Barbara Vine _ Asta'nın Günlüğü Birinci bölüm 26 haziran 1905 Đdag til Formiddag dajeg gik i Byen

var der en Kone, som spurgte mig om der gik Isbjfme paa Gaderne i Kfbenhavn. Bu sabah dışarı çıktığımda, komşularımızdan biri bana "Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?" diye sordu. Sokaktan geçenleri yakalayıp dedikodu yapabilmek için bütün gün bahçe kapısının arkasında bekleyen kadın, Đngiliz olmadığım, iyi Đngilizce konuşamadığım ve bazı sözcükleri söylemekte zorlandığım için hem yabanî hem de yarı kaçık olduğumu düşünmüş olmalı. Buradakilerin çoğu bizi böyle görüyor. Burada yabancı (bizi yabancı sayıyorlar) bulunmadığından değil, çevrede Avrupa'nın her köşesinden gelmiş insan var, ama hiçbirimizi sevmiyorlar. Bizim hayvanlar gibi yaşadığımızı ve ellerinden işlerini aldığımızı söylüyorlar. Zavallı küçük Mogens, kim bilir okulda nelerle karşılaşıyor? Bana hiçbir şey söylemiyor; hoş ben de sormuyorum, çünkü bilmek istemiyorum. Artık kötü şeyler duymak istemiyorum. Güzel şeyler duymak istiyorum, ama onları bulmak bu uzun ve gri sokaklarda bir çiçeğe rastlamak gibi. Gözlerimi kapayıp Hortensiavej'i, kayın ağaçlarını ve çilekleri düşlüyorum. Bu sabah, güneşin ve sıcağın altında -güneş ışığı bir kentte hiç de güzel değildi- Richmond Caddesi'nin köşesindeki kırtasiyeye gidip bu defteri satın aldım. Ne söyleyeceğimi, hangi sözcükleri kullanacağımı uzun uzun düşündüm. Yanlışlık yapmamış olmalıyım ki, dükkân sahibi sırıtıp bir elini kulağına atarak bana doğru eğileceği yerde başını sallamakla yetindi ve bana iki değişik defter gösterdi. Biri kalın siyah kapaklı, altı penilik bir şeydi, diğeri ise kâğıt kapaklı, çizgili ve daha ucuz bir defter. Bu gibi şeylere para harcamaya hakkım olmadığı için ucuz olanını seçmek zorunda kaldım. Rasmus döndüğünde, para harcama konusunda dünyanın en kötüsü olmasına rağmen, harcadığım her peninin hesabını soracaktır. Genç bir kızken günlük tutmuş olduğum halde, evlendiğimden beri elime neredeyse kalem almadım. En son kelimeleri düğünümden iki gün önce yazdım, sonra bir karar verdim ve her şeyi yaktım. Hayatımda bundan sonra yazmaya yer olmayacağını düşünmüştüm. "Đyi bir eş tüm zamanını kocasına ve kocasının evine ayırmalı." Herkes böyle diyordu, ben de böyle olması gerektiğine inanmıştım. Böyle yapmaktan bir çeşit keyif alacağımı da düşünmüştüm. Sadece on yedi yaşındaydım, belki de tek hafifletici nedenim bu. Aradan geçen sekiz yılda çoğu konuda fikrim değişti. Ağlamanın bir yararı yok, hoş ağlasam da kimse beni duymayacak; hayatta önemsenecek pek fazla şey de yok, o nedenle bütün yakınmalarımı bu kâğıtlara yazacağım. Đşin ilginç yanı, bu defteri alır almaz kendimi daha iyi hissettim. Hiç sebepsiz yere umudum arttı. Hâlâ Lavender Grove'da tek başınaydım. Hansine'den başka konuşacak -eğer buna konuşma denebilirse- kimsem yok; iki küçük çocuğu, bebekken ölmüş üçüncüsü ve yolda olan bir dördüncüsünü düşünmek zorundayım. Değişen bir şey yok. Kocamı beş aydır göremediğim, son iki ay boyunca ondan haber de almadığım doğru. Elimdeki defter karnımda taşıdığım, bir un çuvalı gibi önümde giden çocuğun ağırlığını hafifletmeyecek. Değiştireceği tek şey yalnızlığım, bu korkunç yabancı ülkede dayanılması en güç duygu olan yalnızlığım. Sanki defter tuhaf bir biçimde yalnızlığımı torpilledi. "Bu akşam Mogens ve Knud uyuduktan sonra yapacak bir şeyim olacak" diye

düşündüm. Konuşacak birisini bulacağım. Rasmus'u kara kara düşünmek, birinden bu denli nefret ettiğim, istemediğim halde neden kıskandığımı düşünmek, oğlanların nasıl büyüyeceğine, içimdeki bebeğe neler olabileceğine endişe duymak yerine yeniden yazabileceğim. Hepsini yazabileceğim. Đşte şimdi yaptığım da bu. Hansine biraz önce gelirken gazeteyi de getirdi. Ona mektup yazdığımı, gazı her zamanki gibi tasarruf etmek için söndürmemesini söyledim. Akşam onda Kopenhag hâlâ aydınlıktır, ama burası yarım saat önceden kararıyor. Hansine bunu yaz dönümünden beri üç kez tekrarladı, bir köylü inatçılığıyla durup dinlenmeden günlerin kısaldığını anlatıyor. Mr. Westerby'den haber alıp almadığımı sordu. Postacının sokaktaki bütün evlere uğramasına rağmen kapımızı hiç çalmadığını bildiği halde bunu hep sorar. Ona ne ki? Sanki buna benden fazla üzülüyor gibi. Belki de buraya dönmezse, üçümüzün düşkünler evine gitmek zorunda kalacağını, kendisinin de işini kaybedeceğini düşünüyor. Đkinci kez geldiğinde bana çay yapmak istedi ama yatmasını söyledim. Yakında para gelmezse, hepimiz daha az yemek yemek zorunda kalacağız; Hansine de belki zayıflamayı becerecek. Zavallı, o kadar şişman ki, üstelik durmadan da şişmanlıyor. Belki de beyaz ekmektendir. Đngiltere'ye gelmeden önce hiçbirimiz beyaz ekmek yememiştik. Oğlanlar beyaz ekmeğe bayılmıştı; o kadar çok yediler ki, sonunda mideleri bozuldu. Sonra Frederikke Teyze'nin düğün hediyesi olarak verdiği çavdar ekmeği dilimleyicisini dolaba kaldırdık, bir daha kullanacağımı sanmıyorum. Dün dolabı açıp baktım, benim için eski hayatımın bir simgesi gibiydi, gözlerim doldu. Ağlamayacağım. En son Mads öldüğünde ağlamıştım, bir daha ağlamayacağım. Eğer yemek odasıyla aradaki kapıları açmasaydım, içinde bulunduğum bu oda, "oturma odası" küçücük olurdu. Ev sahibinin bütün eşyaları çok çirkin, biraz daha az çirkin olan ayna dışında. Maun çerçeve içindeki oval aynanın tepesinde yine maundan yapılma çiçekler ve yapraklar var. Üzerinde oyulmuş yapraklar bulunan bir dal, aynanın üzerinden geçiyor, bence oymacı bunu çok iyi düşünmüş. Aynaya baktığımda kendimi mermer kaplı, demir ayaklı masada otururken görebiliyorum. Meyhanelerin önünden geçerken, açık kapıdan baktığımda gördüğüm masalara benziyor. Oturduğum koltuğun üzeri, kenarından kıtıkların fırladığı yamaları saklamak için kahverengi-kırmızı bir örtüyle kaplı. Perdeler kapalı değil. Bazen yoldan bir at arabası ya da bu kasvetli yere daha uygun kağnı gibi bir araba geçiyor, atın bozuk yolda tökezlediğini duyabiliyorum. Sağa doğru baktığımda pencerenin ötesindeki bahçeyi, yaz kış koyu yeşil yapraklı çalılarla kaplı o küçücük boşluğu görüyorum. Ev çok küçük, ama sanki gerçek bir evmiş gibi bir sürü odaya sahip. Burası aşınmış, yıpranmış, ama hâlâ iddialı; beni kızdıran da bu. Gazın soluk ışığında, aynada vücudumun üst yanını görüyorum. Zayıf yüzümü, firketelerinden kurtulup şakaklarımdan aşağı sarkan kızılımsı saçımı. Rasmus gözlerimin, hayatında gördüğü en mavi gözler olduğunu söylüyor, bunu evlenmeden, ben 5 000 kron konusunu öğrenmeden önce söyledi. Belki de iltifat değildi. Her mavi gözün güzel olması şart değil, benimkilerin de güzel olmadığını biliyorum. Gözlerim çok mavi, çok parlak, sanki "Bu gözler bir tavus kuşuna ya da yalıçapkınına daha çok yakışırdı" diye düşünüyorum. Aslında Frederikke Teyze'nin on altıncı yaş günümde verdiği broştaki kelebeğin kanatlarının rengine tıpatıp benziyor. Gözlerimin ne renk olduğu artık önemli değil. Kimse yaşlı bir kadının gözlerine bakmıyor, ben de daha yirmi beş olmamama rağmen, kendimi yaşlı bir kadın gibi hissediyorum. Đyi ki

hatırladım, yarın broşu takmalıyım. Onu takmaktan hoşlanıyorum, güzel olduğu için değil zaten güzel değil- yakıştığı için -yakışmıyor da- belki de Rasmus'un huysuzluk ya da kararsızlık diye adlandırdığı alışkanlığımdan. Broşu insanlara "Bu kadın taktığı broşun aynı gözlerinin renginde olduğunu bitiyor mu?" diye düşündürmek için ve "Kadıncağız çirkin gözlerinin rengini göstermeyecek bir şey takmalıydı" dedirtmek için takıyorum. Böylesi hoşuma gidiyor. Başkalarının benim hakkımda neler düşüneceklerini tahmin etmek beni eğlendiriyor. Dayanılmaz güneş yarım saat önce battı, hava karardı, artık dışarısı karanlık ve çok sessiz. Sokak lambaları yandı, ama etraf hâlâ sıcak. Günlüğümü aldıktan sonraki ilk günüm hakkında pek bir şey yazmadım, bir şeyler karalamam gerek sanıyorum, onun için bir Danimarka okul gemisinin geçirdiği korkunç kaza hakkında gazetede okuduğumu yazacağım. Haberi, "Georg Stage" bir Danimarka gemisi olduğu, kaza da Kopenhag açıklarında geçtiği için okudum. Bir Đngiliz gemisi karanlıkta okul gemisine çarpmış, gemideki yirmi iki çocuk boğulmuş. Hepsi de çok gençmiş, 14-16 arası. Yine de onları ya da ailelerini tanıdığımı sanmıyorum.

28 haziran 1905 Bebeğim 31 temmuzda doğacak. Artık ne gün doğarsa doğsun, 31 temmuz günü, onun doğması beklenen gün olarak yazıldı. Kız olacağını sanıyorum. Hansine bunun Tanrı'nın buyruğuna karşı çıkmak olduğunu söylüyor. Allah'tan okuma yazması yok. Alışverişe gittiğinde rastladığı herkesle dedikodu yapıyor, Đngilizce'si akıcı ama felaket, kendini gülünç duruma sokmaktan korkmuyor. Oysa ben insanların bana güleceklerinden korkuyorum, belki de ilerlememin bu kadar yavaş olmasının nedeni de bu. Hansine hiçbir dilde okuyamıyor. Eğer okusaydı, Danca yazmaya cesaret edemezdim, bu da hiçbir şey yazamayacağım demektir, çünkü Đngilizce tek bir satır yazmaktan bile acizim. Kız olsun istiyorum. Burada bunu söyleyebileceğim hiç kimse yok; olsa da söyleyeceğim kimsenin ilgisini çekmezdi. Böyle bir şeyi bana kutup ayılarını soran kadına söylediğimi bir düşünün! Geçen sefer de kız istemiştim, "Çocuğum olacaksa, kız olsun" diye düşünmüştüm, oysa kız yerine zavallı Mads doğdu. Bir ay sonra öldü. Đşte buraya bunu da yazmış oldum. Bu bebeği istiyorum, üstelik de artık kızımı istiyorum. Rasmus bir daha geri gelmese, başımıza olabileceklerin en kötüsü de gelse, Korsor'e gidip Frederikke Teyze ve Farbror Holger'e sığınmamız da gerekse, artık kızımı istiyorum. Keşke hareket etse. Bebeklerin doğmadan birkaç hafta önce öyle fazla hareket etmediklerini biliyorum. Tabiî bilirim, üç tane doğurdum. Yine de Mads'ın neler yaptığını bilseydim. Sonuna kadar hareket etmiş miydi? Ya ötekiler? Belki de kızlar değişiktir, bunun da fazla hareket etmiyor olması, kız olduğu anlamına gelir mi? Gelecek sefer, bir gelecek sefer olduğunu biliyorum, çünkü kadının kaderi bu, bileceğim. Hatırlamam gerekmeyecek, günlüğüm yanımda olacak. Bütün bunları yazabiliyor olmak beni rahatlatıyor.

2 temmuz 1905 Her gün yazmıyorum. Bu biraz Hansine'ye bir şey belli etmemek için -neler yaptığımı tahmin etmeye çalışacak, en olmadık şeyleri düşünecek, belki de sevgilime mektup yazdığımı

sanacak, düşünün bir!- biraz da sadece yaptıklarımı değil, düşündüklerimi de yazdığım için. insanlardan da söz ediyorum. Öyküler de var, öyküleri hep sevdim, kendime : hep gerçek ya da uydurma masallar anlattım, şimdi de oğullarıma anlatıyorum. Kendime masalları uykuya dalabilmek için anlatıyorum, gündüzleri de hiç de hoş olmayan gerçeklerden kaçabilmek için. Küçük bir kızken günlüğüm vardı ve oraya öyküler yazardım. Yazdıklarıma dikkat etmem gerekirdi, ya defteri annem yâ da babam okursa... bir şeyi saklayacak, başkalarının bulamayacağından emin olabileceğin bir yer yoktur. Ama yabancı bir dil bir şifre gibi olduğundan daha güvenli. Danca'ya yabancı dil demek biraz tuhaf, ama burada herkes için Danca yabancı bir dil. Burada başka Danimarkalılar da olmalı, büyükelçimiz, konsolos ya da buna benzer birileri, belki de Oxford'da Danimarkalı profesörler de vardır, üstelik kraliçe de Danimarkalı, zaman zaman gazetelerde Danimarka'yla ilgili haberler okuyorum. Mesela, Danimarka prensimiz galiba Norveç kralı oluyor. Georg Stage hakkında da yeni haberler var. Kopenhag'da bir soruşturma açılmış ama mahkeme başkanının önyargılı olduğunu ve tarafsız davranmadığını yazıyorlar. Đngiliz gemisinin kaptanı sinir krizleri geçiriyormuş, yine de o yirmi üç (arada bir tanesi daha öldü) çocuğun ölümünden sorumlu olmadığını iddia ediyor. Kral Edward üzüntülerini bildirmiş! Çok daha önemli bir haber de Kniaz Potemkin adlı bir Rus gemisiyle ilgili. Keşke daha iyi anlayabilsem ama gazetedeki kelimeler o kadar uzun ki... Odessa halkı, bir sebeple geminin karaya yanaşıp erzak almasına izin vermemiş ya da benim anladığım bu, gemi de toplarını kente çevirip ateşlemiş. Bu Ruslar Almanlardan da vahşi! Cook's'ta bir Danimarka seyahati ilanı gördüm. Keşke katılabilsem! Burada Danimarka'dan gelme domuz pastırması alıyoruz, bir başka Danimarka firması da ekmek üzerine sürülecek butterine adlı bir şey yapıyor. Adı Monsted. Bu adı duymak bile memleketime özlem duymama yeterli, o kadar Danimarkalı, o kadar tanıdık ki... Ama bu eve bir Danimarkalının gelmesi imkânsız. Hansine okuyamıyor, Mogens ve Knud henüz okumayı öğrenmedi, Rasmus'un nerede olduğunu bile bilmiyorum. Deftere uygunsuz hikâyeler bile yazabilirim, ama hiç böyle hikâye bilmiyorum ki. Eğer sadece yaptıklarımı yazsam, bu günlük bir dizi tekrardan öteye gitmez. Günlerim hep aynı. Erken kalkıyorum, çünkü erkenden uyanıyorum, eğer yatakta yatmaya devam edersem sadece beni endişelendirecek şeyler düşünüyorum, karnımdaki bebek de sanki midemde oturuyor. Kalktığımda oğlanlar uyanmış oluyor, ellerini ve yüzlerini yıkıyorum, daha sonra Hansine'nin hazırladığı kahvaltıya iniyoruz. Kahve ve tabiî fırıncı Mr. Spenner'in getirdiği, oğlanların bayıldığı beyaz ekmek. Bir Danimarkalının yiyecekten çok kahveye ihtiyacı var, ben de üç fincan içiyorum. Herhangi bir konuda tasarruf edebilirim, ama tek bir fincan kahveden bile vazgeçmem mümkün değil. Hansine oğlanlarla Đngilizce konuşmaya başladı. Mogens ondan daha iyi konuşuyor, onun yaşında çocuklar yabancı bir dili çabuk öğreniyor, Hansine'nin yanlışlarına gülüyor, bu Hansine'nin umurunda değil, onunla birlikte gülüp komiklik yapıyor. Sonra Knud da Đngilizce konuşmaya çalışıyor, hepsi de saçmalıyor, ama dünyanın en komik şeylerini anlattıklarını sanıyorlar. Onlara katılamadığım için nefret ediyorum. Kıskanıyorum, doğrusu bu. Onun bir kadın, benimkilerin de erkek olmasından dolayı kıskanıyorum. Bir kızım olsa benimle birlikte, yanımda olacağından neredeyse eminim.

5 temmuz 1905 Hansine'ye evde Đngilizce konuşmayı yasaklamayı düşündüm, sözümü dinleyeceğini sanıyorum. Beni sayıyor, Rasmus'tan korktuğu kadar değilse de benden biraz çekiniyor. Ama Mogens ve Knud için elimden geleni yapmam gerektiğini bildiğimden, Đngilizce konuşmasını yasaklamayacağım. Oğlanların Đngilizce öğrenmeleri gerek, belki de hayatlarının sonuna kadar burada yaşayacaklar. Hansine, Mogens'i iki sokak ötede, Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Mogens yalnız gitmek istiyor, yakında izin vereceğim ama henüz değil. Hansine evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. Ben Knud'la evde kalıyorum, onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. Eskiden oğlanlara Hans Christian Andersen anlatırdım, ama Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Ekmekle Yürüyen Kız, yeni ayakkabılarıyla gururlandığı için ömrünü Bogwife'ın yer altındaki mutfağında geçiren küçük Đnge'nin öyküsü; bu annemin en sevdiği masaldı, ama ben nefret ederdim. Kibritçi Kız da korkunçtu, o zaman oğlanlara kendi uydurduğum masalları anlatmaya başladım. Şimdi her şeyi yapabilen sihirli bir arkadaşı olan Jeppe adında bir çocuğu anlatıyorum. Bu sabah sihirli arkadaşın bir gece Kopenhag'daki bütün bakır çatıları temizlediği, Jeppe'nin uyandığında her şeyin altın gibi parladığını görüp şaşırdığı yere geldik. Hansine dönünce çıkıyorum. Şapkamı, koca karnımı gizleyen önlüğümü giyiyorum, üzerine de pelerinimi alıyorum, insanların hamile olduğumu görmeyeceklerini umuyorum ama anlayacaklardır. Sonra yürüyorum. Sadece yürüyorum. Lavender Grove'dan aşağı Wilman Grove'a ve London Fields'a yürüyorum, oradan da Victoria Parkı'na ya da Hackney Downs'a, bazen de Beauvoir Town'a, adlarını söylemeyi beceremediğim bütün o yerlere yürüyorum. Genellikle sokak boyunca yürüyorum, evlere, kiliselere, büyük binalara bakıyorum ama bazen de çayırlarda ya da kanal kıyısında dolaşıyorum. Hava pelerin giymek için çok sıcak, ama giymesem karnımdan sokağa çıkamayacak kadar utanıyorum. Hansine öğle yemeği için smerrebred yapıyor da, çavdar ekmeği olmaksızın pek aynı şey değil. Aslında içimden yemek yemek gelmiyor, ama onun için, yani bebek için kendimi zorluyorum. Öğleden sonra tekrar çıkıp yürümezsem, ki bazen gitmiyorum, oturma odasındaki geniş pencerenin yanına yerleşiyorum. Lavender Grove'daki evimiz, bitişik nizam dokuz evden biri. Çok güzel değil, hatta şimdiye kadar gördüğüm evler içinde en çirkini, hiç de gerektiği gibi yüksek yapılmamış, gri tuğladan duvarları, beceriksiz taş işçiliği, kötü pencereleri var. Giriş kapısının üzerinde başında taç olan komik taş bir yüz var, üst kat pencerelerinin üzerinde yine iki farklı yüz. Başlarında taçları olan bu kadın yüzlerinin kimlere ait olduğunu, kimleri temsil etmek için yapıldıklarını merak ediyorum. Yine de evin geniş bir. ön penceresi, önünde de etrafı çitle çevrili küçük bir bahçesi var. Hansine ne derse desin, tül perde takmayacağım, çünkü takarsam burada oturup dikiş dikerken dışarıyı göremem. Annem okula gitmeden çok önce dikiş dikmeyi öğretti, ama dikmekten nefret ediyorum. Yüksük kullanmayı hiç sevemedim -özellikle yaş günü hediyesi olarak bir yüksük verdiklerini hiç unutamam!- ama parmağıma batan iğneden daha da nefret ediyorum. Yine de dikiş bildiğime memnunum. Bu konuda Hansine'den çok daha iyiyim, özenli teğellerime ve oğlanların elbiselerine yaptığım güzel yamalara şaşkınlıkla bakıyor. Mogens'i okuldan bazen o alıyor, bazen de ben. Hansine bugün bana Mare Sokağı'ndaki

Yaşlandığınızda doğum gününüzün unutulmasını isteyeceğinizden eminim. o kadar düş kırıklığı yaşıyorsunuz ki.. Mogens ve Knud da gitmeye can atıyor. "Sokakta devrilen yaşlı sarhoşlardan. Oğlanlar için litresi 2 peniye süt var. Köfte ve patates her günkü yemeğimiz oldu. Başından bir macera geçmiş. Onu artık tanıyor olmam gerekirdi. dönüşte okulun oradan geçmiş. ellerimle kulaklarımı kapattım. Kimsenin bildiğini sanmıyorum. bir de tabiî doğacak kızım. Herkes çok heyecanlanmış. Mogens'le birlikte Đngilizce konuşarak dönmüşler. 6 temmuz 1905 Doğum günüm. Artık benim için kendimden başka hiç kimse önemli değil." Kıpkırmızı oldu. öyle de yapmış. "Hiç söyler miyim?" Yine de ona inanmıyorum. adamın mümkün olduğunca uzağından geçmekmiş. Adamın kiracı olarak oturduğu evin hizmetçisi olduğunu söylemiş. zaten aradığınız zaman bulunmazlar ki. Canım en çok rullepelse çekiyor. "Yarın gazetede okursunuz" diyerek kulağıma bağırdı. ama ne yapayım. bir kürk ya da tektaş alacak bir kocanın hayalini kurdum. ellerini neredeyse benimki kadar şiş karnının üzerinde kenetledi. Hansine için önemli olan. o sırada da çevresinde bir kalabalık toplanmaya başlamış. Bir hizmetçiden doğum gününüzü bilmesini bekleyemezsiniz. Bana hediye verecek. ama itiraf etmeliyim ki kocamın hatırlamasını isterdim. Onun durumundaki bir kadın için bu gördüğü dünyanın en ilginç ve en heyecan verici olayı. bazıları havaların fazla sıcak olduğunu söylemiş. "Bu senin işine yaramaz" dedim. Düşen adamla ilgili başka bir şey duymak istemediğimi söyledim. Bugün yirmi beş yaşındayım. "Hatta gazete Danca yazılmış olsa bile. Hansine adamın öldüğünden eminmiş. Her zamanki gibi gerçek. Hansine yardım gelene kadar kadının yanından ayrılmayacağını söylemiş. ama burada uygun sığır eti yok. Bazen sirke ve şekerle yapılan mdkaal yediğimiz de olur. Bütün gün hayal kurup çeyrek asırlık ömrümü nasıl kutlamak isteyeceğimi düşündüm.. tanıyamadım işte. . ama daha vakit bulamadım. Oğlanlar da daha çok küçük. biraz ilerideki meyhaneden çıkan ve kaldırım boyunca yalpalayarak ilerleyen yaşlı bir adam görmüş. ama ben sanki hiçbir şey dememişim gibi devam etti. Oğlanların yanında bütün ayrıntıları anlatmaya koyuldu. Kilisedekilerin umuttan bir erdem olarak bahsetmelerini anlayamıyorum. Akşam yemeğinde yine frikadeller. adamın içtiği için yıkıldığını anlatmış. Anlatacak çok şeyi vardı. Umut korkunç bir şey. Stonor Sütçüsü müşterilerini ineklerin nasıl yaşadığını görmeye davet ediyor. O sırada genç bir kadın yaklaşmış. düşümden oldukça farklıydı. Hansine çok şaşırmış. okuma yazma bilmediğinin söylenmesinden hiç hoşlanmıyor. iyi balıksa hiç yok. veremden çekinmem gereksiz.manifaturacıdan iplik almaya gitti. sonunda umut korkunç bir şey oluyor. yine de adamın yanına diz çöküp ölüp ölmediğini anlamak için nabzını tutmuş. sosis yiyeceğiz. akşam olunca görkemli bir yemek düşledim. London Fields'ta yürürken. "Bu kadarı yeter" dedim. bu yüzden okula geç gitmiş. ama yirmi beşinde olmak farklı. ama genç kadın bunun havayla ilgisi olmadığını. aldırmadım. ama kaldırımın kenarından yürürken adamın duvara çarparak yere yıkıldığını görmüş. bunu kendisine saklaması da imkânsız. ama Hansine pazarda karalahana bulmakta zorlanıyor. "Umarım bundan küçük Mogens'e bahsetmemişsindir" dedim. Sosisin kilosu sadece 9 peni. Tabiî bir polis ya da doktor bulamamışlar." 'Tabiî söylemedim" dedi. adamı görünce uzun bir çığlık atmış.

ama bir şekilde buranın kaderim olduğunu biliyorum. anneme kalsa hiç öğrenemezdim. Ya da güler gibi yaptım. tabiî.Hansine oğlanları yatırınca. Ona "Sen Đngiliz değilsin" den başka söyleyecek bir şey bulamadım. ne odanın içini ne de pencereden dışarısını görebiliyordum. bense burada tek başıma kaldım. Kızım doğunca daha iyi olacak. kıyıya vardıklarında da rahatlayıp bir çığlık atmak için ciğerlerini şişirerek. Mogens "Đngiliz çocuklar hiç de Jeppe'ye benzemiyor" dedi. Kopenhag'dan ayrılalı beri hiç özlemediğim kadar özledim. elimden geldiğince ona destek olmaya çalıştım. "Bütün çocuklar adımla alay ediyor" dedi. Herkesin Đngiliz olmasından. Ama o kadar çok dolaştık ki. benim duymayacağım kadar uygunsuz bir hikâyeydi. bu kez şansını Amerika'da denemek istediğini söyledi. bahçede yemezler? Burada hava bizimkinden iyi. Çocukların dışında. değil mi? Amerika'ya gitmek istiyorsa yalnız gideceğini söyledim. elimde ne varsa vermek istedim. o kadar korkmuştum. gidilecek yer Londra'ydı. Kopenhag'dan Stockholm'e gittik. O zaman yeniden hamile kaldığımı anladım. Hortensiavej'deki küçük beyaz evime. Đngiltere'deki tek Danimarkalı olarak yalnız kalmaktan korktum. Frederikke Teyze'nin bahçesinde içtiğimiz çay. Olanları bana Karoline anlattı. sadece bir ay olmamıştı ki. belki de en çok iki hafta. Ama Karoline hiç unutmadı." Oysa o kadar da bencil değilimdir. elimden kayıp gitmesinden. Ama oradan ayrılmak ve buraya gelmek zorundaydım. Artık çok beklemek gerekmiyor. buraya geleli bir ay. yukarıya çıkıp Jeppe ve sihirli arkadaşından biraz daha söz ediyorum. ama asla ağlamam. O zaman burada oturmaya devam edersek Đngiliz olacağını söyledi ve başka bir ad kullanıp kullanamayacağını sordu. "Artık işler değişti" dedim. . ben pek aynı şeyi yapamam. ona bir öncelik yaratmaya. Sonunda da işte böyle çıkıyorlar. Dayanmalıyım. Stockholm'den Kopenhag'a. Oysa eve dönen o oldu. ancak hâlâ karnımın üst bölümünde. hep ailem için bir şeyler yapmaya. onlar içeriye kapanıyorlar. yine de biz güneş ışığında ve açık havada olmak için her fırsattan yararlanırken. Bu gece. yeniden gitmeyi düşündüğünü. Bu gece belli belirsiz bir hareket hissettim. O beni çocuklarımla cezalandırabilir de. ben eve dönüyorum. sadece geçmişten resimler vardı. Aslında ağlamak istiyordum. Benden kaçışını. "önemli bir iş için" dedi. Bu akşam Danimarka'yı. ayak diredim. güçlü olmalıyım. benim için en güzel yere. babamın hemen her şeyi unuttuğundan da eminim. onu geri itmeye çalışan büyük dalgalara karşı yüzmesini gözümün önüne getiriyorum. üstelik de başı hâlâ aşağıda değil. Şehrimin yeşil damları. Pek eğlenceli bir doğum günü değil! 12 temmuz 1905 Buradan nefret ediyorum. ne olursa olsun. işi için destek olmaya çalıştım. fazla değil ama beni rahatlatacak kadar. Bu kez "hayır" dedim. Knud orada doğdu. "beni son kez evimden çıkardın. Londra dünyanın merkeziydi. "Đsmim Jack olsun istiyorum." Güldüm. Frelsers Kilisesi'nin burgulu kubbesi. Rasmus'a söylediklerimde haksız olabileceğimi düşündüm. Neden Đngilizler yemeklerini dışarıda. biraz daha iyi. "Nasıl başka bir ad?" dedim. Bazen babamın evin yolunu tek başına bulması için Kopenhag sokaklarında bıraktığı Karoline'yi düşünüyorum. gelgite karşı yüzerek. Azalan ışıkta masanın başında oturuyordum. Sjoland'ın kayın ormanları. isterse oğlanları alabilirdi.

Bir hayvan gibiydi. "Sevgili Asta" diye başlıyor. Çoğu kişinin anlayamadığı kaba bir lehçe konuşuyordu. para. Daha önce çiftlikten hiç çıkmamıştı. babam onu kovmadı." Sonunda eve vardığında. Yine de evi buldu. işleri iyi gitti. ben de başarırım. konuşmama bile gülmediler. Aarhus'a bile gitmemişti. On altı yaşıma girdiğimde ve annem öldüğünde. Ben de yola çıkar ve öteki uca ulaşırım. Çeki Lansdowne Caddesi'ndeki postaneye götürüp paraya çevirdim. Babam onu tren istasyonunda karşıladı. gemiyle Store Baelt ve Lille Baelt'ten geçip trene binmesi. özellikle de zavallı küçük Mads çabucak doğmuştu. çiftlik hayvanı. arkasına bile bakmadan dar sokaklardan eve koştu. Eve giden yol çok uzundu. "Önüme çıkan herkese sordum. çok çok otuz üç yaşında olmalıydı. bu da aşağı yukarı 40 pound ediyor. "Yüz kişiye sordum" dedi bana. Karoline de sırtındaki korkunç kanserden öldü. bazen de rüyasına girdi. zaten dikmeye başladım bile. Karoline eve varmak için elinden geleni yaptı. daha önce çiftlikten hiç çıkmamış. sadece adının Kastrup olduğunu hatırlayabildi. Nasıl bulduğunu hiç anlayamadım. mobilya ticaretine girişti. Sıkıştığında. köyde yaptıklarını tekrarladı. daha sonra da "Sevgili karım". zavallı kızı bir hayvan gibi yürüttü. hikâyesi çok umutsuz olduğum sıralarda bana cesaret verir oldu. Ötekiler. yolun kenarına geçti. Çiftliktekiler o kadar yoksuldu. Bebek doğarken gerekirse doktor çağırabileceğim artık. Geldiği yerde kendisinin de böyle yaptığını unutmuştu ya da kendini unutmaya zorladı. Otuz iki. Yarı Đsveçli olan annemle evlendi. yedi mil kadar. zarftaki pulun Danimarka pulu olduğunu görebiliyor. çok sancı çektim . adres bilmiyordu. Kimseyi tanımıyordu. Karoline başardı. ebe maskesi ve beyaz örgü yünü aldım. okuma yazması da yoktu. zorluk çıkarmadılar. bu sabah mektubu getirdiğinde sevinçten uçuyordu adeta. Hansine'nin yüzü gülücükler saçıyordu. Babam Kopenhag'a Jutland'ın kuzeyindeki Aarhus diye bir kentten geldi. bundan fazlasını göndermeye izin yok. Sonunda bebek elbisesi dikebilmek için malzeme alabileceğim. Karoline geldi. para da gönderdi. Okuması yok ama Rasmus'un el yazısını tanıyor. 14 temmuz 1905 Rasmus'tan haber aldım. kırık bisküvi ve Butterine yemeyi düşünürken. bütün bunları da tek başına becermesi gerekiyordu. ev aldı. Babam o kadar şaşırıp öfkelendi ki arkasını dönüp kaçtı. Mare Sokağı'nda Matthew Rose'un mağazasından beyaz keten. Bana bu öyküyü anlattığında hastaydı. doyurmaları gereken o kadar çok karın vardı ki. Gerek kalmayacağını umuyorum. artık neredeyse bir beyefendi olmuştu. soru sormadılar. 700 kronluk bir çek. bu kez hendeğe eteklerini kaldırıp çömeldi ve yolun kenarını suladı. Yıllarca yanımızda hizmetçi olarak kaldı. birinden kurtulduklarına sevindiklerinden eminim. Tam da frikadeiler imkânımızın dışında diye düşünmeye başlamışken. bir süre sonra da annemin artık ev işlerinde yardım edecek bir hizmetçisi olması gerektiğine karar verdi ve yeğenlerinden birini getirtmek için çiftliğe haber gönderdi.başından geçenler hep kafasında kaldı. On beş yaşındaydı. başka çaresi yoktu. Oysa size benimle böyle konuşmadığını söyleyebilirim (Ne demek "size"? Günlükle konuşmaya mı başladım?) Neyse.

Bizim Karoline de aptal ve cahildi. sonunda yanına bir adam gelince çok mutlu oldu. Kesenin çıkarılmasını ve göbek bağının kesilmesini biliyor. Yedi yaşında bir oğlan ile beş yaşında başka bir oğlandan başka konuşacak kimsem yok. Ancak adam çok yalnız ve çok mutsuzdu. Rasmus'un Müslüman olmadığına şükretmem gerek galiba. Đstese mobilyacı olarak iyi para kazanırdı. (Danca yazabilmek iyi bir şey. aslında ne iş yaptığını da bilmiyorum. hayvanlarla istediğini yapabilir. oraya gitmiş. işin ilginç yanı. arasıra gördüğüm de oldu. Hayvanlara kendini sevdiriyor. Anlaşılan. Navarino Caddesi'ndeymiş. Gerçek şu ki. Hansine'nin bana bir şeyler söylemek istediğini anladım. ama bununla karşılaştırınca dâhi olduğunu düşünüyorum. aynı Mads'ın doğumunda olduğu gibi.Đngiltere'ye "motorlu arabalar" getirmek istediğinden bahsetmişti. ıssız bir adaya düşen bir adamla ilgili bir kitap okumuştum. En vahşi köpeğin bile onun yanında sakinleştiğini söyleyip övünür. "Ne söyleyeceksen. Bu arada adamın kiraladığı evdeki hizmetçiyle -ona "Miss Fisher" diyor. Kendimi iyi ya da eskisinden daha iyi hissetmemi sağlayan cebimdeki para olsa gerek. 18 temmuz 1905 Akşam Hansine oturma odasına geldi. Bu yazdıklarımı birinin okuduğunu bir düşünün!) Rasmus Aarhus'ta. bazen cahil bir hizmetçinin konuşması bile çocukların saçmalıklarından ve sonu gelmez sorularından daha çekici olabiliyor. ama hayır. nihayet vahşi bir zenci olsa da konuşabileceği birini bulmuştu. Sorun çıkarsa doktoru çağıracağız. "Her erkeğin kendi motorlu arabası olduğunu bir düşün!" "Peki ya atlara ne olacak? diye sordum "Ya da trenlere ve atlı tramvaylara?" Cevap vermedi. önlüğünü parmaklarının arasında çekiştirerek öyle durdu. Karısına da bu kadar iyi davranamaması ne yazık. Başka bir marifeti de tahta işçiliği. Sorularıma hiç cevap vermez ki. onu başka nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. ama Hansine bana yardım etmek için yanımda olacak. Sonunda "Yeter artık" dedim. Burada zaten motorlu araba bulunduğunu sanıyordum. Kekeledi. at nallamayı bilir. Đngilizce'den Danca'ya çevrilmiş. benimle neredeyse hiç konuşmaz ama o kez farklıydı. Çocukken. Hansine'ye oturmasını ve aklından geçenleri anlatmasını söyledim. yoksa orada 5 000 krona evlenecek başka bir kadın bulurdu."zavallı beyefendinin nasıl olduğunu" öğrenmek istemiş. ama o herkesin bir motorlu arabası olması gerektiğinden bahsediyor. Hjorring'de zengin bir amcası var. Hansine'nin karşısında buna benzer bir şeyler hissettim. Bir zamanlar nalbanttı. söyle. söyledikleri doğrudur.arkadaş olmuş. ancak orada uzun süre kalacağını sanmıyor. Acaba oraya borç para bulmak için mi gitti? Dünyanın öteki ucunda. gözlerini gözlerimden kaçırmak için başını sağa sola çevirip durdu. Bir keresinde bana -bana hemen hemen hiçbir şey anlatmaz. London Flelds'ın kuzeyinde. ama istemiyor. bana mektup gönderebileceğim bir adres vermiş. ama o amcanın varlığına pek inanmıyorum." Bir şeyler kırdığından şüphelenmeye başladım. Böyle işleri küçük görür. O bir mühendis. Adam . önce evi bulmuş. Kesin olarak bildiğim bir şey de Aarhus'ta tek bir motorlu araba bile olmadığı. sokakta düşen yaşlı adamdan bahsetti. Ne yaptığını doğrusu tahmin bile edemiyorum. ve -şimdi sıkı durun.ama zorluk çıkarmadılar. burada motorlu arabaya sıkça rastlanmaz. kitabın adını hatırlayamıyorum. Onun hoşlandığı şeyler motorlar. oysa kırılacak değerli bir şeyimiz yok ya da Kopenhag'da bıraktığı sevgilisi de olabilirdi.

evi temizlemek ve yemek yapmak gerekiyormuş. Ne de olsa gelecek hafta ya da daha sonraki hafta. evin beyinin işine son verdiğini. Adam da yabancı olduğu için Hansine'nin ilgisini çektiğini düşünüyorum. Yüzü yeniden kızardı. Đngiltere. Bütün bunların nereye varacağını merak etmeye başladım. "Miss Fisher"ın yanında çalıştığı insanlar bir adam. Fisher. mutlaka saçma ama garip bir duygu var. bambaşka bir yere doğru yöneldiğinde şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. açılıp bebeğin çıkmasını sağlamaktan başka neye yarayabilirdi ki? Size söyleyebilirim. Mrs. aldığım gazetelere göre (Đngilizcemi ilerletmek için kendimi her gün gazete okumaya zorluyorum) bütün Avrupa'da ve Amerika'da da durum aynı. burada da. yatmaya gidiyorum. Bebek hâlâ yukarıda. bu kararı geri aldırdığını" anlatmış. kaçmaya başladığında neler olacağını biliyorum. Ben kimse bulamazken onun bir arkadaş edinmekle ne kadar talihli olduğunu düşündüm. Havva'nın da göbeğinin dümdüz olduğunu söyledi. Başka bir dil bilmeyen bir arkadaş Hansine'nin Đngilizcesine de yardımcı olacakmış. Yine de oraya sadece meraktan gittiğine inanmak daha kolay. daha da önemlisi. karısı ve iki çocukları. adı da Dzerjinski'ymiş. gazeteler Danca olsa daha iyi takip edebilirdim. Almanya.Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölmüş. Beklendiği gibi Đmparator William da konuyla ilgileniyor. Onlar doğmamıştı. dondurmadan zehirlenen çocuklar var. kafasının kaburgalarıma sıkıştığını düşünüyorum. hareket etmiyor. Hansine'ye bundan sonra oğlanlara dondurma almamasını tembihledim. Danimarka ve Đsveç arasında büyük çekişme var. içimde. sadece Polonyalıymış. göbek deliğinin bir işe yaraması gerektiğini düşünüyordum. bir de yaşlı kayınvalideymiş. Hansine'yi odasına gönderdim. Hyde'ın "yapılacak çok iş olduğunu söyleyerek. "Bizim gibi biri" dedi. New York'ta güneş çarpmasına uğrayan insanlar yere düşüp ölüyorlar. sonunda tek istediğinin izinli olduğu bir öğleden sonra Miss Fisher'ı buraya. Kocama uzun bir mektup yazdığım için üç gündür günlüğümle ilgilenemedim. çocuğa bakmak. Dzerjinski öldükten sonra da başka kiracıları yokmuş. bütün konu kimin Norveç kralı olacağı. arada nasıl bir bağ var. Mogens'e hamileyken hiçbir şey bilmiyordum. hâlâ anlamamıştım. burası çok önemli. Đlginç olanı. 21 temmuz 1905 Hava dayanılmaz derecede sıcak. salak salak sırıttı ve "yakında sizden çok daha iyi konuşabileceğim. Yoruldum. göbek deliğimden çıkacağını sanıyordum. Rasmus'a sayfalar ve sayfalar dolusu "ev gerçekleri" dendiğini sandığım şeyleri yazdım. Bir kere. Mogens hareket edip. bütün bunları yazdım. mutfakta çaya çağırmak olduğu anlaşıldı. Annem bana Âdem'in göbek deliği olmadığını. ama karısının. Artık baş aşağı dönmesi gerek. Madam" dedi. işini ihmal etmedikçe arkadaşını davet etmesinde bir sakınca görmediğimi söyledim. Danimarka Prensi Karl mı. yoksa Bernadotte mu? Ya da benim anladığım bu. Doğum sonrasını ve bebeğin içime nasıl girdiğini anlamadığımdan. Tanrı tarafından yaratılmıştı. iç karartıcı bir .

Kadının hepsi de yedi yaşından küçük beş çocuğu daha varmış. mesela kutup ayısı meraklısı Mrs. Weels Sokağı'ndaki barakalardan birinde oturan aşağı tabakadan birinden almış. buranın yılda Rasmus'un Lavender Grove'daki bizim ev için ödediği 36 pound'dan en çok 10 pound fazla olacağını düşünürken. sonunda da sadece terbiyeli olmak için "Senin Asta'n" diye bitirdim. borç ya da motorlu arabalarla ilgili herhangi bir şeyin peşinde kimbilir nereye gitmiştir. kocası da hasta ve işsizmiş. Mogens'i okuldan getirdi ve bu sabah ikiz doğurduktan sonra ölen kadını anlattı. öndeki bahçede güzel bir çit var. Komşu çocuğun . başında tüylü büyük bir şapka vardı. salakça sorularıyla insanların ne kadar düşmanca davrandıklarını. Yine de ona "sevgili kocam" ya da buna benzer bir şey demedim. deli mi. Para. Keşke Rasmus da bizim için böyle bir ev tutmuş olsaydı! Fazla görkemli değil. Ben o kadar talihli değilim. aşırı sıcağı ve savaş korkumu anlattım. Đsveç de bu savaşa katılsa burada yaşayan yabancıların durumu daha da kötüleşirdi. Gibbons'ı. ama büyük. Londra'nın bu bölümünde görkemli ev olmaz. Ona her an doğabilecek bir bebek beklediğimi unutup unutmadığım sordum. Haberi başka bir arkadaşından. Yürümeyi becerse de kız benim için bebekten başka bir şey değildi. yoksa duygusuz mu? Yine de duyduklarımı Rasmus'a yazdığım mektupta tekrarladım. Navarino Caddesi Lavender Grove kadar geniş değil.sokakta yaşamanın ne kadar güç olduğunu. O kadar güzel. yalpalaya sendeleye limana dönmemi ağladı. yanında küçük bir kızla bir kadın çıktı. Mogens ile Knud kaldırımda. ama dar ve gölgeli. 26 temmuz 1905 Bugün uzun uzun yürüdüm. Ön kapıya çıkan birkaç basamak ve kapının üzerindeki çıkıntıyı taşıyan iki sütun. dört katlı. Susmasını söyledim. Hansine. bir periye benziyordu. millerce gidip Ritson Caddesi ve Dalston'dan döndüm. Mektubun başına "Sevgili Rasmus" diye yazdım. Đskandinav değil. sonra da Hansine'nin arkadaşının yaşadığı evi bulmak için yolu uzattım. Fazla gösterişli giyinmişti. Alman olmasına rağmen Luther Kilisesi'ni görmek istiyordum. Saçmalık. Neden yalnız doğurayım? Bu onun da çocuğu. kalan parayla küçük Knud'a bir topaç alacağım. eskiden daha da bakımlı olduğu belli. cömert babalarının gönderdiği parayla satın aldığım çemberlerle oynuyordu. Yavaş yavaş yürüdüm. Galler prensesinin 13 temmuzda bir oğlu olduğunu anlattım. bu da sokağın daha güzel görünmesini sağlıyor. parlak ve iç açıcıydı ki. Çocuğu burada yalnız mı doğuracağım? Ya ölürsem? Her gün yüzlerce kadın çocuk doğururken ölüyor. Galler prensesinin dışında tabiî. iri ve hantal bir gemi gibi. doğmasında onun da kabahati var. elini kaldırıp dışarıdaki öteki bebeği selamladığına yemin ederim. O bilsin. Tabiî ki mektubun eline ulaşacağını hiç sanmıyorum. Bunları düşünürken karnımdaki bebeğin hareket ettiğine. Orada durup eve bakarak. Bizi yabancı bir ülkede nasıl aylar boyu yalnız bırakabilir ki? Rasmus'a gazetede okuduğum bir haberden de söz ettim. Eğer kızımı doğururken doktor çağırmama gerek kalmazsa. Dürüstlüğe inanıyorum. Ama keyfimi yerine getirdi. bahçe de ağaç dolu. biliyorum. Danimarka'yla bir savaş çıksa. ama gözüm bebekten başkasını görmüyordu. bağırıp bana böyle şeyler anlatmamasını söyledim. önümdeki yükü taşıdım.

diğer bütün çocukların da sokakta "Canute. Hansine'nin telaşlanmasını. Varsayalım ki kızım da. oturmadan. ister Danimarkalı. Knud okula başlarken yanımda kızımın olacağını hatırladım. bir çarşamba günü çekmiştim.topacı var da neden benim oğlumun olmasın? Eve girerken şiddetli bir acı duyup. Đkinci sancı birincisinden daha hafifti. Hansine yeterince yardımcı olur. ilk çocuğum yanlış taraftan çıkıp beni neredeyse iki parçaya böldüğünde bunu biliyordum. Öyle sanıyorum ki. olduğum yerde kıvrandım. kendilerine böyle bir şey yapılmasına izin verdikleri için o denli güçsüz ve aptal ki! Ne kadar da çirkin ve aptal görünüyorlar! Sonunda aşağıya indim. . odama girdim. Đştahım kalmamıştı. Şimdi büyük harfi sileceğim. Ama odama bir erkeğin gireceğini düşünmekten bile iğreniyorum. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Mads'a hamileyken de buna benzer sancılar çektiğimi hatırladım. ama ölene kadar onu ne kadar sevdiğimi hiç anlamadım. Doktor olsun olmasın. O sadece tanrı. Orada durmama. su kaynatıp yatak odası kapısına çarşaflar asmasını istemedim. isterse de başka bir şey olsun. Böyle şeylere inanmıyorum. Yukarı çıkıp şapkamı çıkardım. doğumdan sonra da kiliseye gitmeyeceğim. Keşke kadın doktor da olsaydı! Odama iyi dikilmiş siyah elbiseli. "Bundan memnun olacak mıyım?" diye düşündüm. Canute. ama ben bilmiyorum. boynundan gerdanlık gibi sarkan stetoskobuyla bir kadın doktor girse. Sanki Mogens'in Jack olmak istemesi yetmezmiş gibi. pabucu yarım" diye bağrışacaklarını söylemiş. varlığına inanmadığın bir şeye saygı duymak gülünç. Düşünmek bile istemiyorum. O zaman. gelgiti başka bir şeye çeviren Canute adlı bir kraldan geldiğini söylemiş. Eğer işler karışırsa. Zavallı çocuk. Çok gerekmedikçe doktoru çağırmayacağım. Bir aydan biraz büyük olacaktı ve oğlanların ayak altında olmamalarına sevinecektim. Beni öylesine savunmasız. var olmadığını bildiğim bir tanrı. Onlara göre kadınlar o kadar salak ki. olmasını önler. Yüzlerinde avuçlarının içiyle gizlemeye çalıştıkları o yarım tebessümü görür gibiyim. Hansine oğlanları akşam yemeği için içeri çağırıyordu. Doğumdan birkaç gün önce yememeye başlamıştım. Luther Kilisesi'ne gitmeyeceğim. Oğlanlar yine isim konusuna girdiler. "işte başlıyor". hiç aldırmazdım. bunu yazmak istemiyorum. erkeklerin bundan eğlendiğini düşünüyorum. Gelecek eylülde Knud'un da okula başlayacağını.. bir koşu gidip doktoru getirtebilir. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. Bunlar bir hamilenin gerçek doğum başlamadan birkaç saat ya da birkaç gün önce çektiği sahte sancılardır. Tanrı'ya da inanmıyorum. sonunda ellerimi karnımdaki şişkinliğe bastırıp oturmama rağmen. bir lokma bile yiyemedim. "Belki de bu gece doğar" diye düşündüm. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Mogens'in okulda arkadaş olduğu bir çocuk Knud adının gerçekte deniz kıyısında oturup dalgaları durduran. Aynı sahte sancıları geçen yıl şubatta. orada oğlanları seyrederek durdum. Mads da cuma günü doğmuştu.. Bana kalsa Tanrı'nın adını büyük harfle yazmazdım. başka sancı girmedi. Bundan sonra Knud'u Canute diye çağıracağını. Bu sancıların bilimsel bir adı vardır muhakkak. Hayır hayır. öylesine çıplak ve çirkin görecek ki. şimdi de Knud adını değiştirip Kenneth olmak istiyor. Batıl inançlarım yok. Sanki çocuk yapmak pis bir şeymiş gibi. Belki de bunu yazmak bir çeşit sigorta gibidir. Öteki çocuklarda da aynı şey olmuştu. Bir süre için 'Tamam" dedim. ister Alman. yatak direğine tutunarak ayakta durdum. aslında onu hiç istememiştim.

Bir işe yaramadı. Swanny'nin tabutunu taşıyan altı adam yavaş yavaş ilerledi. kendimi." Demek ki yanımdaki Charles. hemen gitmeleri gerekiyordu. müzik teypten geliyordu. Kilisede yaklaşık yüz kişi vardı. yani on yıl önce ölmesi pek de düşünülmeyecek bir şey değildi. John'un oğlu da. O kadın yaşaması gereken hayatı . Dökemediğim gözyaşlarım gözlerimde kurumuş gibiydi. eğer on yıl önce ölmüş olsaydı nelerin değişebileceğini düşünmeye zorladım. Geniş ailenin hızla kaybolduğu toplumumuzda artık insan kuzenlerini genellikle sadece cenaze törenlerinde görüyor. bugünlerde artık orgcu bulmak son derecede güç. hiç. oğlu. buradakilerin hiçbiri gelmeyecekti. Mezarın başında toplanıp. Ya da kardeşi Charles? Her ikisini de en son yirmi yıl kadar önce. bütün bunları bildiğini belli etti. Öteki kuzenim -sadece iki kuzenim var. başını fazla resmî bir biçimde eğdi. öteki de torunu olabilir mi? Bir süre kızının ve oğlunun adlarını hatırlamaya çalışıp hiçbir sonuca varamamışken ayin başladı. o da çok kısa bir süre için. Kulağıma fısıldayarak beni aydınlattı: "Bak işte. Kilisede yanıma oturan adamı. John.Đkinci bölüm 1988. Swanny'nin "kendisi olmadığa öteki insan olmaya başladığı" o korkunç son aylarda "Bana Đtaat Et" ilahisini mırıldandığını anlattı. Bana gelince hangi ilahiyi okumak isteyeceğime bir türlü karar veremedim. benimle birlikte yürümek için ailesinin yanından ayrıldı. Hepsi ilahileri iyi biliyordu. Bu adam hatırladığımdan da küçük. ama Mrs. damadı. Ön sıra her birimizi alacak kadar uzundu. Đkisinin de önemli işleri vardı. John'un eşi. Tüm gücümüzle bu ilahiyi söyledik.bütün aile efradıyla gelmiş. nerede oturduğunu. eşlik ettiler. Günlükler olmasa. Çok nazik olduğunu söyledim. bildiğim kadarıyla Swanny'nin de öyle tercih ettiği bir ilahi yoktu. gördüğünde de tanıyamıyor. kendi annemin cenazesinde görmüştüm. Đlk ben çıktım. Ön sıraya sadece ölen kadının yeğenlerinden biri oturabileceğine göre bu adam John Westerby olmalı. Gırtlağımın kuruduğunu hissettim. O zaman yetmişlerindeydi. adını hatırlayamadım. Swanny Kjær (medya adını bir türlü doğru söyleyemedi) karanlıkta yaşayıp karanlıkta ölecekti. Charles. tabutun toprağa indirilmesini izlediğimizde. Elkins bizim için bir ilahi seçti. kızı. John geliyor. birinci sıraya oturduğu için tanıyabildim. O evde şarkı mırıldanıp söylenerek dolaştığını hatırlamaya başlarsam. Üstelik benim Morfar dediğim Rasmus Westerby'ye de çok benziyor. hele ne iş yaptığını. bağıra bağıra ağlayacağımdan korktum. Böyle yerlerde uygulanan belirli bir protokol vardır.

Yüksek ve sivri topukları ıslak çimlere battı. Füme som balığı. Hepsi bu. benim doğumumdan birkaç yıl önce taşınmışlardı. Şimdi. o bakışlarını kaçırdı. Babası ona anlatmamıştı çünkü onun da babası ona anlatmamıştı. nereye giderseniz gidin. . Düşündüm. Swanny'nin sekreterliğini yapan Sandra da bir yerlerden çıkıp içkileri dağıtmaya girişti. Onu izleyen kadının Margaret Hammond'un kızı olduğunu anladım. gözlerini yakalamaya çalıştım. günlüklerin yayıncısından çok yazarı gibiydi. Đki hastabakıcıyı. ama zarif eldivenlerini Londra'nın ıslak kiliyle kirleten diğerlerini çıkaramadım. yani davet ettiklerimiz. BBC'den kalabalık bir grup. Elkins yiyecek hazırlamıştı. düğüne uygun giyinmişti. bir de Willow Caddesi'nden bir iki komşu. Swanny'yi kendi büyükbabasının cenazesinde gördüğünü.yaşasaydı. cenazesine kim gelirdi ki? Herhalde ben. başka kadınlardan ne kadar daha şık giyindiğini anlayabilmiştim. Temsilcisini. Bu eve daha yeniyken. "öteki" güçlendikçe kendi kişiliğinden giderek uzaklaştığını izlemek. ama o halkla ilişkiler uzmanı ve sekreter kalabalığına şarap ve sandviç ikram etmeyi doğrusu göze alamadım. Oysa şimdi. Bir gün aniden bana: . Ya onu son günlerinde görmüş olsalardı? Hikâye içinde ne hikâye olurdu ama. Ailenin diğer üyelerinden çok farklıydı. Medya temsilcileri kendilerini Swanny'nin dostu olarak tanıtacaklardır. avukatlar vasiyetnameleri gerçekten de cenaze töreninden sonra mı okurlar. bir yapımcı. Carol ve Clare'i gördüm. Webber'i Willow Caddesi'ne arabamla götürdüm. o sırada adını hiçbir zaman hatırlayamadığım akraba yanımda bitiverdi. oysa hepsi de Swanny Kjær'in yaşamış olduğu evin içini görmeye can atıyordu. yağmur şapkalarını ıslatmaya başlamıştı.Birçok bakımdan.. Güzel bir evdir. ancak Torben evin otuzlu yıllar Londra mimarisinin en güzel örneklerinden biri olarak bilindiğini söyleyene kadar pek dikkate değer bulmamıştım. Onlar için 1905 de tıpkı 1880 gibi uzak ve belirsiz bir geçmişti. John ya da Charles (ikisi birlikte değil). beyaz şarap ve maden suyu. Hatırlıyorum. Onlar için o. Yine de bir fark var. Mr. Ken bu hikâyenin tek bir kelimesine bile inanmamıştı. Bilinmedik bir akıl hastalığıyla ikiye bölündüğünü görmek. avukatı Mr. diziyi gerçekleştiren bağımsız televizyonun program müdürü. . hep aynı şey. O zaman daha on iki yaşındaydım ama ne kadar zarif olduğunu. dedi. belki de öyledir. Yüzü her zamankinden de ciddiydi. kilidi açıp eşikten atlarken. yayıncısını ve yapımcısını çağırdım. kimbilir. o yayıncı editörleri ve yayıncıların halkla ilişkiler görevlileri. Harry Duke'ün kızı. ötekiler de arkamızdaydı. Kadınlardan çoğu bir cenazeden çok. zaten her zaman hoşlandım. Gençlerden bazıları onu annesiyle karıştırmaya başlamıştı. taa Roskilde'den gelen Danimarkalı kuzenlerden biri mezara bir avuç toprak attı.Onun bir büyük teyze olduğuna inanamamıştım. Webber. Webber'e takıldı. Basın her şeyi kâğıda dökebilmek için kayıt cihazları ve fotoğraf makineleriyle gelmiş. hem medya hem de basın burada. O zaman bilmediğini anladım. Daha doğrusu. yoksa bu sadece dedektif romanlarında mı görülür? Mrs. bir de belki kendi kızı. Mezardan ayrılırken. Tabut toprağa indirildiğinde.. Islak çimenleri çiğneyip mezara yaklaştığımızda solgun özelliksiz yüzleri sıkıntıdan buruştu. güzelliği ve boyu karşısında hayranlık duyduğunu anlattı. gözüm Mr.

Saçları ortadan özenle ayrılmıştı. Ev daha iyiydi. vasiyetnameden küçük bir şeyler bekliyordum. ama zengin olamaz. Webber'le yalnız kaldık. gittim. fazla tanınmayan birinin yakınları kadar acı çekeceklerini düşünemiyorlar" dedi. bilgisi daha kıt ve gri kürk şapkalı bir başkası da (iltifat etmek için olacak) Swanny'nin torunu olup olmadığımı öğrenmek istedi. Bütün bunlar bana ne kadar küçük göründüğünü. Küçük görünüyordu. John ve çocukları da Ken Dayı tarafından geldikleri için vasiyet dışı kalmıştı. Ötekilerin gitmiş olduğunun. Tek anladığım Swanny'nin annesini sevdiğiydi. değil mi? demişti. Swanny'yi hiç dediği gibi düşünmemiştim. istersem bu evde kalabilirdim. öldüğünde on iki yaşında olduğunu hatırlattı.ilginç bir yaşam sürer. ellisinin altında olup da kolalı yaka. Charles'ın da yok. Herkes gidene kadar kaldı. Belli belirsiz gülümsedim. Swanny Teyze'nin hiç çocuğu olmadı. Bir yazarın araştırmacısı -benim işim budur. çoğu insanın tersine. isteseydim çalışmamaya . yoksa senin var mı? .Asta ve Rasmus'un bu kadar çok çocuğu olmasından sonra. .. sakin olmanın imkânsız olacağı krizlerden birine girecek. o kimsenin kim olacağına bir türlü karar veremeyecektim. Duyduklarımdan sonra orada kalmak beni aşardı.Onlara göre. Đsteseydim. bir sürü akrabamız olacağını sanırdın. Her zamanki zarafeti ve duyarlılığıyla "Ünlü biri öldüğünde insanlar geride kalanların. aynı durumda.Hiç evlenmedim. tabiî öyle görünecekti. Webber ne de ben bu konuyu tartışmadık. Anlaşılan kendini benim koruyucu meleğim olarak ilan etti. Webber yanımda yerini almıştı. onun geride kaldığının farkına bile varmamıştım. Kendi kendime bunu neden daha önce düşünmediğimi sordum. Sakince oturdum. Vasiyette Swanny'den bana bir mesaj vardı. dünya sahnesini aydınlatan ışıklar üzüntüyü de parçalara ayırıyor. odadan odaya dolaşacak.) Asta Westerby'nin kızı tarafından hayatta kalan tek torunu olduğu için yeğenim Ann Eastbrook'a.! Bugüne kadar. Sonunda Swanny'nin eşyaları arasında Mr. tekrar solmaya yüz tuttuğunda Mr.. o çantasından kağıtlar çıkardı ve her şeyin bana kaldığını açıkladı. ensesi ve şakakları kısa kesilmişti. Sonra oturduk. duyduklarımı anlatacak birini arayacak.Özür dilerim. Kıpkırmızı olmuştu. Vasiyetnamenin onaylanması gerekmesine rağmen. . koyu ceket ve yelek giyen kimseye rastlamadım. senin de. Ama sadece sen ve ben varız. bunu zaten biliyordum. ellerimi kavuşturup. Doğru. Willow Caddesi'ne gidip orada yaşayabilirdim. Büyük siyah şapkalı bir kadın kapıdan çıkarken başka günlük olup olmadığını. ama çocuk elbisesi giymiyordu. ama gerisi Roskilde'ye akrabalara gitmeliydi. Mr. Yüzü yarım dakika boyunca kızardı. Zengindim." Ne Mr.. varsa yayınlatıp yayınlatmayacağımı sordu. Đsmi devam ettirmek için sadece ben varım. diye devam etti. Düşündüklerini güzel ifade ettiğini söyledim. Webber okudu: "(. Kim itiraz edecekti ki? Yine de.

ama böyle bir karar almayı hiç düşünmedim. ama konsolun üzerinde gerçek bir kitap vardı. Daha sonraki yıllarda telif de gelecekti. Tabiî. bende onları görme isteği uyandırdı. altın kaplı duvar saati. Dairem ile bağımsız oda arasında iki merdiven ve bir sahanlık bulunuyordu. ama dikkatlice bakınca nasıl yaptığını. başka bir kapının önüne varacaklardı. Flora Danica tabak takımı ve Swanny'nin yemek odası duvarına asılmış. gerçek sayfaları ve deri cildiyle gerçek bir defter. Bebek odası için iyi bir yer olacaktı. değişik biçimdeki üç beyaz vazonun üçü de benimdi. Odayı kullanabilmek için bir yol bulabileceğimi söyledim. kayın ağaçlan altında çay içen Cari Larsson resminin de sahibi bendim. Morfar bebek evini yapmaya başladığında henüz on yaşında olan o küçük kızı düşündüm. Oturduğum evde. çünkü konuklar tuvalete gitmek için sabahlık ve terlik giymek zorunda kalacaklar. O zaman bana sadece yaşlı bir kadının yazısı olarak görüneceklerdi. bütün bunları Mormor ölünce ya da on beş yıl önce yapmış olsaydım. günlüklere tek başıma bakmak ve onlara dokunmak zorunda kalacaktım. Bu yüzden Morfar kapıları oyar. Çok ustaca yapılmıştı. Gerçekte bunlar zaten benimdi. bir defterden -Mormor'un defterlerinden biri mi?. ama günlük yazma işi bir daha hiç durmadı. defterlerin üretildiği malzeme açısından da değiştiler.da karar verebilirdim. onları aramak ve şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şeyi yapmak. bir kapıdan çıkıp merdivenleri tırmanacaklar. bir posta pulunun yarısı büyüklüsünde de olsa. Danimarka kraliyet arması taşıyan. Annem yatmaya gittikten sonra da Morfar'ın çalışmasını izleyen kızın neler düşündüğünü merak ettim. Ondan bir sonraki şeyi yaptım ve bebek evini görmeye gittim. elyazması olsun. şimdi bunun bir anlamı olmazdı. Bebek evinin arkasını açtım ve eldeki tek günlüklerin durduğunu bildiğim okuma odasına baktım. Đlk olarak onlara bakmak isteyeceğimi biliyordum. Bir Kız Başı. Christian'ın tahta çıkması nedeniyle kısıtlı sayıda üretilmiş. Yarım milyona yakın bir param ve hisse senedim olacaktı. Odada misafir yatıramazdınız.nasıl bir santimlik . meşe yaprağı kazılmış büyük siyah meşe masa. küçük taş şömineler yapar ve halı yerine yere küçük kadife parçalan koyarken. Torben'in annesine düğün armağanı olarak verilmiş. ' Yayımlanmış ve yayımlanmamış günlükler de bana aitti. Kaygılanıyor muydu? Kendini terk edilmiş mi hissediyordu? Ya da kendisinin böyle bir oyuncak için fazla büyük olduğunu düşünüp kız kardeşine daha uygun olacağına mı karar vermişti? Đlk günlüğün ilk sayfası on yıl kadar önce başlamıştı. Swanny'nin ölümünden beri benimdi. O zamandan sonra bir değişime uğradılar. cama benzer mika kapaklı raflardaki kitaplar sadece bir karton parçasına çizilmiş resimlerdi. çevirisi yapılmamış olsun. X. öykü anlatmanın ötesinde hiç de yazarlık iddiasında olmayan yaşlı bir kadının. Eminim ki benim durumumdakilerin çoğu önce bu günlükleri düşünür. Pencereler ve kepenkler kapalı olduğundan içerisi havasızdı. sadece içerik olarak değil. ama bebek evinde toz falan yoktu. Eğer Swanny'nin evinde kalsaydım. Pencere pervazlarında biraz toz birikmişti. her biri diğerinden değişik ve 1899'dan 1986'ya kadar her yılın tarihini taşıyan ama 1898 orijinalinin eksik olduğu Bing ve Grfndahl duvar tabakları benim olacaktı. Swanny'yi. daireden bağımsız bir dış oda vardı. Dairenin bir önceki sahibi büyük bir açık sözlülükle tek odanın pek bir işe yaramadığını söylemişti. Mormor her şeyi defterine yazmış olmalıydı. Günlükleri düşünmek. odanın kapısında da sağlam bir Banham kilit göze çarpıyordu. Bundan da ötesi Pauline Bonaparte'a ait olan {belki de değildi) dört direkli yatak. Swanny'nin orijinalleri nerede sakladığını bilmediğimden.

bir kare kestiğini ve bir çocuk eldiveninden alınma şeride nasıl zamkladığını görürdünüz. Belki eldiven de onundu. Đkisini de tanıdığımdan, kocasını azarlamasını gözümün önüne getirmek zor olmadı. Onun bebek evine falan ayıracak zamanı yoktu. Bütün bunlardan dolayı günlüklerin, bir, iki ya da beş numaralı defterin o masanın üzerinde olması gerekirdi. Masanın üzerindeki minik defterin sayfaları bomboştu. Morfar pek eğitimli birisi olmamıştı. Orada durmuş Swanny'nin bu el ustalığını nasıl izlediğini düşünür, bebek evi için günlüklerin çok küçültülmüş birer örneğini bulup bulamayacağıma kafa yorarken, üst kattaki dairede telefon çaldı. Telesekreter çalışıyordu, yine de yukarı çıktım. Salonun kapısını kapayıncaya, ışıkları söndürüp kapıyı ardımdan kilitleyinceye kadar zil susmuştu, telefona cevap veremeyeceğimi söyleyen kendi sesimi, daha sonra da tanımadığım bir kadının konuşmasını duydum. Her kimse, hiç zaman kaybetmiyordu, adını bile hayal meyal hatırladığım bir derginin yayıncılarından biriydi. Artık Swanny Kjær öldüğüne göre, günlüklerin akıbetiyle ilgileniyordu. Daha tercüme edilmemiş günlüklerin yanı sıra, daha önce yayımlanan günlüklerin açıklanmamış bölümleri de olduğunu duymuş, belgelerin yeni sahibi olarak bunları yayımlatıp yayımlatmayacağımı öğrenmek istiyordu. Beni ertesi gün tekrar arayacaktı. Telesekreterin düğmesini kapadım, telefon o sırada yeniden çalmaya koyuldu. Arayan Mrs. Elkins'ti. Cenazeye gelmişti, ama iki kelime edecek zaman bile bulamamıştık. Willow Caddesi'ndeki evi temizlemeye devam etmesini ister miydim? "Evet, lütfen" dedim, panik içinde "Lütfen, beni bırakma!" diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Hemşireler herhalde artık hizmetlerine gerek kalmadığını göreceklerdi, bir süre sonra da korkunç bir faturayla karşılaşacaktım. onları düşünürken gözlerimin önüne Swanny'nin ölüm yatağındaki görüntüsü geldi, yatakta büzülüp "Hiç kimse, hiç kimse" diye ağladığını unutmak için daha ne kadar zaman geçecekti? Bir süreliğine bunu kafamdan çıkardım ve kitabesi için plan yapmaya başladım, resim yeteneğim olmamasına rağmen oturup bir mezar taşı çizdim, üzerine Eften "Son yok, ekleme var" yazdım, tarihlerini ekledim, 1905-1988, ve adını, Swanny Kjær'i kondurdum. Bütün adını belki de Torben dışında kimse kullanmazdı. O adın ne olduğunu öğrenemeden de büyümüştüm. Çalan telefon düşüncelerimi böldü. Bir süre için kulaklıktaki tatsız sesi tanıyamadım, Gordon adı da bir anlam ifade etmedi. Bir iki saat önce konuştuğumuzu söyleyince onun siyah pardösülü, yüzü kırmızı genç olduğunu anladım. Adını duyar duymaz da kız kardeşini hatırladım: Gail. Bunlar Gordon ve Gail'di. Đkinci dereceden kuzenim, dedim.

Hiç hoşlanmadı. Sanki çok önemli bir şeyden bahsedermiş gibi ciddi ciddi konuştu. - Hayır hayır, birinci dereceden birinci kuşak. Babam senin birinci dereceden kuzenindi. - Tamam. Senin çocuğun olunca da birinci dereceden ikinci kuşak kuzenim olacak. - Yoo, çocuğum olacağını sanmıyorum. Ben homoseksüelim.

Bu kadar kolay kızaran birisi için homoseksüel olduğunu, "Đngiliz'im ya da kriket oyuncusuyum" der gibi kolaylıkla söylemişti. Peki, eğer yeni yöntem buysa, benim için bir sakıncası yok. - Benden ne istiyorsun, Gordon? - Soyağacı uzmanıyım. Yani, amatör olarak demek istiyorum. Yoksa işim bankacılık. Bu arada belirteyim, yaptığım işe jenealoji deniyor, jeneoloji değil. Bunu hep söylemek zorundayım, yoksa insanlar kolaylıkla karıştırıyor. Başkalarının soyağacını çıkarmaya çalışıyorum. Her bir soyağacı için bin pound alıyorum. Alçak bir sesle, soyağacına falan ihtiyacım olmadığını söyledim. - Hayır hayır, olmadığını biliyorum. Ben kendi soyağacımı yapıyorum. Babamın tarafını, erkek tarafını. Bana yardım edebileceğini düşündüm. Fazla zamanım almam, söz veriyorum. Yaz tatilinde Danimarka'ya gidip atalarımızı araştıracağım, ama daha önce bazı bilgilere ihtiyacım var, (tereddüt etti) bilen birinin vereceği bilgilere. Belki de günlüklere bir göz atmama izin verirsin, diye düşündüm. - Üçü yayımlandı bile, 1934'e kadar olanlar yayımlandı. Orijinaller demek istedim, kaynaktan araştırmaya inanırım. Günlükler Danca.

- Elimde iyi bir sözlük var. Belki bir gün gelip bir göz atabilirim? - Tabiî, ilerde bir gün. Daha fazla soruyla karşılaşmamak için telesekreteri yeniden devreye almak yerine telefonu fişten çektim. Birdenbire aklıma en saçma düşüncelerden biri geldi. Bu gece Willow Caddesi'ndeki eve gizlice girip günlükleri çalacak geceydi. Swanny hayattayken hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Günlükleri çalmak isteyecek biri hiçbir güçlükle karşılaşmazdı. Swanny ve gece hemşiresi evde yalnızdı ve hırsızı durdurmaları mümkün değildi. Swanny öldükten sonra günlükler başıma dert olmaya başladı. Gözüme hem korkunç derecede değerli hem de korkunç derecede savunmasız görünüyorlardı. "Keşke Willow Caddesi'nde kalıp gözlerimi onlardan ayırmasaydım" diye düşündüm. Yatağıma yatıp uyumak konusunda tereddüde düştüm. Sonra, kendimi hiçbir zaman olmadığım kadar sinirli hissederek, giriş kattaki ışıkları açık bıraktığımı hatırladım. Hem ışıkları açık bırakmış hem de kapıyı kilitlememiştim. Tabiî aşağı indiğimde kapının kilitli olduğunu gördüm. Işığı kapatıp kapatmadığımı anlamak için kapıyı açmam gerekiyordu. Padanaram, bebek evi, bütün odanın sahibi, çoktan kaybolmuş bir ustalığa, modası geçmiş bir saldırganlığa tanıklık eder gibi duruyordu. Bir gün, bebek evini verebilecek birini bulmalıydım. Merdivenleri tırmanırken, Ken'in torununun kızı olan o küçük çocuğun böyle bir bebek evine sahip olmayı isteyip istemeyeceğini düşündüm.

Gazeteci ertesi gün yeniden aradı. Ona günlüklerden hiç bir bölümünün atlanmadığını söyledim. Günlükler hakkında henüz bir karar almamıştım, beni bir yıl sonra yeniden aramasını önerdim. Bu kadarı ona yeterli olmalıydı, ama pek memnun kalmadığını hissedebiliyordum. Telefon öğleye kadar iki kere çaldı, bunlardan biri ev dekorasyonu konusunda uzmanlaşmış bir dergiydi, Willow Road'daki evin içiyle ilgili bir yazı hazırlamak istiyorlardı. Diğer telefon bir gazetenin pazar ilavesinden geldi, ünlü dede ve nineleri olan kişilerle yapılan bir dizi röportaja konuk olmamı istediler. Telefon numaramı kolayca bulmuşlardı. Yaptığım iş nedeniyle telefon numaramı ve verdiğim hizmetleri The Author da ilan etmiştim. Her iki isteği de reddettim ve bir dizi tarihî dedektif romanı yazan bir müşterim adına 1890 dönemi Kensington'ı hakkında araştırma yapmak üzere gazete kütüphanesine doğru yola koyuldum. Tabiî ki telesekreteri açık bıraktım. Bırakmak zorundayım. Bu işe ihtiyacım var; ya da yok mu? Otobüste dönerken, bu soruyu kafamda evirip çevirdim. Swanny'nin evi ve Swanny'nin parası bana kaldıktan sonra, daha fazlasına ihtiyacım var mıydı? Ne var ki, hiç olmazsa o gün için, böylesi düşüncelere pek yer yoktu. Hem The Hampstead and Highgate Express hem de Cary Oliver mesaj bırakmıştı. - Ben Cary, Cary Oliver. Telefonu kapatma, telesekreteri de devreden çıkarma. Sana karşı korkunç davrandığımı biliyorum, ama geçmişte olanları geçmişte bırakamaz mıyız? Ne istediğimi açıklayacağım -tabiî ki bir şey istiyorum- sana telefon edeceğim. Tahmin ettiğin gibi, günlüklerle ilgili. Cesaretimi toplayınca sana telefon edeceğim. Ama en beklenmezi yapar da beni aramak istersen diye telefon numaramı veriyorum. Numarasını bıraktı, bir kez daha yineledi, ama yazmadım.

Üçüncü bölüm

Annem bebek evini bana verdiğinde yedi yaşındaydım. Bebek evi hem doğum günü armağanıydı hem de değildi. Bebek evi hep bizimle birlikteydi, evimizin boş odalarından birini işgal ediyordu. Ona alışmıştım, gidip bakmaya iznim vardı, ama onunla oynamam yasaktı. Oynamak için aklımın başıma geldiği yaşı beklemem gerekecekti. Bebek evinin doğum günümde benim olacağını, evle birlikte onunla istediğim kadar oynayabilme iznine de sahip olacağımı biliyordum. Yine de eğer annemden alacağım tek hediye buysa, düş kırıklığına uğrayacağımın bilincindeydim. Gerçekten en çok istediğim, özlemini çektiğim hediye bir çift buz pateniydi. Ertelenmiş umut önce insanın yüreğini sıkıştırır, daha sonra da sadece can sıkıntısına yol açar. Bebek evi benim olduğunda, onu

bekleyerek geçen zaman beni bıktırmıştı. Keyif arkadan geldi. Hele kaynaklarını araştırmak isteğiyse çok sonra. O zamanlar tek bildiğim bebek evinin büyükbabam tarafından yapılmış olduğuydu, onu yakından tanımış olanlar elinden gelmeyecek hiçbir şey olmadığını söylerlerdi. Bebek evi kendi evinin, daha doğrusu, evlerinden en büyüğü ve en iyisinin kopyasıydı, içinde en çok yaşadığı evin. Bebek evine Padanaram adını vermişti, bebek evinden söz ederken bu adı kullanırdık. Gerçekten de bizimkini ararken "bizim ev" ya da "Far'ın evi" sözlerini kullanır, diğer bebek evlerine hep Padanaram derdik. Uzunca bir süre bunun Danca bir isim olduğunu sanmıştım, büyükannem ve büyükbabamın terk ettikleri ülkelerinde çok sevdikleri bir yeri hatırlatması için bebek evine verdikleri bir ad. Bana beş yıl kadar sonra işin gerçeğini anlatan Swanny Teyze oldu, ona ve anneme Padanaram'ın anlamını sormuştum. - Peki, neden Danca olduğunu düşünmüştün? - Büyükbaba ile büyükanne Danimarkalı değil miydi? dedim, bunun da öyle olduğunu sanmıştım. Yoksa Đngilizce mi? Swanny ve annem uzun süre güldüler, Padanaram'ı Danca telaffuz etmeyi denerken "d"yi "s" olarak okudular, vurguyu son heceye koydular. Đyi de, anlamı ne? diye sordum.

Bilmiyorlardı. Bir anlamı olmak zorunda mıydı? - Far evi aldığında adı böyleydi, dedi Swanny, evi ona satanlar bu adı takmışlardı. Hiçbiri de Padanaram'ın anlamını araştırmaya gerek duymamıştı. Bir gün bambaşka bir nedenle coğrafya sözlüğünü karıştırırken, Padanaram'a rastladım, Đskoçya'da bir köy. Bu ad Kutsal Kitap'taki Tekvin'den geliyor ve "Suriye Ovası" anlamını taşıyor. Orada bulunan Ayrılıkçı Anglikan Kilisesi'nden mi alınmıştı? Benim işim böyle şeyleri araştırmaktı, bu nedenle de bulduklarımı teyzeme anlatırken büyük keyif aldım. Oysa Swanny hiç de heyecanlanmadı. Tek söylediği "Evin ilk sahipleri Đskoçyalı olmalı" oldu. Onların adlarım hatırlamaya çalıştı ama bulamadı. Benim Padanaramım benden önce annemin olmuştu, annem için yapılmıştı, tablası ayaklarının kapladığı alandan biraz daha geniş olan küçük bir yemek masası büyüklüğündeydi. Orijinali Highgate'te, Archway Caddesi'nin sonunda bir yerdeydi, önünden yürür ya da otobüsle geçerken görmüştüm, ama içine hiç bakmamıştım. Swanny ve anneme göre Padanaram evin tam bir kopyasıydı. Evin dışının tuğlaları ve kabartmalarıyla, çatı oymaları ve kafesli pencereleriyle, Hollanda etkisinde kalmış kemerli kubbesinin altındaki ana kapısıyla Padanaram'a benzediği açıktı. 1900'lü yıllarda varlıklı burjuvalar için Đngiliz kentlerinin dışında buna benzer binlerce ev yapılmıştı. Morfar bebek evinin duvarlarını, orijinaline benzetmek için boyadığı kağıtlarla kaplamıştı. Swanny'ye göre basamakları gerçek meşeden yapılmış ve Fransız cilası sürmüştü. Hâlâ onu bağdaş kurmuş, cilaya batırdığı pamuk parçalarını tahtaya sürerken, saatler boyu sekizler

çizerek parlatırken gözünün önüne getiriyordu. Yerdeki halıları da döşemelik kumaşlardan kestiği parçalardan yapmıştı. Dıştaki tuğlaları kızıl kökboyası ve Çin beyazıyla boyamış, içerdeki ve dışardaki buzlu camlar için de Venedik camı kullanmıştı. - Mor'un on iki bardaklık bir Alman şarap takımı vardı, dedi Swanny, bunlardan biri kırılmıştı. Galiba kıran da Hansine'ydi. - Hansine hep bir şeyler kırardı, Mor yanlışlıkla bir şey kırsa, hemen Hansine'yi suçlardı, çünkü Far aşırı kuralcı ve disiplinliydi. - Ona sorduğumda, unuttuğunu söyledi. Nasıl biri olduğunu hatırlarsın, Marie. Neyse, suçlu her kimse bardaklardan biri kırılmıştı ve Mor takımın bozulduğunu söylüyordu. Bence değildi ya. Hepsi de Alman şarabı içecek ondan fazla konuğu nereden bulacaklardı ki? Ancak takımın gerçekten de bozulmuş olduğuna inanmış olmalıydı ki, Far Padanaram'a buzlu cam yapmak için bardaklardan üçünü bilerek kırdığında, fazla mesele yapmadı. - Buzlu cam yapmak için şarap bardaklarını mı kırdı? diye sordum. - Bana sorma, hatırlamıyorum, dedi annem. - Senin bakmana izin yoktu, Marie. Bebek evi büyük bir sırdı. Onu sen yatağa götürüldükten sonra yapardı. Biliyorum, iki yıl boyunca erken yatmam gerekti.

- Evet, evin yapılması iki yıl sürdü. Mor eşyaları, perdeleri yaptı, evi yaptı. Her şeyden önce Far planını çizdi. Mor, Far'ın Leonardo gibi çizdiğini söylerdi, onun hakkında pek iyi konuşmadığından bunu duymak oldukça şaşırtıcı olmuştu. Evi tam ölçeğiyle yapmak niyetindeydi, ama sonunda vazgeçmek zorunda kaldı. Hem çok zordu hem de şart değildi. Đhtiyacı olan şeylerin peşinde günler geçirdi, mesela o döşemeler. Hiç utanmadan Mor'un kutularına el koydu. Bir keresinde hatırlarım, Mor'un çok düşkün olduğu bir gerdanlığı vardı, sahteydi ama elmas gibi parlardı, belki de çok iyi bir taklitti. Gerdanlığı parçalayıp avize yaptı. Üstelik Mor ile hiç de ilgilenmemişti. Bebek evi konusunda büyük kavgalar olurdu. Nasıl kavga ettiklerini hatırlar mısın, Marie? Nefretle, dedi annem.

- Sarı bir şarap bardağı kırmak niyetiyle önce kırmızı bir bardak, sonra da yeşil bir bardak kırdı. Mor o kadar öfkelenmişti ki, sarı bardağı kafasına fırlattı, bardak öyle kırıldı. Mor, beş yaşındaki bir çocuğu şımartmak için bebek evi yapmanın gülünç olduğunu söylüyordu. Bebek evini "prenses sarayı" olarak adlandırmıştı, eski bir kutunun da aynı işi göreceğini düşünürdü. Bu konuşmalar olduğunda on iki yaşındaydım, üç ya da dört yıl boyunca en önemli oyuncağım olan Padanaram da son günlerde bir müze ya da hayatımın sergisi haline gelmişti. Bir süre içine bebekler sokup çıkarmaktan vazgeçtim, onların odalarda birbirleriyle karşılaştırma, uyandırma, yatırma, eğlendirme oyunlarına ara verdim. Orada karşılaştıkları ve küçük aklımın ürünü olan maceralar giderek azaldı, çekiciliklerini yitirdi. Artık Padanaram'ı pırıl pırıl tutuyordum, dört yıllık dikkatsiz oyunların hasarlarını onardıktan, döşemeleri ve perdeleri kuru temizleme ilaçlarıyla temizledikten sonra, ilgilenen arkadaşlarımı bebek evinin bulunduğu odaya götürüp açık ön kapılardan içeri bakmalarına izin veriyordum, ama eve

Bak şimdi. nasıl olur da bu soruyu sormazdım? Okuldan bir arkadaşımı eve çaya davet etmiştim. ama önemli olan bu değil ki. Soru rahatsızlık yaratacaktı. . Stanford Hill'de oturuyorlardı. Sen onun beklediği kızıydın. hatalı adım attığımı hissettim. Birlikteyken ya da Mormor'la hep Danca konuşurlardı.Ne zamandan beri. Sormamam gerekirdi. gırtlaktan gelme. Soruyu sorarken de nasıl olup daha önce sormayı düşünmediğimi merak etmeye başladım. Swanny ise Hackney'de. Tanrı'ya şükür. bu doğru değil. neredeyse saygılı hayranlığı beni tatmin etmişti. Swanny'yse neredeyse eğleniyor gibiydi. hâlâ seviyor. Anneme uzun uzun. Her zaman açık sözlü ve dürüsttü. Kimse o evi taklit ederek. Lavender Grove'da. birdenbire bir yanlışlık yaptığımı. bazen de Ken Dayıyla. Danca konuşuyorlardı.Beni sevmezdi. varlığımın farkına bile varmadı. dedi annem. Sanırım soruyu bu dönemlerde. öyle değil mi? Bunu ben kabul ediyorum da sen niye itiraz ediyorsun? Beni hiç sevmedi. Odaya girdiğimde Swanny her zamanki gibi konuşmasının ortasında Đngilizce'ye döndü. bir bebek evinin yapımcısının evine benzemesi gerekiyor? Başka birinin evini de örnek alabilir ya da kendi kafasından bir şeyler yapabilirdi. Bunu söylerken. bu aşamada sordum. Rahatsız olacaklardı. kimsenin duygularıyla oynamadığımı anladım. Kısa sürede yanlış bir şey yapmadığımı. Padanaram'ı senin için değil de annem için yaptı? diye sordum. Padanaram'a bunca süre sonra sahip olmama karşın. sevecen baktı. . Açık açık. Đkisinin arasında bir ürperme ya da bir şeyin söylenmemesi gerektiğini anlatır bir bakış olmadı. Gülmeye başladı. Arkadaşımı aşağıdaki bahçe kapısına kadar geçirdim. her ikisi de Danimarka'da değil. Açıklama yapmaya hazırdı. hep sevecek.Unutma ki Mor beni senden çok severdi. Ben de orada doğdum. neredeyse neşeyle konuştu. Annem hemen itiraz etti: . annem her çarşamba bizi ziyarete gelen Swanny'yle birlikteydi. Yine de Danca asıl dilleriydi. annem Padanaram'dan önceki evde. . .Tabiî istemiyorum. tekdüze harf yutmak cümle birdenbire zarif ve beş vurgulu bir şiir gibi bitti. dönüşte oturma odamıza uğradım. son heceleri telaffuz ederken. burada doğmuştu. Padanaram karşısındaki şaşkınlığı. Annem omuzlarını silkip gülümsedi. Swan! . Yanılmışım. gerçekten de annelerinin dizinin dibinde Öğrenmişlerdi. Oysa Ken Dayı'nın aksine.Neden Morfar. diye sordu Swanny.Yani doğru olmasını istemiyorsun. içtenlikle. . Ravensdale Caddesi'ndeki evlere benzer bir bebek evi yapamazdı.dokunmak yasaktı. . Sen küçükken Far ve Mor bir bebek evine örnek olarak seçilecek bir yerde oturmuyorlardı ki.

erkeklerden kimin büyükbaba. aralıkta da ben doğdum. Ağustosta evlenmişti. Annenin annesi mormor. ondan başka kimsenin sahip olmadığı çocuğunun tek varlığı Padanaram'ı geri alacaktı. öncelikli seyirci benim. annesi ise saygın bir ailenin çocuğuydu. babanın annesi farmor. bir keresinde anneme büyükbabanın uykuda konuştuğunu söylemiştim. derinden sarsılan (bunlar kendi kelimeleri) Morfar'dı. hangisinin dede olarak çağrılacağı gibi güçlüklerle karşılaşmazlar ya da "büyükbaba Smith" veya "Jones Dede" gibi saçmalıklarla da uğraşmazlar. Kadınlardan hangisinin büyükanne. günlük yazarı ve kocası olarak görünecekler. Annem bunu hiçbir zaman saklamadı ve hikâyeyi bana tipik Westerby dürüstlüğüyle anlattı. Bunu sorgulamak. Asta ve Rasmus'u da kullanacağım. Annem ile babamın evlenmeleri gerekiyordu. kibar ve sıcak çift oğullarının dul eşini subay kantinindeki garson kız olarak değil. Aynı. Ne var ki bu zayıf. onlar için bir anlamı olamayacak bir deyimle "yukarıya doğru hareket" göstererek kuzeye . sanki komşu çiftlik sahibinin kızıymış gibi kabul etti. Đkisinin rolü çok önemli olmakla birlikte. Bu kitapta Mormor ve Morfar'dan söz ederken arada bir adlarını. bu onların hikâyesi değil. Bir tek öfkelenen. hangisinin anneanne ya da nine olacağı.Đskandinavlar büyükanne ve büyükbabalarını nasıl adlandıracakları sorununu çoktan çözmüşlerdir. en sevdiği çocuğunu reddetti. Yılda bir kez Taunton yakınlarındaki malikâneye gidip onlarla bir hafta geçirirdik. Daha 1905'te Doğu Londra'ya yerleşmişler. Yakınlarda oturan büyüklerse çok farklıydı. Asta ve Rasmus adında iki Danimarkalı göçmen olarak en olmayacak zamanda kendini dış dünyadan soyutlamış. Eski isimler sadece aile içinde kullanılıyordu. kendi kişilikleriyle rol alacaklar. Ne de olsa bu benim hikâyem. iğrenen. Onun için yaptığı. Bu hikâye büyükannemin en: büyük kızı Swanny'nin. Kendi babası Somerset'li toprak sahibi küçük bir soylu. Özellikle de Büyükbaba Eastbrook'un dalgınlığını. yabancı düşmanı bir ülkeye yerleşmeye çalışan bebek evi yapıcısı ve karısı. biçimde. Daha başlangıçtan beri annemin annesine "mormor" dedim. okula başlayıp da başka çocukların alaycı gülüşlerini duyuncaya kadar aklıma gelmedi. Saçma sapan bir şey yaptı ve bebek evini geri alacağı tehdidini savurdu. Toplumun seçme insanlarından olan babam Marie Wesby'yle evlenerek bir ya da iki basamak aşağı kaymıştı. olanları izleyip not eden. O arada. Öykünün Mogens ve Knud olarak doğan. annemden sekiz yaş küçük bir savaş pilotu olan babam Kent üzerinde tutuşan bir Spitfire içinde yanarak ölmüştü. ama o dönemde diğer çareler çok daha beterdi. daha sonra Jack ve Ken olan erkekler ya da Hansine'nin çocuklarına ait olduğunu da düşünmeyin. doğuşta soyadı Westerby olan Swanhild Asta Vibeke Kjær'in hikâyesi. Bundan sonra "büyükannem"den ve Padanaram konusunda da "büyükbabam"dan bahsetmeyi öğrendim. Bu öyküde Mormor ve Morfar benim anneannem ve dedem olarak değil. Onlardan ayrıldıktan sonra sadece alçak seslerini. Zaman zaman Mormor ve Swanny de bana bu acele evliliğin öyküsünü anlattı. Bebek evinin ilk sahibesi annemin hikâyesi de değil. Bu 1940'lı yıllarda oldukça ayıp bir yöntemdi. babası da farfar olarak adlandırılır. Mormor'un durumundaysa ona hitap etmeye yarıyordu. aşırı yumuşaklıklarını ve dalgınlıklarını hatırlardım. Đngiltere Savaşı'nın son günlerinden biriydi. annenin babası da morfar'dır.

Özellikle "d". ama onları hep birazcık itibarsız olarak görüyorum. ama Morfar'ı tanıyan kim olursa olsun. sapına kadar güvenilir. ev alıp satma alanındaki yukarıya doğru hareketin en tepesi oldu. Bu ev aile içinde sadece sokak numarasıyla tanınır oldu. koyu renk kravat takardı. 1950'li yıllarda çevrede tek bir hippi olamayacağına göre bu karara sonradan varmış olmalıyım. sevdiği ilk nişanlı mıydı. Yazdıklarımı okurken. Her seferinde de o antika arabalarından biriyle. sürekli olarak geriye bakar ve kaçırdığı fırsatlara yanar. ama dilbilgisi bakımından korkunçtu. Benimle konuşurken bile ondan "kocam" diye söz eder. biraz da nazlı bir taraf taşıdılar. o dönemin resmî rahat elbiseleri. bazen de heyecanlanarak boğum boğum yumruğunu küçük masamızın üzerine vururdu. "w" ve katlederek "v'ye dönüştürdüğü "b'lerde sıkıntı çekerdi. sadece "98" dendi. Uzun boylu ve yakışıklıydı. cesur insanlar değillerdi. şimdi hatırlayamıyorum. Asıl Padanaram. onu sadece bu açıdan görürdü. hep sakalı vardı (karısına göre küçük çenesini gizlemek için). Mormor bazen acı acı gülerek "kocasından uzaklaşabilmek için" büyük bir evde yaşamak zorunda olduğunu söylerdi. hiçbiriyle evlenmedi. son günlerine çocuksu. Düşündükçe Morfar'ın ölümüne kadar . Her zaman kolalı beyaz yakalı bir gömlek ve takım elbise giyer. bu sırada da duraklayıp hangi dilde konuştuğunu düşünmeye başlardı. bu sözcük onun dilinde anlaşılmaz bir hal alırdı. evlilik hayatlarının neye benzediği konusunda yarım yamalak bir bilgim vardı. Kışın başında gri bir fötr. spor ceketler ve flanel pantolonlar da bu sınıfa dahildi. Günlükleri okumadan önce. ama birbirlerine hiç uymayan çoğu insan da aynı evde yaşardı. fazla bir bilgeliği olduğu söylenemezdi. çok acımasız olduğumu. Crouch Hill yakınlarında iki sokağa cephesi bulunan yıkık dökük bir eve taşınmak zorunda kaldılar. Akıcıydı tabiî. Annemin bir dizi böyle "nişanlısı" vardı. Morfar şiddet dolu bir yaşlıydı. "Doksansekiz" dört yatak odasına karşın ona bu özgürlüğü tanıyamayacak kadar küçüktü. ara sıra böbürlenip Almanca'yı. öyle sanıyorum ki hiçbiriyle evlenmeyi de düşünmedi. Ailem Eastbrook'ların aksine. Aynı evde yaşıyorlardı. hiçbir zaman "Morfar". Rahat elbise onun tanımadığı bir kavramdı. Anlaşılan iş hayatı boyunca karşılaştığı herkes ona kazık atmıştı. "büyükbaban" ya da "Rasmus" gibi adlar kullanmazdı. Söylediği her on kelimeden dokuzunu yanlış telaffuz ediyordu. Kuşkusuz "nişanlılar" annemin âşıklarıydı. her cümle yanlışlarla doluydu. şekerli çay içerek annemin nişanlısını bir hüzünlü ve isyankâr anılar seline tutar. Sonradan düşünerek mi bu karara vardım bilmiyorum. Oturma odamızda. daha büyük ve daha güzel bir eve yerleşmişlerdi. yazın da hasır bir şapka olurdu. hiçbiri de gece yatısına kalmadı. Dil konusundaki yeteneğinden o kadar emindi ki. yine de annem onların yanındayken hep dikkatli davrandı.taşınmışlar. O ve Mormor'un birlikte bir yere gittikleri pek nadirdi. kaçan fırsatlar yüzünden de kendisinden başka herkesi suçlardı. başkalarından üstün olduğuna o denli inanırdı. Đngilizcesi hiçbir zaman iyi olmamıştı. yaşlı bir insanın beceriksizliği karşısında ne denli hoşgörüsüz davrandığımı düşünüyorum. o pazar öğleden sonra iki saat boyunca genç adama hayatını anlattı. Yaşlanmış hippiler gibiydiler. düzenli olarak pazar öğleden sonraları evimize gelir ve annemin "nişanlısı"yla çene çalardı. 1930'lu yılların başındaki ekonomik kriz sırasında Morfar'ın işi de kötü gitti. Kendine o kadar güvenir. yoksa ikincisi mi. ondan söz ederken. Morris 10 ya da dev ve biçimsiz Fiat'la yalnız başına gelirdi. hatta Danca'yı da bu kadar akıcı konuştuğunu söylediği olurdu. Morfar aralarından bir tanesini çok sevdi.

Gece çıkmak ya da cenaze törenlerine katılmak için tek bir düğmeyle iliklediği siyah satenden kruvaze bir pardösüsü vardı. çekilmiş fotoğraflarda Chantal yapımı tüvit bir pardösü. Yürürdü. Lear gibi onun da üç çocuğundan hangisinin yanında istiyorsa orada oturma imkânı vardı. zayıf bir kadındı. . ama Çoğunlukla Dickens okurdu. Özenle taranmış beyaz saçlı. Lear'dan beri hangi dul ana baba konuyu bu kadar açık ortaya koymuştu? Mormor iyi bir kitap okuyucusuydu. üçüncü odanın Mormor'a ayrılması mümkün olurdu. Bu para onun ölümünden sonra da devam etti. çocuklardan birinin erkek olması da hiçbir şey değiştirmezdi. . Ken'in tombul ve sıkıcı karısının ona eşlik edemeyeceğini biliyor olmalıydı. Doksan üç yaşında ölene kadar 1920'li yılların modasına uygun giyinirdi.Fazla yer işgal etmem. Mormor konuşurken. Uzun yürüyüşleri o yüksek topuklu ayakkabılarıyla yapar. ufak tefek. henüz tefecilerin eline düşmemişti. o yıllar onun en keyifli. Şapkayı ilk kez gördüğümde. fazla güçlü olmasa da pek yerimiz olmadığını söyledi. Ken'in Baker Sokağı yakınındaki karanlık dairesine taşınmayı ciddiyetle düşündüğünden kuşkuluyum. . bu nedenle hiç de yürüyüşten hoşlanacak birine benzemezdi. O dönemde. Mormor oğlunu ve en küçük kızını neşeyle karışık hafif alaycı. evlere bakmak.Şimdi üçünüzden hangisiyle birlikte oturacağıma karar vermem gerek. Lelong'dan bir elbise. John. Ne Swanny ne de annem Goneril ya da Regan değildir. gerçekten de oturduğumuz ev çok küçüktü. Eastbrook da anneme oldukça yüklü bir harçlık veriyordu. Padanaram'a bir yer bulunabilse. Her zamanki gibi kelimelerden sakınmadı.aynı odayı ve aynı yatağı paylaşmış olmalarına şaşıyorum. Yine de birkaç dakikalığına da olsa kedi-fare oyununu sürdürdü. Charles ve ben önemli bir toplantıya katıldığımızı anlamış. yine de kimse ağzını açmadı. ayakkabıların topuklarını aşındırırdı. hep yürümüştü. en belirgin özelliği olan o çarpık tebessümüyle izliyordu. Annem. Bize geldiği zaman hep yalnız olurdu. Schiaparelli'den alınmış yağmurluk ve pilot kasketiyle görülür. Marie. yol kenarlarındaki banklara çöküp homurdansa da sonunda hep yürümüştü. Ama yine de üç odamız vardı. V yakası işlemeli bol elbise. Shakespeare değil. Mormor sokağa yalnız çıkardı. Herkesin annemin adını Anglikanlaştırarak Mari ya da Galleştirerek Maree'ye çevirdiğini bilmesine rağmen hem Mormor hem de Swanny ona hâlâ Danca adıyla hitap ediyordu. Maureen'in boşa giden sıcak ve anlayışlı olma çabalarının keyfini çıkardı. sesimizi çıkarmaya bile cesaret edemiyorduk. daha sonra bakışlarını anneme çevirdi. "r'leri her zamankinden de çok yutmaya başladı. Annem ve ben babamdan kalan maaş ve onun anneannesinden gelen mirasla geçiniyorduk. Ama Mormor'u genellikle lacivert ya da siyah. bunun üzerine de yine siyah satenden krep biçiminde bir şapka kondururdu. en zengin olduğu dönemdi. Morfar bir süre Cadillac satarak iyi para kazanmıştı. çift bantlı yüksek topuklu ayakkabıyla hatırlıyorum. onu Morfar'ın ölümünden sonra evimizde verilen bir aile toplantısı için giymişti. "r"yi gırtlağında yuvarlayarak Maria gibi bir şey söylüyordu. Buna ek olarak büyükbaba . doğrudan konuya girdi. evinin çevresindeki sokaklarda amaçsızca yürümüş. Bu karar sanki sadece ona bağlıymış gibi konuşuyordu. bahçe çitlerinin üzerinden içeriyi gözetlemek için duraklasa.

Uzun cumartesi ya da pazar gezilerine mutlaka katılırdım. Ben okuldan dönünce hemen elbiselerini değiştirir. belirgin bir ilgi konusu yoktu. biraz "sevgili'yi çağrıştırır. Bebek evi hakkında sorular sorduğum gün. Öyle de görünüyordu. Bir ay sonra Swanny ve Torben'in yanına taşındı. Ama her şey satıldı. saçını tarar. Tek başıma evde kalacak yaşa gelinceye kadar. Ancak daha önce "98"i satışa çıkardı. Bu sıfattan en çok Swanny yararlanırdı: "lille Swanny. O eski bebek evini garajına koyabilirsin. Hiç ağladığını görmedim. nişanlılarından biri gelince .Kısacası. annem nişanlısıyla çıktığında Swanny benimle oturmaya gelirdi. birkaç gün içinde de alıcı buldu. adlarımızın önüne lille sıfatını takardı. Swanny'nin Mormor'un onu daha çok sevdiğini söylediğini hatırladım. yumuşak. O zamandan beri annemin yalnız olma fırsatından yararlanarak nişanlısıyla yattığını düşünürüm. genellikle de sinemaya giderdik. ancak Đngilizce'den çok daha güçlü bir anlam taşır. . kendine bakmakla geçirirdi. Kadın dergileri ve hafif romanlar okumak dışında herhangi bir merakı. onlardan para yerine masa ve iskemle aldığından. Gittiği yerde bebek evine ne olduğunu bilemez. Parlak mavi gözlerinde o ünlü parıltı yanıp söndü. bu hiç de sık rastlanacak şeylerden değildi. Nişanlılarından ikisinin otomobili vardı. Evi temiz tutar. Mormor'un evinde çok değerli mobilyalar vardı. Bugün aynı ev bunun kırk misli etse de 5 000 pound 1954 için çok iyi paraydı.Bunun için Ann'a sormak gerekecek. Yine de geri kalanların üzerindeki yükü hafifletme niyetinde değildi. unutma." Şimdi sıra annemdeydi. Herkesi şaşırtmakta ustaydı. Zamanının önemli bir bölümünü elbiselerini düzenlemek. oymalı büyük siyah . Annem bu keyifli ve masum yaşamının Mormor'un gelişiyle bozulmasını istemiyordu. o dönemde hem annem hem de Swanny evli ya da dul bir kadının çalışmasının küçük düşürücü bir davranış olduğunu düşünürlerdi. Kızlarından birine ya da bana sevgi göstermek istediğinde.On dört yaşında bir kızın bebek oyuncağıyla ne işi var? dedi Mormor dudak bükerek. ama yanılıyor da olabilirim. lille Marie. Annemin çalışmaya başlamaktan söz ettiğini hiç duymadım. Kıran kırana pazarlık etti. yine öyle yaptı: Kocam öldü. Pauline Bonaparte'a ait olduğu sanılan dört direkli yatak Hampstead'e götürdüğü iki parçadan biriydi. Misafir odanızda kalabilirim. durumumuz iyiydi. sevgi ve muhabbet belirtir. bazen de pikaba bir plak koyup dans ederlerdi Dans dışında birbirlerine dokunduklarını ya da öpüştüklerini görmedim. Eğer fırsat bulsaydı. güzel ve iyiydi. yüzüne o dönemin odası olan ağır makyajı yapar. yapılan teklifleri geri çevirdi. Mormor'un ölene kadar oturmak için Swanny'nin evinde karar kılacağını anlamıştık. Bugünkü inanışın tam tersine. ev için istediği 5 000 pound'da ısrar etti. harika yemek yapardı. bebek evi onun. yatağın. . Alışverişe çıkmaktan ve kuaföre gitmekten zevk alırdı. Morfar'dan çok daha iyi bir tüccar olacağı kesindi. Belki de hepimiz. ama haftada bir kez. Nişanlısıyla birlikteyken ne yapardı? Bildiğim kadarıyla konuşurlardı. Bildiğim kadarıyla mutluydu. bizi gezmeye götürürlerdi. Kimse ona kazık atamazdı. Yıllarca haftada iki kez sinemaya gittik. Danca'da bu kelime "küçük" anlamına gelir. hep birlikte çıkar. Dengeli. kalacağı yer seçimine başladığı dakikalarda. Mormor'un babası Kopenhag'da sayısız mülk sahibi olduğundan ve kiracıları ödemeleri geciktirdiğinde.

Yaşlılık yüzünü sarkıtmamış. kendinden memnundu. Her zamanki gibi uyanık. Bana bakıp o sert tebessümlerinden birini gösterdi. Yine de sık sık yeni öyküler çıkarmakta ustaydı. Bizi hep şaşırtırdı. akşamlan onlarla oturdu. aynı şekilde üst katta uzun saatler yalnız kalmaktan hoşlanırdı. Mormor birkaç yıldan beri Swanny'nin yanındaydı. Öykülerinden bazılarının aile mitolojisine geçmiş olması doğaldır. Pek dürüstçe değil. Swanny'nin evi büyüktü. hani Morfar'ın kardeşinin boşanmasını kabul etmeyen ve Nyhavn'da bir barda kafasına şişe fırlatan. bunu bilerek yaşamayı öğrendim. hesaplı. yatağın. kendi hayat hikâyesini anlatırken çok az tekrar etmesiydi. Swanny'nin çocuğu yoktu. genç kızlığından beri tuttuğu günlüklerini aldı. Sadece geldiklerini biliyorum. Ama hiçbir zaman Swanny'yle birlikte sokağa çıkmadı. 1950'li yıllarda "nine öyküleri" modası daha başlamamıştı. çünkü yirmi yıl sonra Mormor öldüğünde. Morfar'ınkinden kat kat üstün olmasına karşın ağır aksanlı. bazen üzerine bile oturuyordu.Bunu ilk kez duyuyorum. Dancamın iyi olmadığını bildiğinden bana karşı düşünceli davrandı ve Đngilizce konuştu. Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş tüm eserlerini ve o dönemde sayıları kırk dokuza ulaşan. ama Mormor burada kızı ve damadıyla birlikte bir aile hayatı yaşadı.Kocam benimle çeyizim için evlendi. Bu düşünceye fazla üzülmüşe benzemiyordu. Jutland'lı hizmetçi Karoline. yetmiş beşinci doğum-gününe de az bir süre vardı. Sokağa genellikle yalnız ya da Harry Amcayla çıkar.Hayır. Asta ve dizilerinin en çok satanlar listelerinin başında yer almasından. Đlginç olanı. hızla defteri ortadan kaldırırdı. dedi Swanny. sarhoşluğuna rağmen ahlak değerlerine düşkün amca. Bazı şeyleri sakladım. . içine bir ayrı daire sığdıracak kadar genişti.masanın ve terzi elinden çıkma eski elbiselerinin dışında Mormor sadece fotoğraf albümlerini. . Yaşlı kadınlardan çoğunun gizli tutmaya çalıştığı konuların hemen hepsinde açık sözlüyken. saatlerce geri gelmezdi. Evet evet. masanın. Günlüklerin yayımlanmasından. kitapların ne kadar güzel ya da ne kadar saçma olduğunu söylemenin moda olmasından sonra. Annemle birlikte Swanny'nin evine gittiğimizde. Swanny bize geldiğinde ona eşlik etmedi. kendi istediğinde onlarla birlikte oldu. O dönemde Mormor artık çok yaşlı bir kadındı. . daha da ötesi. Mormor sanki onların çocuğuymuş gibi davrandı. Öyle sanıyorum ki. sakladığı tek bir şey vardı. değil mi? Ben alıştım. onlar eğlenirken yanlarında olmaya özen gösterdi. bir şeyler yazdığının farkına dahi varmadığını şaşkınlıkla karşılıyorum. Yazdığı sırada odaya birisi girdiğinde. daha önce hiçbirimizin bilmediği bir hikâye anlattı. tutuk bir Đngilizce. Mormor'un Swanny'nin yanına taşındığında. tam tersine kemiklerinin . özellikle kendi anne ve babası. tabiî size her şeyi anlatmadım ki. Tüm yemeklerini onlarla yedi. içimizden kimsenin Mormor'un ne yazdığını merak etmediğini. Swanny defterleri evde buldu. önümüzde geçit yaptılar demek istemiyorum. Dickens'ın tüm eserleri ve albümlerin yanında defterler de geldi derken. Yani. söylediklerini sık sık tekrarlaması kaçınılmaz oldu.

çizik çizik bir deriyle kaplı kemiklerdi. Annem çeyizin ne olduğunu sordu. bebeğin göbek deliğinden çıkmasını beklediği hikâyeyle. Çok önemli bir itiraf değildi. . günlüklerin bulunmasından önce ölmüş olmasına üzülürüm. bazıları şaşırtıcı. . Kısa bir süre. Ama onun için çok fazlaydı. Bütün bunlar günlüklerde tabiî ki. yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar. "Bu öyküyü daha önce anlattığı. yakışıklıydı. Mormor omuzlarını silkti. anlattığında da kendini hep savunmada göstermeyi becerdi. herkes öyle diyordu. Bir adamın 250 pound için evlenmesi bana pek de inanılır gözükmedi. . haşin kahkahalar attı. zengin kocan ve güzel evin yanında değil. Öykülerden çoğu eğlenceliydi. kimileri de korkunç.üzerindeki etleri eriterek derisini germişti. Ibsen romanı gibi bir şey. yoksa avam mıyız?" sorusunun 1920'li yılların Punch dergisinden alındığını çok sonraları öğrendim. lille Swanny.Beş bin kron. ne annemin ne de Swanny'nin duyduklarının bir kelimesine bile inanmadıklarını anladım. Becerikli bir mühendisti. her şeyi yapabilirdi.Nereden bilebilirdim? Uzun boyluydu." Dördüncü bölüm . .Normal yoldan doğunca ne kadar şaşırdığımı tahmin edemezsiniz. Aptal bir kızı kendine âşık etti. senin. Kopenhag'a gelip yaşlı Kastrup'un kızıyla evlendiğinde 5 000 kronu olacağını duyunca ilk işi bizim eve gelip lille Asta'ya tatlı bakışlar fırlatmak oldu. Şeytanca bir niyeti olmasa geçmişinin büyük bir bölümünü anlatmayacak olabilirdi.Çok fazla bir şey değil. sonunda görünen ortasından derin mavi gözlerin baktığı. ilk kez hamile kaldığı. Bazen annemin hiçbir şey bilmediğine.Belki senin için değil. şimdi de tekrar etmeye başladığı hikâyeyle birlikte değerlendirmek lazım" diye düşündüm. Örneğin Hansine'nin yemek masasını toplarken "Bizler soylu muyuz. Asta'nın öykülerinden bazıları yalanlandı. o çok bilindik mavi bakışlarını tek tek hepimizin gözlerine dikti. Mormor'un söyledikleri genellikle böyle olurdu. Yüzlerinden. Hatırladığı bir şey onu güldürdü. Mormor'un Mogens'in doğumuna şaşırması da aile mitolojimizde yer alan öykülerden biridir. 250 pound kadardı. Üstelik neredeyse imkânsız şeyler anlatırdı. Çenesi küçüktü. Mormor'un da söylediği gibi: "Yaşlı insanların anlatacak yeni bir şeyleri olması iyidir. ama gizlemek için kahverengi bir sakal bırakmıştı. .Yaşlı birinin söyleyecek yeni bir şeyi olması güzeldir. dedi Mormor. Büyük bölümünü uydurduğunu sanıyorum. sesinde bana göre bir zafer titreşimiyle: . ancak o dönemde bizim bundan haberimiz bile yoktu. Yoksa zavallı çocukları için çok sıkıcı olurlar.

Vi havde fortalt Drengene at det vilde blive mfrkt -Lcererne giver dem ikke altid de rigtige Oplysninger. Svanhild'i de atların ayakları altında ölmeye mahkûm etti.hava biraz gölgelenip tutulma da kısa sürünce düş kırıklığına uğradılar. Daha sonra korkunç intikamlar alındı. Küçük bir kızken Volsunga Saga'yı okuduğumdan beri bu ismi sevdim. Oğlanlar. Onu sevip okşadığımda. parayı da Swanhild'in doğumundan önce göndermişti. o olmadığı zaman daha da iyiyiz. Dün güneş tutuldu. ne fark eder? Sadece Norveçlilere karşı bir sürü aptalca önyargısı ve düşüncesi olduğu için.saa de var meget skuffede over at det var bare Tusmfrke og at det ikke varede lœnge. Holger Amca'nın sık sık . Jormunrek oğlunu astı. Hansine ve ben kendi başımıza iyiyiz. Kızı Vibeke ya da Dagmar olarak vaftiz ettirmeye zorlasa da ben ona hep Swanhild diyeceğim. ama dalgalar onu Kral Jonakr'ın hüküm sürdüğü ülkeye sürükledi. Svanhild durumun farkına varınca da Jormunrek'e nişanlısının kendisine sadık kalmadığını söyledi. meme verdiğimde. ama kocamın hiç dönmemesini tercih ederdim. Bikke kızın gözlerini bağladığında artık hiçbir güç atları durduramadı. Svanhild'i kandırmaya. Yaşlı ve çirkin anasının adını vermek. Oğlu Randver'i göndererek Svanhild'in kendisiyle evlenmesini istedi. Swanhild diyeceğim. daha sonra da güçlü Kral Jormunrek'in hayranlığını kazandı. efsanenin bir yerinde de ortaya Wotan çıktı. Gudrun kralla evlendi. Bütün bunlar o kadar eski ki. Para gönderdiğinden beri kocamdan haber alamadım. kralın yerine oğluyla evlenmesi konusunda razı etmeye çalıştı. ancak atlar kızın güzel gözlerine baktıkça ayaklarını kaldırmayı reddetti. Gudrun ve Sigurd Fafnersbane'nin kızıydı. bebek. Çocuklara havanın kararacağı söylenmişti -bu öğretmenler de her zaman doğru bilgi vermiyorlar. Bunun bir Norveç adı olduğunu söyleyecektir. Đlk olarak. evet doğru. Önemli değil. Svanhild. Ne var ki kötü uşak Bikke. yabanî adamları uysallaştıran güzel kızlara bayılırdım. Kimse kimseyi bir başkasının istediği isimle çağırmak durumunda değildir. bebeğin adını beğenmeyecek. Berlin'de kolera var. Norveç adı. Gudrun ikinci kocası Atle'yi öldürdüğünde boğularak ölmeye çalıştı. Svanhild kralın sarayında büyüdü.30 ağustos 1905 Đgaar var der Solformfrkelse. şimdi de Yahudilere karşı ayaklanmalar başlamış. Gençken romantik biriydim. kız kabul etti ve kralın ülkesine gitmek üzere kralın gemisine bindi. kıza Vibeke adı takmak isteyeceğinden eminim. yakında paraya ihtiyacımız olacak. Rusya'da işler daha da karışıyor. Aslında paranın dışında.

Gazeteyi okumasını yasakladım. Sadece yirmi beş yaşındayım ve dürüstçe hiç kimseyi sevmediğimi söyleyebilirdim. Hep doğru zamanda. Onunla gurur duyuyorum. Hansine bütün hikâyeyi büyülenmiş gibi izliyor. Oğlanlar sokakta kaybolur ya da hastalanırsa endişeleniyorum. onlar hakkında bir şeyler okumaya da niyetim yok. bu dünyada hiç kimseyi sevmediğimi söylerdim. O kadar öfkeliydim ki." 1 eylül 1905 Bu sabah Hansine ile birlikte Swanhild'i mutfak terazisinde tarttık. ama yapabileceğim bir şey yok. Gerçekte sevgi. arkadaşlık etmeye zaman bulamaz. çünkü bir ay önce eczanede tarttırdığımızdan çok daha fazla görünüyor. istediğimi yaptığım. Çünkü orası benim özgür olduğum. Aslında. yine de iyi olmalı. istediğimi düşünüp rol oynamadığım tek yer. Bunu gerçekten yazmak istiyorum. Terazi bu evin sahibine ait. canımı çok acıttığı. Dokuz pound. bu da beni biraz korkuttu. "eski çağların sisleri arasında kaybolmuş. evlenip ayaklarının altından çekildiğimde rahatlayıp içlerini çeken yaşlı insanlar. onlar. Sorarım size! Sonunda hiç kimseyi sevmediğim sonucuna vardım. olan bir şey. kendim olabildiğim. Okuldaki arkadaşlarımın hepsini kaybettim. Hackney and Kingsland Gazette'de yazanları okumam için yalvardı. memelerim süt dolup da beni rahatsız etmeye başladığında ağlıyor. Her şeyi. Geliyorum! 15 ekim 1905 Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamın duruşması başladı. Swanhild üst katta ağlamaya başladı. ama tabiî ki okumayacağım. o benim hayatımdaki en güzel şey. O insanları tanımadım. hiçbir anlam da ifade etmiyor. Yine para gönderdi. bir 500 kron daha. ama onlarla birlikte olmaya can atmıyorum. Buna sevgi denemez. sanırım benden korktu. Böyle bir duygusuzluk bana doğru değil gibi görünüyor. Bu son kelimeyi yazdığımda. Bu benim yaptığım bir şey değil. iki ons bana değişik geliyor. Rasmus'un sağlıkta olduğunu biliyorum. Orada gürültücü okul çocukları ya da ağlayan bebekler -Swanny'den yakındığımı sanmayın. hem Đngilizce hem de Danca okuyabiliyor. kocamı sevdiğimi sanıyordum ama bu sevgi beş dakika bile sürmedi. kalın kafalı dedikoducu hizmetçiler ya da nerede olduğu bilinmeyen kocalar da yok. parlak bir çocuk olacağından eminim. burada kiloyla değil. Babama ve Frederikke Teyze'ye gelince. Hansine'ye de bu evde o insanlardan ve duruşmadan söz etmemesini söyledim. Kadınlar evlenince. sesini çıkarmadı. çünkü bundan bir kaç hafta önce kesinlikle dürüst olmamı isteyip sorsalardı. Bu ülkeye gelmeden önce konuştuğum bir kadın bana en iyi dostunun kocası olduğunu söylemişti. Biraz sonra onu Mogens'e bir şeyler okuması için yalvarırken yakaladım.tekrarlamaktan hoşlandığı cümlesiyle. Her neyse. Onu seviyorum.yok. Evet. artık . Evlendiğim gün. onlar da evlendi. beni öldürmek isteyen bir el olduğunu düşündüğüm o ilk gece sona erdi. pound ve onsla tartıyorlar. yüreğimden geçenleri bilse beni öldürebilir. Rasmus hakkımdaki her şeyi. canımı sıkıyorlar.

parmağınızdaki yüzük annenizin mi? Danimarka'da nikâh yüzüğümüzü sağ elimize takarız." Olamaz. Swanny'ye elbise dikebilmek için gerekli malzemeyi aradım. belinden aşağısını da öylesine aşağı itiyor ki. Gözlerini kaldırdı.Sizin yerinizde olsam. hepsi de papazların ve rahiplerin uydurması. Öyle sanıyorum ki buraya sadece gerçekten bir kocam olup olmadığını görmeye geliyor. Çok dindar (Đngilizceme gülmekten hiç vazgeçmedi) ve St. sanırım buna alışmam gerekecek. insanların saygıdeğer olmadığımı sanmalarının çocuklarıma bir yararı olmaz. parmağımda yukarı aşağı kayşa da yüzüğü sol elime taktım. Elimi öpecek bir erkek tanıdığım da yok ya. Gibbons'ın elime bakmaya başladığını gördüm. içinden kahkahalarla gülmek gelir. kalın bir iple ortasından çok sıkılmış bir pakete benziyor. beni şaşırtıyorsunuz. sol elimi de hafifçe göğsünün üzerinde tutuyordum.Sizler tanrının sevgi dolu bir baba olduğunu söylersiniz. . Bir kere çok tombul.Sağ elinizde. Kucağımda Swanny olduğundan yüzüme şaşkınlıkla baktı. dedi. dedi. . Yüzük sol parmak için çok bol. küçük "t" ile yazıyorum). Parayı elime alır almaz Matthew Rose'un dükkânına gittim. Bugün öğleden sonra Mrs. Sonra elimi Swanny'nin yumuşak saçlarının altından çektim ve elimi sanki bir erkeğe öptürmek istermiş gibi ileri götürdüm. Philip'teki papazlarla arası çok iyi. . oysa kötü bir baba bile kızının bebeklerini öldürmez. kirayı ödeyip istediğimiz kadar güzel yemekler yiyebiliriz. Mrs. Önce Swanny'nin ne zaman vaftiz edileceğini öğrenmek istedi. Konu sadece ben olsam aldırmazdım. Noel için semiz bir kaz ve kransekage yapacağız. Şaşırmıştan çok. Her neyse. Hiçbir zaman tanrıya inanmadığımı (görüyorsunuz. Eğer insanların arkanızdan konuşmalarını istemiyorsanız. dedim. istediğini verdim. Westerby. Dikiş diktiğim için günlerdir bu deftere yazmadım. ama burda herkes böyle söylüyor. uzun geceliklerini işliyorum. Sağ elim bebeğin başının altındaydı. "Bütün bunlara inanmıyorum. kahverengi ve buruşuk. Gibbons ziyaretime geldi. 'Tanrı'ya inanmıyorum" dedim. . dedim soğuk bir sesle. En kötüsü de elbisesi paket kâğıdı gibi. Yenilgiyi kabul etmedi. sonra ısrarla elime bakmaya başladı. Adımı telaffuz ediş biçiminden nefret ediyorum. Đnsanın sağ eli soldan hep biraz daha büyük oluyor.güvendeyiz. değiştirirdim. onu sormaktan hiç vazgeçmedi. etmesini de beklemiyordum zaten. ama çocuklarımı da düşünmem gerek. bu yüzden vaftiz ettirmeyeceğimi söyledim. Mrs. açgözlü bir meraklıya benziyordu. giydiği korse belinden üstünü yukarıya. dedi. O kadar düz ki. gerçekten şaşırtıyorsunuz. Parmağınızda nikâh yüzüğü göremiyorum.

bir gün çocuğun olduğunu düşünüp. Böyle bir şey olamaz. kim okuyacak ki? Her şey Danca. Thorvaldsen'ler Oluf adına bir anma töreni düzenlemiş. çok daha yersiz sorularla dolu yeni bir ziyaret. ama tersinin doğru olduğunu gördüm. on beş yaşında bir çocuğun kaybı dayanılmaz bir şey. Burada sis çok yoğun ve sarı. geriye bir ceset bile kalmadığında neler hissedeceğimi düşünemiyorum. ertesi gün kaybettiğinde. burada bulunmaması gereken bir satır gördüm. uykuya yatmadan önce o konuyu çok fazla düşünmenin işe yaradığını öğrendim. Çok az kişi benim gibi düşünüyordur. Kömür yakılmaya başlandı. ama sis bu sabah geri döndü. Bu. Vest-er-bew diye okunuyor. Gökyüzü dün çok soluk bir maviydi. akşam yemeğinde hepimiz bezelye çorbası içtik. hiç olmayacak. Böyle bir durumda. Danimarkalı olduğumuza göre. Anlaşılan rüyaların gerçekle fazla bir ilgisi yok. dedim. Bana inanmadığını belirtmek için küçük bir kahkaha attı. Đngiltere'ye geleli beri tek bir kayın ağacı görmedim. Aslında böyle yaparak düşündüğüm şeyin rüyama gireceğine inanırdım.Yazdıklarımı okuyunca. Denizde cesedini bulamadılar. Beş parmaklı altın sarısı yaprakları olan. Swanny'nin yanımdan kaçırıldığını. Yine de sis bana bezelye çorbasını hatırlattı. Bir rüya görmek istemiyorsan. dikenli elmaya benzer meyve taşıyan ağaçlara bayılıyorum. ama kayınları çok özledim. ama ağlamaktan yastığım ıslandı. Georg Stage'dekilerin çoğunun cesedi bulunamadı. oranın adının Hyde Park olduğunu öğrenince şaşkınlıktan ağzım açık kaldı! Yabancıların yanında Hootha demediğim için şanslıyım. Buraya geldiğim günlerde kendime Hootha Park'a gitmek istediğimi söylerdim. Hepimiz değil tam. 23 ekim 1905 Sonbahar gelince. Gibbons'tan çok daha meraklı. buradakiler için de Danca'nın Hoisan'dan farkı yok. on altı yaşındaki kızları ev kadını olmak için eğitmekten de kötü. Đşe yaradı. 25 ekim 1905 Dün Frederikke Teyze'den mektup geldi. Swanny hâlâ anne sütü alıyor. 14-15 yaşındakilere deniz askeri olmayı öğretmek bana göre doğru değil. bir fotoğraf bile gönderilmediğini düşündüm. insanların onu bezelye çorbası diye adlandırmaları hiç de şaşırtıcı değil. Hansine'yi çarşıya gönderip malzeme aldırdım. onunla aynı fikirdeyim. bir yere saklanıp bana gösterilmediğini. rüyamda Rasmus'un geri dönüp hep birlikte Avustralya'ya gideceğimizi söylediğini. ama akşam olduğunda oturma odamdaki şöminedeki kızıl korları çok . benim de uysal bir kuzu gibi söyleneni yaptığımı gördüm. Aynı harflerin bu kadar değişik biçimde söylenebilmesi gülünç. ama çocukları denizde savaş için eğitmek. nasıl oluyor da Đngiliz adına sahibiz? Đngilizce değil. Bu kadar çok kömür ateşinden çıkacak dumanın sisi daha da artıracağı doğru. iki aydan beri ilk defa. hani Đsveç'te oturduğumuz sırada domuz kemiği ve sarı bezelyeden yaptığımız. Mrs. yapraklar renk değiştirmeye başladı. Peki ama.

bense böyle bir ad kullanmayı kesinlikle reddediyorum. Saçları nikâh yüzüğümün altını gibi.Beni gördüğüne fazla memnun olmamış gibisin. Ben Ken demedikçe Knud benimle konuşmuyor. Gibbons ne yapardı acaba? Açlıktan ulurlardı. bir gece böyle geliyor işte. Hava çok soğuk. Yukarıdan aşağı süzdü. Knud'un denizci elbisesini yamıyordum. Diğer kadınların yasak bir ilişkiyi sakladıkları gibi. Bebek yanağı erik gibi. Hepimiz aynı olamayız. Clegg tarafından yıkanmak için çamaşır teknesine atıldığını bir düşün. Hansine kapıyı açmaya gitti. her ikisi de büyük bir tutkuyla sigara kartonu topluyor. dedim. meyve kadar diri. Hava daha soğumadı. günlük yazmıyordum. Aslında biliyorum. bir gece ipe serdiğim çamaşırlarımı yediler." Cevap vermedi. tertemiz. ondan beri kavgalı gibiyiz. Benim gizli ilişkim sadece bir defterle! Başka bir kadının birlikte olduğu adamdan kocasının haberdar olmamasını istediği gibi. "Şuraya bak. benim tutkumsa bu defter. Đnsanlar bebek yanağının gül yaprağına benzediğini söylerler. Bana cevap vermezsen. Dün akşam oturma odasındaydım. Bunu düşünürken -bir de tabiî Rasmus'un oğullarının sigara kartonu koleksiyonuna yapacağı katkıyı. inansa da kurtların yanında kutup ayılarının da gelip gelmediğini soracaktır. dedi. üşümeme rağmen vücudumun sıcaklığı onu ısıtıyor. gözlerini bile çevirmedi. bu kitaplardan okudukları bir şey. oturma odasının kapısı yıkılırcasına açıldı ve içeriye kocam girdi. Çok kar yağdığı gecelerde kurtların dağlardan indiğini söylesem. odanın taze ekmek kadar sıcak olduğundan başlayacaktır. Pantolon cepleri sigara kartonu dolu. Ona Ken demedikçe cevap vermiyor. ama hemen oturma odasındaki ateşin ne güzel yandığından. Mrs. kapıyı kilitledim. "bütün bunların pazartesi günü Mrs. ben de kocamın defterim hakkında mümkün olduğu kadar az şey bilmesini istiyorum.ön kapı iki kere vuruldu. birazdan tiz çığlığını duydum. meyve kadar pürüzsüz ve serin. Baba disiplinine ihtiyacı var. . aynı zamanda hem sert hem de yumuşak. Knud" dedim. geldim. oğlanların odasında yazıyorum. Stockholm'deki kadar soğuk değil. en güzel ve en çok sevdiğim faaliyeti gizlemem gerektiğini düşündükçe keyifleniyorum. Pırıl pırıl. Başka bir erkek öteki kadınların tutkusu. ömrün boyu unutamayacağın bir tokat yiyeceksin" dedim. Ne herhangi bir haber ne haftalardır bir satır.seviyorum. Ne kadar zarif bir teşrifatçı olurdu! Her neyse. 2 kasım 1905 Bu satırları üst katta. tok ve derin uykuda. . ellerimde eldiven. Sonunda. Ayağa kalktığımda elimdeki dikiş yere düştü. "Gizlilik şimdi başlamak" diye düşünüyorum. ayaklarımda da Frederikke Teyze'nin neredeyse yüz yıl önce benim için yaptığı ısıtıcı var. ama buna inandıklarını sanmıyorum. Hansine'den şömineyi yakmasını isteyebilirim. Hiç olmazsa adama bir öpücük verebilirdin. değil mi? Swanny şallara sarılmış kucağımda yatıyor. Đşte. Bana inanmayacaktır.

Ön kapıyı ardına kadar açtı. söyledikleri o kadar saçma ki.. yüzünde bana karşı hiç göstermediği bir hayranlık vardı. daha çok açlık gibi bir şey ama nasıl adlandıracağımı bilemiyorum. . Motorlu bir araba. "Beş bin araba" dedim. neler getirdim. dedi. "Otomobil" dedi. dedim ismi Đngilizce telaffuz etmeye çalışarak. bu açık renk saçları da kimden almış? diye ekledi. içeri girdim. Harika bir şey. Amerika'da öyle diyorlarmış. Asıl istediği Amerikan malı olan birine.Başımı kaldırdım. babasına koyu mavi kusursuz gözleriyle baktı.. bir sürü başka isimden de bahsetti. . .Çok güzel. toparlanıp hep birlikte Amerika'ya.Sen ve ben hariç. Bütün bu saçmalıkları. Danimarka malı. paltosunu bile çıkarmadan motor gibi anlatmaya başladı. Oldsmobile mi ne. üç beygirlik otomobillerin ülkesine gideceğimizi söylemesini bekledim. Ne sevimli! Uyuyordu. Tekerleklerinde bisiklet gibi çubuklar olan büyük bir araba. Dürüstçe söylüyorum. Bunu neredeyse unutmuştum. her şeyin Đngiliz olanını sever. Evin tam önünde sokak lambası var. O durumda başka ne yapabilirdim ki? Gerçekten de yakışıklı. Sanırım görsem iyi olacak. Onunla beraber hole çıktık. beni öptü. "motor" ve "dlamote" falan dedi. DurBiraderler ve James Ward Packard adında bir adam hakkındaki gereksiz laf kalabalığını sonuna kadar dinledikten sonra kızını görmek isteyip istemediğini sordum. dedi ve.Bütün Danimarkalılar açık renklidir. o yüzden her şeyi gördüm. içeri girdiğimizi duyup uyandı.Gel de bak. Hammel. . Kürk manto özlemim de hiç bitmeyecek. Bir şey söylemek istediğini ya da "şaka" yaptığı zamanı iyi bilirim. Kaldı ki at arabalarının çarpmaması için köşeye de bir de gaz lambası yerleştirmişti. o an bana bir kürk getirdiğini düşündüm. ona sahip olmak. Mogens ve Knud için oyuncak aldığını düşündüm. Geçen yıl beş bin tane yapmışlar. ben de onu. Bir süre eski aynı nakarata dönmesini. Öyle aptalım ki. değil mi? Dışarısı buz gibiydi. dedi tuhaf tuhaf gülerek. dedi. dedim. Đçimdeki küçük ürpermeyi unutmuştum. dedi. Bu aşk değil. dedi. bu arada "oleo lokomotif". parmağıyla sokağı gösterdi. . O sırada şaka yapıyordu. "yolun kenarında bile gidemezsin". görünürde hiçbir şey yoktu. hiç kürküm olmayacağını bilsem de. -Adım Swanhild koydum. bir an için bize hediye getirdiğini. güldüm. anlatmak istediği ciddi bir şey yoktu.Bana sormadan karar verdiğin için teşekkür ederim. hiçbir zaman da öğrenmeyeceğim. .

Lekesiz olmamız gerekir. cesur ve güçlü olup para kazanmamızın da bir önemi yoktur. iyi bir kocası olsa. ama şimdi her şeyin düzelmesi nedeniyle ona bir armağan alacağım. "Đnsanın sevgi dolu. Gelecek yıl onlara bir Guy Fawkes yapmaya söz verdim. hayat bu. Ama kızın bize benzemediği konusunda başka bir şey söylemedi. lekesiz. 6 kasım 1905 Bu günlüğü yazmaya başladığımda. sonunda da kendini keyifsiz hissedip rahatlamanın ne olduğunu hiçbir erkek anlayamaz. Norveç kralı seçildi. 5 kasımın Đngiltere kralını havaya uçurmak isteyip de asılan biriyle ilgili olduğunu -papazdan. Çocuğu olacağı için biraz sevindiğini ya da biraz üzüldüğünü söyleyen bir kadına rastlamadım. böyle bir şeyi bir kadının işleyebileceği en büyük suç olarak gördüğümü bilir. saf. bir ay daha olmasına rağmen. gariptir. Bir kocaya seni hamile bırakmadığı için hediye almak da ilginç. Đngilizler her şeyi başkalarından değişik yapmaya meraklıdır. büyük bir bebek yapıp yakıyorlar. Niye asmıyorlar ki? Galiba yakmak daha heyecan verici. duygularım ve inandıklarım konusunda dürüst olabilirim. ateş yaktık ama bir Guy Fawkes'umuz olmadı. Hayır. daha iyi olurdu" diye düşünüyorum.duyduğumda hiç şaşırmadım. Rasmus onlar için her şey. kocalarımıza sadık olmakta. Hurraa! Danimarka Prensi Karl. otomobili nedeniyle ona âşıklar. Saint Nicholas Yortusu'nu kutladıklarını sandım. sonra dakikadan dakikaya beklemenin. Beşinci bölüm . Düşündüğümü en iyi belirten kelime bu. zavallı Mor'un adı bile söylenmiyor. Bu sadece benim için değil. herkes için imkânsız. bunu yapabilirim. Yarın Rasmus'un doğum günü. Rasmus oğlanlara havaî fişekler getirdi. Sadece biraz gecikti. Bizim onurumuz burada. ama ne yapalım. Burada kısaca "Ateş Günü" de diyorlar. umutlanmanın. bunun ortası yok. umudu kırılmanın. Şimdi. güçlü olması. sigara kartonları. Başlangıçta unutmuş görünmeyi düşündüm. ya sevinç ya da felaket. duygularım konusunda dürüst davranmak. her zamanki gibi münakaşa ettik. kendi kendime sadece gerçekleri yazma sözü verdim. Tek yapabileceğim. Đki gün boyunca hamile olduğumu sandım. bazıları için de en güzeli olabilir. Benim onu tanıdığım kadar o da beni tanır. Biz kadınların erkekler gibi cesur.Fikrini sorabilmem için burada olması gerektiğini söyledim. inanılmaz bir sevinç ya da büyük bir darbe. bunu duyduğumda. Bir çocuğu olacağını bilmek bazı kadınlar için dünyada olabileceklerin en kötüsü. Rasmus'un yanından ayrılmıyorlar. Şimdi bunun imkânsız oluğunu anlıyorum. şükürler olsun. ama yanlış alarmmış. Saatten saate. genellikle de felaket. ona ihanet etmeyeceğimi. Dün Guy Fawkes Günü'ydü. Sanırım kadının hissettikleri içinde buna benzer başka bir şey daha yok. para kazanması gerekmez.

Kimse böyle mektupları annesine göstermez.. annesinden çok daha güzeldi. Genç bir diplomattı. Her ikisi de o kadar kibar. Gözleri koyu deniz mavisiydi. Hepsinin kızıl ya da koyu kahverengi saçları. Swanny. Düşünün bir kere. Ne romans! Swanny ve Torben'i görenler. Ya da belki tipik kuzeyli demem daha doğru olur. Mormor'un anlattıkları karşısında tepkisiz kaldı. Kendi öykülerini Swanny ve artık Danimarka Büyükelçiliği'nin kır saçlı soylu görünüşlü ataşesi olan Torben'e bile anlattığı oldu. bu romansa inanmakta güçlük çekerdi. üstelik Güney Amerika'ya gitmek aklının ucundan bile geçmiyordu. Frederikke Teyze'nin oğlu ve gelini Holbech'lerin yanına göndermişti. Torben Rjaer tıpkı şarkıda olduğu gibi. Buraya tayin olduğunda evlendiler. ağırbaşlı Swanny'nin yanında çocuk gibi dururdu. Mormor kızını biraz açılması için Kopenhag'a. Güneşte kaldığında kızarmaz. O dönem. aradan on sene geçmişti. Özellikle sözünü . kendisiyle birlikte Güney Amerika'ya. .Ama kızım Swanhild'i hiç unutmadı. Swanny kusursuz bir Danimarkalıydı. ondan çok daha uzundu. onun deyimiyle "iyi evlilikler" yapmış olsa da babam genç yaşta ölerek annemin evliliğinin tadını kaçırmıştı. çilli olmak ve güneşten kızarmak eğilimindeydiler. Yıllar önce. kızlarının her ikisi de. o kadar sakin. Ken eski fotoğraflardaki amcalarından birine benzer. Torben duygularını göstermemeye alışmıştı. Güney Amerika'da ikinci kâtiplik yaptığı büyükelçilikten izinli dönmüştü. görkemli yaşadıkları ve para harcayabildikleri Padanaram dönemiydi. kalabalık odanın öte ucunda bir yabancı gördü. Torben de konuklardan biriydi. Romans dediği bu ilişkiden büyük bir gururla söz ederdi. Anlaşılan Swanny'yi görür görmez âşık olmuştu. o kadar iyi giyimli ve o kadar orta yaşlıydı ki. Đki gün sonra evlenme teklif etti. Hepsinden. mektupları görmesem de güzel olduklarını biliyorum. Torben'e bir gün gibi gelmiş. yirmi iki yaşındaki mavi gözlü bu genç Ecuador ya da her neresiyse yalnız gitmek zorunda kalmıştı.Mormor'un en sevdiği öykülerden biri de Swanny'nin flörtüydü. Dorte adlı bir kızın düğününde nedime. Annem altı yaş daha küçük olmasına rağmen. kahverengiye dönerdi. onun gibi kısa ve tıknaz olmasına karşın yakışıklıydı. her neresiyse oraya gelmesini istedi. Aralarında hiçbir benzerlik yoktu. kedi yeşilinden açık maviye varan gözleri vardı. Zaten Swanny. Yıllarca ona o birbirinden güzel aşk mektuplarını yazdı.. Ama Swanny. Ken Dayı ve Mormor da birbirlerine benzemiyordu. derdi Mormor. Mormor bu hikâyeyi çevresinde dinlemeye hazır herkese anlatmaya bayılırdı. Annem hemen hemen aynı vücut yapısına sahip olmalarına karşın. Danca'yı ana dilleri gibi akıcı konuşmalarına rağmen ne Swanny ne de annem yetişkin oluncaya dek Danimarka'ya gitmemişti. çünkü evlenme teklifi karşısında şaşkına düşen Swanny bunu ciddiye bile almamıştı. Quito'ya mı yoksa Asun-Clon mu. oğluysa babasını andırıyordu. On dokuz yaşındaki Swanny en sevdiği ağabeyinin Birinci Dünya Savaşı'nda ölmesinin etkisinden kurtulamamıştı. Morfar'dan bile daha uzun ve göz kamaştırıcı bir sarışındı.

Swanny ve Torben bir sürü davet verirdi. Willow Caddesi'nde tanıştıktan. hemen yolun üzerindeki üniversitede okuyordum. onu farklı biri. odasında kalmasını ya da hiç olmazsa erken ayrılmasını istediklerini. çünkü Mormor'un korunmasız ya da duygusal olduğunu hiç görmedim. . hoşlandığım biri de vardı Daha sonraları o da benden hoşlanmaya başladı. Onu en ilginç kılan şeylerden biri de hiç oturmamasıydı. Muazzam bir enerjisi vardı. ama bende bıraktığı görüntü hep ayakta ya da Madam Recamier gibi boylu boyunca uzanırkendi. hiç yorgunluk belirtisi göstermedi.ettiğim o günlerde. vücudu yaşlandıkça çekmişti. O partilere ya da bazılarına giderdim. ki öyleydiler. Davetliler arasındaki Danimarkalılarla Danca konuşurdu. "Onu incitmeme"yi ben "onu öfkelendirmemek" olarak aldım. buna rağmen altın yerine gümüş saçlı. broş ve gözlerin uyumu ona yakışmaktan çok karşısındakini rahatsız eder gibiydi. Sanırım başı olduğu gibi kalmış. bir yıldız olarak görürlerdi" diye düşünüyorum. daha terbiyeli. ama bu bambaşka bir öyküdür. yoksa parti vermeyi sever miydi. Onlardan biri bana Dancasının da tıpkı Đngilizcesi gibi çok ağır ve çok aksanlı olduğunu söylemişti. bence onun buna ihtiyacı yoktu. eski bir sikkenin üzerindeki imparatoriçe kabartması gibiydi ya da Wagner'in ilahelerini andırırdı. Tabiî hayatı boyunca oturduğu olmuştur. O insanlardan bazıları partilere orada Swanny'nin annesini göreceklerini bilerek gelirlerdi. Neden seksenindeki hanımefendilerden beklendiği gibi yorulmazdı? Neden akşam dokuz olduğunda uyuması gerektiğini hiç söylemedi? Hiç yorgunluktan bahsetmedi. Sanırım. eğer istersem onu belli bir koltukta oturur gördüğüm sahneleri de gözümün önüne getiriyorum. O ünlü broşlarından birini. Artık saçından biraz daha az beyaz olan yüzünde pudra dışında makyaj yoktu. üstelik Torben'in yardımcılarından olup içki dağıtımında ve konuşulacak konu bulmada imdadıma yetişen. bütün o öyküleri anlatan kadının Asta'daki Asta Westerby olduğunu sonradan anladıklarını. Vurgularını anlattığı . Zaman zaman davetlere o günlerdeki nişanlısıyla katılan annem bir keresinde bana Swanny ve Torben'in partilerine Mormor'un katılmamasını tercih edeceklerini. Bu davetleri diplomat olduğu için mi vermek zorundaydı. Willow Caddesi'nin en şaşaalı döneminde. Mormor o partilere bayılırdı. Elbiseleri sanki parfüme batırılmış gibi Coty'nin L'Aimant'ı kokardı.Neden? Ayakta durup benimle konuşmaktan yoruldunuz mu? derdi onu daha yeni tanıyan genç adama. Yeterince akıllı ve zekiydi. O partilerde bütün gece boyunca ayakta durduğu kesin. vücudu büyük kafasına küçük geliyordu. çok sonraları hikâyelerden büyük bir bölümünü günlüklerde okuduklarını düşünürüm. Mormor'un ihmal edilebileceğini hiç sanmıyorum. Ufacıktı. doğrusu hâlâ bilmiyorum. Đnsanlar ona bir iskemle getirmemeyi öğrenmişlerdi. daha dikkatli olur. bence grubu yöneten de oydu. bunu onu incitmeden nasıl söyleyeceklerini bilemediklerini anlatmıştı. Broş aynı maviden olan gözlerinin rengini ortaya çıkarırdı da. daha saygılı davranırlar mıydı? Belki de hayır. Swanny'nin annesi de eğlenceliydi. O zamandan beri o insanların da geriye baktıklarını. Ne de olsa köşelerinde oturup yakalayabildikleri herkese hastalıklarından bahseden sarsak ve geveze büyükannelerden değildi. genellikle de mika ve altına monte edilmiş mavi bir kelebek kanadını takarak çevrecilerin kaşlarını çatmalarına neden olurdu. 1960'ların Hampstead'inde Swanny ellilerinin sonundaydı. Eğer bilmiş olsalardı. Her zaman en heyecanlı grubun içindeydi. "Eğer akıllı olsalar. her ikisi de doğru.

Yine de Sigrid onu bağışladı. onu eve götürdü. (Mormor hikâyenin burasında bir ara vererek Andersen'den ne kadar nefret ettiğini. Bu kelime Mormor için ihtişam ve günah çağrıştıran bir sözcüktü. sonunda kocasıyla birlikte evlat edinmeye karar verdiler. insanlar Sigrid ve kocasının yerinde olsalar neler yapacaklarını anlattılar. 1920lerde Kopenhag'da katıldıkları büyük bir ziyafetteki boşanmamış tek çift olduklarını da daha önce bir kez anlatmıştı. Evlat edinme öyküsünün de varlıklı bir kuzininin başından geçmiş olması gerekir. nasıl doğduğunu bilmek. odanın en uzak köşesindekilerin gözlerinde gezdirdi: Bütün bu sevgi muhabbeti boş. evlat edinmek istediğiniz çocuğu seçer ve götürürdünüz. sokakta işeyen o kızın hikâyesini okumadan önce sadece bir kere dinlemiştim. yumuşaklık ve acıma. Gözlerini insanların yüzlerinde. Öykülerinden çoğu şiddetli bir ölüm içerirdi. Burada küçümseyici bir tavırla "metresi" diye ekledi. O dönemde bunu yapmak oldukça kolaydı. Mormor'a göre. . oğlanı evde tuttu. Mormor sözün burasında parlak mavi gözünü dinleyicilerin arasındaki erkeklerden birine dikti: . canlılık ve güçtü. Odense'ye yaptığı iş seyahatlerinden birinde tanıdığı başka bir kadından olmuştu. hiç değilse benim kulağıma öyle geliyordu.Belki de çocuğu sevebilirdim. Mormor'la gerçek hep heyecan verici oldu.öykülere uydururdu. buna rağmen onun hâlâ "dünyanın en büyük çocuk kitapları yazarı" olduğunu kabul ettiğini anlatır. Sigrid'in kocası onu Mormor'un annesinin hayranlık duyduğu Hans Andersen'in doğduğu Fyn Adası'ndaki Odense Yetimhanesi'ne götürdü. sevgiyi öldürür. Çocuk kendi oğluydu. Kim olduğunu. Söylemem gereken. evlat edindiler. bütün bunlar boştu. dedi bir kadın.Kuzinim oğlanı görür görmez âşık oldu. Daha sonra yıkıcı bir bakışla ekledi: Zaten kolay sevmem. anlattığım Sigrid'in bir kardeşi. Karoline'nin. bir gelişme ve bir de son kattı. . ama umutsuz karmaşaları başsız sonsuz dramlarıyla ıslak bir mürekkepbalığına benzeyen gerçeğin onu tatmin etmediğine inanıyorum. Chicago'da karısı ve çocuklarıyla yaşadığı North . derdi. Şimdilerde koca bir adam olmuştur. . daha sonra kocası ona gerçeği açıkladı. dedi Mormor. sevgilisine yanlışlıkla zehirli mantar yedirip öldüren kuzininden ve Odense'deki yetimhaneye giderek evlat edinmek üzere kimsesiz çocuk arayan bir akrabasından söz etmişti. Bu hikâye daha sonra olacakları değerlendirmek bakımından önemlidir.Ben yapmazdım! Düşüncesi bile korkunç! O çocuk doğruca geldiği yere gönderilmeliydi. o hikâyelerden ne kadarının gerçek. Willow Caddesi'ndeki partilerden birinde. Duygusallık ve iyilik. 1929'daki ekonomik krizden sonra başka bir kuzeni. Kadının mutlu bir evliliği vardı ama çocuğu olmuyordu.Ben sevmezdim.) Yetimhane yöneticileri uysal Sigrid'i belirli bir çocuğa götürdü. ne kadarının abartılı ya da uydurma olduğunu bilmediğimdi Daha önce de belirttiğim gibi Mormor gerçek bir romancıydı sadece romanlarını altmış yıllık bir dönemi kapsayan günlüklere yazmıştı. küçük çocuğun güzelliği ve cana yakınlığı hemen Sigrid'i etkiledi. Onun sevdiği dramaydı. Mormor'a göre çocuk o sırada bir yaşındaydı. Mormor'un kardeşi yoktu. Her şeyi ayarlamış. Ahlak tartışması hemen alevlendi. Kesinlikle emin değilim. En sevdiği cümlelerden biriydi. şakağına tabancasını dayayıp intihar etmiş. ardında dul bir kadın ile dört çocuğunu bırakmıştı. Mormor gerçeğe bir başlangıç. gerçekte Mormor'un kendini pek seyrek tekrarladığını söylemem gerekir. 1880'li yıllarda Amerika'ya göçen uzak bir akrabası. Hikâyelerinden çoğunu daha sonra günlüklerinden okumuş olsam da.

annem. köpek yarışlarına gitmekten hoşlanırdı. Harry Duke zarif. Onun yaptığı. Harry'yi görmediği. iki mevzi arasındaki boş alanda.sonra da Swanny ve annem ona "Mor'un erkek arkadaşı adını taktılar. Swanny bana Torben'le birlikte Hansine ve kocası Samuel Cropper'i Mormor ve Morfar'ın 1947'de kutlanan altın evlilik yıldönümü partisine davet etmek istediklerini. 1920 yılında evlenene dek ailenin her işini yapan tutsağı olarak yaşayan Hansine basit bir tanıdık olmaktan öteye gidemez. Yumuşak ve iyi huyluydu. Bütün bu insanlar arasında Mormor'a adıyla hitap eden. Onu daha da ilginç kılan. onu son gördüğümde yani Morfar'ın cenazesinde. tıpkı bir gazeteci gibi başkalarıyla ilişki kurmak. mülakat yapmaktı. Mormor'un yanındayken kimse Harry Amca hakkında olumsuz bir söz söyleyemezdi. sadece benim için değil. Annem Mormor'un hiç kadın arkadaşı olmadığını. Bir gün. insanlarla dostluk kurmazdı. Heath Sokağı'nda yukarı aşağı yürür. basitlikten çok komik ve espriliydi. "sadece bakmak için" dükkânlara girip çıkardı. ama Harry Amca'nın bulunduğu yerlerde asla. Harry Amca. o da Harry Duke idi. Her ikisi de yemekten ve içmekten hoşlanırdı. Swanny'nin evindeyken bana yirmi üç yaşından bu yana ağlamadığını. Belki de zarar verebilecek birinin yoldan çekilmesi ya da bir sorunun daha ortadan kalkması gibi. Morfar'ın uzun yıllar önceki Chelsea günlerinden iş arkadaşları vardı. Evi Leyton'daydı. Mormor neredeyse insanın kanını donduracak ölçüde kendi kendine yeterliydi. 1948 yılında emekliye ayrılmadan önce Thames Su Dağıtım'da ya da o dönemdeki adıyla Belediye Su Đşleri'nde memur olarak çalışmıştı. bunların yanında gerçek bir kitap kurdu ve tiyatro hayranıydı. birlikte müzelere ya da sergilere giderler. Hansine Morfar'la aynı yıl öldü. Yaşlandıkça da bu özelliğini kaybetmedi. Valentine Katliamı'nın gerçekleştirildiği yerin hemen yanında olduğunu yaşlanıp da Danimarka'ya döndüğü güne kadar öğrenmemişti. onlardan duyduklarını günlüğüne yazardı. Onunla karşılaştırıldığında." Swanny. Onun hakkında bildiklerimin çoğunu annemden duydum. Swanny. Harry Amca'nın karısı Morfar'dan birkaç yıl önce ölmüştü. Bazen Harry Amca'nın arabasıyla gezintiye çıkarlar. hâlâ kendi dişleri ve saçı vardı. Mormor da onların karılarını tanırdı. kendisinin de adıyla hitap ettiği tek bir kişi vardı. Onu pek seyrek görmekle birlikte doğduğum günden itibaren adını duydum. yemek yerlerdi. Bir çeşit rahatlama. son kez oğlu Mads bir aylıkken öldüğünde . anlaşılan Mormor'un Hansine'nin kızıyla hiçbir teması yoktu. Leyton Orient'in sahasında oynadığı maçları kaçırmaz. hatta bilebildiğim kadarıyla Ken Dayı için de. aralarında "Jack" Westerby adlı bir erin de bulunduğu birçok yaralıyı kurtararak kazanmıştı. Victoria Nişanı sahibi olmasıydı. Đnsanlarla konuşur. o gün. annesinin bir kez bile bir kadından "arkadaşım" diye söz etmediğini söylerdi. Hansine yaklaşık yedi yıl sonra öldüğünde Mormor'un neredeyse mutlu olduğunu söylerdi. Mormor'u bir kez köpek yarışına götürdüyse de Mormor futbol maçına gitmeyi baştan reddetti. aile üyelerim gibi onu da kabul ettim. Mormor'la ilgili her şey gibi Harry Duke de şaşırtıcı biriydi. "Eğer onu çağırırsam". Mormor'a adeta tapardı. ancak Mormor'un bunun sözünü bile ettirmediğini anlatmıştı. Padanaram ve "98"de de komşuları arasında bazılarıyla görüşürdü. Mormor bir züppeydi. "bu sadece bize yardımcı olması için olur. uzun boylu ve yakışıklı bir adamdı. hatta telefonda bile konuşmadığı haftalar olurdu. O benim için Harry Amcaydı.Clark Sokağı'ndaki evin St. Mormor gündüzleri Hampstead ve Heath'de dolaşırdı. demiş Mormor. Bu nişanı Birinci Dünya Savaşı'nda.

onuru başka şeylerden kaynaklanacaktı. Swanny'nin ona olan sevgisinden ve bencil olmamasından yararlandı. Dergiyi Harry Amca'ya gösterdiğinde. asla. bebeğin öldüğünü söylemiş ve ağlamaya başlamıştı. Merdivenlerden inip Morfar'ın bulunduğu odaya girmiş. kral ailesi. büyükelçi ve Danimarkalı bir kadın tarihçinin yanı sıra onların da adı yazılıydı. Ben daha çok ikinci açıklamaya inanmak eğilimindeyim. yine de sabah gelen mektupları açtığında saat epeyce ilerlemişti. ama kötü. . artık sırlarını başkalarıyla paylaşmak gereği duymayan. Bu olay. Daha sonra gelen bir kuşağın üyesi olsaydı. onu kollarının arasına almıştı. Bu nedenle Swanny onun hayalini kurduğu kızıydı. daha sonra odadan çıkmıştı. Söz konusu fotoğraf Danimarka kraliçesinin (belki de Danimarka kralıyla eşinin) Đngiltere ziyareti sırasında verilen bir yemekte. Buna ne annem ne de Swanny inanmazlardı. Muzır olabilirdi. Bu da hikâyelerinden sadece biriydi. ama yabancılara anlatılacaklardan değil. Swanny'nin fotoğrafının Tatler'da basılması. Sadece kadınların davet edildiği bir öğle yemeğiydi. gülmekten hoşlanırdı. Mads'in ölümü bekleniyordu. hayatındaki gelişmeleri değişik kaynaklardan öğrenmesini. servise yardım etmek için de bir kadın gelmişti. ama o mektubun yazan gerçeklerini açıklamak için neden o kadar süre beklesindi ki? Yoksa bir dergi Swanny'nin ilk resmini yayımladıktan bir sonra mektubun gelmesi tesadüf olabilir miydi? Ya fotoğraf mektubun yazarında ani bir kıskançlık veya pişmanlık duygusu yarattı ya da mektup yaşam boyu süren öfkenin son halkasıydı. Hortensiavej'deki evlerinde geçmişti. hatta ondan da öteydi. yıllar boyunca bir gözünü ve bir kulağını Swanny'ye dikmiş olmasını. Kopenhag'da. beşiğinin yanına çömelmiş. 1880'de doğduğu için oğlunun asker olarak gösterdiği cesaretten ya da meslek hayatındaki başarısından. Öte yandan. belki de nerede oturduğunu görmek için Willow Caddesi'ne gelmiş olmasını. Asta'nın toplumsal arzusunun tepe noktasıydı.ağladığını anlatmıştı. oğlu ölürken Mormor yanındaydı. Yemek pişirmek için iki. sanırım Asta bundan pek mutlu olmazdı. büyükelçilik mensuplarıyla birlikte poz verdikleri sırada çekilmişti. Bana Mads'ın ölümü ve kendi savunmasız gözyaşlarını anlatırken bile kıkırdamaktan geri kalmamıştı Onu düşündüğümde. ama kızını gerçekten çok sevdi. kendine her türlü kısıtlamayı uygulayabilecek bir ölçülülüğün ruhu. bilgece bir gülümsemesi ya da kuru bir kıkırdaması vardı. onunla son derecede övündü. Kızlarından biri Akademi üyeliğine seçilse ama evlenmese. kızının güzelliği ve toplum içindeki yerinden gururlanmak zorundaydı. şimdi yaz" diye bir düğmeye basmış olmalı. geçmişini ve duygularım çelik bir denetim altında tutan biri olarak görüyorum. Tatler'daki fotoğraf "Tam zamanı. Morfar bir süre Mormor'un yüzüne bakmış. Swanny Mormor'un koca kafası ve ince bacaklarıyla kavga arayan bir güvercine benzediğini anlatırdı. Swanny ise boynundaki bir dizi inci ve soluk tuvaletiyle muhteşemdi. Bir gün bir daha ağlamamaya karar vermiş. Başkalarının beceriksizliklerine güldüğü kadar kendi yaptığı saçmalıklara da gülerdi. Torben beyaz papyonu ve frakının içinde çok soylu ve yakışıklıydı. bu da onu insanlara çok sevdirirdi. evin güzel sahibesinin hareketlerini izlemesini bir türlü kabullenemedim. o nedenle Swanny'nin yapması gereken fazla bir şey yoktu. Mektubu yazan kim olursa olsun. Resmin altında. ağlamamıştı hatta Mogens'in öldüğünü bildiren telgrafı aldığı gün de dahil. Her zamanki gibi bugün de o resmin Swanny'nin sonraki sorunlarının kaynağı olduğunu düşünüyorum. çın çın öten kaba bir kahkahası.

tencere kapakları kaldırıp tütsülenmiş som balığı kokmuyordu. Kâğıda dokunmak bile yeterince kötü bir duyguydu. kızarmış ördeğin. Yazı masasının yanındaki iskemleye oturdu. Onun gözünde hiçbir yemek karalahanalı domuz etinin. beyaz saçını üzeri parlak taşlarla süslü ince bir fileyle toplamış. bu rahatsızlığını da özellikle yemek masasında. ama gerçekte bir hiç olduğundan. O oda kocasına aitti.Mormor çoktan aşağıya inmiş." Mektup sekize bölünmüş mavi Basildon Bond kâğıdı üzerine dolmakalemle yazılmış. Kendi kendine en doğru işin mektubu yırtmak ve içeriğini unutmak olduğunu söyledi. Mektubu yırtamayacağını anlamıştı. Artık gerçeği öğrenmenin zamanı geldi. sanırım bir çöplükten aldılar. Torben'in bulduğu içkinin en gözde markalardan biri olmasından duyduğu mutluğu anlatmaktadır. kutsaldı. Mektup yok olmuştu. banyoya geçerek musluktan bir bardak su doldurdu. biraz daha rahat nefes almaya başladı. Nefessiz kalmaktan korktu. küçük yazı masasına oturdu. Đşte bunu yapamadı. Ne annenin ne de babanın çocuğusun. ilk yemekle birlikte içilecek snaps'tan heyecanla söz etmektedir. uzatmaya çalıştığı parmağını hemen geri çekti. Ne adres ne tarih ne de hitap vardı. O günlerde Swanny. yardım dilenen bir mektup bekliyordu. meyve çorbalarının ya da sildesalat ve Krustader'in yerini tutmasa da ara sıra kıymalı böbrek güveci yemekten de hoşlanırdı. Başını açık pencereden çıkarıp derin derin nefes aldı. konukların yanında belli ederdi. bakmadan elini uzattı. yani mektubu yırtmadı. kâğıdı buruşturarak çantasına tıktı. Mektubu okuduğunda tepeden tırnağa kıpkırmızı oldu Aynada koyu kırmızıya kesen yüzünü görebiliyordu. Dişleri birbirine vuruyordu. ne yemekler yapıldığını görmek için mutfağa girmişti.15'ti. Kimden o mektup. Saat 12. Yemekten her zaman hoşlanmakla birlikte büyük bir çoğunlukla Danimarka mutfağına sadıktı. Torben'in çalışma odasını hiç kullanmazdı. Kendi çocukları öldüğünde seni bir yerden. Mormor yine o güzel siyahlı günlerinden birindedir. Eğer Swanny on kadın misafiri için hazırladığı yemekte tütsülenmiş bir balık ya da et sunmazsa Mormor bundan rahatsız olur. kahvesini içmiş. aynı cins zarfa konarak Swanny'nin kendi mahallesinden. "sizin Mormor" diye bahsettiği kendi annesinin başından geçen bir öyküyü . oturma odasında Mormor'la birliktedir. Londra NW3'ten postaya verilmişti. Sonra mektubu yeniden okudu. Korktuğu bir şeye dokunmak zorunda kalmış biri gibi elinin titrediğini fark etti. Genellikle. Swanny mektubu ikinci kez okuduğunda. ne var ki okudukları beynine kazınmıştı. lille Swanny? Yazısını tanıyorum. "Kendini büyük ve güçlü görüyorsun. konukları on beş dakika içinde gelecekti. Mektupları alıp yatak odasına çıktı. Zarfın üzerine adı ve adresi daktiloyla yazılmıştı. Đlk konuklar gelmeden aşağıda. titremeye başladı. Bu bir Danimarka pulu mu?" Oysa şimdi Mormor yeterli uzaklıktaydı. tüm vücudu titriyordu. Swanny anneme ve bana en son o mektubu açtığı zamanı anlattı. Morttior'un meraklı bakışlarından kurtulmak için öyle yapardı. broşunu takmış. Bir süre sonra ayağa kalktı. bütün bu havan komik görünüyor. Arada sırada ona ve Torben'e böyle mektupların geldiği olurdu. Kafası eğik. Kendi annesinin. mektubun görünüşü bile Swanny'nin hoşuna gitmemişti Para isteyen.

duyduklarının dikkate alınmayacak şeyler olduğunu. Herkes birkaç sherry ya da cin tonik içer. annesini konuklardan uzaklaştırmak ve ona sormak zorunda olduğudur. Herkes filmi görmüştür. Sanki annesinin büyüsü altında gibidir. Her şey yolundadır. Tek bildiği. Tabiî. bir gemiydi. Potemkin gemisi ile ilgili anlatılanların hepsini duymuştur. Neden? Neden konuklar gidene kadar beklemiyor? Mormor böyle düşünmektedir. Yemeğin on dakika içinde hazır olup olamayacağını görmek için mutfağa gider. düşünülmesi bile gereksiz bir saçmalık olduğunu mu? Bilemez. Yüksek "Louis" topuklarının üzerinde. Hackney'de genç bir kadınken dünyada olup bitenleri anlatmaktadır: kimin Norveç kralı olacağı tartışmaları. Swanny aklı bambaşka bir yerde konukları arasında dolaşır. Biri "Potemkin Zırhlısı mı demek istiyorsunuz?" diye sorar. Tıpkı bir âşığın sevgilisine bakması gibi. Belki de annesi pişman olmuş. kimse alkol sınırlarını aştıktan sonra otomobil kullanıyor olmaktan ya da o dönemde kullanılan deyimle "etkisi altında olmak'tan endişelenmez. Bütün bunlar 1905 yılında. yemeğin hazır olduğunu. Mormor bir grubun ortasında. peşinden hole çıkmıştır. bir dikişte bitirir. oturma odasına geri dönmek zorundadır. Mormor yemek odasına . onu bulmak için odaları dolaşır. korktuğunu anlatır. Ne bekleyebilir ki? Bir açıklama mı? Oh. bulduğu sherry bardağını ağzına kadar doldurur. ancak filmin yapıldığından haberi bile olmayan Mormor cevap verir: "Evet evet. sigaralarını tüttürürler. Mrs Jfrgensen'e Odessa'nın topa tutulmasını anlatmaktadır. odada annesinden başka kimse yok gibidir. hatta deniz tarihi profesörü Mrs. Geri döndüğünde annesi odada değildir. Konuklar gelir. Takvim 1960'ları göstermektedir. Swanny'nin tek duyduğu. Oturma odasında toplanırlar. Herkes. Mormor. yapılacak fazla bir şey yoktur. Hiç kimse Swanny'nin zarif oturma odasının duvarındaki Cari Larsson'un bir sis perdesi ardında kaybolacak kadar duman dolmasını önemsemez. bir adım bile atamadan hizmetçi gözükür. Gözlerini annesinden ayıramamaktadır. bol katranlı uzun sigarasının dumanım çeker. mektubun doğru olması durumunda.anlatmaya başlar. herkesle teker teker ilgilenmeye çalışır." Sözünü tamamlamak ister. hiçbir içkiye dokunmadığını. Amerikan hava gemisi faciası. anneannesi olarak söylenen kadının belki de hiçbir zaman olmadığı. endişeli olduğunu. konuşmanın merkezindedir. sadece on bir kişi vardır. ama hayatında snapsın özel bir yeri olduğunu söyler. Yüksek sesle "Eteğimin altından kombinezonum görünmüyor değil mi?" diye sorarak kızını güç durumda bırakır. çevresindekileri etkisi altına almış. eskisi gibi ufak tefek görünmez. onur konuğu Aase Jfrgensen bile söyleyeceklerini duymak istemektedir. o sıcak yaz günlerinde oldu. bir snaps şişesine sarılır. Kendisine tamamen yabancı. kızına sabırsız bir ses tonuyla konuşmak istediği her neyse bekleyebileceğini söyler. Odessa Limanı'ndaki Poterrikin. Kendisi de dahil. yemek öncesi içkilerini içip. anneannesi olmasının imkânsız olduğudur. güçlü birisidir. "Yoksa bana söylemek istediğin bu muydu?" Swanny annesini konukların arasından çıkaramaz. Jfrgensen. gerçekten de ötekileri görecek durumda değildir. daha önce hiç yapmadığına yemin ettiği bir şey yapar. gözlerinin sürekli olarak annesini aradığını fark eder. konuklarını yemek odasına götürmesi gerektiğini bildirir. ne var ki Swanny omzuna dokunarak fısıldar: "Konuşabilir miyiz?" Tam da şu sırada mı? Daha fazla bekleyemeyeceğini.

Akşam olur. Ne var ki davet sona erip konuklar gittiğinde. oturma odasında. O sırada annesini yalnız yakalayabilse.gitmiştir bile. nasıl unutabilirdi ki? Parlak gümüş saçlarının kesimi çok güzeldi. yatakları ayrıdır. Daha da ötesi. neredeyse yukarı kata çıkacak annesini uyandırarak "Şunu oku ve bana doğru olup olmadığını söyle. Sormayı başaracaktır. Sanki çantasına bir torba dolusu kusmuk ya da çürümekte olan bir leş atmış gibidir. Torben'in eve dönmesinden çok önce iki aspirin alıp yatar. tesadüfen evdeydim. her zaman olması gereken yerde. Mektup cuma günü gelmiş olmasına karşın. Doğru mu? Doğru olmadığını söyle. odasına çıkıp yatacağını söyler. çantayı temizlemek zorunda olduğunu düşünür. Jfrgensen'e kısıtlı sayıda üretilmiş Royal Copenhagen porselen yemek takımını göstermekte. biraz sonra yorucu bir gün geçirdiğini. Hiç olmazsa o gün. uyandığında duygularının düzelmesini umar. Mektup çantasında. içindekileri düşündüğünü anlatacaktır. Gitmeyecektir. Kendi de söylediği gibi "büyütmemeye karar vermişti". içinden gelen sesi dinler ve dilini tutar. üzerinde büyük pırlantalar vardı. Bunun günlüğünü yazmak için iki saat yalnız kalmak anlamına geldiğini şimdi anlıyorum. Tabiî ki aslında mektup hakkında konuşmamak. koltuğunun yanında. Bilmeliyim" diyecektir. Mrs. Ertesi sabah çok erken. Swanny değişik bir zamanda gelmemeye özen göstermişti. özel bir konu hakkında konuşmak istediğini de söylememişti. Mormor kanepeye uzanmış The Old Curiosity Shop'u okumaktadır. Mektuba bir daha bakamamıştır. Torben'in sol elinin yüzük parmağına taktığı yüzük platindi. okul gemisi lanetli Georg Stage'de öğrencilik yapıp hayatta kalan deniz subayı Erik Holst'la evlenen bir porselen koleksiyoncusundan söz etmektedir. Hafifçe yanık yüzündeki koyu kırmızı dudak boyasının çarpıcı bir görünümü vardı. Torben evde yoktur. Her zamanki gibi bir çarşamba öğleden sonraydı. kurtuluşu uykuda arar. her şeyi unutmak istiyordu. çanta da yanında. boya olduğunun sanılmasıydı. Gözünü çantaya diktiğini. Đlginç olanı. kulaklarına da bir keresinde Nancy Mitford'un yaşlanmakta olan bir . Mektubu ne Torben'e göstermiş ne de Mormor'a bahsetmişti. Altıncı bölüm Swanny'nin evimize gelip mektuptan bahsettiği gün. Swanny'nin başı çatacak gibi ağrımaktadır. saçlarının doğal renginde değil. ama becerememişti. halının üzerindedir. bize anlatmak için çarşambaya kadar beklemişti. tek isteği yatıp uyumaktır. anneme telefon ederek. Beklemek için kendini zorlamıştı. Đlk snapstan sonra içtikleri onu sersemletmiştir. beşe doğru uyanır. Torbenle aynı odada yatmalarına rağmen. soracaktır. Böyle bir şeyi kim.

Şimdiye kadar neden sormadığını anlayamıyorum. Bana gelse.Tabiî ki uydurur. Eğer bunu bu kadar ciddiye alıyorsan.Tabiî yırtıp atardın. Swanny çok sakin bir sesle konuştu. hiç de Swanny'ye benzemiyorum. lütfen alay etme. değil mi? Swanny'nin gözleri umutsuzlukla annem ile benim aramızda gidip geliyordu. Özür dilerim. O zaman annem yapmacık bir kahkaha attı. dedim. . o zaman mektubu ne kadar ciddiye aldığını. . Sonra cılız bir sesle: . . Seni kıskanan biri olduğu belli.Peki. Biliyorum. Marie.Alay etme. ama bu hareketi yapmacık ya da abartı değil. . Benzeseydim şaşardım. . ama şimdi sor. ama kahkahadan kırılmamak için kendimi zor tutuyorum. . Sanki dağılıp havaya uçacakmış gibi ellerini kenetledi. Geçen cuma sorman gerekirdi.Herhalde değil. Ben olsaydım. O zamanlar Swanny'nin yaşına geldiğimde onun gibi görünmek istediğimi düşünürdüm. bu saçmalıklara inandığını söylemek istemiyorsun.En doğrusu ona sormak. okuduklarını ne kadar çok düşündüğünü anladık.Doğru olmasa bu insan bunu neden söylesin? Her kimse böyle bir hikâyeyi uydurmuş olamaz ki. minicik bir hayır işareti. çünkü sen Mor'a çok benziyorsun. Parmakları bir maşa gibiydi. bana "Alay etme" diyorsun. Mektubu parmaklarının ucuyla çantadan çıkardı. Annem konuyu hafife almaya çalıştı. Marie. Dayanamıyorum Swanny. . oysa şimdi o yaşa on yıl kaldı. anneme sor. Senden başka kimse bu mektuba bir saniye bile inanmaz. dedi annem. Üstelik nerede oturduğumu nasıl bilecek? Benim hakkımda nereden ne öğrenecek? .Ben olsaydım demekten vazgeç.yüz için en uygun takı olarak nitelendirdiği pırlanta küpelerini takmıştı. yırtıp atardım. . çoktan gidip sormuştum. sadece bir iğrenme gibi göründü. Bunları daha önce hiç görmemiştim. .Bak Swan. Resmini Tatler'da gören birisi. Swanny başıyla bir hareket yaptı. Anneme sor.

Kendi çocuğunu doğurabilirdi. Đlginç olanı bütün bu özelliklerin Asta'da da bulunmasıydı. . böyle olduğunu biliyorsun.Ona sormaktan çekinmiyorum." Ne sesinin tonu ne de inanmayan ifadesi değişmişti. Şimdi. bir anneme bakarak sordu: . o domuzun. Annem Swanny'nin korkularını anlayamıyordu. dedi annem. Sormalısın. roman ve gerçek yazan özelliklerinin hepsine sahipti. saldırgan ve çekingen.Ne sandın? . Bu korkunç bir şey. Eve döner dönmez. O isimsiz insanın. Bir gece daha geçirmeden her şeyi annesiyle tartışmak. o zırdelinin hemen başka bir şey anlatmak istediği belli olacaktır. isteseydi.Evet ama. çekingendi. "Evlat edinilmiş olamam. kendini neredeyse hiç düşünmedi. Mor'un sevgili kızısın. Bu seni gerçekten de endişelendiriyor mu? . o değişikti. Swanny duyarlıydı. yumuşak ve sert. .Mor'a sormalısın. Seni evlat edinmiş olması mümkün mü? Neden evlat edinsin ki? Đşe bir de böyle bak. O da hep böyle söyler. Swanny'nin bunu kabul etmeyeceği açıktı. Swanny "Soracağım" dedi. dedim. ufuktaki büyük haksızlığı fark ediyordu. sorman gerekir. elli sekizliklerin değil. istersen seninle geleyim. iğrenç. Annem mektubu yazanın yazdıklarının doğru olduğuna inanmış olabileceğini . sorayım. . Nereden bilebilirim? Saçma olduğu belli. Hep evlat edinildikleri sonradan öğrenen gençleri duyarız ama Tanrı aşkına." içini çekti. mektubu göster. Ann? O mektubu yazan yalan söyledi. Annemi çok seviyorum ve onu sevgiyle hatırlıyorum. her an doğurabilirdi. işleri düzeltmek istiyordu. ama tartışmadık. ama bütün bunlar duyarlı ve hayali geniş olduğu anlamına gelmez. Swanny bir bana. daha yaşlanmadım.- Korkuyordum. "Bana sormam gerektiğini gösterdiniz. annem zaman kaybetmeden Mor'a sorardı. Biliyorum. benim için çok iyi bir anneydi.Benim sormamı ister misin? dedi annem.O zaman tabiî ki sormalısın. değil mi Marie? Değil mi. elli sekiz yaş fazla sayılmaz. böyle demekle beni inciteceğine aldırmaz bile. katı ve savunmasız. "Yaşımdan konuşmak istemiyorum. Eğer mektup anneme gelmiş olsaydı. o da duyarlı ve duyarsız. Swanny omuzlarını kaldırdı. düş gücü gelişmişti. bunu kendin de söyledin. Keşke açmasaydım!" Swanny gittikten sonra annem ve benim bu konuyu tartışmamızı beklerdiniz. annemin bunu yapacağından emindi. Sadece büyük bir haksızlığın hazırlanmakta olduğunu görerek öfkeleniyor. ama söyledikleri acıklıydı. Yüzünde bundan sonra sıkça göreceğimiz bir umutsuzluk vardı. . doğurduğu çocukların çokluğundan şikâyet edip bütün suçu Far'a atsa da. dedi. başını salladı. ama bütün bunlar için çok yaşlıyım.Ne gibi? _ Bilmiyorum.

halife alarak söyledi. Nişanlısı artık sonuncu olacak. gözüne uyku girmemişti. lacivert eşarbını kelebek kanadı broşuyla tutturmuş aşağıya indi. Her şey bilmekten daha iyi değil miydi? Peki. Đşte orta yaşların sonuna gelmiş olgun bir kadın elinde zehirli kalem tutan birisi aslında anne babasının çocuğu olmadığını yazdığı için bir haftadır endişe çekiyordu. Asta'nın seksen üçüncü doğum günü yaklaşmıştı ve doğum gününü çikolata partisi olarak adlandırdığı bir davetle kutlamak istiyordu. Asta gitmiş ve Harry Amcayla evlenmişti. yüzü pudralı. Bir keresinde böyle bir partiye katılmış. bilmeden yaşamaya daha fazla dayanabilecek miydi? O gün. kısa bir süre sonra evden ayrıldım. Kelebek kanadı gözleri öylesine parlaktı ki. Asta on bire iki kala. geniş misafir salonlarından birinin görüntüsünü iyileştirmeye çalıştı. başka ne gibi yiyecekler sunulması gerektiğini yüksek sesle düşünüyordu. Bütün bunları hiç önemsemeden. beyaz saçlarını file içinde toplamış. bahçeler de çiçek doluydu ama gök kurşun gibi griydi. Çimenler parlak yeşildi. Onu özleyip özlememeğini değil. giderek yakından tanımış ve her satırını ezberlemişti. çünkü içecek olarak içine çırpılmış krema atılmış kakao verilir. yiyecek olarak da kransekase ya da badem ezmesinden yapılmış çok katlı bir taca benzer nefis bir pasta hazırlanırdı. Eğer bu Asta'nın öykülerinden birisi olsaydı. çok heyecanlı bir sahneyle başlayacak. göründüğü zaman da bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağıyla ilgili bir yorumda bulunurdu. ağaçların yaprakları sıktı. Artık kimse böyle bir parti vermiyordu. konuyu daha fazla tartışmamızı önledi. Swanny sözünü keserek sormak istediği bir . Swanny gündelik işlerine daldı. bazı mobilyaları cilaladı. Kahve olana kadar ortalıkta görünmez. öykülerinden çoğunun konusu da buydu. daha sonra içindekilerin ortaya dökülmesi. bazı günler gözlerinden renkli bir ışık çıkıyor gibi olurdu. hava da serin. Kararını verdiğinde yine titriyordu. Konuyu değiştirdik. üzerine nakış yapmayı çok sevdiği hayatın ta kendisiydi. Bu aşamada iki cümleden birini söylemiş olmalıdır: "bir Danimarkalının kahvesiz yapamayacağı" ya da "Bu duyduğum iyi kahvenin kokusu mu?" Swanny kahve tepsisini getirdi. Saat on bire yaklaştıkça. üçüncü kattaki odasındaydı. Swanny hakkında bir daha konuşulmadı. Yazın ortasında olmamıza karşın hava sıcak değildi. Ama bir öykü değildi. bunun gerçeği öğrenmeden önceki son gecesi olduğunu düşünmüş. Swanny. kararını neredeyse yeniden ertelemek üzereydi. Bütün bunların saçma olduğunu biliyordu. ısmarladığı çiçekleri alıp Çin vazolarına yerleştirdi. Ertesi sabah. sonucu çok sonraları öğrendim. Asta'nın bulunmuş çocuklar konusunda konuştuğu doğruydu. kimleri davet edeceğini. ne kadar güzel olduğunu kendi gözlerimle görmüştüm. gündelikçi kadın gelmiyordu. anneme iki gün daha tereddüt ettikten sonra kararını verdiğini ve Asta'ya sorduğunu söyledi. Bir gece önce. Swanny'nin annesi için bir çikolata partisi düzenleyeceğiydi. midesi gerginlikten daha fazla bulanır oldu. ev işlerinden sevdikleriyle meşgul oldu. midesi de bulanmaya başlamıştı. Bunun anlamı. Mektubu tekrar tekrar okumuş. onu bir kese kusmuk ya da fare leşine benzetmekten vazgeçmiş. Swanny'nin kafası her çeşitten fantezi yaratmıştı. belki de bir çeşit itirafla sonuçlanacaktı. Asta bunlardan konuşuyor. Dinleyicilerinden bazıları da bunu çok ciddiye almışlardı. Asta hâlâ yukarıda. koyu lacivert bir elbise ("koyu lacivert bir yürüyüş elbisesi") giymiş. Asta orada ölmüştü. yatıyordu.ama bütün hikâyenin Asta'nın uydurmalarından kaynaklandığını sandığını söyledi."bir gün" evleneceğini söylediği nişanlısı gelmişti. bir daha asla gerçeği öğrenemeyeceğini düşündü. Asta orada ölmüş.

Asta mektubu alıp baktı. Swanny'ye göre şaşkın. Nabzı hızlı atıyordu. nasıl yapabildin? .Neden yaktın? Nasıl yapabildin? . hayır. lille Swanny. Genellikle de öyle yapardı. Hayatta. Peki ama. birisine el sallıyormuş gibi. onları tuttuğu elini.Neden yaptın? Lütfen bana o parçaları ver. Bir yandan da tiz bir sesle bağırıyordu: . başının içinde sanki davullar çalı yordu. mavi bakışları önce yukarıya tavana. . diye ağladı Swanny. dedi Swanny.Çünkü bu durumda. Swanny bir çığlık atarak kâğıt parçacıklarını kurtarmak istedi. ama Asta okul bahçesindeki alaycı ve muzip bir çocuk gibi.Nasıl yapabildin. Lütfen. yalan. tuzağa düşmüş görünüyordu. Swanny. sesi o kadar alçaktı ki Asta bile bir sorun olduğunu anladı. hayır. Swanny'ye tehdit dolu bir bakış atarken. . gülebilirsin. daha sonra sağa sola çevrildi.Bütün bunlar çok çocukça. yakmak en iyisi. O mektubu ver. hayır! . annesine böyle resmî biçimde hitap etmezdi. küçük parçalara ayırmıştı bile. Bunu herkes bilir. Eğer yalansa. gecelerdir gözüme uyku girmiyor. . Kelimeler ağzından boğuk boğuk dökülüyordu.Eğer öyle istiyorsan. Swanny ona engel olamadan mektubu önce dörde. Tabiî ki gözlüğü olmadan okuması mümkün değildi. parçaları bir araya getirmem şart.Hayır. sonra sekize bölmüş.şey olduğunu söyledi. kâğıtları başının üzerine kaldırdı.Moder. Asta sessizce dinledi. Mektubu okudu ve Swanny için korkunç görünecek bir şey yaptı. . . annesinin çikolatalarını çalan bir çocuk endişesi içinde olduğunu anlatacaktı. gerçek ne? . sonra kahkahayı patlattı. Hele senin yaşında! Đmzasız mektuplara ne yapman gerek. Bilmeliyim.Lütfen gülme. Derdinin ne olduğunu sordu. Gözleri hareketlendi. bilmek hakkım. Eğer seni mutlu edecekse. Bunu düşünmenin bile insanı öldürebileceğini anlattı. bir yandan da sanki kâğıtlar tozluymuş gibi ellerini ovuşturuyordu. Lütfen mektubu oku. Swanny dilinin arkasındakileri çıkardı. Öyle bir durumdayım ki. kılıfından çıkardı. Yalan mı? Tabiî Asta söyleyebileceği en kötü şeyi söyledi. bilmiyor musun? Yakacaksın. burnuna yerleştirdi. Swanny daha sonra annesinin yüzünde yasak bir şeyi yaparken yakalanmış birinin ifadesi "ben-bundan-nasıl-kurtulacağım?" endişesi. bir kere şeye sorulacak en zor soruyu sormak zorunda olduğunu söyledi. ileri geri oynattı. çantasından gözlüklerini aldı. Daha bir hareket bile yapamadan Asta kâğıt parçalarını bir sigara tablasına koyup çakmağı çaktı.

Yıllar sonra bana. şimdi artık sokağa çıkmaya hazırlanmaktaydı. oysa en sevdiği öykülerden biri de çok sıcak kahve içerek yemek borusunu delen bir yakınıyla ilgiliydi. Asta da onun itiraf etmeyi reddettiği bir suç işleyen yetişme çağındaki kızıydı. . Onlar çocukken Asta'nın yalan söylediği vakit takındığı ifadenin aynı. Kahvesini içmiş. Swanny yalnız kalınca. . Tam tersine. Boş odada yüksek sesle "Đnanmak zorundayım" dedi. ne zaman döneceğini söylediği görülmemişti. Üzerine titreyen annenin kıymetini bil Asta sokağa çıkmak niyetindeydi. çikolata partisi için göndereceği kartlardan da alacaktı. annesinin kesinlikle duygusuz olduğunu düşündüğünü söyleyecekti. Sana gerektiği gibi annelik yapmadım mı? Seni elimden geldiğince sevmedim mi? Burada seninle birlikte değil miyim? Senin derdin ne? Neden geçmiş gitmiş bir şeyi bulup çıkarmaya çalışıyorsun? Swanny sorusunu tekrarladı. giyinmek. Öyleyse neden? Neden biri böyle bir şey yazsın? . sanki Swanny anne. Đnanmak ve unutmak. Nereye gidelim ki?" Ya da anne ve babaları özellikle şiddetli bir kavgaya tutuşur. Asta sokaktayken hepsini teker teker okuyacağını söylemişti. inerken şapkasını da yanında getirmişti. bu kez annesinin yüzünde kurnazca bir ifade gördü. dedi Swanny. Kendine özgü o işaretlerden birini yaptı. Onlar sadece Mor'un gelirken getirdiği kitaplardı. Doğru mu? .Anne. Swanny daha sonra değişik bir hisse kapıldığını. ama Asta fincanını boşalttı. lille Swanny. Kitapların ne olduğunu doğrusu hiç merak etmemişti. kendi kendine inanması gerektiğini düşündü. Dışarıdayken. düşünecek olsa da fotoğraf albümü deyip geçeceği açıktı. beraber dolaşabileceği bir erkek dostu olmak. Akşam olup da annesi ile babası giyimli göründüklerinde Bu akşam bir yere mi gidiyorsunuz?" 'Tabiî ki hayır. günlüklerden haberi olsaydı. Nereye gittiğini. ne kadar zaman kaybettirici olduğunu gösterdi. Asta artık sadece yaşlı bir kadının ilgilenmesini bekleyeceğiniz konulara kafa yoruyordu: iyi vakit geçirmek. başını bir yana çevirip elini diğer yana doğru sallayarak konunun onun için ne kadar önemsiz.Buna neden bu kadar takıldığını anlamıyorum. O zaman da bilirlerdi. üzgün de değildi. yiyip içmek.Tabiî doğru değil." .Mormor yaptıklarından hiç de pişman değildi. O zamanlar günlüklerin varlığından bile habersizdi. Asta yaşlı kadınlar ya da kızıyla yaşayan yaşlı anneler gibi değildi. suçlamalar ve hakaretler havada uçuşurken "Gerçekten de Farla evlenmemiş olmayı ister miydin?" Bunu da nereden çıkardın? Tabiî ki hayır.Ben Tanrı mıyım? Ya da psikiyatr mı? Çılgın birinin neden çılgınlık yaptığını nereden bileyim? Burada birinin aklıselim davrandığı ve böylesi mektupları yaktığı için mutlu olman gerekir. Çiçeklerden ve kahve fincanlarından başka dinleyen yoktu. söylemen gerek. Swanny kahvesine dokunmamıştı. Her zaman dumanı tüten çay ya da kahve içerdi. Öfkeli ya .

onu hiç sevmemiş de olsa Rasmus Westerby babası kalacaktı.Sonunda öğrenme zamanın geldi. seni ben doğurmadım demek istiyorum. ipler kızın elindeydi. bilgi almaya çalıştı. Yatağın içinde değildi. Torben ve Swanny'ye bir şey anlatmak istediğini söyledi. Swanny o anda bile bu anlatılanların doğru olmadığını anladı. Doğduğunda annesi Londra'daydı.Böyle durumlarda hep görüldüğü gibi. Tarihler tutmuyordu. Çok az zamanı vardı. sakince konuşmayı becerdi. .O anlattığın hikâyedekiler gibi mi? Hani Odense'deki yetimhaneye giden o çift.Sen benim çocuğumsun. Ancak o gece erkenden odasına çekildi. Benim kızım değilsin. giderken de Swanny'den soyunduktan sonra odasına gelmesini istedi. oysa Asta'nın böylesi endişelere kapılmayacağını biliyor olması gerekirdi. . tersine neredeyse kendinden memnun gibiydi. Belki de şaşkınlığı nedeniyle konuşmayı. . Seni hep kendi çocuğum olarak gördüm. kenarına tünemişti. Hiç olmazsa böylece. . Belki de gerçekten kanserden kuşkulanmıştı. Bu şimdiye kadar hiç duyulmamış. o da burada doğmuştu. Swanny'nin söylenenleri tam anlaması için bir süre geçti. Karıkoca endişe ve yakınlık gösterdi. Gözleri de sanki aynı kumaşla kaplı gibiydi. üstelik kansere yakalandığından kuşkulanıyordu. ne de olsa dramlardan çok hoşlanırdı. doğum kâğıdında öyle diyordu. Artık ölmek üzereydi. Swanny'nin yapabileceği hiçbir şey yoktu. Vicdanında böyle bir ağırlık varken ölmek doğru olmayacaktı. Ken Dayı'nın Noel'de hediye ettiği ve Swanny'nin daha önce hiç giydiğini görmediği ipek lacivert sabahlığa sarınmıştı. .Neden daha önce söylemedin? Asta omuzlarını silkti. Swanny'ye göre suçluluk duymuyordu. kanser değildi. Oysa daha sonra Asta'ya uygulanan testlerin hepsi de olumsuzdu. Ölmeden önce Swanny'ye gerçekleri anlatmak istiyordu. Yani. Zaten tabiat kurallarına göre de daha fazla yaşaması beklenemezdi. Onlar sen ve Far mıydı? Asta tereddüt bile etmedi: -Evet. alışılmamış bir istekti. hiçbir hastalığı da yoktu. Swanny odaya çıkarken annesinin Torben'in duymasını istemediği şeyler söyleyeceğini düşündü. Akşam. Ne var ki Asta sabahki konuşma sırasında kaçamak cevaplar verdiğini itiraf etti. Yine de öylesine umutsuzca inanmak istiyordu ki. o sırada babası Danimarka'da bir yerlerdeydi. Sen daha bir kaç günlükken seni evlat edindim. yemek bitmesine karşın henüz masadan kalkmadıkları bir sırada Asta. Seni başkasının doğurduğunu unutmuşum. belki de dikkat çekmek için her şeyi kendi uydurmuştu.

Bunu düşünebilmene şaştım. . . Buraya gel ve beni öp Yanağını uzattı. Bağırdı ve kendi elleriyle ağzını kapadı.. lille Swanny? Ya sen. "Bebek evini benim için yapmadı" dedi. ama karısını aldatmazdı. Swanny'ye göre aldırmaz bir gülümseme. Daha on bir yıl yaşayacaktı. o dönemin özel anılarını anlattı. sen polis misin? Swanny o eski çocuk sesiyle. Asta'yı tanıyan herkesin bildiği ifade. yapılan muzırlıkların yarı kabulü. O kadar da kötü değildi. Annenle böyle konuştuğunda tabiî şaşırırım.Ben katil miyim. benim söylediğime şaşırdın! Asta soğuk ve sakindi.Babam Far mıydı? . Oysa Asta'nın ölmeye hiç niyeti yoktu. Doğru mu? Yine o tuhaf bakış. Annesinin yakında öleceğini düşünerek ağladığını sanıyordu.Annem değilsin ki. bilmem gerektiğini düşündüklerini. gırtlağını sıkıp ağzından gerçekleri almayı düşündüğünü anlattı. . Tabiî her şeyi değil.Sen hâlâ kocaman bir bebeksin. Şaşırdın! Şaşırdın! Bütün bunları anlatan sen. ağlamak için odadan çıktı. Biraz önce kendin söyledin. Yedinci bölüm Annem ölüp de aramızdaki yakınlık iyice belirginleşince o on bir yılın nasıl geçtiğini. teselli etmek için kollarının arasına aldı. aynı gece Asta'nın odasındaki ikinci . Torben karısını yatak odasında ağlar buldu. Astayla kahve faslındaki ilk çatışmalarından. Annesinin yanağını öptü. Swanny bağırdığını söyledi. Swanny o anda yaşlı kadını tutup sarsmak istediğini.Kocam hakkında söylenebilecek fazla iyi şey yoktu lille Swanny.

Torben. uykusuzluktan gözlerinin altına kara halkalar yerleştiğini görüyordu. mektubun içeriğinden çok. o kadının yerinde olsaydı çocuğu kabul etmeyeceğini ve onu "hemen geldiği yere geri göndereceğini» söyleyen Asta değil miydi? Torben karısının imzasız bir mektup almasına çok kızdı Onu kızdıran. Torben bunları görmedi mi? Değişikliklerin farkına varmadı mı? Ya da karısı yalan söyleyip. Torben'in anlayış dolu tebessümünü görmek mümkündü. anlattıklarını yalanlayabileceklerin çoktan ölmüş olduğu bir hayata yansıtmak istiyordu. Tüm arzularını geçmiş bir hayata. çünkü Torben' durumunu anlattığı sırada annesi ne Rasmus'un ne de kendi çocuğu olduğunu açıkça belli etmişti. Her şey o kadar mantıklıydı ki. doktorundan sakinleştirici ilaçlar bile aldı. Tek sırdaşı annemdi. Anneme okuması için verdiğimde yaktı. Artık hayatının son on yılına girmiş olduğu belliydi. Mektubu kimin gönderdiğini düşündüğünü biliyordu. Asta da hayata veda ettikten sonra Swanny bana. bana gönderilmişti. ayrılamaz görünürlerdi. Mektubu hiç görmemişti tabiî. birbirlerine bağlıydılar. Swanny kocasının ne düşündüğünü söylememesine rağmen aklından geçenleri anladı. meseleyi enine boyuna düşünüp tarttıktan sonra. ona neden hiçbir şey söylenmemişti? Herkes evliliklerini örnek olarak gösterirdi. hatta küçük soylular arasında bile sayılabilirdi. mektubu gördüm. Böylece insanlar hayatım boşa yaşadığı inancına kapılmayacaklardı.tartışmalarından sonra olanları Torben'e hemen anlatmadı. Asta yaşlıydı. O kadar ki. . . o harika mektup. Onlarla birlikteyken Swanny'nin kocasına gönderdiği yarı gizli bakışı yakalamak. Peki ya Torben. Evdeyken kendi özel dilleri. bunaklık başlamıştı. . o da konu hakkında Asta dahil hiç kimseyle konuşmamaya yemin etmişti. özel şifreleri olarak gördükleri Danca'yı konuşurlardı.Ama mektup. kurnazca gülümseyip bakışlarını hafifçe yukarı çevirdi. bütün bunları başka bir nedene mi bağladı? Torben öldükten. Otuz yıllık bir evlilikten sonra. buyururcasına yapmadı. .Tabiî. yaşadıklarının karısını ne kadar üzdüğünü gördükten. kim olduğunu bilmemekti. O çok uzun süren ünlü flörtlerinin hikâyesi bilinirdi. Anlaşılan Torben'in ailesi üst sınıftandı. . . zaten öyle birisi değildi. Hem yetimhane öyküsünü anlatırken. Torben bütün bunların saçmalık olduğuna karar verip üzerinde durmadı. sonuçta tüm hikâyenin Asta tarafından uydurulduğu kararım verdi.Annem yaktı. sıkıcı hayatına geri dönüp bakmış.Bu mektup annenin hayalinin ürünü demek istiyorsun. üzüntülü olduğunu. kocasının gerçeği öğrendiğinde kendisine başka gözle bakmasından korktuğunu anlattı. Bunu öyle yüksekten atarcasına. Yine de annesinin itiraflarından kocasına söz etmedi. çünkü onlara ne kadar dolu bir yaşam sürdüğünü göstermiş olacaktı. kocanın alt tabakadan geldiğinizi öğrendiğinde sizi küçümseyeceğinden korkmak ne demektir. Annem onunla her karşılaştığında.Hayır. imzasız olmasıydı. okudum. bir düşünün! Bana anlattığına göre en kötüsü. hayatı hiçbir zaman yaşanmamış heyecanlarla renklendirmek istemişti. hikâyeyi dikkatle dinledikten. Karısına ciddi ciddi baktı.

Torben'e göre bundan sonraki adımda Swanny'nin Rasmus'un değil kendi kızı olduğunu.Söyledim. birbirinin ardından ölüp giden o bebekleri ben doğurdum. gömmeye karar vermişti. Marie doğana kadar sadece erkek çocuğumuz olduğu için. hiçbir şeye ihtiyacın yok. zaten hiçbir zaman da annesi olmamıştı ki. Birçok kez karısına. Đtirafından sonra geçen yıllar boyunca bu konuyu mümkün olduğunca çabuk unutmayı başardı. Bütün o büyük sevgiye rağmen annesi anne olmaktan çıkmıştı. âşığından olduğunu anlatacaktı. Altmış yıl önce olan bir şeyin şimdi ne önemi olabilirdi ki? . Ağabeyi ve kız kardeşi. Seni yetimhaneden aldık. . Çok sonraları bana kendini birçok bakımından afaroz edilmiş hissettiğini anlattı. Öyleyse Mor bunu neden söyledi? "Bu hikâyeyi Dickens'tan buldu" diyordu Torben. Öfkelenmiyordu ama inanmıyordu. güzel bir hayatın oldu. Danca konuştuğunda kendini bir sahtekâr gibi gördü. En kötüsü ise ona her zaman destek olan. Danimarkalı olmayabileceğini öğrendiği güne kadar Danimarkalılık onun için nedenini kestiremediği bir öneme sahipti Bir süre şaşırtıcı bir şey oldu ve anadili Dancayı ağzına almamaya başladı. Asta'nın kuşağından evli bir kadının bir âşığı olmasının sadece ahlakdışı bir suç olarak da kabul edildiğiydi. canını sıkıyordu. . kardeşleri değildi. çocuklara ya da yetişmekte olanlara daha uygundu. bu kez bir kız istedik. Ne var ki artık Swanny'nin doğumu ile ilgili her şeyi geçmişte bırakmaya. yaşıyorum. iyi bir kocan var -Asta burada bütün bunların kendi sahip olduklarından da çok olduğunu belirtmeden geçemiyordu. lille Swanny"ydi. üstelik Mormor'un atalarının fotoğraflarıyla karısı arasında bir sürü benzerlik de görüyordu. Anne. Swanny'nin artık kendini çok yalnız hissetmesini anlayışla karşılamak gerek. sonunda Swanny'ye konuyu son kez konuştuklarını açıkça belli etti. hiç inanmıyordu. bir kadının "onuru" konusunda ne düşündüğünü kesinlikle ortaya koymaktadır. Seni evlat edindik. Günlükler. sadece birlikte büyüdüğü insanlardı. çok kızdığında da "Bütün bunlar ne kadar saçma!" diye bağırıyordu. Kendine gelince. Burada Torben'in gözden kaçırdığı. sırtını dayayacağı bir kaya gibi gördüğü kocasının konuyu hiç ciddiye almaması. tatmin oldun mu? Seni bir türlü anlayamıyorum. burada ağlayıp üzülmesi gereken benim. bunak bir annenin söylediği her şeyi kabul etmesinin anlaşılır gibi olmadığını söylemeye çalıştı. Bundan bahsetmek bile onu sinirlendiriyordu. hiç kuşkulanmıyordu. Hangi milletten olduğunu bilmiyordu. tamam mı. Ben şikâyet ediyor muyum? Asla! Yapılacakların en iyisini yapıyorum.rahatın yerinde. baban ve ben. Asta'nın tekilde "günah işleyen" kadınlar hakkındaki düşüncelerini. Peki.Seni seviyorum. bu yüzden de onu teselliye yeltenmemesiydi. ne denli kötü olursa olsun. bu nedenle dili de yoktu. Onun başından geçenler. öyleyse kendi kendini böyle sıkıntıya sokmak için sebep ne?" Gerçekten kim olduğumu bilme hakkım var sanıyorum. lille Swanny. birdenbire belki de Danimarkalı olmadığının farkına vardı. Daha sonra. seni seçtim. Bütün bunlar yaşı nedeniyle daha da gülünçleşiyordu. annesinin itirafından yaklaşık bir yıl kadar sonra. Swanny'nin durmadan tekrarladığı sorular karşısında en çok verdiği cevap "Unutalım bunu. konuşmaya hakkı olmadığı bir dile saldırdığını sandı.

cenaze üniformasını giymişti: siyah ipekli kruvaze bir pardösü. Mormor'un Dickens dışında bir şey okuduğu pek görülmemişti. Odama koydurmayı unutma.. Gülleri gerçekten de eve götürürken çiçeklerin artık Marie'nin işine yaramayacaklarını.. kokladı. bütün bunlar fazla bir şey ifade etmiyor. Doğruydu. Duadan sonra. Hiç duygum kalmadı zaten. fantezileri ile olayları ayırt edemiyordu. daha önce birçok kez nişanlanmıştı. Yaşlandıkça kabuk bağlıyorsun. Son nişanlısı George oldukça ciddiydi. Daniel benim yaşlarımda sessiz ve yakışıldı bir psikiyatrdı. Asta da geldi. bukete iliştirilmiş kartı çıkardı: . işe yarar bir silah olarak kendi düşlediği ya da uydurduğu bir şeydi. daha sonra anlaşılan Swanny'nin yerini aldığı bebek. ancak şimdiki durum biraz farklıydı. Swanny gelmemesi için ikna etmeye çalışmasına rağmen geldi. Swanny o sırada daha önce hiç farkına varmadığı bir gerçeği gördü: Torben Asta'yı sevmiyordu. Yine de Willow Caddesi'ne vardığımızda konuyu Daniel'e açmayı düşündüm. üstelik Dickens romanlarının kahramanlarının da kim olduklarını sonradan öğrenmeleri sıkça rastlanan bir durumdu. lille Swanny. Rahat bir adamdı. Kanser olan ve kanserden ölen annemdi. Kırmızı gülü çok seviyorum. bütün psikiyatrların yaptığı gibi insanın her hareketini .Bunları eve götüreceğim. Dickens'ı her an okuyordu. Kitap okumak konusunda Asta'dan hiç de geri kalmayan Torben "Estella'ya bak. Teşhisten üç hafta sonra öldü. eğilip yerdeki gül demetlerinden en büyüğünü seçti. Nişanlandığını söylemek amacında değildi. karsinomatosis adında yakaladığını kısa zamanda eriten bir hastalıktı. ama 1960'ta bunu düşünmek bile imkânsızdı. Asta'nın kanseri. Bugün olsa. Somme cephesinde Mogens. basık bir şapka. krematoryumun bahçesindeki çelenklere bakarken.Eskiden olduğu kadar kötü değil. Swanny onun kızı olmadığına göre.böylesine akıllı bir çözüm bulduğu için memnundu.. Mor. Sonra Asta herkesi şaşkınlıktan donduran bir şey yaptı. hayatta kalan tek çocuğu Knud ya da Ken Dayıydı. Önce bebek Mads. Çocuklarım hep ölüyor. Kendi yaşındaki kadınlara ki yasla son derece sağlıklı ve güçlüydü. Psikiyatra gitmek bile cesaret isteyen bir karardı. şimdi de kızı Marie. Cenaze töreni Golders Green'de yapıldı. Swanny'nin evine George ve oğlu Daniel ile birlikte gittik. Asta en yıkıcı yorumlarından birini yüksek sesle yaptı." . ağustos ayında Hampstead nüfus müdürlüğünde evlenmişlerdi. Peter ve Sheila'nın (onlar da her kimse) çiçekleri annemin sağlığında vermelerinin çok daha yararlı olacağını söyledi. Swanny belli belirsiz inledi: "Oh. Annemin yakalandığı kanser. Swanny kişilik ve kayıp çocukluk konusunda rahatlıkla psikolojik yardım alabilirdi. Esther Summerson'a bak" diyordu. gerçek ile düşü birbirine karıştırıyordu. Asta bunamıştı. Annem evlenmek üzereydi.

doğan bebeği gördüğünü. Annemi bir kızkardeş olarak çok sevmişti. Daniel'e kuzenlerinden birinin Đsveç'te tanıdığı. Erkekleri çok daha yakından tanımak istedikleri. Annenize çok üzüldüm. Cenaze sırasında bana Asta'nın kim olduğunu sormuştu. Torben'de de söylenenlerin hiçbirine inanmama . ama kendi açısından bakıldığında. Torben hiç de otuz beş ile altmış yaş arasındaki her kadını hayatın katı kurallarından ayrılmakla suçlayan. Kendi beş yaşını hatırlayabiliyordu. Bir kez daha acısını paylaşan. Swanny annem ölmeden.izlemiyordu. evdeki doktoru ya da hemşireyi ya da her ikisini birden hatırlayacaktı. annemin ölmek için daha iyi bir zaman seçemeyeceğini düşünmekte haklı olduğunu sanıyorum. metresini öldürerek ondan olma çocuğunu karısına götüren adamın hikâyesini anlatıyordu. O yılın mayıs ayında Edward'ın öldüğünü.aklından söküp atmıştı. kendisi için o önemli sorunun cevabını aramıştı. Ken Dayı oradaydı. Burası pek yeri değil. Yas tuttu. Herhalde Ken de Asta'nın bir kız doğurduğunu. O dönemde hayatının yarı umutlu dönemlerinden birini yaşıyor. ama sanki hayattan keyif almayı bilen birine benziyor. Kız kardeşinin arkasından ağladı. Benim. kralın boğmaya çalıştığı Kraliçe Alexandra'nın ensesindeki izleri gizlemek için elmas tasmalar taktığını anlatırdı. hiç değilse onun gözlerinde. Bunu daha önce de söylemişti belki de söylediğini unuttu.. Swanny'nin oturma odasına girdiğimde. ama hiç olmazsa kendi sorunlarından uzaklaştırmıştı. Üstelik birbirimize çok daha yaklaştık. . mesafeli ya da üstün görünmek iddiasında değildi. o sırada bebek değil. Birisi onu Astayla tanıştırmış olacak ki. onları ciddi bir konuşmanın ortasında buldum. babasının Danimarka kraliçesinin artık dul bir kadın olduğunu söylediğini de hatırlıyordu. hatta daha hastalanmadan bile önce Ken Dayıya gitmiş. beş yaşında bir çocuktu. . Yine de Swanny'yi ne Daniel Blain'e ne de herhangi bir başka psikiyatra götürmeye çalışmadım. Kız kardeşi Marie en yakın arkadaşı olmuştu. Ne de olsa.Çok ilginç biri. duygusuz ve kaba Ken Dayı kadar kötü olmamıştı. onunla değişik bir açıdan ilgilenmeye başladı. anlayış gösteren Torben'e yakınlaştı. Hatırladıkları arasında Asta'nın pek de düşkün olduğu skandal öykülerinden biri de vardı.Bu kim? Anneannem. Swanny'nin bu hikâyeyi de kendisiyle bağdaştırıp bağdaştırmadığını düşündümse de Far'ı katil rolünde canlandırmam imkânsızdı. okul çağında. kökleri hakkındaki endişelerini de -göründüğü kadarıyla. Annemin ölümü onu çok üzmüştü. genç ve güzel bir kadından bahseder gibi konuşuyordu. kızı gibi olmam son derecede doğaldı. Asta. kendisi de hiç çocuk doğurmamıştı. Annemin ölümü Torben'in karısını geri getirmiş. Gerçekten de düşündüğümü söyledim: Bilmem.

Yine de bahçıvan ara sıra sonbahar yapraklarını ve kuru otları tutuşturmayı başarıyordu. Swanny ve Torben haftada üç gün gelen bir bahçıvan tutmuşlardı. Oysa yaşamları daha sonra düzeldi. Belki de doğruydu. çiçekçiden gelme gül goncaları ya da seralardan alınma kokulu ve egzotik çiçeklerdi. Ken hatırlayamadı. Onun tercihi. Mormor doğayı seven. hatta doğanın varlığının farkına varan kadınlardan değildi. belki de hatırlıyordu. cevap vermek istemediği zaman yaptığı gibi ağır işitiyormuş numarası yaptı. Sık sık. Onun çocuk olduğu dönemde çocuk yapmak. demişti Torben'e. sabah kahvaltıları ya da çay saatinde kullanılacak. bütün bunlar Ken'in. fotoğraf uğruna hizmetçi önlüğü ve şapkası giymiş. . Onun için bahçe. (Daniel'in da düşünebileceği gibi) hatırlanması acı dolu çocukluk yıllarını unutmak istemesi olup olmadığını çok düşündüm. Evden eve. bahçıvanı arkasında şaşkın bıraktı. yoksa kulağı benimkinden bile duyarlıydı.Yaşından. Mormor Willow Caddesi'ndeki evin bahçesine çıkmazdı. yani 1960'larda bile ateş yakmanın yasak olduğunu düşünüyorum. Böylesi. çünkü kadınlar "tuhaf hayvanlardı". Londra ve çevresi dumansız bölge olarak adlandırılıyordu. Bunu kanıtlayacak bir fotoğraf da vardı: büyük bir gümüş çaydanlıktan fincanlara çay dolduran Asta. Kadınların kaprislerine izin verilmemeliydi. Tekrar kendilerine gelmeleri de yedi yıl sürüyor. Bütün bunlar geçmişi karartmak için yeterliydi. Torben açık havada yemekten hoşlanmazdı. Mor yatağa uzanmış. . Ne istediğini sorduysa da anlaşılan Mormor. Sert bir tik bankın dışında oturacak yer olmadığından. güneşin parlak olduğu günlerde oturulan. Đngiltere'ye yerleşip yeni bir dil öğrenme zorunluluğu. Swanny ise hep hayatının bir parçası olmuştu. Yine de söylediklerinden fazlasını bildiğine inanmıyorum. Sık sık bundan yakınır. babanın sürekli uzakta olması. En azından yedi yıl. bir kızı olmadığı için ne kadar şanslı olduğunu söylerdi. hatırlanması acı verecek bir çocukluk geçirdiğini gösteriyordu. Swanny'ye göre bir öğleden sonra "yaşlı hanım" bahçeye inip el arabasını aldığında çok şaşırmıştı. ülkeden ülkeye dolaşıklığı. O zamandan beri Ken'in o dönemleri hatırlamamasının nedeninin. doğum gibi şeyler küçüklerin önünde konuşulmayan konulardı. Günlüğünde de öyle söyler. gebelik. bunu söylediğinde de Asta'nın kaşları inanmıyormuşçasına kalktı. Diğer taraftan. Swanny'ye göre neredeyse gururlanarak. altı yaşından önce olanları hiç hatırlamadığını söylemişti. mutlu mutlu sırıtan Hansine.eğilimi güçleniyordu. yeni doğmuş kardeşinin öldüğü o yıllar. birisi ona bir bebek getirmişti. sanki biraz akılları gidiyor. yanında Swanny. Swanny'nin doğduğu yıl ailenin en kötü dönemiydi. O dönemde. Swanny'nin sorduklarını neredeyse aynen tekrarlarken. anne ve babasının kavgalar ettiği. dut ağacı altında çay içilen Padanaram'ın "kullanışlılığından" (en sevdiği sözcüklerden biri) bahsederdi. Gerçekten de Torben ve Swanny'yle yaşadığı büyük çekişmelerinden biri de dışarda. Ağacın altında çevresinde iskemleler olan masa yoktu. Morfar'ın kucağında annem. Elinde el arabası koşarcasına uzaklaştı. Bahçedeki çiçekler onun sevdiklerinden değildi. Altı buçuk yaşındayken taşındıkları Lavender Grove'u bile hayal meyal hatırlıyordu. tipik bir Ken Dayı davranışı olurdu. her ilkbaharda çıkarılıp bahçenin uygun yerine yerleştirilecek bir şemsiye de düşünülmemişti. ama içinden anlatmak gelmiyordu. bahçede yemek yemek için yeterince çaba harcamamalarıydı. arkada oğlanlar. daha önce de gördüm. ağaçlarının altında yemek yenen bir yerden öte değildi.

her gün rastlanabilecek kişilerdi: Amy Dorrit. Sekizinci bölüm . lille Swanny. mutfaktaki ocağı kullanabilirsin. değiştirmek istemiyordu. Swanny olan biteni Mormor'a sorduğunda sert bir cevap aldı: . ama günlükler görünürde değildi. bunun 1967 sonbaharına denk düşmesi gerektiğini sanıyorum. "Yaşlı hanımın el arabasını kitaplarla dolu olarak geri getirdiğini anlattı.Bu yaşa gelip de başkalarının ne düşündüğünün önemsiz olduğunu hâlâ öğrenemedin mi. Dickens okumaya. neden senin evde olmadığın bir zamanı seçerdim sanıyorsun? . Esther Summerson. çünkü havanın girmesi için dolaplarının kapılarını ardına kadar açık bırakıyordu. bekliyordu. Günlük yazmaya son verdiğinden beri onda büyük bir değişiklik görülmüyordu. Eve döndüğünde bahçıvan gitmek üzereydi. Genellikle de yanılırlar. bahçıvan da bir daha ancak bir yıl sonra ateş yakacağını söylemişti. Dickens'ı. küllerini dağıtmıştı. Sidney Carton.Swanny saçını yaptırmaya gitmişti. ki günlükler de bunu kanıtlıyor. hikâye anlatmaya. bunu başkalarının yanında yaptığında da özellikle çarpıcı ve içerikli bulduğu uzun bölümleri çevresindekilerin dinlemek isteyip istemediklerine aldırmadan yüksek sesle okumaya devam etti. Swanny'nin merdivenlerin artık fazla geldiğini söylemesini dinlemiyordu bile. Üçüncü kattaki odasına girdiğimi hiç sanmıyorum. hatta elbiseleri bile. Bir keresinde Swanny. Yürümeye. Mormor gelecek hafta yine ateş yakıp yakmayacağını sormuş. onlar bir şeyler diyecektir. elbiselerini ve eskiden günlüklerini yukarıdaki odasında tutuyordu. kendisinin tam tersine. ancak o zamana kadar ateşi söndürmüş. . Fikrimi değiştirdim. Lizzie Hexham. lille Swanny? Biz ne yaparsak yapalım.Eğer yakmak istediğin bir şey varsa Mor.Özel şeylerdi. Günlükler saklanmış. Swanny'ye göre diğer bütün şeyleri göz önündeydi. seksen yaşındaki annesine odasına gitmek için üç kat merdiven tırmandırdığını öğrenenlerin ne diyeceklerini sorduğunda Mormor acıyla sırıttı. Özel olmasaydı. fotoğraflarını. Günlük yazmayı kestiyse. O odayı kendisi seçmişti. En sevdiği kahramanlar. Swanny ve Tor-ben'in davetlerine katılmaya.

Gelecek yıl bir dördüncüsü olacak. yani benim büyükbabamdı. Neredeyse eminim ve ömrümde ilk kez bir çocuk doğuracağım için mutluyum! Kocamın Danimarka'dan ilk dönüşünden sonra rahmime düşen çocuğu üç ay sonra kaybettim ve çok üzüldüm.Bak. ama babamın bana ülkenin koca bir parçasını. det hele afSlesvig ogHolsten. . ben doğmadan çok önce. bir gün acı o kadar dayanılmaz oldu ki. . kız olmasını tercih ederim. hvâd min Fader fortalte mig. 1864'te bitmişti. Anlaşılan otomobillerden sonra savaş onlara değişik geliyor. Danimarka'nın da savaşa girmeyeceğini söyledim. bunu günlüğüme dahi yazmadım.29 haziran 1910 Jeg voksede op med Had til Tyskeme . Geçen yıl sıra Bosna-Hersek'teydi. Schleswig'de oturan bir dayısı ve yengesi vardı. ne anlarsınız ki! Mr. Onun için Tötonlardan nefret ederim. O kadar acı ve üzüntü çektim ki. Hep başkalarının ülkesini ele geçirmeye çalışırlar. Bir kadının içinde olanlar. Onlarla Danimarka arasındaki savaş. Đngilizcem mükemmelden çok uzak.nefret ederek büyüdüm. Hiç değilse Rasmus ve dostu iş ortağı Mr. men jeg skal aldrig glemme.bugüne kadar bir daha gebe kalmadım. Schleswig ve Holstein'ı Prusya'ya vermek zorunda kaldığımızı söylemesini unutamıyorum. Rasmus "w" ile başlayan bir kelime söylediğinde Housman eliyle ağzını kapatıyor. Fransa ile Rusya da. Eğer çocuğum olacaksa. Her üçü de Đngilizce'yi bu kadar güzel konuşan çocuklara gıpta ediyorum. Saatler boyu en sevmediğim konudan.eller Prfjseme og Østrigerne som vi dengang kaldte dem. Annem onu bir putrele asılı olarak hbuldu. Gülmemeliydim. Onlara. Ayağında sürekli çektiren bir kangren vardı. Bazı şeyler yazılmayacak kadar derin oluyor. daha on altı yaşındaydı. Macaristan değil. Housman'ın tebessümünü saklamaya çalıştığını gördüm. 11 şubat 1911 Bir kız daha. længe for jeg blev ffdt. Sadece Avusturya. yazlık evlerine gidip kendini astı. nedendir bilmem -yeterince "sevgi" olduğundan. annemin savaşa katılan ve kötü bir yara alan babası. Bu söylediğime dikkat et. Almanlardan -ya da onlara taktığımız adla Prusyalı ve Avusturyalılardan. Danimarka'yı işgalleri. Housman bu akşam öyle diyorlardı. til Prfjsen. Avrupa savaşa hazırlanıyor. nedenini bilemiyorum. hvordan vi maatte give Afkald paa en Del afvores Faedreland. Sonra. dedi Rasmus. Bir . ki öyle gözüküyor. Krigen mellem dem og Danmark eller skulde jeg sige Besættelsen og Danmark var forbi i 1864. Ama en korkuncu. hiç kimsenin tam olarak anlayamayacağı bir sır olarak kalacaktır. dedi Rasmus gülerek.Siz kadınlar. savaş çıkarsa bizim karışmayacağımızı. üzerine Avrupa barışının yazılı olduğu Berlin Antlaşması'nı yırtmakta bir sakınca görmediler. savaştan ettiler.

Ben sadece isimden hoşlanıyorum. bununla sahnede gördüğü Marie Lloyd gibi "Maar-rie" diye telaffuz edeceklerini söylemek istiyor. neredeyse doğumdan sonraki gün ayağa kalkarlar. Bugün otomobilde yeşil keten yakalı krem pardösümü ve üzerinde koca bir kuş olan şapkamı giydim. Bu sefer balıklı Krustader ve kızarmış tavuk vardı. bu yüzden kendimi iyi hissetsem de doğumdan sonraki birkaç haftayı yatakta geçirmem gerekiyor. varmış. Đngiliz olan her şeye bayılıyor. Sanırım müşterilerinin eve geldiğinde hoş bir kadınla karşılaşmalarının işi için iyi olacağını düşünüyor. Tabiî Rasmus bu ismi Đngilizce olabileceği için de beğendi. bilmem" ama Rasmus o sıralarda söylediklerimi pek dinlemiyordu. . Anlaşılan Westerby ailesinin hayatı epey değişti. Farklı amaçlarla da olsa hiç olmazsa bir kez bir konuda anlaştık. kısa ve keskin oldu. parmağımda da kocamın onu bu kadar mutlu ettiğim için (bu onun sözleri) almayı uygun bulduğu bir yüzük var. Herkes bu kızın sanki Rasmus'un ilk çocuğu olduğunu sanacak! 3 mart 1911 Marie doğduğundan beri ilk kez sokağa çıktım. O kadar yavaş gidiyor ki. Dün sabah doğdu. Ben artık bir "leydi'yim. "Đngilizler de söyleyebilecek" diyor. Şimdiki en son Amerikan buluşu olan elektrikli bir şey. Şansım. "Fransızlar da" dedim alçak sesle. kalkmak zorundadırlar. O civardayken atsız araba demem yasak. kulağa da hoş geliyor. Aşağı tabaka kadınları böyle yapamaz. yürüyerek doğrusunu söylemek gerekirse koşarak. Swanny doğduğunda Hansine yatağımın yanına sosis ve patates dolu koca bir tabak getirmişti. sonunda. sokağa çıkmak iyi oldu. Üzerimde beyaz ipekli bir sabahlık. aylar boyu bu günlüğe bir şey yazmadım. beni ortadan ikiye bölen bir kılıç gibi dayanılmaz bir sancı çektim ve doğdu.oğlum olmasından o kadar korkuyordum ki. Rasmus beni atsız arabasıyla gezdirmekte ısrar etmiş de olsa. ama şu günlerde iyi göründüğümün de farkındayım. Giymek zorunda olmama rağmen. Uyuyup iyi bir yemek yedikten sonra yatakta oturdum.yetişebiliyorsunuz. Mutfağın arkasında ya da bahçedeki kulübede gizlice doğurup da aynı gün işlerinin başına dönen hizmetçiler bilirim. Yeşil bir otomobil eşarbı ile beyaz tilki bir manşonum da vardı dışarıda olduğum sürece soğuktan dondum. ama siyah ve yeşil kanatları var. "zor işlerde" Hansine'ye yardım edecek bir de kız. Ona bir kız çocuğu doğurduğum için benden iyisi yok. ya "motor" ya da "otomobil" demem gerekiyor. Hiçbir şeyin eksikliği çekilmeyecek yeterli para. çok şık giyimli olmamı istiyor. benim için Swanhild'den sonra ikinci güzel kız ismi. doğumdan birkaç gün sonra vücudum eski biçimini aldı. Rasmus modadan neredeyse otomobillerden hoşlandığı kadar hoşlanmaya başladı. "bunun ne değeri var. Adını Marie koyacağız. Hoş olmadığımı biliyorum. hiçbir zaman korseye gerçekten ihtiyacım olmadı. Đlk olarak oldukça güzel bir ev. bu doğumla bir öncekinin arasındaki farklılığı düşündüm. Kuşun ne için olduğunu bilmiyorum. ona şu "otoların" modasının geçeceği zaman (mutlaka geçecektir) kadın elbiseleri satabileceğini söyledim. Zor bir doğum değil.

Bazı kadınlar gibi elbiselere fazla önem verdiğimi sanmıyorum.O kadar Danimarkalı ki. benimkiler gibi sert lacivert değil. Neyse. Bu sözünü ona hiç unutturmayacağım. sana bir kürk manto alacağım. küçücük elini bacağının üzerine koyup bir şey sorduğunu. tam da istediğim gibi. bunlar söylemesi gereken şeylerdi. baş döndürecek kadar güzel. Nedenini düşünemiyorum bile. ama akümülatör gücünden ve çıkarılabilir silindir başlıklarından haberdar olması gerekiyor.Rasmus titrediğimi gördü ve duymayı hayal bile edemeyeceğim bir şey söyledi: . Marie doğduğundan beri daha da kötüleşti ya da öyle görünüyor. Aralarına beyaz tilki kürkü işlenmiş Acem koyun postu. benim istediğim iyi giyimli olmak. ama bu sevgisinin Ford motorlarından daha uzun ömürlü olacağını sanmıyorum. ama onlarla hiç futbol ya da kriket oynamadı. bunu da nereden çıkarıyormuşum. Neden bilmem. küçük pırlantalarının arasında bir de zümrüt taşı var. Marie'yi kucağından bırakmıyor. oğullan var diye gururlanırdı ama hepsi buydu. Kız daha üç haftalık. daha ufacık bir bebek olmasına rağmen bunu rahatlıkla söyleyebilirim. dedi. tatlı ve yumuşak bir çocuk. Mogens artık on üç yaşında. Şu küçücük güzel kız. . hatta Fordların uzun ömürlü olacağından eminim. saçları altın gibi parlak. Oğlanlar küçükken pek onların farkına varmazdı. hepsinin eşit olduğunu söylemeye başladı. Oğlanlara kötü davranmıyor. Swanny'nin ona doğru yöneldiğini. ama Rasmus'un küçük Swanny'imi seveceğini bilsem feda etmeyi göze alırdım. Bütün çocuklarımızın içinde en güzeli de o. Swanny'cik ise sadece beş yaşında. Ona sordum. Bazen onu bahçeye çıkarıyor. Parmağımdaki yüzük 22 ayar altın. kendimi zorlayıp sordum. her yere taşıyor. Bu yüzüğü çok seviyorum. Yüzüğü Lea Irmağı'na atmaya ya da Hansine'ye vermeye hazırım. onu konuşurken duyan herkes. Israr ettim. buna rağmen görünüşünü beğenmiyor! Sonunda kabul etti. ama hiç olmazsa kelimeleri yanlış anlaşılacak gibi telaffuz etmiyorum. elbiselerim için kaç para harcadığımı merak etmeleri ve bu kadar göze batan bir şey giymeye nasıl cesaret edebildiğimi düşünmeleri. Đşin ilginç yanı. . ama hayatta bazı şeyleri böyle elde edemeyeceğimin farkındayım. ilk önce bunun saçma olduğunu söyledi. Kızını sevdiğine bir şey demiyorum.Ne yapacağımı söyleyeyim. Marie hiçbir zaman onun kadar güzel olamayacak. Benim de aksanım kötü. sevdiği için mutluyum da. -Bunda ne var? O sinir bozucu kahkahalarından birini attı. insanların bana bakması. çenesinde sakalları bitmeye başladı. Şurası bir gerçek ki beni seviyor. biliyorum.onun birini sevdiğini görmek o kadar değişik ki. Swanny'nin görünüşünü beğenmiyor. Son zamanlarda bana Vogue adlı bir Amerikan dergisi getiriyor. içinde de tam istediğim kürkü gördüm. Tabiî kısa süre sonra bütün çocuklarını aynı derecede sevdiğini. Amerikalıların dediği gibi. ama her zamanki gibi abartıyor. gözleri deniz mavisi. yabancı olduğunu hemen anlıyor. Her şeyiyle (neler olduğunu hiçbir zaman açıklamadı) Đngiliz olmak istediğini biliyorum. iyi gıdayı ve bakımı hiç gizlemiyor. oysa oğlanlar bundan hoşlanırdı. teni süt kadar beyaz. yutmadım. neredeyse babasının boyunda. yaşıtlarından daha uzun. Yüzüğün 500 pound'a mal olduğunu söylüyor. orada duran otomobilleri gösteriyor.

Her zaman yapmak ya da imal etmek istediği şeylerden bahseder. O kulübede motorları parçalara ayırıp tekrar bir araya getirerek saatler geçiriyor. öyle. mideni bulandırıp başını döndürecek bir koku. oysa genellikle ona böyle bir davranışta bulunmamaya çalışırım. oğlanlar için Nuh'un gemisini yapmayı düşündü. atölyeye çevirdiği bir kulübe var. Biraz uzun solusan. bir sürü de aleti var. ya iş konuşmalarından birinin ortasına dalmam ya da atölyesine kadar gitmem gerekiyor. Rasmus'u evin içinde görmek kolay değildir. kaçırmıyorum. Eve döndüğünde. Rasmus da bunu böyle anlıyor. Benzinin değişik bir kokusu var. dev gibi bir duvarcının çalıştığı bir boşlukta otomobili durdurdu. erkeklerin ise dışarda olmasını gerektiren bir kural var. üstelik bir kız babasını bu açıdan hiç tanımaz ki. Tabiî ki evden çıkıyorum. Belki de Rasmus diğer erkeklerden pek de farklı değildir. Bugün otomobile binip küçük Swanny'yi doğum günü gezisine çıkardığımızda. Ona hediye olarak gerçek boyda ve gerçek saçlı bir bebek aldık. çünkü böylesi iltifatlar başını döndürebilir. Bugün altı yaşında. ne kadar yıkanırsa yıkansın. Anladığım kadarıyla ona çekici gelen şey. Rasmus ise dışında yaşıyoruz. bu gibi düşünceleri kafamdan atmaya çalışıyorum. Onun değişik birisi olduğunu yazmak istiyorum. içimden onu öldürmek geliyor. sanki demiri eritseler nasıl kokmasını beklersen. motorlarıyla burada oynuyor. Genellikle babasının en iyi yanlarını ya da görmek istediği tarafını görür. benzin kokuyor. ama bunu nasıl bilebilirim? Hayatım boyunca sadece bir tek erkekle birlikte oldum.Rasmus'un ise bir köpeği kovar gibi elini ittiğini gördüğümde. . biraz acı. Sonunda dün atölyeye gittim ve oğullarının kaç yaşında olduklarının farkında olup olmadığını sordum. ama doğrusu da bu. gerçek kiremitlerle kaplı bir çatısı olan bir kulübe yaptı. "Biz" diyorum ama aslında bebeği alan ve o görmeden eve saklayan benim.ben evin içinde. Onda gerçekten sevmediği nedir? Böyle düşünmeye başladığımda korkuyorum. Bjfrn için bunun yanında penceresi. Doğu'da haremlere kapatılan kadınları duyduğumuzda öfkelenip yumruklarımızı sıkıyoruz ama burada neyin farklı olduğunu görmekte doğrusu zorlanıyorum. Đçine bir otomobil konacak kadar büyük. bütün o hayvanları oyarak yapmaktı. Rasmus bir karta adını yazmakla yetindi: "Mor ve Far'dan sevgilerle. kaçıyorum. En son isteği cam üflemek. Bahçenin bitiminde. South Mill Fields'ta oluyordu. Kulübeyi ne kadar beğendiğimi saklayamadım." Uzun zamandan beri bu günlüğe Rasmus'la ilgili bir şevler yazmak niyetindeydim. bundan sonra heykeltıraşlık çıkarsa hiç şaşırmayacağım. Eğer onunla sabahın sekizi ile akşamın dokuzu arasında bir şey konuşmak istersem. Bütün bunlar çevredeki en sıkıcı yerde. Aslında ilginç. Sanki kadınların evin içinde. 28 temmuz 1911 Küçük Swanny'nin doğum günü. sokağa çıkıp yürüyorum. bir saat boyunca adamın taşı işlemesini izledi. bir tek erkekle evlendim. Aslında evdeki Danua yavrusu Bjfrn'ün daha çok farkında. Atölyede bir tezgâhı. "Dışarıda çok kaldın" diyor ya da "Evde yapacak bir işin yok mu?" Bjfrn'ün kulübesini bitirdiğinde. Marie kucağımda kıpır kıpır oynarken.

Đngiltere'ye o denli çılgıncasına âşık ki. Şimdi farkına vardım. hiç. Tabiî ki onu çaya çağırabilirsin.Eğer bir şeyler yapmak istiyorsan.. neden Swanny'ye bir bebek evi yapmıyorsun? Cevap vermedi. . Hiç kötü davranmadın. Konuşmalarımız böyledir. Bu sabah benimle bir şey konuşmak istediğini söyledi. belli ki bir şeye şaşırmıştım. aptallaşma. bu da pek hoşuma gidiyor. dedim. Knud da on bir. Ona bir şey anlatılmasından hiç hoşlanmaz.Bebek oyuncakları yaparak zamanını boşa harcamadan önce. ne istediğini sorunca da bir arkadaşını çay içmek üzere mutfağa davet etmek için izin istedi. 'Annen bazen çok acımasız olabiliyor'.Kadın değil. 5 mart 1912 Hansine'ye kur yapan bir adam var. çünkü bunu daha birkaç hafta önce küçük Swanny'den duymuştum. .Hadi hadi. Belki unutmuşsundur diye söylüyorum. Hansine?" diye sorunca şaşırıp kızardı. dedim. erkek. niyetim alay etmek falan değil. Bu söylediği Danca ve oldukça komikti. demiryollarında çalışıyor. kendi gibi bir hizmetçiden söz ettiğini sandım. ama kulaklarıma inanmakta güçlük çektim. öyle değil mi?" . Tabii onunla alay ettiğimi düşündü. Yıllardır bu çeşit arkadaşları olmuştu. gelip bir sormak istedim. sadece şaşırdım. ben de ona bana hiç kötü davranmadığını söyledim. Đkimiz de soru soruyoruz. . "Hansine dedi ki. konuyu değiştirerek oğlanlardan bahsederken neden Jack ve Ken demediğimi sordu. . ama düşününce Kopenhag'da da bir erkek arkadaşının olduğunu hatırladım. Tabiî ki bir kadından. Mogens on üç yaşında. Çok acımasız olduğumu düşünüyor. Sizin için komik görünmeyebilir.Sam Cropper. Gülmemek için kendimi tuttum. Bana "lille Mor" diyor ki. hep yaptığı gibi önlüğünü ellerinin arasında buruşturup çekiştirmeye başladı. Adı ne? .Buraya böylesine saçma sorular sorarak aklımı karıştırmaya mı geldin? Benimle hep böyle sıcak konuşur. "Lille Mor" dedi. dedi. sanki dokunsam ağlayacakmış gibi oldu. bu kez de öyle oldu. onun için her şeyin Đngiliz olması şart. Öyle düşündüğünü biliyorum. yine de dudaklarımın oynadığını gördü. . "Kadın bizim sokaktaki bir evde mi çalışıyor. dedi. ama cevap vermiyoruz. kendimi gülmekten alamadım. Hiç böyle bir şey aklıma gelmemişti.Evde yapacak bir şeyin yok mu? diye sordu. dedim.

Hemen onunla tanışmak istiyorlar. doğrusu merak ediyorum. Hansine benim verdiğim ipekli bluzlardan birini giymiş. Genellikle gösterişsiz olanlardan tercih ederler. Kedi gibi bakıyor. Suratı geniş ve yuvarlaktır. iyi kitap ödünç alacağım. Bazen buna daha fazla dayanamıyorum. yakışıklı erkeklerin güzel kız peşinde olmaları beklenir. genellikle aldığını verirsin. hele o koşullarda. Yani benim bazen acımasız ve kötü olduğumu düşünüyorsa. dedim ama için için köpürüyordum. Ama bence yüz hatları çok daha önemli. Zavallı Emily bulaşıkhaneye hapsolmuş. bence de yazık olur. Önce Hansine'yi çağırıp kızıma böyle bir şey söylemeye nasıl cesaret ettiğini sormayı. Oysa Hansine'nin ağzı kahve fincanına. Küçük Marie yemek sandalyesinden gülerek ve kaşığını sallayarak dört bu yana yemek saçtığından yemek odasındaki eşyaların üzerine kılıflar dikmemiz gerekti. Bazen olabilirim. Beni görünce oldukça şaşırdılar. Demiryolunda ne iş yapıyor. Hansine de başparmağını geriye doğru kıvırarak gösterdi: . burnu da çorba kaşığına benziyor. Bir kadının sarışın ve mavi gözlü olduğunu söylediğinizde. Hansine uzun boylu ve yakışıklı bir erkekle mutfak masasının yarımda oturmuş çay içiyor. saat dörtte de Swanny'yi yatağa bırakırken bir fincan da çay getirdi. Madam. Ama bugün kızımı dışarı kendim çıkardım.Orada. satın aldığım da fazla hoşlanmadığım bir kitapta. belki de haklıdır.- Sanmıyorum. Swanny'yi okuldan alıp geldi. Ne var ki böyle davranamayacağımın farkındaydım. önlüğünü de bir yerlere saklamıştı. Sanki Đngilizlerin deyimiyle iri ve güçlü bir köylü kadını gibi. Emily görünürde yoktu.Emily nerede? diye sordum Đngilizce.güzel olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Đnsanlar da bana hep iyi davranmadılar. insanlara -özellikle erkeklere. ama gerçekte hiç de böyle değildir. Bu Cropper ünlü bir Đngiliz hukukçusu olan Edward Marshall Hall'a benziyordu Sıradan bir işçi için fazla dik ve seçkin görünüyordu. eminim bütün kadınlar bavullarını onun taşımasını istiyordur. yemek salonuna gönderilenlerden daha güzel görünen pastalardan yiyordu. Eğer hamalsa. Đlginçtir. bana hep koyun budunun ön kısmını hatırlatır. eline de bir fincan çayla reçelli bir dilim ekmek tutuşturulmuştu. Bunu bir kitapta okumuştum. birlikte epey şey geçirmiştik. Bu nedenle halk kütüphanesine üye olup. başka yerde yemek vermesi için zile basıp Emily'yi çağırıyorum. Hansine her zamankinden de fazla kızardı. sevgilim. öyle de olması gerekirdi. bir daha böyle bir şey yaparsa kendisine iş arayabileceğini söylemeyi düşündüm. Küçük Marie'yi kucağına bıraktım ve tekrar mutfaktan geçtim. sessiz tavşanlar gibi oturuyorlardı 2 haziran 1913 . Hansine ve ben birbirimizi uzun zamandır tanıyorduk. . Yine de onu çekici bulan adamı merak etmekten kendimi alamadım. evin hanımı olduğumu unutmamasını.

giyimimi. Cropper'ı evde üç kez görene kadar tek kelime etmedi. tavsiye edip vaaz verdiği bir ilişkide sevginin ayakta kalması çok güç. En sonunda.Arkadaşın kim. tahmin ettim. sadece Hansine'nin talibi. Asta? diye sordu. Bana telgraf çekseydi daha iyi olurdu. Danimarka ordusunda subay olan kuzenimden. olabildiğince komikliğe ihtiyacım var. Eğer Rasmus'a söylersem. Öte yandan da. Rasmus. Frederikke Teyze'nin öldüğünü bildiren bir mektup aldım. Öleni sevmedikçe yas tutmak bence yalancılık gibi bir şey. Hackney'de oturduğumuz sırada tanıdığımız Lutherci papaza benzeyen vaiz maskesini taktı. Rasmus. Teyzeyi sevmedim. oysa o beni çok sevdiğini. teyzenin gerçekten öldüğü gün yapmam gerekirdi. Üstelik. yine de hiçbir zaman ana dilinde okumak gibi olmayacak. Frederikke Teyze'nin. Reddetmeyeceğim. sanki gözümün önünde bir ışık çakmışçasına 'Tamam" dedim. Böyle devam edersem. zaman anıları soluklaştırıyor. zevklerimi. Asta" derdi hep. "Kendi içinden çık. Đyi Đngilizce okuyorum. Charles Dickens'ın Danca'ya çevrilmiş bütün eserleri koleksiyonunu bana bıraktığını söylüyor. Ona ait olup da isteyebileceğim tek şey o kitaplardı. yine de bütün o yolu tepip cenazeye katılmayı istemezdim. kötülük yapacak fırsat bulamadığım ve korkaklığım yüzünden iyi göründüm. teyzenin öldüğünü öğrendiğim gün gülmenin doğru olmayacağını düşündüğümden. neredeyse suçlu gibi davrandım. ne demek istediğini anlamamış gibi. . Şu anda Cropper'la birlikte dışarı çıkıyorlar. sekiz yıldan sonra okumam da gerekir. Ama bu da çok aptalca olacaktı.Dün bahçede karşılaştığım uzun boylu bey. insanların ne yaptıklarını görmeyen hatta insanların varlığından bile haberi olmayan Rasmus bile Cropper'ın farkında. onun gibi akıllı. galiba ona söylemeyeceğim. Đlk defa bu evde ne kadar az kitap olduğunun farkına vardım. Her şeyden önce. "Kimi kastettiğini anladım. Rasmus bile." Kıpkırmızı oldu. Daha doğrusu. biliyorum yas tutmamı isteyecek. Đzinli olduğu öğleden sonra sürekli olarak buluşuyorlar. benim hiç doğurmadığı kızı olduğumu söylerdi. ahlak kurallarının ne olduğunu biliyordum. Öyle sanıyorum ki teyzenin beni görüp de konuşma biçimimi. Yazmam gereken çok eğlenceli bir şey oldu. Başlangıçta. Benden başka kimse kitap okumuyor. Cropper'ın da buraya tahminimden daha sık geldiğini düşünüyorum. Her neyse.Bu sabah Ejnar'dan. oysa ben yaz günü siyahlara bürünmek niyetinde değilim. O zaman anladım. Frederikke Teyze'yi görmeyeli dokuz yıl oldu. Daha sonra yüzüne. Yine de oyuna devam ettim. dolu ve önemli bir mühendisin beni kıskanacağına inanmamı istemez. . Ejnar. Emily gibi çoğu Đngiliz'den daha iyi okuduğumun farkındayım. davranışlarımı. teyzenin o tekdüze konuşmasıyla da söylediği gibi hep kendini düşünmenin de bir yararı yok. O bir bey değil. Kitaplar benim olduğu için memnunum. hele hele ahlak anlayışımı eleştirmediği tek bir gün bile olmamıştır. ilk önce bunu yazmamaya karar vermiştim. Birinin sürekli olarak ötekine ne yapması gerektiğini söylediği. Eğer ciddi olsaydım bunu şimdi değil iki hafta önce. Çok gelişmiş bir ahlak anlayışım olmamakla birlikte. Onun için Hansine hakkında yazacağım. her Đngiliz gibi bir işçiyi soylu bir beyden .Ne arkadaşı? . kendi kendimi üzeceğim.

Kapı komşum Mrs. hepsi hediye verdiler: Mogens'ten domuz derisi bir kese içinde bir makas. eğer babamın dediği gibi hayat yetmiş yılsa. değil mi?" Bunu yapacak kadar alçalmayı kabul edemem. ortasına kırmızı bir gül işlenmiş -en sevdiğim çiçeğin gül olduğunu biliyor. Bir saat boyunca surat astı. son yüksüğümü deldiğimden Marie'den yeni bir yüksük.Tabiî. Daha önce hiç görmediğim bu aleti fotoğraflarından tanıdım. elinde bir aletle çıkageldi. unutsun daha Đyi. çünkü defteri hemen çekmeceye attım. ama sen de kullanabilirsin.üzerine de "Mor" yazmış. mor bir keçenin kenarlarını işlemiş. Sevgilim?" ya da "Gelecek perşembeyi unutmadın. Neyse. 6 temmuz 1913 Yine doğum günüm. hep saklayacağım. birkaç gün öncesinden hatırlattığını söylüyor. Bu hediyeyi kalem uçlarını temizlemek için kullanmayacağım. "Đşte senin için" dedi. onun bir kusur işlemesi imkânsız. Harisine korku içinde merdivenleri tırmandı. "Gelecek cuma ne var. Bir telefon. Bugün otuz üç yaşındayım. Geçen hafta sinemada izleyip kullanmaya can attığım cümleyi hatırladım. Rasmus her zamanki gibi unuttu. Rasmus'a hatırlatmaya cesaret edemez. Evans kocasına doğum günü ve evlenme yıldönümünü unutma fırsatı tanımadığını. . Hatırlayacak kadar sevmiyorsa. Bu haldeyken onunla konuşmaya çalışan zavallı çocuklara acıyorum.Yani bunu kim kullanacak? Đş için buna ihtiyacım olacak. Doğru. sevgiyle hazırlanan tek hediye onunki. böylesi daha iyi. Rasmus akşam yemeğinden biraz önce.Bu benim doğum günü hediyem mi? diye sordum. gözleri kapalı ve konuşmuyor" dedi. dedi. Sanırım Rasmus benim Mrs. Aslında yazarken görmedi. "Milyonlarca teşekkür" dedim. sevdin mi?" . oysa ondan bahsedildiğini hiç duymadı. Bu öğleden sonra korkunç bir şey yaptı.ayırt edebilmek zorunda olduğunun da farkındadır. Roper'ı taklit ettiğimi düşünüyor. biliyorsun değil mi. Swanny'nin hediyesini uzun uzun yazabilmek için sona bıraktım. Bütün çocuklarımın içinde en yaramazı o. Cropper. o yüzden beni . eline geçeni yırtıp oyun oynuyor. Hansine'ye giderek "Mor yere düştü. çünkü bütün hediyeler içinde evde yapılan. Sanırım Hansine çocukları uyardı. Hızla düşündüğünü görebiliyordum: . yarını unutmadın. elbiseleri dışında hiç de işçiye benzemiyor. Kendi eliyle diktiği bir kalem bezi. yakında orta yaşlı olacağım. "Nasıl. dedi. Bir tek Marie dışında tabiî. beni odamda sakince oturur ve bu günlüğü yazar buldu. Knud'dan gümüş bir kutu içinde üzerlerine "A" işlenmiş iki mendil. bir saniye bile rahat durmuyor.

Dokuzuncu bölüm . Tavuskuşu mavisi gözlerimi. büyüdüğünde de tıpkı bana benzeyecek. saçları da ıslak kum renginde. Belki de o insanlar da hiçbir konuda diğerinin düşüncesini öğrenme zahmetine girmiyordur. Sanırım Marie bu oyunu ilgi çekmek için uydurdu. paket yapmayı. Padanaram adlı büyük ve yeni bir ev. Üstelik bir mezarlığın yanında oturmak da istemiyordum. Shepherds Hill'de. Küçük çocukların annelerinin bir şey yazmasından ya da okumasından pek hoşlanmadıklarını öğrenmiş oldum. Yine bir çocuk ya da aptal muamelesi görmemek. iki yıl ve beş aylık bir kızın böyle bir şey yapması için ne kadar akıllı olması gerektiğini söylemek oldu. fırlak elmacık kemiklerimi ve ince dudaklarımı da almış. bir ay içinde taşınmak zorunda olduklarım söylemesini kabul edemiyorum. Şiddetli bir tokat atıp genç gözdesinin yaptıklarını Rasmus'a anlattım. Kendi yapamadıkları. Diğer evlilikler hakkında fazla bir bilgim olmasa da kol kola yürürken gördüğüm çiftlerden ya da Rasmus'un otomobil sattığı insanların evini ziyaret ettiğimde gördüklerimden. Sevgili kocam bunu bu sabah bildirdi. Yine de yalan söyleyip kurtulması doğru olmaz. Aslında. Highgate. anlayamadıkları bu davranışların onları dışarıda bıraktığına inanıyorlar. Bir doğum günü daha geçti! 20 eylül 1913 Taşınacağız. Onu çok neden onu sevdiğini merak ediyorum. Tek cevabı. yaşayacağım evin seçiminde söz sahibi olmak isterdim. özellikle de yeni evdeki ilk geceyi çok seviyorum. O yaştaki halime tıpatıp benziyor. fazla dert etmiyorum. Nerede? diye sordum. değişikliği. Taşınmayı. sanki bu kez doğru seçim yapmıştı. karı ve kocanın bazı şeyleri birlikte yaptığı evlilikler olduğundan eminim. Yine de bir erkeğin on altı yıldır evli olduğu bir kadına yeni bir ev aldığını. toparlanmayı. Ama hayır. Hemen West Hill çevresindeki eski köyü ve o korkunç eski evleri düşündüm. Sanki bir macera gibi.sakin sakin oturup pencereden dışarı bakarken buldu. taşınmaktan hoşlandığım için.

. Genellikle de adım televizyon dizilerinde gördüm.1960'ların sonuna doğru. insanların özgür iradeleri vardır.. Üstelik imzasını hangi adla atacaktı ki? Benimsediği o ikinci kişilikten sonra. son bir öneri de kitapları kasete kaydetmekten söz ediyordu. çok daha sonra da boşandılar. Amerika'ya gidip kayboldu. daha doğrusu annesinin binlerce hayranı vardı.. Artık Swanny bir mektupta yazılanları anlamak bu yana. Bir okuyucuya teşekkür etmek -genellikle hepsi de kadındı-başsağlığı dilekleri için teşekkürlerimi iletip günlüklerin yayımına devam edileceğine söz veren yüzüncü kartı yazmıştım ki. oturup işe giriştim. Sevgilimi elimden alıp evlendi. Sesim bana bile fazla çatlak geldi.Mesajımı aldın ve benden nefret ediyorsun. Daniel ve Cary daha sonra evlendiler. Zaman zaman Gary'den bahsedildiğini duydum. Dürüst davranıp ne istediğini merak ettiğimi söylemeliyim. yine de öyle olmaya çok yaklaşmıştı. . Biliyorum. bu kadın Swanny'nin yazışmalarını takip ederdi. Daniel. Beni arayan oydu. Belki de sevmedi. . bunu anlatmak için başka bir yol yok. yaptığım daha çok yapıcı firar denilen bir şeydi. ödünç alınacak. ancak Swanny'nin ilk krizinden sonra işi bıraktı. telefonda heyecanlı bir ifadeyle düşüncesini açıkladığı o geceden bu yana hiç işitmemiştim: "Ne kadar da yakışıklı!" Telefonuna cevap vermedim. Đnsanlar kapılacak. Eğer beni gerçekten sevmiş olsaydı. böyle alanen sadece geçen bir gece gibi. "başucu kitabı" olarak da okunmuştu. cesaretine hayran oldum.Cary. Günlükler uzun zamandan beri televizyona uyarlanıp çekilmiş. bunun cevabı hazır. Swanny'nin iki hafta önceki ölümünden bu yana eve gelen başsağlığı mektuplarından koca bir yığın oluşmuştu Ölümünden bir yıl öncesine kadar Swanny'nin haftada üç gün gelen bir sekreteri vardı. Onu sevdiğim tek erkek olarak adlandırmak abartılı olur. Onu terk etmedim. Evden çıkan ben oldum. Ne var ki telesekreterde duyduğum sesi on beş yıldır. yani fazla arkadaşı yoktu demek istiyorum. Ağzım kurumuştu. Cary gözünü ona dikti ve aldı. çalınacak ya da terk edilecek eşya değildir. Cary'nin bile bunu böyle kabul edeceğini düşünüyorum. telefonu yüzüne kapatmayacağım. ötekinin imzasını atmak isteyebilir miydi? Kısacası benden başka mektupları cevaplayacak kimse yoktu. Swanny'nin çok tanıdığı yoktu. Annemin son nişanlısının oğlu Psikiyatr Daniel Blain'le beş yıldır birlikte yaşıyorduk. Hâlâ o nefes nefese ders verir sesiyle konuşuyordu. Oldukça cesur ve dramatik olduğunun farkındayım. Yine de neden aradığını bilmeden de mutlu yaşayabileceğime karar verdim. Đstemediği sürece kimseyi başkasının elinden alamazsınız. oysa binlerce hayranı vardı. Swanny de hayranları için annesini temsil ediyordu. imzasını bile atacak durumda değildi. şimdi yakalandığını düşünüp telefonu kapatacaksın ama lütfen. Cary telefon etti. lütfen telefonu kapama. Oldukça başarılı bir yapımcı oldu. BBC'de çalışıyordu. On beş yıl çok uzun değil. Cary Oliver'ı Đlk tanıdığımda.

Tabiî var. Şimdi benden ne istediğini söyle.Değil miydin? . Bağışlanmış olmanın tadına varırmışçasına bir süre bekledi.Neden bahsettiğini anlamıyorum. . Gerçekten de şaşırttı. Orada olması gerekirken olmayan bir şey mi var? . "Daniel şimdi seni duymalıydı" diye. hiç olmazsa benim de bir fırsatım olacak demek.Önce bana yayımlanmamış günlüklere göz atmayı yasaklayıp yasaklamadığını söyle. daha iyi olmaz mı? Önce bunu halledelim. Oldukça başarılısın. yakalanmakla ne demek istedi? Evin dışındaydım. . Bunu kimsenin görmesine izin verdin mi? . Haydi. ama bir şey söylemedim.Eksik parça mı? Bunu ilk kez duyuyorum. şaşırt beni. Söylemiştim. .Benden ne istediğini söylesen. Duyduğum nefes.Kendi prodüksiyonlarından birinde iş bulabilirsin. Düşündüm. zor bir dönem. telesekreteri de devre dışı bırakmıştım. Ann. Cevap vermedi ama telefon sessiz değildi. .Peki. onun adını anmak istemiyordum. Farkında bile değildim.- Konuşacak mısın? . Düşünüyordum. Benden istediğin bir şey var. eksik bölüm.Ne? . beni bağışladın mı? .Birinci günlükte kayıp bir bölüm var. Ann? Gerçekten. Artık nasıl derler temiz bir sayfayla başlamak istiyorum. Bir çocuk gibiyim. Dikkatle konuştum: Konuşmayalı çok uzun zaman oldu.Eğer bilmiyorsan. öyle değil mi? . Bağışlanmak istiyorum.Konuşuyorum. rahat bir nefes daha alacağını. bir kedinin mırıltısını andırıyordu. bunu sen de biliyorsun. diye devam ettim. . Daha sonra konuştu: . Cary. Önce her şeyin iyi olduğunu söylemeni istiyorum. Tamam mı? Gerçekten de bağışlayabiliyor musun.Oh. seni bağışladım. . bir çocuk gibi davrandığımı düşündüğünü biliyorum.

Asta'da.Ne istediğini biraz sonra belli etti. .Aman Tanrım.Ann. tercümanı gibi görülüyordu. . . ne var ki hayattayken. şeyin hakkında bir bölüm var. Đnsanların ilgisini çeken Asta'ydı. Hansine.Evet. Swanny onun aracısı. isteğinin Swanny'nin kökeni ile ilgili olmasıydı. .Teyzemin bebekliğiyle ilgili olup yayımlanmamış tek bir nokta bile kalmadığından eminim. Hansine eve gelir ve komşu evde ya da arka sokaktaki evlerden birinde çalışan bir hizmetçiyle tanıştığım anlatır. onun bir şekilde akraba olduğunu biliyordum. Hansine'yle çay içmeye gelen kadın ve çalıştığı evdeki insanlar hakkında daha fazla bilgi verir.Teyzenin bebekliği mi? Ann. Yakında daha da çoğalacaklardı. ama teyzen olabileceğini hiç düşünmedim. Anlaşılan kendimi farkında olmadan bu konuya fazlasıyla kaptırmıştım. Sanırım öyle. Đşte bu! Gerçekten de bunları bilmiyor muydun? . televizyona konuk oluyor. ne olabileceğini sordum. Belki de ilk kez birisi benimle konuşurken bütün günlüklerin içeriğini bildiğimi. onun elinde bulunan ve henüz yayımlanmamış günlüklere dönecekti. Asta'nın gerçek kızı olup olmadığı konusunun o kadar da önemli görülmeyeceği açıktı. . Şimdi öldüğüne göre. Ne de olsa Swanny ünlü bir kişi olmuştu. dergilerde mülakatları yayımlanıyordu. hani hizmetçi. kelime kelime.Sonra. Bebekliğinde ne var? Umarım bu konuda paparazzilerin saldırısına uğramadın? Bu konunun ne olduğunu. . birinci cildin hemen başlarında. Tabiî gidebilirdim.. Yine de Cary'nin bilmek istediği şeyin Swanny'nin doğumuyla ilgili olduğunu anladım..Roper. Đşte. senin teyzen kim? Senin teyzenin kim olduğunu bilmiyorum bile. . Özür dilerim. Büyük bir samimiyetle. . Roper hakkında bir dizi yapmak istiyorum. toplumun ilgisi ona değil. buluşabilir miyiz? Gelebilir misin? Dayanabilir misin? Bir an düşünüp gidebileceğime karar verdim.Yine de bana ne konuda olduğunu anlat. en ilginç olanı. . evinde çalıştığı insanlar Roper. tabiî.. karısı ve kayınvalidesidir. neden söz ettiğini anlamadığımı söyledim.. dedi. bir anlamda sözcüsü. radyo programlarına çıkıyor. satır satır ezberlediğimi varsayıyordu. . neydi adı.Swanny Kjær.

Tıpkı tabiatın boşluktan nefret etmesi gibi. Hepsi bu kadardı. Roper değil. Ne bir açıklama ne de ayrıntı. Kendi Asta cildimi buldum. Asıl ilgimi çeken bir sonraki mektup oldu. yani Hansine Fink'in torunuydu. Sellway. gerçek züppelerin büyük çoğunluğu gibi. Ne yani. adresi de Londra E8'di. cahil Hansine'nin torunu. telefonu kaparken başladı. Mektubu okumaya başlamadan. böyle davranmasının nedenini açıklayamıyordu. Anlaşılan Asta konuyla fazla ilgilenmemişti. Sokakta düşen yaşlı adam. kendimi "Asta buna ne tepki gösterir?" diye düşünürken buldum. çarşamba günlerini başka türlü doldurmayı. evlerine baktığını. Sellway.. Hansine'nin arkadaşı. 15 ekim tarihinin altında "Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamla" ilgili bir bölüm okudum. . Gerçek bir züppeydi.. Sellway. Şimdi düşündükçe nasıl olup da daha fazla bilgi istemediğime şaşıyorum. Hyde" diyordu. Asta da defterine her gün yazmamıştı. Maureen'in. bir doktor ha? Aptal Karoline gibi bir çiftlik hayvanından farksız o köylü Fink'in torunu! Morfar'ın kendisinin de bir ağıldan (hem de birçok açıdan) gelmiş olmasının fazla bir önemi yoktu. G. aşağı tabakadan bir değil. 26 temmuz 1905 günü yazılanlardı. günlük telefon konuşmalarını yapmamayı öğrenmişti. ama aklıma gelmedi işte. Nedendir bilmem. Swanny çok daha değişik düşünürdü. Swanny'nin doğumundan iki gün önce. yani o zaman. Joan (kızlık soyadı Cropper) ve Ronald Sellway'in oğullarıydı. Paul Sellway adlı birinden geliyordu. Sonra. Teyzemin ölümünden sonra acımı paylaşmak istediğini belirtiyordu. ancak yine isim yoktu. Hansine'nin kızına da gitmişti. daha önce böyle bir boşluk görmediğim için şaşırmıştım. bazen haftalar boyunca yazmadığı da oluyordu. Bir adam. anneannesinin ölümünden hemen sonra tanıştığını hatırlıyordu. 30 ağustosa kadar bir şey yazılmamıştı. hepsi bu. Mrs. Ken'in karısının bir akrabası bir Sellway'le evlenmemiş miydi? Daha fazla düşünmeden mektubu okumaya giriştim. Mektup birkaç paragraflıktı. Mrs. karısı ve karısının annesinden söz ediliyordu. Swanny de annemin ölümüyle doğan boşluğu kendi kökeniyle ilgili endişeleriyle doldurdu. sadece Cary'yle iki gün sonra buluşmak üzere sözleştik. Günlüklerde boşluklar olur. Bütün fark.Söylediği adlar bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Bu isim bana bir şeyler söylemek istiyordu. Annemin ölümünden aşağı yukarı iki yıl sonra. P. Kız kardeşinin ölmüş olduğunu kabullenip alışmıştı. bir süre bu adı daha önce nerede duyduğumu düşündüm. 1943 yılında doğmuştu. ama kim olduğunu anlamak için sonuncu paragrafa kadar okumak gerekiyordu. evinde çalışan diğer insanlarla ilgili bölümleri gördüm. ilk sayfalarını okudumRoper diye birisinden bahis yoktu. Kendi kökleriyle ilgili araştırmasını sürdürürken. ama ne olduğunu çıkaramadım. Paul Sellway'in bir doktor (derin saygı duyduğu ama sevmediği bir unvan) olduğunu öğrenince inanmayacaktı. Daha sonra Asta bu insanların oturduğu sokağa gittiğini. iki kuşaktır uzaklaşmış olmaktaydı. Merak. Mektubunu antetli kâğıda yazmıştı: Dr. Daha sonra. Ben de öyle. kucağında bir bebekle bir kadının çıktığını gördüğünü yazıyordu. Hizmetçi ev sahibinden bahsederken "hanımım. Onunla küçük bir çocukken. Bütün bunlar.

Swanny'nin "tam bir Danimarkalı" dediği. Gerçeği öğrenmek istiyor. açık renk saçlı bir kadındı. Yine kendi sıkıntılarını kendi yarattığı bir döneme girmişti. ne cevap aldığını açıkladı. . karşısına Sellway'lerin şimdi nerede oturduklarından habersiz bir yabancı çıkmıştı. ama bu o kadar da kolay olmamıştı. Onu bulma görevi bana verildi. Swanny'nin.Sadece annenizin size o dönemle ilgili bir şeyler anlatmış olabileceğini düşünmüştüm. kişiliğinden söz ederken başkalarından duyduğuma dayanmak benim için. Asta'nın vermediği anne sevgisini göstermeye hazır. Joan Sellway ya da kocası Ronald Sellway'in Londra telefon rehberinde bulunmamalarının nedeni. Hansine'nin de Westerby çocukları arasında en sevdiğiydi. güçlü ve becerikli elleri vardı. Uzun boylu. kocası öldükten sonra tek dayanak gördüğü oğluna anlatmasını istiyordu. Swanny eski telefon numarasını aramış. Belki de Hansine. Swanny Asta'nın gözdesi olduğu kadar. Asta'nın her işe yarar hizmetçisi güler yüzlü. Swanny'nin Hansine'nin cenaze törenine değil -ne annem ne de Asta gitmişticenazeden birkaç gün sonra. Londra bölgenin dışına taşınmış olmalarıydı. . diyordu Mrs. Aslında bunu herkes yapabilirdi. . Swanny o dönemde doğmamış oğlunun bütün bunları nasıl bileceğini sorunca da cevabı yine hazırdı. iyi huylu ve güvenilir bir kadındı. Oğlumla konuşmanız daha iyi olur. yerinin nasıl belirleneceğini biliyor olmalıydım. büyük mavi gözleri. iri kemikli ve sıskaydı. Joan'ı hem bulmak istediğini hem de bulmamayı tercih edeceğini anlamak gerekir. Yani annemin yanında çalıştığı dönemle ilgili demek istiyorum. işimden dolayı bana özel dedektif muamelesi yapan sadece Swanny değildi. Birinin nasıl bulunacağını. Swanny'nin Paul Sellway'le tanışmasının bu ölümün hemen sonrasına rastladığını düşünüyorum. hiç de güç bir şey değildi. Anlatmadı. Sonunda. mektuptaki Paul Sellway'di tabiî. Onunla daha önce hiç karşılaşmamıştım. deneyimlerimden yararlanamam. Sonra Swanny onu görmeye gitmişti. Ne olursa olsun. Swanny'nin bütün bunları oğluna. özellikle de benim için yanlış olur. Her şeyden önce Joan Sellway taşınmıştı. Şimdi Joan Sellway hakkında söylediklerime dikkat etmem gerekiyor. Swanny onunla Hansine arasında hiçbir benzerlik bulamamıştı. Oğlu. Joan Sellway'e Swanny'ye verilecek bir emanet bırakmıştı. sorunu anlamıyor gözüktü.Asta'dan sadece birkaç ay daha büyük olmasına rağmen Harisine ellilerin başlarında ölmüştü. aynı zamanda da gerçekten çekiniyordu. Sellway sürekli. sanki çılgınlık gösterisini ciddiye almak için büyük bir çaba harcıyormuş gibi. Swanny'ye sadece soğuk davrandı. gerçek cevabı buldu: "Neden annenize sormuyorsunuz?" Swanny sorduğunu anlattı. Onları Borehamwood bölgesel telefon rehberinde buldum. Swanny'ye cevabı "Neden söz ettiğinizi bilmiyorum" veya "Söylediklerinizi anlamıyorum" oldu. Ya da en azından Swanny onu öyle hatırlıyordu.Ben de yoktum. şimdi unuttuğum bir nedenle Hansine'nin kızını ziyarete gittiğini hayal meyal hatırlıyorum.

Swanny hakarete uğramıştı. Asta bunamışsa. O dönemde. oğullarının cesaretinden. Swanny. muhteşem -her zaman muhtemelen. hiç olmazsa benim görebildiğim ölçüde. Peki ama annesi kızının. Joan Sellway'in davranışlarından. hatta utanılacak kökenini yüzüne vurmak için gelmişti. Leyton'a. ama hâlâ komik. Swanny. Bütün o süre boyunca yakında Asta'nın da gerçeği açıklayabilecek durumdan çıkmasından korktu. Paul Sellway'in büyükbabası Sam Cropper kadar uzun ve yakışıklı biri olmalıydı. Annesi hizmetçilik yapmıştı. acı karşıdaki dayanıklılığından. annesinin evlilik öncesi hayati hakkında hiçbir şey duymak istemediğini. ama oturma odasına girdiğinde karşısında Swanny'yi bulmuş. Essex Caddesi'ndeki evine gittiğinde onu yalnız bulmuştu. Yüzü soğukta kalmış bir çocuğun pembemsi beyaz rengini almıştı.cesur ve soylu ölümünden söz ederlerdi. Artık bir açıklama yapmak istese bile Asta hatıralarından söz edemeyecek. Aslında alışılmış bir şeydi. Swanny daha fazla ısrar etmemesi gerektiğini anlamıştı. Aradaki tek fark Harry'nin açık renkli olmasıydı. Kim yıpranmamıştı ki? Hâlâ yalnız yaşıyordu. Gençliğinde. Đyi ama. . Borehamwood'lu güzel bir evde oturan. bu bilgisizliği sona erdirmek için hiçbir çaba harcamayacağını da görmüştü. gittikçe içine çekilmesinden. Parkinson'a yakalanmıştı. kaprisli. Đnsanlara alay konusu olmaya başladığını görüyor ya da gördüğünü sanıyordu. özellikle de bu konunun kocası ve oğlu önünde tartışılmasından hiç hoşlanmadığını anladı. Ona göre "bütün bu üzücü olaylar" olarak adlandırdıklarının tek nedeni Asta'nın bunamasıydı. ama hepsi de evlenmiş olmalarına karşın Leyton'dan ayrılmamış kızlarının gözetimi ve bakımı altındaydı. Asta on dakika sonra inene kadar Swanny'yle sohbet etmişti. olayları birbirine bağlayamayacak kadar bunayacaktı. ama artık durması mümkün değildi. eve ilk geldiği gün o zaman on dört yaşında olan Swanny'ye nasıl bağlandığını anlatırdı. Asta'yı ziyarete gelmişti. kızına gerçeği anlatabilecek miydi? Harry Amca'ya gitti. inatçı. Üst katta oturan kızı yemek tepsisini kaldırmış. annesinin mütevazı. Oğlunun ölüm haberini vermek üzere Padanaram'a. Annesi. Kapıyı Fraily açmıştı.Ağabeyiniz" demişti Swanny'ye.Đşte o zaman Swanny. oğlu doktor olmak üzere olan kızının kendinden hiç de daha yüksek olmayan bir kadının sorularıyla karşılaşması için ne suç işlemişti? Anlaşılan bu kadın buraya sadece onunla alay etmek. boyunu kısaltmıştı. kendiyle ilgili ve şaşırtacak ölçüde çekiciydi. ama her zaman olduğundan farklı görünmüyordu. böylesi belirtiler yoktu. çünkü Asta'nın bunaması "bu üzücü olayların" Torben'in de dediği gibi saçmalıktan başka bir şey olmadığını gösterecekti. harika bir kardeşi olduğunu söylemişti. Asta'dan iki üç yaş daha küçüktü ama daha çok yıpranmıştı. şömineyi yakmış sabah gazetesini de getirmişti. Swanny'nin kafasına Asta'nın bunaklığı fikrini sokan Torben'di. kibar ve . ama aynı zamanda da Joan Sellway'in anlatacak fazla bir şeyi olmadığını. Harry Amca'nın Swanny'yi ne kadar sevdiğini. Asta doksanlarına girmişti. bu konuda en az kendi kadar bilgisiz olduğunu. Ancak geçen yıllar belini bükmüş. elleri sürekli olarak titriyordu. ama ne kadar güzel olduğundan hiç söz etmemişti. savaştan sağ dönenlerden bazıları ölen arkadaşlarının evine giderek oğullarının son saatlerinden bahsederek aileyi teselli eder. Asta. Annemin ölümünden öncekinden bile daha kötü bir durumdaydı. bu kadının annesinin evinde ayak işleriyle uğraşmıştı. Asta'nın bunadığına inanmak istiyordu. bastırmaya çalıştığı öfkeden.

Sonra düzeltti. Harry Amcayı sorguya çekmesinin Asta'yı çok kızdırdığıydı. Hiç de Đngiliz olmayan. çünkü ne görmek istediğini bilmezsin. işte o zaman sorun var demektir. Asta kızın onun olmadığını. Swanny'nin elini tuttu. iyi bir dinleyiciydi. .Zavallı adam. Swanny'nin elini tutup öptü. Rasmus Westerby'yi tanırdınız. diye kızdı. Hayır.Bana da söylemiyor! Bütün bunları uydurmuş olabilir mi? Uydurabilir mi? . bilmem. Swanny daha bir şey söylemeden. Bu yüzden sorun beni şaşırtmadı. Swanny giderken onu. onları görebiliyor musunuz? Đçlerinden herhangi birini? Sevgili kızım. Harry Amca'nın Asta'yla ne konuştuğunu. Hep bir gün gelecek. Sevgili anneni çok seviyorum.neşeliydi. Tek bildiği. Bütün ömrüm boyunca akıllı bir çocuğun babasını tanıması gerektiğini işittim. Asta'nın elini her defasında öperdi. Konuşulması kolay. lille Swanny. Bunu kendinde görmek zordur.Cevabım hayır. o güzel kızı evlat edindiğini söyleyecek diye bekledim. dedi. Bak. Asta'nın ona ne anlattığını hiç öğrenemedi. ama bu safsata. ama sen onun çocuğu olamayacak kadar güzeldin. Göremediğinde. anne babayı ve çocukları tanıyınca. kendini aynada olduğun gibi göremezsin. Asta da buna bayılırdı. bunu bana sorman gerekli mi? Ona bunu sormak zorunda olduğunu. birbirimizi iyi tanıdıktan sonra annen ve ben dost olduktan sonra. artık nasıl değerlendirirsin.Kalbi hasta yaşlı bir adama böyle soru sorulur mu? Yaptığının tek sonucu onu da çılgın bir kadın olduğuna inandırmak oldu. görürsün.Sana bir şey söyleyeceğim kızım. büyük bir sevgiyle öptü. Harry Amca bir dakika kadar suskun kaldı. Swanny ona her şeyi anlattı. şimdi artık bunu söylemenin bir sakıncası yok. onu böylesine sıkıştırmak. Swanny. Asta'yı tanıyorsunuz. Swanny ağlamaklıydı: . O gün hiç gelmedi. dedi Swanny. Asta'yla konuşmaya söz verdi.Ona sadece beni evlat edindiğini bilip bilmediğini sordum. anne babaya baktığında çocuğu görürsün. Sonunda "Bundan bana bir kelime bile etmedi" dedi. . göremiyorum. ona söylediklerini bana anlatırken gözleri yaşatıyordu. Sanki benim ve kocamın çocuğundan başka bir şey olabilirmişsin gibi. Hiçbir zaman göremedim.Babamı tanırdınız. Ama diğerlerine bakınca. . Asta'yla bunca zaman dostluk edebilmek için çok iyi bir dinleyici olmak şarttı. . hem de hiç. bana söylemesini bekledim. başka çaresi kalmadığını söyledi. bu da beni hep şaşırttı. Benim yüzüme baktığınızda. öyle değil mi? Çocuklara baktığında büyükleri. . . ama Asta'nın sevgisini kazanan bu âdeti nereden aldığım kimse bilmiyordu.

Bir daha evlenmedi. bir arkadaş olarak istedim. her zaman çocuklarından fazla sevmişti. Mor. Harry birkaç hafta sonra öldü. sürekli oyun oynamak mecburiyetinden sıkıldı. . Senin için mesele yok.. olmaz mı.Uygun olmazdı. Annesine doğumuyla ilgili sorular sorduğunda. Bunun önemli olmadığını. güzel bir evin var. çok sıkılan insanların yaptığı gibi başını geriye ata. iyi bir kocan. hepsini uydurdum? Swanny titremeye başladı.Ama değilim. Ona neden soruyorsun? Onunla tanıştığımda sen on dört yaşındaydın. Bu davranışın insanların gözlerini cennete çevirip Tanrı'dan sabır diledikleri zamandan kalma bir miras olması gerekir. zaten hiç gergin olmamıştı. Olan biten bu. O dönemlerde artık biraz daha uzun oturuyordu. Oysa o. ama ben ilk seferden hiç hoşlanmamıştım.Zavallı. Onu bir kocadan çok.Yani mektubu da sen yazdın? dedi Swanny. Hiç olmazsa kendi kocasıyla Leyton'da olacak. Oh. çok rahatsız olduğunu belli ediyordu.Neden kabul etmedin? Başını bir tarafa döndürüp. dişleri de takırdardı. elini de diğer yana sallayarak: . gözlerini tavana dikti. Bunu sana daha önce söyleyip söylemediğimi bilmiyorum. Swanny'ye sadece üvey annesinin kendini sevmemesi durumunda önemli olabilecek bir şeyin peşini bırakmamasını söyledi. onunla uğraşma sıkıntısından kurtulacaktı. Umutsuzluğa düşen. Neden yine riske gireyim? Sana söyleyeyim. Gergin değildi. her seferinde de Asta değişik cevaplar verdi. Swanny de ona bakma. Asta da "Öyle diyelim. tabiî. söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. insanlar evlenince çok değişiyor. çok zaman önce. ondan. olmadığımı sen söyledin. Asta onu gerçekten seviyordu. O nasıl bilsin? . Swanny o zaman Momor'un yüzüne dalgın ve gururlu bir ifade yerleştiğini anlattı." . şimdi artık bundan bahsetmeyelim. yalnız bir hayat sürdü. "Keşke Harry'nin evlenme teklifini kabul etseydi" diye düşündü. Titreyerek Asta'ya baktı. hiçbir şey hatırlamadığını anlattı. Swanny bana. bunu burada bırakalım. ama araştırmaktan bir türlü vazgeçemediğini anlata. Diyelim ki gerçek olmadığını söyledim. .En yakın arkadaşın da.Đyi de bunu bütün dünyanın öğrenmesini istiyorum anlamına gelmez ki. Doğrusunu anlatması için Asta'nın başının etini yedi. Hiçbir şey bilmiyordu. o zaman bu kadar aptalca davranmanın anlamı neydi? Sonunda Asta ya son kozunu oynadı ya da başının etinin yenmesinden. ama koltuğun ucuna iliştiğinde. kimseyi ilgilendirmediğini. Asta'ya gidip gerçeği öğrenmek için soru sormamaya elinden gelen gayreti gösterdiğini. bana evlenme teklif etti. "Đnsanlarla alay etmekten hoşlanan kötü kalpli bir ihtiyarım ve bütün bunları uydurdum. Lütfen biraz mantıklı ol. Yıllar geçti. giderek daha çok titriyordu. . Swanny annesine o kadar sinirlendi ki. . lille Swanny? " dedi. Bazen titremesi daha da şiddetlenir.

Asta'nın bakımını falan üstlenmiş gibi değildi: bütün diğer doksanlıkların tersine Asta'nın bakıma ve özene ihtiyacı yoktu. Onu şaşırtan. Swanny gününün önemli bir bölümünü hastanede. ama Asta bunu hatırlamıyor gibiydi. Asta Ken'i fazla sevmezdi. Öyle doğaya fazla ilgi gösterdiği için değil. daha önce yüzü kızarmadan aklına bile getiremeyeceği bir girişimde bulunmaya karar verdi. kocasının yanında geçiriyordu. Ken bunu duyunca Asta'ya kocaman evde kendini yalnız hissediyor olması gerektiğini söyledi. Swanny'ye de annesini birkaç gün Beckenham'e götürmekle Asta'nın bakımını üstlenmek. En sevdiği oğlu Mads'tı. eğer seni mutlu edecekse. Her zamanki araştırıcılığı ve izleyiciliğiyle Finchley'nin meydana çıkışını seyretmişti. Bu görülmemiş bir ziyaretti. Bu fırsat. Ken ve Maureen'in otomobiline binip gittikten hemen sonra Swanny zaman kaybetmeden üçüncü kata. bana öyle demişti. önüne çıkan ilk fırsattan yararlanmak. Swanny'nin sıkıntıları ve uzun süredir içinde bulunduğu durum. Kew Gardens'ı daha önce hiç görmediğini söyleyen Asta oldu. ama Asta her seferinde davetlerini geri çevirmişti. onu kendi deyimiyle "kötü niyetli" yapmıştı. Gülleri diğer çiçeklerden ayırt edebilirdi. Kew Gardens'ı yürüyerek gezebilecekti. böylece rahatsız edilmeden odasını arayabilecekti. Swanny bir keresinde çok öfkelenmiş. gözlerini benimkilerden kaçırıyordu. Alçak sesle yaptıklarını anlatırken. Asta banliyölerden hoşlanmadığını söylerdi." O zaman Swanny cüretli ve korkunç bir şey yapmaya. Asta. Yaptıklarını bana itiraf edebilmek için Asta'nın ölümünden sonrasını beklemek zorunda kalmıştı. Belki de Ken ve Maureen sadece iyilik etmek istiyorlardı. Asta'nın odasına gitti."Eğer öyle istiyorsan. Oysa Swanny. Ken ve Maureen birçok kez Asta'yı evlerine kalmaya davet etmişlerdi. Ken emekliye ayrılınca Baker Sokağı'ndaki evlerinden Twickenham'e taşınmışlardı. onun adını değiştirmesini hiçbir zaman kabul edemeyeceğini söyler dururdu. Ken'in oturduğu bölüme gitse. Hampstead banliyö olarak gösterilemezdi.Alışılmış bir omuz silkme. şaşırtıcı bir biçimde iyileşmeye başlamıştı. Odaya girmesini ayyaşların yalnız kalır kalmaz şişeye sarılmalarına. Asta'nın gitmesi için can atıyordu. Niyeti. Eğer Twickenham'e. bir yan bakış. günlüklerinde de bazen kayın ağaçlarından söz ederdi ama aynı cümlede atkestanesini tanıyamayacağını da itiraf ediyordu. ama Asta'yı gitmeye teşvik etme yanlışına düşmedi. Asta'nın odasına girerek arama yapmaktı. çünkü serada yetiştirilen muzların neye benzediklerini görmek istiyordu. ona göre hiç de Hampstead'e benzemeyen. bazılarının da mastürbasyona ya da . Ne olursa olsun. Asta. bırakacak çok bir parası yoktu. Swanny. ağabeyinin başka bir amacının olmasından kuşkulandıysa da ne olabileceğini çıkaramadı. sadece Garden banliyösü olarak adlandırılan. Oysa Mogens de başka bir isim almıştı. yaşasaydı Mads'ın da mutlaka ismini değiştireceğini ileri sürerek Asta'yı kahkahalarla güldürmüştü. -böylelikle de kızkardeşine dinlenme fırsatı vermek istediğini anlattı. Bence asıl gerçek Ken'in yerine bir kız doğurmak istemesiydi. Ya da en azından "gerçek para" olarak adlandırılabilecek bir parası. Torben hastaneye kaldırılınca. Bağımsızdı. Finchley'ye ait olması gereken bölüm hariç. Kew ilginçti. Asta'nın verecek fazla bir şevi. Torben bir kalp krizi geçirmiş. her uzvu ve yetisi yerindeydi. o sadece Asta'nın gitmesini istiyordu. Hampstead değişikti. Maureen ve Ken'e misafir gittiğinde çıktı. bir tebessüm. daha bebekken ölen çocuğu. onların amaçları Swanny için önemli değildi. Ken ve Maureen ısrarlarını artırdılar.

gittiği davetler ve giydiği kıyafetler ve günlük hava raporlarının dışında bir şey yoktu. daha doğrusu Asta'nın yazı masası olarak kullandığını sandığı mobilyaya yöneldi. Willow Caddesi'ne gelmeden önce de oradaydı. annem ve babamın evlilik fotoğrafı. ne var ki 1966 ve 1967 tarihlerini görünce daha fazla devam etmedi. sonra kitabı masanın üzerine bıraktı. Oysa Swanny odada hiçbir değişiklik yapılmadığını. Swanny annesinin son günlüğünü eline aldığında. Günlük gerçekten de toplumsal içerikliydi. Asta'nın yıllardır giymediği paltoların ceplerini yokladı. Swanny girer girmez Asta'nın yazı masasına. kitaplar ve başka evlerde olduğu mobilyaların üzerine yerleştirilmek yerine duvarlara asılan çerçeveli fotoğraflardı: güneşsiz bugünde çekildiği belli olan bir Padanaram sepyası. içinde yaşanmamış görünüyordu. Yaptıklarından utanarak. Elindeki defterde genç bir kadının gündelik faaliyeti. Burası günlüklerin yazarının son yaşadığı yerdi ve -en azından. Bütün üçüncü katı kullanıyor da denebilirdi. çoğu yaşlı kadının yaptığı gibi . O günlerden birkaç yıl önce. orasını ilk kez Swanny'nin ölümünden de sonra görebildim. bunlar onun sözleriydi. Kocası Great Northern Telegraph Company'de çalışıyordu. Asta kimseyi kendi alanına davet etmezdi. fotoğraf albümleri. Asta'nın üç yıldan beri açmadığı. En tepedeki kalın ciltli defterin en son günlük. ne bir eşyanın eklendiğini ne de birinin çıkarıldığını anlatmıştı. Tabiî Swanny defteri açtı. neredeyse lüks döşenmişti. bunu hatırladı. Odayı hiç görmediğimi söylemiştim. Aradığı şeyi bulmak gibi bir tiryakiliğin pençesindeydi. Asta istifçi değildi. hava sirkülasyonunu sağlamak için her zamanki gibi açıktı. Üstelik çok sonraya kadar 9 eylül 1967'nin Harry Duke'un cenaze günü olduğunu da anlayamadı. Kendine ait banyosu da vardı. solda da bir pop yıldızının imzasına benzer "Asta" yazılı bir portre.haberlerin başköşesindeki yerini alırdı Swanny'nin evindeki bütün odalar gibi rahat. aslında hiçbir zaman kapatılmayan çift kapıyla ayrılan bitişik iki odadan oluşuyordu. sağ alt köşesinde fotoğrafçının adı. Yine de bir kez daha aramaya karar verdi. Torben'in bir yakını kadın ölmüş ve 1913 yılında Sen-Petersburg'da yaşarken yazdığı günlüğü bırakmıştı. devrimden önceki yaşamdan bir fotoğraf ve her çeşit ilginç toplumsal ve siyasal yorumlar bulmayı umuyordu. Tabiî bana bütün bunları çok sonra anlattı. Buraya daha önce de bakmıştı. Şiddetli bir fırtına ve yandaki bahçeye devrilen bir ağaçla ilgili bölümü okudu. Asta'nın odası genişti. eline geçen her şeye baktı. Kullanıp kullanmadığını bilmiyordu. onun ilgilendiği yaşamın anıları değil ta kendisiydi. benim değil. son tarihin 9 eylül 1967 göründüğü günlük olduğunu bilmiyordu. Asta'ya ait olan eşyalar Napolyon tarzı yatak ile meyve ve yaprak oymalı koyu renk cilalı masa.fetişlere düşkünlüğüne benzetiyordu. Yazı Danca'ydı. istese kimsenin kullanmadığı sandık odasına da yayılabilirdi. Elbise dolabının kapakları. neredeyse midesini bulandırıyordu. kullanılmamış bir defter ve şaşılacak kadar çok ucuz tükenmez kalem vardı. Bu zorunluluk nefes almasını güçleştiriyor. Đnsanlarla ilgilenirdi. Swanny'nin birkaç resmi. tabiî odanın fotoğraflarını dergilerde ve pazar eklerinde. hiçbir şey bulamamıştı. Yaptıklarından dolayı çok utanıyordu ama hiçbir ayrıntıyı ihmal etmedi. Odadaki eşyalar ve süsler Swanny'nindi. bir yıl süreyle San Petersburg'da bir otelde yaşamışlardı. Ancak Asta hiçbir şey saklamıyordu. Çekmecelerde mektup kâğıtları ve zarflar. O odayı sahibesinin ölümünden tam dört yıl sonra ziyaret ettim. Torben bunu duyunca günlükle çok ilgilendi. okuyabiliyordu. gençken Kopenhag'da çektirdiği. o dönemde günlüklerin varlığından bile habersizdi. Asta. bu gibi yayınları okuyanların herkes gibi ben de gördüm. yine de bana boş. eski çantalara baktı. günlüklerden yeni bir cildin yayınlandığı dönemlerde. ama onlara ihtiyacı yoktu. uzun çabalar sonucu defteri ele geçirdi.

(Rasmus'un istediği isimler daha eklenmemişti) babası Rasmus Peter Westerby. Evde bir sürü kilitli dolap vardı ve Swanny anahtarlardan birinin Asta'nın dolabına uyacağını düşünmekte haklıydı. Ancak zavallı Torben'in Swanny'yi rahatsız etmesi mümkün değildi. Sanırım en az Asta kadar Torben'e de yakalanmaktan çekiniyordu. kimse tarafından rahatsız edilmeyeceğini bilmenin keyfini çıkardığını söyledi. Asta'nın öldüğü yıl bileğe kadar uzun etekler yeniden giyilmeye başlandı.pasakların birikmesine de izin vermiyordu. Anahtarı yoktu. Swanny bu elbiselerin bir gün yeniden moda olacakları umuduyla saklandığına karar verdi. Anlattığına göre daha sonra kendi yatak odasına gitti. Güneybatı Hackney bölgesi nüfus memurunun 55 Sandringham Caddesi. Elbiseler ve "kostümler" Büyük Savaş'tan kalmıştı. Bütün bunları anlayamıyordu. yakında eve çıkacak olmasına karşın hâlâ hastanedeydi. Yine de belgeyi yeniden inceledi. birkaç hafta sonra da isteğini gerçekleştirdi. açık dolaptakilerin eşiydi. Asta dolaptaki elbiseleri satmak niyetindeydi. Görebildiği kadarıyla buradaki elbiseler biraz daha eski olmakla birlikte. Dalston'daki bürosunda doldurulup kaydedildiğini gördü. otuz bir yaşında. mühendis. Kocası çok kuralcı bir adamdı. Yaşamın anıları arasında boğulmaktan hoşlanmıyordu. Hızla iyileşmesine. Elbiselerini satıp oldukça iyi bir para kazandı. boncuklu elbise vardı. Sonraları bana. yine de evde tek başına olmanın. John's Wood High Street'te antika elbiselerle ilgilenen bir dükkân bulmuştu. Swanny dolapta ne bir mektup ne bir belge hiçbir şey bulamadı. görünümündeki yumuşaklığın ardında katı bir disiplin gizliydi. Onuncu bölüm . doğumunun 21 ağustos 1905 günü. annesi de Asta Birgit Westerby (kızlık soyadı Kastrup). birkaç tane de yirmili yılların modasına uygun. Twickenham yolundaydı. Bu kez de sanki yüzüncü kez bakıyormuş gibi oldu. Swanny dolabı açtığında içinin elbise dolu olduğunu gördü. yaptıklarından nefret ettiğini. Swanny umutsuzluğa düştü. anlaşılan Asta anahtarı yanında götürmüş. Anahtarın olmaması büyük bir sorun olmadı. St. Mektubun geldiği tarihten bu yana doğum belgesini sık sık incelemişti. Özellikle titiz ya da düzenli olduğundan değil. belki de odada bir yere saklamıştı. kendi doğum belgesini inceledi. en az onu porno bir film izlerken yakalamış kadar şaşırırdı. Gerçekten de öyle oldu. karısının annesinin eşyalarını karıştırmasına. Ama Asta'nın amaçlarını yanlış değerlendirmişti. yirmi beş yaşında olarak yazılmıştı. Nüfus memuru belgenin altına Edward Malby adını yazıp imzalamıştı. fazlasıyla kâfur kokuyorlardı. Swanny'nin asıl hedefi kilitli dolaptı. Asta istifçilikten ve duygusallıktan hoşlanmadığı için. bir kez daha işkadını yeteneğini kanıtladı. Belgede adı Swanhild olarak görünüyordu. Asta millerce ötede.

sanki biraz daha sulandırılmış.Burada oturuyorum. sonunda da yarım mil ötede Pond Caddesi'nde. Daha önce hiç okumamıştım. . burada ne yapıyorsunuz? dedim. sadece biraz daha soluk. yine de başını yaklaştırarak bir sır verirmiş gibi devam etti: . Posta yoktu.Tabiî. kitapta kullanılabilir. taşınmaktı. yine de bu kadar yakında oturduğuna göre neden büyükhalasını hiç ziyaret etmediğini merak etmekten kendimi alamadım. Swanny'nin cenazesinde ilk kez karşılaştığımız o korkunç nisan gününden çok daha sıcaktı. ona dönüp bakmazdım bile. Hampstead'in tek boş yeri olduğuna inandığım boşluğa park etmek zorunda kaldım. yarı şaşkınlık. değil mi? . dedim. Yoksa hâlâ annem ve babamla birlikte oturduğumu mu düşünüyordunuz? Bunu hiç düşünmemiştim. Şaşkınlığım karşısında biraz alınır gibi oldu. ama o denli kolalı görünmüyordu. Eski baskıları yeniden yayımladıklarında da kullanılabilir. televizyondaki polisiyelerde görülen dedektiflerin giydiğine benzer bir yağmurluk giyiyordu. Daha yayımlanacak günlük var. Yapılacak en iyi şey.Size anlattığım o soyağacı.Peki ama.Soyağacımı bitirdiğimde kullanılabilir. O kadar heyecanla seslenmeseydi. anlatabiliyor . Hava. Sanki sokakta rastlaşma dışında görüşme yolu yokmuş gibi konuşuyordu. yoğun ve araştırır gibi bakmaya başladı. onunkiler suluboya olmalı. Sizi gördüğüme çok sevindim. bir haftadan beri de tek bir yağmur bulutu bile görünmemesine rağmen. yarı merakla. telefon icat edilmemişti.Cary'yle buluşup günlükleri göstereceğim günden bir gün önce defterleri yalnız görmek üzere Willow Caddesi'ne gittim. Hampstead Heath Đstasyonundan çıkan kalabalığın arasından Gordon Westerby'yi tanıyabileceğimi sanmam. Roderick Caddesi'ndeki bir dairenin yarısına sahibim. çok iyi bir şey olacağından emininim. son kez onları Swanny'nin elinde görmüştüm. . O da cevap beklemiyordu. Evin yakınlarında otomobili bırakacak tek bir yer bulamadığım için dönüp durdum.Eşcinsel olduğumu açıkladığımda. yağmur beklenmemesine. Yağmur yağmamasına. içinden görünen mavi-beyaz çizgili gömleği düz mavi kravatına uygundu. Birbirine uygun olan diğer şeyleri ise parlak siyah ayakkabıları ve evrak çantasıydı. dedi. Gelecek yıl ya da daha sonra. Gordon Westerby'yi düşünmüş olduğumu söyleyemem. onlarla hâlâ çok iyi anlaşıyoruz. Günlükleri görmeyeli on dört yıl olmuştu. Gözleri Asta'nınkiler gibiydi. Ne dersiniz? Gözlerime dürüst.Size rastlamayı umuyordum. Yanlış anlamayın. Yanlış anlamayacağımı söyledim. . Yakası cenazedeki gibi kalkıktı. . demek istiyorum. Günlüklerin karton kapaklı baskılarını aldım. canlarının sıkıldığını biliyorum. Yoksa o da Willow Caddesi'ne mi oturuyordu? . Eğer Asta'nınkiler yağlıboyaysa.

Daireyi paylaştığım arkadaşımla birbirimize yüksek sesle kitap okumaktan çok hoşlanıyoruz. bana rastlamaktan mutlu olduğunu tekrarladı ve hızla Gospel Oak yönünde ilerleyip gözden kayboldu. Swanny. Sanki yağmurun dinmesini. onlarla gerçekten haşır neşir olamamış.şaşılacak derecede sessiz. karanlığın kalkmasını bekler gibi umut içindeydi. -burayı hâlâ böyle adlandırıyordum. Çevirilerin arasında en yenisi Đzlandaca'ydı. Burada ne çalıştığını. masanın hemen karşısındaki kitaplığın en alt rafına konulmuştu. bütün bu parıltı ve ışık kaybolmuştu. erkeklerin ise hiç aldırmadıklarını fark ettim. tıpkı kadınların dikiş odası olduğu gibi. Đlk kez gülümsedi. . cilalı açık renk tahtadan çerçevenin içine ilk günlüğün ilk sayfasının (biraz büyütülmüş) bir fotokopisi asılmıştı. Swanny. Torben'in ölümünden sonra çalışma odası. O pırıltı günün ve gecenin her saatinde görülüyordu. insan sanki bir mücevher kutusunun içinde dolaşıyormuş duygusuna kapılıyordu. dedi. Torben hep aşağıdaki odalardan birini çalışma odası olarak ayırırdı. Swanny orayı kendi amaçları için kullanmaya başlayana kadar boş kaldı. . Yayımlanmış bir kitaba karşı duyduğu derin saygıyı hiç kaybetmedi. dış görünüşlerini bir kenara bırakıp sadece içerikleriyle yaşamaya alışamamıştı. Evde çok. Burayı hep kendi odası olarak adlandırır. Çalışma odasına sık sık girmiştim. Yine görüşeceğiz. bir kupanın cilasında. ne yazıp ne okuduğunu bilmiyorum. Bu yüzden Asta'nın kitabının bir hediye kutusuna konmuş ilk basımını masasının üzerine yerleştirmişti. yayıncısının onur konuğu olmuş. Her zaman gösterdiği o parıltı hâlâ mevcuttu. bazen bir vazonun hilal biçimi kesiminde. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey ve Parlak Genç Orta Yaş adı altında yayımlanmış üç cildi. Soyağacı konusunda yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. düşündükçe elçilikte bu gibi işler için yeterince büyük bir odası olduğuna inanıyorum. Swanny yayıncılarla sıkı fıkı olmuş. süslerde ve avizelerde o kadar çok cama sahipti ki. birden itibaren numaralanmış. Günlüklerde Asta'nın ve Rasmus'un ataları ya da akrabalarıyla ilgili hiçbir şey yoktu. Bertie Wooster tipi iki sıra bembeyaz dişlerini gösterdi. Asta. dedi. Babam hiçbir şey bilmiyor. Güneş ışığı olmadığından. Duvara. tanıtma kampanyalarına katılmıştı. dolmakalemine. Hobimle her ilgilendiğimde. bunlardan çoğu da duvarları kitaptan yapılmış gibi gözüken çalışma odasındaydı. çalışma odaları olması gerektiğine inanırlardı. bu gerçekle karşılaşıyorum. Swanny'nin evi. Sunday Times gazetesi " …'nın Yaşamından Bir Gün" dizisi için geldiğinde. ciltlenmiş ama düzeltilmemiş tashih nüshaları. ikinci kelimeye de hafif bir vurgu oturturdu. Kadınların aileleriyle ne kadar ilgili olduklarını. Asta'nın günlüklerinin burada olmadığını biliyordum. odalar hâlâ küçük hareketli ışıklarla dolu gözüküyordu. ama bir o kadar da sıcak ve temiz kokuluydu. Torben'in oldukça mütevazı aletlerine. Sınırlı sayıda ve D formatında basılıp fotoğraflarla süslenmiş bu Gyldendal baskısı masanın üzerinde biraz eğik dururken. bir prizmanın yüzündeki şimşekte. Swanny ve Torben o kadar çok gümüş ve bronz. kurutma kâğıdına ve mürekkep hokkasına bir bilgisayar ve fotokopi makinesi eklemişti. tıraşlanmış camın üzerindeki ışık oyunlarında yansıyordu. yaklaşık birkaç bin kitap vardı. bunu söyleyeceğinizden emindim. Swanny'nin fotoğrafını bu odada çekmişti. Yine de onun türünde erkekler. ama gerçek bir kitapseverin kitaplara yaklaşım tarzına erişememiş.muyum? Bu kez bir hafta sonu keyfi yapacağız.Size güveniyordum zaten. ama kendi bildiklerimle bazı boşlukları kapatabileceğimi düşündüm. kitapların tüm tercümeleriyle birlikte raflara dizmişti. davetlerde ünlü yazarlarla tanışmış.

çok daha sonra akıntı tekrar onu taşımaya başladığında bana söyleyeceği gibi. Asta'nın hiç görmediği ama davetlerde gururlanarak anlattığı o mektuplardan birinde. Swanny'ye eğer onunla evlenmeyi kabul etmezse. Swanny ölmüştü. Her zaman aktiflik pasiflikten. kurtulamayıp ölmüştü. bir eşin diğerini hiç eksiksiz bir tutkuyla sevdiği bütün evlilikler için geçerli olduğuna inanıyorum. Bana. onu ne kadar . Üstelik artık Torben'in ölmesinden sonra. Swanny en zor günlerinde bile öteki yanağını çevirenlerden olmaktansa. Torben birinciden altı ay kadar sonra ikinci bir kalp krizi geçirmiş. Kopenhag'daki o kalabalık odada gördüğü günkü açlık ve arzuyla seviyordu. uzun boyu ve Kuzeyli görünüşünün dışında bir de Wagner yanı vardı. defterlerin görünürde olmadıkları. hiçbir zaman ortada bulunmadıklarıydı. gerçek keder yaşamamıştı. çocukları olmayacağını öğrendiklerinde Torben bundan mutlu olduğunu. Herkesin içinde. Gözyaşlarının nedeni üzüntü olduğu kadar suçluluk duygusuydu da. yapan yapılandan iyi olacaktır. Swanny'nin gidişi Asta'nın Twickenham'da bir akrabasını ziyaret etmesine benzemiyordu. Torben Kjær'in. Asta'nın odasını ararken Swanny'nin duyduklarının bir kırıntısını hissederek bakılacak yerleri araştırdım. aranan ve sevilen bir kadın olarak görüyordu. öpen olmayı tercih ettiğini söylerdi. Swanny'yi. korunan. Her ikisi de çocuk sahibi olmayı öyle çılgınlar gibi istememişti. kocasıyla birlikte insan dolu bir odada oldukları zaman Torben'in bütün diğer yüzlerin farkına bile varmadığını. Oysa şimdi acı çekmekteydi. Torben'in aşkı ve bitmeyen bağlılığı da Swanny'yi çok öncelikli bir yere koymuştu. Torben'in yanında kendini mutlu. Onun ölümüyle birlikte Swanny hayatının en alt noktasına indi. sınırlı baskılara. hediye nüshalarına bakmadan. orijinal günlüklerin orada olmadığını söylemiştim. Yazı masasının çekmecelerine baktım. sadece Swanny'ninkini gördüğünü anlatmıştı. Torben'in bu gerçeği görmezlikten gelmesi mümkün değildi. Ancak böyle bir durumun. onun gerçeği arayan. çocuklarını kıskanmaktan korktuğunu söylemişti. Swanny o mektupları çıkarır. gündelik hayatında kocasının kendine neredeyse taptığını bilerek yaşadığını. Bütün bunları Swanny'ye Torben anlatmıştı. Bunaklık olarak adlandırdığı.Defterlerin. Öyle görülüyor ki insan neredeyse sınırsız bir heyecan ve şevk gösterebilirken. her akşam eve. Bazen Torben'in aşırı tutkusundan yakındığı da olmuştu. bakir bir erkek olarak öleceğini söylüyordu. Anlatmak istediğim. Torben hayattayken onun değerini anlayamadığına yandığını söylemişti. kendi deyimiyle gözyaşlarıyla ıslatarak tekrar tekrar okurdu. Doğru. Đçimi bir üzüntü kapladı. Kocasını hiç Torben'in kendisini sevdiği kadar sevmemişti. onun kadar "saf' olmak istiyordu. gerçeği bilen tek kişinin onu asla açıklamayacağını bilen araştırmacı çabalarım düşündüm. kendini Swanny için "korumuştu". yirmi iki yaşındayken. aynı ölçüde cevap vermeyi beceremiyor. karısına döndüğünde genç ve tecrübesiz bir âşık kadar heyecanlandığını. anlayamayıp reddettiği davranış ya da durum. ama o dönem insanlarının anlattığı gibi söz ediyordu. Anlaşılan daha önce bir kadınla yatmamıştı. Swanny dışında başka bir kadınla yatmamak kararındaydı. bir an önce eve girebilmek için son adımlarında acele ettiğini. On bir yaşındayken ölen ağabeyi Mogens'in ölümünden bu yana. bunlardan da şimdi bizim için gülünç gözüken. Asta'yı yalanlan ve uydurmalarıyla Swanny'yi mutsuz kılmaya itmişti. Ama Torben'in Asta'yı sevmemesinin nedeni kıskançlık değildi. çünkü. annesinin en sevdiği çocuk olarak tanıtılmasının önemi büyüktü.

Đngiltere'ye göçmeden kısa süre önce çekilmiş olmalı. Tek bildiğim. Observer dergisindeki yazıyı ve bu odanın renkli resimlerini hatırladım. yanında kuru çiçekler dolu bir vazo bulunan iki albüm daha vardı. sandıklar. dayanması gereken ve gittikçe daha çok acı veren bir artridi (merak etmek ve Asta'ya inanmamak için bir başka neden) vardı ve bir dizi acı verici altın iğnesi tedavisine başlamıştı. Willow Caddesi'ne düzenli olarak gitmeme rağmen. Anlaşılan Swanny odayı böyle düzenleyip yerleştirmiş. Artık dizkapaklarının ağrısı dinmiyor.K. Yukarıda bir kat daha vardı. Swanny'nin onu ilk gördüğü yerde. Barby. Tabiî ki kocasını sevmişti. üçüncü katta bir odanın ne kadar akıllıca bir iş olduğunu yeniden düşündüm. böylesi mektuplar yazabilen. -oysa konuşabilecek başka kimsesi kalmamıştı ki. Son günlük.S. O dönemlerde düzenli olarak haftada bir Willow Caddesi'ne gider ve Swanny'yle birlikte akşam yemeği yerdim. ne yani çıldırmış mıydı yoksa? Hangi kadın bu kadar çok veren. yakışıklı cömert ve yumuşak bir adamı sevmezdi? Asta kendisi böyle bir adamla karşılaşacaktı ki. 9 eylülde biten 1967 günlüğü hâlâ oradaydı. son derecede düzenli odalar buldum. iğneler. gümüş bir yüksükten başka bir de fermuarlı modern bir kesenin içinde. Swanny'nin annesine otuz üçüncü doğum günü için yaptığı mor-kırmızı kalem bezi vardı. Kilo vermiş. Đnsanlar o çarşamba ya da perşembe geceleri benim için yemek pişirmesine rağmen bir iki lokma dışında yemediğini görseler. Đçeride dikiş malzemesi. Konsolun üzerinde. vesaire. imkânı yok seksenine varacağını tahmin edemezlerdi. sıskaya dönmüştü. ama geri kalan altmış iki günlüğün saklanabileceği bir yere benzemiyordu. Swanny'nin hastalığına kadar ikinci kata çıkmadım. vesaire. nereden başlamam gerektiğini düşünüyorum. Sandığı açtığımda hâlâ çengellere asılı cilalı askılar gördüm. Bunu annesine anlatacak kadar da tedbirsizdi.Asta kızını alaya almaktan çekinmedi. bir zamanlar Swanny bana burada gizli bir çekmece olduğunu söylemişti. Sandığın üzerine altın harflerle Torben'in annesinin adının baş harfleri olan M. Çoğu yazar gibi o da aşın kalabalık sevgisinin arasında güçlü bir yalnızlığın ihtiyacını duyuyordu. Odadaki öteki sandıklar ve bavulların hepsi boştu. Swanny'nin odasının oturma odasının karşısındaki büyük oda olduğuydu. Burası küçük bir mabet olabilirdi. Belki de Asta'nın odasında? Merdivenlere yönelirken. Örneğin birer birer siyah masanın üzerine dikilmiş. Anlaşılan yukarıda yalnız kalmaktan hoşlanıyordu. Mogens ile Knud'un lüle lüle sarı saçları ve denizci üniformalarıyla görüldüğü sayfada açık bırakılmıştı. Gamle Kongevej 178. bu kadar iyi davranan. Çıkıp.sevdiğini anladığını da söylüyordu. ilginç bir biçimde "düzenlenmişlerdi". Kederinin yanı sıra. günlükleri burada sakladığını tahmin edemiyordum. Büyük meşe masanın çıkıntılı kenarını çektim. Fotoğraf albümleri de oradaydı. Günlükler orada da yoktu. içinde hiç kimsenin yaşamamış olduğu. Şimdi merdivenleri çıkarken. bir iğne yastığı. bavullar ve kutularla dolu. kazılmıştı. . kırk yaş daha küçük olan ben bir tırmanmada bile nefes nefese kalırken doksan yaşında bir kadının günde birkaç kez bu merdivenleri inip çıkmayı nasıl başardığını merak ettim. gelen gazeteciler ve ünlü kişilerin ev dekorasyonuyla ilgili dergilerin yayıncıları için değiştirmeden korumuştu. J. Đlk odada "holland" olarak adlandırılan bir bezden yapılmış büyük bir çantanın içinde bir şapka kutusu ve deriden yapılmış bir seyahat sandığı buldum. Ayaklarının altında fotoğrafçının adı yazılıydı: H. Bu yüzde yüz doğru değil. masanın üzerinde duruyordu. parmak eklemlerindeki şişler kolayca görülüyordu.

Her cilt naylon bir torbaya konmuştu. Sayfaları çevirirken. Çifte lastiğin arasından her cildin hangi yıla ait olduğu. merakını tatmine gelecek bir ziyaretçinin ya da fazla heyecanlı bir gazetecinin menzilinin ötesindeydi. Altmışına yaklaştığı bir sırada anne ve babasının çocuğu olmadığını öğrendiğinde heyecanlı ve romantik bir kadının çekeceği acıdan çok daha fazlasıyla karşılaşmıştı. temizlikçilerin bakışlarından uzakta. düzenlenip yayımlandığını gösterecek tek bir belirti yoktu. Çoğu Đsveççe'ydi. Bu bölüm Asta'yı oluşturan. öne eğik yuvarlak harflerin göze güzel görünmekle birlikte zor okunduğunu düşündüm. çürüme öncesi başlayan hafif tatlı toz kokusu. Defterlerden bazılarının tercüme edildiğini." Orijinali okuyor olmak sırtımı ürpertti. Ya da.. belki de öğreneceğimden rahatsız olacağımı hissettim. Cary Oliver'ın da görmek istediği ciltlerdi. Binlerce sayıda okuyucu gibi. Defterdeki satırlardan hiçbirini okuyamadım. üzerinde Torben'in elyazısıyla yazılmış bir etiket bulunan. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. daha açık olarak. Bonniers ve Hugo Geber tarafından basılmış. Oysa topu topu üç saattir arıyordum. Ona günlüğün çevirisini gösterebilirdim. yan yana ya da üst üste konulmuş iskemleler. sakin ve dikkatli kişiliğini unutmuştum. Çift kapılı maun dolap bu evde günlüklerin saklanabileceği son yerdi. dolabın aslında ne kadar iyi düşünülmüş bir yer olduğunu anladım. ilk satırları ezbere biliyordum. Etrafta mobilyalar. Herkes çevirileri yayımlanan günlüklerden okuyabilirdi.Odalardan ikincisine girdiğimde. Đlk paketi. Cary'nin dil sorununu nasıl çözmeyi düşündüğünü merak ettim. günlüğü aldığım yere geri koydum. nasıl biri olduğunu unutmuştum. Đlk sayfadan bir koku yükseldi. Geriye bir tek oda kalmıştı. uzak akrabası ya da kuzeninin 1913 yılında Sen-Petersburg'da tuttuğu günlük de vardı.. Aralarında. yine de Asta'nın yana yatık. onluk torbalar da lastik bantlarla bir araya getirilip daha büyük torbalara yerleştirilmişti. Cory'nin L'Atmant'ı değil. günlükler oradaydı. Burası evin en sıcak yeriydi. Şaşkınlık ve belirli bir hayranlık içindeydim. Ancak hemen. öteki sevilen ama pek seyrek kullanılan eşyanın ortasındaydı. Günlükleri dünyanın öteki ucunda bulmuşum hissine kapıldım. ama istediği bu değildi. beyaz renkli şömiz içinde satılan karton kapaklı kitaplardı. Swanny'nin hayatının ve evinin sonunda son ve şaşırtıcı bir şey bekliyordum. ama okunaklı harfleriyle yazdığı Danca girişi okudum: "Bu sabah dışarı çıktığımda. çok önemli bir şeylerin olacağını. Ancak Swanny'nin. Onun heyecandan hoşlanmadığını. okuyamaz mıydı? Yoksa . Kâğıtta bazı lekeler vardı. bu ciltlerden ilkini merak ediyordu. Bütün bunları unutmuş gibi. evin günlük yaşam bölümünün dışında. aşağıdaki salona uymayacak art deco ya da çağdaş stilde yapılmış bir masa ve iskemleleri vardı. Günlüğü elime aldım ve 1920'den önce bütün Avrupalıların elyazısının ne kadar birbirine benzediğini. sırtları okunabilecek biçimde bağlanmıştı. Neden sonra günlüklerin artık bana ait olduğunu. burada. Odadaki karton kutular kitap doluydu ve kitaplar birbirine. hangi tarihleri kapsadığı görülebiliyordu. kendi yarattığım dramı yaşamaya başladım. Görünürde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen. 1905-1914 olarak belirtilmiş olanını çıkardım. ama yazılanları okuyabiliyordum. bir şeyler keşfedeceğimi. telif haklarının daha birkaç sene Swanny'ye ait kalacağını hatırladım.

Yayımlanan günlüklerde Swanny'nin doğumundan "hemen yakında" diye söz ediliyor. her sayfada da yirmi beş satır olduğunu düşünürseniz. her biri ayrı bir karton dosyaya konmuş. Böylelikle hafızama güvenmek zorunda değildim. Asta'nın yazdıklarını birden kestiği noktaya vardım: "Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. Bu da Swanny'nin gizliliğinden değil. Anlaşılan Mogens'in sınıfında dört Kenneth var. komşularımızdan biri bana 'Kopenhag sokaklarında kutup ayısı var mı?' diye sordu. 26 temmuz ve günün son notlarını gösteren satırlar: ". oysa şimdi saydım. . Bu sayfaları Swanny yırtmış olmalıydı. orijinal çevirilerin de daha sonra yayımlanan kitaplarda bulunmayan bölümler içerdiğini mi söylemek istiyordu? Belki. ihtiyatlılığından kaynaklanıyordu. Birinci cilt dışında 1905-1914 günlüklerini dolaba geri koydum. yırtık sayfalardan arta kalan koçanları saydım. Bu sayfalar 26 temmuz ile 30 ağustos arasında yer alan ve "bazı şeyleri aylarca erteleme"nin ötesinde cümleler içeren bölümlerdi. bazı Danca cümleleri anlamakta güçlük çekiyordum. Bütün okuyucular gibi ben de Asta'nın aradaki beş hafta boyunca günlük yazmaya vakit bulamayacak kadar meşgul ya da rahatsız olduğunu düşünmüştüm. 26 temmuz. Günlükleri bulduğunda ben Amerika'daydım. Burada pek esrarlı bir şey yoktu. Beş ya da altı demiştim. 18 temmuz. beş hafta kadar sonra da başarıyla gerçekleşmiş görünüyordu. Swanny'nin düzenliliği ve özeni her türlü araştırmayı olabileceğinden çok daha kolaylaştırıyordu." 18 temmuz. 21 temmuz. Tam olarak beş yaprak.. Benim için her satir aynı okunaklıkta değildi. Bana uzun ve ayrıntılı mektupla yazmıştı. Şimdi hiç olmazsa çevirilere bir göz atabilirdim. bunun bir avantaj olduğunu şimdi anlıyorum. 30 ağustosa kadar fazla bir şey beklemedim. Asta'nın her iki sayfayı da kullandığı düşünüldüğünde on sayfa." Ne beklediğini bildiğin zaman tanıdık bir yabancı dili okumak çok kolay.. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. çeviriler tamamlandıktan sonra yırtmıştı. elimdeki cildi çevirisiyle karşılaştırmak üzere aşağıya indim. Oysa gerçek bambaşkaydı.Cary sadece günlüklerin değil. " Bir sonraki tarih 30 ağustostu. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. dosyaların üzerlerine tarih ve çevirmenin adı yazılmıştı. Sayfayı çevirip oğlanların adlarını değiştirmek istemeleriyle ilgili bölümü çözmeye çalıştım. şimdi bunu hatırlayamıyordum. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. Defterdeki beş ya da altı sayfa koparılmıştı.. o dönemlerde günlükleri bulduğu ve ne kadar değerli olduklarını anladığı dışında önemli açıklamalarda bulunduğunu hiç sanmıyorum. Belki de bu sayfaları. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim. Đlk dosyayı açtım. 21 temmuz... satır başına on-on iki kelime yazdığını. Zaman sırasına göre dizilmiş. yaklaşık iki bin beş yüz kelime. Mektuplardan birinde kayıp sayfalarla ilgili bir bölüm olabilirdi. Daktiloyla yazılmış çeviriler bir zamanlar Torben'e ait olan çalışma odasındaki yazı masasının en alt çekmecesinin dibindeydi. hiçbirini atmadım. ya da belki küçük bir esrar dışında. "Bu sabah dışarı çıktığımda..

Asta'nın Rasmus'un Mrs. üç bölümlük bir program. buna inanmak güç. "Kim bu. O gün değil. Göreceksin. Zayıflamıştı. ama aradıklarını bulamayacağını söyledim. elimde sana verebileceğim üç nüsha var. o dönemde kimyacı deniyordu. High Street blucini ve önemli bir üreticinin. bunun korkunç bir fikir olduğunu düşünür müsün? Đçtik. O akşamüstü saçı Asta'nın "sade". Holly Mount'taki Hollybush'a vardığımda Cary çoktan gelmişti. Ancak çok büyük boşluklar var. 2 temmuz 1913 tarihli notlarda. . O yılın temmuz ve ağustos gazetelerini okudum. Karısını öldürdü ya da öldürdüğünü söylüyorlardı. Hiçbir zaman el sıkan biri olamadım. Oğluyla birlikte. Sen bahsetmeden önce Roper adını hiç duymamıştım.Yapmayı düşündüğümüz bir dizi değil. "Düş kırıklığına uğrayacaksın" dedim. Roper'ı getirdiler. Korkunç sıcak bir yazdı. Navarino Caddesi'ndeki bir evde buldular. Sonra Asta günlüklerinde Roper'dan söz ediyor. Bozuşmadan önce birbirimizi öperdik.Sen de. muhtemelen Ralph Lauren'in pembe tüvit ceketi içinde oldukça alımlı gözüküyordu. sıcaklık kırk derece falandı deniyor. Roper kadar kötü bir kadın olduğunu düşünmesinden korktuğu bölümde." . Birbirimize baktık. "Araştırmak istediğin bölümde büyük bir boşluk var. öykü trajik olduğu kadar heyecan verici değil. . . zamanın etkilerini tartmaya çalıştık. O zamana kadar.Bunlar anneannem ile dedemin oturduğu yerin yakınlarında mı oldu? . Bana cinayetinden bahset.Bunu sıradan adi bir cinayet olarak görme. Đyi görünüyorsun. Birkaç ayrıntıya daha gerek duyuyorum. Cary'nin saçları hep değişik renklerdedir. . Göreceksin. Asta'nın Roper'dan bahsettiği tek bir bölüm bulmuştum. istediğim noktaya vardıramıyorum.Birer kadeh şampanya içmeliyiz desem. bir sonraki buluşmamızda saçlarının doğal rengini unuttuğunu son zamanlarda ayrık çizgisine baktığında.Hackney'de oturan bir kimyacı. Korkunç bir şiddet dalgası yaşanmış. 1905'te. daha sonraki kuşakların "koyu" çikolata olarak adlandırdığı renkteydi. Birazdan Swanny'nin evine gideceğiz.Cesedi Hackney'de. beyaz olduğunu gördüğünü söyledi. . Ne kadar ayrıntılı olursa olsun. Eve gidip günlüklere göz atma zamanının geldiğini.Buluşma yerimize. Yani eczacı demek istiyorum. Cambridge'deydi. "Sadece bir kere" dedim. şu Roper?" .Hiç de öyle düşünmüyorum. Kayıp bir çocuk var. sıcak yüzünden bir sürü cinayet işlendiği anlatılıyor. . orada görürsün. Bunları Ünlü Duruşmalar'dan okumalısın.

Burası oturulan ve yaşanan bir yerdi. onunkini de alıp holdeki portmantoya astım. Swanny'nin oturma odasına yerleşeli henüz beş dakika olmuştu ki.Sanırım şarap var. Asta'nın yaşadığı yerin "günlüklerindeki gibi olabileceğini" beklediğini söyledi. Biliyorum. Đçecek bir şey ister misin? . Geceyarısına kadar Heath Caddesi'nde sıralanan otomobillere rağmen. Yürüyerek Streatly Meydanı ve New End'den geçtik. ama ne zaman bir şey içse. Eve girdik. Birinci defteri inceliyor. Sanmıyorum. Swanny'nin bir odadan çıkmadan önce oda kapısını. . . parlak lambaların. Çok içerdi demek istemiyorum. Đçeride gördüklerinden düş kırıklığına uğradı. ben de 1915-1924 torbasını aldım. evden ayrılmadan önce de bütün kapıları kapatma tutkusunu paylaşmadığımdan. gölgelerin arasından yürüyerek Willow Caddesi'ne vardık. Cary arkamdan merdivenleri tırmanmaya başladı. Hava kararmıştı.Emin olamazsın. "Burası bir servet eder" dedi. ona bakalım. kutular ve sandıkların arası o denli kasvetliydi ki 1905-1914 paketini Cary'ye uzatıp aşağı götürmesini söyledim.. Yırtılmış beş yaprağın koçanlarının bulunduğu bölüme geldiğinde yüzü bembeyaz oldu. Onu uyarmamıştım. Rahatsız olduğunu hissettim. Asta'nın odasının kapısını ardına kadar açık bırakmıştım. En üst kata vardığımızda. birden günlükleri ya da en azından onun ilgisini çekecek olanları aşağı getirmiş olmamın daha doğru olacağını düşündüm. Pardösümü çıkardım. sararmış yapraklara büyük bir saygıyla dokunuyordu. Đstersen önce kutlanacak bir şey var mı. orası o kadar iç karartıcı. bir istasyonun bekleme odası değil.Bir şey var mı? . kendi görmesi daha iyi olacaktı. pardösülerimizi çıkarmamış olduğumuzu fark ettim.Buraya taşınacak mısın? diye sordu. Eminim. Tek başına yaşayan biri için biraz fazla büyük. bununla neyi kastettiğini anlatmadı. hava orada hep kırlardaki kadar temiz ve durudur. şampanya isterdi. Yoksa ben de onları rahatsız edemeyecek kadar Asta orijinallerinin etkisinde mi kalmıştım? Hiç olmazsa bu kez birinci ciltle birlikte aşağıya inmem gerektiğini düşündüm. yani şimdilik. Swanny son günlerinde şampanyadan başka bir şey içmezdi. Okurların çoğu gibi Asta'ya sınırsız bir saygı beslemiyordu. kabul etmesi güç de olsa benimdi. Sonra neşeli bir sesle. ama üçüncü katta durmak ve odasına bir göz atmak istedi. her basamakla birlikte sigaranın yol açtığı hırıltı daha da arttı.

Çok özel. Swanny'yi suçlamasından hoşlanmadım. Defterlerde Roper'ın öldürülmesiyle ilgili hiçbir şey olmadığını tekrarladım. Omuzlarını silkti. . üzerinde durmazdım. Başka birisinin otobiyografisinde yazılıp da insanların okumasını istemeyeceğin bir hikâyen yok mu? Gözlerini kaçırdı.Diğer günlüklere bakabilir miyiz? diye sordu Cary. Çok çok özel. Ama bu Cary Oliver'dı. Burada gördüğün. kitabı okuyana kadar senden söz edildiğini tahmin etmiyorsun. yazılanları böylesine etkilemeye hakkı yoktu. Ne demek istediğimi anlamıştı..Yani demek istiyoruz ki. Başkası olsa görmezden gelebilirdim. Elimizdeki yirmi cilde baktık. Diyelim ki Swanny bir başkasının otobiyografisini yayına hazırlamak durumundaydı.Çoğu kez. ama hiç belli etmemeye çalıştı.Biz de böyle yapmaz mıydık? Ne sen ne de ben böyle bir sınavdan geçmedik ki. dedi Cary.Başka yerde de var mı? Yani. Bizim annelerimiz en çok satanlar listesine girecek günlükler tutmadı. Swanny eskiden işlenmiş bir cinayetle ilgili kanıtları neden ortadan kaldırmak istemiş olabilirdi ki? Onunla ne ilgisi vardı? .Çok fazla ilginç oldukları için koparıldıklarını düşünmeden edemiyorum. diğer günlüklerde de sayfaların eksik olduğu bölümler var mı? -Bakalım. okuduğunda da tam bir şok yaşıyorsun. . Swanny Kjær'in annesinin günlüğünden kopardığı sayfalar onun için kabul edilemez kişisel bilgiler içeriyordu. dedim. anlıyor musun? Senin cinayetinle bir ilgisi yok. diye devam ettim. hepsinin de tamam olduğunu gördük. O yaptığı için. Üzgünüm. . Mesela Gordon Westerby buna benzer bir şey söylese. Ne demek istediğimi sordu. Cary beyninde bir şimşek çakıp sayfaların belki de çeviriden sonra koparıldığını düşündüğünde.Tanrı aşkına. . Đlgi çekici bir bölüm müydü? . Beş yaprak eksik. .Bunu kim yaptı? Sanırım Swanny. . . Ona anlatmayacaktım. yayına hazırlarken de kendiyle ilgili istemediği bölümleri çıkardı. çevirilenin eşi. bunun adı sansür. bu benim de aklıma gelmişti. gerçekten de bir ipucu yakaladığını sanıyordu.

Evliliğin yürümediği için üzülüyorsun. Senin sözlerindi. Hiç evlenmedim.Artık şampanyayı içebiliriz. Onun ilgilendiği Roper cinayetleriydi. Kadehini kaldırdı ve "Asta'nın müstakbel editörüne" dedi. . . bilemiyorum. ama hemen değil.Gerçekten de evlenir miydim.sevgilimi çaldığın için değil. Onu görünce. sonra da sırayla diğerlerini.Beni bağışladın mı? Söylediği komik değildi. . değil mi? On beş yıl oldu. Artık âşığı olmak için fazla yaşlıyız. . Cary bir iki saniye bir şey söylemedi. 1954'te ise Roper çoktan ölmüştü. Telefonda söylediklerini tekrarladı. seninle gitmeyip yanımda kalsaydı da istemezdim. dedim. Biraz daha şampanya? . . . Cary'ye baktım. dedim. Ann. Cary. biliyorsun. .Swanny Kjær neden 1954'teki bir sayfayı yırtsın? O zamana kadar aile içinde iyice yaşlanmamış mıydı? Tüm tutkularını söndürmemiş miydi? . fırlak midesine.Daha fazla dayanamadım. onunla beraber olmak istediğimi falan düşünme.Oh Ann! Ne kadar korkunç bir şey söylüyorsun. yoksa araya girip -nasıl söyleyeyim.Bütün o merdivenleri tekrar tırmanıp 1925-1934 ve 1935-1944 paketlerini aşağıya indirdik. Gerçekten de onu ilgilendirmediğini düşünüyordum. Üstelik. . Öyle demişti.Sakın Daniel'ı özlediğimi. dedim. Tek bir yaprağın eksik olduğu 1954'e gelene kadar hiçbirinde yırtık sayfaya rastlamadık. yine de güldüm. özür diliyorum.Bir keresinde Asta bana insanları bağışlamamız gerektiğini söylemişti. gerçekten üzgünüm.Bunu yapıp yapmayacağımı henüz bilmiyorum. . . çenesinden gırtlağına inen iki sıra kasa baktım. hiçbir koşulda. bütün günlükler tercüme edilmedi. Şimdi senin olduğun yaştaydı. Dancamla uğraşarak sonunda bu bölümün Asta'nın Hansine'nin ölümüyle ilgilendiği kısım olduğunu çıkardım. dedim.Bu da hemen olmadı. odada kendimi de görebileceğim bir ayna olmamasına sevindim. Çok hafif bir sesle "Özür dilerim" dedi. . fazla dar olan blucine. dedim ciddiyetle. .Tüm tutkularımızı söndürdük.Onunla evlenecektin.

Bütün bunlar hiç de Swanny'nin tipik davranışlarına benzemiyordu. Diyoruz ya. kaldı ki hâlâ kırklarımızdaydık. Belki de içlerinde kitaba alınmayan bölümler vardır. Kalın bir sesle 'Teşekkürler" dedi. sana Roper cinayetiyle ilgili raporu. ona olan sevgim uzun süre önce bitmişti. daha önce böyle bir duyguyla karşılaşacağıma hiç inanmazdım. Onun için çok üzüldüğümü hissettim. Söylediklerini çıkarmak için çantasına eğildiğinde. Đşte. Cary gözlerini kırpıştırıp ürperdi. O zaman onu rahatsız edenin ne onu affetmemem ne Daniel Blain'le ilgili anıları ne de bu konunun konuşulması olduğunu anladım. daha doğrusu hissettim. Unutalım artık. . Asabiyetten ve gerginlikten kıkırdadığı belliydi. yine de dengesini bozmak için öyle söylemiştim. Her şey bitti. Mutlaka bir yere saklamıştır. Dokunmak yerine.Tercümeleri alıp gideceğim. çeviri dolu dosyalan kayıp aşk mektuplarıymış gibi göğsüne bastırdı. Tekrar görüşmek üzere sözler mırıldanarak taksiye binip gitmesinden sonra. Ama onu artık sevmiyordum. Beni hâlâ konu değiştirme yeteneğiyle şaşırtabiliyordu.Eee? Sayfaları atmış olabilir mi? Sanmıyorum. Tabiî ki doğru değildi.Đstersen günlüklerin çevirilerini ödünç alabilirsin. ama yine de yersizdi. anlayışla karşılamak gerekirdi. onun da benden. gülücükler içindeydi. dedi. sesi birdenbire gençleşmişti. Ya da kollarımı boynuna dolamayı.Ne? Teyzen. konuştum. O zaman şarap kaldıramadığını hatırladım. dedi. Bütün gece orada kalıp Cary'nin define adasını altüst etmesini izlemenin neye benzeyeceğini gözümün önüne getirdim. öldükten sonra insanların görmesini istemediği bölümleri yırtılmıştı. samimi atmosferi bizimle ve konuştuklarımızla bozulmuş gibiydi. insan hiçbir zaman gereğinden fazla yaşlanmaz. sıcak. Bana uzattığı eli hafifçe titriyordu. tamam mı? . şakaklarındaki atışları duyabiliyordum. . ilginç bir şekilde parlamaya başlamıştı. . yaraladığımız insanlardan hoşlanmadığımız gibi hoşlanmadığından emindim. Cary. odanın sıcak. Suratı şişmiş. parıltılı boş eve çekildim. O zaman uzanıp elini tutacak kadınlardan biri olmak istediğimi düşündüm. Orta avizenin düğmesini çevirip bütün ampulleri yaktım. dedi. Bunların hiçbirinden rahatsız olmamıştı Âşığı olamayacak kadar yaşlandığımızı söylememe bozulmuştu. duruşma tutanaklarını ve bulduğum diğer şeyleri vereceğim. Bir daha sözünü etmeyelim. O ve ben aynı kişilerden bahsetmiyorduk.Kıkırdadı. altın. Yırttığı sayfaları ne yaptı dersin? . Swanny'nin oturma odasında yeterli ışık yoktu. .Lütfen. ona daha fazla vermemem gerekirdi.

at hendes Cropper ikke vil tage hele Türen fra Homerton. evde yapılacak bunca iş varken nasıl çıkıp . saa de behfver ikke mere at dele Vaarelse. Mogens. ama evet. eski eşyamız bu güzel odalarda eğreti duruyor. ama kapıdan çıkar çıkmaz da ağaçlar ve rüzgârlı tepelerle kendinizi doğarım ortasında hissedersiniz. Rasmus ve ben. at han bor. Harisine og Emily. ölmeden önce ne bulduğu. Ah. ama bundan sonra trene binip Hampstead Heath'e yürüyeceğim. Hansine'nin durumdan çok memnun olduğunu söyleyemem. Men Hansine er slet ikke tilfreds med det. Bu sabah her şeyi olduğu gibi bırakıp dışarı çıktım. Sadece Swanny'nin gerçekte kim olduğu değil. Londra'ya ve daha yukarı giden gelen trenlerin kalktığı istasyonu gördüm. Swanny ve Marie. tepeden aşağıya Hornsey'ye kadar millerce yürüdüm. Der er nok Sovevaerelser til Bfrnene. Rasmus ogjeg. Mogens. Knud. Bu ülkeye geldiğimden beri pek trene binmedim. Eve döndüğümde Rasmus nereye gittiğimi sordu. saa de kan have hver sit. eller hvor det nu er. Knud. Cropper'ın Homerton'dan. ya da her nerede oturuyorsa oradan buraya kolay gelemeyeceğinden korkuyor. Haziran ve ağustos 1905'e ait o beş eksik sayfada ne yazılıydı? Yazılanlar arasında Roper Davası'yla ilgili önemli ipuçları da var mıydı? Cary'nin bana Roper'ın asılıp asılmadığını ya da beraat edip etmediğini söylemediğinin farkına vardığımda. Dev bir seraya benzeyen Alexandra Meydanı'nı. Hava temiz ve yoğun. tavan arasında kalacak Hansine ve Emily de aynı odayı paylaşmak zorunda olmayacaklar. burada nefes almak bir kadeh dolusu çok eski snapps yuvarlamaya benziyor. merak ediyordum. Her yer karmakarışık. yeni halılarımız daha gelmedi. Hun er bekymret for. Dün yeni evimize taşındık.şampanya şişesinin karşısına oturup son söylediklerini kafamdan geçirdim. Hansine ve Emily. artık çok geçti. Her bir çocuğa bir oda verecek kadar çok odamız var. og selvffgelig Bjfrn. On birinci bölüm 7 kasım 1913 Đgaar flyttede vl ind i vores nye Hus. Swanny og Marie. Üstelik şimdi cevaplandırılması gereken yeni sorular da çıkmıştı. Gerçekten de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek istiyor muydum? Önemli miydi? Bunu onun kadar çılgınca araştırmam beklenmezdi. Aah ja. Muswell Tepesi'nin koruluklarında. bir de tabiî Bjfrn. yeni çevremi gezdim. og Hansine og Emily oppe i Loftet. Arka pencerelerimizden tüm Londra'yı ve güneşin altında parıldayan Thames Nehri'ni görebilirsiniz.

Bu kadın Fransız'dı. ya da biri öyle demişti. ki bunu sıkça yapıyorum. ressamlık yapan ve bu yolda üne kavuşan bir kadın. sonra da bana Archway Caddesi'nde "otomobil" satmak için aldığı büyük dükkânı gösterdi. beyaz tilkiyle karışık Acem koyununun kürkünden. kenarında sapı olan kare bir maden parçasıydı. "Kadınlar bir esrar. 12 aralık 1913 Kürküm geldi. değişmezler. Rasmus?" Samimi olduğuma inanmıyordu. "Kadınları anlamaya çalışmaktan çoktan vazgeçtim" dedi. Cevap vermek yerine "Bütün bu yıllar boyunca sana karşı sevgisiz ve ilgisiz olduğumu düşünüyor musun?" diye sordum. işte geldim" dedim. "Sana karşı çok katı. Rasmus kürkümü verince hemen paletimi hatırladım. Onu mutlu etmek için kürkü giydim ve bana çok yakıştığını söyledim. Elimdeki koyu kahverengi kokarca postu. Đnsanlar. cevap ver. Babam da bana bir palet alacağına söz vermişti. bu o zamana kadar pek rastlanmamış bir şeydi. resimdeki sanatçının da kadın olmasıydı. Bana çocukluğumda yaşadığım bir şeyi hatırlattı. kendimi acındırdığımın farkındayım. Kürkümü aldığımda büyük bir düş kırıklığı yaşadım. Bakışlarındaki şaşkınlığı görebiliyordum. maden parçasının gerçek paletten olduğu kadar uzaktı. genç oldukları dönemin dışında. buna benzer resimler yaparken düşlüyordum. insana kendini düzeltmeyi öğretir mi? Sanmıyorum. Onun getirdiği. Paletin üzerine çeşit çeşit renkler sıkılmıştı. Neler hissettiğimi yüzümden okumuş olmalı. Bu anımı hiç unutmamıştım. diğerinde de delikten geçirdiği başparmağıyla oval ve büyük bir palet tutuyordu. daha önce yazdıklarımı okuduğumda.Hayır hayır. bana bir boya kutusu hediye etmişti. hiç de benim düşümdeki palete benzemediğini gördüm. Rasmus kürkümü Noel hediyesi olarak. çok tenkitçi. Her erkek böyle düşünür. nasıl çizeceğimi kararlaştırmıştım bile. Beğenmedin mi? diye sordu. sanırım Frederikke Teyze. kendimi böyle bir palet tutar. Far bana paletimi getirince." . değiştirmez. Günlüklerimi gözden geçirip. Đlginç olanı. Birisi.eğlenebildiğimi merak ettiğim söyledi. Peki bu. çok keskin mi davrandım. Aptalca yeni yıl kararlan alıp değişmeye çalışırlar. resim yapmayı çok seviyordum. benden kurtulmak ister miydin? Ne bekliyordum ki? Ne bekleyebilirdim? Ne söylemesini umuyordum? . hep bir kürkün olmasını istediğini sanıyordum. değişmeyi beceremedikleridir. 'Tamam. saçları da benimkiler gibi kızıldı. Noel'den iki hafta önce verdi. Gerçek. "ne yapmamı istiyorsun?" Motorlu arabalarından birine binerek mobilya aldık. Hayatta en önemli şeyin kendini tanımak olduğu söylenir. Resimde bir elinde fırça. Onu bir biçimde tuzağa sürüklediğimden korkmuştu. bu kararlarına da ancak iki gün uyarlar. kendimi kocasından nefret eden kötü bir eş olarak görüyorum. Bazen benden sıkıldığın oldu mu? Eğer elinde olsa. Hayatınızdaki büyük bir trajedi bile sizi biraz katılaştırmakla beraber. Bir sanatçının resimlerinden birini görmüştüm. Đnsan kendisidir. kafamdan hangi resmi. adı Elizabeth Vigee-Lebrun'dü. Çoğu zaman da kendime acıdığımın.

lille Mor" dedi. değiştiririm. dedi. ölümü hak eder. Đlginç bir hikâye. merak etme. . soluk. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi.Ne demek istediğini anlamıyorum. ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. öbür elinde de bir demet fırça tutuyordu Sevgili küçük Swanny başım kaldırıp yüzüme baktı "Bu kadın sana benziyor. çünkü adamın kuzeyde. Stockholm'de. getirdiğim kürkü beğenmediğin içinse. ama bu doğru değildir. aldırma. Oysa adam karısını seviyordu. kızıl saçları. çünkü kraliçeyi idam ettiler. Đşte orada. saçlarına uygun elbisesi ve şapkasıyla duruyordu. ne işimize yarayacaksa. Marie Antoinette'in resimlerine baktım. ta ki o palet öyküsünü hatırlayıncaya kadar. yaşadıkları sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. Anlaşılan kabahat karısındaydı. Eğer bir insan bir cinayet işlerse. sadece bir kez kullandılar.Konuşuyoruz işte. Tabiî kitabı alıp okumaya başladım. Yıllar var ki Vigée-Lebrun'ü düşünmemiştim. iyi olacak. Adam evliydi ama çocukları yoktu. birden önümüzdeki duvarda onun kendi portresini gördüm. öğleden sonra kütüphanedeyken –Danimarkalı yazarların yanı sıra Đngilizce kitaplar da okumaya kararlıyım. Madam Vigee'nin Fransa'dan zamanında kaçarak giyotinden kurtulmuş olmasına sevindim. Sonra. Đsveçlilerin de giyotini vardı. başparmağı o meşhur paletin.raflardan birinde "Başyapıtlar" dizisinde Vigee-Lebrun hakkında bir kitap görmeyeyim mi? Kitabı Haldane MacFall gibi görkemli bir adı olan biri yazmış. Konuşabileceğimizi düşünmüştüm. . Marie de Mor'un pembe gözyaşına benzeyen (benzetme onundur) küpeleri olmadığını söyledi. Ben olsam. Bu da beni başka düşüncelere yöneltti. yine de Madam Vigee'ye biraz benzediğimi düşünüyorum. Çocukları National Galery'ye götürdüğümde hâlâ aklımdaydı. Kim bilir? Belki de bir gün bir başkasının kafası uçurulur. 18 aralık 1913 Birdenbire aklınıza bir isim gelir de düşünürseniz. Kuzinim Sigrid. karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı.. Herkes Fransa'yı giyotini kullanan tek ülke olarak bilir.Hayır. galiba kafamın kesilmesini tercih ederdim! Sonunda Đsveçliler giyotinlerini kullandılar. sadece bir o da üç yıl önce. benim istediğim paletin deliğine geçmişti. ne var ki affa uğradı. dedi. Đsveç'te giyotinle kafası kesilmiş ilk adam olacaktı. Adamı giyotine götüreceklerdi. şimdi de var. Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. dedim. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. Bütün bunlar. Tabiî oğlanlar her şeyi bozmak için kadının büyük olması nedeniyle benim ona benzediğimi söylediler. o ismin bütün gün boyunca aklınızdan çıkmaması garip bir şeydir. onu evlat edineceklerdi. daha önce balta kullanırlardı. Üzücü resimlerdi. .

büyürken benden uzaklaştığını unutuyorum. bir tek Swanny Marie'nin adına karar aldı. üstelik onu rahatsız da ediyor. yoksa öpülen o mu? Bir azize olmaya başladım. bunun için de Đngiliz usulü Noel kutlamamız gerektiğine karar verdi. Kızlar tabiî uyumaya gitmedi. Swanny için her şeyi yapar sanıyorum. onu çok seviyor. Kırmızı paltosu ve külahıyla. böylece Mogens hayatında ilk kez Noel Baba oldu. Đki metrelik bir Noel ağacımız var. artık onun Noel Abisi olduğunu söyledi. Rasmus'tan bir hediye daha. buna gerçekten de inanıyorum. parayı alan ben mi. Kaç yaşında olduğunu unutuyorum. bundan sonra da olacağını söylüyor. Noel sabahı aşağıya inip. sadece karın ve donun saf parlaklığı. saatin iki olduğunu söyledi. renk kullanmadım. mutsuzluk ise beter ediyor. mutluluk insanı daha iyiye götürüyor. Đçimizden hangisinin daha çok şaşırdığını söylemek zor. "Kendi evin." Zavallı küçük Marie iki kocaman saat boyunca bu karara uydu! Swanny bir daha ağlamamaya. 3 ocak 1914 Bütün çocuklar yeni yıl kararları aldı. Rasmus çoraplarını doldurmak için uyumalarını beklemeyecek kadar sabırsızdı. bir başka yemek. güzel bir ev. "Parmağını emmeye devam edebilir. Ne kadar uzadığını görüp gelecek ay on altısına gireceğini düşününce. bütün yüzünü kaplayan pamuklarla saatler boyu merdivenlerin en üst basamağında oturmak zorunda kaldı. ilk günden beri de sevdi. Đnsanları dikkatle baktıracak aşırı kıyafetlerden hoşlanıyorum. oysa Mogens onlar yatana kadar bekledi. Marie onun için sadece bir bebek. dünyanın en sakin sesiyle sordu: "Far. . dün gece Noel Baba olarak neden sen gelmedin?" Artık babasına güvenmediğini anladık. Kızların gözlerini kapadığına karar verip sırtında torbasıyla odalarına girdiğinde. şimdi de bu para. Noel günü. Rasmus artık kendimize ait bir evde oturduğumuz için gerçek "Britanyalı" olduğumuza. bütün ağır yemekleri yedikten sonra Noel Babayı beklemeye koyuldular. Daha önce gördüğüm o Fransız örgü hırkayı alacağım. Rasmus'un yanına gidip öptüm. Sevgili küçük Swanny'ye uydum. Kollarını Mogens'in boynuna dolayıp öptü. "Hep burada olmayacaksın" dedim ona. sekiz yaşında olduğunu. Belki de pagoda biçimi elbiseyle ona uygun üç köşeli şapkayı da alırım. Ne derlerse desinler. Kendime elbise almam için para. ama o her yere taşıdığı battaniye parçasını artık emmeyecek. Knud da sigara içmemeye karar verdi. ama Swanny'ye âşık. onu beyaz ve gümüşle süsledim. Noel Baba kılığına girmekten hep nefret etmiştir. bir de reglan kollu pardösü. Ben de. eşyalar. Mogens daha çok matematik çalışmaya. kendi çocukların olacak. Belki de istediğim her şeye sahip olduğum için. Bunun anlamı iki Noel kutlaması oldu: Noel gecesi bir yemek ve ertesi gün.derim ben. 27 aralık 1913 Bu yeni evimizdeki ilk Noel.

Beni yukarıdan aşağıya süzdü. bordo. yanımda da bir hizmetçi bulundurmamın intikamıydı. ben de ona gittim ama o kadar düzgün ve terbiyeli. Gibbons'a. içme isteğinin ne zaman başlayacağını bilemediğini. teselli etmemize izin vermedi. Saraybosna diye bir yerde bir Sırp tarafından öldürüldü. Bisgaard iyi birisi. Marie'nin ona günaydın demesini sağladım. ağladı. üç renkli motiflerle süslü elbisemin ve beyaz şapkamın tüm ayrıntılarına baktı. üstelik yanına da Rasmus'un zümrüt yüzüğünü taktım. Neden önemli insanlar. Oysa kendisi. kraliyet ailesi üyeleri falan öldürülür de diğerleri katledilir? Onları öldüren zavallının ülkesinin Avusturya-Macaristan tarafından ele geçirilmesine öfkelendiği apaçık. ama Tanrı'ya şükür kimseyi öldürmedi. Rasmus yarı şaka. yarı da hiç kuşkusuz çocukları sevindirmek için (öyle diyor) milyoner olmaya karar verdi! Ciddiye benziyor. . Onu Padanaram'a çaya davet edecektim. Keşke bir arkadaşım olsa! . dedi. -Piknik sepetini Emily taşıyorduyirmi kilo falan olmalı. Eve dönüp ısırıklara ilaç sürmeliyim. bundan çok keyif aldığım söylenemez. zaten sigara içmediğini söylediğimde. Westerby?" diye sordu. çünkü artık bayağı ağırlaştı. Asıl çılgın olanlar bu cinayetin Sırbistan yöneticileri tarafından düzenlenen bir komplo olduğunu ileri sürenler. Hampstead'de oturan Mrs. ama Marie'yi bir sivrisinek soktu. o kadar önemsiz şeylerden konuşmayı seviyor ve gözü çocuklardan başka bir şey görmüyor ki. bayağı kötü durumda görünüyordu. Sanki Lavender Grove'da Rasmus'u birkaç kez görmemiş gibi "Kocanız bir daha hiç dönmedi mi. Neden kargaşa çıkarmak istesinler ki? Bütün bunların buradan çok uzaklarda olmasına çok memnunum. halbuki yüzü ağlamaktan hâlâ şişti. Kızları ve Emily'yi Highgate Woods'ta pikniğe götürdüm. Babam da Schleswig ve Holstein konusunda aynı şeyi hissetmişti. Onu kucağımda taşırken. beni tanımayacaktı sanırım. Eğer konuşmasaydım. zavallı. Mrs. Yüzüklerimi göstermek için elimi Marie'nin sırtında gezindirdim. Marie ağladı. 30 ocak 1914 Đki gün önce Avusturyalı Arşidük Ferdinand ve eşi. birkaç kere evime çaya geldi. elime baktığını görebiliyordum.Bazen küçük çocukların sivrisinek ısırığından öldükleri söylenir. ama son söylediklerinden sonra vazgeçtim. Bana insanların beni saygıdeğer bir hanım olarak görmeyeceklerini söylediği günden beri nikâh yüzüğümü sol elime takıyorum. Anlaşılan benim bu kadar zengin görünmemin. bu nedenle hazırlıklı olmanın iyi olacağını söyledi. Muswell Hill Caddesi'nde kime rastlayalım? Lavender Grove'da iki ev ötede oturan Mrs. Danimarka kilisesinde tanıştığım.Ben daha çok genç olduğunu. Yine de kendimi ve tanıdığım diğer kadınları düşünmekten kendimi alamadım.

eminim kına sürüyordur. Mrs. daha doğrusu yeni gelini akşam olunca geldiler. Şikâyet ettiğimde de hole koymak için dövme demirden saksı altlığını gerçekten isteyip istemediğimi sordu. bu nedenle de Toton Đmparatorluğunun akıl almayacak bir biçimde genişlemesine seyirci kalacak (hepsi de onun kelimeleri). 2 ağustos 1914 Oğullarımın savaşa gidemeyecek kadar genç olmalarına memnunum. Parti elbisesini de ben diktim. göğsünde de siyah satenden büyük bir fiyongu var. Almanya savaş ilan etti. Housman oldukça iri ama güzel bir kadın. özellikle de Kayser Wilhelm deniz gücümüze saldırırsa. hiç de fena olmadı. Söylenenlere göre amacı. Yeşilbeyaz kareli. eğer başlarsa. Rasmus savaştan başka şey konuşmuyor. Gerçekten de arkadaş olup olmadıklarını bilmiyorum. Okumaya başladığım kitabın adı Bir Noel Şarkısı. Avusturyalıların Sırbistan'a savaş ilan etmesi. ama bugüne kadar zahmet edip kapaklarını bile açmadım. dokuz mumlu bir pasta. fırfırlı. Beni çaya davet etti. Swanny'nin açık sarı saçları göğsüne kadar iniyor.geldi. Ama başlayacağa benziyor. Rasmus "cümbüş" diye adlandırdığı partide hiç görünmedi. o yüzden de bütün zamanını benim için çalışmakla geçiriyormuş. oysa kendimi baştan aşağıya Danimarkalı hissediyorum. kalçaları üzerinde iki kocaman cebi. yenilmiş bir devlet olma hakaretini sineye çekmek zorunda kalacak. Pek aşçılığım olduğu söylenemez. bütün zamanını atölyesinde geçirdi. Oyalanmak için Frederikke Teyze'nin bana bıraktığı kitapları okumaya başladım. Uzun boylu olduğundan. Gerçekten de bütün partinin en güzel kızıydı. gül kurusu renginde bir elbise. Bütün mumları bir nefeste söndürdü. ama Swanny'nin. aşağıya inip Rusya'nın müttefiki Fransa'yı süpürmek. Hayret. Kendini o küçük Slav devletinin koruyucusu sanan Rusya. Savaşa girmeye cüret edemez. . Hansine kumaşı gördüğünde "Mavi ve yeşil asla bir arada olmamalı" dedi. Bisgaard'ların küçük kızı Dorte. Tabiî. "gücümüz" yazdım. on arkadaşı -yani sınıfından on kız. Partiden çok daha az önemli olan. giydiğini yakıştırıyor. Çok şık bir elbise giymişti. ama bu durum değişebilir.29 temmuz 1914 Dün Swanny'nin doğum günüydü. Housman ve yeni karısı. partinin en güzel elbisesini giymişti. kuşaksız bir elbise. ama yüzünün donukluğu her şeyi öldürüyordu. gelirken kızları da getirmemi söyledi. lacivert ve zümrüt yeşili bir elbise. Housman savaşın bir haftada biteceğini söyledi. Bunlar hep karışık işlerdir. Onlar asker olacak yaşa gelinceye kadar bu savaş biter. Ortası marmelat dolu. Okuldan sonra bir doğum günü partisi verdik. Mr. Dokuz oldu. tepesi şeker kaplı. Mr. bunu da Rusya'nın harekete geçmesini beklemeden yapmak. ama ben iki renkten çok güzel bir karışım çıkabileceğini düşünüyorum. Britanya Đmparatorluğu şimdiye kadar bütün bu olanlardan fazla etkilenmedi. Ona göre istiyormuşum (ne alaycı). O akıllı bir adam. Kitaplar bir yıldan fazladır yanımdaydı. doğum günü pastasını kendim yapmak istedim. söylediklerine inanıyorum. saçları o kadar kızıl ki.

21 ocak 1915 Mogens dün on yedi oldu. yazacak o kadar çok şey olur ki. Kesin olan tek bir şey var. neden hâlâ onları Belçika'dan sürüp çıkaramadık? Bir kez daha bu günlükleri Danca yazabildiğime seviniyorum. Annem bütün çocukluğum boyunca hep hastaydı. Rasmus da her zamanki öfkeli konuşma biçimiyle sınavlarını veremeyen. Hep acı çekerken kim iyi olabilir ki? Babam çok katı ve disiplinliydi. Avusturya bombardımanından sonra bir harabeler yığını olmuş. Almanların da korkak fareler olduğunu söylemesi lazım. bütün Đngilizlerin kahraman azizler. sadece incir çekirdeğini dolduramayacak dedikodu. çocuklarımın da Sırp doğmadıklarına şükrediyorum. Belki de mutlu.7 eylül 1914 Hansine büyük bir üzüntü içinde. Savaşta olan bütün her şeyi bu günlüğe yazmak istemiştim. kimbilir başıma neler gelirdi. Mogens'in bu iyi taraflarım kimden aldığını söylemek güç. Housman'ın Hampstead'de. Mons'tan getirilen yaralıların hepsi de Almanların korkaklığından ve alçaklığından bahsediyor. Frederikke Teyze ve oğullarına gelince. Frognal'daki evine çaya götürdüm. madem bu kadar korkaklar. güler yüzlü. Ortası yok. ama bu imkânsız. yoksa eğer birisi bunları okuyabilseydi. onu işin dışında tutmak lazım. Swanny okuldaydı. Mogens bu yaz okulu bırakmaktan söz ediyor. Bir tanesi "Siperin önünde ayağa kalkarsan. ancak bütün bunlar beni nakit paraya ihtiyacı olan ilk erkeğe vermesini önleyemedi. Sırbistanlı olmadığıma. merak ediyorum. en fazla otuz bir-otuz iki yaşında. evlenmek için para biriktirdiklerini. Bana bütün bunlardan daha önce bahsetmeliydi. hem çok karışık hem de bir sürü yerde birden oluyor. Altı kadın ve iki çocuk daha vardı. Bunları kimden aldı. diye düşünüyorum. vermeye de çalışmayan birinin okul masraflarını ödemenin . Eğer ölürse. merak ediyorum doğrusu. Kısacası. madem bu kadar kötü askerler. bu savaş öyle kısa zamanda bitmeyecek. sadece çok iyi bir çocuk olduğunu kabul etmek zorundayız. gülmeyi unutmuş. iyi huylu Rasmus ve onun kaba köylü ailesinden. hepsi de kusur arayan. Soğuk çelikten korkuyorlar. çünkü Cropper'ı askere alındı. sohbet fırsatı bulamadık. Cropper. bir yıl içinde de evlenmeyi umduklarını anlattı. eski Belgrad'ın tabiî. Çok zeki olmadığını. süngünün karşısına çıkmaya da cesaret edemiyorlar. Marie'yi Mrs. yani askere alınmayacak kadar yaşlı değil. gerçekten çok yazık olur. Gözyaşları içinde bana nişanlandıklarını. "Güzel beyaz kent" derlermiş. ahlak anlayışıyla meşhurdu." Kim korkmaz ki? Herhangi bir Töton'un alçak olacağına inanırım da. "Tüfekle nişan alamıyorlar. Kendi ailemde iyi olarak adlandırabileceğim kimseyi hatırlamıyorum. Hansine'den biraz daha küçük. The War Illustrated dergisinde bir Belgrad tablosunun fotoğrafı var. Savaşta olduğumuza inanamazdınız. sıkıcı bir avuç insan. sana ateş edemiyorlar" dedi. Ne kadar ayakta kalacaklar. Hepimizin vatansever olması. Cropper çok yakışıklı bir erkek. Belçika'da eski ve güzel birçok kilise olduğunu söylüyorlar.

Housman'ın kardeşi askere alındı. nerelerde olurdun. 1 mart 1915 Mr. iyi. üstelik de haklı. Antikacı Dükkânı'nı okuyorum. Wells benden çok daha zeki olmalı. Dün gece Zeplinler Kuzey Denizi'ni geçip Norfolk kıyılarını bombaladı. oysa Emily. üstelik yakında da biteceğe benzemiyor. . "iğrenç kan içici hayvanlar" olarak adlandırıyor. Đleride iç karartıcı bir okuma faaliyeti. yoksa şimdi bulunduğu yerde olamazdı.. Đngiliz. H. Mrs. belki de babasının yanında çalışır. Neredeyse Emily'nin boyunda. Yine de bazen yazdıklarını okurken. "Ne aptal!" demekten kendimi alamıyorum. Güldü. savaş bittiğinde Đngilizlere ne olacağını yazıyor: 'Tüm savaş öncesi alışkanlıklar kaybolmuş olacak. Mogens'in ne iş yapacağını kestiremiyorum. itaatsiz ve kuşkucu olacak. . 'Oyalanan' hükümetlere sabır göstermeyecek. sevinçten uçardım sanırım. biraz kısa olsa da yetişkin bir kadın. Hikâye okumanın bu kadar zevkli olabileceğini bilmiyordum. Bunu fazla dert etmemeye çalışıyorum. savaş daha bitmedi. Askerler için hâki çoraplar örüyor." Peki öyleyse. Sevgili babasının yorumu: "Postalının içinde bütün bu düğümleri taşıyacak olan zavallıya acıyorum.mantıksız olduğunu söylüyor. uzun boylu kadınların koca bulamadıklarını söylüyor. mümkünse tabiî. Swanny'ye örgü örmeyi öğrettim. ama bomba atmadılar. eczacıların dediği gibi "gelişen". yine de bütün bunda yanlış bir şey var. kadın?" dedi. bu kadar ünlü. Bir kadın ya koca bulacak ya da alay konusu olmak dışında bir işe yaramayacak. Kısacası. onların başından geçenlere üzülüp günlüğüme geri dönmek için sabırsızlanıyorum.. savaş bitince eski eğlence havasının bir daha Đngiliz siyasetine geri dönmeyeceğine inanıyorum. Erkek olsaydı. daha on yaşma bile gelmemiş bir çocuk için çok yetenekli. kocası cephede savaşan bir kadın da öldü. işlerin hemen yapılmasını isteyecek. bu denli saygın görünmezdi. Eğlenceli." Yaşına göre çok uzun. ama kahramanların içine girip onlar oluyorum. hayatı düzenlemenin yolu bu olmasa gerek. bu kadar sözü dinlenir.Koca bulamasa çok mu kötü olur? dedim. insanların değişmesini beklemenin. Ne rastlantı! Gazete Almanları.. G.. Rasmus yaramı deşmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Mrs. Housman Danca okuyabilseydi. Her neyse. King's Lynn ve Yarmouth'ta insanlar yaralandı. Şimdiye kadar havacılarımız Alman kentlerinin üzerinde uçtular. bütün bunlara ne derdi acaba? Gazete misillemelerde bulunabileceğimizi söylüyor. Rasmus tek entelektüel faaliyetinin daha sonra cilt haline getirmek istediği The War Illustrated nüshalarını toplamak olduğunu söylüyor. Buna güldüm. "Kocan olmasaydı. bütün bir milletin akşamdan sabaha değişeceğini düşünmenin mantıklı bir tarafı olabilir mi? Đşte bir örnek. savaş yöntemleri "antropolojide bilinen en alçak ırklardan" bile daha vahşi.

Rasmus yeni yıl kararını alalı bir buçuk yıldan fazla geçti. Ölecek olanlar ötekilerdir. askere alındıktan üç hafta sonra Hollanda'da öldü. Yani ne demek istiyor? Bunun başkasının başına gelebileceğini. Böyle bir şey neden onun başına geldi? Daha yüzlercesinin. Danca'da hiç böyle kelimelerimiz yok: terpsikhora. çünkü bir insanın ölüme hazırlıklı olamayacağını anladım. Gelibolu'nun batısının boşaltılmasından önce postaya atılmış. bu yüzden de haberleri Cropper'ın dün gizlice gelen ablasından almak zorunda. Sözlüğümde onun için harika bir kelime buldum. ama ölüm gelip çattığında yine aynı şey olur. üç de kaybımız var. kendi erkeklerinin büyülü bir hayatı vardır. Ona terpsikhora sanatında becerikli olmasını beklediğimi söyledim. tabiî ta haftalar önce yazılmış. Hansine -hepimiz gibi. bunu kendine her gün söyleyebilirsin. daha fazla yazmış olmasına rağmen. Mrs. sanırım büro işinde çalışacak. Resmen nişanlanmadıkları için. savaş süresince de düzelmesini beklemiyorum. yirmi sekiz yaralı. ama bu onun yakını olduğu için ölmemesi gerektiğini mi? Fransızlar üç milyon Alman'ın öldüğünü gösteren bir liste yayımladı.30 mart 1915 Mrs. ama bizim yayımladığımız listeye göre Çanakkale'de otuz üç ölü. Tanıdığım ve cepheye bir erkek gönderen kadınlardan hiçbiri onların orada ölebileceklerini farkında değil. Belki de değil. Zaten bütün mektup da bu. Ölümün kaçınılmaz olduğunu bilebilir. 28 temmuz 1915 Swanny'nin doğum günü.Cropper'ın savaş tutsağı olduğunu umuyor. 14 mart 1916 . Ona söylediği özel şeyleri. merak ediyorum. Cropper'ın annesi dişi bir kaplan kadar kıskanç ve "o yabancı kölecik" olarak adlandırdığı Hansine'yi kabullenemiyor. mektubun büyük bir bölümü sansürsü tarafından karalanmış. bütün o sevgi ve aşk sözcüklerini okumamı istiyor olamaz. Hansine Cropper'ın nişanlısı değil sevgilisi. Mogens'in okuldaki son günü. Tahmininle göre Cropper öldü. gelecek ilkbahara kadar her cuma akşamı kursa gidecek. Motorlu arabalar konusunda en ufak bir bilgisi bile olmadığından. Ölü bir adamın neşeli ve umut dolu kelimelerini okumak ne tuhaf. ama hâlâ milyoner olamadı! Swanny'yi doğum günü hediyesi olarak Yunan dans dersleri kursuna yazdırdık. Bu sayılara inanmıyorum. doğru olmaları mümkün değil. binlercesinin başına gelmiyormuş gibi. Zaman kaybetmeden Rasmus'la birlikte motorlu araba satışı işine başlayacak. Bugün zavallı Hansine Cropper'dan bir mektup aldı. Böyle inanmak. Hansine'nin Cropper'ı Çanakkale'de kayıplar arasında. sanki ölenin sonsuza dek yaşayacağını düşündüğünü anlarsın. Cropper'ın Hansine'nin okuma bilmediğinin farkında olmadığını sanıyorum. Housman'ın ağabeyi. acıyı ve şoku daha da güçlendiriyor mu. yoksa ona mektup gönderme sıkıntısına girmezdi. Housman "Neden o? Neden ben?" deyip durdu. Bu konuda fazla konuşmam ama anladığım kadarıyla şu sıralarda işler pek iyi değil.

Neden Swanny değil? Bütün çocuklara eşit sevgi göstermek gerektiğini sanıyordum. dedim Eğer halıya. Hep birlikte gülüp Mrs.Ravensdale Caddesi'ndeki kapı komşumuz Mrs. Đnsanı biraz daha cesaretlendirebilirdin. Evans'ın Rasmus'un Arthur'a bağırmasının öcünü aldığını söylüyoruz. Dikiş işinde ne kadar becerikli olduğunu biliyorsun.Öyleyse. Aslında bütün bunları ikinci çocuğu olan Arthur isimli çilli ve şişman oğlunun doğum gününde Marie ile oynayabilmesi için ayarlamıştık. Bugünün de çok başarılı geçtiği söylenemez. o ise sigarasını tüttürerek The War Illustrated'i yutuyordu ki birden kafasını kaldırdı ve Marie için bir bebek evi yapacağını söyledi. Evans çaya geldi. benden bir yardım bekleme. Arthur'u parçalamakla tehdit etti. . sanırım bu defa bir gerçek payı var. Çocukların suçiçeğini zonalı bir yetişkinden kapabileceklerini duydum. Hansine o dakikadan beri gülücükler . bütün bunlar yetmezmiş gibi. önce çocuklardan biri. Fazla ilgi göstermedim. ben Đki Şehrin Hikâyesi'ni okuyordum. "Noel'i beklemek zorunda kalacaksın.Bitirdiğimde yedi yaşında olacak. ama kızkardeşi bu akşamüzeri geldi ve Hansine'ye müjdeyi verdi. Sam Cropper Almanların elinde tutsak. Nasıl emin olabilirler bilemiyorum. dedi. sonra öteki soğuk aldı. Marie'ye vurunca Marie o kadar yüksek sesle ağlamaya başladı ki. bir ya da iki yılımı alır. bana yüzünü kaşımayacağını söyledi ama o Marie maymunu. babası ta atölyeden duyup fırladı. Gelip de benden bir şey isteme. gelirken de bir sürü çirkin çocuğunu yanında getirdi. .Neden Marie? dedim. Ama bir şekilde ertelemek zorunda kaldık. genellikle böylesi kocakarı hurafelerine inanmasam da. bu sabah da Marie'nin bütün vücudu kıpkırmızıydı.Noel'e kadar bitiremem. Mrs. mindere falan ihtiyacın olursa. Hansine'den istersin. ellerini arkasına bağlayacağımı söyledim. Evans'ı bir daha burada hiç göremeyecekmişiz gibi geliyor! Bu akşam oturma odamızdaydık. Arthur. Sanki Mrs. kendilerini şanslı görecek bir alay kadın var. perdeye. . . Böyle büyümeye devam ederse. Swanny dün sabah kırmızı kabarcıklarla aşağıya indi. . onunla ne yapacağımı bilemiyorum. Evans zonaya yakalandı. kadınım. ona kendine ait bir Padanaram yapacağım. Kocaları benim yaptıklarımı becerebilse. Swanny iyi ve söz dinleyen bir çocuk.Beş yaşında bir çocuk için mi? dedim. bir daha yüzünü tırnakladığını görürsem. "Doğum günü için geç kaldın" dedim.Swanny çok büyük. bebek evini bitirdiğimde iki metre olur. 26 mart 1916 Hem Swanny hem de Marie suçiçeği oldu." . Bu evin eşini yapacağım. ama kızların yüzlerinde iz kalmasından korkuyorum.

Swanny onu görünce. Çok ince bir cilt. binlerce kitap sayfasının fotokopisini okumak zorunda kaldım.içinde. Uyanmak ve bir kâbustan sonraki o muhteşem duyguyu yaşamak istiyorum: "Doğru değil. "Önce Ward-Carpenter anlatısını. diğeriyse sanki özel olarak bastırılmış gibiydi. Önce kitaplara baktım. Far?" diye sordu. Hakkını vermeliyim. yalan da işitme!" Beyaz büyük benekli gül kurusu taftadan yeni bir elbise aldım. Ne şömiz ne de ön kapakta bir yazı. Bir tanesi Penguin Yayınları'ndan. . bildiği Đngilizce atasözlerini tekrarlamaktan büyük keyif alıyor: "Soru sorma. bu nedenle de böyle bir okuma faaliyetine başlamaya can atmıyorum. "Neden evimizi çiziyorsun. yeşil Ünlü Duruşmalar dizisinden bir kitaptı. Cary'nin yazdığı bir not. akıllı ya da duyarlı insanlara da benzemiyorlardı. demek istiyorum. Londra Taburu Tüfek Tugayı'nda er. görünüşünden sürekli olarak kullanıldığı. Neden ilgilenmem gerekeceğini anlamadım. ya da resimlerden anlaşıldığı kadarıyla. Arthur Roper ve Romen rakamlarıyla bir tarih basılıydı: MCMXXVI. yanına da beyaz boncuklarla süslü gülkurusu bir türban. Đçimizden çok azı kitap. Üstelik Asta onları tanımıştı ya da onlardan söz edildiğini duymuştu. gazete ya da dergi dışında bir şey okumaktan hoşlanır. On ikinci bölüm Cary'nin vermiş olduğu kâğıtların tepesinde iki fotoğraf vardı. 7 mayıs 1916 Bunu nasıl yazacağımı bilemiyorum. Kadın kaba. Đçindeki boş sayfada Bir Victoria Dönemi Ailesi. Yani çizimlere başladı. Belki de inanamadığım için yazabiliyorum. Mogens bu akşam eve geldiğinde orduya gönüllü yazıldığını söyledi. olmadı." Ama doğru. harika çiziyor. kitabın sırtındaki harflerse okunamayacak kadar silikti. adam da yıpranmış gibiydi. sayfalarının çevrildiği anlaşılıyordu. Mrs. Kitabın içinden bir kâğıt düştü. Yine de her ikisinde dikkatimi çeken bir şey vardı. daktilo sayfaları bir yana. Roper'ı modaya uygun elbiseleri ve tüylü büyük şapkasıyla görmüştü. Rasmus da her zamanki çatık kaşlarıyla Đngilizce cevap yerdi. yaptığı karalamalar bana Leonardo'nun eserlerinin fotoğraflarını hatırlatıyor. Rasmus bu akşam bebek evine başladı. şarkılar mırıldanıyor. çünkü ne Lizzie Roper ne de kocası güzel insanlar değildi. Oysa ben elyazmaları. Artık 3.

Küçük insanların başına korkunç felaketler gelir. Londra banliyölerindeki sahnesi. Thomas'ın hem annesi hem de karısı hizmetçilik yapmışken. Roper kızlarının böyle bir şey yapmaları gerekmez. Annesi o zamana kadar kızları Beatrice ve Maud'u doğurmuşsa da Alfred ilk erkek evlat ve vâristir. daha sonra Roper ailesinin iki oğlu daha olur. ortak koşulların büyük bir kentin arka sokaklarında buluşturduğu kadın ve erkekler. bu koşullara olağandışı bir tepki. savunma avukatı KC Howard de Filippis olağanüstü başarılı göründü. Anlaşılan emrinde çalışanlar vardır. Eczane sahibi aileye reddedilemeyecek kadar iyi bir . rezili ve alçağı bir tragedya haline getirir. Gerçekten de aşağı orta sınıfın en alt sınırındaki kahramanları. Burada küçük ayrıntılar büyütülür.sonra da kitabı oku." Hepsi bu. yine de orijinalin gerçek bir cinayet koleksiyoncusunun elinde olduğunu düşündüm. cinayetlerin olağanüstü içeriğinden çok. Arthur on altı yaşındadır." Ward-Carpenter kenarları kapkara bir fotokopi yığını çıktı. belirli bir varlığa sahiptirler. Bütün bunlar Thomas'ın beyin kanamasından ölmesiyle sona erer. Roper dosyası da farklı değildir. en yüksek avukatlık derecesi. bu felaketler saraylarda ya da malikânelerde değil. Bir eczacının çöküşü ve batışı Büyük cinayetlerin neden olduğu ilgi ve korkunun asıl kaynağı. Suffolk. günümüzde olsa eczacı ya da eczane yöneticiliği olarak adlandırabileceğimiz bir iş yapmaktadır. Roper'a fazla yer ayrılmamıştı: "Alfred Eighteen Roper d 1872. Butter Market'ta eczane Morley's'te yardımcıdır. Edwards'ta doğacaktır. Birinci sayfanın tepesine elle "1934" yazılmıştı. Roper'lar görünürde mutlu ve saygın bir ailedir. 1925. başlıca oyuncuların aile hayatı konusunda çizdikleri resimleriyle söylediklerimizin tipik bir örneği olarak da gösterilebilir. dar ve pis sokaklardaki yoksul evlerde gerçekleşir. Burada. hatta belki de biraz daha fazlasıdır. Thomas Roper. Okumaya başlamadan önce tarihî dedektif hikâyeleri yazarımın yayımladığı gerçek cinayet ansiklopedisine bir göz attım. Cambridge Temmuz 1905'te karısı Elizabeth Louisa Roper'ı Londra'da Hackney'de öldürmekle suçlandı. Kazancının yerinde olduğunu söyleyebiliriz. cinayetlerin içindeki olağanlıktır. Ne var ki Alfred Eighteen Roper. önemsizi. aşağılık davranışlar öylesine korkunç bir boyuta ulaşır ki cürüm kısa süre için de olsa. Đlginç ikinci adını 1868'de Thomas Edward Roper'la evlenen annesinin kızlık soyadından alır. ö. Fotokopinin üzerinde belgenin aslının nerede olduğunu gösterebilecek hiçbir işaret yoktu. Thomas kırk dört yaşında öldüğünde. Oğullarının çalışmasına gerek duymaz. Yine de Roper hakkında daha fazla şey öğrenmeye kararlıydım. her üçünü de ilkokula gönderir. Eighteen. bir Suffolk adıdır ve Alfred dört yıl sonra Suffolk King's Counsel. Norfolk'ta Lark Nehri kıyısındaki küçük ve güzel Bury St. son doğan kızın da sadece birkaç hafta yaşadığı sanılmaktadır. Dava ekim 1905'te Londra'da Merkez Ceza Mahkemesi'nde görüldü. St. en azından oğlanlar kaderin onları bıraktığı yerden daha yukarı yükselmeyi düşünmektedir. şiddet ve kural tanımazlıkla cevap vermiştir. doğumu ve yetiştiriliş tarzıyla bir Londralı değildi. Arthur'un anılarını es geçsen de olur. Arthur ve Joseph. Bury. Edmunds.

Fotoğraflarından onun zayıf ve dar omuzlu olduğunu görebiliyor. gözlerinin koyu olduğu anlaşılmakta. yine de kitapta cinayetle suçlanıp mahkemeye çıkmasıyla ilgili tek bir cümle yoktur. yine de annesini yaşatacak. belirtilen tarihlerde John Deck tarafından yürütülmektedir. oysa o tarihte o görevi bahçenin kurucusu N. Hodson yürütmektedir. yazdığı Roper anılarını 1926'da kendi imkânlarıyla bastırır. Portre çekiminin yapıldığı 1898 yılında. Model buhar makineleri üretir. diğeri de bir sonraki yıl evlenmeye hazırlanmaktadır. diğeri de onu karısı ve çocuklarıyla gösteren bir aile resmidir. muhtemelen iki metreye yakın göründüğü dışında başka bir bilgi vermez. Eğer Alfred isterse dükkânda ona verebileceği bir iş vardır. genellikle de gözleri bozulmaya başlayan annesine yüksek sesle kitap okur. Roper ailesinin adını duyurduğu tek olay Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı dava. Edmunds'taki botanik bahçesinin müdürlüğünü yaptığını yazar. Alfred'in kardeşine ilkokulun yılda dört kez düzenlediği. Halk Kütüphanesi'nin sadık bir üyesi. Ağabeyi Alfred'i düşünceli ve araştırıcı bir genç. Southgate Sokağı'ndaki odasında da keşif kabilinden deneyler yapar. bunları annesinin gaz sobası üzerinde doldurmaya çalışır. 1904'te de bir kızı olduğu yazılıdır. Arthur'un anne tarafından dedesi William Eighteen. erkek kardeşlerinin okuldan ayrılmalarına gerek bırakmayacak kadar para kazanmaktadır. 1844 yılında posta idaresinde çalışmış olabilir. bu davayla sonuçlanan koşullar ve davanın sonucu olmasına karşın. Kız kardeşlerinden biri evlidir. Ne var ki bu umudu gerçekleşmeyecektir. Merdivenin en alt basamağındadır. Đçinde bugün ilgimizi çekebilecek tek bölüm. düşüncelerini biraz kuşkuyla karşılamak zorunda kalırız. Yüz hatları düzgündür. bazı gerçekleri saptırmak zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır. neredeyse bir entelektüel olarak tanıtır. alnındaki koyu saçlarının dökülmeye başladığı görülmektedir. Morley's'te birkaç yıl kalır. S.öneride bulunur. Southgate Sokağı'ndaki aileden kalma evde annesi ve kardeşi Joseph'la beraber otururken çoğu akşamı okuyarak geçirir. karşı cinsten hiç kimseyi tanımamaktadır. Eczacılık alanında herhangi bir eğitim görmemiş olmasına karşın. kazananların da Cambridge Üniversitesi'ne gönderildiği bir yarışma kazanmayı umduğunu söylediği anlatılır. tıraşlı görünmektedir. Muhtemelen Samuel bahçede çalışan bahçıvanlardan biridir. Bury Mekanik Enstitüsü'nün büyük kitaplığının da devamlı ziyaretçisidir. Kitabın adı Bir Victoria Dönemi Ailesi'dir. evlenmesinden hemen önce. Alfred. H. ailenin tüm erkekleri gibi uzun boylu olduğu. bu evlilikten 1899'da bir oğlu. özellikle dayanıklı bir vücuda sahip olmadığı sonucunu çıkarabiliyoruz. Arthur'un ağabeyi Alfred hakkında verdiği bilgilerdir. Arthur ağabeyinin dış görünüşü hakkında. ancak hangi renkte olduğu . Çalışkan ve sorumluluk sahibidir. 1898 yılında Elizabeth Hyde'la evlendiği. kitabın ekindeki albümde iki fotoğrafı görülür. eczacılığa yükselir. sadece kendinden bahsedildiği 250 satır vardır. Arthur'un aile üyeleri hakkında yazdıkları o denli övücüdür ki. Alfred. Beccles'te ilkokul öğretmenliği yapan Arthur Roper. kardeşi Arthur'a göre "kimyagerliğin" her alanına ilgi duyar. bunlardan biri fotoğraf stüdyosunda çekilmiş bir portre. Arthur'un bu konuda söyleyecek tek bir sözü yoktur Ağabeyi kısa kitabın birçok bölümüne hâkimdir. kardeşi Arthur'a göre de çok az arkadaşı vardır. büyükbabası Samuel Roper'ın 1830'da Bury St. ne var ki Bury St. Ne de olsa sıradan ve gerçekten saygın bir aileyi itibar sahibi yapma merakı. evine bağlı sakin ve sevecen bir gençtir. Okuldan ayrılıp dükkânda işe başlar. White Suffolk gazetesine göre Hatter Caddesi'ndeki bu görev. Edmunds'un posta müdürü olamaz. Örneğin. bu sürede babasının daha önceki durumuna.

Fulham'a yerleşmiş olsaydı. Gerçekten de Smart Fulham'da oturmakta. Maddox ertesi gün teşekkür etmek için eczaneye uğrar. Alfred'i bu öneriyi kabul etmemeye iten neden bilinmemektedir. ne cinayetten yargılanacağı ne de hayatının yirmi yılını toplum dışında geçirmek zorunda kalacağıydı. Alfred. Đşe gidip gelmek kolaydır. Şimdi kardeşi Joseph de evlenmek ve karısını Alfred'in de oturduğu Southgate Sokağı'ndaki eve getirmek üzeredir. Arthur ağabeyinin hangi koşullar sonucunda Doğu Londra'da. 1895 yılında Navarino Caddesi'nde Devon Villa'ya geçip. Hyde'ın evini neden seçtiğini açıklamaz. güzel bir evdir. Bu odalar için haftada yirmi beş şilin öder. belki de fotoğraf çektirirken gözlüklerini çıkarma gereğini duymuştur. daha sonra Strand'den ve Covent Garden'dan geçerek işe gidilebilmektedir. annesini merdivenlerden yukarı ve aşağı taşımış. Bütün bunların. Alfred Roper'ın bu iş önerisini kabul etmiş olacağı kuşkuludur. Alfred. bilgisizlikten. bir lokantada yedikleri yemek sırasında Alfred'e Fulham'ın yerleşmek için uygun bir bölge olduğunu anlattığını belirtir. Supreme Remedy'nin çalışanlarından biri olan John Smart duruşmada yaptığı tanıklıkta. ikinci katta bir yatak odası ve bir oturma odasına taşındığında yirmi üç yaşındadır. Hackney'de. Maddox'un bu sorununu da halleder. Belki de Robert Maddox. Tam tersine. bu arada da Alfred Roper'a kronik nezlesine de bir çare bulup bulamayacağını sorar.bilinmemektedir. hatta yemeğini bile hazırlamıştır. çay ve akşam yemeği de bu fiyata . Alfred de öneriyi kabul eder. Butter Market'taki Morley's'te yönetici olarak çalışmaya başladığından birkaç yıl sonra Arthur kaç yıl olduğunu belirtmese de aradan altı yıl geçtiğini hesaplıyoruz. Alfred'in bir ilaç reklam şirketine müdür yardımcısı olarak atanmasında bir rolü olup olmadığını bilmiyoruz. Alfred Roper tipi insanların çoğu sadece sükûnet ve tevazularıyla kendileri hakkında olduğundan parlak bir izlenim oluşturmayı başarırlar. Gerçekten de onu yalnız bırakıp gitmeyi kabul edemeyecekti Son yıllarda Alfred ev işlerinin büyük bir bölümünü üstlenmiş. Arthur'un anılarının satır aralarından Alfred'in kaçış fırsatı yakaladığından belki de zenginliğe gidebilecek bir yolda adım atmaktan memnun olduğunu çıkarıyoruz. muhtemelen de daha sonra gelişen olayların yarattığı endişeden. onunla ilgilenen Alfred Roper'dır.Alfred kente gelen ve Angel Hill'deki Angel Inn'de kalan Robert Maddox'la tanışır. Maddox Morley's'e gelir. müşterisinin memnun ayrılmasını sağlar. oda kiraladığı binada boş odalar bulunduğunu bilmektedir. burada söylenebilecek tek şey. Alfred'in yaşadığı bölüm yüksek tavanları ve büyük pencereleriyle geniş. kahvaltı. Maddox'a herhangi bir merhem vermek yerine dolamayı yarar ve parmağa öyle usta bir pansuman yapar ki. Maddox'un da ortağı olduğu Londra'daki Supreme Remedy Company Alfred'e bir iş önerisinde bulunur. Roper'dan hoşlanmıştır. Burun kemeri üzerinde görünen soluk iz Arthur'un gözlük taktığı anlamına da gelebilir. metroyla Walham Green ve Charing Cross arası on beş dakikadır. Alfred. Mr. bu nedenle ağabeyinin gençlik yılları hakkında fikir sahibi olabilmek için onun anlattıklarından başka dayanağımız yoktur. Navarino Caddesi'ne taşındığını ve oturmak için Mrs. tehlikeli dönem geçene ve 1906 yılına gelinene kadar Alfred'in yaşamındaki en önemsiz ayrıntıları sıralamakla yetinir. En azından Arthur Alfred'in neden iş değiştirdiği konusunda hiçbir görüş ileri sürmez. parmağındaki ağrı için bir ilaç ister. yerleşir yerleşmez de uzun süre oturabileceği bir ev aradığı anlaşılmaktadır. Londra'da geçici bir süre için Gray's Inn Sokağı'ndaki bir otele yerleştiği. Nedeni ne olursa olsun. Devon Villa bodrumun dışında dört katlıdır. Anne Roper birkaç hafta önce ölmüş olmasa.

Alfred Roper'ın taşındığı gelişmiş Londra banliyösü işte böyle bir yerdir: yoksulluk ve ağır işçilik. Đşçileri kente taşıyan London Fields tren istasyonu bir taş atımı uzaklıktadır. muhtemelen de tüm dünyanın önünde" olarak tanıtırdı. Hâlâ direnen ve eski büyük malikânelerde yaşayan orta sınıfla giderek yoksullaşan işçi sınıfının mahalleleri arasındaki sınırlardan birisi de Mare Sokağı'dır. Hackney Empire tanınmış bir salondur. Yılda 150 pound aldığı düşünülürse. 1891 yılında bir odada dört ya da daha fazla kişiyle birlikte oturanların sayısı 3 000. bahçelerin arasında da parklar ve hayvanların otladığı çayırlar yer aldı. Mare Sokağı'nın "yanlış" tarafının hemen batısındadır. Örneğin istatistikler. kira ödemede bir sorunu olmayacağı anlaşılır. daha yoksulluğa doğru bir gidiştir. Đnsan Mare Sokağı ve Kingsland High Street'teki büyük mağazalarda her istediğini bulabilir. yüzyılın ikinci yarısında Hackney'de eğilim. karmakarışık bir düzende yaşayan göçmenler. görece konfor ve orta sınıf değerleri. Hackney'nin yerli fakirleri Homerton High Street ve Wells Sokağı etrafında yaşamaktadır. bir odaya dört kişi doluşmuş. South Mill Fields. arabalar çalışır. Hackney'nin zarif kilise ve ibadethanelerini yaptıran. Yüzyılın sonlarında. "arabalarını buradan tutan insanların yüksek sayısından da anlaşılacağı gibi. yüksek ağaçlı bahçeler arasından London Fields görünür. içinde pazarıyla canlı bir alışveriş merkezidir. nüfusu da gereğinden fazla artmıştır. yemeği hazırlanmaktadır. Sinema salonlarının görünmesi için 1906'yı beklemek gerekse de Stoke Newington Caddesi'nde Yeni Alexandra Tiyatrosunda. Eğlence bakımından müzikholler. Bize anlatılanlara göre yoksullar her zaman çevremizdedir. nüfusun 1881 ve 1901 arasındaki yirmi yılda 163 681'den 219 272'ye yükseldiğini gösterir. Hackney eskiden "soyluların ve aydın sınıfının evleriyle" ünlü bir kasabayken sakinleri arasında o kadar çok tüccar ve seçkin insan vardı ki. Alfred Roper'ın buraya yerleştiği dönemlerde Hackney oldukça yoksuldur. oturma odasından. Demiryolları hızlı yolculuğa olanak tanımadan önce. Matthew Rose and Sons mağazası da aralarında bir çay salonunun bulunduğu çeşitli hizmetler sunar. Hyde'ın evi de Stanford Hill'e taşınan bir kent tüccarının evidir. XTX. sahiplerinin varlığı ve lüksüyle krallığın. Vesta Tilley ve Little Tich'in de bulunduğu ünlü müzikhol yıldızlarını sahneye çıkarır. Hackney bir işadamının Londra dışında oturabileceği. aralarında Marie Lloyd. Navarino Caddesi. üç ya da daha fazla kişiyle oturanların sayısı da yaklaşık 8 000'dir.dahildir. Hackney'de atlı tramvaylar. Buradaki eğilimin dışa yönelik olduğu. kentteki işine de zamanında varabileceği en uzak yerleşim bölgesi olarak gösterilebilirdi. bowling sahası ve göl yürüyüş mesafesindedir. Odalar lüks olmasa da uygun biçimde döşenmiştir. Çoğu tiyatro Noel'de pandomim gösterileri sergiler. London Heights çevresinde şiddet hüküm sürerken. daha yoksul sınıflar yararına vakıflar kurduranlar. Odasının temizliği yapılmakta. merkezden kovulanların Lea Nehri'nin tam kurutulamamış bataklığı kenarındaki yıkık gecekondulara yerleşmek zorunda kaldığı bellidir. Victoria Park kentin kriket alanıdır. tiyatro ve operalar vardır. Mrs. Dalston Tiyatrosu ve Islington'daki Grand'de dram ve komediler oynanır. Kuzeyde. . Homerton High Street ve çevresinde uzun zamandan beri bakımsız fakir mahalleleri vardır. eşleriyle birlikte kiliseye giden yerli halk. işte bu evlerin sahipleriydi. Hackney Wick and All Souls' ve Clapton gibi bölgeler gerçek teneke mahalleleridir. Bölge bahçeler içinde büyük evlerin yapıldığı bir banliyö haline geldi. Hackney Common az ötededir.

Genel kanı. Daha dar bir merdivenle aşağıya. Mrs. Maria Sarah Hyde. Hyde'a ait olduğu kuşku götürmez. kiremit rengi mermerden tabanıyla holün gösterişli olduğu söylenebilir. Odaların temizliği. Hyde. Bir yıl önce okulu bırakmıştır. iyi bir iş bulduğu için kendini mutlu sayar. Bunlardan Miss Beatrice Cottrell. Maria Hyde. ama alkole dayanıklı olduğu. Bazıları kızına bir koca bulmak peşinde olduğunu ileri sürer. Hyde daha sonra iki kiracı daha alır. Eve yaşlı bir Polonya ya da Rus göçmeni olan ve ikinci katın büyük bölümünde oturan Joseph Dzerjinski'yle birlikte. iki kat üstündeki. Hyde. Ne var ki nişan bilinmeyen bir nedenle bozulur. Mrs. bulaşık ve alışveriş onun görevidir. yanından evlenmek için ayrılan daha yaşlı bir kadın çalıştırmıştır. yanında yaşadığı adam Mrs. Dzerjinski'yle aynı katı paylaşan konserve et ürünleri tüccarı Goerge Ironsmith'in Lizzie Hyde'la nişanlı olduğu. o zamanın çok kullanılan deyimiyle "olması gerekenden daha iyi olmadığını". dördüncü katın tümünü kendi kullanımına ayırmıştır. bir yıl içinde evlenecekleri de söylenir. Ironsmith de çalıştığı et ihracat şirketinin merkezinin bulunduğu Amerika'ya gider. Çıktığı odalar Upton adlı evli bir çifte kiralanır. Diğer bir anlatımla. Hyde. Hyde'ın ücretini bu evle ödemiştir. mutfak ve kilere. bütün bu insanların geçmişi ve özelliklerinden bahsetmenin sırası geldi. . şimdiye kadar hiç kimsenin onu sarhoş görmediği söylenir. Hackney salonlarının sadece yüzde ikisi evlerinde hizmetçi bulundurur. Kocasından söz ettiğini duyan olmamıştır. Elizabeth Louisa adlı kendi kızını da getirmiştir. birinci kattaki bir odada kalır. arıtma istasyonunun yanındaki evine yakın. ailesi. Evin neredeyse bütün işleri. Zemin kattaki iki salon geniş ve yüksek tavanlıdır. şimdiye kadar hiç evlenmemiş olmakla birlikte en az bir çocuk doğurduğunu iddia eder. En sevdiği içki cindir. beş yıl önce Devon Villa'ya yerleştiğinde nereden geldiğini bilen de yoktur. Evde on iki odanın dışında geleneksel bölümler vardır. Alfred Roper'ın yerleştiği ev ve kiracıları. O dönemde yemek yapma işi Maria ve Lizzie Hyde arasında paylaşılır. bir de hizmetçilerin yattığı penceresiz aralığa inilir. herkesçe Lizzie olarak bilinen. Çocuğa ya da çocuklara ne olduğu bilinmez. Hyde'ın verdiği hizmetler karşılığında bu eve gelmiş olduğudur. 1895 yılında elli yedi yaşlarında bir duldur ya da kendini dul olarak tanıtan bir kadın. Mare Caddesi'ndeki Dolphin Tavernası'nda Joseph Dzerjinski'yle birlikte içki içmek dışında çok az şey yapmasına izin veren önemli bir kalp rahatsızlığı olduğunu iddia eder. giriş merdivenlerinin ve bahçenin süpürülmesi. daha görkemli günlere tanık olduğu bellidir. Mr. bu nedenle de on üç yaşındaki Florence Fisher annesinin South Mill Fields'ta. oturma odası istendiğinde akordeonlu bir kapıyla ikiye bölünebilir. Dzerjinski'nin komşusu ise konserve et ürünleri tüccarı George Ironsmith'tir. En azından alt katlarda merdivenlerin görkemli. Miss Cottrell'e göre birçok kez alkolün kalbine yararlı olduğunu söylemiştir. Florence'tan önce. Ev dört katlı geniş bir binadır.Artık Mrs. Roper'dan birkaç ay önce Devon Villa'ya geldiğinde henüz çocuk denecek yaştadır. Mrs. birinci kata yerleşen. Evin Mrs. kendini eski bir saray terzisi olarak tanıtan yaşlı bir hanımdır. yukarı katlara kömür taşınması. Bazıları da kızın. Mrs. tek hizmetçisi olan Florence Fisher'a düşer.

onu daha önce hiç alışmadığı bir biçimde kollamaktadır. görünmez olur. 19 şubat 1899'da bir oğlunun olmasıdır. Daha da şaşırtıcı olanı evlenmesinden altı ay sonra. şapkacılık yapmış. Ne var ki Miss Cottrell Alfred'in Navarino Caddesi'ne yerleşmesinden bir hafta sonra. çoğu kez Alfred'e . hiç olmazsa bir süre için özen gösterir. yolun sonundaki yaya bölümündeki tek fark. ince bir burnu.1895 yılında Lizzie Hyde yirmi dört yaşında olduğunu söylemektedir. çevrede çeşitli işlere girip çıkmış. kalın ve biçimli kaşları vardır. kiracı olarak gelmesinin ne denli iyi bir tesadüf olduğunu düşünür. Daha sonra karşılaştığımız ilk kesin bilgi. London Fields'tan Londra'ya gitmek çocuk oyuncağıdır. Fulham'da olduğu gibi. Bunun onu duruşmada savunan Mr. düzgün çizgileri. kesin olansa. Hyde'ın kızının arkadaşlığının da keyfine varmaya başlamıştır. ancak güzelliğinin zaman ve sert koşullarla biraz yıpranmış olduğu görülür. Miss Cottrell'e göre yemekler daha düzenli. O günlerde evdeki bütün kadınlar. ona karşı davranışlarına." Alfred'in bu uyarıyı ciddiye almadığını söylemek gereksiz. Hayatında ilk kez büyük bir evde yaşamanın. Beatrice Cottrell daha sonra Devon Villa'daki hayatını ayrıntılarıyla anlatan bir kitap yazıp bastırır. temizlik daha belirgin olmuştur. Kitap Alfred konusunda oldukça önyargılıdır. bütün bu süre boyunca da Suffolk'a sadece bir kez gittiğidir. Ancak söylediğinden en az altı yaş daha büyük olduğu. burası kendisi gibi kaybedilecek bir şeyi olmayan yaşlı kadınlar için uygun olsa da. vücudu hafif dolgundur. bazen gece kaldığı da bilinen "bir beyefendi". John's Kilisesi'nde kendinden büyük Elizabeth Louisa Hyde'la evlendiğidir. daha önce de bir terziye çıraklık etmiştir. Açık renk saçları gürdür. zaman geçirmeden kendine daha uygun bir yer aramasını önerir. böylece de Albertla arasında yedi yaş bulunduğu apaçıktır. Bu yolculuğun nedeni. Geçen üç yıl süresince Alfred'in yaşadıkları konusunda çok az bilgimiz var. burada mümkün olduğunca kısa süre kalmasını öğütlemeyi de bir görev bilir. Bir komşunun yazdığı bir gazete makalesi ve Miss Cottrell'den kalan anılara göre. Evliliklerinin ilk günlerinde Alfred karısının "üzerine titrer. Bu kadarla da kalmaz. iri ve parlak gözleri. boynu kuğu gibi uzun ve ince. Belki de bu arada Mrs. ev kendisinin olmasa da odasının büyüklüğünün ve manzaranın tadını çıkardığı kuşkusuzdur. 1898 ağustosunda Güney Hackney'deki St. evi sık sık ziyaret eden ve Miss Cottrell'in deyimiyle. hatta çocuklarının doğumuna kadar paylaştıkları mutluluk kırıntılarının yerinde yeller eseceğidir. Bu doğum insanda Lizzie Hyde'ın Alfred'i evlilik tuzağına düşürdüğü izlenimi uyandırır. evde kalarak işlerin yapılmasında yardımcı olduğu bilinmektedir." Lizzie akşam olunca dört gözle kocasını bekler. dolgun küçük dudakları. nedendir bilinmez. kardeşi Joseph'in doğum sırasında ölen karısının cenazesine katılmaktır. Tek bilinen Supreme Remedy Company'de müdürlüğe yükselerek maaşına haftada bir pound zam yapıldığı. yoksa kibirinden mi kaynaklandığını söylemek imkânsızdır. Oval bir yüzü. bir kumaşçı dükkânında yardımcılık. Odasında kimya deneyleri yapmasına. Evdeki herkes daha ilk görüşte onun ne kadar uygun bir insan. "onun için değildir. Onun günümüze kadar gelen birkaç fotoğrafıdan oldukça güzel bir kadın olduğu. evliliklerinden önce. kuzey yerine güneye yönelmektir. Lizzie Hyde'ın arkadaşı olan. Howard de Filippis'in iddia ettiği gibi masumiyetinden mi. buharlı makineleri için mutfaktaki ocağı kullanmasına göz yumulur. 1895'te ev dışında para karşılığı çalışmadığı. Alfred Roper parlak bir kiracı olarak işte bu eve taşınır.

özellikle de ailesinde. Miss Cottrell'in sözünü ettiği. bir süre sonra da gelişmesi yavaşlar. doğru dürüst beslenmez. sonra da günlerce yataktan çıkmaz. sık sık da Hackney Empire'a gider. Alfred'in durumunu daha da güçleştirecek gibidir. Cora Green'e yatak odası duvarlarında böcekler gezindiğini anlatır. Lizzie büyük krizler geçirir. Hyde Upton'lardan sonra yeni kiracı bulmak için girişimde bulunmaz. Cora Green. çocuğunu ve kendini öldüreceği tehditleri savurur. Alfred bazen Dolphin'e karısı ve kayınvalidesiyle birlikte gelir. Bununla da kalmaz. gelen belki de bir başkasıdır. Cora Green'e göre Lizzie Roper çocuğuyla hiç ilgilenmez. Alfred ideal bir koca. artık oda kiralamaktan vazgeçmek istediğini belirtmesi. Alfred ve Lizzie de onun bölümünü devralır. Miss Cottrell. başkalarının yanında kocasının boynuna sarılıp öpmesinden rahatsız olduğunu söyler. daha sonra. gençliğinde çeşitli müzikhollerde konserler vermiştir. Mrs. Rus ve Alman göçmenlerine odasında Đngilizce dersi verir. O iki üç yıl içinde Lizzie'nin birden fazla arkadaşı olduğu kesindir. Upton'ların evden ayrılmalarının bir nedeni de. Green'in erkek giyim mağazası yöneticisi olarak . deyim doğruysa "eli ekmek tutan birisini" bulan kayınvalidesi Maria Hyde'ın Miss Cottrell'in de yanında. Upton. Kayınvalidesi başlangıçta istemeden de olsa en üst kattaki odalardan birini kimyasal deneyleri için kullanmasına izin verir. Alfred ve Lizzie çoğu kez birlikte eğlenir. Fisher'ın Lea Bridge Caddesi üzerindeki derme çatma evinde geçirir. ancak dördüncü katı kapadığında verdiği izni geri alır. bu nedenle de sık sık eve gelip gider. Bütün bunlar ilk çocukları Edward Alfred'in doğumuyla kesilir. Mrs. Ne var ki bu bağlılık uzun ömürlü olmayacaktır. Mana Hyde'ın arkadaşıdır. Devon Villa'da dört yıl daha kalır. iş arkadaşlarından üstün bir insandır. ev koşulları evliliğinden öncesini aratır görünüştedir. küçük oğlunun bakımını önce hastabakıcıya. hastabakıcının işine son verildiğinde. Dzerjinski bir çeşit akordeon virtüözüdür. çocuğuna bakmayı bile beceremediğini anlatır. Üstelik annesi de ağır hastalanmıştır. Lizzie'nin her türlü annelik içgüdüsünden yoksun olduğunu. Mr. eskiden Alfred'in oturduğu odalara geçirir. genellikle arabayla gelip Lizzie'yi çağırır. Hastabakıcı tutmak Alfred'in olanaklarını zorlamaya başlar. Dzerjinski'yi aşağıya. annesinin de onayıyla Maria'ya bırakır. Cora Green'in Lizzie'nin "Bert" diye seslendiğini duyduğu bir adam. Beatrice Cottrell evin o günlerde giderek daha pis görünmeye başladığını anlatır. Çocuk pistir. kendisi de güçsüz kalbinin bütün bu basamaklarda fazla yorulduğunu ileri sürerek Dzerjinski'nin yanındaki odaya yerleşir. Marta ve Dzerjinski. Lizzie Roper'ın yaptıklarını bazen gösteriş amaçlı bulduğunu. birlikte müzikhollere. Hem akordeon gürültüsü hem de duvarlardan aşan gırtlaktan çıkma sesler giderek dayanılmaz olur. Mrs. Alfred bir eş ve bir çocuk sahibi olmakla birlikte. bebeğin durmaksızın ağlamasıdır. Koca bir katı temiz ve nemsiz tutmanın çok pahalı olduğunu söyleyerek dördüncü katı tamamen kapatır. Komşulardan Cora Green. yemeklerini onlarla birlikte yemek zorundadır. Bunun yanı sıra. Alt kat odalarını diğer kiracılarla paylaşmak. Bir de gürültü vardır. Florence Fisher aynı zamanda hem evi temizleyemeyecek hem de çocuğa bakamayacak kadar yüklüdür. Alfred'in beraatından sonra bir gazeteye "kendi öyküsünü" anlatırken.değişik ve sevgi dolu adlarla seslenir ya da onun için yapacağı hiçbir şeyden gocunmayacağını anlatırken duyulur. Đki çift. Bu adamın. Lizzie'nin artık mutfakla ilgilenememesi nedeniyle verilen yemeklerin kötüleştiğinden de yakınırlar. on altısına yeni giren genç kız bütün boş zamanını Mrs. Sonunda Alfred bir hastabakıcı tutmak zorunda kalır. Çoğu kez provalarını gecenin geç saatlerine kadar sürdürür. Alfred'in gelişinden önce sıkça görülen "beyefendi" arkadaşı tekrar ziyaretlere başlar.

Middlemass ve benzerlerinin ziyaretleri. Alfred. Bir kere çocuğunu kendi emzirir. O dönemlerde karısının yaptıklarının farkında olup olmadığını bilemiyoruz. küçük kız St. zamanının ve sevgisinin çoğunu oğlu Edward'a ayırmaktadır. bu "sevgiler"in ne kadar boş bir mesaj olduğu açıktır. hemen tanır. ancak genel mutsuzluğu ve giderek bozulan sağlığı Fulham'ı yaşanacak uygun bir yer olarak öneren John Smart'ın da gözünden kaçmaz. John's Kilisesi'nde vaftiz edilerek Edith Elizabeth adını alır.tanımladığı Herbert Cobb olması gerekir. Lizzie Roper 1904 mayısında bir çocuk daha doğurur. Yine de ağustosta önemli iki gelişme yaşanır. Green'i tanımamış gibi davranır. ne var ki Ironsmith Mrs. koşulların oğlunun üniversiteye gitmesini engellemelerine izin vermeyecektir. Smart onun ara sıra midesinin kaynadığından. Maud'la hiç karşılaşmadıkları düşünüldüğünde. on sekiz aylıkken anlaşılır biçimde konuşması da oğlunun ne kadar akıllı olacağının belirtileridir. çok varlıklı olduğu söylenen orta yaşlı bir işadamıdır. Kendi başından geçenlerden ders almıştır. Green evden ayrılarak yurtdışına giden konserve et ürünleri tüccarı Ironsmith'in de arada sırada Lizzie'yi ziyaret ettiğini ileri sürer. Lizzie ve bebek Edith'in adları sadece mektubun sonunda. babası gibi yanlış hesap yapmayacak. Miss Cottrell. belki de oğluna karşı beslediği aşırı sevginin nedenidir. Lizzie'nin arkadaşları bu kadarla da kalmaz. Oğlu parasız ilkokula ya da benzeri bir okula gitmeyecektir. ev sahibesiyle tartışıp onu bir randevuevi işletmek ve kendi kızının ilişkilerine aracı olmakla suçladıktan sonra Devon Villa'dan ayrılır. . ablası Maud'a yazdığı ve bu satırların yazarının elinde bulunan mektuplar Edward'la. 1903 yazının sonuna doğru onu Devon Villa'dan çıkarken görür. toplumumuzdaki babaların çoğundan fazla ilgi gösterir. Alfred Roper işinden atılır. heyecanla ağustosta ailesini Margate'e yaz tatiline götürmekten söz eder. sahtekâr. hiç olmazsa bir süre için kesilmiş gibidir. oğlu Edward'a karşı gösterdiğinden çok farklıdır. gururla komşularına gösterir. Ona göre Alfred aşırı zayıflamış. Maud'a yazdığı mektuplarda oğlunun daha dört buçuk yaşında okumayı öğrendiğini. eve geldiğinde Lizzie'yle birlikte uzun saatler geçirir. kitabı çıktıktan sonra hakaret davası açmadığı için kendini şanslı addetmelidir. Daha baştan itibaren Lizzie'nin kızına olan davranışı. Miss Cottrell de bu adamı iyi tanır. Edward'ın olağanüstü bir çocuk olduğuna inanır. Heyecanla beklenen yaz tatilinin gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmemektedir. Ondan bahsederken ahlakçı yönü ağır basar. Smart'a göre Alfred mutlu görünür. "yuva yıkıcı". Mrs. Edward'ın dokuz aylıkken yürümesi. Alfred. Bu ilgi. dâhice davranışları ve öğrenme becerisiyle ve çocuğun yaşından büyük yorumlarından alıntılarla doludur. basit toplamalar yaptığını anlatır. Plume of Feathers'ın sadık müşterisi Percy Middlemass. Maud'a sevgilerini gönderen Alfred'in yanında görülür. terbiyesiz ve küfürbaz biri" olarak anlatır. Smart'a ailesinin daha da kalabalıklaşmasını istemediğini. Gerçekten de mektupların çoğunda Edward dışında başka şeye pek yer yoktur. Kızından gurur duymakla birlikte. saygısız. geceleri de iyi uyuyamamaktan yakındığını hatırlar. bazı uzun boylular gibi kamburu çıkmıştır. Tabiî Alfred'in de her gün on iki saat boyunca ev dışında olması Lizzie'ye istediği gibi eğlenme fırsatı verir. Edith'i çocuk arabasına koyarak sokağa çıkarır. Annesinin aldırmazlığı nedeniyle kavruk kalan oğluna. onun güzelliğiyle. Cobb. "insan kılığında bir şeytan" ya da "hafif kadınlarla dolaşan. Alfred'in. tüm kazancını Edward'ın eğitimine harcamak niyetinde olduğunu söyler.

nisanda Roper'la buluşur. Alfred uzun zamandan beri Edith'in babası olmadığından şüphelendiğini. ara sıra dostu Maria Hyde'ı ziyarete gelse de artık komşusu değildir. Islington'da varlıklı bir ailenin hizmetindedir. daha sonra da Dzerjinski'nin yardımıyla Miss Cottrell'in eşyalarını aşağıya indirip sokağa bırakır. Bu buluşmalarında Smart'a son derece önemli iki haber verir. Robert Maddox'un şirketin paralarını zimmetine geçirerek Avrupa'ya kaçtığı sanılmaktadır. Dzerjinski'nin kira ödediğini düşünmek saflık olur. Green'e göre Miss Cottrell bir süreden beri Lizzie Roper'ın ahlak anlayışını. Alfred'in arkadaşı olan. bağrışmalar. bu nedenle de Herzog adının konumuzla başka bir ilgisi kalmayacaktır. Kendisi de göçmen torunu olan Herzog. Bir yıl boyunca Devon Villa kalın bir giz perdesinin altında kalır. Ancak Florence çevresiyle ilgili bir kız değildir. Kısa bir süre sonra Cora Green de mahalleden ayrılır. Cora Green'in "gazetecilik" merakıdır. Dover'da trenden indikten sonra bir oda tutmuş ve intihar etmiştir. üstelik o dönemde ev dışında ilişkileri de başlamıştır. Bakması gereken büyük bir ev. "beyefendilerin" ortada görünmemelerine karşın. Florence Fisher hâlâ oradadır ve Roper Davası'nın en önemli tanıklarından biri olacaktır. Miss Cottrell'in çok aşağılayıcı iddiaları hesaba katılmazsa. görünürde bir para kaynağı da yoktur. Edith Roper'in Alfred'in kızı olmadığını da iddia eder. Sevgilisinden bir yaş küçük. ki katmamak doğru olur. Maddox Fransa'ya gitmemiş. Lizzie'nin taşımakta olduğu bebeğin de . Ne var ki sonunda Florence'ın kendine ait bir özel hayatı olmuştur. "Böyle giderse". bunlarla ilgilenmez. Lizzie'nin bir sokak kadınından farksız davrandığını ve Alfred Roper'ın gerçeği öğrenmesi gerektiğini söyler. Şirketin müdürler dahil dokuz memuru işlerini kaybeder. beş yetişkin ve iki çocuk vardır.eve yakınlığıdır. bir ev ötede olan biteni izleyemez. sonunda da mercek üreticisi Imperial Optics Ltd. sonunda hiç evlenmezler. daha sonra nişanlısı olarak tanıtacağı Ernest Henry Herzog adlı bir gençle "çıkmaya" başlar. Şirketin tek bir penisi bile yoktur. Green'e göre bir gün yeni bir kavga patlak verir. Şirketi'nde bir memurluk bulur. Đşler 1905 baharında değişmeye başlar. gerçekten de tek arkadaşı olarak kalan John Smart. Mrs. daha da ötesi. ona her şeyi anlatacaktır. Alfred'in yanında oğlu Edward da vardır. duvarlarda böcek kaynadığını. üst kattaki odaları temizlemediğinde zamanının çoğunu mutfakta. eleştirmektedir. Fazla uzağa gitmez. Dzerjinski'yi kiracı olarak saymazsak bu hareket Maria'nın ev sahibeliği hayatının sonudur. Maaşı bundan önceki işinin yarısıdır Imperial Optics'in Supreme Remedy'yle karşılaştırıldığında tek üstünlüğü -eğer buna üstünlük denebilirse. Supreme Remedy iflasının Alfred Roper'a büyük bir darbe indirdiği tartışılmaz. Şirketin büyük miktarda borcu birikmiştir. alacaklılar sokakta toplanır.Bize Miss Cottrell'in Maria Hyde'la ilişkisinin ayrıntılarını gösteren. Şimdiyse sadece Maria Hyde'ı kızına arabuluculuk yapmakla suçlamakla kalmaz. Alfred'in yeni işi yürüyebileceği bir mesafede Bethnal Green'de Cambridge Heath Caddesi'ndedir. her ne kadar Lizzie daha sonra kocasını "işlettiğini" söylese de aklına kurt düşmüştür. Stoke Newington'a yerleşir. Edith'in babası olmadığına artık inanmaya başladığıdır. Ağustos başlarında Supreme Remedy Company ani bir kararla ticaretten çekilir. ama bir sınıf yukarıdadır. Bunlardan birincisi. Doğrudur. Tartışmalarından birinde bunu karısından duymuş. suçlamalar da olsa. Annesi öldüğünden Marshes'ta ziyaret edebileceği bir ev kalmamıştır. ABC Çayevi'nde bir araya gelirler. Maria ona evi terk etmesini söyler. Alfred iş aramaya başlar. Üst katlarda tartışmalar. Miss Cottrell evin pis olduğunu. paralarını ister. kilerde ya da kendi odasında geçirir. Yine Mrs.

Roper karısının nemfoman olduğunu. ama bu evliliğinden hiç olmazsa Edward'ı kazanmıştır. Highbury'deki ablasını ziyarete gitmekte olan Joseph Dzerjinski. Smart Alfred'i kararından vazgeçirmek için elinden geleni yapar. tutum ve davranışlarını değiştirmelidir. tabiî işe kabul edilirse Cambridge'deki yeni işine başlarken. Hayır hayır. Baygın bir halde yerde yatarken bulunur. Tüm ısrarlarına rağmen Alfred en küçük bir geri adım bile atmaz. Lizzie'yi ve kızını geride bırakmak. Bu arada da Smart'a bir sır verir. Alfred "burnunu bu pislikte tutmanın" haklı bir sebebi olamayacağını. Adını saydıklarından birine bakmaktan kısa süre sonra kurtulur. Sürekli olarak yorgun olduğu. Imperial Optics'teki memur arkadaşlarından birinin amcası yakında bu anlattığı işten emekliye ayrılacaktır. Otopsi sırasında Joseph Dzerjinski'nin önemli bir kalp rahatsızlığı olduğu. yakındaki Alman Hastanesi'ne götürülürken yolda ölür. sabah kusmalarını . yeni bir hayata başlamış olacaktır. Cambridge'deki büyük ve gelecek vaat eden bir dükkânda yakında bir eczacılık boşalacağını duyduğudur. Onun niyeti. 1905 yazı çok sıcak geçer. Joseph Dzerjinski o ayın sonuna kadar yaşasa. ne olursa olsun ilk fırsatta Maria Hyde'a ve Joseph Dzerjinski'ye bakmaktan kurtulacaktır. Isı gölgede kırk dereceyi bulur. Dostunu yatıştırmak için Edith'in babasına çok benzediğini söylemeye çalışsa da Alfred'in düşüncelerini değiştiremez. ön ve arka kapısı ardına kadar açık bırakılmasına rağmen. üstelik cinayet ve çocuk ölümleri de görülmedik oranda artar. Tarih 1905 temmuzunun başlarını göstermektedir. Alfred'e zaman geçirmeden işe başvurmasını öğütler. kendini "bayılır gibi" hissettiği şikâyetlerini. kendini tek çocuklu dul bir adam olarak tanıtmaktır. Fen Ditton köyünde oturmaktadır. Üstelik. yetmiş sekiz yaşına girmiş olacaktır. bir ay içinde başvurması koşuluyla Alfred'in işe alınacağından emin olduğunu söylemiştir. Evlenmekle aptallık etmiştir. kendisiyle ilgisiz bu aileyi daha fazla beslemesinin bir anlamı olamayacağım anlatır. aynı zamanda da siroza yakalandığı ortaya çıkmıştır. aşırı cinsel arzu duyduğunu anlatır. Eğer Lizzie onunla birlikte olmak istiyorsa. Smart duyduklarına çok sevindiğini söyler. Devon Villa'daki her şey sinirine dokunmaktadır. Hayır. sıcak dayanılacak gibi değildir.kendisinden olmadığına inandığını anlatır. Smart duyduklarına çok şaşırır. Açılan soruşturma dikkatsizlik sonucu ölüm raporuyla tamamlanır. Alfred'in kafasından geçenler hiç de böyle değildir. Tek çocuk olarak oğlu Edward'ı yanına alacağı kesindir. Bildiğimiz kadarıyla Alfred'den cenaze masraflarını üstlenmesi beklenmiş. Lizzie'yi bir "hastalık" nedeniyle "tedavi" etmekte olduğunu açıklar. Adı Hodges olan arkadaşı. Lizzie'nin kendisinden beklentilerini. Smart Lizzie'nin hastalığının ne olduğunu sorduğunda. Smart'a verdiği ikinci haber. diğer erkeklere olan açlığını törpülemek ve cinsel arzularını bastırmak için karısına hidrobromid tedavisi uygulamaktadır. bu işi bir gazete ilanında okumamıştır. Böylece Alfred karısını ve çocuklarını kayınvalidesinin baskısından kurtarmış. Navarino Caddesi'ndeki eve dönerken rahatsızlanır. Gazeteler sıcaktan çıldıran insan haberleriyle doludur. Gün boyu Devon Villa'nın tüm pencereleri. bütün kardeşleri içinde kendine yakın hissettiği ablası Maud da kocasıyla birlikte kentin hemen dışında. Roper da elinden geleni yapmak zorunda kalmıştır. Eczacılık deneyimi ona yapması gerekenleri öğretmiştir. Daha sonraki bir buluşmalarında.

Nedeni ne olursa olsun. Florence aramasına yardım etmeyi önerir ama Alfred kabul etmez. Roper ve çocuklar Cambridge'e taşınacaklarından. Üstelik Alfred'in de onun hakkında iyi referanslar vereceği kesindir. sadece kocasının ilgisini çekmek. işine devam etmesini söyleyerek yıkamak için çamaşırlarını toplamasını söyler. Mektupta Edith'in adına rastlamak mümkün değildir Cambridge'de. Yine ablasına yazdığı bir mektupta Mrs. Mrs. Alfred uzun zamandır karısını terk etmeyi düşünür.ve sürekli uyuşukluğunu yeterli belirti olarak kabul etmezsek. Daha sonra Alfred çıkagelir. Maria Hyde daha sonra kızıyla konuşur. "ev kurmak" ve "aile hayatına dönüş" gibi kavramlar kullanır. Mrs. Kutu gümüştendir ve babasından kalmıştır. Florence'ın iç karartıcı bir evde. ama tek başına bir kadının bir hizmetçiye ihtiyacı olmadan da yaşaması mümkündür. Kaldığı yer sıkışık. O dönemde yirmi iki yaşında. Belki de hâlâ bir sonraki baharda gerçekleştirmeyi umduğu evlilik nedeniyle. Maud Leeming'e yazdığı mektupta Lizzie'nin adı sadece -yine. Ya da belki Lizzie hiç de hamile değildir. Joseph Dzerjinski'nin ablası Marta Boll'a yazdığı mektupta kızının bebek beklediğine değinir. Roper Davası'na sunulan otopsi raporunda da hamilelik belirtilerinden söz edilmez. güçlü kuvvetli bir genç kadındır. çay ve . ev sahibesinin bütün bu söylenenlerden habersiz olduğunu görür. istese çok daha uygun bir iş bulacağı açıktır. Diğer yandan. kısa süre için yeni bir işe girmek istememektedir.sevgiler bölümünde anılır. uygun bir yer buluncaya kadar kendisini ve Edward'ı konuk etmesini rica eder. Kendisi. kendini daha iyi hissettiğini söyleyerek Florence'tan çay ve yukarıda yemek için hafif bir şeyler hazırlamasını istemiştir. 27 temmuzdan itibaren. Florence'a göre Alfred'in ona söyledikleri bunlardır. Bütün bu nedenlerden. Florence onun evden çıkışını görmese de gitmiş olduğunu düşünür. Alfred'dir. Florence istenenleri hazırlar. karısı. Alfred kırk beş dakika sonra yeniden görünür. Çarpıntıları vardır. 31 temmuzdan sonra Florence'ın hizmetlerine gerek kalmayacaktır. Devon Villa'da kalmakta kararlı olduğu anlaşılmaktadır. Edith ve Maria Hyde'ın bulunduğu üst kata çıktığını duyar. kendisini terk etmesine engel olmak için böyle bir yalan uydurmuştur. Lizzie'nin gösterdiği rahatsızlık belirtilerini sürekli almakta olduğu hidrobromide de bağlayabiliriz. Florence Maria Hyde'a yalvarır. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu denli ısrar ettiği anlaşılamaz. Bu konuda Cora Green'in de bilgisi yoktur. kendini iyi hissetmediğini söyler. Roper'ın geri gelmesinden belki de yarım saat önce Maria Hyde aşağıya inip mutfağa girmiş. Leeming'den. Lizzie'nin hamileliği konusunda John Smart'ın söyledikleri dışında fazla bir bilgi yoktur. Ne Florence Fisher hamilelikten söz eder ne de Maria. yatmak ister. pis ve sağlıksızdır. Mrs. Diğer taraftan da Cambridge'deki yaşamından söz ederken. yatmıştır. Florence'a sol kolu ve göğsündeki ağrılardan yakınır. 27 temmuz öğleden sonra Mrs. "çok yakında" Edward'la birlikte Cambridge'e gideceklerini bildirir. Hyde. O ayın ikinci haftasının başında Florence'a işten çıkarıldığını bildiren Lizzie değil. Lizzie de Alfred'in planlarından haberdar değildir. 15 temmuzda Fen Ditton'daki Mrs. Hyde Devon Villa'da kalacaktır. Lizzie'nin o yaz rahatsızlıklar ya da belki aşırı sıcak sonucu bebeğini düşürmüş olması muhtemeldir. Roper da işi bırakması konusunda başka bir şey söylemez. Florence daha sonra Alfred'in. Kızı hastadır. Joplin'deki işe 1 ağustostan geçerli olmak üzere kabul edilir. ön kapının zilini çalarak para kutusunu unuttuğunu söyler. Roper ve Edith'in de "çok yakında" onlara katılacağını sözlerine ekler.

Sonunda bindiği trenin varış saati 21. bu da alışılmış bir görüntüdür. O alışverişteyken. Sonunda Liverpool Caddesi Đstasyonuna. yani oldukça uzun bir mesafe yürür. Hikâyenin en ilgi çekici sorularından biri de Roper'ın o gün Cambridge'e hareket saatini neden bu kadar geçe bıraktığıdır. Küçük Edith sabah mutfağa iner. Başlangıçta Cambridge'e 17.32'de Bishops Stortford'a giden bir tren olmasına karşın 20. Florence Fisher'ın sarı saçlı küçük Edith'i son kez gördüğü yer. Mrs. 19. şöminenin üzerinde bulur. Lizzie Roper'la kızının ne koşullarda evden ayrıldığını. Pancras'a gidip 12. Örneğin. Hyde'ın görünmemelerine şaşırmaz. bir hamala emanet ettiği bavullarının ve oğlunun yanına ulaşır. ama Navarino Caddesi'ne geri dönüşü. Daha sonra bir tanık Roper'ın elinde ve ceketinde kan lekesi gördüğünü açıklarsa da Roper'ı teşhis edemez. bir demlik çay ve Edith için şeker kavanozuyla süt vardır. Şeker kavanozu Roper'ın üç ay sonraki duruşmasının en önemli kanıtlarından birisi olacaktır. neredeyse alışılmış bir iş olmaktadır. Hackney. düşer ve sağ elini yaralar. daha yapılması gereken bir sürü işi olan genç kız için çok keyifli olmasa bile. Roper üst katta uzun süre kalır.15 treniyle gitme kararındadır. Kendini adeta sürükleyerek birinci kata.yiyecek tepsisini üst kata çıkaran Maria'dır.50'de Cambridge Đstasyonuna varan trene binmeyi de düşünebilirdi. Saat şimdi 18. gidecek bir yeri. istese öğle trenine ya da ara istasyonlarda duran bir tren istemiyorsa. tatil için değil temelli gitmiş olmalarına rağmen küçük kızın eşyasını neden geride bıraktıklarını . Mrs. ekmek. oysa binmeyi düşündüğü ilk tren bile Cambridge'e Edward'ın yatma saatinden sonra varmaktadır. Evde sanki kimse yoktur. Duruşma sırasındaki ifadesine göre. kutuyu en sonunda yemek odasında. Roper ve oğlu iki saat beklemek zorundadır. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'nın merdivenleridir.20'den önce Cambridge'e kadar giden başka bir tren yoktur. Yorgun argın. Gerçekten de Edith bu dünyada son kez görünmektedir. Roper ve Mrs. onların alışkanlıkları arasında öğlene kadar yatakta kalmak da vardır. Florence ona doğru alışverişe çıkar. kendini iyi hissetmemektedir. kuşkusuz para kutusunu aramaktadır. Tepside konserve som balığı. Hava kapalı ve sıcaktır. ifadesine göre ayağı bir kaldırımın kenarına takılır. Odayı karmakarışık bulur. Hyde'ın nerede olduğunu. treni kaçırmalarına neden olur. Bu da olmazsa 14. Ne Roper ne kayınvalidesi ne de Florence Fisher çaylarında ya da diğer sıcak içeceklerinde şeker kullanmamaktadır. Yanında. çişli çarşafları ve battaniyeyi çıkarır. Florence kendini biraz daha iyi hissetmiş olsaydı.31'de varan sefere binebilirdi.40 olacaktır. ancak Edith'i doyurup yıkadıktan sonra onu üst kata gönderir. Florence Mrs. elleri kolları erzak yüklü eve döndüğünde.30'da kalkan. Florence ona kahvaltı hazırlar. Hiç şüphesiz bu yolu seçemez. Yine de sıcaktan etkilenmiş olmalıdır ki. Büyük Doğu Demiryolları'nın temmuz 1905 tarifesi Cambridge'e gün boyu birçok sefer olduğunu göstermektedir. Kingsland High Street'te taksi durağına kadar.30'dur. iki saat kadar sonra. Bethnal Green'deki işinden istifa etmiştir. yolda sadece iki istasyonda durarak 15. St.30'da yatmaya alışık küçük bir çocuk vardır. Florence'ın çocuğa kahvaltı hazırlaması. evde yapacak bir işi yoktur. tereyağı. 18. Edith'in küçük yatağının bulunduğu odaya çıkar. Cebine atar. Cambridge'e de 13. ama ısı önceki günlere göre az da olsa düşmüştür.20'de hareket eden. Roper ve Edith'in Cambridge'e gitmiş olduklarını düşünür.

Rahatsızlığı her neyse. Hyde'ın bir gece bile ev dışında kaldığına rastlanmamıştır. Lizzie Roper'ın gırtlağı bir kulağından diğerine kadar yarılmıştır. Girdiği oda. üzerinde. Diğer yandaysa. Üçüncü kata çıkar. güçlü ve öğürtücü bir koku duymaya başlar. halı ve hatta duvarların bir bölümü ya kandan kıpkırmızıdır ya da lekelenmiştir. Roper'ın çocuklarla birlikte Cambridge'de olduklarını düşünmeyi sürdürür. Daha sonra. Ama rahatsızdır. fırıncı her zamanki gibi ekmek bırakır.merak etmesi kadar olağan bir şey olmayacaktı. en akla yakın açıklama onun da Cambridge'e gittiği ve şu anda kızı. Florence kapıyı kapamak dışında hiçbir şeye dokunmaz. ayrıca cesetlerin ve bozulmuş yiyeceklerin üzerinde uçuşan sineklerin vızıltısı duyulmaktadır. Hyde'ın yokluğu da vardır. Ceset tamamen giyiniktir. merdivenlerde olduğundan en az on kat daha güçlüdür. yatağın içinde değil. Satıcılar gelir. Anlaşılan bir çeşit kalp çarpıntısı çekmektedir. Florence'ın bildiği kadarıyla. Hyde'ın cesedidir. Belki de burada taammüden adam öldürmek suçuyla dava açıldığını. ama üçüncü kattaki odaları haftada bir süpürmek zorundadır. bu arada daha önce hiç duymadığı. Her iki ceset. yarı dolu bir şeker kavanozu. Belki nişanlandığı adamla da bir teması olmuştur. Lizzie Roper'ın kocasıyla paylaştığı yatak odasıdır. yatakla kapı arasında yüzükoyun yatan. bir sonraki bölüme alınmıştır. Navarino Caddesi'ne dönerken yanında iki polis memuru vardır. damadı ve torunlarıyla birlikte olduğudur. Kısa sürede iyileşir ve görevinin başına döner. 28 temmuz bir cumadır ve şirket kayıtlarından da görüldüğü gibi bir sonraki perşembe. odanın havası ağırdır. beyazımsı yatak örtüsünün üzerinde yatmaktadır. Perdeler çekili. Lizzie Roper'ın cesedi ise ince beyaz pamuklu bir geceliğe sarılmış. Mrs. kendi geleceğiyle ilgilidir. Bu süre boyunca Mr. Duyduğu tek endişe onlarla değil. yani 3 ağustosta Florence Miss Elizabeth Newman'in Mare Sokağı'ndaki Hizmetçi Acenteliği'ne uğrar ve yeni bir iş aradığını belirtir. o da zamanında görünür. şapkasını alır ve Kingsland Caddesi'ndeki polis karakoluna giderek müfettiş yardımcısı Samuel Parlett'i görür. Alfred Roper'ın da hemen ertesi gün Cambridgeshire'da. Bileyiciyi beklemektedir. başından geçenleri anlatır. Ne var ki yerde. Florence'ın bu evde çalıştığı on yıl boyunca Mrs. Aşağıya iner. saçların arasında bigudi kâğıtları bile vardır. bu kata en son Roper'ın gidişinden iki gün önce çıktığını hatırlar. Aradan bir hafta geçmiş. Masadaki tepsinin üzerinde çay içilmiş iki fincan. Florence Fisher'ın Navarino Caddesi'nde yalnız yaşadığı bir hafta geçer. 4 ağustos cuma sabahı. kızı ve damadıyla bir arada yaşamış olduklarından. Đçlerinden biri acaba geri gelip maaşını verecek midir? Yoksa evden ayrılması ve başka bir maaş beklememesi mi gerekmektedir? Sonra Mrs. Florence kendi işine bakar. Florence'ın Devon Villa'nın en üst katına çıktığı günün üzerinden aylar geçmiştir. yatak. Florence'ı bodrumdaki yatağına gitmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar. ve Mrs. üçte ikisi boşaltılmış bir şişe cin ve iki kadeh vardır. genç kadının geceliği. sahanlıkta duraksadığında kuşkusuz çok şaşkındır. Alfred Roper duruşmasının özeti. Florence ilk odanın kapısını açmadan önce ağzını ve burnunu elindeki temiz toz beziyle kapatır. Fen Ditton'da karısını öldürmekle suçlanarak tutuklandığını belirtmek . elinde paspas ve süpürgeyle merdivenleri tırmanmaya koyulduğunda. som balığı artıkları çürümüştür. Burada koku. çarşaflar.

. Maria Hyde'ın cesedinde herhangi bir şiddet belirtisine rastlanmamış olmasıdır. Peki. Madeleine Smith ve Buck Ruxton'ın duruşma tutanaklarını da içeren yeşil kaplı kitapta resim ya da çizim yoktu. Edith Roper kaybolmuştur. Francis Ward-Carpenter On üçüncü bölüm Vaat edilen bir sonraki bölümün yazılıp yazılmadığını bilemiyorum. Devon Villa'nın bahçesi bir metre kazılır. Penguin'in Ünlü Duruşmalar dizisinden yayımlanan kitapta okumuştum. Ancak kapağı. bir daha da ölü ya da diri bulunamayacaktır. Edith'i arama çalışmaları Hackney Marshes'a kadar yayılır. Hyde'ın ölümü doğal nedenden. Mrs. Bölge halkı London Fields ve Hackney Downs'taki aramalara bizzat katılır. Kabul edilen varsayım -alternatif bir açıklama getirmek güçtür. Duruşmayı. Tek söyleyebileceğim Cary'nin paketinin içinde olmadığıydı. George Lamson. Roper'ın beraati belki de Howard de Filippis'in ilk büyük başarısı olması nedeniyle. Bu kolajda da sert ve yüksek yakalı gömleğiyle Crippen ve güzel fakat acımasız Madeleine'in arasından bir medyumun hayaleti gibi görünen. içindeki kişilerin fotoğraflarından oluşturulmuş bir kolajdan yapılmıştı. Oscar Slater. şimdi de haklı olduğu ortaya çıkmıştır. Maria Hyde on dört aylık Edith'in ölümüne de tanık olmuş mudur? Çocuk kaybolmuştur. Hepsi boşunadır. Richmond Caddesi ve Mare Sokağıyla çevrelenen bölgedeki evlerin sakinleri sorgulanır. bir kalp krizinden kaynaklanmıştır. Toprakta herhangi bir ize rastlanmamış olmasına rağmen. Victoria Parkı'ndaki gölün dibi ve Grand Union Kanalı'nın bir bölümü taranır. Kitabı ve Arthur Roper'ın anılarını bir kenara koydum. herkesten çok Abraham Lincoln'e benzeyen karanlık ve sıska insan Alfred Roper vardı. Başsağlığı mektuplarına cevap yazmanın yanı sıra kendi işlerimle de ilgilenmem gerekiyordu. Graham Sokağı. Yine de duruşmayla ilgili bölümlerden habersiz kalmak zorunda değildim.ya kızının ölümüne tanık olduğu ya da daha sonra cesedini bularak kalp krizi geçirdiğidir. Queensbridge Caddesi. Aynı zamanda Crippen. Arama başlatılır.yeterli olacaktır. onları bir daha elime almayı isteyip istemeyeceğimden emin değildim. Đlginç olanı. Maria Hyde yıllarca bir gün kendisini yarı yolda bırakacağından korktuğu kalp rahatsızlığından bahsetmiştir. Ertesi sabah Kuzey Londra Polis Mahkemesi'nde Yargıç Edward Snow Fordham'ın karşısına çıkarılır ve yargılanmak üzere Merkezî Ceza Mahkemesi'ne gönderilir.

Danimarka'dayken resmî nüfus kayıtlarında araştırmalar yapmaya. Daha sonra ona sadece laf olsun diye bir soru sordum: o da aynı durumda mıydı. Asta için geçerli olmadı. Bu.Đlk cevapladığım. altmışyetmiş yıl önceki olayları unutmamış olmalarıdır. duraklayıp nefeslenmeden . Bunun sonunda da kuzeninin yalnız başına yetimhaneye gittiğini. Mormor hayatının son yılını Willow Caddesi'nde Swanny ile baş başa geçirdi. sanki böyle bir şeye ihtiyacı varmış gibi. Ne var ki yetmişinden fazla göstermiyor. Bu konular günlüklere girmeyi başaran noktalar değildi. Görünüş olarak düşkün olsa. Albümlerdeki fotoğrafların altına isimler ve tarihler yazma zahmetine hiç girmedi. neden sormadığını doğrusu merak ettim. bilgisayardan çıktığı belli. Paul Sellway'in mektubu oldu. saçmalıktan başka şey anlatmıyordu. Bir zamanlar Rasmus'un babaannesinin adını. yoksa benden daha mı şanslı çıkmıştı? Hansine ya da annesi Danca öğrenmesini sağlamışlar mıydı? Bu mektup ilginç sonuçlar doğuracaktı. her zamanki gibi hareketli görünüyordu. tek eksiğin bir aile ağacı olduğuna ikna etmişti. sıkıntı çekmeden uzun yürüyüşler yapabiliyor. Günlükleri okumuş. son zamanlarda olanları kesinlikle hatırlamamakla birlikte. söylenenleri duymakta güçlük çekmiyor. Hampstead Heath Đstasyonu dışındaki konuşmamızı biraz daha ilerletmek için bir haftadan fazla beklemedi. Asta ile Rasmus'un evlendikleri kilisenin rahibiyle buluşup konuşmaya başlamıştı. Son yıllarında da neredeyse her şeyi unutmuştu. sonunda da imzanın üzerine el yazısıyla "Sevgilerimle" yazılmıştı. Asta saçmalıyor. 14'ün-de ya da 15'inde? Bu soruları Swanny'ye sorabilirdi. ama Asta'nın ölmesi ve günlüklerin onun eline geçmesinden sonra boşlukları kendi kendine doldurmaya. 7'sinde. Sadece hafızasını kaybetmiştiYaşlılarda sık görülen. 6'sında. Mormor hayattayken Swanny. Acaba bence bu fikir günlüklerin yayıncısının da onayını (kendi deyimi) alır mıydı? Morfar'ın anne ve babasının ön isimlerini belirtebilir miydim? Doğum ve ölüm tarihlerini bulmak çok zahmetli mi olurdu? Frederikke Teyze Asta'nın annesinin mi. çok da keyif almıştı. eve döndüğü zaman da kocasının mantardan zehirlenerek öldüğünü gördüğünü anlatıyordu. bir daktilodan çok. 12'sinde. yetimhane hikayesiyle mantar zehirlenmesini birbirine karıştırıyordu. yoksa babasının mı kardeşiydi? Holger Amca kimdi? Onunla Roderick Caddesi'nde Aubrey'de bir akşam yemeği yemeyi kabul eder miydim? Ayın 5'inde. Westerby tarihçesi konusunda gerçekten bilgisizdi. Son derecede iyi hazırlanmış. resmî bir mektuptu. Günlükler onu. Söyledikleri ancak kendi ölümünden sonra gerçekleşti. Uzun bir mektup değildi ama günlüklerden söz ettim. Doksan üç yaşındaydı ve bütün yetilerine sahip görünüyordu. bir şeyler yazmış olmak için "Annem çocukluğumda bana keşke Danca öğretseydi de dili daha iyi anlasaydım" dedim. Mormor atalarıyla hiç ilgilenmedi. bu saçmalama fazla üzüntü verici olmayacaktı. kendi aile üyelerinin Đsveç ve Danimarka'ya neden dağıldıklarını biliyorduysa da unutmuştu. Telefon etmedi ama mektup gönderdi. Torben yıllardan beri Asta'nın bunadığını iddia ediyordu. Gözlüklerini sadece bir şey okumak için takıyor. Geçmiş onun kafasında ya tamamen kaybolmuş ya da içinden çıkılamayacak biçimde karışmıştı. Kuzenim Gordon Westerby.

öte yandan öyküyü baştan aşağıya uydurmuş da olabilir.Bir keresinde salak kızı Bjfrn'ü beslerken gördüm.merdiven çıkabiliyordu. Amerikalı bir romancı benden XIX. Örneğin. üstüne üstlük bir de çekiciyse. kasap vitrininden içeri bakan bir kutup ayısı gördüğüne dönüşmüştü. lille Swanny?" Swanny şaşkın gibiydi. genellikle başarılı olur. bir kadın bir erkeği kapmak isterse. Belki de Daniel'in hafta sonlarını beraber geçirmek ya da birinin evinde bir gece kalmaktan farklı olarak. ilk günlüğünün ilk satırlarını oluşturan kutup ayısı öyküsü artık dondurucu bir kış günü Asta'nın. Asta bunamadan önce bu yaptıklarımı normal karşılamış. kimbilir nerede Cary'yle birlikteydi. doğrusu bu benim de isteğimdi. Anladığım kadarıyla "Spis dit brfd" biraz. isteğini reddedeceğimi hesaplayarak. gözlüklerini çıkardı ve "Emily adında bir hizmetçimiz vardı" dedi. onunla birkaç ay geçirmemi. değil mi. Bunun benim hikâyem olmadığını söylemiştim. Okuduğu bir şeyin ona bu hikâyeyi hatırlatmış olması mümkün. Tabiî tanıdığını söyledi. acıyı geçmişe doğru iteleme çabasını başlatır. Swanny benim için "Yemeğini ye" diye çevirdi. Çok aptaldı ama çok da iyi niyetliydi. . pislik bu" diyordu. Bjfrn'ü hatırlıyorsun. önceden hazırlanmış bir plana uyarak gerçekleştirdi. Eğer kızcağız örnek olarak Morfar'ı almışsa. Zaten kısa bir süre sonra da benden ayrıldı ve Cary'ye gitti. kitap okuyordu. Đlginçtir. bunu isteyerek. Swanny ise kesinlikle eleştirmişti. Benim Daniel'la evlenerek işleri düzene koymamı istiyordu. Başını kaldırdı. Ne var ki Daniel evde değildi. gerçekten birlikte yaşadığım tek erkek olduğunu söylemem yeterlidir. Olaylardan kaçamayacağınızı söyleyenler haklı değildir. üstelik daha önce hiç duymadığım bir hikâye. "Yanımızda Hansine vardı ama Emily diye bir Đngiliz de tutmuştuk. oysa bunu anlayacak kadar Danca biliyordum. Asta çocukluğuyla ilgili bir hikâyeye başladığında. Amerika'ya gelmemi istemişti. ölümünden kısa süre önce de Swanny'nin tüm çarşaflarına başharflerini işlemeye koyulmuştu. Swanny ise kuşkulu bir gülümsemeyle yetindi. Akşam ziyaretlerimden birini yapıyordum -Daniel Blain evime taşınalı beri. Daniel'a döndüm. hikâyeyi anlatanın ben olması. Elinde tabağı tutuyor ve "Pislik bu. Hâlâ Dickens kitaplarını okuyup iş işliyordu. onun da hikâyeyi daha önce duymuş olduğunu sanmıyorum. ama çok az "pislik bu"ya benziyor. akşam ziyaretlerim seyrekleşmişti. Allah bilir konuşması anlaşılmaz olmuştur. yüzyılda Cirencester kenti konusunda bir araştırma yapmamı istemişti. Sessizce gülmeye başladı. eve. Ne var ki Cary ortaya çıkıp Daniel'ı kaptı. Kaybettiğiniz aşkınız ve onun yeni sevgilisiyle aranıza üç bin mil koymak darbeyi yumuşatmaz. başımdan geçenlerin de anlattıklarımı etkilemesidir. annesiyle birlikte Østerbrogade'de yürürken. dedi Asta. bana anlattığını hatırladığım son şey kesinlikle kolay anlaşılabilir. Asta kıkırdadı. Swanny de oradaydı. açık bir hikâyeydi. Bunun sonucunda tamamen uzaklaştım. . Đşini yaparken başım kaldırıp tamamen kendi uydurması olsa da içinde gerçek kırıntısı bulunan bir hikâye anlatmaya başlayabiliyordu.ve Asta her zamanki gibi kanepesine yan uzanmış. Bjfrn'e yemeğini verdiğimizde hep "Spis dit brfd" derdik. Burada güç olanı.

Sanki öğretmenin cinsel bilgiler dersine almayı unuttuğu bir çocukmuş gibi. Đngiltere'ye dönmememin Swanny'ye yapabildiğim en büyük iyilik olduğu sonradan anlaşıldı. Bu nedenle. ama şimdi bunun gerçek olabileceğini anladığını söylüyordu. Soru hiç cevaplanmayacaktı. gerçekte olduğundan çok daha konuşkandır) bana Poe'nun yazdığı. Kendi kendimi kandırarak Asta'nın sadece büyükannem olduğunu. Oysa bana ihtiyacı olan Swanny'ydi Asta değil. başka torunları. son olayların beni fazla etkilemediğini de düşünüyordu. bunun yanı sıra da büyük bir şaşkınlık görmüştü. hatta torun çocukları bulunduğunu düşündüm. "Sen benimsin. "Ateşin ışığında beyaz saçları sanki sarıya dönüşmüştü" diye yazmıştı Swanny mektubunda. lille Swanny. Perdeler çekilmişti. artık ona gerçeği söyleyecek kimsenin kalmadığının farkına vardığını belirttiği mektuptu. Ölümü uzaktan gören herkes gibi. şuuru çok açık görünmüştü. sanki bu soruyu daha önce hiç sormamış gibi annesine dönmüştü. böylelikle de yazmakta olduğu tarihî romanın Amerikan görüş yansıtmasına yardımcı olmamı önerdi. "Kimim ben. oturma odasında birlikte oturdukları bir akşam tekrarlamıştı. ama gözlük takmayı reddedecek kadar görünüşüne düşkün. genç bir kız sanarak evlenmek isteğiyle iltifatlara boğduğu yaşlı ve neşeli kadının aslında babaannesi olduğunu öğrenen gencin kitabını okuyup okumadığımı sormuştu. ben de yakında öleceğini biliyordum. sadece benim. annesinin durumuna ve davranışlarına ne kadar üzülüp kendini ne kadar yalnız hissettiğini de biliyordum. doktorun 'Tam bir kriz değil. Annelerin bebeklerinin nereden geldiğini söylememi mi istiyorsun? Bilmiyor musun?" Sanki çok gençmiş gibi. Onlarla karşılaşmaktan değil. Önerisini kabul etmeme çok şaştı. Swanny'nin ne kadar mutsuz olduğunu. Belki de Đngiltere'ye geri dönmeyi önermem gerekirdi. Asta gözlerini kapayıp. Swanny bana Asta'nın hastaneye kaldırıldığını. aynı adada bulunmaktan gerçekten korkuyordum.Victoria Dönemi Gloucestershire araştırmalarımın sonuçlarını anlatmamı. şöminede bir ateş yakılmıştı. Geri dönmemi isterdi. Benim neler hissettiğimi bilmiyordu. Asta öldüğünde Massachusetts'teydim. yastığın üzerinde de açık bir Martin Chuzzlewit ve okuma gözlükleri. daha çok bir spazm" dediğini anlattığı bir mektup yazdı. üstelik Daniel ile evlenmediğim için. Yazdığı en üzücü mektup." Swanny (mektuplarında. Ateşin karşısına çekilmiş kanepesine uzanmış. Onun kuşağındaki kadınlardan bazıları böyle düşünürdü. Amerika'dayken hissettiğim bu uzaklık duygusunu kaybetmekten çekiniyordum. "Ona kısık gözlerle baktığında. Bütün bunlar Swanny'nin bana yazdığı mektuplarda vardı. Swanny annesinin yüzünde o güne dek hiç görmediği bir sevgi ve sıcaklık. karşında yatan insanın genç bir kadın olduğunu sanırdın. artık her akşam yaptığı gibi. . Asta bütün gün eskisi gibi. Đçinden gelen sese uymuş. Sorusunu son kez Asta'nın "spazmından" birkaç gün önce. uykuya dalmıştı. çok yaşlı olduğunu. gözleri iyi görmeyen. yanındaki alçak masada bir nakış işi. Swanny okuduğu öyküyü daha önce hiç yutmadığını. Oysa ben Daniel ve Cary'yle aynı ülkede. Moder? Beni nereden aldınız?" Asta kızına bakmış.

Daha neşeli. ben de çekine çekine öyle yaptım ama isteğimi normal karşıladılar. Asta çok yaşlı. Vasiyet etmenin amacı herhalde sana ait olanları istediklerine vermek olmak. Sana böyle şeyler yazmamam gerek. ölümü bir süreden beri bekleniyordu. Kesin olarak bana bırakılmıştı. tabiî kimse de bir soru sormadı. Bana bunu daha önce bir iki kez söylemişti.Swanny telefon edip Asta'nın öldüğünü söylemişti. Hoş. yirmi yıl beraber yaşadık. gelmemin hiçbir yararı olmayacaktı. Her neyse. Bir şok geçirdiği muhakkaktı. Ömrümün geri kalan her gününde Mor'u gördüm ya da telefonla konuştum. Swanhild Kjær'e'. hayatım olmuştu. köşenin öbür tarafında otururduk. Her zamanki gibi sevgilerle. 1924'te on dokuz yaşındayken Danimarka'da bulunduğum. bütün o eski duygularım uyandı. Yine de kendimi bir tuhaf hissediyorum. Geçen gün dolabında bir çekmeceyi açtım. Torben'le tanıştığım birkaç haftadır. O denli hayatımın bir parçası haline gelmişti ki. bence kendi cenazesinin nasıl kaldırılacağına karar verme hakkına sahipti. ama her ölüm de biraz böyle olmaz mıydı? Bir hafta sonra bir mektup gönderdi. doksan üç yaşındaydı. o da böyle bir teklifte bulunmayacağımdan emin olunca geri gelmemem için yalvarmaya başladı. bunları kabul edemem. ağladım. mektup yaz. daha filozofça olmalıyım. bana 'lille Swanny' diye seslenişini işitiyorum. Cenaze levazımatçısma haber verip bir insanın yakılmasını isteyebiliyorsun. artık uyuyabiliyorum. ben de Swanhild olarak geçiyorum. çünkü etrafımda bütün bu hatıralarla yaşamak istemiyorum. Şimdi olmadığına inanamıyorum. bir ara 'Hayır. Vasiyetnamesinde her şeyini bana bıraktı. Ondan ayrı olduğum en uzun süre. Her neyse. gerçekten de ondan hiç uzak olmadığımı bilir miydin? Torben ile ilk evlendiğimde bile. Dindarlığı o gün son buldu. biliyorum. hiç de değişik bir şey istiyormuşum gibi davranmadılar. 'Kızıma. demedim. sorsalardı ne olurdu ki? O belgede annem ve babam olarak Mor ve Far'ın adları var. Basamaklarda adımlarını duyuyorum. Onun ölümü bana özgürlüğümü verdi. Onsuz yaşamadığımı. ama anlaşılan inanmamışım. Mor da herhalde ona ait olanları bana bırakmak istedi. Verdiğimiz davetlerden birinde yüksek sesle Nietzsche gibi düşündüğünü. Neyse. Bana sık sık küçük oğlu Mads ölünce Tanrı'ya inanmaktan vazgeçtiğini anlatırdı. bir daha da bir kez bile dua etmedi. Tanrı'nın öldüğüne inandığını söylemişti Bunu da nereden çıkardığını bilmiyorum ama çok şey biliyordu. Sanırım sonunda bu evi satacağım. bir cenaze töreni yapmak şart diye düşündüm. onunla dolu bir koku. O olmadan kendimi öylesine yalnız hissediyorum ki. şimdi yapabileceğim o kadar çok şey var ki. Beni neşelendirmek istiyorsan. Ama şimdi onları yapmak istemiyorum. "Moder vasiyetinde cenaze töreni istemediğini belirtti. Far öldükten sonra aynı evde. doktor bana bir hap verdi. bir koku yayıldı. . Đyi haberlere gelince. her zaman sürdüğü L'Aimant burnumdan gitmiyor. kimse doğum belgemi bile istemedi. Moder sapına kadar ateistti. özgür olunca yapmayı istediğimi düşündüğüm. buna hakkım yok' demeyi bile düşündüm. isteyemeyecek kadar üzgünüm. o kadar korkunçtu ki. ama yapmadım. Eve dönmeyi teklif etmedim. kendini son derece iyi yetiştirmişti. çok bir şey değil ama ihtiyacımdan fazla.

yoksa aptallıklarından onu sadece yaşlı bir bunak olarak mı gördüler? Son cümlemden ne kadar kederli olduğumu anlayacaksın. Sana vermek istediğim haber. John ve Charles. O bavullardan birini uçağa götürdüğünü düşün. on beş yaşındayken çoğu yaşıtlarım gibi "teyze" kısmını kullanmasam üzülüp üzülmeyeceğini sormuştum. Bu. O kadar çok sevdiğim sevgili annem. ördek ve gsblekage hazırlamıştık. bazen insanların sevgili annem hakkında neler düşündüğünü bile dert ediniyorum. Đngiltere'ye dönseydim. O eski harika Noellerimizi hatırlıyor musun? Bir Danimarkalı için Noel. kullandığı sabun ve içtiği sigaralarla dolu daireye dönmek istememden kaynaklanıyordu. tıpkı Asta'nın L'Aimant'ı gibi kokusunun sindiği. Onu . ondan taşınmayı kararlaştırdığım bildiren ikinci bir mektup aldım. süslenmiş ev. taşınmayı kararlaştırdığım. Anlaşılan unuttu. geride o kadar da çok kişinin kalmadığını düşündüm. "Başka planların vardır diye sana sormamam gerek. Willow Caddesi'nde otururken birini bulup daireyi boşaltmayı. Geçen yıl. biliyorum ama. o kadar keyifsiz ve umutsuz olmalı ki. Burası Torben'in kitapları ve aslında ayaklı dolaplara benzeyen. onun odası temizlemesi en kolay yer olacak. tabiî eğer hâlâ görüşüyorlarsa.. Noel gecesi yemek o kadar önemlidir ki. Noel'de burada olabilsen çok iyi olurdu diye düşünüyorum. Eğer gelirsen. her odasına. Annemin bir ara evlenmeyi düşündüğü Daniel'ın babası ara sıra ziyarete gelirdi. Eğer o dönemde. tavan arasından başladım. ama onlarla neredeyse hiç görüşmüyor. pilavın içine badem tanesi saklamış. zavallı Mor nerede olduğunu bile zorlukla hatırlarken geleneği sürdürmüş. bazen yapmayı düşündüğüm gibi. yıllardan beri ona herkes gibi "Swanny" dediğimi hatırlamadı. Daha bir emlakçıya haber vermedim. neleri atıp neleri saklayacağımı kararlaştırdım. ona hâlâ ilk adıyla hitap eden kaç kişi kaldığını düşünüyorum. ki hiç sanmıyorum. Herkes derken. Büyükelçilikten arkadaşları.. daha içine tek bir şey koymadan bile gülle gibi. düşüncelerimi de dertlerimi de uzaklaştıran bir iş. Oraya bir daha hiç dönmemeyi. Zavallı Mor'un kendine ait o kadar az şeyi vardı ki. meyve çorbası. Ondan millerce uzakta Amerika'da. yapmam gereken. Domuz derisinden. Bu kadar eşyamız olduğunu hiç bilmiyordum: En yukarıdan. Ev bana birdenbire çok büyük görünmeye başladı. Bunun Swanny'yi ne kadar mutlu edeceğini düşünerek evi iki ayrı bölüme ayırıp ayıramayacağımızı hesaplamaya başlamıştım ki. Ne kadar az elbisesinin kaldığını hiç fark etmemişim. hamallar yardım etse herkesin yanında götürmeye can atacağı bavullarla tıka basa dolu. sofrada ikimizden başka kimse olmasa da buna benzer bir şeyler yapmaya çalışırım. büyük bir ihtimalle Swanny'nin evine yerleşecektim. Eski elbiselerini ve paltolarını teker teker o antika elbise dükkânlarına satmış olmalı. Ne de olsa Daniel ve Cary'ye yakın olma korkumun bir bölümü de beş yıl birlikte yaşadığımız. ama Swanny'nin dulluğunda hiç ortada görünmedi. ama çalışmaya başladım. daha sonra bir emlakçı aracılığıyla satışa çıkarmayı ciddiyetle düşündüm. Oraya geldiğimde. Onu görenler kimbilir neler düşünmüştür.Swanny Teyze" Yıllardır ona "teyze" dememiştim. Acaba onun ne kadar mükemmel bir insan olduğunu anladılar mı.

önce tavan arasını temizledim. en azından benim yanımda hiç bahsetmedi. birlikte geçirdiğimiz yıllar boyunca duyarlı ve düşünceli olduğunu göstermiş olmasına rağmen. ne gülerdi! Neyse. Benini için artık umut. Bunu özellikle belirledim. evliliği sonsuz ve çözülemez . Ann!" Sanki böyle birinin bana düşmesine şaşırmış gibiydi. Senin işlerin nasıl? Davet edildiğini söylediğin o Şükran Günü partisine gittin mi? Gelecek üç hafta içinde eve dönme ihtimalin varsa. Oysa başarılı olduğu gün bile bana karşı dürüst olmayı beceremeyen Cary. yoktu. Belki de yoktu. kendi gülerken insanları da güldürmeyi becerirdi.gerçekten sevdim. sanırım bu yüzden de evliliğe eski usul yaklaşıyorum. Her neyse. gece birden uyanıp ya Cary'den ayrıldıysa. ama benim söylemek istediğim. Benim olup da almak istediğin bir şey varsa. böyle devam etmemeliyim. bazen espriliydi. dolayısıyla da korku kalmamıştı. o tanıdık yüzü gözlerimin önüne büyük bir acı ve yoğun bir kıskançlıkla getiriyordum. Ann. Aklımda Daniel'dan çok Cary vardı. bizi ziyarete gelip. Ya da belki ailemde gördüğüm evliliklerin tümü dayanıklı çıktı. Sonra aynı arkadaşım evlendiklerini de söyleyince omuzlarımdan bir yük kalktı. Sonraları. yavaş yavaş yatak odalarına doğru yaklaşıyorum. Swanny" Noel'de eve dönmedim. Bana Daniel'ı ne kadar yakışıklı bulduğunu söylemesini unutamıyordum. ama on beş yıl önce bu iş. Ama o "Ne kadar da yakışıklı!" Sanki Daniel'da görülecek başka bir şey yokmuş gibi. Đlişkileri yürümez de özgür kalırsa ne yapmak gerekir spekülasyonları da bitmişti Hiç evlenmedim. Oysa benim için hiç değişmemişti. Sana anlattığım gibi. onu tanıdığım yaşlı insanların annelerini sevmelerinden çok daha derin bir sevgiyle sevdim. Onun yaşamasını istiyordum. bağışlanmaz hırsızlığını bile aynı mazeretle geçiştirmeye çalıştı. daha az kıskanç olduğumdan değil. Benim tepkim. üstelik de evli değilseniz. hoş fazla olduğu da kanıtlandı ya. bunun için dua ettim. Sanki onun yakışıklılığı Cary için fazlaymış gibi bir iç çekiş. bu evdekilerin büyük bir bölümünden kurtulmam gerektiği. Bu sanki ben de yakında ölecekmişim gibi bir şey oldu. Hani sanki Daniel yakışıklılığını onu elde etmek için kullanmıştı. içini çekerek "çok yakışıklı" demesi. Daniel bir süre için odadan çıktığında. Bunu ikimizle de ilişkisini sürdüren eski bir üniversite arkadaşımın mektubundan öğrendim. Daniel'ın Putney'de satın aldığı evde oturuyorlardı. ya araları bozuldu da nerede olduğumu araştırıyorsa diye düşünmek de yoktu. . son haberdeki kesinliğin beni gerçeği kabul etmeye zorlamasından. Geçmiş zaman kipini kullanıyordu. Ann. eğer istediğim gibi Holly Mount'ta küçük bir daireye geçeceksem. Cary ve alçaklığı aklımdan çıkmadı. şimdi o görüntüsünden eser yoktu. lütfen hemen bildir. Daha mutsuz. Cary de bir daha yakışıklılığından hiç. lütfen bana bildir. Antonius'un Octavianus'la evlendiğini bir ulaktan duyan Kleopatra'nın yaptığından farklıydı. Đyi bir dinleyiciydi. Bugün olsa evi ortaklaşa alırlardı. hiç de o kadar kolay değildi. Bütün sevgilerimle.O kadar da yakışıklıydı ki. Bir bilse. "Ne kadar da yakışıklı.

" . sandığım gibi gerçek duygularını yansıtıyorsa. Öfkeyle kameraya bakan. Bu düşüncemin yanlış olduğu sonradan anlaşıldı ya.. Boston ve çevresi buz gibiydi. birinin ötekinden daha çıkık olduğunu fark edip çekince. bir işe yaramayacağını anladım. Tabiî içine baktım. Swanny'nin mektubu uzundu: "Dün Mor'un odasına girip eşyalarını karıştırdım. gerçekten de kim olduğumu öğrenmeyi umuyordum. Mektubunda taşınmayla ilgili bir söz bile yoktu. Gerisini okumadan da elimdekinin bir günlük olduğunu anladım.bir bağ olarak görüyorum. daireme taşınmadan önce onunla "birkaç gün" geçirmeyi önerdim. Belki de eve dönüp bu duyguyu gerektiği gibi paylaşmam gerekirdi. o da odasına çıkmak ve defterine hissettiklerini yazmak zorunda kaldı. Bulduğu son günlüktü. Mor'un el yazısını görünce de şaşkınlıkla fırladım.. elimdekiler özeldi. o başka konu. oyalanmaya başlamıştı. belki de onu yalnız bıraktık. gelen mektubunda neyi nasıl düşünürsem sevinerek kabul edeceğini söylüyordu. Anlaşılan arada bir şey bulmuş. Ann. Bana kalan ise Swanny'nin duyduğundan pek de farklı olmayan. bu nedenle de Daniel ve Cary'nin hayatları boyunca birbirlerine bağlandıklarını sanıyordum. Bu mektuplardan ikisi ben Amerika'dan ayrılmadan elime geçti. Swanny'nin günlükleri bulur bulmaz hemen anladığını söylemem gerekir. Bunu daha sonraları da kabul edecekti. Aslında defterde çok önemli bir şey bulmayı. yine de bir sayfa açıp 1967 tarihini görünce. Onunla mülakata gelen çeşitli gazetecilere hiç aksatmadan. havaalanı bile kapanmıştı. her ikisi de evi boşaltırken bulduğu günlüklerden söz ediyordu. Bu mutsuzluğu paylaşma durumu beni Swanny'ye yaklaştırdı. Bana yazdığı mektuplar. Swanny'ye mektup yazıp. Anlaşılan Mor'un da çekmeceden haberi yoktu. Đlk olarak Asta'nın yatak odasında. içerde Mor'un da doğumundan önce çekilmişe benzeyen eski bir fotoğraftan (tabiî sepya) başka bir şey yoktu. çünkü. ama önerime pek de ona uymayan bir yarı ilgisizlikle değiniyordu. en son yazı yedi yıl önce eylülde yazılmıştı. ama bunları ay sonuna kadar tamamlamam söz konusu değildi. defteri açıp da ilk sayfaları okuduğunda ne denli heyecanlandığını. günlükleri okuduğu zamanki hisleri biraz daha karışık olmalıydı. kabarık bir eteklik içinde olağanüstü şişman ve çirkin bir kadın! Masasının üzerinde bir defter vardı. Siyah meşe masasının gizli bir çekmecesi olduğunu biliyor muydun? Masanın iki kenarında da oyma var. Kar yağmış. Hâlâ yapılacak bir sürü işim vardı. daha ilk anda tahmin edilemez bir şey bulduğunun farkındaydı. yazı masasının üzerinde duran defleri bulmuş. Aynı zamanda da gördüklerimi okumak istemiyordum. Ya da en azından öyle sanıyordum. O sırada şubata girmiştik. daha ilk satırlarda büyük bir edebiyat şaheseri ile karşı karşıya olduğunu gördüğünü anlatacaktı. Torben ile ben onu biraz dışladık mı? Birbirimizle o kadar ilgiliydik ki. gizli bir bölme buldum. daha sonra eskiye doğru ilerlemeye başlamıştı. Cevabını alana kadar iki hafta geçti. can sıkıcı bir mutsuzluktu. Kendimi son derecede suçlu hissettim. Zavallı anneciğim.

Bu benim işim. Bu da konuyu sizi neden aradığıma getiriyor. sonra da haklı olarak sordu: "Öyleyse neden sordunuz ki?" . Bir hafta sonra buluşmayı kararlaştırdık. Đskandinav dilleri ve edebiyatı.Danca öğrettiler mi? . kim inanırdı? Defterleri saydım.Hayır. ya sizinkiler? . . güçlüğünü yaşamıştım. Onu karısından boşatmaya niyetim olmasa da Mrs. Belki de bu gece bu rolü oynamam gerekecekti. Sellway'e karşı hiçbir olumsuz duygum olmasa da. Şaşırmış gibiydi.Maalesef. Đngiliz olmalısın" derdi. Karısı da orada olacaktı. Beni hep biraz rahatsız ediyordu. "Eğer Đngiltere'de yaşıyorsan. Annem Danca konuşamıyordu.Doktor olduğunuzu sanıyordum. oysa ben doktora yaptım. Anlaşılan bir çıkış arayan bazı duygularım var. Anladığım kadarıyla o günlükler. Soruma cevap vermesini beklemediğimi söyledim. Belki de yanılıyorum? . yani üniversitede bunu okudum. yani okur yazarım da demek istiyorum. birincisi 1905'te. altmış üç tane. dedim. Burada en aşağı yüz binlerce kelime var. sayfaların iki yüzü de yazı dolu kalın kalın defterler. daha henüz yayınlanmamış olanlarıyla ilgili yardıma ihtiyacınız var. yanılmıyorsunuz.Tıp doktoru değilim. . Mor'un günlük yazması. Hepsi de Danca. değil mi?" Roderick Caddesi'nde yemeğe gitmek üzere hazırlanırken telefon çaldı. evli bir çiftin yanında bekâr üçüncü olmayı çok denemiş. Ne kadar olağanüstü. Paul Sellway. Swanny'nin tavan arasını temizlerken buldukları konusunda tüm ayrıntıları öğrenmem için Đngiltere'ye dönmem gerekti. Güldü.Bir şey söylemiş olmak için. Willow Caddesi'ne gelmeyi kabul etti.Đkinci mektup çok daha kısaydı. hiç olmazsa olacağım sanıyordum.Ne. daha bilmiyordum. yani annemin bana Danca öğretmemiş olması. Mektubunuzdan böyle bir isteğiniz olduğunu çıkardım. Swanny ikinci mektupta sadece şunları yazmıştı: "Mor'un günlük olarak kullandığı bir sürü defter buldum. Evlerine yemeğe davet etti. Annem. benimkiler? . büyükannemin Danca konuşma izni yoktu. . buruş buruş ve rutubet lekesi kaplı. Sonunda Sellway bütün günlüklerin olduğu yere. ama bunu yapamazdım. Herkese doktor olduğumu söyler. Londra Üniversitesi'nde ders veriyorum. Bir süre Paul Sellway'in de kim olduğunu düşünmek zorunda kaldım. ben söylenecek bir şeyler bulmaya çalışırken yeniden konuştu: . Annem tıp doktoru olmamı isterdi. Bir an sustu. Aslında annem kendi annesini korkutmuştu. benim doğumumdan önce yazılmış! Bütün defterler yaş. Neyse.Ama ben iyi konuşurum.

Eğer çok içmeseydim. Raffaello öncesi dönemden portreler kolajı siyah bir tişört. bunları çoktan aşmıştım.) Bir düşüneyim. en az ellisinde olduğuna karar verirdiniz. Tabiî onu görmek istiyordum. banyo ise ağaçlara.Neden gidip onu hiç görmedin? Swanny'nin sadece büyükhalası olduğunu. Onu görme imkânı bulamadan konuşurken sesinden duyduğunuz bilgiçliğinden. kesinliğinden. beyaz gömlek. Alçak divanların üzerleri gümüşî renkte yastıklarla kaplıydı.Onun çevirileri inceleyip günlüklerle karşılaştırmasını ya da eksik sayfaların çeviriden sonra koparılıp koparılmadıklarını araştırmasını neden bu kadar istediğimi merak ediyordum. bunu anlarsınız umarım. Aubrey dizlerimize üzerinde Michelangelo'nun Davud'u bulunan siyah peçeteler örttü. elinde örgüsünü taşıyan Swanny. değil mi.Ama gittim. sonunda Cary'nin işini halletmek istediğime karar verdim. cenazede de vardı. sanırım hizmetçisiydi. o gece yanıldı. . Sonra çok ilginç bir şey oldu. Siyah kadife kayak pantolonu. Neyse. O sözü kim söylemişse. Şaşırmış gibiydi. Đtiraf etmeliyim ki kendimi hakarete uğramış görmedim. Ona gösteriş yapmak için falan değil. . Aubrey? Telefonu ben açtım. pantuflaları ve kırışık çoraplarıyla dolaşan.Sizin bunu biliyor olmanız lazım.Willow Caddesi'ne mi gittin? Swanny'yi mi gördün? Aubrey'ye döndü.Bir hafta sonra yeniden denedim. Anlaşılan o gün ortalıkta olan öteki Swanny'ydi. Kjær'in kendini iyi hissetmediğini. Aubrey? Kapıyı bir kadın açtı. Yemek harika. Aubrey de gülümseyerek omuzlarını kaldırdı. Aynı tema elbiselerinde de görülüyordu. . ama istenmediğim sonucuna vardım. kınama olarak algılayacakları soruları soramazdım. Elkins'in Gordon'u neden içeri almadığı anlaşılıyordu. değil mi. Bilmiyor muydunuz? . hatta belki de adresini bile bilmediğini söylemesini bekledim. duvarlarda da kaslarını Medici mezarlarındaki heykelciklerden almışa benzeyen çifte cinsiyetti insanların pembe mor akrilik resimleri asılıydı. kulelere. Resmî. şarap nefisti. kuşkusuz bir çeşit saklamaydı. yine de geldiğimi bildireceğini söyledi. "Kendini iyi hissetmemek". . bir de yaklaşık yirmi yıldır görmediğim bir giyim. gri flanel pantolon. Çok şaşırdım. böylelikle onunla bir daha görüşme zorunluluğundan kurtulmak için. Mrs. . ama aynı zamanda da ona size sorduğum soruları da sormak istiyordum. koyu renk kravat. işaret parmaklarına benzetilmek istenen penislerle doluydu. kolsuz. Yani. Yazın tam ortası. size söylemesini beklerdim. Gordon'un üzerinde her günkü yaz kıyafeti olduğunu sandığım şeyler vardı. geleneksel ve dürüst Gordon kızıl siyah duvarlı bir dairede oturuyordu. büyükbabasının ölümünden sonra hiçbir ilişkilerinin kalmadığını. ilk gittiğimde aşağı yukarı bir yıl önceydi. Asta'nın evde kalmış kız olarak adlandıracağı sesinden. V yaka örgü kazak. Ama yine geri çevrildim. Yeşil cam masaya oturup yemeğimizi siyah porselen takımlarda yedik. Bir atasözü "Bir insanın başına ne gelirse kendinden gelir" der. Sadece ona (mümkünse mektupla) bir oldubitti göndermek. işte o kadın içeri girmeme izin vermedi Mrs. (Kuru kuru öksürdü.

Daha önce beni evinde göremediğine çok üzüldüğünü. Macera gibi bir şeydi. bitirince bana da göndereceğini söyledi. çok eski usul. . Bize annesi ile babasının bu evde yaşadığını. harika bir çaydı. dedi Aubrey. . Günlükleri okumadığımı ona belli etmemek için oldukça çabalamam gerekti. yeğenini çaya davet eden bir büyükhala. Elkins tarihle bağlantılı uğursuzluktan söz etmişti. değil mi. Olağanüstü şaşırmış ve çarpılmıştım. Swanny ilk kalp krizini ağustosta geçirmişti. Aubrey'nin doğum gününden bir gün önce. Đlk gittiğimde. kararlaştırdığımız gün evine gidip kapıyı çaldık.Yani arkadaşımı da getirebilir miyim dedim. Bize hiçbirimizin fazla ciddiye almadığı bir hayalet hikâyesi anlattı. evin büyüklüğü karşısında şaşırdığımızı söylemeliyim.Ne kadar uygun bir davet.Gittin mi? . tabiî gibisinden bir cevap verdi. ne zamandı Gordon? . tere sandviçleri falan.Evet. evimi paylaştığım erkek olan arkadaşımı. Bana telefon etti ve keşif gezisi olarak adlandırdığı bir yolculuğa davet etti. Swanny'ye bu soruyu sorardım. değil mi Aubrey? Đçeri girip alt katta oturan. . bir çarşamba. eğer Aubrey kız arkadaşım ya da karım (istersen buna erkek arkadaşım ya da kocam da diyebilirsin) olsaydı. çünkü Mrs. gülümseyerek. göndermedi. şimdi kendini daha iyi hissettiğini söyledi. Swanny Lavender Grove'a giderken neden bana haber vermemişti? Neden Gordon . Neredeyse bana oturduğum yerde rahat olup olmadığımı sormasını bekliyordum. Yolculuk nereye? diye sordum.Tam tarihini söyleyebilirim. Biz her şeyi olduğu gibi kabul etmeyi seviyoruz. Gözlerini kırpıştırdı. Defterime bakmam gerekir. . kendisinin de burada doğduğunu söyledi. . Bana bir soyağacı yaptığını.. çok da yıpranmıştı. . 12 ağustos.Bu dediklerin. yukarıdaki katları da çekip çeviren adamla konuştuk. dedi Aubrey. Swanny memnun oldu. Aubrey? Aubrey başını salladı. Swanny taksiyle gitmeyi önermişti. insanların da her şeyi olduğu gibi kabul etmelerini istiyoruz.Swanny Teyze aradı. Bundan daha uygun bir davet olabilir mi? . telefon numaramı hizmetçiye bırakmıştım.Ama göndermedi. Bak Ann. Tabiî hemen "evet" dedim ve arkadaşımı da beraber getirip getiremeyeceğimi sordum. Tabiî ev katlara bölünmüştü ve nasıl söyleyeyim. Şimdi işin ilginç bölümüne geliyoruz.Hackney'deki o eve. Bütün samimiyet Gordon'dan geliyordu. ama Aubrey'nin arabasıyla yolculuk etmenin daha keyifli olacağını düşündük. çaya gelip gelemeyeceğimi sordu. ama krizin 13 ağustosta geldiğinden eminim. daha sonra da eve döndük.Tabiî gittim.

her zamankinin aksine. Swanny'nin sözünü ettiği soyağacını arayıp bulabilir miydim? Arada. görünüş olarak ufak tefek. kısa süre sonra boyunun kısalığı unutulup gidiyordu. üçüncüsü de şişme bir yastık taşıyordu. Bu aksesuarlar ünlü avukat tarafından meslek hileleri ya da şaşırtma olarak kullanılacaktı. yönettiği davalarda sessizlik uygulamasıyla tanınır. Telefon edip bir taksi çağırdığımda geç olmamıştı. Yardımcılardan biri bir demet mendil. ses tonu da hayat sahnesinde yer alan bir oyuncuya yakışır gibiydi. De Filippis mahkeme salonuna. on bire çeyrek falan vardı. mahkemeden önce de suçlamayı kabul etmemişti. neredeyse kandırıcıydı. korkunç bir baş ağrısı ve çarpıntısı bir yürekle uyandım. tatili Danimarka'da geçirecek. Diğer hukukçuların sıkça yaptığı gibi. delici parlak bakışlı iri bir adam olan Mr. On dördüncü bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi Alfred Roper'ın karısını öldürmekle suçlandığı duruşma Mr. Howard de Filippis'in Old Bailey olarak bilmen adalet sarayı binasında en son göründüğü davalardan biridir. . üç aspirin aldım. Westerby ve Kastrup atalarının köklerini araştıracaklardı. zekice ya da sıkıcı sorularla davarın ilerlemesine engel olmak yerine. Richard Tate-Memling oturuyordu. yatakta doğrularak Donald Mockridge'in Alfred Eighteen Roper'ın Merkezî Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmasının kayıtlarını okudum. saat tam üçte. Roper Davası'ndaki kadar ustalıkla kullanıldıkları başka bir örnek olmadığı söylenebilir. çünkü varlığıyla çevresine o denli hâkim. Yaz tatillerinden konuşmaya başlamışlardı. Özellikle o ünlü sesi kadife kadar yumuşak. Gordon'un sorularını becerebildiğim kadarıyla cevaplamaya çalıştım. ikincisi bir sürahi su ve iki bardak. Tate-Memling gerçekten de ufak tefek bir adamdı. 16 ekim 1905 günü toplanan mahkeme heyetine Yargıç Edmondson başkanlık ediyordu.Westerby'ye başvurmak zorunda kalmıştı? Aubrey konyak önerdi. peşinde üç yardımcısıyla birlikte girdi. Đçtiğim şarap ve konyaktan hemen derin bir uykuya daldım. Işığı yaktım. dikkatle dinler. Olağanüstü uzun boylu. Mr. sesiyle de duruşmaya katılanlar üzerinde o kadar etkiliydi ki. Đddia Makamı'nda da Mr. duruşmaya baskıcı bir soğukluk kazandırır. Roper 27 temmuz ya da o günlerde karısı Elizabeth Louisa Roper'ı gırtlağını keserek öldürmekten yargılanıyordu. kabul ettim. Mahkeme Başkanı Lewis Wilford Edmondson.

jürinin ciddi dikkatine gerek duyulduğunu söyledi. Mahkeme birazdan. Mrs. konuşmasına başladı. Đddia makamının görüşüne göre. Bu nedenle belirli kimyasallar konusunda önemli bir deneyimi vardı. Cesedin yatış şekli (ona göre) uyuyan bir insanın normal yatış biçimine uyuyordu. Sanığın Devon Villa'da karısı. Roper hâlâ sağlıklı ve hâlâ canlıydı. Devon Villâda muayene etmişti. Sanık daha sonra Hackney'de Navarino Caddesi'ne dönerek. Elizabeth Roper'ın cesedini 4 ağustos cuma sabahı. Sanığın Cambridge'e hareket günü gelip çatmıştı. yeniden bu unvanı kazanmaya can attığını anlattı. Evlilikleri yürümüyordu. Mrs. Roper da karısından ayrılıp oğluyla beraber ülkenin başka bir bölgesinde yaşamak istediğini söylemişti. Roper ölmemişti. Roper'ın ölümünün nedeni gırtlağının bir kulağından diğerine kadar kesilmiş olmasıydı. Ancak Mrs. Tate-Memling. Elizabeth Louisa Roper adlı evli bir kadının cesedi. Đddia makamının tanıkları Dr. gözlerini mutlak bir sessizlik içindeki salonda gezdirdikten. Mrs.40'ta vardılar. sanık altı yaşında bir çocuk oğluna genellikle saatinin kösteğine taktığı ve içinde dört altın bulunan para kutusunu evde unuttuğunu söyledi. bulunduğunda en az bir haftadır ölü olduğu sanılıyordu. Kadının gırtlağını ekmek bıçağıyla kesti. karısını ona verdiği ilâcın etkisinde uyur buldu. Üstelik bir hafta sonra kocasının peşinden gitmekten. Maria Sarah Hyde'ın cesedi bulunmuştu. Ancak sürekli ilaç tedavisine rağmen. hele hele hiçbir cinayet öldürdüğü karısından doğmuş oğluyla birlikte yeni bir hayata götüren bir tren yolculuğu ile noktalanmamıştır. Navarino Caddesi'nde. kayınvalidesi. Mr. Sanığın bir eczacı olduğunu söyledi. Başı . çocukları ve evde oturan çeşitli insanlarla birlikte hayatını anlattı.15 trenine yetişmek üzere bir atlı arabayla Devon Villa'dan ayrılıp Liverpool Caddesi Đstasyonu'na doğru yola koyuldu. Hackney'de.15 trenini kaçırdıktan sonra. 4 ağustos cuma sabah saatlerinde. 1905 ilkbahar ve yazı boyunca karısına altı ay süreyle ve düzenli olarak sıkı denetim altında verilmedikçe son derece zehirli olan bir hidrobromid tedavisi uyguladığını duyacaktı. Hyde doğal nedenlerden ölmüştü ve ölümü şu anda mahkemeyi ilgilendirmiyordu. Baba oğul 17. konuşmadan oturan yargıca da bir göz attıktan sonra. Kuşkusuz bu tedavinin amacı. kente 21. Ne ki istasyona vardıklarında.20 trenine bindiler. Đçişleri Bakanlığı'nın resmî araştırmacılarından biri olarak görevlendirildiğini söyledi. Davanın çok önemli bir dava olduğunu. Hiçbir cinayet önünüzdeki kadar soğukkanlılıkla tasarlanıp düzenlenmemiştir. Jürinin görevi Elizabeth Roper'ın bir cinayete kurban gittiği davada son kararı vermekti. ama Mrs. Navarino Caddesi üzerindeki Devon Villa'nın ikinci katındaki bir odada Mrs. üst kata çıktı ve para kutusunu aradı. sanık ve oğlu 27 temmuz öğleden sonra saat 16. onun cesedinin hemen yakınında da annesinin. Cambrîdge'de yeniden bir arada olmaktan söz ediyordu.30 sularında Cambridge'e giden 17. bir buçuk saatlik bir aradan sonra yine arabayla istasyona döndü. Roper'ı ölüme götürmekti. oğlunu ve bavullarını emanet ettiği hamala ve onu istasyona getiren arabacıya da söyledi. Mrs. eve dönüp onu alması gerektiğini anlattı.sözlerin kısa kesilmesinde ısrar eder. Cambridge'e giden 20. Aynı hikâyeyi. Thomas Toon tıp doktoru olduğunu. davanın büyük bir bölümünde sessiz kalır. Yatak odasına girdiğinde.

Roper'ı öldüren hidrobromid değildi. Kadının kendi kendini yaralaması imkânsızdı. öyle değil mi? . Bartholomew Hastanesi'nin morgunda cesedi daha ayrıntılı inceledi. Mr. zehirli olduğunu söyledi. doktor geldiğinde tamamen kurumuştu. Ölüm ani olmuştu. aşırı cinsel istekleri bastırmak. neler içerdiğini anlattı. . kafa neredeyse vücuttan ayrılacak gibiydi. Çok derin bir kesikti. Clarence Pond'u tanık sandalyesine davet ederek mahkemeye hidrobromidin özelliklerini anlatmasını istedi. De Filippis Dr. Sanığın kadını ne zaman öldürdüğünü kesin olarak belirleyememişti.yastığın üzerinde. Toon'a soru sormamıştı. Yüksek dozda alındığında. Doktora göre kullanılan silah çok keskindi ve şiddetle bastırılmıştı.) Araştırmaları sonucunda kavanozun içeriğinde yaklaşık iki yüz gram şeker ve yaklaşık beş ölçek hidrobromid bulduğunu açıkladı. Polis.Dr. öyle.Evet. Dr. yüzü sakin ve endişesizdi. Hem atardamar hem gırtlak borusu hem şah damarı hem de nefes borusu omuriliğe kadar kesilmişti. (Şeker kavanozu bir numaralı kanıt olarak sunulmuştu. ölüm anında ise hamile olmadığını belirtti.) Midede. sol kulak memesinden sağ kulak memesine kadar uzanıyordu. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı bu mudur? Başlıca kullanım alanlarından biridir. Dr. Đddia makamı daha sonra eczacılık uzmanı Dr.Evet. ama cinayetin cesedi görmesinden yaklaşık bir hafta önce gerçekleştirildiğini söyleyebilirdi. Ölümcül doz beş ölçekti. Mrs.Sorumu daha basit bir biçimde sormadan önce jüriden kelimelerimde gerekli olduğunu anlayacakları kabalık için şimdiden özür dilemek istiyorum. Midenin incelenmesinden maktulenin son yemeğinden birkaç saat sonra öldürüldüğü sonucu çıkıyordu. Pond daha önce kendisine gösterilen ve içindekileri incelediği kavanozun bu kavanoz olduğunu doğruladı. Miss Florence Fisher'ın 4 ağustos cuma günü Hackney Polis . Pond. Ama onun görüşüne göre Mrs. Pond'a şeker kavanozunu gösterdi. Daha sonra. Roper'ın en az bir doğum yaptığını. dalakta ve böbreklerde bir ölçek hidrobromid belirlemişti. karaciğerde. ilk kesişten sonra maktulenin bağırıp çığlık atması mümkün olamazdı. sadece boyun kaslarınca tutuluyordu. Her yerde kan vardı. St. kandan sırılsıklam olmuş çarşaflar. Pond hidrobromidin kimyasal formülünü açıkladı. hidrobromid aşırı cinsel isteğe karşı. Dr. Toon bu bölümde vücuttaki bazı organların sağlıklı olduğunu. Polis memuru Arthur Hood. Hidrobromidin başlıca kullanım alanı. . örneğin tımarhanelerde gemleyici olarak da kullanılmıyor mu? . (Dr. öyle. Yara çok derindi. ama eczacılık uzmanına soru sormak için ayağa kalktı. Omurlara kadar her şey kesilmişti.

yanına gelen birinin Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek istediğini belirttiğini söyledi. Tutuklunun yanında bir de çocuk vardı. King's Cross'ta. Judd Sokağı'nda arabacılık yapan Samuel William Murphy. Çığırtkan ona Navarino Caddesi'nden Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek için bekleyen bir müşteri olduğunu açıklamıştı.Hangi eli? . ama kim olmadığını söyleyebilirim. kendi bulduğu bıçak olduğunu doğruladı. akşam saat altı sularında Kingsland High Street'teki araba durağında beklerken. Mr. ayrıca ceketinin kolunda da kan lekesi vardı. Daha sonra.Adamda ilgi çekici bir şey yok muydu? . Hackney'de Dalston Caddesi'nden arabacı Robert Grantham.Karakolu'na verdiği bilgi üzerine Devon Villa'ya gittiğini anlattı. Tate-Memling: . Ekmek bıçağı kanıtların arasındaydı. . bahçeyi komşu bahçeden ayıran çite dayalı olarak bulunmuştu. müşterisi şimdi tutuklu olarak mahkemede bulunan Alfred Roper'dı. oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra Mr.Elinde bir yara vardı.Mr.Yarayı gördünüz mü? .Hayır. çünkü mendilini eline sarmıştı. Sanık iki polis eşliğinde Londra'ya getirilip Hackney Polis Karakolunda taammüden adam öldürmekle suçlandı. Roper'ın cesedini gördüğünü. polis memuru Hood kendisine gösterilen bıçağın. kurumuş kan lekeleriyle kaplı büyük bir ekmek bıçağı buldular. araba çığırtkanlığı yapan çocuklardan birinin Kingsland High Street'te yanına geldiğini söyledi. Daha sonra 8 ağustos salı günü Müfettiş Lawrence Poole'la birlikte sanığın oturduğu Fen Ditton köyüne gittiklerini söyledi. Đstasyona vardıklarında sanık para kutusunu unuttuğunu hatırlamış. müşterinizin kim olduğunu biliyor musunuz? Biliyorum diyemem. O müşterimin siz ya da Lord . müşterisini en son istasyona girerken gördü.Bunu söyleyemem. Mr. Müfettiş Poole suçlamayı sanığın yüzüne okudu. Mendil kandan ıslanmıştı. . Mahkeme salonundakilerin içinden müşteriyi tanıdı. odanın pencerelerinin Devon Villa'nın arka tarafındaki bahçeye katına söyledi. bu haliyle üst kat pencerelerinden birinden atılmışa benziyordu. Murphy'den onu tekrar Navarino Caddesi'ne geri götürmesini istemişti. memur Hood da sanığın ifadesini yazıp imzalattı. Arabacıya beklemesini söylemedi. ikinci kattaki bir yatak odasında Mrs. Grantham. Tate-Memling (sorusunun cevabını önceden çok iyi bildiğini belli ederek): . polis memuru Dewhurst'le birlikte arka bahçeyi aradılar ve bir çiçek tarhının içinde. Bıçak eve yakın olan çiçek tarhında. 27 temmuz perşembe günü saat 16.30 sularında. Adamı istasyona götürdü.

ona en üstteki mendili uzattılar ve bardaklardan birine su doldurdular.Belki.Bu gibi olumsuz kimlik tespitlerinden kaçınmalısınız.Ama ellerine dikkat ediyorsunuz? . Đddia makamının son tanığı. Mr. . Benim kadar çok yüz görürseniz. mahkeme salonunda görebiliyor musunuz? .27 temmuz günü arabanıza müşteri olarak binen adamı burada. ama eline sardığı mendili hatırlıyorsunuz. . belki de oydu. tanık ifadesinde. Mr.Siz onun içindeki en derin sırlarını açtığı dostu değil miydiniz? Mr. Mr. onun olup olmadığını bilmiyorum. Fulham'da Lillie Caddesi'nde oturan ve Alfred Roper'ın en iyi arkadaşı olan John Smart'tı. . Nisan 1905'te bir gün . Lordum.Size tek söyleyebileceğim. Lordum. Mendili hatırlıyorum. .Bazen ederim. Genç birisi değildi. ama yaşlı da değildi. Teşekkür ederim. De Filippis bu sırada gürültüyle aksırdı. Smart bunu kabul etmek zorunda kaldı. Müşteriniz burada sanık olarak gördüğünüz kişi. Smart'ın tanık sandalyesine oturması dinleyiciler arasında bir dalgalanmaya yol açtı. Daha önce. Grantham. .Neyi tekrarlar mıyım? . Mahkeme Başkanı Edmondson alışılmadık biçimde araya girdi: . De Filippis'in sanığı n en iyi arkadaşı olup olmadığını sorması da salonda şaşkınlığa neden oldu. buluştukları çeşitli zamanlarda Roper'ın ona mutsuz evliliğinden söz ettiğini anlatmıştı. karşı sorgulamada: .Size müşterinizin. Mr.Bir adamın yüzünü unutuyorsunuz. Emin değilim. Ona pek dikkat etmedim. müşterilerinizin yüz özelliklerine bakmamaya başlarsınız.Cenapları olmadığını söyleyebilirim. Söylediğinizi tekrarlar mısınız. Grantham? . Alfred Roper mıydı? Bilmiyorum.Özür dilerim. De Filippis. Alçak sesle bir mendil istedi. Mr. Aradan çok zaman geçti. sanık Alfred Roper olup olmadığını sormuştum.

Bunu o zaman söylemedi.Nasıl tedavi ediyordu? . Mr.Hayır bilmiyordum. Hidrobromidin özelliklerini biliyor muydunuz? . sanık da karısını tedavi ediyordu. her zamanki gibi kent merkezindeki kiliseleri gezmek üzere buluştuklarını anlattı.Peki ama. Smart'tan devam etmesi istendi. daha sonra söyledi mi? . Lordum. bu nedenle de kurtuluşu başka erkeklerde aramak zorunda kaldığını anlatmıştı. Elizabeth Roper'la tanışmış mıydınız? . De Filippis. .Cinsel duyguları bastırıcı olarak kullanıldığını biliyor muydunuz? . oğluyla birlikte Cambridge'e giderek yeni işine boşanmış bir erkek olarak başlamaktı. ama ben bilmiyordum. bir hastalıktı. sanığın hemen başvurmasını önerdiğini belirtti. Karısı farkına varmasın diye hidrobromidi çaya koyduğu şekerin içine karıştırıyordu. özellikle hidrobromid ve hidrobromidin zehir olarak tanımlanması çevresinde dönecek şiddetli bir sorgulama bekliyordu. Böylelikle sanık ailesini kayınvalidesinin kötü etkisinden kurtaracak ve yeni bir hayata başlayabilecekti. . Smart'a kızı Edith'in kendi çocuğu olmadığından şüphelendiğini açmıştı. Smart bunun çok iyi bir fırsat olduğunu söylediğini. Yavaş yavaş ayağa kalkan. Karısına hidrobromid verdiğini söyledi. O görüşmelerinde sanığın Cambridge'de bir eczanede boşalacak yöneticilik işinden söz ettiğini anlattı. Mr.Leicester Meydanı'nda ABC Çayevi'nde bir araya gelmişlerdi. bardağından bir yudum su içen Mr. Ancak Alfred'in niyeti başkaydı. kendisinden yerine getiremeyeceği isteklerde bulunduğunu. Lordum. Sanık. ama savunma avukatının soruları kısa sürdü: . Smart sorulan sorulara cevap verirken.Evet. Mr. yine 1905 nisanında başka bir sefer. . Smart'a karısı Lizzie'nin karşısına kim çıksa birlikte olabileceğini anlatmıştı. Smart'a göre Roper karısının kendini aldattığına inanıyordu. . .Neyin farkına varmasın diye? . Bu bir ahlaksızlıktan da öte. Onun niyeti.Ona ilaç verdiğinin.Mrs. Smart'a karısının. Mahkeme.Evet. tanışmıştım. Mr. o da öyle söyledi. Smart'a sanıkla olan dostluğunu sordu. karısını ve kızını terk etmek. Bu anlattıkları nedeniyle çıkan gülüşmeler hemen mahkeme başkanı tarafından susturuldu.Zehir olduğunu biliyordum.

" Burada Mr. Mr. değerli Jüri Üyeleri. Ama göreceğiniz adam. en küçük bir leke belirtisi bile yoktur. Karşısına "kim çıksa birlikte olacağı" söylenen kadın John Smart'ı baştan çıkarılacak kadar çekici bulmamıştı.Evet. Roper'la baş başa kaldığınız da oldu? . Herhalde bazen Mrs. düzeni bozuk çağımızda talihin bir aile babasına ve ekmek parası peşinde koşan birine vurabileceği en ağır darbeleri yemiş bir adam göreceksiniz: iyi para kazandığı ve sevdiği işini kaybeden. sizden sanığın mahkemeye sunulan kanıtlar nedeniyle daha fazla sıkıntıya sokulmasına izin vermemenizi talep ediyorum. Üçüncü olarak." Yargıç Edmondson: "Burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığını söyleyemem. De Filippis dudaklarını ses çıkarmadan oynattı.Bir iki kere. Benim erken geldiğim.Şimdi sanığı ve tanıklarımı çağıracağım. Lordum. onun hakkında ileri sürülenleri doğrulayacak biçimde eğilimler gösterdi mi? . Kişiliğinde en ufak bir leke.. size son günlerde yaşadıklarının hikâyesini dürüstçe anlatacak bir masumdur. Smart aşağılanmış bir adamdı. Savunmanın açış konuşması Mr.o zaman bir erkek olarak size.Hayır. Her şeyden önce suç aletinin sanığın elinde bulunmuş olduğu kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. böyle bir şeyin tekrarında salonu boşaltacağını bildiren yargıç tarafından susturuldu. Onunla ölen kişi arasındaki sorun. hiç. sanığın karısına uyguladığı tedavi sonucunda ortadan kalkmıştı. Son günlerde yaşadıklarına geleceğim. burada jürinin önüne götürülecek bir dava olmadığı kanısındayım. Mr. Birkaç saniye sonra konuşmasına devam etti: . sanığı n cinayeti işleme amacı belirtilmemiştir. sadık karısı ve desteği olması gereken kadının hafifmeşrepliğine katlanmak zorunda kalan bir adam. Roper tanık sandalyesine oturup kendinden söz edecek.O zamanlarda size -bu soruyu elimden geldiği kadar dikkatle sormaya çalışacağım. bu nedenle de iddia makamının tanıklığını bile kabul etmişti. Bu adamı tanık iskemlesine oturtacağız ve siz yaralı bir adam.Bütün bu günler boyunca Alfred Eighteen Roper dürüst ve çalışkan bir adam olmuştur. Đkinci olarak bu cinayetin 27 temmuz akşamının başlarında işlendiğini kesinlikle kanıtlanmak zorundadır. açık bir kitabın sayfası kadar . De Filippis amacına varmıştı. De Filippis: "Lordum.Onunla birkaç kere mi karşılaştınız? . Jürinin burada sadece bir kuşku hakkında karar vermek üzere toplanıp toplanmayacağı Lordumun görüşüne kalmaktadır. Göreceğiniz adam. Alfred Roper'la ilgili her şey. Sorunun ve cevabın neden olduğu gülüşmeler. kafasını biraz öne eğdi. Temiz bir mendil alarak ağzını örttü. . Kanun suç kanıtlanana kadar sanığın suçsuzluğunun esas olacağını açıkça belirtmiştir. talihin darbeleri karşısında eğilmiş bir adamdır. sanığın daha eve varmadığı zamanlar. evet. anlatacaklarını değerlendirmek de siz jüri üyelerinin görevi olacak.

güzel bir dinlenme yeri olacağına inandığı eve yerleşti. böyle bir ev bulunur bulunmaz. Bu kitap hepinizin evinizdeki kadınlara çekinmeden verebileceğiniz bir eserdir. geldiğini saklamaya çalışmak bir yana. Hayır. günlük işinden dönüşte kendisine rahat bir ev. kendisine babasından kalan ve içinde ihtiyacı olan altınların bulunduğu değerli para kutusunu unuttuğunu üzülerek fark etti. Cebinde evin anahtarı olmasına rağmen. Önünüzde oturan ve bir adamın toplumumuzda işleyebileceği en ağır suçla. Roper'ın karılık görevlerini unuttuğu. Bu arada masumiyetini çoktan kaybetmiş olan Roper. Artık herkesçe bilinen. bir eczane yöneticisi olarak çalışacaktı. kendinden genç kardeşlerini bir ağabeyin görev duygusuyla yetiştirdi. Roper ikinci çocuğunun kendinden olmadığından bile emindi. Zamanı gelince Mrs. hepsini de kapsayacak yeni bir hayata adım atmanın planlarını yapmaya başladı. Bu kitapta şifrelenmiş bölümler ya da açılmamış sayfalar yoktur. açıkça ve basitçe kapının zilini çaldı. Ailesini Londra'nın banliyölerinden alarak Cambridge'in sağlıklı doğa ortamına taşıyacak. kapıyı çaldı. Annesi ölene kadar Bury St. her zamanki gibi masum ve güven dolu bir genç olarak. kent yakınındaki Fen Ditton köyünde kalmaya karar verdi. Öyleyse kitabın ilk bölümlerinden bazılarını okuyalım. Yine Londra'da her erkeğin yapması gerekeni yaptı. kentte kendisi ve ailesinin oturabileceği bir ev bulana kadar. Şimdi 27 temmuz perşembe günü olanlara geliyorum. Roper önce bir erkek. müstakbel karısını arayıp buldu. değerli Jüri Üyeleri kötü niyetli bir adamın yapacağı gibi kapıyı açmadı. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da yaşamaya başladı. her dürüst erkeğin beklediği gibi bir fazilet abidesi olmamasından dolayı onu kim suçlayabilir? Yine de onunla evlendi. Söz konusu günün öğle sonrası saatlerinde. komşular tarafından da dehşetle karşılanan gerçek. Roper bir hafta kadar sonra. sonra da bir kız çocuk doğurdu. Çaldığı zile de cevap aldı. kocasından başka erkeklerle para karşılığında ilişki kurduğuydu. karısı ve karısının annesiyle birlikte Hackney'de. hastalık olarak niteleyecek kadar iyi niyetli yaklaştığı bir durumu düzeltmeye çabaladı. Ne var ki istasyona vardığında. Edmunds'taki evden ayrılıp şansını daha uzaklarda denemeyi aklından bile geçirmedi. . Gençliğinde geçirdiği bunca sıkıntıdan sonra. mutluluğunun da sahte olduğunu görmeye başladı. Alfred Roper'ı daha on altı yaşından itibaren ailesinin geçimini sağlamaya. Evlendiği kadının. burada da uzmanlığını kullanabileceği bir işte. Yaşlı ve sakat annesine bir kadın şefkatiyle baktı. kocasının ardından gelecekti. oğlu ve birkaç bavulla beraber Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gitmek üzere arabaya bindi. Yaptığı tedavinin en azından olumlu sonuçlar vermeye başladığı bellidir. Babasının zamansız ölümü. Oğlunu ve bavullarını bir hamala emanet ettikten sonra. Londra'ya bir masum olarak geldiğini söylememe kim şaşırır? Londra'da. Mrs. Yine de kazanacağı kesin bir boşanma davasına başvurmadan. Bir ilaç reklam şirketinde yöneticilik önerisi aldığında doğduğu Suffolk'tan çıkıp Londra'ya geldi. ozanın dediği gibi amacına bir hayalet gibi yaklaşmak bir yana. O kadar ki. Roper oğluyla birlikte trene binerek Cambridge'e gitmeye. karısına ve kayınvalidesine veda etti. onlara destek olmaya zorladı. aynı arabayla Navarino Caddesi'ne geri döndü. Mrs. Bu eser temiz ve lekesizdir. çünkü karısından ayrılmak yerine.duru ve okunaklıdır. karısının davranışındaki sapıklığın nedenini de bildiğini düşünerek. bir insanı öldürmekle suçlanan bu adam. ablasının yanında.

diğer yandan Roper'a karşı besleyebileceği en ufak olumlu duygularını da göstermedi. iddia makamı adına tanıklık etseydi. Green buna ek olarak -belki de romantik öykülerden hoşlanan gazetenin isteğini kıramadığından. Açık ve dürüst bir tutumla tüm gerçeği anlatma gayreti içindeydi. evin hizmetçisi. Bu ayrıntıları. Yürürken bir kaldırım taşına takılıp düştü. onunla konuşmak için ablasının evine gelen polis memurlarından öğrendi. Lizzie Roper'ın ya da annesinin davranışlarını kınasa da bunun anlaşılmamasını sağladı. Sonunda. sağlam yapılı genç bir kadındı. Roper geliş nedeninin. yalvarma ya da gürültü duymuş mu? Hiçbir şey duymamış.Florence Fisher'in nişanlandığını. Miss Fisher sanık üst kata çıktıktan sonra çığlıklar. ama kanıtlamadılar. Cora Green'in Hyde-Roper evi konusunda Star gazetesine anlattıklarından öğreniyoruz. Green'e göre Florence Fisher sağlıklı ve güçlüydü. sırtını yaslayacağı kaya gibi sağlam duracak adam. Mrs. Bu durumda her sağlağın yapacağı gibi sağ elini öne doğru uzattı. Hiçbir yere bakmadılar. Roper'ı sevmiyor idiyse de bunu hiç göstermedi. Mr. yine bu denli önemli olacaktı. . Söyledikleri açıktı. Aynı tanık. bu korkunç cinayeti işlemiş olabilecek başka birini arama zahmetine girmediler Hayır. Evdeki sessizlik. yani kocası olacağına karar verdiler. para kutusunu almak olduğunu anlattı ve üst kata çıktı. Roper Kingsland High Street'teki araba durağına kadar yürüdü. Eve sessizlik hâkimdi. çalışmaktan yılmazdı. Florence Fisher duruşma tarihinde yirmi üç yaşındaydı. Mrs. evlenmek üzere olduğunu da anlatmıştı. Kıvırcık kızıl saçları ve mavi gözleriyle uzun boylu. eli yaralandı. Yaralı elini mendiline sardıktan sonra bir araba bulmak için durağa doğru yürüdü. değerli Jüri Üyeleri. Đddia makamı kanıt olarak nitelendirilebilecek tek bir gerçek bile sergilemedi. ona destek olacak. Bir kadını gırtlağını keserek korkunç biçimde öldürmekle suçlanan bu adam oğlunun ve onu emanet ettiği hamalın yanına geldiğinde tatsız bir şekilde yere düşen. Bu sonuca vardılar. önyargıdan uzaktı. kendi dalgınlığı yüzünden treni kaçıran birinden daha heyecanlı ve gergin değildi. Savunmanın tanıkları Kuşkusuz savunmanın en önemli tanığı Devon Villa'nın hizmetçisi ve aşçısıydı. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na geri döndü. hiç zaman kaybetmeden toplumumuzun üzerine kara bir gölge düşürebilecek bir sonuca vardılar ve bir kadını öldürmesi en akla yakın kişinin aslında onu koruyacak. Roper'ı kendi evine aldı. Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da beklenmedik bir şeyler olduğunu ilk kez 12 ağustos salı günü. kapıyı açtı ve Mr. Polisin bu olayda uyguladığı yöntemleri ben şahsen anlayamıyorum.Miss Florence Fisher. saat ona yirmi kala Cambridge'e vardı ve ablasının Fen Ditton'daki evine gitti. hayır. Hyde'ın hizmetinde çalışıyordu ve Devon Villa'ya Roper'dan kısa süre önce gelmişti. Bazı kanıtları dışlayıp bazılarını ortaya sürerek Roper'ı modern çağın en korkunç cinayetlerinden birinin suçlusu olarak göstermenin yanına bile yaklaşamadı. sokak kapısının yavaşça kapandığını duyana kadar sürdü. Miss Fisher yirmi dakika kadar sonra. düşerken kendini korumak için uzattı. Navarino Caddesi'ndeki eski bir komşunun. on üç yaşından beri Mrs.

Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? . ayaklanıp itiraz etmek üzereydi ki savunma avukatı konuşmaya başladı: . Mrs. . Ne zaman olduğunu söylemedi.Evet. Hyde'ın size söylediklerini anlatmamanız lazım. bana ayın sonundan itibaren işimin sona ereceğini söyledi.Evet. Hyde'ın tek başına kalacağını. şimdi de Kuzey Londra'da Stanford Hill'de Mr. Edward'la birlikte. Lordum. böylece de Mrs.Sanık yanınızda değilken. sadece kısa süre sonra dedi. Summer'ın hizmetinde olduğunuz doğru mu? . o da bana dedi ki. siz ne yaptığınızı anlatmalısınız. Sanık yanınızda mıydı? . . Hyde Mrs. . Roper.Mr De Filippis Florence Fisher'a Devon Villa'da ne zamandan beri çalıştığını.O zaman ne yaptınız? . Roper öğleden sonra yanıma gelerek 2.Efendim Mr. Lütfen mahkemeye 27 temmuz perşembe günü olanları anlatın. Roper'ın kendini iyi hissetmediğini. De Filippis Miss Fisher'ı uyarmadan önce uzunca bir süre bekledi. bu nedenle de bir hizmetçiye gerek duymayacağını söyledi. böyle durumlarda hep yaptığı gibi bebekle kendinin ilgileneceğini. Miss Fisher. Ben de Mrs.Bize Mrs. Hyde dışında tüm ailenin kuzeye taşınmak üzere olduğunu. Yeni bir işe başlamak üzere Cambridge'e gittiğini. trenle gideceklerdi.. görmedim.Hayır. Mrs. . Mrs.5 şilin verdi. Mrs.. Hyde'ın dediklerini değil. Mrs. Yılbaşında evlenmeyi umduğum için yeni bir iş aramadım.. . daha sonra mahkemeye ve jüriye 10 temmuz pazartesi sabahı olanları anlatmasını istedi. 27 temmuz günü de oradaydınız? .Devon Villa'da kalmaya devam ettim. Mrs. ve Mrs. Mrs. Hyde'la birlikte mutfaktaydım. efendim. Mr. . Roper'ın. Roper ve bebek bir süre sonra onlara katılacaktı. . Hyde'a gidip evde kalmama izin vermesini istedim. Bunun nedenini jüri üyeleri anlamasa da Mr Tate-Memling hemen anladı.Nişanınızın bozulması nedeniyle evlenmeyeceğiniz. görevinin ne olduğunu sordu. bu nedenle bir daha karşılaşamayacağımızı söyledi. Yani Devon Villa'da kalmaya devam ettiniz.Lütfen Lord Cenaplarına hitap edin..Ayrılmak istemiyordum.Mr.Evden çıkışını gördünüz mü? .

.Evet Lordum.Ekmek dilimleyip tereyağı çıkardım. genç kadının yüzü belirgin bir biçimde soldu. . Bir kutu som açtım.Ekmeği ekmek bıçağıyla mı kestiniz? . Bana gümüş para kutusunu unuttuğunu söyledi.Kapı çalındı. çaydanlık ve şeker kavanozunu da koydum. Mrs. gördüğünüzde de yüzünüzün solmasına neden olan bıçağın.Mrs. Miss Fisher? .Evet.Evet.Neyi kastettiğini anladınız mı? . Hyde için ekmek dilimlediğiniz bıçak olup olmadığını lütfen Lorduma söyleyin.O sırada saat kaçtı. . Tepsiyi Mrs. Roper'a siz mi çıkardınız? . . . . Bu aşamada Mrs. daha sonra da kurulayıp çekmeceye yerleştirdim. Lordum. Hyde'ın size söylediklerinin sonucunda ne yaptınız? .Sonra ne oldu? .Hayır. o akşam saat beşi biraz geçe Mrs. . Mutfağa gitti mi? . .Bıçağı kullandıktan sonra ne yaptınız? Musluğun altına tuttum. Mr. Roper oradaydı. o bıçaktı.Evet. Roper'ın gırtlağının kesilmesinde kullanılan ekmek bıçağı Miss Fisher'a gösterildi. . Kapıyı açtığımda Mr. Babasından kalmış.Beşi geçiyordu. Hyde çıkardı.Hayır. Lordum. teşekkür ederim.Her zaman koyulduğu çekmeceye mi? .Öyleyse Miss Fisher biraz önce size gösterilen.Hayır. ekmek tahtasıyla birlikte. De Filippis sürahiden ikinci bir bardak su doldurdu. O para kutusuna çok bağlıydı. Tanığa bir bardak su içmek ya da oturmak isteyip istemediğini sordu. bunları diğer yiyeceklerle birlikte tepsiye koydum. Đyiyim. . Yanına bebek için süt. . Onsuz gitmeyi istemezdi.

Çocuğu yukarıya. Miss Fisher? .Mr. Roper'ı ve Mrs. Örtüleri mutfağa götürdüm. hatta bazen de öğlene kadar kalkmadıkları çok olurdu.Miss Fisher. Lordum. Yargıç: "Çocuğun size söylediklerini anlatmamalısınız. çaydanlık. Lordum. Edith birkaç kelimeden fazla konuşamıyordu. Roper'ın merdivenleri çıktığını duydum. Mr. Hyde'ı görmediğinize şaşırmadınız mı?" Miss Fisher: "Hayır.Gittiğini sanmıyorum. Mrs." Mr.Gün boyunca hiçbirini görmedim. .Evet. Sabah saat sekize doğru Edith artık alışılageldiği gibi. ama sokak kapısının kapandığını duydum. Sabahın geç saatlerine. Akşam saatlerinde hava çok sıcaktı. . annesinin yanına gönderdim.Mrs. . çünkü alışverişe çıkmak zorundaydım. Roper evden ne zaman ayrıldı? . Hyde'ın kalbinden şikâyetçi olduğunu biliyor muydunuz? Biliyordum. süt ve şeker eklediğinizi. şaşırmadım.Mrs.Yaklaşık on beş ya da yirmi dakika sonra. Daha sonra da hiçbirini görmedim.O gün boyunca onları görmediniz mi? . . söyledim. Hyde götürdü." . Belki de mahkemede bulunanlar ve jüri. Gittiğini görmedim. Yemek odasındayken. Tate-Memling karşı sorularına başladı. Hyde'ın yaşlı bir kadın olduğunu da biliyordunuz en azından görüyordunuz. savunma avukatının görüşüne rağmen davayı jüriye götürmeyi kararlaştırdığını ilk kez o anda anladılar. biraz önce Lorduma Mrs. Mahkeme Başkanı Edmondson'un. Florence bodrumdaki mutfakta çocuğun kahvaltısını verdi. Miss Fisher. Hyde'ın isteği üzerine bir tepsi yemek hazırladığınızı. dışarı bir iskemle çıkardı ve arka bahçede oturdu. Kaç yaşındasınız..Mrs. Florence Fisher daha sonra o akşamı ve ertesi sabahı anlattı. Lordum. hatta herhalde çay fincanı da koyduğunuzu söylediniz. De Filippis: 'Teşekkür ederim. . yıkanacak örtüleri almak üzere yemek odasına gittim. Mr. Tepsiyi yukarıya kim götürdü? . annesinin ve anneannesinin nerede olduklarını söylemedi. Lizzie Roper'ı ya da Maria Hyde'ı ne görmüştü ne de seslerini duymuştu. Mutfağa gidecek zamanı olmadı. kendi başına aşağıya indi.

inlemeye benzer bir ses çıkardı. O zaman "Đşinin başına dönsen iyi olur" dedi ve bana yemek odasının kapısını açtı. benim yapılacak işlerim olduğunu tahmin ettiğini söyledi. Mrs.Yirmi üç yaşındayım. Florence Fisher iddia makamının sözlerinden tekini bile anlamadı.Ona aramasında yardımcı olabileceğimi söyledim. ölçü merakınızı ekmek ve tereyağından da uzak durmaya kadar vardırıyor musunuz? Mr. anlamadım. efendim? . çaylarını şekerli mi içerler? .Özür dilerim. . Ne Mr. . Miss Fisher. çayına tepeleme üç kaşık şeker koyduğunu gördüm. Roper.Ama ölen kişi. kuşkusuz jürinin bu son söylenenleri iyice değerlendirmesini amaçlıyordu.Miss Fisher. Tate-Memling'in konuşmaksızın beklediği süre. öyle değil mi? Miss Fisher. . bomboş bakan gözlerini Mr. . . Roper şeker koyardı. Çayınıza şeker koyar mısınız. Sorumun çok ciddi olduğunu bilmenizi istiyorum. Hyde şeker kullanırdı. çayını hep şekerli içerdi. Roper ne de Mrs.Öyleyse sorumu tekrar ediyorum.30'da tutukluyu eve aldığınızda aranızda kayıp para kutusu konusunda bir konuşma geçti mi? . Öncelikle.O ne cevap verdi? . siz çayınıza şeker koymuyorsunuz. Mr De Filippis bir kahkaha olarak da algılanabilecek. Mr. efendim. Edward ise çay içmezdi. .Söylediklerinizi günlük Đngilizce'yle ifade etseniz daha iyi olacak Mr. 27 temmuz saat 17. siz yirmi üç yaşındasınız.Oh. . Hyde'sa altmış yedi yaşındaydı. söylediklerinizin ne anlama çeldiği konusunda en ufak bir bilgim yok.Pekâlâ.Evet.Devon Villa'da yaşayanlar. Mrs. çayınızı şekerli mi içersiniz? .Sadece Mrs. Tate-Memling'e çevirdi.Buna gerek olmadığını. Tam yarım dakika bekledikten sonra boğazını temizledi ve devam etti. ben de örtüleri toplayıp yıkamam gerektiğini söyledim. . yanımda da bir sözlük taşımamı beklemeyin. Tate-Memling.. Tate-Memling'in kıvrak konuşması ve sözleriyle jüri üyeleri içinde eğitimli olanları zavallı bir ev hizmetçisine gülmek umudu geri tepen bir silah oldu. evet Lordum. değil mi? . koymaz mısınız? Koymam.

ama mahkeme sizin uyku sorunlarınızla ilgilenmiyor.Mr. Tate-Memling devam etmeden önce ona baktı.Size ilginç gelebilir Miss Fisher. Pazar günü bıçağı aradım.Ekmek bıçağını bir daha hiç görmedim.çıkardığı sesin bir aksırık olduğu ve yeni bir mendil gerektireceği çok geçmeden anlaşıldı. Lordum.Bilmiyorum. Mr. hastaydım. Hiçbir şey yemedim. .Bir daha ne zaman açtınız? Bilmiyorum. . sessizliğin ortasında yastığı şişirmeye koyuldu. ekmek bıçağını bir daha ne zaman gördünüz? . Lordum. O akşam siz kendiniz bir şeyler yediniz mi? . Evde kimse yoktu ya da ben öyle sanıyordum. (Mr. . Bıçağı polis buldu. . Önündeki tepsiden şişme yastığı aldı. . . Herhalde en azından birkaç saat sonra yatmaya gittiniz. Hyde'a ekmek ve tereyağını verirken kendim için de birkaç dilim kestim.Emin değilim. De Filippis şişme yastığı iskemleye yerleştirip üzerine oturdu.Çocuğa ekmek verdiniz mi? .Hayır. . Kendimi iyi hissetmiyordum.Biraz ekmek ve tereyağı yedim.) Miss Fisher sorumu değişik bir biçimde sorayım. o yulaf ezmesi yedi.Ertesi sabah kahvaltıda ekmek ve tereyağı yediniz mi? . Çok sıcak bir gündü. Üzerinde ekmek ve tereyağıyla birlikte diğer şeylerin de bulunduğu tepsiyi Mrs. . hatırlamıyorum.Hayır.28 temmuzda da mı? . otururken de duyulur bir nefes verdi.Ekmek bıçağını koyduğunuz çekmeceyi açtınız mı? ..Özür dilerim.Hayır. ayın 30'u pazar olmalı. Bu aşamada Mr.. sertçe uyardı. Tate-Memling dimdikti. Miss Fisher.Lordumdan özür dilerim. . gidip yattım. . Mrs. Alışverişten döndüğümde. Daha sonra bıçağı yıkayıp yerine koydum.Ekmek bıçağının yerinde olmadığını ne zaman anladınız? . Tate-Memling! Mahkeme başkanı. Sanırım dışarıda. hiçbir yerde de bulamadım. bahçede. Hyde'a verdiğinizde saat öğleden sonra beşti. biraz da tereyağı aldım. O gün açmadım. .

yaşamak için ruha da ihtiyacı olduğunu söyler. . sizin de kabul edeceğiniz gibi bir insanın ana besinidir.Çok gerekiyorsa.Aradan ne kadar zaman geçti. Siz. sizler.Ne kadar kısa bir süre Miss Fisher? Bir dakika? Yarım dakika? On beş saniye? Bilemiyorum. Oysa Miss Fisher sizden ekmek yemeden üç gün geçirdiğine. 27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediğine inanmanızı istiyor.Yemek odasında. . Tate-Memling anlamlı bir şekilde sustu. yıkanacak örtüleri aldığınız sırada.Hayır.Ekmek.Çok kısa bir süre. değerli Jüri Üyeleri. değil mi Miss Fisher? Kendimi iyi hissetmiyordum. aç değildim. Bir dakikalık bir sessizlik oldu. Sonunda Florence Fisher dakikanın yemek odasına girmesi ile Roper'ın merdivenden çıkışını duyduğu zamana göre çok daha uzun olduğunu söyledi. Tabiî onu göremiyordunuz. aramadım. Kutsal Kitap bize insanın tek başına ekmekle yaşayamayacağını. Söylemek istediğiniz bu. Yarısından da fazla mıydı? . . Mr. Lorduma teşekkür ederim. ama sanırım yarısından uzundu. değerli Jüri Üyeleri. .bir dakika sessiz kalmamızı isteyebilir miyim? Böylelikle bir dakikanın ne kadar uzun bir zaman olduğu anlaşılacaktır. herhalde bir günden fazla ekmeksiz yaşayabildiğinizi hatırlamazsınız. böylelikle de insan vücudunun varlığını devam ettirebilmek için sadece ekmekle yetinebileceğini anlatır.Bir dakikadan daha kısaydı.. . yemek odasına girdiğiniz an ile onun yukarıya çıkışını duymanız arasında ne kadar zaman geçti? . Sonra devam etti: . değil mi? 27 temmuz saat beşten sonra bir daha aramamıştınız? . Sanıyorsunuz. tutuklu neredeydi? Sanırım. .Lordumun bağışlamasına sığınarak Miss Fisher -ve jürinin yararına. ee.Yukarı çıktığını duydum. .Ama daha önce bıçağı aramamıştınız. holde.

Liverpool Caddesi'nden Hackney'ye gidip dönecek birisi için bir buçuk saatin fazla uzun olduğunu düşünmediniz mi? Bana kalırsa. James Wood çağrıldı.Onu tekrar gördüğünüzde. Edmondson'un sessizlik uyarısında bulunmasını gerektirecek kadar yüksek değildi. .Evet. Araba bulabilmek için uzun süre yürümesi gerektiğini söyledi. Lordum. Sağ elinde bir sargı vardı. değil mi. Şimdi tutuklu olarak gördüğü adam yanına yaklaşmış ve beş altı yaşlarında bir erkek çocukla birkaç parça eşyasına göz kulak olmasını istemişti. nasıldı? .Sizin Devon Villa'da bulunmanızın nedeni. . Miss Fisher? . . Evde önemli bir şeyini unuttuğunu. evi temizlemekti. Elbiselerinde dikkatinizi çeken bir şey var mıydı? Hatırladığım kadarıyla elbisesinde daha öncekine göre bir değişiklik yoktu..Ve yemek pişirmek ve bebeğe bakmak. Belki de bir buçuk saat. gidip aldıktan sonra hemen döneceğini anlatmıştı. De Filippis: "Döndü mü?" .Beyaz renkli bir kumaş.. döndü. Karşı sorgulamada Mr. Mahkemede yeniden bir gülüşme olduysa da çıkan ses Mr.Ama işe alınma nedenlerinizden biri de evi temizlemekti. Daha sonra tanık bölümüne Bow'da Globe Sokağı'nda oturan ve Büyük Doğu Demiryollarında hamal olarak çalışan Mr..Sargı mı. itiraz ediyorum! . Biraz gergin göründüğünü söyleyebilirim. 27 temmuz perşembe günü öğleden sonra saat beşe beş kala Liverpool Caddesi Đstasyonu’nda bulunduğunu söyledi. Mr. Yokluğu bir saatten daha fazla sürdü. Adam ona 3 şilin vermişti. . değil mi? . öyle değil mi? .Devon Villa'nın ikinci katına ilk çıkmanız 4 ağustos cumaydı. Wood. . Tate-Memling söze girdi: .Treni kaçırdığı için biraz canı sıkkındı.Yedi gün boyunca neden üst kata çıkıp etrafı temizlemediniz? Hepsinin Cambridge'e gittiğini düşünüyordum. yoksa bir mendil mi? . Mr. Elbisesinde bir leke yok muydu? Elbisesinde şimdi hatırlayabileceğim hiçbir değişiklik yoktu.Evet.Evet. bu sürede yürüyerek de gidip gelebilirdi.

O kendinden memnun yerine otururken. Ağzı kararlı bir ifade taşımıyordu. Mr. Fitzroy'un çok kısa boylu olduğudur) ve sıska denecek kadar zayıftı. başı da çenesini ceketinin yakasına değdirecek kadar eğikti. yürürken kamburu çıkıyordu. Mr. De Filippis öfkeyle ayağa kalkmıştı. omuzları öne eğik. Liverpool Caddesi Đstasyonu ile Navarino Caddesi arasındaki mesafe konusunda söylediklerinin hatırlanacağından emindi. sesi herkesi şaşırtacak kadar tiz. Çok uzundu (burada hatırlatılması gereken. Tate-Memling'in tanığa soracak başka sorusu yoktu. O üzüntülü dudaklardan ve kaba görünüşünden suçlu bir ses ve iyi telaffuz edilmiş kelimeler beklerken. neredeyse çatlaktı. yaşlı bir kadının viyaklamasına benzer bir köylü konuşması duyduk. Kor gibi ateşli gözlerinin çevresinde siyah halkalar vardı. Roper'ın atletik yeteneklerini tahmin etmenin davamızla nasıl bir ilgisi var? . Eğer soracak başka bir sorunuz varsa. Mr. sürekli olarak asabi bir hareketle ağzını büzmek zorunda kalıyordu. lütfen devam edin. Mr. Tate-Memling. görünüşüyle davayı hiç de olumlu .Mr.Đtiraz kabul edildi. Çıkık elmacık kengerinin altında gölgeli derin çukurlar vardı. On beşinci bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (devam) Duruşmaya katılan. Robert Fitzroy. Elbisesi siyahtı. . Howard de Filippis'in sorularını cevaplandırmaya başladığında. Ve lütfen dayanaksız hesaplamalardan ve çok hoşlandığınız belli olan konuşma tarzınızdan da vazgeçin." Şimdi burada. bütün duruşma boyunca da orada bulunan bir gazeteci. Mr.Lordum. iddia makamının son sözleri kayıtlardan silinecek. Aldığı bütün uyanlara rağmen. iddia makamı böyle bir değerlendirme yapabilmek için hangi özelliğe ya da bilgiye sahiptir? O mesafeyi kendi yürümüş müdür? Jüriye söz konusu mesafenin ne kadar olduğunu bile söyleyemeyeceğini sanıyorum. dudakları o denli titriyordu ki. Roper'ın kendi en büyük düşmanı olduğunu. daha sonra kendi izlenimlerini yazdı ve Alfred Roper'ın ayrıntılı bir tanımını yaptı: "Olduğundan daha yaşlı görünen bir adamdı" diye yazıyordu. "Saçlarına kır düşmeye başlamıştı. bu da onun hasta bir adam gibi görünmesine neden olan solukluğunu daha da artırıyordu. şakaklarındaki saçlar da dökülerek büyük ve kırışık alnını ortaya çıkarmıştı. Alfred Roper tanık bölmesine alındı.

Avukatı ona evliliği ve yaşam tarzı hakkında sorular sordu. Çenesi göğsüne indi. hiçbir kadının çıldırmadan ya da kurtuluşu başka erkeklerde aramadan birlikte yaşayamayacağı birisiydi.Eve geri döndüğünüzde.Fazla vermemeye dikkat ediyordum.etkilemediğini söylemek kolaydır. tek hecelik cevaplar aldı. De Filippis müvekkilini 27 temmuzda Devon Villa'dan ayrılışından önceki günlere götürdüğünde. Hidrobromid konusuna gelindiğinde. Öte yandan kendisinden özellikle istenenilenin dışında en ufak bir bilgi kırıntısı vermeye de istekli görünmedi. birkaç kez sesini yükseltmesi istendi.Çayına attığı şekere karıştırdım.Uzun sürebilir diye düşündüm. Belki de yaşadığı hayat. karısının ölümü ve tutuklanma koşulları tüm yaşama gücünü almıştı. .Neden uzun sürebilir diye düşündünüz? .Ona ne kadar veriyordunuz? . öyle değil mi? .Neden? . ama onun bıraktığı izlenim.ayır. Hidrobromid buldunuz. Yarım kilo şekere on ölçü katıyordum.Hiç karınızı öldürmeye çalıştınız mı? . arabacıya beklemesini söylediniz mi? . cevaplarını kafası önüne eğik mırıldandı. . Mr. Mahkeme başkanına bir kez bile unvanıyla hitap etmedi.Hayır. Karınıza hidrobromid verdiniz mi? . karşı konulamaz bir sıkıcılık oldu. Bu oldukça iyiydi. Zehirli maddeler defterine imza attım. . . Mr De Filippis sorularına devam etti: Eve girerken neden cebinizdeki anahtarı . Roper biraz daha gevezeleşti. Roper yine tek heceli cevaplara döndü.Satın aldım. Hidrobromid aşırı cinsel isteği bastırır. Derin bir nefes aldığı duyuldu.Para kutusunu nerede bıraktığımı hatırlamıyordum. beş kelimelik bir cümle yapmayı başarmıştı. Karınıza hidrobromid vermenizdeki maksadınızı Lorduma anlatır mısınız? Nemfomani adlı bir hastalığa yakalanmıştı. . Halkın gözünde bu adam.

ama dolapta karımın Cambridge'e getireceği bir takım vardı.Anahtarım yoktu.Evet. Hatırladığım kadarıyla karım treni kaçıracağımı . ama yatağında değildi. Hayatınızın bir bölümünü arkanızda mı bırakıyordunuz? . Doğruca üst kata mı çıktınız? . Bir daha oraya dönmeyi düşünmüyordum. Yukarıda ne yaptınız? Roper burada söz konusu olanın hayali olduğunu nihayet anladı.Evet. büyük bir olasılıkla idam cezasına çarptırılacak. Masanın üzerindeki tepside yiyecek bir şeyler ve çay vardı. Holdeki şapkalık mı? . . yani karımla paylaştığım odaya. Karım oradaydı.Üst kata çıktım. Her zaman kullanılan bir deyimle. Eğer suçlu olduğuna karar verilirse.Sizi Miss Florence Fisher eve aldı. yarım dakika? . önce şapkalığın çekmecesine baktım. . .kullanmadığınızı Lorduma anlatır mısınız? . .Başka yerleri aradınız mı? Şifoniyerin çekmecelerine baktım. Onlarla konuştunuz mu? . Elbiselerimin çoğu bavulumdaydı. Yukarıda ne yaptınız? . kızım Edith ve annesi de. cezası da bugün ya da yarından üç hafta sonra yerine getirilecekti. Takımın ceplerini karıştırdım. Ne yaptınız? . Anahtarımı evde bırakmıştım.Đkinci katta karımın yatak odasına girdim. Saat kösteğime takılı olması gerektiğini söyledi.Daha sonra yukarı çıktınız? .Evet. kendine çekidüzen verdi.Hayır.Bu ne kadar sürdü.Evet. Karım gecelikliydi.Karıma para kutumun yerini bilip bilmediğini sordum. ama para kutumu bulamadım.

Tate-Memling Alfred Roper'a karşı sorularını sormaya başladı. ama elim sıyrıldı. Mutfağa gittiniz mi? . değil mi? .Mahkemeye sadece karınızın kullandığı şekerin saklandığı kavanoza on ölçü koyduğunuzu söylediniz. dördüncü gün Mr.Sekeri bir kenara bırakın. Karınızı öldürdünüz mü? .Evde ne kadar kaldınız? .Forest Sokağı'nda oynak bir kaldırım taşına takılıp tökezlendim. . Kingsland High Street'teki araba durağına doğru gittiniz.söyledi. Onlarla bir kez daha vedalaştım. ama yarım kilo şekere karıştırarak.Dr. Sıyrık kanamaya başlayınca elime mendilimi sardım. Bir araba tutup oğlumun beklediği Liverpool Caddesi Đstasyonu'na gittim.Tabiî ki hayır. Yoldayken bir şey oldu mu? .Evet. Kutuyu gerçekten de orada buldum ve evden çıktım. Edith'in kendi çocuğu olmadığına inanmasına ve John Smart'a açıklamalarına götürmeye çalışırken o da tek kelimeli cevaplardan fazlasını elde edemedi. Sanığı büyük zahmetlerle evliliğinin ilk yıllarına. tam odadan çıkarken o sabah para kutumu şöminenin üzerine koyduğumu hatırladım. öyle değil mi? Burada Roper ilk asabiyet belirtilerini gösterdi ve cevap verdi. Hidrobromid alımı ve tedavisine gelip Roper'a kimyasalın özelliklerini nereden bildiğini sorduğunda Roper hiç tereddüt etmeden Supreme Remedy Company'de çalışırken hidrobromidin özelliklerini okuduğunu söyledi. . onunla aynı görüşte misiniz? . Duruşmaya ara verildi. gitmedim.On beş dakika. Düşerken ellerimi öne doğru uzattım. Pond'un da öyle dediğini duydunuz.Hayır. . Beş ölçü öldürücü olur dediğinde. belki de biraz daha fazla. Tate-Memling bütün ağırlığı hidrobromidin zehirli özelliklerine vermeye çalıştı. öyle değil mi? Sanırım öyle. . Mr. Onun açıklamasına karşı çıkmak istediğinizi sanmıyorum. . .Evet.Tabiî ki hayır.Hiç mutfağa gidip çekmeceden ekmek bıçağını aldınız mı? .Beş ölçü öldürücü dozdur. . Sadece karınızın kullandığı bir şeye öldürücü dozun iki katını kattınız.

27 temmuz günü saat beş buçukta Devon Villa'ya döndüğünüzde neden ön kapı anahtarınızı kullanmadınız? Anahtar üzerimde değildi. ilaç etkisiyle derin uykuya dalmış.. .Nereye gittiğini bilmiyorum.Size karınızın yatakta ve uykuda olduğunu. . gırtlağını bir kulağından diğerine kestiğinizde çığlık atamadı. Evde bırakmıştım. . Pond'dan da uzman olduğunuzu mu söylemek istiyorsunuz? . ama. konu açıklığa kavuştu. Kesmedim. . yatakta.Miss Fisher sizi içeri aldıktan sonra yemek odasına mı gitti? .Miss Fisher yemek odasına geçince siz de mutfağa girip ekmek bıçağını aldınız? . hidrobromidin uyuşturucu etkisiyle günün o saatinde daha önce de görüldüğü gibi uykuda olduğunu söylüyorum.Onu hazır bir kurban. .. Uyumuyordu. Şapkalığın çekmecesini açıp para kutumu aradım.Kan elimdeki sıyrıktan geldi. . . . zehirli maddeler konusunda Dr. . . yalnız ve savunmasız bir kurban olarak mı gördünüz? .O kadar derin uykudaydı ki..Almadım. Orada bulamayınca da üst kata çıktım.Öyleyse.Para kutusuyla birlikte belki.Uykuda değildi.Ben öyle söylemedim. . .Size yatak odanıza girdiğinizde karınızı yalnız ve uyur bulduğunuzu söylüyorum.Nerede olduğunu bilmiyorum.Hayır.Hayır. hatta hareket bile edemedi.Sanırım.Vücudunuzu yatak örtüsüyle korumanıza rağmen sağ elinizin ve ceketinizin sağ kolunun kanlanmasını engelleyemediniz değil mi? . . yatakta da değildi.

artık sevmiyordum. Böyle biri para kutusu ya da anahtarını unutmak gibi ayrıntıları planlamaz.Hayır. evin diğer bütün yaşayanlarının başka yerlerde bulunmasını sağlamaz. lekeyi bir mendille saklamakla yetinmesi mümkün müdür? Böyle bir cinayeti planlayan bir adamın. iki başka kadın ve küçük bir çocuğun da bulunduğu bir evde böyle bir cinayet işlemesi mümkün müdür? Kendine ait anahtarı olan bir adamın. karısını öldürmek sıradan bir olay sayılmalıdır. iddia makamının konuşmalarına ya da mahkeme başkanının uzmanca yapacağı özete değil. kıskançlık ve belki de tutkunun etkisinde kalmışsa. Savunmamın sizleri "suçsuz" kararına yönelteceğim biliyorum. Savunmanın kapanış konuşması . biraz su içti. toplumumuzun üyeleri eski değerler konusunda o kadar aldırmaz olmuşlar demektir ki.sizlere soruyorum. cinayet aletini bulmayı rastlantılara bırakması. Davanın sadece bir kuşkuya dayandığını görerek meslektaşımın davanın düşmesini isteyeceğini ummuştum. Saygıdeğer jüri üyeleri. bu koşullarda kesinlikle ulaşacağı bir özgürlüğe kavuşur. bu cinayette amaç nedir? Bir adam karısını sadece onu artık sevmediği için öldürür. genellikle çılgınlar tarafından işlenir. kurbanını önceden ilaçla uyutmaz. Mr. cevaplarını da değiştirmedi.Mr. Roper'ın cevabından sonra hayret sesleri yükseldi.kararınızı savunmanın. -tüm sorumluluğuyla size ait olacak. Eğer bu doğruysa. Size hatırlatmak istediğim. bir adamın ani bir şiddet hareketiyle karısını öldürdüğü çok örnek vardır. kapıyı çalarak bir başkasına açtırması mümkün müdür? Ya da elinde kan lekesi varken elini ya da ceketinin kolunu yıkamaması. sadece ve sadece kanıtlara dayandırmanız gerektiğidir. böyle bir adam ya görev ve sorumluluk dolu bir hayata razı olur ya da yasal yollara başvurarak. En son vurgun iddia makamının sanığa duygusal olduğu apaçık bir soru sormasıyla yaşandı. Teiniz mendillerinden beşini kullanmış. Tate-Memling'in sorusundan değil. bu davaya gösterdiğiniz devamlı ilgi nedeniyle sizlere teşekkür ediyorum. Şimdi savunmayı dinleyecek olmanızdan sonra. De Filippis burnunu sümkürdü. geriye sadece bir tane bırakmıştı. Eğer gerçekten de mutsuzluğu dayanılmaz ölçülere varmış. Tate-Memling birkaç kez Roper'ı evde geçirdiği on beş dakika hakkında sorguladıysa da Roper yumuşamadı. Dinleyici sıralarından.Değerli Jüri Üyeleri. Amaçsız cinayetler. Hayır. Đddia makamı henüz Ceza Yasamızın temeli olan ve suçsuzluğu esas alan görüşü bozacak bir kanıt getirememiştir. toplumumuzun bazı alanları o kadar üzüntü verici hale gelmiş. Böyle bir cinayeti işlemeyi haklı çıkaracak ruh haliyle ilgili tek bir kanıt bile var mıdır? Đddia makamı Roper'ın karısını tehdit ettiğini duyduğunu söyleyen tanıklar getirmiş midir? Ölen . Bir adamın güpegündüz. Mr. cinayet aletim almak için evdeki hizmetçiyi her zamanki görev yerinden uzaklaştırması mümkün müdür? Burada bir amaç olarak öne sürülen karmakarışık kuşkuları dikkatle dinledim. davanın düşmediğine pişman değilim. Karınızı seviyor muydunuz? . Đki çeşit cinayet vardır: amaçsız olanlar ve bir amaca varmak için gerçekleştirilenler.

Her iki saati de belirleyebilecek tıbbî ya da başka bir kanıtımız yok. Bunu unutmayın. Alfred Roper tarafından dile getirilen. Hayır. o zaman hem görevinizin hem de mutluluğunuzun. buraya dikkat edin. yıllar boyu. karısını mahkemeye sürükleyip kendini ondan ve çocuklarından ayıran adamın yaptıklarından çok daha iyi. hatta sanıkla evlendikten sonra bile zavallı kadının hayatına giren o birçok adama aldırmayın. teşhis koyduğu bir hastalığı tedaviyi üstlenmekle yanlış yapıp yapmadığı karan bize ait değildir. Tek açıklama. Zaten bulunamadılar. kabul edilebilir bir kuşku dışında eminseniz." Bir tıp adamı olmadığı halde. Benim görebildiğim kadarıyla iddia makamının müvekkilime karşı çıkardığı tek şey. Mr. karısı öldürülen bir kocaydı. Ama bizlerin." Saygıdeğer Jüri Üyeleri. hayır ve yine hayır. onun Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ikinci gelişinde elinde bir sargı olduğudur. O. ama unutmayın. Alfred Roper'ın. sayın Jüri Üyeleri. Wood. o zaman bir koca. Bunun dışında. Onu bu mahkemedeki insanlar içinde teşhis edemedi. Ölüm belki 27 temmuz akşamı. Size kuvvetle hatırlatmak zorunda olduğum nokta. Mr. sayısı oldukça fazla olabilecek öteki adamlara. Roper olduğuna inanmanız için ortada hiçbir dayanak yok. karısının ölümünden sorumlu olmadığını söylemekten geçtiğini belirtmek zorundayım. Kan görmedi. Öteki adamlara. Roper'ın kesin ölüm saatinin bilinmediğini. Onları hesaba katmamak gerekir. bunca yıllık bir acıdan sonra söylediği tek şey bu oldu: "Artık onu sevmiyordum. şimdi ise dul bir adam olması. Alfred Roper'ın basit açıklamalarını dinleyen herkesin söyleyebileceği tek bir şey var. Mr.kadının ölümünden önce sanığın ona karşı giriştiği tek bir şiddet hareketi olmuş mudur? Bütün bunların cevabı hayır. Kan değil. iddia makamının bu adamın oluşunu kanıtladığını vicdanınızda ve mantığınızda kabul etmiyorsanız. Onun yaptığı. cinayetten onun suçlu olması gerektiğini söylüyor. "Onu artık sevmiyordum. Grantham'ın Liverpool Caddesi'ne götürdüğü adamın elinde kan olmuş olabilir. Müşterisinin elinde kan olduğunu söyleyebilmesine rağmen. Roper'ın sağ elinde bir sargı gördü. hangi elinin kanlı olduğunu ya da müşterisinin yüzünü hatırlayamadı. önünüze konan kanıtları kendiniz değerlendirerek. Kan değil. gözlerinizi yaşartabilecek sözlerdir. hiçbir zaman da aranmadılar. Mrs. sanığı cinayetten yargılıyor olmanızdır. Grantham müşterisini hatırlamıyordu. . kalbiniz sızlasa da onu suçlu bulun ve darağacına gönderin. Grantham'ın elinin kanlı olduğunu gördüğü kişinin o akşam Liverpool Caddesi'ne götürdüğü bir başkası değil de Mr. Ama herhangi bir dünyevî güçten çok daha büyük bir gücün yol göstermesiyle. saygıdeğer Jüri Üyeleri. Burada cehalet ve tedbirsizlik kanıtları var gibi görünse de cinayet kanıtı yoktur. belki de ertesi gün gerçekleşti. Đddia makamının öne sürdüğü noktalardan hareket ederek bu adamı asamayacağınızı söylüyorum. bu ruh haliyle. Üstelik. "Hayır" dedi Alfred Roper. Mr. Eğer karşınızda duran adamın 27 temmuz akşamı Elizabeth Roper'ı öldürdüğü konusunda. hayat konusunda deneyimli olan sizlerin bile trajik bulabileceği. burada bulunma nedeninizin Alfred Roper'a dayanaksız teşhisler koymak ve tıp doktorlarının görevini üstlenmekten değil. çok daha cömert ve çok daha bağışlayıcıdır. iddia makamının müvekkilime karşı getirdiği tek suçlama. hiçbir zaman da öğrenilemeyeceğini hatırlatmak isterim. Liverpool Caddesi'nde hamallık yapan Mr. iddia makamı.

yapıldığına inanmaktır. onun için alışılmış olmadığına inanabileceğimiz bir nezaketle kapıyı açtı.Değerli Jüri Üyeleri. Size her evli erkeğin karısını öldürmek için yeterli nedeni olduğunu söyleyecek şakacılar çıkabilir. Önünüzdeki gerçeklere bakan herhangi dürüst bir insan sanığın elindeki kanın varlığı. sizden belirgin bir amaç olmamasına fazla önem vermemenizi istiyorum. Miss Fisher'ı uzaklaştırarak karısını öldüreceği aleti kimseye görünmeden aldığı da kuşku . kadının doğal hayatının sonuna kadar ilaçla uyuşturmayı tasarladığını kabul edebilir miyiz? Böyle yapmadan. isteyerek hidrobromidle doldurulmuş çayını içtikten sonraki saatlerde ilacın etkisinde kalarak sık sık uykuya daldığını tahmin edebilir miydi? Onu tek başına ve uykuda bulacağına güvenebilir miydi? Ölen kadının annesinin tam da o saatte torununu yanına alarak kızının uykusunun bölünmemesine çalıştığını düşünebilir miydi? Değerli Jüri Üyeleri. Bu davada kuşku yok.Đddia makamının kapanış konuşması . özellikle de bunun gibi cinayeti çevreleyen koşulların son derece farklı olduğu durumlarda. Size tek söyleyebileceğim. ekmek bıçağını aldığını görmemesi için hizmetçiyi yemek odasına gönderdi. ahlaksız. gülünç diyebileceğim bir girişimde bulunuldu. Elizabeth Roper'ın çevresindeki bütün insanların içinde kocası kadar ondan kurtulmak isteyebilecek bir başkası bulunmadığıdır. ama ben onlardan değilim. sanığın bir komplo kurduğu. ama mutlaka gerekli değildir. Bu açıklama burada geçerli olamaz. Bunu da başarmak için de hatırlayacaksınız. on beş saniyelik bir iş olacağını hesaplamıştı. bir kanıtı olmadan kötü ya da yanlış bir şeyin yapılmasına. Bu girişim Lordumun bilgeliği karşısında başarısız oldu. ekmek bıçağının nerede saklandığını bilebilir miydi? Mrs. Bu kuşku değil. Ekmek bıçağının bulunduğu yeri kesinlikle bildiğinden gidip bıçağı almanın bir buçuk dakika değil. karısını 27 temmuz öğleden sonra uyuttuğu. tatmin edilemez cinsel arzuyla dolu bir kadın olarak görünüyordu. Liverpool Caddesi Đstasyonu'na ilk gittiğinde para kutusunu bilerek evde bıraktığında en ufak bir kuşku yok. sizi bu davanın jüriye havale edilecek bir dava olmadığına inandırmak için. Karısına aylar boyunca zehirli bir madde verdiği. Elizabeth Roper gerçekte ne olursa olsun kocasının gözüne -üzülerek kaba deyimler kullanmak zorunda kalıyorum-şehvet düşkünü. bütün bunları bir tek sanık biliyordu. onunla birlikte yaşamaya devam etmeyi düşünebilir miydi? Yine de cinayet amacının kanıtlanması şart değildir. korkunç cinayeti gerçekleştirmek için kullanacağı bıçağı almak için Miss Fisher'ı bilerek başka bir odaya göndermesi gibi kanıtların sağlamlığından şüphelenebilir mi? Aklı başında herhangi bir insan sanığın karısına uzun süredir zehir vermesine zavallı kadının rahatsızlığını dindirmekten daha ileri bir açıklamada bulunmaz mı? Bunlar kuşku mudur? Kuşku sözcüğünün açıklamalarından biri de saygıdeğer Jüri Üyeleri. Bir amacın kanıtlanması. karısının zehirlenerek öleceğini umduğu. erkek delisi. Sanığın karısını. Roper'ın. Hizmetçinin yemek odasına girebilmesi için. Bir rastlantı sonucu o sırada eve gelecek bir ziyaretçi. Bu koşullara tekrar göz atmaya başlamadan önce size. amacı ne olursa olsun başka bir kişinin böyle bir cinayeti işleyecek imkânı ve bilgisi olmasının mümkün ya da ihtimal dahilinde olup olmadığını sormak isterim. Savunma "kuşku" sözcüğüyle gereğinden fazla oynadı Değerli Jüri Üyeleri. jürinin karar verebilmesi için önemlidir.

büyük bir güç ve ustalık isteyen tek bir darbeyle. ama belki de Đngiliz ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. Bütün bunlar kanıt. davanın gelişmesine dikkat etmediğini. . büyük bir güçle kullanıldığı belli bir silahla öldürüldüğü böyle bir davaya ilk kez tanık oluyorum. Büyük bir ciddiyetle. Bu davayı sonuçlandırırken kanıtlardan yararlanmak zorundasınız. Cinayet amacının olmadığı konusunda çok şey söylendi. Şimdiye kadar birçok cinayet davasına girdim. insan yüreğinin derinliklerini bilemeyiz. Đngiliz Barosu'nun en değerli gelenekleri yaraşır şekilde yürütüldü. Birdenbire hareketler yapmaya koyulmadı. hiçbir direniş göstermeden. Sanığa karşı bir kanıt kırıntısı bile yok. uyukladığını sananlar. De Filippis savunmasını gayet ustaca ve uzmanca yürüttü. sanığın cinayet amacının kanıtlanamamış olmasının onun suçsuzluğu anlamına gelmeyeceğini kabul etmek gerekir. ama onu cezalandıracak hiçbir kanıt bulunmadığıdır. soğukkanlılık ve kararlılıkla öldürüldü. Mr. iddia makamı ve savunmanın imalarıyla kanıtlar arasındaki çizgiyi uzmanlıkla çizdi. Onun görüşü. iddia makamı da böyle bir amacın varlığını göstermedi. Çok değişik bir biçimde öldürüldü. Sizden kuşkulara değil. Jürinin görevlendirilmesi Davayı özetleme zamanı geldiğinde. Hiçbirimiz insan düşüncesini ya da duygusunu. Sanığın anlattığı ya da onun adına anlatılanlara inanırsanız. o zaman onu mahkûm etmeniz gerekir. acele etmeden jüriyi görevlendirme konuşmasına başladı: uzun çabalarınızın artık sonuna yaklaştığınızı söylebilmekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. çünkü cinayetin kesin olarak ne zaman işlendiğini bilmiyoruz. ama bir kadının uykusunda. her iki taraftan da olabilecek en uygun biçimde. sanığın "suçsuz" kararını hak etmediği. Bu nedenle. eğer bu kanıtlar sizi sanığın bu cinayeti işlediğine inandıracak kadar güçlüyse. bu dünyaya bir daha uyanamadan. Benim görevim. kuşkularının yersiz olduğunu gördüler. Bu cinayetin 27 temmuz perşembe öğleden sonra beş buçukla 28 temmuz öğle saatleri arasında herhangi bir an işlenmiş olabileceğini unutmamanız gerekir. Uzun ve dolambaçlı cümleler de kurmadı. Hareketsizliği kayboldu. diye düşündüm. böyle davalarda bir insanın böyle korkunç bir cinayet işlemesi için nasıl bir amacı olması gerektiğini bulmanın yeterli görülemeyeceğini söylemektir.götürmüyor. şimdi önünüzde olan kanıtlara dayanmanızı istiyorum. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. kanıtlara. denetleyemeyiz. O zavallı kadın uykusunda. Bu dava. en şiddetli cinayetlerden birçoğunun normal bir insanın kabul edebileceği ya da anlayacağı amaçlara dayanmadığını biliyorsunuz. o zaman sanık dava konusu cinayeti işlemedi. Geçmişteki olaylardan. Mahkeme Başkanı Edmondson'da gözle görülür bir değişiklik oldu. ne var ki daha önce olanları ustalıkla toparladı. değerli Jüri üyeleri. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem. O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok.

Benim görüşlerime uygun hareket etmek zorunda değilsiniz. Bütün bunları kabul etmemek için yeterli nedeniniz yoktur. boşluklar kaldığını düşünüyorsanız. herhangi birinin aynı bıçağı 28 temmuzda aynı yerden aldığına dair kanıtlardan daha kesin değildir. Burada da geçen süreyi yeniden düşünmeli ve bu durumdaki bir insanın. Su andaki durumun size sanığı suçlu ilan edecek kadar kanıt vermediğine inanıyorum. Bir kaldırım taşına takılarak düşmüştür. elinde bıçakla mutfaktan çıkmak ve yolda Miss Fisher'a rastlamak tehlikesine atılıp atılmayacağını değerlendirmelisiniz. olmayabilir de. . Bunun yanı sıra bu kadar korkunç bir cinayetten sonra elinde ve ceketinin kolunda kan olan bir adamın kanı gizlemek için eline bir mendil sarmak yerine elini yıkayıp yıkamayacağını da düşünmek zorundasınız. Sanık karşısında en temel kanıt. sanık hakkında ne kadar düşmanca duygular besleseniz de sanığın kaçabileceği tek boşluk kalmadığı sürece onun hakkında "suçlu" kararına varmamanız gerektiğini hatırlatmam da şarttır. zaman konusudur. karısının aşırı isteklerini önlemek olabilir ya da olmayabilir. Mrs. Miss Fisher'ın mutfaktan bilerek uzaklaştırıldığını düşünmüyorsanız.Bu davada iddia makamının en büyük güçlüğü. o gece ya da ertesi sabah öldürüldüğünden fazla inanamayacağımızı söylemek zorundayım. eğer bu iddiasını kanıtlamadığını ve ne kadar küçük ve önemsiz olursa olsun. Katillerin adalet önüne çıkarılması ve gerektiği gibi cezalandırılması için yasanın gereklerini yerine getirmem ne kadar önemliyse. Elini sarmıştır. Eğer Miss Fisher'ın yemek odası kapısının açılması konusunda anlattıklarına benden fazla önem vermiyorsanız. kararınız "suçsuz" olmalıdır. ne var ki bir adamı böylesi bir cinayetten suçlu bulmadan önce her birimizin çok dikkatli olması gerekir. Gecikmiştir. Benim kanıma göre. Burada önemli olan niyeti değil. Eğer iddia makamı sanık hakkındaki iddiasını kanıtlayabildiyse. Kanıtları değerlendiren hukukçu ve jürilerin bir sanığı mahkûm etmeden önce son derece dikkatli olmaları gerekir. sanığın Devon Villa'dan Liverpool Caddesi'ne ikinci kez gitmek için harcadığı zamanı da dikkatle düşünmeniz gerekir. Elizabeth Roper'ın 27 temmuz öğleden sonra öldürüldüğüne. Şimdi sizden çekilmenizi ve kararınızı düşünmenizi isteyeceğim. sanığın karısının kullanacağını bildiği yarım kilo şekere on ölçü hidrobromid kattığını kendi söylediği gerçeğini de unutmanız gerekir. Kanıtlara bakarak. sanık hakkında "suçsuz" kararı vermeniz gerektiğini hatırlatmaktır. Roper hidrobromid zehirlenmesinden değil. Bu maddeyi kullanarak karısını öldürmek istemiş olabilir. kanıtların kimsenin aklında en ufak bir kuşku bırakmayacak kadar güçlü olmadıkları sürece. talihsiz karısına zehirli bir maddeyle tedavi uyguladığı konusunda en küçük bir kuşkunun olmamasıdır. Her iki tarafın sunduğu kanıtları aklınızda ve vicdanınızda dikkatle tartın. Sanığın 27 temmuz öğleden sonra mutfaktaki bıçağı aldığı yönündeki kanıtlar. Her iki taraf da uzman olmayan birinin hidrobromid tedavisi uygulaması üzerinde uzunca bir müddet durdu. vardığı sonuçtur. siz jüri üyelerine. gırtlağının kesilmesinden ölmüştür. Yine zaman konusunda. Bu nedenle benim görevim. Kararınızı düşünürken bunu aklınızdan çıkarmamanız gerekir. önemli kuşkular olsa da iddia makamı sanığın suçu işlediğini kanıtlayamamıştır. On ölçünün öldürücü doz olduğunu. Bu da sadece ve sadece sizin görevinizdir. karısını korkunç bir biçimde öldürmekle suçlanan birinin. sanığı kullanıldığı kesin olan cinayet aletiyle bağdaştıracak hiçbir dayanağınız yok demektir. değerli Jüri Üyeleri. diğer taraftan. Bu maddeyi kullanırken amacı daha az kötü bir sonuç elde etmek. kararınız "suçlu" olacaktır. Hepimiz gibi o da karısının bir seferde yarım kilo şeker yiyemeyeceğini biliyordu.

Elizabeth Roper'ı taammüden öldürmekten suçlu mu.35'te çekildi." Mr. Roper karısının yasal vârisi olarak Devon Villaya sahip olmuştu.Jüri üyeleriyle ilgilenecek iki görevli yemin ettikten sonra jüri 14. tabiî. . Đki buçuk saat boyunca içeride kaldılar Sonuca varmaları kolay olmadı. suçsuz mu? Jüri sözcüsü: "Suçsuz kararına vardık. kararlarını tartışarak aldılar Savcılık memuru: "Değerli Jüri Üyeleri." ." Mahkeme başkanı: "Evet. sizleri bundan sonraki on yıl süresince jüri hizmetinden muaf tutuyorum. Bütün duruşmalar süresince gösterdiğiniz dikkate teşekkür ederim. On altıncı bölüm Alfred Roper'ın mahkemesi (sonuç) Roper Cambridge'e dönmekte ya da isterse Devon Villaya yerleşmekte özgürdü." Savcılık memuru: "Sanık bölümündeki tutuklu. Đki kişinin çevrelerinde ölüm anlarını görecek kimse olmadan ya da ölüm zamanlarını belirtecek kanıtlar bırakmadan ölmeleri durumunda. kararınız konusunda anlaştınız mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. geçim kaynağı olarak oda kiralamaya çalıştı. De Filippis: "Lordumdan sanığın beraatini talep ediyorum. sizi burada bu kadar uzun tutarak hepinizi çok rahatsız ettik. kısa sürede komşularının belirgin düşmanlığıyla karşı karşıya kaldı.Değerli Jüri Üyeleri. Herhangi bir işe girip para kazanmadığı için. anlaştık. oğluyla birlikte Devon Villaya yerleşti." Savcılık memuru: "Bu hepinizin kararı mı?" Jüri sözcüsü: "Evet. Ne var ki kiracı bulamadı. Bu davaya ayırdığınız zamanın ve çabanın karşılığında. yasanın yaşlı olanın daha önce öldüğünü kabul etmesi sonucunda.

Yedi yıl sonra ağır bir böbrek hastalığından öldü Karısının öldürülmesini izleyen yirmi yıl boyunca. adını bile anmadı. saçlarında da kırmızı bir kurdele vardı. bu taciz yaşamı boyu. büyük bir olasılıkla hiç fotoğrafı çekilmemişti. Bir süre sonra oğluyla birlikte Cambridge'e yerleşti. Yani çok az şey biliniyor. kent dışında Fen Ditton köyünde ablasının ve eniştesinin yanına yerleşti. sağlıklı ve güçlüydü. O günlerin en sevilen içeceği kakaoydu belki de Edith son kahvaltısında kakao içmişti. onların anne babaları da olayı görmezlikten geldi. işveren kim olduğunu öğrenince de kovuldu. Ablarının kocası. elini yıkar. Saçları sarı. "Mama". merdiven inip çıkmayı da beceriyordu. Vücudunda herhangi bir yara izi yoktu ama sol gözünün altında. sadece yürümeyi değil. Florence Fisher çocuğun dünyayla olan son bağıydı. Shacklewell'de bir şirkette iş bulup çalışmaya başladı. ancak ölümü Büyük Savaş'ın son günlerinde 1918 sonbaharında Argonne'da buldu. gördükten sonra da hayatta kalan tek kişiydi. Çocuğun hiçbir fotoğrafı bulunamadı. Kızın kaybolduğunu. adını taşıyan ama kendi çocuğu olarak kabul etmediği kızının başına gelenleri araştırmak bir yana. Onu tanıyanların tanımlarına göre dolgundu. Sadece ve on iki aylık olduğu unutulmamalıdır. Lizzie'nin cesedinin bulunduğu günlerde kızın da bulunması için büyük araştırmalar yapıldığını tabiî biliyordu. Florence'ın söylediğine inanmak gerekirse. Thomas Leeming ona acıdı ve dükkânlarından birinde iş verdi. on altı olan yaşını iki yıl büyüterek orduya yazıldı. Alfred Roper'a hiç benzemediğini gösteriyordu.Herkes kim olduğunu biliyordu. "Eddy" ve "Flo" (Florence anlamında) diyebildiği anlaşılmaktadır. Bir yaz akşamı ön bahçedeyken. ağırlığı da on iki buçuk kiloydu. Belki de diğerleri gibi o da kızın kaderi hakkında bilgisizdi. Edith saat sekiz sıralarında kendi başına aşağıya indiğinde ona kahvaltısını veren Florence Fisher olmuştu. Camları birkaç kez kırıldı. Sonsuza dek kaybolduğu gün. Polisin kızı konusunda onu da yoğun bir biçimde sorgulamasını yasal taciz olarak adlandırdı. 28 temmuz 1905'te. mavi flanel bir elbisenin üzerine mavi-beyaz çizgili bir önlük giymişti. ekmek verilmemişti. Londra polisi kayıtlarına göre ağzında on beş diş vardı. Bütün bilinenler bunlar. Florence onu yedirir. Bir kez bile kızının başına gelenleri bildiğini belirtir en ufak bir sözcük etmedi. Florence Fisher onu son gören. gözleri maviydi. Florence Fisher çocuğun konuşamadığını söylemesine karşın. elmacık kemiğinin hemen üzerinde oldukça geniş bir leke vardı. bir adam havalı tüfeğiyle ona ateş etti. Oğlunun ölümünden sonra Roper kiraladığı küçük evden çıktı. hatta Cambridge'e taşındıktan sonra da aralıklarla devam etti. Roper on beş yıl sonra ölünceye kadar bu işte çalıştı. Sokakta yürürken çocuklar arkasından alay etti. O kahvaltıda yulaf ezmesi vardı. . Edward 1915 yılında. On dört aylık bir bebekti. açık tenli ve yuvarlak yüzü de John Smart'ın iddia ettiğinin tersine. Yüzyılın ilk senelerinde anneler süt konusunda dikkatliydi. Eline fincan içindekini içebilecek güçteydi. Zamanla korkuları yavaş yavaş azaldı. Sütün verem mikrobu taşıdığını biliniyordu. Boyu altmış iki santim. Çoğu onun suçlu olduğuna inanıyordu. Kendi kendine beslenebilmesi uzak bir olasılıktır.

Zavallı Florence! Edith'i yukarıya. Evde başka kimse yoktur. bunun uyku olmadığını. Belki de ara sıra evden uzaklaşmaktan hoşlanıyordu. Lizzie ve Maria'nın uzunca bir süreden beri ölü olmaları gerekir. Kuşkusuz bu arada Florence. hele tırmanan altmış iki santim boyunda biri. her basamağın yirmi dört santim olduğunu düşünürsek. küçük kızın basamakları tırmanmasını izlemişti. O günlerde buzdolapları yoktu. sıcak nedeniyle sadece günlük alışveriş yapmak gerekiyordu. cesedine ne olduğu sorusuna geliyoruz. tekrar tırmanması gerekecektir. Wells Sokağındaki pazar ya da dükkân ve mağazaların bulunduğu Mare Sokağı olabilir. duraklaması. Bu nedenle Edith'in merdivenlerin tepesine varmadan. Cambridge'de olduğundan kuşku yoktur. Lizzie Roper ve Maria Hyde'ın odalarında olduklarını düşünerek. Ne de olsa odaları temizlemek. Onu suçlayabilir miyiz? Hava sıcaktı. Devon Villa'daki tek canlı Edith'tir. Edith'in Florence'ı aramak için aralık kapıdan çıktığını. Gitmiş olabileceği yerler London Fields'ın hemen güneyindeki Broadway Pazarı. Ona flanel elbisesini ve çizgili önlüğünü giydiren de Florence'tı. Belki de holde. kendini çekmesi. Annesini görmemekle birlikte. iki saat süreyle ev dışında kaldığıydı. alışverişe çıkmak zorundaydı. bu nedenle Florence'ın neden oraya gitmek zorunda kaldığı bilinmemektedir. Bir karşılaştırma yapabilmek için. kendini iyi hissetmiyordu. bir arabanın altında kalarak öldüğünü düşünün. anneannesi de yerdebinin durduğu anda düştüğü şekildedir. avını arayan bir sapığın onu kaçırmış olması mümkün değil mi? Yine de dönüp dolaşıp. merdivenlerin dibinde durmuş. Roper'ın. alışveriş de ona bir çeşit kaçış gibi geliyordu. hatta "anne anne" diye bağırmasını gözlerimizin önüne getirebiliriz. beklediği yardım gelmeyince ağlamaya da başlamış olması muhtemeldir. Onun yokluğunda neler oldu? Edith o sabah yanlarına geldiğinde. Yakınlardaki bakkal her gün siparişleri kapıya getiriyordu. Üstelik hep yapacak başka işleri olduğu bir sırada. cesetlerin soğuk ve katı olduğunu anlayınca. ayrılırken de o sıcak günlerde sık sık yaptığı gibi. çevrede kimsenin olmamasından da yararlanarak. Tekrar merdivenlerden inip Florence'ı aradığını düşünelim. tek bilinen. O iki katı çıkmak güç bir iştir. Devon Villa'da da buz kutusu kullanılmıyordu. onu nerede bulacağını bilmektedir. Eğer Edith'in annesi ve anneannesine doğru gitmekte olduğunu düşünüp rahatladıysa. bir yaşını biraz aşkın çocuğun merdivenlerden tırmanmasını. annesinin yanına gönderdi. küçücük bir cesetti. evden ayrılmış. On beş kilodan az. Çocuğun annesi kaskatı ve soğuk cesedi yatakta. uykudan çok değişik bir şey olduğunu hissedip korktu mu? Her yere sıçramış kan lekelerinin farkına vardı mı? Yatağa yaklaşıp annesinin kesik boynuna dokundu mu? Bilmiyoruz. minicik cesedi alıp uzaklarda bir yerlere saklamış olamaz mı? Ya da çılgın bir adamın ya da kadının. Böyle bir adamın tırmanırken ellerini de kullanması. onu kim suçlayabilir? Saat onda alışverişe çıktı. bu nedenle yetişmiş bir erkek ya da kadın cesedinden çok daha rahat . kapıyı aralık bırakmıştı.tuvalete götürür (dışarıda bir tuvalet vardı) ya da oturağına oturturdu. Belki de o küçücük. Odaya girince cesetleri gördü mü? Eğer gördüyse. Yaptığı kaza sonucunda dehşete kapılan arabacı. Kingsland High Street'te Sainsbury'nin bir Şubesi vardı. birçok tanığın da doğruladığı gibi. O gün nereye gittiğini kimse bilmiyor. aynı gayreti gösteren yetişkin bir insanın elli beşer santimlik basamaklardan çıkmak zorunda olduğunu söylemek zorunda kalırız. Florence alışverişe gitmek için evden çıktığında.

Penzance ve Belfast gibi uzak köşelerden bile Edith olduğunu iddia eden kızların hikâyeleri yayımlandı. ne var ki Alfred. bu nedenle de Edith olma iddiasını ortaya attığını söyledi. Edith'in katilinin böyle bir yere serbestçe girebilmesini gerektirir. Edith olduğunu iddia edenlerin sayısı hiçbir zaman azalmadı. Katil cesedi gömmüş olabilir. bundan sonra kalkması da düşünülemez. diğer bütün sözde Edith'lerde olduğu gibi. Yine de bir yerlerde saklanmış olması gerekir. Aynı günlerde. Tahmin . onu Chelsea'deki stüdyosu yakınlarında sokakta bulan eksantrik bir ressam tarafından yetiştirilmişti. belirli olaylardan sonra bir dizi çocuk. Mrs. Catchpole'dan söz etmek gerekir. bu isteği de reddetti. Mrs. daha önce hiç kazılmadığı açıkça belliydi. aynı zamanda da tüm Roper Davası'nı. Kitabın Pity adlı çocuk kahramanı annesinin kıskanç bir âşığın elinde can verdiğini gördükten sonra evden kaçmış. şömine ya da kazan yakılamayacak kadar sıcaktı. Edith'le birlikte aynı okul sıralarını paylaştıklarına yemin edebilecek kişilerle görüştüler. Edith'in ağabeyi Edward Birinci Dünya Savaşı'nın son haftalarında Argonne'da ölünce. çünkü orda polis tüm bahçeyi bir metre kazmıştı. Edinburgh. Daha sonraları. Alfred Roper'dan genç kızla görüşerek gerçekten de Edith Roper olup olmadığını teşhis etmesi istendi. Margaret Smith bir kişinin kendisine Lobard Caddesi'ndeki bir bankada Edith olduğunu kanıtlayacak bir kişiye verilmek üzere yüz pound'luk bir miras bulunduğunu anlattığını. Catchpole yanındaki kızın Edith olduğunu iddia ediyor. kızı 1905 yılında gezginci bir tüccardan 27 pound 2 şilin 6 peni karşılığında satın aldığını söylüyordu. Hackney Polis Karakolu'na gelen on beş yaşlarında bir kız da Edith olduğunu iddia etti. 1922 yılında Roper Davası'na dayanarak yazılan bir romanın yayımlanmasına kadar kesildi.kurtulunabilecek bir şeydi. Yazının yayımlanmasından sonra yaşanan ilginç olaylardan birisinde. Çevrede fırını olan birçok işyeri vardı. Bir gazeteciye "Hiç ilgilenmiyorum" demişti. geniş alanları tarayıp yeni kazılmış yerler arandı. Richmond Caddesi ve Mare Sokağı üzerinde ya da çevresinde yaşayan kimse 28 temmuz ya da sonrasında Edith'i görmemişti. Maria Hyde'ın ölümünü. bir Cambridge gazetesinde yayımlanan duygu yüklü yazı. Adı Margaret Smith'ti ve Hampstead'de bir ailenin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu. genç ya da daha sonraları yaşlı kadın Edith Roper olduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Yıllar boyunca. Edith'in cesedinin Devon Villa'da olması mümkün değildir. Edith olduğu söylenen genç kızların fotoğrafları basıldı." Ülke çapındaki gazetelerden ikisi konuya sarılıp Roper davasını tekrar ön sayfalara çıkardı. Kitap en çok satanlar listesine giremese de yeni bir Edith dalgasına neden oldu. "o benim kızım değil. Roper'ın beraatini ve Edith'in kayboluşunu tekrar canlandırdı. Lizzie Roper cinayetini. yanında on yaşlarında bir kızla King's Lynn'den gelip Cambridge Polis Karakolu'nun kapısına dayanan Mrs. Açıkta kalan. bir şey bulunamadı. Hava. Yanındaki kız kesinlikle kendi çocuğuydu. For Pity's Sake adlı romanın yazarı Venetia Adams'tı. ama bu çözüm. Catchpole'un son iki yılını özel bir tımarhanede geçirdiği anlaşıldı. Eğer gömmüşse. Sonunda bitti. ocak. Tüm iddialar. Kuşku çekecek hiçbir şey görülmedi. Navarino Caddesi. Küçük çocuğun kaybolmasının üzerindeki esrar perdesi kalkmadı. Toprak sert ve kuruydu.

Robinson iki hafta sonra geri adım attı ve bütün her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıkladı. Mrs. yeni Edith'ler çıkmadı. Mrs. Donald Mockridge Moreton-in-Marsh. üstelik bir tanesi de Edith'in olması gerekenden yedi-sekiz yaş daha büyüktü. bundan sonra da çıkmayacağını düşünmek yerinde olacaktır. 1957 On yedinci bölüm 11 kasım 1918 Her i Morgenavisen var der nyt om. hiçbiri kimliğini kanıtlayacak en ufak bir bilgi veremedi. Robinson son Edith oldu. I den senere Tid harjeg undret mig over. Robinson'ın oğluyla evlendirilmek amacıyla yetiştirildiğini iddia etti. Burada da amacın para olduğu sanılmaktadır. bazı kişilerin yeni iddialarla ortaya çıkmalarıdır. Edith Robinson adlı bir kadın News of the World dergisine bir makale göndererek. On beş yıldır Harold Robinson'la evliydi ve ona dört erkek çocuk doğurmuştu. Alfred ölmeden önce vasiyetnamesini hazırlamamıştı. at da han blev ffdt. 1905 yılında Robinson adlı bir kişi tarafından Navarino Caddesi'nden kaçırıldığını. Kırklı yıllarda. annesini aramak için merdivenleri tırmanmaya çalışırken son görülen çocuk olması ihtimali son derece zayıftır. Tek olasılık. Edith olduğunu iddia edenlerden hiçbiri kimliğini kanıtlayamadı. Đçlerinden biri melezdi. Daha sonra. Diğerinin doğal anne ve babası vardı. Ondan sonra ortaya yeni Edith çıkmadı. yaklaşık on sekiz yaşındaydı. birkaç yüz pound'luk varlığı kardeşleri arasında paylaştırıldı. Alfred Roper 1925'te Fen Ditton'da ölünce. Det hedder sig. bu satırların yazarının yazmakta olduğu Roper duruşması kayıtlarının bir kitap halinde yayımlanmasıyla birlikte. adam ve karısı tarafından Middlesbrough'da. Edith Roper elli iki yıl önceki o yaz gününde. o dönemdeki Edith'ler daha yaşlıydı. om det var Aarsagen . Yine de ortaya çıkacak olanların. bir daha gelmemek üzere ortadan kayboldu. da de ffrsogte at hale ham i Land fra Kejserinde Frederick. ortaya iki yeni Edith daha çıktı. her ikisi de hayattaydı ve kızlarının iddiasını kesin bir dille reddettiler.edileceği gibi. Hiçbiri bir kanıt kırıntısı bile getiremedi. at Kejseren var stuk-ket af til Holland. blev hans Skulder flaaet i Stykker of Lægerne. Roper'a olan ilgi azaldığında.

Dün komutanından aldığım mektubu yeniden okudum 'Tüfekçi Jack" Westerby'nin ne kadar kahraman bir asker olduğunu. bunu Fransız yemekleri ve şampanyası bulabileceğim (Paris'te çok var) gerçekten görkemli bir Fransız otelinde yapardım. Rasmus nerede olduğunu bildiğini iddia ediyor. at han hadede Kvinder. kafamdan geçenleri yazmak hep yararlı oluyor. karnınızda taşıyıp doğurduğunuz o çocuğun kan kaybederek ölmek üzere olduğudur Yüzbaşı Perry'nin mektubunu alana kadar bunu fazla düşünmemiştim. Eğer Rasmus haklıysa. for-di han gav sin Moder og Meend Skylden for. Göreceğiz. iyi. yaptığı . Nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile olmamasına rağmen. Asıl dayanılmaz olan. evini içeriye. tüfeğini düşmana doğrulttuğu ya da karşı mevzilere saldırdığı bir an sonra da uykuya daldığı doğru olabilir mi? Ben. Bu sabahki gazeteler kayserin Hollanda'ya kaçtığını yazıyor. güzel bir çocuktu. O gülünç bebek evinden söz ederken. "Marie'nin pencereleri için aradığın Venedik camını buldum sanırım" diye yazıyordu. onların acı çektiği. ama Stockholm'de iyi bir doktorum vardı ve bana her gün kollarını nasıl çalıştıracağımı göstermişti. barış şartlarını görüşmek için. bilmiyorum. kardeşinden çok farklıydı. iyi olduğundan eminim. Đmparatoriçe Fredika'ya doğum yaptırırken kayserin omzunu parçalamışlar. geçen hafta Avusturyalıların barış imzaladıktan sonra her şeyin sakin olduğu Đtalyan cephesi demektir. Her neyse. kendi kendime soruyorum. Fransa'da bir yerlerde bir tren vagonunda bir araya geliyorlar. Son zamanlarda bütün kötülüğünün bundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını merak ediyorum. onu sakat bıraktıkları için de erkeklerden acaba bunun için mi nefret ediyor? Mogens doğarken kolu biraz bükülmüştü. cesur ve sağ olduğu. Neden bir tren vagonunda. özellikle de hesabı bir başkası ödeyecekse. şimdi bile bazen kuşkulanıyorum. Samimi bir ev sohbetinde bu fikrimi anlattığımda sevgili kocamın da dediği gibi.til hans Ond-skab. Bunun hakkında yazmak bana iyi geliyor. yatmaya gitmeden önce de Marie'nin ertesi sabah uyandığında görmemesi için. Müttefikler. yemek odasına taşıyor. Her akşam. dergjorde. hesabı başkasının ödeyeceğinden eminim. gerçek olabilir mi? Mogens'in bir dakika önce iyi. onu muayene edip bir tüfeği ateşleyip ateşleyemeyeceğine baktıklarında. Bir düşmanla buluşup savaşı sona erdirmenin ayrıntılarını görüşmek istesem. Knud şimdi iyidir. Ama Rasmus geçen sefer. bütün bunları belki de sadece bir kadın olduğum ve pek fazla bir şey bilmediğim için söylüyor olabilirim. ilk çocuğumu düşünüyorum. om det var det. çünkü dün gelen mektupta Knud'un şifreli bir kelimesi vardı. Mogens'in kolu düzeldi. Çocuklarınızın ölümüne dayanabilirsiniz. gerçeği bilmek isterim. Tamamen Đngilizleşse de onu hiç Jack olarak düşünemiyorum. Her akşam bebek evinin üzerinde çalışıyor. Knud'un iyi bir Samiriyeli olmaktan söz ettiği için onun Filistin'de bir yerlerde olduğunu sandığında yanılmıştı. atölyesinde çalışamayacağı kadar soğuduğundan. at de havde beskadiget ham. Anlatılan hikâyeye göre. hiçbir şey bulamadılar! Son zamanlarda sık sık Mogens'in çocukluğunu. kötü havalar da dışarıda. belki de bunun için yazıyorum. bir annenin okumasının en zor olduğu bölümde onun hiç acı çekmeden öldüğünü söylediği mektubunu. annesini suçladığı için kadınlardan.

Tabiî Swanny evi yapılırken görmüştü. bence Far'ın bu evi neden kendisi için yapmadığını merak ediyor olmalıydı. Rasmus elinde planya bir tahta düzeltiyordu. sanki eli yanmış gibi hemen geri çekti. bunu kim yaptı? Onun daha çok küçük -bugün sekiz oldu. eve sığdılar. Mogens'in ölümü onu sanki olgunlaştırdı. . sonra yavaş yavaş cesaretlendi. hatta başından beri düşüncesini saçma buldum. minderlerle tabloları yerlerinden çıkarıp tekrar yerleştirdi. Rasmus'a Swanny'ye karşı özellikle iyi davranmasını söyledim -değişiklik olsun diye. onu öpüyordu. evin bir kopyasından çok hayaline benzeyen bir oyuncağın karşısında korkuya kapılabileceğini anlamak istemiyor. 10 şubat 1919 Bu sabah Marie'ye bebek evini verdiğimizde konuşamadı. Beni görmesine fırsat vermeden sessizce oradan ayrıldım. bu kadar görkemli. ama bu kadar mutsuz olmasına dayanamıyorum. Daha önce bu konuda hiçbir şey yazmadım. değdirmek için parmağını uzattı. böyle bir hediyenin. Ben ağlamam. 9 mayıs 1919 . haberi ilk aldığımda ağlamadım. Doğum günü hediyesi olarak kızkardeşi için iki bebek yapmıştı. Bebek evi için biraz büyük ama olsun. Bir gün bir şey sormak için atölyeye gittim. Bebek evinin bütün kapılarını açtı. merak ederdim. sessizleşti.olduğunu. ağlayacak sandım. Kendine engel olamadı.oyuncağı büyük bir titizlikle tekrar atölyeye götürüyor. Mor ve Far olmaları gerek. Oğlunu kaybettiği için kim ona iyi davranacak? Daha sonra da "Çocuklar acıdan ne anlar?" diyor. Marie kısa zamanda kendine geldi. Swanny'nin gözlerinde kıskançlık yok. daha sonra da ağlamadım. benim üzerimde gaz mavisi muslin elbisemi harika bir kopyası. biraz iyi davranmasını.Ya ben? Bana bir öpücük yok mu? Bilmek isterdim doğrusu. ciddileşti. onun adına ben de üzüldüm. ben olsaydım. Benim için durum değişik. Dönüp kollarıma atıldı. Joking apart (bu deyimi çok sevdiğim Đngilizce yazdım: "şaka bir yana") Mogens'in ölümünden sonra bebek eviyle uğraşması öyle sanıyorum ki sağlığını kurtardı. Swanny kadar duygulu değil. sanıyorum o nedenle de evin ne kadar mükemmel olduğunu uzun zamandan beri görmez oldum. Oysa ben buna alıştım. Swanny. Başlangıçta bebek evine dokunmaktan bile korktu.verdiği tek cevap "Ya ben?" oluyor. Marie'ye karşı iyiliğin ta kendisi gibiydi. o güzel yüzüne bir üzüntü bulutu yerleşti. neden bilmem. En ufak bir kıskançlık ya da üzüntü belirtisi göstermedi. yanaklarından aşağı gözyaşları akıyordu. Rasmus da siyah elbiseli ve aslına çok benzeyen kahverengi sakalıyla. Rasmus gerçekten acı çekiyordu. Beş dakika sonra Rasmus'un kucağında. gelip görmesi için Swanny'yi çağırdı. yüzü sarardı. dondu kaldı. üzülmüştü.

daha kocasının cesedi mezarında soğumadan evlendi (bunu Mrs. Evinin camını kırdılar. ve Mrs. Eğer her şeyin kırk yaşında bittiğini sanıyorsa. artık korkacak pek fazla bir şey olmadığını düşünüyor." Güldüm. Cline'ın büyükdedesi yüz yıl önce buraya göçen bir Alman. . Mr. Sonra herkes Versailles'da olup bitenlerden bahsetmeye başladı. dedi. o yanımızda değilken söyledi). bacağımın büyük bölümü gözüküyordu. Ne yapalım. Öyle sanıyorum ki. Cline Almanya'nın elinden tüm denizaşırı topraklarının alınması. "Neden yarın değil? Herhalde gençleşmeyi beklemiyorsun. Sanki isteyip istememekle ilgiliymiş gibi. kayserin de yakalanarak idam edilmesi gerektiğini söyledi. Ne demek istediğimi anladı. dün akşam herkesten fazla Alman düşmanı görünmesiydi. ne var ki savaş sırasında insanlar sokakta hâlâ onun ardından bağırıyorlardı. Ben istiridye beyazı ve gül rengi Çin ipeği karışımı ince tül elbisemi giydim. ve Mrs. Cline. . her zamanki gibi yakıldı hiç şüphesiz savaşı siperde savaşmak yerine savaş tutsağı olarak geçirdiği için. Şimdiye kadar giydiğim en kısa elbise. Artık bana saygı göstermeye bile çalışmıyor. Evlenmek için genç olmak gerekmez. Mrs. Söylediğine göre o frâulein'ların ya da matmazellerin yanına yaklaşmasına bile izin vermemişler. Mrs. Đlginç olanı. Cropper demiryollarındaki işine dönüp iyi para kazanmaya başladı. Kocasıyla adları Mr. Housman'la birlikteydik.eşlik etti. daha kırkıma girmedim! 3 ağustos 1919 Günlüğüme Cropper'ın dönüşüyle ilgili hiçbir şey yazmadığımı fark ettim. Cline ellerini çırparak kocasına -çok fazla içmişti.Dün akşam yemeğinde Mr. Durmadan yaşadıklarımızı bir daha yaşamamamız için Almanları yakıp yıkmamız gerektiğini söyledi. Döneli iki ay oldu. Her neyse. biri de duvarının üzerine kırmızı boyayla "Saçlarında hâlâ Đngiliz Tommy'lerin kanı var" yazmış. "Neden gelecek şubat?" dedim. oysa artık dul değil. bu ad da Almanca Klein'dan geliyor. Mr. bütün ordusunun lağvedilmesi. pek bir şey bilmiyor demektir. Bu insanları hiç anlayamayacağım. Housman'ın ağabeyinin dul eşi de yanımızdaydı. Sadece eskiden çok korktuğu Rasmus'a karşı biraz terbiyeli. Yine de "Çocuklardan bıktım" dediğini duyunca şaşırdım. üstelik düğün gününü de belirlediler." Hansine benden birkaç ay daha büyük. evlenmeden önce kırkına girecek. dedim. üstelik evliliği Hansine'den bile çok istiyor. Housman. "Çocuk istemiyorum. Hansine'ye sadık kalmışa benziyor. Almanların barış koşullarını çok ağır bulduklarını duyunca kahkahalarla güldüğünü anlattı.Bu evlilikten ne beklediğine bağlı.

Tabiî Đngilizce'yi henüz yeterince değerlendiremiyorum. bana herhangi bir başkasından çok daha yakın olan. çünkü Đngilizler günlüğümü istedikleri kadar şömineye tutsunlar. Örneğin. Dürüst olmak kolay değil. "Bir gece uyu ve duygularına yarın sabah yeniden bak" dedim kendi kendime. yavaş bir iniş oldu. Mektubu gösterdiğimde Rasmus "Onu görmek istemiyorum" dedi. Oturduğu yer Leyton. o zaman başka olurdu. ama görebildiğim kadarıyla basit bir biri için oldukça iyi yazılmış bir mektup.Mogens hakkında bildiklerini anlatmak için kendini eve davet ettirdi. gerçekten de saygıdeğer kadınların aşk evliliği yaşamaları gerekir. gençliğimde olsa. Duke yaptıklarının karşılığında Victoria Nişanı ile ödüllendirildi. aşk yaşadığı için Hansine'ye karşı acımasız davranıyorum? Bunu yazmak için oldukça gayret göstermem gerekti. Bu gerçekten de ilginç. Eskiden. Tarih 1 temmuz 1916'ydı. Victoria Nişanı alanlardan çoğu savaştan dönemedi. beklemeden çavuşa bir mektup yazar ve hemen gelmesini isterdim ama artık genç değilim ve düşüncelerin üzerinden bir gece geçmesinin değerini öğrendim. Yazıldığında. ama Rasmus her zamanki mantıksızlığı ve anlayışsızlığıyla "Elinden gelen yeterli değildi" dedi. güvenliğe taşımıştı. benim olan. Çavuş. Çavuş E. Gerekirse bir hafta bekleyebilir. Taşıdıklarından biri de Mogens'miş. Evlilik bir aşk hikâyesi olabilir. 15 kasım 1919 Merak ediyorum. söylenen bir söz gibi uçup gitmiyor. Jack'in hayatını kurtarmış olsaydı. Tekrar okuyabiliyor ve acısını yeniden duyuyorsun. Elinden geleni yaptığını söyledim. âşık Cropper'ın Hansine'ye yazdıklarından çok farklı. Başlangıçta ben de bir aşk evliliği yaşayacağımı sanmıştım.Neden? diye sordum.1 ekim 1919 Mogens'i iki siper arasından alıp taşıyan adamın mektubunu üçüncü kez okudum. Benimki bundan da gizli. dürüstlük kâğıt üzerinde de olsa güç. Danca yazmak. ama evlilik hızlı bir düş kırıklığı ve uzun.bunun çocuğum Mogens'in kullandığı gizli dil gibi olduğunu bilmek. Mektubun amacı da buydu. . ben hiç âşık olmadığım için mi. demek ki Duke şanslı. ilk konuştuğum dil -hâlâ Dickens'larımı Danca okuyorum. subayın cesedini bulmadan önce beş yaralıyı Đngiliz mevzilerinin gerisine. buradan fazla uzak değil. o çavuş subaylardan birini aramaya çıkmıştı. -bu nedenle onu düşünmeye başladım. .Mogens ve Knud limon suyuna batırılan kalemle yazılanların okunabilmesi için kâğıdın ısıtılması gerektiğini öğretmişlerdi. yine de tek bir kelime bile okuyamayacaklar. H.

Ama bu dünyada bunu yapamam. seni ya da seni sevgili olarak seçebilirdim" diyorum. getirmemiş. saten bantlı siyah ipeklimi giydim. Pirinç çaydanlığı alarak çayı kendim hazırladım. Genellikle bunu sadece çok özel konuklar için yaparım. Zavallı küçük Swanny Alman kızamığına yakalandı. Onu neden üniformalı bekliyordum bilmiyorum. neden bilmem. Ben söyleyene kadar oturmadı. 30 kasım 1919 Çavuş Duke bugün beni görmeye geldi. Daha sonra kendi kendime ne yapmakta olduğumu sordum. ama anlaşılan Almanların karşı saldırıya geçtiklerini söyledi. Ona doğru yürüyüp elimi uzattım. Bana baktığı için onu bağışlamamı istedi. çok önemli birisi oldunuz. çok daha yaşlı bir hanımla karşılaşmayı bekliyormuş. Tek mücevher olarak da kelebekli broşumu taktım. Cropper ya da en azından bir beyefendi olan Mr.Mrs. sonra bana yine "Madam" dedi. gözlerinin ne renk olduğunu söyleyemem. Hansine izinliydi.bir özlem duygusuyla dolduğumu buraya yazabilirim. yine de onun uşak ruhlu biri olmadığını hissettim. Emily çay tepsisini getirdi. Bana Victoria Nişanınızı göstermeyecek misiniz? Düşünün bir kere. Elimi iki elinin arasına tuttu. Benimkiler kadar renkli değiller! Onun gözlerinin rengini daha konuşmaya başlamadan bile önce fark ettim. başka kimseye değil. Westerby demelisiniz. "Başka bir dünyada. Kendi kendime. Önce siyah elbisemi çıkarmamanın daha doğru olacağını düşündüm. Ben kendime ait olduğum gibi o da sadece kendine ait birisi. "Madam. uzun boylu. bu adama. bir insanın ulaşabileceği en üst onura sahip oldunuz. gerçek bir asker. çoğundan daha cesur çıkan bu sıradan işçiye doğru olmayan bir görüntü vermeye çalıştığımı düşündüm. sert ve çok yüksek yakalıklı bir gömlek giyip siyah kravat takmıştı. erken geldi. granit gibi. Dönüp lacivert eteğimi ve tığ işi bluzumu giydim. Mogens için yas elbisesi giymememe rağmen. Üst katta giyiniyordum. Gözleri ama düz gri değil. Onu çaya bekliyordum. Savaş bitti. Hiç takmıyormuş. yapmayı aklımdan bile geçiremem. . minicik kıvılcım dolu. kapı çalındığında o açtı. şaşırdım. Mogens'i savaştan önce de tanıyıp tanımadığını sordum. Cline gibilerine. Swanny hâlâ kızamık nedeniyle evde. savaşın bittiğine inandığını. dedim. beni buraya kabul etmekle büyük incelik gösterdiniz." Swanny'yi odasına gönderdim. . çok saygılıydı. Bana "madam" dedi. Açık renk saçlı. daha uygun ve daha seçkin görünüyor. Koyu renk takım elbise. başka bir zamanda ya da düşte yaşasaydım.Bu nedenle hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan. Rasmus bunu duyunca. ama onunkileri gördüm. Genellikle insanların gözlerinin renginin farkına varmam. yakından baktığımda tarif edemediğim -tarif etmeye cesaret edemediğim. onun işitmemesi gereken şeyler duyacağımı düşünüyordum. Cropper'dan bile daha yakışıklıydı." Daha sonra da "Bu küçük hanımla oturup ağabeyi hakkında konuştuk. Onları yıllardır tanısam da.

Mogens ona bin dokuz yüz beşte Đngiltere'ye ilk geldiğimiz sırada Hackney'de oturduğumuzu anlatıp. Mataramdan bir yudum su içirdim. . çünkü Mogens'in anlattığı yeri iyi bildiğini. Şafağa doğru Quigley'yi. gerçeklerden kaçmaktansa. evlerinde oturan insanların gözlerinin önüne getirdiklerine hiç benzemiyor. Đsimler hakkındaki bu sohbet bizi o günün amacından uzaklaştırıyordu.Moans mı? dedi. bilmek isterdim. neden bilmem. çoğu kadınların söylediklerine kulak bile vermez. Her ikimizi de yer yaygısına yatırarak sürükleyen. Rasmus'un istediği .Savaş. Oldukça neşeliydi. kolumdan vuruldum. birbirleriyle sık sık sohbet ettiklerini anlattı. "Annesinden başka herkes ona Jack derdi. Mutsuzla öleceğimi de bilsem." Sonra ailemizdeki adlardan. benden çok daha cesur bir başkasıydı. Bütün bunları sanki hiç önemli değilmiş gibi. dedi. Gözlerinin içine bakıyordum. "Jack" dedim. dedi. Ya olaylardan kaçmayı becerenlerdensinizdir ya da değil. ne kadarım bildiğimi sordu. Somme'daki 1 temmuz gününü anlatmasını istedim. konuya geri döndüm. Ne var ki daha Quigley'yi bulamadan birbiri ardından başka yaralılara rastlamış. Belki de gözlerine inanamadılar.Onu tanımış mıydınız? Daha önce nasıldı. aynı dönemlerde hemen yanımızda da arkadaşlarının da oturduğunu anlatmış. Sormamayı becerebilmek için hayatımdan on sene verebilirdim. cesedi Alman dikenli tellerine takılı durumda bulmuş. zaten o yüzden Jack'e takılıp sendeledim. O granit gözlerini bana dikmişti. . Quigley'yi ararken. politikacıların işine gelmez. daha sonra kucakladım ama bu kadarı Almanlar için fazlaydı. okuduklarıma fazla inanmadığımı da ekledim. böyle erkeklere alışık değilim. Quigley adındaki bir asteğmeni bulmak için girdiğini söyledi. "Nazik konuşmalarda yüzünüze bakabilirim.Bu yüzden bana o gece olanları.Ne yaptınız? dedim. . büyük bir tevazuyla. . bakışlarını kaçırdı. aklı başında bir çocuktu. bir av partisinden sonra ölü kuşları toplayan birinin rahatlığıyla anlattı. Sonra birbirlerini yakından tanıdıklarını. Đki mevzi arasındaki bölgeye emireri ölen genç bir subayı. üzerime ateş açtılar. onu orada bırakıp düşmanın gözü önünde geri dönmüş. Eğer bilselerdi. Londra'da birbirlerine çok yakın oturmalarını öğrenmeleri olmuş. bir daha savaş olmazdı.Bana hiç ateş etmediler dedi. Ne var ki bilmeleri. acı çekmeden öldüğünü anlattığını söyledim. yerini Çavuş da bunun bir tesadüf olduğunu. hiçbir şey saklamadan anlatmanızı istiyorum. Galiba ilk kez orada Mogens adının Đngiliz kulağına ne kadar saçma geldiğini anladım.. onları karşında görmeyi tercih ederim. Aralarındaki bağı oluşturan. Mogens'in hemen. Son günü. Sanki bana. . dil farklılığından. ama size gerçekleri anlattığımda bakışlarımızın karşılaşması uygun olmaz" der gibiydi. mayına basıp ölmüş. Ama böyle pazarlıklar yapılamıyor. her seferinde de onları Đngiliz mevzilerine taşımayı başarmış. yeni bir ülkeye gelip uyum sağlamanın ne kadar güç olduğundan söz ettim. Sanki söylediklerime önem veriyormuş gibi dikkatle dinledi. Yüzbaşı Perry'nin mektup yazdığını.

Kurutulmuş olmalarına rağmen. bunun hakkında konuşmam bile ama ne olduğumdan ve ne yaptığımdan ben sorumluyum. ama burada işe yaradı. Ağlamam. Yazamam. Elime tutuşturduklarına defter değil de eşya olarak baktığımı hatırlıyorum. onunla konuşmak istiyordum. "Mogens iki gün sonra Le Havre'da Quai d'Escale Hastanesi'nde öldü.işi. Neden? Akrabası değildi. hâlâ küf kokuyorlardı. iste kendini batırabilir. dedi . hâlâ yaşıyordu. Onunla yeniden Mogens'i konuşmak istemiyordum. Bilmek istiyordum.Bana doğruyu söyleyin. Kapakları çıkmayan lekelerden dolayı mozaik gibiydi. Geleceğini söyledi. istediğimi sandığımı da duydum. Đnsanları hiç anlayamayacağım. Yuttuğum çay tekrar boğazıma gelip safrayla karışacak kadar midem bulanıyordu. elimi uzattım. değil mi? . yine de Mogens'i kurtarmak için kendi hayatım tehlikeye attı. dedim. o zaman yine konuşuruz. değerleri hakkında da fikir sahibi olmuştu.Mogens o sırada hayattaydı. Burayı çabuk geçmek ve yazmamak daha iyi olacak. Amerika'dan dönüp doğruca Swanny'ye gidip defterleri gördüğümde. Ağlamadım. onu uzun zamandan beri de tanımıyordu. bu adam oğlumun hayatını kurtarmaya çalıştı. hepsinin tepesine telefon rehberleri yerleştirdi ve sıcak bir yerde korudu. tatlı bir pembe gri mermer rengi almıştı. Swanny bütün günlükleri okumuş. Daha önce hiçbir erkek elimi öpmemişti. Elimi tutup dudaklarına götürdü. Danca bilenler için Asta'nın yazısı .Yine gelir misiniz? diye sordum. onluk diziler halinde üst üste koydu. Düşündüm. On sekizinci bölüm Swanny ıslak bir bezle kapaklarını sildi.Size Yüzbaşı Perry"nin söylediklerini söyleyebilirim. Söyledi. Deli miyim? Giderken. . ilk ciltleri çevirme denemelerine başlamış." Çavuş ağlamamı bekledi. Rutubet içinde kalmış eski defterlere uygulanacak en doğru yöntem bu mudur bilmiyorum. buna rağmen sordum: .

Swanny'ye defterleri okuyup okumadığını gerçekten merak edip sordum. Ne olduğunu tahmin edebiliyorum. Hani bahçıvanın bana Mor'un bazı kâğıtlar yakmak istediğini.Tam ona göre şey. Ne olursa olsun. Her gün böyle yazarlardan yüzlercesini psikiyatr kanepelerinde görüyoruz. biraz rahatlamış bir sesle. günlükte doğumuyla ilgili bir şeyler olup olmadığını merak etmiş olmalıydı. ruhunun sıkıntılarını hafifletmek için bir kenara yazdı. içlerinde başkalarının okumasını istemediği şeyler olmalı" diye düşündüm. Daha ilk sayfalarda Far'ın. günün olaylarını. ama gördüğüm defterde eksik ya da yırtık sayfa yoktu. hani hep okumak isteyip de bir türlü bulamadığın bir romanı okumak gibi. yazdıklarını okumasını istemediğini anlatıyor. Onları yakmak istemesinin çok daha sade ve anlaşılır bir nedeni olabilirdi. oysa ateşin söndüğünü söylediği gün.Kendi adıma rastladım. sadece Danca'nın bir çeşit şifre gibi olduğundan bahsediyor. Başka nedenler olduğundan eminim. Belki de ona çok derin bakıyordum. sundurmadaki raflara yerleştirip unutmuş. Saçmalıyor muyum? Ona söylemedim ama. daha sonra da okumakta kendimi alamadım. Yüzü biraz kızardı. bütün yaşamı boyunca kendinden başka kimseye önem vermeyen Mor'a pek benzemiyordu. Mor ömrü boyunca pasaktan nefret etti. kapalı birer defter gibi kalmışlardı. "Eğer Mor bunları yakmak istediyse. Eski elbiselerinden nasıl kurtulduğunu hatırlar mısın? Buraya . Yüzü kızardı. Ann. . Belki de öldükten sonra başkalarının –sen veya ben. Orada burada bir iki kelimeden fazlasını anlamadım. Elimdeki defter çekicilikten o kadar uzaktı ki. Hansine okuma bilmiyordu. Böyleleri geleceğin yargısıyla ilgilenmez. temmuz 1905'teki o tarihi gördüğünde. O kadar da değil. öyle değil mi? Başka nedenler de olabilir. Kendi kendime. Kendisini haklı çıkarmak zorundaydı. Ama bu kesin değil.Ve senin hakkında neler dediğine baktın? . Jack. Swanny'nin anlattığı. dedi Swanny. O tarihi. Swanny kendi ismini görünce. Defleri bütün o basamaklardan yukarı taşımayı göze alamamış. . .bu günlükleri bulup gülünç olduklarını düşüneceğinden korktu. Kendi kendime. Ken ve ben bu konuda son derecede dikkatliydik. . işlerini tamamlamış. Aynı bir roman okumak gibi. günlükler artık işine yaramayacaklardı.Okumaya başladım.Bunlar araba sundurmasındaydı dedi Swanny. Doğal bir yazar olduğu için günlük tuttu. bitmişlerdi.okunaklıydı. .Sanırım haklısın. Yalnız Mor yazdıklarını insanların okumasını istemediği konusunda çok az şey söylüyor.Bunları okumamın doğru olup olmayacağını bilemedim. . aralarında birinci defteri görmedim. sanırım çoğu günlükçü gibi. Torben'in National Geographic'leriyle birlikte raflarda. yeni paragraf fikrinden nefret etmiş olması da özel bir güçlük oluşturmuyordu. Hangi yılların defterlerine baktığımı şimdi hatırlamıyorum. "Belki insanların kendisiyle alay etmelerini istemediği için günlükleri yakmak istemiştir" diye düşündüm. içini hastalıklı bir heyecanın sardığını düşünüyorum. annesinin özel hayatına dalmanın hiçbir açıklanabilir yanı olamazdı.

Yüzüme hevesle baktı. Açıklamalar konusunda tek bir söz bile etmedi. Gençleşmişti. burada değil. Eve. dağıtım. istedim.Gerçek bir çevirmen buldum. o zaman evi satma fikrinin aklından sadece bir an geçip kaybolduğunu anladım. daireyi satıp başka yere taşınmaya karar vermem hayaletleri kovmama yardımcı oldu. Belki de aradığı cevabı bulacağını da düşünüyordu. hayatla yeniden ilgilenmeye başlamasını sağlamıştı. Swanny'nin yapmaktan vazgeçtiğini yapmaya. Yine de kökleri ve bir zamanlar onun için bir tutku haline dönüşen araştırma konusunda tek bir söz etmedi. Ona hâlâ evi satıp taşınmayı düşünüp düşünmediğini sorduğumda. daha çok satış.Evet tabiî. High Hill Kitabevi'ne gidip Danca'dan çevrilmiş birine rastlayana kadar bütün kitaplarını taradım. Sürekli olarak Asta'dan bahsetti. Đki hafta boyunca onun yanında kaldım. annesinin günlüklerini yayımlama hakkı konusunda kimsenin bir şüphesi kalmadığına inanmış gibi gülümsedi. promosyon. Batı Hampstead'de o zamanlar bana ait olan daireye dönüp Daniel'in hayaletlerini karşılamaya hazırlandım. Sanki tamamıyla ikna olmuş. dedi bugün. Doğruca gözlerimin içine bakıyordu. Sözümü kesti. birkaç yüz kopya? Bunun ne kadar pahalı olacağını. oysa Tanrı şahittir. harcayacağı para Asta'nın bıraktığı para olacaktı. Bazı şeylerin basılması pek kolay olmuyor.taşınırken. Yüzünde endişe ya da gerginlik yoktu. neden olmasın? . ama her şey eskisi gibi görünüyordu. Günlükleri de odayı doldurdukları için yakmaya kalktı. Kendi kendime burada uzun süre kalmayacağımı. Belki de çok zekice davrandım. Büyük bir hakarete uğramış gibiydi. düşündüğüm de çıktı. . tüm Westerby kadınlarının saklayacak bir şeyleri olduğunda baktıkları gibi. Günlüklerin ileride basılabileceklerini aklından bile geçirmemiştir. ben şahsen demek. Bu macera ona iyi geliyordu. Sadece bir tane Danca'dan çevirisi vardı. Ann. söylediklerimi hiç dinlememişti. iyi kahvenin kokusu mu? " sözlerini duyduğunu söyledi. zaman zaman merdivenlerde ayak seslerini ya da "Bu duyduğum. şimdi onunla meşgul. bakışları açık ve dürüsttü. Basılmak mı? diye sordum. neredeyse bütün eşyasını sattı. Eğer günlükleri basmak çok pahalıya mal olursa. O nedenle ilk günlük. . . Yayınevi aracılığıyla bir mektup yazıp ilk günlüğü çevirip çeviremeyeceğini sordum. Biliyorsun. o eşyalar için istediği kadar yerimiz vardı. Ben Amerika'ya gitmeden öncekine oranla çok daha mutlu görünüyordu. . onu görünürde çok pahalı macerasından vazgeçirmeye çalışmamak gerektiğini anladım. reklam demek olduğunu anlatmaya başladım. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olduğunu düşündüm. Hangi eşyalardan kurtulmuştu bilemiyorum. kitap yayımlamanın sadece kitabı basıp bir şömiz içine koymak olmadığını. yeterince param var.Bir sürü nedenden. Bunu karşılayabilirim. Đşte o zaman. Bir keresinde yüzümü odadaki bir çekmeceye daldırıp Asta kokusunu duymamı istedi. yüzüme inanamıyormuş gibi baktı. Çevirmen Margrethe Cooper adlı bir kadındı. tanıtım. benim doğumumdan önce başlayanı.Oh. o nedenle buraya alışmak zorunda olmadığımı düşünüyordum.

günlükleri. odadaki hava holdeki gibi sıcak olmasına karşın radyatörü açtım. Zamanı geldiğinde. gündelik hayatını sayısız sayfaya dökmeye alışmış bir kadının elinden çıkmıştı. yeşil kaftanlı ve türbanlı sultanla. duvarda boş bir raf yoktu. Willow Caddesi'ne altı buçukta gelecekti.Camden Town'daki daireyi almamın tek nedeni bebek evini koyabileceğim fazladan bir odası olması değildi. Sellway gelmeden önce defterleri aşağıya indirmeye karar verdim. tamamen değişik. Hepsini aşağıya taşımak için. evin ısınmamış olabileceğinden ya da Mrs. bana döndüğünde gördüğüm. apayrı biri olmuştu. Önümüzdeki Noel'de de yeni bir tabak gelecekti. onları nereye koymam gerektiğini düşündüm. Torben'in . Şimdi küçük yuvarlak kadran üzerindeki yaldızlı kollar (pırıl pırıl parlayan şeylerden ikisi) saat tam on ikiyi on geçe durmuştu. Duvardaki son Bing ve Grfndahl Noel tabağı 1987 tarihini taşıyordu. Beklediğimden ağır. Paul Sellway'i buraya almaya karar verdim. uzaktaki kentin gölgesine bakan iki karganın bulunduğu ilk tabağın kenarında juleaften (Noel Akşamı) 1899 yazılıydı. bir banka kasasında daha güvencede olacakları kesindi. Üstelik defterlerin başka bir yere. gözden uzak. Anlaşılan Swanny her akşam saati kuruyordu. Odalardaki eşyayı çıkarıp taşınmak için kutulara ve torbalara yerleştirirken. Asta'nın ölmüş olması. Bir ağaç dalına oturmuş. belki de Dickens okuyordu. Işığın yansıdığı her yer. bebek evi bütün odayı doldurdu. her şeyin eskiden de olduğu gibi kusursuzluğunu. daha doğrusu günlüklerinin çokluğunun ona ayrı bir boyut kazandırmış ve gizli bir hayatı olan bir kadın haline getirmiş olması. Günlüklerin geçmiş ve gelecek değerleri düşünüldüğünde. Elkins'in evi temizlemeye vakit bulamamış olabileceğinden endişe ederek erken gittim. tozdan ırak bir yere konulması gerektiğini de düşünüyordum. ama yine de bu fazla oda. porselen çiçeklerden yapılmış bir sehpa üzerinde oturan. Onlar dikişten bulabildiği boş anlarda tamamen değişik bir iş yapan. Altmış üçü de aşağıya gelince. kimin yüzü olabileceğini çok düşündüm. Paul Sellway. bebek evi için bütün yaptıklarını da daha ilginç hale soktu. onlardan nasıl yararlanırdı? Swanny çalışma odasını Torben öldüğünde değil -o zaman çalışma odasında yapabileceği fazla bir şey yoktu. burada olmaları gerektiğini düşündüm. Đyi ama. O zaman günlüklerin yukarıda değil. başka bir kadının yüzüydü. Gördüğüm o yüzün kime ait olduğunu. kenarlar. günlükleri kim çalardı ki? Bu günlükleri çalan her kimse. hatırladığımdan da çoktular ya da ben altmış üç defterden her birinin ne kadar ağır olduğunu unutmuştum. olmaktan çıkarmış. Küçükken bu saati üzerindeki iki heykelcik.günlükleri çevirmeye başlar başlamaz kullanmaya başladı. yalnız onun için peçesini kaldıran odalık nedeniyle çok severdim. Masada boş çekmece. gözüme daha değişik gönündüler. benim için emlakçının hiçbir zaman tahmin edemeyeceği kadar önemliydi. o merdivenleri dörder kere çıkıp inmem gerekti. yüzeyler pırıl pırıl parlıyordu. evin sükûnetini ve sevimliliğini gördüm. ısının güzel bir yaz günü ayarında olduğunu hissettim. Bütün bunlar onu artık bebek evi yapıcısının karısı Asta. Sanki Swanny'nin evinde bir odaya girmiştim. Çalışma odasına girdiğimde. küçük minder ve masa örtüleri olarak görünen şeyler birdenbire onun hayatıyla dolu eşyalar olmuştu. Ancak daha adımımı hole atıp ışıkları yakmaya başladığımda. O ana kadar zevkli bir dikişle hazırlanmış minyatür perdeler. ama her düzgün ev gibi burada da belirgin bir koku yoktu. ama bulamadım. Etraf tertemizdi. Holdeki masanın üzerinde duran Chelsea saati durmuştu. o da sırtını bana dönmüş oturuyordu.

orada bulunan kitapları bir yere kaldırmayı. o yırtık sayfalardaydı.çalışma masası onun çalışma masası oldu. Bir süre sonra kayıp Edith'e gelmiş olmalıydı. Yine de Roper adının günlükte sadece bir kez geçtiğinden emindim. ben Amerika'dan dönmeden de önce. önce el yazısı çeviriyi. annesinin 1905'te yazdığı ve o dönemde yaşadıklarıyla ilgili notlar okumuştu. bir not hatta altı çizilmiş bir satır arıyordum ki. boşalacak yerlere de günlükleri yerleştirmeyi düşünürken. Her sabah saat tam onda çalışma masasına oturup Asta'nın günlüğünü yanına koydu. Peki öyleyse. bir daktilo alıp kendi kendine üç parmakla yazmayı öğrenmeye başladı. çünkü içlerinde onun adı vardı. Kendini iddialı hissettiğini söylemişti. Cary haklıydı. sayfaları karıştırırken Navarino Caddesi'nden ve Roper adından söz edildiğini görmüş. W. Cary'nin bana verdiğinden çok daha iyi durumdaydı. . Yeşil sırtlı kitabı karıştırarak Roper hakkında bir şeyler. Roper adı. Oscar Slater. Asta düş görüyor ya da hikâye uyduruyordu. Elimdeki kopya. Swanny'nin evindeki cinayet kitapları karton kapaklı iki Agatha Christie ile A. Daktiloyu kullanmayı öğrendiğinde. en sonunda da baskıyı okumuş. Yeşil sırtlı Penguin'in içine baktım ve başlığın hemen üzerinde Asta'nın el yazısını gördüm: A. Hansine'yi hiç tanımamakla birlikte fotoğraflarını görmüştüm. Günlüklerin bu ilk cildini üç kez. Westerby. rahatlamadan gelen bir amaçsızlık mıydı? Birden Torben'in başından beri haklı olduğunu anlamış olabileceğini düşündüm. buna karşın Cary bana Roper adından söz ettiğinde. Açık renk saçlı. Burada oturup on yıldan beri sorduğu sorunun cevabım birdenbire bulmuştu. raftaki kitaplar arasında Penguin cinayet serisini gösteren yeşil sırtı gördüm. sonra düzeltilmiş çeviriyi. Yoksa yaşadığı tam bir düşkırıklığı. Alfred ve Lizzie Roper hakkında çok daha ayrıntılı şeyler. uzun boylu bir adam bekliyordum. Torben'in kitapları demek gerekir. Alfred Eighteen Roper. Swanny'yi uyaran bölümler. Bir tek kitap. 28 temmuzu gösteren sayfada (ya da belki 29 ya da 30'unda) gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu. Anlaşılan Swanny bu kitabı Asta'nın eşyaları arasında bulmuştu. Paul Sellway. her şeyi el yazısıyla kaydettiği sırada mı bulmuştu? Daha önce olmalıydı. Asta bunamıştı. B. Daha doğrusu. O bölümlerde Swanny. hiçbir bağlantı kuramamıştım. Sayfa köşeleri kıvrılmamıştı. kapı çalındı. Dr. Mason'un The House of the Arrow'uydu. çeviri işinden keyif aldı. kenarı kıvrılmış bir sayfa. E. o beş sayfa neden yırtılmıştı? Karşımdaki raflara bakarak. Hawarvey Crippen. kaçınılmaz bir biçimde açıklamaların bulunduğu sayfaya yaklaşmaya başladım. Masaya oturdum. Lamson. Sorusunun cevabını yoksa daktiloyu almadan önce. temmuz 1966. Rasmus'tan olup 28 temmuzda Lavender Grove'da Asta'nın vücudundan doğduğunu okumuştu. Swanny ve Torben aldıkları her kitabın ikinci sayfasına adlarını ve günün tarihini yazarlardı. Artık kimse bu eski usul alışkanlığı sürdürmüyor. kapaktaki kolajın izi belli belirsiz görülüyordu: Madeleine Smith. kitabı okumaya girişmişti. Buck Ruxton. sonunda da bunun en kolay ve en hızlı yol olduğuna karar verdi. defterdekileri Olivetti'de Đngilizce'ye çevirdi. Daha kitabı raftan indirmeden adını tahmin edebiliyordum. Asta'nın günlüklerinde de gördüğü bir addı. açık mavi gözleri ve uzun üst dudaklarıyla o yumuşak Danimarkalı yüzlerinden birini. kendimi Swanny'nin yerine koymaya çalışarak ilk günlüğün sayfalarını çevirmeye. Sonra anladım. Okuduğu notlar doğrudan kendisiyle ilgiliydi.

kapıyı öyle açacağını falan söylerdi. Larsson'a baktığını. Ne de olsa gençliği. Anneannem uzun süre hizmetçilik yapmıştı. Demek istiyorum ki iyi bir fotoğraf çıkması için o kıyafeti benim anneannem sizin anneannenize giydirmiş. Hayatımda ilk kez kendi evimden gurur duymanın keyfini yaşıyordum. günlükleri görebileceğim düşüncesi beni heyecanlandırdı. Yoksa altın ve gümüşün parlaması dışında her yer soluk ya da karanlıktır. Yine de onu doğrudan çalışma odasına almak bana biraz kaba geldi. Üstelik onun da komik bir kılık olduğunu sanıyorum. "Anneannenizin bir sürü resmi var. Çok içten. orijinal olduğunu söylemedim. . Evet. Ona katılmaktan kendimi alamadım. ama bunları hatırlayabiliyorum. . sanıyorum anneannem de bunu kullandı. bir şeyler içelim" dedim. Cary'yi buraya getirdiğimde bunun pek bilincine varmamıştım. Đrlandalı derdim. "Gelin. seçimimi hiç unutmadı. O zamanlar küçüktüm. kahkahalar arasında gülünç bir soru sordum: . belki de onu görmekten kaynaklanan heyecan gururumu bastırmıştı. demek istiyorum. Eğer benden milliyetini tahmin etmemi isteselerdi. Hizmetçi üniformasıyla mı? Biraz şaşırdım.. çok bulaşıcı bir gülüştü. hazır buradayken fotoğraflara da bakmak istersiniz" dedim. burası benim evimdi.Doktora tezimi Strindberg. yerine ikinci bir kayın ağacı var. bir hizmetçinin kızı olmaktan utanırdı. sarışın bir kadın olduğunu anlatmıştı. . dedi. Bu nedenle Paul Sellway'in hayalindeki Hansine'ye ve kızına benzeyeceğine inanmıştım. vahşi bakışlarına. Nedenini sordum.Neden gülüyorsunuz? . O zamanlar Torben'in söylediklerini biraz züppe bulmuştum. Đlk bakışta bunun eşi sandım ama değil. Paul Sellway peşimden oturma odasına girdiğinde beklenmedik ve çocukça bir gurur duydum. inceleyebilmek için bir adım yaklaştığını gördüm. özellikle de Tjânstekvinnan's Son adlı otobiyografisi üzerine verdim. şimdi de aynı fikirdeyim. Swanny'nin evinde renkler sadece süslerde ve tablolardadır. Ona bir içki verdim ve "Düşündüm de.Biraz erken geldim. Annem seçtiğim konuyu öğrendiğinde hiç mutlu olmamıştı. Bir Đrlandalının ağzına. Anneannem eski üniformalarından birini giyeceğini. Swanny'nin duvarındaki resmin Stockholm'dekinin eşi olamayacağını. Swanny de bana Joan Sellway'in uzun boylu. O bundan bahsetmekten de hoşlanırdı. Ötekinde köpek yok.Bir tanesi öyle.. Torben'in duvarlarına röprodüksiyon asmayacağını söylediği bilinirdi. Ona hep takıldı. kepini kolalayacağını. Esmer ve inceydi. Kahkahalarla güldü. dedi.Annem bundan nefret ederdi.özellikle de önlük ve keple göründüğü fotoğrafları. . aşağı yukarı yirmi yıl.Stockholm Sanat Müzesi'nde buna çok benzeyen bir tablo var. Gerçekten de öyleydi. keskin çenesine ve dalgalı sık siyah saçlarına sahipti.

O sırada ne isteyip ne istemediğimden de kesinlikle emin değildim. kendimi tutamadım.. Günlüğün onun yanında güvende olacağından emindim. Ona Asta'nın ilk baskısından açılmamış bir kopya gösterdim. Crippen gibi. Şimdi bir sakıncası yoksa.Tabiî. Sanki uzun süredir beklediği Noel hediyesine sonunda kavuşmuş bir çocuk gibiydi. dedi. Anneannem annemi kızdırmaktan hoşlanırdı.Banyodaki Gelinler.Anlattıkları bana Swanny'nin Joan Sellway'i ziyaretini. Kitabı orijinalle karşılaştırdı. Anlattım. bunun tersini söylemek de mümkün. Lekeler.Demek ki günlükleri okudunuz? . . günlüklere bir göz atabilir miyim? Paul günlüğü iki eliyle. yalanlamasını. Bir zamanlar vardı. Mogens ve Knud'la oyun oynayışını hayal ediyorsunuz. defterde eksik olan sayfanın kitapta ve el yazısı çeviride de bulunmadığını doğruladı. Paul Sellway'e Hansine'yi nasıl hatırladığını sordum. Anladığım kadarıyla sıcak ve sevgi dolu olup olmadığını sorarken.Özellikle sıcak ve sevgi dolu olduğunu sanmıyorum. yapacak başka şey olmadığını söylerken duyuyordum. Ben büyükannemi. bunun yapacağım en son şey olacağını söylerdim.Roper adı size herhangi bir şey ifade ediyor mu? . Hayır. Günlüğü alıp gitmesine izin vereceğimi sanmıyordu. . Sonra söylediklerinden kuşkulandı. Bizimle birlikte otururdu. . her neyse. dedi. sayfalardaki kahverengilikler dikkatini çekti. bunu size söylemiştim. beni yetişkinlerin arasındaki oyunda bir piyon gibi görmediğini hissediyordum. Daha ayrıntılı ve kesin bir karşılaştırma istersem bunun biraz daha uzun sürebileceğini söyledi. Swanny'nin mezarında dönmeye başladığı hissimi bastırmaya çalıştım. eğer gerçekten almak zorundaysa. annemle sürekli olarak çekişirlerdi. O kadar şaşırdım ki. Ona Asta'nın Ünlü Duruşmalar kitabını da verdim. çocuklardan hoşlanmadığını anlıyorum. babamın annesini çok daha fazla severdim. arsenik. öyle değil mi? Sadece 1905 yılıyla ilgili olanı bile mi? Bir saat önce olsa. günlüklerin de doğruladığı sıcak anaç insan mıydı? . zehirleyen biri. benim tam olarak istemediğimi anlattım. dedi beklemeden. Oysa şimdi kendimi. "Hayır ama karım okudu" diyor. Asta'nın defterleri nasıl sakladığını. . ters tepkileri hatırlattı. ama Asta'nın günlüklerinin ilk cildi yayımlandığından bu yana yok. nasıl bulunduklarını anlatınca kafasını inanmıyormuş gibi salladı. Şimdi düşündükçe. -Benim karım yok.Çoğu insan sorduğumda. hem saygı hem de keyif belirtir bir biçimde tuttu. Ne de olsa elimde artık iki kopya vardı. Daha doğrusu Carry'nin ne istediğini. Ondan hoşlanır mıydı? Gözümde canlandırdığım. Sanki bana daha çok insan muamelesi yaptığını.

Hayatımda Hansine'nin torunlarının Asta'nın kötülük dolu cümlelerini nasıl karşıladıklarını düşündüm.Daha sonraki iki yılı kapsayan günlükleri de alabilir miyim? Đsteğini reddederek birinci cildi bitirdiğinde. bir dizi çocuğun doğmasına neden olmuşlardı. kitabın beni ne denli endişelendirdiğini görüp şaşırdım. paragöz. hızla küçük küçük yırtarak yakmıştı. belki de gerçeği anlatıyordu. bütün bu süre boyunca aynı yatağı paylaşmışlar. haberi kendi vermeyeceğinden ikisi arasında çıkması kesin tartışma ertelenmiş. . dedim. "şişman ve kırmızı suratlı" bir kadın. çok fazla şaşmazdım. tek bulduğum Asta'nın. Yine de kısa zamanda Asta'nın zehir dolu yargılarını hem orijinal metinde hem de Margrethe Cooper'ın çevirisinde okuyacaktı. Söylemem gereken şey. Bunlar benim büyükannem ve büyükbabamdı. yine de bir tarafın diğerinden böylesine önemli bir gerçeği sakladığı bir ilişki bana çok itici geldi.bir kez daha gözden geçirecek fırsatı bulmuştu. ikimiz de aç olduğumuzun farkındaydık. birbirleriyle elli yılı aşkın bir süre evli kalmışlar. onun da anladığını anladım. saklayacak bir şeyi olmayan birine oranla çok daha fazla yer ayırdığıydı. anlattıklarının neredeyse mütevazi gibi görünen kötü niyetli yorumları sayfalardan geçip canımı acıtıncaya dek etimi çimdikledi. Yemeğe gitmeyi onun önerdiğini. Swanny'nin elinden mektubu kapmış. . Görevini bilen biri olduğundan yakında görüşeceğimizden emindim. evlilik hakkında pek bir şey bilmiyorum. Asta geri adım atıp evlat edinme hikâyesini uydurduğunu söylerken.Çıkıp bir şeyler yiyelim mi? Mantomu alayım. üstelik South End Green'de öyle fazla restoran da yoktu. Swanny'nin kimliği hakkında ipuçları aradım. ama bunu daha çok eski dostların birlikte yemeğe gitmeyi önerdikleri gibi yaptığını söylemem gerekir.. günlükleri karıştırıp Roper adını. Swanny'ye gerçekleri anlatmanın çok dolambaçlı da olsa bir yoludur. O gece çok sonra oturup Asta'nın ilk bölümünü okuduğumda. O gece geç saatlere kadar uyumadım. Rasmus'un yeni bebek konusundaki soruları ve bebeğin görünüşü hakkında söylediklerine. Asta. Daha da ötesi. beni o akşam yemeğe çıkardığıydı. Daha önce hiç evlenmedim. böylelikle de Asta seçeneklerini. Rahatsız oldum. Asta belki de ölmeden önce Swanny'nin gerçeği öğrenmesini istediğinden mektup yollayarak da ilk kez söylemenin dayanılmaz yükünden kurtulmuştu. yine de bütün belgeleri kısa bir notla bana gönderse. Ya imzasız mektup? Tabiî Torben bu mektubu Asta'nın gönderdiğine inanıyordu. -itiraf ya da ret. Suratındaki gülümsemenin kaderine razı olmuş birinin tebessümü olmadığını görünce. kim bilir neler hissetmiştir? Paul bana kitabı okuduğunu söylememiş olsaydı. kendimi daha da kötü hissedeceğimi düşündüm ve yukarıda her kim varsa ona sessiz bir dua göndererek Paul'e günlükleri okuyan karılar konusundaki o salakça soruyu sorduğum için şükrettim. Joan Sellway annesinin "bir çiftlik hayvanı gibi". genellikle yediğimiz saat geçmişti. Öyle özel bir davet falan değildi. Bunları düşünmek beni Swanny'nin belki de hayatının sonuna doğru vardığı sonuca yaklaştırdı. gelip diğerlerini almaya zorladığımı biliyordum. tembel ve patronunun yanında bunayacak derecede aşağılık olarak tanımlandığını okuduğunda. Kimsenin harfleri tanıyamaması için mi? Böyle bir mektup yazmak. Asta'nın Hansine'yi azarlamaları.

ama Asta'nın ona ihanet etmesi düşünemeyeceği bir ihtimaldir. Tabiî o zamana kadar ona doğumuyla ilgili fikir veren beş sayfayı çoktan yırtınıştı. Đngiliz'le evli bir Danimarkalı olarak. Asta'nın annemin doğumu ve Morfar'ın ilk kız çocuğunu reddetmesiyle ilgili sözlerini okuduğunda neler hissettiğini hiç anlatmadı. Swanny'ye oldukça pahalıya patlamıştı. çilli. Ancak çok geçmeden önündekilerin sırada günlükler olmadığını. Danca yazılmış kitapları da Đngiliz kitabevleri için Đngilizce'ye çevirdiğiydi. oysa . bütün bunlar aleyhine kanıtlardı. Mrs. Swanny bunları kimden almıştı? Herhalde kendi kahverengi tenli. Asta'nın kır saçlı. On dokuzuncu bölüm Günlükleri çevirmek. Kendi kendine Morfar'ın ne bildiğini sormuş mudur? Günlüklerde Morfar'ın bir şeyler bildiğini gösteren hiçbir şey yok o kadar ki Asta'nın kendisi bile Morfar'ın Swanny'den nefret etmesi karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor. Bütün bunlar Swanny'ye cesaret verdi. devam etmesi gerektiğini düşünmüş ve Margrethe Cooper'dan 1905 ve 1914 arasındaki on günlüğü çevirmesini istemişti. çeviri yaptığı dillerdeki ritmi yakından bilirdi. kalın kemikli atalarından da değil. Swanny'ye anlattığına göre günlükler üzerinde çalışmasının nedeni bir taraftan Asta'nın söyledikleri karşısında hayranlığa düşmesi. Margrethe Copper'ın ilk taslaklarını görünce de çok heyecanlandı. iki seçeneği de kullandı. uzun boyu. hatta belki de birkaç yılını zengin bir kadının kaprisi olarak adlandırdığına inandığım günlüklerle geçirmesi düşünülemezdi. açık renk saçları ve teni. örneğin üslup ve içerik açısından Torben'in kuzininin Sen-Petersburg günlüklerinden oldukça farklı olduğunu görmekte gecikmedi. Cooper çok meşgul bir kadındı. üç değişik Đskandinav dilinde çeviriler yapıyordu. bu hisse katlanmayı öğrenmişti. Đngilizce kitapları Danimarkalı yayıncılar için Danca'ya. Swanny'nin aksine -Swanny de bunu ilk itiraf eden olurdu. onların hiçbiri yüz yetmiş santime bile erişememişti. diğer taraftandan da çevirdiklerinin bir gün basılabileceğine gerçekten inanmasıydı.edebiyat konusunda gerçekten duyarlıydı. tıpkı Swanny gibi iki ana dil öğrenerek büyümüş. O çeviriyi sadece para için yapıyordu. Bir kez başladıktan sonra. aynı zamanda da her iki yönde çeviri yapabilecek kadar yetkin bir dilciydi.Oysa sonunda. Belki de bunca zamandan sonra. sadece Danca değil. Bir biçimde Swanny'nin kendi çocuğu olmadığını hissetmiş. her ikisinde de uzmanlaşmıştı. Bunun anlamı. hatta kuvvetle şüphelenmiş olması muhtemeldir. kahverengi saçlı geniş ve kısa köylü ailesinden değil. Swanny'nin güzelliği. Yine de hayatının birkaç ayını. Đşe başladığında. yapacağı çevirinin basılacağını ya da basılmasının düşünüleceğini bile aklından geçirmediğini sanıyorum.

Daha başlangıçtan beri günlüklere güveniyordu. Asta Westerby'nin kızı olmasına bağlıydı. Kaldı ki o dönemde. daha bir yıl yayımlanmayacaktı. Asta Westerby'nin kızı rolü. Glydendal. saçı kıvırcık bir perçem dışında ensesinde toplanmıştır. mabedin bekçisi olacaktı. Geceyi o sıralar yeniden saygınlaşmaya başlayan depodan otele dönüştürülen bir binada geçirdi. Gyldendal'in konuğu olarak orada Astas Bog baskısını tanıtmaya çalışıyordu. ikinci yayıncı elindeki kopyayı ötekinden de daha uzun süre tutmuştu. büyük çaba harcayarak eski bir Roneo makinesinde fotokopiler çekti. her ikisinden de bir ret cevabı aldı. O aralar Swanny Kopenhag'daydı. Ama Asta ona ihanet edemezdi. Yayıncılar kitabın bir kült oluşturması bir yana. biri yüzyılın hemen başlarında Hackney pazarını. annesinin kuzeni ve onun çocuğunu. aynı zamanda da yaşayanların sırdaşı. daha on dört yaşındayken çektirmiştir. Danimarkalı yayıncı Gyldendal'i orijinallere bir göz atmaya ikna eden de oydu. Swanny'nin elindeki elyazmasına Danimarkalı Bir Kadının Günlüğü adını vermesi. Astas Bog adıyla kitabı geniş format ve kusursuz resimlerle birlikte 1978 yılında yayımladı. fırın eldivenlerinde. üstelik artık dostu olan Margrethe Cooper da onu destekliyordu. The Country Diary Edwardian Lady henüz yayımlanmamıştı. 1905 yılıyla ilgili olan. bir yer hazırlıyordu. cesaretini kırmadı. gazetelerde ya da büyük mağazaların vitrinlerinde seyretmiştir. Asta'yı daha fazla anlatmam gereksiz sanırım. Benimle bile konuşmadığı bir konudan başkalarına bahsetmiş olması mümkün değildi. Asta her ne kadar yaşından büyük gösteriyor olsa da bu resmi. ölülerin de sözcüsü. Swanny özellikle kurnaz olmamakla birlikte. yatak çarşaflarda. burası Asta'nın . Kapakta Asta'nın çok gençken. Gerisi aile fotoğraflarıydı. kartlarda ve çanak çömlek üzerinde kullanmasına izin veren maddeleri yapılan mukaveleden çıkarmakta ısrar etmişti. Reddedilmek. Gelecekteki tüm başarısı. Resimde V yakalı ipek elbisesini giymiş. daha sonra Asta olarak tanınacak bölümü iki Đngiliz yayınevine gönderdi. Günlüklerin koruyucusu ve yayıncısı. Stockholm'de. yayıncının kitaptaki resimleri takvimlerde. ama bu resim birinci günlüğe uygun bir resim değildir. Kitap ekimde yeniler için en uygun günlerde piyasaya çıkacaktı. resimler Đngiliz baskısında da yer aldı. çay peçetelerinde. Asta onu kandırmış olamazdı. Swanny aynı yıl Londralı bir yayıncı bulduğunda. reçel kavanozlarında. bunun sonucunda da Asta'nın Danca tuttuğu günlükler ilk okuyucularıyla anavatanında tanıştı.Swanny daha on yedisinde bir yetmişi aşmıştı bile. Swanny'nin bütün bu soruları kendi kendine sorup sormadığını bilemem. iki binden fazla satamayacağını düşünerek Swanny'nin isteklerini kabul etmekte pek sakınca görmemişlerdi. Kitabı görmeyenlerse reklamlarını dergilerde. Yıl 1976'ydı. çünkü doğumu ve evlat edinilmesiyle ilgili konuları benimle bir daha hiç konuşmadı. Nackströmsgatan'da Berzelius adlı bir fotoğrafçının çektiği resminin yer aldığı bir madalyon vardı. bir diğeri de motorlu araba kıyafeti giymiş bir kadını gösteriyordu. Bodil ve Sigrid'i ziyaret ettiği sırada. Daha sonraki davranışlarında doğumuyla ilgili spekülasyonun hâlâ hayatında önemli bir yer tuttuğunu gösterir belirtiler olsa da bu konudan bir daha hiç söz etmedi. Resimlerden yarısı karakalem ve suluboyaydı. Kitabı okumayanlar bile en azından görmüşlerdir. yani yetmişli yaşlarda kendisi için dokunulmaz olması gereken bir rol. bir rastlantıdan başka şey değildi.

kendi büyük teyzesi Frederikke'nin oğlu. Yayıncısının halkla ilişkiler bölümü Swanny'yi çok sevmiş olmalıydı. ben daha ilk günden günlüklerin büyük bir başarıya ulaşacağından eminken. Onu televizyona çıkarırken dublaj yapmak ya da bir çevirmen bulundurmak zorunda değillerdi. Tiyatroya ve operaya gitti. ince bilekleri.Daha ilk sayfayı okurken. Üstelik yaptıkları için onurlandırılıyor. elimdekinin özel bir şey olduğunu anladım. O da. Swanny için hiçbir yerel gazete bir mülakat vermeye değmeyecek kadar önemsiz olamazdı. Bana gönderdikleri. Annesi ona çocuk muamelesi yapıyordu. çocuğu olmadan ölmüştü. o günden sonra günlüklerin her baskısının arka sayfasında bu fotoğraf yayımlandı. Eğer karar ona bırakılsaydı. daha doğrusu Torben'in akrabalarını ziyaret etti. Swanny hiç zamanını deniz tarihi profesörü Aase Jfrgensen'le geçirmek ister miydi? Oysa şimdi kendi başına. Swanny Danimarka'da iyi vakit geçirmişti. Roskilde'de Torben'in yeğeni ve kocasıyla birlikte bir hafta geçirdi. Boyunun uzunluğu. kendi iradesine uyuyordu. Swanny burada tüvit bir takım ve kraliçenin giydiğine benzer küçük keçe bir şapkayla görülür. eğlenen ve mutlu bir kadının mektuplarıdır. Đlginç olanı. iyi eş olarak görülmüştü. şimdiye kadar başka birisinin gölgesinde yaşamış olduğunun farkına vardı. Aarhus'tan Odense'ye. ama gerçekteyse burada bundan önce de uzun süre geçirmiş. her yere gidip her şeyi yapmaya hazırdı. kendi kişisel hayatını onların eline bırakmıştı. dik ve ince vücudu. özellikle de Torben'le tanıştığı sefer Danimarka'da üç ay kalmıştı. Sunday Times'a daha keskin bir dil kullanıyordu: "En çok şaşırdığım. her istediğini verip karşılığında yanında olması dışında bir şey beklememiş. bütün bunların başını döndürmemesiydi. Bana yazdığı iki ya da üç mektupta kendini eve dönmüş gibi hissettiğini söylüyordu. Onlar Kopenhag dışına pek çıkmamışken şimdi Swanny bütün ülkeyi geziyor. Andersen'in Küçük Denizkızı heykelininin yanında resim çektirdi. Burada küçük bir abartı var: memnun olmayı öğrenen.gazeteciler ona ısrarla günlüklerin başarısının onu şaşırtıp şaşırtmadığını sormuşlardı. en sevilen çocuk. sarhoş bir akrabanın barda karşısındakine bira şişesi fırlattığı ve geceyi karakolda geçirmek zorunda kaldığı Nyhavn'dı. yeni yeteneklerini keşfeden bir kadının mektupları. Önce Asta'nın.hikâyelerinden birinde. Swanny Danca konuşabilen bir yabancıydı. Kendini ona adamış. Kuzenlerini. saygı görüyor. Kopenhag'da. Böyle bir sonucu düşünde bile görmüş müydü? . Torben'le evlendiğinden beri hiç yapmadığı bir şeyi yapıp para da kazanıyordu. Swanny'nin partileri bile kocasının arkadaşlarını eğlendirmek ve diplomatik ilişkilerini geliştirmek için verilirdi. itaatkâr hatta köle olmuş. Asta'nın ilk basımından sonra -daha sonraki baskılarda da görüleceği gibi. kendi için bir şeyler yapıyordu. Kocası ise onu bir kaidenin üzerine yerleştirip tapmış. sonra Torben'in. oradan da Helsingfr'e gidiyordu. olmazsa olmaz çantası sol koluna asılıdır. Danimarkalıları tanıyordu. Gerçekten de insanlara söylediği yaştan bile daha genç görünmektedir. O günden sonra Torben'le birlikte sık sık Danimarka'ya gitseler de hiçbirinde iki haftadan fazla kalmamışlardı. aranıyordu. benim gibi. elyazmalarını gönderdiğim yayıncılar . yüksek topuklu ayakkabılar içine hapsettiği biçimli ayakları nedeniyle yaşından daha genç görünür. güzel bacakları. Yapmak istediği için. Ne düşündüğünü hiç sormadı. Odense'de Andersen'in evini gezdi. ne var ki hiçbir konuda fikrini alma zahmetine katlanmamıştı. sonra yeniden Asta'nın gölgesinde. Torben de Asta da iyi niyetli despotlar olmalarına rağmen Swanny'yi bir çeşit boyunduruk altında tutmuşlardı. Frederiksborg ve Fredensborg şatolarını. dedi Observer'a.

Değişmiş bir kadındı.bir bölüm.Öyleyse kendiniz iyi bir yayıncı olabilir miydiniz? . gazete ve dergi eleştirileri ve program için ayrı ayrı bölümler. kapak düzenlemeleri. Bana bir kez bu ülkede ilk canlı radyo programına çıktığı gün çok gergin olduğunu anlatmıştı. akşamları ne yaptığını. günlüklerin yazarının kızından.Ben gençken. Daha önce duygusal roman ve sözde kaliteli dergilerle kısıtlı okuma alışkanlığı artık ünlü günlüklere yönelmişti: Pepys. Swanny uzanıp kitabı aldı.. içmekten. edebî yemeklere davet edilmeye başladı. yabancı yayıncılar için ayrı bir bölüm. Bilmiyordu." . . gayet iyi oldu. konuşma yapmaya. tatillerde nerelere gittiğini. Swanny bu sorulardan gocunmadı. sadece Amerikalı yayıncısı için özel bir bölüm ve okuyucu mektupları. Öyle sanıyorum ki. ne kadar değerli olduklarını nasıl tahmin ettiğini bütün dünyaya anlatırken. artık gazetelerde ve televizyonda sadece "annem" sözü okunup duyuluyordu. Ancak mülakat başladığında her şeyin yolunda gittiğini hissedip. giymekten hoşlandığını. Kilvert. Sık sık Margrethe Cooper'la görüşüyor ya da yayıncılarla öğle yemeği yiyordu. Her gün günlüklerin üzerinde çalışıyor. sanatçı resimleri. Đkisinin arasındaki masanın üzerinde bir nüsha vardı. dedi Swan Onunla mülakat yapan genç kadın Swanny'nin hiç üniversiteye gitmediğine inanamadı. Ama bütün bunlar daha sonrası içindi-1979'da Asta tüm kitabevi vitrinlerini süsler ve roman satış listesinde yukarıya tırmanıp nisanda bir numaraya çıkınca’ davetlerden çoğu mülakat isteyen gazete ve dergilerden geliyordu. profesyonel bir sekreter gelip yazışmalarla ilgileniyordu. Sonra mülakatı yapan ona kitabın kaça satıldığını sordu. televizvonda neler izlediğini ve medyada en çok kimi beğendiğini açıklamak fırsatını kaçırmadı. üzerinde fiyat etiketi yoktu.. Tabiî bütün bu makalelerden büyük çoğunluğu. Bütün bu "profiller" içinde Asta'nın. bir de Asta'dan bahsetti. Hafızalı bir elektronik daktilo aldı. The Paston Letters. Sekreteri Sandra sadece Asta için karmaşık bir dosyalama düzeni kurdu: Swanny'nin ajanı için -o yıl kendine bir ajan tutmuştu. ama fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun. 1979 yılının baharında Swanny okurlardan haftada ortalama iki mektup alırken. ama kitap program için gönderilen promosyon kitabıydı." ve "babamın . o da güldü. soruları olduğu gibi kabul etti. o dönemde hiçbir daveti geri çevirmedi. nasıl okur yazardı? Danca'yı nereden öğrenmişti? Bunun gibi sorular. dergi okuyucularının sonsuza dek ilgilenecekleri sanılan Westerby ailesinin yaşamına ayrılıyordu. Haftada iki gün. günlükleri nasıl bulduğunu. ödül vermeye.Maalesef bilmiyorum. kadınlar yayıncılık yapmazdı. yarışmalarda jüriliğe. bu sayı yılın sonunda günde dört mektuba çıktı. Uzunca bir süre Asta'dan adıyla ya da benimle olduğu zamanlardaki gibi "Mormor" ya da "anneannen" diye bahsederken. Bir ömür boyu kendinden çok az bahsettikten sonra. Tabiî. Yavaş yavaş açık toplantılara. daha yayımlanmamış elli üç defterle ilgileniyordu. ne okuduğunu.bunu göremedi. Swanny ise tüm anı ve anekdot isteklerini yerine getirmeye çalışıyordu. film ve televizyon önerileri için bir başka bölüm. neler yemekten. Evelyn ve The Journal of a Disappointed Man. öğleden sonra. hatta en sevdiği kızından başka bir şey olabileceğini ima eden en ufak bir sözcük bile olmadı. Öyleyse. Anlattıkları "annem derdi ki. profesyonelleşmişti. bunda keyif bile almıştı. Oysa deneyimlerinden bir şey öğrenmiş olmalarını beklerdim. Fanny Burney. buna değecektir deyip güldüm.

. dışının.Benim yaşımdayken. Gazetede günlüklerle ilgili bir şey yazıldığında -hemen hemen her gün bir şeyler vardı.Mor'un günlükleriyle ilgilenmeye başladığım gün. bunun pek bir önemi yok. Yetmiş altı yaşındaydı. dedim. televizyonda babasının kız kardeşine yaptığı bebek evini anlattı. Başlangıçta bütün bunları gazeteci yanlışı diye geçiştirdim. Ancak bir kadın dergisindeki astrologa verdiği mülakatta. doğum yeri ve tarihi olarak da Londra. Đkisinin arasında belirgin bir fark yoktu ve bu davranış tuhaflığını açıklayacak bir neden bulmakta da zorlanıyordum.. Swanny artık Kim Kimdir'e alınmıştı tabiî anne ve baba adı olarak Rasmus Westerby ve Asta Kastrup. mavi keçe şapkalı Birinci Dünya Savaşı sırasında Asta'yı ve Mogens'in (Jack) Somme'da ölmesini anlattığı röportajın yanında kullandı. Đkinci cilt. Ama daha sonra Ölü Bir Odadaki Canlı Şey'in karton kapaklı baskısı için hazırlanmış şömiz nüshasında -geçmiş eleştirilerden örneklerle zenginleştirilmiş kısa bir biyografi. Bu değişikliğin ikinci günlük dizisinin yayımlanmasına bağlı olup olmadığını bilmiyorum. düzeltmen için. Değiştireceklerini sanmam. sadece saçma. üstelik bunlar temmuzdaki yetmiş altıncı yaş gününden de önce oluyordu. . zaten sana bir nüsha göndermelerinin de bir nedeni bu. . hayır. Yetmiş altı yaşındaydı ama yetmiş yedi olduğunu söylemeye başlamıştı.. tabiî ki değiştirirler. Bunu Torben'in Asta için söylediklerini hatırlatmak için söylemiyorum. Swanny. üstünün resimlerini çekerek dergide Swanny'nin mavi tüvit elbise giymiş. Olduğundan daha genç olma iddiası o kadar küçültücü ki.Swanny'nin doğum tarihinin 1904 olarak yazıldığını gördüm. anlatırken de böyle bir oyuncak için kendisinin fazla büyük olduğunu eklemeyi unutmadı. 1915 günlüğüyle başlayan Ölü Bir Odadaki Canlı Şey yayımlandığında.. 28 temmuz belirtiliyordu.Hayır." veya" "ben doğduğumda"yla doluydu.Swanny'nin yaşı yetmiş yedi olarak belirtiliyordu. Her zamanki gibi tarihlerde yine yanılmışlardı. .dediğine göre. ." ya da "abilerim şuna buna gitti. . nisan sonunda başlayıp mayısın ilk üç haftasını içine alan Boğa burcunda doğduğunu açıklamıştı. kendi kendime yaş konusunda hiç yalan söylememe sözü verdim.Bunu yapmak çok kolay. Daha önce hiç görmediğim bir bakışı vardı. Fotoğrafçı Padanaram'ın içinin. Swanny'nin kendinden ya da aileden söz etme yönteminin biraz değişmeye başlaması bu döneme rastlar. Swanny'nin bunadığını düşünmek aklımdan bile geçmedi. bu da küçültücü bir şey değil. dedi Swanny büyük bir mantıksızlıkla. düzeltmek istemiyorum. sen olduğundan daha yaşlı olmakta ısrar ediyorsun. Bir şey daha vardı. dedi. Bunun sonucunda Woman's Own dergisi evime bir fotoğrafçı göndererek asma kattaki bir odaya yerleştirdiğim Padanaram'ın resmini çektirdi.Hayır.. bunu ona söylediğimde.

Mayıs 1904'te doğduğunu söylemek dürüstlük. Niyetinin ne olduğunu anlayamıyordum."kafasının karışık" olduğunu kabul ediyordum. öyle mi? . Kendimi gülmekten alamadım. akrabalarıyla birlikte bir gemi yolculuğuna çıkacağını söylediğinde rahatladım. John Sunday Express'e başvurup. John'un mektubunu da yayımlamadı. Mafsallarındaki kireçlenme yine canını acıtmaya başlamıştı. belki de Asta Morfar'ın ölümünden sonra Swanny'nin yanına taşınırken. Gazeteci Swanny'yle yaptığı sohbeti banda almıştı. doğrusu yayıncıları haksız bulamadım. Kuzenim John'un da söylediği gibi. olayları karıştırmaya başlamış olmasıydı. Bütün yaptıklarımda açık ve dürüst olmak. Ancak. Bir ara. kendini yayıncıların en çok satan kitap bile gerekli bulduğu promosyon makinesinin dişlilerine kaptırmıştı. Yirminci bölüm . Jack'in "Çok iyiyim. gayretleri boşa gitti. mektupları birbirine bağlamak için kullanılan birkaç şiirle birlikte bastırmaya çalışmışlardı. Birkaç hafta sonra Sunday Express'te Birinci Dünya Savaşı'nda kaybettiği ağabeyinin 1918'de Argonne'da öldüğünü söylediğini gördüm. Deyim yerindeyse. Swanny'nin iki yüz mil ve iki yıl yanıldığını görecekti. Jack'in Fransa'dan annesine yolladığı mektupları ele geçirmişlerdi. belki de Swanny'nin edebî çevrelerdeki ününü de kıskanarak kendilerini Mogens/Jack Amcamızın anısının koruyucusu ilan etmişlerdi. ben de buna uygun yaşamaya çalışıyorum. Ölü bir evladın eve yazdığı mektuplara duygulanacak son insandı o. Swanny'nin harekete geçirdiği trene binmeye uğraşıyorlardı. evde de her şeyin yolunda gittiğini umuyorum" gibi mektuplar yazmış olduğunu görünce. Hakarete uğramış gibiydi.Her şeyi çarpıtıyor bu gazeteler. Bunu söylemek için telefon etti. Eğer mülakatı yapan gazeteci zahmet edip Asta'yı karıştırsa.Sadece dürüst olmaya çalışıyorum. eminim bandı dinlediğinde konuğunun açık bir sesle ve tereddüt etmeden ağabeyinin Büyük Savaş'ın son aylarında Argonne'da öldüğünü söylediğini yeniden duymuştu. O ve ağabeyi. Swanny'nin -John'la konuşurken bu deyimi kullandım. en mantıklı açıklama. Son zamanlarda çok çalışmış. düzeltme istedi. Bana dinlenmeye ihtiyacı olduğunu. Rasmus. ama gazete düzeltme yapmadığı gibi. Hiçbir yayıncı mektupları basmaya yanaşmadı. John ve Charles ellerindeki belgeleri John'un yazdığı bir giriş. Ömrümde ilk kez John'la bir konuda anlaşmıştım. Büyük bir ihtimalle mektupları Asta vermişti. bizi böyle yetiştirdi.

dedi Paul.Asta öyle yaptı. Asta neden sadakati konusunda bu kadar çok diklenmiş. elyazması çeviriyi ve kendi Asta nüshasını koydu. ama kocasının kızını hiçbirinin ailesine benzetemediğini söylemesini Asta'nın bütün ayrıntılarıyla yazması ona ilginç gelmişti.Bir kişinin atalarının diğerinin ataları. kimsenin yazdıklarını görmeyeceğini düşünüyorlar.Anneannemin senin anneannene karşı daha az sert. onlarla aynı çatının altında kalmaya bakıyordu. evlilik yeminlerine ihanet eden kadınlara neden . Asta'nın orijinal defterini Margrethe Cooper'ın çevirisi ve basılı kitapla karşılaştırdığını söyledi. Paul önümüzdeki masaya günlüğü. evi satma fikrini unutmuştum.Paul telefon etti. . dört günde yapması hoşuma gitti. Belki de asıl sihir günlüklerdeydi. tekrar buraya dönmüştüm. Eve gidip birkaç parça elbise almış. Asta'nın ilk baskısı Cooper çevirisinin yayımlanmış haliydi. Đnsanlar günlüklerine yazdıklarında.Yani sence bir kadın bütün bir hayatını yazıyor ve bunu kimsenin okumamasına mı dua ediyor? . beceriksiz olduğu porselenleri kırdığı için özür diliyorum. Arada neredeyse hiç fark olmadığını duymakla düş kırıklığına uğramadım. Ne yüzünde ne de davranışında okuduklarından hakarete uğradığını gösterir bir belirti yoktu. yazdıklarını çöpe atmaya kalkıştı. ama söylemek zorunda olduğumu söylemeyi daha fazla ertelemek niyetinde değildim. . konuştuklarından daha mı dürüst oluyorlar? . ne bir satır eksik ne bir satır fazla. Bulunmasını istemediğinden emin misin? Willow Caddesi'ndeydik. Yazdıklarını düşündükçe. bulduklarını tartışmak için buluşmayı önerdi. Margrethe Cooper'ın çevirisi kelime kelime defterin eşiydi. işin çok güç değil demektir. Bütün bunları çok çabuk. Morfar'ın Danimarka yolculuğundan döndüğü güne koymuştu. . Đnsanın zevkini değiştiriyorlardı…insan onların bulunduğu yerde olmak istiyor. onun adına senden özür dilemem gerekir. Bir sonraki şubatta da buna benzer notlar vardı. Bu bir şeyi gerçekten yok etmek istiyorsan. . beş sayfası eksik defterin. üstelik de yaşadıkları hakkında neler düşündüğünü kesin olarak bilen pek insan olmamalı. Roper'la hiçbir ilgisi olmayabilirdi. dedim. Đlk renkli kâğıdı 2 kasım 1905 tarihine. kaşlarım çatılıyor. Paul onların da yerini işaretlemişti.Öyleyse ben de anneannem meraklı.Evet.Bir şeyi çöpe atmanın çeşitli yolları var. Tıpkı günlükleri bulduktan sonra Swanny gibi. bana göstermek istediği bir satırın ya da bölümün yerini göstermek için kullanılmışlardı. "Gece gündüz bununla uğraşmış olmalı" diye düşündüm. Yalnız bununla da kalmadı. daha az hakaret dolu olmasını isterdim. . Sayfalar arasında renkli kâğıt parçaları vardı ama sadece şurada burada ilginç olduğunu sandığı.

Bazen. kesin bir sessizlik içinde kalıyordu. Göz teması sağlamadan bütün dikkatini veriyordu. Çok ilginç bir dinleme şekli vardı.tam bir sayfa ayırma gereğini duymuştu? Anlaşıldığı kadarıyla o kocasına ihanet eden kadınlardan değildi. özellikle uzun bir hikâye anlatırken. peki o zaman bu konuyu böyle ayrıntılarıyla işlemenin anlamı neydi? Ona Swanny'yi anlattıran. Swanny'nin son yıllarını karartan kuşkudan. 1985 yılında Đngilizce ve Danca dışında yirmi ayrı dile çevrilmişlerdi. bir de tabiî 1984 yılında yılın en iyi televizyon dizisi seçilen Asta adlı beş bölümlük televizyon yapımı da vardı. Elkins'in dönüşüne kadar yanında kalacak bir can dostu hastabakıcı tutmasıydı. Bir de film yapılmıştı. Bütün dünyada yayımlanmış. paranın büyük bir bölümünü kendi bakımı için harcamaktan kaçınmadı. Torber'in ölümünden sonra uzun süre haftada üç kere birkaç saatliğine eve gelen Mrs. önleyecektir. başını eline dayayarak. sonunda da Swanny'nin kendini kim sandığını da söyledim. Ama yine de en akıllıca kararı. Paul bütün anlattıklarımı dikkatle dinledi. Jack'in ölümünden kısa süre sonra Asta'nın Harry Amca'yla buluşmasıyla biten bir dizi: sakallı bir Anthony Andrews. gecelerini Willow Caddesi'nde geçirmemekle birlikte. her akşam beşte gelip ertesi gün Mrs. Tek bir soru sordu. Çok para kazanmış. Paul'le değil. Eğer öğrenmek istiyorsa. kırmızı perukalı bir Lindsay Duncan ve asker üniformalı Christopher Ravenscroft. şimdi anladığım kadarıyla. Sanki Torben hâlâ hayattaydı. Aynı dizi Amerika'da PBS kanalında. Yüzünün değiştiğini. Haftada iki kez de Kilbtm. Artarak gelişen akıl rahatsızlığının farkında olduğunu gösterecek bir belirti yoktu. bazı ayrıntıları parlatırken diğerlerini kısa kesmek zorunda olduğunuzu sanırsınız. para harcarken her zaman yaptığı gibi itinayla harcamıştı. Avrupa'da da değişik kanalarda gösterilmişti. gerekirse saatlerce dinleyecektir. günlüklerin bulunup yayımlanmasından sonra bile hiçbir zaman dinmeyen.Anlatmadım mı? Đmzasız bir mektup aldı. çok solduğunu ya da buna benzer bir şey olduğunu ancak şimdi düşününce söyleyebiliyorum. yüzünde küçük bir kontsatrasyon. Bu kadar ince ve aynı zamanda bu kadar atletik yapılı bir adamın. acele etmeniz gerektiğini. harcanan onun parasıydı. Benim hikâyem saatler değil. Hikâyeme devam ettim. ölümünden birkaç yıl öncesine kadar sürüp. Elkins kâhyalığa getirildi. bu kadar zaman kesinlikle sessiz durması. bence felaket bir şeydi ama iyi para getirmişti. Ne kadar tuhaflaştığının bilincinde olduğu için değildi. Rasmus'un Asta'yla tanışması ve çeyizi duymasıyla başlayıp. Ona Swanny'nin tüm hikâyesini anlattım.Onda Asta'nın çocuğu olmadığı kuşkusu yaratan neydi? . bir kız yardıma gelirdi. Swanny günlüklerden epey para kazanmıştı. Ama mantıklı bir kadındı. Hastabakıcının Willow Caddesi'ne . "ünlü bir duruşma" hakkında bir kitap okumasıyla ilginç bir sonla noktalanan kuşkudan bahsetmemi sağlayan ipucu buydu. hani gazetelerden kesilmiş kelimelerden oluşan o mektuplardan. sessizce dinlemesini görmek ilginç bir şey. pazar hariç her gün dokuzdan beşe orada kaldı. . sadece on beş dakika sürdü. O zaman hiçbir şeyin farkına varamamıştım.

Allah'tan günlüklerin yayıncılık. ikinci kişiliğin belirgin olmaya başladığını fark edince. Hayatının o bölümünde. Yorgun olduğunu ya da "bugün kendini iyi hissetmediğini" söylemek herkes için geçerli bir özürdü. yayıncılarla toplantıları ya da diğer etkinlikleri erteledi. Swanny öteki kişiliğine büründüğünde. Kalkması gerektiğinde -sık sık kalkmak zorundaydı. Elkins'e. Belki de doğal olarak sessiz insanlardık. Elkins'e yapılmış bir gönderme olduğu açıktı. Sandra kısa sürede Swanny'yle dış dünya arasında tampon görevini üstlendi. hayat temeli hızla ilerledi. Günlüklerdeki insanlar artık "ağabeyim". Örneğin Danimarkalılar Đngilizce "little" sözcüğünü "lidd'l" olarak telaffuz ederlerdi. ama Swanny bu konudan bahsetmezdi. Sanki hayatının son dönemlerinde çifte kişilikli olmanın ustalığını kavramış gibiydi. hâlâ mülakata davet ediliyordu. Çoğumuz bu konuda sorun yaşamayız. dışarıda onu Asta'nın kızı olarak tanıyanlar için hâlâ aynı insandı. ünlü bir günlük yayıncılığı görüntüsünden hızla uzaklaştı. Eğer kendi annesi ona evlat edinildiğini anlatıp daha fazla bilgi vermeyi reddetse. Sandra'ya. Artık Kuzey Londra'nın işçi sınıfı Đngilizcesiyle konuşuyordu. konuşması da değişiyordu. Kendi kökenimizi bilmek oldukça derinimizde bir içgüdüdür ve kişilik oluşmasının kaynağında yatar. Bir sonraki temmuzda hem kafa hem de vücut olarak ihtiyarlamıştı. Onu delirtenin Asta olduğunu söylemek abartılı olmaz. yani hastabakıcı. bazı sözlerinin isteyerek Mrs. Bu adamın babamız. "Bir bana bak. temeli yıkıp Swanny'nin içine çöktüğü çukuru kazan da yine Asta oldu.gelmesindeki neden. 1985'te (ya da kimin açısından baktığınıza bağlı olarak 1984'te) seksenine girmişti. bu nedenle şunların atalarımız olduğunu kesinlikle bilerek. özel hayatında. mülakatları. Hampstead'deki konuşulan -eğitilmiş. Ne var ki bu çifte kişilik gösterisinin maliyeti ağır oldu. demek istiyorum. Yani evde. Noel'den önce hâlâ dolaşıyor. Swanny de bu genel kurala uyardı. bu kadının annemiz. Meşgul. Onun yaşlılığıyla Asta'nınki birbirine taban tabana zıttı. yayıncısı. Kendisi de Danimarkalı olmaktan çıkmış. Tamamen farklı biriydi. ama sadece bizlere gösterdi. Benimleyken. her gece saatlerce uyanık kalıyordu. Đngiliz olmuştu. bunamasını daha da hızlandırdı. Ben. "büyük teyzem" değil. "seçkin" Đngilizcesini konuşan sesiydi. Eskiden olsa mutlaka yapacağı gibi. edebî yemeklerde konuşuyor. Her zamanki sesi. Carol ve Clare'e. Swanny de böyle. Ne de olsa Swanny artık çok yaşlı bir kadındı. imza günlerini.yatak odasıyla banyo arasındaki birkaç metrelik yolda düşmekten korkuyordu. Üstelik iyi uyumuyor. hiçbir kuşkuya düşmeden büyürüz. Asta parmaklarını şıklatır ve hayatına devam ederdi. Mrs. Asta bebekliğinde onunla Danca konuşmuştu. Ancak Danca onun ilk dili olmuştu. kimse böyle bir özrü kabul etmemeye cesaret edemezdi. pazarlama ve tanıtımında çalışanlardan hiçbiri onu böyle konuşurken duymadı. Onun için çalışan değişik insanlarla birlikteyken. Asta'dan bahsederken "Mor" ya da "anne" demekten tamamıyla vazgeçmişti. Ne var ki ikinci kişiliğinde hiçbir kelimeyi yanlış telaffuz etmedi. Böylelikle ikinci kişiliğini bana. kendi adıma . Kuşkusuz ne yaptığının bilincinde değildi. bir de Asta'nın benim yaşımdaki halini gözünün önüne getir" demedi. önadlarıyla anılan kişilerdi. Temeli yapan Asta'ydı. Ajanı. Swanny'nin ruh halini belirlemede uzmanlaştı. dile çok yetenekli bütün Danimarkalılar gibi Swanny de bir iki Đngilizce sözcüğü anadilini belli edecek biçimde telaffuz ederdi. neredeyse yaşlı bir kadın olana dek hiç kuşkulanmadan yaşadı. Swanny'nin mafsal ağrılarının birkaç yıllık bir aradan sonra tekrar uyanması ve özellikle ensesine sırtına ve ellerine acı vermesiydi.

Evdeyken. yeni giyecek almak onun için hayatın verebileceği en büyük zevklerden biriydi. Ömrü boyunca hastalık derecesinde temiz. çünkü bu hem doğal hem de en kolay tepki. Asta'nın alaylarına rağmen günde iki duş almayı ya da iki banyo yapmayı sürdürdü. sol elmacık kemiğinin üstünde küçük bir kırmızı lekesi vardı. henüz saçmalamayan tüm yaşlılar için kullandıkları diğer bütün sıfatlar. Çorapsız ayaklarına terliklerini geçiriyor. Swanny hangi kişiliğe bürünürse hürünsün. Bir gün benden yün ve örgü şişi almamı istedi.Örmem lazım. bu haliyle de Heath Caddesi'nde el arabasını süren çöpçü kadına benzemeyi başarıyordu. Böylece bu akşam örmeye başlarsın. Bir zamanlar giydiğim her şeyi kendim yapardım. eski bir tüvit etek ve yünlü bir hırka giymekte ısrar ediyordu. . Annem gibi o da günün belirli bir bölümünü elbiseleriyle ilgilenmeye ayırdı. onu hatırladığım sürece gözünün altında. onlarla iddialaşmak o kadar korkutucu olabilir ki. Denizkızı'nın yanında çekilmiş olan resimdi. o ikinci kişiliğine büründüğü günlerde. Elkins'in sesiyle. broşürün üzerin Swanny'nin fotoğrafı -Kopenhag'da.Ne renk yün istersin? Hazır sormuşken. Daniel'ın bazen tedavi amacıyla yaptığı gibi. Hem de sekiz aralı şişle çifte örgü olmalı. Asta'yı teyp bandına kaydettiğinde. saçlarını hep düzenli tutmuştu. Swanny'nin. Delilerle birlikteyken gülümse ve ne derlerse yap der onlarla birlikte olmak zorunda kalanlar.olmayı sürdürüyordu. değil mi? Lila ya da pembe. onu banyoya girmeye ikna etmeye çalışan Carol ve Clare'in çabalarına direniyordu. Akşamları televizyon izlediğimde beni oyalar. bu nedenle haftada en az iki kez kuaföre gitti.vardı. diğer bir deyişle Swanny'nin-çektirdiği son fotoğraf. Yine de bunu önermek gereksiz. Yünlülerde. genellikle tebessüm eder ve istediklerini yapmaya çalışırız. Deli bir kadınla çekişip. Normal tepki. Jane Asher. Swanny'yi ise hiç elinde örgüyle görmemiştim. ne kalınlıkta? Bir de yün kiloyla satılıyor. dedi. Bir yara değil.değişmeye başladı.Swanny'deki kişilik bölünmesinden kimseye söz etmedim. Bir zamanlar kazak ve etekleri özensiz giyim olarak nitelendirmesine karşın. o leke bir daha kaybolmayacaktı. "Neden böyle davranıyorsun? Böyle konuşuyorsun? Böyle giyiniyorsun? Kim olmak . bana o yeni geliştirdiği gizemli tebessümlerinden birini gösterdi.Örgü ördüğünü bilmiyordum. . "harika" ve "inanılmaz" -ve gazetelerin yatağa çakılmamış. Bunun bir kir izi olduğunu sanıp onu uyardım. . zarif olmuş. doğal olarak düzenli görünürdü. Dünyanın geri kalanının gözünde Swanny "şaşılası". dedim. Mrs. her zaman resmî giyinmeye çalışarak saçının görünüşüne büyük önem verdi. yataktan çıktığı gibi bırakmayı âdet edinmişti. ama uzun uğraşlardan sonra lekenin bir yara gibi görünmesini sağladı. . dış görünüşü de -artan bir sıklıkla. göz kalemiyle çizilerek bir gömlek düğmesi büyüklüğüne çıkarılmıştı. annem de öyle. yıkanmayı reddediyor. düzensiz olmasını sağlamak için. bir sonraki sefer iz daha da büyümüş. güzel bir pastel tonu. Diğerleri konuşurlarsa da söyledikleri hiçbir zaman basına ulaşmadı. Saçı kısa ve gürdü. Asta ilk günlüğünün giriş bölümünde bebek elbisesi örmek için yün almaktan söz etse de daha zenginleştiğinde örmekten vazgeçmişti. tıkanmış bir damardı. Günlükler her zamanki gibi onun koruması altındaydı. Bir ara bütün elbiselerini ve benimkilerini de kendi örmüştü.Öğleden sonra sana lila ya da pembe yün getiririm. Hiçbir şey yapmadan boş oturmayı hiçbir zaman sevemedim. Tabiî Asta örgü işinde ustaydı. demek istiyorum. Şimdi.

onu sakinleştirecek bir ilaç vermem. Kendi kişiliğine döndüğü günler giderek azalıyordu. Dickens okuyup günlük tuttuğunu söylemedim. Doktoru daha bütün bunların en başından beri Swanny'yi dikkatle izledi. Swanny çok yaşlı bir hanım. Kjær'e gelenin kim olduğunu. uzun topuklu ayakkabılar ve naylon çorap giymiş bir Hampstead hanımefendisi gibi konuşuyor. Ne önereceğini tahmin edebiliyorum. tekrar Swanny Kjæer olduğu günler de vardı. dedi bana bir kez. Yani onun akılca rahatsız olduğunu düşündüğümüzü açıklamış oluruz. Böylece Swanny zaten sakin olmasına karşın. . diğer bir deyimle parasını Swanny ödediğinden hastasını haftada en az bir kez ziyaret etti. Şişler kaldırılıyor -merak ediyordum. Öteki. yüzü belli belirsiz boyanıyordu. . Ama bu Mrs. Ancak yine de ikinci kişilik yavaş yavaş üstün gelmeye başlamıştı.Bu haliyle çok mutlu. kendi kişiliğine döndüğü ya da diğer insan olduğunda. yine de tersini yaptım. Sandra. hastalıklı ellerindeki şişlerden çıkan şekilsiz ve pembe şey karşısında hayranlığımı gizlemiyordum. Elkins ve hastabakıcılar Swanny gidip de öteki geldiğinde ondan kaçmaya çalıştılar. doktorun sakinleştiricilerini almaya başladı. Swanny'nin yaşındayken annesinin millerce yürüyerek Hampstead Heath'e gittiğini. ama sonuçta ben de bir korkaktım. hepimizin tanıdığı Swanny'yi yavaş yavaş yutuyordu. Böyle.Bir psikolog çağırıp muayene ettirebilirim. Đkinci kişiliğine sarındığı günler. Eğer onu en iyi tanımlayacak tek bir sıfat bulmam gerekse. tüvit takım elbisesiyle bir taksiye binip Covent Garden ya da Kensington'a gidiyor.istiyorsun? Sen neredesin?" gibi sorular sorarak bilinmezle karşı karşıya kalmak tehlikesini yaşamaktansa. bir kitabevinde kitap imzalıyor ya da ajanıyla yemek yiyordu. hangi düşünce ve kararların sonucunda. Onun özel hastası olduğundan. eski elbiselerini sattığını. adı olmayan o değişik kişi. görevlerini yaptılar. Bazen. onun mutlu olduğu anlamına gelmemeli. tedavi yöntemlerini biliyorum. kimse de sormadı. dedi. bense bunun kesinlikle normal olduğunu. Bir psikologla birlikte yaşadım. "Woman's Hour"da canlı yayına çıkacağı gün. Bildiğim kadarıyla. . partilere katıldığını. Bundan emin değildim. neden geldiğini açıklamak zorunda olduğumuz anlamına gelir.Onun yaşında. Ne işe yaradı ki? Đnsanlar farklıdır. Sakindi. dengesini bozacak bir şeyler yapmak istemeyiz. Tabiî başka günler. Her zaman sakin olmuştu. kim olduğunu sormadığımızı söylemiştim. ona uymak her zaman daha iyi sonuç verir. dedi.eski güzel elbiseler giyiliyor. Mrs. Dediklerine uyduğumuzu anlattığımda. bunu kullanırdım. kimsenin bir önlem almayı düşünmediğini söylemek istemedim. . tam gerektiği zaman konuştular. saçları fırçalanıp leke yerinde bırakılırken. Torben'in aklını çelenin Swanny'nin sessiz ve sakin iyiliği olduğunu sanıyorum. Sandra'nın mülakatı ertelemesi gerekmiyordu. yüzünde bomboş bir umutsuzluk gördüğümü anlatmadım. Anlaşılan o da "delilerin isteklerini yerine getir" ekolünün üyesiydi. bebek elbiseleri örüyordu. ondan tam da bunu beklediğimi söylüyor. nereye. bir kuzeyli tanrıça görünüşünün yanı sıra. Belki de en iyisi. Bir insanın sakin olduğunu söylemek. belki de bu sadece barışçı bir kabulün ya da mutsuz bir kadere gösterilen rızanın belirtisidir. Swanny artık işçi sınıfından bir nineydi.

Swanny. eminim Swanny de Asta karşısında öğrenmek istediğinde benim gibi sıkıntı çekmişti. Elkins'in konuşma tarzını. . işçi sınıfıyla tek teması evinde çalışan hizmetlilerle kısıtlı olan korunmuş bir kadının sınırlı düş gücüyle Edith'i yıkanmayanların arasına yerleştirdi. Bilinçaltında Mrs. Bu kadının kim olduğunu. Büyük ihtimalle. Edith artık on sekiz aylık olacaktı. Elkins'in Walthamstow'da oturan. . televizyon izlerken örgü ören annesine benzeyeceğini düşünmüştü. Edith. Gerçekten de imkânsız. çoğunu unuturum. sonunda bir kimliğe kavuşmuştu. Swanny'nin okuduğu Donald Mockridge yazısını yeniden inceledim. Edith Roper. ikinci kişiliğinde kim olduğunu bilmek istemiyorlardı. Sol yanağında bir iz vardı. Bir hafta geçsin.Evet. Böylece onun kişiliğini aldı.Giderek endişelendikleri belliydi. Dilimin ucundaydı. yaşıtlarından çok daha uzundu. Belki de bana hiç söylemeyecek. işleri düzeltmenin zamanı gelmişti. Çünkü kendisi ya da bilinçaltı. değil mi? . Ama her seferinde geriye adım attım. Belki de geçmişte başka fırsatlar bulmuştu. Heath Caddesi'ndeki çöpçü kadını ara sıra görmenin sonucu.. Edith Roper olduğunu sanıyordu. sarışın bir bebekti. Edith Roper olmak istedi. Edith'in Asta tarafından alınmaması durumunda. mayıs 1904'te doğmuştu. bir kimlik aradı ve bulabildiği tek imkâna sarıldı. . Swanny çarpık bir mantık yürüterek. içine doğduğu çevrede büyüyeceğini. Edith'in çıplak ayaklarına terlik giydirmek ve saçını taramamak oldu. kurnazlığa başvuracak ve terlik giyip örgü ören yaşlı kadın için bir isim ve bir hikâye uyduracaktı. Bazen en az onlar kadar korkuyordum yine de öğrenmek istedim. tabiî. Edith mavi gözlü.Eğer yanlış hatırlamıyorsam. Günlüğü ne kadar iyi biliyorsun. bölgesel Yaşlı Vatandaşlar Kulübü'nün üyesi. seksen birine geldiğinde de büyük bir olasılıkla Mrs.Edith olması mı? Asta üç dört yıl boyunca kızı Swanhild'le ilgili notların tarihlerinde hile . birçok torun sahibi. ama hiçbiri bunun kadar uygun değildi. Kader hileye uğramıştı. çünkü bu belirtilerin ardındaki açıklamalar ve gerçekler kendi aklımızda gizli kalan noktaları da ortaya çıkarır. dedi Paul. Hepimiz delilik belirtilerini görmezlikten geliyorduk. Asta bebeği 28 temmuz 1905 yılında evlat edindi. Belli ki teyzen inanmak istedi. doğru olanın bu olduğunu söylüyordu. Swanny öldükten altı ay sonra anladım. Edith-konuşma tarzı olarak benimsedi.Yeni okudum. yanıldı. Üstelik on sekiz aylık bir çocuğu. Ya da Edith Roper olduğunu sanarak. O günlerde Edith on dört aylıktı ve yürüyordu. Düş gücü. ne yapacağını bilmedikleri için endişeliydiler. Neredeyse soracaktım.Yine de yanıldı. . Delilerle birlikte olan gibi. üç ay sonra da bebeği emzirdiğini yazmıştı. kasımda Đngiltere'ye dönen Rasmus'a üç aylık bebek olarak yutturması da imkânsızdı.

derim. Hepsi de genetik araştırmalar yapılamayacak kadar erken doğmuştu. bu ifade ben konuştukça silindi. Bununla yetinmem gerekirdi. doğumdan sonra mı öldü? Yine bir erkek miydi. fazla belli etmemeye çalışarak konuyu değiştirdim. ama yetinmedim. Öğrenmek istediğimi sandığımı söyledim. Đrlandalılara benzeyen herkes gibi o kadar açık bir yüzü var ki. Yirmi birinci bölüm . Đmzasız mektuptan bir daha söz etmek istemediğini fark etmedim. Westerby'lere benzemiyordu. bütün konudan sıkıldığını düşündüm. Mektup Hampstead'den postaya verilmemiş miydi? Mektubu yakmamış mıydı? Evet. Hepsi günlüğün o eksik beş sayfasında olmalı. Evi aramadım. bir zamanlar Asta'nın oturduğu yere çok yakın olan evine gittik. bilmiyorum.Neler olduğunu merak ediyorum. mektubu Asta yazmıştı. Swanny Asta'nın kendi kızıydı ve Asta bir hikâye uydurmuştu. imkânsız. karmaşık bir gerçeği öğrenen kişinin meraklı ifadesine dönüştü. dedi Paul. Rasmus'u bir katil olarak göreceği bir adamla bir fahişeden başka bir şey olmayan bir kadının çocuğunu evlat edinmeye ikna etmediyse. nihayet bir kız doğurabilmiş miydi? Hiç öğrenemeyeceğiz.Neden maalesef? . gözleri ruhunun aynası gibi.Bu. kendi çocuğu ölü mü doğdu? Yoksa. Đmzasız mektupları yollayan da Asta'ydı. Bana Asta'nın evini göstermek istiyordu. Yine de eğer öğrensendim bile artık bunu Swanny'ye anlatamayacaktım. Bütün bunları çizebiliriz. değil mi? . Asta Swanny'ye evlat edinildiği söylemişti. Maalesef sana inanamıyorum. gerçeği ne kadar öğrenmek istediğine bağlı. . büyük bir düş kırıklığının kurbanı olarak ölmüştü.Sadece bir konuşma biçimi. Yanlış değerlendirerek. o gece bir daha günlüklerden ve Swanny'nin ilginç yanlışlığından söz etmedik. neden bahsediyoruz? 28 temmuz civarında doğum yaptığı kesin olan Asta'nın o günlerde sokakta yürüyecek durumda olduğunu. Torben başından beri haklıydı. yoksa. ama birçok kişi ailelerinden farklı olabilirdi.Evi aramamı mı söylüyorsun? .Eee. Teyzen onları yırttı. kendini olması mümkün bile olmayan bir kişi sanarak. ama bunun kanıtı yoktu. Rasmus'a söyledikleri ve Rasmus'un ona cevapları konusunda yalan söylemediyse. hakarete uğramış görüntüsüne rağmen. dedi Paul. Hem de hiç. Yüz ifadesi sertleşip sabitleşti. ama atmamış da olabilir. . Yani. Üstelik. başkalarının kaybolmuş çocuklarını kapıp eve götürmeye hazır olduğunu mu? . Onun yerine Hackney'ye.yapmadıysa.

Gelecek ayki düğüne kadar Cropper'ın annesi ve babasıyla birlikte oturmaya gitti. kendiliğinden oldu. Tabiî o geldiğinde. Düşündükçe. Bunu böyle ayarlamadığıma yemin ederim.) Aslında giderek daha sık gösterdiği o meşhur öfke nöbetlerinden birine kapılmasını bekliyordum. atjegikke arrangerede det med Vilje. men det var hare helt tilfældigt. "Eğer benim karım benim arabamla gezmek isterse. Eğer abartmıyorsa. Onun gelip önlüğünü buruştura buruştura ne kadar yakışıklı olduğunu söylemesini ya da anlamlı anlamlı konuşmasını istemiyorum. bunu yapmamam gerektiğini anlıyorum. Đlginçtir. var det igen Hansines Frieftermiddag. yıllardan beri dolapta duruyordu. Bir sürü güzel parçamı kırdığı gibi. bunu da elinden düşürmeyeceğini umuyorum. Onu kıskanmadığımı söylemeliyim. Evli çifte yıllardan beri sahip olduğum ve Berger Amca'nın kız kardeşinin bana kendi düğünümde verdiği bir Royal Copenhagen vazosu hediye ettim. Vazoyu hiç sevmemiştim. Jeg kan svaargepaa. Çavuş beni yine Hansine'nin izinli olduğu gün ziyarete geldi. ne de karışık! Yeni adıyla Mrs. Rasmus'un Çavuş'un beni gezdirmesine ses çıkarmayacağını kim tahmin edebilirdi? (Artık ona Harry demem gerektiğini buraya yazıyorum. Cropper kocasıyla Leytonstone'da oturacak. Çavuş'un beni otomobille oraya götürmesini isteyeceğim. kuşkulanmaya başladım. şimdi de evde olmadığına göre. onu ben gezdiririm" demesi ona daha uygun olurdu. 12 nisan 1920 Hansine evlendi. müstakbel kayınvalidesinin okuyup yazma bilmediğini öğrenmesi. Đşini devralan yeni hizmetçinin adı Elsie. Đngilizcesini eleştiriyor. Ne korkunç bir cinayet. eğer davet edilirsem. üstelik de Cropper'dan tamı tamına altı ay daha büyük olduğunu da öğrenmiş. Hansine'nin ayaklarımın arasında dolaşmamasına seviniyorum. Tek söylediği . Emily ve Elsie. yaşlı Mrs. Rasmus ve ben düğüne davetliydik ama tabiî gitmedik.17 ocak 1920 Det er mserkeligt. Cropper Hansine'nin aslında yabancı bir ülkeden olduğunu belli etmek için tek bir fırsatı bile kaçırmıyor. Ama hediyeyi verirken yüzündeki ifadeyi görünce. Hansine'nin vazoyu daha önce hiç görmediğinden eminim. Bunu nasıl saklayacağını doğrusu merak ediyorum. tehlike yok demektir. Hepsi ne kadar boş! Zavallı Hansine'nin en büyük korkusu. Önümüzdeki günlerden birinde. men sidste Gang Sergeanten kom paa Besfg. Gidilecek daha ilginç yerler olmalı.

ama konuyu değiştirmektense beni Danimarka hakkında konuşturmaya devam etti. Üzüldüğümü anladığını sanıyorum. Her şeyin kalıtımla geçeceğine inanmıyorum. Galiba kıskanıyorum. "Bir işçi için" diyecektim ama. okuldaki arkadaşlarından hiçbiriyle eve çağıracak kadar yakın olmadığını söyledi. Ya karısıyla kızları? Onlar da Harry'le birlikte olmak istemezler mi? Sadece gülümsedi ve ailesini hiç ihmal etmediğini söyledi. O da benim gibi. Harry Swanny'den çok hoşlanıyor. Durumdan yararlanacağını sandım. Swanny'nin hak ettiği beğeniyi görmesi beni memnun ediyor. Oraya gidip mezarını görebileceğimizi söyledim. bu haksızlık olurdu.Mercedes'i almamız. Çok şey biliyor. "Bu fırsat kaçmadan yakalamak gerekiyor" diye düşündüm. Bana Đngiliz kraliyet ailesinden kimlerin Danimarkalı prenseslerle evlendiğini anlattı. "Şimdilik cumartesi gezmeleriyle yetinelim" dedim. sanki yüreğime bir sızı oturdu. haklıydı. Söyledikleri bir bakıma hoşuma gidiyor. şimdi kentin Sular Đdaresi'nde çalışıyor. ama Hampstead'de yaşamış. bana hiç tanımadığım bir Đngiliz ressamdan söz etti. Doğum günü partisi istemedi. Hep son derece saygılıydı. ama eve dönünce ansiklopediye baktım. mezarı da Hampstead Kmsesi'nin avlusundaymış. kendi kızımı kıskanıyorum! 29 temmuz 1920 Swanny dün on beş yaşına girdi. Ailemizde hiç öyle davranan olmadı" derler. bu ilerlemiş yaşta. Suffolk ve Essex'ten orman ve kır manzaraları çizmiş. ama yararlanmaya çalışmadı. onun ne kadar sevimli ve cana yakın olduğunu dilinden düşürmüyor. kolay arkadaşlık kurmuyor. Başlangıçta biraz gergin ve endişeliydim. Dahası. işini bitirdikten sonra akşamüstleri gezdirebileceğini söyledi. onların yanında rahat davranırsanız bundan yararlanacaklarını öğrenerek yetişmiştim. benim oturmam için yere battaniyeyi yayıp üzerine minderler daha yerleştirirken benim yanıma oturmayacağını. Bana Danimarka'yı. onun sınıfındakilerin. Đngiltere'de ressam olduğunu bile bilmiyordum. tarih. artık en az sevdiği otomobil bu. hafta arasında da. Sözünü ettiği ressam John Constable. . Ama bunu kabul edemezdim. Sonunda. Gerçek arkadaşı yok. Örneğin. Onu karşıma oturttum. Herhangi biri için çok şey biliyor. "Bilmem ki bunu kimden almış? Benden ya da babasından değil. başlangıçta rahatsız olduğunu belli ettiyse de kısa sürede rahatladı. ilk otomobil gezintimize çıktık. Anne babalar çocuklarından bahsederken. bir sürgün olmanın nasıl bir duygu olduğunu sordu. Gelecek hafta. Arabadan piknik sepetini taşıdı. ama diğer taraftan da biraz rahatsız oluyorum. o sırada tepemizdeki ağacın bir kayın ağacı olduğunu gördüm. Yanımda piknik malzemesi getirdim. Harry çok memnun oldu. Sakin bir köy yolunun kenarında. Beni her cumartesi günü. ağaçların altında sevimli bir yer buldu. doğa konusunda da çok bilgili. çocukları da alacağız. sanki her şey kalıtımla geçermiş gibi. Evimi ve ülkemi öylesine özlediğimi anladım ki. konuşma ve düşünme kendimi güçlü hissetmeme ve sonunda tekrar gülmeme neden oldu. gerçekten de yürüyüşe çıkacağını söyledi. Anlattıklarımın doğru olup olmadığını söylemem imkânsız. örtüyü çimenlerin üzerine yaydı. konuşulacak birinin yanında olmak değişik bir duygu. Çalışmaya önce otobüs şoförü olarak başlamış. güzel köyleri görmek için Hertfordshire'a gittik.

Mogens hayatta olsaydı. yas tutmasını istemem. ama geri kalan zamanda Kopenhag'da Ejnar ve Benedicte ile beraber olacağız. onlarda gördükleri davranışları kopya etmeye çalıştıklarını sanıyorum. Sabah Emily aşağıya indiğinde. kolay kolay ağlamayan Rasmus ağladı. kötü niyetli. umarım söyledikleri ayın 12'sinde gidişimize kadar Mr. Housman'da kalacak. Đki elbisem de kısa. 4 eylül 1920 Rasmus ve ben Danimarka'ya gidiyoruz. mor mavi bir çay elbisesi. Đlginçtir. "Eğer Rasmus o güne kadar Mr. bira içip gülen. Aslında niyetimiz Kew Gardens'a gitmekti. Danimarkalılar neşeli. erdem meraklısı.çocukların anne ve babalarını taklit ettiklerini. çift atkılı siyah bir çift ayakkabılar en sevdiğim ayakkabı biçimi bu. inanmazdım. Yolculuk için iki elbise aldım. Allah'tan bu renkler de bana çok yakışıyor. ama bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. birkaç gün sonra oyunu hayal meyal hatırlıyorum. Söylediğimin pek bir etkisi olmadı. Herkese Mr. Zavallı köpek. Yüksek topuklu. Bu genç yaşında ölmüş ağabeyini hatırlayıp üzülmesini. "Mogens'i anarken mutsuz olmamayı öğrenmemiz gerek" dedim. konuların çoğunda mutsuz anne babalar. Asıl ilginç olanı. sakat kalmış . Yirmi santim bacak gösteren etekler giyeceğimi rüyamda görsem. duygusal bölümlerinde gülmemek. Oyunların çoğu savaş ya da savaştan sonra olanlarla ilgili. Housman'da kalacak" diye yazmalıyım. Swanny. 20 mart 1921 Harry bana şaşırtıcı bir şey anlattı. Benedicte'den hoşlandım. Housman'ın onu kazıkladığını söylüyor. kızlar Mrs. ama kendi ülkeme hiç dönmedim ve çok heyecanlıyım. Bleak House'u üçüncü kez okuyorum. Housman'ın kulağına gitmez. tabiî . Đki yıl önce bizde kaldıkları iki günde görebildiğim kadarıyla. Đyi bir oyun değildi. Housman'la kavga etmezse. ama tanıdıklarımda bunu gördüğümü pek söyleyemem. Mogens gelebilseydi belki bir parti vermeyi düşünebileceğini söyledi. tatilde Paris ve Viyana'ya gittim. Bjfrn'ü kilerde kaskatı buldu. kendi cinsine göre uzun ve mutlu hayat yaşadı. Aslında. mavi-siyah Chanel bir takım ve lila-siyah kadife manşetli. Đçimden Mogens yaşasaydı şimdi yirmi iki yaşında olurdu.kolay gözyaşı dökmez. Bu yıl her şey mavi ve siyah. O korkunç oyun hakkında ikimiz de aynı düşünceleri paylaştığımızı gördük. Aarhus'ta. Harry'yi kendisi için de bir bilet almaya ve benim yanıma oturmaya ikna etmemdi. eğlenceli insanlar olarak tanınır. uzun konuşmalarda esnememek için kendimizi zor tuttuk. Kimse için -Mogens dışında. biz de bir tiyatro matinesine gitmeye karar verdik. ama ağzımı açmadım Hayat Mogens öldükten sonra da devam ediyor. Ötekiler gibi acı. Kızlar Mrs. soğuk ve züppe değil. o korkunç kız kardeşiyle birlikte bir iki gün geçireceğiz. herhalde bizle birlikte oturmazdı demek geçti. Onları okula göndermemek doğru olmazdı.

Duke adını almak çok akıllıcaydı. Sayfanın tepesine bakıp Harry'nin bana şaşırtıcı bir şey anlattığını yazdığımı gördüm. Sanırım bu da geçecektir. ve Mrs. Rasmus'la birlikte Paris'ten döndük. ama sen ne yapıyorsun? Aynı şeylerle ilgilenmediğin için konuşamadığın biriyle berabersen. Almanca bilmediği ama okuyabildiği için Almanca bir sözlüğe bakıp Alman soyadının Duke anlamına geldiğini öğrendiğini anlattı. dinlenmen gerekiyor. efendi ve uşak -ona hiçbir şey ödemesek de. Okuma bilmeyen insanlardan bahsetmişken. Adını Joan koyacaklarmış. Harry kendisi de bir Alman ismine sahip olduğunu. her birini gördüğünde kafasını uzatıp bakıyor. Bu yaz kırk bir yaşında olacağım. Harry ve ben iyi dostuz. bense cinsel gerginliğin farklarını ve titreşimlerini herhangi bir kadından çok daha fazla hissediyorum. oyunda nişanlısı ölen kızdan bahsettik. Söylediklerini anlayabilmem için uzunca bir süre gerekti. . Zavallı Rasmus. Çok akıllıca düşündüğünü söylerken. sakalı grileşti. aramızdaki sınıf duvarı her geçen hafta biraz daha incelip alçalıyor. evden uzaktayken günlük tutmuyorum. Cinsiyet duvarı ayrı bir konu. çevremdeki tüm sevginin. kafasındaki saçlar hâlâ kahverengi olmasına rağmen. Tatilde. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. ama Rasmus'un tek ilgilendiği otomobiller. çok da özlüyorum.çocuklar. birlikte çay içmeye götürdüm. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü anlattı. yüreğimi açıp. sevgiyi özlediğimi söylerim. sadece orta yaşlılar ve çocuklar var.durumunda olsak da o çarpıcı derecede yakışıklı. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. başka insanların içinde insanlar arasında sevginin farkına vardığımı. 23 haziran 1923 Dün gece. Q-düşündüm. günler çok uzun geliyor. Aslında bir değişiklik yapman. sevgiyle hiç tanışmadığımı. Bu ilerlemiş yaşıma rağmen. bana Danca olmasına rağmen Đngilizce gibi duran bir adımızın olmasından dolayı ne denli şanslı olduğumuzu söyledi. saçımda tek bir beyaz tel yok. Swanny'nin evlenebileceği uygun bir genç bulamamamızın ne kadar korkunç olacağını söyledim. ama evet evet. ama flört etmeye başladıklarında gidip tek bir imzayla adını değiştirmiş. Dürüst olmam gerekirse. Doğrusunu düşünmek gerekirse. Louvre'a gidip Eiffel'e çıktık. evlenecek genç kalmadığı için yaşlı bakireliğe mahkûm kızlar var. sevgiye hasretim. Çocuk istemeyene bak! Swanny bebeği görmek istediğini söyleyerek beni şaşırttı anlaşılan Harry bizi oraya götürecek. Hansine'nin bir kızı oldu. Bütün bunlar karısını tanımadan önce olmuş. çok yavaş geçiyor. Biraz daha ikna çatışması yaparak Harry'yi bir çayevine. Đngilizlerin yabancılardan nefret etmelerinden söz ediyorduk. Bu sabah saçımı uzun uzun inceledim. lles'a gidip Champs-Elysees'de gezindik. Tatiller ilginç şeyler. Yakışıklı gençlerin çoğu öldürüldü. adlarını yeterince değiştirmedikleri için sıkıntı çeken Mr. saçımın hâlâ eski kum renginde olduğunu gördüm. Paris'te bu otomobillerden bir sürü var. Gerçekten de çevrede öyle çok genç adam görünmüyor. Swanny'den.

Kamboçyalı bir köylü gibi görünmekten hoşlanmıyorum. kemerler kaymış. Hakkını vermem gerek. özellikle de portrelerden hoşlandığımız için. King's Road'da büyük bir dükkân açmayı düşünüyorlar. Đkimiz de uzun süren büyük ve nefis yemeklerden hoşlanıyoruz. Çocuklarla böyle konuşmamasını söyleyip bağırdım. istediğim gibi yapmamı söyleyecek. Chelsea'de. Rasmus'la birlikte geçirdiğimiz günler boyunca. O ve yeni ortağı Mr. Bugün Britanya Adaları'nın Cadillac mümessilliği gibi bir şeyi aldığını öğrendi. yanımdaki Harry olsa ne kadar başka olacağını. Rasmus elbiseyi kendim için aldığımı sandı. Siyah-beyaz etollü bir elbise almak için Patoilya. Sanırım bundan sonra Padanaram'dan ayrılıp. sadece onun Cadillac otomobilleri satması oluyor. Kızlarla birlikte Bognor Regis'te -orası da neresiyse. sonra da Brüksel'de baş başa iki hafta. anlamak da istemediğim şeylerden söz ediyor. Göğüs kalçalara kadar inmiş. Rasmus yaşamak için yiyor.parmağıyla gösterip anlamadığım.iki hafta. Yine de yarın Harry'yi göreceğim ve tavsiyesini isteyeceğim. Eğer benim bileklerime kadar inen bir şey giyeceğimi sanıyorsa. Brüksel'e gitmek istemiyorum. koskoca iki hafta boyunca orada. bana bir gün sonra taşınacağımızı bildirip elimden geleni yapmamı istediği dönemlere kıyasla başımı kaldırıp sesimi çıkarmayı öğrendim. Bunun anlamı bu ülkede onun. düz hatların hakim olacağını kararlaştırmış. Mor'un da gidip Harry Amca'yla evlenip evlenmeyeceğini sorması oldu. bu yaz tatilinde yapacaklarımızı söylediğinde yaşadık. onunla baş başa ne yaparım? Şiddetli bir tartışma oldu. altı ay diyor. ne kadar para bana harcadığını umursamıyor. Housman'dan kesin olarak ayrıldı. ama Harry'ye ne düşündüğünü soracağım. Düşüncemi kabul ettirmemin bir örneğini de dün.Harry'yi özledim. Her ikimiz de resimden.ve eğer Mor'la birlikte yaşamaya dayanamıyorsa. Döndüğümüzde. Swanny'den o kadar süre ayrı kalmaya dayanamayacağımı sanıyorum. tabiî Marie her şeyi duyup ağlamaya başladı. güzel yemekten zevk alacağımızı düşündüm. aynı şeyleri görmek isteyeceğimizi. yanılıyor! Günlüğümü ve -ah. Şey. 12 nisan 1924 Rasmus havalara uçuyor. Moda neredeyse Hindicin elbiselerine dayanır olmuş ama ben sevmedim. Rasmus'u öldürebilirdim. Far'la gidip onun evine bakıp bakmayacağını sordu. aylardan bahsediyor. günlüğümden de çok. şimdiye kadar yaptığımız tartışmalardan en şiddetlisi. Benedicte'nin Swanny'yi onlara göndermemi isteyen mektubuyla karşılaştım. Rasmus kendini binlerce pound kazıkladığını söylediği Mr. Paris şömizyenin öldüğünü. benekli bir elbise için de Chanel'e gittik. . Onu kucağına oturtup sarıldı -on üç yaşında bir kızı. En kötüsü de Marie'nin böyle bir şey olursa. Cline Cadillac satacaklar. Aslında bunun sorulması için en uygun insan Rasmus ama o aldırmayacak. ikimizin de birlikte yapmaktan hoşlandığı tek şey. Swanny'ye soluk mavi Çin ipeğinden bir elbise aldım. elbise almak. Savaştan önceki günlere. ne kadar gülüp ne kadar çok şey paylaşacağımızı düşündüm. Cheyne Walk ya da benzeri bir yere taşınmamızı isterse ben de reddedeceğim. Haftalardan değil.

Harry'nin karısı yine bir çocuk doğurdu. . Aslında böyle düşünmüyor.. öyle mi? dedi. Swanny'nin ilk nedimeliği olacak. bütün odalar cansız ve sıkıcı. Üç kere nedime. Yanlış bir şey yapmayacağımı biliyor. Rasmus'un kucağındaydı. o adamla yalnız giderek. yapmak istiyorum ama faydasız. Bu da Swanny'nin ikinci nedimeliği oldu. bayılacak gibi oluyorum. aynı şeyi hissediyor. bunu yazmaktan bile özlemden midem bulanıyor.. yüzümün kızardığını hissettim. Gerçekteyse. Swanny'yi kandırabilmek için uğraşmam gerekti. Altı yaşında olsa. bir üçüncüsünü istemiyorum. Bana söylediğinde. kıskanıyordum. Ama bir daha Rasmus'la baş başa bir yere gitmeyeceğim. Ben ölü bir odadaki tek canlı şeyim. Keşke yapabilseydim. Bu sabah Mrs. Swanny olmadan bu ev ölü. anlardım. nerede olduğunu bilmem gerek. tabiî düğünün Bisgaard'ların West Heath Caddesi'ndeki alelade evinde yapılması söz konusu olamaz. başımı sallayıp gülümsedim. gülünç olacağını söylüyor. Artık dört kızları var. başının üzerinden Rasmus'un yüzünü buruşturduğunu gördüm. Harry'nin çocuğunu ben doğurmak isterdim. Bisgaard'ın yanında.Demek Mor şoförle evlenecek. Batıl inançlar gülünçtür. yine bir kız. Tabiî gülünç olmayacak.. Onun başka başka evlerde kalmasını istemiyorum. ama onun da faydası yok. fazla mütevazi.Ben hayattayım. hepsi bu. Mrs. Harry'nin çocuklarını doğuran kadım kıskanıyorum. Dorte Bisgaard çok zengin ve soylu bir Danimarkalıyla evlenecek. Bu. Mrs. bunun harika bir haber olduğunu söyleyip onu kutladım. Bazen elimi öpüyor.. . Duke. Bisgaard onu doğruca Ejnar ve Benedicte'ye götürecek. hiç gülünç olmadı ki. yanımda yürüyen o olsa dünyanın ne kadar değişik olacağını düşünerek seyahate çıkmayacağım. sonra da bana döndü. ama çok mütevazi. Swanny düğüne oradan gidecek. Hepsi altı nedime. Belki Harry de istiyor. Bütün bunlar ne saçma! Yine de Swanny'nin gerçekten güvenilebilir biriyle birlikte olmasını bilmek güzel.Marie böyle bir şeyin söylenmeyeceğini bilecek yaşta. 16 mart 1925 Hep birlikte Knud'un düğününün etkisini üzerimizden atmaya çalışıyoruz. yüzümden kan çekilirken ürperdim. biz öyle insanlardan değiliz. her biri kaz yumurtası mavisi bluzlar turkuvaz saten etekler giyecek. bütün gün boyunca Harry'yi. 2 haziran 1924 Swanny Danimarka'ya gitti. Aslında onu koruyacak zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenenin Swanny olmasını isterdim. Gördün mü yaptığını. kafasını onun sakalına dayamıştı. öteki kızlardan çok daha uzun olacağını. gemiyle gitti. benim böyle bir inanışım yok ama o deyimi hiç unutamıyorum. hiç gelinlik giymedi.

Maureen elindeki çiçeği Swanny'ye fırlattı, hiç anlamadığım bu geleneğe göre gelinin attığı buketi yakalayan kız hemen yakında evlenirmiş. Tabiî, Swanny daha yirmisine girmedi ve çevresinde hayranları var. Darıimarka'dayken ondan çok hoşlanan o genç, Dorte'nin düğününden sonra partide tanıştığı o adam Swanny'yi mektup bombardımına tutuyor. Hem Danimarkalı hem çok uygun birisi, ters olanı Swanny'nin onunla birlikte Güney Amerika'da yerlere gitmesini istemesi. Evlenip hemen ardından Samgo mu, Asuncion mu, neresi unuttum, oraya gideceklermiş, Swanny akıllı davranıyor, bekleyip görmek istiyor. Ona cevap yazıyor, ama mektupları hem sık değil hem de kısa.

16 nisan 1927 Babaanne oldum. Kendimi eskisinden farklı hissetmiyorum, eskisinden değişik görünmüyorum, üstelik bebeğe karşı da hiçbir şey duymuyorum. Bu sabah onu ve annesini görmeye gittik. Aynı Maureen gibi, tombul yüzlü ifadesiz bir çocuk, hoş Knud da bir güzellik abidesi değil. Adını John Kenneth koyacaklar. Erkekler üst kata çıkıp kutlamayı içkiyle yaptı, Knud buna "bebeğin başını ıslatmak" diyor, onlar gider gitmez Maureen bana doğumunu tüm ayrıntılarıyla anlatmaya, ne kadar korkunç bir şey olduğunu, ne kadar da uzun sürdüğünü söylemeye başladı. Sözünü kestim. Hepimizin çocuğu olduğunu -nişanlılarını savaşta kaybeden "ihtiyaç fazlası" kadınlar hariç- hepimizin aşağı yukarı aynı şeylerden geçtiğimizi söyledim. Đki düşüğü saymazsak beş çocuk doğurduğumu hatırlattım, bana bilmediğim bir şey anlatamayacağım söyledim. Oturdukları o korkunç daireyi o seçmiş olmalı. Belki de değildir. Knud'un benimle ortak hiçbir yanı yok, üstelik babasıyla da yok. Komik olanı, Đngilizlerden de fazla Đngiliz olması, Avrupalılar apartman dairesinde yaşamayı seçerken. Đngilizlerin müstakil evlerde oturmayı tercih etmesi. Ama biliyor olmam gerekirdi, insanları anlamak zor. Artık hava daha geç kararıyor, Harry beni yeniden akşam yemeğinden sonra çıkarmaya başladı. Mercedes'te bir arıza varmış, Rasmus Cadillac'ı alabileceğimizi söyledi. Artık arka koltukta değil, önde, Harry'nin yanında oturuyorum. Her şeyin nası1 başladığı ilginç. Başlangıçta arkada oturuyordum, durup biraz yürüdükten ya da bir şeyi seyrettikten sonra dönüşte, ön koltuğa geçiyordum. Evvelsi gün, arka tarafta oturmak üzereyken bunu komşuların görüp dedikodu yapmalarından korktuğum için yaptığımın farkına vardım. Kendimden utandım. Ne zamandan beri insanların ne düşündüğüne aldırır oldum ki? O zaman başımı salladım, hemen anladı, her zamanki gibi düşüncemi okudu ve bana ön kapıyı açtı. Şimdiye kadar hiç yanlış bir şey yapmadık, yapmayacağız. Kötü düşünene lanet, derim ben. Babaanne olmaya fazla aldırmadığımı söyleyince güldü, büyük kızının evlenmek istediğini, kısa zamanda bana yetişeceğini söyledi. Kız daha on altısında, 1911'de doğdu, anladığım kadarıyla doğması gereken günden önce doğmuş. Neden bilmem, her ikimizin de torunları olması düşüncesi hoşuma gitti. Playhouse'da Somerset Maugham'ın The Letter'ını görmeye gittik. Gladys Cooper

oynuyordu, onu her zaman beğendim, bir oyuncunun olması gerektiği gibi güzel, ama hikâye kendisine tecavüz etmeye çalışan adamı öldüren bir kadından bahsediyor. Aslında adam kadının gerçek sevgilisiydi, ama adamın Çinli bir metresi olduğunu öğrenince, kadın onu vurdu. Sonra, geç olup havanın kararmasına rağmen Hampstead'e gidip Heath'de dolaştık. Bugünlerde araba gezintilerimiz gittikçe kısalıyor, yürüyüşlerimiz, birlikte yediğimiz yemekler, tiyatro ve konser izlememiz gittikçe uzuyor. Ne olduğunu ben de, o da biliyor ama söylemiyoruz. Birbirimizle flört ediyoruz ama ne öpüşüyoruz, ne elimizi ötekinin beline doluyoruz, ne birlikte olabiliyoruz, masanın iki yanından birbirimizin gözünün içine bakmanın, birlikte kahkaha atmanın, elimi elinde sıkıca tutmasının ötesinde hiçbir şey yapamayacağımızı biliyoruz.

2 kasım 1929 Swanny, bütün karşı koymama rağmen, bugün yeni işine başladı. Artık bütün duygularımı bastırmam ve bunun hakkında tek bir söz bile etmemem gerekiyor. Swanny kabul etse, Torben Kjær onunla yarın evlenir. Bir de Maurp bir yerden akrabası olan o genç var. Swanny için çıldırıyor, bütün hayatını telefonda geçiriyor. Ama eğer Swanny her sabah o yaşlı kadının köpeğini Hampstead'de gezdirmeyi, kadına da saçma sapan kitapları okumayı tercih ediyorsa yapsın bakalım. Artık büyüdü. Tabiî Rasmus onun ne yaptığıyla hiç ilgilenmiyor, sadece ona elbise parası vermekten kurtulduğu için seviniyor. Kazandığı azıcık para elbiselerini karşılamaya ancak yeter. Geriye bakınca, Maureen ve Knud'un bir çocukları daha olduğunu yazmayı unuttuğumu görüyorum. Geçen pazartesi Charles doğdu. Harry'nin büyük kızı da çocuk bekliyor. Şimdi benim Mogens'i doğurduğum yaşta ama daha da önemlisi Marie'yle yaşıt, oysa ben Marie'yi hâlâ çocuk olarak görüyorum. New York'taki buhran Rasmus'un işini etkileyecek. Nasıl olacağını anlamıyorum ama sanıyorum o biliyordur. Bütün önemli şeyler tehdit altında, Cadillac temsilciliği, bu evden çıkıp daha küçük bir eve taşınmak falan. Bu sabah bana Mr. Cline'ın ona yüklü bir kazık attığını söyledi. Bir kere yazacağım, bir daha asla. Bir kere yazacağım ve bir daha okumayacağım bile. Üstelik bu günlüğü ne zaman okudum ki? Harry'ye âşığım. Gelecek yıl elli yaşında olacağım, ömrümde ilk kez âşık oldum. Bize, ona ve bana, ne olacak? Yazık olan, hiçbir şey olmayacağı. Aynı şekilde yaşamaya devam edeceğiz.

Yirmi ikinci bölüm

Bu benim hikâyem olsaydı, aşkımın gelişimini daha ayrıntılı belirtirdim. Konuşmalarımızı yazar, bu arada Asta'yla ilgili söylenenleri almazdım, ilk öpüşmemizi, ilk sevişmemizi anlatırdım. Yine de kısa bir özetin yeterli olması gerektiğini düşünüyorum. Cary'ye bir sevgili bulmak için çok yaşlı olduğumuzu söylerken, Daniel'la geçirdiğim bütün o yılların âşık olma yeteneğimi yakıp kül ettiğini düşünürken ne kadar haksız olduğumu, eğer bunları söyleyip düşünürken bilmiyor idiysem, çabuk öğrendiğimi söylemekle yetineceğim.

Cary'yi daha fazla ihmal etmemem gerektiğini de anladım. Kendi evimde uyumayan iki hafta olmuştu, bu sürenin tamamını Willow Caddesi'yle Paul'ün Hackney'deki evi arasında mekik dokuyarak geçirdim, yine de birkaç kere eve gidip telesekreterdeki mesajları dinledim. Telesekreterden her seferinde Cary'nin sesi, giderek artan bir heyecanla çıkıyordu. Sonunda aradığımda, çok rahatlamış gibiydi. - Aman Tanrım, o kahrolası makine yerine sonunda seninle konuşabilmek ne harika bir şey! "Bir şeyler yapmış olmalıyım" diye düşünüp durdum, yani daha önce yaptığımın yerine bir şey, ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi? Dinle, benimle Roper'ın evini görmeye gelir misin? Đlginç bir şey oldu, artık ondan nefret etmediğimi anladım. Bir cumartesi sabahı, meydan okuyan bir kıyafetle Willow Caddesi'ne geldi, sanki herkesten çok bana gençliğinin yıllara yenik düşmediğini kanıtlamak ister gibiydi eskiden de ona söylediklerim düşünülürse, bunu kanıtlamak önemliydi. Başlangıçta kayakçılar için tasarlanmış, atkılı ve dar bir tulum, beli kemerle sıkı sıkı tutturulan bir tunik ve renkli bir panço giymişti. Endişeli görünüyordu. Gözleri korkuluydu Onu bağışladığımı söylerken yalan söylediğimi anladım, oysa şimdi söylesem yalan olmazdı. Bir zamanlar arkadaş olmuştuk. Sonra, gençliğimizin son demlerindeyken, işe Daniel karıştı. Sanki şimdi bir şeyler olmuş ve bütün o yıllar silinmişti, karşımdaki eski Cary'ydi, bense eski, istediği bir biçimde yeniden gençleşen eski ben. Onu öptüm. Kaçmak istermişçesine geri çekildi, sonra Swanny'nin oturma odasına doğru yürürken, arkamdan yetişip yanağımı öptü. O gün anlayış açısından beceriksiz günümdeydim, olanların farkına varmam, ondan nefret etmekten vazgeçip tekrar hoşlanmamın nedenini anlamam için uzunca bir süre gerekti. Cary ve ben Hackney'deydik, Roper'ın evini inceliyor, Lizzie'nin yaşadığı ve öldürüldüğü odalarda yürüyorduk, birden anladım.

Söz konusu olan, Roper filmi çekilirken, iç sahnelerin Navarino Caddesi'ndeki Devon Villa'da mı, yoksa bu iş için seçilecek başka bir evde mi gerçekleştirileceğiydi. Devon Villa, tıpkı Asta'nın görmediğim Lavender Grove'daki evi gibi hâlâ ayaktaydı. Cary'ye de

söylediğim gibi en iyisi çekimi gerçek evde yapmak, evin yıkılmamış olmasını da talihin bir belirtisi olarak kabul etmekti. "Evet" dedi, 'Televizyon yapım kuruluşlarını benim kadar tanımadığın için böyle söyleyebiliyorsun. Roper'lar içinde yaşamamış olsalar bile, başka bir evi çekim için daha iyi bulmaları mümkün." Hikâyeyi yeniden düzenlemekte olduğunu mu söylüyorsun?

- Tarih bazen olduğundan daha düzenli olabilirdi. - Bütün beklenmedik olayları bir düşün. Bu yapımdan bütün umulmayanları uzaklaştırmak istiyorum. - Devon Villa beklenmedik bir yer mi? - Daha bilmiyorum. Görmedim. Bildiğim tek şey, büyük olduğu. Anlaşılan oldukça da görkemli bir yer, Maria almadan önce çok daha parlak günler geçirmiş olmasına rağmen. Yine de bu gibi insanların oturmasını beklemeyeceğin eğin bir ev. Oraya gitmek üzereydi, içimden gelen sese uyarak onunla gideceğimi söyledim; oysa daha önceleri hep ilgilenmediğimi belirterek ayak sürümüştüm. Ama işler değişmişti. Ona karşı duygularım değişmişti. Onunla birlikte olmakta bir sakınca görmüyordum, kaldı ki beraber geçireceğimiz bir gün boyunca eğleneceğime de inanıyordum. Swanny'nin son günlerinde kimin kişiliğine büründüğünü de şimdi öğrendiğime göre, Swanny'nin Edith olmasının imkânsızlığına rağmen, küçük Edith'in yaşadığı evi görmek istiyordum. Çekilmesi düşünülen dizinin yapımcısı olarak Cary, Devon Villa'nın bodrum ve zemin katlarının sahibiyle birinci katın sahibini aramış, bir randevu ayarlamıştı. Sahipleri Fas'a taşındıklarından üçüncü ve dördüncü katlar boştu, ama alt kattakilerde anahtar vardı, bize Lizzie ve Maria'nın cesetlerinin bulunduğu odayı göstereceklerdi. Evin görkemli olduğunu söylerken yanılmamıştı. Bu ev Hampstead'de olsaydı, malikâne olarak adlandırılırdı, ama yıkık dökük çevrenin ortasında, zavallı duruyordu. Bütün terası, süslü ön cephe kaplaması, üstü kapalı ve sütunlu ön kapıya çıkan basamaklarıyla Bayswater'da görebileceğiniz Victoria Dönemi yapıları gibiydi. Devon Villa adı Devon Court olarak değiştirilmiş, ana kapının yanına üç zil konulmuştu. Cary'nin beklenmedik şeyler derken de söylemek istediğini, daha kendini Brenda Curtis olarak tanıtan kadın kapıyı açıp bizi dairesine alır almaz anladım. Sokak kapısı kapanır kapanmaz çevrenin görüntüsü ve gürültüsü kesildi, biraz ötede, Willow Caddesi'nde apartmana çevrilmiş evlerden birinde de olabilirdik. Girişteki hol umut vericiydi, Ward-Carpenter'ın sözünü ettiği kırmızı mermer döşeme ve oymalı merdiven tırabzanları hâlâ yerli yerindeydi. Duvarlar boyunca uzanan sandalyeler, kabartma çiçekleri ve stilize yapraklarıyla en az yüz yaşında olmalıydı. Ne var ki şimdi, Maria Hyde'ın sadece banyolar için kullanacağı beyaza boyanmıştı, dairenin ahşap bölümleri de maun korkuluklar dışında beyazdı. Ama şimdi, Brenda Curtis'in kocasıyla birlikte yaşadığı kattaki iki, bodrumdaki diğer üç odada gezerken, bir yüz yıl önce bitirilmiş bir evde olduğumuzu düşünmek mümkündü. - Đkinci kattaki dairede oturmak istediğimi sanmam dedi, bizi Florence Fisher'ın bölgesi olan bodruma indirirken. Mannering'ler sık sık yurtdışına gidiyorlar, belki de bu yüzden fazla

aldırmıyorlar. Üstelik çevrelerini çağa uydurma konusunda da fazla iddialı değiller, tabiî evlerini temiz tutuyorlar, ama pek bir şey değiştirmediler. O odada yatıyorlar, bilmem anlatabildim mi? Bize baktı. Yani, cesetlerin bulunduğu odada. Orada yatmak istemezdim. - Hayır hayır, biz de istemezdik, diye mırıldandık. - Yedi yıl önce geldiğimizde, burada hiçbir şey yapılmamıştı. Burası herhalde Roper'ın oturduğu zamanki gibiydi. Bodrum katında çok yaşlı bir kadın vardı, otuz yaşından beri buradaymış, zaten burada da öldü, hayatı boyunca tek bir kat boya bile sürmediğinden eminim. En azından bodrumun boya yüzü görmediği belliydi. Maria Hyde'ın mutfağını değiştirmemişti, biz geldiğimizde etraf karafatma kaynıyordu. Öte tarafta, dolaptan biraz küçük bir oda vardı, zavallı hizmetçinin yattığı oda. Kiler bölümü bu taraftaydı, bahçe kapısına yakın; inanır mısınız eski çamaşır kazanı bile yerinde duruyordu, tahta kapaklı, taştan ve alçıdan yapılmış korkunç bir şey. Emlakçı çamaşır kazanının da mutfak tezgâhı gibi koleksiyoncu malzemesi olduğunu söyledi, ama her yeri yıktırdık. Her şeyi değiştirip genişlettik, ferahlattık, yani eskiden neye benzediğini tahmin etmeniz güç. Yere kadar uzanan pencere, Poggenpohl mutfağın taş döşeli ve duvarlı bir bahçeye açılmasını sağlıyordu. Niyeti bozuk bir kedi, defne ağaçlarının arasında, balık dolu bir havuzun kenarında oturuyordu. Sadece üç metre yüksekliğindeki bahçe duvarları eskisi gibiydi, kahverengi tuğlaları artık yakılması yasak ateşin isinden kararmıştı. Polisin ekmek bıçağını bulduğu yerde şimdi etrafı alçak bir taş duvarla çevrilmiş, içinde cüce çamların bulunduğu bir tarh görünüyordu. Kafam Edith'le doluydu, ama kadının da dediği gibi Edith'i bu mutfakta düşünmek, hizmetçi etrafta iş yaparken masanın başına oturmuş, yulaf ezmesini yerken göz önüne getirmek imkânsızdı. Mutfakta dışarıya açılan bir yan pencere olmuş olabilirdi, ama mutfağı o günkü haliyle canlandırmak zordu. Kahvaltıyı gaz lambası ışığında yemiş olabilirlerdi çünkü temmuzda bile evin bu katına güneşin girmesi neredeyse imkânsızdı. Birinci kata çıkmadan önce merdivenlerin dibinde durdum, Mrs. Curtis'i kendi kapısının ardında bırakmış olmanın rahatlığıyla, Edith'i bu dünyada son görüldüğü anda, merdivenlerden çıkarken, kısa bacaklarına çok yüksek gelen hamaklardan tırmanırken ve yukarıdaki dönemeçte gözden kaybolmak üzereyken düşündük. Merdivenleri yarılamıştık ki, yan dairenin sahibi gelişimizi duydu ve sahanlığa çıktı. - Onu bu saatte göremezsiniz, dedi. Cary kimi göremeyeceğimizi sordu. Edith'i.

Söylediklerinin üzerimizdeki etkisi, belki de gözlerimizin açılması onu keyiflendirmişe benziyordu. - Sadece bir şaka, hanımlar. Bu kadar korkmayın. On yıldan beri buradayım, ama onu daha hiç görmedim. - Bir hayalet? - Öyle diyorlar. Yukarıdaki kadın, Mrs. Mannering onu bir kere gördüğüne yemin ediyor. "Bardağına biraz daha su koymalısın" dedim. "Saçmalama" dedi, "Đçki içmediğimi

geceyarısından az önce. Birlikte yaşlı adamın dairesine. Bütün daire uzun süre kapalı kalan her yer gibi silkelenmemiş tozlu kumaş. muhtemelen yüz yıl önce yaşamış. Tüm duvarlara. ama o dönemde evin üçüncü katında meyve ve çiçek kabartmalı duvar kâğıdı kullanıldığını sanmıyorum. pub samoda olduğunu sandığı fotoğraflara benzer sepya resimler asılmıştı. birilerinin sevgilisi. Wagstaff sorumluydu. bu hayalet hikâyesinin sıkıcı hayatının en heyecanlı macerası olarak alan yaşlı bir adam. Pencereler çift camla kapatılmış. ama sizinle kolkola girmekten memnun olan insanların göstereceği sıcak ve güzel bir hareket yaptı. Cary 'nin koluna girdim. gaz lambası şişelerine benzer şişeler yerleştirilmişti. çünkü artık Paul vardı. koluna yapışmadıkça üzerinde kaymadan oturmanın imkânsız olduğu bir at kılı kanepe vardı. avizelere de kesme camdan. Masa lambaları yerine elektriğe döndürülmüş gaz lambaları kullanılmış. Curris de bir şeyler gördüğünü söylüyor. "olay" da önemsizdi. Mr. kime ait olduklarını bildiklerini de sanmıyorum. Bütün bunlar tam da Cary'nin aradığı şeydi. Curtis haklıydı. duvarlar da şeftali renginde güllerle süslü bir duvar kağıdıyla örtülmüştü. aydınlık sanki on dokuzuncu yüzyıl kaynaklarından geliyormuş gibi düzenlenmişti.Fazla bir şey olmadı. bambaşkaydı. Yine de ressam fırçasından çıkmış tabloların aksine. Hayalet hikâyesinin belkemiğimi ürperttiğini sandığından eminim. burada pek bir şey değişmemişti. Mrs. ama hava karardıktan sonra hole yalnız çıkamıyor. . Ona karşı sıcak bir şeyler duyup onun adına sevindim. Wagstaff gülümseyerek bize bakıyordu. bir daha da görünmedi. eve dönerken. Örneğin.Sonra ne oldu? dedi Carry. Elimi dayadığım dirseğini beline bastırdı. Bir çığlık attı. sanki Florence Fisher'in paspasıyla gelip tozunu almasını bekler gibiydi. birkaç da Edward Dönemi güzel parçayla doldurmuştu. Anlaşılan Mannering'ler bu kadarcık bir değişiklik yapmaya haklan olduğunu düşünmüşlerdi. basamakları tırmanan çocuğu gördüm. Şaşırmadı. Edith'in yatak odasına girdik. Bütün bu olaylarda Cary'nin oynadığı rol çok önemli değildi. Duyduklarının ona dizisi için bir sürü yeni fikir verdiğini görebiliyordum. bu portrelerin gerçek kişilere. Merdivenlerin dibindeydim. sanat eseri olmak iddiasında çerçeveler içinde. Artık Daniel'ın. Mannering onu bir başka yerde bir daha gördü. dedi. Daniel'ın anılarının ya da Cary'nin Daniel'ı elimden almış olmasının bir önemi yoktu. Portrelerin Mannering'lerin büyüklerine adandığından eminim. Eski görüntü ve eşyalar bilerek isteyerek korunmuş. Dönemeçte kayboldu. neden çığlık attığını kimseye söylemiyor. annesi ya . Cary'nin kulağıma fısıldadığına göre üçüncü katın temizliğinden. o anda da eski dostluğumuzun yeniden başladığını anladım. Sonra Mrs. Her yerde kullanılan kızıl kadife.biliyorsun. eski kâğıt ve bayat hava kokuyordu. Mr. kocası-karısı. Geçen gece. hiç olmazsa kopyaları yapılmıştı. Tek başına yaşayan. tüm ışıklandırma. burada geçmişten en ufak bir iz bile kalmamasından gururlandığı açıktı. Her yerde ince bir toz tabakası vardı. Mannering'ler evlerini yüzyıl sonu döküntü. Tablo askıları hâlâ yerindeydi. kafamı kaldırdığımda. Eski tren istasyonlarını anımsatan. Bu hikâyeyi daha önce onlarca kez anlattığı ve artık ezbere söylediği belliydi. Bir üst kat. bir zamanlar. alt kattaki Mrs. Daniel artık bir gölgeye dönüşmüş. sadece bir zamanlar tanıdığım biri olmuştu. herhalde bir eskici dükkânından düzineyle salmış olmalılar." Onu merdivenlerde gördüm. .

kuşkusuz Lizzie'nin cesedinin bulunduğu yatağın bir kopyasıydı ve üzerinde beyaz pamuklu bir örtü vardı. Belki de her geri döndüklerinde. yaldızlı ve süslü çerçevelere konulmuştu. konforu korkunçluğa feda eden nasıl bir insandır? Bundan sıkılmazlar mı? Peki. sizi güzel.Yaşlı kadın nasıl biriydi? Bana kuşkuyla baktı. "Đki yıl kadar önce yaşlı bir hanımla iki genç buraya gelip daireyi gezdiler. Fotoğrafları almak istiyordu ama buna benim karar veremeyeceğimi söyledim. parmağının ucunu şakağına vurarak "Biraz böyleydi" dedi. ve Mrs. Resimden bakıp insanları tahrik eder. Sizin kopyanızı satın alıp duvarlarına asanlar. yaklaşık bir yüzyıl sonra. öfkeyle ya da aldırmazlıkla karşıladıklarını düşünmek heyecan verici. kuşkulu da olsa bir ölümsüzlüğe ulaşmışlardı.Bu ikisinin kim olduğunu bileceksiniz. sonra ne yaparlar? Görüldüğü kadarıyla Mannering'ler bundan sıkılmıyordu. Đnsanları çoğunun böyle şeyleri eğlenceli bulup bulmayacağını merak etmeye başladım. Wagstaff çerçeveli portreleri gösteriyordu. Kıkırdamaya başladı. . Başında bir şapka vardı. Çevresini "eğlenceli" eşyayla dolduran." . Sonra söyledikleri merakımı hemen giderdi. Daireyi tepetakla kullanmalarının başka bir açıklaması olabilir miydi? Oturma odalarını. Duvarda Roper'ın portresi vardı.Sizi nasıl bulmuş? . yanında da Lizzie'ninki. O da portreleri eğlenceli buluyordu. hanımların bugün pek kullanmadıkları şapkalardan. eğlence onlar için yeniden başlıyor gibiydi. Sormadım Söylediklerini fazla ciddiye alamayacağımı düşündüm". "Elbiselerine. eğlenceli buldukları için yapmışlardır. Yoksa onu tanıyor musunuz? Demek Swanny ile Gordon ve Aubrey'nin geldikleri yer burasıydı. "Anlıyorsunuz ya. güzeli eğlenceliye. Maria Hyde'ın kapadığı kata taşımışlardı. Cinayetin orada işlendiğini düşünerek yatak odalarını en "eğlenceli" yer yapmaları fikrini kabul etmek güçtü. Ward-Carpenter yazısındaki fotoğraflar olağanüstü büyütülmüş. ben de 'Tabiî söylerim' dedim. Kadın fotoğrafları çok beğendi.Uzun. Şimdi buradaydılar.da babasına ait olduğunu. saçlarını böyle yaptırarak güzel olduklarını mı sanıyorlardı? Evden çıktığımızda Cary. Mannering'e söylememi istediler. büyük mağazaların aydınlatma bölümlerinde binlercesine rastlanan taklitlerinden . kuşkulanmakta da haklıydı. "Bu değişik adam" ya da "Bu ilginç kadın da kim?" diye sormalarına neden olursunuz. zeki ya da çarpıcı olduğunuz için değil. Roper'ların yaşadığı eve gelmişlerdi. Yatağın her iki yanındaki komodinin üzerinde nilüfer şeklinde birer art Nouveau lamba vardı. zamanlarının çoğunu yurtdışında geçiliyorlardı. Mannering'lerin pirinç yatağı. Yüzünü buruşturdu. Öte yandan da. Mr. Pençelere koyu pembe perdeler ve tüller asılıydı. çıkan sonucu sevinçle. Buraya. benim sandığım gibi Lavender Grove değil. iyi. orijinal değil. döndüklerinde sorarım. . Mr. çevrelerini alaya alan insanlara güvenmediğini söyledi. çok zayıf. saçlarına bakın!" Peki böyle giyinerek. Cary'yle birbirimize baktık. sıkılmazlarsa. onların resim çektirmek için bir yerlere gidip oturduklarını.

ara sıra gelip daireyi gezmek isteyen insanlara bu hikâyeyi anlattığı belliydi. çok değiştirilmiş" dedi. 'Tabiî anlattım. Aklıma gelen. ondan sonra? Açık pencereden düşmüş olabilir miydi? O zaman. yaşlı kadını ölmeden önce çocuğu daha güvenli bir yere götürmeye çabalarken gözümün önünde canlandırmaya çalıştım. . Wagstaff onu ciddiye bile almamıştı. arkadaşlarımızın.Đstersen. Merdivenlerde biraz zorlandı. . gözlere. ben de "Neden olmasın" dedim. "Üst katı görebilir miyim?" dedi. . çalışan insanlar olarak nasıl davrandıklarını bilmediğimizi düşündüm. Wagstaff Cary'nin. bulanık fotoğrafların içinden gülümsemeden bakan kahverengileşmiş yüzlerdeki ağızlara. o eve de gideriz. Mr. Mrs. kendisini ya da şirketini bağlamaktan kaçınmasını hayranlıkla izledim. gençlerden birinden yardım istemek zorunda kaldı. ama birdenbire o sokağa gitmek istemediğimi hissettim. Edith'in de hayatta olduğunu söyledi. Onu şimdi durduğumuz yerde canlandırarak.Öbür ev nerede? Paul'ün oturduğu sokakta.Ön kapıya gelmiş. saçlara bakar bir halde düşünüp acıdım. Sana içini gösteremem çünkü ev sahiplerine haber vermedim. Paul evdeyken bizi görebilirdi. dostlarımızın meslek hayatları hakkında ne kadar az şey bildiğimizi. "Ona hayalet hikâyesini anlattınız mı? " . Belki de sadece birinci kata erişti.Hoşuna gitti mi? . O akşam buluşmak üzere sözleşmiştik. Onlara neden sahip olmak istediğini anlamak güç değil. Edith'in tırmana tırmana bitiremediği basamakları indik. korkunçtu. . solmuş. kendi çizgileriyle fotoğraflar arasında bir benzerlik arar. anlaşılan. ama dışından bakmayı düşündüğünü söylersin." . Cary'nin baskıya direnmesini. "O yatak odası olabilecek en yanlış yerde. burunlara. peki. Mr.gülümsedi.Daha kararlaştırılmış bir şey yok.Bana inanmadı. yine de beni dışarda. onu kaldırımda bulan biri haber vermez miydi? Belki de bir üst kata çıkmıştı. Hoşuna gideceğini düşündüm" Holiday Palace'ta yerdeki kahverengi lekeyi gösterip Ilizzio'nun ölürken kaybettiği kan olduğunu söyleyen rehberler gibi. Middleton Sokağı'ndaydı. Curtis de yukarıya göndermiş. Ona söylemedim. Bu yanını. Nereye kadar ulaştığını kimse bilmiyor. kendi odasına gitti. Mannering'lere göre bunun pek bir sakıncası yok. sokakta Cary'yle görmesini istemedim. Cumartesiydi. Kapı kapanıp biz merdivenlerden inerken bana "Burası hiç olmaz. mafsallarının ağrıdığını söyledi. sizinle mutlaka temasa geçeriz. Đnsanlar ara sıra gelip daireyi gezmek isterler. Resimleri alamamıştı. Canlıların hayaletinin olamayacağını. Swanny o fotoğrafların anne ve babasına ait olduğunu sanıyordu. terbiyeli terbiyeli gülümsemesine karşın boyun eğmeyen yanını daha önce hiç görmemiştim. Eğer tasarıyı gerçekleştirmeye karar verirsek. dairesini belirsiz bir süre kullanmak üzere hemen orada haftada 500 pound'luk bir öneride bulunmamasından düş kırıklığına uğradı.. Anneannesinin daha ölmediği bir senaryo kurmaya çalıştım.

Eğer yanılmıyorsam. Uzak değil.Güç olurdu. Lizzie'nin bazen bir fincan çaya üç kaşık şeker koyduğunu söylüyordu. Uzaktan bir yeğeni. Bütün cevaplan bilemiyorum. ama anladığım kadarıyla polis Fisher'dan hiç şüphelenmedi. ama bunu mahkemede söyleyemedi. Tabiî Lizzie. Dizi konusunda bir sürü araştırma yaptırdık.Bunu ben de düşündüm. . Hiç evlenmedi. Lizzie Roper ve Florence Fisher. Neden öldürsün? Aradan geçen bunca zamana rağmen. Roper'ın verdiği hidrobromidle uyutulmuştu.Cary. görmem şart değil. hâlâ insanları güçlü ve güvenilir biri olarak etkiliyor. Fırsattan yararlanalım. öyle değil mi? Florence. 1905 yılında yatılı bir hizmetçinin işten nefret ettiğini itiraf edip işten kaçtığını söylemesi. olabileceğinden kuşkulanmadı mı? Onu sorguya çekmedi mi? Edith'i hayatta gören son insan olmasına rağmen.Bence gidelim.Polis hiç Florence Fisher'ın Edith'i ortadan kaldırmış. hidrobromidle uyutulmadığını söyledim. Onlara ne oldu? Bulaşıcı bir hastalık mı? Bunu kimse araştırdı mı? . hastalanan Florence'tı. Maria Hyde.Maria'nın derdinin ne olduğunu biliyoruz.Ona ne olduğunu merak ediyorum. Zaten geldik bile. . Duruşmada tanık olarak dinlendiği sırada Stamford Hill'de.Tepsiyi yukarı çıkarmayıp Maria'nın eline tutuşturması şaşırtıcı değil mi? Anlaşılan Maria daha o günün sabahında bir kalp krizi geçirmişti. Sumner adlı bir ailenin evinde çalışıyordu. ki genellikle yanılıyorum. Bence gerçekte. dedim.Hep Florence'ın o hastalık hikâyesini fazla abarttığını düşündüm.Florence Fisher'a mı? Sana birazını anlatabilirim. hiç kimse ondan kuşkulanılmadı. . . aslında sorunun kalbine inmişti. . Nişanlı olduğu o adamla evlenmedi. Lizzie hastalığı her neyse. . Kalp krizinden öldü. hepsinin hasta olması gerekirdi. ya bir seferde iki ya da üç fincan çay içtiyse? Florence'ın şeker kullanmadığını. Tate-Memling evde çalışan biri olarak bütün bir hafta boyunca temizlemek için üst katlara çıkmayıp ne yaptığını sorarken. Ertesi gün. . Peki. Yürüyerek bile gidebiliriz. Anlaşılan fazla dozda alınca insanın midesini bulandırıp uyutuyor. akşamın beşinde yatağa girdi. yani ben bile yürüyerek gidebilirim. . Hackney insanın her gün gidebildiği bir yer değil. 1971'de öldü. Üstelik Roper karısının ne dozda ilaç alacağını hiçbir zaman bilemezdi. ahlaksız davranışlardan en beteri olarak görülüyordu. . Florence hakkında koca bir dosyamız var. Ann. ev sahiplerinin evden gittiklerini görür görmez o da işten kaçtı.O zamana kadar düzeldi. hafızam bugünlerde elekten de beter. Belki de çok dürüst insan izlenimi bıraktı ya da belki çocuğu öldürmesi için hiç bir neden yoktu. Bu fikirden hoşlandım. . . istersen bakabilirsin ama fazla bir şey anlatmıyor.. Yüz yaşını geçmiş olurdu. Hayatta olup olmadığını sordum. neden evlenmediğini kimse bilmiyor. Ann.Hayır hayır.

ablasının torunu bir kız var, ama onun tek anlattığı, senin de düşünebileceğin gibi övücü şeyler, teyzesinin ne kadar iyi bir insan olduğu, başkalarını ne çok düşündüğü, falan. Hizmetçiliği hayatı boyunca sürdürmedi. Bir şekilde bir tütüncü dükkânı kuracak kadar para biriktirdi ve yıllarca bu dükkânı işletti. Gönüllü Kadınlar Birliği'nde oldukça yüksek yerlere geldi, Clovenford markisiyle resmi bile çekildi. Bana resmi yeğeni gösterdi. Bütün bu hikâyenin içinde ilginç olan tek bir şey var: Lady Clovenford'un kayınpederi, ilk Clovenford markisiydi ve bu ilk Clovenford markisi daha önce Roper'ı yargılayan, daha sonra adalet bakanı olan Tate-Memling'di. - Acaba Florence resmi çektirirken bunu biliyor muydu? Derin bir nefes aldım, köşedeki evi gösterdim. Arkadaşım Paul burada oturuyor.

Cary küçük bir çığlık attı. - Aman Ann, kapalı bir kutusun! Neden söylemedin? Gidip tanışabilir miyim? Eve girip bize kahve ikram etmesini isteyelim mi? Bir kahveye ihtiyacım var, senin yok mu? Okullu kızlar gibi. Erkek arkadaşın burada mı oturuyor? Ona bir bakabilir miyim? - Nerede şu ev? dedim. Đstemeye istemeye beni evin önüne götürdü. Karşısına dikildiğimizde Paul'ün bizi görüp görmediğini düşünüyordum. Evin üç katı, bir de bodrumu vardı, ama bunu dışında Devon Villaya hiç de benzemiyordu. Daha yeniydi, daha az zarifti, birçok evin bir arada yapıldığı bir döneme ait, 1890larda yapılan birçok evin ortak özelliği olan oransız boyutlar burada da göze çarpıyordu. Ucuz ve çirkindi, kalın tuğladan yapılmıştı. Yine de bu evin biraz önce gezdiğimiz eve kıyasla Maria Hyde'a daha uygun olacağı açıktı. Arkamıza döndük. Paul bizi görmüş, ön bahçeye çıkmıştı - Ne kadar yakışıklı, değil mi? dedi Cary. Kahkaha attım. - Sana da ne oluyor? Đşte bunu alamayacaksın, dedim, onu Paul'le tanıştırdım, eve girdik.

Yirmi üçüncü bölüm

Bu kez, Cary'nin yeni sevgilimi de çalması söz konusu bile değildi. Paul sonra bana sıkılarak da olsa, Cary'den hiç de hoşlanmamasına üzülmeyeceğimi umduğunu söyledi. Beni daha az sevindirense, günlüklerle daha fazla uğraşmayı reddettiğini söylemesi oldu. "Reddetmek" biraz abartılı olabilir. Fazla istekli olmadığını söylemek daha yerinde olur. Roper duruşması konusunda konuşmaktan, Ward-Carpenter ve Mockridge kitaplarını okumaktan mutluydu, hatta Ünlü Đngiliz Davaları dizisinden benim için duruşmanın bütün zabıtlarını da çıkarmıştı. Bu dizi Senato Kütüphanesi'nde bulunuyordu, oraya ulaşması güç olmamıştı. Edith'in kaderi hakkında düşünmekten, eğer hayatta kalmış olsa başına neler geleceği konusunda fikir üretmekten de hoşlanıyordu. Ama başlangıçta onu heyecanlandıran günlüklerle işini tamamlamış, onları bir kenara bırakmış gibiydi. Günlüklerden bahsetmenin onu sanki rahatsız ettiği duygusuna kapıldım. Benden ödünç aldığı defterleri tekbir yorum yapmadan geri verdi, ona belki de 1920 ve 1930'lu yılların defterlerine bakmak isteyebileceğini söylediğinde kafasını sallayıp konuyu değiştirdi. Eğer günlükler bir aile büyüğünün bana bıraktığı notlar olsaydı, isteksizliğini anlardım. Birine âşık olmak ve onunla yeni bir ilişkiye başlamak, her şeyi paylaşmak anlamına gelmez. Ne de olsa Paul golf oynuyordu, Paul satranç da oynuyordu, bu faaliyetlerden hiçbiriyle fazla ilgilendiğimi söyleyemezdim. Ancak benim günlüklerin bir aile varlığı dışında, dolapta saklanacak bir miras ötesinde de anlamı vardı. Onların yayıncısı olmuş Swanny'nin görevi artık benim omuzlarımdaydı. Giderek daha az yazar araştırması yapıyordum, Swanny'nin ölümünden bir yıl sonra da başkalarının adına çalışmaya son verdim Günlükler Swanny'nin tersine, hayatımın tek amacı değildi, yine de önemli bir yer tutmaları kaçınılmaz oldu. Swanny'nin zamanında yaptığı her iş artık bana kalmıştı yayıncılarla yeni baskıları görüşmek, kartona basılacak kapakların formatlarını onaylamak, yabancı ülkelerdeki satışları değerlendirmek, resimlere karar vermek ve daha bir sürü şeyle benim ilgilenmem gerekiyordu. Bir sonraki yıl 1935-1944 dönemini kapsayan günlükleri yayımlamayı kararlaştırmıştık, üstelik bunu Đngiliz yayıncılar ile Gyldendal'e aynı zamanda yaptırmayı düşünüyorduk. Yapacak çok işim vardı ve herkes gibi ben de bazen yaptıklarımı en yakınımdaki erkekle paylaşmak istiyordum. Çok sıcak, çok heyecanlı, paylaşımda çok cömert olan Paul, her seferinde beni nazikçe reddetti. Her zaman terbiyeli, her zaman düşünceliydi, ama ne olursa olsun o günlüklerden bahsetmek istemiyordu. Defterlerin onu sıktığı sonucuna vardım. "Bu da belki doğaldır", diye düşündüm. Günlükler çok iyi tanıdığım biri tarafından yazılmamış olsaydı, çok iyi tanıdıklarımdan söz etmeseydi, ben de sıkılır mıydım? Ama diğer taraftan, kitapları satın alıp okuyan milyonları sıkmıyordu. Paul'e günlüklerden söz etmeye son verdim. Bana sık sık o gün ne yaptığımı sorduğu, benim de normal bir ev kadını hayatı yaşamayıp alışverişe çıkmadığım, arkadaşlarımla gündüz görüşmediğim düşünülürse, cevap vermekte ne kadar zorlandığım anlaşılacaktır. Gerçekten de bütün gün yayımlanacak günlüklerle ilgileniyordum. Bunun böyle sürüp gitmesini kabullenemedim, hemen Paul'le konuştum. Biraz tereddüt ettikten sonra nasıl olup da on dokuz yaşındaki insanlara Danimarka edebiyatı öğretmeye başladığını öğrenmek istemediğimi düşündüğünü söyledim. - Bilmiyorum, dedim. Değişik ya da eğlenceliyse ben de yapardım sanırım.

- Beni ilgilendiren değişiklikti, hiç de eğlenceli değil. - Doğru. Margrethe'yle ya da Swanny'nin yayıncısıyla günlükler hakkında konuşurken çok değişik, bazen de şaşırtıcı şeyler oluyor. - Anlat, dedi, ama sadece iyiliğinden dediğini biliyorum. Yüz ifadesi, sıkıntı ya da boşvermişlikten çok, üzüntü gösterince anlatmamı kestim. Evet üzüntülü, neden olduğunu hiç bilmeyeceğim. Aslında görmeliydim, nedeni yukarda gözlerimin içine bakıyordu, ama göremedim. Ben erkeklerinin kendisini ailesine tanıştırmasını bekleyen kadınlardan değilim, özellikle de bu yaşta, ellinci yaş günüm yaklaşırken. Üstelik Paul de bunu hiç önermedi. Annesini görmeye gitti, bana gittiğini söyleyip annesiyle ilgili bir iki yorum yaptı, nasıl olduğunu, neler yaptığını anlattı, ama hiç benim de kendisiyle gelmek isteyip istemeyeceğimi sormadı. Aslında gerçek anlamda birlikte yaşamıyorduk. Öyle sanıyorum ki toplumumuzda, sürekli ilişkilerde sosyologların pek de dikkatini çekmeyen bir engel var; insanlar evlerini seviyor, bu evler için bir sürü para harcamışlar, çiftlerden hangisine sevdiği evinden ayrılıp boşaltması söylenecek? Bu sadece bir para konusu da değil. Çiftlerden biri Dulwich'te oturup Brondesbury'de yaşamanın fikrine bile karşı olabilir, oysa karşısındaki nehrin güney kıyısına taşınmayı aklından bile geçirmez. Paul Hackney'deki evini çok seviyordu, benimse Hampstead ve çevresinde iki ayrı yerim vardı. Hangimiz fedakârlık yapacaktık? Her neyse, işi dairemi satışa çıkarmaya kadar vardırdımsa da, bebek evi dışında hiçbir eşyamı taşımadım. Artık Willow Caddesi'nde Padanaram'ın kendine alt yeni bir odası vardı. Nakliye kamyonu onu Hampstead'e taşımak üzere tem da Margrethe Cooper'ın bana yeni çevirisini gösterdiği, aslı Padanaram'ın otuzlu yılların başında nasıl satıldığını okuduğum gün geldi. Zamanımın büyük bölümünü Swanny'nin evinde geçiriyordum, birbirimize gidip kalmamıza, hafta sonlarını ya onun ya da benim evimde geçirmemize rağmen, Paul Hackney'deki evinden ayrılmayı düşünmüyordu. Her ikimizin de evlerini satıp birlikte yeni bir yer almamız en uygunu olurdu, ama Willow Caddesi'ni sevmeye başlamıştım. O da evini seviyordu, arada sırada da satmaktan söz ediyordu. Onu durdurmamın ya da en azından cesaretlendirmememin nedeni, günümün önemli bir bölümünü işten sıkılan (ya da üzülüp umutsuzluğa kapılan) bir adamla birlikte yaşamaktan çekinmemdi.

Cary senaryo yazacak birini buldu, yazılan senaryoyu beğendi, bir yönetmen bulup günümüz modasına uygun olarak sadece Roper olarak adlandırılacak dizinin çekim hazırlıklarına başladı. Dizi pazartesi, salı ve çarşamba günleri yayınlanacak üç bölümden oluşacaktı. Dizi Paul'ün sokağındaki evde çekilecekti, Cary altı kişinin üç ay boyunca çalışarak evin tüm ayrıntılarını o döneme uygun olarak değiştirdiklerini söyledi. Evlerini ya eski durumunda geri alacak ya da isterlerse 1905 stiline uygun döşenmiş bir eve sahip olacak kişiler, Avustralya'daki oğullarının yanına, uzun bir tatile gittiler. Paul'le birlikte, Roper'ın para kutusunu almak için geri geldiği sahnenin çekimlerini izledik. Bir pazar sabahıydı, çok erkendi, hafta sonunu onun evinde geçiriyordum. Kaldırım kenarları genellikle park edilmiş otomobillerle dolu olan Middleton Sokağı boşaltılmış, kapının önüne fazla iri bir atın çektiği

zarif bir araba yanaştırılmıştı. Daha güzel bir at bulamamışlar. Karşı kaldırımda küçük bir meraklı kalabalığı toplandı, Paul'le birlikte yatak odalarından birinden de aynı şeyleri görebileceğimizi düşündük. Roper rolünü oynayan aktör fotoğraftaki Roper'a çok benziyordu, hatta Abraham Lincoln'e Alfred'den daha da çok benzediği kesindi. Onun arabadan çıkıp merdivenleri on beş kere tırmanmasına rağmen yönetmeni tatmin edemediğini görünce, izlemekten vazgeçip kahvaltıya oturmaya karar verdik. Dizinin çekimleri sekiz hafta sürdü, bittiğinde de Cary son derecede güzel tanıtım malzemesi çıkardı. Bunların arasında en önemlisi, kuşe kâğıda basılmış dört sayfalı renkli bir broşürdü, sayfalardan çoğunu diziden fotoğraflar kaplıyordu, en son sayfanın bir bölümünde oyuncuların kim olduklarını, ne yaptıklarını, hangi rolde oynadıklarını anlatan Cary ile dizinin yönetmeni Miles Sinclair'e övgüler yağdıran bir çerçeve vardı. Broşürde Roper ile Lizzie'nin ve Lizzie Hyde'ın birlikte fotoğrafları da görülüyordu. Bir diğer fotoğrafta Edith merdivenleri tırmanırken, başka birinde de Florance mutfakta çalışırken görülüyordu. Bir de rol alanlar vardı. Bütün bunları, daha sonra önemli olacağı için anlatıyorum. Broşürün amacı yabancı ülkelerdeki satışı artırmaktı. Avustralya ve Yeni Zelanda'ya, Kanada ve Amerika'ya gönderildi, sonuçta Cary yapımını bütün dünyaya sattı. Bir diğer olay da çok daha kişisel bir tepkiydi. Cary, Lisa Waring adlı bir Amerikalıdan önce bir mektup, da bir telefon aldığını anlattı. Kadın Los Angeles'taki bir televizyon kuruluşunda çalışıyordu, kadının ya da çalıştığı bölümün görevi, kablo üzerinden yayınlanmak üzere yabancı (özellikle de Đngiliz) yapımlar seçmekti. Şu aralar hâlâ Kaliforniya'daydı, ama çok geçmeden Đngiltere'ye gelecekti. Lisa Waring'in Roper tanıtım broşüründe gördüğü bir isim, baba tarafından büyük dedesinin adıydı, ama bu ada başka bir yerde rastlamamıştı. Ailesinin baba tarafının atalarını bulmak için yaptığı araştırmalar, o adamdan ötesine ulaşamadığı için sonuçsuz kalmıştı. - Hangi adam? dedim. Söylemiyor. Sır dolu bir durum, ama göreceksin önemsiz bir şey çıkacak.

- Senden ne yapmanı bekliyor? - Gelip benimle konuşmak, elindeki bazı kâğıtları göstermek istiyor. Paul böyle bir şeyi beklediğini, gerçek hayattan alınma bir öykünün televizyona uyarlandığında, hep buna benzer durumlarla karşılaşıldığını söyledi, Roper yayınlandığında, buna benzer çok daha fazla şey olacaktı. - Ona yardımcı olabileceğimi sanmıyorum, dedi Cary. Eğer büyükdedesinin adı Roper'sa bu sadece Arthur olabilir. Öteki kardeşlerin ya çocuğu yoktu ya da çocukları Birinci Dünya Savaşı'nda Edward gibi genç öldüler. Arthur'un iki kardeşi vardı, belki de onlardan biri kadının büyükannesi. Anımda da yazıyor, kızları 1912 ve 1914'te doğmuş. "Kadının dedesi Roper olamaz, "dedi Paul, Roper sık rastlanan bir isim. Cary'yi iyi. tanırım, yüzü tüm duygularını yansıtır, birdenbire ciddileşmesinden ve dalgınlığından yaptığı dizinin geleceğinden endişelendiğini anladım. O kadının diziyi

tehlikeye atacak bir şey söylemesinden korkuyordu.

Birkaç gün sonra bana Roper'ın geçmişinde Lizzie'nin öldürülme şeklini ve nedenini açıklayabilecek bir şeyler olup olmadığını hep merak ettiğini anlattı. Herkes bir insanın gırtlağını tek bir hareketle kesemez. Normal insanlarda böyle bir arzuyu gemleyen ama Roper'da bulunmayan neydi? Böyle bir öldürme becerisini nerede ve nasıl edinmişti? Yani Lizzie'yi öldürmüşse. Eğer öldüren Roper'sa. Lisa Waring Cary'yle evinde ya da bürosunda, Cary'ye neresi uygunsa orada buluşmak istiyordu. Cary her zamanki abartılı tutumuyla benim de orada bulunmam için yalvardı. Geleceğimi söyledim, ancak Lisa Waring'den uzun zaman haber alınamayınca Amerikalının fikrini değiştirdiğini düşündüm. Belki de dikkat çekmek, birden önemli biri olmak için bir hikâye uydurmuştu. Belki de söylediği o televizyon kuruluşunda çalışmıyordu, tanıtım broşürünü orada çalışan bir arkadaşında görmüştü. Cary bunu araştırmış mıydı? Böyle bir araştırma güç olmasa gerekti. Cary araştırmadığını söyledi. Endişeli olduğunu biliyordum, ama Lisa Waring'in -eğer gerçekten böyle birisi varsa- bunu kötü niyetten ya da eğlenmek için yapmış olabileceğini söylediğimde canlandı, televizyon kuruluşuna telefon edip Lisa Waring'le konuşmak isteyeceğini söyledi. Cary'ye televizyonda çalışan bir kişiyle telefonda konuşmanın bile birçok kişi için heyecan verici olduğunu hatırlattım. Bu arada dairem sonunda satılmış, Willow Caddesi evim olmuştu. Gordon ve Aubrey sık sık gelen ziyaretçilerdi. Danimarka'daki araştırma gezilerinden dönmüşler, Gordon soyağacındaki boşluklardan çoğunu doldurmuştu. Westerby'leri 1780'lere Kastrup'ları da ondan elli yıl daha geriye kadar götürmeyi başarmıştı. Gyldendal yeni baskıların ilk sayfasında soyağacı fikrinden hoşlanmıştı, Đngiliz yayıncılar da neredeyse aynı derecede hevesli görünüyorlardı. Gordon'un artık tek sorunu Asta'nın büyük dedesinin kim olduğu, Frederick Teyze'nin büyükbabasının 1790'lı yıllarda kiminle evlendiği, Rasmus'un anneannesinin gayrimeşru bir çocuk olduğu konusundaki kuşkusunun doğru olup olmadığıydı. Tabii onu Devon Villa'ya ziyaretleri konusunda sorguya çektim, ama bana ilk seferde anlattıklarının ötesinde fazla bir şey bilmiyordu. Swanny bu konuda oldukça gizemli davranmıştı. O zaman da Swanny'nin kendilerinden bir şeyler sakladığı izlenimi edinmişlerdi. - Bize gittiğimiz evin Asta'nın evi olduğunu söyleyip inandırmaya çalışmadı, dedi Aubrey, tam öyle değil. Gittiğimiz evin kime ait olduğunu hiç söylemedi. - Sadece kendi ailesinin -yani benim kendi ailemin- burada oturmuş olduğunu ima etti, "annem ve babam" dedi. Gordon hayalet öyküsünü, Swanny'nin öyküden hoşlanmadığım hatırlıyordu. Đkinci kat benim olduğu kadar onun da sinirine dokunmuştu, ama ne duvardaki resimleri ne de Swanny'nin onları satın almak istediğini hatırlıyordu. Kim olduklarını sormadım, çünkü hiç ilgimi çekmediler. Sadece onların Asta ve Rasmus olmadığını biliyordum. Sonra ona ya da ikisine, Swanny'nin kim olduğunu bilmediğini anlattım. Başlangıçta Gordon sadece soyağacı için endişelendi. Swanny'nin adının yanına "evlatlık" yazmasının doğru olup

Hyde'ın kötü kaderli . tipik bir Westerby bakışıyla ve son derecede ciddi bir biçimde "Kim olduğunu bulacağım" dedi. Yine de aradığım buydu. kitapta Swanny'nin kim olduğu konusunda en ufak bir ipucu bile bulunmadığını biliyordum. Đlişkilerinin gerçekten ne olduğunu. Başını hafif sallayarak. eğer bunlara gerçek denilebilirse. önümdeki yazıyı baskı hataları ve anlatım yanlışlarını bulmak için okurken. hatta geçmiş yayınlan için ne gibi güçlükler açacağını söyleyince vazgeçti. Hackney'nin en beter yerinden. Daktiloyla yazılmış ya da kelime işlemciyle düzenlenip yazıcı çıkışı alınmış sayfalar aynı şey olamaz. Maria Hyde'ın üç kiracısı vardı: Mr. ama öldükten sonra. Bu onurlu lakaba hak kazanmış mıydı? Tabiî ki araştırmadım. Aksi kanıtlanmadıkça insanların iyi olduğuna inananlardan biri olduğum için. ondan kaynaklandığı kesindi. ama ona böyle bir şeyin günlüklerin gelecekteki. Tabiî yazıyı Cora Green kendisi yazmamıştı ama gerçeklerin. o zaman için bile modası geçmiş olmalıydı. arkadaşı gibiydi. dedim. okuduğumdan zevk almaya da çalıştım. Ben insanların iyi yanlarını görme temayülündeyimdir. ben de yaklaşık on kişiyle birlikte ilk kopyaları düzeltmekle görevliydim. O günlerde. Green olarak kaldık. Dzerjinski Mrs. basılı halini görmeden bir eserin ne olduğunu göremezsiniz. Hyde'ın kiracısından çok. Bir çocuktan daha büyük olmayan ama evin hemen hemen bütün işini yapmakla görevli küçük hizmetçinin adı Florence'tı. ben de ona öyle hitap ettim. Arthur Roper'ın anılarını hiç okumadan Cary'ye geri verdim. Yakınlığımız birbirimize önadlarımızı. Ironsmith. Miss Cottrell ve Mr. Bildiğimiz tek şey. Çoğu yazarın da söylediği gibi. Dzerjinski. "Yaşadığımız sokak. geçen yüzyılın son on yılında. yasaya göre hakaret davası açamazdı. Green onun sevgilileri ve sevgililerinin yanındaki tutumu hakkında görüşlerini esirgemeye çaba göstermemişti. bu nedenle Mrs. ama benim için yeterince güçlüydü. bir zamanlar Cora Green'le aralarında su sızmadığı gerçeği de yazının iyiliği açısından unutulmuşa benziyordu. kötü taraflarını değil. yeni komşum Mrs. Günlük düzeltme işine ara verip yazıyı okudum. Cary Edith Roper'a ne olduğunu. Swanny hayattayken bu konuyla fazla ilgilenmemiştim. Maria Hyde da ölmüştü. Asıl yazarın süslü ve görkemli bir üslubu vardı. Merakım doğal olarak onunki kadar yoğun olamazdı. 'Mrs. Lizzie Roper ölmüştü. Günlüklerin Barış ve Savaş olarak adlandırılan yeni bölümü baskıya verilmişti. son zamanlarda bir sürü skandala neden olan o kötü şöhretli aile Devon Villa'yı kendilerine mesken olarak seçtikleri güne kadar sakin ve saygıdeğer bir yerdi. Maria ve Cora demeyi zorlatana kadar Mrs. Hyde ve Mrs. Maria Hyde'la arkadaşlık kurduğumu itiraf etmeliyim. Roper'dan sonra. Lea Nehri'nin bataklığı olarak bilinen korkunç yerden geliyordu. Margrethe Cooper'ın çevirisini okuduğumdan. Cora Green'in 1905 sonbaharında Star'da yayımlanan yazısının ilgimi çekebileceğini söyledi. Öyleyse sana iyi şanslar.olmayacağını sordu. ikisinin aynı kişi olmadığıydı. birbirlerine ne kadar yakın olduklarını. Ne var ki bir melek ya da bir azizin bile Mrs.' olarak tanınıyordu. hangi suçları işlediklerini bilemem. Adından da anlaşılacağı gibi bir yabancı olan Mr. Swanny'nin hangi kimliğe bürünmeye çalıştığını öğrendikten sonra merakım giderek artmıştı. ben de Swanny'nin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyorduk.

Hyde bir gün bana 'Lizzie'nin arkadaşı' adı altında. Ironsmith'in Devon Villa'yı ziyaret etmesi gerekmiyordu o zaten orada kiracıydı. Roper evlendiği zaman belli bir durumdaydı. Ne de olsa nişanlısı günün büyük bir bölümünde evden uzakta. "Miss Lizzie yeni kiracıyla. evin yaşanlarının kişisel görünümleri ve giyimlerini de ayrıntılarıyla tanımlamıştı. Hyde'la aralarında geçen ve bu ayrılmaya neden olan şiddetli tartışma da Mrs. Cary British Museum'a da baş vurmuş. Çok üzüldüğümü söyleyemem. Middlemass en az elli yaşında. Beatrice Cottrell'in anılarının nasıl kaybolduğu anlattığını hatırladım. Upton kısa sürede aynı zevkleri. Ancak bu kez Miss Lizzie evlilikte kararlıydı. gerçekten de Mr. oldukça ileri yaşlarda bir beyefendi olan Mr. Ironsmith kısa bir süre sonra da evden ayrıldı. ucuz bir metal üzerine yapıştırılmış cam parçacıklarından yapılmış. Mr. O günden sonra onu birçok kez gördüm. Ironsmith'le nişanlı olduğunu söyledi. ama bir sonuç alamamıştı. Miss Cottrell'in evden ayrılması Mrs. Mr. onu başka beyefendilerin ziyaretlerini kabul etmekten alıkoymadı. Miss Lizzie'nin isteksizce sürdürdüğü nişanlılığın onun ziyaretleri nedeniyle bozulduğunu duydum. Upton devraldı. Bir gün Mrs. Miss Lizzie ona evin dışını gösterirken ben de evden çıkmış bulundum. Mrs. Bana evin içine düşmekte olduğu korkunç durumu anlatan da Mrs. Okumaya devam ediyorum. diğer 'beyefendiler' Devon Villa'da görünmez oldu. mutfak ve çevresindeki karafatmalar ve böcekler âleminin saygıdeğer davetsiz misafirleri. biraz talihsiz ama koşullar ve daha önce yaşananlar düşünüldüğünde haklı görülebilecek bir karar vermiş. Miss Lizzie'nin nişanlısına verdiği söz. aynı genel hayat felsefesini paylaştığımızı gördük ve iyi bir dostluk kurduk. ve Mrs. Onun dairesini saygınlıkları konusunda kimsenin en ufak bir kuşku duyamayacağı bir çift. Mr. Devon Villa'daki yaşamı anlatan diğer değerli belgenin.Lizzie'nin Devon Villa'yı ziyaret eden beyefendilerle (daha değişik bir ad kullanmak gerekirdi) yaptıklarına iyi gözle bakması mümkün değildi. Roper'la evlenince çok rahatladım. işinin başındaydı. bugüne kadar sürdü. Mr. Başlangıçta. Zaten talihsiz Mr. Cottrell'in anılarına başka yazılarda da rastlanmaktadır. . Ben ve Mrs." Burada Devon Villa'da hüküm süren koşullar hakkında aynı görkemli ve yüksek ahlaklı üslupla yazılmış çok daha fazla ayrıntı vardı. Hyde bana Lizzie'nin Mr. Upton'dı. Lizzie adamın verdiği. Bir öğleden sonra tesadüfen karşılaştık. paltosunun yakasındaki kürkten ve altın topuzlu bastonundan da anlaşılacağı gibi varlıklı bir adamdı. ama yine de aralarındaki ilişkiyi yaklaştırmak konusunda iyi niyet belirtisi olan yüzüğü gösterdi. beraberliklerinin amacının kilise ve devletçe onaylanmış uzun ve yasal bir ilişkiye dönüştürülmesinin tasarlanmadığını düşünmüştüm. Roper'ın ilk çocuğu ve oğlu bu ilginç evlilikten sadece altı ay sonra doğdu. Sokağımızdaki dedikodulara göre Miss Lizzie ya da yeni adıyla Mrs. Middlemass'ı tanıştırdı. Upton'un gözüyle anlatılıyordu. Cary'nin. Đskenderiye kütüphanesini kül eden yangında yanan bazı edebiyat klasiklerinden nasıl sadece başka eserlerde söz ediliyorsa. duvarlarda ve hatta yataklarda dolaşan 'canlılar'. Gerçekten de dostluğumuz o mahalledeki yasanımızın da ötesinde. Roper'ın Miss Lizzie'nin listesinde yeni bir ad olmaktan öteye gitmeyeceğini. Mr. Cora Green bununla da yetinmemiş.

kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz. Roper'ın uzun süre yaşadığım evin hemen yanındakinde korkunç biçimde . Başka bir evde uşak olarak çalışan biriyle evlenmek üzere nişanlanmıştı. çünkü son derece belirgin bir sömürge aksanıyla konuşuyordu. Roper'ın uslandığını. Kısa bir süre sonra. Ona her zaman acıdım. Middlemass'ın bir arabanın içinde Devon Villa'sının önünde görünmesi çok gecikmedi. zavallı Miss Cottrell'in eşyasının kaldırıma atılmasıyla sonuçlandı. Roper karısının 1904 mayısında doğurduğu kızın babası olmadığından kesinlikle emindi. Roper'ın arkadaşı 'Bert' olarak tanıştırdı. Roper'ın yeni bir hayranı değil de Florence'ın nişanlısı olduğunu öğrendiğimde çok rahatladım. Roper'ı London Fields'ta o adamla kol kola yürürken gördüğüm zaman ne kadar şaşırdığımı tahmin etmek kolay olacaktır. sadece duyduklarımdan kim olduğunu kesinlikle çıkaramazdım. adamın beline sarılmasına izin vermesi anlaşılacak ya da kabul edilebilecek davranışlardan değildi. sadık ve bağlı bir eş ve anne olarak yaşamaya başladığını söylemekten ne kadar mutluluk duyardım! Ne yazık ki. onun Mrs. Bu kişi buradan birkaç yıl önce ayrılmış olan Mr. Kızın asıl babası kim olduğunu bildiğimi iddia edemem. nişanlısının efendileri Cary'de görkemli bir evin nimetlerinden yararlanıyorlardı. yanındaki genci Mr. Mr. ancak aynı patika üzerinde birbirimize doğru yürüdüğümüz için. Hyde'ın önemli bir rol oynadığı sonucuna varmak zorundayım. Daha sonra ne bahane uydurulursa uydurulsun. Bunu duyduğumda ve Devon Villa'nın bodrum katına indiğinde. O güne kadar nerede olduğunu bildiğimi iddia etmem yanlış olur. Roper'ın başka bir eski arkadaşıyla tanıştım. Onu daha önce görmeseydim.ne var ki bu hayranların ardı arkası kesilmiyordu. gıdasızlıktan ve hatta isteyerek yapılmış kötülüklerden ölmesini engellemek için bir bakıcı tutmak zorunda kaldı. Ironsmith'ten başkası değildi. yeni bir çocuğun bakımını üstlenemeyecek kadar çok işle baş etmek zorundaydı. Yüzünü becerebildiği kadar topladı. Onu görür görmez tanıdım. O günlerde sık sık görülen bir diğer ziyaretçi de Cobb ya da Hobb. gencin korktuğum gibi Mrs. bunun sonucunda da taşındım. Roper çocuğun ilgisizlikten. Miss Cottrell'i evden ayrılmak zorunda bırakanın. Roper'la Devon villa'nın kapısının önündeki sohbetini duymamı önleyemezdim. Roper'ın şehvete olan düşkünlüğü anlayışla karşılanabilir. Florence o evde. Ekose bir palto ve geniş kenarlı şapkasıyla oldukça şıktı. Ne kadar inanılmaz olsa da doğurduğu o sağlıklı oğlandan nefret ediyordu. ağzında bir puro vardı. Sık sık bana açılıp genç yüreğinin derinliklerindeki sırları anlatırdı. bütün bu işlerde Mrs. O gün komşu evde korkunç bir tartışma oldu. taşıyamayacağı kadar çok ağır iş yüklendiğini görüp üzüldüm. adında başka bir gençti. Kısaca söylemek gerekirse. Üzülerek de olsa. Cobb'a (ya da Hobb'a) bu kadar yaklaştırması. Mrs.Bütün bu olanlardan sonra Mrs. Roper kendim tutmayı başarmıştı. sokakta Mr. ama o beni tanımamazlıktan gelmeyi tercih etti. Çocuk henüz küçükken Mrs. Devon Villa'daki utanç verici durum karşısında orada daha fazla kalamadım o yılın kasım ayında talihim yaver gitti ve Stoke Newinoton'da kendime uygun bir yer buldum. Gazete sayfalarında Mrs. Devon Villa'da kendi öz kızının çalıştığı o belirli evlerden birini işletiyordu. Mrs. O gün beni görmemiş olmayı tercih edeceği açıktı. Ama yüzünü Mr. bu tartışma sözlü ve fiziksel şiddete kadar vardırıldı. daha sonra bir satıcıyla konuşmak için ön kapı merdivenlerini indiğimde ne kadar gayret gösterirsem göstereyim. Mr. yakınlık gösterdiği kişi kocası olsa. bu kocaman bir yalan olurdu. yapacak bir şeyi kalmamıştı. daha sonra benim yapacağım gibi bir konuşma olduğundan kuşkum yok. Mr.

Demek ki onun konuşmak istemediği konu buydu. Paul Öğretmenler Odası'nda zaman geçirenlerden değil. evli birer insan olarak her ikisinin karşısında ahlakî bir yasak olmasıydı. demek istiyorum. Bu konuda felsefe yapıp komik olmaya çalışmasına rağmen. Cevaplardan biri. yine de ilişkileri hiç cinselliğe dönüşmedi. aralarında kişinin de kurduğu bir sınıf engeli vardı. ama . Bunu düşünüp bu isteğin kendini belli etmeden yüreğime nasıl yerleştiğini gördükçe. öyle demişti. Yani Margrethe Cooper onları daha çevirmedi. Arkadaştılar. Harry Amcanın ne dediği. Nasıl bilebilirdi. "98 Numara"nın önüne neredeyse bir bomba düşmüştü. kendi duygularıyla doluydu. bir hafta önce şiddetli bir kalp krizi geçirmişti. böyle durumda da telefona cevap vermez. ama imkânsızdı. Swanny'nin kim olduğuyla ilgili konulardan söz etmek istemiştim. kesinlikle nedenini bilmediğim bir konu hakkında her zaman yaptığıma başvurdum. Birçok konuda Swanny'nin mirasçısıydım. uluslararası olaylardan ve bedensel korkudan söz ediliyordu. beraberce çay içmelerini. Paul her gün annesini ziyarete gidiyordu. sevgili olmaları imkânsızdı. dosttular. Bu defterlerde gündelik hayata. acilde yatıyordu. hatta aynı yatağı (altı aydan beri Paul'le birlikte kullandığımız yatak) paylaşmalarına rağmen onu yok saymayı başarıyordu. Paul bu defterleri çevirmeye başlamıştı. Harry Amca'yla eskisinden çok daha fazla birlikte oluyorlardı. Benim aradığım bir esrarın anahtarıydı. bir arkadaşlığın tarihçesi değil. biliyor olmasıydı. sinemaya ya da tiyatroya gitmelerini engellemedi. Danimarka'da yaşayan bir aile dostu. parklara. Yine de ne evli olmaları. British Museum'a. aynı evi. Londra'nın öbür ucunda bir hastanede. hatta Harry Amca'nın ne yiyip ne içtiğiyle doluydu. hemen hemen hiç aramamıştım. Bunun cevabı. diyelim inanılmaz bir rastlantı sonucu öğrense de bana söylemez miydi? Son günlükler. bu akşam da doktorlardan biriyle görüşecek ve annesinin durumunu öğrenmeye çalışacaktı. Harry'yle tanıştığında da yaşlanmamıştı. Ondan çok daha az heyecan duymakla birlikte. başlangıçta bütün bunlarla son derece ilgilenen Paul'ün birdenbire neden Swanny'nin kimliğiyle ilgili her sözden kaçındığını düşündüm. Ama bu yanı dışında Harry beni ilgilendirmiyordu. 1919 yılında. Bunu anladığımda işine telefon edip özür dilemeyi. asıl endişesi orta yaşlılıktı. ben de Swanny gibi öğrenmek istiyordum. Neden? Ama onu işinden çok az. merakımın Paul'e günlüklerden bahsetme arzumdan da güçlü olduğunu anladım. Ellilerindeki veya altmışlarındaki Asta kendini çok yaşlı görüyordu. tahminler yürütmeye çalıştım. siyasetten. Tabiî. Bu büyüleyici bir şeydi. Günlüklerle ilgili olarak ne söylemeye başlarsam başlayayım. evinde bir Yahudi sakladığı için Nazilerce kurşuna dizilmişti. Uzun saatler hatta günler boyu kocasıyla hiç ilgilenmemeyi." Asta'nın savaş yılları ve savaş öncesi yıllarla ilgili günlükleri 1925-1934 dönemine kıyasla çok daha fazla kendisiyle. O akşam buluşmayı da kararlaştırmamıştık. Onu seviyordu. Günlüklerdeki sayfalar Harry Amca'nın ne yaptığı. Gerçekten de Paul'e genel olarak günlüklerden değil. sonra da isteksizliğinin nedenini sormayı düşündüm. Harry Amca'nın da ona âşık olduğu kesindi. 1955 ve 1967 arasında yazılan defterler henüz çevrilmemişti. evlerin içi ve döşenmelerine daha az rastlanıyor. Annesi çok hastaydı.öldürülmesi haberiyle karşılaşana kadar ne Roperlardan ne de Maria Hyde'dan bir daha söz edildiğini duymadım. hayvanat bahçesine. Bütün ömrü boyunca yaşlı değildi. Tabiî. ne de aralarındaki toplumsal uçurum onların birlikte yürüyüşe çıkmalarını. ya derste ya da kendi bürosunda bir öğrenciyle görüşmededir. sonunda hep bu konuya dönmüştüm. buna karşılık bağımsızlıktan. Kanıtları bir kenara bırakıp.

Marie'nin bu öğleden sonra çaya gelip Padanaram'ı Ann'e yedinci doğum günü hediyesi olarak vermek istediğini söylemesi. Padanaram'dan ayrılıp buraya geleli bugün tam on beş yıl oldu. Doğum günü aralıkta galiba. Belki yanılıyorum. yine çıkmaza girmiştim. der er dramatisk anlagt. ama hâlâ Rasmus'un onu . 1954'te ölmüştü ama Asta günlüklerinde Hansine'nin ölümü hakkında pek az şey yazıyor. Hvis jeg var den Slags Kvinde. Yine Hansine'e geri dönüyorum. Paul de yazdıklarını gördü. Paul telefon etti.sonra birden günlüklere düşman kesilmiş ve ilgisini kaybetmişti. ama hatırlıyorum. Buradan ileriye gidemedim. ama kızına anlatmış olabilirdi. Tarihi hiçbir yere yazmadım. Hansine'nin bir şeyler bilmesi hep mümkündü. Akşam olmuştu. büyük olanı demek istiyorum. yoksa Rasmus'un yaptığı ve Swanny için olmadığını öğrenince öfkelendiğim o aptalca oyuncağı değil. Peki. Jeg skrevikke Datoen ned nogen Steder. Ya da belki anneannesi ona bir şeyler anlattı. Belki de yorumlarını bir sonraki yılın defterine saklamıştı. at vi maatte tage fra Padanaram ogkomme hertil. Paul hastaneye varmadan birkaç dakika önce ölmüştü. bunun kalbime yazıldığını söylerdim. kafamda düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum. O evi çok sevdim. bildiklerini o zaman on bir yaşına yeni basmış torununa anlatmış olabilir miydi? Hayır. konuyu Swanny gelmeden önce açıp bitirmesinden memnunum. at den var skrevet i mit Hjerte. men jeg kan huske den. Marie'nin kendi Padanaram'ından Swanny'nin yanında bahsetmemesinden. Yirmi dördüncü bölüm 4 haziran 1947 Det er nfjagtig femten Aar siden idag. bana yıllar önce Lavender Grove'da geçip giden günlerimi hatırlatıyor. "Doksan sekiz" o kadar kötü değil ama çevresi dökük. çok değişik bir şey olmamışsa. bakmam gerek. Anneannesi. bir elimde Asta'nın kopyalan. ne tuhaf bir rastlantı. anneannesiyle ilgili bir şey. Kendi kendime onu sadece iten bir şey değil. Eğer duygusal bir kadın olsaydım. Telefonda annesinin öldüğünü söyledi. bir elimde Encyclopaedia Britannica düzeltme yapıyordum. bana bile söyleyemeyeceği bir şey okuduğunu düşündüm. olup biteni bilmesi gerekirdi. Hansine Lavender Grove'da Asta'yla birlikteydi. saa vildejeg sige.

ondan bir şey saklamanız gerekmez. Đşlerin bozulup Westerby Autos'un kapandığı günden beri her dakika. Bana göre kırk dokuz yıldır birbirimizi sevmeyen kocamla elli yıl birlikte olmamızı kutlamak çok gülünç! 15 eylül 1954 Rasmus hayattayken. "Bütün bu züppece tutumlar. Ama gerçek olanı. savaşla birlikte kayboldu.itmesinden incinmiş gibi geliyor. kimseye ondan şikâyet etmedim. Ona bakıp hatırlıyorum. ama Harry'nin gelmesinde ısrar edeceğim. Sebzeyle doldurulmuş talaş böreği konserve çorbaya benziyor. zamanının çoğunu onun evinde geçirip nasıl kazıklar yediği hikâyeleri anlatarak Torben'i canından bezdirmesi. onu sevmemem. Daha neler! Tabiî. yemeği boşverelim. Hayatında hiç düşlemediği bir yere yükseldiği. Harry'ye bayılıyor. insanlar onu bu kadar kötü dolandırmasalar bugün nerelerde olacağını anlatıp duruyor. Marie bundan hoşlanmazsa -Swanny hoşlanacak. Ya da dünyanın kötü dediği şeyleri. Hansine'nin davet edilmesini kabul edemem. Neyse. Restoranların verebildikleri tek şey talaş böreği ve sütlü pelte. Neyse. Yıllar boyu düzenli olarak tutulan bir günlük sadece hayatınızın ve düşüncelerinizin kaydı olmakla kalmaz. Galiba savaş bittikten sonra. korkuyorum. kimin ondan neyi çaldığını. Geri döndüğü o geceyi hatırlıyorum ama yazdıklarım farklı. tam olarak öyle olmadı. Neyse. Komik olanı da Rasmus'un şimdi Swanny'ye harika davranması. Marie'den geldi bu fikir. Joan Cropper iyi bir işi olan. Neye benzediğin-sert yakalığı. Hiç sevmedim. hâlâ çıkarmadığı tozluklarıyla o eski Fiat'ın. Günlüğünüz her şeyinizi söyleyebileceğiniz bir kişidir. merak ediyorum. şikâyet etmek istediğimde günlüğüm vardı. Bana sadece o eski günlerimi hatırlattığı için değil.parti fikrinden bütünüyle vazgeçebilir. kimin ona ne kazık attığımı. o kara kutunun içinde dimdik otururken neye benzediğini biliyor mu. Kızlar. Davetli listesi sorun olacak. Bunda çekineceğim bir şey yok. kendi partime kendi istediğim insanları çağıracağım. Bu züppelik falan değil. "98"den çok daha iyi bir evde oturuyorlar. ama onun o kocaman kırmızı suratını. Bunların hepsi saçma! Her şeyden önce. Sam'in ölümünden beri Hansine de onların yanında. Yazdıklarımın tam gerçek olmadığını biliyorum. Yüz yıl önce. Frascati'de verecekleri ellinci evlilik yıldönümü partisini konuşmaya geldiler. ben de duygusal bir kocakarıyım. hiç güzel yemek yok ki. iyi olmayacağını biliyoruz. bir ya da iki şey hatırlıyorum. ama ona söylemeyeceğim. fötr şapkasıyla. Yine de onu sevdiğimi söylemenin bir anlamı yok. Aptal ihtiyar! Eğer Swanny yoksul biriyle evlenip yolun öteki yanında. oysa söyleyebilirdim. ifadesiz gözlerini ve aptalca tebessümünü gördüğümde. Mor" diyor bana. Buna rağmen benim kadar sert bir kadının bile şefkatin tuzağına düşmemesi mümkün mü? O yaşlı bir deliyse. yemekler daha da kötüleşti. ihtiyaç hissetmedim. ne kadar kötü olursa olsun. görürdüm onu. ondan bir şey çıkmayacağından eminim. bizimse düştüğümüz söylenebilir. Sevmiyorum. yavaş yavaş bir kişilik de kazanır. . güzel yemek olmayacak. hiç de bana uymayan bir duyguya kapılıyorum. karısıyla tabiî. iyi para kazanan biriyle evlendi. Hornsey'de otursaydı. aklınızdan geçenleri. Harry'ye bile bir şey söylemedim. Hansine'nin gelmesini istemiyorum. günlüğünüze yazabilirsiniz. bunu şimdiden görüyorum. ki hatırlatıyor.

Böyle bir şey söyleyerek karşınızdakinin sizden nefret etmesine neden olabilirsiniz. Hard Times'ı yeniden okuyorum. Harry dahil. ama ben bir sürü Danimarkalı kadının tersine. ben de kıskandım. o da yetmiş beş yaşında. hiç dönmem. Öte yandan bu günlüğe. beni Londra'ya. Harry son zamanlarda puroya dadandı. puro içen bir erkek görmek hoşuma gidiyor. Şimdi düşünüyorum da. benimle evlenir misin?" dedi. Beklemiyordum. Birlikte öğle yemeği yemeyi önerdi. Bu konuda hiç kuşkum olmadı. ikimiz de aynı yemeklerden ve çok yemekten zevk alıyoruz. bir iki kelime yeter. biraz da gergin bir sesle "Asta. Đşte öldü. ama günlüklerime geri dönmeyeceğim. Galiba beşinci kez. Cenazeye gitmeyeceğim. . Onu özlemiyorum.Dünyada bunu yapabileceğim başka bir canlı yok. Harry'ye söylemekten çekindiğim binlerce şey var. bu da hoşuma gidiyor. her şeyi yazdım. Charlotte Sokağı'nda nefis bir Fransız restoranına götürdü. Hayatımda gereğinden fazla cenaze oldu. Ne yazdığımı hatırlamıyorum. ama ölmüş bir kadını kıskandığımı biliyorum. öldüğünde insanların bana onu ne kadar özleyeceğimi söylemelerini engellemedi. Harry'den biraz daha uzakta olacağım tabii. Kesin olarak emin değilim. ama artık onun da bir arabası olduğuna göre. Purosunu yaktı. kelimeler sonsuza kadar yaşar. ikisinin arasında altmış yıl vardı. Bunları iyi bilmesi gereken Marie bile Rasmus'un çok hasta olduğu son aylar boyunca. Birincisine aptal gibi evet dedim. Üstelik cenaze töreni yapacakları gün. Cenazeden sonra konuyu açtığımda. ama buna yakın olmalı. karısını özlediğinde bunu ona hatırlatmayı düşündüm ama yapamadım. Belki de onu hiç de sevmediğimi gördüler. Ne de olsa yakında yetmiş yedi olacağım. hepsi de bunu biliyordu. Harry'nin karısı öldüğünde. Sonunda özgürüm. ikincisiyse bugün geldi. Birlikte yemek yemekten hep hoşlandık. onu aramıyorum. sigara ya da puro içmiyorum. Joan Sellway bana siyah çerçeveli adi bir kart gönderdi. bir teki dışında. Rasmus'tan hiç şikâyet etmemiş olsam da bu. 23 kasım 1954 Herkes birbiri ardına ölüyor. Çocuklarımdan hangisiyle beraber oturacağım? Cevap Swanny'yle. 3 nisan 1957 Hayatımda sadece iki evlilik teklifi aldım. bana en küçük bir ipucu bile vermeden. Yemekten sonra kahve ve konyak içiyorduk. Karısı öldü. bunun pek bir önemi yok. Şimdi de Hansine. Harry'yle tiyatroya gidiyoruz. Onun karısıyla hiç de evlenmek istemediğini söylediğini hatırladım. onu sandığımdan da çok arayacağımı söyledi. üç yıl önce falan olmalı. Harry onu çok özledi. hepimiz tiyatro oynadık. O günlerde her şeyi yazdım. Harry yas tuttu.

ne kadar yakışıklı olduğunu ve beni arzuladığını hatırladım. sevgi dolu söyledi. . seni seviyorum.Hep merak ediyorum.Öyleyse. kimse günlüğüne böyle şeyler yazmaktan hoşlanmasa da gerçekten kurumuş. Duke'ü terk edemezdin. dedim. . yine çok geç olacağını da biliyordu. Ona söyleseydim.Evet. bizim de Lavender Grove'da oturduğumuz günlerde tanışmış olsaydık. bana dokunmasından utanırım. Ya da. . . Benim dışımda. . onun bekâr bir erkek olarak Islington'da çalıştığı. Ama birbirimizi hiç bırakmayacağız. seninle evlenmem. öyle değil mi? Bilemediğini söyledi. yine de gençken onu ne kadar arzuladığımı. bir insanın en kötü halini görmek. "Bizim aramızda böyle şey olmaz" diyeceğini kesin olarak biliyordum. Cevapları bilemiyordu. Çılgın gibi düşünüyordum daha önce hiç düşünmediğim gibi düşünüyordum.Hayır Harry.Tuhaf. . Onun için söylemedim. Ben de kocamı bırakamazdım. öyle sandım. dedi. Duke" diye bahsettim. dedim. dedim. giderek artan küçümseme duygusu. Bir erkeğin bana bakmasından. Galiba fazla inatçıyım. Oysa şimdi içi kurumuş bir kadınım. evliliğin ne anlamı olacak? Evlilikte isteyip de elde edemediğim tek şey buydu. Evet evet.Seni seviyorum. Ürperdiğimi hatırlıyorum. Asta. Sadece "Hayır" dedim. Ben yazarım. tek bildiği artık çok geç olduğuydu. bunu söylemeye bile gerek yok. Gençliğimizde buna onurlu davranış derlerdi. bu fizik olarak mümkün olamaz. Hayır diyeceğinden korkuyordum. Daha sonra birbirimizin gözüne baktığımız. dedim.Bir zamanlar evlenirdim. Gerisi. Çıplak vücudum da iyi bir ütüye ihtiyacı varmış gibi duruyor. Sanki hayır diyeceğini biliyordum. kırışıkları başka türlü düzeltmek imkânsız. evet. neler düşündüğünüzü hatırlamanın mikanı yoktur. kadının adını hatırlayamıyorum. bu kadar iyi ve ahlaklı olmak bize ne kazandırdı? Evlendiğimiz insanlara bağlı kalmak. Benimki kadar uzun bir hayatta. demek istiyorum. dedim. Bir kabuk kadar kuru ve kapalıyım. Yüzüm de kızarmadı. Ondan hep "Mrs. Yatakta bir erkekle o şeyleri yapacağımı sanmam. hatırladığını iddia eden yalan söylüyordur. . Belki de yaşlanınca insanın yüzü kızarmıyor.Söylenmesi gerekmeyen hiçbir şey olamaz. "Bundan en ufak bir kuşkum olmadı. senin de beni sevdiğini biliyorum. değil mi? Birimiz ölene kadar dost kalacağız? . Peki o zaman. Đçinde böyle bir şey olan bir evlilik önermediğinden eminim. samimiyet. başımızı başka yönlere çevirdiğimiz.Ne söyleyeceğimi bilemedim ki bu başıma kolay kolay gelmez. Tuhaf ama. Galiba rengim biraz soldu. dedi. Bir anlaşma yapıp sonuna kadar bağlı kalıyorsun ama aslında bu çok saçma. evlenemeyeceğimiz günlerde. Bunu büyük bir sıcaklıkla.Mrs. evliliğin sevmediğim yanı. yeniden birbirimizin gözünün içine baktığımız uzun bir sessizlik oldu. geçmişte neler duyduğunuzu. .

Elleri titremeye başlayalı beri Harry araba kullanmaktan çekiniyor. Neyse ki bir grip salgını onu alıp götürerek herkesi sevindirdi. Zavallı çocuk. ama bugünlerde gençlerin nerede olduğunu tahmin etmek imkânsız. kendini tekrar etmemek mümkün değil. Anladığım kadarıyla Knud'un prostatından bir derdi var. özellikle de uzun zamandan beri serbest kalıp Mr. Aslında bunu belki de hiç yazmayacaktım. Mrs. bütün vücudu titriyordu. Ann'ı da çağıracağım. Cline ve evlenen. Swanny bana aldığı imzasız mektubu gösterdi. bekliyorduk. Yazdığı kitap basılınca sözünü tutup bana bir tane gönderecek mi. O orada olmasa. Jorgen. Tam da çıkıp davetiyeleri almaya hazırlandığım bir sırada. Harry'yi getirsin. neredeyse konuşamıyordu. aslında gerçekten yalnız kalmak istedim. Kendimi "Bütün bunları daha önce yazmıştım" diye düşünmekten alamıyorum. söyledikleriyle fazla ilgilenemedim. davet edeceğim kişileri düşünüyordum. Housman ölmeseydi. Yapılacak en iyi şey. Danimarka'ya döndüğünü söylediler. Bir insanın çocuğunu kaybetmesi korkunç bir şey. Çağırmayı gerçekten istediğim biri de Swanny'nin öğle yemeği davetinde çok ilginç bir konuşma yaptığım Mrs.Başımı salladım. Rasmus'un cenaze töreninden beri John'u gördüğümü sanmıyorum. Ama o kahrolası şeyi burnumun ucuna tutunca çok gergin olduğunu gördüm. kim aldırır? Şimdi artık kim aldırır? 5 ekim 1964 Ann telefon etmedi. Swanny'ye Margaret'in yeni soyadını ve nerede oturduğunu sormalıyım. ama bu kadar yolu göze alacaklarından kuşkuluyum. Hammond'la evlenmek isteyen Mrs. Galiba kadınlar erkekler gibi uzun zaman kavgalı ya da dargın durmuyorlar. ama yeni soyadını hatırlamadığım Margaret Hammond. Knud ve Maureen'i de davet etmek zorundayım. sonra kendi kendime sordum. Şok insanı hemen etkilemiyor. Tabiî Swanny ile Marie de orada olacak. seksen üçüncü doğum günümde vereceğimiz çikolata partisi için iki düzine davetiye aldım. Bir an için konuşamadım. John ve karısını çağırmıyorum. Evans. bunu yazmaktan mutluyum. Ann'ın nerede kaldığım bilen var mı? Tek bildiğim. belki de en korkuncu. sakin olmak. 16 haziran 1963 Gelecek ay için düzenleyeceğimiz. Sonra hemen çıktım. oyuncak bir bebek gibi başımı sallamaya devam ettim. neden bilmem. annesinin yanında değil. merak ediyorum. erkeklerin çoğunda olan bir şey. bir çikolata partisi kutlama olamaz. onları neredeyse hiç tanımıyorum. kâğıdı elinden alıp yırttım ve yaktım. bunun için birkaç dakika geçmesi gerekli. Bunu yazmayı en sona bıraktım. içinde Georg Stage ile ilgili bir bölüm olacak. ara sıra yaptığı gibi. Benim yaşımda. Housman'ı. Eminim Mr. ama bugün öğleden sonra gelip Marie'nin öldüğünü söyledi. Tabiî Mrs. Ama çok uzun süre önce en iyisinin duygularımı göstermemek. En büyük kızını da davet edeceğim ki. öptü. Elimi aldı. Bunu biliyorduk. ama şok hâlâ geçmedi. korkunç haldeydi. Rasmus hayatının sonuna kadar ondan nefret etmeyi sürdürürdü. Harry hiçbir yere gitmedi. Willow Caddesi'nde yürürken az da olsa titriyordum. hayata devam etmek olduğuna karar .

Hayatımın onca yılı elimden kayıp gitti. Hafızam artık delik deşik. nasıl. 2 ekim 1966 Artık akşamları çok yorgun oluyorum. inanmıyor. üzüntüyü yürekte tutmak ya da yazmak. Kadın fotoğraflarında olduğundan da yaşlı görünüyor. yedi yaşındayken Bornholm'deki tatili. yukarıda. annemim hep yatakta. ortadaki yıllar. Şimdilerde bütün duygularımın kuruduğunu iddia ediyorum. Hatırlamadığımı söyleyince.bir ölüm ilanına benzemeye başladığını düşünüyorum. Yüreğim bütün bu yıllar süresince aldığı darbelerden katılaşmış gibi davranıyorum. oysa yirmilerinde. Lancashire'da çocukları öldürmekle suçlanan Ian Brady adında bir adam ile Myra Hindley adında bir kadının duruşması Dikkat çekici ama korkunç. 21 nisan 1966 Gazeteler cinayet davası haberleriyle dolu. Bazı şeyleri. bitirene kadar da masadan kalkmama izin vermezdi. "Asker! Đleri. adamsa bir kütüğe benziyor. Bu dava bana Londra'ya ilk geldiğimiz dönemlerde Navarino Caddesi'nde işlenen bir cinayeti hatırlattı. Şimdi istesem de yazamam. marş!" En iyisi. yaz tatili için Strandvej'deki eve gidişimizi. nefret ettiğim o yoğurt çorbasını içirir.vermiştim. 4 haziran 1966 Bu unutkanlıktan nefret ediyorum. ama en küçüğümü. Hatırlamadıklarım. elli üç yaşında olmasına rağmen benim için hâlâ küçük olanı kaybetmeyi beklemiyordum. Bir zamanlar bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. insanlar birbirinin peşi sıra ölünce. Torben'in dediği gibi. Tanıdığınız birinin daha sonra bir insan öldürdüğünü öğrenmek ilginç olmalı. Bence kadında Alman tipi var. tek hatırladığım kadını bir kere gördüğüm. şimdi bu kararın ne kadar anlamsız olduğunu görüp gülüyorum. o evin benim olmasını istediğim. Swanny'nin sorularına son vermesini isterdim. böylece bana karşı sorumluluklarından kurtuluyorlar. bunları unutuyorum. Bir katil tanımış çok insan yoktur. çünkü neredeyse tamamım unuttum. Dik durmayı öğrenmem için Frederikke Teyze beni hep başımda bir kitapla yürütür. gerçek olduğunu hatırlıyorum tabiî. galiba inanmak istiyorlar. ama kim. akşamın çok erken saatlerinde. oysa eskiden hiç böyle . işin tuhafı da bazıları buna inanıyor. ne zaman. ne evin ne de oradakilerin adlarını hatırlayabiliyorum. Bazen. geriye sadece on yılın solmakta olan bir cama çizilmiş resim gibi bulanık parçaları kaldı. hasta olmasını. Çocukluğumu. O dönemden bazı günleri en ince ayrıntılarına kadar hatırlayabiliyorum. dedelerinin arasında bir Alman olduğundan eminim. bu günlüğün. onu uyandırmamak için odadan emekleyerek çıkmamı hatırlıyorum.

beni sonsuza dek seveceğini falan. O kadar bencilim ki. Kızlarından biri. o puroları içtikten sonra ne kadar öksürdüğüydü. dedi. sanki Robert Browning'inkiler gibi.Yirmi dört. bu da güzel bir yaş. 2 eylül 1967 Her şey bitti.Mrs. Onun yerine şimdi Harry'ye yazmaya başladım. Hastane yatağında yatarken bana güzel bir şey söylemedi. Daha önce kimse bana güzel yazdığımı söylememişti. Taksiler çok pahalı. . Asta. ev hakkında. benim de taksi için Swanny'ye güvenmek zorunda kalmam. Seksen beş yaşındaydı. Seninkiler gibi değildi. ben ölene kadar hayatta kalmasını isterdim. Sadece elimi tutup gözlerimin içine baktı. Birinci Dünya Savaşı'nda sen Fransa'dayken karın sana mektup yazmış olmalı.siyah Chanel tayyörümle Patou elbisemi sattım.Oh. Hayat bitti gibi hissediyorum. Đngilizce yazım hâlâ kötü ama Harry aldırmıyor. . Haftada bir iki kere görüşüyoruz. hastalığı çok ilerlemişti. Öldüğü zaman değil. onunla evlenmek istedim ama o istemedi.Peki ya yirmi beş yaşındayken âşık olduğun o kız? . "Bırak böyle düşünsün" dedim kendi kendime. okudukta sonra Harry'ye verdim. ama benim için yeterince uzun olmadı. Yirmi dört yaşındaydım. yatmış ölümü beklerken. Şimdi burada kesip Harry'ye yazacağım. ama bunlar aşk mektubu değildi. John's Wood High Street'teki kadına gittim. mektup yazdı tabiî. hepsinin beni ne kadar özledikten hakkında. elimi öpemeyecek kadar güçsüzdü. işleri güçleştiriyor. ona aşk mektubu yazan tek kadının ben olduğunu anlatıyor. değil mi? dedim. ama durmayacak. ama bunu daha önce hiç duymamıştım. bu kadar güzel ve bu kadar iyi saklanmış elbiseler beklemiyordu. mektuba yazmadı. yeterince uzun dersiniz. devam etmesi gerek. gece uykusunda öldü. . bana kalsa. Zatürree olmuştu. O Browning mektuplarını birlikte okuduk. Galiba yazdıklarım da giderek kısalıyor. Kim olursa olsun. ama onun eve bağlı olmak zorunda olması. sonunda verilen ilaçlar da bir işe yaramamaya başladı. dedi. Mektupları kütüphaneden aldım. Galiba kimsenin fırsatı da olmadı. . ama sonuna doğru. yanındaydık. bunu ne kadar sevindiğimi saklamak için söyledim. Babası ölürken yanında olmam için bana kızını gönderen o kadına şükran borcum hiç bitmeyecek. Gerçekten de ona âşıktım. hem de düzenli olarak. başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. aslında birlikte de değil. Sanki. Seninkiler muhteşem aşk mektupları.değildi. Onları Paris'ten mi almıştım? Yoksa Londra'dan mı? Hatırlamıyorum. Duymadığımı söylemedim tabiî. kızlar hakkında. Birinci Dünya Savaşı'nda gaz soluduğundan her kış ağır bir bronşit geçirdiğini anlattı. çünkü hepimiz gittikten sonra. St. Çok heyecanlandı. mavi. Taksi parasını eski elbiseleri sattığımda gelen paradan ödüyorum. Yazdıklarıma aşk mektubu diyor. Tek hatırladığım. Ama bütün bunları söyledi. Browning gibi demek istiyorsun.

bunu bir düşüneceğim. ama bir açıklama yaptı. Parklarda birlikte yürürken hep arsaların yanında durur. çünkü en çok dünü unutuyorum. yargılamayı da öldükten sonra yapmak daha akıllıca olurdu. Yukarıya. onun hakkında bir yargıya varamayacağım kadar yakın olacaktı. onun için gerçek çiçeğin bu olduğunu söylerdi. Söylenecek başka şey yok. artık yok. her zamanki saatte odama çıktım. ne de olsa Harry kocam değildi. bütün gün orada kaldım. dünmüş gibi değil. biraz utanıyordum. Konuyu ilk o açtı. bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. Çok gençken yazdıklarımı yakmıştım. Edebî yeteneğimin en güzel örneği de değil! Ama hiç olmazsa ağlamadım. oraya yalnız gitmeliydim. günlüğüme yazacağım son yazı olacak. Hayır. bütün gün ve bütün gece onu düşünüp bunları yazdım. Yirmi beşinci bölüm Joan Sellway yaşasaydı. Beş dakika önce olanları hatırlamazken günlük tutmak saçma olur. Annesi hayattayken onun hakkında tek bir olumsuz söz söylemeyen Paul ise ölülerin ardından konuşmama kuralını izleyenlerden değil. Çok yorgunum. Swanny beni teselli etmeye çalıştı. Ağlamam. geceyi çıkaramadığını bildiren bir telefon geldi.Swanny Teyze'nin aldığı o imzasız mektuptan bana söz edişini hatırlıyor musun? Bütün dertlerin başlangıcı olan mektuptan? .Neyse işte. Öyle çok olumsuz bir yargıda bulunmadı. ama hafızam ne kadar zayıflarsa zayıflasın. bence haksız da sayılmaz. 9 eylül 1967 Ölü gibi yorgunum. Beni hastaneye Swanny götürmüştü. Onu her zaman düşüneceğim. taşıdığım çiçeklere uzun uzun baktı. tam Torben eve girerken geri döndük. odama çıktım. Đnsanlar hakkındaki iyi ve güzel şeyleri onlar hayattayken söylemek. Çok parlak bir günlük yazısı değil. unutacağım son şey Harry'nin kır çiçeklerinden hoşlandığı. en iyi arkadaşımdı. . ama izin vermedim. Swanny götürmek istedi. Annesinin öldüğü günün öğleden sonrasında. Harry'nin cenazesine gittim. onlarla birlikte her zamanki gibi akşam yemeği yedim. Bu sabah. kafamdan geçenlerden ona hiç bahsetmedim. ama bunu yazmak niyetinde değilim. Bu. Elimde sanki bir demet ısırgan otu varmış gibi. Hiçbir şey söylemedim. ama sarılmasına izin vermedim. Belki de bütün bu defterleri yakarım.

ama elimden bir şey gelmezdi. kestiği büyük harfleri yapıştırdı. niçin korkmuştu? . birbirimizi kolluyorduk. dört ya da beş. Aramızdaki sorunu ona mektuptan söz ettiğim dakikaya bağlayabilirini. Yok. Derine dalmaktan çekinirdim. Bana annemi neden terk ettiğini uzun uzun açıklarken. insanları anne ve babaları yüzünden suçlarlar. Üstelik de sadece Swanny'nin dertlerinin başlangıcı değil. . Konuşmakta güçlük çektim.Đnsanlar çocuklarının anne ve babalan gibi olmalarını bekler. Yüzüne baktım. .Seni kaybetmekten. mektuplardan da bahsetti. Sonra ona neden korktuğunu sordum. . söyleyemezdim. Söylediklerini düşündüm. insanları uyarmak göreviymiş öyle dedi. Bir tanesini kocasının onu aldattığına inandığı bir kadına. gözlerinin boşluğa bakmasını hiç unutmadım. onlarda da aynı kusurların bulunduğunu sanır. Yüzüne sadece merakla baktım. .Kesin olarak bilmiyorum. Ama tabiî ki biliyorum. sana o zaman söyleseydim hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyleyebilir misin? Đşin kötüsü. yirmi dört yıllık evliydiler.Mektubu onun gönderdiğini mi? "Yazdığını" diyemiyorum. Annemle yapılan konuşmalar son derece yüzeysel olurdu. ama ona bu fırsatı hiç vermediğimi de söyleyebilirsin. Bunu dünyanın en basit şeyiymiş gibi söyledi. Teyzene gönderdiğinden önce. O gün yüzünün kararmasını.Sanki unutabilirmişim gibi.Hayır. Farkına vardığını biliyordum. Bunu ona söyleyemiyordum. yani kanıtlayamam. Bir imzasız mektup yazarının oğlu olmakla gurur duymuyorum. Sen daha bana söylerken anladım ve sanki beynime bir darbe yemiş gibi oldum. bu kadarı abartılı olur.Buna benzer başka mektuplar da gönderdi mi? . kendi içine çekilmiş. Dehşete kapıldım. belki çok . . oysa bu çok yanlış. Farkına varmı4tı. Bana şimdi dürüstçe cevap verip. Bir gün bir şeye öfkelenmişti. çünkü mektubu yazmadı. Her ikisi de orta yaşa gelince babam annemi terk etti. Bir şeyler değişecekti. Belki de korkuyordum.O mektubu annem gönderdi. Bunları güçlükle söylerken bile sanki omzundan atmak ister gibiydi.Bir sürü. ikimiz de sessizdik. ona hiç uymayacak kadar uzaklaşmıştı. Galiba hep bahane olarak buna benzer şeyler uydurulur. Mektuptan söz ettiğimde.Annen sana hiçbir şey anlatmadı mı? . O kadar iğrenmiş ve o kadar korkmuştum ki. Nereden anladın? . bir tanesini de oğlunun homoseksüel olduğunu bilmeyen bir anneye.Mektup yüzünden? . babama anlattı.

Ve ne yapacak bir şeyim ne söyleyecek bir sözüm ne de durumu değiştirmek için bulabileceğim bir çözüm vardı. gözlerinde o eski sükûneti ya da daha sonraki umutsuzluğu değil. doktoru öyle önermiş. O dönemlerden birinde. bir gündüz hemşiresine. kollarımı boynuna doladım. yerine bir başkasını bulmakta güçlük çekiyorduk. Ama ölüm döşeğinde. sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi kıpırdıyordu.küçük. dahası yayınlanmaları için profesyonel bir çevirmenle anlaşmayı aklından bile geçirmeyecekti. yayımlanıp en çok satan kitaplar arasına girmeyecekti. O krizle birlikte Edith gönderildi ya da gerçek Swanny'n-gerçek kadın her kimse. onun içinde eritildi. Mektubun gelişiyle birlikte nin sonuçsuz araştırması. bazen avucunun içinde buruşturdu bazen de çarşafın kenarını başparmak ile işaret parmağı arasında sıkıştırdı. belki de o kadar önemsiz olmayan bir şeyler. ayağa kalkıp yanına gittim. . doktoru Swanny'yi hastaneye yatırmamız gerektiğini söyledi. tek başına geçirmek zorunda kalmayacaktı. Zorlukla bastırabildiği büyük bir korku. Ama şimdi değişir miydi? . etkileriyle hayatına yerleşmiş. günışığı olan saatlerde de tekerlekli iskemlede oturuyordu. Sağ eli. ama çok az konuşuyordu. Onu öptüm. O gün anlamamıştım. Çifte kişilik dönemi sona ermiş. günün büyük bir bölümünü üst kattaki odasında. hep konuşabilmişti. Karanlık bir kış sabahının erken saatlerinde. Edith Roper'ın saltanatı bitmişti. Hastabakıcılardan biri işten ayrılacaktı. her şeyin yeterince iyi olduğunu hissettim. "Mektup olmasaydı belki günlükler hiç de gün ışığına çıkmayacaktı. merdivenlerdeki hayalet hilesini duyduğu gün ya da hemen sonra geçirdiğinden eminim. özellikle Swanny alt kata inmek istemediğinden. kanı ve beyni için ağırdı. sessiz ve hareketsiz kalmıştı. O sabah gece bakıcısı gelerek beni uyandırdı. Kafasını kaldırıp çarpık dudaklarını sıkma ya çalıştığında. Bütün bunlar onun için çok fazlaydı. Sol tarafını felç eden.Ne kadar iyi bir psikologsun. beyin damarı tıkanıklığından sonra gerekli moral tedaviyi reddetmişti. evinde ölmüştü. dedim. Kendini daha rahat hissetmesi için Paul'e de anlattım. sadece korkuyu görüyordum. Geceleri yatağında yatıyor. son günlerindeki delilik olarak nitelendiren her şeyin yıkımı başlamıştı. Mektup Swanny'nin hayatında son yirmi yılını yıkmıştı. Hastabakıcı kulağıma artık "zamanın geldiği" ni fısıldadı. daha sonra ısrar etmişti. Yeniden yürümeyi ya da sol kolunu tekrar kullanmayı öğrenmek için egzersiz yapmayı da kabul etmedi. Dudakları hep. hareket ettirebildiği eli. Konuşabiliyordu. bize bir servet kazandırmayacaktı" diye düşünmek de mümkündü. Herhalde Swanny günlükleri okuma zahmetine bile girmeyecek. çarşafın kenarını okşadı. onu olabilecek tüm iyi ve güzel şeylerden soyutlamıştı. ağzını çarpıtan inmeden sonra kendi içine çekilmiş. Doktora göre özel bir bakımevi Swanny dahil herkes için daha iyi olacaktı. Hareketsizliğiyle fizyoterapistin tedavisini. ben yanındayken ki halini hatırladım. inanılmaz bir dehşet içinde yas tutuyormuş gibiydi. O gün onu bir hastaneye yatıracaktık. onların izin günlerinde de bir yedek hemşireye ihtiyacı vardı. ama şimdi Swanny'yi krizi Gordon ve Aubrey'yle birlikte Hackney'ye gittiği Hyte ailesinin odalarını gördüğü. bazı hafta sonlarını da Willow Caddesi'nde geçirmeye başladım. Swanny'nin odasına girdim. Swanny'nin bir gece hemşiresine. Onu hemen hemen her gün görmeye geliyordum.

arkamdaki hemşirelerden birinin güçlü bir nefes aldığını duydum. ama hareket giderek zayıflıyordu. Sonra gülmeye başladım. Elini tuttum. bütün gücümle parmaklarımı parmaklarına bastırdım. sonra bir daha "Hiç kimse. Homoseksüel olan o adamın tek kusuru. güldüm. Claire ve Carol beni onunla baş başa bırakacaklarım söylediler. anasız babasız. güldüm. hâlâ hisseden sağlam elini. . . Odada sessizce oturarak beklediler. kırışıkların kaybolduğunu. sonra Carol söyledi.Ölürken gördüğüm ilk insandı. elmacık kemikleri ve alnının yumuşadığını gördüm. Nabzını saydı. kafasını salladı ve Swanny'nin gözlerini kapadı. Gerisi yok. Bir anlamı var mıydı? Kimse anlamıyor. eli gevşedi. göğsü hırıldadı. . çocuksuz muydu? Hiç öğrenemeyeceğim. Elimi tutan el yavaşça boşaldı. Ya da belki bir adam ya da bir kadının bir hakareti. Carol. ama mecburum. Ölü görmüştüm. "Kimse" dedi Swanny." Hepsi bu.Sence annen neden o kadar bekledi? diye sordum. Hep böyle olurmuş. soğumuş bir Swanny'ye dokunmak istemedim. O resimde mutlu. Swanny'nin yüzüne gençliğin döndüğünü. Hayatın sıcaklığının çekilmeye başladığını biliyordum. güzel ve iyi giyimli miydi? Başımı salladım. Asta'yla birlikte aynı evde yaşıyorlardı. kimse artık benimle gelemez mi dedi? Yoksa kendinden mi bahsediyordu? O hiç kimse miydi? O da dizedeki gibi. Kendisi kırkını geçmişti. daha sonra bir şekilde onu canlı bir bebekle değiştirmiş olamazdı. Anneannesi biliyor olmalıydı. Bir daha konuşmadı. o sürede parmaklarımın üzerindeki baskı giderek azaldı. Son nefesi ciğerlerini tıkarken. Günlüklerde bir yerde Asta Hansine'yle birlikte bir sürü güçlükten geçtiklerini yazar.Böyle bir fotoğraf annemi harekete geçirmek için yeterli olurdu.Onu harekete geçiren bir şey olmalı. Hepimiz Swanny'nin ölmekte olduğunu biliyorduk. Dudakları sanki ekmek çiğniyormuş gibi hareketlerini sürdürdü. Komik değildi. Asta Hansine'ye belli etmeden ölü bir çocuk doğurmuş. belki de anneannesinin söylediğini sanıyordu. ama kim eğlendiğimiz için güldüğümüzü iddia edebilir? Annesi Swanny'nin Asta'nın çocuğu olmadığını nasıl biliyordu? Paul'e sordum.Ben hep o mektubu yazanın Tatier'da Swanny'nin fotoğrafını gördüğünü düşünürdüm. ama hayattan ölüme geçen bir insanın yanında hiç bulunmamıştım. . Hansine'yle aralarında büyük bir sevgi ve bağlılık olmasa da özel bir ilişkinin bulunduğu açıktı. . Konuştu. Bunu söylememeyi isterdim. Swanny de elli sekiz yaşındaydı. gündüz hemşiresi gelip alnına dokundu. hep böyle gençleşirlermiş. Belki de kıskançlık ya da öfke. Gözlerindeki ışık söndü. ağzı kapanıp duaları hareketsiz kaldı. ama yanında çok az kaldım. Gece hemşiresi Claire gitmek üzereydi. varlıklı. Böylece sanırım bir saat kadar oturdum. kimse bilmiyor. ama gündüz hemşiresi geldikten sonra da yanımızda kaldı. sokakta annemin yanından geçerken ona selam vermemesi.

annem ve anneannem senin ailenle hiç görüşmüyordu. Cary'nin yanında oturuyordu. Evlat edinme konusunun açıldığını. Yapımdan memnun olup olmadığını sordum. Bunu mahkeme yoluyla yapmak çok daha iyi.Đnsanlar yaşlandıkça sırların ağırlığı altında kalır. Oldukça zengin bir kadroydu. Tek yapman gereken. . gizemli bir gülümsemeyle hediye olduğunu söylediği bir Chanel tayyör vardı. Edith'i merak ediyordum. Ama biliyorsun.Hayır. Miles Sinclair. bilmiyorum. sevinçten uçacak gibiyim. Galiba gerçeğin kendiliğinden ortaya çıkacağını sandım.Seksen beş yıl sonra da mı? diye sordu Paul. sevgililer. bugünün çocuk edinme kurallarının daha iyi olduğunu kanıtlıyor. ama önce Cary sahneye çıkıp izleyicilerden bu yapımı gerçekleştiren ki kişiyi. ama artık emin değilim.Çok memnunum.r ailesi ve Florence. -Oh. Paul'le birlikte Roper'ın özel gösterimine gittik. Kimin yaptığını bulacağımı sanıyordum. gerçeği söylemek gerekirse. ışıklar . Basın gelmemişti. Bize oynayanların listesiyle birlikte küçük bir broşür. üzerinde ocak indiriminden alınmasına rağmen bin pound'un üzerinde bir paraya mal olan. dükkâncı.- Anneannen neden söylemiş olabilir? . bazen öyle saçmalıyorum ki. merak ediyorum. bir de Lizzie rolündeki Clara Salaman'ı bir gaz lambasının altında gösteren bir fotoğraf verdi. teşekkür ederim. Miles Sinclair gri ve karışık sakallı bir devdi. çeşitli polis memurları. bir de tabiî Cary. Florence'ın nişanlısı. Yine de biz hiç çocuk evlat edinmeyeceğiz. Önce barda Caryy'le birlikte birer içki içtik. Bunu yasa verdiği çocukların çalıştırılabileceği kısa süre nedeniyle yapmak zorunda kaldıklarını biliyordum. öyle sanıyorum. değil mi? . çok yakın oturuyordu.Asta'nın senin ailenden uzak durmak istemesinin nedeni bu mu. gösteri tam altı buçukta başladı.Bütün bunlar. kızının bu yanını belki hiç tanımıyordu. Günlüklerde Asta'nın anneanneni ellinci evlilik yıldönümü davetine çağırmayı reddetmesiyle ilgili bir bölüm var. dedim. dedi Paul. dedim. ama hâlâ başaramadım. anneannemin de eskiden bunun çok daha kolay olduğunu söylediğini bir düşün. arabacılar. senarist ve yönetmeni alkışlamalarını istedi. Okurken bunun sadece züppelikten kaynaklandığını düşünmüştüm. Anneannem sizlerin annemden çok daha farklı olduğunuzu düşünmüş de olabilir. tıpkı Mrs. Salona girdik. . Westerby'nin yaptığı gibi gidip istenmeyen bir çocuğu almaktı . Son derece memnun gözüküyordu. Roper'ın ablasıyla eniştesi. . sadece BAFTA üyeleri vardı. o rolü ikiz kızlara verdiklerini gördüm. hamal. r ve avukat. Roper'ı oynayan aktör ve Florence Fisher rolündeki oyuncu. bir soruşturma gibi olacaktı.

Benim fazla açıklamam gereksiz. Cary ve senaristin önerecek bir çözümleri yoktu. En az bir yıl. birkaç küçük ayrıntı katmasına izin verdi. Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. sadece gırtlağı kesilmiş bir Lizzie izledik. Hampstead yolunda "Bana evini satmak niyetinden hiç söz etmemiştin" dedim. insanlar Asta günlüklerini nasıl okuyorlarsa. Dizinin üzerinde. -bundan Cary'yi kendi evinden çok Miles Sinclair'in yanında bulabileceğim sonucunu çıkardım.broşürü katlayıp cebime koydum. Cary ve Miles'la kararlaştırdığımız akşam yemeğini yemiş kahvelerimizi . bunu Cary'ye de söyledim. Đki üç yıl önce birisi bana Cary Oliver'ın mutlu olduğunu duyduğumda sevineceğimi söylese. Herhalde bahçe kapısında elinde bıçakla korkunç suratlı bir adamı beklemek yanlış olurdu. Evini satmaktan bahsettiğini ilk defa duyduğumu söylemek üzereydim ki Cary Miles Sinclair'i aralarındaki ilişki konusunda hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde bizimle tanıştırdı. buna rağmen kellesini kurtardığı duygusuyla baş başa bırakıldık. Ward-Carpenter koleksiyonunda bulunan ve Roper ile ablası arasındaki mektupları kapsayan dosyayı. Benim için düş kırıcı yanı. çok eğlenceliydi. Cary Arthur Roper'ın anılarını.Nereye gidiyorsun? Bir an için korkudan nefessiz kaldım. Onun için memnundum. kimden bahsettiğini sormak zorunda kaldım. neredeyse entelektüelce gerçekleştirilmişti. duruşmayla ilgili gazete haberlerini okumuştu. Cary adını söyleyince. Elindeki bilgi. . Cinayeti işlenirken görmedik. beni kabul edersen. Devon Villa da Maria Hyde'ın evine benzemiyordu.Bir anlık bir karardı. Chanel tayyörü alan o muydu? "Roper" hakkında ne söyleyebilirim? Çok güzeldi. ama bu kez gerçekten memnundum. akıllıca. dönemi anlayıp bilerek. ama bir açıklama yapması için yeterli değildi. çok sürükleyiciydi. Đyi de nereye gidiyorsun? Hampstead'de Willow Caddesi'ni düşünüyordum. Karın Deşen Jack'in hayaleti dolaşıyordu. gidip "Roper"ı da izleyeceklerdir. Ucuz ve duygusal değil. Roper'ın karısını öldürdüğünü. Dizide zaman yanlışları olmadığından eminim. Buluşup birlikte akşam yemeyi yemek üzere anlaştık. Oyuncular Roper'lara. kafamda canlandırdığım Devon Villa ve Navarino Caddesi'nin yakınından bile geçmemesiydi. Ward-Carpenter ve Mockridge okuyucuları gibi. Yani filmden hoşlandım. . Satması uzun sürer. hepimiz. Her neyse. Paul bunun evinin değerini yükselteceğini umduğunu söyledi. onun deli olduğuna karar verirdim. geçen yüzyılın sonunda ya da bu yüzyılın hemen başlarında Londra'da geçen bir cinayet filmi gerçekleştirmeye çalışan her yapımcının tutkusu. Tabiî.kararınca kolunu Cary'nin omzuna attığını gördüm. Miles Sinclair oyuncu listesini gösteren broşürlerden birinin üzerine telefon numarasını yazdı.

ufak tefek ve siyah saçlıydı. yanımda olmanı istiyorum. O anda Cary'den bir şey istemek üzere gelenin o olduğunu anladım. Büyük dedemi. Cary'nin de benim gibi düşündüğünden.içiyorduk ki. . kaynak aramada deneyimsiz. Alfred Roper'ın hayatıyla ilgili belgeler eksiksizdi. sonra öksürüğünü önleyemedi. tüm iş hayatını üzerine kurduğu bir yapım konusunda düş kırıklığına uğratmamak daha doğru olacaktı. Çarşamba özellikle uygun bir gün değildi. sessizce oturuyordu. Dedelerimi. Bu kız da anlaşılan Paul'ün korkulu rüyası öğrenciler gibiydi. sanki ortada bir casusluk döndüğünü kanıtlıyor gibi anlattı. ezilen böceği siyah bir koşu ayakkabısının ucuyla kenara itti. "Bulamıyorum. Cary'nin Frith Sokağı'ndaki bürosunun "hemen yanıbaşında"ydı. Yanıldığımızı çabuk anladık. Çarşamba sabahı.Ne zaman görüşeceksiniz? diye sordum. hemen yandaki evde oturduğunun doğru olup olmadığını sordu. suçlamalara. Sen de geleceksin. Öğrenmek istediğiniz. Cary sigarayı bir hafta önce bırakmış ve yeniden başlamıştı. Yanında bir belge getirmediği belliydi. sekreter içeri girip ziyaretçisinin geldiğini söyleyince. Cary'nin sesi çatlak çıktı. Lisa Waring akıllı bir çocuk gibi başını salladı. bir kaynağın nasıl değerlendirileceği hakkında beceriksizdi. Đkimizin de gözünden kaçan ya da Cary'ye göre bir tehlike ya da bir şantaj olarak görünen bir şey. Cary'nin Soho'daki pis bürosuna girerken o yaratıklardan birinin üzerine dikkatle nişan alıp bastı. Onu üzmek büyük öfkelere. Sonunda Mozart'ın yaşadığı evin şimdi Londra Gazinosu'nun girişi olduğunu söylemeyi başardı. sonra yeniden yere bakmaya devam etti. Cary beni tanıştırırken gözlerini kaldırdı. yanında bir çanta bile yoktu. Đşte karşımızda. bütün eğitimlerine. Lisa Waring bir hamamböceğinden daha büyük bir şeyden kaçacak gibi görünmüyordu. Elimi tuttu. gözyaşlarına ve başka dramlara neden olabilirdi. Eğer beni yıkacaksa. paketten yeni bir sigara çıkarıp yaktı. bunu ikimiz biliyorduk. konuşmadan önce gırtlağını temizlemesi gerekiyordu. Blucin ve kazağının üzerine giydiği cepli ceketin dışında. gözündeki hafif çekiklik atalarından birinin Doğu'dan geldiğini kanıtlamaya yeterliydi. elimden geleni yaptım. uyarılara ve önerilere rağmen araştırma hakkında bilgisiz. Nereden geldiğini. Mozart'ın çocuk yaşta Londra'ya geldiğinde. tam olarak nedir? diye sordu Cary. birdenbire Lisa Waring'in telefon ettiğini söyledi." . Küçücük oda dumandan masmaviydi. Oysa hâlâ Lisa Waring'in ona ne göstereceğini bilmiyordu. Cary sanki bu yakınlık her şeyi daha da kötüleştiriyor. ta ki broşürünüzü aldığım güne kadar. kim olduğunu. Onun adına hiçbir yerde rastlamadım. Yirmilerinin sonunda görünüyordu. Yine de Cary'yi kırmamak. başkalarının onun için çalışmasını tercih edenlerdendi. yoksa Cary'den bir şey koparacak ya da onu bir biçimde tehdit edecek değildi. değil mi? Geleceğine söz verdin. bunu bulmanın kolay olacağını söylemek üzere olduğundan eminim. Gelmişti. Miles ona bir çocuğa bakar gibi bağışlarcasına baktı ama halimden pek memnun değildim.

Galiba bana ayrı konulardan konuştuğumuzu belli eden de bu oldu. "Siz Roper'dan bahsetmiyorsunuz, değil mi?" Tabiî ki bu kadar açık sordum. Şaşırmış gibiydi. "Yaptığınız dizinin adı bu, bunu biliyorum. Benim aradığım, büyük dedem. Adı George Ironsmith'ti, aynı adam olup olmadığını öğrenmek istiyorum."

Yirmi altıncı bölüm

George Ironsmith'in kim olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aynı isim, Cary'nin hazırladığı, bir tanesi de önümüzdeki masanın üzerinde bulunan küçük broşürde de vardı; ha tabiî, Lizzie'nin bir zamanlar nişanlısı, hani ona camdan taşlı yüzüğü hediye eden. Cary Ward-Carpenter yazısının, Arthur Roper'ın anılarının ve Cora Green'in Star'daki yazısının fotokopilerini getirdi. Masasının üzerinden Lisa Waring'e uzattı, genç kadın kâğıtları eline aldı, "Đzin verir misiniz?" diye sordu, bazı kelimelerin ve adların altlarını çizmeye başladı. Hanımın sevgilisi bir George Ironsmith vardı, öyle mi?

- Öyle anlaşılıyor, dedi Cary. Onunla 1895'te nişanlanmış ama nişan bozulunca, yurtdışına gitmiş. -Yurtdışına, nereye? - Hiçbir fikrim yok. Cora Green onun bir "sömürge" aksanıyla konuştuğunu yazıyor, bu da ne demekse. Ne demek olursa olsun, Lisa Waring pek memnun olmuşa benzemiyordu. Ironsmith kaç yaşındaydı?

- Cinayet zamanında mı? Belki otuz-kırk arası. Yapım için böyle düşündük. Onu oynayan aktör otuz altı yaşında. - Mezar taşını gördüm, büyük dedem George Ironsmith Đ920'de öldüğünde kırk dokuz yaşındaydı. 1871'de doğmuştu, demek ki 1905'te otuz dört yaşındaymış. Cary'nin üzerinden kocaman bir yük kalkmıştı.

- Sanki aynı adamdan bahsediyoruz, değil mi? Nereden geldiğini nasıl öğrenirim?

Cary tüm ülkenin telefon rehberlerini taramasını önerdi. Her ikimiz de St. Catherine's House'daki kayıtlardan söz ettik. Ona böyle bir araştırmayı nasıl yapması gerektiğini söyledim, atalarıyla ilgili en güvenilir bilgiyi kilise vaftizlerinin kaydedildiği Mormon's World'de bulabileceğini söyledim Benim istediğim bizi heyecanlandıracak, ama Cary'nin yapımına zarar vermeyecek kadar önemli bir gerçeği öğrenmekti Cary yine de rahatlamıştı. Sırtından ağır bir yük kalkan çoğu insan gibi, aşırı yardımcı olmaya çalıştı. Örneğin Lisa Waring ona (bunları ben uyduruyorum) büyük dedesinin Arthur Roper olduğunu, bir zamanlar cerrah yardımcısı olarak çalışıp 28 temmuz 1905 günü Londra'da bulunduğunu anlatsaydı, Cary'nin en son kabul edeceği şey, ona filmi göstermek olurdu. Oysa kız ona böyle bir şey değil, oyundaki üçüncü derece kişilerden birinin küçük torunu olduğunu anlatınca Cary ona "Roper"ın üç kasetini de göndermeye söz verdi. Lisa Waring gidince Cary duygularını havaya zıplayıp bana sarılarak ve "bir yerlerde harika bir yemek" yemeyi önererek ifade etti. Uzun zamandır kafasını karıştıran, bana bir türlü soramadığı soruyu da uzadıkça uzayan, sonunda bütün öğleden sonrayı kaplayan bu yemek sırasında sordu. Beni Roper'ların eviyle Asta'nın ailesi arasında bir bağ aramaya iten şey neydi? - O bağı sen kurdun, dedim. Seni başlangıçta beni aramaya iten de buydu. Günlüklerde Roper'la ilgili başka şeyler olup olmadığını öğrenmek istedin, o sırada da Swanny'nin bazı sayfaları yırtmış olduğunu gördük. Bağlantıyı kuran sensin, ben değil. - Evet ama, o sayfaların eksik olduğunu görünce bağlantı aramaktan vazgeçtim. O sayfalarda ne var bilmiyorum, ama, günlüklerde Roper'la ilgili başka bilgi yoksa, hiçbir şey öğrenemeyeceğiz. Elimizdeki tek bağ, Hansine'nin kaldırımda ölen Dzerjinski'ye rastlaması ve Asta'nın yaptığı iki üç yorum - Altı, dedim. Altı yorum var. Hepsini de ezbere biliyorum. Đlki, Hansine'nin Dzerjinski'yi görmesiyle ilgili, ikincisi Hansine'nin Florence Fisher'ı evde çaya davet etmek için izin istemesi üçüncüsü Asta'nın Navarino Caddesi'ne gidip Lizzie 'in Edith'le birlikte evden çıkışını görmesi. Burada da Edith'i güzel bir periye benzetiyor ve Edith'in kendi doğmamış çocuğuyla bir çeşit telepatik iletişim kurduğunu hissettiğini anlatıyor. Daha sonra, ismini belirtmeden, Navarino Caddesi'nde karısını öldüren adamdan söz ediyor. Dördüncü yorum, yakında oturan ve günlük tutan herkesin yapabileceği bir yorum. Bunu yazmamış olması daha ilginç olurdu. En ilgi çekici olanı beşincisi, çünkü sekiz yıl sonra, 1913'te yazılmış. Burada Rasmus, Sam Cropper'ı karısının hayranlarından biri sanıyor, Asta da kocasının "Mrs. Roper'ın izinde yürüdüğünü" sandığını anlatıyor. Sonra, en son günlüklerden birinde de Moors Cinayetleri'ni okuduğunu, onların da "Navarino Caddesinde'ki o şeyi" hatırlattığını yazıyor. -Yani demek istiyorsun ki, aklında hep Lizzie Roper vardı. - Aşağı yukarı. Tabiî bunun nedeni de Asta'nın hiç "kötü" kadın olarak adlandırılabilecek bir kadınla karşılaşmamış olması. - Lizzie gerçekten de bildiği ilk kötü kadın, üstelik onu gerçekten de görmüş olduğunu unutmamalıyız. Büyük gösterişli şapkasından da söz etmiyor mu? Asta gibi kadınlar, "iyi"

kadınlar hep öteki cins kadınlardan büyülenirdi, bu da o kadar yıl sonra Lizzie'yi düşünmüş olmasını açıklayabilir. Yine de bütün bunlar Asta'nın ailesiyle Devon Villa arasında hiçbir bağ olmadığını gösteriyor. Bunu senin kafana ben soktum, o sayfaların kaybolduğunu gördükten sonra da aklından bir daha çıkmadı. - Tabiî çünkü önemli bir şey varsa, o sayfalarda olmalı. - Olup olmadığını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, Swanny Kjær'in o sayfalarda kendi köküyle ilgili bir ipucu bulduğu, tanıştığı gerçeği, ne olursa olsun, kabul edemediği için de sayfaları koparmak zorunda kaldığıdır. Oh Ann, o tatsız küçük kızın -tatsızdı değil mi, çok soğuktubana gelip de büyükbabasının Arthur Roper olduğunu, ölüm döşeğinde yatarken cinayeti kendisinin işlediğini itiraf ettiğini söylemediği için o kadar mutluyum ki! Söz vermiş olmama rağmen, artık benim olan evde günlükten koparılmış sayfaları aramaya daha hiç başlamamıştım. Cary bana Roper bağlantısının benim hayalimden kalma olduğunu söylediğinden sonradır ki, aramaya giriştim. Yapılacak tek şey, düzenli çalışmak, en tepeden başlayarak hiçbir yeri gözardı etmeden, halıları kaldırarak, dolaplarda gizli bölme arayarak aşağıya doğru ilerlemekti. Aramamın yarısına gelmiştim ki, beynimde bir şimşek. çaktı. Eğer Swanny günlükten kim olduğunu anlatan sayfalar koparmışsa, o zaman neden kendini Edith olduğuna inandırmaya çalışmıştı? Edith olması imkânsızdı, koparılan sayfaların onun Edith olduğunu ileri sürmesi de mümkün değildi, öyleyse o sayfalarda ne yazılıydı? Edith'in daha iyi seçenek olabilmesi için, çok daha kötü, çok daha korkunç bir şey. Birdenbire Swanny'nin öteki seçeneğin, bulduğu gerçek Kişiliğinin kabul edilemeyecek kadar kötü olduğu için Edith olmaya çalıştığını gördüm. Yine de Edith'in kişiliğine bürünmeye çalışması, sayfaları koparmasından çok daha sonra başlamıştı. Neler bulduğunu anlamaya çalışmak imkânsızdı, ama aramaya devam ettim. Günlüklerin dördüncü cildi yakında yayımlanmak üzereydi. Bu kez, şömizin arka iç kapağına Swanny'nin fotoğrafını koyup koymamayı daha kararlaştırmamıştık. Daha önceki bütün yayınlarda Swanny'nin fotoğrafı vardı, ama o zamanlar Swanny daha hayattaydı. O günlüklerin yazarı değildi, sadece yayıncıydı ama şimdi yaşamıyordu, 1935-1944 arasını kapsayan günlükleri yayına hazırlamaya zaman bulamadığına göre, artık onun resmini kullanmamak daha doğru olmaz mıydı? Swanny'nin yerine benim fotoğrafımı basmak söz konusu bile değildi. Asta'nın cildin sonunda daha sadece dört yaşında olan torunu kimsenin dikkatini çekmezdi. Yine de arka iç kapakta sadece önceki ciltler hakkında yayımlanan olumlu eleştirilerden alıntı yapmak, bana biraz yetersiz geliyordu. Ön kapakta Asta'nın resmi, daha doğrusu, Asta'yı hayatının çeşitli dönemlerinde gösteren ve oval çerçeveler içine yerleştirilmiş dört fotoğrafı bütün ön kapağı kaplayacaktı. Swanny'nin yayıncıları -onları hâlâ öyle düşünüyorum" bana önerilerini göndermeye devam ettiler. Eski formatı koruyabilir, Swanny'nin fotoğrafını küçültebilir ya da Swanny'nin buğunu gösteren değişik bir fotoğraf kullanabilirdik Swanny'nin çocukluğu ya da gençliğine ait yığınla fotoğraf vardı. Tek yapmam gereken, Asta'nın albümlerini karıştırıp bulmaktı. Belki de diğerlerinden daha güzel göründüğü için, Swanny'nin resmini diğer çocuklarına oranla çok daha sık çektirmişti. Her doğum günü için çektirilen bir stüdyo portre -aralarda çekilen birçok

değişik fotoğraf vardı. Asta'nın fotoğraf albümlerinin hepsini görmüş olduğumu sanıyordum, ama zamanda içinde görmediklerim ya da unuttuklarım da olduğunu anladım. Albümler Asta'nın odası olarak adlandırdığımız odadaki şifoniyerin bütün çekmecelerini doldurmuştu. Albümleri çıkarırken Swanny'nin eksik sayfalan albümlerin arasına saklamış olabileceğini düşündüm, ama saklamamıştı. Swanny'nin günlükleri ilk okumaya başladığı çalışma odasındaydım. Kopardığı sayfaları yırtıp atmış olamayacağını düşünerek, raflardaki her bir kitabı indirdim, sayfaların arasına saklanmış kâğıtlar aradım. Bir sürü kâğıt buldum, zaten bulmamam garip olurdu: ilgisiz bir teşekkür mektubu, yemek tarifleri, arkadaşların gittiği tatil yerlerinden gönderdiği kartpostallar, hemen hemen hepsi Danca gazete kupürleri. .. sadece aradıklarım yoktu. Evde tutulamayacak kadar acı verici olduklarını düşündüm, Swanny onları küçük parçalara ayırmış, üzerinde yazılanlar da buhar gibi kaybolup gitmiş olmalıydı. Bir şeyi yok etmek isterseniz, bunu hemen, zaman geçirmeden yaparsınız. Yoksa sonsuza dek saklamazsınız. Sinemalardaki gerilim filmleri gibi, hani kötü adam filmin kahramanını sıkıştırır da hemen öldürmek yerine kurbanının gözlerini kamaştırmak için kendini övmeye, kabarmaya girişir ya öyle. Ama sözünü bitirene kadar imdat yetişecektir. Swanny imdat gelmesini beklemeden sayfalan yakmış olmalıydı.

Gazetede, Sotheby's'te satışa çıkarılan bir Victoria Nişanı'yla ilgili yarım sütunluk bir haber vardı. Satan kişinin adı Richard Clark'tı, nişana hak kazanan adamın torunuydu. Onun adı benim için bir şey ifade etmese de dedesininki önemliydi. Eğer asıl Victoria Nişanı başka bir yerde bu kadar ünlenmeseydi, gazetenin satışa bunca yer ayırması düşünülemezdi. Okuyucuların Çavuş Harry Duke'e bu kadar ilgi göstermelerinin nedeni onun 1 temmuz 1916'da Sortime cephesinde gösterdiği kahramanlık değil, Asta'nın günlüklerindeki önemiydi. Bu adam önce Asta'nın oğlunu kurtarmak için kahramanlık göstermiş, sonra da Asta'nın platonik sevgilisi olmuştu. Paul'e yüksek sesle haberi, haberin yanında yer alan günlükleri pek de iyi özetlemeyen bölümü okurken, Gordon geldi. Dış kapı basamaklarını çıkmış, evde olduğumuzu görünce de cama vurmuştu. Cenaze levazımatçısı gibiydi. Üzerindeki takım elbise resmî ve siyahtı, üzeri siyah çizgili koyu gri bir kravat takmıştı. Eğer hayatta kalmış sevdiğim bir yakınım olsa, bana bir felaket, bir kaza haberi vermeye geldiğini düşünürdüm. Bütün duygulanım yüzüme yansıtmış olmalıyım ki, her zamanki açık sözlülüğüyle "Bu kadar endişelenme. Dinleyince hiç de takmayacaksın. Belki de hoşuna bile gidecek" dedi. Paul Gordon'un habersiz geldiğinden böyle konuştuğunu sandı, onu görmekten memnun olduğumuzu söyledi ve Harry Duke'ün Victoria Nişanı'nın satılacağım anlatmaya girişti. Gordon terbiyeli terbiyeli dinledi, bulduğu ilk fırsatta da Paul'e "Annenin bir fotoğrafını görmek istiyorum" dedi. - Benim annemin?

- Ann sende fotoğrafları olduğunu söyledi. Bir şeyden emin olmak istiyorum. Fotoğrafta, çiçekli bir ipek elbise giymiş, bahçesinde görülüyordu. Rüzgârlı bir gün olsa gerekti, saçları karışmıştı, bir eliyle uçmasın diye eteğini tutuyordu. Fotoğraftan neye benzediği anlaşılmıyordu ama ince uzun boylu, açık renk saçları olduğu belliydi. Paul bu fotoğrafı, annesinin ölümünden sonra onun evinden aldığı resimler ve kâğıtlar arasında bulmuştu. Gordon'un yanında kendi Asta nüshası vardı, açarak Swanny'nin şömizdeki resmini gösterdi. Küçük Denizkızı'nın yanında duran, mavi tüvit elbiseli, mavi keçe şapkalı, uzun boylu, zayıf, açık renk saçlı bir kadın. - Ne görüyorsunuz? Konuşmadan önce duraklamıştı, ölçülü dramatik vurgulu sordu. Arada bir Gordon'un gelişmiş bir tiyatro yeteneği olduğunu düşünürüm. Đkisi de Danimarkalıya benziyor.

- Hepsi bu mu? Ne görmemi istediğini sordum. - Kardeş gibi, yarı kardeş gibi değiller mi? - Eğer kardeşlerin ya da yarı kardeşlerin birbirlerine benzemediklerini düşünürsek, evet. Paul'e döndüğümde, rahatsızlığını gördüm. Sesinden bir şey belli etmemeye çalışarak sordu: "Ne demek istiyorsun, Gordon?" - Size bir şok yaşatmak istemiyorum. Aslında belki de bundan hoşlanacaksınız, bir şekilde Ann'la kuzen olacaksınız. - Bize Hansine'nin Swanny'nin annesi olduğunu mu söylemek istiyorsun?

- Bir sürü şeyi açıklıyor, dedi Gordon. Asta günlüklerinde Hansine'nin ne kadar şişman olduğunu yazıyor, bizler de bunu zayıf bir kadının kendinden şişman birine gösterdiği normal ve acımasız tepki olarak kabul ediyoruz. Ailenin bahçede çay içtiği, Hansine'nin de arkalarında durduğu ünlü fotoğrafta Hansine hiç de şişman değil. Asta daha sonraki yıllarda da onun şişmanlığından hiç söz etmiyor. 1905'te şişmandı, çünkü hamileydi. - Belki de Asta uzunca bir süre onun hamile olduğunu fark etmedi. O günlerde elbiseler gebeliği gizleyecek denli boldu. Moda tarihi uzmanları, kadınlar yüzyıllarca hep hamile oldukları için, kadın elbiselerinin hamileliği gizleyecek biçimde tasarlandığını söylüyor. Yirmilerde moda olup bir daha kaybolmayan dar ve yapışık elbiselerin nedeni, kadınların eskisi gibi sık sık hamile kalmamaları. Hansine hamleliğinin yedinci ya da sekizinci ayına kadar durumunu saklamış olabilir, itiraf ettiğinde de çocuğu aldırmak için çok geç. Üstelik Asta'nın böyle bir şeyi bağışlamayacağını da biliyoruz. Rasmus bağışlayabilirdi, ama Rasmus orada değildi.

Büyükannenler Đngiltere'ye göç ettiklerinde. . O daha çok bir otomobil motoruyla ilgilenmeyi seviyordu. terk edenin Hansine olduğunu söylemek de mümkün.Hansine'nin daha önce bir sevgilisi olduğunu biliyoruz. . Peki. Çocuğunu her gün görüyor. ama onu bebeği kundakladıktan sonra koltuğunun altına alırken. . Çocuğunun ölü doğduğunu hiçbir yere bildirmedi. sevgisinden yararlanıyordu. dedim. Belki de Hansine'ye sadece kız olursa alacağını söylemişti. Rasmus'un söylediğinden de erken dönmemesi için dua etmiş olmalılar. dedi Paul. .Belki de gitmek zorunda kaldı. örneğin Alman Hastanesi'nin basamaklarına bırakırken görebiliyorum. Bebeğin ne zaman doğduğunu öğrenmenin imkânı yoktu. bütün çocukları içinde en az yakınlık duyduğu Swanny'ydi. Swanny'yi hiç sevmedi. çünkü Asta çocuğunun ölü doğduğu günü Swanny'nin doğum günü olarak seçti. kucağına alıyor. Swanny'nin kendi çocuğu olduğunu söylemek ve anne olarak adlandırılmanın dışında. Eğer bilmiyorduysa. yıllar boyu anneliğin dertlerini. Böylesi tam Asta'ya uygun olurdu. Belki de evliydi ya da ona bakabilecek durumda değildi. Swanny'nin kendi kızı olmadığını hissetmiş olmalı. Asta Hansine'nin Paul'ün dedesini çaya davet etmek istediğini yazıyor. Kopenhag'da birisi.Yani Asta ve Hansine hemen hemen aynı zamanda hamille kaldı? Bu biraz fazla rastlantı değil mi? . Swanny'nin on beşinci doğum gününden az önce. Belki adam onunla evlenmek istemedi ya da evlenemiyordu. ama muhtemelen yanılıyorum. ona bakıyor.Kim olduğunu merak ediyorum..Üstelik.Baba kimdi? . çünkü 1920'de. Gerçek yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. doğurduğu bebeği de büyük bir mutlulukla Asta'ya vermişti. . Yani karısı dışardayken hizmetçiyi yatağa devirecek adamlardan değil. ya bir oğlan olsaydı ne olacaktı? Asta'yı bir bebeğe zarar verirken düşünemiyorum. Başka ne yapabilirdi. ama doğumda doktor bulunmamıştı.En muhtemel aday Rasmus.Hayır. dimdik bir adam olarak çıkıyor. Asta'ya fazla ilgi göstermese de başka kadınlarla hiç ilgilenmiyor. . Onlarla gitmek zorunda değildi. yaşayıp keyiflerini tatmıştı. Asta kendi çocuğunu kaybetmişti. Günlüklerden dürüst. Ama Hansine bir kız doğurmuştu. Aslında. dedi Gordon. yıkayıp yatağa yatırıyor. evden ayrılıp Paul'ün . Hansine'nin görünüşü hakkında pek de hoş olmayan şeyler yazıyor ve Sam Cropper'ın Hansine'nin ilk hayranı olmadığını da söylüyor. çünkü Hansine'nin doğuracağı bebeği yedekte tutuyordu. bir işçi ya da bir uşak. ondan ayrılmak zorunda kaldı. Swanny'nin doğum gününün 28 temmuz olduğunu biz bilmiyoruz. Hansine'nin Westerby çocukları içinde en çok Swanny'yi sevdiğini söyledim.Bir Danimarkalı. Hansine'nin bebeği Asya’nınkinin ölümünden bir ay ya da altı hafta sonra da doğmuş olabilir.

Örneğin. imzasız mektubu yazmaya karar verdi. Gordon'un yanında bunların hiçbirinden söz edemezdim. Joan Sellway'in de anlamaz gözüktüğünü hatırlıyorum. . en sevdiği çocuğunun bir hizmetçi ile Kopenhaglı bir tüccar ya da uşağın çocuğu olduğunu kabul etmek istememesiydi. Gordon. "gün geçtikçe daha da şişmanladığını yazıyor. Her bakımdan efendilerinin isteğine uymak zorunda olan. dedi. bunları bulamayacağımızı da biliyorduk. Anne ve babalar kızlarının gayrimeşru çocuklarını kendi çocuklarıymış gibi büyütüyor. temmuzda Hansine'nin ellerini "neredeyse kendisininki kadar şiş karnı" üzerinde birleştirdiğini anlatıyor. Asta'nın ölü çocuğunun yerine bir bebek bulunmasının gerçekten de en kolay ve en güvenli yolu bu değil mi? Daha yeni doğum yapmış Asta'nın sokağa çıkıp birilerinin istemeyeceği bir bebek bulabilmesi mümkün mü? Hansine oradaydı. Annesini çocuğunu terk etmek zorunda kalmış bir hizmetçi olarak görüyordu. Kabul ettik. onun güldüğünü ve ilişkimiz hakkında şakalaştığını görünce rahatladı. çocuksuz çiftler de hizmetçilerinin gizlice dünyaya getirdiği bebekleri evlat ediniyorlardı. o zaman benim teyzem olduğu doğru. birlikte olduğu adam" diye söz ediyor. Hansine aynı çatının alandaydı.Günün birinde annene anlatmış olmalı. Đşte. Tabiî başarılı detektifliğinden gururluydu. Onun açısından öyle görülmüş olmalı.Kuzen olmamız mümkün değil. meşru ve istenen çocuktan çok daha görkemli bir hayat yaşıyor olmasıydı. seçme hakkı bulunmayan bir hizmetçi. Birdenbire Paul'e karşı güçlü. gayrimeşru ve istenmeyen çocuğun. Ayrıntılar herhalde eksik günlük sayfalarındaydı. ama Ann'ın teyzesi olabilmesi için. Daha sonraları Swanny'nin ona gittiğini. ama Tatler'da fotoğrafını gördü. Annesini. Đşin asıl korkunç yanı. Hansine 28 temmuz 1905'te Asta'ya ebelik yapmıştı. bunun nedeni Hansine'yi hep küçük görmesi. Gordon açıklamasına başladığından beri hemen hemen hiç konuşmamıştı. imzasız mektupların mutsuz yazarını düşündüm. Paul'ün geçici umutsuzluğunu görecek kadar duyarlı olan Gordon. Bir şey söylemedi. birkaç hafta sonra da Asta Hansine'nin doğumunda ona yardımcı oldu. Hansine okuma yazma bilmiyordu. Herhalde Hansine kızı yetişkin biri olana kadar söylememişti. daha sonra. annesinin hizmetçilik yaptığına değinenlerden nefret ederdi. Asta Swanny'ye gerçeği söylemediyse. Asta'nın kızı olarak doğması gerekir. sonra da Hansine'den bahsederken "Kopenhag'dayken. kimliğini aydınlatacak bilgiler vermesini istediğini. . Anlatılanlar Joan üzerinde kötü etki yapmış. Daha önce Swanny'le hiç karşılaşmamıştı. Sonra gülümsediğini gördüm. teyzeleri değiştirmek. Doğum zamanına geri dönmek gerekirse. Hansine neden sessiz kaldı? Çünkü öteki türlü bir yetimhaneye gönderilmesi kesin olan çocuğunun varlıklı ve güvenli bir orta sınıf ailesinin sevgisinden ve . Swanny'nin yirmi beş yıl boyunca peşinde koştuğu cevap buydu. daha sonraki tepkilerini ateşlemiş olmalıydı. Böyle şeyler her zaman oluyordu kuşkusuz. haziranda Asta Hansine'nin "Çok şişman" olduğunu. dedim Paul'e. Kini ve öfkesi kabardı. Bir çeşit yeraltı ya da gayrimeşru evlat edinme topluluğu gibi bir şey. Tek yaptığımız. eğer Swanny gerçekten de anneannemin kızıysa.dedesiyle evlenen Hansine'ydi. bizimle birlikte günlüklerin ilk bölümlerini gözden geçirmek istedi. Hansine'den geriye bir şeyler kalmış olması da imkânsızdı. bir daha silinemeyecek bir rahatsızlık duydum.

sanırım Cary de. O dönemlerde çocuklar günkünden çok daha değersizdi. Buluştuğumuz gün bize dostça davranan. ısırdığı altın elmayı davetlilere fırlatan şeytana benzettiğinde fazla ciddiye almadım. "Roper" da önce şubatta yayınlanacaktı. yakınında da olsa arada uçurum olduğunu görmüştü. Gordon'un açıklamasının tek kusuru. Çocuğu ondan kopartılmamıştı. Cary'nin yapıma başladığından iki yıl sonraya. George Ironsmith'in köklerini araştırmıştı. çünkü bir zamanlar bu anlattıklarım gerçekti. ertelemeler olur. malzemeyi iade ederken nazik bir not yazıp Londra'da işleri nedeniyle kaldığını anlatan Lisa'daki değişiklik Cary'yi şaşırtmıştı. Lisa Waring bir iki milden fazla uzaklaşmamıştı. saat dokuz buçukta Miles Sinclair bana telefon ederek Lisa Waring'in de gösteriye geldiğini. hizmetçiliğe ve küçültücü işlere mahkûm. daha sonra en öne kadar yürüyüp tek boş koltuğa oturduğunu anlattı. doğru olmamasıydı. Eğer Cary onu hatırladıysa. masaldaki anne gibi annelik adından mahrum edilmiş. filmi büyük perde de izledikten sonra. Böyle kadınlar sadece mitolojide vardır. benim Asta'nın günlüklerinden sayfa koparıldığını gördüğümden tam iki yıl sonrasına programa alındı.ilerlemeden önce herkese tek tek baktığını. ışıklar karartılmadan bir dakika önce salona girip yavaşça -onun deyimiyle tehditkâr bir ifadeyle. öfkesi daha da artmıştı. Üstelik adres Amerika değil. uzun süre önce Amerika'ya dönmüş olduğunu düşünmüştür. Battersea'ydi. Lisa'nın görünüşünü de bir vaftiz törenine davetsiz katılan. Daha sonra. Saat dokuzda bitti. sonra nisana ertelendi. Hemen her zaman gecikmeler. Paul ve ben Gordon'un açıklamasını kabul ettik ya da en azından ben kabul ettim. Amerikan usulü. en sonunda mayıs için. o da bir gazeteciye konuşurken. Miles da tıpkı Cary gibi abartmalardan hoşlanır. Lisa şimdi saldırgandı. Televizyon dizileri genellikle programlandıkları gibi yayınlanmaz. George Ironsmith 1871'de Whitehaven'da doğmuş on dört yaşındayken birinin yanına çırak olarak girmiş 1897'de . üç kasetin de içinde bulunduğu paketi aldığında bir çeşit rahatsızlık duymuştur. gönderenin adı ve adresi yazılıydı.konforundan yararlanmasını istiyordu. Geçen hafta boyunca. Yirmi yedinci bölüm Lisa Waring'i tamamen unutmuştum. Büyükdedesi için çizilen portreden hoşlanmamış. Lisa Cary'ye yaklaşmış ve açıkça gazetecilere bütün yapımını yerin dibine batıracak bir iki kelime söylemek istediğini anlatmıştı. onu her gün görüyordu. hep birlikte barda toplanmış. Çocuk hayatını düzenleyen yasalar çok daha gevşekti. Lisa'ya verdiği bütün malzemenin. Nisan başındaki basın gösterisi Paul'le birlikte ilk özel gösterimi izlediğimiz BAFTA'da gerçekleştirildi. Paketin arkasında. kızının bir prenses olarak yetiştiğini.

Bu nedenle simsiyah giyinmiş. Lisa'ya göre. satın alınmış günlükleri gerçeklerden koparacak. Bütün bunlardan. çevrede bir erkek gördüğü zaman bütün güç ve karmaşık telefonları o erkeğe yüklediğini i biliyordum. Hem de orada. Miles'a göre Cary sakin davranmış. yaptığı dizinin engellenmeden yayınlanmasını tercih ederdi. bütün bunun önceden tasarlanmış bir kandırmaca olduğu izlenimini yaratacak bir karar. Paul kesinlikle bu çözümün yanlış olduğuna inandığını söyledi. Bunları bulmanın tek yolu günlükleri incelemek. Çocuklar her zaman ilgi çekmiştir. Edith'in kayboluşu basın için hâlâ ilgi çekiciydi. annesinin Swanny Kjæer'in üvey kardeşi olmadığından emindi. O Lisa'nın Picadilly'de bir otobüsün altında kalmasını. korkunç bir kandırmacaya dayanıyordu. üstelik kayıp çocuklar çok merak edilir. Cary'yle birlikte bunu konuşmalıydılar. 1904 sonbaharında da evlenmişti. Ironsmith'in küçük torunuyla görüşmek zorunda kaldı. Öyle sanıyorum ki bir gün gelecek. Söylediklerinin özeti. Bu son cümleyi yüksek sesle söylemişti. bundan sonraki günlükleri yayımlarken. büyükdedesi oyunun en önemli kişisi olmalıydı. geçici bir eğlenceden öteye gitmedi. belki de Charles Amcası. Gordon onlara kendisi söyleyebilirdi. Çinli gözlü yabani bir kızın büyükdedesinin hakları için gürültü yapması. Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığını belirten bir not koyup koymama hakkında bir karar vermek zorunda kalacağız. Cary'yle kendim konuşma çabasına girdim. Miles'a göre Lizzie'yi kimin öldürdüğüyle fazla ilgilenmediler. Bütün bu olaylar seksen altı yıl önce geçmiş de olsa. Daniel'dan bile yararlanmayı başarmıştı. Hansine'nin Joan'dan önce bir çocuk doğurmadığını biliyordu. Asta'nın ilk defterindeki orijinal Danca'yı okumaktan geçiyordu. nedendir bilinmez. bütün bunlar tarih olmuştu. Eğer isterse. yoksa Lisa basına açıklama yapmaya hazırdı. Ne erkeklerde ne de kadınlarda içgüdüye fazla güvenmem. Swanny Asta'nın çocuğu olmadığını öğrendiği ya da bu yönde güçlü kuşkular duyup asıl kimliği konusunda fanteziler üretmekten . "Roper" yayınlanmadan. kızlar erkeklerden de çok. köprülerin altından çok su akmıştı. onu tanıdığım kadarıyla. Adı neredeyse ailelerle birlikte anılan kadının sevgili kızı Swanny.Amerika'ya göçmüş. Gordon'un anlattıklarından kimseye söz etmedim. Cary'nin onu danışman olarak görevlendirmesinin gerektiğiydi. Daha önemli olan. Yanlış olduğunu hissediyordu. Ne var ki bahane bulamadı. Bahsetsem de kimin ilgisini çekerdi? Belki Gordon'un kendi babası. Edith olduğunu iddia edenler ya da onun başına gelmesi muhtemel olaylar gazetelerde her an yer bulabilirdi. Ironsmith'e oyunda üçüncü derecede bir rol vermek haksızlıktı. Daha önce yayımlanmış. bütün bu söylediklerinin dizinin geçerliliğiyle ne gibi bir ilgisi olabileceğini sormuştu. böyle durumlarda duyguların ve içgüdünün çok önemli olduğuna inanıyordu. Kolay olmayacak. günlüklerin kendisiydi. Benim de orada olmam gerekiyordu. Kanıtlama imkânı olmamasına rağmen. adı günlüklerde sıkça geçen bir hizmetçinin çocuğuydu. o kadının kızı değil. Gordon gelip Swanny'nin Hansine'nin kızı olduğunu söylediğinden beri birkaç gün geçmişti. O daha gider gitmez. hem de o an. Cary de konuyla daha fazla ilgilenmek istemedi. bu sefer içgüdüsünün ilginç ve acı bir açıklama karşısında bulduğu bir savunma olduğunu düşünüyorum. ben ya da Swanny'nin yayıncıları. ama oradaki gazeteciler daha çok Edith Roper'ın hikayesiyle ilgileniyorlardı. Görüldüğü kadarıyla da günlüklere gösterilen büyük ilginin önemli bir bölümü. Paul'ün içgüdülerine fazla güvenemediğim görülecektir.

C.öteye gidemediği sürece gerçeğin açıklanmaması işin doğrusuydu.Danca orijinale döndüm. ama bütün günlüklerde de anlamadığım böyle bölümler var. 28 temmuzda. çünkü Đngilizce'nin bu konuda Danca'dan çok daha zengin olmasına rağmen. Ondan daha büyük olduğumu söyledim. Mogens yalnız gitmek istiyor. bu cümleyi daha günlükleri ilk kez okurken ilginç bulmuş. Birden bazı öykülerinin ne kadar acımasız olduğunu fark ettim. Âdet. bunun ne anlama geldiğini anlayacaktı. 19351944 kitabını yayımlayabilir miydik? Bir adım atmadan önce düşünecek kadar zamanım vardı." .Anlamadığım bir bölüm var. bu nedenle de aklının bir yerine saklamıştı. Andersen anlatırdım ama. . Kadın psikolojisinde uzman olmadığı açık Gordon bile. Kanıtı ilk defterin ilk bölümlerindeydi. Đçgüdüsünün kaynağı bu cümleydi. dedim. dedim. Đkiniz de çok gençsiniz. ama henüz değil. bunun sadece bu son yirmi yıl içinde biraz azaldığını söyleyebilirim. ama bazı konulan nezaketle geçmekte ustadırlar. Gerçeğin ortaya kesin olarak çıkması. Danimarka'dan ayrılırken Andersen'i de geride bıraktım. güldü. Bunu Gordon'un da anladığını sanmıyorum. Evde bir konuğu varken midesinde kasılmalar duyduğundan belli belirsiz homurdanıyor. Asta'nın yazdıklarını "evdeki ziyaretçi" olarak çevirmiş olabilir. Eğer Asta hun har det maanedhge (âdet ağrısı çekiyor) ya da hun har sit skidt (o kirli) demiş olsaydı. Eskiden oğlanlara H. katı terbiye kurallarının son kalesidir. çok daha az beklemem gerekti. bu kelime kelime çevrilir ve hiçbir zorluk çıkmazdı. Barış ve Savaş. Önce benden bu bölümü yayımlandığı biçimiyle okumamı istedi: "Hansine Mogens'i iki sokak ötede. Günlük yayıncılarının satmayı umdukları yirmi bin ciltten her birine açıklayıcı bir sayfa eklemek için daha önümüzde birkaç hafta vardı. Asta birçok konuda dürüst olmuş olabilir ama âdet konusunda değil. O nazik anlatımla ilgilendiğinden. Margrethe Cooper. . Paul kanıtını kısa zamanda buldu. yakında izin vereceğim."Evde bir konuğu varken" bölümünden mi söz ediyorsun? dedi Paul. Danimarkalıların Đngilizler gibi zengin bir üslubu yoktur. Gordon'un soyağacında Asta ve Rasmus'un en büyük kızları olarak gösterilen kadının aslında tamamen farklı bir kökten geldiğini bile bile. onu kucağıma alıp masal anlatıyorum. bunun kelime anlamı "kırmızı çiçek'tir.Daha ilk defterin ilk satırını okurken biliyordu. bu nedenle Hansine'nin kızı olması ihtimalini aklına bile getirmedi. Bu durumda yola devam edip adı hemen hemen her sayfada görülen. . Ben Knud'la evde kalıyorum. Margrethe Cooper buna uyan bir Đngiliz deyimi aradı ve 1970lerde hâlâ hayatta olan birçok yaşlı kadının kullandığı deyimi buldu: "evde ziyaretçisi var. her şeyi yeniden değiştirir. Oysa.Swanny biliyor olmalıydı. . belki de bunun yaş konusu değil. kaba sözleri nazikçe anlatma sanatıyla ilgilenmek olduğunu söyledi. Gayhurst Caddesi'ndeki okula götürüyor. Asta'nın den rfde blomst deyiminin Đngilizcede karşılığı yok. Hansine'nin 5 temmuzda kanaması varsa." . hatta bir ay sonra bile çocuk doğurması imkânsız.

Cary de bir cinayetin üzerindeki esrar perdesini. onun dışında sükûnetini izlerken. Bunu ailede herkes bilir. büyükbabanınki rahatsızlık verici.Diyecektim ki. . Birinin mantıksızı mantıklı. Đngiltere'ye bu yüzden dönemiyordu. Bunları Mockridge'in duruşma kayıtlarından aldım. . dedi. birini öldürdüğüne inanılır. Eğer ona inanılabilirse. belirli bir noktaya bakmaya başladı. uzakta. her şey ne kadar da değişik olurdu. oysa söyledikleri bundan çok uzaktı. O zaman Lisa Waring'i ve Lisa'nın geçmişle ilgili açıklamalarını ne büyük heyecan ve mutlulukla karşılardı. ama bazıları nereden gelirse gelsin. . Kin ve öfkenin başka. çok daha özel bir nedeni daha vardı. ne kadar uzak olursa olsun. bütün bunlar çok iyi. atalarınızdan birinin muhtemel bir katil olmasından hoşlanır. büyükdedesinin hakkının iade edilmesini. . adı ne olursa olsun. Hakaret etmeye gerek yok dedi Lisa. Cary'nin verdiği metinleri okuyup ev ödevine çalışmıştı. saçmalığı kesinlikle ciddi bir şey olarak göstermeye çalıştığı psikolojik davranış bozukluğu örneklerinden izliyormuşum izlenimine kapıldım. üne kavuşmasını istiyordu. sadece erkek kesimli düz siyah saçları. Anlatacakları kanıtlanabilir olmalıydı. bütün bunlar bir yıl önce olsaydı. Devam ediyor. demek büyükdeden için ölümünden sonra şöhret istiyorsun. Ama söylemedi. Babanın böyle bir role layık görülmesi korkunçtur. Konuştukça gözlerinin parıltısı söndü. söylediklerinden herhangi birine inanmakta güçlük çekiyordum. büyükdedeninki de yeterince kötü. Karısı da biliyordu.Peki dedi. cinayetten yaklaşık yüz yıl sonra kaldırmış olmanın mutluluğunu yaşardı. Bunun sizler için bir ödül olduğunu söyleyemem ama belki de Đngiliz Ceza mahkemeleri kayıtlarında uzun yıllardır görülen en önemli davalardan birinde görevli olduğunuzu duymaktan memnun olursunuz. Sürekli hareket etmelerine karşın ifadesiz gözlerini. Lisa'ya göre Lizzie Roper'ın katiliydi."Uzun çabalarımızın artık sonuna yaklaştığınızı söylemekten ve sizi kutlayabilmekten çok mutluyum. Aslında şaşırtıcı. sahne ışığında olmak istiyor. diye düşündüm" Yargıç böyle söyledi. uçları hafifçe yukarı kalkık gözleri doğruydu. Miles da yanımızdaydı. Ironsmith bunu kızına. Miles'ın bu durumda. on altısına .Đçimizden pek azı. büyükanneme. çok güzel de elinde George Ironsmith'in Lizzie'nin gırtlağını kestiğinin kanıtı var mı? Vardı. solgun burnu biraz büyükçe. Lisa'nın yürek biçimindeki yüzü. başkalarının hakaret olarak alacağı şeylerin Lisa'ya övgü gibi geleceğini düşündüğünden emindim.Ailemizde onun. Lisa dizide danışman olarak görev alır -almaması şimdiki kininin ve nefretinin başlıca nedeniydi. Yargıç Edmondson'un konuşmasını neredeyse ezbere okudu. sizce de öyle değil mi? Bu kez Cary'nin dairesindeydik. Dizide silik biri olarak gösterilen George Ironsmith. değerli Jüri Üyeleri. Lisa Waring'in çabası buydu. Çok değişik bir biçimde öldürüldü.Cary'nin de dediği gibi. Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. Evet. Lisa'nın iddiaları karşısında. "O talihsiz kadının öldürülmüş olduğu konusunda en ufak bir kuşku yok." Sanki bu cinayeti işleyene karşı bir yakınlık duyuyor gibi.

Lisa yine de açıkladı. zavallı Mogens'in Fransa'dan gönderdiği. George Ironsmith otuz dört yaşındaydı. yere oturup bağdaş kurdu. Yine de bakmakta bir sakınca olmadığını söyledi Cary hemen kâğıtlara göz atmaya koyuldu. babası da ona kendi annesinden kalan bir yığın belge göndermişti. ama damgada 28 temmuz tarihi okunuyordu.O belgeyi bulabilsem. hatta Hackney'de olduğunu gösteriyordu. havanın oradakinden daha sıcak olduğu hakkında bir satır ve tepede. Bu kart Lizzie'nin öldürüldüğü sırada Ironsmith'in Londra'da. Büyüknineme Lizzie'yi öldürdüğünü anlatmak. Mary Schaffer'ı otuz sekiz yaşında bir dul olarak gösteriyordu. adresin de üstünde. tek bir çocukları oldu. meslek olarak da "gezginci tüccar" olduğu belirtilmişti. Birbirlerine gönderdikleri. bir artı işareti üzerine çizilmiş çarpı gibi ilginç bir işaret vardı. "Önemsiz kağıtlar" Mary Schaffer'ın doğum belgesini içeriyordu. kuzenlerimin de yayımlamaya çalıştığı mektuplar kadar kuru ve sıkıcıydı. Mary olarak adlandırılan kızları aynı yıl doğdu. onların 1933'te doğan en küçük çocukları Spencer Waring. nereden geldiğimi öğrenirdim. söyleyecek bir şey bulamadık. kendi annesinin George ve Mary'nin birbirlerine ne kadar bağlı bir çift olduğunu söylediğini hatırlıyordu. ama Lisa içlerinin önemli bir şey olmadığım söyledi. Lisa. George Ironsmith'ten gelenleri göstermişti. bir sürü de önemsiz yazı.Bu işaretin anlamı ne? diye sordu Cary. Cary'nin video bandını izledikten sonra babasıyla temasa geçmiş. ama bu onu öldürdüğünü kanıtlamazdı. bir iki dakika göz attım. Bizlere verdi. yani 29 temmuz pazar günü eve dönmeye hazırlandığını yazıyordu. . ama Ironsmith'in gönderdiği kart üzerindeki fotoğraf.girdiği gün anlattı. dedi Lisa üzgün sesiyle. Mary Ironsmith 1922'de Clarence Waring'le evlendi. . 1959'da Betty Wong Feldman'la evlendi. Basit bir soyağacı hazırlamış. Ironsmith 1904'te Mary Schaffer adlı bir kadınla evlenmişti. Kartta 'Londra' dışında başka adres yoktu. Bunlar Lisa'nın annesi ve babasıydı"Aile inancı" Ironsmith'in birisini öldürdüğünü kanıtlamakta yeterli olamazdı. Ironsmith karısına ertesi gün. rahata kavuşması için kadının öldüğünü bilmesi gerekiyordu. Ölmeden çok kısa zaman önceydi. Lisa ayağa kalktı. Cary belgelerin geri kalanını sordu. Ironsmith karısına tapıyordu. Lisa'nın babası. Mary Schaffer Ironsmith bir rakibe olarak gördüğü kadını kıskanıyor. ama tabiî George Ironsmith'inkiler yoktu. Kartta bunun dışında "Sevgili Mary". Kartın bir diğer ilginç yanı da üzerindeki resimdi. o belgeler bize Mary Schaffer'ın birinci . O kadar gülünçtü ki. Londra'ya gelen turistler yakınlarına genellikle Buckingham Sarayı ya da parlamento binasının resimlerini gönderir. yaptığı çizimin Gordon'un Westerby araştırmasıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Şubat 1904'te Chicago'da verilmiş evlilik cüzdanı. onun için her şeyi yapmaya hazırdı. Benim görebildiğim kadarıyla en önemlisi 1905 yılında Ironsmith'in Đngiltere'den karısına gönderdiği kartpostaldı. bir koltukta oturmak rahatsız ya da alışılmadık bir şeymiş gibi sırtını ovuşturdu. Sadece büyükdedesi ile büyükninesi arasındaki mektuplar. Hackney'nin tek görülmeye değer yeri olan Victoria Park Gölünün bir sepyasıydı. Lisa haklıydı. çoğu nişanlılık dönemine ait mektuplar.

biliyorsun. işinize yararsa. yolcu listelerinin hâlâ bulunabileceğini söyledi. kâğıdın üzerimizde yarattığı etkiden memnun. şimdi ne yapacaksınız? . Gözlerini sımsıkı kapadı. sadece adını duyduğu bir kadını öldürmek için? . Lizzie'den sonsuza dek kurtulmak için. Peki.Bunu babam buldu. dedi Lisa. dedi Lisa. Lisa. yumruklarını duvarlara vurdu. dedi Lisa soğukça. Büyüknineme tutkuyla bağlıydı.Yargıcın söylediklerini hatırlıyorsunuz. Şimdiki gibi bir yıl toplum hizmetine gönderilmiyorlardı. değil mi? Şimdi bildiklerinizi biliyor olsaydınız. Ben. . Hepimiz yılların sarartıp soldurduğu belgeye baktık.Yani bana inanmıyorsunuz. karısını mutlu etmek için. Đşte bu kadar. Miles. dedi Lisa yerde Buda gibi otururken. Önce gemi. . Amerika'ya gittiği gemiyi de biliyorum. . .O zamanlar katiller asılıyordu. Aslında inanıyorsunuz ya. Belgeye göre Ironsmith. parmaklarını saçlarında gezdirdi. 1885'ten sonra yedi yıl boyunca Carlisle'da bir kasap ve mezbahacının yanında çırak olarak çalışmıştı. ben seni ararım.Peki ama. Đnsanlar aşk için böyle şeyler yapar. Bomba mektuplarda değil. ama gerçekten girdi. biraz araştırma. . George Ironsmith'in hizmet sözleşmelerinden birinin kopyasında gizliydi. .Size söyledim. vejetaryenim. neden? diye sordu zavallı Cary. . deli gözlerle Miles'a baktı ve yeniden sigaraya başlayacağını söyledi. "Bir insanı kısa sürede öldürmeyi iyi bilen biri tarafından öldürüldüğü de belli. güldü. o filmi hiç yapmazdınız.Aşk uğruna. Aşağıdaki pub'a gittik.Teması kaybetmemeliyiz. . bizi izliyordu. bilmemesi mümkün mü? Yıllar boyu o zavallı inekleri ve koyunları boğazladı.Bir şeye girişmeden önce.kocasıyla on beş yıl evli kaldığı ve çocuk doğurmadan boşandığı dışında bir şey göstermiyordu. Bunu söylemek kolay. diye söz verdi Cary.Hayatını bunun için tehlikeye atar mıydı? Karısının hiç görmediği. . . galiba Boston'a uğradıktan sonra New York'a giden Lusitania ile." Tabiî biliyordu. Büyük bir içkiye ve en az yirmi sigaraya ihtiyacı vardı. dedim. Lisa gittikten sonra Cary krize girdi.Oh. Đngiltere'den Plymouth'tan kalkıp.Ne yapacağım? . Son iki kelimeyi söylerken Cary'ye bakıp tatsız tatsız sırıttı. Daha önce hiç görmedim. hiç merak etme. Uludu.

Aradığımızı nerede bulacağımızı. Pavonia. Campania. Yüzyılın başlangıcında. Amerika'yı Birinci Dünya Savaşı'na girmeye iten. yolcu üstelerinin hâlâ saklandığını duyduğunda şaşırdı. Amerika ve Đngiltere arasında mekik dokuyan onlarca büyük gemi vardı. gidiş dönüş bileti 75 ile 110 dolar arasında olmalıydı. Gerçek teoriyi doğrulamayabilir. Bütün bunları unutmak. Cunard Denizcilik Đşletmesi'nin tarifesini eline geçirdi.bilgiye ulaştı. "Roper"ın yayınlanmasıyla halka yanlış bir hikâye anlatmış olmaktan bir haz duymayacağı kesindi. Cunard'a başvurdu. Lucania. Tabiî araştırmaların çoğu bulmak için yapılır. Bunu sadece Lisa'nın korkusundan. Cary Plymouth'tan vazgeçmeye karar verdi. Anlaşılan Spencer Waring yanlış hatırlıyordu. Aurania. "Đkinci sınıf' diye düşünüyordu. Liverpool'dan kalkan New York Cumartesi Postası Ironsmith için en uygun çözümdü. Etruria ya da Umbria'ya binmiş olması gerekirdi. çoktan bulmuş olurduk. Catalonia. Her ikimiz de bırakın iki yılı. cumartesileri de Boston'dan kalkarak Queenstown'a uğruyorlardı. bizi ilgilendirenler de Washington'daki Ulusal Arşiv'deydi. Hibernia.Đkimiz de iflah olmaz araştırmacılarız. onun basına açıklama yapıp dizisini yerin dibine batıracağından endişe ettiği için değil. büyükdedelerimizin kim olduğunu bulmadan iki gün geçiremezdik. başlangıçtan beri kabul edilir bir çözüm bulmaya eğitildiği için yapamıyordu. bir sonraki projesi için çalışmaya başlamak istiyordu. Cephalonia. Servia. ama dönüşünde yanında biri daha vardı. bilmeye kesinlikle karşıydı. perşembeleri Liverpool'dan. Servia ve Gallia'nın iki haftada bir yaptıkları seferlerden birine de katılmış olamazdı. Bothnia ve Scythia da haftalık Boston seferi yapıyor. karısına dönmek için bindiği geminin adında yanlışlık olduğuydu. Bunlardan hiçbiri Plymouth'tan kalkmıyordu. Arabia. Đngiltere ile Amerika arasındaki denizlerde dolaşan başka hangi gemiler vardı? Cary. Biraz zaman geçti. Yirmi sekizinci bölüm . Umbria ve Etruria. Ironsmith böylesi gemilerde yolculuk etmiş olamazdı. Cary'ye göre. Alman denizaltılarının 1915 yılında Lusiania'yı batırmalarıydı. nasıl çıkaracağımızı biliriz. Bulduğumuz ilk şey. George Ironsmith New York'tan Liverpool'a 15 temmuz 1905 cumartesi günü hareket etmiş. ama sonunda istediği -istemek zorunda olduğu. Liverpool'dan hareket eden gemiler yolcularım şirketin New York'taki North River ya da Doğu Boston'daki New Pier iskelelerinde indiriyordu. Amerika'dan gelirken yalnızdı. Oysa bu kez Cary bilmek istemiyordu. Lisa Waring'in -daha doğrusu Spencer Waring'in. ama o zaman teori feda edilir ve her bir olasılık birbiri ardına kontrolden geçirilir. Karta inanırsak. Liverpool'dan New York'a da 29 temmuzda dönmüştü. Anlaşılan deniz faciaları tarihinde en az Titanic kadar ünlü olan geminin adını hatırlıyordu.George Ironsmith'in 29 temmuzda Amerika'ya. Ne var ki bu kayıtlar varış ülkesinde tutuluyordu.

Sollentuna'da oturan metresi bir çocuk doğurmuştu. Asıl konudan uzaklaştığımızı düşünüyor. Mary Schaffer'la arasındaki mektuplaşmadan. metresini öldürüp çocuğu eve getirdi. kaldı ki hangi anne baba küçük kızlarını altı günlük bir deniz yolculuğunda tanımadıkları genç bir adama emanet eder ki? Her ikimizin de düşündüğü. söylenti. hatta fısıltı duymamıştı. bunun kanıtı yoktu. çocuğu neden Mary Ironsmith olarak adlandırdığını açıklamaz. Cary bu kadarını da mı göremiyordu? . Anlaşılan kabahat karısındaydı. Lucania'nın yolcu listesi 29 temmuz 1905 cumartesi günkü seferinde. sabırsızlanıyordu. Sonunda bulduğu bir açıklamaya da kanıt değil.Hikâye olduğunu ben de biliyorum. 1905'te de Đngiltere'de . Waring ailesinden kimse evlilikten önce karısının bir çocuk doğurduğu hakkında bir dedikodu. Asta'nın on yıl ya da daha önce bir başkasından duyduğu bir şeyi hatırlamaktan başka bir şey yaptığını iddia etmiyorum. ikinci sınıf yolcuları arasında George Ironsmith ve yarım ücret ödediğine göre iki ila on iki yaşları arasında olması gereken Mary Ironsmith'in de bulunduğunu gösteriyordu. karısının ilk evliliğinden bir çocuğu olmadığını açıkça belli ediyordu.Bu. Adam evliydi ama çocukları yoktu. Muhtemelen çocuk Ironsmith'e Amerika'ya götürmek üzere emanet edilmiş birisiydi. Hem Asta nereden düşündü bilmem. mutlaka bir çocuk sahibi olmak istiyorlardı.Çok zaman önceydi. öyle değil mi? Gerçek bir olay. 1900'de mi ne Đsveç'te oldu. diye cevap verdi Cary. Bana anlatmak için telefon etti. dedim. Onun tek istediği. büyükdedesinin Lizzie'yi öldürdüğünü Cary'nin de kabul etmesiydi. giyotinleri yazmıyor muydu? .Sadece bir hikâye. Stockholm'de. "Kuzinim Sigrid. 1904 şubatında evlenene kadar bekâr gözüküyordu. imkânsız bularak aklımızdan uzaklaştırmaya çalıştığı düşünceyi söyleyen yine Cary oldu. Ironsmith'in bir çocuğu varsa. Đlginç bir hikâye. Ama yine de bir senaryo. 18 aralık 1913'tü. bu konuda bir çocuktan söz edildiğini hiç duymadığını söyledi. Oysa adam karısını seviyordu. Olumlu bir Roper ipucu yakalamak umuduyla günlüklerin ilk cildini yeniden okuyordu. yaşadığı sokağın bir arkasındakinde oturan bir adamın bir kadını öldürmek suçundan ölüme mahkûm edildiğini anlatmıştı. Cary'nin bu sorulan sorduğu Lisa çocuğun kim olduğunu bilmediğini. onu evlat edineceklerdi. Tarih Roper Davası'ndan yıllar sonra. Metresi çocuğu adama vermeyi kabul etmedi karısından boşanıp onunla evlenmesini istiyordu. çünkü adamın kuzeyde." . Asta'nın ünlü öykülerinden biriydi.

O zamana kadar New York'a varmış. bunu ancak terk edilmiş. Gerçekten ayrılmaya karar vermiş olsalar. Gemi kayıtlarına göre. Ironsmith onun için hiç bilet parası ödemeyecekti." 1910 yılında Crippen'in telsiz aracılığıyla denizdeyken yakalanan ilk katil olduğunu bir yerlerde okumamış mıydım? Ironsmith ondan beş yıl önce yakalanmak istememiş anlaşılan. Çocuğu olmayacağını. Lizzie'nin çocuğunu sevdiğini söyledi Cary. özellikle de Edith'in istendiğine. sevileceğine. kızını istediğini. ama çocuk istediğini bildiği bir kadınla evliydi. Paul ve benim konuşarak yarattığımız senaryoya göre Ironsmith Lizzie'ye gitmiş. ama boşanmayı düşünmüyorlardı ki. Miles nasıl olup da Roper ve oğlunun Cambridge'e yalnız gittiğini. Lizzie'nin geride kalmayı nasıl kabullendiğini hiç anlamadığını söylüyordu. Roper'ın. onları bırakarak Cambridge'e taşınmıştı. . Maria Hyde'ın yanında kalacaktı. Miles'a göre karısına. Kendi aramızda. kocasına durumu itiraf etmiş miydi? Açıklamayı kendi yaparak daha kötü sonuçlardan kaçınmaya çalışmış mıydı? Miles Lizzie'nin kararsız olduğunu düşünüyordu. karadan yüzlerce mil uzakta olsalar da yolcuların mesajları kıyıya iletilmektedir. Roper'ın kızın kendinden olmadığını başkasından öğrenmesinden korkarak.Dahası da var. Anlaşılan Lizzie'nin bir haftalık gecikmesinin nedeni. . geçinecek imkânı olmayan kadın olma tehlikesi karşısında düşünmüştü. Çok büyüktü. yalnız olması gerektiğini de söylemişti. Acaba Lizzie. bu hareket anlaşılırdı. isteği reddedilince de tehdide başvurduğunu sandığını söyledi. dedi Cary. En iyisi Roper'i Cambridge'de buluşarak hiç olmazsa dışa karşı saygınlığa korumaktı. George Ironsmith'in yanında Lucania'ya binen çocuğun Edith Roper olamayacağını söyledim. cesetler bir haftadan önce bulunmadı. Edith. gemide Marconi Telsiz Telgrafı da vardı. olamaz mı? Edith büyümüş. yürüyebilen bir çocuktu. karısını bir hafta sonraki cumartesi günü beklediği belliydi.Edith. Ne de olsa çocuğunu büyütmekte inat etse. onu terk etmeyi düşünmüş olamazdı. Herhalde iki yaşında gösteriyordu. Ne yazıldığını sana okuyayım: "Bu şekilde dünyanın haberleri ve hava durumu raporları Atlantik'i kat eden gemilere dağıtılmakta. Maria Hyde'ın öldüğünü de bilmiyordu.Yani sence kıza bilet almasa sorularla karşılaşacak ve iki yaşından küçük olduğunu kanıtlamak zorunda mı kalacaktı? . O günlerde "suçlu taraf' olarak görülecek bir kadına nafaka bağlanması söz konusu değildi.tekrarlanmaması için bir neden yok. Üstelik kocası oğlunu da yanına almış. Lizzie'nin cesedinin ne zaman bulunacağını kestiremezdi. Cary ve Miles. bu arada Edith'e uygun bir ev bulmak ya da annesini razı etmeye çalışmaktı. dedi Cary. kendi çocuğu Edith'i ona vermesini istemişti. kendi yanındakinden çok daha güzel bir . kocasını kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktı. eğer Cambridge'e gelecekse. Bir de şöyle bak: bir sürü soru sorulmasını önlemek istemiş olabilir. şimdi de onun Mary Ironsmith olmak için çok küçük olduğunu söylüyorsun. Ah. Cary Đngiltere'ye sadece Edith'i almak için geldiğini. iyi bakılacağına. Swanny Kjær olmak için çok büyüktü. Ironsmith. hatta para önerdiğini. Đki yaşından büyük olmasa. On dört aylık bir çocukla yolculuk ettiğinden şüphelenilmesini bile istemiyordu. büyük ihtimalle de Chicago trenine binmişti bile. Talihi yaver gitti.

Başlangıçta Lisa Waring beklenmeyecek ölçüde köpürdü. tek bir gerçek olaya dayanıp daha sonra başka koşullara uyarlanan öyküler yaygındı. Ironsmith iki gün sonrası. kim bilir? Belki de Ironsmith böyle bir öykü duymuş. belki de yüksek dozda hidrobromid almış annesini uyandırma çabalarından yorgun düşmüştü. evlilik bağıyla bağlı Roper ve Lizzie'nin meşru çocukları olarak görülüyordu. Edith'i yanına alıp Euston Đstasyonuna gitti. ne var ki Lizzie geri adım atmayacaktır. Böylece yatak örtüsüne sarındı ve Lizzie'nin gırtlağını kesti. daha sonra gerçekleştirmişti. Lizzie'yi hayatta bıraksa. Edith annesinin yatağında uyuyordu. Lizzie hiçbir şey duymadı. para önermiş. kandırmaya çalışmış. Cary ve ben senaryo yazmak. Ironsmith. Lizzie'yle tartışmış. Roper'ın sahneye çıkmasından önce yaşadıkları gibi yaşayacaklar. ama son anda vazgeçtiğini bir düşünün. cuma günüydü. tehdit etmiş de olabilirdi. 27 temmuz perşembe akşamı. metresini öldürüp giyotinden kurtulan adamın öyküsünü düşünmekten alamıyordum. kadının uyandıktan sonra polise gitmesi. metresinden olma çocuğunu karısına vermek isteyen. çocuğu getireceğini de bildirmiştir. Babasıyla telefonda uzunca bir süre konuştu. Roper'dan nefret etmekte. bazen de ger-çekleşiyorlardı belki de. Ironsmith'in onu tekrar kandırmaya çalışmış olması kesindir. Eskiden.hayat yaşayacağına emin olduktan sonra. canlı varlıkları hızla öldürmekte uzman bir mezbahacıydı. 28 temmuz. evin kiracısı olduğu dönemden kalma anahtarıyla Devon Villa'ya giren Ironsmith'e kararını değiştirdiğini söylemişti. Roper'ın gidişinden önceki salı ya da çarşamba. fantezi kurmak. Amerika'ya götürülmek üzere Liverpool yolunda olduğunu söylemesi işten bile değildi. Büyükdedesinin hakkının teslim edilmesini. Liverpool trenine yetişti. Hayattaki tek varlığı. Lizzie. Öyleyse. kızını Ironsmith'e vermedi. Ertesi sabah Devon Villa'ya geri döndü. Cinayetten önceki bir hafta boyunca olardan kimse bilmiyordu. gerçek bir kasap olarak tanınmasını istiyordu. Ironsmith'le. geçineceklerdi. kendisi de Hackney'de annesiyle oturacaktı. Bize göre Ironsmith o haftanın her günü Devon Villaya gelmiş. Belki de böyle hikâyeler. yoksa onu öldürmeyi kafasına koymuş muydu? Maria Hyde ortalıkta görünmüyordu. babaannesinin Ironsmith'in meşru çocuğu olmadığını öğrenmek ona pek hoş gelmedi. zaten hiç uyanmadı. sonunda . O geceyi Liverpool'da geçirdikten sonra ertesi gün Lucania'ya bindiler.Bütün bunlar çok güzel ama. . Hackney'de aldığı ve üzerine özel bir işaret koyduğu kartpostalı karısına göndererek çocukla birlikte geldiğini bildirdi. Mutfak çekmecesinden aldığı bıçakla Lizzie'yi korkutmak mı istemişti. Vermeyi kabul ettiğini. Karısına. oğlunu da sevmemektedir. küçük kızıdır. Florence Fisher saat onda alışverişe çıkmıştı. 29 temmuz için SS Lucania'da yer ayırtmıştır. on iki yaşından küçük bir çocuk için Amerika'ya bir gidiş bileti aldı. Lizzie bir ara kızını vermeyi kabul etmişti. yalan söylemekle suçlandık. daha sonra iki yaşından büyük. Cary'nin söyledikleri üzerinde düşündük. dedi Paul. Roper'ın gidişinden sonra Devon Villa'ya gelerek kızını alması konusunda anlaşmışlardı. neden Edith'i alıp gitmekle yetinmedi? Ne de olsa Edith. Edith'i vermeyecek. Edith'in kaçırıldığını. Kendimi Asta'nın anlattığı.

Çünkü aynen Lizzie gibi o da fotoğraf çektirmek için hafifçe sağ yanını dönmüştü. Paniğin büyük kısmı geçmiş olmasına rağmen. özellikle Edith'in merdivenleri tırmanışı ve tepede gözden kayboluşu gibi bazı sahneler kullanıldı. Cary bundan memnun olmadı. Bunu Edith'in hayatının canlandırılması. "Roper"dan. kadın öldükten sonra kalan eşya arasında böyle bir kâğıda rastlanmadığını öğrendi. yeni ailesi. Ironsmith'in gerçek katil olarak gösterileceği yarı belgesel bir dizi hazırlamak arzusundaydı. herhangi bir sorun çıktığında. Diğer fotoğrafların hiçbirinde. Ironsmith'in ölümü. Mary Ironsmith Waring çocukluğunu Chicago'da geçirmiş. Aradaki tek fark. Bundan sonra yeni bir gerçek çıkmayacaktı. Sonunda gösterime sunulan "Roper"ın tamamlandığı sırada Lisa'nın sahneye çıkması ve Edith'in kim olduğunu açıklamasıydı. Lisa Waring'i danışman olarak görevlendirdiler. böyle bir belgenin hiç görülmediğini. . Bu fotoğrafta Mary Waring'in yüzünün sol tarafını görmek mümkün değildi. Amerika sahnelerini çekmek için oraya gittiler. Cevaplar ellerindeydi ve bana anlattığına göre. Lisa daha yedi yaşındayken ölmüştü. Cary yapımı konusunda hâlâ endişeliydi. Spencer Waring'in Lisa'ya gönderdiği birçok fotoğraf arasında biri özellikle önemliydi. onun bu lekeden kurtulmak için her gün özel bir makyaj yaptığını söyledi. Çekimin son günü aynı zamanda Lisa'nın yirmi yedinci doğum günüydü. ama Spencer Waring annesinin yüzünde böyle bir lekeyi hatırladığını. Cary onu geçirmek için havaalanına gitmedi. 1922 yılında çekilmiş fotoğrafta gelinlikle görülen Mary Waring kolaylıkla 1898'de gelinlikli Lizzie Roper olabilirdi. modaydı. Cary bundan fazla hoşlanmadı. Ne de olsa. böyle bir leke Edith'in bilinen en önemli iziydi Lisa babaannesini iyi tanımıyordu. Bu yapım Cary'ye "Roper"dan çok daha fazla keyif verdi. onun onuruna düzenlenen partide Lisa hamile olduğunu açıkladı. Bütün bu konu onu heyecanlandırıyordu. Roper'ın yapılışı ve Waring açıklamaları konusunda bir belgesel hazırlıklarına başlamışlardı bile. Roper'ın beraat edeceği. Daha ilk bölüm gösterilirken Cary ve Miles. Cary bundan sonraki yapımları için onu yardımcı olarak görevlendirmekte kararlıydı. 1970'te. New Jersey'li biriyle evlenmiş ve tüm evliliğini Cape May adlı şirin bir kıyı kasabasında geçirmişti. endişeleri sona ermişti. George Ironsmith'in Lizzie Roper'ı öldürdüğü tam olarak kanıtlanamasa bile Edith bulunmuştu. özellikle Lisa'nın babasının iki kardeşiyle birlikte hayatta olduğu bir dönemde.babasından babaannesinin doğum kâğıdı olmadığını. Lisa çözümü bulmakta gecikmiyordu. Bilindiği kadarıyla Lizzie'nin sol göz altındaki elmacık kemiğinde bir leke yoktu. Roper planlandığı gibi yayınlandı. Miles'ın da Lisa'yla birlikte gittiğini anlaması birkaç saatini aldı. Dizi bir çözüm önermediği. Lisa ertesi sabah Los Angeles'a uçtu. Lisa'nın değeri ölçülemezdi. Edith'in gerçek kimliğini kanıtlamak iddiasında olmadığı için. evlenmesi ve Cape May'deki yılları izledi. yardımcısını kaybetmek üzere olduğunun farkındaydı. yine de üzüntüsünü belli etmemeye çalıştı. Mary Waring'in yüzünde bir iz yoktu. Zaten onun asıl istediği de buydu.

Üç hafta kadar önceydi. Sayfalar Kopenhag'dan bir paket içinde geldi. Pek tatmin edici bir son değil. yayımlanan son günlükler için seçtiğim ve Küçük Denizkızının yanında çekilenin yerini alacak resme. bir ima peşine düştüm. Ben. artık çok geçti. . onun da Robert Browning'inkilere benzettiği aşk mektuplarını verdi. bu arada da sevgilisini kaybetmişti. Aranacak başka neresi vardı? Asta yıllar boyunca çok az mektup yazmıştı. postadan gelen büyük zarfları açtığım öğleden sonrası için ayırdım. Söyleyebileceğim tek şey. Kitap şömizindeki fotoğrafa. Bütün bu mektuplardan hiçbirinde Swanny'nin Asta'nın kızı olmadığı şeklinde yorumlanabilecek tek bir söz yoktu. Bütün bunlar çok zaman önce olmuştu. her kitabı açıp sayfalarının arasına baktım. Edith Roper'ı bulmamıza yardımcı olan fotoğraflar. Swanny'nin ikinci dereceden bir kuzeni. Yazdığı asıl şey.Swanny'nin gerçek anne ve babası konusunda Paul'ün bana Gordon'un teorisindeki yanlışları göstermesinden sonra. birer küçük kız evlat edindik. milyonlarca kelimelik romanı ya da günlükleriydi. Asta'nın onun babasına gönderdiği mektupları iade etti. Harry Amca'nın kızı bana Asta'nın son dönemlerde babasına yazdığı. O kendi kızının gerçek kimliğini öğrenmiş. günlükleri tekrar okuyarak küçük de olsa bir ipucu. Belki de gördüğüm. bebek Swanny'nin gerçekte kim olduğunu öğrenme iddiasını bir kenara bıraktım. çocuksuz iki kadın. kendi kızımı sevdim. ben daha çok küçükken. olaylar ya kâğıda dökülmemişti ya da yazıldıkları kâğıtlar kayıptı. büyükbabam Rasmus. Ya da yıllarca Swanny'yi kızkardeşi sanan annemi. Günlükler yayımlanmaya başladığında. Swanny konusunda işe yaramadı. Paketi gelir gelmez açmadım. Çok önceden. bazen daha önceden tanıdığım birini gördüğümü düşlüyorum. Yirmi dokuzuncu bölüm 1991. gerçeği bulabilme düşüncemden vazgeçmiştim. Evi aradım. Cary ve ben. o tanıdık güçlü ve güzel kuzeyli yüze baktığımda. farkındayım. Bilmiyorum. Swanny olmadığını öğrenmemizdi. uzak olasılık da olsa Swanny'nin olabileceğini düşündüğümüz insanın.

"Sevgili Mrs. Böyle olduğunu duydum. anneniz de anneme kendi elindeki bilgileri gönderdi. Mektup Đngilizce'ydi. Tabiî ben de herkes gibi o ünlü günlükleri okudum! Hemen bu sayfaların 'Astas Bog'a ait olduklarını anladım. tarih de iki hafta öncesini gösteriyordu. günlüklerini. sadece günlükleri iyi tanıyan birinin cevaplandırabileceği mektuplarla ilgilenmek zorunda bırakıyordu. Ben de düzenli olarak başka insanların anılarını. Elinizde kopyaların bulunduğunu biliyorum. Asta Westerby tarafından gönderilmiş olduğu kanısına vardım. Günlüklerin dördüncü cildinin basılmasıyla. Kutunun üzerinde bir mektup ve yayıncının alışılmış not kâğıdı vardı. çünkü bir bölümü ayrı bir kutuya konmuştu. Gelenlerden yüzde birini yayıncıma gönderiyordum.Swanny'nin rolünü üstlenip günlüklerin yayıncılığına soyunduğumda. yukarıda sözünü ettiğim kaza hakkında bilgi toplamakta olduğunu sanıyorum. "Yine böyle bir şey olmalı" diye düşündüm. Sayfaları size iade ederken ilginç bulacağınızı umuyorum- . Belki de birkaç sayfalık bir örnek. evinize konuk ettiğinizi biliyorum. iyi eğitim almış bir Danimarkalının Đngilizcesi. mülakat isteklerinin. Adres Kopenhag'ın bir bölgesini. ilginç bir şey buldum. hatta bir okul gezisinde tutulan notları alıyordum. Asta konusunda bir dosya dolabı gibi düzenli olan kız. Bulduğum ara çözüm beni hâlâ günde on-on iki istek cevaplandırmak. Danimarka'dan. Westerby'ye de söz etti. mektuplarla birlikte pul göndermiş olmalarını da istemiyor değildim. gazetelerin akla gelebilecek her konuda yorum yapmamı arzu edeceklerini düşünmemiştim. romans yazarlarının aşk konulan. Yeni bir yardımcı yetiştirmek ya da işi kendim yapmak durumundaydım. Bildiğiniz gibi annem bir deniz tarihçisiydi. büyük bir bölümü de Đngilizce bile değildi. Bu sayfaların onun eline nasıl geçtiğini araştırdım ve sonunda Georg Stage'den söz edildiği için Mrs. Anlaşılan bu konudan Mrs. Pakete el atmadan önce beş kutu ve iki büyük zarf açtım Paketin içindekilerin ne olduğunu hemen anlamadım. elyazmalarını. Onu uzun zaman önce tanıdığınızı. Dünyanın hemen her yerinden geliyorlardı. Dedektif öyküsü yazarlarının mektupla senaryo taslakları. Annemin kâğıtlarını karıştırırken. Mektubu yazan hem Swanny'nin öldüğünden hem de Danca bildiğinden habersizdi. Sandra'dan sonraki sekreterim. seyahat kitabı yazarlarının da 1852'de Zambezi'ye tırmanan bir büyükbabanın anılarını aldığı doğru olabilir. Danimarka denizcilik tarihi konusunda yazdığı kitabı hazırlamaktaydı. Annem 1963 yılında Đngiltere'yi ziyareti sırasında. ama bunların orijinal olduklarını ve sizin için tarihî değer taşıdıklarını düşünerek size göndermeye karar verdim. konuşmaların yoğunlaşacağını. iştahımı kabartacak bir özet. Gyldendal tarafından gönderilen kalın zarfı gördüğümde. Size annem Aase Jfrgensen'in geçen kasımda öldüğünü bildirmek zorunda olduğum için üzgünüm. dünyanın öteki ucundaki nişanlısıyla evlenmek üzere işten ayrılmıştı. Geriye kalanları geldikleri yere gönderirken. Kjær. uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı. Yeni kitabın gelen mektupları bu denli artıracağını. bunun tam günlük bir iş olacağının farkında değildim. ilk günlerdeki ilgiden sonra Asta'ya olan ilginin sakinleşeceğini sanıyordum.

." 29 temmuz 1905 Hâlâ bekliyorum. her seferinde onları koparanın Swanny olduğunu düşünmüştük. tam da düşündüğü gibi. korkunç trajediler böyle hatalarla harekete geçiriliyor demek. böylece konuyu hiç olmazsa birkaç ay geciktirdiğimden eminim" ile bitiyor gibiydi. Swanny'nin Aase Jörgensen onuruna verdiği öğle yemeği davetinde Asta'yı profesörün ilgisini çekebilecek bir şeyleri olduğunu söyler. Günlük yazarının kendi kayıtlarını tahrip etmesi düşünülemeyecek bir şeydi. Swanny'nin doğum günü olduğu söylenen günden bir sonrasıydı. O ünlü imzasız mektubun geldiği gün. Hiçbirimizin aklına sayfaları Asta'nın koparmış olabileceği gelmedi.Saygılarımla.başka her şeyi düşünmeye çalışıyorum. Efsanelerimizden birinde okuduğum bir öyküyü düşünüyorum. bir bilim adamı özeniyle korunmuşlar. Royal Copenhagen porselenlerine bakarken bulmuştu. Ama yine de tam Asta'ya göre bir davranıştı. Kızıma Swanhild adını vereceğim. . 12 ağustos tarihli notlar da eksikti. Ne işine yarayacaklardı ki? Ne önemi vardı? Önemli olan tek şey yazmaktı. Hatırladığım kadarıyla Swanny Asta ve tarihçiyi yemek odasında. Babalarına sormak gerektiğini söyledim. Bu arada kendimi meşgul etmek için. Okullar uzun yaz tatili için kapandı. Doğumdan önceki son günlerde fazla hareket etmezler. işte bunlar da Frederikke Teyze'nin mektubu hakkındaki yorumları. Ama daha önce dört cümle daha vardı. daha da doğrusu. Đşte burada. içimde olanlarda -daha doğrusu olmayanlardan. Đlk sayfanın tepesindeki tarih Swanny'nin doğum gününden. Christiane Neergaard" Zarfı titreyen ellerle açtığımı söylemem abartılı olmaz. dışarıya. ataş ya da zımbayla tutturulmamışlardı. Đngilizce'ye çevirdi ve yüksek sesle okudu: "Bebek bugün pek hareket etmedi. içinde Swanhild olan öyküyü. Aradığı sayfalan bulmuş. Aase Jorgensen'in çantasına girmişti. elindekiler sadece ölü kâğıttı. koşuşturup korkunç bir gürültü çıkarıyorlar. oğlanlar evde. Günlük sayfaları çoktan katlanmış. zavallı Swanny'yi her yerde onu boşuna ararken üst kata çıkıp söz konusu günlüğü ararken gözümün önüne getiriyorum. Sayfaların tümü bir plastik dosya içindeydi. yaprakları koparmıştı. Tanrıya şükürler olsun ki hava yağmurlu değil.. Yukarıda uzun süre kalmış olamaz. çünkü asıl eğlence aşağıdaydı. sokağa çıkıp oynamaları mümkün. temmuz ve ağustos 1905. hâlâ sancım yok. 27 temmuz tarihli notlar sanki ". Sayfaları kocama verdim. Yıllar boyu o sayfaları aramış. Büyük hatalar bu kadar kolay yapılıyor.

biraz daha büyüdükleri zaman çok daha fazlasını öğreneceklerini söyledim. Mrs. Sonra Knud bir kız değil de. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. Öte yandan Đsveç gemisi Irene imdat çağrılarına hemen cevap verip. Kaptan Mitchell'in her şeyden sorumlu tutması nedeniyle savunma avukatından tarafsız olmadığı için kınanmış. New Orleans'ta bir sarı humma salgını varmış. çocuğun ters durması. 31 temmuz 1905 Hansine sancılar başladığında bebeği çevirebileceğini söylüyor. Bebeğin başı. bütün vücudumun çürük içinde kalması. sonuç. Bir sevgilisi olabilir mi? Neyse. başka türlü olamaz. Yanlışın ne olduğunu biliyorum. onlara bir kız kardeşleri olacağını söyledim. Gibbons sabahtan akşama kadar sigara içiyor olmalı! Ortalık sivrisinek kaynıyor. karnımdakinin kız olduğundan eminim. oynayabileceği bir erkek istediğini söyledi. Kızlarda iş yokmuş. Tabiî Hansine'nin bebeği nasıl bulacağı. gemi batarken de bir mucize eseri kurtulduğuyla dolu. Mahkeme başkanı ona karşı davranışlarında son derecede acımasızmış. Hoist Frederikke Teyze'ye 150 metre ötedeki bir Đngiliz gemisinin hiç yardım etmeksizin geçip gittiğini söylemiş. Frederikke Teyze'den gelen mektubun tamamı. saat ikide eve döndüğünü duydum. bundan eminim. kırk kişinin hayatını kurtarmış.Hansine dün öğleden sonra izin istedi. Bu yaşta onlara bütün o korkunç ayrıntıları anlatmak doğru değil. olması gerektiği gibi aşağıda değil. Doktor istemiyorum. Gazetelere göre hastaneler sivrisinek ısırığıyla gelenlerle doluymuş. Mr. Neyse. Daha birkaç yıl böylesi şeylerden korunmaları gerekir. çıkacağı yere yakın. Hansine'ye göre doğum başlayıp bebek hareket edince. Kendimi değişik hissettiğim için çocuğun kız olduğuna karar verdim. Bence mucize eseri değil. Ama sonra buldum. Holst'un on altı yaşındaki oğlunun Georg Stage'de öğrenci olduğu. Ben de biraz Đsveçli olduğum için. bebek konusunu unuttular. Hansineye Mogens'in bacaklarını kâfuru ile ovmasını. en sevdiğim kuzinim . Eskiden sivrisineklere sadece şehir dışında rastlandığını sanırdım. ama Avrupa'daki sivrisinekler farklıymış. Mrs. onu satın mı alacağı konusunda bir sürü soru sordular. Hansine'nin zamanı gelince sokağa çıkıp bir bebek getireceğini söyledim. Bebek biraz yer değiştirdi. içlerinden elli sekizi kurtuldu. Gibbons'un bu sabah getirdiği bir torba dolusu sigara kutusunu verdiğimde. Bunu söylemek tehlikeli değil. bunlar her yerde. Kendi ablasının doğumunda yapmış. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. Leylekler ve bebekler hakkındaki o saçmalıktan anlatmak yerine. denedi. hâlâ kaburgalarıma dayalı. sonra da buz gibi suyla silmesini söyledim. "Şimdi yap" dedim. Mogens'in bacakları ısırık içinde. ayakları da aşağıda. Tabiî uyuyamadım. Aklımı başka şeyle meşgul etmek için değişik şeyler düşünmeliyim. oturma odasında oğlanlarla birlikteydim. Gece odaya girip o hayvanların sokması korkusuyla yatağa yatmaktan nefret ediyorum. çocukları kurtarmak için elinden geleni yapmış. Bunu bir erkeğin yapmasını istemiyorum. Bu kez kendimi eskisinden o kadar farklı hissediyorum ki. bulduğumda da midem bulanmaya başladı. daha kolay olurmuş. Danimarka Deniz Mahkemesi'ne tanık olarak ifade verirken ağladığı söyleniyor. Đngiliz gemisinin kaptanı. biraz hareket etti ama dönmedi. kendimi değişik hissetmemin nedeni. arkadaşı Mrs. o öküz gibi elleriyle karnıma masaj yaptı. Kaptan Mitchell.

Hansine bana gazeteleri getiriyor. Kayser. Thorvaldsen'ler Strandvejen'de. inanılmaz bir şey. Çocuklar ellerine geçirebildikleri şeylere tutunup denizcilerden gelip onları kurtarmaları için bağırıyormuş. bense bekliyorum. Artık sokağa çıkmıyorum. Gazetelerde değil. Çok korkunç. her şey beklemede. Kızımın bugün doğacağını hesaplamıştım. bu da Frederikke Teyze'yi çok kızdırmıştı. sınıf birincisi. Peki. babamın bir zamanlar tuttuğu yazlığın yakınlarında oturuyor. Sanırım adresimi Frederikke Teyze'den almış. Korku ve çığlıklar anlatılacak gibi değilmiş.Sigrid'in de Đsveçli olması nedeniyle bundan çok memnun oldum. ki sandığı anlaşılıyor. bilmiyorum. Yıldızlı pırıl pırıl bir geceydi. onunla sadece birkaç kez karşılaşmıştım. duruşmadayken teşekkür etmedi? Neyse. neden Kaptan Kopenhag'da. ne kadar suçlu olduğu konusunda çelişkiler de var. George Stage'nin kampana çalmadan birdenbire rota değiştirdiğini söyledi. ama bir hareket yok. Georg Stage onu görmemiş ve gemiye baştan çarpmış. oysa okul gemisinin kaptanı Malte Brun. Georg Stage Stockholm'e gitmek için yeni hareket etmiş. Kaptan Mitchell daha önce aldığı bir kılavuzun . her şeyin sükûnetle yürütüldüğünü söylüyor ama Frederikke Teyze'ye göre Erik aynı fikirde değil. Batması bir buçuk dakika sürmüş. herkese göre de en uygunu bu. sanırım Mitchell'ın ne kadar hayat kurtardığı. Kazanın meydana gelişi. Mrs. düğünümüze de davetli değildi. Georg Stage şimdi denizin altı fersah dibinde yatıyor. oğlanlara bakıyor. Annelerini çağırıyorlarmış. on iki mil hızla Prusya'da Königsberg'e götürüyormuş. Đskoçya'da Alloa'dan aldığı kömürü. ölmek üzere olan her erkek annesini çağırırmış. Kral Christian'ın konuğu olarak Bernstorff Şatosu'na gitmiş. Eğer Leith'i Londra yakınlarında bir yerde sanıyorsa. böylece onun da kaptana mektup yazıp oğlunun hayatını kurtardığı için teşekkür etmesine imkân hazırlamamı. Teknedeki öğrencilerden çoğu uykudaymış! Tahlisiye sandallarını suya indirecek zaman bulamadılar. daha sadece on beş yaşındaydı. Georg Stage konusunda yeni haberler var. Etrafta Đsveçli ve Danimarkalı adaylar varken. Ama seçimi Norveç halkına bırakacaklarını söylüyorlar. 1 ağustos 1905 Bu deftere her gün yazmayacağımı söylemiştim. Erik'in en iyi arkadaşı boğulmuş. Danimarka gazeteleri panik çıkmadığını. geçen perşembeden beri evdeyim. evi çeviriyor. Kendinden yine Danimarka hanedanının oğlu olarak söz ediyor. ama yapacak bir şeyim yok. bir Hohenzollern'in Norveç kralı olması korkunç olur. Bir yaş daha küçüktü. ama neye dayanıyor. Leith Limanı'na bağlı Ancona. Çarpan okul gemisi olmasına rağmen. adı da Oluf Thorvaldsen'di. en çok zararı da o görmüş. sonra Đngiliz gemisinin kendi rotasını değiştirerek çarptığını söylüyor. Onu pek tanımadığım için şaşırdım. Kopenhag'dan sadece üç mil uzaktaymış. Hansine işlerimi devraldı. oldukça değişik bir coğrafya bilgisi var demektir. ailesinin tek çocuğuydu. denizcilik öğrencilerinin de en iyisi. Çok fazla bir şey de istemiyor! Sadece Kaptan Mitchell'ın adresini bulmamı. Ancona'yla paralel yol aldıklarını. Holst'tan aldığım mektupta.

çok güzel bir ağzı var. Anlatıldığına göre küçücük insanlarmış. bu hem beni hem de bebeğimi rahatlattı. ama normal gibiymişler. Danimarka gazetelerinde araştırma hakkındaki haberlere baksaydı onun da bulabileceği bir .çizmiş olduğu rotadan ayrılmadığını söylemesine rağmen mahkeme başkanı Kaptan Brun'e inandı. ötekilerden daha açık renkli. Bu satırları yatağımda. kışın yakacağımız ateş için saklarız. Orta Afrika'da bir ormandan getirilmişler. Galler prensesinin oğlu John Charles Francis olarak vaftiz edildi.. bu açıkça belliydi. Hansine de çocukların yüzünden benimle gelemezdi. sonunda. Büyük bir üzüntüden sonra gelen. Onları gönderdim. ama çözümleyememiş. sadece baktı. Aklıma parlak bir fikir gelmişti. Ben bebeğimi vaftiz ettirmeyeceğim. Niye ettireyim? Bunların hepsi saçma. uçmakla ilgili sorunları çözümlediğini sanıyordu. Herhalde Asta bu sayfaya Mrs. kızım. Jorgensen'e veremeyeceği kadar özel şeyler yazmıştı. Çizgileri çok düzgün. Holst'a mektup yazdım. Gazetelerden birinde. Bütün bebekler mavi gözlü doğar. buraya gelmeden önce de onları sadece dört araştırmacı görmüş. Çok güzel bir bebek. ben. gerçek olduğunu sandığın bir kâbustan uyanmak gibi mutluluğa benzer başka bir duygu olabilir mi? Çocuğum. eski gazeteleri karıştırdım. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. Wilson. Knud tek kelime bile etmedi. Mogens Hansine'yi elinde bir bebekle Richmond Caddesi'nden gelir gördüğünde hiç şaşırmadı. ama bunun gözleri mavi kalacak. Makinesi suya düştü. evde bir erkek olmasını istemenin aşağı yukarı tek nedeni bu. Burada eksik bir sayfa vardı. oğlanlar ve Swanhild Wembley Park'ta uçmaya çalışan bir adamı görmeye gittik. vaftiz babalarının arasında Danimarka Prensi Karl da vardı. bebeği mememe dayadım. Hipodromdaki pigmeleri görmek isterdim. cüce değil.. Her şey iyi gitti. 4 ağustos 1905 Çarşamba öğleden sonra Harisine. Daha önce onu emzirdim ve mutlu olarak uykuya daldığını gördüm. Bu adamın adı Mr. Yazın eski gazeteleri atmaz. Gelişini ve mutluluğumu kaydetmek için zaman geçirmeden bunları yazmak istedim. Bütün insanların uçmak istemesi ilginç değil mi? Galiba insanların en güzel hayali uçmak. ben yalnız gidemezdim. Görebildiğim kadarıyla. 18 ağustos 1905 Bu öğleden sonra Hansine. 2 ağustos 1905 O kadar çok şey oldu ki. Onun Norveç kralı olmasını umdukları için vaftiz babası yaptıklarını sanıyorum. koşarak yatak odama girdiğinde "Hansine leylek olmuş. yanımda bebeğimle yazıyorum. Neyse. Mor" diye bağırdı. Mrs.

Böylelerini çevirdim. Gerçekten de Mogens Hansine'yi bebek getiren leyleğe benzetiyor. Gelecek hafta Sandringham Caddesi'ndeki nüfus memuruna giderek Swanhild'in doğumunu kaydettirmeliyim.Hansine. oysa hepimiz Swanhild Kjær'in doğum gününü 28 temmuzda kutladığını biliyoruz. Daha Christiane Neergaard'ın mektubunu okurken cevabın bu koşullar altında görüneceğini anlamıştım. evlat edinilen kızın bile haberi olmadığı bir şeyi bir yabancıya açıklayacak kadar düşüncesiz değildi. dedim. dedi Paul. ipuçlarını nasıl bulacağımı bilirim. Bir de 2 ağustosta yazılanlara bakalım: "Her şey iyi gitti. Öyleyse.şey buldum. bu nedenle de sayfaların yırtılmasını anlayacaktık. Paul'le birbirimize baktık. Ne bir ipucu ne bir değinme. hep o sayfaların cevabı taşıdığını biliyordum. Knud'u yanımda bıraktı ve sabahtan beri arkadaşı John'un Malvern Sokağı'ndaki evinde oynayan Mogens'i almaya gitti. okullar tatil olduğu için Mogens'e arkadaşının annesinin baktığı. Swanny. 1 ağustos günü günlüğünü yazarken. sadece baktı. içinde Georg Stage'yle ilgili bir şeyler var diye . . Böylece ona Kaptan Mitchell'ın adresini bulamadığımı.Öyle sanıyorum. evde bebek falan görmediği. Gerçekten de Asta'nın kızı olduğunu düşünmeye başlıyorum. Asta dikkatsiz olabilirdi. .Hiçbir şey."Çarşamba öğleden sonra Hansine. bazen neredeyse tutkulu olan Asta için bile bu üslubun biraz farklı olduğunu kabul etmek zorundayım. Çok kızgınım." Çocuğunun doğduğunu anlatmak için pek söylenecek bir şey değil. Đskoçya. Beceremedi. Senaryoya uygun düşünmeye çalıştım. . Bunun anlamı da o sabah evden ayrılırken. Leith." Bunun anlamı. Asta yazdıkları bittikten sonra günlükleriyle ilgilenmiyor olabilirdi. öyle mi? Peki bundan neden tek bir söz bile etmiyor? 1905'teyken elli sekiz yıl sonra bu sayfaları. çocuk daha doğmamıştı. Bazen düş kırıklığı o kadar yoğun olabiliyor ki.Đpucu olmadığı konusunda yanılıyorsun. Beklediğimiz cevap kâğıtlarda yazılı olacak. ama kocasının bile bilmediği bir evlat edinmeyi. . insan kendini haksızlığa uğramış görüyor.Ölü bir bebek? . Tabiî böyle sayfalan senden çok gördüm. Mogens'in Hansine'yi elinde bebekle görünce şaşırmadığını yazıyor. . Kim koparmış olursa olsun. Sayfaları ve çeviriyi aldım. Daha sonra Asta. ama yazdığı mektubu Ancona'nın sahibi olan şirket aracılığıyla gönderebileceğini bildirdim: James Currie and Company. "Knud tek kelime bile etmedi. Gülünç ama kızgınım. Asta'nın kendi kızı olmalı." Knud'un daha önce bebeği görmediği neredeyse apaçık ortada. Gerçekten de bazen son derecede soğuk. ne oldu? Asta. 1 ağustos salı akşamı ile 2 ağustos Çarşamba sabahı arasında bir çocuk doğurdu. Asta'nın söylediğini yaptı ve sancı sırasında bebeği çevirmeye çalıştı. Kesinlikle yok. bebek nefessiz kaldı.

yolu gereksiz yere uzatır. Evlerinde bebek evi için yeterli yer olduğunu öğrendikten sonra. Gordon. "Büyük bir üzüntü'den söz ediyor. ailece bizi ziyaret ettikleri bir sefer (sanırım buna tek sefer demek daha doğru olacaktır) Emma bebek evini görmüş. Malvern Sokağı Lavender Grove'la kesişiyor. ama Gordon'un bulduğunu görememişti. Bebek evini aşağıya taşırken. . Swanny de bundan hoşlanırdı. Normal olarak Lavender Grove'dan gider. Aramızda Hackney'i en iyi tanıyan Paul'dü. taşıma işini yine üstlendi. Asta'nın bu evin Harry Duke'ün torununa gitmesinden memnun olacağını düşündüm. Üst kata çıkıp tarihçi kadına vereceği sayfaları kopartınca. Ne var ki sekiz yaşındaki Alexandra mühendis olmayı istediğini. dedi Paul. yirmili yıllardaki doğumuyla Asta'yı kıskançlığa sürükleyen o çocuk. evin taşınmasına gönüllü olmuştu. Ne demek istiyordu. Hansine Richmond Caddesi'nde ne arıyormuş? . bebeklerle fazla ilgilenemeyeceğini söyleyince. yani Hansine kollarında tuttuğu bebeği Richmond Caddesi'nde bir yerden mi almıştı. çocuğu doğal annesinden almış gelirken Mogens'i de Malvem Sokağı'ndan . içlerinden birini attı. Ertesi gün Gordon kiralık bir kamyonla bebek evini almaya geldi.bir tarihçiye vereceğini bilemezdi ki. Eğer arkadaşın evi köşedeyse.Evet ama. hayran olmuş. Đlgili sayfayı a'dan z'ye Londra Rehberi'nde buldu. Harry Amca'nın en küçük kızı. Belki de sadece Asta'nın acılarından ve kaybından söz ediyordu. sonra sağa ya da sola saparsın. Evin ilk sahibesi olan annem ise hiç aldırmayacaktı. bebek evini bir odaya kapatarak senelerce ilgilenmediğimizi söyledi. adımını Richmond Caddesi'ne atmış olursun.Bir şeyler söylüyor. . yıllar önce anneanne olmuştu. pek fazla bir şey değişmedi. Torununun adı Emma'ydı. Burada bulunmayan sayfada. dedi Paul.Mogens'in arkadaşının evinin bulunduğu Malvern Sokağı güneyde doksan derecelik bir açıyla Richmond Caddesi'yle birleşir. Gordon sanki evin sahibi kendi öz yeğeniymiş gibi. bebek evini yeğenine. bebek evini Emma'ya hediye etmeyi kararlaştırdık. Öyleyse Swanny'nin kim olduğunu öğrenmek konusunda tek bir adım atmadık. ama Asta'nın dediği gibi "Richmond Caddesi'nden bebekle gelir" olmazsın. onu gerçekten sevecek birini aradık. . hâlâ orada.Ben öyle söylemezdim. Swanny'nin kim olduğu o sayfada mıydı? . bebek evini isteyecek. Bu da kendi bebeğinin ölümüyle ilgili olmalı. Başlangıçta. daha sonra öğrendiğimize göre de istemişti. Gail'in kızı Alexandra Digby'ye vermeyi düşündüğümüzde. Chingford yolculuğuna çıkmadan önce ona artık Neergaard belgeleri olarak adlandırdığımız kâğıtları ve çevirisini gösterdik.Belki. Daha evlenmeden önce Paul büyük bir haksızlık yaptığımızı. Muhtemelen buruşturup çöp sepetine attı. Richmond Caddesi.

Ilık. Kaldırımda durup Devon Villa'ya baktık. Daha iki gün de bilinmeyecekti. herhalde Asta'nın döneminde olduğundan çok daha temiz. bugün gibi bir gün. Mogens'in de pencereden bakıyor ya da bahçede bekliyor olması gerekirdi. bütün diğer kanıtlara rağmen. Anneannemin görmeye geldiği Florence Fisher olmalı. Ama gündüz ışığında burası hoş görünüyor. sanki bir Victoria Dönemi zarafeti var. ama bu son henüz bilinmiyordu. sonunda da Paul'ün evine girmiştik. Middleton Sokağı'na girmiştik. neredeyse.Neden Lizzie? . Roper'ın kendisi de oğlu Edward'la birlikte. Örneğin. 2 ağustos gününün belirli bir saatinde. insanlar burada geceleri soyulur. ona paralel olarak giden Malvern Sokağı'ndan başladık. beni tanımayınca da aldırmazlıkla öteye döndü. Lizzie'nin öldürülmeden önce bir bebek doğurduğunu mu düşünüyoruz? .O zaman bütün tıbbî kanıtlara. neredeyse sıcak bir öğleden sonraydı.Florence Fisher evde yalnızdı. Navarino Caddesi'nden yola çıkmış. Florence onun Devon Villa'da tanıdığı tek insandı. Florence onun arkadaşıydı. Zemin katin sahibesi Brenda Curtis'in yüzü basamakların hemen sağındaki pencerede göründü. Graham Sokağı'ndan geçmiş. nefis pencereler Belgravia'da bir terasa ait gibiydi. Burası Richmond Caddesi'nin güneyindeydi. dedi Paul. Cary'yle ben buranın karşısında. bu evden bir bebek alacaktı. ne at pisliği ne duman ne de sarı sis var. kamyona binip gitti. Paul'le birlikte tepede sağa döndük ve oraya yürüdük. Roper'ın John Smart'a anlattıklarının doğru olduğunu. Buraya gelmek için. Navarino Caddesi'nde de Devon Villa vardı. bebek evini değerinin bilineceğine inandığımız bir eve götürdü.Buna benzer bir şey. Ağaçlar yapraktan ağırlaşmıştı. Eğer Hansine'yi Richmond Caddesi'nde yürürken gördüyse.almayı mı düşünmüştü? . . her seferinde gelip beni karşılardı. Çevre tehlikeli olmasıyla tanınır. Ama mutlaka Richmond Caddesi demek istemiyorum. her yeri gölgeliyor. Devon Villa'nın üst katında bir yerde Lizzie Roper ile Maria Hyde'ın cesetleri vardı. Ya da gözünüzü iyice kısarsanız. Richmond Caddesi'nden giderek kolaylıkla ulaşılabilecek bir yer de olabilir. Bir randevusu olduğu söylenebilir. Öğleden sonra güneşi çevreye harika bir görüntü vermişti. bunun anlamı Hansine'nin Navarino Caddesi'nden geldiğiydi. Richmond Caddesi'nden sağa sapıp şimdi artık Lansdowne Caddesi olan Lansdowne Sokağı'na girmiştik. Mogens'in Hansine'nin gelişini görebilmesi için arkadaşının evinin köşede olması. Buraya son kez Cary'yle çekim yeri ararken gelmiş. Çayını içti. Paul evine yalnız gitmemi hiç istemez. . çevreliyordu. Sıcak bir ağustos öğleden sonrası. Basamakların tepesindeki o giriş kapılan. Bu kez yola Lansdowne Caddesi'nin batısında. Devon Villa'yı muhtemel bir set olarak inceledikten sonra. Paul'ün arabasına binip Hackney'ye yollanmadan önce beş dakika bekledik. bize baktı. Cambridge'deydi. Hansine daha önce yapılmış bir anlaşma uyarınca buraya geldi.

Bebek doğduktan sonra gidecekti herhalde. özellikle Florence gibi iri olduğunu bildiğimiz kadınlarda. diğeri üst kat pencerelerinin altında. Florence Fisher nişanlıydı. duyduklarımın sonuçlarını tartmaya çalışıyordum. WVS üniformasıyla Clovenford Markizi'nin yanında fotoğraf çektirdi. hizmetçinin bebeğini alıkoymasına izin vermezdi. Otuzuncu bölüm Her şeyin kaybolduğu bir anda.Ne diyorsun? Biliniyor muydu? Roper'lar biliyor muydu? . evlenmek üzere nişanlanmıştı. belki bugünden de sıcak. Bir tütüncü dükkânı açtı. ama evlenmedi. Paul'le birlikte ne tarafa gittiğimizin farkında değildim Onunla yürüdüm. ama Roper'la tanışmadan önce hamile kalmış bir kızı olan Maria Hyde için fazla önemli değildi. konuşmadan Navarino Caddesi'nde yürürken. karşı konulmaz olan gerçekleşti. biri girişin üzerinde. ama Maria Hyde tekrar işe aldı. bilmiyoruz. hamileliğinden Hansine'ye söz etmiş miydi? Hamileliği pek göze batmamış olmalıdır. O küçük yüzler hâlâ orada. Đki kadın ilk kez temmuz başında tanıştıklarında. Kucağında bebek. Florence'ın hamile kalması tutucu biri olan Roper'a korkunç gelmiş olabilirdi. Neden. .Orada sadece Lizzie vardı. Asta'nın Londra'ya geldiği zaman oturduğu eve ilk kez baktım. Eğer hamile idiyse. yanıbaşında koşuşturan küçük oğlanla Hansine buralardan geçmişti. ne olduğunu anlamadan kendimi Lavender Grove'da buldum. O dönemde hiçbir ev.Sanırım. parçalar bir araya gelmeye başladı. Florence da vardı. taşa . Belki de Hansine'ye anlattı ya da saklanmayacak kadar belirgin olan bir şeyi Hansine'ye itiraf etmek zorunda kaldı. Roper onu kovmuştu. dedi Paul. Herhalde sıcak bir gündü.. Arkamızı döndük. açıklaması daha kolay. beni güneye doğru sürükledi. hiç evlenmedi. Efendiler hamile kalan hizmetçileri kovardı. Florence'ın yeni doğmuş bebeği tehlikede değildi.

Birkaç sayfa ötede 28 temmuz sabahı alışverişten dönen Florence'tan bahsederken "Eve döndüğünde. Lizzie'ninkini hidrobromide.Tabiî bu durumda Florence'ın üst katlarda neler olduğunu merak etmemesi de anlaşılır. hamileliği ve yaklaşmakta olan doğumuydu.Swanny neden doğum gününü 28 temmuzda kutluyordu? diye sordu Paul. ama Florence için geçerli bir neden bulamadık. Paul. yatağının bulunduğu o delikte? Günlüklere ve Ward-Carpenter'in Roper'larla ilgili yazılarına bir kez daha bakmamız gerektiğini söyledim. gidecek bir yeri olmadığını düşünürsen. günlükleri."Florence'ın iç karartıcı bir evde. erkek arkadaşının onunla evlenip evlenmeyeceğini bilmiyordu. Büyük pencerelerden birinde. oysa hemen hemen hiç kimsenin otomobili olmadığı bir dönemde. . Ward-Carpenter anlatısını. Asta'nın çocuğunun ölü doğması. kendini iyi hissetmemektedir" diyor. Hiç olmazsa Devon Villa'da başını sokabileceği bir damaltı vardı. Hep Florence'ın hastalığının ne olduğunu düşündük. Neergaard belgelerini ve Paul'ün çevirisini önümüzdeki masanın üstüne yaydık. Florence çocuğunu tek başına mı doğurdu? Mutfakta. .küçük bir kız çocuğu istiyordu. aynı yere Rasmus o zamanlar Hammel olarak adlandırılan otomobilini bırakıyordu. .Belki de gerçekten o gün doğduğu. Birbirimize soru sormaya başlamıştık. Nasıl geçineceğini. Đşte birisi -üstelik bir hanımefendi. kimin yanında çalışacağını. Willow Caddesi'ne döndüğümüzde. "27 temmuz akşamından 30 temmuza kadar üç gün boyunca boğazından tek bir lokma bile ekmek geçmediği" diyor. muhtemelen çok da rahatsız olduğunu düşünürsen. . Ward-Carpenter bile "Rahatsızlığı her neyse. orijinalleri. Florence'ın görevi evi temiz tutmak olmasına rağmen 4 ağustos gününe kadar üst katlara çıkmadığını hatırlattığında. . buna şaşmaman gerekecek. Florence'ı bodrumdaki yatağına girmeye ve sonraki iki gün boyunca yataktan çıkmamaya zorlar" demek zorunda kalmış. Şimdi eve gidecek ve elimizdeki belgelere başvuracağız. hiç de anlaşılamaz değil. Florence bir ara onu yanında tutabileceğini sandı. Asta'nın sevmediği tül perdelerden biri sallanıyordu. kötü muamele karşılığında az para almasına rağmen kalmakta neden bu kadar ısrar ettiği anlaşılamaz". Asta bebeğinin doğumunu bekler ve sokaktaki oğullarını izlerken o penceredeydi.oyulmuş. Florence'ın doğum sancıları başlamıştı. duruşma zabıtlarını. . mahkeme Florence'a gülmüştü. Ward-Carpenter raporundan bir bölümü okudu: . her şeyi. Daha önce kendi derdiyle ilgilenmesi gerekiyordu. Eğer yedi buçuk aylık hamile olduğunu.Tepsiyi Maria'nın yerine yukarıya taşımamasının nedeni. Asta'nın da bunu bildiği için. başlarında beyaz taşlı yüzler. Dışarıda birisi bir Land Rover park etmişti. O sırada bir çocuk doğurduğunu. Ya da belki bebeği ne yapacağını bilemiyordu. bir bakıma Florence'ın şansı oldu da denebilir. üst kat odalarının temizliği olduğunu düşünüyordum. Tepsiyi niye taşımadığını şimdi anlıyoruz. Maria'nınkini güçsüz kalbine bağladık. Ben de o sırada en az ilgilendiği şeyin. 28 temmuz cuma günü doğdu. Duruşmada Tate-Memling Florence'ın üç gün boyunca ekmek bıçağına dokunmadığına değindi. Ne de olsa Roper'lar orada değillerdi.

Swanny. Anneannene. . Tek bir söz." . . Hansine onun için çok şey yapmıştı.. muhtemelen geceyarısından da az önce doğdu.Çok cesaret isteyen bir şey yaptı. dayanılmaz bir fikirdi. Neergaard sayfalarına bir göz at. Belki de birkaç saat sonra.. . .O sırada değil. 29 temmuzda yazılanlara bir bak. Florence'ın doğumuna yardım ediyordu. değil mi? Swanny hep Roper'ı babası sandı. nerede olduğunu biliyoruz Anlaşılan amatör ebe olarak epey ün salmış. çünkü doğumunda bulunmuştu.Asta biliyor muydu? . Daha önce sormayı hiç düşünmediğim bir soru vardı. Asta'nın doğurduğu bebek erkek miydi. (. Bahçeye mi gömdüler? Herhalde. kendini unutmaya zorladı. sordum. Öyle sanıyorum ki. çok şey de biliyordu. Neden sordun? ..Peki tek başına mıydı? Düşüncesini bile korkunç buldum. o da Swanny'ye annesinin bazen kötü olabileceğini söylediğinde onu kovmayı düşündüğü gün: "Onunla birlikte o kadar güçlükten geçtik ki. Üstelik Swanny'nin gerçekten 28 temmuzda doğduğunu da biliyoruz. Sadece bir kez. Eğer Hansine eve saat ikiye doğru dönmüşse. Asta'nın Hansine'den neden bu denli nefret ettiğini ve korktuğunu anlamak güç değildi. unuttu. çevremde dolaşmasından kurtulmak için kabul ettim. Merak ediyorum. Seksen altı yıl sonra bile. Daha sonra anneannemin bir sevgilisi olup olmadığını düşünüyor. Anneannem onun kim olduğunu herkesten iyi biliyordu.Yani Asta'nın ölü çocuğu ne gün doğdu? .Annem ona Mormor dememi istemezdi. . 2 ağustos öğleden sonra da Hansine Florence'ın bebeğini almaya gitti. Herhalde Roper olamaz. O evde 1906 yazına kadar kaldılar.. "Ona nasıl hitap ederdin?" . Oysa biz..) Saat ikide eve döndüğünü duydum" diye yazıyor. Ben de sadece "Gran" derdim.Yalnız olduğunu sanmıyorum. Oysa gecenin yarısını dışarıda geçirdi. Güçlü kişiliği olan bir kadınmış. Bence anneannem Asta'nın bebeği öldükten sonra Florence'ın doğumundan bahsetti. Asta "Hansine dün öğleden sonra izin istedi. dedi Paul.1 ağustos gecesi. . kız mı? Bir de tabiî cesedi ne yaptıklarını.Asta bundan tek bir söz bile etmedi. dedim.Peki Swanny'nin babası kimdi? diye sordum. tek bir kez Hansine hakkında az da olsa iyi bir şey yazıyor. Umarım bahçeyi kazıp araştırmamızı istemeyeceksin. O sırada Devon Villa'daydı.Kime? Hansine'ye. Swanny. değil mi? .

Biraz da Cora Green'den.Ward-Carpenter dışında hemen hemen hiçbir şey. doğumdan sonra nişanlısından soğuduğunu düşün.Ama o zaman Lizzie'yi de annesi sanıyordu. çocuğunun babasının nişanlısı olması lazım. ama aslında ondan hoşlanmıyordu. Kimse onun neler . Öyleyse. buna rağmen evlenmeyi ummaktadır. Maria Hyde ve Lizzie Roper da orada olacaktı. dedi Paul. Neden evlenmedikleri konusunda tek bir açıklama yok. Roper'ın savunma tanığı gözükmüş olabilir. neden evlenmediler? Herhalde Asta'nın anlattığı gibi. Mahkemede adı bile geçmedi. dedim. sanki çok uzun zaman önce tanıdığım birinin gölgesini görmüş gibi olduğum duygusuna benzer bir zil. Nişanlının adı Ernest Henry Herzog'du.. gerçekten de dişe dokunur bir şey yoktu. Roper Florence'a kendisine iş bulmasını söylediğinde genç kız yedi aylıktan fazla hamiledir. Demek ki nişanlısı onun hamileliğinin farkındadır. gözleri evlenmekten başka şey görmez birileri sanıyoruz. çalmaya devam etti. Joseph Dzerjinski'nin göçmen olmasına yapılan bir dokundurma.Merak ediyorum. Öyleyse neden Florence'ı çocuğunu bomboş evde. Evliliği bir kişisel güven aracı olarak istemesi gerekmediği anda. bir nedenle de ondan toplumsal olarak "bir sınıf yukarıda" olduğunu söylüyor. Paul. onun nişanlısının yanında bulunmasına da engeldi. Yanında Hansine olacaktı.Ama onunla evlenmedi. Florence özgürlüğüne kavuştu. Neyse. Florence. Ward-Carpenter'a göre Roper'ın işine son verdiği temmuz başında bile. Belki de Florence ve Herzog dışında hiç kimse bu nedeni bilmiyordu. evlenme fikrinden vazgeçmiş olabilir. . gırtlağı kesilmiş Lizzie'nin de yataktaki cesetlerini bulması. Florence ertesi bahar evlenmeyi umuyordu. . Bebek doğduktan sonra da Florence'la evlenmeye niyetli miydi." Anlaşılan bu cümle. en son da on dört yaşındayken. Ward-Carpenter Herzog'un Islington'da bir ailenin hizmetinde çalıştığını. Florence'ı evlenmekten vazgeçiren neydi? Belki de Maria Hyde'ın yerde. erkeklerin bakire olmayan kızlarla evlenmek istememeleri. Ward-Carpenter'da ilgili bölümü buldu. Belki de kendi kendine bir neden buldu daha çok gençti. bir sorun olmayacaktı. Ama çocuk doğmuş. Zil. belki de sonunda onunla evlenmek istemeyen Florence'tı. Sanki uzaklarda bir zil çalar gibi oldu. bu nedenle de kızların bekâretlerini korumaları gerektiği değil.Biliyor musun. tek başına doğurmaya terk etti? Çünkü Florence'ın yalnız olmayacağını biliyordu. Üstelik uşaklık görevi. Morfar'ın cenazesinde gördüğüm birinin gölgesi.Doğru. dedi Paul. "kendisi de göçmen torunuydu. işini kaybedebilirdi. Herzog'un bilebildiği kadarıyla. Nişanlıydı. Paul'ün açıklamalarıyla harekete geçen zil. . diye merak ediyordu Paul. Kitabın şömizinin arka kapağına bastırdığımız Swanny fotoğrafına baktığımda o güçlü kuzeyli çizgilerinde. O dönemin kadınlarını hep evlenmeyi düşünür. Bir de Florence'ın değişik olduğunu. .ve sonunda Florence'la evlense de çocuğunu istemediğine karar verdi. Sanki daha önce gördüğüm. Onun hakkında ne biliyoruz? . . bir yere verilmişti. Eğer çocuk doğmadan evlenselerdi.

Kimse ona bir insan muamelesi yapmadı. Yoksa düşüncemin kaynağı Ward-Carpenter anlatısı mıydı? Ya da duruşma tutanakları? Ertesi gündü. kadına vurulan o korkunç darbe? Yeni bir iş bulmak için girişimde de bulunmuştu. ya da bir arkadaşın kızı. Ben Asta'yı ondan biraz önce bitirip ikinci cilde. sadece Neergaard sayfalarındaki sözcük sayısı 1 700. Yeni bir işe girecek. Paul o karışık görüntüyü ateşleyen kelimelerin günlüklerden geldiğinden emin olmak istiyordu.Erkek arkadaşını terk eden bir kızla ilgili.Bu kadar doğrudan olduğunu söylemedim. katilin Roper olduğunu mu düşünüyordu? O evde evliliği o kadar yakından görmüştü ki. Evliliğin sonu böyle miydi. Kimse onun fikirlerine değer vermediği için.Hayır dedim. Belki de sadece Asta'nın hikâyelerinden biridir. Florence ne zaman öldü? . dedi. Nerede ya da hangi ciltte hatırlamıyorum. Ölü Bir Odadaki Canlı Şey. kendi evlenmeden önce ciddi ciddi düşünmesi kadar olağan bir şey olamaz. nişanlının adı geçmiyor.Önemli mi? . Burada kaç yüz bin kelime var bilmiyorum. o yazıyı okudum. doğumu ardında bıraktığı andan itibaren nişanlısına olan duygulan değişti. Ironsmith'in Lizzie'yi öldürme nedenlerini. WardCarpenter'a kendi söyledi. çünkü Asta Swanny'nin babasının kim olduğunu herhalde bilmiyordu. Her neyse. Sonra Paul. Ama artık hiçbir şeyden emin değildim. Belki de Asta'nın kuzini Sigrid. Stamford Hill'e taşınacak. Florence'ın nişanlısının adının Ernest Henry Herzog olduğu nereden anlaşılıyordu? Adamın adı duruşma boyunca geçmemişti. 1915-1924 kitabına geçtim. Đlk baktığımız Neergaard sayfalarında hiçbir şey yoktu. dedim. hemen hemen herkes gibi. Belki de Lizzie'yi kimin öldürmüş olabileceğine ilişkin düşünceleri vardı.Günlüklerde olmaması çok daha muhtemel. Belki de Cora Green'in Star'daki yazısındaydı. Böylece bulabildiğimiz bütün Asta hikâyelerini okuduk ama. önemli olduğundan eminini. Asta'nın orijinallerini araştırırken ben de Asta adlı 1905-1914 cildini elime aldım. saatlerdir okuyorduk. . Gırtlağı kesik Lizzie'yi bulmak. tabiî Arthur Roper'ın anılarında da yoktu. Bütün bunlara karşın o da polis gibi. Westerby onun çocuğunu evlat edinmişti. onun da duyguları olabileceğini aklına getirmedi. Paul beynimde çakan kıvılcımdan kuşkulanmaya devam etti ve Ward-Carpenter'ı eline aldı. En son okuduğum günlüklerde buna benzer bir şeyler gördüğümü hatırlar gibiydim. Araştırmaya başladık. . hiçbiri aradığımız değildi. eğer Asta'nın öykülerini doğru değerlendirseydik. hatta Lizzie'yi öldürenin Ironsmith olduğunu çok daha çabuk görürdük.Ah.düşünmüş olabileceğiyle ilgilenmedi. bardağı taşıran damla mıydı? Artık büyütmesi gereken bir çocuğu yoktu. . son saldırı. Belki de Florence. . ne düşündüğünü sormadı. bir sokak ötedeki Mrs. Yavaşça "Günlüklerde bununla ilgili bir bölüm var" dedim. Günlüklerde neyle ilgili bir bölüm? . evet. nişanlısı da onu bir daha görmeyecekti.

. o da bunun bir Đngiliz için oldukça ilginç bir ad olduğu yorumunu yaptı. Ernest Henry Herzog. Middlemass'ın ilk adının Percy olduğunu Florence'tan öğrenmiş olmalı. Herzog bir Alman adı. ama Ward-Carpenter'da bu isimler doğru. Gidip bulduk.Yani Florence ona Herzog adlı biriyle nişanlı olduğunu söyledi. O zamanlar Alman olan her şeye karşı korkunç bir önyargı vardı. O yazıda başka türlü öğrenemeyeceği gerçekler var. Muhtemelen Kuzey Alman görünüşlü. pek işine yaramamış olmalı. Cora Green Middlemass adlı bir adamdan bahsederken sadece soyadını kullanıyor.. bir savaş çıksa böyle bir isimle başının belaya gireceğini düşündüğünü. Cobb mu olduğunu da bilmiyor. Kendisinin de bir Alman adının olduğunu..Bence. Paul "Öğreneceğimiz başka bir şey var mı?" dedi. Florence'ın kendinden. Nedense hatırladım. Bana baktı. . Ne dedim ben? . . son günlükler için yaptığın çeviri nerede? Đstediğim 1966. onunla evlenmek istedim.". Gerçekten de ona âşıktım.Cora Green'den olamayacağına göre. öteki adamın adının Hobb mu. ama o istemedi. Bu ad dokuz yıl sonra. Son on üç defter Margrethe Cooper'daydı.". Aradığımı buldum. Asta son yıllarında giderek daha seyrek.. . yirmi dört yaşında bir uşak. Paul. galiba. tıpkı Mr. 20 mart 1921 tarihli yazıydı. ama bunu nerede arayacağımı biliyordum. Lizzie'nin sevgililerinin adlarını nasıl öğrenebilirdi? Onlardan duruşmada hiç söz edilmedi ki. açık renkli. Paul kendi sayfalarını önüme koyduğunda. büyükbabasının 1850'lerde Đngiltere'ye göçen bir Alman olduğunu. Tabiî böyle bir adın 1934'te bugün olduğundan çok daha olağandışı görüleceğini unutmamak gerek. Ward-Carpenter yazısı otuzlara ait. diye düşünüyorum." Paul.Oh. Herzog'un Florence'tan bir yaş daha küçük olduğunu nereden öğreniyor? . başından onu erkeklerden ve evlilikten soğutan bir şey geçtiğini söyledi. savaş başladığında. giderek daha kısa yazdığından. Islington'da bir ailenin yanında çalıştığını da anlattı.Cary 1971'de falan demişti.Florence da Herzog'un dedesinin. "Öğreneceğimiz başka bir şey? Đşte Swanny'nin babası..Ben ne dedim? Kız arkadaşının terk ettiği adam hakkındaki bölümü bulamamıştım.. Florence'la mülakat yapmış olmalı.. hem babasının hem de kendisinin Londra'da doğmuş olmalarına rağmen. Orkestralar bile Mozart ve Beethoven çalmamaya başladı." . Dzerjinski gibi bir göçmen olduğunu söyledi. bu cilt ötekilerden kalın olmayacak. hatırlamamın nedeninin de Hansine'nin Paul'ün annesi olan bebeğinden ilk kez burada bahsedilmesi olduğunu sanıyorum. uzun boylu." Kimbilir neye benziyordu? dedim. aradığımı 2 ekim 1966 tarihinin altında buldum. belki de 1967'dir.. sonlara doğru bir yer.. . Peki. . Yirmi dört yaşındaydım. yakışıklı..

Paul'ü. Güneş parıldamakta. Mogens John'un evinin penceresinden bakmakta. dedim. böylece Swanny'yi Westerby ailesinin yeni üyesi rolünde ilk gören. her ikisi de Londra'nın aynı bölgesinden oldukları. Maria Hyde'ın ölümü ve Edith'in kaybolmasıydı. John'un annesi olur. özellikle yazın sıcağına uymayacak. çünkü Florence kalkıp onu geçirecek. dedim. yoksa sadece bir ad mı? . yarı karanlık. Florence'tan bir yaş gençti.Herzog'un Đngilizce karşılığı Duke. dedi. Nereden bilebilirdi? Swanny'nin babası Harry Amca'ydı. Günlüklerde bu ad pek sık geçmez. Ama buna daha var. Swanny'nin fotoğrafının bana hayal meyal hatırlattığı Harry Amca'ydı. kollarında Swanny. O dönemde kadınlar. Florence evin derinliklerinde. Ne ilginç. ama sokak kenarlarında çöp. Harry Padanaram'a ilk geldiğinde. yoksa Florence çocuklarının ölü doğduğunu mu söylemişti? Kesin olan ne onun ne de Asta'nın bilmediğiydi. sen Almanca biliyorsun. Harry'nin çocuğuna sahip olması. Oysa ben görebiliyordum.. Koşarak John'a ve John'un annesine haber verir. kullanışsız kıyafetler giyer. kâğıt yok. onunla birlikte hayatımı. Öğrendiklerimizi sessizce hazmetmeye çalışarak oturduk. Kendimi bunları düşünmemeye. tek başına. dedim. ne şaşırtıcı. Florence'ı evlilikten soğutan şey. Bir yerlerde bir kızı olduğunu biliyor muydu.Swanny keşke bilseydi. . Devon Villa'nın merdivenlerinden iniyor. Lizzie'nin öldürülmesi. Hansine'yi Richmond Caddesi'nden gelirken görür. elinde de beklediği vardır. ondan sonraki gün de yukarıya. geleceğine karar vermek zorunda olan çocuksuz bir kadın. . Asta da onu seviyordu. o konuyu düşünmek.tersini yaptım. Kapıyı ardından kapatıyor. havada mazot kokusu da duyulmuyor. ama Swanny'nin yüzünde onun anne ve babasını görmediğini söylemişti. O gece bütün bunların rüyasını göreceğimi sandım. düşleyemeyeceği bir korkunçluğun onu beklediği. Yani tanışmalarında pek de şaşılacak bir yan yoktu. ona kapıyı Swanny açmıştı. Mogens bir zamanlar çok iyi tanıdığı Hackney'de oturduğu için tanımıştı. sonunda görmek isteyeceğim düşü gözlerimin önünde canlandırmak zorunda kaldım. Başlangıçta Mogens'i. bebeğinin yeni bir hayata götürüldüğünü görecek durumda değil.Kimden bu alıntı? Kim konuşuyor? . mutluluğumuzu düşünmeye zorladım. yine de başaramadım. Hansine. Onu hep sevmişti.Paul. Onun adı Harry Duke'tü. Yani Miss Newman'ın acentesine giderek yeni bir iş arayacak. Çevre toz kokuyor. tozlu güneşi. Bu arada yeniden çocuksuz bir kadın olmuştur. Ona "sevgili küçük hanım" demişti. Asta'nın "Harry'nin çocuğunu doğurmak isterdim" dediği sırada. kentteki yaz sonu günlerinin sıkıcı. yaşayan tek canlının ölümden beslenen sinekler olduğu üst kata çıkacak. Asta'nın bir konuda rüya görmemek için önerdiklerinin -uyumadan önce. bilmediğini anladım. oysa ben onu en son ellilerde görmüştüm. heyecanla Hansine'yi beklemektedir. Harry Amca 1905 yılında yirmi dördündeydi. babası olmasından mutlu olacaktı. görmek istedim de. Swanny'ye bir çocuğun yüzünde mutlaka anne ve babayı görebileceğini. Herzog'un anlamı ne? Herhangi bir anlamı var mı.

O zaman Knud yaklaşarak kız kardeşine bakar.Hansine'nin uzun eteği toza bulanmıştır. eriğe benzeyen yanağına dokunur. Gururla sırıtan Hansine bebeği Asta'nın kollarına bırakır. Hansine oflaya puflaya odaya girdiğinde Mor rahatlamış. Uzunca bir süre Swanny'yi kollarında tutar. Hiç kimse. ama ağlamaz. Hepsinin içinde kendini en iyi hisseden denizci kıyafeti içindeki Mogens'tir. Hiç ağlamaz. Gözlerini kaldırıp Hansine'ye teşekkür eder. Kapı kapandığında memesini Swanny'nin. oldukça soğuk bir teşekkür. Kendi ismini değiştirmek istemiştir. kaybını ve mutluluğunu döker. Hansine'nin esrarengiz bir bebek kaynağına gidip aldığı kız kardeşini daha şimdiden sever. uykuya dalışını seyreder. ama terden kayar. önünde kız kardeşini seveceği sadece on bir yıl olduğunu bilmez. kız kardeşinin adını sorar. Mor'a ilk söyleyen olmak için koşmaya başlar. hepsi sonsuza dek bu odada mı kalacaklardır? Kızıyla baş başa kalmak istediğini görmezler mi? . kalem ucunu ve mürekkep hokkasını çıkarır ve her şeyi yazmaya başlar. çünkü kapının anahtarı Hansine'dedir. O güçlü. şu şalı da ne yapacaksan yap. dönüşte bir bebek getiremeyeceği kuşkuları kaybolmuştur. ama biz ona Swanny diyeceğiz. incecik sarı saçlarını okşar. Peki. Sert ve yüksek yakası çenesine kadar dayanmakta. Đnce örtüsü ve Florence'ın şalı altındaki beş günlük bebeğin durumu. onu terletmektedir. sıkıca emen. onu emzirir. Bir süre sonra kızını yavaşça yatağa bırakıp yapması gereken işine döner. olmaz mı Hansine? Hazır aşağıya inmişken. Asta mutluluktan ağlayacak gibidir. sonra da her şeyin istediği gibi gittiğini söyler. Büyük şapkası başına bir iğneyle tutturulmuştur. Hansine'nin başarılı olmayacağı. güçlü kız çocuğunun ağzına dayar. bütün bu güçlü duyguları kendinden başka hiç kimsenin okuyamayacağı. Swanhild. Kim kader kitabını okumuş olmak ister ki? Kapıya Hansine'den beş dakika önce varmanın da pek bir anlamı yoktur. bilmemeleri de daha iyidir. Yatağının başucundaki komodinden defterini. En önemlisi. Yine de merdivenleri ikişer üçer atlayarak Mor'un odasına dalar. hayatının amacına. Hansine'den çok daha iyidir. kimsenin bilmediği tek sayfaya yazar.Oğlanları da al. altından bir tutam açık sarı saç görülür. öne yatık yazıya acısını. SON .

Sign up to vote on this title
UsefulNot useful