P. 1
Mustafa Alkan - Osmanlılarda Hilafet

Mustafa Alkan - Osmanlılarda Hilafet

|Views: 79|Likes:
Yayınlayan: Bilgehan Sunkar
Mustafa Alkan - Osmanlılarda Hilafet
Mustafa Alkan - Osmanlılarda Hilafet

More info:

Published by: Bilgehan Sunkar on Dec 23, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

01/01/2013

pdf

text

original

Sections

OSMANLILARDA HİLÂFET

Mustafa Alkan

OSMANLILARDA HİLÂFET
1517-1909 "Geçişi, Tarihî Gelişimi ve Tesirleri"

Mustafa Alkan

İZMİR - 1997

ÇAĞLAYAN YAYINLARI
ÇAĞLAYAN Basım-Yayın-Dağıttm ve Ambalaj Sanayri ve Ticaret AŞAydın Asfaltı Üstü Akçay Cad. No: 263 Gaziemir/İZMİR Tel: 252 20 97 - 98 Fax: 252 2 i 00 • YAYIN NO: 14 • OİZGİ-TASHİH-MONTAJ KAPAK TASARIM ve DAĞITIM: Nil AŞ. • BASKI: Çağlayan A.Ş. Tel; 252 20 97 - 98 Q , • Copyright © Bu eserin yayıiT hakkı Çağlayan A.Ş.'ne aittir.

a •

, ,. .

ISBN 975-7166.21,9 C2. Hamur)

Osmanlı Devleti'nin Kuruluşunun 700. Yılına Armağandır.

İÇİNDEKİLER ÖNSÖZ GİRİŞ: O S M A N L I L A R ' A K A D A R HİLÂFET A. İSLÂM TOPLUMUNDA HİLÂFETİN TEŞEKKÜLÜ a) Eski Arap toplumunda siyasî ve sosyal yapı b) Kabe ve Mekke şehrinin yönetimi c) İslâm devletinin doğuşu ve gelişimi B. HİLÂFET KURUMUNUN SİYASÎ GELİŞİMİ I. DÖRT HALÎFE DEVRİ (632-661) II. EMEVÎLER (661-750) III. ABBASÎLER (750-1517) a) Abbâsîlerin halifeliği ele geçimieleri ve ilk dönem b) Halifelerin siyasî güçlerini kaybetmeleri ve sultanlar ile mücadele c) Mısır-Abbâsî halifeliği (hilâfetin sembolik bir görünüm kazanması) C. TEORİK OLARAK HİLÂFET VE GELİŞİMİ a) Halife ve hilâfet mefhumları üzerine b) İslâm'ın siyaset teorisi ve bunun tarihî gelişimi 1. Hûlefâ-i Râşidin devri 2. Hilâfetin monarşik bir görünüm kazanması 3. Hilâfetin meşrutî hükümranlık dönemi 4. Hilâfetin ruhanî (sembolik) dönemi c) Halifede aranan şartlar d) Halifenin görev ve mes'uliyetleri e) Halifenin görevinin sona ermesi f) Halifenin kullandığı alâmetler 3 3 6 7 15 15 18 19 19 21 24 27 27 28 31 32 35 38 40 43 43 44 G

B

OSMANLILARDA HtLÂFET

BİRİNCİ B Ö L Ü M OSMANUU\R'A KADAR TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ 45 A. TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNE KADAR TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ VE TÜRKLERİN İSLÂM DEVLETİ HİZMETİNE GİRMELERİ 47 B. TÜRKİSTAN'DA KURULAN TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ 52 a) Karahanlılar 52 b)Gazneliler c) Selçuklular 1. Anadolu Selçuklulan ve Beylikler 2. Harzemşahlar C. MISIR-SURİYE'DE KURULAN TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ a) Tolunoğullan b)lhşîdîler c) Eyyubflcr d)Memlûklcr 54 56 62 67 68 68 69 70 73

İKİNCİ B Ö L Ü M HİLÂFETİN OSMANULAR'A GEÇİŞİ VE İSLÂM KAMU OYU ...75 A. 1517'YE KADAR OSMANU DEVLETİ VE HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ 77 B. HİLÂFETİN OSMANULARA GEÇİŞİNİ HAZIRLAYAN GELİŞMELER 81 a) l. Selim'in Mısır seferi 81 b) Hilâfetin Osmanlılara geçtiği dönemde yapıldığı rivayet edilen merasimler ve İslâm kamu oyu 84 1. Halep'te yapılan merasim ve gelişmeler 85 2. Kahire'de yapılan merasimler ve kamu oyu 86 3. Halife ni. Mütevekkil'in İstanbul'a gönderilişi 89 4. İstanbul'da yapılan hilâfet merasimi 91 c) l. Selim devrinde hilâfet ve gelişmeler 95

İÇİNDEKİLER

C

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM OSMANU DEVLET İDEOLOJİSİ VE YAPISINDA HİLÂFETİN YERİ VE TESİRLERİ 101 A. HİLÂFETİN OSMANU İDARESİNDEKİ YERİ 103 a) Padişah 1. Halife olarak padişahın yetkileri 2. Halife olarak padişahın yetkilerinin kontrolü 3. Halife = Padişah-Teb'a münasebetleri b) Osmanlılarda cülus merasimi ve bîat c) Hukuk B. ULEMÂYA GÖRE OSMANU HİLÂFETİNİN MEŞRÛTİYETİ a)Hakk-ıseyf b) Seçilme hakkı c) Vasiyyet d) Haremeyn'in himâyesi e) Mukaddes emânetlerin muhafazası C. OSMANU HİLÂFETİNDEKİ DEĞİŞİM a) Klasik dönem Osmanlı hilâfeti b) İslâm dünyasını birleştirici bir unsur olarak hilâfetin ön plana çıkanlması c) Ruhanî hilâfet meselesi ve ruhbanlık d) Hilâfetin sembolik bir görünüm kazanması e) Osmanlı idarî yapısına yönelik tartışmalar D. HİLÂFETİN OSMANU TEB'ASI-ÜZERİr^DEKİ TESİRİ 1. TÜRK UNSURU İL MİLÜ AŞİRETLER, a) Anadolu'nun doğusundald aşiretler b) Arap aşiretleri c) Arnavut aşiretleri : in. ARAP UNSURU a) Arap hilâfet hareketleri 1. Mısır hidivinin halifelik iddiası 103 104 106 107 109 110 112 113 114 114 114 114 115 115 117 118 120 124 125 125 129 130 132 133 134 136 136

D

OSMANLILARDA HtLÂFET

2. Mekke şerifi Hüseyin bin Ali'nin halifelik iddiası IV. GAYRİMÜSLİM UNSUR DÖRDÜNCÜ BÖLÜM OSMANU SİYASÎ İLİŞKİLERİNDE HİLÂFET (1517-1876) A. OSMANU HİLÂFETİNİN GÖRÜNÜMÜ (1517-1876) B. OSMANU SİYASÎ İLİŞKİLERİNDE HİLÂFET a) Hicaz'ın Osmanlı hâkimiyetine geçişi ve Mekke şerifinin I. Selim'e biati b) Kanunî Sultan Süleyman devri ve gelişmeler c) Türk dünyasının genel durumu 1. Şeybani hanlığı 2. Şirvan şahlığı 3. Kazak hanlığı ve diğer Türk hanlıklan 4. Kırım hanlığı d) Iran e) Osmanlı Afrikası O Babür hanlığı ve Osmanlı hilâfeH BEŞİNCİ B Ö L Ü M II. ABDÜLHAMİD, PANİSLÂMİZM VE HİLÂFET I. II. ABDÜLHAMİD VE PANİSLÂMİZM SİYASETİ a) II. Abdülhamid b) Pan-İslâmizm (ittihâd-ı islâm) hareketinin doğuşu c) Pan-İslâmizm hareketindeki gelişmeler ve II. Abdüllhamid'in meseleye bakışı II. HİLÂFETİN ÖNEM KAZANMASI VE II. ABDÜLHAMİD a) II. Abdülhamid'in halifelik anlayışı b) II. Abdülhamid'e göre hilâfetin fonksiyonları c) II. Abdülhamid'in halifelik anlayışının uygulamadaki tezahürleri

138 142

b) Arap hilâfeti fikrine karşı II. Abdülhamid'in mücadelesi ..140

145 147 149 150 152 155 155 156 157 158 160 162 163

169 171 171 172 173 179 180 183 187

İÇİNDEKİLER

E

III. II. ABDÜLHAMÎDİN İSLÂM BİRLİĞİ İÇİN KULLANDIĞI YÖNTEMLER , a) Tarikatlar b) Hac c) Resmî heyetler ve ajanlar d) Basın ve yayın yoluyla propaganda e) Hilâfetin Osmanlılara geçişinin 400. yılının kutlanması teklifi..^ IV. II. ABDÜLHAMİD'İN HAL'I VE HİLÂFETİN SONU ALTINCI BÖLÜM OSMANU SİYASÎ lUŞKİLERİNDE HİLÂFET (1876-1909) A. OSMANLI HİLÂFETİ VE TÜRK TOPLULUKLARI B. İRAN VE TESÂNÜD-1 İSLÂM C. OSMANLI AFRİKASI VE İTTİHÂD-İ İSLÂM D. HİND MÜSLÜMANLARI VE TESÂNÜD-1 İSLÂM a) Hind Müslümanlan'nın Osmanlı hilâfetine bağlanması b) Hindistan'da hilâfet hareketleri E. ÇİN MÜSLÜMANLARI VE OSMANU HİLÂFETİ

190 .190 192 193 193 196 197

201 203 .210 213 218 218 221 224

I. İSLÂM ÜLKELERİNDE OSMANU HİLÂFETİ VE TESİRLERİ 203

F. GÜNEYDOĞU ASYA ADALARINDAKİ MÜSLÜMANLAR VE OSMANU HİLÂFETİ 227 G. ERTUĞRUL GEMİSİNİN JAPONYA'YA GÖNDERİLMESİ VE OSMANU HİLÂFETİ .....228 II. BATIU DEVLETLER NAZARINDA OSMANU HİLÂFETİ A. RUSYA B. İNGİLTERE... C. FRANSA D. HOLLANDA VE DİĞER ÜLKELER SONUÇ KAYNAKÇA İNDEKS \ 232 232 233 :.236 238 241 245 261

. OSMANLILARDA HİLÂFET

KISALTMALAR A.Ü.I.F. A.Ü.S.B.F. B.O.A. C. H. İ.A. I.Ü.E.F. İ.Ü.H.F. M. S. T.D.T.D. T.D.V. T.T.K. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Cilt Hicri İslâm Ansiklopedisi İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milâdi Sayfa Türk Dünyası Tarih Dergisi Türkiye Diyanet Vakfı Türk Tarih Kurumu

ONSOZ islâm'ın devlet başkanlığı müessesesi olan hilâfet, bidaye­ tinden ilgasına kadar her dönemde tartışma ve araştırmalara mevzu olmuştur. Bu durum her devrin şartlarına göre siyasî, idâri ve içtimaî bir müessese olarak hilâfetin gelişimine ortam hazırlamıştır. İslâm'ın devlet nazariyesi üzerinde teşekkül eden hilâfetin temeli Hz. Pcygamber'in siyasî,hukukî, adlî ve içtimaî uygulamalanyla şekillenmiş, ilk halifeler döneminde de müesseseleş­ miştir. Hulefâ-i Râşidin, Emeviler, Abbasîler ve Mısır Abbâsîleri'nden sonra son büyük halkası olan Osmanlılar'a intikal etmiştir. Osmanlı hilâfeti mahiyeti itibariyle Hulefâ-i Râşidin döneminden sonra aldığı görünümü kazanmış, bu dönemde de gelişimini ilgasına kadar sürdürmüş, devletin gücüne ve padişahın şahsiyetine göre bazen müessese bazen de padişah-halife ön plana çıkmıştır. Osmanlı hilâfeti, döneminde iki büyük muhalefetle karşılaşmıştır. Bunlar; Şiîlik esasına daya­ nan İran'ın muhalefeti ve kavmiyetçilik (Kureyşîlik) esâsına dayanan Arap muhalefetidir. Osmanlı'ya karşı Batılı güçler bu muhalif hareketlerden istifade etmişlerdir. Osmanlılar selefleri gibi hilâfet unvanını hakimiyetlerini sağlamlaştırma ve genişletmede kullanmışlardır. Bunu da inti­ kalinden ilgasına kadar zaman içinde peyderpey kendi halife­ liklerini tanıtmada ve kendi adlanna hutbe okutmada göre­ rek, İslâm'ın muhafızlığını üstlenmişlerdir. Neticede Osmanlı hilâfetinin etkisi zamanla artımıştır. Bu etki, imparatorluk için­ de devletin bütün müesseseleri üzerinde az ya da çok olur­ ken, sömürgecilik hareketlerinin hızlandığı XIX. asırdan itiba-

H

OSMANLILARDA HİLÂFET

ren imparatorluk dışındaki müslümanlar üzerinde de artmış­ tır. İslâm dünyasını büyük ölçüde sömürgelerine alan emper­ yalist Batılı devletler, "Pan-îslâmizm" yaygaralarıyla Osmanlı hilâfetini yıpratmak, tesirini azaltmak için bir hilâfet politikası geliştirmişlerdir. Hıristiyan kültürünün bir sonucu olan SezarPapahk ayrımıyla, halifenin otoritesinin, siyasî ve dinî olarak ayrılıp aynîleştirilmesi bu çabaların bir sonucu olduğunu söy­ lemek mümkündür. Biz "Osmanlılarda Hilâfet 1517-1909" isimli çalışmamı­ zın giriş bölümürıde; Osmanlılara kadarki İslâm hilâfetinin te­ şekkülünü siyasî ve teorik olarak ele aldıktan sonra, çalışma­ nın ana bölümlerinde ise, Osmanlılara kadar Türk-îslâm dev­ letlerinin halifelikle ilişkilerini ve Osmanlılara intikalinden son­ ra da pek çok ilim adamını meşgul eden hilâfetin "15171909" dönemindeki görünümünü, siyasî ve hukukî yönden gelişimini inceledik. Bunun yanında hilâfetin, Osmanlı idarî yapısı üzerindeki tesiri ile dinî yapısı itibariyle de imparator­ luk içinde ve dışındaki Müslümanlar üzerindeki tesirini ve si­ yasî ilişkilerdeki rolünü tahlil ettik. Aynca imparatorluk için­ deki gayrimüslim azınlıkların hilâfetin yapısı içerisindeki yeri ile sömürgeci büyük güçlerin Osmanlı hilâfetine yönelik siya­ setleri incelememiz içinde yer almıştır. Detaylı ve bir bütün olarak olmasa da "Osmanlılar'da hi­ lâfet" konusu, ilim âleminde gerek ansiklopedik gerekse özel konulu pek çok çalışmanın içinde yer almıştır. Objektif ya da sübjektif fikirler ileri sürülmüştür. Biz bu konuda yapılan çalış­ malara imkânlar nisbetinde ulaşarak, Osmanlı hilâfetini bir bütün olarak ele alıp değerlendirdik. Ancak konumuzun uzun bir döneme takabül etmesi ve bir müessese olarak hilâfetin önemine binaen çalışmaların çok ve değişik dillerde olmasın-

ÖNSÖZ

I

dan dolayı ulaşamadığımız çalışmaların olduğu da muhakkak­ tır. Bundan sonraki çalışmalardaki gayemiz ulaşılamayanları tetkik ederek, meseleleri daha detaylı incelemek olacaktır. Bu çalışmamda engin bilgi ve tecrübelerinden istifâde ettiğim ve çalışmamın nihaî şeklini almasında yardımlarını gördüğüm değerli hocam Prof. Dr. Bahaeddin Yediyildız'a; aynca ko­ nunun tesbiti ve planın yapılmasında yardımlarını esirgeme­ yen hocam Prof. Dr. A . Yaşar Ocak'a teşekkürlerimi sunma­ yı bir borç bilirim.
Mustafa Ankara, Alkan 1997

OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

Girig

GİRİŞ O S M A N L I L A R A K A D A R HİLÂFET A. İSLÂM T O P L U M U N D A HİLÂFETİN TEŞEKKÜLÜ a. Eski A r a p T o p l u m u n d a Siyasî ve Sosyal Yapı İslâm'dan önce Arap yarımadasında Araplar; Arabu'lBaide (kuzeyden gelen hamiler), Arabu'l-Âribe (Yaktanlann Sa­ mi ahfadı) ve Arabu'l-Must'arebe (kuzeyden gelen evvelkilerin arasına yerleşen Hz. İbrahim'in ahfadı) diye üç ana bölüme ay­ rılmıştı (Şirvanî T: 21). Yani Hz. Peygamber'in doğduğu cemi­ yette bugün anlaşılan mânâda bir "devlet" nizâmı yoktu. Kur'ân'da "Mele"**' ismiyle zikrolunan meclis; nüfuzlu ailelerin reisleri ve zengin tüccarlardan mürekkepti. Bu meclis, Mekke sitesini teşkilatlanmış kanun ve icra vasıtalan ile de yönetmi­ yordu (Hamidullah 1980: 11/896). Yani ne bir enstitü, ne de bir ülke olmayıp bir topluluk (cemaat: kollecktioum) idi. Şu halde, bir devlet değil yalnızca bir millet vardı; ihdas edilmiş bir siyasî teşekkül değil, sadece kendi kendine oluşmuş bir taazzuv mev­ cuttu. Devlet memurları değil aile, soy ve kabile reisleri vardı. Millet (kabile-aşiret) sadece mensup olduğu ailenin büyüklüğü nisbetinde birbirinden farklı idi. Fakat birbirlerine kan birliği ile bağlanmıştı. Amme müessesesi, zahirî bir tazyike maruz bulun­ madan kan birliği, kan birliğinin mukaddes addedilmesi fikrine dayanmaktaydı. Bu anlayış kabileyi yaşatan ve bütün haline
') Mele': Başkanın çevresini, müzakere meclisini "dolduran" kimseler mânasında kullanılmış­ tır. Mele' servet ve mevkileri itibariyle seçilmiş, muteber şahıslar ve aile reislerinden meyda­ na geliyordu. Hakimiyeti sırf maneviydi ve ikna kabiliyetine dayanıyordu. Gerçekte birliğin esası da, tacirlerin sınıf tesânüdüydü. Bu tesânüd Hz. Muhammed'e karşı mücadelede, iyi­ ce görülür. (Hamidullah 1980:11/896).

. OSMANLILARDA HlLÂFET

getiren en önemli aıhtu (Wellhausen 1963:2). İbn Haldun (1990: l/331-54)'un "asabiyet" dediği bu ruh, bir nevi itikâd (din) hali­ ne gelmişti. Bu, o günkü Arap toplumunun hukuk anlayışını da etkileyecektir. Bir kabilenin mensuplanndan birinin başka bir kabilenin mensuplanndan biri tarafından öldürülmesi halinde, mensup olduğu kabilenin fertleri onun intikamını, katilin kendi­ sinden veya mensup olduğu kabilenin herhangi bir ferdinden alrrıak zorundaydı. Ferdî mes'ûliyetler kabile mes'ûliyetine inkılâb etmişti. Bir cinayet kabileler arasında sonu gelmez kan davalanna sebep olabileceği için, mümkün olduğu kadar kan dök­ mekten çekinilirdi. Bu korku cemiyette anarşiyi bir derece tahdid eden yegane unsurdu. Her ne kadar Kureyş kabilesi Mek­ ke'de yerleşik hayata geçmişse de bu kan birliğine inanç, yani "asabiyet" mevzuunda bedeviler gibiydi. Yani tabii örf hukuku ile tahdit edilmiş bir nevi cemiyet nizamı, mele' azalarının kabi­ liyetinden başka bir hukukî ve zecrî (zorlayıcı) vasıtaya sahip değildi (Wellhausen 1963: 2; Uçar 1992:30). Bedevî kabilelerinde topluluğun tesanüdünü temin eden şartlar; çöl hayatının güçlükleri ve kan bağından (asabiyet) iba­ retti. Kabileler geçimini çobanlık yaparak ve civardaki yerieşik halkı, çölden geçen ticaret kervanlarını ve bazen de birbirierini soyarak temin etmekteydiler (Haldun 1990: 1/302-307). Ayrıca gazve (akın) bedevîlerin hayatında esaslı bir unsurdu. Bu tür gazvelerde ganimet elde ettikleri gibi, elde ettikleri esirlerden fidye de temin ederlerdi (Uçar 1992:31). Kabile reisi kendi akranları arasında liderlik vasıflanna sa­ hip (akıllı, şecaatli, iyi vs.) olan birinci şahıs olup vazifesi pren­ sip itibariyle irsî değildi. Kabile tesanüdü ve kabilenin her ferdi için taahhüd ettiği mes'ûliyet, reisleri bir nevi inzibat vazifesi ile mükellef kılardı (Zeydan 1327: 1/18). Kabile fertlerinden birinin yaptığı bir iş, kabile tarafından kabul edilmek istenmez veya fert aşirete karşı bir suç işlerse.

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

aşiretten tard olunurdu. Bir kişi eğer başka bir kabilenin hima­ yesini temin edemez ise, merhametsiz çöl şartlannda mahvol­ muş demekti. Bu, bedevileri kabile tarafgirliğine zorluyordu. Fa­ kat yine de kabile şeyhinin (reis) idarî rolü mahduttu. Şeyh (reis) kabilesi üzerinde herhangi bir zorlayıcı kuvvete malik değildi. Kabileye yol göstermekten çok umumî efkânn arzusuna göre hareket ederdi. Bu hayat tarzının tabii neticesi olarak Araplar, herhangi bir otoriteye itaat fikrine yabancı ve son derece ferdi­ yetçi idiler (Uçar 1992:32). Benzeri uygulamalan, yerleşik haya­ ta geçtikleri halde Kureyş için de söylemek mümkündür. Putperest bir inanca sahip olan Araplar, hac mevsiminde Kabe'de toplanırlar ibadetin dışında ticaret ve sosyal münase­ betlerde bulunurlardı. Göçebe Araplann şehirlilere nazaran ha­ yır ve iyiliğe daha yatkın ve daha şecaatli olduğunu söyleyen İbn Haldun (1990: 1/384-86) "Arap kavminin devlet kurması­ nın ancak peygamberlerden birinin dinine inkıyad etmek veya bir velinin Allah'ın velilerinden olduğuna yahud da dinî, büyük bir esere inanmak ve tebaiyet etmekle olacağını" ifade ettikten sonra, buna sebep olarak da şunları söyler: "Araplar çöllerde dolaşan vahşî tabiatta kaba kılıklı, ki­ birli ve gururlu, himmetleri büyük, başkanlık ve baş olmak için birbirleriyle yanşan ve çekişen bir kavim olduklarından pek zorlukla birbirine boyun eğerler. Bu kılıkta oldukları için onların düşünce ve isteklerinin bir noktada toplandığı çok az görülür. Peygamberler veya Allah'ın velileri oldukla­ rına inandıranlar onların kibir,'gurur ve bütün kötü huyla­ rını giderir; boyun eğmeleri ve bir fikir etrafında toplanma­ ları kolaylaşır." İşte Hz. Muhammed, böyle bir anarşinin hüküm sürdüğü cemiyette belli bir inanç etrafında birliği tesis edecektir.

. OSMANLILARDA HtLÂFET

b ) K a b e ve M e k k e Şehrinin Yönetimi İslâm'dan önce Kureyş Araplannın hükümet şekli de "bâdiye-nişînlerin" (çölde oturanlann) yönetimine benziyordu (Zeydan 1328: 1/18-9). Bununla beraber, Kureyş'in yaşadığı Mek­ ke'nin yönetimi ayrı bir önemi haizdi. Çünkü Mekke'de bütün Araplarca kutsal bilinip, haram aylannda*' hac ve umre için ge­ lip ziyaret ettikleri Kabe, ticaret yaptıkları panayırlar vardı. Bu nedenle Mekke'ye hakim olan kabilenin Arap yarımadasındaki diğer Araplar üzerinde de tesiri olduğu muhakkaktır. Hz. İbra­ him ve oğlu İsmail'in yaptığı rivayet edilen Kabe'nin yönetimi, Hz. İsmail'den sonra Cürhümlüler tarafından M . Ö . 207 yılına kadar sürdürüldü. Onlann bu yönetimi terketmesi üzerine M.Ö. 207'de Kabe'nin yönetimi, Mekke'ye hakim olan Huzâalılann eline geçti. Kabe'ye ait bütün vazifeleri üstlenen Huzâalı1ar, Mekke'nin siyasî ve dinî yönetimini de ele aldılar. Bu du­ rum Milâdî 440 yılma kadar böylece devam etti. Bu tarihten sonra Mekke'nin hâkimiyeti bir müddet önce gelip oraya yerle­ şen Kureyş kabilesine geçti. Kabe ile ilgili bütün hizmetler Hz. Peygamber'in dördüncü dedesi Kusay b- Kilâb'ın elinde toplan­ dı. Bundan sonra da hakimiyet Kusay'ın evladına geçti. Kureyş tarafından reis seçilen Kusay, Mekke halkının toplanıp işlerini görmeleri için Darü'n-Nedve'yi yaptırdı. Mekkeliler önemli işle­ rini Kusay'ın başkanlığında bu kurulda görüşürlerdi. Kabe'ye ait vazifeleri düzene koyan ve bu vazifelerin esaslarını tesbit eden de yine Kusay olmuştur (Zeydan 1327:1/ 15-8). Mekke'de bir hükümdar aslâ mevzubahis olmamıştır. Mek­ ke Şehir Devleti'nin yönetiminde de ilk düzenlemeleri yapan Kusay, yabancı kabilelere de birtakım imtiyaz ve vazifeler tevzî etmiştir. Zamanla bir hükümdarlık tesis etme imkânına sahipAraplar, Hac ve Umre için Ka'be'yi ziyarete gittikleri dört ay, savaş ve yağmacılığı yasakla­ mışlardı. Bu aylar Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylan olup, "Eşhum'l-Hurum": Haram Aylan denirdi.

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

ken, o elinde bulundurduğu imtiyazlan oğullan arasında taksim etti. Böylece Mekke'de monarşik bir idare tesis edilemedi. İs­ lâm'ın zuhurunda Mekke sitesinde hükümet etmekte olan "on kişilik bir şûra" yani "oligarşik bir hükümet" vardı. Tevarüs yo­ luyla işbaşına gelme usûlü ise pek görülmez. Mekke Şehir Dev­ leti ile ilgili meseleler, oylama usûlü ile yapılırdı. Bazen çıkan ihtilâflar kabile savaşlanna sebep olabiliyordu. Bu nedenle Kabe ve Mekke Şehir Devleti'nin idarî birimleri, kabileler arasında paylaşılmıştı. Daru'n-Nedve'deki şûraya kabile ileri gelenleri katılabiliyordu. Bunun neticesi olarak da, Kureyş'in bütün kabile­ lerini memnun etmek için, önennliden önemsize vazifelerin çok olmasına dikkat edilmişti'*'. Bu ise, bütün kabilelerin kendilerini
') Siyanet: Kabe'nin perdedarlığı, anahtar muhafızlığı veya hicâbe görevi olup, bu göre­ vi elinde bulunduran kişi, en yüksek makama erişmiş sayılırdı. İslâm'ın zuhu­ runda bu görev Abdu'd-Dâr Oğullan'nın elinde idi. Şikayet: Bu görev, tslâm öncesinde Mekke'ye gelen hacılara içecek tatlı su teminin­ den ibarettir. Sikâye ile Rifâde görevleri Abdi Menaf OğuUan'na veriMi (Hamidullah 1980: U/892-94) Rifâde: Hacılardan yoksul olanlan doyurmak görevidir. Kusay tarafından ihdas edil­ miştir. İslâm'ın zuhurunda bu görev Abd-i Menaf OğuUanndan Beni Hâşim kolunun elinde idi. Ukab (Kıyâde); KureyşIilerin Ukab (Karakuş) adında bir sancaklan vardı. Bu sancak, savaş sı­ rasında dışan çıkarılır, bir bayraktar seçilir ve o taşırdı. Liva da denilen bu bayrağı taşıma görevi Abdu'd-Dâr Oğullan'na bırakılmıştır. Nedve: Kusay tarafından Kabe'nin kenannda inşâ olunan ve "Darü'n-Nedve" adı ile anılan yapıda toplanan heyete "Nedve" denirdi. Kureyş'in ileri gelenleri icra­ yı meşveret ve müzakere için içtima' ederler ve kırk yaşından aşağı bulunan­ lar meclise dahil olmazlardı. Bu görev de Abdü'd-Dâr'ın elinde idi. Hz. Mu­ hammed, dedesi Abdülmuttalib'ın yanında kalırken buradaki müzakerelere katılırdı. Peygamber bu geleneği Medine Şehir Devleti'ne taşıyacaktır. KureyşIiler'in âmme ile ilgili her meseleyi istişare ettikleri Dâru'n-Nedve, şehrin merkezi "meşveret meclisi" idi. Ancak her bir kabile, Nâdî denen kendilerine mahsus bir toplanb yerine sahipti (Hamidullah 1980:11/898). Kıyâde: Kumandanlıktır, yani harb veya ticaret için giden fırka-i muharibin ve kafile­ lerin emin için kullanılır. Benî Umeyye'nin uhdesinde idi. Meşveret: Önemli işlerde meşveret görevi ile görevli kimsenin fikri sorulurdu. Müste­ şarlık demek olan bu vazife Kusay'ın oğlu Abdu'l-Uzzâ'nın çocuklanndan Benî Esed'e münhasır idi. Sifâret: Mekkelilerin başka devlet ve kabilelerle münasebetlerinde gönderilecek heye­ te başkanlık etme görevi idi. Bu görevi Adly boyundan Ömer b. Hattab yeri­ ne getiriyordu. Hükümet: Kabileler veya halk arasındaki kavgalan hakem sıfatıyla halletmek görevi idi. Bu görev Adiy b. Kâab soyuna alt bulunuyordu. Nizâret: Bir yerden başka bir yere götürülen eşyayı muayene edip mühürlü veya im-

8

OSMANLILARDA HtLÂFET

şûrada temsil etme imkânı sağlamıştır. Mekke Şehir Devleti ile ilgili her husus bu mecliste (Daru'n-Nedve meclisi) istişare yoluy­ la çözümlenirdi. Bu örfî usûlü Hz. Peygamber Medine'ye taşıya­ caktır. Hakkında- ayet olmayan her hususu istişare ile çözümle­ yecektir. Bunun en önemli misâli Uhud Savaşı öncesinde ya­ şanmış; Peygamber, meydan muharebesine karşı olduğu halde çoğunluğun karanna uymuştur (Taberî 1966:11/374-75). c) İslâm Devleti'nin D o ğ u ş u ve Gelişimi Milâdi 610 yılında Mekke'de Peygamberlik görevini açıkla­ yan Hz. Muhammed, İslâm dinini en yakınlarından başlayarak insanlara anlattı ve orîlan Islâmiyete davet etti. Peygamber'in doğup büyüdüğü yer olan Mekke'deki daveti 13 yıl sürdü. Bu süre içinde sınırlı sayıda da olsa O'na inanarak Müslüman olan­ lar da oldu. Fakat Mekkelilerin çoğu eski inanç ve yaşayışlanna bağlılıkta direndiler. Islâmiyeti kabul edenlerin sayısı az olması­ na rağmen Mekkeliler, Islâmiyeti kendi inanç ve hayat tarzları için tehlikeli gördüklerinden Müslüman olanlara düşmanca dav­ ranıyorlardı. Müslümanlann sayısı arttıkça Mekkelilerin düş­ manlık ve işkenceleri de artıyordu. Hz. Muhammed, ashabını korumak için Mekke dışında kendisine ve inananlanna kucak açacak ve koruyacak, İslâmiyeti kabul edebilecek bir yer ara­ maya başladı. Mekke civarındaki pazar ve panayırlar O'na bu hususta fırsat vermekte idiler. Taif'de Sakîf şeyhlerince kabul edilmedi. O'nun arayışlarına cevap Medine'den geldi. 620 yı­ lında on iki Medineli Müslüman, Mekke surlannın dışında, ga­
zali bir ruhsat kâğıdı vermek görevi idi. Bu görev Teym kabilesiııden olan Ebû Bekr'in elinde bulunuyordu. Bir nevi depo muhafızlığıdır. KureyşIiler, bir savaşa gittiklerinde bir çadır ku­ rup savaş araçlannı orada toplarlardı. Bu görev islâm'ın zuhurunda Mahzunoğullan soyundan Halid b. Velid'in elinde bulunuyordu. Bunlann dışında, Isâr ve Ezlâm: Kuta ve lal oku çekerlerdi. Benî Cumh'un uhdesinde idi. Eşnak; Borçlan ve Ceza-yı nakdîleri takdir ederdi. Bu görev de Benî Tamiy uhdesinde idi. A'ne: Kureyş'in atlanna nezaret ederdi. Ammare; Mescid-i Haram'da sükûneti sağlardı. Emval-i muhcere: Vakıf idaresi gibi bir­ takım görevleri vardı. (Zeydan 1327:1/21-23; Hamidullah 1980:11/882-94).

Kubbe:

GiRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET.

yet gizli bir şekilde, ellerini Hz. Peygamber'in avucuna koyarak biat (Birinci Akabe) ettiler. Biat yeminleri şu hususlan ihtiva ediyordu: "Gerek sıkıntı ve muzaııaka ve gerekse sevinç ve sürür hâlinde (söz) dinlemek ve itaat etmek (başta gelir) ve (sen) bizzat bizim üzerimizde bir tercihe sahip olacaksın. Ve biz emretme yetkisini ta§ı\;an âmire -bunu kim elinde bulun­ durursa bulundursun- itiraz ve muhalefette bulunmayaca­ ğız. Allah yolunda bizi küçük gören ve horlayan kimsenin bizi ayıplamasından çekinmeyeceğiz. Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayacağız, aramızda hiçbir kimseye iftirada bu­ lunmayacağız ve senin hiçbir iyi hareketinde sana karşı itaatsizlik etmeyeceğiz "(Hamidullah 1980:1/165). Birinci Akabe biatından iki yıl sonra 72 kişi gene Aka­ be'de Hz. Peygamber'e tekrar biat ettiler. Bu biatle, herhangi bir şekilde ihtiyaç hasıl olursa, her hususta Hz. Peygamber'i savunacaklanna, sözlerini dinleyip, emirlerine itaat edecekleri­ ne, O'nu kendilerine tercih edeceklerine, O'na itaat edecekle­ rine, her nerede olursa olsunlar, tahkir ve tehditten korkmayıp, Allah için hakkı söyleyeceklerine dair biat ettiler (Hamidul­
lah 1980:11/922).

M . Hamidullah (1980: n/922), İslâm Devleti'ni Milâdî 620 ve 622 yıllannda yapılan Akabe biatlanyla başlatır.'*' "Sadâkat yeminini de, İslâm Devleti'ni kuran içtimaî mukavelenin metni olarak" nitelemektedir. Hakikaten bu biatler karşılıklı bir sosyal mukavele olarak değerlendirilmektedir. Bu sosyal mukavele Mekke'de yapılmasına rağmen İslâm Devleti Medîne'de doğ­ muştur. Böylece Hz. Muhammed'e Medine'de Peygamberlik gö­ revinin yanında devlet başkanlığı kapısı da açılıyordu (Wellhausen 1963:3). Üstelik başına geçeceği Medîne Şehir Devleti'ni idare
•) Şirvanî (T: 30-l)'de İslâm devletinin Akabe biatlanyle başladığı görüşündedir.

10

OSMANLILARDA HİLÂFET

edecek kanunlan koyma ve idare yetkisi tamamen kendinde idi. Burada din ve siyaset prensipleri Peygamber'in şahsında bir­ leşmiş, Mekke'de olmayan "ülke" unsuru da ortaya çıkmış­ tır. Böylece, Medine'de siyasî unsur da tebarüz edecektir. Hz. Muhammed hicret ettiği sırada Medîne'de altı bin ka­ dar müşrik Arap, dört bin kadar Yahudi ve elli kadar Hıristiyan Arap yaşıyordu (Niyazi 1990: 72). Fakat şehrin sosyal yapısı insanlann sulh içerisinde yaşamalanna fazla elverişli değildi. Me­ dine'nin siyasî ve sosyal hayatına kabîle anlayışı hâkimdi. Hat­ ta bir şehir devleti statüsü bile yoktu. Gerek Yahudiler ve ge­ rekse Araplar arasında her kabîle bir hukukî birlik teşkil ediyor ve bizzat kendi başkanlan dışında hiçbir siyasî otorite tanımı­ yorlardı (Hamidullah 1980:1/201). Birbirine düşman olan "Evs" ve "Hazrec" adlı iki Arap ka­ bilesi ile bunlann düşmanlık ve savaşlannı istismar edip, ticaret sayesinde zenginleşen kalabalık Yahudi nüfuzuna bir de Mekkeli Müslümanlann eklenmesiyle şehrin sosyal yapısı daha da kanşık bir hal aldı. Bütün bunlara rağmen Hz. Muhammed ve Müslü­ manlar Medîne'de çok iyi karşılandı. Aslında Medîne'nin kanşık sosyal yapısı işini kolaylaştırdı. Halk huzur anyordu. Oysa Mek­ ke'de sükûn ve nizam hakimdi. Peygamber'in yeni prensipleri orada nizâm bozucu olarak karşılanmıştı (Wellhausen 1963:3). Hz. Muhammed ilk iş olarak, Mekke'den göç eden Müslü­ manlar ile Medîneli Müslümanlan kardeş hale getirdi. Bu sos­ yal bir dayanışmaydı. Bundan sonra farklı inanç ve soydan ge­ len insanlann banş içerisinde bir arada yaşamalannın sağlana­ bilmesi için bir siyasî teşekkülün (devlet) kurulmasını, bir ahdin imzalanmasını gerekli gören Hz. Peygamber, sahabeleriyle bir­ likte, müşrik, Yahudi ve Hristiyan ileri gelenleriyle görüşmeler yaptıktan sonra, tam bir anlaşmaya varmak amacıyla Enes'in evinde toplandılar. Toplantıda alınan kararlar bir metin haline

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

H

getirildi (Hamidullah 1980: 1/205-6). Buna göre; Fertlerin ve ka­ bilelerin kendi haklannı kendilerinin koruması usûlü kaldınlıyor, merkezî bir otoriteye, yani devlete tevdî ediliyordu. Ayrıca yargılama yine merkezî otoriteye bırakılıyor, gayrimüslimlere ise kazaî, sahada tam bir muhtariyet tanınıyordu. Anlaşmazlık­ ların çözümünde Hz. Muhammed yetkili merci kılınmış, Medi­ ne'nin savunulmasına yönelik birtakım kararlar alınmıştır (Ha­ midullah 1980/1: 220-28). İlk İslâm devletinin anayasası olma hususiyetini taşıyan bu anlaşma ile başkanının Hz. Muhammed olduğu ilk İslâm devletinin (Medine Şehir Devleti) temeli de atıl­ mış oluyordu. Medîne'de kurulan bu ilk İslâm devletinde toplumu oluştu­ ran farklı insan gruplannın karşılıklı hak ve görevlerini düzenle­ yen bu yazılı belge ile, devletin yönetim biçimini, yasama, yü­ rütme ve yargı fonksiyonlannın nasıl çalışacağını, kişilerin hak ve yükümlülüklerinin neler olduğunu ortaya koymuştur. Bu bel­ geyi İslâm hukukçuları, tarihte kurulan ilk İslâm devletinin ilk yazılı anayasası saymaktadır (Hamidullah 1980:1/206). İslâm devletinin Peygamber'in "Medine dönemi"nde te­ şekkül ettiği, gelen ayetlerde de bellidir. Mekke döneminde da­ ha çok "inanç" ve "ahlâk" ile ilgili âyetler geldiği halde, Medi­ ne dönemi'nde "ibadet", "cihâd", "miras", "ceza", "yargılama usûlü", "borç ilişkileri", "devletler arası ilişkiler" gibi doğrudan doğruya devleti ve toplum hayatını ilgilendiren âyetler gelmiştir (Karatepe 1990: 19). İslâm devletinde Hz. Peygamber aynı zamanda devlet baş­ kanlığı görevini yüklenmiş, ordu komutanlığı ve yargı işleri de dahil pek çok kamu görevini bizzat yürütmüştür. O dönemde kurumlaşma imkânı az olduğundan mescid; ibadet, eğitim, da­ nışma, yardımlaşma ve benzeri hizmetlerin yürütüldüğü çok fonksiyonlu bir merkez görevini üstlenmiştir. Topraklar geniş-

12

OSMANLILARDA HİLÂFET

leyip de kamu hizmetleri tek merkezden idare edilemez olun­ ca, Hz. Peygamber devlet başkanı olarak, kamu hizmetlerini yürütmeleri için görevliler atamıştır. Mekke'nin dışındaki yeriere gönderilen görevliler yargı işlerine de bakmışlar, bu geçici görevlilere yargılamayı nasıl yapacaklannı Peygamber bizzat kendisi öğretmişti. Medine'deki bu yeni sistem içinde dinin kudreti daha ziya­ de siyasî mânada tezahür etti. Bu kudret bir cemaat ve onun üstünde itaat gören bir otorite yarattı. Devletin hâkimiyetini Allah teşahhus ettiriyordu. Mutlakiyetçi toplumlarda kralhükümdar namına olan, orada Allah namına oluyor, ordu ve âmme hizmetleri Allah'ın adı ile müterafıktı (kanşmış, beraber olmuştu). O zamana kadar Araplara yabancı olan hükümet mefhumu Allah ile kurulmuş oluyordu. Bu yeni oluşumda Müs­ lümanların oluşturduğu cemaat "ümmet" adını alacaktır. Üm­ metin üzerinde Allah namına Hz. Muhammed hüküm sürmüş­ tür. Birliğin bağı imandır. Bu ümmet fikri içinde Yahudi ve Hıristiyanlara da haklar tanınarak, birlik içinde mütalâa edilmiş­ lerdir (Wellhausen 1963: 4-6). Şüphesiz ki, Peygamber'in İslâm'la oluşturduğu bu nizam, ilahî iradenin hakim olduğuna inanılan bir nizamdı. O, bir pey­ gamber ve aynı zamanda kanun koyucu idi. Fakat yetkilerini mevcut hukuk sistemi içinde değil, dinî nizam içinde icra etmiş­ tir. Otoritesi mü'minler için dinî, gayrimüslimler için siyasîdir. Yani Peygamber'in mü'minler üzerindeki otoritesi siyasî pek çok önemli neticeleri olmakla beraber bizatihi siyasî değil dinî­ dir. Ancak burada teokratik bir devlet değil bir cemaat vardır ve bu cemaati kendisine vahiy geldiğine inanılan Peygamber idare etmekte idi. Bu idarede Peygamber birtakım vazifelere muay­ yen memurlar tayin etmiyor, sadece, icrasından sonra vazifeli­ lerin kendiliklerinden çekildikleri, vazifeler ihdas ediyordu. Pey­ gamber mü'minler üzerinde otoritesini zorlayıcı tedbirlerle uy-

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HtLÂFET

13

gulayacak bir müessese getirmiyor; sadece hudutsuz salahiyet­ leri hususunda vahiy vasıtası ile ikna ediyordu. Medine'de hic­ retinin birinci yılında îslâm devletini kurduğu halde, devlet me­ kanizmasının kurumlaşması kendinden sonraya kalmıştır. An­ cak ortaya çıkan meselelerin çözümünde uyguladığı metodlar ile geleceğin İslâm devletlerine örnek olmuştur (Uçar 1992: 34). Bununla beraber, geçici görevlendirmeler tarzında daha ilk zamanlardan itibaren bile, günlük vakit namazlannı kıldır­ mak ve sadaka adı altında Medine'ye gönderilen vergileri top­ lamak İslâm'ı yeni kabul eden kabilelere öğretmek, ortaya çı­ kan hukukî-kazâî meseleleri çözümlemek için birtakım görevli­ ler atamıştır. M . Hamidullah (1980: I/706)'ın, "Eyalet yöneti­ mi" olarak nitelediği kabilelerin başına kabile reislerinin atan­ ması bu tarzdadır. Bu görevlendirmeler hicrî 9. yıldan itibaren daha da belirginleşmiştir. Bu ilk idarî yapı içinde iki çeşit hiyerarşi görülür: 1. Hz. Peygamber tarafından aynı kabile içinden seçilip tayin edilen görevliler veya yerinde muhafaza edilen, tevarüs yoluyla gelen başkanlar. 2. Vergi tahsildarlan, hukukî ihtilaflan çözen hakimler, İs­ lâm'ı halka öğreten muallimler, Hz. Peygamber'in merkezden gönderdiği diğer bütün vazifeliler. Bu siyasî ve sosyal yapı için Arap kabileleri, Hz. Peygam­ ber'e Medine'de bir bir gelip biat ediyor ve Müslüman oluyor­ lar. Peygamber de onlara bu yeni nizam içinde yardımcı olu­ yordu. Bir savaş çıkması halinde bütün mü'minlerin katılımıyla islâm ordusu meydana geliyor, savaş giderleri de yine Müslü­ manların yardımıyla "beytü'l-mâl"da toplanarak karşılanıyordu. Netice itibariyle, siyasî müesseseleri mevcut olmayan bu ni­ zamda tabiî olarak Peygambere inanç sebebiyle hasıl olan bir itaat vardı. Peygamber kendisine herhangi bir meşru otorite

14

OSMANLILARDA HtLÂFET

veya müesseseyi vasiyet veya halef tayin etmemiş, Kur an'ın ilâhî iradeyi ifade eden otoritesi bütün Müslümanlara emanet edilmiştir. Gerekirse Müslümanlar birini intihap ederek kendile­ rine siyasî lider yapabilirlerdi. Peygamber kendi yerine, mü'minler üzerine, hükmedecek bir otorite olarak sadece Kur'an'ı bırakıyor, bir halife tayin etmiyor, bir şûra veya başka bir müessese kurulmasını da vasiyet etmiyordu. İlâhî hukuku herhangi bir tarzda tefsir ve tatbik etme salâhiyeti ve hakkı, bir halifeye, bir ruhban sınıfına veya herhangi bir teokratik mües­ seseye mahsus olmayıp, bütün müslümanlann en tabiî hak ve vazifesi oluyordu. Otorite cemaate müşterek bir miras olarak tevdî edilmek suretiyle bir şahs-ı manevîsi haline gelmiştir. Bu vaziyet karşısında Müslümanlar kendilerine bir halife seçiyorlar, ama halifenin de bizzat mü'min gibi ilahî kanuna riayet etmesi; keyfî değil, müslümanlann müşterek tasvibine uygun olarak ha­ reket etmesi beklenirdi. Zira şahsî kararlann ilahî hukuka uy­ gun olup olmadığına karar verecek teokratik bir müessese yok­ tur ve ilahî irade halifenin şahsında değil Kur'ân'da tecessüm etmiştir. Böylece, eski kan biriiğinin (asabiyet) iman biriiğine dönüşmesi gibi halife de tıpkı eski kabile şeyhi gibi kendi ak­ ranları arasında seçilmiş bir birinci şahıstan ibarettir (Uçar 1992: 36). Hz. Muhammed'in tesis ettiği îslâm devletinin; siyasî, as­ kerî ve adlî teşkilatları ile iktisadî ve sosyal yapısı ve bunların temel ilkeleri O'nun zamanında şekillenirken (Hamidullah 1980: 11/961-1153), kurumlan, Peygamber'in ilkeleri üzerinde ilk hali­ feler devrinde inkişâf ederek, âlemşümul hale gelmiştir (VVellhausen 1963: 11). Gelişmeler İslâm devletinin sınırlannın genişle­ mesine paralel olarak devam etmiştir. Hz. Peygember'in ölümü her ne kadar O'na derinden bağ­ lanan İslâm toplumu üzerinde büyük bir infial uyandırdıysa da, Müslümanlar O'nun yerine ve O'na bir halef gerektiğinin far-

GtRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

15

kındadırlar. Bu halefi de Peygamberlerinin Mekke'den Medi­ ne'ye taşıdığı ve geliştirerek uyguladığı meşveret-istişâre usu­ lüyle seçeceklerdir. Onların bu usûle uzak olmadıklannı ve bir halef seçmenin gerekliliğini görmelerini, Hz. Peygamber'in ölüm haberi duyulur duyulmaz, Ensar'ın halifeyi seçmek için Benî Saîde gölgeliğinde toplanmalanndan çıkarmak mümkün­ dür (Hamidullah 1992: 100-113).

B. H İ L Â F E T K U R U M U N U N S İ Y A S Î G E L İ Ş İ M İ L D Ö R T H A L İ F E D E V R İ (632-661) Yukarıda siyasî ve sosyal temellerinden bahsettiğimiz İs­ lâm devletinin başında bulunan Hz. Muhammed bir peygam­ ber olarak getirdiği dini tebliğ etmiş ve siyasî otoritesi etrafında toplanan kitleleri idarî bir organizasyon içinde teşkilatlamıştı. O, tamamen kendine has niteliklerde Medine İslâm devletinin oluşmasını sağlamış ve bu devletin başında, her türlü iktidarı elinde tutarak on yıl kalmıştı. O, bir devlet başkanı olarak insa­ nı ve toplumu ilgilendiren her alanda yeni düzenlemeler getir­ miştir (Dursun 1992: 96). Peygamberîn ölümü Müslümanlann üzerinde derin bir infi­ al uyandmrken, devlet başkanlığı probleminin doğmasına da yol açtı: Devletin başına geçecek, siyasî iktidarı eline alacak ki­ şinin nitelikleri ve statüsü ne olacaktı? "Peygamberin halefi ve kendisinden sonra, yerine kaim olmak itibarı ile, İslâm camiası­ nın en yüksek reisi kim olacaktı?" (Arnold 1950: V/148), gibi sorular Müslümanlan meşgul etmiştir. Neticede Peygamberin halefi, İslâm devlet başkanı olarak O'nun siyasî ve idarî yetkile­ rini yüklenerek halife oldu. Zamanla gelişen ve değişen bu dünyevî başkanlık birimi müesseseleşti. Amaç İslâmî kurallarla toplumu iyi idare etmektir (Hudârî 1986: 269).

16

OSMANLILARDA HİLÂFET

Hz. Muhammed, özel konumu itibariyle birincisi, Allah'ın elçisi olarak manevî lideriik, ikincisi de aynı zamanda toplumun günlük işlerini düzenleyen bir devlet başkanı olarak iki türlü fonksiyonu ifa etmiştir. Hz. Peygamber'in ölümü ile tabiî ola­ rak birinci misyon sona erdi. Fakat kendisinden sonra toplu­ mun işlerini düzenleyecek. Peygamberin tebliğini dünyaya du­ yuracak bir idareciye ihtiyaç vardı. Hz. Ebû Bekir'in seçimi işte bu mecburiyetin sonucu olup; hilâfet müessesesi, onun Pey­ gamber'in halefi seçilmesi ile ihdas olunmuştur. İslâm tarihlerinde, "Hulefâ-i Râşidîn", "Hilâfet-i Kâmile" ve "Cumhur halifeler" gibi isimler de verilen dört halife devri Ebû Bekir'in Hz. Peygamber'e halef seçilmesi ile başlar. Hz. Peygamber'in ölümünden, bir kısım Müslümanın özel­ likle Ensâr ve Muhâcir'in ileri gelenleri Benî Saide gölgeliğinde toplanarak uzun müzakere ve münakaşadan sonra Ebû Bekir (632-34)'i halife seçtiler. İstişârî seçim ile başa geçen İslâm'ın ilk halifesi Ebû Bekir'in seçilmesinde Hz. Peygamber'e yakınlı­ ğı ve Peygamber'in hastalanınca mesciddeki imamet (namaz kıldırma) görevini ona tevdî etmesi etkili olmuştur (Hişam 1985: 412-13). İslâm fetihlerini devam ettiren, çıkan isyanlan bastırarak İslâm biriiğini koruyan Ebû Bekir, iki yıl sonra öldü. Ölmeden önce Hz. Ömer'i halifelik için yerine aday gösterdi. Müslüman­ ların ileri gelenlerine danışarak aday gösterdiği (Hamidullah 1992: 119-121), .Hz. Ömer devrinde (634-44) İslâm devletinin sınırları bir taraftan Tunus'a, diğer taraftan da Anadolu içleri­ ne, Kafkaslar'a, Türkistan'a ve Sind'e ulaştı. Bu dönemde ülke topraklannın genişlemesi, bu geniş coğrafyanın kültürel yapısı­ nın çeşitlenmesi üzerine, siyasî, askerî, hukukî, malî ve sosyal alanlarda birtakım daimî kurumlara ihtiyaç hasıl oldu. Bu ihti­ yaca binâen İslâm devleti, Medine Şehir Devleti'nin temelleri

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

17

Üzerinde kurumlaştı (Hudarî 1986: 106-107). Hz. Ömer on yıl halifelik görevini ifâ etti. İranlı bir mecûsî tarafından yaralanınca ileri gelenlerin bir aday göstermesi için ısrar etmeleri üzerine bu iş için ehl-i hal ve'l-akd olan altı kişilik bir heyeti halife seçimi konusunda görevlendirdi (Hudârî 1986: 19). Bu heyet (şûra) halkın tercihini sorduktan ve istişare ettikten sonra Hz. Osman'ı halife seçeceklerdir (Haldun 1990:1/ 532). Hz. Osman devri (644-656) on iki yıl sürdü. Bunun ilk altı yılında İslâm fetihleri devam etti. Merkezdeki otoritenin zayıfla­ ması ve ülkenin genişlemesine paralel olarak kontrol azaldı. Valiliklerde tevazuun yerini yavaş yavaş ihtişam almaya başla­ dı. İkinci altı yılda iç isyanlar başgösterdi. Osman bu isyanlar­ dan birinde öldürülünce, yerine Hz. Ali halife seçildi. Ali'nin halifeliğini Ümeyye ailesi, özellikle Şam valisi Muaviye tanıma­ yacaktır. Bu, İslâm devleti içinde birtakım iç mücadelelere ve bölünmelere yol açmıştır. Hz. Ali devri (656-61), bu iç mücade-r leler ile geçmiştir. Ali'nin 661'de öldürülmesiyle, otuz yıl süren "Dört halife devri" sona erdi. Bu dönemdeki yönetim Hami­ dullah (1992: 94)'ın deyimi ile "kendine has bir hükümet şek­ li" olarak ele alınmalıdır. Eşâsen halifenin bir kişi veya zümre tarafından seçilmesi, halife olabilmek için yeterli değildir. İlk dört halifeyi meşrulaştı­ ran unsur, müslümanlann biat etmeleridir (Dursun 1992: 103). Bu dönemin kendi içinde birtakım meseleleri de yok değildir. Bu meseleler Hz. Ali döneminde patlak verecek ve iç mücade­ lelere dönüşecektir. İmâm Ebû Hanîfe bu dönem halifeleri için "Ebû Bekir'in halifeliği, Hz. Peygamber'in işareti ile, Ömer'inki ise Hz. Sıddîk'm nasbetmeye işareti ile sabit olmuş­ tur. Osman ile Ali'nin halifeliklerinde icma' yoktur" görüşünü serdeder (Ebû Hanîfe 1979: 45).

18

OSMANLILARDA HİLÂPET

II. E M E V Î L E R (661-750) Hz. Ali'nin halife olmasından sonra Ümeyye ailesi ve özel­ likle Muaviye, yeni halifeye bîat etmediler. Bu durum önce Cemel Savaşına (656), sonra da Sıffin Savaşlanna (657) yol açtı. Muaviye Sıffin Savaşı'nda yenildiyse de siyaseten galip gelerek Ali taraftarlannı bölmeyi başardı. Hz. Ali'nin Haricîlerce şehid edilmesinden sonra yerine geçen oğlu Hz. Hasan, Muaviye'nin tazyikine dayanamayıp altı ay sonra hilâfeti, saltanat haline ge­ tirmeme şartıyla Muaviye bin Ebû Süfyan'a devretti (Ayçan/ Sarıçam 1993:5). Muaviye müslümanlann büyük çoğunluğu ta­ rafından halife olarak tanındı (Vagleri 1988: 85). Esasen, Hz. Ali ile Muaviye arasındaki hilâfet mücadelesi­ nin arkasında, Arap kabileleri arasında İslâm öncesi var olan kabile ve üstünlük (asabiyyet) mücadelesi yatar (Haldun 1990/1: 518). Hz. Muhammed'in karizmatik şahsiyeti karşısında geri planda kalan bu duygular, O'nun ölümünden sonra ilk fırsatta değişecek ve Haşimîlik ve Emevîlîk mücadelesine dönüşecektir (Alkan 1991:24). Muaviye ile başlayan yirmi yıllık iç banş ortamı, onun bü­ tün diplomatik maharetlerini kullanarak oğlu Yezid'i yerine "Veliahd" seçtirmesi ile bozuldu. Muaviye ile, Hulefa-i Râşidin devri ve halifenin seçilmesi usûlü sona erdiği gibi, zorla başa geçme usûlünden (istilâ) sonra oğlu Yezid'i "Veliahd" seçtirme­ si ile saltanat (tayin) usûlü de onunla başlamış oldu (Ağırakça 1992:77). Muaviye bu yolla, mevcut iktidar tarafından tayin edilen varisi reddedebilme hakkının tevdi edilmesiyle, seçmen­ lerin iradesini teminat altına almış oluyordu. Şûranın ve seçim sisteminin ilgâsı ve hilâfetin babadan oğula geçen bir saltanat haline gelmesi, birçok problemiyle hilâfet müessesesine yeni bir görünüm kazandırıyordu. Bu yeni sisteme olumlu nazarla bakmayanlar olduğu gibi "hilâfet-i nakısa" olarak niteleyenler de olmuştur (Seyyid Bey 1339: 13-17).

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

19

Muaviye'nin İslâm devletine getirdiği bu sistem, kendisin­ den sonra gelen halifeler tarafından takip edildi. Saltanatın azamet ve otoritesi benimsendi. Yönetim halktan koptu, tak­ vanın yerini kılıç ve zenginlik aldı (Çelebi 1986: 558). Muaviye ile başlayan Emevîler döneminde (661-750), on dört Ümeyye hükümdar halifesi, hilâfet makamına geçti (Albayrak 1992:125). Bu dönemde İslâm devletinin sınırları çok geniş­ ledi. Batıda Atlas Okyanusu ve Fransa içlerine, doğuda Türkis­ tan ve Hindistan'a uzanıyordu. İmparatorluk içinde meydana gelen birtakım olumsuzlukların sonucunda muhalif gruplar, bir­ leşerek, Emevî hâkimiyetine son vererek, Hz. Muhammed'in amcası Abbas b. Abdulmuttalib'in soyunu hilâfet makamına geçirdiler (Yetkin 1988: 1/34).

III. ABBASÎLER (750-1517) a) Abbâsîlerin Halifeliği Ele Geçirmeleri ve İlk Dönem İsmini Hz. Muhammed'in amcası Abbas b. Abdülmuttalib b. Haşim'den alan Abbâsîler'in iktidara gelmesi; Emevî idare­ sinden, başta mevâlî nazanyla bakılan Arap olmayan kitleler ile baskı altında tutulan Ehl-i Beyt (Peygamber'in soyu) olmak üzere, memnun olmayan gruplann lider kadrolannın temsil et­ tiği ve öncülüğünü yaptığı yoğun bir propaganda ve teşkilatla­ nan büyük bir kitlenin faaliyeti neticesinde olmuştur (Yetkin 1988:31). Siyasî, sosyal, malî, askerî ve kültürel problemlerin yaşan­ dığı Emevî iktidanna karşı hareket bütün şartlann hazırlanma­ sından sonra Ebû Müslim tarafından Horasan'da başlatıldı. Bu hareket 28 Kasım 749 Küfe Camii'nde Ebû'l-Abbas'a halife olarak bîat edilmesi ve Emevî hanedanının ortadan kaldınlmasıyla hedefine vasıl oldu (Yetkin 1988:34).

20

OSMANLILARDA HtLÂFET

Abbasî halifeliğini siyasî güç itibariyle üç bölüme ayırmak mümkündür. Bunlardan birincisi, Emevîler'in devamı olarak, Abbâsîler'in hâkimiyetinin sürdüğü, İslâm fetihlerinin devam et­ tiği dönemdir. İkinci dönem ise, halifelerin siyasî hakimiyetleri­ ni sultanlara kaptırdığı dönemdir. Üçüncüsü de, Moğollarca yı­ kılan Bağdad Abbasî hilâfetinin Memlûkler tarafından ihya ediU mesi ile başlayıp, Osmanlılar'ın Mısır seferine kadar devam eden Mısır Abbâsîleri dönemi (1261-1517). İlk iki dönemi oluşturan Bağdad Abbâsîleri (750-1258) dö­ neminde otuz yedi halife devlet başkanlığı yaptı. "Biz kitap ve sünnet-i seniyye-i Nebeviyye ile memleketi yöneteceğiz" (Mevdûdi 1972: 262-6) vaadiyle başa geçen İslâm devletinin bu yeni hanedanı, Emevîler'in temsil ettikleri "mülk-devlet" (Saltanat) (Uçar 1992.102-103) anlayışının bir devamı oldu. Hanedanın kurucusu Ebû'l-Abbas, Emevî ailesini ortadan kaldırdı. İkinci halife Ca'fer el-Mansur, devlet merkezini Suriye'den Irak'da bulunan Bağdad'a taşıdı. Hanedanın gerçek kurucusu olarak kabul edilmektedir. Emevîler faaliyet alanı gereği Bizans idaresi ve müessese­ lerinin tesirinde kalırken, Abbasîler de İran'ın tesirinde kalmış­ lardır. Zaten Abbasî ihtilalinin yükünü mevâli çekmişti. Abbâsîlerle îslâm devletinin idarî ve askerî kademelerinde (içinde) me­ vâli hızla yükseldi. Abbâsîler'in en güçlü olduğu, Harun erReşîd'in ölümünden sonra oğulları Emin ve Me'mun arasındaki hilâfet mücâdelesi aynı zamanda Arap-îranlı unsurlann iktidar mücadelesi idi. Me'mun'un galip gelmesiyle, onu destekleyen İranlılar ön plana çıkarken, Araplar devlet idaresinden uzaklaştınldılar. Me'mun ve Mu'tasım dönemlerinde Arap-Iranlı müca­ delesinde bir denge unsuru olarak Türkler ön plana çıkarılacak­ tır. Bütün bu gelişmeler ve iç mücadeleler Harun er-Reşîd'in oğullarından sonra ülkenin parçalanmasına yol açtı. Pek çok emîr veya sultan müstakiUiğini ilan etti. İmparatorluk içindeki

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

21

güçlerin mücadeleleriyle siyasî ve askerî gücünü kaybeden hali­ feler, siyasî ve askerî güç sahibi sultanlar ile mücadele etmeye başladı. Bu mücadeleler Bağdad Abbâsîlerinin yıkılışına kadar sürdü (Yetkin 1988:35).

b) Halifelerin Siyasî Güçlerini Kaybetmeleri ve Sultanlar ile Mücadele
Emevîler'in saf dışı bırakılması ile en büyük kayba hilâfet uğramıştır. Abbasîler, Harun er-Reşîd zamanında (786-809) parçalanmaya yüz tutmuş, hatta halifeliğin sadece adı kalmıştı (Gibb 1956: 205). Bundan sonra siyasî güç sultanlann eline geçmiştir. IX. asırdan sonra; idaredeki karışıklıklar halife ve vezirlerin sık sık hal'edilmelerİ, emirlerin başına buyruk tavırlan, çeşitli mezhep ve kelâm ekolleri arasında süren çekişmeler (Spuler 1988: 1/151), ümmetin idaresini elinde bulundurmak ve Hz. Peygamber'e halef almak meseleleri Abbâsîleri sarstı. Bu dö­ nemde de tesirieri gözardı edilmeden Haricîler bir tarafa ko­ nursa, ihtilâf ve çekişmeler iki büyük güç olan Sünnîler ile Şiî­ ler arasında cereyan etmiştir (Miquel 1991:1/127). Atlas Okyanusu'ndan Sind'e kadar uzanan Abbasî İslâm devletinin birliği korunamayınca üç değişik yerde üç hilâfet or­ taya çıktı. Sünnî İslâm devletlerinin; Tolunoğullan, Akşitler, Eyyubîler, Memlûklar, Tahirîler, Saffâriler, Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular'ın bağlı olduğu Abbasîler hilâfeti (Spuler 1988: 1/151), Şiî İslâm devletlerinden; Büveyhîler, Rüstemdâriar, Bavendîler ve bütün Taberistan alevîlerinin bağlandıklan Fatımîler hilâfeti (Goloğlu 1973: 14) ve Emevîler'in yıkılmasın­ dan sonra, Abbasî topraklannda bannamayarak, İspanya'ya ge­ çen Emevî ailesinin burada kurduğu Endülüs Emevî hilafeti (Goloğlu 1973: 15). Aralarında Sünnî-Şiî ayrılıkları olan bu dev­ letler birbirleriyle kıyasıya mücadele ederken, biri yıkılıyor, ye-

22

OSMANLILARDA HİLÂFET

rine bir başka devlet kuruluyordu. X. asırda, Abbasî halifesi Müstekfi zamanında Büveyhoğullan, Irak'ı istilâ ile Bağdat'ı zaptettiler (945). Şiî Fatimîlerce des­ teklenen Büveyhoğulları Abbasî hilâfetini ortadan kaldınp ken­ di siyasî hâkimiyetleri gereğince bu makamı kullanmak istedi­ ler. Hilâfeti ortadan kaldıramadılar ancak, Abbasîler de halife­ lik unvanından başka bir nüfuz bırakmadılar. Bağdat'ın işgali İs­ lâm dünyasındaki parçalanmayı hızlandırdı. XI. asnn ilk yarısın­ da Endülüs hariç olmak üzere batıp çıkan devlet sayısı on altıyı buldu. Bu hükümetler birer hidiviyet mahiyetinde idiler. Yani Abbasî imparatorluğunu metbû tanıyorlardı. Fakat bu metbûiyetin, dinî bir hürmetten başka mânâsı yoktu. Hükümdarlar iç­ te ve dışta her hususta müstakillen hareket ediyorlardı. İslâm dünyasında dinî, siyasî, ekonomik ve sosyal buhran hakimdi. Haçlılann da büyük tehlike oluşturduğu bu dönemde birliği sağ­ layabilecek, hiçbir Sünnî İslâm devleti olmadığı gibi Abbasîler de bundan uzaktı (Niyazi 1990: 156). Bu feci manzaralara seyir­ ci olmaktan başka bir şey yapamayan halifeler, İslâm devlet ve hükümdarlan arasındaki mücadelelere kanşmadılar, karışama­ dılar da. Yaptıklan, başarılı olanların fethettikleri veya İzaptettikleri ülkelerdeki hakimiyetlerini tasdik etmek, onlara menşur, hil'at ve hediyeler göndererek manevî nüfuzunu sürdürebilmek olmuştur (Günaltay 1943: 62-3). Şiî Büveyhîlerin baskısından halifeyi Selçuklular kurtardı. Selçukluların siyaset sahnesine çıkmasıyla, hilâfet Türklerden güçlü bir vasî buldu. Selçukluların gücü arttıkça, Bağdat'a ha­ kim olan Şiî Büveyhîlerin huzursuzluğu çoğalıyor, Sünnî-Şiî mücadelesi şiddetleniyordu. Abbasî halifesi Kaim BiemriUah Şi­ flere karşı Tuğrul Bey'den yardım isteyince, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey 1055'de Bağdat'a girerek, şehri âsîlerden temizle­ di (Turan 1980: 132). Bundan sonra 1092 yılma kadar Orta Doğu'nun siyasetine Selçuklular hakim oldu. Bu dönemde hü­ kümdarlar, halifenin manevî iktidarı ile eşit otoriteye sahiptiler.

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

23

Böylece biri manevî lider, öteki de siyasî lider olmak üzere iki kişi; "Halife" ve "Sultan" İslâm dünyasını idare ettiler. Ancak halifeler siyasî otoritelerini yitirince gizliden tekrar eski gücünü kazanmak için mücadele edecektir. Hatta bu durum Büyük Selçukluların yıkılmasında etkili olmuştur (Miquel 1991: i/247). XII. asnn sonuna doğru Selçuklular'ın gerilemesinden fay­ dalanan Abbasî halifesi Nasır'ın askerî hükümdarlara karşı hali­ feliğin siyasî otoritesini yeniden kurma teşebbüsü ortaya çıktı­ ğında buna bir gasp hâdisesi olarak bakılmıştır. Fars tarihçisi Ravendî'ye göre, 1194'de halifenin teşebbüslerinden şikayet eden askerî liderler halka şöyle seslenmişlerdir: "Eğer halife imamsa, o zaman ibadetle meşgul olmalı­ dır, çünkü ibadet imânın temeli ve amellerin en hayırhsıdır. Onun üstünlüğü buradadır. Gerçek hâkimiyet budur. Halifenin hükümet işlerine karışması anlamsızdır; bu iş sul­ tanlara devredilmelidir"(LevÂs 1990: 75). Bu rivayet, halifenin taşıdığı güç ve itibarın azaldığını gös­ terdiği gibi, halife ve sultan mücadelelerinin boyutlarını da or­ taya koymaktadır. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, her şeye rağmen halkın nazannda halifenin itiban yüksektir. Bunu sel gibi gelen Moğol akınlan dahi yıkamamıştır (Miquel 1991:1/246). Halife-sultan mücadelelerinde, asker ve devlet erkânı sul­ tanın yanında yer alırken, ulemâ özellikle kadılar halk halife cephesinde yer almıştır. Mücadeleler 1258'de Moğollar'ın Bağdat Abbasî hilâfetine son vermesine kadar sürdü. Bağdat Abbasî hilâfetinin yıkılması ile, hilâfet müessesesi hem teoride, hem de uygulamada etkin güç olma özelliğini yitirdi. Siyasî ve idarî hâkimiyet sultanlara geçti (Lewis 1990:76). İbn Haldun (1990/1:568) bu dönem için şu kaydı düşüyor: "Abbâsîler'in son devirlerinde halifeliğin ancak adı kaldı. îdâre bütün mânâsı ile hükümdarlık şeklini aldı. Arap asabiyeti orta-

24

OSMANLILARDA HİLÂFET

dan kalktıktan sonra halifeliğin bütün iz ve eseri yok olup gitti." Sultanlar, siyasî ve idarî yetkilerini elde ederek sembolik bir görünüm kazandırdıkları hilâfetin yıkılıp gitmesini engellemişler­ dir. Çünkü devrin ulemâsı, başta Gazâlî olmak üzere "bir imâm bulunmadığı takdirde bütün idarî ve medenî işlerin hükümsüz olacağı, meselâ; evlilikte nikahın bozulacağı"(Watt 1981: 320, Solak-zâde 1297:737) şeklindeki fetvalan, hükümdarian ürküttü­ ğü gibi, bu makamı gölgesinde banndıran hükümdar, hem teb'ası Müslümanlara daha kolay hakim olacak, hem de İslâm devletlerinin geleneklerine kansan halifeden menşur almayı, halifelik vasıtasıyla, diğer İslâm devletlerine silâh olarak kullana­ caktı. Bu, daha sonra Memlûklular'da açıkça görülecektir. c) Mısır-Abbâsî Halifeliği (Hilâfetin sembolik bir görünüm kazanması) Bağdat Abbasî hilâfetinin Moğollar tarafından yıkılışından sonra üç buçuk yıla yakın bir süre Müslümanlar halifesiz kal­ mışlardı. Fiilen tesir gücünü yitirmiş olmasına rağmen hilâfet, islâm biriiği ve meşruiyetin en yüce ifadesi olarak müslümanla­ nn nazannda saygınlığını koruyordu. Onun yıkılışı tehlikeli bir boşluk bırakan yıkıcı bir darbe oldu (Spuler 1988: 1/225). Mem­ lûk Sultanı Baybars bu boşluğu doldurmak için Moğol katliamı sırasında Bağdat'dan Dımaşk'a kaçarak canını kurtaran Abbasî halifesi Zahir'in oğlu Ahmet'i Kahire'ye getirerek parlak bir merasimle halifeliğini ilan ve ona biat etti (9 Recep 659/9 Hazi­ ran 1261). Böylece beş asırdan beri islâm âleminin manevî li­ derliğini yapmış olan Abbasî hilâfeti yeniden kurulmuş oldu. Sultan Baybars, imparatorluğun tüm şehirlerine halifenin tahta geçişini bildiren mektuplar gönderdi. Yeni halifenin isminin hutbelerde okunmasını emrederken ismini sikkeler üzerine kaz­ dırdı. Mısır-Abbâsî halifesi el-Muntasır'a Mekke şerifi Ebû Nu-

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

25

meyy'in biat etmesi bu işin önemli sonuçlanndan olduğu gibi Memlûklar'ın hâkimiyetini Hicaz'a taşıdu Bundan sonra Hicaz, Memlûk Sultanlığı'na bağımlı hale geldi. Böylece Memlûklar mukaddes yerleri koruma ve hac işlerini idare etmenin prestij ve nüfuz yönünden sağladığı tüm imkânlan elde etmiş oluyor­ lardı. Kudüs'ü de haçlılardan geri alan Baybars ve halefleri "Hadimü'l-Harameyni-ş-Şerifeyn" olmuşlardır (Spuler 1988:1/225). Halife el-Munfasır, Sultan Baybars ile birlikte Bağdat'ı kurtarrnak için aynı yıl Dımaşk'a gitti. Baybars'ın aniden geri dön­ mesi üzerine tek başına kalan Muntasır, Moğol valisi ile yaptığı savaşta öldürüldü. Bu olaydan bir süre sonra yine Abbasî aile­ sinden Ahmed isimli başka bir şehzadeyi "el-Hakim" lakabıyla halife ilân eden Baybars bu hareketiyle siyasî iktidarı için ma­ nevî bir destek kazanmış oluyordu. Mısır'daki Abbasî halifeleri Hakim'in soyundan gelmişlerdir (Yetkin 1988:1/38). Mısır Abbâsîleri devrinde (1261-1517) on yedi halife hilâfet makamına çıktı (Albayrak 1992:127). Siyasî hiçbir yetkisi ve et­ kin gücü olmayan halifelerin isimleri sikke ve hutbelerde Mem­ lûk sultanlarının isimleriyle birlikte zikrediliyordu. Halifeler sa­ dece dinî maksatlarla vakfedilmiş mal ve mülkleri idare ediyor, yeni bir hükümdar tahta geçtiği zaman belli merasimlere katılı­ yorlardı. Halifeye her türlü zahirî hürmet gösterilmekle bera­ ber, hakikatte Kahire'de esir mevkiinde kalmıştır. Ahfadı, iki buçuk asırdan fazla bir müddet, birbiri ardınca hükümdarlara zahirî bir meşruiyet süsü vermekte fayda bulan Mısır sultanının lütuf ve in'amı ile bu silik rolü oynamakta devam etmiştir. Mı­ sır'da başa geçen her yeni sultan, halifeye biat ettikten sonra, halife tarafından büyük bir merasimle makamına oturtulurdu (Amold 1950:V/151). Bunun yanında Sünnî Müslüman hüküm­ darlar, halklan üzerinde hakimiyetlerini pekiştirmek için Mısır Abbasî halifesinden "hükümdarlık menşuru" istemişlerdir (Lewis 1992:79). Bunlar; İran'ın güneyinde Muzafferi hanedanı

26

OSMANLILARDA HİLÂFET

(1313-1384)'nın ilk iki hükümdan Muhammed b. Tuğluk (13251351) ve Dehli tarafında halefi Firûz Şah (1351-1388). Kayıtla­ ra göre, Osmanlı hükümdan Yıldınm Bayezıt bile "Sultan" un­ vanının resmen tevcihi için 1394'de Kahire'deki Abbasî halife­ sine müracaat etmiştir (Amold 1950A/,151). Abbasî halifeleri de hükümdarlık menşuru göndererek onlann otoritelerini meşrulaştırma yoluna giderek, pek az ad olsa fırsat bulduklan taktirde siyasî hadiselere kanşmışlardı. Nitekim 1412 yılında Sultan Nâsır'ın ölümü üzerine Halife Âdil, kendi­ sini "sultan" ilan etti. Ancak sultanlığı üç gün sürdü. Sultan Melik Müeyyed tarafından makamından indirilerek öldürüldü. Bu arada bazı halifeler, sultanlara cephe almalan sebebiyle hal'ediliyorlardı (Yetkin 1988:1/38). Memlûk Abbasî halifeleri I. Selim'in Mısır seferine kadar varlıklarını korumuşlardır. Bu iki buçuk asıriık sürede Memlûk­ lar, Sünnî ülkelerden özellikle Osmanlı İmparatorluğu'ndan ve Hindistan'daki Müslüman devletlerden, Hicaz emiri ve çevre­ sindeki Müslümanlardan kendi halifelerine sınırlı bir tanıma sağlamışlardır (Lewis 1992:77). Makrizî'nin naklettiğine göre, Mısır Abbasî halifeleri, va­ kitlerini devlet erkânı ve eşraf arasında davet edildiği ziyafet ve eğlence âlemlerinde veya bunlara karşı yaptığı teşekkür ziyaret­ leri ile geçirirdi (Amold 1950: V/151). Mısır Abbâsîleri için Amold (1950: V/151), "Mısır haricinde İslâm âleminin büyük bir kısmının, Mısır'da bir Abbasî halifesi­ nin mevcudiyetinden haberi bile yoktu. XIII. asırdan beri Mağribde başka İslâm memleketlerinin şark cihetinde zaman za­ man Selçuklu, Timurlu, Türkmen, Özbek ve Osmanlı hüküm­ darlan da halife unvanını takınmışlardır" görüşünü ileri sürmek­ tedir. Adı geçen İslâm hükümdarlan, "halife unvanını siyasî mânâda, hilâfet müessesesinin başında bulunan kişi olarak kul-

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

27

lanmamışlardır. Buradaki kullanımın İslâm devletlerinin başın­ daki hükümdarların kendi halkı üzerindeki tesirini artırmak amacına yönelik olduğu, araştırmacılann ortak görüşüdür.

C. TEORİK O L A R A K HİLÂFET VE GELİŞİMİ a) Halife ve hilâfet mefhumları üzerine Arapça h-l-f ( ) kökünden gelen halife, lugatta; başka­

sının yerine geçmek, hükümdar ve imam olmak mânâlanna gelir. Çoğulu halâ'if veya hulefâ'dır (Asım 1305:574). İstılah olarak halife, İslâm devlet başkanının adıdır (Miras 1948:221). Kamûs-ı Türkî'de halife, "Hatemü'l-Enbiyâ Efen­ dimize vekâleten umûm ehl-i İslama imamet ve âmiriyet ve şerîat-ı Islâmiye'yi himaye etmek vazîfe-i mukaddesesi" (Sâmî 1317:585) olarak tanımlanmıştır. Hilâfet ise; vekillik, halifelik, sultanlık, imamlık, emiriik de­ mek olup, halife kelimesinin masdarıdır (Âsim 1305:575). Isülâhda hilâfet; İslâm dininin korunması ve dünyanın Islâmî hükümlerle idare edilmesi için şeriat sahibi olan son pey­ gamber Hz. Muhammed'e niyabet ve vekâlet etmek demektir (Haldun 1990:1/481). Namazda cemaate imamlık yapmak mânâsındaki imamet­ ten ayırdetmek için, hilâfete "İmâmet-i Kübra"da denir. Umu­ miyetle Sünnîler "hilâfet", Şiîler "imamet" tabirini tercih eder­ ler (Haldun 1990: 1/482). Halk,arasındaki "Halife, peygamber vekilidir; peygamberin postunda oturur" gibi sözlerin mânâsı budur. Yoksa "vâz-ı şerîatte vekili ve halefi" demek değildir. Öyle olursa; halifenin peygamber olması gerekirdi ki, bu İs­ lâm'ın "Son Peygamber" prensibine terstir (Scyyid 1339:8). Bu izahlardan anlaşılıyor ki halife, İslâm ümmeti ve hükü­ metinin devlet başkanıdır. Haiz olduğu tasarruf ve velayet hak-

28

OSMANLILARDA HtLÂFET

kı, avam ve havas bütün mü'minlere ve milletin tüm işlerine şâ­ mildir. Bununla beraber bu amme velayeti, Papa'nın velayeti gibi dinî ve ruhanî olmayıp, bir hükümdannki gibi idarî ve siya­ sîdir (Seyyid 1339:8-9). Kur an'da; halife iki surede (Bakara: 30; Sa'd: 26), halâ'if dört yerde (Enam: 165; Yûnus: 14, 73; Fâtır:39), hulefâ ise üç yerde (A'raf: 69,74; Nemi: 62) geçmektedir (Yavuz 1991:78). Bu ayetlerden bazılanna göre halife, hükümdar yani devlet başkanı, bazılanna göre de insandır.'*' Halifeler İslâm tarihi boyunca "halifet-i Resûlullah", "emirü'l-mü'minin", "imâm" ünvanlannın yanında istisnaî mahiyette de olsa "halifetuUah" unvanı da kullanılmıştır (Lewis 1992: 70-3). Kısaca kelâm ve fıkıh ulemâsı, halifenin salâhiyet ve mes'ûliyetlerini anlatırken, ona daha ziyade "imam" demeyi tercih ederler. Resmî, siyasî ve askerî yazılarda ise, devlet reisi­ ne genellikle "emiru'l-mü'minin" denir. Bu yazılarda "halife" unvanı çok kullanılır ve bunu da ekseriya tarihçiler tercih eder­ ler (Lewis 1974:159). b) İslâm'ın siyaset teorisi ve bunun tarihî gelişimi Hz. Peygamber, irtihalinden önce Arabistan'ı, bu memle­ ket tarihinde işitilmemiş bir şey olarak, bir hâkimiyet, bir ka­ nun altında birieştirdi. Bu siyasî mucize, temelde Kur'ân'ın dev­ let anlayışı üzerinde şekillenmiştir (Şirvanî T:32). Kur'ân, devle­ tin yönetim biçimiyle ilgilenmemiş ancak iyi bir devletin (âdil) veya devlet başkanının (bilgili, kuvvetli) özelliklerini işaret etmiş­ tir. Kur'ân'ın delili daha ziyade tarihî metoddur, onun için de genel hükümler, Arabistan'ın ve civar memleketlerin tarihin*) "Ev Davud, biz seni yeryüzünde halife hidtk, o halde insanlar arasında hak ile hük­ met" (Kur'ân: 38/26). "Hani Rabbin meleklere: Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife (bir insan) yarataca­ ğım, demişti' (Kur'ân: 2/3). "Allah sizi yeryüzünün halifeleri fcı/dı" (Kur'ân: 6/165).

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

29

den misallere müracaat suretiyle izah edilmiştir. Bu misallerin arasında Âd ve Semud gibi Arabistan halkının gelenekleri veya Mısır, Roma İmparatorluğu ve İran'dan alınan neticeler vardır. Bu misallerde monarşiler genellikle inhitatlann başlıca sebebi olarak gösterilmiştir (Şirvanî T: 33). İslâm'm siyaset nazariyesine göre, her şeyin üzerinde hü­ kümran olan AUah'dır. Allah hükümranlığını siyasî hususlarda doğrudan doğruya icra etmez. Bu işe insanlan tevkil eder. Bu, O'nun büyüklüğü ile ilgilidir (Şirvanî, T: 308). Kâinattaki her şey O'nun karşısında son derece acz içindedir. Kur'ân'da O'nun hükümranlığı hakkında pek çok hüküm vardır. (Şirvanî T:35-6)'*' Peygamber, Allah'ın elçisidir. Emirier de, Kur'ân ve Peygam­ ber'in sünnetine dayalı olarak yeryüzünde doğruları anlatmak ve adalet, dağıtmakla yükümlüdür. Bunları yaptığı müddetçe kendisine itaat edilir. Zira sulh ve itaat Kur'ân'ın özüyle muta­ bık haldedir. "İman ve İslâm" birisi sulhun diğeri de itaatin hü­ kümran oluşunu ifade eder. Merkezî bir otoriteye itaat olma­ dan devlet olmaz. Devletin varlığı da Allah'ın hükümlerini yer­ yüzüne yaymak içindir. (Şirvanî T:42) Siyasî biriik ve beraberliği öğütleyen İslâm, fitneye "katil­ den daha kötü" nazarla bakmıştır.'"*' Buna göre kanunun üs­ tünlüğü, adaletin sağlanması İslâm idaresinin en mühim esaslan arasında yer alır. Hilâfetin temeli olan İslâm'ın siyaset anlayışına göre ni•) "... Şüphesiz ki Allah vegane gatibdir, tam bir hikmet sahibidir." (Kur'an 31:27) "De ki; 'Ey mülkün sahibi Allah, Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, mülkü kim­ den dilersen ondan alırsın, kimi dilersen onun kadrim yükseltir, kimi dilersen onu alçaJtırsın..." (Kur'an 3:26) "Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah her şeye hakkıyla kadirdir. "(Kur'an 3:189) •') "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Bir şey hakkında çekiştiğiniz takdirde -eğer Allah'a ve Ahiret gününe ina­ nıyorsanız- hemen onu Allah'a ve Peygambere döndürün. Bu hem hayırlı hem netice itibariyle daha güzeldir. "(Kur'ân: 4/59) " • ) "Fitne katiden beterdir. "(Kur'ân: 2/191) "Hepiniz Allah'ın ipine sımsıkı sarılın parçalanıp ayrılmayın. "(Kur'ân: 3/103)

30

OSMANLILARDA HİLÂFET

zâm için; kanuna dayalı, âdil, istişârî sisteme bağlı, sosyal, harp hukukuna ve eşitliğe riayet eden, şartlara göre, müsama­ halı bir siyasî teşekkül teşvik ve tavsiye edilmiştir (Şirvanî T;3756). Yukarıda da kaydettiğimiz gibi İslâm, siyasî teşekkülün ida­ rî tarzıyla pek ilgilenmemiştir. Özellikle İslâm'ın siyaset nazari­ yesi üzerinde kurumlaşan hilâfetin siyaset biliminde yapılan tas­ nifte yer alan monarşi, oligarşi, cumhuriyet idareleriyle benze­ yen yönleri olmasına rağmen, hiçbirisiyle aynı görünümde de­ ğildir. Hatta Hıristiyan kültürünün bir sonucu olan hâkimiyetin Allah'ta temerküzünü ve ruhban sınıfı veya kral tarafından bu hâkimiyetin müstebitâne bir şekilde icra edildiğini anlatmak için modem müellifler tarafından kullanılan "teokrasi" ile de bağdaşmaz. İslâm idaresi için de birtakım araştırmacılarca da kullanılan bu mefhumun çok iftiraya uğradığını Şirvanî (T: 311) kaydetmektedir. Kısaca hilâfet kurumunun çerçevesi Kur'ân'da çizilmemiştir. İşin bu yönünden hareketle Köprülü, W. Barthold'un çalışması olan "İslâm Medeniyeti Tarihi" adlı eserin "İzahlar ve düzeltmeler" kısmında. Batılı araştırmacılara istinaden şu sonuca varmaktadır: "...Uzun zamandır Garb'da ve İslâm memleketlerinde yapılan tetkikler, İslâm dininde hali­ felik diye bir müessesenin rnevcut olmadığını kat'î olarak mey­ dana koymuştur"(Köprülü 1940: 140) görüşünü kaydetmektedir. Ancak Müslümanlar bir devlet başkanının gerekliliğini Hz. Pey­ gamber'in ölüm haberini duyar duymaz. Beni Saide gölgeliğin­ de toplanıp, Peygamber'in halefini seçmek için giriştikleri mü­ zakerelerle göstermişlerdir. Hatta halife seçme işini, defnetme işine takdim etmişlerdi. Daha sonra bu, gelenek haline gelecekür (Taftazanî 980: 326-28). İslâm devlet başkanlığı kendine has görünümüyle Hz. Pey­ gamber devrinde Medine'de teşekkül ettikten sonra, O'ndan sonraki devirlerde gelişerek ve değişikliklere uğrayarak devam etmiştir.

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

31

1. Hulefâ-i Râşidîn D e v r i Kur an, istişare ile devlet işini ehline vermeyi işaret etmiş­ tir.*'' Hz. Peygamber de hakkında gayet açık hüküm bulunma­ yan konularda Uhud Savaşı evvelinde olduğu gibi, istişare ede­ rek çoğunluğun kararına uymuştu. Bu noktadan hareketle dört halife döneminde halifeler değişik seçim sistemleriyle başa geç­ mişlerdir. Hz. Ebûbekr "istişarî seçim" (İbn Hişam 1985:41213), Hz. Ömer "aday teklifi usûlü", Hz. Osman "şûra tayini usûlü" ile halife seçilmişlerdir (Hudarî 1986:18-9). Hz. Ali ile so­ na eren bu dönem, seçim esprisinin temelini oluşturur. Bu dö­ nemde uygulanan seçim, bu günkü mânâda eksik seçim görü­ nümündedir. Ancak önlan meşrulaştıran "Biat Usûlü"dür. Müslümanlar hür iradeleri ile, merkezdekiler ya bizzat ya da cemaat liderleri vasıtasıyla, eyaletlerdekilerin de valileri vasıta­ sıyla biat etmeleri esastı (Haldun 1990:1/529-30). Dört halife döneminin hükümet yapısı Hamidullah (1992:94)'ın deyimi ile "kendine has bir hükümet şekli" olarak ele alınmalıdır. Çünkü monarşi, oligarşi ve cumhuriyet yöne­ timlerinden hiçbirine benzemeyen, bu dönemin siyasî-idarî ya­ pısı her üç yönetim şeklinin özelliklerini taşımaktadır. İktidan elinde siyasî ve idarî otoriteye sahip halifeler, bu makama bir tür seçimle gelmişlerdi. Bu nitelik cumhuriyeti andınyorsa da, ölene kadar görevlerini sürdürmeleri bir tür monarşik özellik taşıyordu. Dört halifenin de Kureyş'den ve ilk Müslümanlardan olmasında da oligarşik bir eğilim görülebilir. Bu dönemin ida­ recileri İslâm'ın Peygamberinin dönemini yaşamışlar, O'nun en yakınında bulunmuşlardır. İslâm idaresinin kurumlaştığı bu dönemde İslâm toplumu Arap yanmadasının dışına çıkmış ve karşılaştıkları çevrelerindeki monarşik idarelere (Bizans-İran gi"İşlerini aralarında müşavere ile yürütenler..." (Kur'ân; 42/37). "Allah size emanetle­ rinizi ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hüküm ver­ menizi emreder..." (Kur'ân: 4/58).

32

OSMANLILARDA HİLÂFET

bi) de tamamen kapalı kalmamıştır. Dört halife döneminde (Şû­ ra Meclisi)*'' fevkalâde öneme sahiptir. 2- Hilâfetin Monarşik Bir Görünüm Kazanması Dört halife döneminde uygulanan halifeyi seçme usûlü Emevîler'in birinci hükümdar-halifesi Muaviye'nin hayatta iken oğlu Yezid'i "Veliahd" seçtirmesi ile sona erdi. Bundan sonra halifelik kurumu saltanat haline dönüşerek, babadan oğula ge­ çen bir sultanlık (monarşi) şeklinde Emevî, Abbasî ve Osmanlılar'la ilgasına kadar devam etti. İbn Haldun (1990:1/520) Kur'ân (38/26)'daki "Süleyman (babası) Davud'a mirasçı ol­ du" hükmü ile Ebû Bekir'in kendinden sonra Ömer'i aday gös­ termesini, îslâm devletlerinde saltanat usûlünün kaynakları ola­ rak göstermektedir. Hz.Peygamber'in irtihalinden elli yıl sonrasında, İslâm'ın istişare hükmü ile eski Arap toplum geleneğinin dışına çıkarak saltanat usûlünün başlaması Muaviye'nin faaliyet alanı gereği Bizans'ın monarşik yapısından etkilendiğini gösterir. Bu ayrıca Müslüman Arap toplumunun geçirdiği kültürel değişimle de il­ gilidir. Bu değişim ve gelişim, birtakım iç mücadeleleri de bera­ berinde getirmiştir. Halifenin; Kureyşîliği veya Haşimîliği, Emevîler'le saltanat haline gelmesi, İslâm İmparatorluğu içerisine
Şûra Meclisi: İslâm devlet hakimiyetinde, halifeden sonra gelen ikinci siyasî organ Şûra Meclisi'dir. Şûra: "Yöneticilerin kararlannı almadan önce ehliyetli olan kişilerin görüşlerine başvurarak doğruyu araması" demektir (Karatepe 1990:38). Kur'ân'da istişare tavsiye edil­ miş olup, Şûra suresinde "Onların işleri aralarında danışma iledir. "{Kur'ân: 42/38) deni­ lerek, övülmüştür. Bir başka yerde de "Ey ileri gelenler, vereceğim emir hakkında bana fikrinizi söyleyin; siz benim yanımda bulunmadıkça, bir iş hakkında kesin bir hijkijm veremem" (Kur'ân: 27/32) ayetlerinde Hz. Peygamber'in uygulamalanyla şûranın önemi vurgulanarak şûraya katılacak kimseler de işaret edilmiştir. Hz. Peygamber de "istişare ya­ pan pişman olmaz" (Canan 1993:XV1/127) hadisi ile istişarenin önemini belirtmektedir. İlk halifeler döneminde şûranın önemli bir yeri vardı. Ehl-i hal ve'l-akd olan Ensâr ve Muha­ cirin ileri gelenleri şûranın üyeleri olup, halka açık istişareler yapılırdı (Hudarî 1986-270). Şûra ilk halifelerden sonra, hükümet şeklini aldı. İlk İslâm devletlerinde "divan" adı verilen yürütme organı, bugünkü parlâmento görünümünde olup, kararlar oy çokluğuna göre alın­ dıktan sonra halifeye sunulurdu (Karatepe 1990:40). Netice itibariyle her türiü yetkiyi üze­ rinde toplamış görünen İslâm devlet başkanının aldığı kararlar üzerinde şûranın etlusi ve yetkisi büyüktür.

GiRİŞ: OSMANLILARA KADAR HtLÂFET

33

yeni ırklann katılmalan bu mücadelelerin en dikkat çekici ne­ denleridir. Saltanat usûlünün bir sonucu olarak, halifelik maka­ mına yetersiz kişilerin geçmesi; zorla (istilâ) başa geçmeler iç banşı bozduğu gibi bir devlet başkanlığı olarak hilâfetin enine boyuna tartışılmasına yol açmıştır. Abbasîler, ülkeyi Kur an ve Sünnete bağlı olarak yönetecek­ lerine söz vererek geldikleri halde, Eme\^lerin devamı olmuşlar­ dır. İç mücadeleler bu dönemde ülkenin parçalanmasına yol aça­ caktır. Ulemâ, ya bizzat kendisi veya halifelerin isteği ve koru­ masında İslâm hilâfeti üzerine birtakım çalışmalar yapmışlardır. Müslümanlar tarafından yazılan İslâm siyaset ve idarî prensiplerini ihtiva eden "en eski felsefî risale" İbn Ebi'rRebi'nin Sülük ül-Melik fî tedbir'il-Memâlik'i'dir. İhtilaflı olmakla beraber, bu eser Harun er-Reşîd'in oğlu Halife Mu'tasım'ın isteğiyle yazılmıştır (Şirvanî T: 59-66). İbn Ebi'r-Rebi "halife"den çok "hükümdar" mefhumunu kullanır. Halkın sulh ve selâmeti için bulunmasını şart gördüğü hükümdarın, ilâhî kanunun hakkıyle tatbikine nezaret etmek üzere vazifelendiğini kaydeder. (Şirvanî T:72). Sülûk'de, saltanat tereddütsüz kabul edilmiş ve diğer idarî tarzlara yer verilmemiştir. Bununla beraber, "hükümdar o mevkie irsen gelmiş, mutlaka müstebid değil fakat -Eflâtun'un idealinde yakışan- halkın içinden en iyisi olmalıdır" (Şirvanî T:81) görüşüne yer verilir. İbn Rebi' "hükümdar adaleti her alanda ön plana çıkarmalı, ülkenin sulh ve selâmeti için düşHilâfetin meşruiyet prensibine ters olmakla beraber, zorunlu durum ve şartlarda, istisnaî bir yöntem olarak istilâ ile iktidar değişikliği de kabul edilmektedir (Karaman 1984:1/197). Bu usûlle İslâm mezheplerinden, Kaderiyye, Mu'tezile ve Hariciler'e göre bir kişi zorla halife olamaz. Ehl-i Sünnet'in ekseriyeti zorla halifeliği ele geçirmeyi "Zaruret imamı" olarak gör­ müş olup, bu tür hilâfete "hilâfete-i suriyye" yani eksik hilâfet adını vermişlerdir. Kendileri­ ni zor ve şiddetle halife ilân ettiren MervanoğuUannın hilâfeti bu yönteme girer. Halk ve ulemâ fitne ve fesat doğacağı korkusuyla itaat etmişlerdir (Şapolyo 1964:13). Bu noktadan hareketle A.R. Gibb (1969:27) Sünnî doktrinin, baştan beri meselenin aktüel vaziyeti ne olursa olsun halihazırdaki durumu meşrulaşbrma karakteri taşıdığını belirtir.

34

OSMANLILARDA HtLÂFET

manın kalbine korku salmalı" (Şirvanî T:78) görüşündedir. İbn Ebi'r-Rebi' M. IX. asırda "devletin iyiliği, imparatorlu­ ğun dahilindeki dinlerin, ırklann arasındaki müsavat duygusun­ dadır" öğüdüyle kendi döneminde halifelik idaresinin halklar karşısındaki vaziyetinin nasıl olması gerektiğini ortaya koymuş­ tur. İki hükümdann olamayacağını ileri süren, İbni Rebi' ideal hükümdar için de birtakım şartlar ileri sürer (Şirvanî T: 73). IX. asnn sonlanna doğru halifelik otoritesini yitirdi. İslâm birliği parçalandı. Birtakım hanedanlar ortaya çıktı. Mezhep mü­ cadeleleri hızlandı. Abbasî halifesi, idarî görevlerini askerî güç sahibi birtakım liderlere (sultanlara) bırakmak durumunda kala­ rak, manevî nüfuzundan istifade edilen piyon durumuna düştü. İşte bu dönemde yaşayan Fârâbî (870-950), o güne kadar­ ki idarî tarzlan inceledi. Eflâtun'un "Cumhuriyet" adlı eseri­ nin Arapça tercümesini izah etti. Siyaset üzerine birtakım eser­ ler yazdı'*'. Eflâtun'un idealini çok iyi tahlil etti. Fârâbî'nin "Siyaset" adlı eseri, düşündüğü siyaset nazari­ yelerinin açıklanmasını ihtiva eder. Burada, model siteye veya devlete ve ideâl devlet reisine olan ihtiyaçtan başlayarak, eski zamanlarda ve cahiliye devrinde (İslâm'dan önceki devir) ki is­ tibdat, otokrasi ve cumhuriyet olmak üzere devlet şekillerinden bahseder. Arâ'da "Örnek Devlet" üzerinde durur (Şirvanî T:913). Örnek devletin örnek başı olursa devletin bütün işleri kont­ rol edilebilir. O'na göre, eskiler yani Yunanlılar ideali o kadar yüksek tutmuşlardır ki, hiçbir beşerî mahlûk bu vasıflann hepsi­ ni nefsinde toplayamaz. Bu şeref Kadri Mutlak olan Allah tara­ fından seçkin insanlara verilmiştir (Şirvanî T: 101).
') Fârâbi'nin Eserleri: Eflâtun'un Hukuk (Kanun)'unun bir Hülâsası, Sivasetü'lMedeniyye, Ârâ'ü EhU'l-Medlnetl'l-Fadıla, Cevamiiı's-Siyaset ve İctimaatü'lMedeniye'dir. Kıfö, Tarihü'l-Ulema'sında Siyaset ve Ârâ adlı eserlerin eşlerinin olma­ dığını kaydetmektedir (Şirvani T: 92).

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

35

Fârâbî nin devlet nazariyesi modem devlet anlayışına ışık tutmaktadır. Devlet teşekkülü, devlet reisliği, mutlak iktidarın öl­ çü prensipleri, insanlann aileler, kabileler, devletler, imparator­ luklar içindeki durumu, komünizm, ferdiyetçilik ve soy nazariye­ sinin prensipleri, cumhuriyetçilik, müstemlekecilik gibi "siyasî nazariye" tabiriyle işaret edilen hemen herşeyi ihtiva etmekte­ dir. Fârâbî her ne kadar Yunan düşüncelerinden etkilenmişse de kendi siyasî tecrübelerine dayanmıştır (Şirvanî T: 113-14). 3- Hilâfetin Meşrutî Hükümranlık D ö n e m i X ve XII. asıriarda İslâm'ın siyasî ve manevî nüfuzu çok geniş alanlara yayılmıştı. Bağdat'taki halife nüfuzunu mühim miktarda kaybetmişti. Bu dönemde halifelerin yapabildikleri, emirlere "Rüknü'd-Devle, Muizzü'd-Devle, İmamü'd-Devle" gi­ bi tumturaklı unvanlar tevcih etmek, hakim olduklan toprakla­ rın ber'atını göndermek, gelen hediyelere karşı hil'at, menşur ve hediyelerle karşılık vermekten ibaretti. Hatta emirlerin en güçlüsünü "Emirü'l-Ümera" ve "Sultan" nasbetti ve onun adı devletin meskukatının üzerinde görülmeye başladı. Mısır'daki Fatımîler gittikçe güç kazanarak hilâfetin bazı eyaletlerini sonra da merkezini ele geçirdi. Bu dönemde halifenin imdadına önce Gazneli Mahmud sonra da Selçuklular yetişti (Turan 1980: 13236). Bu dönemde halife, Büveyh ve Selçuk soyundan gelenlere karşı mukavemet edemediği için otoritesini bu liderlere devret­ mekle beraber, iktidarın halifenin şahsından geldiği düşüncesi devam etti. Bu yeni tarz halifeliği meşrutî hükümranlık olarak nitelemek mümkündür. Halife Kaim Biemrillah'ın Bağdad'da "Kadıü'l-Kudâd" nasbettiği Maverdî (974-1058), el-Ahkamü's-Sultaniye <*' adlı
*) Maverdi'nin aynca Naslhâtü'l-Mülûk, Siyâsetü'l-Mülûk gibi eserleri de vardır.

36

OSMANLILARDA HİLÂFET

eserinde; imamet ve şartlannı günün şartlanna göre tahlil ede­ rek ortaya koymuştur. İlk döneme binâen "en mükemmel İslâm devleti tektir" (Hatemî 1970:48) görüşünü ileri sürenler olduğu gibi, İslâm'ın temel kaynaklarında dünyada bir İslâm devleti ve bir tek devlet başkanı olacaktır, diye bir kayıt bulunmadığından, halifenin sa­ yısı hukukçular arasında tartışmaya sebep oldu. Abbasîler za­ manında gündeme gelen bu mevzuda bir kısım hukukçular ye­ ni kurulan devletlere Abbasîler içinde yer ararken, bir kısmı da yeni kurulan devletlerin meşruiyetini savundular. Bu mevzuda Maverdî (1976:33) "...İslâm ümmeti siyasî bakımdan Abbâsiler'e tâbîdir. Siyasî birlik açısından, Abbâsîler'in dışındaki Müs­ lüman devletlerin hükümdariarının, halifeden menşur almaları gerekir. Bir İslâm devleti içinde, bir anda iki devlet başkanı ol­ maz" görüşünü ileri sürer. Maverdî (1976:5-26), yaşadığı dönemde Abbasî hilâfetini meşrulaştırma ve idealize etmeye çalışır. Nizamü'l-Mülk Tûsî (1017-1091) Siyâsetnâme'de, Maverdî'nin imametin kanunen tesisi için gösterdiği sebepleri, padişahlık için kullanır. Veraset yolu ile tahta çıkan padişahı müdâfaa eder. Nizamü'l-Mülk (1982:12) "Allah insanlar arasında bazısı­ nı seçerek, beşerin refah ve saadetini temin etmek ve memle­ ketin sulh ve selâmetini ona emanet eder" görüşünden sonra "Allah, ancak milletlerine şefkatle ve adaletle muamele eden padişahlardan razı olur" (Nizâmü'1-Mülk 1982:15) görüşü ile, gerçek hükümranlığın Allah'da olduğunu işaret ederken, halife değil de "padişah" mefhumunu kullanır. Yazann sadece teorisyen olmayıp aynı zamanda idareci vasfının olması yazdıklarına ayrı bir mânâ katmaktadır. Abbasî İmparatorluğu'nda Selçuklu hâkimiyetimin sürdüğü bir dönemde devlet idaresi ve hilâfet konusunda Muhammed

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

37

Gazâlî de çalışmalar yapmıştır. Bu devirde Peygamberin ruhanî halefi Bağdat'ta eski Harun ve Me'mun dönemlerindeki ihtişa­ mından çok uzakh. Selçuklular ile bir sulh dönemi yaşanıyorsa da taht ve mezhep kavgalannın yoğun olduğu bir dönemdir. Gazâlî işe sosyolojik açıdan yaklaşarak "İnsan öyle yaratıl­ mıştır ki, yalnız yaşayamaz. Insanlann bir arada yaşamalan da birtakım hukukî sözleşmeler gerektirir. Bunlar ancak bir devlet tesisi ile olur" (Şirvanî T: 169-70) görüşünü ileri sürer. Aynca devlet işlerinin de "bir padişah veya emirin" kontrolünde yürü­ yebileceğini ifade eder (Şirvanî T: 180). "Din işlerinin düzeni, ancak kendisine itaat edilen bir imâm ile hasıl olur" diyen Ga­ zâlî (1971:270): "Devlet ile din ikiz kardeşler gibidirler, din insan cemi­ yetinin temeli ise hükümdar da temelin koruyucusudur; eğer temel zayıflarsa tekmil bina çöker, hüküm­ dar çekilirse temeli koruyacak kimse kalmaz" görüşüyle devlet ile din arasındaki münâsebeti ifade eder. Gazâlî (1971:106) "İktisâd"da padişahlığın tesisi için baş­ ka sebepler de gösterir. Der ki: "Bir sultan veya hükümdar olmadıkça dünya işlerinin devamlılığı, teşkilatlandırılması imkânsızdır. Böyle bir teş­ kilât olmadan sulh ve sükûn içinde ilâhî emirler gereğince hareket etmek imkânsız olduğundan bu siyasî teşkilde İs­ lâm Hukuku tarafından te'yîd edilir. Halkın sûret-i umumiyede kendisine itaat edeceği bir hükümdar olmazsa 'mutemadî bir hercümerc' kılıçlarının sonu gelmeyen şakırtısı, sık sık tekerrür eden açlık, davar hastalıkları ve bütün san'at ve hırfetin sonu olur." Gazali, devlet fikrinin gelişmesinde ekseriya tarih metodu­ nu kabul eder. Hakîkati Kur'ân ve Sünnette arar. Yunan, Fars ve Hind tarihlerine müracaat etse de nadiren itimad eder.

38

OSMANLILARDA HİLÂFET

"Hükümdar âdil ise Allah'ın vekili, halifesidir. Arzda Allah'ın gölgesi için de âdil olması gerektiğini" belirtir (Şirvanî T: 186). İdeal hükümdarda adalet, müsavatlık ve sadelik arayan Gazâlî'ye göre, İslâm'da padişahlık (monarşi) yoktur. Ancak bu dö­ nemde ortaya çıkan hanedanlar vardı. Gazâlî bunları (İslâm ile padişahlığı) bir araya getirmek ister. İstişareyi başanlı bir salta­ nat idaresi için ayrılmaz bir şart sayar. Demokrasi ile diktatör­ lük sistemleri arasındaki mümeyyiz farkı diktatörlükteki isüşâre yokluğu olarak görür (Şirvanî T: 197). 4- Hilâfetin Ruhanî (Sembolik) Dönemi: XIII. asnn ortaları, İslâm dünyasında büyük karışıklıklara sahne oldu. Bu karışıklığın en büyük sebebi Moğolların Bağdat Abbâsîlerine son vermesidir. Abbasî hilâfeti rûhânî (sembolik) bir şekilde Mısır'da Memlûklar'ca tekrar ihya edilse de bu kar­ gaşa devam edecektir. X. asırda hilâfetin kazandığı meşrutî hü­ kümranlık şekli, XIII. asırda ruhanî (sembolik) bir görünüme dö­ nüşecektir. Bundan sonraki dönemlerde de hilâfet İslâm ulema­ sı arasında tartışma konusu olarak devam edegelecektir: İbn Teymiye "ümmetin başında bir imamın seçimini Farz-ı Kifaye olarak" ifade ettikten sonra bu seçimi; topluluğun icmai, esasında ilim ve yüksek ahlâklariyle şöhret kazanmış ehlüT-hal veT-akd'in reyleriyle yapılmasını ister. Bu heyet ima­ mı seçerken de Kur'ân ve Sünnetin prensiplerine uymak mec­ buriyetinde görür. İbn Teymiye'ye göre, halife seçimle (istişare) iş başına gel­ melidir. "Halife"ve "Emîrü'l-Mü'minîn"terimlerini bilinçli bir şe­ kilde Dört Halife ve Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz için kul­ lanırken, sonralan için daha çok "İmam" ve "Sultan" tabirlerini tercih eder (İbn Teymiye 1985:10), halifenin devrin en iyisi ol­ masını ister. Şia'nın "İmamın hatadan münezzeh olması" dü-

GİRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

39

şüncesini çok sert bir şekilde tenkid eder. "Halifenin Kureyş sülâlesinden olması hakkındaki şartın İslâm'ın müsavatçı temayülleriyle uyuşturulması tamamiyle imkânsızdır" görüşünü ileri sürer. "Zalim bir idareciye bile lüzumunda itaat gerekir, çünkü zalim bir idarecinin altmış günlük idaresi, nizamsız geçen bir geceden daha hayırlıdır" diyen İbn Teymiye (1985:173), bu gö­ rüşüyle yaşadığı dönemdeki idarî boşluğu işaret etmiştir. Ma­ verdî'nin meşrulaştırdığı, devlet başkanının tekliği nazariyesi X. asırdan itibaren değerini yitirmeye başlamış, başta İbn Teymi­ ye ve diğer ulemâ "bir halife" nazariyesini terk ederek, birçok İslâm devleti ,ve devlet başkanı olabileceğini savunmuştur (Niya­ zi 1990:101). İbn Teymiye imâmın vazifesine "vilâyeh" der. Vilayehin hedefi, Allah'ın hükmünün muzaffer olması, yeryüzünde O'nun emirlerine itaat edilmesidir (Şirvanî T: 214). Hilâfetin rûhânî (sembolik) görünüm kazandığı Mısır Abbâ­ sîleri döneminde yaşayan İbn Haldun (1332-1406) "Mukad­ dime" de "hilâfet" hakkında genel bir değeriendirme yapmış­ tır. İbn Haldun (1990:1/494) "asabiyyet sahibi ve kendi çağın­ da diğer kavimlerden üstün olan kavme mahsus olması gere­ kir" düşüncesiyle, hilâfeti Kureyş'in dışına taşımanın yolunu fikren açmıştır. Bu rûhânî hilâfet (sembolik), Osmanlılar'a inti­ kaliyle, dört halifeden sonra kazandığı monarşik (sultanlık) şek­ liyle devam edecektir (İnalcık (1988:1/320).

c) Halifede Aranan Şartlar
İslâm devlet başkanı olan halifeye örnek şahsiyet Hz. Mu­ hammed idi. Bütün yönleriyle kusursuz olan İslâm peygamberi­ ne halef olacak kişinin O'na yakın olması gerekirdi. İlk halife­ ler zamanında pek fazla mesele olmayan bu mevzu, hilâfetin saltanat usûlüne tekabül etmesiyle, çocuk yaşta veya birtakım zaaflari bulunan kişilerin hilâfete geçmesiyle tartışmalara sebep

40

OSMANLILARDA HİLÂFET

oldu. Bu konuda ileri sürülen görüşleri Cürcanî üç grupta tas­ nif etmiştir. Buna göre: a) Bütün fırkalann ittifak ettiği mutlaka bulunması gereken şartlar: Adalet sahibi, akıllı ve buluğa ermiş olmak, erkek ve hür olmak. b) Bulunması temenni edilen, fakat fiiliyatta her zaman bu­ lunmayan ideal şartlar: Usûl ve fürûda müçtehid olup, dinin bü­ tün meselelerini bilmek, rey sahibi olup; idarî, siyasî, askerî iş­ lerden çok iyi anlamak, şeceât sahibi olmak. c) İhtilaflı olan şart: Halifenin Kureyş kabilesinden olması. d) Delilsiz veya çürük delillere dayalı olarak bâtıl olan şart­ lar: Haşimî olması, dinin bütün meselelerini bilmesi, mucize göstermesi, günah işlemekten ve hata yapmaktan uzak olup, masum olması (Cürcanî 1286:349-351). Cürcanî'nin tasnif ettiği bu şartlar etrafında, bütün İslâm fırkaları birbirine yakın görüşler serdederken, "Efdal olanın imametinin caiz olduğu" hükmü etrafında birleşmişlerdir (Ca­ nan 1988:11/287). Maverdî, sağlam olup, organlannda bir eksik­ liği olmaması şartını, yukarıdaki şartlara ekler (Maverdî 1976:6). Gazâlî, Ihyâu Ulûnti'd-Din'de, Kadı Beyzavî, Tevâliü'l-Enver adlı eserinde, "Müslüman olmak" şartını imamet şartlanna (Ni­ yazi 1990:91), Kur'ân'daki "Sizden olan emir sahiplerine ita­ at edin" (Kur'ân: 4/59) âyetine binâen eklemişlerdir. Farâbî, (1956:72-73) "Ara'ü Ehli'l Medîneti'l-FâztIa" adlı eserinde ideâl bir devlet başkanında bulunması gereken vasıflan şu şekil­ de sıralamaktadır: a) Bedeninde bir sakatlık, uzuv eksikliği ol­ mamalı, b) İdrak ve kavrayışı iyi, hafızası güçlü, uyanık ve zeki olmalıdır, d) Yemeye içmeye ve kadınlara müptelâ olmamalı­ dır, e) Doğru ve doğrulan sevip yalancılık ve yalancılardan sa­ kınmalıdır, f) Lükse düşkün olmayıp, yüce himmet sahibi olma­ lıdır, g) Adaletli ve âdilleri koruyup, zulüm ve zalimlerden nef-

GIRİŞ: OSMANLILARA BCADAR HİLÂFET

41

ret etmeli, h) İdeâl sahibi, büyük azim ve irade sahibi bir kişi ol­ malıdır. Fârâbî'nin bu şarttan Hz. Peygamber'in özelliklerini dikkate alarak sıraladığı anlaşılmaktadır (Hatemi 1970:62). Halifenin sadece bilgi sahibi değil, aynı zamanda "müctehid" olmasını da arayan İbn Haldun, ihtilaflı olan "Kureyş'den olma" şartını tartışarak, başta halifenin Kureyş'e tahsis edilme­ si keyfiyetini lafza göre değil, gayesine göre yorumlayarak, şu sonuca varmaktadır: Halife için Kureyş'den olmanın şart edil­ mesinin sebebi, Kureyş'de 'asabiyyet', yani devleti korumak için gerekli kudretin bulunmasıdır. Şu halde, 'halifeliğin her asırda Kureyş'e mahsus olmayıp', asabiyyet sahibi ve kendi ça­ ğında diğer kavimlerden üstün olan kavme mahsus olması ge­ rekir" (Haldun 1990:1/494). Hz. Peygamber'in ölümünden sonra, Ensar'ın Sa'd bin Ubâde'yi halife seçmek isterhesi üzerine Ebû Bekir'in rivayet ettiği kaydedilen "İmamlar Kureyş'tendir" hadisi sonrasında, Ensâr bu işten vazgeçmiştir. O dönemde Araplann en itibarlı ve nüfuzlusu Kureyş idi. Kabe'nin Mekke'de olması, adlanna bir sûrenin olması gibi sebepler onlara bu imtiyazı vermektedir (Canan 1989: VI/407). Burada şunu da belirtmek gerekir ki, he­ nüz kabile ruhunu üzerinden atamamış Araplar arasında Pey­ gamberden sonra birliği ancak Kureyş sağlayabilirdi (Mevdûdî: 1972:359). Esasen bu, takvayı üstün tutan, ırka ve ailevî imti­ yazları tanımayan İslâm nizamıyla bağdaşmaz. Ebûbekir ile başlayan hilâfet makamına, Osmanlı haneda­ nına kadar, Kureyş menşe'li halifeler gelmiştir. Osmanlılar ile birlikte Kureyşîlik tekrar gündeme gelecek ve II. Abdülhamid'in İslâm birliği siyâsetini yıpratmak için sömürgeci devletlerce kul­ lanılacaktır. Hilâfetin ilgâsına kadar, tartışılan Kureyşîlik mevzuunda

42

OSMANLILARDA HİLÂFET

A . Cevdet Paşa, İbn Haldun'un görüşüne katılırken (Cevdet 1331:413), Kanûnî'nin sadrazamı Lütfî Paşa, hadîsin uydurma olduğunu ileri sürmüştür (Yavuz 1991:103). M . Said Hatipoğlu "İslâm'da ilk siyasî kavmiyetçilik" olarak ele aldığı "Hilâfetin Kureyşîliği" meselesi üzerine uzun bir makale yazmış, bu mev­ zuda söylenen hadislerden hiçbirisinin sahih olmadığını belirt­ miştir (Hatipoğlu 1978:161). Bu imtiyaz Hz. Peygamber'in "Arabın Arab olmayana bir üstünlüğü yoktur" hadisiyle de (Hatemî 1970:83) çelişmektedir. Halife, mutlaka Kureyş'ten olması icâb etseydi, Hz. Pey­ gamber Medine'den ayrıldığında yerine KureyşIi bir nâib bırak­ ması gerekirdi. Zira nâib, Hz. Peygamber'in yokluğunda devlet başkanlığı görevini yapıyordu. İslâm tarihlerinin kayıtlanna gö­ re, Hz. Peygamber Medine'den sefer maksadıyla yirmi beş ke­ re çıkmış, her defasında kendi yerine bir nâib bırakmıştır. Bu kimseler her defasında farklı kimseler olduğu gibi, aralannda Medine'den Hazreçlileri, asıl menşe'leri Güney Arabistan olan Evsleri, Mekkelileri, Bifanlan, henüz azâd edilmemiş köleleri, hatta âmâ kimseleri gömlekteyiz (Hamidullah 1969:11/322). Bu mevzu Batılı araştıncılan da meşgul etmiş, W . Barthold (1940:22): "Mekke'deki Kureyşîler, başlangıçta Muhammed'e düş­ manlık gösterdilerse de, Müslüman cemâati bir devlet teşkil ettikten sonra onun yerine geçtiler. Muham­ med'e, 'İmâm KureyşIilerden olmalıdır' hadisini isnad ettiler" görüşünü ileri sürmektedir. Şiîlerin hilâfetin Haşimîler'e ait olduğu iddialan ile kâmil manâda hilâfetin otuz yıl olacağı, sonra ise saltanatın başlaya­ cağı tartışılan mevzulardandır (Taftazanî 1980:327).

GiRİŞ: OSMANLILARA KADAR HİLÂFET

43

d) Halifenin Görev ve Mesuliyetleri
İslâm ümmeti üzerinde genel tasarmfta bulunma yetkisine sahip olan İslâm halifesi, Hz. Peygamber adına dinî, siyasî, as­ keri ve iktisadî kısaca îslâm devletinin tüm birimlainin birinci derecede sorumlusudur (Hitti 1980:1/209). Maverdî (1976: 18-20) halifeye şu görevleri yükler: "Dini korumak, şer'î davalara bakmak, îslâm mülkünü muhafaza et­ mek, suçlulan cezalandırmak, îslâmiyeti kabul etmeyenlere ve­ ya itaat etmeyenlere cihâd açmak, vergileri toplayarak, hazine­ yi idare etmek ve hükümet işlerine nezaret etmek." Bütün bu görevleri yüklerken âdil olmasını ve gerekli müesseseleri kur­ masını da istemektedir. îbn Haldun, Maverdî'nin görüşlerini kabul ederken, Fazlurrahman (1992:332), kelâmcı bakışıyla halifenin en önemli görevinin imamet olduğunu belirtir. Çünkü imamet siyasî otoriteyi temsil eder. A. Cevdet Paşa, halifenin görev ve yükümlülüklerini "Emr'i bi'l ma'rûf ve nehy-i âni'l münker" olarak ifade et­ miştir. Mekke ve Medine'nin, hac yoUannın ve mukaddes emâ­ netlerin muhafazası da halifenin görev ve mes'ûliyetlerine gi­ rerken, ona bir üstünlük vesilesi de olmuştur (İnalcık 1988:1/ 321). Bütün bu görev ve mes'ûliyetler Mevdûdî (1972:292)'ye göre, Kur'ân'ın siyasî talimidir.

e) Halifenin Görevinin Sona Ermesi
îslâm devlet başkanı olan halifenin görevi belli bir süre ile sınırii değildir. Belli bir süre için seçilmesine engelleyici bir du­ rum da yoktur. Halife, hilâfet şartlannı koruduğu ve hukuka uygun, adaletle hükmettiği sürece görevine devam ederdi (Nebhan 1980:473). Halifelik, tabiî olarak ölüm, kendi iradesi ile istifa ve göre­ vini kötüye kullanması ve biat akidlerini yerine getirmemesinin

44

^

OSMANLILARDA HtLÂFET

sonucu olan azl hallerinde sona erer. Tartışmalı bir konu olan azl, halifenin, dinden çıkması, adaletten ayrılması, halka zul­ metmesi, esir düşmesi ve sıhhatinin bozulması hallerinde itti­ fakla kabul edilmiştir (Mevdudî 1976:21). f) Halifenin Kullandığı Alâmetler Halifeler, tarihî seyr içinde birtakım halifelik alâmetleri kul­ lanmışlardır. Bunlar; Hz. Peygamber'den emânet olup, halife­ nin özel merasimlerde giydiği htrka, her yeni halifenin başa geçmesi ile kazdınlan özel mühür, Hz. Peygamber'in metrükatından addedilen asâ, her cuma bütün İslâm mescid ve camile­ rinde halifenin adı zikredilerek okunan ve siyasî hâkimiyetin sembolü olan hutbe, ülkenin siyasî bağımsızlığını sembolize eden, halifenin adının geçtiği sikke ve halifeye ait isim veya birtakım özel işaretlerin işlendiği ipek kumaştan yapılan tuaz; tslâm devlet başkanı olan halifenin kendine mahsus alâmetleri­ dir. (Zeydan 1328:1/110-24). Bunlann dışında, sancak ve bayrak çekmek, davul ve bo­ rular çaldırmak, çetirve taht (Haldun 1990:11/3-10) aynca Sul­ tan I. Selim'e Mısır seferi sonucu, Hicaz emiri Seyyid Berekât'ın oğlu Şerif Ebû Nümey vasıtasıyla takdim ettiği Mekke ve Medine'nin anahtarları ile "Mukaddes Emanetler" ve Hare­ meyn'in muhafazası, zamanla hilâfetin alâmetleri haline gel­ miştir (Zeydan 11328: 1/113-14). Hac yoUannın güvenliğinin sağlanması ve haccın organize edilmesi ise, ilgili devlete büyük bir prestij sağlayacaktır.

OSMANLILARA KADAR TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

Birinci Bölüm

A- T Ü R K - İ S L A M DEVLETLERİNE K A D A R T Ü R K - A R A P İLİŞKİLERİ VE T Ü R K L E R İ N İSLÂM DEVLETİ HİZMETİNE GİRMELERİ Türkler ile Araplar arasında ilk ilişkiler Hz. Peygamber'den sonra, Horasan'ın fethiyle başlamış ve Mâverâünnehr'in fethi esnasında çetin savaşlar şeklinde gelişmiştir (Yıldız 1980:6).'*' Bu çetin savaşlann yaşandığı bir diğer bölge ise Kafkaslar'dır. Azerbaycan ve Ermeniye'nin fethinden sonra îslâm birlikleri Kafkas dağlarına dayandı. Burada bulunan Hazar dev­ leti ile ilişkiler bu dönemde başlamıştır. Türklerin îslâm âlemi­ ne girişleri ise çok daha sonra IX. asrın başlannda olmuştur (Yıldız 1980:8). Hz. Ömer zamanında başlayan Horasan ve Kafkaslar'daki îslâm fetihleri Emevîler döneminde de devam edecektir. Türk­ ler ile Araplar arasında yaşanan kanlı savaşlar, bu dönemde geçmiştir. Emevîler'in Arap olmayanlara mevâlî^**' nazanyla ba­ kıp öyle muamele etmeleri, bu çatışmalarda etkili olmuştur. Ancak Kafkaslar'da başarılı olamayan Araplar, Horasan ve Maveraünnehr'de başarılı olacaklardır. Özellikle Kuteybe b. Müslim'in fetihleri ve faaliyetleri Emevîler'in son döneminde Türklerin arasında îslâm'ın yayılmasında etkili olmuştur. (Yıldız 1980: 13-20). Emevî iktidarı mevâli desteğini arkasına alan Abbasîler ta­ rafından son verildi. Abbasîler döneminde Arap üstünlüğü so•) Z. Kitapçı (1994: 100) Hz. Peygamber'in Hudeybiye Banşı (628) sonrasında çevre hü­ kümdarlara yazdığı mektuplardan birini de Türklere hitaben yazdığı rivayetiıu, İ. Hakkı İzmirli'nin II. Tarih Kongresi'ne sunulan "Peygamber ve Türkler" isimli tebliğinden aktar­ maktadır. Kitapçı (1994: 101) Türklerle ilgili hadislerine binaen Peygamber'in Türkleri bil­ diğini, Türk Arap ilişkilerinin İslâm öncesine dayanabileceğini ileri sürmektedir. " ) Mevâli: Emevîler devrinde siyasî gücün, fethedilen bölgelerde İslâmiyeti kabul etmiş olan Arap olmayan unsurlara, âzad edilmiş köle anlamında kullandığı isim (Günaltay 1943: 59).

48

OSMANLILARDA HİLÂFET

na ererken, üstünlük mevâlî dedikleri kitlenin eline geçecektir. Özellikle Türk komutan ve askerlerin ordu (saray özel muhafız ordusuna) ve devlet kademelerinde yer alıp, hızlı bir şekilde yükselmeleri Abbasî devletinde Türklerin öne çıkmasını sağla­ dı. Türkistan seferine çıkan Çinlilerin saldınlan Türkler ile Araplar arasında yakınlaşmaya yol açtı. Talaş Savaşı'nda (751) Çin'e karşı birlikte mücadele veren Türkler ile Araplar arasında bundan sonra ilişkiler gelişmiş, yarım asırdır devam eden kanlı savaşlar, bu tarihten itibaren yerini sulhe ve dostça münâsebet­ lere terk etmiştir. Böylece İslâm dini Türkler tarafından yavaş yavaş benimsenmeğe başlanmıştır. Bir taraftan dostça ilişkile­ rin devam etmesi, diğer taraftan İslâm'ın Türkler arasında ya­ yılması, kısa zaman sonra Abbasî devletinin başta askerî kadro­ ları olmak üzere çeşitli idarî kadrolann Türkler tarafından işgal edilmesi neticesini vermiştir (Yıldız 1980:38). Abbasî ihtilâlinde "mevâlî" veya "Horasanlı" isimleriyle yer alan Türkler, Halife el-Mansur (754-775) döneminden itiba­ ren sarayda bizzat halifenin etrafında ve ordunun üst kademe­ lerinde yer almaya başladı (Pamukçu 1994: 45). Mübarek etTürkî bunlardandır (Yıldız 1980: 57). Halife Harun er-Reşid ve oğullan zamanında Abbasî ordulannda yoğunluğu artan Türk­ ler, Halife Mu'tasım zamanında (833-842) haciplik (vezir) maka­ mına kadar tırmanmışlardır. Bunlar arasında da; Vâsıf, Aşnaş ve Inak'ı görmek mümkündür (Pamukçu 1994:41). Diğer İslâm devletleri gibi Abbasîler de orduya dayalı idi. Askerlik hizmetlerinde basanları tartışmasız olan Türklerin or­ du hizmetlerine alınmaları, mezkûr kitlenin etkinliğini artıracak­ tır. Harun er-Reşid (786-809) hudud bölgelerinin yönetiminin zorluğunu dikkate alarak Anadolu'nun doğusunda, Bizans İm­ paratorluğu ile olan sınırlarını korumak için H. 170 / M.786787 tarihinde bu bölgeyi "el-Avâsım" adiyle müstakil bir idarî bölge haline getirdi. Sugur el-Cezeriye de denilen Bizans ile Abbâsîler'in çatışma alanı olan Tarsus, Adana, Maraş ve Ma-

TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

49

latya hattını kommak için, bu bölgeyi askerî güç olarak muh­ kem hale getiren Abbasîler, Harun er-Reşid'den itibaren Türk askerlerini bu bölgede çevik kuvvet olarak istihdam etmişlerdir. (Pamukçu 1994: 53). Harun aynca, saray muhafızlarını Türkler­ den meydana getirmiştir (Yıldız 1980: 61). Harun er-Reşid'in oğlu Halife Me'mun, babası zamanında Horasan valiliği yaparken tanıdığı Türkler'in, halifeliği sırasın­ da hilâfet ordusu saflanna alınmalanna dâir önemli bir bilgiyi H. Dursun Yıldız (1980: 67), İbn Hurdadbih'den aktarmakta­ dır. Buna göre Horasan valisi Abdullah b. Tahir, Horasan ha­ racını gönderirken Oğuzlar'dan 2 bin de esir yollamıştı. Bu Oğuzlar arasında Me'mun'un kumandanlarından ve daha son­ raki yıllarda Mısır'da Tolunoğullan devletinin kurucusu Ahmed'in babası Tolun da vardır (Yıldız 1980: 67). Yine Me'mun zamanında 3 bin kişiden oluşan bir Türk birliği kuruldu. Me'mun'un son yıllannda Türkler, ordu içinde sayı ve nüfuz iti­ bariyle hatın sayılır bir yer işgal ettiler. Bu dönemde Türk ku­ mandanlarının halifenin yanında seferlere katıldığı, isyanların bastınimasına memur edildiği görülmektedir. Müteakip yıllarda siyâsî ve askerî sahalarda mühim roller oynayacak olan Afşin, Aşnaş ve Boga el-Kebir Me'mun devrinde temeyyüz etmiş ku­ mandanlardır. Me'mun'un, Türkleri Mu'tasım'ın maiyetine vermesi, hat­ tâ çeşitli yollarla Türkleri toplama işini ona havale etmesi Mu'tasım'ın geleceği bakımından oldukça önemli neticeler do­ ğurmuştur. Türklerin, halife olmasında büyük rol oynadığı Mu'tasım devrinde ise, İslâm ordusu büyük çapta Türkleşmiş ve ordu ko­ mutanlığının yanında valiliklere de atanmaya başlanmışlardır (Pamukçu 1994: 42). Mu'tasım'ın Türk birliklerinin desteği ile halife olması Ab­ basî İmparatorluğu'nda yeni bir devrin başlangıcıdır. Arab-

50

OSMANLILARDA HİLÂFET

lar'dan sonra İranlılar'da devlet idaresindeki nüfuzlannı kısmen kaybetmişler ve onlann yerini Türkler almıştır. Türkler'in bu hâkimiyetleri yanm asır devam eden "Samerrâ Devri" (836892)'nde de açıkça görülmektedir. H. Dursun Yıldız (1980: 76) Mes udî'den bu konuda şu bilgileri aktarmaktadır: "Mu'tasım Türkleri toplamayı seviyordu ve onları bir­ likleri arasına aldı. Böylece onlardan 4 bin kişi topladı. Bunlara ipekli ve işlemeli elbiseler giydiriyor ve sırmalı kemerler bağlatıyordu. Türkleri ordusunun diğer kısım­ lardan bu üniformaları ayırıyordu. Horasan, bilhassa Fergana ve Uşrusana ahalisinden kimseleri teçhiz ede­ rek ordusuna aldı. Bu Türklerden az bir zaman içinde büyük bir ordu teşkil edildi." Mes'ûdî'nin büyük bir ordu dediği Türk birliğinin sayısının 18 bin dolayında olduğu kaydedilmektedir. İbn Havkal da Ab­ basî halifelerinin muhafız birliklerini meydana getirmek için Maveraünnehr bölgesinden seçilerek Türk askerlerinin getirildi­ ğini ve bu Türklerin Abbasî ordusunun en seçkin sınıfını mey­ dana getirdiğini kaydetmektedir (Yıldız 1980: 77). Hatta bu dö­ nemde Halife Mu'tasım'ım Samerra şehrini kurdurarak, hilâfe^ tin merkezini buraya taşıması Türk unsurunun nüfuzunu gös­ termesi bakımından önemlidir (Yıldız 1980: 80). Halife Mu'tasım'dan sonra, Vâsık (842-47), Mütevekkil (847-61), Muntasır (861-62) ve Musta'in (862-66) ve daha sonra da pek çok halifenin hilâfet makamına geçmesinde önemli rol oynayan Türkler Vâsık devrinde askerî sahadan sonra devletin idarî hizmetlerinde de görev almaya başladılar. Türk unsuru­ nun etkisi giderek arttı. Belli bir süre sonra Türkler'in baskısı çekilmez oldu. Dilediklerini hilâfet makamına getirdikleri gibi çıkarları çatıştığında da halifeyi tahtından edebiliyorlardı. Bu durum halifeler ile Türk unsuru arasında gizli bir mücadeleyi

TÜKK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

51

başlattL Halife Mu'tezz, Türk komutanlardan Vâsıf ve Boğa'yı bu amaçla ortadan kaldırtmıştır. (Yıldız 1980: 122-23). Mesûdî, Halife Mu'tezz'in Boga hayatta iken rahat uyku uyuyamadığını, gece gündüz onun korkusundan silahsız dolaşamadığını hatta "ya ben Boğa'nın veya o benim başımı yiyinceye kadar bu hareketi durdurmayacağım. Her zaman Bo­ ğa'nın ya gökten önüme ineceğinden veya yerden karşıma çı­ kacağından korkuyorum" dediğini nakletmektedir (Yıldız 1980: 123). Bu rivayet zaman içinde mücadelelerin ne dereceye gel­ diğini göstermesi bakımından önemli görünmektedir. Vâsıf ve Boğa'nın katli halifenin de sonunu getirecek, isyan eden Türk askerlerince öldürülecektir (Yıldız 1980: 124). Türk unsuru Mu'tezz'den sonra Muhtedî (869-870) ve Mu'temid (870892)'in de halife olmalarında etkili olmuşlardır. Türk unsuru­ nun Abbasî İmparatorluğu içindeki etkisinin bu dereceye var­ ması, hatta istemedikleri halifeleri tahtından etmeleri, ülke için­ deki diğer unsurları harekete geçirecektir. Bundan sonra ülke iç kanşıklık içine sürüklenecektir. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki; Türk unsurunun ülke idarî yapısı üzerindeki bu tesiri ile Müslüman unsurlar arasındaki dengenin bozulması, Abbasî İmparatorluğu'nun parçalanmasının da sebeplerindendir. Halife Me'mun'dan sonra halifelik ordusunda askerî bir g ü ç haline gelen Türkler, Bizans-Abbâsî savaşlannda etkili ol­ duklan gibi, İmparatorluk içinde ortaya çıkan Bâbek, Hicaz, ve Yemâme, Azerbaycan ve Ermeniye isyanları ile muhtelif mev­ ziî isyanlannın bastınlmasında kendilerine verilen görevlerden basan ile çıkmışlardır. Ülkenin parçalanmasındaki önemli âmil­ lerden olan mezhep kavgalarının yatıştınimasında da önemli rol oynamışlardır. Merkezî yönetimde verilen görevlerin (haciplik gibi) dışın­ da, isyan ve kanşıklıklann eksik olmadığı Mısır, Suriye ve Su­ gur vilayetlerindeki valiliklerin dışında, iç mücadelelerin en yo-

52

OSMANLILARDA HİLÂFET

ğun yaşandığı doğu vilâyetlerindeki valilik görevleri için de aynı basandan söz etmek mümkündür (Yıldız 1980: 133-64). Müslüman olmalarıyla İslâm feühlerine yeni bir güç kazan­ dıran Türkler, Abbasî İmparatorluğu'nun parçalanmasından sonra, bu devletin toprakları içinde veya yeni fethettikleri böl­ gelerde birtakım Türk-Islâm devletleri kurmuşlardır. Bu devlet­ ler kendi kuruldukları bölgelerde İslâm fetihlerini devam ettir­ mişlerdir. Değişik zaman ve mekânda kurulan bu devletler ile Bağdat Abbasî halifeleri arasında ilişkiler manevî olarak sür­ müştür. Biz konumuz gereği bundan sonra halifelikle ilk Türkîslâm devleti arasındaki ilişkileri ele alacağız.

B. T Ü R K İ S T A N ' D A K U R U L A N T Ü R K - İ S L Â M D E V L E T L E R İ N İ N HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ a. Karahanlılar İlk müslüman Türk devleti olarak bilinen Karahanlılar Satuk Buğra Han (Abdulkerim)'in İslâmiyet'i kabul etmesinden iti­ baren hızla Islâmlaştılar. Karahanlılar ile Abbasîler arasında ilk ilişkiler, Ali Arslan Han'ın oğullanndan Nasır b. Ali (llig Han) ile başlamıştır. Nâsır b. Ali 998'e kadar babası adına, ondan sonra da kardeşi Ebû Nasr Ahmed b. Ali (Togan Han 998-1017) adına Karahanlı Devleti'nin batı kısmını idare etmişti. Nasır b. Ali (İlig Han) Karahanlı hükümdarian içinde Abba­ sî halifesini ilk tanıyan olarak bilinir. Bundan sonra onların sik­ kelerinde devrin hâkimiyet anlayışının bir icâbı olarak Abbasî halifelerinin adlan yer alacaktır. (Genç 1981: 43). Nasır b. Ali Han'dan sonra Karahanlı hükümdarian ile Ab­ basî halifeleri arasında elçiler gidip gelmiş, isteğe ve duruma göre halifeler Karahanlı hükümdarlarına unvanlar, hil'at ve menşurlar göndermişlerdir. Binâenaleyh halifelerin meşruiyeti-

TÜRK-tSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

53

ni tanıdığı İslâm hükümdariarına hil'at verdiği bilinmektedir. Bu cümleden olarak, Batı Karahanlılar'dan Tamgaç Buğra Han İbrahim'e, Doğu Karahanlılar'dan Ahmet Han'a halifeler tarafından hil'at verildiğine dair kayıtlar vardır (Genç 1981: 154). Meselâ, Doğu Karahanlı hükümdan Ebû Ali Hasan'a oğullanndan halef olan Ahmed Han, 1105 yılında halife elMüstazhir Billâh'a bir heyet göndererek berat istemiştir. Onun isteğini yerine getiren halife, kendisine hil'at ile birlikte "Nurû'd-Devle" lakabını da tevcih etmiştir (Genç 1981: 65). Hükümdarlar, zaman zaman kendi aralannda çıkan siyasî anlaşmazlık veya askerî saldırılarda da halifelerden manevî ola­ rak yardım istemişlerdir. Halifeler bu yardım taleplerine genel­ de sessiz kalacaklardır. Bunun sebebi olarak da, halifelerin siya­ sî güçten yoksun olmalan, aynca şikâyet edilenin hem güçlü hem de Müslüman olması gösterilebilir. Böyle bir olayı, Kara­ hanlı Devleti ikiye aynidıktan sonra Batı Karahanlılar yaşamıştı. Batı Karahanlılar'ın ikinci hükümdarı Tamgaç Han İbra­ him, merkezini Semerkant'a taşıdı. Doğu Karahanlılar ülkesine akınlarda bulunarak ülkesini genişletti. Tamgaç Han hayatının son zamanlarında Selçuklular'ın ' saldınlan ile karşılaştı. 1061'de Bağdat'a bir elçilik heyeti göndererek bu akınlardan şikâyette bulunmuş ve halifeden duruma müdahale etmesini is­ temişti. Ancak halife ona lâkab ve hil'at göndermekten başka bir şey yapamamıştır. Daha sonra Alparslan (1063-1072) Kara­ hanlılar ülkesine girerek bir kısım toprakları ülkesine katü (Genç 1981: 52). Karahanlılar'ın Abbasîler ile olan ilişkilerinde dikkat çeken bir diğer nokta da, Gazneli Mahmud'un Karahanlılar üzerinde kurduğu baskı sonucunda, Karahanlılar'ın halife ile olan ilişkile­ rinin kendisi vasıtasıyla olmasını kabul ettirmesidir. Bu anlaş­ ma Mahmud'un Sâmânî topraklarını ele geçirmesinden sonra olmuştur (Mercii: 1992:21).

54

OSMANLILARDA HİLÂFET

b . Gazneliler Sâmânoğullan Devleti'nin bir valisi iken Alp Tigin tarafın­ dan kurulan Gazneliler ile Abbasî halifeleri arasındaki ilişkiler Sultan Mahmud ile başlamıştır. Daha evvel Gazneliler Sâmânîler'e bağlı olup onlardan çekindiklerinden Abbasî halifesi ile ilişki kuramamıştı. Çünkü Sâmânîler, Halife el-Kadir Billah'ın halifeliğini tanımamışlardı. Gazneliler hutbeyi Sâmânîler adına okutuyorlardı. Sultan Mahmud, Sâmânîleri ortadan kaldırıp Horasan'ı ele geçirince Bağdat'a bir elçi göndererek başarısını bildirdi. Sâ­ mânîler tarafından halife olarak tanınmamış bulunan el-Kadir, Mahmud'un elçisini memnuniyetle karşıladı, aynca ona hil'at, taç ve bayrak ile birlikte, hakim olduğu ülkelerin fermanını gönderdi. Halife Sultan Mahmud'un putperest Hindlilere karşı yaptığı gazalardan memnunluk duymuş ve O'na "Velî Emiru'lMü'minîn" ile "Yemînu'd-Devle" ve "Emiru'l-Mille" lâkaplannı, Kasım 999'da tevcih etmiştir (Mercii 1991: 36). Sultan Mah­ mud gönderilenleri aldıktan sonra "îslâm dinine yardım etmek ve İslâm düşmanlarını söküp atmak maksadıyla her yıl Hindis­ tan'a sefer yapmayı vaad etti." Halifenin gönderdiği taç ve hil'atı merasimle giydi. Bundan sonra Gazneliler Devleti içinde Halife el-Kadir adına hutbe okundu (Mercii 1987A/I: 231). Bu merasimler aynı zamanda Gazneliler'in bağımsızlığının ilânı ol­ muştur. Sultan Mahmud, Abbasî halifesinin yakın teveccühüne kar­ şılık olarak, Şiî inançlı Fatımî halifelerine hiç yüz vermemişti. Gazneli ülkesinde Fatımî halifesi ile irtibatı olan teşkilâtlan yok etmek için onlarla savaşmıştır. Fatımî halifesinin elçisi olan Tahartî'yi idam ettirmişti. Bu olaydan sonra Abbasî halifesi, Mahmud'a "Nizamü'd-Dîn" ve "Nâsırü'1-Hakk" lâkaplannı vermişti. Sultan Mahmud ile Abbasî Hâlifesi Kadir Billah'ın araları-

TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

^ 55

nı, Mahmud'un Karahanlılar'a ait Semerkant şehrinin fermanı­ nın kendisine verilmesini halifeden istemesi açtı. Bu mesele, halifenin manevî nüfuzundaki hükümdarlann aralanndaki siya­ sî ilişkilerin mümkün mertebe dışında kalmayı tercih ettiğini göstermesi bakımından önemlidir. Sultan Mahmud ile halifenin arasını, Mekke'ye 414 H . / 1023-1024 M. yılında gönderilen hac kafilesinin takip ettiği yol ve tutumlan daha da gerginleştirmiştir. Horasan hacılannın başında, Emîr-i Hacc olarak Nişabur'un ileri gelenlerinden MikailoğuUan'ndan Hasenek (Ebû Ali Hasan b. Muhammed)'in dönüşte çöl yolunu tehlikeli bularak Fatımî ülkesinden geçmesi ve Fatımî Halifesi ez-Zahir'in bu hacı kafilesini hoş karşılayarak hediyeler vermesine Abbasî halifesi tepki gösterdi. Mahmud bunun üzerine Hasenek'e verilen hediyeleri Abbasî halifesine gönderdi. Ancak bir süre sonra Hasenek'i vezir yaptı. Bu olay aradaki ilişkiyi daha da gerginleştirdi. Bütün bu olaylara rağ­ men Sünnîliğin tam bir koruyucusu olan Mahmud, daima hali­ fenin ismini paralannın üstüne bashrmaya, seferlerinden sonra elde edilen ganimetten Bağdat'a hediyeler göndermeye ve fe­ tihnamelerinde kendisini bu inancın bir savaşçısı olarak göster­ meye dikkat etmiştir (Mercii 1987: VI/254-55). Sultan Mahmud'un ölümünden sonra Gâzneliler, önemini kaybetti. Ancak Abbasî halifeleri ile ilişkiler elçiler ve nâmelerle sürdü. Meselâ, Abbasî halifesi, Mahmud'un yerine oğlu 1. Mes'ud'un geçmesini tasdik etmiş, Mes'ud halifenin menşûruyla, babasından kalan bütün ülkelere sahip oluyordu (Mercii 1992: 46). Hatta Mes'ud, halifenin desteği ile kardeşlerine karşı daha imtiyazlı hale gelerek iktidannı sağlamlaştırdı. Abbasî Halifesi el-Kadir Billah Kasım 1031 tarihinde öl­ müş, yerine oğlu, veliahtı Kaim Biemrillah geçmişti. Yeni hali­ fe. Sultan Mes'ud'dan biat almak için bir yakınını elçi gönder­ mişti. Sultan Mes'ud bu elçiyi Belh şehrinde huzuruna kabul et-

56

OSMANLILARDA HİLÂFET

ti. Daha sonra sultan, Gazneli devleti ileri gelenleri ile Abbasî elçisinin de katıldığı bir merasimle Belh Camii'nde Halife elKâim Biemrillah adına hutbe okuttu (27 Aralık 1031). Mes'ud birkaç gün sonra bir merasimle yemin ederek yeni halifeye biat etti. Ve bu hususta ileri sürdüğü şartlar yazılı olarak elçiye veril­ di. Abbasî elçisi halifeye gönderilen Gazneli elçiler ile Bağdat'a dönmek üzere Belh'den 9 Ocak 1032'de ayrıldı (Mercii 1987; VI/263). Bu cümleden olarak, her halife değişikliğinde yukanda bahsettiğimiz biat merasimleri tekrarlanmıştır. Her ne kadar Abbasî halifeleri siyasî açıdan müstakil sultanlıklar üzerinde et­ kili değilse de manevî olarak tesirini sürdürmüştür. Abbasî halifeleri Sultan Mes'ud'dan sonra dağılma döne­ mine giren Gazneliler'in faaliyetleri ile sultanlann Hindistan'a yönelik fetihlerini yakından takip etmişlerdir. Abbâsîlerin varlı­ ğı, Gaznelilere manevî olarak güç kaynağı olmuştur. İlişkiler Gazneliler'in yıkılışına kadar elçiler ve nameler bazında devam edecektir. c) Selçuklular Selçuklular tarih sahnesine çıktıklan dönemde, İslâm dünya­ sı büyük bir dağınıklık içinde idi. Abbasî İmparatorluğu içinde pek çok teşekkül ortaya çıkmıştı: Tunus'da Ziri Oğullan (9721148) Cezayir'de Hammad Oğullan (1007-1152), Mısır'da Fatı­ mîler (910-1171), Arabistan'da Zübeyd'de Necah Oğullan (10211159), San'a da Suleyh Oğullan (1037-1098), Halep'te Merdas Oğullan (1023-1079), Musul'da Ukeyl Oğullan (997-1097), Diyarbekir'de Mervan Oğullan (1012-1150), Türkistan'da Kara­ hanlılar (932-1212), Gürcan'da Zeyar Oğullan (928-1077), Cenu­ bî İran ve Irak da Büveyh Oğullan (932-1055), İsfahan ve Hamedan'da Kâkeveyh Oğullan (1007-1051), Ruyan'da Padusyan Oğullan (951-1174), Afganistan'da Gâzneliler (969-1182). Abbasî İmparatorluğu'nun bu surette parçalanması İslâm

TÜRK-ISLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

57

âlemini iktisadî, sosyal ve dinî bir anarşi içinde bıraktı. Bu dö­ nemde yaşanan siyasî, iktisadî ve sosyal bunalımların yanında dağınıklığın en önemli sebeplerinden biri de İslâm dünyasında­ ki mezhep kavgalarıdır ki, Abbasî İmparatorluğu içinde ikinci bir halifenin (Fatımî Halifeliği) ortaya çıkmasına sebep olmuş­ tur (Günaltay 1943: 67-77). Bu dönemde Oğuz Türkleri Selçuk Bey'in liderliğinde İslâmiyeti kabul etmiş, önce Maveraünnehr'de sonra da Hora­ san'da hızla çoğalarak, Gazneliler'e karşı verdikleri Nesâ, Serahs ve Dandanakan savaşları sonucunda istiklâllerini kazan­ mışlardı (Turan 1980: 96-100). İslâm dünyasını yaşadığı siyasî, sosyal, iküsadî ve kültürel çöküntüden, bu sırada tarih sahnesine çıkan Selçuklular kurtar­ mıştır. İslâm fütuhatlarını ateşledikleri gibi haçlı ordularına kar­ şı durarak, İslâm âlemini korudular. (Turan 1984: 98-104). Selçuklular ile Abbasî halifeleri arasındaki ilk önemli ilişki Dandanakan zaferi sonrasındadır. Tuğrul Bey, "Sultan" ilân edildikten sonra, etraftaki hükümdarlara fetihnameler gönde­ rirken bir elçilik heyetini de Bağdat'taki Abbasî halifesine gön­ derdi. Halife'ye gönderdiği fetihnamede, "Sultan Mahmud ve Mes'ud'un kendilerine yaptıkları zulme son verdiklerini ve ga­ zalara devam edeceklerini bildiriyordu. Aynca, "Selçuk OğuUannın eskiden beri halifeliğe sadık bulunduklanm" yazıyordu (Turan 1980: 106). Bu dönemde Abbasî halifesi Selçuklu sultanına cevap ve­ rebilecek durumda değildi. Çünkü Abbasî İmparatoriuğu parça­ lanmış, meydana gelen buhrandan istifade eden Şiîler galip çı­ karak, Bağdat'ı ele geçirmişler, halifeyi esir duruma düşürmüş­ lerdi. Selçuklular Abbâsîler'in parçalanmasından sonra hiçbir İs­ lâm devletinin yerini dolduramadığı Sünnî İslâm'ı temsil etmiş-

58

OSMANLILARDA HİLÂFET

tir. Selçuklulann güçlenmesi, fütuhatın genişlemesi Abbasî merkezine hakim olan Şiî Büveyhîlerinin huzursuzluğunu artırı­ yor, Sünnî-Şiî mücadelesi şiddetleniyordu. Abbasî Halifesi Kaim Biemrillah onlara karşı Tuğrul Bey'in yardımına müracaat edince hava büsbütün gerginleşti. Bağdat'ta, Büveyhîler'in reisi Arslan Basasiri çatışmayı başlattı­ ğı gibi, Mısır'daki Fatımî halifesi de Bağdat halifesini ortadan kaldırmak için hareketi genişletti. Mücadele Mısır ve Suriye'ye de sirayet edince halife, Tuğrul Bey'e elçi göndererek ısrarla Bağdat'a davet ederek kurtanimasını istedi. Tuğrul Bey 1055'de Bağdat'ı asilerden temizlemek ve Mı­ sır'daki Fatımî halifesini ortadan kaldırmak için sefere çıktı. Bu­ nu Bağdat önlerine geldiğinde halifeye yazdığı mektubunda şöyle ifade ediyor: "Hz. Muhammed'e hizmetle şeref kazanmak, takdis edilmek ve bizzat hacca giderek yolları açmak, âsileri tenkit eylemek ve Mısır ve Suriye şaşkınları (Şiî Fatımî­ ler) ile savaşmak arzusunda" olduğunu belirtiyor ve Bağdat'a girme müsaadesini istemek su­ retiyle de halifeye saygı ve nezaketini gösteriyordu (Turan 1980: 106). Tuğrul Bey Bağdat'a girerek, şehri âsilerden temizledi. Bü­ veyhîlerin hâkimiyetine son verdi. Daha sonra Irak'ın kuzeyin­ de^ de mücadele ederek Şiîleri hâkimiyet altına aldı. Tuğrul Bey'e 1058'de Bağdat'ta yapılan bir merasimle taç giydirildi. Bu taç merasiminde Tuğrul Bey, halifeye Peygamberin halefi olması münâsebetiyle saygısını sunarken, halife de sultana İslâ­ miyet'e hizmetlerinden dolayı tebrik ve teşekkür ederek, onu "Dünya Sultanı (Şark ve Garb)" ilân etti. Tuğrul Bey'e "Rüknü'd-Dîn" ve "Kasım Emîru'l-Mu'minîn" (halifenin ortağı) lâ­ kaplarını tefviz etmiştir (Turan 1980: 135). Bu karşılıklı görüş-

TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

59

meler ve faaliyetler Selçuklular ile Abbasî halifeleri arasında manevî bağı artırdığı gibi dayanışma meydana getirmiş (Tuğrul Bey halifenin kızı ile evlenecektir), Abbasîler son huzuriu döne­ mini yaşamışlardır. Bundan sonra Selçuklu sultanlan ile Abbasî halifeleri ara­ sındaki ilişkiler artarak devam edecektir. Halifeler manevî ola­ rak fetihlere destek olurken. Sultanlar da kazandıklan her za­ ferden sonra elde edilen ganimetten pay ayırarak halifeye gön­ derecektir. Halife sultanlara ayrıca hil'at, menşur, ber'at, at ve koşum takımları gibi hediyeler ile unvan ve lâkaplar tevcih ede­ cektir. Alparslan'ın tahta geçmesi üzerine halife Alparslan namı­ na hutbe ve duâ okuttuktan sonra saltanatını tasdik ve ünvanlannı tefviz etti. Kılıç kuşatmak maksadı ile de elçi ile birlikte menşur, sancak (liva) ve hil'atlar gönderdi ki, o zaman Sultan Nahcivan'a gelmişti (Turan 1980: 149). Alparslan 1064'de çıktığı Kafkasya seferi sonucu önemli, kalelerden olan Ani kalesini alması üzerine Halife Ka'im Biem­ rillah Sultan'ı tebrik için elçi ve mektup göndererek kendisine "Ebû'l-Feth" (Fethin Babası) lâkabını verdi. (Turan 1980:156). Malazgirt muharebesi öncesinde Alparslan'ın muzafferiyeti için halifenin hazırladığı duâ metni; "Allahım İslâm sancağmı yükselt... Sultan Alparslan'ın senden istediği yardımı esirgeme... Senin diriini şerefli ve yüce tutabilmek için onu desteğinden mahrum etme. Ordusunu meleklerinle destekle, niyet ve azmini hayır ve başarı ile neticelendir. Çünkü O, Senin rızan için ra­ hatını, terketti, mal ve canıyla buyruklarına uymak için Sen'in yoluna düştü... Ona zafer kısmet eyle." bütün camilerde okundu. Bu duâ bütün İslâm mescidlerinde okunurken, Alparslan ve ordusunun bunun heyecanını yaşa­ ması bu dönemdeki ilişkilerin yakınlığını göstermesi bakımın-

60

OSMANLILARDA HlLÂFET

dan önemlidir. Alparslan, Malazgirt zaferini başta halife olmak üzere, her tarafa fetihnameler göndererek müjdelemiştir. Halifeye gönde­ rilen fetihnameler 12 Eylül 1071 (13 Zilkade 463) günü Ka'im Biemrillah tarafından sarayda toplanan bütün devlet erkanı ve büyükleri önünde merasim ile okunmuş ve tebrikler yapılmıştır. Fetih Bağdat'ta şanına layık olarak kutlanmıştır. Alparslan Hemedan'a dönünce halifenin elçisi pek çok hediyelerle geldi. İs­ lâm'ın zuhurundan beri böyle bir zaferin kazanılmadığı kanâati bu sırada belirtilmiştir (Turan 1984: 33). Alparslan'ın şehâdet haberi Bağdat'ta duyulunca, bir hafta matem ilân edildi. Halife çıkardığı emirnamede (tevki). Sultanın İslâmiyet'e yaptığı hizmetleri belirtiyor, halkı mateme davet ediyordu. Halife ve veziri sarayda taziyeleri kabul için matem merasimine oturmuş. Sultanın hemşiresi, halifenin zevcesi ken­ dini yerlere atmış; Bağdat çarşılan bir hafta kapalı kalmıştır (Turan 1984: 35). Alparslan'dan sonra yerine oğlu Melik Şah geçti. Halife de, mûtad ve manevî otorite olarak. Melik Şah'ın saltanatını tasdik eden ahidnâme ve sancağı Bağdat Şahnesi Sa'dü'ddevle Gevher Ayîn ile birnkte gönderdi. Bu dönemde Selçuklular'ın hâkim olduğu ülkelerde hutbe­ ler Selçuklu Sultanı ve Abbasî halifesi adına okunuyordu. Mı­ sır'daki Şiî Fatımî halifesinin faaliyetleri de devam edecektir (Turan 1980: 203). Yine bu dönemde Selçuklu sultanları kazan­ dıktan zaferlerden ve taht değişikliklerinde olduğu gibi veliahd tayinlerinde de halifeye danışıyorlar, onlann tasvib ve tasdikini de alıyorlardı. Sultan Melik Şah 1087 Martında Bağdat'a gitti. Bu gidişi­ nin iki amacı vardı. Bunlardan birincisi kızının halife ile evlen­ dirme merasimine katılmak. İkincisi ise, halifenin kendisi için

TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

61

hazırladığı taç giyme merasimine katılmaktır. Bu merasimde halife; sultana taç giydirdi, kılıç kuşattı ve bu kuşattığı iki kılıç ile zaferler kazanması için duâ etti. Bundan sonra üç sancak ve üç at hediye etti. Bu tarihî taç giyme ve kı­ lıç kuşanma merasimi bittikten sonra sultan, 26 Nisan 1087'de büyük bir debdebe içinde ve bayraklaria yolcu edildi (Turan 1980: 209). Osman Turan (1980: 219) Büyük Selçuklu­ lar'ın parçalanmasında Abbasî halifeleri ile sultanların arasın­ daki siyasî mücadelenin rol oynadığını kaydetmektedir. Buna göre; Melik Şah halifeden torunu Cafer'i hilâfete veliahd tayin etmesini isteyince, halife ile araları açılmıştır. Melik Şah on gün içinde Halife Muktedî'nin Bağdat'ı terketmesini istemiş, ancak sultan dokuzuncu gün zehirienerek ölmüştür. Melik Şah'ın ölümüyle Selçuklu imparatorluğu parçalanacaktır. Selçuklu-Abbâsî halifeleri arasındaki ilişkiler Melik Şah'ın oğullan zamanında da sürmüştür. Mehmed Tapar ile Berkiyaruk'un anlaşmalannı sağlamaya çalışan halife, haçlılara karşı Mehmed Tapar'ı destekleyecektir (Turan 1980: 231-36). Halife, Mehmed Tapar'ın ölümünden sonra Horasan'da Selçuklu tahtina çıkan Melik Sancar'ın sultanlığını tasdik etmiş­ tir. Sancar "Sultanu'l-â'zam" sıfatıyla siyasî, halife de dinî oto­ rite olarak devrin hükümdariarına fermanlar, unvanlar ve sair hâkimiyet sembolleri göndermişlerdir (Turan 1980: 237-38). Sancar hükümdariiğını "Biz cihan padişahlığını cihan pa­ dişahı babamız (Melik Şah)'dan ve verdiği sancak ile halifenin dedesinden mîrâs aldık" (Turan 1980: 2-40) şeklinde ifade et­ mektedir. Abbasî halifesi ile bu tarz münâsebetler Büyük Selçuklu topraklannda kurulan devletler olan, Irak, Kirman, Suriye, Anadolu Selçuklulan ve beyliklerie devam etmiştir. Misâl ola­ rak; İrak Selçuklu sultanı Mahmud, önce kardeşleri ile sonra

62

OSMANfLILARDA HtLÂFET

Bağdat halifesi ile mücadele etmiştir. Bu durum devletinin za­ yıflamasına yol açmıştır (Turan 1980: 250). Büyük Selçuklular'ın parçalanmasından sonra Abbasî hali­ fesi de gücünü kaybedecektir. Binâenaleyh Erzurum'da Saltuklular, Azerbaycan'da İldenizoğullan, Ahlat'ta SökmenoğuUan, Fars ve Musul Atabeyleri'nin, bazen halifeye bazen de bulunduklan bölgedeki Selçuklu beyi adına hutbe okutmaları sultan­ lar ile halifeler arasındaki siyasî güç mücadelesini hızlandırdı (Turan 1980: 252-54). 1- A n a d o l u Selçukluları ve Beylikler Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun parçalanmasından son­ ra Selçuklu hanedan mensuplarının kurdukları devletler arasın­ da en uzun ömürlü ve şümullü olanı Anadolu Selçuklulandır. Anadolu Selçukluları, Bizans İmparatorluğu'nun elinde bulu­ nan topraklarda Fetih hareketlerine (cihâd) giriştiklerinden Ab­ basî halifesi için ayrı bir önem taşıyordu. Süleyman Şah, İznik ve İzmit'i aldıktan sonra Iznik'i payi­ taht yaparak devletini kurdu. Bunun sonucu olarak Süley­ man'ın Fatımî halifesini tanımasını ve ilişkilerini önlemek için, Abbasî Halifesi Kaim Biemrillah menşur, hil'at ve sancak gön­ dermek suretiyle, Süleyman'ın saltanatını tasdik ve ilân etti. Ayrıca onun bu suretle "Sultan Süleyman Şah" olduğu yani "Sultan" ve "Şah" lâkaplarını aldığı rivayet edilegelmiştir. Anadolu Selçuklu Sultanı Süleyman'a "Melik" unvanını tevcih eden Melik Şah da Sünnî Abbasî halifesi gibi, Fatımî ha­ lifesini tanıma gereği duyan Süleyman Şah'ın Şiî Fatımîler ta­ rafına kaymaması için bu istiklâl hareketine bir müddet ses çı­ karmayacaktır (Turan 1984: 62-65). Ancak Süleyman Şah'ın, kendi ailesinin siyasî geleceğini dikkate alarak, aradaki siyasî rekabet dolayısıyle Büyük Selçuklular'ın tanıdığı Abbasî halife­ sinin rakibi Şiî Fatımî halifesini tanıması. Büyük Selçuklular ile

TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

63

arasının iyi olmadığını gösterir. Nitekim Süleyman 1083 yılın­ da Tarsus, Adana, Manisa, Anazarba ve bütün Çukurova bel­ delerini ele geçirince. Kadı tbn Ammar'ı Fatımî halifesine gön­ dererek bu yeni beldeler için halifeden hatib ve kadı gönder­ mesini istedi (Turan 1984: 69). Bu Sünnî-Şiî hilâfet mücadelesi münâsebetiyle, Abbasî halifesi Anadolu Selçuklulanna ayrı bir önem vermiştir. Bu dönemde bir hükümdann "Melik" unvanını taşıyabil­ mesi için halifenin ve Büyük Selçuklu Sultanı'nın tefvizleri ge­ rekiyordu (Turan 1984: 195). Büyük Selçuklular'ın yıkılması ve haçlı seferleri îslâm dün­ yası için buhranlı yıUann yaşanmasına sebep olmuştur. Bu da­ ğınıklık içinde kurulan devlet ve beylikler ile Abbasî halifeleri arasında ilişkiler, büyük ölçüde kopuktur. Hükümdarlar halife­ den berat talep etmişse halifeler de bu isteklere cevap verecek­ lerdir. Büyük Selçuklular'ın yıkıldığı bu dönemde, Anadolu'nun fethi îslâm âleminde olduğu kadar Abbasî halifesini de sevin­ ce boğdu. Süleyman Şah'dan beri büyük ölçüde kopuk olan Anadolu Selçuklu-Abbâsî ilişkileri II. Kılıç Arslan'ın Bizans'a karşı kazandığı Miryokefelon zaferi sonucunda tekrar başladı. II. Kılıç Arslan Halife Musta'zi'ye bir fetihname göndererek zaferi haber verince, bu haber Bağdat'ı sevince boğmuştur. Halife haberi "İslâm ülkelerinden beklediğimiz uğurlu zafer haberleri geldi" şeklinde ifade ederek bildirmiştir. Camilerde hatipler, halifenin bu müjdesini halka bildirecek, halife ve ha­ tipler îslâm askerleri için duâ edeceklerdir (Mercii 1992: 127; Turan 1984: 210). II. Kılıç Arslan'ın ülkesini oğulları arasında paylaştırma­ sından sonra ülkede yaşanan kriz 11. Süleyman Şah (11961204) ile sona erdirildi. Halife kendisine "Sancak, Ççtr ve Sultan" unvanı ile birlikte "Sultanü'l-kâhir" lâkabını tefviz et-

64

OSMANLILARDA HİLÂFET

misti (Turan 1984: 250). I. Gıyaseddin, Keyhüsrev'den sonra tahta geçen oğlu îzzeddin Keykâvus cülusunu bildirmek üzere, halifeye bir elçi gönderdi. Halife de sultanın hâkimiyetini tasdik etti. Esasen Anadolu Selçuklulan ile Abbasî halifeleri arasındaki ilişkiler yu­ karıda bahsettiğimiz nedenlere binâen kopuktu. Bunun için Izzeddin'in bu isteği mühim bir gelişme olarak değerlendirilecek­ tir. Çünkü Abbasî halifeleri Büyük Selçuklulara hâkimiyet tev­ cih ederken, Selçuklular'a bağlı olan emir ve melik gibi küçük hükümdarlara hâkimiyet tevcihlerini de müşterek yapıyorlardı. Sultan Sancar'ın ölümünden sonra, hilâfet ve saltanat makamlan arasında mücadele başlamış ve neticede her iki otorite de sarsılmıştır. Büyük Selçuklu Sultanlan kudretini kaybedince Ab­ basî Halifesi Nâsır-LidiniUah hilâfetin maddî-maneVî otoritesini yükseltmek için büyük mücadeleler yapacaktır. Halife, ilk ola­ rak "Fütüvvet" teşkilâtını kurarak bütün İslâm hükümdarlannı halifelik makamına ve şahsına bağlamağa çalışmış, onlara menşurlar ve fütüvvet elbiseleri göndermişti. Onlar da bu ma­ nevî destekle mevki ve kudretlerini artırmağa çalışmışlardı (Tu­ ran 1984: 297). İzzeddin Keykâvus da halifeye elçi göndererek onun hâkîmiyet tevcihini kazandı. Karşılıklı hediyeleşmeler yapıldı. Halife Nâsır kurduğu "Fütüvvet" teşkilâtına girmek talebinde bulunan İzzeddin Keykâvus'a bir saltanat menşuru ile biriikte siyah bir imame zırhlı elbise, kamçı ve nallan altun bir katın hâkimiyet alâmeti olarak gönderdi; en-Nâsır, Türklere ve Selçuklulara mahsus olan Türkçe "İnanç, Bilge, Kutlu" lâkaplannı sultan için kullanarak; onu Fütüvvet teşkilâtına aldığını bildirmiş, bu­ nun şartlanna ve mukaddes hilâfet makamına bağlanmasını is­ temiştir. Aynca sultana yukandaki hediyelere ek olarak bir fü­ tüvvet şalvarı da göndermiştir (Turan 1984: 298).

TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

65

Halife ile ilişki İzzeddin'den sonra Alâeddin Keykûbad dö­ neminde de devam etmiştir. Sultanın tahta geçtiğini öğrenen Halife Nâsır hâkimiyet alâmetlerini Konya'ya göndererek, Payitaht'ta yapılan merasimle saltanatını tasdik etti (Turan 1984: 330). Bu 'merasimler, her ne kadar siyasî güçden yoksun olsa da halifeye bağlılık izleri taşımaktadır. Alâeddin Keykûbad döneminde halife ile ilişkiler daha da sıklaştı. Halife Nasır Selçuklular'dan Moğollar'a karşı yardım taleb etti. Aynca doğudan hızla yaklaşan Moğol tehlikesine karşı etraftaki tüm İslâm hükümdarlannı birleşmeye davet etti. Alâeddin Keykûbad'dan da askerî yardım istedi. Alâeddin'de aynı amaca yönelik olarak gayret göstermiştir. Halife Nâsır'm Moğol istilâsı tehlikesine karşı istediği 2000 kişilik askerî güç yerine Sultan bir yıllık erzakıyla 5000 seçkin sipahi göndere­ cektir. Ancak Moğol tehlikesinin geçtiğini düşünen veya bu seçkin kuvvetten çekinen halife, kuvvetleri geri göndermiştir. Halife Nâsır'm Moğollar'a karşı kurmak istediği ittihâd ve ittifakı, Alâeddin Keykûbad kurmaya çalışmış, ancak Harzemşah hükümdannın saldırısı ve Eyyubîler ile çıkan sınır mücade­ leleri yüzünden başaramamıştır (Turan 1984: 363-83). Alâeddin Keykûbad'ın ölümü hem Anadolu Selçuklulan hem de Abbasî halifesi ve İslâm âlemi için felâket olmuştur. Moğol istilâsı Anadolu Selçuklulan ile Abbâsîlerin sonunu getir­ miştir. Abbasî halifeleri ile ilk Türk-îslâm devletlerinin yanında Selçuklular'ın parçalanmasıyla ortaya çıkan Beylik ve Atabeylik mahiyetinde olan Salgurlular, lldenizliler, Danişmendliler, Saltuklular, Artuklular, Mengücekler ve Ahlatşahlar gibi siyasî teşekküller ile az ya da çok, müsbet ya da menfî ilişkiler olmuş­ tur. Meselâ: Abbasî Halifesi el-Müstezî Biemrillah, 1180 yılın­ da öldükten sonra yerine oğlu en-Nâsır geçti. Yeni halife en-

66

OSMANLILARDA HİLÂFET

Nasır hilâfet makamının eski gücüne kavuşması için mücadele­ leriyle bilindiğini kaydetmiştik. En-Nâsır biat almak için her ta­ rafa elçiler gönderdi. Şeyhu'ş-Şuyûh Sadreddin de Atabeg Pehlivan'a elçi olarak gönderildi. Ildenizliler Atabeg'i önce yeni halifeye biat etmedi. Sadreddin bunun üzerine kaba sözler söy­ ledi, hatta askerierine onun huzurunda; "O, Emiru'l-Mü'minîn'e biat etmedikçe, siz de ona itaat etmek mecburiyetinde değilsiniz, hatta onu emirlikten azletmeniz ve onunla savaşma­ nız gerekir" dedi. Bunun üzerine Pehlivan, biat etmeye ve hali­ fe en-Nâsır adına hutbe okutmaya mecbur kaldı. İldenizle hakkında: Atabeg Cihan Pehlivan'm halifeliği

"Halifelerin dünya sultanlarını himayelerinde bulundu­ ran işlerin en güzeli, hareketlerin en büyüğü olan hut­ be ve imamlık ile meşgul olmaları; hükümdarlığı ve ci­ han hâkimiyetini sultanlara bırakmaları lâzımdır" görüşlerini ileri sürdüğünü daha önce tarihçi Ravendî'den kay­ detmiştik (Mercii 1988: VIII/93). Esasen bu olay bile her halife değişikliğinde mevcut İslâm hükümdarlarından, gönderilen elçi­ ler vasıtasıyla bîat alındığını, halifenin manevî otoritesinin oldu­ ğunu ve etkinliğini göstermesi bakımından enteresan görün­ mektedir. Selçuklu topraklarında ortaya çıkan bu küçük siyasî teşek­ küllerden Danişmend Oğullan ile Abbasî halifesinin ilişkileri, bu beyliğin konumu itibariyle ayn bir önem arzetmiştir. Daniş­ mend Gazi Beyliği kuruluşundan itibaren Abbasî halifelerine bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Danişmend Ahmed Gazi Anado­ lu'nun fethine girmeden önce halifeye elçi gönderip izin ister. Halife Danişmend Gazi ve arkadaşlarına, önce Antakya, Akkâ, Trablus ve Kudüs şehirlerinin bulunduğu Suriye ve Filistin ülke­ lerini kurtarmayı tavsiye ederse de bir süre sonra onları hil'at

TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİHELİKLE İLİŞKİLERİ

67

ve sancak ile Battal Gazi ve Ebîi Müslim bayrakları ile gönderir (Turan 1984: 123). Bunun üzerine Danişmend Gazi ve gaza arkadaşlan çok yönlü olarak Anadolu'nun fethine yönelirler. Abbasî halifesi, Haçlı Seferleri sırasında Anadolu Selçuklulannın mücadelelerini yakından takip ettiği gibi Artuklu ve Danişmendliler'in faaliyetlerini de aynı şekilde takip edecektir. Danişmendli Emir Gazi'nin Haçlılar'a karşı büyük basanlar ka­ zanması üzerine Abbasî Halifesi el-Müsterşid ve Sultan Sancar tarafından kendisine "Melik" unvanı tevcih edilmiştir. Ancak Emir Gazi, bu unvanın tevcihi merasimi yapılmadan öldü ve yerine geçen oğlu Muhammed "Melik" ilân edildi (Mercii 1991: 120). Netice itibariyle, Türkler'in İslâm dinine girmesiyle başla­ yan Türk-halifelik ilişkileri Türk-İslâm devletleri ile, Bağdat Ab­ bâsîlerinin 1258 yılındaki Hulâgu komiutasındaki Moğollarca yıkılmasına kadar devam etmiştir. 2. Harzemşahlar Büyük Selçuklu Sultanı Sancar'ın Harzem valisi Harzemşah Muhammed'in oğlu olan Alâeddin Atsız tarafından kurulan Harzemşahlar ile Abbasî halifeleri arasındaki ilişkiler, Horasan Selçuklularının siyasetlerinin bir devamı oldukları iddialan ol­ ması münâsebetiyle iyi değildi (Cüveynî 1988:11/10-12). Harzemşah İl Arslan zamanında Halife el-Muktefî ile arala­ rındaki soğukluk az da olsa giderilmeye çalışıldı. Siyasî hâkimi­ yet kurmak isteyen Abbasî halifesi ile Büyük Selçuklu davasını gütmeleri yüzünden Harzemşahlar'ın aralan açıldı. Daha sonra Halife Nâsır Harzem hükümdan Alâeddin Tekiş'e elçi gönde­ rerek kendi hâkimiyetini tanımasını istedi. Tekiş bu isteği kabul etmeyince sultan ile halifenin arasındaki anlaşmazlık iyice orta-

68

OSMANLILARDA HİLÂFET

ya çıktı. Tekiş, halife üzerine yürüyerek Hemedan önünde hali­ fenin ordusunu yenmiş, Irak'ta hâkimiyetini kurmuştu. Bunun üzerine Halife en-Nâsır Harzemşahlar'ın kudretini tasdik etmiş­ tir. Halife, Alâeddin Tekiş'e Horasan, Türkistan ve Irak'ın sal­ tanat menşuru göndermesine rağmen mücadeleler devam ede­ cektir (Cüveynî 1988: 11/99). Halife en-Nâsır'ın Harzemşah hü­ kümdarı Tekiş'i ortadan kaldırması için Kara Hıtay hanlanna ve Gur sultanlanna nâmeler gönderdiğinin ortaya çıkması, Harzemşah-Abbâsî halifesi arasındaki ilişkiyi, Muhammed Har­ zemşah zamanında kopma noktasına vardıracaktır. Bu durum Harzemşahlar'ın yıkılmasında önemli âmillerden biri olacaktır (Cüveynî 1988: 11/99-101). Alâeddin Muhammed'den sonra Harzemşah hükümdan olan Celâleddin'i Anadolu Selçuklu Sultanı'nın Yassıçemen'de yenmesi üzerine, halifenin Alâeddin Keykûbad'ı tebrik için bir elçilik heyetini göndermesi, zaferini kutlaması HarzemşahAbbâsî münâsebetlerinin nihaî durumunu göstermesi bakımın­ dan önemlidir (Turan 1984: 374).

C. M I S I R - S U R İ Y E ' D E K U R U L A N T Ü R K - İ S L Â M D E V L E T L E R İ N İ N HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ a. Tolunoğullan: Harun er-Reşîd'in (786-809) oğullan zamanında şiddetle­ nen Arap-Acem mücadelelerini bertaraf etmede Abbasî halife­ leri kendilerini destekleyecek bir güce ihtiyaç duymalan üzeri­ ne, Türkleri devreye soktular. Kısa zamanda 30 binlerie ifade edilmeye başlanan Türkler, Halife Mu'tasım zamanında en önemli güç haline geldiler (Yıldız 1980: 77-80). V e devletin idarî mekanizmasında önemli mevkilere atanmaya başlandılar. Bu görevlere atananlardan iki tanesi Tolunoğlu Ahmed ve Mu-

TÜRK-tSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

69

hammed el-lhşîd idi. Bunlar Abbasî tmparatorluğu'nda en önemli valilik olan Mısır valiliğine atandılar. Tolunoğlu Ahmed'in Mısır valisi atandığı sırada Abbasî ha­ lifeleri eski gücünü kaybetmişlerdi. Komutanlar arası çekişme olduğu gibi, valiliklerin atanmasında da bunlann sözü geçerliy­ di. Mısır valiliğine atanan Ahmed, Halife el-Mûtezz'in veliahdlan arasındaki anlaşmazlıktan istifade ederek bağımsızlığını ilân etti. Tolunoğlu Ahmed'in halefleri devrinde (884-905) Toluno­ ğullan devleti ile Abbasîler arasında zaman zaman mücadeleler olsa da ilişkilerin dostane olduğu görülmüştür. Esasen bu dö­ nemde Abbasilerden aynlan devletlerin tam olarak koptuklan söylenemez. Çünkü bunlan siyasî ve askerî olarak itaat altına alamayan halifeler, imparatorluk içinde devlet görevlileri veya birtakım hanedanlar tarafından kurulan devletlerin müstakiUiklerini tanıyarak, onlara gönderdikleri hil'at, menşur gibi birta­ kım müstakillik alâmetleri ile manevî nüfuzu altında tutmuşlar­ dır (Kopraman 1987: VI/55-69). Tolunoğullan Devleti (868-905) zamanında Mısır'ın başın­ dan beş hükümdar geçti. Son hükümdar Şeyban b. Ahmed'in başa geçmesiyle başlayan taht mücadelesinden istifade eden Bağdat Abbasî ordusu bu hanedana son vererek Mısır'da hâki­ miyeti tekrar sağladı (Mercii 1992:8). b ) İhşidîler Tolunoğullan'nın yıkılmasından sonra Mısır'da ortaya çı­ kan meseleler burada kuvvetli bir hükümetin gerekliliğini orta­ ya çıkardı. Abbasî halifeleri kendi hilâfetlerine rakip olarak ba­ tıda ortaya çıkan Şiî Fatımîlere karşı Mısır'ın yönetimine daima önem vereceklerdir. Suriye'deki Bedevî hanedanlann çıkardık­ ları kanşıklık sonucunda vezir ve bölge müfettişinin desteği ile Muhammed b. Togaç Suriye valiliğine ilâve olarak Mısır valisi

70

OSMANLILARDA HİLÂFET

tayin edildi. Bundan sonra Vali Togaç kuvvetli bir ordu ve do­ nanma sayesinde Fustat'a girdi (935). Böylece Ihşidî devletinin temellerini atarak Mısır'ın karışık durumuna son verdi (Mercii 1992: 10). Başta İhşid Muhammed olmak üzere Ihşîdîler ile Abbasî halifeleri arasındaki münâsebetler dostane bir şekilde sürdü. Muhammed Togaç halife Râzî'den "Ihşid"'** unvanını aldı. Bu ilişkilerin dostane sürmesinde halifenin de otoritesini büyük öl­ çüde kaybetmesi, hilâfetini devam ettirebilmek için Togaç'a ih­ tiyaç duymasından kaynaklandığı düşünülebilir. İç kanşıklıklar dolayısıyla Muhammed Togaç'dan yardım isteyen Halife er-Râzî Billah O'nun Mısır'a davetini kabul etme­ miş ancak bu devletten çok memnun olarak, Mısır valiliğini T o ­ gaç'a ve oğluna bırakmıştır (Kopraman 1987: VI/209). İhşidî-Abbâsî ilişkilerinde, Abbasî halifelerine Mısır ve Suri­ ye camilerinde hutbe okunması ve İhşidîlere de kendilerinin Suriye ve Mısır'daki hâkimiyetlerinin halifeler tarafından tanın­ ması yetmiştir. Neticede her iki taraf birbirinden memnun kal­ mışlardır (Kopraman 1987: \/I/210).

c) Eyyubîler
Eyyûbîler'in tarih sahnesine çıkışlan Esedüddîn Şîrkûh'un Mısır seferleriyle başlamaktadır. Haçlı saldırılanna karşı Mısır Fatımî Halifesi el-Azid, Musul Atabeyi Nureddin Zengi'den yar­ dım talep etti. Nureddin, Şîrkûh komutasında bir orduyu Mı­ sır'a gönderdi. Haçlılar Kahire'den çıkanidıktan sonra, Şîrkûh Fatımî halifesince vezarete atandı. Şîrkûh'un ölümünden sonra Fatımî vezâretine Salâhaddin getirildi.

*) İhşîd; Prens veya hükümdar anlamında Farsça bir unvandır. Soğd ve Fergâna'nın İranlı hükümdarları tarafmdan kullaıulmışhr (Mercii 1992:10).

TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

71

Türk İdaresine karşı olan ve Fatımî halifesini kontrollerine alan Sudanlı ve Ermeni birliklerini ortadan kaldıran yeni vezir Salâhaddin, Mısır'da tam hâkimiyetini kurdu. Nureddin'in, iste­ ği üzerine, Mısır'da el-Azîd'in ölümü ile, Fatımî hilâfetine son verildi. Böylece Mısır'da tekrar Abbasîler adına hutbe okunma­ ya başlandı (Şeşen 1983: 37-8). Bunun sonucu İslâm dünyasın­ da mezhep ayrılığına dayalı olarak ortaya çıkan halifelik kuru­ mundaki ikilik siyaseten ortadan kaldırıldı. Nureddin'in ölümünden sonra Zengililer ile de bağını ko­ paran Eyyûbî hükümdarının Abbasî Halifesi el-Mustazî tarafın­ dan Suriye ve el-Cezîre üzerindeki hâkimiyeti tanındı. Bununla ilgili taklîd (temliknâme) 6 Mayıs 1175 tarihinde Hama'da bu­ lunan Sultan'a geldi. Salâhaddin bundan sonra istiklâlini ilân edip kendi adına hutbe okutup, para bastırmaya başladı (Şeşen 1983: 44). İslâm dünyasında Abbasî halifesi adına hutbe okunan ülke­ nin gerçek sahibi halife sayılıyor, hükümdarlar ve sultanlar onun adına hâkimiyet hakkını kullanıyorlardı. Hilâfete bağlı topraklardaki bir hükümdann hâkimiyetinin meşruluk kazan­ ması için, halife tarafından onun hükümdarlığının tanınması gerekiyordu. Halife bir hükümdara yeni bir mülk edinme salâ­ hiyetini (taklîd'ini-menşûrunu) verirse, bu taklîd'in halk üzerin­ de ve o yerin hâkimiyetinde rolü büyük oluyordu. Bu sebeple hükümdarlar halife ile ilişkilerine büyük önem veriyorlar, ken­ dilerini onun hizmetkân sayıyorlardı. Salâhaddin halifeye gön­ derdiği bütün mektuplarda kendîsi için "hizmetkânnız" ifadesi­ ni kullanmıştır (Şeşen 1983: 52). Salâhaddin, Nureddin'in sağlığında Abbasî halifesi ile olan ilişkilerini onun vasıtasıyla yürütüyordu. Mısır'da Nureddîn'in naibi olarak hüküm sürüyordu. 567 H./1171 M.'de Fatımî hi­ lâfeti ortadan kaldınlınca Abbasî Halifesi el-Mustazî elçileri va­ sıtasıyla Salâhaddin'e hil'atler ve hükümdarlık alâmetleri gön-

72

OSMANLILARDA HİLÂFET

derdi. (10 Receb 567/8 Mart 1172). Nureddin'in ölümünden sonra da, Salâhaddin'e sahip olduğu ve Nureddîn'in elindeki topraklann taklîd'i ile hükümdarlık alâmetleri gönderdi. Yukar­ da bahsettiğimiz gibi, O'nun "El-Melik en-Nâsır" unvanını 6 Mayıs 1175'de tasdik etti (Şeşen 1983:53). Salâhaddin, Halife el-Mustazî'nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Halife en-Nâsır ile de birkaç istisnaî anlaşmazlık dı­ şında iyi münâsebetlerde bulundu. Bunda da Sultan'ın Orta Doğu'da İslâm birliğini ve hâkimiyetini yeniden kurma gayreü ve başanlan etkili olmuştur. Salâhaddin'in ölümü üzerine oğlu el-Melik el-Afzal onun atını, zırhını, miğferini, kılıcını, gürzünü ve düşmanla karşılaşma anında yanında ve üzerinde taşıdığı bü­ tün eşyayı halifeye gönderdi (Şeşen 1983: 56). Eyyubîler ile Abbasî halifeleri arasındaki münâsebetler, Sa­ lâhaddin'in halefleri zamanında da devam etti. Halifenin varlı­ ğı, manevî desteği haçlılara karşı Eyyûbîler'e güç verecektir. Moğollar'ın Abbasî topraklanna yönelmesi üzerine Abbasî Halifesi el-Muntasır Eyyübîlef'den yardım isteyerek Moğollar'a karşı bir ittihad kurma teklifinde bulundu. Bu teklife Eyyubîler olumlu cevap vermiştir. Daha sonra Abbasî Halifesi el-Mustasım, Moğollann Hulâgu komutasında İrak'a yaklaşmakta oldu­ ğunu işitince. Yakın Doğu'daki Müslümanlann Moğollar karşı­ sında birleşmelerini sağladı. Halifenin tavassutu ile Suriye'deki Eyyubîler ile Mısır'daki Memlûklar arasında 1253 Nisanında bir muahede imzalandı (Kopraman 1987 : V I / 446). Bu ittihad ge­ nişletilmek işlendiyse de başanlı olmadı (Şeşen 1987: VI/392). Eyyûbîler'in Mısır'daki hâkimiyetlerine 1250'de son vere­ rek kendi devletlerini kuran Memlûklar devrinde, Mısır ve İslâm tarihini ilgilendiren konumuz açısından en mühim olay Abbasî hilâfetinin Kahire'de ihya edilmesidir. îslâm âleminde 1258'de Bağdat'ın işgali ve Abbasî hilâfetinin yıkılışı ile ortaya çıkan

TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNİN HALİFELİKLE İLİŞKİLERİ

73

manevî boşluk böylece doldunılmuştur. Bunu 1262'de Mem­ lûk Sultanı ez-Zahir Baybars gerçekleştirecektir (Kopraman 1989: 6). d) Memlûkler: Memlûkler'ce Mısır'da 1262 yılında tekrar ihya edilen Ab­ basî halifeliği, Memlûkler'in gölgesinde teşkilâtlandıklan için, İslâm alemince pek fazla kabul görmemiş, ruhanî bir hilâfet görünümü arz etmiştir. Memlûkler'in gayretleri ile Osmanlılar ve Tuğluklar gibi birkaç îslâm devletince tanınan Mısır Abbâsî­ lerinin varlığından îslâm âleminin büyük çoğunluğu habersizdi. Memlûkler ile birlikte îlhanlılar'a karşı mücadele eden, Altınordu Devleti'nin ilişkileri halifeden çok Memlûkler'ledir. Altınordu'nun yıkılışından sonra bu ülkede ortaya çıkan Kazan (14731552), Kasım (1445-1681), Astırhan (1466-1556) ve Kınm (1441-1783) hanlıklan Mısır'da kurulan Abbasîler ile ilişki kura­ mamışlardır. Bunların ilişkileri daha çok Osmanlılar ile olacak­ tır. Anadolu Selçuklulan'nın yıkılmasından sonra Anadolu'da kurulan Beylikler ile. Doğu Anadolu'da kurulan Karakoyunlu, Akkoyunlu Devletleri ve Orta Asya'da Timur devletinin ve ni­ hayet bu devletin yıkılması ile, burada ortaya çıkan hanlıklann Mısır Abbasî halifeleri ile ilişkilerini (var mıdır, yok mudur) tes­ pit etmek mümkün olmamıştır. Bu konuda yapılan araştırma­ lar, zikredilen bölgelerdeki teşekküllerin Mısır Abbasî halifesin­ den habersiz olduğu şeklindedir (Amold 1950: IV/151). Mısır'da Abbasî hilâfetini, tekrar ihya ederek onun manevî nüfuzunu si­ yasî amaçla kullanmaya çalışan Memlûklar ile Abbasî halifeleri­ nin ilişkilerini yukanda değindiğimizden burada tekrar ele al­ madık.

HİLAFETİN OSMANLILARA GEÇİŞİ ve İSLÂM KAMU OYU

ikinci Bölüm

A . 1517'YE K A D A R O S M A N L I D E V L E T İ ve H A L İ F E L İ K L E İLİŞKİLERİ Osmanlı Devleti'nin kumculan olan Osman Bey ve oğlu Orhan Bey zamanlannda cuma ve bayram hutbelerinde padi­ şahın adından önce Konya'da bulunan Selçuklu sultanı ile Ka­ hire'deki Abbasî halifesinin adı zikredilmiştir. Daha önce kay­ dedildiği üzere İslâm devletlerinde "hutbe" hâkimiyet sembolü­ dür. Moğollar'ın 1335 yıUanndaki Anadolu hâkimiyetlerinin sonuna kadar, Osmanlı Devleti ve hükümdarlarının Selçuklular'a, sonra da MoğoUar'a (İlhanlılar'a) bağlılığı kabul edilmek­ tedir. 1335'den 1516'ya kadar ise, padişahın adından önce sadece Kahire'deki halifenin adı zikredildi (Karatepe 1990:101). Bununla beraber hilâfet, bir müessese olarak Osmanlılara geç­ meden önce de, Osmanlı padişahtan tarafından "halife" ve "hilâfet" tâbirleri değişik vesflelerie kullanılmıştır. Münşeat mecmuâlannda (Feridun Bey 1275:1-11) karşılaştığımız bu kulla­ nımlarda; güç ve istiklâl sahibi olan müslüman bir hâkimin si­ yasî idarede, Hz. Peygamber'in takipçisi olması hususiyetiyle ön plana çıktığı görülmektedir. Daha I. Murad, Evranos Bey'e verdiği sancak berâtında "Ol vilâyetler Hak Subhanehu ve Tealâ hazretlerinindir, ondan sonra Resûlü'nündür, ondan sonra Allah Subhanehu ve Tealâ hazretlerinin emr-i şerifiyle Res'ûl Aleyhisselâmdan sonra halifesinindir" (Feridun Bey 1275: 1/87) deyip, "halife" olarak nite­ lenmiştir (Feridun Bey 1275: 1/91). I. Murad Hüdavendigâr'ın Mısır'a gönderdiği elçi aracılığı ile Mısır'da oturan Abbasî halifesi tarafından; hükümetinin şer'î yani İslâmî kurallara uygun olduğuna dair icazetname ve "Rum Sultanı" unvanı tevdi edilmiş olup, padişaha "Sultan

78

OSMANfLILARDA HİLÂFET

Murad", devletine "Devlet-i Osmaniye", saltanat sülâlesine de "Osmanlılar" (Mustafa Nuri 1327: 1/13) dendiğine dair gerekli menşur ve ber'at gönderilecektir. I. Murad'ın Mısır halifesinden zikredilen icazetname ve unvanı istemesi, halifenin manevî nü­ fuzunu kabul ettiğine ve kullandığı halife unvanının da "hüküm­ dar" anlamında olduğunu göstermektedir. I. Bayezid ise, Balkanlarda Haçlılara karşı kazandığı zafer­ lerden sonra, Anadolu'da siyasî birliği sağladı. İstanbul'u kuşa­ tarak Bizans'ı kıskaç altına aldı ve deniz gücünü Venediklilerle boy ölçüşebilecek hale getirdikten sonra, kazandığı zaferler ve sahip olduğu kuvvetlerden cesaret alarak aynı amaca binâen, Mısır'daki halifeden kendisine, Anadolu Selçuklu mirasının meşru varisi olduğuna dair "Sultanu'r-Rûm" unvanının verilme­ sini (1394) taleb etti (Hammer 1336: 1/245 / İnalcıl< 1988: 1/ 286). Halife 1. Mütevekkil de Osmanlı hükümdanna teşrif gönde­ rerek, "Sultanu'r-Rûm" unvanını almasına müsaade etmiştir (Hammer 1336: 1/245)9 Bu ünvân, evvelce Selçuklu Sultanları­ na verilen bir ünvân olup, otoritesini halifeden almış sayılan Selçuklu Sultanı bu otoriteyi emaret şeklinde uç beyi Osman'a veya Ertuğrul'a tevcih etmiştir. (İnalcık 1959:77-78). 1. Baye­ zid'in Niğbolu Savaşından sonra esirierden bir kısmını halifeye pay çıkararak, Mısır'a göndermesi dikkat çekici (Tekindağ 1976:73) olup, yukanda 1. Murad için söylediklerimizi doğrular mahiyettedir. Esasen Osmanlı sultanları, Fatih Sultan Mehmed'e kadar, uç beyleri ve Hıristiyanlığa karşı İslâmî gazanın önderleri sayıl­ mışlardır. 11. Murad, Şahruh'un metbûluk iddialannı reddedememiştir. 1436'da Şahruh Anadolu beylerine ve II. Murad'a
') Hammer'in İbn Şahne'den naklettiğine göre: "Osman neslinden Bayezıd'ın halifeye elçi göndererek getirdiği hediyeler ve tuhafı (nadir şeyler) itâ ile Bâyezid için "sultan-ı Rum" un­ vanını talep etti. Halife de buna müsaade etti" (Hammer 1336:1/245).

HİLÂFETİN OSMANLILARA GEÇİŞİ

79

tâbiiyetlerini göstennek üzere gönderdiği hil'atı özel bir meclisde de olsa giymiştir (İnalcıl< 1959:79). Memlûk sultanları, mukaddes beldeleri ve hac yoUannı hi­ maye etmeleri, aynca Kahire'de Abbasî halifelerini yanlannda bulundurmaları sebebiyle, kendilerini îslâm âleminin en nüfuzlu ve üstün hükümdarian sayıyorlardı. Ancak Osmanlılann eşsiz muvaffakiyetleri ve bilhassa İstanbul'un fethiyle gazâ, islâm âle­ minde siyasî nüfuz ve kudretin başlıca kaynağı sayılmaya başla­ dı. Bu başarılannın sonucu olarak II. Mehmed, Memlûk sultanlanna karşı üstünlük iddialarında bulunmaya başlayacaktır (İnalcık 1957:568). Osmanlı hükümdarlannın, Memlûk sultanlan karşısındaki durumlannı -II. Mehmed öncesi ve sonrasını- şu olay çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır: II. Mehmed, Hicaz su yolları­ nın tamiri ve Dulkadıroğullan üzerinde hâkimiyet meseleleri yüzünden bozulan münâsebetleri düzeltmek için, harekete geç­ mek isteyen Memlûk Sultanı Kayıtbay'a gönderdiği bir mek­ tupta, âdet hilâfına "Hâdim-i Haremeyn ve karındaşım Mısır Sultanı" diye hitap etmiştir. Halbuki Osmanlılar, Âşık Paşazâde'nin belirttiğine göre. Memlûk Sultanlanna gönderdikleri mektuplarda onlara "Sultan-ı Haremeyn babam" diye hitap ederlerdi (Tekindağ 1976:80-81). Kendi şahsında Osmanlı hükümdar tipini oluşturan ve Os­ manlı Devletini dış etkilerden kurtararak, rakipsiz hâle getiren Fatih'in unvanları arasında "Emîru'l-Mü'minîn" de vardır (Tur­ sun Bey 1330:30). Tursun Bey (1330:32) Fatih için; "Sultan Mehmed dahi eğerçi henüz nevbâve-i gülzâr-ı hilâfet idi" (Sul­ tan Mehmed dahi hakikatte hilâfet bahçesinin yeni hediyesi idi) ifadesini kullanarak, Osmanlı sarayını hilâfetin gül bahçesi­ ne benzetmiştir. Yine Tursun Bey (1330:33), Sultan 11. Mu­ rad'ın irtihalinden sonra Şehzade Mehmed'e yazılan tevkide:

80

OSMANLILARDA HlLÂFET

"Biz seni arzda halife kıldık" hükmünce padişah olduğunun ha­ ber verildiğini, kaydetmektedir. II. Mehmed, büyük vakfiyesinde "Müslümanlann Rehberi Emirü'l-Mü'minîn, Gazî ve Mücahidlerin efendisi, Rabbü'l Alemînin teyidi ile müeyyed, saltanat ve hilâfet semasının, dünya ve dinin güneşi Ebu'l-Feth Sultan Mehmed Han" lâkabını kulla­ nır (Fatih Vakfiyesi: 1938:20-25). Burada "saltanat ve hilâfet se­ masının güneşi" kullanılmış olup, "halife" unvanı kullanılma­ mıştır. II. Mehmed devrinde dengelenen Osmanlı-Memlûk üstün­ lük mücadelesi, oğlu II. Bayezid devrinde de sürmüştür. Mısır Sultanı, II. Bayezıd'a halife tarafından menşur göndertmiş ve kâfir memleketlerinde fetihlerde bulunmak üzere, kendisinin "Rum bilâdına kaymakam" yapıldığını iddia etmiştir (İnalcık 1964a:493). II. Bayezid'ın emriyle yazılan Tevârihi Al-i Osman'ın mu­ kaddimesinde İbn Kemâl (1991:3-27), Fatih ve II. Bayezid için "halife" unvanını kullandıktan sonra II. Bayezid'i "Hulefâ-i Râşidin'den sonra gelmiş müslüman hükümdarlann en büyüğü ve adaletlisi" olarak nitelemiştir. İlber Ortaylı (1979:136) bunu "resmî tarihçiliğin siyasî bir gayrete dayanan yakıştırması" ola­ rak değerlendirmektedir. Molla Lütfi, Mevzuâtü'l-Ulûm adlı eserinde, halifede bulunması gereken şartlan sıraladıktan son­ ra, Mevzuat Şerhi'nde; O gün halifelik şartlannı taşıyan kişi olarak II. Bayezid'i örnek göstermiştir. Ona göre II. Bayezid, halife değil, hilâfet özelliklerini üzerinde taşıyan bir devlet baş­ kanıdır (Maraş 1992:2). I. Selim'e kadar, Osmanlı hükümdarlarının yeterince güç kazanmasından sonra kendilerini, İslâm dünyasının lideri göre­ rek "halife" unvanını kullanmalannı teorik olarak engelleyen bir durum yoktur. Osmanlılar'ın "halife" unvanını ön plana çı-

HtLÂFETtN OSMANLILARA GEÇİŞİ

81

karmadan kullanmalarının arkasında, nüfuz sahalarındaki müs­ lüman kitleleri kendi siyasî hâkimiyetlerinde toplamak ve bu dönemde İslâm devletleri arasında var olan, üstünlük mücade­ leleri yatar. Zaten bu dönemde hiçbir Osmanlı hükümdarı Mı­ sır'daki Abbasî halifesine karşı resmî yazışmalarda "halife" un­ vanını kullanmadığı gibi, hilâfet mücadelesine de girmemiştir. Üstelik hükümdarlar için "halife" unvanını daha çok ulemânın kullanması dikkat çekicidir. Binaenaleyh Osmanlı padişahlan için, ulemâca kuUanılan "halife" unvanı ile "Darü'l-Hilâfe" ve "hilâfet" tabirieri, Osmanlı Müslümanları üzerinde bir kamu oyu oluşturmuştur. Mercidabık Muharebesinin sonunda, önce Halep ve çevresinde sonra da Mısır ve tüm Osmanlı ülkesinde 1. Selim'in adı hutbelerde halife olarak zikredilince, bu, İslâm kamu oyunda kısa zamanda benimsenecektir. Bu değişim dip­ lomatik münâsebetler ve hacılar vasıtasıyla uzak îslâm ülkeleri­ ne de duyurulacaktır. B. H İ L Â F E T İ N O S M A N L I L A R A G E Ç İ Ş İ N İ H A Z I R L A Y A N GELİŞMELER a) L Selim'in M ı s ı r Seferi Sultan I. Selim merkezî birliğini sağladıktan sonra, doğuda Osmanlı devletini, Şiî propagandasıyla iç kanşıklığa sürükleyen ve birliğini tehdit eden İran Safevî devleti üzerine yürüdü. Çal­ dıran Savaşıyla istediği sonucu elde etti. Safe\n devletini etkisiz hale getirerek, bölgeyi ekonomik olarak da kontrolü altına aldı (Uzunçarşılı 1983:11/257-270). Yavuz Sultan Selim, İran Seferinden sonra Memlûklar ile dedesi II. Mehmed'den beri süregelen meselelere yöneldi. Fa­ tih devrinde Hicaz su yollarının tamiri ve Dulkadiroğullan top­ raklan üzerindeki hakimiyet meselelerine, II. Bayezid ile taht mücadelesine girişen Sultan Cem'e, Memlûklar'ın yardım et-

82

OSMANLILARDA HİLÂFET

mesi ve Hindistan-Dekkan'da hüküm süren Behmenîler'den III. Muhammed Şah'ın gönderdiği hediyelere Sultan Kayıtbay'ın elkoymasi; Osmanlı-Memlûk münâsebetlerini bozmuş ve savaş­ lara sebep olmuştu (Solaltzâde 1297:375-83). Yavuz Selim devrinde Memlûklar, bir taraftan Şah İsmail diğer taraftan Portekiz tehlikesini bertaraf edebilmek için (1514), Osmanlılarla iyi münâsebetler kurma gereği duymuşlar­ dı. Osmanlı devleti Memlûklara mücadelelerinde başarılı olma­ lan için askerî ve malî destekte bile bulunmuştu. Osmanlılar'ın Avrupa'da ilerlemeleri. Memlûkların Arap topraklanna Akde­ niz tarafından gelebilecek haçlı saldınlannı da önlemişti. Bu dö­ nemde ise, yeni bir tehlike başgöstermişti. Portekizliler, Aden'i zaptetmeye çalışıyor; Cidde, Mekke ve Medine'yi işgal etmek, Hz. Peygamber'in Mukaddes Emanetlerini alıp götürmek, teh­ didinde bulunuyorlardı. Osmanlı padişahı I. Selim, selefleri gi­ bi, Mekke ve Medine'deki mukaddes yerlerin bakım ve korun­ ması için çok büyük vakıflar tahsis etti (İnalcık 1988: 1/324). İs­ lâm dünyasının en güçlü devleti olması ve İttihâd-ı İslâm siyase­ ti gütmesi münâsebetiyle, Portekiz tehdidine karşı duyarsız ka­ lamazdı. Ancak bu topraklar Memlûk kontrolü altinda idi. Bu­ nun için Sultan Selim önce Mekke şerifini kazanmaya çalışti. Bu sırada Hz. Peygamber soyundan olanlar Selim'e 922 H. (1516)'da murahhas bir heyet gönderdiler. Memlûk sultanı, he­ yetin İstanbul'a gitmesine izin vermedi. Sultan Selim, Arap topraklannı Memlûk zulmünden kurtarmaya azmettiğine fer­ man buyurdu. Kısaca, Arap topraklanndaki şartlar, Osmanlı idaresini kabul etmek için iyice olgunlaşmışti (İnalcık 1988: 1/ 324). Takip ettikleri siyaset yüzünden iki devletin arasını açan DulkadiroğuUannı ortadan kaldıran Selim, bu beyliği Osmanlı­ lar'a bağladı. Bu durumdan endişe duyan Memlûk sultanı, Sün­ nî ulemânın muhalefetine rağmen İran ile anlaşarak, Osmanlı-

HİLÂFETİN OSMANLILARA GEÇİŞİ

83

lar'ın İran üzerine yürümesini önlemişti. Bütün bunlann sonunda Sultan Selim yeniden Şah İsmail üzerine yürümeden evvel Osmanlı ordusunun arkasına düşme­ si muhtemel Memlûklar'ı bertaraf etmek üzere hazırlıklara gi­ rişti. Esasen, Kansu Gavri de Selim'i tehdit etmek maksadıyle Halep'e gelmiş, yanında bulunan Şehzade Ahmed'in oğlu Ka­ sım Çelebi'yi Osmanlı tahtının yegane varisi ilân etmiştir (İbn lyâs 1984:63). Kansu Gavri'nin bu son hareketi üzerine Memlûk teb'asını teşkil eden Sünnîleri elde etmek üzere teşebbüse geçen Sultan I. Selim, birçok Memlûk emirini kendi tarafına çekmeyi başar­ dı. Sünnî halkın desteğini de temine muvaffak olan I. Selim, ilkbaharda Diyarbakır üzerinden İran'a gönderdiği Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun, izin istemesine rağmen Memlûklarca Fırat üzerinden geçişine izin verilmedi (Uzunçarşılı 1983: 11/282-83). Bunun üzerine Sultan I. Selim, ulemâdan "mülhidlere yardım edenler de-mülhiddir" mealinde olan üç fetvayı aldı (Feridun 1275/1:419-27). Osmanlı-Memlûk savaşı "Mercidabık" denilen yerde yapıldı (24 Ağustos 1516). Muhare­ be, Osmanlılar'ın lehine sonuçlanırken. Memlûk sultanı öldü. Osmanlılar'a Mısır yolu açıldı. Halep ele geçti. Burada esir dü­ şen son Abbasî halifesi III. Mütevekkil ve üç mezhep imamı pa­ dişahın huzuruna çıktı. Sultan Selim, halifeyi yanına oturtarak saygı ve hürmet gösterdi. Bununla beraber, halifenin kaçma­ ması için tedbir de aldı (İnalcık 1988: 1/325). Kışı Şam'da geçiren I. Selim, Memlûklar'ın yeni hükümdan Tumanbay'a bir mektup göndererek ondan Mısır'da kendisi­ nin valisi olmasını istemiştir. Selim bu mektubunda (Zilkade = Aralık); Yüce Allah'ın kendisini, Iskender-i Zülkameyn gibi do­ ğudan batıya, dünyayı feth etmeye memur ettiğini, Tumanbay'ın ise alınıp satılan bir köle olduğu için hükümdarlığa layık bulunmadığını kaydettikten sonra, kendisinin yirminci kuşağa

84

OSMANLILARDA HlLÂFET

kadar giden hanların soyundan indiğini belirtmiştir. Sultan Se­ lim mektubunun devamında: "Sen halife ve kadılara minnet ederek sultan oldun. Fa­ kat kılıcım ve el-Gavri'nin ölümü ile bu yerler benim­ dir. Bu sebeple Mısır'ın haracını, daha önce Bağdat ha­ lifelerine gönderildiği gibi, bana yollarsın. Ben Allah'ın yeryüzündeki halifesiyim ve Haremeynü'ş-Şerifeyn'in hizmetinde senden önde gelirim." Selim mektubunun devamında Tumanbay'dan, adına para bastırması ve hutbe okutması şartıyla Gazze'den Mısır'a kadarki topraklarda Osmanlı valisi olmasını teklif etmiştir (İbn lyas 1984: 124-25). Bu mektupta dikkati çeken nokta 1. Selim'in kendisini "Al­ lah'ın yeryüzündeki halifesi" olarak vasıflandırmasıdır. Bu un­ vanı Kur'ân'daki bazı âyetlere binâen Emevî ve Abbasî halifele­ rinde olduğu gibi, Selim ve halefleri de kullanmıştır. 1. Selim'in Haleb ve Şam'ın alınmasından sonra "İslâm halifesi" unvanını taşımasını engelleyen bir durum kalmamıştı. Hicaz'da bulunan şeyhlerden "Sizi halife tanıyacağız ve itaat edeceğiz" haberi gelmişti (Gücüyener 1945:11/43). Tumanbay'a iki defa elçi gönderilerek, itaat etmesi istendi. Teklif kabul edilmediği gibi elçilerin öldürülmesi, Osmanlılar'ın Mısır üzerine yürümesine sebep oldu. Ridaniye Muharebesiyle (22 Ocak 1517) Memlûk devletine son verilerek, ülke Osmanlı­ lara bağlandı (Hammer 1330: VI/11-25). b) Hilâfetin Osmanlılar'a Geçtiği Dönemde Yapıl­ dığı Rivayet Edilen Merasimler ve İslâm Kamu Oyu Osmanlılar ile Memlûklar arasındaki üstünlük mücadelesi 1. Selim'in Mısır seferi ile son bulmuştur. Geleneksel olarak tarih­ çiler, Mısır seferinin sonuçlarını değerlendirirken şu önemli so-

HİLÂFETİN OSMANLILARA GEÇİŞİ

85

nuçlardan bahseder; Memlûk devleti yıkılıp topraklan Osmanlı hakimiyetine geçti. Memlûkler'in hakim olduğu bölgelerde sağ­ ladığı nüfuz (Baharat Yolu gibi) veya mücadeleleri (Portekizliler ile Hind ve Kızıldeniz sulannda yapılanlar gibi) de Osmanlılara geçti. Bu sonuçlann tartışılan bir tarafı yoktur. Ancak, "Mem­ lûk himayesinde olup, onlara büyük bir nüfuz sağlayan Abbasî Hilâfeti'nin sonu ne olmuştur, hilâfet Osmanlılar'a geçmiş mi­ dir, geçtiyse nasıl geçmiştir, hilâfetin geçişinde bir merasim ya­ pılmış mıdır?" gibi mevzular tartışılmaktadır. Burada şu noktayı belirtmek gerekir ki, I. Selim'den itibaren Osmanlı padişahları­ nın halifeliklerinden ve hilâfetin Osmanlı hanedanına intikalin­ den söz edilegelmiştir. Kanunnâmelerde ve resmî diplomaside bunlân görmek mümkündür. Ancak intikalde merasim yapıl­ mış mıdır, yapılamamış mıdır; buna yönelik birtakım rivayetler vardır. Bunlar: 1- Haleb'de Yapılan Merasim ve Gelişmeler Memlûk Sultanı el-Gavrî, üzerine yürüyen Sultan I. Selim'i karşılamaya, gittiği esnada, Abbasî halifesi III. Mütevekkil Alallah'ı ve mezhep imamlannı da yanına almıştı. Mercidabık ye­ nilgisinden sonra bunlar. Halife el-Mütevekkil ve yanında Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinden Kemâleddin et-Tavîl, Muhyiddîn ed-Demîrî ve Şihâbeddîn el-Futûhî adlı üç kadı ile biriikte, Osmanlılar'a esir düştüler. Sultan I. Selim halifeyi saygı ile karşıladı, ona bir hil'at hediye ederek, Haleb'e dönmesine izin verdi (İbn lyâs 1984: 74). Osmanlı ordusu Haleb'e vardıktan sonra. Sultan I. Selim, sarayında Halife III. Mütevekkil'i ve üç mezhep kadısını kabul etti. Sultan, halifeye saygı ile muamele etti ve pek çok ihsan­ larda bulunarak, oturmasını rica etti. Halifenin isteklerine olumlu cevap verdiyse de kaçmaması için onu Haleb'de gözal­ tına aldı (İbn lyâs 1984:74).

86

-

OSMANLILARDA HİLÂFET

Osmanlı ordusunun Haleb'e vanşından sonraki ilk Cuma'da (29 Ağustos 1516), el-Utrûş Câmiinin (Hammer bu cami­ nin adını Haleb Câmi-i Kebk olarak vermektedir, Hammer 1130: VI/96) minberinden. Sultan 1. Selim'in halife ilân edildi­ ği bir "hutbe" okundu. Hatip, onun ismini, şimdiye kadar yal­ nız halifeler için kullanılan bir unvan olan "Hâkimü'lHaremeyni'ş-Şerîfeyn" (Mukaddes Mekke ve Medine Şehirleri­ nin Hâkimi) diye zikretti. Bunu işitince, sultanın gözleri yaşardı ve hatibi, bunun yerine "Hâdimu'l-Haremeyni'ş-Şerîfeyn" diye okumaya davet ederek, düzeltti (Asrar 1983:91-92). Hutbenin sonunda, hatibe zât-ı şahanesine ait kıymetli bir elbise verdi. Selim bu hususta şâir Kâ'b bin Züheyr'in kasîde-i medhiyyesine mukabil hırkasını vermiş olan Hz. Peygamber'i imtisal gös­ terdi (Hammer 1330: VI/196). 1. Selim adına hutbe Haleb'in dışında, civardaki bölgelerin minberlerinden de okunuyordu (İbn İyas 1984:76). Bu arada, Memlûklerin mağlûbiyet haberi Kahire'ye ulaşınca, 1 1 Müte­ 1. vekkil'in babası, Ya'kûb el-Müstemsik, halifenin vekili olarak tâyin edildiğini ilân etti. Önce halk onun iddiasını şüphe ile kar­ şıladı, zira onlar halifeliğin Seyyid Haliloğullanndan birine veri­ leceğini zannediyorlardı. Fakat el-Müstemsik, el-Mütevekkil'in vekili olarak kendisini tâyin ettiğini te'yit eden, Kadı Şemseddin b. Vahîş vasıtasıyla gönderilen bir mektubu göstererek hal­ kı ikna etmeyi başardı (İbn İyas 1984:101). El-Müstemsik Billah, bu vekalete dayanarak, saltanatı Tumanbay'a tevzîf ile ona biat etti ve orada bulunanlar da ona uydular (İbn lyas 1984: V/101102). 2- Kahire'de Yapılan Merasimler ve K a m u O y u : 111. Mütevekkil, Kahire'ye muzafferen girişi münâsebetiyle Osmanlı sultanının yanında bulundu. Müteakip cuma gününde, Kahire'de ve Mısır'ın diğer bölgelerindeki camilerin minberle-

HİLÂFETİN OSMANLILARA GEÇİŞİ

87

rinden, Sultan Selim nâmına hutbe okundu. Ya'kub elMüstemsik'in halifenin vekili olma dummu sona erdi. ElMütevekkil hilâfet makamına oturtuldu (Asrar 1972:94). Çünkü Sultan I. Selim, halife olmaktan daha çok, hâkimiyet kurduğu topraklar üzerinde, sultanlığının herkes tarafından kabul edil­ mesini istemekte idi. Bu sebepten dolayı Kahire ulemâsını top­ layıp, saltanatının meşruiyeti için, makam-ı hilâfetten icazet ta­ lebi lâzım olup olmadığını sormuş ve ulemânın böyle bir mua­ meleye lüzum olmadığını söyledikleri vakit (Amold 1950: V / 151) halihazırda hiçbir siyasî gücü olmayan ve kendi elinde esir durumunda olan halife ve hilâfet meselesi, O'nun için büsbü­ tün değerini kaybetmiştir. Daha sonra III. Mütevekkil'i İstan­ bul'da gerektiğinde hapsetmesi bunu doğrular mahiyettedir (Tansel 1969:211-12). Esâsında İslâm fıkhına göre, esarete dü­ şen halifenin hilâfeti sakıt olur (Maverdî 1976:21). Burada I. Se­ lim halifeden çok Hicaz emirinin biatına değer vermiştir. Sultan Selim'in halife olarak zikredildiği bir başka hâdiseyi Mısır Seferine katılan meşhur âlim İbn-i Kemâl kaydediyor: Kahire alındıktan ve padişahın "Yusuf (as) tahtı üzerine oturma- • sından sonra", "Melik Müeyyed Câmii"nde kılınan ilk cuma namazı (20 Şubat 1517) hutbesinde, hatip "Hadimü'l-Har 2meyni'ş-Şerefeyn" unvanını Sultan Selim'in ismine izafe edince padişah şükür secdesine kapanarak heyecanla ağlamış ve hutbeden sonra haübe iki yüz dinar ile üç hil'at ihsan etmiştir (Uzunçarşılı 1983: 11/290). İbn-i Kemal'in Mısır Seferinde biîizat bulunması sebebiyle bu kaydın tarihî bir değerinin olduğunu düşünmek gerekir. Hilâfetin Osmanlılara geçişi ile ilgili, kimden alındığı belir­ tilmeyen bir rivâyeü de Fuad Gücüyener (1945: 159-60) özet­ le şöyle naklediyor: "Yavuz Sultan Selim, Mısır'da ikameti esnasında, Hali-

88

OSMANLILARDA HİLÂFET

/e ///. Mütevekkil'e İstanbul'a götürmeyi teklif etti. Ha­ life bu teklifi nezâketle reddetti. Daha sonra halifeliği o günkü durumdan ancak I. Selim'in kurtaracağı dü­ şüncesiyle, bu tarihî müesseseye lâyık gördüğü I. Se­ lim'in himayesine ve evlatlarına bıraktı. Selim de bu unvanı kabul etti." Bu rivayete göre halifelik, Sultan Selim'e bizzat elMütevekkil tarafından Kahire'de verilmiş oluyordu. Müellif bu­ nu destekler mahiyette herhangi bir tarihî delil vermemektedir. Ancak şunu ifâde etmek gerekir ki, Memlûklar'ın yıkılışıyla si­ yâsî desteğini tamamen yitiren Abbasî halifesinin, tekrar eski günlerine dönme düşüncesi yok olmuştur. Buradan hareketle, hilâfetin mahiyet-i şer'iyyesi dikkate alındığında yukandaki riva­ yet akla uygun gibi görünüyor. Tarihî bir kaynak gösterilemedi­ ği için hiçbir önemi yoktur. Kaynak gösterilebilseydi, meseleyi bu rivayet çözmüş olurdu. Hilâfetin Osmanlılara geçişi ile ilgili İbn İyas ve İbn-i Ke­ mâl'in kaydettikleri merasimleri belirtmiştik. A . Cevdet Paşa, î. H. Danişmend ve 1. H. Uzunçarşılı gibi Osmanlı tarihçileri, eserlerinde bu kayıtların paralelinde ifadeler kullanmışlardır. A . Cevdet Paşa (1309: 1/42) Tarih-i Cevdet'inde Sultan Selim, Mısır ve Hicaz'ın fethi ile "Hâdimü'l-Haremeyni'şŞerifeyn" ünvânı ile "İslâm Halifesi" lâkabını Osmanlı Devleti adına ilâve ettiği, hilâfeün belgesi olan Hz. Peygamber'e ait "Mukaddes Emanetleri" İslâm'ın saltanat merkezi olan İstan­ bul'a getirdiği, saltanat ve hilâfeti toplamakla Devlet-i Âliye'yi geleceği en yüksek seviyeye ulaştırdığı, görüşündedir. i. Hâmi Danişmend (1948: 11/37) ise, halifeyi dikkate al­ madan; "Sultan Selim, Mısır'ın fethi ve Hicaz emirinin Osman­ lılara bağlanması (6 Temmuz 1517) ile halifeliği deruhde ederek, Osmanlı saltanatıyle İslâm hilâfetini birleştir-

HİLÂFETİN OSMANLILARA GEÇlŞl

89

miş ve ondan sonra Osmanlı padişahları aynı zamanda "Emîru'l-Mü'minîn" ünvanıyle İslâm âleminin umumî reisi sayılmışlardır" ifadesini kullanmaktadır. Uzunçarşılı (1983: 11/292-94) da "Osmanlı Tarihi" adlı eserinde; "Abbasî halifesinden halife unvanını devralan Sultan Selim'in, İslâm dünyasındaki nüfuzunun arttığını" belirtir. Bir diğer yerde de, halifenin, İstanbul'da iken, unvanını I. Selim'e devrettiğini kaydeder. Bu dönem için önemli bir belge olan. Sultan Selim'in İs­ tanbul'daki vekili, oğlu Şehzade Süleyman'a Suriye ve Mısır'ın fethini haber veren Ocak-Şubat 1517 tarihli mektubunda; Mı­ sır seferini bütün tafsilatıyla anlatmaktadır. Mercidabık ve Ridaniye savaşlan, Kahire'ye muzafferen girişi ve Mekke Şerîfi'nin kendisine biat etmeye gelişiyle ilgili olarak geniş bilgi verdiği halde, halifelik unvanını deruhte ettiğine dâir hiçbir şey zikretmemiştir (Feridun Bey 1275: 1/427-30). Sultan Selim'in oğlu Şehzade Süleyman'a yazdığı mektup, yukarıda yapıldığı kaydedilen merasimlerden önce yazılmıştır. Üstelik bu sırada halife bütün nüfuzunu kaybederek esir duru­ ma düştüğü için önemsenmemiştir. Selim bunun mütalâasını Ezher uleması ile yapmıştı. Amold (1950: V/151)'un Haydar Çelebi Ruznâmesi'nden'"' nakline göre "Seiim I. Kahire ulemâsını toplayıp, saltanatının meş­ ruiyeti için, makam-ı hilâfetten icazet talebi lâzım olup olmadığını sormuş ve ulemânın böyle bir muameleye lüzum olmadığını söylemeleri üzerine..." III. Mütevekkil ve Abbasî hilâfeti değerini, Selim'in nazannda büsbütün yitirmiştir.
Haydar Çelebi Ruznâmesi, I. Selim'in Mısır'ı fethini müteakip, Kahire'de tutulmuştur. (Ba­ kınız Amold, W.T, "HaUfe" I.A.c.V., İstanbul 1950, s.151).

90

OSMANLILARDA HİLÂFET

3- Halife III. Mütevekkil'in İstanbul'a Gönderilişi Sultan Selim İstanbul'a hareketinden önce idarî bir tedbir olarak, Halife 111. Mütevekkil ile amcası Halil'in oğullan ve Kansu Gavri'nin oğlu Mehmed başta olmak üzere akrabalarını, ule­ mâ ve ümerâdan nüfuzlu ve tehlikeli olanları ve aynı zamanda sanatkârian, yani 1800'e yakın kişi ile, kütüphanelerdeki kıy­ metli eserleri (Uzunçarşılı 1983: 11/93) ve Mekke şerifinin teslim ettiği "Mukaddes Emanetler"i Temmuz 1517'de deniz yoluyla İstanbul'a gönderdi (Asrar 1983:93). Halife Mütevekkil amcazadesinin çocuklan Ebûbekr ve Ah­ med, hilâfete ait diriikten kendilerine tatmin edici pay vermedi­ ğini ileri sürerek, durumu Sultan Selim'e şikâyet ettiler. Buna göre halife, Mısır'da iken bazı Memlûk emirierinin kendisine emaneten bıraktıkları para ve değerii eşyalar ile Turnanbay'ın kansı ve anasına ait aynca savaşta ölen pek çok emirin kanlanna ait paralann üzerine oturmuştur. Bunlara ek olarak Müte­ vekkil İstanbul'da kendisine yakışmayan bayağı bir hayat sür­ meye başlamış, bununla ilgili olarak çalgı çalan cariyeler satın almıştır. 1. Selim, kendisine emanet edilen para ve eşyayı gasb ettiği için çok canı sıkılmış ve halifeyi Yedi Kule'de hapsettirmiştir 925=1519 (İbn lyas 1984:352-53). Kayıtlardan anlaşıldığı kadanyla Sultan Selim tarafından 111. Mütevekkil'in, Mısır'dan İstanbul'a sürgüne gönderilmesinin sebebi, Mısır'da çıkabilecek isyanı önlemektir. Zaten hapsedil­ mesi onun halife olmadığını gösterir. îslâm halifesini hapset­ mek kolay bir iş değildir. Üstelik hapsedilmesinin sebepleri ve hapsedilmesi hilâfetten azledilme hallerindendir. Abbâsîler'in son halifesi III. Mütevekkil, Sultan Selim'in ölümünden sonra, yerine geçen oğlu Süleyman tarafından ser­ best bırakılarak kendisine günde 60 akça tahsis edildi. Babası Müstemsik'in ölümü (1521=h. 927) üzerine Kahire'ye dönmesi-

HİLÂFETİN OSMANLILARA GEÇİŞİ

91

ne izin verildi. İbn İyas, "son halife" olarak nitelediği elMütevekkil'in serbest bırakılmasını ve 60 akça yevmiye ile ma­ aşa bağlanmasını Kanûni'nin halifeye çok büyük değer verme­ si olarak yorumluyor (ibn lyas 1984:360-62). Faruk Sümer (1991:8) "Yavuz Sultan Selim Halifeliği Devraldı mı?" adlı ma­ kalesinde îbn lyas'a binaen halifeliğin Osmanlılara geçmediği­ ni, Memluk Abbâsîleri ile son bulduğunu kaydediyor. Ancak 1. Selim'den sonra devletin her müessesesine tesir eden. Kanun­ nâmelerde ifade edilen, Kanün-ı Esâsi'de bir hüküm olarak yer alan halifeliği nüfuz ile açıklamak mümkün değildir. Sabık halife 111. Mütevekkil Kahire'ye döndükten sonra da "Halife" ünvânı ile halifelik ünvânı olan "el-Mütevekkil Alâllah"ı taşımıştır (îbn lyas 1984:390-94). Burada şunu ifade etmek gerekir, şark toplumlarında sosyolojik olarak kişi yaptığı iş ile ünvânlanır. Hatta o işi bıraksa da yine aynı ünvânı devam eder. Askerde, çavuş olanın ünvânı "çavuş"tur. Sabık halife 111. Mütevekkil'in de bu unvanlar ile anılması onun hâlâ halife ol­ duğunu göstermez. Mısır valisi iken isyan eden Hain Ahmed Paşa, sultanlığını tasdik etmeleri için el-Mütevekkil ile dört mezhebin kadılanna baskıda bulunmuştur (Sümer 1991:9). Son Abbasî halifesi 111. elMütevekkil 1543'de ölümünden sonra tartışmalara sebep olan, halifelik müessesesinin ismen mevcut sahibi. Sultan Sü­ leyman'ın yolundan çekilmiş oldu (Asrar 1983:98; Sümer 1991:9). Bu tarihten sonra hilâfet Osmanlı hanedanı ile ilgâsı­ na kadar devam etmiştir. Bu dönemde (1517-1924), Osmanlı hilâfetine karşı çok ciddî bir rakip çıkmamıştır. 4- İstanbul'da Yapılan Hilâfet Merasimi Hilâfet'in Osmanlılara geçip geçmediği konusunda kayde­ dilen bir diğer rivayet İstanbul'da yapıldığı kaydedilen, hilâfetin I. Selim'e devri merasimidir. Buna göre, Kahire'den İstanbul'a

92

C6MANLILARDA HİLÂFET

gönderilen halife Mütevekkil Alâllah Muhammed, Eyyüb Ca­ mii'nde hilâfeti Sultan Selim'e bırakmıştır (Tansel 1969:221). Bu merasimin Ayasofya Camii'nde olduğu şeklinde de kayıtlar vardır. Namık Kemal (1301:348). Evrâk-ı Perişan'da: "Sultan Selim, Abbasî halifesi olan III. Mütevekkil'i İstanbul'a getirip hi­ lâfet hakkını Osmanlı hanedanına bırakarak sadece ruhanî baş­ kanlık biatini ilga etmiştir. Bu da kendisinin hem İslâmı cem' etme, hem de âleme hakim olma maksadına en büyük bir te­ mel olmuştur" şeklinde ifade eder. Uzunçarşılı (1983: 11/294) ise "III. Mütevekkil İstanbul'da iken hilâfeti Sultan 1. Selim'e terk eylemiştir" sonucuna vanr. Bir başka rivayete göre. Sultan Selim'in Kahire'den İstanbul'a sevk ettiği Câmiu'l-Ezher Arab ulemâsı ile Türk ulemâsı bir toplantı yapmış, bu toplantıda İs­ lâm hilâfetinin Sultan Selim'e devredilmesi lehindeki dinî esas­ lar tesbit edildikten sonra Halife Mütevekkil, Ayasofya Ca­ mii'nde minbere çıkıp, hilâfeti Sultan Selim'e devrettiğini ilân ederek arkasındaki hil'atı çıkanp kendi eliyle Selim'e giydirmiş ve Eyüb Camii'nde hilâfet kılıcını kuşatmıştır (Danişmend 1948:37). Bu rivayetle ilgili geniş bilgiyi Müverrih A . Ata (1291:93) vermektedir. Onun kaydettiğine göre: "Hakanı Celâlet - ünoan Yavuz Sultan Selim Han Haz­ retleri, Mısır'da Hilâfet-i resmiye ile ârâmsaz olan hulefâ-yı Abbâsîye'den III. Mütevekkil'i Dersaâdet'e götür­ dükten sonra, Ayasofya Cami-i şerifinde gayet mükem­ mel ve cemiyyetlü bir meclis-i âlîde, halife-i müşarüni­ leyh hazretleri, minbere suûd ve Şehinşah-ı hilâfetpenâh hazretlerinin, cemiyyet-i celile-i Islâmiyye, hilâfet-i basaadatı hakkında mevhûbu, Allah indinde buyrulduklart istidat ve istihkak ve tktidâr-ı Âlîsini i'tirafi'dâd ile hilâfet-i İslâmiyenin zât-ı hazret-i padişahileri uhde-i bahiri'l iktidar-ı alîsine, ale't-tariki't-tevârüs terk ve fe­ rağ eylediklerini ma'len zahirindeki ferace-i resmiye-i

HİLÂFETİN OSMANLILARA GEÇİŞİ

93

hilâfet-i uzmâyı yed-i vediatleriyle dûş-u mülûkanelerine iksa ve ol meclis-i akdesde mevcûd olan mütehayyizân sâdât-ı kiram ile heyet-i saltanat ve diyanet derhal tasdik ve tebrike i'tinâ' eylemeleriyle hu sûret-i içtimâ' eden İmamet ve Hilâfet ve etbar-ı ahkâm-ı şeriat, bina­ yı şevket-i İslâmiye ve Saltanat-ı seniyye-i Osmaniye'ye bâis tahkim ve emânet olmuştur." Kısaca bu kayda göre de, son Abbasî Halifesi IH. Mütevek­ kil hilâfeti, Ayasofya Camii'nde yapılan büyük bir merasimle, Yavuz Sultan Selim'e devretmiştir. Ancak Müverrih A . Ata, bu bilgiyi nereden aldığını belirtmemiştir. İstanbul ve Edirne'yi "makarr-ı hilâfet" (Sa'deddin 1279: 11/ 388) olarak niteleyen Hoca Sa'deddin, Ayasofya Camii'nde yapıldığı rivayet edilen merasimden "Libâs-ı hilâfeti istihkak ile telebbüs eylemişken dervîşâne kisvet ve libâsı ihtiyar etmişti" şeklinde çok kısa olarak bahsetmiştir. Hilâfetin I. Selim'e devri konusunda çağdaş kaynaklarda açık bir kayda rastlanmaması sebebiyle Amold (1950: V/151) bu devri "asılsız ve esassız bir rivayet" olarak niteler. Sultan Selim, Mekke ve Medine halkına o güne kadar gö­ rülmemiş derecede cömert davranarak, bu bölge halkının sevgi ve teveccühünü kazanmıştır. Ulema ve sâdat kendisine duâ et­ miştir (Hammer 1330: Vl/236-37). Bu bilgiden hareketle Bart­ hold, "Selim'in Müslümanlar prasında halife ve imam olmaya daha çok layık" olduğunu kaydetmektedir (Tansel 1969:217). Batılı kaynaklarda hilâfetle ilgili olarak ilk bilgi XVII. asnn sonlarına doğru, Fabricius ve Rosinus (1942:56) tarafından ve­ rilmiştir. Onlar Sultan Selim'in halifeyi zorladığını ifade etmek­ le beraber halifeliğe sahip çıktığını ileri sürmezler. Barthold, Amold ve F. Stripling gibi Batılı tarihçiler, hilâfetin Osmanlıla-

94

OSMANLILARDA HİLÂFET

ra geçişi ile ilgili rivayetin ilk defa, C M , d'Ohson'un Tableau General de I'Empire Ottoman (Paris, 1788: 1/232-271) adlı eserinde nakledildiğini söylerler (Amold 1967:146-47; 1950: V / 151). Rus âlimi W . Barthold (1912:203-345), "Mir İslama" adlı dergide yazdığı makalede, 1. Selim'i halife olmaya daha lâyık gördüğü halde. Mısırlı İbn lyas ve Sa'deddin Efendi başta ol­ mak üzere birkaç Türk yazann eserlerine dayanarak, hilâfetin Osmanlılara geçişinin doğru olmadığı görüşünü ileri sürmüş, C.H. Becker de Barthold'un fikrini te'yid eden bir makale yaz­ mıştır. Bu tetkikler ilk defa d'Ohsson'da geçen hilâfetin 1. Se­ lim'e devri meselesi, Batı'da değerini kaybetmiştir (Sümer 1991:3). Batılı araştmcılann hilâfeün Osmanlılara intikalini bir garp hâdisesi olarak ve Osmanlı padişahlarının "Kureyş'ten olma­ maları" yüzünden, Osmanlı hilâfetinin geçersiz olduğu yolunda yaptıklan yayınlann 11. Abdülhamid'in "İslâm Biriiği" siyaseti­ nin en etkili olduğu bir döneme rastlaması dikkat çekicidir (Bozdağ 1986:73)'''. Esasen yukanda geçen rivayetler, hilâfetin Osmanlılara in­ tikaline tam olarak delil teşkil etmez. 1 1 Mütevekkil'in İstan1.
Meselâ: Rus bilgini W. Barthold Cîansel 1969: 217) "Selim'in Müslümanlar arasında Hali­ fe ve İmam olmaya daha çok lâyık" olduğunu söylediği hakle, hilâfetin Osmanblara geçme­ diği noktasında görüş bildirmiştir. Amold (1950: V/151) ise hilâfetin Osmanlılar'a geçip geçmediği konusunda "asılsız ve esassız birrivayet"olarak değerlendirirken, İngiliz diplomatlanndan J.W. Redhouse (Eraslan 1992: 203) yazdığı makalelerinde-, Hz. Peygamber'in "Halife'nin Kureyşîliği" konusunda söz söylemediğini kaydettiği halde, İngiliz parlâmento­ sunda, Osmanlı hilâfetinin öneminden ve tesirinden söz ettikten sonra, Osmanlı hilâfetine karşı Mekke şeriflerinin halifeliğini gündeme getirerek kullanmayı teklif etmiştir. İngiltere Arap hilâfeti fikrini propaganda etmeyi, Arap milLyetçiliğini kışkırtmayı dönemin Orta Do­ ğu politikası haline getirecektir (Hulâgu 1994: 122). Lübnanlı Hassun ve Luis Sabuncu adlı iki hıristiyanın 1876'da Londra'da İngiltere mâli destekli çıkardığı "Mirat'al-Ahval" adlı ga­ zetenin ana teması "Arap Hilâfetini savunmak ve Türk Hilâfeti'nin geçersizliğini ortaya koymaktı" (Koloğlu 1987: 175). Osmanlı hilâfetini yıpratma kampanyasına Times Gazete­ si ve Nineteenty Century dergisi de katılarak "Osmanlı Hilâfetinin özellikle veraset açısın­ dan' yasallığını belirleyecek hiçbir delilinin bulunmadığını ve Türklerin gâsıp olduklanm" propaganda ediyorlardı (Geniş bilgi için bakınız: Koloğlu, Orhan, Abdülhamid Gerçeği, İs­ tanbul 1987).

HİLÂFETİN OSMANLILARA GEÇİŞİ

95

bul'da görkemli bir merasimle hilâfeti 1. Selim'e bıraktığı riva­ yetinin muasır kaynaklarda geçmemesi, doğruluğu noktasında şüpheye sebep olmaktadır. Gerçekten de böyle bir merasim ol­ saydı o devirde yaşayan bir tarihçi ve sadrazam olan aynı za­ manda Osmanlı Hilâfeti'nin meşruiyetini savunan ve bunun için bir risale yazan Lütfi Paşa, bu merasimden bahseder ve muânzlarını daha kolay ikna ederdi. Şu halde Hilâfet, nasıl Emevîler'e ve Abbasîler'e geçerken bir merasimle olmamışsa, Osmanlılar'a intikal ederken de, kat'î olmamakla beraber me­ rasim olmamıştır. Bu ise Osmanlı padişahlarının halife olma­ dıkları anlamına gelmez. Sultan Selim'in Hilâfeti III. Mütevekkil'den merasimle alıp almaması, Osmanlı Hilâfeti'nin şartlarından değildir. Böyle bir merasim tarihen sabit değilse, Osmanlı Hilâfeti için de söz ko­ nusu olamaz. Hilâfet müessesesindeki hanedan değişiklikleri "kılıç hakkı" olarak olagelmiştir (Yavuz 1991:109). B. Lewis (1992:76-77) ise, aynı rivayetlerden hareketle "Kahire'deki gölge Abbasî halifesi, hilâfeti I. Selim'e devretti. Mısır'ı fetheden Sultan Selim, böylece meşru Osmanlı halifeler dizisinin ilki oldu" görüşünü ileri sürer. Hilâfetin Osmanlılara intikali konusunda birtakım ihtilaflı görüşler varsa da, başta Yavuz ve Kanunî "Halife" unvanını resmî yazışmalarda kullanmışlardır. Osmanlı padişahları, sabık halife III. Mütevekkil'in (1543) ölümünden sonra hilâfet konu­ sunda rakipsiz hale gelmiş olup, karşılanna halife olarak başka bir muhalif çıkmamıştır. Bir halîfede bulunması gereken siyasî güç ve dinî nüfuza bu dönemde Osmanlılar sahipti. Bu da 407 yıllık Osmanlı hilâfetinin meşruiyetinin bir başka delilidir. c) L Selim D e v r i n d e Hilâfet ve Gelişmeler İslâm ulemasınca hilâfetin tartışılagelmesi, Osmanlı padişahlannın Mısır seferi öncesinde de "halife" unvanını kullan-

96

OSMANLILARDA HtLÂFET

malan ve halifenin siyasî otoriteden yoksun olması sebepleriyle I. Selim, halife olana kadar bu müesseseyi fazla önemsememiştir. II. Bayezid'ın kızı llaldı Sultan, Yavuz'un tahta çıkışını teb­ rik eden mektubunda ona "Cenâb-ı saltanatmeâb-ı Hilafetâyât" derken (Tansel 1969:213) Hafsa Sultan da, kocası Yavuz Selim için "Hüdâvendigâr huUidet hilâfetuhu" tabirini kullan­ makta idi. Kınm Hanı Mengli Giray, İstanbul'a "Darü'l-Hilâfe" ve Selim'e de "Cenâb-ı hilâfetkıbâb" demektedir. Çaldıran Sa­ vaşı'ndan sonra gelen zafer tebriklerinde ise. Sultan Selim için "Pâdişah-ı âlempenâh, huUidet hilâfetuhu hazretleri" denildiği gibi, Osmanlı ulemâsı da, birtakım teşebbüslere girişmeye sevk etmek için ona, aynı unvanı vermekte idiler (Tansel 1969:213). Bursa kadısı Ahmed'in İran işleri hakkında sunduğu bir arizada Selim'e "Varis-i hilâfet ve eyâlet-i erbâ-ı erâzi, mağbüt-ı esâtîn-i selâtîn-ı hâl ü mâzî, müceddid-i sıfât-ı hulâfâ-ı selef, muhaddid-i cihât-ı cihân-ı azamet ve şeref" diye hitap edilmek­ te ve aynca onun hakkında "Halife-i âfâk" sıfatı kullanılmakta­ dır. "Halifetullah ve Halife-i Resûlüllah" ünvânlannın pek çok yerde verildiği Sultan Selim için Mercidabık Savaşını kazanma­ sı üzerine gönderilen tebriknâmede, "Hazret-i zıUuUah, pâdişâh-ı cihânpenah, hullidet hilâfetuhu" denildiği kaydedilmekte­ dir (Tansel 1969:214). Mısır'ın yeni hükümdan Tumanbay'a yazdığı mektupta "halifetullah" (ibn İyas 1984:125) unvanını kullanan Sultan Se­ lim Ridaniye Savaşından sonra, Fetihnâme-i Diyâr-ı Arab'ın ikinci fasikülünde (19-21); "Halife-i Rûy-ı Zemîn" olarak tavsif edilirken (Tansel 1969:214) Tumanbay asılmaya götürüldüğü es­ nada münâdîler "her kim Halife-i arz'a âk ve âsî olup devletin kabul kılmasa akıbet cezası budur" diye bağırdıklan yine aynı yerde kaydedilmektedir. Mühim noktalardan birisi de Sultan

HİLÂFETİN OSMANLILARA GEÇlŞl

97

Selim'i Mısır seferi öncesi, halife olarak gören sadece Osman­ lılar değildi. İran'daki Sünnîler ile Orta Asya Müslümanları, Se­ lim'in şahsında İran'da gerçek müslümanlığı ihya etmekle mü­ kellef bir İslâm sultanlığını ve halifeliğini görüyorlardı. Bundan dolayıdır ki. Çaldıran zaferini müteakip Tebriz'e girmiş olan Sultan Selim'e Maveraünnehr ulemâsının aynı fikri taşıdığı ha­ beri geldi (Tansel 1969:215). 1516'da Muhammed Isfahânî ona "Hilâfet tahtının Sultanı" dedikten sonra "bu zamanda sen kendine has vasıflaria Allah'ın ve Muhammed'in halifesisin" demiştir (Tansel 1969:215). Müslüman Araplar ise, Halife Mütevekkil'in kendi yetkile­ rini ve hukukunu terkedip etmediğini araştırmadan Yavuz'a halife demeğe onun adını hutbelerde zikretmeye başladılar. Gerçekten ibn Sümbül, Sultan Selim için, dünyâda Allah'ın ha­ lifesi, Mekkeli Kutbüddin ise, "Halifetürrahmanlann en iyi hali­ fesi" diyordu (Tansel 1969:215). Keşfî'nin kaydettiğine göre, Mısır'ın işgali ile birlikte "aksâ-yı mağribden nevâhi-i Yemen'e ve Habeş'e ve Zengibâr'a vanncaya kadar şehirde ve diyarda cümle bilâd ve emsârda hutbe-i hilâfet ve sikke-i saltanat ol Sultan-ı Saîd yani Sultan Selim Han bin Bayezid adına mukar­ rer ve muharrer" olmuştu (Tansel 1969:215). Mısır üzerine yü­ rüdüğü vakit kendinden başka halife yokmuş gibi hareket eden I. Selim için hilâfetin devri ve bir merasimin yapılması önem taşımıyordu. Selim ve Osmanlılar için Mısır'daki gölge Abbasî halifesinden çok Mekke Şerifi'nin biati daha mühimdi. Çünkü Mekke Şerifi'nin biat etmesi, Hz. Peygamber neslinin ve böl­ gede yaşayan Araplann Osmanlılara bağlanması anlamını taşı­ yordu ki, bu Osmanlı siyâseti için oldukça önemliydi. Bu mese­ leyi aynca ele alacağız. Sultan Selim'i Mısır seferinden dönerken Şam'da İran Şa­ hının elçisi, nâme ve hediyelerle karşıladı. Şah İsmail nâmesin­ de:

98

OSMANLILARDA HtLÂFET

"Sen birçok belde ve teb'aya mâlik oldun; bilhassa Mı­ sır'ı almakla Hâdimu'l-Haremeyni'ş-Şerifeyn unvanını aldın. Şimdi arzın İskenderi'sin; aramızda geçen geç­ miştir; bir daha avdet etmez; sen memleketine git; ben de memleketime gideyim; aramızda müslümanlann kanlarını dökmeyelim, arzun ve maksadın ne ise onu ben yerine getireyim" (Uzunçarşılı 1983:11/296) diyordu. Mektuptaki "...arzun ve maksadın ne ise ben onu ye­ rine getireyim" sözü oldukça ilginç. Sen istedikten sonra "hali­ fe olduğunu da kabul ederim" sonucunu da çıkarmak mümkün­ dür. Sultan I. Selim bir gün Pirî Mehmed Paşayı çağırır ve ona sorar: "Pîri lalam biinâyetillahi Te'âlâ vilayet-i Mısır'ı feth eyle­ dik ve Haremeyn-i Şerifeyn ahâlileri hükmümüze girip, hadimü'l-haremeyni'ş-şerefeyn ünvânı ile muazzez ve mükerrem ol­ duk... bu devlete zeval gelir mi?" (Yücel 1988:50). Burada oldu­ ğu gibi pek çok yerde kullanılan "Hâdimu'l-haremeyni'şŞerifeyn" unvanını Osmanlılar "Halife" anlamında kullanmış­ lardır. Nitekim, Şirvan Şah'a yazdığı nâme-i hümâyunla Mısır zaferini bildiren Sultan Selim (Feridun 1275: 1/440), Memlûk­ ler'in Hicaz'da hac yolunu, Arap eşkiyasının tasallutundan koruyamadıklannı, bu yüzden de Yüce Allah'ın İslâm şerîatını hâ­ kim kılmak, nizâmı tesis etmek ve siyasî iktidann bir nişanesi olan mahmil'i göndermek vazifesini kendisine tevdi ettiğini açıkladı. Selim bu şartlar altında bütün İslâm hükümdarlannın kendisine itaat etmeleri lazım geldiğini belirtti. Nâme-i hümâ­ yununda, Mekke ve Medine dahil bütün Hicaz topraklarının şimdi kendisine tâbi olduğunu da kaydeden Sultan Selim, ya­ kında İran'a girerek, fethedeceğini de belirttikten sonra, Şirvan Şah'dan kendi: "Hilâfet-i Ulyâ"sını kabul etmesini ve adını hut­ belerde zikretmesini taleb etti (İnalcık 1988:1/321). Mekke, Medine, Kudüs ve Kahire gibi îslâm merkezlerinin

HİLÂFETİN OSMANLILARA GEÇlŞl

99

Osmanlı Devletine katılması ve hilâfetin Osmanoğullan hane­ danına intikali meselesi, Selim'i İslâm ülkelerinin biriiği siyase­ tine itmiştir (Asrar 1972:59). Bu gelişmeler sonunda, Bingazi, Nubya, Cezayir savaşsız Osmanlılar'a katılırken. Sultan Selim Çin'e kadar müşahitler göndererek, Orta Asya ve Hindistan'ı topraklanna katarak İslâm birliğini sağlamayı planladığı kayde­ dilir. Aynca Portekizlilerin Hind Okyanusundaki artan nüfuzu­ nu dikkate alarak. Umman Denizi ile Hind sulanndaki faaliyet­ lerini artırmıştır. Onun bu faaliyetleri halefleri Süleyman, D. Selim ve III. Murad dönemlerinde de devam etmiş olup, Tu­ nus, Yemen, Aden, Fas ve Habeşistan gibi İslâm beldeleri Os­ manlılar'a katılarak, devrin hükümdarlannı halife olarak tanıdı­ lar ve adlannı hutbelerde zikrettiler (Asrar 1972:56-59).

OSMANLI DEVLET İDEOLOJİSİ ve YAPISINDA HİLÂFETİN YERİ ve TESİRLERİ

Üçüncü Bölüm

A . H İ L Â F E T İ N O S M A N L I İ D A R E S İ N D E K İ YERİ a) Padişah Osmanlı hukukunun oluşmasında en başta siyasî ve idarî teşkilâtı bakımından saltanat makamı gelir. Başında han, ha­ kan, hünkâr, sultan ve padişah gibi muhtelif unvanlar alan bir lider bulunur. Bu lider I. Selim'den (1517) itibaren de, Peygam­ ber'in yeryüzündeki vekili, naibi, halefi sıfatıyla bütün müslü­ manlann manevî reisi, metbuu bulunması neticesi olarak, "Ha­ life" unvanını haiz ve mukaddes bir şahsiyet olarak karizmatik bir görünüm kazanmıştır (Okandan 1945:38). İran'a karşı mücadele eden, Mekke ve Medine'yi devletine katan Yavuz Sultan Selim'le padişah isimlerinin başına "Emi­ rü'l-Mü'minîn" ve "Hâdimü'l-Haremeyn" sıfatlan eklenecektir. Böylece Osmanlılar'da devlet ve hâkimiyet anlayışı daha İslâmî bir karakter kazanmıştır. Kanunî Sultan Süleyman'dan itibaren Osmanlı padişahları için "Halife-yi Rûy-i Zemîn" ve Halifetü'lMüslimîn" yani yeryüzünün ve müslümanlann halifesi ünvanlan kullanılmaya başlanmıştır (Yediyildız 1990:303). Hilâfet'in Os­ manlı hanedanına intikâli ile biriikte hilâfet, Abbâsîler'in son döneminde kaybettiği siyâsî gücü tekrar kazanmış görünmek­ tedir. Daha önce de kaydedildiği gibi, birkaç istisna dışında, II. Abdülhamid'e kadar hilâfet siyasî maksatla kullanılmamıştır. Osmanlı Devleti kuruluş döneminde çevresindeki İslâm devletlerine karşı nüfuz mücadeleleri vermek zorunda kalmış­ tır. Türk töresine göre teşkilâtlanan Osmanlı Devleti, doğudaki Timuroğullarına karşı bağımsızlık, hatta üstünlük iddialannı meşrulaştırmak için hanedanı, Kayı boyu vasıtasıyla Oğuz Han'a bağlayan iddia ile beraber, hâkimiyetin doğrudan doğru­ ya Allah tarafından mübarek bir şahsiyet vasıtasıyla Osman'a

104

OSMANLILARDA HİLÂFET

bağlanmış olduğu telâkkisini de bulmaktayız. Buradaki müba­ rek şahsiyet, Osman'ın rüyasını yorumlayıp ona kızını veren Şeyh Edebalı'dır (İnalcık 1958a:69). Aynca 11. Bayezid devrinde yazılan Aşıkpaşazâde (1332:6-7) ve Oruç Bey (tarihsiz. 24) tarih­ lerinde eski hilâfet nazariyesine bağlı telâkkiler de yer almakta­ dır. Rivayete göre, Osman Gazi'ye beylik, yani siyasî hakimi­ yet, kılıç, bayrak, davul gibi hâkimiyet sembolleri ile, Selçuklu Sultanı tarafından tevcih olunmuştur, inalcık'ın H.A.R. Gibb'den'*' nakline göre; semboller halife tarafından ümerâya ve sultanlara hâkimiyet tevcihinde kullanılırdı. Gerçekten Ana­ dolu Selçuklu sultanlan halifeden bu gibi saltanat sembolleri al­ mışlardır. Onlann da uç beylerine bu sembolleri tevcihi İslâmî müessesenin bir uzantısıdır (inalcık 1958a:69). Osmanlılar'ın nüfuz mücadelesi verdikleri diğer islâm devle­ ti de halife ile Haremeyn bölgesini elinde bulunduran Memlûk­ lar idi. Ancak 11. Mehmed'den sonra Osmanlılar ön plana çıka­ cak, 1. Selim devrinde de siyasî otorite ile dinî otorite Osmanlı padişahının "halife" sıfatında toplanacaktır (İnalcık 1958a:69). Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrinde örfün tesiri müesse­ seler üzerinde daha belirginken, Osmanlı hanedanına intikaliy­ le hilâfetin ve dini temsilen ulemânın Osmanlı padişahının şah­ sında, bütün müesseseler üzerinde şeriatın tesiri giderek arta­ caktır. 1- Halife Olarak Padişahın Yetkileri Halife, şerîatın uygulanması için Allah tarafından vazîfelendirilmiş bir şahıs olarak tebaa üzerinde mutlak bir otoriteye sahipti. Osmanlı padişahı da her şeyden evvel islâm halifesi idi. Padişah, halife sıfatıyla mü'minleri öteki dünyada ebedî selâ­ mete eriştirmek üzere bu dünyada her türlü amellerini şerîata göre düzenlemek vazife ve yetkisini haizdi (İnalcık 1964b: 618).
H.A.R. Gibb, Constitutional Organization, in Law in the Middle East, ed. Khudduri ve Liebesney, Washington, 1955, s. 16.

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N YERİ

105

Sultanın saltanat hukuku da zamanla, bilhassa ulemânın telkin ve tesiriyle, Allah vergisine dayanan bir hukuk gibi kabul edilmeye başlandı. Yani şer'î bir görünüm kazandı. Nitekim III. Selim'e tahta çıkacağı vakit Darüssaâde ağası İdris Ağa kendi­ sine yaklaşarak "Allah ecdadınızın mirası olan taht-ı hümâyunu sana i'tâ ve ihsan etti" demek suretiyle tahtın bir Allah vergisi olduğunu ifade etmişür (Karal 1983: VlII/94). Gülhane hattından dört ay önce yayınlanan cülus ferma­ nında Abdülmecid îslâm devlet telâkkisini bütün açıklığıyla şöy­ le ifade etmektedir: "Allah beni 'Emîrü'l-Mü'minîn ve Halife-i rûy-ı zemîn' tayin eylemiştir. 'Uhde-i Hilâfet'ime teslim edilen halkı korumak vazifemdir" (İnalcık 1964b:618). Bu ifade ile Os­ manlı padişahının konumu, vazifesi ve îslâm hukukundaki yeri hakîki manâda ifadesini bulmuştur. Kaydettiğimiz gibi padişah için, manevî prensiplere, dinî konulara, şerîatın tesbit ettiği esaslara, İslâmiyet'in ezelî ve de­ ğişmez düstûrlanna riayet etmek mecburiyeti vardır. Padişahın cismanî salâhiyetlerinin üstünde gelen, onlan tahdit ve takyid eden manevî esaslan muhtelif safhalarda mü­ talâa etmek mümkündür. En başta îslâm hukukunun kaynağını teşkil eden müslümanlann hem uhrevî ve dünyevî hayatını ida­ re edecek müstakar ve ezelî hükümleri ihtiva eyleyen, Kur'ân gelmektedir. Padişah, Allah'ın peygamber vasıtasıyla irsal eyle­ diği Kur'ân'ın hükümlerini hâkim kılmak, onlan tatbik ve takip ile mükellef bulunmaktadır (Okandan 1945:39). Nitekim, Os­ man Bey, oğlu Orhan'a yaptığı nasîhatte "her hususta şer-i şe­ rife inkıyâd ve mutavaatı" vasiyet etmiştir (Cevdet 1309:1/34). Padişah, cismanî iktidan için "Sünnet-i Muhammediye" ye, İslâm hukukunun ikinci kaynağı olarak uymak zorunda idi. Aynca örf ve teamüllerle (icma') tesbit edilmiş dinî esâslar, pa­ dişahın cismanî salâhiyetlerini, takyid eden prensiplerdir.

106

OSMANLILARDA HtLÂFET

Şu halde, Peygambere vekâlet ve O'na halef olmak vesile­ siyle aynı zamanda bütün müslümanlann da manevî lideri olan padişah için nazarî esaslara göre, mutlak ve keyfî değil şerîatın iktizâsiyle, hükümleriyle takyîd ve tahdît edilmiştir. Padişahın mutlak hâkimiyeti bu hudutlann dışında ve bunlann meskût bu­ lunduğu sahalarda kendini gösterebilmektedir. Padişahın cismanî iktidannı frenleyen esaslara muhalefet, hukukî olarak mümkün değil gibi (Okandan 1945:40) görünüyorsa da, bu da meşru daire ile sınırlı olup, dilediği gibi hareket edemez. Padi­ şahın salâhiyetleri, ilâhî kanun ile kayıtlıdır. Kur'ân ve sünnetin hükümlerini terkettiğinde, kendisine itaat edilmez. Bunun için İslâm idaresinde "fetva" müessesesi ortaya çıkarak gelişmiştir (Akgündüz 1990:47). 2- Halife Olarak Padişahın Yetkilerinin Kontrolü Bütün İslâm devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı devletinde de padişah, devleti şeriata göre idare etmek zorunda idi. Bu sûretie şahsî ve keyfî idaresi şeriatle sınıriandırılmıştı. Zaten pa­ dişah, devletin her türlü yetkilerini nefsinde toplamakla bera­ ber, onlan bizzat yürütmeyerek mutlak vekil olarak kabul ettiği Sadrazama devretmiştir. Sadrazam, devleti; şeriata ve kanun­ nâmelere göre ve padişahın tasvibi ile idare etmek zorundadır. Şeriatla ilgili meselelerde yine padişah tarafından tâyin edilmiş olan Şeyhülislâm'ın fetvasını almaya mecburdur. Bu suretle ik­ tidann icâblan padişah, sadrazam ve şeyhülislâm tarafından yü­ rütülmekte, fakat iktidan padişah temsil etmektedir. (Karal 1983:V11I/194). Bütün bunlara rağmen padişah şeriaün dışına çıkarsa ne yapılması gerektiği Kanunî Sultan Süleyman'ın koy­ duğu şu kanunnâmede zikredilmektedir: "Devlet idaresi ulemâ ile vükelâya tevdî edilmiştir. Padişah'm doğru yoldan sapması halinde, ulemâ ve vüke­ lâ ordu reislerini keyfiyetten haberdar ederek padişahı tahtdan indirip yerine hanedan erkânından diğerini se­ çecektir" (Karal 1983:196).

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N YERİ

107

3- Halife = Padişah - Teb'a Münâsebetleri Osmanlı Devleti her şeyden önce bir İslâm devletidir. Onun için tebaa ile devlet münâsebetleri bu çerçevede mütalâa olunmalıdır. Mü'minlerin teşkil ettiği İslâm topluluğu, yani üm­ met ve onun başında şeriati tatbik ve icra ile görevli İmam (Ha­ life) devleti teşkil eder. Müslümanlar müsavidir, ırk ve sınıf aynlığı gibi unsurlar şeriat karşısında bir farklılık yaratmaz. Diğer taraftan Müslümanları şeriat yolunda sevk ve idareye, Allah ta­ rafından tevkil edilen Halife-Sultana mutlak itaat gerektir. Bu suretle îslâm hükümdan sürüsünü selâmete eriştirmekle görevli çobana benzetilir (Çelebi 1986:378). îbn Haldun, İranlı Celâüddin Devvânİ, Kınalızâde Ali ve Taşköprülüzâde Ahmed gibi bir çok îslâm yazan, aynı esastan hareketle hükümdar ve tebaa münâsebetlerini baba-çocuk münâsebetlerine benzetirler. Te­ baanın bu ve öteki dünyadaki refahı ve selâmeti sultanın elin­ dedir. Buna karşı tebaa, oğulun babaya gösterdiği mutlak itaati göstermek mecburiyetindedir (İnalcık 1958a:74; Itzkowltz 1989 : 128-29). İbn Haldun (1990:554-58)'a göre sultan, Allah'ın kullannı refaha eriştirmeli, adaleti sağlamalıdır. Adalet olmazsa tebaa mahvolur. Memleketin ve devletin düzeni, bir bakıma düşman­ dan korumak ve tebaa üzerinden zulmü kaldırmakla olur. Bu iki unsuru yerine getiren sultan devletin başında kalmaya hak kazanır. îbn Haldun'un bu telakkisi, Osmanlılar arasında hü­ kümdann vazifeleri olarak yerleşmiştir. Osmanlılar'da tebaa ile ilgili fermanlarda "Reaya taifesi ki Allah'ın bir emanetidir. Onları himaye etmek ve kimsenin zu­ lüm yapmasına müsaade etmemek padişahın vazifesidir" ibare­ sinin daima tekrarlandığını H . İnalcık (1958a:75) kaydetmekte­ dir. Esasen bu ibare Osmanlı padişah-halifesi ile tebaa arasın­ daki münâsebeti en çarpıcı bir şekilde vermektedir.

108

:

OSMANLILARDA

HİLÂFET

"ZıllûUahi fi'l-arz" olan padişah sınıflann düzenini tayin ve tesbit eder. Kişiler kabiliyetine göre yükselir ve alçalır. Yani ka­ biliyet Osmanlı'da, yöneten ile yönetilenin oluşmasında temel etkendir. Bu Osmanlı İmparatorluğunda sıkı bir şekilde tatbik edilmiş olup, inhitatın sebeplerinden birisi de mezkûr uygula­ manın terk olunmasına atfolunmuştur. (İnalcık 1958a:76). Daha önce kaydettiğimiz gibi, 1. Selim'den itibaren hızla şer'îleşen Osmanlı hukukuna paralel olarak yönetim ve tebaa münâsebetleri de buna uygun hale getirildi. Kanuni, bid'at sayı­ lan vergileri kaldırdı. V e bir adalet ve kanun devri başlattı (İnal­ cık 1958 a:78). XVI. asnn sonlarında başlayan kargaşada tebaanın zarar görmesinden dolayı 1. Ahmed (1603-1617), tebaayı himaye amacıyla adâletnâmeler çıkardı (Ekim 1609) ve mühim tedbirler aldı (Uzunçarşılı 1983: III/113). Keçi Bey (1277:17) meşhur risa­ lesinde tebaaya yapılan zulümlerden padişahın ahirette mes'ûl olduğunu ısrarla belirtmiştir. Köprülüler devrinin en mühim vasfı, şeriata devlet idaresi ve kanunlarda birinci mevkii vermek ve tebaayı koruyucu tedbirler almış olmaktır (Yurdaydın 1971:125:26). Ayrıca Köprülüler, şeriat tarafından ve halkın hissiyatınca lanetlenmiş yeniliklerin (bid'atlann), ki bunlar, terkedilerek, Kanuni dönemindeki kanunlara ve uygulamalara dö­ nülmeye çalışılmıştır (Itzkovvitz 1989:117). Osmanlı tebaası arasında müslim ve gayrimüslim olarak en büyük farklılık, İslâm hukukunun bir sonucu olarak, vergi ve devlet idaresi alanında idi. Kültürel yönden tam bir hürriyet ha­ kimdi. Ama denilebilir ki, gayrimüslimler daha rahat yaşıyorlar­ dı. II. Mahmud (1808-1839) din ve mezhep ayırt etmeksizin bü­ tün tebaalannın müsavaünı ilân edecektir. Bu eşitlik 1 . Mah­ 1 mud'un "ben vatandaşlanmdan Müslümanı camide, Hıristiyanı kilisede ve Museviyi sinagogta ayınnm, aralannda başka bir fark yoktur" sözü ile yerini bulmuştur (Şeref 1985:53).

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N YERİ

109

b ) Osmanlılar'da Cülus Merasimi ve Biat Eski bir Türk ve İslâm geleneği olan cülus, en gelişmiş ve güzel şekliyle Osmanlılar'da görülmektedir. Mevcut hükümdar ölünce Darüssaâde Ağası durumu sadrazama bildirirdi. Sadra­ zamın önderliğinde ulemâ ve ümerâ saraya giderek Kubbealtı veya Sünnet Odasından yeni padişahı alırlar, padişahın vefat ettiğini ve saltanat nöbetinin kendisine geldiğini söyleyerek, kendisini tebrik ederler (Özcan 1993:111). Padişah, bir kolunda Darüssaâde Ağası, diğer kolunda Si­ lahtar Ağa olduğu halde önce Hırka-i Şerif Dairesi'ne götürü­ lürdü. Burada Sadrazam ve Şeyhülislâmın biatından sonra ba­ şında saltanat alâmeti olarak, yûsufî destan ve sırtında samur erkân kürkü ile eski Türk töresine göre müneccimbaşı tarafın­ dan belirlenen eşref-i saatte Babüssaâde önünde kurulan tahta oturtulurdu (Cevdet 1309: VI/236-37). Sadrazam ve Şeyhülislâm Hırka-i Saadet Dairesinde biat ettiklerinden genellikle tören yerinde hükümdara önce, Hz. Peygamber sülâlesinden olan seyyid ve şeriflerin âmir ve reisi olan Nakibü'l-Eşraf biat ederdi. Nakibü'l-Eşraf'ın biat etmesi kanundu. Çünkü Nakibü'l-Eşraf'ın Osmanlı padişahına biat et­ mesi, tüm Hz. Peygamber nesli ile Hicaz'ın Osmanlı hilâfetine biat etmesi anlamına geliyordu. Bunun için Osmanlılar bu biata ayn bir önem vermişlerdir. Cülus merasiminde padişah, Nakibü'l-Eşraf'ın biat ve teb­ rik ettiği sıra hürmeten ayağa kalkar ve divan çavuşlan tarafın­ dan alkış yapılırdı (Uzunçarşılı 1972:12). Nakibü'l-Eşraf'ın biat ve duasından sonra bayram tebrikle­ rinde olduğu gibi Kırım hanzâdesi, rikâb-ı hümâyun ağalan ve kapıcıbaşı ağalan biat ederierdi. Kubbealtında bekleyen Şeyhü­ lislâm gelip duâ etmesinden sonra sadrazam ve öteki vezirier, kazaskerler, diğer devlet ileri gelenleri, ocak ağalan biat ve teb-

110

O S M A N L I L A R D A HtLÂFET

riklerini sunarlardı. Nihayet teşrifatçı efendinin etek öpmesiyle merasim biterdi. Yeni hükümdar tahttan kalkıp hazır bulunanlan selamladıktan sonra selefi olan hükümdann cenaze nama­ zını kıldıktan sonra,Enderun'a dönerdi (Özcan 1993:111). Ende­ run'da ülkenin her tarafından gelip tahsil görüp yetişen erkan, ülkeleri adına yeni halifeye biat ederlerdi. Birkaç gün sonra Padişah'ın Eyyüb Sultan'a götürülerek orada, devrin en büyük din adamı tarahndan kılıç kuşanma merasiminin yapılması da devletin sonuna kadar devam etmiş merasimlerdendir. Biatden sonra icra' edilen bu merasime "taklid-i seyf" veya "kılıç alayı" denilirdi. Sultan Abdülaziz'e yapılan kılıç kuşatma merasimini izle­ yen A . Cevdet Paşa (1986:11/152), Bağdat'tan Mısır Abbâsîlerine, Mısır'ın fethi ile Yavuz Sultan Selim'e kuşatılan Hz. Ömer'in kılıcını "Şeyhülislâm efendi kılıcı padişâh-ı nev-câh hazretlerine kuşattı" ifadesi ile vermektedir. Kılıç kuşanma me­ rasimini padişah türbelerinin ziyareti takip ederdi. Bundan son­ ra padişah millet temsilcilerinin itaat ve tebrikleri ile yabancı el­ çilerin tebriklerini kabul ederdi. Cülus top atışları ile İstanbul'da, ulak ve nâmelerle eyâlet­ lere duyurulur, hutbelerin yeni sultan adına okunması istenirdi. Eyalet valileri de eyaletleri adına yeni Halife-Sultana biat eder­ lerdi. Bu merasimler Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar devam etmiştir (Özcan 1993:111). c) H u k u k Selçuklu müesseseleri üzerinde yükselen Osmanlı Devleti, devlet işlerinin ve kamu hukukunun şer'î hukuk karşısında ba­ ğımsızlığını öne sürme hususunda daha önceki İslâm devletle­ rinden çok daha ileriye gitmiş görünmektedir. Osmanlı Devle­ ti'nin hakîki kurucusu, merkezi ve mutlak hakimiyet anlayışına dayalı İmparatorluk sisteminin müşevviki olan Fatih Sultan

D E V L E T İDEOLOJİSİ v e Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N Y E R İ

111

Mehmed, idarecinin yasama yetkisi ilkesini daha da kuvvetlen­ dirdi. 11. Beyazıd'ın ilk saltanat yıUannda Fatih'in engel tanıma­ yan yasama faaliyetine karşı şeriatı destekleyenlerin büyük tep­ kisine şahit olundu. Her ne kadar Kanunî şeriatın devlet huku­ ku üzerindeki denetimini öne çıkarmaya meylettiyse de, devlet hukuku onun idaresi altında da yerini muhafaza etti (İnalcık 1992:15). Ancak şu noktayı özellikle ifâde etmek gerekir ki, Yavuz Sultan Selim'den sonra Osmanlı padişahının hükümdar­ lık ve devlet telâkkisi, gittikçe şeriata daha uygun bir hale geti­ rilmeye çalışılmış, bunda Kemâl Paşazade ve Ebussuud gibi nü­ fuzlu Şeyhülislâmlann büyük rolü olmuştur (İnalcık 1958a:71). Devletin kudreti ve hükümdann otoritesi arttığı nisbette Osmanlı padişahının şahsı insanüstü bir mahiyet kazanmaya başlamış, sarayda dahi ancak mahdut kimselere, onunla temas etme ve konuşabilme müsaadesi verilmiştir (İnalcık 1958a: 72). Osmanlı Devleti'nde yerleşmiş olan devlet telâkkisinde iki ayn görüş vardır: Bir taraftan sınıflar nizâmı ve adalet esası devlet menfaati içindir, devlet gayedir. İkinci görüşde esas ga­ ye şeriattir. Siyasî otorite, Allah'ın emirlerini tatbik için mev­ cuttur, hikmet-i vücubu bundan ibarettir. Osmanlı Devleti, bu iki görüşü yani devletin mutlak otori­ tesi ve şeriatın hâkimiyeti esaslarını uzlaştırmaya çalışmıştır. Devletin iki esas rüknü olarak şeriatı temsil eden ulemâ ile si­ yasî otoriteyi temsil eden ümerâ padişahın şahsında birleşir (İnalcık 1958a:78). Taşköprülüzâde'nin adalet dairesinde; devlet, şeriat, hü­ kümdar, asker, hazine, raiyyet ve adalet daire halinde birbirine tâbi bir bütün teşkil etmektedirler. Burada dikkate değer husus, eski düstura şeriatın eklenmiş olmasıdır (İnalcık 1958a: 77). Duraklama devrinde Koçi Bey'in hazırlayarak (H. 1041) IV. Murad'a takdim eylediği meşhur risalede, devletin hukukî

112

••

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

bünyesinde hâkim olan "Kavânin-i Şer'îye'nin eski önemini muhafaza edemediğinin belirtildiğini görüyoruz (Koçi Bey 1277:2). Koçi Bey (1277:9-12) devlette onun bünyesi icabı hâkim olması lâzım gelen şeriatın hükümlerinden bir eser kalmadığını ve bütün siyasî organlann üstünde nâzım rolünü oynayacak bir devlet başkanının yani halifenin nüfuz ve otoritesinin de bahis mevzuu olmadığını ifade ediyor. Yani inhitatın en mühim amil­ leri şeriat ve onu uygulayan Sultan-Halife'nin nüfuz ve önemini kaybetmesidir. Koçi Bey'in yaltlaşımını "Gülhane Hatt-ı Hümâyunu"nda da görmek mümkündür. Burada, saltanatın kuvvetli, halkın da refah içinde olması, Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan beri şe­ riata son derece bağlı olması ile açıklandıktan sonra, 150 yıl­ dan beri birbiri ardından gelen gaileler ve çeşitli sebepler yü­ zünden şeriata ve kanunlara uyulmadığından eski kuvvet ve zenginlik, güçsüzlük ve fakirliğe döndüğü, şer'î kanunlar altında idare olunmayan memleketlerin ayakta kalamayacağı belirtil­ mektedir (İnalcık 1964b:611). Kanun-ı Esâsî'nin 4. maddesi ile şeriatın koruyucusu hali­ fenin konumu "Zat-ı hazret-i padişahî hasbel-hilâfe din-i İs­ lâm'ın koruyucusu ve bil cümle tebaa-i Osmaniyenin hükümdar ve padişahıdır" hükmü ile yerini bulmuştur (Kili 1985:31).

B. ULEMÂYA GÖRE OSMANLI HİLÂFETİNİN MEŞRUİYETİ
Hilâfet makamına kimin veya hangi soyun geçeceği, İslâm toplumunca tartışılmış ve günün şartlarına göre, birtakım pra­ tik çözümler üretilmiştir. Araplar arasında Kureyş'in, Şiîler ara­ sında da Haşîmiler'in hilâfetinin meşruiyeti kabul görmüştü. Ancak bunlann hiçbirisinden olmayan Osmanlı padişahı Sultan

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N Y E R İ

113

I. Selim, hilâfeti Kureyş'in dışına taşımıştı. Bu durum yeni problemlere yol açarken Osmanlı uleması birtakım fikirler üre­ tecek, deliller getirecek ve Osmanlı hilâfetinin meşruiyetini savunacakür. Buna göre; a) Hakk-ı Seyf: Hilâfet makamına geçecek zâtın, kendisi­ ne rakip duramayacak derecede kudret ve kuvvete, aynı za­ manda şan u şevkete sahip olması gerekir. Sultan I. Selim de muasır İslâm hükümdarları arasında en ziyade şan u şevkete sahib idi (Zeydan 1328: 1/104). Kanuni devrinin sadrazamların­ dan Lütfi Paşa, Osmanlı hilâfetini Arap ve Fars ulemâsı ile İs­ lâm topraklanna saldıran Batılı güçlere karşı savunmak ve ya­ pılan müdahalenin haklılığını ortaya koymak için, HalâsuTÜmme fî Ma'rifeti'l-E'imme, adını verdiği Arapça ve Farsça olarak Türkçe açıklamalı bir risale yazmıştı (Gibb 1962:287). Burada Lütfi Paşa, "dini devam ettirecek, şeriatın emir ve ya­ saklarını uygulayacak, İslâm ana yurdunu muhafaza edecek, di­ ğer İslâm ülkelerindeki Müslümanlarca tanınacak şartlan haiz olan bir hükümdann halifeliğinin gerekli olduğunu" ileri sürü­ yor ki, bu şahıs Kanunî Sultan Süleyman idi (Gibb 1962:293). Lütfi Paşa, halifeliğin Kureyş'ten olması iddialarına karşı bu za­ manda Müslümanlar arasında dini ve şeriatı koruyup uygulaya­ cak en büyük İslâm devleünin reisinin halifeliğe hak kazanmış olacağını vurgulamakta (Gibb 1962:293) olup Osmanlı ulemâsı­ nın kullandığı "sultan" tabirinden maksat "Halife"nin kasdedildiğini, halifenin fevkinde imamın olmadığını ve onun "sultan" olarak lâkaplandırıldığını kaydetmektedir (Gibb 1962:290). Ri­ salesini yazmak için pek çok kitap tetkik ettiğini ve bu eserler­ de (Gibb 1962:189) "müelliflerin hiçbirisi sultanın Kureyşî ve Haşimî olması yahut Abbâsîler'den veya başkalanndan izinli bulunması lâzımdır", diye herhangi bir şart ileri sürmediklerini ancak "biaf'ı, "galebe'yi" ve "kahr'ı" şart olarak kabul ettikleri­ ni kaydediyor (Gibb 1962:290).

114

OSMANLILARDA

HİLÂFET

b) Seçilme Hakkı: Hilâfet makamına çıkan halifenin, ehl-i hal ve akd olan kişilerden (ulemâ ve ümerâ) müteşekkil bir meclis tarafından tasdik edilmesidir. Hilâfetin Osmanlılara intikâlinden sonra, ilk Osnıanlı Halifesi I. Selim'in hilâfetini, ri­ vayete göre yapılan bir merasimle; Camiü'l-Ezher ulemâsı ile Osmanlı ulemâ ve ümerâsı tensib ve tasdik etti. Kısaca biat merasimi gerçekleştirildi. Bundan sonra "halifelik kılıcı", Ebu Eyyüb Camii'nde Yavuz Sultan Selim'e kuşatıldı. Bu merasim­ ler Osmanlı Devleti'nde bir gelenek haline gelerek, yıkılışına kadar devam etti (Zeydan 1328: 1/104). c) Vasiyyet: Halife'nin kendisinden sonra gelecek halife namzetini tayin etmesi. Corci Zeydan (1328: 1/105) Abbâsî­ ler'in Mısır'daki son halifesi 111. Mütevekkil'in hilâfeti I. Selim'e vasiyyet ettiğini kaydetmektedir. d) Haremeyn'in Himâyesi: Osmanlı sultanları, halifelik makamını ihraz etmelerinden itibaren Haremeyn-i Şerîfeyni tam hakkıyle himaye ve hizmet etmişlerdir (Zeydan 1328: 1/ 105). Osmanlılar, I. Bayezıt ve oğlu Çelebi Mehmed zamanın­ dan beri Haremeyn'e "sürre" denilen iane göndermeye başla­ mışlardı. Hicaz hâkimiyetinden sonra, imparatorluğun her ta­ rafında kurdukları Haremeyn vakıfları ile bölge insanının mü­ reffeh yaşamalarını sağlamışlardır (Uzunçarşılı 1972: 19-15). Ay­ rıca hac yollarının güvenliği ve işlerliğini sağlayarak, hac ibade­ tini organize etmişlerdir. e) Mukaddes Emanetlerin Muhafazası: Daha önce de kaydettiğimiz gibi mukaddes emanetler, Bağdat'ın Moğollarca işgalinden sonra Mısır'a getirilmiş, Mısır'ın Osmanlılar'a katıl­ masıyla, İstanbul'a nakledilmiştir (Zeydan 1328: 1/105). Mukad­ des emanetleri muhafaza etmek, zamanla İslâm toplumunca, hilâfetin meşruiyet şartlanndan kabul edilmiştir. Osmanlı Devleti'nde halifeliği siyasî bir unsur olarak iç ve dış münâsebetlerde aktif olarak devreye sokan 11. Abdülhamid döneminin önde gelen şahsiyetlerinden devlet ve siyâset adamı

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N YERİ

115

A . Cevdet Paşa (1986: 1/148-49), Osmanlı padişahlannın hali­ feliğinin meşru olmadığını iddia edenlere "İmamlar Ku­ reyş'tendir" hadisini anlatırken "şevket ve kudret sahibi her kim ise ona inkiyâd ve itaat farâiz-i Islâmiyedendir" diyerek, bu asırda küre-i arz üzerinde "din-i İslâm'ın hâmisi yalnız bir Devlet-i Osmaniyye kalmıştı" diyerek hanedân-ı Osmanî'nin hilâfe­ tine muhalefet edenlerin âsî ve bağî olduklarını ileri sürmüştür. Hz. Peygamber'in soyunun, kızı Fatıma'dan devam etti­ ğinden hareketle, Osman Bey'in eşi ve Orhan Bey'in annesi Şeyh Edebalı'nın kızının Seyyide olduğu, dolayısıyle Hanedân-ı Osmanî'nin Kureyş'e bağlandığı (Mısıroğlu, 1993:47) görüşünün ciddiyeti tartışmaya açıksa da, Osmanlılar İslâm dünyasındaki üstünlüklerinin meşruiyetini evrensel hilâfet fikrinin yeni bir bi­ çimde ihyasında aradı (İnalcık 1992: 15) ve bunda da büyük öl­ çüde başanlı oldu.

C. O S M A N L I H İ L Â F E T İ N D E K İ

DEĞİŞİM

Hilâfet müessesesi doğuşundan ilgâsına kadar devrin şart­ larına paralel olarak birtakım değişimler geçirmiştir. Osmanlıla­ ra kadar yaşanan kısmı giriş bölümünde ele almıştık. Hilâfet, bütün zamanlarda olduğu gibi Osmanlı ulemâsının da sürekli gündeminde kalmış ve şartlara göre gelişim ve deği­ şimini sağlamıştır. Tabiî ki bu değişim devletin siyasî, sosyal ve ekonomik durumlarıyla yakından ilgilidir. Osmanlı döneminde hilâfet üç büyük değişim geçirmiştir. Bunlar; a) Klâsik D ö n e m Osmanlı Hilâfeti Mısır Abbâsîleri'nin hiçbir siyasî gücü yoktu. Bundan dola­ yı hilâfet sembolik bir görünüm kazandı. Ancak hilâfet müesse­ sesinin dinî gücü münasebetiyle İslâm toplumunun nazarında bir saygınlığı vardı. Memlûkler, Abbasî halifelerini himaye ede­ rek, onlann dinî nüfuzundan istifade ettiler. Neticede Osmanlı-

116

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

lar'ın Memlûkları ortadan kaldırmasıyla hilâfet, kendilerini hi­ maye eden siyasî otoriteyi de kaybetti. Son Abbasî halifesi III. Mütevekkil'in hilâfetine son veren I. Selim, bu müesseseyi İs­ tanbul'a taşıdı. Yavuz Sultan Selim ile Osmanlılara geçen hilâfet müesse­ sesinde dinî ve siyasî güç Osmanlı padişahının şahsında '"sul­ tanlık" olarak yeni bir görünüm kazandı. Hilâfetin babadan oğuİa ya da aynı aileden bir başka zâta geçmesi dışındaki görü• nüm ilk halifeleri hatırlatıyordu. I. Selim'den itibaren "Osmanlı Devleti Hilâfeti", XIX. asrın sonuna kadar İslâm dünyasının bü­ yük bölümünde tanınacak, değişik sebep ve zamanlarda olmak üzere, hutbeler ve dualar Osmanlı Sultanı adına okunacaktır (Goloğlu 1973:13). İnalcık (1988: 1/320), "Hz. Peygamber'e ve Râşid halifelere 'efdalü'l-guzât ve'l-mücâhidin' olarak halef ol­ ma iddiasında bulunan Osmanlılar'daki hilâfetin şekli, "dört ha­ life" devrinden sonra aldığı görünümden ibaretti" dedikten son­ ra, hilâfetin saltanatla birleştiğini ve hükümdarlık yönünden ağır bastığını ve Osmanlılar'ın hilâfeü, "Sultanlık" olarak isim­ lendirdiklerini kaydediyor. Esasen şûra ve adalete dayanan devletin şeklini aramaya gerek yoktur. Kur'ân'a riâyet, adalet ve meşverete dayanmak şartıyla İslâmiyet, kurulan devlet ve hükümetin şekline karışma­ mıştır. (Tunaya 1954:649). Klâsik dönem Osmanlı hilâfeti olarak ele aldığımız 15171876) döneminde, hilâfet kendine has bir görünüm kazanmış­ tır. Tahta geçen hükümdann şahsî durumuna göre, bazen pa­ dişah bazen de müessesenin devamlılığı ön plâna çıkmıştır. Ço­ cuk yaştaki veya mecnûn fetvalı hükümdariarın hilâfeti ise, bu dönemin meseleleri olarak ele alınabilir. Ancak bu dönemde birkaç isüsna dışında hilâfetin siyasî mânâda kullanılmadığı id­ diası, "hilâfet hiç gündeme gelmedi, unutulmaya yüz tuttu" ola­ rak değerlendirilmemelidir. Bu dönemde de bütün Osmanlı hü-

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N Y E R İ

117

kümdarları halife olduklannın şuûrundadırlar. Çünkü sistem buna binâen kumlmuştur. b ) İslâm Dünyasını Birleştirici Bir U n s u r Olarak Hilâfetin Ö n Plana Çıkarılması XIX. asnn son yansında, Osmanlı Devleti içte "îttihâd-ı Islâm"ı yani "İslâm Birliği"ni dışta da "Tesânüd-i İslâm"ı devlet si­ yaseti haline getirecek ve bu siyaseti uygulamaya koyarken de, bütün Müslümanlan Osmanlı padişahının "Halife" sıfatı etrafın­ da örgütlemeye çalışacaktır. Bunu daha sonra ele alacağız. Bu siyaset zaruretler sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu zaruretler, Os­ manlı Devleti'nin zarar gördüğü milliyetçilik hareketleri ile Batılı sömürgeci devletlerin İslam ülkelerine yönelik uyguladıktan işgal hareketleridir. Kemâl Karpat (1987:27-8), Pan-lslâmizm siyasetinin mi­ marı II. Abdülhamid'in ana gayesinin Müslümanlan birleşürmek değil, Osmanlı devleti sınırlan içinde yaşayan Müslüman teb'ayı birbirine kaynaştırarak aralarında birlik ve tesanüd ya­ ratmak olduğunu belirttikten sonra, Abdülhamid'in, o günkü mevcut şartlar içinde bütün Müslümanlan birleştirmenin müm­ kün olmayacağını, gayet iyi bildiğini ileri sürmektedir. Halife II. Abdülhamid'in imparatorluk içindeki Müslümanları birlik içinde tutmak istemesi, onun idarî olarak görevidir. Ancak onun bü­ tün dünya Müslümanlarını birleştirmek diye bir hedefinin oldu­ ğunu söylemek doğru değildir. Hatıratında böyle bir bilgiye de rastlamak mümkün olmamıştır. Bununla beraber Halife-i Müslimîn olarak, bütün dünya Müslümanlannın meseleleri ile ilgi­ lenmek, çözüm yollan aramak da onun mesûliyetlerindendir. Abdülhamid'in yapmak istediği de budur. Kısaca sömürge du­ rumuna düşmüş Müslümanlan en az zayiatla kurtarmaktır. Os­ manlı Devleti'ni kurtarmak için. Batılı sömürgeci devletlere karşı İslâm ülkelerini kullanmak istediği de doğru değildir. An­ cak sömürgeci-işgalcilere karşı, halifeliğinin etrafında güç birli-

118

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

ği yaparak direnmek ve İslâm dünyasını uyandırmak amacı var­ dır. Fakat şunu özellikle ifade etmek gerekir ki, Halife 11. Ab­ dülhamid ile birlikte, Osmanlı hilâfeti hakiki hüviyetini ve tarihî misyonunu tekrar kazanmış olacaktır. c) Ruhanî Hilâfet Meselesi ve Ruhbanlık İslâm hilâfetinde ruhanî bir görünümden söz etmeden ön­ ce, ruhânîlik nedir, müessese olarak yapısı nasıldır, İslâm'da ruhânîlik var mıdır? gibi soruları ele almak gerekir. İslâm toplu­ munda görünmeyen sınıflar ayrımı, Hıristiyanlığın yapısında vardır. Yani Hıristiyan toplumu kendi içinde tabakalaşmıştır. Bunlar; dinî faaliyetleri idare edenler ile idare edilen Hıristiyanlardır. Dinî faaliyetlerin; tören, âyin ve ibadetlerin yapılmasını yönetenler, Hıristiyan toplumun idare edenler azınlığını oluş­ turmuştur ki, bunlara Ruhanîler denilmiştir. Bu sınıfın dışında­ kilere de lâikler adı verilmiştir. Dinî faaliyetleri idare eden ruha­ nîler; papazlardan, piskopos ve kilise bürokrasisinin çeşitli mevkilerinde görevli bulunan kuiJsal kişilerden müteşekkildirler (Dursun 1992:39). İslâmiyet'te ve onun teşekkül etmiş müesse­ selerinde başta halife olmak üzere, din bürokrasisini oluşturan kişilerin herhangi bir kutsallıkları yoktur. Üstünlük takvada aranmış olup, hıristiyan bürokrasisini oluşturan ruhban sınıfın­ da olduğu gibi, hatadan münezzeh kabul edilmemişlerdir. Çün­ kü İslâm'a göre hatadan münezzeh olmak ancak Allah'a ait bir vasıftır. Katolik Hıristiyanlıkta papa, Hz. İsa'nın adeta vaz-ı şeriatda lâ-yuhtî (hata işlemez) vekilidir. Hz. İsâ namına emir ve nehiy eder. Yani helâli haram, haramı da helal kılabilir. Dilediğini dine dahil eder, dilediğini de dinden çıkarır (aforoz); günah af­ fetme, cennet bahşetme ve cehenneme gönderme gibi, yetkile­ re sahiptir (Seyyid Bey, 1339:9-10). Bu anlayış tarzına İslâm dininde rastlamak mümkün olma-

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N YERİ

119

dığı gibi, hiçbir kimsenin ve müessesenin böyle bir selâhiyeti yoktur. Binaenaleyh İslâm'da Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir ruhban sınıfı teşekkülü de yoktur. Şeyhülislâmlık ve müftîlik, halka ahkâm-ı şer'iyyeyi bildirmek maksadıyle sonradan ihdas edilmiş resmî makamlardır. Âlim olmak şartıyle herkes müftî olabileceği gibi, fetva da verebilir. Yani fetva vermek için resmî bir memur olmak da gerekmez. Şeyhülislâmlık, Osmanlı devle­ tine has bir müessese olup, derece ve rütbe itibariyle din bü­ rokrasisinde, diğerierinden büyükse de, şer'an hiçbir farkı yok­ tur (Seyyid Bey 1339: 9-10). Adaleti sağlamak amacıyla devletin bünyesinde ihdas edil­ miş olan kadılık, müftîlik, şeyhülislâmlık ve divan gibi müesse­ selerin aynen devam etmesi şart değildir; zira bu müesseseleri, İslâm devletinin hususiyetlerine devamlılık kazandırmak için, Müslümanlar kurmuşlardır. Kuvvetin kanunda toplanması, ada­ let, liyâkat, istişare, sosyal dayanışma gibi, İslâm'ın devlete ge­ tirdiği özellikler zamanın, coğrafyanın şartlarına göre değişik müesseseler tarafından sağlanabilir (Niyazi 1993 : 191-92). Oy­ sa Kilisenin devamlılığı ve özerkliği söz konusudur. Hıristiyanlıkta sosyal hayatta iki temel güç vardır; Tanrı ve Sezar. Bunlar birleştirilebilir ya da birbirinden aynlabilir, uyum içinde ya da çatışma halinde olabilirier. Biri ya da diğeri üstün durumda olabilir. Ama her zaman iki güç vardır: Tann ve Se­ zar, Kilise ve devlet. Klâsik İslâm'da böyle bir ayırım yoktur. İki güç yerine bir güç vardır ve bu yüzden ayrılma ve çatışma me­ selesi ortaya çıkmamıştır (Dursun 1992: 144). Halife, Cumhûr-ı İslâmiyenin reisi gibidir. Haiz olduğu "Velâyet-i âmme"de bir hükümdar veya bir reis-i cumhurun ve­ layeti gibi idarî ve siyasidir (Seyyid Bey 1339:12). Aslında bu teşkilât sadece İslâm'a mahsustur. Dini ve dünyevi hâkimiyeti bir arada bulundurup ahkâm-ı diniyeyi tatbik ettiğinden, kay-

120

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

serlerin ve imparatorların idare ve hâkimiyetlerinden aynlır. Onlar gibi yalnız dünyevî nizâma tâbi olmazlar (Zeydan 1328:1/ 102). İdarî ve siyasî selâhiyetleri bakımından da papadan ayn­ lır. Papa'nın velayeti ruhanîdir. Yani siyasî iktidardan yoksun olup, gücü öbür dünyaya yöneliktir (Britanica c. XVII/393). Netice itibariyle yazılanlardan da anlaşılacağı üzere kendi­ ne has özellikleri bulunan halifeliğin Euro-Centric (Avrupa mer­ kezci) bir yaklaşımla papalıkla aynîleştirilmesinin doğru olmadı­ ğı söylenebilir. Batılı bilginleri bu tarz bir yaklaşıma iten sebep ise, Islâmiyetin de Hıristiyanlık gibi teokratik bir nizam getirdi­ ğini zannetmelerindendir. Oysa teokrasi kalıbı da İslâmiyet için son derece dardır. Çünkü, İslâm'da Kur'ân ve sünnetin dışın­ da, kıyas, icmâ' ve örfe de yer vardır, tcühâd (hüküm çıkarma) ise, zaman ve şartlara daima açıktır. Hatta öyle ki, İslâm devlet teşkilâtı içtihad konusunda dahi halifeye bir ayncalık tanıma­ mıştır. Bu anlayışın üzerine bina edilen müesseseye, teokraside yer aramak da doğru değildir (Niyazi 1993: 193-94). Osmanlı Devletinin dinî ve siyasî yapısını inceleyen Davud Dursun (1992: 23-24), "İslâm ve Türk-İslâm devletlerinde görülen yapı­ yı Yan Dinî Sistem (Nim-Teokrasi)" adının verilebileceğinin önerilmekte olduğunu kaydettikten sonra, Osmanlı Devletinin de Yan Dinî Sistemli (Nim-teokratik) bir yapıya sahip olduğunu ileri sürmektedir. d) Hilâfetin Sembolik Bir G ö r ü n ü m Kazanması Halifenin ruhanî bir güç olarak, sınırlan dışında kalan müslümanlar üzerinde bazı dinî yetkilerini sürdürmesi, hilâfete pa­ palık benzeri bir müessese niteliğinin verilmesi olarak yorum­ lanmıştır (Aksin 1974: 138). Bu yorumlar uzun zaman tartışma­ lara yol açtı. Oysa İslâm tarihinde siyasî bakımdan yetkisiz hali­ feler de görülmüştür. Selçuklular dönemi Bağdat'taki Abbasî halifeleri ile Mısır-Memlûk Abbâsîleri bu görünümdedir (Levvis

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S E N D A H İ L Â F E T İ N Y E R İ

121

1990: 76; Watt 1981: 320). Hilâfetin papalık benzeri bir ruhanî reisliğe dönüştüğü tartışması 1774 Küçük Kaynarca Anlaşma­ sına dayandırılır. Bu anlaşmada, Rusya'nın Osmanlı tâbiyetindeki Ortodoks Hıristiyanlar üzerinde elde ettiği imtiyaza karşı­ lık, Osmanlı padişahının halife olmasına istinaden, tabiiyetin­ den çıkan Kırım halkı üzerinde, dinî hüküm ve nüfuzuna dair bir bend koyulmuştu. Bundan sonra bu imtiyaz, Osmanlı sulta­ nının tâbiyetinden, Batılı güçlerin saldırı ve işgalleri ile çıkan Türk ve Müslümanları tamamen kaybetmemek, hiç olmazsa manevî bağı sürdürmek için, halifenin tıpkı papanın Katolikle­ rin ruhanî reisleri olduğu gibi, Osmanlı tebaası olsun olmasın, bütün müslümanlann ruhanî reisi olduğuna dair bir telakkiye kapılmıştır. A m o l d (1950: 152), bu telâkkinin yanlış olduğunu, ruhânîliğin islâm'ın yapısında olmadığını kaydediyor. Mümtaz'er Türköne (1991: 180), Hilâfeti papalık gibi bir ruhanî reisliğe dönüştüren asıl gelişmenin, tanzimatin müsavat prensibinin mantıkî sonucu olarak ortaya çıktığını, ileri sür­ mektedir. Ona göre; Tanzimatin müsavat prensibi klâsik Os­ manlı döneminin şer'î dengelerini alt-üst etmiştir. Gayrimüs­ limler; uygulanan şer'î kurallara göre "zımmî" statüsündedirier; Müslümanlann sahip olduklan siyasî ve hukukî haklara Tanzimatla sahip olduktan sonra 1856 İslahat Fermanı ile imtiyazlı hale gelmişlerdir. "Müsavat" prensibiyle. Halife, Kavânin-i Şer'iyye'nin kendisine tanıdığı, zımmîleri yönetme hakkını kay­ betmiştir. Bunun tabiî sonucu olarak halifeye, imparatoriuk içindeki Müslümanlara hükmetme hakkı kalmıştır. Buna binâ­ en Katolik Hıristiyanlann papasına benzetilmeye çalışılan hali­ fe, Osmanlı tebaasının aynı zamanda devlet başkanıdır. Bu münasebetle dinî ve idarî yetki aynmı yapılamayacağından bu iddia tartışmaya açıktır. Esas olarak ruhanî hilâfet tartışmalan XIX. asrın son yan­ sıyla XX. asnn ilk çeyreğinde artmıştır. Bunun sebepleri ara-

122

'

OSMANLILARDA

HİLÂFET

sında, bu dönemde, Batılı devletlerin hızlandırdıktan sömürge­ cilik hareketleri sonucunda, işgale uğrayarak, istiklâllerini kay­ beden, başta Hindistan, Orta Asya ve Uzak Doğu Müslümanlan olmak üzere İslâm âlemi, dikkatlerini son bağımsız İslâm dev­ leti olan Osmanlı Devleti'ne yöneltmişlerdir. Bu yönelişte Os­ manlı padişahının aynı zamanda halife olmasının ve II. Abdül­ hamid'in İttihâd-ı İslâm siyâsetinin tesirleri hiç şüphesiz büyük­ tür. Esasen Osmanlı hilâfetinin, büyük kitlelere ve tabana daya­ nan "sembolik hilâfet" görünümü, yani Batılılar'ın ruhanî hilâ­ fet dedikleri görünüm bu dönemdedir. Çünkü Osmanlı sultanhalifesine, siyasî ve idarî olarak bağlı olmayan Müslümanlar di­ nî olarak bağlanmışlardır*''. Burada şunu da ifade etmek gere­ kir ki, imparatorluk dışındaki Müslümanlar tarafından Osmanlı Sultanı'nın halife tanınması ve adına hutbe okunması çok eski­ den beri devam edegelmiştir (Şeydi Âli Reis 1313:51-52). Ancak son dönemde artan bu manevî bağlılığı. Batılılar İslâm ülkeleri­ ni sömürgelerine katınca farketmişlerdir. Hıristiyan Avrupa'da yayılan ruhanî hilâfet fikrinin tesiri Türkiye'de bile görülmüştür. Özellikle Genç Osmanlılar arasında yaygın bir görüştür (Arnold 1950: 152). Tanzimat'ın "müsavat" prensibi ile ortaya çıkan ve 1876 Kanûn-i Esâsî'si ile hukukî bir görünüm kazanan hilâfetteki bu yeni anlayış için Ziya Gökalp şu yorumu yapmaktadır: Güya bu suretle Osmanlı padişahı sultan sıfatıyle siyasî riyaseti haiz olup, halife sıfatıyla da yalnızca dinî riyaseti haiz olacakür" (Duru 1975:59). Gökalp'in yaptığı ayrıma göre, klâ­ sik İslâm hilâfetindeki halifenin siyasî ve dinî yetki birliği dağı­ lıyordu. Yani padişah artık "emîrü'l-müminîn" değil, katoliklerin papası kabilinden bir ruhanî reis oluyordu. Bu ayırıma gö­ re Sadrazam saltanatın. Şeyhülislâm da hilâfetin vekaletini ifâ edecektir.
*) Bu konuyla İlgili geniş bilgi için bakınız alhncı bölüm.

DEVLET İDEOLOJİSİ ve YAPISINDA HİLÂFETİN YERİ

123

Kanûn-i Esâsî'nin "Zât-ı hazret-i padişah! hasbel hilâfe din-i islâm'ın koruyucusu ve bilcümle tebaa-i Osmaniye'nin hü­ kümdar ve padişahıdır" (Kili 1985:31) maddesindeki (4. Madde) ayırım yukarıda kaydettiğimiz mahiyette bir aymm değildir. Ya­ ni Osmanlı padişahı; bütün müslümanlann koruyucusu, Os­ manlı tebaasının padişahıdır. Burada "dîn-i îslâm"dan maksat Müslümanlardır. Batılı büyük güçlerin kıskacında olan Osmanlı hükümeti, maddenin birinci kısmını yumuşatarak koymuştur. Bunu klâsik İslâm hilâfetinden ve II. Abdülhamid'in hilâfet an­ layışından çıkarmak mümkündür'**. Maddenin birinci kısmı Os­ manlı Devletinin müslim tebaasını da kapsadığı halde "... bil­ cümle tebaa-i Osmaniye'nin padişahıdır" ifadesi eklenmiştir ki, bu, gayrimüslim tebaaya yöneliktir. II. Abdülhamid, diğer Müslüman ülkelere yönelik Tesânüdü îslâm ve İmparatorluk içinde de îslâm Birliği siyasetlerini uy­ gulama imkânı bulmuş, gayretleri bir dereceye kadar semere vermiştir. A m o l d (1950: 152)'un deyimi ile onun müstebit uy­ gulamalan Osmanlı münevverleri arasında meşrutî idare tartış­ masının hızlanmasına ve kabul görmesine sebep oldu. II. Meşrûtiyet'in ilânından sonra Abdülhamid tahtdan indirilerek yerine V. Mehmed Reşâd halife seçildi. Esasen II. Abdülhamid döne­ minde hilâfetin sembolik görünümü tartışması imparatorluk dı­ şındaki Müslümanlara yönelik uygulamalar iledir. Yoksa kendi tebaası üzerinde tam bir siyasî hâkimiyete sahip olmuştur. II. Abdülhamid'den sonra, başlayan dönem 1 Kasım 1922'ye kadar devam etmişür. Bu dönemde hilâfet, hukukî olarak Abdülhamid'in oluşturduğu nizamda devam etmişse de, siyasî gücünü büyük ölçüde kaybetmiştir. Osmanlı Hilâfeti son büyük değişimi saltanatın kaldınlma*) Bu konuyla ilgili geniş bilgi için bakınız: Beşinci bölümde II. Abdülhamid Dönemi Osmanlı Hilâfeti.

124

O S M A N L I L A R D A HtLÂFET

sıyla geçirmiştir. II. Alxiülhamid'den sonra fiilen siyasî gücünü büyük ölçüde kaybeden hilâfet, saltanatın kaldıniması ile de gü­ cünü, hukuken de kaybedecek ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hakimiyetine girecektir. Toynbee (1988:200) bu yeni gö­ rünümü "lâik bir müessese" olarak ifade etmektedir. Netice iti­ bariyle hilâfet müessesesine 3 Mart 1924'de son verilmiştir. e) Osmanlı İdarî Yapısına Yönelik Tartışmalar Yukarıda Osmanlı münevverleri arasında meşrûtiyet dü­ şüncesinin yayılarak kabul gördüğünü belirtmiştir. Hakikaten Abdülhamid döneminde meşrûtiyet, 11. Meşrûtiyet'in ilânından sonra da cumhuriyet idarî şekilleri Osmanlı münevverinin gün­ deminde yoğun olarak yer alacaktır. Bu konuda Tunaya (1954:656) şu bilgileri vermektedir: "îslâmî hükümet şekli meşrutî olup, Avrupa'ya nazaran çok eskidir. Müslümanlarm hükümdarlarmı seçme hak­ kı vardır. Seçimle gelen hükümdar aynı zamanda hali­ fedir. İslâmî hükümet şekli olan meşrûtiyet şer'î olup, Hz. Peygamber'den beri devam edegelmektedir. Mut­ lak ve cumhûrî şekillerden de farklıdır. Hükümdar nas­ bi mutlak ve cumhurî hatta Avrupa tarzı meşrutî şekil­ lere benzememektedir. Kendine has bir özellik taşır. Meşrutî hükümette riyaset bir hanedana, cumhuriyette halkın reyine, mutlakiyette arzusu kanun olan bir ha­ nedan mensubuna aittir." Osmanlı Devleti'nde meşrûtiyet rejimi getirilmek istendiği dönemde, hakikaten İslamcı ulemâ tarafından da tartışılıp savu­ nulmuştu. Bu dönemde "Hilâfet-i Nakısa" ve "Hilâfet-i Kâmi­ le" nazariyeleri ileri sürülerek fikirler üretilmiştir. "Dört halife" döneminden sonra başlayan ve saltanat haline getirilen hilâfet şekli "Hilâfet-i Nakısa" olarak nitelendirilmişti. Hilâfet-i Kâmile ise, dört halife dönemindeki hilâfet anlayı-

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N Y E R İ

125

şı Üzerine bina edilen idarî sistemdir. Tunaya (1954:657) bu ko­ nuda Mehmet Atıf ın "Medeniyet-i Şer'iye, Terakkiyât-ı Dîniye"sinden şunlan aktarmaktadır: "Hükümet-i İslâmiye'de devlet başkanı tevarüs yolu ile bir hanedan efradına münhasır olmayıp ârâ-yt ümmet­ le efrâd-ı milletten muayyen şartları haiz bir şahsa ait­ tir. Ve bu kimse feragat, vefat ve azl edilmedikçe ma­ kam-ı hilâfeti muhafaza eder. Her türlü hareketinde şe­ riata tâbidir. Hilâfetin diğer şekillerden bir farkı da, ef­ radına yalnız dînî işlerini değil, aynı zamanda dünya iş­ lerini de tanzim salâhiyetine sahip bulunmasıdır." Hilâfet-i Kâmile esaslannda meşveret yoluyla hükümdann mesûliyetlerîni bilip bilmediği, adalete bağlılığı kontrolde tutu­ lur (Halim 1991:40-43). Mutlakiyeti reddeden Hilâfet-i Kâmile, meşrutî olarak dü­ şünülmüş, fakat İngiliz meşrûtiyetinden daha kapsamlı bulun­ muştur (Tunaya 1954:659). Hilâfet'in etkin olduğu Abdülhamid döneminin sonuna doğru, onun istibdatına karşı meşrûtiyet kabul gördüğü için, hi­ lâfetin bu rejimle bağdaştığı, hatta aynı idarî sistem olduğu şek­ lindeki yorumlara dayanarak, onun gelişime ve değişime açık bir yapıda olduğunu söylemek mümkündür.

D. HİLÂFETİN O S M A N L I TEBAASI Ü Z E R İ N D E K İ TESİRİ I- T Ü R K U N S U R U Hilâfet, Osmanlılar'a intikâl ettikten sonra Osmanlı hilâfeti iki önemli muhalefet ile karşılaştı. Bunlardan birincisi Müslü­ man Araplar'ın ırkî (Kureyşîlik) muhalefeti, ikincisi ise Şiî Iranlılar'ın mezhep esasına dayanan muhalefetidir. Türk toplumu-

126

O S M A N L I L A R D A HtLÂFET

nun kendini imparatorluğun başında temsil eden Osmanlı ha­ nedanına herhangi bir muhalefeti olmadığı gibi, sarsılması zor denecek derecede bağlılığı vardı. Hatta denilebilir ki, Türkler, tarih boyunca İslâm hilâfetine bağlı ve saygılı olmuşlardır. Türkler müslüman olduktan sonra Bağdat'taki Abbasî hilâ­ fetine daima bağlı kaldıkları gibi, halifeyi de dış baskılardan ko­ rumuşlardır. Harun er-Reşîd'in oğlu halife Mu'tasım, özel mu­ hafız birliğini Türkler'den kurmuştu (Yıldız 1986:351). Abbasî halifelerinden Kaim Biemrillah, Şiî Büveyhoğullarının baskısı artınca Tuğrul Bey'den kendini kurtarması için yar­ dım taleb etti. Buna rağmen Tuğrul Bey, Bağdat'a girmek için halifeden izin istemek sureti ile ona saygı ve nezâketini göster­ miştir (Turan 1980: 152). Malazgirt Muharebesinde Alparslan'ın muzafferiyeti için halifenin duâ etmesi, Anadolu fatihî Kutalmışoğlu Süleyman Şah'a "Sultan" unvanının tevcihi (Turan 1984:63), Osmanlı sul­ tanlanna da "Sultanu'r-Rûm" ünvânı ile menşur, hil'at ve hedi­ yeler gönderilmesi Türk fütuhatına dinamizm katmıştır (Ham­ mer 1336: 1/245). Osmanlılar 11. Bayezıt devrinde bile Mısır'daki sembolik görünümlü Abbasî halifesini önemli görmüş ve gerekli saygıyı göstermiştir. İki devlet arasında bir rekabet söz konusu olsa da. Memlûk Devletinden gelen uyarı mahiyetindeki nâmelere Os­ manlılar müsbet karşılık vermişlerdir (Tekindağ 1976:80-81). Türk toplumunda hilâfeti tam anlamıyla ilmiye sınıfı yani ulemâ tanımıştir. Bundan dolayı padişah için, halife veya imam unvanını kullanmada da ulemâ titizlik göstermiştir. Osmanlılar'da hilâfetin mahiyet-i şer'iyesi de ulemâca tartışılmıştır (Ya­ vuz 1991:103-104). Ümerâ tarafından padişah veya sultan olarak hitap edilen hükümdar, halk tarafından da aynı şekilde kabul görmüştür.

• D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N YERİ

:

127

Halk, Osmanlı padişahının halife sıfatı ve onun özellikleri ile pek ilgilenmemiştir. Türk toplumunu ilgilendiren husus örfî olarak bağlı olduğu ve kutlu bildiği Osmanlı hanedanından ba­ şa kim geçerse, ona itaat etmektir. Bir Kapıkulu isyanı sonucu Sultan II. Osman'ın öldürülme­ sine ilk tepki Anadolu'dan geldi. Erzurum valisi Abaza Meh­ med Paşa, olayı duyar duymaz Yeniçerileri şehirden çıkararak, Osman'ın kanını istemek ve buna sebep olanları öldürmek için isyan etmişti (Uzunçarşılı 1983:151). Esasen halifelik, Türk toplumuna İslâmî bir sultanlık olarak geçmiştir. Nasıl ki, emirlik ve şeyhlik İslâm öncesi Araplanndan, Müslümanlara geçerek "Emirü'l-Mü'minîn" olarak devam etmişse, Türk toplumundaki hanlık, hakanlık İslâmî dönemde halifelikle kaynaşarak, "sultanlık" veya "padişahlık" olarak ye­ rini almıştır. Türk toplumu üzerinde Osmanlı padişahının halife olarak tesiri nedir, halk padişahı "halife" olarak tanımış mıdır, gibi su­ allerin cevabını tesbit etmek şimdilik mümkün olmamıştır. Bu maksatla seyahatnamelerde kayda değer bir şey bulamadık. Ancak dönemin özelliklerini yansıtan halk ve divan şiirlerinde sınırlı da olsa, hilâfetle ilgili bilgilerin örneklerini aşağıya aldık. XVII. asır Türk halk ozanlanndan Karacaoğlan Nemçe kralına yazdığı destanda: "Patriklerin inmiş tahttan, diyorlar; bir halife kalmış, o da geliyor" şeklinde seslenerek, Osmanlı padişahının tüm halkıyla bütünleşerek Nemçe (Avusturya) üze­ rine yürüdüğünü kaydediyor (Cumbur 1985:322). Osmanlı padişahları için divan şairlerince yazılan kaside­ lerde padişahın halifeliğinden söz eden bir "hilâfet beyiti"ni ge­ nelde bulmak mümkündür. Divan şiirinin büyük üstâdlarından Fuzûlî, Kanunî Sultan Süleyman için yazdığı kasidenin 38. beytinde. Kanuni için "01

128

O S M A N U L A R D A HİLÂFET

gül-i bağ-1 hilâfet" (Mazioğlu 1986:58) diyerek, onu hilâfet bağı­ nın gülü olarak takdim etmiştir. Vak'anüvis Râşid Efendi, III. Ahmed'e yazdığı kasidede "Bu nesl-i muhteremde hilâfetle sal­ tanat, Gerdun-ı izz ü cahda hurşîd ü mahdır" yani, bu muhte­ rem nesilde hilâfetle saltanat, dünyadaki itibar ve kıymeti ile güneş ve ay gibidir (Biltekin 1992:21) diyerek hilâfetle saltanahn önemini vurgulamıştır. Kasîdeler yazıldığı dönemin özelliklerini yansıtması bakımından önemlidir. Türk toplumu içinden Osmanlı hilâfetine muhalefet, Ana­ dolu Alevîlerinden gelmiştir. Bunu Anadolu'nun İran'a yakın bölümünde görmek mümkündür. Pir Sultan Abdal "Açulun ka­ pılar şâha gidelim" (Banarlı 1987:625) deyişi ile gönlünün İran şahından yana olduğunu ifade eder. Kendini tutuklayan ve is­ yanı bastıran Hızır Paşa için, "Yürü bire Hızır Paşa senin de çarkın kınlır. Güvendiğin padişahın, o da bir gün devrilir" (Ural 1982:142) mısraları ile mensup olduğu kitlenin duygulannı dile getirmiştir. Nihaî olarak Osmanlı halifesinin Türk halkı arasındaki gö­ rünümü, çok tekrarlanan deyiş ile "padişahım çok yaşa" sözü net olarak ortaya koymaktadır. Osmanlı hilâfeti, sadece Türk­ ler için değil imparatorluk içinde yaşayan müslüman halklann da birleştirici ortak unsuruydu. XIX. asrın son yarısında sömürge durumuna düşen îslâm ülkelerinde filizlenen îttihâd-ı îslâm (tesânüd-ü İslâm mânasın­ da) siyaseti, Osmanlı İmparatorluğu içinde milliyet hareketleri­ nin sonucu olarak "îslâm Biriiğine" dönüşecektir. II. Abdülha­ mid'in uyguladığı bu siyaset ve tarikatlar vasıtasıyla yaptırdığı propaganda ile imparatorluk içinde halifeye bağlılığı artıracak­ tır. Osmanlı'da görülen fikir hareketlerinin etkisi merkez dışın­ da yani eyaletlerde de etkili olmuştur. Erzurum'da kurulan Adem-i Merkeziyet Cemiyeti'nde bir grup, Müslümanlar'ın din-

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N YERİ

129

[erinden koptuklannı söyleyerek, halifeden eski sert dinî gele­ neklere dönülmesinin gerektiğini istemişlerdir (Demirci 1990: 45). Merkez basının dışında yerel basının da İslâm hilâfeti ile il­ gilenmeye başlaması, Osmanlı'nın son çeyrek asnnda hilâfetin Türk toplumuna mal olmasını sağlamıştır. Birinci Dünya Savaşında, halifenin "Mukaddes Cihâd" ilân etmesi, Türk Kurtuluş Savaşında hilâfeün tesirinin kullanılması, Türk toplumu üzerindeki tesiri gösterir (Selek 1982: 791). Ayn­ ca Kuwa-yı Milliye'ye karşı İngilizlerin hilâfet makamını kulla­ narak kışkırtması sonucu çıkan bir kısım iç isyanlarda da etkili olduğu söylenebilir (Selek 1982:733-78). Türk toplumunun üzerinde hilâfetin etkisini, hilâfetin kal­ dırıldığı sırada da görmek mümkündür. Asırlardır başında hali­ feyi görmeye alışkın olan halktan değişik tepkiler gelmiştir. Tanin ve Yeni Turan gazetelerinde tepkiler olurken Bursa, Adapazan, Reşadiye ve Silifke'de ufak da olsa isyanlar çıktı. Diğer yörelerde de sözlü tepkiler sürdü. 4 Mart 1924 tarihli İkdam gazetesi "İslâm âlemi ile olan münasebetleri gevşeteceği" ge­ rekçesi ile tepki gösterdi (Akgün 1976:2189-90). Hilâfetin kaldırılışına Türk aydınlan da tepki gösterdi. Mustafa Kemal Paşa'nın yakın arkadaşlan, Kâzım, Refet, Ca­ fer ve Ali Fuat Paşalar ile Rauf ve Adnan Beyler Cumhuriyet Halk Fırkasından koparken Dr. Rıza Nur (1967:965) hilâfetin kaldınlmasını "cinayet ve çılgınlık" olarak nitelemiştir. Netice itibariyle Osmanlı hilâfeti Türk toplumu üzerinde hiç de küçümsenemeyecek derecede kabul görmüştü. Konu­ muzu ilgilendiren taraf da işin bu yönüdür.

II- M İ L L Î AŞİRETLER Osmanlı Devleti hakimiyetine değişik dönemlerde giren aşiretler üzerinde tam bir otorite kuramamıştı. Bundan maksat

130

OSMANLILARDA

HİLÂFET

devlet bunlardan ne tam vergi alabiliyor ne de son dönemlerde yapılmak istenen ıslahatlan yapabiliyordu. II. Abdülhamid'in devlet siyaseti haline getirdiği "İslâm Bir­ liği Siyaseti" (îttihâd-ı İslâm Siyaseti)'nin bir uygulaması olan Sünnî-Şiî ittihadından sonra (Eraslan 1992:309), millî aşiretlere yöneldi. Bu aşiretlerden Anadolu'nun doğusundaki; Kürt, Çer­ kez, Karakalpak ve Türkmen aşiretleri için "Hamidiye Alayla­ rını, Arap aşiretleri için "Aşiret Mektepleri "ni ve Arnavutlar için de "Saray Muhafız Alayı"nı kurarak kendine bağlamıştır (Kodaman 1987:33). II. Abdülhamid'in aşiretlerle ve alaylarla ilgili politikasının esâsı; doğrudan doğruya aşiretlerle birlik kurmak ve aşiretleri Bâb-ı Ali'nin de aracılığı olmadan kendine bağlamaktır. Bu po­ litikanın yürütülmesinde en çok halifelik sıfatına ve hilâfet ma­ kamına güveniyordu. Zira, aşiretler asırlarca idarî olarak İstan­ bul'dan ayrı ve bağımsız yaşamalarına rağmen, manen halifeye ve hilâfet makamına bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Aşiretlerin bu tutumu II. Abdülhamid'in işini kolaylaştırdığı gibi, onun İs­ lamcı politikası da aşiretlerin duygularını okşuyordu. Binâena­ leyh II. Abdülhamid ile aşiret reisleri ve şeyhler arasında şahsî bağların, dostlukların doğmasını ve aynı zamanda halife-i mü'minîn münâsebetlerinin esası olan koruyuculuk, saygı ve itaat hislerinin kuvvetlenmesini sağlayacak ortam mevcuttu. Aynca bu manevî bağları engelleyecek bir güç de yoktu (Koda­ man 1987:59). Sultan-Halife Abdülhamid bu manevî bağlan, aşiret reisle­ rini İstanbul'a davet ederek birtakım paşalık, mirlivalık gibi rüt­ beler vererek siyasî olarak da pekiştirmiş ve her bir reise verdi­ ği rütbelerle kendinin bir askeri haline getirmiş, dolayısıyla pa­ dişahlığını da kabul ettirmiştir. a) A n a d o l u ' n u n D o ğ u s u n d a k i Aşiretler I. Selim döneminde Osmanlı hakimiyetine giren Anado-

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N Y E R İ

:

131

lu'nun doğusundaki aşiretler, genelde Osmanlı Devleti'nin İran'a karşı karakolluk vazifesini ifâ etmişlerdir. XIX. asra kadar kayda değer bir isyanın yaşanmadığı bu bölgede, bu asırdaki milliyet ayaklanmalan sebebiyle II. Abdül­ hamid, Ermeni isyanlanna karşı bölgeyi korumak, ve aşiretleri kendine bağlamak için Hamidiye Alaylannı kurdurmuştur. Böy­ lece uygulandığı imparatorluk içindeki "İslâm birliği siyaseti"nin temsilcileri doğrudan kiüenin başındaki reisler, şeyhler olup on­ lan manen kendisine bağlamıştır (Kodaman 1987:29-30). II. Abdülhamid, halife ve padişah sıfatlanyla kendine bağ­ ladığı Kürtlerin dışında Türkmen, Çerkeş ve Karakalpaklar için de aynı siyaseti uygulamıştır. Bu uygulamalar kısa süre içinde meyvesini verecek, padişahın 14-15 Nisan 1891 tarihli "Ha­ midiye Nizâmnamesi"nden sonra, aşiret reisleri ve şeyhler ara­ sında sultan-halifeyi görme arzusu giderek artmış, Erzurum, Bitlis, Van, Hakkari, Diyarbakır başta olmak üzere aşiret üme­ râ ve rüesâsı IV. Ordu Merkezi Erzincan'a giderek, bu arzulannı Müşir Zeki Paşa'ya bildirmişlerdir. Paşa da "...müsâade-i se­ niyye-i hilafet-penâhî hükm-ü celilesine..." diye başlayan bir nâme yazarak, isteklerini yerine getirecektir. Halife sıfatıyle padişah, aşiret reislerine nişanlar, fahrî unvanlar, rütbeler vere­ cek gönüllerini kazanarak, onları adeta Osmanlıya raptetmiştir (Kodaman 1987:34-37). Bundan sonra Osmanlı Devleti, bölgenin askerî gücünden büyük ölçüde istifade edecektir. Hilâfetin kaldırılmasına Anadolu'da en büyük tepki doğu­ dan geldi. Bu bölge büyük ölçüde Şafiî mezhebindendir. Tür­ köne (1992:190), 18 Rebiülahir 1287 (19 Haziran 1870) tarihli Basiretde Kürtlerin Şafiî mezhebinden olmalarına binâen hilâ­ fete itaat etmelerinin zaruretinden bahseden bir yorum da; Kürtler arasında "halifeye isyan edenlerin nikâhının bozulaca-

132

:

OSMANLILARDA

HİLÂFET

ğı" hükmünün verildiğini, aktarmaktadır. Buradan hareketle Şeyh Said'in Doğu Anadolu'daki şeyhleri etrafında toplayarak, hilâfetin kaldırılmasına bir tepki olarak isyan edişinin en önem­ li sebep oluşu, meseleyi aydınlatmaktadır. Kemâl Karpat (1989:76) "Şeyh Said'in amaçlanndan birinin kaldırılan hilâfeti tekrar diriltmek" olduğunu kaydediyor. b ) A r a p Aşiretleri Yavuz Sultan Selim'in Suriye ve Mısır seferleri ile Osmanlı hakimiyetine giren Müslüman Arap aşiretleri üzerinde tam bir otorite kurulamadı. Arap aşiretlerinin hayat tarzı göçebelik, ya­ ni kabile aşiret hayatı idi. Bunlardan tam olarak ne vergi alına­ bilmiş ne de asker toplanabilmişti. Devlet Arabistan tarafında bazı ıslahat hareketlerine girişmiş, fakat şiddetli tepkiler nede­ niyle istenilen başarı sağlanamamıştı. Dolayısıyla bu kabile ve aşiretlerin sosyal, ekonomik, dinî ve siyasî hayatları tamamen Arap şeyh ve emirlerinin elinde idi (Kodaman 1987:84). 11. Abdülhamid, XIX. asrın son çeyreğinde, Osmanlı top­ raklanna yönelik olan sömürgeci işgallere karşı, Ittihâd-ı Osma­ niye ve Ittihâd-ı İslâm'a hizmet amacına yönelik olarak "Aşiret Mektepleri"ni açtıracaktır. Bu mekteplerde daha çok aşiret re­ isleri ve şeyhlerinin çocukları okutulup, eğitim öğretim yoluyla hâlin ve geleceğin aşiret reislerini hilâfet makamına ve saltana­ ta bağlamak istemiştir. Bu yolla büyük bir kısmı Arapça konu­ şan halk tek otorite olarak halifeyi tanımış ve ona itaat etmiş olacaktır. Nihaî olarak da ülkede İslâm biriiği temin edilmiş olacaktır (Kodaman 1987:67). Aşiret mekteplerine daha sonra Doğu Anadolu ve Arnavut­ luk aşiretlerinin çocuklan da alınmıştir. Bu siyaset devamlı hale getirilemedi. Özellikle sömürgeci güçlerin tesiri ile başlayan Arap milliyetçiliğine dayanan isyanlar nedeniyle istenilen amaca ulaşılıp imparatorluk içindeki birlik kurulamadı (Karal 1983:401).

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N Y E R İ

133

Sosyal yapı itibariyle adem-i merkeziyetçiliğe alışık olan aşiretler, esasen II. Abdülhamid'in kendileri ile ilgili siyasetleri­ ni kabul edebilecek yapıdaydılar. Abdülhamid bu amaçla Şerif Hüseyin bin Ali'ye pây-ı taht'da verdiği üst düzey bir görevle isyanları önlemiş oluyordu. Onun tahttan indirilişine kadar Arap diyannda aşiret isyanlanna pek rastlanmaz (Uzunçarşılı 1972:141-43). c) Arnavut Aşiretleri Arnavutluk da Doğu Anadolu gibi dağlık bir bölge olup, aşiret hayatı burada da hakimdi. Halkı müslüman olan bu eya­ letin konumu itibariyle Batıdan etkilenme daha eskidir. Çevre­ sindeki Yunan ve Sırplara karşı padişahın desteğini görmüştür. Ayrılıkçı hareketlere izin vermeyen Abdülhamid, Arnavut aşi­ ret reisleri ile ileri gelen aileleri birtakım taviz ve iltimaslarla kendine bağlamıştır. Arnavutların sadakatlerine karşılık 11. Abdülhamid maiyet alaylannda Arnavut askerierden özel bölükler teşkil ettirmiştir (Bilge 1991:386). Ayrıca padişahın "Tüfenkçiler" adı ile hayli kuvvetli bir,de özel muhafız teşkilâtı vardı ki, tamamen Arna­ vutlardan ve genellikle Amavutlar'ın en iyi ve nüfuzlu ailelerine mensup askerierden müteşekkil idi (Nuri 1327:463). Bu politika Arnavutlar üzerinde etkili olmuş, Abdülhamid'e sadakatle bağlı kalmışlardır. Netice itibariyle, II. Abdülhamid'in aşiretlere yönelik uygulamalan yani dengeci, merkeziyetçi ve îslâmcı politikası, bu bölgelerde etkili olmuştur. Zira her üç bölgede de az çok devlet otoritesi tesis edilmiş, aşiretler devlete, saltanata-hilâfete ısındınlmış ve itaate alıştırılmıştır. Ancak bu uygulamalar 11. Abdülhamid'den sonra devam ettirilemeyince kurulan dengeler bo­ zulacaktır.

134

OSMANfLILARDA HtLÂFET

III- A R A P U N S U R U Müslüman Araplar Sultan I. Selim'in Suriye-Mısır seferi ile birlikte Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Hatta Osmanlı padişa­ hı Şam'da iken Hicaz'da bulunan şeyhlerden "sizi halife tanıya­ cağız ve itaat edeceğiz" haberi gelmişti (Gücüyener 1945:143). Netice itibariyle Kanunî devrinde yapılan Bağdat seferi ile Irak, Basra ve Bahreyn, Hind Seferleri ile de Aden ve Yemen'in alınmasıyle Osmanlı Devleti'nin Arap hâkimiyeti büyük ölçüde tamamlanmıştı. Bu bölgelerde de Osmanlı Sultanı'nın adı hut­ belerde okunuyor, adına para bastırılıyordu (Yavuz 1991:21). Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük ölçüde askerî güce da­ yanan siyasî hâkimiyeti Müslüman Arap halkı üzerinde ne de­ rece etkili oldu, Osmanlı hilâfeti ne derece kabul gördü, konu­ muzu ilgilendiren taraf burasıdır. Aşiretler halinde yaşayan Arâplann durumundan ve Os­ manlı Devleti'nin bunlara yönelik uygulamalarından bahsetmiş­ tik. Osmanlı idaresi, hakimiyeti altındaki milletlerin kültürel ve sosyal yapılanna göre bir idare uygulamıştır. Araplar için de bu geçerlidir. İfademiz genel olmamakla beraber Müslüman Araplar, Os­ manlı hilâfetine iki noktadan muhalefet etmişlerdir. Birincisi Osmanlı hanedanının Arap olmaması yüzünden, yani ırkî nok­ tadan muhalefet etmişlerdir ki, bundan dolayı Kanunî'nin sad­ razamı Lütfi Paşa daha önce kaydettiğimiz risalesini yazmıştır (Gibb 1962:287-95). Hilâfeti ilk defa Kureyş'in dışına Osmanlı­ lar taşımıştır. Irkî noktadan muhalefet eden Araplar, hilâfeti kendilerinden gasbedilmiş bir müessese olarak görmüşlerdir. İkinci ise Osmanlı hilâfetinin Sünnî görüntüsüne binâen oluşan Şiî muhalefet. Bu noktadan Osmanlı hilâfetine Irak'ta yaşayan Şiîlerie Yemen'de yaşayan Zeydîler itaat konusunda sürekli pü­ rüz çıkarmışlardır (Sırma 1982b:442-44). Bu konularda çıkan

DEVLET İDEOLOJİSİ ve YAPISINDA HİLÂFETİN YERİ

135

meseleleri Osmanlı Devleti, gerek askerî ve gerekse siyasî açı­ dan halletmeye çalışmıştır. Müslüman Araplar'ın Osmanlı hakimiyetine geçişinden XIX. asra kadarki durum budur. Ancak XIX. asırdan itibaren durum yavaş yavaş değişmeye başlayacak, Osmanlı Devleti'nin bu bölgede kurduğu statüko değişecektir. Bunun da başlıca iki önemli sebebi vardır. Birincisi Batılı büyük güçlerin îslâm ülke­ lerine yönelik sömürgecilik faaliyetleri. İkincisi ise, yine Batı menşeli olan milliyetçilik hareketleridir. Osmanlı Devleti'nin kurduğu denge XIX. asırdaki Fran­ sa'nın Mısır'ı işgal denemesi, Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın isyanı, Vehhabi hareketleri ve 1830'daki Cezayir'in Fransızlar­ ca işgali ile bozuldu (Shaw 1982:25-81). Tanzimat'taki gayri­ müslimlere verilen haklar Müslüman kitlenin tepkisine neden olurken Lübnan ve Cidde'de ayaklanmalara yol açtı (Shaw 1982:172). 1873 yılında İstanbul, yardım talebiyle gelen Müs­ lüman ülke temsilcilerini misafir ederken, aynı yıl Osmanlı Devleti maliyesini çökerten Yemen isyanı ile uğraşmaktadır. Türköne (1991:187), bu sırada Namık Kemal'in "İbret" gazete­ sindeki 2 Temmuz 1872 tarihli sayısındaki şu sözünü aktarı­ yor: "Araplan uhuwet-i îslâniiye ve tebâiyet-i hilâfet bize bir suretle raptetmiştir ki, onun fekkine olsa olsa Allah muktedir." Bu sözün üzerinden çok geçmeden Müslüman Araplar, hilâfet meselesini ortaya atarak ayrılıkçı mücadelelere başlayacaklar­ dır. Bunda da en büyük pay Mısır'ı 1882'de işgal eden ve Or­ ta Doğu'yu da sömürgesine alma mücadelesi veren İngilte­ re'nindir. a) A r a p Hilâfet Hareketleri ingiltere, 1878 Berlin Antlaşması ile birlikte, Osmanlı Devleti ile bağlantılannı kopardı. Hatta bir darbe de kendi vur­ du. Ancak Hindistan kamu oyunu da bir usulle Osmanlı Salta-

136

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

natı ve Türk hilâfetine bağlılıktan vazgeçirmesi gerekliydi. İngil­ tere'de 1 Ocak 1877'de Kraliçe Victoria'nın Hindistan İmparatoriçesi ilân edilmesinde dünyanın en büyük Müslüman nüfu­ sunun hükümdarı durumuna geleceğinin unutulmadığı da kuş­ kusuzdur. Bu nüfus İstanbul'daki halifeye doğrudan bağlı Müs­ lüman nüfusun üç misline yakındı. Dolayısıyla Müslümanların İstanbul'a bağımlılığı, dünyayı idare etmeyi planlayan İngilte­ re'yi, halifenin oyuncağı haline getirmesi ihtimali de vardı. Bu­ nun için İngiltere oyunu tersine çevirip hilâfeti İngiliz çıkarları­ na hizmet eder hale getirmek için "Arap hilâfeti" fikrini ortaya atarak, Osmanlı hilâfeti aleyhinde pek çok yayın yapacaktır (Koloğlu 1987:175-79). İngiltere iki ayn Arap hilâfetini, teşvik etmiş, kışkırtmış ve desteklemiştir. Bunlar: 1- M ı s ı r Hidivi'nin Halifelik İddiası Hindistan'a giden yolun emniyetini sağlamak için, İngilte­ re Mısır'ı 1882'de işgal etmişü. 11. Abdülhamid İngiltere'yi 1906 Akabe anlaşmazlığına kadar sıkışürmıştır. Ancak İngilte­ re, yapılan baskılara rağmen oyalama taktiği ile Mısır'dan hiç bir zaman çıkmamıştır (Kanal 1983:98). Mısır hukuken olmasa da, Mısır'a Suriye ve İrak'ı eklemek suretiyle büyük bir Arap devlet ve hilâfeti kurmak isteyen Hidiv İsmail Paşa zamanında fiilen Osmanlı Devleti'nden kopmuştu (Karal 1983:89). İngiltere'nin kışkırttığı Arap milliyetçileri fazla etkili olama­ dı. Sudan'da başlayan Mehdici cihâd hareketi gün geçtikçe güçlenmekte ve Mısır'daki İngiliz variiğını tehdit etmekteydi. İn­ giltere böyle bir ortamda, Müslümanlar'ın halifesi konumunda­ ki Osmanlı halifesini karşısına almak istemedi. Önce Osmanlı halifeliğinin meşruiyetini tartışmaya açarak mevcut tesiri yık­ maya çalışmıştır. Bu iş için de halifelik hülyalan kuran Mısır Hi-

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N YERİ

137

divi Tevfik Paşayı öne çıkararak koz olarak kullanmıştır. Ayn­ ca Mısır'daki milliyetçilik hareketlerini körüklemiştir (Eraslan 1992:289-91). Hidiv Tevfik Paşa'nın halifelik iddiasında taraftar bulama­ masından sonra İngilizler, Abbas Paşa'yı halifelik için destekle­ diler. 1896'de Hidiv eğer Osmanlı Devleti yıkılırsa muhteme­ len Hidiv'in halife olacağını ve bu işi İslâm ülkeleri içinde sade­ ce Mısır'ın bir halife banndırabileceğini iddia ediyordu. Bu cü­ retine 1897'de Sultan II. Abdülhamid, Suriye'de milliyetçiliği körükleyen Mısırlıları sınır dışı ettirerek cevap verecektir. Hidiv'in Arap hilâfeti ve Arap birliğini savunan "el-Masar, el-Kavâtir, en-Nil, Mukattam" gibi Osmanlı hilafeü karşısında yer alan dergi ve gazeteleri desteklemeye devam etmesi padi­ şahı sinirlendirdi (Eraslan 1992:301). Halife II. Abdülhamid'in Lord Cromer'i bile halife tayin edebileceğini söylediği İngilizler'in İslâmiyet'in tesirini azalt­ mak, kendi hâkimiyetini kuvvetlendirmek için hidivin halife ol­ masını istediklerini fakat dine sadık hiçbir Müslümanın onu mü'minlerin emîri olarak kabul etmeyeceğini kaydetmektedir. Abdülhamid (1984:140)'e göre; "Müslümanlann Mısır hidivinin halifeliğini kabul etmemelerinin sebebi tahsiline Cenevre'de başlayıp, Viyana'da Theresianun'da tamamlayarak, gavurlaşmasıdır". Esasen XIX. asnn son yansında Mısır hidivinin, Osmanlı hilâfetine karşı, halifelik iddiasında bulunmasının arkasında he­ deflediği özerkliği kazanmak yatmaktadır. Bunun için sık sık hi­ lâfeti gündeme getirmiştir. 2- M e k k e Şerifi Hüseyin b i n Ali'nin Halifelik İddiası İmâra ailesine mensup olan Şerif Hüseyin bin Ali, 1853'de Mekke'de doğdu. II. Abdülhamid, Hz. Peygamber'in soyundan oirpası münâsebetiyle Arap dünyasında mühim bir

138

OSMANLILARDA

HİLÂFET

nüfuzu bulunduğundan, isyan edebilir düşüncesiyle Şerif Hüse­ yin'i 15 yıl bir nevi mecburî misafiri olarak pây-ı taht'da tuttu (Hülagü 1994:117). Şerif Hüseyin vezir rütbesiyle Şûrâ-yı Devlet azalığında bu­ lunurken. Şerif Abd-i llah'm vefatı üzerine, II. Meşrûtiyet'in ilâ­ nından sonra İttihat ve Terakki yöneticileri tarafından Mekke Şerifi tayin edilen (1326 H. 1908 M.) Emir Hüseyin aynı yıl Mekke'ye döndü. İngilizler Süveyş Kanalı'nın açılmasından sonra, önce Mı­ sır'ı kontrol altına almış, arkasından Kızıl Denizi de kendi kont­ rollerine almak için çalışmış ve Mekke emirlerini Osmanlı ida­ resinden aymp müstakil bir idare kurmak için teşvik etmiş, böylece Hicaz havalisinde Osmanlı devleti aleyhinde bir, hare­ ket başlamıştı. Osmanlı hükümetinin Hicaz valileri tarafından bölgede bir­ takım ıslahatlar yapılmak istendiyse de Emir Hüseyin, müstakilliğini engelleyeceği gerekçesiyle bu ıslahatlara izin vermediği gibi, bu çalışkan valilerin görevden alınmalarında da etkili oldu. Araplar arasındaki nüfuzundan ve Osmanlı hükümetine is­ teklerini yaptırmasından ümitlenen Şerif Hüseyin Hicaz'da; Fi­ listin, Suriye ve Irak'ı içine alan bir Arap krallığı kurma emeli­ ne kapıldı (Uzunçarşılı 1972:141-42). Şerif Hüseyin'in faaliyetleri Hicaz'da yaşayan Türkler tara­ fından şikâyet konusu olunca, İttihâd ve Terakki yönetimiyle aralan kısa zaman sonra açılmıştır. Osmanlı Devleti, Trablusgarb, Balkan savaşlarının yarattığı bunalımlarla uğraşırken. Şe­ rif Hüseyin Batılı devletlerle temaslar kurmuştur. Osmanlı Devleti'nin hilâfet makamını elinde bulundurması İngiltere'nin dışında özellikle Rusya ve Fransa'yı da rahatsız ediyordu. Kendilerine zarar vermeyecek, hatta nüfuzundan fay­ dalanabilecekleri, Osmanlı hilâfetine karşı yeni bir halife çıkar­ mak ve yeni bir hilâfet merkezi oluşturmak ortak düşünceleriy-

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N Y E R İ

139

di. Bu iş için de en uygun kişi aslen Kureyş soyundan olan Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali idi (Farah 1987:42). İngiltere, ken­ di askerî ve siyasî kontrolü altında tutup müttefiği olarak Mek­ ke'de yeni bir hilâfet merkezini oluşturmakla Afrika ve Asya'da idaresi altında bulunan Müslüman tebaanın tehlikesini ortadan kaldırmakla kalmayacak, aynı zamanda Arabistan'da nihaî hâ­ kimiyetini tesis etmiş olacaktı. Bunun sonucu olarak yeni hilâ­ fet merkezinin tesisi ile İslâmî saygınlığını yitiren Osmanlı Dev­ leti ise, zararsız hâle getirilmiş olacaktı (Farah 1987: 36-46). Bu dönemde İngiltere; Aden'i karargah haline getirerek, ilmî çalışmalar bahanesiyle Arabistan'a birçok casus gönderdi. Kabile reislerî arasında su gibi para harcayarak onları Osmanlı Devletine karşı ayaklandırmaya çalışmıştır (Karal 1983:186). Netice itibariyle Mekke Emin Şerif Hüseyin, Birinci Dün­ ya Savaşı'ndan evvel, İngilizler tarafından kendisine yapılan hi­ maye teklifi ve harp başladıktan sonra da (1915 M.) bu himaye­ ye mukabil bütün Arabistan (Filistin, Suriye ve İrak dahil)'da hükümdar olarak tanınacağı vaadiyle İngiltere hükümetiyle an­ laşarak, tâbi olduğu Osmanlı Devleti aleyhine hareket etmiştir (Uzunçarşılı 1972:142). M. 1916'da kendi isyan hareketinin "Halife'ye değil, ancak bozkurta ibadet edecek derecede Tu­ rancılıkla meşbû olan nazırların aleyhine" (Güngör 1987:167) olduğunu belirterek krallığını ilân etmiştir. Büyük harp sonunda bütün Arap ülkeleri Osmanlı hâkimi­ yetinden aynlırken, Şerif Hüseyin de hayal ettiği krallığı kura­ madığı gibi, Arap dünyasının felâketine sebep olmuştur. b ) A r a p Hilâfeti Fikrine Karşı II. A b d ü l h a m i d ' i n Mücadeleleri Sultan II. Abdülhamid, 1 1 Selim'den itibaren Osmanlı 1. Devleti'nin başına gelen bütün felâketierde İngiliz entrikalannın var olduğuna inanmaktaydı (Karal 1983:185). Abdülhamid,

140

OSMANLILARDA

HİLÂFET

Arap yanmadasında yaşanan kargaşaya, Mısır hidivini halifeli­ ğini ilân etmeye teşvik edenlerin İngiliz casuslan olduğunu bel­ gelerle ileri sürmekteydi (Farah 1987:39). Bu sebeple Abdülha­ mid Osmanlı hilâfetine rakip olacak bir Arap hilâfeti kurma emelleri pıeşinde gördüğü, Mısır hidivi Abbas Hilmi ve Mekke emiri Şerif Hüseyin'e sürekli şüphe ile bakmıştı (Landau 1990:38). Bu tür gelişmelere ve dış müdahalelere imkân ver­ memek maksadıyle halifelik sıfatını ön plana çıkarmak ve Cemâlettin Afgânİ gibi, tüm dünya Müslümanlarınca kabul gör­ müş kişileri etrafında toplamak suretiyle, imparatoriuk içinde "İslâm Birliği"ni, dünya Müslümanları arasında da "îttihad-ı îslâm"ı döneminin resmi siyaseti haline getirdi. Mısır'ı, Mekke ve Medine gibi İslâm'ın önemli bölgelerin­ den gören II. Abdülhamid, İngiltere'nin bir oldu bitti ile işgalini hiçbir zaman kabul etmedi. Ona göre Mısır'ın işgal edilişi hali­ fenin nüfuzunu sarsmıştı (Öke 1982:57). Bunun için İngiltere'yi her fırsatta sıkıştracak, peşini bırakmayacaktır. Bu meselede Rusya ve Fransa'nın yardımından sonra, Hidiv Abbas Paşa'yı halifelik iddiasından vazgeçirerek, Mısır'la yakınlaşma da sağla­ mıştır (Eraslan 1992:299). Arap yarımadasının siyasî durumunu gözönüne alan II. Abdülhamid, Arap kabile ve bedevileri üzerinde tesir sahibi olan Arap liderlerine yakın bir alâka göstermiştir. Aşiretlerle il­ gili siyasetini ayrıca incelemiştik. Saltanatının ilk dönemlerinde Tunuslu Hayreddin Paşa'yı Sadârete atamış. Yıldız Sarayı'nda bulunan muhafızlannı, önde gelen siyasi danışmanlan ve gizli ajanlarını Araplardan oluşturmuş, her yıl tertip edilen Süre alaylan ile Hicaz'a bol miktarda hediyeler göndermiş, kutsal yerlerin korunmasını temin etmiş, Arabistan'daki müesseselere cömertçe yardımlarda bulunmuş ve Araplan Ittihâd-ı îslâm si­ yâsetinin merkezi olarak değerlendirmiştir (Hülâgü 1994:147).

DEVLET İDEOLOJİSİ ve YAPISINDA HİLÂFETİN YERİ

141

II. Abdülhamid bunlara rağmen önü alınamayan ve gelişip hızla yayılan Arap milliyetçiliğini önlemek için, potansiyel ola­ rak tehlikeli gördüğü kimseleri yakın murakabe altında tutmuş, gerekli gördüğünde sürgün etmiş veya İstanbul'da ikâmete mecbur etmiştir (Hülâgü 1994:148). Şerif Hüseyin bin Ali gibi. İngiltere'nin saldırgan siyasetine karşı II. Abdülhamid, Ara­ bistan'ı müdafaa için Şam'dan Medine'ye uzanan HamidiyeHicaz Demiryolunu 1900'den 1908'e kadar bütün dünya Müslümanlannın ianeleri ile yaptırmıştır (Yavuz 1991:223). Bu yol, muhtemel bir İngiliz saldınsında kolaylıkla asker şevkini sağlamak, burada Hindistan'a uzanarak gerektiğinde Hind Müslümanlarını İngiltere'ye karşı ayaklandırmak (Karal 1983:186), en önemlisi de hacca gidiş gelişi kolaylaştırarak, Müslümanlar arasında tesanüdü artırmak amacıyla yapılmıştır. Bu yolun uzantısı olarak Beriin-Bağdat hattını kullanarak, muhtemel bir Arap isyanını önlemek amacına da yöneliktir (Hülâgü 1994:149). II. Abdülhamid'in tarikattan da devreye sokarak başlattığı İslâm birliği siyaseti Müslüman Araplar arasında belli ölçülerde de olsa kabul görmüştür. Yemen Müftüsü Ahmed el-Hafzî, bir risale yazarak II. Abdülhamid'in hilâfetinin meşruiyetini savun­ muştur. Bu risale II. Abdülhamid "Hâdimü'l-Haremeyni'şŞerifeyn ve'l-Makameyni'l-Münifeyn, ... Büyük İmametin sahi­ bi, yüksek Hilâfetin varisi" olarak takdim edilmiştir (Sırma 1982b:379). Padişah tarafından görevlendirilen el-Hafzî, Y e ­ men isyanının basünlmasında etkili olmuştur (Sırma 1982b: 383). Netice itibariyle 1908'de 11. Meşnıtiyet'in ilânına kadar II. Abdülhamid'in oluşturmaya çalıştığı Türk-Arap kardeşliği, pa­ dişaha karşı olan Jön Türkler ile Genç Araplar arasında da oluşmuştur (Hülâgü 1994:15). Ancak, II. Meşrutiyetin ilânından

142

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

sonra, İttihâd ve Teraltkicilerin Abdülhamid'i aratan istibdatçı ve Türliçü uygulamaları Türk-Arap ittihadını yıkmıştır (L^ndau 1990:87-88; Farah 1987:42)<''. Türkiye'nin hilâfeti kaldırmasıyla Arap emirleri arasında bir halifelik meselesi ortaya çıktı. Hicaz kralı halifeliğini ilân et­ ti, ancak kabul görmedi. îslâm ülkeleri arasında bir halife seçi­ mi tartışıldı onda da bir sonuca gidilemedi. Son Osmanlı Hali­ fesi II. Abdülmecid'in korunması ele alındıysa da zamanla unu­ tulup gitti (Mısıroğlu 1993:357-68).

IV-GAYRİMÜSLİM UNSUR Halife, her şeyden önce îslâm devlet başkanının adıdır. Osmanlı Devleti de bir İslâm devleti olduğuna göre, gayrimüs­ lim tebaanın Osmanlı Devleti içindeki yeri ve halifeyle olan münâsebetleri, İslâm hukukuna göre tanzim edilmiştir. Esasen Osmanlı müesseselerinin pek çoğunda olduğu gibi, gayrimüslim tebaanın yönetimi konusunu da Fatih Sultan Meh­ med tanzim etmiştir. "Millet sistemi" denilen bu sistem İstan­ bul'un fethinden sonra ortaya çıkmıştır. Osmanlı Devletinin, hakimiyeti altındaki tebaayı, din ya da mezhep esasına göre örgütleyerek yönetmesine, "millet siste­ mi" denilmektedir. Osmanlı Devletinde "millet sistemi" esas itibariyle îslâm hukukuna dayanmaktadır. Kur'ân (2:120)'da millet; bir din ve mezhebe bağlı topluluk manâsına gelmektedir (Eryilmaz 1990:17). Şeriat, İslâm hukuku olduğu için, gayrimüslimlerin kendi
J. Landau'nun The polHics of Pan-İsiâm (London 1990) isimli çalışmasını M. Hakan Yavuz Türkiye Günlüğü'nün 17 ve 18. sayılannda (Ankara 1991) "Pan-İslâmizm'in Yan­ lış Yorumlanması" adıyla tenkit etmiştir.

D E V L E T İDEOLOJİSİ ve Y A P I S I N D A H İ L Â F E T İ N YERİ

143

aralanndaki münâsebetlerden doğan meselelerde uygulana­ mazdı. Onlann da aralarındaki meseleleri kendi inançlarına gö­ re tanzim etmeleri için, onlara da kendi dinî liderleri başkanlı­ ğında, müesseselerini ve yasalannı kullanma hakkı tanınmıştır. İdarî sınıftan olmayan Müslümanlar da şerîat hükümlerini ulemâ etrafında gruplaşarak uygulamışlardır. Böylece her fert veya topluluk dinî bir bağla, ait olduğu millet sistemine bağlan­ mış oluyordu. Halk umumiyetle millet lideri vasıtasıyla idareci sınıfla irtibat kurar, millet liderleri de, milletinin yaşayışı, hakla­ rı ve yükümlülükleri açısından padişaha ve memurlarına karşı mesul olurdu (Shaw 1982:214). Her millet; eğitim, din, adalet ve güvenlik gibi sosyal ihti­ yaçlarını, müesseselerini kurarak yürütmekle mükelleftir. Osmanlı Devleti, Müslümanlann dışında üç temel millet daha kabul etmiştir. Bunlar; Rum, Romalı geçmişe sahip olan­ lar ve Slavları içeren Ortodokslar; Yahudilerin bağlı olduğu Museviler ve Ermeni milleti. Ermeni milleti içinde de Kiptiler, Süryaniler, Suriye ve Mısır'ın Monofistleri ile Bosnalı Bogomil1er yer alıyordu (Shaw 1982:216). Zımmî de denilen gayrimüslimlerin İslâm hukukuna göre birtakım hak ve yükümlülükleri vardı (Hamidullah 1979:183-86). Hayatlan güven altına alınarak can ve mal emniyeti sağlanmış­ tır. Fatih Sultan Mehmed'in kurduğu bu sistem İslâm hukuku ile temellendiğinden. Hilâfetin Osmanlılar'a geçmesinden son­ ra da zamanın şartlanna göre, geliştirilerek devam ettirilmiştir. Osmanlılar'da dikkate değer bir husus da, her taht değişik­ liğinde, yani yeni padişah için yapılan cülus merasiminden sonra, millet temsilcileri de sultana, Müslüman tebaanın biat etmesi gibi itaat ettiklerini bildirerek, tebrik ederlerdi (Özcan

144

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

1993:111). Buna gayrimüslimlerin biaü demek mümkünse de, halife olarak tanıdıklarını ve biat ettiklerini söylemek mümkün değildir. Çünkü halife daha önce kaydettiğimiz gibi, Müslüman­ lann devlet başkanıdır. Zımmîlere de hukuk çerçevesinde onun devleti içinde yer vardır. Tanzimat Fermanı (1839), Müslümanlarla gayrimüslimleri eşit hale getirirken (Şeref 1985:52), Islahat Fermanı ile gayri­ müslimler imtiyazlı hale gelmiştir (Şerif 1985:132). Netice itibariyle, Osmanlı Devleti içindeki gayrimüslimlerin padişah ile olan münasebetleri Kanun-i Esâsî'nin 4. maddesin­ de tesbit edilmiştir. Buna göre; "Zat-ı hazret-i padişahî hasbelhilâfe din-i İslâm'ın koruyucusu ve bil cümle tebaa-i Osmaniye­ nin hükümdar ve padişahıdır" (Kili 1985:31) hükmü meseleye açıklık kazandırmıştır. Bu yasada en dikkat çeken, nokta, Osmanlı padişahı "İs­ lâm dîninin koruyucusu ve bütün Müslümanlann halifesidir" hükmü imparatoriuk içindeki Müslümanları da kapsadığı halde, "bilcümle Osmanlı tebaasının hükümdar ve padişahıdır" hük­ mü eklenmiştir. Bunun açık şekli şudur; "Osmanlı padişahı bü­ tün Müslümanların halifesi, gayrimüslim olan tebaanın padişa­ hıdır." Demek ki, Osmanlı padişahı gayrimüslimlerin nazannda halife değil, padişahtır. Çünkü padişah, gayrimüslimlerin Os­ manlı hakimiyeti öncesinde alışık oldukları Bizans İmparatoru'nun bazı özelliklerini taşımaktadır. Oysa halife, İslâm pey­ gamberi Hz. Muhammed'in vekilidir.

OSMANLI SİYASI İLİŞKİLERİNDE HİLÂFET (1517-1876)

Dördüncü Bölüm

A. O S M A N L I HİLAFETİNİN G Ö R Ü N Ü M Ü (1517-1876) Hilâfetin Osmanlılara intikali bahsinde Mısır Abbâsilerinden III. Mütevekkil'in ölümüyle Osmanoğullarının halifeliğinin rakipsiz hâle geldiğini kaydetmiştik. Yavuz ve Kanunî dönem­ lerinde ulemâ arasında tartışma konusu olan Osmanlı hilâfeti daha sonraki dönemlerde yavaş yavaş gündemden uzaklaşmış­ tır. Bununla birlikte Orta Asya; Hindistan ve Karadeniz'in ku­ zeyindeki Müslüman devletler zaman zaman Osmanlı yöneti­ mine elçiler ve nâmeler göndererek "Halife-i Rûy-ı Zemîn" ka­ bul ettikleri Osmanlı sultanlanndan yardım talebinde bulun­ muşlardır. Bu münasebetler "Osmanlı Hilâfetinin Tesiri" baş­ lıklı bölümde ayrıca ele alınacaktır. Kanunî Sultan Süleyman'dan sonra Osmanlı tahtına ge­ çen 11. Selim devrinde (1566-1574), Yemen Fatihi olarak bili­ nen Sinan Paşa'nın isteği üzerine, Osman el-Futûhî İbn Abdulkâdir İbn Ali el-Sabûhî tarahndan hazırlanan "Acâ'ibü'lmahârib v e Garâibü'l-ma'arik"'** isimli Türkçe yazma bir eserde, Sultan II. Selim için, "Zaman-ı saltanatlannda ve evân1 hükümet-i hilâfetlerinde" denildikten sonra "Vilâyet-i Mağrib ve İklim-i Yemen"den "tâ Aksây-ı İrân ve Turan'a vanncaya ve memâlik-i Kürdistan ve Türkistan ve Acemistan intihây-i Azer­ baycan'a vanncaya kadar cümle memâlik ve emsâr'ın havza-i hükümetlerinde ve kabza-i hilâfetlerinde" olduğu kaydedilmek­ tedir (Yavuz 1991:108). H. Yavuz'un bu kaydına göre, Osmanlı hilâfeü, kendi siyasî hâkimiyetleri dışındaki Müslümanlarca da tanınmaktadır ki, II. Selim Açe Sultanının yardım talebine ce­ vap vermiştir (Shaw 1982: 1/247).
*) Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde K. 908-Va. Ib. 2a, numara üe kayıtlıdır.

148

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

1517-1876 dönemleri arasında Osmanlı hilâfeti, devletin siyasî ve idarî kudretine paralel bir görünüm kazanmıştır. Mısır Abbâsîleri'nden, sembolik görünümlü hilâfeti devralan Osman­ lılar, selefleri Emevîler veya Abbasîler gibi kuvvetler birliğini ha­ life olan Sultanın şahsında toplayarak eski görünümünü kazan­ dırmışlardır (Dursun 1992:92). Ancak Osmanlı Sultanlan bu dinî-siyasî nüfuzlarını istisnalar dışında, idarî bir güç olarak pek kullanmamışlardır. Osmanlı'da padişah için genelde "halife" unvanını kulla­ nan tarihçilerin eserlerine baktığımızda geleneksel tabirleri gö­ rürüz. Meselâ, Mustafa Nuri Paşa (1327: II1/7) II. Süleyman'ın ölümü ve II. Ahmed'in tahta geçişini anlatırken, "... Sultan II. Süleyman Han kırk sekiz yaşında saltanat tahtına geçip üç yıl yedi ay halifelik makamında oturup elli bir yaşında öldü" şek­ linde ifâde etmektedir. Benzeri ifadeleri II. Mustafa, III. Musta­ fa, I. Abdülhamid ve III. Selim'in tahta geçişinde de görmek mümkündür. III. Selim'in tahtan indirildikten sonra idamı için AtauUah Efendi, fetvayı, Sultan'ın hilâfet makamına aykırı dav­ ranışlarından dolayı vermiştir (Mustafa Nuri 1327: VI/46-7). Mus­ tafa Nuri Paşa'nın "Netâyicü'l-Vukuat" adlı tarihinden aktardı­ ğımız bu tarz bilgilere Hoca Sa'deddin (1279: 11/397), Solakzâde 1297:737) ve Peçevi (1283: 11/338-40) gibi pek çok Os­ manlı kronik tarihçilerinde de rastlamak mümkündür. Osmanlı İmparatorluğu'nda 1517-1876 döneminde hilâ­ fetin bir başka yönü ise, bir müessese olarak ön plâna çıkmadı­ ğı gibi Osmanlı padişahlannın halifelikleri de aynı durumdadır. Veraset sisteminin bir sonucu olarak zaman zaman aklî denge­ si bozuk veya çocuk yaştaki hanedan üyelerinin Osmanlı tahtı­ na dolayısıyla hilâfet makamına geçmeleri bu dönemin mesele­ leri arasındadır. Buna en güzel misâl. Sultan IV. Murad ile IV. Mehmed'in tahta geçişleridir; Şeyhülislâm Yahya Efendi ve ka­ zaskerler ile ulemanın önde gelenleri, saltanat âyânı ve devlet

O S M A N L I SİYASÎ İLİŞKİLERİNDE H İ L Â F E T

149

erkânı bir yere gelerek, müşaverelerde bulunarak: "Sultan 11. Mustafa'nın aklının devleti idare etmeye yeterli olmadığı" so­ nucuna vardılar. "Şer'an da halifenin akıllı ve kemâl üzere ol­ ması" gerekçeleri ile 11. Mustafa hal' edilip, saltanat ve hilâfet tahtına henüz on yaşındaki IV. Murad (1603-1640) geçirildi (So­ lak-zâde 1297:737-38). Yine aynı gerekçe ile IV. Murad'dan sonra tahta geçen Sultan İbrahim (1640-1648), Hanefî fıkhına göre "mecnunun imameti geçerli değildir, akıllı sabînin ise ge­ çerlidir" fetvası ile tahttan indirilerek, yerine yedi yaşındaki bü­ yük oğlu IV. Mehmed çıkanimıştır (Uzunçarşılı 1983: III/237). Mecnûn ve sabî hükümdarlann hilâfet veya imâmetierinin geçerli olup olmadığı İslâm hukukçulan arasında tartışmalara sebep olmuştur. Ancak devrin ulemâ ve ümerâsı şartlara göre çözüm üretmişlerdir. Üretilen bu çözümlerde dayanılan temel espri şudur: Önemli olan ve devam etmesi gereken hükümda­ nn hilâfetinden ziyade müessesenin kendisidir. Bu bakış tarzı­ na H.A.R. Gibb ve H . Bovven (1969:26-27) "Sünnî doktrin baştan beri meselenin aktüel vaziyeti ne olursa olsun, halihazır­ daki durumu meşrulaştırma karakteri taşırlar" hükmü ile tenkit etmektedirler. Aynca hilâfet müessesesinin her türlü tasarrufla­ rını meşrulaştırmaktan öte gitmeyen bir tavır sayesinde, hilâfet müessesesinin beşerî mülkün istibdadından farksız hale geldiği­ ni de belirtmişlerdir.

B. O S M A N L I S İ Y A S Î İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T (1517-1876) Hilâfetin Osmanlılar'a intikalinden (1517) 11. Abdülhamid dönemine (1876) kadarki görünümünü, halife sıfatını taşıyan hükümdarın şahsiyeti ve gücüyle paralellik arzettiğini kaydet­ miştik. Bu dönemde Osmanlı Padişahlan istisnaî mahiyette de olsa, mevcut şartlar çerçevesinde halifeliğini söz konusu etmiş-

150

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

lerdir. Esasen Yavuz'dan itibaren Osmanlı padişahları, kendile­ ri gibi İslâm devletlerinin başında bulunan hükümdarlara gön­ derdikleri mektuplarda halife olduklannı ve tanınmalannı iste­ mişlerdir. Bu isteklere müsbet manâda cevaplar da gelmiştir. Osmanlı Hilâfeti'nin tanınması da intikalinden ilgasına kadar peyderpey devam etmiştir. Osmanlı memleketlerinde Osmanlı padişah-halifesinin adı­ na; hutbeler okunuyor, paralar bastırılıyordu. Bu uygulama, I. Selim'den itibaren Osmanlı fetihlerine paralel olarak yeni ele geçen ülkelerde de devam edecektir. a) Hicaz'ın O s m a n l ı H â k i m i y e t i n e M e k k e Şerifinin I. Selim'e Biati Geçişi ve

İslâm devletleri, İslâmiyet'in beşiği ve Müslümanlann kıblegâhı olan Mekke ve Medine'yi (Hicaz'ı) hâkimiyetleri altında bulundurmayı hem siyaset hem de din bakımından ehemmiyet­ li bulup, bu sayede İslâm dünyasında manevi bir nüfuz ve, hür­ met tesis etmişlerdir. Özellikle Osmanlı padişahlan Sultan i. Selim'den itibaren kendilerini "halife" yani Hz. Peygamber'in vekili ve bütün İslâm âleminin manevi hükümdan saymayı siya­ setlerine uygun bulmalanndan dolayı, buradaki hâkimiyetlerin­ den manen istifadeyi daima göz önünde bulundurmuşlardır (Uzunçarşılı 1972:15). Sultan Selim 922 H./1516 M.'de Mercidabık muharebesiyle Suriye ve Filistin'i ve 923 H./1517 M.'de Ridaniye muharebesiyle Mısır'ı alıp Memlûk devletine son verdikten sonra, bu devletin nüfuzu altında bulunan Mekke ve Medine havalisi de Osmanlı hâkimiyetini tanımıştır. Mekke Emiri bulunan Şerif Berekât b. Muhammed Hasenİ derhal henüz oniki yaşında bu­ lunan oğlu Şerif Ebû Numey'i, Arrar namındaki elçi ile Mısır'a göndererek, Osmanlı padişahına tazimlerini arz ile Mekke'nin anahtarlarını takdim etmiştir (Solak-zâde 1297:410).

O S M A N L I SİYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T

151

Şerif Ebû Numey b. Berekât'ın Mısır'a gelmesi 923 Cemaziyelahir'in 13. günü (1517 Ağustos) olup, padişah tarafın­ dan Şerifin karşılanması emrolunmuş ve kendisi tahsis edilen mahalde misafir edilmiştir (İbn lyas 1984:190-92). Şerif Ebû Numey burada hediyelerini takdim için divan toplanüsına katılmış, protokol olarak Sadrazam ile Kazasker'in arasında oturtulmuştur (Uzunçarşılı 1972:18). Şerifin protokol­ de Sadrazam'dan sonra yer alması, Osmanlı idaresinin kutsal yerlerin yönetim ve hâkimiyetine çok önem verdiğini gösterir. Kaldığı süre içinde çok hürmet gören Şerif Ebû Numey, Cemaziyelahir'in yirmi ikinci günü hükümdar huzuruna kabul olunarak veda etmiş hil'at giydirilerek el öpmüştür. Ebû Nu­ mey 923 Recep ayında pek çok hediyelerie Mekke'ye döndü ve babasına verilen Mekke emirliği menşurunu götürdü. Mısır hazinesinden Mekke emirine maaş bağlandı (Sa'deddin 1279:1/ 371-72). Şerif Ebû Numey ile beraber Mekke ve Medine ahali­ sine tevzi edilmek üzere padişah tarafından iki yüz bin altın ile külliyetli zahire gönderildi. Bunlan Emir Müslihuddin ile Mı­ sır'dan iki kadı götürülüp mahallelerinde dağıtmaya memur edilmişlerdi. Bu tarihten itibaren Mekke ve Medine'deki cami­ lerde hutbe Osmanlı Padişahlan adına okunmaya başladı (Uzunçarşılı 1972:18). Mekke emirinin adı ise padişahın adın­ dan sonra zikredilirdi (Uzunçarşılı 1972:74). Nitekim bu İslâm geleneği ile Hicaz Emiri Osmanlı teb'ası olmuş, Osmanlı Sulta­ nına halife olarak biat etmiş oluyordu. Bunu karşılıklı olarak yazılan mektuplarda da görmek mümkündür. Sultan I. Selim'den sonra tahta çıkan Kanuni Sultan Sü­ leyman, tahta çıkışı münâsebetiyle Mekke Şerifi'ne yazdığı mektupta; Yüce Allah'ın kendisini hilâfet ve saltanat makamı­ na getirdiğini bildirdi (Feridun 1275: 1/500-501). Mekke Şerifi de cevabında padişahın "serirü's-saltanati'l-uzmâ ve mesne-

152

O S M A N L I L A R D A HtLÂFET

dü'l-hilâfeti'l-kübra"ya Yüce Allah'ın iradesiyle gelmiş olduğu­ nu, "küffâr ve benzerierinin topraklannı fethetmek suretiyle siz, bize ve bütün İslâm sultanlarına üstün oldunuz" diyerek te'yit etti (İnalcık 1988:1/321). Bu nâme-i hümayunlar, Padişahlann "Hilâfet-i Kübra" iddiası bakımından çok büyük önem arzederler (Uzunçarşılı 1972:49-56). b ) Kanunî Sultan Süleyman D e v r i ve Gelişmeler Sa'deddin Efendi'nin (1279:11/397) "makanr-ı hilâfete gele­ rek, Saltanat tahtını şereflendiren" dediği Kanunî Sultan Süley­ man zamanında çıkanlan "Arazi Kanunnâmesi'nin mukaddi­ mesinde, Allah'a hamdedildikten sonra "Cenâb-ı Hakan-ı rûy-ı zemin ve halife-i Resûl-i Rabbülalemin Mazhar-ı kelimetuUahü'l-ulya..." olarak bahsedildikten sonra "Hâdimü'l-Haremeynü'l-Muhteremeyn Es-Sultan İbnü's-Sultan Sultan Süleyman İbnü's-Sultan Selim Han..." olarak kaydetmektedir (Lutfi 1979: 33-34). Pek çok kanunnâmede rastlanan "Hâdimu'l-Haremeyn'iş-Şerifeyn", "Halife-i Rûy-ı Zemin" ve "Halife-i Resûlü'r-Rabbülâlemin" gibi unvanları Osmanlı padişahlan titizlik göstererek kullanmışlardır. Yine Ebussuûd Efendi tarafından kaleme alınan Budin Kanunnâmesi'nin baş tarafında (Barkan 1943: 296), Sultan Süleyman "Vârisü'l-Hilâfeti'I-Kübrâ... Hâizü'l-İmâmeti'l-Uzmâ, Hâmî-i Himâ'l-Haremeyni'l-Muhteremeyn" olarak tavsif edilir. Keza Osmanlılar bu ünvânı, Allah'ın takdiriyle kazandıklannı da iddia etmektedirler (İnalcık 1988: 1/ 321). Hilâfetü'l-Kübra unvanını kullanan Kanunî Sultan Süley­ man, kendisini Orta Asya'dan Hindistan'a ve Atlas Okyanu­ su'ndan Sumatra'ya kadar bütün Müslümanlann hâmisi olarak göstermekte idi. Açe (Sumatra) Sultanı Alâeddin Portekizliler'in saldırıları karşısında "halife" olarak tanıdığı Osmanlı padi­ şahından yardım istemiş, Süleyman da, gemilerle top ve topçu

O S M A N L I SİYASÎ İLİŞKİLERİNDE HİLÂFET

.

153

birliği göndermiştir (İnalcık 1958a:71). Bu yüzyılda doğudaki Müslümanlar, Osmanlıları İslâm âleminin tek lideri ve gerçek koruyucusu olarak kabul ediyorlardı. Herhangi bir yabancı teh­ like karşısında gözlerini Osmanlılara çevirmişlerdir (Razaulhak Şah 1967:374). Coğrafî keşiflerle Hıristiyanlık bahda hızla yayılırken duğuda Avrupa'nın ileriemesi o kadar kolay değildi. Burada İslâmi­ yet ve diğer Müslüman devletlerden başka Osmanlı İmparator­ luğunu karşılannda buldufer. Bunun üzerine Osmanlı İmpara­ torluğunu her taraftan kuşatıp zayıflatmayı kararlaştırdılar. Pa­ pa Jules II, Portekiz kralına yazdığı mektubunda, Müslümanlan denizlerden uzaklaştınp, Mekke'yi yağma etmesini "tüm Müs­ lümanları yok ederek" Hıristiyanlığı Hindistan'da yaymasını emretti (Malzik 1943:33). Kanunî olanlardan habersiz değildi. Kendisine karşı kuru­ lan haçlı ittifakına bir darbe vurmak, halife olarak Hind Müslümanlarını korumak ve Hind ticaretini güven altına almak için Hind sulanna dört büyük sefer yaptı. Çağdaş tarihçi Ali'ye göre, "Hind Müslümanlanna Porte­ kiz kâfirlerinin yaptıklan mezâlim, bu seferin açılmasını icap et­ tirdi" (Asrar 1972:299-331). Sonucu ne olursa olsun Sultan Süleyman'ın Hind Seferle­ rinin bölge Müslümanlannı korumak maksadına yönelik ola­ rak, bir halife mes'ûliyetiyle açılması konumuzu ilgilendiren ta­ raf olup, bu seferlerle Osmanlı hilâfeti bölge Müslümanlannca tanınmıştır. Hindistan'a sefer ve yardımlar sonraki dönemlerde de devam etmiştir (Yavuz 1985:70-77). Ruslar'ın Astrahan'ı zaptetmeleri üzerine Orta Asya Müs­ lümanlan bu yolu kullanamaz olmuşlardı. Harezm Hanı Hacı Muhammed (1560-1603), Sultan Süleyman'dan bu yolu hacı ve tüccarlara açması için rica ile bir mektup gönderdi. Bu mek-

154

OSMANLILARDA

HİLÂFET

tup ve onu takip eden başka müracaatlar 1569'da Osmanlı­ lar'ın Ruslar'a karşı bir ordu göndermelerinin ve Don-Volga kanalı teşebbüslerinin başlıca sebeplerinden biridir (İnalcık 1958:71). Osmanlı İmparatorluğu, Kanunî devrinde sadece doğuda Hind ve Orta Asya Müslümanlarının değil. Kuzey Afrika ve Mağrib'İn yani Tunus, Fas, Libya, Sudan, Habeşistan ve Endü­ lüs yarımadası gibi uzak bulunan ülkelerin ve buralarda yaşa­ yan mazlum ve mağdur Müslümanlann dahi kurtarıcısı hâline gelmiştir. Osmanlı hilâfeü ve Kanûnî'nin halifeliği açısından çok önemli olan bir belge, Topkapı Müzesi arşivinde E 3154 numara ile kayıtlıdır. Bu belge, Cezayir'de oturan Endülüslüler tarafından, Endülüs'te ölüm kalım mücadelesi veren 364.000 Müslümanın kurtaniması için Sultan Süleyman'a yazılmış Arap­ ça bir arîzadır. A . Asrar'm (1972:283-86) naklettiği bu belgede; padişaha şöyle hitap edilmektedir: "Allah'ın rahmetiyle dünya­ da adi ü ihsanı câri eden, "selefleri gibi İslâm'ın hâmisi ve müdafîi", "hilâfetin faziletli makamının sahibi", "Şeriatı hâkim kı­ lan ve üç kutsal caminin hadimi", "kâfir ve zalimleri yok eden", "müşrik ve müfsidleri bashran", "Hac yolunu inşâ eden" ve "Dünya üzerinde Allah'ın gölgesi" şeklindeki hitapdan sonra durumlarını bildirerek, yardım talebinde bulunmuş­ lardır (H. 948=M. 1541). Osmanlılar'dan yardım taleplerini, gerek Kanunî ve gerek halefleri devrin şartlanna göre cevapsız bırakmamışlardır. Sul­ tan Süleyman döneminde (1520-1566) İran ve Hindistan Müslümanlarıyla da konumuzla ilgili diplomatik ilişkiler olmuştur. Bunlan ayrı bir bölümde ele alacağız. Netice itibariyle, Sultan 1. Süleyman'dan itibaren Osmanlı padişahlan için dünya halifesi "Halife-i Rûy-ı Zemin" ve bütün Müslümanlann halifesi = "Halifetü'l-Müslimîn" unvanları yerle­ şecektir (İnalcık, 1958a:71).

O S M A N L I StYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T

155

c) Türk Dünyasının G e n e l D u r u m u 1) Şeybanî Hanlığı Hilâfetin Osmanlılara geçtiği dönemde Türk-lslâm devleti olan Babürlüler Hindistan'a, îran Safevî Devleti de Maveraünnehrin güneyine çekilirken, Batı Türkleri olarak da isimlendiri­ len Osmanlılar'ın hareket yönü batıya çevrilmişti. Orta Asya ve Karadeniz'in kuzeyinde yaşayan Türkler siyasi biriikten uzak olup, buralarda pek çok hanlık hüküm sürüyordu. Yavuz Sultan Selim zamanında başlayan Osmanlı-Şeybanî münasebetleri Kanuni Sultan Süleyman zamanında da devam etti. Kanunî, Şiî İran'a karşı Şeybanî Sünnî devletinin ayakta kalmasını istiyordu. Bunun için karşılıklı elçiler ve mektuplar gidip geldi. 15 ve 20 Şaban 941 H . tarihli iki mektup bu ama­ ca yönelikti (Uzunçarşılı 1983: 11/454). Ubeydullah Han, Kanûni'ye "Hilafet-menzilet... şerîat-ı uzmanın mürevvici (tebliğ edi­ cisi) ulemâ ve fuzelânın mürebbisi... yeryüzünde AUahü Teâlânın gölgesi ve ehl-i sünnet-ü cemaatin hâmisi" olarak hitap et­ tikten sonra, İslâm'a aykın halleri hakkında bilgi verdiği Kızılbaşlar ve Safeviler'e karşı birlikte mücadele etmeyi teklif etmiş­ tir (Asrar 1972:174). Daha önce de kaydettiğimiz üzere i. Selim'i de halife tanı­ yıp adını hutbelerde zikreden Maveraünnehr ulemâsı ve Özbek Şeybanî hanlannın Osmanlı Devleti ile münâsebetleri Abdullâtif Han devrinde de devam etti. Kendisi tahta geçer geçmez Kanûnî'ye bir mektup göndererek. Kanuni hakkında "Muizzu'l-hâk ve'l hakikate ve'l-hilâfe" sözleriyle adeta biat etmiştir" (Asrar 1972:174). Kanunî devrinde, Orta Asya'nın; Urallann doğusu Hive ve Özbeklerin yerleşim bölgelerinde Şeybaniler'in hakimiyeti sü­ rüyordu. Şeybanî hükümdan II. Abdullah 1551'den itibaren

156

OSMANLILARDA

HİLÂFET

hâkimiyetini genişleterek, bütün Özbek hanlannı hâkimiyetin­ de topladı. II. Abdullah, İran saldırılarına karşı Osmanlı Hü­ kümdarı III. Murat ve Babür hükümdan Ekber Şah ile ittifak et­ ti. II. Abdullah'dan sonra ülke parçalandı (Spuler 1989:11/17). Şeybanî Hanlığı'nın parçalanmasından sonra Buhara, Hokant ve Hive Hanlıklan Rus işgallerine kadar bağımsızlıklannı sürdürdüler. XVI. ile XIX. asır arasında Orta Asya, siyasî birlik­ ten uzaktı. Bu dönemde Türk hanlıkları iki büyük tehlike ile karşı karşıya kaldılar. Bunlardan birincisi aralannda giriştikleri üstünlük mücadeleleridir. Bu birincisi ikinci tehlikeyi getirmiş­ tir; Rus yayılmacılığı. Aynca bu dönemde Orta Asya, İran, Sa­ fevî Devleti, Babür Hanlığı ve doğudan Çin İmparatorluğu'nun saldınlanna maruz kalmıştır. 2) Şirvan Şahlığı Orta Asya ve Karadeniz'in kuzeyindeki Türk hanlıklan Rusya ve İran Şiî yayılmacılığına karşı Osmanlı Devleti ile mü­ nasebet kurma yollannı aramışlar ve halifeleri olarak onlardan yardım talebinde bulunmuşlardır. Ancak Osmanlı Devleti faali­ yet alanındaki meselelerinin yoğunluğu yüzünden bu bölge ile yeterince ilgilenememiştir (Spuler 1989:11/21-38). Osmanlı Devleti'nden yardım talebinde bulunan bir diğer Türk Hanlığı, Şirvan Şahlığıdır. Şah Şeyh İbrahim 1520'de yazdığı mektubunda Kanûnî'ye, "Nur-ı Hadka-i Hilâfet" diye hitap ederek "Hâfız-ı bîlâd-ı müslimîn, el-Gazî fi sebili'l-Allah, ve'l-mücâhid" gibi sıfatlarla yüceltiyordu. Şirvan Şah Kanûnî'ye babasının vefatı münâsebetiyle ta'ziyetini ilettikten sonra, O'nun cülusunu tebrik etmiştir (Feridun 1275:1/522-28). Muharrem 952 H . / 1545 M. tarihli bir fermanında Kanu­ nî Şirvan'ın ulemâ ve ileri gelenleriyle tebaasına hitap ederek, "Mürted Kızılbaşlara karşı kendilerine her türlü yardımı yapaca­ ğını" ifade ederek, bu işi halletmenin üzerine vacip olduğunu

O S M A N L ı SIYASÎ ILIŞKILERINDE HILÂFET

,

157

kaydediyordu. (Asrar 1972: 180-81). Bundan sonra Şirvan halkı ile Osmanlılar arasında ittihâd ve ittifak ilerledi XVI. asrın so­ nuna doğru Şirvan Devleti Osmanlı tâbiiyeti altına girdi. 3) Kazak Hanlığı ve D i ğ e r Türk Hanlıkları Bu dönemde münâsebetin sık olduğu bir diğer Türk devle­ ti de Kazan Hanlığı'dır. Bunun dışında iki taraf arasında sami­ miyet ve bağlılık hisleri çok derin olmasına rağmen Osmanlı Devleti'nin Orta Asya'nın Müslüman Türk hanlıkları olan; Harezm Sultanlığı, Kazak, Çağatay, Kasım, Astarhan, Kırgız, Ho­ rasan, Türkmen ve Nogay Hanlıkları ile münâsebetlerinin az ya da. hiç olmaması şaşırtıcı olup, yukarıda belirttiğimiz gibi Osmanlı'nın yayılma alanıyla ilgilidir. Buna rağmen Osmanlı İmparatorluğu ile Orta Asya'daki Türk devletlerinin münasebetleri gösteriyor ki, Osmanlı İmpa­ ratorluğu'nun Kanunî Sultan Süleyman zamanında kazandığı kudret, şevket ve itibar bütün Türkler için iftihar verici olmuş­ tur. İmparatorluk ve din için çalışmak isteyen Kınm hanlan, Astarhanlar, Harezm Tatarları ve Kıpçak Bozkınnın Nogaylan, "Halife-i Rûy-ı Zemîn" kabul ettikleri Osmanlı padişahlarından Rus ilerleyişine karşı yardım talebinde bulunmuşlardır (İnalcık, 1975:748). Kanunî, Ruslar'm Kazak topraklanndaki ilerleyişini önle­ mek için kuzeye bir sefer yapmak istediyse de, bunu gerçekleş­ tiremedi. II. Selim zamanında bir sefer yapıldı, ancak istenilen amaca ulaşılamadı (Kurat 1966: 93-98). XVII. asırda başlayan Ruslar'ın Orta Asya saldırısı, Özbek Hive ve Buhara hanlıkları dahil iki asırdan fazla zaman sürmüş­ tür. Kazak hanları ile Osmanlı'nın ilk teması 1741'de Ebu'lHayr Han'ın elçilerinin ziyareti ile başlar. Kazak heyeti, bu zi­ yarette Rus esaretinden kurtarılıp, Osmanlı tabiiyetine kabul edilmesi için Ebu'l-Hayr Han adına müracaatta bulundular (En-

158

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

gin 1976:65). Abdülhamid'in "Ittihâd-ı İslâm" siyaseti Orta Asya'yı etkile­ di. Kazak münewerleri Rus hakimiyeti altındaki Müslümanların 1905-1907 yılları arasında başlattıkları Millî Kurtuluş hareke­ tinden uzak kalmayarak "Müslüman Birliği Partiyası"nda yerle­ rini aldılar (Engin 1976:77). Hilâfetin Osmanlılar'a intikal ettiği dönemde Karadeniz'in kuzeyi de tıpkı Orta Asya gibi siyasî birlikten uzak durumda idi. Altınordu devletinin yıkılması ile bu topraklarda, Kazan, Kırım, Astarhan gibi hanlıklar kurulmuştu. Bu durum Rusya'nın siyasî yayılmacılığını kolaylaştırdı (Kurat 1989: 11/38-45). Daha önce kaydettiğirniz gibi, bu siyasî teşekküllerden Kınm Hanlığı'nın statüsü farklıdır (İnalcık 1975: 746-54). 4) Kırım Hanlığı Osmanlı idaresinin, padişahın halifeliğini siyasî ilişkilerde ifade edişi ve kullanışı İran'dan sonra Karadeniz'in kuzeyinde kurulmuş olup Fatih'le Osmanlı idaresine giren Kınm Hanlı­ ğı'nın, 1768-74 Osmanlı-Rus savaşı sonunda bağımsızlığı üze­ rine olmuştur. Rusya 1774'te Bab-ı Alî'ye, Küçük Kaynarca anlaşması ile Kırım Hanlığının siyasî bağımsızlığını kabul ettir­ di. Buna karşılık Ruslar padişahın "halife" unvanıyla Kmm'ın Müslüman halkının dinî lideri olmasını kabul etti (Shaw 1982:1/ 340). Bu durum, andlaşmanın üçüncü maddesine şu ibare ile konmuştur: "Tevâif-i Tatar ...ehl-i İslâm'dan olup, zât-ı ma'deletsimât-ı şehriyârânem imamü'l-mü'minîn ve halifetü'lmuvahhidîn olduğuna binâen... umûr-ı diniyye ve mezhebiyyelerini taraf-ı hümâyunum hakkına şerîat-ı îslâmiyyet muktezâsınca tanzîm ideler" (Cevdet 1309: 11/324). Buna göre, Tatar halkının mülkî işlerine kanşılmayacak, ancak dinî işleri İslâm şerîatına göre, İslâm halifesine bağlı olarak düzenlenecekti. Bu hüküm fazla açık olmadığından daha sonra, şöyle bir açıklama

O S M A N L I SİYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T

159

gönderilmişti: "...umûr-ı mülkiyelerine Devlet-i Âliyye canibinden ve Rusya'dan müdâhale olunmaya ve Tatarlar han seçtik­ lerinde Hâdimü't-Haremeyni'ş-Şerifeyn ve İmâmü'lMüslimîn olan padişah-i Âl-i Osman hazretlerine bermuktezâ-yı hilâfet-i uzmâ arz ve inhâ, Sultan-ı Muslimîn hazretleri dahi güne ta'lil-u ta'vik etmeksizin derakab nişan-ı şerîf-i penâhî itâ ve teşrifatını irsal eyleye" (Cevdet: 1309:11/324). Cuma ve bayram namazlannda Kınm'ın bütün mescid ve camilerinde hutbenin Osmanlı padişahı adına okunacağı, sik­ keler de Osmanlı padişahı adına kesileceği belirtildikten sonra ileriki yıllarda devam edilecek bir uygulama başlatılır. "Httta-i merkûmede icrâ-yı ahkâm-ı şer'iyye edecek kuzât Kırım ulemâsından olup Âsitane-i Aliyye'den Ka­ zasker Efendi tarafından bi'l-ismen meccânen cümlesi­ nin hükümetlerine izn-i şer'î mürâselesi itâsiyle iktifa ve Kırım Hanı tarafından tesyîr oluna" (Cevdet 1309: II/ 324-25). Burada Kınm kadılanna İstanbul'dan kazasker tarafından "izn-i şer'î mürâselesi" verileceği kaydedilmektedir. Kayda gö­ re, iki halife (ictimâ-i halifeteyn) olamayacağına göre, Kınm hanının halifeden berat alması gerekir. Bu madde, 1789 Ay­ nalı Kavak tenkîh-nâmesine göre, Kınm halkı meb'uslarını gönderip, pâdişâha "İmâmü'l-mü'minîn ve halife-i âzam-ı muvahhidîn" tanıdıklannı bildirecek ve padişahın "takdîs-i şer'îsini" dinleyecek ve seçtikleri han için misâl yani berat, gönderilmesini ve padişahın "takdîs-i şer'îsini" dinleyecekler­ dir. Fakat bu durumun, Kınm hanlannın "umûr-i dünyeviyelerinde" ve devlet işlerinde bağımsızlığına halel getirmeyeceği aynca belirtilmiştir. Burada halifenin siyasî haklanndan vazgeç-

160

OSMANLILARDA

HtLÂFET

mesi, Rusya'nın basl<ısı ite ttabut edilmiş bir durumdur. Bu, Os­ manlı hükümdarlarının hilâfet setâhiyetlerini örfî padişahtık sa­ lâhiyetlerinden ayınp, müstakil olarak icra' etme iddiasının ilk ifadesidir (İnalcık 1964a:4-94). Küçük Kaynarca Antlaşması'nda Ruslar'ın Osmanlı sulta­ nını, yeni bağımsız Kırım Hanlığı'nın meşru halifesi olarak tanı­ masını R.H. Davison (1981:367) yazdığı tenkitle "Ruslar'ın ap­ tallığı" olarak değerlendirmektedir. Bu anlaşma ile Osmanlı pa­ dişahı "Müslümanların halifesi" olarak müslüman olmayan bü­ yük bir devlet tarafından da resmî olarak kabul edilmiştir. Bu, imparatorluğun sınırları dışındaki Müslümanlar üzerinde haklan olduğu şeklindeki Sultan'ın iddiası, milletlerarası plânda kabul edilmiştir, anlamına da geliyordu. Büyük bir İslâm coğrafyası olan Kırım Hanlığı'nın bağım­ sızlığı ile başlayan bu uygulama, daha sonraları işgale uğrayan Hindistan, Uzak Doğu, Afrika ve Orta Doğu Müslüman ülkele­ rinde de devam etmiştir. Siyasî manâda yukandaki olaylardan sonra bilhassa İngilte­ re tarafından istismar edilmek istenmesi müstesna, halifelik 11. Abdülhamid dönemine kadar pek fazla ön plâna çıkmamışür (Eraslan 1992:197). d) İran İlk İslâm devletlerinde başlayan ehl-i sünnet ve şiî mezhep çekişmeleri (Miquel 1991: 1/247), hilâfetin Osmanlı hanedanına intikal ettiği dönemde Sünniliğin temsilcisi Osmanlı Devleti'nin karşısında Şiîliğin temsilcisi İran Safevî Devleti hüküm sürüyor­ du (Uzunçarşılı 1983: 11/225). İki devlet arasındaki üstünlük mü­ cadelesi, mezhep farklılığı noktasında yoğunluk kazandı. İran'ın Anadolu'da başlatüğı mezhep yayılmacılığı faaliyetleri, I. Selim'in Iran seferine yol açtı (Shaw 1983:1/123-26).

O S M A N L I SiYASÎ iLtŞKlLERİNDE H İ L Â F E T

161

Yavuz Sultan Selim'in İran'a karşı başansının, Şiî yayılma­ sına karşı olan Orta Asya, Afganistan ve Kafkasya hanlıklan ile Maveraünnehr ulemâsı tarafından sevinçle karşılandığını gönderdikleri nâmelerle Selim'i halife olarak tanıdıklannı kay­ detmiştik. Esasen Osmanlı padişahının halife sıfatı ile bir yan­ dan hıristiyan Avrupa'ya bir yandan da Şiî İran'a karşı İslâm'ın lideri konumunda bulunması, O'nun Sünnî Müslümanlar ara­ sında önemli ölçüde tanınmasını sağlamıştır (Levvis 1992:77). 1. Selim'i Mısır seferi dönüşünde Şam'da karşılayan Şah İsmail'in elçileri bir nâme getirerek, barış teşebbüsünde bulun­ dular. Bu mektupta Şah, Yavuz için "arzın Iskenderi" sıfatını kullanarak, "ne isterse yerine getireceğini" ifade ediyordu (Uzunçarşılı 1983: 11/296). Bunlan daha önce kaydetmiştik. Ka­ nunî devrinde siyasî ve dinî sebeplerle tekrar bozulan Osmanlıİran münasebetleri (1555) Amasya Antlaşmasına kadar birta­ kım savaşlara sebep oldu. Bu anlaşmaya göre, konumuzla ilgili olarak iki devlet arasındaki ihtilâfın başlıca sebebi olan Şiî veya Sünnîlerin büyük şahsiyetlerini kötülemek âdeti kaldınlacakü (Asrar 1972:153). Şah Tahmasb Süleymaniye Camii'nin inşaatının tamam­ lanmasından sonra gönderdiği tebriknâmede, yeni cami için "mahal ve mekân-ı sânî, makâm-ı beytuUahi'l-haram" ifadesini kullanıyordu (Feridun 1275: II/4-18). Her ne kadar iki taraf ara­ sında mezhep ihtilâfı bulunsa da bu ifâde İran'ın Osmanlı makam-ı hilâfetinin ağırlığını kabul ettiği anlamına gelir. Sünnî İslâm'ı temsil mevkiinde olan Osmanlı padişahı, İran Safevîlerinin idaresindeki halkı, itaate davet edilmesi lâzım gelen rafizîler olarak telâkkî ediyordu. İran Şahı Eşref Han'ın birden fazla İmâm'ın olabileceği görüşü üzerine, Osmanlı Şeyhülislam'ı Osmanlı Devleti ile Hind-Moğol İmparatorluğunda olduğu gibi arada bir okyanus yoksa bir imâmın olabileceğini.

162

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

onun da Osmanlı hükümdarı olduğunu, Eşref Han'ın Osmanlı halifesi adına faaliyet göstermesi gerektiğini yoksa asî olacağını bildirmiştir (Uzunçarşılı 1982: IV/183). Bununla beraber, gerileme devri Osmanlı padişahlan, ka­ dim hilâfet nazariyesini kendilerine ait sayarak, onu yeniden formüle etmişlerdir. Bunun birtakım siyasî sebepleri vardı. Bundan dolayı Sultan III. Ahmed, İran hükümdarı Eşref Han ile (Rebîülevvel 1140 H. Ekim 1727)'de yaptığı anlaşma ile kendi­ sinin "Halife-i Müslimîn" olduğunu kabul ettirdi. "Bütün Müslü­ manların halifesi" olduğunu daha sonra Nadir Şah'ın da 'tanı­ masını istedi. Bu durum birtakım tartışmalara yol açtı (İnalcık 1988:1/320). e) Osmanlı Afrikası Afrika kıtasında İslâmiyet Hz. Peygamber zamanında Ha­ beşistan'da yayılmaya başladı (Çelik 1989: 522). Hz. Ömer za­ manında gerçekleşen Mısır'ın fethinden sonra ise, Kuzey Afri­ ka'dan iç kesimlere doğru yayılma hızlandı. Zamanla siyasî ve ticarî faaliyetler bu kıtada İslâmiyet'in en yaygın din haline gel­ mesini sağladı (Andı 1989:379). Osmanlılar'ın kıta ile ilk ilgileri Oruç Reis ve kardeşlerinin yaptığı deniz akınlan ile başladı. Mısır'ın Osmanlılar'a geçme­ sinden sonra gelişti. Cezayir (1538), Libya (1560) Tunus 1572 ve Fas (1578)'de Osmanlı hakimiyetine girerken, Hind seferleri ile Habeşistan (1555), Somali'nin bir bölümü ve Sudan da Os­ manlı kontrolüne girdi. Bu îslâm memleketlerinde hutbeler Os­ manlı sultanı adına okunmaya başlandı (Uzunçarşılı 1983: II/ III). Osmanlı Devleti'nin Afrika kıtasındaki faaliyetleri ile coğra­ fî keşifler aynı anda gelişti. Önce Endülüs'de ve Kuzey Afri­ ka'da Müslümanlan korumak mücadelesi veren Osmanlı, Hind Okyanusunda da Portekizlilerle çatıştı. Bunlar halife olarak Os­ manlı padişahının görevleri arasındaysa da hanedanın hilâfeti

O S M A N U SÎYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T

163

konusunda olumlu sonuçlar meydana getirdi (Yavuz 1985: 5377). Afrika kıtasının Avrupalılarca keşfinden sonra, durum ya­ vaş yavaş değişmeye başladı. Kıtanın kaderi islâm dünyasının yaşadığı bunalım, iç karışıklık ve çöküşe doğru gidiş, Afrika için de geçerlidir. Afrika da, sömürgeleştirilme, ahlâkî çöküş ve sosyal bunalımla karşı karşıya idi. f) Babür Hanlığı ve Osmanlı Hilâfeti Güney Asya'ya islâm'ı Araplar getirmiş, Türkler ise; yay­ mış, benimsetmiş ve sevdirmiştir. Hilâfet müessesesinin Os­ manlılar'a geçtiği dönemde ise Hindistan'da Timur sülâlesin­ den Babür Han, Babüriü Devletini kurmuştu. Bu dönemde Os­ manlılar ile Babürlüler'in (1526-1856) kurduklan devletlerin ka­ der çizgileri birbirine çok benzemiştir. Osmanlılar gücünün do­ ruğuna Kanunî (1520-1566) ile çıkarken Güney Asya'da da Ek­ ber (1556-1605) gücünün ve medeniyetinin zirvesindeydi. Pasarofça ile (1718) başlayan Osmanlı çöküşüne paralel olarak Güney Asya'daki Türk variiğı da Alemgir'in ölümüyle (1707) inhitata geçecektir (Öke 1991b: 4). Osmanlı kaynaklannda, Babürlülere ait bilgiler XVI. asnn ilk asnna aittir (Özcan 1992: 10). Mir'atü'l-Memalik'ten öğren­ diğimize göre, Babüriü Sultanı Hümâyun, Şeydi Ali Reis'e Hindistan mı, yoksa Vilâyet-i Rûm'un mu büyük olduğunu sor­ muş. Şeydi Ali Reis de Hindistan'ın, yedi iklime hükmeden Os­ manlı padişahının mülkünün onda biri kadar bile olmadığı, şek­ linde cevap vermişti. Daha sonra seyyahlardan duyulan haber­ lere göre Çin'de bile Osmanlı padişahının isminin hutbelerde zikredildiğini ifade ettiğinde. Hümâyun gayet mütevazi bir şe­ kilde, "hakikaten yeryüzünde padişahlık nâmı devletlü hüdavendigânn hakkıdır, başkalannın değildir" diyerek, Osmanlı sultanına dualar etmiştir (Şeydi Ali Reis 1313:51-52). Hümâyun

164

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

Şah, Şeydi Ali Reis'e pek çok hediyeler ile Kanunî Sultan Sü­ leyman adına bir mektup verdi. Osmanlı Amirali IV. Hind Se­ feri sonucu ziyaret ettiği Babürlü ülkesinden, veziri olduğu Hü­ mâyun Şah'ın ölümünü müteakip bu mektubu 1557'de Edir­ ne'ye döndükten sonra Kanunî'ye sunmuştur (Şeydi Ali Reis 1313: 51-52). Hind hükümdarı Farsça nâmesinde, Kanûni'ye "Evreng-i hilâfet ve Şehinşâh-ı Nasireddin-i metin hafızü'ş-Şer-i mübîn Hazreti Sultan Süleyman" olarak hitab ediyor ve iki devletin arasında iyi ve kardeşçe münasebetlerin artmasını dilediğini bil­ diriyordu (Asrar 1972:332). Hümâyun'dan sonra Hind tahtına geçen Ekbeı; Şah'ın da (1556-1605), saltanatının ilk yıllarından Kanunî'ye yazdığı bir mektupta, Osmanlı sultanını "zamanın halifesi" olarak tanıdığı belirtilmektedir (Özcan 1992:11). Bununla birlikte, ilerleyen yıllarda Ekber Şah Osmanlılara karşı menfî bir tavır takınarak, kendisinin de halife olduğunu iddia etmeye başladı (Özcan 1992:11). Ekber'in bu tavnnın ar­ kasında; eskiden beri var olan üstünlük mücadelesi ve Kanû­ nî'nin Portekizlilerin yayılmacılığına müdahalesi vardır. En önemlisi de Ekber Şah Hindistan'da Müslümanlar ile Hindliler arasında tam bir birlik kurmaya çalışıyordu. Bunun için de ken­ di siyasî hâkimiyetini dinî bir karizma olan Hilâfetle güçlendir­ mek istiyordu (Öke 1991b:5). Osmanlılar ile Hind Müslümanları arasında ilk diplomatik münasebetler Şah Cihan (1627-1658) tarafından başlatılmıştır. Selefinin planladığı Sünnî ittifakını gerçekleştirmek gayesiyle IV. Murad'a bir mektup yazan Şah Cihan, Mir Zarîf Isfahânî adında bir elçi de göndermiştir (Özcan 1992:12). Her ne kadar istediği amaca ulaşamadıysa da Şah Cihan'ın Osmanlı Sultanı için kullandığı ifadeler dikkat çekicidir: "Müslüman Sultanlann

O S M A N L I SİYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T

165

Hânı, hilâfet makamı için Allah tarafından seçilmiş ve Müslü­ man Melikler arasında birliğin tesis edicisi" Şah Cihan'ın veziri daha da ileri giderek, IV. Murad'ı "Hulâfa-i Raşidîn'in halefi" olarak nitelemiştir (Feridun 1275: 11/352-54). Şah Cihan ve O'nun vezirinin bu nâmedeki ifadeleri sadece diplomatik neza­ ket olarak ele alınmamalıdır. Her ne kadar Hindistan hükümdarlanndan bazıları halife unvanını kullanmış ve bu şekilde pa­ ra dahi bastırmışlarsa bile (Özcan 1992:13). Bu, Babürlüler'in âlemşümul hilâfete hak iddia etmelerinden değil, imparatorluk sınırlan içerisinde bu müessesenin uyandırdığı hürmet ve saygı­ dan dolayı, kendi iradesini sağlamlaştırmak ve birliği tesis et­ mek gayesine matuf olduğu açıkür (Özcan 1992:13). Evrengizb Şah'dan (1658-1707) sonra Osmanlı-Babürlü münasebetleri diplomatik açıdan eski önemini kaybetti. Bu­ nunla birlikte, Osmanlı himayesinde bulunan Hicaz'a düzenli olarak gidip gelen hacılar, iki İslâm ülkesi arasında daha yakın bağlar kurulmasında aracı olmuştur. Ulema ve sanatkârlar da gidip gelmiştir. Babürler eski önemini kaybedip dağılma döne­ mine girerken, Osmanlı'nın başanlan Hind Müslümanlannı et­ kilemiş ve hilâfete olan ilgi ve bağlılıklarını artırmıştır (Gibb and Bovven 1969:35). Evrengizb'in ölümünden sonra Hindistan'da Babüriü haki­ miyeti gerilemeye başlamış ve kısa süre içerisinde memleketin her yerinde bağımsız hanlıklar oluşmuştur. Bu durum İngilizle­ rin tutunmasını kolaylaştırmış, o güne kadar esaret ruhuna alı­ şık olmayan Müslümanlar üzerinde derin bir tesir uyandırmıştir. Bu karamsarlık içinde Hind Müslümanları, Osmanlılara da­ ha derin duygularla bağlanmışlardır. Bundan sonra, Osmanlı padişahını halife olarak tanımaya başladılar. Meselâ, meşhur Şah VeliuUah (1703-1762), "Tefhimât-ı İlâhiyye" adlı ese­ rinde Osmanlı padişahından "Emirü'l-Mü'minîn" diye bahsede­ rek şöyle yazmaktadır:

166

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

"Sultan Selim Han zamanmdan beri Arabistan, Mısır ve Suriye gibi birçok memleketler Osmanlı sultanları­ nın hakimiyeti altındadır. Onlar aynı zamanda Mukad­ des toprakların hâmisi hac ve hacla ilgili mahmil ve kervanların düzenleyicileridir. Bu sebepten onların her biri Hicaz ve Suriye minberlerinde "Emirü'l-Mü'minîn olarak zikredilmektedir" (Özcan 1992:15). Öyle anlaşılıyor ki, Osmanlı Devleti ile Hind Müslüman Hanlıklan arasında münasebetler gittikçe gelişmiştir. Güneybatı Hindistan'daki bazı Müslümanlar Osmanlı padişahından yar­ dım, hatta ondan halifelik beratı isteme ihtiyacı hissetmişlerdir. Bu meyanda yaklaşanlar arasında Malabar ve Meysor Krallıkla­ rı dikkat çekicidir. İngilizler de Hindistan'da Osmanlılar'a karşı duyulan bu yakınlığı fark ederek, çıkarları açısından Osmanlı Devleti ile münasebetlerinin, çok büyük önem taşıdığı kanaati­ ne vararak, 1878 Berlin Antlaşmasına kadar Osmanlı Devleti­ nin yanında siyaset izliyor, izlenimini vermiştir (Uzunçarşılı 1983:1V/II. 150). İngiltere, Hindistan'a tam olarak hakim olabil­ mek için İngiliz işgaline karşı isyan eden Güney Asya'daki Müs­ lüman emirler için "Müslümanların Emîri" olan Osmanlı padişahlanndan yardım talebinde bulunmuştur. Osmanlı Sultanı'nın yazdığı nâmelere genelde olumlu cevaplar alması, Osmanlı Hi­ lâfeti'nin eskiden beri kabul gördüğünü gösterir (Bayur 1950: 205-206). XIX. asnn başından itibaren milliyet isyanlan ve büyük güçlerin kıskaçları ile zor duruma düşen Osmanlı devleti de, hi­ lâfetin âlemşümûllüğünü bütün Müslümanlara anlatıyordu. Özellikle 1849'da Hindistan'daki ilk konsolosluklannı Bombay ve Kalküta'da açan Osmanlılar da çeşitli vasıtalarla kendi propagandalannı yapıyor ve Hindistan'daki Osmanlıcı duygulann artmasını teşvik ediyordu (Özcan 1992:23).

O S M A N L I SIYASÎ ÎLİŞKİLEİÜNDE H İ L Â F E T

167

Hind Müslümanlan Osmanlılar lehine ilk tepkilerini 185356 Osmanlı-Rus Savaşında göstermişlerdi. Öyle ki, değişik eyaletlerde yardım kampanyası bile başlattılar. Bu sıradaki du­ rumu Hindistan Genel Valisi Marguess of Dalhausie şöyle ifa­ de ediyor: "Rûm Sultanı için Hindistan'ın her yerinde özellikle kuzeybatı Serhat Eyaleti'nde çok büyük ilgi ve heyecan vardı" (Özcan 1992:23). Bu savaşta İngilizler, Osmanlılar'ın yanında yer almalannı çok iyi propaganda ederek Hind Müslümanlannı etkilemeye çalışmışlardır. Bu sırada bir taraftan da Osmanlı hi­ lâfetini yıpratma kampanyasını başlatan İngiltere, 1857 Büyük Hind ayaklanmasını (Sipahi Ayaklanması) bastırmak için, gön­ derdiği askerlerin Mısır'dan geçmesi için Sultan Abdülmecid'den (1839-1861) izin almış, hem de onun Müslümanlann İngilizlere karşı savaşmamasını tavsiye eden bir halife irâdesi göndermesini sağlamıştı (Bayur 1987:317). İsyanın bastınlmasından sonra Sadrazam Ali Paşa'nın İngiltere'ye kutlama me­ sajı gönderip tebrik etmeleri, ayrıca zarara uğrayan İngilizler için Abdülmecid'in yardımda bulunması anlaşılır gibi değil. Bü­ tün bunlar Hindistan Müslümanlan için büyük hayal kınklığına sebep olmuştur (Bayur 1950: 315). Özcan (1992: 26), Hind Müslümanlannın kırgınlığını 1880'lerde Haydarabad başbaka­ nı olan Salar Çang'ın şu sözleri ile ifade ediyor: "Merhum babamm bana sık sık anlattığına göre, İngi­ lizler ayaklanmayı kontrol altına alabilmek için ve Müslümanları kendi saflarına çekebilmek için, hilâfet makamının manevî nüfuzunu devamh olarak kullan­ mıştır. Bu suretle Osmanlılar'ın Kırım Savaşı'ndan do­ layı İngiltere'ye olan borcunun tamamı ödendi."

II. ABDÜLHAMİD, PANİSLÂMİZM ve HİLÂFET

Beşinci Bölüm

I- II. A B D Ü L H A M İ D ve P A N İ S L Â M İ Z M SİYASETİ a) II. A b d ü l h a m i d Son dönem Osmanlı padişahlanndan olan II. Abdülhamid, Osmanlı Devleti'nin her alanda en buhranlı olduğu bir döne­ minde (31 Ağustos 1876) tahta geçti. Şartlar çok ağır olmasına rağmen işe büyük bir iyi niyet gösterisi ile başladı. Halka açıldı. Kanûn-ı Esasi'yi ilân etti. Avrupalı büyük güçlerin "Şark Mese­ lesi" adı altında Osmanlı iç işlerine kanştığı azınlıklar meselesi­ ni barış yoluyla çözmeye çalıştı. Yapılan görüşmelerden bir so­ nuç alınamayınca, Rusya Osmanlı Devletine savaş açtı. Bu sa­ vaş, şartları daha da ağırlaştırdı. İmzalanan Berlin Antlaşması (31 Temmuz 1878) ile pek çok toprak kaybedildiği gibi, Rus­ ya'ya ödenen ağır savaş tazminatı maliyeyi de çökertti. Birlik Antlaşması geleneksel Osmanlı dış politikasını da değiştirecek­ tir. Abdülhamid, bu ağır sonucun sebebini o güne kadar uygu­ lanan yanlış politikalarda görmekteydi. O'na göre devletin be­ lirli bir dış politikası yoktu. Avrupa'da oluşmakta olan yeni dengeler yakından takip edilememiş, Türk hariciyesi haysiyetli, bilgili ve tutarlı bir politika izleyememişti. Devletin yüce menfa­ atleri bu yanlış politikalar nederîiyle heder edilmişti. Padişahı tahta geçer geçmez karşılaştığı bu ağır şartlar, yeni ve şahsiyet­ li bir politika arayışına itti. Dış politikasını devletin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü üzerine kurdu. Bu politikada Avrupalı bü­ yük güçlerin çatışan çıkarlannı kullanarak bir denge oluşturdu. II. Abdülhamid milliyet hareketleriyle birlik ve bütünlüğü tehlikeye giren devletin dahili siyasetini de Müslüman unsurun

172

'

OSMANLILARDA

HİLÂFET

birliği üzerine kurdu. Büyük güçlerin desteğini arkasına alan gayrimüslim azınhklann büyük çoğunluğunun Berlin anlaşması ile müstakil olmalan, padişahı Müslüman unsurlann ittihadı (îttihâd-ı İslâm) siyasetine yöneltecektir. Aynca 11. Abdülhamid, dahilî siyasetinde aynlıkçı hareketlere karşı çok sert bir politika takip etmiştir. 11. Abdülhamid "Müslümanlann Halifesi" sıfatını taşıması nedeniyle, Osmanlı İmparatorluğu sınırlan dışında yaşayan dünya Müslümanlannı da düşünmek ve onlann meseleleriyle de ilgilenmek zomnda kalacaktır. Zaten bu dönemde İslâm ül­ keleri Osmanlı Devleti'ni kendileriyle ilgilenmek durumunda bı­ rakacaklardır. Bu yakınlaşma sömürgeci güçlere Panİslâmizm"den söz ettirecektir. b) Pan-İslâmizm Doğuşu (İttihâd-ı İslâm) Hareketinin

Sömürge hareketlerinin hızlanmasından sonra, işgale uğ­ rayan İslâm ülkeleri bundan sonra gözlerini Osmanlı Devletine çevireceklerdir. Osmanlı padişahını halife tanıyarak, hutbelerde adını zikretmeleri, Osmanlı devletini ister istemez dünya Müslü­ manlan'nin meselelerinin içine çekmiştir. 11. Abdülhamid'i da­ ha devlet siyasetini oluşturmasına vakit bırakmadan meşgul eden önemli konu "Hilâfet ve İttihad-ı İslâm" olmuştur. İngiltere'nin Uzak Doğu'daki yayılmacılığından sonra, Kıbns ve Mısır'ı işgal edip, Afganistan'dan Orta Asya'ya yönelme­ si, Fransa'nın Cezayir'den sonra Tunus'u işgal ederek, Afrika içlerine doğru ilerleyişi, Ruslar'ın Müslüman Türkler'in yaşadığı Orta Asya'yı işgal ettikten sonra, Balkanlar'a Pan-Slavizm siya­ setiyle yönelmesi; İtalyanlar'ın, Pan-İtalyanizm; Almanlar'ın da Pan-Germanizm mücadelelerine girmeleri, bütün bunlar olur­ ken, sömürgeci güçlerin işgaline uğrayan İslâm ülkelerinde, Müslüman münevverlerin kurtuluş için, Osmanlı hilâfetini ve îttihâd-ı İslâm'ı terennüm etmeye başlamalan, 1877-78 Osman-

II. A B D Ü L H A M İ D , P A N İ S L A M İ Z M ve H t L Â F E T

173

tı-Rus Savaşı devam edert<en ve Bertin Antlaşması sırasında Osmanlı letıine Müslümanlann eylem yapmalan, yardım kam­ panyası başlatmaları, Osmanlı topraklarına yönelik işgalleri protesto ederken, başanlannı da coşkulu şenliklerle kutlamalan (Türköne 1991:33-36), Avrupa'da o dönemin moda tabiriyle Pan-İslâmizm'den söz ettirmiştir. Pan-îslâmizm (îttihâd-ı îslâm îslâm Biriiği), Batı yazarlanna göre dünyada yaşayan bütün Müslümanlan, aralannda mevcut din bağlanna dayanarak siya­ sî bir biriik haline getirmek amacını güden siyasî bir cereyan­ dır. Bu biriiğin ana gayesi. Batı ülkeleri ile Rusya'nın işgal et­ tikleri Müslüman topraklannı, ihtilâl yolu ile hürriyete kavuştur­ mak, geri kalanlannın da istiklâllerini korumaktır (Karpat 1987:48). Pan-îslâmizm teriminin ana kaynağı Fransız-îngiliz ve Rus diplomatik yazışmalan ve siyâset araştirmacılandır. Amold, Hans Kohn, İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın resmî yayınlan, W.S. Blunt, A . D. Mordmann, A . Vambery gibi pek çok ünlü araştırmacı, Pan-lslâmizm'in başlangıcı olarak 1878 Beriin Kongresi'nden sonrasını koymakta olup, II. Abdülhamid'in sar­ sılan prestijini tekrar kazanmak için bu siyasete yöneldiğini ileri sürerler. Koloğlu (1987:174) Pan-lslâmizmin Avrupialılarca da­ ha Abdülhamid tahta geçmeden önce ortaya atıldığını ve sö­ mürge durumuna düşmüş İslâm ülkelerinde konuşulmaya baş­ landığını kaydediyor. Bu doğru bir yaklaşımdır. Ancak Ittihâd-ı İslâm siyasetini II. Abdülhamid üzerinde taşıdığı Halifelik sıfatı­ nın sahip olduğu potansiyeli kullanarak, bütün İslâm ülkelerin­ de meydana gelen esaretten kurtuluş hareketlerini bir noktada birleştirerek, devrin siyaseti hâline getirdi (Güngör 1987:161). Aynca ülke çapında ideolojik boyutlar kazanmasını sağladı. c) Pan-İslâmizm Hareketindeki Gelişmeler ve II. A b d ü l h a m i d ' i n Meseleye Bakışı Osmanlı hükümetinin belli ve kararii bir politikası olmadı-

174

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

ğını, her meselede sadrazamın kendi kafasına göre hareket et­ tiğini bildiren II. Abdülhamid, başarısızlık halinde suçun önceki­ lere atılmasından dolayı devletin kutsal menfaatinin haleldar ol­ duğunu esefle belirtir (Öke 1982:266). Bir İslâm ülkesi olarak dünya siyasetinde yalnız olduklarını saltanatının sonunda şöyle değerlendiriyor: "Dünyada yalnızız. Düşman vardır, fakat dost yoktur. Salîb her zaman müttefik bulabilmekte, fakat Hilâl her zaman yalnız kalmaktadır. Osmanlı Devleti'nden menfaat bek­ leyenler ona dost görünmekte, fakat umduğunu bulamadığı za­ man hemen düşman kesilivermektedir" (Bozdağ 1985:69). Os­ manlı hükümetinin resmî politikasının olmayışı, siyasî ve askerî yalnızlık 1 . Abdülhamid'i Tesânüd-ü İslâm siyasetine yönelte­ 1 cek, binaenaleyh bunu resmî politika haline getirecektir. Bunu ilân ettiği Meşrûtiyetin anayasası olan Kanûn-ı Esâsî'nin 4. maddesi ("Zât-ı Hazret-i Padişahî hasbel hilafe dîn-i İslâm'ın hamii ve nigahbanı ve kuvve-i berriye ve bahriyenin birinci ku­ mandanıdır" (Kili 1985:31) ile resmîleştirmiştir. Yani padişah, halifeliği sebebiyle İslâm dininin koruyucusu ve bilcümle Os­ manlı teb'asının hükümdar ve padişahıdır. Esasen 1 . Abdülhamid'in uyguladığı İslâm Birliği (Pan1 İslâmizm) bütün dünya Müslümanlarının bir bayrak altında ve vatanda toplanması demek değildir. Bu siyasetin esası Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Müslüman teb'ayı birbirine kay­ naştırmak aralannda birlik ve tesânüd yaratmakti. Zaten sosyal yapı değişiklikleri de Müslüman teb'ayı o istikâmete sürükle­ mekteydi. Şüphesiz II. Abdülhamid Avrupa emperyalizmini yık­ mak için tüm dünya Müslümanlan'nın tesanüdünü Osmanlı ön­ derliğinde istemekte idi. O'nun İslâm Birliği siyaseti bu amaca yönelik olarak İslâm ülkeleri arasında tesânüdden ibaretti. O bu siyasetiyle, Osmanlı Devleti'ni, düştüğü emperyalist kıskaçtan kurtarmak amacındadır. Kemal Karpat (1987:14) "Pan-İslâmizm ve 1 . Abdülha1

ıı. A B D Ü L H A M I D , P A N I S L A M I Z M ve H t L Â F E T

175

mid" adlı mal^alesinde, II. Abdültıamid'in "îslâm Birliği" düşün­ cesindeki tesirine değindikten sonra bu siyasetin "Cumtıuriyet Türkiyesi'nin kurulmasında can alıcı taritıi rol" oynadığından bahsetmektedir. İşin bu dönemi konumuzun dışındadır. İslamcılık düşüncesinin doğuşu ve gelişmesinde; îslâm top­ lumundaki yapısal değişiklik, Baü emperyalizmi, düşünce ala­ nındaki değişiklikler (modernleşme isteği) ve II. Abdülhamid'in padişah ve halife olarak etrafında gelişen ve değişen sosyopolitik olayları yorumlayarak onlara verdiği yön ve şekiller rol oynamıştır. (Karpat 1987:14). Abdülhamid, bu âmilleri ve özellikle de halk arasında mey­ dana gelen sosyal değişme ve gelişmeleri dikkate alarak bir si­ yaset geliştirmiştir. Bunun en mühim tarafı da halk arasında doğan islamcılık akımına anti-emperyalist bir boyut ekleyerek siyasetini şekillendirecektir (Karpat 1987:26). islamcılık akımının temsilcisi olarak II. Abdülhamid, dini grupların üstünde bitaraf himayekâr bir idareci olmaktan çıka­ rak, toplum içinde çoğunluğu meydana getiren Müslüman kit­ lenin temel kültürüne, düşüncesine ve görüşlerine göre bir kül­ tür yaratma yolunu tutmuştur. Bu tutum Batı'da uygulanan millî devlet kurallarına tamamiyle uygundu. Nasıl ki, Fransız Devleti'nde hakim olan Fransız kültürü, orada yaşayan Fransızlar'ın dininden (katolik), dilinden ve geleneklerinden oluyor ise, Osmanlı Devleti'nde hakim olan devlet kültürünün Müslüman çoğunluğun kültürüne'dayanacağı aşikârdır. Bu önceden plân­ lanarak meydana getirilen bir durum değildi. Tarihî ve yapısal gelişmenin bir neticesi idi (Karpat 1987:27). Bu gelişmelerle Abdülhamid îslâm ümmetini oluşturmaya çalışacaktır. Ancak gayrimüslim unsurlar da kurmaya çalıştığı bu birliğin içinde yer bulacaktır. Bunu imân birliği olarak ifade ediyor (Abdülhamid 1984:180).

176

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

1869 yılından itibaren hakkında yazı yazılarak savunulan Ittihâd-ı İslâm siyaseti, 1871 yılından itibaren hilâfet hakkına istinaden, Osmanlı Devleti'nin yönetmediği Müslümanlar üze­ rinde bazı yetkilere sahip olduğu iddiasına dayandınimıştır. 18 Temmuz 1873 tarihli Hadika Gazetesi şu satırlara yer veriyor: "Küre-i arzda bulunarı kaffe-i ahâli-i İslâm'm muhâfaza-i hukuk-i milliye ve mezhebiyeleri, halife-i Resulûllah olan padişah-ı Osmaniyan hazretlerine aid olup, Dev­ let-i Âliyenin cem-i Müslümanlarm umuruna müdahale etmeye selâhiyetleri olduğunu kimse inkâr edemez. Hususiyle ahâli-i İslâm Devlet-i Âliyye ve tabir-i aherle hilâfet-i meşrua-i İslâmiye'nin tebaiyetini ihtiyar ettikle­ ri halde kim ne diyebilir?" (Türköne 1991:192). Osmanlı hilâfetinin Müslümanlan himaye hakkı, Osmanlı Devleti'ne Paris Andlaşmasında verilmiş olmasına binâen ulus­ lararası politikada aktif hale getirilmeye çalışılmış ve 11. Abdülhamid'le Ittihâd-ı îslâm devletin resmî politikası haline getiril­ miştir. Abdülhamid hahrahnda bu konudaki görüşlerini şöyle ifade etmektedir: "Elde kalan Osmanh toprakları üzerinde yaşayan nüfu­ sun çoğunluğu Müslümanlardır. Hıristiyan unsurların ço­ ğunluğu Osmanlı camiasından ayrılarak kendi dil, din ve geleneklerine göre bir hayat oluşturmuşlardır. Madem ki Hıristiyan unsurlar geleneksel Osmanlı düzenini kendi mil­ lî ideolojileri uğruna bozmuşlardır. O halde Müslümanların da yaşadıkları topraklar üzerinde kendi kültürlerine, inanç­ larına ve geleneklerine göre hayat sürmeleri en tabiî hakla­ rıdır" (Karpat 1987:32). II. Abdülhamid'in bu düşüncesi, İmparatorluk içindeki Müslüman unsurlan Ittihâd-ı İslâm noktasında birleştirerek, bir ümmet meydana getirmekti. Abdülhamid bu düşüncesiyle, Os-

II. A B D Ü L H A M İ D , P A N İ S L A M İ Z M ve H İ L Â F E T

177

manii Devleti tarihinde ilk kez modern anlamıyla îslâm kültürü­ ne dayanan bir siyasî ideoloji yani İslamcılığı belirli siyasî gaye­ leri gerçekleştirmek için vasıta olarak kullanmıştır. Bu siyasetle Türk, Arap, Arnavut, Kürt, Çerkeş ve benzeri unsuriarı İslâm dini etrafında kaynaştırıp taazzuvlaşarak bir Osmanlı milleü ha­ line getirmeye çalışmıştır. Bu düşünce her ne kadar Osmanlı milleti adında teşekkül etmemişse de bu günkü Türkiye Cum­ huriyeti'nin halkını oluşturmuştur. Karpat (1987:34)'a göre, "Abdülhamid, devletin varlığını milletin varlığına bağlarken, milleti, padişahın ve hanedanın üstüne çıkarmış, millet ümmete, millî irade ise icmâ' yani üm­ metin reyine tekabül" etmiştir. II. Abdülhamid'in uyguladığı îttihâd-ı îslâm ve Tesânüd-ü îslâm siyasetlerinin temelinin hilâfete dayandığını kaydetmiştik. Ayrıca bunun yanında şu dört esas, temel rükün olarak kabul görüyordu: Toplumun halifenin çağrısı etrafında toplanması; toplu­ mun halifeye itaati. Müslüman olmayanlar tarafından,ele geçi­ rilen topraklardaki Müslümanlann darü'l-îslâm'a hicret etmele­ ri; ve modern anlamda, duruma göre maddî güç kullanmayı gerektiren ya da gerektirmeyen mahiyetiyle cihâd (Razâvî, 1989:11/365). II. Abdülhamid, İttihâd-ı İslâm'ın devletin dış politikasında tam başarılı olabilmesi için ilk şartın "milletin beyninde (fertleri arasında) bir ittifak ve ittihâd hasıl edilmesini" görmekteydi. (Abdülhamid 1984:114). Bunun için devletin bünyesinde yer alan her ferdi kucaklıyordu. Osmanlı Devleti'nin Türk, Arap, Arnavut, Bulgar, Yunan, Zenciler ve diğer birçok unsurdan meydana geldiğini gözardı etmeden, cemiyeti, birbirine bağla­ yan ve yaklaşüran şeyin "îman Biriiği" olduğuna işaret etmek­ tedir. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin din üzerine kurulduğunu be-

178

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

lirterek, "millet ve ırk" fikirlerinin zararlı olduğunu ifade etmek­ tedir (Abdülhamid 1984:180). Yukarıda kaydedildiği gibi bu anla­ yışıyla imparatorluk içinde de Müslim-Gayrimüslim ayınmı ya­ pılmadan birliğin korunması da ana gaye edinilmiştir. İslamcı siyasetini tabana yaymak için Hilâfetin Pay-ı Tah­ tında birtakım uygulamalara girişilmiştir: Müslüman mahallele­ rinde içki satışı yasaklanmış, umumî ahlâkı koruyucu uygula­ malar getirilmiş; kadın kıyafetlerinde birtakım düzenlemeler ya­ pılmış; eğitim ve öğretimde İslamcı anlayış ön plâna çıkarılmış ve yaygınlaştırılmış; yabancı okulların zararlı fonksiyonları en­ gellenmiş ve dinî tebliğ artırılarak, İslâm'ın izzetinin korunması sağlanmıştır. Tabii olarak bütün bu uygulamalar Türk ve Müslü­ manları ön plâna çıkarmıştır (Eraslan 1992:211-256). II. Abdülhamid bütün bu uygulamalarda bulunurken, gerek Tesânüd-ü İslâm gerekse imparatorluk dahilindeki Müslüman unsurların birliği yani İttihâd-ı İslâm konusunda söz söyleyebile­ cek pek çok aydın, onun mutlakiyetçi rejiminö ve iç politikası­ nın birçok noktasına muhalif bulundukları için, padişahı teyid edecek hareketlerde ve yayınlarda bulunmaktan kaçınmışlardır. II. Meşrûtiyet'le birlikte kuvvetli bir İslamcı cereyanın ortaya çıkması bunu göstermektedir (Güngör 1987:164). Bunun sonu­ cu olarak îslâm terimi din ve ibadet terimlerini aşarak siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanları kapsayacak kadar genişle­ yerek, aynı kültürü ve değerleri paylaşan insanlar arasında or­ tak bir ideoloji durumuna girmiştir. İslâm bir siyasî ideoloji olur­ ken, ümmet de bir millet haline inkılâp edecek ve bu ideolojiyi kabullenecektir. Eskiden âtıl ve dağınık bir halde bulunan Müs­ lüman kitleler, birbirlerine yaklaşıp millet olunca hürriyet ve medeniyet yolunu da aramaya koyulmuştur. Böylece modernist aydının ortaya çıkmasıyla "modernleşme" dönemi başlaya­ caktır (Karpat 1987:30-31).

ıı. A B D Ü L H A M I D , P A N I S L A M I Z M ve H I L Â F E T

179

ıı- HILÂFETIN ÖNEM KAZANMASı ve IL ABDÜLHAMID
Hilâfetin siyasî bir güç olarak önem kazanması, XIX. asrın son yarısında olmuştur. Osmanlı Devleti bu asra kadar, hâki­ miyetini hilâfeti pek fazla ön plâna çıkarmadan sürdürmüştü. Ancak bu asırda Osmanlı sınırlan içindeki gayrimüslim azınlıklann milliyetçilik hareketlerinin tesiriyle isyanlan ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan aynima istekleri, emperyalist politika takip eden Avrupalı büyük güçlerin, İslâm ülkelerine yönelik yaptık­ ları işgaller de eklenince "İslâm birliği ve hilâfet" siyasetini gün­ deme getirecektir. XIX. asrın tek bağımsız İslâm devleti olan Osmanlı, o günkü etkisini kullanarak hilâfeti ön plâna çıkar­ mış, geriye dönüp Osmanlı hilâfeti için sağlam dayanaklar ararken, Yavuz Sultan Selim'in hilâfeti devralması ve Kutsal Emanetler'in İstanbul'a getirilmesi ile, yeni bir çerçevede savu­ nulmuştur. Bu dayanaklann yanı sıra klâsik dönemin "hilâfet müesseseleri", Osmanlı hilâfetini meşrûlaştıracak unsurlan ihti­ va ettiği için şer'î gerekçe olarak kullanacaktır (Türköne 1991:174). Bu dönemin büyük âlimi Ahmed Cevdet Paşa (1986:1/148-49); "Şevket ve kudret sahibi her kim ise ona inkı­ yâd ve itaat farâiz-i Islâmiyedendir" düsturuna binâen: "Bu asırda kürre-i arz üzerinde dîn-i İslâm'ın hâmisi olan yalnız bir deulet-i İslâmiye kalmıştır. Halife-i Ab­ basî dahi nice müslimîn mahzarında Yavuz Sultan Se­ lim'e ve a'kabma emânet-i hilâfeti terk ve teslim etmiş idi. Binaenaleyh hânedan-ı Osmanî'nin hilâfetleri meş­ ru' olarak muhalefet edenlerin âsî ve bâgî olduğuna şüphe yoktur" diyerek, hilâfetin I. Selim'e geçtiğini de iddia eder. Osmanlı Devleti, Avrupalı büyük güçler tarafından kıskaç altına alınıp, yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalınca, devrin

180

OSMANLILARDA

HİLÂFET

hükümdan Abdülhamid de bu hücumlara karşı mevcut statüyü koruyabilmek için dış siyasette îslâm tesânüdüne başvurmuştur. O bu siyasetiyle, bütün Müslümanları manen kendine bağlaya­ rak. Batı karşısına çıkmak istiyordu. Müslümanları kendisine manen bağlayabilmek için de hilâfet unvanından yararlandı. II. Abdülhamid'in îslâmcılık siyaseti, daha çok zorlamanın bir so­ nucu olduğu gibi, hilâfetin aktif hale getirilmesinden ibarettir. II. Abdülhamid, bilhassa gayrimüslimlerin sömürgesi altın­ da bulunan Müslümanlarla münasebet kurmuş ve onları manen de olsa îstanbul'a bağlamayı başarmıştır. O, bu düşünceyle Türkistan'a Hindistan'a, Afrika'ya, Japonya'ya ve hatta Çin'e kadar temsilcilerini göndermiştir (Sırma 1982a:337). Abdülha­ mid bunu hatıratında şöyle kaydediyor: "Müslümanlar üzerinde hilâfetin büyük bir nüfuzu var­ dı. Bunu bildiğim için İngilizleri kuşkulandırmadan, her ihtimale karşı, Seyyidler, Şeyhler, Dervişler gönde­ rip, Asya'daki Müslümanları Hilâfete manen bağlama­ ya hususî bir itina gösteriyordum" (Bozdağ 1986:73). Öyle ki, Osmanlı Halifesi II. Abdülhamid'e bağlılıklannı ilân eden ve onu kendileri için halife ve tek önder kabul eden Müslümanlar, Atlantik'den Japon Denizine kadar, Osmanlı için Batılılara karşı kullanılmaya hazır bir güç olarak tetikte bekletilmiştir (Sırma 1990:65-88). Bu denge, II. Abdülhamid dö­ neminde uygulanan siyasetin temelini oluşturur. Özellikle şunu belirtelim ki, O'nun İslâm biriiği siyaseti Osmanlı împaratoriuğu içinde "îttihâd-ı îslâm", imparatorluk dışındaki Müslümanlar için de "Tesânüd-ü îslâm" düşüncesine dayanır. Yoksa dünya Müslümanlannı bir bayrak ve vatanda toplamak değildir. a) II. A b d ü l h a m i d ' i n Hilâfet Anlayışı Osmanlı Müslümanları arasında birlik ve beraberliği kır­ mak, emperyalist büyük güçlere karşı, esir Müslümanlann istik-

II. A B D Ü L H A M İ D , P A N İ S L A M İ Z M ve H İ L Â F E T

181

lâlleri için dünya Müslümanları arasında tesanüde yönelik ola­ rak Osmanlı padişahının halifeliğinin ön plâna çıkartılması bü­ yük ölçüde II. Abdülhamid'in uygulamasıdır. Ancak Sultan Ab­ dülaziz de, Mehmed Ali Paşa isyanı ve Süveyş kanalının açılrhasından sonra İngiltere ve Fransa'nın kışkırtmaları ile Os­ manlı Devleti'nden kopma eğiliminde olan Mısır eyaletinin ida­ resi ile halkını saltanat ve hilâfete bağlamak için, mezkûr eyâle­ ti ziyaret etti. Padişah, halkı Müslüman olan Mısır'da hilâfeti ön plâna çıkararak temaslarda bulundu. Müslüman halk arası­ na coşkulu ve sıcak bir hava meydana getirdi (Karal 1983: VII/ 40). II. Abdülhamid'in döneminin siyaseti, "îttihâd-ı îslâm ve Tesânüd-ü îslâm" (îslâm Birliği)'ın en önemli âmili olan hilâfe­ tin etkisini ve oynadığı fonksiyonları tahlil etmeden önce hilâ­ feti temsil eden kişinin, halifeliği nasıl anladığı, ne yolda kullan­ mak istediği, bu siyasetten ne beklediği, bu kısmın önemli me­ seleleridir. Ayrıca hilâfeti ön plâna çıkarma politikasının başarı durumu nedir, neden Müslümanlar arasında taraftan hızla art­ mıştır? Bütün bu sorulara cevap verebilmek için O'nun hilâfet anlayışını dikkatte ele almak gerekir. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere batılı ülkelerin bu dönemde Osmanlı hilâfetinin tesirini ortadan kaldırmak için başlattıkları propaganda ile hilâfetin "Kureyş'ten olma" tartış­ masını gündeme getirmişlerdi. Bunlardan etkilenen Fas emiri kendisinin Kureyş'den olduğunu ileri sürerek halifelik iddiasın­ da bulunmuştu. Bunun üzerine Emir'e gönderdiği hatt-ı hümâ­ yununda Abdülhamid kendisinin halife oluşunu ve hilâfetin şartlarını şöyle sıralamaktadır: "Ber-muktezâ-yı irâde-i ilâhiye ve meşiyyet-i Rabbâniye ehl-i hail u akd olan ulemâ-i a'lem ve vüzerâ ve ümerâ-yı asker-i İslâm ve kâffe-i havâss-u evâmm 'alâ vechil-kemâl ve'l kabuli't-tâm hüsn-i biatleri ile beyne'enam i'lâ-i kelime-

182

OSMANLILARDA

HİLÂFET

tuUaha makrûn olarak fütuhat-ı kesireye muvaffak o/an abâ vü ecdadım hulefâ-i izamdan irsen câlis-i kürsi-i hilâfet-i kübrâ ve erîke-i pîrd-yı imâmet-i uzmâ oldum" (Türköne 1991:176-77). Ecdâdından irsen tevarüs ettiğini ileri sürdüğü hilâfet ma­ kamında oturacak şahsın; siyasî ve askerî güç sahibi olması, yaptıklan halk ve yöneticilerden kabul görmesi gerekir. Abdül­ hamid'e göre; halife olabilmek için sadece soy yeterli olmayıp, hilâfet sadece soydan gelen bir ünvân değildir. İslâm davasını omuzlannda taşımak ve Müslümanlan yönetmek için gerekli şartları haiz olmak gerekir. Bu şartlara o dönemde sadece Os­ manlı hanedanı sahiptir. II. Abdülhamid'in Fas Emîrine gönderdiği hatt-ı hümâyun­ la birlikte Fas reisü'l-ulemâsına gönderilen Şeyhülislâm mektu­ bunda da Abdülhamid'in hilâfetinden şu cümle ile söz ediliyor: "Emîrü'l-mü'minîn-i ale'l-ıtlak vârisi hilâfet-i kübrâ bi'listihkak... Abdülhamid Han" (Türköne 1991:177). Osmanlı hilâfetinin mevki, II. Abdülhamid'in şifahen vuku bulan emri ile A . Cevdet Paşa tarafından hazırlanan bir layiha­ da şöyle belirtiliyor: "Devlet-i Aliyye, Yavuz Sultan Selim zamanından beri hilâfet-i seniyyeyi hâiz olduğuna nazaran din üzerine mües­ ses bir devlet-i azîmedir. Lakin ondan evvel bu devleti te'sîs edenler Türk oldukları cihetle hakîkat-i halde bir Devleti Türkiyye'dir. Ve ibtidâ bu devleti teşkil eden Âl-i Osman ol­ duğu cihetle, Devleti Aliyye dört esas üzerine mebnî bir hey'et demek olur. Yâni, hiikümdâr-t Osmânîve hükûmet-i Türkiyye ve Dîn-i İslâm ve Pay-t taht-t İstanbul. Bu dört esastan hangisine zaaf gelse binâ-yı devletin dört direğin­ den biri sakatlanmış olur. Binâen alâ zâlik, Devlet-i Â/fyye'ye her hal ve zamanda bu dört esası muhafaza etmek fe-

II. A B D Ü L H A M İ D , P A N İ S L A M İ Z M ve H İ L Â F E T

183

râiz-i hâlifedendir" (Yavuz 1991:106-107). II. Abdülhamid uygulamaya koyduğu siyasetin gereğince ünvanlaiı ön plâna çıkarmıştır. Hatıratında bu durumu şöyle belirtiyor; "Osmanlı Devleti'nin sosyal bünyesi ve politikasının esası din üzerine kurulduğu için ruhanî otoriteyi simgeleyen, Emîru'l-Mü'minîn, unvanı başta gelmeli; saltanatı simgeleyen, padişahlık, daima ikinci sırada olmalıdır" (Abdülhamid 1984:180). Halifelik devlet siyaseü için gerçekten önemli bir unsurdu. İslamcılık siyasetinin temelini oluşturuyordu. Bu dö­ nemde sömürge durumuna düşen Müslümanların tek umut ka­ pısı halife ve bağımsız İslâm devleti olarak, Osmanlı Devleti idi. Bu durum Osmanlı Devleti'ni hem bunaltıyor, hem de "İslâm birliği" siyasetine ortam hazırlıyordu. Bunun için II. Abdülha­ mid, İslamcı siyasete yönelmiş ve "Emîrü'l-Mü'minîn" unvanını ön plâna çıkartarak kullanmıştır. O "Emîrü'l-Mü'minîn" olarak bütün Müslümanların halifesi, padişah olarak da Osmanlı Devleti'ndeki milletlerin hükümdarıdır. Nitekim II. Abdülhamid devri vesikaları bilhassa iradeleri bütünüyle incelendiğinde, pa­ dişahın halifelik unvanını (Emîrü'l-Mü'minîn) dinî işlerde daima kullandığı fakat idarî ve mülkî işlerde sadece padişahlık unvanı­ nı (sultan, han) kullandığı görülür (Eraslan 1992:199). b ) I L A b d ü l h a m i d ' e Göre Hilâfetin Fonksiyonları II. Abdülhamid'in en başarılı yönü dış siyasetidir. Dış güç­ lerin imparatorluk üzerindeki çıkarlannı çatıştırarak, bir denge siyaseti kurmuştu. Dış tehditler karşısında devletin tabii kayna­ ğı olarak gördüğü Müslüman tebaaya öncelik verdi. İslâm birli­ ği siyasetinin temellerini oluştururken de hilâfet makamının fonksiyonlarının meydana getireceği tesirleri nazan dikkate al­ dı (Küçük 1988:220). Ona göre bu fonksiyonlar; 1- "Halifenin bir sözü bütün Müslümanları harekete geçir­ meye kafidir" (Abdülhamid 1984:155). Meselâ Hindistan'da bir

184

O S M A N L I L A R D A HtLÂFET

İle İngiltere'nin hâkimiyetini sarsacağını iddia etmektedir. Böyle bir iddia elbetteki tartışmaya müsaittir. Her şeyden evvel tabii olarak duyulan bir sevgi ve din kardeşliği bağının sınırları­ nı iyi tesbit edememekten dolayı söylenmiştir. Bu iddianın Gü­ ney Asya ve Orta Asya Müslümanlan için büyük ölçüde haki­ kat payı olsa da, Orta Doğu, İran ve Kuzey Afrika Müslüman­ ları için durum daha farklıdır. Halifenin "bir sözü ile bütün Müslümanları harekete geçirmek" için hilâfetin, tartışılmayacak derecede nasslara dayanan bir müessese olması gerekirdi. Ay­ nca bu sözün söylendiği dönemden çok önce "Hilâfet ve îslâm birliği" siyaseti takip edilmesi gerekirdi. Oysa bu dönem Os­ manlı hilâfetinin geçerliliğinin en yoğun tartışıldığı dönemdir. Esasen, Abdülhamid'den sonra, "îslâm birliği" siyaseti, aynı öl­ çüde takip edilmemiş olsa bile. Birinci Dünya Savaşında ilân edilen "Cihâd-ı Mukaddes" Müslümanlar arasında pek fazla ka­ bul görmemiştir (Kcxiaman 1990:180).
SÖZÜ

2. "Hilâfet müessesesi dolayısıyla Müslüman sömürgeleri olan İngiltere, Fransa, Rusya ve Hollanda karşısında kuvvetli durumdayız." 1 . Abdülhamid'e göre Müslüman memleketlerde 1 halifenin yâni kendisinin bir sözü cihadı meydana getirmeye yeterdi. Bu Hıristiyanlar için felâket demektir" (Ab)dülhamid 1984:178). İngiltere'nin idaresinde 85 milyon, Hollanda kolo­ nisinde 30 milyon, Rusya'da 10 milyon Müslüman yaşıyordu. Kısaca Hıristiyan devletierin sömürgesinde 250 milyon Müslü­ man'ın kurtuluş ümitlerini Allah'a ve halifeye bağladıklannı dü­ şünen 1 . Abdülhamid bu durumun büyük devletlere karşı Os­ 1 manlı Devleti'nin gücünü artırdığına inanıyordu. Hatta, Toyn­ bee (1988:201) "Bugün dahi uykuda Olduğu ve fakat uyanacak olursa, İslâm'ın vurucu esprisi üzerinde hesaplanamayacak de­ recede psikolojik tesir yapacağı bilinen" dediği bu büyük po­ tansiyel Abdülhamid Han'a güven veriyordu. Ancak bütün mü'minlerin birlikte kurtuluş için harekete geçme zamanının

n. A B D Ü L H A M İ D , P A N İ S L A M İ Z M ve H İ L Â F E T

185

oluşmadığını ifade ediyor, o günün geleceğine inanıyordu (Ab­ dülhamid 1984:178). 3- "Hilâfet makamı Müslümanların hâmisi olmak hasebiy­ le gruplar arasındaki anlaşmazlıktan çözmelidir." Nitekim 1898'de Kuveyt kaymakamının ihtirastan yüzün­ den Katar'ta arasında çıkması ihtimali yüksek olan savaşı araya girerek önlemişti. II. Abdülhamid, Katar kaymakamına gönder­ diği temsilcisi vasıtasıyla halife olarak meseleye el koyduğunu, gereğini yapacağını bildirmiş, kuvvetlerini dağıtıp işine dönme­ sini istemişti (Eraslan 1992:200). Katar kaymakamı Casimü's-Sânî'nin "Halife-i a'zâm haz­ retlerinin iradât-ı seniyyelerine kemâl-i inkiyâd ve itaatle icabet etmesi" üzerine Kuveyt kaymakamının da itaatini sağlayarak meseleyi kimsenin burnunu kanatmadan halletmişti. Bunun "makam-ı mualla-yı hilâfette bulunan zât-ı akdes-i cenâb-ı hilâ­ fet penâhinin nüfûz-ı akdes-i mülûkânelerinin tesîsât-ı mühimmesi"ne bir delil olarak kabul eden padişah, kaymakamlardan gelen, sadâkatlerinin bildirdiği telgrafları mecliste okumuştu (Eraslan 1992:200). 4- Halife dine müteallik her hususta ve îslâm âleminin her meselesinde ilk mercîdir. Bu anlayışla başka birinin iyi niyetle de olsa îslâm âleminin problemleri ile ilgilenip etraflı çözümler önermesine soğuk bakılmıştır. Meselâ Harameyn bölgesindeki binâlann herhangi bir ihtiyacı için bir Müslüman emîrin yar­ dımda bulunarak ön plâna çıkması katiyetle kabul edilmemiştir (Eraslan 1992:200). Bu çerçevede Darfur hakimi Ali Dinar'ın 100 kişilik bir kafile ile Hicaz'a hediye kervanı göndermesi engellenmişti. Hi­ caz'a hediye göndermek ancak halifenin vazifesi ve yetkisi ol­ duğu gerekçesiyle, Hindistan racalanndan Ali Han'ın Harem-i Şerifin aydınlatılmasına sarfedilmek üzere gönderdiği paranın fukaraya dağıtılması emrolunmuştij (Eraslan 1992:418). II. Ab-

186

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

dülhamid'in bu konudaki hassasiyetini, hilâfet tartışmaları için­ de aramak gerekir. Makam-ı hilâfete rakip çıkmasını engelle­ mek düşüncesiyle, bu mevzuda çok hassas olduğunu uygulamalanyla ortaya koymuştur. n. Abdülhamid bütün islâm beldelerindeki gelişmeleri ya­ kından takip ediyor ve kendi kontrolünde gelişmeler olsun isti­ yordu. Bunun iki önemli sebebi vardı; birincisi halifelik tartışma­ lan sebebiyle kendisine rakip çıkmasını engellemek, ikincisi ise, Osmanlı'yı kıskaç arasına alan Batılı güçlere karşı Müslümanla­ nn isyana teşvik edilmesiyle, ülke üzerinde oluşacak tehditten çekinmesi. Bu sebeplerie Müslüman cemiyetlere dinî kitap ve Kur'ân-ı Kerim gönderme işini de bizzat kendi kontrolünde ol­ sun istiyordu. Nitekim 1882 yılı başında 1500 adet Kur'ân-ı Kerim saün alınarak, kurulan bir komisyon tarafından tetkik edildikten sonra, bilhassa sömürge durumuna düşmüş islâm ül­ kelerine göndertmiştir. Kur'ân-ı Kerim'lerin basılmasında özel titizlik ve saygı gösteren Sultan, akâid, kelâm ve hadis gibi dinî içerikli eserlerin basımı ve gönderilmesinde de aynı uygulamayı sürdürmüştür. Bütün bu kitaplar, ilgili komisyonlarca tetkik edil­ dikten sonra basılması usûlünü getirmiş ve neşir işine Matbaâ-i Osmaniye'yi memur etmiştir (Eraslan 1992:201). Hatta şeyhi EbûIhüdâ'nın Araplar'ı Türkler'e karşı isyan ettiren konunun imamet meselesi olduğunu söylemesi üzerine, padişah da eski­ den beri Osmanlı medreselerinde okutulan ve idâdîlerin altıncı ve yedinci sınıflannda okutulmasına karar verilen Şerhu'lAkaid'in 1317 H. tarihli baskısından imamet bahsini çıkarttı. Diğer tarafta imamet konusunu tekrar ele alan islâm mütefek­ kirleri dinî ve târihî açıdan imametin belli bir ırka ait olmadığını iddia ederek bu konuda çalıştılar. Bunlardan biri olan Peşâverli Hafız Abdülcemil, Hind diliyle yazdığı ve '"ez-Zaferü'lHamîdiyye fî isbâti'l-halife" adıyla Arapça'ya tercüme edilen risalesinde, Abdülhamid'in halifeliğinin meşru olmadığı konu-

ıı. A B D Ü L H A M I D , P A N I S L A M I Z M ve H I L Â F E T

187

sunda yazılan risalelerin çeşitli bölgelerde dolaştığını, bu tür faa­ liyetlerin merkezinde "kâfir ve şerir ileri gelenleri"nin bulundu­ ğunu belgelerie ortaya koymuştur (Küçük 1988:22). İslâm tebliğinde de bir tekelci anlayışın ortaya çıkmasının bir takım sebepleri vardı. Bunlar, hâmi-i dîn-i Muhammedî olan Hilâfet-i Muazzama-i İslâmiyenin, İslâm ile ilgili her husus­ ta en önde geldiğinin islâm kamuoyuna hissettirilmesi ve bu­ nun sömürgeci devletlere gösterilmesi amacına yöneliktir. Ay­ rıca bu uygulamada dikkat edilen hedeflerden biri de, tüm dün­ ya Müslümanlarını aynı kanaldan bilgilendirerek birtakım haricî hareketleri önlemek olmalıdır. c) H . A b d ü l h a m i d ' i ı ı U y g u l a m a d a k i Tezahürleri Halifelik Anlayışının

II. Abdülhamid'e göre, Ittihâd-ı islâm ve Tesânüd-ü İslâm siyasetinin temel sigortasını oluşturan halifenin, dünya Müslümanlarına karşı yerine getirmekle mükellef olduğu birtakım yü­ kümlülükleri vardır Bunlar; 1- Halife dünya Müslümanlarının dine taalluk eden her işine yardımcı olacaktır Bu anlayışa göre Sultan II. Abdülhamid, hangi devletin sö­ mürgesinde olursa olsun dinî husustaki hiçbir müracaaü geri çevirmemeyi ilke edinmişti: Maddî ve manevî destek verdiği Müslümanlarla kurduğu iletişim ile sağlanan gönül birliği zaten bu siyaseün hedefteki amacını oluşturur (Eraslan 1992:204). Öyle anlaşılıyor ki, II. Abdülhamid manevî desteğinin yanında serveüni de dünya islâm birliğine adamıştı. Bunu şöyle ifade ediyor, "...halife olmam, yani bütün Müslümanların reisi ol­ mam hasebiyle, kesem de bütün dünya Müslümanlanna aittir" (Abdülhamid 1984:116). Gerek Osmanlı vatandaşı ve gerekse vatandaş olmayan Müslümanlar, pay-ı taht istanbul'da veya hac vesilesiyle geldikleri Haremeyn'de pek çok maddî yardım

188

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

görmüşlerdir. Uygulanan siyaset gereği pek çok Müslüman genç İstanbul'da devlet tarafından bütün giderleri karşılanarak yetiştirilirken, çeşitli vesilelerle istanbul'a gelen veya sığınan ulemâ korunmuştur. Bunları ilgili bölümlerde ele alacağız. 2- H a l i f e h a k s ı z l ı ğ a u ğ r a y a n haklarını savunacaktır Müslümanların

İslâm'ın hadimi ve Müslümanların hâmisi olma iddiasında­ ki Osmanlı padişahının Müslüman bulunan her yer ile münase­ bet kurma gayretleri malûmdur. Bu gayretler hem Osmanlı'nın tesirini artırmış hem de dünya Müslümanları ile yakınlaşmanın artmasını sağlamışür. Bu mevzüyla ilgili bir olayı Dr. Eraslan (1993:206) Liverpool'daki İslâm cemiyetinin başına gelenleri, Osmanlı Devleti'nin gösterdiği tepkiyi şöyle kaydediyor: Liverpool'da satin aldıklan bir evi cami haline getiren Müslümanlar haftada iki defa toplanarak ezan okuyup namaz kılmakta, va­ az, nasihat dinlemekteydiler. Bu cemiyete fanatik îngilizler'in saldırarak Müslümanlan taciz etmeleri üzerine, Osmanlı Liverpool başşehbenderi hemen İngiliz hükümeti nezdinde harekete geçmiş, tedbir alınmasını istemişti. İngiliz başbakanının o sıra­ da ülke dışında olmasına rağmen Hariciye müsteşarına kadar giden Osmanlı Şehbenderi gereken tedbirlerin alınmasını sağlamışti. Bu tür hâdiselere Osmanlı sınırian içinde ve dışında bulu­ nan Müslümanlar sık maruz kalmışlardır. Sahra'da (ez-Zibâr), îngilizler'in yaptıkları zulüm sonucu, anavatanlarında yaşama imkânı bulamayan yerii halk Osmanlı topraklarına hicret et­ mek durumunda kalmışlardı. Bu kabilelerin geri dönmeleri için ingilizler baskı yapmış, hatta İngiliz harb gemileri bu müdafaa­ sız bölge ve insanları topa tutmuşlardı. Bu saldınya Osmanlı yönetimi müdahale edene kadar pek çok masum insan ölmüş­ tür (Abdülhamid 1984:152).

II. A B D Ü L H A M İ D , P A N İ S L A M İ Z M ve H İ L Â F E T

189

3- M ü s l ü m a n l a n n haksız yere onurlarının kırılıp dinlerinin tahkir edilmesine seyirci kalmamak II. Abdülhamid döneminde manevî saldınya uğrayıp, onur­ lan kınlan Müslümanları destekleyip, karamsarlığa düşmeleri­ ne, dolayısıyla yapılan hizmetlerin zayıflamasına engel olmak­ tır. Uğranılan manevî zararlan hafifletmeye çalışmaktır. Ro­ manya'nın Köstence bölgesi Müslümanlanna dağıtılmak üzere 300 kadar Kur'ân-ı Kerim götüren bir Müslüman gencin sınır kapısında müdür tarahndan hakaret edildikten sonra Kur'ânlann Tuna nehrine atılması, Osmanlı makamlarını harekete geçirdi. Bükreş Osmanlı başşehbenderi, bu olayın tslâm toplu­ munda büyük infial yaratacağını göz önüne alarak, müdürün azli ve tazminat ödemesi hususlannda ısrarlı olmuş müsbet neüce alana kadar da işin peşini bırakmamıştı (Eraslan 1993:207).

Osmanlı Devleti Müslümanlann uğradığı haksızlıktan gi­ dermek için Romanya'ya karşı gösterdiği ısrarı her devlete kar­ şı göstermese de, mutlaka bir girişimde bulunmuştur. Ortaya çıkan konular derhal hükümetler nezdinde gündeme getirilmiş, ancak çok da ileri gidilememiştir. Buna bir misal olarak idaresi altına aldığı Müslümanlara en fazla baskı yapan devlet olan Hollanda'nın Müslümanlar'a yönelik uygulamaları ile Osmanlı hükümetinin aldığı tavn gösterebiliriz. Hicaz ve Güney Arabis­ tan'dan giden Müslüman Araplar'ın umumiyetle Cava'da top­ lanmaları ve yerli halkı sömürge idaresine karşı şuurlandırıp bir muhalif güç haline getirmeleri üzerine Hollanda idaresi, çeşitli bahanelerle yeni gelenleri almamağa, önceden gelenleri de sı­ nır dışı etmeye başladı. Eraslan'm naklettiği belgeye (1993:208) göre'*'; Arabis­ tan'dan gidenlerin Osmanlı vatandaşı olmaları devleti doğru•)B.O.A. B. E. o , 91575

190

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

dan taraf duruma getirdiği için Batavya başşehbenderliği devre­ ye sokulmuştur. Cidde'deki Hollanda konsolosluğundan vize alındıktan sonra Cava'ya giden Mekkeli Seyyid Abdüllatif sınır dışı edilince, Osmanlı idaresi Seyyid'in iyi bir Osmanlı vatanda­ şı olduğu ve işlemlerini tam yaptığı için onun ve aynı durumda­ ki diğer Osmanlı vatandaşlannın hak ve hukuklannı korumak üzere Lahey sefareti vasıtasıyla Hollanda hükümetine müraca­ at edilmesini Hariciye Nezaretine gönderilen 6 Kasım 1898 ta­ rihli bir yazısı ile istedi. Bu hâdise ile ilgili olarak II. Abdülhamid, her halükârda Cava'daki dindaşlannın haklı taleplerini kuvvetle müdafaa ede­ ceklerini kaydettikten sonra hâdiseyi şöyle yorumluyor: "Hali­ feleri olduğum için, bana hürmetierini arzetmek üzere Batavya'dan şöhretli Araplardan teşekkül etmiş bir Müslüman heyeti göndermek istiyorlarmış. Bu projede itiraz edecek bir taraf gö­ remiyorum; bilâkis bu, Müslümanlann birbirine ne kadar bağlı olduğunu bütün dünyaya iyi intibalarla gösterecektir" (Abdülha­ mid 1984:177). Bu misâlleri çoğaltmak mümkündür.

III- II. ABDÜLHAMİD'İN İSLÂM BİRLİĞİ İÇİN KULLANDIĞI YÖNTEMLER
II. Abdülhamid döneminde uygulanan İslâm birliği siyaseti­ nin temeli, halifeye itaat ve onun etrafında toplanarak kenet­ lenmektir. Abdülhamid, sömürgeci güçleri de üzerine çekme­ den, mesajlarını bütün dünya Müslümanlanna ulaştırmak için birtakım yollar bulmuştur. Bunlar; a) Tarikatlar: Sultan II. Abdülhamid'in, Batı dünyasına karşı kullandığı en büyük silah tarikatlardır. Bu tarikatlar vasıta­ sıyla, müdafii olduğu "İslâm birliği" siyasetini bütün İslâm dün­ yasına yaymış ve bu faaliyetleri vasıtasıyla, Osmanlı'nın yıkılışı­ nı kendi döneminde engellemiştir. Onun bütün kabilelerde.

II. A B D Ü L H A M İ D , P A N İ S L A M İ Z M ve H İ L Â F E T

191

hatta en âsî olan bedevîler arasında bile temsilcileri vardı. Çin, Fas, Hindistan, Buhara ve bilhassa imparatorluğun eski vilâ­ yetleri olan Mısır, Tunus, Cezayir, Bosna, Kafkasya gibi işgale uğramış yerlere temsilcileri bu vasıtayla ulaşmıştı (Sırma 1978:183). II. Abdülhamid siyaseti için Mevlevî, Kadirî, Rufaî, Halvetî gibi münfesihi kalabalık tarikatlara özel ilgi gösterrriiş, birtakım yardımlarda bulunarak, yanına çekmiştir Arabistan'da, Kuzey Afrika ve Hindistan'da nüfuzu büyük, taraftan çok tarikatların şeyhlerini İstanbul'da toplayarak birtakım nişanlar, rütbeler ih­ san etmiştir (Tahsin Paşa 1990:40). Devletin misafirhanelerinde kalan, yemekleri saray mutfağından giden, maaş bağlanan semboUeşmiş bu şahıslar; Medenî-Şâzelî Şeyhi Zâfir Efendi, Rufâî Şeyhi Ebulhüdâ Efendi, Ferâşet-i Şerîfe vekili Seyyid Ah­ med Esad Efendi, Şeyh RahmetuUah, Seyyid Hüseyin elCisr'dir (Sımia 1990:50). Pay-ı taht-ı hilâfette dinî ve kültürel konularda büyük hiz­ met gören şeyhler, tarikatlan vasıtasıyla etki alanlanna ulaşa­ rak mesajlarını iletiyorlardı. Tarikatlar faaliyetlerini Avrupalıla­ ra kesin olarak kapatılmış olan Mekke ve Medine'de yürüte­ rek, hac sayesinde bütün İslâm merkezlerine ulaşıyoriardı (Sır­ ma 1978:184). İstanbul'da bulunan Şazelî-Medenî tarikatı ve şeyhinin gü­ cü oldukça büyüktü. İmparatoriuk içinde ve dışında çok büyük itibar ve nüfuza sahipti. Saltanata olan desteği ve hilâfetin ih­ yâsı için hamiyet ve gayreti padişahla olan yakınlığını artırdı. Müridleri kalabalık, disiplinli ve Türk siyasetinin gereklerine göre düzenlenmiş olup, kendilerini İslâm birliği siyasetinin pro­ pagandasına adamışlardı (Sırma 1978:185). Haremeyn ve hac yollanndaki konaklama tesisleri ve zavi­ yeler tarikatiara verilmişti. Bu vasıtayla bütün Müslümanlaria ir-

192

- O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

tibat kurularak gerekli mesajlar veriliyordu. Fransa'nın Cidde temsilcisi, Dışişlerine yazdığı mektupta tarikatlan "Türk siyase­ tinin en faal ve korkulacak unsurları" olarak niteleyerek, etkile­ rini azaltmak için, Fransa'nın sömürgelerindeki Müslümanlann hac yapmalannı engellemeyi ve İstanbul'ca imtiyazlı olan Şazelî-Medenî ve Rufaî tarikatlarına karşı, rekabeti körükleyerek bir­ liği bozmak için, Kuzey Afrika'nın güçlü tarikah Senûsîler'i kul­ lanmayı teklif etmiştir (Sırma 1978:186-87). Bu dönemde sö­ mürgeci devletlerin tarikatların gücünü ortadan kaldırmak için, birtakım yıkıcı faaliyetlerini müşâhade etmek mümkündür. b) Hac: İslâm'ın beş şartından biri olan hac, bütün dünya Müslümanlarının Mekke ve Medine'de bir araya gelerek, yap­ tıkları umumî bir ibadet, İslâm bidiği için siyasî bir kongredir (Hamidullah 1979:94). İlk îslâm devletlerinden beri Haremeyn ve hac yollarının hakimiyeti ve hac organizasyonu, rekabete sebep olmuş, ha­ kim olan devlete ise, üstünlük ve nüfuz sağlamışü. Haremeyn hakimiyeti ve hac organizasyonunu Osmanlı Devleti, İslâm bir­ liği siyaseti için çok iyi değerlendirmiştir. Hâc ibadeti boyunca birbirinin durumları hakkında bilgi alan, birbirleriyle yakınlaşıp kaynaşan Müslümanlar'a hitap için Osmanlı Devleti de en uy­ gun yer ve zaman olarak haccı seçmiştir. Dünya Müslümanla­ n'nın maddî ve manevî desteğini alabilmek için, broşürler dağıülacak, kamu oyu oluşturulmaya çalışılacaktır. 1 . Abdülhamid 1 kendine bağladığı tarikatiar vasıtasıyla dünyanın, her tarafın­ dan gelen hacılann kalplerini halifeye celbetmek için her türlü yardımın yapılmasını, adaletli davranılmasını emretmiştir (Sırma 1978:184). Hicaz valisi, Asya ve Hind'den gelen nüfuzlu şahıslara özel karşılamalar yaptiğı gibi giderlerini de karşılamış, fakirlere yar­ dımlar yapılarak, hastalar halifenin yaptirdığı hastahanede te­ davi ettirilerek bütün hacılann gönülleri alınmaya çalışılmıştır.

II. A B D Ü L H A M İ D , P A N İ S L A M İ Z M v e H İ L Â F E T

193

Müstemleke durumundaki Müslüman ülkelerdeki engellemeleri ilgili devletleriyle münasebetler kurularak giderilmeye çalışıl­ mıştır. Afganistan ve Orta Asya gibi ülkelerden gelen hacılar­ dan alınan 20 kuruş harç, bu hacılardan 6 kuruş olarak alın­ mış, Afganistan'daki İngiliz hakimiyeti reddedilmiştir (Eraslan 1992:211). II. Abdülhamid'in bütün bu faaliyetlerinden maksat arka­ sında dünya Müslümanlanyla ilişkileri sıcak tutup ihtiyaç ânın­ da onlan devreye sokma düşüncesiydi (Bozdağ 1985:73). Bu­ nun, biri yakın diğeri uzak olmak üzere iki amacı vardı: Yakın amaç, Osmanlı İmparatorluğu'nun variiğını korumak, uzak amaç da hilâfet etrafında dünya îslâm birliğini kurmaktır (Karal 1983: VIII/545). c) Resmî Heyetler ve Ajanlar Sultan II. Abdülhamid, halife olarak etkisini artırmak için, îslâm beldelerine resmi veya gayri resmî olarak heyetler gön­ dermiştir. Bunlar arasında İran'a Fahri Bey'in (Eraslan 1992:134), Orta Asya Türklerine Şeyh Süleyman Efendi'nin (Küçük 1988:221) Çin ve Uzak Doğu'ya Enver Paşa heyetinin (Sırma 1990:65-88), Güney Asya, Uzak Doğu ve Japonya'ya Osman Paşa başkanlığındaki Ertuğrul heyetinin (Lee 1989:2728) ve Mısır'a Ebulhüdâ Efendi'nin gönderilmeleri sayılabilir. Bunların dışında İslâm ülkelerine gizli ajanlar gönderilerek mezkûr amaca yönelik çalışmalar yapılmıştır. Aynı amaca yö­ nelik olarak Teşkilât-ı Mahsûsa da gizli faaliyetlerde bulunmuş­ tur (Öke 1991b:22-34). d) Basm ve Y a y m Yoluyla Propaganda II. Abdülhamid'in, İslâm ülkelerine gönderilen dîni eserler konusunda tekelci bir usûl uyguladığını ve bu iş için bir komis­ yon kurarak neşir işini de Matbaa-i Osmani'yi görevlendirdiği­ ni kaydetmiştik. Bu dönemde Osmanlı halifeliğinin meşruiyeti-

194

OSMANLILARDA

HİLÂFET

ne yönelik pek çok eserin yazıldığını bilmekteyiz. Peşâverli Ha­ fız Abdülcemil'in Hint diliyle yazdığı risaleden söz etmiştik. Şeyh Ebulhüdâ da, Abdülhamid'in yanında onun halifeliğinin meşruiyetine yönelik pek çok eser yazarak, Araplardan yardım talebinde bulunmuştur (Eraslan 1992:219). Ahmed Cevdet Paşa (1331:1-XII) da Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefâ adlı eseri baş­ ta olmak üzere pek çok çalışma yapmıştır. Yemen müftüsü Ah­ med el-Hafzî de bir "risale" yazmıştir (Sımia 1982b:383). Mus­ tafa Zihni Paşa, "İslâm'da Hilâfet" adlı bir eser yazarken (Zihnî 1327:1-132), Şeyhülislâm Sabri, Namık Kemâl gibi pek çok âlim bu mesele ile ilgilenmiştir. II. Abdülhamid, îslâm birliği siyasetine muhalif olanları da taraftar olanları da pay-ı tahta toplayarak sahip çıkmıştir. Batiya karşı îslâm tepkisinin savunucusu, radikal düşünceye sahip olan Cemâlettin Afganî, din ve eğitim konulannda fikir üreten Osmanlı hilâfeti için: "Şurasını da ilâve etmek isterim ki, ben Ürrimet-i Mu­ hammediye ve Hilâfet-i Osmaniyye uğrunda terakkiyatımı, saadetimi ve her menfaatimi fedâ ve belki kendimi meskat-ı re'simden bile cüda etmiş olduğumdan, din ve devlet a'dasmın kudretlerine karşı Milleti İslâmiyyenin bulundu­ ğu hâl-ı inhitattan kurtulmasiyle şevket ve kudret-i sabıkası­ na avdetinden ve dünyanın her köşesinde bulunan İs­ lâm'ın, Merkez-i Hilâfet-i Kübrâ'ya merbûtiyeti, sahiha-yı diniyyede bulunup an ilmin muhafazâ-i hukuk-ı hâkimiyet uğrunda fedâ-yı can etmelerinden başka şahsımca hiçbir emelim yoktur" (Sınma 1990:23-41) diyen Mısırlı âlim Muham­ med Abduh ve İngilizler'in Hindistan'ı işgal etmesinden sonra sürgün edilen, Mevlâna RahmetuUah Kayrevî, Hacı İmdadullah gibi pek çok İslâm mütefekkirini korumuştur (Özcan: 1992:28). II. Abdülhamid'in İslâm birliği siyaseti ve Osmanlı hilâfeti hakkında basında da leh ve aleyhte pek çok yazı çıkmıştır. Sö-

II. A B D Ü L H A M İ D , P A N İ S L A M İ Z M ve H İ L Â F E T

195

mürgeci ülkeler Osmanlı hilâfeti ve Abdülhamid aleyhinde yazı yazarak yıpratma kampanyası açarken, sömürge durumuna düşmüş İslâm ülkelerinde ve İstanbul'da olumlu yayınlar ve çı­ kan yazılara cevaplar verilmiştir. Mısır'daki İngiliz ajanlanndan Blunt, Başbakan Gladstone'a Osmanlı'ya karşı Arap hilâfetini canlandırarak kullanılabi­ leceğini teklif etti. Bundan sonra Osmanlı hilâfetinin aleyhinde yazılar neşredilmeye başlandı. 3 Ocak 1881 günü Lübnanlı bir hıristiyan olan Luis Sabuncu İngiliz hükümetinin on bin sterlin­ lik yardımıyla, Arapça olarak yazılıp, Türkçe, Farsça ve Urdu­ ca'ya çevrilerek, bütün İslâm âlemine dağıtılacak, "el-Hilâfe" adlı gazeteyi yayımlamaya başladı. Gazete Osmanlı Devleti'ni kemiren hastalığı teşhis etmek amacıyla çıktığını ileri sürüyor­ du. En önemli dizi makaleleri, Hilâfet ve Müslümanlar, Al-i Os­ man Hilâfeti, Hilâfet ve Kanun-ı Esâsı gibi başlıklar taşıyordu. İngiliz elçilik ve konsoloslukları ise dağıtım işini üstlenmişti. Os­ manlı'nın Londra elçisi Masurus Paşa'nın uyansıyla Abdülha­ mid, İstanbul'da bile dağıtılan bu gazeteyi kapattırmak için ça­ lıştıysa da, "el-İttihâd el-Arabî" adıyla çıkmaya devam edince, dokuz yıl sonra 1890'da Sabuncu'ya yüksek para ödeyerek, İs­ tanbul'da bir iş verip kendi hizmetine alarak etkisini ortadan kaldırabildi (Koloğlu 1987:186-87). El-Hilâfe gazetesine karşı Doğu Hindistanlı Abdürresûl'ün çabasıyla Londra'da "elGayret" gazetesi çıkarılarak, Osmanlı padişahının "Halife-i Rûyi Zemin" olduğunu delillerle ispat etmeye çalıştı. İstanbul'dan Vakit ve Tercüman-ı Hakikat "Hind Müslümanları Okyanusta kayıp iki adaya mı esir olacak?" temasını işleyen yazılar neşre­ decektir (Koloğlu 1987:189). Mısır'da el-Mukattam, Bosfor Egyption gazeteleri, İngiltere desteğinde çıkıp hilâfet aleyhinde ya­ zılar neşrederlerken, Padişah Abdülhamid bunları susturmak için birtakım nişanlar vererek maaşa bağlamıştır (Eraslan 1992:298). İngiltere'de "Mir'at el-Ahval", "Times gazetesi" ile

196

:

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

"Nineteenth Century dergisi" aleyhte yayınlar yapmışlardır (Ko­ loğlu 1987:179). Nort China Daily News Gazetesi vasıtasıyla (Sırma 1990:70) Çin'de bile hilâfet ve Osmanlı ile ilgili yazılar neşredildi. II. Abdülhamid, müsbet manâda, yerii ve kardeş İslâm ül­ kelerinde çıkan gazete ve dergilere yardım ederken, azınlık ve yabancıların yaptıklan menfî yayınlan susturmak için de müca­ dele verecektir. Ancak onun bu mücadelelerde yerli basın üze­ rinde kurduğu çok sıkı ve katı sansür bir kısım Müslüman mü­ nevveri hürriyet mücadelesine itecektir. Buna azınlıkların faali­ yetleri de eklenince merkezde huzur bozulacak, birtakım sür­ günlere sebep olacaktır (Koloğlu 1987:409-414). e) Hilâfetin Osmanlılar'a Geçişinin 400. Yılının Kutlanması Tekfili Halifenin etrafında İslâm birliği siyasetinin başarısı için Sul­ tan II. Abdülhamid'e önemli bir teklif geldi. "İngiltere'nin Basra körfezindeki faaliyetleriyle halifenin ve Osmanlı Devleti'nin hu­ kukunu çiğnemesi" (Abdülhamid 1984:150) üzerine Bulgaristan sefiri Ali Ferruh Bey, Hicrî 1323 tarihine denk olan Osmanlı hilâfetinin 400. yılının bütün dünyadaki îslâm reisleri ile Pay-ı Taht-ı Hilafet'de kutlanmasını tavsiye ve teklif etti. İki sene içinde Hindistan, Asya, Avusturya, Afrika, İslâm reislerine, İran şahı ve Kerbelâ mücahidlerine Fas hakimine mektuplar yazıp, davetler yapmak, hilâfet merkezinde son derece gör­ kemli kutlamalar yapılmasının İslâm âleminin gücünü gösterip halifenin şan ve şevketini artıracağı ileri sürülmüştü. Milâdî 1900'de, 1905 yılında yapılması teklif edilen kutla­ ma, Müslümanların gözünde halifeliği yüceltecek böyle bir giri­ şim Avrupa'ya Osmanlı Devleti'nin dikkate alınması gereken bir güç olduğunu gösterecekti. Ancak bu büyük teklif, Avru­ pa'yı aşın derecede endişelendireceği mülahazasıyla hiçbir tep-

II. A B D Ü L H A M İ D , P A N İ S L A M İ Z M ve H İ L Â F E T

197

ki gösterilemeden unutulmaya terk edildi. Abdülhamid faaliyet­ lerini genelde gizli yapıyordu. Böyle bir güç gösterisi Avrupa'lı devletleri Osmanlı Devleti'nin başına toplayabilirdi. Bu ise, he­ nüz yeterli ölçüde mukavemet gücü olmayan devletin sonu de­ mek olurdu. Yapılmak istenen İslâm birliği içerisinde Avrupa ile savaşmak değil, böyle bir potansiyele sahip olduğunu his­ settirip kendisiyle uğraşılmasını önlemekti. Bunda nisbeten ba­ şarı kazanıldı. Bunu da sömürgeci devletlerin tavırlarından an­ lamak mümkündür (Eraslan 1992:202).

V- IL ABDÜLHAMID'IN HAL'I ve HILÂFETIN S O N U
II. Abdülhamid, 1876'da ilân ettiği. Kanûn-ı Esâsî'yi ve Meclis'i, Osmanlı-Rus Savaşı münâsebetiyle tatil etmişti. Bu, imparatorluk dahilinde meşrûtiyeti savunan gerek Müslüman Türk unsuru ve gerekse azınlıklar arasında hoşnutsuzluk mey­ dana getirmiştir. Bir de padişahın istibdatçı uygulamalan ekle­ nince, muhalifler örgütlenerek, padişahı hal' edebilmek için birleşmişlerdir. Uyguladığı İttihâd-ı İslâm siyasetinden rahatsız olan dış güçler de eklenince II. Abdülhamid Meşrûtiyeti tekrar açmasına rağmen 13 Nisan 1909'da, bütün hilâfet ve saltanat döneminde mücadelesini verdiği hilâfeü tahrifat, "İmamü'lmüslimîn olan Zeyd, bazı mesâil-i mühime-i Şer'iyyeyi kütüb-i Şer'iyyeden tayy've ihrâc ve kütüb-i mezkûreyi men' ve mezk ve ihrâk..." (Sırma 1990:102) fetvası ile hal' edilecektir. II. Abdülhamid'in halefi Sultan Reşâd, siyasî yetkisini İtti­ hat ve Terakki yönetimine bırakarak, köşesine çekilmiştir. Bu dönemde hilâfet, İttihâd-ı İslâm siyaseti içinde önemli bir yer işgal etmekten çıkmıştır. II. Meşrutiyet'in İslamcıları, İslâm itti­ hadını siyasî bir güç olarak değil de, İslâm âleminin modernleş­ mesi açısından ele aldılar. II. Abdülhamid'den sonra İslâm dün-

198

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

yasının tek devleti olan Osmanlı İmparatorluğu da süratle dağıl­ ma ve parçalanma yoluna girmiştir (Güngör 1987:165). II. Abdülhamid'le mücadele eden Jön Türkler ve İttihatçı­ lar, imparatorluktaki birliği sağlamak için Tanzimat politikasına dönmeye çalıştılar. Ancak azınlıkların büyük bir kısmının Bal­ kan Savaşları sonucunda devletten ayrılmasıyla, İttihatçılar meşrutiyetle birlikte Osmanlıcı fikirleri bırakarak, gaye edindik­ leri Pan-Türkizm'e yöneldiler. Bu dönemde uygulanan politika­ lar İttihâd-ı İslâmı oldukça geriletti. Bunda sömürgeci devletle­ rin olaydaki propagandaları etkili olmuştur. Maamafih, cihan savaşına girilince İttihatçılar elden gelen her şey gibi. Hilâfetin nüfuzunu da kullanmayı denediler. Halife V . Mehmed Reşâd adına bütün Müslümanları İslâm dünyasının düşmanlarına karşı savaşmaya davet eden meşhur "Cihâd Fetvası"nı çıkardılar (Güngör 1987:166). II. Abdülhamid'den sonra İttihâd-ı İslâm siyasetinin devam ettirilmemesi, özellikle İngilizler olmak üzere sömürgeci devlet­ lerin hilâfet ve Osmanlı aleyhindeki propagandaları, her ne ka­ dar "Teşkilât-ı Mahsûsa" birtakım faaliyetlerde bulunmuşlarsa da, "Cihâd-ı Ekber"in Müslümanlara duyurulamaması nedeniy­ le istenilen sonuç alınamadığı gibi (Öke 1991b: 22-34) İngiltere ve Fransa'nın yanıltıcı propagandası ile "Allah'a değil de Bozkurt'a ibâdet eden, İslâm halifesini hapseden İttihatçı Türklere karşı" Tunus, Cezayir, Senegal, Hindistan ve Filipinler gibi sö­ mürgelerden geürilen Müslüman askerler Osmanlı'ya karşı savaştırılmıştır (Çelik 1993:49). Mehmed Reşad'dan sonra, birliğini ve siyasî gücünü kay­ betmiş olan Osmanlı hilâfetine, Kurtuluş Savaşı döneminde VI. Mehmed Vahdettin geçmiştir. Onun savaş sonrasında "Makarr ve Makam-ı Hilâfef'ten firar etmesiyle, TBMM Şer'iyye Vekâleti'nden verilen "fetvâ-yı şerîfe mucibince hal'ine" karar verile­ rek, 18 Teşrinisani 1922 aynı gün ve tarihde, yapılan seçimde

ıı. A B D Ü L H A M I D , P A N I S L A M I Z M ve H I L Â F E T

199

"Hanedân-ı Al-i Osman'dan Halife-i Müslimîn ve Hâdimi'lHaremeyni'ş-Şerifeyn Abdülmecid Hazretleri", "Makam-ı Muallâ-yı Hilâfef'e intihâb buyrulmuştur (Atatürk 1982:1252). II. Abdülhamid'in hal'i ile hukuken olmasa da fiilen siyasî gücünü kaybeden hilâfet, Vahdeddin'in yerine geçen Abdülmecid Efendi ile birlikte siyasî gücünü hukuken de yitirmiştir. Netice itibariyle, 3 Mart 1924 tarihinde TBMM tarafından çıkanlan "Halife hal' edilmiştir. Hilâfet, hükümet ve cumhuriyet mânâ ve mefhumundan esasen mündemiç olduğundan Hilâfet maka­ mı mülgadır" cümlesini ihtiva eden 431 numaralı kanunla kal­ dırılmıştır. Sabık halife ve Hanedan-ı Osmanî yurt dışına sür­ gün edilerek. Hilâfet müessesesine son verildi (Mısıroğlu, 1993:314). Esâs itibariyle, II. Abdülhamid'den sonra Osmanlı hilâfeti, çalışmamız dışında olup, ayn bir inceleme konusu ola­ cak kadar geniştir. Bu münasebetle bu dönemden kısaca bahsedilmişür.

OSMANLI SİYASI İLİŞKİLERİNDE HİLÂFET (1876-1909)

Altıncı Bölüm

I- İ S L Â M Ü L K E L E R İ N D E O S M A N L I H İ L Â F E T İ ve TESİRLERİ A - O S M A N L I H İ L Â F E T İ ve T Ü R K T O P L U L U K L A R I Hazar'ın doğusunda yaşayan Sünnî Müslümanlar ile Türk hanlıklannın Şiî İran ve Rus yayılmacılığının dışında, Osmanlı Devleti'nin hakim unsuru olan Türkler ile tarihî ve kültürel bağ­ ları vardı. Coğrafî ve siyasî konumu itibariyle zaman zaman Orta Asya ve Afganistan'ı tehdit eden İran, Sünnî Müslüman­ lann ortak düşmanıdır. Batıda Safevî devletine büyük darbe vu­ ran Osmanlı Devleti, Orta Asya Müslümanlannın sempatisini kazanmıştı. îran Seferi'nden sonra Maveraünnehr ulemâsının Yavuz Sultan Selim'e "hilâfet tahtının Sultanı" diye hitap et­ mesinin sebebi budur. îkinci olarak, Mekke ve Medine'de Os­ manlı hâkimiyetinin kuruluşundan sonra, Sünnî Müslümanlar'm Osmanlı Devletine bağlılıkları artmışür. Üstelik Türk ka­ vimlerinin Araplar gibi Osmanlı hilâfetine ırkî muhalefetleri de yoktu. Ayrıca Müslüman halklar ve ulemânın nazannda, Orta Asya hanlıklarının sürekli çatışmaları, halkı bîzar eden iç çekiş­ meler; Osmanlı Devletini bir huzur ve selâmet merkezi olarak algılamalarına yol açmıştır. îpek yolunun uzantısı olarak, Os­ manlı topraklannda bannma ve konaklama yerleri olan tekke ve zaviyelerin bolluğu dikkate alınırsa, Orta Asya halklannın Osmanlı'ya yönelmesi daha iyi anlaşılır. Orta Asya'lı hacılann geniş bir yay çizerek İstanbul üzerinden Mekke'ye gitmeleri hem bu rahat ortam ile hem de hilâfetin pây-ı tahü olması ile izah edilebilir. XVI. asırdan Rus yayılmasına kadarki geniş zaman dili­ minde Osmanlı hilâfetinin, örfi idare tarzının hakim olduğu Or­ ta Asya hanlan ile halk üzerinde ne derece etkili olduğu pek bi-

204

O S M A N L I L A R D A HtLÂFET

linmemektedir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi Kınm, Şeybanî, Şirvan ve Kazak hanlan tarafından gönderilen nâmelerde Os­ manlı hükümdarını halife tanıdıklan gayet açıktı. Ancak bu tüm Orta Asya'yı kapsamadığı gibi, ne derece uygulandığı henüz belli değildir. Sömürge hareketlerinin yoğunlaştığı XIX. asırda, Orta As­ ya üzerinde Rusya ile İngiltere çıkar mücadelesine girişti. Bu sı­ rada bölgede pek çok misyoner ve ajanlar faaliyet gösterdiler. Bunlardan biri olup, İngiltere adına Osmanlı pasaportu ile Orta Asya seyahatine çıkan Macar Türkoloğu Prof. H. Arminus Vambery'dir (Öke, 1991a:17-25). İslâm ülkelerinin sömürgeleşmesinden sonra, tüm dünya Müslümanlannda olduğu gibi, Orta Asya Müslüman Türk han­ lıklan ve halklan da gözlerini İstanbul'a ve Osmanlı halifesine çevirmişlerdi. İşte bu dönemde (1862) Vambery "Reşid Efendi" takma adıyla ve derviş kılığında Orta Asya'yı boydan boya do­ laştı. Onun seyahatnamesinde hilâfet ile ilgili bilgilere rastla­ mak mümkündür (Vambery 1295: 1-192). Seyahatnamesinde İran'ın payitahüna Iranlılar'ın kendi aralannda "Darü'l-Hilâfe" dediklerini kaydeden Vambery, buna itiraz eder. Çünkü Hilâfet, Osmanlı sülâlesinin elindedir. "Da­ rü'l-Hilâfe" isminin ancak İstanbul'a yakışacağını ifade eder (Vambery 1295:3). Tahran'da Türkistanlı hacılara Osmanlı bü­ yükelçisi tarafından halife hazretlerinin emaneti olarak tanıülan sahte derviş Vambery, Hive hanı Seyyid Mehmed Han'ın hu­ zuruna çıkışını şöyle anlatıyor: "Saraya girdiğimiz zaman sofa­ lar ve odalar insanlarla dolu idi Şükrullah Bey'i ve beni gören­ ler yol açıyorlar, yüksek sesle birbirierine: İşte, Istanbul'lu Der­ viş.. Eli halife Hazretlerine değmiştir. Libâsına dokunana ne sa­ adet" dediklerini kaydettikten sonra Osmanlı hilâfeti hakkında şu bilgileri vermektedir:

O S M A N L I StYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T

^

205

"İstanbul'u dünyanın eşsiz beldesi olarak kabullenen bu kadîm ve hakikî Türkler; halife hazretleri için birçok şeyler öğrenmek arzu ve hasretinde idiler. Zat-ı Şahane, ha­ life-i Peygamber de olduğundan onun şahsiyeti üzerinde hayaller birçok itikad ve inanışlar yaratmıştı. Mabeyn-i Hü­ mayunları halkı âbid ve zâhid şahsiyetlerden ibaret olarak kabul edilen 'Zât-ı şehriyârî başlarına elli arşmhk bir ima­ me sarar, topuklarına kadar uzun elbise iktisa eder, gür ve uzun sakallı bir zât' olarak tasvir ediyorlardı" (Vambery, 1295:92). Özbelderin Osmanlı padişahını halife olarak tanıdıklarını kaydeden Vambery (1295:93) "Hive halkı arasında halifeyi gö­ ren kişinin gözlerine dikkatle bakılırsa, onu görmüş gibi sevab alındığı, halife hazretlerinin her öğün yemeğinin Mekke'den geldiği inanışlarının varlığını" belirtmektedir. Hive hanı, sahte derviş Vambery'i Hive'den ayrılmadan önce son kez hayır duasını almak için huzura kabul ederek gö­ rüştü. Bu görüşmede han, Osmanlı Sultanı'ndan-mutad olan "Hanlık Beratı"nı almak üzere İstanbul'a bir memur gönder­ mek niyetinde olduğunu açıklayacaktır (Vambery 1295:105). Vambery (1295:107), daha sonra yolunun Hive'ye dönmesinin imkansız olduğunu kaydediyor. Hive, Buhara ve Hokand hanları ile görüşen sahte Derviş Vambery, hanların kendisine "Yeryüzündeki Müslümanların halifesi olan Âl-i Osman Padişahı ve Devlet-i Aliyye-i Osmani­ ye ne haldedir?..." gibi sorulanna gerçekleri söylese başının derde gireceği, yalan söylese vicdanen rahatsız olacağı için; "Şevketmeâp, âcizleri bir fakir dervişim. Hayır duâ kulu­ nuzdan, gerisi himmet-i şahanelerinden..." cevabını verdiğini kaydediyor (Vambery 1295:91). Vambery'nin Semerkant'da gördüğü beldelere göre, buralarda Osmanlı hilâfetinin eskiden

206

O S M A N L I L A R D AHlLÂFET

beri kdhu\ edildiği anlaşılıyor. Ancak bugünkü mânâda ilişkiler olmadığından halklar bazında bilinmemektedir. Vambery'nin (1295:149) kaydettiğine göre; Emir Timur'un divan odasında Sultan Mahmud ile Abdülmecid'in Semerkand Emirine gönder­ dikleri, Cuma namazı kılınması izninin verildiğini ve "Emîrü'l Mü'minîn" unvanının bağışlandığını bildiren iki ferman, Gök Taş'ın'*' arkasına rastlayan duvara asılmıştı. Bu dönemde Orta Asya Türk Hanları arasında rekabet olduğundan Osmanlı Padişah-halifesinden alınan "Saltanat Beratı" alana bir ayrıcalık ve güç veriyordu. Hanlar buna binâen "Saltanat Beratı"nı önemli görmüşlerdir (Saray 1993b: 21-2). Vambery'nin seyahatnamesinden aldığımız bu bilgileri doğrulayan münâsebetler 1870'li yıllardan itibaren artmıştır. 1870 Mart başında Kaşgar Hanı Yakup Bey'in bir mektubu Türk gazetelerinde yayımlanacak, Han bü mektupta, halifeye desteğini açıklayacaktır. Kapı kâhyası ise verdiği demeçte, Tür­ kistan, Afganistan ve Hindistan'da Mecusiler dahil herkesin hi­ lâfet lehinde her türlü fedakârlığa hazır olduğunu açıklıyordu (Koloğlu 1987:177). Osmanlı'nın borçlannı Bombay'daki Müslü­ man zenginlerin ödeme girişimleri, her vesile ile yardım topla­ maları bağlılıklarını göstermesi bakımından önemlidir (Koloğlu 1987:177). 1872 Ekim ayinin sonlanna doğru Kaşgar Emiri Yakup Han, Osmanlı pây-ı tahtına bir elçilik heyeti göndererek, hut­ beyi halife adına okuttuğunu belirtmiştir. Çin'in saldırılarına karşı Osmanlı himayesine alınmasını istediği Farsça mektubun­ da özetle şöyle diyordu: "Duı/duğumuza göre, bütün Müslümanlann halifesi olarak zat-ı şahaneniz, himmetinizi İslâm'ın hayrına sarf et­ mektesiniz..."
Gök Taş: Emir Timur'un tahta çıkarken bastığı rivayet edilen ve kutlu kabul edilen bu Taş'ı tahta çıkan her emirin ziyaret etmesi bir gelenekti (Vambery 1295; 149).

O S M A N L I SİYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H t L Â F E T

207

Bu satırtardan sonra Suttan Alxlütaziz'den yardım tatep edi­ yordu (Saray 1984:103). Bu isteğe Aladülaziz "nâme-i hümâ­ yun", "nişân-ı Osmanî" ite birtit<te Osmantı topçu zabitten ite top ve 1200 tüfeğe Doğu Türtdstan'a gönderecel<tir. Bu yar­ dımdan sonra ttendisini hatifeye bağtı bir emir itan eden Yaltup Han, emirliğin ölünceye İtadar kendisine, sonra da en büyük oğluna verilmesi isteğine, verilen cevapta, isteklerinin şu şart­ lar dahilinde kabul edildiği bildirilmiştir: 1- Kaşgar'da hutbe halife adına kesintisiz okunacak, 2- Para hatife adına bastıntacak. 3- Osmanlı sancağı, herhangi bir şekil değişikliği yapılma­ dan, orada da dalgalandıntacak. Buna ilâve olarak hilâfet mekamından Kaşgar hükümetinden lüzumsuz yere komşulan ile nizâ çıkanp nüfuz ve toprak kaybına yol açmaması ve memle­ ketin her tarafında barış ve refaha kavuşması için gerekli iktisa­ dî ve kültürel tedbirlerin alınması istenmiştir (Saray 1984:105). Bu münâsebetler Ittihâd-ı İslâm'ın kendisine mal edildiği II. Abdülhamid'den önce başladığını gösterdiği gibi, Abdülaziz Çin'e karşı adı geçen bölgeyi "hâkimiyetime aldım" mesajını vermiştir. Ancak sonraki gelişmeler Osmanlı'nın gücünün bu mesajı verebilmek için yeterli olmadığını ortaya çıkaracaktır. Bundan sonra da Osmanlı halifeliğine bağlanmalar hızla arta­ caktır. 1872 yılında Hive'nin Rus işgaline uğradığı sırada ora­ da bulunan Amerikalı gazeteci Mageman, burada Cuma hutbe­ lerinin Abdülaziz adına okunduğunu kaydediyor. Bu durumu Rus işgal komutanına ileten Mageman şu ceva­ bı aldığını aktarmaktadır. "Hive'ye ne hacet, bütün Orta Asya köylerinde dahi hutbe bu şekilde okunur" (Mageman 1292:177). Mageman (1292:276) seyahatnamesinde Osmanlı Hilâfeti ile ilgili müşahedelerini şöyle naklediyor:

208

OSMANLILARDA

HİLÂFET

"Bir gün Hive'li refikimle Pehlivan-Ata nâm camie git­ tim. Başmda elli-altmış kadar talebeye bir hocamn ders ver­ mekte olduğunu görüp dersini dinledim. Hive'li refikim va­ sıtasıyla hocanın talebelere "îslâmiyetin şerefinden" bahset­ tiğini öğrendim. Bir aralık hocanın "Sultan Abdülaziz Han" dediğini duyunca layıkıyla anlayamadığımdan, bu ne takrir ediyor, dedim. Hoca Efendi esas İslâmiyet'i tarif ettiği sıra­ da ders hilâfet bahsine gelmiş olduğundan, şeref-i hilâfet-i İslâmiyeyi tarif ediyor, dedi. Pekâla ama hilâfet nedir. Sul­ tan Abdülaziz Han, Osmanh padişahı olan İstanbul'da otu­ ran Sultan mıdır, dedim. Onun ürerine, bu Hiveli beni oturtup. Hilâfet; bizim Peygamberimiz Muhammed (sau) Efendimiz hazretlerinden sonra zevât-ı kirama tevcih olu­ nan saltanattır, diyerek tarif ve tavsif ettikten sonra; Elyevm kürre-i arzda bulanan bilcümle Müslimînin halife-i ha­ kikisi, Hâdimü'l-Haremeyn-i Şerifeyn olan sizin bildiğiniz İslâmbol'daki Sultan İbn-i Sultan Abdülaziz Han efendimiz hazretleridir. Anın için bizim dahi dinen ona itaat etmekliğimiz farâizden olmağla, hoca efendi talebeye burasını tef­ him ediyor, dedi. Ben de sizin hanınız olan, Mehmed Ra­ him Bahadır Han, dahi itaat eder mi, dedim. Mekrum buna cevaben ondan evvel gelenler de, o da cümleten müşarüni­ leyh Sultan Abdülaziz Han hazretlerine manen itaat eder­ ler. Zira merci-i Cem-i İslâmiyân olan Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'nin hadim ve sair emânet-i mübarekenin hafızı O'dur. Çocuklarımız bile mebâdî-i tahsilinde halife-i Müslîmini bilmek ve ona itaat cümle-i ferâizden ol­ mağla, şimdi burada hoca efendi hilâfetin kuvvet ve şerefâtmı tafsilen beyan ediyor, dedi". Mezkûr seyyahların seyahatnamelerinin Osmanlıca basımla­ rından aktardığımız bilgilerin aslı olması dahi, sonraki gelişme­ ler bu bilgilerin paralelindedir. Her ne kadar II. Abdülhamid'in

O S M A N L I StYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T

209

İstâm birliği siyaseti, Orta Asya'da "Türk Birliği" hareketine yönelmişse de, Birinci Dünya Harbinin sonunda Moskova'ya oradan da Batum yoluyla Türkistan'a giden Enver Paşa'nın Orta Asya, Afganistan ve Hindistan'ı kapsayacak şekilde baş­ lattığı millî kurtuluş hareketini Ruslar, İngilizler'in tavsiyesi ile halifeliği kullanarak, önlemeye çalışacaklardır (Kutay 1955: 1829/Saray 1993a: 50). Ortak hedef Enver Paşa'yı Orta Asya hal­ kının gözünden düşürmekti. Bu amaca yönelik olarak, kim ta­ rafından hazırlandığı bilinmeyen ve bütün Türk lehçelerinde bastınimış olan on binlerce risale, Paşa'nın faaliyet alanlarına uçaklarla atılmışür. Bu risalede; Enver Paşa Türk "cedid"lerinin reisi olduğu, "Osmanlı tahtından Halife-i Rûy-ı Ze­ min zıllûllah fi'l âlem, halife-i Müslimîn Abdülhamid Han-ı Sânİ Hazretlerini tahtından indiren ve onu öldüren adam" olarak ta­ nıtılıyor, ve itimat.edilmemesi isteniyordu (Kutay 1955:41/Saray 1993a:50). Bu risalenin Türkistan halkı üzerinde derin tesiri ol­ duğu gibi, Paşa'nın etrafına toplanan kitlenin bölünmesine ya da dağılmasına sebep oldu (Saray 1993a:48). Özellikle belirtmek gerekir ki; II. Abdülhamid Orta Asya Müslümanlan ile daha yakından ilgilenmiş ve birtakım faaliyet­ lerde bulunmuştur. 1878 Berlin Anlaşması'ndan sonra İngilte­ re'nin Osmanlı Devleti üzerindeki yıkıcı ve işgalci faaliyetleri Osmanlı-Rus yakınlaşmasına yol açmıştir. Bu dönemde Rusya içindeki Müslümanları kendine bağlayabilmek için Osmanlı hi­ lâfetinin etkisinden yararianmak istemiş ve Rusya Müslümanla­ nnın düzenledikleri konferansları engellememiştir. Osmanlı hükümetleri, Türkistan'dan gelen her türlü dosta­ ne isteği imkânlar nisbetinde karşılıksız bırakmamayı şiar edin­ mişti. Sultan Abdülaziz döneminden beri Türkistan'dan çeşitli vesilelerle gelen din adamlarına, şeyhlere yardımlarda bulun­ muş, hilâfet merkezinden gönülleri hoş edilerek gönderilmişler­ dir. Bu yardımların amacı halifenin etkisini hiçbir mes'elenin

210

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

olmadığı Türk toplulukları üzerinde artırmaktı (Eraslan 1992:333). Gerçekten de Türkistan'dan hacca giden Müslü­ manlar imkânlar nisbetinde İstanbul üzerinden geçerek gitme­ ye çalışırlardı. Olmaz ise, İran'daki Osmanlı sefaretine uğraya­ rak, halifenin gönderdiği ianeyi alırlar varsa şikâyetierini bildiririerdi (Öke 1991b:20). II. Abdülhamid, döneminde uyguladığı "İslâm birliği" siyaseti­ nin bir sonucu olarak, Orta Asya, Afganistan ve Hindistan'dan gelen hacılardan aldığı 20 kuruş vize harcını kaldırdığı gibi, zor durumda olanlara da yardım etmiştir (Eraslan 1992:336-38). Bu uygulamalar ekonomik açıdan devleti zor durumda bıraksa da Pan-İslâmizm kısa zamanında Türk bölgelerinde etkisini göster­ di. "Dilde, fikirde ve işte birlik" olarak formüle ettiği görüşüy­ le Rusya'daki Müslümanlar'ın milli birlik ve beraberiiklerinin muhafazasına önemli katkılan olan Gaspıralı İsmail Bey'in çalışmalan ile Rusyalı Müslümanlann meselelerinin ele alındığı üç Müslüman kongresi düzenlendi. III. Kongre'de "Ittifak-ı Müslimîn" adıyla bir siyasî parti etrafında birleşme karan üzerine, Rusya'nın müdahalesiyle parti dağıldı. Gaspıralı, Rusya üzerin­ de baskı kurmak için Mısır'da Dünya Müslümanları Kongresi'ni kurmaya çalıştı. II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi üzerine, bu da gerçekleşemedi. Orta Asya ve Karadeniz'in Kuzeyindeki Müslümanlar Osmanlı'nın meseleleri ile yıkılışa kadar ilgilen­ mişlerdir (Devlet 1988: 77-121).

B. İRAN VE TESÂNÜD-İ İSLÂM
Osmanlı Devleti ile İran'ın Tesânüd-i İslâm'*' siyaseti etrafın­ da yakınlaşması XIX. asrın son çeyreğindedir. Osmanlı Devle­ ti'nin 1875-78 dönemindeki yalnızlığı, yenilmişliği onu Müslü­ man devletlerle yakınlaşmaya götürürken Rus ve İngiliz nüfuz
*) Tesânüd-i İslâm: İki İslâm devletinin sömürgeci güçlere karşı (Batılı büyük güçler) her alanda yapılmak istenen dayanışmayı ifade etmek için kullanılmıştır.

O S M A N L I SÎYASÎ İLİŞKİLERİNDE H İ L Â F E T

211

mücadelelerine hedef olan İran'ın da Osmanlı Devleti'ne ya­ kınlaştığını görüyoruz. Bu yakınlığın en önemli vesilesi hiç şüp­ hesiz iki devletin de Müslüman olmasıdır. Mezhebe bağlı ayrılıklann oluştuğu olumsuzluklar bu dönemde en aza indirilmişür (Saray 1990:22). Bu dönemde Osmanlı Devletinin İran sefiri Fahri Bey ile İran yönetimi arasında Tesânüd-i İslâm siyâseti etrafında bir di­ zi çalışma yapılmıştır. Başta İran şahı ve Hariciye Nazın Mirza Hüseyin Han bu çalışmaların en üst düzeyde sürdürülmesini is­ temişlerdi. Hatta İran Hariciye Nâzın, Fahri Bey'e Tesânüd-i İslâm'ın meydana gelmesi için birlikte çalışmayı teklif etti. Tesânüd-i İslâm siyaseti için gönderilen Fahri Bey'in raporu sonunda Osmanlı yönetimi de Hırka-i Şerif ziyareti, Mevlid-i şerif kıraati gibi etkinliklerde İran sefirini de davet etmeye baş­ ladı. Hatta padişah 11. Abdülhamid İran sefirini iftara davet ederek iyi niyetini gösterdi. İki İslâm devleti arasındaki sıcak münasebetler üst düzey yetkililerin çalışmalan ile daha da gelişti. Osmanlı Devleti İranlı hacılann Kerbela ve Atebât-ı Aliyat'a'*.' giriş çıkışlarındaki kısıtlamalan kaldırdı. İranlılar için mukaddes olan 10 Muharrem'de İran devlet tekkesinde, îran şahından başka ilk defa Osmanlı Padişah ve halifesi II. Abdülhamid için duâ edildi. Münasebet­ ler artarak devam etti (Eraslan 1992:134-35). Osmanlı Devleti 1882'de, Tunus'u Fransızlar'ın Mısır'ı da İngilizler'in işgal etmeleri üzerine İran'a daha yakınlaştı. İran Şahı ve üst düzey yöneticilere hediye ve unvanlar verdi. Şah bundan çok memnun olduğunu gönderdiği nâmede, "tahkim edilen itühâd ve muvalâtın son derece sevindirici olduğunu" belirterek, "halife hazretlerinin iyi niyetli yaklaşımlanndan ifti­ har ettiğini" belirterek, II. Abdülhamid'i İstanbul'da ziyaret etAtebât-ı Aliyat: Irak'da Necef, Kerbelâ, Kâzimiyye gibi türbeli yerler; eşiği öpülen tranlılarca mukaddes yerler.

212

O S M A N L I L A R D A HtLÂFET

mek istediğini açıkladı (Eraslan 1992:138). Şah'ın İstanbul ziya­ reti olumlu etkiyi artırdı. Bu olumlu münasebetler neticesinde 1886 yılında Osmanlı Devleti, İran'dan Rusya ile İttifak anlaş­ ması imzalamasını istedi. Böylece Osmanlı Devleti kendini sı­ kıştıran, Uzak Doğu ve Orta Asya'da yayılmacılığını sürdüren İngiltere'ye karşı bir cephe kuracaktı. Ancak bu cephe olma­ yınca Osmanlı-İran ittihadı eski havasını kaybetti. Hatta Os­ manlı Devleti'nin kendi iç işlerinde kurmaya çalışüğı İslâm birli­ ği faaliyetleri iki devletin arasını açtı (Eraslan 1992: 303-10). II. Abdülhamid, Afrika'dan Çin'e kadar Müslümanlann bağ­ larını kuvvetlendirmesi gerektiğini ifade ettikten sonra İran'ın da Rusya'nın veya İngiltere'nin oyuncağı olmaması için Os­ manlı'ya yaklaşması gerektiğini belirtir. Hatta, Yıldız Sarayı'nın şöhretli ilim adamı ve Şiî mezhebinden olan Cemâlettin Afgani'nin "Sünnîlerie Şiîlerin, hüsnüniyet gösterdikleri takdirde bir­ leşmeleri kabildir" dediğini belirttikten sonra II. Abdülhamid (1984:179); "Seyyid Cemalettin'in söylediği hakikat olursa İs­ lâm âlemi için fevkalâde bir eser olacağını" kaydetmektedir. İstanbul'daki İran konsolosu Hacı Mirza Han da bu büyük teşebbüs için yardımını vaad etti. Cemâlettin Afganî, birçok yüksek memuru ve ulemâyı kendi tarafına çekti. Nihayetinde Osmanlı Devleti'ndeki Sünnîlerie Şiîler arasında büyük bir itti­ had gerçekleştirildiyse de, hilafetin Osmanlı'da olması ve Sünnî İslâm dünyası içinde azınlığa düşerek, erimekten çekinen İran, İttihâd-ı İslâm siyasetinden uzaklaştı. İki devletin arasındaki so­ ğuk dönem II. Meşrûtiyet'in ilânı ve II. Abdülhamid'in hal'ine kadar sürmüştür. İran 1907'de Rusya ile İngiltere arasında paylaşılmış,"kuze­ yi Rusya'nın, güneyi de İngiltere'nin nüfuz alanına girmiştir. Her ne kadar Şah, Birinci Dünya savaşında "Cihâd-ı Ekber" ilânına katılma taraftanysa da, Rusya ve İngiltere'nin baskısın­ dan dolayı hiçbir harekette bulunamamıştır (Hülâgü 1994:87-9).

O S M A N L I SiYASÎ İLİŞKİLERİNDE H İ L Â F E T

213

Netice itibariyle, Osmanlı hilâfeti Iran tarafından değişik dö­ nem ve şartlarda kısmen kabul gördüyse de, genelde muhalif olarak kalmıştır.

C. O S M A N L I A F R İ K A S I V E İ T T İ H Â D - I İ S L Â M Afrika kıtasının Avrupalılarca keşfinden XIX. asrın ikinci ya­ rısına kadar sömürgeci güçler fazla bir varlık gösteremediler. Kıtanın sömürgeleştirilmesi bu tarihten itibaren etkili olmaya başlamıştır. Osmanlı egemenliğindeki Kuzey Afrika'nın dışın­ daki bölgeler siyasî birlikten yoksun olup pek çok bölgede in­ sanlar kabileler halinde yaşıyordu. Bu Avrupalı sömürgeci güç­ lerin işini kolaylaştırmış, kıtayı kendi aralannda paylaşarak iş­ gallere başlamışlardır. Fransa; XVII. asırda Senegal'ı sömürgeleştirmiştir. Buradan hareketle Sudan, Gine Körfezi, Gabon, Kongo, Madagaskar Adası ve Duego Suarez Körfezini, nüfuzu ve sömürgesine kat­ tı. Kuzey Afrika'da da Cezayir (1830)'i, Tunus (1881)'u ve Fas (1912)'ı işgal ederek, sömürge alanını genişletmiştir. II. Abdül­ hamid döneminde Fransa, Müslümanlann yaşadığı bölgelerde, padişah tarafından örgütlenen tarikatların yoğun direnişi ile karşılamıştır (Yücesoy 1985:12-14). İstanbul'da Tunuslu ve Cezayirii muhacirlerin Fransızlar aleyhinde protestolar yapmaları Avrupa devletlerini bilhassa, Fransa'yı kuşkulandırmış, Pan­ islâmizm iddialarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Aslında bu sırada Batılı devletler, menfaatleri gereği bu işin yaygarasını yapmışlardır (Karpat 1987:27). Çünkü vatanları işgale uğrayan bir toplumun tepki göstermesi normal bir hadisedir. II. Abdülhamid ise, Tunus'tan Libya'ya göç eden milliyetçi­ ler ve anti-emperyalist bir grubun baskısıyla Fransa'nın yayıl­ masını önlemek için Libya'da bir direniş cephesi hazırlamakta idi. Aynca İstanbul'da bazı siyasî yazarlar ve din adamları Batı

214

••

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

emperyalizmi karşısında îslâm ülkelerini korumak için îttihâd-ı îslâm (İslâm Birliği) fikrini savunmaya başlamışlardı. İşte bu dö­ nemde Cemâleddin-i Af ganî'nin fikirleri rağbet görecektir (Kar­ pat 1987:28). Fransa, Abdülhamid'in Pan-İslâmizm fikrini yay­ maya çabaladığını iddia ederek, bu görüşünü diğer Avrupa dev­ letlerine de kabul ettirdi. Oysa Abdülhamid'in ana gayesi Pan­ islâmizm değil, Osmanlı Devleti'nin bir parçası olan Tunus ve Cezayir'i sömürgeden kurtarmak, Libya'yı da korumaktır. Bu da O'nun bir devlet başkanı olarak en tabiî hakkıdır. Bu dönemde ingiltere de Mısır (1882), Sudan (1885), Batı Afrika, Aşanti Devleti ve Nijerya (1885) bölgelerini ele geçire­ rek sömürgesine kattı. Daha sonra İngiltere'nin Almanya ile anlaşması sonucunda Kenya ve Güney Afrika'nın bazı bölgele­ ri de İngilizlerce sömürge haline getirildi. Almanya, Angola'dan Orange nehrine kadar olan kıyılan ele geçirirken, Kongo ve Orta Afrika'nın bir kısmı Belçika'nın sömürgesi haline gelmiştir (Yücesoy 1985: 12-14). Afrika halkının sömürge toplumu haline getirilmesi, Afri­ ka'da İslâmî ve tasavvufî hareketler, diğer îslâm bölgelerine gö­ re, daha güçlü siyasî münasebetler içine girmişler ve mücadele­ ye atılmışlardır. Nijerya'da Fulânî hareketi ile Sudan'da ortaya çıkan Mehdîci Cihâd ve Kuzey Afrika'da Senûsilik bunlann en güçlüleridir (Rahman 1992:287-294). Osmanlı Devleti'nin îslâm birliği ve hilâfet siyaseü bakımın­ dan da önemli olan Muhammed bin Ali'nin Hicaz'da kurduğu Senûsilik hareketi Trablusgarb'a taşındıktan sonra, amacına bi­ nâen kısa zamanda hızla büyüyerek, bir tehdit unsuru haline gelmiştir. Bu durum Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde şüphe ile karşılandıysa da, Osmanlı idaresince 1856'da halklannın temsilcisi olarak resmen tanındı. Afrika ve İslâm dünyasındaki sömürgecilik hareketlerine

O S M A N L I SİYASÎ İLİŞKİLERİNDE HİLÂFET

215

karşı kurulan Senûsîlik hareketinin kurucu lideri, Osmanlı Dev­ leti'nin "îttihâd-ı îslâm ve Hilâfet" siyasetine, devletin çöküşe gittiğini gördüğünden pek ilgi göstermedi. Ancak 11. Abdülha­ mid, devrindeki Senûsî lideri Muhammed el-Mehdi'ye, kendisi­ nin halifelik haysiyetini zedelediği gerekçesiyle baskı yapmıştır. Abdülhamid'in endişesini artıran sebep ise Mehdi'nin halifeliği­ ni ilân etmesidir. Bu sebeple padişah, bu tarikata karşı baskı­ nın yanında Nakşibendîlik esasına dayanan Medeniye tarikatını himaye ederek, Senûsîleri etkisiz hale getirmeye çalışmıştır (Yücesoy 1985: 145-151). îtalyanlar'ın Trablusgarb ve Bingazi'yi ele geçirme faaliyet­ leri Osmanlı Senûsî münasebetlerini düzeltmiştir. Sadık elMüeyyed (1314:44)'in "Servet-i Fünûn" da kaydettiğine göre, Mehdi'nin babasının vasiyeti gereği, sabah namazından sonra bütün zaviyelerde halifenin başansı için duâ edilmeye ve Fatiha okunmaya başlanmıştır (Yücesoy 1985: 151-52). II. Abdülhamid (1984: 155-56) de Osmanlı'nın bölgedeki haklannı ancak Senûsî şeyhi Mehdi'nin koruyabileceğini, hatı­ ralarında kaydetmektedir. Kuzey Afrika'da îtalyanlar'a karşı çok çetin mücadeleler ve­ ren Senûsîler'in lideri Ahmed eş-Şerif, Türk İstiklâl Harbi sıra­ sında devrin halifesinin daveti üzerine Anadolu'ya geldi. Diyar­ bakır, Urfa, Siverek gibi şehirleri dolaşarak, yaptığı vaazlarda Mustafa Kemâl Paşa'nın yürüttüğü mücadelenin hilâfete karşı olmadığını, hilâfet uğruna olduğunu vurguladı ve etkili de oldu (Şimşir 1979: 94-95). Bu durum, Osmanlı hükümdariannın hali­ fe olarak İslâm aleminde hiç de küçümsenmeyecek bir iübara sahip olduğunu göstermektedir. Trablusgarb'da (1911) İtalya'ya karşı yapılan savaş sırasın­ da, bugün azınlık konumunda bulunan Güney Afrika Müslü­ manlannın Osmanlı Cephesine gönüllüler göndererek, yardım

216

OSMANLILARDA

HİLÂFET

kampanyası başlatması, Hind Müslümanlarının İngiltere nez­ dinde, Osmanlı Devleti lehine müdahaleleri benzer ancak an­ lamlı gelişmelerdir (Şimşir 1979: 395-408). Afrika ve bütün İs­ lâm alemindeki bu tarz tepkileri esaret psikolojisi ile izaha çalış­ mak yeterli değildir. XIX. asrın son çeyreğinde Afrika'daki Müslümanların sömür­ geci devletlere karşı direniş hareketleri ile II.' Abdülhamid'in itti­ hâd-ı îslâm siyasetinin ortak amaca yönelik olmalan sebebiyle, bu bölgede de Osmanlı Devleti ve hilâfetine yönelik sempati artmıştır. Bu, halifeliğini tanımadığını söyleyen Fas başta olmak üzere Cezayir ve Tunus'ta faaliyetlerde bulunan II. Abdülha­ mid'in İslamcı siyâsetinin, bütün dünya Müslümanlannda, Bah emperyalizmine karşı direnme gücü verdiği bir gerçektir. Tunus Beyi 26 Temmuz 1876'da halkını, Osmanlı padişahhalifesine yardım etmeye çağırmış, her taraftan iane toplanma­ sına ön ayak olmuştur. Tunus'un tek resmî gazetesi Er-Raid'de halkı teşvik için makaleler ve yardım listeleri yayınlamıştır. Toplanan yardımlar daha sonra altına tahvil edilerek İstanbul'a gönderilecektir (Eraslan 1992: 139-40). Halife unvanının sahibi II. Abdülhamid Afrika'daki ittihâd-ı îslâm faaliyetlerinde tarikatlan görevlendirmişti. Bu tarikatlar Şâzelî-Medenî, Rufâî ve Senûsîler başta olmak üzere, yoğun çaba sarfetmişlerdir. Ancak fazla etkili olamamışlardır. Çünkü sömürgeci devletlerin olumsuz propagandaları ile idareciler arasında baş gösteren müstakil olma düşüncesi ilk zamanları kitleleri şaşırtacaktır. Ancak bu buhranda Batılı güçlerin sömür­ gesine düşmüş olacaklardır (Sırma 1990: 163-65). Bu menfî propagandanın tesirinde kalan Fas Emiri Mevla Hasan, halifeliğini ilân etmiş, daha önce kaydettiğimiz gibi, II. Abdülhamid bir nâme-i hümâyun ile, emiri uyarmıştı (Türköne 1991: 176-77). Emir Hasan 31 Temmuz 1877 tarihli ilk mektubunda Müs-

O S M A N L ı SIYASÎ ILIŞKILERINDE H I L Â F E T

217

lümanlann kurtuluşu için çareyi ilk ümmetin Allah ve şeriat için gösterdikleri gayret ve ittihadın gerçekleştirilmesinde görmekte olup, II. Abdülhamid için Allah ve Peygamber ehli ve Müslü­ manların sığınacağı tek merci olduğunu ifâde edecektir. Sürek­ li olarak halife unvanını kullanan Fas Emiri, İslâm âleminin ön­ cüsü rolünde Osmanlı padişahını gördüğünü ve destekleyeceği­ ni bildirmiştir. Bunun sebebi olarak da mektubunda "İslâm düş­ manlarının bütün yönlerden Müslümanlar'a saldırması" olarak belirtilmiştir (Eraslan 1992: 146). İngilizler, Fas emirinin Peygamber sülâlesinden olması mü­ nasebetiyle Osmanlı halifeliğini kabul etmeyeceklerinden emin görünürken, emir dışa vurmadan İslâm ittihadının tesisine ça­ lışmaktaydı. Bu iki ülke arasında yakınlaşmayı artırmıştır (Eras­ lan 1992: 147). Kuzey Afrika Trablusu'nda ise Müslüman cemiyetlerin dinî ve siyasî gayeleri, Fransa'nın Afrika'ya sızmasını engellemekti. Bu amaçla cemiyetler Araplar, Sudanlılar ve Türkleri teşkilâtlandırmıştı. Libya Arapları'nın Osmanlı idaresinden memnun gibi görünmeleri, Sultan'ın ilmine ve adaletine karşı gösterdik­ leri büyük saygıdan değil, fakat onlann gözünde Sultan'ın hali­ fe oluşundandır. İşte Arapların ona hürmet edip itaat etmeleri, bu halifelik unvanından dolayıdır. Bunun için Araplar, herhan­ gi bir Avrupa hükümetinin hakimiyeti altına girmek gayesiyle halifeden kopmak için, ona ve hükümetine karşı herhangi bir ayaklanmaya girişmeyeceklerdir (Sırma 1977: 162). Kuzey Afrika'da Libya Müslünianları Osmanlı idaresine kar­ şı isyan etmedikleri gibi, Osmanlı'nın kuvvetleri olarak İtalyan saldırılarına karşı çok çetin mücadeleler vereceklerdir. împaratoriuğun çöküşü ile Osmanlı'dan kopan Libya Müs­ lümanlan, hilâfetin kaldırılmasına 5 Nisan 1924'de Türkiye Büyük Millet Meclisine protesto telgraftan çekerek, tepki göstennişlerdir (Akgün 1983: 2191).

218

— O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

Cezayir'de İttihâd-ı İslâm siyaseti fazla etkili olmamıştır. Çünkü Cezayir 1830'da Fransız işgaline düşmüş, Cezayirli mil­ liyetçilerin çıkardığı Mokrani isyanı Bab-ı Âlîce desteklenme karan almışsa da kayda değer bir şey yapılamamıştır (Kuran 1985:397). Mısır'daki durum aynca incelendiğinden burada ele alınmamıştır. Fransa'nın Afrika umûmi konsolosu L-acau, ülkesine 12 Şu­ bat 1902'de yazdığı mektupla, sultanlann halifesine, bütün Arap yanmadasında ve Kuzey Afrika'da yaşayan, Arap kanın­ dan olan milletlerin ancak korkulanndan itaat ettiklerini kay­ dettikten sonra, Türklerin Yunanlılar'a karşı kazandıklan zafer­ lerin tüm İslâm âleminde, Fas'tan İran'a Hindistan'a kadar bü­ yük yankı uyandırdığını da yazmaktadır. Mektupdaki dikkat çe­ kici taraf ise 11. Abdülhamid'in 1900'de başlayarak sekiz yılda gerçekleştirdiği Şam-Medîne Demiryolu'nun bir ütopya olarak görülmesidir (Sırma 1977:179). Basit bir araşürmanın sonunda böyle kesin bir hüküm ver­ mek doğru değildir. Çünkü Müslüman Arâplann yaşadıklan bölgelerde her ne kadar milliyetçi eğilimler görülmekteyse de, Osmanlı Devletinden aynimalar genelde sömürgeci güçlerin müdahaleleriyle gerçekleşmiştir. Üstelik bu bölgeler de, kendi­ lerini âyrılıkçı-milliyetçi eğilime iten, sömürgeci güçlerin gerçek hedeflerini anladıktan sonra İttihâd-ı İslâm'a yönelmişlerse de iş işten geçmiştir. Bütün bölgelerde Osmanlı hilâfetinin kaldırıl­ ması az ya da çok tepki görmüştür.

O S M A N L I SİYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H t L Â F E T

219

D . H İ N D M Ü S L Ü M A N L A R I ve TESÂNÜD-İ SLÂM a) H i n d M ü s l ü m a n l a n ' n ı n Osmanlı Hilâfetine Bağlanması Babür Hanlığının yıkılması ve 1857 Büyük Hindistan ayak­ lanmasından sonra İngilizler ülkeye tam olarak hakim olmuş, bu ayaklanmadan sorumlu gördükleri ulama değişik yerlere sürgün edilerek baskı alhnda tutulmuştur. Bunun sonucu Hin­ distan'ın pek çok âlimi ülkeyi terk ederek Mekke'ye yerleştiler. Bunlann arasında, Mevlâna Rahmetullah KayranVî (18181891), Hacı İmdadullah (1817-1888), Abdul Gani (ö. 1878), Muhammed Yakub (d. 1832) ve Hayreddin (1832-1900) vardır. Bu âlimlerin bazısı zaman zaman İstanbul'u ziyaret etmişlerdir (Özcan 1992: 28). Bütün bu gelişmeler, Hind Müslümanlannı karamsarlığa itmiş, Hindistan'da Müslüman bir sultan kalma­ yınca, Osmanlı Sultan-Halifesi'ne bağlılık daha da artmıştır. Hatta. Osmanlı Halifesi'nin varlığı onlann rahatlamasına sebep olmuştur. İşte bu dönemde Hindistan'da cuma namazlannda Osmanlı Sultan-Halifesi'nin ismi zikredilmeye başlandı. Türköne'nin (1991:178) verdiği arşiv belgesine göre**' bu usûl, bazı büyük şehirler ile küçük kasaba ve köylerde, ayaklanma sonra­ sında, muhtemelen 1862-63 sıralarında başlamışür. Türköne'nin verdiği bu belge Hicaz Kumandanı Osman Paşa'nın mektubudur. Buna göre Hindistan'da adına hutbe okunan ilk Osmanlı Padişah-Halifesi Abdülazjz'dir. Hicaz Kumandanı Os­ man Paşa'nın mektubunun muhteviyaü Hindistan'da cuma na­ mazı kılınıp kılınmayacağı üzerinedir. Babür Hanlığı dönemin­ de Osmanlı padişahının halife olarak tanınması, devlet adamlan düzeyindedir. Hind halkının, "halife olarak" Osmanlı padişa­ hına bağlanması Babür Hanlığı'nın yıkılması, Hindistan'ın İngi•) B . O A . Y.E.E. 30-1499-51-78

220

^

'

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

liz sömürgesine düşmesinden sonra başlar. Hindistan ve Güney Asya Müslümanlarının halife ve onun "İtühâd-ı İslâm" siyasetine bağlıhklan Sultan 11. Abdülhamid dö­ neminde daha da artmıştır. Bu dönemde Avrupa'nın sanayileş­ miş "Düvel-i Muazzama" denilen devletleri, İslâm ülkelerini paylaşmışlar; Afrika, Kafkaslar, Asya, Balkanlar her biri bir hıristiyan gücün sömürgesine düşmüştü. Bunun için bütün dünya Müslümanlarının dikkatleri, son bağımsız İslâm devleti olan Os­ manlı'ya çevrilmişti. Osmanlı Devleti'nin de haçlı kıskacına düşmesi Müslümanlar için büyük bir infialdi. 1876'da Balkanlar'daki haçlı ittihadının, 1877'de Rusya'nın Osmanlı'ya savaş açmasının ve 1897'de Türk-Yunan savaşlannın arkasında Batı vardı. Bu haçlı ittifakının sonunda da "İttihâd-ı İslâm" veya Te­ sânüd-i İslâm siyasetinin başta Cemâlettin Afgani ve Muham­ med Abduh tarafından olmak üzere savunulmaya başlanması. Güney Asya Müslümanları arasında büyük sevinç yarattı. Bu arada Abdülhamid'in hilâfet müessesesine işlerlik kazandırma­ sı, etrafında İslâm âlimlerini toplaması, çeşitli İslâm ülkelerine "tebliğcilerini" göndermesi, İslamcılığın milletlerarası siyaset sahnesine çıkmasını sağlayacaktır (Öke 1991b:ll). Hind Müslümanlannın Osmanlı halifesine bağlıhklan 1880'li yıllardan sonra daha da artmıştır. Osmanlı Devleti, büyük güç­ lerin kıskacına düşünce Hind Müslümanlan İngiltere'yi her fır­ satta protesto ederek, uyarmışlardır. Londra'da çıkan bir gaze­ tede, Sâlâr-ı Jung, Hindistan Müslümanlan'nın Sultan-ı Rum'u halife-i İslâm kabul ettiklerini İngiltere'nin unutmaması gerekti­ ğini ifade ederek İngilizleri uyarmıştır. II. Abdülhamid'in şahsın­ da "Osmanlı padişahlarını Mekke-Medine'nin koruyucusu ve hizmetçisi olduklan için zamanın halifesi olarak biliriz, uğruna can feda ederiz" demekle meseleye bakış tarzlarını ortaya koy­ muşlardır (Eraslan 1993:319). Osmanlı Devleti'nin saldırgan davranışlarından dolayı Yuna-

O S M A N L I SİYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H l L Â F E T

221

nistan'a karşı açtığı savaşta büyük başarı kazanması (17 Nisan 17 Mayıs 1897) bütün îslâm âleminde büyük memnuniyet ve heyecan yaratmışü. îslâm âleminin her tarafından Müslüman­ lar'ın göndermiş oldukları takdir ve tebrik telgrafları Müslü­ manlar'ın lideri olduğunu iddia eden Osmanlı hükümdarlarını haklı çıkarmıştı. İslâm âleminin verdiği destekte en önemli yeri mahallî basınlarıyla Hind Müslümanları almışü. 11. Abdülhamid de gelen telgraf ve tebriklerin hemen hepsine cevap vererek onlara değer verdiğini göstermekten geri durmamıştır. Haziran 1897'de Osmanlı Devleü'nin zaferi, camilerde ve cuma namazlarında halifeye duâ edilerek, meydanlarda toplu­ ca fener alayları düzenlenerek kutlanmıştır. Ayrıca bu dönem­ de Müslüman basının Abdülhamid'den sitayişlede bahsettiğini görmek mümkündür (Eraslan 1993: 322-23). Esasen, Halife ola­ rak II. Abdülhamid'in sadece Hindistan Müslümanlarının değil, bütün dünya Müslümanlarının gönüllerinde özel bir yeri vardı. Bu durumun İngiliz idaresini endişelendirip, sert tedbirler alma­ sı üzerine Müslüman basın da kendilerinin Kraliçe'nin en sadık tebaası olduklanm belirtme ihtiyacını hissettiler. Müslüman ol­ maları sebebiyle Osmanlı'nın zaferine sevinmişlerdi. Ancak on­ lar İngiltere'yi resmî otorite olarak tanımaktaydılar. Yaptıkları yardımların ise, din kardeşliği sebebiyle (Güngör 1987:164) ol­ duğunu açıklamak mecburiyetinde kaldılar. b ) Hindistan'da Hilâfet Hareketleri Hind Müslümanlannı 1900'lü yıllardan sonra en fazla meş­ gul eden meselelerin başında; Osmanlı Devleti'nin durumu, onun başındaki halife ve Hicaz'ın korunması yer alıyordu. Hind ulemâsı bu meselelerle çok uğraşmış, çözüm yollan aramıştir. Hindistan Müslümanlarından Abdulkayyum Efendi 28 Mart 1898 tarihli rapor mahiyetinde bir dilekçe sunuyor*. Bu dilek•) B.O.A. B.E.O., 82104,

222

O S M A N L I L A R D A HlLÂFET

çede, Osmanlı Devleti'nin Hindistan Müslümanlanna yönelik faaliyetleri hakkında birtakım tekliflerde bulunuyor. Bunlar; 1- Hind Müslümanlannın barış zamanında zekât ve fitreleri­ ni toplayarak İstanbul'a ulaştırmak için Bombay'da bir Osmanlı Bankası şubesi açılmalıydı. 2- Şeyhülislâmlık makamı halife namına imamet ve hilâfete bağlı sağlam itikatlı, siyasetten anlayan âlimler göndermelidir. Çünkü Hind Müslümanlan, Osmanlı Padişahını yeryüzünün ha­ lifesi bilip adını bütün mescid ve camilerde devamlı olarak zik­ retmekteydiler. Halife de gerekli ilgiyi Müslümanlara gösterme­ lidir. 3- Osmanlı Devleti'nin bütün İslâm memleketlerinde, hükü­ metler nezdinde sefirier bulundurması gerekliydi. 4- Müslüman hükümetler nezdindeki her Osmanlı temsilcisi, Osmanlı tabiiyyetine geçmek isteyen Müslümanlan bir deftere kaydetmeli ve onlardan gerekli vergileri toplamalıdır. 5- Mekke ve Medine ile buraya ulaşan yollar üzerinde asayiş ve düzen sağlanmalıdır (Eraslan 1993:325-27). Bu tekliflerin uy­ gulanabilirliği siyâsî olarak tam bağlılık gerektirir. Ancak, Os­ manlı hilâfetinin etkisini göstermesi bakımından çok önemli ve çarpıcıdır. Hind Müslümanlan hilâfet meselesi ile ilgilenirken II. Abdül­ hamid'in de onlann meseleleri ile yakından alâkadar olması aradaki sevgi bağlannı güçlendirmiştir. Nitekim 1905'te II. Ab­ dülhamid'e yapılan suikast girişiminden sonra hemen bağlılık dilekleri, tebrik telgrafları gelmişti (Eraslan 1993:328). II. Abdülhamid (1984:155) hatıralarında, İngiltere'nin muha­ lifi olan Fransa, Almanya ve Rusya isteselerdi, Boerler Harbi sırasında Müslümanlann halifesi olan kendisinin yardımıyla, Hindistan'daki İngiliz sömürgesine son vermenin mümkün ola­ cağını, kaydetmektedir.

O S M A N L I SİYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T

223

Hatta kendisinin bir sözünün Hind Müslümanlannı ayaklan­ dırmaya yeteceğini, ifade etmektedir. II. Abdülhamid'in bu id­ diasını şu olay doğrular mahiyettedir. Şubat 1915'de Lahor'daki öğrenciler, okullannı bırakarak "Mücâhidîn"e katılma kararı aldılar. Ayaklanarak Teşkilât-ı Mahsûsa ile işbirliğine ha­ zırlandıktan sırada yakalandılar. İdam edilen elebaşlanna ne­ den bu yola başvurduktan sorulduğunda cevapları gayet kısa ve nettir: "Padişah-halife böyle istedi" (Öke 1991b: 27). II. Abdülhamid, Hindistan'daki Şiîlerin de bağhtıklannı ka­ zanmış. Şiflerin liderleri de onu ziyarete gelmeye başlamıştır. Hind Müslümanlan'nın halifelik makamına manen bağlıhklan Mehmed Reşâd, Mehmed Vahdeddin zamanlannda da devam etmişti (Eraslan 1993:329). Bu bağlılık, siyasî cephede, manevî cephe kadar gelişmemiştir. Nitekim Birinci Dünya Savaşı'nda yapılan cihâd çağnsına müsbet bir karşılık vermemişlerdi. Bun­ da Abdülhamid'den sonra, onun uyguladığı "Ittihâd-ı İslâm kar­ deşliği" ve "Halife'nin etrafında toplanma" siyasetlerinin uygu­ lanmaması, buna ilâve olarak İngiltere'nin yanıltıcı propagandalannın yeri çok önemlidir. Bu propagandalarda İngilizler; İttihatçılar'ın Allah'a değil, bozkurta taptıklannı, halifeyi hapset­ tiklerini kendilerinin ise onu kurtarmak için İttihatçılara savaş açtıklannı, harbin dinî bir mahiyeti olmadığını, Osmanlı padi­ şahına ve İslâm'ın saltanatına hiçbir zararı dokunmayacağını iddia etmişlerdir. Lordlar Kamarasında "Hilâfet'e ait hiç bir şe­ ye müdâhale olunmayacağını, muharebenin İttihat ve Terakki Cemiyetiyle olduğunu" beyan ile Hind Müslümanlan'nı Çanak­ kale ve Kanal Cepheleri'nde Osmanlı'ya karşı savaştırmışlardır (Güngör 1987:166). Hind Müslümanlan 1919'da Muhammed Ali tarafından toplanan Hilâfet Konferansı ile hilâfet meselesinin çözüm yol­ larını aramışlardır. Kendi aralannda "İslâm Birliği"ni kurduktan sonra, Hindistan'ın bağımsızlığı için zamanın geldiğini düşün-

224

:

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

meye başlamışlardı. Osmanlı hilâfeti. Hilâfet Konferansının siyasî sembolüydü. Bu siyasetiyle Hilâfet Konferansı, bir ulemâ kuruluşu olan Cemiyet-i Ulemâ-i Hind tarafından da desteklendi. Hindistan'da bu sırada başlayan, Hindistan hilâfet hareketinin siyasî felsefesi Ebu'l-Kelâm Âzad tarafından şekillendirildi. Ebu'l-Kelâm Âzad'a göre; "Dört Râşid Halife'den sonra halifelik kurumu monarşiye dönüşmüş ise de Emevîler, Abbasîler ve Osmanlılar döneminde Sünnî İslâm toplumunu birleştiren merkez olarak kalmıştır" (Razavî 1989:11/335). Hind Müslümanlan arasında hilâfet ile ilgili tartışmalar, bu müessesenin kaldırılmasına kadar devam etti. Hilâfetin kaldırıl­ masına da en büyük tepki buradan geldi (Öke 1991b: 129-31). Hilâfet hareketleri ve kaldırılışı konumuzun dışında olup, ayn bir inceleme konusuysa da, Mustafa Kemal Paşa'ya "Seyfü'lIslâm (İslâm'ın Kılıcı)" ve "Mücâhid-i Hilâfet (Hilâfet'in Savaşçı­ sı)" (Öke 1991b: 83) unvanlarını veren Hind Müslümanları, Hilâ­ fetin kaldınimasından sonra, Ebu'l-Kelârn Âzad başta olmak üzere Mustafa Kemal Paşa'ya halifelik teklif etmeleri (Öke 1991b: 122) ile İngiltere'de yaşayan ve Şiî olan, Türkiye hükü­ metinin gündemini uzun süre işgal eden ve İngiltere'nin bir oyunu olarak değerlendirilen Emir Ali ile Ağa Han'ın İsmet Pa­ şa'ya yazılan ve 5 Aralık 1923 tarihli Tanin ve Tasvir-i Efkar gazetelerinde yayınlanan "Halifenin nüfuzunun azaltılmasını veya kaldırılmasını İslâm'ın dağılması" olarak niteleyen mek­ tuptan (Öke 1991b: 135-37) bunların en dikkat çekicileriydi.

E. Ç İ N M Ü S L Ü M A N L A R I V E O S M A N L I H İ L Â F E T İ XIX. asrın sonlarına doğru Çin, Avrupalı güçlerin sömürge alanı içine girdi. Bu asırda Çin'de resmî istatistiklere göre 70 milyon Müslüman yaşıyordu (Sırma 1990:65).

OSMANLI SİYASÎ İLİŞKİLERİNDE HtLÂFET

225

Osmanlı Devleti, It. Abdülhıamid ile birlil<te uygulamaya ko­ nulan "Ittihâd-ı îslâm" siyaseti doğaıltusunda Çin Müslümanları ile ilgilenmeye başladı. Karşılıklı tieyetler gidip geldi. İstanbul'a gelenler iyi karşılanarak, hac yapmaları sağlandı. Hatta gelen­ lere halife, birtakım nişanlar bile verdi (Eraslan 1992:380). Çin'de Müslümanlar, diğer din ve inanışlann müntesiblerine göre daha şuurlu idi. Bunun sonucu olarak 1816-1899 yıllan arasında sömürgeci güçlere karşı, on dördü büyük olmak üzĞre pek çok ayaklanma çıkardılar (Sırma 1990:66). 1899 yılında Çin Müslümanlarının sömürgeci güçlere karşı başlattıklan genel ayaklanmayı bastırmak için. Alman İmpara­ toru II. Wilhelm, İslâm Halifesi sıfatını taşıyan II. Abdülha­ mid'den yardım isteyerek, onu bu bölge ile ilgilenmesi için teş­ vik etti (Eraslan 1992:381). II. Abdülhamid, bu tarihten itibaren bölgeye heyetler gön­ dererek, Çin Müslümanları ile ilgilenmiş ve teşkilâtlanmalarını sağlamıştır. Bu durum Almanya'nın yardımının kesilmesine se­ bep olduysa da, Abdülhamid bölgeye birbiri arkasına heyetler göndererek "îttihâd-ı İslâm" siyaseti ile faaliyetlerini oralara da taşımıştır. Bu gaye ile gönderilen en önemli heyet, Enver Paşa başkanlığındadır. Bu heyetin faaliyetlerini İngiltere, Fransa ve Almanya yakından takip etmiştir'*' (Sırma 1990:67). Enver Paşa heyeti, "Halife'nin temsilcisi" olmak sıfatıyla, Çinli Müslümanlar üzerinde büyük tesir yapmıştı. Bu sırada Uzak Doğu Müslümanları İstanbul'daki halifeyi kendi "dinî reis­ leri" olarak kabul ederek, kendi iç meselelerinde bile ona baş­ vurup tavsiyelerini almaya hazır olduklarını söylemişlerdir (Sır­ ma 1979:69). Avrupalı sömürgeci güçlerin baskısı yüzünden heyet, Şangay dışındaki Müslümanlarla tam olarak irtibat kura•) Bu konu ile ilgili 6 tane belgeyi, İ. Süreyya Sırma İkinci MilB Türkoloji Kongresine sunmuş­ tur (İstanbul: 5-9 Şubat 1979).

226

OSMANLILARDA

HİLÂFET

mamıştır (Sırma 1990:75). Ancak bu sırada, Çin'deki camilerde hutbe II. Abdülhamid adına okunmakta, Çin Müslümanlannın sayısı milyonlarla ifade edilmekteydi (Lee 1988:188). Mısır'da neşredilen 22 Temmuz 1900 tarihli el-Müeyyed gazetesine göre, "bu sırada Çin'de Sultan'ın adına hutbe oku­ yan Çin Müslümanlarının sayısı 70 milyonun üstündedir" (Sır­ ma 1990:76). Enver Paşa heyetinin dönmesinden sonra yabancı basında çıkan yazılar, Çin Müslümanlarının halifeye bağlılığını doğrular mahiyettedir. Bir Alman gazetesi olan Der Ostasiatische Lıoyd, 12 Haziran 1901 tarihli sayısında, "Enver Paşa bütün Çin Müslümanlannın İstanbul halifesini manevî liderleri olarak tanıdıklannı ve hatta iç siyasetle ilgili meselelerde dahi ona ha­ kim olma hakkını vermekte olduklanm kanaat getirmiştir" kay­ dı düşülürken İngiliz basınını temsil eden North China Daily News Gazetesi, 1 Temmuz 1901 tarihli sayısında, "Sultan'ın adı Çin İmparatorluğunun bütün camilerinde her gün okunan dualarla zikredilir" (Sırma 1990:77) haberini yazmışhr. Esasen Çinli Müslümanların II. Abdülhamid'e halifeleri ola­ rak bağlılıklannı simgeleyen, Osmanlı bayrağının dalgalandığı padişahın adını taşıyan "Pekin Hamidiye Üniversitesi"dir. Bu üniversitenin açılışı münasebetiyle Fransa'nın Pekin büyükelçi­ sinin Paris'e gönderdiği mektubuna eklediği makalede: Uzak Doğu ve bilhassa Çin'de halifeyi Allah'ın kendilerine lutfû ve yeryüzünde Peygamber'in canlı temsilcisi olarak görmekte ol­ duklarını, ona sadakat ve hürmetle bağlılıklarını yazmıştır (Sır­ ma 1990:80). II. Abdülhamid 1899'da çıkan Boer Savaşı'nda Almanya, Fransa ve Rusya'nın kendinin yardımı ile İngiliz sömürgesini yıkmak için hareket etmediklerinden esefle bahseder (Abdülha­ mid 1984:155). Bu olaydan sonra Çin ve Mançurya üzerinde

O S M A N L I SİYASÎ İLİŞKİLERİNDE H İ L Â F E T

227

Rus-Japon mücadeleleri sebebiyle Osmanlı Devleti'nin Çin ile olan münasebetleri askıya aldığı göriilür. Yine de aradaki irti­ bat gelip-giden hacılaria sağlanmaya çalışılmıştır (Eraslan 1992:384) II. Abdülhamid 1902 yılında Muhammed Ali adlı ajanını Uzak Doğu'ya göndermiştir. Muhammed Ali "turist hoca" kılı­ ğında İstanbul'dan itibaren Bombay, Singapur, Batavia, Bang­ kok, Saygon ve Şangay'a uğradıktan sonra Malezya, Siam, Koşinsin ve Japonya'yı ziyaret etmiştir (Lee 1988: 199-201). II. Abdülhamid tahtta kaldığı sürece Güney Asya Müslü­ manlan ile daima ilgilenmiştir. Bu dönemde, son dikkate değer teşebbüs Çinli Müslümanların "cehaletierinin giderilmesi, inançlannı takviye etme ve kutsal hilâfet makamına karşı ma­ nevî bağlarının kuvvetlendirilmesi için, Çin'e ilmiye mensubu dört kişilik bir heyet gönderilmesidir (Lee 1988:203-4). Daha önce bahsettiğimiz, Pekin'deki Darü'l-Ulûmi'l-Hamidiyye" adındaki üniversiteyi bu hocalar açmaya muvaffak olacaklardır (Lee 1988: 205). Kısaca II. Abdülhamid, Güneydoğu Asya Müs­ lümanlan ile yakın irtibata girerek, halifeliğin nüfuzunu oralar­ da da artırmaya dikkat etti.

F. G Ü N E Y D O Ğ U A S Y A A D A L A R I N D A K İ M Ü S L Ü M A N L A R VE O S M A N L I HİLÂFETİ Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, Sumatra, Boriıeo, Cava, Malaka, Singapur, Kolombo gibi Güneydoğu Hind Ada­ larındaki Müslüman halklar Hollandalılar'ın bölgedeki sömür­ ge faaliyetleri ve baskılan sonucu Osmanlılar'a bağlanmak iste­ mişlerdir. II. Abdülhamid, bu adalardaki Müslümanlaria ayrıca ilgilenmiş, onların haklarını Hollanda devletine karşı savun­ muş; hac ve ticaret için çıkardıklan engelleri önlemeye çalış­ mıştır. Bunu hatirâtında "her halükârda Cava'daki dindaşları-

228 —

-

OSMANLILARDA HlLÂFET

mızın haklı taleplerini kuvvetle müdafaa edeceğiz" şeklinde be­ lirtir (Abdülhamid 1984:176). 11. Abdülhamid, Güneydoğu Hind Adalanndaki Müslümanla­ ra her vesile ile değer verdiğini göstermiştir. Kendinden isteni­ len her türlü yardımı yerine getirmeye çalıştığı gibi, gelen mek­ tup, tebrik ve telgrafları da cevapsız bırakmamıştır. Buralardan getirttiği çocukların İstanbul'daki idarî, mülkî ve askerî okullar­ da Batılı güçlere rağmen yetişmesi için çalışmıştır. Bu yakınlık münasebetiyle II. Abdülhamid'in hal'ine en büyük tepki bura­ dan geldi (Eraslan 1992:352-62). Kolombo'da II. Abdülhamid adına açılmış ve bugün hâlâ mevcut olan Hamidiye Medresesi halife olarak Abdülhamid'in bölgedeki tesirinin yaşayan misâlidir (Eraslan 1992:360). Bölge halkı bu yakın münasebetleri halife V. Mehmed Reşad devrin­ de de sürdürmek için bağlılık ve saygılarinı bildirerek hutbeyi yeni halife adına okutmaya başlamışlardır. Ancak meseleye daha sistemli bakma özelliğine sahip ce­ mâatler (Durban İslâm Encümeni gibi); yeni halifeyi tebrik ede­ rek şerîatı korumaya devam etmelerini ve eski halife zamanın­ da yapılan iyi işlerin artmasını dilerken, sabık Halife 11. Abdül­ hamid'e kerimâne muamele edilmesini istirham etmişlerdir (Eraslan 1992:361).

G. E R T U Ğ R U L G E M İ S İ N İ N J A P O N Y A ' Y A G Ö N D E R İ L M E S İ ve O S M A N L I H İ L Â F E T İ N E BAĞLILIK TEZAHÜRLERİ 11. Abdülhamid'in Uzak Doğu'da uygulamaya çalıştığı îtti­ hâd-ı îslâm siyasetinin en büyük teşebbüslerinden biri de. Bah­ riye Miralayı Osman Bey komutasındaki Ertuğrul Mektep Gemisi'nin Japonya'ya gönderilmesidir.

O S M A N L I SİYASÎ İLİŞKİLERİNDE H İ L Â F E T

229

Japonlar'm bütün ısrarlanna rağmen yakın temaslar konu­ sunda somut adımlar atmakta çekimser kalan Osmanlı Devleti, Japon Prensi Komatsu'nun İstanbul ziyaretine karşılık vermek zorunda kalmıştı (Lee 1989:27). Fakat 11. Abdülhamid Avrupa'yı bilhassa Rusya'yı şüphelendirmemek için, Japon imparatoruna verdiği nişanı götürecek heyetin bu ziyaretini bir eğitim faaliyeti olarak lanse etmiştir. "Bahriye Mektebi'nde nazariyat eğitimini tamamlamış talebenin amelî bilgisinin artırılmasının devletin te­ mel direklerinden olan Bahriye'yi güçlendireceğinden, bu vesi­ leyle bir eğitim gemisi tayin edilip Çin, Hind ve Japon denizle­ rine gönderilmesi uygun görülmüştür" (Eraslan 1992:36) şeklin­ deki karar uzun müzakerelerden sonra çıkmıştır. 11. Abdülhamid'in bu ziyaretten iki önemli beklentisi vardı: Birincisi, Devlet-i Âliyye'nin nişanlarının en muteberi bulunan "İmtiyaz Nişanı"nı Japon imparatoruna vererek, iki ülke ara­ sında devamlı artan ve yükselen bir dostluk ilişkisinin kurulabil­ mesini sağlamış (Özcan/Şahin 1984:449), ikincisi ise, "İttihâd-ı İslâm" mesajını Müslüman halklara ulaştırmaktı (Lee / İlhan 1989: 27). Bu arada 1876-78 döneminde Güneydoğu Asya Müslümanlarından gördüğü samimi ve yakın ilgiyi unutmadığı­ nı gösterecek, Batı'ya karşı kullanmayı düşündüğü hilâfetin gü­ cüyle, Rusya, İngiltere, Hollanda, Fransa gibi Müslüman sö­ mürgesi olan ülkelere bir gözdağı verecekti (Eraslan 1992: 367). 14 Temmuz 1889 günü Osman Paşa komutasında, 655 kişilik bir heyetle İstanbul'dan yola- çıkan Ertuğrul gemisi, yol boyunca uğradığı İslâm ülkelerinde çok büyük ilgi ve sevgiyle karşılandı. Bu sırada sömürge durumunda olan Güneydoğu Asya Adalan, Singapur ve Çin'de milyonlarca Müslümanın ya­ şadığı dikkate alındığında ziyaretin önemi ortaya çıkar (Lee/ İlhan 1989:27). Ekim 1889'da Bombay'a ulaşan Ertuğrul Gemisi'nin Müslü-

230

^OSMANLILARDA

HİLÂFET

manlar arasında yarattığı büyük sevinç ortamı, sömürge idare, çilerini endişelendirecek boyuttaydı. Bölge Müslümanlarının ilk defa fıalifenin bayrağının dalgalandığı gemiyi görmeleri, ayrıca Türk askerlerinin 100-150 kişilik gruplar halinde şehir camile­ rine dağılarak halkla biriikte Cuma namazı kılmaları, Müslü­ man halk arasında Sultan-halife'ye karşı büyük tezahürata se­ bep oldu. Halifenin elçilerine saygı göstermek ve gemiyi ziya­ ret etmek için çevredeki köy, kasaba ve illerdeki Müslümanlar akın etmişlerdi. Öyle ki, halk âdeta gemiye hücum etmiş, mer­ divenlerden giremeyenler düşüp boğulmak tehlikesine aldırma­ dan gemiye atlamışlar, "bağımsız İslâm toprağı" diyerek gemi­ de namaz kılmışlardır (Eraslan 1992:369). H.S. Lee'nin (1988:214) Sabah gazetesinden naklettiğine göre, Bombay hal­ kının Ertuğrul gemisinin mürettebatına gösterdiği bu teveccüh aslında halifeye duydukları sevgi ve bağlılığın işaretiydi, halk her gün camilerde "Allah mü'minlerin sultanına yardım etsin" şeklinde duâ ediyordu. Ertuğrul 1 Kasım 1889'da Kolombo limanına varmış, bir hafta sonra Singapur'a hareket etmiştir. Gemideki bazı tami­ ratlar için uzunca bir süre Singapur'da kalmış sonra yine hare­ ketle 7 Haziran 1890 tarihinde Japonya'ya ulaşmışlardır. Bombay'dan sonra, Kolombo, Singapur gibi uğranılan yerierde Müslüman halk aynı coşku ve sevgiyi göstermiştir. Gemi Komutanı Osman Paşa, Singapur'dan Bahriye Nezareti'ne yazdığı ve İstanbul gazetelerinde yer alan mektubunda belirtti­ ğine göre, olaylar hiç beklenmedik şekil ve ölçüde Osmanlı sal­ tanatı ve hilafetinin propagandasına dönüştü. Lee ve İlhan'ın (1989:27) 16 C. Evvel 1307 tarihli Sabah gazetesinden nakline göre, bu mektupta, limanlarda toplanan halkın halife lehinde tezahürat yaptığı, gemiyi ziyaret ettikleri ve -bağımsız İslâm toprağı sayarak gemide- namaz kıldıkları" anlatılmaktadır. Ertuğrul heyeti Singapur'dan sonra, Hollanda'nın sömürge-

O S M A N U SİYASÎ l U Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T

231

sinde bulunan adalar, özellikle Sunda ve Açe'ye uğramadan geçmişti. Hollanda, sömürgeci ülke olarak, öteden beri işgal ettiği ülkelerdeki Müslüman halklara karşı aşın baskısıyla bili­ nir. Hollanda'nın sömürgesindeki Müslüman halk, Ertuğrul'u karşılamak için önceden hazırlıklar yapmışlar. Hatta Hollanda hükümeti buna izin verdiği gibi hâkimiyetini perçinlemek için halifenin nüfuzundan istifade etmek istemiştir. Ertuğrul heyeti­ nin bu bölgeye uğramadan geçmesi, halk üzerinde derin bir hayal kınklığı yaratmış, hiç olmazsa dönerken uğranması Lahey sefirimiz Karaca Paşa tarafından ısrarla istenmişti. Bu böl­ gede Osmanlı sefiri Karaca'nın uğranmasını sakıncalı bulduğu Açe ise, Abdülmecid ve Abdülaziz zamanlannda Hollanda esa­ reti yerine Osmanlı Devleti'ne ve îslâm halifesine bağlanmayı tercih edip, müracaat etmişlerdir (Eraslan 1992: 370-72). Os­ manlı Devleti'nin Kanuni devrinden beri Açe ile münasebeti vardı. Ertuğrul gemisinin dönerken batmasıyla beklenen ziya­ ret gerçekleşemedi. Ertuğrul heyeti bir yıla yakın bir sürede Japonya'ya ulaştı. Bu ülkede de büyük coşku ile karşılanan, Osmanlı Devleti'nin Uzak Doğu'daki resmi ilk heyeti gerekli temaslarda bulunduk­ tan sonra 15 Eylül 1890'da vanşından üç ay sonra dönüş yol­ culuğuna çıkti. Ertesi gün şiddetli bir tayfuna yakalanan gemi kayalıklara çarparak batmış ve yalnızca 69 kişi kurtulabilmiştir. Kazazedeler iki Japon savaş gemisi tarafından İstanbul'a geti­ rilmiştir. Ertuğrul heyetinin Japonya'yı ziyareti, Osmanlı-Japonya münasebetlerinde siyasi açıdan istenilen seviyede etki yapma­ mış, ancak iki ülke arasında doğrudan ve samimi bağlar kurul­ masına vesile olmuştur {Lee / İlhan 1989: 28). Her ne kadar sonu hazin olmuş, Japonya ile istenilen siyasî ve ekonomik münasebetler kurulamamışsa da, "Ittihâd-ı İslâm" siyaseti açısından sonuç önemlidir. Bir kere, Müslüman halkın,

232

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

esaret psikolojisinde de olsa Halife ve Osmanlı Devleti lehine gösterdikleri ilgi büyüktür. Bu, Abdülhamid'in hatıralarında kaydettiği halife olarak, "bir sözünün bütün dünya Müslüman­ lannı ayağa kaldıracağı" iddiasını doğrular mahiyettedir (Abdül­ hamid 1984: 155). Bu ziyaret Güney Asya Müslümanlannca ya­ zılı ve sözlü olmasa da Osmanlı hilâfetinin milletlerarası düzey­ de propagandası ve II. Abdülhamid'in Japonlar'ı İslâm'a daveti şeklinde anlaşılmıştır. Heyetin gördüğü ilgi Batılı emperyalist devletleri endişelendirecek düzeyde olmuştur.

II- B A T I L I D E V L E T L E R N A Z A R I N D A O S M A N L I HİLÂFETİ Batılı Devletler, Osmanlı saltanaünın halifelik sıfatını ancak sömürgecilik hareketlerinden sonra anlamışlardır. Çünkü işgal ettikleri İslâm ülkelerinde, Osmanlı padişahı İslâm halifesi ola­ rak tanınıyor, hutbe ve dualarda adı zikrediliyordu. Bu durum sömürgecilik hareketlerinin hızlandığı XIX. asırda yoğunluk ka­ zanmıştır. Çünkü İslâm hukukuna göre, Müslümanlarla ilgili di­ nî hükümlerin uygulanabilmesi için (Cuma ve Bayram namazla­ rının kılınması ve evliliklerde nikah akdinin devamı gibi) bir imâma bîat etmek icâb ediyordu (Taftazani 1980:327). Bunun için özellikle Orta Asya, Hindistan ve Uzak Doğu Müslümanlan başta olmak üzere istiklâllerini kaybeden Müslü­ manlar dinî olarak Osmanlı halifesine bağlanmaya başladılar. Binâenaleyh Batılı sömürgeci güçler Osmanlı halifesine yönelik bir siyaset geliştirmek zorunda kaldılar.

A. RUSYA Osmanlı padişahını devletlerarası münasebetlerde "halife" olarak ilk tanıyan Rusya olmuştur. Rusya, Küçük Kaynarca

O S M A N L I SİYASÎ İLİŞKİLERİNDE H İ L Â F E T

233

Antlaşmasıyla Osmanlı padişahının halife olarak, istiklâlini ka­ zanan Kırım Müslümanlan üzerindeki dinî nüfuzunu kabul et­ miştir (Davinson 1981:367). Rusya'nın XVII. asırda başlayan Asya'ya yönelik yayılmacı­ lığı XIX. asrın sonuna doğru büyük ölçüde tamamlanmış ve Orta Asya, Kafkasya ve Karadeniz'in kuzeyindeki Müslümanlar Rus sömürgesine düşmüşlerdir. Bu dönemde Müslüman Türk­ ler'in Osmanlı halifesine' bakışlarını ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Orta Asya'ya giden Enver Paşa'nın başlattığı hare­ keti, Rusya'nın halifenin nüfuzunu aleyhte bir propaganda ile ortadan kaldırdığını (Saray 1993a:50), 1900'lü yıllarda içindeki Müslümanların yaptıklan "Rusya Müslümanları Konferansları­ na Müslüman beldelere tam hakim olabilmek için engel olma­ dıklarını da (Devlet 1988: 77-121) kaydetmiştik. Bu dönemde Rusya'nın sömürgesinde 10 milyonun üzerinde Müslüman ya­ şamaktaydı (Abdülhamid 1984: 178).

B. İ N G İ L T E R E Hilâfet makamının gücünü ve etkisini ilk tesbit eden devlet hiç şüphesiz sömürgesinde 85 milyonun üzerinde Müslüman bulunduran İngiltere'dir (Abdülhamid 1984: 178). İngiltere'nin 1857 Sipahi Ayaklanması'nda Hindistan Müs­ lümanlannı etkilemek için halifeliğin dinî nüfuzunu, aldıklan bir "halife iradesi" ile kullandıklarını (Özcan 1992: 26) kaydetmiştik. İngiliz parlamentosunda, Hindistan'dan emekli olduktan sonra görev yapan üyeler, daha 1877 yılında Osmanlı padişa­ hının halifeliğinin önemini gündeme getirmişlerdi. Bu üyelerin Times'de yazdıklan makalelerde halkı yanlış bilgilendirmeleri üzerine, Royal Asiatic Society ve Osmanlı Cemiyet-i İlmiyye üyesi ünlü sözlükçü J.W. Redhouse, meseleyi tarihî kökenleri

234

OSMANLILARDA

HİLÂFET

İle ele almış, makale ve broşürlerdeki yanlışlıkları göstermeye çalışmıştı. Dr. Eraslan (1992:203), bu makaleyi tetkik ederek bilgiler vermektedir. Redhouse'un Osmanlı padişahlannm taşı­ dıkları halifelik unvanının kullanımının yeni olmadığını misâller­ le gösteren çalışmasının en çarpıcı tarah ise "Hilâfet'in Kurey­ şîliği" üzerine Hz. Peygamber'in bir söz söylemediğini kaydetmesidir. Redhouse'un İngiltere yönetimine, Osmanlı hilafetine karşı Mekke Şeriflerini kullanma fikrini daha o dönemde ileri sürmesi gerçekten üzerinde durulması gereken önemli bir nok­ tadır. İngiltere Sipahi Ayaklanması'ndan sonra, Osmanlı hilâfeti­ ni, Afrika'ya gönderdiği misyonerierin can güvenliğinde ve ni­ hayet 1877-78 savaşı esnasında Afganistan'da kendi menfaati için halifeliği ve haiz olduğu ehemmiyeti ön plâna çıkararak kullanmıştır. Tabiî bunlar Osmanlı idarecilerini de uyandırmışh. Anlaşılması zor olan bir nokta olup, Afgan-îngiliz savaşı başla­ madan az önce bu defa, Osmanlı yöneticileri halifeliğin nüfuzu­ nu İngiltere için kullanmayı teklif etmişlerdir (Eraslan 1992:203). Ayşe Osmanoğlu (1986:49) bu meseleye şöyle bir açıklama getiriyor: "11. Abdülhamid'in dış siyasetinin temel ilkesi, Os­ manlı İmparatorluğu'nun banş içinde yaşamasını sağlamaktan ibaretti. Bu neticeyi elde etmek için de tuttuğu yol, hiçbir dev­ lete bağlanmamaktı." Siyasî ihtilaflan, İmparatorluğun zararına da olsa, mutlaka banş yolu ile çözmek ve böylece banşı koru­ mak esastı. Anlaşılan o ki, Afganistan'da da banş sağlanmak istenmiştir. İngiltere, sömürgesi olan Hindistan'da Müslümanlarla Os­ manlı Devleti arasındaki tabiî din kardeşliği bağından çekin­ mektedir. Aynca Hindistan'a uzanan sömürge yolunun kontro­ lünde kilit ülke Mısır ve Arap dünyası da Osmanlı Devleti'nin tabiî sınırlan içindedir. Bunun için İngiltere Osmanlı hilâfeti ve

O S M A N L I StYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T

235

Atxiüttıamid'in "İttitıâd-ı İstâm" siyasetine İtarşı yoğun bir pro­ paganda savaşı açmıştır. İngiltere'nin Osmanlı hilâfeti aleyhine başlattığı yoğun pro­ pagandayı birbirinin devamı olarak iki aşamada ele almak ge­ rekir. Bunlardan birincisi, "Hilâfetin Kureyşîliği'ne binâen Os­ manlı padişahının halifeliğinin meşru olmadığı propagandasını yaparak, Osmanlı hilâfetini yıpratmaktır. Bunun için İngiltere çok büyük paralar harcayarak; İngiltere, Arap Dünyası ve sömürgelerindeki (Hindistan dahil) Müslüman bölgelerde yayınlar yaptırmıştır. (Koloğlu 1987: 172-80). Osmanlı hilâfetinin meşru­ iyetini tartışmaya açtıktan sonra, ikinci olarak da Kureyş soyu­ na dayanan ve bütün Araplan içine alan alternatif bir Arap hi­ lâfeti tezini ortaya atmıştır. Bunun için de iki altematif vardır. Mısır'ı işgal ettikten sonra, bu stratejik bölgeye tam hakim ola­ bilmek için Mısır hidivini halife yapmak ve kontrol altında tut­ mak (Güngör 1987:172). İngiltere, Mısır hidivine Müslüman Araplar ilgi göstermeyince, Arap milliyetçiliğini körükleyerek, alternatif Arap hilâfeü için Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali'ye ha­ lifelik teklif edecektir. Hz. Peygamber'in soyundan olması mü­ nasebetiyle Araplar arasında saygınlığa sahip olan Şerif Hüse­ yin İngilterece, Osmanlı hilâfetine karşı en uygun rakip olarak düşünülmüştij (HüIagü 1994: 122). Fas Emiri Mevlâ Hasan'ın Haşimî olmasına binâen halifelik iddiasını da destekleyen İngiltere, kendi askerî ve sivil kontrolü altında tutup müttefiği olarak Mekke'de yeni bir hilâfet merke­ zini oluşturmakta Afrika ve Asya'da idaresi altında bulunan Müslüman tebaanın kendisi için tehlike arzetmesini ortadan kaldırmakla kalmayacak, aynı zamanda Arabistan'da nihaî hâ­ kimiyetini tesis de etmiş olacaktı. Böylece yeni bir hilâfet tesisi ile İslâmî saygınlığını yitiren Osmanlı Devleti ise, zararsız hale getirilmiş olacaktı (Farah 1987: 38-46).

236

OSMANLILARDA

HİLÂFET

İngiltere'nin Osmanlı hilâfetine bakışını çok iyi tesbit eden 11. Abdülhamid (1984:140) bunu şu çarpıcı misâlle belirtmekte­ dir: "İngilizler Lord Cromer'i bile halife ilân etme girişiminde bulunabilirler." II. Abdülhamid bu iddiasında yanılmayacaktır. Bir süre sonra ehl-i kitap olmaları dolayısıyla İngiltere, bir İngi­ liz hilâfeti kurma girişiminde bulunarak bu konuda da fikirler ileri sürecektir. Madem ki, en güçlü İslâm devleti, halifeliği hak etmiş deniliyor, bugün o güç Osmanlı'da değil İngiltere'dedir. Dolayısıyla hilâfet ona yakışırdı (Güngör 1986: 172). Bu mantık sömürgeci mantığıdır. Osmanlı hilâfetine yönelik olarak yıkıcı faaliyette en başı çe­ ken sömürgeci güç İngiltere, hilâfetin ilgasında sömürgesindeki Müslümanların paralelinde onlara şirin görünmek için en bü­ yük tepkiyi göstermiştir. Vahideddin'i ülkesine götürmesi ise, milliyet hareketlerinden çekinmesindendir. Bir İngiliz Gazetesi olan Daily Telegraph, hilâfetin ilgasını "bir gaflet" olarak niteledikten sonra Türkiye'nin halifeliği kal­ dırmakla uygarlaşacağının sanılmamasını, halifelik sayesinde büyük bir devlet sayılırken "artık üçüncü sınıf bir Tatar devletçi­ ği sayılacağını" yazıyordu (Yalman 1970: 30-31). The Times ise, 17 Mart 1924 tarihli yazısıyla halifeliğin kaldınhşını çok ağır bir şekilde tenkid etü (Akgün 1983: 2192).

C. F R A N S A XVII. asırda Senegal'in sömürgeleştirilmesiyle başlayan Fransız işgali Orta ve Kuzey Afrika Müslümanları için hakim güç haline geldi. Kuzey Afrika'daki Cezayir, Tunus ve Fas iş­ galleri ve Mısır üzerinde uyguladığı siyaset Fransa ile Osmanlı Devletini karşı karşıya getirdi (Yücesoy 1985: 12-14). Asırlar boyunca devam eden İngiltere-Fransa mücadelesi.

O S M A N L I SİYASÎ İ L İ Ş K İ L E R İ N D E H İ L Â F E T

237

Doğu Akdeniz ticareti, Afrika kıtası, Orta Doğu ve Uzak Doğu meselelerinde de çıkar çatışmasına dayanıyordu. Osmanlı Dev­ leti bu durumdan belli bir süre istifade ettiyse de XIX. asnn son çeyreğinde durum değişti. İslâm ülkelerini kendi aralarında paylaşarak paralel siyaset takip etmeye başladılar. Fransa împaratoriuğu da İngiltere gibi bir Müslüman imparatoriuğu görü­ nümündeydi. Bunun için Fransa, Osmanlı hilâfetinin Müslü­ manlar üzerindeki tesirinin hafiflemesine taraftardı. Bu uğraşa tam destek vererek, mücadelelerini sürdürdü (Karal 1983: 187). Fransa büyük ekonomik çıkar elde ettiği Kuzey Afrika'yı muhafaza için her yola başvuracaktı. Büyük asker yığınağının dışında, 1 . Abdülhamid'in "İslâm Biriiği Siyaseti" çerçevesinde 1 faaliyet gösteren Şazelî-Medenî ve Rufaî tarikatlanna karşı Senûsîleri destekleyecektir (Yücesoy 1985: 145-51). İttihâd-ı İslâm hareketinin Afrika'da müsait bir ortam olma­ sına rağmen, Osmanlı hilâfeti aleyhinde yapılan mönfî propa­ ganda ve Osmanlı Devleti'nin yeterii tedbir alamaması yüzün­ den, başansız olmuştur (Hülagü 1994: 185). Fransa da tıpkı İngiltere gibi basın ve yayın yoluyla sömür­ gelerindeki Osmanlı hilâfetinin tesirini azaltma mücadelesini de sürdürecektir. Bunun en dikkat çekenlerinden birisi Henri de Bornier'in 1888'de yazdığı "Muhammed" adlı piyes olup, Hz. Muhammed'i ve O'nun hayatını hafife alıp, birçok tarihî hadiseyi saptırarak ve çarpıtarak anlatmasıydı. Durumu öğre­ nen II. Abdülhamid, Fransa'yı uyararak bu piyesi yasaklattırdı. Bu olay Türk, Arap ve Hind basınlarında hilâfet makamının başansı olarak sunulduysa da, bir süre sonra Volter'in "Mu­ hammed" piyesi ile "Muhammed'in Cenneti" adlı komedisi ay­ nı amaca yönelik olarak gösterime sunulmuştur (Koloğlu 1987: 223-24). Fransa, hilâfetin kaldınimasını Müslüman sömürgelerine rağ­ men demokratik bir hak olarak değerlendirerek, ılımlı karşıladı.

238

OSMANLILARDA HlLÂFET

Müslüman tebaasının hatırı için sabık halifeyi gerekirse ülkesin­ de banndırmayı kabullendiğini açıkladı (Akgün 1976:2194). Bu­ na rağmen Fas emirine halife olması için destek verdi.

D . H O L L A N D A ve D I G E R Ü L K E L E R Sömürgesinde 30 milyon Müslüman bulunan Hollanda, Müslümanlara karşı baskıcı ve en sert davranan batılı ülkeydi (Abdülhamid 1984: 178). Hollanda'nın sömürgesinde bulunan Sumatra, Bomeo, Ca­ va, Malakka, Singapur ve Kolombo gibi Güneydoğu Asya adalan ile daha Kanuni döneminden beri ilgileniliyordu. Bu bölge halkının baskılar sonucunda Osmanlılar'a bağlanmak isteyişleri­ ni ve Abdülhamid'in hal'inde en büyük tepkinin buradan geldi­ ğini kaydetmiştik (Eraslan 1992:352-62). Osmanlı hilâfetine bağlı bulunan bu bölge halkının Osmanlı ile irtibat kurmasını engellemek için aleyhte propagandanın dı­ şında, hacca gitmelerini ve çevre Müslüman ülkeler ile ticaret yapmalannı da engellemişlerdir. II. Abdülhamid, bölge Müslü­ manlannın haklannı korumak için Hollanda ile diplomatik mü­ cadele etmiştir (Abdülhamid 1984: 176). italya, Trablusgarb savaşlan sonunda işgal ettiği Libya Müs­ lümanlarının din ve mezhep açısından Osmanlı hilâfetine bağlı­ lığını ve halifenin bölgedeki haklannı Uşi Antlaşması ile res­ men tanımıştı (Kodaman 1990: 161). 3 Mart 1878'de yapılan Berlin Antlaşmasına göre, BosnaHersek, Avusturya-Macaristan tarafından işgal edilip yönetile­ cekti. Antlaşmanın 25. maddesiyle Osmanlı sultanının halife olarak bu iki eyalet üzerindeki manevi haklan aynen devam edecekü (Duda 1989: 72). Siyasi birliğini çok geç sağlayan ve kısa zamanda sanayile-

OSMANLI SlYASÎ İLİŞKİLERİNDE HİLÂFET

239

şen Almanya ise, Orta Doğu'da ekonomik çıkar sağlayabilmek için Osmanlı Devletinle yaklaşacaktır. 11. Abdülhamid'i ziyaret eden İmparator 11. Wilhelm "Müslümanların dostu olduğunu ve 11. Abdülhamid'i 300 milyon Müslümanın halifesi tanıdığını" açıkça ilân edecektir (Küçük 1988: 224). 11. Abdülhamid tarafın­ dan görkemli bir merasimle karşılanan Alman İmparatoru Wilhelm, Rus Çarına bir mektup göndererek "Müslümanlann ve halifelerinin şerefine dokunmaktan uzak dur" (Bozdağ 1986:79) ihtarında bulunmuştur. Aynca Wilhelm, sömürge rekabetine girdiği İngiltere ve Fransa'ya karşı Uzak Doğu Müslümanlan (Çin, Malezya) ile ilgilenmesi için Abdülhamid'i teşvik ettiğini kaydetmiştik (Eraslan 1992:381). Ekonomik çıkarlar için de olsa Osmanlı hilâfeti Almanya tarahndan tasdik edilmiştir. Netice itibariyle, batıdan doğuya doğru hızla yayılan sömür­ gecilik hareketleri sonucunda, Osmanlı hilâfetini hem sömürge durumuna düşen bütün dünya Müslümanlan tanıyıp Osmanlı halifesinin ismini hutbeler ve duâlaria zikredecek, hem de Müs­ lüman sömürgesi olan sömürgeci Batili devletler, Müslümanlar üzerindeki hakimiyetlerini tam olarak sağlayabilmek için, hali­ fenin nüfuzundan faydalanmak veya şirin gözükmek için Os­ manlı hilâfetini tanımak zorunda kalacaklardır.

SONUÇ Hz. Muhammed'in ölümünden sonra Ebû Bekir'in O'nun yerine halife olmasıyla başlayan hilâfet, tslâm dini üzerine binâ edilen siyasî ve dinî yetkileri bünyesinde toplayan bir devlet başkanlığıdır. Hilâfet Osmanlılar'a intikal edene kadar teorik olarak geli­ şip bir müessese olarak çerçevesi çizilirken, siyasî olarak da birtakım değişimler geçirmiştir. Hz. Ebûbekir ile başlayan Hule­ fâ-i Râşidîn devri (632-661), Hz. Ali ile birlikte yerini Emevî hi­ lâfetine bırakmıştır. Hulefâ-i Râşidîn devrinin seçim ve şûra usûllerini Emevîlerle birlikte kaybeden hilâfet, babadan oğula veya aynı hanedandan bir başkasına geçerek saltanat haline gelecektir. Hilâfet, Emevîler (661-750)'in yıkılmasıyla hanedan değişikliğine uğrayarak Abbasî hanedanına (750-1258) intikal etmiştir. Hilâfet iki büyük değişikliği de bu hanedan döneminde ge­ çirmiştir. Bunlardan birincisi halifenin X. asırda tslâm İmpara­ torluğu içinde güçlenen Sultanlar ile yetkilerini paylaşmak du­ rumunda kalarak siyasî otoritesini kaybetmesidir. Bu yeni dö­ nem 1258 yılında Moğollar'ın Bağdat'a girerek, hilâfete son vermesine kadar devam etmiştir. Bu dönemde halifeler siyasi gücünü fiilen kaybetmişlerse de, sultanlar üzerindeki etkilerini sürdürmüşlerdir. Abbasî hilâfeündeki ikinci büyük değişim Mısır'daki Mem­ lûklar tarafından tekrar kurulan Mısır-Abbâsî hilâfeti (12611517) zamanında olmuştur. Mısır Abbasi hilâfeti Memlûk sul­ tanlarının himayesinde, onlara nüfuz sağlayan tamamen sem­ bolik görünümlü bir müessese halindeydi. Bu görünümünden dolayı hilâfetin Bağdat Abbâsîleri ile sona erdiği görüşünü ileri sürenler de vardır.

242

OSMANULARDA

HİLÂFET

Bu sembolik hilâfeti Osmanlılar I. Selim'in Mısır seferini müteakiben İstanbul'a getirmişlerdir. Böylece Abbasî hilâfeti sona ererken Osmanlı hilâfeti başlayacaktır. Osmanlılar'a inti­ kaliyle hilâfet, Hulefâ-i Râşidîn döneminden sonra aldığı hüvi­ yeti tekrar kazanmıştir. Kısaca Osmanlılar hilâfeti hükümdarlık­ la kaynaştırarak "sultanlık" olarak almışlardır. Osmanlı hilâfeti (1517-1924), devrinde iki büyük muhale­ fetle karşılaşmıştır. Bunlardan birincisi Kureyşîlik esasına daya­ nan Arap muhalefeti, ikincisi ise, Şiîlik (Haşimîlik) esasına da­ yanan İran'ın muhalefetidir. Hilâfet, Osmanlılar'da padişahın şahsından hareketle idarî ve siyasî olarak bütün müesseseleri etkilemiştir. Osmanlılar, hilâfeti devletlerarası münasebetlerde ilk defa İran'a karşı (1727), daha sonra da Küçük Kaynarca anlaşması ile de Rusya'ya karşı siyasî ilişkilerde gündeme getirmiştir. Bu­ rada siyasî olarak bağımsız olan Kınm Hanlığı'nın manevî ola­ rak Osmanlı halifesine bağlılığının kabulü, Osmanlı hilâfetinin XIX. asnn son yansından ilgâsına kadar yeni bir görünüm ka­ zanmasına yol açmıştır. Bu görünüm, Osmanlı halifesine siyasî hâkimiyetinin dışında olan Müslümanlann maneVî olarak bağ­ lanmasıdır. Esasen bu, Müslüman hükümdarlar bazında Yavuz Sultan Selim'den beri zaten vardı. Ancak bu dönemde Batılı sömürgeci güçlerin işgaline uğrayarak bağımsızlıklannı yitiren Müslüman halklann manevî olarak Osmanlı sultanına bağlan­ ması, sömürgecileri telaşlandırdığı gibi (Pan-İslâmizm) işe milletierarası bir boyut kazandırdı. 11. Abdülhamid, Osmanlı Devleti'nin iç ve dış siyasetini ken­ disinin halifelik sıfatına bağlı olarak "İslamcılık" üzerine binâ edince, hilâfetin önemi daha da arth. Bu dönemde Osmanlı hi­ lâfetinin etkisi, Atlantik'ten Japon Denizi'ne kadar hızla artacakhr. Bunun sonucu olarak Batılı emperyalist güçler Osmanlı

SONUÇ

243

hilâfetini yıpratmak ve Müslümanlarla irtibatını önlemek için bir hilâfet siyaseti geliştirmek zorunda kalacaklardır. Netice iti­ bariyle Osmanlı hilâfeti II. Abdülhamid ile en etkin dönemini yaşayacak, aslî hüviyetini ve tarihî misyonunu yakalayacaktır. II. Abdülhamid'in bir darbe ile tahttan indirilmesinden sonra hilâfet, siyasî gücünü kaybetmiştir. Yani II. Meşrûtiyet dönemi halifeleri siyasî yetkilerini hukuken olmasa da fiilen Meşrûtiyet hükümetierine bırakmışlardır. Zaten bu dönemde çıkan Birinci Dünya Savaşı sonucunda Osmanlı Devleti yıkılmıştır. Osmanlı hilâfeti son büyük değişimi 1 Kasım 1922'de sal­ tanatın kaldınlmasıyla yaşamıştır. Nihayet siyasî gücünü hukukî olarak da kaybeden hilâfet, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin denetimi altına girmiştir. Böylece hilâfet, Osmanlı devletinin son parçası olan Türkiye Müslümanları nazannda da siyasî ikti­ dardan yoksun rûhânî bir hüviyet kazanmış, bilindiği gibi daha sonra da tamamen ortadan kaldırılmıştır.

KAYNAKÇA ABDURRAHMAN ŞEREF EFENDI 1985 Tarih Musahabeleri, Sadeleştiren: Enver Koray, Ankara: Başbakanlık Basımevi, Kültür Bakanlığı Yayınlan: 639
ABDÜLHAMID II

Si],ıasî Hatıratım, İstanbul: Emek Matbaacılık Dergah Ya­ yınlan, 4. Baskı AHMED ASıM (Mütercim) 1305 Tercemetü'l-Kamûs, c.III., İstanbul. AHMED ATA (Tayyarzâde) 1984
1291 Tarih-i Ata, c. I., İstanbul.

AHMED CEVDET PAŞA 1309 Tarih-i Ceüdet, c. I-II-IV., İstanbul: Matbaa-i Osmaniye.
1331 Kısası Enbi^ıa ve Tevârih-i Hulefâ, c. IIl-IV.

Dersaâdet. 1986 AHMEDLUTH 1979
1992

Tezâkir, c. l-II-IIl-IV, Hazırlayan: Cavit Baysun Ankara: TTK Basımevi.

Osman/l Adalet Düzeni, Sad.: Erdinç Beylem İstanbul: Fatih Yayınevi Matbaası. AĞIRAKÇA, Ahmet
Emevîler Dör^eminde Kıyamlar (Saltanata Karşı Hilâfet Mücadelesi),

İstanbul: Hvan Matbaacılık, Şafak Yayınlan. AKGÜN, Seçil
1983 "Hilâfet'in Kaldırılması Olanmm Çeşitli Tepkileri", VIII.

Türk Tarih Kongresi, (11-15 Ekin 1976 Kongreye Sunu­ lan Bildiriler) c. III., Ankara: TTK Basımevi. AKGÜNDÜZ, Ahmet
1990 Osmanh Kanunnâmeleri ue Hukukî Tahlilleri, c.I, İstan­

bul: Faisal Eğitim ve Yardımlaşma Vakfı Yay. AKSİN, Sina
1974 "Osmanlı Padişahının Toprak ve Hilâfet Uğruna Ver­

dikleri Ödün/er",

AÜSBFD, c.I. (Eylül-Aralık) Sayı: 3-4, Ankara. ALBAYRAK, Sadık
1973 Budin Kanunnâmesi ve Osmanlı Toprak Meselesi

İstanbul

246

OSMANLILARDA HlLÂFET

1992

Hilâfet ue Halifesiz Müslümanlar, İstanbul: Ekim Ofset,

Araştırma Yayınlan ALKAN, A. Turan
1991 "Tarih, Din, Bilim ve Si{/aset Beyanındadır" Türkiye

Günlüğü Sayı: 17 (Kış), Ankara. ANDI, Fatih 1989 "Sudan" Büyük tslâm Tarihi, c. XIII, (Doğuştan Günümü­ ze), İstanbul Zafer Matbaası, Çağ Vay. ANHAGGER, R. - İNALCIK, H., 1956 Kanunnâme-i Sultani ber Mûcebi Örf-i Osmanî, Ankara: TTK Basımevi. ARNOLD W.T., 1950 "Halife" I.A.C.V., İstanbul Millî Eğitim Basımevi.. ASRAR, Ahmet
1972 Kanuni Devrinde Osmanlılar'm Dinî Siyaseti ve tslâm

Âlemi, İstanbul.
1983 "Hilâfetin Osmanlılar'a Geçişimle İlgili Rivaııetler"

Türk Dünyası Araştınnalan Sayı: 22, s. 91-100, İstanbul. AŞIK PAŞA-ZÂDE (Ahmed Aşıkî)
1332 Tevârih-i Âl-i Osman (Âşık Paşa-zâde Tarihi)

istanbul: Matbaa-i Amire ATATÜRK, M. Kemal
1982 Nutuk, c. III (Vesikalar),

İstanbul Millî Eğitim Basımevi, 15. Baskı. AYÇAN, İrfan - SARIÇAM, İbrahim 1993 Emevîler, Ankara: TDV Yayınlan. BANARU, N. Sami
1987 Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, c.I,

istanbul: Milli Eğitim Basımevi. BARKAN, Ö. Lütfi
1943 XV. ve XVI. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda Ziraî Ekonominin Hukukî ve Malî Esasları, 1. Kanunlar, İs­

tanbul.
1945 "Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat ve Müesseselerinin

Şer'îliği Meselesi", İHFM, c. XI, Sayı: 3-4

İstanbul. BARTHOLD, W. 1940 İslâm Medeniyeti Tarihi, (M. Fuad KÖPRÜLÜ'nün İzah ve Düzeltme İlaveli Baskısı, 5. Baskı, Ankara: Semih Ofset Matbaacılık, Diyanet Yay.: 86.

KAYNAKÇA.

•247

BAYUR, Y. Hikmet 1950 Hindistan Tarihi (1737-1949), c. III, Ankara: TTK Basımevi. BtLGE, Mustafa 1991 "Arnavutluk", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. III, İstanbul: Ali Rıza Başkan Güzel Sanatlar Matbaası. BİLTEKİN, Halit 1992 Vak'anüvis Râşid Efendi ve Divanının Tenkitli Metni, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara: G.Ü. Sosyal Bil. Enstitüsü. BOZDAĞ, İsmet Hatıra Defteri (Belgeler ve 1985 Sultan //. Abdülhamid'in Resimlerle) İstanbul: Kervan Kitapçılık, Pınar Yayınlan CANAN, İbrahim 1988 Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. II,VI, An­ kara: Gaye Matbaası, 1. baskı, Akçağ Yay.
1993 Kütüb-i Sitte muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c.XVI,

Ankara: Gaye Matbaası, 1. baskı, Akçağ Yay. CUMBUR, Müjgan 1985 Karacaoğlan, Ankara: Başbakanlık Basımevi. CÜRCANÎ es-Seyyid el-Şerif Ali bin Muhammed 1286 Şerhu'/Meudfcf/, istanbul. CÜVEYNÎ (Alaaddin Ata Melik) 1988 Tarih-i Cihangüşa c. II., Ankara: Mas Matbaacılık 1. Bas­ kı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınlan. ÇELEBİ, Ahmet 1986 "et-Tarihu'l-lslâmî ve'l-Hadarâtü'/-/s/âmiyye"
Büyük İslâm Tarihi, c. II, (Doğuştan Günümüze)

istanbul: Zafer Matbaası, Çağ Yay. ÇEUK, Mehmet 1989 ÇELİK, Kemal 1993 "Habeşistan", Büyük İslâm Tarihi, c. XIII, (Doğuştan Gü­ nümüze), İstanbul: Zafer Matbaası, Çağ Yay.
Millî Mücadele'de Adana ve Havalisi (1918-22)

İstanbul: l.Ü. Sosyal Bil. Enst. (Yayınlanmamış Doktora Tezi). DANİŞMEND, t. Hâmi
1948 tzâhh Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. II., İstanbul: Türkiye

Yayınevi DAVISON, Roderic H.
1981 "Küçük Kaynarca Anlaşmasının Yeniden Tenkîdi", lÜ-

EF Tarih Enstitüsü Dergisi, sayı: 3-4, veya: 10-11, 197980, İstanbul.

248

'

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

DAVUDOĞLU, Ahmet
1988 Kur'ân-ı Kerim ve İzahlı Meali, İstanbul: Engin Ofset, Çi­

le Yayınlan. DEMİEÎEL, Muammer
1990 //. Meşrutiı^t Öncesi Erzurum'da Halk Hareketleri

(1906-1907), Ankara: Başbakanlık Basımevi, Kültür Bak. Yay. DEVLET, Nadir
1988 îsmail Bey (Gaspıralı) Türk Büyükleri Dizisi: 99

Ankara: Başbakanlık Basımevi, Kültür Bak. Yay. DUDA, Herbcrt W.
1989 XIX. Yüzyılın sonu ile XX. Yüzyılın Basında Türkiye, HİLÂFETTEN CUMHURİYETE GEÇİŞ Ter.: Abdurrah-

man Güzel, Ankara. DURSUN, Davut
1992g Din Bürokrasisi (Yapısı, Konumu ve Gelişimi)

İstanbul: Eldim Ofset 1. Baskı, İşaret Yayınlan.
1992jj Osmanlı Devletinde kileri Açısından) Siyaset ve Din (Yönetim - Din İliş­

İstanbul: Eldim Ofset, 2. Baskı, işaret Yay. DURU, Kâzım Nami
1975 Ziya Gökalp, İstanbul.

ENGİN, M. - F. Agi / N. Devlet / A. Akış
1976 Kazak ve Tatar Türkleri, İstanbul: Boğaziçi Yayınla-

n. ERASLAN, Cezmi
1992 //. Abdülhamid ve İslâm Birliği

istanbul: Şefik Matbaası, Ötüken Yay. ERYILMAZ, Bilâl
1990 Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Teb'anın Yönetimi,

İstanbul: Doğan Ofset, Risale Yayınlan. FARABÎ, Muhammed 1956 El-Medinetü'l-Fâzı1a, Çeviren: Nafiz Danışman İstanbul. FARAH, Caesar
1987 "The Islamic Caliphate and the Great Powers: 19041914''in: Studies on Turkish - Arab Relations Annual

1987-2, İstanbul; Cihan Matbaacılık. FERİDUN AHMED BEY
1275 Mecmuâ-i Münşeati's-Selâtin-i Feridun Bey, c. I-II, İstan­

bul: Matbaa-i Amire. FAZLURRAHMAN 1992 İslâm, Çeviren: Mehmet Dağ, Mehmet Aydın, İstanbul: Kent Basımevi, Selçuk Yayınlan, 2. Baskı.

KAYNAKÇA

249

GAZAÜ, Muhammed (Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed) 1971 hikad'da İktisad, Ter.: O. Zeki Koçyiğit, istanbul. GENÇ, Reşad
1981 Karahanlı Devlet Teşkilâtı, İstanbul: Tifdmk Matbaası 1.

Baskı. GİBB, Hamilton A.R. 1956 "İs/dm'da Siyasî Müessese/erin Teşefcfcü/ü" , c. V, sayı: I-IV, Çev.: H. G. Yurdaydın Ankara: Mars T. ve Ş. A.Ş. Matbaası.
1962 "Lutfi Pasha on the Ottoman Caliphate"

AÜİFD,

Oriens, XV, s. 287-296.
1991 îslâm Medeniyeti Üzerine Araştırmalar,

Çev.: Kadir Durak, İstanbul: Endülüs. GİBB, H.A.R. - BOWEN, H.
1969 tslamic Society and the West (A Study of the Impact of Western Civilization on Müslim Culture in the Near

East) Glasgovv: Oxford Üniv. Press. GOLOĞLU, Mahmut
1973 Hilâfet (Ne îdi, Nasıl Alındı, Niçin Kaldırıldı?)

Ankara: Kalite Matbaası. GÜCÜYENER, Fuad 1945 Yavuz Sultan Selim, c. II., İstanbul: Ahmed Said Matbaa­ sı. GÜNALTAY, Şemscddin
1943 "Selçuklular'ın Horasan'a İndikleri Zaman İslâm Dün­ yasının Siyasal, -Sosyal, Ekonomik ve Dinî Durumu",

Belleten, c. VII. sayı: 25, Ankara: TTK Basımevi. GÜNGÖR, Erol
1987 İslâm'ın Bugünkü Meseleleri, (Hicretin 15.Yüzyılına Ar­

mağan), İstanbul 5.Baskı. HAMİDULLAH, Muhammed
1979 İslâm'da Devlet İdaresi, Mütercimi: Kemal Kuşçu

Ankara: Gaye Matbaası, Nur Yayınlan: 68.
1980 İslâm Peygamberi, c. I-II, (Hayatı ve Faaliyetleri)

Çeviren: Salih Tuğ İstanbul: Yaylacık Matbaası 4. Baskı İrfan Yayınlan. İslârn Müesseselerine Giriş, Türkçesi: İhsan Süreyya Sır­ ma, İstanbul: Umut Matbaacılık, Beyan Yayınlan. HAMMER, Baron J. Von
1330 Devlet-i Osmaniyye Tarihi, c. IV., Mütercim: Mehmed

1992

Ata, istanbul: Keteon Bedrusyan Matbaası.

250

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

1336

Devleti Osmaniyye Tarihi (Osmanlılar'ın Mcbâdi-i Zuhu­ rundan Kaynarca Ahidnâmesine Kadar) c. I, Mütercimi: Mehmed Ata, İstanbul: Darü'l Hilâfet-i Aliyye - Evl<af-ı tslâmiyye Matbaası.

HATEMİ, Hüseyin 1970 İslâm Hukukunda Devlet Yapısı, İstanbul. HATİBOĞLU, M. Said
1978 "Sik Siyasî Kaumiyetçili/c, Halifeliğin Kureiişîliği"

AÜİFD, c. XXflI, Ankara. HİTTİ, Philip K.
1980 Sivasî ve Kültürel tSLÂM TARÎHl, c. I,

Çev.: Salih Tuğ, İstanbul: Özal Matbaası, Boğaziçi Yayınlan. HUDARİ, Muhammed 1986 ''Tanhu';-L';emi'/-/sJdmiyye"den tercüme, (Hulefâ-i Râşidin ve Emeviler Devri)
Büyük tslâm Tarihi (Doğuştan Günümüze), c. II.,

İstanbul: Zafer Matbaası, Çağ Yayınlan. Metin 1994 Pan-/s/âmist Faaliyetler 1914-1918, İstanbul: Bayrak Ya­ yıncılık Matbaacılık, Boğaziçi Yay. TZKOWITZ, Norman
HÜLÛLGÜ, 1989 Osmanlı İmparatorluğu ve islâmî Gelenek.

Türkçesi: İsmet Özel, İstanbul: Gündoğdu Matbaası, 1. Baskı, Çıdam Yayınlan. İBN HALDUN 1990-1991 İBN HİŞAM
1985 İslâm Tarihi (Siret-i İbn Hişam), c. IV, Ter.; Hasan Ege,

Mukaddime, c. I, II, Çeviren: Zakir Kadiri Ugan İstanbul. Milli Eğitim Basımevi. İstanbul: Kahraman Yayınlan.

İBN İYAS
1984-1404 H. Bedâî'ez-Zuhûr fî Vekâi'ed-Duhûr, c.V,

Kahire:3.Baskı. İBN KEMAL 1991 İBN TEYMİYE 1985 7ew3rih-i Al-i Osman (VII. Defter), (Tenkitli transkripsiyo­ nu), Hazırlayan; Şerafcttin Turan, Ankara: TTK Basımevi.

Siyaset (es-Siyasetü'ş-Şeriyye), Türkçesi; Vecdi Akyüz, İstanbul: Emek Matbaacılık, Dergah Yayınlan. İMAM-I A'ZÂM, Ebû Hanîfe 1979 Fıkh-ı Efcber Aliyü'l Kârî Şerhi , Ter.: Y. Vehbi Yavuz, İstanbul: Kuşak Ofset, Çağn Yayınlan.

KAYNAKÇA

251

İNALCIK, Halil
1957 "11. Mehmed" İA., c. VD,

istanbul: Maarif Basımevi, Milli Eğitim Yay. 1958^ "Osman/ı Padişahı" AÜSBFD., XU/4, Ankara. 1958(, 'Osman/ı Hukukuna Giriş" AUSBFD., c.X]I/4. Ankara.
1959 "Osmanlı/ar'do Saltanat Veraseti Usûlü ve Türk Haki­

miyet

Telakkisinle

İlgili"

AÜSBFD. c. XIV/1 (Mart,

1959). 1964 "Padişah" lA., c.K, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi.

1964j, °Gü7hane Haft-ı Hümayunu" Belleten, c. XXVIII, sayı: 112, Ankara: TTK Basımevi. 1975
1988

"Kırım Hanlığı" İA., c. VI, İstanbul: Maarif Basımevi.
"Osman/ı İmparatorluğu 1300-1600" Cambridge tslâm

Tarihi Kültür ve Medeniyeti c. I, İstanbul: Zafer Matbaa­ sı.
1992 "Osmanh İmparatorluğunda İslâm", Çev.: Mustafa Özel,

Dergah Edebiyat, Sanat Kültür Dergisi, c. III, sayı: 30, İs­ tanbul. KARAL, E. Ziya 1983 Osmanh Tarihi, c. VII, (Islâhat Femianı Devri 18611876) 3. Baskı Ankara: TTK Basımevi. 1983 KARPAT, Kemal
1987 "Pan-İslâmizm ve 11. Abdülhamid: Yanlış Bir Görü­

Osmanlı Tarihi, c. VIII. (Birinci Meşnıtiyet ve İstibdat De­ virleri. 1876-1907), 3. Baskı, Ankara: TTK Basımevi. şün Düzeltilmesi", Türk Dünyasa Araştırmalan. sayı: 48

1989

"Modern

Türkiye"

Ter.: Hamdi Aktaş, Cambridge ts­

lâm Tarihi, c. II, İstanbul: Zafer Matbaası. KARAMAN, Hayrettin
1984 Anahatlarıyla İslâm Hukuku, c. I, İstanbul: Ensar Neşri­

yat.

252 KARATEPE, Şükrü
1990 Osmanh Siyasî Kurumlan,

OSMANLILARDA HİLÂFET

"Klâsik

Dönem"

İstanbul: Damla Ofset, 2. Baskı, İşaret Yayınlan. KİLİ, Suna, Şeref Gözübüyük
1985 Türk Anayasa Metinleri, Ankara

KİTAPÇI, Zekeriya
1994 Orta Asya'da Islâmiyetin Yayılışı ve Türkler, Konya:

Damla Ofset Matbaacılık. KOÇ! BEY (Görüceli MUSTAFA)
1277 1987 Risâle-i Koci Bey, İstanbul. Su/tan //. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası,

KODAMAN, Bayram Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi.
1990 "1876-1920 Arası Osmanh Siyasî Tarihi", Büyük tslâm

Tarihi, c. XII, (Doğuştan Günümüze), (İstanbul: Zafer Matbaası, Çağ Yayınlan. KOLOĞLU, Orhan
1987 Abdülharnid Gerçeği, (Ne Kızıl Sultan, Ne Ulu Hakan),

İstanbul: Özdemir Basımevi, Gür Yayınlan. KOPRAMAN, Kâzım Yaşar
1987 "Tolunoğullan. İhşidîler, Memlûkler", Büyük tslâm

Tarihi, c. VI, (Doğuştan Günümüze) İstanbul: Zafer Matbaası. 1989 Mısır Memlükleri Tarihi, Ankara: Unal Ofset 1, Baskı. KÖPRÜLÜ, M. Fuad
1940 "İzahlar ve Düzeltmeler" W. Barthold'un Takrir Ettiği";

tslâm Medeniyeti Tarihi, Ankara: Semih Ofset, Diyanet Yayınlan. KURAN, Ercüment
1986 "Panislâmizm'in Doğuşu ve Gelişmesi", Birinci Milletler

Arası Türkoloji Kongresi, 23-28 Eylül 1985, Tebliğler, c. I., İstanbul: l.U. Edebiyat Fakültesi Yayınlan, s. 395-400. KURAT, A. Nimet 1966 Türfciye ve İdil Boyu (1569 Astarhan Seferi, Ten-İdil Kanalı ve XVI-XVII. Yüzyılda Osmanlı Rus Münasebetleri), Ankara: Ankara Üniv. Basımevi.
1989 "Sovyetler Birliği'nde İslâm", Cambridge İslâm Tarihi,

c. II, İstanbul: Zafer Matbaası, Hikmet Yay. KUTAY, Cemal
1955 Enver Paşa Lenin'e Karşı,

İstanbul; İkincil Matbaası.

KAYNAKÇA

253

KÜÇÜK Cevdet
1988 '11. Abdülhamid", TDV tslâm Ansiklopedisi, c. I,

İstanbul: Ali Rıza Başkan Güzel Sanatlar Matbaası. LANDAU, Jacob M.
1990 The Politics of Pan-tslâm, (İdeology and Organization),

London: Clarendon Press. LEE, Hec-Soo (Cemil)
1988 İslâm ve Türk Kültürünün Uzak Doğu'ya Yayt/ıjı

Ankara. LEE, Hee-Soo (Cemil) - İLHAN, İbrahim
1989 Osmanh-Japon Münasebetleri ve Japonya'da İslâmiyet

Ankara: Doğu Matbaacılık, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlan. LEVVİS, Bemard 1974 "Politics and War", The Legacy of İslâm (ed. Joseph Schacht) London. 1992 MAGEMAN
1292 (1975) Hive Seyahatnamesi ve Tarih-i Musavver

İslâm'm Siyasal Dili, Türkçesi: Fatih Taşar Kayseri: Objectif Matbaası, Rey Yay. Tercüme: Ahmet Efendi Dersaadet: Mustafa Said Bey Matbaası.

MALZİK
1943 Büyük Türk Hindistan Kapılarmda (Kanunî Sultan

Süleyman Devrinde Hadım Süleyman Paşa'nın Hind Seferi), İstanbul. MARAŞ, İbrahim
1992 Molla Lütfi'nin Felsefesi ve Kelâmı Görüşleri

Ankara: A.Ü. İlahiyat Fakültesi (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi). MAVERDÎ, Ebû'l Hasan Ali
1976 El-Ahkâmu's-Sultâniyye (islâm'da Hilâfet ve Devlet

Hukuku), Tercüme: Dr. Ali Şafak, İstanbul: Ansan Ofset, Bedir Yayınlan. MAZİOĞLU, Hasîbe
1986 Fuzûli ve Türkçe Divanından Seçmeler, Ankara:

Başbakanlık Matbaası. MERÇİL, Erdoğan
1987-1988 "Gâzneliler, İldenizliler", Büyük islâm Tarihi, c. VI,

VIII, (Doğuştan Günümüze), İstanbul Zafer Matbaası.
1991 Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, Ankara: TTK

Basımevi

254

OSMANLILARDA HlLÂFET

MEVDÛDÎ, Ebul-A'la 1972 Hilâfet ve Saltanat, Uıduca'dan Tercüme: Ali Genceli, İstanbul. MISIROĞLU, Kadir
1993 Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), İstanbul: Yayı Ofset,

Sebil Yayınevi. MİRAS, Kâmil
1948 Sahih-i Buharı Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, c.

IX, İstanbul MİQUEL, Andrâ
1991 İslâm ve Medeniyeti (Doğuştan Günümüze), c. I-II,

Tercüme: Ahmed Fidan - Hasan Menteş, Yayına Haz.: Ahmet Fidan Ankara: Kar Ofset, Birleşik Dağıtım Kitabevi. MUSTAFA NURİ PAŞA 1327 Netdyic ül-Vukûât, c. I, U, IV, İstanbul: Uhuvvet Matbaası. MUSTAFA ZİHNİ PAŞA 1327 islâm'da Hilâfet, İstanbul: Matbaâ-i Ebûzziya. NAMIK KEMAL 1301 Evrak-ı Perişan, İstanbul: Matbaa-i Osmaniye. NEBHAN, Muhammed Faruk
1980 islâm Anayasa ve idare Hukukunun Genel Esasları,

Terc: Servet Armağan, İstanbul. NİYAZİ, Mehmet 1990 İslâm Devlet Felsefesi, İstanbul: Şefik Matbaası, Ötüken Neşriyat. Türk Devlet Felsefesi, istanbul: Özcner Matbaası, Ötüken Neşriyat. NİZAMÜ'L-MÜLK TUSI 1982 Siyaset-Nâme, Hazırlayan: M. Altay Köymen Ankara Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. 1. Baskı. NUR, Rıza (Dr.) 1968 Hayat ve Hatıratım, c. III., İstanbul: Altındağ Yayınlan. NURİ, Osman 1993
1327 Abdülhamid-i Sâni ve Devlet Saltanatı, c. II,

(Hayat-ı Husûsiyye ve Siyasiyyesi), İstanbul: Matbaa-i Hayriyye-Matbaa-i Osmaniyye: OKANDAN, Recai G.
1945 "Amme Hukukumuzda Tanzimattan Evvelki Devir",

İÜHFM, c. XI, sayı: 3-4, s. 36-42, İstanbul. OSMANOĞLU, Ayşe
1986 Babam Sultan Abdülhamid, Hatıralarım, İstanbul.

KAYNAKÇA

255

ORTAYU, İlber
1979 Türkiye idare Tarihi, Ankara: TODAİŞ Yayını.

ORUÇ BEY Oruç Bey Tarihi, Hazırlayan: Atsız, Kervan Kitapçılık A.Ş. Ofset'de basılmış. Tercüman 1001 Temel Eser'den: 5. ÖKE, Mim Kemâl
1982 'Şark Meselesi ve II. Abdülhamid'in Garp Politikaları,

(1876-1909)", Osmanlı Araştirmalan 111, İstanbul.
I99I3 Saraydaki Casus (Gizli Belgelerle Abdülhamid ingiliz Ajanı Yahudi Vambery) Devri ve

İstanbul: Hikmet Neşriyat, 1. Baskı.
1991(j Hilâfet Hareketleri "Güney Asya Müslümanlarının

istiklâl Davası ve Türk Millî Mücadelesi", Ankara: Pelin

Ofset, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlan. ÖZCAN, Abdülkadir 1993 "Cülus" TDV islâm Ansiklopedisi, c. VIII., İstanbul: Ali Rıza Başkan Güzel Sanatlar Matbaası. ÖZCAN, Abdülkadir - ŞAHİN, İlhan
1984 "//. Abdülhamid'in Husûsi Mektup ve Telgrafları",

Tarih Dergisi, sayı: 34, İstanbul.

ÖZCAN, Azmi
1992 Pan-Islâmizm Müslümanları (Osmanh Devleti, ve ingiltere (1877-1914), Hindistan

İstanbul: İslâm Yayınlan: 1, 2. Baskı. PAMUKÇU, Ekrem 1994 Bağdat'ta ilk Türkler, ^kara, Kültür Bakanlığı Milli Kütüphane Basımevi, (Eİasılmamış Doktora Tezi). PEÇEVÎ (İbrahim Efendi) 1283 Tarih-i Peçevt, c. II., İstanbul: Matbaa-i Amire. RAZAVÎ, S.A.A.
1989 "Müslümanlann Siyasî Uyanışları" , Cambridge İslâm

Tarihi, c. II, Çev.: Salih Şimşek, İstanbul. SAİD HAÜM PAŞA 1991 Bu/ıran/anmız ve Son Eserleri, Haz.: M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul: Eramat Matbaası, İz Yayınlan. SARAY, Mehmet
1984 Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları Arasındaki Münasebetler (1775-1875)

İstanbul: İstanbul Matbaası.
1990 Türfc-/ran Münasebetlerinde Şiîliğin Rolü, Ankara.

256

OSMANLILARDA HİLÂFET

1993, Özbek Türkleri Tarihi, İstanbul: Nesil Matbaacılık.

1993^ Kırgız Türkleri Tarihi, İstanbul: Nesil Matbaacılık.

SELEK, Sabahattin
1982 Millî Mücadele (Ulusal Kurtuluş Savaşı), c. II,

İstanbul: Uğur Matbaası, 2. Baskı. ŞEYDİ ALÎ REİS 1313 Mir'atü'l-Memd/ifc, Dersaâdet: İkdam Matbaası. SEYYİD BEY 1337 Hilâfetin Mahiyet-i Şer'iyycsi , Ankara: Türkiye Büyük Millet Meclisi Matbaası
1339 Hilâfet ve Hâkimiyet-i Milline, Ankara: Matbuat ve

İstihbarat Umum Müd. Yayınlan SIRMA, 1. Süreyya 1977 "Fransa'nın Kuzey Afrika'daki Sömürgeciliğine Karşı Sultan II. Abdülhamid'in Panislâmist Faaliyetlerine
Ait Birkaç Vesika", lÜEF Tarih Enstitüsü Dergisi, sayı:

7-8, İstanbul: Edebiyat Fakültesi Matbaası. 1978 "XIX. Yüzyıl Osmanlı Siyasetinde Büyük Rol Oynayan Tarikatlara Dair Bir Vesika", tÜEF Tarih Dergisi, sayı: 31, İstanbul: Edebiyat Fakültesi Matbaası.

1982g "II. Abdülhamid'in Hilâfeti Hakkında Yazılmış Bir Risale ve Bununla İlgili 40 Hadis", tÜEF Tarih Dergisi, sayı: 33, İstanbul: Edebiyat Fakültesi Matbaası. 1982|j "Yemen'in Jeopolitik Dunjmu ve Osmanlı Devleti'ne Katılımı", İÜEF Tarih Enstitüsü Dergisi, sayı: 12, Prof. Tayyib Gökbilgin Hatıra Sayısı. İstanbul: Edebiyat Fakültesi Matbaası.
1990 II. Abdülhamid'in tslâm Birliği Siyaseti,

İstanbul: Doğan Ofset, Beyan Yayınlan. SHAW, Stanford J.
1982 Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, c. I(Gaziler

İmparatoriuğu, Osmanlı İmparatoriuğunun Yükselişi ve Çöküşü 1280-1808), Türkçesi: Mehmet Hamıancı, İstanbul; Ümit Matbaası, e Yayınlan, 1. Baskı. SHAW, Stanford - SHAW, Ezel Kural
1983 Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, c. II

KAYNAKÇA

.

_

257

(Reform, Devrim ve Cumhuriyet, Modem Türkiye'nin Doğuşu, 1808-1975), İstanbul: Doğuş Matbaası, e yayınları, 1. Baskı. S0IJ\K-ZÂDE (Mehmet Hemdemi Çelebi)
1297 Solak-zâde Tarihi, c. I-II, İstanbul: Mahmud Bey

Matbaası. SPULER, Berthold
1988 "Abbasiler ue Doğuda Hilâfet'in Çöküşü", (Bozkır

Halkının Gelişi), Cambirdge tslâm Tarihi, c. I.,

İstanbul: Zafer Matbaası, Hikmet Yay. 1989 SÜMER, Fanık 1991 "XVI. Yüzyıldan Rus İşgaline Kadar Orta Asya"
Cambridge tslâm Tarihi, c. II., Çev.: Kemal Kahraman,

İstanbul: Zafer Matbaası. "Yavuz Sultan Selim Halifeliği Devraldı mı?", TDTKD., sayı: 54, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmalan Vakfı.
Araştırmaları Dergisi, c. V., sayı: 8-9, İstanbul.

ŞAH, Razaulhak 1967 "Açi Padişahı Sultan Alâcddin'in Mektubu", Tarih ŞAPOLYO, E. Behnan
1964 Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul.

ŞEMSEDDİN SÂMİ 1317 Kamûs-ı Türkî, Dersaadet: İkdam Matbaası. ŞEŞEN, Ramazan
1983 Salâhaddin Devrinde Eyyubîler (H. 569-589/M. 1174-1193) Devleti,

İstanbul: Edebiyat Fakültesi Matbaası.
1987 "Eyyûbiler", Büyük tslâm Tarihi, c. VI (Doğuştan

Günümüze), İstanbul: Zafer Matbaası. ŞİMŞİR, Bilâl N. 1975 "Mustafa Kcrrial'in Yanında İki Libyalı Lider: Ahmed Şerif
- Süleyman Barûni", British Documents on Atatürk, c.

II., Ankara: TTK Basımevi.
1979 British Documents on Atatürk, (1919-38) Volume - 3,

January - Septembcr 1921, Ankara: TTK Basımevi. ŞİRVANÎ, Hanın Han
(Tarihsiz) tslâm'da Siyasî Düşünce ve tdare , Ankara:

Gaye Matbaası, 4. Baskı, 343 sahife. Nur Yayınlan. TABERÎ,
1966 Tarihü'l-Ümem ve'l-Mülük (Milletler ve Hükümdarlar

Tarihi) c. II/I, Tercüme: Kadiri Ugan - Ahmet Temir, İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.

258

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

TAFTAZANÎ, Ebu'l Vefa
1980 Kelâm İlminin Belli başlı Meseleleri,

Tere: Şerafeddin Gölcük, İstanbul. TAFTAZANÎ, Sa'd ed-Din Mesud b. Umar
1980 Şerhu'l-Akaîd: Kelâm İlmi ve İslâm Akaidi.,

Haz. Süleyman Uludağ, istanbul. TAHSİN PAŞA
1990 Tahsin Paşa'nın Yıldız Hatıraları,

İstanbul: Kuşak ofs6t, Boğaziçi Yay. TANSEL, Selahaddin
1969 Yavuz Sultan Selim,

Ankara: Milli Eğitim Basımevi. TEKİNDAĞ, Sahabettin
1976 "Ferih Devrinde Osmanlı-Memlûk Münasebetleri" İÜEF

Tarih Dergisi, sayı: 30, İstanbul: Edeb. Fak. Matbaası. TOYNBEE, W. Amold
1988 Medeniyet Yargılanıyor, Çev.: Ufuk Uyan

İstanbul: Doyuran Matbaası, İşaret Yayınlan. TUNAYA, Tank Z.
1954 "Hukukumuz Bakımından İslamcılık Cereyanı"

İÜHF Mecmuası, c.XlX, sayı: 3-4, İstanbul. TURAN, Osman
1980 Selçuklular Tarihi ve Türk-îslâm Medeniyeti

İstanbul: Arpaz Matbaacılık, 3. Baskı.
1984 Selçuklular Zamanında TÜRKİYE TARİHİ (Siyasî Tarih Alparslan'dan Osman Gazi'ye)

İstanbul: Doğan Ofset, Nakışlar Yayınevi. TURSUN BEY
1330 Tarih-i Ebu'l Feth

İstanbul: Ahmed İhsan ve şürekâsı Matbaacılık, Osmanlı Şirketi. TÜRKÖNE, Mümtaz'er
1991 Siyasî İdeoloji Olarak İSLAMCILIĞIN DOĞUŞU,

istanbul: Şefik Matbaası, İletişim Yay. UÇAR, Şahin
1992 Tarih Felsefesi Açısından İSLÂM'DA HİLÂFET - Medine'yi Yeniden Kurmak MÜLK VE

Konya: Bey Ajans. URAL, Orhan 1982 Pir Su/tan Abdal, Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi, Türk Dil Kurumu Yayınlan.

KAYNAKÇA

259

UZUNÇARŞIU, i. Hakkı
1972 Mekke-i Mükerreme Emirleri,

Ankara: TTK Basımevi 1. Baskı. 1982 Osmanh Tarihi, c. III., 2. Kısım, (XVI. Yüzyıl Ortasından XVII. Yüzyıl Sonuna Kadar) Ankara: TTK Basımevi, 3. Baskı.
Osmanh Tarihi, c. IV., 1. Kısım, (Karlofça

1982

Anlaşmasından XVIII. Yüzyılın Sonlanna Kadar) Ankara: TTK Basımevi, 3. Baskı. 1983 Osmanh Tarihi, c.jL, (İstanbul'un Fethi'nden Kanunî Sultan Süleyman'ın Ölümüne Kadar) Ankara: TTK Basımevi, 4. Baskı. Osmanh Tarihi, c. III. 1. KISIM, (II. Selim'in Tahta Çıkışından 1699 Karlofça Anlaşmasına Kadar), Ankara: TTK Basımevi, 3. Baskı.

1983

Osman/ı Tarihi, c. IV., 2. Kısım, (XVIII. Yüzyıl) Ankara: TTK Basımevi, 2. Baskı. VAGLERİ, Laura Veccia 1988 "Râşid halifeler ve Emevî halifeleri", Cambridge tslâm Tarihi, c. I, İstanbul: Zafer Matbaası, Hikmet Yayınlan. VAMBERY, H. Amıinus 1983
1295 Bir Sahte Dervişin Asya-yı Vustada Seyahati, Mütercim:

A.H., Dersaadet: Vakıf Matbaası. WATT, W. Montgomery
1981 tslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri, Tercüme: E. Ruhi

Fığlalı, Ankara. WELLHAUSEN, Julius
1963 Arap Devleti ve Sukutu,_ Çev.: Pof. Dr. Fikret Işıltan,

Ankara: A.Ü. Basımevi, AÜEF Yayınlanndan. YALMAN, Ahmet Emin
1970 Yakın Tarihte Gördüklerim, Geçirdiklerim,

Dinlediklerim, YAVUZ, Hulusi
1985 'XVI Asır

c. III., İstanbul: Yenilik Basımevi.
İslâm Dünyasında Osmanh Portekiz

Mücadelesinin İstanbul.
1991 Osmanh Devleti

Sebepleri",

MÜİF Dergisi, sayı: 3

ve İslâm, (Siyaset ve Kültür Tarihi

Açısından), İstanbul: Eramat, İz Yayınlan.

260

O S M A N L I L A R D A HİLÂFET

YAVUZ, M. Hakan
1991 "Pan-lslâmizm'in Yanlış Yorumlanması", Türkiye

Günlüğü, sayı: 17, s. 84-92, Ankara. J. Landau'nun, The Poliöcs of Pan-Islâm (London 1990) isimli çalışmasının tenkidi.
1992 "Pan-lslâm Kavramı Neden Terkedilmeli?"

Türkiye Günlüğü sayı: 18, s. 15-20, Ankara. J. Landau'nun The Politics of Pan-İslâm (London 1990) isimli çalışmasının tankidi YEDtYILDIZ, Bahaeddin 1990 "Klâsik Osmanlı Döneminde Hakimiyet Anlayışı" Büyük İslâm Tarihi, c. XII., (Doğuştan Günümüze) istanbul: Zafer Matbaası, Çağ Yay. YETKİN, Şerare
1988 "Abbasîler", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. I, İstanbul: Ali

Rıza Başkan Güzel Sanatlar Matbaası. YILDIZ, H. Dursun 1980 İslâmiyet ve Türkler, İstanbul: Kuşak Ofset, Çağn Yayınlan. YURDAYDIN, Hüseyin
1971 İslâm Tarih Dersleri, Ankara: Ankara Üniversitesi

Matbaası, AÜİF Yayınlan. YÜCEL, Yaşar
1988 Osmanlı Devlet Teşkilâtına Dair Kaynaklar (Kitab-ı

Müstetâb), Ankara: TTK Basımevi. YÜCESOY, Hayrettin
1985 SENUSİLİK (Sufî Bir İhya Hareketi),

İstanbul; Acar Matbaası. ZEYDAN, Corci
1328 Medeniyyet-i Islâmiyye Tarihi, c. I, II., Mütercimi; Zeki

Megamiz, Dersaâdet: Ikdâm Matbaası, Ana Britannica "Papalık", Maddesi, c. XVII. TÜRK VAKFİYELERİ No; 1
1938 Fatih Mehmet II Vakfiyeleri, İstanbul: Cumhuriyet

Matbaası, Vakıflar Umum Müdüriüğü.

İNDEKS Abbas b. Abdulmuttalib, 19 Abbasîler, 19 Abdulkayyum Efendi, 221 Abdülaziz, 214 Abdülhamid I, 148 Abdülhamid 11, 41, 94, 114, 122, 123, 128, 130, 137, 139, 171-173, 194, 196, 207, 211, 225,228, 237, 242 Abdülmecid, 105, 167, 214 Afrika kıtası, 213 Ağa Han, 224 Ahmed I, 108 Ahmed III, 128, 162Ahmed Cev­ det Paşa, 42, 43, 115, 179, 182, 194 Ahmed eş-Şerif, 215 Alâeddin Keykûbad, 65, 68 Ali hz., 17, 241 Alparslan, 53, 59, 60, 126 Amold, 121, 123 Âşık Paşazade, 79 Atabeg Cihan Pehlivan, 66 Babür Han, 163 Bağdat, 22, 24, 35, 38, 58, 60, 62, 72, 114 Bahriye Miralayı Osman Bey, 228 Baybars, 25 , 117, 133, 183, 223, Bayezid I, 78, 114 Bayezid II, 80, 81, 111, 126 Benî Saidc gölgeliği, 15, 16, 30 Biat yeminleri, 9 Bombay, 166, 229 Cemâlettin Afgânî, 140, 194, 212, 220 Cidde, 82 Cürcanî, 40 Çelebi Mehmed, 114 Danişmen Gazi, 66 Daru'n-Nedve, 7 Dımaşk, 24 Ebû Bekir, 16, 32, 41,241 Ebu'l-Hayr Han, 157 EbûIhüdâ Efendi, 186, 193 Ebu'l-Kelâm Âzad, 224 Ebû Müslim, 19 Ebû Numeyy, 24 Ebussuûd Efendi, 111, 152 Ekber Şah, 156, 164 Endemn, 110 Enver Paşa, 209, 225, 226, 233 Ertuğrul gemisi, 229 Erzincan, 131 Erzumm, 128 Eseddüddîn Şîrkûh, 70 Eşref Han, 161, 162

262Evrengizb Şah, 165 Fârâbî, 34, 35, 40 Fatth Sultan Mehmed, 78-80, 110 Fazlurrahman, 43 Fuat Köprülü 30 Fustat, 70 Fuzûlî, 127 Gaspırah İsmail Bey, 210 el-Gavrî, 85 Gazali, 24, 38, 37, 40 Gazneli Mahmud, 35, 53, 54, 56 Genç Osmanlılar, 122 H. Arminus Vambery, 173, 204, 205 H.A.R. Gibb, 149 H. Dursun Yıldız, 49 Haleb, 86 . halife, 15, 27 Halife el-Mansur, 48 Halife en-Nâsır, 64, 67, 68, 72 Halil İnalcık, 107, 116 Hanın er-Reşid, 20, 21, 48, 49, 68,126 Hızır Paşa, 128 Hicaz, 25, 134, 140 Hidiv İsmail Paşa, 136 Hidiv Tevfik Paşa, 137 Hilâfet-i Kâmile, 125 Hilâfet-i Nakısa, 124 hilâfet müessesesi, 16

. OSMANLILARDA HlLÂFET

Hindistan, 26 Hoca Sa'deddin, 148 Hulâgu, 72 Hümâyun Şah, 163 Hüseyin bin Ali, 133, 235 Hz. Peygamber, 3, 8, 10, 11, 12, 13, 16, 28, 31, 47, 77, 115 137, 150 İbn Haldun, 4, 5, 23, 39, 42, 43, 107 İbn-i Rebi', 33, 34 İbn Teymiye, 38, 39 İbrahim hz., 6 1 Arslan, 67 1 İran, 29 Isahz., 118 İslâm Devleti, 9 İstanbul, 90, 91, 114 İttihatçılar, 198 J.W. Redhouse, 233, 234 Jön Türkler, 198 Kabe, 6 Kahire, 24, 26, 90, 91, 98 Kaim Biemrillah, 35 Kalküta, 166 Kansu Gavri, 83 Kanunî Sultan Süleyman, 91, 103, 106, 111, 113, 127, 147, 151, 153, 163, 164 Karacaoğlan, 127 Karaca Paşa, 231 Kaşgar Emiri Yakup Han, 206

İNDEKS.

263 Mengli Giray, 96 Mevdûdî, 43 Mevla Hasan, 216, 235 Mısır, 26, 29, 71, 83, 90 Mu'tasım, 50, 68 Muaviye, 17, 18, 32 Muhammed hz., 5, 8-12, 14-, 16, 18, 27, 39, 144, 237 Muhammed Abduh, 220 Muhammed Ali, 214, 223, 227 Muhammed b. Togaç, 69 Muhammed Hamidullah, 9, 13, ,31 Muhammed Harzemşah, 68 Muhammed el-lhşîd, 69 Muhammed el-Mehdi, 215 Murat I, 77 Murad II, 78 Murad lU, 99 Murad IV, 111, 149, 165 Mustafa II, 149 Mustafa Kemal Paşa, 129, 215, 224 müftılik, 119 Mütevekkil lU, 83, 85, 86, 87, 89, 90, 94, 147 Nadir Şah, 162 Nakibü'l-Eşraf, 109 Nureddin Zengi, 70 Oğuz Han, 103 Orhan Bey, 105

Kemâl Paşazade, 111 Kılıç Arslan 11, 63 Kınahzâde Ali, 107 Kınm hanzâdesi, 109 Koçi Bey, 108, 111, 112 Kudüs, 25, 98 Kur'ân, 3, 14, 28-31 Kureyş, 6 Kureyş kabilesi, 4 Kureyşîlik, 125 Kusay b. Kilâb, 6 Kutalmışoğlu Süleyman Şah, 126 Kuteybe b. l^üslim, 47 Lütfi Paşa, 42, 113, 134 Mahmud II, 108 Maverdî, 36, 43 Medine, 8, 9, 10, 12, 82, 93, 98, 151, 203 Medine İslâm Devleti, 15, 16 Mehmed Ali Paşa, 135 Mehmed U, 104 Mehmed Reşad V, 123, 197, 223,228 Mehmed Vahdeddin, 198, 223, 236 Mekke, 6, 8, 10, 82, 93, 98, 138, 151, 203 Mekke Şehir Devleti, 7 Melik Şah, 60, 62 Memlûk zulmü, 82 Me'mun, 49, 51

264Oruç Bey, 104 Osman hz., 17 Osman II, 127 Osman Bey, 77, 105 Osman Paşa, 230 Osmanlı İmparatorluğu, 26 Ömerhz., 16, 32, 47, 162 Pan-lslâmizm, 172, 173, 213 Pan-Slavizm, 172 Pir Sultan Abdal, 128 Ravendi, 66 Rıza Nur, 129 Roma İmparatoriuğu, 29 Rihban sınıfı, 14 Sa'd bin Ubâde, 41 Salâhaddin, 71 Sancar, 61, 67 Satuk Buğra Han, 52 Selçuk Bey, 57 Selim I/Yavuz, 26, 80-87, 89, 90, 91, 93, 94, 97 103, 111, 114, 150, 151, 161, 203 Selim 11, 99, 147 Selim III, 105, 139, 148 Senûsîler, 216 Şeydi Ali Reis, 163 Seyyid Mehmed Han, 204 Sultan Abdülaziz, 207 209 Sultan Baybars, 24

. OSMANLILARDA HlLÂFET

Sultan Cem, 81 Sultan Mes'ud, 55 Süleyman Şah, 62 Şah İsmail, 97, 161 Şam, 134, 161 Şark meselesi, 171 Şerif Ebû Numey b. Berekât, 151 Şerif Hüseyin, 138, 139 Şeyh, 5 ŞeyhEdebaiı, 104, 115 Şeyh Said, 132 Şeyhülislâmlık, 119 Şirvanî, 30 Şirvan Şah, 98, 156 Taşköprülüzâde, 107, 111 Tebriz, 97 Tolunoğlu Ahmed, 68 Tuğrul Bey, 22, 57, 58, 126 Tumanbay, 84, 86, 96 Tursun Bey, 79 Ubeydullah Han, 155. W. Barthold, 30 Wilhelm ü, 225, 239 Yakup Han, 207 Yezid, 18, 32 Yıldınm Bayezit, 26 Zâfir Efendi, 191 ez-Zahir Baybars, 73 Ziya Gökalp , 122

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->