mümkün olurdu. evinin çevresindeki sokaklarda amaçsızca yürümüş. bunun üzerine de yine siyah satenden krep biçiminde bir şapka kondururdu. evlere bakmak. Padanaram'a bir yer bulunabilse. John. . Doksan üç yaşında ölene kadar 1920'li yılların modasına uygun giyinirdi. Şapkayı ilk kez gördüğümde. Schiaparelli'den alınmış yağmurluk ve pilot kasketiyle görülür. . çekilmiş fotoğraflarda Chantal yapımı tüvit bir pardösü.aynı odayı ve aynı yatağı paylaşmış olmalarına şaşıyorum. Yürürdü. Shakespeare değil. Lelong'dan bir elbise. henüz tefecilerin eline düşmemişti. gerçekten de oturduğumuz ev çok küçüktü. . yol kenarlarındaki banklara çöküp homurdansa da sonunda hep yürümüştü. Bize geldiği zaman hep yalnız olurdu. O dönemde. Lear'dan beri hangi dul ana baba konuyu bu kadar açık ortaya koymuştu? Mormor iyi bir kitap okuyucusuydu. Charles ve ben önemli bir toplantıya katıldığımızı anlamış. en belirgin özelliği olan o çarpık tebessümüyle izliyordu. Bu karar sanki sadece ona bağlıymış gibi konuşuyordu. Ama Mormor'u genellikle lacivert ya da siyah. "r'leri her zamankinden de çok yutmaya başladı. onu Morfar'ın ölümünden sonra evimizde verilen bir aile toplantısı için giymişti. Annem. doğrudan konuya girdi.Fazla yer işgal etmem. Ken'in Baker Sokağı yakınındaki karanlık dairesine taşınmayı ciddiyetle düşündüğünden kuşkuluyum. Eastbrook da anneme oldukça yüklü bir harçlık veriyordu. Ama yine de üç odamız vardı. Özenle taranmış beyaz saçlı. en zengin olduğu dönemdi. daha sonra bakışlarını anneme çevirdi. hep yürümüştü. zayıf bir kadındı. Mormor sokağa yalnız çıkardı. "r"yi gırtlağında yuvarlayarak Maria gibi bir şey söylüyordu. Marie. Ken'in tombul ve sıkıcı karısının ona eşlik edemeyeceğini biliyor olmalıydı. sesimizi çıkarmaya bile cesaret edemiyorduk.

Kıran kırana pazarlık etti. biraz "sevgili'yi çağrıştırır.On dört yaşında bir kızın bebek oyuncağıyla ne işi var? dedi Mormor dudak bükerek. ev için istediği 5 000 pound'da ısrar etti. ama yanılıyor da olabilirim. . Annemin çalışmaya başlamaktan söz ettiğini hiç duymadım. nişanlılarından biri gelince . Misafir odanızda kalabilirim. durumumuz iyiydi. Evi temiz tutar. Tek başıma evde kalacak yaşa gelinceye kadar. Mormor'un ölene kadar oturmak için Swanny'nin evinde karar kılacağını anlamıştık. genellikle de sinemaya giderdik. saçını tarar. Bugün aynı ev bunun kırk misli etse de 5 000 pound 1954 için çok iyi paraydı. kalacağı yer seçimine başladığı dakikalarda. Hiç ağladığını görmedim. yüzüne o dönemin odası olan ağır makyajı yapar. Eğer fırsat bulsaydı. annem nişanlısıyla çıktığında Swanny benimle oturmaya gelirdi. Kadın dergileri ve hafif romanlar okumak dışında herhangi bir merakı. ama haftada bir kez. Mormor'un babası Kopenhag'da sayısız mülk sahibi olduğundan ve kiracıları ödemeleri geciktirdiğinde. bizi gezmeye götürürlerdi. Ancak daha önce "98"i satışa çıkardı. Uzun cumartesi ya da pazar gezilerine mutlaka katılırdım. Belki de hepimiz. Danca'da bu kelime "küçük" anlamına gelir. adlarımızın önüne lille sıfatını takardı. Morfar'dan çok daha iyi bir tüccar olacağı kesindi. yatağın. Bebek evi hakkında sorular sorduğum gün. harika yemek yapardı. O zamandan beri annemin yalnız olma fırsatından yararlanarak nişanlısıyla yattığını düşünürüm. sevgi ve muhabbet belirtir. Ama her şey satıldı. lille Marie.Kısacası. bazen de pikaba bir plak koyup dans ederlerdi Dans dışında birbirlerine dokunduklarını ya da öpüştüklerini görmedim. Kimse ona kazık atamazdı. Herkesi şaşırtmakta ustaydı. Swanny'nin Mormor'un onu daha çok sevdiğini söylediğini hatırladım. güzel ve iyiydi. Pauline Bonaparte'a ait olduğu sanılan dört direkli yatak Hampstead'e götürdüğü iki parçadan biriydi. kendine bakmakla geçirirdi. Nişanlılarından ikisinin otomobili vardı. oymalı büyük siyah . yine öyle yaptı: Kocam öldü. unutma. Kızlarından birine ya da bana sevgi göstermek istediğinde.Bunun için Ann'a sormak gerekecek. Öyle de görünüyordu. Nişanlısıyla birlikteyken ne yapardı? Bildiğim kadarıyla konuşurlardı. o dönemde hem annem hem de Swanny evli ya da dul bir kadının çalışmasının küçük düşürücü bir davranış olduğunu düşünürlerdi. Bugünkü inanışın tam tersine. Bir ay sonra Swanny ve Torben'in yanına taşındı. bebek evi onun. Annem bu keyifli ve masum yaşamının Mormor'un gelişiyle bozulmasını istemiyordu. birkaç gün içinde de alıcı buldu. Gittiği yerde bebek evine ne olduğunu bilemez. ancak Đngilizce'den çok daha güçlü bir anlam taşır. Bildiğim kadarıyla mutluydu. hep birlikte çıkar. Ben okuldan dönünce hemen elbiselerini değiştirir. onlardan para yerine masa ve iskemle aldığından. O eski bebek evini garajına koyabilirsin." Şimdi sıra annemdeydi. Bu sıfattan en çok Swanny yararlanırdı: "lille Swanny. Alışverişe çıkmaktan ve kuaföre gitmekten zevk alırdı. Parlak mavi gözlerinde o ünlü parıltı yanıp söndü. yapılan teklifleri geri çevirdi. bu hiç de sık rastlanacak şeylerden değildi. Mormor'un evinde çok değerli mobilyalar vardı. belirgin bir ilgi konusu yoktu. yumuşak. Yıllarca haftada iki kez sinemaya gittik. Dengeli. . Yine de geri kalanların üzerindeki yükü hafifletme niyetinde değildi. Zamanının önemli bir bölümünü elbiselerini düzenlemek.

tabiî size her şeyi anlatmadım ki. kendinden memnundu. Bu düşünceye fazla üzülmüşe benzemiyordu. daha da ötesi. Sadece geldiklerini biliyorum. yetmiş beşinci doğum-gününe de az bir süre vardı. değil mi? Ben alıştım. daha önce hiçbirimizin bilmediği bir hikâye anlattı. Swanny'nin çocuğu yoktu. Swanny bize geldiğinde ona eşlik etmedi. hesaplı. Yaşlılık yüzünü sarkıtmamış.masanın ve terzi elinden çıkma eski elbiselerinin dışında Mormor sadece fotoğraf albümlerini. tam tersine kemiklerinin . . Annemle birlikte Swanny'nin evine gittiğimizde. genç kızlığından beri tuttuğu günlüklerini aldı. Her zamanki gibi uyanık. bazen üzerine bile oturuyordu. Mormor sanki onların çocuğuymuş gibi davrandı. çünkü yirmi yıl sonra Mormor öldüğünde. . bunu bilerek yaşamayı öğrendim. Asta ve dizilerinin en çok satanlar listelerinin başında yer almasından. içimizden kimsenin Mormor'un ne yazdığını merak etmediğini. masanın. dedi Swanny. Pek dürüstçe değil. Jutland'lı hizmetçi Karoline. 1950'li yıllarda "nine öyküleri" modası daha başlamamıştı.Hayır. hızla defteri ortadan kaldırırdı. sakladığı tek bir şey vardı.Bunu ilk kez duyuyorum. kendi hayat hikâyesini anlatırken çok az tekrar etmesiydi. içine bir ayrı daire sığdıracak kadar genişti. Evet evet. yatağın. Dancamın iyi olmadığını bildiğinden bana karşı düşünceli davrandı ve Đngilizce konuştu. . Bazı şeyleri sakladım. Tüm yemeklerini onlarla yedi. Öykülerinden bazılarının aile mitolojisine geçmiş olması doğaldır.Kocam benimle çeyizim için evlendi. tutuk bir Đngilizce. özellikle kendi anne ve babası. Bana bakıp o sert tebessümlerinden birini gösterdi. O dönemde Mormor artık çok yaşlı bir kadındı. saatlerce geri gelmezdi. Swanny defterleri evde buldu. akşamlan onlarla oturdu. onlar eğlenirken yanlarında olmaya özen gösterdi. Dickens'ın tüm eserleri ve albümlerin yanında defterler de geldi derken. Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş tüm eserlerini ve o dönemde sayıları kırk dokuza ulaşan. Sokağa genellikle yalnız ya da Harry Amcayla çıkar. kitapların ne kadar güzel ya da ne kadar saçma olduğunu söylemenin moda olmasından sonra. Đlginç olanı. Yaşlı kadınlardan çoğunun gizli tutmaya çalıştığı konuların hemen hepsinde açık sözlüyken. önümüzde geçit yaptılar demek istemiyorum. Bizi hep şaşırtırdı. Mormor'un Swanny'nin yanına taşındığında. Öyle sanıyorum ki. Mormor birkaç yıldan beri Swanny'nin yanındaydı. Yine de sık sık yeni öyküler çıkarmakta ustaydı. ama Mormor burada kızı ve damadıyla birlikte bir aile hayatı yaşadı. Yani. Yazdığı sırada odaya birisi girdiğinde. bir şeyler yazdığının farkına dahi varmadığını şaşkınlıkla karşılıyorum. aynı şekilde üst katta uzun saatler yalnız kalmaktan hoşlanırdı. söylediklerini sık sık tekrarlaması kaçınılmaz oldu. Günlüklerin yayımlanmasından. Morfar'ınkinden kat kat üstün olmasına karşın ağır aksanlı. kendi istediğinde onlarla birlikte oldu. sarhoşluğuna rağmen ahlak değerlerine düşkün amca. Swanny'nin evi büyüktü. hani Morfar'ın kardeşinin boşanmasını kabul etmeyen ve Nyhavn'da bir barda kafasına şişe fırlatan. Ama hiçbir zaman Swanny'yle birlikte sokağa çıkmadı.

. Bir adamın 250 pound için evlenmesi bana pek de inanılır gözükmedi. Kopenhag'a gelip yaşlı Kastrup'un kızıyla evlendiğinde 5 000 kronu olacağını duyunca ilk işi bizim eve gelip lille Asta'ya tatlı bakışlar fırlatmak oldu. Büyük bölümünü uydurduğunu sanıyorum. . ilk kez hamile kaldığı. . çizik çizik bir deriyle kaplı kemiklerdi. Asta'nın öykülerinden bazıları yalanlandı. dedi Mormor. Yüzlerinden.Belki senin için değil. sesinde bana göre bir zafer titreşimiyle: . Bütün bunlar günlüklerde tabiî ki. lille Swanny. Aptal bir kızı kendine âşık etti. yakışıklıydı. Çok önemli bir itiraf değildi.Yaşlı birinin söyleyecek yeni bir şeyi olması güzeldir. Üstelik neredeyse imkânsız şeyler anlatırdı. Örneğin Hansine'nin yemek masasını toplarken "Bizler soylu muyuz. bazıları şaşırtıcı. Şeytanca bir niyeti olmasa geçmişinin büyük bir bölümünü anlatmayacak olabilirdi. Annem çeyizin ne olduğunu sordu. günlüklerin bulunmasından önce ölmüş olmasına üzülürüm. Bazen annemin hiçbir şey bilmediğine. Mormor'un da söylediği gibi: "Yaşlı insanların anlatacak yeni bir şeyleri olması iyidir. her şeyi yapabilirdi. herkes öyle diyordu. Kısa bir süre. Ama onun için çok fazlaydı. haşin kahkahalar attı. Hatırladığı bir şey onu güldürdü. 250 pound kadardı. şimdi de tekrar etmeye başladığı hikâyeyle birlikte değerlendirmek lazım" diye düşündüm. Öykülerden çoğu eğlenceliydi.Çok fazla bir şey değil.Beş bin kron. . yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar. o çok bilindik mavi bakışlarını tek tek hepimizin gözlerine dikti." Dördüncü bölüm . . ne annemin ne de Swanny'nin duyduklarının bir kelimesine bile inanmadıklarını anladım.Normal yoldan doğunca ne kadar şaşırdığımı tahmin edemezsiniz. zengin kocan ve güzel evin yanında değil.Nereden bilebilirdim? Uzun boyluydu. ama gizlemek için kahverengi bir sakal bırakmıştı.üzerindeki etleri eriterek derisini germişti. Çenesi küçüktü. yoksa avam mıyız?" sorusunun 1920'li yılların Punch dergisinden alındığını çok sonraları öğrendim. Yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar. Mormor'un söyledikleri genellikle böyle olurdu. kimileri de korkunç. Mormor'un Mogens'in doğumuna şaşırması da aile mitolojimizde yer alan öykülerden biridir. "Bu öyküyü daha önce anlattığı. Mormor omuzlarını silkti. ancak o dönemde bizim bundan haberimiz bile yoktu. anlattığında da kendini hep savunmada göstermeyi becerdi. senin. bebeğin göbek deliğinden çıkmasını beklediği hikâyeyle. sonunda görünen ortasından derin mavi gözlerin baktığı. Becerikli bir mühendisti. Ibsen romanı gibi bir şey.

Gudrun ve Sigurd Fafnersbane'nin kızıydı. Onu sevip okşadığımda. Svanhild'i de atların ayakları altında ölmeye mahkûm etti. ne fark eder? Sadece Norveçlilere karşı bir sürü aptalca önyargısı ve düşüncesi olduğu için. Holger Amca'nın sık sık . Aslında paranın dışında. bebeğin adını beğenmeyecek. Bunun bir Norveç adı olduğunu söyleyecektir. Bütün bunlar o kadar eski ki. ancak atlar kızın güzel gözlerine baktıkça ayaklarını kaldırmayı reddetti. meme verdiğimde. Đlk olarak. Ne var ki kötü uşak Bikke. Svanhild durumun farkına varınca da Jormunrek'e nişanlısının kendisine sadık kalmadığını söyledi. ama kocamın hiç dönmemesini tercih ederdim. Gudrun ikinci kocası Atle'yi öldürdüğünde boğularak ölmeye çalıştı. evet doğru. daha sonra da güçlü Kral Jormunrek'in hayranlığını kazandı. Norveç adı. Svanhild. Çocuklara havanın kararacağı söylenmişti -bu öğretmenler de her zaman doğru bilgi vermiyorlar. Rusya'da işler daha da karışıyor. kralın yerine oğluyla evlenmesi konusunda razı etmeye çalıştı. Yaşlı ve çirkin anasının adını vermek. yabanî adamları uysallaştıran güzel kızlara bayılırdım. Svanhild kralın sarayında büyüdü. Kimse kimseyi bir başkasının istediği isimle çağırmak durumunda değildir. Berlin'de kolera var. Vi havde fortalt Drengene at det vilde blive mfrkt -Lcererne giver dem ikke altid de rigtige Oplysninger. Oğlanlar. Hansine ve ben kendi başımıza iyiyiz. Daha sonra korkunç intikamlar alındı. Svanhild'i kandırmaya.30 ağustos 1905 Đgaar var der Solformfrkelse. ama dalgalar onu Kral Jonakr'ın hüküm sürdüğü ülkeye sürükledi. o olmadığı zaman daha da iyiyiz. Küçük bir kızken Volsunga Saga'yı okuduğumdan beri bu ismi sevdim. Jormunrek oğlunu astı. Oğlu Randver'i göndererek Svanhild'in kendisiyle evlenmesini istedi. Gençken romantik biriydim.saa de var meget skuffede over at det var bare Tusmfrke og at det ikke varede lœnge. Kızı Vibeke ya da Dagmar olarak vaftiz ettirmeye zorlasa da ben ona hep Swanhild diyeceğim. bebek. Bikke kızın gözlerini bağladığında artık hiçbir güç atları durduramadı. Para gönderdiğinden beri kocamdan haber alamadım. Dün güneş tutuldu. kıza Vibeke adı takmak isteyeceğinden eminim. şimdi de Yahudilere karşı ayaklanmalar başlamış. Gudrun kralla evlendi. Swanhild diyeceğim.hava biraz gölgelenip tutulma da kısa sürünce düş kırıklığına uğradılar. Önemli değil. efsanenin bir yerinde de ortaya Wotan çıktı. kız kabul etti ve kralın ülkesine gitmek üzere kralın gemisine bindi. parayı da Swanhild'in doğumundan önce göndermişti. yakında paraya ihtiyacımız olacak.

Hep doğru zamanda. onlar hakkında bir şeyler okumaya da niyetim yok. çünkü bir ay önce eczanede tarttırdığımızdan çok daha fazla görünüyor. Onunla gurur duyuyorum. yüreğimden geçenleri bilse beni öldürebilir. pound ve onsla tartıyorlar. evlenip ayaklarının altından çekildiğimde rahatlayıp içlerini çeken yaşlı insanlar. Okuldaki arkadaşlarımın hepsini kaybettim. kalın kafalı dedikoducu hizmetçiler ya da nerede olduğu bilinmeyen kocalar da yok. Her şeyi. arkadaşlık etmeye zaman bulamaz. Hansine'ye de bu evde o insanlardan ve duruşmadan söz etmemesini söyledim. sesini çıkarmadı. Hansine bütün hikâyeyi büyülenmiş gibi izliyor. Aslında. Bu son kelimeyi yazdığımda." 1 eylül 1905 Bu sabah Hansine ile birlikte Swanhild'i mutfak terazisinde tarttık. Biraz sonra onu Mogens'e bir şeyler okuması için yalvarırken yakaladım. Buna sevgi denemez. sanırım benden korktu. Geliyorum! 15 ekim 1905 Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamın duruşması başladı. beni öldürmek isteyen bir el olduğunu düşündüğüm o ilk gece sona erdi. iki ons bana değişik geliyor.tekrarlamaktan hoşlandığı cümlesiyle. Sadece yirmi beş yaşındayım ve dürüstçe hiç kimseyi sevmediğimi söyleyebilirdim. Babama ve Frederikke Teyze'ye gelince. kendim olabildiğim. Bu ülkeye gelmeden önce konuştuğum bir kadın bana en iyi dostunun kocası olduğunu söylemişti. memelerim süt dolup da beni rahatsız etmeye başladığında ağlıyor. bir 500 kron daha. onlar da evlendi. Hackney and Kingsland Gazette'de yazanları okumam için yalvardı. onlar. Gazeteyi okumasını yasakladım. Swanhild üst katta ağlamaya başladı. "eski çağların sisleri arasında kaybolmuş. bu da beni biraz korkuttu. Bu benim yaptığım bir şey değil. canımı sıkıyorlar. kocamı sevdiğimi sanıyordum ama bu sevgi beş dakika bile sürmedi. O kadar öfkeliydim ki. Onu seviyorum. Rasmus'un sağlıkta olduğunu biliyorum. hem Đngilizce hem de Danca okuyabiliyor. yine de iyi olmalı. ama tabiî ki okumayacağım. Böyle bir duygusuzluk bana doğru değil gibi görünüyor. Evet. parlak bir çocuk olacağından eminim. bu dünyada hiç kimseyi sevmediğimi söylerdim. ama yapabileceğim bir şey yok. canımı çok acıttığı. Oğlanlar sokakta kaybolur ya da hastalanırsa endişeleniyorum. Rasmus hakkımdaki her şeyi. Bunu gerçekten yazmak istiyorum.yok. Her neyse. O insanları tanımadım. olan bir şey. Dokuz pound. Orada gürültücü okul çocukları ya da ağlayan bebekler -Swanny'den yakındığımı sanmayın. burada kiloyla değil. o benim hayatımdaki en güzel şey. ama onlarla birlikte olmaya can atmıyorum. çünkü bundan bir kaç hafta önce kesinlikle dürüst olmamı isteyip sorsalardı. Terazi bu evin sahibine ait. hiçbir anlam da ifade etmiyor. Çünkü orası benim özgür olduğum. Kadınlar evlenince. Gerçekte sevgi. Sorarım size! Sonunda hiç kimseyi sevmediğim sonucuna vardım. Yine para gönderdi. istediğimi yaptığım. artık . Evlendiğim gün. istediğimi düşünüp rol oynamadığım tek yer.

uzun geceliklerini işliyorum. sol elimi de hafifçe göğsünün üzerinde tutuyordum. Çok dindar (Đngilizceme gülmekten hiç vazgeçmedi) ve St. Her neyse. Kucağımda Swanny olduğundan yüzüme şaşkınlıkla baktı. ama çocuklarımı da düşünmem gerek. değiştirirdim. "Bütün bunlara inanmıyorum. Parayı elime alır almaz Matthew Rose'un dükkânına gittim. Mrs. Sağ elim bebeğin başının altındaydı. beni şaşırtıyorsunuz. dedi. parmağınızdaki yüzük annenizin mi? Danimarka'da nikâh yüzüğümüzü sağ elimize takarız. onu sormaktan hiç vazgeçmedi. parmağımda yukarı aşağı kayşa da yüzüğü sol elime taktım. bu yüzden vaftiz ettirmeyeceğimi söyledim.Sizler tanrının sevgi dolu bir baba olduğunu söylersiniz. Mrs. açgözlü bir meraklıya benziyordu. Yüzük sol parmak için çok bol. insanların saygıdeğer olmadığımı sanmalarının çocuklarıma bir yararı olmaz. Bir kere çok tombul. . dedim. Swanny'ye elbise dikebilmek için gerekli malzemeyi aradım. dedi. Parmağınızda nikâh yüzüğü göremiyorum. dedim soğuk bir sesle. sonra ısrarla elime bakmaya başladı. Hiçbir zaman tanrıya inanmadığımı (görüyorsunuz. Noel için semiz bir kaz ve kransekage yapacağız. Adımı telaffuz ediş biçiminden nefret ediyorum. etmesini de beklemiyordum zaten. Dikiş diktiğim için günlerdir bu deftere yazmadım. Philip'teki papazlarla arası çok iyi. sanırım buna alışmam gerekecek. . oysa kötü bir baba bile kızının bebeklerini öldürmez. Öyle sanıyorum ki buraya sadece gerçekten bir kocam olup olmadığını görmeye geliyor. Gözlerini kaldırdı. Westerby. 'Tanrı'ya inanmıyorum" dedim. ama burda herkes böyle söylüyor. istediğini verdim. O kadar düz ki. En kötüsü de elbisesi paket kâğıdı gibi. . kahverengi ve buruşuk. dedi. Önce Swanny'nin ne zaman vaftiz edileceğini öğrenmek istedi.Sizin yerinizde olsam. . kirayı ödeyip istediğimiz kadar güzel yemekler yiyebiliriz. Elimi öpecek bir erkek tanıdığım da yok ya. Eğer insanların arkanızdan konuşmalarını istemiyorsanız. Đnsanın sağ eli soldan hep biraz daha büyük oluyor. içinden kahkahalarla gülmek gelir." Olamaz. Bugün öğleden sonra Mrs. gerçekten şaşırtıyorsunuz. Konu sadece ben olsam aldırmazdım. hepsi de papazların ve rahiplerin uydurması. giydiği korse belinden üstünü yukarıya. Şaşırmıştan çok. Sonra elimi Swanny'nin yumuşak saçlarının altından çektim ve elimi sanki bir erkeğe öptürmek istermiş gibi ileri götürdüm. Yenilgiyi kabul etmedi.Sağ elinizde. Gibbons'ın elime bakmaya başladığını gördüm. küçük "t" ile yazıyorum). belinden aşağısını da öylesine aşağı itiyor ki.güvendeyiz. kalın bir iple ortasından çok sıkılmış bir pakete benziyor. Gibbons ziyaretime geldi.

Yine de sis bana bezelye çorbasını hatırlattı. Bir rüya görmek istemiyorsan. Kömür yakılmaya başlandı. Hansine'yi çarşıya gönderip malzeme aldırdım. Peki ama. insanların onu bezelye çorbası diye adlandırmaları hiç de şaşırtıcı değil. Gibbons'tan çok daha meraklı. akşam yemeğinde hepimiz bezelye çorbası içtik. onunla aynı fikirdeyim. benim de uysal bir kuzu gibi söyleneni yaptığımı gördüm. 14-15 yaşındakilere deniz askeri olmayı öğretmek bana göre doğru değil. uykuya yatmadan önce o konuyu çok fazla düşünmenin işe yaradığını öğrendim. ama tersinin doğru olduğunu gördüm. ama çocukları denizde savaş için eğitmek. Thorvaldsen'ler Oluf adına bir anma töreni düzenlemiş. oranın adının Hyde Park olduğunu öğrenince şaşkınlıktan ağzım açık kaldı! Yabancıların yanında Hootha demediğim için şanslıyım. on beş yaşında bir çocuğun kaybı dayanılmaz bir şey. Gökyüzü dün çok soluk bir maviydi. ama ağlamaktan yastığım ıslandı. Mrs. Swanny hâlâ anne sütü alıyor. dedim. bir yere saklanıp bana gösterilmediğini. Danimarkalı olduğumuza göre. rüyamda Rasmus'un geri dönüp hep birlikte Avustralya'ya gideceğimizi söylediğini. çok daha yersiz sorularla dolu yeni bir ziyaret. ama sis bu sabah geri döndü. bir fotoğraf bile gönderilmediğini düşündüm. hani Đsveç'te oturduğumuz sırada domuz kemiği ve sarı bezelyeden yaptığımız. Georg Stage'dekilerin çoğunun cesedi bulunamadı. nasıl oluyor da Đngiliz adına sahibiz? Đngilizce değil. 23 ekim 1905 Sonbahar gelince. ama akşam olduğunda oturma odamdaki şöminedeki kızıl korları çok . Buraya geldiğim günlerde kendime Hootha Park'a gitmek istediğimi söylerdim. on altı yaşındaki kızları ev kadını olmak için eğitmekten de kötü. geriye bir ceset bile kalmadığında neler hissedeceğimi düşünemiyorum. ama kayınları çok özledim. 25 ekim 1905 Dün Frederikke Teyze'den mektup geldi. Denizde cesedini bulamadılar. Beş parmaklı altın sarısı yaprakları olan. kim okuyacak ki? Her şey Danca. Bu. Aslında böyle yaparak düşündüğüm şeyin rüyama gireceğine inanırdım. dikenli elmaya benzer meyve taşıyan ağaçlara bayılıyorum. ertesi gün kaybettiğinde. Swanny'nin yanımdan kaçırıldığını. Vest-er-bew diye okunuyor. Đngiltere'ye geleli beri tek bir kayın ağacı görmedim. Böyle bir durumda. Çok az kişi benim gibi düşünüyordur. buradakiler için de Danca'nın Hoisan'dan farkı yok. Đşe yaradı. Bana inanmadığını belirtmek için küçük bir kahkaha attı. hiç olmayacak. Bu kadar çok kömür ateşinden çıkacak dumanın sisi daha da artıracağı doğru. bir gün çocuğun olduğunu düşünüp. Anlaşılan rüyaların gerçekle fazla bir ilgisi yok. Böyle bir şey olamaz.Yazdıklarımı okuyunca. iki aydan beri ilk defa. Hepimiz değil tam. burada bulunmaması gereken bir satır gördüm. Burada sis çok yoğun ve sarı. yapraklar renk değiştirmeye başladı. Aynı harflerin bu kadar değişik biçimde söylenebilmesi gülünç.

Mrs. ama hemen oturma odasındaki ateşin ne güzel yandığından. Đşte. Knud'un denizci elbisesini yamıyordum." Cevap vermedi. "Gizlilik şimdi başlamak" diye düşünüyorum. değil mi? Swanny şallara sarılmış kucağımda yatıyor. Knud" dedim. gözlerini bile çevirmedi. . Hansine kapıyı açmaya gitti. en güzel ve en çok sevdiğim faaliyeti gizlemem gerektiğini düşündükçe keyifleniyorum.seviyorum. dedi. Ben Ken demedikçe Knud benimle konuşmuyor. günlük yazmıyordum. Hiç olmazsa adama bir öpücük verebilirdin. ama buna inandıklarını sanmıyorum. kapıyı kilitledim. Başka bir erkek öteki kadınların tutkusu.ön kapı iki kere vuruldu. Bana inanmayacaktır. meyve kadar pürüzsüz ve serin. birazdan tiz çığlığını duydum. inansa da kurtların yanında kutup ayılarının da gelip gelmediğini soracaktır. bu kitaplardan okudukları bir şey. Ona Ken demedikçe cevap vermiyor. meyve kadar diri. Pantolon cepleri sigara kartonu dolu. ondan beri kavgalı gibiyiz. her ikisi de büyük bir tutkuyla sigara kartonu topluyor. dedim. bir gece böyle geliyor işte. üşümeme rağmen vücudumun sıcaklığı onu ısıtıyor. "Şuraya bak. odanın taze ekmek kadar sıcak olduğundan başlayacaktır. Sonunda. Bunu düşünürken -bir de tabiî Rasmus'un oğullarının sigara kartonu koleksiyonuna yapacağı katkıyı. Bana cevap vermezsen. Diğer kadınların yasak bir ilişkiyi sakladıkları gibi. tok ve derin uykuda. oturma odasının kapısı yıkılırcasına açıldı ve içeriye kocam girdi. Hava daha soğumadı. Hepimiz aynı olamayız. 2 kasım 1905 Bu satırları üst katta. geldim. Clegg tarafından yıkanmak için çamaşır teknesine atıldığını bir düşün. Benim gizli ilişkim sadece bir defterle! Başka bir kadının birlikte olduğu adamdan kocasının haberdar olmamasını istediği gibi. Pırıl pırıl. bir gece ipe serdiğim çamaşırlarımı yediler. ömrün boyu unutamayacağın bir tokat yiyeceksin" dedim. benim tutkumsa bu defter. aynı zamanda hem sert hem de yumuşak. Đnsanlar bebek yanağının gül yaprağına benzediğini söylerler. ben de kocamın defterim hakkında mümkün olduğu kadar az şey bilmesini istiyorum. Ayağa kalktığımda elimdeki dikiş yere düştü.Beni gördüğüne fazla memnun olmamış gibisin. ellerimde eldiven. bense böyle bir ad kullanmayı kesinlikle reddediyorum. Hava çok soğuk. Ne kadar zarif bir teşrifatçı olurdu! Her neyse. Gibbons ne yapardı acaba? Açlıktan ulurlardı. oğlanların odasında yazıyorum. Dün akşam oturma odasındaydım. tertemiz. Hansine'den şömineyi yakmasını isteyebilirim. Stockholm'deki kadar soğuk değil. . Bebek yanağı erik gibi. Yukarıdan aşağı süzdü. Ne herhangi bir haber ne haftalardır bir satır. Çok kar yağdığı gecelerde kurtların dağlardan indiğini söylesem. Saçları nikâh yüzüğümün altını gibi. "bütün bunların pazartesi günü Mrs. Aslında biliyorum. Baba disiplinine ihtiyacı var. ayaklarımda da Frederikke Teyze'nin neredeyse yüz yıl önce benim için yaptığı ısıtıcı var.

Đçimdeki küçük ürpermeyi unutmuştum. Asıl istediği Amerikan malı olan birine. Kaldı ki at arabalarının çarpmaması için köşeye de bir de gaz lambası yerleştirmişti. dedim. Öyle aptalım ki. dedi ve. o yüzden her şeyi gördüm. Kürk manto özlemim de hiç bitmeyecek. babasına koyu mavi kusursuz gözleriyle baktı.Sen ve ben hariç. toparlanıp hep birlikte Amerika'ya. her şeyin Đngiliz olanını sever. Ne sevimli! Uyuyordu.Bana sormadan karar verdiğin için teşekkür ederim. "yolun kenarında bile gidemezsin".. yüzünde bana karşı hiç göstermediği bir hayranlık vardı. Evin tam önünde sokak lambası var. değil mi? Dışarısı buz gibiydi. beni öptü. . . Motorlu bir araba. bu arada "oleo lokomotif".Bütün Danimarkalılar açık renklidir. bu açık renk saçları da kimden almış? diye ekledi. Hammel. bir sürü başka isimden de bahsetti. . Oldsmobile mi ne. üç beygirlik otomobillerin ülkesine gideceğimizi söylemesini bekledim. . paltosunu bile çıkarmadan motor gibi anlatmaya başladı. Ön kapıyı ardına kadar açtı. hiç kürküm olmayacağını bilsem de. dedi. Sanırım görsem iyi olacak. . Bunu neredeyse unutmuştum. Amerika'da öyle diyorlarmış. ona sahip olmak. daha çok açlık gibi bir şey ama nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. içeri girdiğimizi duyup uyandı. O durumda başka ne yapabilirdim ki? Gerçekten de yakışıklı. söyledikleri o kadar saçma ki. . anlatmak istediği ciddi bir şey yoktu. Bir şey söylemek istediğini ya da "şaka" yaptığı zamanı iyi bilirim. Bu aşk değil. Bütün bu saçmalıkları. dedi tuhaf tuhaf gülerek. Dürüstçe söylüyorum. dedi. O sırada şaka yapıyordu.Gel de bak. bir an için bize hediye getirdiğini. "motor" ve "dlamote" falan dedi. Geçen yıl beş bin tane yapmışlar. parmağıyla sokağı gösterdi. "Otomobil" dedi. dedi. DurBiraderler ve James Ward Packard adında bir adam hakkındaki gereksiz laf kalabalığını sonuna kadar dinledikten sonra kızını görmek isteyip istemediğini sordum. -Adım Swanhild koydum. Onunla beraber hole çıktık. hiçbir zaman da öğrenmeyeceğim. neler getirdim. dedi. dedim ismi Đngilizce telaffuz etmeye çalışarak. güldüm. Harika bir şey. "Beş bin araba" dedim. Mogens ve Knud için oyuncak aldığını düşündüm. Danimarka malı. içeri girdim.. Bir süre eski aynı nakarata dönmesini. görünürde hiçbir şey yoktu. o an bana bir kürk getirdiğini düşündüm.Çok güzel. Tekerleklerinde bisiklet gibi çubuklar olan büyük bir araba.Başımı kaldırdım. ben de onu.

ona ihanet etmeyeceğimi. hayat bu. zavallı Mor'un adı bile söylenmiyor. Biz kadınların erkekler gibi cesur. Burada kısaca "Ateş Günü" de diyorlar. Çocuğu olacağı için biraz sevindiğini ya da biraz üzüldüğünü söyleyen bir kadına rastlamadım. ama ne yapalım. genellikle de felaket. bunu yapabilirim. Beşinci bölüm . sonra dakikadan dakikaya beklemenin. gariptir. kendi kendime sadece gerçekleri yazma sözü verdim. duygularım ve inandıklarım konusunda dürüst olabilirim. büyük bir bebek yapıp yakıyorlar. ateş yaktık ama bir Guy Fawkes'umuz olmadı. Düşündüğümü en iyi belirten kelime bu. Gelecek yıl onlara bir Guy Fawkes yapmaya söz verdim. Yarın Rasmus'un doğum günü. 6 kasım 1905 Bu günlüğü yazmaya başladığımda. Ama kızın bize benzemediği konusunda başka bir şey söylemedi. ama yanlış alarmmış. Bu sadece benim için değil. kocalarımıza sadık olmakta. Dün Guy Fawkes Günü'ydü. bunun ortası yok. saf. umudu kırılmanın. bunu duyduğumda. herkes için imkânsız. Norveç kralı seçildi. her zamanki gibi münakaşa ettik. Bir kocaya seni hamile bırakmadığı için hediye almak da ilginç. Rasmus oğlanlara havaî fişekler getirdi. para kazanması gerekmez. Rasmus onlar için her şey.Fikrini sorabilmem için burada olması gerektiğini söyledim. cesur ve güçlü olup para kazanmamızın da bir önemi yoktur. Niye asmıyorlar ki? Galiba yakmak daha heyecan verici. "Đnsanın sevgi dolu. daha iyi olurdu" diye düşünüyorum. Bizim onurumuz burada. Sadece biraz gecikti. Şimdi bunun imkânsız oluğunu anlıyorum. ama şimdi her şeyin düzelmesi nedeniyle ona bir armağan alacağım. Rasmus'un yanından ayrılmıyorlar. Đngilizler her şeyi başkalarından değişik yapmaya meraklıdır. iyi bir kocası olsa. bir ay daha olmasına rağmen. Saint Nicholas Yortusu'nu kutladıklarını sandım. sigara kartonları. güçlü olması. Hurraa! Danimarka Prensi Karl.duyduğumda hiç şaşırmadım. Lekesiz olmamız gerekir. Đki gün boyunca hamile olduğumu sandım. ya sevinç ya da felaket. Hayır. Şimdi. böyle bir şeyi bir kadının işleyebileceği en büyük suç olarak gördüğümü bilir. bazıları için de en güzeli olabilir. Saatten saate. Sanırım kadının hissettikleri içinde buna benzer başka bir şey daha yok. lekesiz. Benim onu tanıdığım kadar o da beni tanır. sonunda da kendini keyifsiz hissedip rahatlamanın ne olduğunu hiçbir erkek anlayamaz. otomobili nedeniyle ona âşıklar. şükürler olsun. Başlangıçta unutmuş görünmeyi düşündüm. Bir çocuğu olacağını bilmek bazı kadınlar için dünyada olabileceklerin en kötüsü. duygularım konusunda dürüst davranmak. Tek yapabileceğim. umutlanmanın. 5 kasımın Đngiltere kralını havaya uçurmak isteyip de asılan biriyle ilgili olduğunu -papazdan. inanılmaz bir sevinç ya da büyük bir darbe.

Quito'ya mı yoksa Asun-Clon mu.Mormor'un en sevdiği öykülerden biri de Swanny'nin flörtüydü. Swanny kusursuz bir Danimarkalıydı. Torben'e bir gün gibi gelmiş. Güneşte kaldığında kızarmaz. Danca'yı ana dilleri gibi akıcı konuşmalarına rağmen ne Swanny ne de annem yetişkin oluncaya dek Danimarka'ya gitmemişti. görkemli yaşadıkları ve para harcayabildikleri Padanaram dönemiydi. O dönem. çilli olmak ve güneşten kızarmak eğilimindeydiler. Torben de konuklardan biriydi. Annem hemen hemen aynı vücut yapısına sahip olmalarına karşın..Ama kızım Swanhild'i hiç unutmadı. Mormor kızını biraz açılması için Kopenhag'a. Torben duygularını göstermemeye alışmıştı. annesinden çok daha güzeldi. onun gibi kısa ve tıknaz olmasına karşın yakışıklıydı. her neresiyse oraya gelmesini istedi. Dorte adlı bir kızın düğününde nedime. Torben Rjaer tıpkı şarkıda olduğu gibi. Ken eski fotoğraflardaki amcalarından birine benzer. Mormor'un anlattıkları karşısında tepkisiz kaldı. . Yıllarca ona o birbirinden güzel aşk mektuplarını yazdı. ağırbaşlı Swanny'nin yanında çocuk gibi dururdu. Ken Dayı ve Mormor da birbirlerine benzemiyordu. Genç bir diplomattı.. Gözleri koyu deniz mavisiydi. kedi yeşilinden açık maviye varan gözleri vardı. kızlarının her ikisi de. Mormor bu hikâyeyi çevresinde dinlemeye hazır herkese anlatmaya bayılırdı. onun deyimiyle "iyi evlilikler" yapmış olsa da babam genç yaşta ölerek annemin evliliğinin tadını kaçırmıştı. yirmi iki yaşındaki mavi gözlü bu genç Ecuador ya da her neresiyse yalnız gitmek zorunda kalmıştı. Hepsinden. kendisiyle birlikte Güney Amerika'ya. Hepsinin kızıl ya da koyu kahverengi saçları. aradan on sene geçmişti. bu romansa inanmakta güçlük çekerdi. Annem altı yaş daha küçük olmasına rağmen. Đki gün sonra evlenme teklif etti. Buraya tayin olduğunda evlendiler. On dokuz yaşındaki Swanny en sevdiği ağabeyinin Birinci Dünya Savaşı'nda ölmesinin etkisinden kurtulamamıştı. derdi Mormor. Özellikle sözünü . Güney Amerika'da ikinci kâtiplik yaptığı büyükelçilikten izinli dönmüştü. Düşünün bir kere. Swanny. Kimse böyle mektupları annesine göstermez. Yıllar önce. Kendi öykülerini Swanny ve artık Danimarka Büyükelçiliği'nin kır saçlı soylu görünüşlü ataşesi olan Torben'e bile anlattığı oldu. Romans dediği bu ilişkiden büyük bir gururla söz ederdi. mektupları görmesem de güzel olduklarını biliyorum. Zaten Swanny. kahverengiye dönerdi. kalabalık odanın öte ucunda bir yabancı gördü. Aralarında hiçbir benzerlik yoktu. Her ikisi de o kadar kibar. o kadar sakin. Ya da belki tipik kuzeyli demem daha doğru olur. Frederikke Teyze'nin oğlu ve gelini Holbech'lerin yanına göndermişti. Ne romans! Swanny ve Torben'i görenler. çünkü evlenme teklifi karşısında şaşkına düşen Swanny bunu ciddiye bile almamıştı. üstelik Güney Amerika'ya gitmek aklının ucundan bile geçmiyordu. Ama Swanny. ondan çok daha uzundu. o kadar iyi giyimli ve o kadar orta yaşlıydı ki. Morfar'dan bile daha uzun ve göz kamaştırıcı bir sarışındı. Anlaşılan Swanny'yi görür görmez âşık olmuştu. oğluysa babasını andırıyordu.

. daha terbiyeli. hemen yolun üzerindeki üniversitede okuyordum. Davetliler arasındaki Danimarkalılarla Danca konuşurdu. Vurgularını anlattığı . Ufacıktı. Artık saçından biraz daha az beyaz olan yüzünde pudra dışında makyaj yoktu. her ikisi de doğru. O insanlardan bazıları partilere orada Swanny'nin annesini göreceklerini bilerek gelirlerdi. "Eğer akıllı olsalar. odasında kalmasını ya da hiç olmazsa erken ayrılmasını istediklerini. bence grubu yöneten de oydu. Willow Caddesi'nde tanıştıktan. Muazzam bir enerjisi vardı. bunu onu incitmeden nasıl söyleyeceklerini bilemediklerini anlatmıştı. hoşlandığım biri de vardı Daha sonraları o da benden hoşlanmaya başladı. Eğer bilmiş olsalardı. Swanny ve Torben bir sürü davet verirdi. Zaman zaman davetlere o günlerdeki nişanlısıyla katılan annem bir keresinde bana Swanny ve Torben'in partilerine Mormor'un katılmamasını tercih edeceklerini.Neden? Ayakta durup benimle konuşmaktan yoruldunuz mu? derdi onu daha yeni tanıyan genç adama. vücudu yaşlandıkça çekmişti. hiç yorgunluk belirtisi göstermedi. genellikle de mika ve altına monte edilmiş mavi bir kelebek kanadını takarak çevrecilerin kaşlarını çatmalarına neden olurdu. eğer istersem onu belli bir koltukta oturur gördüğüm sahneleri de gözümün önüne getiriyorum. daha dikkatli olur. buna rağmen altın yerine gümüş saçlı. Bu davetleri diplomat olduğu için mi vermek zorundaydı. 1960'ların Hampstead'inde Swanny ellilerinin sonundaydı. Onu en ilginç kılan şeylerden biri de hiç oturmamasıydı. Yeterince akıllı ve zekiydi. Sanırım başı olduğu gibi kalmış. Neden seksenindeki hanımefendilerden beklendiği gibi yorulmazdı? Neden akşam dokuz olduğunda uyuması gerektiğini hiç söylemedi? Hiç yorgunluktan bahsetmedi. O partilere ya da bazılarına giderdim.ettiğim o günlerde. çok sonraları hikâyelerden büyük bir bölümünü günlüklerde okuduklarını düşünürüm. vücudu büyük kafasına küçük geliyordu. Onlardan biri bana Dancasının da tıpkı Đngilizcesi gibi çok ağır ve çok aksanlı olduğunu söylemişti. broş ve gözlerin uyumu ona yakışmaktan çok karşısındakini rahatsız eder gibiydi. O zamandan beri o insanların da geriye baktıklarını. bütün o öyküleri anlatan kadının Asta'daki Asta Westerby olduğunu sonradan anladıklarını. O partilerde bütün gece boyunca ayakta durduğu kesin. Đnsanlar ona bir iskemle getirmemeyi öğrenmişlerdi. ama bu bambaşka bir öyküdür. bir yıldız olarak görürlerdi" diye düşünüyorum. Sanırım. çünkü Mormor'un korunmasız ya da duygusal olduğunu hiç görmedim. Elbiseleri sanki parfüme batırılmış gibi Coty'nin L'Aimant'ı kokardı. Tabiî hayatı boyunca oturduğu olmuştur. yoksa parti vermeyi sever miydi. onu farklı biri. daha saygılı davranırlar mıydı? Belki de hayır. Broş aynı maviden olan gözlerinin rengini ortaya çıkarırdı da. Mormor'un ihmal edilebileceğini hiç sanmıyorum. Her zaman en heyecanlı grubun içindeydi. O ünlü broşlarından birini. Willow Caddesi'nin en şaşaalı döneminde. Mormor o partilere bayılırdı. "Onu incitmeme"yi ben "onu öfkelendirmemek" olarak aldım. Swanny'nin annesi de eğlenceliydi. üstelik Torben'in yardımcılarından olup içki dağıtımında ve konuşulacak konu bulmada imdadıma yetişen. Ne de olsa köşelerinde oturup yakalayabildikleri herkese hastalıklarından bahseden sarsak ve geveze büyükannelerden değildi. eski bir sikkenin üzerindeki imparatoriçe kabartması gibiydi ya da Wagner'in ilahelerini andırırdı. ki öyleydiler. ama bende bıraktığı görüntü hep ayakta ya da Madam Recamier gibi boylu boyunca uzanırkendi. doğrusu hâlâ bilmiyorum. bence onun buna ihtiyacı yoktu.

Mormor'a göre. sonunda kocasıyla birlikte evlat edinmeye karar verdiler. Yine de Sigrid onu bağışladı. oğlanı evde tuttu. Burada küçümseyici bir tavırla "metresi" diye ekledi. Kadının mutlu bir evliliği vardı ama çocuğu olmuyordu. O dönemde bunu yapmak oldukça kolaydı. Daha sonra yıkıcı bir bakışla ekledi: Zaten kolay sevmem. ama umutsuz karmaşaları başsız sonsuz dramlarıyla ıslak bir mürekkepbalığına benzeyen gerçeğin onu tatmin etmediğine inanıyorum. 1880'li yıllarda Amerika'ya göçen uzak bir akrabası. 1929'daki ekonomik krizden sonra başka bir kuzeni. . Ahlak tartışması hemen alevlendi. Bu kelime Mormor için ihtişam ve günah çağrıştıran bir sözcüktü.öykülere uydururdu. canlılık ve güçtü. Bu hikâye daha sonra olacakları değerlendirmek bakımından önemlidir. Kesinlikle emin değilim. odanın en uzak köşesindekilerin gözlerinde gezdirdi: Bütün bu sevgi muhabbeti boş. Öykülerinden çoğu şiddetli bir ölüm içerirdi. Mormor'un kardeşi yoktu. dedi bir kadın. Kim olduğunu. (Mormor hikâyenin burasında bir ara vererek Andersen'den ne kadar nefret ettiğini. evlat edindiler. Gözlerini insanların yüzlerinde. Hikâyelerinden çoğunu daha sonra günlüklerinden okumuş olsam da. o hikâyelerden ne kadarının gerçek. insanlar Sigrid ve kocasının yerinde olsalar neler yapacaklarını anlattılar. Onun sevdiği dramaydı.Ben yapmazdım! Düşüncesi bile korkunç! O çocuk doğruca geldiği yere gönderilmeliydi. En sevdiği cümlelerden biriydi. şakağına tabancasını dayayıp intihar etmiş. Odense'ye yaptığı iş seyahatlerinden birinde tanıdığı başka bir kadından olmuştu. Duygusallık ve iyilik. bir gelişme ve bir de son kattı. . daha sonra kocası ona gerçeği açıkladı. Şimdilerde koca bir adam olmuştur.Ben sevmezdim. Willow Caddesi'ndeki partilerden birinde. Söylemem gereken. Mormor sözün burasında parlak mavi gözünü dinleyicilerin arasındaki erkeklerden birine dikti: . Mormor'a göre çocuk o sırada bir yaşındaydı. evlat edinmek istediğiniz çocuğu seçer ve götürürdünüz. onu eve götürdü. nasıl doğduğunu bilmek. ne kadarının abartılı ya da uydurma olduğunu bilmediğimdi Daha önce de belirttiğim gibi Mormor gerçek bir romancıydı sadece romanlarını altmış yıllık bir dönemi kapsayan günlüklere yazmıştı. hiç değilse benim kulağıma öyle geliyordu. Chicago'da karısı ve çocuklarıyla yaşadığı North . buna rağmen onun hâlâ "dünyanın en büyük çocuk kitapları yazarı" olduğunu kabul ettiğini anlatır.) Yetimhane yöneticileri uysal Sigrid'i belirli bir çocuğa götürdü. dedi Mormor. Mormor gerçeğe bir başlangıç. Mormor'la gerçek hep heyecan verici oldu. ardında dul bir kadın ile dört çocuğunu bırakmıştı. Çocuk kendi oğluydu. 1920lerde Kopenhag'da katıldıkları büyük bir ziyafetteki boşanmamış tek çift olduklarını da daha önce bir kez anlatmıştı. sokakta işeyen o kızın hikâyesini okumadan önce sadece bir kere dinlemiştim. anlattığım Sigrid'in bir kardeşi. Her şeyi ayarlamış. Sigrid'in kocası onu Mormor'un annesinin hayranlık duyduğu Hans Andersen'in doğduğu Fyn Adası'ndaki Odense Yetimhanesi'ne götürdü.Kuzinim oğlanı görür görmez âşık oldu. sevgiyi öldürür. sevgilisine yanlışlıkla zehirli mantar yedirip öldüren kuzininden ve Odense'deki yetimhaneye giderek evlat edinmek üzere kimsesiz çocuk arayan bir akrabasından söz etmişti. Evlat edinme öyküsünün de varlıklı bir kuzininin başından geçmiş olması gerekir. . Karoline'nin. gerçekte Mormor'un kendini pek seyrek tekrarladığını söylemem gerekir. derdi. küçük çocuğun güzelliği ve cana yakınlığı hemen Sigrid'i etkiledi. yumuşaklık ve acıma.Belki de çocuğu sevebilirdim. bütün bunlar boştu.

hâlâ kendi dişleri ve saçı vardı. hatta bilebildiğim kadarıyla Ken Dayı için de. Mormor'la ilgili her şey gibi Harry Duke de şaşırtıcı biriydi. annem. aile üyelerim gibi onu da kabul ettim. Swanny'nin evindeyken bana yirmi üç yaşından bu yana ağlamadığını. Swanny bana Torben'le birlikte Hansine ve kocası Samuel Cropper'i Mormor ve Morfar'ın 1947'de kutlanan altın evlilik yıldönümü partisine davet etmek istediklerini. Victoria Nişanı sahibi olmasıydı. onlardan duyduklarını günlüğüne yazardı. Mormor bir züppeydi. Onunla karşılaştırıldığında. Harry Duke zarif. "sadece bakmak için" dükkânlara girip çıkardı. o da Harry Duke idi.sonra da Swanny ve annem ona "Mor'un erkek arkadaşı adını taktılar. Her ikisi de yemekten ve içmekten hoşlanırdı. o gün. köpek yarışlarına gitmekten hoşlanırdı. hatta telefonda bile konuşmadığı haftalar olurdu. Leyton Orient'in sahasında oynadığı maçları kaçırmaz. Mormor gündüzleri Hampstead ve Heath'de dolaşırdı. Mormor'a adeta tapardı. Harry Amca. sadece benim için değil. onu son gördüğümde yani Morfar'ın cenazesinde. anlaşılan Mormor'un Hansine'nin kızıyla hiçbir teması yoktu. Swanny. Evi Leyton'daydı. Annem Mormor'un hiç kadın arkadaşı olmadığını. demiş Mormor. Mormor da onların karılarını tanırdı. basitlikten çok komik ve espriliydi. insanlarla dostluk kurmazdı. Hansine yaklaşık yedi yıl sonra öldüğünde Mormor'un neredeyse mutlu olduğunu söylerdi. kendisinin de adıyla hitap ettiği tek bir kişi vardı. Morfar'ın uzun yıllar önceki Chelsea günlerinden iş arkadaşları vardı. yemek yerlerdi. Heath Sokağı'nda yukarı aşağı yürür. Bir gün. Harry Amca'nın karısı Morfar'dan birkaç yıl önce ölmüştü. Harry'yi görmediği. annesinin bir kez bile bir kadından "arkadaşım" diye söz etmediğini söylerdi. Yaşlandıkça da bu özelliğini kaybetmedi. 1920 yılında evlenene dek ailenin her işini yapan tutsağı olarak yaşayan Hansine basit bir tanıdık olmaktan öteye gidemez. Yumuşak ve iyi huyluydu. Bir çeşit rahatlama. Mormor neredeyse insanın kanını donduracak ölçüde kendi kendine yeterliydi. Hansine Morfar'la aynı yıl öldü. O benim için Harry Amcaydı. ancak Mormor'un bunun sözünü bile ettirmediğini anlatmıştı. birlikte müzelere ya da sergilere giderler. tıpkı bir gazeteci gibi başkalarıyla ilişki kurmak. 1948 yılında emekliye ayrılmadan önce Thames Su Dağıtım'da ya da o dönemdeki adıyla Belediye Su Đşleri'nde memur olarak çalışmıştı.Clark Sokağı'ndaki evin St. Đnsanlarla konuşur. Onun yaptığı. iki mevzi arasındaki boş alanda. Belki de zarar verebilecek birinin yoldan çekilmesi ya da bir sorunun daha ortadan kalkması gibi. Padanaram ve "98"de de komşuları arasında bazılarıyla görüşürdü. Bu nişanı Birinci Dünya Savaşı'nda. ama Harry Amca'nın bulunduğu yerlerde asla. Bazen Harry Amca'nın arabasıyla gezintiye çıkarlar. Valentine Katliamı'nın gerçekleştirildiği yerin hemen yanında olduğunu yaşlanıp da Danimarka'ya döndüğü güne kadar öğrenmemişti. Onu daha da ilginç kılan. "Eğer onu çağırırsam". mülakat yapmaktı. "bu sadece bize yardımcı olması için olur." Swanny. Bütün bu insanlar arasında Mormor'a adıyla hitap eden. Mormor'un yanındayken kimse Harry Amca hakkında olumsuz bir söz söyleyemezdi. Mormor'u bir kez köpek yarışına götürdüyse de Mormor futbol maçına gitmeyi baştan reddetti. uzun boylu ve yakışıklı bir adamdı. aralarında "Jack" Westerby adlı bir erin de bulunduğu birçok yaralıyı kurtararak kazanmıştı. son kez oğlu Mads bir aylıkken öldüğünde . bunların yanında gerçek bir kitap kurdu ve tiyatro hayranıydı. Onu pek seyrek görmekle birlikte doğduğum günden itibaren adını duydum. Onun hakkında bildiklerimin çoğunu annemden duydum.

onunla son derecede övündü. ama o mektubun yazan gerçeklerini açıklamak için neden o kadar süre beklesindi ki? Yoksa bir dergi Swanny'nin ilk resmini yayımladıktan bir sonra mektubun gelmesi tesadüf olabilir miydi? Ya fotoğraf mektubun yazarında ani bir kıskançlık veya pişmanlık duygusu yarattı ya da mektup yaşam boyu süren öfkenin son halkasıydı. bu da onu insanlara çok sevdirirdi. Muzır olabilirdi. daha sonra odadan çıkmıştı. şimdi yaz" diye bir düğmeye basmış olmalı. Dergiyi Harry Amca'ya gösterdiğinde. Kızlarından biri Akademi üyeliğine seçilse ama evlenmese. Asta'nın toplumsal arzusunun tepe noktasıydı. Swanny'nin fotoğrafının Tatler'da basılması. ama yabancılara anlatılacaklardan değil. çın çın öten kaba bir kahkahası. sanırım Asta bundan pek mutlu olmazdı. Swanny Mormor'un koca kafası ve ince bacaklarıyla kavga arayan bir güvercine benzediğini anlatırdı. Tatler'daki fotoğraf "Tam zamanı. beşiğinin yanına çömelmiş. Söz konusu fotoğraf Danimarka kraliçesinin (belki de Danimarka kralıyla eşinin) Đngiltere ziyareti sırasında verilen bir yemekte. büyükelçi ve Danimarkalı bir kadın tarihçinin yanı sıra onların da adı yazılıydı. hatta ondan da öteydi. Öte yandan. ama kötü. Hortensiavej'deki evlerinde geçmişti. Kopenhag'da. 1880'de doğduğu için oğlunun asker olarak gösterdiği cesaretten ya da meslek hayatındaki başarısından. servise yardım etmek için de bir kadın gelmişti. evin güzel sahibesinin hareketlerini izlemesini bir türlü kabullenemedim. Mektubu yazan kim olursa olsun. artık sırlarını başkalarıyla paylaşmak gereği duymayan. Mads'in ölümü bekleniyordu. Yemek pişirmek için iki. Sadece kadınların davet edildiği bir öğle yemeğiydi.ağladığını anlatmıştı. Başkalarının beceriksizliklerine güldüğü kadar kendi yaptığı saçmalıklara da gülerdi. asla. kızının güzelliği ve toplum içindeki yerinden gururlanmak zorundaydı. onu kollarının arasına almıştı. Resmin altında. Ben daha çok ikinci açıklamaya inanmak eğilimindeyim. geçmişini ve duygularım çelik bir denetim altında tutan biri olarak görüyorum. Bana Mads'ın ölümü ve kendi savunmasız gözyaşlarını anlatırken bile kıkırdamaktan geri kalmamıştı Onu düşündüğümde. Bir gün bir daha ağlamamaya karar vermiş. . ağlamamıştı hatta Mogens'in öldüğünü bildiren telgrafı aldığı gün de dahil. Morfar bir süre Mormor'un yüzüne bakmış. büyükelçilik mensuplarıyla birlikte poz verdikleri sırada çekilmişti. Torben beyaz papyonu ve frakının içinde çok soylu ve yakışıklıydı. Her zamanki gibi bugün de o resmin Swanny'nin sonraki sorunlarının kaynağı olduğunu düşünüyorum. Bu da hikâyelerinden sadece biriydi. kendine her türlü kısıtlamayı uygulayabilecek bir ölçülülüğün ruhu. yıllar boyunca bir gözünü ve bir kulağını Swanny'ye dikmiş olmasını. gülmekten hoşlanırdı. oğlu ölürken Mormor yanındaydı. ama kızını gerçekten çok sevdi. Buna ne annem ne de Swanny inanmazlardı. belki de nerede oturduğunu görmek için Willow Caddesi'ne gelmiş olmasını. Bu nedenle Swanny onun hayalini kurduğu kızıydı. bebeğin öldüğünü söylemiş ve ağlamaya başlamıştı. hayatındaki gelişmeleri değişik kaynaklardan öğrenmesini. o nedenle Swanny'nin yapması gereken fazla bir şey yoktu. Swanny'nin ona olan sevgisinden ve bencil olmamasından yararlandı. Merdivenlerden inip Morfar'ın bulunduğu odaya girmiş. kral ailesi. yine de sabah gelen mektupları açtığında saat epeyce ilerlemişti. Swanny ise boynundaki bir dizi inci ve soluk tuvaletiyle muhteşemdi. bilgece bir gülümsemesi ya da kuru bir kıkırdaması vardı. onuru başka şeylerden kaynaklanacaktı. Daha sonra gelen bir kuşağın üyesi olsaydı. Bu olay.

bütün bu havan komik görünüyor. Mektubu yırtamayacağını anlamıştı. biraz daha rahat nefes almaya başladı. konukları on beş dakika içinde gelecekti. bakmadan elini uzattı. Kimden o mektup. kutsaldı. Yazı masasının yanındaki iskemleye oturdu. küçük yazı masasına oturdu. kızarmış ördeğin. Genellikle. Korktuğu bir şeye dokunmak zorunda kalmış biri gibi elinin titrediğini fark etti. Đlk konuklar gelmeden aşağıda. Bu bir Danimarka pulu mu?" Oysa şimdi Mormor yeterli uzaklıktaydı. meyve çorbalarının ya da sildesalat ve Krustader'in yerini tutmasa da ara sıra kıymalı böbrek güveci yemekten de hoşlanırdı. ama gerçekte bir hiç olduğundan. Swanny mektubu ikinci kez okuduğunda. uzatmaya çalıştığı parmağını hemen geri çekti. Torben'in bulduğu içkinin en gözde markalardan biri olmasından duyduğu mutluğu anlatmaktadır. Eğer Swanny on kadın misafiri için hazırladığı yemekte tütsülenmiş bir balık ya da et sunmazsa Mormor bundan rahatsız olur. O oda kocasına aitti. Sonra mektubu yeniden okudu. ne var ki okudukları beynine kazınmıştı. Nefessiz kalmaktan korktu. Dişleri birbirine vuruyordu. Kâğıda dokunmak bile yeterince kötü bir duyguydu. Morttior'un meraklı bakışlarından kurtulmak için öyle yapardı.15'ti. Mektupları alıp yatak odasına çıktı. Mormor yine o güzel siyahlı günlerinden birindedir. tüm vücudu titriyordu. kahvesini içmiş. Kafası eğik. Đşte bunu yapamadı. banyoya geçerek musluktan bir bardak su doldurdu. Mektubu okuduğunda tepeden tırnağa kıpkırmızı oldu Aynada koyu kırmızıya kesen yüzünü görebiliyordu. broşunu takmış. titremeye başladı. ne yemekler yapıldığını görmek için mutfağa girmişti. tencere kapakları kaldırıp tütsülenmiş som balığı kokmuyordu. O günlerde Swanny.Mormor çoktan aşağıya inmiş. Swanny anneme ve bana en son o mektubu açtığı zamanı anlattı. Kendi çocukları öldüğünde seni bir yerden. Başını açık pencereden çıkarıp derin derin nefes aldı. Saat 12. Kendi kendine en doğru işin mektubu yırtmak ve içeriğini unutmak olduğunu söyledi. "sizin Mormor" diye bahsettiği kendi annesinin başından geçen bir öyküyü . konukların yanında belli ederdi. bu rahatsızlığını da özellikle yemek masasında. kâğıdı buruşturarak çantasına tıktı. aynı cins zarfa konarak Swanny'nin kendi mahallesinden. Bir süre sonra ayağa kalktı. ilk yemekle birlikte içilecek snaps'tan heyecanla söz etmektedir. yani mektubu yırtmadı. yardım dilenen bir mektup bekliyordu. Onun gözünde hiçbir yemek karalahanalı domuz etinin. Torben'in çalışma odasını hiç kullanmazdı. Artık gerçeği öğrenmenin zamanı geldi. sanırım bir çöplükten aldılar. Mektup yok olmuştu. Arada sırada ona ve Torben'e böyle mektupların geldiği olurdu. Ne annenin ne de babanın çocuğusun. Zarfın üzerine adı ve adresi daktiloyla yazılmıştı. lille Swanny? Yazısını tanıyorum. Londra NW3'ten postaya verilmişti. Ne adres ne tarih ne de hitap vardı. oturma odasında Mormor'la birliktedir. Kendi annesinin. Yemekten her zaman hoşlanmakla birlikte büyük bir çoğunlukla Danimarka mutfağına sadıktı. mektubun görünüşü bile Swanny'nin hoşuna gitmemişti Para isteyen. "Kendini büyük ve güçlü görüyorsun. beyaz saçını üzeri parlak taşlarla süslü ince bir fileyle toplamış." Mektup sekize bölünmüş mavi Basildon Bond kâğıdı üzerine dolmakalemle yazılmış.

anneannesi olarak söylenen kadının belki de hiçbir zaman olmadığı. Hiç kimse Swanny'nin zarif oturma odasının duvarındaki Cari Larsson'un bir sis perdesi ardında kaybolacak kadar duman dolmasını önemsemez. oturma odasına geri dönmek zorundadır.anlatmaya başlar. yemeğin hazır olduğunu. eskisi gibi ufak tefek görünmez. yapılacak fazla bir şey yoktur. konuklarını yemek odasına götürmesi gerektiğini bildirir. ancak filmin yapıldığından haberi bile olmayan Mormor cevap verir: "Evet evet. Tıpkı bir âşığın sevgilisine bakması gibi. bir dikişte bitirir. daha önce hiç yapmadığına yemin ettiği bir şey yapar. düşünülmesi bile gereksiz bir saçmalık olduğunu mu? Bilemez. anneannesi olmasının imkânsız olduğudur. peşinden hole çıkmıştır. kimse alkol sınırlarını aştıktan sonra otomobil kullanıyor olmaktan ya da o dönemde kullanılan deyimle "etkisi altında olmak'tan endişelenmez. Herkes. bulduğu sherry bardağını ağzına kadar doldurur. konuşmanın merkezindedir. bir gemiydi. bol katranlı uzun sigarasının dumanım çeker. hatta deniz tarihi profesörü Mrs. "Yoksa bana söylemek istediğin bu muydu?" Swanny annesini konukların arasından çıkaramaz. sadece on bir kişi vardır. Ne bekleyebilir ki? Bir açıklama mı? Oh. Swanny'nin tek duyduğu. Takvim 1960'ları göstermektedir. annesini konuklardan uzaklaştırmak ve ona sormak zorunda olduğudur. Oturma odasında toplanırlar. Yüksek sesle "Eteğimin altından kombinezonum görünmüyor değil mi?" diye sorarak kızını güç durumda bırakır. Mormor yemek odasına . Amerikan hava gemisi faciası. Bütün bunlar 1905 yılında. gözlerinin sürekli olarak annesini aradığını fark eder. Mrs Jfrgensen'e Odessa'nın topa tutulmasını anlatmaktadır. Konuklar gelir. Tabiî. Swanny aklı bambaşka bir yerde konukları arasında dolaşır. Kendisi de dahil. Biri "Potemkin Zırhlısı mı demek istiyorsunuz?" diye sorar. Herkes filmi görmüştür. Potemkin gemisi ile ilgili anlatılanların hepsini duymuştur. onu bulmak için odaları dolaşır. korktuğunu anlatır. Yemeğin on dakika içinde hazır olup olamayacağını görmek için mutfağa gider. herkesle teker teker ilgilenmeye çalışır. yemek öncesi içkilerini içip. Kendisine tamamen yabancı. odada annesinden başka kimse yok gibidir. onur konuğu Aase Jfrgensen bile söyleyeceklerini duymak istemektedir. Belki de annesi pişman olmuş. Gözlerini annesinden ayıramamaktadır. Hackney'de genç bir kadınken dünyada olup bitenleri anlatmaktadır: kimin Norveç kralı olacağı tartışmaları. sigaralarını tüttürürler. Jfrgensen." Sözünü tamamlamak ister. kızına sabırsız bir ses tonuyla konuşmak istediği her neyse bekleyebileceğini söyler. çevresindekileri etkisi altına almış. duyduklarının dikkate alınmayacak şeyler olduğunu. Neden? Neden konuklar gidene kadar beklemiyor? Mormor böyle düşünmektedir. mektubun doğru olması durumunda. Mormor bir grubun ortasında. endişeli olduğunu. bir adım bile atamadan hizmetçi gözükür. Yüksek "Louis" topuklarının üzerinde. Tek bildiği. o sıcak yaz günlerinde oldu. Odessa Limanı'ndaki Poterrikin. Herkes birkaç sherry ya da cin tonik içer. gerçekten de ötekileri görecek durumda değildir. ama hayatında snapsın özel bir yeri olduğunu söyler. hiçbir içkiye dokunmadığını. Sanki annesinin büyüsü altında gibidir. bir snaps şişesine sarılır. Mormor. Her şey yolundadır. Geri döndüğünde annesi odada değildir. güçlü birisidir. ne var ki Swanny omzuna dokunarak fısıldar: "Konuşabilir miyiz?" Tam da şu sırada mı? Daha fazla bekleyemeyeceğini.

kulaklarına da bir keresinde Nancy Mitford'un yaşlanmakta olan bir . soracaktır. saçlarının doğal renginde değil. özel bir konu hakkında konuşmak istediğini de söylememişti. Sormayı başaracaktır. Đlginç olanı. Böyle bir şeyi kim. ama becerememişti. içinden gelen sesi dinler ve dilini tutar. her şeyi unutmak istiyordu. Kendi de söylediği gibi "büyütmemeye karar vermişti". Doğru mu? Doğru olmadığını söyle. Mektup cuma günü gelmiş olmasına karşın. Bunun günlüğünü yazmak için iki saat yalnız kalmak anlamına geldiğini şimdi anlıyorum. Her zamanki gibi bir çarşamba öğleden sonraydı. Daha da ötesi. koltuğunun yanında. Sanki çantasına bir torba dolusu kusmuk ya da çürümekte olan bir leş atmış gibidir. Mrs. odasına çıkıp yatacağını söyler. Mektup çantasında. her zaman olması gereken yerde. Torben'in sol elinin yüzük parmağına taktığı yüzük platindi. kurtuluşu uykuda arar. Swanny değişik bir zamanda gelmemeye özen göstermişti. nasıl unutabilirdi ki? Parlak gümüş saçlarının kesimi çok güzeldi.gitmiştir bile. bize anlatmak için çarşambaya kadar beklemişti. Hiç olmazsa o gün. Tabiî ki aslında mektup hakkında konuşmamak. Mormor kanepeye uzanmış The Old Curiosity Shop'u okumaktadır. Jfrgensen'e kısıtlı sayıda üretilmiş Royal Copenhagen porselen yemek takımını göstermekte. Bilmeliyim" diyecektir. Torbenle aynı odada yatmalarına rağmen. Torben'in eve dönmesinden çok önce iki aspirin alıp yatar. Akşam olur. tek isteği yatıp uyumaktır. neredeyse yukarı kata çıkacak annesini uyandırarak "Şunu oku ve bana doğru olup olmadığını söyle. anneme telefon ederek. Mektubu ne Torben'e göstermiş ne de Mormor'a bahsetmişti. yatakları ayrıdır. biraz sonra yorucu bir gün geçirdiğini. O sırada annesini yalnız yakalayabilse. Gözünü çantaya diktiğini. oturma odasında. çantayı temizlemek zorunda olduğunu düşünür. Hafifçe yanık yüzündeki koyu kırmızı dudak boyasının çarpıcı bir görünümü vardı. üzerinde büyük pırlantalar vardı. Ertesi sabah çok erken. Đlk snapstan sonra içtikleri onu sersemletmiştir. çanta da yanında. Mektuba bir daha bakamamıştır. okul gemisi lanetli Georg Stage'de öğrencilik yapıp hayatta kalan deniz subayı Erik Holst'la evlenen bir porselen koleksiyoncusundan söz etmektedir. Altıncı bölüm Swanny'nin evimize gelip mektuptan bahsettiği gün. Torben evde yoktur. Ne var ki davet sona erip konuklar gittiğinde. Gitmeyecektir. içindekileri düşündüğünü anlatacaktır. Swanny'nin başı çatacak gibi ağrımaktadır. Beklemek için kendini zorlamıştı. uyandığında duygularının düzelmesini umar. halının üzerindedir. tesadüfen evdeydim. boya olduğunun sanılmasıydı. beşe doğru uyanır.

sadece bir iğrenme gibi göründü. Sanki dağılıp havaya uçacakmış gibi ellerini kenetledi. Marie.Doğru olmasa bu insan bunu neden söylesin? Her kimse böyle bir hikâyeyi uydurmuş olamaz ki. dedim.En doğrusu ona sormak.Bak Swan. Eğer bunu bu kadar ciddiye alıyorsan.Alay etme. . Bana gelse. bana "Alay etme" diyorsun. değil mi? Swanny'nin gözleri umutsuzlukla annem ile benim aramızda gidip geliyordu. Ben olsaydım. çoktan gidip sormuştum. . O zaman annem yapmacık bir kahkaha attı. o zaman mektubu ne kadar ciddiye aldığını. Sonra cılız bir sesle: . Parmakları bir maşa gibiydi. anneme sor. Swanny çok sakin bir sesle konuştu. yırtıp atardım. okuduklarını ne kadar çok düşündüğünü anladık. Bunları daha önce hiç görmemiştim. .Ben olsaydım demekten vazgeç. hiç de Swanny'ye benzemiyorum. lütfen alay etme. . Marie. ama şimdi sor. Geçen cuma sorman gerekirdi. Özür dilerim.Herhalde değil. minicik bir hayır işareti. Swanny başıyla bir hareket yaptı. ama kahkahadan kırılmamak için kendimi zor tutuyorum. Anneme sor.Peki. Annem konuyu hafife almaya çalıştı. Resmini Tatler'da gören birisi. Seni kıskanan biri olduğu belli. . Biliyorum. ama bu hareketi yapmacık ya da abartı değil. Üstelik nerede oturduğumu nasıl bilecek? Benim hakkımda nereden ne öğrenecek? . Senden başka kimse bu mektuba bir saniye bile inanmaz. Dayanamıyorum Swanny.yüz için en uygun takı olarak nitelendirdiği pırlanta küpelerini takmıştı. .Tabiî yırtıp atardın. çünkü sen Mor'a çok benziyorsun. Benzeseydim şaşardım. bu saçmalıklara inandığını söylemek istemiyorsun. dedi annem.Tabiî ki uydurur. O zamanlar Swanny'nin yaşına geldiğimde onun gibi görünmek istediğimi düşünürdüm. . oysa şimdi o yaşa on yıl kaldı. . .Şimdiye kadar neden sormadığını anlayamıyorum. Mektubu parmaklarının ucuyla çantadan çıkardı.

Mor'a sormalısın. Annemi çok seviyorum ve onu sevgiyle hatırlıyorum. katı ve savunmasız. böyle demekle beni inciteceğine aldırmaz bile. elli sekiz yaş fazla sayılmaz. ama tartışmadık. kendini neredeyse hiç düşünmedi. mektubu göster. Şimdi." Ne sesinin tonu ne de inanmayan ifadesi değişmişti.Ne gibi? _ Bilmiyorum. "Bana sormam gerektiğini gösterdiniz." içini çekti. sorayım. Swanny'nin bunu kabul etmeyeceği açıktı. dedi. Bu korkunç bir şey. Swanny omuzlarını kaldırdı.- Korkuyordum.Ne sandın? . Ann? O mektubu yazan yalan söyledi. Swanny "Soracağım" dedi. Annem Swanny'nin korkularını anlayamıyordu. Eve döner dönmez. Swanny bir bana. Bu seni gerçekten de endişelendiriyor mu? . iğrenç. . düş gücü gelişmişti. o zırdelinin hemen başka bir şey anlatmak istediği belli olacaktır. o da duyarlı ve duyarsız. roman ve gerçek yazan özelliklerinin hepsine sahipti. daha yaşlanmadım. Yüzünde bundan sonra sıkça göreceğimiz bir umutsuzluk vardı. Sadece büyük bir haksızlığın hazırlanmakta olduğunu görerek öfkeleniyor. Đlginç olanı bütün bu özelliklerin Asta'da da bulunmasıydı. bir anneme bakarak sordu: . değil mi Marie? Değil mi. ama bütün bunlar duyarlı ve hayali geniş olduğu anlamına gelmez. . "Evlat edinilmiş olamam. saldırgan ve çekingen. Sormalısın. .O zaman tabiî ki sormalısın. istersen seninle geleyim.Benim sormamı ister misin? dedi annem. doğurduğu çocukların çokluğundan şikâyet edip bütün suçu Far'a atsa da. Keşke açmasaydım!" Swanny gittikten sonra annem ve benim bu konuyu tartışmamızı beklerdiniz. Eğer mektup anneme gelmiş olsaydı. Bir gece daha geçirmeden her şeyi annesiyle tartışmak. bunu kendin de söyledin. Annem mektubu yazanın yazdıklarının doğru olduğuna inanmış olabileceğini .Ona sormaktan çekinmiyorum. annemin bunu yapacağından emindi. dedi annem. her an doğurabilirdi. yumuşak ve sert. dedim. ama bütün bunlar için çok yaşlıyım. başını salladı. o domuzun. "Yaşımdan konuşmak istemiyorum. Swanny duyarlıydı. benim için çok iyi bir anneydi. Hep evlat edinildikleri sonradan öğrenen gençleri duyarız ama Tanrı aşkına. böyle olduğunu biliyorsun. sorman gerekir. işleri düzeltmek istiyordu. annem zaman kaybetmeden Mor'a sorardı.Evet ama. ufuktaki büyük haksızlığı fark ediyordu. Nereden bilebilirim? Saçma olduğu belli. O isimsiz insanın. Biliyorum. Seni evlat edinmiş olması mümkün mü? Neden evlat edinsin ki? Đşe bir de böyle bak. . isteseydi. Mor'un sevgili kızısın. çekingendi. Kendi çocuğunu doğurabilirdi. ama söyledikleri acıklıydı. elli sekizliklerin değil. O da hep böyle söyler. o değişikti.

Eğer bu Asta'nın öykülerinden birisi olsaydı.ama bütün hikâyenin Asta'nın uydurmalarından kaynaklandığını sandığını söyledi. Onu özleyip özlememeğini değil. gözüne uyku girmemişti. Her şey bilmekten daha iyi değil miydi? Peki. Đşte orta yaşların sonuna gelmiş olgun bir kadın elinde zehirli kalem tutan birisi aslında anne babasının çocuğu olmadığını yazdığı için bir haftadır endişe çekiyordu. Swanny. ısmarladığı çiçekleri alıp Çin vazolarına yerleştirdi. Bütün bunları hiç önemsemeden. giderek yakından tanımış ve her satırını ezberlemişti. Asta orada ölmüş. geniş misafir salonlarından birinin görüntüsünü iyileştirmeye çalıştı. belki de bir çeşit itirafla sonuçlanacaktı. kısa bir süre sonra evden ayrıldım. Kelebek kanadı gözleri öylesine parlaktı ki. lacivert eşarbını kelebek kanadı broşuyla tutturmuş aşağıya indi. bilmeden yaşamaya daha fazla dayanabilecek miydi? O gün. Bir keresinde böyle bir partiye katılmış. Asta'nın seksen üçüncü doğum günü yaklaşmıştı ve doğum gününü çikolata partisi olarak adlandırdığı bir davetle kutlamak istiyordu. başka ne gibi yiyecekler sunulması gerektiğini yüksek sesle düşünüyordu. anneme iki gün daha tereddüt ettikten sonra kararını verdiğini ve Asta'ya sorduğunu söyledi. koyu lacivert bir elbise ("koyu lacivert bir yürüyüş elbisesi") giymiş. hava da serin. Ertesi sabah. yüzü pudralı. ağaçların yaprakları sıktı. kimleri davet edeceğini. Bir gece önce. çok heyecanlı bir sahneyle başlayacak. Bu aşamada iki cümleden birini söylemiş olmalıdır: "bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağı" ya da "Bu duyduğum iyi kahvenin kokusu mu?" Swanny kahve tepsisini getirdi. Asta bunlardan konuşuyor. Konuyu değiştirdik. üçüncü kattaki odasındaydı. ne kadar güzel olduğunu kendi gözlerimle görmüştüm. bahçeler de çiçek doluydu ama gök kurşun gibi griydi. Artık kimse böyle bir parti vermiyordu. öykülerinden çoğunun konusu da buydu. Kararını verdiğinde yine titriyordu. bazı mobilyaları cilaladı. Mektubu tekrar tekrar okumuş. Asta gitmiş ve Harry Amcayla evlenmişti. Çimenler parlak yeşildi. kararını neredeyse yeniden ertelemek üzereydi. halife alarak söyledi. yiyecek olarak da kransekase ya da badem ezmesinden yapılmış çok katlı bir taca benzer nefis bir pasta hazırlanırdı. Saat on bire yaklaştıkça. yatıyordu. çünkü içecek olarak içine çırpılmış krema atılmış kakao verilir. Swanny'nin kafası her çeşitten fantezi yaratmıştı. beyaz saçlarını file içinde toplamış. bazı günler gözlerinden renkli bir ışık çıkıyor gibi olurdu. Bunun anlamı. Asta on bire iki kala. üzerine nakış yapmayı çok sevdiği hayatın ta kendisiydi. Yazın ortasında olmamıza karşın hava sıcak değildi. Nişanlısı artık sonuncu olacak."bir gün" evleneceğini söylediği nişanlısı gelmişti. Swanny gündelik işlerine daldı. Asta hâlâ yukarıda. Asta orada ölmüştü. Swanny hakkında bir daha konuşulmadı. Swanny sözünü keserek sormak istediği bir . Ama bir öykü değildi. Swanny'nin annesi için bir çikolata partisi düzenleyeceğiydi. sonucu çok sonraları öğrendim. daha sonra içindekilerin ortaya dökülmesi. Asta'nın bulunmuş çocuklar konusunda konuştuğu doğruydu. Bütün bunların saçma olduğunu biliyordu. midesi de bulanmaya başlamıştı. göründüğü zaman da bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağıyla ilgili bir yorumda bulunurdu. Dinleyicilerinden bazıları da bunu çok ciddiye almışlardı. bir daha asla gerçeği öğrenemeyeceğini düşündü. bunun gerçeği öğrenmeden önceki son gecesi olduğunu düşünmüş. ev işlerinden sevdikleriyle meşgul oldu. konuyu daha fazla tartışmamızı önledi. midesi gerginlikten daha fazla bulanır oldu. Kahve olana kadar ortalıkta görünmez. gündelikçi kadın gelmiyordu. onu bir kese kusmuk ya da fare leşine benzetmekten vazgeçmiş.

Neden yaptın? Lütfen bana o parçaları ver. Asta mektubu alıp baktı. parçaları bir araya getirmem şart. Bunu herkes bilir. Swanny bir çığlık atarak kâğıt parçacıklarını kurtarmak istedi. bilmek hakkım.Moder. nasıl yapabildin? . Hele senin yaşında! Đmzasız mektuplara ne yapman gerek. onları tuttuğu elini. birisine el sallıyormuş gibi. sonra sekize bölmüş. . Peki ama. hayır. Asta sessizce dinledi. yalan. Hayatta. Swanny dilinin arkasındakileri çıkardı. . Swanny'ye göre şaşkın. burnuna yerleştirdi. Swanny. Bunu düşünmenin bile insanı öldürebileceğini anlattı. kılıfından çıkardı. Nabzı hızlı atıyordu.Neden yaktın? Nasıl yapabildin? . Swanny ona engel olamadan mektubu önce dörde. Swanny daha sonra annesinin yüzünde yasak bir şeyi yaparken yakalanmış birinin ifadesi "ben-bundan-nasıl-kurtulacağım?" endişesi. . bir kere şeye sorulacak en zor soruyu sormak zorunda olduğunu söyledi.Nasıl yapabildin. mavi bakışları önce yukarıya tavana. O mektubu ver. Yalan mı? Tabiî Asta söyleyebileceği en kötü şeyi söyledi.Lütfen gülme. lille Swanny. başının içinde sanki davullar çalı yordu. çantasından gözlüklerini aldı.Çünkü bu durumda. Öyle bir durumdayım ki. hayır. Daha bir hareket bile yapamadan Asta kâğıt parçalarını bir sigara tablasına koyup çakmağı çaktı. küçük parçalara ayırmıştı bile. tuzağa düşmüş görünüyordu. Mektubu okudu ve Swanny için korkunç görünecek bir şey yaptı. Lütfen mektubu oku. bir yandan da sanki kâğıtlar tozluymuş gibi ellerini ovuşturuyordu. Gözleri hareketlendi. Bilmeliyim. yakmak en iyisi. daha sonra sağa sola çevrildi. gecelerdir gözüme uyku girmiyor. Derdinin ne olduğunu sordu.şey olduğunu söyledi. diye ağladı Swanny. Swanny'ye tehdit dolu bir bakış atarken. .Eğer öyle istiyorsan. Bir yandan da tiz bir sesle bağırıyordu: . Lütfen. gerçek ne? . bilmiyor musun? Yakacaksın.Bütün bunlar çok çocukça. hayır! . kâğıtları başının üzerine kaldırdı. annesinin çikolatalarını çalan bir çocuk endişesi içinde olduğunu anlatacaktı. Kelimeler ağzından boğuk boğuk dökülüyordu. sesi o kadar alçaktı ki Asta bile bir sorun olduğunu anladı. gülebilirsin. Eğer seni mutlu edecekse.Hayır. Eğer yalansa. dedi Swanny. ama Asta okul bahçesindeki alaycı ve muzip bir çocuk gibi. Tabiî ki gözlüğü olmadan okuması mümkün değildi. ileri geri oynattı. . annesine böyle resmî biçimde hitap etmezdi. sonra kahkahayı patlattı. Genellikle de öyle yapardı.

ama Asta fincanını boşalttı. O zamanlar günlüklerin varlığından bile habersizdi. Swanny kahvesine dokunmamıştı. Dışarıdayken. Nereye gittiğini. Öyleyse neden? Neden biri böyle bir şey yazsın? . inerken şapkasını da yanında getirmişti. Çiçeklerden ve kahve fincanlarından başka dinleyen yoktu.Tabiî doğru değil. Akşam olup da annesi ile babası giyimli göründüklerinde Bu akşam bir yere mi gidiyorsunuz?" 'Tabiî ki hayır. Boş odada yüksek sesle "Đnanmak zorundayım" dedi. Asta sokaktayken hepsini teker teker okuyacağını söylemişti. Swanny yalnız kalınca. bu kez annesinin yüzünde kurnazca bir ifade gördü. annesinin kesinlikle duygusuz olduğunu düşündüğünü söyleyecekti. Kitapların ne olduğunu doğrusu hiç merak etmemişti. günlüklerden haberi olsaydı. üzgün de değildi. beraber dolaşabileceği bir erkek dostu olmak. Onlar sadece Mor'un gelirken getirdiği kitaplardı. Swanny daha sonra değişik bir hisse kapıldığını. dedi Swanny. sanki Swanny anne. başını bir yana çevirip elini diğer yana doğru sallayarak konunun onun için ne kadar önemsiz." . Tam tersine. .Mormor yaptıklarından hiç de pişman değildi. ne kadar zaman kaybettirici olduğunu gösterdi. Asta da onun itiraf etmeyi reddettiği bir suç işleyen yetişme çağındaki kızıydı. Her zaman dumanı tüten çay ya da kahve içerdi. Nereye gidelim ki?" Ya da anne ve babaları özellikle şiddetli bir kavgaya tutuşur.Anne. Asta artık sadece yaşlı bir kadının ilgilenmesini bekleyeceğiniz konulara kafa yoruyordu: iyi vakit geçirmek. Yıllar sonra bana. Öfkeli ya .Ben Tanrı mıyım? Ya da psikiyatr mı? Çılgın birinin neden çılgınlık yaptığını nereden bileyim? Burada birinin aklıselim davrandığı ve böylesi mektupları yaktığı için mutlu olman gerekir. suçlamalar ve hakaretler havada uçuşurken "Gerçekten de Farla evlenmemiş olmayı ister miydin?" Bunu da nereden çıkardın? Tabiî ki hayır. lille Swanny. Onlar çocukken Asta'nın yalan söylediği vakit takındığı ifadenin aynı. Asta yaşlı kadınlar ya da kızıyla yaşayan yaşlı anneler gibi değildi. düşünecek olsa da fotoğraf albümü deyip geçeceği açıktı. yiyip içmek. kendi kendine inanması gerektiğini düşündü. Đnanmak ve unutmak. Doğru mu? .Buna neden bu kadar takıldığını anlamıyorum. çikolata partisi için göndereceği kartlardan da alacaktı. O zaman da bilirlerdi. söylemen gerek. Sana gerektiği gibi annelik yapmadım mı? Seni elimden geldiğince sevmedim mi? Burada seninle birlikte değil miyim? Senin derdin ne? Neden geçmiş gitmiş bir şeyi bulup çıkarmaya çalışıyorsun? Swanny sorusunu tekrarladı. oysa en sevdiği öykülerden biri de çok sıcak kahve içerek yemek borusunu delen bir yakınıyla ilgiliydi. . Kendine özgü o işaretlerden birini yaptı. Üzerine titreyen annenin kıymetini bil Asta sokağa çıkmak niyetindeydi. giyinmek. şimdi artık sokağa çıkmaya hazırlanmaktaydı. Kahvesini içmiş. ne zaman döneceğini söylediği görülmemişti.

seni ben doğurmadım demek istiyorum. Oysa daha sonra Asta'ya uygulanan testlerin hepsi de olumsuzdu. oysa Asta'nın böylesi endişelere kapılmayacağını biliyor olması gerekirdi. Doğduğunda annesi Londra'daydı. Onlar sen ve Far mıydı? Asta tereddüt bile etmedi: -Evet. Swanny'ye göre suçluluk duymuyordu. Seni başkasının doğurduğunu unutmuşum. . Belki de gerçekten kanserden kuşkulanmıştı. Belki de şaşkınlığı nedeniyle konuşmayı. belki de dikkat çekmek için her şeyi kendi uydurmuştu. Torben ve Swanny'ye bir şey anlatmak istediğini söyledi. Swanny o anda bile bu anlatılanların doğru olmadığını anladı. üstelik kansere yakalandığından kuşkulanıyordu. . o da burada doğmuştu. Swanny'nin yapabileceği hiçbir şey yoktu. Akşam. Bu şimdiye kadar hiç duyulmamış.Neden daha önce söylemedin? Asta omuzlarını silkti. Çok az zamanı vardı. doğum kâğıdında öyle diyordu. Swanny'nin söylenenleri tam anlaması için bir süre geçti. . Vicdanında böyle bir ağırlık varken ölmek doğru olmayacaktı. Zaten tabiat kurallarına göre de daha fazla yaşaması beklenemezdi. Gözleri de sanki aynı kumaşla kaplı gibiydi. yemek bitmesine karşın henüz masadan kalkmadıkları bir sırada Asta. giderken de Swanny'den soyunduktan sonra odasına gelmesini istedi. Yine de öylesine umutsuzca inanmak istiyordu ki. hiçbir hastalığı da yoktu. Ken Dayı'nın Noel'de hediye ettiği ve Swanny'nin daha önce hiç giydiğini görmediği ipek lacivert sabahlığa sarınmıştı. sakince konuşmayı becerdi. ne de olsa dramlardan çok hoşlanırdı. Tarihler tutmuyordu. . onu hiç sevmemiş de olsa Rasmus Westerby babası kalacaktı. Ölmeden önce Swanny'ye gerçekleri anlatmak istiyordu. Sen daha bir kaç günlükken seni evlat edindim. Karıkoca endişe ve yakınlık gösterdi. Swanny odaya çıkarken annesinin Torben'in duymasını istemediği şeyler söyleyeceğini düşündü. kanser değildi.Sonunda öğrenme zamanın geldi. Ancak o gece erkenden odasına çekildi. Benim kızım değilsin. o sırada babası Danimarka'da bir yerlerdeydi. ipler kızın elindeydi.O anlattığın hikâyedekiler gibi mi? Hani Odense'deki yetimhaneye giden o çift. alışılmamış bir istekti. Yatağın içinde değildi. Seni hep kendi çocuğum olarak gördüm. tersine neredeyse kendinden memnun gibiydi.Böyle durumlarda hep görüldüğü gibi. . Hiç olmazsa böylece. Ne var ki Asta sabahki konuşma sırasında kaçamak cevaplar verdiğini itiraf etti.Sen benim çocuğumsun. kenarına tünemişti. Artık ölmek üzereydi. bilgi almaya çalıştı. Yani.

Swanny bağırdığını söyledi. aynı gece Asta'nın odasındaki ikinci . O kadar da kötü değildi. Şaşırdın! Şaşırdın! Bütün bunları anlatan sen.Sen hâlâ kocaman bir bebeksin. Oysa Asta'nın ölmeye hiç niyeti yoktu. Swanny o anda yaşlı kadını tutup sarsmak istediğini. Astayla kahve faslındaki ilk çatışmalarından. Swanny'ye göre aldırmaz bir gülümseme. Annesinin yanağını öptü. Tabiî her şeyi değil. benim söylediğime şaşırdın! Asta soğuk ve sakindi. Daha on bir yıl yaşayacaktı. Biraz önce kendin söyledin. Asta'yı tanıyan herkesin bildiği ifade. Annesinin yakında öleceğini düşünerek ağladığını sanıyordu.Babam Far mıydı? . gırtlağını sıkıp ağzından gerçekleri almayı düşündüğünü anlattı. ağlamak için odadan çıktı. o dönemin özel anılarını anlattı. yapılan muzırlıkların yarı kabulü. Doğru mu? Yine o tuhaf bakış. Bunu düşünebilmene şaştım. . Buraya gel ve beni öp Yanağını uzattı. bilmem gerektiğini düşündüklerini. . Torben karısını yatak odasında ağlar buldu. Annenle böyle konuştuğunda tabiî şaşırırım. . sen polis misin? Swanny o eski çocuk sesiyle. ama karısını aldatmazdı. "Bebek evini benim için yapmadı" dedi. Yedinci bölüm Annem ölüp de aramızdaki yakınlık iyice belirginleşince o on bir yılın nasıl geçtiğini.Kocam hakkında söylenebilecek fazla iyi şey yoktu lille Swanny. teselli etmek için kollarının arasına aldı.Annem değilsin ki..Ben katil miyim. Bağırdı ve kendi elleriyle ağzını kapadı. lille Swanny? Ya sen.

yaşadıklarının karısını ne kadar üzdüğünü gördükten.Bu mektup annenin hayalinin ürünü demek istiyorsun. mektubun içeriğinden çok. Tüm arzularını geçmiş bir hayata.Tabiî. . Bunu öyle yüksekten atarcasına. O çok uzun süren ünlü flörtlerinin hikâyesi bilinirdi. kocasının gerçeği öğrendiğinde kendisine başka gözle bakmasından korktuğunu anlattı. Torben bunları görmedi mi? Değişikliklerin farkına varmadı mı? Ya da karısı yalan söyleyip. kocanın alt tabakadan geldiğinizi öğrendiğinde sizi küçümseyeceğinden korkmak ne demektir. sıkıcı hayatına geri dönüp bakmış. sonuçta tüm hikâyenin Asta tarafından uydurulduğu kararım verdi. o kadının yerinde olsaydı çocuğu kabul etmeyeceğini ve onu "hemen geldiği yere geri göndereceğini» söyleyen Asta değil miydi? Torben karısının imzasız bir mektup almasına çok kızdı Onu kızdıran. Karısına ciddi ciddi baktı. Otuz yıllık bir evlilikten sonra. . Evdeyken kendi özel dilleri. hatta küçük soylular arasında bile sayılabilirdi. anlattıklarını yalanlayabileceklerin çoktan ölmüş olduğu bir hayata yansıtmak istiyordu. çünkü Torben' durumunu anlattığı sırada annesi ne Rasmus'un ne de kendi çocuğu olduğunu açıkça belli etmişti. o da konu hakkında Asta dahil hiç kimseyle konuşmamaya yemin etmişti. Peki ya Torben. Annem onunla her karşılaştığında. hayatı hiçbir zaman yaşanmamış heyecanlarla renklendirmek istemişti. uykusuzluktan gözlerinin altına kara halkalar yerleştiğini görüyordu. okudum. bunaklık başlamıştı. zaten öyle birisi değildi. mektubu gördüm. Anneme okuması için verdiğimde yaktı. Mektubu kimin gönderdiğini düşündüğünü biliyordu. O kadar ki. Mektubu hiç görmemişti tabiî. Yine de annesinin itiraflarından kocasına söz etmedi. buyururcasına yapmadı. hikâyeyi dikkatle dinledikten.Ama mektup. kim olduğunu bilmemekti.Annem yaktı. Asta da hayata veda ettikten sonra Swanny bana. . .tartışmalarından sonra olanları Torben'e hemen anlatmadı. Swanny kocasının ne düşündüğünü söylememesine rağmen aklından geçenleri anladı. meseleyi enine boyuna düşünüp tarttıktan sonra. Asta yaşlıydı. ayrılamaz görünürlerdi. Torben'in anlayış dolu tebessümünü görmek mümkündü. Tek sırdaşı annemdi. bütün bunları başka bir nedene mi bağladı? Torben öldükten. çünkü onlara ne kadar dolu bir yaşam sürdüğünü göstermiş olacaktı. Torben. Onlarla birlikteyken Swanny'nin kocasına gönderdiği yarı gizli bakışı yakalamak. kurnazca gülümseyip bakışlarını hafifçe yukarı çevirdi. bir düşünün! Bana anlattığına göre en kötüsü. . o harika mektup. doktorundan sakinleştirici ilaçlar bile aldı. Böylece insanlar hayatım boşa yaşadığı inancına kapılmayacaklardı. üzüntülü olduğunu. . Torben bütün bunların saçmalık olduğuna karar verip üzerinde durmadı. Hem yetimhane öyküsünü anlatırken. Her şey o kadar mantıklıydı ki. bana gönderilmişti. özel şifreleri olarak gördükleri Danca'yı konuşurlardı. imzasız olmasıydı. Anlaşılan Torben'in ailesi üst sınıftandı. ona neden hiçbir şey söylenmemişti? Herkes evliliklerini örnek olarak gösterirdi.Hayır. Artık hayatının son on yılına girmiş olduğu belliydi. birbirlerine bağlıydılar.

sonunda Swanny'ye konuyu son kez konuştuklarını açıkça belli etti. çok kızdığında da "Bütün bunlar ne kadar saçma!" diye bağırıyordu. hiçbir şeye ihtiyacın yok.rahatın yerinde. Swanny'nin artık kendini çok yalnız hissetmesini anlayışla karşılamak gerek. Danimarkalı olmayabileceğini öğrendiği güne kadar Danimarkalılık onun için nedenini kestiremediği bir öneme sahipti Bir süre şaşırtıcı bir şey oldu ve anadili Dancayı ağzına almamaya başladı. Seni evlat edindik. konuşmaya hakkı olmadığı bir dile saldırdığını sandı. gömmeye karar vermişti. Peki. Hangi milletten olduğunu bilmiyordu. üstelik Mormor'un atalarının fotoğraflarıyla karısı arasında bir sürü benzerlik de görüyordu. Bütün o büyük sevgiye rağmen annesi anne olmaktan çıkmıştı. bu yüzden de onu teselliye yeltenmemesiydi. Burada Torben'in gözden kaçırdığı. seni seçtim. Ne var ki artık Swanny'nin doğumu ile ilgili her şeyi geçmişte bırakmaya. Bundan bahsetmek bile onu sinirlendiriyordu. kardeşleri değildi. Đtirafından sonra geçen yıllar boyunca bu konuyu mümkün olduğunca çabuk unutmayı başardı. . En kötüsü ise ona her zaman destek olan. Asta'nın kuşağından evli bir kadının bir âşığı olmasının sadece ahlakdışı bir suç olarak da kabul edildiğiydi. birdenbire belki de Danimarkalı olmadığının farkına vardı. Anne. Öfkelenmiyordu ama inanmıyordu. Danca konuştuğunda kendini bir sahtekâr gibi gördü. Onun başından geçenler. sırtını dayayacağı bir kaya gibi gördüğü kocasının konuyu hiç ciddiye almaması. ne denli kötü olursa olsun. Altmış yıl önce olan bir şeyin şimdi ne önemi olabilirdi ki? . Marie doğana kadar sadece erkek çocuğumuz olduğu için. canını sıkıyordu. yaşıyorum. Ben şikâyet ediyor muyum? Asla! Yapılacakların en iyisini yapıyorum. Swanny'nin durmadan tekrarladığı sorular karşısında en çok verdiği cevap "Unutalım bunu. hiç kuşkulanmıyordu. bunak bir annenin söylediği her şeyi kabul etmesinin anlaşılır gibi olmadığını söylemeye çalıştı. tamam mı. zaten hiçbir zaman da annesi olmamıştı ki.Torben'e göre bundan sonraki adımda Swanny'nin Rasmus'un değil kendi kızı olduğunu. güzel bir hayatın oldu. öyleyse kendi kendini böyle sıkıntıya sokmak için sebep ne?" Gerçekten kim olduğumu bilme hakkım var sanıyorum. Ağabeyi ve kız kardeşi. iyi bir kocan var -Asta burada bütün bunların kendi sahip olduklarından da çok olduğunu belirtmeden geçemiyordu. çocuklara ya da yetişmekte olanlara daha uygundu.Söyledim. Kendine gelince. . tatmin oldun mu? Seni bir türlü anlayamıyorum.Seni seviyorum. lille Swanny. bu nedenle dili de yoktu. Daha sonra. birbirinin ardından ölüp giden o bebekleri ben doğurdum. Asta'nın tekilde "günah işleyen" kadınlar hakkındaki düşüncelerini. Birçok kez karısına. âşığından olduğunu anlatacaktı. burada ağlayıp üzülmesi gereken benim. sadece birlikte büyüdüğü insanlardı. bir kadının "onuru" konusunda ne düşündüğünü kesinlikle ortaya koymaktadır. hiç inanmıyordu. Öyleyse Mor bunu neden söyledi? "Bu hikâyeyi Dickens'tan buldu" diyordu Torben. baban ve ben. bu kez bir kız istedik. Seni yetimhaneden aldık. Bütün bunlar yaşı nedeniyle daha da gülünçleşiyordu. Günlükler. annesinin itirafından yaklaşık bir yıl kadar sonra. Çok sonraları bana kendini birçok bakımından afaroz edilmiş hissettiğini anlattı. lille Swanny"ydi.

basık bir şapka. Annemin yakalandığı kanser. Kendi yaşındaki kadınlara ki yasla son derece sağlıklı ve güçlüydü. kokladı. Bugün olsa. gerçek ile düşü birbirine karıştırıyordu. cenaze üniformasını giymişti: siyah ipekli kruvaze bir pardösü. hayatta kalan tek çocuğu Knud ya da Ken Dayıydı. Annem evlenmek üzereydi. Peter ve Sheila'nın (onlar da her kimse) çiçekleri annemin sağlığında vermelerinin çok daha yararlı olacağını söyledi. Duadan sonra. Swanny kişilik ve kayıp çocukluk konusunda rahatlıkla psikolojik yardım alabilirdi. Önce bebek Mads. Kitap okumak konusunda Asta'dan hiç de geri kalmayan Torben "Estella'ya bak. Asta'nın kanseri. üstelik Dickens romanlarının kahramanlarının da kim olduklarını sonradan öğrenmeleri sıkça rastlanan bir durumdu. bütün bunlar fazla bir şey ifade etmiyor. bütün psikiyatrların yaptığı gibi insanın her hareketini . Kırmızı gülü çok seviyorum. Psikiyatra gitmek bile cesaret isteyen bir karardı. Teşhisten üç hafta sonra öldü.böylesine akıllı bir çözüm bulduğu için memnundu. Çocuklarım hep ölüyor. ama 1960'ta bunu düşünmek bile imkânsızdı. Hiç duygum kalmadı zaten.. Esther Summerson'a bak" diyordu. eğilip yerdeki gül demetlerinden en büyüğünü seçti. Mor. Gülleri gerçekten de eve götürürken çiçeklerin artık Marie'nin işine yaramayacaklarını. Doğruydu. Nişanlandığını söylemek amacında değildi. fantezileri ile olayları ayırt edemiyordu.. şimdi de kızı Marie. krematoryumun bahçesindeki çelenklere bakarken. daha önce birçok kez nişanlanmıştı. lille Swanny. Yaşlandıkça kabuk bağlıyorsun. Swanny'nin evine George ve oğlu Daniel ile birlikte gittik. Son nişanlısı George oldukça ciddiydi. bukete iliştirilmiş kartı çıkardı: . Mormor'un Dickens dışında bir şey okuduğu pek görülmemişti." .Eskiden olduğu kadar kötü değil. Asta bunamıştı. Sonra Asta herkesi şaşkınlıktan donduran bir şey yaptı. Swanny belli belirsiz inledi: "Oh. ancak şimdiki durum biraz farklıydı. Rahat bir adamdı. Somme cephesinde Mogens. Yine de Willow Caddesi'ne vardığımızda konuyu Daniel'e açmayı düşündüm. Asta da geldi. Swanny o sırada daha önce hiç farkına varmadığı bir gerçeği gördü: Torben Asta'yı sevmiyordu. Odama koydurmayı unutma. Dickens'ı her an okuyordu. daha sonra anlaşılan Swanny'nin yerini aldığı bebek. ağustos ayında Hampstead nüfus müdürlüğünde evlenmişlerdi. Asta en yıkıcı yorumlarından birini yüksek sesle yaptı. Daniel benim yaşlarımda sessiz ve yakışıldı bir psikiyatrdı. Kanser olan ve kanserden ölen annemdi. işe yarar bir silah olarak kendi düşlediği ya da uydurduğu bir şeydi. Cenaze töreni Golders Green'de yapıldı. Swanny onun kızı olmadığına göre. Swanny gelmemesi için ikna etmeye çalışmasına rağmen geldi..Bunları eve götüreceğim. karsinomatosis adında yakaladığını kısa zamanda eriten bir hastalıktı.

Erkekleri çok daha yakından tanımak istedikleri. Cenaze sırasında bana Asta'nın kim olduğunu sormuştu. Benim. Annemin ölümü onu çok üzmüştü. Annenize çok üzüldüm. doğan bebeği gördüğünü. O dönemde hayatının yarı umutlu dönemlerinden birini yaşıyor. Asta. mesafeli ya da üstün görünmek iddiasında değildi. hatta daha hastalanmadan bile önce Ken Dayıya gitmiş. kızı gibi olmam son derecede doğaldı. Ne de olsa. Kendi beş yaşını hatırlayabiliyordu. . Swanny annem ölmeden. Bir kez daha acısını paylaşan. Swanny'nin oturma odasına girdiğimde. Hatırladıkları arasında Asta'nın pek de düşkün olduğu skandal öykülerinden biri de vardı. hiç değilse onun gözlerinde. okul çağında. Annemi bir kızkardeş olarak çok sevmişti. Birisi onu Astayla tanıştırmış olacak ki. kökleri hakkındaki endişelerini de -göründüğü kadarıyla. Herhalde Ken de Asta'nın bir kız doğurduğunu. onunla değişik bir açıdan ilgilenmeye başladı. ama kendi açısından bakıldığında.Çok ilginç biri.. O yılın mayıs ayında Edward'ın öldüğünü. Yine de Swanny'yi ne Daniel Blain'e ne de herhangi bir başka psikiyatra götürmeye çalışmadım. Üstelik birbirimize çok daha yaklaştık. duygusuz ve kaba Ken Dayı kadar kötü olmamıştı. evdeki doktoru ya da hemşireyi ya da her ikisini birden hatırlayacaktı. genç ve güzel bir kadından bahseder gibi konuşuyordu. onları ciddi bir konuşmanın ortasında buldum. Bunu daha önce de söylemişti belki de söylediğini unuttu. babasının Danimarka kraliçesinin artık dul bir kadın olduğunu söylediğini de hatırlıyordu. Torben hiç de otuz beş ile altmış yaş arasındaki her kadını hayatın katı kurallarından ayrılmakla suçlayan. Kız kardeşinin arkasından ağladı. o sırada bebek değil. metresini öldürerek ondan olma çocuğunu karısına götüren adamın hikâyesini anlatıyordu. kendisi de hiç çocuk doğurmamıştı. kendisi için o önemli sorunun cevabını aramıştı. Annemin ölümü Torben'in karısını geri getirmiş. Torben'de de söylenenlerin hiçbirine inanmama . Burası pek yeri değil. anlayış gösteren Torben'e yakınlaştı.aklından söküp atmıştı.izlemiyordu. Gerçekten de düşündüğümü söyledim: Bilmem. beş yaşında bir çocuktu. ama sanki hayattan keyif almayı bilen birine benziyor. Swanny'nin bu hikâyeyi de kendisiyle bağdaştırıp bağdaştırmadığını düşündümse de Far'ı katil rolünde canlandırmam imkânsızdı. Yas tuttu. kralın boğmaya çalıştığı Kraliçe Alexandra'nın ensesindeki izleri gizlemek için elmas tasmalar taktığını anlatırdı. Ken Dayı oradaydı. annemin ölmek için daha iyi bir zaman seçemeyeceğini düşünmekte haklı olduğunu sanıyorum. Kız kardeşi Marie en yakın arkadaşı olmuştu. . ama hiç olmazsa kendi sorunlarından uzaklaştırmıştı. Daniel'e kuzenlerinden birinin Đsveç'te tanıdığı.Bu kim? Anneannem.

eğilimi güçleniyordu. tipik bir Ken Dayı davranışı olurdu. Ne istediğini sorduysa da anlaşılan Mormor. Onun için bahçe. demişti Torben'e. doğum gibi şeyler küçüklerin önünde konuşulmayan konulardı. Bahçedeki çiçekler onun sevdiklerinden değildi. Böylesi. anne ve babasının kavgalar ettiği. Swanny'ye göre neredeyse gururlanarak. (Daniel'in da düşünebileceği gibi) hatırlanması acı dolu çocukluk yıllarını unutmak istemesi olup olmadığını çok düşündüm. Belki de doğruydu. belki de hatırlıyordu. mutlu mutlu sırıtan Hansine. Đngiltere'ye yerleşip yeni bir dil öğrenme zorunluluğu. Sık sık. birisi ona bir bebek getirmişti. Onun tercihi. yoksa kulağı benimkinden bile duyarlıydı. Swanny ve Torben haftada üç gün gelen bir bahçıvan tutmuşlardı. . ülkeden ülkeye dolaşıklığı. ağaçlarının altında yemek yenen bir yerden öte değildi. hatta doğanın varlığının farkına varan kadınlardan değildi. Mor yatağa uzanmış. Bunu kanıtlayacak bir fotoğraf da vardı: büyük bir gümüş çaydanlıktan fincanlara çay dolduran Asta. gebelik. fotoğraf uğruna hizmetçi önlüğü ve şapkası giymiş. En azından yedi yıl. daha önce de gördüm. Diğer taraftan. hatırlanması acı verecek bir çocukluk geçirdiğini gösteriyordu. Evden eve. çiçekçiden gelme gül goncaları ya da seralardan alınma kokulu ve egzotik çiçeklerdi. dut ağacı altında çay içilen Padanaram'ın "kullanışlılığından" (en sevdiği sözcüklerden biri) bahsederdi. yanında Swanny. Elinde el arabası koşarcasına uzaklaştı. sanki biraz akılları gidiyor. cevap vermek istemediği zaman yaptığı gibi ağır işitiyormuş numarası yaptı. Londra ve çevresi dumansız bölge olarak adlandırılıyordu. bunu söylediğinde de Asta'nın kaşları inanmıyormuşçasına kalktı. Gerçekten de Torben ve Swanny'yle yaşadığı büyük çekişmelerinden biri de dışarda. Mormor Willow Caddesi'ndeki evin bahçesine çıkmazdı. Swanny'ye göre bir öğleden sonra "yaşlı hanım" bahçeye inip el arabasını aldığında çok şaşırmıştı. Sık sık bundan yakınır. Altı buçuk yaşındayken taşındıkları Lavender Grove'u bile hayal meyal hatırlıyordu. bahçede yemek yemek için yeterince çaba harcamamalarıydı. Torben açık havada yemekten hoşlanmazdı. güneşin parlak olduğu günlerde oturulan. yani 1960'larda bile ateş yakmanın yasak olduğunu düşünüyorum. arkada oğlanlar. Yine de bahçıvan ara sıra sonbahar yapraklarını ve kuru otları tutuşturmayı başarıyordu. babanın sürekli uzakta olması. . Kadınların kaprislerine izin verilmemeliydi. bahçıvanı arkasında şaşkın bıraktı. bütün bunlar Ken'in. Mormor doğayı seven. Yine de söylediklerinden fazlasını bildiğine inanmıyorum. Oysa yaşamları daha sonra düzeldi. Bütün bunlar geçmişi karartmak için yeterliydi. ama içinden anlatmak gelmiyordu. Swanny'nin doğduğu yıl ailenin en kötü dönemiydi. her ilkbaharda çıkarılıp bahçenin uygun yerine yerleştirilecek bir şemsiye de düşünülmemişti. Onun çocuk olduğu dönemde çocuk yapmak. Morfar'ın kucağında annem. Swanny ise hep hayatının bir parçası olmuştu. Ağacın altında çevresinde iskemleler olan masa yoktu. altı yaşından önce olanları hiç hatırlamadığını söylemişti. Swanny'nin sorduklarını neredeyse aynen tekrarlarken. O zamandan beri Ken'in o dönemleri hatırlamamasının nedeninin. Ken hatırlayamadı. Günlüğünde de öyle söyler. Tekrar kendilerine gelmeleri de yedi yıl sürüyor. çünkü kadınlar "tuhaf hayvanlardı".Yaşından. sabah kahvaltıları ya da çay saatinde kullanılacak. bir kızı olmadığı için ne kadar şanslı olduğunu söylerdi. Sert bir tik bankın dışında oturacak yer olmadığından. yeni doğmuş kardeşinin öldüğü o yıllar. O dönemde.

kendisinin tam tersine. Yürümeye. Lizzie Hexham. "Yaşlı hanımın el arabasını kitaplarla dolu olarak geri getirdiğini anlattı. Swanny'nin merdivenlerin artık fazla geldiğini söylemesini dinlemiyordu bile. Günlük yazmaya son verdiğinden beri onda büyük bir değişiklik görülmüyordu. her gün rastlanabilecek kişilerdi: Amy Dorrit. Özel olmasaydı.Özel şeylerdi. Sidney Carton. lille Swanny. ama günlükler görünürde değildi. bunu başkalarının yanında yaptığında da özellikle çarpıcı ve içerikli bulduğu uzun bölümleri çevresindekilerin dinlemek isteyip istemediklerine aldırmadan yüksek sesle okumaya devam etti. hikâye anlatmaya. Esther Summerson. Genellikle de yanılırlar. Dickens okumaya. onlar bir şeyler diyecektir. . O odayı kendisi seçmişti. değiştirmek istemiyordu. ki günlükler de bunu kanıtlıyor. Fikrimi değiştirdim. küllerini dağıtmıştı. Sekizinci bölüm . Eve döndüğünde bahçıvan gitmek üzereydi. lille Swanny? Biz ne yaparsak yapalım. Günlükler saklanmış. bunun 1967 sonbaharına denk düşmesi gerektiğini sanıyorum.Swanny saçını yaptırmaya gitmişti. Günlük yazmayı kestiyse. Swanny ve Tor-ben'in davetlerine katılmaya. neden senin evde olmadığın bir zamanı seçerdim sanıyorsun? . hatta elbiseleri bile. elbiselerini ve eskiden günlüklerini yukarıdaki odasında tutuyordu. Swanny olan biteni Mormor'a sorduğunda sert bir cevap aldı: . bahçıvan da bir daha ancak bir yıl sonra ateş yakacağını söylemişti. mutfaktaki ocağı kullanabilirsin. seksen yaşındaki annesine odasına gitmek için üç kat merdiven tırmandırdığını öğrenenlerin ne diyeceklerini sorduğunda Mormor acıyla sırıttı. Bir keresinde Swanny. bekliyordu. Dickens'ı. Swanny'ye göre diğer bütün şeyleri göz önündeydi.Eğer yakmak istediğin bir şey varsa Mor. fotoğraflarını. En sevdiği kahramanlar. çünkü havanın girmesi için dolaplarının kapılarını ardına kadar açık bırakıyordu.Bu yaşa gelip de başkalarının ne düşündüğünün önemsiz olduğunu hâlâ öğrenemedin mi. Mormor gelecek hafta yine ateş yakıp yakmayacağını sormuş. ancak o zamana kadar ateşi söndürmüş. Üçüncü kattaki odasına girdiğimi hiç sanmıyorum.

Gülmemeliydim. Onun için Tötonlardan nefret ederim. Hiç değilse Rasmus ve dostu iş ortağı Mr. nedendir bilmem -yeterince "sevgi" olduğundan. nedenini bilemiyorum. til Prfjsen. hvordan vi maatte give Afkald paa en Del afvores Faedreland. Housman'ın tebessümünü saklamaya çalıştığını gördüm. Danimarka'yı işgalleri. Onlarla Danimarka arasındaki savaş. Fransa ile Rusya da. yazlık evlerine gidip kendini astı. Avrupa savaşa hazırlanıyor. kız olmasını tercih ederim.Bak. ne anlarsınız ki! Mr. Bir kadının içinde olanlar. ama babamın bana ülkenin koca bir parçasını. Krigen mellem dem og Danmark eller skulde jeg sige Besættelsen og Danmark var forbi i 1864.Siz kadınlar.nefret ederek büyüdüm. Housman bu akşam öyle diyorlardı.29 haziran 1910 Jeg voksede op med Had til Tyskeme . Eğer çocuğum olacaksa. ben doğmadan çok önce. hvâd min Fader fortalte mig. Bazı şeyler yazılmayacak kadar derin oluyor. Ama en korkuncu. Macaristan değil. daha on altı yaşındaydı. Danimarka'nın da savaşa girmeyeceğini söyledim. Neredeyse eminim ve ömrümde ilk kez bir çocuk doğuracağım için mutluyum! Kocamın Danimarka'dan ilk dönüşünden sonra rahmime düşen çocuğu üç ay sonra kaybettim ve çok üzüldüm. Almanlardan -ya da onlara taktığımız adla Prusyalı ve Avusturyalılardan. Saatler boyu en sevmediğim konudan. . Rasmus "w" ile başlayan bir kelime söylediğinde Housman eliyle ağzını kapatıyor. men jeg skal aldrig glemme. Onlara. yani benim büyükbabamdı. Sadece Avusturya. Hep başkalarının ülkesini ele geçirmeye çalışırlar. savaş çıkarsa bizim karışmayacağımızı. Her üçü de Đngilizce'yi bu kadar güzel konuşan çocuklara gıpta ediyorum. Sonra. Geçen yıl sıra Bosna-Hersek'teydi. Schleswig ve Holstein'ı Prusya'ya vermek zorunda kaldığımızı söylemesini unutamıyorum. Đngilizcem mükemmelden çok uzak. Bu söylediğime dikkat et. . Ayağında sürekli çektiren bir kangren vardı. üzerine Avrupa barışının yazılı olduğu Berlin Antlaşması'nı yırtmakta bir sakınca görmediler.eller Prfjseme og Østrigerne som vi dengang kaldte dem. savaştan ettiler. dedi Rasmus. længe for jeg blev ffdt. Anlaşılan otomobillerden sonra savaş onlara değişik geliyor. Gelecek yıl bir dördüncüsü olacak. dedi Rasmus gülerek.bugüne kadar bir daha gebe kalmadım. annemin savaşa katılan ve kötü bir yara alan babası. bunu günlüğüme dahi yazmadım. hiç kimsenin tam olarak anlayamayacağı bir sır olarak kalacaktır. O kadar acı ve üzüntü çektim ki. ki öyle gözüküyor. 1864'te bitmişti. Bir . Schleswig'de oturan bir dayısı ve yengesi vardı. bir gün acı o kadar dayanılmaz oldu ki. 11 şubat 1911 Bir kız daha. Annem onu bir putrele asılı olarak hbuldu. det hele afSlesvig ogHolsten.

benim için Swanhild'den sonra ikinci güzel kız ismi. Rasmus modadan neredeyse otomobillerden hoşlandığı kadar hoşlanmaya başladı. bununla sahnede gördüğü Marie Lloyd gibi "Maar-rie" diye telaffuz edeceklerini söylemek istiyor.oğlum olmasından o kadar korkuyordum ki. "Đngilizler de söyleyebilecek" diyor. Adını Marie koyacağız. Herkes bu kızın sanki Rasmus'un ilk çocuğu olduğunu sanacak! 3 mart 1911 Marie doğduğundan beri ilk kez sokağa çıktım. doğumdan birkaç gün sonra vücudum eski biçimini aldı. Anlaşılan Westerby ailesinin hayatı epey değişti. bilmem" ama Rasmus o sıralarda söylediklerimi pek dinlemiyordu. ya "motor" ya da "otomobil" demem gerekiyor. ama şu günlerde iyi göründüğümün de farkındayım. "zor işlerde" Hansine'ye yardım edecek bir de kız. Üzerimde beyaz ipekli bir sabahlık. sonunda. Kuşun ne için olduğunu bilmiyorum. Đlk olarak oldukça güzel bir ev. bu doğumla bir öncekinin arasındaki farklılığı düşündüm. aylar boyu bu günlüğe bir şey yazmadım. Aşağı tabaka kadınları böyle yapamaz. O kadar yavaş gidiyor ki. Hoş olmadığımı biliyorum. Đngiliz olan her şeye bayılıyor. hiçbir zaman korseye gerçekten ihtiyacım olmadı. kısa ve keskin oldu. Bu sefer balıklı Krustader ve kızarmış tavuk vardı. neredeyse doğumdan sonraki gün ayağa kalkarlar. Hiçbir şeyin eksikliği çekilmeyecek yeterli para. yürüyerek doğrusunu söylemek gerekirse koşarak.yetişebiliyorsunuz. ama siyah ve yeşil kanatları var. Ben artık bir "leydi'yim. çok şık giyimli olmamı istiyor. Şansım. Swanny doğduğunda Hansine yatağımın yanına sosis ve patates dolu koca bir tabak getirmişti. Uyuyup iyi bir yemek yedikten sonra yatakta oturdum. Mutfağın arkasında ya da bahçedeki kulübede gizlice doğurup da aynı gün işlerinin başına dönen hizmetçiler bilirim. Ona bir kız çocuğu doğurduğum için benden iyisi yok. Şimdiki en son Amerikan buluşu olan elektrikli bir şey. kalkmak zorundadırlar. Zor bir doğum değil. Giymek zorunda olmama rağmen. sokağa çıkmak iyi oldu. bu yüzden kendimi iyi hissetsem de doğumdan sonraki birkaç haftayı yatakta geçirmem gerekiyor. kulağa da hoş geliyor. parmağımda da kocamın onu bu kadar mutlu ettiğim için (bu onun sözleri) almayı uygun bulduğu bir yüzük var. . varmış. "bunun ne değeri var. "Fransızlar da" dedim alçak sesle. Dün sabah doğdu. Farklı amaçlarla da olsa hiç olmazsa bir kez bir konuda anlaştık. Bugün otomobilde yeşil keten yakalı krem pardösümü ve üzerinde koca bir kuş olan şapkamı giydim. Tabiî Rasmus bu ismi Đngilizce olabileceği için de beğendi. Sanırım müşterilerinin eve geldiğinde hoş bir kadınla karşılaşmalarının işi için iyi olacağını düşünüyor. Ben sadece isimden hoşlanıyorum. O civardayken atsız araba demem yasak. Yeşil bir otomobil eşarbı ile beyaz tilki bir manşonum da vardı dışarıda olduğum sürece soğuktan dondum. Rasmus beni atsız arabasıyla gezdirmekte ısrar etmiş de olsa. ona şu "otoların" modasının geçeceği zaman (mutlaka geçecektir) kadın elbiseleri satabileceğini söyledim. beni ortadan ikiye bölen bir kılıç gibi dayanılmaz bir sancı çektim ve doğdu.

Kızını sevdiğine bir şey demiyorum. Marie'yi kucağından bırakmıyor. biliyorum. Oğlanlar küçükken pek onların farkına varmazdı. Bu yüzüğü çok seviyorum. bunlar söylemesi gereken şeylerdi. Marie doğduğundan beri daha da kötüleşti ya da öyle görünüyor. . Marie hiçbir zaman onun kadar güzel olamayacak. Mogens artık on üç yaşında. Parmağımdaki yüzük 22 ayar altın. kendimi zorlayıp sordum.Rasmus titrediğimi gördü ve duymayı hayal bile edemeyeceğim bir şey söyledi: . benim istediğim iyi giyimli olmak. ama onlarla hiç futbol ya da kriket oynamadı. sana bir kürk manto alacağım. baş döndürecek kadar güzel. hatta Fordların uzun ömürlü olacağından eminim. Swanny'nin ona doğru yöneldiğini. Tabiî kısa süre sonra bütün çocuklarını aynı derecede sevdiğini. ama her zamanki gibi abartıyor. iyi gıdayı ve bakımı hiç gizlemiyor. oysa oğlanlar bundan hoşlanırdı. Bu sözünü ona hiç unutturmayacağım. Her şeyiyle (neler olduğunu hiçbir zaman açıklamadı) Đngiliz olmak istediğini biliyorum. benimkiler gibi sert lacivert değil. sevdiği için mutluyum da. Son zamanlarda bana Vogue adlı bir Amerikan dergisi getiriyor. Ona sordum. Şurası bir gerçek ki beni seviyor. Yüzüğü Lea Irmağı'na atmaya ya da Hansine'ye vermeye hazırım. .Ne yapacağımı söyleyeyim. Aralarına beyaz tilki kürkü işlenmiş Acem koyun postu. ama akümülatör gücünden ve çıkarılabilir silindir başlıklarından haberdar olması gerekiyor. Benim de aksanım kötü. Swanny'nin görünüşünü beğenmiyor. ama hayatta bazı şeyleri böyle elde edemeyeceğimin farkındayım. tatlı ve yumuşak bir çocuk. Oğlanlara kötü davranmıyor. küçücük elini bacağının üzerine koyup bir şey sorduğunu. tam da istediğim gibi. ama Rasmus'un küçük Swanny'imi seveceğini bilsem feda etmeyi göze alırdım. Đşin ilginç yanı. Bütün çocuklarımızın içinde en güzeli de o. gözleri deniz mavisi. Yüzüğün 500 pound'a mal olduğunu söylüyor. daha ufacık bir bebek olmasına rağmen bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Şu küçücük güzel kız. teni süt kadar beyaz. ama bu sevgisinin Ford motorlarından daha uzun ömürlü olacağını sanmıyorum. dedi. insanların bana bakması. neredeyse babasının boyunda. buna rağmen görünüşünü beğenmiyor! Sonunda kabul etti. ama hiç olmazsa kelimeleri yanlış anlaşılacak gibi telaffuz etmiyorum. yabancı olduğunu hemen anlıyor. küçük pırlantalarının arasında bir de zümrüt taşı var. onu konuşurken duyan herkes. orada duran otomobilleri gösteriyor.onun birini sevdiğini görmek o kadar değişik ki. Israr ettim. Neyse. Neden bilmem. Amerikalıların dediği gibi. ilk önce bunun saçma olduğunu söyledi. Swanny'cik ise sadece beş yaşında. -Bunda ne var? O sinir bozucu kahkahalarından birini attı. oğullan var diye gururlanırdı ama hepsi buydu. çenesinde sakalları bitmeye başladı. yaşıtlarından daha uzun. yutmadım.O kadar Danimarkalı ki. hepsinin eşit olduğunu söylemeye başladı. Kız daha üç haftalık. bunu da nereden çıkarıyormuşum. Nedenini düşünemiyorum bile. saçları altın gibi parlak. elbiselerim için kaç para harcadığımı merak etmeleri ve bu kadar göze batan bir şey giymeye nasıl cesaret edebildiğimi düşünmeleri. içinde de tam istediğim kürkü gördüm. her yere taşıyor. Bazen onu bahçeye çıkarıyor. Bazı kadınlar gibi elbiselere fazla önem verdiğimi sanmıyorum.

ya iş konuşmalarından birinin ortasına dalmam ya da atölyesine kadar gitmem gerekiyor. Doğu'da haremlere kapatılan kadınları duyduğumuzda öfkelenip yumruklarımızı sıkıyoruz ama burada neyin farklı olduğunu görmekte doğrusu zorlanıyorum. ama doğrusu da bu. öyle." Uzun zamandan beri bu günlüğe Rasmus'la ilgili bir şevler yazmak niyetindeydim. bu gibi düşünceleri kafamdan atmaya çalışıyorum. Her zaman yapmak ya da imal etmek istediği şeylerden bahseder. Sonunda dün atölyeye gittim ve oğullarının kaç yaşında olduklarının farkında olup olmadığını sordum. Anladığım kadarıyla ona çekici gelen şey. ne kadar yıkanırsa yıkansın. 28 temmuz 1911 Küçük Swanny'nin doğum günü. biraz acı. Ona hediye olarak gerçek boyda ve gerçek saçlı bir bebek aldık. Biraz uzun solusan. üstelik bir kız babasını bu açıdan hiç tanımaz ki. Bahçenin bitiminde. çünkü böylesi iltifatlar başını döndürebilir. Eve döndüğünde. bir saat boyunca adamın taşı işlemesini izledi. ama bunu nasıl bilebilirim? Hayatım boyunca sadece bir tek erkekle birlikte oldum. mideni bulandırıp başını döndürecek bir koku. Rasmus ise dışında yaşıyoruz. Sanki kadınların evin içinde. O kulübede motorları parçalara ayırıp tekrar bir araya getirerek saatler geçiriyor. Rasmus bir karta adını yazmakla yetindi: "Mor ve Far'dan sevgilerle. En son isteği cam üflemek. Aslında ilginç. kaçırmıyorum. . "Biz" diyorum ama aslında bebeği alan ve o görmeden eve saklayan benim. South Mill Fields'ta oluyordu. dev gibi bir duvarcının çalıştığı bir boşlukta otomobili durdurdu. bir sürü de aleti var. motorlarıyla burada oynuyor. Eğer onunla sabahın sekizi ile akşamın dokuzu arasında bir şey konuşmak istersem. sokağa çıkıp yürüyorum. Tabiî ki evden çıkıyorum.ben evin içinde. Marie kucağımda kıpır kıpır oynarken. benzin kokuyor. Onda gerçekten sevmediği nedir? Böyle düşünmeye başladığımda korkuyorum. Bugün otomobile binip küçük Swanny'yi doğum günü gezisine çıkardığımızda. Onun değişik birisi olduğunu yazmak istiyorum. Benzinin değişik bir kokusu var. Bjfrn için bunun yanında penceresi.Rasmus'un ise bir köpeği kovar gibi elini ittiğini gördüğümde. Atölyede bir tezgâhı. Rasmus'u evin içinde görmek kolay değildir. içimden onu öldürmek geliyor. oysa genellikle ona böyle bir davranışta bulunmamaya çalışırım. gerçek kiremitlerle kaplı bir çatısı olan bir kulübe yaptı. bundan sonra heykeltıraşlık çıkarsa hiç şaşırmayacağım. kaçıyorum. Genellikle babasının en iyi yanlarını ya da görmek istediği tarafını görür. Aslında evdeki Danua yavrusu Bjfrn'ün daha çok farkında. oğlanlar için Nuh'un gemisini yapmayı düşündü. "Dışarıda çok kaldın" diyor ya da "Evde yapacak bir işin yok mu?" Bjfrn'ün kulübesini bitirdiğinde. Bugün altı yaşında. Kulübeyi ne kadar beğendiğimi saklayamadım. erkeklerin ise dışarda olmasını gerektiren bir kural var. Đçine bir otomobil konacak kadar büyük. atölyeye çevirdiği bir kulübe var. Bütün bunlar çevredeki en sıkıcı yerde. bir tek erkekle evlendim. bütün o hayvanları oyarak yapmaktı. Rasmus da bunu böyle anlıyor. Belki de Rasmus diğer erkeklerden pek de farklı değildir. sanki demiri eritseler nasıl kokmasını beklersen.

Đkimiz de soru soruyoruz. çünkü bunu daha birkaç hafta önce küçük Swanny'den duymuştum. ama düşününce Kopenhag'da da bir erkek arkadaşının olduğunu hatırladım. . Konuşmalarımız böyledir. "Lille Mor" dedi. bu da pek hoşuma gidiyor. sadece şaşırdım. Tabiî ki onu çaya çağırabilirsin.Kadın değil.Bebek oyuncakları yaparak zamanını boşa harcamadan önce. dedim.Evde yapacak bir şeyin yok mu? diye sordu. dedi. ama kulaklarıma inanmakta güçlük çektim. konuyu değiştirerek oğlanlardan bahsederken neden Jack ve Ken demediğimi sordu. Yıllardır bu çeşit arkadaşları olmuştu. ama cevap vermiyoruz. ne istediğini sorunca da bir arkadaşını çay içmek üzere mutfağa davet etmek için izin istedi. 5 mart 1912 Hansine'ye kur yapan bir adam var. Gülmemek için kendimi tuttum. Hiç böyle bir şey aklıma gelmemişti. sanki dokunsam ağlayacakmış gibi oldu. hiç. gelip bir sormak istedim. erkek. Sizin için komik görünmeyebilir. Öyle düşündüğünü biliyorum. Hiç kötü davranmadın. neden Swanny'ye bir bebek evi yapmıyorsun? Cevap vermedi. Belki unutmuşsundur diye söylüyorum. aptallaşma. dedim. Çok acımasız olduğumu düşünüyor. Mogens on üç yaşında.Hadi hadi. kendimi gülmekten alamadım. belli ki bir şeye şaşırmıştım. niyetim alay etmek falan değil. Tabiî ki bir kadından. dedim. Hansine?" diye sorunca şaşırıp kızardı. Ona bir şey anlatılmasından hiç hoşlanmaz. dedi. Đngiltere'ye o denli çılgıncasına âşık ki. Bu söylediği Danca ve oldukça komikti. kendi gibi bir hizmetçiden söz ettiğini sandım. Adı ne? .Buraya böylesine saçma sorular sorarak aklımı karıştırmaya mı geldin? Benimle hep böyle sıcak konuşur. "Kadın bizim sokaktaki bir evde mi çalışıyor. Knud da on bir. . . Şimdi farkına vardım. . bu kez de öyle oldu. Bu sabah benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi. onun için her şeyin Đngiliz olması şart. Tabii onunla alay ettiğimi düşündü. 'Annen bazen çok acımasız olabiliyor'. hep yaptığı gibi önlüğünü ellerinin arasında buruşturup çekiştirmeye başladı. Bana "lille Mor" diyor ki. öyle değil mi?" . demiryollarında çalışıyor. "Hansine dedi ki.Sam Cropper.Eğer bir şeyler yapmak istiyorsan. yine de dudaklarımın oynadığını gördü.. ben de ona bana hiç kötü davranmadığını söyledim. .

Kedi gibi bakıyor.Orada. önlüğünü de bir yerlere saklamıştı. Yine de onu çekici bulan adamı merak etmekten kendimi alamadım. Đnsanlar da bana hep iyi davranmadılar.güzel olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Hansine her zamankinden de fazla kızardı. Hemen onunla tanışmak istiyorlar. eline de bir fincan çayla reçelli bir dilim ekmek tutuşturulmuştu. Swanny'yi okuldan alıp geldi. Bunu bir kitapta okumuştum. yakışıklı erkeklerin güzel kız peşinde olmaları beklenir. Hansine ve ben birbirimizi uzun zamandır tanıyorduk. evin hanımı olduğumu unutmamasını. Küçük Marie'yi kucağına bıraktım ve tekrar mutfaktan geçtim. sevgilim. Bir kadının sarışın ve mavi gözlü olduğunu söylediğinizde. Bazen olabilirim. Hansine de başparmağını geriye doğru kıvırarak gösterdi: . saat dörtte de Swanny'yi yatağa bırakırken bir fincan da çay getirdi.- Sanmıyorum. birlikte epey şey geçirmiştik. Ne var ki böyle davranamayacağımın farkındaydım. Beni görünce oldukça şaşırdılar. doğrusu merak ediyorum. satın aldığım da fazla hoşlanmadığım bir kitapta. sessiz tavşanlar gibi oturuyorlardı 2 haziran 1913 . burnu da çorba kaşığına benziyor. Zavallı Emily bulaşıkhaneye hapsolmuş. eminim bütün kadınlar bavullarını onun taşımasını istiyordur. bir daha böyle bir şey yaparsa kendisine iş arayabileceğini söylemeyi düşündüm. Demiryolunda ne iş yapıyor. Oysa Hansine'nin ağzı kahve fincanına. hele o koşullarda. Önce Hansine'yi çağırıp kızıma böyle bir şey söylemeye nasıl cesaret ettiğini sormayı. Eğer hamalsa. Madam. dedim ama için için köpürüyordum. Bazen buna daha fazla dayanamıyorum. Yani benim bazen acımasız ve kötü olduğumu düşünüyorsa. genellikle aldığını verirsin. bence de yazık olur. Sanki Đngilizlerin deyimiyle iri ve güçlü bir köylü kadını gibi. Suratı geniş ve yuvarlaktır. Bu nedenle halk kütüphanesine üye olup. . Bu Cropper ünlü bir Đngiliz hukukçusu olan Edward Marshall Hall'a benziyordu Sıradan bir işçi için fazla dik ve seçkin görünüyordu. Ama bugün kızımı dışarı kendim çıkardım. Hansine uzun boylu ve yakışıklı bir erkekle mutfak masasının yarımda oturmuş çay içiyor. Emily görünürde yoktu. belki de haklıdır. Ama bence yüz hatları çok daha önemli.Emily nerede? diye sordum Đngilizce. iyi kitap ödünç alacağım. insanlara -özellikle erkeklere. yemek salonuna gönderilenlerden daha güzel görünen pastalardan yiyordu. bana hep koyun budunun ön kısmını hatırlatır. Genellikle gösterişsiz olanlardan tercih ederler. Đlginçtir. Küçük Marie yemek sandalyesinden gülerek ve kaşığını sallayarak dört bu yana yemek saçtığından yemek odasındaki eşyaların üzerine kılıflar dikmemiz gerekti. ama gerçekte hiç de böyle değildir. başka yerde yemek vermesi için zile basıp Emily'yi çağırıyorum. Hansine benim verdiğim ipekli bluzlardan birini giymiş. öyle de olması gerekirdi.

dolu ve önemli bir mühendisin beni kıskanacağına inanmamı istemez. Öyle sanıyorum ki teyzenin beni görüp de konuşma biçimimi. Benden başka kimse kitap okumuyor. her Đngiliz gibi bir işçiyi soylu bir beyden . giyimimi. Çok gelişmiş bir ahlak anlayışım olmamakla birlikte. Ejnar." Kıpkırmızı oldu. yine de bütün o yolu tepip cenazeye katılmayı istemezdim. teyzenin o tekdüze konuşmasıyla da söylediği gibi hep kendini düşünmenin de bir yararı yok. Cropper'ın da buraya tahminimden daha sık geldiğini düşünüyorum. Daha doğrusu. "Kendi içinden çık. yine de hiçbir zaman ana dilinde okumak gibi olmayacak. tahmin ettim. Öleni sevmedikçe yas tutmak bence yalancılık gibi bir şey. Frederikke Teyze'nin öldüğünü bildiren bir mektup aldım. . Rasmus bile. kendi kendimi üzeceğim. ahlak kurallarının ne olduğunu biliyordum. Yazmam gereken çok eğlenceli bir şey oldu. Hackney'de oturduğumuz sırada tanıdığımız Lutherci papaza benzeyen vaiz maskesini taktı. Şu anda Cropper'la birlikte dışarı çıkıyorlar. Asta" derdi hep. sekiz yıldan sonra okumam da gerekir. oysa o beni çok sevdiğini. hele hele ahlak anlayışımı eleştirmediği tek bir gün bile olmamıştır. Üstelik. Reddetmeyeceğim. teyzenin gerçekten öldüğü gün yapmam gerekirdi. benim hiç doğurmadığı kızı olduğumu söylerdi. Asta? diye sordu. Her şeyden önce. insanların ne yaptıklarını görmeyen hatta insanların varlığından bile haberi olmayan Rasmus bile Cropper'ın farkında. kötülük yapacak fırsat bulamadığım ve korkaklığım yüzünden iyi göründüm. O bir bey değil. galiba ona söylemeyeceğim. Birinin sürekli olarak ötekine ne yapması gerektiğini söylediği. . Đzinli olduğu öğleden sonra sürekli olarak buluşuyorlar. Rasmus. Öte yandan da. En sonunda. Böyle devam edersem. Danimarka ordusunda subay olan kuzenimden. Đyi Đngilizce okuyorum. Rasmus. ilk önce bunu yazmamaya karar vermiştim. Kitaplar benim olduğu için memnunum. Ona ait olup da isteyebileceğim tek şey o kitaplardı. "Kimi kastettiğini anladım. Yine de oyuna devam ettim. tavsiye edip vaaz verdiği bir ilişkide sevginin ayakta kalması çok güç.Ne arkadaşı? .Arkadaşın kim. Ama bu da çok aptalca olacaktı. oysa ben yaz günü siyahlara bürünmek niyetinde değilim. Her neyse. Onun için Hansine hakkında yazacağım. zaman anıları soluklaştırıyor. Daha sonra yüzüne. olabildiğince komikliğe ihtiyacım var. Bana telgraf çekseydi daha iyi olurdu. Eğer Rasmus'a söylersem. Başlangıçta. Teyzeyi sevmedim. Emily gibi çoğu Đngiliz'den daha iyi okuduğumun farkındayım. Frederikke Teyze'nin. davranışlarımı. onun gibi akıllı. sadece Hansine'nin talibi. Frederikke Teyze'yi görmeyeli dokuz yıl oldu. O zaman anladım. ne demek istediğini anlamamış gibi. Đlk defa bu evde ne kadar az kitap olduğunun farkına vardım. zevklerimi. teyzenin öldüğünü öğrendiğim gün gülmenin doğru olmayacağını düşündüğümden. Charles Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş bütün eserleri koleksiyonunu bana bıraktığını söylüyor. Cropper'ı evde üç kez görene kadar tek kelime etmedi. sanki gözümün önünde bir ışık çakmışçasına 'Tamam" dedim. neredeyse suçlu gibi davrandım.Dün bahçede karşılaştığım uzun boylu bey. Eğer ciddi olsaydım bunu şimdi değil iki hafta önce. biliyorum yas tutmamı isteyecek.Bu sabah Ejnar'dan.

Bütün çocuklarımın içinde en yaramazı o. yakında orta yaşlı olacağım. Bu haldeyken onunla konuşmaya çalışan zavallı çocuklara acıyorum. Cropper. eğer babamın dediği gibi hayat yetmiş yılsa. Sanırım Hansine çocukları uyardı. Rasmus her zamanki gibi unuttu. Aslında yazarken görmedi. değil mi?" Bunu yapacak kadar alçalmayı kabul edemem. Rasmus akşam yemeğinden biraz önce. gözleri kapalı ve konuşmuyor" dedi. hepsi hediye verdiler: Mogens'ten domuz derisi bir kese içinde bir makas. sevdin mi?" . elinde bir aletle çıkageldi. unutsun daha Đyi. elbiseleri dışında hiç de işçiye benzemiyor.üzerine de "Mor" yazmış. "Nasıl. Evans kocasına doğum günü ve evlenme yıldönümünü unutma fırsatı tanımadığını. yarını unutmadın. Sevgilim?" ya da "Gelecek perşembeyi unutmadın. oysa ondan bahsedildiğini hiç duymadı. 6 temmuz 1913 Yine doğum günüm. Bir saat boyunca surat astı. son yüksüğümü deldiğimden Marie'den yeni bir yüksük. sevgiyle hazırlanan tek hediye onunki. "Đşte senin için" dedi. Doğru. "Gelecek cuma ne var. Hansine'ye giderek "Mor yere düştü. Bir tek Marie dışında tabiî.ayırt edebilmek zorunda olduğunun da farkındadır. çünkü defteri hemen çekmeceye attım. Roper'ı taklit ettiğimi düşünüyor.Bu benim doğum günü hediyem mi? diye sordum. Daha önce hiç görmediğim bu aleti fotoğraflarından tanıdım. Bir telefon.Yani bunu kim kullanacak? Đş için buna ihtiyacım olacak. dedi. . Harisine korku içinde merdivenleri tırmandı. Kapı komşum Mrs. Swanny'nin hediyesini uzun uzun yazabilmek için sona bıraktım. beni odamda sakince oturur ve bu günlüğü yazar buldu. Bu hediyeyi kalem uçlarını temizlemek için kullanmayacağım. mor bir keçenin kenarlarını işlemiş. Hızla düşündüğünü görebiliyordum: . Bu öğleden sonra korkunç bir şey yaptı. Hatırlayacak kadar sevmiyorsa. Sanırım Rasmus benim Mrs. Kendi eliyle diktiği bir kalem bezi. Neyse. Rasmus'a hatırlatmaya cesaret edemez. "Milyonlarca teşekkür" dedim. bir saniye bile rahat durmuyor. onun bir kusur işlemesi imkânsız. birkaç gün öncesinden hatırlattığını söylüyor. Knud'dan gümüş bir kutu içinde üzerlerine "A" işlenmiş iki mendil. çünkü bütün hediyeler içinde evde yapılan. Geçen hafta sinemada izleyip kullanmaya can attığım cümleyi hatırladım. böylesi daha iyi. ortasına kırmızı bir gül işlenmiş -en sevdiğim çiçeğin gül olduğunu biliyor. biliyorsun değil mi. hep saklayacağım. o yüzden beni . ama sen de kullanabilirsin. Bugün otuz üç yaşındayım. eline geçeni yırtıp oyun oynuyor. dedi.Tabiî.

Kendi yapamadıkları. Diğer evlilikler hakkında fazla bir bilgim olmasa da kol kola yürürken gördüğüm çiftlerden ya da Rasmus'un otomobil sattığı insanların evini ziyaret ettiğimde gördüklerimden. karı ve kocanın bazı şeyleri birlikte yaptığı evlilikler olduğundan eminim. Shepherds Hill'de. özellikle de yeni evdeki ilk geceyi çok seviyorum. taşınmaktan hoşlandığım için. saçları da ıslak kum renginde. fazla dert etmiyorum. Padanaram adlı büyük ve yeni bir ev. O yaştaki halime tıpatıp benziyor. Hemen West Hill çevresindeki eski köyü ve o korkunç eski evleri düşündüm. yaşayacağım evin seçiminde söz sahibi olmak isterdim. Yine de yalan söyleyip kurtulması doğru olmaz. Nerede? diye sordum. Ama hayır. fırlak elmacık kemiklerimi ve ince dudaklarımı da almış. iki yıl ve beş aylık bir kızın böyle bir şey yapması için ne kadar akıllı olması gerektiğini söylemek oldu. Tavuskuşu mavisi gözlerimi. Highgate. bir ay içinde taşınmak zorunda olduklarım söylemesini kabul edemiyorum. Sanki bir macera gibi. Onu çok neden onu sevdiğini merak ediyorum.sakin sakin oturup pencereden dışarı bakarken buldu. anlayamadıkları bu davranışların onları dışarıda bıraktığına inanıyorlar. Sanırım Marie bu oyunu ilgi çekmek için uydurdu. Bir doğum günü daha geçti! 20 eylül 1913 Taşınacağız. Sevgili kocam bunu bu sabah bildirdi. sanki bu kez doğru seçim yapmıştı. paket yapmayı. Belki de o insanlar da hiçbir konuda diğerinin düşüncesini öğrenme zahmetine girmiyordur. Taşınmayı. Şiddetli bir tokat atıp genç gözdesinin yaptıklarını Rasmus'a anlattım. Aslında. Tek cevabı. Yine bir çocuk ya da aptal muamelesi görmemek. değişikliği. Dokuzuncu bölüm . büyüdüğünde de tıpkı bana benzeyecek. Üstelik bir mezarlığın yanında oturmak da istemiyordum. Küçük çocukların annelerinin bir şey yazmasından ya da okumasından pek hoşlanmadıklarını öğrenmiş oldum. toparlanmayı. Yine de bir erkeğin on altı yıldır evli olduğu bir kadına yeni bir ev aldığını.

On beş yıl çok uzun değil. Belki de sevmedi. ötekinin imzasını atmak isteyebilir miydi? Kısacası benden başka mektupları cevaplayacak kimse yoktu. . Eğer beni gerçekten sevmiş olsaydı. ödünç alınacak. Swanny'nin iki hafta önceki ölümünden bu yana eve gelen başsağlığı mektuplarından koca bir yığın oluşmuştu Ölümünden bir yıl öncesine kadar Swanny'nin haftada üç gün gelen bir sekreteri vardı. bu kadın Swanny'nin yazışmalarını takip ederdi. BBC'de çalışıyordu. Artık Swanny bir mektupta yazılanları anlamak bu yana. Onu terk etmedim. Đnsanlar kapılacak. Beni arayan oydu.1960'ların sonuna doğru.Mesajımı aldın ve benden nefret ediyorsun. Amerika'ya gidip kayboldu. Sesim bana bile fazla çatlak geldi. Daniel ve Cary daha sonra evlendiler. son bir öneri de kitapları kasete kaydetmekten söz ediyordu. imzasını bile atacak durumda değildi. Cary telefon etti. Annemin son nişanlısının oğlu Psikiyatr Daniel Blain'le beş yıldır birlikte yaşıyorduk. Bir okuyucuya teşekkür etmek -genellikle hepsi de kadındı-başsağlığı dilekleri için teşekkürlerimi iletip günlüklerin yayımına devam edileceğine söz veren yüzüncü kartı yazmıştım ki. Cary'nin bile bunu böyle kabul edeceğini düşünüyorum. Cary gözünü ona dikti ve aldı. oturup işe giriştim. çalınacak ya da terk edilecek eşya değildir. Swanny de hayranları için annesini temsil ediyordu. Hâlâ o nefes nefese ders verir sesiyle konuşuyordu. Biliyorum. oysa binlerce hayranı vardı. Cary Oliver'ı Đlk tanıdığımda. Evden çıkan ben oldum. . telefonu yüzüne kapatmayacağım. Đstemediği sürece kimseyi başkasının elinden alamazsınız. bunu anlatmak için başka bir yol yok. daha doğrusu annesinin binlerce hayranı vardı. böyle alanen sadece geçen bir gece gibi. Sevgilimi elimden alıp evlendi. Ağzım kurumuştu. Genellikle de adım televizyon dizilerinde gördüm. cesaretine hayran oldum. lütfen telefonu kapama. bunun cevabı hazır. Dürüst davranıp ne istediğini merak ettiğimi söylemeliyim. Yine de neden aradığını bilmeden de mutlu yaşayabileceğime karar verdim. Ne var ki telesekreterde duyduğum sesi on beş yıldır. Onu sevdiğim tek erkek olarak adlandırmak abartılı olur. Üstelik imzasını hangi adla atacaktı ki? Benimsediği o ikinci kişilikten sonra.Cary. insanların özgür iradeleri vardır. Daniel. Swanny'nin çok tanıdığı yoktu. Oldukça cesur ve dramatik olduğunun farkındayım. şimdi yakalandığını düşünüp telefonu kapatacaksın ama lütfen. telefonda heyecanlı bir ifadeyle düşüncesini açıkladığı o geceden bu yana hiç işitmemiştim: "Ne kadar da yakışıklı!" Telefonuna cevap vermedim. . yine de öyle olmaya çok yaklaşmıştı. "başucu kitabı" olarak da okunmuştu. çok daha sonra da boşandılar. Günlükler uzun zamandan beri televizyona uyarlanıp çekilmiş. Oldukça başarılı bir yapımcı oldu.. Zaman zaman Gary'den bahsedildiğini duydum. yaptığım daha çok yapıcı firar denilen bir şeydi.. ancak Swanny'nin ilk krizinden sonra işi bıraktı. yani fazla arkadaşı yoktu demek istiyorum.

Cary. eksik bölüm. diye devam ettim. Farkında bile değildim. zor bir dönem.Kendi prodüksiyonlarından birinde iş bulabilirsin.Değil miydin? . onun adını anmak istemiyordum. .Oh. .Ne? . Ann? Gerçekten. bir kedinin mırıltısını andırıyordu.Peki. daha iyi olmaz mı? Önce bunu halledelim. Oldukça başarılısın. rahat bir nefes daha alacağını. Duyduğum nefes. . Orada olması gerekirken olmayan bir şey mi var? . Önce her şeyin iyi olduğunu söylemeni istiyorum. hiç olmazsa benim de bir fırsatım olacak demek. Dikkatle konuştum: Konuşmayalı çok uzun zaman oldu. Cevap vermedi ama telefon sessiz değildi. . Daha sonra konuştu: . yakalanmakla ne demek istedi? Evin dışındaydım. . seni bağışladım.Neden bahsettiğini anlamıyorum. Gerçekten de şaşırttı. Benden istediğin bir şey var.Tabiî var. Düşündüm. . bir çocuk gibi davrandığımı düşündüğünü biliyorum.Eğer bilmiyorsan. "Daniel şimdi seni duymalıydı" diye. Düşünüyordum. Haydi. Bağışlanmak istiyorum. Söylemiştim. ama bir şey söylemedim. Bağışlanmış olmanın tadına varırmışçasına bir süre bekledi. Bir çocuk gibiyim. Şimdi benden ne istediğini söyle. Tamam mı? Gerçekten de bağışlayabiliyor musun.Birinci günlükte kayıp bir bölüm var. beni bağışladın mı? . Ann.Benden ne istediğini söylesen.Önce bana yayımlanmamış günlüklere göz atmayı yasaklayıp yasaklamadığını söyle. öyle değil mi? . bunu sen de biliyorsun. telesekreteri de devre dışı bırakmıştım.- Konuşacak mısın? . Artık nasıl derler temiz bir sayfayla başlamak istiyorum.Konuşuyorum. şaşırt beni.Eksik parça mı? Bunu ilk kez duyuyorum. Bunu kimsenin görmesine izin verdin mi? .

ama teyzen olabileceğini hiç düşünmedim. şeyin hakkında bir bölüm var. . televizyona konuk oluyor.Swanny Kjær. Hansine. Hansine eve gelir ve komşu evde ya da arka sokaktaki evlerden birinde çalışan bir hizmetçiyle tanıştığım anlatır. senin teyzen kim? Senin teyzenin kim olduğunu bilmiyorum bile. Anlaşılan kendimi farkında olmadan bu konuya fazlasıyla kaptırmıştım. Đnsanların ilgisini çeken Asta'ydı.. Đşte bu! Gerçekten de bunları bilmiyor muydun? . onun elinde bulunan ve henüz yayımlanmamış günlüklere dönecekti.Ne istediğini biraz sonra belli etti..Asta'da.Evet. Tabiî gidebilirdim. Yakında daha da çoğalacaklardı. Şimdi öldüğüne göre. .Yine de bana ne konuda olduğunu anlat. .. hani hizmetçi. dergilerde mülakatları yayımlanıyordu.Teyzemin bebekliğiyle ilgili olup yayımlanmamış tek bir nokta bile kalmadığından eminim.. Sanırım öyle. Büyük bir samimiyetle.Sonra.Ann. Swanny onun aracısı. ne var ki hayattayken. . tabiî. Hansine'yle çay içmeye gelen kadın ve çalıştığı evdeki insanlar hakkında daha fazla bilgi verir. satır satır ezberlediğimi varsayıyordu. radyo programlarına çıkıyor. Asta'nın gerçek kızı olup olmadığı konusunun o kadar da önemli görülmeyeceği açıktı. . Đşte. neydi adı. . tercümanı gibi görülüyordu. birinci cildin hemen başlarında. . . buluşabilir miyiz? Gelebilir misin? Dayanabilir misin? Bir an düşünüp gidebileceğime karar verdim. Belki de ilk kez birisi benimle konuşurken bütün günlüklerin içeriğini bildiğimi. isteğinin Swanny'nin kökeni ile ilgili olmasıydı. ne olabileceğini sordum. Ne de olsa Swanny ünlü bir kişi olmuştu. karısı ve kayınvalidesidir. Bebekliğinde ne var? Umarım bu konuda paparazzilerin saldırısına uğramadın? Bu konunun ne olduğunu. kelime kelime.Teyzenin bebekliği mi? Ann. .Roper. evinde çalıştığı insanlar Roper.Aman Tanrım. bir anlamda sözcüsü. Özür dilerim. neden söz ettiğini anlamadığımı söyledim. Yine de Cary'nin bilmek istediği şeyin Swanny'nin doğumuyla ilgili olduğunu anladım. toplumun ilgisi ona değil. . dedi. en ilginç olanı. onun bir şekilde akraba olduğunu biliyordum. Roper hakkında bir dizi yapmak istiyorum.

yani o zaman. iki kuşaktır uzaklaşmış olmaktaydı. Mrs. Paul Sellway'in bir doktor (derin saygı duyduğu ama sevmediği bir unvan) olduğunu öğrenince inanmayacaktı. Tıpkı tabiatın boşluktan nefret etmesi gibi. kucağında bir bebekle bir kadının çıktığını gördüğünü yazıyordu. Hizmetçi ev sahibinden bahsederken "hanımım. Merak. ilk sayfalarını okudumRoper diye birisinden bahis yoktu. Daha sonra. gerçek züppelerin büyük çoğunluğu gibi. Gerçek bir züppeydi. hepsi bu. Sellway. evinde çalışan diğer insanlarla ilgili bölümleri gördüm. anneannesinin ölümünden hemen sonra tanıştığını hatırlıyordu. Bu isim bana bir şeyler söylemek istiyordu. 26 temmuz 1905 günü yazılanlardı. Mektup birkaç paragraflıktı. Nedendir bilmem. Kendi kökleriyle ilgili araştırmasını sürdürürken. Mrs. Ne yani. Sokakta düşen yaşlı adam. Anlaşılan Asta konuyla fazla ilgilenmemişti. Onunla küçük bir çocukken. Sellway. bir süre bu adı daha önce nerede duyduğumu düşündüm. Kendi Asta cildimi buldum. G. Sonra. Swanny de annemin ölümüyle doğan boşluğu kendi kökeniyle ilgili endişeleriyle doldurdu. ama kim olduğunu anlamak için sonuncu paragrafa kadar okumak gerekiyordu. Joan (kızlık soyadı Cropper) ve Ronald Sellway'in oğullarıydı. Daha sonra Asta bu insanların oturduğu sokağa gittiğini. Asta da defterine her gün yazmamıştı. Swanny çok daha değişik düşünürdü. ama aklıma gelmedi işte. Annemin ölümünden aşağı yukarı iki yıl sonra. . 30 ağustosa kadar bir şey yazılmamıştı. çarşamba günlerini başka türlü doldurmayı. günlük telefon konuşmalarını yapmamayı öğrenmişti. bazen haftalar boyunca yazmadığı da oluyordu. Günlüklerde boşluklar olur.. sadece Cary'yle iki gün sonra buluşmak üzere sözleştik. Asıl ilgimi çeken bir sonraki mektup oldu. Maureen'in. Bütün fark. yani Hansine Fink'in torunuydu. Mektubu okumaya başlamadan. 15 ekim tarihinin altında "Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamla" ilgili bir bölüm okudum. böyle davranmasının nedenini açıklayamıyordu. Ken'in karısının bir akrabası bir Sellway'le evlenmemiş miydi? Daha fazla düşünmeden mektubu okumaya giriştim. telefonu kaparken başladı. Ben de öyle. cahil Hansine'nin torunu. evlerine baktığını. kendimi "Asta buna ne tepki gösterir?" diye düşünürken buldum. Swanny'nin doğumundan iki gün önce. karısı ve karısının annesinden söz ediliyordu. Mektubunu antetli kâğıda yazmıştı: Dr. aşağı tabakadan bir değil. 1943 yılında doğmuştu. Teyzemin ölümünden sonra acımı paylaşmak istediğini belirtiyordu. daha önce böyle bir boşluk görmediğim için şaşırmıştım. Ne bir açıklama ne de ayrıntı. Hansine'nin arkadaşı. ama ne olduğunu çıkaramadım. P. Bir adam. bir doktor ha? Aptal Karoline gibi bir çiftlik hayvanından farksız o köylü Fink'in torunu! Morfar'ın kendisinin de bir ağıldan (hem de birçok açıdan) gelmiş olmasının fazla bir önemi yoktu. Bütün bunlar. Roper değil. Paul Sellway adlı birinden geliyordu. Sellway. ancak yine isim yoktu.Söylediği adlar bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Hepsi bu kadardı. Hyde" diyordu. Kız kardeşinin ölmüş olduğunu kabullenip alışmıştı. Şimdi düşündükçe nasıl olup da daha fazla bilgi istemediğime şaşıyorum. Hansine'nin kızına da gitmişti. adresi de Londra E8'di..

şimdi unuttuğum bir nedenle Hansine'nin kızını ziyarete gittiğini hayal meyal hatırlıyorum. aynı zamanda da gerçekten çekiniyordu. Ne olursa olsun. Yine kendi sıkıntılarını kendi yarattığı bir döneme girmişti. kişiliğinden söz ederken başkalarından duyduğuma dayanmak benim için.Sadece annenizin size o dönemle ilgili bir şeyler anlatmış olabileceğini düşünmüştüm. Aslında bunu herkes yapabilirdi. Onu bulma görevi bana verildi. hiç de güç bir şey değildi. . Londra bölgenin dışına taşınmış olmalarıydı. büyük mavi gözleri. ama bu o kadar da kolay olmamıştı. Onları Borehamwood bölgesel telefon rehberinde buldum. Swanny'ye cevabı "Neden söz ettiğinizi bilmiyorum" veya "Söylediklerinizi anlamıyorum" oldu. gerçek cevabı buldu: "Neden annenize sormuyorsunuz?" Swanny sorduğunu anlattı. Uzun boylu. Oğlumla konuşmanız daha iyi olur. Swanny onunla Hansine arasında hiçbir benzerlik bulamamıştı. Hansine'nin de Westerby çocukları arasında en sevdiğiydi. Onunla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Sellway sürekli. .Ben de yoktum. yerinin nasıl belirleneceğini biliyor olmalıydım. Joan Sellway'e Swanny'ye verilecek bir emanet bırakmıştı. sorunu anlamıyor gözüktü. iri kemikli ve sıskaydı. özellikle de benim için yanlış olur. diyordu Mrs. Swanny o dönemde doğmamış oğlunun bütün bunları nasıl bileceğini sorunca da cevabı yine hazırdı. karşısına Sellway'lerin şimdi nerede oturduklarından habersiz bir yabancı çıkmıştı. Swanny'ye sadece soğuk davrandı. Joan Sellway ya da kocası Ronald Sellway'in Londra telefon rehberinde bulunmamalarının nedeni. sanki çılgınlık gösterisini ciddiye almak için büyük bir çaba harcıyormuş gibi. iyi huylu ve güvenilir bir kadındı. Asta'nın her işe yarar hizmetçisi güler yüzlü. Her şeyden önce Joan Sellway taşınmıştı. ne cevap aldığını açıkladı. kocası öldükten sonra tek dayanak gördüğü oğluna anlatmasını istiyordu. Swanny'nin "tam bir Danimarkalı" dediği. deneyimlerimden yararlanamam.Asta'dan sadece birkaç ay daha büyük olmasına rağmen Harisine ellilerin başlarında ölmüştü. Swanny Asta'nın gözdesi olduğu kadar. . Birinin nasıl bulunacağını. Belki de Hansine. Sonunda. Anlatmadı. işimden dolayı bana özel dedektif muamelesi yapan sadece Swanny değildi. açık renk saçlı bir kadındı. Swanny eski telefon numarasını aramış. mektuptaki Paul Sellway'di tabiî. Ya da en azından Swanny onu öyle hatırlıyordu. Gerçeği öğrenmek istiyor. Swanny'nin Paul Sellway'le tanışmasının bu ölümün hemen sonrasına rastladığını düşünüyorum. Oğlu. Swanny'nin. Şimdi Joan Sellway hakkında söylediklerime dikkat etmem gerekiyor. Joan'ı hem bulmak istediğini hem de bulmamayı tercih edeceğini anlamak gerekir. güçlü ve becerikli elleri vardı. Swanny'nin Hansine'nin cenaze törenine değil -ne annem ne de Asta gitmişticenazeden birkaç gün sonra. Swanny'nin bütün bunları oğluna. Sonra Swanny onu görmeye gitmişti. Asta'nın vermediği anne sevgisini göstermeye hazır. Yani annemin yanında çalıştığı dönemle ilgili demek istiyorum.

Asta. hatta utanılacak kökenini yüzüne vurmak için gelmişti. Harry Amca'nın Swanny'yi ne kadar sevdiğini. ama her zaman olduğundan farklı görünmüyordu. savaştan sağ dönenlerden bazıları ölen arkadaşlarının evine giderek oğullarının son saatlerinden bahsederek aileyi teselli eder.Đşte o zaman Swanny. Swanny. Bütün o süre boyunca yakında Asta'nın da gerçeği açıklayabilecek durumdan çıkmasından korktu. bu konuda en az kendi kadar bilgisiz olduğunu. kızına gerçeği anlatabilecek miydi? Harry Amca'ya gitti. bastırmaya çalıştığı öfkeden. kaprisli. ama artık durması mümkün değildi. Borehamwood'lu güzel bir evde oturan. Peki ama annesi kızının. ama hepsi de evlenmiş olmalarına karşın Leyton'dan ayrılmamış kızlarının gözetimi ve bakımı altındaydı. Ona göre "bütün bu üzücü olaylar" olarak adlandırdıklarının tek nedeni Asta'nın bunamasıydı. böylesi belirtiler yoktu. kibar ve . Ancak geçen yıllar belini bükmüş. Üst katta oturan kızı yemek tepsisini kaldırmış. Aradaki tek fark Harry'nin açık renkli olmasıydı. ama oturma odasına girdiğinde karşısında Swanny'yi bulmuş. Swanny'nin kafasına Asta'nın bunaklığı fikrini sokan Torben'di.cesur ve soylu ölümünden söz ederlerdi. olayları birbirine bağlayamayacak kadar bunayacaktı. eve ilk geldiği gün o zaman on dört yaşında olan Swanny'ye nasıl bağlandığını anlatırdı. Oğlunun ölüm haberini vermek üzere Padanaram'a. Đyi ama. Swanny hakarete uğramıştı. Aslında alışılmış bir şeydi. Asta'dan iki üç yaş daha küçüktü ama daha çok yıpranmıştı. Yüzü soğukta kalmış bir çocuğun pembemsi beyaz rengini almıştı. annesinin mütevazı. Parkinson'a yakalanmıştı. Asta on dakika sonra inene kadar Swanny'yle sohbet etmişti. Essex Caddesi'ndeki evine gittiğinde onu yalnız bulmuştu. Kapıyı Fraily açmıştı.Ağabeyiniz" demişti Swanny'ye. kendiyle ilgili ve şaşırtacak ölçüde çekiciydi. çünkü Asta'nın bunaması "bu üzücü olayların" Torben'in de dediği gibi saçmalıktan başka bir şey olmadığını gösterecekti. Gençliğinde. Asta bunamışsa. ama ne kadar güzel olduğundan hiç söz etmemişti. ama aynı zamanda da Joan Sellway'in anlatacak fazla bir şeyi olmadığını. ama hâlâ komik. Swanny. Swanny daha fazla ısrar etmemesi gerektiğini anlamıştı. acı karşıdaki dayanıklılığından. özellikle de bu konunun kocası ve oğlu önünde tartışılmasından hiç hoşlanmadığını anladı. şömineyi yakmış sabah gazetesini de getirmişti. Annemin ölümünden öncekinden bile daha kötü bir durumdaydı. muhteşem -her zaman muhtemelen. annesinin evlilik öncesi hayati hakkında hiçbir şey duymak istemediğini. . harika bir kardeşi olduğunu söylemişti. oğlu doktor olmak üzere olan kızının kendinden hiç de daha yüksek olmayan bir kadının sorularıyla karşılaşması için ne suç işlemişti? Anlaşılan bu kadın buraya sadece onunla alay etmek. gittikçe içine çekilmesinden. Leyton'a. bu bilgisizliği sona erdirmek için hiçbir çaba harcamayacağını da görmüştü. Joan Sellway'in davranışlarından. Đnsanlara alay konusu olmaya başladığını görüyor ya da gördüğünü sanıyordu. boyunu kısaltmıştı. Annesi. oğullarının cesaretinden. Asta'nın bunadığına inanmak istiyordu. hiç olmazsa benim görebildiğim ölçüde. Asta doksanlarına girmişti. elleri sürekli olarak titriyordu. bu kadının annesinin evinde ayak işleriyle uğraşmıştı. O dönemde. Annesi hizmetçilik yapmıştı. Kim yıpranmamıştı ki? Hâlâ yalnız yaşıyordu. Paul Sellway'in büyükbabası Sam Cropper kadar uzun ve yakışıklı biri olmalıydı. inatçı. Artık bir açıklama yapmak istese bile Asta hatıralarından söz edemeyecek. Asta'yı ziyarete gelmişti.

Cevabım hayır. Sonunda "Bundan bana bir kelime bile etmedi" dedi. ama Asta'nın sevgisini kazanan bu âdeti nereden aldığım kimse bilmiyordu. . Tek bildiği. . Asta da buna bayılırdı. Göremediğinde. Harry Amca'nın Asta'yla ne konuştuğunu. Sevgili anneni çok seviyorum. bunu bana sorman gerekli mi? Ona bunu sormak zorunda olduğunu. Harry Amcayı sorguya çekmesinin Asta'yı çok kızdırdığıydı.Zavallı adam. . onu böylesine sıkıştırmak. işte o zaman sorun var demektir. hem de hiç.Sana bir şey söyleyeceğim kızım. Asta'yı tanıyorsunuz.Kalbi hasta yaşlı bir adama böyle soru sorulur mu? Yaptığının tek sonucu onu da çılgın bir kadın olduğuna inandırmak oldu. Benim yüzüme baktığınızda.Ona sadece beni evlat edindiğini bilip bilmediğini sordum. Swanny. Asta'yla konuşmaya söz verdi. . Asta'yla bunca zaman dostluk edebilmek için çok iyi bir dinleyici olmak şarttı. . iyi bir dinleyiciydi. Rasmus Westerby'yi tanırdınız. Swanny ona her şeyi anlattı. anne babaya baktığında çocuğu görürsün. Bu yüzden sorun beni şaşırtmadı. anne babayı ve çocukları tanıyınca. dedi Swanny. Swanny giderken onu. Bunu kendinde görmek zordur. Konuşulması kolay. Ama diğerlerine bakınca. ona söylediklerini bana anlatırken gözleri yaşatıyordu. Asta kızın onun olmadığını. O gün hiç gelmedi. onları görebiliyor musunuz? Đçlerinden herhangi birini? Sevgili kızım. diye kızdı. birbirimizi iyi tanıdıktan sonra annen ve ben dost olduktan sonra. Hiç de Đngiliz olmayan.neşeliydi. bilmem. ama bu safsata. başka çaresi kalmadığını söyledi. . Harry Amca bir dakika kadar suskun kaldı. ama sen onun çocuğu olamayacak kadar güzeldin. Hep bir gün gelecek. lille Swanny. Swanny ağlamaklıydı: . Swanny daha bir şey söylemeden. çünkü ne görmek istediğini bilmezsin. Swanny'nin elini tutup öptü. Hiçbir zaman göremedim. Hayır. Bak. Asta'nın elini her defasında öperdi. şimdi artık bunu söylemenin bir sakıncası yok.Babamı tanırdınız.Bana da söylemiyor! Bütün bunları uydurmuş olabilir mi? Uydurabilir mi? . bu da beni hep şaşırttı. büyük bir sevgiyle öptü. kendini aynada olduğun gibi göremezsin. Sanki benim ve kocamın çocuğundan başka bir şey olabilirmişsin gibi. Bütün ömrüm boyunca akıllı bir çocuğun babasını tanıması gerektiğini işittim. dedi. göremiyorum. artık nasıl değerlendirirsin. Sonra düzeltti. bana söylemesini bekledim. o güzel kızı evlat edindiğini söyleyecek diye bekledim. Asta'nın ona ne anlattığını hiç öğrenemedi. öyle değil mi? Çocuklara baktığında büyükleri. görürsün. Swanny'nin elini tuttu.

. Asta onu gerçekten seviyordu. Mor.Đyi de bunu bütün dünyanın öğrenmesini istiyorum anlamına gelmez ki. elini de diğer yana sallayarak: .Uygun olmazdı. Swanny o zaman Momor'un yüzüne dalgın ve gururlu bir ifade yerleştiğini anlattı. Neden yine riske gireyim? Sana söyleyeyim. Umutsuzluğa düşen. Bir daha evlenmedi.En yakın arkadaşın da. onunla uğraşma sıkıntısından kurtulacaktı. Yıllar geçti. her zaman çocuklarından fazla sevmişti. . kimseyi ilgilendirmediğini. Senin için mesele yok. Onu bir kocadan çok. . Olan biten bu. dişleri de takırdardı. Oh. Hiç olmazsa kendi kocasıyla Leyton'da olacak. hepsini uydurdum? Swanny titremeye başladı. ama koltuğun ucuna iliştiğinde. lille Swanny? " dedi. . çok zaman önce.Neden kabul etmedin? Başını bir tarafa döndürüp. bir arkadaş olarak istedim. ama araştırmaktan bir türlü vazgeçemediğini anlata. zaten hiç gergin olmamıştı. o zaman bu kadar aptalca davranmanın anlamı neydi? Sonunda Asta ya son kozunu oynadı ya da başının etinin yenmesinden. ama ben ilk seferden hiç hoşlanmamıştım. Bunun önemli olmadığını. Annesine doğumuyla ilgili sorular sorduğunda.Ama değilim. Harry birkaç hafta sonra öldü. O dönemlerde artık biraz daha uzun oturuyordu. Gergin değildi." . olmadığımı sen söyledin. O nasıl bilsin? . her seferinde de Asta değişik cevaplar verdi. tabiî. giderek daha çok titriyordu. sürekli oyun oynamak mecburiyetinden sıkıldı.Yani mektubu da sen yazdın? dedi Swanny. Swanny bana. gözlerini tavana dikti. güzel bir evin var. iyi bir kocan. Diyelim ki gerçek olmadığını söyledim. Hiçbir şey bilmiyordu. Swanny'ye sadece üvey annesinin kendini sevmemesi durumunda önemli olabilecek bir şeyin peşini bırakmamasını söyledi. Titreyerek Asta'ya baktı. Bunu sana daha önce söyleyip söylemediğimi bilmiyorum. "Đnsanlarla alay etmekten hoşlanan kötü kalpli bir ihtiyarım ve bütün bunları uydurdum. Ona neden soruyorsun? Onunla tanıştığımda sen on dört yaşındaydın. Bazen titremesi daha da şiddetlenir. bunu burada bırakalım. olmaz mı. bana evlenme teklif etti.Zavallı. yalnız bir hayat sürdü. Asta da "Öyle diyelim. Doğrusunu anlatması için Asta'nın başının etini yedi. "Keşke Harry'nin evlenme teklifini kabul etseydi" diye düşündü. Swanny de ona bakma. Bu davranışın insanların gözlerini cennete çevirip Tanrı'dan sabır diledikleri zamandan kalma bir miras olması gerekir. hiçbir şey hatırlamadığını anlattı. çok rahatsız olduğunu belli ediyordu. Swanny annesine o kadar sinirlendi ki. Oysa o. şimdi artık bundan bahsetmeyelim. Lütfen biraz mantıklı ol. çok sıkılan insanların yaptığı gibi başını geriye ata. Asta'ya gidip gerçeği öğrenmek için soru sormamaya elinden gelen gayreti gösterdiğini. söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. insanlar evlenince çok değişiyor. ondan..

Finchley'ye ait olması gereken bölüm hariç. Swanny'ye de annesini birkaç gün Beckenham'e götürmekle Asta'nın bakımını üstlenmek. Asta'nın odasına girerek arama yapmaktı. Ken emekliye ayrılınca Baker Sokağı'ndaki evlerinden Twickenham'e taşınmışlardı. sadece Garden banliyösü olarak adlandırılan. gözlerini benimkilerden kaçırıyordu. Eğer Twickenham'e. Gülleri diğer çiçeklerden ayırt edebilirdi. Asta'nın bakımını falan üstlenmiş gibi değildi: bütün diğer doksanlıkların tersine Asta'nın bakıma ve özene ihtiyacı yoktu. onun adını değiştirmesini hiçbir zaman kabul edemeyeceğini söyler dururdu. böylece rahatsız edilmeden odasını arayabilecekti. bazılarının da mastürbasyona ya da . onu kendi deyimiyle "kötü niyetli" yapmıştı. Ken ve Maureen birçok kez Asta'yı evlerine kalmaya davet etmişlerdi. Asta'nın gitmesi için can atıyordu. yaşasaydı Mads'ın da mutlaka ismini değiştireceğini ileri sürerek Asta'yı kahkahalarla güldürmüştü. En sevdiği oğlu Mads'tı. Swanny gününün önemli bir bölümünü hastanede. Belki de Ken ve Maureen sadece iyilik etmek istiyorlardı. ama Asta'yı gitmeye teşvik etme yanlışına düşmedi. Asta Ken'i fazla sevmezdi. Bu görülmemiş bir ziyaretti. daha bebekken ölen çocuğu. Maureen ve Ken'e misafir gittiğinde çıktı. Bence asıl gerçek Ken'in yerine bir kız doğurmak istemesiydi. Ne olursa olsun. kocasının yanında geçiriyordu. ama Asta bunu hatırlamıyor gibiydi. Öyle doğaya fazla ilgi gösterdiği için değil. Alçak sesle yaptıklarını anlatırken. çünkü serada yetiştirilen muzların neye benzediklerini görmek istiyordu. Kew Gardens'ı daha önce hiç görmediğini söyleyen Asta oldu. Asta'nın verecek fazla bir şevi."Eğer öyle istiyorsan. önüne çıkan ilk fırsattan yararlanmak. Oysa Swanny. Asta'nın odasına gitti. Torben bir kalp krizi geçirmiş. günlüklerinde de bazen kayın ağaçlarından söz ederdi ama aynı cümlede atkestanesini tanıyamayacağını da itiraf ediyordu. Swanny bir keresinde çok öfkelenmiş. Bağımsızdı. Asta banliyölerden hoşlanmadığını söylerdi. Oysa Mogens de başka bir isim almıştı. Torben hastaneye kaldırılınca.Alışılmış bir omuz silkme. ama Asta her seferinde davetlerini geri çevirmişti. Bu fırsat. Kew ilginçti. -böylelikle de kızkardeşine dinlenme fırsatı vermek istediğini anlattı. o sadece Asta'nın gitmesini istiyordu. Ken ve Maureen ısrarlarını artırdılar. Hampstead değişikti. Hampstead banliyö olarak gösterilemezdi. onların amaçları Swanny için önemli değildi. bırakacak çok bir parası yoktu. Odaya girmesini ayyaşların yalnız kalır kalmaz şişeye sarılmalarına. Ken ve Maureen'in otomobiline binip gittikten hemen sonra Swanny zaman kaybetmeden üçüncü kata. Ya da en azından "gerçek para" olarak adlandırılabilecek bir parası. Her zamanki araştırıcılığı ve izleyiciliğiyle Finchley'nin meydana çıkışını seyretmişti. Swanny. daha önce yüzü kızarmadan aklına bile getiremeyeceği bir girişimde bulunmaya karar verdi. Ken'in oturduğu bölüme gitse. Asta. Asta. Onu şaşırtan. ağabeyinin başka bir amacının olmasından kuşkulandıysa da ne olabileceğini çıkaramadı. Ken bunu duyunca Asta'ya kocaman evde kendini yalnız hissediyor olması gerektiğini söyledi. şaşırtıcı bir biçimde iyileşmeye başlamıştı. bir tebessüm. her uzvu ve yetisi yerindeydi." O zaman Swanny cüretli ve korkunç bir şey yapmaya. bana öyle demişti. Yaptıklarını bana itiraf edebilmek için Asta'nın ölümünden sonrasını beklemek zorunda kalmıştı. Kew Gardens'ı yürüyerek gezebilecekti. bir yan bakış. eğer seni mutlu edecekse. Swanny'nin sıkıntıları ve uzun süredir içinde bulunduğu durum. ona göre hiç de Hampstead'e benzemeyen. Niyeti.

okuyabiliyordu. Çekmecelerde mektup kâğıtları ve zarflar. bunu hatırladı. bir yıl süreyle San Petersburg'da bir otelde yaşamışlardı. aslında hiçbir zaman kapatılmayan çift kapıyla ayrılan bitişik iki odadan oluşuyordu. Elbise dolabının kapakları. Odadaki eşyalar ve süsler Swanny'nindi. Asta'ya ait olan eşyalar Napolyon tarzı yatak ile meyve ve yaprak oymalı koyu renk cilalı masa. En tepedeki kalın ciltli defterin en son günlük. Elindeki defterde genç bir kadının gündelik faaliyeti. tabiî odanın fotoğraflarını dergilerde ve pazar eklerinde. Kocası Great Northern Telegraph Company'de çalışıyordu. Aradığı şeyi bulmak gibi bir tiryakiliğin pençesindeydi. solda da bir pop yıldızının imzasına benzer "Asta" yazılı bir portre. istese kimsenin kullanmadığı sandık odasına da yayılabilirdi. Willow Caddesi'ne gelmeden önce de oradaydı. kullanılmamış bir defter ve şaşılacak kadar çok ucuz tükenmez kalem vardı. Odayı hiç görmediğimi söylemiştim. Burası günlüklerin yazarının son yaşadığı yerdi ve -en azından. neredeyse lüks döşenmişti. Asta'nın yıllardır giymediği paltoların ceplerini yokladı. son tarihin 9 eylül 1967 göründüğü günlük olduğunu bilmiyordu. eline geçen her şeye baktı. bunlar onun sözleriydi. devrimden önceki yaşamdan bir fotoğraf ve her çeşit ilginç toplumsal ve siyasal yorumlar bulmayı umuyordu. yine de bana boş. neredeyse midesini bulandırıyordu. o dönemde günlüklerin varlığından bile habersizdi. Kendine ait banyosu da vardı. Asta istifçi değildi. Tabiî Swanny defteri açtı. Tabiî bana bütün bunları çok sonra anlattı. O günlerden birkaç yıl önce. Oysa Swanny odada hiçbir değişiklik yapılmadığını. fotoğraf albümleri. Günlük gerçekten de toplumsal içerikliydi. uzun çabalar sonucu defteri ele geçirdi. Đnsanlarla ilgilenirdi. çoğu yaşlı kadının yaptığı gibi . ama onlara ihtiyacı yoktu. Swanny annesinin son günlüğünü eline aldığında. Yaptıklarından dolayı çok utanıyordu ama hiçbir ayrıntıyı ihmal etmedi. Asta. Torben'in bir yakını kadın ölmüş ve 1913 yılında Sen-Petersburg'da yaşarken yazdığı günlüğü bırakmıştı. kitaplar ve başka evlerde olduğu mobilyaların üzerine yerleştirilmek yerine duvarlara asılan çerçeveli fotoğraflardı: güneşsiz bugünde çekildiği belli olan bir Padanaram sepyası. Kullanıp kullanmadığını bilmiyordu. bu gibi yayınları okuyanların herkes gibi ben de gördüm. Yazı Danca'ydı. gittiği davetler ve giydiği kıyafetler ve günlük hava raporlarının dışında bir şey yoktu. Torben bunu duyunca günlükle çok ilgilendi. ne var ki 1966 ve 1967 tarihlerini görünce daha fazla devam etmedi. O odayı sahibesinin ölümünden tam dört yıl sonra ziyaret ettim. hiçbir şey bulamamıştı. hava sirkülasyonunu sağlamak için her zamanki gibi açıktı. içinde yaşanmamış görünüyordu.fetişlere düşkünlüğüne benzetiyordu. Üstelik çok sonraya kadar 9 eylül 1967'nin Harry Duke'un cenaze günü olduğunu da anlayamadı. Swanny girer girmez Asta'nın yazı masasına. günlüklerden yeni bir cildin yayınlandığı dönemlerde. Buraya daha önce de bakmıştı. benim değil. Bu zorunluluk nefes almasını güçleştiriyor. daha doğrusu Asta'nın yazı masası olarak kullandığını sandığı mobilyaya yöneldi. Asta'nın üç yıldan beri açmadığı. Asta'nın odası genişti. Asta kimseyi kendi alanına davet etmezdi. eski çantalara baktı. orasını ilk kez Swanny'nin ölümünden de sonra görebildim. Yaptıklarından utanarak. Bütün üçüncü katı kullanıyor da denebilirdi.haberlerin başköşesindeki yerini alırdı Swanny'nin evindeki bütün odalar gibi rahat. ne bir eşyanın eklendiğini ne de birinin çıkarıldığını anlatmıştı. Yine de bir kez daha aramaya karar verdi. sağ alt köşesinde fotoğrafçının adı. Şiddetli bir fırtına ve yandaki bahçeye devrilen bir ağaçla ilgili bölümü okudu. gençken Kopenhag'da çektirdiği. Ancak Asta hiçbir şey saklamıyordu. onun ilgilendiği yaşamın anıları değil ta kendisiydi. sonra kitabı masanın üzerine bıraktı. annem ve babamın evlilik fotoğrafı. Swanny'nin birkaç resmi.

birkaç tane de yirmili yılların modasına uygun. Swanny'nin asıl hedefi kilitli dolaptı. karısının annesinin eşyalarını karıştırmasına. en az onu porno bir film izlerken yakalamış kadar şaşırırdı. Twickenham yolundaydı. Anahtarı yoktu. Bütün bunları anlayamıyordu. Evde bir sürü kilitli dolap vardı ve Swanny anahtarlardan birinin Asta'nın dolabına uyacağını düşünmekte haklıydı. kimse tarafından rahatsız edilmeyeceğini bilmenin keyfini çıkardığını söyledi. doğumunun 21 ağustos 1905 günü. Mektubun geldiği tarihten bu yana doğum belgesini sık sık incelemişti. belki de odada bir yere saklamıştı. yakında eve çıkacak olmasına karşın hâlâ hastanedeydi. Sonraları bana. Belgede adı Swanhild olarak görünüyordu. Sanırım en az Asta kadar Torben'e de yakalanmaktan çekiniyordu. otuz bir yaşında. Elbiseler ve "kostümler" Büyük Savaş'tan kalmıştı. Kocası çok kuralcı bir adamdı. Asta istifçilikten ve duygusallıktan hoşlanmadığı için. görünümündeki yumuşaklığın ardında katı bir disiplin gizliydi. Swanny bu elbiselerin bir gün yeniden moda olacakları umuduyla saklandığına karar verdi. Anahtarın olmaması büyük bir sorun olmadı. mühendis. Dalston'daki bürosunda doldurulup kaydedildiğini gördü. Asta'nın öldüğü yıl bileğe kadar uzun etekler yeniden giyilmeye başlandı. boncuklu elbise vardı. Swanny dolabı açtığında içinin elbise dolu olduğunu gördü. kendi doğum belgesini inceledi. (Rasmus'un istediği isimler daha eklenmemişti) babası Rasmus Peter Westerby. bir kez daha işkadını yeteneğini kanıtladı.pasakların birikmesine de izin vermiyordu. Bu kez de sanki yüzüncü kez bakıyormuş gibi oldu. Hızla iyileşmesine. Özellikle titiz ya da düzenli olduğundan değil. Ancak zavallı Torben'in Swanny'yi rahatsız etmesi mümkün değildi. Swanny dolapta ne bir mektup ne bir belge hiçbir şey bulamadı. yirmi beş yaşında olarak yazılmıştı. yaptıklarından nefret ettiğini. Anlattığına göre daha sonra kendi yatak odasına gitti. Görebildiği kadarıyla buradaki elbiseler biraz daha eski olmakla birlikte. Yine de belgeyi yeniden inceledi. Yaşamın anıları arasında boğulmaktan hoşlanmıyordu. Güneybatı Hackney bölgesi nüfus memurunun 55 Sandringham Caddesi. anlaşılan Asta anahtarı yanında götürmüş. birkaç hafta sonra da isteğini gerçekleştirdi. Ama Asta'nın amaçlarını yanlış değerlendirmişti. John's Wood High Street'te antika elbiselerle ilgilenen bir dükkân bulmuştu. Asta millerce ötede. annesi de Asta Birgit Westerby (kızlık soyadı Kastrup). Nüfus memuru belgenin altına Edward Malby adını yazıp imzalamıştı. Swanny umutsuzluğa düştü. açık dolaptakilerin eşiydi. St. Gerçekten de öyle oldu. Asta dolaptaki elbiseleri satmak niyetindeydi. Onuncu bölüm . yine de evde tek başına olmanın. fazlasıyla kâfur kokuyorlardı. Elbiselerini satıp oldukça iyi bir para kazandı.

Gordon Westerby'yi düşünmüş olduğumu söyleyemem. Yoksa hâlâ annem ve babamla birlikte oturduğumu mu düşünüyordunuz? Bunu hiç düşünmemiştim. sadece biraz daha soluk. sonunda da yarım mil ötede Pond Caddesi'nde. demek istiyorum. . dedi. yoğun ve araştırır gibi bakmaya başladı. Hampstead Heath Đstasyonundan çıkan kalabalığın arasından Gordon Westerby'yi tanıyabileceğimi sanmam. yarı merakla.Peki ama.Eşcinsel olduğumu açıkladığımda. Ne dersiniz? Gözlerime dürüst. telefon icat edilmemişti. taşınmaktı.Size anlattığım o soyağacı. Şaşkınlığım karşısında biraz alınır gibi oldu. onlarla hâlâ çok iyi anlaşıyoruz. Eğer Asta'nınkiler yağlıboyaysa. içinden görünen mavi-beyaz çizgili gömleği düz mavi kravatına uygundu. yine de başını yaklaştırarak bir sır verirmiş gibi devam etti: . Yağmur yağmamasına. Günlükleri görmeyeli on dört yıl olmuştu. televizyondaki polisiyelerde görülen dedektiflerin giydiğine benzer bir yağmurluk giyiyordu. Gelecek yıl ya da daha sonra. sanki biraz daha sulandırılmış. . Yapılacak en iyi şey. Posta yoktu. son kez onları Swanny'nin elinde görmüştüm.Soyağacımı bitirdiğimde kullanılabilir. canlarının sıkıldığını biliyorum. yarı şaşkınlık. değil mi? .Burada oturuyorum. Hava. bir haftadan beri de tek bir yağmur bulutu bile görünmemesine rağmen. . Günlüklerin karton kapaklı baskılarını aldım. Swanny'nin cenazesinde ilk kez karşılaştığımız o korkunç nisan gününden çok daha sıcaktı. Hampstead'in tek boş yeri olduğuna inandığım boşluğa park etmek zorunda kaldım. ona dönüp bakmazdım bile. Sanki sokakta rastlaşma dışında görüşme yolu yokmuş gibi konuşuyordu. dedim. Gözleri Asta'nınkiler gibiydi. ama o denli kolalı görünmüyordu. kitapta kullanılabilir. Sizi gördüğüme çok sevindim. O kadar heyecanla seslenmeseydi. Yanlış anlamayacağımı söyledim. burada ne yapıyorsunuz? dedim. yağmur beklenmemesine. Eski baskıları yeniden yayımladıklarında da kullanılabilir.Size rastlamayı umuyordum. . Daha önce hiç okumamıştım. anlatabiliyor .Cary'yle buluşup günlükleri göstereceğim günden bir gün önce defterleri yalnız görmek üzere Willow Caddesi'ne gittim. onunkiler suluboya olmalı.Tabiî. Yanlış anlamayın. Roderick Caddesi'ndeki bir dairenin yarısına sahibim. çok iyi bir şey olacağından emininim. Evin yakınlarında otomobili bırakacak tek bir yer bulamadığım için dönüp durdum. O da cevap beklemiyordu. Yakası cenazedeki gibi kalkıktı. yine de bu kadar yakında oturduğuna göre neden büyükhalasını hiç ziyaret etmediğini merak etmekten kendimi alamadım. Yoksa o da Willow Caddesi'ne mi oturuyordu? . Birbirine uygun olan diğer şeyleri ise parlak siyah ayakkabıları ve evrak çantasıydı. Daha yayımlanacak günlük var.

bir kupanın cilasında. Evde çok. O pırıltı günün ve gecenin her saatinde görülüyordu. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey ve Parlak Genç Orta Yaş adı altında yayımlanmış üç cildi. . kitapların tüm tercümeleriyle birlikte raflara dizmişti. Swanny. ama kendi bildiklerimle bazı boşlukları kapatabileceğimi düşündüm. bazen bir vazonun hilal biçimi kesiminde. Swanny'nin fotoğrafını bu odada çekmişti. dedi. ama gerçek bir kitapseverin kitaplara yaklaşım tarzına erişememiş. yayıncısının onur konuğu olmuş. bunu söyleyeceğinizden emindim. birden itibaren numaralanmış. Asta. Bertie Wooster tipi iki sıra bembeyaz dişlerini gösterdi. masanın hemen karşısındaki kitaplığın en alt rafına konulmuştu. . Sanki yağmurun dinmesini. insan sanki bir mücevher kutusunun içinde dolaşıyormuş duygusuna kapılıyordu. cilalı açık renk tahtadan çerçevenin içine ilk günlüğün ilk sayfasının (biraz büyütülmüş) bir fotokopisi asılmıştı. tıpkı kadınların dikiş odası olduğu gibi. Asta'nın günlüklerinin burada olmadığını biliyordum. onlarla gerçekten haşır neşir olamamış. ciltlenmiş ama düzeltilmemiş tashih nüshaları. dedi. Çevirilerin arasında en yenisi Đzlandaca'ydı. dolmakalemine. Daireyi paylaştığım arkadaşımla birbirimize yüksek sesle kitap okumaktan çok hoşlanıyoruz. Sunday Times gazetesi " …'nın Yaşamından Bir Gün" dizisi için geldiğinde. ne yazıp ne okuduğunu bilmiyorum. bir prizmanın yüzündeki şimşekte. Yayımlanmış bir kitaba karşı duyduğu derin saygıyı hiç kaybetmedi. Swanny ve Torben o kadar çok gümüş ve bronz. Torben hep aşağıdaki odalardan birini çalışma odası olarak ayırırdı. Her zaman gösterdiği o parıltı hâlâ mevcuttu. Yine de onun türünde erkekler. Burayı hep kendi odası olarak adlandırır. erkeklerin ise hiç aldırmadıklarını fark ettim. Swanny'nin evi. Hobimle her ilgilendiğimde. Burada ne çalıştığını.Size güveniyordum zaten. Çalışma odasına sık sık girmiştim. Swanny. Güneş ışığı olmadığından. Torben'in ölümünden sonra çalışma odası. davetlerde ünlü yazarlarla tanışmış. Yine görüşeceğiz. bana rastlamaktan mutlu olduğunu tekrarladı ve hızla Gospel Oak yönünde ilerleyip gözden kayboldu. çalışma odaları olması gerektiğine inanırlardı. -burayı hâlâ böyle adlandırıyordum. Duvara. süslerde ve avizelerde o kadar çok cama sahipti ki.muyum? Bu kez bir hafta sonu keyfi yapacağız. Soyağacı konusunda yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. bu gerçekle karşılaşıyorum. kurutma kâğıdına ve mürekkep hokkasına bir bilgisayar ve fotokopi makinesi eklemişti. tanıtma kampanyalarına katılmıştı.şaşılacak derecede sessiz. bütün bu parıltı ve ışık kaybolmuştu. tıraşlanmış camın üzerindeki ışık oyunlarında yansıyordu. ikinci kelimeye de hafif bir vurgu oturturdu. Swanny yayıncılarla sıkı fıkı olmuş. Swanny orayı kendi amaçları için kullanmaya başlayana kadar boş kaldı. karanlığın kalkmasını bekler gibi umut içindeydi. Kadınların aileleriyle ne kadar ilgili olduklarını. bunlardan çoğu da duvarları kitaptan yapılmış gibi gözüken çalışma odasındaydı. Babam hiçbir şey bilmiyor. ama bir o kadar da sıcak ve temiz kokuluydu. Đlk kez gülümsedi. odalar hâlâ küçük hareketli ışıklarla dolu gözüküyordu. Bu yüzden Asta'nın kitabının bir hediye kutusuna konmuş ilk basımını masasının üzerine yerleştirmişti. Torben'in oldukça mütevazı aletlerine. dış görünüşlerini bir kenara bırakıp sadece içerikleriyle yaşamaya alışamamıştı. Sınırlı sayıda ve D formatında basılıp fotoğraflarla süslenmiş bu Gyldendal baskısı masanın üzerinde biraz eğik dururken. yaklaşık birkaç bin kitap vardı. Günlüklerde Asta'nın ve Rasmus'un ataları ya da akrabalarıyla ilgili hiçbir şey yoktu. düşündükçe elçilikte bu gibi işler için yeterince büyük bir odası olduğuna inanıyorum.

kendini Swanny için "korumuştu". Ama Torben'in Asta'yı sevmemesinin nedeni kıskançlık değildi. Đçimi bir üzüntü kapladı. kendi deyimiyle gözyaşlarıyla ıslatarak tekrar tekrar okurdu. anlayamayıp reddettiği davranış ya da durum. Torben birinciden altı ay kadar sonra ikinci bir kalp krizi geçirmiş. gündelik hayatında kocasının kendine neredeyse taptığını bilerek yaşadığını. Swanny en zor günlerinde bile öteki yanağını çevirenlerden olmaktansa. aynı ölçüde cevap vermeyi beceremiyor. Herkesin içinde. Kocasını hiç Torben'in kendisini sevdiği kadar sevmemişti. yapan yapılandan iyi olacaktır. çünkü. Swanny ölmüştü. sadece Swanny'ninkini gördüğünü anlatmıştı. Torben'in aşkı ve bitmeyen bağlılığı da Swanny'yi çok öncelikli bir yere koymuştu. Gözyaşlarının nedeni üzüntü olduğu kadar suçluluk duygusuydu da. Swanny'ye eğer onunla evlenmeyi kabul etmezse. her akşam eve. Torben Kjær'in. bir eşin diğerini hiç eksiksiz bir tutkuyla sevdiği bütün evlilikler için geçerli olduğuna inanıyorum. On bir yaşındayken ölen ağabeyi Mogens'in ölümünden bu yana. defterlerin görünürde olmadıkları. onun gerçeği arayan. öpen olmayı tercih ettiğini söylerdi. Bunaklık olarak adlandırdığı. onun kadar "saf' olmak istiyordu. orijinal günlüklerin orada olmadığını söylemiştim. Torben hayattayken onun değerini anlayamadığına yandığını söylemişti. korunan. Bana. Swanny'nin gidişi Asta'nın Twickenham'da bir akrabasını ziyaret etmesine benzemiyordu. Bütün bunları Swanny'ye Torben anlatmıştı.Defterlerin. gerçeği bilen tek kişinin onu asla açıklamayacağını bilen araştırmacı çabalarım düşündüm. çok daha sonra akıntı tekrar onu taşımaya başladığında bana söyleyeceği gibi. çocuklarını kıskanmaktan korktuğunu söylemişti. Her ikisi de çocuk sahibi olmayı öyle çılgınlar gibi istememişti. Anlatmak istediğim. hiçbir zaman ortada bulunmadıklarıydı. hediye nüshalarına bakmadan. yirmi iki yaşındayken. sınırlı baskılara. bakir bir erkek olarak öleceğini söylüyordu. Onun ölümüyle birlikte Swanny hayatının en alt noktasına indi. Doğru. Swanny dışında başka bir kadınla yatmamak kararındaydı. Torben'in yanında kendini mutlu. Ancak böyle bir durumun. Swanny o mektupları çıkarır. Torben'in bu gerçeği görmezlikten gelmesi mümkün değildi. kurtulamayıp ölmüştü. ama o dönem insanlarının anlattığı gibi söz ediyordu. Swanny'yi. bunlardan da şimdi bizim için gülünç gözüken. Her zaman aktiflik pasiflikten. Asta'nın odasını ararken Swanny'nin duyduklarının bir kırıntısını hissederek bakılacak yerleri araştırdım. Üstelik artık Torben'in ölmesinden sonra. annesinin en sevdiği çocuk olarak tanıtılmasının önemi büyüktü. onu ne kadar . aranan ve sevilen bir kadın olarak görüyordu. çocukları olmayacağını öğrendiklerinde Torben bundan mutlu olduğunu. Bazen Torben'in aşırı tutkusundan yakındığı da olmuştu. Asta'yı yalanlan ve uydurmalarıyla Swanny'yi mutsuz kılmaya itmişti. Öyle görülüyor ki insan neredeyse sınırsız bir heyecan ve şevk gösterebilirken. Yazı masasının çekmecelerine baktım. uzun boyu ve Kuzeyli görünüşünün dışında bir de Wagner yanı vardı. kocasıyla birlikte insan dolu bir odada oldukları zaman Torben'in bütün diğer yüzlerin farkına bile varmadığını. Asta'nın hiç görmediği ama davetlerde gururlanarak anlattığı o mektuplardan birinde. Kopenhag'daki o kalabalık odada gördüğü günkü açlık ve arzuyla seviyordu. karısına döndüğünde genç ve tecrübesiz bir âşık kadar heyecanlandığını. Anlaşılan daha önce bir kadınla yatmamıştı. gerçek keder yaşamamıştı. bir an önce eve girebilmek için son adımlarında acele ettiğini. Oysa şimdi acı çekmekteydi.

Çoğu yazar gibi o da aşın kalabalık sevgisinin arasında güçlü bir yalnızlığın ihtiyacını duyuyordu. Bu yüzde yüz doğru değil. günlükleri burada sakladığını tahmin edemiyordum. Tek bildiğim. gümüş bir yüksükten başka bir de fermuarlı modern bir kesenin içinde.Asta kızını alaya almaktan çekinmedi. Anlaşılan Swanny odayı böyle düzenleyip yerleştirmiş. O dönemlerde düzenli olarak haftada bir Willow Caddesi'ne gider ve Swanny'yle birlikte akşam yemeği yerdim. yakışıklı cömert ve yumuşak bir adamı sevmezdi? Asta kendisi böyle bir adamla karşılaşacaktı ki. Sandığın üzerine altın harflerle Torben'in annesinin adının baş harfleri olan M. Burası küçük bir mabet olabilirdi. Willow Caddesi'ne düzenli olarak gitmeme rağmen. Fotoğraf albümleri de oradaydı. Kederinin yanı sıra. Örneğin birer birer siyah masanın üzerine dikilmiş. Son günlük. Đnsanlar o çarşamba ya da perşembe geceleri benim için yemek pişirmesine rağmen bir iki lokma dışında yemediğini görseler. . Swanny'nin annesine otuz üçüncü doğum günü için yaptığı mor-kırmızı kalem bezi vardı.S. son derecede düzenli odalar buldum. 9 eylülde biten 1967 günlüğü hâlâ oradaydı. Đlk odada "holland" olarak adlandırılan bir bezden yapılmış büyük bir çantanın içinde bir şapka kutusu ve deriden yapılmış bir seyahat sandığı buldum. vesaire. böylesi mektuplar yazabilen. Şimdi merdivenleri çıkarken. Odadaki öteki sandıklar ve bavulların hepsi boştu. dayanması gereken ve gittikçe daha çok acı veren bir artridi (merak etmek ve Asta'ya inanmamak için bir başka neden) vardı ve bir dizi acı verici altın iğnesi tedavisine başlamıştı. Tabiî ki kocasını sevmişti.K. bir iğne yastığı. içinde hiç kimsenin yaşamamış olduğu. sıskaya dönmüştü. kırk yaş daha küçük olan ben bir tırmanmada bile nefes nefese kalırken doksan yaşında bir kadının günde birkaç kez bu merdivenleri inip çıkmayı nasıl başardığını merak ettim. parmak eklemlerindeki şişler kolayca görülüyordu.sevdiğini anladığını da söylüyordu. imkânı yok seksenine varacağını tahmin edemezlerdi. Swanny'nin odasının oturma odasının karşısındaki büyük oda olduğuydu. Bunu annesine anlatacak kadar da tedbirsizdi. nereden başlamam gerektiğini düşünüyorum. Sandığı açtığımda hâlâ çengellere asılı cilalı askılar gördüm. Yukarıda bir kat daha vardı. gelen gazeteciler ve ünlü kişilerin ev dekorasyonuyla ilgili dergilerin yayıncıları için değiştirmeden korumuştu. J. bir zamanlar Swanny bana burada gizli bir çekmece olduğunu söylemişti. ilginç bir biçimde "düzenlenmişlerdi". Swanny'nin hastalığına kadar ikinci kata çıkmadım. Đçeride dikiş malzemesi. Swanny'nin onu ilk gördüğü yerde. Mogens ile Knud'un lüle lüle sarı saçları ve denizci üniformalarıyla görüldüğü sayfada açık bırakılmıştı. Artık dizkapaklarının ağrısı dinmiyor. bu kadar iyi davranan. bavullar ve kutularla dolu. Gamle Kongevej 178. Anlaşılan yukarıda yalnız kalmaktan hoşlanıyordu. ama geri kalan altmış iki günlüğün saklanabileceği bir yere benzemiyordu. Barby. sandıklar. Observer dergisindeki yazıyı ve bu odanın renkli resimlerini hatırladım. üçüncü katta bir odanın ne kadar akıllıca bir iş olduğunu yeniden düşündüm. Büyük meşe masanın çıkıntılı kenarını çektim. -oysa konuşabilecek başka kimsesi kalmamıştı ki. yanında kuru çiçekler dolu bir vazo bulunan iki albüm daha vardı. kazılmıştı. Konsolun üzerinde. masanın üzerinde duruyordu. ne yani çıldırmış mıydı yoksa? Hangi kadın bu kadar çok veren. Kilo vermiş. Đngiltere'ye göçmeden kısa süre önce çekilmiş olmalı. vesaire. iğneler. Çıkıp. Ayaklarının altında fotoğrafçının adı yazılıydı: H. Belki de Asta'nın odasında? Merdivenlere yönelirken. Günlükler orada da yoktu.

çok önemli bir şeylerin olacağını. Bütün bunları unutmuş gibi. Şaşkınlık ve belirli bir hayranlık içindeydim. onluk torbalar da lastik bantlarla bir araya getirilip daha büyük torbalara yerleştirilmişti. bu ciltlerden ilkini merak ediyordu." Orijinali okuyor olmak sırtımı ürpertti. hangi tarihleri kapsadığı görülebiliyordu. Oysa topu topu üç saattir arıyordum. daha açık olarak. günlükler oradaydı. dolabın aslında ne kadar iyi düşünülmüş bir yer olduğunu anladım. bir şeyler keşfedeceğimi. Etrafta mobilyalar. Defterlerden bazılarının tercüme edildiğini. yan yana ya da üst üste konulmuş iskemleler. ilk satırları ezbere biliyordum. 1905-1914 olarak belirtilmiş olanını çıkardım.Odalardan ikincisine girdiğimde. günlüğü aldığım yere geri koydum. evin günlük yaşam bölümünün dışında. Görünürde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen. Ancak hemen. ama istediği bu değildi. Çifte lastiğin arasından her cildin hangi yıla ait olduğu. Herkes çevirileri yayımlanan günlüklerden okuyabilirdi. öteki sevilen ama pek seyrek kullanılan eşyanın ortasındaydı. Burası evin en sıcak yeriydi. Bonniers ve Hugo Geber tarafından basılmış.. nasıl biri olduğunu unutmuştum. Cary Oliver'ın da görmek istediği ciltlerdi. okuyamaz mıydı? Yoksa . ama okunaklı harfleriyle yazdığı Danca girişi okudum: "Bu sabah dışarı çıktığımda. sakin ve dikkatli kişiliğini unutmuştum. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. Ancak Swanny'nin. Neden sonra günlüklerin artık bana ait olduğunu. merakını tatmine gelecek bir ziyaretçinin ya da fazla heyecanlı bir gazetecinin menzilinin ötesindeydi. Çift kapılı maun dolap bu evde günlüklerin saklanabileceği son yerdi. üzerinde Torben'in elyazısıyla yazılmış bir etiket bulunan. Onun heyecandan hoşlanmadığını. Altmışına yaklaştığı bir sırada anne ve babasının çocuğu olmadığını öğrendiğinde heyecanlı ve romantik bir kadının çekeceği acıdan çok daha fazlasıyla karşılaşmıştı. öne eğik yuvarlak harflerin göze güzel görünmekle birlikte zor okunduğunu düşündüm. uzak akrabası ya da kuzeninin 1913 yılında Sen-Petersburg'da tuttuğu günlük de vardı. çürüme öncesi başlayan hafif tatlı toz kokusu. Günlüğü elime aldım ve 1920'den önce bütün Avrupalıların elyazısının ne kadar birbirine benzediğini. Binlerce sayıda okuyucu gibi. Her cilt naylon bir torbaya konmuştu. telif haklarının daha birkaç sene Swanny'ye ait kalacağını hatırladım. Swanny'nin hayatının ve evinin sonunda son ve şaşırtıcı bir şey bekliyordum. ama yazılanları okuyabiliyordum. Defterdeki satırlardan hiçbirini okuyamadım. kendi yarattığım dramı yaşamaya başladım. temizlikçilerin bakışlarından uzakta. Geriye bir tek oda kalmıştı. beyaz renkli şömiz içinde satılan karton kapaklı kitaplardı. Đlk paketi. Cary'nin dil sorununu nasıl çözmeyi düşündüğünü merak ettim. aşağıdaki salona uymayacak art deco ya da çağdaş stilde yapılmış bir masa ve iskemleleri vardı. Odadaki karton kutular kitap doluydu ve kitaplar birbirine. yine de Asta'nın yana yatık. Aralarında. Đlk sayfadan bir koku yükseldi.. Ona günlüğün çevirisini gösterebilirdim. Kâğıtta bazı lekeler vardı. belki de öğreneceğimden rahatsız olacağımı hissettim. Çoğu Đsveççe'ydi. Cory'nin L'Atmant'ı değil. sırtları okunabilecek biçimde bağlanmıştı. Sayfaları çevirirken. Bu bölüm Asta'yı oluşturan. Ya da. burada. düzenlenip yayımlandığını gösterecek tek bir belirti yoktu. Günlükleri dünyanın öteki ucunda bulmuşum hissine kapıldım.

" Ne beklediğini bildiğin zaman tanıdık bir yabancı dili okumak çok kolay. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Tam olarak beş yaprak. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. Bana uzun ve ayrıntılı mektupla yazmıştı. yırtık sayfalardan arta kalan koçanları saydım. Belki de bu sayfaları. Zaman sırasına göre dizilmiş. " Bir sonraki tarih 30 ağustostu.. Bu sayfaları Swanny yırtmış olmalıydı.. bunun bir avantaj olduğunu şimdi anlıyorum. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. 30 ağustosa kadar fazla bir şey beklemedim. Oysa gerçek bambaşkaydı. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. Yayımlanan günlüklerde Swanny'nin doğumundan "hemen yakında" diye söz ediliyor.. yaklaşık iki bin beş yüz kelime. Birinci cilt dışında 1905-1914 günlüklerini dolaba geri koydum. Đlk dosyayı açtım. Böylelikle hafızama güvenmek zorunda değildim. ya da belki küçük bir esrar dışında. şimdi bunu hatırlayamıyordum. o dönemlerde günlükleri bulduğu ve ne kadar değerli olduklarını anladığı dışında önemli açıklamalarda bulunduğunu hiç sanmıyorum. Sayfayı çevirip oğlanların adlarını değiştirmek istemeleriyle ilgili bölümü çözmeye çalıştım. Günlükleri bulduğunda ben Amerika'daydım. oysa şimdi saydım. Defterdeki beş ya da altı sayfa koparılmıştı. Şimdi hiç olmazsa çevirilere bir göz atabilirdim. ihtiyatlılığından kaynaklanıyordu. Beş ya da altı demiştim. Bu da Swanny'nin gizliliğinden değil. Asta'nın yazdıklarını birden kestiği noktaya vardım: "Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. bazı Danca cümleleri anlamakta güçlük çekiyordum. 21 temmuz. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. elimdeki cildi çevirisiyle karşılaştırmak üzere aşağıya indim. Swanny'nin düzenliliği ve özeni her türlü araştırmayı olabileceğinden çok daha kolaylaştırıyordu." 18 temmuz. 26 temmuz ve günün son notlarını gösteren satırlar: ". her biri ayrı bir karton dosyaya konmuş. 26 temmuz. hiçbirini atmadım. satır başına on-on iki kelime yazdığını. 18 temmuz. .. Benim için her satir aynı okunaklıkta değildi. Bütün okuyucular gibi ben de Asta'nın aradaki beş hafta boyunca günlük yazmaya vakit bulamayacak kadar meşgul ya da rahatsız olduğunu düşünmüştüm..Cary sadece günlüklerin değil. Mektuplardan birinde kayıp sayfalarla ilgili bir bölüm olabilirdi. her sayfada da yirmi beş satır olduğunu düşünürseniz. Bu sayfalar 26 temmuz ile 30 ağustos arasında yer alan ve "bazı şeyleri aylarca erteleme"nin ötesinde cümleler içeren bölümlerdi. Asta'nın her iki sayfayı da kullandığı düşünüldüğünde on sayfa. beş hafta kadar sonra da başarıyla gerçekleşmiş görünüyordu. dosyaların üzerlerine tarih ve çevirmenin adı yazılmıştı. Burada pek esrarlı bir şey yoktu. Daktiloyla yazılmış çeviriler bir zamanlar Torben'e ait olan çalışma odasındaki yazı masasının en alt çekmecesinin dibindeydi. çeviriler tamamlandıktan sonra yırtmıştı. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. "Bu sabah dışarı çıktığımda.. 21 temmuz. orijinal çevirilerin de daha sonra yayımlanan kitaplarda bulunmayan bölümler içerdiğini mi söylemek istiyordu? Belki.

Sonra Asta günlüklerinde Roper'dan söz ediyor. o dönemde kimyacı deniyordu. . Eve gidip günlüklere göz atma zamanının geldiğini. Bunları Ünlü Duruşmalar'dan okumalısın. Birazdan Swanny'nin evine gideceğiz. Oğluyla birlikte.Hackney'de oturan bir kimyacı. sıcak yüzünden bir sürü cinayet işlendiği anlatılıyor. Roper'ı getirdiler. O yılın temmuz ve ağustos gazetelerini okudum. üç bölümlük bir program.Yapmayı düşündüğümüz bir dizi değil. ama aradıklarını bulamayacağını söyledim.Cesedi Hackney'de. Göreceksin. Sen bahsetmeden önce Roper adını hiç duymamıştım. Bozuşmadan önce birbirimizi öperdik. elimde sana verebileceğim üç nüsha var. daha sonraki kuşakların "koyu" çikolata olarak adlandırdığı renkteydi. O zamana kadar. Karısını öldürdü ya da öldürdüğünü söylüyorlardı. O akşamüstü saçı Asta'nın "sade"." . Asta'nın Rasmus'un Mrs. sıcaklık kırk derece falandı deniyor. .Sen de. orada görürsün. Korkunç sıcak bir yazdı. Roper kadar kötü bir kadın olduğunu düşünmesinden korktuğu bölümde. Navarino Caddesi'ndeki bir evde buldular.Hiç de öyle düşünmüyorum. Kayıp bir çocuk var. O gün değil. Bana cinayetinden bahset. Đyi görünüyorsun. .Buluşma yerimize. "Düş kırıklığına uğrayacaksın" dedim. bir sonraki buluşmamızda saçlarının doğal rengini unuttuğunu son zamanlarda ayrık çizgisine baktığında. Cary'nin saçları hep değişik renklerdedir. 1905'te. Cambridge'deydi.Bunu sıradan adi bir cinayet olarak görme. "Kim bu. buna inanmak güç. Korkunç bir şiddet dalgası yaşanmış. High Street blucini ve önemli bir üreticinin. şu Roper?" . "Sadece bir kere" dedim. . "Araştırmak istediğin bölümde büyük bir boşluk var.Bunlar anneannem ile dedemin oturduğu yerin yakınlarında mı oldu? . Yani eczacı demek istiyorum. Göreceksin. Birbirimize baktık. . istediğim noktaya vardıramıyorum. zamanın etkilerini tartmaya çalıştık. Holly Mount'taki Hollybush'a vardığımda Cary çoktan gelmişti.Birer kadeh şampanya içmeliyiz desem. Zayıflamıştı. Asta'nın Roper'dan bahsettiği tek bir bölüm bulmuştum. muhtemelen Ralph Lauren'in pembe tüvit ceketi içinde oldukça alımlı gözüküyordu. Hiçbir zaman el sıkan biri olamadım. . Ancak çok büyük boşluklar var. bunun korkunç bir fikir olduğunu düşünür müsün? Đçtik. öykü trajik olduğu kadar heyecan verici değil. Birkaç ayrıntıya daha gerek duyuyorum. beyaz olduğunu gördüğünü söyledi. Ne kadar ayrıntılı olursa olsun. 2 temmuz 1913 tarihli notlarda.

Hava kararmıştı.. Đçeride gördüklerinden düş kırıklığına uğradı. sararmış yapraklara büyük bir saygıyla dokunuyordu. Okurların çoğu gibi Asta'ya sınırsız bir saygı beslemiyordu. Swanny son günlerinde şampanyadan başka bir şey içmezdi. birden günlükleri ya da en azından onun ilgisini çekecek olanları aşağı getirmiş olmamın daha doğru olacağını düşündüm. Swanny'nin oturma odasına yerleşeli henüz beş dakika olmuştu ki. "Burası bir servet eder" dedi. orası o kadar iç karartıcı. Đstersen önce kutlanacak bir şey var mı. Tek başına yaşayan biri için biraz fazla büyük. Swanny'nin bir odadan çıkmadan önce oda kapısını. evden ayrılmadan önce de bütün kapıları kapatma tutkusunu paylaşmadığımdan. Eminim. parlak lambaların. Yoksa ben de onları rahatsız edemeyecek kadar Asta orijinallerinin etkisinde mi kalmıştım? Hiç olmazsa bu kez birinci ciltle birlikte aşağıya inmem gerektiğini düşündüm. Geceyarısına kadar Heath Caddesi'nde sıralanan otomobillere rağmen. her basamakla birlikte sigaranın yol açtığı hırıltı daha da arttı. Sanmıyorum. kutular ve sandıkların arası o denli kasvetliydi ki 1905-1914 paketini Cary'ye uzatıp aşağı götürmesini söyledim. şampanya isterdi. Asta'nın yaşadığı yerin "günlüklerindeki gibi olabileceğini" beklediğini söyledi. Yürüyerek Streatly Meydanı ve New End'den geçtik.Bir şey var mı? . Onu uyarmamıştım. kendi görmesi daha iyi olacaktı. Rahatsız olduğunu hissettim. Asta'nın odasının kapısını ardına kadar açık bırakmıştım. Đçecek bir şey ister misin? .Sanırım şarap var. Çok içerdi demek istemiyorum. Yırtılmış beş yaprağın koçanlarının bulunduğu bölüme geldiğinde yüzü bembeyaz oldu. bir istasyonun bekleme odası değil. Eve girdik. . bununla neyi kastettiğini anlatmadı.Emin olamazsın. ama ne zaman bir şey içse. Biliyorum. Birinci defteri inceliyor. onunkini de alıp holdeki portmantoya astım.Buraya taşınacak mısın? diye sordu. ama üçüncü katta durmak ve odasına bir göz atmak istedi. gölgelerin arasından yürüyerek Willow Caddesi'ne vardık. yani şimdilik. . Sonra neşeli bir sesle. pardösülerimizi çıkarmamış olduğumuzu fark ettim. Burası oturulan ve yaşanan bir yerdi. ona bakalım. kabul etmesi güç de olsa benimdi. Cary arkamdan merdivenleri tırmanmaya başladı. ben de 1915-1924 torbasını aldım. hava orada hep kırlardaki kadar temiz ve durudur. Pardösümü çıkardım. En üst kata vardığımızda.

Ne demek istediğimi anlamıştı. Başka birisinin otobiyografisinde yazılıp da insanların okumasını istemeyeceğin bir hikâyen yok mu? Gözlerini kaçırdı. Defterlerde Roper'ın öldürülmesiyle ilgili hiçbir şey olmadığını tekrarladım. Omuzlarını silkti. yayına hazırlarken de kendiyle ilgili istemediği bölümleri çıkardı. dedim.Çok özel.. Elimizdeki yirmi cilde baktık.Başka yerde de var mı? Yani. okuduğunda da tam bir şok yaşıyorsun.Çoğu kez. Cary beyninde bir şimşek çakıp sayfaların belki de çeviriden sonra koparıldığını düşündüğünde. Đlgi çekici bir bölüm müydü? . Çok çok özel. kitabı okuyana kadar senden söz edildiğini tahmin etmiyorsun. Swanny Kjær'in annesinin günlüğünden kopardığı sayfalar onun için kabul edilemez kişisel bilgiler içeriyordu. anlıyor musun? Senin cinayetinle bir ilgisi yok.Bunu kim yaptı? Sanırım Swanny. çevirilenin eşi. O yaptığı için. Diyelim ki Swanny bir başkasının otobiyografisini yayına hazırlamak durumundaydı. . . Beş yaprak eksik. dedi Cary. diğer günlüklerde de sayfaların eksik olduğu bölümler var mı? -Bakalım. . . . üzerinde durmazdım.Çok fazla ilginç oldukları için koparıldıklarını düşünmeden edemiyorum. ama hiç belli etmemeye çalıştı. Swanny'yi suçlamasından hoşlanmadım. . Ona anlatmayacaktım. Bizim annelerimiz en çok satanlar listesine girecek günlükler tutmadı. bunun adı sansür. Swanny eskiden işlenmiş bir cinayetle ilgili kanıtları neden ortadan kaldırmak istemiş olabilirdi ki? Onunla ne ilgisi vardı? . Burada gördüğün. Başkası olsa görmezden gelebilirdim. gerçekten de bir ipucu yakaladığını sanıyordu. yazılanları böylesine etkilemeye hakkı yoktu. Üzgünüm. diye devam ettim.Yani demek istiyoruz ki. bu benim de aklıma gelmişti. Ne demek istediğimi sordu. hepsinin de tamam olduğunu gördük.Diğer günlüklere bakabilir miyiz? diye sordu Cary. Mesela Gordon Westerby buna benzer bir şey söylese. .Biz de böyle yapmaz mıydık? Ne sen ne de ben böyle bir sınavdan geçmedik ki.Tanrı aşkına. Ama bu Cary Oliver'dı.

Artık âşığı olmak için fazla yaşlıyız. fırlak midesine. dedim.Gerçekten de evlenir miydim.Beni bağışladın mı? Söylediği komik değildi. Biraz daha şampanya? . yoksa araya girip -nasıl söyleyeyim. . hiçbir koşulda. seninle gitmeyip yanımda kalsaydı da istemezdim. Üstelik.Evliliğin yürümediği için üzülüyorsun. Şimdi senin olduğun yaştaydı. sonra da sırayla diğerlerini. Cary. Tek bir yaprağın eksik olduğu 1954'e gelene kadar hiçbirinde yırtık sayfaya rastlamadık. . Öyle demişti. . . odada kendimi de görebileceğim bir ayna olmamasına sevindim. Telefonda söylediklerini tekrarladı.Swanny Kjær neden 1954'teki bir sayfayı yırtsın? O zamana kadar aile içinde iyice yaşlanmamış mıydı? Tüm tutkularını söndürmemiş miydi? . dedim.Artık şampanyayı içebiliriz. Onu görünce. . Onun ilgilendiği Roper cinayetleriydi.Bu da hemen olmadı.Bir keresinde Asta bana insanları bağışlamamız gerektiğini söylemişti.Sakın Daniel'ı özlediğimi. dedim. 1954'te ise Roper çoktan ölmüştü. .sevgilimi çaldığın için değil. . biliyorsun. bilemiyorum. Çok hafif bir sesle "Özür dilerim" dedi. Dancamla uğraşarak sonunda bu bölümün Asta'nın Hansine'nin ölümüyle ilgilendiği kısım olduğunu çıkardım. ama hemen değil.Daha fazla dayanamadım. Cary'ye baktım. değil mi? On beş yıl oldu. Ann. dedim ciddiyetle. özür diliyorum. Senin sözlerindi.Bunu yapıp yapmayacağımı henüz bilmiyorum. yine de güldüm.Bütün o merdivenleri tekrar tırmanıp 1925-1934 ve 1935-1944 paketlerini aşağıya indirdik.Tüm tutkularımızı söndürdük. Gerçekten de onu ilgilendirmediğini düşünüyordum. gerçekten üzgünüm. onunla beraber olmak istediğimi falan düşünme. Hiç evlenmedim. Cary bir iki saniye bir şey söylemedi. fazla dar olan blucine.Oh Ann! Ne kadar korkunç bir şey söylüyorsun. . çenesinden gırtlağına inen iki sıra kasa baktım. Kadehini kaldırdı ve "Asta'nın müstakbel editörüne" dedi.Onunla evlenecektin. . . dedim. . . bütün günlükler tercüme edilmedi.

O zaman onu rahatsız edenin ne onu affetmemem ne Daniel Blain'le ilgili anıları ne de bu konunun konuşulması olduğunu anladım. Bana uzattığı eli hafifçe titriyordu. odanın sıcak. öldükten sonra insanların görmesini istemediği bölümleri yırtılmıştı. O zaman şarap kaldıramadığını hatırladım. Ama onu artık sevmiyordum. . duruşma tutanaklarını ve bulduğum diğer şeyleri vereceğim.Ne? Teyzen. ilginç bir şekilde parlamaya başlamıştı. Yırttığı sayfaları ne yaptı dersin? . gülücükler içindeydi. insan hiçbir zaman gereğinden fazla yaşlanmaz. ona daha fazla vermemem gerekirdi. Bunların hiçbirinden rahatsız olmamıştı Âşığı olamayacak kadar yaşlandığımızı söylememe bozulmuştu. sana Roper cinayetiyle ilgili raporu.Đstersen günlüklerin çevirilerini ödünç alabilirsin. . Söylediklerini çıkarmak için çantasına eğildiğinde. tamam mı? . Tabiî ki doğru değildi.Kıkırdadı. Ya da kollarımı boynuna dolamayı. parıltılı boş eve çekildim. daha önce böyle bir duyguyla karşılaşacağıma hiç inanmazdım. Beni hâlâ konu değiştirme yeteneğiyle şaşırtabiliyordu. Bütün gece orada kalıp Cary'nin define adasını altüst etmesini izlemenin neye benzeyeceğini gözümün önüne getirdim. Her şey bitti. Orta avizenin düğmesini çevirip bütün ampulleri yaktım. samimi atmosferi bizimle ve konuştuklarımızla bozulmuş gibiydi. Asabiyetten ve gerginlikten kıkırdadığı belliydi. Bütün bunlar hiç de Swanny'nin tipik davranışlarına benzemiyordu. . dedi. Tekrar görüşmek üzere sözler mırıldanarak taksiye binip gitmesinden sonra. Đşte. Diyoruz ya. yine de dengesini bozmak için öyle söylemiştim. kaldı ki hâlâ kırklarımızdaydık. şakaklarındaki atışları duyabiliyordum. konuştum. Kalın bir sesle 'Teşekkürler" dedi. daha doğrusu hissettim. altın. ona olan sevgim uzun süre önce bitmişti.Eee? Sayfaları atmış olabilir mi? Sanmıyorum. Onun için çok üzüldüğümü hissettim. sesi birdenbire gençleşmişti. sıcak. dedi. O zaman uzanıp elini tutacak kadınlardan biri olmak istediğimi düşündüm.Tercümeleri alıp gideceğim. O ve ben aynı kişilerden bahsetmiyorduk. Suratı şişmiş. dedi.Lütfen. çeviri dolu dosyalan kayıp aşk mektuplarıymış gibi göğsüne bastırdı. Mutlaka bir yere saklamıştır. yaraladığımız insanlardan hoşlanmadığımız gibi hoşlanmadığından emindim. Bir daha sözünü etmeyelim. onun da benden. Cary. Unutalım artık. Belki de içlerinde kitaba alınmayan bölümler vardır. . Swanny'nin oturma odasında yeterli ışık yoktu. anlayışla karşılamak gerekirdi. Cary gözlerini kırpıştırıp ürperdi. Dokunmak yerine. ama yine de yersizdi.

Sadece Swanny'nin gerçekte kim olduğu değil. eller hvor det nu er. Men Hansine er slet ikke tilfreds med det. Eve döndüğümde Rasmus nereye gittiğimi sordu. Hansine'nin durumdan çok memnun olduğunu söyleyemem. Rasmus ve ben. Der er nok Sovevaerelser til Bfrnene. tavan arasında kalacak Hansine ve Emily de aynı odayı paylaşmak zorunda olmayacaklar. ölmeden önce ne bulduğu. Üstelik şimdi cevaplandırılması gereken yeni sorular da çıkmıştı. Her bir çocuğa bir oda verecek kadar çok odamız var. ya da her nerede oturuyorsa oradan buraya kolay gelemeyeceğinden korkuyor. yeni halılarımız daha gelmedi. eski eşyamız bu güzel odalarda eğreti duruyor. saa de behfver ikke mere at dele Vaarelse. ama bundan sonra trene binip Hampstead Heath'e yürüyeceğim. Hun er bekymret for. Mogens. Knud. Muswell Tepesi'nin koruluklarında. Harisine og Emily. Bu ülkeye geldiğimden beri pek trene binmedim. Rasmus ogjeg. Haziran ve ağustos 1905'e ait o beş eksik sayfada ne yazılıydı? Yazılanlar arasında Roper Davası'yla ilgili önemli ipuçları da var mıydı? Cary'nin bana Roper'ın asılıp asılmadığını ya da beraat edip etmediğini söylemediğinin farkına vardığımda. tepeden aşağıya Hornsey'ye kadar millerce yürüdüm. Hansine ve Emily. Dün yeni evimize taşındık. Gerçekten de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek istiyor muydum? Önemli miydi? Bunu onun kadar çılgınca araştırmam beklenmezdi. Swanny ve Marie. at han bor. ama evet. evde yapılacak bunca iş varken nasıl çıkıp . og selvffgelig Bjfrn. Hava temiz ve yoğun. Londra'ya ve daha yukarı giden gelen trenlerin kalktığı istasyonu gördüm. Ah. at hendes Cropper ikke vil tage hele Türen fra Homerton. burada nefes almak bir kadeh dolusu çok eski snapps yuvarlamaya benziyor. Cropper'ın Homerton'dan. bir de tabiî Bjfrn. yeni çevremi gezdim. og Hansine og Emily oppe i Loftet. Bu sabah her şeyi olduğu gibi bırakıp dışarı çıktım. merak ediyordum. Dev bir seraya benzeyen Alexandra Meydanı'nı. Swanny og Marie. ama kapıdan çıkar çıkmaz da ağaçlar ve rüzgârlı tepelerle kendinizi doğarım ortasında hissedersiniz. artık çok geçti. Knud. Arka pencerelerimizden tüm Londra'yı ve güneşin altında parıldayan Thames Nehri'ni görebilirsiniz. Her yer karmakarışık. saa de kan have hver sit. On birinci bölüm 7 kasım 1913 Đgaar flyttede vl ind i vores nye Hus.şampanya şişesinin karşısına oturup son söylediklerini kafamdan geçirdim. Aah ja. Mogens.

Far bana paletimi getirince. işte geldim" dedim. kendimi acındırdığımın farkındayım. maden parçasının gerçek paletten olduğu kadar uzaktı. Peki bu. değiştirmez. değişmezler. daha önce yazdıklarımı okuduğumda. ki bunu sıkça yapıyorum. Rasmus kürkümü Noel hediyesi olarak. Onu mutlu etmek için kürkü giydim ve bana çok yakıştığını söyledim. adı Elizabeth Vigee-Lebrun'dü. "Kadınları anlamaya çalışmaktan çoktan vazgeçtim" dedi.Hayır hayır. Onun getirdiği. Hayatınızdaki büyük bir trajedi bile sizi biraz katılaştırmakla beraber. Bu kadın Fransız'dı. sonra da bana Archway Caddesi'nde "otomobil" satmak için aldığı büyük dükkânı gösterdi. Babam da bana bir palet alacağına söz vermişti. Bu anımı hiç unutmamıştım. Hayatta en önemli şeyin kendini tanımak olduğu söylenir. resim yapmayı çok seviyordum. beyaz tilkiyle karışık Acem koyununun kürkünden. resimdeki sanatçının da kadın olmasıydı. Đnsanlar. Elimdeki koyu kahverengi kokarca postu. Đnsan kendisidir. "Kadınlar bir esrar. Neler hissettiğimi yüzümden okumuş olmalı. Bana çocukluğumda yaşadığım bir şeyi hatırlattı. kafamdan hangi resmi. Günlüklerimi gözden geçirip. Onu bir biçimde tuzağa sürüklediğimden korkmuştu. Aptalca yeni yıl kararlan alıp değişmeye çalışırlar. 'Tamam. Beğenmedin mi? diye sordu. saçları da benimkiler gibi kızıldı. ya da biri öyle demişti. bana bir boya kutusu hediye etmişti. "Sana karşı çok katı. Resimde bir elinde fırça. kenarında sapı olan kare bir maden parçasıydı. kendimi böyle bir palet tutar. buna benzer resimler yaparken düşlüyordum. Noel'den iki hafta önce verdi. benden kurtulmak ister miydin? Ne bekliyordum ki? Ne bekleyebilirdim? Ne söylemesini umuyordum? . cevap ver. Her erkek böyle düşünür. kendimi kocasından nefret eden kötü bir eş olarak görüyorum. ressamlık yapan ve bu yolda üne kavuşan bir kadın. Paletin üzerine çeşit çeşit renkler sıkılmıştı. sanırım Frederikke Teyze. Bakışlarındaki şaşkınlığı görebiliyordum. Bazen benden sıkıldığın oldu mu? Eğer elinde olsa. değişmeyi beceremedikleridir. Rasmus?" Samimi olduğuma inanmıyordu. Bir sanatçının resimlerinden birini görmüştüm. Gerçek. çok keskin mi davrandım.eğlenebildiğimi merak ettiğim söyledi. hiç de benim düşümdeki palete benzemediğini gördüm. "ne yapmamı istiyorsun?" Motorlu arabalarından birine binerek mobilya aldık." . Rasmus kürkümü verince hemen paletimi hatırladım. Cevap vermek yerine "Bütün bu yıllar boyunca sana karşı sevgisiz ve ilgisiz olduğumu düşünüyor musun?" diye sordum. nasıl çizeceğimi kararlaştırmıştım bile. bu kararlarına da ancak iki gün uyarlar. bu o zamana kadar pek rastlanmamış bir şeydi. çok tenkitçi. genç oldukları dönemin dışında. 12 aralık 1913 Kürküm geldi. hep bir kürkün olmasını istediğini sanıyordum. insana kendini düzeltmeyi öğretir mi? Sanmıyorum. Kürkümü aldığımda büyük bir düş kırıklığı yaşadım. Çoğu zaman da kendime acıdığımın. diğerinde de delikten geçirdiği başparmağıyla oval ve büyük bir palet tutuyordu. Đlginç olanı. Birisi.

mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı. daha önce balta kullanırlardı. Đlginç bir hikâye. çünkü kraliçeyi idam ettiler. sadece bir o da üç yıl önce.raflardan birinde "Başyapıtlar" dizisinde Vigee-Lebrun hakkında bir kitap görmeyeyim mi? Kitabı Haldane MacFall gibi görkemli bir adı olan biri yazmış. ama bu doğru değildir. ne işimize yarayacaksa. yine de Madam Vigee'ye biraz benzediğimi düşünüyorum. . kızıl saçları.. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. başparmağı o meşhur paletin. getirdiğim kürkü beğenmediğin içinse. Tabiî oğlanlar her şeyi bozmak için kadının büyük olması nedeniyle benim ona benzediğimi söylediler. aldırma. öbür elinde de bir demet fırça tutuyordu Sevgili küçük Swanny başım kaldırıp yüzüme baktı "Bu kadın sana benziyor.Ne demek istediğini anlamıyorum. benim istediğim paletin deliğine geçmişti. Tabiî kitabı alıp okumaya başladım. çünkü adamın kuzeyde. merak etme. galiba kafamın kesilmesini tercih ederdim! Sonunda Đsveçliler giyotinlerini kullandılar. Çocukları National Galery'ye götürdüğümde hâlâ aklımdaydı. ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. . Sonra. Herkes Fransa'yı giyotini kullanan tek ülke olarak bilir. dedi. iyi olacak. şimdi de var. birden önümüzdeki duvarda onun kendi portresini gördüm. Kuzinim Sigrid. Bütün bunlar. Đsveç'te giyotinle kafası kesilmiş ilk adam olacaktı. Üzücü resimlerdi. sadece bir kez kullandılar. Madam Vigee'nin Fransa'dan zamanında kaçarak giyotinden kurtulmuş olmasına sevindim. değiştiririm. Bu da beni başka düşüncelere yöneltti. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi. Kim bilir? Belki de bir gün bir başkasının kafası uçurulur. öğleden sonra kütüphanedeyken –Danimarkalı yazarların yanı sıra Đngilizce kitaplar da okumaya kararlıyım. Marie Antoinette'in resimlerine baktım. karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. saçlarına uygun elbisesi ve şapkasıyla duruyordu. Konuşabileceğimizi düşünmüştüm. Đsveçlilerin de giyotini vardı. ta ki o palet öyküsünü hatırlayıncaya kadar. Eğer bir insan bir cinayet işlerse. dedi. Anlaşılan kabahat karısındaydı.Hayır. Oysa adam karısını seviyordu. . 18 aralık 1913 Birdenbire aklınıza bir isim gelir de düşünürseniz. Marie de Mor'un pembe gözyaşına benzeyen (benzetme onundur) küpeleri olmadığını söyledi.Konuşuyoruz işte. dedim. Ben olsam. lille Mor" dedi. soluk. o ismin bütün gün boyunca aklınızdan çıkmaması garip bir şeydir. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. Đşte orada. Yıllar var ki Vigée-Lebrun'ü düşünmemiştim. ne var ki affa uğradı. Adam evliydi ama çocukları yoktu. Stockholm'de. yaşadıkları sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. ölümü hak eder. Adamı giyotine götüreceklerdi. onu evlat edineceklerdi.

ilk günden beri de sevdi. Belki de istediğim her şeye sahip olduğum için. bundan sonra da olacağını söylüyor. Đnsanları dikkatle baktıracak aşırı kıyafetlerden hoşlanıyorum. Belki de pagoda biçimi elbiseyle ona uygun üç köşeli şapkayı da alırım. bütün yüzünü kaplayan pamuklarla saatler boyu merdivenlerin en üst basamağında oturmak zorunda kaldı. Knud da sigara içmemeye karar verdi. bir de reglan kollu pardösü. Rasmus'un yanına gidip öptüm. Đçimizden hangisinin daha çok şaşırdığını söylemek zor. mutluluk insanı daha iyiye götürüyor. Daha önce gördüğüm o Fransız örgü hırkayı alacağım. onu beyaz ve gümüşle süsledim. Kollarını Mogens'in boynuna dolayıp öptü. güzel bir ev. Đki metrelik bir Noel ağacımız var. Ne derlerse desinler. Kendime elbise almam için para. Rasmus'tan bir hediye daha. Marie onun için sadece bir bebek. bunun için de Đngiliz usulü Noel kutlamamız gerektiğine karar verdi. Swanny için her şeyi yapar sanıyorum. Noel Baba kılığına girmekten hep nefret etmiştir. buna gerçekten de inanıyorum. 3 ocak 1914 Bütün çocuklar yeni yıl kararları aldı. yoksa öpülen o mu? Bir azize olmaya başladım. kendi çocukların olacak. oysa Mogens onlar yatana kadar bekledi. Ben de." Zavallı küçük Marie iki kocaman saat boyunca bu karara uydu! Swanny bir daha ağlamamaya. üstelik onu rahatsız da ediyor. sekiz yaşında olduğunu. eşyalar. onu çok seviyor. renk kullanmadım. . Mogens daha çok matematik çalışmaya. böylece Mogens hayatında ilk kez Noel Baba oldu. bir başka yemek. mutsuzluk ise beter ediyor. artık onun Noel Abisi olduğunu söyledi. ama o her yere taşıdığı battaniye parçasını artık emmeyecek. sadece karın ve donun saf parlaklığı. Kaç yaşında olduğunu unutuyorum.derim ben. "Kendi evin. 27 aralık 1913 Bu yeni evimizdeki ilk Noel. parayı alan ben mi. Sevgili küçük Swanny'ye uydum. Noel günü. "Hep burada olmayacaksın" dedim ona. dünyanın en sakin sesiyle sordu: "Far. Rasmus artık kendimize ait bir evde oturduğumuz için gerçek "Britanyalı" olduğumuza. Kızlar tabiî uyumaya gitmedi. büyürken benden uzaklaştığını unutuyorum. saatin iki olduğunu söyledi. Kırmızı paltosu ve külahıyla. dün gece Noel Baba olarak neden sen gelmedin?" Artık babasına güvenmediğini anladık. bir tek Swanny Marie'nin adına karar aldı. "Parmağını emmeye devam edebilir. şimdi de bu para. Rasmus çoraplarını doldurmak için uyumalarını beklemeyecek kadar sabırsızdı. Kızların gözlerini kapadığına karar verip sırtında torbasıyla odalarına girdiğinde. Bunun anlamı iki Noel kutlaması oldu: Noel gecesi bir yemek ve ertesi gün. Noel sabahı aşağıya inip. Ne kadar uzadığını görüp gelecek ay on altısına gireceğini düşününce. bütün ağır yemekleri yedikten sonra Noel Babayı beklemeye koyuldular. ama Swanny'ye âşık.

bundan çok keyif aldığım söylenemez. Yüzüklerimi göstermek için elimi Marie'nin sırtında gezindirdim. bordo. Marie'nin ona günaydın demesini sağladım. birkaç kere evime çaya geldi. beni tanımayacaktı sanırım. dedi. kraliyet ailesi üyeleri falan öldürülür de diğerleri katledilir? Onları öldüren zavallının ülkesinin Avusturya-Macaristan tarafından ele geçirilmesine öfkelendiği apaçık. Neden kargaşa çıkarmak istesinler ki? Bütün bunların buradan çok uzaklarda olmasına çok memnunum. Yine de kendimi ve tanıdığım diğer kadınları düşünmekten kendimi alamadım.Bazen küçük çocukların sivrisinek ısırığından öldükleri söylenir. Onu Padanaram'a çaya davet edecektim. -Piknik sepetini Emily taşıyorduyirmi kilo falan olmalı. Neden önemli insanlar. çünkü artık bayağı ağırlaştı. ama Tanrı'ya şükür kimseyi öldürmedi. üstelik yanına da Rasmus'un zümrüt yüzüğünü taktım. bayağı kötü durumda görünüyordu. Bana insanların beni saygıdeğer bir hanım olarak görmeyeceklerini söylediği günden beri nikâh yüzüğümü sol elime takıyorum. yarı da hiç kuşkusuz çocukları sevindirmek için (öyle diyor) milyoner olmaya karar verdi! Ciddiye benziyor. Gibbons'a. Beni yukarıdan aşağıya süzdü. Anlaşılan benim bu kadar zengin görünmemin. Marie ağladı. Eğer konuşmasaydım. Onu kucağımda taşırken. elime baktığını görebiliyordum. . Sanki Lavender Grove'da Rasmus'u birkaç kez görmemiş gibi "Kocanız bir daha hiç dönmedi mi. Kızları ve Emily'yi Highgate Woods'ta pikniğe götürdüm. yanımda da bir hizmetçi bulundurmamın intikamıydı. Hampstead'de oturan Mrs. ama son söylediklerinden sonra vazgeçtim. zavallı. halbuki yüzü ağlamaktan hâlâ şişti. Saraybosna diye bir yerde bir Sırp tarafından öldürüldü. teselli etmemize izin vermedi. Oysa kendisi. ama Marie'yi bir sivrisinek soktu. Keşke bir arkadaşım olsa! .Ben daha çok genç olduğunu. Babam da Schleswig ve Holstein konusunda aynı şeyi hissetmişti. zaten sigara içmediğini söylediğimde. o kadar önemsiz şeylerden konuşmayı seviyor ve gözü çocuklardan başka bir şey görmüyor ki. ben de ona gittim ama o kadar düzgün ve terbiyeli. ağladı. Bisgaard iyi birisi. üç renkli motiflerle süslü elbisemin ve beyaz şapkamın tüm ayrıntılarına baktı. Asıl çılgın olanlar bu cinayetin Sırbistan yöneticileri tarafından düzenlenen bir komplo olduğunu ileri sürenler. Muswell Hill Caddesi'nde kime rastlayalım? Lavender Grove'da iki ev ötede oturan Mrs. içme isteğinin ne zaman başlayacağını bilemediğini. 30 ocak 1914 Đki gün önce Avusturyalı Arşidük Ferdinand ve eşi. Westerby?" diye sordu. Danimarka kilisesinde tanıştığım. bu nedenle hazırlıklı olmanın iyi olacağını söyledi. Eve dönüp ısırıklara ilaç sürmeliyim. Mrs. Rasmus yarı şaka.

ama bugüne kadar zahmet edip kapaklarını bile açmadım. eğer başlarsa. Rasmus savaştan başka şey konuşmuyor. Parti elbisesini de ben diktim. Ortası marmelat dolu. Mr. Şikâyet ettiğimde de hole koymak için dövme demirden saksı altlığını gerçekten isteyip istemediğimi sordu. tepesi şeker kaplı. dokuz mumlu bir pasta. Housman oldukça iri ama güzel bir kadın. Dokuz oldu. ama bu durum değişebilir. Kitaplar bir yıldan fazladır yanımdaydı. bütün zamanını atölyesinde geçirdi. O akıllı bir adam. ama yüzünün donukluğu her şeyi öldürüyordu. bu nedenle de Toton Đmparatorluğunun akıl almayacak bir biçimde genişlemesine seyirci kalacak (hepsi de onun kelimeleri). bunu da Rusya'nın harekete geçmesini beklemeden yapmak. ama Swanny'nin. Gerçekten de bütün partinin en güzel kızıydı. doğum günü pastasını kendim yapmak istedim. gelirken kızları da getirmemi söyledi. gül kurusu renginde bir elbise. Hayret. Okuldan sonra bir doğum günü partisi verdik. oysa kendimi baştan aşağıya Danimarkalı hissediyorum. göğsünde de siyah satenden büyük bir fiyongu var. Bunlar hep karışık işlerdir. Ama başlayacağa benziyor. Savaşa girmeye cüret edemez. Swanny'nin açık sarı saçları göğsüne kadar iniyor. Mr. giydiğini yakıştırıyor. Uzun boylu olduğundan. 2 ağustos 1914 Oğullarımın savaşa gidemeyecek kadar genç olmalarına memnunum. eminim kına sürüyordur. Housman ve yeni karısı. lacivert ve zümrüt yeşili bir elbise. Ona göre istiyormuşum (ne alaycı). Pek aşçılığım olduğu söylenemez. . yenilmiş bir devlet olma hakaretini sineye çekmek zorunda kalacak. hiç de fena olmadı. fırfırlı. özellikle de Kayser Wilhelm deniz gücümüze saldırırsa. Okumaya başladığım kitabın adı Bir Noel Şarkısı. Gerçekten de arkadaş olup olmadıklarını bilmiyorum.29 temmuz 1914 Dün Swanny'nin doğum günüydü. Rasmus "cümbüş" diye adlandırdığı partide hiç görünmedi. "gücümüz" yazdım. saçları o kadar kızıl ki. on arkadaşı -yani sınıfından on kız. Beni çaya davet etti. Tabiî. ama ben iki renkten çok güzel bir karışım çıkabileceğini düşünüyorum. Kendini o küçük Slav devletinin koruyucusu sanan Rusya. Britanya Đmparatorluğu şimdiye kadar bütün bu olanlardan fazla etkilenmedi. Çok şık bir elbise giymişti. daha doğrusu yeni gelini akşam olunca geldiler. Housman savaşın bir haftada biteceğini söyledi. Bütün mumları bir nefeste söndürdü. söylediklerine inanıyorum. Onlar asker olacak yaşa gelinceye kadar bu savaş biter. kalçaları üzerinde iki kocaman cebi. Mrs. aşağıya inip Rusya'nın müttefiki Fransa'yı süpürmek. Almanya savaş ilan etti. Yeşilbeyaz kareli. Oyalanmak için Frederikke Teyze'nin bana bıraktığı kitapları okumaya başladım. Söylenenlere göre amacı. o yüzden de bütün zamanını benim için çalışmakla geçiriyormuş. Hansine kumaşı gördüğünde "Mavi ve yeşil asla bir arada olmamalı" dedi. partinin en güzel elbisesini giymişti. Partiden çok daha az önemli olan. kuşaksız bir elbise. Bisgaard'ların küçük kızı Dorte.geldi. Avusturyalıların Sırbistan'a savaş ilan etmesi.

Bir tanesi "Siperin önünde ayağa kalkarsan. gerçekten çok yazık olur. Bana bütün bunlardan daha önce bahsetmeliydi. hem çok karışık hem de bir sürü yerde birden oluyor. Çok zeki olmadığını. 21 ocak 1915 Mogens dün on yedi oldu. Soğuk çelikten korkuyorlar. bir yıl içinde de evlenmeyi umduklarını anlattı. Avusturya bombardımanından sonra bir harabeler yığını olmuş. yazacak o kadar çok şey olur ki. bütün Đngilizlerin kahraman azizler. sıkıcı bir avuç insan. Housman'ın Hampstead'de. Ortası yok. Rasmus da her zamanki öfkeli konuşma biçimiyle sınavlarını veremeyen. sadece çok iyi bir çocuk olduğunu kabul etmek zorundayız. gülmeyi unutmuş. sana ateş edemiyorlar" dedi. Belçika'da eski ve güzel birçok kilise olduğunu söylüyorlar. Annem bütün çocukluğum boyunca hep hastaydı. Cropper. süngünün karşısına çıkmaya da cesaret edemiyorlar. kimbilir başıma neler gelirdi. The War Illustrated dergisinde bir Belgrad tablosunun fotoğrafı var. sadece incir çekirdeğini dolduramayacak dedikodu. merak ediyorum. Bunları kimden aldı. "Tüfekle nişan alamıyorlar. eski Belgrad'ın tabiî. Belki de mutlu. Hep acı çekerken kim iyi olabilir ki? Babam çok katı ve disiplinliydi. ancak bütün bunlar beni nakit paraya ihtiyacı olan ilk erkeğe vermesini önleyemedi. Mogens'in bu iyi taraflarım kimden aldığını söylemek güç. Hansine'den biraz daha küçük. Cropper çok yakışıklı bir erkek. ama bu imkânsız. Swanny okuldaydı. Kesin olan tek bir şey var. Savaşta olduğumuza inanamazdınız. Mogens bu yaz okulu bırakmaktan söz ediyor. Gözyaşları içinde bana nişanlandıklarını. Sırbistanlı olmadığıma. en fazla otuz bir-otuz iki yaşında." Kim korkmaz ki? Herhangi bir Töton'un alçak olacağına inanırım da. Kısacası. evlenmek için para biriktirdiklerini. Marie'yi Mrs. neden hâlâ onları Belçika'dan sürüp çıkaramadık? Bir kez daha bu günlükleri Danca yazabildiğime seviniyorum. onu işin dışında tutmak lazım. Frognal'daki evine çaya götürdüm. çünkü Cropper'ı askere alındı. yani askere alınmayacak kadar yaşlı değil. çocuklarımın da Sırp doğmadıklarına şükrediyorum. Altı kadın ve iki çocuk daha vardı.7 eylül 1914 Hansine büyük bir üzüntü içinde. ahlak anlayışıyla meşhurdu. Mons'tan getirilen yaralıların hepsi de Almanların korkaklığından ve alçaklığından bahsediyor. güler yüzlü. "Güzel beyaz kent" derlermiş. Kendi ailemde iyi olarak adlandırabileceğim kimseyi hatırlamıyorum. hepsi de kusur arayan. iyi huylu Rasmus ve onun kaba köylü ailesinden. Frederikke Teyze ve oğullarına gelince. sohbet fırsatı bulamadık. Almanların da korkak fareler olduğunu söylemesi lazım. Ne kadar ayakta kalacaklar. merak ediyorum doğrusu. vermeye de çalışmayan birinin okul masraflarını ödemenin . madem bu kadar korkaklar. diye düşünüyorum. Savaşta olan bütün her şeyi bu günlüğe yazmak istemiştim. Hepimizin vatansever olması. yoksa eğer birisi bunları okuyabilseydi. madem bu kadar kötü askerler. Eğer ölürse. bu savaş öyle kısa zamanda bitmeyecek.

hayatı düzenlemenin yolu bu olmasa gerek. bütün bunlara ne derdi acaba? Gazete misillemelerde bulunabileceğimizi söylüyor. Güldü. Housman'ın kardeşi askere alındı. insanların değişmesini beklemenin.. . biraz kısa olsa da yetişkin bir kadın. üstelik yakında da biteceğe benzemiyor. Buna güldüm. H. Askerler için hâki çoraplar örüyor. savaş yöntemleri "antropolojide bilinen en alçak ırklardan" bile daha vahşi.mantıksız olduğunu söylüyor. mümkünse tabiî. Neredeyse Emily'nin boyunda. yoksa şimdi bulunduğu yerde olamazdı." Peki öyleyse. Rasmus yaramı deşmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. daha on yaşma bile gelmemiş bir çocuk için çok yetenekli. ama bomba atmadılar. Erkek olsaydı. Mrs. kadın?" dedi. G. Eğlenceli. kocası cephede savaşan bir kadın da öldü. Wells benden çok daha zeki olmalı. bu kadar ünlü. Hikâye okumanın bu kadar zevkli olabileceğini bilmiyordum. Đleride iç karartıcı bir okuma faaliyeti. savaş bitince eski eğlence havasının bir daha Đngiliz siyasetine geri dönmeyeceğine inanıyorum. bütün bir milletin akşamdan sabaha değişeceğini düşünmenin mantıklı bir tarafı olabilir mi? Đşte bir örnek. Swanny'ye örgü örmeyi öğrettim. Dün gece Zeplinler Kuzey Denizi'ni geçip Norfolk kıyılarını bombaladı. nerelerde olurdun. 'Oyalanan' hükümetlere sabır göstermeyecek. Sevgili babasının yorumu: "Postalının içinde bütün bu düğümleri taşıyacak olan zavallıya acıyorum. Kısacası. üstelik de haklı. Mogens'in ne iş yapacağını kestiremiyorum. "Kocan olmasaydı.. "iğrenç kan içici hayvanlar" olarak adlandırıyor. itaatsiz ve kuşkucu olacak.. "Ne aptal!" demekten kendimi alamıyorum. yine de bütün bunda yanlış bir şey var. . savaş daha bitmedi.. Mrs. Đngiliz. bu kadar sözü dinlenir.Koca bulamasa çok mu kötü olur? dedim. onların başından geçenlere üzülüp günlüğüme geri dönmek için sabırsızlanıyorum. Rasmus tek entelektüel faaliyetinin daha sonra cilt haline getirmek istediği The War Illustrated nüshalarını toplamak olduğunu söylüyor. sevinçten uçardım sanırım. Yine de bazen yazdıklarını okurken. Antikacı Dükkânı'nı okuyorum. iyi. eczacıların dediği gibi "gelişen". oysa Emily. savaş bittiğinde Đngilizlere ne olacağını yazıyor: 'Tüm savaş öncesi alışkanlıklar kaybolmuş olacak. işlerin hemen yapılmasını isteyecek. bu denli saygın görünmezdi. Bir kadın ya koca bulacak ya da alay konusu olmak dışında bir işe yaramayacak. Bunu fazla dert etmemeye çalışıyorum." Yaşına göre çok uzun. Ne rastlantı! Gazete Almanları. Her neyse. King's Lynn ve Yarmouth'ta insanlar yaralandı. Housman Danca okuyabilseydi. Şimdiye kadar havacılarımız Alman kentlerinin üzerinde uçtular. uzun boylu kadınların koca bulamadıklarını söylüyor. 1 mart 1915 Mr. belki de babasının yanında çalışır. ama kahramanların içine girip onlar oluyorum.

bunu kendine her gün söyleyebilirsin. Danca'da hiç böyle kelimelerimiz yok: terpsikhora. Housman "Neden o? Neden ben?" deyip durdu. daha fazla yazmış olmasına rağmen. sanırım büro işinde çalışacak. Hansine'nin Cropper'ı Çanakkale'de kayıplar arasında. yoksa ona mektup gönderme sıkıntısına girmezdi. kendi erkeklerinin büyülü bir hayatı vardır. ama bu onun yakını olduğu için ölmemesi gerektiğini mi? Fransızlar üç milyon Alman'ın öldüğünü gösteren bir liste yayımladı. Zaman kaybetmeden Rasmus'la birlikte motorlu araba satışı işine başlayacak. merak ediyorum. Tahmininle göre Cropper öldü. 14 mart 1916 . Belki de değil. ama bizim yayımladığımız listeye göre Çanakkale'de otuz üç ölü. Cropper'ın Hansine'nin okuma bilmediğinin farkında olmadığını sanıyorum. ama ölüm gelip çattığında yine aynı şey olur. Mrs.Cropper'ın savaş tutsağı olduğunu umuyor. Böyle inanmak. askere alındıktan üç hafta sonra Hollanda'da öldü.30 mart 1915 Mrs. Bu konuda fazla konuşmam ama anladığım kadarıyla şu sıralarda işler pek iyi değil. Ölecek olanlar ötekilerdir. Hansine Cropper'ın nişanlısı değil sevgilisi. acıyı ve şoku daha da güçlendiriyor mu. Zaten bütün mektup da bu. yirmi sekiz yaralı. sanki ölenin sonsuza dek yaşayacağını düşündüğünü anlarsın. gelecek ilkbahara kadar her cuma akşamı kursa gidecek. bu yüzden de haberleri Cropper'ın dün gizlice gelen ablasından almak zorunda. Housman'ın ağabeyi. Gelibolu'nun batısının boşaltılmasından önce postaya atılmış. doğru olmaları mümkün değil. Bu sayılara inanmıyorum. Bugün zavallı Hansine Cropper'dan bir mektup aldı. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bilebilir. binlercesinin başına gelmiyormuş gibi. tabiî ta haftalar önce yazılmış. Motorlu arabalar konusunda en ufak bir bilgisi bile olmadığından. bütün o sevgi ve aşk sözcüklerini okumamı istiyor olamaz. Hansine -hepimiz gibi. Mogens'in okuldaki son günü. mektubun büyük bir bölümü sansürsü tarafından karalanmış. savaş süresince de düzelmesini beklemiyorum. Ona terpsikhora sanatında becerikli olmasını beklediğimi söyledim. Ona söylediği özel şeyleri. 28 temmuz 1915 Swanny'nin doğum günü. üç de kaybımız var. Rasmus yeni yıl kararını alalı bir buçuk yıldan fazla geçti. Cropper'ın annesi dişi bir kaplan kadar kıskanç ve "o yabancı kölecik" olarak adlandırdığı Hansine'yi kabullenemiyor. ama hâlâ milyoner olamadı! Swanny'yi doğum günü hediyesi olarak Yunan dans dersleri kursuna yazdırdık. Ölü bir adamın neşeli ve umut dolu kelimelerini okumak ne tuhaf. çünkü bir insanın ölüme hazırlıklı olamayacağını anladım. Resmen nişanlanmadıkları için. Tanıdığım ve cepheye bir erkek gönderen kadınlardan hiçbiri onların orada ölebileceklerini farkında değil. Yani ne demek istiyor? Bunun başkasının başına gelebileceğini. Böyle bir şey neden onun başına geldi? Daha yüzlercesinin. Sözlüğümde onun için harika bir kelime buldum.

dedi. 26 mart 1916 Hem Swanny hem de Marie suçiçeği oldu.Öyleyse. genellikle böylesi kocakarı hurafelerine inanmasam da. Hansine o dakikadan beri gülücükler . "Doğum günü için geç kaldın" dedim. bütün bunlar yetmezmiş gibi. bana yüzünü kaşımayacağını söyledi ama o Marie maymunu. ama kızların yüzlerinde iz kalmasından korkuyorum. Evans zonaya yakalandı. Nasıl emin olabilirler bilemiyorum. Fazla ilgi göstermedim. Marie'ye vurunca Marie o kadar yüksek sesle ağlamaya başladı ki. bu sabah da Marie'nin bütün vücudu kıpkırmızıydı. bebek evini bitirdiğimde iki metre olur.Swanny çok büyük. bir daha yüzünü tırnakladığını görürsem. . mindere falan ihtiyacın olursa. Dikiş işinde ne kadar becerikli olduğunu biliyorsun. . Neden Swanny değil? Bütün çocuklara eşit sevgi göstermek gerektiğini sanıyordum. önce çocuklardan biri.Neden Marie? dedim. Swanny dün sabah kırmızı kabarcıklarla aşağıya indi. Sam Cropper Almanların elinde tutsak. babası ta atölyeden duyup fırladı. Bugünün de çok başarılı geçtiği söylenemez. kendilerini şanslı görecek bir alay kadın var. sanırım bu defa bir gerçek payı var.Noel'e kadar bitiremem. Gelip de benden bir şey isteme. ona kendine ait bir Padanaram yapacağım. benden bir yardım bekleme. . Arthur. Arthur'u parçalamakla tehdit etti. kadınım. ama kızkardeşi bu akşamüzeri geldi ve Hansine'ye müjdeyi verdi. Hansine'den istersin. gelirken de bir sürü çirkin çocuğunu yanında getirdi. . Sanki Mrs. bir ya da iki yılımı alır.Ravensdale Caddesi'ndeki kapı komşumuz Mrs. Evans çaya geldi. perdeye. Đnsanı biraz daha cesaretlendirebilirdin. Kocaları benim yaptıklarımı becerebilse. ellerini arkasına bağlayacağımı söyledim. "Noel'i beklemek zorunda kalacaksın. . Bu evin eşini yapacağım. Ama bir şekilde ertelemek zorunda kaldık. sonra öteki soğuk aldı. ben Đki Şehrin Hikâyesi'ni okuyordum. onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Swanny iyi ve söz dinleyen bir çocuk. dedim Eğer halıya." .Bitirdiğimde yedi yaşında olacak. Evans'ın Rasmus'un Arthur'a bağırmasının öcünü aldığını söylüyoruz. Çocukların suçiçeğini zonalı bir yetişkinden kapabileceklerini duydum.Beş yaşında bir çocuk için mi? dedim. Evans'ı bir daha burada hiç göremeyecekmişiz gibi geliyor! Bu akşam oturma odamızdaydık. Böyle büyümeye devam ederse. o ise sigarasını tüttürerek The War Illustrated'i yutuyordu ki birden kafasını kaldırdı ve Marie için bir bebek evi yapacağını söyledi. Hep birlikte gülüp Mrs. Mrs. Aslında bütün bunları ikinci çocuğu olan Arthur isimli çilli ve şişman oğlunun doğum gününde Marie ile oynayabilmesi için ayarlamıştık.

Belki de inanamadığım için yazabiliyorum. Đçimizden çok azı kitap. On ikinci bölüm Cary'nin vermiş olduğu kâğıtların tepesinde iki fotoğraf vardı. binlerce kitap sayfasının fotokopisini okumak zorunda kaldım.içinde. görünüşünden sürekli olarak kullanıldığı. Ne şömiz ne de ön kapakta bir yazı. Bir tanesi Penguin Yayınları'ndan. sayfalarının çevrildiği anlaşılıyordu. Uyanmak ve bir kâbustan sonraki o muhteşem duyguyu yaşamak istiyorum: "Doğru değil. Mrs. yaptığı karalamalar bana Leonardo'nun eserlerinin fotoğraflarını hatırlatıyor. ya da resimlerden anlaşıldığı kadarıyla. "Neden evimizi çiziyorsun. . şarkılar mırıldanıyor. Yine de her ikisinde dikkatimi çeken bir şey vardı. adam da yıpranmış gibiydi. yalan da işitme!" Beyaz büyük benekli gül kurusu taftadan yeni bir elbise aldım. Cary'nin yazdığı bir not. akıllı ya da duyarlı insanlara da benzemiyorlardı. Kadın kaba. Yani çizimlere başladı. Oysa ben elyazmaları. çünkü ne Lizzie Roper ne de kocası güzel insanlar değildi. Londra Taburu Tüfek Tugayı'nda er. "Önce Ward-Carpenter anlatısını. olmadı. bildiği Đngilizce atasözlerini tekrarlamaktan büyük keyif alıyor: "Soru sorma. kitabın sırtındaki harflerse okunamayacak kadar silikti. Rasmus bu akşam bebek evine başladı. Roper'ı modaya uygun elbiseleri ve tüylü büyük şapkasıyla görmüştü." Ama doğru. 7 mayıs 1916 Bunu nasıl yazacağımı bilemiyorum. Hakkını vermeliyim. Üstelik Asta onları tanımıştı ya da onlardan söz edildiğini duymuştu. yanına da beyaz boncuklarla süslü gülkurusu bir türban. Rasmus da her zamanki çatık kaşlarıyla Đngilizce cevap yerdi. yeşil Ünlü Duruşmalar dizisinden bir kitaptı. Artık 3. daktilo sayfaları bir yana. bu nedenle de böyle bir okuma faaliyetine başlamaya can atmıyorum. Arthur Roper ve Romen rakamlarıyla bir tarih basılıydı: MCMXXVI. gazete ya da dergi dışında bir şey okumaktan hoşlanır. Kitabın içinden bir kâğıt düştü. demek istiyorum. diğeriyse sanki özel olarak bastırılmış gibiydi. Neden ilgilenmem gerekeceğini anlamadım. Far?" diye sordu. Swanny onu görünce. Çok ince bir cilt. Mogens bu akşam eve geldiğinde orduya gönüllü yazıldığını söyledi. Önce kitaplara baktım. Đçindeki boş sayfada Bir Victoria Dönemi Ailesi. harika çiziyor.

doğumu ve yetiştiriliş tarzıyla bir Londralı değildi. en azından oğlanlar kaderin onları bıraktığı yerden daha yukarı yükselmeyi düşünmektedir. Eczane sahibi aileye reddedilemeyecek kadar iyi bir . Arthur'un anılarını es geçsen de olur. Arthur ve Joseph. rezili ve alçağı bir tragedya haline getirir." Hepsi bu. Roper'lar görünürde mutlu ve saygın bir ailedir. Cambridge Temmuz 1905'te karısı Elizabeth Louisa Roper'ı Londra'da Hackney'de öldürmekle suçlandı. Eighteen. daha sonra Roper ailesinin iki oğlu daha olur. Thomas Roper. Gerçekten de aşağı orta sınıfın en alt sınırındaki kahramanları. Kazancının yerinde olduğunu söyleyebiliriz. Birinci sayfanın tepesine elle "1934" yazılmıştı. Bir eczacının çöküşü ve batışı Büyük cinayetlerin neden olduğu ilgi ve korkunun asıl kaynağı." Ward-Carpenter kenarları kapkara bir fotokopi yığını çıktı. Burada. Roper dosyası da farklı değildir. St. en yüksek avukatlık derecesi. yine de orijinalin gerçek bir cinayet koleksiyoncusunun elinde olduğunu düşündüm. önemsizi. bir Suffolk adıdır ve Alfred dört yıl sonra Suffolk King's Counsel. ö. Bütün bunlar Thomas'ın beyin kanamasından ölmesiyle sona erer. Norfolk'ta Lark Nehri kıyısındaki küçük ve güzel Bury St. başlıca oyuncuların aile hayatı konusunda çizdikleri resimleriyle söylediklerimizin tipik bir örneği olarak da gösterilebilir. bu koşullara olağandışı bir tepki. Bury. her üçünü de ilkokula gönderir. Đlginç ikinci adını 1868'de Thomas Edward Roper'la evlenen annesinin kızlık soyadından alır. Edmunds. cinayetlerin içindeki olağanlıktır. cinayetlerin olağanüstü içeriğinden çok. Oğullarının çalışmasına gerek duymaz. Londra banliyölerindeki sahnesi. Anlaşılan emrinde çalışanlar vardır. 1925. Fotokopinin üzerinde belgenin aslının nerede olduğunu gösterebilecek hiçbir işaret yoktu. dar ve pis sokaklardaki yoksul evlerde gerçekleşir. Butter Market'ta eczane Morley's'te yardımcıdır. ortak koşulların büyük bir kentin arka sokaklarında buluşturduğu kadın ve erkekler. Edwards'ta doğacaktır. Dava ekim 1905'te Londra'da Merkez Ceza Mahkemesi'nde görüldü. Küçük insanların başına korkunç felaketler gelir. Roper'a fazla yer ayrılmamıştı: "Alfred Eighteen Roper d 1872. günümüzde olsa eczacı ya da eczane yöneticiliği olarak adlandırabileceğimiz bir iş yapmaktadır. Ne var ki Alfred Eighteen Roper. Thomas kırk dört yaşında öldüğünde. savunma avukatı KC Howard de Filippis olağanüstü başarılı göründü. belirli bir varlığa sahiptirler. Thomas'ın hem annesi hem de karısı hizmetçilik yapmışken. hatta belki de biraz daha fazlasıdır. Burada küçük ayrıntılar büyütülür. Yine de Roper hakkında daha fazla şey öğrenmeye kararlıydım. aşağılık davranışlar öylesine korkunç bir boyuta ulaşır ki cürüm kısa süre için de olsa. bu felaketler saraylarda ya da malikânelerde değil. şiddet ve kural tanımazlıkla cevap vermiştir. Annesi o zamana kadar kızları Beatrice ve Maud'u doğurmuşsa da Alfred ilk erkek evlat ve vâristir. Suffolk. Roper kızlarının böyle bir şey yapmaları gerekmez.sonra da kitabı oku. Okumaya başlamadan önce tarihî dedektif hikâyeleri yazarımın yayımladığı gerçek cinayet ansiklopedisine bir göz attım. Arthur on altı yaşındadır. son doğan kızın da sadece birkaç hafta yaşadığı sanılmaktadır.

Hodson yürütmektedir. Ne de olsa sıradan ve gerçekten saygın bir aileyi itibar sahibi yapma merakı. düşüncelerini biraz kuşkuyla karşılamak zorunda kalırız. muhtemelen iki metreye yakın göründüğü dışında başka bir bilgi vermez. bu sürede babasının daha önceki durumuna. karşı cinsten hiç kimseyi tanımamaktadır. bazı gerçekleri saptırmak zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır. yine de kitapta cinayetle suçlanıp mahkemeye çıkmasıyla ilgili tek bir cümle yoktur. Model buhar makineleri üretir. Alfred. tıraşlı görünmektedir. eczacılığa yükselir. kazananların da Cambridge Üniversitesi'ne gönderildiği bir yarışma kazanmayı umduğunu söylediği anlatılır. Eğer Alfred isterse dükkânda ona verebileceği bir iş vardır. büyükbabası Samuel Roper'ın 1830'da Bury St. Yüz hatları düzgündür. Ağabeyi Alfred'i düşünceli ve araştırıcı bir genç. Ne var ki bu umudu gerçekleşmeyecektir. 1844 yılında posta idaresinde çalışmış olabilir. Edmunds'taki botanik bahçesinin müdürlüğünü yaptığını yazar. Alfred. oysa o tarihte o görevi bahçenin kurucusu N. Fotoğraflarından onun zayıf ve dar omuzlu olduğunu görebiliyor. bunlardan biri fotoğraf stüdyosunda çekilmiş bir portre. S. H. erkek kardeşlerinin okuldan ayrılmalarına gerek bırakmayacak kadar para kazanmaktadır. Roper ailesinin adını duyurduğu tek olay Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı dava. Arthur'un anne tarafından dedesi William Eighteen. yazdığı Roper anılarını 1926'da kendi imkânlarıyla bastırır. evine bağlı sakin ve sevecen bir gençtir. genellikle de gözleri bozulmaya başlayan annesine yüksek sesle kitap okur. kitabın ekindeki albümde iki fotoğrafı görülür. Alfred'in kardeşine ilkokulun yılda dört kez düzenlediği. bu davayla sonuçlanan koşullar ve davanın sonucu olmasına karşın. ne var ki Bury St. gözlerinin koyu olduğu anlaşılmakta. bu evlilikten 1899'da bir oğlu. Kitabın adı Bir Victoria Dönemi Ailesi'dir. diğeri de onu karısı ve çocuklarıyla gösteren bir aile resmidir. diğeri de bir sonraki yıl evlenmeye hazırlanmaktadır. Arthur'un aile üyeleri hakkında yazdıkları o denli övücüdür ki. Portre çekiminin yapıldığı 1898 yılında. 1904'te de bir kızı olduğu yazılıdır. Arthur'un bu konuda söyleyecek tek bir sözü yoktur Ağabeyi kısa kitabın birçok bölümüne hâkimdir. 1898 yılında Elizabeth Hyde'la evlendiği. Southgate Sokağı'ndaki odasında da keşif kabilinden deneyler yapar. alnındaki koyu saçlarının dökülmeye başladığı görülmektedir. Southgate Sokağı'ndaki aileden kalma evde annesi ve kardeşi Joseph'la beraber otururken çoğu akşamı okuyarak geçirir. yine de annesini yaşatacak. Đçinde bugün ilgimizi çekebilecek tek bölüm. bunları annesinin gaz sobası üzerinde doldurmaya çalışır. Bury Mekanik Enstitüsü'nün büyük kitaplığının da devamlı ziyaretçisidir. Çalışkan ve sorumluluk sahibidir. kardeşi Arthur'a göre de çok az arkadaşı vardır. Arthur ağabeyinin dış görünüşü hakkında. Muhtemelen Samuel bahçede çalışan bahçıvanlardan biridir. Halk Kütüphanesi'nin sadık bir üyesi. Merdivenin en alt basamağındadır. Kız kardeşlerinden biri evlidir. kardeşi Arthur'a göre "kimyagerliğin" her alanına ilgi duyar. özellikle dayanıklı bir vücuda sahip olmadığı sonucunu çıkarabiliyoruz. White Suffolk gazetesine göre Hatter Caddesi'ndeki bu görev. Morley's'te birkaç yıl kalır. evlenmesinden hemen önce. ancak hangi renkte olduğu . Örneğin. Eczacılık alanında herhangi bir eğitim görmemiş olmasına karşın. ailenin tüm erkekleri gibi uzun boylu olduğu. Arthur'un ağabeyi Alfred hakkında verdiği bilgilerdir. Beccles'te ilkokul öğretmenliği yapan Arthur Roper.öneride bulunur. belirtilen tarihlerde John Deck tarafından yürütülmektedir. Edmunds'un posta müdürü olamaz. neredeyse bir entelektüel olarak tanıtır. sadece kendinden bahsedildiği 250 satır vardır. Okuldan ayrılıp dükkânda işe başlar.

onunla ilgilenen Alfred Roper'dır. Roper'dan hoşlanmıştır. metroyla Walham Green ve Charing Cross arası on beş dakikadır. Hyde'ın evini neden seçtiğini açıklamaz. Alfred. Tam tersine. Alfred de öneriyi kabul eder. Alfred'in yaşadığı bölüm yüksek tavanları ve büyük pencereleriyle geniş. güzel bir evdir. tehlikeli dönem geçene ve 1906 yılına gelinene kadar Alfred'in yaşamındaki en önemsiz ayrıntıları sıralamakla yetinir. Maddox'un bu sorununu da halleder. Anne Roper birkaç hafta önce ölmüş olmasa. Londra'da geçici bir süre için Gray's Inn Sokağı'ndaki bir otele yerleştiği. bir lokantada yedikleri yemek sırasında Alfred'e Fulham'ın yerleşmek için uygun bir bölge olduğunu anlattığını belirtir. ne cinayetten yargılanacağı ne de hayatının yirmi yılını toplum dışında geçirmek zorunda kalacağıydı. Butter Market'taki Morley's'te yönetici olarak çalışmaya başladığından birkaç yıl sonra Arthur kaç yıl olduğunu belirtmese de aradan altı yıl geçtiğini hesaplıyoruz. Alfred Roper'ın bu iş önerisini kabul etmiş olacağı kuşkuludur. daha sonra Strand'den ve Covent Garden'dan geçerek işe gidilebilmektedir. Arthur'un anılarının satır aralarından Alfred'in kaçış fırsatı yakaladığından belki de zenginliğe gidebilecek bir yolda adım atmaktan memnun olduğunu çıkarıyoruz. burada söylenebilecek tek şey. Maddox'un da ortağı olduğu Londra'daki Supreme Remedy Company Alfred'e bir iş önerisinde bulunur. Gerçekten de onu yalnız bırakıp gitmeyi kabul edemeyecekti Son yıllarda Alfred ev işlerinin büyük bir bölümünü üstlenmiş. Bütün bunların. Maddox'a herhangi bir merhem vermek yerine dolamayı yarar ve parmağa öyle usta bir pansuman yapar ki. Maddox ertesi gün teşekkür etmek için eczaneye uğrar. yerleşir yerleşmez de uzun süre oturabileceği bir ev aradığı anlaşılmaktadır. Devon Villa bodrumun dışında dört katlıdır. Nedeni ne olursa olsun. bilgisizlikten. Alfred. Burun kemeri üzerinde görünen soluk iz Arthur'un gözlük taktığı anlamına da gelebilir. çay ve akşam yemeği de bu fiyata . Bu odalar için haftada yirmi beş şilin öder. Alfred'in bir ilaç reklam şirketine müdür yardımcısı olarak atanmasında bir rolü olup olmadığını bilmiyoruz. Hackney'de. Şimdi kardeşi Joseph de evlenmek ve karısını Alfred'in de oturduğu Southgate Sokağı'ndaki eve getirmek üzeredir. Alfred'i bu öneriyi kabul etmemeye iten neden bilinmemektedir. belki de fotoğraf çektirirken gözlüklerini çıkarma gereğini duymuştur. oda kiraladığı binada boş odalar bulunduğunu bilmektedir. muhtemelen de daha sonra gelişen olayların yarattığı endişeden. müşterisinin memnun ayrılmasını sağlar. En azından Arthur Alfred'in neden iş değiştirdiği konusunda hiçbir görüş ileri sürmez. ikinci katta bir yatak odası ve bir oturma odasına taşındığında yirmi üç yaşındadır. Alfred. Maddox Morley's'e gelir. Fulham'a yerleşmiş olsaydı. Đşe gidip gelmek kolaydır. Alfred Roper tipi insanların çoğu sadece sükûnet ve tevazularıyla kendileri hakkında olduğundan parlak bir izlenim oluşturmayı başarırlar. bu nedenle ağabeyinin gençlik yılları hakkında fikir sahibi olabilmek için onun anlattıklarından başka dayanağımız yoktur. bu arada da Alfred Roper'a kronik nezlesine de bir çare bulup bulamayacağını sorar. 1895 yılında Navarino Caddesi'nde Devon Villa'ya geçip. parmağındaki ağrı için bir ilaç ister. Navarino Caddesi'ne taşındığını ve oturmak için Mrs. Mr.Alfred kente gelen ve Angel Hill'deki Angel Inn'de kalan Robert Maddox'la tanışır. annesini merdivenlerden yukarı ve aşağı taşımış.bilinmemektedir. Belki de Robert Maddox. Gerçekten de Smart Fulham'da oturmakta. Arthur ağabeyinin hangi koşullar sonucunda Doğu Londra'da. Supreme Remedy'nin çalışanlarından biri olan John Smart duruşmada yaptığı tanıklıkta. hatta yemeğini bile hazırlamıştır. kahvaltı.

Navarino Caddesi. "arabalarını buradan tutan insanların yüksek sayısından da anlaşılacağı gibi. arabalar çalışır. oturma odasından. XTX. Dalston Tiyatrosu ve Islington'daki Grand'de dram ve komediler oynanır. Hackney bir işadamının Londra dışında oturabileceği. Hackney'nin yerli fakirleri Homerton High Street ve Wells Sokağı etrafında yaşamaktadır. Kuzeyde. işte bu evlerin sahipleriydi. Hackney'de atlı tramvaylar. aralarında Marie Lloyd. Alfred Roper'ın buraya yerleştiği dönemlerde Hackney oldukça yoksuldur. South Mill Fields. Homerton High Street ve çevresinde uzun zamandan beri bakımsız fakir mahalleleri vardır. Demiryolları hızlı yolculuğa olanak tanımadan önce. London Heights çevresinde şiddet hüküm sürerken. Mare Sokağı'nın "yanlış" tarafının hemen batısındadır. Yüzyılın sonlarında. Hackney Empire tanınmış bir salondur. Odasının temizliği yapılmakta. görece konfor ve orta sınıf değerleri. Vesta Tilley ve Little Tich'in de bulunduğu ünlü müzikhol yıldızlarını sahneye çıkarır. muhtemelen de tüm dünyanın önünde" olarak tanıtırdı. . Eğlence bakımından müzikholler. Hackney Common az ötededir. Victoria Park kentin kriket alanıdır. Hackney Wick and All Souls' ve Clapton gibi bölgeler gerçek teneke mahalleleridir. Bölge bahçeler içinde büyük evlerin yapıldığı bir banliyö haline geldi. üç ya da daha fazla kişiyle oturanların sayısı da yaklaşık 8 000'dir. yüksek ağaçlı bahçeler arasından London Fields görünür. kentteki işine de zamanında varabileceği en uzak yerleşim bölgesi olarak gösterilebilirdi. Hackney eskiden "soyluların ve aydın sınıfının evleriyle" ünlü bir kasabayken sakinleri arasında o kadar çok tüccar ve seçkin insan vardı ki. Alfred Roper'ın taşındığı gelişmiş Londra banliyösü işte böyle bir yerdir: yoksulluk ve ağır işçilik. kira ödemede bir sorunu olmayacağı anlaşılır. Çoğu tiyatro Noel'de pandomim gösterileri sergiler.dahildir. Odalar lüks olmasa da uygun biçimde döşenmiştir. yemeği hazırlanmaktadır. nüfusun 1881 ve 1901 arasındaki yirmi yılda 163 681'den 219 272'ye yükseldiğini gösterir. Matthew Rose and Sons mağazası da aralarında bir çay salonunun bulunduğu çeşitli hizmetler sunar. içinde pazarıyla canlı bir alışveriş merkezidir. daha yoksulluğa doğru bir gidiştir. merkezden kovulanların Lea Nehri'nin tam kurutulamamış bataklığı kenarındaki yıkık gecekondulara yerleşmek zorunda kaldığı bellidir. Buradaki eğilimin dışa yönelik olduğu. bir odaya dört kişi doluşmuş. bowling sahası ve göl yürüyüş mesafesindedir. Đnsan Mare Sokağı ve Kingsland High Street'teki büyük mağazalarda her istediğini bulabilir. sahiplerinin varlığı ve lüksüyle krallığın. daha yoksul sınıflar yararına vakıflar kurduranlar. eşleriyle birlikte kiliseye giden yerli halk. Hackney'nin zarif kilise ve ibadethanelerini yaptıran. Örneğin istatistikler. karmakarışık bir düzende yaşayan göçmenler. Sinema salonlarının görünmesi için 1906'yı beklemek gerekse de Stoke Newington Caddesi'nde Yeni Alexandra Tiyatrosunda. Hyde'ın evi de Stanford Hill'e taşınan bir kent tüccarının evidir. nüfusu da gereğinden fazla artmıştır. 1891 yılında bir odada dört ya da daha fazla kişiyle birlikte oturanların sayısı 3 000. yüzyılın ikinci yarısında Hackney'de eğilim. Yılda 150 pound aldığı düşünülürse. Mrs. tiyatro ve operalar vardır. bahçelerin arasında da parklar ve hayvanların otladığı çayırlar yer aldı. Bize anlatılanlara göre yoksullar her zaman çevremizdedir. Đşçileri kente taşıyan London Fields tren istasyonu bir taş atımı uzaklıktadır. Hâlâ direnen ve eski büyük malikânelerde yaşayan orta sınıfla giderek yoksullaşan işçi sınıfının mahalleleri arasındaki sınırlardan birisi de Mare Sokağı'dır.

Maria Hyde. Hyde. Odaların temizliği. bulaşık ve alışveriş onun görevidir. birinci kata yerleşen. Mrs. Miss Cottrell'e göre birçok kez alkolün kalbine yararlı olduğunu söylemiştir. yanında yaşadığı adam Mrs. iki kat üstündeki. mutfak ve kilere. Kocasından söz ettiğini duyan olmamıştır. . Dzerjinski'yle aynı katı paylaşan konserve et ürünleri tüccarı Goerge Ironsmith'in Lizzie Hyde'la nişanlı olduğu. Ironsmith de çalıştığı et ihracat şirketinin merkezinin bulunduğu Amerika'ya gider. Alfred Roper'ın yerleştiği ev ve kiracıları. Hyde'ın ücretini bu evle ödemiştir. 1895 yılında elli yedi yaşlarında bir duldur ya da kendini dul olarak tanıtan bir kadın. Evin Mrs. En azından alt katlarda merdivenlerin görkemli. O dönemde yemek yapma işi Maria ve Lizzie Hyde arasında paylaşılır. Evde on iki odanın dışında geleneksel bölümler vardır. Diğer bir anlatımla. Hyde. Mrs. Çıktığı odalar Upton adlı evli bir çifte kiralanır. beş yıl önce Devon Villa'ya yerleştiğinde nereden geldiğini bilen de yoktur. Mare Caddesi'ndeki Dolphin Tavernası'nda Joseph Dzerjinski'yle birlikte içki içmek dışında çok az şey yapmasına izin veren önemli bir kalp rahatsızlığı olduğunu iddia eder. Çocuğa ya da çocuklara ne olduğu bilinmez. tek hizmetçisi olan Florence Fisher'a düşer. Mr. Bir yıl önce okulu bırakmıştır. kiremit rengi mermerden tabanıyla holün gösterişli olduğu söylenebilir. Elizabeth Louisa adlı kendi kızını da getirmiştir. Hackney salonlarının sadece yüzde ikisi evlerinde hizmetçi bulundurur. Hyde'ın verdiği hizmetler karşılığında bu eve gelmiş olduğudur. kendini eski bir saray terzisi olarak tanıtan yaşlı bir hanımdır. Hyde. bütün bu insanların geçmişi ve özelliklerinden bahsetmenin sırası geldi. herkesçe Lizzie olarak bilinen. Maria Sarah Hyde. birinci kattaki bir odada kalır. Roper'dan birkaç ay önce Devon Villa'ya geldiğinde henüz çocuk denecek yaştadır. bu nedenle de on üç yaşındaki Florence Fisher annesinin South Mill Fields'ta. o zamanın çok kullanılan deyimiyle "olması gerekenden daha iyi olmadığını". En sevdiği içki cindir. arıtma istasyonunun yanındaki evine yakın. Hyde'a ait olduğu kuşku götürmez. Zemin kattaki iki salon geniş ve yüksek tavanlıdır. ama alkole dayanıklı olduğu. yanından evlenmek için ayrılan daha yaşlı bir kadın çalıştırmıştır. şimdiye kadar hiç kimsenin onu sarhoş görmediği söylenir.Artık Mrs. şimdiye kadar hiç evlenmemiş olmakla birlikte en az bir çocuk doğurduğunu iddia eder. iyi bir iş bulduğu için kendini mutlu sayar. yukarı katlara kömür taşınması. Mrs. Dzerjinski'nin komşusu ise konserve et ürünleri tüccarı George Ironsmith'tir. Ne var ki nişan bilinmeyen bir nedenle bozulur. oturma odası istendiğinde akordeonlu bir kapıyla ikiye bölünebilir. Florence'tan önce. Daha dar bir merdivenle aşağıya. Eve yaşlı bir Polonya ya da Rus göçmeni olan ve ikinci katın büyük bölümünde oturan Joseph Dzerjinski'yle birlikte. Mrs. Ev dört katlı geniş bir binadır. Genel kanı. Bazıları kızına bir koca bulmak peşinde olduğunu ileri sürer. Bunlardan Miss Beatrice Cottrell. bir yıl içinde evlenecekleri de söylenir. Bazıları da kızın. daha görkemli günlere tanık olduğu bellidir. Hyde daha sonra iki kiracı daha alır. Evin neredeyse bütün işleri. giriş merdivenlerinin ve bahçenin süpürülmesi. ailesi. bir de hizmetçilerin yattığı penceresiz aralığa inilir. dördüncü katın tümünü kendi kullanımına ayırmıştır.

1895 yılında Lizzie Hyde yirmi dört yaşında olduğunu söylemektedir. daha önce de bir terziye çıraklık etmiştir. kiracı olarak gelmesinin ne denli iyi bir tesadüf olduğunu düşünür. zaman geçirmeden kendine daha uygun bir yer aramasını önerir. kardeşi Joseph'in doğum sırasında ölen karısının cenazesine katılmaktır." Lizzie akşam olunca dört gözle kocasını bekler. Howard de Filippis'in iddia ettiği gibi masumiyetinden mi. yolun sonundaki yaya bölümündeki tek fark. Evdeki herkes daha ilk görüşte onun ne kadar uygun bir insan. çoğu kez Alfred'e . Bu doğum insanda Lizzie Hyde'ın Alfred'i evlilik tuzağına düşürdüğü izlenimi uyandırır. Ancak söylediğinden en az altı yaş daha büyük olduğu." Alfred'in bu uyarıyı ciddiye almadığını söylemek gereksiz. yoksa kibirinden mi kaynaklandığını söylemek imkânsızdır. Alfred Roper parlak bir kiracı olarak işte bu eve taşınır. Odasında kimya deneyleri yapmasına. 1895'te ev dışında para karşılığı çalışmadığı. Bir komşunun yazdığı bir gazete makalesi ve Miss Cottrell'den kalan anılara göre. çevrede çeşitli işlere girip çıkmış. böylece de Albertla arasında yedi yaş bulunduğu apaçıktır. ancak güzelliğinin zaman ve sert koşullarla biraz yıpranmış olduğu görülür. onu daha önce hiç alışmadığı bir biçimde kollamaktadır. Açık renk saçları gürdür. O günlerde evdeki bütün kadınlar. dolgun küçük dudakları. Bu kadarla da kalmaz. John's Kilisesi'nde kendinden büyük Elizabeth Louisa Hyde'la evlendiğidir. Belki de bu arada Mrs. temizlik daha belirgin olmuştur. düzgün çizgileri. Oval bir yüzü. evde kalarak işlerin yapılmasında yardımcı olduğu bilinmektedir. Hayatında ilk kez büyük bir evde yaşamanın. Miss Cottrell'e göre yemekler daha düzenli. ev kendisinin olmasa da odasının büyüklüğünün ve manzaranın tadını çıkardığı kuşkusuzdur. Ne var ki Miss Cottrell Alfred'in Navarino Caddesi'ne yerleşmesinden bir hafta sonra. 19 şubat 1899'da bir oğlunun olmasıdır. "onun için değildir. görünmez olur. 1898 ağustosunda Güney Hackney'deki St. kesin olansa. hatta çocuklarının doğumuna kadar paylaştıkları mutluluk kırıntılarının yerinde yeller eseceğidir. burada mümkün olduğunca kısa süre kalmasını öğütlemeyi de bir görev bilir. London Fields'tan Londra'ya gitmek çocuk oyuncağıdır. Evliliklerinin ilk günlerinde Alfred karısının "üzerine titrer. buharlı makineleri için mutfaktaki ocağı kullanmasına göz yumulur. boynu kuğu gibi uzun ve ince. nedendir bilinmez. Hyde'ın kızının arkadaşlığının da keyfine varmaya başlamıştır. Lizzie Hyde'ın arkadaşı olan. Daha da şaşırtıcı olanı evlenmesinden altı ay sonra. ona karşı davranışlarına. vücudu hafif dolgundur. Bunun onu duruşmada savunan Mr. bir kumaşçı dükkânında yardımcılık. kuzey yerine güneye yönelmektir. bütün bu süre boyunca da Suffolk'a sadece bir kez gittiğidir. evi sık sık ziyaret eden ve Miss Cottrell'in deyimiyle. Bu yolculuğun nedeni. Daha sonra karşılaştığımız ilk kesin bilgi. burası kendisi gibi kaybedilecek bir şeyi olmayan yaşlı kadınlar için uygun olsa da. Fulham'da olduğu gibi. Geçen üç yıl süresince Alfred'in yaşadıkları konusunda çok az bilgimiz var. Tek bilinen Supreme Remedy Company'de müdürlüğe yükselerek maaşına haftada bir pound zam yapıldığı. kalın ve biçimli kaşları vardır. hiç olmazsa bir süre için özen gösterir. bazen gece kaldığı da bilinen "bir beyefendi". evliliklerinden önce. Kitap Alfred konusunda oldukça önyargılıdır. ince bir burnu. iri ve parlak gözleri. şapkacılık yapmış. Beatrice Cottrell daha sonra Devon Villa'daki hayatını ayrıntılarıyla anlatan bir kitap yazıp bastırır. Onun günümüze kadar gelen birkaç fotoğrafıdan oldukça güzel bir kadın olduğu.

Green'in erkek giyim mağazası yöneticisi olarak . Alfred ve Lizzie de onun bölümünü devralır. artık oda kiralamaktan vazgeçmek istediğini belirtmesi. Koca bir katı temiz ve nemsiz tutmanın çok pahalı olduğunu söyleyerek dördüncü katı tamamen kapatır. Miss Cottrell. Florence Fisher aynı zamanda hem evi temizleyemeyecek hem de çocuğa bakamayacak kadar yüklüdür. Lizzie'nin artık mutfakla ilgilenememesi nedeniyle verilen yemeklerin kötüleştiğinden de yakınırlar. Lizzie Roper'ın yaptıklarını bazen gösteriş amaçlı bulduğunu. Kayınvalidesi başlangıçta istemeden de olsa en üst kattaki odalardan birini kimyasal deneyleri için kullanmasına izin verir. Devon Villa'da dört yıl daha kalır. sonra da günlerce yataktan çıkmaz. Mrs. Bu adamın. Cora Green'e göre Lizzie Roper çocuğuyla hiç ilgilenmez. kendisi de güçsüz kalbinin bütün bu basamaklarda fazla yorulduğunu ileri sürerek Dzerjinski'nin yanındaki odaya yerleşir. Cora Green'e yatak odası duvarlarında böcekler gezindiğini anlatır. Alt kat odalarını diğer kiracılarla paylaşmak. Mana Hyde'ın arkadaşıdır. on altısına yeni giren genç kız bütün boş zamanını Mrs. Bunun yanı sıra. başkalarının yanında kocasının boynuna sarılıp öpmesinden rahatsız olduğunu söyler. Mrs. doğru dürüst beslenmez. Cora Green. Çoğu kez provalarını gecenin geç saatlerine kadar sürdürür. küçük oğlunun bakımını önce hastabakıcıya. çocuğunu ve kendini öldüreceği tehditleri savurur. bu nedenle de sık sık eve gelip gider. Rus ve Alman göçmenlerine odasında Đngilizce dersi verir. Alfred ideal bir koca. Bununla da kalmaz. Çocuk pistir. Mrs. Alfred'in durumunu daha da güçleştirecek gibidir. bir süre sonra da gelişmesi yavaşlar. Miss Cottrell'in sözünü ettiği. Alfred bir eş ve bir çocuk sahibi olmakla birlikte. Dzerjinski bir çeşit akordeon virtüözüdür. bebeğin durmaksızın ağlamasıdır. iş arkadaşlarından üstün bir insandır. çocuğuna bakmayı bile beceremediğini anlatır. ancak dördüncü katı kapadığında verdiği izni geri alır. annesinin de onayıyla Maria'ya bırakır. Đki çift. hastabakıcının işine son verildiğinde. Mr. Alfred'in beraatından sonra bir gazeteye "kendi öyküsünü" anlatırken. Alfred bazen Dolphin'e karısı ve kayınvalidesiyle birlikte gelir. Dzerjinski'yi aşağıya. Marta ve Dzerjinski. özellikle de ailesinde. Hyde Upton'lardan sonra yeni kiracı bulmak için girişimde bulunmaz. Lizzie büyük krizler geçirir. Sonunda Alfred bir hastabakıcı tutmak zorunda kalır. genellikle arabayla gelip Lizzie'yi çağırır. Upton'ların evden ayrılmalarının bir nedeni de. Alfred ve Lizzie çoğu kez birlikte eğlenir.değişik ve sevgi dolu adlarla seslenir ya da onun için yapacağı hiçbir şeyden gocunmayacağını anlatırken duyulur. Üstelik annesi de ağır hastalanmıştır. Alfred'in gelişinden önce sıkça görülen "beyefendi" arkadaşı tekrar ziyaretlere başlar. Upton. O iki üç yıl içinde Lizzie'nin birden fazla arkadaşı olduğu kesindir. gelen belki de bir başkasıdır. Bütün bunlar ilk çocukları Edward Alfred'in doğumuyla kesilir. Fisher'ın Lea Bridge Caddesi üzerindeki derme çatma evinde geçirir. Cora Green'in Lizzie'nin "Bert" diye seslendiğini duyduğu bir adam. Bir de gürültü vardır. deyim doğruysa "eli ekmek tutan birisini" bulan kayınvalidesi Maria Hyde'ın Miss Cottrell'in de yanında. Lizzie'nin her türlü annelik içgüdüsünden yoksun olduğunu. Ne var ki bu bağlılık uzun ömürlü olmayacaktır. Komşulardan Cora Green. daha sonra. ev koşulları evliliğinden öncesini aratır görünüştedir. Beatrice Cottrell evin o günlerde giderek daha pis görünmeye başladığını anlatır. birlikte müzikhollere. Hastabakıcı tutmak Alfred'in olanaklarını zorlamaya başlar. Hem akordeon gürültüsü hem de duvarlardan aşan gırtlaktan çıkma sesler giderek dayanılmaz olur. sık sık da Hackney Empire'a gider. eskiden Alfred'in oturduğu odalara geçirir. yemeklerini onlarla birlikte yemek zorundadır. gençliğinde çeşitli müzikhollerde konserler vermiştir.

çok varlıklı olduğu söylenen orta yaşlı bir işadamıdır. Yine de ağustosta önemli iki gelişme yaşanır. on sekiz aylıkken anlaşılır biçimde konuşması da oğlunun ne kadar akıllı olacağının belirtileridir. oğlu Edward'a karşı gösterdiğinden çok farklıdır. Kendi başından geçenlerden ders almıştır. Gerçekten de mektupların çoğunda Edward dışında başka şeye pek yer yoktur. O dönemlerde karısının yaptıklarının farkında olup olmadığını bilemiyoruz. Ondan bahsederken ahlakçı yönü ağır basar. Plume of Feathers'ın sadık müşterisi Percy Middlemass. Middlemass ve benzerlerinin ziyaretleri. hiç olmazsa bir süre için kesilmiş gibidir. Smart'a ailesinin daha da kalabalıklaşmasını istemediğini. Miss Cottrell de bu adamı iyi tanır. John's Kilisesi'nde vaftiz edilerek Edith Elizabeth adını alır. Alfred Roper işinden atılır. geceleri de iyi uyuyamamaktan yakındığını hatırlar. bazı uzun boylular gibi kamburu çıkmıştır. ancak genel mutsuzluğu ve giderek bozulan sağlığı Fulham'ı yaşanacak uygun bir yer olarak öneren John Smart'ın da gözünden kaçmaz. Heyecanla beklenen yaz tatilinin gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmemektedir. onun güzelliğiyle. hemen tanır. terbiyesiz ve küfürbaz biri" olarak anlatır. Maud'a yazdığı mektuplarda oğlunun daha dört buçuk yaşında okumayı öğrendiğini. Lizzie ve bebek Edith'in adları sadece mektubun sonunda. toplumumuzdaki babaların çoğundan fazla ilgi gösterir. küçük kız St. Edward'ın olağanüstü bir çocuk olduğuna inanır. tüm kazancını Edward'ın eğitimine harcamak niyetinde olduğunu söyler. Smart onun ara sıra midesinin kaynadığından. Green evden ayrılarak yurtdışına giden konserve et ürünleri tüccarı Ironsmith'in de arada sırada Lizzie'yi ziyaret ettiğini ileri sürer. saygısız. Alfred. ev sahibesiyle tartışıp onu bir randevuevi işletmek ve kendi kızının ilişkilerine aracı olmakla suçladıktan sonra Devon Villa'dan ayrılır. Smart'a göre Alfred mutlu görünür. Bu ilgi. 1903 yazının sonuna doğru onu Devon Villa'dan çıkarken görür. Cobb. Alfred. zamanının ve sevgisinin çoğunu oğlu Edward'a ayırmaktadır. eve geldiğinde Lizzie'yle birlikte uzun saatler geçirir. Lizzie Roper 1904 mayısında bir çocuk daha doğurur. Edith'i çocuk arabasına koyarak sokağa çıkarır. Lizzie'nin arkadaşları bu kadarla da kalmaz. basit toplamalar yaptığını anlatır. Tabiî Alfred'in de her gün on iki saat boyunca ev dışında olması Lizzie'ye istediği gibi eğlenme fırsatı verir. Bir kere çocuğunu kendi emzirir. bu "sevgiler"in ne kadar boş bir mesaj olduğu açıktır. sahtekâr. Maud'la hiç karşılaşmadıkları düşünüldüğünde. heyecanla ağustosta ailesini Margate'e yaz tatiline götürmekten söz eder. dâhice davranışları ve öğrenme becerisiyle ve çocuğun yaşından büyük yorumlarından alıntılarla doludur. Edward'ın dokuz aylıkken yürümesi. "insan kılığında bir şeytan" ya da "hafif kadınlarla dolaşan. Miss Cottrell. Kızından gurur duymakla birlikte. Annesinin aldırmazlığı nedeniyle kavruk kalan oğluna.tanımladığı Herbert Cobb olması gerekir. koşulların oğlunun üniversiteye gitmesini engellemelerine izin vermeyecektir. . gururla komşularına gösterir. babası gibi yanlış hesap yapmayacak. Maud'a sevgilerini gönderen Alfred'in yanında görülür. ne var ki Ironsmith Mrs. ablası Maud'a yazdığı ve bu satırların yazarının elinde bulunan mektuplar Edward'la. Green'i tanımamış gibi davranır. Daha baştan itibaren Lizzie'nin kızına olan davranışı. "yuva yıkıcı". Alfred'in. kitabı çıktıktan sonra hakaret davası açmadığı için kendini şanslı addetmelidir. Ona göre Alfred aşırı zayıflamış. Oğlu parasız ilkokula ya da benzeri bir okula gitmeyecektir. belki de oğluna karşı beslediği aşırı sevginin nedenidir. Mrs.

beş yetişkin ve iki çocuk vardır. üst kattaki odaları temizlemediğinde zamanının çoğunu mutfakta. görünürde bir para kaynağı da yoktur. Bunlardan birincisi. ama bir sınıf yukarıdadır. alacaklılar sokakta toplanır. Bu buluşmalarında Smart'a son derece önemli iki haber verir. Maaşı bundan önceki işinin yarısıdır Imperial Optics'in Supreme Remedy'yle karşılaştırıldığında tek üstünlüğü -eğer buna üstünlük denebilirse. Miss Cottrell evin pis olduğunu. Dzerjinski'yi kiracı olarak saymazsak bu hareket Maria'nın ev sahibeliği hayatının sonudur. "beyefendilerin" ortada görünmemelerine karşın. nisanda Roper'la buluşur. Kısa bir süre sonra Cora Green de mahalleden ayrılır. bunlarla ilgilenmez. Florence Fisher hâlâ oradadır ve Roper Davası'nın en önemli tanıklarından biri olacaktır. Üst katlarda tartışmalar. Cora Green'in "gazetecilik" merakıdır. kilerde ya da kendi odasında geçirir. paralarını ister. Şimdiyse sadece Maria Hyde'ı kızına arabuluculuk yapmakla suçlamakla kalmaz. bir ev ötede olan biteni izleyemez. Sevgilisinden bir yaş küçük. Şirketin tek bir penisi bile yoktur. Yine Mrs. eleştirmektedir. Tartışmalarından birinde bunu karısından duymuş. Bakması gereken büyük bir ev. Ancak Florence çevresiyle ilgili bir kız değildir. Doğrudur. Şirketi'nde bir memurluk bulur. Alfred'in arkadaşı olan. Alfred'in yanında oğlu Edward da vardır. Supreme Remedy iflasının Alfred Roper'a büyük bir darbe indirdiği tartışılmaz. ona her şeyi anlatacaktır. Miss Cottrell'in çok aşağılayıcı iddiaları hesaba katılmazsa. Alfred iş aramaya başlar. üstelik o dönemde ev dışında ilişkileri de başlamıştır. sonunda hiç evlenmezler. Maddox Fransa'ya gitmemiş. Edith Roper'in Alfred'in kızı olmadığını da iddia eder. Maria ona evi terk etmesini söyler. ki katmamak doğru olur. sonunda da mercek üreticisi Imperial Optics Ltd. daha sonra nişanlısı olarak tanıtacağı Ernest Henry Herzog adlı bir gençle "çıkmaya" başlar. Islington'da varlıklı bir ailenin hizmetindedir. Stoke Newington'a yerleşir. Alfred'in yeni işi yürüyebileceği bir mesafede Bethnal Green'de Cambridge Heath Caddesi'ndedir. ara sıra dostu Maria Hyde'ı ziyarete gelse de artık komşusu değildir. bu nedenle de Herzog adının konumuzla başka bir ilgisi kalmayacaktır. her ne kadar Lizzie daha sonra kocasını "işlettiğini" söylese de aklına kurt düşmüştür. Alfred uzun zamandan beri Edith'in babası olmadığından şüphelendiğini. bağrışmalar. ABC Çayevi'nde bir araya gelirler. Annesi öldüğünden Marshes'ta ziyaret edebileceği bir ev kalmamıştır. suçlamalar da olsa. daha sonra da Dzerjinski'nin yardımıyla Miss Cottrell'in eşyalarını aşağıya indirip sokağa bırakır.eve yakınlığıdır. duvarlarda böcek kaynadığını. Dzerjinski'nin kira ödediğini düşünmek saflık olur. Green'e göre Miss Cottrell bir süreden beri Lizzie Roper'ın ahlak anlayışını.Bize Miss Cottrell'in Maria Hyde'la ilişkisinin ayrıntılarını gösteren. Đşler 1905 baharında değişmeye başlar. Dover'da trenden indikten sonra bir oda tutmuş ve intihar etmiştir. gerçekten de tek arkadaşı olarak kalan John Smart. Green'e göre bir gün yeni bir kavga patlak verir. Kendisi de göçmen torunu olan Herzog. Mrs. Ne var ki sonunda Florence'ın kendine ait bir özel hayatı olmuştur. Ağustos başlarında Supreme Remedy Company ani bir kararla ticaretten çekilir. "Böyle giderse". Şirketin müdürler dahil dokuz memuru işlerini kaybeder. Fazla uzağa gitmez. daha da ötesi. Lizzie'nin bir sokak kadınından farksız davrandığını ve Alfred Roper'ın gerçeği öğrenmesi gerektiğini söyler. Robert Maddox'un şirketin paralarını zimmetine geçirerek Avrupa'ya kaçtığı sanılmaktadır. Lizzie'nin taşımakta olduğu bebeğin de . Şirketin büyük miktarda borcu birikmiştir. Edith'in babası olmadığına artık inanmaya başladığıdır. Bir yıl boyunca Devon Villa kalın bir giz perdesinin altında kalır.

ön ve arka kapısı ardına kadar açık bırakılmasına rağmen. Roper karısının nemfoman olduğunu. Dostunu yatıştırmak için Edith'in babasına çok benzediğini söylemeye çalışsa da Alfred'in düşüncelerini değiştiremez.kendisinden olmadığına inandığını anlatır. Lizzie'nin kendisinden beklentilerini. Smart duyduklarına çok şaşırır. üstelik cinayet ve çocuk ölümleri de görülmedik oranda artar. Isı gölgede kırk dereceyi bulur. Alfred'e zaman geçirmeden işe başvurmasını öğütler. sıcak dayanılacak gibi değildir. kendini tek çocuklu dul bir adam olarak tanıtmaktır. Imperial Optics'teki memur arkadaşlarından birinin amcası yakında bu anlattığı işten emekliye ayrılacaktır. yeni bir hayata başlamış olacaktır. Bildiğimiz kadarıyla Alfred'den cenaze masraflarını üstlenmesi beklenmiş. Alfred "burnunu bu pislikte tutmanın" haklı bir sebebi olamayacağını. Eczacılık deneyimi ona yapması gerekenleri öğretmiştir. ama bu evliliğinden hiç olmazsa Edward'ı kazanmıştır. Hayır hayır. Gün boyu Devon Villa'nın tüm pencereleri. tabiî işe kabul edilirse Cambridge'deki yeni işine başlarken. Fen Ditton köyünde oturmaktadır. Böylece Alfred karısını ve çocuklarını kayınvalidesinin baskısından kurtarmış. Daha sonraki bir buluşmalarında. Joseph Dzerjinski o ayın sonuna kadar yaşasa. Roper da elinden geleni yapmak zorunda kalmıştır. bütün kardeşleri içinde kendine yakın hissettiği ablası Maud da kocasıyla birlikte kentin hemen dışında. Tarih 1905 temmuzunun başlarını göstermektedir. Highbury'deki ablasını ziyarete gitmekte olan Joseph Dzerjinski. bir ay içinde başvurması koşuluyla Alfred'in işe alınacağından emin olduğunu söylemiştir. Devon Villa'daki her şey sinirine dokunmaktadır. bu işi bir gazete ilanında okumamıştır. Sürekli olarak yorgun olduğu. Smart Lizzie'nin hastalığının ne olduğunu sorduğunda. diğer erkeklere olan açlığını törpülemek ve cinsel arzularını bastırmak için karısına hidrobromid tedavisi uygulamaktadır. Smart Alfred'i kararından vazgeçirmek için elinden geleni yapar. yakındaki Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölür. Gazeteler sıcaktan çıldıran insan haberleriyle doludur. tutum ve davranışlarını değiştirmelidir. Baygın bir halde yerde yatarken bulunur. Navarino Caddesi'ndeki eve dönerken rahatsızlanır. ne olursa olsun ilk fırsatta Maria Hyde'a ve Joseph Dzerjinski'ye bakmaktan kurtulacaktır. kendini "bayılır gibi" hissettiği şikâyetlerini. Smart'a verdiği ikinci haber. Lizzie'yi bir "hastalık" nedeniyle "tedavi" etmekte olduğunu açıklar. Cambridge'deki büyük ve gelecek vaat eden bir dükkânda yakında bir eczacılık boşalacağını duyduğudur. Otopsi sırasında Joseph Dzerjinski'nin önemli bir kalp rahatsızlığı olduğu. Bu arada da Smart'a bir sır verir. Evlenmekle aptallık etmiştir. aşırı cinsel arzu duyduğunu anlatır. Lizzie'yi ve kızını geride bırakmak. Alfred'in kafasından geçenler hiç de böyle değildir. kendisiyle ilgisiz bu aileyi daha fazla beslemesinin bir anlamı olamayacağım anlatır. sabah kusmalarını . Tüm ısrarlarına rağmen Alfred en küçük bir geri adım bile atmaz. 1905 yazı çok sıcak geçer. Adı Hodges olan arkadaşı. Tek çocuk olarak oğlu Edward'ı yanına alacağı kesindir. Onun niyeti. Adını saydıklarından birine bakmaktan kısa süre sonra kurtulur. Üstelik. yetmiş sekiz yaşına girmiş olacaktır. Hayır. Açılan soruşturma dikkatsizlik sonucu ölüm raporuyla tamamlanır. aynı zamanda da siroza yakalandığı ortaya çıkmıştır. Smart duyduklarına çok sevindiğini söyler. Eğer Lizzie onunla birlikte olmak istiyorsa.

Roper Davası'na sunulan otopsi raporunda da hamilelik belirtilerinden söz edilmez. Roper da işi bırakması konusunda başka bir şey söylemez. O ayın ikinci haftasının başında Florence'a işten çıkarıldığını bildiren Lizzie değil. Bu konuda Cora Green'in de bilgisi yoktur. Devon Villa'da kalmakta kararlı olduğu anlaşılmaktadır. Mrs. Alfred kırk beş dakika sonra yeniden görünür. işine devam etmesini söyleyerek yıkamak için çamaşırlarını toplamasını söyler. Roper ve çocuklar Cambridge'e taşınacaklarından. Kendisi. pis ve sağlıksızdır. Ya da belki Lizzie hiç de hamile değildir. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu denli ısrar ettiği anlaşılamaz. Joplin'deki işe 1 ağustostan geçerli olmak üzere kabul edilir. ev sahibesinin bütün bu söylenenlerden habersiz olduğunu görür. Daha sonra Alfred çıkagelir. Diğer taraftan da Cambridge'deki yaşamından söz ederken. Joseph Dzerjinski'nin ablası Marta Boll'a yazdığı mektupta kızının bebek beklediğine değinir. Belki de hâlâ bir sonraki baharda gerçekleştirmeyi umduğu evlilik nedeniyle. ama tek başına bir kadının bir hizmetçiye ihtiyacı olmadan da yaşaması mümkündür. yatmıştır. "ev kurmak" ve "aile hayatına dönüş" gibi kavramlar kullanır. Üstelik Alfred'in de onun hakkında iyi referanslar vereceği kesindir. 31 temmuzdan sonra Florence'ın hizmetlerine gerek kalmayacaktır. "çok yakında" Edward'la birlikte Cambridge'e gideceklerini bildirir. ön kapının zilini çalarak para kutusunu unuttuğunu söyler. Edith ve Maria Hyde'ın bulunduğu üst kata çıktığını duyar. Hyde Devon Villa'da kalacaktır. Florence'ın iç karartıcı bir evde. Florence'a göre Alfred'in ona söyledikleri bunlardır. Leeming'den. 27 temmuz öğleden sonra Mrs. Mrs. Florence'a sol kolu ve göğsündeki ağrılardan yakınır. çay ve . Roper ve Edith'in de "çok yakında" onlara katılacağını sözlerine ekler. Lizzie'nin o yaz rahatsızlıklar ya da belki aşırı sıcak sonucu bebeğini düşürmüş olması muhtemeldir. Diğer yandan. Maud Leeming'e yazdığı mektupta Lizzie'nin adı sadece -yine. Çarpıntıları vardır. Roper'ın geri gelmesinden belki de yarım saat önce Maria Hyde aşağıya inip mutfağa girmiş. Alfred uzun zamandır karısını terk etmeyi düşünür. Florence Maria Hyde'a yalvarır. Florence onun evden çıkışını görmese de gitmiş olduğunu düşünür. Kaldığı yer sıkışık. Kızı hastadır. Florence daha sonra Alfred'in. Nedeni ne olursa olsun. O dönemde yirmi iki yaşında. Florence aramasına yardım etmeyi önerir ama Alfred kabul etmez. Lizzie de Alfred'in planlarından haberdar değildir. Alfred'dir. Yine ablasına yazdığı bir mektupta Mrs. yatmak ister. uygun bir yer buluncaya kadar kendisini ve Edward'ı konuk etmesini rica eder. Maria Hyde daha sonra kızıyla konuşur. sadece kocasının ilgisini çekmek. Mrs. istese çok daha uygun bir iş bulacağı açıktır. kendini daha iyi hissettiğini söyleyerek Florence'tan çay ve yukarıda yemek için hafif bir şeyler hazırlamasını istemiştir.sevgiler bölümünde anılır.ve sürekli uyuşukluğunu yeterli belirti olarak kabul etmezsek. Florence istenenleri hazırlar. Hyde. kendisini terk etmesine engel olmak için böyle bir yalan uydurmuştur. 15 temmuzda Fen Ditton'daki Mrs. Mektupta Edith'in adına rastlamak mümkün değildir Cambridge'de. karısı. güçlü kuvvetli bir genç kadındır. Lizzie'nin hamileliği konusunda John Smart'ın söyledikleri dışında fazla bir bilgi yoktur. Kutu gümüştendir ve babasından kalmıştır. 27 temmuzdan itibaren. kısa süre için yeni bir işe girmek istememektedir. Ne Florence Fisher hamilelikten söz eder ne de Maria. kendini iyi hissetmediğini söyler. Bütün bu nedenlerden. Lizzie'nin gösterdiği rahatsızlık belirtilerini sürekli almakta olduğu hidrobromide de bağlayabiliriz.

20'den önce Cambridge'e kadar giden başka bir tren yoktur. Florence ona kahvaltı hazırlar. Edith'in küçük yatağının bulunduğu odaya çıkar. Gerçekten de Edith bu dünyada son kez görünmektedir. Hiç şüphesiz bu yolu seçemez. iki saat kadar sonra. Florence Fisher'ın sarı saçlı küçük Edith'i son kez gördüğü yer. Hyde'ın görünmemelerine şaşırmaz. Hackney. Bu da olmazsa 14. St. yani oldukça uzun bir mesafe yürür. Odayı karmakarışık bulur. Sonunda Liverpool Caddesi Đstasyonuna. kutuyu en sonunda yemek odasında. bu da alışılmış bir görüntüdür. oysa binmeyi düşündüğü ilk tren bile Cambridge'e Edward'ın yatma saatinden sonra varmaktadır.30'da yatmaya alışık küçük bir çocuk vardır. Daha sonra bir tanık Roper'ın elinde ve ceketinde kan lekesi gördüğünü açıklarsa da Roper'ı teşhis edemez. 18.50'de Cambridge Đstasyonuna varan trene binmeyi de düşünebilirdi. yolda sadece iki istasyonda durarak 15. ancak Edith'i doyurup yıkadıktan sonra onu üst kata gönderir. Küçük Edith sabah mutfağa iner. Yine de sıcaktan etkilenmiş olmalıdır ki. düşer ve sağ elini yaralar. Florence kendini biraz daha iyi hissetmiş olsaydı. kuşkusuz para kutusunu aramaktadır. tatil için değil temelli gitmiş olmalarına rağmen küçük kızın eşyasını neden geride bıraktıklarını . Roper ve Edith'in Cambridge'e gitmiş olduklarını düşünür. bir demlik çay ve Edith için şeker kavanozuyla süt vardır. evde yapacak bir işi yoktur. Şeker kavanozu Roper'ın üç ay sonraki duruşmasının en önemli kanıtlarından birisi olacaktır. Büyük Doğu Demiryolları'nın temmuz 1905 tarifesi Cambridge'e gün boyu birçok sefer olduğunu göstermektedir. Başlangıçta Cambridge'e 17. ama Navarino Caddesi'ne geri dönüşü. neredeyse alışılmış bir iş olmaktadır. Yanında. şöminenin üzerinde bulur. Kingsland High Street'te taksi durağına kadar. Roper üst katta uzun süre kalır.30'da kalkan. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'nın merdivenleridir. Tepside konserve som balığı. Florence'ın çocuğa kahvaltı hazırlaması. Hyde'ın nerede olduğunu.40 olacaktır. Örneğin. Lizzie Roper'la kızının ne koşullarda evden ayrıldığını. Ne Roper ne kayınvalidesi ne de Florence Fisher çaylarında ya da diğer sıcak içeceklerinde şeker kullanmamaktadır. Florence ona doğru alışverişe çıkar.32'de Bishops Stortford'a giden bir tren olmasına karşın 20.15 treniyle gitme kararındadır. kendini iyi hissetmemektedir.31'de varan sefere binebilirdi. treni kaçırmalarına neden olur. Saat şimdi 18. onların alışkanlıkları arasında öğlene kadar yatakta kalmak da vardır. ekmek. Mrs. Bethnal Green'deki işinden istifa etmiştir. Roper ve oğlu iki saat beklemek zorundadır. Yorgun argın. ama ısı önceki günlere göre az da olsa düşmüştür. Cambridge'e de 13. Florence Mrs. Pancras'a gidip 12. çişli çarşafları ve battaniyeyi çıkarır. Hikâyenin en ilgi çekici sorularından biri de Roper'ın o gün Cambridge'e hareket saatini neden bu kadar geçe bıraktığıdır. 19. Sonunda bindiği trenin varış saati 21. ifadesine göre ayağı bir kaldırımın kenarına takılır. gidecek bir yeri.30'dur. Duruşma sırasındaki ifadesine göre. tereyağı. istese öğle trenine ya da ara istasyonlarda duran bir tren istemiyorsa. Mrs. Roper ve Mrs. Cebine atar. daha yapılması gereken bir sürü işi olan genç kız için çok keyifli olmasa bile. O alışverişteyken. bir hamala emanet ettiği bavullarının ve oğlunun yanına ulaşır. Kendini adeta sürükleyerek birinci kata. Evde sanki kimse yoktur.20'de hareket eden. elleri kolları erzak yüklü eve döndüğünde. Hava kapalı ve sıcaktır.yiyecek tepsisini üst kata çıkaran Maria'dır.

Hyde'ın yokluğu da vardır. Perdeler çekili. üzerinde. Roper'ın çocuklarla birlikte Cambridge'de olduklarını düşünmeyi sürdürür. Lizzie Roper'ın kocasıyla paylaştığı yatak odasıdır. Bu süre boyunca Mr. Kısa sürede iyileşir ve görevinin başına döner. yatak. çarşaflar. Lizzie Roper'ın gırtlağı bir kulağından diğerine kadar yarılmıştır. Aradan bir hafta geçmiş. Satıcılar gelir. Mrs. 4 ağustos cuma sabahı. Navarino Caddesi'ne dönerken yanında iki polis memuru vardır. Alfred Roper'ın da hemen ertesi gün Cambridgeshire'da. Masadaki tepsinin üzerinde çay içilmiş iki fincan. beyazımsı yatak örtüsünün üzerinde yatmaktadır. Rahatsızlığı her neyse. 28 temmuz bir cumadır ve şirket kayıtlarından da görüldüğü gibi bir sonraki perşembe. şapkasını alır ve Kingsland Caddesi'ndeki polis karakoluna giderek müfettiş yardımcısı Samuel Parlett'i görür. yatakla kapı arasında yüzükoyun yatan. kendi geleceğiyle ilgilidir. o da zamanında görünür. elinde paspas ve süpürgeyle merdivenleri tırmanmaya koyulduğunda. bir sonraki bölüme alınmıştır. Hyde'ın bir gece bile ev dışında kaldığına rastlanmamıştır. Aşağıya iner. Diğer yandaysa. Belki nişanlandığı adamla da bir teması olmuştur. odanın havası ağırdır. başından geçenleri anlatır. Ne var ki yerde. Fen Ditton'da karısını öldürmekle suçlanarak tutuklandığını belirtmek . en akla yakın açıklama onun da Cambridge'e gittiği ve şu anda kızı. halı ve hatta duvarların bir bölümü ya kandan kıpkırmızıdır ya da lekelenmiştir. Florence'ın bu evde çalıştığı on yıl boyunca Mrs. sahanlıkta duraksadığında kuşkusuz çok şaşkındır. yarı dolu bir şeker kavanozu. Florence'ı bodrumdaki yatağına gitmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar. Belki de burada taammüden adam öldürmek suçuyla dava açıldığını. Florence'ın bildiği kadarıyla. bu kata en son Roper'ın gidişinden iki gün önce çıktığını hatırlar. kızı ve damadıyla bir arada yaşamış olduklarından. Duyduğu tek endişe onlarla değil. Ama rahatsızdır. Florence ilk odanın kapısını açmadan önce ağzını ve burnunu elindeki temiz toz beziyle kapatır. ama üçüncü kattaki odaları haftada bir süpürmek zorundadır. üçte ikisi boşaltılmış bir şişe cin ve iki kadeh vardır. damadı ve torunlarıyla birlikte olduğudur. ve Mrs. Florence kapıyı kapamak dışında hiçbir şeye dokunmaz. Alfred Roper duruşmasının özeti. Florence Fisher'ın Navarino Caddesi'nde yalnız yaşadığı bir hafta geçer. Bileyiciyi beklemektedir. som balığı artıkları çürümüştür. saçların arasında bigudi kâğıtları bile vardır. Ceset tamamen giyiniktir. Lizzie Roper'ın cesedi ise ince beyaz pamuklu bir geceliğe sarılmış. Đçlerinden biri acaba geri gelip maaşını verecek midir? Yoksa evden ayrılması ve başka bir maaş beklememesi mi gerekmektedir? Sonra Mrs. Daha sonra. fırıncı her zamanki gibi ekmek bırakır. yatağın içinde değil. ayrıca cesetlerin ve bozulmuş yiyeceklerin üzerinde uçuşan sineklerin vızıltısı duyulmaktadır. Anlaşılan bir çeşit kalp çarpıntısı çekmektedir. Florence kendi işine bakar. Her iki ceset. Florence'ın Devon Villa'nın en üst katına çıktığı günün üzerinden aylar geçmiştir. Girdiği oda. Hyde'ın cesedidir. güçlü ve öğürtücü bir koku duymaya başlar. merdivenlerde olduğundan en az on kat daha güçlüdür. bu arada daha önce hiç duymadığı. Üçüncü kata çıkar. genç kadının geceliği. yani 3 ağustosta Florence Miss Elizabeth Newman'in Mare Sokağı'ndaki Hizmetçi Acenteliği'ne uğrar ve yeni bir iş aradığını belirtir. Burada koku.merak etmesi kadar olağan bir şey olmayacaktı.

Đlginç olanı. Roper'ın beraati belki de Howard de Filippis'in ilk büyük başarısı olması nedeniyle. Edith Roper kaybolmuştur. Oscar Slater. George Lamson. Bölge halkı London Fields ve Hackney Downs'taki aramalara bizzat katılır. Başsağlığı mektuplarına cevap yazmanın yanı sıra kendi işlerimle de ilgilenmem gerekiyordu. Francis Ward-Carpenter On üçüncü bölüm Vaat edilen bir sonraki bölümün yazılıp yazılmadığını bilemiyorum. Toprakta herhangi bir ize rastlanmamış olmasına rağmen. Queensbridge Caddesi. Peki. şimdi de haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Mrs. Maria Hyde yıllarca bir gün kendisini yarı yolda bırakacağından korktuğu kalp rahatsızlığından bahsetmiştir. Yine de duruşmayla ilgili bölümlerden habersiz kalmak zorunda değildim. bir kalp krizinden kaynaklanmıştır. Maria Hyde on dört aylık Edith'in ölümüne de tanık olmuş mudur? Çocuk kaybolmuştur. Arama başlatılır. Penguin'in Ünlü Duruşmalar dizisinden yayımlanan kitapta okumuştum. bir daha da ölü ya da diri bulunamayacaktır. Kitabı ve Arthur Roper'ın anılarını bir kenara koydum. Hyde'ın ölümü doğal nedenden. içindeki kişilerin fotoğraflarından oluşturulmuş bir kolajdan yapılmıştı. Victoria Parkı'ndaki gölün dibi ve Grand Union Kanalı'nın bir bölümü taranır. Madeleine Smith ve Buck Ruxton'ın duruşma tutanaklarını da içeren yeşil kaplı kitapta resim ya da çizim yoktu. Devon Villa'nın bahçesi bir metre kazılır. Aynı zamanda Crippen.yeterli olacaktır. Hepsi boşunadır. Tek söyleyebileceğim Cary'nin paketinin içinde olmadığıydı.ya kızının ölümüne tanık olduğu ya da daha sonra cesedini bularak kalp krizi geçirdiğidir. Ancak kapağı. Bu kolajda da sert ve yüksek yakalı gömleğiyle Crippen ve güzel fakat acımasız Madeleine'in arasından bir medyumun hayaleti gibi görünen. . Richmond Caddesi ve Mare Sokağıyla çevrelenen bölgedeki evlerin sakinleri sorgulanır. Duruşmayı. Ertesi sabah Kuzey Londra Polis Mahkemesi'nde Yargıç Edward Snow Fordham'ın karşısına çıkarılır ve yargılanmak üzere Merkezî Ceza Mahkemesi'ne gönderilir. Maria Hyde'ın cesedinde herhangi bir şiddet belirtisine rastlanmamış olmasıdır. Kabul edilen varsayım -alternatif bir açıklama getirmek güçtür. onları bir daha elime almayı isteyip istemeyeceğimden emin değildim. Edith'i arama çalışmaları Hackney Marshes'a kadar yayılır. herkesten çok Abraham Lincoln'e benzeyen karanlık ve sıska insan Alfred Roper vardı. Graham Sokağı.

Gözlüklerini sadece bir şey okumak için takıyor. Ne var ki yetmişinden fazla göstermiyor. Telefon etmedi ama mektup gönderdi. yoksa babasının mı kardeşiydi? Holger Amca kimdi? Onunla Roderick Caddesi'nde Aubrey'de bir akşam yemeği yemeyi kabul eder miydim? Ayın 5'inde. Daha sonra ona sadece laf olsun diye bir soru sordum: o da aynı durumda mıydı. Bir zamanlar Rasmus'un babaannesinin adını. Danimarka'dayken resmî nüfus kayıtlarında araştırmalar yapmaya. her zamanki gibi hareketli görünüyordu. yetimhane hikayesiyle mantar zehirlenmesini birbirine karıştırıyordu. Geçmiş onun kafasında ya tamamen kaybolmuş ya da içinden çıkılamayacak biçimde karışmıştı. Hampstead Heath Đstasyonu dışındaki konuşmamızı biraz daha ilerletmek için bir haftadan fazla beklemedi. 14'ün-de ya da 15'inde? Bu soruları Swanny'ye sorabilirdi. 7'sinde. Günlükler onu. Doksan üç yaşındaydı ve bütün yetilerine sahip görünüyordu. altmışyetmiş yıl önceki olayları unutmamış olmalarıdır. Asta ile Rasmus'un evlendikleri kilisenin rahibiyle buluşup konuşmaya başlamıştı. bu saçmalama fazla üzüntü verici olmayacaktı. Mormor atalarıyla hiç ilgilenmedi. Paul Sellway'in mektubu oldu. neden sormadığını doğrusu merak ettim. Son derecede iyi hazırlanmış. Asta saçmalıyor. Uzun bir mektup değildi ama günlüklerden söz ettim. Son yıllarında da neredeyse her şeyi unutmuştu. tek eksiğin bir aile ağacı olduğuna ikna etmişti. son zamanlarda olanları kesinlikle hatırlamamakla birlikte. Asta için geçerli olmadı. bir şeyler yazmış olmak için "Annem çocukluğumda bana keşke Danca öğretseydi de dili daha iyi anlasaydım" dedim. ama Asta'nın ölmesi ve günlüklerin onun eline geçmesinden sonra boşlukları kendi kendine doldurmaya. Bu. duraklayıp nefeslenmeden . Bunun sonunda da kuzeninin yalnız başına yetimhaneye gittiğini. Albümlerdeki fotoğrafların altına isimler ve tarihler yazma zahmetine hiç girmedi. sanki böyle bir şeye ihtiyacı varmış gibi. Acaba bence bu fikir günlüklerin yayıncısının da onayını (kendi deyimi) alır mıydı? Morfar'ın anne ve babasının ön isimlerini belirtebilir miydim? Doğum ve ölüm tarihlerini bulmak çok zahmetli mi olurdu? Frederikke Teyze Asta'nın annesinin mi.Đlk cevapladığım. eve döndüğü zaman da kocasının mantardan zehirlenerek öldüğünü gördüğünü anlatıyordu. Söyledikleri ancak kendi ölümünden sonra gerçekleşti. Günlükleri okumuş. sıkıntı çekmeden uzun yürüyüşler yapabiliyor. resmî bir mektuptu. bir daktilodan çok. Bu konular günlüklere girmeyi başaran noktalar değildi. kendi aile üyelerinin Đsveç ve Danimarka'ya neden dağıldıklarını biliyorduysa da unutmuştu. 12'sinde. Sadece hafızasını kaybetmiştiYaşlılarda sık görülen. saçmalıktan başka şey anlatmıyordu. Mormor hayattayken Swanny. Westerby tarihçesi konusunda gerçekten bilgisizdi. çok da keyif almıştı. Görünüş olarak düşkün olsa. söylenenleri duymakta güçlük çekmiyor. bilgisayardan çıktığı belli. 6'sında. Mormor hayatının son yılını Willow Caddesi'nde Swanny ile baş başa geçirdi. sonunda da imzanın üzerine el yazısıyla "Sevgilerimle" yazılmıştı. Torben yıllardan beri Asta'nın bunadığını iddia ediyordu. Kuzenim Gordon Westerby. yoksa benden daha mı şanslı çıkmıştı? Hansine ya da annesi Danca öğrenmesini sağlamışlar mıydı? Bu mektup ilginç sonuçlar doğuracaktı.

Çok aptaldı ama çok da iyi niyetliydi. Swanny de oradaydı. Bjfrn'ü hatırlıyorsun. Asta kıkırdadı. Swanny ise kesinlikle eleştirmişti. Elinde tabağı tutuyor ve "Pislik bu. isteğini reddedeceğimi hesaplayarak. Daniel'a döndüm. eve. değil mi. Tabiî tanıdığını söyledi. Okuduğu bir şeyin ona bu hikâyeyi hatırlatmış olması mümkün. Belki de Daniel'in hafta sonlarını beraber geçirmek ya da birinin evinde bir gece kalmaktan farklı olarak. onunla birkaç ay geçirmemi. akşam ziyaretlerim seyrekleşmişti. Olaylardan kaçamayacağınızı söyleyenler haklı değildir. Swanny ise kuşkulu bir gülümsemeyle yetindi. bana anlattığını hatırladığım son şey kesinlikle kolay anlaşılabilir. Bjfrn'e yemeğini verdiğimizde hep "Spis dit brfd" derdik. Eğer kızcağız örnek olarak Morfar'ı almışsa. Đşini yaparken başım kaldırıp tamamen kendi uydurması olsa da içinde gerçek kırıntısı bulunan bir hikâye anlatmaya başlayabiliyordu. kimbilir nerede Cary'yle birlikteydi. . ölümünden kısa süre önce de Swanny'nin tüm çarşaflarına başharflerini işlemeye koyulmuştu. lille Swanny?" Swanny şaşkın gibiydi.Bir keresinde salak kızı Bjfrn'ü beslerken gördüm. . Ne var ki Cary ortaya çıkıp Daniel'ı kaptı. üstelik daha önce hiç duymadığım bir hikâye. yüzyılda Cirencester kenti konusunda bir araştırma yapmamı istemişti. genellikle başarılı olur. Swanny benim için "Yemeğini ye" diye çevirdi. Kaybettiğiniz aşkınız ve onun yeni sevgilisiyle aranıza üç bin mil koymak darbeyi yumuşatmaz. pislik bu" diyordu. kitap okuyordu. ilk günlüğünün ilk satırlarını oluşturan kutup ayısı öyküsü artık dondurucu bir kış günü Asta'nın. bunu isteyerek. Hâlâ Dickens kitaplarını okuyup iş işliyordu. Örneğin. bir kadın bir erkeği kapmak isterse. onun da hikâyeyi daha önce duymuş olduğunu sanmıyorum. "Yanımızda Hansine vardı ama Emily diye bir Đngiliz de tutmuştuk. Ne var ki Daniel evde değildi. Amerika'ya gelmemi istemişti. Başını kaldırdı. Asta çocukluğuyla ilgili bir hikâyeye başladığında. ama çok az "pislik bu"ya benziyor.merdiven çıkabiliyordu. Burada güç olanı. gerçekten birlikte yaşadığım tek erkek olduğunu söylemem yeterlidir. annesiyle birlikte Østerbrogade'de yürürken. Amerikalı bir romancı benden XIX. Zaten kısa bir süre sonra da benden ayrıldı ve Cary'ye gitti. üstüne üstlük bir de çekiciyse. açık bir hikâyeydi. Akşam ziyaretlerimden birini yapıyordum -Daniel Blain evime taşınalı beri. oysa bunu anlayacak kadar Danca biliyordum. Đlginçtir. dedi Asta. Benim Daniel'la evlenerek işleri düzene koymamı istiyordu. başımdan geçenlerin de anlattıklarımı etkilemesidir.ve Asta her zamanki gibi kanepesine yan uzanmış. Bunun sonucunda tamamen uzaklaştım. doğrusu bu benim de isteğimdi. kasap vitrininden içeri bakan bir kutup ayısı gördüğüne dönüşmüştü. Anladığım kadarıyla "Spis dit brfd" biraz. Sessizce gülmeye başladı. Asta bunamadan önce bu yaptıklarımı normal karşılamış. Allah bilir konuşması anlaşılmaz olmuştur. hikâyeyi anlatanın ben olması. önceden hazırlanmış bir plana uyarak gerçekleştirdi. Bunun benim hikâyem olmadığını söylemiştim. öte yandan öyküyü baştan aşağıya uydurmuş da olabilir. acıyı geçmişe doğru iteleme çabasını başlatır. gözlüklerini çıkardı ve "Emily adında bir hizmetçimiz vardı" dedi.

"Sen benimsin. Oysa ben Daniel ve Cary'yle aynı ülkede. Onun kuşağındaki kadınlardan bazıları böyle düşünürdü. yastığın üzerinde de açık bir Martin Chuzzlewit ve okuma gözlükleri. daha çok bir spazm" dediğini anlattığı bir mektup yazdı.Victoria Dönemi Gloucestershire araştırmalarımın sonuçlarını anlatmamı. Sorusunu son kez Asta'nın "spazmından" birkaç gün önce. gerçekte olduğundan çok daha konuşkandır) bana Poe'nun yazdığı. Đngiltere'ye dönmememin Swanny'ye yapabildiğim en büyük iyilik olduğu sonradan anlaşıldı. Swanny annesinin yüzünde o güne dek hiç görmediği bir sevgi ve sıcaklık. genç bir kız sanarak evlenmek isteğiyle iltifatlara boğduğu yaşlı ve neşeli kadının aslında babaannesi olduğunu öğrenen gencin kitabını okuyup okumadığımı sormuştu." Swanny (mektuplarında. Oysa bana ihtiyacı olan Swanny'ydi Asta değil. ama şimdi bunun gerçek olabileceğini anladığını söylüyordu. lille Swanny. annesinin durumuna ve davranışlarına ne kadar üzülüp kendini ne kadar yalnız hissettiğini de biliyordum. yanındaki alçak masada bir nakış işi. Moder? Beni nereden aldınız?" Asta kızına bakmış. aynı adada bulunmaktan gerçekten korkuyordum. Perdeler çekilmişti. çok yaşlı olduğunu. böylelikle de yazmakta olduğu tarihî romanın Amerikan görüş yansıtmasına yardımcı olmamı önerdi. Bu nedenle. Bütün bunlar Swanny'nin bana yazdığı mektuplarda vardı. Swanny'nin ne kadar mutsuz olduğunu. Soru hiç cevaplanmayacaktı. Geri dönmemi isterdi. Onlarla karşılaşmaktan değil. bunun yanı sıra da büyük bir şaşkınlık görmüştü. Ateşin karşısına çekilmiş kanepesine uzanmış. son olayların beni fazla etkilemediğini de düşünüyordu. Kendi kendimi kandırarak Asta'nın sadece büyükannem olduğunu. Yazdığı en üzücü mektup. Swanny okuduğu öyküyü daha önce hiç yutmadığını. hatta torun çocukları bulunduğunu düşündüm. artık ona gerçeği söyleyecek kimsenin kalmadığının farkına vardığını belirttiği mektuptu. doktorun 'Tam bir kriz değil. karşında yatan insanın genç bir kadın olduğunu sanırdın. gözleri iyi görmeyen. ben de yakında öleceğini biliyordum. "Kimim ben. Đçinden gelen sese uymuş. Asta öldüğünde Massachusetts'teydim. üstelik Daniel ile evlenmediğim için. oturma odasında birlikte oturdukları bir akşam tekrarlamıştı. Amerika'dayken hissettiğim bu uzaklık duygusunu kaybetmekten çekiniyordum. sadece benim. Önerisini kabul etmeme çok şaştı. başka torunları. Ölümü uzaktan gören herkes gibi. artık her akşam yaptığı gibi. "Ona kısık gözlerle baktığında. sanki bu soruyu daha önce hiç sormamış gibi annesine dönmüştü. şuuru çok açık görünmüştü. . şöminede bir ateş yakılmıştı. Asta gözlerini kapayıp. Belki de Đngiltere'ye geri dönmeyi önermem gerekirdi. "Ateşin ışığında beyaz saçları sanki sarıya dönüşmüştü" diye yazmıştı Swanny mektubunda. Asta bütün gün eskisi gibi. Benim neler hissettiğimi bilmiyordu. Annelerin bebeklerinin nereden geldiğini söylememi mi istiyorsun? Bilmiyor musun?" Sanki çok gençmiş gibi. Sanki öğretmenin cinsel bilgiler dersine almayı unuttuğu bir çocukmuş gibi. ama gözlük takmayı reddedecek kadar görünüşüne düşkün. Swanny bana Asta'nın hastaneye kaldırıldığını. uykuya dalmıştı.

Her neyse. Bana sık sık küçük oğlu Mads ölünce Tanrı'ya inanmaktan vazgeçtiğini anlatırdı. Far öldükten sonra aynı evde. köşenin öbür tarafında otururduk. bütün o eski duygularım uyandı. ölümü bir süreden beri bekleniyordu. Onsuz yaşamadığımı. Hoş. Vasiyetnamesinde her şeyini bana bıraktı. Bir şok geçirdiği muhakkaktı. Eve dönmeyi teklif etmedim. tabiî kimse de bir soru sormadı. Verdiğimiz davetlerden birinde yüksek sesle Nietzsche gibi düşündüğünü. Moder sapına kadar ateistti. ama her ölüm de biraz böyle olmaz mıydı? Bir hafta sonra bir mektup gönderdi. Şimdi olmadığına inanamıyorum. Mor da herhalde ona ait olanları bana bırakmak istedi. Sana böyle şeyler yazmamam gerek. 'Kızıma. kimse doğum belgemi bile istemedi. özgür olunca yapmayı istediğimi düşündüğüm. Torben'le tanıştığım birkaç haftadır. çok bir şey değil ama ihtiyacımdan fazla. bunları kabul edemem. ben de çekine çekine öyle yaptım ama isteğimi normal karşıladılar. bir ara 'Hayır. Daha neşeli. şimdi yapabileceğim o kadar çok şey var ki. Ondan ayrı olduğum en uzun süre. Kesin olarak bana bırakılmıştı. Yine de kendimi bir tuhaf hissediyorum. hayatım olmuştu. O denli hayatımın bir parçası haline gelmişti ki. Vasiyet etmenin amacı herhalde sana ait olanları istediklerine vermek olmak. bir koku yayıldı. o kadar korkunçtu ki.Swanny telefon edip Asta'nın öldüğünü söylemişti. kendini son derece iyi yetiştirmişti. "Moder vasiyetinde cenaze töreni istemediğini belirtti. bir daha da bir kez bile dua etmedi. çünkü etrafımda bütün bu hatıralarla yaşamak istemiyorum. Ama şimdi onları yapmak istemiyorum. isteyemeyecek kadar üzgünüm. Bana bunu daha önce bir iki kez söylemişti. mektup yaz. sorsalardı ne olurdu ki? O belgede annem ve babam olarak Mor ve Far'ın adları var. demedim. artık uyuyabiliyorum. Tanrı'nın öldüğüne inandığını söylemişti Bunu da nereden çıkardığını bilmiyorum ama çok şey biliyordu. o da böyle bir teklifte bulunmayacağımdan emin olunca geri gelmemem için yalvarmaya başladı. daha filozofça olmalıyım. Asta çok yaşlı. bir cenaze töreni yapmak şart diye düşündüm. doktor bana bir hap verdi. ama anlaşılan inanmamışım. Beni neşelendirmek istiyorsan. ağladım. bana 'lille Swanny' diye seslenişini işitiyorum. Đyi haberlere gelince. Sanırım sonunda bu evi satacağım. Cenaze levazımatçısma haber verip bir insanın yakılmasını isteyebiliyorsun. biliyorum. bence kendi cenazesinin nasıl kaldırılacağına karar verme hakkına sahipti. doksan üç yaşındaydı. Geçen gün dolabında bir çekmeceyi açtım. ama yapmadım. gelmemin hiçbir yararı olmayacaktı. gerçekten de ondan hiç uzak olmadığımı bilir miydin? Torben ile ilk evlendiğimde bile. Neyse. ben de Swanhild olarak geçiyorum. hiç de değişik bir şey istiyormuşum gibi davranmadılar. buna hakkım yok' demeyi bile düşündüm. Dindarlığı o gün son buldu. her zaman sürdüğü L'Aimant burnumdan gitmiyor. Basamaklarda adımlarını duyuyorum. Onun ölümü bana özgürlüğümü verdi. O olmadan kendimi öylesine yalnız hissediyorum ki. yirmi yıl beraber yaşadık. Her zamanki gibi sevgilerle. Swanhild Kjær'e'. . 1924'te on dokuz yaşındayken Danimarka'da bulunduğum. onunla dolu bir koku. Her neyse. Ömrümün geri kalan her gününde Mor'u gördüm ya da telefonla konuştum.

ama çalışmaya başladım. Oraya bir daha hiç dönmemeyi. Willow Caddesi'nde otururken birini bulup daireyi boşaltmayı. Acaba onun ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anladılar mı. düşüncelerimi de dertlerimi de uzaklaştıran bir iş. Bu. Ev bana birdenbire çok büyük görünmeye başladı. yapmam gereken. meyve çorbası. onun odası temizlemesi en kolay yer olacak. Burası Torben'in kitapları ve aslında ayaklı dolaplara benzeyen. her odasına. yoksa aptallıklarından onu sadece yaşlı bir bunak olarak mı gördüler? Son cümlemden ne kadar kederli olduğumu anlayacaksın. tabiî eğer hâlâ görüşüyorlarsa. ona hâlâ ilk adıyla hitap eden kaç kişi kaldığını düşünüyorum. O eski harika Noellerimizi hatırlıyor musun? Bir Danimarkalı için Noel. taşınmayı kararlaştırdığım. Noel'de burada olabilsen çok iyi olurdu diye düşünüyorum. Sana vermek istediğim haber. Anlaşılan unuttu. Onu . Zavallı Mor'un kendine ait o kadar az şeyi vardı ki. Bunun Swanny'yi ne kadar mutlu edeceğini düşünerek evi iki ayrı bölüme ayırıp ayıramayacağımızı hesaplamaya başlamıştım ki. Đngiltere'ye dönseydim. O bavullardan birini uçağa götürdüğünü düşün. hamallar yardım etse herkesin yanında götürmeye can atacağı bavullarla tıka basa dolu. biliyorum ama. ama Swanny'nin dulluğunda hiç ortada görünmedi. büyük bir ihtimalle Swanny'nin evine yerleşecektim. Herkes derken. sofrada ikimizden başka kimse olmasa da buna benzer bir şeyler yapmaya çalışırım. bazen insanların sevgili annem hakkında neler düşündüğünü bile dert ediniyorum. daha sonra bir emlakçı aracılığıyla satışa çıkarmayı ciddiyetle düşündüm. ki hiç sanmıyorum. Eski elbiselerini ve paltolarını teker teker o antika elbise dükkânlarına satmış olmalı. Geçen yıl. tavan arasından başladım. geride o kadar da çok kişinin kalmadığını düşündüm. Noel gecesi yemek o kadar önemlidir ki. "Başka planların vardır diye sana sormamam gerek. ördek ve gsblekage hazırlamıştık.Swanny Teyze" Yıllardır ona "teyze" dememiştim. zavallı Mor nerede olduğunu bile zorlukla hatırlarken geleneği sürdürmüş. Ne de olsa Daniel ve Cary'ye yakın olma korkumun bir bölümü de beş yıl birlikte yaşadığımız. bazen yapmayı düşündüğüm gibi. O kadar çok sevdiğim sevgili annem. Domuz derisinden. süslenmiş ev. Bu kadar eşyamız olduğunu hiç bilmiyordum: En yukarıdan. Ondan millerce uzakta Amerika'da. kullandığı sabun ve içtiği sigaralarla dolu daireye dönmek istememden kaynaklanıyordu. Eğer gelirsen. ondan taşınmayı kararlaştırdığım bildiren ikinci bir mektup aldım. ama onlarla neredeyse hiç görüşmüyor. o kadar keyifsiz ve umutsuz olmalı ki. neleri atıp neleri saklayacağımı kararlaştırdım. pilavın içine badem tanesi saklamış.. Büyükelçilikten arkadaşları. on beş yaşındayken çoğu yaşıtlarım gibi "teyze" kısmını kullanmasam üzülüp üzülmeyeceğini sormuştum. daha içine tek bir şey koymadan bile gülle gibi. Annemin bir ara evlenmeyi düşündüğü Daniel'ın babası ara sıra ziyarete gelirdi. Daha bir emlakçıya haber vermedim.. John ve Charles. Eğer o dönemde. Onu görenler kimbilir neler düşünmüştür. tıpkı Asta'nın L'Aimant'ı gibi kokusunun sindiği. Ne kadar az elbisesinin kaldığını hiç fark etmemişim. Oraya geldiğimde. yıllardan beri ona herkes gibi "Swanny" dediğimi hatırlamadı.

onu tanıdığım yaşlı insanların annelerini sevmelerinden çok daha derin bir sevgiyle sevdim. Belki de yoktu. Bütün sevgilerimle. Đlişkileri yürümez de özgür kalırsa ne yapmak gerekir spekülasyonları da bitmişti Hiç evlenmedim. lütfen bana bildir. bazen espriliydi. Sonra aynı arkadaşım evlendiklerini de söyleyince omuzlarımdan bir yük kalktı. yoktu. Sana anlattığım gibi. Onun yaşamasını istiyordum. şimdi o görüntüsünden eser yoktu. Hani sanki Daniel yakışıklılığını onu elde etmek için kullanmıştı. içini çekerek "çok yakışıklı" demesi. Bunu özellikle belirledim. önce tavan arasını temizledim. Geçmiş zaman kipini kullanıyordu. . Oysa benim için hiç değişmemişti. Ya da belki ailemde gördüğüm evliliklerin tümü dayanıklı çıktı. Bir bilse. daha az kıskanç olduğumdan değil. Đyi bir dinleyiciydi. Oysa başarılı olduğu gün bile bana karşı dürüst olmayı beceremeyen Cary. Ann!" Sanki böyle birinin bana düşmesine şaşırmış gibiydi. hoş fazla olduğu da kanıtlandı ya. Ann. Ama o "Ne kadar da yakışıklı!" Sanki Daniel'da görülecek başka bir şey yokmuş gibi. son haberdeki kesinliğin beni gerçeği kabul etmeye zorlamasından. ama benim söylemek istediğim. bu evdekilerin büyük bir bölümünden kurtulmam gerektiği. Ann. Bugün olsa evi ortaklaşa alırlardı. Antonius'un Octavianus'la evlendiğini bir ulaktan duyan Kleopatra'nın yaptığından farklıydı. Sonraları. dolayısıyla da korku kalmamıştı. Aklımda Daniel'dan çok Cary vardı. lütfen hemen bildir. bağışlanmaz hırsızlığını bile aynı mazeretle geçiştirmeye çalıştı. Swanny" Noel'de eve dönmedim.gerçekten sevdim. "Ne kadar da yakışıklı. ya araları bozuldu da nerede olduğumu araştırıyorsa diye düşünmek de yoktu. kendi gülerken insanları da güldürmeyi becerirdi. evliliği sonsuz ve çözülemez . Bunu ikimizle de ilişkisini sürdüren eski bir üniversite arkadaşımın mektubundan öğrendim. Daniel'ın Putney'de satın aldığı evde oturuyorlardı. Benini için artık umut. böyle devam etmemeliyim. Benim olup da almak istediğin bir şey varsa. o tanıdık yüzü gözlerimin önüne büyük bir acı ve yoğun bir kıskançlıkla getiriyordum. Benim tepkim. Daniel bir süre için odadan çıktığında. birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca duyarlı ve düşünceli olduğunu göstermiş olmasına rağmen. hiç de o kadar kolay değildi. bizi ziyarete gelip. gece birden uyanıp ya Cary'den ayrıldıysa. en azından benim yanımda hiç bahsetmedi. bunun için dua ettim. eğer istediğim gibi Holly Mount'ta küçük bir daireye geçeceksem. Cary de bir daha yakışıklılığından hiç. Sanki onun yakışıklılığı Cary için fazlaymış gibi bir iç çekiş. ne gülerdi! Neyse. Bu sanki ben de yakında ölecekmişim gibi bir şey oldu. Senin işlerin nasıl? Davet edildiğini söylediğin o Şükran Günü partisine gittin mi? Gelecek üç hafta içinde eve dönme ihtimalin varsa. sanırım bu yüzden de evliliğe eski usul yaklaşıyorum. üstelik de evli değilseniz. Her neyse. ama on beş yıl önce bu iş. Cary ve alçaklığı aklımdan çıkmadı.O kadar da yakışıklıydı ki. yavaş yavaş yatak odalarına doğru yaklaşıyorum. Bana Daniel'ı ne kadar yakışıklı bulduğunu söylemesini unutamıyordum. Daha mutsuz.

daha ilk satırlarda büyük bir edebiyat şaheseri ile karşı karşıya olduğunu gördüğünü anlatacaktı. Cevabını alana kadar iki hafta geçti. Hâlâ yapılacak bir sürü işim vardı.bir bağ olarak görüyorum. Aynı zamanda da gördüklerimi okumak istemiyordum. o başka konu. Kar yağmış. can sıkıcı bir mutsuzluktu. Swanny'ye mektup yazıp. Bu düşüncemin yanlış olduğu sonradan anlaşıldı ya. havaalanı bile kapanmıştı. gerçekten de kim olduğumu öğrenmeyi umuyordum. o da odasına çıkmak ve defterine hissettiklerini yazmak zorunda kaldı. Siyah meşe masasının gizli bir çekmecesi olduğunu biliyor muydun? Masanın iki kenarında da oyma var. defteri açıp da ilk sayfaları okuduğunda ne denli heyecanlandığını. her ikisi de evi boşaltırken bulduğu günlüklerden söz ediyordu. bu nedenle de Daniel ve Cary'nin hayatları boyunca birbirlerine bağlandıklarını sanıyordum. sandığım gibi gerçek duygularını yansıtıyorsa. Swanny'nin mektubu uzundu: "Dün Mor'un odasına girip eşyalarını karıştırdım. Kendimi son derecede suçlu hissettim. Aslında defterde çok önemli bir şey bulmayı. Swanny'nin günlükleri bulur bulmaz hemen anladığını söylemem gerekir. oyalanmaya başlamıştı. Bu mektuplardan ikisi ben Amerika'dan ayrılmadan elime geçti. günlükleri okuduğu zamanki hisleri biraz daha karışık olmalıydı. Torben ile ben onu biraz dışladık mı? Birbirimizle o kadar ilgiliydik ki. Đlk olarak Asta'nın yatak odasında. elimdekiler özeldi. gelen mektubunda neyi nasıl düşünürsem sevinerek kabul edeceğini söylüyordu. gizli bir bölme buldum. yine de bir sayfa açıp 1967 tarihini görünce. içerde Mor'un da doğumundan önce çekilmişe benzeyen eski bir fotoğraftan (tabiî sepya) başka bir şey yoktu. belki de onu yalnız bıraktık. Ann. Zavallı anneciğim. Ya da en azından öyle sanıyordum. daha ilk anda tahmin edilemez bir şey bulduğunun farkındaydı. Bunu daha sonraları da kabul edecekti. çünkü. en son yazı yedi yıl önce eylülde yazılmıştı. Boston ve çevresi buz gibiydi. Belki de eve dönüp bu duyguyu gerektiği gibi paylaşmam gerekirdi. Öfkeyle kameraya bakan. Bulduğu son günlüktü. Onunla mülakata gelen çeşitli gazetecilere hiç aksatmadan. Bana kalan ise Swanny'nin duyduğundan pek de farklı olmayan. Tabiî içine baktım." . daireme taşınmadan önce onunla "birkaç gün" geçirmeyi önerdim. kabarık bir eteklik içinde olağanüstü şişman ve çirkin bir kadın! Masasının üzerinde bir defter vardı. Anlaşılan arada bir şey bulmuş. Gerisini okumadan da elimdekinin bir günlük olduğunu anladım. ama önerime pek de ona uymayan bir yarı ilgisizlikle değiniyordu.. daha sonra eskiye doğru ilerlemeye başlamıştı. Bana yazdığı mektuplar. birinin ötekinden daha çıkık olduğunu fark edip çekince. Mektubunda taşınmayla ilgili bir söz bile yoktu.. O sırada şubata girmiştik. yazı masasının üzerinde duran defleri bulmuş. bir işe yaramayacağını anladım. ama bunları ay sonuna kadar tamamlamam söz konusu değildi. Mor'un el yazısını görünce de şaşkınlıkla fırladım. Bu mutsuzluğu paylaşma durumu beni Swanny'ye yaklaştırdı. Anlaşılan Mor'un da çekmeceden haberi yoktu.

Swanny ikinci mektupta sadece şunları yazmıştı: "Mor'un günlük olarak kullandığı bir sürü defter buldum. kim inanırdı? Defterleri saydım. yani üniversitede bunu okudum. Bir hafta sonra buluşmayı kararlaştırdık.Tıp doktoru değilim. Bir an sustu. Bu benim işim. Anladığım kadarıyla o günlükler. birincisi 1905'te. . buruş buruş ve rutubet lekesi kaplı. Annem. Paul Sellway.Ama ben iyi konuşurum. .Ne. benimkiler? .Maalesef. sayfaların iki yüzü de yazı dolu kalın kalın defterler. Evlerine yemeğe davet etti. benim doğumumdan önce yazılmış! Bütün defterler yaş. Mor'un günlük yazması. Burada en aşağı yüz binlerce kelime var. Anlaşılan bir çıkış arayan bazı duygularım var. hiç olmazsa olacağım sanıyordum. altmış üç tane. Swanny'nin tavan arasını temizlerken buldukları konusunda tüm ayrıntıları öğrenmem için Đngiltere'ye dönmem gerekti. ya sizinkiler? . değil mi?" Roderick Caddesi'nde yemeğe gitmek üzere hazırlanırken telefon çaldı. Aslında annem kendi annesini korkutmuştu.Doktor olduğunuzu sanıyordum. Đngiliz olmalısın" derdi. Mektubunuzdan böyle bir isteğiniz olduğunu çıkardım. yani annemin bana Danca öğretmemiş olması. Đskandinav dilleri ve edebiyatı. Belki de yanılıyorum? . yanılmıyorsunuz. Onu karısından boşatmaya niyetim olmasa da Mrs. güçlüğünü yaşamıştım. daha henüz yayınlanmamış olanlarıyla ilgili yardıma ihtiyacınız var. Hepsi de Danca. Güldü. Karısı da orada olacaktı. Annem tıp doktoru olmamı isterdi. Sellway'e karşı hiçbir olumsuz duygum olmasa da. "Eğer Đngiltere'de yaşıyorsan. Neyse. ama bunu yapamazdım.Hayır. sonra da haklı olarak sordu: "Öyleyse neden sordunuz ki?" . Annem Danca konuşamıyordu. oysa ben doktora yaptım. daha bilmiyordum. Bir süre Paul Sellway'in de kim olduğunu düşünmek zorunda kaldım.Danca öğrettiler mi? . Beni hep biraz rahatsız ediyordu. dedim. Soruma cevap vermesini beklemediğimi söyledim. Willow Caddesi'ne gelmeyi kabul etti. Bu da konuyu sizi neden aradığıma getiriyor. evli bir çiftin yanında bekâr üçüncü olmayı çok denemiş. Belki de bu gece bu rolü oynamam gerekecekti. Şaşırmış gibiydi. . Londra Üniversitesi'nde ders veriyorum. yani okur yazarım da demek istiyorum.Bir şey söylemiş olmak için. Ne kadar olağanüstü. büyükannemin Danca konuşma izni yoktu. ben söylenecek bir şeyler bulmaya çalışırken yeniden konuştu: . Sonunda Sellway bütün günlüklerin olduğu yere.Đkinci mektup çok daha kısaydı. Herkese doktor olduğumu söyler.

Aubrey? Kapıyı bir kadın açtı. hatta belki de adresini bile bilmediğini söylemesini bekledim. cenazede de vardı. . Aubrey dizlerimize üzerinde Michelangelo'nun Davud'u bulunan siyah peçeteler örttü. Aubrey de gülümseyerek omuzlarını kaldırdı. Yazın tam ortası. kolsuz. gri flanel pantolon. Yeşil cam masaya oturup yemeğimizi siyah porselen takımlarda yedik. . Yani. kuşkusuz bir çeşit saklamaydı. Raffaello öncesi dönemden portreler kolajı siyah bir tişört. Kjær'in kendini iyi hissetmediğini. banyo ise ağaçlara. . Alçak divanların üzerleri gümüşî renkte yastıklarla kaplıydı. kesinliğinden. Anlaşılan o gün ortalıkta olan öteki Swanny'ydi. Yemek harika. Çok şaşırdım. Gordon'un üzerinde her günkü yaz kıyafeti olduğunu sandığım şeyler vardı. büyükbabasının ölümünden sonra hiçbir ilişkilerinin kalmadığını. değil mi. Tabiî onu görmek istiyordum. Ama yine geri çevrildim.Willow Caddesi'ne mi gittin? Swanny'yi mi gördün? Aubrey'ye döndü.Bir hafta sonra yeniden denedim. bunları çoktan aşmıştım. Asta'nın evde kalmış kız olarak adlandıracağı sesinden.) Bir düşüneyim. Bilmiyor muydunuz? . beyaz gömlek. koyu renk kravat. ama istenmediğim sonucuna vardım. Sonra çok ilginç bir şey oldu. Onu görme imkânı bulamadan konuşurken sesinden duyduğunuz bilgiçliğinden.Onun çevirileri inceleyip günlüklerle karşılaştırmasını ya da eksik sayfaların çeviriden sonra koparılıp koparılmadıklarını araştırmasını neden bu kadar istediğimi merak ediyordum. Bir atasözü "Bir insanın başına ne gelirse kendinden gelir" der. . şarap nefisti. pantuflaları ve kırışık çoraplarıyla dolaşan. sonunda Cary'nin işini halletmek istediğime karar verdim. işaret parmaklarına benzetilmek istenen penislerle doluydu. Elkins'in Gordon'u neden içeri almadığı anlaşılıyordu. duvarlarda da kaslarını Medici mezarlarındaki heykelciklerden almışa benzeyen çifte cinsiyetti insanların pembe mor akrilik resimleri asılıydı. Mrs. Şaşırmış gibiydi. Sadece ona (mümkünse mektupla) bir oldubitti göndermek. Aynı tema elbiselerinde de görülüyordu. Neyse.Sizin bunu biliyor olmanız lazım. ilk gittiğimde aşağı yukarı bir yıl önceydi. böylelikle onunla bir daha görüşme zorunluluğundan kurtulmak için. sanırım hizmetçisiydi. ama aynı zamanda da ona size sorduğum soruları da sormak istiyordum. bir de yaklaşık yirmi yıldır görmediğim bir giyim. . O sözü kim söylemişse. (Kuru kuru öksürdü. o gece yanıldı. size söylemesini beklerdim. en az ellisinde olduğuna karar verirdiniz. yine de geldiğimi bildireceğini söyledi. elinde örgüsünü taşıyan Swanny. bunu anlarsınız umarım. kınama olarak algılayacakları soruları soramazdım. Eğer çok içmeseydim. değil mi. geleneksel ve dürüst Gordon kızıl siyah duvarlı bir dairede oturuyordu.Neden gidip onu hiç görmedin? Swanny'nin sadece büyükhalası olduğunu. "Kendini iyi hissetmemek". V yaka örgü kazak.Ama gittim. Resmî. Đtiraf etmeliyim ki kendimi hakarete uğramış görmedim. Ona gösteriş yapmak için falan değil. Siyah kadife kayak pantolonu. işte o kadın içeri girmeme izin vermedi Mrs. Aubrey? Telefonu ben açtım. kulelere.

Macera gibi bir şeydi. Yolculuk nereye? diye sordum. Swanny memnun oldu.Swanny Teyze aradı. çok eski usul. bitirince bana da göndereceğini söyledi. . çok da yıpranmıştı. yukarıdaki katları da çekip çeviren adamla konuştuk. Aubrey? Aubrey başını salladı. dedi Aubrey. şimdi kendini daha iyi hissettiğini söyledi.Yani arkadaşımı da getirebilir miyim dedim. çünkü Mrs.Gittin mi? . . bir çarşamba. Bak Ann. Swanny taksiyle gitmeyi önermişti. harika bir çaydı. Elkins tarihle bağlantılı uğursuzluktan söz etmişti. insanların da her şeyi olduğu gibi kabul etmelerini istiyoruz.Hackney'deki o eve. değil mi Aubrey? Đçeri girip alt katta oturan. Bundan daha uygun bir davet olabilir mi? .Bu dediklerin.Ne kadar uygun bir davet. evin büyüklüğü karşısında şaşırdığımızı söylemeliyim. daha sonra da eve döndük. eğer Aubrey kız arkadaşım ya da karım (istersen buna erkek arkadaşım ya da kocam da diyebilirsin) olsaydı. yeğenini çaya davet eden bir büyükhala. Aubrey'nin doğum gününden bir gün önce. çaya gelip gelemeyeceğimi sordu. Bize annesi ile babasının bu evde yaşadığını. Swanny'ye bu soruyu sorardım. telefon numaramı hizmetçiye bırakmıştım. Swanny Lavender Grove'a giderken neden bana haber vermemişti? Neden Gordon . tere sandviçleri falan. göndermedi. Şimdi işin ilginç bölümüne geliyoruz. Gözlerini kırpıştırdı. Defterime bakmam gerekir. Neredeyse bana oturduğum yerde rahat olup olmadığımı sormasını bekliyordum. Bize hiçbirimizin fazla ciddiye almadığı bir hayalet hikâyesi anlattı. kendisinin de burada doğduğunu söyledi. 12 ağustos. kararlaştırdığımız gün evine gidip kapıyı çaldık. tabiî gibisinden bir cevap verdi. . ama Aubrey'nin arabasıyla yolculuk etmenin daha keyifli olacağını düşündük. .Evet.Tam tarihini söyleyebilirim. Biz her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi seviyoruz. Olağanüstü şaşırmış ve çarpılmıştım.Ama göndermedi.Tabiî gittim. Bütün samimiyet Gordon'dan geliyordu. Đlk gittiğimde. Bana telefon etti ve keşif gezisi olarak adlandırdığı bir yolculuğa davet etti. Günlükleri okumadığımı ona belli etmemek için oldukça çabalamam gerekti.. dedi Aubrey. . Tabiî ev katlara bölünmüştü ve nasıl söyleyeyim. ama krizin 13 ağustosta geldiğinden eminim. Tabiî hemen "evet" dedim ve arkadaşımı da beraber getirip getiremeyeceğimi sordum. değil mi. Bana bir soyağacı yaptığını. Daha önce beni evinde göremediğine çok üzüldüğünü. gülümseyerek. Swanny ilk kalp krizini ağustosta geçirmişti. ne zamandı Gordon? . evimi paylaştığım erkek olan arkadaşımı. .

Roper Davası'ndaki kadar ustalıkla kullanıldıkları başka bir örnek olmadığı söylenebilir. neredeyse kandırıcıydı. Yardımcılardan biri bir demet mendil. Swanny'nin sözünü ettiği soyağacını arayıp bulabilir miydim? Arada.Westerby'ye başvurmak zorunda kalmıştı? Aubrey konyak önerdi. Diğer hukukçuların sıkça yaptığı gibi. duruşmaya baskıcı bir soğukluk kazandırır. korkunç bir baş ağrısı ve çarpıntısı bir yürekle uyandım. 16 ekim 1905 günü toplanan mahkeme heyetine Yargıç Edmondson başkanlık ediyordu. kabul ettim. kısa süre sonra boyunun kısalığı unutulup gidiyordu. Telefon edip bir taksi çağırdığımda geç olmamıştı. her zamankinin aksine. Işığı yaktım. ikincisi bir sürahi su ve iki bardak. dikkatle dinler. görünüş olarak ufak tefek. üçüncüsü de şişme bir yastık taşıyordu. yatakta doğrularak Donald Mockridge'in Alfred Eighteen Roper'ın Merkezî Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmasının kayıtlarını okudum. Bu aksesuarlar ünlü avukat tarafından meslek hileleri ya da şaşırtma olarak kullanılacaktı. mahkemeden önce de suçlamayı kabul etmemişti. ses tonu da hayat sahnesinde yer alan bir oyuncuya yakışır gibiydi. Đçtiğim şarap ve konyaktan hemen derin bir uykuya daldım. Gordon'un sorularını becerebildiğim kadarıyla cevaplamaya çalıştım. çünkü varlığıyla çevresine o denli hâkim. Richard Tate-Memling oturuyordu. Đddia Makamı'nda da Mr. Howard de Filippis'in Old Bailey olarak bilmen adalet sarayı binasında en son göründüğü davalardan biridir. Mahkeme Başkanı Lewis Wilford Edmondson. delici parlak bakışlı iri bir adam olan Mr. . Yaz tatillerinden konuşmaya başlamışlardı. On dördüncü bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı duruşma Mr. tatili Danimarka'da geçirecek. Roper 27 temmuz ya da o günlerde karısı Elizabeth Louisa Roper'ı gırtlağını keserek öldürmekten yargılanıyordu. Özellikle o ünlü sesi kadife kadar yumuşak. üç aspirin aldım. Olağanüstü uzun boylu. zekice ya da sıkıcı sorularla davarın ilerlemesine engel olmak yerine. yönettiği davalarda sessizlik uygulamasıyla tanınır. Mr. peşinde üç yardımcısıyla birlikte girdi. Westerby ve Kastrup atalarının köklerini araştıracaklardı. on bire çeyrek falan vardı. Tate-Memling gerçekten de ufak tefek bir adamdı. sesiyle de duruşmaya katılanlar üzerinde o kadar etkiliydi ki. saat tam üçte. De Filippis mahkeme salonuna.

Kadının gırtlağını ekmek bıçağıyla kesti. jürinin ciddi dikkatine gerek duyulduğunu söyledi. Elizabeth Louisa Roper adlı evli bir kadının cesedi.sözlerin kısa kesilmesinde ısrar eder. sanık ve oğlu 27 temmuz öğleden sonra saat 16. Đddia makamının tanıkları Dr. Ne ki istasyona vardıklarında. üst kata çıktı ve para kutusunu aradı. Mrs. Baba oğul 17. Đddia makamının görüşüne göre. Başı . Roper hâlâ sağlıklı ve hâlâ canlıydı. 1905 ilkbahar ve yazı boyunca karısına altı ay süreyle ve düzenli olarak sıkı denetim altında verilmedikçe son derece zehirli olan bir hidrobromid tedavisi uyguladığını duyacaktı. davanın büyük bir bölümünde sessiz kalır. 4 ağustos cuma sabah saatlerinde. konuşmadan oturan yargıca da bir göz attıktan sonra. karısını ona verdiği ilâcın etkisinde uyur buldu. hele hele hiçbir cinayet öldürdüğü karısından doğmuş oğluyla birlikte yeni bir hayata götüren bir tren yolculuğu ile noktalanmamıştır. çocukları ve evde oturan çeşitli insanlarla birlikte hayatını anlattı. Sanığın Devon Villa'da karısı. Cesedin yatış şekli (ona göre) uyuyan bir insanın normal yatış biçimine uyuyordu. Mrs. Roper'ın ölümünün nedeni gırtlağının bir kulağından diğerine kadar kesilmiş olmasıydı.20 trenine bindiler.15 trenini kaçırdıktan sonra. Hiçbir cinayet önünüzdeki kadar soğukkanlılıkla tasarlanıp düzenlenmemiştir. Hyde doğal nedenlerden ölmüştü ve ölümü şu anda mahkemeyi ilgilendirmiyordu. eve dönüp onu alması gerektiğini anlattı. Hackney'de. Aynı hikâyeyi. Roper'ı ölüme götürmekti. bir buçuk saatlik bir aradan sonra yine arabayla istasyona döndü. Thomas Toon tıp doktoru olduğunu. sanık altı yaşında bir çocuk oğluna genellikle saatinin kösteğine taktığı ve içinde dört altın bulunan para kutusunu evde unuttuğunu söyledi. Đçişleri Bakanlığı'nın resmî araştırmacılarından biri olarak görevlendirildiğini söyledi. Bu nedenle belirli kimyasallar konusunda önemli bir deneyimi vardı. Elizabeth Roper'ın cesedini 4 ağustos cuma sabahı. Ancak sürekli ilaç tedavisine rağmen. Sanığın bir eczacı olduğunu söyledi. kente 21.15 trenine yetişmek üzere bir atlı arabayla Devon Villa'dan ayrılıp Liverpool Caddesi Đstasyonu'na doğru yola koyuldu.30 sularında Cambridge'e giden 17. Mr. Navarino Caddesi üzerindeki Devon Villa'nın ikinci katındaki bir odada Mrs. bulunduğunda en az bir haftadır ölü olduğu sanılıyordu. kayınvalidesi. Ancak Mrs. Kuşkusuz bu tedavinin amacı. Davanın çok önemli bir dava olduğunu. Roper ölmemişti. Sanığın Cambridge'e hareket günü gelip çatmıştı. onun cesedinin hemen yakınında da annesinin. Cambridge'e giden 20. Navarino Caddesi'nde. Maria Sarah Hyde'ın cesedi bulunmuştu.40'ta vardılar. Jürinin görevi Elizabeth Roper'ın bir cinayete kurban gittiği davada son kararı vermekti. Tate-Memling. ama Mrs. Roper da karısından ayrılıp oğluyla beraber ülkenin başka bir bölgesinde yaşamak istediğini söylemişti. Cambrîdge'de yeniden bir arada olmaktan söz ediyordu. Mahkeme birazdan. Mrs. konuşmasına başladı. Yatak odasına girdiğinde. Sanık daha sonra Hackney'de Navarino Caddesi'ne dönerek. Üstelik bir hafta sonra kocasının peşinden gitmekten. Evlilikleri yürümüyordu. oğlunu ve bavullarını emanet ettiği hamala ve onu istasyona getiren arabacıya da söyledi. yeniden bu unvanı kazanmaya can attığını anlattı. gözlerini mutlak bir sessizlik içindeki salonda gezdirdikten. Mrs. Devon Villâda muayene etmişti.

hidrobromid aşırı cinsel isteğe karşı. Mrs. Dr. (Dr. Sanığın kadını ne zaman öldürdüğünü kesin olarak belirleyememişti. kafa neredeyse vücuttan ayrılacak gibiydi. ama cinayetin cesedi görmesinden yaklaşık bir hafta önce gerçekleştirildiğini söyleyebilirdi. De Filippis Dr. örneğin tımarhanelerde gemleyici olarak da kullanılmıyor mu? .) Araştırmaları sonucunda kavanozun içeriğinde yaklaşık iki yüz gram şeker ve yaklaşık beş ölçek hidrobromid bulduğunu açıkladı. Hem atardamar hem gırtlak borusu hem şah damarı hem de nefes borusu omuriliğe kadar kesilmişti. kandan sırılsıklam olmuş çarşaflar. Roper'ın en az bir doğum yaptığını. Ölümcül doz beş ölçekti. . . Dr. sol kulak memesinden sağ kulak memesine kadar uzanıyordu. zehirli olduğunu söyledi. Pond hidrobromidin kimyasal formülünü açıkladı.) Midede.yastığın üzerinde. Clarence Pond'u tanık sandalyesine davet ederek mahkemeye hidrobromidin özelliklerini anlatmasını istedi.Dr. Yara çok derindi. Miss Florence Fisher'ın 4 ağustos cuma günü Hackney Polis . aşırı cinsel istekleri bastırmak. Toon bu bölümde vücuttaki bazı organların sağlıklı olduğunu. Toon'a soru sormamıştı. (Şeker kavanozu bir numaralı kanıt olarak sunulmuştu. Yüksek dozda alındığında. Roper'ı öldüren hidrobromid değildi. dalakta ve böbreklerde bir ölçek hidrobromid belirlemişti. Midenin incelenmesinden maktulenin son yemeğinden birkaç saat sonra öldürüldüğü sonucu çıkıyordu.Sorumu daha basit bir biçimde sormadan önce jüriden kelimelerimde gerekli olduğunu anlayacakları kabalık için şimdiden özür dilemek istiyorum. sadece boyun kaslarınca tutuluyordu. Dr. doktor geldiğinde tamamen kurumuştu. Ölüm ani olmuştu. Daha sonra. Bartholomew Hastanesi'nin morgunda cesedi daha ayrıntılı inceledi. St. karaciğerde. Doktora göre kullanılan silah çok keskindi ve şiddetle bastırılmıştı. Çok derin bir kesikti. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı bu mudur? Başlıca kullanım alanlarından biridir. Đddia makamı daha sonra eczacılık uzmanı Dr. Mr. Polis memuru Arthur Hood. Kadının kendi kendini yaralaması imkânsızdı. yüzü sakin ve endişesizdi. Omurlara kadar her şey kesilmişti. öyle değil mi? . Pond. ölüm anında ise hamile olmadığını belirtti.Evet.Evet. öyle. Polis. öyle. Pond daha önce kendisine gösterilen ve içindekileri incelediği kavanozun bu kavanoz olduğunu doğruladı. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı. ilk kesişten sonra maktulenin bağırıp çığlık atması mümkün olamazdı. Pond'a şeker kavanozunu gösterdi. Ama onun görüşüne göre Mrs. Her yerde kan vardı. neler içerdiğini anlattı. ama eczacılık uzmanına soru sormak için ayağa kalktı.

Roper'ın cesedini gördüğünü. Çığırtkan ona Navarino Caddesi'nden Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek için bekleyen bir müşteri olduğunu açıklamıştı. Ekmek bıçağı kanıtların arasındaydı. Grantham. kendi bulduğu bıçak olduğunu doğruladı. bu haliyle üst kat pencerelerinden birinden atılmışa benziyordu. memur Hood da sanığın ifadesini yazıp imzalattı. ayrıca ceketinin kolunda da kan lekesi vardı. polis memuru Hood kendisine gösterilen bıçağın. Đstasyona vardıklarında sanık para kutusunu unuttuğunu hatırlamış. Sanık iki polis eşliğinde Londra'ya getirilip Hackney Polis Karakolunda taammüden adam öldürmekle suçlandı. polis memuru Dewhurst'le birlikte arka bahçeyi aradılar ve bir çiçek tarhının içinde. Adamı istasyona götürdü.Karakolu'na verdiği bilgi üzerine Devon Villa'ya gittiğini anlattı. müşterisi şimdi tutuklu olarak mahkemede bulunan Alfred Roper'dı. Daha sonra 8 ağustos salı günü Müfettiş Lawrence Poole'la birlikte sanığın oturduğu Fen Ditton köyüne gittiklerini söyledi. araba çığırtkanlığı yapan çocuklardan birinin Kingsland High Street'te yanına geldiğini söyledi. çünkü mendilini eline sarmıştı. bahçeyi komşu bahçeden ayıran çite dayalı olarak bulunmuştu. Mendil kandan ıslanmıştı. Daha sonra. müşterinizin kim olduğunu biliyor musunuz? Biliyorum diyemem. Tutuklunun yanında bir de çocuk vardı. .Hangi eli? . Bıçak eve yakın olan çiçek tarhında. O müşterimin siz ya da Lord . ikinci kattaki bir yatak odasında Mrs. yanına gelen birinin Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek istediğini belirttiğini söyledi. Müfettiş Poole suçlamayı sanığın yüzüne okudu. Mr. Tate-Memling (sorusunun cevabını önceden çok iyi bildiğini belli ederek): .Yarayı gördünüz mü? . oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra Mr.Bunu söyleyemem. Mr.Elinde bir yara vardı. Judd Sokağı'nda arabacılık yapan Samuel William Murphy.Hayır. Arabacıya beklemesini söylemedi. akşam saat altı sularında Kingsland High Street'teki araba durağında beklerken. Murphy'den onu tekrar Navarino Caddesi'ne geri götürmesini istemişti. müşterisini en son istasyona girerken gördü. King's Cross'ta. ama kim olmadığını söyleyebilirim. odanın pencerelerinin Devon Villa'nın arka tarafındaki bahçeye katına söyledi. Tate-Memling: . 27 temmuz perşembe günü saat 16. Mahkeme salonundakilerin içinden müşteriyi tanıdı. . kurumuş kan lekeleriyle kaplı büyük bir ekmek bıçağı buldular.Adamda ilgi çekici bir şey yok muydu? .30 sularında. Hackney'de Dalston Caddesi'nden arabacı Robert Grantham.Mr.

Mendili hatırlıyorum. . Teşekkür ederim.Belki.Özür dilerim.Bazen ederim. Nisan 1905'te bir gün .Ama ellerine dikkat ediyorsunuz? . Müşteriniz burada sanık olarak gördüğünüz kişi. De Filippis. Ona pek dikkat etmedim. Aradan çok zaman geçti. ama yaşlı da değildi. Daha önce. De Filippis'in sanığı n en iyi arkadaşı olup olmadığını sorması da salonda şaşkınlığa neden oldu. Grantham? .Cenapları olmadığını söyleyebilirim. karşı sorgulamada: . Lordum. De Filippis bu sırada gürültüyle aksırdı. Mahkeme Başkanı Edmondson alışılmadık biçimde araya girdi: . Fulham'da Lillie Caddesi'nde oturan ve Alfred Roper'ın en iyi arkadaşı olan John Smart'tı. Lordum. Genç birisi değildi. . Grantham. Emin değilim. müşterilerinizin yüz özelliklerine bakmamaya başlarsınız. Mr. Alçak sesle bir mendil istedi. Smart bunu kabul etmek zorunda kaldı. ama eline sardığı mendili hatırlıyorsunuz. Mr. buluştukları çeşitli zamanlarda Roper'ın ona mutsuz evliliğinden söz ettiğini anlatmıştı. ona en üstteki mendili uzattılar ve bardaklardan birine su doldurdular. Đddia makamının son tanığı. mahkeme salonunda görebiliyor musunuz? . tanık ifadesinde. Smart'ın tanık sandalyesine oturması dinleyiciler arasında bir dalgalanmaya yol açtı. Mr.Size tek söyleyebileceğim. belki de oydu.Siz onun içindeki en derin sırlarını açtığı dostu değil miydiniz? Mr. . sanık Alfred Roper olup olmadığını sormuştum.Bu gibi olumsuz kimlik tespitlerinden kaçınmalısınız.Neyi tekrarlar mıyım? . Benim kadar çok yüz görürseniz. . Mr.Bir adamın yüzünü unutuyorsunuz. Alfred Roper mıydı? Bilmiyorum.27 temmuz günü arabanıza müşteri olarak binen adamı burada. Söylediğinizi tekrarlar mısınız. onun olup olmadığını bilmiyorum. Mr. .Size müşterinizin.

Smart'a karısının. Mr.Evet. özellikle hidrobromid ve hidrobromidin zehir olarak tanımlanması çevresinde dönecek şiddetli bir sorgulama bekliyordu. Sanık.Leicester Meydanı'nda ABC Çayevi'nde bir araya gelmişlerdi. Onun niyeti.Cinsel duyguları bastırıcı olarak kullanıldığını biliyor muydunuz? . bardağından bir yudum su içen Mr. . Mr. .Bunu o zaman söylemedi. Elizabeth Roper'la tanışmış mıydınız? . oğluyla birlikte Cambridge'e giderek yeni işine boşanmış bir erkek olarak başlamaktı. sanığın hemen başvurmasını önerdiğini belirtti. Yavaş yavaş ayağa kalkan. Lordum. ama ben bilmiyordum. Böylelikle sanık ailesini kayınvalidesinin kötü etkisinden kurtaracak ve yeni bir hayata başlayabilecekti.Mrs. Smart'a sanıkla olan dostluğunu sordu. Mahkeme.Ona ilaç verdiğinin. kendisinden yerine getiremeyeceği isteklerde bulunduğunu. daha sonra söyledi mi? . Hidrobromidin özelliklerini biliyor muydunuz? . Smart sorulan sorulara cevap verirken.Zehir olduğunu biliyordum. her zamanki gibi kent merkezindeki kiliseleri gezmek üzere buluştuklarını anlattı. Ancak Alfred'in niyeti başkaydı.Peki ama. Smart'a kızı Edith'in kendi çocuğu olmadığından şüphelendiğini açmıştı. Bu bir ahlaksızlıktan da öte. Mr.Nasıl tedavi ediyordu? . Bu anlattıkları nedeniyle çıkan gülüşmeler hemen mahkeme başkanı tarafından susturuldu. . Smart'a karısı Lizzie'nin karşısına kim çıksa birlikte olabileceğini anlatmıştı. ama savunma avukatının soruları kısa sürdü: . karısını ve kızını terk etmek.Hayır bilmiyordum. tanışmıştım. O görüşmelerinde sanığın Cambridge'de bir eczanede boşalacak yöneticilik işinden söz ettiğini anlattı. bir hastalıktı. Smart bunun çok iyi bir fırsat olduğunu söylediğini. o da öyle söyledi. Smart'tan devam etmesi istendi. .Neyin farkına varmasın diye? . Lordum. bu nedenle de kurtuluşu başka erkeklerde aramak zorunda kaldığını anlatmıştı. Smart'a göre Roper karısının kendini aldattığına inanıyordu. Karısı farkına varmasın diye hidrobromidi çaya koyduğu şekerin içine karıştırıyordu. Mr. . yine 1905 nisanında başka bir sefer. Karısına hidrobromid verdiğini söyledi. De Filippis. sanık da karısını tedavi ediyordu.Evet.

Onunla ölen kişi arasındaki sorun.o zaman bir erkek olarak size. Roper'la baş başa kaldığınız da oldu? .Onunla birkaç kere mi karşılaştınız? . hiç. Mr. De Filippis: "Lordum.." Yargıç Edmondson: "Burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığını söyleyemem. talihin darbeleri karşısında eğilmiş bir adamdır. Jürinin burada sadece bir kuşku hakkında karar vermek üzere toplanıp toplanmayacağı Lordumun görüşüne kalmaktadır. Karşısına "kim çıksa birlikte olacağı" söylenen kadın John Smart'ı baştan çıkarılacak kadar çekici bulmamıştı. böyle bir şeyin tekrarında salonu boşaltacağını bildiren yargıç tarafından susturuldu. sanığın daha eve varmadığı zamanlar. size son günlerde yaşadıklarının hikâyesini dürüstçe anlatacak bir masumdur. De Filippis amacına varmıştı. Temiz bir mendil alarak ağzını örttü. düzeni bozuk çağımızda talihin bir aile babasına ve ekmek parası peşinde koşan birine vurabileceği en ağır darbeleri yemiş bir adam göreceksiniz: iyi para kazandığı ve sevdiği işini kaybeden. Son günlerde yaşadıklarına geleceğim.Evet. sanığın karısına uyguladığı tedavi sonucunda ortadan kalkmıştı. Ama göreceğiniz adam.O zamanlarda size -bu soruyu elimden geldiği kadar dikkatle sormaya çalışacağım. Birkaç saniye sonra konuşmasına devam etti: . değerli Jüri Üyeleri. Đkinci olarak bu cinayetin 27 temmuz akşamının başlarında işlendiğini kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. Sorunun ve cevabın neden olduğu gülüşmeler. Smart aşağılanmış bir adamdı. sadık karısı ve desteği olması gereken kadının hafifmeşrepliğine katlanmak zorunda kalan bir adam. evet. Roper tanık sandalyesine oturup kendinden söz edecek. . Savunmanın açış konuşması Mr. Lordum. Üçüncü olarak.Şimdi sanığı ve tanıklarımı çağıracağım. bu nedenle de iddia makamının tanıklığını bile kabul etmişti. sizden sanığın mahkemeye sunulan kanıtlar nedeniyle daha fazla sıkıntıya sokulmasına izin vermemenizi talep ediyorum.Bütün bu günler boyunca Alfred Eighteen Roper dürüst ve çalışkan bir adam olmuştur. Herhalde bazen Mrs. Göreceğiniz adam. De Filippis dudaklarını ses çıkarmadan oynattı. anlatacaklarını değerlendirmek de siz jüri üyelerinin görevi olacak." Burada Mr. Her şeyden önce suç aletinin sanığın elinde bulunmuş olduğu kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. kafasını biraz öne eğdi. onun hakkında ileri sürülenleri doğrulayacak biçimde eğilimler gösterdi mi? . burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığı kanısındayım. Kişiliğinde en ufak bir leke. sanığı n cinayeti işleme amacı belirtilmemiştir. Mr. açık bir kitabın sayfası kadar . Benim erken geldiğim.Bir iki kere. Alfred Roper'la ilgili her şey.Hayır. en küçük bir leke belirtisi bile yoktur. Kanun suç kanıtlanana kadar sanığın suçsuzluğunun esas olacağını açıkça belirtmiştir. Bu adamı tanık iskemlesine oturtacağız ve siz yaralı bir adam.

onlara destek olmaya zorladı. çünkü karısından ayrılmak yerine. Roper oğluyla birlikte trene binerek Cambridge'e gitmeye. Yaşlı ve sakat annesine bir kadın şefkatiyle baktı. Bu kitap hepinizin evinizdeki kadınlara çekinmeden verebileceğiniz bir eserdir. Yaptığı tedavinin en azından olumlu sonuçlar vermeye başladığı bellidir. Mrs. Oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra. karısının davranışındaki sapıklığın nedenini de bildiğini düşünerek. ozanın dediği gibi amacına bir hayalet gibi yaklaşmak bir yana. aynı arabayla Navarino Caddesi'ne geri döndü. her dürüst erkeğin beklediği gibi bir fazilet abidesi olmamasından dolayı onu kim suçlayabilir? Yine de onunla evlendi. Hayır. Edmunds'taki evden ayrılıp şansını daha uzaklarda denemeyi aklından bile geçirmedi. . Roper bir hafta kadar sonra. karısı ve karısının annesiyle birlikte Hackney'de. Ne var ki istasyona vardığında. O kadar ki. Evlendiği kadının. Zamanı gelince Mrs. müstakbel karısını arayıp buldu. Alfred Roper'ı daha on altı yaşından itibaren ailesinin geçimini sağlamaya. Babasının zamansız ölümü. kent yakınındaki Fen Ditton köyünde kalmaya karar verdi. değerli Jüri Üyeleri kötü niyetli bir adamın yapacağı gibi kapıyı açmadı. Öyleyse kitabın ilk bölümlerinden bazılarını okuyalım. her zamanki gibi masum ve güven dolu bir genç olarak. hastalık olarak niteleyecek kadar iyi niyetli yaklaştığı bir durumu düzeltmeye çabaladı. Annesi ölene kadar Bury St. açıkça ve basitçe kapının zilini çaldı. bir insanı öldürmekle suçlanan bu adam. ablasının yanında. böyle bir ev bulunur bulunmaz. Roper'ın karılık görevlerini unuttuğu. kocasından başka erkeklerle para karşılığında ilişki kurduğuydu. Roper önce bir erkek. Yine Londra'da her erkeğin yapması gerekeni yaptı. kendinden genç kardeşlerini bir ağabeyin görev duygusuyla yetiştirdi. Yine de kazanacağı kesin bir boşanma davasına başvurmadan. Gençliğinde geçirdiği bunca sıkıntıdan sonra. günlük işinden dönüşte kendisine rahat bir ev. mutluluğunun da sahte olduğunu görmeye başladı. Bu kitapta şifrelenmiş bölümler ya da açılmamış sayfalar yoktur. Söz konusu günün öğle sonrası saatlerinde. bir eczane yöneticisi olarak çalışacaktı. Ailesini Londra'nın banliyölerinden alarak Cambridge'in sağlıklı doğa ortamına taşıyacak. güzel bir dinlenme yeri olacağına inandığı eve yerleşti. sonra da bir kız çocuk doğurdu. kendisine babasından kalan ve içinde ihtiyacı olan altınların bulunduğu değerli para kutusunu unuttuğunu üzülerek fark etti. Artık herkesçe bilinen. geldiğini saklamaya çalışmak bir yana.duru ve okunaklıdır. kapıyı çaldı. Cebinde evin anahtarı olmasına rağmen. Mrs. karısına ve kayınvalidesine veda etti. komşular tarafından da dehşetle karşılanan gerçek. kocasının ardından gelecekti. Bir ilaç reklam şirketinde yöneticilik önerisi aldığında doğduğu Suffolk'tan çıkıp Londra'ya geldi. burada da uzmanlığını kullanabileceği bir işte. Önünüzde oturan ve bir adamın toplumumuzda işleyebileceği en ağır suçla. Bu eser temiz ve lekesizdir. hepsini de kapsayacak yeni bir hayata adım atmanın planlarını yapmaya başladı. oğlu ve birkaç bavulla beraber Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek üzere arabaya bindi. Çaldığı zile de cevap aldı. Roper ikinci çocuğunun kendinden olmadığından bile emindi. Bu arada masumiyetini çoktan kaybetmiş olan Roper. Londra'ya bir masum olarak geldiğini söylememe kim şaşırır? Londra'da. kentte kendisi ve ailesinin oturabileceği bir ev bulana kadar. Şimdi 27 temmuz perşembe günü olanlara geliyorum. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da yaşamaya başladı.

yalvarma ya da gürültü duymuş mu? Hiçbir şey duymamış. sırtını yaslayacağı kaya gibi sağlam duracak adam.Florence Fisher'in nişanlandığını. hayır. önyargıdan uzaktı. Green'e göre Florence Fisher sağlıklı ve güçlüydü. kendi dalgınlığı yüzünden treni kaçıran birinden daha heyecanlı ve gergin değildi. Yürürken bir kaldırım taşına takılıp düştü. Bu ayrıntıları. değerli Jüri Üyeleri. Bu durumda her sağlağın yapacağı gibi sağ elini öne doğru uzattı. Eve sessizlik hâkimdi. Bu sonuca vardılar. Aynı tanık. sağlam yapılı genç bir kadındı. Lizzie Roper'ın ya da annesinin davranışlarını kınasa da bunun anlaşılmamasını sağladı. Kıvırcık kızıl saçları ve mavi gözleriyle uzun boylu. Bazı kanıtları dışlayıp bazılarını ortaya sürerek Roper'ı modern çağın en korkunç cinayetlerinden birinin suçlusu olarak göstermenin yanına bile yaklaşamadı. Sonunda. Açık ve dürüst bir tutumla tüm gerçeği anlatma gayreti içindeydi. bu korkunç cinayeti işlemiş olabilecek başka birini arama zahmetine girmediler Hayır. saat ona yirmi kala Cambridge'e vardı ve ablasının Fen Ditton'daki evine gitti. on üç yaşından beri Mrs. para kutusunu almak olduğunu anlattı ve üst kata çıktı. Polisin bu olayda uyguladığı yöntemleri ben şahsen anlayamıyorum. Miss Fisher sanık üst kata çıktıktan sonra çığlıklar. Söyledikleri açıktı. Đddia makamı kanıt olarak nitelendirilebilecek tek bir gerçek bile sergilemedi. Miss Fisher yirmi dakika kadar sonra. Mr. . evlenmek üzere olduğunu da anlatmıştı. ona destek olacak. kapıyı açtı ve Mr. çalışmaktan yılmazdı. iddia makamı adına tanıklık etseydi. yani kocası olacağına karar verdiler. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na geri döndü. Florence Fisher duruşma tarihinde yirmi üç yaşındaydı. sokak kapısının yavaşça kapandığını duyana kadar sürdü. Yaralı elini mendiline sardıktan sonra bir araba bulmak için durağa doğru yürüdü. onunla konuşmak için ablasının evine gelen polis memurlarından öğrendi. Roper'ı sevmiyor idiyse de bunu hiç göstermedi. Navarino Caddesi'ndeki eski bir komşunun. Roper Kingsland High Street'teki araba durağına kadar yürüdü. Savunmanın tanıkları Kuşkusuz savunmanın en önemli tanığı Devon Villa'nın hizmetçisi ve aşçısıydı. ama kanıtlamadılar. Green buna ek olarak -belki de romantik öykülerden hoşlanan gazetenin isteğini kıramadığından. Evdeki sessizlik. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da beklenmedik bir şeyler olduğunu ilk kez 12 ağustos salı günü. diğer yandan Roper'a karşı besleyebileceği en ufak olumlu duygularını da göstermedi. Hyde'ın hizmetinde çalışıyordu ve Devon Villa'ya Roper'dan kısa süre önce gelmişti.Miss Florence Fisher. Mrs. eli yaralandı. yine bu denli önemli olacaktı. Roper'ı kendi evine aldı. hiç zaman kaybetmeden toplumumuzun üzerine kara bir gölge düşürebilecek bir sonuca vardılar ve bir kadını öldürmesi en akla yakın kişinin aslında onu koruyacak. Mrs. Cora Green'in Hyde-Roper evi konusunda Star gazetesine anlattıklarından öğreniyoruz. Hiçbir yere bakmadılar. Bir kadını gırtlağını keserek korkunç biçimde öldürmekle suçlanan bu adam oğlunun ve onu emanet ettiği hamalın yanına geldiğinde tatsız bir şekilde yere düşen. düşerken kendini korumak için uzattı. evin hizmetçisi. Roper geliş nedeninin.

O zaman ne yaptınız? . .Sanık yanınızda değilken. Sanık yanınızda mıydı? . Mrs.Lütfen Lord Cenaplarına hitap edin.. Yani Devon Villa'da kalmaya devam ettiniz. Hyde Mrs. sadece kısa süre sonra dedi. Lordum.. Mrs. Mrs. Yeni bir işe başlamak üzere Cambridge'e gittiğini.Evet. Lütfen mahkemeye 27 temmuz perşembe günü olanları anlatın. Ben de Mrs. Hyde dışında tüm ailenin kuzeye taşınmak üzere olduğunu. . Mrs. Roper'ın. Bunun nedenini jüri üyeleri anlamasa da Mr Tate-Memling hemen anladı. Hyde'ın tek başına kalacağını. efendim. siz ne yaptığınızı anlatmalısınız. Yılbaşında evlenmeyi umduğum için yeni bir iş aramadım. ayaklanıp itiraz etmek üzereydi ki savunma avukatı konuşmaya başladı: . .Ayrılmak istemiyordum. şimdi de Kuzey Londra'da Stanford Hill'de Mr. Roper öğleden sonra yanıma gelerek 2. böylece de Mrs. . bu nedenle bir daha karşılaşamayacağımızı söyledi. Mr. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . trenle gideceklerdi. 27 temmuz günü de oradaydınız? .5 şilin verdi. Roper ve bebek bir süre sonra onlara katılacaktı. Mrs. görevinin ne olduğunu sordu. o da bana dedi ki.Bize Mrs. . Hyde'la birlikte mutfaktaydım. Mrs. ve Mrs. .Devon Villa'da kalmaya devam ettim. bana ayın sonundan itibaren işimin sona ereceğini söyledi. Edward'la birlikte.Evet. Roper'ın kendini iyi hissetmediğini.. Hyde'ın size söylediklerini anlatmamanız lazım. Hyde'a gidip evde kalmama izin vermesini istedim.. Summer'ın hizmetinde olduğunuz doğru mu? . De Filippis Miss Fisher'ı uyarmadan önce uzunca bir süre bekledi.Mr De Filippis Florence Fisher'a Devon Villa'da ne zamandan beri çalıştığını. Mrs.Efendim Mr. Roper. . böyle durumlarda hep yaptığı gibi bebekle kendinin ilgileneceğini. Miss Fisher. Hyde'ın dediklerini değil. Ne zaman olduğunu söylemedi.Nişanınızın bozulması nedeniyle evlenmeyeceğiniz.Hayır. daha sonra mahkemeye ve jüriye 10 temmuz pazartesi sabahı olanları anlatmasını istedi.Evden çıkışını gördünüz mü? . bu nedenle de bir hizmetçiye gerek duymayacağını söyledi.Mr. görmedim.

Mrs. Roper'ın gırtlağının kesilmesinde kullanılan ekmek bıçağı Miss Fisher'a gösterildi. Bana gümüş para kutusunu unuttuğunu söyledi. Onsuz gitmeyi istemezdi. Bu aşamada Mrs. Mutfağa gitti mi? . .Öyleyse Miss Fisher biraz önce size gösterilen.Hayır.Evet Lordum. Mr. . Kapıyı açtığımda Mr.Ekmek dilimleyip tereyağı çıkardım. teşekkür ederim.O sırada saat kaçtı. gördüğünüzde de yüzünüzün solmasına neden olan bıçağın. .. o akşam saat beşi biraz geçe Mrs. ekmek tahtasıyla birlikte. bunları diğer yiyeceklerle birlikte tepsiye koydum. Miss Fisher? .Bıçağı kullandıktan sonra ne yaptınız? Musluğun altına tuttum. Hyde için ekmek dilimlediğiniz bıçak olup olmadığını lütfen Lorduma söyleyin. o bıçaktı.Her zaman koyulduğu çekmeceye mi? . O para kutusuna çok bağlıydı. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? .Hayır. Tepsiyi Mrs. Roper'a siz mi çıkardınız? .Evet.Evet.Hayır.Beşi geçiyordu. . De Filippis sürahiden ikinci bir bardak su doldurdu.Neyi kastettiğini anladınız mı? . . genç kadının yüzü belirgin bir biçimde soldu.Ekmeği ekmek bıçağıyla mı kestiniz? . Đyiyim. .Sonra ne oldu? . .Kapı çalındı. . . Yanına bebek için süt. Tanığa bir bardak su içmek ya da oturmak isteyip istemediğini sordu. çaydanlık ve şeker kavanozunu da koydum. Mrs. Babasından kalmış. Lordum. Roper oradaydı. daha sonra da kurulayıp çekmeceye yerleştirdim.Evet. Hyde çıkardı. Lordum. . Bir kutu som açtım.

Hyde'ın kalbinden şikâyetçi olduğunu biliyor muydunuz? Biliyordum. Lordum. Tepsiyi yukarıya kim götürdü? . . Miss Fisher? . Hyde'ın yaşlı bir kadın olduğunu da biliyordunuz en azından görüyordunuz. Sabah saat sekize doğru Edith artık alışılageldiği gibi. Roper evden ne zaman ayrıldı? . De Filippis: 'Teşekkür ederim. hatta bazen de öğlene kadar kalkmadıkları çok olurdu. Gittiğini görmedim.Mrs. Mutfağa gidecek zamanı olmadı. Miss Fisher. ." . biraz önce Lorduma Mrs. hatta herhalde çay fincanı da koyduğunuzu söylediniz. şaşırmadım.Mrs. yıkanacak örtüleri almak üzere yemek odasına gittim. . Akşam saatlerinde hava çok sıcaktı.O gün boyunca onları görmediniz mi? . Mrs. dışarı bir iskemle çıkardı ve arka bahçede oturdu. kendi başına aşağıya indi. Hyde'ın isteği üzerine bir tepsi yemek hazırladığınızı. Yemek odasındayken. Yargıç: "Çocuğun size söylediklerini anlatmamalısınız. Mr. Lordum.Yaklaşık on beş ya da yirmi dakika sonra.. çünkü alışverişe çıkmak zorundaydım. . Daha sonra da hiçbirini görmedim. annesinin yanına gönderdim. Florence bodrumdaki mutfakta çocuğun kahvaltısını verdi. Sabahın geç saatlerine. Çocuğu yukarıya. Mr. Lizzie Roper'ı ya da Maria Hyde'ı ne görmüştü ne de seslerini duymuştu. süt ve şeker eklediğinizi. Roper'ı ve Mrs. Örtüleri mutfağa götürdüm. Kaç yaşındasınız. savunma avukatının görüşüne rağmen davayı jüriye götürmeyi kararlaştırdığını ilk kez o anda anladılar.Gün boyunca hiçbirini görmedim. annesinin ve anneannesinin nerede olduklarını söylemedi. .Mrs. Hyde götürdü.Mr. çaydanlık. Florence Fisher daha sonra o akşamı ve ertesi sabahı anlattı. söyledim. Roper'ın merdivenleri çıktığını duydum. Hyde'ı görmediğinize şaşırmadınız mı?" Miss Fisher: "Hayır.Miss Fisher. ama sokak kapısının kapandığını duydum. Tate-Memling karşı sorularına başladı. Mahkeme Başkanı Edmondson'un." Mr. Edith birkaç kelimeden fazla konuşamıyordu. Belki de mahkemede bulunanlar ve jüri. Lordum.Gittiğini sanmıyorum.Evet.

Roper. Tate-Memling'in konuşmaksızın beklediği süre. Hyde'sa altmış yedi yaşındaydı.Öyleyse sorumu tekrar ediyorum.Buna gerek olmadığını. koymaz mısınız? Koymam. Mrs. çayına tepeleme üç kaşık şeker koyduğunu gördüm. Tate-Memling'e çevirdi. . öyle değil mi? Miss Fisher. Roper ne de Mrs. .Miss Fisher. Tate-Memling. Roper şeker koyardı. . 27 temmuz saat 17. efendim. . Hyde şeker kullanırdı. Öncelikle.Ona aramasında yardımcı olabileceğimi söyledim. .Söylediklerinizi günlük Đngilizce'yle ifade etseniz daha iyi olacak Mr. siz yirmi üç yaşındasınız. kuşkusuz jürinin bu son söylenenleri iyice değerlendirmesini amaçlıyordu.Evet. Mr De Filippis bir kahkaha olarak da algılanabilecek.Sadece Mrs. . anlamadım. . yanımda da bir sözlük taşımamı beklemeyin. Ne Mr. Tate-Memling'in kıvrak konuşması ve sözleriyle jüri üyeleri içinde eğitimli olanları zavallı bir ev hizmetçisine gülmek umudu geri tepen bir silah oldu. Edward ise çay içmezdi. benim yapılacak işlerim olduğunu tahmin ettiğini söyledi. ben de örtüleri toplayıp yıkamam gerektiğini söyledim. Sorumun çok ciddi olduğunu bilmenizi istiyorum.Oh.Devon Villa'da yaşayanlar. söylediklerinizin ne anlama çeldiği konusunda en ufak bir bilgim yok. ölçü merakınızı ekmek ve tereyağından da uzak durmaya kadar vardırıyor musunuz? Mr.O ne cevap verdi? . Tam yarım dakika bekledikten sonra boğazını temizledi ve devam etti. evet Lordum. Çayınıza şeker koyar mısınız. bomboş bakan gözlerini Mr. değil mi? . çayını hep şekerli içerdi..Ama ölen kişi.30'da tutukluyu eve aldığınızda aranızda kayıp para kutusu konusunda bir konuşma geçti mi? . Mr. Mrs.Yirmi üç yaşındayım. O zaman "Đşinin başına dönsen iyi olur" dedi ve bana yemek odasının kapısını açtı. efendim? .Özür dilerim. inlemeye benzer bir ses çıkardı. çayınızı şekerli mi içersiniz? . Miss Fisher.Pekâlâ. siz çayınıza şeker koymuyorsunuz. çaylarını şekerli mi içerler? . . Florence Fisher iddia makamının sözlerinden tekini bile anlamadı.

Hayır. sertçe uyardı. Tate-Memling! Mahkeme başkanı.Ekmek bıçağını koyduğunuz çekmeceyi açtınız mı? . Çok sıcak bir gündü. biraz da tereyağı aldım.Ekmek bıçağını bir daha hiç görmedim. . .Lordumdan özür dilerim.Ekmek bıçağının yerinde olmadığını ne zaman anladınız? .Mr. Pazar günü bıçağı aradım. Lordum. Herhalde en azından birkaç saat sonra yatmaya gittiniz. .Bilmiyorum. .Çocuğa ekmek verdiniz mi? . . ama mahkeme sizin uyku sorunlarınızla ilgilenmiyor. Tate-Memling devam etmeden önce ona baktı. . Miss Fisher. Üzerinde ekmek ve tereyağıyla birlikte diğer şeylerin de bulunduğu tepsiyi Mrs. Önündeki tepsiden şişme yastığı aldı. ..Biraz ekmek ve tereyağı yedim. otururken de duyulur bir nefes verdi. . O akşam siz kendiniz bir şeyler yediniz mi? . Mr.28 temmuzda da mı? . . (Mr. Daha sonra bıçağı yıkayıp yerine koydum. Bıçağı polis buldu. bahçede.. O gün açmadım. ayın 30'u pazar olmalı.çıkardığı sesin bir aksırık olduğu ve yeni bir mendil gerektireceği çok geçmeden anlaşıldı.) Miss Fisher sorumu değişik bir biçimde sorayım. hiçbir yerde de bulamadım. Kendimi iyi hissetmiyordum.Emin değilim. sessizliğin ortasında yastığı şişirmeye koyuldu. gidip yattım.Bir daha ne zaman açtınız? Bilmiyorum. Mrs. hastaydım.Hayır. ekmek bıçağını bir daha ne zaman gördünüz? . Sanırım dışarıda.Hayır.Size ilginç gelebilir Miss Fisher. Hyde'a ekmek ve tereyağını verirken kendim için de birkaç dilim kestim. o yulaf ezmesi yedi. De Filippis şişme yastığı iskemleye yerleştirip üzerine oturdu. . Lordum. Bu aşamada Mr.Ertesi sabah kahvaltıda ekmek ve tereyağı yediniz mi? .Özür dilerim. Hyde'a verdiğinizde saat öğleden sonra beşti. Evde kimse yoktu ya da ben öyle sanıyordum. Hiçbir şey yemedim. Alışverişten döndüğümde. hatırlamıyorum. . Tate-Memling dimdikti.

değil mi Miss Fisher? Kendimi iyi hissetmiyordum. . holde. Oysa Miss Fisher sizden ekmek yemeden üç gün geçirdiğine. ee.Çok kısa bir süre.Ne kadar kısa bir süre Miss Fisher? Bir dakika? Yarım dakika? On beş saniye? Bilemiyorum.Yukarı çıktığını duydum. Yarısından da fazla mıydı? . . ama sanırım yarısından uzundu. Sonunda Florence Fisher dakikanın yemek odasına girmesi ile Roper'ın merdivenden çıkışını duyduğu zamana göre çok daha uzun olduğunu söyledi. böylelikle de insan vücudunun varlığını devam ettirebilmek için sadece ekmekle yetinebileceğini anlatır.Çok gerekiyorsa. değerli Jüri Üyeleri. sizin de kabul edeceğiniz gibi bir insanın ana besinidir. Tate-Memling anlamlı bir şekilde sustu.Aradan ne kadar zaman geçti. yemek odasına girdiğiniz an ile onun yukarıya çıkışını duymanız arasında ne kadar zaman geçti? . . . aramadım. yıkanacak örtüleri aldığınız sırada.Ama daha önce bıçağı aramamıştınız. Kutsal Kitap bize insanın tek başına ekmekle yaşayamayacağını. Tabiî onu göremiyordunuz. değil mi? 27 temmuz saat beşten sonra bir daha aramamıştınız? . Mr. Söylemek istediğiniz bu.Ekmek. 27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediğine inanmanızı istiyor. Lorduma teşekkür ederim. . Sanıyorsunuz. değerli Jüri Üyeleri. yaşamak için ruha da ihtiyacı olduğunu söyler. Siz. Bir dakikalık bir sessizlik oldu. Sonra devam etti: .bir dakika sessiz kalmamızı isteyebilir miyim? Böylelikle bir dakikanın ne kadar uzun bir zaman olduğu anlaşılacaktır.Bir dakikadan daha kısaydı. herhalde bir günden fazla ekmeksiz yaşayabildiğinizi hatırlamazsınız. .Lordumun bağışlamasına sığınarak Miss Fisher -ve jürinin yararına. . aç değildim.. sizler.Hayır. tutuklu neredeydi? Sanırım.Yemek odasında.

James Wood çağrıldı.Devon Villa'nın ikinci katına ilk çıkmanız 4 ağustos cumaydı. Şimdi tutuklu olarak gördüğü adam yanına yaklaşmış ve beş altı yaşlarında bir erkek çocukla birkaç parça eşyasına göz kulak olmasını istemişti.Evet.. Elbiselerinde dikkatinizi çeken bir şey var mıydı? Hatırladığım kadarıyla elbisesinde daha öncekine göre bir değişiklik yoktu. döndü. itiraz ediyorum! . öyle değil mi? . De Filippis: "Döndü mü?" . gidip aldıktan sonra hemen döneceğini anlatmıştı..Evet.Beyaz renkli bir kumaş. Mr. Daha sonra tanık bölümüne Bow'da Globe Sokağı'nda oturan ve Büyük Doğu Demiryollarında hamal olarak çalışan Mr. Tate-Memling söze girdi: .Sargı mı.Sizin Devon Villa'da bulunmanızın nedeni.Ama işe alınma nedenlerinizden biri de evi temizlemekti. değil mi.. Araba bulabilmek için uzun süre yürümesi gerektiğini söyledi. . Edmondson'un sessizlik uyarısında bulunmasını gerektirecek kadar yüksek değildi. Lordum. Mr. Elbisesinde bir leke yok muydu? Elbisesinde şimdi hatırlayabileceğim hiçbir değişiklik yoktu. Biraz gergin göründüğünü söyleyebilirim. değil mi? . 27 temmuz perşembe günü öğleden sonra saat beşe beş kala Liverpool Caddesi Đstasyonu’nda bulunduğunu söyledi. Miss Fisher? . Wood.Evet.Yedi gün boyunca neden üst kata çıkıp etrafı temizlemediniz? Hepsinin Cambridge'e gittiğini düşünüyordum. . Evde önemli bir şeyini unuttuğunu. . . yoksa bir mendil mi? . Karşı sorgulamada Mr. evi temizlemekti. . Belki de bir buçuk saat. Yokluğu bir saatten daha fazla sürdü. Mahkemede yeniden bir gülüşme olduysa da çıkan ses Mr. Adam ona 3 şilin vermişti. nasıldı? . bu sürede yürüyerek de gidip gelebilirdi. Sağ elinde bir sargı vardı.Onu tekrar gördüğünüzde.Treni kaçırdığı için biraz canı sıkkındı.Ve yemek pişirmek ve bebeğe bakmak.Liverpool Caddesi'nden Hackney'ye gidip dönecek birisi için bir buçuk saatin fazla uzun olduğunu düşünmediniz mi? Bana kalırsa.

O üzüntülü dudaklardan ve kaba görünüşünden suçlu bir ses ve iyi telaffuz edilmiş kelimeler beklerken. Mr." Şimdi burada. iddia makamının son sözleri kayıtlardan silinecek. neredeyse çatlaktı. başı da çenesini ceketinin yakasına değdirecek kadar eğikti. Robert Fitzroy. "Saçlarına kır düşmeye başlamıştı. On beşinci bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (devam) Duruşmaya katılan. bütün duruşma boyunca da orada bulunan bir gazeteci. Ve lütfen dayanaksız hesaplamalardan ve çok hoşlandığınız belli olan konuşma tarzınızdan da vazgeçin. iddia makamı böyle bir değerlendirme yapabilmek için hangi özelliğe ya da bilgiye sahiptir? O mesafeyi kendi yürümüş müdür? Jüriye söz konusu mesafenin ne kadar olduğunu bile söyleyemeyeceğini sanıyorum. lütfen devam edin. daha sonra kendi izlenimlerini yazdı ve Alfred Roper'ın ayrıntılı bir tanımını yaptı: "Olduğundan daha yaşlı görünen bir adamdı" diye yazıyordu. şakaklarındaki saçlar da dökülerek büyük ve kırışık alnını ortaya çıkarmıştı. bu da onun hasta bir adam gibi görünmesine neden olan solukluğunu daha da artırıyordu. sürekli olarak asabi bir hareketle ağzını büzmek zorunda kalıyordu.Lordum. De Filippis öfkeyle ayağa kalkmıştı. Tate-Memling. Liverpool Caddesi Đstasyonu ile Navarino Caddesi arasındaki mesafe konusunda söylediklerinin hatırlanacağından emindi. O kendinden memnun yerine otururken. Ağzı kararlı bir ifade taşımıyordu. Mr.Mr. Roper'ın kendi en büyük düşmanı olduğunu. Aldığı bütün uyanlara rağmen. Mr.Đtiraz kabul edildi. Howard de Filippis'in sorularını cevaplandırmaya başladığında. Elbisesi siyahtı. yürürken kamburu çıkıyordu. sesi herkesi şaşırtacak kadar tiz. omuzları öne eğik. Fitzroy'un çok kısa boylu olduğudur) ve sıska denecek kadar zayıftı. dudakları o denli titriyordu ki. Mr. görünüşüyle davayı hiç de olumlu . Roper'ın atletik yeteneklerini tahmin etmenin davamızla nasıl bir ilgisi var? . Alfred Roper tanık bölmesine alındı. Tate-Memling'in tanığa soracak başka sorusu yoktu. Kor gibi ateşli gözlerinin çevresinde siyah halkalar vardı. Çıkık elmacık kengerinin altında gölgeli derin çukurlar vardı. Çok uzundu (burada hatırlatılması gereken. Mr. . yaşlı bir kadının viyaklamasına benzer bir köylü konuşması duyduk. Eğer soracak başka bir sorunuz varsa.

Hidrobromid aşırı cinsel isteği bastırır. Mr. Roper biraz daha gevezeleşti. karşı konulamaz bir sıkıcılık oldu. Hidrobromid buldunuz.etkilemediğini söylemek kolaydır. Mr De Filippis sorularına devam etti: Eve girerken neden cebinizdeki anahtarı . öyle değil mi? . tek hecelik cevaplar aldı. Karınıza hidrobromid verdiniz mi? . .Hayır. Hidrobromid konusuna gelindiğinde. .Eve geri döndüğünüzde.Uzun sürebilir diye düşündüm. beş kelimelik bir cümle yapmayı başarmıştı. Halkın gözünde bu adam. cevaplarını kafası önüne eğik mırıldandı. Öte yandan kendisinden özellikle istenenilenin dışında en ufak bir bilgi kırıntısı vermeye de istekli görünmedi. Avukatı ona evliliği ve yaşam tarzı hakkında sorular sordu. Çenesi göğsüne indi.Ona ne kadar veriyordunuz? . De Filippis müvekkilini 27 temmuzda Devon Villa'dan ayrılışından önceki günlere götürdüğünde. Roper yine tek heceli cevaplara döndü. karısının ölümü ve tutuklanma koşulları tüm yaşama gücünü almıştı. arabacıya beklemesini söylediniz mi? . Mahkeme başkanına bir kez bile unvanıyla hitap etmedi.Satın aldım. hiçbir kadının çıldırmadan ya da kurtuluşu başka erkeklerde aramadan birlikte yaşayamayacağı birisiydi.Çayına attığı şekere karıştırdım. Karınıza hidrobromid vermenizdeki maksadınızı Lorduma anlatır mısınız? Nemfomani adlı bir hastalığa yakalanmıştı.Neden? . ama onun bıraktığı izlenim. birkaç kez sesini yükseltmesi istendi.ayır. . Bu oldukça iyiydi. .Para kutusunu nerede bıraktığımı hatırlamıyordum. Belki de yaşadığı hayat.Fazla vermemeye dikkat ediyordum. Zehirli maddeler defterine imza attım. Yarım kilo şekere on ölçü katıyordum. Derin bir nefes aldığı duyuldu. .Hiç karınızı öldürmeye çalıştınız mı? .Neden uzun sürebilir diye düşündünüz? .

Yukarıda ne yaptınız? . Hayatınızın bir bölümünü arkanızda mı bırakıyordunuz? . Karım gecelikliydi. yani karımla paylaştığım odaya.Đkinci katta karımın yatak odasına girdim. .Başka yerleri aradınız mı? Şifoniyerin çekmecelerine baktım. önce şapkalığın çekmecesine baktım. Yukarıda ne yaptınız? Roper burada söz konusu olanın hayali olduğunu nihayet anladı.Hayır. Ne yaptınız? . . Masanın üzerindeki tepside yiyecek bir şeyler ve çay vardı. Eğer suçlu olduğuna karar verilirse.Evet. kızım Edith ve annesi de. Elbiselerimin çoğu bavulumdaydı. Holdeki şapkalık mı? .Evet. Anahtarımı evde bırakmıştım. Onlarla konuştunuz mu? . ama dolapta karımın Cambridge'e getireceği bir takım vardı. Bir daha oraya dönmeyi düşünmüyordum. Doğruca üst kata mı çıktınız? . yarım dakika? .Sizi Miss Florence Fisher eve aldı.Üst kata çıktım. Her zaman kullanılan bir deyimle. . kendine çekidüzen verdi.Karıma para kutumun yerini bilip bilmediğini sordum.Daha sonra yukarı çıktınız? .kullanmadığınızı Lorduma anlatır mısınız? . ama yatağında değildi. Takımın ceplerini karıştırdım. Karım oradaydı. ama para kutumu bulamadım.Evet. . büyük bir olasılıkla idam cezasına çarptırılacak. Hatırladığım kadarıyla karım treni kaçıracağımı . Saat kösteğime takılı olması gerektiğini söyledi.Evet. cezası da bugün ya da yarından üç hafta sonra yerine getirilecekti.Anahtarım yoktu.Bu ne kadar sürdü.

ama yarım kilo şekere karıştırarak. Kingsland High Street'teki araba durağına doğru gittiniz. Bir araba tutup oğlumun beklediği Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gittim.Sekeri bir kenara bırakın. Beş ölçü öldürücü olur dediğinde.Evde ne kadar kaldınız? .Beş ölçü öldürücü dozdur. Onun açıklamasına karşı çıkmak istediğinizi sanmıyorum.Mahkemeye sadece karınızın kullandığı şekerin saklandığı kavanoza on ölçü koyduğunuzu söylediniz. değil mi? . ama elim sıyrıldı. Kutuyu gerçekten de orada buldum ve evden çıktım. Tate-Memling bütün ağırlığı hidrobromidin zehirli özelliklerine vermeye çalıştı.Dr.Evet. tam odadan çıkarken o sabah para kutumu şöminenin üzerine koyduğumu hatırladım.Forest Sokağı'nda oynak bir kaldırım taşına takılıp tökezlendim. Sadece karınızın kullandığı bir şeye öldürücü dozun iki katını kattınız. Düşerken ellerimi öne doğru uzattım. . Onlarla bir kez daha vedalaştım.Hayır. Mr. Mutfağa gittiniz mi? . belki de biraz daha fazla. gitmedim. . öyle değil mi? Burada Roper ilk asabiyet belirtilerini gösterdi ve cevap verdi. . öyle değil mi? Sanırım öyle. Sıyrık kanamaya başlayınca elime mendilimi sardım. onunla aynı görüşte misiniz? . Hidrobromid alımı ve tedavisine gelip Roper'a kimyasalın özelliklerini nereden bildiğini sorduğunda Roper hiç tereddüt etmeden Supreme Remedy Company'de çalışırken hidrobromidin özelliklerini okuduğunu söyledi.Hiç mutfağa gidip çekmeceden ekmek bıçağını aldınız mı? . Edith'in kendi çocuğu olmadığına inanmasına ve John Smart'a açıklamalarına götürmeye çalışırken o da tek kelimeli cevaplardan fazlasını elde edemedi. Sanığı büyük zahmetlerle evliliğinin ilk yıllarına. dördüncü gün Mr. Duruşmaya ara verildi.Evet. Karınızı öldürdünüz mü? . Yoldayken bir şey oldu mu? . . Tate-Memling Alfred Roper'a karşı sorularını sormaya başladı. .On beş dakika.Tabiî ki hayır.Tabiî ki hayır. Pond'un da öyle dediğini duydunuz. . .söyledi.

Hayır. . Orada bulamayınca da üst kata çıktım. . zehirli maddeler konusunda Dr.Vücudunuzu yatak örtüsüyle korumanıza rağmen sağ elinizin ve ceketinizin sağ kolunun kanlanmasını engelleyemediniz değil mi? . ilaç etkisiyle derin uykuya dalmış.Öyleyse. Kesmedim. gırtlağını bir kulağından diğerine kestiğinizde çığlık atamadı. .Size yatak odanıza girdiğinizde karınızı yalnız ve uyur bulduğunuzu söylüyorum.Sanırım. hidrobromidin uyuşturucu etkisiyle günün o saatinde daha önce de görüldüğü gibi uykuda olduğunu söylüyorum.Almadım. 27 temmuz günü saat beş buçukta Devon Villa'ya döndüğünüzde neden ön kapı anahtarınızı kullanmadınız? Anahtar üzerimde değildi.Onu hazır bir kurban.Size karınızın yatakta ve uykuda olduğunu. .Miss Fisher sizi içeri aldıktan sonra yemek odasına mı gitti? .Ben öyle söylemedim. Evde bırakmıştım.Uykuda değildi. .. yalnız ve savunmasız bir kurban olarak mı gördünüz? . . Pond'dan da uzman olduğunuzu mu söylemek istiyorsunuz? .Hayır. .. . hatta hareket bile edemedi. . Şapkalığın çekmecesini açıp para kutumu aradım. . konu açıklığa kavuştu. . yatakta.Miss Fisher yemek odasına geçince siz de mutfağa girip ekmek bıçağını aldınız? .Nereye gittiğini bilmiyorum. .Kan elimdeki sıyrıktan geldi.Nerede olduğunu bilmiyorum.O kadar derin uykudaydı ki.. yatakta da değildi.Para kutusuyla birlikte belki. . ama. Uyumuyordu.

lekeyi bir mendille saklamakla yetinmesi mümkün müdür? Böyle bir cinayeti planlayan bir adamın. bu koşullarda kesinlikle ulaşacağı bir özgürlüğe kavuşur. Size hatırlatmak istediğim. Đki çeşit cinayet vardır: amaçsız olanlar ve bir amaca varmak için gerçekleştirilenler. Dinleyici sıralarından.Hayır. Şimdi savunmayı dinleyecek olmanızdan sonra. evin diğer bütün yaşayanlarının başka yerlerde bulunmasını sağlamaz.sizlere soruyorum. Karınızı seviyor muydunuz? . sadece ve sadece kanıtlara dayandırmanız gerektiğidir. toplumumuzun bazı alanları o kadar üzüntü verici hale gelmiş.Değerli Jüri Üyeleri. Savunmanın kapanış konuşması . Tate-Memling birkaç kez Roper'ı evde geçirdiği on beş dakika hakkında sorguladıysa da Roper yumuşamadı. artık sevmiyordum. En son vurgun iddia makamının sanığa duygusal olduğu apaçık bir soru sormasıyla yaşandı. Teiniz mendillerinden beşini kullanmış. davanın düşmediğine pişman değilim. cinayet aletim almak için evdeki hizmetçiyi her zamanki görev yerinden uzaklaştırması mümkün müdür? Burada bir amaç olarak öne sürülen karmakarışık kuşkuları dikkatle dinledim. iki başka kadın ve küçük bir çocuğun da bulunduğu bir evde böyle bir cinayet işlemesi mümkün müdür? Kendine ait anahtarı olan bir adamın. Tate-Memling'in sorusundan değil. genellikle çılgınlar tarafından işlenir. Böyle bir cinayeti işlemeyi haklı çıkaracak ruh haliyle ilgili tek bir kanıt bile var mıdır? Đddia makamı Roper'ın karısını tehdit ettiğini duyduğunu söyleyen tanıklar getirmiş midir? Ölen . -tüm sorumluluğuyla size ait olacak. Davanın sadece bir kuşkuya dayandığını görerek meslektaşımın davanın düşmesini isteyeceğini ummuştum. Mr. bu cinayette amaç nedir? Bir adam karısını sadece onu artık sevmediği için öldürür. Hayır. biraz su içti. Amaçsız cinayetler. cinayet aletini bulmayı rastlantılara bırakması. Eğer gerçekten de mutsuzluğu dayanılmaz ölçülere varmış. Savunmamın sizleri "suçsuz" kararına yönelteceğim biliyorum. Böyle biri para kutusu ya da anahtarını unutmak gibi ayrıntıları planlamaz. Eğer bu doğruysa. kıskançlık ve belki de tutkunun etkisinde kalmışsa. iddia makamının konuşmalarına ya da mahkeme başkanının uzmanca yapacağı özete değil. Saygıdeğer jüri üyeleri. bu davaya gösterdiğiniz devamlı ilgi nedeniyle sizlere teşekkür ediyorum. Mr. cevaplarını da değiştirmedi.kararınızı savunmanın. böyle bir adam ya görev ve sorumluluk dolu bir hayata razı olur ya da yasal yollara başvurarak.Mr. Đddia makamı henüz Ceza Yasamızın temeli olan ve suçsuzluğu esas alan görüşü bozacak bir kanıt getirememiştir. toplumumuzun üyeleri eski değerler konusunda o kadar aldırmaz olmuşlar demektir ki. kurbanını önceden ilaçla uyutmaz. bir adamın ani bir şiddet hareketiyle karısını öldürdüğü çok örnek vardır. Roper'ın cevabından sonra hayret sesleri yükseldi. geriye sadece bir tane bırakmıştı. De Filippis burnunu sümkürdü. kapıyı çalarak bir başkasına açtırması mümkün müdür? Ya da elinde kan lekesi varken elini ya da ceketinin kolunu yıkamaması. karısını öldürmek sıradan bir olay sayılmalıdır. Bir adamın güpegündüz.

sanığı cinayetten yargılıyor olmanızdır." Saygıdeğer Jüri Üyeleri. Öteki adamlara. karısını mahkemeye sürükleyip kendini ondan ve çocuklarından ayıran adamın yaptıklarından çok daha iyi. buraya dikkat edin. şimdi ise dul bir adam olması. o zaman bir koca. Benim görebildiğim kadarıyla iddia makamının müvekkilime karşı çıkardığı tek şey. Roper'ın sağ elinde bir sargı gördü. Onu bu mahkemedeki insanlar içinde teşhis edemedi. sayın Jüri Üyeleri. Đddia makamının öne sürdüğü noktalardan hareket ederek bu adamı asamayacağınızı söylüyorum. Üstelik. iddia makamının müvekkilime karşı getirdiği tek suçlama. gözlerinizi yaşartabilecek sözlerdir. Grantham'ın elinin kanlı olduğunu gördüğü kişinin o akşam Liverpool Caddesi'ne götürdüğü bir başkası değil de Mr. ama unutmayın. hayır ve yine hayır. Hayır. "Hayır" dedi Alfred Roper. Alfred Roper tarafından dile getirilen. Liverpool Caddesi'nde hamallık yapan Mr. karısı öldürülen bir kocaydı. Alfred Roper'ın. Burada cehalet ve tedbirsizlik kanıtları var gibi görünse de cinayet kanıtı yoktur. Eğer karşınızda duran adamın 27 temmuz akşamı Elizabeth Roper'ı öldürdüğü konusunda. saygıdeğer Jüri Üyeleri. Grantham'ın Liverpool Caddesi'ne götürdüğü adamın elinde kan olmuş olabilir. Grantham müşterisini hatırlamıyordu. yıllar boyu.kadının ölümünden önce sanığın ona karşı giriştiği tek bir şiddet hareketi olmuş mudur? Bütün bunların cevabı hayır. Onun yaptığı. hiçbir zaman da öğrenilemeyeceğini hatırlatmak isterim. bunca yıllık bir acıdan sonra söylediği tek şey bu oldu: "Artık onu sevmiyordum. Ölüm belki 27 temmuz akşamı. Alfred Roper'ın basit açıklamalarını dinleyen herkesin söyleyebileceği tek bir şey var. kabul edilebilir bir kuşku dışında eminseniz. Bunu unutmayın. Wood. . Ama herhangi bir dünyevî güçten çok daha büyük bir gücün yol göstermesiyle. cinayetten onun suçlu olması gerektiğini söylüyor. iddia makamı." Bir tıp adamı olmadığı halde. hiçbir zaman da aranmadılar. Bunun dışında. onun Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ikinci gelişinde elinde bir sargı olduğudur. hayat konusunda deneyimli olan sizlerin bile trajik bulabileceği. burada bulunma nedeninizin Alfred Roper'a dayanaksız teşhisler koymak ve tıp doktorlarının görevini üstlenmekten değil. O. Müşterisinin elinde kan olduğunu söyleyebilmesine rağmen. bu ruh haliyle. Size kuvvetle hatırlatmak zorunda olduğum nokta. o zaman hem görevinizin hem de mutluluğunuzun. Kan değil. Kan değil. teşhis koyduğu bir hastalığı tedaviyi üstlenmekle yanlış yapıp yapmadığı karan bize ait değildir. karısının ölümünden sorumlu olmadığını söylemekten geçtiğini belirtmek zorundayım. Zaten bulunamadılar. Onları hesaba katmamak gerekir. Mr. iddia makamının bu adamın oluşunu kanıtladığını vicdanınızda ve mantığınızda kabul etmiyorsanız. sayısı oldukça fazla olabilecek öteki adamlara. Mr. kalbiniz sızlasa da onu suçlu bulun ve darağacına gönderin. hatta sanıkla evlendikten sonra bile zavallı kadının hayatına giren o birçok adama aldırmayın. Tek açıklama. Roper olduğuna inanmanız için ortada hiçbir dayanak yok. Mrs. Mr. "Onu artık sevmiyordum. Mr. Ama bizlerin. Her iki saati de belirleyebilecek tıbbî ya da başka bir kanıtımız yok. Kan görmedi. hangi elinin kanlı olduğunu ya da müşterisinin yüzünü hatırlayamadı. önünüze konan kanıtları kendiniz değerlendirerek. çok daha cömert ve çok daha bağışlayıcıdır. Roper'ın kesin ölüm saatinin bilinmediğini. belki de ertesi gün gerçekleşti.

ama mutlaka gerekli değildir. karısını 27 temmuz öğleden sonra uyuttuğu.Değerli Jüri Üyeleri. ekmek bıçağını aldığını görmemesi için hizmetçiyi yemek odasına gönderdi. Bu davada kuşku yok. Bu girişim Lordumun bilgeliği karşısında başarısız oldu. ekmek bıçağının nerede saklandığını bilebilir miydi? Mrs. Ekmek bıçağının bulunduğu yeri kesinlikle bildiğinden gidip bıçağı almanın bir buçuk dakika değil. Elizabeth Roper'ın çevresindeki bütün insanların içinde kocası kadar ondan kurtulmak isteyebilecek bir başkası bulunmadığıdır. Bu koşullara tekrar göz atmaya başlamadan önce size. Sanığın karısını. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ilk gittiğinde para kutusunu bilerek evde bıraktığında en ufak bir kuşku yok. karısının zehirlenerek öleceğini umduğu. amacı ne olursa olsun başka bir kişinin böyle bir cinayeti işleyecek imkânı ve bilgisi olmasının mümkün ya da ihtimal dahilinde olup olmadığını sormak isterim. Size tek söyleyebileceğim. sizden belirgin bir amaç olmamasına fazla önem vermemenizi istiyorum. ama ben onlardan değilim. sanığın bir komplo kurduğu. Bir rastlantı sonucu o sırada eve gelecek bir ziyaretçi. Karısına aylar boyunca zehirli bir madde verdiği. onun için alışılmış olmadığına inanabileceğimiz bir nezaketle kapıyı açtı. Roper'ın. Miss Fisher'ı uzaklaştırarak karısını öldüreceği aleti kimseye görünmeden aldığı da kuşku . yapıldığına inanmaktır. Bunu da başarmak için de hatırlayacaksınız. ahlaksız. jürinin karar verebilmesi için önemlidir. onunla birlikte yaşamaya devam etmeyi düşünebilir miydi? Yine de cinayet amacının kanıtlanması şart değildir. Bu kuşku değil. korkunç cinayeti gerçekleştirmek için kullanacağı bıçağı almak için Miss Fisher'ı bilerek başka bir odaya göndermesi gibi kanıtların sağlamlığından şüphelenebilir mi? Aklı başında herhangi bir insan sanığın karısına uzun süredir zehir vermesine zavallı kadının rahatsızlığını dindirmekten daha ileri bir açıklamada bulunmaz mı? Bunlar kuşku mudur? Kuşku sözcüğünün açıklamalarından biri de saygıdeğer Jüri Üyeleri. bütün bunları bir tek sanık biliyordu. Elizabeth Roper gerçekte ne olursa olsun kocasının gözüne -üzülerek kaba deyimler kullanmak zorunda kalıyorum-şehvet düşkünü. Size her evli erkeğin karısını öldürmek için yeterli nedeni olduğunu söyleyecek şakacılar çıkabilir. on beş saniyelik bir iş olacağını hesaplamıştı. Bu açıklama burada geçerli olamaz.Đddia makamının kapanış konuşması . gülünç diyebileceğim bir girişimde bulunuldu. sizi bu davanın jüriye havale edilecek bir dava olmadığına inandırmak için. erkek delisi. Önünüzdeki gerçeklere bakan herhangi dürüst bir insan sanığın elindeki kanın varlığı. Savunma "kuşku" sözcüğüyle gereğinden fazla oynadı Değerli Jüri Üyeleri. Bir amacın kanıtlanması. Hizmetçinin yemek odasına girebilmesi için. bir kanıtı olmadan kötü ya da yanlış bir şeyin yapılmasına. özellikle de bunun gibi cinayeti çevreleyen koşulların son derece farklı olduğu durumlarda. tatmin edilemez cinsel arzuyla dolu bir kadın olarak görünüyordu. kadının doğal hayatının sonuna kadar ilaçla uyuşturmayı tasarladığını kabul edebilir miyiz? Böyle yapmadan. isteyerek hidrobromidle doldurulmuş çayını içtikten sonraki saatlerde ilacın etkisinde kalarak sık sık uykuya daldığını tahmin edebilir miydi? Onu tek başına ve uykuda bulacağına güvenebilir miydi? Ölen kadının annesinin tam da o saatte torununu yanına alarak kızının uykusunun bölünmemesine çalıştığını düşünebilir miydi? Değerli Jüri Üyeleri.

soğukkanlılık ve kararlılıkla öldürüldü. acele etmeden jüriyi görevlendirme konuşmasına başladı: uzun çabalarınızın artık sonuna yaklaştığınızı söylebilmekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Geçmişteki olaylardan. Bu nedenle. Cinayet amacının olmadığı konusunda çok şey söylendi. Hareketsizliği kayboldu. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. Uzun ve dolambaçlı cümleler de kurmadı. iddia makamı ve savunmanın imalarıyla kanıtlar arasındaki çizgiyi uzmanlıkla çizdi. iddia makamı da böyle bir amacın varlığını göstermedi. Bu davayı sonuçlandırırken kanıtlardan yararlanmak zorundasınız. ama belki de Đngiliz ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. . diye düşündüm. denetleyemeyiz. değerli Jüri üyeleri. sanığın cinayet amacının kanıtlanamamış olmasının onun suçsuzluğu anlamına gelmeyeceğini kabul etmek gerekir. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. Onun görüşü. Mahkeme Başkanı Edmondson'da gözle görülür bir değişiklik oldu. Bu dava. davanın gelişmesine dikkat etmediğini. Şimdiye kadar birçok cinayet davasına girdim. insan yüreğinin derinliklerini bilemeyiz. Hiçbirimiz insan düşüncesini ya da duygusunu. hiçbir direniş göstermeden. şimdi önünüzde olan kanıtlara dayanmanızı istiyorum. Sanığa karşı bir kanıt kırıntısı bile yok. çünkü cinayetin kesin olarak ne zaman işlendiğini bilmiyoruz. kanıtlara. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem. Sanığın anlattığı ya da onun adına anlatılanlara inanırsanız. o zaman sanık dava konusu cinayeti işlemedi. Sizden kuşkulara değil. kuşkularının yersiz olduğunu gördüler. eğer bu kanıtlar sizi sanığın bu cinayeti işlediğine inandıracak kadar güçlüyse. uyukladığını sananlar. Bütün bunlar kanıt. Jürinin görevlendirilmesi Davayı özetleme zamanı geldiğinde. bu dünyaya bir daha uyanamadan. Bu cinayetin 27 temmuz perşembe öğleden sonra beş buçukla 28 temmuz öğle saatleri arasında herhangi bir an işlenmiş olabileceğini unutmamanız gerekir. o zaman onu mahkûm etmeniz gerekir.götürmüyor. her iki taraftan da olabilecek en uygun biçimde. ama bir kadının uykusunda. böyle davalarda bir insanın böyle korkunç bir cinayet işlemesi için nasıl bir amacı olması gerektiğini bulmanın yeterli görülemeyeceğini söylemektir. Birdenbire hareketler yapmaya koyulmadı. ne var ki daha önce olanları ustalıkla toparladı. büyük bir güçle kullanıldığı belli bir silahla öldürüldüğü böyle bir davaya ilk kez tanık oluyorum. en şiddetli cinayetlerden birçoğunun normal bir insanın kabul edebileceği ya da anlayacağı amaçlara dayanmadığını biliyorsunuz. O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. De Filippis savunmasını gayet ustaca ve uzmanca yürüttü. Đngiliz Barosu'nun en değerli gelenekleri yaraşır şekilde yürütüldü. Büyük bir ciddiyetle. büyük bir güç ve ustalık isteyen tek bir darbeyle. O zavallı kadın uykusunda. Mr. sanığın "suçsuz" kararını hak etmediği. Benim görevim. ama onu cezalandıracak hiçbir kanıt bulunmadığıdır.

Su andaki durumun size sanığı suçlu ilan edecek kadar kanıt vermediğine inanıyorum. Sanık karşısında en temel kanıt. Bir kaldırım taşına takılarak düşmüştür. değerli Jüri Üyeleri. Kanıtları değerlendiren hukukçu ve jürilerin bir sanığı mahkûm etmeden önce son derece dikkatli olmaları gerekir. boşluklar kaldığını düşünüyorsanız. kararınız "suçsuz" olmalıdır. sanığı kullanıldığı kesin olan cinayet aletiyle bağdaştıracak hiçbir dayanağınız yok demektir. Miss Fisher'ın mutfaktan bilerek uzaklaştırıldığını düşünmüyorsanız. zaman konusudur. Şimdi sizden çekilmenizi ve kararınızı düşünmenizi isteyeceğim. Roper hidrobromid zehirlenmesinden değil. Sanığın 27 temmuz öğleden sonra mutfaktaki bıçağı aldığı yönündeki kanıtlar. sanık hakkında ne kadar düşmanca duygular besleseniz de sanığın kaçabileceği tek boşluk kalmadığı sürece onun hakkında "suçlu" kararına varmamanız gerektiğini hatırlatmam da şarttır. siz jüri üyelerine.Bu davada iddia makamının en büyük güçlüğü. herhangi birinin aynı bıçağı 28 temmuzda aynı yerden aldığına dair kanıtlardan daha kesin değildir. Benim görüşlerime uygun hareket etmek zorunda değilsiniz. Burada da geçen süreyi yeniden düşünmeli ve bu durumdaki bir insanın. Elizabeth Roper'ın 27 temmuz öğleden sonra öldürüldüğüne. sanığın karısının kullanacağını bildiği yarım kilo şekere on ölçü hidrobromid kattığını kendi söylediği gerçeğini de unutmanız gerekir. Benim kanıma göre. Eğer Miss Fisher'ın yemek odası kapısının açılması konusunda anlattıklarına benden fazla önem vermiyorsanız. . talihsiz karısına zehirli bir maddeyle tedavi uyguladığı konusunda en küçük bir kuşkunun olmamasıdır. önemli kuşkular olsa da iddia makamı sanığın suçu işlediğini kanıtlayamamıştır. Kanıtlara bakarak. vardığı sonuçtur. o gece ya da ertesi sabah öldürüldüğünden fazla inanamayacağımızı söylemek zorundayım. gırtlağının kesilmesinden ölmüştür. Gecikmiştir. Her iki taraf da uzman olmayan birinin hidrobromid tedavisi uygulaması üzerinde uzunca bir müddet durdu. On ölçünün öldürücü doz olduğunu. Bu maddeyi kullanırken amacı daha az kötü bir sonuç elde etmek. kanıtların kimsenin aklında en ufak bir kuşku bırakmayacak kadar güçlü olmadıkları sürece. olmayabilir de. Katillerin adalet önüne çıkarılması ve gerektiği gibi cezalandırılması için yasanın gereklerini yerine getirmem ne kadar önemliyse. Bu maddeyi kullanarak karısını öldürmek istemiş olabilir. karısının aşırı isteklerini önlemek olabilir ya da olmayabilir. elinde bıçakla mutfaktan çıkmak ve yolda Miss Fisher'a rastlamak tehlikesine atılıp atılmayacağını değerlendirmelisiniz. Bütün bunları kabul etmemek için yeterli nedeniniz yoktur. Her iki tarafın sunduğu kanıtları aklınızda ve vicdanınızda dikkatle tartın. Bu nedenle benim görevim. Eğer iddia makamı sanık hakkındaki iddiasını kanıtlayabildiyse. Elini sarmıştır. Hepimiz gibi o da karısının bir seferde yarım kilo şeker yiyemeyeceğini biliyordu. Burada önemli olan niyeti değil. ne var ki bir adamı böylesi bir cinayetten suçlu bulmadan önce her birimizin çok dikkatli olması gerekir. Mrs. Yine zaman konusunda. Bu da sadece ve sadece sizin görevinizdir. eğer bu iddiasını kanıtlamadığını ve ne kadar küçük ve önemsiz olursa olsun. sanığın Devon Villa'dan Liverpool Caddesi'ne ikinci kez gitmek için harcadığı zamanı da dikkatle düşünmeniz gerekir. sanık hakkında "suçsuz" kararı vermeniz gerektiğini hatırlatmaktır. diğer taraftan. Kararınızı düşünürken bunu aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Bunun yanı sıra bu kadar korkunç bir cinayetten sonra elinde ve ceketinin kolunda kan olan bir adamın kanı gizlemek için eline bir mendil sarmak yerine elini yıkayıp yıkamayacağını da düşünmek zorundasınız. karısını korkunç bir biçimde öldürmekle suçlanan birinin. kararınız "suçlu" olacaktır.

Herhangi bir işe girip para kazanmadığı için." ." Savcılık memuru: "Bu hepinizin kararı mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. Đki buçuk saat boyunca içeride kaldılar Sonuca varmaları kolay olmadı. Ne var ki kiracı bulamadı. sizi burada bu kadar uzun tutarak hepinizi çok rahatsız ettik. kararınız konusunda anlaştınız mı?" Jüri sözcüsü: "Evet.35'te çekildi. yasanın yaşlı olanın daha önce öldüğünü kabul etmesi sonucunda.Jüri üyeleriyle ilgilenecek iki görevli yemin ettikten sonra jüri 14." Mr. anlaştık. suçsuz mu? Jüri sözcüsü: "Suçsuz kararına vardık. De Filippis: "Lordumdan sanığın beraatini talep ediyorum. geçim kaynağı olarak oda kiralamaya çalıştı.Değerli Jüri Üyeleri. sizleri bundan sonraki on yıl süresince jüri hizmetinden muaf tutuyorum. kısa sürede komşularının belirgin düşmanlığıyla karşı karşıya kaldı. Bütün duruşmalar süresince gösterdiğiniz dikkate teşekkür ederim." Savcılık memuru: "Sanık bölümündeki tutuklu." Mahkeme başkanı: "Evet. tabiî. Elizabeth Roper'ı taammüden öldürmekten suçlu mu. On altıncı bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (sonuç) Roper Cambridge'e dönmekte ya da isterse Devon Villaya yerleşmekte özgürdü. . Đki kişinin çevrelerinde ölüm anlarını görecek kimse olmadan ya da ölüm zamanlarını belirtecek kanıtlar bırakmadan ölmeleri durumunda. Roper karısının yasal vârisi olarak Devon Villaya sahip olmuştu. oğluyla birlikte Devon Villaya yerleşti. Bu davaya ayırdığınız zamanın ve çabanın karşılığında. kararlarını tartışarak aldılar Savcılık memuru: "Değerli Jüri Üyeleri.

On dört aylık bir bebekti. gözleri maviydi. Yüzyılın ilk senelerinde anneler süt konusunda dikkatliydi. on altı olan yaşını iki yıl büyüterek orduya yazıldı. adını bile anmadı. mavi flanel bir elbisenin üzerine mavi-beyaz çizgili bir önlük giymişti. Yedi yıl sonra ağır bir böbrek hastalığından öldü Karısının öldürülmesini izleyen yirmi yıl boyunca. Saçları sarı. Çocuğun hiçbir fotoğrafı bulunamadı. "Mama". elmacık kemiğinin hemen üzerinde oldukça geniş bir leke vardı. kent dışında Fen Ditton köyünde ablasının ve eniştesinin yanına yerleşti. elini yıkar. Lizzie'nin cesedinin bulunduğu günlerde kızın da bulunması için büyük araştırmalar yapıldığını tabiî biliyordu. Roper on beş yıl sonra ölünceye kadar bu işte çalıştı. Bir süre sonra oğluyla birlikte Cambridge'e yerleşti. sağlıklı ve güçlüydü. Shacklewell'de bir şirkette iş bulup çalışmaya başladı. gördükten sonra da hayatta kalan tek kişiydi. Florence Fisher çocuğun konuşamadığını söylemesine karşın. Polisin kızı konusunda onu da yoğun bir biçimde sorgulamasını yasal taciz olarak adlandırdı. Londra polisi kayıtlarına göre ağzında on beş diş vardı. Edith saat sekiz sıralarında kendi başına aşağıya indiğinde ona kahvaltısını veren Florence Fisher olmuştu. Thomas Leeming ona acıdı ve dükkânlarından birinde iş verdi. Boyu altmış iki santim. onların anne babaları da olayı görmezlikten geldi. ancak ölümü Büyük Savaş'ın son günlerinde 1918 sonbaharında Argonne'da buldu. Sokakta yürürken çocuklar arkasından alay etti. Oğlunun ölümünden sonra Roper kiraladığı küçük evden çıktı. 28 temmuz 1905'te. Bir yaz akşamı ön bahçedeyken. adını taşıyan ama kendi çocuğu olarak kabul etmediği kızının başına gelenleri araştırmak bir yana. Zamanla korkuları yavaş yavaş azaldı. işveren kim olduğunu öğrenince de kovuldu. sadece yürümeyi değil. Florence Fisher çocuğun dünyayla olan son bağıydı. Alfred Roper'a hiç benzemediğini gösteriyordu. ağırlığı da on iki buçuk kiloydu. O günlerin en sevilen içeceği kakaoydu belki de Edith son kahvaltısında kakao içmişti. merdiven inip çıkmayı da beceriyordu.Herkes kim olduğunu biliyordu. Bütün bilinenler bunlar. Sütün verem mikrobu taşıdığını biliniyordu. Sadece ve on iki aylık olduğu unutulmamalıdır. Edward 1915 yılında. O kahvaltıda yulaf ezmesi vardı. "Eddy" ve "Flo" (Florence anlamında) diyebildiği anlaşılmaktadır. Ablarının kocası. ekmek verilmemişti. saçlarında da kırmızı bir kurdele vardı. hatta Cambridge'e taşındıktan sonra da aralıklarla devam etti. Florence'ın söylediğine inanmak gerekirse. . Kendi kendine beslenebilmesi uzak bir olasılıktır. bu taciz yaşamı boyu. Çoğu onun suçlu olduğuna inanıyordu. Yani çok az şey biliniyor. açık tenli ve yuvarlak yüzü de John Smart'ın iddia ettiğinin tersine. Belki de diğerleri gibi o da kızın kaderi hakkında bilgisizdi. Onu tanıyanların tanımlarına göre dolgundu. Kızın kaybolduğunu. Camları birkaç kez kırıldı. Vücudunda herhangi bir yara izi yoktu ama sol gözünün altında. Florence onu yedirir. Sonsuza dek kaybolduğu gün. Bir kez bile kızının başına gelenleri bildiğini belirtir en ufak bir sözcük etmedi. büyük bir olasılıkla hiç fotoğrafı çekilmemişti. Florence Fisher onu son gören. Eline fincan içindekini içebilecek güçteydi. bir adam havalı tüfeğiyle ona ateş etti.

Florence alışverişe gitmek için evden çıktığında. ayrılırken de o sıcak günlerde sık sık yaptığı gibi. Zavallı Florence! Edith'i yukarıya. onu kim suçlayabilir? Saat onda alışverişe çıktı. Belki de ara sıra evden uzaklaşmaktan hoşlanıyordu. Wells Sokağındaki pazar ya da dükkân ve mağazaların bulunduğu Mare Sokağı olabilir. Gitmiş olabileceği yerler London Fields'ın hemen güneyindeki Broadway Pazarı. Cambridge'de olduğundan kuşku yoktur. duraklaması. birçok tanığın da doğruladığı gibi. O günlerde buzdolapları yoktu. cesedine ne olduğu sorusuna geliyoruz. bir yaşını biraz aşkın çocuğun merdivenlerden tırmanmasını. evden ayrılmış.tuvalete götürür (dışarıda bir tuvalet vardı) ya da oturağına oturturdu. Eğer Edith'in annesi ve anneannesine doğru gitmekte olduğunu düşünüp rahatladıysa. bunun uyku olmadığını. Devon Villa'da da buz kutusu kullanılmıyordu. kapıyı aralık bırakmıştı. kendini iyi hissetmiyordu. tekrar tırmanması gerekecektir. Belki de holde. Onu suçlayabilir miyiz? Hava sıcaktı. Ona flanel elbisesini ve çizgili önlüğünü giydiren de Florence'tı. minicik cesedi alıp uzaklarda bir yerlere saklamış olamaz mı? Ya da çılgın bir adamın ya da kadının. anneannesi de yerdebinin durduğu anda düştüğü şekildedir. kendini çekmesi. cesetlerin soğuk ve katı olduğunu anlayınca. küçük kızın basamakları tırmanmasını izlemişti. Ne de olsa odaları temizlemek. Bu nedenle Edith'in merdivenlerin tepesine varmadan. küçücük bir cesetti. merdivenlerin dibinde durmuş. avını arayan bir sapığın onu kaçırmış olması mümkün değil mi? Yine de dönüp dolaşıp. bir arabanın altında kalarak öldüğünü düşünün. Odaya girince cesetleri gördü mü? Eğer gördüyse. onu nerede bulacağını bilmektedir. O gün nereye gittiğini kimse bilmiyor. Yakınlardaki bakkal her gün siparişleri kapıya getiriyordu. Yaptığı kaza sonucunda dehşete kapılan arabacı. Belki de o küçücük. beklediği yardım gelmeyince ağlamaya da başlamış olması muhtemeldir. aynı gayreti gösteren yetişkin bir insanın elli beşer santimlik basamaklardan çıkmak zorunda olduğunu söylemek zorunda kalırız. Çocuğun annesi kaskatı ve soğuk cesedi yatakta. Böyle bir adamın tırmanırken ellerini de kullanması. Evde başka kimse yoktur. her basamağın yirmi dört santim olduğunu düşünürsek. Üstelik hep yapacak başka işleri olduğu bir sırada. O iki katı çıkmak güç bir iştir. Roper'ın. Onun yokluğunda neler oldu? Edith o sabah yanlarına geldiğinde. Annesini görmemekle birlikte. Bir karşılaştırma yapabilmek için. Kingsland High Street'te Sainsbury'nin bir Şubesi vardı. Lizzie Roper ve Maria Hyde'ın odalarında olduklarını düşünerek. hele tırmanan altmış iki santim boyunda biri. Edith'in Florence'ı aramak için aralık kapıdan çıktığını. Tekrar merdivenlerden inip Florence'ı aradığını düşünelim. alışveriş de ona bir çeşit kaçış gibi geliyordu. Kuşkusuz bu arada Florence. annesinin yanına gönderdi. iki saat süreyle ev dışında kaldığıydı. çevrede kimsenin olmamasından da yararlanarak. bu nedenle Florence'ın neden oraya gitmek zorunda kaldığı bilinmemektedir. uykudan çok değişik bir şey olduğunu hissedip korktu mu? Her yere sıçramış kan lekelerinin farkına vardı mı? Yatağa yaklaşıp annesinin kesik boynuna dokundu mu? Bilmiyoruz. tek bilinen. alışverişe çıkmak zorundaydı. sıcak nedeniyle sadece günlük alışveriş yapmak gerekiyordu. On beş kilodan az. bu nedenle yetişmiş bir erkek ya da kadın cesedinden çok daha rahat . Lizzie ve Maria'nın uzunca bir süreden beri ölü olmaları gerekir. hatta "anne anne" diye bağırmasını gözlerimizin önüne getirebiliriz. Devon Villa'daki tek canlı Edith'tir.

Açıkta kalan. aynı zamanda da tüm Roper Davası'nı. Adı Margaret Smith'ti ve Hampstead'de bir ailenin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu. Edith olduğunu iddia edenlerin sayısı hiçbir zaman azalmadı. Edith'in cesedinin Devon Villa'da olması mümkün değildir. bir şey bulunamadı. Çevrede fırını olan birçok işyeri vardı. Maria Hyde'ın ölümünü. Yanındaki kız kesinlikle kendi çocuğuydu. Hava. ne var ki Alfred. Catchpole'un son iki yılını özel bir tımarhanede geçirdiği anlaşıldı. diğer bütün sözde Edith'lerde olduğu gibi. daha önce hiç kazılmadığı açıkça belliydi. Küçük çocuğun kaybolmasının üzerindeki esrar perdesi kalkmadı. Bir gazeteciye "Hiç ilgilenmiyorum" demişti. Katil cesedi gömmüş olabilir. Edith'in ağabeyi Edward Birinci Dünya Savaşı'nın son haftalarında Argonne'da ölünce. ocak. geniş alanları tarayıp yeni kazılmış yerler arandı. Tahmin . bundan sonra kalkması da düşünülemez. Toprak sert ve kuruydu. Tüm iddialar. Aynı günlerde. Hackney Polis Karakolu'na gelen on beş yaşlarında bir kız da Edith olduğunu iddia etti. Alfred Roper'dan genç kızla görüşerek gerçekten de Edith Roper olup olmadığını teşhis etmesi istendi. Catchpole yanındaki kızın Edith olduğunu iddia ediyor. şömine ya da kazan yakılamayacak kadar sıcaktı. Edith'in katilinin böyle bir yere serbestçe girebilmesini gerektirir. Mrs. Yıllar boyunca. bu isteği de reddetti. kızı 1905 yılında gezginci bir tüccardan 27 pound 2 şilin 6 peni karşılığında satın aldığını söylüyordu. 1922 yılında Roper Davası'na dayanarak yazılan bir romanın yayımlanmasına kadar kesildi.kurtulunabilecek bir şeydi. Penzance ve Belfast gibi uzak köşelerden bile Edith olduğunu iddia eden kızların hikâyeleri yayımlandı. "o benim kızım değil. Navarino Caddesi. Yine de bir yerlerde saklanmış olması gerekir. Kuşku çekecek hiçbir şey görülmedi. Kitabın Pity adlı çocuk kahramanı annesinin kıskanç bir âşığın elinde can verdiğini gördükten sonra evden kaçmış. Sonunda bitti. genç ya da daha sonraları yaşlı kadın Edith Roper olduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Edith olduğu söylenen genç kızların fotoğrafları basıldı. Daha sonraları. yanında on yaşlarında bir kızla King's Lynn'den gelip Cambridge Polis Karakolu'nun kapısına dayanan Mrs. Roper'ın beraatini ve Edith'in kayboluşunu tekrar canlandırdı. bir Cambridge gazetesinde yayımlanan duygu yüklü yazı. belirli olaylardan sonra bir dizi çocuk. For Pity's Sake adlı romanın yazarı Venetia Adams'tı. Kitap en çok satanlar listesine giremese de yeni bir Edith dalgasına neden oldu. bu nedenle de Edith olma iddiasını ortaya attığını söyledi. Margaret Smith bir kişinin kendisine Lobard Caddesi'ndeki bir bankada Edith olduğunu kanıtlayacak bir kişiye verilmek üzere yüz pound'luk bir miras bulunduğunu anlattığını. onu Chelsea'deki stüdyosu yakınlarında sokakta bulan eksantrik bir ressam tarafından yetiştirilmişti. Edinburgh. Edith'le birlikte aynı okul sıralarını paylaştıklarına yemin edebilecek kişilerle görüştüler. ama bu çözüm. çünkü orda polis tüm bahçeyi bir metre kazmıştı. Catchpole'dan söz etmek gerekir. Eğer gömmüşse. Richmond Caddesi ve Mare Sokağı üzerinde ya da çevresinde yaşayan kimse 28 temmuz ya da sonrasında Edith'i görmemişti. Yazının yayımlanmasından sonra yaşanan ilginç olaylardan birisinde. Lizzie Roper cinayetini." Ülke çapındaki gazetelerden ikisi konuya sarılıp Roper davasını tekrar ön sayfalara çıkardı. Mrs.

birkaç yüz pound'luk varlığı kardeşleri arasında paylaştırıldı. I den senere Tid harjeg undret mig over. Tek olasılık. Diğerinin doğal anne ve babası vardı. yaklaşık on sekiz yaşındaydı. ortaya iki yeni Edith daha çıktı. hiçbiri kimliğini kanıtlayacak en ufak bir bilgi veremedi. adam ve karısı tarafından Middlesbrough'da. Đçlerinden biri melezdi. Yine de ortaya çıkacak olanların. Mrs. Burada da amacın para olduğu sanılmaktadır. Edith olduğunu iddia edenlerden hiçbiri kimliğini kanıtlayamadı. blev hans Skulder flaaet i Stykker of Lægerne. at Kejseren var stuk-ket af til Holland. Roper'a olan ilgi azaldığında. yeni Edith'ler çıkmadı. Mrs. Alfred ölmeden önce vasiyetnamesini hazırlamamıştı. üstelik bir tanesi de Edith'in olması gerekenden yedi-sekiz yaş daha büyüktü. da de ffrsogte at hale ham i Land fra Kejserinde Frederick. Edith Roper elli iki yıl önceki o yaz gününde. Donald Mockridge Moreton-in-Marsh. Det hedder sig. Ondan sonra ortaya yeni Edith çıkmadı. Alfred Roper 1925'te Fen Ditton'da ölünce. Robinson iki hafta sonra geri adım attı ve bütün her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıkladı. at da han blev ffdt. bir daha gelmemek üzere ortadan kayboldu. Robinson son Edith oldu. 1905 yılında Robinson adlı bir kişi tarafından Navarino Caddesi'nden kaçırıldığını. bu satırların yazarının yazmakta olduğu Roper duruşması kayıtlarının bir kitap halinde yayımlanmasıyla birlikte. bundan sonra da çıkmayacağını düşünmek yerinde olacaktır. On beş yıldır Harold Robinson'la evliydi ve ona dört erkek çocuk doğurmuştu. bazı kişilerin yeni iddialarla ortaya çıkmalarıdır. her ikisi de hayattaydı ve kızlarının iddiasını kesin bir dille reddettiler. o dönemdeki Edith'ler daha yaşlıydı. Kırklı yıllarda.edileceği gibi. annesini aramak için merdivenleri tırmanmaya çalışırken son görülen çocuk olması ihtimali son derece zayıftır. Hiçbiri bir kanıt kırıntısı bile getiremedi. om det var Aarsagen . 1957 On yedinci bölüm 11 kasım 1918 Her i Morgenavisen var der nyt om. Robinson'ın oğluyla evlendirilmek amacıyla yetiştirildiğini iddia etti. Edith Robinson adlı bir kadın News of the World dergisine bir makale göndererek. Daha sonra.

güzel bir çocuktu. hesabı başkasının ödeyeceğinden eminim. karnınızda taşıyıp doğurduğunuz o çocuğun kan kaybederek ölmek üzere olduğudur Yüzbaşı Perry'nin mektubunu alana kadar bunu fazla düşünmemiştim. Çocuklarınızın ölümüne dayanabilirsiniz. onların acı çektiği. ama Stockholm'de iyi bir doktorum vardı ve bana her gün kollarını nasıl çalıştıracağımı göstermişti. bilmiyorum. Nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile olmamasına rağmen. for-di han gav sin Moder og Meend Skylden for. Müttefikler. kardeşinden çok farklıydı. Bir düşmanla buluşup savaşı sona erdirmenin ayrıntılarını görüşmek istesem. Samimi bir ev sohbetinde bu fikrimi anlattığımda sevgili kocamın da dediği gibi. bütün bunları belki de sadece bir kadın olduğum ve pek fazla bir şey bilmediğim için söylüyor olabilirim. at han hadede Kvinder. Eğer Rasmus haklıysa. Rasmus nerede olduğunu bildiğini iddia ediyor. Tamamen Đngilizleşse de onu hiç Jack olarak düşünemiyorum. onu muayene edip bir tüfeği ateşleyip ateşleyemeyeceğine baktıklarında. Her akşam bebek evinin üzerinde çalışıyor. yaptığı . annesini suçladığı için kadınlardan. Bu sabahki gazeteler kayserin Hollanda'ya kaçtığını yazıyor. evini içeriye. gerçek olabilir mi? Mogens'in bir dakika önce iyi. belki de bunun için yazıyorum. geçen hafta Avusturyalıların barış imzaladıktan sonra her şeyin sakin olduğu Đtalyan cephesi demektir. Dün komutanından aldığım mektubu yeniden okudum 'Tüfekçi Jack" Westerby'nin ne kadar kahraman bir asker olduğunu. yatmaya gitmeden önce de Marie'nin ertesi sabah uyandığında görmemesi için. bunu Fransız yemekleri ve şampanyası bulabileceğim (Paris'te çok var) gerçekten görkemli bir Fransız otelinde yapardım. bir annenin okumasının en zor olduğu bölümde onun hiç acı çekmeden öldüğünü söylediği mektubunu. tüfeğini düşmana doğrulttuğu ya da karşı mevzilere saldırdığı bir an sonra da uykuya daldığı doğru olabilir mi? Ben. Neden bir tren vagonunda. O gülünç bebek evinden söz ederken. Knud'un iyi bir Samiriyeli olmaktan söz ettiği için onun Filistin'de bir yerlerde olduğunu sandığında yanılmıştı. Her akşam. gerçeği bilmek isterim. özellikle de hesabı bir başkası ödeyecekse. Fransa'da bir yerlerde bir tren vagonunda bir araya geliyorlar. "Marie'nin pencereleri için aradığın Venedik camını buldum sanırım" diye yazıyordu. barış şartlarını görüşmek için. Asıl dayanılmaz olan.til hans Ond-skab. çünkü dün gelen mektupta Knud'un şifreli bir kelimesi vardı. cesur ve sağ olduğu. Her neyse. kendi kendime soruyorum. Ama Rasmus geçen sefer. hiçbir şey bulamadılar! Son zamanlarda sık sık Mogens'in çocukluğunu. dergjorde. atölyesinde çalışamayacağı kadar soğuduğundan. kafamdan geçenleri yazmak hep yararlı oluyor. Göreceğiz. şimdi bile bazen kuşkulanıyorum. om det var det. Đmparatoriçe Fredika'ya doğum yaptırırken kayserin omzunu parçalamışlar. yemek odasına taşıyor. Mogens'in kolu düzeldi. Bunun hakkında yazmak bana iyi geliyor. onu sakat bıraktıkları için de erkeklerden acaba bunun için mi nefret ediyor? Mogens doğarken kolu biraz bükülmüştü. iyi. at de havde beskadiget ham. Son zamanlarda bütün kötülüğünün bundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını merak ediyorum. kötü havalar da dışarıda. ilk çocuğumu düşünüyorum. Anlatılan hikâyeye göre. Knud şimdi iyidir. iyi olduğundan eminim.

Kendine engel olamadı. Rasmus elinde planya bir tahta düzeltiyordu. üzülmüştü. hatta başından beri düşüncesini saçma buldum. daha sonra da ağlamadım. Oysa ben buna alıştım. Rasmus da siyah elbiseli ve aslına çok benzeyen kahverengi sakalıyla. o güzel yüzüne bir üzüntü bulutu yerleşti. bunu kim yaptı? Onun daha çok küçük -bugün sekiz oldu. Rasmus gerçekten acı çekiyordu. bu kadar görkemli. böyle bir hediyenin. sanıyorum o nedenle de evin ne kadar mükemmel olduğunu uzun zamandan beri görmez oldum. Bir gün bir şey sormak için atölyeye gittim. sanki eli yanmış gibi hemen geri çekti. yanaklarından aşağı gözyaşları akıyordu. ciddileşti. yüzü sarardı. minderlerle tabloları yerlerinden çıkarıp tekrar yerleştirdi. Daha önce bu konuda hiçbir şey yazmadım. haberi ilk aldığımda ağlamadım. Dönüp kollarıma atıldı. onu öpüyordu. Başlangıçta bebek evine dokunmaktan bile korktu. gelip görmesi için Swanny'yi çağırdı. Bebek evinin bütün kapılarını açtı. Swanny kadar duygulu değil. Beni görmesine fırsat vermeden sessizce oradan ayrıldım.olduğunu.Ya ben? Bana bir öpücük yok mu? Bilmek isterdim doğrusu. ama bu kadar mutsuz olmasına dayanamıyorum.verdiği tek cevap "Ya ben?" oluyor. 10 şubat 1919 Bu sabah Marie'ye bebek evini verdiğimizde konuşamadı. onun adına ben de üzüldüm. Swanny. Marie kısa zamanda kendine geldi. merak ederdim. biraz iyi davranmasını. Rasmus'a Swanny'ye karşı özellikle iyi davranmasını söyledim -değişiklik olsun diye. bence Far'ın bu evi neden kendisi için yapmadığını merak ediyor olmalıydı. sonra yavaş yavaş cesaretlendi. Mogens'in ölümü onu sanki olgunlaştırdı.oyuncağı büyük bir titizlikle tekrar atölyeye götürüyor. Marie'ye karşı iyiliğin ta kendisi gibiydi. Beş dakika sonra Rasmus'un kucağında. 9 mayıs 1919 . Bebek evi için biraz büyük ama olsun. dondu kaldı. Tabiî Swanny evi yapılırken görmüştü. sessizleşti. Oğlunu kaybettiği için kim ona iyi davranacak? Daha sonra da "Çocuklar acıdan ne anlar?" diyor. Doğum günü hediyesi olarak kızkardeşi için iki bebek yapmıştı. benim üzerimde gaz mavisi muslin elbisemi harika bir kopyası. . evin bir kopyasından çok hayaline benzeyen bir oyuncağın karşısında korkuya kapılabileceğini anlamak istemiyor. Benim için durum değişik. değdirmek için parmağını uzattı. Mor ve Far olmaları gerek. Ben ağlamam. ağlayacak sandım. Joking apart (bu deyimi çok sevdiğim Đngilizce yazdım: "şaka bir yana") Mogens'in ölümünden sonra bebek eviyle uğraşması öyle sanıyorum ki sağlığını kurtardı. neden bilmem. ben olsaydım. Swanny'nin gözlerinde kıskançlık yok. En ufak bir kıskançlık ya da üzüntü belirtisi göstermedi. eve sığdılar.

"Çocuk istemiyorum. Bu insanları hiç anlayamayacağım. Đlginç olanı. ve Mrs. üstelik evliliği Hansine'den bile çok istiyor. dün akşam herkesten fazla Alman düşmanı görünmesiydi. pek bir şey bilmiyor demektir. Öyle sanıyorum ki. artık korkacak pek fazla bir şey olmadığını düşünüyor. Ne yapalım. üstelik düğün gününü de belirlediler. daha kırkıma girmedim! 3 ağustos 1919 Günlüğüme Cropper'ın dönüşüyle ilgili hiçbir şey yazmadığımı fark ettim. Sonra herkes Versailles'da olup bitenlerden bahsetmeye başladı. o yanımızda değilken söyledi). Housman. Housman'ın ağabeyinin dul eşi de yanımızdaydı. Cline'ın büyükdedesi yüz yıl önce buraya göçen bir Alman. bacağımın büyük bölümü gözüküyordu. Yine de "Çocuklardan bıktım" dediğini duyunca şaşırdım. Eğer her şeyin kırk yaşında bittiğini sanıyorsa. Ne demek istediğimi anladı. bütün ordusunun lağvedilmesi. Cline ellerini çırparak kocasına -çok fazla içmişti. Cropper demiryollarındaki işine dönüp iyi para kazanmaya başladı.eşlik etti. kayserin de yakalanarak idam edilmesi gerektiğini söyledi. Cline Almanya'nın elinden tüm denizaşırı topraklarının alınması. Sanki isteyip istememekle ilgiliymiş gibi. Almanların barış koşullarını çok ağır bulduklarını duyunca kahkahalarla güldüğünü anlattı. Şimdiye kadar giydiğim en kısa elbise. biri de duvarının üzerine kırmızı boyayla "Saçlarında hâlâ Đngiliz Tommy'lerin kanı var" yazmış. . ." Hansine benden birkaç ay daha büyük. Evlenmek için genç olmak gerekmez. dedim. oysa artık dul değil. Ben istiridye beyazı ve gül rengi Çin ipeği karışımı ince tül elbisemi giydim. Artık bana saygı göstermeye bile çalışmıyor. "Neden gelecek şubat?" dedim. Mr. Söylediğine göre o frâulein'ların ya da matmazellerin yanına yaklaşmasına bile izin vermemişler. Mrs. evlenmeden önce kırkına girecek. her zamanki gibi yakıldı hiç şüphesiz savaşı siperde savaşmak yerine savaş tutsağı olarak geçirdiği için. Hansine'ye sadık kalmışa benziyor.Dün akşam yemeğinde Mr." Güldüm. Döneli iki ay oldu. "Neden yarın değil? Herhalde gençleşmeyi beklemiyorsun. Mrs. Mr. dedi. bu ad da Almanca Klein'dan geliyor. ve Mrs. daha kocasının cesedi mezarında soğumadan evlendi (bunu Mrs. ne var ki savaş sırasında insanlar sokakta hâlâ onun ardından bağırıyorlardı. Cline. Her neyse.Bu evlilikten ne beklediğine bağlı. Housman'la birlikteydik. Evinin camını kırdılar. Durmadan yaşadıklarımızı bir daha yaşamamamız için Almanları yakıp yıkmamız gerektiğini söyledi. Kocasıyla adları Mr. Sadece eskiden çok korktuğu Rasmus'a karşı biraz terbiyeli.

Mogens ve Knud limon suyuna batırılan kalemle yazılanların okunabilmesi için kâğıdın ısıtılması gerektiğini öğretmişlerdi. ilk konuştuğum dil -hâlâ Dickens'larımı Danca okuyorum.Neden? diye sordum. Danca yazmak. Jack'in hayatını kurtarmış olsaydı. dürüstlük kâğıt üzerinde de olsa güç. "Bir gece uyu ve duygularına yarın sabah yeniden bak" dedim kendi kendime. Tarih 1 temmuz 1916'ydı.1 ekim 1919 Mogens'i iki siper arasından alıp taşıyan adamın mektubunu üçüncü kez okudum. bana herhangi bir başkasından çok daha yakın olan. Evlilik bir aşk hikâyesi olabilir. -bu nedenle onu düşünmeye başladım. ben hiç âşık olmadığım için mi. Benimki bundan da gizli. Mektubu gösterdiğimde Rasmus "Onu görmek istemiyorum" dedi. güvenliğe taşımıştı. yavaş bir iniş oldu. subayın cesedini bulmadan önce beş yaralıyı Đngiliz mevzilerinin gerisine. Dürüst olmak kolay değil. yine de tek bir kelime bile okuyamayacaklar. ama Rasmus her zamanki mantıksızlığı ve anlayışsızlığıyla "Elinden gelen yeterli değildi" dedi. gençliğimde olsa. Yazıldığında. ama evlilik hızlı bir düş kırıklığı ve uzun. aşk yaşadığı için Hansine'ye karşı acımasız davranıyorum? Bunu yazmak için oldukça gayret göstermem gerekti. âşık Cropper'ın Hansine'ye yazdıklarından çok farklı. ama görebildiğim kadarıyla basit bir biri için oldukça iyi yazılmış bir mektup. Duke yaptıklarının karşılığında Victoria Nişanı ile ödüllendirildi. o çavuş subaylardan birini aramaya çıkmıştı. buradan fazla uzak değil.Mogens hakkında bildiklerini anlatmak için kendini eve davet ettirdi. Çavuş E. Başlangıçta ben de bir aşk evliliği yaşayacağımı sanmıştım. Eskiden. . Bu gerçekten de ilginç. H. Çavuş. benim olan. gerçekten de saygıdeğer kadınların aşk evliliği yaşamaları gerekir. söylenen bir söz gibi uçup gitmiyor. beklemeden çavuşa bir mektup yazar ve hemen gelmesini isterdim ama artık genç değilim ve düşüncelerin üzerinden bir gece geçmesinin değerini öğrendim. Tabiî Đngilizce'yi henüz yeterince değerlendiremiyorum. Tekrar okuyabiliyor ve acısını yeniden duyuyorsun. Taşıdıklarından biri de Mogens'miş. Örneğin. o zaman başka olurdu. Mektubun amacı da buydu. . Gerekirse bir hafta bekleyebilir. Oturduğu yer Leyton. Victoria Nişanı alanlardan çoğu savaştan dönemedi.bunun çocuğum Mogens'in kullandığı gizli dil gibi olduğunu bilmek. Elinden geleni yaptığını söyledim. 15 kasım 1919 Merak ediyorum. demek ki Duke şanslı. çünkü Đngilizler günlüğümü istedikleri kadar şömineye tutsunlar.

Benimkiler kadar renkli değiller! Onun gözlerinin rengini daha konuşmaya başlamadan bile önce fark ettim. Ona doğru yürüyüp elimi uzattım. ama onunkileri gördüm. Rasmus bunu duyunca. çok daha yaşlı bir hanımla karşılaşmayı bekliyormuş. erken geldi. ama anlaşılan Almanların karşı saldırıya geçtiklerini söyledi. Ama bu dünyada bunu yapamam. Bana Victoria Nişanınızı göstermeyecek misiniz? Düşünün bir kere. Bana "madam" dedi. minicik kıvılcım dolu. başka bir zamanda ya da düşte yaşasaydım. Dönüp lacivert eteğimi ve tığ işi bluzumu giydim. daha uygun ve daha seçkin görünüyor. seni ya da seni sevgili olarak seçebilirdim" diyorum. sonra bana yine "Madam" dedi. granit gibi. Gözleri ama düz gri değil. Mogens için yas elbisesi giymememe rağmen. "Madam. yine de onun uşak ruhlu biri olmadığını hissettim. bu adama. Westerby demelisiniz. Koyu renk takım elbise.Mrs. saten bantlı siyah ipeklimi giydim. Üst katta giyiniyordum. başka kimseye değil. Genellikle bunu sadece çok özel konuklar için yaparım." Swanny'yi odasına gönderdim. savaşın bittiğine inandığını. şaşırdım. Onları yıllardır tanısam da. onun işitmemesi gereken şeyler duyacağımı düşünüyordum." Daha sonra da "Bu küçük hanımla oturup ağabeyi hakkında konuştuk. Cline gibilerine. getirmemiş. sert ve çok yüksek yakalıklı bir gömlek giyip siyah kravat takmıştı. Hansine izinliydi. çok saygılıydı. . Açık renk saçlı. çok önemli birisi oldunuz. çoğundan daha cesur çıkan bu sıradan işçiye doğru olmayan bir görüntü vermeye çalıştığımı düşündüm. Bana baktığı için onu bağışlamamı istedi. Emily çay tepsisini getirdi. . Cropper'dan bile daha yakışıklıydı. uzun boylu. gerçek bir asker. Daha sonra kendi kendime ne yapmakta olduğumu sordum. Onu neden üniformalı bekliyordum bilmiyorum. Swanny hâlâ kızamık nedeniyle evde. Ben söyleyene kadar oturmadı.bir özlem duygusuyla dolduğumu buraya yazabilirim. Genellikle insanların gözlerinin renginin farkına varmam. 30 kasım 1919 Çavuş Duke bugün beni görmeye geldi. Önce siyah elbisemi çıkarmamanın daha doğru olacağını düşündüm. gözlerinin ne renk olduğunu söyleyemem. Elimi iki elinin arasına tuttu. Pirinç çaydanlığı alarak çayı kendim hazırladım. dedim. "Başka bir dünyada.Bu nedenle hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan. Hiç takmıyormuş. Savaş bitti. Mogens'i savaştan önce de tanıyıp tanımadığını sordum. Ben kendime ait olduğum gibi o da sadece kendine ait birisi. neden bilmem. Kendi kendime. yakından baktığımda tarif edemediğim -tarif etmeye cesaret edemediğim. Zavallı küçük Swanny Alman kızamığına yakalandı. kapı çalındığında o açtı. Cropper ya da en azından bir beyefendi olan Mr. Tek mücevher olarak da kelebekli broşumu taktım. bir insanın ulaşabileceği en üst onura sahip oldunuz. beni buraya kabul etmekle büyük incelik gösterdiniz. Onu çaya bekliyordum. yapmayı aklımdan bile geçiremem.

dedi. Mogens'in hemen. okuduklarıma fazla inanmadığımı da ekledim.Savaş." Sonra ailemizdeki adlardan. bir av partisinden sonra ölü kuşları toplayan birinin rahatlığıyla anlattı. Mataramdan bir yudum su içirdim. Ya olaylardan kaçmayı becerenlerdensinizdir ya da değil. onları karşında görmeyi tercih ederim. "Jack" dedim. Ama böyle pazarlıklar yapılamıyor. . Đki mevzi arasındaki bölgeye emireri ölen genç bir subayı. evlerinde oturan insanların gözlerinin önüne getirdiklerine hiç benzemiyor. gerçeklerden kaçmaktansa. politikacıların işine gelmez. yerini Çavuş da bunun bir tesadüf olduğunu. . . acı çekmeden öldüğünü anlattığını söyledim. Yüzbaşı Perry'nin mektup yazdığını. konuya geri döndüm.Bana hiç ateş etmediler dedi. her seferinde de onları Đngiliz mevzilerine taşımayı başarmış. neden bilmem. daha sonra kucakladım ama bu kadarı Almanlar için fazlaydı. Somme'daki 1 temmuz gününü anlatmasını istedim. Mogens ona bin dokuz yüz beşte Đngiltere'ye ilk geldiğimiz sırada Hackney'de oturduğumuzu anlatıp. Aralarındaki bağı oluşturan. Belki de gözlerine inanamadılar. Ne var ki daha Quigley'yi bulamadan birbiri ardından başka yaralılara rastlamış. dedi. üzerime ateş açtılar. "Nazik konuşmalarda yüzünüze bakabilirim. kolumdan vuruldum. Londra'da birbirlerine çok yakın oturmalarını öğrenmeleri olmuş. Quigley adındaki bir asteğmeni bulmak için girdiğini söyledi. O granit gözlerini bana dikmişti.Bu yüzden bana o gece olanları. hiçbir şey saklamadan anlatmanızı istiyorum. bakışlarını kaçırdı. aklı başında bir çocuktu. dil farklılığından. Ne var ki bilmeleri. cesedi Alman dikenli tellerine takılı durumda bulmuş. mayına basıp ölmüş. . birbirleriyle sık sık sohbet ettiklerini anlattı. Sormamayı becerebilmek için hayatımdan on sene verebilirdim. büyük bir tevazuyla. zaten o yüzden Jack'e takılıp sendeledim. Her ikimizi de yer yaygısına yatırarak sürükleyen. Gözlerinin içine bakıyordum. Đsimler hakkındaki bu sohbet bizi o günün amacından uzaklaştırıyordu.Onu tanımış mıydınız? Daha önce nasıldı. bir daha savaş olmazdı. Sanki bana. çoğu kadınların söylediklerine kulak bile vermez. .Ne yaptınız? dedim. benden çok daha cesur bir başkasıydı. Sonra birbirlerini yakından tanıdıklarını. Galiba ilk kez orada Mogens adının Đngiliz kulağına ne kadar saçma geldiğini anladım. çünkü Mogens'in anlattığı yeri iyi bildiğini. Son günü. Mutsuzla öleceğimi de bilsem. böyle erkeklere alışık değilim. onu orada bırakıp düşmanın gözü önünde geri dönmüş.. yeni bir ülkeye gelip uyum sağlamanın ne kadar güç olduğundan söz ettim. Eğer bilselerdi. Oldukça neşeliydi. ne kadarım bildiğimi sordu. Bütün bunları sanki hiç önemli değilmiş gibi. Şafağa doğru Quigley'yi. bilmek isterdim.Moans mı? dedi. Rasmus'un istediği . aynı dönemlerde hemen yanımızda da arkadaşlarının da oturduğunu anlatmış. "Annesinden başka herkes ona Jack derdi. Quigley'yi ararken. Sanki söylediklerime önem veriyormuş gibi dikkatle dinledi. ama size gerçekleri anlattığımda bakışlarımızın karşılaşması uygun olmaz" der gibiydi.

dedi . Daha önce hiçbir erkek elimi öpmemişti. onluk diziler halinde üst üste koydu. Danca bilenler için Asta'nın yazısı . . yine de Mogens'i kurtarmak için kendi hayatım tehlikeye attı. Ağlamam. tatlı bir pembe gri mermer rengi almıştı. değil mi? . hepsinin tepesine telefon rehberleri yerleştirdi ve sıcak bir yerde korudu. Elime tutuşturduklarına defter değil de eşya olarak baktığımı hatırlıyorum.Yine gelir misiniz? diye sordum. hâlâ küf kokuyorlardı. Neden? Akrabası değildi. On sekizinci bölüm Swanny ıslak bir bezle kapaklarını sildi. dedim. Onunla yeniden Mogens'i konuşmak istemiyordum. bu adam oğlumun hayatını kurtarmaya çalıştı. Deli miyim? Giderken.Mogens o sırada hayattaydı. ama burada işe yaradı. ilk ciltleri çevirme denemelerine başlamış.Bana doğruyu söyleyin. Geleceğini söyledi." Çavuş ağlamamı bekledi. "Mogens iki gün sonra Le Havre'da Quai d'Escale Hastanesi'nde öldü. Elimi tutup dudaklarına götürdü. Swanny bütün günlükleri okumuş. Yazamam. Burayı çabuk geçmek ve yazmamak daha iyi olacak. Ağlamadım.işi. hâlâ yaşıyordu. Söyledi. istediğimi sandığımı da duydum. bunun hakkında konuşmam bile ama ne olduğumdan ve ne yaptığımdan ben sorumluyum. değerleri hakkında da fikir sahibi olmuştu. o zaman yine konuşuruz. Kapakları çıkmayan lekelerden dolayı mozaik gibiydi. iste kendini batırabilir. Rutubet içinde kalmış eski defterlere uygulanacak en doğru yöntem bu mudur bilmiyorum. elimi uzattım.Size Yüzbaşı Perry"nin söylediklerini söyleyebilirim. Yuttuğum çay tekrar boğazıma gelip safrayla karışacak kadar midem bulanıyordu. onu uzun zamandan beri de tanımıyordu. Amerika'dan dönüp doğruca Swanny'ye gidip defterleri gördüğümde. Düşündüm. Đnsanları hiç anlayamayacağım. onunla konuşmak istiyordum. Bilmek istiyordum. Kurutulmuş olmalarına rağmen. buna rağmen sordum: .

Eski elbiselerinden nasıl kurtulduğunu hatırlar mısın? Buraya . sundurmadaki raflara yerleştirip unutmuş. bitmişlerdi. Yüzü biraz kızardı. . Hangi yılların defterlerine baktığımı şimdi hatırlamıyorum. . bütün yaşamı boyunca kendinden başka kimseye önem vermeyen Mor'a pek benzemiyordu. sadece Danca'nın bir çeşit şifre gibi olduğundan bahsediyor. Hani bahçıvanın bana Mor'un bazı kâğıtlar yakmak istediğini. sanırım çoğu günlükçü gibi. Her gün böyle yazarlardan yüzlercesini psikiyatr kanepelerinde görüyoruz.okunaklıydı. Daha ilk sayfalarda Far'ın.Sanırım haklısın. günlükler artık işine yaramayacaklardı. Torben'in National Geographic'leriyle birlikte raflarda. işlerini tamamlamış. kapalı birer defter gibi kalmışlardı. Başka nedenler olduğundan eminim. Saçmalıyor muyum? Ona söylemedim ama. Kendi kendime. içini hastalıklı bir heyecanın sardığını düşünüyorum. Belki de öldükten sonra başkalarının –sen veya ben. Yüzü kızardı.Ve senin hakkında neler dediğine baktın? . Jack. Ann. . Mor ömrü boyunca pasaktan nefret etti. dedi Swanny. ama gördüğüm defterde eksik ya da yırtık sayfa yoktu. Doğal bir yazar olduğu için günlük tuttu.Tam ona göre şey. günlükte doğumuyla ilgili bir şeyler olup olmadığını merak etmiş olmalıydı. Onları yakmak istemesinin çok daha sade ve anlaşılır bir nedeni olabilirdi. "Eğer Mor bunları yakmak istediyse. annesinin özel hayatına dalmanın hiçbir açıklanabilir yanı olamazdı. günün olaylarını. . Yalnız Mor yazdıklarını insanların okumasını istemediği konusunda çok az şey söylüyor. içlerinde başkalarının okumasını istemediği şeyler olmalı" diye düşündüm. oysa ateşin söndüğünü söylediği gün. biraz rahatlamış bir sesle. Ne olursa olsun. Aynı bir roman okumak gibi. Ken ve ben bu konuda son derecede dikkatliydik. . Elimdeki defter çekicilikten o kadar uzaktı ki. yeni paragraf fikrinden nefret etmiş olması da özel bir güçlük oluşturmuyordu. aralarında birinci defteri görmedim. Belki de ona çok derin bakıyordum.Bunlar araba sundurmasındaydı dedi Swanny. Kendisini haklı çıkarmak zorundaydı. temmuz 1905'teki o tarihi gördüğünde. Hansine okuma bilmiyordu. öyle değil mi? Başka nedenler de olabilir. Swanny'nin anlattığı. Swanny'ye defterleri okuyup okumadığını gerçekten merak edip sordum. O kadar da değil.Bunları okumamın doğru olup olmayacağını bilemedim. Ama bu kesin değil. hani hep okumak isteyip de bir türlü bulamadığın bir romanı okumak gibi. yazdıklarını okumasını istemediğini anlatıyor. Orada burada bir iki kelimeden fazlasını anlamadım. "Belki insanların kendisiyle alay etmelerini istemediği için günlükleri yakmak istemiştir" diye düşündüm.Kendi adıma rastladım. . Defleri bütün o basamaklardan yukarı taşımayı göze alamamış. Ne olduğunu tahmin edebiliyorum. ruhunun sıkıntılarını hafifletmek için bir kenara yazdı. Böyleleri geleceğin yargısıyla ilgilenmez. Kendi kendime. Swanny kendi ismini görünce. O tarihi.bu günlükleri bulup gülünç olduklarını düşüneceğinden korktu.Okumaya başladım. daha sonra da okumakta kendimi alamadım.

Bir sürü nedenden. Hangi eşyalardan kurtulmuştu bilemiyorum. birkaç yüz kopya? Bunun ne kadar pahalı olacağını. Açıklamalar konusunda tek bir söz bile etmedi. Doğruca gözlerimin içine bakıyordu.Gerçek bir çevirmen buldum. High Hill Kitabevi'ne gidip Danca'dan çevrilmiş birine rastlayana kadar bütün kitaplarını taradım. Sözümü kesti. o zaman evi satma fikrinin aklından sadece bir an geçip kaybolduğunu anladım. Bazı şeylerin basılması pek kolay olmuyor. söylediklerimi hiç dinlememişti. oysa Tanrı şahittir. o nedenle buraya alışmak zorunda olmadığımı düşünüyordum. . Yüzüme hevesle baktı. yeterince param var. Belki de aradığı cevabı bulacağını da düşünüyordu. reklam demek olduğunu anlatmaya başladım. kitap yayımlamanın sadece kitabı basıp bir şömiz içine koymak olmadığını. harcayacağı para Asta'nın bıraktığı para olacaktı. promosyon. daha çok satış. onu görünürde çok pahalı macerasından vazgeçirmeye çalışmamak gerektiğini anladım. Günlükleri de odayı doldurdukları için yakmaya kalktı. Günlüklerin ileride basılabileceklerini aklından bile geçirmemiştir. iyi kahvenin kokusu mu? " sözlerini duyduğunu söyledi. Kendi kendime burada uzun süre kalmayacağımı. tüm Westerby kadınlarının saklayacak bir şeyleri olduğunda baktıkları gibi.Oh. Yine de kökleri ve bir zamanlar onun için bir tutku haline dönüşen araştırma konusunda tek bir söz etmedi. hayatla yeniden ilgilenmeye başlamasını sağlamıştı. Belki de çok zekice davrandım. O nedenle ilk günlük. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olduğunu düşündüm. ama her şey eskisi gibi görünüyordu. Đşte o zaman. . Sadece bir tane Danca'dan çevirisi vardı.taşınırken. Sürekli olarak Asta'dan bahsetti. zaman zaman merdivenlerde ayak seslerini ya da "Bu duyduğum. Swanny'nin yapmaktan vazgeçtiğini yapmaya. şimdi onunla meşgul. Bunu karşılayabilirim. dağıtım. Eğer günlükleri basmak çok pahalıya mal olursa. düşündüğüm de çıktı. neden olmasın? . Sanki tamamıyla ikna olmuş. Bu macera ona iyi geliyordu. Yayınevi aracılığıyla bir mektup yazıp ilk günlüğü çevirip çeviremeyeceğini sordum. Ben Amerika'ya gitmeden öncekine oranla çok daha mutlu görünüyordu. bakışları açık ve dürüsttü. Çevirmen Margrethe Cooper adlı bir kadındı. istedim. Ona hâlâ evi satıp taşınmayı düşünüp düşünmediğini sorduğumda. tanıtım. Büyük bir hakarete uğramış gibiydi. Batı Hampstead'de o zamanlar bana ait olan daireye dönüp Daniel'in hayaletlerini karşılamaya hazırlandım. Biliyorsun. benim doğumumdan önce başlayanı. neredeyse bütün eşyasını sattı. . Basılmak mı? diye sordum. Bir keresinde yüzümü odadaki bir çekmeceye daldırıp Asta kokusunu duymamı istedi. daireyi satıp başka yere taşınmaya karar vermem hayaletleri kovmama yardımcı oldu. . Yüzünde endişe ya da gerginlik yoktu. Đki hafta boyunca onun yanında kaldım. Ann. yüzüme inanamıyormuş gibi baktı. annesinin günlüklerini yayımlama hakkı konusunda kimsenin bir şüphesi kalmadığına inanmış gibi gülümsedi. dedi bugün. o eşyalar için istediği kadar yerimiz vardı. burada değil.Evet tabiî. Gençleşmişti. ben şahsen demek. Eve.

bebek evi için bütün yaptıklarını da daha ilginç hale soktu. günlükleri kim çalardı ki? Bu günlükleri çalan her kimse. Anlaşılan Swanny her akşam saati kuruyordu. yeşil kaftanlı ve türbanlı sultanla. Paul Sellway'i buraya almaya karar verdim. onları nereye koymam gerektiğini düşündüm. Paul Sellway. bebek evi bütün odayı doldurdu. bana döndüğünde gördüğüm. Çalışma odasına girdiğimde. Önümüzdeki Noel'de de yeni bir tabak gelecekti. o da sırtını bana dönmüş oturuyordu. Zamanı geldiğinde. başka bir kadının yüzüydü. porselen çiçeklerden yapılmış bir sehpa üzerinde oturan. ısının güzel bir yaz günü ayarında olduğunu hissettim. Torben'in . yüzeyler pırıl pırıl parlıyordu. Altmış üçü de aşağıya gelince. duvarda boş bir raf yoktu. evin ısınmamış olabileceğinden ya da Mrs. Küçükken bu saati üzerindeki iki heykelcik. burada olmaları gerektiğini düşündüm. hatırladığımdan da çoktular ya da ben altmış üç defterden her birinin ne kadar ağır olduğunu unutmuştum. Ancak daha adımımı hole atıp ışıkları yakmaya başladığımda. tozdan ırak bir yere konulması gerektiğini de düşünüyordum. tamamen değişik. bir banka kasasında daha güvencede olacakları kesindi. Onlar dikişten bulabildiği boş anlarda tamamen değişik bir iş yapan. kenarlar. Şimdi küçük yuvarlak kadran üzerindeki yaldızlı kollar (pırıl pırıl parlayan şeylerden ikisi) saat tam on ikiyi on geçe durmuştu. Hepsini aşağıya taşımak için. günlükleri. Bir ağaç dalına oturmuş. yalnız onun için peçesini kaldıran odalık nedeniyle çok severdim. belki de Dickens okuyordu. Sellway gelmeden önce defterleri aşağıya indirmeye karar verdim. Elkins'in evi temizlemeye vakit bulamamış olabileceğinden endişe ederek erken gittim. ama her düzgün ev gibi burada da belirgin bir koku yoktu. ama bulamadım. O zaman günlüklerin yukarıda değil. Masada boş çekmece. benim için emlakçının hiçbir zaman tahmin edemeyeceği kadar önemliydi. Gördüğüm o yüzün kime ait olduğunu. gözüme daha değişik gönündüler. kimin yüzü olabileceğini çok düşündüm. Duvardaki son Bing ve Grfndahl Noel tabağı 1987 tarihini taşıyordu. Đyi ama.Camden Town'daki daireyi almamın tek nedeni bebek evini koyabileceğim fazladan bir odası olması değildi. Odalardaki eşyayı çıkarıp taşınmak için kutulara ve torbalara yerleştirirken. daha doğrusu günlüklerinin çokluğunun ona ayrı bir boyut kazandırmış ve gizli bir hayatı olan bir kadın haline getirmiş olması. Günlüklerin geçmiş ve gelecek değerleri düşünüldüğünde.günlükleri çevirmeye başlar başlamaz kullanmaya başladı. uzaktaki kentin gölgesine bakan iki karganın bulunduğu ilk tabağın kenarında juleaften (Noel Akşamı) 1899 yazılıydı. ama yine de bu fazla oda. gözden uzak. olmaktan çıkarmış. Asta'nın ölmüş olması. Etraf tertemizdi. Üstelik defterlerin başka bir yere. Işığın yansıdığı her yer. Holdeki masanın üzerinde duran Chelsea saati durmuştu. o merdivenleri dörder kere çıkıp inmem gerekti. odadaki hava holdeki gibi sıcak olmasına karşın radyatörü açtım. evin sükûnetini ve sevimliliğini gördüm. Sanki Swanny'nin evinde bir odaya girmiştim. Bütün bunlar onu artık bebek evi yapıcısının karısı Asta. küçük minder ve masa örtüleri olarak görünen şeyler birdenbire onun hayatıyla dolu eşyalar olmuştu. her şeyin eskiden de olduğu gibi kusursuzluğunu. onlardan nasıl yararlanırdı? Swanny çalışma odasını Torben öldüğünde değil -o zaman çalışma odasında yapabileceği fazla bir şey yoktu. Willow Caddesi'ne altı buçukta gelecekti. gündelik hayatını sayısız sayfaya dökmeye alışmış bir kadının elinden çıkmıştı. Beklediğimden ağır. apayrı biri olmuştu. O ana kadar zevkli bir dikişle hazırlanmış minyatür perdeler.

Alfred Eighteen Roper. Günlüklerin bu ilk cildini üç kez. Hansine'yi hiç tanımamakla birlikte fotoğraflarını görmüştüm. kenarı kıvrılmış bir sayfa. Roper adı. Cary haklıydı. Sayfa köşeleri kıvrılmamıştı. o beş sayfa neden yırtılmıştı? Karşımdaki raflara bakarak. B. en sonunda da baskıyı okumuş. Anlaşılan Swanny bu kitabı Asta'nın eşyaları arasında bulmuştu. Daha kitabı raftan indirmeden adını tahmin edebiliyordum. her şeyi el yazısıyla kaydettiği sırada mı bulmuştu? Daha önce olmalıydı. Swanny'yi uyaran bölümler. çeviri işinden keyif aldı. bir not hatta altı çizilmiş bir satır arıyordum ki. W. Asta bunamıştı. kapaktaki kolajın izi belli belirsiz görülüyordu: Madeleine Smith. Masaya oturdum. temmuz 1966. Yeşil sırtlı kitabı karıştırarak Roper hakkında bir şeyler. sonunda da bunun en kolay ve en hızlı yol olduğuna karar verdi. Hawarvey Crippen. Daktiloyu kullanmayı öğrendiğinde. Yeşil sırtlı Penguin'in içine baktım ve başlığın hemen üzerinde Asta'nın el yazısını gördüm: A. uzun boylu bir adam bekliyordum. E. Bir tek kitap. raftaki kitaplar arasında Penguin cinayet serisini gösteren yeşil sırtı gördüm. Daha doğrusu. Paul Sellway. . Burada oturup on yıldan beri sorduğu sorunun cevabım birdenbire bulmuştu. Alfred ve Lizzie Roper hakkında çok daha ayrıntılı şeyler. O bölümlerde Swanny. Elimdeki kopya. Peki öyleyse. kitabı okumaya girişmişti. Kendini iddialı hissettiğini söylemişti. Lamson. defterdekileri Olivetti'de Đngilizce'ye çevirdi. önce el yazısı çeviriyi. kapı çalındı. Okuduğu notlar doğrudan kendisiyle ilgiliydi. bir daktilo alıp kendi kendine üç parmakla yazmayı öğrenmeye başladı. Swanny'nin evindeki cinayet kitapları karton kapaklı iki Agatha Christie ile A. Her sabah saat tam onda çalışma masasına oturup Asta'nın günlüğünü yanına koydu. Buck Ruxton. Dr. rahatlamadan gelen bir amaçsızlık mıydı? Birden Torben'in başından beri haklı olduğunu anlamış olabileceğini düşündüm. Cary'nin bana verdiğinden çok daha iyi durumdaydı. sayfaları karıştırırken Navarino Caddesi'nden ve Roper adından söz edildiğini görmüş. Artık kimse bu eski usul alışkanlığı sürdürmüyor. Yine de Roper adının günlükte sadece bir kez geçtiğinden emindim. o yırtık sayfalardaydı. boşalacak yerlere de günlükleri yerleştirmeyi düşünürken. Bir süre sonra kayıp Edith'e gelmiş olmalıydı. 28 temmuzu gösteren sayfada (ya da belki 29 ya da 30'unda) gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu. çünkü içlerinde onun adı vardı. kaçınılmaz bir biçimde açıklamaların bulunduğu sayfaya yaklaşmaya başladım. Mason'un The House of the Arrow'uydu. açık mavi gözleri ve uzun üst dudaklarıyla o yumuşak Danimarkalı yüzlerinden birini. Oscar Slater.çalışma masası onun çalışma masası oldu. annesinin 1905'te yazdığı ve o dönemde yaşadıklarıyla ilgili notlar okumuştu. Yoksa yaşadığı tam bir düşkırıklığı. Torben'in kitapları demek gerekir. Sorusunun cevabını yoksa daktiloyu almadan önce. sonra düzeltilmiş çeviriyi. kendimi Swanny'nin yerine koymaya çalışarak ilk günlüğün sayfalarını çevirmeye. Swanny ve Torben aldıkları her kitabın ikinci sayfasına adlarını ve günün tarihini yazarlardı. orada bulunan kitapları bir yere kaldırmayı. Westerby. hiçbir bağlantı kuramamıştım. Asta'nın günlüklerinde de gördüğü bir addı. Sonra anladım. Açık renk saçlı. Rasmus'tan olup 28 temmuzda Lavender Grove'da Asta'nın vücudundan doğduğunu okumuştu. buna karşın Cary bana Roper adından söz ettiğinde. ben Amerika'dan dönmeden de önce. Asta düş görüyor ya da hikâye uyduruyordu.

şimdi de aynı fikirdeyim. Torben'in duvarlarına röprodüksiyon asmayacağını söylediği bilinirdi. yerine ikinci bir kayın ağacı var.Doktora tezimi Strindberg. Cary'yi buraya getirdiğimde bunun pek bilincine varmamıştım. Swanny'nin duvarındaki resmin Stockholm'dekinin eşi olamayacağını. Esmer ve inceydi. Nedenini sordum. Ne de olsa gençliği. Demek istiyorum ki iyi bir fotoğraf çıkması için o kıyafeti benim anneannem sizin anneannenize giydirmiş. vahşi bakışlarına. Yoksa altın ve gümüşün parlaması dışında her yer soluk ya da karanlıktır.Stockholm Sanat Müzesi'nde buna çok benzeyen bir tablo var. dedi. kahkahalar arasında gülünç bir soru sordum: . ama bunları hatırlayabiliyorum. çok bulaşıcı bir gülüştü. . burası benim evimdi. günlükleri görebileceğim düşüncesi beni heyecanlandırdı. Hayatımda ilk kez kendi evimden gurur duymanın keyfini yaşıyordum. "Anneannenizin bir sürü resmi var. Yine de onu doğrudan çalışma odasına almak bana biraz kaba geldi. Hizmetçi üniformasıyla mı? Biraz şaşırdım. demek istiyorum. kapıyı öyle açacağını falan söylerdi. O zamanlar küçüktüm. seçimimi hiç unutmadı.. orijinal olduğunu söylemedim. Bu nedenle Paul Sellway'in hayalindeki Hansine'ye ve kızına benzeyeceğine inanmıştım. Ona katılmaktan kendimi alamadım.Neden gülüyorsunuz? . Bir Đrlandalının ağzına. inceleyebilmek için bir adım yaklaştığını gördüm. sanıyorum anneannem de bunu kullandı. özellikle de Tjânstekvinnan's Son adlı otobiyografisi üzerine verdim. Đrlandalı derdim. . Annem seçtiğim konuyu öğrendiğinde hiç mutlu olmamıştı. Eğer benden milliyetini tahmin etmemi isteselerdi. . O zamanlar Torben'in söylediklerini biraz züppe bulmuştum. Evet. Ona bir içki verdim ve "Düşündüm de.Annem bundan nefret ederdi.Biraz erken geldim. Üstelik onun da komik bir kılık olduğunu sanıyorum. kepini kolalayacağını. Đlk bakışta bunun eşi sandım ama değil.özellikle de önlük ve keple göründüğü fotoğrafları. Ötekinde köpek yok. Kahkahalarla güldü. bir şeyler içelim" dedim. Çok içten. Anneannem eski üniformalarından birini giyeceğini.. "Gelin. keskin çenesine ve dalgalı sık siyah saçlarına sahipti. Larsson'a baktığını. sarışın bir kadın olduğunu anlatmıştı. bir hizmetçinin kızı olmaktan utanırdı. . Paul Sellway peşimden oturma odasına girdiğinde beklenmedik ve çocukça bir gurur duydum. O bundan bahsetmekten de hoşlanırdı. aşağı yukarı yirmi yıl. hazır buradayken fotoğraflara da bakmak istersiniz" dedim. belki de onu görmekten kaynaklanan heyecan gururumu bastırmıştı. Swanny'nin evinde renkler sadece süslerde ve tablolardadır. Swanny de bana Joan Sellway'in uzun boylu. Gerçekten de öyleydi. Anneannem uzun süre hizmetçilik yapmıştı. dedi. Ona hep takıldı.Bir tanesi öyle.

Asta'nın defterleri nasıl sakladığını.Özellikle sıcak ve sevgi dolu olduğunu sanmıyorum. Swanny'nin mezarında dönmeye başladığı hissimi bastırmaya çalıştım. Kitabı orijinalle karşılaştırdı. Bir zamanlar vardı. Anneannem annemi kızdırmaktan hoşlanırdı. "Hayır ama karım okudu" diyor. Ona Asta'nın ilk baskısından açılmamış bir kopya gösterdim. Ben büyükannemi. dedi beklemeden. bunun yapacağım en son şey olacağını söylerdim. öyle değil mi? Sadece 1905 yılıyla ilgili olanı bile mi? Bir saat önce olsa. dedi.Anlattıkları bana Swanny'nin Joan Sellway'i ziyaretini. . Hayır. sayfalardaki kahverengilikler dikkatini çekti.Demek ki günlükleri okudunuz? . bunu size söylemiştim. Şimdi bir sakıncası yoksa. Daha doğrusu Carry'nin ne istediğini.Banyodaki Gelinler.Tabiî..Roper adı size herhangi bir şey ifade ediyor mu? . nasıl bulunduklarını anlatınca kafasını inanmıyormuş gibi salladı. beni yetişkinlerin arasındaki oyunda bir piyon gibi görmediğini hissediyordum. hem saygı hem de keyif belirtir bir biçimde tuttu. annemle sürekli olarak çekişirlerdi. yapacak başka şey olmadığını söylerken duyuyordum.Çoğu insan sorduğumda. Sanki uzun süredir beklediği Noel hediyesine sonunda kavuşmuş bir çocuk gibiydi. Lekeler. her neyse. Bizimle birlikte otururdu. benim tam olarak istemediğimi anlattım. ters tepkileri hatırlattı. Paul Sellway'e Hansine'yi nasıl hatırladığını sordum. Günlüğün onun yanında güvende olacağından emindim. Anlattım. dedi. arsenik. Daha ayrıntılı ve kesin bir karşılaştırma istersem bunun biraz daha uzun sürebileceğini söyledi. -Benim karım yok. babamın annesini çok daha fazla severdim. ama Asta'nın günlüklerinin ilk cildi yayımlandığından bu yana yok. kendimi tutamadım. eğer gerçekten almak zorundaysa. zehirleyen biri. . O kadar şaşırdım ki. Günlüğü alıp gitmesine izin vereceğimi sanmıyordu. Oysa şimdi kendimi. O sırada ne isteyip ne istemediğimden de kesinlikle emin değildim. . bunun tersini söylemek de mümkün. Anladığım kadarıyla sıcak ve sevgi dolu olup olmadığını sorarken. . yalanlamasını. defterde eksik olan sayfanın kitapta ve el yazısı çeviride de bulunmadığını doğruladı. Crippen gibi. Sonra söylediklerinden kuşkulandı. Mogens ve Knud'la oyun oynayışını hayal ediyorsunuz. Sanki bana daha çok insan muamelesi yaptığını. Ondan hoşlanır mıydı? Gözümde canlandırdığım. günlüklerin de doğruladığı sıcak anaç insan mıydı? . günlüklere bir göz atabilir miyim? Paul günlüğü iki eliyle. çocuklardan hoşlanmadığını anlıyorum. Ona Asta'nın Ünlü Duruşmalar kitabını da verdim. Ne de olsa elimde artık iki kopya vardı. Şimdi düşündükçe.

Çıkıp bir şeyler yiyelim mi? Mantomu alayım. yine de bütün belgeleri kısa bir notla bana gönderse. Ya imzasız mektup? Tabiî Torben bu mektubu Asta'nın gönderdiğine inanıyordu. onun da anladığını anladım. Joan Sellway annesinin "bir çiftlik hayvanı gibi".bir kez daha gözden geçirecek fırsatı bulmuştu. haberi kendi vermeyeceğinden ikisi arasında çıkması kesin tartışma ertelenmiş. Görevini bilen biri olduğundan yakında görüşeceğimizden emindim. üstelik South End Green'de öyle fazla restoran da yoktu. Suratındaki gülümsemenin kaderine razı olmuş birinin tebessümü olmadığını görünce. beni o akşam yemeğe çıkardığıydı. Swanny'nin kimliği hakkında ipuçları aradım. -itiraf ya da ret. kitabın beni ne denli endişelendirdiğini görüp şaşırdım. ikimiz de aç olduğumuzun farkındaydık.. Swanny'ye gerçekleri anlatmanın çok dolambaçlı da olsa bir yoludur. Söylemem gereken şey. Swanny'nin elinden mektubu kapmış. . birbirleriyle elli yılı aşkın bir süre evli kalmışlar. bütün bu süre boyunca aynı yatağı paylaşmışlar. gelip diğerlerini almaya zorladığımı biliyordum. ama bunu daha çok eski dostların birlikte yemeğe gitmeyi önerdikleri gibi yaptığını söylemem gerekir. saklayacak bir şeyi olmayan birine oranla çok daha fazla yer ayırdığıydı. Asta geri adım atıp evlat edinme hikâyesini uydurduğunu söylerken. "şişman ve kırmızı suratlı" bir kadın. Rasmus'un yeni bebek konusundaki soruları ve bebeğin görünüşü hakkında söylediklerine. O gece çok sonra oturup Asta'nın ilk bölümünü okuduğumda. . Asta belki de ölmeden önce Swanny'nin gerçeği öğrenmesini istediğinden mektup yollayarak da ilk kez söylemenin dayanılmaz yükünden kurtulmuştu. Kimsenin harfleri tanıyamaması için mi? Böyle bir mektup yazmak.Daha sonraki iki yılı kapsayan günlükleri de alabilir miyim? Đsteğini reddederek birinci cildi bitirdiğinde. kim bilir neler hissetmiştir? Paul bana kitabı okuduğunu söylememiş olsaydı. Rahatsız oldum. hızla küçük küçük yırtarak yakmıştı. bir dizi çocuğun doğmasına neden olmuşlardı. belki de gerçeği anlatıyordu. kendimi daha da kötü hissedeceğimi düşündüm ve yukarıda her kim varsa ona sessiz bir dua göndererek Paul'e günlükleri okuyan karılar konusundaki o salakça soruyu sorduğum için şükrettim. yine de bir tarafın diğerinden böylesine önemli bir gerçeği sakladığı bir ilişki bana çok itici geldi. günlükleri karıştırıp Roper adını. Yemeğe gitmeyi onun önerdiğini. tek bulduğum Asta'nın. böylelikle de Asta seçeneklerini. evlilik hakkında pek bir şey bilmiyorum. tembel ve patronunun yanında bunayacak derecede aşağılık olarak tanımlandığını okuduğunda. Asta'nın Hansine'yi azarlamaları. O gece geç saatlere kadar uyumadım. Asta. genellikle yediğimiz saat geçmişti. anlattıklarının neredeyse mütevazi gibi görünen kötü niyetli yorumları sayfalardan geçip canımı acıtıncaya dek etimi çimdikledi. Bunları düşünmek beni Swanny'nin belki de hayatının sonuna doğru vardığı sonuca yaklaştırdı. Öyle özel bir davet falan değildi. Hayatımda Hansine'nin torunlarının Asta'nın kötülük dolu cümlelerini nasıl karşıladıklarını düşündüm. Bunlar benim büyükannem ve büyükbabamdı. paragöz. çok fazla şaşmazdım. Daha da ötesi. Daha önce hiç evlenmedim. dedim. Yine de kısa zamanda Asta'nın zehir dolu yargılarını hem orijinal metinde hem de Margrethe Cooper'ın çevirisinde okuyacaktı.

Swanny bunları kimden almıştı? Herhalde kendi kahverengi tenli. Mrs. kalın kemikli atalarından da değil. Đşe başladığında. O çeviriyi sadece para için yapıyordu. Danca yazılmış kitapları da Đngiliz kitabevleri için Đngilizce'ye çevirdiğiydi. Đngilizce kitapları Danimarkalı yayıncılar için Danca'ya. Margrethe Copper'ın ilk taslaklarını görünce de çok heyecanlandı. Cooper çok meşgul bir kadındı. ama Asta'nın ona ihanet etmesi düşünemeyeceği bir ihtimaldir. bütün bunlar aleyhine kanıtlardı. Swanny'nin güzelliği. devam etmesi gerektiğini düşünmüş ve Margrethe Cooper'dan 1905 ve 1914 arasındaki on günlüğü çevirmesini istemişti. çeviri yaptığı dillerdeki ritmi yakından bilirdi. iki seçeneği de kullandı. Swanny'ye oldukça pahalıya patlamıştı. Kendi kendine Morfar'ın ne bildiğini sormuş mudur? Günlüklerde Morfar'ın bir şeyler bildiğini gösteren hiçbir şey yok o kadar ki Asta'nın kendisi bile Morfar'ın Swanny'den nefret etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Belki de bunca zamandan sonra. Bir kez başladıktan sonra. Asta'nın annemin doğumu ve Morfar'ın ilk kız çocuğunu reddetmesiyle ilgili sözlerini okuduğunda neler hissettiğini hiç anlatmadı.edebiyat konusunda gerçekten duyarlıydı. yapacağı çevirinin basılacağını ya da basılmasının düşünüleceğini bile aklından geçirmediğini sanıyorum. Bunun anlamı. üç değişik Đskandinav dilinde çeviriler yapıyordu. sadece Danca değil. oysa . tıpkı Swanny gibi iki ana dil öğrenerek büyümüş. Tabiî o zamana kadar ona doğumuyla ilgili fikir veren beş sayfayı çoktan yırtınıştı.Oysa sonunda. çilli. On dokuzuncu bölüm Günlükleri çevirmek. onların hiçbiri yüz yetmiş santime bile erişememişti. Swanny'ye anlattığına göre günlükler üzerinde çalışmasının nedeni bir taraftan Asta'nın söyledikleri karşısında hayranlığa düşmesi. Yine de hayatının birkaç ayını. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olarak. her ikisinde de uzmanlaşmıştı. hatta kuvvetle şüphelenmiş olması muhtemeldir. Bütün bunlar Swanny'ye cesaret verdi. hatta belki de birkaç yılını zengin bir kadının kaprisi olarak adlandırdığına inandığım günlüklerle geçirmesi düşünülemezdi. Ancak çok geçmeden önündekilerin sırada günlükler olmadığını. kahverengi saçlı geniş ve kısa köylü ailesinden değil. Swanny'nin aksine -Swanny de bunu ilk itiraf eden olurdu. Asta'nın kır saçlı. Bir biçimde Swanny'nin kendi çocuğu olmadığını hissetmiş. uzun boyu. diğer taraftandan da çevirdiklerinin bir gün basılabileceğine gerçekten inanmasıydı. açık renk saçları ve teni. aynı zamanda da her iki yönde çeviri yapabilecek kadar yetkin bir dilciydi. bu hisse katlanmayı öğrenmişti. örneğin üslup ve içerik açısından Torben'in kuzininin Sen-Petersburg günlüklerinden oldukça farklı olduğunu görmekte gecikmedi.

burası Asta'nın . Daha başlangıçtan beri günlüklere güveniyordu.Swanny daha on yedisinde bir yetmişi aşmıştı bile. Asta Westerby'nin kızı rolü. Kapakta Asta'nın çok gençken. Nackströmsgatan'da Berzelius adlı bir fotoğrafçının çektiği resminin yer aldığı bir madalyon vardı. Kaldı ki o dönemde. Geceyi o sıralar yeniden saygınlaşmaya başlayan depodan otele dönüştürülen bir binada geçirdi. Reddedilmek. Swanny'nin elindeki elyazmasına Danimarkalı Bir Kadının Günlüğü adını vermesi. büyük çaba harcayarak eski bir Roneo makinesinde fotokopiler çekti. Asta her ne kadar yaşından büyük gösteriyor olsa da bu resmi. Günlüklerin koruyucusu ve yayıncısı. Swanny aynı yıl Londralı bir yayıncı bulduğunda. Ama Asta ona ihanet edemezdi. çünkü doğumu ve evlat edinilmesiyle ilgili konuları benimle bir daha hiç konuşmadı. yayıncının kitaptaki resimleri takvimlerde. Gelecekteki tüm başarısı. Gerisi aile fotoğraflarıydı. bir yer hazırlıyordu. daha bir yıl yayımlanmayacaktı. Swanny özellikle kurnaz olmamakla birlikte. Bodil ve Sigrid'i ziyaret ettiği sırada. Asta'yı daha fazla anlatmam gereksiz sanırım. Astas Bog adıyla kitabı geniş format ve kusursuz resimlerle birlikte 1978 yılında yayımladı. Asta onu kandırmış olamazdı. Danimarkalı yayıncı Gyldendal'i orijinallere bir göz atmaya ikna eden de oydu. daha on dört yaşındayken çektirmiştir. resimler Đngiliz baskısında da yer aldı. mabedin bekçisi olacaktı. gazetelerde ya da büyük mağazaların vitrinlerinde seyretmiştir. yatak çarşaflarda. Stockholm'de. Daha sonraki davranışlarında doğumuyla ilgili spekülasyonun hâlâ hayatında önemli bir yer tuttuğunu gösterir belirtiler olsa da bu konudan bir daha hiç söz etmedi. O aralar Swanny Kopenhag'daydı. bir diğeri de motorlu araba kıyafeti giymiş bir kadını gösteriyordu. Yıl 1976'ydı. Resimlerden yarısı karakalem ve suluboyaydı. Kitap ekimde yeniler için en uygun günlerde piyasaya çıkacaktı. üstelik artık dostu olan Margrethe Cooper da onu destekliyordu. reçel kavanozlarında. fırın eldivenlerinde. cesaretini kırmadı. bir rastlantıdan başka şey değildi. bunun sonucunda da Asta'nın Danca tuttuğu günlükler ilk okuyucularıyla anavatanında tanıştı. her ikisinden de bir ret cevabı aldı. yani yetmişli yaşlarda kendisi için dokunulmaz olması gereken bir rol. daha sonra Asta olarak tanınacak bölümü iki Đngiliz yayınevine gönderdi. ama bu resim birinci günlüğe uygun bir resim değildir. Yayıncılar kitabın bir kült oluşturması bir yana. ikinci yayıncı elindeki kopyayı ötekinden de daha uzun süre tutmuştu. The Country Diary Edwardian Lady henüz yayımlanmamıştı. Asta Westerby'nin kızı olmasına bağlıydı. çay peçetelerinde. Gyldendal'in konuğu olarak orada Astas Bog baskısını tanıtmaya çalışıyordu. saçı kıvırcık bir perçem dışında ensesinde toplanmıştır. ölülerin de sözcüsü. annesinin kuzeni ve onun çocuğunu. Benimle bile konuşmadığı bir konudan başkalarına bahsetmiş olması mümkün değildi. biri yüzyılın hemen başlarında Hackney pazarını. Resimde V yakalı ipek elbisesini giymiş. 1905 yılıyla ilgili olan. Kitabı görmeyenlerse reklamlarını dergilerde. Swanny'nin bütün bu soruları kendi kendine sorup sormadığını bilemem. iki binden fazla satamayacağını düşünerek Swanny'nin isteklerini kabul etmekte pek sakınca görmemişlerdi. aynı zamanda da yaşayanların sırdaşı. Kitabı okumayanlar bile en azından görmüşlerdir. Glydendal. kartlarda ve çanak çömlek üzerinde kullanmasına izin veren maddeleri yapılan mukaveleden çıkarmakta ısrar etmişti.

iyi eş olarak görülmüştü. Kuzenlerini. Aarhus'tan Odense'ye. sarhoş bir akrabanın barda karşısındakine bira şişesi fırlattığı ve geceyi karakolda geçirmek zorunda kaldığı Nyhavn'dı. daha doğrusu Torben'in akrabalarını ziyaret etti. itaatkâr hatta köle olmuş. her yere gidip her şeyi yapmaya hazırdı. Andersen'in Küçük Denizkızı heykelininin yanında resim çektirdi. Roskilde'de Torben'in yeğeni ve kocasıyla birlikte bir hafta geçirdi. bütün bunların başını döndürmemesiydi. Frederiksborg ve Fredensborg şatolarını. Torben de Asta da iyi niyetli despotlar olmalarına rağmen Swanny'yi bir çeşit boyunduruk altında tutmuşlardı. Böyle bir sonucu düşünde bile görmüş müydü? . Annesi ona çocuk muamelesi yapıyordu. O da. ben daha ilk günden günlüklerin büyük bir başarıya ulaşacağından eminken. her istediğini verip karşılığında yanında olması dışında bir şey beklememiş. kendi büyük teyzesi Frederikke'nin oğlu. Swanny'nin partileri bile kocasının arkadaşlarını eğlendirmek ve diplomatik ilişkilerini geliştirmek için verilirdi. aranıyordu. Üstelik yaptıkları için onurlandırılıyor. Swanny için hiçbir yerel gazete bir mülakat vermeye değmeyecek kadar önemsiz olamazdı. kendi iradesine uyuyordu. Kopenhag'da. Kendini ona adamış.gazeteciler ona ısrarla günlüklerin başarısının onu şaşırtıp şaşırtmadığını sormuşlardı. benim gibi. Odense'de Andersen'in evini gezdi. kendi için bir şeyler yapıyordu.Daha ilk sayfayı okurken. şimdiye kadar başka birisinin gölgesinde yaşamış olduğunun farkına vardı. Onu televizyona çıkarırken dublaj yapmak ya da bir çevirmen bulundurmak zorunda değillerdi. ama gerçekteyse burada bundan önce de uzun süre geçirmiş. o günden sonra günlüklerin her baskısının arka sayfasında bu fotoğraf yayımlandı.hikâyelerinden birinde. oradan da Helsingfr'e gidiyordu. ne var ki hiçbir konuda fikrini alma zahmetine katlanmamıştı. yeni yeteneklerini keşfeden bir kadının mektupları. Swanny burada tüvit bir takım ve kraliçenin giydiğine benzer küçük keçe bir şapkayla görülür. olmazsa olmaz çantası sol koluna asılıdır. Gerçekten de insanlara söylediği yaştan bile daha genç görünmektedir. Ne düşündüğünü hiç sormadı. Swanny Danimarka'da iyi vakit geçirmişti. dedi Observer'a. Torben'le evlendiğinden beri hiç yapmadığı bir şeyi yapıp para da kazanıyordu. Sunday Times'a daha keskin bir dil kullanıyordu: "En çok şaşırdığım. Yayıncısının halkla ilişkiler bölümü Swanny'yi çok sevmiş olmalıydı. ince bilekleri. elimdekinin özel bir şey olduğunu anladım. kendi kişisel hayatını onların eline bırakmıştı. çocuğu olmadan ölmüştü. Swanny Danca konuşabilen bir yabancıydı. eğlenen ve mutlu bir kadının mektuplarıdır. Eğer karar ona bırakılsaydı. Danimarkalıları tanıyordu. Tiyatroya ve operaya gitti. güzel bacakları. Swanny hiç zamanını deniz tarihi profesörü Aase Jfrgensen'le geçirmek ister miydi? Oysa şimdi kendi başına. O günden sonra Torben'le birlikte sık sık Danimarka'ya gitseler de hiçbirinde iki haftadan fazla kalmamışlardı. elyazmalarını gönderdiğim yayıncılar . Burada küçük bir abartı var: memnun olmayı öğrenen. Bana gönderdikleri. Asta'nın ilk basımından sonra -daha sonraki baskılarda da görüleceği gibi. saygı görüyor. Đlginç olanı. Onlar Kopenhag dışına pek çıkmamışken şimdi Swanny bütün ülkeyi geziyor. Kocası ise onu bir kaidenin üzerine yerleştirip tapmış. yüksek topuklu ayakkabılar içine hapsettiği biçimli ayakları nedeniyle yaşından daha genç görünür. sonra yeniden Asta'nın gölgesinde. Boyunun uzunluğu. özellikle de Torben'le tanıştığı sefer Danimarka'da üç ay kalmıştı. Bana yazdığı iki ya da üç mektupta kendini eve dönmüş gibi hissettiğini söylüyordu. Önce Asta'nın. sonra Torben'in. en sevilen çocuk. Yapmak istediği için. dik ve ince vücudu.

profesyonel bir sekreter gelip yazışmalarla ilgileniyordu. dergi okuyucularının sonsuza dek ilgilenecekleri sanılan Westerby ailesinin yaşamına ayrılıyordu. nasıl okur yazardı? Danca'yı nereden öğrenmişti? Bunun gibi sorular. Haftada iki gün. Swanny ise tüm anı ve anekdot isteklerini yerine getirmeye çalışıyordu.bir bölüm. Tabiî. Yavaş yavaş açık toplantılara. dedi Swan Onunla mülakat yapan genç kadın Swanny'nin hiç üniversiteye gitmediğine inanamadı. bu sayı yılın sonunda günde dört mektuba çıktı. Swanny uzanıp kitabı aldı. üzerinde fiyat etiketi yoktu. o dönemde hiçbir daveti geri çevirmedi. o da güldü. Uzunca bir süre Asta'dan adıyla ya da benimle olduğu zamanlardaki gibi "Mormor" ya da "anneannen" diye bahsederken. soruları olduğu gibi kabul etti. bunda keyif bile almıştı. Öyleyse. Oysa deneyimlerinden bir şey öğrenmiş olmalarını beklerdim." ve "babamın . Bütün bu "profiller" içinde Asta'nın.bunu göremedi. Swanny bu sorulardan gocunmadı. öğleden sonra.Öyleyse kendiniz iyi bir yayıncı olabilir miydiniz? . daha yayımlanmamış elli üç defterle ilgileniyordu. televizvonda neler izlediğini ve medyada en çok kimi beğendiğini açıklamak fırsatını kaçırmadı. The Paston Letters. Ancak mülakat başladığında her şeyin yolunda gittiğini hissedip. Bir ömür boyu kendinden çok az bahsettikten sonra. içmekten. Sık sık Margrethe Cooper'la görüşüyor ya da yayıncılarla öğle yemeği yiyordu. neler yemekten. akşamları ne yaptığını. Sekreteri Sandra sadece Asta için karmaşık bir dosyalama düzeni kurdu: Swanny'nin ajanı için -o yıl kendine bir ajan tutmuştu. film ve televizyon önerileri için bir başka bölüm. Anlattıkları "annem derdi ki. sanatçı resimleri. kadınlar yayıncılık yapmazdı. Kilvert. Đkisinin arasındaki masanın üzerinde bir nüsha vardı.Ben gençken. gazete ve dergi eleştirileri ve program için ayrı ayrı bölümler.Maalesef bilmiyorum. Daha önce duygusal roman ve sözde kaliteli dergilerle kısıtlı okuma alışkanlığı artık ünlü günlüklere yönelmişti: Pepys. ödül vermeye. konuşma yapmaya. gayet iyi oldu. giymekten hoşlandığını. Değişmiş bir kadındı. Fanny Burney. Bilmiyordu. günlüklerin yazarının kızından. Sonra mülakatı yapan ona kitabın kaça satıldığını sordu. ne okuduğunu.. Öyle sanıyorum ki. sadece Amerikalı yayıncısı için özel bir bölüm ve okuyucu mektupları. artık gazetelerde ve televizyonda sadece "annem" sözü okunup duyuluyordu. Bana bir kez bu ülkede ilk canlı radyo programına çıktığı gün çok gergin olduğunu anlatmıştı. ama fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun. Her gün günlüklerin üzerinde çalışıyor. tatillerde nerelere gittiğini. yabancı yayıncılar için ayrı bir bölüm. buna değecektir deyip güldüm." . Evelyn ve The Journal of a Disappointed Man. Ama bütün bunlar daha sonrası içindi-1979'da Asta tüm kitabevi vitrinlerini süsler ve roman satış listesinde yukarıya tırmanıp nisanda bir numaraya çıkınca’ davetlerden çoğu mülakat isteyen gazete ve dergilerden geliyordu. profesyonelleşmişti. günlükleri nasıl bulduğunu. kapak düzenlemeleri. bir de Asta'dan bahsetti. . Hafızalı bir elektronik daktilo aldı. ne kadar değerli olduklarını nasıl tahmin ettiğini bütün dünyaya anlatırken. edebî yemeklere davet edilmeye başladı. hatta en sevdiği kızından başka bir şey olabileceğini ima eden en ufak bir sözcük bile olmadı. 1979 yılının baharında Swanny okurlardan haftada ortalama iki mektup alırken.. ama kitap program için gönderilen promosyon kitabıydı. Tabiî bütün bu makalelerden büyük çoğunluğu. yarışmalarda jüriliğe.

üstelik bunlar temmuzdaki yetmiş altıncı yaş gününden de önce oluyordu. dedi..Hayır. sen olduğundan daha yaşlı olmakta ısrar ediyorsun. Swanny artık Kim Kimdir'e alınmıştı tabiî anne ve baba adı olarak Rasmus Westerby ve Asta Kastrup. hayır.Benim yaşımdayken." ya da "abilerim şuna buna gitti. Olduğundan daha genç olma iddiası o kadar küçültücü ki. . Ancak bir kadın dergisindeki astrologa verdiği mülakatta. bunun pek bir önemi yok. . Bunu Torben'in Asta için söylediklerini hatırlatmak için söylemiyorum. Değiştireceklerini sanmam. nisan sonunda başlayıp mayısın ilk üç haftasını içine alan Boğa burcunda doğduğunu açıklamıştı. Bu değişikliğin ikinci günlük dizisinin yayımlanmasına bağlı olup olmadığını bilmiyorum. Bir şey daha vardı. dedim. Đkinci cilt. üstünün resimlerini çekerek dergide Swanny'nin mavi tüvit elbise giymiş.. düzeltmek istemiyorum. Her zamanki gibi tarihlerde yine yanılmışlardı. mavi keçe şapkalı Birinci Dünya Savaşı sırasında Asta'yı ve Mogens'in (Jack) Somme'da ölmesini anlattığı röportajın yanında kullandı. Bunun sonucunda Woman's Own dergisi evime bir fotoğrafçı göndererek asma kattaki bir odaya yerleştirdiğim Padanaram'ın resmini çektirdi. Ama daha sonra Ölü Bir Odadaki Canlı Şey'in karton kapaklı baskısı için hazırlanmış şömiz nüshasında -geçmiş eleştirilerden örneklerle zenginleştirilmiş kısa bir biyografi." veya" "ben doğduğumda"yla doluydu. sadece saçma. televizyonda babasının kız kardeşine yaptığı bebek evini anlattı. . bu da küçültücü bir şey değil.Hayır. bunu ona söylediğimde. 1915 günlüğüyle başlayan Ölü Bir Odadaki Canlı Şey yayımlandığında. Đkisinin arasında belirgin bir fark yoktu ve bu davranış tuhaflığını açıklayacak bir neden bulmakta da zorlanıyordum. dışının. 28 temmuz belirtiliyordu. . dedi Swanny büyük bir mantıksızlıkla. Swanny. Swanny'nin bunadığını düşünmek aklımdan bile geçmedi.Bunu yapmak çok kolay. Gazetede günlüklerle ilgili bir şey yazıldığında -hemen hemen her gün bir şeyler vardı. Yetmiş altı yaşındaydı.Swanny'nin yaşı yetmiş yedi olarak belirtiliyordu. doğum yeri ve tarihi olarak da Londra. kendi kendime yaş konusunda hiç yalan söylememe sözü verdim. Başlangıçta bütün bunları gazeteci yanlışı diye geçiştirdim. zaten sana bir nüsha göndermelerinin de bir nedeni bu.dediğine göre. . tabiî ki değiştirirler. Daha önce hiç görmediğim bir bakışı vardı. anlatırken de böyle bir oyuncak için kendisinin fazla büyük olduğunu eklemeyi unutmadı. Swanny'nin kendinden ya da aileden söz etme yönteminin biraz değişmeye başlaması bu döneme rastlar.Swanny'nin doğum tarihinin 1904 olarak yazıldığını gördüm.Mor'un günlükleriyle ilgilenmeye başladığım gün. düzeltmen için. Fotoğrafçı Padanaram'ın içinin... . Yetmiş altı yaşındaydı ama yetmiş yedi olduğunu söylemeye başlamıştı.

bizi böyle yetiştirdi. Hakarete uğramış gibiydi. Rasmus. John Sunday Express'e başvurup. doğrusu yayıncıları haksız bulamadım. Bir ara. Ancak. Son zamanlarda çok çalışmış.Sadece dürüst olmaya çalışıyorum. Mayıs 1904'te doğduğunu söylemek dürüstlük. düzeltme istedi. Jack'in Fransa'dan annesine yolladığı mektupları ele geçirmişlerdi. gayretleri boşa gitti. evde de her şeyin yolunda gittiğini umuyorum" gibi mektuplar yazmış olduğunu görünce. Büyük bir ihtimalle mektupları Asta vermişti. ben de buna uygun yaşamaya çalışıyorum. Ölü bir evladın eve yazdığı mektuplara duygulanacak son insandı o. akrabalarıyla birlikte bir gemi yolculuğuna çıkacağını söylediğinde rahatladım. olayları karıştırmaya başlamış olmasıydı. ama gazete düzeltme yapmadığı gibi. O ve ağabeyi. Niyetinin ne olduğunu anlayamıyordum. Bunu söylemek için telefon etti. Kendimi gülmekten alamadım. Swanny'nin iki yüz mil ve iki yıl yanıldığını görecekti. Kuzenim John'un da söylediği gibi. Jack'in "Çok iyiyim. Yirminci bölüm . John'un mektubunu da yayımlamadı. Gazeteci Swanny'yle yaptığı sohbeti banda almıştı. Ömrümde ilk kez John'la bir konuda anlaşmıştım. Swanny'nin -John'la konuşurken bu deyimi kullandım. Bana dinlenmeye ihtiyacı olduğunu. Swanny'nin harekete geçirdiği trene binmeye uğraşıyorlardı. Mafsallarındaki kireçlenme yine canını acıtmaya başlamıştı. John ve Charles ellerindeki belgeleri John'un yazdığı bir giriş. Hiçbir yayıncı mektupları basmaya yanaşmadı. Bütün yaptıklarımda açık ve dürüst olmak. belki de Asta Morfar'ın ölümünden sonra Swanny'nin yanına taşınırken. Deyim yerindeyse."kafasının karışık" olduğunu kabul ediyordum. öyle mi? .Her şeyi çarpıtıyor bu gazeteler. eminim bandı dinlediğinde konuğunun açık bir sesle ve tereddüt etmeden ağabeyinin Büyük Savaş'ın son aylarında Argonne'da öldüğünü söylediğini yeniden duymuştu. belki de Swanny'nin edebî çevrelerdeki ününü de kıskanarak kendilerini Mogens/Jack Amcamızın anısının koruyucusu ilan etmişlerdi. Eğer mülakatı yapan gazeteci zahmet edip Asta'yı karıştırsa. en mantıklı açıklama. kendini yayıncıların en çok satan kitap bile gerekli bulduğu promosyon makinesinin dişlilerine kaptırmıştı. mektupları birbirine bağlamak için kullanılan birkaç şiirle birlikte bastırmaya çalışmışlardı. Birkaç hafta sonra Sunday Express'te Birinci Dünya Savaşı'nda kaybettiği ağabeyinin 1918'de Argonne'da öldüğünü söylediğini gördüm.

Asta'nın ilk baskısı Cooper çevirisinin yayımlanmış haliydi. Bir sonraki şubatta da buna benzer notlar vardı. . dört günde yapması hoşuma gitti.Paul telefon etti. dedim. üstelik de yaşadıkları hakkında neler düşündüğünü kesin olarak bilen pek insan olmamalı. Asta'nın orijinal defterini Margrethe Cooper'ın çevirisi ve basılı kitapla karşılaştırdığını söyledi. konuştuklarından daha mı dürüst oluyorlar? . Đlk renkli kâğıdı 2 kasım 1905 tarihine. Belki de asıl sihir günlüklerdeydi. Roper'la hiçbir ilgisi olmayabilirdi. . Bu bir şeyi gerçekten yok etmek istiyorsan. Yalnız bununla da kalmadı.Anneannemin senin anneannene karşı daha az sert. dedi Paul. bulduklarını tartışmak için buluşmayı önerdi.Yani sence bir kadın bütün bir hayatını yazıyor ve bunu kimsenin okumamasına mı dua ediyor? . yazdıklarını çöpe atmaya kalkıştı. Sayfalar arasında renkli kâğıt parçaları vardı ama sadece şurada burada ilginç olduğunu sandığı. . . ama kocasının kızını hiçbirinin ailesine benzetemediğini söylemesini Asta'nın bütün ayrıntılarıyla yazması ona ilginç gelmişti.Bir kişinin atalarının diğerinin ataları. Đnsanlar günlüklerine yazdıklarında. Paul onların da yerini işaretlemişti. Eve gidip birkaç parça elbise almış. ama söylemek zorunda olduğumu söylemeyi daha fazla ertelemek niyetinde değildim. tekrar buraya dönmüştüm. evlilik yeminlerine ihanet eden kadınlara neden . "Gece gündüz bununla uğraşmış olmalı" diye düşündüm. Đnsanın zevkini değiştiriyorlardı…insan onların bulunduğu yerde olmak istiyor. Yazdıklarını düşündükçe. elyazması çeviriyi ve kendi Asta nüshasını koydu. ne bir satır eksik ne bir satır fazla. onlarla aynı çatının altında kalmaya bakıyordu. Bütün bunları çok çabuk.Öyleyse ben de anneannem meraklı. Arada neredeyse hiç fark olmadığını duymakla düş kırıklığına uğramadım. Asta neden sadakati konusunda bu kadar çok diklenmiş. daha az hakaret dolu olmasını isterdim.Asta öyle yaptı. Morfar'ın Danimarka yolculuğundan döndüğü güne koymuştu. .Evet. kaşlarım çatılıyor. bana göstermek istediği bir satırın ya da bölümün yerini göstermek için kullanılmışlardı. onun adına senden özür dilemem gerekir. beceriksiz olduğu porselenleri kırdığı için özür diliyorum. kimsenin yazdıklarını görmeyeceğini düşünüyorlar. Tıpkı günlükleri bulduktan sonra Swanny gibi. işin çok güç değil demektir. Paul önümüzdeki masaya günlüğü. Margrethe Cooper'ın çevirisi kelime kelime defterin eşiydi.Bir şeyi çöpe atmanın çeşitli yolları var. evi satma fikrini unutmuştum. beş sayfası eksik defterin. Ne yüzünde ne de davranışında okuduklarından hakarete uğradığını gösterir bir belirti yoktu. Bulunmasını istemediğinden emin misin? Willow Caddesi'ndeydik.

Yüzünün değiştiğini. şimdi anladığım kadarıyla. harcanan onun parasıydı. günlüklerin bulunup yayımlanmasından sonra bile hiçbir zaman dinmeyen. kırmızı perukalı bir Lindsay Duncan ve asker üniformalı Christopher Ravenscroft.tam bir sayfa ayırma gereğini duymuştu? Anlaşıldığı kadarıyla o kocasına ihanet eden kadınlardan değildi. Jack'in ölümünden kısa süre sonra Asta'nın Harry Amca'yla buluşmasıyla biten bir dizi: sakallı bir Anthony Andrews. Bu kadar ince ve aynı zamanda bu kadar atletik yapılı bir adamın. Bazen. Elkins'in dönüşüne kadar yanında kalacak bir can dostu hastabakıcı tutmasıydı. kesin bir sessizlik içinde kalıyordu. gerekirse saatlerce dinleyecektir.Anlatmadım mı? Đmzasız bir mektup aldı. Haftada iki kez de Kilbtm. çok solduğunu ya da buna benzer bir şey olduğunu ancak şimdi düşününce söyleyebiliyorum. peki o zaman bu konuyu böyle ayrıntılarıyla işlemenin anlamı neydi? Ona Swanny'yi anlattıran. Ama mantıklı bir kadındı. bir kız yardıma gelirdi. sonunda da Swanny'nin kendini kim sandığını da söyledim. acele etmeniz gerektiğini. Elkins kâhyalığa getirildi. başını eline dayayarak. hani gazetelerden kesilmiş kelimelerden oluşan o mektuplardan. Tek bir soru sordu. ölümünden birkaç yıl öncesine kadar sürüp. bu kadar zaman kesinlikle sessiz durması. her akşam beşte gelip ertesi gün Mrs. Bir de film yapılmıştı. bir de tabiî 1984 yılında yılın en iyi televizyon dizisi seçilen Asta adlı beş bölümlük televizyon yapımı da vardı. 1985 yılında Đngilizce ve Danca dışında yirmi ayrı dile çevrilmişlerdi. Hikâyeme devam ettim. gecelerini Willow Caddesi'nde geçirmemekle birlikte. Rasmus'un Asta'yla tanışması ve çeyizi duymasıyla başlayıp. Paul'le değil. Avrupa'da da değişik kanalarda gösterilmişti. Sanki Torben hâlâ hayattaydı. Çok para kazanmış. sessizce dinlemesini görmek ilginç bir şey. Swanny günlüklerden epey para kazanmıştı. Ama yine de en akıllıca kararı. "ünlü bir duruşma" hakkında bir kitap okumasıyla ilginç bir sonla noktalanan kuşkudan bahsetmemi sağlayan ipucu buydu. önleyecektir. yüzünde küçük bir kontsatrasyon. pazar hariç her gün dokuzdan beşe orada kaldı. Artarak gelişen akıl rahatsızlığının farkında olduğunu gösterecek bir belirti yoktu. Ne kadar tuhaflaştığının bilincinde olduğu için değildi. bazı ayrıntıları parlatırken diğerlerini kısa kesmek zorunda olduğunuzu sanırsınız. Bütün dünyada yayımlanmış. özellikle uzun bir hikâye anlatırken. Paul bütün anlattıklarımı dikkatle dinledi. Aynı dizi Amerika'da PBS kanalında. Hastabakıcının Willow Caddesi'ne . O zaman hiçbir şeyin farkına varamamıştım. bence felaket bir şeydi ama iyi para getirmişti.Onda Asta'nın çocuğu olmadığı kuşkusu yaratan neydi? . Benim hikâyem saatler değil. Torber'in ölümünden sonra uzun süre haftada üç kere birkaç saatliğine eve gelen Mrs. paranın büyük bir bölümünü kendi bakımı için harcamaktan kaçınmadı. Ona Swanny'nin tüm hikâyesini anlattım. Göz teması sağlamadan bütün dikkatini veriyordu. . sadece on beş dakika sürdü. Çok ilginç bir dinleme şekli vardı. Eğer öğrenmek istiyorsa. Swanny'nin son yıllarını karartan kuşkudan. para harcarken her zaman yaptığı gibi itinayla harcamıştı.

Swanny'nin ruh halini belirlemede uzmanlaştı. Sandra kısa sürede Swanny'yle dış dünya arasında tampon görevini üstlendi. bir de Asta'nın benim yaşımdaki halini gözünün önüne getir" demedi. Onu delirtenin Asta olduğunu söylemek abartılı olmaz. konuşması da değişiyordu. Benimleyken. Swanny'nin mafsal ağrılarının birkaç yıllık bir aradan sonra tekrar uyanması ve özellikle ensesine sırtına ve ellerine acı vermesiydi. 1985'te (ya da kimin açısından baktığınıza bağlı olarak 1984'te) seksenine girmişti. Yani evde. demek istiyorum. Çoğumuz bu konuda sorun yaşamayız. Belki de doğal olarak sessiz insanlardık. bu nedenle şunların atalarımız olduğunu kesinlikle bilerek. Kalkması gerektiğinde -sık sık kalkmak zorundaydı. "seçkin" Đngilizcesini konuşan sesiydi. ama sadece bizlere gösterdi. Swanny de böyle. Carol ve Clare'e. Hayatının o bölümünde. Đngiliz olmuştu. imza günlerini. Böylelikle ikinci kişiliğini bana. Bir sonraki temmuzda hem kafa hem de vücut olarak ihtiyarlamıştı. hayat temeli hızla ilerledi. ünlü bir günlük yayıncılığı görüntüsünden hızla uzaklaştı. neredeyse yaşlı bir kadın olana dek hiç kuşkulanmadan yaşadı. kimse böyle bir özrü kabul etmemeye cesaret edemezdi. Onun yaşlılığıyla Asta'nınki birbirine taban tabana zıttı. yayıncılarla toplantıları ya da diğer etkinlikleri erteledi. bazı sözlerinin isteyerek Mrs. ama Swanny bu konudan bahsetmezdi. hiçbir kuşkuya düşmeden büyürüz. dile çok yetenekli bütün Danimarkalılar gibi Swanny de bir iki Đngilizce sözcüğü anadilini belli edecek biçimde telaffuz ederdi. Elkins'e. Asta parmaklarını şıklatır ve hayatına devam ederdi. her gece saatlerce uyanık kalıyordu. yayıncısı. Noel'den önce hâlâ dolaşıyor. Asta'dan bahsederken "Mor" ya da "anne" demekten tamamıyla vazgeçmişti. dışarıda onu Asta'nın kızı olarak tanıyanlar için hâlâ aynı insandı. Artık Kuzey Londra'nın işçi sınıfı Đngilizcesiyle konuşuyordu. Kuşkusuz ne yaptığının bilincinde değildi. Tamamen farklı biriydi. Sandra'ya. Bu adamın babamız. Onun için çalışan değişik insanlarla birlikteyken. özel hayatında. yani hastabakıcı. Ancak Danca onun ilk dili olmuştu. Sanki hayatının son dönemlerinde çifte kişilikli olmanın ustalığını kavramış gibiydi. temeli yıkıp Swanny'nin içine çöktüğü çukuru kazan da yine Asta oldu. Ajanı. Yorgun olduğunu ya da "bugün kendini iyi hissetmediğini" söylemek herkes için geçerli bir özürdü. Asta bebekliğinde onunla Danca konuşmuştu.yatak odasıyla banyo arasındaki birkaç metrelik yolda düşmekten korkuyordu. Ne var ki ikinci kişiliğinde hiçbir kelimeyi yanlış telaffuz etmedi. önadlarıyla anılan kişilerdi. Meşgul. Temeli yapan Asta'ydı. ikinci kişiliğin belirgin olmaya başladığını fark edince. Üstelik iyi uyumuyor. Allah'tan günlüklerin yayıncılık. pazarlama ve tanıtımında çalışanlardan hiçbiri onu böyle konuşurken duymadı.gelmesindeki neden. Swanny öteki kişiliğine büründüğünde. edebî yemeklerde konuşuyor. Kendi kökenimizi bilmek oldukça derinimizde bir içgüdüdür ve kişilik oluşmasının kaynağında yatar. Her zamanki sesi. Ben. Kendisi de Danimarkalı olmaktan çıkmış. Elkins'e yapılmış bir gönderme olduğu açıktı. Eğer kendi annesi ona evlat edinildiğini anlatıp daha fazla bilgi vermeyi reddetse. Eskiden olsa mutlaka yapacağı gibi. Hampstead'deki konuşulan -eğitilmiş. "Bir bana bak. "büyük teyzem" değil. bunamasını daha da hızlandırdı. Günlüklerdeki insanlar artık "ağabeyim". Örneğin Danimarkalılar Đngilizce "little" sözcüğünü "lidd'l" olarak telaffuz ederlerdi. hâlâ mülakata davet ediliyordu. mülakatları. kendi adıma . Swanny de bu genel kurala uyardı. Ne var ki bu çifte kişilik gösterisinin maliyeti ağır oldu. bu kadının annemiz. Ne de olsa Swanny artık çok yaşlı bir kadındı. Mrs.

Böylece bu akşam örmeye başlarsın. henüz saçmalamayan tüm yaşlılar için kullandıkları diğer bütün sıfatlar. bir sonraki sefer iz daha da büyümüş. demek istiyorum. diğer bir deyişle Swanny'nin-çektirdiği son fotoğraf.olmayı sürdürüyordu. yataktan çıktığı gibi bırakmayı âdet edinmişti. Bir gün benden yün ve örgü şişi almamı istedi. .Örgü ördüğünü bilmiyordum. Diğerleri konuşurlarsa da söyledikleri hiçbir zaman basına ulaşmadı. eski bir tüvit etek ve yünlü bir hırka giymekte ısrar ediyordu. Yünlülerde. Ömrü boyunca hastalık derecesinde temiz. Bunun bir kir izi olduğunu sanıp onu uyardım. bu haliyle de Heath Caddesi'nde el arabasını süren çöpçü kadına benzemeyi başarıyordu. tıkanmış bir damardı. onu banyoya girmeye ikna etmeye çalışan Carol ve Clare'in çabalarına direniyordu. Asta'nın alaylarına rağmen günde iki duş almayı ya da iki banyo yapmayı sürdürdü. dedi. Dünyanın geri kalanının gözünde Swanny "şaşılası". yeni giyecek almak onun için hayatın verebileceği en büyük zevklerden biriydi. Daniel'ın bazen tedavi amacıyla yaptığı gibi. Şimdi. Yine de bunu önermek gereksiz. yıkanmayı reddediyor. değil mi? Lila ya da pembe. Swanny'nin. Normal tepki. o leke bir daha kaybolmayacaktı. onlarla iddialaşmak o kadar korkutucu olabilir ki. Jane Asher. dedim.değişmeye başladı. Hem de sekiz aralı şişle çifte örgü olmalı. güzel bir pastel tonu. bu nedenle haftada en az iki kez kuaföre gitti. Çorapsız ayaklarına terliklerini geçiriyor.Swanny'deki kişilik bölünmesinden kimseye söz etmedim. .vardı. saçlarını hep düzenli tutmuştu. . doğal olarak düzenli görünürdü.Öğleden sonra sana lila ya da pembe yün getiririm. Elkins'in sesiyle. "Neden böyle davranıyorsun? Böyle konuşuyorsun? Böyle giyiniyorsun? Kim olmak . Hiçbir şey yapmadan boş oturmayı hiçbir zaman sevemedim. Mrs. sol elmacık kemiğinin üstünde küçük bir kırmızı lekesi vardı. göz kalemiyle çizilerek bir gömlek düğmesi büyüklüğüne çıkarılmıştı. Swanny hangi kişiliğe bürünürse hürünsün. çünkü bu hem doğal hem de en kolay tepki. Annem gibi o da günün belirli bir bölümünü elbiseleriyle ilgilenmeye ayırdı. dış görünüşü de -artan bir sıklıkla. Akşamları televizyon izlediğimde beni oyalar. Bir zamanlar kazak ve etekleri özensiz giyim olarak nitelendirmesine karşın. "harika" ve "inanılmaz" -ve gazetelerin yatağa çakılmamış. Evdeyken. Bir zamanlar giydiğim her şeyi kendim yapardım. genellikle tebessüm eder ve istediklerini yapmaya çalışırız. Deli bir kadınla çekişip. o ikinci kişiliğine büründüğü günlerde. Günlükler her zamanki gibi onun koruması altındaydı. Denizkızı'nın yanında çekilmiş olan resimdi. Asta'yı teyp bandına kaydettiğinde.Örmem lazım. annem de öyle. Delilerle birlikteyken gülümse ve ne derlerse yap der onlarla birlikte olmak zorunda kalanlar. bana o yeni geliştirdiği gizemli tebessümlerinden birini gösterdi.Ne renk yün istersin? Hazır sormuşken. Saçı kısa ve gürdü. . Swanny'yi ise hiç elinde örgüyle görmemiştim. Bir ara bütün elbiselerini ve benimkilerini de kendi örmüştü. Bir yara değil. broşürün üzerin Swanny'nin fotoğrafı -Kopenhag'da. Asta ilk günlüğünün giriş bölümünde bebek elbisesi örmek için yün almaktan söz etse de daha zenginleştiğinde örmekten vazgeçmişti. Tabiî Asta örgü işinde ustaydı. ne kalınlıkta? Bir de yün kiloyla satılıyor. her zaman resmî giyinmeye çalışarak saçının görünüşüne büyük önem verdi. düzensiz olmasını sağlamak için. onu hatırladığım sürece gözünün altında. ama uzun uğraşlardan sonra lekenin bir yara gibi görünmesini sağladı. zarif olmuş.

adı olmayan o değişik kişi. Böyle. tüvit takım elbisesiyle bir taksiye binip Covent Garden ya da Kensington'a gidiyor.Onun yaşında. bense bunun kesinlikle normal olduğunu. Đkinci kişiliğine sarındığı günler. uzun topuklu ayakkabılar ve naylon çorap giymiş bir Hampstead hanımefendisi gibi konuşuyor. . hepimizin tanıdığı Swanny'yi yavaş yavaş yutuyordu. Bundan emin değildim. Swanny'nin yaşındayken annesinin millerce yürüyerek Hampstead Heath'e gittiğini. dedi bana bir kez.istiyorsun? Sen neredesin?" gibi sorular sorarak bilinmezle karşı karşıya kalmak tehlikesini yaşamaktansa. Ancak yine de ikinci kişilik yavaş yavaş üstün gelmeye başlamıştı. Belki de en iyisi. Şişler kaldırılıyor -merak ediyordum. neden geldiğini açıklamak zorunda olduğumuz anlamına gelir. Her zaman sakin olmuştu.eski güzel elbiseler giyiliyor. Kjær'e gelenin kim olduğunu. Ne işe yaradı ki? Đnsanlar farklıdır. Bildiğim kadarıyla. ondan tam da bunu beklediğimi söylüyor. bunu kullanırdım. partilere katıldığını. tam gerektiği zaman konuştular. Ama bu Mrs. Tabiî başka günler. Yani onun akılca rahatsız olduğunu düşündüğümüzü açıklamış oluruz. onu sakinleştirecek bir ilaç vermem. Öteki. Sakindi. Kendi kişiliğine döndüğü günler giderek azalıyordu. Sandra'nın mülakatı ertelemesi gerekmiyordu. Sandra. eski elbiselerini sattığını. Bir insanın sakin olduğunu söylemek. yüzünde bomboş bir umutsuzluk gördüğümü anlatmadım. . Bir psikologla birlikte yaşadım. ona uymak her zaman daha iyi sonuç verir. Böylece Swanny zaten sakin olmasına karşın. görevlerini yaptılar. Dickens okuyup günlük tuttuğunu söylemedim. bir kuzeyli tanrıça görünüşünün yanı sıra. Onun özel hastası olduğundan. Torben'in aklını çelenin Swanny'nin sessiz ve sakin iyiliği olduğunu sanıyorum. Eğer onu en iyi tanımlayacak tek bir sıfat bulmam gerekse. . dedi. Swanny artık işçi sınıfından bir nineydi.Bu haliyle çok mutlu. bir kitabevinde kitap imzalıyor ya da ajanıyla yemek yiyordu. diğer bir deyimle parasını Swanny ödediğinden hastasını haftada en az bir kez ziyaret etti. hangi düşünce ve kararların sonucunda. Ne önereceğini tahmin edebiliyorum. Elkins ve hastabakıcılar Swanny gidip de öteki geldiğinde ondan kaçmaya çalıştılar. onun mutlu olduğu anlamına gelmemeli. kimsenin bir önlem almayı düşünmediğini söylemek istemedim.Bir psikolog çağırıp muayene ettirebilirim. bebek elbiseleri örüyordu. Mrs. "Woman's Hour"da canlı yayına çıkacağı gün. Bazen. kendi kişiliğine döndüğü ya da diğer insan olduğunda. Swanny çok yaşlı bir hanım. . doktorun sakinleştiricilerini almaya başladı. dedi. Anlaşılan o da "delilerin isteklerini yerine getir" ekolünün üyesiydi. nereye. saçları fırçalanıp leke yerinde bırakılırken. dengesini bozacak bir şeyler yapmak istemeyiz. hastalıklı ellerindeki şişlerden çıkan şekilsiz ve pembe şey karşısında hayranlığımı gizlemiyordum. kim olduğunu sormadığımızı söylemiştim. tedavi yöntemlerini biliyorum. ama sonuçta ben de bir korkaktım. tekrar Swanny Kjæer olduğu günler de vardı. yine de tersini yaptım. belki de bu sadece barışçı bir kabulün ya da mutsuz bir kadere gösterilen rızanın belirtisidir. Doktoru daha bütün bunların en başından beri Swanny'yi dikkatle izledi. yüzü belli belirsiz boyanıyordu. kimse de sormadı. Dediklerine uyduğumuzu anlattığımda.

Edith Roper. Düş gücü. Edith Roper olduğunu sanıyordu. Swanny öldükten altı ay sonra anladım. . ikinci kişiliğinde kim olduğunu bilmek istemiyorlardı. . Günlüğü ne kadar iyi biliyorsun. Edith Roper olmak istedi. Elkins'in konuşma tarzını. Belki de bana hiç söylemeyecek. işleri düzeltmenin zamanı gelmişti. Edith'in Asta tarafından alınmaması durumunda. mayıs 1904'te doğmuştu. ne yapacağını bilmedikleri için endişeliydiler. yaşıtlarından çok daha uzundu. Gerçekten de imkânsız. Swanny'nin okuduğu Donald Mockridge yazısını yeniden inceledim. Edith'in çıplak ayaklarına terlik giydirmek ve saçını taramamak oldu. birçok torun sahibi. Swanny. Sol yanağında bir iz vardı.Giderek endişelendikleri belliydi. yanıldı. Üstelik on sekiz aylık bir çocuğu. Kader hileye uğramıştı. bir kimlik aradı ve bulabildiği tek imkâna sarıldı. Çünkü kendisi ya da bilinçaltı. Büyük ihtimalle. eminim Swanny de Asta karşısında öğrenmek istediğinde benim gibi sıkıntı çekmişti. üç ay sonra da bebeği emzirdiğini yazmıştı. Ama her seferinde geriye adım attım. ama hiçbiri bunun kadar uygun değildi. doğru olanın bu olduğunu söylüyordu.Yeni okudum. işçi sınıfıyla tek teması evinde çalışan hizmetlilerle kısıtlı olan korunmuş bir kadının sınırlı düş gücüyle Edith'i yıkanmayanların arasına yerleştirdi. Belki de geçmişte başka fırsatlar bulmuştu. Edith mavi gözlü. değil mi? . tabiî.Eğer yanlış hatırlamıyorsam. Edith. Edith-konuşma tarzı olarak benimsedi. Ya da Edith Roper olduğunu sanarak. Asta bebeği 28 temmuz 1905 yılında evlat edindi. . televizyon izlerken örgü ören annesine benzeyeceğini düşünmüştü. Dilimin ucundaydı. Bilinçaltında Mrs. sarışın bir bebekti. dedi Paul. içine doğduğu çevrede büyüyeceğini. Edith artık on sekiz aylık olacaktı. bölgesel Yaşlı Vatandaşlar Kulübü'nün üyesi. Bir hafta geçsin. Hepimiz delilik belirtilerini görmezlikten geliyorduk. seksen birine geldiğinde de büyük bir olasılıkla Mrs.Evet. Bu kadının kim olduğunu. Delilerle birlikte olan gibi. Belli ki teyzen inanmak istedi. sonunda bir kimliğe kavuşmuştu. kurnazlığa başvuracak ve terlik giyip örgü ören yaşlı kadın için bir isim ve bir hikâye uyduracaktı.Yine de yanıldı.. çoğunu unuturum. Swanny çarpık bir mantık yürüterek. O günlerde Edith on dört aylıktı ve yürüyordu. Neredeyse soracaktım. Böylece onun kişiliğini aldı. kasımda Đngiltere'ye dönen Rasmus'a üç aylık bebek olarak yutturması da imkânsızdı.Edith olması mı? Asta üç dört yıl boyunca kızı Swanhild'le ilgili notların tarihlerinde hile . Elkins'in Walthamstow'da oturan. Bazen en az onlar kadar korkuyordum yine de öğrenmek istedim. . çünkü bu belirtilerin ardındaki açıklamalar ve gerçekler kendi aklımızda gizli kalan noktaları da ortaya çıkarır. Heath Caddesi'ndeki çöpçü kadını ara sıra görmenin sonucu.

büyük bir düş kırıklığının kurbanı olarak ölmüştü. imkânsız. Yirmi birinci bölüm . Đmzasız mektupları yollayan da Asta'ydı. Hepsi günlüğün o eksik beş sayfasında olmalı. Rasmus'u bir katil olarak göreceği bir adamla bir fahişeden başka bir şey olmayan bir kadının çocuğunu evlat edinmeye ikna etmediyse. nihayet bir kız doğurabilmiş miydi? Hiç öğrenemeyeceğiz. Onun yerine Hackney'ye.Sadece bir konuşma biçimi. . Asta Swanny'ye evlat edinildiği söylemişti. Yanlış değerlendirerek. başkalarının kaybolmuş çocuklarını kapıp eve götürmeye hazır olduğunu mu? . ama bunun kanıtı yoktu. Teyzen onları yırttı.Neden maalesef? . ama atmamış da olabilir. hakarete uğramış görüntüsüne rağmen. Hepsi de genetik araştırmalar yapılamayacak kadar erken doğmuştu. kendi çocuğu ölü mü doğdu? Yoksa. Mektup Hampstead'den postaya verilmemiş miydi? Mektubu yakmamış mıydı? Evet. dedi Paul. Yine de eğer öğrensendim bile artık bunu Swanny'ye anlatamayacaktım. dedi Paul. Torben başından beri haklıydı.Eee. Üstelik. Đrlandalılara benzeyen herkes gibi o kadar açık bir yüzü var ki.Bu. Öğrenmek istediğimi sandığımı söyledim. Yani. değil mi? . Evi aramadım. bir zamanlar Asta'nın oturduğu yere çok yakın olan evine gittik. gerçeği ne kadar öğrenmek istediğine bağlı. ama yetinmedim.Neler olduğunu merak ediyorum. bütün konudan sıkıldığını düşündüm. Yüz ifadesi sertleşip sabitleşti.yapmadıysa. Đmzasız mektuptan bir daha söz etmek istemediğini fark etmedim. mektubu Asta yazmıştı. Maalesef sana inanamıyorum. doğumdan sonra mı öldü? Yine bir erkek miydi. gözleri ruhunun aynası gibi. kendini olması mümkün bile olmayan bir kişi sanarak. . Westerby'lere benzemiyordu. Bana Asta'nın evini göstermek istiyordu. bu ifade ben konuştukça silindi. ama birçok kişi ailelerinden farklı olabilirdi. derim. yoksa. fazla belli etmemeye çalışarak konuyu değiştirdim.Evi aramamı mı söylüyorsun? . neden bahsediyoruz? 28 temmuz civarında doğum yaptığı kesin olan Asta'nın o günlerde sokakta yürüyecek durumda olduğunu. karmaşık bir gerçeği öğrenen kişinin meraklı ifadesine dönüştü. Bununla yetinmem gerekirdi. Bütün bunları çizebiliriz. Hem de hiç. Swanny Asta'nın kendi kızıydı ve Asta bir hikâye uydurmuştu. Rasmus'a söyledikleri ve Rasmus'un ona cevapları konusunda yalan söylemediyse. bilmiyorum. o gece bir daha günlüklerden ve Swanny'nin ilginç yanlışlığından söz etmedik.

kuşkulanmaya başladım. Gidilecek daha ilginç yerler olmalı. Đşini devralan yeni hizmetçinin adı Elsie. Hansine'nin ayaklarımın arasında dolaşmamasına seviniyorum. Onun gelip önlüğünü buruştura buruştura ne kadar yakışıklı olduğunu söylemesini ya da anlamlı anlamlı konuşmasını istemiyorum. Gelecek ayki düğüne kadar Cropper'ın annesi ve babasıyla birlikte oturmaya gitti. Çavuş beni yine Hansine'nin izinli olduğu gün ziyarete geldi. Cropper Hansine'nin aslında yabancı bir ülkeden olduğunu belli etmek için tek bir fırsatı bile kaçırmıyor. Đngilizcesini eleştiriyor. Önümüzdeki günlerden birinde. Bir sürü güzel parçamı kırdığı gibi. atjegikke arrangerede det med Vilje. men sidste Gang Sergeanten kom paa Besfg. şimdi de evde olmadığına göre. Rasmus ve ben düğüne davetliydik ama tabiî gitmedik. onu ben gezdiririm" demesi ona daha uygun olurdu. Tek söylediği . Emily ve Elsie. bunu da elinden düşürmeyeceğini umuyorum. Cropper kocasıyla Leytonstone'da oturacak. tehlike yok demektir. Düşündükçe. Đlginçtir. Ne korkunç bir cinayet. Onu kıskanmadığımı söylemeliyim. 12 nisan 1920 Hansine evlendi. eğer davet edilirsem. müstakbel kayınvalidesinin okuyup yazma bilmediğini öğrenmesi. bunu yapmamam gerektiğini anlıyorum. yıllardan beri dolapta duruyordu. üstelik de Cropper'dan tamı tamına altı ay daha büyük olduğunu da öğrenmiş. Hepsi ne kadar boş! Zavallı Hansine'nin en büyük korkusu. Vazoyu hiç sevmemiştim. men det var hare helt tilfældigt.) Aslında giderek daha sık gösterdiği o meşhur öfke nöbetlerinden birine kapılmasını bekliyordum. var det igen Hansines Frieftermiddag. Çavuş'un beni otomobille oraya götürmesini isteyeceğim. Rasmus'un Çavuş'un beni gezdirmesine ses çıkarmayacağını kim tahmin edebilirdi? (Artık ona Harry demem gerektiğini buraya yazıyorum. Evli çifte yıllardan beri sahip olduğum ve Berger Amca'nın kız kardeşinin bana kendi düğünümde verdiği bir Royal Copenhagen vazosu hediye ettim. ne de karışık! Yeni adıyla Mrs. Bunu böyle ayarlamadığıma yemin ederim. Tabiî o geldiğinde. Bunu nasıl saklayacağını doğrusu merak ediyorum. yaşlı Mrs. kendiliğinden oldu.17 ocak 1920 Det er mserkeligt. "Eğer benim karım benim arabamla gezmek isterse. Jeg kan svaargepaa. Eğer abartmıyorsa. Hansine'nin vazoyu daha önce hiç görmediğinden eminim. Ama hediyeyi verirken yüzündeki ifadeyi görünce.

Anne babalar çocuklarından bahsederken. ağaçların altında sevimli bir yer buldu. Beni her cumartesi günü. işini bitirdikten sonra akşamüstleri gezdirebileceğini söyledi. Oraya gidip mezarını görebileceğimizi söyledim. konuşma ve düşünme kendimi güçlü hissetmeme ve sonunda tekrar gülmeme neden oldu. benim oturmam için yere battaniyeyi yayıp üzerine minderler daha yerleştirirken benim yanıma oturmayacağını.Mercedes'i almamız. Evimi ve ülkemi öylesine özlediğimi anladım ki. Söyledikleri bir bakıma hoşuma gidiyor. Bana Danimarka'yı. Onu karşıma oturttum. konuşulacak birinin yanında olmak değişik bir duygu. Galiba kıskanıyorum. Herhangi biri için çok şey biliyor. doğa konusunda da çok bilgili. mezarı da Hampstead Kmsesi'nin avlusundaymış. ama eve dönünce ansiklopediye baktım. Đngiltere'de ressam olduğunu bile bilmiyordum. kolay arkadaşlık kurmuyor. sanki her şey kalıtımla geçermiş gibi. "Şimdilik cumartesi gezmeleriyle yetinelim" dedim. Swanny'nin hak ettiği beğeniyi görmesi beni memnun ediyor. gerçekten de yürüyüşe çıkacağını söyledi. Ya karısıyla kızları? Onlar da Harry'le birlikte olmak istemezler mi? Sadece gülümsedi ve ailesini hiç ihmal etmediğini söyledi. Başlangıçta biraz gergin ve endişeliydim. "Bu fırsat kaçmadan yakalamak gerekiyor" diye düşündüm. Hep son derece saygılıydı. Ailemizde hiç öyle davranan olmadı" derler. . bir sürgün olmanın nasıl bir duygu olduğunu sordu. onun ne kadar sevimli ve cana yakın olduğunu dilinden düşürmüyor. "Bir işçi için" diyecektim ama. güzel köyleri görmek için Hertfordshire'a gittik. tarih. ama Hampstead'de yaşamış. Bana Đngiliz kraliyet ailesinden kimlerin Danimarkalı prenseslerle evlendiğini anlattı. örtüyü çimenlerin üzerine yaydı. ama konuyu değiştirmektense beni Danimarka hakkında konuşturmaya devam etti. onların yanında rahat davranırsanız bundan yararlanacaklarını öğrenerek yetişmiştim. bu haksızlık olurdu. Harry çok memnun oldu. Durumdan yararlanacağını sandım. Ama bunu kabul edemezdim. Gerçek arkadaşı yok. Dahası. haklıydı. Sözünü ettiği ressam John Constable. ama yararlanmaya çalışmadı. Doğum günü partisi istemedi. Yanımda piknik malzemesi getirdim. bu ilerlemiş yaşta. bana hiç tanımadığım bir Đngiliz ressamdan söz etti. Sakin bir köy yolunun kenarında. o sırada tepemizdeki ağacın bir kayın ağacı olduğunu gördüm. onun sınıfındakilerin. Her şeyin kalıtımla geçeceğine inanmıyorum. Üzüldüğümü anladığını sanıyorum. hafta arasında da. Sonunda. Anlattıklarımın doğru olup olmadığını söylemem imkânsız. Gelecek hafta. kendi kızımı kıskanıyorum! 29 temmuz 1920 Swanny dün on beş yaşına girdi. artık en az sevdiği otomobil bu. çocukları da alacağız. O da benim gibi. Suffolk ve Essex'ten orman ve kır manzaraları çizmiş. Çalışmaya önce otobüs şoförü olarak başlamış. Arabadan piknik sepetini taşıdı. "Bilmem ki bunu kimden almış? Benden ya da babasından değil. Örneğin. sanki yüreğime bir sızı oturdu. okuldaki arkadaşlarından hiçbiriyle eve çağıracak kadar yakın olmadığını söyledi. şimdi kentin Sular Đdaresi'nde çalışıyor. ama diğer taraftan da biraz rahatsız oluyorum. Harry Swanny'den çok hoşlanıyor. başlangıçta rahatsız olduğunu belli ettiyse de kısa sürede rahatladı. ilk otomobil gezintimize çıktık. Çok şey biliyor.

duygusal bölümlerinde gülmemek. Yirmi santim bacak gösteren etekler giyeceğimi rüyamda görsem. Housman'ın kulağına gitmez. tabiî . kötü niyetli. Bjfrn'ü kilerde kaskatı buldu. o korkunç kız kardeşiyle birlikte bir iki gün geçireceğiz. Kimse için -Mogens dışında. eğlenceli insanlar olarak tanınır. Đlginçtir. herhalde bizle birlikte oturmazdı demek geçti. ama tanıdıklarımda bunu gördüğümü pek söyleyemem. ama kendi ülkeme hiç dönmedim ve çok heyecanlıyım. "Mogens'i anarken mutsuz olmamayı öğrenmemiz gerek" dedim. Housman'ın onu kazıkladığını söylüyor. Allah'tan bu renkler de bana çok yakışıyor. Asıl ilginç olanı. kızlar Mrs. inanmazdım. konuların çoğunda mutsuz anne babalar. Housman'da kalacak" diye yazmalıyım. "Eğer Rasmus o güne kadar Mr. Ötekiler gibi acı. Danimarkalılar neşeli. yas tutmasını istemem. Bleak House'u üçüncü kez okuyorum. Harry'yi kendisi için de bir bilet almaya ve benim yanıma oturmaya ikna etmemdi. bira içip gülen. umarım söyledikleri ayın 12'sinde gidişimize kadar Mr. Benedicte'den hoşlandım. Yüksek topuklu. O korkunç oyun hakkında ikimiz de aynı düşünceleri paylaştığımızı gördük. Mogens hayatta olsaydı. Đki elbisem de kısa. Kızlar Mrs. Đyi bir oyun değildi. ama ağzımı açmadım Hayat Mogens öldükten sonra da devam ediyor. sakat kalmış .çocukların anne ve babalarını taklit ettiklerini. Sabah Emily aşağıya indiğinde. Swanny. tatilde Paris ve Viyana'ya gittim. Aslında niyetimiz Kew Gardens'a gitmekti. Đki yıl önce bizde kaldıkları iki günde görebildiğim kadarıyla. mor mavi bir çay elbisesi. Yolculuk için iki elbise aldım. çift atkılı siyah bir çift ayakkabılar en sevdiğim ayakkabı biçimi bu. Onları okula göndermemek doğru olmazdı. Söylediğimin pek bir etkisi olmadı. uzun konuşmalarda esnememek için kendimizi zor tuttuk. Herkese Mr. 4 eylül 1920 Rasmus ve ben Danimarka'ya gidiyoruz. Zavallı köpek.kolay gözyaşı dökmez. biz de bir tiyatro matinesine gitmeye karar verdik. kolay kolay ağlamayan Rasmus ağladı. Bu yıl her şey mavi ve siyah. Housman'da kalacak. 20 mart 1921 Harry bana şaşırtıcı bir şey anlattı. soğuk ve züppe değil. ama bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. mavi-siyah Chanel bir takım ve lila-siyah kadife manşetli. Housman'la kavga etmezse. Đçimden Mogens yaşasaydı şimdi yirmi iki yaşında olurdu. Aslında. Oyunların çoğu savaş ya da savaştan sonra olanlarla ilgili. birkaç gün sonra oyunu hayal meyal hatırlıyorum. Bu genç yaşında ölmüş ağabeyini hatırlayıp üzülmesini. kendi cinsine göre uzun ve mutlu hayat yaşadı. erdem meraklısı. onlarda gördükleri davranışları kopya etmeye çalıştıklarını sanıyorum. Aarhus'ta. Mogens gelebilseydi belki bir parti vermeyi düşünebileceğini söyledi. ama geri kalan zamanda Kopenhag'da Ejnar ve Benedicte ile beraber olacağız.

Tatilde. lles'a gidip Champs-Elysees'de gezindik. oyunda nişanlısı ölen kızdan bahsettik. Zavallı Rasmus. Paris'te bu otomobillerden bir sürü var. sevgiyle hiç tanışmadığımı. Aslında bir değişiklik yapman. sakalı grileşti. ama Rasmus'un tek ilgilendiği otomobiller. çok yavaş geçiyor. Đngilizlerin yabancılardan nefret etmelerinden söz ediyorduk. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. Almanca bilmediği ama okuyabildiği için Almanca bir sözlüğe bakıp Alman soyadının Duke anlamına geldiğini öğrendiğini anlattı. ve Mrs. 23 haziran 1923 Dün gece. Hansine'nin bir kızı oldu. aramızdaki sınıf duvarı her geçen hafta biraz daha incelip alçalıyor.durumunda olsak da o çarpıcı derecede yakışıklı. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü anlattı. Tatiller ilginç şeyler. Rasmus'la birlikte Paris'ten döndük. Yakışıklı gençlerin çoğu öldürüldü. çevremdeki tüm sevginin. Louvre'a gidip Eiffel'e çıktık. ama flört etmeye başladıklarında gidip tek bir imzayla adını değiştirmiş. günler çok uzun geliyor. Harry ve ben iyi dostuz. Swanny'nin evlenebileceği uygun bir genç bulamamamızın ne kadar korkunç olacağını söyledim.çocuklar. dinlenmen gerekiyor. sevgiyi özlediğimi söylerim. Harry kendisi de bir Alman ismine sahip olduğunu. bense cinsel gerginliğin farklarını ve titreşimlerini herhangi bir kadından çok daha fazla hissediyorum. ama evet evet. Duke adını almak çok akıllıcaydı. kafasındaki saçlar hâlâ kahverengi olmasına rağmen. sevgiye hasretim. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. Söylediklerini anlayabilmem için uzunca bir süre gerekti. ama sen ne yapıyorsun? Aynı şeylerle ilgilenmediğin için konuşamadığın biriyle berabersen. saçımda tek bir beyaz tel yok. Biraz daha ikna çatışması yaparak Harry'yi bir çayevine. Sayfanın tepesine bakıp Harry'nin bana şaşırtıcı bir şey anlattığını yazdığımı gördüm. Bu ilerlemiş yaşıma rağmen. Adını Joan koyacaklarmış. Cinsiyet duvarı ayrı bir konu. adlarını yeterince değiştirmedikleri için sıkıntı çeken Mr. Doğrusunu düşünmek gerekirse. başka insanların içinde insanlar arasında sevginin farkına vardığımı. Bütün bunlar karısını tanımadan önce olmuş. her birini gördüğünde kafasını uzatıp bakıyor. evlenecek genç kalmadığı için yaşlı bakireliğe mahkûm kızlar var. Q-düşündüm. saçımın hâlâ eski kum renginde olduğunu gördüm. Çok akıllıca düşündüğünü söylerken. Swanny'den. Sanırım bu da geçecektir. Bu sabah saçımı uzun uzun inceledim. birlikte çay içmeye götürdüm. bana Danca olmasına rağmen Đngilizce gibi duran bir adımızın olmasından dolayı ne denli şanslı olduğumuzu söyledi. evden uzaktayken günlük tutmuyorum. Dürüst olmam gerekirse. . Okuma bilmeyen insanlardan bahsetmişken. çok da özlüyorum. yüreğimi açıp. sadece orta yaşlılar ve çocuklar var. Çocuk istemeyene bak! Swanny bebeği görmek istediğini söyleyerek beni şaşırttı anlaşılan Harry bizi oraya götürecek. efendi ve uşak -ona hiçbir şey ödemesek de. Bu yaz kırk bir yaşında olacağım. Gerçekten de çevrede öyle çok genç adam görünmüyor.

Siyah-beyaz etollü bir elbise almak için Patoilya. Her ikimiz de resimden. günlüğümden de çok. Aslında bunun sorulması için en uygun insan Rasmus ama o aldırmayacak. sadece onun Cadillac otomobilleri satması oluyor. Şey. Rasmus'u öldürebilirdim. onunla baş başa ne yaparım? Şiddetli bir tartışma oldu.ve eğer Mor'la birlikte yaşamaya dayanamıyorsa. bana bir gün sonra taşınacağımızı bildirip elimden geleni yapmamı istediği dönemlere kıyasla başımı kaldırıp sesimi çıkarmayı öğrendim. yanımdaki Harry olsa ne kadar başka olacağını.iki hafta. aylardan bahsediyor. istediğim gibi yapmamı söyleyecek. Kızlarla birlikte Bognor Regis'te -orası da neresiyse. özellikle de portrelerden hoşlandığımız için. Haftalardan değil. Swanny'den o kadar süre ayrı kalmaya dayanamayacağımı sanıyorum. Kamboçyalı bir köylü gibi görünmekten hoşlanmıyorum. aynı şeyleri görmek isteyeceğimizi. elbise almak. Đkimiz de uzun süren büyük ve nefis yemeklerden hoşlanıyoruz. koskoca iki hafta boyunca orada. ama Harry'ye ne düşündüğünü soracağım. Yine de yarın Harry'yi göreceğim ve tavsiyesini isteyeceğim. güzel yemekten zevk alacağımızı düşündüm. şimdiye kadar yaptığımız tartışmalardan en şiddetlisi.parmağıyla gösterip anlamadığım. ne kadar para bana harcadığını umursamıyor. ne kadar gülüp ne kadar çok şey paylaşacağımızı düşündüm. Döndüğümüzde. O ve yeni ortağı Mr. Rasmus'la birlikte geçirdiğimiz günler boyunca. Far'la gidip onun evine bakıp bakmayacağını sordu. Chelsea'de. Paris şömizyenin öldüğünü. Sanırım bundan sonra Padanaram'dan ayrılıp. kemerler kaymış. anlamak da istemediğim şeylerden söz ediyor. düz hatların hakim olacağını kararlaştırmış. En kötüsü de Marie'nin böyle bir şey olursa. Rasmus elbiseyi kendim için aldığımı sandı. Savaştan önceki günlere. Cheyne Walk ya da benzeri bir yere taşınmamızı isterse ben de reddedeceğim. Moda neredeyse Hindicin elbiselerine dayanır olmuş ama ben sevmedim. altı ay diyor. Swanny'ye soluk mavi Çin ipeğinden bir elbise aldım. tabiî Marie her şeyi duyup ağlamaya başladı. Onu kucağına oturtup sarıldı -on üç yaşında bir kızı. yanılıyor! Günlüğümü ve -ah.Harry'yi özledim. ikimizin de birlikte yapmaktan hoşlandığı tek şey. Cline Cadillac satacaklar. King's Road'da büyük bir dükkân açmayı düşünüyorlar. Hakkını vermem gerek. Eğer benim bileklerime kadar inen bir şey giyeceğimi sanıyorsa. Bunun anlamı bu ülkede onun. benekli bir elbise için de Chanel'e gittik. . Housman'dan kesin olarak ayrıldı. Rasmus yaşamak için yiyor. Benedicte'nin Swanny'yi onlara göndermemi isteyen mektubuyla karşılaştım. bu yaz tatilinde yapacaklarımızı söylediğinde yaşadık. Düşüncemi kabul ettirmemin bir örneğini de dün. Çocuklarla böyle konuşmamasını söyleyip bağırdım. Göğüs kalçalara kadar inmiş. Brüksel'e gitmek istemiyorum. 12 nisan 1924 Rasmus havalara uçuyor. Rasmus kendini binlerce pound kazıkladığını söylediği Mr. Bugün Britanya Adaları'nın Cadillac mümessilliği gibi bir şeyi aldığını öğrendi. sonra da Brüksel'de baş başa iki hafta. Mor'un da gidip Harry Amca'yla evlenip evlenmeyeceğini sorması oldu.

Mrs. Mrs. Harry'nin çocuklarını doğuran kadım kıskanıyorum. .. kıskanıyordum.Ben hayattayım. Aslında onu koruyacak zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenenin Swanny olmasını isterdim. 16 mart 1925 Hep birlikte Knud'un düğününün etkisini üzerimizden atmaya çalışıyoruz. aynı şeyi hissediyor. Batıl inançlar gülünçtür. 2 haziran 1924 Swanny Danimarka'ya gitti. bir üçüncüsünü istemiyorum. başımı sallayıp gülümsedim. Swanny olmadan bu ev ölü. yüzümün kızardığını hissettim. Swanny'yi kandırabilmek için uğraşmam gerekti. Bisgaard onu doğruca Ejnar ve Benedicte'ye götürecek. Tabiî gülünç olmayacak. Yanlış bir şey yapmayacağımı biliyor. bütün odalar cansız ve sıkıcı. sonra da bana döndü. Swanny düğüne oradan gidecek. Onun başka başka evlerde kalmasını istemiyorum. Üç kere nedime. kafasını onun sakalına dayamıştı. biz öyle insanlardan değiliz.. Bisgaard'ın yanında. Aslında böyle düşünmüyor. Altı yaşında olsa. gülünç olacağını söylüyor. bütün gün boyunca Harry'yi. Duke. fazla mütevazi. nerede olduğunu bilmem gerek. hiç gelinlik giymedi. her biri kaz yumurtası mavisi bluzlar turkuvaz saten etekler giyecek. Harry'nin karısı yine bir çocuk doğurdu. yine bir kız. hepsi bu. ama onun da faydası yok. o adamla yalnız giderek. bunun harika bir haber olduğunu söyleyip onu kutladım. benim böyle bir inanışım yok ama o deyimi hiç unutamıyorum. yanımda yürüyen o olsa dünyanın ne kadar değişik olacağını düşünerek seyahate çıkmayacağım. bunu yazmaktan bile özlemden midem bulanıyor. Keşke yapabilseydim. Dorte Bisgaard çok zengin ve soylu bir Danimarkalıyla evlenecek. Harry'nin çocuğunu ben doğurmak isterdim. Hepsi altı nedime. Ben ölü bir odadaki tek canlı şeyim. Gördün mü yaptığını. . Rasmus'un kucağındaydı. başının üzerinden Rasmus'un yüzünü buruşturduğunu gördüm. ama çok mütevazi. Bana söylediğinde. Swanny'nin ilk nedimeliği olacak. Bütün bunlar ne saçma! Yine de Swanny'nin gerçekten güvenilebilir biriyle birlikte olmasını bilmek güzel. öyle mi? dedi.Marie böyle bir şeyin söylenmeyeceğini bilecek yaşta. Gerçekteyse. hiç gülünç olmadı ki.. yapmak istiyorum ama faydasız. Ama bir daha Rasmus'la baş başa bir yere gitmeyeceğim. Belki Harry de istiyor. Bu. Artık dört kızları var. bayılacak gibi oluyorum.Demek Mor şoförle evlenecek. öteki kızlardan çok daha uzun olacağını. Bu sabah Mrs. anlardım. tabiî düğünün Bisgaard'ların West Heath Caddesi'ndeki alelade evinde yapılması söz konusu olamaz.. gemiyle gitti. Bu da Swanny'nin ikinci nedimeliği oldu. yüzümden kan çekilirken ürperdim. Bazen elimi öpüyor.

Maureen elindeki çiçeği Swanny'ye fırlattı, hiç anlamadığım bu geleneğe göre gelinin attığı buketi yakalayan kız hemen yakında evlenirmiş. Tabiî, Swanny daha yirmisine girmedi ve çevresinde hayranları var. Darıimarka'dayken ondan çok hoşlanan o genç, Dorte'nin düğününden sonra partide tanıştığı o adam Swanny'yi mektup bombardımına tutuyor. Hem Danimarkalı hem çok uygun birisi, ters olanı Swanny'nin onunla birlikte Güney Amerika'da yerlere gitmesini istemesi. Evlenip hemen ardından Samgo mu, Asuncion mu, neresi unuttum, oraya gideceklermiş, Swanny akıllı davranıyor, bekleyip görmek istiyor. Ona cevap yazıyor, ama mektupları hem sık değil hem de kısa.

16 nisan 1927 Babaanne oldum. Kendimi eskisinden farklı hissetmiyorum, eskisinden değişik görünmüyorum, üstelik bebeğe karşı da hiçbir şey duymuyorum. Bu sabah onu ve annesini görmeye gittik. Aynı Maureen gibi, tombul yüzlü ifadesiz bir çocuk, hoş Knud da bir güzellik abidesi değil. Adını John Kenneth koyacaklar. Erkekler üst kata çıkıp kutlamayı içkiyle yaptı, Knud buna "bebeğin başını ıslatmak" diyor, onlar gider gitmez Maureen bana doğumunu tüm ayrıntılarıyla anlatmaya, ne kadar korkunç bir şey olduğunu, ne kadar da uzun sürdüğünü söylemeye başladı. Sözünü kestim. Hepimizin çocuğu olduğunu -nişanlılarını savaşta kaybeden "ihtiyaç fazlası" kadınlar hariç- hepimizin aşağı yukarı aynı şeylerden geçtiğimizi söyledim. Đki düşüğü saymazsak beş çocuk doğurduğumu hatırlattım, bana bilmediğim bir şey anlatamayacağım söyledim. Oturdukları o korkunç daireyi o seçmiş olmalı. Belki de değildir. Knud'un benimle ortak hiçbir yanı yok, üstelik babasıyla da yok. Komik olanı, Đngilizlerden de fazla Đngiliz olması, Avrupalılar apartman dairesinde yaşamayı seçerken. Đngilizlerin müstakil evlerde oturmayı tercih etmesi. Ama biliyor olmam gerekirdi, insanları anlamak zor. Artık hava daha geç kararıyor, Harry beni yeniden akşam yemeğinden sonra çıkarmaya başladı. Mercedes'te bir arıza varmış, Rasmus Cadillac'ı alabileceğimizi söyledi. Artık arka koltukta değil, önde, Harry'nin yanında oturuyorum. Her şeyin nası1 başladığı ilginç. Başlangıçta arkada oturuyordum, durup biraz yürüdükten ya da bir şeyi seyrettikten sonra dönüşte, ön koltuğa geçiyordum. Evvelsi gün, arka tarafta oturmak üzereyken bunu komşuların görüp dedikodu yapmalarından korktuğum için yaptığımın farkına vardım. Kendimden utandım. Ne zamandan beri insanların ne düşündüğüne aldırır oldum ki? O zaman başımı salladım, hemen anladı, her zamanki gibi düşüncemi okudu ve bana ön kapıyı açtı. Şimdiye kadar hiç yanlış bir şey yapmadık, yapmayacağız. Kötü düşünene lanet, derim ben. Babaanne olmaya fazla aldırmadığımı söyleyince güldü, büyük kızının evlenmek istediğini, kısa zamanda bana yetişeceğini söyledi. Kız daha on altısında, 1911'de doğdu, anladığım kadarıyla doğması gereken günden önce doğmuş. Neden bilmem, her ikimizin de torunları olması düşüncesi hoşuma gitti. Playhouse'da Somerset Maugham'ın The Letter'ını görmeye gittik. Gladys Cooper

oynuyordu, onu her zaman beğendim, bir oyuncunun olması gerektiği gibi güzel, ama hikâye kendisine tecavüz etmeye çalışan adamı öldüren bir kadından bahsediyor. Aslında adam kadının gerçek sevgilisiydi, ama adamın Çinli bir metresi olduğunu öğrenince, kadın onu vurdu. Sonra, geç olup havanın kararmasına rağmen Hampstead'e gidip Heath'de dolaştık. Bugünlerde araba gezintilerimiz gittikçe kısalıyor, yürüyüşlerimiz, birlikte yediğimiz yemekler, tiyatro ve konser izlememiz gittikçe uzuyor. Ne olduğunu ben de, o da biliyor ama söylemiyoruz. Birbirimizle flört ediyoruz ama ne öpüşüyoruz, ne elimizi ötekinin beline doluyoruz, ne birlikte olabiliyoruz, masanın iki yanından birbirimizin gözünün içine bakmanın, birlikte kahkaha atmanın, elimi elinde sıkıca tutmasının ötesinde hiçbir şey yapamayacağımızı biliyoruz.

2 kasım 1929 Swanny, bütün karşı koymama rağmen, bugün yeni işine başladı. Artık bütün duygularımı bastırmam ve bunun hakkında tek bir söz bile etmemem gerekiyor. Swanny kabul etse, Torben Kjær onunla yarın evlenir. Bir de Maurp bir yerden akrabası olan o genç var. Swanny için çıldırıyor, bütün hayatını telefonda geçiriyor. Ama eğer Swanny her sabah o yaşlı kadının köpeğini Hampstead'de gezdirmeyi, kadına da saçma sapan kitapları okumayı tercih ediyorsa yapsın bakalım. Artık büyüdü. Tabiî Rasmus onun ne yaptığıyla hiç ilgilenmiyor, sadece ona elbise parası vermekten kurtulduğu için seviniyor. Kazandığı azıcık para elbiselerini karşılamaya ancak yeter. Geriye bakınca, Maureen ve Knud'un bir çocukları daha olduğunu yazmayı unuttuğumu görüyorum. Geçen pazartesi Charles doğdu. Harry'nin büyük kızı da çocuk bekliyor. Şimdi benim Mogens'i doğurduğum yaşta ama daha da önemlisi Marie'yle yaşıt, oysa ben Marie'yi hâlâ çocuk olarak görüyorum. New York'taki buhran Rasmus'un işini etkileyecek. Nasıl olacağını anlamıyorum ama sanıyorum o biliyordur. Bütün önemli şeyler tehdit altında, Cadillac temsilciliği, bu evden çıkıp daha küçük bir eve taşınmak falan. Bu sabah bana Mr. Cline'ın ona yüklü bir kazık attığını söyledi. Bir kere yazacağım, bir daha asla. Bir kere yazacağım ve bir daha okumayacağım bile. Üstelik bu günlüğü ne zaman okudum ki? Harry'ye âşığım. Gelecek yıl elli yaşında olacağım, ömrümde ilk kez âşık oldum. Bize, ona ve bana, ne olacak? Yazık olan, hiçbir şey olmayacağı. Aynı şekilde yaşamaya devam edeceğiz.

Yirmi ikinci bölüm

Bu benim hikâyem olsaydı, aşkımın gelişimini daha ayrıntılı belirtirdim. Konuşmalarımızı yazar, bu arada Asta'yla ilgili söylenenleri almazdım, ilk öpüşmemizi, ilk sevişmemizi anlatırdım. Yine de kısa bir özetin yeterli olması gerektiğini düşünüyorum. Cary'ye bir sevgili bulmak için çok yaşlı olduğumuzu söylerken, Daniel'la geçirdiğim bütün o yılların âşık olma yeteneğimi yakıp kül ettiğini düşünürken ne kadar haksız olduğumu, eğer bunları söyleyip düşünürken bilmiyor idiysem, çabuk öğrendiğimi söylemekle yetineceğim.

Cary'yi daha fazla ihmal etmemem gerektiğini de anladım. Kendi evimde uyumayan iki hafta olmuştu, bu sürenin tamamını Willow Caddesi'yle Paul'ün Hackney'deki evi arasında mekik dokuyarak geçirdim, yine de birkaç kere eve gidip telesekreterdeki mesajları dinledim. Telesekreterden her seferinde Cary'nin sesi, giderek artan bir heyecanla çıkıyordu. Sonunda aradığımda, çok rahatlamış gibiydi. - Aman Tanrım, o kahrolası makine yerine sonunda seninle konuşabilmek ne harika bir şey! "Bir şeyler yapmış olmalıyım" diye düşünüp durdum, yani daha önce yaptığımın yerine bir şey, ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi? Dinle, benimle Roper'ın evini görmeye gelir misin? Đlginç bir şey oldu, artık ondan nefret etmediğimi anladım. Bir cumartesi sabahı, meydan okuyan bir kıyafetle Willow Caddesi'ne geldi, sanki herkesten çok bana gençliğinin yıllara yenik düşmediğini kanıtlamak ister gibiydi eskiden de ona söylediklerim düşünülürse, bunu kanıtlamak önemliydi. Başlangıçta kayakçılar için tasarlanmış, atkılı ve dar bir tulum, beli kemerle sıkı sıkı tutturulan bir tunik ve renkli bir panço giymişti. Endişeli görünüyordu. Gözleri korkuluydu Onu bağışladığımı söylerken yalan söylediğimi anladım, oysa şimdi söylesem yalan olmazdı. Bir zamanlar arkadaş olmuştuk. Sonra, gençliğimizin son demlerindeyken, işe Daniel karıştı. Sanki şimdi bir şeyler olmuş ve bütün o yıllar silinmişti, karşımdaki eski Cary'ydi, bense eski, istediği bir biçimde yeniden gençleşen eski ben. Onu öptüm. Kaçmak istermişçesine geri çekildi, sonra Swanny'nin oturma odasına doğru yürürken, arkamdan yetişip yanağımı öptü. O gün anlayış açısından beceriksiz günümdeydim, olanların farkına varmam, ondan nefret etmekten vazgeçip tekrar hoşlanmamın nedenini anlamam için uzunca bir süre gerekti. Cary ve ben Hackney'deydik, Roper'ın evini inceliyor, Lizzie'nin yaşadığı ve öldürüldüğü odalarda yürüyorduk, birden anladım.

Söz konusu olan, Roper filmi çekilirken, iç sahnelerin Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da mı, yoksa bu iş için seçilecek başka bir evde mi gerçekleştirileceğiydi. Devon Villa, tıpkı Asta'nın görmediğim Lavender Grove'daki evi gibi hâlâ ayaktaydı. Cary'ye de

söylediğim gibi en iyisi çekimi gerçek evde yapmak, evin yıkılmamış olmasını da talihin bir belirtisi olarak kabul etmekti. "Evet" dedi, 'Televizyon yapım kuruluşlarını benim kadar tanımadığın için böyle söyleyebiliyorsun. Roper'lar içinde yaşamamış olsalar bile, başka bir evi çekim için daha iyi bulmaları mümkün." Hikâyeyi yeniden düzenlemekte olduğunu mu söylüyorsun?

- Tarih bazen olduğundan daha düzenli olabilirdi. - Bütün beklenmedik olayları bir düşün. Bu yapımdan bütün umulmayanları uzaklaştırmak istiyorum. - Devon Villa beklenmedik bir yer mi? - Daha bilmiyorum. Görmedim. Bildiğim tek şey, büyük olduğu. Anlaşılan oldukça da görkemli bir yer, Maria almadan önce çok daha parlak günler geçirmiş olmasına rağmen. Yine de bu gibi insanların oturmasını beklemeyeceğin eğin bir ev. Oraya gitmek üzereydi, içimden gelen sese uyarak onunla gideceğimi söyledim; oysa daha önceleri hep ilgilenmediğimi belirterek ayak sürümüştüm. Ama işler değişmişti. Ona karşı duygularım değişmişti. Onunla birlikte olmakta bir sakınca görmüyordum, kaldı ki beraber geçireceğimiz bir gün boyunca eğleneceğime de inanıyordum. Swanny'nin son günlerinde kimin kişiliğine büründüğünü de şimdi öğrendiğime göre, Swanny'nin Edith olmasının imkânsızlığına rağmen, küçük Edith'in yaşadığı evi görmek istiyordum. Çekilmesi düşünülen dizinin yapımcısı olarak Cary, Devon Villa'nın bodrum ve zemin katlarının sahibiyle birinci katın sahibini aramış, bir randevu ayarlamıştı. Sahipleri Fas'a taşındıklarından üçüncü ve dördüncü katlar boştu, ama alt kattakilerde anahtar vardı, bize Lizzie ve Maria'nın cesetlerinin bulunduğu odayı göstereceklerdi. Evin görkemli olduğunu söylerken yanılmamıştı. Bu ev Hampstead'de olsaydı, malikâne olarak adlandırılırdı, ama yıkık dökük çevrenin ortasında, zavallı duruyordu. Bütün terası, süslü ön cephe kaplaması, üstü kapalı ve sütunlu ön kapıya çıkan basamaklarıyla Bayswater'da görebileceğiniz Victoria Dönemi yapıları gibiydi. Devon Villa adı Devon Court olarak değiştirilmiş, ana kapının yanına üç zil konulmuştu. Cary'nin beklenmedik şeyler derken de söylemek istediğini, daha kendini Brenda Curtis olarak tanıtan kadın kapıyı açıp bizi dairesine alır almaz anladım. Sokak kapısı kapanır kapanmaz çevrenin görüntüsü ve gürültüsü kesildi, biraz ötede, Willow Caddesi'nde apartmana çevrilmiş evlerden birinde de olabilirdik. Girişteki hol umut vericiydi, Ward-Carpenter'ın sözünü ettiği kırmızı mermer döşeme ve oymalı merdiven tırabzanları hâlâ yerli yerindeydi. Duvarlar boyunca uzanan sandalyeler, kabartma çiçekleri ve stilize yapraklarıyla en az yüz yaşında olmalıydı. Ne var ki şimdi, Maria Hyde'ın sadece banyolar için kullanacağı beyaza boyanmıştı, dairenin ahşap bölümleri de maun korkuluklar dışında beyazdı. Ama şimdi, Brenda Curtis'in kocasıyla birlikte yaşadığı kattaki iki, bodrumdaki diğer üç odada gezerken, bir yüz yıl önce bitirilmiş bir evde olduğumuzu düşünmek mümkündü. - Đkinci kattaki dairede oturmak istediğimi sanmam dedi, bizi Florence Fisher'ın bölgesi olan bodruma indirirken. Mannering'ler sık sık yurtdışına gidiyorlar, belki de bu yüzden fazla

aldırmıyorlar. Üstelik çevrelerini çağa uydurma konusunda da fazla iddialı değiller, tabiî evlerini temiz tutuyorlar, ama pek bir şey değiştirmediler. O odada yatıyorlar, bilmem anlatabildim mi? Bize baktı. Yani, cesetlerin bulunduğu odada. Orada yatmak istemezdim. - Hayır hayır, biz de istemezdik, diye mırıldandık. - Yedi yıl önce geldiğimizde, burada hiçbir şey yapılmamıştı. Burası herhalde Roper'ın oturduğu zamanki gibiydi. Bodrum katında çok yaşlı bir kadın vardı, otuz yaşından beri buradaymış, zaten burada da öldü, hayatı boyunca tek bir kat boya bile sürmediğinden eminim. En azından bodrumun boya yüzü görmediği belliydi. Maria Hyde'ın mutfağını değiştirmemişti, biz geldiğimizde etraf karafatma kaynıyordu. Öte tarafta, dolaptan biraz küçük bir oda vardı, zavallı hizmetçinin yattığı oda. Kiler bölümü bu taraftaydı, bahçe kapısına yakın; inanır mısınız eski çamaşır kazanı bile yerinde duruyordu, tahta kapaklı, taştan ve alçıdan yapılmış korkunç bir şey. Emlakçı çamaşır kazanının da mutfak tezgâhı gibi koleksiyoncu malzemesi olduğunu söyledi, ama her yeri yıktırdık. Her şeyi değiştirip genişlettik, ferahlattık, yani eskiden neye benzediğini tahmin etmeniz güç. Yere kadar uzanan pencere, Poggenpohl mutfağın taş döşeli ve duvarlı bir bahçeye açılmasını sağlıyordu. Niyeti bozuk bir kedi, defne ağaçlarının arasında, balık dolu bir havuzun kenarında oturuyordu. Sadece üç metre yüksekliğindeki bahçe duvarları eskisi gibiydi, kahverengi tuğlaları artık yakılması yasak ateşin isinden kararmıştı. Polisin ekmek bıçağını bulduğu yerde şimdi etrafı alçak bir taş duvarla çevrilmiş, içinde cüce çamların bulunduğu bir tarh görünüyordu. Kafam Edith'le doluydu, ama kadının da dediği gibi Edith'i bu mutfakta düşünmek, hizmetçi etrafta iş yaparken masanın başına oturmuş, yulaf ezmesini yerken göz önüne getirmek imkânsızdı. Mutfakta dışarıya açılan bir yan pencere olmuş olabilirdi, ama mutfağı o günkü haliyle canlandırmak zordu. Kahvaltıyı gaz lambası ışığında yemiş olabilirlerdi çünkü temmuzda bile evin bu katına güneşin girmesi neredeyse imkânsızdı. Birinci kata çıkmadan önce merdivenlerin dibinde durdum, Mrs. Curtis'i kendi kapısının ardında bırakmış olmanın rahatlığıyla, Edith'i bu dünyada son görüldüğü anda, merdivenlerden çıkarken, kısa bacaklarına çok yüksek gelen hamaklardan tırmanırken ve yukarıdaki dönemeçte gözden kaybolmak üzereyken düşündük. Merdivenleri yarılamıştık ki, yan dairenin sahibi gelişimizi duydu ve sahanlığa çıktı. - Onu bu saatte göremezsiniz, dedi. Cary kimi göremeyeceğimizi sordu. Edith'i.

Söylediklerinin üzerimizdeki etkisi, belki de gözlerimizin açılması onu keyiflendirmişe benziyordu. - Sadece bir şaka, hanımlar. Bu kadar korkmayın. On yıldan beri buradayım, ama onu daha hiç görmedim. - Bir hayalet? - Öyle diyorlar. Yukarıdaki kadın, Mrs. Mannering onu bir kere gördüğüne yemin ediyor. "Bardağına biraz daha su koymalısın" dedim. "Saçmalama" dedi, "Đçki içmediğimi

Mannering'ler evlerini yüzyıl sonu döküntü. Şaşırmadı.Fazla bir şey olmadı. sanki Florence Fisher'in paspasıyla gelip tozunu almasını bekler gibiydi. Tek başına yaşayan. bambaşkaydı. bu portrelerin gerçek kişilere. Birlikte yaşlı adamın dairesine. Ona karşı sıcak bir şeyler duyup onun adına sevindim. ama o dönemde evin üçüncü katında meyve ve çiçek kabartmalı duvar kâğıdı kullanıldığını sanmıyorum. burada pek bir şey değişmemişti. Bir üst kat. Tüm duvarlara. çünkü artık Paul vardı. Bütün bunlar tam da Cary'nin aradığı şeydi.biliyorsun. herhalde bir eskici dükkânından düzineyle salmış olmalılar. Eski görüntü ve eşyalar bilerek isteyerek korunmuş. eski kâğıt ve bayat hava kokuyordu. Örneğin. Geçen gece. Sonra Mrs. Eski tren istasyonlarını anımsatan. Artık Daniel'ın. . Wagstaff gülümseyerek bize bakıyordu. . avizelere de kesme camdan. Mr. neden çığlık attığını kimseye söylemiyor. Dönemeçte kayboldu. Wagstaff sorumluydu. basamakları tırmanan çocuğu gördüm. pub samoda olduğunu sandığı fotoğraflara benzer sepya resimler asılmıştı. tüm ışıklandırma. alt kattaki Mrs. Mr. muhtemelen yüz yıl önce yaşamış. Cary'nin kulağıma fısıldadığına göre üçüncü katın temizliğinden. Daniel artık bir gölgeye dönüşmüş. Pencereler çift camla kapatılmış. hiç olmazsa kopyaları yapılmıştı. Portrelerin Mannering'lerin büyüklerine adandığından eminim. Bütün daire uzun süre kapalı kalan her yer gibi silkelenmemiş tozlu kumaş. Cary 'nin koluna girdim. Duyduklarının ona dizisi için bir sürü yeni fikir verdiğini görebiliyordum. birilerinin sevgilisi. Her yerde ince bir toz tabakası vardı. duvarlar da şeftali renginde güllerle süslü bir duvar kağıdıyla örtülmüştü. kime ait olduklarını bildiklerini de sanmıyorum. kafamı kaldırdığımda. bu hayalet hikâyesinin sıkıcı hayatının en heyecanlı macerası olarak alan yaşlı bir adam. dedi. burada geçmişten en ufak bir iz bile kalmamasından gururlandığı açıktı. Elimi dayadığım dirseğini beline bastırdı. Edith'in yatak odasına girdik. Mannering onu bir başka yerde bir daha gördü. Hayalet hikâyesinin belkemiğimi ürperttiğini sandığından eminim. "olay" da önemsizdi. kocası-karısı. o anda da eski dostluğumuzun yeniden başladığını anladım. Daniel'ın anılarının ya da Cary'nin Daniel'ı elimden almış olmasının bir önemi yoktu. Her yerde kullanılan kızıl kadife. koluna yapışmadıkça üzerinde kaymadan oturmanın imkânsız olduğu bir at kılı kanepe vardı. sanat eseri olmak iddiasında çerçeveler içinde. birkaç da Edward Dönemi güzel parçayla doldurmuştu. gaz lambası şişelerine benzer şişeler yerleştirilmişti. ama hava karardıktan sonra hole yalnız çıkamıyor. sadece bir zamanlar tanıdığım biri olmuştu. Mrs. Yine de ressam fırçasından çıkmış tabloların aksine. ama sizinle kolkola girmekten memnun olan insanların göstereceği sıcak ve güzel bir hareket yaptı. bir daha da görünmedi.Sonra ne oldu? dedi Carry. Masa lambaları yerine elektriğe döndürülmüş gaz lambaları kullanılmış. Curtis haklıydı. Bu hikâyeyi daha önce onlarca kez anlattığı ve artık ezbere söylediği belliydi. Merdivenlerin dibindeydim. eve dönerken. aydınlık sanki on dokuzuncu yüzyıl kaynaklarından geliyormuş gibi düzenlenmişti. annesi ya . Bir çığlık attı. geceyarısından az önce. bir zamanlar. Bütün bu olaylarda Cary'nin oynadığı rol çok önemli değildi." Onu merdivenlerde gördüm. Tablo askıları hâlâ yerindeydi. Curris de bir şeyler gördüğünü söylüyor. Anlaşılan Mannering'ler bu kadarcık bir değişiklik yapmaya haklan olduğunu düşünmüşlerdi.

çıkan sonucu sevinçle. Öte yandan da. Fotoğrafları almak istiyordu ama buna benim karar veremeyeceğimi söyledim. yaldızlı ve süslü çerçevelere konulmuştu. Yatağın her iki yanındaki komodinin üzerinde nilüfer şeklinde birer art Nouveau lamba vardı. Sizin kopyanızı satın alıp duvarlarına asanlar. ben de 'Tabiî söylerim' dedim. eğlence onlar için yeniden başlıyor gibiydi. Đnsanları çoğunun böyle şeyleri eğlenceli bulup bulmayacağını merak etmeye başladım. yaklaşık bir yüzyıl sonra. "Bu değişik adam" ya da "Bu ilginç kadın da kim?" diye sormalarına neden olursunuz. sizi güzel. saçlarına bakın!" Peki böyle giyinerek. saçlarını böyle yaptırarak güzel olduklarını mı sanıyorlardı? Evden çıktığımızda Cary. Belki de her geri döndüklerinde. Wagstaff çerçeveli portreleri gösteriyordu. parmağının ucunu şakağına vurarak "Biraz böyleydi" dedi. orijinal değil. Yoksa onu tanıyor musunuz? Demek Swanny ile Gordon ve Aubrey'nin geldikleri yer burasıydı.Sizi nasıl bulmuş? . O da portreleri eğlenceli buluyordu. Çevresini "eğlenceli" eşyayla dolduran.Uzun. döndüklerinde sorarım. "Anlıyorsunuz ya. Pençelere koyu pembe perdeler ve tüller asılıydı. Resimden bakıp insanları tahrik eder. Maria Hyde'ın kapadığı kata taşımışlardı. zeki ya da çarpıcı olduğunuz için değil. Ward-Carpenter yazısındaki fotoğraflar olağanüstü büyütülmüş. Cinayetin orada işlendiğini düşünerek yatak odalarını en "eğlenceli" yer yapmaları fikrini kabul etmek güçtü. Sonra söyledikleri merakımı hemen giderdi. Mannering'lerin pirinç yatağı. Cary'yle birbirimize baktık. kuşkusuz Lizzie'nin cesedinin bulunduğu yatağın bir kopyasıydı ve üzerinde beyaz pamuklu bir örtü vardı. Şimdi buradaydılar. Daireyi tepetakla kullanmalarının başka bir açıklaması olabilir miydi? Oturma odalarını. öfkeyle ya da aldırmazlıkla karşıladıklarını düşünmek heyecan verici.Bu ikisinin kim olduğunu bileceksiniz. "Đki yıl kadar önce yaşlı bir hanımla iki genç buraya gelip daireyi gezdiler. Başında bir şapka vardı. eğlenceli buldukları için yapmışlardır. benim sandığım gibi Lavender Grove değil. Kıkırdamaya başladı." . zamanlarının çoğunu yurtdışında geçiliyorlardı. Buraya. Kadın fotoğrafları çok beğendi. çok zayıf. hanımların bugün pek kullanmadıkları şapkalardan. kuşkulanmakta da haklıydı. Mannering'e söylememi istediler. güzeli eğlenceliye. Yüzünü buruşturdu. iyi. Roper'ların yaşadığı eve gelmişlerdi. sonra ne yaparlar? Görüldüğü kadarıyla Mannering'ler bundan sıkılmıyordu. onların resim çektirmek için bir yerlere gidip oturduklarını.Yaşlı kadın nasıl biriydi? Bana kuşkuyla baktı. Mr. çevrelerini alaya alan insanlara güvenmediğini söyledi. yanında da Lizzie'ninki. Duvarda Roper'ın portresi vardı. büyük mağazaların aydınlatma bölümlerinde binlercesine rastlanan taklitlerinden . .da babasına ait olduğunu. . ve Mrs. konforu korkunçluğa feda eden nasıl bir insandır? Bundan sıkılmazlar mı? Peki. Sormadım Söylediklerini fazla ciddiye alamayacağımı düşündüm". sıkılmazlarsa. Mr. "Elbiselerine. kuşkulu da olsa bir ölümsüzlüğe ulaşmışlardı.

Mrs. "Üst katı görebilir miyim?" dedi. kendi odasına gitti. Nereye kadar ulaştığını kimse bilmiyor." . ara sıra gelip daireyi gezmek isteyen insanlara bu hikâyeyi anlattığı belliydi. Resimleri alamamıştı. Onlara neden sahip olmak istediğini anlamak güç değil. Paul evdeyken bizi görebilirdi. arkadaşlarımızın. ben de "Neden olmasın" dedim. yaşlı kadını ölmeden önce çocuğu daha güvenli bir yere götürmeye çabalarken gözümün önünde canlandırmaya çalıştım. Onu şimdi durduğumuz yerde canlandırarak. sizinle mutlaka temasa geçeriz. gözlere. gençlerden birinden yardım istemek zorunda kaldı. burunlara. Curtis de yukarıya göndermiş.Đstersen.Bana inanmadı. Anneannesinin daha ölmediği bir senaryo kurmaya çalıştım. bulanık fotoğrafların içinden gülümsemeden bakan kahverengileşmiş yüzlerdeki ağızlara. Sana içini gösteremem çünkü ev sahiplerine haber vermedim. Eğer tasarıyı gerçekleştirmeye karar verirsek. Middleton Sokağı'ndaydı. Cumartesiydi.gülümsedi. peki. Edith'in tırmana tırmana bitiremediği basamakları indik. ama birdenbire o sokağa gitmek istemediğimi hissettim. yine de beni dışarda. .Ön kapıya gelmiş. saçlara bakar bir halde düşünüp acıdım. korkunçtu. . kendi çizgileriyle fotoğraflar arasında bir benzerlik arar. ondan sonra? Açık pencereden düşmüş olabilir miydi? O zaman. . Bu yanını. ama dışından bakmayı düşündüğünü söylersin. Swanny o fotoğrafların anne ve babasına ait olduğunu sanıyordu. o eve de gideriz. Ona söylemedim. Canlıların hayaletinin olamayacağını. O akşam buluşmak üzere sözleşmiştik. terbiyeli terbiyeli gülümsemesine karşın boyun eğmeyen yanını daha önce hiç görmemiştim. anlaşılan. Belki de sadece birinci kata erişti. Cary'nin baskıya direnmesini.. kendisini ya da şirketini bağlamaktan kaçınmasını hayranlıkla izledim. çok değiştirilmiş" dedi. 'Tabiî anlattım. Mr. dairesini belirsiz bir süre kullanmak üzere hemen orada haftada 500 pound'luk bir öneride bulunmamasından düş kırıklığına uğradı. sokakta Cary'yle görmesini istemedim. Aklıma gelen. mafsallarının ağrıdığını söyledi. Wagstaff onu ciddiye bile almamıştı.Daha kararlaştırılmış bir şey yok. Đnsanlar ara sıra gelip daireyi gezmek isterler. Kapı kapanıp biz merdivenlerden inerken bana "Burası hiç olmaz. dostlarımızın meslek hayatları hakkında ne kadar az şey bildiğimizi. "O yatak odası olabilecek en yanlış yerde. çalışan insanlar olarak nasıl davrandıklarını bilmediğimizi düşündüm. Hoşuna gideceğini düşündüm" Holiday Palace'ta yerdeki kahverengi lekeyi gösterip Ilizzio'nun ölürken kaybettiği kan olduğunu söyleyen rehberler gibi. Merdivenlerde biraz zorlandı. . onu kaldırımda bulan biri haber vermez miydi? Belki de bir üst kata çıkmıştı. solmuş. Mr. "Ona hayalet hikâyesini anlattınız mı? " .Hoşuna gitti mi? . Edith'in de hayatta olduğunu söyledi. Wagstaff Cary'nin.Öbür ev nerede? Paul'ün oturduğu sokakta. Mannering'lere göre bunun pek bir sakıncası yok.

Belki de çok dürüst insan izlenimi bıraktı ya da belki çocuğu öldürmesi için hiç bir neden yoktu. hepsinin hasta olması gerekirdi. Maria Hyde.Güç olurdu. hiç kimse ondan kuşkulanılmadı. Dizi konusunda bir sürü araştırma yaptırdık. Duruşmada tanık olarak dinlendiği sırada Stamford Hill'de. Onlara ne oldu? Bulaşıcı bir hastalık mı? Bunu kimse araştırdı mı? . hafızam bugünlerde elekten de beter.O zamana kadar düzeldi. Uzaktan bir yeğeni. Fırsattan yararlanalım. Peki. hidrobromidle uyutulmadığını söyledim. . Bence gerçekte. Bütün cevaplan bilemiyorum. . Ann.. ahlaksız davranışlardan en beteri olarak görülüyordu. aslında sorunun kalbine inmişti. Neden öldürsün? Aradan geçen bunca zamana rağmen. Hiç evlenmedi. Hayatta olup olmadığını sordum. ama anladığım kadarıyla polis Fisher'dan hiç şüphelenmedi.Tepsiyi yukarı çıkarmayıp Maria'nın eline tutuşturması şaşırtıcı değil mi? Anlaşılan Maria daha o günün sabahında bir kalp krizi geçirmişti. .Hayır hayır. Yüz yaşını geçmiş olurdu.Polis hiç Florence Fisher'ın Edith'i ortadan kaldırmış. ev sahiplerinin evden gittiklerini görür görmez o da işten kaçtı. Bu fikirden hoşlandım. Ertesi gün. . Ann. Uzak değil. görmem şart değil. olabileceğinden kuşkulanmadı mı? Onu sorguya çekmedi mi? Edith'i hayatta gören son insan olmasına rağmen.Florence Fisher'a mı? Sana birazını anlatabilirim. Lizzie hastalığı her neyse. neden evlenmediğini kimse bilmiyor. Lizzie'nin bazen bir fincan çaya üç kaşık şeker koyduğunu söylüyordu. . Roper'ın verdiği hidrobromidle uyutulmuştu.Hep Florence'ın o hastalık hikâyesini fazla abarttığını düşündüm. yani ben bile yürüyerek gidebilirim. istersen bakabilirsin ama fazla bir şey anlatmıyor. .Ona ne olduğunu merak ediyorum.Bence gidelim. Tate-Memling evde çalışan biri olarak bütün bir hafta boyunca temizlemek için üst katlara çıkmayıp ne yaptığını sorarken. akşamın beşinde yatağa girdi. .Maria'nın derdinin ne olduğunu biliyoruz. Zaten geldik bile. . Eğer yanılmıyorsam.Cary. Hackney insanın her gün gidebildiği bir yer değil. Anlaşılan fazla dozda alınca insanın midesini bulandırıp uyutuyor. . Lizzie Roper ve Florence Fisher. 1971'de öldü. ama bunu mahkemede söyleyemedi. Tabiî Lizzie. Kalp krizinden öldü. hâlâ insanları güçlü ve güvenilir biri olarak etkiliyor. dedim. Nişanlı olduğu o adamla evlenmedi. ya bir seferde iki ya da üç fincan çay içtiyse? Florence'ın şeker kullanmadığını.Bunu ben de düşündüm. öyle değil mi? Florence. . Yürüyerek bile gidebiliriz. Sumner adlı bir ailenin evinde çalışıyordu. Florence hakkında koca bir dosyamız var. Üstelik Roper karısının ne dozda ilaç alacağını hiçbir zaman bilemezdi. ki genellikle yanılıyorum. . hastalanan Florence'tı. 1905 yılında yatılı bir hizmetçinin işten nefret ettiğini itiraf edip işten kaçtığını söylemesi.

ablasının torunu bir kız var, ama onun tek anlattığı, senin de düşünebileceğin gibi övücü şeyler, teyzesinin ne kadar iyi bir insan olduğu, başkalarını ne çok düşündüğü, falan. Hizmetçiliği hayatı boyunca sürdürmedi. Bir şekilde bir tütüncü dükkânı kuracak kadar para biriktirdi ve yıllarca bu dükkânı işletti. Gönüllü Kadınlar Birliği'nde oldukça yüksek yerlere geldi, Clovenford markisiyle resmi bile çekildi. Bana resmi yeğeni gösterdi. Bütün bu hikâyenin içinde ilginç olan tek bir şey var: Lady Clovenford'un kayınpederi, ilk Clovenford markisiydi ve bu ilk Clovenford markisi daha önce Roper'ı yargılayan, daha sonra adalet bakanı olan Tate-Memling'di. - Acaba Florence resmi çektirirken bunu biliyor muydu? Derin bir nefes aldım, köşedeki evi gösterdim. Arkadaşım Paul burada oturuyor.

Cary küçük bir çığlık attı. - Aman Ann, kapalı bir kutusun! Neden söylemedin? Gidip tanışabilir miyim? Eve girip bize kahve ikram etmesini isteyelim mi? Bir kahveye ihtiyacım var, senin yok mu? Okullu kızlar gibi. Erkek arkadaşın burada mı oturuyor? Ona bir bakabilir miyim? - Nerede şu ev? dedim. Đstemeye istemeye beni evin önüne götürdü. Karşısına dikildiğimizde Paul'ün bizi görüp görmediğini düşünüyordum. Evin üç katı, bir de bodrumu vardı, ama bunu dışında Devon Villaya hiç de benzemiyordu. Daha yeniydi, daha az zarifti, birçok evin bir arada yapıldığı bir döneme ait, 1890larda yapılan birçok evin ortak özelliği olan oransız boyutlar burada da göze çarpıyordu. Ucuz ve çirkindi, kalın tuğladan yapılmıştı. Yine de bu evin biraz önce gezdiğimiz eve kıyasla Maria Hyde'a daha uygun olacağı açıktı. Arkamıza döndük. Paul bizi görmüş, ön bahçeye çıkmıştı - Ne kadar yakışıklı, değil mi? dedi Cary. Kahkaha attım. - Sana da ne oluyor? Đşte bunu alamayacaksın, dedim, onu Paul'le tanıştırdım, eve girdik.

Yirmi üçüncü bölüm

Bu kez, Cary'nin yeni sevgilimi de çalması söz konusu bile değildi. Paul sonra bana sıkılarak da olsa, Cary'den hiç de hoşlanmamasına üzülmeyeceğimi umduğunu söyledi. Beni daha az sevindirense, günlüklerle daha fazla uğraşmayı reddettiğini söylemesi oldu. "Reddetmek" biraz abartılı olabilir. Fazla istekli olmadığını söylemek daha yerinde olur. Roper duruşması konusunda konuşmaktan, Ward-Carpenter ve Mockridge kitaplarını okumaktan mutluydu, hatta Ünlü Đngiliz Davaları dizisinden benim için duruşmanın bütün zabıtlarını da çıkarmıştı. Bu dizi Senato Kütüphanesi'nde bulunuyordu, oraya ulaşması güç olmamıştı. Edith'in kaderi hakkında düşünmekten, eğer hayatta kalmış olsa başına neler geleceği konusunda fikir üretmekten de hoşlanıyordu. Ama başlangıçta onu heyecanlandıran günlüklerle işini tamamlamış, onları bir kenara bırakmış gibiydi. Günlüklerden bahsetmenin onu sanki rahatsız ettiği duygusuna kapıldım. Benden ödünç aldığı defterleri tekbir yorum yapmadan geri verdi, ona belki de 1920 ve 1930'lu yılların defterlerine bakmak isteyebileceğini söylediğinde kafasını sallayıp konuyu değiştirdi. Eğer günlükler bir aile büyüğünün bana bıraktığı notlar olsaydı, isteksizliğini anlardım. Birine âşık olmak ve onunla yeni bir ilişkiye başlamak, her şeyi paylaşmak anlamına gelmez. Ne de olsa Paul golf oynuyordu, Paul satranç da oynuyordu, bu faaliyetlerden hiçbiriyle fazla ilgilendiğimi söyleyemezdim. Ancak benim günlüklerin bir aile varlığı dışında, dolapta saklanacak bir miras ötesinde de anlamı vardı. Onların yayıncısı olmuş Swanny'nin görevi artık benim omuzlarımdaydı. Giderek daha az yazar araştırması yapıyordum, Swanny'nin ölümünden bir yıl sonra da başkalarının adına çalışmaya son verdim Günlükler Swanny'nin tersine, hayatımın tek amacı değildi, yine de önemli bir yer tutmaları kaçınılmaz oldu. Swanny'nin zamanında yaptığı her iş artık bana kalmıştı yayıncılarla yeni baskıları görüşmek, kartona basılacak kapakların formatlarını onaylamak, yabancı ülkelerdeki satışları değerlendirmek, resimlere karar vermek ve daha bir sürü şeyle benim ilgilenmem gerekiyordu. Bir sonraki yıl 1935-1944 dönemini kapsayan günlükleri yayımlamayı kararlaştırmıştık, üstelik bunu Đngiliz yayıncılar ile Gyldendal'e aynı zamanda yaptırmayı düşünüyorduk. Yapacak çok işim vardı ve herkes gibi ben de bazen yaptıklarımı en yakınımdaki erkekle paylaşmak istiyordum. Çok sıcak, çok heyecanlı, paylaşımda çok cömert olan Paul, her seferinde beni nazikçe reddetti. Her zaman terbiyeli, her zaman düşünceliydi, ama ne olursa olsun o günlüklerden bahsetmek istemiyordu. Defterlerin onu sıktığı sonucuna vardım. "Bu da belki doğaldır", diye düşündüm. Günlükler çok iyi tanıdığım biri tarafından yazılmamış olsaydı, çok iyi tanıdıklarımdan söz etmeseydi, ben de sıkılır mıydım? Ama diğer taraftan, kitapları satın alıp okuyan milyonları sıkmıyordu. Paul'e günlüklerden söz etmeye son verdim. Bana sık sık o gün ne yaptığımı sorduğu, benim de normal bir ev kadını hayatı yaşamayıp alışverişe çıkmadığım, arkadaşlarımla gündüz görüşmediğim düşünülürse, cevap vermekte ne kadar zorlandığım anlaşılacaktır. Gerçekten de bütün gün yayımlanacak günlüklerle ilgileniyordum. Bunun böyle sürüp gitmesini kabullenemedim, hemen Paul'le konuştum. Biraz tereddüt ettikten sonra nasıl olup da on dokuz yaşındaki insanlara Danimarka edebiyatı öğretmeye başladığını öğrenmek istemediğimi düşündüğünü söyledim. - Bilmiyorum, dedim. Değişik ya da eğlenceliyse ben de yapardım sanırım.

- Beni ilgilendiren değişiklikti, hiç de eğlenceli değil. - Doğru. Margrethe'yle ya da Swanny'nin yayıncısıyla günlükler hakkında konuşurken çok değişik, bazen de şaşırtıcı şeyler oluyor. - Anlat, dedi, ama sadece iyiliğinden dediğini biliyorum. Yüz ifadesi, sıkıntı ya da boşvermişlikten çok, üzüntü gösterince anlatmamı kestim. Evet üzüntülü, neden olduğunu hiç bilmeyeceğim. Aslında görmeliydim, nedeni yukarda gözlerimin içine bakıyordu, ama göremedim. Ben erkeklerinin kendisini ailesine tanıştırmasını bekleyen kadınlardan değilim, özellikle de bu yaşta, ellinci yaş günüm yaklaşırken. Üstelik Paul de bunu hiç önermedi. Annesini görmeye gitti, bana gittiğini söyleyip annesiyle ilgili bir iki yorum yaptı, nasıl olduğunu, neler yaptığını anlattı, ama hiç benim de kendisiyle gelmek isteyip istemeyeceğimi sormadı. Aslında gerçek anlamda birlikte yaşamıyorduk. Öyle sanıyorum ki toplumumuzda, sürekli ilişkilerde sosyologların pek de dikkatini çekmeyen bir engel var; insanlar evlerini seviyor, bu evler için bir sürü para harcamışlar, çiftlerden hangisine sevdiği evinden ayrılıp boşaltması söylenecek? Bu sadece bir para konusu da değil. Çiftlerden biri Dulwich'te oturup Brondesbury'de yaşamanın fikrine bile karşı olabilir, oysa karşısındaki nehrin güney kıyısına taşınmayı aklından bile geçirmez. Paul Hackney'deki evini çok seviyordu, benimse Hampstead ve çevresinde iki ayrı yerim vardı. Hangimiz fedakârlık yapacaktık? Her neyse, işi dairemi satışa çıkarmaya kadar vardırdımsa da, bebek evi dışında hiçbir eşyamı taşımadım. Artık Willow Caddesi'nde Padanaram'ın kendine alt yeni bir odası vardı. Nakliye kamyonu onu Hampstead'e taşımak üzere tem da Margrethe Cooper'ın bana yeni çevirisini gösterdiği, aslı Padanaram'ın otuzlu yılların başında nasıl satıldığını okuduğum gün geldi. Zamanımın büyük bölümünü Swanny'nin evinde geçiriyordum, birbirimize gidip kalmamıza, hafta sonlarını ya onun ya da benim evimde geçirmemize rağmen, Paul Hackney'deki evinden ayrılmayı düşünmüyordu. Her ikimizin de evlerini satıp birlikte yeni bir yer almamız en uygunu olurdu, ama Willow Caddesi'ni sevmeye başlamıştım. O da evini seviyordu, arada sırada da satmaktan söz ediyordu. Onu durdurmamın ya da en azından cesaretlendirmememin nedeni, günümün önemli bir bölümünü işten sıkılan (ya da üzülüp umutsuzluğa kapılan) bir adamla birlikte yaşamaktan çekinmemdi.

Cary senaryo yazacak birini buldu, yazılan senaryoyu beğendi, bir yönetmen bulup günümüz modasına uygun olarak sadece Roper olarak adlandırılacak dizinin çekim hazırlıklarına başladı. Dizi pazartesi, salı ve çarşamba günleri yayınlanacak üç bölümden oluşacaktı. Dizi Paul'ün sokağındaki evde çekilecekti, Cary altı kişinin üç ay boyunca çalışarak evin tüm ayrıntılarını o döneme uygun olarak değiştirdiklerini söyledi. Evlerini ya eski durumunda geri alacak ya da isterlerse 1905 stiline uygun döşenmiş bir eve sahip olacak kişiler, Avustralya'daki oğullarının yanına, uzun bir tatile gittiler. Paul'le birlikte, Roper'ın para kutusunu almak için geri geldiği sahnenin çekimlerini izledik. Bir pazar sabahıydı, çok erkendi, hafta sonunu onun evinde geçiriyordum. Kaldırım kenarları genellikle park edilmiş otomobillerle dolu olan Middleton Sokağı boşaltılmış, kapının önüne fazla iri bir atın çektiği

zarif bir araba yanaştırılmıştı. Daha güzel bir at bulamamışlar. Karşı kaldırımda küçük bir meraklı kalabalığı toplandı, Paul'le birlikte yatak odalarından birinden de aynı şeyleri görebileceğimizi düşündük. Roper rolünü oynayan aktör fotoğraftaki Roper'a çok benziyordu, hatta Abraham Lincoln'e Alfred'den daha da çok benzediği kesindi. Onun arabadan çıkıp merdivenleri on beş kere tırmanmasına rağmen yönetmeni tatmin edemediğini görünce, izlemekten vazgeçip kahvaltıya oturmaya karar verdik. Dizinin çekimleri sekiz hafta sürdü, bittiğinde de Cary son derecede güzel tanıtım malzemesi çıkardı. Bunların arasında en önemlisi, kuşe kâğıda basılmış dört sayfalı renkli bir broşürdü, sayfalardan çoğunu diziden fotoğraflar kaplıyordu, en son sayfanın bir bölümünde oyuncuların kim olduklarını, ne yaptıklarını, hangi rolde oynadıklarını anlatan Cary ile dizinin yönetmeni Miles Sinclair'e övgüler yağdıran bir çerçeve vardı. Broşürde Roper ile Lizzie'nin ve Lizzie Hyde'ın birlikte fotoğrafları da görülüyordu. Bir diğer fotoğrafta Edith merdivenleri tırmanırken, başka birinde de Florance mutfakta çalışırken görülüyordu. Bir de rol alanlar vardı. Bütün bunları, daha sonra önemli olacağı için anlatıyorum. Broşürün amacı yabancı ülkelerdeki satışı artırmaktı. Avustralya ve Yeni Zelanda'ya, Kanada ve Amerika'ya gönderildi, sonuçta Cary yapımını bütün dünyaya sattı. Bir diğer olay da çok daha kişisel bir tepkiydi. Cary, Lisa Waring adlı bir Amerikalıdan önce bir mektup, da bir telefon aldığını anlattı. Kadın Los Angeles'taki bir televizyon kuruluşunda çalışıyordu, kadının ya da çalıştığı bölümün görevi, kablo üzerinden yayınlanmak üzere yabancı (özellikle de Đngiliz) yapımlar seçmekti. Şu aralar hâlâ Kaliforniya'daydı, ama çok geçmeden Đngiltere'ye gelecekti. Lisa Waring'in Roper tanıtım broşüründe gördüğü bir isim, baba tarafından büyük dedesinin adıydı, ama bu ada başka bir yerde rastlamamıştı. Ailesinin baba tarafının atalarını bulmak için yaptığı araştırmalar, o adamdan ötesine ulaşamadığı için sonuçsuz kalmıştı. - Hangi adam? dedim. Söylemiyor. Sır dolu bir durum, ama göreceksin önemsiz bir şey çıkacak.

- Senden ne yapmanı bekliyor? - Gelip benimle konuşmak, elindeki bazı kâğıtları göstermek istiyor. Paul böyle bir şeyi beklediğini, gerçek hayattan alınma bir öykünün televizyona uyarlandığında, hep buna benzer durumlarla karşılaşıldığını söyledi, Roper yayınlandığında, buna benzer çok daha fazla şey olacaktı. - Ona yardımcı olabileceğimi sanmıyorum, dedi Cary. Eğer büyükdedesinin adı Roper'sa bu sadece Arthur olabilir. Öteki kardeşlerin ya çocuğu yoktu ya da çocukları Birinci Dünya Savaşı'nda Edward gibi genç öldüler. Arthur'un iki kardeşi vardı, belki de onlardan biri kadının büyükannesi. Anımda da yazıyor, kızları 1912 ve 1914'te doğmuş. "Kadının dedesi Roper olamaz, "dedi Paul, Roper sık rastlanan bir isim. Cary'yi iyi. tanırım, yüzü tüm duygularını yansıtır, birdenbire ciddileşmesinden ve dalgınlığından yaptığı dizinin geleceğinden endişelendiğini anladım. O kadının diziyi

tehlikeye atacak bir şey söylemesinden korkuyordu.

Birkaç gün sonra bana Roper'ın geçmişinde Lizzie'nin öldürülme şeklini ve nedenini açıklayabilecek bir şeyler olup olmadığını hep merak ettiğini anlattı. Herkes bir insanın gırtlağını tek bir hareketle kesemez. Normal insanlarda böyle bir arzuyu gemleyen ama Roper'da bulunmayan neydi? Böyle bir öldürme becerisini nerede ve nasıl edinmişti? Yani Lizzie'yi öldürmüşse. Eğer öldüren Roper'sa. Lisa Waring Cary'yle evinde ya da bürosunda, Cary'ye neresi uygunsa orada buluşmak istiyordu. Cary her zamanki abartılı tutumuyla benim de orada bulunmam için yalvardı. Geleceğimi söyledim, ancak Lisa Waring'den uzun zaman haber alınamayınca Amerikalının fikrini değiştirdiğini düşündüm. Belki de dikkat çekmek, birden önemli biri olmak için bir hikâye uydurmuştu. Belki de söylediği o televizyon kuruluşunda çalışmıyordu, tanıtım broşürünü orada çalışan bir arkadaşında görmüştü. Cary bunu araştırmış mıydı? Böyle bir araştırma güç olmasa gerekti. Cary araştırmadığını söyledi. Endişeli olduğunu biliyordum, ama Lisa Waring'in -eğer gerçekten böyle birisi varsa- bunu kötü niyetten ya da eğlenmek için yapmış olabileceğini söylediğimde canlandı, televizyon kuruluşuna telefon edip Lisa Waring'le konuşmak isteyeceğini söyledi. Cary'ye televizyonda çalışan bir kişiyle telefonda konuşmanın bile birçok kişi için heyecan verici olduğunu hatırlattım. Bu arada dairem sonunda satılmış, Willow Caddesi evim olmuştu. Gordon ve Aubrey sık sık gelen ziyaretçilerdi. Danimarka'daki araştırma gezilerinden dönmüşler, Gordon soyağacındaki boşluklardan çoğunu doldurmuştu. Westerby'leri 1780'lere Kastrup'ları da ondan elli yıl daha geriye kadar götürmeyi başarmıştı. Gyldendal yeni baskıların ilk sayfasında soyağacı fikrinden hoşlanmıştı, Đngiliz yayıncılar da neredeyse aynı derecede hevesli görünüyorlardı. Gordon'un artık tek sorunu Asta'nın büyük dedesinin kim olduğu, Frederick Teyze'nin büyükbabasının 1790'lı yıllarda kiminle evlendiği, Rasmus'un anneannesinin gayrimeşru bir çocuk olduğu konusundaki kuşkusunun doğru olup olmadığıydı. Tabii onu Devon Villa'ya ziyaretleri konusunda sorguya çektim, ama bana ilk seferde anlattıklarının ötesinde fazla bir şey bilmiyordu. Swanny bu konuda oldukça gizemli davranmıştı. O zaman da Swanny'nin kendilerinden bir şeyler sakladığı izlenimi edinmişlerdi. - Bize gittiğimiz evin Asta'nın evi olduğunu söyleyip inandırmaya çalışmadı, dedi Aubrey, tam öyle değil. Gittiğimiz evin kime ait olduğunu hiç söylemedi. - Sadece kendi ailesinin -yani benim kendi ailemin- burada oturmuş olduğunu ima etti, "annem ve babam" dedi. Gordon hayalet öyküsünü, Swanny'nin öyküden hoşlanmadığım hatırlıyordu. Đkinci kat benim olduğu kadar onun da sinirine dokunmuştu, ama ne duvardaki resimleri ne de Swanny'nin onları satın almak istediğini hatırlıyordu. Kim olduklarını sormadım, çünkü hiç ilgimi çekmediler. Sadece onların Asta ve Rasmus olmadığını biliyordum. Sonra ona ya da ikisine, Swanny'nin kim olduğunu bilmediğini anlattım. Başlangıçta Gordon sadece soyağacı için endişelendi. Swanny'nin adının yanına "evlatlık" yazmasının doğru olup

Yine de aradığım buydu. hangi suçları işlediklerini bilemem. ama öldükten sonra. Dzerjinski Mrs. Đlişkilerinin gerçekten ne olduğunu. o zaman için bile modası geçmiş olmalıydı. Green olarak kaldık. Başını hafif sallayarak. Miss Cottrell ve Mr. O günlerde. Green onun sevgilileri ve sevgililerinin yanındaki tutumu hakkında görüşlerini esirgemeye çaba göstermemişti. Maria Hyde da ölmüştü. Maria Hyde'la arkadaşlık kurduğumu itiraf etmeliyim. okuduğumdan zevk almaya da çalıştım. Ne var ki bir melek ya da bir azizin bile Mrs. Bir çocuktan daha büyük olmayan ama evin hemen hemen bütün işini yapmakla görevli küçük hizmetçinin adı Florence'tı. yasaya göre hakaret davası açamazdı. "Yaşadığımız sokak. 'Mrs. tipik bir Westerby bakışıyla ve son derecede ciddi bir biçimde "Kim olduğunu bulacağım" dedi. Roper'dan sonra. Dzerjinski. ikisinin aynı kişi olmadığıydı. Bu onurlu lakaba hak kazanmış mıydı? Tabiî ki araştırmadım. ondan kaynaklandığı kesindi. Ironsmith. dedim. Lea Nehri'nin bataklığı olarak bilinen korkunç yerden geliyordu. Maria Hyde'ın üç kiracısı vardı: Mr. Swanny hayattayken bu konuyla fazla ilgilenmemiştim. Merakım doğal olarak onunki kadar yoğun olamazdı. geçen yüzyılın son on yılında. Margrethe Cooper'ın çevirisini okuduğumdan. Yakınlığımız birbirimize önadlarımızı. Ben insanların iyi yanlarını görme temayülündeyimdir. Bildiğimiz tek şey. bu nedenle Mrs. Daktiloyla yazılmış ya da kelime işlemciyle düzenlenip yazıcı çıkışı alınmış sayfalar aynı şey olamaz. hatta geçmiş yayınlan için ne gibi güçlükler açacağını söyleyince vazgeçti. ben de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyorduk. basılı halini görmeden bir eserin ne olduğunu göremezsiniz. Cora Green'in 1905 sonbaharında Star'da yayımlanan yazısının ilgimi çekebileceğini söyledi. Maria ve Cora demeyi zorlatana kadar Mrs. birbirlerine ne kadar yakın olduklarını. arkadaşı gibiydi. kötü taraflarını değil. Swanny'nin hangi kimliğe bürünmeye çalıştığını öğrendikten sonra merakım giderek artmıştı. Hyde'ın kötü kaderli . son zamanlarda bir sürü skandala neden olan o kötü şöhretli aile Devon Villa'yı kendilerine mesken olarak seçtikleri güne kadar sakin ve saygıdeğer bir yerdi. Hyde ve Mrs.' olarak tanınıyordu. Arthur Roper'ın anılarını hiç okumadan Cary'ye geri verdim. Günlüklerin Barış ve Savaş olarak adlandırılan yeni bölümü baskıya verilmişti. Aksi kanıtlanmadıkça insanların iyi olduğuna inananlardan biri olduğum için. ben de yaklaşık on kişiyle birlikte ilk kopyaları düzeltmekle görevliydim. ben de ona öyle hitap ettim. Hyde'ın kiracısından çok. bir zamanlar Cora Green'le aralarında su sızmadığı gerçeği de yazının iyiliği açısından unutulmuşa benziyordu. ama ona böyle bir şeyin günlüklerin gelecekteki. Lizzie Roper ölmüştü. Cary Edith Roper'a ne olduğunu. Günlük düzeltme işine ara verip yazıyı okudum. önümdeki yazıyı baskı hataları ve anlatım yanlışlarını bulmak için okurken. Asıl yazarın süslü ve görkemli bir üslubu vardı. Çoğu yazarın da söylediği gibi. ama benim için yeterince güçlüydü. yeni komşum Mrs. eğer bunlara gerçek denilebilirse. Öyleyse sana iyi şanslar. kitapta Swanny'nin kim olduğu konusunda en ufak bir ipucu bile bulunmadığını biliyordum. Hackney'nin en beter yerinden. Adından da anlaşılacağı gibi bir yabancı olan Mr. Tabiî yazıyı Cora Green kendisi yazmamıştı ama gerçeklerin.olmayacağını sordu.

Upton'dı. Roper evlendiği zaman belli bir durumdaydı. Devon Villa'daki yaşamı anlatan diğer değerli belgenin. Sokağımızdaki dedikodulara göre Miss Lizzie ya da yeni adıyla Mrs. Roper'ın Miss Lizzie'nin listesinde yeni bir ad olmaktan öteye gitmeyeceğini. O günden sonra onu birçok kez gördüm. mutfak ve çevresindeki karafatmalar ve böcekler âleminin saygıdeğer davetsiz misafirleri. Cora Green bununla da yetinmemiş. Okumaya devam ediyorum. Miss Lizzie'nin nişanlısına verdiği söz. Upton devraldı. Bir öğleden sonra tesadüfen karşılaştık. . oldukça ileri yaşlarda bir beyefendi olan Mr. diğer 'beyefendiler' Devon Villa'da görünmez oldu. Miss Cottrell'in evden ayrılması Mrs. Miss Lizzie'nin isteksizce sürdürdüğü nişanlılığın onun ziyaretleri nedeniyle bozulduğunu duydum. Ben ve Mrs. Roper'ın ilk çocuğu ve oğlu bu ilginç evlilikten sadece altı ay sonra doğdu. ve Mrs. Hyde bana Lizzie'nin Mr. Lizzie adamın verdiği. Middlemass en az elli yaşında. Ironsmith kısa bir süre sonra da evden ayrıldı. "Miss Lizzie yeni kiracıyla. paltosunun yakasındaki kürkten ve altın topuzlu bastonundan da anlaşılacağı gibi varlıklı bir adamdı. onu başka beyefendilerin ziyaretlerini kabul etmekten alıkoymadı. Miss Lizzie ona evin dışını gösterirken ben de evden çıkmış bulundum. Ironsmith'le nişanlı olduğunu söyledi. Mr. Middlemass'ı tanıştırdı. bugüne kadar sürdü. Ne de olsa nişanlısı günün büyük bir bölümünde evden uzakta. Ancak bu kez Miss Lizzie evlilikte kararlıydı. evin yaşanlarının kişisel görünümleri ve giyimlerini de ayrıntılarıyla tanımlamıştı. işinin başındaydı. Mr. ucuz bir metal üzerine yapıştırılmış cam parçacıklarından yapılmış. Cary'nin. beraberliklerinin amacının kilise ve devletçe onaylanmış uzun ve yasal bir ilişkiye dönüştürülmesinin tasarlanmadığını düşünmüştüm. Cottrell'in anılarına başka yazılarda da rastlanmaktadır. Mr. Upton kısa sürede aynı zevkleri. aynı genel hayat felsefesini paylaştığımızı gördük ve iyi bir dostluk kurduk. Mr. Mrs. duvarlarda ve hatta yataklarda dolaşan 'canlılar'. ama yine de aralarındaki ilişkiyi yaklaştırmak konusunda iyi niyet belirtisi olan yüzüğü gösterdi. Bir gün Mrs. Đskenderiye kütüphanesini kül eden yangında yanan bazı edebiyat klasiklerinden nasıl sadece başka eserlerde söz ediliyorsa. Ironsmith'in Devon Villa'yı ziyaret etmesi gerekmiyordu o zaten orada kiracıydı. Hyde'la aralarında geçen ve bu ayrılmaya neden olan şiddetli tartışma da Mrs. Başlangıçta. Gerçekten de dostluğumuz o mahalledeki yasanımızın da ötesinde. Beatrice Cottrell'in anılarının nasıl kaybolduğu anlattığını hatırladım. Cary British Museum'a da baş vurmuş. biraz talihsiz ama koşullar ve daha önce yaşananlar düşünüldüğünde haklı görülebilecek bir karar vermiş. Zaten talihsiz Mr. Roper'la evlenince çok rahatladım." Burada Devon Villa'da hüküm süren koşullar hakkında aynı görkemli ve yüksek ahlaklı üslupla yazılmış çok daha fazla ayrıntı vardı. Mr. Bana evin içine düşmekte olduğu korkunç durumu anlatan da Mrs.Lizzie'nin Devon Villa'yı ziyaret eden beyefendilerle (daha değişik bir ad kullanmak gerekirdi) yaptıklarına iyi gözle bakması mümkün değildi. gerçekten de Mr. Onun dairesini saygınlıkları konusunda kimsenin en ufak bir kuşku duyamayacağı bir çift. Upton'un gözüyle anlatılıyordu. Çok üzüldüğümü söyleyemem. Hyde bir gün bana 'Lizzie'nin arkadaşı' adı altında. ama bir sonuç alamamıştı.

Roper'ın yeni bir hayranı değil de Florence'ın nişanlısı olduğunu öğrendiğimde çok rahatladım. gencin korktuğum gibi Mrs. Bu kişi buradan birkaç yıl önce ayrılmış olan Mr. ancak aynı patika üzerinde birbirimize doğru yürüdüğümüz için. Roper kendim tutmayı başarmıştı. Roper'ın arkadaşı 'Bert' olarak tanıştırdı. Mr. bu tartışma sözlü ve fiziksel şiddete kadar vardırıldı. Cobb'a (ya da Hobb'a) bu kadar yaklaştırması. Sık sık bana açılıp genç yüreğinin derinliklerindeki sırları anlatırdı. Kısa bir süre sonra. daha sonra benim yapacağım gibi bir konuşma olduğundan kuşkum yok. Middlemass'ın bir arabanın içinde Devon Villa'sının önünde görünmesi çok gecikmedi. Mrs. Florence o evde. Mr. zavallı Miss Cottrell'in eşyasının kaldırıma atılmasıyla sonuçlandı. Ne kadar inanılmaz olsa da doğurduğu o sağlıklı oğlandan nefret ediyordu. Yüzünü becerebildiği kadar topladı. yapacak bir şeyi kalmamıştı. Roper'ı London Fields'ta o adamla kol kola yürürken gördüğüm zaman ne kadar şaşırdığımı tahmin etmek kolay olacaktır. yakınlık gösterdiği kişi kocası olsa. O gün komşu evde korkunç bir tartışma oldu. adamın beline sarılmasına izin vermesi anlaşılacak ya da kabul edilebilecek davranışlardan değildi. sadık ve bağlı bir eş ve anne olarak yaşamaya başladığını söylemekten ne kadar mutluluk duyardım! Ne yazık ki. O günlerde sık sık görülen bir diğer ziyaretçi de Cobb ya da Hobb. taşıyamayacağı kadar çok ağır iş yüklendiğini görüp üzüldüm. bütün bu işlerde Mrs. ağzında bir puro vardı. nişanlısının efendileri Cary'de görkemli bir evin nimetlerinden yararlanıyorlardı. yeni bir çocuğun bakımını üstlenemeyecek kadar çok işle baş etmek zorundaydı. onun Mrs. daha sonra bir satıcıyla konuşmak için ön kapı merdivenlerini indiğimde ne kadar gayret gösterirsem göstereyim. Başka bir evde uşak olarak çalışan biriyle evlenmek üzere nişanlanmıştı. Onu görür görmez tanıdım. bu kocaman bir yalan olurdu. Hyde'ın önemli bir rol oynadığı sonucuna varmak zorundayım. Kısaca söylemek gerekirse. Daha sonra ne bahane uydurulursa uydurulsun.Bütün bu olanlardan sonra Mrs. Miss Cottrell'i evden ayrılmak zorunda bırakanın. Roper'ın başka bir eski arkadaşıyla tanıştım. sadece duyduklarımdan kim olduğunu kesinlikle çıkaramazdım. Üzülerek de olsa. sokakta Mr.ne var ki bu hayranların ardı arkası kesilmiyordu. O güne kadar nerede olduğunu bildiğimi iddia etmem yanlış olur. Bunu duyduğumda ve Devon Villa'nın bodrum katına indiğinde. Mr. Mrs. Çocuk henüz küçükken Mrs. Ironsmith'ten başkası değildi. Ona her zaman acıdım. kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz. Roper'la Devon villa'nın kapısının önündeki sohbetini duymamı önleyemezdim. Kızın asıl babası kim olduğunu bildiğimi iddia edemem. Roper karısının 1904 mayısında doğurduğu kızın babası olmadığından kesinlikle emindi. Roper'ın şehvete olan düşkünlüğü anlayışla karşılanabilir. O gün beni görmemiş olmayı tercih edeceği açıktı. Ama yüzünü Mr. Gazete sayfalarında Mrs. Roper'ın uslandığını. adında başka bir gençti. ama o beni tanımamazlıktan gelmeyi tercih etti. gıdasızlıktan ve hatta isteyerek yapılmış kötülüklerden ölmesini engellemek için bir bakıcı tutmak zorunda kaldı. Onu daha önce görmeseydim. Devon Villa'da kendi öz kızının çalıştığı o belirli evlerden birini işletiyordu. Devon Villa'daki utanç verici durum karşısında orada daha fazla kalamadım o yılın kasım ayında talihim yaver gitti ve Stoke Newinoton'da kendime uygun bir yer buldum. Roper çocuğun ilgisizlikten. yanındaki genci Mr. çünkü son derece belirgin bir sömürge aksanıyla konuşuyordu. bunun sonucunda da taşındım. Roper'ın uzun süre yaşadığım evin hemen yanındakinde korkunç biçimde . Ekose bir palto ve geniş kenarlı şapkasıyla oldukça şıktı.

aralarında kişinin de kurduğu bir sınıf engeli vardı. sevgili olmaları imkânsızdı. Ama bu yanı dışında Harry beni ilgilendirmiyordu. evlerin içi ve döşenmelerine daha az rastlanıyor. Londra'nın öbür ucunda bir hastanede. ben de Swanny gibi öğrenmek istiyordum. diyelim inanılmaz bir rastlantı sonucu öğrense de bana söylemez miydi? Son günlükler. 1919 yılında. aynı evi. dosttular. Swanny'nin kim olduğuyla ilgili konulardan söz etmek istemiştim. Gerçekten de Paul'e genel olarak günlüklerden değil. Bu konuda felsefe yapıp komik olmaya çalışmasına rağmen. evli birer insan olarak her ikisinin karşısında ahlakî bir yasak olmasıydı. Bu defterlerde gündelik hayata. Annesi çok hastaydı. yine de ilişkileri hiç cinselliğe dönüşmedi. Harry Amcanın ne dediği. Harry Amca'yla eskisinden çok daha fazla birlikte oluyorlardı. bir hafta önce şiddetli bir kalp krizi geçirmişti. biliyor olmasıydı. Harry'yle tanıştığında da yaşlanmamıştı. Paul Öğretmenler Odası'nda zaman geçirenlerden değil. Bunu düşünüp bu isteğin kendini belli etmeden yüreğime nasıl yerleştiğini gördükçe. Birçok konuda Swanny'nin mirasçısıydım. bir arkadaşlığın tarihçesi değil. evinde bir Yahudi sakladığı için Nazilerce kurşuna dizilmişti. kesinlikle nedenini bilmediğim bir konu hakkında her zaman yaptığıma başvurdum. 1955 ve 1967 arasında yazılan defterler henüz çevrilmemişti. hayvanat bahçesine." Asta'nın savaş yılları ve savaş öncesi yıllarla ilgili günlükleri 1925-1934 dönemine kıyasla çok daha fazla kendisiyle. O akşam buluşmayı da kararlaştırmamıştık. ama .öldürülmesi haberiyle karşılaşana kadar ne Roperlardan ne de Maria Hyde'dan bir daha söz edildiğini duymadım. sonunda hep bu konuya dönmüştüm. acilde yatıyordu. öyle demişti. başlangıçta bütün bunlarla son derece ilgilenen Paul'ün birdenbire neden Swanny'nin kimliğiyle ilgili her sözden kaçındığını düşündüm. "98 Numara"nın önüne neredeyse bir bomba düşmüştü. Paul bu defterleri çevirmeye başlamıştı. Arkadaştılar. hatta Harry Amca'nın ne yiyip ne içtiğiyle doluydu. ya derste ya da kendi bürosunda bir öğrenciyle görüşmededir. siyasetten. kendi duygularıyla doluydu. sinemaya ya da tiyatroya gitmelerini engellemedi. Bunun cevabı. beraberce çay içmelerini. Danimarka'da yaşayan bir aile dostu. Tabiî. hatta aynı yatağı (altı aydan beri Paul'le birlikte kullandığımız yatak) paylaşmalarına rağmen onu yok saymayı başarıyordu. hemen hemen hiç aramamıştım. Neden? Ama onu işinden çok az. Ondan çok daha az heyecan duymakla birlikte. Onu seviyordu. ama imkânsızdı. Bu büyüleyici bir şeydi. Uzun saatler hatta günler boyu kocasıyla hiç ilgilenmemeyi. tahminler yürütmeye çalıştım. Bütün ömrü boyunca yaşlı değildi. Demek ki onun konuşmak istemediği konu buydu. merakımın Paul'e günlüklerden bahsetme arzumdan da güçlü olduğunu anladım. Paul her gün annesini ziyarete gidiyordu. Nasıl bilebilirdi. böyle durumda da telefona cevap vermez. ne de aralarındaki toplumsal uçurum onların birlikte yürüyüşe çıkmalarını. buna karşılık bağımsızlıktan. Benim aradığım bir esrarın anahtarıydı. Tabiî. Ellilerindeki veya altmışlarındaki Asta kendini çok yaşlı görüyordu. Günlüklerdeki sayfalar Harry Amca'nın ne yaptığı. Yine de ne evli olmaları. Harry Amca'nın da ona âşık olduğu kesindi. Kanıtları bir kenara bırakıp. Bunu anladığımda işine telefon edip özür dilemeyi. asıl endişesi orta yaşlılıktı. Günlüklerle ilgili olarak ne söylemeye başlarsam başlayayım. Cevaplardan biri. uluslararası olaylardan ve bedensel korkudan söz ediliyordu. sonra da isteksizliğinin nedenini sormayı düşündüm. demek istiyorum. bu akşam da doktorlardan biriyle görüşecek ve annesinin durumunu öğrenmeye çalışacaktı. Yani Margrethe Cooper onları daha çevirmedi. British Museum'a. parklara.

Belki yanılıyorum. büyük olanı demek istiyorum. yine çıkmaza girmiştim. Doğum günü aralıkta galiba. Marie'nin bu öğleden sonra çaya gelip Padanaram'ı Ann'e yedinci doğum günü hediyesi olarak vermek istediğini söylemesi. Hansine Lavender Grove'da Asta'yla birlikteydi. Paul de yazdıklarını gördü. Jeg skrevikke Datoen ned nogen Steder. O evi çok sevdim. Tarihi hiçbir yere yazmadım. Yine Hansine'e geri dönüyorum. Telefonda annesinin öldüğünü söyledi.sonra birden günlüklere düşman kesilmiş ve ilgisini kaybetmişti. Ya da belki anneannesi ona bir şeyler anlattı. Peki. Hvis jeg var den Slags Kvinde. konuyu Swanny gelmeden önce açıp bitirmesinden memnunum. Buradan ileriye gidemedim. bana yıllar önce Lavender Grove'da geçip giden günlerimi hatırlatıyor. ama hatırlıyorum. Yirmi dördüncü bölüm 4 haziran 1947 Det er nfjagtig femten Aar siden idag. at den var skrevet i mit Hjerte. bir elimde Asta'nın kopyalan. Hansine'nin bir şeyler bilmesi hep mümkündü. Anneannesi. Paul hastaneye varmadan birkaç dakika önce ölmüştü. bana bile söyleyemeyeceği bir şey okuduğunu düşündüm. 1954'te ölmüştü ama Asta günlüklerinde Hansine'nin ölümü hakkında pek az şey yazıyor. ne tuhaf bir rastlantı. çok değişik bir şey olmamışsa. olup biteni bilmesi gerekirdi. Kendi kendime onu sadece iten bir şey değil. bildiklerini o zaman on bir yaşına yeni basmış torununa anlatmış olabilir miydi? Hayır. kafamda düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum. Eğer duygusal bir kadın olsaydım. Belki de yorumlarını bir sonraki yılın defterine saklamıştı. Paul telefon etti. ama hâlâ Rasmus'un onu . yoksa Rasmus'un yaptığı ve Swanny için olmadığını öğrenince öfkelendiğim o aptalca oyuncağı değil. men jeg kan huske den. "Doksan sekiz" o kadar kötü değil ama çevresi dökük. anneannesiyle ilgili bir şey. saa vildejeg sige. Padanaram'dan ayrılıp buraya geleli bugün tam on beş yıl oldu. Marie'nin kendi Padanaram'ından Swanny'nin yanında bahsetmemesinden. ama kızına anlatmış olabilirdi. at vi maatte tage fra Padanaram ogkomme hertil. Akşam olmuştu. bir elimde Encyclopaedia Britannica düzeltme yapıyordum. bunun kalbime yazıldığını söylerdim. der er dramatisk anlagt. bakmam gerek.

karısıyla tabiî. Ama gerçek olanı. onu sevmemem. Bunda çekineceğim bir şey yok. Neyse. kimin ondan neyi çaldığını. Ona bakıp hatırlıyorum. şikâyet etmek istediğimde günlüğüm vardı. aklınızdan geçenleri. Aptal ihtiyar! Eğer Swanny yoksul biriyle evlenip yolun öteki yanında. görürdüm onu. Yine de onu sevdiğimi söylemenin bir anlamı yok. Neyse. günlüğünüze yazabilirsiniz. Harry'ye bile bir şey söylemedim. Sebzeyle doldurulmuş talaş böreği konserve çorbaya benziyor. güzel yemek olmayacak. "Bütün bu züppece tutumlar. Mor" diyor bana. bizimse düştüğümüz söylenebilir. Neyse. yavaş yavaş bir kişilik de kazanır. kimseye ondan şikâyet etmedim. iyi olmayacağını biliyoruz. ondan bir şey çıkmayacağından eminim. ben de duygusal bir kocakarıyım. Marie'den geldi bu fikir. Sevmiyorum. kendi partime kendi istediğim insanları çağıracağım. Hayatında hiç düşlemediği bir yere yükseldiği. tam olarak öyle olmadı. merak ediyorum. Galiba savaş bittikten sonra. .parti fikrinden bütünüyle vazgeçebilir. ne kadar kötü olursa olsun. Bunların hepsi saçma! Her şeyden önce. Bu züppelik falan değil. Marie bundan hoşlanmazsa -Swanny hoşlanacak. Hansine'nin davet edilmesini kabul edemem. Ya da dünyanın kötü dediği şeyleri. Joan Cropper iyi bir işi olan. hiç güzel yemek yok ki. Yazdıklarımın tam gerçek olmadığını biliyorum. bir ya da iki şey hatırlıyorum. ihtiyaç hissetmedim. Davetli listesi sorun olacak. insanlar onu bu kadar kötü dolandırmasalar bugün nerelerde olacağını anlatıp duruyor. "98"den çok daha iyi bir evde oturuyorlar. ama Harry'nin gelmesinde ısrar edeceğim. fötr şapkasıyla. Harry'ye bayılıyor. savaşla birlikte kayboldu. Hiç sevmedim.itmesinden incinmiş gibi geliyor. yemeği boşverelim. yemekler daha da kötüleşti. Günlüğünüz her şeyinizi söyleyebileceğiniz bir kişidir. iyi para kazanan biriyle evlendi. Kızlar. Yıllar boyu düzenli olarak tutulan bir günlük sadece hayatınızın ve düşüncelerinizin kaydı olmakla kalmaz. hâlâ çıkarmadığı tozluklarıyla o eski Fiat'ın. Bana göre kırk dokuz yıldır birbirimizi sevmeyen kocamla elli yıl birlikte olmamızı kutlamak çok gülünç! 15 eylül 1954 Rasmus hayattayken. bunu şimdiden görüyorum. kimin ona ne kazık attığımı. ama ona söylemeyeceğim. ondan bir şey saklamanız gerekmez. Komik olanı da Rasmus'un şimdi Swanny'ye harika davranması. Sam'in ölümünden beri Hansine de onların yanında. Đşlerin bozulup Westerby Autos'un kapandığı günden beri her dakika. Geri döndüğü o geceyi hatırlıyorum ama yazdıklarım farklı. Restoranların verebildikleri tek şey talaş böreği ve sütlü pelte. ki hatırlatıyor. Yüz yıl önce. Hornsey'de otursaydı. zamanının çoğunu onun evinde geçirip nasıl kazıklar yediği hikâyeleri anlatarak Torben'i canından bezdirmesi. Neye benzediğin-sert yakalığı. ifadesiz gözlerini ve aptalca tebessümünü gördüğümde. hiç de bana uymayan bir duyguya kapılıyorum. ama onun o kocaman kırmızı suratını. Hansine'nin gelmesini istemiyorum. korkuyorum. Bana sadece o eski günlerimi hatırlattığı için değil. Buna rağmen benim kadar sert bir kadının bile şefkatin tuzağına düşmemesi mümkün mü? O yaşlı bir deliyse. o kara kutunun içinde dimdik otururken neye benzediğini biliyor mu. Frascati'de verecekleri ellinci evlilik yıldönümü partisini konuşmaya geldiler. Daha neler! Tabiî. oysa söyleyebilirdim.

Harry'den biraz daha uzakta olacağım tabii. beni Londra'ya. Harry yas tuttu. ama ölmüş bir kadını kıskandığımı biliyorum. ama buna yakın olmalı. ben de kıskandım. . ikisinin arasında altmış yıl vardı. o da yetmiş beş yaşında. Bunları iyi bilmesi gereken Marie bile Rasmus'un çok hasta olduğu son aylar boyunca. onu sandığımdan da çok arayacağımı söyledi. bunun pek bir önemi yok. Hayatımda gereğinden fazla cenaze oldu. Öte yandan bu günlüğe. Harry dahil. Harry'ye söylemekten çekindiğim binlerce şey var. Belki de onu hiç de sevmediğimi gördüler. Yemekten sonra kahve ve konyak içiyorduk. biraz da gergin bir sesle "Asta. Purosunu yaktı. Birlikte yemek yemekten hep hoşlandık. onu aramıyorum. ama günlüklerime geri dönmeyeceğim.Dünyada bunu yapabileceğim başka bir canlı yok. Beklemiyordum. Birincisine aptal gibi evet dedim. Galiba beşinci kez. Joan Sellway bana siyah çerçeveli adi bir kart gönderdi. karısını özlediğinde bunu ona hatırlatmayı düşündüm ama yapamadım. Onu özlemiyorum. Üstelik cenaze töreni yapacakları gün. Onun karısıyla hiç de evlenmek istemediğini söylediğini hatırladım. bir teki dışında. ama ben bir sürü Danimarkalı kadının tersine. hepsi de bunu biliyordu. Harry onu çok özledi. Đşte öldü. Rasmus'tan hiç şikâyet etmemiş olsam da bu. Kesin olarak emin değilim. Sonunda özgürüm. O günlerde her şeyi yazdım. Harry son zamanlarda puroya dadandı. hiç dönmem. 3 nisan 1957 Hayatımda sadece iki evlilik teklifi aldım. Cenazeden sonra konuyu açtığımda. her şeyi yazdım. benimle evlenir misin?" dedi. bir iki kelime yeter. Harry'yle tiyatroya gidiyoruz. Birlikte öğle yemeği yemeyi önerdi. Bu konuda hiç kuşkum olmadı. Karısı öldü. ikincisiyse bugün geldi. Şimdi de Hansine. Ne de olsa yakında yetmiş yedi olacağım. sigara ya da puro içmiyorum. öldüğünde insanların bana onu ne kadar özleyeceğimi söylemelerini engellemedi. Cenazeye gitmeyeceğim. Harry'nin karısı öldüğünde. Hard Times'ı yeniden okuyorum. Böyle bir şey söyleyerek karşınızdakinin sizden nefret etmesine neden olabilirsiniz. Şimdi düşünüyorum da. ikimiz de aynı yemeklerden ve çok yemekten zevk alıyoruz. hepimiz tiyatro oynadık. Charlotte Sokağı'nda nefis bir Fransız restoranına götürdü. üç yıl önce falan olmalı. Çocuklarımdan hangisiyle beraber oturacağım? Cevap Swanny'yle. puro içen bir erkek görmek hoşuma gidiyor. bana en küçük bir ipucu bile vermeden. ama artık onun da bir arabası olduğuna göre. 23 kasım 1954 Herkes birbiri ardına ölüyor. bu da hoşuma gidiyor. Ne yazdığımı hatırlamıyorum. kelimeler sonsuza kadar yaşar.

dedim. seninle evlenmem.Evet.Hayır Harry.Bir zamanlar evlenirdim. ne kadar yakışıklı olduğunu ve beni arzuladığını hatırladım. Duke" diye bahsettim. Daha sonra birbirimizin gözüne baktığımız. Galiba rengim biraz soldu. öyle değil mi? Bilemediğini söyledi. . dedi. Bunu büyük bir sıcaklıkla. dedim.Mrs. Duke'ü terk edemezdin. Peki o zaman. kimse günlüğüne böyle şeyler yazmaktan hoşlanmasa da gerçekten kurumuş. Hayır diyeceğinden korkuyordum.Ne söyleyeceğimi bilemedim ki bu başıma kolay kolay gelmez. . demek istiyorum. Ondan hep "Mrs. Ben de kocamı bırakamazdım. onun bekâr bir erkek olarak Islington'da çalıştığı. Tuhaf ama. Ben yazarım. bunu söylemeye bile gerek yok. Sanki hayır diyeceğini biliyordum. dedi. Ama birbirimizi hiç bırakmayacağız. Asta.Seni seviyorum.Söylenmesi gerekmeyen hiçbir şey olamaz. bu fizik olarak mümkün olamaz. Benim dışımda. giderek artan küçümseme duygusu. hatırladığını iddia eden yalan söylüyordur. Bir kabuk kadar kuru ve kapalıyım. Gençliğimizde buna onurlu davranış derlerdi. evliliğin ne anlamı olacak? Evlilikte isteyip de elde edemediğim tek şey buydu. Cevapları bilemiyordu. Yatakta bir erkekle o şeyleri yapacağımı sanmam. dedim. evet. Belki de yaşlanınca insanın yüzü kızarmıyor. Ürperdiğimi hatırlıyorum. Galiba fazla inatçıyım. kırışıkları başka türlü düzeltmek imkânsız.Hep merak ediyorum. Đçinde böyle bir şey olan bir evlilik önermediğinden eminim. Bir erkeğin bana bakmasından.Tuhaf. Ya da. Benimki kadar uzun bir hayatta. yeniden birbirimizin gözünün içine baktığımız uzun bir sessizlik oldu. bu kadar iyi ve ahlaklı olmak bize ne kazandırdı? Evlendiğimiz insanlara bağlı kalmak.Öyleyse. samimiyet. geçmişte neler duyduğunuzu. değil mi? Birimiz ölene kadar dost kalacağız? . sevgi dolu söyledi. kadının adını hatırlayamıyorum. yine de gençken onu ne kadar arzuladığımı. dedim. seni seviyorum. bizim de Lavender Grove'da oturduğumuz günlerde tanışmış olsaydık. . . evlenemeyeceğimiz günlerde. . . evliliğin sevmediğim yanı. Bir anlaşma yapıp sonuna kadar bağlı kalıyorsun ama aslında bu çok saçma. Çılgın gibi düşünüyordum daha önce hiç düşünmediğim gibi düşünüyordum. Yüzüm de kızarmadı. Gerisi. bana dokunmasından utanırım. başımızı başka yönlere çevirdiğimiz. bir insanın en kötü halini görmek. senin de beni sevdiğini biliyorum. Ona söyleseydim. Sadece "Hayır" dedim. dedim. Oysa şimdi içi kurumuş bir kadınım. "Bundan en ufak bir kuşkum olmadı. Onun için söylemedim. Evet evet. . yine çok geç olacağını da biliyordu. öyle sandım. neler düşündüğünüzü hatırlamanın mikanı yoktur. tek bildiği artık çok geç olduğuydu. . Çıplak vücudum da iyi bir ütüye ihtiyacı varmış gibi duruyor. "Bizim aramızda böyle şey olmaz" diyeceğini kesin olarak biliyordum.

Hammond'la evlenmek isteyen Mrs. bir çikolata partisi kutlama olamaz. oyuncak bir bebek gibi başımı sallamaya devam ettim. söyledikleriyle fazla ilgilenemedim. Kendimi "Bütün bunları daha önce yazmıştım" diye düşünmekten alamıyorum. neredeyse konuşamıyordu. Ama çok uzun süre önce en iyisinin duygularımı göstermemek. kâğıdı elinden alıp yırttım ve yaktım. özellikle de uzun zamandan beri serbest kalıp Mr. Bunu yazmayı en sona bıraktım. Bir an için konuşamadım. Knud ve Maureen'i de davet etmek zorundayım. Evans. erkeklerin çoğunda olan bir şey. Şok insanı hemen etkilemiyor. bekliyorduk. Neyse ki bir grip salgını onu alıp götürerek herkesi sevindirdi. Ama o kahrolası şeyi burnumun ucuna tutunca çok gergin olduğunu gördüm. ama şok hâlâ geçmedi. hayata devam etmek olduğuna karar . Yapılacak en iyi şey. belki de en korkuncu. ama bu kadar yolu göze alacaklarından kuşkuluyum. sonra kendi kendime sordum. seksen üçüncü doğum günümde vereceğimiz çikolata partisi için iki düzine davetiye aldım. neden bilmem. ama bugün öğleden sonra gelip Marie'nin öldüğünü söyledi. Tabiî Mrs. 16 haziran 1963 Gelecek ay için düzenleyeceğimiz. Swanny bana aldığı imzasız mektubu gösterdi. Elimi aldı. Sonra hemen çıktım. Bunu biliyorduk. bütün vücudu titriyordu.Başımı salladım. kendini tekrar etmemek mümkün değil. korkunç haldeydi. Housman'ı. Elleri titremeye başlayalı beri Harry araba kullanmaktan çekiniyor. Bir insanın çocuğunu kaybetmesi korkunç bir şey. Ann'ın nerede kaldığım bilen var mı? Tek bildiğim. Mrs. Rasmus hayatının sonuna kadar ondan nefret etmeyi sürdürürdü. annesinin yanında değil. bunun için birkaç dakika geçmesi gerekli. Harry hiçbir yere gitmedi. John ve karısını çağırmıyorum. Housman ölmeseydi. ama yeni soyadını hatırlamadığım Margaret Hammond. içinde Georg Stage ile ilgili bir bölüm olacak. Cline ve evlenen. Aslında bunu belki de hiç yazmayacaktım. bunu yazmaktan mutluyum. davet edeceğim kişileri düşünüyordum. merak ediyorum. Tam da çıkıp davetiyeleri almaya hazırlandığım bir sırada. aslında gerçekten yalnız kalmak istedim. Anladığım kadarıyla Knud'un prostatından bir derdi var. Benim yaşımda. Rasmus'un cenaze töreninden beri John'u gördüğümü sanmıyorum. Jorgen. ara sıra yaptığı gibi. kim aldırır? Şimdi artık kim aldırır? 5 ekim 1964 Ann telefon etmedi. ama bugünlerde gençlerin nerede olduğunu tahmin etmek imkânsız. Zavallı çocuk. O orada olmasa. Willow Caddesi'nde yürürken az da olsa titriyordum. Çağırmayı gerçekten istediğim biri de Swanny'nin öğle yemeği davetinde çok ilginç bir konuşma yaptığım Mrs. Danimarka'ya döndüğünü söylediler. sakin olmak. Ann'ı da çağıracağım. Tabiî Swanny ile Marie de orada olacak. Yazdığı kitap basılınca sözünü tutup bana bir tane gönderecek mi. onları neredeyse hiç tanımıyorum. Eminim Mr. En büyük kızını da davet edeceğim ki. Harry'yi getirsin. öptü. Galiba kadınlar erkekler gibi uzun zaman kavgalı ya da dargın durmuyorlar. Swanny'ye Margaret'in yeni soyadını ve nerede oturduğunu sormalıyım.

bitirene kadar da masadan kalkmama izin vermezdi. elli üç yaşında olmasına rağmen benim için hâlâ küçük olanı kaybetmeyi beklemiyordum. ne zaman. bunları unutuyorum. ama kim. onu uyandırmamak için odadan emekleyerek çıkmamı hatırlıyorum. insanlar birbirinin peşi sıra ölünce. 2 ekim 1966 Artık akşamları çok yorgun oluyorum. inanmıyor. Hatırlamadığımı söyleyince. Dik durmayı öğrenmem için Frederikke Teyze beni hep başımda bir kitapla yürütür. Kadın fotoğraflarında olduğundan da yaşlı görünüyor. annemim hep yatakta. Hayatımın onca yılı elimden kayıp gitti. Swanny'nin sorularına son vermesini isterdim.bir ölüm ilanına benzemeye başladığını düşünüyorum. Bazen. Hafızam artık delik deşik. akşamın çok erken saatlerinde. üzüntüyü yürekte tutmak ya da yazmak. oysa yirmilerinde. ne evin ne de oradakilerin adlarını hatırlayabiliyorum. Bir zamanlar bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. Lancashire'da çocukları öldürmekle suçlanan Ian Brady adında bir adam ile Myra Hindley adında bir kadının duruşması Dikkat çekici ama korkunç. işin tuhafı da bazıları buna inanıyor. Şimdi istesem de yazamam. "Asker! Đleri. gerçek olduğunu hatırlıyorum tabiî. nefret ettiğim o yoğurt çorbasını içirir. Çocukluğumu. O dönemden bazı günleri en ince ayrıntılarına kadar hatırlayabiliyorum. yukarıda. nasıl.vermiştim. ortadaki yıllar. Bu dava bana Londra'ya ilk geldiğimiz dönemlerde Navarino Caddesi'nde işlenen bir cinayeti hatırlattı. 4 haziran 1966 Bu unutkanlıktan nefret ediyorum. yaz tatili için Strandvej'deki eve gidişimizi. Hatırlamadıklarım. hasta olmasını. tek hatırladığım kadını bir kere gördüğüm. bu günlüğün. galiba inanmak istiyorlar. adamsa bir kütüğe benziyor. böylece bana karşı sorumluluklarından kurtuluyorlar. Tanıdığınız birinin daha sonra bir insan öldürdüğünü öğrenmek ilginç olmalı. yedi yaşındayken Bornholm'deki tatili. çünkü neredeyse tamamım unuttum. Şimdilerde bütün duygularımın kuruduğunu iddia ediyorum. o evin benim olmasını istediğim. marş!" En iyisi. Bir katil tanımış çok insan yoktur. Yüreğim bütün bu yıllar süresince aldığı darbelerden katılaşmış gibi davranıyorum. Torben'in dediği gibi. şimdi bu kararın ne kadar anlamsız olduğunu görüp gülüyorum. oysa eskiden hiç böyle . 21 nisan 1966 Gazeteler cinayet davası haberleriyle dolu. geriye sadece on yılın solmakta olan bir cama çizilmiş resim gibi bulanık parçaları kaldı. ama en küçüğümü. Bazı şeyleri. Bence kadında Alman tipi var. dedelerinin arasında bir Alman olduğundan eminim.

Birinci Dünya Savaşı'nda gaz soluduğundan her kış ağır bir bronşit geçirdiğini anlattı. Çok heyecanlandı. ama bunlar aşk mektubu değildi. Haftada bir iki kere görüşüyoruz. gece uykusunda öldü. Hastane yatağında yatarken bana güzel bir şey söylemedi.Peki ya yirmi beş yaşındayken âşık olduğun o kız? . hepsinin beni ne kadar özledikten hakkında. Sadece elimi tutup gözlerimin içine baktı. ona aşk mektubu yazan tek kadının ben olduğunu anlatıyor. "Bırak böyle düşünsün" dedim kendi kendime. hastalığı çok ilerlemişti. Yirmi dört yaşındaydım. yatmış ölümü beklerken. Zatürree olmuştu. Öldüğü zaman değil. yanındaydık. okudukta sonra Harry'ye verdim. Seksen beş yaşındaydı. mektuba yazmadı. Ama bütün bunları söyledi. Kim olursa olsun. Browning gibi demek istiyorsun.Yirmi dört. O kadar bencilim ki. ev hakkında. benim de taksi için Swanny'ye güvenmek zorunda kalmam. elimi öpemeyecek kadar güçsüzdü. ama bunu daha önce hiç duymamıştım. aslında birlikte de değil. O Browning mektuplarını birlikte okuduk. Galiba yazdıklarım da giderek kısalıyor. Onun yerine şimdi Harry'ye yazmaya başladım. ama sonuna doğru. devam etmesi gerek. Daha önce kimse bana güzel yazdığımı söylememişti.Oh. işleri güçleştiriyor. bana kalsa. Seninkiler muhteşem aşk mektupları. ama benim için yeterince uzun olmadı. Şimdi burada kesip Harry'ye yazacağım. çünkü hepimiz gittikten sonra. ben ölene kadar hayatta kalmasını isterdim. Seninkiler gibi değildi. beni sonsuza dek seveceğini falan. Duymadığımı söylemedim tabiî. Yazdıklarıma aşk mektubu diyor. . John's Wood High Street'teki kadına gittim. Taksiler çok pahalı. Gerçekten de ona âşıktım. bu da güzel bir yaş. Tek hatırladığım. kızlar hakkında. ama onun eve bağlı olmak zorunda olması. . . hem de düzenli olarak.Mrs. Kızlarından biri. bu kadar güzel ve bu kadar iyi saklanmış elbiseler beklemiyordu. mavi. Hayat bitti gibi hissediyorum. Mektupları kütüphaneden aldım. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. mektup yazdı tabiî. dedi. . Asta. sanki Robert Browning'inkiler gibi. Onları Paris'ten mi almıştım? Yoksa Londra'dan mı? Hatırlamıyorum.değildi. değil mi? dedim. ama durmayacak. dedi. Sanki. Birinci Dünya Savaşı'nda sen Fransa'dayken karın sana mektup yazmış olmalı. Galiba kimsenin fırsatı da olmadı. onunla evlenmek istedim ama o istemedi. St. Taksi parasını eski elbiseleri sattığımda gelen paradan ödüyorum. 2 eylül 1967 Her şey bitti.siyah Chanel tayyörümle Patou elbisemi sattım. o puroları içtikten sonra ne kadar öksürdüğüydü. Babası ölürken yanında olmam için bana kızını gönderen o kadına şükran borcum hiç bitmeyecek. sonunda verilen ilaçlar da bir işe yaramamaya başladı. bunu ne kadar sevindiğimi saklamak için söyledim. yeterince uzun dersiniz. Đngilizce yazım hâlâ kötü ama Harry aldırmıyor.

Harry'nin cenazesine gittim. onun için gerçek çiçeğin bu olduğunu söylerdi. Konuyu ilk o açtı. bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. Bu sabah. geceyi çıkaramadığını bildiren bir telefon geldi. Onu her zaman düşüneceğim. Swanny götürmek istedi. bence haksız da sayılmaz. en iyi arkadaşımdı. çünkü en çok dünü unutuyorum. Edebî yeteneğimin en güzel örneği de değil! Ama hiç olmazsa ağlamadım. dünmüş gibi değil. Çok gençken yazdıklarımı yakmıştım. ama bir açıklama yaptı. Söylenecek başka şey yok. Hiçbir şey söylemedim. ama bunu yazmak niyetinde değilim. Beni hastaneye Swanny götürmüştü. Bu.Neyse işte. onlarla birlikte her zamanki gibi akşam yemeği yedim. artık yok. Beş dakika önce olanları hatırlamazken günlük tutmak saçma olur. Swanny beni teselli etmeye çalıştı. ama hafızam ne kadar zayıflarsa zayıflasın. Çok yorgunum. kafamdan geçenlerden ona hiç bahsetmedim. ama izin vermedim. Öyle çok olumsuz bir yargıda bulunmadı. Đnsanlar hakkındaki iyi ve güzel şeyleri onlar hayattayken söylemek. taşıdığım çiçeklere uzun uzun baktı. Elimde sanki bir demet ısırgan otu varmış gibi. onun hakkında bir yargıya varamayacağım kadar yakın olacaktı. bunu bir düşüneceğim. Parklarda birlikte yürürken hep arsaların yanında durur. oraya yalnız gitmeliydim. ama sarılmasına izin vermedim. Yirmi beşinci bölüm Joan Sellway yaşasaydı. unutacağım son şey Harry'nin kır çiçeklerinden hoşlandığı. Hayır. 9 eylül 1967 Ölü gibi yorgunum. Ağlamam. . Annesinin öldüğü günün öğleden sonrasında. tam Torben eve girerken geri döndük. yargılamayı da öldükten sonra yapmak daha akıllıca olurdu. odama çıktım. günlüğüme yazacağım son yazı olacak. Belki de bütün bu defterleri yakarım. Çok parlak bir günlük yazısı değil. biraz utanıyordum. her zamanki saatte odama çıktım. bütün gün orada kaldım.Swanny Teyze'nin aldığı o imzasız mektuptan bana söz edişini hatırlıyor musun? Bütün dertlerin başlangıcı olan mektuptan? . Annesi hayattayken onun hakkında tek bir olumsuz söz söylemeyen Paul ise ölülerin ardından konuşmama kuralını izleyenlerden değil. ne de olsa Harry kocam değildi. bütün gün ve bütün gece onu düşünüp bunları yazdım. Yukarıya.

Bana şimdi dürüstçe cevap verip. Yüzüne sadece merakla baktım. Sonra ona neden korktuğunu sordum. ama ona bu fırsatı hiç vermediğimi de söyleyebilirsin.Đnsanlar çocuklarının anne ve babalan gibi olmalarını bekler. Bunları güçlükle söylerken bile sanki omzundan atmak ister gibiydi. Bana annemi neden terk ettiğini uzun uzun açıklarken. Bir şeyler değişecekti. Yok. niçin korkmuştu? .Mektubu onun gönderdiğini mi? "Yazdığını" diyemiyorum.Seni kaybetmekten. insanları anne ve babaları yüzünden suçlarlar. sana o zaman söyleseydim hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyebilir misin? Đşin kötüsü. Mektuptan söz ettiğimde.Mektup yüzünden? . Bir gün bir şeye öfkelenmişti. ama elimden bir şey gelmezdi.Annen sana hiçbir şey anlatmadı mı? .Bir sürü. . kendi içine çekilmiş. Annemle yapılan konuşmalar son derece yüzeysel olurdu. Derine dalmaktan çekinirdim. Bunu ona söyleyemiyordum. dört ya da beş. Belki de korkuyordum. söyleyemezdim. . Bunu dünyanın en basit şeyiymiş gibi söyledi. yirmi dört yıllık evliydiler. ikimiz de sessizdik. Üstelik de sadece Swanny'nin dertlerinin başlangıcı değil.Hayır. Farkına vardığını biliyordum. O kadar iğrenmiş ve o kadar korkmuştum ki. ona hiç uymayacak kadar uzaklaşmıştı. . bu kadarı abartılı olur. Galiba hep bahane olarak buna benzer şeyler uydurulur. gözlerinin boşluğa bakmasını hiç unutmadım.Buna benzer başka mektuplar da gönderdi mi? . Bir imzasız mektup yazarının oğlu olmakla gurur duymuyorum.Kesin olarak bilmiyorum. oysa bu çok yanlış. Konuşmakta güçlük çektim.O mektubu annem gönderdi. babama anlattı. Ama tabiî ki biliyorum. kestiği büyük harfleri yapıştırdı. yani kanıtlayamam. Farkına varmı4tı. belki çok . Her ikisi de orta yaşa gelince babam annemi terk etti. Sen daha bana söylerken anladım ve sanki beynime bir darbe yemiş gibi oldum. Söylediklerini düşündüm. . onlarda da aynı kusurların bulunduğunu sanır. mektuplardan da bahsetti.Sanki unutabilirmişim gibi. . Aramızdaki sorunu ona mektuptan söz ettiğim dakikaya bağlayabilirini. Dehşete kapıldım. birbirimizi kolluyorduk. O gün yüzünün kararmasını. Nereden anladın? . Bir tanesini kocasının onu aldattığına inandığı bir kadına. Yüzüne baktım. insanları uyarmak göreviymiş öyle dedi. bir tanesini de oğlunun homoseksüel olduğunu bilmeyen bir anneye. Teyzene gönderdiğinden önce. çünkü mektubu yazmadı.

Ama şimdi değişir miydi? . etkileriyle hayatına yerleşmiş. ama şimdi Swanny'yi krizi Gordon ve Aubrey'yle birlikte Hackney'ye gittiği Hyte ailesinin odalarını gördüğü. Onu hemen hemen her gün görmeye geliyordum. evinde ölmüştü. "Mektup olmasaydı belki günlükler hiç de gün ışığına çıkmayacaktı. Onu öptüm. yerine bir başkasını bulmakta güçlük çekiyorduk. belki de o kadar önemsiz olmayan bir şeyler. Edith Roper'ın saltanatı bitmişti. Yeniden yürümeyi ya da sol kolunu tekrar kullanmayı öğrenmek için egzersiz yapmayı da kabul etmedi. tek başına geçirmek zorunda kalmayacaktı. Mektubun gelişiyle birlikte nin sonuçsuz araştırması. Bütün bunlar onun için çok fazlaydı. hareket ettirebildiği eli. Kendini daha rahat hissetmesi için Paul'e de anlattım. hep konuşabilmişti. Sol tarafını felç eden. Çifte kişilik dönemi sona ermiş. O sabah gece bakıcısı gelerek beni uyandırdı. Kafasını kaldırıp çarpık dudaklarını sıkma ya çalıştığında. kanı ve beyni için ağırdı. Swanny'nin odasına girdim. Hastabakıcılardan biri işten ayrılacaktı. Herhalde Swanny günlükleri okuma zahmetine bile girmeyecek. onun içinde eritildi. Swanny'nin bir gece hemşiresine. onların izin günlerinde de bir yedek hemşireye ihtiyacı vardı. inanılmaz bir dehşet içinde yas tutuyormuş gibiydi. ağzını çarpıtan inmeden sonra kendi içine çekilmiş. ama çok az konuşuyordu. çarşafın kenarını okşadı.Ne kadar iyi bir psikologsun. Doktora göre özel bir bakımevi Swanny dahil herkes için daha iyi olacaktı. Mektup Swanny'nin hayatında son yirmi yılını yıkmıştı. her şeyin yeterince iyi olduğunu hissettim. Konuşabiliyordu. beyin damarı tıkanıklığından sonra gerekli moral tedaviyi reddetmişti. sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi kıpırdıyordu. günışığı olan saatlerde de tekerlekli iskemlede oturuyordu. O krizle birlikte Edith gönderildi ya da gerçek Swanny'n-gerçek kadın her kimse. Hastabakıcı kulağıma artık "zamanın geldiği" ni fısıldadı. yayımlanıp en çok satan kitaplar arasına girmeyecekti. dedim. merdivenlerdeki hayalet hilesini duyduğu gün ya da hemen sonra geçirdiğinden eminim. O gün anlamamıştım. Sağ eli. Dudakları hep. . dahası yayınlanmaları için profesyonel bir çevirmenle anlaşmayı aklından bile geçirmeyecekti. doktoru Swanny'yi hastaneye yatırmamız gerektiğini söyledi. Karanlık bir kış sabahının erken saatlerinde. Ama ölüm döşeğinde. Zorlukla bastırabildiği büyük bir korku. ayağa kalkıp yanına gittim. son günlerindeki delilik olarak nitelendiren her şeyin yıkımı başlamıştı. bazı hafta sonlarını da Willow Caddesi'nde geçirmeye başladım. O dönemlerden birinde. sadece korkuyu görüyordum. kollarımı boynuna doladım.küçük. bir gündüz hemşiresine. bazen avucunun içinde buruşturdu bazen de çarşafın kenarını başparmak ile işaret parmağı arasında sıkıştırdı. gözlerinde o eski sükûneti ya da daha sonraki umutsuzluğu değil. daha sonra ısrar etmişti. özellikle Swanny alt kata inmek istemediğinden. Ve ne yapacak bir şeyim ne söyleyecek bir sözüm ne de durumu değiştirmek için bulabileceğim bir çözüm vardı. bize bir servet kazandırmayacaktı" diye düşünmek de mümkündü. Hareketsizliğiyle fizyoterapistin tedavisini. günün büyük bir bölümünü üst kattaki odasında. ben yanındayken ki halini hatırladım. O gün onu bir hastaneye yatıracaktık. sessiz ve hareketsiz kalmıştı. doktoru öyle önermiş. Geceleri yatağında yatıyor. onu olabilecek tüm iyi ve güzel şeylerden soyutlamıştı.

Gece hemşiresi Claire gitmek üzereydi. Claire ve Carol beni onunla baş başa bırakacaklarım söylediler.Ben hep o mektubu yazanın Tatier'da Swanny'nin fotoğrafını gördüğünü düşünürdüm. Ya da belki bir adam ya da bir kadının bir hakareti. . Son nefesi ciğerlerini tıkarken. Bir daha konuşmadı.Sence annen neden o kadar bekledi? diye sordum. anasız babasız. kimse bilmiyor. Anneannesi biliyor olmalıydı. arkamdaki hemşirelerden birinin güçlü bir nefes aldığını duydum. ama gündüz hemşiresi geldikten sonra da yanımızda kaldı. .Böyle bir fotoğraf annemi harekete geçirmek için yeterli olurdu. Hansine'yle aralarında büyük bir sevgi ve bağlılık olmasa da özel bir ilişkinin bulunduğu açıktı. Asta Hansine'ye belli etmeden ölü bir çocuk doğurmuş. Komik değildi. sonra bir daha "Hiç kimse. güzel ve iyi giyimli miydi? Başımı salladım. Ölü görmüştüm. sonra Carol söyledi. kafasını salladı ve Swanny'nin gözlerini kapadı. çocuksuz muydu? Hiç öğrenemeyeceğim. Konuştu. kimse artık benimle gelemez mi dedi? Yoksa kendinden mi bahsediyordu? O hiç kimse miydi? O da dizedeki gibi. ağzı kapanıp duaları hareketsiz kaldı. Günlüklerde bir yerde Asta Hansine'yle birlikte bir sürü güçlükten geçtiklerini yazar. Elimi tutan el yavaşça boşaldı. gündüz hemşiresi gelip alnına dokundu. elmacık kemikleri ve alnının yumuşadığını gördüm. Gerisi yok. ama mecburum.Onu harekete geçiren bir şey olmalı. Dudakları sanki ekmek çiğniyormuş gibi hareketlerini sürdürdü. soğumuş bir Swanny'ye dokunmak istemedim. ama hareket giderek zayıflıyordu. Odada sessizce oturarak beklediler. kırışıkların kaybolduğunu. ama yanında çok az kaldım. Sonra gülmeye başladım. Hayatın sıcaklığının çekilmeye başladığını biliyordum. Hepimiz Swanny'nin ölmekte olduğunu biliyorduk. Asta'yla birlikte aynı evde yaşıyorlardı. o sürede parmaklarımın üzerindeki baskı giderek azaldı. Kendisi kırkını geçmişti. sokakta annemin yanından geçerken ona selam vermemesi.Ölürken gördüğüm ilk insandı. eli gevşedi. Hep böyle olurmuş. güldüm. Carol. Belki de kıskançlık ya da öfke. . Gözlerindeki ışık söndü. hâlâ hisseden sağlam elini. Homoseksüel olan o adamın tek kusuru. Swanny de elli sekiz yaşındaydı. bütün gücümle parmaklarımı parmaklarına bastırdım. daha sonra bir şekilde onu canlı bir bebekle değiştirmiş olamazdı. Nabzını saydı." Hepsi bu. . ama hayattan ölüme geçen bir insanın yanında hiç bulunmamıştım. hep böyle gençleşirlermiş. göğsü hırıldadı. "Kimse" dedi Swanny. ama kim eğlendiğimiz için güldüğümüzü iddia edebilir? Annesi Swanny'nin Asta'nın çocuğu olmadığını nasıl biliyordu? Paul'e sordum. Böylece sanırım bir saat kadar oturdum. Swanny'nin yüzüne gençliğin döndüğünü. . Elini tuttum. güldüm. belki de anneannesinin söylediğini sanıyordu. varlıklı. Bunu söylememeyi isterdim. Bir anlamı var mıydı? Kimse anlamıyor. O resimde mutlu.

ama önce Cary sahneye çıkıp izleyicilerden bu yapımı gerçekleştiren ki kişiyi. Evlat edinme konusunun açıldığını. o rolü ikiz kızlara verdiklerini gördüm. kızının bu yanını belki hiç tanımıyordu. .Hayır. teşekkür ederim. Salona girdik. ama artık emin değilim. ışıklar . gerçeği söylemek gerekirse. tıpkı Mrs. Cary'nin yanında oturuyordu. Bunu yasa verdiği çocukların çalıştırılabileceği kısa süre nedeniyle yapmak zorunda kaldıklarını biliyordum.r ailesi ve Florence. Florence'ın nişanlısı. öyle sanıyorum. Okurken bunun sadece züppelikten kaynaklandığını düşünmüştüm. Son derece memnun gözüküyordu. Edith'i merak ediyordum. Yapımdan memnun olup olmadığını sordum. çeşitli polis memurları. Bunu mahkeme yoluyla yapmak çok daha iyi. -Oh. üzerinde ocak indiriminden alınmasına rağmen bin pound'un üzerinde bir paraya mal olan. Basın gelmemişti. ama hâlâ başaramadım. bir soruşturma gibi olacaktı. gizemli bir gülümsemeyle hediye olduğunu söylediği bir Chanel tayyör vardı. dedim. Ama biliyorsun. sevgililer. bilmiyorum. r ve avukat. arabacılar. annem ve anneannem senin ailenle hiç görüşmüyordu.Seksen beş yıl sonra da mı? diye sordu Paul. bir de tabiî Cary. dükkâncı. Miles Sinclair gri ve karışık sakallı bir devdi. Bize oynayanların listesiyle birlikte küçük bir broşür. Yine de biz hiç çocuk evlat edinmeyeceğiz. Roper'ı oynayan aktör ve Florence Fisher rolündeki oyuncu. . bir de Lizzie rolündeki Clara Salaman'ı bir gaz lambasının altında gösteren bir fotoğraf verdi. Oldukça zengin bir kadroydu.Çok memnunum. Westerby'nin yaptığı gibi gidip istenmeyen bir çocuğu almaktı .Đnsanlar yaşlandıkça sırların ağırlığı altında kalır. merak ediyorum. Kimin yaptığını bulacağımı sanıyordum. dedim. senarist ve yönetmeni alkışlamalarını istedi. anneannemin de eskiden bunun çok daha kolay olduğunu söylediğini bir düşün. . Önce barda Caryy'le birlikte birer içki içtik. dedi Paul. sadece BAFTA üyeleri vardı. sevinçten uçacak gibiyim.Asta'nın senin ailenden uzak durmak istemesinin nedeni bu mu. çok yakın oturuyordu. Miles Sinclair. hamal. Paul'le birlikte Roper'ın özel gösterimine gittik.Bütün bunlar. Günlüklerde Asta'nın anneanneni ellinci evlilik yıldönümü davetine çağırmayı reddetmesiyle ilgili bir bölüm var. Galiba gerçeğin kendiliğinden ortaya çıkacağını sandım. Tek yapman gereken. gösteri tam altı buçukta başladı. Roper'ın ablasıyla eniştesi.- Anneannen neden söylemiş olabilir? . bazen öyle saçmalıyorum ki. değil mi? . bugünün çocuk edinme kurallarının daha iyi olduğunu kanıtlıyor. Anneannem sizlerin annemden çok daha farklı olduğunuzu düşünmüş de olabilir.

. Ucuz ve duygusal değil. Herhalde bahçe kapısında elinde bıçakla korkunç suratlı bir adamı beklemek yanlış olurdu. geçen yüzyılın sonunda ya da bu yüzyılın hemen başlarında Londra'da geçen bir cinayet filmi gerçekleştirmeye çalışan her yapımcının tutkusu. akıllıca. Buluşup birlikte akşam yemeyi yemek üzere anlaştık. Dizide zaman yanlışları olmadığından eminim. Dizinin üzerinde.Bir anlık bir karardı. Cary ve Miles'la kararlaştırdığımız akşam yemeğini yemiş kahvelerimizi . hepimiz. Tabiî.broşürü katlayıp cebime koydum. Miles Sinclair oyuncu listesini gösteren broşürlerden birinin üzerine telefon numarasını yazdı. Ward-Carpenter ve Mockridge okuyucuları gibi. Đyi de nereye gidiyorsun? Hampstead'de Willow Caddesi'ni düşünüyordum. Hampstead yolunda "Bana evini satmak niyetinden hiç söz etmemiştin" dedim. Ward-Carpenter koleksiyonunda bulunan ve Roper ile ablası arasındaki mektupları kapsayan dosyayı. gidip "Roper"ı da izleyeceklerdir. Onun için memnundum. Chanel tayyörü alan o muydu? "Roper" hakkında ne söyleyebilirim? Çok güzeldi. Benim fazla açıklamam gereksiz. buna rağmen kellesini kurtardığı duygusuyla baş başa bırakıldık. çok eğlenceliydi. Her neyse. beni kabul edersen. Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. Elindeki bilgi. Karın Deşen Jack'in hayaleti dolaşıyordu. Oyuncular Roper'lara.kararınca kolunu Cary'nin omzuna attığını gördüm. Benim için düş kırıcı yanı. ama bir açıklama yapması için yeterli değildi. sadece gırtlağı kesilmiş bir Lizzie izledik. Paul bunun evinin değerini yükselteceğini umduğunu söyledi. Roper'ın karısını öldürdüğünü. Cary ve senaristin önerecek bir çözümleri yoktu. Satması uzun sürer. Cary adını söyleyince. onun deli olduğuna karar verirdim. Yani filmden hoşlandım. Evini satmaktan bahsettiğini ilk defa duyduğumu söylemek üzereydim ki Cary Miles Sinclair'i aralarındaki ilişki konusunda hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde bizimle tanıştırdı.Nereye gidiyorsun? Bir an için korkudan nefessiz kaldım. Cinayeti işlenirken görmedik. -bundan Cary'yi kendi evinden çok Miles Sinclair'in yanında bulabileceğim sonucunu çıkardım. dönemi anlayıp bilerek. çok sürükleyiciydi. Đki üç yıl önce birisi bana Cary Oliver'ın mutlu olduğunu duyduğumda sevineceğimi söylese. duruşmayla ilgili gazete haberlerini okumuştu. kafamda canlandırdığım Devon Villa ve Navarino Caddesi'nin yakınından bile geçmemesiydi. ama bu kez gerçekten memnundum. Cary Arthur Roper'ın anılarını. birkaç küçük ayrıntı katmasına izin verdi. insanlar Asta günlüklerini nasıl okuyorlarsa. En az bir yıl. bunu Cary'ye de söyledim. Devon Villa da Maria Hyde'ın evine benzemiyordu. kimden bahsettiğini sormak zorunda kaldım. neredeyse entelektüelce gerçekleştirilmişti. .

Cary beni tanıştırırken gözlerini kaldırdı. Cary'nin de benim gibi düşündüğünden. bir kaynağın nasıl değerlendirileceği hakkında beceriksizdi. Sonunda Mozart'ın yaşadığı evin şimdi Londra Gazinosu'nun girişi olduğunu söylemeyi başardı. sonra öksürüğünü önleyemedi. . Cary sanki bu yakınlık her şeyi daha da kötüleştiriyor. Yine de Cary'yi kırmamak. Yanıldığımızı çabuk anladık. Onu üzmek büyük öfkelere. Cary'nin sesi çatlak çıktı. Lisa Waring akıllı bir çocuk gibi başını salladı. elimden geleni yaptım. Mozart'ın çocuk yaşta Londra'ya geldiğinde. Öğrenmek istediğiniz. Küçücük oda dumandan masmaviydi. Sen de geleceksin. Alfred Roper'ın hayatıyla ilgili belgeler eksiksizdi. sekreter içeri girip ziyaretçisinin geldiğini söyleyince. sanki ortada bir casusluk döndüğünü kanıtlıyor gibi anlattı. konuşmadan önce gırtlağını temizlemesi gerekiyordu.Ne zaman görüşeceksiniz? diye sordum. Bu kız da anlaşılan Paul'ün korkulu rüyası öğrenciler gibiydi. Lisa Waring bir hamamböceğinden daha büyük bir şeyden kaçacak gibi görünmüyordu. Nereden geldiğini. gözyaşlarına ve başka dramlara neden olabilirdi. Yirmilerinin sonunda görünüyordu. kaynak aramada deneyimsiz. Onun adına hiçbir yerde rastlamadım. paketten yeni bir sigara çıkarıp yaktı. Eğer beni yıkacaksa. Büyük dedemi. tüm iş hayatını üzerine kurduğu bir yapım konusunda düş kırıklığına uğratmamak daha doğru olacaktı. yoksa Cary'den bir şey koparacak ya da onu bir biçimde tehdit edecek değildi. tam olarak nedir? diye sordu Cary. yanımda olmanı istiyorum. Đkimizin de gözünden kaçan ya da Cary'ye göre bir tehlike ya da bir şantaj olarak görünen bir şey. birdenbire Lisa Waring'in telefon ettiğini söyledi. Miles ona bir çocuğa bakar gibi bağışlarcasına baktı ama halimden pek memnun değildim. suçlamalara. Yanında bir belge getirmediği belliydi. Blucin ve kazağının üzerine giydiği cepli ceketin dışında.içiyorduk ki. Cary'nin Frith Sokağı'ndaki bürosunun "hemen yanıbaşında"ydı. Dedelerimi. Elimi tuttu. ezilen böceği siyah bir koşu ayakkabısının ucuyla kenara itti. bunu bulmanın kolay olacağını söylemek üzere olduğundan eminim." . değil mi? Geleceğine söz verdin. "Bulamıyorum. bunu ikimiz biliyorduk. hemen yandaki evde oturduğunun doğru olup olmadığını sordu. yanında bir çanta bile yoktu. sonra yeniden yere bakmaya devam etti. bütün eğitimlerine. Cary'nin Soho'daki pis bürosuna girerken o yaratıklardan birinin üzerine dikkatle nişan alıp bastı. Gelmişti. uyarılara ve önerilere rağmen araştırma hakkında bilgisiz. Đşte karşımızda. sessizce oturuyordu. Cary sigarayı bir hafta önce bırakmış ve yeniden başlamıştı. O anda Cary'den bir şey istemek üzere gelenin o olduğunu anladım. başkalarının onun için çalışmasını tercih edenlerdendi. ta ki broşürünüzü aldığım güne kadar. gözündeki hafif çekiklik atalarından birinin Doğu'dan geldiğini kanıtlamaya yeterliydi. ufak tefek ve siyah saçlıydı. kim olduğunu. Oysa hâlâ Lisa Waring'in ona ne göstereceğini bilmiyordu. Çarşamba özellikle uygun bir gün değildi. Çarşamba sabahı.

Galiba bana ayrı konulardan konuştuğumuzu belli eden de bu oldu. "Siz Roper'dan bahsetmiyorsunuz, değil mi?" Tabiî ki bu kadar açık sordum. Şaşırmış gibiydi. "Yaptığınız dizinin adı bu, bunu biliyorum. Benim aradığım, büyük dedem. Adı George Ironsmith'ti, aynı adam olup olmadığını öğrenmek istiyorum."

Yirmi altıncı bölüm

George Ironsmith'in kim olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aynı isim, Cary'nin hazırladığı, bir tanesi de önümüzdeki masanın üzerinde bulunan küçük broşürde de vardı; ha tabiî, Lizzie'nin bir zamanlar nişanlısı, hani ona camdan taşlı yüzüğü hediye eden. Cary Ward-Carpenter yazısının, Arthur Roper'ın anılarının ve Cora Green'in Star'daki yazısının fotokopilerini getirdi. Masasının üzerinden Lisa Waring'e uzattı, genç kadın kâğıtları eline aldı, "Đzin verir misiniz?" diye sordu, bazı kelimelerin ve adların altlarını çizmeye başladı. Hanımın sevgilisi bir George Ironsmith vardı, öyle mi?

- Öyle anlaşılıyor, dedi Cary. Onunla 1895'te nişanlanmış ama nişan bozulunca, yurtdışına gitmiş. -Yurtdışına, nereye? - Hiçbir fikrim yok. Cora Green onun bir "sömürge" aksanıyla konuştuğunu yazıyor, bu da ne demekse. Ne demek olursa olsun, Lisa Waring pek memnun olmuşa benzemiyordu. Ironsmith kaç yaşındaydı?

- Cinayet zamanında mı? Belki otuz-kırk arası. Yapım için böyle düşündük. Onu oynayan aktör otuz altı yaşında. - Mezar taşını gördüm, büyük dedem George Ironsmith Đ920'de öldüğünde kırk dokuz yaşındaydı. 1871'de doğmuştu, demek ki 1905'te otuz dört yaşındaymış. Cary'nin üzerinden kocaman bir yük kalkmıştı.

- Sanki aynı adamdan bahsediyoruz, değil mi? Nereden geldiğini nasıl öğrenirim?

Cary tüm ülkenin telefon rehberlerini taramasını önerdi. Her ikimiz de St. Catherine's House'daki kayıtlardan söz ettik. Ona böyle bir araştırmayı nasıl yapması gerektiğini söyledim, atalarıyla ilgili en güvenilir bilgiyi kilise vaftizlerinin kaydedildiği Mormon's World'de bulabileceğini söyledim Benim istediğim bizi heyecanlandıracak, ama Cary'nin yapımına zarar vermeyecek kadar önemli bir gerçeği öğrenmekti Cary yine de rahatlamıştı. Sırtından ağır bir yük kalkan çoğu insan gibi, aşırı yardımcı olmaya çalıştı. Örneğin Lisa Waring ona (bunları ben uyduruyorum) büyük dedesinin Arthur Roper olduğunu, bir zamanlar cerrah yardımcısı olarak çalışıp 28 temmuz 1905 günü Londra'da bulunduğunu anlatsaydı, Cary'nin en son kabul edeceği şey, ona filmi göstermek olurdu. Oysa kız ona böyle bir şey değil, oyundaki üçüncü derece kişilerden birinin küçük torunu olduğunu anlatınca Cary ona "Roper"ın üç kasetini de göndermeye söz verdi. Lisa Waring gidince Cary duygularını havaya zıplayıp bana sarılarak ve "bir yerlerde harika bir yemek" yemeyi önererek ifade etti. Uzun zamandır kafasını karıştıran, bana bir türlü soramadığı soruyu da uzadıkça uzayan, sonunda bütün öğleden sonrayı kaplayan bu yemek sırasında sordu. Beni Roper'ların eviyle Asta'nın ailesi arasında bir bağ aramaya iten şey neydi? - O bağı sen kurdun, dedim. Seni başlangıçta beni aramaya iten de buydu. Günlüklerde Roper'la ilgili başka şeyler olup olmadığını öğrenmek istedin, o sırada da Swanny'nin bazı sayfaları yırtmış olduğunu gördük. Bağlantıyı kuran sensin, ben değil. - Evet ama, o sayfaların eksik olduğunu görünce bağlantı aramaktan vazgeçtim. O sayfalarda ne var bilmiyorum, ama, günlüklerde Roper'la ilgili başka bilgi yoksa, hiçbir şey öğrenemeyeceğiz. Elimizdeki tek bağ, Hansine'nin kaldırımda ölen Dzerjinski'ye rastlaması ve Asta'nın yaptığı iki üç yorum - Altı, dedim. Altı yorum var. Hepsini de ezbere biliyorum. Đlki, Hansine'nin Dzerjinski'yi görmesiyle ilgili, ikincisi Hansine'nin Florence Fisher'ı evde çaya davet etmek için izin istemesi üçüncüsü Asta'nın Navarino Caddesi'ne gidip Lizzie 'in Edith'le birlikte evden çıkışını görmesi. Burada da Edith'i güzel bir periye benzetiyor ve Edith'in kendi doğmamış çocuğuyla bir çeşit telepatik iletişim kurduğunu hissettiğini anlatıyor. Daha sonra, ismini belirtmeden, Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamdan söz ediyor. Dördüncü yorum, yakında oturan ve günlük tutan herkesin yapabileceği bir yorum. Bunu yazmamış olması daha ilginç olurdu. En ilgi çekici olanı beşincisi, çünkü sekiz yıl sonra, 1913'te yazılmış. Burada Rasmus, Sam Cropper'ı karısının hayranlarından biri sanıyor, Asta da kocasının "Mrs. Roper'ın izinde yürüdüğünü" sandığını anlatıyor. Sonra, en son günlüklerden birinde de Moors Cinayetleri'ni okuduğunu, onların da "Navarino Caddesinde'ki o şeyi" hatırlattığını yazıyor. -Yani demek istiyorsun ki, aklında hep Lizzie Roper vardı. - Aşağı yukarı. Tabiî bunun nedeni de Asta'nın hiç "kötü" kadın olarak adlandırılabilecek bir kadınla karşılaşmamış olması. - Lizzie gerçekten de bildiği ilk kötü kadın, üstelik onu gerçekten de görmüş olduğunu unutmamalıyız. Büyük gösterişli şapkasından da söz etmiyor mu? Asta gibi kadınlar, "iyi"

kadınlar hep öteki cins kadınlardan büyülenirdi, bu da o kadar yıl sonra Lizzie'yi düşünmüş olmasını açıklayabilir. Yine de bütün bunlar Asta'nın ailesiyle Devon Villa arasında hiçbir bağ olmadığını gösteriyor. Bunu senin kafana ben soktum, o sayfaların kaybolduğunu gördükten sonra da aklından bir daha çıkmadı. - Tabiî çünkü önemli bir şey varsa, o sayfalarda olmalı. - Olup olmadığını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, Swanny Kjær'in o sayfalarda kendi köküyle ilgili bir ipucu bulduğu, tanıştığı gerçeği, ne olursa olsun, kabul edemediği için de sayfaları koparmak zorunda kaldığıdır. Oh Ann, o tatsız küçük kızın -tatsızdı değil mi, çok soğuktubana gelip de büyükbabasının Arthur Roper olduğunu, ölüm döşeğinde yatarken cinayeti kendisinin işlediğini itiraf ettiğini söylemediği için o kadar mutluyum ki! Söz vermiş olmama rağmen, artık benim olan evde günlükten koparılmış sayfaları aramaya daha hiç başlamamıştım. Cary bana Roper bağlantısının benim hayalimden kalma olduğunu söylediğinden sonradır ki, aramaya giriştim. Yapılacak tek şey, düzenli çalışmak, en tepeden başlayarak hiçbir yeri gözardı etmeden, halıları kaldırarak, dolaplarda gizli bölme arayarak aşağıya doğru ilerlemekti. Aramamın yarısına gelmiştim ki, beynimde bir şimşek. çaktı. Eğer Swanny günlükten kim olduğunu anlatan sayfalar koparmışsa, o zaman neden kendini Edith olduğuna inandırmaya çalışmıştı? Edith olması imkânsızdı, koparılan sayfaların onun Edith olduğunu ileri sürmesi de mümkün değildi, öyleyse o sayfalarda ne yazılıydı? Edith'in daha iyi seçenek olabilmesi için, çok daha kötü, çok daha korkunç bir şey. Birdenbire Swanny'nin öteki seçeneğin, bulduğu gerçek Kişiliğinin kabul edilemeyecek kadar kötü olduğu için Edith olmaya çalıştığını gördüm. Yine de Edith'in kişiliğine bürünmeye çalışması, sayfaları koparmasından çok daha sonra başlamıştı. Neler bulduğunu anlamaya çalışmak imkânsızdı, ama aramaya devam ettim. Günlüklerin dördüncü cildi yakında yayımlanmak üzereydi. Bu kez, şömizin arka iç kapağına Swanny'nin fotoğrafını koyup koymamayı daha kararlaştırmamıştık. Daha önceki bütün yayınlarda Swanny'nin fotoğrafı vardı, ama o zamanlar Swanny daha hayattaydı. O günlüklerin yazarı değildi, sadece yayıncıydı ama şimdi yaşamıyordu, 1935-1944 arasını kapsayan günlükleri yayına hazırlamaya zaman bulamadığına göre, artık onun resmini kullanmamak daha doğru olmaz mıydı? Swanny'nin yerine benim fotoğrafımı basmak söz konusu bile değildi. Asta'nın cildin sonunda daha sadece dört yaşında olan torunu kimsenin dikkatini çekmezdi. Yine de arka iç kapakta sadece önceki ciltler hakkında yayımlanan olumlu eleştirilerden alıntı yapmak, bana biraz yetersiz geliyordu. Ön kapakta Asta'nın resmi, daha doğrusu, Asta'yı hayatının çeşitli dönemlerinde gösteren ve oval çerçeveler içine yerleştirilmiş dört fotoğrafı bütün ön kapağı kaplayacaktı. Swanny'nin yayıncıları -onları hâlâ öyle düşünüyorum" bana önerilerini göndermeye devam ettiler. Eski formatı koruyabilir, Swanny'nin fotoğrafını küçültebilir ya da Swanny'nin buğunu gösteren değişik bir fotoğraf kullanabilirdik Swanny'nin çocukluğu ya da gençliğine ait yığınla fotoğraf vardı. Tek yapmam gereken, Asta'nın albümlerini karıştırıp bulmaktı. Belki de diğerlerinden daha güzel göründüğü için, Swanny'nin resmini diğer çocuklarına oranla çok daha sık çektirmişti. Her doğum günü için çektirilen bir stüdyo portre -aralarda çekilen birçok

değişik fotoğraf vardı. Asta'nın fotoğraf albümlerinin hepsini görmüş olduğumu sanıyordum, ama zamanda içinde görmediklerim ya da unuttuklarım da olduğunu anladım. Albümler Asta'nın odası olarak adlandırdığımız odadaki şifoniyerin bütün çekmecelerini doldurmuştu. Albümleri çıkarırken Swanny'nin eksik sayfalan albümlerin arasına saklamış olabileceğini düşündüm, ama saklamamıştı. Swanny'nin günlükleri ilk okumaya başladığı çalışma odasındaydım. Kopardığı sayfaları yırtıp atmış olamayacağını düşünerek, raflardaki her bir kitabı indirdim, sayfaların arasına saklanmış kâğıtlar aradım. Bir sürü kâğıt buldum, zaten bulmamam garip olurdu: ilgisiz bir teşekkür mektubu, yemek tarifleri, arkadaşların gittiği tatil yerlerinden gönderdiği kartpostallar, hemen hemen hepsi Danca gazete kupürleri. .. sadece aradıklarım yoktu. Evde tutulamayacak kadar acı verici olduklarını düşündüm, Swanny onları küçük parçalara ayırmış, üzerinde yazılanlar da buhar gibi kaybolup gitmiş olmalıydı. Bir şeyi yok etmek isterseniz, bunu hemen, zaman geçirmeden yaparsınız. Yoksa sonsuza dek saklamazsınız. Sinemalardaki gerilim filmleri gibi, hani kötü adam filmin kahramanını sıkıştırır da hemen öldürmek yerine kurbanının gözlerini kamaştırmak için kendini övmeye, kabarmaya girişir ya öyle. Ama sözünü bitirene kadar imdat yetişecektir. Swanny imdat gelmesini beklemeden sayfalan yakmış olmalıydı.

Gazetede, Sotheby's'te satışa çıkarılan bir Victoria Nişanı'yla ilgili yarım sütunluk bir haber vardı. Satan kişinin adı Richard Clark'tı, nişana hak kazanan adamın torunuydu. Onun adı benim için bir şey ifade etmese de dedesininki önemliydi. Eğer asıl Victoria Nişanı başka bir yerde bu kadar ünlenmeseydi, gazetenin satışa bunca yer ayırması düşünülemezdi. Okuyucuların Çavuş Harry Duke'e bu kadar ilgi göstermelerinin nedeni onun 1 temmuz 1916'da Sortime cephesinde gösterdiği kahramanlık değil, Asta'nın günlüklerindeki önemiydi. Bu adam önce Asta'nın oğlunu kurtarmak için kahramanlık göstermiş, sonra da Asta'nın platonik sevgilisi olmuştu. Paul'e yüksek sesle haberi, haberin yanında yer alan günlükleri pek de iyi özetlemeyen bölümü okurken, Gordon geldi. Dış kapı basamaklarını çıkmış, evde olduğumuzu görünce de cama vurmuştu. Cenaze levazımatçısı gibiydi. Üzerindeki takım elbise resmî ve siyahtı, üzeri siyah çizgili koyu gri bir kravat takmıştı. Eğer hayatta kalmış sevdiğim bir yakınım olsa, bana bir felaket, bir kaza haberi vermeye geldiğini düşünürdüm. Bütün duygulanım yüzüme yansıtmış olmalıyım ki, her zamanki açık sözlülüğüyle "Bu kadar endişelenme. Dinleyince hiç de takmayacaksın. Belki de hoşuna bile gidecek" dedi. Paul Gordon'un habersiz geldiğinden böyle konuştuğunu sandı, onu görmekten memnun olduğumuzu söyledi ve Harry Duke'ün Victoria Nişanı'nın satılacağım anlatmaya girişti. Gordon terbiyeli terbiyeli dinledi, bulduğu ilk fırsatta da Paul'e "Annenin bir fotoğrafını görmek istiyorum" dedi. - Benim annemin?

- Ann sende fotoğrafları olduğunu söyledi. Bir şeyden emin olmak istiyorum. Fotoğrafta, çiçekli bir ipek elbise giymiş, bahçesinde görülüyordu. Rüzgârlı bir gün olsa gerekti, saçları karışmıştı, bir eliyle uçmasın diye eteğini tutuyordu. Fotoğraftan neye benzediği anlaşılmıyordu ama ince uzun boylu, açık renk saçları olduğu belliydi. Paul bu fotoğrafı, annesinin ölümünden sonra onun evinden aldığı resimler ve kâğıtlar arasında bulmuştu. Gordon'un yanında kendi Asta nüshası vardı, açarak Swanny'nin şömizdeki resmini gösterdi. Küçük Denizkızı'nın yanında duran, mavi tüvit elbiseli, mavi keçe şapkalı, uzun boylu, zayıf, açık renk saçlı bir kadın. - Ne görüyorsunuz? Konuşmadan önce duraklamıştı, ölçülü dramatik vurgulu sordu. Arada bir Gordon'un gelişmiş bir tiyatro yeteneği olduğunu düşünürüm. Đkisi de Danimarkalıya benziyor.

- Hepsi bu mu? Ne görmemi istediğini sordum. - Kardeş gibi, yarı kardeş gibi değiller mi? - Eğer kardeşlerin ya da yarı kardeşlerin birbirlerine benzemediklerini düşünürsek, evet. Paul'e döndüğümde, rahatsızlığını gördüm. Sesinden bir şey belli etmemeye çalışarak sordu: "Ne demek istiyorsun, Gordon?" - Size bir şok yaşatmak istemiyorum. Aslında belki de bundan hoşlanacaksınız, bir şekilde Ann'la kuzen olacaksınız. - Bize Hansine'nin Swanny'nin annesi olduğunu mu söylemek istiyorsun?

- Bir sürü şeyi açıklıyor, dedi Gordon. Asta günlüklerinde Hansine'nin ne kadar şişman olduğunu yazıyor, bizler de bunu zayıf bir kadının kendinden şişman birine gösterdiği normal ve acımasız tepki olarak kabul ediyoruz. Ailenin bahçede çay içtiği, Hansine'nin de arkalarında durduğu ünlü fotoğrafta Hansine hiç de şişman değil. Asta daha sonraki yıllarda da onun şişmanlığından hiç söz etmiyor. 1905'te şişmandı, çünkü hamileydi. - Belki de Asta uzunca bir süre onun hamile olduğunu fark etmedi. O günlerde elbiseler gebeliği gizleyecek denli boldu. Moda tarihi uzmanları, kadınlar yüzyıllarca hep hamile oldukları için, kadın elbiselerinin hamileliği gizleyecek biçimde tasarlandığını söylüyor. Yirmilerde moda olup bir daha kaybolmayan dar ve yapışık elbiselerin nedeni, kadınların eskisi gibi sık sık hamile kalmamaları. Hansine hamleliğinin yedinci ya da sekizinci ayına kadar durumunu saklamış olabilir, itiraf ettiğinde de çocuğu aldırmak için çok geç. Üstelik Asta'nın böyle bir şeyi bağışlamayacağını da biliyoruz. Rasmus bağışlayabilirdi, ama Rasmus orada değildi.

Hayır. Onlarla gitmek zorunda değildi. evden ayrılıp Paul'ün . dedi Gordon. Aslında. .Üstelik. örneğin Alman Hastanesi'nin basamaklarına bırakırken görebiliyorum. Günlüklerden dürüst. çünkü Hansine'nin doğuracağı bebeği yedekte tutuyordu. Belki de evliydi ya da ona bakabilecek durumda değildi. Başka ne yapabilirdi. ama muhtemelen yanılıyorum. O daha çok bir otomobil motoruyla ilgilenmeyi seviyordu. Belki adam onunla evlenmek istemedi ya da evlenemiyordu. Swanny'nin on beşinci doğum gününden az önce. Gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. dimdik bir adam olarak çıkıyor. çünkü 1920'de. . Swanny'yi hiç sevmedi. Kopenhag'da birisi. Çocuğunun ölü doğduğunu hiçbir yere bildirmedi. ya bir oğlan olsaydı ne olacaktı? Asta'yı bir bebeğe zarar verirken düşünemiyorum.Baba kimdi? . Ama Hansine bir kız doğurmuştu. Yani karısı dışardayken hizmetçiyi yatağa devirecek adamlardan değil. Swanny'nin kendi kızı olmadığını hissetmiş olmalı. terk edenin Hansine olduğunu söylemek de mümkün. Hansine'nin Westerby çocukları içinde en çok Swanny'yi sevdiğini söyledim. yaşayıp keyiflerini tatmıştı. ama onu bebeği kundakladıktan sonra koltuğunun altına alırken.Kim olduğunu merak ediyorum. dedi Paul. Belki de Hansine'ye sadece kız olursa alacağını söylemişti..Yani Asta ve Hansine hemen hemen aynı zamanda hamille kaldı? Bu biraz fazla rastlantı değil mi? . Eğer bilmiyorduysa. Peki. Swanny'nin kendi çocuğu olduğunu söylemek ve anne olarak adlandırılmanın dışında. yıkayıp yatağa yatırıyor.En muhtemel aday Rasmus. ona bakıyor. çünkü Asta çocuğunun ölü doğduğu günü Swanny'nin doğum günü olarak seçti. Asta'ya fazla ilgi göstermese de başka kadınlarla hiç ilgilenmiyor. . sevgisinden yararlanıyordu. Bebeğin ne zaman doğduğunu öğrenmenin imkânı yoktu. Rasmus'un söylediğinden de erken dönmemesi için dua etmiş olmalılar. ondan ayrılmak zorunda kaldı. dedim. Asta Hansine'nin Paul'ün dedesini çaya davet etmek istediğini yazıyor.Belki de gitmek zorunda kaldı. Hansine'nin bebeği Asya’nınkinin ölümünden bir ay ya da altı hafta sonra da doğmuş olabilir.Bir Danimarkalı. bütün çocukları içinde en az yakınlık duyduğu Swanny'ydi. . kucağına alıyor. doğurduğu bebeği de büyük bir mutlulukla Asta'ya vermişti. . bir işçi ya da bir uşak. Böylesi tam Asta'ya uygun olurdu. Büyükannenler Đngiltere'ye göç ettiklerinde.Hansine'nin daha önce bir sevgilisi olduğunu biliyoruz. Asta kendi çocuğunu kaybetmişti. Hansine'nin görünüşü hakkında pek de hoş olmayan şeyler yazıyor ve Sam Cropper'ın Hansine'nin ilk hayranı olmadığını da söylüyor. Çocuğunu her gün görüyor. ama doğumda doktor bulunmamıştı. Swanny'nin doğum gününün 28 temmuz olduğunu biz bilmiyoruz. . yıllar boyu anneliğin dertlerini.

Asta'nın ölü çocuğunun yerine bir bebek bulunmasının gerçekten de en kolay ve en güvenli yolu bu değil mi? Daha yeni doğum yapmış Asta'nın sokağa çıkıp birilerinin istemeyeceği bir bebek bulabilmesi mümkün mü? Hansine oradaydı. bizimle birlikte günlüklerin ilk bölümlerini gözden geçirmek istedi. Hansine aynı çatının alandaydı. Örneğin. Bir şey söylemedi. Gordon. Anlatılanlar Joan üzerinde kötü etki yapmış. . Gordon açıklamasına başladığından beri hemen hemen hiç konuşmamıştı. dedi. bir daha silinemeyecek bir rahatsızlık duydum. Kabul ettik. haziranda Asta Hansine'nin "Çok şişman" olduğunu. bunun nedeni Hansine'yi hep küçük görmesi. ama Ann'ın teyzesi olabilmesi için. . Daha sonraları Swanny'nin ona gittiğini. Joan Sellway'in de anlamaz gözüktüğünü hatırlıyorum. Asta Swanny'ye gerçeği söylemediyse. Hansine okuma yazma bilmiyordu. Ayrıntılar herhalde eksik günlük sayfalarındaydı. Her bakımdan efendilerinin isteğine uymak zorunda olan. "gün geçtikçe daha da şişmanladığını yazıyor. kimliğini aydınlatacak bilgiler vermesini istediğini. Đşte.Günün birinde annene anlatmış olmalı. daha sonra. imzasız mektubu yazmaya karar verdi. annesinin hizmetçilik yaptığına değinenlerden nefret ederdi.dedesiyle evlenen Hansine'ydi. bunları bulamayacağımızı da biliyorduk. ama Tatler'da fotoğrafını gördü. onun güldüğünü ve ilişkimiz hakkında şakalaştığını görünce rahatladı. gayrimeşru ve istenmeyen çocuğun. birlikte olduğu adam" diye söz ediyor. Böyle şeyler her zaman oluyordu kuşkusuz. çocuksuz çiftler de hizmetçilerinin gizlice dünyaya getirdiği bebekleri evlat ediniyorlardı. Kini ve öfkesi kabardı. Herhalde Hansine kızı yetişkin biri olana kadar söylememişti. daha sonraki tepkilerini ateşlemiş olmalıydı. dedim Paul'e. o zaman benim teyzem olduğu doğru. sonra da Hansine'den bahsederken "Kopenhag'dayken. Swanny'nin yirmi beş yıl boyunca peşinde koştuğu cevap buydu. Birdenbire Paul'e karşı güçlü. seçme hakkı bulunmayan bir hizmetçi. teyzeleri değiştirmek. Bir çeşit yeraltı ya da gayrimeşru evlat edinme topluluğu gibi bir şey. Annesini. Paul'ün geçici umutsuzluğunu görecek kadar duyarlı olan Gordon. Tabiî başarılı detektifliğinden gururluydu. Anne ve babalar kızlarının gayrimeşru çocuklarını kendi çocuklarıymış gibi büyütüyor. eğer Swanny gerçekten de anneannemin kızıysa. Annesini çocuğunu terk etmek zorunda kalmış bir hizmetçi olarak görüyordu. Đşin asıl korkunç yanı. Asta'nın kızı olarak doğması gerekir. Onun açısından öyle görülmüş olmalı. Sonra gülümsediğini gördüm. Hansine 28 temmuz 1905'te Asta'ya ebelik yapmıştı. en sevdiği çocuğunun bir hizmetçi ile Kopenhaglı bir tüccar ya da uşağın çocuğu olduğunu kabul etmek istememesiydi. birkaç hafta sonra da Asta Hansine'nin doğumunda ona yardımcı oldu. imzasız mektupların mutsuz yazarını düşündüm. Hansine'den geriye bir şeyler kalmış olması da imkânsızdı. temmuzda Hansine'nin ellerini "neredeyse kendisininki kadar şiş karnı" üzerinde birleştirdiğini anlatıyor. meşru ve istenen çocuktan çok daha görkemli bir hayat yaşıyor olmasıydı. Hansine neden sessiz kaldı? Çünkü öteki türlü bir yetimhaneye gönderilmesi kesin olan çocuğunun varlıklı ve güvenli bir orta sınıf ailesinin sevgisinden ve . Daha önce Swanny'le hiç karşılaşmamıştı. Doğum zamanına geri dönmek gerekirse. Gordon'un yanında bunların hiçbirinden söz edemezdim. Tek yaptığımız.Kuzen olmamız mümkün değil.

çünkü bir zamanlar bu anlattıklarım gerçekti.konforundan yararlanmasını istiyordu. George Ironsmith'in köklerini araştırmıştı. Televizyon dizileri genellikle programlandıkları gibi yayınlanmaz. Geçen hafta boyunca. Böyle kadınlar sadece mitolojide vardır. malzemeyi iade ederken nazik bir not yazıp Londra'da işleri nedeniyle kaldığını anlatan Lisa'daki değişiklik Cary'yi şaşırtmıştı. uzun süre önce Amerika'ya dönmüş olduğunu düşünmüştür. hep birlikte barda toplanmış. kızının bir prenses olarak yetiştiğini. gönderenin adı ve adresi yazılıydı. Daha sonra. Saat dokuzda bitti. Paketin arkasında. sonra nisana ertelendi. Nisan başındaki basın gösterisi Paul'le birlikte ilk özel gösterimi izlediğimiz BAFTA'da gerçekleştirildi.ilerlemeden önce herkese tek tek baktığını. George Ironsmith 1871'de Whitehaven'da doğmuş on dört yaşındayken birinin yanına çırak olarak girmiş 1897'de . Lisa'nın görünüşünü de bir vaftiz törenine davetsiz katılan. Eğer Cary onu hatırladıysa. Amerikan usulü. öfkesi daha da artmıştı. Çocuğu ondan kopartılmamıştı. Hemen her zaman gecikmeler. ısırdığı altın elmayı davetlilere fırlatan şeytana benzettiğinde fazla ciddiye almadım. Paul ve ben Gordon'un açıklamasını kabul ettik ya da en azından ben kabul ettim. ertelemeler olur. Cary'nin yapıma başladığından iki yıl sonraya. en sonunda mayıs için. Lisa'ya verdiği bütün malzemenin. benim Asta'nın günlüklerinden sayfa koparıldığını gördüğümden tam iki yıl sonrasına programa alındı. hizmetçiliğe ve küçültücü işlere mahkûm. o da bir gazeteciye konuşurken. Lisa şimdi saldırgandı. Miles da tıpkı Cary gibi abartmalardan hoşlanır. masaldaki anne gibi annelik adından mahrum edilmiş. Lisa Waring bir iki milden fazla uzaklaşmamıştı. doğru olmamasıydı. Çocuk hayatını düzenleyen yasalar çok daha gevşekti. "Roper" da önce şubatta yayınlanacaktı. Lisa Cary'ye yaklaşmış ve açıkça gazetecilere bütün yapımını yerin dibine batıracak bir iki kelime söylemek istediğini anlatmıştı. onu her gün görüyordu. üç kasetin de içinde bulunduğu paketi aldığında bir çeşit rahatsızlık duymuştur. sanırım Cary de. Buluştuğumuz gün bize dostça davranan. Battersea'ydi. ışıklar karartılmadan bir dakika önce salona girip yavaşça -onun deyimiyle tehditkâr bir ifadeyle. daha sonra en öne kadar yürüyüp tek boş koltuğa oturduğunu anlattı. Yirmi yedinci bölüm Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. Üstelik adres Amerika değil. filmi büyük perde de izledikten sonra. Büyükdedesi için çizilen portreden hoşlanmamış. yakınında da olsa arada uçurum olduğunu görmüştü. saat dokuz buçukta Miles Sinclair bana telefon ederek Lisa Waring'in de gösteriye geldiğini. Gordon'un açıklamasının tek kusuru. O dönemlerde çocuklar günkünden çok daha değersizdi.

Hem de orada. Miles'a göre Lizzie'yi kimin öldürdüğüyle fazla ilgilenmediler. Gordon'un anlattıklarından kimseye söz etmedim.Amerika'ya göçmüş. Gordon gelip Swanny'nin Hansine'nin kızı olduğunu söylediğinden beri birkaç gün geçmişti. köprülerin altından çok su akmıştı. Swanny Asta'nın çocuğu olmadığını öğrendiği ya da bu yönde güçlü kuşkular duyup asıl kimliği konusunda fanteziler üretmekten . Ironsmith'in küçük torunuyla görüşmek zorunda kaldı. adı günlüklerde sıkça geçen bir hizmetçinin çocuğuydu. yoksa Lisa basına açıklama yapmaya hazırdı. kızlar erkeklerden de çok. onu tanıdığım kadarıyla. Çinli gözlü yabani bir kızın büyükdedesinin hakları için gürültü yapması. Bunları bulmanın tek yolu günlükleri incelemek. Cary'yle birlikte bunu konuşmalıydılar. O daha gider gitmez. Gordon onlara kendisi söyleyebilirdi. Paul'ün içgüdülerine fazla güvenemediğim görülecektir. Bahsetsem de kimin ilgisini çekerdi? Belki Gordon'un kendi babası. Ironsmith'e oyunda üçüncü derecede bir rol vermek haksızlıktı. Daha önemli olan. Cary de konuyla daha fazla ilgilenmek istemedi. Bu son cümleyi yüksek sesle söylemişti. çevrede bir erkek gördüğü zaman bütün güç ve karmaşık telefonları o erkeğe yüklediğini i biliyordum. Bütün bunlardan. O Lisa'nın Picadilly'de bir otobüsün altında kalmasını. Çocuklar her zaman ilgi çekmiştir. yaptığı dizinin engellenmeden yayınlanmasını tercih ederdi. Daniel'dan bile yararlanmayı başarmıştı. Ne var ki bahane bulamadı. Görüldüğü kadarıyla da günlüklere gösterilen büyük ilginin önemli bir bölümü. Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığını belirten bir not koyup koymama hakkında bir karar vermek zorunda kalacağız. 1904 sonbaharında da evlenmişti. ben ya da Swanny'nin yayıncıları. günlüklerin kendisiydi. Paul kesinlikle bu çözümün yanlış olduğuna inandığını söyledi. Eğer isterse. Daha önce yayımlanmış. büyükdedesi oyunun en önemli kişisi olmalıydı. "Roper" yayınlanmadan. Bu nedenle simsiyah giyinmiş. Adı neredeyse ailelerle birlikte anılan kadının sevgili kızı Swanny. Edith olduğunu iddia edenler ya da onun başına gelmesi muhtemel olaylar gazetelerde her an yer bulabilirdi. Cary'nin onu danışman olarak görevlendirmesinin gerektiğiydi. üstelik kayıp çocuklar çok merak edilir. bu sefer içgüdüsünün ilginç ve acı bir açıklama karşısında bulduğu bir savunma olduğunu düşünüyorum. Miles'a göre Cary sakin davranmış. bütün bu söylediklerinin dizinin geçerliliğiyle ne gibi bir ilgisi olabileceğini sormuştu. Kanıtlama imkânı olmamasına rağmen. bütün bunlar tarih olmuştu. ama oradaki gazeteciler daha çok Edith Roper'ın hikayesiyle ilgileniyorlardı. satın alınmış günlükleri gerçeklerden koparacak. annesinin Swanny Kjæer'in üvey kardeşi olmadığından emindi. Kolay olmayacak. bütün bunun önceden tasarlanmış bir kandırmaca olduğu izlenimini yaratacak bir karar. Benim de orada olmam gerekiyordu. Söylediklerinin özeti. nedendir bilinmez. geçici bir eğlenceden öteye gitmedi. böyle durumlarda duyguların ve içgüdünün çok önemli olduğuna inanıyordu. Lisa'ya göre. o kadının kızı değil. Cary'yle kendim konuşma çabasına girdim. Bütün bu olaylar seksen altı yıl önce geçmiş de olsa. Öyle sanıyorum ki bir gün gelecek. hem de o an. Hansine'nin Joan'dan önce bir çocuk doğurmadığını biliyordu. belki de Charles Amcası. Ne erkeklerde ne de kadınlarda içgüdüye fazla güvenmem. Asta'nın ilk defterindeki orijinal Danca'yı okumaktan geçiyordu. bundan sonraki günlükleri yayımlarken. Yanlış olduğunu hissediyordu. korkunç bir kandırmacaya dayanıyordu. Edith'in kayboluşu basın için hâlâ ilgi çekiciydi.

ama henüz değil. Đkiniz de çok gençsiniz. katı terbiye kurallarının son kalesidir. . hatta bir ay sonra bile çocuk doğurması imkânsız. Ben Knud'la evde kalıyorum. Andersen anlatırdım ama.Danca orijinale döndüm. kaba sözleri nazikçe anlatma sanatıyla ilgilenmek olduğunu söyledi. çünkü Đngilizce'nin bu konuda Danca'dan çok daha zengin olmasına rağmen. Eskiden oğlanlara H. Oysa. Eğer Asta hun har det maanedhge (âdet ağrısı çekiyor) ya da hun har sit skidt (o kirli) demiş olsaydı.Swanny biliyor olmalıydı. Đçgüdüsünün kaynağı bu cümleydi. Kadın psikolojisinde uzman olmadığı açık Gordon bile. Âdet. Bu durumda yola devam edip adı hemen hemen her sayfada görülen. Asta birçok konuda dürüst olmuş olabilir ama âdet konusunda değil.öteye gidemediği sürece gerçeğin açıklanmaması işin doğrusuydu. ama bazı konulan nezaketle geçmekte ustadırlar. ." . 19351944 kitabını yayımlayabilir miydik? Bir adım atmadan önce düşünecek kadar zamanım vardı. Asta'nın yazdıklarını "evdeki ziyaretçi" olarak çevirmiş olabilir. Önce benden bu bölümü yayımlandığı biçimiyle okumamı istedi: "Hansine Mogens'i iki sokak ötede. bu nedenle Hansine'nin kızı olması ihtimalini aklına bile getirmedi. Bunu Gordon'un da anladığını sanmıyorum. bunun sadece bu son yirmi yıl içinde biraz azaldığını söyleyebilirim."Evde bir konuğu varken" bölümünden mi söz ediyorsun? dedi Paul. onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. Barış ve Savaş. Ondan daha büyük olduğumu söyledim. Danimarkalıların Đngilizler gibi zengin bir üslubu yoktur. Hansine'nin 5 temmuzda kanaması varsa. bu cümleyi daha günlükleri ilk kez okurken ilginç bulmuş. . çok daha az beklemem gerekti. bunun ne anlama geldiğini anlayacaktı. güldü. O nazik anlatımla ilgilendiğinden. Gordon'un soyağacında Asta ve Rasmus'un en büyük kızları olarak gösterilen kadının aslında tamamen farklı bir kökten geldiğini bile bile. Margrethe Cooper buna uyan bir Đngiliz deyimi aradı ve 1970lerde hâlâ hayatta olan birçok yaşlı kadının kullandığı deyimi buldu: "evde ziyaretçisi var." .Daha ilk defterin ilk satırını okurken biliyordu. Gerçeğin ortaya kesin olarak çıkması. ama bütün günlüklerde de anlamadığım böyle bölümler var. bu kelime kelime çevrilir ve hiçbir zorluk çıkmazdı. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. bu nedenle de aklının bir yerine saklamıştı. belki de bunun yaş konusu değil. bunun kelime anlamı "kırmızı çiçek'tir. Paul kanıtını kısa zamanda buldu. dedim. Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Kanıtı ilk defterin ilk bölümlerindeydi. C. Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. yakında izin vereceğim.Anlamadığım bir bölüm var. Evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. her şeyi yeniden değiştirir. Mogens yalnız gitmek istiyor. dedim. Asta'nın den rfde blomst deyiminin Đngilizcede karşılığı yok. . Margrethe Cooper. 28 temmuzda. Günlük yayıncılarının satmayı umdukları yirmi bin ciltten her birine açıklayıcı bir sayfa eklemek için daha önümüzde birkaç hafta vardı.

birini öldürdüğüne inanılır. değerli Jüri Üyeleri. büyükdedeninki de yeterince kötü.Đçimizden pek azı. . ne kadar uzak olursa olsun. Ama söylemedi.Cary de bir cinayetin üzerindeki esrar perdesini." Sanki bu cinayeti işleyene karşı bir yakınlık duyuyor gibi. her şey ne kadar da değişik olurdu. çok güzel de elinde George Ironsmith'in Lizzie'nin gırtlağını kestiğinin kanıtı var mı? Vardı. Aslında şaşırtıcı. söylediklerinden herhangi birine inanmakta güçlük çekiyordum. Miles da yanımızdaydı. büyükdedesinin hakkının iade edilmesini. sizce de öyle değil mi? Bu kez Cary'nin dairesindeydik. Hakaret etmeye gerek yok dedi Lisa. Bunları Mockridge'in duruşma kayıtlarından aldım. Konuştukça gözlerinin parıltısı söndü. atalarınızdan birinin muhtemel bir katil olmasından hoşlanır. "O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok. sahne ışığında olmak istiyor. oysa söyledikleri bundan çok uzaktı. O zaman Lisa Waring'i ve Lisa'nın geçmişle ilgili açıklamalarını ne büyük heyecan ve mutlulukla karşılardı. ama bazıları nereden gelirse gelsin. . Evet. Cary'nin verdiği metinleri okuyup ev ödevine çalışmıştı. Lisa'ya göre Lizzie Roper'ın katiliydi. Devam ediyor. onun dışında sükûnetini izlerken. Lisa Waring'in çabası buydu. adı ne olursa olsun.Diyecektim ki. uçları hafifçe yukarı kalkık gözleri doğruydu. . bütün bunlar bir yıl önce olsaydı. büyükbabanınki rahatsızlık verici. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. diye düşündüm" Yargıç böyle söyledi. Eğer ona inanılabilirse.Ailemizde onun. Anlatacakları kanıtlanabilir olmalıydı. Yargıç Edmondson'un konuşmasını neredeyse ezbere okudu. çok daha özel bir nedeni daha vardı. uzakta. solgun burnu biraz büyükçe. Sürekli hareket etmelerine karşın ifadesiz gözlerini. belirli bir noktaya bakmaya başladı. Lisa dizide danışman olarak görev alır -almaması şimdiki kininin ve nefretinin başlıca nedeniydi. üne kavuşmasını istiyordu. Dizide silik biri olarak gösterilen George Ironsmith. Karısı da biliyordu. saçmalığı kesinlikle ciddi bir şey olarak göstermeye çalıştığı psikolojik davranış bozukluğu örneklerinden izliyormuşum izlenimine kapıldım. Đngiltere'ye bu yüzden dönemiyordu. . bütün bunlar çok iyi. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem ama belki de Đngiliz Ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. büyükanneme. Babanın böyle bir role layık görülmesi korkunçtur. dedi. demek büyükdeden için ölümünden sonra şöhret istiyorsun. sadece erkek kesimli düz siyah saçları. Kin ve öfkenin başka. on altısına . Miles'ın bu durumda.Peki dedi. Birinin mantıksızı mantıklı. Lisa'nın iddiaları karşısında. Bunu ailede herkes bilir. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. Ironsmith bunu kızına. başkalarının hakaret olarak alacağı şeylerin Lisa'ya övgü gibi geleceğini düşündüğünden emindim."Uzun çabalarımızın artık sonuna yaklaştığınızı söylemekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Lisa'nın yürek biçimindeki yüzü. cinayetten yaklaşık yüz yıl sonra kaldırmış olmanın mutluluğunu yaşardı.Cary'nin de dediği gibi.

Mary Schaffer Ironsmith bir rakibe olarak gördüğü kadını kıskanıyor. Ironsmith karısına tapıyordu. meslek olarak da "gezginci tüccar" olduğu belirtilmişti. yaptığı çizimin Gordon'un Westerby araştırmasıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. . O kadar gülünçtü ki. çoğu nişanlılık dönemine ait mektuplar. nereden geldiğimi öğrenirdim. Basit bir soyağacı hazırlamış. Birbirlerine gönderdikleri. Cary belgelerin geri kalanını sordu. Bu kart Lizzie'nin öldürüldüğü sırada Ironsmith'in Londra'da. bir koltukta oturmak rahatsız ya da alışılmadık bir şeymiş gibi sırtını ovuşturdu. Lisa ayağa kalktı. yani 29 temmuz pazar günü eve dönmeye hazırlandığını yazıyordu.O belgeyi bulabilsem. adresin de üstünde. Mary olarak adlandırılan kızları aynı yıl doğdu. onun için her şeyi yapmaya hazırdı. dedi Lisa üzgün sesiyle. söyleyecek bir şey bulamadık. ama Ironsmith'in gönderdiği kart üzerindeki fotoğraf. Sadece büyükdedesi ile büyükninesi arasındaki mektuplar. Lisa haklıydı. bir artı işareti üzerine çizilmiş çarpı gibi ilginç bir işaret vardı. zavallı Mogens'in Fransa'dan gönderdiği. Ironsmith karısına ertesi gün. Mary Schaffer'ı otuz sekiz yaşında bir dul olarak gösteriyordu. ama Lisa içlerinin önemli bir şey olmadığım söyledi. Lisa'nın babası. yere oturup bağdaş kurdu.girdiği gün anlattı. George Ironsmith otuz dört yaşındaydı. 1959'da Betty Wong Feldman'la evlendi. ama tabiî George Ironsmith'inkiler yoktu. bir iki dakika göz attım. "Önemsiz kağıtlar" Mary Schaffer'ın doğum belgesini içeriyordu. Lisa yine de açıkladı. Cary'nin video bandını izledikten sonra babasıyla temasa geçmiş. Hackney'nin tek görülmeye değer yeri olan Victoria Park Gölünün bir sepyasıydı. onların 1933'te doğan en küçük çocukları Spencer Waring. Mary Ironsmith 1922'de Clarence Waring'le evlendi. ama bu onu öldürdüğünü kanıtlamazdı. bir sürü de önemsiz yazı. Büyüknineme Lizzie'yi öldürdüğünü anlatmak. Kartın bir diğer ilginç yanı da üzerindeki resimdi. kuzenlerimin de yayımlamaya çalıştığı mektuplar kadar kuru ve sıkıcıydı. Yine de bakmakta bir sakınca olmadığını söyledi Cary hemen kâğıtlara göz atmaya koyuldu. Ironsmith 1904'te Mary Schaffer adlı bir kadınla evlenmişti. Londra'ya gelen turistler yakınlarına genellikle Buckingham Sarayı ya da parlamento binasının resimlerini gönderir. George Ironsmith'ten gelenleri göstermişti. Kartta 'Londra' dışında başka adres yoktu. Kartta bunun dışında "Sevgili Mary". hatta Hackney'de olduğunu gösteriyordu. ama damgada 28 temmuz tarihi okunuyordu. . kendi annesinin George ve Mary'nin birbirlerine ne kadar bağlı bir çift olduğunu söylediğini hatırlıyordu. Benim görebildiğim kadarıyla en önemlisi 1905 yılında Ironsmith'in Đngiltere'den karısına gönderdiği kartpostaldı. Ölmeden çok kısa zaman önceydi. rahata kavuşması için kadının öldüğünü bilmesi gerekiyordu. havanın oradakinden daha sıcak olduğu hakkında bir satır ve tepede. Bunlar Lisa'nın annesi ve babasıydı"Aile inancı" Ironsmith'in birisini öldürdüğünü kanıtlamakta yeterli olamazdı. tek bir çocukları oldu.Bu işaretin anlamı ne? diye sordu Cary. Bizlere verdi. Lisa. o belgeler bize Mary Schaffer'ın birinci . Şubat 1904'te Chicago'da verilmiş evlilik cüzdanı. babası da ona kendi annesinden kalan bir yığın belge göndermişti.

.Yargıcın söylediklerini hatırlıyorsunuz. Lizzie'den sonsuza dek kurtulmak için. Bunu söylemek kolay. . Daha önce hiç görmedim. Đşte bu kadar.Ne yapacağım? . Lisa gittikten sonra Cary krize girdi. o filmi hiç yapmazdınız. Büyüknineme tutkuyla bağlıydı. Büyük bir içkiye ve en az yirmi sigaraya ihtiyacı vardı. diye söz verdi Cary. Son iki kelimeyi söylerken Cary'ye bakıp tatsız tatsız sırıttı.Bunu babam buldu. değil mi? Şimdi bildiklerinizi biliyor olsaydınız. ama gerçekten girdi.Size söyledim. yumruklarını duvarlara vurdu. . dedi Lisa. Bomba mektuplarda değil. Amerika'ya gittiği gemiyi de biliyorum. şimdi ne yapacaksınız? .Hayatını bunun için tehlikeye atar mıydı? Karısının hiç görmediği. . bizi izliyordu. işinize yararsa. dedi Lisa soğukça." Tabiî biliyordu. . kâğıdın üzerimizde yarattığı etkiden memnun. dedi Lisa yerde Buda gibi otururken.Peki ama. biliyorsun. Đnsanlar aşk için böyle şeyler yapar. Uludu. biraz araştırma. George Ironsmith'in hizmet sözleşmelerinden birinin kopyasında gizliydi. Aslında inanıyorsunuz ya. Ben. Đngiltere'den Plymouth'tan kalkıp. ben seni ararım. bilmemesi mümkün mü? Yıllar boyu o zavallı inekleri ve koyunları boğazladı.Oh. hiç merak etme.kocasıyla on beş yıl evli kaldığı ve çocuk doğurmadan boşandığı dışında bir şey göstermiyordu. karısını mutlu etmek için. dedi Lisa. sadece adını duyduğu bir kadını öldürmek için? .Teması kaybetmemeliyiz. vejetaryenim.Aşk uğruna. Şimdiki gibi bir yıl toplum hizmetine gönderilmiyorlardı. . . yolcu listelerinin hâlâ bulunabileceğini söyledi. Gözlerini sımsıkı kapadı. . galiba Boston'a uğradıktan sonra New York'a giden Lusitania ile. dedim. Miles. güldü. 1885'ten sonra yedi yıl boyunca Carlisle'da bir kasap ve mezbahacının yanında çırak olarak çalışmıştı. neden? diye sordu zavallı Cary. Lisa. Belgeye göre Ironsmith.Yani bana inanmıyorsunuz. parmaklarını saçlarında gezdirdi. Önce gemi.O zamanlar katiller asılıyordu. Aşağıdaki pub'a gittik. deli gözlerle Miles'a baktı ve yeniden sigaraya başlayacağını söyledi. . Peki. Hepimiz yılların sarartıp soldurduğu belgeye baktık.Bir şeye girişmeden önce. . "Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli.

Campania. Biraz zaman geçti. Anlaşılan Spencer Waring yanlış hatırlıyordu. Pavonia. Liverpool'dan New York'a da 29 temmuzda dönmüştü. bilmeye kesinlikle karşıydı. "Đkinci sınıf' diye düşünüyordu. ama sonunda istediği -istemek zorunda olduğu. "Roper"ın yayınlanmasıyla halka yanlış bir hikâye anlatmış olmaktan bir haz duymayacağı kesindi. Bütün bunları unutmak. Ne var ki bu kayıtlar varış ülkesinde tutuluyordu. Aurania. Bunu sadece Lisa'nın korkusundan. Umbria ve Etruria. George Ironsmith New York'tan Liverpool'a 15 temmuz 1905 cumartesi günü hareket etmiş. Liverpool'dan kalkan New York Cumartesi Postası Ironsmith için en uygun çözümdü. Lucania. Liverpool'dan hareket eden gemiler yolcularım şirketin New York'taki North River ya da Doğu Boston'daki New Pier iskelelerinde indiriyordu. Bulduğumuz ilk şey. Đngiltere ile Amerika arasındaki denizlerde dolaşan başka hangi gemiler vardı? Cary. Amerika'dan gelirken yalnızdı. bir sonraki projesi için çalışmaya başlamak istiyordu. Yirmi sekizinci bölüm . başlangıçtan beri kabul edilir bir çözüm bulmaya eğitildiği için yapamıyordu. Cary'ye göre. ama dönüşünde yanında biri daha vardı. Bothnia ve Scythia da haftalık Boston seferi yapıyor. Servia. onun basına açıklama yapıp dizisini yerin dibine batıracağından endişe ettiği için değil. Gerçek teoriyi doğrulamayabilir. Ironsmith böylesi gemilerde yolculuk etmiş olamazdı. Cary Plymouth'tan vazgeçmeye karar verdi. perşembeleri Liverpool'dan. Her ikimiz de bırakın iki yılı. Lisa Waring'in -daha doğrusu Spencer Waring'in. büyükdedelerimizin kim olduğunu bulmadan iki gün geçiremezdik. Yüzyılın başlangıcında. yolcu üstelerinin hâlâ saklandığını duyduğunda şaşırdı. Hibernia. Etruria ya da Umbria'ya binmiş olması gerekirdi. çoktan bulmuş olurduk. Cunard'a başvurdu.bilgiye ulaştı. bizi ilgilendirenler de Washington'daki Ulusal Arşiv'deydi. Karta inanırsak. karısına dönmek için bindiği geminin adında yanlışlık olduğuydu. Alman denizaltılarının 1915 yılında Lusiania'yı batırmalarıydı. Servia ve Gallia'nın iki haftada bir yaptıkları seferlerden birine de katılmış olamazdı. Cunard Denizcilik Đşletmesi'nin tarifesini eline geçirdi. gidiş dönüş bileti 75 ile 110 dolar arasında olmalıydı. Cephalonia. Oysa bu kez Cary bilmek istemiyordu. Amerika ve Đngiltere arasında mekik dokuyan onlarca büyük gemi vardı. Bunlardan hiçbiri Plymouth'tan kalkmıyordu. Anlaşılan deniz faciaları tarihinde en az Titanic kadar ünlü olan geminin adını hatırlıyordu.Đkimiz de iflah olmaz araştırmacılarız. cumartesileri de Boston'dan kalkarak Queenstown'a uğruyorlardı. nasıl çıkaracağımızı biliriz. Arabia.George Ironsmith'in 29 temmuzda Amerika'ya. Aradığımızı nerede bulacağımızı. Tabiî araştırmaların çoğu bulmak için yapılır. Amerika'yı Birinci Dünya Savaşı'na girmeye iten. Catalonia. ama o zaman teori feda edilir ve her bir olasılık birbiri ardına kontrolden geçirilir.

bu konuda bir çocuktan söz edildiğini hiç duymadığını söyledi. Ironsmith'in bir çocuğu varsa. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. çünkü adamın kuzeyde. Sonunda bulduğu bir açıklamaya da kanıt değil. 1905'te de Đngiltere'de . sabırsızlanıyordu. çocuğu neden Mary Ironsmith olarak adlandırdığını açıklamaz." .Bu. 1900'de mi ne Đsveç'te oldu. ikinci sınıf yolcuları arasında George Ironsmith ve yarım ücret ödediğine göre iki ila on iki yaşları arasında olması gereken Mary Ironsmith'in de bulunduğunu gösteriyordu. Hem Asta nereden düşündü bilmem. Oysa adam karısını seviyordu. yaşadığı sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. Cary bu kadarını da mı göremiyordu? . Mary Schaffer'la arasındaki mektuplaşmadan. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı.Hikâye olduğunu ben de biliyorum. Muhtemelen çocuk Ironsmith'e Amerika'ya götürmek üzere emanet edilmiş birisiydi. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. Stockholm'de. öyle değil mi? Gerçek bir olay. bunun kanıtı yoktu. karısının ilk evliliğinden bir çocuğu olmadığını açıkça belli ediyordu. "Kuzinim Sigrid. büyükdedesinin Lizzie'yi öldürdüğünü Cary'nin de kabul etmesiydi. söylenti.Sadece bir hikâye. Đlginç bir hikâye. hatta fısıltı duymamıştı. Cary'nin bu sorulan sorduğu Lisa çocuğun kim olduğunu bilmediğini. 1904 şubatında evlenene kadar bekâr gözüküyordu. Lucania'nın yolcu listesi 29 temmuz 1905 cumartesi günkü seferinde. Ama yine de bir senaryo. Asta'nın ünlü öykülerinden biriydi. Asıl konudan uzaklaştığımızı düşünüyor. Tarih Roper Davası'ndan yıllar sonra. kaldı ki hangi anne baba küçük kızlarını altı günlük bir deniz yolculuğunda tanımadıkları genç bir adama emanet eder ki? Her ikimizin de düşündüğü. diye cevap verdi Cary. Waring ailesinden kimse evlilikten önce karısının bir çocuk doğurduğu hakkında bir dedikodu. Asta'nın on yıl ya da daha önce bir başkasından duyduğu bir şeyi hatırlamaktan başka bir şey yaptığını iddia etmiyorum. onu evlat edineceklerdi. Adam evliydi ama çocukları yoktu. imkânsız bularak aklımızdan uzaklaştırmaya çalıştığı düşünceyi söyleyen yine Cary oldu. dedim. giyotinleri yazmıyor muydu? . 18 aralık 1913'tü. Anlaşılan kabahat karısındaydı.Çok zaman önceydi. Onun tek istediği. Bana anlatmak için telefon etti. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. Olumlu bir Roper ipucu yakalamak umuduyla günlüklerin ilk cildini yeniden okuyordu.

On dört aylık bir çocukla yolculuk ettiğinden şüphelenilmesini bile istemiyordu.Yani sence kıza bilet almasa sorularla karşılaşacak ve iki yaşından küçük olduğunu kanıtlamak zorunda mı kalacaktı? . George Ironsmith'in yanında Lucania'ya binen çocuğun Edith Roper olamayacağını söyledim. Ironsmith onun için hiç bilet parası ödemeyecekti. . bunu ancak terk edilmiş. Ah. eğer Cambridge'e gelecekse. isteği reddedilince de tehdide başvurduğunu sandığını söyledi. hatta para önerdiğini. onu terk etmeyi düşünmüş olamazdı. Gerçekten ayrılmaya karar vermiş olsalar. dedi Cary. Miles nasıl olup da Roper ve oğlunun Cambridge'e yalnız gittiğini. Kendi aramızda. O günlerde "suçlu taraf' olarak görülecek bir kadına nafaka bağlanması söz konusu değildi.tekrarlanmaması için bir neden yok. büyük ihtimalle de Chicago trenine binmişti bile. Ne yazıldığını sana okuyayım: "Bu şekilde dünyanın haberleri ve hava durumu raporları Atlantik'i kat eden gemilere dağıtılmakta." 1910 yılında Crippen'in telsiz aracılığıyla denizdeyken yakalanan ilk katil olduğunu bir yerlerde okumamış mıydım? Ironsmith ondan beş yıl önce yakalanmak istememiş anlaşılan. Lizzie'nin geride kalmayı nasıl kabullendiğini hiç anlamadığını söylüyordu. Paul ve benim konuşarak yarattığımız senaryoya göre Ironsmith Lizzie'ye gitmiş. olamaz mı? Edith büyümüş.Dahası da var. Talihi yaver gitti. Roper'ın kızın kendinden olmadığını başkasından öğrenmesinden korkarak. ama çocuk istediğini bildiği bir kadınla evliydi. sevileceğine. Herhalde iki yaşında gösteriyordu. dedi Cary. Bir de şöyle bak: bir sürü soru sorulmasını önlemek istemiş olabilir. ama boşanmayı düşünmüyorlardı ki. Miles'a göre karısına. Cary Đngiltere'ye sadece Edith'i almak için geldiğini. Edith. karadan yüzlerce mil uzakta olsalar da yolcuların mesajları kıyıya iletilmektedir. özellikle de Edith'in istendiğine. Roper'ın. kendi yanındakinden çok daha güzel bir . bu hareket anlaşılırdı.Edith. geçinecek imkânı olmayan kadın olma tehlikesi karşısında düşünmüştü. Gemi kayıtlarına göre. En iyisi Roper'i Cambridge'de buluşarak hiç olmazsa dışa karşı saygınlığa korumaktı. gemide Marconi Telsiz Telgrafı da vardı. bu arada Edith'e uygun bir ev bulmak ya da annesini razı etmeye çalışmaktı. . Çocuğu olmayacağını. Maria Hyde'ın yanında kalacaktı. Đki yaşından büyük olmasa. kızını istediğini. Maria Hyde'ın öldüğünü de bilmiyordu. Üstelik kocası oğlunu da yanına almış. O zamana kadar New York'a varmış. şimdi de onun Mary Ironsmith olmak için çok küçük olduğunu söylüyorsun. Lizzie'nin çocuğunu sevdiğini söyledi Cary. cesetler bir haftadan önce bulunmadı. yürüyebilen bir çocuktu. Ne de olsa çocuğunu büyütmekte inat etse. onları bırakarak Cambridge'e taşınmıştı. Lizzie'nin cesedinin ne zaman bulunacağını kestiremezdi. kocasına durumu itiraf etmiş miydi? Açıklamayı kendi yaparak daha kötü sonuçlardan kaçınmaya çalışmış mıydı? Miles Lizzie'nin kararsız olduğunu düşünüyordu. Ironsmith. Çok büyüktü. kocasını kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktı. iyi bakılacağına. yalnız olması gerektiğini de söylemişti. kendi çocuğu Edith'i ona vermesini istemişti. karısını bir hafta sonraki cumartesi günü beklediği belliydi. Swanny Kjær olmak için çok büyüktü. Cary ve Miles. Anlaşılan Lizzie'nin bir haftalık gecikmesinin nedeni. Acaba Lizzie.

hayat yaşayacağına emin olduktan sonra. Cinayetten önceki bir hafta boyunca olardan kimse bilmiyordu. ne var ki Lizzie geri adım atmayacaktır. tek bir gerçek olaya dayanıp daha sonra başka koşullara uyarlanan öyküler yaygındı. daha sonra iki yaşından büyük. canlı varlıkları hızla öldürmekte uzman bir mezbahacıydı. gerçek bir kasap olarak tanınmasını istiyordu. cuma günüydü. Lizzie. Amerika'ya götürülmek üzere Liverpool yolunda olduğunu söylemesi işten bile değildi. Lizzie'yi hayatta bıraksa. tehdit etmiş de olabilirdi. Edith annesinin yatağında uyuyordu. zaten hiç uyanmadı. Kendimi Asta'nın anlattığı. Ironsmith'in onu tekrar kandırmaya çalışmış olması kesindir. kandırmaya çalışmış. O geceyi Liverpool'da geçirdikten sonra ertesi gün Lucania'ya bindiler. metresinden olma çocuğunu karısına vermek isteyen. Lizzie bir ara kızını vermeyi kabul etmişti. Florence Fisher saat onda alışverişe çıkmıştı. evlilik bağıyla bağlı Roper ve Lizzie'nin meşru çocukları olarak görülüyordu. Vermeyi kabul ettiğini. kendisi de Hackney'de annesiyle oturacaktı. Roper'ın sahneye çıkmasından önce yaşadıkları gibi yaşayacaklar. kızını Ironsmith'e vermedi. Ironsmith'le. Cary'nin söyledikleri üzerinde düşündük. Büyükdedesinin hakkının teslim edilmesini. Liverpool trenine yetişti. Lizzie'yle tartışmış. Belki de böyle hikâyeler. 29 temmuz için SS Lucania'da yer ayırtmıştır. Bize göre Ironsmith o haftanın her günü Devon Villaya gelmiş. sonunda . Böylece yatak örtüsüne sarındı ve Lizzie'nin gırtlağını kesti. Babasıyla telefonda uzunca bir süre konuştu. 27 temmuz perşembe akşamı. Karısına.Bütün bunlar çok güzel ama. yalan söylemekle suçlandık. para önermiş. Lizzie hiçbir şey duymadı. oğlunu da sevmemektedir. küçük kızıdır. Roper'ın gidişinden sonra Devon Villa'ya gelerek kızını alması konusunda anlaşmışlardı. Hackney'de aldığı ve üzerine özel bir işaret koyduğu kartpostalı karısına göndererek çocukla birlikte geldiğini bildirdi. Edith'i vermeyecek. Roper'dan nefret etmekte. dedi Paul. bazen de ger-çekleşiyorlardı belki de. kadının uyandıktan sonra polise gitmesi. fantezi kurmak. evin kiracısı olduğu dönemden kalma anahtarıyla Devon Villa'ya giren Ironsmith'e kararını değiştirdiğini söylemişti. çocuğu getireceğini de bildirmiştir. geçineceklerdi. daha sonra gerçekleştirmişti. . yoksa onu öldürmeyi kafasına koymuş muydu? Maria Hyde ortalıkta görünmüyordu. Öyleyse. Eskiden. Edith'i yanına alıp Euston Đstasyonuna gitti. Ertesi sabah Devon Villa'ya geri döndü. Ironsmith iki gün sonrası. Edith'in kaçırıldığını. Hayattaki tek varlığı. metresini öldürüp giyotinden kurtulan adamın öyküsünü düşünmekten alamıyordum. 28 temmuz. Ironsmith. kim bilir? Belki de Ironsmith böyle bir öykü duymuş. belki de yüksek dozda hidrobromid almış annesini uyandırma çabalarından yorgun düşmüştü. Başlangıçta Lisa Waring beklenmeyecek ölçüde köpürdü. babaannesinin Ironsmith'in meşru çocuğu olmadığını öğrenmek ona pek hoş gelmedi. on iki yaşından küçük bir çocuk için Amerika'ya bir gidiş bileti aldı. neden Edith'i alıp gitmekle yetinmedi? Ne de olsa Edith. Mutfak çekmecesinden aldığı bıçakla Lizzie'yi korkutmak mı istemişti. Roper'ın gidişinden önceki salı ya da çarşamba. ama son anda vazgeçtiğini bir düşünün. Cary ve ben senaryo yazmak.

Ne de olsa. endişeleri sona ermişti. Lisa daha yedi yaşındayken ölmüştü. Dizi bir çözüm önermediği. Ironsmith'in ölümü. Edith'in gerçek kimliğini kanıtlamak iddiasında olmadığı için. özellikle Edith'in merdivenleri tırmanışı ve tepede gözden kayboluşu gibi bazı sahneler kullanıldı. özellikle Lisa'nın babasının iki kardeşiyle birlikte hayatta olduğu bir dönemde. Lisa ertesi sabah Los Angeles'a uçtu. Cary bundan fazla hoşlanmadı. böyle bir leke Edith'in bilinen en önemli iziydi Lisa babaannesini iyi tanımıyordu. . onun onuruna düzenlenen partide Lisa hamile olduğunu açıkladı. herhangi bir sorun çıktığında. Bu fotoğrafta Mary Waring'in yüzünün sol tarafını görmek mümkün değildi. Bunu Edith'in hayatının canlandırılması. böyle bir belgenin hiç görülmediğini. Çekimin son günü aynı zamanda Lisa'nın yirmi yedinci doğum günüydü. Cary bundan memnun olmadı. George Ironsmith'in Lizzie Roper'ı öldürdüğü tam olarak kanıtlanamasa bile Edith bulunmuştu. 1970'te. Diğer fotoğrafların hiçbirinde. Bundan sonra yeni bir gerçek çıkmayacaktı. 1922 yılında çekilmiş fotoğrafta gelinlikle görülen Mary Waring kolaylıkla 1898'de gelinlikli Lizzie Roper olabilirdi. Cevaplar ellerindeydi ve bana anlattığına göre. Mary Ironsmith Waring çocukluğunu Chicago'da geçirmiş. Zaten onun asıl istediği de buydu. Amerika sahnelerini çekmek için oraya gittiler. Ironsmith'in gerçek katil olarak gösterileceği yarı belgesel bir dizi hazırlamak arzusundaydı. yine de üzüntüsünü belli etmemeye çalıştı. Cary bundan sonraki yapımları için onu yardımcı olarak görevlendirmekte kararlıydı. onun bu lekeden kurtulmak için her gün özel bir makyaj yaptığını söyledi. Roper'ın yapılışı ve Waring açıklamaları konusunda bir belgesel hazırlıklarına başlamışlardı bile.babasından babaannesinin doğum kâğıdı olmadığını. Aradaki tek fark. New Jersey'li biriyle evlenmiş ve tüm evliliğini Cape May adlı şirin bir kıyı kasabasında geçirmişti. Bilindiği kadarıyla Lizzie'nin sol göz altındaki elmacık kemiğinde bir leke yoktu. Daha ilk bölüm gösterilirken Cary ve Miles. Cary yapımı konusunda hâlâ endişeliydi. Spencer Waring'in Lisa'ya gönderdiği birçok fotoğraf arasında biri özellikle önemliydi. evlenmesi ve Cape May'deki yılları izledi. kadın öldükten sonra kalan eşya arasında böyle bir kâğıda rastlanmadığını öğrendi. Sonunda gösterime sunulan "Roper"ın tamamlandığı sırada Lisa'nın sahneye çıkması ve Edith'in kim olduğunu açıklamasıydı. Lisa çözümü bulmakta gecikmiyordu. Lisa Waring'i danışman olarak görevlendirdiler. Roper'ın beraat edeceği. Bu yapım Cary'ye "Roper"dan çok daha fazla keyif verdi. yeni ailesi. Lisa'nın değeri ölçülemezdi. yardımcısını kaybetmek üzere olduğunun farkındaydı. Cary onu geçirmek için havaalanına gitmedi. modaydı. Bütün bu konu onu heyecanlandırıyordu. Miles'ın da Lisa'yla birlikte gittiğini anlaması birkaç saatini aldı. Paniğin büyük kısmı geçmiş olmasına rağmen. ama Spencer Waring annesinin yüzünde böyle bir lekeyi hatırladığını. Çünkü aynen Lizzie gibi o da fotoğraf çektirmek için hafifçe sağ yanını dönmüştü. Mary Waring'in yüzünde bir iz yoktu. "Roper"dan. Roper planlandığı gibi yayınlandı.

Bütün bu mektuplardan hiçbirinde Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığı şeklinde yorumlanabilecek tek bir söz yoktu. Ya da yıllarca Swanny'yi kızkardeşi sanan annemi. yayımlanan son günlükler için seçtiğim ve Küçük Denizkızının yanında çekilenin yerini alacak resme. olaylar ya kâğıda dökülmemişti ya da yazıldıkları kâğıtlar kayıptı. Aranacak başka neresi vardı? Asta yıllar boyunca çok az mektup yazmıştı. . bir ima peşine düştüm. Kitap şömizindeki fotoğrafa. Paketi gelir gelmez açmadım. postadan gelen büyük zarfları açtığım öğleden sonrası için ayırdım. artık çok geçti. bebek Swanny'nin gerçekte kim olduğunu öğrenme iddiasını bir kenara bıraktım. kendi kızımı sevdim. Üç hafta kadar önceydi. Bütün bunlar çok zaman önce olmuştu. Edith Roper'ı bulmamıza yardımcı olan fotoğraflar. o tanıdık güçlü ve güzel kuzeyli yüze baktığımda. bazen daha önceden tanıdığım birini gördüğümü düşlüyorum. Pek tatmin edici bir son değil. Günlükler yayımlanmaya başladığında. her kitabı açıp sayfalarının arasına baktım. O kendi kızının gerçek kimliğini öğrenmiş.Swanny'nin gerçek anne ve babası konusunda Paul'ün bana Gordon'un teorisindeki yanlışları göstermesinden sonra. Evi aradım. Söyleyebileceğim tek şey. Çok önceden. farkındayım. birer küçük kız evlat edindik. gerçeği bulabilme düşüncemden vazgeçmiştim. Harry Amca'nın kızı bana Asta'nın son dönemlerde babasına yazdığı. günlükleri tekrar okuyarak küçük de olsa bir ipucu. Swanny konusunda işe yaramadı. Sayfalar Kopenhag'dan bir paket içinde geldi. Belki de gördüğüm. bu arada da sevgilisini kaybetmişti. milyonlarca kelimelik romanı ya da günlükleriydi. Yazdığı asıl şey. Ben. Cary ve ben. Bilmiyorum. ben daha çok küçükken. Swanny'nin ikinci dereceden bir kuzeni. Asta'nın onun babasına gönderdiği mektupları iade etti. uzak olasılık da olsa Swanny'nin olabileceğini düşündüğümüz insanın. çocuksuz iki kadın. onun da Robert Browning'inkilere benzettiği aşk mektuplarını verdi. Yirmi dokuzuncu bölüm 1991. büyükbabam Rasmus. Swanny olmadığını öğrenmemizdi.

Asta Westerby tarafından gönderilmiş olduğu kanısına vardım. iyi eğitim almış bir Danimarkalının Đngilizcesi. "Yine böyle bir şey olmalı" diye düşündüm. Onu uzun zaman önce tanıdığınızı. ilk günlerdeki ilgiden sonra Asta'ya olan ilginin sakinleşeceğini sanıyordum. ama bunların orijinal olduklarını ve sizin için tarihî değer taşıdıklarını düşünerek size göndermeye karar verdim. Ben de düzenli olarak başka insanların anılarını. dünyanın öteki ucundaki nişanlısıyla evlenmek üzere işten ayrılmıştı. Bu sayfaların onun eline nasıl geçtiğini araştırdım ve sonunda Georg Stage'den söz edildiği için Mrs. Anlaşılan bu konudan Mrs. Dünyanın hemen her yerinden geliyorlardı. Mektup Đngilizce'ydi. Sayfaları size iade ederken ilginç bulacağınızı umuyorum- . Yeni kitabın gelen mektupları bu denli artıracağını. ilginç bir şey buldum. gazetelerin akla gelebilecek her konuda yorum yapmamı arzu edeceklerini düşünmemiştim. Annemin kâğıtlarını karıştırırken. "Sevgili Mrs. tarih de iki hafta öncesini gösteriyordu. büyük bir bölümü de Đngilizce bile değildi. hatta bir okul gezisinde tutulan notları alıyordum. Elinizde kopyaların bulunduğunu biliyorum. uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı. Belki de birkaç sayfalık bir örnek. Westerby'ye de söz etti.Swanny'nin rolünü üstlenip günlüklerin yayıncılığına soyunduğumda. Gelenlerden yüzde birini yayıncıma gönderiyordum. Danimarka denizcilik tarihi konusunda yazdığı kitabı hazırlamaktaydı. Pakete el atmadan önce beş kutu ve iki büyük zarf açtım Paketin içindekilerin ne olduğunu hemen anlamadım. Tabiî ben de herkes gibi o ünlü günlükleri okudum! Hemen bu sayfaların 'Astas Bog'a ait olduklarını anladım. Sandra'dan sonraki sekreterim. Geriye kalanları geldikleri yere gönderirken. günlüklerini. Adres Kopenhag'ın bir bölgesini. bunun tam günlük bir iş olacağının farkında değildim. Kjær. seyahat kitabı yazarlarının da 1852'de Zambezi'ye tırmanan bir büyükbabanın anılarını aldığı doğru olabilir. mülakat isteklerinin. elyazmalarını. Danimarka'dan. Annem 1963 yılında Đngiltere'yi ziyareti sırasında. Dedektif öyküsü yazarlarının mektupla senaryo taslakları. anneniz de anneme kendi elindeki bilgileri gönderdi. sadece günlükleri iyi tanıyan birinin cevaplandırabileceği mektuplarla ilgilenmek zorunda bırakıyordu. mektuplarla birlikte pul göndermiş olmalarını da istemiyor değildim. Asta konusunda bir dosya dolabı gibi düzenli olan kız. Mektubu yazan hem Swanny'nin öldüğünden hem de Danca bildiğinden habersizdi. evinize konuk ettiğinizi biliyorum. Yeni bir yardımcı yetiştirmek ya da işi kendim yapmak durumundaydım. romans yazarlarının aşk konulan. Gyldendal tarafından gönderilen kalın zarfı gördüğümde. Bulduğum ara çözüm beni hâlâ günde on-on iki istek cevaplandırmak. Bildiğiniz gibi annem bir deniz tarihçisiydi. iştahımı kabartacak bir özet. yukarıda sözünü ettiğim kaza hakkında bilgi toplamakta olduğunu sanıyorum. Günlüklerin dördüncü cildinin basılmasıyla. Böyle olduğunu duydum. Size annem Aase Jfrgensen'in geçen kasımda öldüğünü bildirmek zorunda olduğum için üzgünüm. Kutunun üzerinde bir mektup ve yayıncının alışılmış not kâğıdı vardı. konuşmaların yoğunlaşacağını. çünkü bir bölümü ayrı bir kutuya konmuştu.

Günlük yazarının kendi kayıtlarını tahrip etmesi düşünülemeyecek bir şeydi. içinde Swanhild olan öyküyü. içimde olanlarda -daha doğrusu olmayanlardan. dışarıya. her seferinde onları koparanın Swanny olduğunu düşünmüştük. bir bilim adamı özeniyle korunmuşlar. çünkü asıl eğlence aşağıdaydı. Hiçbirimizin aklına sayfaları Asta'nın koparmış olabileceği gelmedi. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. zavallı Swanny'yi her yerde onu boşuna ararken üst kata çıkıp söz konusu günlüğü ararken gözümün önüne getiriyorum. Doğumdan önceki son günlerde fazla hareket etmezler. Sayfaları kocama verdim. Ama yine de tam Asta'ya göre bir davranıştı. O ünlü imzasız mektubun geldiği gün. tam da düşündüğü gibi.. Đlk sayfanın tepesindeki tarih Swanny'nin doğum gününden. Tanrıya şükürler olsun ki hava yağmurlu değil. oğlanlar evde. Aradığı sayfalan bulmuş.Saygılarımla. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim" ile bitiyor gibiydi. Swanny'nin doğum günü olduğu söylenen günden bir sonrasıydı. Đşte burada.başka her şeyi düşünmeye çalışıyorum. Đngilizce'ye çevirdi ve yüksek sesle okudu: "Bebek bugün pek hareket etmedi. Ama daha önce dört cümle daha vardı. Christiane Neergaard" Zarfı titreyen ellerle açtığımı söylemem abartılı olmaz. elindekiler sadece ölü kâğıttı. daha da doğrusu. Büyük hatalar bu kadar kolay yapılıyor. . Royal Copenhagen porselenlerine bakarken bulmuştu. koşuşturup korkunç bir gürültü çıkarıyorlar. korkunç trajediler böyle hatalarla harekete geçiriliyor demek. Yıllar boyu o sayfaları aramış. sokağa çıkıp oynamaları mümkün. Efsanelerimizden birinde okuduğum bir öyküyü düşünüyorum. yaprakları koparmıştı. hâlâ sancım yok. 12 ağustos tarihli notlar da eksikti. Günlük sayfaları çoktan katlanmış. işte bunlar da Frederikke Teyze'nin mektubu hakkındaki yorumları. Swanny'nin Aase Jörgensen onuruna verdiği öğle yemeği davetinde Asta'yı profesörün ilgisini çekebilecek bir şeyleri olduğunu söyler.. Okullar uzun yaz tatili için kapandı. Hatırladığım kadarıyla Swanny Asta ve tarihçiyi yemek odasında. Bu arada kendimi meşgul etmek için. Ne işine yarayacaklardı ki? Ne önemi vardı? Önemli olan tek şey yazmaktı. Aase Jorgensen'in çantasına girmişti. temmuz ve ağustos 1905. Sayfaların tümü bir plastik dosya içindeydi. Kızıma Swanhild adını vereceğim. 27 temmuz tarihli notlar sanki "." 29 temmuz 1905 Hâlâ bekliyorum. Yukarıda uzun süre kalmış olamaz. ataş ya da zımbayla tutturulmamışlardı.

bundan eminim. Sonra Knud bir kız değil de. Bunu söylemek tehlikeli değil. Ama sonra buldum. Hansine'nin zamanı gelince sokağa çıkıp bir bebek getireceğini söyledim. Gibbons sabahtan akşama kadar sigara içiyor olmalı! Ortalık sivrisinek kaynıyor. biraz hareket etti ama dönmedi. Gazetelere göre hastaneler sivrisinek ısırığıyla gelenlerle doluymuş. Kendi ablasının doğumunda yapmış. Daha birkaç yıl böylesi şeylerden korunmaları gerekir. bebek konusunu unuttular. olması gerektiği gibi aşağıda değil. "Şimdi yap" dedim. çocuğun ters durması. saat ikide eve döndüğünü duydum. Leylekler ve bebekler hakkındaki o saçmalıktan anlatmak yerine. o öküz gibi elleriyle karnıma masaj yaptı. bunlar her yerde. sonra da buz gibi suyla silmesini söyledim. Tabiî uyuyamadım. Gibbons'un bu sabah getirdiği bir torba dolusu sigara kutusunu verdiğimde. Bebeğin başı. Kaptan Mitchell'in her şeyden sorumlu tutması nedeniyle savunma avukatından tarafsız olmadığı için kınanmış. kendimi değişik hissetmemin nedeni. onlara bir kız kardeşleri olacağını söyledim. karnımdakinin kız olduğundan eminim. Mahkeme başkanı ona karşı davranışlarında son derecede acımasızmış. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. Kızlarda iş yokmuş. oynayabileceği bir erkek istediğini söyledi. Hansineye Mogens'in bacaklarını kâfuru ile ovmasını. Mogens'in bacakları ısırık içinde. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. kırk kişinin hayatını kurtarmış. Holst'un on altı yaşındaki oğlunun Georg Stage'de öğrenci olduğu. ayakları da aşağıda. Aklımı başka şeyle meşgul etmek için değişik şeyler düşünmeliyim. çocukları kurtarmak için elinden geleni yapmış. Bu yaşta onlara bütün o korkunç ayrıntıları anlatmak doğru değil. Kendimi değişik hissettiğim için çocuğun kız olduğuna karar verdim. sonuç. Frederikke Teyze'den gelen mektubun tamamı. Doktor istemiyorum. daha kolay olurmuş. Gece odaya girip o hayvanların sokması korkusuyla yatağa yatmaktan nefret ediyorum. Mrs.Hansine dün öğleden sonra izin istedi. Ben de biraz Đsveçli olduğum için. Tabiî Hansine'nin bebeği nasıl bulacağı. Yanlışın ne olduğunu biliyorum. gemi batarken de bir mucize eseri kurtulduğuyla dolu. oturma odasında oğlanlarla birlikteydim. Bu kez kendimi eskisinden o kadar farklı hissediyorum ki. biraz daha büyüdükleri zaman çok daha fazlasını öğreneceklerini söyledim. onu satın mı alacağı konusunda bir sürü soru sordular. bütün vücudumun çürük içinde kalması. 31 temmuz 1905 Hansine sancılar başladığında bebeği çevirebileceğini söylüyor. Danimarka Deniz Mahkemesi'ne tanık olarak ifade verirken ağladığı söyleniyor. Mr. Öte yandan Đsveç gemisi Irene imdat çağrılarına hemen cevap verip. Bence mucize eseri değil. hâlâ kaburgalarıma dayalı. Bebek biraz yer değiştirdi. denedi. Kaptan Mitchell. Mrs. arkadaşı Mrs. çıkacağı yere yakın. Eskiden sivrisineklere sadece şehir dışında rastlandığını sanırdım. en sevdiğim kuzinim . Bunu bir erkeğin yapmasını istemiyorum. Đngiliz gemisinin kaptanı. başka türlü olamaz. Bir sevgilisi olabilir mi? Neyse. New Orleans'ta bir sarı humma salgını varmış. Hoist Frederikke Teyze'ye 150 metre ötedeki bir Đngiliz gemisinin hiç yardım etmeksizin geçip gittiğini söylemiş. ama Avrupa'daki sivrisinekler farklıymış. bulduğumda da midem bulanmaya başladı. Hansine'ye göre doğum başlayıp bebek hareket edince. içlerinden elli sekizi kurtuldu. Neyse.

ki sandığı anlaşılıyor. Artık sokağa çıkmıyorum. en çok zararı da o görmüş. oğlanlara bakıyor. Çarpan okul gemisi olmasına rağmen. Kazanın meydana gelişi. bir Hohenzollern'in Norveç kralı olması korkunç olur. Kendinden yine Danimarka hanedanının oğlu olarak söz ediyor. bilmiyorum. Georg Stage Stockholm'e gitmek için yeni hareket etmiş. Annelerini çağırıyorlarmış. Georg Stage konusunda yeni haberler var. George Stage'nin kampana çalmadan birdenbire rota değiştirdiğini söyledi. Kayser. Peki. her şeyin sükûnetle yürütüldüğünü söylüyor ama Frederikke Teyze'ye göre Erik aynı fikirde değil. denizcilik öğrencilerinin de en iyisi. Danimarka gazeteleri panik çıkmadığını. Thorvaldsen'ler Strandvejen'de. Kral Christian'ın konuğu olarak Bernstorff Şatosu'na gitmiş. Etrafta Đsveçli ve Danimarkalı adaylar varken. böylece onun da kaptana mektup yazıp oğlunun hayatını kurtardığı için teşekkür etmesine imkân hazırlamamı. Gazetelerde değil. herkese göre de en uygunu bu. Holst'tan aldığım mektupta. Georg Stage onu görmemiş ve gemiye baştan çarpmış. sonra Đngiliz gemisinin kendi rotasını değiştirerek çarptığını söylüyor. on iki mil hızla Prusya'da Königsberg'e götürüyormuş. oysa okul gemisinin kaptanı Malte Brun. daha sadece on beş yaşındaydı. Georg Stage şimdi denizin altı fersah dibinde yatıyor. Çok fazla bir şey de istemiyor! Sadece Kaptan Mitchell'ın adresini bulmamı. Çok korkunç. ama bir hareket yok. Yıldızlı pırıl pırıl bir geceydi. 1 ağustos 1905 Bu deftere her gün yazmayacağımı söylemiştim. Kopenhag'dan sadece üç mil uzaktaymış. inanılmaz bir şey. sanırım Mitchell'ın ne kadar hayat kurtardığı. oldukça değişik bir coğrafya bilgisi var demektir. her şey beklemede. Kaptan Mitchell daha önce aldığı bir kılavuzun . düğünümüze de davetli değildi. Sanırım adresimi Frederikke Teyze'den almış. geçen perşembeden beri evdeyim. duruşmadayken teşekkür etmedi? Neyse. sınıf birincisi. bu da Frederikke Teyze'yi çok kızdırmıştı. Đskoçya'da Alloa'dan aldığı kömürü.Sigrid'in de Đsveçli olması nedeniyle bundan çok memnun oldum. Bir yaş daha küçüktü. Ama seçimi Norveç halkına bırakacaklarını söylüyorlar. ama yapacak bir şeyim yok. evi çeviriyor. Leith Limanı'na bağlı Ancona. onunla sadece birkaç kez karşılaşmıştım. Kızımın bugün doğacağını hesaplamıştım. adı da Oluf Thorvaldsen'di. ama neye dayanıyor. babamın bir zamanlar tuttuğu yazlığın yakınlarında oturuyor. ailesinin tek çocuğuydu. Çocuklar ellerine geçirebildikleri şeylere tutunup denizcilerden gelip onları kurtarmaları için bağırıyormuş. bense bekliyorum. Erik'in en iyi arkadaşı boğulmuş. ne kadar suçlu olduğu konusunda çelişkiler de var. Hansine işlerimi devraldı. Batması bir buçuk dakika sürmüş. neden Kaptan Kopenhag'da. Hansine bana gazeteleri getiriyor. Teknedeki öğrencilerden çoğu uykudaymış! Tahlisiye sandallarını suya indirecek zaman bulamadılar. Onu pek tanımadığım için şaşırdım. Mrs. Eğer Leith'i Londra yakınlarında bir yerde sanıyorsa. Ancona'yla paralel yol aldıklarını. ölmek üzere olan her erkek annesini çağırırmış. Korku ve çığlıklar anlatılacak gibi değilmiş.

oğlanlar ve Swanhild Wembley Park'ta uçmaya çalışan bir adamı görmeye gittik. buraya gelmeden önce de onları sadece dört araştırmacı görmüş. Holst'a mektup yazdım. sonunda. Ben bebeğimi vaftiz ettirmeyeceğim. Bütün bebekler mavi gözlü doğar. Yazın eski gazeteleri atmaz. kızım. ben yalnız gidemezdim. Mrs. uçmakla ilgili sorunları çözümlediğini sanıyordu. sadece baktı. Makinesi suya düştü. Burada eksik bir sayfa vardı. 18 ağustos 1905 Bu öğleden sonra Hansine. ötekilerden daha açık renkli. Anlatıldığına göre küçücük insanlarmış. Orta Afrika'da bir ormandan getirilmişler. Danimarka gazetelerinde araştırma hakkındaki haberlere baksaydı onun da bulabileceği bir . eski gazeteleri karıştırdım. Bu adamın adı Mr. Wilson. Neyse. evde bir erkek olmasını istemenin aşağı yukarı tek nedeni bu. gerçek olduğunu sandığın bir kâbustan uyanmak gibi mutluluğa benzer başka bir duygu olabilir mi? Çocuğum. Daha önce onu emzirdim ve mutlu olarak uykuya daldığını gördüm. ama çözümleyememiş. bu açıkça belliydi. Her şey iyi gitti. Hipodromdaki pigmeleri görmek isterdim. yanımda bebeğimle yazıyorum. Bu satırları yatağımda. Görebildiğim kadarıyla. Mor" diye bağırdı. Gelişini ve mutluluğumu kaydetmek için zaman geçirmeden bunları yazmak istedim. Onları gönderdim. Niye ettireyim? Bunların hepsi saçma. Herhalde Asta bu sayfaya Mrs. bebeği mememe dayadım.çizmiş olduğu rotadan ayrılmadığını söylemesine rağmen mahkeme başkanı Kaptan Brun'e inandı. ama bunun gözleri mavi kalacak. cüce değil. Büyük bir üzüntüden sonra gelen. Galler prensesinin oğlu John Charles Francis olarak vaftiz edildi. Bütün insanların uçmak istemesi ilginç değil mi? Galiba insanların en güzel hayali uçmak. Aklıma parlak bir fikir gelmişti. Çizgileri çok düzgün. Onun Norveç kralı olmasını umdukları için vaftiz babası yaptıklarını sanıyorum. kışın yakacağımız ateş için saklarız. Gazetelerden birinde. bu hem beni hem de bebeğimi rahatlattı. Hansine de çocukların yüzünden benimle gelemezdi.. 2 ağustos 1905 O kadar çok şey oldu ki. Knud tek kelime bile etmedi. 4 ağustos 1905 Çarşamba öğleden sonra Harisine. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti.. ama normal gibiymişler. çok güzel bir ağzı var. ben. vaftiz babalarının arasında Danimarka Prensi Karl da vardı. Jorgensen'e veremeyeceği kadar özel şeyler yazmıştı. Çok güzel bir bebek. Mogens Hansine'yi elinde bir bebekle Richmond Caddesi'nden gelir gördüğünde hiç şaşırmadı. koşarak yatak odama girdiğinde "Hansine leylek olmuş.

Hiçbir şey. insan kendini haksızlığa uğramış görüyor.şey buldum. Paul'le birbirimize baktık. Ne bir ipucu ne bir değinme. . "Knud tek kelime bile etmedi. Böylece ona Kaptan Mitchell'ın adresini bulamadığımı. Bir de 2 ağustosta yazılanlara bakalım: "Her şey iyi gitti." Bunun anlamı. Bazen düş kırıklığı o kadar yoğun olabiliyor ki. Öyleyse. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. Asta yazdıkları bittikten sonra günlükleriyle ilgilenmiyor olabilirdi. içinde Georg Stage'yle ilgili bir şeyler var diye . bebek nefessiz kaldı. öyle mi? Peki bundan neden tek bir söz bile etmiyor? 1905'teyken elli sekiz yıl sonra bu sayfaları. . Gülünç ama kızgınım. çocuk daha doğmamıştı."Çarşamba öğleden sonra Hansine.Öyle sanıyorum. . . Leith. Bunun anlamı da o sabah evden ayrılırken. dedi Paul." Knud'un daha önce bebeği görmediği neredeyse apaçık ortada. ipuçlarını nasıl bulacağımı bilirim. Kesinlikle yok. Sayfaları ve çeviriyi aldım. Gerçekten de bazen son derecede soğuk. Mogens'in Hansine'yi elinde bebekle görünce şaşırmadığını yazıyor. sadece baktı. Đskoçya. bu nedenle de sayfaların yırtılmasını anlayacaktık. dedim. Kim koparmış olursa olsun. Gerçekten de Mogens Hansine'yi bebek getiren leyleğe benzetiyor. Beklediğimiz cevap kâğıtlarda yazılı olacak. Swanny. evlat edinilen kızın bile haberi olmadığı bir şeyi bir yabancıya açıklayacak kadar düşüncesiz değildi. 1 ağustos salı akşamı ile 2 ağustos Çarşamba sabahı arasında bir çocuk doğurdu. Çok kızgınım. Asta'nın kendi kızı olmalı. okullar tatil olduğu için Mogens'e arkadaşının annesinin baktığı. evde bebek falan görmediği. .Ölü bir bebek? ." Çocuğunun doğduğunu anlatmak için pek söylenecek bir şey değil.Hansine. Daha Christiane Neergaard'ın mektubunu okurken cevabın bu koşullar altında görüneceğini anlamıştım. oysa hepimiz Swanhild Kjær'in doğum gününü 28 temmuzda kutladığını biliyoruz. Tabiî böyle sayfalan senden çok gördüm. Gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu düşünmeye başlıyorum. hep o sayfaların cevabı taşıdığını biliyordum. Asta dikkatsiz olabilirdi. Daha sonra Asta. ama kocasının bile bilmediği bir evlat edinmeyi. bazen neredeyse tutkulu olan Asta için bile bu üslubun biraz farklı olduğunu kabul etmek zorundayım. ama yazdığı mektubu Ancona'nın sahibi olan şirket aracılığıyla gönderebileceğini bildirdim: James Currie and Company. Beceremedi.Đpucu olmadığı konusunda yanılıyorsun. ne oldu? Asta. Asta'nın söylediğini yaptı ve sancı sırasında bebeği çevirmeye çalıştı. Senaryoya uygun düşünmeye çalıştım. Gelecek hafta Sandringham Caddesi'ndeki nüfus memuruna giderek Swanhild'in doğumunu kaydettirmeliyim. 1 ağustos günü günlüğünü yazarken. Böylelerini çevirdim.

Ben öyle söylemezdim. Muhtemelen buruşturup çöp sepetine attı. dedi Paul. . Malvern Sokağı Lavender Grove'la kesişiyor. Ertesi gün Gordon kiralık bir kamyonla bebek evini almaya geldi. ama Asta'nın dediği gibi "Richmond Caddesi'nden bebekle gelir" olmazsın. Gordon. taşıma işini yine üstlendi. Swanny de bundan hoşlanırdı. Gordon sanki evin sahibi kendi öz yeğeniymiş gibi.Mogens'in arkadaşının evinin bulunduğu Malvern Sokağı güneyde doksan derecelik bir açıyla Richmond Caddesi'yle birleşir. bebeklerle fazla ilgilenemeyeceğini söyleyince.Bir şeyler söylüyor. Ne var ki sekiz yaşındaki Alexandra mühendis olmayı istediğini. ailece bizi ziyaret ettikleri bir sefer (sanırım buna tek sefer demek daha doğru olacaktır) Emma bebek evini görmüş. içlerinden birini attı.bir tarihçiye vereceğini bilemezdi ki. Torununun adı Emma'ydı. Burada bulunmayan sayfada. bebek evini yeğenine. bebek evini Emma'ya hediye etmeyi kararlaştırdık. Bebek evini aşağıya taşırken. Üst kata çıkıp tarihçi kadına vereceği sayfaları kopartınca.Evet ama. Eğer arkadaşın evi köşedeyse. pek fazla bir şey değişmedi. çocuğu doğal annesinden almış gelirken Mogens'i de Malvem Sokağı'ndan . Asta'nın bu evin Harry Duke'ün torununa gitmesinden memnun olacağını düşündüm. Belki de sadece Asta'nın acılarından ve kaybından söz ediyordu. Gail'in kızı Alexandra Digby'ye vermeyi düşündüğümüzde. yani Hansine kollarında tuttuğu bebeği Richmond Caddesi'nde bir yerden mi almıştı. Harry Amca'nın en küçük kızı. "Büyük bir üzüntü'den söz ediyor. adımını Richmond Caddesi'ne atmış olursun. Aramızda Hackney'i en iyi tanıyan Paul'dü. bebek evini bir odaya kapatarak senelerce ilgilenmediğimizi söyledi. sonra sağa ya da sola saparsın. hâlâ orada. Bu da kendi bebeğinin ölümüyle ilgili olmalı. bebek evini isteyecek. dedi Paul. Chingford yolculuğuna çıkmadan önce ona artık Neergaard belgeleri olarak adlandırdığımız kâğıtları ve çevirisini gösterdik. Swanny'nin kim olduğu o sayfada mıydı? . Richmond Caddesi. Evlerinde bebek evi için yeterli yer olduğunu öğrendikten sonra. Başlangıçta. Ne demek istiyordu. daha sonra öğrendiğimize göre de istemişti. Hansine Richmond Caddesi'nde ne arıyormuş? . . yolu gereksiz yere uzatır. hayran olmuş. Đlgili sayfayı a'dan z'ye Londra Rehberi'nde buldu. yıllar önce anneanne olmuştu. ama Gordon'un bulduğunu görememişti. evin taşınmasına gönüllü olmuştu. Daha evlenmeden önce Paul büyük bir haksızlık yaptığımızı. Öyleyse Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek konusunda tek bir adım atmadık. onu gerçekten sevecek birini aradık.Belki. . Evin ilk sahibesi olan annem ise hiç aldırmayacaktı. Normal olarak Lavender Grove'dan gider. yirmili yıllardaki doğumuyla Asta'yı kıskançlığa sürükleyen o çocuk.

Zemin katin sahibesi Brenda Curtis'in yüzü basamakların hemen sağındaki pencerede göründü. Buraya son kez Cary'yle çekim yeri ararken gelmiş. Sıcak bir ağustos öğleden sonrası. her yeri gölgeliyor. Anneannemin görmeye geldiği Florence Fisher olmalı. Örneğin. Devon Villa'yı muhtemel bir set olarak inceledikten sonra. Richmond Caddesi'nden sağa sapıp şimdi artık Lansdowne Caddesi olan Lansdowne Sokağı'na girmiştik. Ya da gözünüzü iyice kısarsanız. ona paralel olarak giden Malvern Sokağı'ndan başladık. Ama gündüz ışığında burası hoş görünüyor. Çevre tehlikeli olmasıyla tanınır. insanlar burada geceleri soyulur. Mogens'in Hansine'nin gelişini görebilmesi için arkadaşının evinin köşede olması. beni tanımayınca da aldırmazlıkla öteye döndü. . Devon Villa'nın üst katında bir yerde Lizzie Roper ile Maria Hyde'ın cesetleri vardı. sanki bir Victoria Dönemi zarafeti var. kamyona binip gitti. Paul evine yalnız gitmemi hiç istemez. Florence onun arkadaşıydı. Basamakların tepesindeki o giriş kapılan. Cary'yle ben buranın karşısında. Navarino Caddesi'nde de Devon Villa vardı. Roper'ın kendisi de oğlu Edward'la birlikte. Burası Richmond Caddesi'nin güneyindeydi. Bir randevusu olduğu söylenebilir. Ama mutlaka Richmond Caddesi demek istemiyorum. herhalde Asta'nın döneminde olduğundan çok daha temiz. nefis pencereler Belgravia'da bir terasa ait gibiydi. Daha iki gün de bilinmeyecekti. ne at pisliği ne duman ne de sarı sis var. Graham Sokağı'ndan geçmiş. ama bu son henüz bilinmiyordu. . çevreliyordu. Lizzie'nin öldürülmeden önce bir bebek doğurduğunu mu düşünüyoruz? . bugün gibi bir gün. Ilık. Richmond Caddesi'nden giderek kolaylıkla ulaşılabilecek bir yer de olabilir. bunun anlamı Hansine'nin Navarino Caddesi'nden geldiğiydi. Öğleden sonra güneşi çevreye harika bir görüntü vermişti. Mogens'in de pencereden bakıyor ya da bahçede bekliyor olması gerekirdi. sonunda da Paul'ün evine girmiştik. Çayını içti. Eğer Hansine'yi Richmond Caddesi'nde yürürken gördüyse. neredeyse.Neden Lizzie? . dedi Paul.Buna benzer bir şey. bize baktı. Kaldırımda durup Devon Villa'ya baktık. Middleton Sokağı'na girmiştik. Cambridge'deydi.O zaman bütün tıbbî kanıtlara. her seferinde gelip beni karşılardı. Navarino Caddesi'nden yola çıkmış. Roper'ın John Smart'a anlattıklarının doğru olduğunu. 2 ağustos gününün belirli bir saatinde. Ağaçlar yapraktan ağırlaşmıştı. Paul'le birlikte tepede sağa döndük ve oraya yürüdük. Florence onun Devon Villa'da tanıdığı tek insandı. Buraya gelmek için. bebek evini değerinin bilineceğine inandığımız bir eve götürdü. neredeyse sıcak bir öğleden sonraydı. bu evden bir bebek alacaktı. Bu kez yola Lansdowne Caddesi'nin batısında. Paul'ün arabasına binip Hackney'ye yollanmadan önce beş dakika bekledik. Hansine daha önce yapılmış bir anlaşma uyarınca buraya geldi.Florence Fisher evde yalnızdı. bütün diğer kanıtlara rağmen.almayı mı düşünmüştü? .

hamileliğinden Hansine'ye söz etmiş miydi? Hamileliği pek göze batmamış olmalıdır. Florence'ın hamile kalması tutucu biri olan Roper'a korkunç gelmiş olabilirdi. hizmetçinin bebeğini alıkoymasına izin vermezdi. Neden. Bebek doğduktan sonra gidecekti herhalde. Otuzuncu bölüm Her şeyin kaybolduğu bir anda. Đki kadın ilk kez temmuz başında tanıştıklarında. parçalar bir araya gelmeye başladı. evlenmek üzere nişanlanmıştı. taşa . ne olduğunu anlamadan kendimi Lavender Grove'da buldum. özellikle Florence gibi iri olduğunu bildiğimiz kadınlarda.Orada sadece Lizzie vardı. açıklaması daha kolay. . Florence Fisher nişanlıydı. Bir tütüncü dükkânı açtı. dedi Paul. Asta'nın Londra'ya geldiği zaman oturduğu eve ilk kez baktım. Florence da vardı. konuşmadan Navarino Caddesi'nde yürürken. ama Maria Hyde tekrar işe aldı.Ne diyorsun? Biliniyor muydu? Roper'lar biliyor muydu? . O dönemde hiçbir ev. Kucağında bebek.Sanırım. hiç evlenmedi. Roper onu kovmuştu. Florence'ın yeni doğmuş bebeği tehlikede değildi. WVS üniformasıyla Clovenford Markizi'nin yanında fotoğraf çektirdi. belki bugünden de sıcak. Herhalde sıcak bir gündü. beni güneye doğru sürükledi. O küçük yüzler hâlâ orada. diğeri üst kat pencerelerinin altında. karşı konulmaz olan gerçekleşti. Eğer hamile idiyse. Efendiler hamile kalan hizmetçileri kovardı. Belki de Hansine'ye anlattı ya da saklanmayacak kadar belirgin olan bir şeyi Hansine'ye itiraf etmek zorunda kaldı. bilmiyoruz. ama evlenmedi.. yanıbaşında koşuşturan küçük oğlanla Hansine buralardan geçmişti. Arkamızı döndük. biri girişin üzerinde. Paul'le birlikte ne tarafa gittiğimizin farkında değildim Onunla yürüdüm. duyduklarımın sonuçlarını tartmaya çalışıyordum. ama Roper'la tanışmadan önce hamile kalmış bir kızı olan Maria Hyde için fazla önemli değildi.

Đşte birisi -üstelik bir hanımefendi. Florence'ı bodrumdaki yatağına girmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar" demek zorunda kalmış. aynı yere Rasmus o zamanlar Hammel olarak adlandırılan otomobilini bırakıyordu. kimin yanında çalışacağını. Florence çocuğunu tek başına mı doğurdu? Mutfakta. .oyulmuş. Lizzie'ninkini hidrobromide. Asta'nın çocuğunun ölü doğması. Hiç olmazsa Devon Villa'da başını sokabileceği bir damaltı vardı. . Nasıl geçineceğini.Birkaç sayfa ötede 28 temmuz sabahı alışverişten dönen Florence'tan bahsederken "Eve döndüğünde. Florence'ın doğum sancıları başlamıştı. Ward-Carpenter bile "Rahatsızlığı her neyse. Tepsiyi niye taşımadığını şimdi anlıyoruz. yatağının bulunduğu o delikte? Günlüklere ve Ward-Carpenter'in Roper'larla ilgili yazılarına bir kez daha bakmamız gerektiğini söyledim. erkek arkadaşının onunla evlenip evlenmeyeceğini bilmiyordu. başlarında beyaz taşlı yüzler. Eğer yedi buçuk aylık hamile olduğunu. Şimdi eve gidecek ve elimizdeki belgelere başvuracağız. Willow Caddesi'ne döndüğümüzde. Ne de olsa Roper'lar orada değillerdi. Florence'ın görevi evi temiz tutmak olmasına rağmen 4 ağustos gününe kadar üst katlara çıkmadığını hatırlattığında.Swanny neden doğum gününü 28 temmuzda kutluyordu? diye sordu Paul. orijinalleri."Florence'ın iç karartıcı bir evde. oysa hemen hemen hiç kimsenin otomobili olmadığı bir dönemde. . üst kat odalarının temizliği olduğunu düşünüyordum. .Belki de gerçekten o gün doğduğu. Florence bir ara onu yanında tutabileceğini sandı. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu kadar ısrar ettiği anlaşılamaz". buna şaşmaman gerekecek. Birbirimize soru sormaya başlamıştık. Duruşmada Tate-Memling Florence'ın üç gün boyunca ekmek bıçağına dokunmadığına değindi. Dışarıda birisi bir Land Rover park etmişti. . günlükleri. bir bakıma Florence'ın şansı oldu da denebilir. Ben de o sırada en az ilgilendiği şeyin. Ward-Carpenter raporundan bir bölümü okudu: . Büyük pencerelerden birinde. hiç de anlaşılamaz değil.küçük bir kız çocuğu istiyordu. 28 temmuz cuma günü doğdu. Hep Florence'ın hastalığının ne olduğunu düşündük. hamileliği ve yaklaşmakta olan doğumuydu. Asta'nın da bunu bildiği için. her şeyi. Maria'nınkini güçsüz kalbine bağladık. Paul. Ya da belki bebeği ne yapacağını bilemiyordu. O sırada bir çocuk doğurduğunu. Neergaard belgelerini ve Paul'ün çevirisini önümüzdeki masanın üstüne yaydık. . Ward-Carpenter anlatısını.Tepsiyi Maria'nın yerine yukarıya taşımamasının nedeni. muhtemelen çok da rahatsız olduğunu düşünürsen. gidecek bir yeri olmadığını düşünürsen. mahkeme Florence'a gülmüştü. "27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediği" diyor. Asta bebeğinin doğumunu bekler ve sokaktaki oğullarını izlerken o penceredeydi. Daha önce kendi derdiyle ilgilenmesi gerekiyordu. ama Florence için geçerli bir neden bulamadık. kendini iyi hissetmemektedir" diyor. duruşma zabıtlarını. Asta'nın sevmediği tül perdelerden biri sallanıyordu.Tabiî bu durumda Florence'ın üst katlarda neler olduğunu merak etmemesi de anlaşılır.

. "Ona nasıl hitap ederdin?" .Peki tek başına mıydı? Düşüncesini bile korkunç buldum. Tek bir söz. Neden sordun? ." . Florence'ın doğumuna yardım ediyordu. Asta'nın Hansine'den neden bu denli nefret ettiğini ve korktuğunu anlamak güç değildi. tek bir kez Hansine hakkında az da olsa iyi bir şey yazıyor.Annem ona Mormor dememi istemezdi. Herhalde Roper olamaz. (. dedi Paul.Peki Swanny'nin babası kimdi? diye sordum.Kime? Hansine'ye. nerede olduğunu biliyoruz Anlaşılan amatör ebe olarak epey ün salmış.Swanny.Yalnız olduğunu sanmıyorum. Daha sonra anneannemin bir sevgilisi olup olmadığını düşünüyor. Hansine onun için çok şey yapmıştı.O sırada değil. Eğer Hansine eve saat ikiye doğru dönmüşse. ..1 ağustos gecesi. Anneannem onun kim olduğunu herkesten iyi biliyordu. Daha önce sormayı hiç düşünmediğim bir soru vardı. değil mi? Swanny hep Roper'ı babası sandı. dayanılmaz bir fikirdi. Asta "Hansine dün öğleden sonra izin istedi.Çok cesaret isteyen bir şey yaptı. . Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. 2 ağustos öğleden sonra da Hansine Florence'ın bebeğini almaya gitti. Bence anneannem Asta'nın bebeği öldükten sonra Florence'ın doğumundan bahsetti. çünkü doğumunda bulunmuştu. Sadece bir kez. Güçlü kişiliği olan bir kadınmış. Merak ediyorum. Umarım bahçeyi kazıp araştırmamızı istemeyeceksin. kız mı? Bir de tabiî cesedi ne yaptıklarını.. o da Swanny'ye annesinin bazen kötü olabileceğini söylediğinde onu kovmayı düşündüğü gün: "Onunla birlikte o kadar güçlükten geçtik ki.. . Belki de birkaç saat sonra. Ben de sadece "Gran" derdim. O sırada Devon Villa'daydı. Üstelik Swanny'nin gerçekten 28 temmuzda doğduğunu da biliyoruz.Asta biliyor muydu? . Swanny. Anneannene. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. 29 temmuzda yazılanlara bir bak. dedim. muhtemelen geceyarısından da az önce doğdu.) Saat ikide eve döndüğünü duydum" diye yazıyor. Oysa biz. O evde 1906 yazına kadar kaldılar.. unuttu.Yani Asta'nın ölü çocuğu ne gün doğdu? . değil mi? . sordum. çok şey de biliyordu. Bahçeye mi gömdüler? Herhalde.. kendini unutmaya zorladı. . . Seksen altı yıl sonra bile. Öyle sanıyorum ki.Asta bundan tek bir söz bile etmedi. Asta'nın doğurduğu bebek erkek miydi. Neergaard sayfalarına bir göz at.

. Belki de kendi kendine bir neden buldu daha çok gençti.ve sonunda Florence'la evlense de çocuğunu istemediğine karar verdi. Neyse. Zil.Ama o zaman Lizzie'yi de annesi sanıyordu. Maria Hyde ve Lizzie Roper da orada olacaktı. bu nedenle de kızların bekâretlerini korumaları gerektiği değil. Morfar'ın cenazesinde gördüğüm birinin gölgesi. Eğer çocuk doğmadan evlenselerdi. Roper'ın savunma tanığı gözükmüş olabilir. belki de sonunda onunla evlenmek istemeyen Florence'tı. Öyleyse neden Florence'ı çocuğunu bomboş evde. çalmaya devam etti. onun nişanlısının yanında bulunmasına da engeldi. Kimse onun neler . Sanki uzaklarda bir zil çalar gibi oldu.Ward-Carpenter dışında hemen hemen hiçbir şey. gerçekten de dişe dokunur bir şey yoktu. Florence'ı evlenmekten vazgeçiren neydi? Belki de Maria Hyde'ın yerde.Biraz da Cora Green'den. Demek ki nişanlısı onun hamileliğinin farkındadır. doğumdan sonra nişanlısından soğuduğunu düşün.Biliyor musun. O dönemin kadınlarını hep evlenmeyi düşünür. Evliliği bir kişisel güven aracı olarak istemesi gerekmediği anda. Kitabın şömizinin arka kapağına bastırdığımız Swanny fotoğrafına baktığımda o güçlü kuzeyli çizgilerinde. tek başına doğurmaya terk etti? Çünkü Florence'ın yalnız olmayacağını biliyordu.Merak ediyorum. Belki de Florence ve Herzog dışında hiç kimse bu nedeni bilmiyordu. Florence ertesi bahar evlenmeyi umuyordu. Onun hakkında ne biliyoruz? . Sanki daha önce gördüğüm. buna rağmen evlenmeyi ummaktadır. Ward-Carpenter Herzog'un Islington'da bir ailenin hizmetinde çalıştığını. Nişanlının adı Ernest Henry Herzog'du. gırtlağı kesilmiş Lizzie'nin de yataktaki cesetlerini bulması. Paul'ün açıklamalarıyla harekete geçen zil. "kendisi de göçmen torunuydu. Joseph Dzerjinski'nin göçmen olmasına yapılan bir dokundurma. gözleri evlenmekten başka şey görmez birileri sanıyoruz. Üstelik uşaklık görevi. bir nedenle de ondan toplumsal olarak "bir sınıf yukarıda" olduğunu söylüyor. Mahkemede adı bile geçmedi. ama aslında ondan hoşlanmıyordu. bir sorun olmayacaktı. dedi Paul. . evlenme fikrinden vazgeçmiş olabilir. bir yere verilmişti. Herzog'un bilebildiği kadarıyla. en son da on dört yaşındayken.Doğru. dedi Paul. Ward-Carpenter'da ilgili bölümü buldu. Ama çocuk doğmuş. sanki çok uzun zaman önce tanıdığım birinin gölgesini görmüş gibi olduğum duygusuna benzer bir zil. neden evlenmediler? Herhalde Asta'nın anlattığı gibi.. erkeklerin bakire olmayan kızlarla evlenmek istememeleri. Paul. Nişanlıydı. Öyleyse. Bebek doğduktan sonra da Florence'la evlenmeye niyetli miydi. Florence özgürlüğüne kavuştu. dedim. işini kaybedebilirdi. . Yanında Hansine olacaktı. Neden evlenmedikleri konusunda tek bir açıklama yok. . Florence. Bir de Florence'ın değişik olduğunu. Roper Florence'a kendisine iş bulmasını söylediğinde genç kız yedi aylıktan fazla hamiledir." Anlaşılan bu cümle. çocuğunun babasının nişanlısı olması lazım. diye merak ediyordu Paul.Ama onunla evlenmedi. . Ward-Carpenter'a göre Roper'ın işine son verdiği temmuz başında bile.

Burada kaç yüz bin kelime var bilmiyorum. nişanlının adı geçmiyor. Evliliğin sonu böyle miydi. En son okuduğum günlüklerde buna benzer bir şeyler gördüğümü hatırlar gibiydim. Belki de Florence. evet. Belki de Cora Green'in Star'daki yazısındaydı. dedi. Sonra Paul. dedim. Westerby onun çocuğunu evlat edinmişti. Đlk baktığımız Neergaard sayfalarında hiçbir şey yoktu. Yavaşça "Günlüklerde bununla ilgili bir bölüm var" dedim. Belki de Lizzie'yi kimin öldürmüş olabileceğine ilişkin düşünceleri vardı. Yeni bir işe girecek. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey. Stamford Hill'e taşınacak. Her neyse. bir sokak ötedeki Mrs.düşünmüş olabileceğiyle ilgilenmedi. tabiî Arthur Roper'ın anılarında da yoktu.Hayır dedim. Kimse ona bir insan muamelesi yapmadı. nişanlısı da onu bir daha görmeyecekti. bardağı taşıran damla mıydı? Artık büyütmesi gereken bir çocuğu yoktu. hiçbiri aradığımız değildi. onun da duyguları olabileceğini aklına getirmedi. önemli olduğundan eminini. ne düşündüğünü sormadı. 1915-1924 kitabına geçtim. Florence'ın nişanlısının adının Ernest Henry Herzog olduğu nereden anlaşılıyordu? Adamın adı duruşma boyunca geçmemişti. kadına vurulan o korkunç darbe? Yeni bir iş bulmak için girişimde de bulunmuştu. eğer Asta'nın öykülerini doğru değerlendirseydik. Nerede ya da hangi ciltte hatırlamıyorum. kendi evlenmeden önce ciddi ciddi düşünmesi kadar olağan bir şey olamaz. . son saldırı.Günlüklerde olmaması çok daha muhtemel. WardCarpenter'a kendi söyledi. Gırtlağı kesik Lizzie'yi bulmak. Paul o karışık görüntüyü ateşleyen kelimelerin günlüklerden geldiğinden emin olmak istiyordu. hatta Lizzie'yi öldürenin Ironsmith olduğunu çok daha çabuk görürdük. Ama artık hiçbir şeyden emin değildim. .Bu kadar doğrudan olduğunu söylemedim.Önemli mi? . Ben Asta'yı ondan biraz önce bitirip ikinci cilde. Belki de Asta'nın kuzini Sigrid. Paul beynimde çakan kıvılcımdan kuşkulanmaya devam etti ve Ward-Carpenter'ı eline aldı. Araştırmaya başladık. ya da bir arkadaşın kızı. Ironsmith'in Lizzie'yi öldürme nedenlerini. o yazıyı okudum. . Belki de sadece Asta'nın hikâyelerinden biridir. Günlüklerde neyle ilgili bir bölüm? . . çünkü Asta Swanny'nin babasının kim olduğunu herhalde bilmiyordu. Bütün bunlara karşın o da polis gibi. saatlerdir okuyorduk. sadece Neergaard sayfalarındaki sözcük sayısı 1 700. Yoksa düşüncemin kaynağı Ward-Carpenter anlatısı mıydı? Ya da duruşma tutanakları? Ertesi gündü.Erkek arkadaşını terk eden bir kızla ilgili. Florence ne zaman öldü? . katilin Roper olduğunu mu düşünüyordu? O evde evliliği o kadar yakından görmüştü ki. Kimse onun fikirlerine değer vermediği için. doğumu ardında bıraktığı andan itibaren nişanlısına olan duygulan değişti. Asta'nın orijinallerini araştırırken ben de Asta adlı 1905-1914 cildini elime aldım. hemen hemen herkes gibi. Böylece bulabildiğimiz bütün Asta hikâyelerini okuduk ama.Ah.

savaş başladığında. . ama o istemedi. Florence'la mülakat yapmış olmalı.Bence. yakışıklı. Peki. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü. Paul." Kimbilir neye benziyordu? dedim.. Aradığımı buldum. Bu ad dokuz yıl sonra.". Ne dedim ben? . yirmi dört yaşında bir uşak. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. Gerçekten de ona âşıktım." Paul. Ernest Henry Herzog. Yirmi dört yaşındaydım.Florence da Herzog'un dedesinin. . Florence'ın kendinden. 20 mart 1921 tarihli yazıydı. bu cilt ötekilerden kalın olmayacak. belki de 1967'dir.Ben ne dedim? Kız arkadaşının terk ettiği adam hakkındaki bölümü bulamamıştım.Oh. Ward-Carpenter yazısı otuzlara ait. uzun boylu. aradığımı 2 ekim 1966 tarihinin altında buldum.. Cora Green Middlemass adlı bir adamdan bahsederken sadece soyadını kullanıyor. tıpkı Mr." .Yani Florence ona Herzog adlı biriyle nişanlı olduğunu söyledi. açık renkli.. o da bunun bir Đngiliz için oldukça ilginç bir ad olduğu yorumunu yaptı.". . O yazıda başka türlü öğrenemeyeceği gerçekler var. Tabiî böyle bir adın 1934'te bugün olduğundan çok daha olağandışı görüleceğini unutmamak gerek. galiba. Bana baktı. Middlemass'ın ilk adının Percy olduğunu Florence'tan öğrenmiş olmalı. Gidip bulduk. Paul kendi sayfalarını önüme koyduğunda. öteki adamın adının Hobb mu. . Asta son yıllarında giderek daha seyrek. ama Ward-Carpenter'da bu isimler doğru... giderek daha kısa yazdığından..Cora Green'den olamayacağına göre. diye düşünüyorum.. Herzog bir Alman adı. Orkestralar bile Mozart ve Beethoven çalmamaya başladı. O zamanlar Alman olan her şeye karşı korkunç bir önyargı vardı. onunla evlenmek istedim. hatırlamamın nedeninin de Hansine'nin Paul'ün annesi olan bebeğinden ilk kez burada bahsedilmesi olduğunu sanıyorum. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. Lizzie'nin sevgililerinin adlarını nasıl öğrenebilirdi? Onlardan duruşmada hiç söz edilmedi ki. son günlükler için yaptığın çeviri nerede? Đstediğim 1966. Dzerjinski gibi bir göçmen olduğunu söyledi. Herzog'un Florence'tan bir yaş daha küçük olduğunu nereden öğreniyor? . pek işine yaramamış olmalı. sonlara doğru bir yer. "Öğreneceğimiz başka bir şey? Đşte Swanny'nin babası. Kendisinin de bir Alman adının olduğunu..Cary 1971'de falan demişti.. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. Nedense hatırladım. ama bunu nerede arayacağımı biliyordum. Paul "Öğreneceğimiz başka bir şey var mı?" dedi. . . Son on üç defter Margrethe Cooper'daydı. Cobb mu olduğunu da bilmiyor. Muhtemelen Kuzey Alman görünüşlü. Islington'da bir ailenin yanında çalıştığını da anlattı.

Çevre toz kokuyor. Lizzie'nin öldürülmesi. Yani Miss Newman'ın acentesine giderek yeni bir iş arayacak. Bu arada yeniden çocuksuz bir kadın olmuştur. tozlu güneşi. özellikle yazın sıcağına uymayacak. Günlüklerde bu ad pek sık geçmez. Hansine. heyecanla Hansine'yi beklemektedir. bebeğinin yeni bir hayata götürüldüğünü görecek durumda değil. Florence evin derinliklerinde. ondan sonraki gün de yukarıya. düşleyemeyeceği bir korkunçluğun onu beklediği.. kollarında Swanny. Devon Villa'nın merdivenlerinden iniyor. Harry Amca 1905 yılında yirmi dördündeydi.tersini yaptım. Mogens bir zamanlar çok iyi tanıdığı Hackney'de oturduğu için tanımıştı. Harry Padanaram'a ilk geldiğinde. Ne ilginç. Asta'nın bir konuda rüya görmemek için önerdiklerinin -uyumadan önce. Başlangıçta Mogens'i. Bir yerlerde bir kızı olduğunu biliyor muydu. Maria Hyde'ın ölümü ve Edith'in kaybolmasıydı. kullanışsız kıyafetler giyer. John'un annesi olur. elinde de beklediği vardır. oysa ben onu en son ellilerde görmüştüm. Florence'ı evlilikten soğutan şey. çünkü Florence kalkıp onu geçirecek. Oysa ben görebiliyordum. Yani tanışmalarında pek de şaşılacak bir yan yoktu. o konuyu düşünmek. dedim. sonunda görmek isteyeceğim düşü gözlerimin önünde canlandırmak zorunda kaldım. yarı karanlık. mutluluğumuzu düşünmeye zorladım. Swanny'nin fotoğrafının bana hayal meyal hatırlattığı Harry Amca'ydı. Florence'tan bir yaş gençti. O dönemde kadınlar. Güneş parıldamakta. ona kapıyı Swanny açmıştı. Ama buna daha var. Mogens John'un evinin penceresinden bakmakta. Asta'nın "Harry'nin çocuğunu doğurmak isterdim" dediği sırada. O gece bütün bunların rüyasını göreceğimi sandım. dedi. ama Swanny'nin yüzünde onun anne ve babasını görmediğini söylemişti. tek başına. onunla birlikte hayatımı. yoksa sadece bir ad mı? . geleceğine karar vermek zorunda olan çocuksuz bir kadın. ne şaşırtıcı. bilmediğini anladım. babası olmasından mutlu olacaktı. görmek istedim de. kâğıt yok.Herzog'un Đngilizce karşılığı Duke. . . yoksa Florence çocuklarının ölü doğduğunu mu söylemişti? Kesin olan ne onun ne de Asta'nın bilmediğiydi. böylece Swanny'yi Westerby ailesinin yeni üyesi rolünde ilk gören. Koşarak John'a ve John'un annesine haber verir. ama sokak kenarlarında çöp. Kendimi bunları düşünmemeye. Kapıyı ardından kapatıyor.Paul.Kimden bu alıntı? Kim konuşuyor? .Swanny keşke bilseydi. dedim. Onun adı Harry Duke'tü. yine de başaramadım. Asta da onu seviyordu. dedim. Swanny'ye bir çocuğun yüzünde mutlaka anne ve babayı görebileceğini. Ona "sevgili küçük hanım" demişti. Herzog'un anlamı ne? Herhangi bir anlamı var mı. yaşayan tek canlının ölümden beslenen sinekler olduğu üst kata çıkacak. Harry'nin çocuğuna sahip olması. havada mazot kokusu da duyulmuyor. Hansine'yi Richmond Caddesi'nden gelirken görür. Paul'ü. sen Almanca biliyorsun. kentteki yaz sonu günlerinin sıkıcı. Onu hep sevmişti. her ikisi de Londra'nın aynı bölgesinden oldukları. Nereden bilebilirdi? Swanny'nin babası Harry Amca'ydı. Öğrendiklerimizi sessizce hazmetmeye çalışarak oturduk.

Đnce örtüsü ve Florence'ın şalı altındaki beş günlük bebeğin durumu. Gözlerini kaldırıp Hansine'ye teşekkür eder. hayatının amacına. ama terden kayar. Büyük şapkası başına bir iğneyle tutturulmuştur. Kendi ismini değiştirmek istemiştir. Hansine'nin esrarengiz bir bebek kaynağına gidip aldığı kız kardeşini daha şimdiden sever. eriğe benzeyen yanağına dokunur. oldukça soğuk bir teşekkür. Gururla sırıtan Hansine bebeği Asta'nın kollarına bırakır. O güçlü.Hansine'nin uzun eteği toza bulanmıştır. onu emzirir. incecik sarı saçlarını okşar. Peki. olmaz mı Hansine? Hazır aşağıya inmişken. dönüşte bir bebek getiremeyeceği kuşkuları kaybolmuştur. öne yatık yazıya acısını. Yatağının başucundaki komodinden defterini. onu terletmektedir. kaybını ve mutluluğunu döker. kalem ucunu ve mürekkep hokkasını çıkarır ve her şeyi yazmaya başlar. Hepsinin içinde kendini en iyi hisseden denizci kıyafeti içindeki Mogens'tir. sonra da her şeyin istediği gibi gittiğini söyler. altından bir tutam açık sarı saç görülür. Asta mutluluktan ağlayacak gibidir. kız kardeşinin adını sorar. O zaman Knud yaklaşarak kız kardeşine bakar. çünkü kapının anahtarı Hansine'dedir. Kapı kapandığında memesini Swanny'nin. ama biz ona Swanny diyeceğiz. Hansine oflaya puflaya odaya girdiğinde Mor rahatlamış. Hiç ağlamaz. Uzunca bir süre Swanny'yi kollarında tutar. güçlü kız çocuğunun ağzına dayar. kimsenin bilmediği tek sayfaya yazar. bütün bu güçlü duyguları kendinden başka hiç kimsenin okuyamayacağı. Hiç kimse. Swanhild. önünde kız kardeşini seveceği sadece on bir yıl olduğunu bilmez. uykuya dalışını seyreder. SON . şu şalı da ne yapacaksan yap. sıkıca emen.Oğlanları da al. Sert ve yüksek yakası çenesine kadar dayanmakta. Hansine'nin başarılı olmayacağı. Yine de merdivenleri ikişer üçer atlayarak Mor'un odasına dalar. Hansine'den çok daha iyidir. Kim kader kitabını okumuş olmak ister ki? Kapıya Hansine'den beş dakika önce varmanın da pek bir anlamı yoktur. En önemlisi. ama ağlamaz. Bir süre sonra kızını yavaşça yatağa bırakıp yapması gereken işine döner. Mor'a ilk söyleyen olmak için koşmaya başlar. bilmemeleri de daha iyidir. hepsi sonsuza dek bu odada mı kalacaklardır? Kızıyla baş başa kalmak istediğini görmezler mi? .

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful