P. 1
Enis Berberoglu Hurriyet Yazilari - Enis Berberoglu

Enis Berberoglu Hurriyet Yazilari - Enis Berberoglu

|Views: 40|Likes:
Yayınlayan: Gulsen Ulker

More info:

Published by: Gulsen Ulker on Dec 10, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as EPUB, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

01/16/2015

pdf

text

original

  5 Ocak 1998, Pazartesi     Bilanço zamanı Enis BERBEROĞLU       Yeni yıla girmeden eskisine ait bilançoyu okurla paylaşmak

istedik.  Bu köşeye arada sırada göz atanlar bile sanırım formatında son bir yılda yaşanan değişikliği fark ettiler.   Ekonomi ağırlıklı içerikten önce Susurluk'a doğru dümen kırdık, ardından hırsız-polis öykülerine kadar girdik.    Bu üslup değişikliğine telefonla, mektupla ve faksla iletilen tepkiler istatistiki açıdan anlamlı sayıya ulaştı diyemeyiz.  Ama sanırım okurun meramını anlayabildik.  Özetle gösterilen çabayı gerekli ama yetersiz görüyorsunuz.  Çok haklısınız, daha yolun başındayız.  * * *  Geçen yıl bu köşenin hemen her gün Susurluk ilişkilerine ayrılmasını yadırgayanlar çıktı. O yüzden izninizle Susurluk'tan ne anladığımızı bir kez daha izah edelim...  Susurluk'la birlikte anılan olaylar, devletin hukuk sınırları dışına çıkmasından ibaret değil. ‘‘Devletin yüce çıkarları suç sayılan eylemde bulunmak’’ bahanesi Susurluk'u izaha yetmez.  Çünkü söyler misiniz, Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması, Tarık Ümit'in ortadan kaybolması, Ömür Lütfü Topal'ın öldürülmesinin Türkiye Cumhuriyeti'ne ne faydası dokunmuş olabilir? Ancak bu üç eylemin de bazılarını zengin ettiği yolunda çok güçlü işaretler vardır.   Demek ki Susurluk diye andığımız olaylar zinciri, aslında Güneydoğu'da süren savaşı arka fon olarak kullanan bazı uyanıkların şahsi çıkar peşinde koşarken devlet imkânlarını seferber etmesidir.  Kara mizah gibi niyetimiz yok ama, Susurluk'u savaş vurgunu diye tanımlamak pek de yanlış kaçmaz.  * * *  Susurluk skandalı yaygın kanının aksine trafik kazasıyla patlak vermedi. Kazadan iki ay kadar önce Aydınlık Gazetesi'ne sızan MİT raporunda bugün tartışılan bilgilerin çoğu yazılıydı.   Yani devletin gizli operasyonlarını yöneten bir kanadı, bazı bürokrat ve siyasileri şahsi çıkarları peşinde koştuğu gerekçesiyle kamuoyuna ihbar etti. Daha açıkçası, devlet Susurluk'taki akçeli ilişkilerin aydınlatılmasını istedi, hatta belki yardımcı bile oldu.  Ve buna karşın Susurluk çözülemedi.  * * *  Susurluk Cumhuriyet'in üç temel sütununu devirdi, geçti.  Yürütme gücü yani hükümet, Susurluk ilişkilerini aydınlatamadı.  Yasama organı Meclis'in kurduğu Komisyon Susurluk'ta siyasi sorumluları belirlemek bir yana, sorguya çekemeden dağıldı.   Yargı aşamasında sanıkların tümü tahliye oldu. Dördüncü güç olan medyada Susurluk'un takipçisi bir avuç insan kaldı.   * * *  Hırsız-polis öykülerine gelince...  Bu satırların yazarı, uzun yıllarını ekonomi muhabiri olarak geçirdi. Kayıt dışı ekonominin gücüne ve derinliğine bizzat tanıklık etti.  Ülke ekonomisinde dolaşan kara para miktarının 50 milyar doları aştığı yolundaki bilimsel tespitlerin yarattığı panikle yola çıktı.  Kayıt dışı ekonomiye gösterilen hoşgörünün aslında kara paraya yardım ettiğini anlatmaya çalıştı. Kayda geçirilen ekonominin illa ağır vergi yüküyle cezalandırılması gerekmediğine inancını korudu.  * * *  Evet bir yıl böyle geçti. Sürçi lisan ettiysek affola. İzninizle önümüzdeki yıl da aynı konulara devam edeceğiz.     [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]    6 Ocak 1998, Salı     Mehmetçik 2020 Enis BERBEROĞLU        Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir vizyonu var; 2020 yılı için. Aslında 2020 göz doktorlarının daha iyi bildiği gibi ‘‘tam vizyon’’ anlamına geliyor. Her iki gözün de 20'de 20, yani hatasız gördüğünü ifade ediyor.  Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 21'inci yüzyılın ilk 20'nci yılı sonunda ulaşmaya çalıştığı hedef belli: Küçük, hareketli ve tam profesyonel ordu.  Zaten başka çaresi de yok. Çünkü gelişen ve giderek daha yoğun teknoloji kullanan silah sistemlerini 18 ay zorunlu askerlik yapan Mehmetçik'e öğretmenin yolu yok. Öğrense de savaşta kullanmasını beklemek hayal.  O yüzden 2020 yılındaki ordunun omurgasını bilgi çağının ürünü süper subaylar kuracak. Uzay çağı silahlarını uzman erbaş kullanacak.  * * *  ABD ordu modelini benimseyen TSK'da bu hedef açısından eğitim seferberliği yaşanıyor. 1995-96 öğretim yılında askeri liselerde eğitim sistemi tamamen değişti.   ‘‘Ezbersiz eğitim’’ ve ‘‘Öğrenmeyi öğrenme’’ sloganıyla, Milli Eğitim Bakanlığı'nın kalıpları terk edildi. Önce öğretmenler eğitime alındı, öğrencileri tartışmaya ve sorgulamaya teşvik etme yolları anlatıldı.  Tek doğru yanıtın bulunduğu test usulü sınav sistemine, açık uçlu soruların yer aldığı ikinci bir sınav yöntemi daha eklendi. Yaşamda karşılaşılan her sorunda olduğu gibi hiçbir zaman tek doğru yanıt bulunmadığı gerçeğinin altı çizildi.   Milli Eğitim tarafından okutulması zorunlu tutulan ders kitaplarındaki ‘‘dayanıklı bilgiler’’ derlendi.   Öğretmenler ders sırasında sadece işe yarayan bu bilgileri aktardı, ancak ezberle hatırlanacak detaylara fazla önem verilmedi.  Örneğin Mohaç Savaşı'nın işlendiği bir tarih dersinde öğretmen sürenin en fazla üçte birini savaşın tarihi koşullarına ayırdı.   Kalan sürede siyasi, ekonomik ve askeri koşulların farklı olması halinde savaşı hangi tarafın kazanacağı tartışıldı.   Askeri liselerde başlatılan eğitim reformunun ilk sonuçları çok umut verici: Not ortalaması yükseldi, cezalar azaldı. Askeri deyimiyle ‘‘Demokratik ılıman’’ iklim öğrenciye araştırmacı kişilik kazandırdı, liderliğe inancını pekiştirdi. Askeri okullara ‘‘Toplam kalite’’ sistemini sokan yetkililer İSO-9001 belgesi almak için başvurdu.  * * *  Askeri eğitimde yeni rüzgârlar sadece sınıf düzeninde yaşanmadı.   Eğitimin öncelikli hedefleri arasına, ‘‘Hukuka ve insan haklarına saygı’’ ilkesi de konuldu. Askeri liselerde seçmeli olan İnsan Hakları Dersi Harp Okulları'nda zorunlu tutuldu.   Kara Harp Okulu'nda Sistem Mühendisliği, Deniz Harp Okulu'nda Endüstri ve Elektrik Mühendisliği, Hava Harp Okulu'nda Bilgisayar Mühendisliği okutuldu.   Askeri liselerde matematik ağırlıklı Fen Lisesi düzeyi tutturuldu.   1992 yılında ilk kadın subay adayları Harp Okulları'na kayıt yaptırdı. Bugün Kara Harp Okulu'nda 63, Deniz'de 39, Hava'da 58 kadın eğitim görüyor. Kara Harp Okulu'nda 3 bin 36, Deniz'de bin 18 ve Hava'da 885 subay adayı okuyor. Bu okullarda eğitim gören yabancı öğrenci sayısı bin 629.  * * *  Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak, Güneydoğu'ya düzenlenen basın turunun ikincisini dün Ankara'da başlattı.   Bu ikinci turun amacı Türk Silahlı Kuvvetleri'ne subay ve astsubay yetiştiren eğitim kurumlarının, yani askeri liseler, harp okulları ve harp akademilerinin kamuoyuna tanıtılması...  Silahlı Kuvvetler bu kez geziye katılan 44 gazeteciden oruçlu olanları daha kayıt aşamasında tespit edip, ayrı program uyguladı. Oruç tutmayanlar öğlen yemeğindeyken oruçlu gazetecilere TSK hakkında video filmler izletildi.  Dört gün sürecek bu turdan gözlemlerimizi aktarmaya devam edeceğiz.     [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]    7 Ocak 1998, Çarşamba     Harbiye'nin yarısı oruçlu Kurthan FİŞEK      Evet yanlış okumadınız. Toplam öğrenci sayısı 3 bin 34 olan Kara Harp Okulu'nda bu Ramazan bin 600 subay adayı oruç tutuyor.  Yani okulun yarısından fazlası sahura kalkıyor, iftar açıyor.   Genelkurmay'ın basın turuna katılan Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman DiLipak, okul komutanına, ‘‘Oruçlu öğrenci sayısında yıllara göre bir artış var mı?’’ diye soruyor. Tümgeneral Işın Koşaner, ‘‘Pek değişmiyor. Ama daha Ramazan'ın ilk günlerindeyiz. Yoğun dersler ve program nedeniyle oruçlu sayısı Ramazan sonuna doğru biraz düşer. Mesela geçen yıl bin 200 öğrenci kalmıştı’’ diyor.  Harbiye'de isteyen namazını kılıyor, orucunu tutuyor.   Ama askeri disiplinden taviz verilmiyor.  * * *  Kara Harp Okulu'nda dini vecibelerini yerine getirmeye gayretli bu kadar çok öğrenci çıkması rastlantı değil. Çünkü bu öğrenciler Türk nüfusunun genetik mirasına uygun aile yapısından geliyor.   Harbiye'ye giren öğrencilerden yüzde 30'unun babası devlet memuru. Memur çocuklarını yüzde 21'lik payla babası işçi olan öğrenciler izliyor.   Yani her 100 askeri öğrencinin 50'si memur-işçi çocuğu.   Oğlunu Kara Harp Okulu'na yollayan memur aileleri içinde yüzde 30'luk payla subay ve astsubaylar başı çekiyor.   Harbiye'ye öğrenci veren coğrafi bölgeler içinde Marmara ilk sırayı alıyor. Bu bölgeyi İç Anadolu ve Ege takip ediyor. Güneydoğu ise son sırada.   Her 100 Harbiyeliden sadece ikisi Güneydoğu kökenli...  Bu istatistikleri yorumlarken Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak'ın uyarısını akılda tutmakta yarar var:  - Bu rakamlar sadece sonuçtur. Hiçbir kota uygulamıyoruz. Sınavı kazananların baba meslekleri ve bölgesel kökenlerinin dökümü bu...  * * *  Malûm Cumhuriyet'in kurucusu, büyük önder Atatürk, Harbiye mezunu.   Ama Harbiyeli tek Cumhurbaşkanı Atatürk değil.   İsmet İnönü, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay ve Kenan Evren Harbiye diplomalı diğer Cumhurbaşkanları.  Kara Harp Okulu beş Cumhurbaşkanı yanı sıra dört başbakan da çıkarmış: İsmet İnönü, Ali Fethi Okyar, Recep Peker ve yine Cemal Gürsel.  Askerin siyasi ağırlığı Harbiye müzesinsa daha iyi anlaşılıyor.  * * *  Harbiye öğrencileri Sistem Mühendisliği alanında lisans düzeyinde eğitim görüyor. Dün gezdiğimiz kampüste 52 bin kitaplık kütüphaneden yararlanıyor.   Sekiz öğrenciye bir bilgisayarın düştüğü dershanelerde ders yapıyor. İngilizcenin yanı sıra Almanca, Fransızca ve Rusca öğreniyor. Hele Janus programıyla savaş simülasyonu dersi var ki, bilgisayar oyununu andırıyor.   Harbiye öğrencileri Çizgi Ötesi diye bir dergi çıkarıyor, kapalı devre TV yayını deniyor. Kısa misafirliğimiz sırasında kamera ve teypleri bize doğru uzatarak Harbiye izlenimlerimizi sordular. Meğer bu sorular ısınma amaçlıymış.  Çünkü hemen ardından, ‘‘Kamuoyu yoklamalarında ordu en saygın kurum çıkıyor, siyasiler ve medya ise çok altlarda, sizce neden?’’ türü sorular geldi.  Doğru-düzgün yanıtverebildiğimi pek sanmıyorum.  İsterseniz bu sorulara biraz da siz kafa yorun.   İnanın zamanıdır.     [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]   8 Ocak 1998, Perşembe     Yüzbaşının ekonomi dersi Enis BERBEROĞLU   Hava Harp Akademisi'nin geniş ve aydınlık sınıfında genç yüzbaşılar dikdörtgen masanın çevresinde tartışıyor. Tahtadaki yansıya göre dersin konusu ‘‘Milli Güçler’’... İnsan gücü, coğrafi güç, ekonomik güç, askeri güç.   Karacı Yüzbaşı Baki Kaya, 21'inci yüzyılda ekonomik gücün önemine işaret ediyor: ‘‘Artık fetihle milli gücün artması dönemi geride kaldı. Ülkeleri ekonomi besliyor.’’  Bu görüşe Deniz Yüzbaşı Mustafa Koç'tan bilimsel alıntılarla dolu destek geliyor. Alvin Toffler, Paul Kennedy gibi gelecek bilimcilerin kitaplarını sayan Yüzbaşı Koç, ekonomik gücü askeri gücün bile önüne yerleştiriyor.   Ama Karacı Yüzbaşı Hakan Akar'ın itirazı da anlamlı:  - Her ülke ekonomik zenginliğini koruyabilmek amacıyla askeri güce sahip olmak zorunda. Sovyetler gibi ekonominin kaldıramayacağı ölçekte ordu beslemek yanlış. Ama ekonomik refah, askersiz devam edemez.  * * *  Genelkurmay basın turunun üçüncü gününde Harp Akademileri'nde bir dizi ‘‘planlı rastlantı’’ sonucunda genç kurmayların hangi konulara kafa yorduklarına tanık olduk... Yorumsuz aktarıyoruz...  Kara Harp Akademisi Savaş Oyunları Salonu'ndayız.   Bilgisayar ekranları ve haritalarla filmlerdeki Kriz Merkezleri'ni andıran ortamda kırmızı düşman ordusunun Kırklareli'ne doğru ilerlemesini izliyoruz. Ama savaşın bir sonraki 30 saatinde ulusal toprakların geri alınmasına kesin gözüyle bakılıyor. IDAHEX programıyla tabur düzeyine kadar planlaması mümkün olan bu stratejik oyun mayıs ayında daha da zenginleşecek. Çünkü devreye girecek JTLS programı ile çok daha küçük birimlerin bile planlaması yapılacak.   Yarım saat sonra Hava Harp Akademisi Toplantı Salonu'ndayız.  Kürsüdeki genç yüzbaşı tanker uçaklar hakkında bilgi veriyor. Tanker uçakla havada yakıt ikmali yapan 6 F-4, bu imkandan yararlanmayan 10 F-4'ün vazifesini yerine getiriyor. Çünkü daha çok silahla daha uzun süre uçabiliyor. Bir tanker uçak, havada 16 uçağa yakıt ikmali yapabiliyor. İkmal süresi 3-5 dakika sürüyor.  Deniz Harp Akademisi'nde Grup Tartışması'nın konusu ‘‘Ege Adaları’’...  Kürsüdeki Yüzbaşı önce Yunan tezini en ince ayrınıtısına kadar aktarıyor. Ardından Türkiye'nin gerekçelerini sıralıyor.   İlginçtir, her üç Akademi'de genç kurmayların üstünde çalıştıkları tehditin kaynağı ve coğrafi adresi aynı: Yunanistan ve Ege...  * * *  TSK, Harp Akademileri ile gurur duyuyor.   Çünkü her üç kuvvetin, yani kara, deniz ve havacı subayların ortak eğitim aldıkları akademi sayısı dünyada bile fazla değil. Kıbrıs Savaşı sırasında Kocatepe muhribinin Türk jetleri tarafından yanlışlıkla batırılması, Türk ordusuna ders olmuş. Müşterek harekatın önemini kavratmış.   Bu özelliği ile Harp Akademileri'ne dost ülkelerden çok sayıda subay geliyor. 12 bin kişilik Kırgız Ordusu'ndan 30 yaşındaki Yarbay Nurdin Asangaziev, Türk ordusundaki disipline hayran.  Geçen yıl Silahlı Kuvvetler Akademisi'nden 75 Türk subayı İsrail'e giderek elektronik tesislerini gezdi, bir hafta inceleme yaptı. İsrail'den de konuk heyet ağırlandı.  * * *  Harp Okulları'ndan mezun subaylar 8 yıllık kıdemle Harp Akademileri'ne başvuruyor. Sınavı kazanırlarsa iki yıllık eğitimle kurmay subay oluyorlar. Kurmay Albay rütbesinde 5 aylık Silahlı Kuvvetler Akademisi eğitimi geliyor. Son olarak bazı generaller Milli Güvenlik Akademisi'nde özel sektör ve kamu yöneticileri ile birlikte yine 5 ay süreyle kurs alıyor.   Gözüken o ki, askerin meslek içi eğitimi hiç bitmiyor.      [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]   9 Ocak 1998, Cuma     Subay ve mühendis Enis BERBEROĞLU   Deniz Harp Okulu'nun yemekhanesinde sanırım artık sinema klasikleri arasında sayılan ‘‘Subay ve Centilmen’’ filmini anımsıyoruz.   Lekesiz beyaz masa örtüleri, Sümerbank markalı da olsa porselen tabaklar, son derece özenle hazırlanmış mönü, beyaz smokin ceketli garsonlar tarafından yapılan servis, fonda Strauss müziği...  Deniz Harp Okulu'nda her öğrenci öğle ve akşam yemeklerinde 10 tabak kirletiyor. Yani günde 10 bin, ayda 300 bin tabak yıkanıyor.   Eski komutanlar, gemide yemek masasına tören üniforması ile oturulduğu günleri anımsıyor. Yani Deniz Harb Okulu'nda subay adayları, en azından centilmen gibi yemek yiyor.   Ama onlara sadece ‘‘Subay ve Centilmen’’ denilmesi haksızlık olur.  Çünkü genç bahriyeliler, hem subay, hem de mühendis.  * * *  Deniz Harp Okulu Komutanı Tümamiral Taner Ezgü, ilk kez 1997'de mühendislik diplomalarının altına imza attı. Geçen yıl okuldan Endüstri, Makine ve Gemi İnşaat Mühendisleri mezun oldu.  Yemek masasını paylaştığımız dördüncü sınıf öğrencisi Aykut Çatal ile Gökmen Gücüyenen Endüstri Mühendisliği diplomasına hak kazanacaklar. Aykut Çatal, ‘‘Zaten başka bir üniversiteye de gitsem işletme branşını seçerdim. O yüzden Endüstri Mühendisliği'ni tercih ettim’’ diyor.  Deniz Harp Okulu'na girebilen öğrencilerin yüzde 40'ının babası memur veya memur emeklisi. İşçi çocuklarının payı yüzde 25...Subay ve astsubay çocuğu Deniz Harp Okulu öğrencileri de toplamda yüzde 13'lük pay taşıyor.  Babası emekli bahriye binbaşısı olan Aykut Çatal mezuniyetten sonra gemide alacağı göreve uygun kurstan geçecek. Sonra en az iki yıl gemide çalışacak. Bu süreden sonra dilerse SAT ve SAS komandoluğu gibi ihtisas dalları için sınava girecek.   * * *  Hava Harp Okulu öğrencilerinin profili yine Türkiye mozaiğini yansıtıyor. Öğrencilerin yarısından fazlası memur ve işçi ailelerinden geliyor.   Coğrafi olarak Marmara (yüzde 30) ile Ege (yüzde 25) ve İç Anadolu (yüzde 24) ağır basıyor. Güneydoğu'nun payı yüzde 1.  Öğrencilerin yüzde 26'sının ailesine aylık 100 milyonun üstünde para giriyor. Ailelerin yüzde 23'ünün aylık geliri 60-80 milyon lira arasında değişiyor. Öğrenci velilerinin yüzde 33'ü yüksek okul veya üniversite mezunu, yüzde 30'u lise tahsilli. Annelerin yüzde 72'si ev kadını.   Öğrencilerin yüzde 39'unun bir, sadece yüzde 5'inin beş kardeşi var. Yüzde 91 gibi ezici çoğunluğunun anne ve babası boşanmamış.  Hava Lisesi bulunmadığı için Hava Harp Okulu öğrencilerinin yarısını sivil kesimden seçmek zorunda kalıyor.   Ama sanılanın aksine Hava Harp Okulu'nu bitirenlerin tamamı pilot olamıyor. Hatta öğrenciler okul süresince sadece 13 sorti yapabiliyor.   Okul bittikten sonra sağlık muayenesi ve deneme uçuşları başlıyor. Başarılı görülenler 2'inci Ana Jet Üssü'nde eğitime alınıyor, daha sonra Konya'da savaş pilotu olarak yetiştiriliyor. Bu elemenin sonucunda her 100 öğrenciden sadece 55'i jet pilotu olmaya hak kazanıyor.   İlginçtir Hava Harp Okulu mezunu kadın subaylardan dördü bu çetin barajları aşarak jet pilotu olmak üzereler...  * * *  Savaşçı yetiştirmek ucuza mal olmuyor. Bir öğrencinin Hazine'ye yıllık maliyeti Kara Harp Okulu'nda 550 milyon lira. Bu rakam Deniz'de 900 milyon liraya, Hava'da 2 milyar liraya kadar yükseliyor. Çünkü Deniz ve Hava eğitiminde kullanılan pahalı yakıt maliyeti artırıyor.   Ama dört gün süren ve dün sona eren gezimizde edindiğimiz izlenime göre bu para yerinde harcanıyor.      [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler] 12 Ocak 1998, Pazartesi   --------------------------------------------------------------------------------    Bandrol çetesi hakkında ihbar  Enis BERBEROĞLU  Onbeş gün kadar önce bu köşede yayınlanan ve ‘‘Bandrol Çetesi Tezgâhı’’ konulu yazıdan sonra iki önemli gelişme yaşandı.   İlki bir gazete haberiydi. Sabah'ın 5 Ocak 1998 tarihli birinci sayfa haberinden yorumsuz aktarıyoruz:  ‘‘İhraç kaydıyla Tekel'den aldıkları 3 bin 200 box Tekel 2000 sigarasını iç piyasaya satıp yüz binlerce dolarlık haksız kazanç sağlayan şebeke ortaya çıkarıldı. İstanbul Mali Şube ekipleri, Tekel'den, ihraç etmek üzere paketini 40 bin liraya satın aldıkları Tekel 2000 sigaralarını iç piyasaya satan bir şebekenin varlığını tespit etti.  ...Baskında, ihraç edilmek kaydı ile Tekel deposundan satın alınan 500 box (25 bin karton ya da 250 bin paket) Tekel 2000 sigarası ele geçirildi. 36 bin adet, Tekel'in ihraç edilen sigaralara vurduğu Export etiketi bulundu.’’  Demek ki siyasilerin ve bürokratların, ‘‘Kesinlikle önledik’’ güvencesine rağmen sigara vurgunu hız kesmeden devam ediyor.  * * *  Sigara vurgunu yazısından sonra yaşanan diğer önemli gelişme, ihbar yağmuruydu. İhbarlarda soygunun sadece adresi değil, yöntemi de yer aldı.  Anlatılanlara göre, kaçak sigara operasyonunda aslan payı bazı free shop'lara ait. Tekel'den ihraç kaydıyla ucuza alınan sigaralar sözde free shop'larda satılmak üzere yurda sokuluyor. Ancak free shop'lar yerine iç piyasaya pazarlanıyor.   Sigaraların sözde free shop'larda satıldığını göstermek için başvurulan sahtecilik, çetenin ne kadar gözü kara olduğuna kanıt.  Çünkü çete, gümrük ve polisten temin ettiği yolcu listesine adam başına 4-5 karton sigara satmış gibi kayıt tutuyor. Ama yurtdışına çıkanların sayısı sınırlı olduğu için aynı listeyi farklı free shop'lar kullanıyor.  Sonuçta diyelim ki bir İtalyan gemisi günübirliğine limana uğradı.  Resmi kayıtlara göre her yolcu free shop'lardan 200 karton kadar sigara almış gözüküyor. Tabii bu kayıtların aslı yok ve aynı sigaralar iç piyasaya satılıyor.  * * *  Çete sadece Tekel 2000 değil, yabancı sigaralara da meraklı.  Bir ihbar mektubundan alıntı yapalım:  ‘‘Özellikle Marlboro'nun İran ve Uzakdoğu'ya gitmesi gereken mallarını çok düşük fiyatlarla alarak Philip Morris Türkiye merkezinin haberi olmadan free shop'lara satarlar. Çoğunlukla bayat olan bu sigaralardan Tekel 2000'e göre çok daha fazla kâr ederler.’’  Evet, ‘‘Bandrolün altından hangi çete çıkacak?’’ diye sorduk.  Sağolun, yalnız bırakmadınız, çetenin eşkâlini de yöntemini de anlattınız.  Biz de kamuoyunun dikkatini yeniden bu soyguna çekmeye çalışıyoruz.  Bakalım bu kez sözde yetkililer, bu kadar açık ipuçlarını nasıl takip edecek?      13 Ocak 1998, Salı   --------------------------------------------------------------------------------    Zenginlik paylaşılmazsa hırsızlık ve gasp başlar  Enis BERBEROĞLU  Milliyet Gazetesi Ekonomi Servisi'nden Perihan Çakıroğlu İstanbul'un iki yüzünü, yoksulluğu ve zenginliği resmi rakamlara dayanarak anlatıyor... Habere göre İstanbullu zenginle, yoksul hemşerisi arasında tam bin 470 kat genişliğinde gelir uçurumu bulunuyor.  İşi rakama dökersek, İstanbul'da yıllık geliri 700 dolarlık aileyle, bir milyon dolarlık aile yan yana, komşu oturuyor.  Yoksulu gecekonduda, zengini villada...  * * *  İstanbul, 2000 yılında Türkiye nüfusunun beşte birine ev sahipliği edecek. Yeni nüfusu barındırmak için her yıl 100 bin konut üretilmesi gerekiyor. Konutlar yetersiz kalınca, kent gecekondu kuşatmasında boğuluyor.  İstanbul Ticaret Odası (İTO) tahminlerine göre kentte 250-300 bin gecekondu bulunuyor, kent nüfusunun beşte biri kibar deyimiyle ‘‘varoşlarda’’ barınıyor. Buna karşılık yine İstanbul'da bir-bir buçuk milyon dolara satılan villalarda yaşayanlar, Capital Dergisi'nin araştırmasına göre 60 bin kişiye ulaşıyor. İstanbul villalarında neredeyse küçük bir Anadolu kenti kadar nüfus oturuyor.  Her yenilik istisnasız ve önce İstanbul'da tüketiliyor.   Diyelim ki cep telefonları... Abonelerin yarısı İstanbul'da oturuyor. Bir milyon 208 bin cep telefonu abonesinin 619 bini İstanbullu.  * * *  İstanbul ekonomisinin gücünü anlatmak için tek rakam yeterli: Tüm devlet gelirlerinin yüzde 31'i İstanbullu tarafından ödeniyor. Yani devlet kasasına giren her 100 liradan 31'i İstanbul kaynaklı.   Kayıtlı ve kayıtdışı bu ekonomik faaliyeti paylaşan zengin ve fakir İstanbul sakinleri arasında şimdilik çatışma emaresi yok...  Veya acaba kendimizi mi kandırıyoruz?  Çünkü İstanbul'daki polisiye vakalar, ekonomik verileri aratmayacak ölçüde anlamlı seyir izliyor.  * * *  1995 yılında İstanbul'da 65 bin polisiye olay meydana geldi. 1996 yılında aynı sayı yüzde 74'lük artışla 113 bine yükseldi.   Ve 1997 yılında sadece hırsızlık, gasp, yankesicilik ve kapkaççılık olaylarının sayısı 61 bini buldu.   Yani 2 yıl önceki toplam polisiye olay sayısını yakaladı.  Geçen yıl İstanbul'da 12 bin ev, 11 bin işyeri soyuldu. İstanbul'da yine geçen yıl 9 bin 356 otomobil çalındı, 15 bin 231 aracın teybi söküldü. Kentte 7 bin 660 yankesicilik, 5 bin 158 kapkaççılık olayı yaşandı.  Türkiye'de her 100 suçtan 40'ı İstanbul'da işleniyor.   Polis başına 11 olay düşüyor, suçlular yakalanmıyor.  1996 yılında Türk polisi yurt genelinde her 100 olaydan 66'sını aydınlattı. Ama İstanbul'da aynı oran yüzde 37'ye indi.   1997 yılı için bu oran yüzde 26. Yani polise yansıyan her 100 olayın sadece dörtte biri aydınlatıldı.   * * *  İstanbul Türkiye'nin aynası...  Yıllardır liberal düzende, refaha koşuyoruz sandık. Gözüken o ki hırsız yeni zenginlerle, onlara özenen yoksul hırsızlar yarattık.     17 Ocak 1998, Cumartesi   --------------------------------------------------------------------------------    Pakistan, rüşvetin belgesini bulabildi  Enis BERBEROĞLU     Türkiye'de son yıllardaki yaygın kanaatin aksine, rüşvetin belgesi olur. Meğer ki bulmak isteyen çıksın. Hatta hırsızı en yakını bile ele verebilir.   Tıpkı Pakistan'da olduğu gibi.  * * *  14 ay önce yolsuzluk iddiasıyla görevden alınan eski Başbakan Benazir Butto hakkındaki soruşturmada uzun süre belge bulunamadı.   Pakistan'lı müfettişlerin talihi geçen yaz başında yaver gitti. Kimliğini gizli tutan bir muhbir, Pakistan hükümetiyle pazarlığa oturdu.  Muhbir vatandaş 10 milyon dolar karşılığında Cenevre'de oturan avukat Jens Schlegemilch'in ofisindeki belgelerin kopyasını teslim edebileceğini söyledi. İsviçreli hukukçu, Pakistan'da gayet iyi tanınıyordu. Benazir Butto, 20 yıllık dostu Schlegemilch'i ‘‘Avrupa'daki aile avukatı’’ diye anıyordu. Çetin pazarlık sonucunda avukatın kasasındaki Butto belgeleri 1 milyon dolar karşılığında Pakistan tarafından satın alındı.   Ve kıyamet koptu... Çünkü kasadan rüşvetin belgesi çıktı.  * * *  Pakistan da Türkiye gibi kaçak altın cenneti sayılıyor.   Benazir Butto 1993 yılında ikinci kez başbakan seçildiğinde, Dubaili altın tüccarı Abdülrezzak Yakup'la tanıştı. Yakup, Pakistan'a altın ithalatı için tekel kurmak arzusundaydı. Bu tekel izni karşılığında çok cömert teklifte bulundu.   İşte bu pazarlığın sonrası Butto'nun İsviçreli avukatının kasasından çıkan resmi belgelere göre şöyle gerçekleşti:  5 Ocak 1994 tarihinde Benazir Butto'nun kocası Asıf Ali Zardari, İngiliz Virgin Adaları'nda Capricorn adında bir şirket kurdu.  5 Ekim 1994'te Citibank Dubai'de Capricorn şirketi adına bir hesap açıldı. Takip eden 17 gün içinde altın tüccarı Yakup'un şirketi bu hesaba 10 milyon dolar havale etti.  13 Aralık 1994'te Butto hükümeti Yakup'a altın ithalatında tekel hakkı sundu. Dubaili tüccar üç yıl içinde ülkeye 500 milyon dolar değerinde altın ithal etti, ödediği rüşvetin kat kat fazlasını kazandı.  1995 yılının mart ve mayıs ayları arasında Dubai'deki paralar, İsviçre Cenevre'deki Citibank şubesine aktarıldı.   5 Kasım 1995 tarihinde Benazir Butto iktidardan düşerken Citibank'taki hesap kapatıldı, paralar Banque Financiere de la Cite bankasına yollandı.  * * *  Pakistanlı müfettişlerde belge çok...  Mesela Benazir'in kocası Asıf Ali Zardari, eşi başbakan olur olmaz yurtdışında emlak edinme sevdasına kapıldı.   Londra'da 4 milyon dolara malikhane satın aldı. Bulgari ve Cartier'den milyon dolarlık mücevher topladı.   * * *  Unutmayın, Türkiye ve Pakistan gibi üçüncü dünya ülkesinde sadece rüşvetin değil hiçbir ticari işlemin belgesi tutulmaz. Ama eğer operasyonun Avrupa ve ABD ayağı varsa bilin ki belge bulunur.  O yüzden bırakalım Susurluk'u, Meclis yolsuzluğunu...  Paşa paşa uluslararası ihale açalım...  Türkiye'deki rüşvetin belgesini elin gavurundan satın alalım.  İthal savcı getirdik olmadı, bari ithal belgeyle işimizi görelim.     15 Ocak 1998, Perşembe   --------------------------------------------------------------------------------    Almanya-PKK pazarlığının kısa tarihi  Enis BERBEROĞLU  Almanya ve PKK arasında son üç yıldır süren ve Türkiye'nin seyirci kaldığı pazarlık ilk meyvesini verdi.   Almanya'da uslu durduğu için yürüyen davalarda ceza indirimi ile ödüllendirilen PKK artık bu ülkede ‘‘siyasi temsil’’ peşindedir...  Oysa daha sekiz ay kadar önce Alman Anayasayı Koruma Örgütü'nün, Federal İçişleri Bakanı Manfred Kanther tarafından açıklanan yıllık raporunda PKK en tehlikeli terör örgütleri arasında sayıldı. (Nitekim aynı rapor yüzünden PKK'nın Almanya'daki tabela ve bayrak yasağı sürüyor.)   Bu rapor ve yasak ortadayken Federal Alman Başsavcısı'nın yeni kararı ancak tek gerekçeye bağlanabilir:  - Almanya terör santajına boyun eğdi...  * * *  Aslında Almanya ve PKK arasındaki pazarlığı yine Alman basınından izlemek mümkündü. Hatırlarsınız, özellikle Almanya'daki Türk işyerlerine dönük PKK terörü nedeniyle Almanya bu örgütün ülke sınırları içindeki faaliyetini 1993'te yasakladı. Bu karar üzerine PKK tarafından Almanya'nın farklı kentlerinde düzenlenen bir dizi gösteride polisler yaralandı.  Almanya bu olaylardan rahatsız oldu. Belki de Güneydoğu'daki yangının Alman topraklarına sıçraması ihtimalinden korktu.   Ve Alman siyaseti terörle pazarlığa oturdu.  İktidar partisi CDU'lu milletvekili Heinrich Lummer, 1995 yılı ekim ayında Abdullah Öcalan'la görüştü. Görüşmeyi saklamadı, 22 Kasım 1995 tarihli ‘‘Neues Deutschland’’ isimli yayın organına bilgi verdi:  - Bay Abdullah Öcalan bana artık Almanya'da şiddet eylemine yönelmeyecekleri sözünü verdi...  Abdullah Öcalan da 1996 nisan ayında görüştüğü Die Zeit Gazetesi'nin muhabirlerine Lummer'e verdiği sözü teyit etti, Alman Gizli Servisi BND ile temas kurduğunu anlattı.   Hatta Lummer aracılığıyla o günlerde yine başbakanlık görevinde bulunan Mesut Yılmaz'a barış mektubu yolladığını da açıkladı.  * * *  Karşılıklı iyi niyet teatisinden sonra sıra Almanya'da yargılanan PKK militanlarına geldi. Saygın ve sol görüşlü Alman Gazetesi Tageszeitung'un 1997 ağustos ayında verdiği habere göre, PKK ve Federal Alman Başsavcılığı arasında anlaşmaya varıldı.   Bu anlaşma uyarınca ilk olarak Düsseldorf'ta Türk işyerlerine saldırdıkları iddiasıyla yargılanan iki PKK'lı hakkındaki iddianame değiştirildi. Sanıklar, terör örgütü üyesi olarak değil, bireysel suç işlemiş gibi yargılandılar. Böylece çok daha az cezayla kurtuldular.   Savcılık tarafından doğrulanan bu pazarlığı PKK adına İranlı bir Kürt olan Ali Gazi yürüttü.   * * *  Federal Başsavcı Kay Nehm'in önceki gün yaptığı açıklamaya göre PKK ile anlaşma tüm sanıklara uygulanacak.  Pratik sonucunu şimdiden kestirmek mümkün: PKK'lı sanıklar en az 3 yıldan başlamak üzere 10 yıl hapis cezası yerine 5 ayla-3 yıl arasında değişen cezalarla yargılanacak... Muhtemelen çoğu serbest bırakılacak.   Korkarız ki Alman korkaklığı tüm Avrupa'ya örnek olacak.    16 Ocak 1998, Cuma   --------------------------------------------------------------------------------    Bandrol çetesine karşı ilk önlem  Enis BERBEROĞLU    Kaçak sigara ve içkiden trilyonlar kazanan free-shop çetesine karşı ilk önlem, Gümrüklerden Sorumlu Devlet Bakanı Rıfat Serdaroğlu'ndan geldi.  Rıfat Serdaroğlu, önceki gün arayarak şu bilgiyi verdi:  - Geçen yıl Tekel Genel Müdürlüğü 38 milyon dolarlık Tekel-2000 ihracatı yapmış. Tespitlerimize göre bu sigaraların hemen tamamı Türkiye'ye geri dönmüş. Tekel'in ihraç fiyatı biliyorsunuz 40 bin lira. Ama bu sigaralar sanki vergiliymiş gibi 150-200 bin liraya satılmış. Sonuçta 20 trilyon liralık bir haksız kazanç söz konusu. Artık bu para eroine mi gitmiş, silaha mı gitmiş bilinmez...  ***  Devlet Bakanı Rıfat Serdaroğlu kaçağa karşı aldıkları ilk önlemi şöyle anlattı:  - Free-shop'lar sizin de belirttiğiniz üzere yurtdışına çıkan veya giriş yapan yolcu listelerine hayali satış yapmış gibi gözüküyorlar. Her yolcuya 50-100 karton sigara yazıyorlar. Sonra aynı sigaraları iç piyasaya satıyorlar. Bu noktadaki yasal eksiklik, yerli sigara için gümrüklerde herhangi bir kısıtlama olmamasıydı. Gümrüklere yolladığımız bir yazıyla bu eksikliği giderdik. Giriş ve çıkışta artık sınırlama var. Yolcu beraberinde girişte en fazla 3 karton, çıkışta en fazla 5 karton yerli sigara taşıyacak. Böylece free-shop'ların yolcuya yüzlerce karton satmış gibi hayali kayıt tutmalarına izin verilmeyecek.  ***  Gümrüklerden sorumlu Bakanlık, kaçak sigara vurgununa karşı alınmasını istediği diğer iki önlem için Tekel'den sorumlu Devlet Bakanı Eyüp Aşık'a başvurdu. Serdaroğlu'nun bu iki önerisi şöyle sıralanıyor:  1) Tekel ihraç kaydıyla sigara satışı yaptığı firmaların listesini Gümrüklere bildirsin. Gümrükler miktar kontrolü yapsın, hayali ihracat önlensin. Bazı şirketler sahte gümrük çıkış beyannamesi düzenleyerek ihraç kaydıyla aldıkları sigaraları Türkiye'de satıyorlar. Gümrüklere verilecek liste bu tür yolsuzlukları önler.  2) Tekel-2000 sigarasının ihraç fiyatıyla, free-shop'lara satış fiyatı arasındaki farkın giderilmesi zorunludur.  ***  Demek ki istenince oluyormuş...  20 trilyon liralık kaçağın önlenme yolları varmış.   Her iki Bakan'a da gösterdikleri hassasiyet nedeniyle teşekkür ederim.     19 Ocak 1998, Pazartesi   --------------------------------------------------------------------------------    Susurluk sırları bilinen gerçekler  Enis BERBEROĞLU    Susurluk hakkında yazılan her raporun kaderi aynı: Hazırlık sürecinde kamuoyunda büyük merak uyandıran ve kaleme alanlara şöhret kazandıran bu raporlar açıklandığında sadece hayal kırıklığı yaratıyor.  Çünkü tüm bu sözde çok gizli sırlarla dolu olduğu ilan edilen raporlar aslında ve sadece herkesin bildiği sıradan gerçekleri yazıyor.  Türk insanı gerçek Susurluk raporunun sokakta yazıldığını fark ettiği zaman bu kâğıt tomarlarının rötarlı ve eksik kayıtlar olduğu daha iyi anlaşılacak.   Diyarbakır'da, Batman'da gün ışığında işlenen yüzlerce cinayetin sessiz tanıkları katili ismen tanımasa da işverenini bilmiyor muydu?  ABD'den aldıkları diplomanın mürekkebi kurumadan Türkiye'de para musluklarının başına oturtulan genç prenslere, attıkları her imzanın Hanedan Ailesi ve yakınlarına milyonlarca dolar kazandırdığını kimse anlatmadı mı?  Bu ülkeyi Latin Amerika modeli polis devletine doğru sürükleyen Bacı ve Enişte'ye oy atan milyonların hiç suçu yok mu?  * * *  Susurluk'la ilgili Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla yazılmadı. Zaten öyle olsaydı, açıklanması bu kadar gecikmezdi.  Müfettiş raporundaki satırlar devletin iç işleyişini etkileyeceği, savcılar harekete geçeceği için siyasiler fena sıkıştı.   Raporu okuyan Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in gazetelere yansıyan bilgilerinden örnek vermek gerekirse...  1980'lerin başında bazı katiller devlet tarafından suikast amacıyla kullanıldıysa sorumlusu Yedinci Cumhurbaşkanı Kenan Evren değil midir?  Ya kamu ihaleleri, hayali ihracat ve kamu kredileri ile zengin edilen mafya... Suç dünyasının paralı memuru haline gelen polis. Hepsine göz yuman Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal değil midir?  Altın mafyası ile pazarlığa oturan, Merkez Bankası'na çamur sıçratan, Güneydoğu için kurulan özel çetelere dokunmayan, şimdi demokrasi kahramanı geçinen Tansu Çiller değil midir?  * * *  Özetle Susurluk'ta yeni sır beklemek abes. Zaten toplumsal kanaatin oluşması için yeterli bilgi ve kanıt toplandı bile...  Şimdi siyasi iktidara düşen, halk jürisinin suçlu bulduklarına uygun cezaların verilmesi için bağımsız yeniden yargıya başvurmaktır...  Ama merkez sağ liderlikten bu kadar cesaret beklemek haksızlıktır.   Dolayısıyla en azından yeni Susurluk'ları önlemenin tek yolu seçim sandığıdır.  Çünkü sorunu çözemeyen iktidar, sorunun parçası haline gelir.    20 Ocak 1998, Salı   --------------------------------------------------------------------------------    Yeni dünya düzeni değil, mafya ittifakı  Enis BERBEROĞLU      Susurluk'u Misak-ı Milli sınırlarına hapsetmek yanlıştır. Susurluk'un yerli haritasında her çizgi tanıdıktır. Önemli olan Susurluk'u tarihi süreci ve uluslararası boyutuyla anlamaktır.  Dolayısıyla Susurluk raporunu ‘‘devlet sırrı’’ bahanesiyle sansür etmek abestir. Raporda saklanmak istenen DTP lideri Hüsamettin Cindoruk'un haklı muhalefetiyle ‘‘devlet sırrı değil devlet kusurudur’’.  * * *  Susurluk, dünya dengelerinde son 20 yılda yaşanan her keskin değişimin Türkiye'deki izdüşümüdür. Susurluk ilişkileri stratejik ittifakların ürünüdür: Yasal ve yasadışı ittifakların...  1980'li yıllar devletlerin örtülü operasyon birimleriyle organize suç çetelerinin komünizme karşı kutsal ittifakı ile başladı. Duvarın yıkılması ile birlikte Doğu ve Batı mafyalarının birleşmesi kutlandı.  İşte Susurluk'un izleri bu süreçte aranmalı.  Yoksa merkez sağdaki kısır liderlik çekişmesine malzeme bulmak amacıyla sınırlı araştırmalar Türkiye'ye yakışmaz, akla sığmaz.  * * *  Susurluk'ta yerli detayları ayıklar, dış dünya ile irtibatını sağlarsak geriye izlemesi kolay bir mal-sermaye akışı kalır.  Türkiye'den yurt dışına yollanan uyuşturucuda belirgin artış. Yurt dışından Türkiye'ye akan kara parada yine kayda değer büyüme. Bu alışveriş için bankalara sahip olma yarışı.   * * *  Gelin bu şablonu Abdullah Çatlı'nın 40 yıllık yaşam öyküsünde sınayalım.  Abdullah Çatlı'nın yerel özelliklerini, yani ülkücü kökenini, Bahçelievler katliamı sanığı olmasını, Emniyet'le ilişkilerini bir an için unutalım... Çatlı biyografisinde bu ayıklama, çok daha global ve anlamlı bir iskeleti gözler önüne serecektir. Abdullah Çatlı, daha 24 yaşında Papa suikastine karışmış, takip eden iki yıl içinde ABD'de izine rastlanmış, iki kez uyuşturucu ticaretinden yakalanmış ve hüküm giymiştir.  * * *  Şimdi Abdullah Çatlı'dan aldığı silahla Mehmet Ali Ağca'nın vurduğu Papa'nın uluslararası siyasi arenadaki rolünü hatırlayalım.   Polonya kökenli Papa İkinci Jean Paul, CIA ile yakın ilişkileriyle tanındı. Polonya'da komünist rejim karşıtı Dayanışma Sendikası'na yardım amacıyla bu ülkedeki piskoposları seferber etti.  Polonya'da muhaliflere en büyük mali yardımı yapan Ambrosiano Bankası battığında, Vatikan borçlarına sahip çıktı. Finans dünyası ile Mafya ve Gladio ittifakının en bariz izlerine yine Polonya denkleminde rastlandı. Gladyatör ve mason bankacılar sırrı ele vermesinler diye infaz edildi.  * * *  İşte Abdullah Çatlı ilk gençlik yıllarını bu Kurtlar Sofrası'nda geçirdi. Sizce hangisi daha önemli?  Nevşehirli Çatlı mı?  Yoksa Gladyatör Çatlı mı?  Sıkılmadıysanız yarın da devam edeceğiz.    21 Ocak 1998, Çarşamba   --------------------------------------------------------------------------------    Çete ve banka  Enis BERBEROĞLU        Susurluk çetesinin ana gelir kaynağı uyuşturucu tacirlerinden toplanan haraçtır. Milyonlarca dolarlık bu gelirin transferi, paylaşımı ve kirli servetlerin gizlenmesi ancak bankaların sırlarla dolu dünyasında mümkündür.  İşte bu yüzden tüm dünyada suç ekonomisi mali kayıtlardan izlenir.  Türkiye'de ise borsada işlem gören hisse senetleri hamiline yazılıdır, yani sahiplerini ele vermezler. Milyarlık repo hesaplarını takip zordur.  Zaten bankalarda iki milyar liranın üstündeki işlemlerin izlenmesi uygulamasından altyapı yetersizliği nedeniyle vazgeçildi.   Özetle ve kibarca ifade etmek gerekirse, Türk mali sistemi kara paranın tecavüzüne açık kapılar bırakmış haldedir.   * * *  Oysa yakın geçmişten hemen akıllara gelen bir dizi skandal, çete-banka bağlantısının önemine kanıttır:  Polonya-Vatikan-Banco Ambrosiano: Milano merkezli banka Vatikan'ın emriyle Polonya muhalefetine yardım ederken battı. Yöneticileri infaza uğrayan bu bankanın kiracıları arasında Bekir Çelenk ile uyuşturucu kaçakçısı, CIA muhbiri Henry Arsan da vardı. Abdullah Çatlı, Arsan'ın bağlantıları sayesinde ve ünlü gladyatör Stefano delle Chiaie'nin eşliğinde 1982 yılında ABD'ye kendi ismiyle giriş yaptı.   Susurluk-Tarık Ümit-First Merchant Bank: Susurluk çetesinin koordinatörü Tarık Ümit, Yaşar Öz'ün de mali yardımıyla KKTC'de First Merchant Bank'ı kurdu. Bu ikilinin ellerinde bulunan Türkmen ve Kazak tahvillerini karşılık göstererek yüklü miktarda borçlanma planları Susurluk kazasına kurban gitti. Çetede ilk anlaşmazlık bu bankaya havale edilen uyuşturucu paraları yüzünden çıktı. Abdullah Çatlı'nın ismi ölümünden aylar sonra bu banka işlemlerinde geçti.  First Merchant Bank yöneticisi Hakkı Yaman Namlı ismi, başka bir bankacılık skandalına daha karıştı: Civangate...  Bu skandalda Engin Civan, Selim Edes'ten rüşvet aldığı gerekçesiyle yargılandı, hüküm giydi. Civan'ı vuran Alaaddin Çakıcı'nın adamıydı. Türk Ticaret Bankası'nın satışıyla ilgili yine Çakıcı'nın adı geçti. Silahlar konuştu, dönemin en önemli isimleri bu skandala karıştı.  * * *  Tüm bu skandallarda ortak nokta Rus bağlantısıydı. Vatikan operasyonu, Sovyet Birliği'nin Polonya'daki etkisini kırma amaçlıydı. First Merchant Bank ortakları arasında esrarengiz Ruslar vardı. Engin Civan devlet memuriyetinden sonra Rusya'ya taşındı, hapisten çıktıktan sonra yine aynı ülkeye kaçtığı ileri sürüldü.   Çünkü Rusya suç dünyasının yeni merkezi haline geldi.  Interpol kayıtlarına göre Rusya'da 5 bin 691 suç çetesi var. 100 bin kişiyi istihdam eden bu çeteler, başka ülkelere suç ihraç ediyor. Mesela Polonya ve Macaristan polisi, bu ülke topraklarındaki binin üstündeki olaydan Rus çetelerini sorumlu tutuyor. ABD'de yerel mafya, bir bölümü eski KGB tetikçisi acımasız Rus katillerden çekiniyor.   Fakat her nedense, yılda yüz binlerce BDT vatandaşının ziyaret ettiği Türkiye'de Rus yeraltı çetelerinin etkisi hiç hissedilmiyor...  Veya bu konuda hiç kayıt bulunmuyor...  Sizce inandırıcı mı?  * * *  Önemli Not: Başbakan Mesut Yılmaz Susurluk dosyasında, kumarhaneler konusunda derin soruşturma yapılacağı haberini verdi. Türkiye'nin eski Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfü Topal'ın casino açma izinlerinin hangi turizm bakanları tarafından imzalandığı bilgisi belki işe yarar diye düşündüm: Abdülkadir Ateş (SHP) 8 izin, İrfan Gürpınar (CHP) 2 izin, İlhan Aküzüm (ANAP) 1 izin, Bülent Akarcalı (ANAP) 1 izin.    22 Ocak 1998, Perşembe   --------------------------------------------------------------------------------    Asala efsanesi  Enis BERBEROĞLU        Susurluk kazası sonrası süreçte, daha ilk günden itibaren iki ayrı çizgi yarıştı. Bu satırların yazarının da katıldığı çizgideki bazı araştırmacı ve gazeteciler Susurluk'u ‘‘sistem sorunu’’ olarak ele aldı.   Diğer çizgiyi seçen saygın bazı kalemler meseleyi Abdullah Çatlı'nın fırtınalı yaşam öyküsü ölçeğinde açıklamaya çalıştı.   Ve bu çizginin sakıncası bize sorarsanız son günlerde daha iyi anlaşıldı. Çünkü Susurluk kamuoyuna ‘‘Çatlı kahraman mı, katil mi?’’ sorusuna indirgenerek takdim edilir oldu. Susurluk'un zorunlu kıldığı sistem reformu tartışması yine gölgede kaldı.  * * *  Son Susurluk raporu ve hükümet politikası devletteki kara deliği kişisel kusur olarak sergilemek isteyen lobiye yardımcı olacak nitelikte.   Çünkü Abdullah Çatlı'nın katıldığı iddia edilen Asala'ya misilleme eylemlerinin Susurluk raporuna geçtiği artık herkesin bildiği sırdır. Ama kamuoyunun, Çatlı'nın bu eylemlerdeki rolünü anlamak için raporun ilgili bölümleri hakkında ayrıntılı bilgi alma şansı hiç yoktur. Çünkü bu eylemlerin devlet sırrı kapsamında gizli tutulacağı kesindir.  Bu çerçevede raporun müellifleri ve siyasi sorumluluğunu üstlenen sayın liderlere düşen son görev, Abdullah Çatlı adına meçhul asker anıtı dikmek olacaktır.   * * *  Abdullah Çatlı'nın Türkiye Cumhuriyeti'nde demokrasiyi inkitaya uğratan askeri yönetim tarafından 1982-84 arasında Asala'ya karşı misilleme eylemlerinde kullanıldığı yaygın bir iddiadır.  Ancak Abdullah Çatlı'nın rolü konusunda devletin istihbarat zirvesinde görüş birliği sağlanmış değildir.   1980'li yıllarda merhum Hiram Abas'la birlikte bu operasyonda etkin rol oynayan Mehmet Eymür, Meclis Susurluk Komisyonu'na bilgi verirken, Çatlı ve ekibiyle çok kısa süre için temas kurulduğunu ve uyuşturucu ticaretine karıştıkları fark edildiğinden hemen işbirliğinden vazgeçildiğini anlattı.   Dolayısıyla Başbakanlık müfettişlerinin son raporunda sayılan 11 eylemde Abdullah Çatlı'nın kullanıldığına ilişkin kayıtların nereden bulunduğu kritik bir sorudur.   Eğer bu yönde kayıt ve kanıtlar varsa, MİT'in üst düzey sorumlularından birisinin TBMM'ye en hafif deyimiyle eksik hatta yanlış bilgi verdiği anlaşılacaktır. Yok eğer Çatlı'nın kahramanlık destanı sadece duyumlara dayanıyorsa, o zaman da rapora gölge düşecektir.  * * *  Bu soruların yanıtını hemen bulmak mümkün olmadığına göre, en azından raporda sayılan 11 eylemden birisine ilişkin canlı tanığın bulunduğunu hatırlatmakla yetinelim.   Yazar Ercan Çitlioğlu geçen yıl yayınlanan ‘‘Yedekteki taşeron Asala-PKK’’ isimli kitabında Ara Toranyan'a karşı düzenlenen suikastla ilgili açık ve detaylı bilgi aktardı.   10 Ekim 1997 tarihli yazımızda ayrıntısıyla aktardığımız bu bilgiler iki gerçeği ortaya koydu:  1) Ermeni Adalet Komandosu önderlerinden Ara Toranyan'a iki kez suikast düzenleyen timin büyük bölümü resmi görevlidir. Aralarındaki sivillerin kimlikleri de bellidir.   Halen yaşamda bulunan bu kişi/kişiler açıklama yaparsa, Abdullah Çatlı'nın Toranyan'ın otomobilini uçurduğu efsanesi sönecektir.   2) Toranyan'a suikast düzenleyen ekiple, 1988 yılında Asala'nın beyni olarak tanınan Agop Agopian'ı trende öldüren tim aynıdır. Ve 1988 tarihinde Abdullah Çatlı Fransa'da hapis yatmaktadır.  Evet, Kıbrıs Barış Harekâtı'na sivil memur olarak katılan ve gazi unvanı kazanan, Basın Yayın Genel Müdür Yardımcılığı görevini üstlenen Ercan Çitlioğlu, devlet terbiyesini koruyarak kamuoyuna bu kadarını açıkladı.  Merak ediyoruz; devlet zirvesinden Ercan Çitlioğlu'nun altı aydır piyasada bulunan kitabını okuyan çıktı mı?   Çıktıysa işin aslını esasını soran oldu mu?  Hiç sanmıyoruz.    23 Ocak 1998, Cuma   --------------------------------------------------------------------------------    Casino rüşvetinin unutulan tarihi  Enis BERBEROĞLU     Önceki gün bu köşede Türkiye'nin eski Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfü Topal'ın casino izinlerinin hangi Turizm Bakanları döneminde çıktığı listesi yer aldı.   Tekrarlayalım: Abdülkadir Ateş, SHP (8), İrfan Gürpınar, CHP (2), İlhan Aküzüm, ANAP (1) ve Bülent Akarcalı, ANAP (1)...  Yorumsuz aktardığımız bu istatistiğe göre Topal'ın 12 casinosundan 8'inin izni çıktığı dönemde Turizm Bakanlığı görevinde bulunan Abdülkadir Ateş aradı, kumar ve devlet arasındaki rüşvet ilişkisini anlattı.  Başbakan Mesut Yılmaz'ın kumarhane dosyasında derin araştırma talimatını hatırda tutarak bu bilgileri aktarmakta yarar gördük.  ***  Profesör Abdülkadir Ateş öncelikle sadece kendisinin değil, hiçbir Turizm Bakanı'nın kumarhanelerle ilgili fazla inisiyatifinin bulunmadığını hatırlattı. Çünkü Turizmi Teşvik Yasası uyarınca, kumarhane izni daha turistik tesisin temeli atılmadan veriliyor...  Hatta daha ileri gidersek, devlet yatırımcıya kumarhanesinin yüzüsuyu hürmetine beş yıldızlı otel veya tatil köyü kursun diye teşvik bile veriyor. 1990'lı yıllarda batmadan önce Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu'ndan bu tür tesislere bugünkü rakamlarla trilyonlar akıyor.  Tarih itibariyle büyük çoğunluğu Turgut Özal iktidarında verilen izin ve teşviklerle start alan yatırımlar 1990'ların ilk yıllarında devreye girmeye başlıyor. Yatırımcı, elinde teşvik belgesi ve dosyası ile Turizm Bakanlığı'na başvuruyor, oteli tamamladığını, casinoyu açacağını duyuruyor.  Bu aşamada Turizm Bakanlığı'nın onayı sadece bürokratik işlemlerle sınırlı. Otel inşaatı standartlara uygun mu, teşvik primi yerinde kullanıldı mı gibi... Yatırımlardan sorumlu Müsteşar Yardımcısı, Genel Müdür ve Yardımcısı'ndan oluşan bir heyet ‘‘uygundur’’ kararını verince, Müsteşar imzasıyla casino izni çıkıyor.  ***  Kısacası Turizm Bakanları'nın casino sorumluluğu, ancak üyesi oldukları hükümetlerin izledikleri politikadan kaynaklanıyor.   Nitekim Abdülkadir Ateş'in elinde 20 Ağustos 1987 tarihli bir resmi yazı var. Yazıya göre dönemin Turizm Bakanı, casino açma koşulunu ağırlaştırmak için otellerde aranan oda sayısını bine yükseltmiş. Ancak daha önce başlayan yatırımların müktesep hakkını korumak zorunda olduğu için 26 adet otelin bu karar kapsamında olmadığını ilan etmiş...  Bu yazının altındaki imza, 22 Ekim 1986-28 Kasım 1987 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti Turizm Bakanlığı görevinde bulunan, şimdiki Başbakan Mesut Yılmaz'a ait.  ***  Meselenin teknik yönü böyle... Peki ya işletmeci seçimi?  İlginçtir, 12 Eylül'de üniversite hocalarını, devlet memurlarını siyasi inançlarına varıncaya kadar soruşturan, ayıklayan devlet bürokrasisi, kumarhane işletmecilerine güvenlik soruşturmasını gereksiz görmüş.  Ancak 1992 yılında casino işletmecilerinden savcılık kâğıdı istenmeye başlanmış. Bu işin de ne kadar sıkı tutulduğu Ömer Lütfü Topal'ı kumarhaneler kralı yapan izinlerden belli...  ***  Susurluk, casino sahiplerinden rüşvet alan birkaç bürokratın ceza yemesi ile kapatılırsa çok yazık olur. Türkiye'nin ihtiyacı, Susurluk'a izin veren siyasi ve ekonomik sistemi yaratan, yaşatan, geliştiren Turgut Özal-Tansu Çiller anlayışının yargılanıp mahkûm edilmesidir.    25 Ocak 1998, Pazar   --------------------------------------------------------------------------------    Müfettiş değil Başbakan raporu  Enis BERBEROĞLU     Necip Türk milletinin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş tarafından hazırlanan son Susurluk raporundan çıkarması gereken tek ders ortadadır: Müfettişler siyasi makama bağlı çalışmamalı...  Aksi halde umutla beklenen raporlar kamuoyuna her açıklandığında, ‘‘Hayret, vallahi sayın başbakan bizzat kaleme alsa ancak bu kadar olurdu...’’ diye şaşırmaktan vazgeçilmeli...  Çünkü yakın tarih tanıktır ki, Başbakanlık Teftiş Kurulu raporları çok kolayca ‘‘Başbakan raporu’’ haline gelebiliyor.  ***  Susurluk raporunun Arena programında açıklanan bölümleri, bazı haklı tereddütlere yol açtı:  1) Raporun kamuoyuna açıklanan bölümünde hedef alınan isimlerin seçimi ilginçti. Mehmet Eymür, 1988 yılında ayrılmak zorunda kaldığı MİT'e, ancak Tansu Çiller'in başbakanlığı döneminde geri dönebildi. Yine raporda adı geçen kamu bankacıları Çiller döneminde etkin görevlere geldi. Hatta aralarında Çiller safında siyasete girenler çıktı.   Özetle Susurluk'ta kamuoyuna sadece Çiller'in memurları ihbar edildi.  2) Raporda ‘‘Mit-Emniyet çekişmesi’’ diye takdim edilen aslında Mehmet Eymür ve Mehmet Ağar arasında 10 yıldır süren gizli savaştır. 1987 yılında yine kamuoyunu aylarca meşgul eden ilk MİT raporunun yazarları arasında bulunan Eymür, Mehmet Ağar'ı çok ağır dille itham etmişti.  İlginçtir, bu skandalı araştırmakla görevlendirilen Kutlu Savaş'ın o tarihteki raporundan sonra Eymür ekibi MİT'ten istifa etmek zorunda kalmıştı. Savaş'ın son raporuyla yine Mehmet Eymür ve MİT'in kaybeden taraf olarak ilan edildiğini düşünmek herhalde yanlış olmaz. Zaten Mehmet Ağar'ın ilk tepkisi, ‘‘Rapor ve Başbakan'ı makul bulduğu’’ yolundadır.  Demek ki, iktidarda ANAP, Başbakanlık Teftiş Kurulu'nda Kutlu Savaş bulunduğu zaman tarih tekerrür edebiliyor...  3) Başbakanlık müfettişleri bu araştırma sırasında istihbarat birimlerinin en gizli dosyalarına kadar ulaştılar. Yazdıkları raporda bu belgeleri kaynak gösterdiler, bazılarını eklediler.  Yasal yollardan temin edildikleri bile tartışmalı (telefon dinleme iddialarını hatırlayın) bu belgelerin siyasi malzeme olarak kullanılması ihtimalini düşünmek dahi istemeyiz.  Ama Özal hanedanının kullandığı bazı gizli devlet dosyalarının kaynağının hâlâ tartışıldığını da unutamayız.  ***  Sakın yanlış anlaşılmasın; devletteki çeteleşmenin Tansu Çiller döneminde en üst düzeye ulaştığı tespitine itiraz etmiyoruz. Aksine müfettiş raporu o dönemde yaşanan gerçekleri yakalamakta belki de yetersiz kaldı.  Ama çeteleşme sürecinde miladı 1993 yılı olarak seçmek, öncelikle tarihi bir yanlıştır.  Ayrıca Susurluk konusunda gereksiz bir siyasi kamplaşma yaratabilir. Devleti temizleyecek reformlara anlamsız muhalefete yol açabilir.  ***  Gelelim Başbakanlık Teftiş Kurulu raporunun işlevine... İnceleme raporu niteliği taşıdığı için yargıyı harekete geçiremez. Kamuoyuna açıklanan bölümleri yeni bir ayrıntı içermiyor.  ‘‘Peki o zaman neden yazıldı?’’ diye merak ettiyseniz...  Kusura bakmayın ama yazının başına dönmeniz gerekli...    26 Ocak 1998, Pazartesi   --------------------------------------------------------------------------------    Savaş'ın gayri resmi günlüğü  Enis BERBEROĞLU  CHP Lideri Deniz Baykal, Kutlu Savaş'ın Susurluk performansı ile 10 yıl önce kaleme aldığı hayali ihracat raporunu kıyaslıyor. Baykal, kamuoyuna 10 yıl arayla iki kez ‘‘Süper Savcı’’ diye takdim edilen Kutlu Savaş'ın bu iki mega dosyayı ele alış üslubunu çok ağır dille eleştiriyor.  Sadece CHP değil, Refah, DYP ve hatta hükümet ortağı DTP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk bile Kutlu Savaş'ın raporunu beğenmedi. Siyasette bu kadar geniş muhalefet cephesine kolay rastlanmaz. Üstelik raporun kamuoyuna sansürlü sunulması, yetersizliğini daha da açığa çıkardı.  Peki ama bu rapor nasıl hazırlandı?  Gelin takvimleri birkaç ay geri alalım. Tekzip edilmemiş gazete haber ve makalelerinden Kutlu Savaş nelerle uğraşmış izleyelim...  * * *  Başbakan Mesut Yılmaz, 14 Ağustos 1997 tarihli gazete haberlerine göre Kutlu Savaş'ı Susurluk soruşturmasına atadı. Kutlu Savaş bazı yayın organlarında ‘‘Süper Savcı’’ hatta ‘‘Yerli Di Pietro’’ diye selamlandı.   Savaş'tan ilk haber yaklaşık bir ay sonra çıktı.  İsrail'den gelen ancak emniyet deposunda kaybolan silahların peşine düşen Savaş'ın, eski Emniyet Genel Müdürü Alaaddin Yüksel ve İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu'na yolladığı iki mektup basına sızdı.  Savaş, Milliyet'te 16 Ağustos 1997 tarihinde yayımlanan bu mektuplarda, silahlarla ilgili soruşturmanın savsaklanmış olmasından yakındı.  Başbakan Mesut Yılmaz, 18 Eylül 1997 tarihli Sabah Gazetesi'ne göre sabır ve umutla raporu bekliyordu:  Kutlu Savaş çok yavaş çalışıyor, ama çok hassas ve titiz. Yüzde 100 doğruluğuna inanmadığı hiçbir iddiayı ortaya koymuyor.   Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı, kayıp silahları çok önemsiyordu. 21 Eylül 1997 tarihli Milliyet'te Taha Akyol'un köşesinde şu sözleri yer aldı:  Kayıp silahlar, soruşturduğumuz mesele açısından çok önemli bir konudur. Meselenin yüzde 90'ını çözdük...  Savaş sonunda bu silahlarla ne iş yapılacağını anladı. İsrail'le ortak yürütülen Apo'ya suikast operasyonunu açığa çıkardı. Hatta raporuna bile yazdı, ama siz-biz resmen öğrenemeyeceğiz. Çünkü devlet sırrı!  * * *  Kutlu Savaş'ın ikinci derin soruşturma hedefi ‘‘Yeşil’’ kod adlı, devletin kadrolu katiliydi. Bu konuda ilk işaret, Mesut Yılmaz'ın 13 Ekim 1997 tarihinde Hürriyet'te yayımlanan demecinde yer aldı:  Budapeşte'deki saldırı ile Susurluk arasındaki bağlantıda çok ilerledik. Orada çok enteresan ilişkiler çıktı...  Ve 7 Kasım 1997'de Yılmaz'ın kime güvenerek konuştuğu anlaşıldı.  Kutlu Savaş'a göre, Yeşil saldırıdan bir gün önce MİT görevlisi eşliğinde Budapeşte'ye uçmuştu. Haber Ankara gündemine bomba gibi düştü.   Ama çok kısa ömürlü çıktı.  Çünkü birkaç gün sonra Yeşil'in aslında o tarihte Apo suikastı için Lübnan'a uçtuğu anlaşıldı. Başbakan'ın yediği yumruğun soruşturması Savaş'ın ifadesine göre tam 20 gün sürdü.  * * *  İşte böyle... Savaş kimi zaman ayrıntıya boğuldu, bazen çıkmaza saptı.   Sonunda günahı ve sevabıyla raporunu teslim etti.   Rapor siyasi açıdan her derde deva...  Ama Susurluk'ta asli sorunun yanıtının yakınından bile geçmiyor:  3 Kasım 1996 gecesi Susurluk'ta kazaya uğrayan Mercedes'te bir polis, bir katil ve bir milletvekilinin ne işi vardı?  Sahi ne işi vardı?..    2ıOcak 1998, Salı   --------------------------------------------------------------------------------    Çete rapordan hiç korkmadı  Enis BERBEROĞLU      Polis mantığı basittir.   Suçun kime yaradığına bakılır, suçlu bulunur.   Gelin son Susurluk raporunu aynı mantıkla ele alalım, iz sürelim.   Sansürlü rapor, kamuoyuna yeni bilgi aktarmadı.   İnceleme raporu olduğu için yargıyı harekete geçirmedi.   Bari çeteyi korkutmuş, sindirmiş olsa diye umutlandık. Ama anlaşılan çete rapordan hiç korkmadı. Çünkü uzun zamandır aranan Ömer Sami Hoştan'ın bayramdan sonra DGM'ye teslim olacağı haberi duyuldu.  Demek ki rapor kime yaramış?  ***  Ömer Sami Hoştan veya ‘‘Arnavut Sami’’, polis kayıtlarına 1974 yılında geçti. Bu tarihte Münih'te beş kilo baz morfinle yakalanan Hoştan'ın üstünden Mehmet Safi Gürkan adına düzenlenmiş sahte pasaport çıktı.  Hoştan, Hollanda'da eski ülkücülerle birlikte uyuşturucu kaçakçılığına bulaştı. 1988 yılında bir kişinin vurulduğu ciddi bir uyuşturucu hesaplaşmasından sonra Hollanda'dan ayrıldı.   Hollanda ve Macaristan'da çok sayıda şirket kuran Hoştan, İstanbul'da Ömer Lütfü Topal'ın işlettiği Intercontinental casinosuna ortak oldu. İstihbarat birimlerinin tespitine göre, Abdullah Çatlı ile yurtdışında uyuşturucu ticareti vesilesiyle dostluk kuran Hoştan, eski ülkücüyü Topal'la tanıştırdı.  İkinci MİT raporunda Hoştan için şu ifade kullanıldı:  ‘‘Sami Hoştan, (Arnavut Sami): DEV-SOL ile ilişkili, özellikle İspanya, Hollanda ve Kolombiya bağlantılı uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor. Ataköy Galleria'da Natural ayakkabı mağazasının sahiplerinden ve İstanbul Intercontinental Oteli kumarhanesinin ortaklarından, grubun finansörü.’’  DGM'ye göre, özel tim polislerini, ortağı Topal'ı öldürtmeye azmettiren Hoştan aylarca saklandıktan sonra teslim olmaya karar verdi. Bu yöndeki haber dünkü Zaman Gazetesi'nin manşetinde yer aldı.  ***  Başbakan Mesut Yılmaz'ın rapora dayanarak yaptığı açıklamalara bakılırsa, Abdullah Çatlı'nın ASALA'ya karşı eylemlerde devlet tarafından kullanıldığına ikna edildiği anlaşılıyor.   Çatlı için kullandığı ‘‘Devlet tarafından kullanılıp bir kenara atılmış, saatli bomba gibi olmuş’’ sözleri başka türlü izah edilemez.  İşte bu üslubun sakıncası önceki gece Avcılar Öğrenci Yurdu'nda yaşanan dehşet verici olayla kanıtlandı. Yurdu tekbir getirerek, ‘‘Kahrolsun komünistler’’ sloganları ile basan maskeli 15 kişi, beş öğrenciyi yaraladı.  Türkiye sanki zaman tünelinde 20 yıl geriye gitti.  ‘‘Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz’’ söyleminde direnen başbakan, Bahçelievler'de yedi öğrenciyi işkenceyle öldüren Çatlı çetesi...  Avcılar'da basılan yurt, gelecek seçimde MHP oylarını kaptırmamak için Çatlı'yı kollayan üslupta genç bir başbakan...  ***  Önce bir konuda anlaşalım: Eşkıyanın sağcısı, solcusu olmaz...  Eşkıyaya övgü düzmek zaten Türk geleneğinde vardır, azdırmaya gerek yoktur. (İnanmayan Eşkıya filmini veya İnce Memet romanını hatırlasın...)  Ama gerçek eşkıya, bu ülkeye hükümdar olursa kimseyi yaşatmaz.  Sakın unutmayın, aklımızı başımıza toplayalım.    28 Ocak 1998, Çarşamba   --------------------------------------------------------------------------------    Toranian'ın otosuna kaç kez bomba konuldu?  Enis BERBEROĞLU         Susurluk raporunun Tansu Çiller'i hedef alan bölümlerini yeterince tartıştığımızı düşünen Anasol-D Koalisyonu, diğer ayrıntıları da -devlet sırrı sansüründen sonra- kamuoyuna açıklıyor.  Ama bu sansürlü bilgiler Susurluk'un insan haritasında süregelen ciddi eksen kaymasını yerine oturtacağa benzemiyor.   Çünkü Abdullah Çatlı'nın bizzat Başbakan Mesut Yılmaz'ın raporu kamuoyuna açıklarken sözünü ettiği gibi ‘‘devlet tarafından kullanılıp bir kenara atılmış ve saatli bomba gibi kurulmuş’’ kirli kahraman olup olmadığı sorusu yine karanlıkta kalıyor. Devlet gerçeğe ulaşmamız için gerekli verileri sağlamadığına göre iş yine başa düşüyor.  ***  Önce ‘‘Yedekteki Taşeron Asala’’ kitabının yazarı Ercan Çitlioğlu'nun dün arayıp bu eylemlerle ilgili olarak aktardığı yeni bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Çitlioğlu, Ermeni Adalet Komandoları önderi Ara Toranian'a bir değil iki kez suikast girişiminde bulunulduğunu anlattı:  - Ara Toranian'ın otomobiline konulan ilk bombanın tarihi 22 Mart 1983'tür. Bu girişim başarısız oldu. Çünkü bomba patlamadan düştü. Daha sonra kamuoyunun bildiği 6 Aralık 1983 tarihli ikinci bomba olayı vardır. Bu bombadan Toranian şans eseri yaralı, ama sağ kurtuldu. İlk bombadan kitabımda söz etmedim. Bu tarihleri de kimin nerede olduğunu bulmanız kolaylaşsın diye veriyorum.  Ercan Çitlioğlu, Kıbrıs Barış Harekâtı'na sivil görevli olarak katıldı, gazi unvanı aldı. Devlet hizmetinden Basın Yayın Genel Müdür Yardımcılığı görevindeyken ayrıldı. Verdiği bilgileri geçerli kabul etmek gerekli.  ***  Ara Toranian'a iki suikast girişiminin yaşandığı 1983 yılında Abdullah Çatlı yurtdışında Fransa'da kaçaktı.   Abdullah Çatlı'nın resmi özgeçmişini yeniden hatırlarsak;  1) Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre Abdullah Çatlı, arkadaşı Mehmet Şener'le birlikte 22 Şubat 1982 tarihinde İsviçre'nin Zürih Kenti'nde uyuşturucu suçundan tutuklandı, iki gün sonra serbest kaldı.  2) 14 Haziran 1984 tarihinde, İsviçre'de savcılık tarafından uyuşturucu kaçakçılığı suçundan aranmaya başladı. 24 Ekim 1984 tarihinde Fransa'da uyuşturucu ile yakalandı.   Toranian ve Çatlı'nın kişisel tarihleri birlikte ele alındığında ne yazık ki önümüzde iki ihtimal kalıyor:  1) 12 Eylül yönetimi, Abdullah Çatlı'nın uyuşturucu kaçakçısı olduğunu en az bir yıldır bilmesine rağmen 1983 yılında bu ismi devlet görevi için seçti. Eğer bu ihtimal doğruysa Abdullah Çatlı, Başbakan Mesut Yılmaz'ın tarif ettiği gibi ‘‘devlet tarafından kullanılıp bir kenara atılan ve sonradan kirlenen kahraman’’ değildir. Durum daha vahimdir. Devlet, gizli eylemleri için uyuşturucu kaçakçısına muhtaç kalmıştır.  2) Veya Abdullah Çatlı, sadece uyuşturucu kaçakçısıdır, devlet hizmetiyle ilgili efsanenin çok büyük bölümü yalandır.  Gönül ve akıl ikinci ihtimalden yana, ama işin aslını asla öğrenemeyeceğiz. Çünkü sözde ‘‘devlet sırrı’’...      5 Ocak 1997, Pazar     Seçme insan manzaraları Enis BERBEROĞLU   İslami ortaklı ABD kırması hükümetin hediyesi beş günlük yılbaşı molası hiç değilse ıvır-zıvır okuma keyfine yaradı...  Sizi bilmem ama ben gazetelerde çıkan Çankaya Zirvesi zabıtlarını satır satır okudum... Sonra dergilere göz attım, ajans bültenlerini taradım...  Bu kısa ve hızlı ufuk turunda gözüme çarpanları alt alta sıraladım, ilginç portreler çıktı...  ***  Mesela Diyarbakır'a ilk Rus revüsünün ulaştığını duydunuz mu?  Beyaz Rusya bale okulu mezunu revü kızları, Türkiye'de ilk kez Diyarbakır'da sahneye çıktıklarını ve gördükleri ilgiden çok memnun kaldıklarını anlatıyor...  Diyarbakır eğlence yaşamında devrim yaratan taverna işletmecileri Mehmet Balyen ve Mehmet Başarı, Anadolu Ajansı'na iddialı konuşuyor:  ‘‘Batı'da ne varsa, Diyarbakır'da da neden olmasın?'' düşüncesiyle harekete geçtik. Bu amaçla yeni açtığımız tavernaya, Rus Revü kızlarını getirdik. Diyarbakır artık kabuk değiştiriyor. Diyarbakır geçmişte birçok olumsuzluklarla anılıyordu. Artık, yeni ve güzel gelişmelerle adından bahsedilen bir kent oluyor. Güneydoğu'nun eğlence yaşamını Batı'dakine, hatta daha da iyisine kavuşturmak amacındayız.  ***  Peki ya Chicago'da, Argon Labarotuvarları'nda çalışan Türk bilim adamı Dr. Ali Erdemir'in son başarısından haberiniz var mı?  Anadolu Ajansı'nın haberine göre, Dr. Ali Erdemir, kesici aletlerin elmasla kaplanması konusundaki buluşu ile 1 milyon dolarlık ödül aldı.   Ayrıca, alüminyum üretiminde çevreyi kirletmeyen ve daha az enerji harcayan bir yağ üzerinde çalışan Dr. Ali Erdemir bu araştırması ile yine Amerikan Enerji Bakanlığı'ndan 600 bin dolarlık ödül kazandı.   Dr. Ali Erdemir, İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi mezunu, ABD'de doktora yaptı... 1992 yılında dünyanın önde gelen ilk 100 bilim adamı arasında sayıldı...  ***  Kahramanmaraşlı eski bıyık kralı Mevlüt Doğan yeniden bıyık bırakmaya başladı, müjdeler olsun...  Bıyık Kralı'nın eski sıfatıyla anılması, hatırlarsınız eşinin akrabaları tarafından bıyığının zorla kesilmesinden ötürü...  Mevlüt Doğan 20 Ağustos'ta, 1.5 metre uzunluğundaki bıyıkları aile kavgasına kurban gidince evine kapandı, uzun süre sokağa çıkamadı...  Ama zamanla toparlandı, azmin eserini Anadolu Ajansı'na anlattı:  - Bıyığım kesildiğinde dünyam başıma yıkıldı. Ama olayın şokunu hemen üzerimden atıp, yeniden bıyık uzatmaya başladım. Bıyığım, 4 ayda 35 santimetre uzunluğa ulaştı. Artık rahatlıkla sokağa çıkabiliyorum... Kesilen bıyığın daha gür çıkacağını, beni seven tüm dostlarıma ispat edeceğim...  ***  Çankaya Zirvesi zabıtları hakkındaki yorumu özellikle sona sakladım... Çünkü zabıtları okuyunca büyük hayal kırıklığına uğradım...  Hiçbir liderin diğerini dinlemediği ortada... Lise düzeyinde laf sokuşturma çabaları mide bulandırıyor...  Bırakın ABD'de yaşayan bilim adamını, Diyarbakırlı taverna işletmecisi kadar yaratıcı, Bıyık Kralı kadar iddialı değiller...  Bilim adamı, tavernacı ve Bıyık Kralı... Hiçbiri kendisini yaptığı işten daha fazla ciddiye almıyor...  Bu yüzden hepimizin saygısını hak ediyor...  Ya lider geçinenler...  Tavsiye ederim, Çankaya tutanaklarını okuyun...      [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]   02 Ocak 1997, Perşembe     Vatanı sevmenin ölçüsü kurşunsa Enis BERBEROĞLU   Vatanı sevmenin ölçüsü eğer kurşunsa... Haydi diyelim ki kurşundur... O zaman adresine bakmak gerekmez mi...  Dışişleri Bakanı Tansu Çiller'in kahraman ilan ettiği Abdullah Çatlı... Zanlı koltuğundan hızla melekler katına tırmanan güvenlik memurları...  Ellerindeki tabancayı, topu-tüfeği kimin adına ve hangi amaçla kullandıklarının farkındalar mı acaba...  * * *  Çoğumuz Susurluk'la uğraşırken, Hatay'ın Dörtyol İlçesi'nde gündem farklıydı... Eski bir kurşunun dosyası yeniden açıldı...  Dörtyol Belediye Başkanı Bayram Türkoğlu, İstiklal Savaşı'nda düşmana karşı ilk kurşunun, İzmir'de değil ilçesinde atıldığını ileri sürdü...  Başkan'a göre, Dörtyol İlçesi 11 Aralık 1918'de Fransız ve Ermeni işbirlikçiler tarafından işgal edildi...  İlçe yağmalandı, kadın-çocuk çok sayıda şehit verildi.  Ve 19 Aralık 1918'e gelindi...  Dörtyol'un işgalinden 8 gün sonra, Mehmet (Kara) Çavuş ve arkadaşları, Karakise Köyü'ne girmeye çalışan düşman birliği ile çatışmaya girdiler...  19 Aralık günü, Mehmet Çavuş, düşmana ilk kurşunu sıktı.  Çatışmada 15 Fransız askeri ile bir Ermeni işbirlikçi öldürüldü.  * * *  Bugüne kadar hepimizin bildiği, ilk kurşunun beş ay kadar sonra 15 Mayıs 1918'de gazeteci Hasan Tahsin tarafından İzmir'e giren Yunan ordusuna atıldığıydı... Meğer daha eski kurşun da varmış...  Başkan Bayram Türkoğlu iddialı konuşuyor:  - İlk kurşunun Dörtyol'da atıldığı bilgisi, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı tarafından da onaylanmış ve arşivlerinde mevcuttur. Ama her nedense bu tarihi gerçek bugüne kadar su yüzüne çıkmadı. Dörtyol'un da Gaziantep, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa gibi hak ettiği payeyi alması için bölge milletvekillerini göreve çağırıyoruz...  * * *  Bu haklı ve masum isteğin üstünden üç hafta geçti...  Hiçbir siyasetçi Dörtyol İlçesi'nin kurşununa sahip çıkmadı...  Oysa o kurşunun üstündeki düşman kanı...  Üstelik Mehmet Çavuş, o kurşunu halk için attı, halkın üstüne değil...  Ama bizde makbul kurşun adresleri malûm: Uyuşturucu kaçakçıları, kumar patronları, aydınlar, gençler...  Ve siyasetçi, kurbanı unutuyor, katil kurşunu övüyor...     [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]   9 Ocak 1997, Perşembe     Susurluk ve Sabancı cinayeti fotoğraftır Enis BERBEROĞLU   Susurluk kazası, Sabancı cinayeti...  Tek tek ele alındığında sadece iki fotoğraf...  Zihinlerde kazınan donmuş kareler... Kamyonun altında hurdaya dönmüş Mercedes... Ofisinde kanlar içinde yatan işadamı...  Kazanın veya suikastın öncesini, sonrasını merak ederseniz, tek fotoğraf işe yaramaz... İlişkiyi anlamak için peşpeşe fotoğraflara bakmak lazımdır...  Zincirleme ve anlamlı fotoğraf karelerine bilirsiniz film denilir...  O yüzden artık fotoğraf kareleriyle düşünmeyi bırakın... Biraz dikkatli bakın, olaylar film şeridi gibi gözünüzün önünden akıp gitsin...  * * *  Önce Fatih Altaylı yazdı... ‘‘Sabancı cinayeti ile Susurluk arasında ilişki var mı? Baretta marka tabanca iki olayda da aynı mı?’’ diye sordu...  Dün, ANAP Genel Başkan Yardımcısı Eyüp Aşık, Hürriyet'ten Muharrem Sarıkaya'ya, telefonla gelen büyük ihbarı anlattı...  Aşık'ı telefonla arayan kişi, Sabancı'nın katili olduğunu söylemiş... Cinayetin arkasında Susurluk'ta yakalanan çetenin bulunduğunu eklemiş...  Sözlerine kanıt olarak, olayda kullandıkları Baretta marka silahı göstermiş. Cinayetten sonra namlusu değiştirilen tabancanın Sedat Bucak'ın otomobilinden çıkan silah olduğunu ileri sürmüş...  Devletin güvenlik güçleri, herhalde sorguladıkları Mustafa Duyar'a, Altaylı ve Aşık'a ulaşan ihbarlar hakkında da soru yöneltirler...  Zaten aksini düşünmek mümkün değildir...  Çünkü, Türkiye'de terör eylemleri bağımsız fotoğraf kareleri gibi düşünülse de aslında uzun metrajlı filmdir...  Fotoğraf gerçeği dondurur, film süreci anlatır...  * * *  Anadolu Ajansı'nın Uğur Okçu ile ilgili haberi, fotoğraf ve film arasındaki farkı daha iyi anlamama yardımcı oldu...  Gemi mühendisi Uğur Okçu'nun sevdası, fırtınalı denizlerin dalgalarını çekebilmekti... Elindeki fotoğraf makinesi yetersiz kaldı...  Makinenin aksamını değiştirdi... 36 pozun birden çekilmesine imkân veren tekniği geliştirdi... Bu tekniğe ‘‘grafik tarama’’ adını verdi...  Dünyada ilgiyle karşılanan bu tekniğin sonucundan memnun kaldı:  - Böylece bir film şeridinden tek bir fotoğraf elde ediliyor. Bu fotoğrafların diğer fotoğraflardan farkı, kesintisiz ve zaman dilimleri olan bir izleme sürecinin kaçınılmaz olarak yaşanması...  Uğur Okçu'nın değişmeyen hayali, müziğin fotoğrafını çekmek...  Işığın yedi rengi var... Müziğin yedi notası...  Fırtınalı denizin dalgalarından çok daha zor iş... Ama neden olmasın?..  * * *  Unutmayın, Susurluk fotoğraf değil, film...  Azla yetinmeyin, illa müziğin resmini isteyin...  Çünkü yarınlar hepimizin...     [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]   13 Ocak 1997, Pazartesi     Laleli-Moskova hattında 2.5 milyon balya var Enis BERBEROĞLU   Geçen cuma günü bu köşede, Beşiktaş Spor Kulübü'nde iktidar ve muhalefetin tarihi gelişimini aktarmaya çalışan bir yazı yayınlandı...  Başkan Süleyman Seba'ya muhalefete geçerek yönetimden istifa eden Turgay Ciner arayınca sohbet fırsatı doğdu.  Yazeks ve Havaş'ı bünyesinde barındıran Park Holding'in sahibi Turgay Ciner konuşma sırasında bavul ticaretiyle ilgili çok ilginç istatistikler sıraladı, yeni önerisini gündeme getirdi...  * * *  Turgay Ciner'in uçaklara yer hizmeti veren şirketinin adı Havaş... Rakibi Çelebi şirketi... Havaş ve Çelebi şirketleri geçen yıl Rusya ile Türk Cumhuriyetleri'ne tam 2.5 milyon adet balya yolladı...  Her balyanın Laleli piyasasına ve bu serbest pazara üretim yapan Anadolulu sanayiciye ortalama 3 bin dolar kazandırdığı hesaplandı...  Demek ki, Rusya ve Türk Cumhuriyetleri'ne dönük ve sadece Yeşilköy Atatürk Havaalanı üstünden geçen bavul ticaretinde 1996 yılının cirosu 7.5 milyar dolara ulaştı...  * * *  Turgay Ciner, 2.5 milyon adet balyanın Laleli ve çevresindeki otellerden toplanıp gümrüklenmek üzere Yeşilköy'e nakliyesine dikkati çekiyor...  ‘‘Genellikle bayan olan alıcılar büyük güçlük çekiyor, lüzumsuz masrafa giriyor'' diyor ve aynı alışverişin Rusya ayağını örnek gösteriyor:  - Halbuki Moskova Havaalanı'na indiklerinde aynı balyaları evlerine kadar taşıyacak özel şirketler buluyorlar... Biz de aynı sistemi kurmak istiyoruz...  Ciner'in kafasındaki sisteme göre, bavul ticaretinin malları Havaş tarafından Laleli'den toplanacak, sabit ve makul ücretle havaalanına, gümrüğe kadar taşınacak... Gümrüklü balyaları yine Havaş uçaklara yükleyecek.  Ciner, Rusya'da Türk balyalarını teslim alan şirketlerin yöneticilerini 19-21 Ocak tarihleri arasında İstanbul'da ağırlayacak... Yabancı konuklar Ulaştırma ve Turizm Bakanlıklarını ziyaret edecek...  * * *  Turgay Ciner, Havaş'ta ortağı olan Türk Havayolları'nın Rus uçaklarına tavrından yakınıyor... Rus havayolu Aeroflot aynı zamanda havaalanı ve yer istasyonlarının işletmesinden sorumlu...  Bu yüzden Transsibirya yolu ile Japonya'ya uçan THY'den ücret tahsil ediyor... THY de misilleme amacıyla Türk alanlarına inen Rus uçaklarından para alıyor... Ayrıca yoğun trafik nedeniyle bazen Rus uçaklarına alanı kullanma izni tanınmıyor...  Ciner bu iki sorun düzeltilir ve daha çok Rus uçağı gelirse bavul ticaretinde patlama yaşanacağını iddia ediyor:  - Yunanistan Rus uçaklarına yer hizmetini bedava hale getirdi... Dubai de öyle... Yeter ki bu uçaklar mal almaya gelenleri taşısın diye...  * * *  Turgay Ciner'in Beşiktaş yazısıyla ilgili bazı itirazları var... Beşiktaş yönetimine çok sayıda ünlü tarafından davet edildiğini ancak daha sonra üslup farkından kaynaklanan sorunlar çıktığını anlatıyor...  Mehmet Ağar'ın kardeşi Yunus Ağar'la çok yakın dost olduklarını kabul ediyor... Ama Yunus Ağar'ın kesinlikle şirketinde çalışmadığını belirtiyor...     [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]   14 Ocak 1997, Salı     Susurluk'a karşı Rum-Rus çetesi Enis BERBEROĞLU  Herhalde farkındasınız, Refahyol, Susurluk'u gündemden düşürmek için Kıbrıs'taki füze krizini kullanıyor...  Ama kaderin cilvesine bakın ki, Kıbrıs'taki ilişkiler, Susurluk'u aratmayacak ölçüde kara para ve uyuşturucu çetesi izi taşıyor.  Türkiye, Rusya ile Güney Kıbrıs Rum Kesimi arasında füze satışına kadar varan işbirliğini sadece Ortodoks dayanışmasına bağlıyor.  Oysa uluslararası kamuoyu, Rus mafyasının Güney Kıbrıs Rum Kesimi'ndeki yüz milyonlarca dolarlık işlem hacmini endişeyle izliyor.  * * *  Japonya'nın ünlü iş dünyası dergisi Nikkei Business'in 8 Mayıs 1996 tarihli sayısının kapak haberine göz atalım:  ‘‘Rusya'da büyüklük açısından ilk 100'e bile giremeyen çok sayıda Rus bankası, vergi cenneti sayılan Güney Kıbrıs'ta faaliyete geçti. Güney Kıbrıs Merkez Bankası, ülkede kayıtlı yabancı sermayeli şirket sayısının 1994 yılında 970 iken, 1995 yılında 4 bin 958'e yükseldiğini açıkladı. Bu artışta en büyük pay Ruslara ait. Ve Amerikalıların şakayla karışık söyledikleri gibi, ‘Rusya'da banka sahibi olmak, Almanya'da lüks otomobil satın almaktan ucuza geliyor'. Güney Kıbrıs'taki yeni bankaların kara para aklama işine bulaştıklarına inanılıyor.''  * * *  Güney Kıbrıs Rum Kesimi, 13 bin dolarlık kişi başına milli gelir rakamıyla Akdeniz yöresinin en zengini...  Yılda yaklaşık 4 milyar dolar döviz girişi sağlıyor... Bu rakamın yüzde 42'si turizmden kazanılıyor... Yüzde 23'ü ihraç mallarından, yüzde 10'u nakliye ve yüzde 7'si de offshore şirketlerden...  Rumların resmi rakamlarına göre 300 milyon dolarlık döviz girişi sağlayan bu offshore şirketleri ne demek bilir misiniz?  Hani bizde, ‘‘Bir masa, bir kasa'' tabir ederler ya, işte öyle şirketler... Zaten çoğu sadece tabeladan ibaret...  Anavatanlarında vergi ödemek istemeyen, milyonlarca doları nasıl kazandığını açıklamakta zorlanan işadamları bu tür paravan şirketleri pek severler... Tıpkı yeni palazlanan Rus mafyası gibi...  Güney Kıbrıs'ta Rus sermayeli bin 800'e yakın offshore şirketi var... Çoğu uyuşturucu parasını, kaçakçılık gelirini aklıyor.  * * *  O yüzden, Güney Kıbrıs'a zaten 9 ay sonra gelecek Rus füzeleri için şimdiden, ‘‘Vururuz, asarız, keseriz'' edebiyatına gerek yok...  Bu füze alışverişinin ardındaki paranın rengine dikkat çekmek yeterli... Batılılar, Rusya ve Rumlar arasındaki uyuşturucu-kara para-terör trafiğini zaten farkındalar...  Ama ne yazık ki, Türkiye, bu tarihi propaganda fırsatını kaçıracak...  Çünkü, kendi Susurluk'unu temizlemeyen başkasının çetesine laf edemez...     [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]   17 Ocak 1997, Cuma     Açlar ve toklar Enis BERBEROĞLU  Hep aynı film, izleyeni ağlatan, kahreden sahneler...  Hakkâri çöplüğü, Taksim'deki iftar çadırı ve son olarak Diyarbakır meydanı... Konu mankenleri farklı ama konu hep aynı...  Ekranda açlık manzaraları...  Ekmek kavgası için birbirini yumruklayan, tekmeleyen, tırmalayan bacılar, dedeler, bebeler... Aç karına sandığa gidip Refah'ı seçenler...  Refah'ı iktidara taşıyıp, iftar sofrasında yine aç kalınca, ‘‘Acaba seçtik de iyi mi ettik'' diye kızanlar, ekranda ikinci haber olarak Refah oylarıyla Yüce Divan'dan kurtulan Tansu Çiller'in sevinç sahnelerini izlediler...  Tansu Çiller... Ülkesi, milleti yoksullaşırken zenginleşen, mal varlığı jet hızıyla artan politikacı...  Tansu Çiller... Refah'ın Hakkâri'de, İstanbul'da, Diyarbakır'da oy isterken kaşıdığı servet düşmanlığına en uygun hedef...  Tansu Çiller... Açların umut bağladığı Refah'ı servetine ve yolsuzluk iddialarına karşı fedai niyetine kullanmayı beceren sahte sarışın...  Necmettin Erbakan'a ‘‘Bizi Allah birleştirdi'' demesi boşuna mı...  Sefalet edebiyatıyla oy toplayan partinin Çiller'in trilyonlarına kefil olması sadece Erbakan kulunuzun becereceği mucize değil...  * * *  Diyarbakır hem belediye, hem de genel seçimde Refah'ı seçti... İşin garibi, Diyarbakır'ın Refahlı Belediye Başkanı Profesör Ahmet Bilgin Refahyol iktidarında isyan etti, temsili olarak ‘‘dağa çıkacak'' noktaya geldi...  Ama Refah Güneydoğu'da hiç icraat yapmıyor demek insafsızlık olur...  Mesela, Refahlı Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy, bölgede inşa edilen konutlar için eski Toplu Konut İdaresi Başkanı Yiğit Gülöksüz hakkında soruşturma açtırdı... Soruşturma gerekçesi 30 yıllık bürokrat Gülöksüz'ün bu konutları ihale açmadan tek firmaya vermesi...  Zaten Gülöksüz de aksini iddia etmiyor... Ama nedenini anlatıyor:  - Güneydoğu'da terör yüzünden iş yapılmıyor. Başbakan (Tansu Çiller) 1994 temmuz ayında bizden bu bölgede iş yapmamızı istedi. Ciddiye alıp iş yaptık... Sadece bu işte, işin aciliyeti ve bölgenin özelliklerini dikkate alarak, firma ile görüşmek suretiyle işi verdik. Ben burada kamu yararı gördüm ve tüm riski üstüme aldım. Zaten arsayı tespit için bile Arsa Ofisi'nden bölgeye memur götüremedik. 8 memur bu yüzden rapor aldı. İstenseydi 3 tane anlaşmalı firma bulunarak ihale yapılırdı. Ancak o zaman konutların maliyeti bir buçuk-iki katına çıkardı. Şimdi insanlar 1.5 yılda biten konutlarda oturuyorlar. Bununla onur duyuyorum...  * * *  Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy'un Güneydoğu'daki resmi işlerde şekil hukukuna uygunluk aramasını anlamak mümkün... O yüzden sayın Bakan'a iki soru yöneltmek istiyoruz:  1) Sayın Mehmet Altınsoy, acaba Olağanüstü Hal Bölgesi'ndeki tüm resmi alım ve ihalelerde Devlet İhale Yasası uygulanıyor mu?   2) Sayın Mehmet Altınsoy, bölücü örgüte yardım ve yataklık ettiklerinden kuşku duyulan işadamlarına ait bir kara liste var mı? Bu listede yer alan işadamlarına resmi iş verilmediği iddiası doğru mu?  Sayın Mehmet Altınsoy, Yiğit Gülöksüz konusunda gösterdiğiniz titizliğin bu soruların yanıtına da yansıyacağı umudunu taşıyorum.  Ayrıca Başbakanlık Toplu Konut İdaresi'nin eski Başkanı Yiğit Gülöksüz'ün icraatında rastlayacağınız her türlü yolsuzluk ve usulsüzlüğe ait siyasi sorumluluğunun, bağlı bulunduğu dönemin Başbakanı Tansu Çiller'e kadar uzanacağını hatırlatırım.  Hani belki Yüce Divan'a falan göndermeyi düşünürseniz diye...     [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]  24 Ocak 2000Pazartesi Enis Berberoğlu: Hizbullah ve Mernis      Enis BERBEROĞLU          İçişleri Bakanı Sadettin Tantan bugüne kadar hiç boş konuşmadı, işin reklamına kaçmadı, kamuoyundan sadece zorunlu gördüğü anlarda ve kritik virajlarda yardım bekledi.  Hizbullah'ın mezar evlerinden cesetler fışkırırken operasyonların birinci derecede sorumlusu İçişleri Bakanı'nın Mernis Projesi'nden söz etmesi herhalde rastlantı değildir.  Hele bu açıklamayı Başbakanlık'taki Hizbullah kadrolarının yakalanmasından birkaç saat sonra yaptıysa daha da ciddiye alınmalıdır.  * * *  Mernis Projesi'nin satır başlarını yeniden hatırlayalım isterseniz...  1981 yılında başlatılan ve henüz birinci basamağı tamamlanmak üzere olan bu projede;  1. Ölen ve yaşayan vatandaşların nüfusla ilgili bilgileri bilgisayar kayıtlarına aktarılacak  2. İkinci basamakta vatandaşlık kimlik numaraları verilecek.  3. Üçüncü basamakta kimlikler yenilenecek  4. Dördüncü basamakta adres bildirimleri işlenecek  5. Beşinci basamakta seçmen kütükleri bilgisayar ortamına geçirilecek  6. Altıncı basamakta nüfus sayımı bilgisayarla gerçekleştirilecek.  Dünya Bankası kredisiyle yürütülen bu proje tamamlandığında, yeni   vatandaşlık kimlik numaraları doğumdan ölüme kadar her alanda kullanılacak.   Tüm kamu kurum ve kuruluşlarda tek numarayla işlem yapılacak. Okullarda,   banka hesaplarında, vergi dairelerinde, sosyal güvenlik kuruluşlarında, adli sicilde bu numaralar kullanılacak.  * * *  Peki Hizbullah ve Mernis'in ne ilgisi var derseniz...  Yanıtı Başnakanlık'ta yakalanan Hizbullah zanlısı Abdulsamet Yıldız'ın özgeçmişinde yatıyor...  Abdulsamet Yıldız'a ''devlete sızmış'' muamelesi yapmak abes...  Çünkü Başbakanlığın resmi açıklamasında göre 14 yıldır devlete çalışıyor:  1986 yılında Yem Sanayii Anonim Şirketi'nde işçiydi,  1994 yılında aynı şirkette teknisyendi,  Şubat 1997'de Başbakanlık Basımevi'nde geçici işçiydi,  Eylül 1997'de Tarım Bakanlığı İkmal Müdürlüğü'ndeydi,  Ekim 1997'den itibaren Başbakanlık İdari ve Mali İşler Müdürlüğü'nde   görevliydi.  * * *  Hizbullah zanlısının yem sanayinde işçilikten, Başbakanlık'ta bilgisayar operatörlüğüne kadar yükselebilmesinin iki ayrı eksende izahı mümkün;  1) Bazı aklıevvellerin Hizbullah'ı PKK'ya karşı kullanmak bahanesiyle   korudukları ortada. Abdulsamet Yıldız'ın güvenlik soruşturmalarını bu sayede aşabildiği varsayılabilir.  2) Ne var ki bu soruşturmaların ne ölçüde işe yaradığı da ayrı tartışma konusudur. Susurluk süreci bu ülkede kimlik, silah ruhsatı veya pasaport gibi evrakların ne kadar kolay temin veya taklit edilebildiğine kanıttır.  Özetle, Türkiye'deki vatandaşlık belge düzeni müdahaleye açık ve çürüktür.  Bakan Sadettin Tantan'ın acil önlem talebi yerindedir. 2 Şubat 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Devlet refleksi  
Enis BERBEROĞLU     Susurluk raporunun merkez sağdaki liderlik yarışına malzeme edilen bölümleri yeterince tartışıldı. Artık sıra, devletin kusurunu itiraf etme olgunluğu gösterdiği bölümlere gelmeli...  Çünkü şaka değil; Türkiye Cumhuriyeti, Güneydoğu'da 15'inci yılına giren savaş daha sona ermeden vicdan muhasebesini tamamladı. Dağdaki silahlı düşmanın yanı sıra, üniformasız milisleri de tasfiye ettiğini kabul etti.  Bu itirafı yetersiz görenler haklı olarak soracak:  - PKK bu cinayetler işlenmeden bitirilemez miydi?  Devletine çok düşkün olanlar isyan edecek:  - Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu, uluslararası mahkemelerde kanıt sayılıp Türkiye'nin başını ağrıtmaz mı?  Hepsi ayrı tartışma konusu... Ama gözüken o ki, devlet, vatandaşı ile barışmak için ilk adımı attı.  ***  Kendimizi aldatmayalım. Türkiye'nin Güneydoğusu'nda son 15 yıldır yaşananlar, Genelkurmay Başkanlığı'nın bilgisi dışında değildir.  Fail-i meçhul cinayetlerin zirveye çıktığı Tansu Çiller iktidarının, ‘‘Başbakan tak diye emir verir, şak diye yaparım’’ anlayışına sahip Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş'in emeklilik günlerinde Marmaris sahilleri yerine Meclis dokunulmazlığını tercihi, rastlantı sayılmaz.  Askerin son dönemde siyasete düşen gölgesine rağmen Susurluk raporunda onlarca fail-i meçhulün sıralanması bu yüzden anlamlıdır.  Demek ki devletteki temizlik sırasında halının altına gizlenecek pislik kalmayacaktır. Sivil bürokrasinin devlette restorasyon arzusu, askeri erkân tarafından da paylaşılıyor.  İşin Türkçesi, devlet çeteler tarafından işgale karşı direniyor.  Cumhuriyet meşru müdafaa refleksi gösteriyor  ***  Bürokrasi ve siyasetin yanı sıra yargıdan da yürekli ses çıkıyor.  Ankara Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen davada Savcı Fahri Artunç, esas hakkında görüşünü açıklarken enfes bir çeteci portresi çiziyor:  ‘‘Yüksekova, Haymana ve Sedat Demir çetesi gibi çeteler şeklinde anılan, organize şekilde içlerinde rütbeli zabıta görevlilerinin bulunduğu gruplar, yüksek düzeyde menfaatler sağlamışlar ve bu konu, yargının konusu olduğu gibi siyasetin de başlıca malzemesi olmuştur. Bir kısım zabıta mensuplarının çete mensubiyetleri (üyelikleri), yaşantılarında açıkça görülmüş ve bazı zabıta görevlileri gelirleriyle mütenasip (uygun) olmayan yaşantı içinde görülmüş, Beymen ve Vakko markalı giysiler ile yine markalı çakmak ve gözlükler adeta bu bir kısım kamu görevlileri ile özdeşleşmiştir.  Bütün bunları alt alta koyduğumuzda, zabıtanın, bir kısım üst düzey personelinin memurlarını da kullanarak bazı insanlarla dostluklar kurup onların menfaatlerini gözetip kolladıkları, bazen de daha ileri gidip yol keserek malını gaspettikleri inkâr edilemeyecek bir gerçek haline gelmiştir.’’   Evet, işte savcının kaleminden ve halkın gözüyle sahte kahramanlar. Oğlumuz, kardeşimiz Güneydoğu dağlarında dövüşürken, şehit düşerken, maaşının on katına mal olan Vakko, Beymen markalı takımlar giyen, sosyete davetlerinde hava atmaya çalışan gevezeler...  Savcı Bey'in ağzına sağlık.  Tek satır bile eklemeye gerek yok.  3 Şubat 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Saddam'ın dili  Enis BERBEROĞLU      Ankara'nın son Körfez Krizi'nde arabulucuk girişimine karşı çıkmak insani değerlere hakarettir. Ancak herkes barış umudunun çok zayıf olduğunu peşinen kabul etmek zorundadır.   Çünkü arabuluculukta başarı sağlanması için asgari koşul tarafların ortak dili anlaması ve tercihen benzer referans seti kullanmasıdır.   Oysa ABD ve Irak arasındaki mantık uçurumu ‘‘savaş’’ kavramına bile farklı anlamlar yükleyecek kadar derindir.  ***  Bu satırların yazarı 1991 tarihli ilk Körfez Savaşı'nı Bağdat'ta izledi. ABD ve Irak arasındaki medyatik hesaplaşmaya, her iki tarafın da savaşı cephede değil rakip kamuoyunda kazanma çabasını tanıklık etti...  Savaşın kamuoyuna sunulacak formatı hakkında düşmanlar arasında sanki sessiz bir ittifak vardı. ABD'ye propagandasına göre Bağdat'a yağan ‘‘akıllı bombalar’’ asla insanlara yönelik değildi. Hedef askeri tesisler, enerji birimleri, TV vericileriydi...  Oysa her gece güneş doğana kadar süren ağır bombardımanın yılgınlığı atlatılmadan Iraklı yetkililer tarafından derdest edilerek Bağdat'ta, Kerkük'te dolaştırılan yabancı medya yeterince sivil zayiat gördü.  Ama ‘‘sivil hedef’’ konusundaki bu estetik tartışma Suudi cephesinde ölen, yaralanan yüz binlerce Iraklı askeri unutturdu.   Dolayısıyla ne ABD, ne de Irak kamuoyundan yönetimlere savaşı durdurma amaçlı ciddi baskı gelmedi. Dünya bu kanlı savaşı çizgi film gibi izledi, karışmadı. Zaten yeni çatışma ihtimali kapıdayken kimsede ciddi korku emaresi görülmemesi bu garip savaş formatından kaynaklanıyor.  ***  23 milyon nüfuslu ama Türkiye'nin onda biri düzeyinde milli gelire sahip Irak'ta Saddam'ın veya halkın bombayla akıllanmasını beklemek abestir.  Çünkü Irak dünyadan tamamen tecrit edilmiş bir ülkedir. Irak vatandaşı açısından bakıldığında, Saddam ve Baas yönetimi, ABD bombalarından çok daha korkunçtur. Üstelik ABD uçakları gelir, geçer. Ama yakın tarih tanıktır ki Saddam kalıcıdır.  Irak, halkı için açık hapishanedir. Bu ülkede, daktilo, fotokopi ve teksir makinesinin özel kişilerce kullanımı yasaktır. Haber bültenlerinde sokaktaki halkın elinde gördüğünüz gazeteleri çıkaranlar devlet memurudur.  Iraklı meslektaşlarımız Gazeteciler Birliği saflarında Baas Partisi'nin talimatıyla gösteri yürüyüşü yapıp slogan attıktan sonra o günkü gazeteyi yayına hazırlamakta beis görmez.   Irak TV'si haber bültenlerinde Reis'in yani Saddam'ın icraatı sırasında klasik batı müziği çalınır. Çünkü Saddam'ın örneğin yabancı konuklarına kendi sesinden ‘‘hoşgeldiniz’’ diye hitabı bile sansürden geçer.  ***  Özetle karşımızda bombayla uslanmayan ama laftan anlamayan Saddam ve en kibar deyimiyle ‘‘uysal’’ Irak halkı var. Ve Saddam devrilmeden, Irak dünyaya açılıp demokratik bir yönetime kavuşmadan bu sorun çözülmez.  Savaş bu defa önlense bile sefere çıkar.   4 Şubat 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Yeşil ve Ersever  Enis BERBEROĞLU      Yeşil kod adlı ve kadrolu devlet katili Mahmut Yıldırım'ın topladığı haraçlardan beslenenler isim isim biliniyor mu?   Kutlu Savaş'ın hazırladığı Susurluk raporunda suçlanan MİT eski Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür bu soruya olumlu yanıt veriyor. Hatta Yeşil'in haraç pastasından kime, ne kadar pay verdiğini anlattığı ses bantlarının MİT'te bulunduğunu belirtiyor.  Bu kritik açıklamayı MİT'in Washington Temsilcisi sıfatıyla yapan Eymür'e iki gündür resmi yalanlama gelmedi. Kimse, ‘‘Kaset yok’’ demedi.  Hatta ısrarlı sorular karşısında Yeşil'in haraç ortağı bir isim -belki de artık yaşamadığı için- kamuoyuna sızdı:  Binbaşı Cem Ersever...  * * *  Binbaşı Cem Ersever, Diyarbakır JİTEM'de görevliyken Yeşil'in ilk patronları arasında yer aldı...  Daha sonra Ankara'ya atanan Cem Ersever, 1993 ilkbaharında ateşkes ilan eden Apo'ya devletin fazla yumuşak davrandığı gerekçesiyle arkadaşlarıyla birlikte Silahlı Kuvvetler'den ayrıldı. Terörle mücadele konusunda takma isimle kitaplar yazdı, basına açıklamaları başını derde soktu.  4 Kasım 1993 günü önce Ersever'in sonra sağ kolu Mustafa Deniz ile sevgilisi olduğu sanılan Neval Boz'un cesetleri bulundu.  Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, bu üç cinayeti soran gazeteciyi çok sert bir dille yanıtladı: ‘‘Kendi aralarında bir iç hesaplaşma olduğu anlaşılıyor.’’  Kimlerin hesaplaştığı çok kısa sürede ortaya çıktı.  Çünkü Ersever ve ekibini infaz eden katillerin şefi Yeşil'di.  * * *  Yeşil ve Ersever ilişkisi sadece ölüm-kalımla tarif edilemezdi. Yeşil, 1992 yılında Elazığ'da karşılaştığı tanıdığına övünürken Ersever'in özel yaşamıyla ilgili çok ilginç bir ipucu verdi.   Yeşil, önce 1991 yılında Muş'la Bulanık ilçesi arasında bulunan Jandarma Karakolu'na eylem yapacak üç teröristi jandarma timleri ile birlikte ölü ele geçirdiğini anlattı. Ardından yine aynı tarihlerde Muş'ta Apo'nun kuryesi bir kadını ele geçirdiğini, istihbaratçı deyimiyle ‘‘angaje ederek’’ Ankara'da JİTEM'de görevli bir binbaşıya tanıştırdığını söyledi.  Tahmin ettiğiniz gibi kadının adı Neval Boz, Binbaşı ise Cem Ersever'di. Anlaşılan Neval Boz, Ersever'in faaliyetleri hakkında Yeşil'e bilgi aktardı, muhbirlik etti.  Özetlersek, Yeşil önce Ersever'in emrinde çalıştı. Topladığı haraçlardan pay verdi. Ardından eski PKK'lı kadın ajanını ‘‘sevgili’’ diye sundu. Ve son olarak Ersever'i öldüren ekibe komuta etti.  Ne kadar kirli ve karmaşık ilişki haritası... Tüm bu rezilliğe, laçkalığa izin veren ortam PKK'ya karşı yürütülen mücadele ile izah ediliyor.  Sakın, PKK'nın gücünün 1992-93'te zirveye çıkmasında Körfez Savaşı ve Kuzey Irak'ta kurulan Kürt Devleti'nin rolünü unutmayın.  Son krize biraz da bu penreceden bakın.    5 Şubat 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Hanefi Avcı ve rapor arasında benzerlik  Enis BERBEROĞLU     Susurluk gibi dipsiz kuyuda yankılanan her sesin anlamı var. Susurluk'ta suskunluğunu bozan ilk isimlerden biri Hanefi Avcı...  1980'li yıllarda Diyarbakır, 1990'larda İstanbul'da Emniyet İstihbarat birimlerinin sorumlusu sıfatıyla ilişkileri yakından bilen Avcı önceki gece 32'inci Gün programının konuğuydu.  Hanefi Avcı bu programda MİT'i açıkça, orduyu ima yoluyla suçladı. Susurluk düğümünün çözülmemesinden askerleri sorumlu tuttu.  Hanefi Avcı gibi profesyonel istihbaratçının ifadesinde amatör analiz yöntemleriyle ayrıntıya inmenin alemi yok... Ama Avcı'nın sözlerini artık çerçevesi iyice belirmiş tablonun bütününde ele almanın kimseye bir zararı dokunmaz.   * * *  Mesela dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama Hanefi Avcı, kamuoyunda büyük eleştiri alan Başbakanlık Teftiş Kurulu raporunu beğendiğini açıkladı.   Hem 32'inci Gün'de, hem de 25 Ocak 1997 tarihli açıklamasında. Sabah'ta yayınlanan Saygı Öztürk imzalı haberin girişinde yer alan ifade ilginç:  ‘‘Susurluk Çetesi ile ilgili iddiaları Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş'ın hazırladığı raporda da aynen yer alan Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi eski Başkanı Hanefi Avcı, ‘Boş konuşmadığım ortaya çıktı' dedi.’’   Hanefi Avcı’nın rapora yansıyan iddialarına başka bir belgede de rastlamak mümkün. Aynı raporda suçlanan MİT yöneticisi Mehmet Eymür, Hanefi Avcı'yı Meclis Susurluk Komisyonu'ndaki açıklamaları nedeniyle dava etmişti. Avcı'nın 8 Temmuz 1997 tarihinde ilk celsesi görülen bu davaya sunduğu dilekçenin satır başlarına birlikte göz atalım:  ‘‘- Mehmet Eymür, Kocaeli Çetesi lideri Hadi Özcan ve Yeşil arasında bağlantı bulunduğu iddiası.  - Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması olayına karışan Müfit Sement'in aranırken Mehmet Eymür'le görüştüğü iddiası.’’  * * *  32'inci Gün programında, Diyarbakır'da görevliyken itirafçılarla ilişkisi sorulduğunda ‘‘doğrudan teması olmadığını’’ söyleyen Hanefi Avcı'nın bu anlatımı biraz eksik...  Çünkü örneğin Yeşil tarafından öldürülen Jitem emekli Binbaşısı Cem Ersever'in sağ kolu, PKK itirafçısı Mustafa Deniz'in taşıdığı L-27507 seri nolu Browning marka silahın izninde Hanefi Avcı'nın imzası var.   Susurluk'un ilk günlerinde yalan-yanlış açıklamaları ile kamuoyunu meşgul eden, Şanar Yurdatapan'ın gözaltına alınmasına yol açan iki PKK itirafçısından Murat Demir'i hatırladınız mı? Hani hapisten çıkar çıkmaz çek-senet tahsilatı iddiasıyla gözaltına alınan Demir'i...  Hanefi Avcı, Murat Demir'le ilgili bir soruya bakın ne yanıt veriyor:  ‘‘Murat Demir'i Diyarbakır'da cezaevinde yattığı dönemden tanırım. Son olarak 1993 veya 1994'te babası ile birlikte İstanbul'da makamıma geldi.’’  * * *  Son olarak Hanefi Avcı'nın askerle ilgili siciline bakmak gereklidir.   Hanefi Avcı, Refahyol iktidarının son günlerinde açılan ‘‘Ordu'ya polis köstebek’’ davasında tanıktır.   Tekrarlıyoruz, Hanefi Avcı'nın ne dediği anlamak için tablonun tamamını bilmek, görmek zorunludur. Eksik bilgi yanıltıcıdır.   6 Subat 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Iraklı çocukları unutmayan politika  Enis BERBEROĞLU        Altı yıl aradan sonra yeniden ‘‘medyatik savaş’’ havasına girdiğimiz, TV'nin uzaktan kumandasını aralıksız haber veren CNN veya NTV gibi kanallara kilitmemizden belli...  Sanki aynı filmin yeniden çekilen kopyasını izliyor gibiyiz.  Tek farkla, bu kez büyük şovun Türk yardımcı oyuncuları farklı. Geçen filmin dinamik, şamatacı ve palavracı oyuncusu artık hayatta değil.  1990 yılında Saddam'ın ayağına giderek pazarlık yapan muhalefet lideri şimdi Başbakan Yardımcısı. Bağdat'a yolladığı Dışişleri Bakanı'nın misyonu dostluk kahvesi içmek değil, savaş uyarısında bulunmak...  Ama daha da önemlisi, çıkarsa binlerce kişinin öldürecek savaşa artık hiçbir politikacı ‘‘fırsat’’ gözüyle bakmıyor. ‘‘Bir koyup, üç alacağız’’ türü boş hayallere kapılmıyor.   Aksine, Türk Dışişleri Bakanı Bağdat'a uçarken, ‘‘Biz Irak'a baktığımızda sadece kimyasal silahlar, füze rampaları görmüyoruz. Biz oraya baktığımızda, öncelikle Irak'ın, Türkiye'nin bölge halkının çocuklarını görüyoruz. Amacımız bölgede çocukların yeniden savaş felaketi yaşamamasıdır’’ diyor.   ***  Ankara anlayabildiğimiz kadarıyla, Irak krizi sürecinde iki eşikli politika izliyor. Bağdat'ın bombalanması kuşkusuz işin en medyatik kısmı ama sıcak çatışmanın sonucu daha bugünden belli...  1991 yılındaki savaşta müttefik uçaklar tam 100 bin sorti yaptı. Sadece savaşın ilk gecesinde Irak'a 18 bin ton bomba yağdı. (Hiroşima'nın dört katı.) Ateşkes ilanında Irak 42 tümenini kaybetmişti. 5 bin tankından 3 bin 500'ü hurdaya çıkmıştı, 5 bin zırhlı aracından 2 bini imha edilmişti, 3 bin 500 top bataryasından sadece bini kalmıştı.  Irak ordusu, 100 saat süren kara savaşında 100 bin kayıp, 80 bin esir verdi. Oysa toplam müttefik kayıpları 168 askeri aşmadı.  Irak savaş makinesi yedi yıldır hurda durumda... Kendi halkından başkasına tehdit oluşturması çok zor.   Bu zayıf askeri gücü imha etmek amacıyla kullanılacağı açıklanan ‘‘akıllı bombalar’’ sadece efsaneden ibaret...  İlk savaşta da gördük ki, her bomba çocuk öldürür.  ***  Türkiye, Irak çocuklarının kurban gideceği savaşı önlemekte başarısız kalsa bile, sıcak çatışmadan sonra tatsız sürprizle karşılaşmak istemiyor.  Zaten iki eşikli politikanın nihai amacı bu...  Sınıra dayanmış yüz binlerce Kürt göçmen veya Kuzey Irak'ta otorite boşluğu Ankara'nın işine gelmiyor. O yüzden savaş sonrası olası kaosa karşı şimdiden pozisyon açıklıyor. Göçmenlere insani yardımın Irak topraklarında yapılacağı duyuruluyor.  Türk dış politikası bu kez, Iraklı çocukları düşünecek kadar romantik, Irak'ın toprak bütünlüğüne sahip çıkacak kadar gerçekçi.   Geçen sefer, postmodern mütefekkirlere aldanıp, ‘‘Saddam gitsin, Irak'ı alalım’’ hayalindeydik, bu defa, ‘‘Saddam gitsin, Irak kalsın’’ diyoruz.  Akıllanıyoruz.    9 Şubat 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Merkez sağın burun merakı  Enis BERBEROĞLU       Merkez sağdaki iki güzide partimiz arasındaki yarışta ‘‘burun farkı’’ çok önemli. Belki de o yüzden merkez sağ liderlik, öyle her devlet sırrına burnunu sokmuyor. Bu yöndeki eleştirilere de burun kıvırıyor.   Susurluk sansüründe bu gizli ittifak sağlanınca tartışma çerçevesi daralıyor. Geriye kalan tek heyecanlı ayrıntı Mesut Yılmaz'ın burnu, daha doğrusu o buruna inen yumruk olarak gözüküyor.   * * *  Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş'ın üstün performansı sayesinde kamuoyunda ‘‘Susurluk mağduru’’ konumuna terfi eden Tansu Çiller ve sadık partisi DYP'nin alternatif raporu da aynı konuya eğiliyor.  Dünkü gazetelere yansıdığı kadarıyla, polis milletvekilleriyle nam salan DYP'nin ihtisas raporunda Yılmaz'a Budapeşte'de yapılan saldırının faili ilan ediliyor: Yeşil...  Rapordan alıntılar: ‘‘24 Kasım 1996 tarihinde Yeşil ile Mesut Yılmaz'ın Budapeşte'deki Hilton Oteli'nde buluştukları,   Mesut Yılmaz'ın Yeşil'den Tansu Çiller hakkında belge ve bilgiler istediği, Yeşil'in karşılığında önemli miktarda para talebinde bulunduğu, daha sonra bu görüşmelerin tartışmaya dönüştüğü ve sinirlenen Yeşil'in Mesut Yılmaz'ı yumrukladığı...’’   * * *  Kuzum bu merkez sağda hiç mi akıl fikir yok... Bu komik senaryoyu kim uydurduysa Yılmaz'ı değil, Tansu Çiller'i gömdüğünün farkında mı?  1) DYP raporunda Yeşil'in Budapeşte'ye MİT üyesi üç kişi tarafından götürüldüğü açıklanıyor. İyi de o tarihte Başbakan kim, Başbakan Yardımcısı kim, MİT kime bağlı? Bu soruların yanıtı açık: Erbakan başbakan, Çiller yardımcısı, Ailenin İçişleri Bakanı Meral Akşener görevde, Çiller'in adamı diye suçlanan Mehmet Eymür MİT'te...  Kısacası eğer DYP raporu gerçekleri yazıyorsa, o tarihte ana muhalefet lideri olan Mesut Yılmaz'a karşı hükümet bilgisiyle düzenlenen bir suikast söz konusudur. Ve rapor, Yılmaz'a ‘‘geçmiş olsun, özür dileriz’’ temennisi sayılmaktan öteye geçmez.   2) Daha da önemlisi, raporu kaleme alanlar Yeşil'in elinde Tansu Çiller'le ilgili para edecek bilgi bulunduğunu zımnen kabul ediyorlar. Yılmaz ve Yeşil arasındaki sorun ödenecek para miktarından çıkıyor.  Kritik soru, Yeşil, Tansu Çiller hakkında bu kadar değerli bilgiyi nasıl temin etti, yoksa tanışıyorlar mı?   Sayın rapor müellifleri bu konuda kamuoyunu aydınlatma zahmetine katlanırlar mı?  * * *  Hayali ihracatın yaratıcısı... Polisi, devleti mafyaya teslim eden hukuk düzeninin kurucusu... Türkiye'yi narko-devlet haline getiren ANAP hakkında rapor yazıp da bu kadar komik duruma düşmek zaten ancak DYP'ye yakışırdı.  Ama ilham perisini fazla uzakta aramamak lazım.   Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş'ın 7 Kasım 1997 tarihli ve Hürriyet'ye yer alan açıklamasına göre, Yeşil ve Budapeşte arasındaki ilişkiye önce Başbakanlık müfettişleri el attı...  Yılmaz'ı yumruklayan kişinin Yeşil olup olmadığı 20 gün kadar araştırıldı. Konu bir dergi ve bir gazeteye sızdıktan sonra, Yeşil'in Budapeşte değil Beyrut'a götürüldüğü saptandı.   Yumruk dosyası kapatılırken, çok yorulan müfettişlerde 1993 öncesi olaylara göz atacak hal kalmadı.  * * *  Ne faili meçhuller, ne rüşvet düzeni...  Merkez sağ liderler burunla meşguller.  Burnumun direği sızlıyor.    Saddam'ı devirmek için 5 maddelik plan  Enis BERBEROĞLU  Türkiye'nin, Irak'a operasyon konusunda en azından DSP ve DTP tarafından dile getirilen endişesi tamamen yersiz mi?   ABD'den savaş sonrasına ilişkin senaryolar hakkında net yanıt beklenmesi, bazı Turgut Özal müritlerinin utangaç üslubuna yansıdığı gibi ‘‘paranoyak politika’’ diye küçümsenebilir mi?  1991 tarihli ilk Körfez Savaşı'ndan sonra Kuzey Irak'ta oluşan yeni dengelerin Türkiye'de kaç bin cana mal olduğunu unutmak mümkün değil.  Dolayısıyla bu kez ABD'nin niyetini iyice anlamadan sunulacak desteğin yaratacağı siyasi vebal çok daha büyük olacaktır.  ***  Richard Perle, 1981-87 yılları arasında ABD Savunma Bakan Yardımcılığı görevini üstlendi. İzlediği sert politika ve ‘‘Karanlıklar Prensi’’ lakabıyla ün saldı.   Washington Post'ta çıkan uzun makalesinde Richard Perle, ABD'nin Irak politikasında tek bir amaç güdülmesini istiyor: Saddam'ı devirmek.  Ve bu amaç doğrultusunda Irak'ın bombalanması veya generallerin Saddam'ı devirme girişimlerine güvenilmesi taraftarı değil.   Perle, ‘‘Yoğun bombardıman bile Saddam'ın kimyasal ve biyolojik silah depolarını yok edemez. Ayrıca Irak'ın yeterince ceza gördüğünü savunanlar BM ambargosunun kaldırılması için harekete geçerler’’ tahmininde bulunuyor.  ABD eski Savunma Bakan Yardımcısı Saddam'sız Irak için tek yolun muhaliflere (Irak Ulusal Kongresi) açık ve yoğun destek olduğu görüşünü taşıyor, beş maddelik aksiyon planı öneriyor...  ***  Perle'in makalesinde yer alan plan şu unsurları taşıyor:  1) Washington, Irak'taki demokratik muhalefet cephesini yasal muhatap ve geçici hükümet sıfatıyla tanıyacak, BM'de temsilini sağlayacak.  2) Irak'ın 2 Ağustos 1990 tarihinde Kuveyt'i işgali üzerine yabancı bankalarda bloke edilen milyarlarca dolarlık varlığının bir bölümü bu geçici hükümete verilecek.  3) Başta Kuzey Irak olmak üzere, ülkenin Saddam'ın kontrol edemediği bölgelerine uygulanan ambargo hemen kaldırılacak. Muhalefetin kontrol ettiği bölgelerde artan refah, Saddam'dan kaçışı hızlandıracak.  4) Muhalefetin Saddam karşıtı propagandasına yardımcı olmak amacıyla gerekli TV ve radyo istasyonları kurulması desteklenecek.   5) Muhalefet ordusuna, hava savunma sistemi için lojistik destek verilecek.   ***  Gözüktüğü kadarıyla Perle'in planı iki temel tespite dayanıyor: 1) Olası bir savaşta kara kuvvetleri kullanılmadan sonuç alınamaz. 2) ABD bu kez kara kuvvetlerini kullanmama kararı aldığına göre yerel muhalefet güçlerinden yararlanılması zorunludur.  Bu plan, Saddam'ın yedi yıldır kontrol edemediği Kuzey Irak'ı operasyonun köprübaşı haline getiriyor. Askeri ve mali yardımlara bu bölgeden başlanması, Kuzey Irak'ın Saddam'a karşı cazibe merkezi ilan edilmesi öngörülüyor.  Kuzey Irak Cumhuriyeti, tüm Batı'nın desteğiyle sadece Saddam'a değil, Irak'ın toprak bütünlüğüne tehdit oluşturacak...  Şimdi yeniden başa dönelim: Türkiye müttefikinden yeterli bilgi alamamasından kaynaklanan endişesinde haksız mı?   11 Şubat 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Saddam'ın gerçek dostu acaba kim?  Enis BERBEROĞLU  Meseleyi necip Türk milletinin sadece siyah ve beyaz renklerden oluşan dünyasına uygun düzeyde tartışıyoruz. Medyatik canavar Saddam Hüseyin'in tepesine inecek bombalara sevinenler ‘‘demokrat’’, karşı çıkanlar ‘‘darbeci’’ ilan edilmek üzere.  Peki öyle olsun... Biz bu tartışmayı tam yedi yıl öncesinden hatırlıyoruz. Ne söz verildi, hangisi tutuldu daha unutacak zaman geçmedi.  ***  ABD'den ‘‘aferin’’ almak için Kerkük-Yumurtalık Boru Hattı'nı daha kimse resmen istemeden kapatan... Boru hattının kapatıldığını ANAP hükümetinden önce TV kanallarına açıklayıp Dışişleri Bakanı'nı rezil eden Turgut Özal...  Pijamalı Napolyon edasıyla bölge haritası önünde neler demişti?  Hani savaştan sonra masaya oturacaktık, Irak'ın geleceği hakkında görüşümüz alınacaktı. Hatta belki Irak üçe bölünecek, Kürt, Türkmen ve Arap bölgeleri kurulacaktı. Türkmenler zaten bizden, Kürtler de Özal'a hayran, Misak-ı Milli sınırlarının Musul-Kerkük'e kadar uzanması kesindi...  İşin ilginci, kendisini ‘‘demokrat’’ sananların bu arabesk şahin plana tutkuyla bağlanmasıydı.   ***  Gelelim meselenin ekonomik boyutuna...  Önce Irak'ın yaklaşık bir milyar dolarlık borcunun üstüne soğuk su içildi. Yılda 500 milyon dolarlık ihracat gelirinden vazgeçildi. Kerkük boru hattından akan ucuz petrol durdu, aksine kriz ve savaş nedeniyle fırlayan fiyatlara katlanıldı.  Kuzey Irak'taki otonom bölgeyi fırsat bilen PKK'nın eylemleri nedeniyle Habur kapatıldı. Güneydoğu'daki yoksulluk ve terör arttı. Türkiye'nin Körfez Savaşı zararı 15-20 milyar dolar olarak hesaplandı.  Ve ABD atacağı bombanın parasını, askerinin tayınını Araplara ödetirken, Türk bakanları bölgede Medine dilencisi gibi dolaşıp ucuz petrol aradı...  ***  Aradan yıllar geçti... Amerikan malı demokrasi ve insani değerleri daha iyi tanıdık... Bosna'da 250 bin kişinin ölümüne yıllarca ses çıkarılmadı, Çeçenistan'a dirsek çevrildi. ABD ancak yeniden Bağdat'ın kapısına dayanırken Türkiye'yi hatırladı.   Irak'a hava saldırısı ile sonuç alınmayacağı kesin. Kara harekâtı yapılmayacağına göre, 1991 yılında olduğu gibi ülkenin Kürt ve Şii nüfusunun isyana kışkırtılması daha mantıklı bir senaryo olarak gözüküyor.  Bağdat'a düşen bombaları patlamış mısır yiyerek TV'de izleme hayali kuran postmodern müttefiklerin sandığı gibi tek hedef Saddam değil.  Biz Irak'ın parçalanma sürecinden söz ediyoruz. Türkiye'nin komşusundaki harita değişikliğinde temkinli davranması kadar haklı politika yoktur.  Aksini düşünenler, Saddam'ı yıllardır ayakta tutan beceriksiz ABD politikasının yaldızına kananlardır.   Saddam'ın gerçek dostları bu diktatörü deviriyorum sanırken, hatalarıyla güçlü kılanlardır.   12 Şubat 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Eşkıya gibi yaşayan eşkıya olur  Enis BERBEROĞLU  Emekli Orgeneral Teoman Koman, son derece sakin bir üslupla, Emniyet'in çok övündüğü özel harekât timlerine yükleniyor:  - Dönemin Başbakanı, ‘‘Özel tim yetiştireceğiz. Bunlar eşkıya gibi dağda yaşayıp eşkıya ile dövüşecek’’ açıklamasını yaptığında ben de yakın çevreme, ‘‘Dağda eşkıya gibi yaşayan sonunda eşkıya olur’’ dedim.   NTV'de Nuri Çolakoğlu tarafından yönetilen ‘‘Enine Boyuna’’ programında beş gazetecinin sorularını yanıtlayan Koman, polisin dağdaki çaresizliğini uzman gözüyle aktarıyor:  - Polisin yiyeceği bitince ne yapacak, eşkıya gibi zorla köylüden mi alacak... Cephanesini, sağlık hizmetini dağa nasıl taşıyacak?  Dört yıl süreyle MİT Müsteşarlığı yapan, Jandarma Genel Komutanlığı'ndan emekliye ayrılan Koman, PKK dağ kadrolarıyla mücadelenin ancak silahlı kuvvetler tarafından yürütülebileceğine inanıyor:  - Türk ordusu dağda her ihtiyacını karşılar, fırınını, yiyeceğini birlikle taşır, hastanesi vardır, cephane ikmali sağlanır. Dağdan inmek zorunda kalmaz. Zaten polis ismi üstünde kentli kolluk kuvvetidir, dağda ne işi var ki?  * * *  Teoman Koman eleştirilerini emekliliğine saklayanlardan değil. Güneydoğu'da terörle mücadelede gördüğü eksik ve yanlışları gerek MİT Müsteşarlığı, gerekse Jandarma Komutanlığı döneminde raporlara yansıtmış.  Nitekim NTV'deki programda 1991 tarihli bir raporundan alıntılar yaptı. Rapora göre Koman daha o tarihte ‘‘milis’’ olarak andığı korucu ve itirafçıların suç eğilimi taşıdığına işaret etti, devlette olası çeteleşmenin haberini verdi.  Ancak Teoman Koman'ın uyarılarının genel kabul gördüğünü söylemek mümkün değil. Örneğin koruculuk sistemini eleştiren sivillere karşı Genelkurmay'ın resmi söyleminin, ‘‘PKK da aynı eleştiriyi yapıyor’’ olduğunu hatırda tutmak lazım. Koman bu konuda gülerek, ‘‘Ben görevdeyken de aynı eleştirileri yaptım. Üstelik her defasında aynısını Apo da söylüyor. Ama maksadımız ayrı diye ekledim’’ diyor.  * * *  Teoman Koman, yazımı sırasında Kutlu Savaş'la hiç görüşmediğini açıkladığı Susurluk Raporu'nda bazı doğruların yer aldığını söylüyor, ancak üslubu ‘‘edebi’’ bulduğunu ekliyor.   Koman'a göre son raporda MİT'in bir kanadının ağırlığı seziliyor:  - Raporda korucular, itirafçılar, jandarma ve emniyet suçlanıyor. Ama MİT'e doğrudan bir suçlama yok. Sadece bazı görevlilere işaret ediliyor. Burada da o görevlilerin komutanının sorumluluğu unutuluyor.  * * *  Koman ısrarla Jandarma'ya bağlı Jitem diye bir kurum olmadığını ileri sürüyor. Ama bu isim altında bazı yasadışı işlerin yapıldığını kabul ediyor. O yüzden Koman'a soruyoruz:  - Paşam, Güneydoğu'da Jandarma'nın hiç mi suçu, ayıbı olmadı...  İşte yanıtı:  - Olmuştur, ama Jandarma'nın değil, Jandarma personelinin...  Koman'ın bu yanıtını akılda tutalım. Devletin cinayet dahil her türlü eyleme izin verdiği ‘‘örtülü operasyonlar’’ hakkındaki yorumuna geçelim:  - Devlet kendi ülkesinde örtülü operasyon yapmaz.   Türkçesi devlet kendi toprağında cinayet işlemez, yargılar.  Keşke bazı geveze kahramanlar da Teoman Koman'ı dinlese, öğrense...  13 Şubat 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    IMF Başkanı, sıkı kemer değil reform istiyor  Enis BERBEROĞLU      Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Michel Camdessus, Fon tarihinde kritik dönemeç oluşturan konuşmasıyla ‘‘istikrar programı’’ ve ‘‘reform süreci’’ arasındaki farkı anlattı.   IMF'nin artık klasik kemer sıkma programlarından yana olmadığını, reçete isteyen ülkelere yapısal reform önerdiğini anlattı.  Camdessus'un geçen cuma günü Dış İlişkiler Komitesi'nde yaptığı bu konuşmanın geniş özeti, 11 Şubat Çarşamba günkü International Herald Tribune Gazetesi'nde yayımlandı.   ***  IMF Başkanı, krizdeki Güney Kore, Tayland ve Endonezya ekonomilerine önerdikleri programı şöyle tanımlıyor:  ‘‘...Çoğu kişi bu programların kamuoyunda IMF adıyla birlikte anılan kemer sıkma önlemleri içeren istikrar programları olduğunu sanıyor. Oysa bu programlar klasik IMF şablonunun çok dışında... Asya krizinde uygulanan, makro dengeleri kuracak istikrar programları değildir. Mali sistemi güçlendiren, şeffaflığı artıran ve serbest pazar öngören yapısal reform sürecidir. Amaç yatırımcıya güven aşılamaktır.’’  Camdessus, bu strateji değişikliğinin Latin Amerikan ekonomilerinde 1994-95 yıllarında yaşanan ‘‘Tekila krizinde’’ başarılı sonuç verdiğini hatırlatıyor.   IMF'nin yeni reçetesi, kriz sürecindeki ülkelerde ulusal paranın hızla değer kaybına uğradığı gerçeğine dayanıyor. Dolayısıyla ulusal paraya destek amacıyla faizlerin hemen ve çok yüksek bir düzeye çekilmesi öneriliyor. Böylece yurtdışına sermaye kaçışı önleniyor.  İşte tam bu aşamada reform ihtiyacı gündeme geliyor.  Çünkü yüksek faiz ortamı, mali bünyesi zayıf banka ve şirketleri zorluyor. Camdessus'un bu konuda tek önerisi var: Batacak olanı bırakın batsın, kalanlara güven artsın...  Ancak bu tasfiye sürecinin ardından mali piyasaların yeniden düzenlenmesi isteniyor: 1) Bankaların daha yüksek sermaye ile çalışmaları 2) Uluslararası muhasebe kurallarının kabulü 3) Şirketlerin düzenli olarak mali bilgi vermeleri zorunluluğu...  ***  Michel Camdessus, geçici faiz artışını takip eden mali piyasa reformuyla iki ana hedef güdüyor: 1) Şirketlerin borçlanma yerine halka açılarak kaynak sağlamaları 2) Mali sistemde gözetim ve denetim standartlarını uluslararası düzeye yükselterek rekabet ortamının geliştirilmesi...  Camdessus, bu tür programların uygulanmasındaki zorluğu kabul ediyor, ancak uluslararası desteğin yardımcı olacağını hatırlatıyor.  ***  Michel Camdessus'un bu makalesini yayımlandığı tarihte Türk politikacılarının kamu zamları yapmadıkları için övünmeleri, emeklilik yaşı sorunu yüzünden IMF randevusunu iptal etmeleri sizce sadece rastlantı mı.   Yoksa ‘‘merkez sağ’’ diye anılan kof politikaların iflasının yeni bir işareti mi... Merkez sağda Türkiye'yi yeniden dünya ile barıştıracak ekonomik ve sosyal reformları sırtlayacak güç kaldı mı...  Karar verin, gelecek seçimde buna göre oy atın.     16 Şubat 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Ankara-İsrail dostluğu ve Kürtler  Enis BERBEROĞLU           Türkiye ve İsrail işbirliğinde tarafların yaklaşımı belli... İsrail kuşatıldığı Arap dünyasına karşı Türkiye'nin desteğini istiyor.   Ankara, İsrail'in özellikle Irak'da istikrarı bozmak amacıyla kullandığı Kürtler'i Türkiye'ye karşı kışkırtmasını önlemeye çalışıyor.  Dün de öyleydi, bugün de böyle...  Tıpkı eski Dışişleri Bakanı İlter Türkmen'in NTV'de Yalçın Doğan'ın Güncel programında anlattığı 40 yıl önceki ilk Türk-İsrail zirvesinde olduğu gibi... Genel Yayın Yönetmenimiz Ertuğrul Özkök, bu açıklamayı önceki gün köşesinde ‘‘Kırk yıldır gizli kalan buluşma’’ başlığıyla aktardı.   Oysa aynı zirvenin ayrıntıları 1988 yılında ABD'de yayınlanan, Jeffrey T. Richelson tarafından kaleme alınan ‘‘Foreign Intelligence Organizations’’ (Yabancı Gizli Servisler) adlı kitapta açıklanmıştı.  * * *  Gazeteci Turan Yavuz'un 1993'te çıkan ‘‘ABD'nin Kürt Kartı’’ isimli kitabında, 1958 tarihli Türk-İsrail zirvesinin perde arkası, Richelson'un eserinden yapılan alıntılarla anlatılıyor...  19 Temmuz 1958 tarihinde Menderes hükümetinin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, İsrail'in Ankara'daki Büyükelçisi Eliahu Sassoon'u çağırtarak Tel-Aviv'e iletilmek üzere bir mesaj verdi. Mesaja göre, Türkiye prensipte iki ülke başbakanlarının bir araya gelmesini kabul ediyordu.  İsrail Başbakanı David Ben Gurion, o günlerde hatıra defterine şu notu düşüyordu: ‘‘Tarihe geçecek günlerden geçiyoruz. Böyle bir fırsat kendini bir daha göstermez. Elias Türkiye'nin iki başbakanın buluşmasını prensipte kabul ettiğini bildirdi. Şayet bunu Araplar duyarsa iş büyür ve çığrından çıkar. ABD bile bu işe müdahale edebilir...’’  Yine de Ben-Gurion, 24 Temmuz 1958 tarihinde ABD Başkanı Dwight Eisenhower'e yolladığı mesajda ipucu vermekten geri kalmadı: ‘‘Türkiye ile ilişkilerimiz yakın geçmişte bir hayli ilerledi. Bu ilişkiler artık rutin diplomatik temasların ötesine gitmeye başladı.’’  * * *  Meslektaşımız Turan Yavuz'un ABD kayıtlarına dayanarak aktardığına göre ilk Türk-İsrail zirvesine Irak'taki yönetim değişikliği yol açtı.   Kral Faysal'ı deviren Albay Abdülkadir Kasım'ın Arap milliyetçiliğinin bayrak ismi Cemal Abdülnasır ile yakınlaşması İsrail'i alarma geçirdi.  Darbeci Albay'ın uzun süredir Rusya'da sürgünde yaşayan Molla Mustafa Barzani'ye (Mesut Barzani'nin babası) askerleriyle birlikte Irak'a dönme izni vermesi Ankara'yı rahatsız etti.   Türkiye, Kasım ve Barzani arasındaki ittifaktan çekindi, İsrail'in Kürtler üzerindeki etkisinden yararlanmak istedi. Çünkü o tarihlerde, İsrail Kürtler'e silah veriyor, peşmergeleri eğitiyordu.   Türk-İsrail zirvesi macera filmlerini andıran sahnelerde başladı. Ziyaretin gizli tutulması için ilginç bir plan uygulanacaktı.   O tarihte doğrudan Türkiye uçuşu olmayan İsrail Havayolları'nın bir uçağı İstanbul üstündeyken motorda arıza çıktığı gerekçesiyle İstanbul'a inecekti. Uçaktaki İsrail Başbakanı David Ben Gurion ile Dışişleri Bakanı Golda Meir başka bir uçakla gizlice Ankara'ya götürülecek ve Türk Başbakanı Adnan Menderes'le buluşacaktılar.  Ancak plan az daha Yeşilköy'deki kontrol kulesinin telaşı yüzünden suya düşüyordu. Kule görevlisi, İsrail uçağının arızasını ciddiye alınca, piste itfaiye ve cankurtaran araçlarını yığdı. İsrailli konukların bu kadar kişinin gözü önünde uçak değiştirmesi mümkün değildi. Ankara'dan gelen talimatla uçağın etrafı boşaltıldı, Gurion ve Meir planlandığı gibi Ankara'da Başbakan Menderes'le görüşme imkânı buldu.  * * *  Demek ki Türk-İsrail, Türk-Irak ve Türk-ABD ilişkilerinde Kürt meselesinin önemli bir parametre sayılması en az 40 yıldır izlenen politikanın gereği... Eşikteki Körfez Krizi'nde bu politikanın gözardı edilmesi mümkün mü?  Albay Kasım gider, Saddam gelir... Menderes asılır, Mesut Yılmaz başbakan olur. Ama ülkelerin ulusal politikaları kolayına değişmez.   Bu gerçeği sadece kişisel ve entelektüel miladı Turgut Özal'a denk düşenler anlayamaz.     17 Şubat 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Füze edebiyatı ve Ortadoğu silahları  Enis BERBEROĞLU          Türkiye'nin yeni savaşa doğru koşan İkinci Körfez Krizi'nde izleyeceği politika nostaljik ipoteklerle belirlenemez.   Mesele, ‘‘Merhum Turgut Özal, ABD'nin yanında yer almıştı. Şimdiki hükümetin de cesareti varsa aynısını yapar’’ kıyasına indirgenemez.  Zaten yedi yıl arayla patlak veren iki kriz arasında son derece ciddi fark var. İlk kriz Irak'ın petrol zengini Kuvyet'i işgali, daha doğrusu zorbalıkla sınır değiştirmesi üzerine patladı. Saddam Hüseyin ancak anladığı dille, yani savaşla eski sınırlarına çekilmeye ikna edildi.   O koşullar altında Türkiye'nin uluslararası dayanışma içinde Saddam'a karşı kurulan koalisyonda yer almaktan başka seçeneği yoktu.   Oysa bugünkü kriz ABD yönetiminin resmi açıklamasına göre, Irak'ın -iddiaya göre Türkiye'yi de hedef alan- silahlarını yok etmeyi amaçlıyor.  ***  Tam bu noktada mola verip Ortadoğu silah haritasını incelemekte yarar var. Anadolu Ajansı, geçen yıl 1989-93 döneminde ülkelere göre silah faturalarını sıraladı:      Ülke adı Silah faturası   Türkiye 7.7 milyar dolar İsrail 3.1 milyar dolar İran 2.6 milyar dolar Kuveyt 2.3 milyar dolar Irak 1.9 milyar dolar Suriye 1.1 milyar dolar             Tablodan anlaşılacağı gibi Türkiye söz konusu dört yılda silaha gözümüzü korkutmaya çalıştıkları Irak'ın neredeyse beş katı para harcadı.   Nükleer gücü bulunan İsrail, Saddam'dan iki kat hızla silahlandı, belalı komşularımız Suriye ve İran hiç boş durmadı.  ***  Yine de Türkiye'nin Irak'ın silah gücünü küçümsemek gibi lüksü yoktur. Ancak yoksul halklarının her kuruşunu silaha harcayan Ortadoğu diktatörleri arasında sadece Saddam'ın zayıflatılmasını öngören plana destek vermesi ulusal çıkarlar açısından doğru mudur? Düşünmeye değer...  Bölgede Irak'ın sahneden çekilmesiyle doğacak boşluğu Suriye'nin hatta İran'ın doldurması nasıl önlenebilir? Yeni nüfuz bölgelerinin oluşması, hatta belki sınır değişikliği yüzünden Türkiye bir savaşa süreklenebilir mi? Korkmaya değer...  Veya bir an için ABD planlarının tuttuğunu kabul edelim. Yani Irak'ta yönetim değişsin, silah gücü ortadan kaldırılsın... Saddam Hüseyin'in yerine oturacak ‘‘dost diktatör’’ eskisinden hızla silahlanmayacak mı...  Amaç, Birinci Dünya Savaşı sonrası koşulların Almanya'da ortaya çıkardığı Hitler'in arabesk kopyasını mı yaratmaktır? Komşulukların ebedi olduğunu hatırlamaya değer...       18 Şubat 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Tony Blair ne biliyor?  Enis BERBEROĞLU  Türkiye'nin Körfez Savaşı'na bağlı Kürdistan fobisini yersiz bulan postmodern mütefekkirler nedense Batılı ülkelerin aksi yöndeki teminatlarını makûl karşılıyor.   Demek ki hazretler olası savaşta her türlü gelişmenin, ABD ve müttefiklerince önceden tahmin ve kontrol edileceğine imanlılar.   Aslında yakın tarihi bilenler açısından bu ruh hali hiç şaşırtıcı değil. Hatta merhum Turgut Özal'ı düşünürseniz ırsi hastalık bile sayılır.   Oysa tarihin direksiyonuna oturmak sanıldığı kadar kolay değildir.  ***  Bireysel kariyeri ‘‘Köşe dönme’’ olarak gören Turgut Özal'ın çok övülen devlet vizyonu da ‘‘fırsat kollama’’ refleksinden ibaretti. Ve Özal ilk Körfez Krizi'nde hayatının fırsatını yakaladığını düşündü.   ABD'nin yanında saf tutarsa, Başkan Bush'la sabah-akşam telefon muhabbeti yaparsa gelişmeleri ilk elden takip edeceğini ve doğru pozisyon alacağını varsaydı. Tarihe geçecek liderlik hayalleri kurdu...  Oysa iş savaşa kadar dayanınca, o pek güvendiği ABD'nin bile gelişmeleri kontrol altında tutamayacağını fark edemedi. Sonuçta usta sihirbaz ABD'nin Ortadoğu'daki marifetli çırağı olma rüyası suya düştü.   Kanıt mı istersiniz?  Turgut Özal ABD'nin kuyruk suyunda giderken hep Saddam Hüseyin'i hedef aldı, Iraklı diktatörün mutlaka tasfiye edileceğini sandı... Yanıldı.  Savaş sırasında Türk ordusunu Irak'a sokarak Musul ve Kerkük'ü işgal etmeye niyetlendi. İçte Silahlı Kuvvetler'den, dışta ABD ve Araplar'dan muhalefet görünce hevesi kursağında kaldı.  Saddam yenilince Irak'ın bölüneceğini, Türkmen ve Kürt otonom bölgelerinin kurulacağını, Türkiye'nin bu iki etnik grubu himayesine alacağını hesapladı. Yine yanıldı.  Saddam'ın zulmünden kaçan Kürtler'e sınırı aşmadan yardım önerenleri dinlemedi. 500 bin Kürt Türkiye'ye girince fena panikledi. ABD'yi ikna ederek Kuzey Irak'ta güvenli bölge kurmak istedi. 36'ncı paralel planı Federe Kürt Devleti'ne, Kürt ordusuna kadar gitti.  Kürdistan kurulursa, Türkiye'ye katılır diye düşünüyordu. Ne kadar yanıldığını göremeden öldü.  ***  Turgut Özal'ın tarihi yanılgılarının nedeni belli. Savaş gibi çok vektörlü sosyal patlamaların sonucu önceden kestirilemez.  O yüzden Türkiye'nin Irak'ın küllerinden Kürdistan doğabileceği endişesi son derece yerindedir.   ABD, Almanya ve son olarak İngiliz Başbakanı Tony Blair'in aksi yöndeki teminatı iyi niyetli temenninin ötesine geçmez.   Çünkü eğer savaş çıkarsa, kısa ve orta vadede yaşanacak gelişmeleri Tony Blair de şimdiden bilemez.    19 Şubat 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    ABD'de Ecevit'e hak veren uzman  Enis BERBEROĞLU       İkinci Körfez Krizi'nde ABD'nin Irak'ı vurması artık kesinleşti gibi. ABD medyası olası savaşın her boyutunu sansürsüz tartışıyor, muhalefetin ‘‘Saddam dostu’’ damgasına yol açmasından korkmuyor.  Örneğin dünkü International Herald Tribune Gazetesi'nde yayınlanan makalede Saddam'ın kitle imha silahlarına dönük operasyonun yaratacağı önemli risklere işaret edildi.  Üstelik makalenin yazarı gazeteci değil. Gazetede yer alan özgeçmişe göre Charles Davis, ABD Savunma Haberalma Ajansı'nda ve Ulusal Haberalma Konseyi'nde analizci olarak görev yapan bir isim.   ***  Davis makalesine kritik bir tespitle başlıyor:   ‘‘Saddam Hüseyin 1991 yılındaki savaşta müttefik ordularının Bağdat'a girmekten vazgeçmelerini elindeki kitle imha silahlarına bağladı. Batılı koalisyonun bu silahları kullanmasından korktuğunu düşündü.’’  ABD'li istihbaratçı bu nedenle Saddam'ın sadece hava akınları sayesinde kitle imha silahlarını teslime yanaşma ihtimalini çok düşük görüyor. Aksine Saddam'ın kara harekâtını önlemek amacıyla bu silahlara daha sıkı sarılacağı inancını taşıyor.  Demek ki uzman tahmini iki seçenekli:  1) Saddam ABD saldırısı hava akınları ile sınırlı kalırsa, hiçbir koşulda kitle imha silahlarına başvurmaz. Tıpkı ilk Körfez Savaşı'nda olduğu gibi ABD'nin aynı silahlarla misillemesinden korkar.   2) Ama eğer kara harekâtı başlar ve Saddam rejimini tehdit ederse, Iraklı diktatör kitle imha silahlarını kullanmakta tereddüt göstermez, hatta komşu ülkeleri bile hedef alır...  Gelin bu seçenekleri daha açık dille ifade edelim...  İlk seçenekte, Irak halkı ölüyor ama Saddam, ABD ve komşuları-bu arada Türkiye- kitlesel katliamdan kurtuluyor.  İkinci seçenekte, Irak halkı ve Saddam kaybediyor. Ancak ABD, müttefikleri ve Irak'ın komşuları -Allah korusun Türkiye de- kitle imha silahlarının tehditi altına giriyor.  ***  ABD'li haberalma analizcisi, ilginç makalesinde Saddam'ın daha önce İran savaşında ve Halepçe'de Kürtlere karşı biyolojik silah kullandığını, cezasız kaldığını hatırlatıyor.  Ardından Türkiye açısından son derece önemli konuyu gündeme getiriyor:   ABD hava akınlarının hedefini bulması ve kimyasal-biyolojik silah depolarının bombalanması halinde çevreye yayılacak zehirlerin sadece ABD ordusunu değil komşu ülkeleri de etkileyeceğini vurguluyor.  Aslında Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in ‘‘Güneydoğu Halepçe'ye dönebilir’’ endişesini teyit ediyor.  Anlaşılan Türkiye'yi zor günler bekliyor.  20 Şubat 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Yoksa Özal da gizli Saddam dostu muydu?  Enis BERBEROĞLU  Savaş kapıyı çalarken Türkiye'de kafalar hâlâ karışık. Anasol-D Hükümeti ulusal çıkarlarla, büyük ağabeyi ve müttefiki ABD arasında sıkışmış durumda. Kamuoyu her nedense kasap Saddam'la, şehvet kurbanı Clinton'ı kıyaslayıp tercih kullanmaya zorlanıyor.  Sanki en önemli sorular unutuluyor:  - Bu savaş neden kaçınılmaz?  - ABD bu savaştan ne bekliyor?  - Irak neden savaştan korkmuyor?   - Türkiye bu savaştan nasıl etkilenecek?  Hiçbir savaş amaçsız değildir. Hatta savaşın, diplomasinin silahlı uzantısı olduğu bile genel kabul gören tespittir.  Bu yüzden Türkiye'nin, ABD'nin Irak'a savaş açarken güttüğü amacı tam olarak bilmek istemesi, gelecekle ilgili planlarını tartışmaya açması, son derece doğaldır. Aksi yöndeki tavır, vatana ihanetle eşdeğer ölçüde ağır ihmal ve saflıktır.  Çünkü Türkiye'nin politikası, ancak müttefiki saydığımız ABD'nin planlarını bilirse netleşir. Ankara Hükümeti ve Türk halkı, istediğini ve istemediğini ayıracak hale gelir.  Zaten savaş kadar çok vektörlü bir oluşumda rota çizmek son derece zordur. Üstüne bir de ABD, hesabını saklarsa Ankara'nın görüş mesafesi sıfıra iner, gelişmeleri takip edemediği için uluslararası topluluğa taleplerini ve itirazlarını dile getirmekte gecikir.  ***  Yıllardır efsane gibi anlatılan birinci Körfez Savaşı'ndaki Türk-ABD yakınlığı hakkındaki gerçekler yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor.  Merhum Turgut Özal'ın dünya ahret kardeşi ilan edilen ABD eski Başkanı George Bush, önceki gün CNN'deki açıklamasında baklayı ağzından çıkardı. Bush, ‘‘Müttefik ordularının neden Bağdat'a girerek Saddam'ın işini bitirmediği?’’ sorulunca bakın ne yanıt verdi:  - Misyonumuz Saddam'ı ve Cumhuriyet Muhafızları'nı imha etmek değil, Kuveyt işgaline son vermekti. Bağdat'a girsek çokuluslu koalisyon hemen dağılırdı. İngiltere ve Kuveyt belki bizimle kalırdı, ama Türkler koalisyonu terk ederdi.  Buyrun bakalım...  Haydi diyelim ki Bush, ABD kamuoyunda çok eleştirilen ‘‘erken ateşkes’’ hatası için Türkiye'nin isteksizliğini bahane ediyor...  Yine de ortada ciddi bir anlaşmazlık var.   Ya Körfez Savaşı sırasında Saddam'a sayıp söven, kellesini isteyen Özal, Türk kamuoyunu yanıltıyordu... Veya ABD eski Başkanı Bush, her gün telefonla muhabbet ettiği Özal'ın meramını anlamamış, Özal'ı Saddamcı sanmış!  ***  Tekrar ediyoruz...  Birinci Körfez Savaşı'nın, çok açık ve herkesin kabul ettiği gerekçesi ve hedefleri vardı.   Ortadoğu gibi belalı coğrafyada zorbalıkla sınır değişikliğine izin verilemezdi. Saddam hata etti, faturasını zavallı Irak halkı ödüyor.   Türkiye'nin o tarihte uluslararası koalisyonla birlikte hareket etmek zorunluluğu vardı, bu yönde izlediği politikalar haklıydı, doğruydu.  Yani risk almaya değerdi.  Çünkü ABD'nin, Irak'ın savaş nedenleri biliniyor, ulusal politika bu çerçevede çiziliyordu.   Unutmayın, getirisi ve tehlikesi belli, hesaplanır durumlar riskli sayılır. Ancak ne getirisi, ne de tehlikesi hesaplanamayan hallere sadece macera denilir.    23 Şubat 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Hanefi Avcı neden tutuklandı?  Enis BERBEROĞLU        Polis şefi Hanefi Avcı'nın tutuklanıp cezaevine konulması, Susurluk satrancında çok kritik hamledir. Tercümesi aynı özenle yapılmalıdır.  Hanefi Avcı'yı gücünün zirvesinden koparıp cezaevi koğuşuna sürükleyen fırtınanın yönü ve şiddetini unutmamak gerekir.  ***  Hanefi Avcı, kamuoyundaki yaygın kanıya uygun düşen bir gerekçeyle, yani ‘‘konuştuğu’’ ve devlet sırlarını açıkladığı için hapiste bulunuyor.  Aksini iddia etmek, başka bahane aramak beyhude çabadır.   Ancak, Hanefi Avcı'nın ‘‘konuştuğu’’ için tutuklandığını kabul etmek, ‘‘söyledikleri’’ ile hemfikir olduğumuzu göstermez.   Ayrıca Susurluk sürecinde, devlet kademesinde gözlenen genel gevezelik eğilimi göz önüne alınırsa, Hanefi Avcı'nın konuşma fiilinden çok başka nedenlerle tasfiye edildiği kuşkusu ağırlık kazanır.  ***  Bu köşede defalarca kayda geçirmeye çalıştık. Susurluk süreci, 3 Kasım 1996 gecesi Mercedes'in kamyona çarpması ile başlamadı.   MİT tarafından kaleme alınan ve kazadan birbuçuk ay önce Aydınlık Dergisi'nde yayımlanan raporda bugünkü bilgilerden çoğu vardı.  Yani devletin en azından bir kanadı, Susurluk'taki karanlık ilişkileri aydınlatma niyetini taşıyordu.  Meşru muhatabı sayılan yürütme organından, hükümetten umut kestiğinden, suç dosyasını kamuoyuna ihbar etmek zorunda kaldı.  Eğer Susurluk'taki kaza olmasaydı, hesaplaşma kapalı kapılar ardında ve çok az sayıda tanıkla yaşanacaktı. Ancak kaza, Türk toplumunda yıllardır biriken kuşkuların kaynadığı kazanın kapağını havaya uçurdu.  Çamaşırlar ortalık yerde yıkanır oldu...  ***  Sonuçta ve bugün gelinen noktada;  1) Bazı sahte kahramanların, devletin arkasına sığınarak şahsi çıkarlarını kolladıkları,  2) Devletin terörle mücadelede suçsuz, günahsız sivillere, aydınlara ve gazetecilere kıydığı ortaya çıktı.   Şimdi tekrar başa dönersek...  Hanefi Avcı, bu iki tespitten daha ağır ne ithamda bulunmuş olabilir ki? Üniformalı veya sivil devlete, hırsızlık ve katillikten daha ağır suç yüklenebilir mi?.. Bu raporlara temel oluşturan bilgilerin toplanmasına, yazılmasına ve açıklanmasına ses çıkarmayan ‘‘derin devlet’’, neden Hanefi Avcı'nın konuşmasından korksun ki?  ***  Devlet ve cumhuriyet refleksinin Susurluk'u aydınlatmayı gerektirdiğini kabul edersek, işimiz kolaylaşır...  O zaman Hanefi Avcı'nın sözlerinin -farkında olmasa da- Susurluk'un aydınlatılması amacına hizmet etmediğini görürüz.  Aksine Avcı'nın her çıkışı ‘‘derin devlet’’ bünyesindeki itişmeyi tahrik etti. Kimi zaman askerleri, bazen istihbarat birimlerini kızdırdı. Susurluk sürecini yavaşlattı.  Hanefi Avcı, dürüst bir polistir. Polislik mesleğinin onuruna yürekten inanmış bir isimdir. Son bir yıldaki çıkışlarının yarattığı ‘‘hasım’’ kadro dikkate alınırsa, son derece cesur bir insan olduğu da ortadadır.  Ama ne yazık ki yanlış tavır içindedir. Ve bu tavırda, 4 Şubat 1997 tarihinde TBMM Susurluk Komisyonu'nda ifade vermeden bir gün önce, Emniyet zirvesinden isimlerle yaptığı 6.5 saatlik toplantı önemli yer tutar.  ***  Susurluk süreci, ‘‘polis devleti’’ amacını güden çeteleri teşhir etti. Hanefi Avcı'nın tutuklanması, bu kesime de anlamlı mesajdır.  Avcı'ya ‘‘itirafçı’’ statüsü tanıyarak bilgisinden yararlanmak isteyen hükümetin de, artık Susurluk sürecini daha iyi anlaması vakti gelmiştir.    24 Şubat 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Tencere dibin kara benimkisi simsiyah  Enis BERBEROĞLU     Bazı yazılar diğer örneklere göre daha zordur.   Ne kadar nasırlansa yine de vicdan sızlar...  Mesela bence ülkedeki gerçek gündem belli: Susurluk hakkında ‘‘konuştuğu’’ için hapse atılan polis şefi Hanefi Avcı. Öbür yanda görevi ‘‘dinleme’’ ve ‘‘izleme’’ olan, ancak polis tarafından dinlenip izlendiği için mahkemeye başvuran MİT. 28 Şubat virajının komutanı ama Hanefi Avcı'nın sözleriyle yaralanan asker...  İşin en acı yanı, konuşan hatta nara atan tarafların görüşlerini kamuoyuna tercüme görevi yıllardır dilsizi oynayan zavallı medyaya düştü... Siyasiler mi? Onlar zaten raporlu.  ***  Uluslararası AP Haber Ajansı, dün 36 yıldır gizli tutulan 150 sayfalık CIA raporunu dünyaya duyurdu. 1961 yılında ABD tarafından desteklenen Kübalı rejim muhaliflerinin Domuzlar Körfezi Çıkarması sırasında yaşadığı hezimette CIA'ya düşen hatalar bu raporda yer aldı.   Büyük skandaldan hemen sonra kaleme alınan ancak gizli tutulan raporda, CIA'nın operasyona hava desteği vermeyen Başkan John F. Kennedy'yi suçlaması beklenirdi. Oysa CIA özeleştiri yolunu seçti:  ‘‘CIA askeri operasyona o kadar bulaştı ki, başarı şansını gerçekçi biçimde ölçemez hale geldi. Politika oluşturanlara, karar vericilere yeterince enformasyon aktaramadı. Başarı için gerekli ön koşulları anlatamadı. Hızla gelişen olaylarda politika değişikliği için yeterince bastıramadı.’’  Günlük dile çevirirsek, CIA ‘‘istihbarat’’ örgütü olduğunu unuttuğu için Domuzlar Körfezi operasyonunu batırdığını kabulleniyor.   İstihbarat üretip politikacılara bilgi aktarmadığı için yanlış kararlar alındığı itirafını resmi rapora koyuyor.  ***  Oysa bizdeki istihbaratçı kavgasına bakın... Örneğin Hanefi Avcı, MİT'i veya jandarma istihbaratını yetersizlikle suçlamıyor. Sadece o cemaatin bildiği, ilgilendiği koridor dedikodularını aktarmakla yetiniyor.  Rakibi MİT ve askerler de, ‘‘Polis istihbaratı ne kadar zayıf ki, bir buçuk ay evvel sahte kimliği (Mehmet Özbay) açıklanan Abdullah Çatlı'yı polis şefi bile tanımıyor, Susurluk'ta şoförlüğünü yapıyor’’ diye eleştirmiyor, idari şikâyetlerle vakit geçiriyor.  Hanefi Avcı ve hasımları bir yıldan uzun süredir konuşuyor. Ama bazı konulara hiç girilmiyor.   Mesela ANAP iktidarı PKK hakkında ‘‘bir avuç baldırıçıplak’’ edebiyatı parçalarken istihbaratçılar neredeydi? Milli Güvenlik Kurulu'na ne bilgi veriliyordu? Dönemin İçişleri Bakanı Yıldırım Akbulut bile PKK tehdidini fark edip ‘‘gerilla’’ tabirini kullandığı için koltuğundan olmadı mı?  Başbakanlık Teftiş Kurulu raporuna geçen Musa Anter cinayetine geçelim. Rapora göre katiller bile pişman... Peki Anter'in terörist olmadığına işaret eden istihbarat raporu var mıydı? Ya da öldürülen gazetecilerin ‘‘gazeteci’’ olduğunu gösteren resmi bir istihbarat raporu?  İstihbaratçılar halkı devletten ne kadar korudu?  ***  Neyse kısa keselim... Bazı yazılar gerçekten zordur.  Çünkü tencerenin dibi karaysa benimki simsiyah.   O tarihte uyuduk, dilimizi yuttuk, bugün aslan kesildik.  Tıpkı o dönemin iktidar ortağı aslan sosyal demokratlar gibi.    25 Şubat 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    12 Eylül raporları çok kişiyi yaktı Paşam  Enis BERBEROĞLU        Yedinci Cumhurbaşkanı Kenan Evren'le, Hürriyet Ankara Temsilcisi Sedat Ergin arasında geçen kalem savaşını herhalde izlediniz.   Sedat Ergin'in Kutlu Savaş'ın raporunda yer alan MİT belgesine dayanarak, ‘‘Abdullah Çatlı'yı Evren kullandı’’ iddiasını köşesine aktarması bu tartışmayı başlattı.   Kenan Evren, Ergin'e yazılı yanıtında Kutlu Savaş raporunun Aliyev ve Topal arasında ilişki kuran bölümünün yanlış çıktığını hatırlattı, kendisine haksızlık yapılmasından yakındı.  Çok daha eksik bilgi içeren sözde resmi raporlarla binlerce yaşamı söndüren askeri rejim komutanının bu tür şikâyette bulunması herhalde ilahi adaletin tecellisidir. Başka ne diyebiliriz ki...  ***  Gelelim Evren'in beğenmediği MİT raporuna... Kutlu Savaş'ın raporunda kamuoyuna açıklanmayan bölümler arasında yer alan bu belgede iddiaya göre şu bilgi aktarılıyor: MİT Abdullah Çatlı ve arkadaşları ile ilk kez 23 Ekim 1982 tarihinde temasa geçti. 24 Ekim 1984 tarihinde Çatlı'nın Paris'te uyuşturucu ile yakalanması üzerine ilişki koparıldı.   Daha ileri gitmeden ‘‘uyuşturucu’’ gerekçesi üzerinde durmakta yarar var. Çünkü Abdullah Çatlı ve Mehmet Şener 22 Şubat 1982 tarihinde İsviçre'nin Zürih kentinde sahte pasaportla yakalandılar. Türkiye iadelerini istedi ama her ne hikmetse serbest bırakıldılar.   Daha sonra İsviçre Kanton Savcılığı Çatlı'nın uyuşturucu kaçakçılığı yapan çete üyesi olduğuna ilişkin dosya hazırladı. Bu dosyada ismi geçen sanıklardan Nevzat Bilecen 22 Ağustos 1984 tarihli ifadesinde MİT ajanı olduğunu ileri sürdü. Görevinin Çatlı ve çetesini izlemek olduğunu anlattı.  Kısacası MİT'in Çatlı'nın uyuşturucu işine bulaştığını Fransa'da yakalanmasından önce duymuş olması gerekiyor.  ***  MİT belgesinde yer aldığı iddia edilen diğer bilgilere göre Ermeni terörüne karşı misilleme amacıyla iki ayrı ekip kuruldu. Fransa, Belçika ve Lübnan gibi ülkelerde eylemler yapıldı. Raporda Çatlı ve ekibiyle ilgili olarak beş eylemin listesi verildiği ileri sürülüyor...  Alfortsville'deki Ermeni Soykırım Anıtı'na bomba atılması, Ara Toranyan'ı iki kez öldürme girişimi, Papazyan'a suikast denemesi...  Başarısız da olsa MİT arşivinde Çatlı'nın hanesine yazılan bu eylemlerin hedef noktasında yer alan Ara Toranyan'ın bu bilgiye itirazı var.  Anadolu Ajansı Paris Temsilcisi Rahmi Gündüz 1997 mart ayında Toranyan'ın ‘‘La Lettre de l'Ugab’’ isimli haftalık Ermeni Dergisi'nde çıkan demecini haber olarak geçti. Nedense pek iltifat görmeyen bu haberde Toranyan, Asala'nın bitiş öyküsünü çok farklı anlattı.   Toranyan, Asala'nın eski lideri Agop Agopyan'ın mafya tipi operasyonlara yönelmesinin ve militanları paralı asker gibi kullanmasının kaçınılmaz sonu getirdiğini ileri sürdü.   Kendisine karşı düzenlenen suikast girişimleri hakkında ise, ‘‘Aktarılan ayrıntılar tamamen yanlış. Mesela bana 1984 yılında hiçbir saldırı düzenlenmedi’’ dedi. 1983 yılındaki saldırılar için Toranyan iki merkezden kuşkulanıyor: ‘‘Türk gizli servisleri veya Asala...’’  Evet, yeminli Türk düşmanı terörist Toranyan'ın sözlerine inanmamakta herkes özgürdür. Ama bu demeç bile geveze kahramanların ‘‘bitirmekle’’ övündükleri Asala'da ciddi bir iç savaş yaşandığını ortaya koyuyor.   26 Şubat 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Hırsız polisi izleyen polis  Enis BERBEROĞLU        Et kokarsa tuzlarsın, ama ya tuz kokarsa...  Aynı misal polise güven kalmazsa, iş başa düşer.   Uçak yolcusu operasyona hazırlanan özel harekât timini beklemeden hava korsanının üstüne atlar. Gazeteler bu amatör cesaret gösterisinin yol açabileceği felaketi gözardı ederek ‘‘kahramanlığa’’ övgü düzer.   Kısacası kamuoyu uçak korsanından çok polisten korkar hale gelir.   * * *  Bu ortamda dünkü gazetelerde yer alan haber çok ilginç. Habere göre, İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir, emrindeki yöneticileri polis marifetiyle gizlice izletiyor. Doğrudan Özdemir'e rapor veren altı kişilik özel ekip, polis şeflerinin harcamalarını, ilişkilerini kayda geçiriyor.  Hasan Özdemir, atama ve terfilerde bu özel bilgilerden yararlanıyor. Hatta örneğin Edirne'deki TEM katliamı sanıklarından birine ait Mercedes otomobili kullandığını saptadığı müdürünü görevden alıyor.  Özdemir daha önceki görev yeri olan İzmir Emniyeti'nde de aynı konulardaki titizliği ile öne çıktı. Hasan Özdemir tarafından kurulan özel ekiplerin operasyonları sonucunda İzmir polisi bünyesinde yuvalanan 28 kişilik bir rüşvet şebekesi yakalandı.   Üç ay gibi kısa sürede 842 polis açığa alındı.  Özetle, namuslu müdür bulunursa tuz kokmuyor!  * * *  Hırsız polisin ancak namuslu polis tarafından yakalanacağı gerçeği dünyada çok erken fark edildi. Vizyondan yeni kalkan ‘‘Copland’’ (Güçlüler Ülkesi) filminde suçlu polisleri izleyen müfettiş, çalıştığı ofisi ‘‘Internal Affairs’’ (İçişleri) diye tanıtıyordu hatırlarsınız.  Polis bünyesinde kurulan bu özel birimin tek işi meslektaşlarının suça bulaşmasını önlemek, rüşvet alanı, haksız yere adam öldüreni örgütten atıp, hapse yollayana kadar kovalamak.  Susurluk süreci polisi hükümetin hatta Meclis'in bile denetleyemediğini gösterdi. Aksine ‘‘polis devleti’’ hevesi taşıyanların acemi siyasetçileri kullanarak sistem içinde füze gibi yükselmelerine tanık olduk.  Dolayısıyla suçlu polislerin örgütten veya toplumdan ayıklanmasında tek şansımızın yine polisler olduğunun farkındayız.   Gönül isterdi ki Hasan Özdemir'in kişisel inisiyatifiyle oluşturduğu özel ekipler örnek olsun, kurumsallaşsın.  Aksi halde Amerikalı uzmanların Türk polisi hakkında hazırladıkları raporda vardıkları sonuç daha yıllarca değişmez:  ‘‘Dünyadaki her polis teşkilatında rüşvet bir problemdir. Özellikle maaşların az, uyuşturucu kaçakçılığının fazla, denetimlerin yetersiz olduğu ülkelerde rüşvet olaylarında artış meydana geldiğini biliyoruz. Bu üç koşul da Türkiye'de mevcuttur.’’    27 Şubat 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Poliste kalite kontrol yönetimi  Enis BERBEROĞLU  İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir, yönetim anlayışını tarif ederken ‘‘Kendimi holding yöneticisi gibi görürüm’’ diyor. Tecrübeli polis müdürü, örgütünün mümkün olan en yüksek hacimde hizmet üretmesini halkın kârı olarak kabul ediyor.   Hasan Özdemir, emrindeki binlerce polise düzenlenen her toplantıda aynı mesajı veriyor: ‘‘Elimiz vatandaşın cebinde olmayacak.’’  Özdemir, polisin görev gereği hep toplumun kirli ve yasadışı unsurları ile temasta olduğunu ve çıkar ilişkilerine açık konumda bulunduğunu hatırlatıyor. Ancak hırsız polise karşı tavrını çok açık koyuyor:  - Ben, rüşveti düşük maaşla izah edenlere karşıyım. Ahlak bozukluğu da yeterli açıklama değil. Ben, rüşveti uygarlıklar yıkan bir devlet suçu olarak görürüm. Rüşvete karşı bu anlayışla mücadele ederim.  Hasan Özdemir'i dinlerken kafamızda iki başlık beliriyor: Hizmet kalitesi ve ahlak... Türkiye'nin Özal müridi postmodern mütefekkirler sayesinde unutmaya başladığı iki erdem. Oysa küresel trend, mecburi istikamet gibi aynı yönü gösteriyor.  ***  Internet'te sayfası bulunan New York Polis Müdürlüğü, personelle ilgili suçlama ve şikâyetleri kabul eden ‘‘Internal Affairs Bureau’’ birimi hakkında şu bilgiyi aktarıyor: ‘‘Bu büronun görevi yolsuzlukları önlemektir. Bu amaçla polisle ilgili suçlama ve eğilimleri analiz eder, kapsamlı soruşturmalarla sonuca varır.’’  Bu bilginin hemen altında, polisle ilgili ihbarların yapılacağı yazışma adresi ile telefon numarası yer alıyor.  Yine Internet'te sayfası olan Washington Eyaleti High Point kenti polis müdürlüğü, hırsız meslektaşlarını izleyen birime farklı isim takmış: Prefesyonel Standart Bölümü...  Polis müdürlüğü, bu bölümün işlevini şöyle anlatıyor:  ‘‘Kent halkı, anayasal haklarını korumak, kanun ve düzeni sağlamak için polise güveniyor. Bu güveni hak etmek için polisin kamuoyundaki kuşkuları gidermeye hazır olması gereklidir. Halkın şikâyetlerini bir denetim mekanizması olarak kullanmak, hizmetin kalitesini yükseltir.’’  ***  Demek ki neymiş?  Özal yağdanlığı bazı kalemlerin yıllardır, eski bir belediye başkanına yakıştırdıkları ‘‘hırsızdı ama hiç değilse iş yapıyordu’’ etiketi, alaturka cinliğe yakışır palavradan ibaretmiş.  Çünkü kamuda ahlak çıtası yükselmeden hizmet kalitesinin tırmanması mümkün değil. Bu tespiti ABD polisi dile getirmiyor. Dünya Bankası, IMF gibi hazretlerin mekkesi sayılacak merkezler de aynı kanıda.  O yüzden İstanbul Emniyeti'nin başına Hasan Özdemir gibi ahlakçı polisin atanması bu kent için büyük şanstır.   Gelin ihbarlarla Özdemir'e yardım edelim.   Her MİT raporunda mafyanın memuru ilan edilen İstanbul polisini temizleyip yeniden devlet personeli rütbesine terfi ettirelim.    5 Ocak 1998, Pazartesi     Bilanço zamanı Enis BERBEROĞLU       Yeni yıla girmeden eskisine ait bilançoyu okurla paylaşmak istedik.  Bu köşeye arada sırada göz atanlar bile sanırım formatında son bir yılda yaşanan değişikliği fark ettiler.   Ekonomi ağırlıklı içerikten önce Susurluk'a doğru dümen kırdık, ardından hırsız-polis öykülerine kadar girdik.  Bu üslup değişikliğine telefonla, mektupla ve faksla iletilen tepkiler istatistiki açıdan anlamlı sayıya ulaştı diyemeyiz.  Ama sanırım okurun meramını anlayabildik.  Özetle gösterilen çabayı gerekli ama yetersiz görüyorsunuz.  Çok haklısınız, daha yolun başındayız.  * * *  Geçen yıl bu köşenin hemen her gün Susurluk ilişkilerine ayrılmasını yadırgayanlar çıktı. O yüzden izninizle Susurluk'tan ne anladığımızı bir kez daha izah edelim...  Susurluk'la birlikte anılan olaylar, devletin hukuk sınırları dışına çıkmasından ibaret değil. ‘‘Devletin yüce çıkarları suç sayılan eylemde bulunmak’’ bahanesi Susurluk'u izaha yetmez.  Çünkü söyler misiniz, Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması, Tarık Ümit'in ortadan kaybolması, Ömür Lütfü Topal'ın öldürülmesinin Türkiye Cumhuriyeti'ne ne faydası dokunmuş olabilir? Ancak bu üç eylemin de bazılarını zengin ettiği yolunda çok güçlü işaretler vardır.   Demek ki Susurluk diye andığımız olaylar zinciri, aslında Güneydoğu'da süren savaşı arka fon olarak kullanan bazı uyanıkların şahsi çıkar peşinde koşarken devlet imkânlarını seferber etmesidir.  Kara mizah gibi niyetimiz yok ama, Susurluk'u savaş vurgunu diye tanımlamak pek de yanlış kaçmaz.  * * *  Susurluk skandalı yaygın kanının aksine trafik kazasıyla patlak vermedi. Kazadan iki ay kadar önce Aydınlık Gazetesi'ne sızan MİT raporunda bugün tartışılan bilgilerin çoğu yazılıydı.   Yani devletin gizli operasyonlarını yöneten bir kanadı, bazı bürokrat ve siyasileri şahsi çıkarları peşinde koştuğu gerekçesiyle kamuoyuna ihbar etti. Daha açıkçası, devlet Susurluk'taki akçeli ilişkilerin aydınlatılmasını istedi, hatta belki yardımcı bile oldu.  Ve buna karşın Susurluk çözülemedi.  * * *  Susurluk Cumhuriyet'in üç temel sütununu devirdi, geçti.  Yürütme gücü yani hükümet, Susurluk ilişkilerini aydınlatamadı.  Yasama organı Meclis'in kurduğu Komisyon Susurluk'ta siyasi sorumluları belirlemek bir yana, sorguya çekemeden dağıldı.   Yargı aşamasında sanıkların tümü tahliye oldu. Dördüncü güç olan medyada Susurluk'un takipçisi bir avuç insan kaldı.   * * *  Hırsız-polis öykülerine gelince...  Bu satırların yazarı, uzun yıllarını ekonomi muhabiri olarak geçirdi. Kayıt dışı ekonominin gücüne ve derinliğine bizzat tanıklık etti.  Ülke ekonomisinde dolaşan kara para miktarının 50 milyar doları aştığı yolundaki bilimsel tespitlerin yarattığı panikle yola çıktı.  Kayıt dışı ekonomiye gösterilen hoşgörünün aslında kara paraya yardım ettiğini anlatmaya çalıştı. Kayda geçirilen ekonominin illa ağır vergi yüküyle cezalandırılması gerekmediğine inancını korudu.  * * *  Evet bir yıl böyle geçti. Sürçi lisan ettiysek affola. İzninizle önümüzdeki yıl da aynı konulara devam edeceğiz.     [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]   6 Ocak 1998, Salı     Mehmetçik 2020 Enis BERBEROĞLU        Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir vizyonu var; 2020 yılı için. Aslında 2020 göz doktorlarının daha iyi bildiği gibi ‘‘tam vizyon’’ anlamına geliyor. Her iki gözün de 20'de 20, yani hatasız gördüğünü ifade ediyor.  Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 21'inci yüzyılın ilk 20'nci yılı sonunda ulaşmaya çalıştığı hedef belli: Küçük, hareketli ve tam profesyonel ordu.  Zaten başka çaresi de yok. Çünkü gelişen ve giderek daha yoğun teknoloji kullanan silah sistemlerini 18 ay zorunlu askerlik yapan Mehmetçik'e öğretmenin yolu yok. Öğrense de savaşta kullanmasını beklemek hayal.  O yüzden 2020 yılındaki ordunun omurgasını bilgi çağının ürünü süper subaylar kuracak. Uzay çağı silahlarını uzman erbaş kullanacak.  * * *  ABD ordu modelini benimseyen TSK'da bu hedef açısından eğitim seferberliği yaşanıyor. 1995-96 öğretim yılında askeri liselerde eğitim sistemi tamamen değişti.   ‘‘Ezbersiz eğitim’’ ve ‘‘Öğrenmeyi öğrenme’’ sloganıyla, Milli Eğitim Bakanlığı'nın kalıpları terk edildi. Önce öğretmenler eğitime alındı, öğrencileri tartışmaya ve sorgulamaya teşvik etme yolları anlatıldı.  Tek doğru yanıtın bulunduğu test usulü sınav sistemine, açık uçlu soruların yer aldığı ikinci bir sınav yöntemi daha eklendi. Yaşamda karşılaşılan her sorunda olduğu gibi hiçbir zaman tek doğru yanıt bulunmadığı gerçeğinin altı çizildi.   Milli Eğitim tarafından okutulması zorunlu tutulan ders kitaplarındaki ‘‘dayanıklı bilgiler’’ derlendi.   Öğretmenler ders sırasında sadece işe yarayan bu bilgileri aktardı, ancak ezberle hatırlanacak detaylara fazla önem verilmedi.  Örneğin Mohaç Savaşı'nın işlendiği bir tarih dersinde öğretmen sürenin en fazla üçte birini savaşın tarihi koşullarına ayırdı.   Kalan sürede siyasi, ekonomik ve askeri koşulların farklı olması halinde savaşı hangi tarafın kazanacağı tartışıldı.   Askeri liselerde başlatılan eğitim reformunun ilk sonuçları çok umut verici: Not ortalaması yükseldi, cezalar azaldı. Askeri deyimiyle ‘‘Demokratik ılıman’’ iklim öğrenciye araştırmacı kişilik kazandırdı, liderliğe inancını pekiştirdi. Askeri okullara ‘‘Toplam kalite’’ sistemini sokan yetkililer İSO-9001 belgesi almak için başvurdu.  * * *  Askeri eğitimde yeni rüzgârlar sadece sınıf düzeninde yaşanmadı.   Eğitimin öncelikli hedefleri arasına, ‘‘Hukuka ve insan haklarına saygı’’ ilkesi de konuldu. Askeri liselerde seçmeli olan İnsan Hakları Dersi Harp Okulları'nda zorunlu tutuldu.   Kara Harp Okulu'nda Sistem Mühendisliği, Deniz Harp Okulu'nda Endüstri ve Elektrik Mühendisliği, Hava Harp Okulu'nda Bilgisayar Mühendisliği okutuldu.   Askeri liselerde matematik ağırlıklı Fen Lisesi düzeyi tutturuldu.   1992 yılında ilk kadın subay adayları Harp Okulları'na kayıt yaptırdı. Bugün Kara Harp Okulu'nda 63, Deniz'de 39, Hava'da 58 kadın eğitim görüyor. Kara Harp Okulu'nda 3 bin 36, Deniz'de bin 18 ve Hava'da 885 subay adayı okuyor. Bu okullarda eğitim gören yabancı öğrenci sayısı bin 629.  * * *  Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak, Güneydoğu'ya düzenlenen basın turunun ikincisini dün Ankara'da başlattı.   Bu ikinci turun amacı Türk Silahlı Kuvvetleri'ne subay ve astsubay yetiştiren eğitim kurumlarının, yani askeri liseler, harp okulları ve harp akademilerinin kamuoyuna tanıtılması...  Silahlı Kuvvetler bu kez geziye katılan 44 gazeteciden oruçlu olanları daha kayıt aşamasında tespit edip, ayrı program uyguladı. Oruç tutmayanlar öğlen yemeğindeyken oruçlu gazetecilere TSK hakkında video filmler izletildi.  Dört gün sürecek bu turdan gözlemlerimizi aktarmaya devam edeceğiz.     [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]   7 Ocak 1998, Çarşamba     Harbiye'nin yarısı oruçlu Kurthan FİŞEK      Evet yanlış okumadınız. Toplam öğrenci sayısı 3 bin 34 olan Kara Harp Okulu'nda bu Ramazan bin 600 subay adayı oruç tutuyor.  Yani okulun yarısından fazlası sahura kalkıyor, iftar açıyor.   Genelkurmay'ın basın turuna katılan Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman DiLipak, okul komutanına, ‘‘Oruçlu öğrenci sayısında yıllara göre bir artış var mı?’’ diye soruyor. Tümgeneral Işın Koşaner, ‘‘Pek değişmiyor. Ama daha Ramazan'ın ilk günlerindeyiz. Yoğun dersler ve program nedeniyle oruçlu sayısı Ramazan sonuna doğru biraz düşer. Mesela geçen yıl bin 200 öğrenci kalmıştı’’ diyor.  Harbiye'de isteyen namazını kılıyor, orucunu tutuyor.   Ama askeri disiplinden taviz verilmiyor.  * * *  Kara Harp Okulu'nda dini vecibelerini yerine getirmeye gayretli bu kadar çok öğrenci çıkması rastlantı değil. Çünkü bu öğrenciler Türk nüfusunun genetik mirasına uygun aile yapısından geliyor.   Harbiye'ye giren öğrencilerden yüzde 30'unun babası devlet memuru. Memur çocuklarını yüzde 21'lik payla babası işçi olan öğrenciler izliyor.   Yani her 100 askeri öğrencinin 50'si memur-işçi çocuğu.   Oğlunu Kara Harp Okulu'na yollayan memur aileleri içinde yüzde 30'luk payla subay ve astsubaylar başı çekiyor.   Harbiye'ye öğrenci veren coğrafi bölgeler içinde Marmara ilk sırayı alıyor. Bu bölgeyi İç Anadolu ve Ege takip ediyor. Güneydoğu ise son sırada.   Her 100 Harbiyeliden sadece ikisi Güneydoğu kökenli...  Bu istatistikleri yorumlarken Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak'ın uyarısını akılda tutmakta yarar var:  - Bu rakamlar sadece sonuçtur. Hiçbir kota uygulamıyoruz. Sınavı kazananların baba meslekleri ve bölgesel kökenlerinin dökümü bu...  * * *  Malûm Cumhuriyet'in kurucusu, büyük önder Atatürk, Harbiye mezunu.   Ama Harbiyeli tek Cumhurbaşkanı Atatürk değil.   İsmet İnönü, Cemal Gürsel, Cevdet Sunay ve Kenan Evren Harbiye diplomalı diğer Cumhurbaşkanları.  Kara Harp Okulu beş Cumhurbaşkanı yanı sıra dört başbakan da çıkarmış: İsmet İnönü, Ali Fethi Okyar, Recep Peker ve yine Cemal Gürsel.  Askerin siyasi ağırlığı Harbiye müzesinsa daha iyi anlaşılıyor.  * * *  Harbiye öğrencileri Sistem Mühendisliği alanında lisans düzeyinde eğitim görüyor. Dün gezdiğimiz kampüste 52 bin kitaplık kütüphaneden yararlanıyor.   Sekiz öğrenciye bir bilgisayarın düştüğü dershanelerde ders yapıyor. İngilizcenin yanı sıra Almanca, Fransızca ve Rusca öğreniyor. Hele Janus programıyla savaş simülasyonu dersi var ki, bilgisayar oyununu andırıyor.   Harbiye öğrencileri Çizgi Ötesi diye bir dergi çıkarıyor, kapalı devre TV yayını deniyor. Kısa misafirliğimiz sırasında kamera ve teypleri bize doğru uzatarak Harbiye izlenimlerimizi sordular. Meğer bu sorular ısınma amaçlıymış.  Çünkü hemen ardından, ‘‘Kamuoyu yoklamalarında ordu en saygın kurum çıkıyor, siyasiler ve medya ise çok altlarda, sizce neden?’’ türü sorular geldi.  Doğru-düzgün yanıtverebildiğimi pek sanmıyorum.  İsterseniz bu sorulara biraz da siz kafa yorun.   İnanın zamanıdır.     [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]   8 Ocak 1998, Perşembe     Yüzbaşının ekonomi dersi Enis BERBEROĞLU   Hava Harp Akademisi'nin geniş ve aydınlık sınıfında genç yüzbaşılar dikdörtgen masanın çevresinde tartışıyor. Tahtadaki yansıya göre dersin konusu ‘‘Milli Güçler’’... İnsan gücü, coğrafi güç, ekonomik güç, askeri güç.   Karacı Yüzbaşı Baki Kaya, 21'inci yüzyılda ekonomik gücün önemine işaret ediyor: ‘‘Artık fetihle milli gücün artması dönemi geride kaldı. Ülkeleri ekonomi besliyor.’’  Bu görüşe Deniz Yüzbaşı Mustafa Koç'tan bilimsel alıntılarla dolu destek geliyor. Alvin Toffler, Paul Kennedy gibi gelecek bilimcilerin kitaplarını sayan Yüzbaşı Koç, ekonomik gücü askeri gücün bile önüne yerleştiriyor.   Ama Karacı Yüzbaşı Hakan Akar'ın itirazı da anlamlı:  - Her ülke ekonomik zenginliğini koruyabilmek amacıyla askeri güce sahip olmak zorunda. Sovyetler gibi ekonominin kaldıramayacağı ölçekte ordu beslemek yanlış. Ama ekonomik refah, askersiz devam edemez.  * * *  Genelkurmay basın turunun üçüncü gününde Harp Akademileri'nde bir dizi ‘‘planlı rastlantı’’ sonucunda genç kurmayların hangi konulara kafa yorduklarına tanık olduk... Yorumsuz aktarıyoruz...  Kara Harp Akademisi Savaş Oyunları Salonu'ndayız.   Bilgisayar ekranları ve haritalarla filmlerdeki Kriz Merkezleri'ni andıran ortamda kırmızı düşman ordusunun Kırklareli'ne doğru ilerlemesini izliyoruz. Ama savaşın bir sonraki 30 saatinde ulusal toprakların geri alınmasına kesin gözüyle bakılıyor. IDAHEX programıyla tabur düzeyine kadar planlaması mümkün olan bu stratejik oyun mayıs ayında daha da zenginleşecek. Çünkü devreye girecek JTLS programı ile çok daha küçük birimlerin bile planlaması yapılacak.   Yarım saat sonra Hava Harp Akademisi Toplantı Salonu'ndayız.  Kürsüdeki genç yüzbaşı tanker uçaklar hakkında bilgi veriyor. Tanker uçakla havada yakıt ikmali yapan 6 F-4, bu imkandan yararlanmayan 10 F-4'ün vazifesini yerine getiriyor. Çünkü daha çok silahla daha uzun süre uçabiliyor. Bir tanker uçak, havada 16 uçağa yakıt ikmali yapabiliyor. İkmal süresi 3-5 dakika sürüyor.  Deniz Harp Akademisi'nde Grup Tartışması'nın konusu ‘‘Ege Adaları’’...  Kürsüdeki Yüzbaşı önce Yunan tezini en ince ayrınıtısına kadar aktarıyor. Ardından Türkiye'nin gerekçelerini sıralıyor.   İlginçtir, her üç Akademi'de genç kurmayların üstünde çalıştıkları tehditin kaynağı ve coğrafi adresi aynı: Yunanistan ve Ege...  * * *  TSK, Harp Akademileri ile gurur duyuyor.   Çünkü her üç kuvvetin, yani kara, deniz ve havacı subayların ortak eğitim aldıkları akademi sayısı dünyada bile fazla değil. Kıbrıs Savaşı sırasında Kocatepe muhribinin Türk jetleri tarafından yanlışlıkla batırılması, Türk ordusuna ders olmuş. Müşterek harekatın önemini kavratmış.   Bu özelliği ile Harp Akademileri'ne dost ülkelerden çok sayıda subay geliyor. 12 bin kişilik Kırgız Ordusu'ndan 30 yaşındaki Yarbay Nurdin Asangaziev, Türk ordusundaki disipline hayran.  Geçen yıl Silahlı Kuvvetler Akademisi'nden 75 Türk subayı İsrail'e giderek elektronik tesislerini gezdi, bir hafta inceleme yaptı. İsrail'den de konuk heyet ağırlandı.  * * *  Harp Okulları'ndan mezun subaylar 8 yıllık kıdemle Harp Akademileri'ne başvuruyor. Sınavı kazanırlarsa iki yıllık eğitimle kurmay subay oluyorlar. Kurmay Albay rütbesinde 5 aylık Silahlı Kuvvetler Akademisi eğitimi geliyor. Son olarak bazı generaller Milli Güvenlik Akademisi'nde özel sektör ve kamu yöneticileri ile birlikte yine 5 ay süreyle kurs alıyor.   Gözüken o ki, askerin meslek içi eğitimi hiç bitmiyor.      [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler]   9 Ocak 1998, Cuma     Subay ve mühendis Enis BERBEROĞLU   Deniz Harp Okulu'nun yemekhanesinde sanırım artık sinema klasikleri arasında sayılan ‘‘Subay ve Centilmen’’ filmini anımsıyoruz.   Lekesiz beyaz masa örtüleri, Sümerbank markalı da olsa porselen tabaklar, son derece özenle hazırlanmış mönü, beyaz smokin ceketli garsonlar tarafından yapılan servis, fonda Strauss müziği...  Deniz Harp Okulu'nda her öğrenci öğle ve akşam yemeklerinde 10 tabak kirletiyor. Yani günde 10 bin, ayda 300 bin tabak yıkanıyor.   Eski komutanlar, gemide yemek masasına tören üniforması ile oturulduğu günleri anımsıyor. Yani Deniz Harb Okulu'nda subay adayları, en azından centilmen gibi yemek yiyor.   Ama onlara sadece ‘‘Subay ve Centilmen’’ denilmesi haksızlık olur.  Çünkü genç bahriyeliler, hem subay, hem de mühendis.  * * *  Deniz Harp Okulu Komutanı Tümamiral Taner Ezgü, ilk kez 1997'de mühendislik diplomalarının altına imza attı. Geçen yıl okuldan Endüstri, Makine ve Gemi İnşaat Mühendisleri mezun oldu.  Yemek masasını paylaştığımız dördüncü sınıf öğrencisi Aykut Çatal ile Gökmen Gücüyenen Endüstri Mühendisliği diplomasına hak kazanacaklar. Aykut Çatal, ‘‘Zaten başka bir üniversiteye de gitsem işletme branşını seçerdim. O yüzden Endüstri Mühendisliği'ni tercih ettim’’ diyor.  Deniz Harp Okulu'na girebilen öğrencilerin yüzde 40'ının babası memur veya memur emeklisi. İşçi çocuklarının payı yüzde 25...Subay ve astsubay çocuğu Deniz Harp Okulu öğrencileri de toplamda yüzde 13'lük pay taşıyor.  Babası emekli bahriye binbaşısı olan Aykut Çatal mezuniyetten sonra gemide alacağı göreve uygun kurstan geçecek. Sonra en az iki yıl gemide çalışacak. Bu süreden sonra dilerse SAT ve SAS komandoluğu gibi ihtisas dalları için sınava girecek.   * * *  Hava Harp Okulu öğrencilerinin profili yine Türkiye mozaiğini yansıtıyor. Öğrencilerin yarısından fazlası memur ve işçi ailelerinden geliyor.   Coğrafi olarak Marmara (yüzde 30) ile Ege (yüzde 25) ve İç Anadolu (yüzde 24) ağır basıyor. Güneydoğu'nun payı yüzde 1.  Öğrencilerin yüzde 26'sının ailesine aylık 100 milyonun üstünde para giriyor. Ailelerin yüzde 23'ünün aylık geliri 60-80 milyon lira arasında değişiyor. Öğrenci velilerinin yüzde 33'ü yüksek okul veya üniversite mezunu, yüzde 30'u lise tahsilli. Annelerin yüzde 72'si ev kadını.   Öğrencilerin yüzde 39'unun bir, sadece yüzde 5'inin beş kardeşi var. Yüzde 91 gibi ezici çoğunluğunun anne ve babası boşanmamış.  Hava Lisesi bulunmadığı için Hava Harp Okulu öğrencilerinin yarısını sivil kesimden seçmek zorunda kalıyor.   Ama sanılanın aksine Hava Harp Okulu'nu bitirenlerin tamamı pilot olamıyor. Hatta öğrenciler okul süresince sadece 13 sorti yapabiliyor.   Okul bittikten sonra sağlık muayenesi ve deneme uçuşları başlıyor. Başarılı görülenler 2'inci Ana Jet Üssü'nde eğitime alınıyor, daha sonra Konya'da savaş pilotu olarak yetiştiriliyor. Bu elemenin sonucunda her 100 öğrenciden sadece 55'i jet pilotu olmaya hak kazanıyor.   İlginçtir Hava Harp Okulu mezunu kadın subaylardan dördü bu çetin barajları aşarak jet pilotu olmak üzereler...  * * *  Savaşçı yetiştirmek ucuza mal olmuyor. Bir öğrencinin Hazine'ye yıllık maliyeti Kara Harp Okulu'nda 550 milyon lira. Bu rakam Deniz'de 900 milyon liraya, Hava'da 2 milyar liraya kadar yükseliyor. Çünkü Deniz ve Hava eğitiminde kullanılan pahalı yakıt maliyeti artırıyor.   Ama dört gün süren ve dün sona eren gezimizde edindiğimiz izlenime göre bu para yerinde harcanıyor.      [Ana Sayfa] [Gündem] [Ekonomi] [Dünya] [Yaşam] [Dizi] [Spor] [Yazarlar] [Ekler] [Standart karakterler] 12 Ocak 1998, Pazartesi   --------------------------------------------------------------------------------    Bandrol çetesi hakkında ihbar  Enis BERBEROĞLU  Onbeş gün kadar önce bu köşede yayınlanan ve ‘‘Bandrol Çetesi Tezgâhı’’ konulu yazıdan sonra iki önemli gelişme yaşandı.   İlki bir gazete haberiydi. Sabah'ın 5 Ocak 1998 tarihli birinci sayfa haberinden yorumsuz aktarıyoruz:  ‘‘İhraç kaydıyla Tekel'den aldıkları 3 bin 200 box Tekel 2000 sigarasını iç piyasaya satıp yüz binlerce dolarlık haksız kazanç sağlayan şebeke ortaya çıkarıldı. İstanbul Mali Şube ekipleri, Tekel'den, ihraç etmek üzere paketini 40 bin liraya satın aldıkları Tekel 2000 sigaralarını iç piyasaya satan bir şebekenin varlığını tespit etti.  ...Baskında, ihraç edilmek kaydı ile Tekel deposundan satın alınan 500 box (25 bin karton ya da 250 bin paket) Tekel 2000 sigarası ele geçirildi. 36 bin adet, Tekel'in ihraç edilen sigaralara vurduğu Export etiketi bulundu.’’  Demek ki siyasilerin ve bürokratların, ‘‘Kesinlikle önledik’’ güvencesine rağmen sigara vurgunu hız kesmeden devam ediyor.  * * *  Sigara vurgunu yazısından sonra yaşanan diğer önemli gelişme, ihbar yağmuruydu. İhbarlarda soygunun sadece adresi değil, yöntemi de yer aldı.  Anlatılanlara göre, kaçak sigara operasyonunda aslan payı bazı free shop'lara ait. Tekel'den ihraç kaydıyla ucuza alınan sigaralar sözde free shop'larda satılmak üzere yurda sokuluyor. Ancak free shop'lar yerine iç piyasaya pazarlanıyor.   Sigaraların sözde free shop'larda satıldığını göstermek için başvurulan sahtecilik, çetenin ne kadar gözü kara olduğuna kanıt.  Çünkü çete, gümrük ve polisten temin ettiği yolcu listesine adam başına 4-5 karton sigara satmış gibi kayıt tutuyor. Ama yurtdışına çıkanların sayısı sınırlı olduğu için aynı listeyi farklı free shop'lar kullanıyor.  Sonuçta diyelim ki bir İtalyan gemisi günübirliğine limana uğradı.  Resmi kayıtlara göre her yolcu free shop'lardan 200 karton kadar sigara almış gözüküyor. Tabii bu kayıtların aslı yok ve aynı sigaralar iç piyasaya satılıyor.  * * *  Çete sadece Tekel 2000 değil, yabancı sigaralara da meraklı.  Bir ihbar mektubundan alıntı yapalım:  ‘‘Özellikle Marlboro'nun İran ve Uzakdoğu'ya gitmesi gereken mallarını çok düşük fiyatlarla alarak Philip Morris Türkiye merkezinin haberi olmadan free shop'lara satarlar. Çoğunlukla bayat olan bu sigaralardan Tekel 2000'e göre çok daha fazla kâr ederler.’’  Evet, ‘‘Bandrolün altından hangi çete çıkacak?’’ diye sorduk.  Sağolun, yalnız bırakmadınız, çetenin eşkâlini de yöntemini de anlattınız.  Biz de kamuoyunun dikkatini yeniden bu soyguna çekmeye çalışıyoruz.  Bakalım bu kez sözde yetkililer, bu kadar açık ipuçlarını nasıl takip edecek?    13 Ocak 1998, Salı   --------------------------------------------------------------------------------    Zenginlik paylaşılmazsa hırsızlık ve gasp başlar  Enis BERBEROĞLU  Milliyet Gazetesi Ekonomi Servisi'nden Perihan Çakıroğlu İstanbul'un iki yüzünü, yoksulluğu ve zenginliği resmi rakamlara dayanarak anlatıyor... Habere göre İstanbullu zenginle, yoksul hemşerisi arasında tam bin 470 kat genişliğinde gelir uçurumu bulunuyor.  İşi rakama dökersek, İstanbul'da yıllık geliri 700 dolarlık aileyle, bir milyon dolarlık aile yan yana, komşu oturuyor.  Yoksulu gecekonduda, zengini villada...  * * *  İstanbul, 2000 yılında Türkiye nüfusunun beşte birine ev sahipliği edecek. Yeni nüfusu barındırmak için her yıl 100 bin konut üretilmesi gerekiyor. Konutlar yetersiz kalınca, kent gecekondu kuşatmasında boğuluyor.  İstanbul Ticaret Odası (İTO) tahminlerine göre kentte 250-300 bin gecekondu bulunuyor, kent nüfusunun beşte biri kibar deyimiyle ‘‘varoşlarda’’ barınıyor. Buna karşılık yine İstanbul'da bir-bir buçuk milyon dolara satılan villalarda yaşayanlar, Capital Dergisi'nin araştırmasına göre 60 bin kişiye ulaşıyor. İstanbul villalarında neredeyse küçük bir Anadolu kenti kadar nüfus oturuyor.  Her yenilik istisnasız ve önce İstanbul'da tüketiliyor.   Diyelim ki cep telefonları... Abonelerin yarısı İstanbul'da oturuyor. Bir milyon 208 bin cep telefonu abonesinin 619 bini İstanbullu.  * * *  İstanbul ekonomisinin gücünü anlatmak için tek rakam yeterli: Tüm devlet gelirlerinin yüzde 31'i İstanbullu tarafından ödeniyor. Yani devlet kasasına giren her 100 liradan 31'i İstanbul kaynaklı.   Kayıtlı ve kayıtdışı bu ekonomik faaliyeti paylaşan zengin ve fakir İstanbul sakinleri arasında şimdilik çatışma emaresi yok...  Veya acaba kendimizi mi kandırıyoruz?  Çünkü İstanbul'daki polisiye vakalar, ekonomik verileri aratmayacak ölçüde anlamlı seyir izliyor.  * * *  1995 yılında İstanbul'da 65 bin polisiye olay meydana geldi. 1996 yılında aynı sayı yüzde 74'lük artışla 113 bine yükseldi.   Ve 1997 yılında sadece hırsızlık, gasp, yankesicilik ve kapkaççılık olaylarının sayısı 61 bini buldu.   Yani 2 yıl önceki toplam polisiye olay sayısını yakaladı.  Geçen yıl İstanbul'da 12 bin ev, 11 bin işyeri soyuldu. İstanbul'da yine geçen yıl 9 bin 356 otomobil çalındı, 15 bin 231 aracın teybi söküldü. Kentte 7 bin 660 yankesicilik, 5 bin 158 kapkaççılık olayı yaşandı.  Türkiye'de her 100 suçtan 40'ı İstanbul'da işleniyor.   Polis başına 11 olay düşüyor, suçlular yakalanmıyor.  1996 yılında Türk polisi yurt genelinde her 100 olaydan 66'sını aydınlattı. Ama İstanbul'da aynı oran yüzde 37'ye indi.   1997 yılı için bu oran yüzde 26. Yani polise yansıyan her 100 olayın sadece dörtte biri aydınlatıldı.   * * *  İstanbul Türkiye'nin aynası...  Yıllardır liberal düzende, refaha koşuyoruz sandık. Gözüken o ki hırsız yeni zenginlerle, onlara özenen yoksul hırsızlar yarattık.     17 Ocak 1998, Cumartesi   --------------------------------------------------------------------------------    Pakistan, rüşvetin belgesini bulabildi  Enis BERBEROĞLU     Türkiye'de son yıllardaki yaygın kanaatin aksine, rüşvetin belgesi olur. Meğer ki bulmak isteyen çıksın. Hatta hırsızı en yakını bile ele verebilir.   Tıpkı Pakistan'da olduğu gibi.  * * *  14 ay önce yolsuzluk iddiasıyla görevden alınan eski Başbakan Benazir Butto hakkındaki soruşturmada uzun süre belge bulunamadı.   Pakistan'lı müfettişlerin talihi geçen yaz başında yaver gitti. Kimliğini gizli tutan bir muhbir, Pakistan hükümetiyle pazarlığa oturdu.  Muhbir vatandaş 10 milyon dolar karşılığında Cenevre'de oturan avukat Jens Schlegemilch'in ofisindeki belgelerin kopyasını teslim edebileceğini söyledi. İsviçreli hukukçu, Pakistan'da gayet iyi tanınıyordu. Benazir Butto, 20 yıllık dostu Schlegemilch'i ‘‘Avrupa'daki aile avukatı’’ diye anıyordu. Çetin pazarlık sonucunda avukatın kasasındaki Butto belgeleri 1 milyon dolar karşılığında Pakistan tarafından satın alındı.   Ve kıyamet koptu... Çünkü kasadan rüşvetin belgesi çıktı.  * * *  Pakistan da Türkiye gibi kaçak altın cenneti sayılıyor.   Benazir Butto 1993 yılında ikinci kez başbakan seçildiğinde, Dubaili altın tüccarı Abdülrezzak Yakup'la tanıştı. Yakup, Pakistan'a altın ithalatı için tekel kurmak arzusundaydı. Bu tekel izni karşılığında çok cömert teklifte bulundu.   İşte bu pazarlığın sonrası Butto'nun İsviçreli avukatının kasasından çıkan resmi belgelere göre şöyle gerçekleşti:  5 Ocak 1994 tarihinde Benazir Butto'nun kocası Asıf Ali Zardari, İngiliz Virgin Adaları'nda Capricorn adında bir şirket kurdu.  
5 Ekim 1994'te Citibank Dubai'de Capricorn şirketi adına bir hesap açıldı. Takip eden 17 gün içinde altın tüccarı Yakup'un şirketi bu hesaba 10 milyon dolar havale etti.  13 Aralık 1994'te Butto hükümeti Yakup'a altın ithalatında tekel hakkı sundu. Dubaili tüccar üç yıl içinde ülkeye 500 milyon dolar değerinde altın ithal etti, ödediği rüşvetin kat kat fazlasını kazandı.  1995 yılının mart ve mayıs ayları arasında Dubai'deki paralar, İsviçre Cenevre'deki Citibank şubesine aktarıldı.   5 Kasım 1995 tarihinde Benazir Butto iktidardan düşerken Citibank'taki hesap kapatıldı, paralar Banque Financiere de la Cite bankasına yollandı.  * * *  Pakistanlı müfettişlerde belge çok...  Mesela Benazir'in kocası Asıf Ali Zardari, eşi başbakan olur olmaz yurtdışında emlak edinme sevdasına kapıldı.   Londra'da 4 milyon dolara malikhane satın aldı. Bulgari ve Cartier'den milyon dolarlık mücevher topladı.   * * *  Unutmayın, Türkiye ve Pakistan gibi üçüncü dünya ülkesinde sadece rüşvetin değil hiçbir ticari işlemin belgesi tutulmaz. Ama eğer operasyonun Avrupa ve ABD ayağı varsa bilin ki belge bulunur.  O yüzden bırakalım Susurluk'u, Meclis yolsuzluğunu...  Paşa paşa uluslararası ihale açalım...  Türkiye'deki rüşvetin belgesini elin gavurundan satın alalım.  İthal savcı getirdik olmadı, bari ithal belgeyle işimizi görelim.     15 Ocak 1998, Perşembe   --------------------------------------------------------------------------------    Almanya-PKK pazarlığının kısa tarihi  Enis BERBEROĞLU  Almanya ve PKK arasında son üç yıldır süren ve Türkiye'nin seyirci kaldığı pazarlık ilk meyvesini verdi.   Almanya'da uslu durduğu için yürüyen davalarda ceza indirimi ile ödüllendirilen PKK artık bu ülkede ‘‘siyasi temsil’’ peşindedir...  Oysa daha sekiz ay kadar önce Alman Anayasayı Koruma Örgütü'nün, Federal İçişleri Bakanı Manfred Kanther tarafından açıklanan yıllık raporunda PKK en tehlikeli terör örgütleri arasında sayıldı. (Nitekim aynı rapor yüzünden PKK'nın Almanya'daki tabela ve bayrak yasağı sürüyor.)   Bu rapor ve yasak ortadayken Federal Alman Başsavcısı'nın yeni kararı ancak tek gerekçeye bağlanabilir:  - Almanya terör santajına boyun eğdi...  * * *  Aslında Almanya ve PKK arasındaki pazarlığı yine Alman basınından izlemek mümkündü. Hatırlarsınız, özellikle Almanya'daki Türk işyerlerine dönük PKK terörü nedeniyle Almanya bu örgütün ülke sınırları içindeki faaliyetini 1993'te yasakladı. Bu karar üzerine PKK tarafından Almanya'nın farklı kentlerinde düzenlenen bir dizi gösteride polisler yaralandı.  Almanya bu olaylardan rahatsız oldu. Belki de Güneydoğu'daki yangının Alman topraklarına sıçraması ihtimalinden korktu.   Ve Alman siyaseti terörle pazarlığa oturdu.  İktidar partisi CDU'lu milletvekili Heinrich Lummer, 1995 yılı ekim ayında Abdullah Öcalan'la görüştü. Görüşmeyi saklamadı, 22 Kasım 1995 tarihli ‘‘Neues Deutschland’’ isimli yayın organına bilgi verdi:  - Bay Abdullah Öcalan bana artık Almanya'da şiddet eylemine yönelmeyecekleri sözünü verdi...  Abdullah Öcalan da 1996 nisan ayında görüştüğü Die Zeit Gazetesi'nin muhabirlerine Lummer'e verdiği sözü teyit etti, Alman Gizli Servisi BND ile temas kurduğunu anlattı.   Hatta Lummer aracılığıyla o günlerde yine başbakanlık görevinde bulunan Mesut Yılmaz'a barış mektubu yolladığını da açıkladı.  * * *  Karşılıklı iyi niyet teatisinden sonra sıra Almanya'da yargılanan PKK militanlarına geldi. Saygın ve sol görüşlü Alman Gazetesi Tageszeitung'un 1997 ağustos ayında verdiği habere göre, PKK ve Federal Alman Başsavcılığı arasında anlaşmaya varıldı.   Bu anlaşma uyarınca ilk olarak Düsseldorf'ta Türk işyerlerine saldırdıkları iddiasıyla yargılanan iki PKK'lı hakkındaki iddianame değiştirildi. Sanıklar, terör örgütü üyesi olarak değil, bireysel suç işlemiş gibi yargılandılar. Böylece çok daha az cezayla kurtuldular.   Savcılık tarafından doğrulanan bu pazarlığı PKK adına İranlı bir Kürt olan Ali Gazi yürüttü.   * * *  Federal Başsavcı Kay Nehm'in önceki gün yaptığı açıklamaya göre PKK ile anlaşma tüm sanıklara uygulanacak.  Pratik sonucunu şimdiden kestirmek mümkün: PKK'lı sanıklar en az 3 yıldan başlamak üzere 10 yıl hapis cezası yerine 5 ayla-3 yıl arasında değişen cezalarla yargılanacak... Muhtemelen çoğu serbest bırakılacak.   Korkarız ki Alman korkaklığı tüm Avrupa'ya örnek olacak.    16 Ocak 1998, Cuma   --------------------------------------------------------------------------------    Bandrol çetesine karşı ilk önlem  Enis BERBEROĞLU    Kaçak sigara ve içkiden trilyonlar kazanan free-shop çetesine karşı ilk önlem, Gümrüklerden Sorumlu Devlet Bakanı Rıfat Serdaroğlu'ndan geldi.  Rıfat Serdaroğlu, önceki gün arayarak şu bilgiyi verdi:  - Geçen yıl Tekel Genel Müdürlüğü 38 milyon dolarlık Tekel-2000 ihracatı yapmış. Tespitlerimize göre bu sigaraların hemen tamamı Türkiye'ye geri dönmüş. Tekel'in ihraç fiyatı biliyorsunuz 40 bin lira. Ama bu sigaralar sanki vergiliymiş gibi 150-200 bin liraya satılmış. Sonuçta 20 trilyon liralık bir haksız kazanç söz konusu. Artık bu para eroine mi gitmiş, silaha mı gitmiş bilinmez...  ***  Devlet Bakanı Rıfat Serdaroğlu kaçağa karşı aldıkları ilk önlemi şöyle anlattı:  - Free-shop'lar sizin de belirttiğiniz üzere yurtdışına çıkan veya giriş yapan yolcu listelerine hayali satış yapmış gibi gözüküyorlar. Her yolcuya 50-100 karton sigara yazıyorlar. Sonra aynı sigaraları iç piyasaya satıyorlar. Bu noktadaki yasal eksiklik, yerli sigara için gümrüklerde herhangi bir kısıtlama olmamasıydı. Gümrüklere yolladığımız bir yazıyla bu eksikliği giderdik. Giriş ve çıkışta artık sınırlama var. Yolcu beraberinde girişte en fazla 3 karton, çıkışta en fazla 5 karton yerli sigara taşıyacak. Böylece free-shop'ların yolcuya yüzlerce karton satmış gibi hayali kayıt tutmalarına izin verilmeyecek.  ***  Gümrüklerden sorumlu Bakanlık, kaçak sigara vurgununa karşı alınmasını istediği diğer iki önlem için Tekel'den sorumlu Devlet Bakanı Eyüp Aşık'a başvurdu. Serdaroğlu'nun bu iki önerisi şöyle sıralanıyor:  1) Tekel ihraç kaydıyla sigara satışı yaptığı firmaların listesini Gümrüklere bildirsin. Gümrükler miktar kontrolü yapsın, hayali ihracat önlensin. Bazı şirketler sahte gümrük çıkış beyannamesi düzenleyerek ihraç kaydıyla aldıkları sigaraları Türkiye'de satıyorlar. Gümrüklere verilecek liste bu tür yolsuzlukları önler.  2) Tekel-2000 sigarasının ihraç fiyatıyla, free-shop'lara satış fiyatı arasındaki farkın giderilmesi zorunludur.  ***  Demek ki istenince oluyormuş...  20 trilyon liralık kaçağın önlenme yolları varmış.   Her iki Bakan'a da gösterdikleri hassasiyet nedeniyle teşekkür ederim.   19 Ocak 1998, Pazartesi   --------------------------------------------------------------------------------    Susurluk sırları bilinen gerçekler  Enis BERBEROĞLU    Susurluk hakkında yazılan her raporun kaderi aynı: Hazırlık sürecinde kamuoyunda büyük merak uyandıran ve kaleme alanlara şöhret kazandıran bu raporlar açıklandığında sadece hayal kırıklığı yaratıyor.  Çünkü tüm bu sözde çok gizli sırlarla dolu olduğu ilan edilen raporlar aslında ve sadece herkesin bildiği sıradan gerçekleri yazıyor.  Türk insanı gerçek Susurluk raporunun sokakta yazıldığını fark ettiği zaman bu kâğıt tomarlarının rötarlı ve eksik kayıtlar olduğu daha iyi anlaşılacak.   Diyarbakır'da, Batman'da gün ışığında işlenen yüzlerce cinayetin sessiz tanıkları katili ismen tanımasa da işverenini bilmiyor muydu?  ABD'den aldıkları diplomanın mürekkebi kurumadan Türkiye'de para musluklarının başına oturtulan genç prenslere, attıkları her imzanın Hanedan Ailesi ve yakınlarına milyonlarca dolar kazandırdığını kimse anlatmadı mı?  Bu ülkeyi Latin Amerika modeli polis devletine doğru sürükleyen Bacı ve Enişte'ye oy atan milyonların hiç suçu yok mu?  * * *  Susurluk'la ilgili Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla yazılmadı. Zaten öyle olsaydı, açıklanması bu kadar gecikmezdi.  Müfettiş raporundaki satırlar devletin iç işleyişini etkileyeceği, savcılar harekete geçeceği için siyasiler fena sıkıştı.   Raporu okuyan Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in gazetelere yansıyan bilgilerinden örnek vermek gerekirse...  1980'lerin başında bazı katiller devlet tarafından suikast amacıyla kullanıldıysa sorumlusu Yedinci Cumhurbaşkanı Kenan Evren değil midir?  Ya kamu ihaleleri, hayali ihracat ve kamu kredileri ile zengin edilen mafya... Suç dünyasının paralı memuru haline gelen polis. Hepsine göz yuman Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal değil midir?  Altın mafyası ile pazarlığa oturan, Merkez Bankası'na çamur sıçratan, Güneydoğu için kurulan özel çetelere dokunmayan, şimdi demokrasi kahramanı geçinen Tansu Çiller değil midir?  * * *  Özetle Susurluk'ta yeni sır beklemek abes. Zaten toplumsal kanaatin oluşması için yeterli bilgi ve kanıt toplandı bile...  Şimdi siyasi iktidara düşen, halk jürisinin suçlu bulduklarına uygun cezaların verilmesi için bağımsız yeniden yargıya başvurmaktır...  Ama merkez sağ liderlikten bu kadar cesaret beklemek haksızlıktır.   Dolayısıyla en azından yeni Susurluk'ları önlemenin tek yolu seçim sandığıdır.  Çünkü sorunu çözemeyen iktidar, sorunun parçası haline gelir.    20 Ocak 1998, Salı   --------------------------------------------------------------------------------    Yeni dünya düzeni değil, mafya ittifakı  Enis BERBEROĞLU      Susurluk'u Misak-ı Milli sınırlarına hapsetmek yanlıştır. Susurluk'un yerli haritasında her çizgi tanıdıktır. Önemli olan Susurluk'u tarihi süreci ve uluslararası boyutuyla anlamaktır.  Dolayısıyla Susurluk raporunu ‘‘devlet sırrı’’ bahanesiyle sansür etmek abestir. Raporda saklanmak istenen DTP lideri Hüsamettin Cindoruk'un haklı muhalefetiyle ‘‘devlet sırrı değil devlet kusurudur’’.  * * *  Susurluk, dünya dengelerinde son 20 yılda yaşanan her keskin değişimin Türkiye'deki izdüşümüdür. Susurluk ilişkileri stratejik ittifakların ürünüdür: Yasal ve yasadışı ittifakların...  1980'li yıllar devletlerin örtülü operasyon birimleriyle organize suç çetelerinin komünizme karşı kutsal ittifakı ile başladı. Duvarın yıkılması ile birlikte Doğu ve Batı mafyalarının birleşmesi kutlandı.  İşte Susurluk'un izleri bu süreçte aranmalı.  Yoksa merkez sağdaki kısır liderlik çekişmesine malzeme bulmak amacıyla sınırlı araştırmalar Türkiye'ye yakışmaz, akla sığmaz.  * * *  Susurluk'ta yerli detayları ayıklar, dış dünya ile irtibatını sağlarsak geriye izlemesi kolay bir mal-sermaye akışı kalır.  Türkiye'den yurt dışına yollanan uyuşturucuda belirgin artış. Yurt dışından Türkiye'ye akan kara parada yine kayda değer büyüme. Bu alışveriş için bankalara sahip olma yarışı.   * * *  Gelin bu şablonu Abdullah Çatlı'nın 40 yıllık yaşam öyküsünde sınayalım.  Abdullah Çatlı'nın yerel özelliklerini, yani ülkücü kökenini, Bahçelievler katliamı sanığı olmasını, Emniyet'le ilişkilerini bir an için unutalım... Çatlı biyografisinde bu ayıklama, çok daha global ve anlamlı bir iskeleti gözler önüne serecektir. Abdullah Çatlı, daha 24 yaşında Papa suikastine karışmış, takip eden iki yıl içinde ABD'de izine rastlanmış, iki kez uyuşturucu ticaretinden yakalanmış ve hüküm giymiştir.  * * *  Şimdi Abdullah Çatlı'dan aldığı silahla Mehmet Ali Ağca'nın vurduğu Papa'nın uluslararası siyasi arenadaki rolünü hatırlayalım.   Polonya kökenli Papa İkinci Jean Paul, CIA ile yakın ilişkileriyle tanındı. Polonya'da komünist rejim karşıtı Dayanışma Sendikası'na yardım amacıyla bu ülkedeki piskoposları seferber etti.  Polonya'da muhaliflere en büyük mali yardımı yapan Ambrosiano Bankası battığında, Vatikan borçlarına sahip çıktı. Finans dünyası ile Mafya ve Gladio ittifakının en bariz izlerine yine Polonya denkleminde rastlandı. Gladyatör ve mason bankacılar sırrı ele vermesinler diye infaz edildi.  * * *  İşte Abdullah Çatlı ilk gençlik yıllarını bu Kurtlar Sofrası'nda geçirdi. Sizce hangisi daha önemli?  Nevşehirli Çatlı mı?  Yoksa Gladyatör Çatlı mı?  Sıkılmadıysanız yarın da devam edeceğiz.    21 Ocak 1998, Çarşamba   --------------------------------------------------------------------------------    Çete ve banka  Enis BERBEROĞLU        Susurluk çetesinin ana gelir kaynağı uyuşturucu tacirlerinden toplanan haraçtır. Milyonlarca dolarlık bu gelirin transferi, paylaşımı ve kirli servetlerin gizlenmesi ancak bankaların sırlarla dolu dünyasında mümkündür.  İşte bu yüzden tüm dünyada suç ekonomisi mali kayıtlardan izlenir.  Türkiye'de ise borsada işlem gören hisse senetleri hamiline yazılıdır, yani sahiplerini ele vermezler. Milyarlık repo hesaplarını takip zordur.  Zaten bankalarda iki milyar liranın üstündeki işlemlerin izlenmesi uygulamasından altyapı yetersizliği nedeniyle vazgeçildi.   Özetle ve kibarca ifade etmek gerekirse, Türk mali sistemi kara paranın tecavüzüne açık kapılar bırakmış haldedir.   * * *  Oysa yakın geçmişten hemen akıllara gelen bir dizi skandal, çete-banka bağlantısının önemine kanıttır:  Polonya-Vatikan-Banco Ambrosiano: Milano merkezli banka Vatikan'ın emriyle Polonya muhalefetine yardım ederken battı. Yöneticileri infaza uğrayan bu bankanın kiracıları arasında Bekir Çelenk ile uyuşturucu kaçakçısı, CIA muhbiri Henry Arsan da vardı. Abdullah Çatlı, Arsan'ın bağlantıları sayesinde ve ünlü gladyatör Stefano delle Chiaie'nin eşliğinde 1982 yılında ABD'ye kendi ismiyle giriş yaptı.   Susurluk-Tarık Ümit-First Merchant Bank: Susurluk çetesinin koordinatörü Tarık Ümit, Yaşar Öz'ün de mali yardımıyla KKTC'de First Merchant Bank'ı kurdu. Bu ikilinin ellerinde bulunan Türkmen ve Kazak tahvillerini karşılık göstererek yüklü miktarda borçlanma planları Susurluk kazasına kurban gitti. Çetede ilk anlaşmazlık bu bankaya havale edilen uyuşturucu paraları yüzünden çıktı. Abdullah Çatlı'nın ismi ölümünden aylar sonra bu banka işlemlerinde geçti.  First Merchant Bank yöneticisi Hakkı Yaman Namlı ismi, başka bir bankacılık skandalına daha karıştı: Civangate...  Bu skandalda Engin Civan, Selim Edes'ten rüşvet aldığı gerekçesiyle yargılandı, hüküm giydi. Civan'ı vuran Alaaddin Çakıcı'nın adamıydı. Türk Ticaret Bankası'nın satışıyla ilgili yine Çakıcı'nın adı geçti. Silahlar konuştu, dönemin en önemli isimleri bu skandala karıştı.  * * *  Tüm bu skandallarda ortak nokta Rus bağlantısıydı. Vatikan operasyonu, Sovyet Birliği'nin Polonya'daki etkisini kırma amaçlıydı. First Merchant Bank ortakları arasında esrarengiz Ruslar vardı. Engin Civan devlet memuriyetinden sonra Rusya'ya taşındı, hapisten çıktıktan sonra yine aynı ülkeye kaçtığı ileri sürüldü.   Çünkü Rusya suç dünyasının yeni merkezi haline geldi.  Interpol kayıtlarına göre Rusya'da 5 bin 691 suç çetesi var. 100 bin kişiyi istihdam eden bu çeteler, başka ülkelere suç ihraç ediyor. Mesela Polonya ve Macaristan polisi, bu ülke topraklarındaki binin üstündeki olaydan Rus çetelerini sorumlu tutuyor. ABD'de yerel mafya, bir bölümü eski KGB tetikçisi acımasız Rus katillerden çekiniyor.   Fakat her nedense, yılda yüz binlerce BDT vatandaşının ziyaret ettiği Türkiye'de Rus yeraltı çetelerinin etkisi hiç hissedilmiyor...  Veya bu konuda hiç kayıt bulunmuyor...  Sizce inandırıcı mı?  * * *  Önemli Not: Başbakan Mesut Yılmaz Susurluk dosyasında, kumarhaneler konusunda derin soruşturma yapılacağı haberini verdi. Türkiye'nin eski Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfü Topal'ın casino açma izinlerinin hangi turizm bakanları tarafından imzalandığı bilgisi belki işe yarar diye düşündüm: Abdülkadir Ateş (SHP) 8 izin, İrfan Gürpınar (CHP) 2 izin, İlhan Aküzüm (ANAP) 1 izin, Bülent Akarcalı (ANAP) 1 izin.    22 Ocak 1998, Perşembe   --------------------------------------------------------------------------------    Asala efsanesi  Enis BERBEROĞLU        Susurluk kazası sonrası süreçte, daha ilk günden itibaren iki ayrı çizgi yarıştı. Bu satırların yazarının da katıldığı çizgideki bazı araştırmacı ve gazeteciler Susurluk'u ‘‘sistem sorunu’’ olarak ele aldı.   Diğer çizgiyi seçen saygın bazı kalemler meseleyi Abdullah Çatlı'nın fırtınalı yaşam öyküsü ölçeğinde açıklamaya çalıştı.   Ve bu çizginin sakıncası bize sorarsanız son günlerde daha iyi anlaşıldı. Çünkü Susurluk kamuoyuna ‘‘Çatlı kahraman mı, katil mi?’’ sorusuna indirgenerek takdim edilir oldu. Susurluk'un zorunlu kıldığı sistem reformu tartışması yine gölgede kaldı.  * * *  Son Susurluk raporu ve hükümet politikası devletteki kara deliği kişisel kusur olarak sergilemek isteyen lobiye yardımcı olacak nitelikte.   Çünkü Abdullah Çatlı'nın katıldığı iddia edilen Asala'ya misilleme eylemlerinin Susurluk raporuna geçtiği artık herkesin bildiği sırdır. Ama kamuoyunun, Çatlı'nın bu eylemlerdeki rolünü anlamak için raporun ilgili bölümleri hakkında ayrıntılı bilgi alma şansı hiç yoktur. Çünkü bu eylemlerin devlet sırrı kapsamında gizli tutulacağı kesindir.  Bu çerçevede raporun müellifleri ve siyasi sorumluluğunu üstlenen sayın liderlere düşen son görev, Abdullah Çatlı adına meçhul asker anıtı dikmek olacaktır.   * * *  Abdullah Çatlı'nın Türkiye Cumhuriyeti'nde demokrasiyi inkitaya uğratan askeri yönetim tarafından 1982-84 arasında Asala'ya karşı misilleme eylemlerinde kullanıldığı yaygın bir iddiadır.  Ancak Abdullah Çatlı'nın rolü konusunda devletin istihbarat zirvesinde görüş birliği sağlanmış değildir.   1980'li yıllarda merhum Hiram Abas'la birlikte bu operasyonda etkin rol oynayan Mehmet Eymür, Meclis Susurluk Komisyonu'na bilgi verirken, Çatlı ve ekibiyle çok kısa süre için temas kurulduğunu ve uyuşturucu ticaretine karıştıkları fark edildiğinden hemen işbirliğinden vazgeçildiğini anlattı.   Dolayısıyla Başbakanlık müfettişlerinin son raporunda sayılan 11 eylemde Abdullah Çatlı'nın kullanıldığına ilişkin kayıtların nereden bulunduğu kritik bir sorudur.   Eğer bu yönde kayıt ve kanıtlar varsa, MİT'in üst düzey sorumlularından birisinin TBMM'ye en hafif deyimiyle eksik hatta yanlış bilgi verdiği anlaşılacaktır. Yok eğer Çatlı'nın kahramanlık destanı sadece duyumlara dayanıyorsa, o zaman da rapora gölge düşecektir.  * * *  Bu soruların yanıtını hemen bulmak mümkün olmadığına göre, en azından raporda sayılan 11 eylemden birisine ilişkin canlı tanığın bulunduğunu hatırlatmakla yetinelim.   Yazar Ercan Çitlioğlu geçen yıl yayınlanan ‘‘Yedekteki taşeron Asala-PKK’’ isimli kitabında Ara Toranyan'a karşı düzenlenen suikastla ilgili açık ve detaylı bilgi aktardı.   10 Ekim 1997 tarihli yazımızda ayrıntısıyla aktardığımız bu bilgiler iki gerçeği ortaya koydu:  1) Ermeni Adalet Komandosu önderlerinden Ara Toranyan'a iki kez suikast düzenleyen timin büyük bölümü resmi görevlidir. Aralarındaki sivillerin kimlikleri de bellidir.   Halen yaşamda bulunan bu kişi/kişiler açıklama yaparsa, Abdullah Çatlı'nın Toranyan'ın otomobilini uçurduğu efsanesi sönecektir.   2) Toranyan'a suikast düzenleyen ekiple, 1988 yılında Asala'nın beyni olarak tanınan Agop Agopian'ı trende öldüren tim aynıdır. Ve 1988 tarihinde Abdullah Çatlı Fransa'da hapis yatmaktadır.  Evet, Kıbrıs Barış Harekâtı'na sivil memur olarak katılan ve gazi unvanı kazanan, Basın Yayın Genel Müdür Yardımcılığı görevini üstlenen Ercan Çitlioğlu, devlet terbiyesini koruyarak kamuoyuna bu kadarını açıkladı.  Merak ediyoruz; devlet zirvesinden Ercan Çitlioğlu'nun altı aydır piyasada bulunan kitabını okuyan çıktı mı?   Çıktıysa işin aslını esasını soran oldu mu?  Hiç sanmıyoruz.  23 Ocak 1998, Cuma   --------------------------------------------------------------------------------    Casino rüşvetinin unutulan tarihi  Enis BERBEROĞLU     Önceki gün bu köşede Türkiye'nin eski Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfü Topal'ın casino izinlerinin hangi Turizm Bakanları döneminde çıktığı listesi yer aldı.   Tekrarlayalım: Abdülkadir Ateş, SHP (8), İrfan Gürpınar, CHP (2), İlhan Aküzüm, ANAP (1) ve Bülent Akarcalı, ANAP (1)...  Yorumsuz aktardığımız bu istatistiğe göre Topal'ın 12 casinosundan 8'inin izni çıktığı dönemde Turizm Bakanlığı görevinde bulunan Abdülkadir Ateş aradı, kumar ve devlet arasındaki rüşvet ilişkisini anlattı.  Başbakan Mesut Yılmaz'ın kumarhane dosyasında derin araştırma talimatını hatırda tutarak bu bilgileri aktarmakta yarar gördük.  ***  Profesör Abdülkadir Ateş öncelikle sadece kendisinin değil, hiçbir Turizm Bakanı'nın kumarhanelerle ilgili fazla inisiyatifinin bulunmadığını hatırlattı. Çünkü Turizmi Teşvik Yasası uyarınca, kumarhane izni daha turistik tesisin temeli atılmadan veriliyor...  Hatta daha ileri gidersek, devlet yatırımcıya kumarhanesinin yüzüsuyu hürmetine beş yıldızlı otel veya tatil köyü kursun diye teşvik bile veriyor. 1990'lı yıllarda batmadan önce Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu'ndan bu tür tesislere bugünkü rakamlarla trilyonlar akıyor.  Tarih itibariyle büyük çoğunluğu Turgut Özal iktidarında verilen izin ve teşviklerle start alan yatırımlar 1990'ların ilk yıllarında devreye girmeye başlıyor. Yatırımcı, elinde teşvik belgesi ve dosyası ile Turizm Bakanlığı'na başvuruyor, oteli tamamladığını, casinoyu açacağını duyuruyor.  Bu aşamada Turizm Bakanlığı'nın onayı sadece bürokratik işlemlerle sınırlı. Otel inşaatı standartlara uygun mu, teşvik primi yerinde kullanıldı mı gibi... Yatırımlardan sorumlu Müsteşar Yardımcısı, Genel Müdür ve Yardımcısı'ndan oluşan bir heyet ‘‘uygundur’’ kararını verince, Müsteşar imzasıyla casino izni çıkıyor.  ***  Kısacası Turizm Bakanları'nın casino sorumluluğu, ancak üyesi oldukları hükümetlerin izledikleri politikadan kaynaklanıyor.   Nitekim Abdülkadir Ateş'in elinde 20 Ağustos 1987 tarihli bir resmi yazı var. Yazıya göre dönemin Turizm Bakanı, casino açma koşulunu ağırlaştırmak için otellerde aranan oda sayısını bine yükseltmiş. Ancak daha önce başlayan yatırımların müktesep hakkını korumak zorunda olduğu için 26 adet otelin bu karar kapsamında olmadığını ilan etmiş...  Bu yazının altındaki imza, 22 Ekim 1986-28 Kasım 1987 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti Turizm Bakanlığı görevinde bulunan, şimdiki Başbakan Mesut Yılmaz'a ait.  ***  Meselenin teknik yönü böyle... Peki ya işletmeci seçimi?  İlginçtir, 12 Eylül'de üniversite hocalarını, devlet memurlarını siyasi inançlarına varıncaya kadar soruşturan, ayıklayan devlet bürokrasisi, kumarhane işletmecilerine güvenlik soruşturmasını gereksiz görmüş.  Ancak 1992 yılında casino işletmecilerinden savcılık kâğıdı istenmeye başlanmış. Bu işin de ne kadar sıkı tutulduğu Ömer Lütfü Topal'ı kumarhaneler kralı yapan izinlerden belli...  ***  Susurluk, casino sahiplerinden rüşvet alan birkaç bürokratın ceza yemesi ile kapatılırsa çok yazık olur. Türkiye'nin ihtiyacı, Susurluk'a izin veren siyasi ve ekonomik sistemi yaratan, yaşatan, geliştiren Turgut Özal-Tansu Çiller anlayışının yargılanıp mahkûm edilmesidir.  25 Ocak 1998, Pazar   --------------------------------------------------------------------------------    Müfettiş değil Başbakan raporu  Enis BERBEROĞLU     Necip Türk milletinin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş tarafından hazırlanan son Susurluk raporundan çıkarması gereken tek ders ortadadır: Müfettişler siyasi makama bağlı çalışmamalı...  Aksi halde umutla beklenen raporlar kamuoyuna her açıklandığında, ‘‘Hayret, vallahi sayın başbakan bizzat kaleme alsa ancak bu kadar olurdu...’’ diye şaşırmaktan vazgeçilmeli...  Çünkü yakın tarih tanıktır ki, Başbakanlık Teftiş Kurulu raporları çok kolayca ‘‘Başbakan raporu’’ haline gelebiliyor.  ***  Susurluk raporunun Arena programında açıklanan bölümleri, bazı haklı tereddütlere yol açtı:  1) Raporun kamuoyuna açıklanan bölümünde hedef alınan isimlerin seçimi ilginçti. Mehmet Eymür, 1988 yılında ayrılmak zorunda kaldığı MİT'e, ancak Tansu Çiller'in başbakanlığı döneminde geri dönebildi. Yine raporda adı geçen kamu bankacıları Çiller döneminde etkin görevlere geldi. Hatta aralarında Çiller safında siyasete girenler çıktı.   Özetle Susurluk'ta kamuoyuna sadece Çiller'in memurları ihbar edildi.  2) Raporda ‘‘Mit-Emniyet çekişmesi’’ diye takdim edilen aslında Mehmet Eymür ve Mehmet Ağar arasında 10 yıldır süren gizli savaştır. 1987 yılında yine kamuoyunu aylarca meşgul eden ilk MİT raporunun yazarları arasında bulunan Eymür, Mehmet Ağar'ı çok ağır dille itham etmişti.  İlginçtir, bu skandalı araştırmakla görevlendirilen Kutlu Savaş'ın o tarihteki raporundan sonra Eymür ekibi MİT'ten istifa etmek zorunda kalmıştı. Savaş'ın son raporuyla yine Mehmet Eymür ve MİT'in kaybeden taraf olarak ilan edildiğini düşünmek herhalde yanlış olmaz. Zaten Mehmet Ağar'ın ilk tepkisi, ‘‘Rapor ve Başbakan'ı makul bulduğu’’ yolundadır.  Demek ki, iktidarda ANAP, Başbakanlık Teftiş Kurulu'nda Kutlu Savaş bulunduğu zaman tarih tekerrür edebiliyor...  3) Başbakanlık müfettişleri bu araştırma sırasında istihbarat birimlerinin en gizli dosyalarına kadar ulaştılar. Yazdıkları raporda bu belgeleri kaynak gösterdiler, bazılarını eklediler.  Yasal yollardan temin edildikleri bile tartışmalı (telefon dinleme iddialarını hatırlayın) bu belgelerin siyasi malzeme olarak kullanılması ihtimalini düşünmek dahi istemeyiz.  Ama Özal hanedanının kullandığı bazı gizli devlet dosyalarının kaynağının hâlâ tartışıldığını da unutamayız.  ***  Sakın yanlış anlaşılmasın; devletteki çeteleşmenin Tansu Çiller döneminde en üst düzeye ulaştığı tespitine itiraz etmiyoruz. Aksine müfettiş raporu o dönemde yaşanan gerçekleri yakalamakta belki de yetersiz kaldı.  Ama çeteleşme sürecinde miladı 1993 yılı olarak seçmek, öncelikle tarihi bir yanlıştır.  Ayrıca Susurluk konusunda gereksiz bir siyasi kamplaşma yaratabilir. Devleti temizleyecek reformlara anlamsız muhalefete yol açabilir.  ***  Gelelim Başbakanlık Teftiş Kurulu raporunun işlevine... İnceleme raporu niteliği taşıdığı için yargıyı harekete geçiremez. Kamuoyuna açıklanan bölümleri yeni bir ayrıntı içermiyor.  ‘‘Peki o zaman neden yazıldı?’’ diye merak ettiyseniz...  Kusura bakmayın ama yazının başına dönmeniz gerekli...    26 Ocak 1998, Pazartesi   --------------------------------------------------------------------------------    Savaş'ın gayri resmi günlüğü  Enis BERBEROĞLU  CHP Lideri Deniz Baykal, Kutlu Savaş'ın Susurluk performansı ile 10 yıl önce kaleme aldığı hayali ihracat raporunu kıyaslıyor. Baykal, kamuoyuna 10 yıl arayla iki kez ‘‘Süper Savcı’’ diye takdim edilen Kutlu Savaş'ın bu iki mega dosyayı ele alış üslubunu çok ağır dille eleştiriyor.  Sadece CHP değil, Refah, DYP ve hatta hükümet ortağı DTP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk bile Kutlu Savaş'ın raporunu beğenmedi. Siyasette bu kadar geniş muhalefet cephesine kolay rastlanmaz. Üstelik raporun kamuoyuna sansürlü sunulması, yetersizliğini daha da açığa çıkardı.  Peki ama bu rapor nasıl hazırlandı?  Gelin takvimleri birkaç ay geri alalım. Tekzip edilmemiş gazete haber ve makalelerinden Kutlu Savaş nelerle uğraşmış izleyelim...  * * *  Başbakan Mesut Yılmaz, 14 Ağustos 1997 tarihli gazete haberlerine göre Kutlu Savaş'ı Susurluk soruşturmasına atadı. Kutlu Savaş bazı yayın organlarında ‘‘Süper Savcı’’ hatta ‘‘Yerli Di Pietro’’ diye selamlandı.   Savaş'tan ilk haber yaklaşık bir ay sonra çıktı.  İsrail'den gelen ancak emniyet deposunda kaybolan silahların peşine düşen Savaş'ın, eski Emniyet Genel Müdürü Alaaddin Yüksel ve İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu'na yolladığı iki mektup basına sızdı.  Savaş, Milliyet'te 16 Ağustos 1997 tarihinde yayımlanan bu mektuplarda, silahlarla ilgili soruşturmanın savsaklanmış olmasından yakındı.  Başbakan Mesut Yılmaz, 18 Eylül 1997 tarihli Sabah Gazetesi'ne göre sabır ve umutla raporu bekliyordu:  Kutlu Savaş çok yavaş çalışıyor, ama çok hassas ve titiz. Yüzde 100 doğruluğuna inanmadığı hiçbir iddiayı ortaya koymuyor.   Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı, kayıp silahları çok önemsiyordu. 21 Eylül 1997 tarihli Milliyet'te Taha Akyol'un köşesinde şu sözleri yer aldı:  Kayıp silahlar, soruşturduğumuz mesele açısından çok önemli bir konudur. Meselenin yüzde 90'ını çözdük...  Savaş sonunda bu silahlarla ne iş yapılacağını anladı. İsrail'le ortak yürütülen Apo'ya suikast operasyonunu açığa çıkardı. Hatta raporuna bile yazdı, ama siz-biz resmen öğrenemeyeceğiz. Çünkü devlet sırrı!  * * *  Kutlu Savaş'ın ikinci derin soruşturma hedefi ‘‘Yeşil’’ kod adlı, devletin kadrolu katiliydi. Bu konuda ilk işaret, Mesut Yılmaz'ın 13 Ekim 1997 tarihinde Hürriyet'te yayımlanan demecinde yer aldı:  Budapeşte'deki saldırı ile Susurluk arasındaki bağlantıda çok ilerledik. Orada çok enteresan ilişkiler çıktı...  Ve 7 Kasım 1997'de Yılmaz'ın kime güvenerek konuştuğu anlaşıldı.  Kutlu Savaş'a göre, Yeşil saldırıdan bir gün önce MİT görevlisi eşliğinde Budapeşte'ye uçmuştu. Haber Ankara gündemine bomba gibi düştü.   Ama çok kısa ömürlü çıktı.  Çünkü birkaç gün sonra Yeşil'in aslında o tarihte Apo suikastı için Lübnan'a uçtuğu anlaşıldı. Başbakan'ın yediği yumruğun soruşturması Savaş'ın ifadesine göre tam 20 gün sürdü.  * * *  İşte böyle... Savaş kimi zaman ayrıntıya boğuldu, bazen çıkmaza saptı.   Sonunda günahı ve sevabıyla raporunu teslim etti.   Rapor siyasi açıdan her derde deva...  Ama Susurluk'ta asli sorunun yanıtının yakınından bile geçmiyor:  3 Kasım 1996 gecesi Susurluk'ta kazaya uğrayan Mercedes'te bir polis, bir katil ve bir milletvekilinin ne işi vardı?  Sahi ne işi vardı?..    27 Ocak 1998, Salı   --------------------------------------------------------------------------------    Çete rapordan hiç korkmadı  Enis BERBEROĞLU      Polis mantığı basittir.   Suçun kime yaradığına bakılır, suçlu bulunur.   Gelin son Susurluk raporunu aynı mantıkla ele alalım, iz sürelim.   Sansürlü rapor, kamuoyuna yeni bilgi aktarmadı.   İnceleme raporu olduğu için yargıyı harekete geçirmedi.   Bari çeteyi korkutmuş, sindirmiş olsa diye umutlandık. Ama anlaşılan çete rapordan hiç korkmadı. Çünkü uzun zamandır aranan Ömer Sami Hoştan'ın bayramdan sonra DGM'ye teslim olacağı haberi duyuldu.  Demek ki rapor kime yaramış?  ***  Ömer Sami Hoştan veya ‘‘Arnavut Sami’’, polis kayıtlarına 1974 yılında geçti. Bu tarihte Münih'te beş kilo baz morfinle yakalanan Hoştan'ın üstünden Mehmet Safi Gürkan adına düzenlenmiş sahte pasaport çıktı.  Hoştan, Hollanda'da eski ülkücülerle birlikte uyuşturucu kaçakçılığına bulaştı. 1988 yılında bir kişinin vurulduğu ciddi bir uyuşturucu hesaplaşmasından sonra Hollanda'dan ayrıldı.   Hollanda ve Macaristan'da çok sayıda şirket kuran Hoştan, İstanbul'da Ömer Lütfü Topal'ın işlettiği Intercontinental casinosuna ortak oldu. İstihbarat birimlerinin tespitine göre, Abdullah Çatlı ile yurtdışında uyuşturucu ticareti vesilesiyle dostluk kuran Hoştan, eski ülkücüyü Topal'la tanıştırdı.  İkinci MİT raporunda Hoştan için şu ifade kullanıldı:  ‘‘Sami Hoştan, (Arnavut Sami): DEV-SOL ile ilişkili, özellikle İspanya, Hollanda ve Kolombiya bağlantılı uyuşturucu kaçakçılığı yapıyor. Ataköy Galleria'da Natural ayakkabı mağazasının sahiplerinden ve İstanbul Intercontinental Oteli kumarhanesinin ortaklarından, grubun finansörü.’’  DGM'ye göre, özel tim polislerini, ortağı Topal'ı öldürtmeye azmettiren Hoştan aylarca saklandıktan sonra teslim olmaya karar verdi. Bu yöndeki haber dünkü Zaman Gazetesi'nin manşetinde yer aldı.  ***  Başbakan Mesut Yılmaz'ın rapora dayanarak yaptığı açıklamalara bakılırsa, Abdullah Çatlı'nın ASALA'ya karşı eylemlerde devlet tarafından kullanıldığına ikna edildiği anlaşılıyor.   Çatlı için kullandığı ‘‘Devlet tarafından kullanılıp bir kenara atılmış, saatli bomba gibi olmuş’’ sözleri başka türlü izah edilemez.  İşte bu üslubun sakıncası önceki gece Avcılar Öğrenci Yurdu'nda yaşanan dehşet verici olayla kanıtlandı. Yurdu tekbir getirerek, ‘‘Kahrolsun komünistler’’ sloganları ile basan maskeli 15 kişi, beş öğrenciyi yaraladı.  Türkiye sanki zaman tünelinde 20 yıl geriye gitti.  ‘‘Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz’’ söyleminde direnen başbakan, Bahçelievler'de yedi öğrenciyi işkenceyle öldüren Çatlı çetesi...  Avcılar'da basılan yurt, gelecek seçimde MHP oylarını kaptırmamak için Çatlı'yı kollayan üslupta genç bir başbakan...  ***  Önce bir konuda anlaşalım: Eşkıyanın sağcısı, solcusu olmaz...  Eşkıyaya övgü düzmek zaten Türk geleneğinde vardır, azdırmaya gerek yoktur. (İnanmayan Eşkıya filmini veya İnce Memet romanını hatırlasın...)  Ama gerçek eşkıya, bu ülkeye hükümdar olursa kimseyi yaşatmaz.  Sakın unutmayın, aklımızı başımıza toplayalım.    28 Ocak 1998, Çarşamba   --------------------------------------------------------------------------------    Toranian'ın otosuna kaç kez bomba konuldu?  Enis BERBEROĞLU         Susurluk raporunun Tansu Çiller'i hedef alan bölümlerini yeterince tartıştığımızı düşünen Anasol-D Koalisyonu, diğer ayrıntıları da -devlet sırrı sansüründen sonra- kamuoyuna açıklıyor.  Ama bu sansürlü bilgiler Susurluk'un insan haritasında süregelen ciddi eksen kaymasını yerine oturtacağa benzemiyor.   Çünkü Abdullah Çatlı'nın bizzat Başbakan Mesut Yılmaz'ın raporu kamuoyuna açıklarken sözünü ettiği gibi ‘‘devlet tarafından kullanılıp bir kenara atılmış ve saatli bomba gibi kurulmuş’’ kirli kahraman olup olmadığı sorusu yine karanlıkta kalıyor. Devlet gerçeğe ulaşmamız için gerekli verileri sağlamadığına göre iş yine başa düşüyor.  ***  Önce ‘‘Yedekteki Taşeron Asala’’ kitabının yazarı Ercan Çitlioğlu'nun dün arayıp bu eylemlerle ilgili olarak aktardığı yeni bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Çitlioğlu, Ermeni Adalet Komandoları önderi Ara Toranian'a bir değil iki kez suikast girişiminde bulunulduğunu anlattı:  - Ara Toranian'ın otomobiline konulan ilk bombanın tarihi 22 Mart 1983'tür. Bu girişim başarısız oldu. Çünkü bomba patlamadan düştü. Daha sonra kamuoyunun bildiği 6 Aralık 1983 tarihli ikinci bomba olayı vardır. Bu bombadan Toranian şans eseri yaralı, ama sağ kurtuldu. İlk bombadan kitabımda söz etmedim. Bu tarihleri de kimin nerede olduğunu bulmanız kolaylaşsın diye veriyorum.  Ercan Çitlioğlu, Kıbrıs Barış Harekâtı'na sivil görevli olarak katıldı, gazi unvanı aldı. Devlet hizmetinden Basın Yayın Genel Müdür Yardımcılığı görevindeyken ayrıldı. Verdiği bilgileri geçerli kabul etmek gerekli.  ***  Ara Toranian'a iki suikast girişiminin yaşandığı 1983 yılında Abdullah Çatlı yurtdışında Fransa'da kaçaktı.   Abdullah Çatlı'nın resmi özgeçmişini yeniden hatırlarsak;  1) Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre Abdullah Çatlı, arkadaşı Mehmet Şener'le birlikte 22 Şubat 1982 tarihinde İsviçre'nin Zürih Kenti'nde uyuşturucu suçundan tutuklandı, iki gün sonra serbest kaldı.  2) 14 Haziran 1984 tarihinde, İsviçre'de savcılık tarafından uyuşturucu kaçakçılığı suçundan aranmaya başladı. 24 Ekim 1984 tarihinde Fransa'da uyuşturucu ile yakalandı.   Toranian ve Çatlı'nın kişisel tarihleri birlikte ele alındığında ne yazık ki önümüzde iki ihtimal kalıyor:  1) 12 Eylül yönetimi, Abdullah Çatlı'nın uyuşturucu kaçakçısı olduğunu en az bir yıldır bilmesine rağmen 1983 yılında bu ismi devlet görevi için seçti. Eğer bu ihtimal doğruysa Abdullah Çatlı, Başbakan Mesut Yılmaz'ın tarif ettiği gibi ‘‘devlet tarafından kullanılıp bir kenara atılan ve sonradan kirlenen kahraman’’ değildir. Durum daha vahimdir. Devlet, gizli eylemleri için uyuşturucu kaçakçısına muhtaç kalmıştır.  2) Veya Abdullah Çatlı, sadece uyuşturucu kaçakçısıdır, devlet hizmetiyle ilgili efsanenin çok büyük bölümü yalandır.  Gönül ve akıl ikinci ihtimalden yana, ama işin aslını asla öğrenemeyeceğiz. Çünkü sözde ‘‘devlet sırrı’’...    2 Mart 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Saddam'ı yıkacak Kuzey Irak üssü  Enis BERBEROĞLU          İkinci Körfez Krizi'nde Turgut Özal müritlerine kulak asmayarak ulusal çıkarlara uygun politika izleyen Anasol-D Hükümeti'nin temkinli yaklaşımı bile Türkiye üzerinde toplanan kara bulutları dağıtmaya yetmiyor.  Şimdilik savaşın eşiğinden dönülen krizden sonra Kuzey Irak'ta Türkiye'yi yakından ilgilendiren ve muhtemelen başını çok ağrıtacak yeni oluşumlara işaret eden gelişmeler yaşanıyor.  Örneğin, ABD medyası, CIA ve Iraklı muhaliflerin Saddam karşıtı yeni bir operasyona hazırlandığını haber veriyor. Ve bu operasyonun merkez üssü ilk savaşın ertesinde olduğu gibi yine Kuzey Irak seçiliyor.  ***  20 Şubat 1998 tarihinde bir zamanlar Amerikan yönetiminde Savunma Bakanlığı, Bakan Yardımcılığı, Ulusal Güvenlik Danışmanlığı gibi önemli görevler üstlenen 40 kadar isim, Irak'ta Saddam'ı devirmeyi amaçlayan plana imza koydular.  Medyadan gizli tutulmayan bu planın bir bölümü, imza koyanlar arasında bulunan ABD eski Savunma Bakan Yardımcısı Richard Perle'in Washington Post'ta çıkan makalesinde açıklandı. (Aynı günlerde bu makaleden yapılan alıntılarla bu köşede yer aldı. Ancak planın tamamı çok daha ilginç bilgiler içeriyor.)  ***  İşte merkezi Washington'da bulunan Körfez'de Barış ve Güvenlik Komitesi'nin 10 maddelik planı:  1) Muhalif Irak Ulusal Cephesi'nin kuracağı geçici hükümeti, Irak'taki resmi muhatap olarak kabul etmek.  2) Kuzey Irak'taki güvenli bölgeyi yeniden kurmak. Ayrıca Güney Irak'ta yine Saddam'ın kara birliklerinin giremeyeceği güvenli bölge ilan etmek.  3) Kurtarılmış bölgelerde Irak genelinde uygulanan ekonomik ambargoyu kaldırmak. Petrol gelirlerinden Saddam muhaliflerinin yararlanmasını sağlamak.  4) Sadece ABD ve İngiltere'de 1.6 milyar dolara ulaşan dondurulmuş Irak servetini geçici hükümete devretmek.  5) ABD vericilerinden yayın yapacak Hür Irak Radyosu'nu kurmak.  6) Geçici hükümetin, topraklarını genişletmek için Saddam ordusuna karşı girişeceği harekâtlara lojistik destek vermek.  7) Saddam'ı savaş suçlusu ilan etmek.  8) Saddam'ın Cumhuriyet Muhafızları'nı hava harekâtlarıyla yok etmek.  9) Bölgeye ABD kara birlikleri için gönderilen teçhizatı gerektiğinde Irak muhaliflerine yardımcı olacak biçimde depolamak.  10) ABD'nin Saddam'ı devirmek konusundaki ısrar ve ciddiyetini anlatarak Kuveyt, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin desteğini sağlamak.  ***  1980'lerin sonunda askeri anlamla tükenen PKK, Birinci Körfez Savaşı sayesinde yeniden dirilmişti.  Son yıllarda askeri gücünü kaybeden PKK yeniden toparlanırsa, bu kez hiç değilse gördüğü yardımın adresini önceden bileceğiz.    3 Mart 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Refah'a karşı ilaç postal değil siyaset  Enis BERBEROĞLU            Dün sabah Internet'te ulaştığımız çok sayıda Avrupa gazetesinde Alman seçimiyle ilgili ortak yorum vardı: Helmut Kohl'ün 16 yıldır sarsılmayan iktidarı ilk kez tehlikeye girdi.  Çünkü muhalefetteki Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), 6 milyon seçmeniyle ülkenin üçüncü büyük eyaleti olan Aşağı Saksonya'daki seçimde ezici zafer kazandı. SPD'nin merkez sağı hezimete uğratan seçimin kahramanı 53 yaşındaki Gerhard Schröeder'i 27 Eylül'deki genel seçimlerde Kohl'e karşı başbakan adayı olarak göstermesi kesinleşti.  Almanya'da sosyal demokratların yanı sıra Yeşil Parti'nin de oylarını artırdığı, buna karşılık liberal çizgideki Hür Demokrat Parti'nin -en azından Aşağı Saksonya'da- seçim barajına takıldığı anlaşıldı.  Böylece Türk asıllı, Yeşil Partili Alman milletvekili Cem Özdemir'in seçimden birkaç gün önce yaptığı analizde öngörülen ilk adım atıldı.  Cem Özdemir'e göre, Schröder'in başbakan adaylığı sosyal demokratların merkez sağdan oy toplamasını sağlayacak. Böylece üyesi olduğu Yeşil Parti soldaki oylar için rakipsiz kalacak.   Genel seçimin tek mağlubu merkez sağ olacak. Hatta seçimden sonra sosyal demokrat-yeşil koalisyonu gündeme gelecek.  * * *  Cem Özdemir'in analizinden de anlaşılacağı üzere Schröder'in merkeze doğru kayması Kohl'ü sıkıştırıyor. Nitekim Alman seçmeni Schröder'i İngiltere'de İşçi Partisi'ni iktidara taşıyan Tony Blair'le kıyaslıyor, hatta daha da ileri giderek Clinton'a benzetiyor.  Almanya'da solun sandık zaferini izleyen CHP lideri Deniz Baykal açısından sonuç şaşırtıcı değil. Baykal daha geçen yılın ortasında İngiltere ve Fransa'dan sonra Almanya'da da seçmenin tercihini sol partiler lehinde kullanacağı tahminini dile getirmişti.  Zaten dün itibariyle Avrupa'da 9 ülkenin başbakanı sosyal demokrat görüş taşıyor. Baykal'a göre Türkiye'de seçim olsa 10'uncu sosyal demokrat başbakan da yolda. Baykal, ‘‘Hükümet bugünkü başarısız çizgisini sürdürürse seçim kaçınılmazdır. Ve bu seçim sosyal demokratları iktidara taşıyacaktır’’ diyor.  * * *  Deniz Baykal'a göre, MGK gündeminde bir yıl aradan sonra yeniden ‘‘irtica’’ başlığına rastlanması utanç verici ve hükümetin beceriksizliğini sergileyen bir gelişme... Deniz Baykal'a katılmamak mümkün değil.  Çünkü Anasol-D hükümeti, parlamento dışı muhalefet sayesinde kazandığı iktidarın ilk yılında siyasi İslam'a karşı başarılı mücadele veremedi. Refah'a alternatifin postalda değil, siyasette yattığına inanmadı.  ‘‘Ne önemi var, Refah iktidardan düşmedi mi?’’ diyorsanız, Deniz Baykal'ı dinleyin. ‘‘Babadan kalma’’ yöntemlerin Türkiye'yi ne kadar sıkıştırdığını gösteren ibret öyküsüne mim koyun:  ‘‘Gerhard Schröder'in seçim kazandığı Aşağı Saksonya'da Adalet Bakanı bir bayan. Üniversite yıllarında Türkiye'ye gelmiş. Sanırım Dev-Yol davasını izlemiş. Salonda sanıklar lehinde pankart açmış. Hemen gözaltına alınmış. Çırıpçıplak soyulmuş, üstüne tazyikli su sıkılmış. Serbest kalınca ülkesine dönüp okulunu bitirmiş, siyasette yükselerek Schröder'in yani muhtemelen gelecek Almanya Başbakanı'nın en yakın çalışma arkadaşları arasına girmiş. Türkiye'de yaşadığı talihsiz olayı öğrendiğimiz günden beri telafi etmeye çalışıyoruz...’’  * * *  Evet, Türkiye Manisalı gençlere, geleceğin Alman Bakanı'na işkence yapan sözde kahramanlarla gurur mu duymalı?  ‘‘Hayır’’ diyorsanız, oyunuzu ona göre kullanın.  ÖNEMLİ NOT: Bu yazı kaleme alınırken Hanefi Avcı için tahliye kararı çıktı. Avcı'nın fikirlerine, hatta söylediklerine katılmasak da kimsenin ‘‘konuştuğu’’ için tutuklanmayacağı bir Türkiye hedefi için olumlu bir adımdır. Avcı'ya ‘‘geçmiş olsun’’ diyoruz.       4 Mart 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Ismarlama otomobil  Enis BERBEROĞLU  Cenevre   Yaklaşık 3 bin 500 kişilik medya ordusu ile birlikte bu yıl 68'incisi düzenlenen Cenevre Otomobil Fuarı'nı gezerken dört tekerlekli mucizenin kısa tarihini izledik.   Fuar sloganının ‘‘Ismarlama Otomobil’’ olarak seçildiğini duyunca tarihin aslında tekerrür ettiğini anladık. Ucuz ama tek tip otomobillere dayanan ‘‘seri üretim’’ diktasının müşteri siparişleri ile yıkıldığına tanıklık ettik.   ***   Tam 100 yıl önce sipariş ettiğiniz otomobilde örneğin direksiyonu, fren ve gaz pedallarını aracın sağında veya solunda istemekte özgürdünüz. Zaten yılda en fazla 100 otomobil üreten yapımcı açısından bu istek, maliyeti artıran kapris sayılmazdı. Aynı otomobilden iki tane üretilmesine ender rastlanırdı.  1900'lerin hemen başında Henry Ford müşterinin çok pahalıya patlayan seçim şansını ucuz fiyat uğruna feda edebileceğine inandı. Tek tip ve kitlesel üretim çağını açtı. General Motors'dan Alfred Sloan, Ford'u yalnız bırakmadı.  Ford, GM ve Chreysler'i yani otomotiv dünyasının üç devine yüzde 90 pazar payı bağışlayan anlayış tek sözcükle özetlenebilirdi: İkame...  Otomobilin montaj hattında çalışan her işçinin yerini hemen bir başkası alabilirdi. Çünkü somun sıkmak için el yapımı otomobillerde olduğu gibi ustalığa gerek yoktu. Standart ölçülerde üretilen parçalar sadece montaj hattında değil satış sonrası hizmetlerde de büyük avantaj sağladı.   Üretimdeki her girdinin ikame edilebilir olması model sayısında tasarrufu zorunlu tuttu. Yıllarca montaj hattındaki tek işleme programlanan işçilerin tek kaygısı kaliteli değil seri üretim oldu. Öyle ki işçi hatalı üretimi fark etse bile hattı durdurması yasaktı. Hatalı ürün daha sonra düzeltilirdi.  Ford'un işçileri arasında 1920'li yılların başında tam 50 dil konuşuluyordu. Ve en az bilinen dil İngilizceydi. Büyük bölümü göçmen olan işçilerin ustalarla anlaşması vücut diliyle sağlanıyordu.  İlginçtir, ototmotiv hamlesini ABD'ye göre 30-40 yıl rötarlı yaşayan Avrupa'da da aynı yol izlendi. Almanya; Türk ve Yugoslav, Fransa; Fas ve Cezayirli göçmen işçi kullandı.   ***  İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya'da ototmobil pazarı seri üretimi kârlı kılacak ölçüde büyük değildi. Ucuz maliyetli göçmen işçi ordusu da yoktu.   1947 yılında patlak veren büyük kriz Toyota'yı salladı, büyük bir grevle sonuçlandı. Ama bu grevden örnek bir anlaşma çıktı:   İşçiler ömür boyu iş güvencesi sağladı. Karşılığında ancak şirket kâr ettiğinde zam almayı kabullendi.   İşyeri cemaati ile barışan Japon üreticiler, satış örgütlerini de üretim sürecine kattılar. Tüketici istek ve şikâyetleri doğrultusunda üretime başlandı.  Kıdemli işçiler üretimde kaliteyi sağladı, siparişe dayalı üretim malzeme ve araç stoklarını önledi. Maliyetler seri üretimin çok altına inerken, müşteriye sunulan model seçeneklerinde patlama yaşandı. ABD ve Avrupalı üreticiler bir modeli 10 yıl pazarda tutarken, Japonlarda aynı süre 4 yıldı. Kalite çemberleri en az hatalı üretimi ve müşteri memnuniyetini sağladı.  Otomobildeki bu yeni devrim dalgası kısa zamanda ABD ve Avrupa'ya yayıldı. Cenevre Fuarı kapılarını ‘‘Ismarlama Otomobil’’ sloganıyla açtı.      5 Mart 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Lüks otonun yakıtı eroin  Enis BERBEROĞLU       Cenevre   Kişi başına milli geliri 25 bin dolara ulaşan (Türkiye'nin 8 katı) İsviçre'nin Almanca yayınlanan ekonomi gazetesi Handelszeitung, Cenevre Otomobil Fuarı'nın özetini manşetine taşımış: ‘‘Lüks modeller gözde’’  Sürpriz sayılmaz. Çünkü İsviçre zaten ekonomik refahın canlı kartpostalı gibi. Kentin orta yerinde bahçeli evler, son model otomobiller, tok karına bile ağız sulandıran şarküteri vitrinleri.   Ve Lozan Gölü kıyısında, ‘‘Babamın yaşamının içine edildi, benim de öyle... Peki ya küçük kızımın?’’ diye hayıflanan yabancı gazeteci...  * * *  İsviçre'de servetin kaynağını sanayi değil mali operasyonlarda aramak lazım. (Örneğin İsviçre otomotiv sanayii yok.) Avrupa'yı kasıp kavuran her iki dünya savaşını kazasız atlatan İsviçre her milletten zenginin parası için en güvenli liman haline geldi. Öyle ki bugün İsviçre'de vadesiz hesap açmak istediğinizde bırakın faiz almayı, bankaya ücret ödemeyi peşinen kabul edersiniz.  İsviçreli bankerler müşteri seçiminde pek titiz sayılmazlar.   Geçen yıl ABD yönetiminin CIA araştırmalarına dayanarak açıkladığı bir rapora göre, İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya tarafından soykırım uygulanan Museviler'den el konulan milyarlarca dolar İsviçre'de depolandı. Yine aynı raporda Türkiye'nin de (yüksek fırınlarda yakılan Museviler'in altın dişleri de dahil) Nazi altınlarından pay aldığı ileri sürüldü.   * * *  Ancak Türkiye ve İsviçre arasındaki her kara para transferi Museviler'in altın dişleri kadar çarpıcı arka fonda cereyan etmedi. Türkiye'nin kronik döviz krizleri temkinli patronları İsviçre hesaplarına yöneltti. Son vergi yasası tartışmaları sırasında İsviçreli bankacıların bavulla döviz toplamak üzere İstanbul'un lüks otellerine yerleştikleri haberi boşuna üfürülmedi. Gerçi artık bavula bile ihtiyaç yok, tek bir banka işlemi yeterli...  Ne var ki, vergisiz ve kayıtdışı bu transferlerin arasına gizlenen mafya parasını ayıklamak çok zor hatta imkânsız.   Uluslararası uyuşturucu raporlarına göre Türkiye'de günlük eroin ticareti 1-2 milyon dolarlık hacme ulaştı. Ve bu paranın büyük bölümü başta İsviçre olmak üzere Hollanda, Almanya, Belçika bankalarında aklanıyor. Türkiye'ye temiz para olarak dönüyor, Cenevre Otomobil Fuarı'nda sergilenen limuzinlere yatıyor.  * * *  Gördünüz mü otomobilin dört tekeri bizi nerelere sürükledi?  İsviçreli'nin satın aldığı lüks otomobilin yakıtı ya eroin parasından veya başka ülkede vergi ödememek için kaçan servetlerle karşılanıyor.  O zaman tanık olduğumuz refahı kıskanmak mı lazım, yoksa kızmak mı...  Ya da her eroin kaçakçısının aslında gurur duyulacak milli kahraman olduğuna iman etmek mi?    6 Mart 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Lozan'ı unutmak  Enis BERBEROĞLU    Lozan   Herhalde farkındasınız, son günlerde Avrupa'da Türkiye'nin ulusal sınırlarını tartışmak neredeyse moda haline geldi. Almanlar, İngilizler, genç Türkiye'nin tam 75 yıl önce İsviçre Lozan'da imza koyduğu anlaşmayı unutmuş gibi.  Misak-ı Milli'ye bu ani itirazın nedenini belki de yerinde incelersek anlarız umuduyla önceki gün Lozan'a yollandık. Maksadımız zaman tünelinde geçmişe yürümek, Cumhuriyet'in kurucuları ile aynı havayı paylaşmaktı.  ***  Heyhat, ilk hayal kırıklığını Lozan merkez garındaki Turizm Bürosu'nda yaşadık. Handiyse Erdal Bey'in pederiyle yaşıt bayan görevli Lozan Antlaşması'ndan habersizdi.  Önceden aldığımız öğütlere uyarak Lozan kıyılarına ulaştığımızda anlaşmanın imzalandığı binayı bulduk: Beau-Rivage Oteli...  1851'den bu yana hizmet veren otelin resepsiyonunda çalışan genç görevli, Turizm Bürosu'na göre daha pratikti. Yanımıza bir komi verip bahçedeki küçük anıta yolladı. Merdiven altına sıkışmış iki metrelik heykel, barış anlaşması şerefine dikilmiş. Barışı temsil eden meleğin kucağındaki iki çocuk, defne tacı uzatıyor. Ama her nedense diğer elleriyle meleğin saçını çekiştiriyor. Üstelik söylemeden geçemeyeceğiz; meleğin çıplak ayakları en az 43 numara... Cumuhuriyet'i kuran anlaşmayı anımsatması gereken bu eseri, küçük kiliselerde rastlanan Madonna heykellerinden farklı kılan tek ayrıntı, iki yanındaki plaketler. Biri 1922 tarihli İtalyan-Osmanlı barışını, diğeri Lozan Antlaşması'nı anlatıyor.  ***  Beau-Rivage'in iyi niyetli ancak cahil resepsiyonuna göre Lozan Antlaşması'nın otelde kalan tek izi, bu anıttan ibaret. Aslında ilk bakışta haksız da sayılmaz. Çünkü yüksek kubbeli salonları, işlemeli sütunları ve Belçika yapımı ipek duvar halıları arasında dolaşırken, otelde tarihten çok Swatch saatleri ve Benetton tişörtlerinin pazarlandığını fark ediyoruz. Lozan Antlaşması'nın imzalandığı salon ise anlaşılan yıllardır süren tadilat kurbanı.  Oysa Beau-Rivage başka konularda tarihine sıkı sıkıya sarılmış...  Örneğin, Olimpiyat Müzesi'ne giden bahçe yolundaki küçük hayvan mezarlığı... Amerikalı çiftin yitirdiği finosu için 1930'larda diktiği mezar taşı, sanki dün konulmuş gibi temiz ve bakımlıydı. Ya İngiliz Büyükelçisi'nin Kraliçe Elizabeth'in tahttaki 20'nci yılını kutlamak için 1979'da parka armağan ettiği fidanın boy atıp koca ağaç olmasına ne demeli...  ***  Özetle, Lozan'da taraf olan Avrupa gibi tarafsız ev sahibi İsviçreli de atılan imzaları unutmuş. Türkiye'ye düşen, hatırlamak ve her fırsatta hatırlatmak.      9 Mart 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Agop Agopian hâlâ yaşıyorsa  Enis BERBEROĞLU          Koşumuz Ermenistan'da işgal altındaki Azeri topraklarından çekilme eğilimi taşıyan Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan'ın istifaya zorlanmasının ardından radikal adımlar birbirini takip ediyor. Örneğin üç yıl önce yasaklanan koyu milliyetçi Taşnaksütyun Partisi'nin açılmasına izin verilmesi anlamlı işaret sayılıyor. 1985 yılında yer altına inen terör örgütlerinin hortlamasından korkuluyor. Yine aynı tarihte -iki suikast girişiminden kurtularak- erken emekliliği seçen Ara Toranyan'ın Taşnak damgalı yeni oluşumun liderlik kadrosunda yer alması bekleniyor.  * * *  İşte bu ortamda araştırmacı-yazar Ercan Çitlioğlu'nun ‘‘Yedekteki Taşeron, Asala-PKK’’ isimli kitabı ikinci baskıyı yaptı. Çitlioğlu ikinci baskı için yazdığı yeni önsözde Ara Toranyan'dan eski silah arkadaşı-can düşmanı Agop Agopian'la ilgili çok çarpıcı bir iddiayı dile getiriyor: Agop Agopian hâlâ yaşıyor mu?  Çitlioğlu'nun bu soruya yanıtına geçmeden soluklanıp Agopian'ın kanlı yaşam öyküsünün satır başlarını hatırlayalım... Mihran Mihrian, İran İranian ve hatta Agop Agopian... Hepsi aynı kişinin, Asala'nın gizemli liderinin takma isimleri. Türk hedeflerine karşı 1975-1986 yılları arasında dört kıta ve 21 ayrı ülkede düzenlenen 236 eylemin mimarı. Dört Türk büyükelçisi, çoğu Türk 74 kişinin katili, 449 masumun yaralanmasının sorumlusu... Asala lideri ölü rolü yaparak, rahat yaşamayı sever. Nitekim George Habbaş'ın himayesinde yerleştiği Beyrut'ta İsrail'in bir hava saldırısı sırasında öldüğü yolunda haberler üflenmişti. Agopian'ın yaşadığı ancak birkaç yıl sonra El Fetih önderlerinden Salah Khalaf'ın Fransız polisine yaptığı ihbarla anlaşılmıştı.  1983 tarihli Orly baskını Asala'yı uluslararası kamuoyunda mahkûm etti, örgütteki Hınçak-Taşnak çatışmasını su üstüne çıkardı. Toranian ve ekibi ayrılarak Ermeni Adalet Komandoları'nı kurdu.  * * *  1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'na sivil memur olarak katılarak gazi unvanı alan, Basın Yayın Genel Müdür Yardımcılığı görevinde bulunan Çitlioğlu yeni önsözünde bu bilgileri aktardıktan sonra kritik noktaya geliyor.  Agop Agopian'ın ölümü bugüne kadar iki ayrı senaryo ile aktarıldı:  1) Lavrion kampındaki çalışmaları ile Yunanistan hükümetine sorun çıkarmaya başlayan Agopian üzerindeki koruma şemsiyesi kalktı. Bu fırsatı iyi değerlendiren Türkiye, Agopian'ı 1988 yılında Atina'ya yaptığı bir tren yolculuğu sırasında tasfiye etti.   2) İkinci senaryoda tek fark Agopian'ın Atina'da yolda yürürken öldürüldüğü iddiasıdır.  Oysa Ermeni cemaatinde yıllardır Agopian'ın yaşadığı, hatta Kuzey Irak'ta PKK ile birlikte Türk ordusuna karşı savaştığı öyküleri anlatılır.  * * *  Ercan Çitlioğlu, yeni önsözün sonunda Agopian'ın yaşadığını gösteren şu satırlara yer veriyor: ‘‘Bütün bu senaryolardan sonra Agopian'la ilgili gerçeğe gelince, Asala'nın lideri bir zamanlar kendisini oynatan ipler boşlukta sallanarak yaşamaktadır. Lavrion-Atina treninde ya da Atina'nın bir caddesinde yere indirilen kişi Asala'nın önde gelen militanıdır ancak Agopian değildir. Asala'nın yere indirilen kişiyi tıpkı Beyrut bomdardımanında olduğu gibi Agopian olarak ilan etmesi, Agopian'la ilgili kuşkuları bugüne değin taşıyagelmiştir.’’  Peki ölmediyse Agopian'ın cezası ne oldu? Sözü yine Çitlioğlu'na bırakalım: ‘‘Agopian, on yılı aşkın süren terör kampanyasında kendisine eşlik eden militanların teker teker yere indirildiğini görerek, bir gün bir yerde sıranın mutlaka kendisine de geleceğinin korkusunu yüreğinin ve beyninin her hücresinde taşıyıp, ölümle olsun onurlandırılmaya değer bulunmaksızın, başarısızlığın enkazı üzerinde aşağılanarak yaşamaya mahkûm edilmiştir.’’      10 Mart 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Konuşmak ne zaman ayıptır?  Enis BERBEROĞLU       Susurluk süreci giderek Türkiye'nin 1980 askeri rejimi ve takip eden icazetli partileri ile hesaplaşmasına dönüyor.   Çoğunlukla karşılıklı suçlama formatında geçen tartışmalar kritik vicdan muhasebesi aşamasına dayanıyor.   Türkiye, on beş yıl önce Asala'ya karşı düzenlenen misilleme operasyonları ile PKK terörüne dönük örtülü savaş yöntemlerini kıyaslıyor.   Suçlayan parmak kendilerine döndüğünde bülbül gibi devlet sırrı öten sahte kahramanlar yine medyayı gevezelikle suçluyor.   ***  Oysa ‘‘Yedekteki taşeron, Asala-PKK’’ kitabının yazarı, araştırmacı Ercan Çitlioğlu toplumsal hafızayı biraz kazıyınca bakın neler çıkıyor.   Dönemin Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren'in, Asala'nın Kanada Askeri Ataşesi'ni şehit etmesi üzerine Eylül 1982'de gazetelere yansıyan konuşması: ‘‘Türk hükümeti, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı açılmış bir savaş olarak gördüğü bu cinayetleri sona erdirmek için gerekli bütün önlemleri almakta kararlıdır. Bu bağlamda gücümüzü gerekli gördüğümüz yerlerde ve gereken zamanlarda kullanmamız doğal karşılanmalıdır...’’  Evren'den cesaret bulan diğer resmi yetkililerin gazeteler aracılığıyla duyurdukları eylem planı: ‘‘Türk diplomatlarını katleden teröristler bundan böyle dünyanın hiçbir bölgesinde güvenlik içinde olamayacaklar.’’  Ve birkaç gün sonra Günaydın Gazetesi'nde bir haber: Beş kişilik bir vurucu tim, Asala hedeflerini yok etmek üzere Lübnan'a gitti. (Muhtemelen 1990 yılında suikasta kurban giden Hiram Abas'ın ekibi.)  Yani Türkiye'nin yakın tarihteki en önemli örtülü operasyonu davul zurna ile ilan edilmiş, sadece canlı yayın eksik kalmış.  ***  Peki ya on yıl sonra PKK'ya yardım ettikleri gerekçesiyle tasfiyeye uğrayan Kürt kökenli isimler?   4 Kasım 1993 tarihinde Başbakan Tansu Çiller'in Holiday Inn Oteli'nde yaptığı konuşmadan ilginç alıntı: ‘‘Türkiye, milis hareketi niteliğine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK'nın haraç aldığı işadamı ve sanatçıların isimlerini biliyoruz. Hesap soracağız...’’  Soruldu da... Dönemin başbakanı tarafından kamuoyuna ihbar edilen bu sözde örtülü operasyonda onlarca kişi can verdi. Uyuşturucu kaçakçılarının yanında Kürt aydınları da öldü.  ***  Ölüler zaten konuşamaz, işin ilginci öldürenler de susmak istiyor.  Ama siyasilerin kahramanlık destanı ile oy toplama ihtirası meselenin kamuoyuna yalan yanlış aktarılmasına yol açıyor. Sanki meydan Abdullah Çatlı gibi karanlık anti kahramanlara bırakılmak isteniyor.     11 Mart 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Her Kosovalı'yı doğarken öldürmek  Enis BERBEROĞLU             Sırplar'ın Kosova'daki etnik temizliğe bahane diye sundukları nüfus istatistikleri aslında zulmün yakında demokrasi denizinde boğulacağı yolunda umut işaretleri de barındırıyor.  Neredeyse ‘‘Tek ülke, tek halk, tek önder’’ felsefesiyle harekete geçerek Boşnak ve Hırvatlar'ı tasfiyeye uğratan Sırplar, Arnavut nüfus artışına çare bulamıyor. Bugün Kosova'da ezici çoğunluğuna sahip Arnavutlar'ın önümüzdeki beş yıl içinde Yugoslavya'daki toplam nüfusun yüzde 50'sini oluşturması bekleniyor.  * * *  Bu yüzden nüfusbilimci Zzivorad İgich Kosova için ‘‘Güney Sırbistan'daki nüfus bombası’’ ifadesini kullanıyor.   Tekrar ediyoruz, İgich'in resmi hükümet politikasını aklamaya yönelik rakamları hiçbir halde etnik temizlik katliamlarını haklı kılmaz...  Ama geleceğe ışık tutabilir.  Resmi kayıtlara göre eski Yugoslavya'daki nüfus kompozisyonu 1950'li yıllardan itibaren değişti. Arnavutlar'ın yaşadığı Kosova ve civarındaki yörelerde nüfus hızla artarken, Sırp yoğun merkezlerde nüfus geriledi.  1981-1991 arası on yıllık dönemde Sırbistan Cumhuriyeti'nin nüfusu toplam 478 bin kişi arttı. Bu artışta aslan payı 370 bin kişiyle Kosova'ya aitti. Merkezi Sırbistan'daki nüfus artışı sadece 130 bin kişiyle sınırlı kaldı, Voyvodina'daki Sırplar'ın sayısı artmak bir yana 22 bin kişi düştü.  * * *  1994 yılında Sırbistan Cumhuriyeti'nde nüfus 9 milyon 903 bine ulaştı. Yıllık artış hızı yüzde 2.9 olarak ölçüldü.   Kosova'nın 2 milyon 98 bin kişi olarak varsayılan nüfusunun ise yıllık yüzde 17.1'lik hızla büyüdüğü hesaplandı.   Bu rakamlar yılda 55 bin bebeğin doğduğu Kosova'da nüfusun her 20 yılda bir ikiye katlanacağını gösterdi.   Sırp Cumhuriyeti'nde 60 yıllık nüfus seyri de aynı eğilimi sergiledi: 1931-1991 döneminde Sırp ve Karadağ nüfusu 4 milyon 195 bin kişiden 6 milyon 765 bin kişiye yükseldi, yüzde 60 arttı. Oysa 355 bin kişilik Arnavut nüfusu beş katına çıkarak bir milyon 674 bine tırmandı.  Artış hızları arasındaki bu büyük fark, önümüzdeki beş yılda Kosova sınırları dışındaki dengeyi de değiştirecek. Sırp Cumhuriyeti'nin yarı nüfusu Arnavut kökenli olacak.  * * *  Şimdi bu rakamlara göz atıp, ‘‘Sırplar korkmakta haklı’’ diyenler, katliamı haklı değilse bile ‘‘mantıklı’’ bulanlar çıkabilir...  Oysa aynı rakamlar, Sırplar'ın Arnavutlar'ı doğdukları hızdan daha süratli öldürmedikleri takdirde beş yıl sonra savaşı yitireceklerini gösteriyor. Çünkü hiçbir ülkede nüfusun yarısı soykırıma uğratılamaz. Demek ki Arnavutlar da dahil hiçbir etnik grubu ‘‘kesmek’’ çözüm sağlamıyor.   Hatta aksine Balkanlar gibi sorunlu bir coğrafyada nüfus kompozisyonu ile oynamak kimseye yaramıyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Sırplar, Arnavutlar, Türkler aynı topraklarda ‘‘cemaat’’ düzeninde komşuluk etti. Sosyalist rejim etnik çatlakları yapıştıran tutkal oldu.  Şimdi aynı mozaiği sadece demokrasi bir arada tutabilir.  Hırvatlar'la itişen, Boşnaklar'a soykırım uygulayan Sırplar'ın beş yıl sonra kendi anavatanlarında azınlık statüsüne düşecek olmaları takdiri ilahi veya rastlantı sayılmaz. Mozaiği parçalamanın bedelidir.  O yüzden totaliter üsluplu Sırp milliyetçiliğine karşı çıkarken neo-osmanlı kafası işe yaramaz. Tek ölçü insan hakları ve demokrasidir. Arnavutlar için olduğu kadar Sırplar ve hatta unutulan Kosova Türkleri için de toprak yerine demokrasi talep edelim...    12 Mart 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Darbecimi seveyim  Enis BERBEROĞLU         Manisalı liseli gençlere işkence sanığı polisleri ‘‘kanıt yetersizliği’’ gerekçesiyle beraat ettiren hâkimlere neden kızayım ki...  Yasa böyle... Yasaya nasıl söveyim ki... Anayasa da öyle...  İşin kötüsü, Anayasa'yı yazdıran emekli general, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde hafta sonu konuğu...  Şapkasıyla birlikte devrilen başbakanın, darbecisini Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde ağırladığı ülkede işler böyle yürür...  Susurluk çetesi dışarda, Manisalı polisler serbest... İşkenceye uğrayan gençler mağdur, sendika hakkı arayan memurlar dayak yorgunu...  Teslimiyetin adı ‘‘uzlaşma’’ oldu...  Siyasetçi emekli darbeciyle uzlaşma arıyor... Devlet memuru polis, diğer memurları çok dövmesin diye herkes çırpınıyor. Son çare polislere Mozart ve Beethoven dinletmek. Maksat uzlaşma olsun...  ***  Emekli darbecisine süper emeklilik hakkı tanıyan iki ülke kaldı yeryüzünde... Biri Türkiye, diğeri Şili...  Gerçi Şilili paşaya gösterilen ihtimam bizdeki gibi uzlaşma eseri değil, daha çok korkudan... Çünkü General Augusta Pinochet Silahlı Kuvvetler Komutanlığı'ndan daha önceki gün emekliye ayrıldı.  Hazır laf açılmışken, isterseniz General Pinochet'nin parlak geçmişini -en azından yeni kuşaklar açısından- biraz hatırlatalım.   Üstelik bakarsınız Şilili generalin yaşam öyküsü yerli ve potansiyel darbecilere kariyer planlaması yönünden yol gösterebilir.  ***  82 yaşındaki General Pinochet, 1973 yılında dünyada seçimle işbaşına gelen ilk Marksist politikacı olan Salvador Allende'yi kanlı darbeyle devirdi. Pinochet'nin birlikleri Allende'nin başkanlık sarayını topa tutarak yönetimi devraldı.  Pinochet ITT gibi çokuluslu şirketler ve CIA'deki dostları sayesinde kazandığı iktidarı 17 yıl süreyle korudu. 1990 yılında cumhurbaşkanlığı görevini seçimle işbaşına gelen politikacıya bıraktı.  Ama uyanık generalin Anayasal zırhı çoktan hazırdı. Önce yedi yıl süreyle Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı yaptı. Şimdi de anayasal hakkı olan senatörlük koltuğunun arkasına saklanacak.  Emekli darbecinin şanlı mazisinde bilinen 2 bin kayıp var. Yine Pinochet rejiminde on binlerce muhalifin ağır işkence gördüğü herkesin bildiği ama hiç kimsenin hesap soramadığı bir sır...  Aslında Pinochet bu tür icraatlardan pek rahatsız değil. Nitekim bir gazeteci kendisine toplu mezarları sorduğunda, ‘‘Evet, ama ne kadar büyük ve güçlü ekonomimiz var değil mi?’’ yanıtını vermişti.  Saygıdeğer Augosta Pinochet'nin resim yeteneği konusunda yabancı kaynaklarda herhangi bir bilgi yok.  ***  Ne olur uzlaşmayı yanlış anlamayalım.   Şahıslar istediği gibi uzlaşabilir. Ama makamlar asla...  Hele anayasal uzlaşma, ‘‘kurbanı cezalandırıp işkenceciye iltifat’’ diye anlaşılırsa bu ülkeyi kimse kurtaramaz.  Gelecek darbeciler bile...    13 Mart 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Çetenin rengi yok  Enis BERBEROĞLU  Susurluk'tan geçinen ekibi artık daha iyi tanıyoruz. Öyle ki, tek başlarına hangi renk ve siyasetten olsalar da, çıkar uğruna biraraya gelip gökkuşağı kadar uyumlu çalıştıklarını anlayınca şaşırmıyoruz.  Mesela Mahmut Yıldırım isimli devlet taşeronu katilin rengi Yeşil...  23 Kasım 1996 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından sahte bilgilerle düzenlenen gerçek pasaportla, MİT görevlileri eşliğinde Beyrut'a uçtu. Görevi Suriye'de çiftlik evinde barınan Apo'yu havaya uçurmaktı. Ama bomba yüklü kamyonu uzağa park edince beceremedi, Apo kurtuldu.  Ertesi gün Macaristan'ın Budapeşte Kenti'nde Veysel Özerdem isimli, 27 yaşındaki Türk genci, Hilton Oteli'nde dönemin anamuhalefet lideri Mesut Yılmaz'a saldırdı, attığı yumrukla burnunu kırdı.  İlk bakışta bu iki olay arasında hiçbir bağlantı yok gibi.  Apo'ya suikast ve Yılmaz'a yumruk... Ne alakası var, öyle değil mi?  Oysa telefon kayıtları aksini gösteriyor.  Çünkü Yeşil, Apo'ya suikast girişiminde bulunmak üzere yurtdışına yollanmadan 8 gün önce, 15 Kasım 1997 tarihinde Macaristan'ı aradı, Özerdem ve patronu İsmail Koçkaya ile görüştü.  Yılmaz'a saldırıdan on beş gün kadar sonra Yeşil ve Budapeşte'teki ekip arasında bir telefon görüşmesi daha geçti.  * * *  Askerin adamı Yeşil, MİT'in, polisin maşası Yeşil... Hepsi palavra.   Yeşil aslında devlet destekli serbest girişimci...  Sadece kendisine çalışıyor. Haraç topluyor, adam vuruyor. Arada devlet hesabına iş gördüğü için kimse hesap soramıyor.  Bingöl Solhan doğumlu 44 yaşındaki Yeşil'in yaşamının büyük bölümü Elazığ'da geçti. İstihbarat birimlerine göre, Yılmaz'a Budapeşte'de yumruk atan Özerdem ile Yeşil, Elazığ'ın aynı mahallesinden. Özerdem'in Budapeşte'de yanında çalıştığı TIR parkı sahibi İsmail Koçkaya da öyle.  * * *  Veysel Özerdem, 1994 yılında gittiği Macaristan'da bilardo salonu işletti. Daha sonra bu salonu satarak hemşerisi ve akrabası İsmail Koçkaya'nın yanında işe girdi.  Özerdem, Macar polisine verdiği ifadede Koçkaya'nın saldırıdan tamamen habersiz olduğunu duyunca kendisine çok kızdığını, ‘‘Nasıl böyle bir şey yaparsın’’ diye bağırdığını anlattı. Koçkaya başka bir dava nedeniyle gıyabi tutuklu olarak aranıyor.    16 Mart 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Gizli kulaklar  Enis BERBEROĞLU         Necip Türk milleti gariptir...  Politikacı fikrini saatlerce anlatmaya can atar, kimse dinlemez. Ama telefonun başına oturdu mu, gizli kulaktan geçilmez. Herhalde, telefonda dinleme, moda deyimiyle ‘‘daha seksi’’ sayılıyor.  Meslektaşımız Faruk Bildirici'nin yeni çıkan ‘‘Gizli Kulaklar Ülkesi’’ isimli kitabı Türkler'in, en azından telefon dinleme konusunda gerçekten ‘‘imtiyazsız ve sınıfsız millet’’ olduğunu gösteriyor.  Son derece akıcı üslupla kaleme alınmış kitapta telefonları dinlenen Türkiye Cumhuriyeti başbakanlarının listesi var...  Mesela iddiaya göre, CHP'li Başbakan Recep Peker, telefonunu dinlettiği Adnan Menderes'in hep havadan sudan konuşmasına kızarak ‘‘psikopat’’ dedi. Menderes iktidara gelince işi ilerletti, DP milletvekillerini bile dinlemeye aldırdı. İsmet Paşa'nın bindiği taksilerin şoförlerini sorguya aldırıp, araçta konuşulanları öğrenmeye çalıştı.   27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Adalet Partisi'nin ilk Meclis Grubu toplantısında milletvekilleri kürsüdeki mikrofonu ceketle örterek dinlemeye karşı önlem aldı. 1970'lerin ana muhalefet lideri Bülent Ecevit TBMM'deki masasındaki telefonun aslında MİT'e kayıtlı olduğu anlaşıldı.  12 Eylül askeri yönetiminin nefesini hep ensesinde hisseden Turgut Özal Başbakanlık Konutu'nun dinlendiğini fark edince Kenan Evren'e yanlış bilgi aktararak işin keyfini çıkardı.  * * *  Bildirici'nin kitabı aslında yakın siyasi tarihin aynası... Okuma yazma özürsüz başka bir toplumda açık kaynaklardan sağlanacak bilgiler Türkiye'de bilirsiniz hep ‘‘gizli’’ damgası taşır. Binlerce kişinin mesaisi hatta trilyonlar bu amaçla harcanır.   Örneğin MİT'in 3.6 trilyon liralık 1996 yılı bütçesinin yüzde 80'i elektronik izleme ve dinlemeye ayrıldı. Askerler dinlenmeyen hatlar için 8 milyar dolarlık özel haberleşme sistemi kuruluyor.  Emniyet'in santrallara yerleştirdiği Amerikan malı kulaklar Tşrk Telekom'u bile devre dışı bıraktı... TBMM Komisyonu'na bilgi veren Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı Teknik Şube Mşdşrş Osman Ak, ABD'den tanesi 4 milyon dolara ithal edilen ş'zel cihazların İstanbul, Ankara ve İzmir'de kullanılmaya başlandığını anlattı. Zaten Tşrk Telekom Teknik Daire Başkanı Osman Muzaffer Ayvalı aynı Komisyon'a, ‘‘Emniyet bir milyon telefonu bile bize sormadan dinleyebilir’’ dedi.  * * *  Faruk Bildirici'nin kitabı Abdülhamit mirası ‘‘hafiye devletin’’ maskesini düşürüyor. Eğitimden, sağlıktan esirgenen trilyonların polis devleti özlemi çekenler tarafından nasıl harcandığını anlatıyor. Yakın siyasi tarihi telefon hattında izlemek çok yararlı...    17 Mart 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    12 Mart modeli  Enis BERBEROĞLU        Türkiye'de siyasi tabloyu artık iki yalın çizgiyle resmetmek mümkün. Siyasi İslam ve Kemalist Cephe dışında politika üreten kalmadı.  Mesela Fazilet Partisi'nin gümrük kaçakçılarına gizlice af çıkarmaya uğraşması bizce son derece ilginç. Tasarının mimarı Fazilet'li Ertan Yülek, ANAP iktidarı sırasında DPT'de Yusuf Özal'ın sağ koluydu.   ANAP, hatırlarsınız, 1985 yılında benzer operasyonla döviz kaçakçılarını affetti, hayali ihracata geçit verdi. Zaten Ertan Yülek de tasarıyı savunurken 1985 tarihli yasaya değindi, gümrük ve kaçakçılık yasalarındaki çelişkiyi gidermeyi amaçladıklarını anlattı.   Demek ki aradan geçen 13 yılda ANAP'ın bıraktığı boşluğu ‘‘Siyasi İslam’’ doldurdu. Hırsızlara affın ikinci adımı eriyen merkez sağa bırakılmadı. ‘‘Siyasi İslam’’ tabanına muhalefet döneminde bile çıkar sağlayacak ölçüde güçlendi.  ***  Buna karşılık Kemalist Cephe'de rota sorunu var gibi...  Merkez sağ ve sol partilerden oluşan Anasol-D koalisyonu iktidarın gizli ortağı Silahlı Kuvvetler'le aynı siyasi hedefleri paylaşmıyor.   Türban eylemlerini ve Fethullah Gülen cemaatini laik cumhuriyete tehdit olarak algılamıyor. Dahası ANAP muhafazakâr oyları yitirmek istemiyor.   28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısından sonra kurulan asker-sivil ittifakı artık can çekişiyor. Taraflar son çare olarak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in hakemliğine başvuracak. Bugün askerler birkaç gün sonra da hükümet Cumhurbaşkanlığı makamına derdini anlatacak.   Ama şimdiden söylemek lazım ki, uzlaşma sağlanması kolay değil.  Kısacası bazı çevrelerin tabiriyle ‘‘postmodern darbe’’ artık patinaj çekiyor. İktidar sahipleri aralarında çekişseler bile tıpkı 27 yıl önceki 12 Mart modelinde olduğu gibi güçlerini karşılıklı kullanmak istemiyor.   Silahlı Kuvvetler bu Meclis'ten başka hükümet çıkmasının zor olduğunun farkında. Başbakan Mesut Yılmaz ordudaki tepkinin birkaç paşadan kaynaklandığı yönünde son derece yanlış bir kanı taşıyor.  Koşullar çatışan taraflardan birisinin tasfiyesini kesinlikle ihtimal dışı bıraktığına göre bu siyasi tablodan sadece erken seçim çıkacağa benziyor. Hem de tahminlerden çok daha erken... Siyasi İslam'a daha fazla toparlanma imkânı verilmeden.  ***  CHP lideri Deniz Baykal'ın ‘‘ara rejim’’ sözleriyle kapalı kapılar ardında süren bu tartışmayı kamuoyu gündemine taşıması kesinlikle rastlantı sayılmaz. Seçim ipini elinden bırakmayan Baykal, çatışan tarafların arasından sıyrıldı, bir sonraki hamlesine hazırlanıyor. Seçim hükümeti seçeneklerini tartıyor...      18 Mart 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    İslami değil kayıtdışı para  Enis BERBEROĞLU  Çatışan taraflara akıl vermek haddimiz değil... Ancak galiba hükümet ve askeri kesim arasında tırmanan irtica tartışmasına sıkça malzeme edilen ‘‘İslami sermaye’’ kavramı yanlış anlaşılıyor.  Öncelikle insanın sosyalisti olur, faşisti olur, mürtecisi olur... Ama paranın rengi sahibinin ideolojisine göre tanımlanamaz. İran'ın döviz stokundaki Amerikan dolarları mikrop saçmaz.  Paranın hareketi iki mekanizma ile denetlenir:  1) Piyasa kuralları 2) Meclisin yasaları ve düzenlemeleri...  Örnek vermek gerekirse, faiz yükselirse elinizdeki parayla bankada Türk Lirası hesabı açarsınız, kur hareketlenirse döviz büfesine koşarsınız.  Yasaya göre vergi ödersiniz, hükümetin gelişmesini istediği sektöre yatırım yaparsanız teşvik alırsınız...  Paranın yasaları herkese eşit uygulanır.  Çember sakallı veya türbanlı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının bankaya para yatırması, faiz alması önlenemez. Siyasi İslam'a inanan holding sahibinin teşvik almasına itiraz edilemez...  Meğer ki paranın kaynağı temiz olsun... İşlemler yasalara uysun.  ***  Askerin siyasi İslam'ın mali kaynağına eğilmesi yeni haber değil. Refahyol döneminde başlayan çalışmalar, Anasol-D hükümetine miras kaldı.  23 Aralık 1997 tarihli MGK toplantısında askeri kesimin masaya koyduğu rakamlar ilginçti: Beş holding, 4 bin özel şirket, 15 finans kurumu ve beş bin vakıf-derneğin siyasi İslam'a kaynak sağladığı iddia edildi.  Oysa bu uyarıya rağmen askerlerin ‘‘İslami sermaye’’ sınıfına koydukları şirket ve holdinglere teşvik akışı Anasol-D iktidarında da sürdü.   Askeri kesimin Refah'ın finansörü olarak damgaladığı Kombassan'ın sahibine ekonomi bakanları tarafından ambargo konulmadı.  Peki o zaman askerler haklı mı?  Hayır, çünkü yasal gereğini yerine getiren şirkete teşvik vermemek adalete sığmadığı gibi suçtur. Türkiye Cumhuriyeti'nin bakanları her işadamı ile görüşmek zorundadır...  Askerler haksızsa hükümet doğru mu yapıyor?  Ne yazık ki yine hayır...  Çünkü ‘‘İslami sermaye’’ olarak sınıflanan şirketlerin büyük bölümü bilanço bile çıkaracak durumda değil...  Mesela Kombassan'ın ortak sayısını bilen yok, yurtdışından para transferi banka yerine kurye ile yapılıyor... Sanki Kombassan içinde yaşadığı, beslendiği sisteme güvenmiyor... Benzer anlayışla Yimpaş ve Endüstri Holding'in de kuryeleri para dolu çantalarla yakalanıyor...  Parasını bankaya bile emanet etmeyen işadamından kuşkulanmak yersiz mi?  ***  Gelin anlaşalım, şirketler ekonomik açıdan sadece bilançoları ile yargılanır. Bilançosunda ortakları belli, kullandığı öz sermayesi, banka kredisi kayıtlı şirket, ticari gelirini-giderini doğru gösteriyorsa, bu matraha göre vergisini ödüyorsa, sahibinin serveti de temizdir, kutsaldır.  Ama bu servetle yasadışı oluşumları destekliyorsa, tek yol Türk Ceza Yasası'dır. Yoksa ekonomik ambargo, teşvik yasağı gibi yöntemler yargısız infaza girer...  Özetle Anasol-D hükümetine düşen bellidir:  1) Çok ortaklı gibi gözüken ama aslında Titan modeli ile çalışan ‘‘İslami’’ etiketli şirketleri gerçek anlamda halka açılmaya zorlamak, Borsa kurallarına uymalarını sağlamak...  2) Bu tür şirketlere ve özellikle İslami finans kurumlarına tanınan politik gerekçeli vergi ayrıcalıklara son vermek. Haksız rekabeti önlemek...  Belki o zaman paranın rengini tartışmaktan vazgeçeriz.      19 Mart 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Demokrasiyi kafaya takmak türban mı?  Enis BERBEROĞLU           Türkiye'de demokrasi taşlarının yerine oturması için Silahlı Kuvvetler'in siyasi otorite karşısında geri adım atması zorunludur.  İmparatorluk döneminde sadrazam, Cumhuriyet'te başbakan asmakla namlı Türkler'de seçilmişlerin atanmışlardan işkillenmesi normaldir...  Ama demokrasiyi kafaya takmak türban demek değildir. Demokrasiye ihtiyaç duyanları sadece Fethullah Gülen cemaati sanmak hatadır.  Yarım demokrasi, yarım bakireye benzer...  Kimseyi kandıramaz, tatmin etmez.  ***  Murat Çam ve Alpay Denizhan bir hafta önce çaldıkları otomobille polisten kaçarken uçuruma yuvarlandılar. Murat Çam'ın annesi oğlunun öldüğünü televizyondan öğrendi, UBA'ya şunları anlattı:  - TV haberinde oğlumun çaldığı otomobille birlikte polislerden kaçarken uçuruma yuvarlandığı söyleniyordu...  Oysa Murat Çam'ın dün ailesine teslim edilen cesedine iliştirilen otopsi raporunda sürpriz saklıydı. Adli Tıp'ın resmi raporuna göre Çam'ın cesedinden 9 mm'lik bir mermi çekirdeği çıktı. Demek ki Murat Çam uçuruma yuvarlanmadan kurşun yarası aldı...  Polislerin kullandığı beylik silahların çapı 9 mm...  Anne Özen Çam, ‘‘Oğlumu polisler öldürmüş. Çocuklar dengelerini kaybedip uçuruma yuvarlanmışlar’’ iddiasıyla mahkemeye başvuracak.  Demokrasilerde otomobil hırsızının canı patlıcan sayılmaz...  Hatırlarsınız, bu sezonun en iddialı yabancı filmlerinden biri olan ‘‘Copland’’ (Güçlüler Ülkesi) genç ve başarılı polisin alkol etkisiyle iki otomobil hırsızını vurmasıyla başlar. Sistemdeki denetim mekanizmasının olayı örtbas etmeye çalışan polis şefleriyle nasıl uğraştığını gösterir.   Bakalım ABD'de filmlere bile konu olan ‘‘örnek olay’’ bizde nasıl çözülecek?  ***  Demokrasilerde uğruna binlerce şehit verilen, yine binlerce ayrılıkçı gence kıyılan vatan toprakları 11 yıldır olağanüstü halle yönetilmez. Hukukun sınırı olağanüstü haritalarla çizilmez.   Demokrasiye güvenen iktidar Güneydoğu'yu üniformaya ihale etmez...  Terörle mücadelede askeri zabıta gücü niyetine kullanıp, yerel yönetimleri genç teğmenlere bırakmaz.   O yüzden Anasol-D hükümetine sormak lazım: Güneydoğu'ya ne zaman sivil kaymakam, savcı, doktor, öğretmen yollayacaksınız?  Çünkü Güneydoğu'da yönetim askerden sivile ne zaman geçerse, bilin ki işte o zaman bu ülkeye tam demokrasi gelecek...  Murat Çam'ın annesi Özen Çam'ın anasının isyanına kulak verdiğiniz zaman insanlar bu ülkedeki demokrasiye inanacak.   Tam demokraside ne türbanlı genç kızlar, ne de Fethullah Gülen rejime tehdit sayılmayacak. Cumhuriyet rejimi her on yılda bir düşmanlarını kitlesel olarak üretip sonra bir kuşağı hapse atmak zorunda kalmayacak.  Yoksa sandaldan sandala atışan balıkçıların kavgasını andıran restleşmeler boş kubbede boş seda olarak kalacak, kimse ciddiye almayacak.     20 Mart 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Amir ve memur  Enis BERBEROĞLU         Sanırım 12 Eylül rejimi ve icazetli partileri Türk insanına demokrasiyi unutturdu. O yüzden demokrasiye doğru uzun yürüyüşte ‘‘memur’’, ‘‘hükümet’’ ve ‘‘devlet’’ gibi bazı kavramları hatırlamak gerekecek.  Gelin en kolayından başlayalım...  Memur sözcüğü emirden gelir... Osmanlıca sözlüğe göre memur, emir almış kişi demektir. Kamu görevini yerine getiren memurun amiri, yani emir aldığı makam halktır. Parlamenter demokrasilerde halk memura emir yetkisini, seçimle işbaşına getirdiği Meclis'e emanet eder. Meclis'ten çıkan hükümet ve başbakan memura emir verir...  Biliyorum biraz uzun oldu ama, Anasol-D ve sayın başbakanına hatırlatmak gerekiyor ki, siyasi otorite, memuruyla küsmez, kavga etmez...  Memura üniformasına bakılmadan emir verilir, yerine getirmezse gereği yapılır. Örneğin görevden alınır, yetmezse mahkemeye verilir...  Amirle memur kavgası hele ‘‘seçilmiş-atanmış’’ formatında yaşanıyorsa ortada siyasi zaafiyet var demektir...  Başbakanların, Genelkurmay Başkanı veya YÖK Başkanı'nı makamına çağırıp isteğini anlatmak yerine TV kamerası önünde rest çekmesi ancak medyatik gündem açısından önem taşır. Yoksa emin olun ki herkes bildiğini okur.  ***  Peki amir, memura her istediğini yaptırabilir mi?  Hayır... Çünkü demokrasinin kerameti tam o noktada ortaya çıkar.   Totaliter rejimlerden farklı olarak demokrasilerde halkoyuna sunulan Anasaya metinleri vardır. Hükümetin memurundan isteği Anayasa ve yasalara aykırı olamaz. Örneğin İçişleri Bakanı, emrindeki polise adam öldürme emri veremez. Yanılıp verir ve polis de bu emre uyarsa yasalar karşısında suçlu duruma düşer. Çünkü polisin gerçek patronu bakan değil kamudur.  İşte bu yüzden, başbakanlar memurlarına işlerini öğretemez.   Memura ne iş verileceğinin sınırı Anayasa ve yasalarda yazar.  Çoğu siyasetçiye yasa, anayasa değişikliği zor gelir. Emrine uymayan memuru kovup yenisine yasayı çiğnetmeyi seçer. Beceremezse kendisi memur gibi sorumluluk üstlenir.  Halbuki bilmez ki devlet düzeni bozulunca siyasetin keyfi kaçar. Devletin değil hükümetlerin memurları türeyince çürüme başlar. Seçilmişin altındaki meşru zemin kayar. Devlet, memur, hükümet birbirine girer.  ***  Bu yazı için Türkiye Cumhuriyeti'nin demokrasiye imanlı, yasalara saygılı vatandaşlarından özür dilerim. Tek mazeretim, son günlerde aptal yerine konulduğum hissidir.    23 Mart 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Muhtıra faturası  Enis BERBEROĞLU         İktidarın askeri ve sivil kanatları arasında patlak veren kavga mali piyasalarda endişeli bekleyişe yol açtı. Borsa düştü, faiz yükseldi...  Peki askeri ortağı tasfiye etmeye uğraşırken muhtıra kadar sert yanıt alan hükümetin geleceği var mı? Ufukta erken seçim mi gözüküyor? Seçim ekonomisi vatandaşın cebini nasıl etkiler?  Bu soruları cumartesi gecesi NTV'de yayınlanan ve Nuri Çolakoğlu'nun yönettiği Enine-Boyuna programında Ekonomi Bakanı Işın Çelebi'ye yönelttik.  Çelebi, mali piyasalardaki tedirginliğin bu hafta da sürmesi yönündeki beklentisini saklamadı. Seçime hiç sıcak bakmadığını ortaya koydu:  - Enflasyonla ilgili son derece ciddi kararlar aldık. Hasta ameliyat masasında yatıyor. Ameliyatın tamamlanması lazım. Yakın gelecekte seçim, istikrar programı uygulanması şansını ortadan kaldırır.  ***  Bakan Işın Çelebi'ye göre enflasyonla mücadelede ilk sonuçlar mart ayında alınacak. Örneğin Çelebi'nin Migros ve Beğendik gibi büyük mağazalardan topladığı rakamlar umut veriyor. Geçen aylarda yüzde 5-10 arasında yükseliş gösteren fiyatlardaki artış mart ayında yüzde 1'in altında kaldı.  1998'in ilk üç aylık dönemine ilişkin hedeflerin tutturulduğunu anlatan Çelebi yılın ikinci çeyreğine ışık tuttu:  - Geçen yıl ikinci üç ayda fiyat artış hızı yüzde 18'i bulmuş. Bu yıl yüzde 10'u geçmemesine çalışacağız. Yine ilk üç ayda faiz hariç 350 trilyonu bulan bütçe fazlası ikinci çeyrekte 500 trilyona yükselecek. Hazine'ye 3 katrilyon dolayında iç borcun yeterli olacağını düşünüyoruz.   Çelebi ve DPT yönetiminin yılın ikinci üç ayına ilişkin hedefleri 25 Mart tarihli Yüksek Planlama Kurulu'nda tartışılacak. Onaylanırsa Başbakan Mesut Yılmaz tarafından kamuoyuna açıklanacak.  ***  Petrol fiyatlarındaki düşüş, hükümetin ekonomi politikası açısından doping etkisi yaratıyor. Çelebi, geçen hafta kendisini ziyaret eden Irak Dışışleri Bakanlığı Müsteşarı'nın sürpriz petrol önerisini aktarıyor:  - Tankerle taşınan petrolde fiyatı 2.5 dolara kadar indirdiler. Ay sonunda teknik bir ekibi Irak'a göndereceğiz. Ardından ben gideceğim.  ***  İki saat süren TV programında Bakan Çelebi ile iş dünyası temsilcisi İsak Alaton arasında ilginç bir diyalog süreci yaşandı. Çelebi ve Alaton ekonomiyi Ankara'nın batırdığı konusunda görüş birliğine vardılar. Çelebi düzeltmek için süre istedi, Alaton sabırsızlığını gizlemedi.   Her türlü ekonomik melanetin sorumlusu sıfatıyla Ankara'yı taşlamak son birkaç yıldır pek moda... Ama kimse Ankara'nın borç denizinde yüzmesinde İstanbul sermayesinin payını düşünmüyor.  İstanbul, Ankara'ya vergi ödedi mi? İstanbul çalıştırdığı işçinin sigorta primini yatırdı mı? İstanbul en ufak kriz emaresinde dövizini bavuluna tıkıp İsviçre'ye tüymedi mi? Haydi bırakın bunları... Daha önemlisi Ankara'yı hep İstanbul seçmedi mi?  ***  Özetle Türkiye ekonomisi bu yıl da batmayacak!   Şaka bir yana ufukta döviz krizi gibi büyük tuzaklar da gözükmüyor.   Zaten tarihte büyük krizler kişilerden bağımsızdır. Örneğin, Türkiye 1994 krizini yaşamak zorundaydı. Hatta 28 Şubat sürecinde asker ve sivil hesaplaşması da kaçınılmazdı. Ama merkez sağa gönül verenlerin yanıtlaması gereken kritik soru belli:  - Tansu Çiller'in foyası 1994 krizinde ortaya çıktı. Peki 20 Mart muhtırasına yol açan gerilimde Mesut Yılmaz'ın sorumluluğu ne orandadır, kriz yönetimini becerebildi mi?  Uzun uzun düşünmek zamanıdır.    24 Mart 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    İncil'e atılan bombanın izi  Enis BERBEROĞLU         Adı kimilerine göre ‘‘siyasi İslam’’, bazıları ‘‘irtica’’ diye anıyor. Cumhuriyet rejimine karşı ne ölçüde tehdit yarattığı tartışılıyor.  Siyasetten korkmayı anlamak, kabul etmek mümkün değil; demokrasiye sığmaz. Ama iş silahlı eyleme, teröre dökülürse değişir. Silahlı zorbaya karşı meşru savunma Cumhuriyet'in en doğal hakkıdır.  Siyasi İslam zeminini kullanan radikal örgütlerin son aylarda tırmanan eylemleri eski amatör sınırlarını zorluyor, hatta uluslararası ilişkilere işaret ediyor.   Tıpkı Gaziantep'te İncil'e atılan bombada olduğu gibi... Bakalım dinin ardına sığınan terörün mali kaynağı ve silahları nereden geliyor?  * * *  14 Eylül Pazar günü, saat 20.45'te Gaziantep Ticaret ve Sanayi Fuarı'nda Hıristiyanlığa ait kitap ve kasetler satan Müjde Yayıncılık standına el bombası atıldı. Patlamada 4 yaşındaki Ali Özdemir yaşamını yitirdi, 24 kişi yaralandı. Polis eylemin Vasat isimli ve ‘‘İslami’’ etiketli bir örgüt tarafından düzenlendiğini saptadı.  Olaydan yaklaşık bir ay sonra, 18 Ekim 1997 günü Adana'da Vasat örgütünün lideri Şahmerdan Sarı yakalandı. Sarı'nın polis ifadesi ilginçti.  18 yıl kadrolu imamlık yapan Şahmerdan Sarı örgütün nereden üye ve para bulduğunu şöyle anlattı:  ‘‘Görev yaptığım camilerde yatsı namazından sonra toplanan cemaatten örgüt için öğrenciler edindim. Bunları eğiterek başka camilerin Kuran kurslarında öğretmenlik yaptırdım. Örgütün en büyük geliri kurban derilerinden sağlanıyordu.’’  * * *  İncil satan standa atılan bombanın kaynağı polis çıktı. Vasat örgütünün el bombasını, Siirt Emniyet Müdürlüğü Kurtalan Çevik Kuvvet Amirliği'nde görevli 27 yaşındaki polis memuru Halil Yıldız'dan aldığı saptandı.  Hemen gözaltına alınan Yıldız'ın evinde aynı bombadan yedi adet daha bulundu. Halil Yıldız'ın polis arkadaşlarına, ‘‘Evim kenar mahallede olduğu için teröristlerin saldırısına uğrayabilirim. Bu nedenle yanımda el bombası bulundurmamda yarar var’’ dediği ortaya çıktı.   Gaziantep Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, 24 Ekim 1997 tarihli basın toplantısında üç polis memuru hakkında daha soruşturma açıldığını anlattı, ‘‘Teşkilatımızdaki çürük elmaları temizliyoruz’’ dedi.  * * *  Peki polis memuru Halil Yıldız, Vasat örgütüne verdiği el bombasını nereden buldu? Acaba resmi depodan mı çaldı?  Yürütülen soruşturmada farklı bir sonuca ulaşıldı: Halil Yıldız, el bombalarını PKK'ya karşı düzenlenen operasyonlar sırasında elde etti, tutanaklara geçirmeden sakladı.  İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu, dünkü gazetelerde yer alan açıklamasında şu bilgiyi verdi: ‘‘Olayda kullanılan bombanın NATO standardı ve Alman yapımı savunma tipi parça tesirli olduğu anlaşıldı. Bombanın herhangi bir devlet kurumundan çalıntı olmadığı anlaşıldı.’’  * * *  Gördünüz mü Türkiye'nin halini...  PKK bombasını, Cumhuriyet polisi aracılığıyla elde eden radikal dinci örgüt, Hıristiyan kitapları satan yayınevini bombalıyor...  Ve son bir soru: PKK, NATO el bombasını nereden buluyor?    25 Mart 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    İslami istatistik  Enis BERBEROĞLU  İnsanın aklına ağa ile kâhya fıkrası gelmiyor değil: Madem sonu böyle olacaktı, ağa ile kahya o at pisliğini neden yediler ki?  Bakanlar Kurulu, Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı irtica ile mücadele paketini açtı. Paketin ekonomik önlemleri arasında, bu köşede değişik tarihlerde birkaç kez gündeme getirilen iki madde bulunuyor:  1) Sermaye Piyasası Yasası'nda öngörülen değişiklikle ‘‘İslami’’ etiketin ardına sığınan, ancak aslında bankerlik/tefecilik yapan kuruluşlara çekidüzen verilecek.   Borç senedi karşılığı ortaklık tarihe karışacak. Kayıtlara ‘‘çok ortaklı’’ diye geçen, ancak ortak sayısı bile belli olmayan şirket ve holdingler halka, Borsa'ya açılmaya zorlanacak.  2) Bankalar Yasası değişikliği ile faizsiz finans kurumlarına Turgut Özal'ın tanıdığı ayrıcalık kaldırılacak. İslami finans kurumları da Türkiye'deki bankaların uyduğu yasalar çerçevesinde faaliyet gösterecek. Bu yöndeki iki kararname Bakanlar Kurulu'nda imzalandı.  
Bu önlemlere, Siyasi İslam'a gönül vermiş ancak şirket defterlerini Türk Ticaret Yasası'na göre tutan iş dünyası da sevinmeli. Çünkü sonuçta önlenen haksız rekabettir. Yasalara uyan, vergisini ödeyen her şirketin bildiği gibi paranın ideolojisi yoktur, satın alma gücü vardır.   * * *  Medeni Kanun'daki değişiklikle dini vakıflardaki denetim artacak, bağışlara sınır gelecek. Peki bu kadar korkulan dini vakıfların gücü nedir?  Geçen aralık ayında yine bu köşede çıkan bazı istatistikleri yineleyelim:  Türkiye'de 48 ayrı tarikat ve dini örgüt faaliyet gösteriyor. Bu tarikat ve örgütlerin yurt genelinde 261 şubesi bulunuyor.  Yine 125 dini vakfın 80 ildeki şube sayısı 392. 44 dini amaçlı derneğin aynı illerdeki şube sayısı 170. Amaçları aynı: Siyasi İslam'a uygun kadroları bulup, yetiştirmek.  Bu amaçla sayıları 5 bine ulaşan Kuran kurslarını kullanıyorlar. 2 bin 223 yurt ve pansiyon işletiyorlar.   Amaçlanan yasa değişikliği ile savcı izin verirse bu yurt ve pansiyonlara polis baskını düzenlenecek. Sağlık ve Milli Eğitim Bakanlıklarının yetkisi sadece kendi alanları ile sınırlanacak. Vakıfların irticai faaliyetleri konusunda denetim İçişleri Bakanlığı'na bırakılacak.  * * *  Tarikat ve cemaatler sayıları 400'ü bulan şirket ve holdingi kontrol ediyorlar. Örneğin Nakşibendiler'in 56, Milli Görüş'ün 47, Süleymancılar'ın 29, Kadiriler'in 7 şirketi var. Kendilerini tarikat veya cemaat olarak nitelemeyen Fethullah Gülen grubunun şirket sayısı 203.  Siyasi İslam için çalıştıkları iddia edilen bazı derneklerin faaliyet gösterdikleri il sayısı ile bu yazıyı noktalayalım:  Kurs ve Okul Talebelerine Yardım Derneği: 37 il, Cami Kuran Kursu Yaptırma ve Yaşatma Derneği: 15 il, Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği: 11 il, İslami Kültür ve Eğitim Derneği: 10 il, Fakir Talebelere Yardım Derneği: 8 il.    26 Mart 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Fethullah Gülen kimdir sorusu  Enis BERBEROĞLU          Türk Silahlı Kuvvetleri ve Anasol-D hükümeti arasındaki irtica tartışmasında ön plana çıkan tek isim vardı: Fethullah Gülen...  Köktendinci gruplarla çatışan, laik kesimde Refah/Fazilet gibi partilere kayan oylar açısından baraj sayılan, demokrat isimlerden saygı gören Fethullah Gülen...  Medya vitrinine çıktığı andan itibaren herkesin ‘‘kimdir?’’ sorusuna yanıt aradığı, Papa tarafından kabul edilen Fethullah Gülen...  * * *  İlginçtir, Fethullah Gülen ismi siyasi bağlamda önce Turgut Özal, ardından Tansu Çiller'le birlikte anıldı. Hatta Susurluk kazasından sonra kaleme alınan ilk MİT raporuna yine bu bağlamda geçti:  ‘‘Fethullah Hoca'nın Çiller'in kara para aklama işinde gizli ortağı olduğu, Fethullah Hocacıların CIA'nın bölgemizdeki en önemli sivil toplum kuruluşu olduğu iddialarının, Maliye Bakanlığı müfettişlerinin Fethullah Gülen'in mali kayıtlarını incelemesi ile İçişleri ve Dışişleri bakanlıklarının ilgili kuruluşlarla yapacakları koordine sonucunda çözülebileceği değerlendirilmektedir.’’  17 Aralık 1996 tarihli bu rapor, dönemin MİT Müsteşarı Sönmez Köksal tarafından yine dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan'a sunuldu. Ancak kamuoyuna bir yıllık gecikmeyle yansıdı.  Tahmin edileceği üzere, Fethullah Gülen'in avukatları kara para ve CIA bağlantısı iddialarını kesin dille reddettiler. Hatta MİT raporundaki bazı temel bilgilerin bile yanlış olduğuna işaret ettiler:  ‘‘Muhterem Fethullah Gülen'in doğum tarihi, vaizlik yetkisinin elinden alındığı, bir siyasi partiye yardım ettiği şeklindeki bilgiler hayal mahsulüdür. Hayatı boyunca hukuka saygılı ve meşru zeminlerde kalarak ilmi ve fikri faaliyet gösteren mütefekkir bir şahsiyetin, Susurluk ve benzeri olaylarla ilgisinin olamayacağı aşikârdır.’’  * * *  Gazeteci Faik Bulut, son dönemde yıldızı parlayan bir araştırmacı. Özellikle siyasi İslam ve mali kaynaklarını irdeleyen yazı ve kitapları ile tanınıyor. Faik Bulut'un yeni çıkan kitabı, ‘‘Kim bu Fethullah Gülen, Dünü-Bugünü-Hedefi’’ başlığını taşıyor.  Kitabın son bölümünde ‘‘Cevap Bekleyen Sorular’’ var...  Birkaç tanesini yorumsuz aktarıyoruz:  ‘‘1) Fethullah Gülen çevresinin 1979-83 arasında devletin toplam 1 milyar dolar tutarındaki örtülü ödenek havuzunun serbest kısmından yüklü bir meblağ aldığı yolundaki iddia doğru mu?  2) Nisan 1993'e kadar devletin üst kademesinden bir kanat ile işbirliği içinde olduğu ileri sürülen Gülen'in kaç kod adı vardı; varsa nelerdi?  3) Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın 1993'te ölümünden sadece dört gün sonra, Gülen ile devletin üst düzey yönetimi arasındaki ilişki neden kesildi? Gülen hangi çekince ve mazereti bildirerek bu ilişkiyi kesti?  4) Aslında parada pulda gözü olmayan, dürüst; ancak şu anda yargılanan Hanefi Avcı'nın 1980 sonlarından itibaren itikad babından Gülen Hoca'ya sempati duyduğu söylentisinin aslı astarı var mıdır?   Ya cinayetleri ile ünlü Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın aynı cemaate intisap ettiği (katıldığı) müridan takımından olduğu yolunda ileri sürülenler nereye kadar doğru?  5) ....Abdullah Çatlı'nın Türkiye'de özellikle müteveffa üst düzey politikacının ailesi ve Gülen çevresinden bazıları adına tetikçilik yaptığı iddiası doğru mudur?   6) Özal'ın orduya karşı polisi güçlendirmek planı gereğince, Gülen ve çevresine ‘Polis teşkilatına karşı maddi ve manevi görevlerinizi yerine getirin' yolunda tepelerden herhangi bir direktif geldi mi?’’    27 Mart 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Müjde, 97 Türk büyüğü kurtuluyor  Enis BERBEROĞLU        Arada sıra lazım gelir ve yüce Türk Meclisi zordaki bazı Türk büyüklerini kurtarır... Yine öyle oldu, ihracat şartıyla ithalat yapıp, mallarını iç piyasada satan büyüklerimize af geliyor. Hem de jet hızıyla...  Hatırlarsınız, geçen hafta Fazilet Partili milletvekilleri memlekette mesele kalmamış gibi verdikleri önerge ile TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda sırasını bekleyen kaçakçılık affını öne aldılar.   Önceki gün tasarının görüşüldüğü İçişleri Komisyonu'na bilgi veren Gümrüklerden Sorumlu Devlet Bakanı Rıfat Serdaroğlu, bu aftan 97 ayrı şirket sahibi ve yetkilisinin yararlanacağını anlattı.  Yani kurtarılacak Türk büyüğü sayısı 97...  Gümrüklerden sorumlu Bakan, tasarı hakkındaki olumlu görüşünü şu gerekçeyle açıkladı: ‘‘Bundan yararlanacaklar arasında çok tanınmış holding sahipleri ve yurtdışına kaçmış insanlar da bulunuyor. Bu insanlara mevcut mevzuatı uygulayıp para cezasının yanı sıra bir de hapis cezası verirseniz, para cezasını tahsil etme imkânınız kalmaz. Üstelik birçok firma kapanmak zorunda kalabilir...’’  Aynı mantıkla örneğin uyuşturucu, beyaz kadın ve silah kaçakçılarına da şans tanımak gerekmiyor mu? Hatta yasadaki ağır para cezalarını ödemek için fazla mesai yapmalarına izni verilmesi zorunlu hale gelmiyor mu?  ***  Şaka bir yana, yakında TBMM Genel Kurulu'nda gündeme gelecek tasarı, ‘‘ekonomik suça, ekonomik ceza’’ gibi hukuk dışı anlayışın eseridir...  Bu yönde ilk adım Turgut Özal iktidarında 1985 yılında ve her nedense aynı hızla atıldı. 1 Mayıs 1985 tarihinde Meclis'e sunulan ve 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibi'ne dair yasada değişiklik öngören tasarı jet hızıyla geçti. Yasa ile döviz ve mal kaçakçıları hakkında hapis cezası istemiyle açılan davaların durdurulması, 100 bin lira para cezası ödeyen sanıkların tahliyeleri sağlandı.   Dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in 22 Mayıs 1985 tarihli vetosu bile Özal'ı frenleyemedi. Evren çok az değişiklikle önüne yeniden gelen yasayı 11 Haziran 1985 günü onaylamak zorunda kaldı.  Böylece yüce Türk Meclisi bir buçuk ay gibi kısa bir sürede, 15 yıl hapis cezasıyla yargılanan kaçakçılık sanıklarını 100 bin lira karşılığında serbest bırakma mucizesini sergiledi...  Yaşasın liberal adalet!  ***  Geçen af Türkiye'de hayali ihracat çağını açtı, Susurluk'a ulaşan kirli mali ilişkilerin temelini attı. Aslında yeni aftan yararlanacak Türk büyüklerinin kimlikleri de pek farklı değil.  Mesela Halil Bezmen... Kamuoyunda hâlâ işadamı sıfatıyla anılan bu kaçak, 1980'lerde vergi kaçakçılığından hapis yattı, 1990'larda İSKİ skandalında Belediye'yi fahiş fiyatla kazıklamaktan hâkim önüne çıktı.Ne banka borcunu öder, ne SKK primini... ABD vatandaşlığına geçebilmek amacıyla Türkiye aleyhine verdiği demeçler cabası.  İşte Yüce Meclis'in kurtarmaya çalıştığı Türk büyüğü...  Ya diğer 96'sı kim? Ticari sır falan dinlemeyiz, öğrenmek hakkımız...    30 Mart 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Gülen: Özal kadar Demirel'e yakınım  Enis BERBEROĞLU              Tarihi MGK toplantısından bir gün önce bu köşede ‘‘Fethullah Gülen kimdir sorusu’’ başlıklı yazı yayınlandı.   Araştırmacı yazar Faik Bulut'un yeni çıkan ‘‘Kimdir Bu Fethullah Gülen’’ başlıklı kitabında yer alan altı kritik sorudan alıntı yapıldı.   Fethullah Gülen imzasıyla bize yollanan mektupta, bu sorulara yanıt verildi. Gazetecilik ilkeleri uyarınca bu yanıtları -sorularda olduğu gibi- yorumsuz aktarıyoruz.   * * *  Soru 1: Fethullah Gülen çevresi örtülü ödenekten para aldı mı?  Gülen'in yanıtı: Şu ana kadar yanlışlıkla ismimle birlikte anılan hizmetlerin finansmanında devletten, devletin herhangi bir havuzundan tek bir kuruş yardım alınmamıştır.   Soru 2: Nisan 1993'e kadar devletin üst kademesinden bir kanat ile işbirliği içinde olan Gülen'ın kaç kod adı vardı; varsa nelerdi?  Gülen'in yanıtı: Devletin şu veya bu kanadıyla, diğerlerinden farklı özel bir ilişkim hiçbir zaman olmamıştır. Fakat her vatandaş gibi, resmi olsun, sivil olsun, bazı insanları diğerlerine tercih etmem en beşeri hal olduğu gibi, esasen demokrasinin de en temel gereği ve kuralıdır. Hayatımda hiçbir kod ad kullanmadım. Bazı yazarların tercih ettiği şekilde, Allah'la aramdaki münasebetin bir gereği olarak bazı yazılarımda müstear isim kullandım.   Soru 3: Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın 1993'te ölümünden sadece dört gün sonra Gülen ile devletin üst düzey yönetimi arasındaki ilişki neden kesildi? Gülen hangi çekince ve mazereti bildirerek bu ilişkiyi kesti?  Gülen'in yanıtı: Merhum Turgut Özal döneminde ve sonrasında devletle, devletin üst düzeyiyle farklı münasebetim olmadı. Kaldı ki, sayın Özal'la kendisini Houston'da ziyaretim dışında, başbakan olduktan sonra vefatına kadar hiçbir görüşmem olmadı. Hadiseler herkesin gözü önünde cereyan ediyor. Sayın Özal kadar, belki daha çok sayın Demirel'le yakınlığım vardır.  * * *  Soru 4: ...Hanefi Avcı'nın 1980 sonlarından itibaren itikad babından Gülen Hoca'ya sempati duyduğu söylentisinin aslı astarı var mıdır? Ya cinayetleri ile ünlü Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım'ın aynı cemaate intisap ettiği (katıldığı), müridan takımından olduğu yolunda ileri sürülenler nereye kadar doğru?  Gülen'in yanıtı: ...Bir insana görüşlerinden dolayı yakınlık duyulabilir. Hanefi Avcı'nın ismini Susurluk'taki malum kazadan sonra gelişen hadiseler sürecinde duydum. Yine Türkiye'nin büyük çoğunluğu gibi Yeşil, Çatlı ve benzeri isimleri de aynı münasebetle duydum.  Soru 5: Abdullah Çatlı'nın Türkiye'de özellikle müteveffa üst düzey politikacıların ailesi ve Gülen çevresinden bazıları adına tetikçilik yaptığı iddiası doğru mudur?  Gülen'in yanıtı: Abdullah Çatlı ve benzerlerinin ne yaptıkları ve kimin, kimlerin hesabına çalıştıkları sorusunun muhatabı herhalde ben olmasam gerek.  Soru 6: Özal'ın orduya karşı polisi güçlendirmek planı gereğince Gülen ve çevresine ‘Polis teşkilatına karşı maddi ve manevi görevlerinizi yerine getirin’ yolunda tepelerden herhangi bir direktif geldi mi?  Gülen'in yanıtı: Özal'ın sözü edilen şekilde bir planı var mıydı, yok muydu bilmiyorum. Esasen böyle bir plandan söz etmek bile ürkütücüdür. Bir ülkede silahlı iç ve dış savunma güçlerinin karşı karşıya gelmesi, birbirine güvenememesi, o ülke için ne manaya gelir siz karar verin. Böyle bir konuda olsun, başka hususta olsun, sayın Özal veya bir başka devlet yetkilisinden en küçük bir direktife muhatap olmuş değilim...  * * *  Anladığımız kadarıyla Fethullah Gülen, Türkiye'yi son 20 yıldır aralıksız yöneten merkez sağ politikacılarla yakın ilişkisini saklamıyor. Susurluk kahramanlarını tanımadığını söylüyor... Turgut Özal'ın askere karşı polisi kullanma planını en hafif deyimiyle ‘‘ürkütücü’’ buluyor.  Fethullah Gülen'i tartışmaya devam edeceğiz.    31 Mart 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Fethullah Gülen'i yaratan yeni düzen  Enis BERBEROĞLU          Fetullah Gülen'i Türk kamuoyu yeni tanıyor. Oysa Gülen'in Turgut Özal, Süleyman Demirel, Tansu Çiller ve Alparslan Türkeş gibi sağ liderlerle yakınlığı çok daha eski. DSP lideri Bülent Ecevit de Fethullah Gülen'e hoşgörü ile yaklaşan politikacılar arasında bulunuyor.  Dolayısıyla Fethullah Gülen'in Türkiye'de önlenmek istenmeyen, hatta teşvik gören yükselişini izah kolay. MGK'da irtica yemini eden Anasol-D'nin attığı imzanın mürekkebi kurumadan Fethullah Gülen'e Ankara'da ucuz arsa tahsisi anlamlı bir örnek sayılır...  Ama Türkiye'den aldığı siyasi destek Gülen'in dünya coğrafyasına yayılan ilişki ağını açıklamakta çok yetersiz kalır.   Eski Doğu Bloku ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri... İki Dünya Savaşı'nın fitilinin ateşlendiği, Soğuk Savaş'ın ganimeti topraklar...  Kritik soru ortadadır: Fethullah Gülen, bu ülkelere nasıl girebildi, başarılı organizasyonları için yabancı yardım aldı mı?  * * *  MGK'da tartışılan Fethullah Gülen'le ilgili raporlarda, gerçekçi bir yorum var: Soğuk Savaş döneminde İslami motiften yeterince yararlanıldı. Sovyetler Birliği ABD'nin desteklediği Ortadoğu monarşilerine karşı ‘İslam Sosyalizmi’ söylemini kullandı. ABD, Afganistan'da Sovyet işgaline karşı direnen İslami mücahitlere açık silah yardımı yaptı, uyuşturucu kaçakçılığına bile göz yumdu.  Sovyet imparatorluğunun çökmesiyle esaretten kurtulan Müslüman nüfus için önce Türkiye'nin vesayeti düşünüldü. Ancak Ankara'daki politikacılar ‘‘Çin seddinden Adriyatiğe kadar’’ nutuk atmakla yetindi.   Türkiye Batı'nın ‘‘Müslüman, laik ve demokrat’’ örnek yaratma siparişini en azından devlet kesimi olarak yerine getiremedi. Bu yüzden Fethullah Gülen'in Orta Asya ve Balkanlar'a el atması, boşluğu doldurmasa bile Batılı ülkelerin itirazı ile karşılanmadı.   * * *  Peki Fethullah Gülen ve ekibi Batı'nın sempatisini tesadüfen mi kazandı? Eğer öyleyse bile Gülen'in Batı desteğini kaybetmemek için çok hassas politika izlediği kesin.   Resmi raporlar bu konuda 3 önemli noktaya işaret ediyor:   1) Türkiye'de faaliyet gösteren köktendinci gruplar ve Milli Görüş, Ortadoğu sorunu nedeniyle İsrail ve ABD karşıtı politika izler. Oysa Fethullah Gülen'in bu konudaki çizgisi çok net değildir, açıkça Batı karşıtı bir söylemi yoktur.  2) Batılı istihbarat birimleri Milli Görüş ve diğer radikal örgütlerin sınır tanımayan İslami dayanışma amacı uyarınca yabancı ittifaklara girmelerini endişeyle izler. Oysa Fethullah Gülen'in yabancı İslami cemaatlerle bu tür ilişkiler kurarak Batılı ülkeleri tedirgin etmediği ortadadır.  3) Fethullah Gülen'in çizgisi İran ve Suudi Arabistan'a karşı eşit mesafededir. Orta Asya'daki okullarının bu iki ülkeden kaynaklanan İslami rejim ihracı faaliyetlerine karşı baraj oluşturduğu düşünülebilir.  Özetle, Fethullah Gülen, Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Körfez Savaşı'nın ardından tek kutuplu hale gelen dünyada ABD tarafından kurulan ‘‘Yeni Düzen’’in siyasi ürünüdür.   Türkiye açısından günahı ve sevabı bu çerçevede ele alınmalıdır. Sizce ‘‘Yeni Düzen’’ Türkiye'ye yaradı mı?  Karar sizin...    1 Nisan 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Fethullah Gülen'i yaratan siyasiler  Enis BERBEROĞLU  Fethullah Gülen'in bu köşeye yolladığı açıklamada, ‘‘Sayın Özal'la kendisini Houston'da ziyaretim dışında, başbakan olduktan, vefatına kadar hiçbir görüşmem olmadı’’ ifadesi yer aldı.  Bu ifade doğru olabilir, ancak Gülen ve Özal arasındaki ilişkinin derinliğini yeterince yansıtmadığı kesindir.  Dün bu köşede Fethullah Gülen'i yaratan uluslararası ortamı, moda deyimiyle ‘‘Yeni Dünya Düzeni’’ koşullarını ele aldık. İzninizle bugün anavatana dönerek, Gülen'e yardım eden Türk büyüğünü anmak istiyoruz.  ***  Gazeteci Nuriye Akman, Sabah Gazetesi'nde yayımlanan ‘‘Fethullah Hoca anlatıyor’’ başlıklı yazı dizisinde yakın tarihe ışık tuttu. Dizinin 24 Ocak 1995 tarihli ikinci bölümünde Gülen'in Houston'da prostat ameliyatı olan Özal'ı ziyareti anlatıldı. Meslektaşımız Nuriye Akman'ın sorusu üzerine Gülen, Turgut Özal'la eski hukukunu saklamadı:  - Turgut Özal'la planlamaya geldiği dönemlerde (1967) konuşma imkânı oldu. Geldi, gitti, evimde kahvaltı yaptı, yemeğimizi yedi, misafirimiz oldu. Bornova'da (İzmir) camiye geldi, vaaz, nasihat dinledi. Sonra imam odasında oturdu, Türkiye'nin kaderiyle alakalı bazı şeyler konuştu.  İkincisi, Milli Selamet Partisi'nden adaylığını koymaya ikna ettiklerinde (1979) yine o eski hukuktan dolayı hep gitti, geldi. Oturduk kalktık, evimize teşrif etti. Gerçi ben o zaman ciddi bir kalp rahatsızlığı geçirmiştim. Evden pek dışarı çıkamıyordum. O zaman desteklememiz de söz konusu değildi. Zaten farklı bir mütalaam da var o mevzuda...  ***  Peki eski dostların Houston'daki buluşmasında neler konuşuldu?  Yine Fethullah Gülen'in ağzından dinleyelim:   - Özal yatakta kanlar içinde yatıyordu. O da benim gibi onca zaman görüşemediğimiz için çok duygulandı. Bir-iki saat oturduk orada. O hasta haliyle Asya'ya açılımı dile getirdi. (Özal) ‘‘Ben hariciyeye çok söyledim, bu arkadaşların (Gülen) çalışmalarını engellemeyin. Eğer Türkiye eğitim adına Asya'ya açılmak istiyorsa destek olun. Türkiye'nin büyümesi bundan geçer dedim. Ama bu insanlara laf anlatamadım’’ dedi.  Fethullah Gülen, sözlerinin bu noktasında ağlayarak Özal'ın kendisine anlattığı son projesini aktardı:  - Hocam dedi, ‘‘İşin doğrusu bu sene ameliyat olmasaydım, Reis-i Cumhur (Cumhurbaşkanı) olarak hacca gitmek, Reis-i Cumhur hacca gitmez anlayışını yıkmak istiyordum...’’  ***  Houston'da ziyaretin tanıkları arasında Semra Özal bulunmuyor. Semra Hanım, Gülen'e ikram çileği bile kapalı kapı arkasından sundu. Nedenini Fethullah Gülen anlattı:  - İçeri girdiğimizde Semra Hanım'ı görmedik. Neden sonra kapıyı arkadan tıklattı. Ben onu bize karşı saygının ifadesi olarak gördüm. (...) Semra Hanım'ın limiti bilmemesi düşünülemez. Herhalde belli ölçüde 'Saygı işte böyle gösterilir'' telakkisi vardı. Kapıyı tıklattı. Bir arkadaşımız kalktı çileği aldı. Neden sonra kalkarken Özal, ‘‘Semra Hanım bak hoca efendi gelmiş’’ falan dedi. O da kapının arkasından ‘‘Hoşgeldiniz’’ dedi. Ben de ‘‘Hoşbulduk’’ dedim. O kadarcık görüşme oldu.  ***  Turgut Özal'la dostluğu Fethullah Gülen'i sıkıyönetimden kurtardı. Gülen, 3 Temmuz 1995 günü TRT'de yayınlanan Reha Muhtar'ın Ateş Hattı isimli programında o günleri hatırladı:  - 12 Eylül'den sonra 6 yıl arandım. Burdur'da bir dostumu ziyaretimin ertesinde yakalandım. Başbakan Turgut Özal'dı. Yıldırım Akbulut da İçişleri Bakanı'ydı sanırım. Onların Vali ve Emniyet Müdürü ile ilgili girişimleri olmuş olabilir. Burdur'dan İzmir'e gönderildim ve ifademi aldıktan sonra beni serbest bıraktılar.    2 Nisan 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Fethullah Gülen'i yaratan siyasiler (2)  Enis BERBEROĞLU            Fethullah Gülen, siyasilerle ilişkisinden söz ederken mütevazı üslubu tercih ediyor. Muhataplarının kendisiyle görüştükleri için siyasi eleştiriye uğramalarından çekindiğini açıklıyor.   Nitekim 30 Kasım 1996 günkü Zaman Gazetesi'nde yayımlanan ‘‘Küçük Dünyam-2’’ dizisinde Süleyman Demirel'le görüşmeme nedenini aynı kaygıya bağlıyor:  - Ankara'da bulunduğum bir sırada, yine Özkan isimli bir tüccar arkadaş -ki Sayın Demirel'in yakınıydı, bizi de tanıyordu- haber getirdi. Demirel'in görüşmek istediğini söyledi. Ben o günkü şartlar itibariyle kabul edemedim. Onun medyanın diline düşeceğini de hesap etmiş olabilirim. Sayın Demirel'le başbakanlığı döneminde bir kez görüştük. Ona da görüşmek denemez. Ben Sultanahmet Camii'nde vaaz veriyordum. Demirel cuma namazı münasebetiyle Sultanahmet'e geldi. Yanında merhum Çağlayangil de vardı. Namazdan sonra musafaha ettik ve ayrılıp gittiler.  * * *  Ancak Fethullah Gülen'in Demirel'le yüz yüze görüşmemiş olması, bu ikili arasındaki siyasi kanalların kapalı olduğu anlamına gelmiyor. Nitekim 1995 yılında dönemin Başbakanı Tansu Çiller'le kurduğu yakın ilişki nedeniyle aniden medya vitrinine çıkan Gülen, Demirel'e gönderdiği siyasi mesajı saklamadı. Nuriye Akman, 25 Ocak 1995 tarihinde Sabah'ta yayımlanan görüşmesinde soruyor, Gülen yanıtlıyor:  N. Akman: ‘Demirel’e bir şey söyleme cesaretini hissedemedik' diyorsunuz ama Demirel-Çiller ilişkisine dair bir değerlendirmenizden haberdarım. Geçen yıl arkadaşlarınızı Demirel'le bayramlaşmaya gönderirken şu mesajı yolladınız: ‘Kendisine selam ve hürmetlerimi söyleyin. Kavga olmasın rica ederim. Başbakan’ı biz getirmedik, siz getirdiniz. Başbakan'ı bitireceğim diye devleti bitireceksiniz.' Demirel bu mesajı dikkate aldı mı?  F. Gülen: Demirel'le şimdiye kadar bir-iki karşılaşmam olmuştur. Oturup meseleleri görüşmemişizdir. Fakat yanına giden arkadaşlarla görüşmüş, konuşmuştur. Zirvede yani o devletin başında kavganın tabanda emniyetsizlik ve güvensizlik hasıl edeceğini, böyle derin derin içimde, vicdanımda duydum. Bu hissimi samimiyetle ifade ettim. Fakat onun bu mevzuda, eskiler sevaba cevap derlerdi, bu cevabını, sevabını hatırlamıyorum.  * * *  Fethullah Gülen'in, Demirel'e yine aracıyla yolladığı eski bir mesajın ilginç öyküsü var. Fethullah Gülen, Ankara'da bir genel müdürün yanında iken sohbet sırasında Demirel'e karşı muhaliflerinin düzenleyeceği bir kongre oyununu öğreniyor. Hemen Demirel'e haber veriyor.   Demirel'in bir bakanı, Gülen'i resmi aracına bindiriyor, Ankara caddelerinde dolaşırken bilgi alıyor. Gülen bu olayı, ‘‘Bilmeden dönemin başbakanına iyiliğim dokunmuş’’ diye anımsıyor.   Gülen'in siyasi tanışları sadece zirvedeki isimlerden ibaret değil. Abdülkadir Aksu, Galip Demirel, Cemil Çiçek gibi isimler Gülen'in hemen aklına gelenler. Kadından sorumlu Bakan Işılay Saygın da Gülen'in ifadesine göre, Adalet Partisi Buca Belediye Başkanı iken vaazını dinlermiş. Hatta Gülen'in Güney Deniz Saha Komutanı'yla görüşmesine aracılık etmiş.  * * *  Fethullah Gülen'i yaratan dış dinamik belli: ABD'nin Orta Asya ve Balkanlar'daki Müslüman nüfusa, ‘‘laik ve demokrat İslami model’’ yaratma hayali...  Gülen'i Türkiye'de muhatap sayan, teşvikle destekleyen merkez sağ siyasilerin niyetleri de ortada: Din bezirgânlığı ile oy toplama...  Gülen'i tartışırken, doğumuna ebelik edenleri unutmayın.    3 Nisan 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Gülen, geçmişini nasıl görüyor?  Enis BERBEROĞLU         MGK'da ve kamuoyu önünde Fethullah Gülen'i savunan Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in tamamen haklı olduğu bir nokta var: Kimse mazisiyle yargılanamaz, hele cezasını çekmişse...  Bülent Ecevit bu noktadan hareketle, Gülen'in geçmişini unutup, bugününe bakmamızı istiyor. Hatta Fethullah Gülen'in değiştiği inancını dile getiriyor. Hakikaten öyle mi? Fethullah Gülen'den başkası bilemez.   Dolayısıyla yine kendisinin tanıklığına başvuralım, geçmişini nasıl gördüğünü, ‘‘Küçük Dünyam 1 ve 2’’ başlıklı tefrikalardan izleyelim.  Bakalım Fethullah Gülen, 1971 yılında yaşadıklarını 1995 yılında nasıl hatırlamış ve hangi çerçevede aktarmış.  ***  12 Mart 1971 muhtırası, Fethullah Gülen'in beklediği bir müdahale...  İşte Gülen'in askeri darbe yorumu:  - Muhtıradan kısa bir müddet sonra tutuklamalar başladı. Solun liderliğine soyunanların birçoğu müstehak oldukları (hak ettikleri) için, Müslümanlardan birçoğu da sırf denge için tutuklanmış ve gözaltına alınmışlardı.  Askeri rejim 31 Mart 1971 günü Gülen'in kapısını çaldı. Karşıyaka'daki ev baskını üzerine telaşlanan Gülen hemen semt karakolundaki emniyet amirinin evine gitti. Tanıdık Emniyet Amiri Gülen'i teselli etti:  - Ben hanımla sinemaya gitmiştim. Gelip beni sinemadan aldılar. Operasyonu beraber düzenledik. Nefi Akyazıl apartmanı üzerinde ayin yapılıyor dediler. Ve orada bulduklarımızı alıp götürdüler. Ben böyle bir iş olduğunu bilseydim, onlara daha önce haber verirdim.  ***  Fethullah Gülen, 1 Mayıs 1971 günü valizini hazırlayıp yola çıktı. Evine geldiğinde arama yapan siyasi polislere rastladı. Böylece yaklaşık 6 ay sürecek tutukluluk günleri başladı.   3 Mayıs 1971 tarihinde askeri mahkeme tarafından tutuklanan Gülen, 9 Kasım 1971 günü tahliye oldu. Gülen'in kendisine ve arkadaşlarına yüklenen suçlara karşı önerdiği savunma stratejisi ilginçti:  - Ben ılımlı konuşulsun, onların isnad ettikleri şeyleri kimse sahiplenmesin diyorum. Muhalif gruptan birisi bana Deniz Gezmiş'i misal veriyor ve onun gibi davranılması gerektiğini söylüyordu. Solu destekleyen güç odakları bizler için söz konusu muydu, bu düşünülmüyordu. Hem solcular hakikaten eylem içindeydiler ve onlara isnad edilenler birer vakıa idi. Halbuki bize isnad edilenlerin hiçbiri vaki değildi.  ***  Tutuksuz yargılanan Gülen, 17 Ocak 1972 tarihinde görevden alındı, 23 Şubat 1972 tarihinde Edremit vaizliğine atandı. Gülen, Edremit'te görevliyken mahkemesi sonuçlandı. Gerisini Gülen'in ağzından dinleyelim:  - Bir müddet sonra mahkeme neticelendi ve biz mahkûm olmuştuk. Eğer hafızam yanıltmıyorsa ve doğru hatırlayabiliyorsam beni 163'üncü maddenin 4'üncü fıkrasına göre cezalandırmışlardı. Üç sene ağır hapis, bir sene Sinop'a sürgün ve amme hizmetinden memnuiyetime (yasaklanma) hüküm verilmişti. Dosyalar temyizde iken umumi (genel) af ilan edildi ve bütün cezalar düştüğü gibi bizim cezalarımız da düşmüştü.    6 Nisan 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Kızınızın saçı var mı?  Enis BERBEROĞLU        İzninizle bu arefe günü bir konuğumuz olacak. Elektronik posta mesajından anladığım kadarıyla genç bir hanım. İsmi Sema; Bahçelievler Çocuk Esirgeme Kurumu'nda gönüllü ablalık yapıyor. Bize ulaşan mesajını aynen aktarıyoruz:  ‘‘Merhaba,  Daha önce hiç kimsesiz bir çocuğun neler yaşadığını düşünüp ona maddi, manevi herhangi bir yardımda bulundunuz mu?  Şimdi bu çok kolay. Ben Bahçelievler Çocuk Esirgeme Kurumu'nda gönüllü ablayım. Benim grubumda 3-6 yaş arası 27 çocuk birlikte kalıyorlar. Orada çocuklar, çocukluk diyebileceğimiz komik, keyifli dakikaları pek yaşayamıyorlar. Hiç bakkala, sokağa çıkmıyor, arabaları, şehri, mağazaları bilmiyorlar. Kivi nedir bilmiyorlar. Küçük yaşlarına rağmen disiplinli bir hayatı yaşamaya zorunlular. Özel eşyaları yok, herkes birbirinin giysilerini giyiyor. Saçları kazınmış (kızların cinsiyetini ayırd etmek güç), elleri kupkuru. Temizlik büyük bir problem. Çamaşır ve kurutma makineleri var ama bir kişi 27 çocuktan sorumlu olduğu için aksaklıklar oluyor. Sabun, deterjan, şampuan, küçücük bedenleri için kreme gereksinimleri var. Ve daha da önemlisi özenle giydirilmeye, sevilmeye, şımartılmaya ihtiyaçları var. Onlara göstereceğiniz şefkat, getireceğiniz bir kitap, yazboz, çeşitli materyaller (karton, kalem, resim defteri, boya, makas gibi) eminim yaşamlarında büyük sevinçlere ve değişikliklere sebep olacak....’’  * * *  Sema Hanım'ın ablalık ettiği minikler, Türkiye'de 25 milyon olarak hesaplanan çocuk ordusunun talihsiz neferleri. Ülkemizde 540 bin kimsesiz çocuk var, himaye edilen çocuk sayısı 21 bin 350...  Korunmaya muhtaç çocuklar için tesis sayısı sınırlı: 70 yuva, 93 yetiştirme yurdu, 28 kreş-gündüz bakımevi, 15 gençlikevi, bir çocuk evi ve 510 koruyucu aile var. (Koruyucu aile geçici bir süre için, örneğin hafta sonları yanına aldığı çocuğun yuva hasretini gideriyor.)  Bu işten anlayanlar, bırakın sistemin nitelik sorunlarını, nicelik yetersizliğinden yakınıyor. Türkiye nüfusuna göre en az on katı çocuk barındıracak tesislere ihtiyaç olduğu söyleniyor.  * * *  Evet, yarın bayram. Eğer varsa kızınızın saçını okşarken kıymetini bilin, şükredin. Çünkü unutmayın bu bayramı da sıfır numara kafayla karşılayan kız çocukları var. Ve ne yazık ki hep olacak.       13 Nisan 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Raslantı zinciri  Enis BERBEROĞLU    Kasabın her öyküsü et üstüneymiş. O misal, uzun tatil sırasında en fazla dikkatimizi çeken yazı Susurluk hakkındaydı.   Geçen perşembe günü Muharrem Sarıkaya'nın köşesinde Abdullah Çatlı'nın ünlü bir İngiliz uyuşturucu kaçakçısıyla İstanbul'daki buluşması anlatıldı.  Sarıkaya'ya ulaşan bilgiye göre, İngilizler'in isteği üzerine, uyuşturucu tacirini İstanbul'da takibe alan Türk polisi Çatlı'ya ulaştı.  Abdullah Çatlı ve arkadaşlarının boğazlarına kadar uyuşturucu ticaretine batmış oldukları yeni haber değil. Çatlı bu uyuşturucu yüzünden İsviçre ve Fransa'da 5 yıla yakın süre hapis yattı.  * * *  Türk polisi, izlenmesini istedikleri uyuşturucu kaçakçısının Türkiye'de buluştuğu kişinin Mehmet Özbay (Abdullah Çatlı) olduğunu İngilizler'e bildirdi mi acaba? Eğer öyleyse İngilizler'in çok şaşırdıkları açık!  Çünkü İngilizler, Özbay'ı ülkelerine dönük uyuştucu kaçakçılığının önlenmesi amacıyla ajan olarak kullandıklarını sanıyorlardı.  Nitekim bu yöndeki iddia, Susurluk kazasından birkaç ay sonra 17 Aralık 1996 tarihinde Başbakanlığa sunulan MİT raporuna da yansıdı:  ‘‘Abdullah Çatlı ile ilgili Susurluk kazası sonrasında başlayan soruşturma sürerken, Çatlı'nın İngiltere'deki ilişkileri dikkati çekmektedir. İngiliz hükümetinin ülkelerine yönelik uyuşturucu trafiğinin önünü kesmek amacıyla Çatlı gibi yabancıları kullandığı bilinmektedir.’’  MİT'in ‘‘Çatlı'nın İngiltere'deki ilişkileri’’ gibi kapalı ifadeyle anlatmak istediği belli: Çatlı'nın kimliğini kullandığı ve aylardır ortaya çıkmayan esrarengiz Türk vatandaşı Mehmet Özbay...  Ve resmen kayda geçtikten bir buçuk yıl sonra bile aydınlatılamayan iddia: Yoksa Abdullah Çatlı İngiltere hesabına da mı çalışıyordu? Saf Türk vatandaşları gibi İngilizler de Çatlı ile gurur mu duyuyordu?  O Bozkurt kılığında tedbil-i kıyafet gezen bir James Bond muydu?  * * *  Muharrem Sarıkaya'nın haberinde önemli bir ayrıntı daha var. Abdullah Çatlı ile İngiliz uyuşturucu kaçakçısı 1995 Mart ayının başlarında buluştu.   Aslında tam o tarihte Çatlı'nın işi çoktu.  Tarık Ümit kaçırılmış, Yalova'da sorguya alınmıştı.  Tarık Ümit, Susurluk çetesindeki en kıdemli uyuşturucu kaçakçılığı uzmanıydı. 1980'li yıllardan itibaren MİT ve polise bu konuda kaynaklık ederdi. Kaçırılmadan birkaç hafta önce çeteyle arasının bozulduğu ve MİT'le temasa geçtiği biliniyordu.  Tarık Ümit'in ortadan kaybedilmesine neden olan ihbar neydi, kimse bilmiyor. Ama Çatlı'nın bir yandan İngiliz uyuşturucu kaçakçısıyla buluşurken, diğer yandan çetedeki muhbirin ortadan kaldırılması sizce de anlamlı bir rastlandı değil mi?      14 Nisan 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    İslam etiketli terörün yükselişi (1)  Enis BERBEROĞLU    Avrupa'ya özlem, İslam'a yöneliş   Uzun tatilde-bayram demeye dilimiz varmıyor- İstanbul sahilleri türbanlı, uzun pardösülü genç kızlarla, afili varoş delikanlılarına kaldı. Kaçamak öpücükler, utangaç dokunuşlar ihtiyar gözleri okşadı.  Modernliğin ölçüsü tabii ki el ele tutuşmaktan ibaret değil. Ama ılık bahar meltemine yelken tutan bu meydan okuma yok sayılmamalı.   Muhafazakâr aile yapısıyla tanınan Türk toplumunda siyasi İslam'ın yükselişine paralel giden bu insani kalıp değişimi doğru tercüme edilmeli.   Çünkü gençliğini 1970 ve 1980 öncesinde yaşayan her talihsiz Türk vatandaşının tanıklık edeceği gibi kimlik arayışı bir bütündür.   1960'ların yarı çıplak çiçek çocukları, 1971 darbesinde Türkiye'nin temeline dinamit koyma suçuyla siyasi hüküm giydiler.   1970'lerin siyasi patlaması 1980'de duvara çarpmadan önce hiç değilse kentli kadına cinsel özgürlüğünü armağan etti. Belki de sıra siyasi İslam'ın kırsal kökenli cinsel ihtilaline geldi.  ***  Türkiye siyasi İslam'ın yükseldiği tek ülke değil.   Hatta, halkı Batı'ya doğru koşarken siyasetinde İslam'i motiflerin arttığı tek Müslüman ülke bile sayılmaz.   International Herald Tribune Gazetesi'nde 10 Nisan günü çıkan makalede, Fas üniversitelerinde örgütlenen siyasi İslam'ın öyküsü anlatıldı.  Siyasi İslam'ın Casablanca Üniversitesi'nde kullandığı taraftar kazanma yöntemleri sizlere herhalde tanıdık gelecek:  Karate dersleri, sınavlara hazırlanan öğrencilere hocalık, pahalı ders kitaplarının fotokopisinin çekilip dağıtılması...  (Özellikle son yöntem 1960'larda İstanbul Teknik Üniversitesi'nde sol hareket tarafından yaygın olarak kullanılmıştı.)  Fas'ta siyasi İslam'a kazanılan üniversite öğrencileri toplumsal hizmet projelerinde seferber ediliyor: Dul ve hastalara yardım, cenaze evlerine destek, bayramlarda et dağıtımı gibi...  Sonuç olarak Fas'taki 14 üniversiteden neredeyse tamamında siyasi İslam'a imanlı öğrenci liderleri işbaşında... Azınlığın dinamizmi çoğunluğu teslim alacak kadar güçlü...  ***  Faslı gençler neden siyasi İslam'a kayıyor?  Yanıtı, Türkiye'den farklı değil: Çünkü açlar.   Fas'ta 20 ila 29 yaş arasındaki gençlerle yapılan ankette, yüzde 90'ının ülkeyi terk etmek istediği ortaya çıkıyor.   Üniversite mezunlarının yüzde 70'i yurtdışına yerleşmek istiyor. Üstelik siyasi İslam'ın talebeleri İran'a değil Avrupa veya ABD'ye göçmeyi tercih ediyor.   Fas'ta resmi işsizlik oranı yüzde 17. Gelir dağılımı adaletsiz.   Çok değil birkaç yıl öncesine kadar umutlarını Marksizme bağlayan Faslı gençler isyanlarına sahip çıkan siyasi İslam'ın kollarına itiliyor.  ***  Fas'ta monarşi, Türkiye'de beceriksiz, insafsız merkez sağ iktidarlar siyasi İslam'ın toplumsal tabanını güçlendiriyor...  O yüzden, ‘‘Türkiye Cezayir olmaz’’ rahatlığına kapılmak yersiz.  Çünkü Türkiye'nin koşullarının Cezayir'den çok farklı olduğu kesin. Ama Türkiye'de serpilen siyasi İslam'ın uluslararası çizgisi belli. Bu çizgideki örgütler biraz palazlanınca silaha sarılmaya hazırlar.  Anlaşılan Türkiye'nin terör frekansı yine değişiyor.  PKK'nın yerini siyasi İslam etiketli terör alıyor.       15 Nisan 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    İslami etiketli terörün yükselişi (2)  Enis BERBEROĞLU       Güneydoğu'da 92 cinayetin faili   Hizbullah (Allah'ın partisi) örgütünün infaz timinde dört yıl süreyle çalışan itirafçı A.Ö'nün anlattıkları Güneydoğu'da faili meçhul kalan tam 92 cinayetin aydınlatılmasını sağladı.  Diyarbakır DGM'de yargılanan A.Ö, Güneydoğu'yu kan gölüne çeviren PKK-Hizbullah savaşının nasıl çıktığını bakın nasıl anlattı:  ‘‘PKK'nın bölgedeki Müslüman kesim üzerinde baskılarını artırması ve denetim kurması üzerine 1991'de çatışma kararı alındı. Yine bu dönemde PKK militanları ve milisleriyle bunların işbirlikçileri hakkında geniş istihbarat faaliyetleri başlatıldı. Kimlere ne şekilde eylem konulacağı netleştirildi. Yöneticilerimiz bizlere İslamın yolunu açacak tek seçeneğin Kalaşnikof ve Kur'an olduğu yolunda telkinde bulunuyordu.’’  Hizbullah'ın çıkışı PKK'yı gafil avladı. Bazı bölgelerde Hizbullah'ın dehşet dengesini lehine çevirmesi üzerine iki kanlı örgüt arasında 1992 ocak ayına kadar süren ateşkes anlaşması yapıldı:  ‘‘Bazı yerlerde üstünlük kurmamız üzerine PKK ile ateşkes kararı alındı. Mardin eyalet sorumlusu bu amaçla PKK'nın sorumlularıyla görüştü, ancak uzlaşma önerimiz kabul edilmedi. 1992 Ocak ayında PKK'nın Nusaybin sorumlusunun öldürülmesi ile ipler iyice koptu ve savaş yeniden başladı.’’  * * *  Tam bu noktada parantez açarak Güneydoğu'da çok yaygın olan bir iddiayı hatırlatmakta yarar var.   Güneydoğu halkı, Hizbullah'ın devlet eliyle kurulduğuna ve himaye edildiğine inanıyor. Hatta örgüt bölgede Hizbul-kontra diye anılıyor.   Bu iddianın ne kadarı PKK propogandası kaynaklı, ne ölçüde gerçeği yansıtıyor, anlamak mümkün değil.   Ancak Hizbullah'ın Güneydoğu'da, devletle aynı düşmana yani PKK'ya karşı savaştığı kesin. A.Ö'yü dinleyelim:  ‘‘Topladığımız istihbaratları örgütün üst düzey yetkililerine bildiriyorduk ve ardından gelen fetvayla şahsı kaçırıp sorguluyorduk. Ya dövüyor ya öldürüyorduk. Fetva verilmedikçe hiçbir eylem yapılmazdı. Eylemlerde kullanılan silahlar birim sorumlusu tarafından temin edilir, bu silahlar ya örgüt evlerinde ya da güvenilir kişilerin işyerlerinde saklanırdı.’’  Hizbullah infaz birimleri kullandıkları silahlara göre ikiye ayrılıyor: Tabanca, tüfek gibi normal silahların yanı sıra ‘‘Satırcılar’’ diye anılan ayrı bir grup daha var. Bu grup Güneydoğu klasiği haline gelen satırlı cinayetlerin faili...  Hizbullah, PKK ile ilgili istihbaratı çok ilginç bir yöntemle topluyor:  ‘‘En önemli istihbarat çalışmasını öldürülen PKK'lıların cenaze törenlerinde, cenazeye katılanlar üzerinde yapıyorduk.  * * *  Türkiye'nin başındaki çoğu bela gibi Hizbullah da, Güneydoğu ürünü. Hizbullah tıpkı Susurluk çetesi veya uyuşturucu kaçakçıları gibi Güneydoğu'daki yangının ardına sığınıyor.  Sessizlik ve esrar bu örgütün yapı harcında var. Polis raporlarına göre, Hizbullah yöneticileri CIA ve MOSSAD gibi haberalma örgütlerini taklit ederek birden fazla kod adı kullanıyor. Dolayısıyla farklı kademelerdeki örgüt üyeleri yöneticiyi farklı kod adıyla tanıyor. Daha doğrusu tanımıyor!  Yarın diğer İslami etiketli örgütler...      16 Nisan 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Hizbullah'ın insan kaynağı  Enis BERBEROĞLU       Şanlıurfa Emniyeti Terörle Mücadele Şubesi, poliste örneğine pek az rastlanan titizlikle tuttuğu arşiv kayıtlarını meslektaşları ve kamuoyu ile paylaştı. Hizbullah operasyonları sırasında tespit edilen bilgiler kitapçık haline getirilerek 80 ile yollandı.   İstanbul Üniversitesi'nde ‘‘Türkiye'de terör’’ konulu teziyle doktor unvanı alan Mustafa Bağrıaçık başkanlığındaki polis sorgu ekipleri tarafından hazırlanan kitapçıkta Hizbullah örgütünün insan malzemesi hakkında ilginç veriler yer aldı:  ‘‘Örgüte kazandırılması hedeflenen kişilerin 12-20 yaş arasında, bekâr olmasına dikkat ediliyor. Kişinin karakter yapısı, inancı, ailesinin ideolojik görüşü ile herhangi bir İslami gruba mensup olup olmadığı gibi hususlar sıkı incelemeye alınarak üst sorumluya iletiliyor.’’  Devlete memur alımını andıran güvenlik soruşturmasından temiz çıkan adaylarla ilişkiye geçilerek dini sohbet zemininde dostluk kuruluyor.   İslami motifli kitaplar verilip, okuyup okumadığı izlenen aday, disiplini sayesinde son sınavı da geçerse, Hizbullah kontrolündeki camilerin cemaatine katılmaya hak kazanıyor.  Artık Hizbullah üyesi sayılan kişi, önce düşmanı izleyen istihbarat elemanı olarak kullanılıyor. Örneğin yöresindeki PKK faaliyetleri ve kadrosu hakkında bilgi topluyor, düzenli rapor veriyor.  * * *  Şanlıurfa emniyetinin Hizbullah'la ilgili verileri, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından 1995 yılında yapılan araştırmayla örtüşüyor.  İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Elazığ illerinde yakalanan çeşitli yasadışı örgütlere mensup 200 terör sanığının yarısından fazlası 21-30 yaş grubunda bulunuyor.   Köktendinci terör sanıklarının eğitim düzeyleri sanılanın aksine oldukça yüksek: Sadece yüzde 2'si eğitimsiz, yüzde 10'u ilkokul, yüzde 13'ü ortaokul mezunu. Yüzde 46'sı liseyi bitirmiş, yüzde 29'u üniversite diploması sahibi...  Terör suçlularının aile yapısı toplumsal ortadireği yansıtıyor: Yüzde 29'unun ailesi işçi-memur kökenli. Yüzde 24'ünün ailesi çiftçi, yüzde 14'ünün emekli ve yüzde 33'ünün serbest meslek sahibi...  * * *  Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde dün Hizbullah örgütünün ‘‘İlimciler-Batman Grubu’’ davasının ilk duruşması yapıldı.   Savcı'nın okuduğu iddianame İslami etiketli terörün gelişimine işaret edecek nitelikteydi. Savcı'ya göre sanıklar, Batman'da 1992-1997 yılları arasında 20 kişiyi öldürdü, 5 kişiyi yaraladı.  Yarın İslami etiketli terörün dış bağlantıları...    17 Nisan 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    İran'ın peşine düştüğü postacı  Enis BERBEROĞLU        Türk istihbarat birimlerine göre İslami etiketli terörün yükselişinde dış desteğin adresi belli: İran...  Bu konuda en çarpıcı kanıtları, İslami Hareket örgütü üyelerinin itiraflarına dayanıyor. Basın şehidi Çetin Emeç'i öldürdükleri iddiasıyla tutuklu yargılanan örgüt üyelerinin ifadeleri, eylemlerin İran Gizli Servisi tarafından yönetildiğini gösteriyor. Hatta daha ileri bir yorumla örgütün İran'ın ‘‘paralı askeri’’ olduğu düşünmek bile mümkün... Militanların ağzından bazı eylemleri dinleyin ve karar verin.  ***  ‘‘...Ali Akbar Gorbani'yi (İranlı rejim muhalifi) kaçırıp Yalova'da tutmuş oldukları bir yere götürüp teslim ediyorlar. Burada İranlılar sorgusunu yaptıkları Gorbani'yi öldürüp anlaşmada olmadığı halde cinayeti bizim üstümüze atıyorlar.’’  ‘‘1992 Eylül-Ekim aylarında Şaban isimli İranlı M.K'nın çağrısına mesaj bırakarak görüşmek istediğini belirtiyor. Kadıköy'de görüşülen Şaban, İstanbul'da ikamet eden Abbas Golizade'nin kaçırılarak kendilerine teslim edilmesi karşılığında 500 bin lira vereceklerini söylemiş...  ...Gemlik Azot Sanayii'nde çalışan İ.D'nin akrabası vasıtasıyla Gemlik sahilinde bir villa tutuluyor. M.K ve ekibi, Abbas Golizade'yi kaçırarak bu villaya getirdikten sonra İranlılar'a teslim ediyorlar.’’  ‘‘Şişli'de İranlılar'a ait iki otonun bomba konularak patlatılması işi de bize İranlılar tarafından para karşılığında verildi...’’  Bu itiraflar, İran'ın bazı Türk vatandaşlarını para karşılığında rejim muhaliflerinin tasfiyesinde kullandığını gösteriyor. Ama bir de postacının kandırılması öyküsü var ki, evlere şenlik.Tam gizli servislerin örtülü operasyonunu andırıyor.  ***  ‘‘Bir postacının İranlılar'a kazandırılması konusunu da Mesut kod adlı M.K, ekibi ile beraber yürütüyor. Bu çalışma 5 ay civarında sürüyor. Çalışmada hedef alınan postacı sürekli izlenerek resimleri çekiliyor. Postacı, teknik ekibimiz tarafından resmi elbise giyinmiş polis görüntüsünde alınarak Tarabya üstlerinde bir yazlık villaya getirilip, daha önce karakol gibi hazırlanmış odaya sokuluyor.  Postacıyı rahatlatmak amacıyla hasbihal ediliyor. Evini arayabileceği, burasının devlet müessesesi olduğu, sıkılmaması gerektiği kendisine söyleniyor. Sıkılmadığını, sadece evini aramak istediğini belirtmesi üzerine postacı mobil telefondan evini arıyor. Arkasından resim albümü postacıya gösteriliyor. Odaya giren M.K, PTT görevlisine çekinecek bir durum olmadığını belirterek, ‘Askerlik görevi gibi kutsal bir görevin yerine getirilmesi gerekiyor. Dış unsurlara karşı yapmış olduğumuz ülke içi faaliyette sizden faydalanmak istiyoruz' diyor. PTT memuru görevden kaçmayacağını söylüyor. M.K bu görevin karşılıksız olmayacağını, kendisine her ay iki milyon lira verileceğini, yaptığı işler neticesinde de ekstra bir ücret ödeneceğini ifade ediyor. Postacının İranlılar'a kazandırılması neticesinde 5 aylık çalışmada yapılan harcamalar 80 bin lira olarak çıkartıldı. Bu para, beş aylık çalışmanın safhalarında İranlılar'dan M.K tarafından alınmıştır.’’  ***  Bu ifade akla iki kritik soruyu getiriyor:  1) İran, Türk PTT memurundan ayda 2 milyon lira değerinde (1992 parasıyla) ne gibi bilgiler edinebilir?  2) Türk postacıyı kandırıp İran hesabına çalışmaya ikna etmekle İslami hareket, para dışında ne kazanır?      20 Nisan 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    + ve =  Enis BERBEROĞLU       CHP Lideri Deniz Baykal, bu yazının başlığında yer alan iki matematiksel sembolün, yani artı ve eşit işaretlerinin sosyal demokrat hareketin evrensel sloganı olduğunu anlatıyor.   Tercümesi son derece basit: Artı işareti üretim artışı, eşitlik simgesi adil bölüşüm için... Yani artık sosyal demokratlar, ‘‘pastayı büyütürken paylaşmak istiyor’’. Sadece büyümenin veya bölüşümün yeterli olmayacağını kavradılar.  Baykal, NTV'de önceki gece yayınlanan, Nuri Çolakoğlu'nun sunduğu ‘‘Enine Boyuna’’ programında yeni ekonomik programıyla ilgili önemli ipuçları verdi...  Mesela kamu bankalarından Emlak Bankası ve Vakıfbank'a artık gerek kalmadığını, Ziraat ve Halkbank'ta yeni düzenlemeler gerektiğini ayrıntılı olarak anlattı. Vergi yasasını eleştirirken, devletin artık eğitim ve sağlık hizmetlerini yerine getiremediğini hatırlattı, mükelleflerin bu amaçla yaptıkları harcamaların, sigorta primlerinin vergiden düşülmesini istedi.  Deniz Baykal, Anasol-D'nin turizm arazisi tahsislerinde yolsuzluk imasında bulunmakla kalmadı, alternatif sistem de önerdi, ‘‘Bu araziler açık artırmayla satılmalı’’ dedi. Özelleştirmeye karşı çıkmadı.  Özetle Baykal'ı dinlerken, piyasa ekonomisine aykırı tek bir başlık veya ima yakalayamadık. O yüzden programdan hemen sonra sorduk:  - Piyasa ekonomisine itirazınız ne?  Baykal'ın yanıtı kısa, ama çarpıcıydı:  - Piyasa ekonomisi uygulanmaması...  ***  Deniz Baykal, aynı programda hükümete yaklaşımını da netleştirdi. Baykal bu hükümete verdiği desteğin yaratacağı siyasi kamburdan korkuyor.   Baykal'a göre, 1) Bu Meclis'ten CHP'den destek almayan bir hükümetin çıkması çok zor. 2) CHP, mevcut hükümeti çok uzun süre desteklemek istemiyor.  Bu iki siyasi sınır, mecburi istikameti gösteriyor: Seçim...  Ama ne zaman?  Baykal haklı olarak 1999 Mart ayındaki yerel seçimin Türkiye'de siyasi seferberlik yaratacağını hatırlatıyor. ANAP'ın yerel ve genel seçimin bir arada yapılması eğilimini fark ettiğini vurguluyor. O yüzden, ANAP'ın pazarlığı ‘‘1999 Mart ayında yerel, daha sonra genel seçim’’ formülü ile açmasına hemen karşı çıkıyor.  ***  Türkiye, Baykal'ın da söylediği gibi çok kritik dönemden geçiyor. İktidardaki partiler, seçim meydanlarındaki vaatlerinin tam aksi yönde icraata zorlanıyor. Toplumda ekonomik ve kültürel çatlak büyüyor. Baykal çare olarak, daha adil gelir dağılımı, daha fazla demokrasi öneriyor.    21 Nisan 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Kayıp silahlarda Avrupa kara deliği  Enis BERBEROĞLU      ABD ile NATO müttefikleri arasında patlak veren silah ticareti kavgası büyüyor. Suçlamalar sırasında kamuoyuna sızan bilgi kırıntıları bile Türkiye'de aylardır izi sürülen kayıp silahlar muammasını hatırlatıyor.  İzninizle önce, ABD tarafından önümüzdeki günlerde Zenginler Zirvesi, G-7 toplantısında gündeme getirilmesi beklenen sorunu aktaralım:  ABD yasalarına göre satılan silahların alıcı ülke tarafından yeniden ihracı yasak. Örneğin Türkiye ABD'den silah alırsa, Suriye'ye satamıyor. ABD böylece üstün silah teknolojisinin tehlikeli ellere geçmesini önlüyor.  Oysa Avrupa Birliği mevzuatı, ortak pazar sınırları içinde bu tür reeksport yasağını tanımıyor. Bu yüzden özellikle son iki yıldır Avrupa'ya satılan ABD silahları sanki kara deliğe düşmüş gibi kayboluyor. Ruanda, Yugolavya gibi kanlı iç savaşların yaşandığı veya Türkiye gibi insan hakları karnesi zayıf ülkelerde ortaya çıkıyor. Üstelik silahların bir bölümünün mafyaya gittiği biliniyor.  ABD'nin en fazla yakındığı ülke İngiltere. Mesela bir İngiliz şirketi geçen şubat ayında ABD'ye bin 600 tabanca siparişi verdi. Oysa siparişten bir ay önce İngiliz vatandaşlarına silah satışı yasağı yürürlüğe girdi. Dolayısıyla bu silahların başka ülkelere satılacağı kesinlik kazandı.   İngiltere'nin silah sattığı AB ülkeleri arasında İspanya, Portekiz ve Yunanistan ilk sıraları alıyor. ABD kaynakları bu ülkelerde kaçakçılığa çok uygun bir ortam bulunduğuna işaret ediyor.  ***  Bu özetten sonra, Türkiye penceresine dönelim.   Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş'ın Susurluk Raporu'nda önemli rol tutan kayıp silahlar olayını hatırlayın.  Silahları Emniyet Genel Müdürlüğü'ne ‘‘hibe eden’’ kırmızı pasaportlu işadamı Ertaç Tinar'ın şirketi Hospro İngiltere'de kurulu. Off-shore çalışan Hospro'nun Hazine Müsteşarlığı onayıyla açtığı Türkiye şubesi de var. 1937 Geyve doğumlu ve 20 yıldır Cenevre'de oturan Ertaç Tinar, 1991 yılında KKTC vatandaşlığına geçti. Tinar'ın hedefi KKTC'nin İsviçre Fahri Başkonsolosu olarak atanmaktı.   Son olarak Hospro tarafından Emniyet'e verildiği ancak daha sonra kaybolduğu ileri sürülen silah listesinde ABD malı birkaç tane kalemi sıralayalım: ‘‘10 parça Ruger kısa tüfek, 8 parça Remington model tüfek, 5 bin parça Buckshot kovanı, 4 parça Magnum 300 Mac Millan tüfeği...’’  ABD'nin İngiltere'yi ‘‘yanlış adrese satmakla’’ suçladığı silahlar arasında bunlar da var mı?  ***  ABD'ye göre İngiltere'nin silah sattığı AB ülkelerinden İspanya ve özellikle Yunanistan PKK'nın açıkça faaliyet gösterdiği üsler.   Daha Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminde, Güneydoğu'da PKK'dan ele geçirilen ABD silahları Washington nezdinde girişimlere yol açmıştı.   Geçen yıl Gaziantep'te atılan İslami etiketli terör bombasının, PKK ganimeti olduğunu bu köşede ayrıntılarıyla anlatmıştık.  Kısacası ABD silahlarının izinin sürülmesi sadece Washihgton'a değil Türkiye'ye de yarayacak. Kimin kime ne kadar silah sattığını bir anlasak, dost ve düşmanı daha iyi tanıyacağız.      22 Nisan 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Özel savaşın kirli kuralları  Enis BERBEROĞLU         Cezayir'de İslami hareketi iktidardan uzak tutmak amacıyla ordunun müdahalesi üzerine başlayan iç savaşta ölenlerin sayısı 65 bin kişiyi buldu. Savaşın ilk günlerinde kurban ve katillerin kimlikleri belliydi.  Köktendinci gerillalar tıpkı silahlı mücadele el kitaplarında yazdığı gibi, hükümet güçlerinin ulaşamadığı köyleri, mezraları bastılar. Çoluk, çocuk, kadın, yaşlı ayrımı yapmadan yüzlerce masum sivili öldürdüler.  Amaç ortadaydı: Cezayirli gerillalar, ülke kırsalında yaşayan cahil vatandaşlara devletin onların yardımına koşamayacağını kanıtlıyor, yaşamlarının gerillanın insafına kaldığını kan akıtarak öğretiyordu.  Ayrıca bu tür katliamlar köktendinci gerilla cephesinin ismini uluslararası kamuoyuna taşıyor, Cezayir'de akan kanı durdurmak isteyen yabancı arabuluculara ‘‘resmi muhatap’’ adresi veriyordu.  * * *  Geçen hafta Cezayir'de Fransızca yayımlanan iki günlük gazete özel savaşın farklı boyutunu gözler önüne serdi.   Gazete haberleri, masum sivillere kıyanların sadece köktendinci gerilla kadrolardan ibaret kalmadığını, hükümet yanlısı milislerin de köy basıp onlarca kişiyi katlettiğini ortaya çıkardı.   Yerel yöneticilerin yol gösterdiği milislerin katliamları iki toplu mezarın açılması ile kanıtlandı.   Cezayir'in batısındaki bir köyde bulunan mezardan çıkarılan 62 cesedin incelenmesi sırasında bazılarının diri diri gömüldüğü anlaşıldı.   La Tribune ve Liberte gazetelerine göre, katliamdan sorumlu yerel yönetici ve milisler yargı önünde hesap verecek.  Ama daha önemlisi Cezaryirli siviller dehşet dengesini, madalyonun iki yüzü kadar net tanıyacak... Özel savaşta, devletin de dağdaki gerilla kadar acımasız olabileceği gerçeğine çaresiz alışacak.   * * *  Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun Susurluk raporu, Türkiye'nin Güneydoğusu'nda süren çatışmalarda, bazı özel savaş yöntemleri kullanıldığını kayda geçirdi.  Raporda, PKK'nın mali kaynaklarını kesmek amacıyla başlatılan operasyonlarda, bazı sabıkalıların öldürüldüğü, masum sivillerin yanlışlıkla kurban edildiği açıkça yazıldı.   Güneydoğu savaşı, erinden, paşasına kadar Türk Silahlı Kuvvetleri'nin üstün başarısı sayesinde tarihin yargısına havale edilmek üzere... Zaten bu tartışmaları özgürce yapabilmemiz, Güneydoğu yangınının artık kontrol edilebilir hale gelmesi sayesinde mümkün oldu...  Ancak son günlerde Türkiye'de siyasi İslama karşı yürütülen mücadelede hukukun sınırlarının zorlanacağı yönünde işaretler beliriyor.  Oysa Türkiye Güneydoğu'da binlerce şehit pahasına bir gerçeği öğrendi: Terörle mücadele hukuk ve demokrasi sınırları içinde yapılmalı...  Aksi halde devlet yıllar sonra olsa bile Susurluk Raporu gibi belgelerle vatandaşından özür dilemek zorunda kalıyor... Üstelik vatandaşın her defasında affedici olacağı garantisi de yok.    23 Nisan 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Terörist ne zaman emekliye ayrılır?  Enis BERBEROĞLU    İnsanın ağrına gidiyor...   Elin teröristi polise mektup yazıp emekliye ayrılıyor. Bizim memlekette her an terör tehdidine dönüşecek yeni gerilimler ne yazık ki önlenemiyor.  Herhalde gazetelerde okudunuz. Almanya'nın dünyaca ünlü Kızıl Ordu terör örgütü polise yolladığı mektupla ‘‘fesih kararını’’ kamuoyuna duyurdu.  Polisin ‘‘10 kişiden az üyesi var’’ tahminini yürüttüğü Kızıl Ordu'nun sekiz sayfalık mektubunda pişmanlık veya özeleştiriye pek rastlanmıyor. Daha çok tek taraflı teslim üslubu taşıyor:  ‘‘Bugün projemizi tamamlıyoruz. RAF (Kızıl Ordu) adı altında örgütlenen kent gerillası artık tarihe karışıyor...’’  * * *  Kızıl Ordu ile bu örgütün iki lideri Andreas Baeder ve Ulrike Meinhof'u 1968 gençliğinde tanımayan yoktu... Babası İkinci Dünya Savaşı'nda ölen Baeder'i annesi büyüttü. Baeder daha altı yaşında direniş kültürüyle tanıştı. Annesi anlatıyor:  ‘‘Andreas'ı altı yaşında Münih'e yakın bir göle götürdüm. Sandala bindik. Ona rahat durmasını, dikkat etmesini söyledim. Aksi halde suya düşerse üşüyeceğini hatta boğulacağını anlatmaya çalıştım. Sözümü yeni bitirmiştim ki, aniden ayağa kalktı ve engel olmama vakit kalmadan kendisini buz gibi göle attı. Çıkarıldığında üşümek bir yana çevreye gururla bakıyor ve hayranlık uyandırmak için gülücük dağıtıyordu...’’  Örgütün kadın lideri Ulrike Meinhof ise 35 yaşına kadar eşinin çıkardığı bir dergide yazı işleri müdürlüğü yaptı. Sonra aniden işini ve ailesini terk ederek silahlı mücadele saflarına katıldı.  Baeder-Meinhof isimleri kısa zamanda Almanya'da korkuyla anılır hale geldi. 1968 nisan ayında Frankfurt'ta süpermarket yakarak eyleme geçen Kızıl Ordu, Almanya'daki ABD üssünü bastı, asker öldürdü. Alman işverenler örgütünün patronunu kaçırıp katletti...  * * *  Alman hükümeti, bu eylemler karşısında sessiz kalmadı. Bu ülkede 30 yıldır uygulanan terör yasaları parlamentodan jet hızıyla geçti.  Ama yasalara sığmayan uygulamalar da gündemdeydi. Çünkü her nedense Kızıl Ordu örgütü militanları hep ‘‘ölü ele geçti’’. Rastlantı eseri teslim alınan Meinhof ile diğer bazı örgüt yöneticileri ise hücrelerinde ölü bulundu. Ölüm nedenleri resmen intihar diye açıklandı, ama inanan çıkmadı.  1990'lı yılların başında Kızıl Ordu yeniden toparlanmaya çalıştı. Ama bu çabalar fayda etmedi. Kanlı örgütün kuruluşunun tam 30'uncu yıldönümünde polise ulaşan mektup efsanenin son noktasını koydu...  Bakarsınız Kızıl Ordu'nun eski tüfeklerinin yeniden kafası kızar, silaha sarılırlar... Ama herkesin bu öyküden çıkarması gereken dersler ortada:  1) Almanya'da silahlı mücadelenin anlamsızlığı iyice anlaşıldı.  2) Almanya'da terör örgütlerine yardım eden dış mihraklar da bu yolla amaçlarına ulaşma konusundaki umutlarını yitirdi.  3) Alman hükümeti terör yasalarını yürürlükten kaldırmayı tartışıyor. Teröriste artık sıradan cani muamelesi yapılması düşünülüyor.  * * *  Dönelim cennet memleketimize...  Daha önce de yazdık. Bir dostumuzun ifadesiyle, Türkiye Cumhuriyeti rejim karşıtlarını kitlesel olarak üretme becerisine sahiptir...  1970'lerdeki imanlı Marksist Leninist sayısı herhalde o tarihteki Sovyetler Birliği'ni bile kıskandıracak hacimdeydi.   1980'leri ve 1990'ların ilk yarısını dağda PKK avlayıp şehit vererek atlattık... Tam nefes alacağız derken laik-köktendinci gerilimi terör potansiyeli taşıyan boyuta ulaştı.   Sanırım Türkiye'de ‘‘terörle mücadele’’ ve ‘‘teröristle mücadele’’ kavramları arasındaki farkı anlamaya muktedir değiliz.  Teröristle mücadele silahla olur, terörle mücadele hukukla...  Hukuktan fedakârlık ederseniz, haşere temizliği mantığıyla terörist öldürürsünüz... Ama her defasında neden yeniden ve daha güçlü olarak doğduklarına akıl erdiremezsiniz...      24 Nisan 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Köle gemisi ve 23 Nisan  Enis BERBEROĞLU            Amistad filmi pek eğlenceli sayılmaz ama tarihin en büyük ayıbı olarak gösterilen köle ticaretinin hazin öyküsünü ayrıntısıyla anlatır.   Yine de filmi abartılı bulanlar açısından bazı rakamları hatırlatmakta yarar var: 16 ve 19'uncu yüzyıllar arasında Afrika'dan zorla kaçırılıp Yeni Dünya Amerika'da köle olarak çalıştırılan siyah derili sayısı 12 milyon kişi olarak hesaplanıyor.   Bu rakamın iki veya üç katı sayıda kölenin yolda öldüğü yönünde kayıtlar bulunuyor. Kısacası Amistad filmi nereden baksanız 40-50 milyon siyahın -o tarihteki Avrupa nüfusundan fazla- çöpe giden yaşamlarını yansıtıyor.  ***  Fransa'da bu yıl köleliğin yasaklanmasının 150'nci yıldönümü törenlerle kutlanıyor. Fransız Devrimi'nden beş yıl sonra, 1794 yılında kolonilerde başlayan köle yasağı fazla uzun sürmedi. 1802 yılında Napoleon Bonaparte tarafından köle düzenine geri dönüldü.  Fransa'nın büyük limanlarında, kolonilerde köle emeğinin yarattığı refahtan vazgeçmek zordu. Zaten Fransa, İngiltere ve Portekiz'in ardından üçüncü büyük köle tüccarı konumundaydı.  1848 fırtınası, Fransa'daki aydın ve imanlı Hıristiyanların köleliğin kaldırılması yönündeki savaşına yardım etti. Fransa, İngiltere'den sonra (1833) köleliği kaldıran ikinci ülke oldu. Fransa'yı, ABD (İç savaş pahasına, 1865) ve Brezilya (1888) izledi.  ***  Nedense her 23 Nisan günü bu köle rakamlarını anımsar, hüzne kapılırım.   21'inci Yüzyıl'ın eşiğinde hâlâ çocuklarını köle niyetine çalıştıran bir ülkenin vatandaşı olmaktan dolayı esef duyarım.  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'ndan Bülent Piyal ile İsmail Bayer'in ‘‘Çocuk İşgücü’’ başlıklı araştırmasına bakar şaşarım.  Türkiye'de 5-15 yaşları arasında 12 milyona yakın çocuk yaşıyor.  Nüfusun yaklaşık yüzde 20'sini oluşturan çocukların üçte biri, yani 4 milyonu çalışıyor. Ülkemizde 6-14 yaş çocuklarının yüzde 87.2'si okula devam ediyor, yüzde 12.8'i eğitimini bırakmış bulunuyor. Okuyan çocukların üçte biri, okumayanların üçte ikisinden fazlası düzenli bir işte çalışıyor.  Kentli işçi çocukların yüzde 40'ı imalat sektöründe istihdam ediliyor, kırsalda çalışan çocukların tamamı tarım işçisi...  Peki çocuk çalışıyor da refaha mı kavuşuyor?.. Ne gezer.  Çalışan çocuğun aile prototipi belli: Son on yılda kırsalda geçinemediği için veya terör belası yüzünden büyük kente göç etmiş, varoşlarda oturan, birden çok çocuk sahibi aileler, modern kölelerin ev adresi...  ***  15 yaşından küçükler, uluslararası sözleşmelerde çocuk sayılıyor. Avrupa Sosyal Şartı'na göre 15 yaşından küçüklerin çalıştırılması yasak...  Ama cennet ülkem bu yasağı takmıyor. Üstelik Avrupa Parlamentosu'na sunulan rapora göre, çocuk işçi sayısında Avrupa rekoru kırıyor.  İşte o yüzden her 23 Nisan günü bayram olmasına aslında sevinmek lazım.  Hiç değilse çocuklar bir gün olsun dinlenecekler. Tabi ustaları izin verirse...    27 Nisan 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Şemdin Sakık'ın topladığı vergi  Enis BERBEROĞLU          Apo korkusuyla örgütünü satan Şemdin Sakık'ın itirafları, bu ülkeye egemen olan ekonomik ihmalin ihanet sınırını zorladığına kanıttır...  Gerçi ekonomiyi pembe dizi mantığıyla izleyen azgelişmiş liberal mütefekkirlerde her vaziyete uygun yanıt vardır.  Mesela Ankara'da siyasi bunalım mı çıktı. Hemen, ‘‘İstanbul, Ankara'ya rağmen işini yürütüyor’’ hayaliyle avunulur.  İstanbul'un göbeğinde, Laleli'de, yüz milyonlarca doların döndüğü kayıt dışı pazardan söz ederken, ‘‘Aman devlet ilişmesin, yoksa döviz kazandıran bu işlemler durur’’ diye akıl verilir.  ‘‘Toplanan verginin bir buçuk katı kaçırılıyor’’ diye kızanlara, ‘‘Aman canım, devlete giden para zaten heba oluyor. Özel kesimde kalsın, yatırımlar ve istihdam artar’’ mantığıyla çatılır.   ***  Oysa Şemdin Sakık'ın ifadesi devletin görmezden geldiği veya vergisini affettiği kazançların nasıl kullanıldığına somut örnektir:  ‘‘...Hazro'da su kanalı yapan müteahhitten 1992 yılında 200 milyon lira aldık. 1993 yılında Batman Barajı inşaatından bir milyar lira peşin vergi aldık. Bir milyar da daha sonra alacaktık. Fakat yanlışlıkla baraja eylem yapılınca geri kalanını alamadık.’’  Şemdin Sakık'ın itiraflarında geçen ‘‘vergi’’ ifadesinin yanlışlıkla kullanıldığını sanmıyorum. Çünkü doğa ve ekonomi boşluk affetmez...  Düşünün, Güneydoğu'daki yolunuzu koruyamazsanız, PKK yol keser. Devlet gençleri askere almazsa, PKK zorla da olsa dağa çıkartır. İşte o misal, devletin dokunmadığı kazançlara PKK vergi salar.   Demek ki neymiş... Toplanmayan vergi size ve çocuklarınıza kurşun olarak geri dönermiş...  ***  Kayıtdışı ekonomi ve terör arasındaki ilişki sadece Güneydoğu'ya özel bir durum değildir. Şemdin Sakık'ın itiraflarında da geçen ‘‘siyasi İslam-PKK’’ ittifakının kayıt dışı sektör sayesinde yaşadığı ortadadır.  Siyasi İslam'a yardım ettiği kuşkusu duyulan bazı holdinglerin yurtdışından döviz getirmek için bankalar yerine bavullu kurye kullanmaları sadece rastlantı sayılmaz.   Üstelik PKK'nın uyuşturucu gelirleri de yine göz yumulan bu kayıt dışı sektörde kaybolup gider. Kara para toplumsal ihmalin yarattığı karanlık köşelerde saklanır.  Tekrar ediyoruz, ekonomiyi kayda geçirmek, vergi salmak anlamına gelmez.   İşlemleri takip etmek ayrı iştir, kazanca uygun vergi almak başka iş.  İlki devlet sorumluluğuna girer, ikincisi iktidarın siyasi ve ekonomik görüşüne göre değişir. Devlet sorumluluğunu yerine getirmezse, iktidar Şemdin Sakık gibi eşkıyaya geçer.    28 Nisan 1998, Sali  --------------------------------------------------------------------------------    Euro-mafya ve paranın namusu  Enis BERBEROĞLU     ABD markalı Yeni Dünya Düzeni'ne en hızlı uyumu gösteren çokuluslu kuruluş kuşkusuz mafya oldu... Organize suç örgütleri yeni çıkacak Avrupa ortak para birimini sabırsızlıkla bekliyor.  Oysa 1 Mayıs'ta yürürlüğe girecek Euro düzeni hakkında Almanya ve Fransa arasında büyük savaş yaşanıyor. Sorun Euro'nun namusunun kime emanet edileceği tartışmasında yatıyor.  Dünyanın en saygın ekonomi kurumu sayılan Almanya Merkez Bankası (Bundesbank), Avrupa Merkez Bankası Başkanlığı için tek isim öneriyor: Danimarka Merkez Bankası Başkanı...  Bundesbank, sekiz yıllığına atanacak -ve görevden alınması mümkün olmayacak- Avrupa Merkez Bankası Başkanı'nın Almanya'da yıllardır enflasyon tehlikesine karşı uygulanan sıkı para politikasına uyumlu çizgi izleyeceğini peşinen garantiye almak istiyor.   Oysa Fransızlar aynı göreve kendi Merkez Bankası başkanlarını uygun görüyor. Uzlaşma adına, ‘‘4+4’’ formülü ortaya atılıyor. Yani dört yıl Danimarkalı, daha sonraki dört yıl Fransız başkan öneriliyor.  Fransızlar'ın dönüşümlü başkanlık teklifi Bundesbank'ı çileden çıkarmaya yetiyor. Bundesbank hafta sonunda Alman basınına sızdırdığı haberle, eğer Fransız önerisi kabul edilirse Euro'dan desteğini çekeceğini açıkladı.  Bundesbank yönetimi, başkanı sekiz yıldan kıdemsiz bir Avrupa Merkez Bankası'nın Euro'nun namusunu savunmasını mümkün görmüyor.  * * *  Euro Bundesbank'ın misillemesi yüzünden gecikirse, en fazla mafya üzülecek. Çünkü mafya, dünya ölçeğinde 300 milyar dolara yakın olduğu tahmin edilen nakit rezervini saklayacak banknot bulmakta zorlanıyor.  Örneğin Rusya'da, ABD'den daha fazla sayıda 100 dolarlık banknot bulunduğu biliniyor. Mafyanın ekonomik hesabı ortada:   Bir milyon dolar en büyük sterlin banknotuyla da saklansa ancak iki valize sığıyor. Oysa yüz dolarlık banknotlar halinde aynı parayı evrak çantasına sığdırmak mümkün. Hele 500'lük euro banknotları ile 1 milyon dolar artık kesekâğında bile taşınabilecek.  Ama mafyaya haksızlık etmemek lazım.   Çünkü böyle anlatılınca yeraltı dünyasının sadece banknotun büyüklüğü ile alakâdar olduğu gibi yanlış kanıya kapılmak mümkün.  Oysa mafya örneğin yüz bin liretlik İtalyan veya 5 milyon liralık Türk banknotuna hiç itibar etmiyor. Enflasyonun kemirdiği paralara yüz vermiyor.  Kısacası mafya bile para seçiyor...  Yarın global mafyanın İran serüveni.     29 Nisan 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Global mafya ve İran füzesi  Enis BERBEROĞLU          Rusya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'nde yaşanan kaosu anlamak için Türkiye'nin son 20 yılını hatırlamak yeterlidir.   Çünkü ekonomide duvarları yıkmak, ustura ağzında yürümeye benzer. Becerirseniz refaha ulaşır, düşerseniz mafyaya teslim olursunuz.  Rusya ve Orta Asya'daki hısımlarımız, vizyonunu sevdiğim Turgut Özal'ın Türkiye'yi 1980'lerde soktuğu çıkmaz sokağa son hız saptılar.  Serbest ekonomiye geçerken hukuki altyapıyı ihmal ettiler. Dahası eğitimi, sağlığı önemsemediler. Yoksul ve ezilen milyonlara acımayı bile ‘‘ayıp’’, hatta ‘‘liberal devrime ihanet’’ saydılar.  Sonuçta yeni çarlarını yarattılar: Global mafya...  * * *  Asya'da tarih 200 yıllık perde arasından sonra tekerrür ediyor.   İngiltere ve Rusya arasında 1800'lerde yaşanan ‘‘Great Game’’ yani ‘‘Büyük Oyun’’ yeniden sahneleniyor. Kazak ve Azeri petrolü, Türkmen doğalgazı gibi milyarlarca dolarlık ganimet için kıyasıya savaş veriliyor.  Ve global mafya bu güç dengesinin merkezine yerleşiyor.  Gazetelerde son on gün içinde iki kritik haber çıktı:  1) Azerbaycan-İran sınırında 22 ton çelik taşıyan Rus kamyonu çevrildi. Azeri gümrükçüler çeliğin alaşımından kuşku duyarak Amerikalı yetkilileri yardıma çağırdı. Özel çeliğin Scud füzelerinin yakıt tankı yapımında kullanıldığı anlaşıldı. ABD'nin girişimi üzerine harekete geçen Ruslar üç Tacik vatandaşını tutukladılar. Yani ihale mafyaya çıktı.  2) İsrail'de İngilizce yayınlanan Jerusalem Post Gazetesi'nin 13 Nisan tarihli manşetinde İran'ın Kazakistan'dan dört nükleer başlık ve bomba yapımında kullanılan uranyum satın aldığı iddiası yer aldı. Gazeteye göre satışa Rus mafyası aracılık etti.  * * *  İsrail gazetesi İran'ın elinde dört nükleer bomba bulunduğu iddiasına kanıt olarak bazı yazışmaları yayımladı. ABD bu belgelerin doğruluğunu kabul etti. Aynı belgelerin ABD yönetimine de ulaştığını duyurdu.  Gazetenin yayınladığı belgelere göre nükleer silahlar Rusya'dan getirilip İran Devrim Muhafızları'nın korumasına bırakıldı.  1992 tarihli bir iç yazışmada Devrim Muhafızları, nükleer başlıklardaki arızanın giderilmesi için Rusya'dan mühendis istedi.  Birkaç ay sonraki başka bir yazışmada, Tahran yakınlarındaki füzeler için katı yakıt üretimi tartışması yapıldı.  * * *  Türk insanı zorlukları hep ‘‘iç ve dış düşman’’ ittifakından bilir.   Dış düşman yıllarca ‘‘komünizm’’, iç düşman da ‘‘komünistlerin kışkıttığı hainler’’ olarak görüldü.   Artık komünizm tarihe karıştı. Ama aynı topraklarda çok daha güçlü ve etkin bir organizasyon boy atıyor: Global mafya...  İç düşmana gelince... Unutmayın komünistler hep muhalefetteydi, hatta zindandaydı. Oysa global mafyanın yerli işbirlikçileri iktidara sandığınızdan da yakın...      30 Nisan 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Yalçın Özbey'i tanımayan polis!  Enis BERBEROĞLU        Sanki kendilerini devlet sanan bazı memurlar Abdi İpekçi davasının çözülmesi konusunda tüm umutların sönmesini arzuluyor...  Olayı herhalde dünkü gazetelerde okudunuz.   İpekçi davasına bakan mahkeme suikast olayındaki kilit isimlerden Yalçın Özbey'in Almanya'da tutuklu bulunduğu sırada iki MİT mensubu ile Emniyet'in irtibat görevlisine yaptığı açıklamaları istedi.  Emniyet mahkemeye tarihe geçecek bir yanıt gönderdi. Bu yanıta göre;  1) Özbey'le görüşmenin ses bantları imha edildi.   2) Görüşmenin yazılı tutanağı bulunmuyor.   3) Emniyet'in elinde ‘‘mevcut dosyalarda ve basında yer alandan farklı bilgi yok.’’  * * *  Duyan da sanacak ki, MİT ve polis Almanya'da tutuklu bulunan Yalçın Özbey'le kahve sohbeti yapmaya gitmiş!  Oysa bakın 1994 veya 1995 yılında yapıldığı tahmin edilen bu görüşmeden önce Türk devleti Yalçın Özbey'le ilgili hangi bilgilere sahipti:  1) Yalçın Özbey, Mehmet Ali Ağca'nın banka hesabına Abdi İpekçi cinayetinden hemen önce para yatırdı. Ağca'nın kaçırılmasında Özbey'in eski otomobili kullanıldı.  2) Almanya'ya kaçarak siyasi mülteci olan Özbey, bu ülkede 16 Kasım 1983 günü tutuklandı. Bochum kentinde işlettiği lokalde gözaltına alınan Özbey'le birlikte iki sahte pasaport, bir konsolosluk mührü, Türkiye'deki çeşitli kuruluşlara ait mühürler ve bir tabanca yakalandı.  3) Anlaşıldığı kadarıyla Özbey Alman Gizli Servisi'nin onayıyla serbest bırakılarak o tarihte Papa suikastı davasına adları karışmış olan Abdullah Çatlı ve Oral Çelik'in peşine düştü.   Nitekim Çatlı, Roma'daki mahkemede verdiği ifadeyle Oral Çelik'i kurtardığı duruşmada, Yalçın Özbey'in Alman Gizli Servisi için çalıştığı imasında bulundu. Mahkeme salonunda bulunan Özbey, Almanlar'ın isteği üzerine Çatlı ve Çelik'le görüşmek istediğini doğruladı. Çatlı'nın ağır ithamına itiraz etmedi.  * * *  Yalçın Özbey, yabancı gizli servislerin kendisini kullanmak istediğini Sabah'tan Nurdan Bernard'la yaptığı görüşmede de doğruladı:  - Kullanma terimi biraz ters geliyor ama ilişkiler oldu. Bu ilişkilerde olumlu ya da olumsuz gelişmeler de oldu tabii. Verdikleri sözü tutmadılar. Biz her şeyi vatanımız milletimiz için yaptık...  10 Kasım 1997 tarihli söyleşide, Özbey Türk resmi makamları ile görüşmesini şöyle aktardı:  - Türk İçişleri Bakanlığı'ndan gelen bazı yetkililerle görüşmemiz oldu. Bu görüşmemizde devletimizin ve vatanımızın çıkarı için istişare oldu. Şahsi çıkar söz konusu değildi. Aslında bu görüşme Almanya-Türkiye nezdinde resmi bir görüşmeydi...  * * *  Tüm bu açık bilgilere rağmen Türk Emniyeti Yalçın Özbey'i tanımıyor, önemsemiyor. Almanya'nın vesayetinde yapılan görüşmenin ses bandını imha edip, tutanağını tutmuyor.  O zaman geriye tek çare kalıyor:   Mahkeme Yalçın Özbey'i Almanya'dan sorsun...  Zaten İpakçi suikastında veya Susurluk Çetesi'nde uluslararası irtibatları yakalamadan çözüme ulaşmak mümkün gözükmüyor.      1 Mayıs 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Tuncay Yılmaz'ın bir önceki görevi  Enis BERBEROĞLU        ANAP'ın rektör milletvekili Profesör Halil Cin'in atama isteğini yerine getirmeyip tartıştığı için görevden alınan İçel Emniyet Müdürü Tuncay Yılmaz olayı büyüyor.Peki Tuncay Yılmaz kimdir, bilir misiniz? Medyatik bir polis olmadığı için isterseniz yardım edelim. Bir önceki görevini hatırlatalım.  Tuncay Yılmaz, 1997 Ocak ayında İçel Emniyet Müdürlüğü'ne atanmadan önce başkentte, Emniyet Genel Müdürlüğü'nde son derece kritik bir koltuğun sahibiydi.   Yılmaz'ın bir önceki görevi Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanlığı'ydı. Kısacası Tuncay Yılmaz, mafya ve uyuşturucu kaçakçıları ile uğraşıyordu.  * * *  Tuncay Yılmaz'ın icraatından örnekler de sunmak mümkün...  Susurluk kazasından sonra narko-devlet ithamı altında kalan Türkiye'yi bakın nasıl savundu:  - Kaçakçılıkla mücadelede başarısız ve kayıtsızsak, 1996 yılında dünyada yakalanan 11 ton, Avrupa'da yakalanan 7 ton eroinin neden 4.5 tonunu Türk polisi yakaladı? Tek başına 4.5 ton eroin yakalayan Türkiye mi başarılı, yoksa toplam 2.5 ton eroin yakalayan diğer 28 Avrupa ülkesi mi?  Tuncay Yılmaz'ın Avrupa'ya dönük eleştirileri bu kadarla sınırlı değildi. Yılmaz da rahmetli Uğur Mumcu gibi Batılı ülkelerin ürettiği, eroin hammaddesi asetik anhidrit ticaretine dikkati çekti:  - Türkiye'de ele geçirilen uyuşturucu maddeler arasında asetik anhidrit miktarı önemli boyuttadır. Batılı ülkelerin bu maddeyi 1988 yılında alınan karar uyarınca kontrollü olarak ihraç etmeleri gerekiyor, ama bu kontrolü yerine getirmiyorlar.  Yılmaz, bu sözleriyle farklı bir denkleme işaret etti:  Eroin hammaddesini üretip satanla, eroinden zarar gören ülkelerin aslında aynı olduğunu gösterdi.  * * *  Tuncay Yılmaz, Türkiye üzerinden geçen eroinin son adresi olan ülkelerin kaçakçılıkla ilgili çifte standardını da gözler önüne serdi:  - Hollanda, Interpol'ün kırmızı bültenle aradığı ve bizim de iadesini talep ettiğimiz kaçakçıları himaye ediyor. Hüseyin Baybaşin başta olmak üzere bu şahıslara siyasi sığınma, hatta vatandaşlık hakkı dahi vermektedir.  Ancak bu sicile bakıp Yılmaz'ı akademik polis sanmayın. İçel'de göreve başladığında, Tarsus'ta medya manşetlerinden inmeyen çifte öğretmen cinayetini kısa zamanda çözmeyi de becerdi. Özetle anlatmak istediğimiz ortadadır: Tuncay Yılmaz iyi polistir.  * * *  Gelelim Tuncay Yılmaz'ı, ahlaksızlık nedeniyle görevden alınan bir polisin göreve dönmesi amacıyla arayan ANAP Milletvekili Halil Cin'e... Dünkü Hürriyet'te yer alan sözlerine göre hâlâ kızgın:  - Boynumu kesseler bu karardan dönmem. (Yılmaz'ın görevden alınması). Bir bürokratın, onurumla oynamasına müsaade edemem. Benim onurumla oynandı.  Vekilin onuru, milletin onurudur...Ve eğer hepimizin onuru söz konusuysa, onurumuzu sadece telefon kavgasında korumak yetmez. Avrupa'nın Türkiye'ye uyuşturucu cenneti gözüyle bakması da onursuzluktur. Gençlerin tuvalet köşelerinde kolunda şırınga ile köpek gibi can vermesi de onursuzluktur...Başkasını bilmem ama, onurumuzu korumak için Tuncay Yılmaz gibi polislere ihtiyaç olduğu kesindir. O yüzden Yılmaz göreve iade edilmelidir.  ÖNEMLİ NOT:   Emniyet Genel Müdürlüğü kaynakları dün bu köşede çıkan Yalçın Özbey yazısıyla ilgili bir düzeltme yaptılar. Anlatılana göre İpekçi davasına bakan mahkemeye emniyet, 12 Şubat 1998 tarihinde Özbey'le ilgili dört klasör bilgi yolladı. Mahkeme, Özbey'in Almanya'daki ifadesini isteyince MİT'e başvuruldu. MİT, ses bandının yok edildiği yanıtını verince emniyet bu bilgiyi aynen mahkemeye aktardı.      4 Mayıs 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Türk-Yunan savaşı riski  Enis BERBEROĞLU             Yunanistan'ın gizli kamplarda PKK'ya eğitim verdiği, Lübnan'a Apo'nun sözde gerilla ordusunu eğitmek üzere emekli subaylar yolladığı biliniyor. PKK'dan ele geçen NATO standardındaki silahların Yunanistan'dan temin edildiği kesin gibi...  Ama müttefikliğe, komşuluğa sığmayan bu tahrik zincirinde hiçbir adım, PKK'nın Atina'da büro açması kadar riskli değildir.  Çünkü silah, eğitim, kamp yeri ancak istihbarat raporları ile kanıtlanabilir, misillemesi de örtülü olur.   Oysa Yunanistan, Atina'nın orta yerinde PKK bayrağı dalgalanmasına izin verecekse, bu işin sonunda savaş çıkacağını bilmelidir.  Atina'daki büronun İtalya, İspanya, Finlandiya, Avusturya, Norveç, İsveç ve Danimarka'da daha önce yine PKK tarafından açılan emsallerinden çok önemli farkı vardır.   Diğer bürolar, Kürt göçmenlere yardım maskesi altında hizmet veriyor. Veya PKK'nın henüz Avrupa'da yasağı bulunmayan siyasi kanadını paravan olarak kullanıyor.  Atina'da doğrudan PKK adıyla açılan büro, Birleşmiş Milletler kuruluş sözleşmesine göre bile savaş nedenidir...  * * *  Madem ki dönüp dolaşıp savaş tehditine geliyoruz. Geçen yıl CIA tarafından hazırlanan ve basına sızan olası Türk-Yunan savaşı senaryosunu yeniden hatırlatmakta yarar var.  Yunanistan'ın sefeberlikte toplayacağı ordunun 300 bin kişiyi geçmeyeceği tahmin ediliyor. Çok daha genç nüfuslu Türkiye'nin 2 milyon kişiyi silah altına alacağı hesaplanıyor. Yani kara gücü neredeyse 7'ye 1 Türkiye'nin lehine...  Türkiye ve Yunanistan arasında kara savaşına sahne olacak tek bölge Trakya... O yüzden Yunanistan, Türk ordusunu Meriç hattında tank ve ağır topçu ile durdurmaya çalışacak. Olmazsa, Selanik-Atina arasındaki Larissa Hattı'na çekilecek. Bu hat da çökerse, Yunan Hükümeti Girit'e kaçacak.  * * *  Savaşın daha ilk saatlerinde Türk füzeleri ve topları sahilden birkaç kilometre uzaklıktaki Ege Adaları'nı dövecek. Bu adalardaki direniş kırıldıktan sonra çıkarma başlayacak.  Yunanistan bu tehlikeyi önlemek için hava kuvvetleri ve donanması ile Ege kıyısındaki Türk askeri üslerini yok etmeye çalışacak. Tabi büyük zayiatı göze almak pahasına...  Dolayısıyla CIA'ye göre Yunanistan'ın olası savaş planı belli:  1) Türk kara kuvvetlerini Trakya'da durdurmak.  2) Adaların Türk işgaline uğramasını önlemek.  3) Adalara yerleştirdiği Fantom, Mirage uçaklarıyla Ege sahillerini, A-7 Corsair uçakları ile Anadolu'nun derinliğindeki askeri hedeflere saldırmak.  Yunanistan'ın nüfusu, ekonomik kaynakları ve toplumsal dokusu Türkiye ile uzun süreli bir savaşa izin vermez. Savaşın uzaması halinde Türk kara kuvvetleri karşısında direnmesi mümkün değildir.  Dolayısıyla Yunanistan, çok kısa süreli, hatta kazananın bile belli olmadığı ‘‘yıldırım savaş’’ formatını tercih ediyor.  * * *  Atina'nın hesaplarında iki müttefik arasındaki sıcak çatışmanın başta ABD olmak üzere NATO tarafından daha ilk saatlerinde önleneceği tahmini önemli yer tutuyor.   Yunanistan'ın şımarıklığı Türk diplomatlarının doğru teşhis ettiği gibi Avrupa ve ABD'nin politikalarından kaynaklanıyor. Türkiye'nin müttefikleri Ankara'ya karşı Yunanistan'ı fedai niyetine kullanıyor.  O yüzden Atina'nın yakın tarihi hatırlamasında yarar var:   Yunanistan'ın batı desteğiyle Anadolu'yu işgal planları da böyle başladı, İzmir'in serin sularında boğuldu. Kıbrıs'ı ilhak planları da Barış Harekatı'nda yedikleri dayakla bozuldu.  Komşuya tavsiyemiz; arkadan itenlere itibar etmesinler, sabrımızı taşırmasınlar.      5 Mayıs 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Euro, Türkiye için önemli mi?  Enis BERBEROĞLU         Yanıtı peşinen ve tek sözcükle verelim: Evet.   Hem de çok önemli.  O yüzden lafı fazla uzatmadan Avrupa'da 1 Ocak 1999 tarihinde yürürlüğe girecek yeni ortak paranın biriminin, yani Euro'nun günlük yaşama katkılarını 10 soru ve yanıt halinde sıralayalım:  Soru 1: Gelecek yılbaşında Euro'yu cebimize koyacak mıyız?  Yanıt 1: Hayır. 1 Ocak 1998'te Euro sadece kağıt üstünde yürürlüğe girecek. Banknot ve madeni para olarak 1 Ocak 2002 yılında ulusal para birimleri ile birlikte tedavüle çıkacak. 2002 yılının ikinci altı ayında ulusal para birimlerinin yerini alacak.  Soru 2: Türkiye'deki bankalar yılbaşından itibaren Euro tasarruf hesabı açacaklar mı?  Yanıt 2: Evet. Türk bankaları diğer dövizlerde olduğu gibi Euro hesapları da açacak. 2002 yılına kadar bu hesapların geri ödemesi istenilen döviz cinsinden veya TL olarak yapılacak.  Soru 3: Euro hesabının avantajı ne?  Yanıt 3: Mesela Alman Markı hesabınız olduğunu varsayalım. Tasarrufunuzu Fransız Frangı'na çevirmek istediğinizde alış-satış kurları arasındaki farkı ve komisyonunu ödemek zorundasınız. Oysa Euro hesaplarında bu ödemeler yok.  Soru 4: O zaman kurda önümüzü görebileceğiz, öyle değil mi?  Yanıt 4: Evet. Diyelim ki, Almanya'da eğitim gören çocuğunuz var, harcaması için düzenli olarak para yolluyorsunuz. Alman Markı'nın Euro karşısındaki değeri büyük bir kriz çıkmazsa sabit kalacağına göre Euro cinsinden uzun vadeli hesap yapmanız mümkün.  Soru 5: Alışveriş yaparken vitrinlerde Euro cinsinden fiyat etiketlerine rastlayacak mıyız?   Yanıt 5: Avrupalı telefon ve elektrik şirketlerinin faturaların Euro hesabıyla ödenmesini kabul etmeleri zaten bekleniyor. Ayrıca bazı büyük mağazaların fiyat etiketlerine Euro'yu da ekleyecekleri tahmin ediliyor. Böylece değişik malların Euro'ya geçen 11 Avrupa ülkesindeki farklı fiyatlarını bir bakışta görüp ucuzunu seçmek kolaylaşacak.  Soru 6: Euro'yu çek ve kredi kartı olarak kullanabilir miyiz?  Yanıt 6: Evet. İşadamları hemen bankalara başvurup Euro çek veya kredi kartı çıkartabilir. Böylece Avrupa'da ülkeden ülkeye gezerken karmaşık kur hesaplarından kurtulabilir.  Soru 7: Euro'yu başka nasıl kullanmak mümkün?  Yanıt 7: Diyelim ki Avrupa'da yaşayan bir Türk vatandaşısınız. Hollanda'da ikamet ederken, hep Alman konut edindirme sistemine ve Fransa'daki özel sigorta avantajlarına imrenirdiniz. Euro sayesinde ikamet yerinizi değiştirmeden aynı avantajlara sahip olacaksınız. Çünkü Euro örneğin konut kredilerine uygulanan faizleri veya sigorta primlerini eşitleyecek. Almanya'da eviniz, Fransa'da emekli maaşınız olacak.  * * *  İzin verirseniz bu rehberi biraz daha genel sorularla noktalayalım:  Soru 8: Euro hangi ülkelerde yürürlüğe girecek?  Yanıt 8: Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İspanya, Portekiz, Avusturya, İrlanda, Finlandiya ve İtalya... İngiltere, İsveç ve Danimarka ilk etapta ortak para sistemine geçmedi. Yunanistan ortak para için gerekli kriterleri tutturamadı.  Soru 9: Euro kriterleri nelerdi?  Yanıt 9: Avrupa'nın kabul ettiği ekonomik anayasaya göre, güçlü ortak para birimi amacıyla üç kriter belirlendi:   1) Yüzde 3'ün altında yıllık enflasyon 2) Gayri safi milli hasılanın yüzde 60'ını aşmayan kamu borçları 3) Gayri safi milli hasılanın yüzde 3'ünü aşmayan kamu kesimi borçlanma gereği.  Soru 10: Türkiye Euro'ya ne zaman geçer?  Soru 10: Enflasyonu yüzde 93.6'la tutmak başarı sayıldığı sürece Euro'yu ancak hayal eder.    6 Mayıs 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Hükümetin zam yapmama hakkı  Enis BERBEROĞLU           ‘‘Hükümetin zam yapmama hakkı var mı?’’ diye sorarsak hemen zam bağımlılığımız nüksetti sanmayın. ‘‘Hazır zam yapmayan hükümet çıktı, ukalalığın alemi yok’’ diye kızmayın.  Gelin bu sorudaki maksadımıza adım adım yaklaşalım.  Nisan ayında fiyatlar yaklaşık yüzde dört arttı. Fiyat artışında özel kesimin payı yüzde 90 düzeyindeydi. Yani nisan ayı başında fiyatları 100 lira diye kabul edersek, kamu kesimi 10 liralık zam yaparken, özel kesim fiyatlarını 90 lira yükseltti.  ***  Kamu kesimi mayıs ayına kadar geçen altı aylık sürede zam yapmama kararını belli ki siyasi nedenlerle aldı.   Ekonomi Bakanı Güneş Taner, kamu zamlarının kesilmesi ile fiyat endekslerindeki düşüşün, toplumdaki enflasyonist beklentiyi kıracağını hesapladı. Aslında bu hesabında haklı çıktı.  Anasol-D hükümeti kamu kesiminde zam operasyonunun finansmanını iki kaynakla izah etti:  1) Dünya petrol piyasasındaki üretim fazlası fiyatları aşağı çekti. Türkiye'nin petrol faturasında ciddi indirim yaşandı. Petrol ürünleri fiyatlarının sabit kalması ekonomide önemli sonuçlar yarattı. Taşıma, ısınma, üretim giderlerinde artış sınırlı oldu.  2) Uzakdoğu ve Asya ekonomilerini saran kriz Türkiye'ye yaradı. Bu ekonomilerde büyük oranlı devalüasyonlar yaşandı. Bu sayede aynı ülkelerden yapılan ithalat ucuzladı.   ***  Peki kamu kesiminin zamsız girdilerini kullanan özel sektör neden fiyatlarını yükseltmeye devam etti, zamlarda frene basmadı?  Şemdin Sakık tanıktır ki TÜSİAD üyesi patronlar vatan haini sayılmaz... Bu memleketin ekonomisini batırmakta çıkarları yoktur.  Özel kesimin zam nedenleri sır değildir, bilançolarında yazılıdır.  İmalat sanayiinde çalışan çok az sayıda büyük ve binlerce orta-küçük ölçekli şirketin sorunları aynıdır: Sermaye yetersizliği...  Banka kredilerine muhtaç bu şirketlerin bilançolarında finansman maliyeti diye anılan kalem faiz giderleridir.   Büyük şirketlerin bilançolarında faiz geliri (repo) diye geçen bu kalem tahmin edileceği üzere orta ve küçük şirketlerde eksi bakiye gösterir.   Kısacası Türk ekonomisinde üretim yapan şirketler bu faizleri ödeyebilmek için zam yapmak zorundalar.   ***  Sıkılmadıysanız, geldik kritik soruya...  Faizler neden yüksek... Çünkü enflasyon yüksek. Peki enflasyon neden yüksek... Çünkü kamu kesiminin gideri, gelirinden yüksek.   Gelirinden fazla harcama yapma alışkanlığı olan Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin önünde aslında iki seçenek var:  1) Merkez Bankası'nda para basmak. Son derece kolay bir işlemdir. Hükümetleri bir gecede katrilyoner eder. Zararı vatandaşa dokunur. Çünkü karşılıksız para enflasyonu azdırır. Faizler çaresiz yükselir.  2) Hükümet piyasalardan borç ister. Piyasalar da hükümete güvenmedikleri için yüksek faiz talep eder. Yüksek faiz yine enflasyonu besler.  (Temel ekonomi bilgisine sahip bu hükümet, Tansu Çiller'in 1994 yılında düştüğü hatayı tekrarlamıyor. Zam yasağı ile birlikte faizleri düşürerek ekonomiyi kestirme yoldan krize sürüklemiyor.)  ***  Demek ki, enflasyonu düşürmeye ciddi biçimde niyet eden hükümet öncelikle kamu kesimi açığını kapatmalı. Bu asli amaca hizmet etmeyen hiçbir önlem, enflasyonla mücadeleye yardımcı olmaz.  Böylece geldik son soruya: Kamu kesiminin zam yapmaması, açığı azaltır mı, artırır mı? Tabi ki artırır.   O zaman yazının başlığına dönüyoruz: Enflasyonla mücadeleyi hedefleyen hükümetin zam yapmama hakkı var mıdır?    7 Mayıs 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Yalçın Özbey Alman tanığı  Enis BERBEROĞLU      Bu köşenin müdavimi haline gelen Yalçın Özbey hakkında biraz hafıza tazeleyelim...  Yalçın Özbey, Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca'nın banka hesabına cinayetten kısa süre önce para yatıran ülkücü. Ağca'nın hapisten kaçarken kullandığı otomobilin eski sahibi. Ağca'nın İpekçi'yi öldürdüğü iddiasını ortaya attığı isim...  Yalçın Özbey Türkiye'de yakayı ele vermedi. Ama Almanya'da 1983 yılında Bochum kentinde işlettiği lokalde polis tarafından yakalandı. Aramada sahte pasaportlar, mühürler ve silah ele geçti. Her ne hikmetse serbest bırakıldı, İpekçi suikastından sonra yurtdışına kaçan, Papa suikastına karışan Abdullah Çatlı ve Oral Çelik'le temas kurması istendi.   Son olarak 1994 yılında uyuşturucu ile yakalandı. 1997 temmuz ayında cezasını tamamlayarak serbest bırakıldı. 30 Eylül 1997 günü Brüksel'de yine polis tarafından gözaltına alındı, yine kaçıp gitmesine göz yumuldu.  * * *  Türkiye'nin son olarak 19 Aralık 1995 tarihli iade talebine rağmen Avrupa'da elini kolunu sallayarak gezen Özbey'in korunduğu kesin. Zaten Yalçın Özbey de medyaya yansıyan açıklamalarında Alman Gizli Servisi ile ilişkisini ‘‘Son zamanlarda bir problemim oldu’’ sözleriyle doğruluyor.  Almanya'nın Yalçın Özbey'i Türkiye'ye teslim etmemek için yarattığı hukuki kılıf da ilginç... Resmi yazışmalara göre, 1 Şubat 1994 tarihinde uyuşturucu ile yakalanan Yalçın Özbey, Almanya'da ‘‘Birinci Derecede Şahit’’ veya Almanca deyimiyle ‘‘Kronzeuge’’ statüsü taşıyor.  Bu statü öyle her suçluya bağışlanmıyor. Sözlük anlamıyla suçluyu hükümdarlık tacının korumasına almak için önemli koşullar var.   Örneğin suçlunun verdiği bilgiler sayesinde;  1) Bir terör suçunun önlenmesi,   2) Eski tarihli suçun aydınlatılması,  3) Terör failinin yakalanması gerekiyor.  İngiliz hukukundan esinlenerek Alman yasalarına eklenen bu hükümler, aslında hem teröre hem de mafyaya karşı mücadelede kullanılıyor.  1989 yılında çıkarılan ve üç yıl uygulanan bu yasanın sonuçlarından memnun kalındı. 1992 yılında aynı yasa Federal Meclis'ten üç yıllık bir süre için yeniden geçti.  * * *  Yalçın Özbey'in bu özel statüden yararlandığı Almanya tarafından Türkiye'ye resmen bildirildi.   O yüzden akıllara takılan kritik soru bellidir: Yalçın Özbey Almanlar'a ne anlattı?  Abdi İpekçi suikastını, Susurluk Çetesi'ni anlattıysa bile Almanlar'ın bu bilgileri Türkiye'ye aktarmalarını beklemek saflık olur.   Çünkü Türkiye ve Almanya'nın Ortadoğu'ya dönük çıkar hesapları NATO müttefikliği ilişkisini zedeleyecek ölçüde aksi istikamette.   Ama Almanya'nın en azından kendi kamuoyuna borçlu olduğu bir soru ile Yalçın Özbey'de saklı yanıtı var: Papa suikastının gerçek faili kimdir?  KGB mi, CIA'mı?   Almanlar Papa suikastını çözseler gerisi çorap söküğü gibi gelecek.       8 Mayıs 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Rusya'nın S-300 uğruna kaybı ne?  Enis BERBEROĞLU  Türkiye'nin ‘‘vururuz’’ tehdidine, ABD'nin uyarılarına kulak asmayan Rusya'nın, Kıbrıs Rum kesimine konuşlanacak S-300 füzelerini önümüzdeki ağustos ayında teslim etmesi ihtimali yükseliyor.   Moskova'nın bu inadı, Kıbrıs gibi uluslararası bir soruna ağırlık koyma niyeti ile izah ediliyor. Türkiye'yi kuşatan Ortodoks ittifaktan endişe duyanlar haklı çıkıyor.  Ancak Moskova, bu hesaplar uğruna riske attığı ticari çıkarlarının hangi boyutta olduğunun acaba farkında mı?   IMF'den gelecek 10 milyar dolar için takla atan, ABD yardımı almadan bütçe dönemi kapatamayan modern çarlar, 150 milyar dolarlık Türk Savunma Sanayii pazarından umut kesmeye hazır mı?  * * *  Soğuk Savaş'tan sonra değişen stratejik dengeler, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde yeniden yapılanmayı zorunlu kıldı.  Önümüzdeki 20-25 yılda Türk ordusunun gereksinimi, kuvvetlere göre şu dökümü yansıtıyor: Kara Kuvvetleri 60 milyar dolar, Hava Kuvvetleri 65 milyar dolar ve Deniz Kuvvetleri 25 milyar dolar.  Toplam 150 milyar doları bulan bu harcamalardan 67 milyar doları önümüzdeki on yıl içinde gerçekleşecek.  Belalı bir coğrafyada yaşadığı yetmezmiş gibi Güneydoğu'da son 15 yıldır örtülü savaş veren Türkiye'nin askeri harcamaları zaten yüksek.  1994-97 döneminde NATO ülkelerinde açılan 4.8 milyar dolarlık askeri ihalede Türkiye'nin payı yüzde 25...  Aynı yıllarda ABD'nin NATO ülkelerine yaptığı 3.9 milyar dolarlık askeri ihracatın yüzde 29'luk bölümünün adresi yine Türkiye.  1989-93 döneminde 7.7 milyar dolarlık silah alımıyla dünya pazarında dördüncü sıraya yerleşen Türkiye'nin askeri harcamaları, milli gelirinin yüzde 4'üne ulaşıyor. (Kıyaslama açısından Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesiminde aynı oran yüzde 4.4.)  * * * 
 Özetle Türkiye, dünyada sayılı askeri pazarlardan birisine sahip bulunuyor. Peki ya Rusya'nın durumu?  Çok değil 10 yıl kadar önce Rusya, dünya savunma sanayii pazarında en yakın rakibi ABD'ye bile açık fark atar haldeydi. Silah pazarında Rusya'nın payı yüzde 46, ABD'nin payı yüzde 27 düzeyindeydi.  Ancak on yıl içinde işler değişti.  Rusya'nın dünya silah pazarındaki payı yüzde 20'ye gerilerken, ABD'nin payı yüzde 27'den yüzde 44'e yükseldi.  Uçak ve gemi alımlarında Rusya'yı tercih eden Çin olmasa, Moskova'nın savunma alanındaki pazar payı yüzde 4'e kadar düşecek.  * * *  Moskova'nın önündeki fırsat açık. Avrupa'ya örtülü ambargo kalkmazsa Türk silah pazarında ABD-Rusya rekabeti yaşanacak. Tabii ki Türkiye-Rusya ilişkileri S-300'ler yüzünden onarılmaz yara almazsa...  Kıbrıs Rumları'na S-300'ler, Türkiye'ye Nataşa ihracatı...  Rusya açısından pek akıllı ticaret sayılmaz değil mi?      9 Mayıs 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Muhabir Necati, kızı için ne yazardı acaba  Enis BERBEROĞLU        Genç Cumhuriyet'in daha ilk aylarıydı. 1923 seçimlerinde oluşan yeni Meclis'te toplanan Halk Fıkrası Grubu'nda hararetli bir tartışma yaşandı.  Tokat Milletvekili Emin Bey ve 51 arkadaşı, hayat pahalılığı gerekçesiyle maaşlarına 100 lira zam istedi.   Ancak maaş zammına karşı çıkanlar da vardı.   Tartışma büyüdü, zam isteyenler muhaliflere, ‘‘İstemiyorsanız, artış sizlerin maaşlarınıza uygulanmasın’’ diye rest çekti. Bu rest, ‘‘Razıyız, şerefli ile şerefsizler ayrılır’’ yanıtıyla görüldü.   Kozan Milletvekili Ali Saib kürsüye çıktı, ‘‘Yetişmiyor, zammı fazla görenler dairelerine bağışlasınlar’’ diye kestirip attı.  Kamuoyu, 20 Ocak 1924 tarihli bu ilginç tartışmayı ertesi günkü Vakit Gazetesi'nde Ankara muhabiri Necati'nin kaleminden öğrendi. Haberde milletvekili Ali Saib'in fotoğrafı da vardı.  ***  O yılları Cumhuriyet Gazetesi'nde yazan Mustafa Baydar'dan Hikmet Çetinkaya'nın aktardığına göre, Necati Bey maaş zammını şu satırlarla eleştirdi: ‘‘200 lira memleketin durumuna göre oldukça mühim bir paradır. Mebuslar (milletvekilleri) adaylıklarını koyarken maaşın 200 lira olduğunu biliyorlardı. Şimdi kendilerine tevdi edilen bütçeyi kendi menfaatlerine göre kullanmak istemeleri doğru değildir.’’  Bu satırlar Vakit Gazetesi'nde fotoğrafı yayınlanan Ali Saib'i çileden çıkartmaya yetti. 22 Ocak günü Kozan Milletvekili Meclis koridorunda rastladığı gazeteciye ‘‘Necati sen misin?’’ diye sordu. Kimlik tespitinin ardından arkadaşlarıyla birlikte gazeteciyi dövdü.  ***  Bu ilginç öykünün gerisini Toplumsal Tarih Dergisi'nin mayıs sayısında Hasan Türker imzasıyla çıkan makaleden izleyelim:  ‘‘Muhabir Necati Bey'in Ali Saib tarafından dövülmesinden sonra Ankara'daki İstanbul gazeteleri muhabirleri Vatan, Tanin, Vakit, Tevhid-i Efkar, Akşam, İkdam ve İleri gazetelerine gönderdikleri telgraflarda saldırıyı şahsi değil, basına yönelik bir tecavüz olarak gördüklerini ve bu nedenle de üç gün süreyle Ankara'dan İstanbul'a haber göndermeme kararını aldıklarını açıklayarak protestoda bulundular.’’  Muhabir Necati'yi döverek hırsını alamayan Kozan Milletvekili Ali Saib, ertesi gün Tanin Gazetesi'nde bombayı patlattı:  - Daha göstereceğim. Düello hakkını temin edeceğim. Bu hususta teklif-i kanunide (yasa önerisi) bulunacağım...  28 Ocak günü düello usulünün kabul edilmesi için yasa önerisi veren Ali Saib, Genel Kurul kürsüsünden tehdit yağdırdı:  - ...Bunun sonu anarşidir, ihtilaldir. Çünkü şerefle oynanınca bugün tokattır, yarın silahtır efendiler...  Meclis muhabirlerini düelloda öldürmek için harekete geçen asabi milletvekilinin kanun teklifi komisyona sevk edildi ve tarihin arşivinde unutuldu.  ***  Sonra soyadı kanunu çıktı. Meclis'te gazeteci döven milletvekili Ali Süab kendisine Ursavaş soyadını uygun gördü.   Muhabir Necati ise Çiller soyadını aldı. Aradan yıllar geçti, kızı Tansu Çiller üniversiteden arkadaşı Özer Uçuran'la evlendi.  Muhabir Necati'nin kızı büyüdü profesör, başbakan ve çok zengin oldu.  Necati Çiller'in dayak yediği Meclis bu servetin kaynağını araştırdı. Damat Bey'in Meclis'i sahte evrakla aldatmak istediği anlaşıldı.  Acaba Necati Bey yaşasaydı eski başbakanla ilgili bu haberi nasıl yazardı. Dayaktan, hatta kurşundan yılar mıydı?    11 Mayıs 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    PKK'yı üslerinde kıstırma ittifakı  Enis BERBEROĞLU       PKK'nın mukadder askeri hezimeti eli-kolu bağlı beklediği söylenemez. Aksine PKK'nın farklı zeminde yeni ve ciddi girişimleri gözleniyor...  Örneğin Apo'nun Almanya ile yaptığı anlaşmanın sonucu alındı.   PKK'nın bu ülkede şiddet eylemlerinden vazgeçmesi üzerine Anayasayı Koruma Örgütü'nün geçen hafta yayımlanan raporunda geçmiş yıllara göre farklı ifade kullanıldı.   PKK için ‘‘terör örgütü’’ yerine ‘‘suç örgütü’’ denildi.  Bu ifade değişikliğinin hukuki sonuçları ortada:  PKK'lılar artık Alman mahkemelerinde daha ağır ceza gerektiren terör örgütü üyeliği iddiasıyla hâkim önüne çıkmayacak. Daha hafif cezalar öngören suçlamalarla yargılanacak.   Almanya PKK santajına boğun eğerken Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi'nde bölücü örgüte bakan düzeyinde tanınan destek gazete haberlerine yansıdı.   Rusya'nın şımarttığı PKK, Bakü-Ceyhan arasında yapımı planlanan boru hattı projesini açıkça tehdit etti. Kısacası Türkiye'de ezilen PKK çevre ülkelerde üs arıyor.  * * *  Romanya'nın Türkiye'nin ısrarlı girişimleri sonucunda PKK'yı ‘‘terör örgütü’’ ilan etmesinin zamanlaması bu açıdan büyük önem taşıyor.   Rumenler'in bu noktaya gelmesi sanılanın aksine kolay olmadı.  1997 bahar aylarında Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir'in Romanya ziyaretiyle başlayan çalışma, içişleri bakanları, hatta cumhurbaşkanları düzeyinde ele alındı, anlaşmayla noktalandı.  Romanya PKK açısından son derece uygun bir üs merkezi.   Örgüt Romanya'da faaliyet gösteren 10 bin Türk'ün arasında saklanma imkânına sahip. Yine aynı ülkedeki 4 bin 372 Türk sermayeli şirket, PKK'nın paravan firmalarına siper oluyor.   PKK Romanya'yı üç amaçla kullanıyor:  1) Uyuşturucu güzergâhında ara depo seçilen Romanya'ya inen eroin ve esrar diğer Avrupa ülkelerine bu merkezden dağıtılıyor.  2) Avrupa ülkelerinden ve Rusya'dan temin edilen silahlar Romanya üzerinden Türkiye'ye sokuluyor.  3) PKK Romanya'daki Türk işadamları ve şirketlerinden haraç topluyor.  * * *  Rumen polisi PKK'yı önce ciddiye almadı. Tehlikeyi geç fark etti. PKK Romanya'yı mesken tutan uluslararası suç çetelerinin arasına karıştı.   Yıllarca sosyalist çarlar tarafından ezilen Rumen güvenlik birimlerinin yabancı mafya karşısında çaresiz kaldığı sır değil.  Çin mafyasının uyarı amacıyla caddelere attığı başları koparılmış cesetler Bükreş'te sıradan zabıta olayı sayılıyor.  Rumen yasalarına göre suç işleyen yabancılar yüklü para cezasını kabul ettikleri takdirde hapisten kurtuluyor. Rumen polisi suçlu yabancıları sınırdışı etmekle yetiniyor.  O yüzden Romanya'nın PKK'ya karşı aldığı tavrın sonuç vermesi Türkiye'den gelecek istihbarat ve yardıma bağlı.   Romanya, PKK tehlikesi konusunda ikna oldu, ama terörle mücadele açısından desteğe muhtaç.      12 Mayıs 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Apo'nun mektubu ve Taşnak dönüşü  Enis BERBEROĞLU  Bazen farklı gazete haberleri arasında irtibat kurmak yaklaşan tehlikeyi anlamak açısından işe yarar.  Örneğin PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Ermenistan'ın yeni Devlet Başkanı Robert Koçaryan'a yazdığı mektubun haberi... Robert Koçaryan'ın kansız darbeyle devirdiği Levon Ter Petrosyan'ın 3 yıl önce yasakladığı Taşnak Partisi'ne izin verdiği haberi... Bu iki haberi bir arada yorumlamak ancak yakın tarihin tanıklığı ile mümkün.  ***  Ermen0i terörünün kanlı serüveni, 1973 yılında Los Angeles'te Başkonsolos Mehmet Baydar ile yardımcısı Bahadır Demir'in öldürülmesi ile başladı.   10 yıl süreyle Türk diplomatları ve vatandaşlarını hedef alarak sürdü.   Türkiye'den bakıldığında kahpe kurşunun adresi belliydi. O yüzden Ermeni teröründe 1983 yılında yaşanan yol ayrımı pek ilgi çekmedi.   1983'te Asala'dan ayrılan bir grup ‘‘Ermeni Soykırımı için Adalet Komandoları’’ adı altında farklı bir terörist örgüt kurdu. Yeni örgütün liderleri arasında Türkiye'de çok iyi tanınan Ara Toranian da vardı.  Asala konusunda araştırmaları ile tanınan Ercan Çitlioğlu, iki örgüt arasındaki temel farkı ‘‘Yedekteki Taşeron Asala’’ isimli kitabında şöyle anlattı: ‘‘Asala ile Ermeni Adalet Komandolarını ayıran en önemli hususlardan biri, Asala'nın Türkiye'nin güneydoğusunu Sovyet Ermenistanı'na bağlamayı amaç edinmesi, Marksist yapısı nedeniyle Sovyetler Birliği'ni doğal müttefiki görmesi ve bu doğrultuda davranmasına karşın Ermeni Adalet Komandoları'nın Sevr anlaşmasında anlatımını bulan, komünist olmayan, bağımsız bir Ermenistan'ın kurulmasından yanadır...’’  ***  Hınçak Partisi'ne yakınlığı ile bilinen Asala'nın ömrü Sovyetler'in çöküşünü ve Ermenistan'ın kuruluşunu görmeye yetmedi.   Ve bu yeni Cumhuriyet'in başına geçen ay Ermeni Adalet Komandoları'nın taban bulduğu Taşnak Partisi taraftarı Robert Koçaryan seçildi. Koçaryan'ın ilk işi, yasaklı Taşnak Partisi'ni açmak oldu.  PKK lideri Apo da bu gelişmelerden cesaret alarak, Koçaryan'a mektup yolladı, ‘‘Türkiye'nin Ermeni soykırımını ve Kürtlerin self-determinasyon hakkını tanımasını’’ istedi. Bu yolda Ermenistan'la işbirliğini geliştirmeyi arzu ettiğini açıkladı.   Apo'nun mektubunda, Kürt ve Ermeni taleplerinin birlikte anılması tesadüf değil. Aksine 1980 tarihli bir ittifakın ürünü... 8 Nisan 1980 günü Lübnan'ın Sayda kentinde buluşan PKK ve Asala yöneticileri eylem birliği kararı aldı, ortak hedeflerini bir deklarasyonla kamuoyuna duyurdu.   PKK ve Asala Türkiye'den ‘‘geri alacakları’’ topraklar üzerinde ‘‘Ermeni-Kürt Federe Devleti’’ kurma arzusuydaydı. Doğu Anadolu Ermeni sektöründe, Güneydoğu Anadolu Kürtler'de kalacaktı.  PKK bağlantısına özellikle 1983’te kurulan Ermeni Adalet Komandoları sahip çıktı. Taşnak Partisi'nden beslenen bu örgütün kurucularından Monte Melkonian, yeni stratejiyi şöyle çizdi:  ‘‘...Bize göre iki operasyon biçimi vardır. Birincisi dünyanın her tarafındaki Ermeniler'in seferberliği, ikincisi ise bağımsızlık savaşı veren gruplarla, özellikle Türkiye'deki Kürtler'le ittifak kurmak...’’  ***  Ermenistan Türkiye ile normal siyasi ve ekonomik ilişki kurmayı arzuluyorsa, on yıldır uyuyan canavarı hayata döndürmeyi denememelidir.      13 Mayıs 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Hukuk herkese gerekli  Enis BERBEROĞLU      Pakistan'ın gülü Benazir Butto hakkında duruşmaya çıkmadığı için tutuklama kararı verilmesi anlaşılan daha ilk adım sayılmalı. Mal varlığı ve eşinin cinayetleriyle ilgili iddialar sırasını bekliyor.  Butto ve Tansu Çiller'in kader çizgileri arasında paralellik görenlerin sayısı az değil. Hatta haklarındaki yolsuzluk iddiaları bile benzer.  * * *  Benazir Butto'nun eşi Asıf Ali Zardari, bir buçuk yıldır hapiste.   Butto'nun kardeşi ve siyasi rakibi Murtaza'nın öldürülmesi olayına karışmakla suçlanan Zardari, ülkesinde daha çok ‘‘Bay Yüzde On’’ diye anılıyor.   Babası Zülfikar Ali Butto 1977 yılında idam edilince siyasete giren Benazir Butto'nun aile servetinin 3 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor.  Butto çifti başta 4.2 milyar dolarlık Mirage uçakları projesi olmak üzere tüm kamu ihalelerinden yüzde 10 tutarında komisyon almakla suçlanıyor. Sadece uçak ihalesinden aileye düşen payın 300 milyon dolar olduğunu gösteren belgeler var.  Benazir Butto'nun -Tansu Çiller'in de gözde projesi olan- Altın Borsası kuruluşundan yüklü komisyon aldığı kesin gibi.   İsviçreli bir avukatın bürosunda ele geçirilen ve Pakistanlı müfettişlerin satın aldığı banka dekontlarına göre ülkeye altın ithalatı tekeli tanınan işadamı ile Butto'nun eşi arasında ciddi para trafiği var.  * * *  Tesadüfe bakın ki, Butto çifti de ülkelerinde kazandıkları parayı yurtdışında yatırıma çevirmiş. Sunday Times Gazetesi'nin haberine göre, İngiltere'nin güneyindeki Surrey bölgesindeki 1930'lardan kalma malikane ve geniş arazisi üç yıl önce Butto çifti tarafından satın alındı.  Hatta aynı gazeteye göre, Zardari bir gün atla dolaşırken yakındaki 14'üncü yüzyıldan kalma İngiliz pubunu beğenmiş, satın almak istemiş. Sahibi satmayınca pubun taklidini arazinde inşa ettirmiş...  * * *  Ancak Tansu Çiller ve Benazir Butto'yu yaratan sistemler arasındaki benzerlik bu noktada bitiyor.   Çünkü 50 yıllık tarihi olan Pakistan'ın hukuk düzeni, bin yıllık devlet geleneği sahibi Türkiye'den çok farklı.   Türkiye'de başbakanlar ancak Meclis kararıyla Yüce Divan'da (Anayasa Mahkemesi'nde) yargılanıyor. Pakistan'da ise savcı başbakanı mahkemeye verebiliyor.   Yargı süreciyle ilgili olarak bakın Benazir Butto nasıl yakınıyor:  ‘‘...Hatta benim savunma avukatlarımdan ikisini bile tutukladılar. İşadamlarını, bürokrotları ve partimizi destekleyenleri işkenceye tabi tuttular, içmek için su bile vermediler. İşkenceye dayananları ölüm hücrelerine attılar. Maalesef bu rejim adaleti tanımıyor.’’ (Milliyet, Ali Haydar Yurtsever. 2 Kasım 1997)  * * *  Pakistan yargı sistemi, Türkiye'deki adaleti beğenmeyenlerin, TBMM'den hicap duyanların kulağına küpe olmalı...  Türk adalet sisteminin, başkanını yargılayan ABD ile kıyaslandığında tabii ki eksikleri var.   Ama adli sisteme eleştiri korosuna yeni katılan bazı isimler asıl bu eksikler sayesinde ayakta kaldıkları için utanıp susmalılar...  ÖNEMLİ NOT:   Geçen cumartesi günü bu köşede çıkan ve Tansu Çiller'in gazeteci babasının 1924 yılında Meclis'te dövülmesi olayını konu alan yazıyla ilgili olarak Ali Saib Ursavaş'ın torunu aradı. Kozan milletvekili Ali Saib'e soyadını Atatürk'ün verdiğini hatırlattı.     14 Mayıs 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    12 Eylül'den korkanlar için  Enis BERBEROĞLU          Akın Birdal'a sıkılan kurşunlarda güvenlik ve istihbarat birimlerinin suçu, ihmali büyüktür. Suikast bilmecesine bu pencereden bakıldığında yol ayrımı da bellidir. Önümüzde sadece iki seçenek vardır:  1) Kimilerine göre, Akın Birdal önce Şemdin Sakık'ın basına sızan ifadeleriyle yıpratıldı, akabinde tasfiyesi planlandı. Susurluk cinayetlerini andıran operasyon denendi, ancak başarısız olundu.  2) Ama yaygın görüş, Susurluk'ta sınıfta kalan ve çete temizliğini beceremeyen güvenlik birimlerinin ipleri elden kaçırdığı, tıpkı 12 Eylül öncesinde olduğu gibi olaylara seyirci kalmaya başladığı yönünde.   Gelin bu iki seçeneği birlikte tartışalım.  * * *  Önce ‘‘devlet cinayeti’’ senaryosunu ele alalım.  Akın Birdal'a iki ayrı tabancadan ve çok yakından toplam 13 kurşun yağdıran iki saldırgan ancak altı kez hedefi vurdu. Yani mermilerin yarısından fazlası boşa gitti. Bu oran taşeron katiller açısından bile son derece kötü bir performans sayılır.  İkincisi tetikçiler, kurbanla yüz yüze görüştü, ofisinde uzun sayılabilecek süre geçirdi. Tanıklar tarafından teşhis edilmeleri tehlikesi bir yana, eylemden sonra yakalanma riskini göze aldılar. Çok mantıksız.  Devlet cinayetlerinde amacın sadece tasfiye değil, gözdağı vermek olduğu da unutulmamalı. Bu yüzden Susurluk cinayetlerinde fail belli olmaz ama ortak imza yerine geçen işaretler kullanılırdı:  Mesela silah kurbanların başına dayanarak (bitişik atış diye tabir edilir), iki kurşun sıkılır. Ceset diğer faili meçhullerle karışmasın diye belirli bir bölgeye (Adapazarı yakınlarına) atılırdı.  Kamu cinayetlerinde stil değişikliği yaşanmış olabilir.   Ama devletin attığının yarısı boşa giden, eylemden sonra ele geçmemesi mucize sayılan katillere kadar düşmeyeceği kesindir.  * * *  Akın Birdal olayına kamu dahli yoksa da, kamu sorumluluğu büyüktür.  Çünkü kamu kontrollü terörden çok daha beteri, kamu tarafından beslenen terör ortamında gözü dönmüş canilerin cirit atmasıdır.  Devlete düşen, vatandaşın bağımsız yargıda hesap vermesini bekleyecek sabrı göstermektir. Şemdin Sakık'ın ifadeleriyle hedef haline gelen Akın Birdal'ın yargılanmasına kimse itiraz etmez.   Ama yargı kararına kadar her Türk vatandaşı gibi Birdal'ın da güvenliğinden devletin sorumlu olduğu bilinmelidir. O yüzden ‘‘Koruma istemedi’’ bahanesinin ardına saklanmaya çalışmak abesle iştigaldir. Zaten en azından tek bir sorunun yanıtı verilmelidir:   İnsan Hakları Derneği gibi giren-çıkanının güvenlik birimleri tarafından kontrol altında tutulacağı varsayılan bir mekânın yakınında olaya müdahale edecek tek bir polis veya istihbaratçı yok muydu?  * * *  Türkiye'yi 12 Eylül'e devletin terör karşısında aciz kalması sürükledi. O zaman iktidarda bulunan siyasi kadrolar hâlâ görevde...  Sanki tarih tekerrür ediyor.  Devlet kimi cinayetlere girişiyor. (İnanmayan Kutlu Savaş'ın raporunu okusun.) Ardından üniversitelerde kan dökülüyor, hedef olduğu cümle alem tarafından bilinen bir kişi vuruluyor. PKK, yabancı gizli servisler, avanak teröristler caddelerde rahatça kol geziyor.  Sözde bizim güvenliğimizden sorumlu olanlara tek bir önerim var:  Ya istifa etsinler, veya seçime gitsinler.  Beceriksizlikleri yüzünden aynı kaderi ikinci, pardon dördüncü kez yaşamak istemiyoruz.      15 Mayıs 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Önce Papa suikastı sonra Susurluk  Enis BERBEROĞLU        İtalyan medyası bırakın şehitleri, gazileri bile unutmuyor.   Nitekim Papa suikastının (13 Mayıs 1981) on yedinci yıldönümünde Mehmet Ali Ağca yine medya vitrinine çıktı.   Herhalde İtalyan medyasında da life-style yazarları iktidarda.   Çünkü son haberlerde Ağca'nın ‘‘terörist’’ imajının çok yumuşadığı, yerini zindanda sınırötesi postayla romantizm yaşayan bir meczubun eşkalinin aldığı gözleniyor.  Mehmet Ali Ağca'nın af isterken ileri sürdüğü gerekçe bile aynı yumuşak üslubu taşıyor: ‘‘Adam öldürenler bugün serbest geziyor. Ben sadece yaraladım. Neden hâlâ içerdeyim?’’  Ve Ağca bu sözleriyle Abdi İpekçi suikastını tarihin tozlu arşivine terk eden Türk adli sisteminin aczini ortaya koyuyor.  * * *  Kendisini Mesih ilan eden Ağca anlaşılan Türkiye'deki günlerini ve suçlarını unutmuş... Tıpkı Türk nüfusunun büyük çoğunluğu gibi.  Kimbilir, belki de Ağca haklıdır...  Zaten Türkiye'de 12 Eylül öncesi kurulan ve Susurluk kazasıyla ilk kez gerçek yüzüyle tanışma-tartışma olanağı bulduğumuz kanlı şebeke, global terörizmin sadece tek bir halkası değil mi?  Türkiye'de deprem yaratan suikastler, dünya ölçeğindeki güç dengeleri açısından sadece istatistiki veridir.  Merak etmeyin, işi ‘‘Türkiye'yi CIA ve KGB yönetiyor’’ paranoyasına götürmeyeceğim. Maksadım, Papa suikastı ile Türkiye'yi 12 Eylül'e teslim eden olayları boy sırasına dizmekten ibaret...  * * *  Papa suikastı soğuk savaşın en yoğun yaşandığı günlere rastladı.   Tetikçi Ağca'nın patronu hakkında zıt teoriler üretildi.   NATO istihbarat servislerine göre suikast KGB'nin işiydi. KGB'ye göre tam tersi... Gerçeğin ne olduğunu sadece Ağca bilir ama Papa suikastı, Polonya'ya müdahale etmeyi tasarlayan Sovyetler'i zor durumda bıraktı. Polonyalı Papa'nın komünistler tarafından vurulması bu ülkede zaten var olan Sovyet karşıtı ruhu pekiştirdi.  İki politik sistemin kapıştığı Papa suikastı bu açıdan global terörün sayılı kilometre taşları arasındadır. Önde gelen kahramanları hep Türk vatandaşıdır. Tetikçi Mehmet Ali Ağca, Papa'yı vuran silahı temin eden Abdullah Çatlı, olay yerinde bulunduğu ileri sürülen Oral Çelik...  * * *  Türkiye'de İpekçi cinayetiyle suçlanan Ağca ve Çatlı artık kabul edelim ki, Papa suikastı ile birlikte yerel sahadan uluslararası lige yükseldiler. İrtibatları, hedefleri, yöntemleri değişti.  Oysa Türk adaleti bu isimleri hâlâ 20'li yaşlarındaki formatla yargılıyor. Tıpkı ülkücülerin aynı isimlere 12 Eylül öncesi vefayla sahip çıkmalarındaki yanlışlık gibi...  Artık eminim ki, Papa suikastı çözülmeden Türkiye'yi 12 Eylül'e sürükleyen olayların faillerini ortaya çıkarmamız mümkün değil. Devlette Susurluk temizliği hayalden ibaret. Akın Birdal'ı vuran dinamiğe teslimiyetimiz mukadder.      16 Mayıs 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    John From'u beklerken  Enis BERBEROĞLU        Bu tatil sabahında sizlere aktarmak istediğimiz öyküye Internet'in Türkçe sohbet mesajlarında rastladık.   Öykünün geçtiği coğrafya hayli uzak. Büyük Okyanus'ta, Avustralya yakınlarında 13 büyük ve çok sayıda küçük adadan oluşan Vanuatu ülkesi ancak 1980 yılında bağımsız cumhuriyete kavuştu.   Milattan önce 3 bin yılına kadar uzanan yerleşim izlerine rastlanan adalarda bugün yaşayan 150 bin kişinin yarısına yakını 15 yaşın altında.   Yani halkın büyük bölümü çocuk sayılır.  ***  Adalarda Hıristiyanlık ve geleneksel dinler yan yana barınır. Ama Tanna Adası'nda her yıl düzenlenen ‘‘John From’’ törenlerine herkes katılır.   Törenlerde ada halkı erkenden sahile iner. Çıplak kollarına beyaz renkli ve kızıl haçlı bantlar takan rahipler törene nezaret eder. Yiyecek ve içecekler kumsala dizilir. Yanına boyanmış tahta ve muz yapraklarından yapılmış maket uçaklar konulur.   Artık herkes denizden çıkmasını bekledikleri John From'u karşılamaya hazırdır. Akşama kadar dans edilir, şarkılar söylenir.  Heyhat, John From o yıl da gelmez.  Ama bir sonraki yıl için umut kesilmez.  ***  Vanuatu halkı John From'u atalarından dinlediği öykülerden tanır.   Hatta kimileri bu siyah mesihi rüyalarında gördüğünü ileri sürer, mesaj aktarmaya kalkanlar bile çıkar. Daha fanatikleri, boş bir tahta kutuya bağırıp çağırarak John From'la haberleşmeyi dener...  Modern araştırmacılara John From'un kimliğiyle ilgili tek ipucunu siyah bir içecek sunar... Ada yerlilerine göre, John From'un atalarına içirdiği kutsal iksir, insanın boğazını tuhaf şekilde gıdıklar. Ve boş bir şişeden bu iksirin adı anlaşılır: Bildiğiniz, ABD malı ünlü kolalı meşrubat.  Gerisi daha kolay gelir.  John From'un İkinci Dünya Savaşı'nda Vanuatu'yu merkez üssü olarak kullanılan ABD ordusunun siyah tenli sıhhiye çavuşlarından biri olduğu tahmini bilmeceyi çözer. Adadaki hastalara bakan, telsizle yardım isteyip herkesi şaşırtan kızıl haç pazıbentli Çavuş John, muhtemelen kendisini ‘‘John from...’’ (....'dan John) diye tanıtmıştır.   Bedava ilaç tedavisi, kutu kutu çikolata, çiklet, kola...  Vanuatu'nun John'u yıllardır beklemesi o kadar da boşuna değil.   Çünkü savaştan 50 yıl sonra bile adalarda kişi başına gelir hâlâ bin doların altında, nüfusun büyük bölümü yoksul...  ***  Halinden memnun olmayan toplumlar mesih arar. Kimisi geçmişinden hayır bekler, akıllısı geleceğe ilişkin hedef koyar.  Galiba Türkiye'deki kavganın da aslı esası budur.    18 Mayıs 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Varoşların gücü  Enis BERBEROĞLU        Endonezya'daki cinnetin nedenleri hakkında farklı yorumlar var.  Örneğin Suharto rejiminin 10 gün önce petrol ürünleri ve elektriğe yaptığı yüklü zammın ardından, o tarihe kadar üniversite kampusları ile sınırlı kalan protestoların kitlesel halk hareketine dönüştüğünü düşünürsek, tek sorumlu IMF'dir...  Çünkü IMF, Endonezya'ya vereceği 43 milyar dolarlık yardım için önşart olarak ekonomideki sübvansiyonların kaldırılmasını istiyor.  Malezya Başbakanı Mahatir Muhammed, IMF'nin bu talebini ‘‘darbe tezgâhı’’ olarak yorumluyor. Muhammed'e göre, Asya Kaplanları'nın gelişen ekonomik gücünden korkan Batılı ülkeler, Endonezya ve Malezya'da halkı isyana sürüklemek için IMF'yi kullanıyor.  Ancak bu komplo teorisini yorumlarken Asya Kaplanları'nı yaratan gücün aslında Batılı sermaye olduğunu unutmamak gerekiyor.  ***  Peki Endonezya bu dış kredileri nasıl kullandı?  Ülke ekonomisi 1970'li yıllardan itibaren yıllık ortalama yüzde 6'lık bir hızla büyüdü. 32 yıllık Suharto rejimi 200 milyon nüfuslu ülkede kişi başına milli geliri 80 dolardan 1300 dolara yükseltti.  ABD'li prenslerin yardımıyla piyasa ekonomisi reformlarını yürürlüğe koyan Suharto, ailesini de unutmadı. Başkan Suharto'nun altı çocuğundan dördü, otomotiv, telekomünikasyon ve hizmet sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerin sahibi... Servetleri 5-30 milyar dolar arasında hesaplanıyor.  Endonezya'da balık baştan kokuyor. Ve IMF ile sokağa dökülen halk, aslında aynı endişeden hareket ediyor:  Milyarlarca dolarlık yabancı kaynak, bu kokuşmuş, yolsuzluk düzenine egemen siyasi elitin cebine iniyor.  ***  TV haberlerinde herhalde dikkat ettiniz, yağmacılar özellikle Çinliler'e ait işyerlerini tercih ediyor. Nüfusunun yüzde 87'si Müslüman olan Endonezya'da Çinli düşmanlığı yüzyıllık gelenek...  Ülke nüfusunda yüzde 5'ten az paya sahip Çinli azınlık, milli servetin üçte ikisini kontrol ediyor. Cakarta Borsası'na kayıtlı 163 şirketin yüzde 80'inin sahibi Çinli işadamları...  Üstelik Çinliler'in bu servete, Suharto rejiminin yolsuzluklarına suç ortaklığı ederek ulaştığı düşünülüyor. Mesela, ülkenin en zengin adamı sayılan dolar milyarderi Çinli Liem Sioe Liong, servetinin büyük bölümünü resmi ihalelerden sağladı.  Başkan Suharto'nun yakın arkadaşı Çinli milyarder, hükümetin tanıdığı ithalat tekellerinden de yararlandı. Son ayaklanmalar sırasında evinin ve aracının yakılması, yağmalanması bu yüzden...  ***  Endonezya'da son olayların güçlendirdiği Müslüman lider Emin Reiz, Suharto rejiminin son günlerini yaşadığına inanıyor.  Endonezya'da Başkan Suharto dahil herkes Silahlı Kuvvetler'in kararını bekliyor. Ordu, Suharto'ya sırt çevirirse başkan istifa etmek zorunda kalacak.  ***  Kısacası, ismini bir an unutursak önümüzde bir ülke var ki;  1) Neredeyse üç kuşaktır değişmeyen siyasi kadrosu yolsuzluklara karışmış, yöneticiler ülke yoksullaşırken kişisel servet edinmiş.  2) Gelir dağılımı çok adaletsiz. Ama siyasi rejime güven eksikliği ve halkın yoksulluğu, ekonomik reformların önünü tıkıyor.  3) Ulusal bir etnik grup, günah keçisi seçilmiş...  İşte bu ülkede iki dinamik var: Varoşların gücü ve Silahlı Kuvvetler.  Bizce varoşların gücünü umursamayanlar Endonezya'dan ders almalı.  Ama daha önemlisi, varoş yağcılığı yapanlar da, açlığın kör öfkesinin nelere mal olduğunu hiç unutmamalı.    19 Mayıs 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Hiç sormadın ki  Enis BERBEROĞLU      Bugün 19 Mayıs. Cumhuriyet'e ilk adımın yıldönümü.   Ata'nın gençlere armağan ettiği bayram günü.   Bugünün ve daha önemlisi yarının sahibi gençler, 19 Mayıs'ta Mustafa Kemal'in Samsun'a nasıl çıktığını ezbere bilirler.   Peki ama imparatorluk küllerinden genç cumhuriyetin doğuşuna tanıklığın o müthiş heyecanını da duyabilirler mi?  Açıkçası, tarihe dokunmaları mümkün mü?  75'inci yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, ‘‘Gençlerin Gözüyle Cumhuriyetimiz’’ başlıklı projeyi hazırlayan Profesör Seçil Akgün'ün, ‘‘Yerel Tarih’’ isimli dergisini okurken aklımıza bu sorular geldi.   Yanıtını Robert Kolej tarih öğretmeni Nüket Eren'in dergiye yolladığı mektupta bulduk, aktarıyoruz. Söz Nüket Hoca'nın:  * * *  ‘‘Bundan üç yıl önceydi. Yüze yakın üçüncü sınıf öğrencimiz ile 10 Kasım haftasında Ankara'ya gitmiştik. Eski Meclis, Çankaya Köşkü, Yeni Meclis binaları gezilip Anıtkabir ziyaret edilmişti. Her şey iyi gidiyordu. Öğrenciler kitaplardan öğrendiklerini görüyorlardı.   Yalnız bir şey eksikti. O da duygular.   Bildiklerini içselleştirme, kendi güncel hayatlarıyla ilişkilendirme.   Yolda dönerken arkadaşlarla bunu konuştuğumuz sırada birden proje konusu kafamda oluştu. Çocuklar aile büyükleri ile söyleşi yapıp bunları ses bandına veya videoya kaydederek sınıfta sunacaklardı. Öğrencilerime bu düşüncemi açtığımda önce yadırgadılar...  * * *  (...) Süre bittiği gün Ayşe adında bir öğrencim, elinde bir ses bandı ve bir fotoğraf albümü ile sınıfa geldi. Babaannesi ile röportaj yapmıştı. Babaanne Afife Demirel, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ni bitiren ilk kız öğrencilerden birisiydi. Torununa tüm yaşam öyküsünü anlatmıştı. Kasette o günlerin savaş sonrası Türkiyesi, insanlar, kısacası yaşama dair her şey vardı. Sınıfta müthiş bir heyecan ve çoşku yaşanıyordu. ‘Benim dedem de bunlara benzer şeyler anlattı' diyenler, gözleri dolanlar.  En can alıcı diyalog ise Ayşe babaannesine, ‘Neden bunları daha önce anlatmadınız?' dediğinde, Afife Hanım'ın ‘Hiç sormadın ki evladım' demesiydi. Bundan sonra projelerin ardı arkası kesilmedi.  * * *  O seneden geriye, ellerinde çok değerli olduğunu zaman içinde anladıkları sesler ve görüntüler kaldı. Onları büyük bir kıskançlıkla saklıyorlar artık. Neden mi? Bu projeye bir türlü başlayamayan bir arkadaşlarının dedesini kaybetmesine ve bundan ötürü duyduğu acıya tanık oldular. O şansını kaybetmişti.  Oysa projeyi tamamlayanlar... Kendi yaşam sepetlerine asla notla ölçülemeyecek çok anlamlı bir yaşantı koymuşlardı. Şimdi lise ikinci sınıftalar. Artık yaşamdan öğrenilenlerin yürekten geçtiğinin farkındalar.’’  * * *  Açık müze İstanbul'un 9 milyon sakininden kaçı köşebaşındaki tarihi çeşmenin adını, önünden geçtiği caminin mimarını bilir?  1968 kuşağı pek övündüğü şanlı tarihini oğluna-kızına anlatamadığı için bar köşelerinde rakı mezesi niyetine harcamıyor mu?  Tarih etiyle, kanıyla, taşıyla, tuğlasıyla karşımızda duruyor.  Hepimizin kişisel tarihimizin peşine düşmesi vaktidir. Geç kalmayın.    20 Mayıs 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Global mafya ile savaş günlüğü  Enis BERBEROĞLU        Medyada fazla dikkat etmeden izlediğiniz haberler gün gelir yeni ve global bir eğilimi yansıtır. Global mafyaya karşı çokuluslu savaşın cephe haberleri de aynı anlayışla medyada giderek daha fazla yer buluyor.  Global mafyaya karşı polisiye tedbirlerle ancak sınırlı başarı sağlayan batılı toplumlar yeni bir yöntemi deniyor.   Yasanın namlusu haydutun alnını değil cüzdanını hedef alıyor.  Uyuşturucu veya silah kaçakçılığında kârların çok yüksek olduğu biliniyor. Ama bu tezgâhı global ölçekte yönetmenin maliyetine pek dikkat edilmiyor. Batılı sanayi toplumları mafyaya öldürücü darbeyi tam bu noktadan indiriyor.  Eskiden örneğin bir parti uyuşturucu yakalandığında, üç-beş küçük haydut hapse yollanır, büyük patron lüks villasında rahat uyurdu.  Oysa yeni yasalarla suç sayesinde edinilen servete el konulması mümkün oldu. Böylece uyuşturucu veya silah baronlarının beli kırıldı.   Diyelim ki, mafya patronunun uyuşturucu ticaretine karıştığı kanıtlandı. Bütün servetine el konulunca, kıpırdayacak hali kalmadı.  * * *  Mafyaya karşı özel savaşın anlamlı örneklerinden birisi geçenlerde Hüseyin Baybaşin'e karşı düzenlenen çokuluslu operasyonda yaşandı.  Çok değil 2 yıl önce bu uyuşturucu kaçakçısına koruma sağlayan Hollanda, Baybaşin'i tutuklamak zorunda kaldı. Hemen ardından Baybaşin'in altı ülkeye yayılmış mal varlığına el konuldu. Operasyonda İngiltere, Hollanda, Almanya, Romanya, Belçika ve Türk polisi ortak çalıştı.  Bu altı ülkede tespit edilen mal varlığı 60 milyon Alman Markı'na ulaşan Baybaşin Ailesi'nin zehirli dişi çekildi. Yeni parti uyuşturucu temin edecek, adam tutacak parası azaldı.  * * *  ABD tarihindeki en büyük karapara takip operasyonu dün noktalandı. Üç yıl süren ve ‘‘Casablanca’’ kod adıyla altı ülkede yürütülen operasyonun öyküsü macera filmlerini aratmadı.   1995 yılında Los Angeles'ta paravan şirket kuran ABD'li gümrük ajanları, caddelerde satılan uyuşturucu parasını ‘‘aklamak’’ vaadiyle devreye girdi.  Satıcılardan toplanan paralar, Teksas'ta Meksika bankalarına yatırıldı. 100 kadar banka hesabının bu paraların aklanmasında kullanıldığı saptandı.  Aralarında Meksika'nın en büyük üç bankasından ikisinin yöneticilerinin de bulunduğu zanlılar kumar partisi bahanesiyle Las Vegas casinolarına davet edildi. Davete uyan bankacılar, kumarhanenin orta yerinde tutuklandı.  Operasyonda 35 milyon dolara el konuldu, 2 ton kokain, 4 ton marihuana yakalandı, 100 kişi tutuklandı.   Meksika Bankalar Birliği hemen bir açıklama yaptı, suçluların cezalandırılması için ABD ile işbirliği yapacağını duyurdu.  * * *  Peki bu global eğilime aykırı haberler yok mu, tabii ki var.  Biliyorsunuz, Türkiye'de karapara ile mücadele yasası güç bela çıktı. Uygulamada en büyük rol yeni kurulan Mali Suçlar Araştırma Kurulu'na düştü.   Ve işte size bu kurulla ilgili olarak Ulusal Basın Ajansı'nın önceki gün geçtiği bir haber:   ‘‘UBA muhabirinin edindiği bilgiye göre, Mali Suçlar Araştırma Kurulu personel yetersizliği nedeniyle çalışamaz hale geldi. Temmuz ayı sonunda görev başına gelen Kurul Başkanı Nejat Coşkun'un, bugüne kadar 30 kurul personelinin 21'ini, 'Frekans uyuşmazlığı' nedeniyle görevden aldığı bildirildi. Kurul yetkilileri, Susurluk ile Aslıtürk olayının da yer aldığı yaklaşık 30 kadar ayrı konuda Kurul'un inceleme başlattığını ancak, söz konusu incelemelerin yeterli uzmanın olmamaması nedeniyle bugün istenilen seviyeye getirilemediğini söylediler.  Kurul'da sadece 5 uzmanın kaldığını ifade eden yetkililer, birçok dosyanın uzman yardımcıları tarafından incelendiğine dikkat çekerek, uzman yetersizliğinden, Avar Turizm, Baybaşin ve böbrek ticareti ile ilgili inceleme başlatılamadığını bildirdiler.’’    21 Mayıs 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Yanlış anlamışlar hemen düzeltelim  Enis BERBEROĞLU         Anlaşılan milleti yanlış anlamışlar. Hemen düzeltmek gerek...  Yakın Cumhuriyet tarihindeki en kitlesel ve inatçı protesto gösterileri, Susurluk kazasıyla hatırlanan ‘‘hukuk devleti’’ özlemiyle düzenlendi.   Her yaş ve politik görüşten vatandaş, Refahyol iktidarının bu ülkeyi ‘‘polis devleti’’ haline getirmesi tehlikesine karşı ayağa kalktı.  O yüzden on binlerce insanın ANAP'ı iktidara, Mesut Yılmaz'ı başbakanlığa taşımak için sokağa döküldüğünü sananlar fena yanılır.   ***  Oysa bakıyoruz parlamento dışı muhalefetin gücüyle iktidara gelen Anasol-D hükümeti Susurluk'ta bir arpa boyu yol gidemiyor, Akın Birdal suikastında bocalıyor.   Ama maşallahı var, tüm bu dosyalardan sorumlu İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu her gün ayrı bir partizanlık örneği sergiliyor.  Mersin Milletvekili'nin lafına uyup torpile geçit vermeyen Emniyet Müdürü'nü görevden alıyor. Konya Milletvekili'ni karşılamayan kaymakamı sürüyor. Eşini Mersin Valisi'ne devlet töreniyle karşılatıyor...  Son olarak komiser yardımcılığı sınavında torpil kontenjanı istiyor. Devletin sınavına şaibe karıştırmayan Emniyet Genel Müdür Yardımcısı'nı izne çıkarıp, görevden almaya soyunuyor.  ***  Bu kadar kısa sürede bu denli çarpıcı icraatın yaratıcısı sıfatıyla anılmak, aynı koltuğun eski sahiplerinden Yıldırım Akbulut'a bile kısmet olmadı. O yüzden Murat Başesgioğlu tebrike şayandır!  Ancak anlaşılan Sayın Bakan, iki önemli yanlış anlamanın kurbanıdır:  1) İçişleri Bakanı partinin değil Meclis'in emrindedir.  2) İçişleri Bakanı polisin patronu değildir.   Çünkü polisin patronu -tıpkı gazetecilerin olduğu gibi- kamudur. Düşünün ki herhangi bir aklıevvel içişleri bakanı bir polise adam öldürme emri verse ve polis bu emri dinlese, yasa karşısında suçlu duruma düşer.   Polis, ancak millet adına egemenlik hakkını tasarruf eden TBMM'nin koyduğu yasalara uyulmasını sağlamaya memurdur.   Bakan keyfine göre iş yapamaz, yağcılığın sonu yağlı iptir.   ***  Aslında Murat Başesgioğlu'nun icraatı, on beşinci kuruluş yıldönümünü kutlayan ANAP'ın polisle ilgili ilk sabıka kaydı değildir.  Türk polisini mafyanın kucağına iten, Susurluk sürecini hazırlayan yine Turgut Özal dönemindeki Anavatan Partisi'dir.   O yüzden devlet ciddiyeti ile tanınan Başbakan Mesut Yılmaz'ın, İçişleri Bakanı'nın haklı toplumsal tepkilere yol açan kararlarını düzeltmesini beklemek hakkımızdır. Zaten aksi halde Başbakan da kendisini iktidara taşıyan dinamikleri yanlış anlamış demektir.    22 Mayıs 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Kadın saçı uğruna  Enis BERBEROĞLU          Kiev      Efsaneye göre dört kardeştiler.   Kyiv, Khoriv, Shchek ve kız kardeşleri Lybid.   Beşinci asrın sonunda kurdukları ve Doğu Slavları'nın yerleştiği kente ağabeylerinin ismini koydular: Kyiv yani Kiev...  * * *  Gazete haberine göre dört kişiydiler.   İyi giyimli üç erkek ve bir kadın. Başkenti Kiev olan Ukrayna'nın Karadeniz kıyısındaki liman kenti Odessa'da lüks bir bara girdiler.   Dans pistinde kadınlı erkekli kalabalık bir grup eğleniyordu. Bu gruptan bir erkek, üç arkadaşıyla gelen kadına yanlışlıkla çarptı. Kadının saçı dağıldı.  Üç erkek seslerini yükseltti, iki grup arasında çıkacak kavga bardaki korumalar sayesinde önlendi. Erkekler konuştu, anlaştı, votka kadehleri yeni kurulan dostluk için kalktı.  Üç erkek ve kadın barı terk etti.   Birazdan döndüklerinde yanlarında kadın yoktu.  Kalaşnikof tüfekler, tabanca ve iki el bombası ile geldiler.   Önce kız arkadaşlarına çarpıp saçını bozan erkeği vurdular, ardından barı mezbahaya çevirdiler. Kadın saçı uğruna dört kişi öldü, on beş kişi yaralandı. Odessa polisi 30 Nisan günü yaşanan bu katliamın faillerini ihbar edenlere 2 bin 500 dolar (625 milyon lira) ödül verecek. Ceset başına 150 milyon...  * * *  Ukrayna'da mafya günlük yaşamın vazgeçilmez parçası.   Sadece Kırım'da 120 çetenin varlığı biliniyor.   Kırımlı 52 çete, İtalyan mafyasını andırır stille aile örgütlenmesine gidiyor. En büyük üç ailenin servet toplamının Kırım bütçesini aştığı tahmin ediliyor.   Ukrayna'da mafya, işveren bulmakta pek zorlanmıyor.  Mesela geçen mart ayında Odessa'daki ara seçimde belediye başkanı ile vali koltuk yarışına girdi. Başkan, Çeçen mafyasını kiraladı. Vali, Rus mafyasından destek aldı. Meydan mitingleri kısa zamanda meydan savaşına döndü.  Seçim kampanyasını izleyen gazeteciler de bu kanlı rekabetten nasiplerini aldı. Belediye başkanına muhalif bir gazetenin yayıncısı öldürüldü. 9 gazetecinin isimlerinin yer aldığı bir ölüm listesinden söz edildi. Odessa polisi bu listenin varlığını yalanlamadı.  Başkanın muhalifleri de boş durmadı. Başkanın ortak olduğu TV kanalının ünlü kadın sunucusuna ölüm tehdidi yağdı. Sunucu korkudan üç hafta stüdyoyu terk etmedi, küçük kızını bile göremediğinden yakındı.  * * *  Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in üç günlük ziyaret için geldiği Ukrayna'nın devlet düzenine geçmek için alması gereken mesafe hayli fazla...      23 Mayıs 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Nataşa bavulunda neler saklı acaba?  Enis BERBEROĞLU         Kiev   Ukraynalı Nataşalar Türkiye'nin devamlı müşterileri arasında.   1996'da 412 bin, geçen yıl 306 bin Ukraynalı turist Türkiye'yi ziyaret etti. Bavullarında daha doğrusu tonlarca kolide bir-bir buçuk milyar dolarlık eya ile ülkelerine geri döndü.  TIR'larla ölçülen bu kayıtsız ticaret hacmi tahminden biraz daha az veya çok olabilir.   Ama çok daha fazla kafa yormaya ihtiyaç gösteren soru ortadadır.  Ukraynalı Nataalar milyarlarca doları nereden buluyor?  ***  Ukrayna son yıllarda hiperenflasyon ve ekonomik küçülmeyi birlikte yaadı. Temel gıda maddelerinde be yıllık fiyat artı hızı 100 bin kata ulatı.  Ukrayna İstatistik Enstitüsüönün hesaplarına göre ülke nüfusunun dörtte üçünü oluturan 38 milyonluk bölümünün yıllık geliri 300 dolardan düük. Her 20 çalıan aileden 19'u zorunlu ihtiyaçlar için gerekli bütçenin bete birinden az kazanıyor.   örnek açısından, Ukrayna'da en yüksek maaı yabancı havayolları ödüyor. O da ayda 138 dolar.   özetle Ukrayna'daki resmi ekonomiye kayıtsız sektörler de eklense, bavul ticareti parasının kaynağını bulmak zor gibi gözüküyor.  ***  Paris'te faaliyet gösteren ve dünya uyuturucu trafiğini izleyen OGD isimli ajansın tespitlerine göre Ukrayna giderek afyon, eroin ve kokainde transit ülke haline geliyor.  Değişik adreslerden Ukrayna'ya ulaan uyuşturucu bu ülkeden iki yoldan Avrupa ve ABD'ye sevk ediliyor. 1) Balkan rotası 2) Orta Avrupa rotası...  örneğin üç yıl önce çek Cumhuriyeti'nde yakalanan 4.5 ton mariuannanın son çıkış adresi Ukrayna'nın Odessa yakınlarındaki küçük bir Karadeniz limanıydı. Ancak araştırma uyuşturucunun Nijerya'dan yüklendiğini ve son alıcının Hollanda'da beklediğini ortaya koydu. Uyuşturucu partisi yakalanana kadar be ülkenin sınırını aşmıştı. Aynı uyuşturucu rotası haritalarına göre Türkiye ile Ukrayna arasında yoğun ve çift taraflı trafik yaşanıyor.  ***  Yoksul Ukraynalı Nataaların bavullarını Türkiye'den doldurup ülkelerinde yüksek fiyatla satarak bir buçuk milyar dolarlık ticaret hacmi yaratacağından kuşkuluysak...  Ukraynalı Nataşaların alıveriş borcunu, Türkiye'deki hizmetleri ile ödediklerine inanacak kadar saf değilsek... Geriye tek ihtimal kalıyor...  Türkiye-Ukrayna ticaretinde para edecek baka mallar el değiştiriyor.  Yoksa uyuşturucu olmasın...      25 Mayıs 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Susurluk, tek çetenin değil çeteleşmenin izi  Enis BERBEROĞLU      Akın Birdal'a saldırının faillerinin on gün gibi kısa sürede yakalanması çok büyük başarıdır. Ancak zafer sarhoşluğu, az daha Birdal'ın yaşamına mal olacak bu saldırıdan çıkarılması gereken dersleri unutturmasın...  Öncelikle Akın Birdal gibi hedef olduğu dünya âlem tarafından bilinen bir kişiye neden koruma tahsis edilmediği sorusu hâlâ yanıtsızdır.  Bu ihmali yaratan analiz hatası resmi raporlarda kayıtlıdır.  Susurluk, Türk siyaset ve devlet zirvesi tarafından tek bir çete ve münferit olay diye algılandı. Oysa Susurluk, tek bir çetenin değil çeteleşmenin işaretiydi. Mercedes'te yakalanan, yükselen trendin kanıtıydı.  Güneydoğu'da süren savaş, yüksek enflasyon ve adaletsiz gelir dağılımı, siyaset ve bürokrasiyi teslim alan vurgun düzeni, zaten bu çeteleşmenin habercisi değil miydi?   Susurluk mesajı doğru anlaşılsaydı, Birdal'a kurşun önlenirdi.  ***  Türkiye'deki suç örgütleri ancak devletin ihmali ve/veya desteği sayesinde yaşarlar. O yüzden 3 Kasım 1996 tarihli kazadan sonra her Türk vatandaşı gibi mafya babaları da çetenin kaderini merak eder oldu.  Ve çetenin, cumhuriyetin üç ana gücüyle hesaplaşmasını izledi.  Önce icra organı yani hükümet, işini savsakladı. Ardından yasama organı Meclis, kurduğu komisyonda siyasi sorumluyu ilan etmekten kaçındı. Son olarak yargıda sanıkların tamamı tahliye edildi.   Bu süreç mafyaya parmak ısırttı. Çünkü düşündüler ki;  1) Devlet çeteyle başedemiyor.  2) Ya da devlet çeteye göz yumuyor.  3) Belki de devlet çeteye iş veriyor.  Bu tespitlerin tamamı aynı kapıya çıktı.  Mafya, Susurluk çetesini örnek almaya çalıştı. Sıradan suç kalıplarına toplumu dehşete düşüren eylemler eklendi.  Böylece tahsilat mafyası ile TV basanlar, devletin katili Yeşil'in adamlarıyla buluştu. Know-how transferi yaşandı, suç yelpazesi kafaları karıştıracak ölçüde genişledi. Devletle çetenin izi karıştı.  Korkuyla nam salarak haraç toplamak amacıyla toplumu cinnetin eşiğine getiren eylemler mübah sayıldı.  Gurur duyanlar bile çıktı...  ***  Susurluk sürecinde bocalayarak başarısız sınav veren Emniyet, Birdal'a saldırı olayında çok yüksek performans sergiledi. Hatta Susurluk'u milat sayan çetelerin yüreğine belki de ilk kez korku salındı.  Mafyadan bu kez de kurtulamazsak hiç şansımız kalmayacak.    26 Mayıs 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Guanxi'nin sonu ekonomik iflastır  Enis BERBEROĞLU           Belki hatırlayan çıkar... Merhum Turgut Özal'ı Singapur'u yaratan Lee Kuan Yew'e benzetenler vardı...  Hatta Özal'ın son yurtdışı gezilerinden birisinde Yew'le buluşması refakatçi medya tarafından ‘‘iki mütefekkirin ufuk turu’’ mealinde yansıtıldı. Aynı kalemler, Türkiye'de vurgun ve soygunların politik himaye bulmasını, ülkeyi yöneten ailenin hanedan servetine kavuşmasını eleştirenlere ‘‘serbest piyasa düşmanı’’ etiketi yapıştırdı.  Serbest piyasa düzeni sanki hırsızlık gibi takdim edildi.   Şerefsiz politikacılar için, ‘‘Çalıyor ama hiç değilse iş yapıyor’’ türü bahaneler bulundu. Türk vatandaşının nasıl aldatıldığı, refah vaadiyle iğfale uğradığı, son Asya krizi ile daha iyi anlaşıldı.  ***  Asya Kaplanları'ndan milyarlarca dolar alacaklı Batılı ülke iktisatçıları, krize yol açan nedenler arasında ‘‘ahlaki yozlaşma’’ kaleminin altını özenle çiziyor. Yabancı kredilerin hükümete yakın şirket ve hırsız bürokratlar tarafından yağmalanmasından yakınıyor.   Ve bu tespite Lee Kuan Yew de katılıyor...  Yeniden yayın hayatına giren New Perspectives Quarterly-Türkiye Dergisi'nin ilk sayısında Asya krizini yorumlayan Yew bakın ne diyor:  ‘‘Hısım akraba kayırmanın, iltimas ve yolsuzluğun yıkımı ağırlaştırmış olduğuna kuşku yoktur. Sistemlerin saydam olmadığı yerde yasadışı hareketlerin saptanıp teşhir edilmesi zordur. Guanxi, (adam kayırma, torpil) haksız kaynak tahsisine yol açar.’’  Vizyon meraklıları için tercüme edersek, Yew, ‘‘Serbest piyasa düzeni iktidardaki politikacı oğlunun, kızının zengin edilmesi anlamına gelmez’’ demek istiyor. Aksini değil...  Singapur'da 1959-91 yılları arasında görev yapan kıdemli bakanın devlet memurluğu haysiyeti konusundaki görüşleri de çok açık:  ‘‘...Devlet daireleri hısım akrabaya, eşe dosta yarar sağlamak üzere birer yemlik derecesine düşürülmüş, böylece yönetim dürüstlüğü temelinden sarsılmıştır...’’  Hayret, demek ki, Yew, ‘‘Benim memurum işini bilir’’ diye rüşvetçi kamu personeline göz yuman arabesk kapitalistle aynı fikirde değil...  Lee Kuan Yew, Asya krizinin Singapur ve Hong Hong'da deprem yaratmamasını sistemin yolsuzluğa geçit vermemesi ile izah ediyor:  ‘‘İktidar ve ayrıcalık suiistimallerini açığa çıkarmaya ve denetlemeye olanak veren iyice saydam sistemlerin var olduğu -ikisi de eski birer İngiliz sömürgesi olan- Singapur ve Hong Hong gibi yerlerde Asyalı değerler devlet dairelerinde suiistimale yol açacak şekilde yozlaşmamıştır.’’  ***  Asya krizinden Özal Zenginleri'nin de çıkaracağı dersler var.   Nitekim aynı dergide iktisatçı Mustafa Özel, krizin nedense pek üstünde durulmayan bir sonucunu gündeme getiriyor:  ‘‘...Bir yıl önce 1 milyar dolara satın alınamayan fabrika ve tesisler şimdi 80-100 milyon dolara satın alınabiliyor. Arap Prens Veyid Bin Tellal (11 milyar dolar serveti olan büyük bir finansal yatırımcı) vakit geçirmeden Boeing 727'sine atlayıp Doğu Asya'ya uçtu ve Malezya'da Proton, Güney Kore'de Daewoo gibi otomobil şirketlerinin önemli bir kısmını kelepir fiyata satın aldı. Merrill Lynch 300 milyon dolar harcayarak müflis Yamaichi'nin 30 şubesini ele geçirmeye çalışıyor. Coca Cola 432 milyon dolara Kore'nin Doosan grubunun şişeleme ünitesini satın aldı... Küresel kapitalizmin yatırımcıları Asya'nın son 25 yıllık birikimini birkaç milyar dolara kapatacağa benziyor.’’  Dinsizin hakkından imansız geliyor...      27 Mayıs 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Türkiye'yi önüne katan yeni global dalga (1)  Enis BERBEROĞLU          Komşunun mafyası    1990'ların hemen başında yıkılan duvarla birlikte doğan global ekonominin nimetleri ortada... Ancak organize suç örgütlerinin aynı süreçte serpilip boy atması da rastlantı değil.  Avrupa'da Gladio, Türkiye'de Abdullah Çatlı'dan Yeşil'e, Cengiz Ersever'e kadar uzanan kadroyla çalışan kontrgerilla örgütü Soğuk Savaş'ın kaçınılmaz ürünüydü. Yıkılan duvarın altından ilk kalkan global mafya, Yeni Dünya Düzeni'nin tartışmasız hâkimi...  O yüzden, zamanında bazı örtülü operasyonlara bulaşan kamu görevlileri ile mafya şeflerinin birlikte anılmaya başlaması kimseyi şaşırtmamalı.  2000'li yıllar, Doğu Avrupa ülkeleri ile ortak paydası kamu ağırlıklı ekonomi sayılan Türkiye'de ciddi bir çatışmaya sahne olacak.   Çünkü devlet çözülürken, miras bıraktığı rant için kavga büyüyecek. İktidar, demokrasi güçleriyle mafya arasında gidip gelecek.  * * *  1990 öncesi analizlerde Türkiye ve Bulgaristan arasında benzerlik kurmak oldukça zordu. Ama komşuda eski rejim çöktükten sonra mafyanın yükselişinde bazı tanıdık kalıplar yakalamak mümkün.  1990 yılında İsviçre'nin Zug Kenti'nde ticari sicile kaydı düşülen Multigroup'un ilk adresi küçük bir apartman dairesiydi.   Bu grup üç yıl içinde bir milyar dolarlık iş hacmini yakaladı.   Beş bin kişiyi istihdam eden, banka ve çok sayıda şirketin bağlı bulunduğu bir holding haline geldi.   Multigroup'u büyüten sermayenin kaynağı belli: Eski sosyalist rejimdeki seçkinlerin yurtdışına kaçırdıkları paralar...  * * *  1992 yılında Peru'ya kaçan bir polis şefinin, Kiril Y.'nin 1994 yılındaki geri dönüşü muhteşem oldu. Peru'da kumar mafyasıyla tanışan eski polis şefi, ülkesine 50 bin kumar makinesi ve bol parayla avdet etti.  Kurulan ilk kumarhanenin ardından Lima-Viyana-Sofya hattında para aklama trafiği işlemeye başladı. Aynı hattan Bulgaristan'a kokain taşındı, tırmanan kâr rakamları dostu-düşmanı kıskandırdı.  Multigroup'un kumar sektörüne girmek istemesi, silahların çekilmesine neden oldu. İki rakip mafyanın Sofya meydan savaşında sekiz tetikçi öldü, kumarhaneler tarandı. Daha fazla kan dökerek rakibini ezen ve güçlenen Multigroup bugün artık yabancı yatırımcıların gözdesi bir holding...  Komşuda bir de ayakçı mafya var. Standart News Gazetesi'nin organize suç uzmanı yazarı Violina Hristova bu gariban çeteye ‘‘Güreşçi Mafyası’’ adını veriyor. Çünkü bu ekipte yer alanların hemen tamamı emekli milli güreşçi, boksör ve halterciler...  * * *  Gözüken o ki Bulgaristan'daki suç dalgasında dört eşkâle rastlanıyor:  1) Eski siyasi ve bürokratlar, hırsızlıkla edindikleri, yurtdışına kaçırdıkları serveti korumak/büyütmek amacıyla mafya ile ortaklık kuruyor.  2) Yeni ekonomik düzenin rantları -örneğin kumar sektörü- yine ittifak tarafından sömürülüyor. Muhalefet kurşunla tasfiye ediliyor.  3) Karapara, özelleştirme yoluyla aklanıyor. Mafya babası, işadamı etiketi altında saygınlık kazanıyor.  4) Spor salonlarında -herhalde karate de başlamıştır- şiddete alıştırılan yoksul gençler, mafyaya bitmez tükenmez kaynak sunuyor.  Tanıdık geldi mi?  Yarın Gürcistan'la devam edeceğiz.    28 Mayıs 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Gürcü serveti  Enis BERBEROĞLU       Türkiye'yi önüne katan yeni global dalga (2)    Gürcistan bağımsızlığına 1990 yılında kavuştu.   Ancak son yıllarda isminin Türkiye'de sıkça anılması iki nedene bağlı:  1) Bakü-Ceyhan petrol boru hattı,  2) Sarp kapısından uyuşturucu kaçakçılığı.  Kara altın petrol ve gramı altından değerli eroin...  Bu iki servet kapısında transit ülke konumuna gelen Gürcistan'da organize suç çeteleri iç ve dış politikada tetikçi görevi üstleniyor.  * * *  Gürcistan'da 1992 darbesinden hemen sonra göreve çağrılan Eduard Şevardnadze'nin en yakın danışmaları arasında bir tiyatro profesörü de vardı. Gürcüler arasında zenginden çalıp, yoksula dağıtmakla ünlü Robin Hood kadar sevgi ve saygı gören bu akademisyenin yaşam öyküsü ilginçti.  Stalin döneminde hırsızlık suçlamasıyla ıslah evine atıldı, toplam 18 yılını ülke hapishanelerinde geçirdi. Mahpusluk yıllarında ülkenin yeraltı kadrolarıyla tanıştı, kader ortaklığı etti.  Bu ilişkiler Şevardnadze'ye muhalefetin tasfiyesi sırasında çok işe yaradı. Eski akademisyen, yeni politikacı Çaba Ioseliani tarafından kurulan paramiliter örgüt karaborsaya ve uyuşturucu ticaretine egemen oldu.   Muhalefet bu çetenin terörüyle bastırıldı, polis şefleri, hatta askeri komutanlar eski profesörün emir eri haline geldi.   Ancak Şevardnadze yönetimini sağlamlaştırdı, iktidarı paylaşmaktan vazgeçti. Eski danışmanının çetesine tanıdığı silah taşıma iznini kaldırdı. Ardından çeteyi yasadışı ilan etti, liderini hapse yolladı.  * * *  Gürcistan'daki bu güç kavgası çok kanlı geçti.  Şevardnadze çeteyi yasakladığı 1995 yılında çok ciddi bir suikast girişiminden, bedenini siper eden yakın koruması sayesinde kurtuldu.   Aynı koruma 9 Şubat 1998 günü Şevardnadze'nin zırhlı aracına düzenlenen roketli saldırıda yaşamını yitirdi.   Şevardnadze Alman Başbakanı Helmut Kohl'ün ilk suikast girişiminden sonra hediye ettiği zırhlı Mercedes'ten mucize eseri sağ çıktı.   İlk yorumu çarpıcıydı: ‘‘Suikastın ardında Bakü-Ceyhan hattını engellemek isteyen büyük güçlerin parmağı olabilir...’’  Deneyimli politikacı böylece yerel çetelerin yeni ve global rolüne değindi... 1995'te ulusal rant kavgası nedeniyle Devlet Başkanı'nı öldürmeye çalışan çete, üç yıl sonra uluslararası petrol oyununda tetikçilik rolüne soyunacak güce ve ilişkilere ulaştı.  * * *  O yüzden MGK'nın ‘‘Çetelerin Türkiye'nin istikrarını bozmak istediği’’ yolundaki tespiti hafifsenecek, basit bir resmi söylem değildir.  Türk siyasi ve ekonomik bünyesi çete üretiyor.   Zaten ülkemiz çetelerle dolu bir coğrafya ile çevrili.  Dikkat etmezsek eşkıya bu ülkeye hükümdar olur...    29 Mayıs 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Türkiye'yi önüne katan yeni global dalga (3)  Enis BERBEROĞLU     Rusya'da paranın gerçek sahibi kim?      Rusya'daki krizin ekonomik nedeni belli.   Petrol fiyatlarındaki düşüş kamu gelirlerini azalttı, Asya krizi ihraç pazarlarını kapatıp dış ticaret fazlasını eritti. Özelleştirmede fahiş fiyat istenip alıcı çıkmayınca yabancı yatırımcı ürktü. Borsa'dan kaçan para dövize yöneldi, kur hareketlendi, faiz yükseldi.  Böylece geldik asıl meseleye: Yabancı yatırımcılar neden bu kadar korkak... Yüksek kâr rakamlarına rağmen Rus ekonomisine neden güvenmiyorlar? Çünkü ne yazık ki Rus sermaye piyasasından organize suç çetelerinin gölgesi eksik olmuyor.   * * *  Rusya'da bankacılık çok zor iş. Proftebank, Tekno-Bank, Pragma-Bank, Mosbisnizbank, Kuzbassprombank gibi bankaların tepe yöneticileri, diğer onlarca meslektaşları gibi faili meçhullere kurban gitti. Cinayetlerden mafyanın sorumlu olduğu herkesin bildiği sır ancak polis hiçbir dosyayı aydınlatamadı.  1993 yılında Rusya'daki mali suç sayısı 110 bindi. Aynı rakam 1994'te 183 bine, 1995'te 300 bine çıktı. Rus organize çeteleri bankaları sahte teminat mektupları, havale emirleri ve hatta kalpazanlıkla soyuyor. Yetmezmiş gibi aldıkları kredileri geri ödemiyor.  Sadece 1993-94 yıllarında Rus bankalarının sahtecilik yoluyla uğradıkları zarar 800 milyon dolar düzeyinde hesaplanıyor.  Rusya Federasyonu İçişleri Bakanlığı tahminlerine göre, yurtiçi gayri safi milli hasıla rakamının dörtte biri suç çetelerin elinden geçiyor.  Takip edilen 5 bin 600 çetenin mali piyasalarda vurgun ve para aklama operasyonları düzenlediği biliniyor. Rus mafyası mali sistemi yurtdışına para transferi amacıyla kullanıyor.  IMF, sadece 1992 yılında Rusya'dan 17 milyar dolar kaçtığını tespit etti. Rusya'dan kaçan sermayenin toplamı hakkında rivayet muhtelif...  En iyimser tahminler 30 milyar dolar düzeyinde, kötümserler 250 milyar dolardan söz ediyor.   * * *  Rusya mafya ile adını koyarak mücadeleye niyetli. Mesela Boris Yeltsin'in 1994 yılında bu amaçla aldığı kararda, ‘‘Halkı gangsterlere ve diğer organize suç örgütlerine karşı korumak için’’ ifadesi yer alıyor.  Bu kararla, bankaların ticari sır sorumluluğu daraltılıyor, çete hesaplarına rahatça uzanma imkânı yaratılıyor. Çete üyelerinin kefaletle serbest kalmaları önleniyor, gözaltı süresi uzatılıyor.  Ancak mafyanın ekonomik nüfuz alanına yönelik operasyonlar, ülkedeki sürekli kriz ortamı nedeniyle pek sonuç vermiyor. Çünkü Moskova yönetimi alınacak sert tedbirlerin sermayeyi ürkütmesinden korkuyor.  * * *  Özetle, ülke ekonomisini mafyaya teslimin garantili yolu belli.  1) Mali piyasaları şeffaflık koşulu aramadan libere etmek.  2) Mafyanın üzerine gidecekmiş gibi yapıp son anda korkup çark etmek.  Gerisini zaten olağanüstü kâr ve risk ortamı nedeniyle ürkek yabancı sermaye hallediyor. Sürekli kriz ortamı hükümetin elini kolunu bağlıyor, mafya ekonomiye hükümdar oluyor.      30 Mayıs 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Polisin adresi  Enis BERBEROĞLU      Türk polisinin siyasi iktidarla irtibatı neredeyse 100 yıldır tartışılıyor. Meşrutiyet hediyesi ilk polis okulunun kuruluş adresinin Çırağan Sarayı olması sadece rastlantı mı sandınız?  İlk Türk polis okulunun açılış öyküsünü, Hayat Tarih Mecmuası 1966 mart sayısında İhsan Birinci renkli bir üslupla anlatmış.   Bize sadece aktarmak düştü.  ***  Osmanlı'da 1907 yılına kadar polis okulu yoktu.   İstanbul'daki kurslarda polise mesleki dersler verilir, notlar kitap halinde basılarak öğrenciye dağıtılırdı.   Selanik'te açılan ilk okulla Rumeli'deki emniyet örgütünde reform amaçlandı. Okulun yönetimi Belçika'dan getirilen iki yabancı subaya teslim edildi. Ancak 1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edilince yabancı subaylar ülkelerine geri gönderildi, okul kapatıldı.   1909 yılında Zaptiye Nezareti (Bakanlığı) tarihten silindi, yerine Emniyet-i Umumiye Müdürlüğü (Emniyet Genel Müdürlüğü) kuruldu.  Hareket Ordusu kahramanı Yüzbaşı Ahmed Bey, yeni devlete polis yetiştirecek okulun müdürlüğüne atandı.  ***  Yüzbaşı Ahmet Bey, yurdun dört bir yanından gelen öğrenciler için bina aramaya başladı. Hicaz Valisi Ahmet Ratib Paşa'nın Acıbadem'deki kasrına göz dikti. Emniyet Genel Müdürü Galip Paşa, ‘‘Bu iş beni aşar’’ diyerek Yüzbaşı'yı İçişleri Bakanı Ferid Paşa'ya yolladı.  Paşa, Yüzbaşı'ya ‘‘Kasrın içini gezdin mi?’’ diye sordu. Yüzbaşı hevesle, ‘‘Evet Paşam bilirim, gayet güzel döşenmiştir. Merdiven korkulukları da billurdandır’’ yanıtını verdi. Oysa Paşa'nın niyeti farklıydı: ‘‘Peki öyle bir bina polise layık mıdır?’’  ***  İçişleri Bakanı'ndan hayır gelmeyince Yüzbaşı Ahmed, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'ya başvurdu.   Ve kendisini çok seven Sadrazam'dan ilk siyasi dersini aldı:  - Ulan ben de seni akıllı biri sanmıştım. O kadar uzak yerde (Acıbadem) polis mektebi açılır mı? Mektep aynı zamanda Babıali'nin muhafazası (korunması) için bir ihtiyat (yedek) kuvvettir. Yarın buraya bir baskın olursa sen ta Acıbadem'den talebelerinle koşarak Üsküdar'a ineceksin, oradan vapura binip bu tarafa geçeceksin ve bizi kurtaracaksın öyle mi? O zamana kadar beni de vururlar, seni de oğlum...  Böylece polis okulu 400 öğrencisiyle Çırağan Sarayı'nın mabeyn dairesine yerleşti. 1914 yılında önce Beyoğlu'ndaki, ardından Karaköy'deki Fransız okullarının binalarına taşındı.   Cumhuriyet rejiminde İttihatçılar kadar paranoyak çıkmadı.  İlk polis okulu 1923'te Konya'da, ikincisi 1926'da Trabzon'da açıldı.  Demek ki polisi şahsi ordusu, hatta muhafız alayı yerine koyma fikri, ilk kez vizyonunu sevdiğim merhum Turgut Özal'ın aklına gelmedi.   Polis devleti hevesi cuntacı-İttihatçı geleneğidir.      1 Haziran 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Taze kuvvet sahaya iniyor  Enis BERBEROĞLU     Bu köşeyi son aylarda takip zahmetine katlananlar, Türkiye'nin başına örülecek yeni çorabın ‘‘Ermeni markalı’’ olacağı yönündeki üç-dört uyarıyı hatırlarlar umarım. Dolayısıyla Fransız parlamentosundan çıkan son karar bizim açımızdan pek sürpriz olmadı.  Aksine, PKK terörünün yedek kulübesine çekilmesi ile birlikte sahaya sürülecek yedek kuvvetin kimliği artık kesinlik kazandı.  ***  ‘‘Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur’’ paranoyasına sahip necip milletimiz nedense yaklaşan belayı sezmekte acemidir.   Oysa 1997 Temmuz ayında yayınlanan ‘‘Yedekteki taşeron: Asala’’ kitabının yazarı Ercan Çitlioğlu aylardır uyarmaya çalıştı:  ‘‘Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan sonra Ermeni terörü hortladığında niçin diye şaşırmıştık. Bu kez şaşırmak için bir nedenimiz yok. Ermeni terörünün Asala ile birlikte çöküşünü izleyen günlerde PKK terörü yükselmeye başlamıştı. Bu kez çöken PKK, yükselme trendine giren ise yeniden Ermeni terörü...’’  Çitlioğlu aslında Fransa'daki Ermeni kararından önceki önemli bazı adımları nasıl umursamadığımızı da hatırlatıyor:  ‘‘1996 yılında California Eyalet Meclisi aldığı bir kararla 24 Nisan'ı Ermeni Soykırımını Anma Günü olarak kabul etti. Biz de faks ve e-mail'ler çekerek vatandaşlık görevimizi yerine getirdik, bu gelişmeyi yaşamımızdan silip attık.   ABD cephesi böyle de, Avrupa'da aynı meseleyi gündeme getiren tek ülke Fransa değil ki!  1997 Mart ayında Belçika senatosunun kabul ettiği, 'Son Osmanlı hükümetinin 1915 yılında Ermeni katliamı yaptığının Türk hükümetince kabul edilmesi' yönündeki kararın üstünden daha bir yıl geçti.   1998 Nisan ayında CNN'deki Ermeni Soykırımı programını ne çabuk unuttuk.   Avustralya New South Wales Parlamento Binası'nın bahçesindeki Ermeni Soykırımını sembolize eden anıt, Eyalet Başbakanı Robert Carr ve Ermington Milletvekili Yunan asıllı Bay Photios'un özel çabaları ile daha yeni açılmadı mı?’’  ***  Ermeni kartını oynayanların zamanlama mühendisliğini takdir etmek gerek.  Çünkü baksanıza, Türkiye'nin ufkunda yaklaşan tehlikeler ortada:  1) Yunanistan'la S-300 füzeleri krizi sıcak çatışmaya dönüşebilir.  2) Suriye durduk yerde Hatay tehdidini gündeme getirdi.  3) Ermenistan'da radikal Taşnak Partisi yeniden açıldı...  Dolayısıyla Ermeni kartını kullanan güçlerin hesabı belli.  Önce hemen her uluslararası platformda, Türkiye'yi Ermeni soykırımı için özür dilemeye zorlamak... Türkiye'nin tavizsiz ve haklı tutumunu bahane ederek teröre başvurmak...   O yüzden tıpkı Ercan Çitlioğlu'nun uyardığı gibi, ‘‘Türkiye, Ermeni terörüne yeniden hoşgeldin demeye hazırlanmalı...’’  Eminim ki Türkiye bu belayı da atlatır. Ancak terörle mücadelede yeni çetelere geçit verilmemesi şarttır.    2 Haziran 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Türkiye uzmanları kıyamet senaryoları  Enis BERBEROĞLU       Medyada çok bilinen ama itirafı zor bir kural vardır: Kötü haber daha iyi satar... Anlaşılan müttefikimiz ABD'deki Türkiye uzmanlarının anlayışı da farklı değil.   Cumhuriyet'ten Fuat Kozluklu'nun haberine göre, ABD ordusunun en önemli strateji kuruluşlarından Ulusal Savunma Enstitüsü'nde geçen hafta sonu, çok kritik bir toplantı düzenlendi.   ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Dairesi'nde görevli, Lehigh Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Henri J. Barkey ile Graham Fueller'in önderliğinde toplanan Türkiye uzmanları yine kıyamet senaryoları tartıştı.  Fuat Kozluklu'nun haberinden yorumsuz aktarıyoruz:  ‘‘Üzerinde durulan senaryolardan birine göre radikal İslamcı hareketler giderek büyüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyasi dengeler üzerindeki etkinliği artıyor. Fazilet Partisi kapatılıyor.  Ardından radikal İslamcılar ayaklanıyor ve ülkede iç savaş patlak veriyor. Çıkan iç savaşta çok sayıda cami bombalanıyor. Radikal İslamcılarla ayrılıkçı Kürtler ittifak oluşturuyor. İç savaş Türk ordusunun içinde de bazı bölünmeleri beraberinde getiriyor.’’  ***  Süper güç ABD'nin bu kadar geniş imkânlarına rağmen dış politikada neden burnunu pislikten kurtaramadığı bu kılavuzlara bakınca daha iyi anlaşılıyor.   Çünkü hazretlerin varsayımları bir yana, muhtemel gördükleri iç savaşta işi cami bombalamaya kadar tırmandırmaları bilimsel yaklaşımdan çok ucuz roman cehaletine yakışıyor.   Oysa gerek Barkey gerekse Fueller, Türkiye'deki ABD çıkarlarını tehdit edecek eğilimleri önceden kestirebilmek için düzenlenen toplantılarda mutlaka rastlanan isimler arasında bulunuyor.   Barkey, Türkiye üzerine son yıllarda peş peşe eser veren bir akademisyen. ‘‘Türkiye'de Devlet ve Sanayileşme Krizi’’, ‘‘İsteksiz Komşu’’ başlıklı iki kitabı var. ‘‘1990'lı yıllarda Kürt Milliyetçi Hareketi’’ başlığı altında toplanan 9 ayrı makalenin yer aldığı kitabın editörü.  Geçen yıl CIA kariyerine sahip Graham Fueller'le birlikte ‘‘Türkiye'nin Kürt sorunu; kökenleri ve geleceği’’ isimli bir kitaba imza attı.   Gazete haberlerine göre Barkey'in Türkiye tezi gayet iddialı...  Profesöre göre Türkiye, Birinci Dünya Savaşı öncesi gücüne kavuşabilir. Ama önce Kürtler'le ve Müslümanlarla ilgili sorununu çözmeli.  ***  Henri Barkey bu tezini görüşlerine sıkça başvuran ABD yönetimine de aktarıyor. Ve dünyanın süper gücünü yanlışa sürüklüyor...  Barkey ve entelektüel müttefikleri ABD yönetimine, ‘‘Erbakan'ın başbakan olması Türkiye'de demokrasiyi geliştirir’’ diye akıl sattılar, halimiz ortada. ‘‘Türkiye'nin Kürt Sorunu’’ kitabında, ‘‘PKK bugünkü koşullar değişmediği takdirde, Kürt sorununun çözümünde en önemli rolü oynayacak konuma gelmektedir’’ diyerek PKK'yı siyasi muhatap saymak gerektiğini ima etti. Şemdin Sakık'a bile inandırıcı gelmedi. Tansu Çiller'i demokrasi kahramanı sayan yine aynı sözde ‘‘akıl tüccarı’’ çevreler...    3 Haziran 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Yüksek teknoloji muhbir vatandaş  Enis BERBEROĞLU  Necip Türk milletinin yüksek teknoloji devrimi karşısında herhangi bir kompleks ve kramp taşımadığı ortada...  Cep telefonlarına üç günde alıştık, internet ortamında sanal miting bile düzenledik. Bankalarımız -üstünüze afiyet- gribe yakalanan kredi kartı müşterilerini eczane faturasından yakalayıp ‘‘geçmiş olsun’’ mesajı yollamayı ihmal etmiyor...  Ama, cep telefonları tüm uyarı ve tehditlere rağmen ‘‘uçuş güvenliğini olumsuz yönde etkiliyor.’’ Milyarlarca dolara mal olan otoyollar ilk yağmurda bataklığa dönüyor. Teknoloji fışkırtan bankalar, bilgisayarlı çeteler tarafından rahatça soyuluyor.  İşbu çelişkinin nedeni dünkü Türkiye Gazetesi'nin 11'inci sayfasında yan yana yayımlanan iki haberle daha iyi anlaşılıyor...  * * *  İlk haber, İstanbul polisinin hiç umulmadık teknoloji hamlesinden söz ediyor. Habere göre, bir süre önce Yeşilyurt'taki evinde soyulan bayan K.A polise başvurduktan sonra olayın şokunu atlatmak amacıyla Antalya'ya gitti.   Polis, kurbanın verdiği eşkâle uyan zanlıyı tespit etti. Zanlı fotoğrafını internet aracılığıyla Antalya'da bulunan bayan K.A'ya iletti.   K.A gaspçıyı teşhis edince ekipler hemen bu kişiyi yakaladı. Böylece İstanbul polisi bir ilke imza atmış oldu.  * * *  Ne yazık ki ikinci haber aynı ölçüde iç açıcı değil.  Bu habere göre, 18 yaşındaki lise öğrencisi A.E.Ö, 7 Aralık 1997 tarihinde internette Turknet'in ‘‘Forum Güncel’’ sayfasında elektronik sohbet sırasında diline hâkim olamadı.  Güncel konu, Ankara'daki metro inşaatı nedeniyle açılan çukura düşen bir görme özürlü ve bu kazayı protesto etmek isteyen arkadaşlarına belediye zabıtasının şiddet kullanmasıydı.  Alkollü olan lise öğrencisi, görme özürlüleri dövenlerin polis olduğunu sandı, ‘‘kötü anılarının da etkisiyle’’ hakaret dolu bir mesaj döşendi.   Liselinin mesajında, açık kimliğinin tespitine yol açacak elektronik posta adresi de ekliydi. A.E.Ö'nün mesajını okuyan kimliği meçhul muhbir hemen polisi, savcıyı ayaklandırdı. Beyoğlu Savcılığı, Turknet'ten liselinin adresini aldı.  A.E.Ö hakkında, ‘‘Devletin emniyet kuvvetlerine açıkça hakaret suçuyla’’ dava açıldı. Mahkeme, liseliye önce bir yıl ağır hapis cezası verdi, ardından 10 aya indirdi. Ceza A.E.Ö'nün daha önce suç işlememiş olması nedeniyle beş yıl süreyle ertelendi.  Böylece liseli genç, Türkiye'nin ilk internet mahkûmu oldu.  * * *  Yıllardır kahvedeki TV ekranını işgal eden devlet büyüklerine hakaret ettikleri savıyla mahkemeye verilen asabi vatandaşların kaderini düşünür, mücrim gibi titrer dururum.  Ekranla dertleşmenin neresi suçtur asla anlayamam...  Bu yüzden internet gibi dünyanın sınırsız ifade özgürlüğü tanımaya çalıştığı ortamda işlenen çocukça bir suçu;  1) İhbar etme başarısını gösteren sayın muhbir vatandaşı,  2) Ciddiye alıp dava açanları,  3) Hele cezaya değer bulanları  tebrik ediyorum.   Yine nerede yaşadığımızı hatırlattılar.  Konuşan Türkiye ha!  Fısıldayamıyor bile...    4 Haziran 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Tarih yazmak (1)  Enis BERBEROĞLU       Tarih yazmak ciddi iştir. Kokmuş eti Fransız sosuyla yutturmaya benzemez.   Üstelik tarihi tarihçi yazar, politikacıya düşmez. Hele Ermeni soykırımı iddiası gibi tarihin en tartışmalı yıllarına rastlayan insanlık dramı hakkında sadece yanlı bilgiye dayanarak ahkâm kesmek pipolu-bereli entellere hiç yakışmaz...  * * *  1915 yılının nisan ayı... Doğu Anadolu, Birinci Dünya Savaşı'nın ilk kışından çıkıyor. Ama ne kış... Enver Paşa askeri Sarıkamış'ta kırdırmış.   Rus Ordusu, Van'ın kapısına dayanmış.   Van'da Ermeni isyanı çıkmış, Osmanlı tebası bazı Ermeni vatandaşlar, çete kurarak Rus ordusuyla birlikte kente saldırmış. Van hiç direnmeden teslim olmuş. Kentte yaşayan tahminen 35 bin Türk ya kaçmış veya öldürülmüş. Rus Çarı üstün başarıları nedeniyle Ermeniler'e tebrik mesajı yollamış.  Van'daki Ermeni-Rus ittifakı üzerine Osmanlı hükümeti, 24 Nisan günü Ruslar'la işbirliği yapan 2 bin 345 Ermeni hakkında tevkif emri çıkartmış.  İşte bu nisan ayının 24'üncü günü Ermeni soykırımı İddiaları için temel dayanak seçilmiş... Halbuki tarih açısından bakıldığında saldıran Ermeniler; ülkelerini, aile ve namuslarını savunurken ölenler Türkler...  * * *  Dilerseniz 1915 yılının kalan bölümünü ABD gazetelerinin o tarihteki nüshalarından takip edelim. (*)  28 Nisan 1915 tarihli New York Times Gazetesi'nin haberinin başlığında, ‘‘Büyükelçi Morgenthau Rusya'nın isteği üzerine girişimde bulundu’’ ifadesi var.   Habere göre, Rusya'nın Washington Büyükelçisi Bahkmeteff, Dışişleri Bakanlığı'na başvurarak, hükümetinin ve Ermeni Kilisesi'nin ABD Başkanı'na yönelik iki ayrı mesajını iletiyor.   Acil yardım dileyen bu mesajlar üzerine Dışişleri Bakanı Byran İstanbul'daki ABD Büyükelçisi Morgenthau'ya telgrafla talimat geçiyor.   Bakan Byran, ‘‘Rus Büyükelçisi aracılığıyla yollanan mesaj bakanlığımıza Ermeni katliamıyla ilgili olarak ulaşan ilk haberdir. Girişimimizin maksadı tamamen insani amaçlıdır’’ diyor.  * * *  Burada bir parantez açarak, ABD'nin Ermeniler'e özel ilgisinin nedenlerini gözden geçirelim.  27 Eylül 1915 tarihli The Independent Gazetesi'nin haberine göre, ABD'li misyonerler 19'uncu yüzyılda Osmanlı toprakları üzerinde 20 milyon dolardan fazla harcama yaptı.  1915 yılı itibariyle yatırımlardan geriye bir dizi ABD okulu kaldı: İstanbul Robert College Erkek ve Kız Liseleri, Beyrut Suriye Protestan Koleji, İzmir Uluslararası Koleji, Harput Fırat Koleji, Antep Koleji, Maraş Türkiye Koleji, Tarsus St. Paul Koleji, Sıvas Öğretmenler Koleji...  Bu okullarda toplam 40 bin öğrenci okuyordu ve neredeyse tamamı Ermeni'ydi. Sanırız o yüzden; ABD, Ermeni meselesine etnik çerçeveden çok, ‘‘Kıyıma uğrayan Hıristiyan cemaate yardım’’ boyutuyla yaklaştı.  Oysa Fransa, İngiltere ve Rusya savaştıkları Osmanlı'ya karşı yöneltilen soykırım iddialarını siyaseten destekledi.   O tarihteki müttefikimiz Almanya bile bu suçlamadan nasibini aldı...  Ermeni kartıyla oynanan bu oyunun ABD medyasındaki izdüşümünü aktarmaya yarın da devam edeceğiz.      5 Haziran 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Tarih yazmak (2)  Enis BERBEROĞLU      Tarih yazmaya heves eden Fransız salon sosyalistleri bile ‘‘Ermeni soykırımı’’ iddiasının Birinci Dünya Savaşı'nın en kanlı günlerine denk düştüğünü fark edecek zekâdadır.  Ermeniler'in Doğu Anadolu'daki Rus-Osmanlı savaşı sırasında iki cephe arasında sıkışıp kaldığı, göç yollarında öldüğü ortadadır.  Nitekim askeri tarihçi Emekli General Mahmut Boğuşlu o günleri şu satırlarla anlatır:  ‘‘Ermeniler, Van Gölü çevresinde ve Fırat Nehri vadisinde Rus ordusunun taarruzunu kolaylaştıracak, Rus ordusu ile işbirliği yapacak durumda idiler. Ancak böyle bir işbirliği, bazı bölgelerde, özellikle Murat vadisinde temmuz ayındaki (1915) Malazgirt Muharebesi esnasında Ermeniler'e pahalıya mal olmuş bir işbirliği idi.   Murat vadisinde, Muş şehri ile Ağrı şehri arasındaki muharebelerde Ruslar ve Türkler med ve cezir dalgaları gibi birbirlerinin peşine düşmüşler, birbirlerini kovalamışlar ve birbirleri karşısında geri çekilmişler, bu arada med ve cezir dalgalarına kapılan Ermeniler de kan kaybetmişler, ölü ve yaralı zayiat vermişlerdir.’’ (Birinci Cihan Harbi-Kastaş Yayınları)  * * *  W.E.D Allen isimli İngiliz askeri tarihçi de ‘‘Kafkas Harekâtı’’ başlıklı kitabında, aynı savaş ortamını şöyle aktarır:  ‘‘Malazgirt Muharebesi kaybedilmişti... Çekilişin her günü birliklerin (Ruslar) morali daha da kötüye gidiyordu. Topçusunun kurtarılmasına rağmen 66'ncı Rus tümeni bütün ağırlığını kaybetmiş ve yollar firar eden binlerce Ermeni ile dolmuştu. 3'üncü Türk ordusu Rus taarruzlarını kırarken Ruslar'a destek veren Ermeniler de kendi kendilerini kırıyorlardı.’’  Demek ki Ermeniler'in en azından bir bölümü, zorunlu göç değil savaş müttefiki Ruslar'la birlikte geri çekilmenin kurbanıdır.  * * *  Zaten Ermeni meselesi savaş tarihindeki yerine oturunca, tarafsız ABD basınındaki yansımaları anlamak daha kolay olacaktır.   Dün bu köşede Ermeni soykırım iddiasının ilk kez Washington'daki Rusya Büyükelçisi tarafından gündeme getirildiğini aktardık.  Rusya'nın bu girişiminden bir ay kadar sonra ikinci adım geldi.   24 Mayıs 1915 tarihli New York Times Gazetesi'nin haberine göre Osmanlı ile savaşan İngiliz, Fransız ve Rus hükümetleri ortak bir notam verdi. Notamda, Ermeni katliamı iddiası yinelendi, ‘‘Bab-ı Ali hükümetinin her üyesinin bu eylemlerden sorumlu tutulacağı’’ tehdidi kayda geçirildi.  Ermeni soykırımı iddialarından Almanlar da nasibini aldı.  29 Haziran 1915 tarihli New York Times'a göre İngilizler, ‘‘Almanlar'ın Ermeni katliamına göz yumdukları’’ görüşündeydi.   Bu amaçla, Papa'nın Alman Kaiser'inden Ermeniler için ricacı olması önerildi. (9 Aralık 1915, New York Times). ABD'nin Almanya nezdinde gayriresmi girişimi gündeme geldi. (1 Ekim 1915, New York Times).  ‘‘Bir buçuk milyon Ermeni'nin öldüğü’’ iddiası da yine ABD basınına yansıdı. 5 Eylül 1915 tarihli New York Times'ta gazetenin Selanik muhabiri (dikkat edin İstanbul bile değil) bir buçuk milyon Ermeni'nin açlıktan ve hastalıktan öldüğü iddiasını gündeme getirdi. (Ancak aynı haberde Türk ordusunun da açlıktan kırıldığı gözlemi vardı.)  * * *  Anlaşılan Ermeniler'i kıran planlı bir soykırım harekâtı değil Birinci Dünya Savaşı'nın gazabıdır. Aksi yönde iddia sahiplerinin yanıtlaması gereken çok açık bir soru vardır.  Osmanlı hükümeti, iddia edildiği gibi Ermeni nüfusu yok etme kararı aldıysa, neden sadece Van'daki veya Kayseri'deki Ermeniler'le yetindi.  Burnunun dibindeki İstanbul Ermenileri'ne veya Lübnan'daki Ermeni nüfusa neden dokunmadı?    6 Haziran 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Banka hırsızları  Enis BERBEROĞLU        Gün geçmiyor ki, Türk mali sisteminde yeni bir ahlaki tartışma açılmasın... Batık bankalardan, Türk büyüklerine açılan kredilerde yolsuzluktan söz edilmesin.  ‘‘İtibar müessesesi’’ bankalara karşı güven duymamak-en azından bizim kuşak için- alışkanlık haline geldi.   Banker skandalları, her 10 yılda bir batan birkaç banka yüzünden mali sisteme duyulan kuşku sanki genetik şifremize kadar işledi.   Oysa tarihimizde aksi yönde güzel öyküler de var.  ***  İstanbul'u gezen Kapalıçarşı'yı ve İç Bedesten'i mutlaka bilir.   Ama sanırım Bedesten'in yüzyıllarca banka gibi çalıştığını duyanların sayısı azdır. Bizans mirası Bedesten'de kıymetli eşyaların saklanması amacıyla yapılan özel dolaplar duvarların içinde saklıydı.  Evliya Çelebi'ye göre Fatih döneminde tam 28 dolap vardı. Bedesten'deki her üç dükkâna bir dolap düşüyor, dördü de binanın köşelerinde bulunuyordu. Demek ki Bedesten'de 12 banka kasası faaliyetteydi.  Hayat Tarih Mecmuası'ndan Ertan Ünal'a göre devrin zenginleri mücevherlerini, altın ve gümüşlerini küçük bir ücret karşılığında bu dolaplarda saklardı.   Bedesten, tahmin edileceği gibi çok sıkı korunurdu. Ama yine de 1591 yılındaki soygun önlenemedi. Bir sabah dükkânlarını açan tacirler, dolaplardan yaklaşık 30 bin altının çalındığını fark etti.   Bedesten'deki dükkânlar tek tek arandı, hırsız bulunamadı. Padişahın özel görev verdiği yeniçeri ağası, Bedesten'in çevresindeki dükkânları da aramayı akıl etti. Bir acemin dükkânında çalıntı altın ve mücevherleri buldu. Suçlu hemen asıldı.  Bu ilk soygun girişiminden sonra kimse dolaplara dokunmaya cesaret edemedi. Ta ki 1754 yılına kadar. Bu tarihte bir hırsız damını kazmayla deldiği dükkâna girmek isterken bekçiler tarafından yakalandı. Aynı dükkânın kapısında boynunda kazmasıyla idam edildi.  ***  Bankacılık ciddiyeti Cumhuriyet'in ilk yıllarına miras kaldı.   Yeniden yayın yaşamına başlayan Bütün Dünya'nın ilk sayısındaki Atatürk ve İş Bankası öyküsü bu ciddiyete kanıttır.  Ozan Sağdıç'ın aktardığına göre, Mustafa Kemal 1931-32 yıllarında İstanbul'da Rose Noir isimli bir eğlence yerine sıkça uğrardı.  Bir gün bu eğlence yerinin yeniden ve daha iyi dekore edilmesi isteğini mal sahibi Beyaz Rus Madam Vera'ya açtı.   Madam Vera parasızlıktan yakınınca banka kredisi almasını önerdi. Hatta yeni kurulan İş Bankası'na başvurması için yol gösterdi.  Madam Vera'nın ricası üzerine, İş Bankası'na ‘‘Madam Vera'ya 15 bin liralık kredi açılıp açılmayacağının araştırılması ve mümkünse verilmesini’’ isteyen bir mektup yolladı.  Ertesi gün bu mektubu alan İş Bankası Genel Müdürü Muammer Eriş hemen Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'ı aradı. Madam Vera'nın zaten borç içinde yüzdüğünü, kredi açamayacaklarını bildirdi.  Hasan Rıza Bey de bu kararı onayladı:  - Gazi'nin yazdığı mektubun ifadesi açıktır. Durumun incelenmesini ve koşulları uygunsa kredi verilmesini istemektedir...  İş Bankası Madam Vera'ya kredi açmadı. O yüzden hâlâ ayakta duruyor.  Mustafa Kemal, vizyonuyla meşhur ahir zaman politikacıları gibi yüzsüzce ısrar etmedi. O yüzden saygıyla anılıyor.    8 Haziran 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Yerel yöneticiye daha fazla yetki  Enis BERBEROĞLU     Sorunlu Doğu ve Güneydoğu coğrafyasında çalışan vali ve kaymakamlar geçen hafta sonu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin konuğu oldular.  Gündüz derneğin seminerine katıldılar, gece NTV'de Nuri Çolakoğlu'nun sunduğu Enine Boyuna programında kişisel icraat deneyimlerini aktardılar.  Vali ve kaymakamları izlerken ilk tespitimiz, hızını kaybeden terörün yerel yöneticilere moral verdiği yönündeydi.  Birinci derecede sorumluluk taşıdıkları yerleşim merkezinde can güvenliği sorun olmaktan çıkınca, genç kaymakamlar örneğin eğitim alanında kişisel inisiyatif kullanma cesaretini buldular.  *** 
 Genç kaymakamın adı, Hüseyin Parlak. Şimdi Niğde Ulukışla kaymakamı, bir önceki görev yeri Mardin'in İdil İlçesi...  Geçen eğitim yılında 63 ilkokuldan sadece 18'i eğitime açılınca, kaymakam Parlak bir çare arıyor.   İlçenin lise mezunu tüm gençlerini toplantıya çağırıyor, ‘‘Bakın siz şanslısınız, hiç değilse liseyi bitirdiniz, ama kardeşleriniz ilkokula bile gidemiyor. Onlara öğretmenlik yapsanıza’’ önerisini getiriyor.  90 yöre genci öneriyi kabul ediyor, ama bu kez de maaş ödemeleri sorun oluyor. Kaymakam Hüseyin Parlak, cesaretini yitirmiyor.   Gönüllü öğretmenlere, ‘‘Gerekirse ceketimi satar öderim’’ diye söz veriyor. Altı ay için toplam 50 milyon lira için anlaşıyor. İlçede tüm okullar açılıyor, yaşam normale dönüyor.  Nitekim bir sonraki kaymakam Mehmet Şener, düzenlediği İdil Festivali ve Rock konseri ile bu ilçenin adını Türkiye'ye yeniden duyuruyor.  Üstelik İdil'in adı bu kez kepenk kapatma eylemleri, PKK saldırıları, ölü ve yaralı rakamlarıyla değil, sanat ve kültürle birlikte anılıyor.  ***  Güneydoğu'da genç yönetici de, örnek alınacak öykü de çok...  Örneğin Şırnak'ta vilayetin lise mezunlarına destek vermesiyle, yüzde 22 düzeyinde olan üniversite başarı oranı yüzde 70'e kadar yükseldi.  Malatya'nın Arguvan İlçesi'nde dört köyün içme suyu, sivil toplum örgütlerinden alınan yardımla 2.5 ay gibi kısa sürede bağlandı.  Siirt'te vilayet, okul çağındaki 51 bin gençten 17 bininin eğitim almadığını, okula gitmeyenlerin 13 bininin kız çocuğu olduğunu saptayınca harekete geçti, kadınlara dönük eğitim hamlesi başlattı. Cizre'de 15 bin kadına nüfus planlaması ve bebek sağlığı eğitimi sunuldu.  ***  Ne yazık ki, genç kaymakamların aktardığı özel bilgiler, GAP'tan sorumlu Devlet Bakanı Salih Yıldırım'ın genel rakamları altında ezildi kaldı.  Bakan Yıldırım, örneğin Şırnak'ın üniversite sınavında en başarısız il olduğunu hatırlattı, ardından bırakın teşviki bölgeye banka kredisi bile verilmediğini rakamlarla kanıtladı.  Hemen ardından çok çarpıcı bir tespitte bulundu:  - Bölgeye resmi kaynak aktarılmıyor değil, ancak verimli kullanılmıyor.  Salih Yıldırım'a göre merkezi idare bölge için ayrılan kaynakları yerinde, zamanında harcamıyor, bu yüzden hedeflerin gerisinde kalınıyor.  O zaman çaresi, merkezi ve yerel idare arasında koordinasyonu sağlayacak GAP İdaresi'ni daha otonom konuma getirmek gibi gözüküyor.  Bu yöntemle vergilerimizi, hantal merkezi yapı yerine, bölgedeki genç ve idealist yerel idarecilere emanet etmiş oluruz.    9 Haziran 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Haklı çıkma süresi azaldı  Enis BERBEROĞLU       Bombanın fitiline bakacak cesarete sahip olanlar, yanma hızının patlamaya yakın arttığı izlenimini aktarırlar.   İşte o misal, Türkiye'de herhangi bir karamsar yorum veya felaket ihbarının doğrulanması için geçen süre her geçen gün azalıyor.   Artık haklılık teyidi için ‘‘Beni tarih yargılayacak’’ gibi hamasi nutuklara gerek yok. Haftalık dergiler, hatta bazen günlük gazeteler bile beklenen kara haberi yetiştiriyor.  * * *  Son günlerde magazin gündeminden manşetlere tırmanan Muazzez Ersoy'a silahlı saldırı da -en azından basın marifetiyle- ‘‘geliyorum’’ diyen skandallara yeni örnektir.   Gerçi Adalet Bakanı'nın ‘‘Türkiye'nin çivisi çıktı’’ diye özetlediği tepkisi hafif özeleştiri ve bolca hayret koktu. Ama eski Edirne Cumhuriyet Savcısı Ali Sami Arlı'nın daha üç ay önce yaptığı uyarı ortadadır.  Savcı Arlı'nın 19 Mart 1998 tarihli Milliyet Gazetesi'ndeki ihbarı noktasına, virgülüne kadar doğrulandı: ‘‘Tarım Açık Cezaevi'nde hükümlüler gecelerini bar ve pavyonda geçiriyorlar.’’   Halen Kastamonu Cumhuriyet Savcılığı görevinde bulunan Arlı, kehanete değil bilgiye dayalı uyarıya kulak asmayanlara dün Anadolu Ajansı aracılığıyla yine seslendi:  ‘‘Silahlı saldırı olayını gerçekleştiren Süleyman Aygün'ün dosyasını incelediğimde, bu kişinin dışarda çalışmasını uygun bulmamış ve protokol müsaadesi vermemiştim. Hele avukatın yanında bir mahkûmun çalışmasını hiç uygun görmemiştim. Ancak, ben Edirne'den ayrıldıktan sonra bu kişiye dışarıda çalışma izni verilmiş.’’  * * *  Devlet ciddiyetini gösteren bazı hizmetler vardır. Örneğin sağlık ve eğitim gibi... Ciddi devlet vatandaşını eğitir, tedavi eder.   Ama en az o kadar önemlisi, vergiyi keyfi salmaz, cezaevine koyduğu suçluya sahip çıkar.  Cezaevinde açlık grevinden ölümler ne kadar büyük günahsa, hükümlünün elini kolunu sallayarak çıkıp adam vurması o kadar büyük ayıptır.  Üstelik bu skandal öyle karmaşık ve sistem meselesi sayılacak boyutta değildir. Olay yeri Tarım Açık Cezaevi olduğu için giriş çıkışlarda polisin, jandarmanın sorumluluğu yok denecek kadar azdır.  Tüm sorumluluk adli personelin boynundadır. Hesap sorulacak makam ve kişiler bellidir. Laf kalabalığına gerek yoktur.      10 Haziran 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Cezaevleri ve çeteler  Enis BERBEROĞLU     Daha önce de yazdık... Susurluk kamyonu sayesinde tanıştığımız özel örgüt, 1996 yılının beş aylık döneminde yakalanan 10 çeteden sadece birisiydi.   Ancak kritik önemi, üyelerinin devlet ve siyaset sahnesindeki konumlarıyla ilgiliydi. Zaten o yüzden hükümet, Meclis ve yargı, Susurluk çetesi karşısında direnemedi, çözüldü.   Ama kamuoyu önünde teşhir edilmek çeteye de yaramadı. Özel savaş koşullarında ve siyasi otoritenin gafleti yüzünden kurulan bu çete, patlak veren skandal sayesinde sahne ışıklarına yakalandı, hareketsizliğe mahkûm oldu. Ne var ki ‘‘Devlet Çetesi’’ yalnız tarihe geçmekle kalmadı, cahil, yoksul ve umutsuz kent zorbalarına örnek teşkil etti.   Allah'tan ülkenin dört bir yanında mantar gibi bitiveren yeni çeteciklerin hiçbiri, devlete Susurluk sanıkları kadar derin sızamadı.   Sızmasına izin verilmesi de mümkün gözükmüyor.  Çetelerin efsanevi ismi Yeşil bile, geçenlerde Aydınlık Gazetesi'ne ‘‘Devlet beni istediği anda bulur, vurur’’ diyerek kendi boyunu ve gerçek patronunu alenen açık etti.  ***  Her yerde Susurluk Çetesi görmek paranoyası, öküz altındaki buzağıyı kamuoyu nezdinde kahraman ilan etmekten ve korku salarak haraç toplamasını kolaylaştırmaktan başka işe yaramaz.  Susurluk Çetesi'nin ilacı, daha fazla demokrasi ve şeffaf devlettir. Ayrıca idelojik açıdan hiçbir bireyin, devletin yerini alamayacağı dersinin iyice kavranması gereklidir.  Sağlıksız ekonomik bünyenin ürettiği çetecikler -çek senet tahsilatı, gecekondu mafyaları gibi- ile mücadelenin yöntemi farklıdır. Çetecikleri ezmek daha kolaydır, ama zaman alır.  Bu süreçte güvenlik güçlerinin devletin gölgesinde yürümeye çalışan çetecilere cesaret vermemesi büyük önem taşır. Aksi halde ‘‘devlete yaranma’’ adına yeni suçların işlenmesi kaçınılmaz hale gelir.  ***  Susurluk Çetesi, gücünü devletin zirvesinden -iyimser yorumla gafletinden- alır, çeteciklerin yetiştiği, yiğidin harman edildiği mekân ise cezaevidir. O yüzden Adalet Bakanı Oltan Sungurlu'nun dünkü Cumhuriyet'te yer alan samimi açıklamasını dikkatle okumak gereklidir.  Bakan Sungurlu, belki de farkında olmadan çeteciklerin terör örgütleri gibi yavaş yavaş cezaevlerine el koyduğunu itiraf ediyor:  ‘‘Hüküm giyen çek-senet tahsilatçılarını hiçbir cezaevi yönetimi istemiyor. Bunlar tam bir şehir eşkıyası... Örneğin Akın Birdal suikastı nedeniyle tutuklanan Cengiz Ersever ve arkadaşlarının kaldığı Kastamonu Cezaevi'nden faks üstüne faks geliyor. 'Halk suçluları burada istemiyor, bunları alın' diye. Kürşat Yılmaz'ı da önce Kastamonu Cezaevi'ne koymuştuk. Fakat daha sonra oradan firar edebileceği bize bildirilince Niğde Cezaevi'ne sevk ettik. Oradan da kaçtı. Bunlar başımızın belası. Cezaevlerinde eskiden böyle şey yoktu... Bunlar 1991'lerden sonra sorun olmaya başladı...’’  Cezaevine egemen olan örgütlü suç çetelerinin gücünü yine Sungurlu'dan dinleyelim: ‘‘...Bu mafya denilen şehir kabadayıları, terör suçlularından daha tehlikeli olmaya başladılar. Neredeyse terör suçlularını methedeceğimiz günler geliyor...’’  Yarın çetecilerin elindeki cezaevlerinden bazı rakamlar...      11 Haziran 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Cezaevi, yoksul ve cahil yatağı  Enis BERBEROĞLU     Güneydoğu 'nun sosyo-ekonomik geri kalmışlığı nasıl PKK için verimli tarlaysa, cezaevleri de örgütlü suç çetelerinin başlıca eleman kaynağı...  Kasım 1997 itibariyle cezaevlerinde 60 bin hükümlü ve tutuklu yatıyordu. Aynı tarihte terör suçundan hükümlü ve tutuklu sayısı sadece 9 bin 5 kişiydi. Yani kabaca her 10 cezaevi sakininin 8'i adi suçlu veya halk arasındaki yaygın deyimle ‘‘kader kurbanı’’.  1996 Haziran ayı itibariyle cezaevlerinde yatanların tutuklu ve hükümlü olarak dökümü de ilginç... 28 bin hükümlüye karşılık, 24 bin tutuklu var.  Yani cezası kesinleşenlerle, yargılaması sürenlerin sayısı neredeyse birbirine denk. Oysa 1986 yılında cezaevlerinde 33 bin hükümlü, 18 bin tutuklu yatıyordu. Demek ki aradan geçen on yılda yargı daha da ağır işlemeye başladı, mahkemeler uzadı.   ***  Cezaevlerindeki erkek hükümlülerin yüzde 75'i, kadınların yüzde 80'i 21-45 yaş grubunda... Erkek hükümlülerde, meslek grupları açısından tarım ilk sırayı alıyor. Hizmet sektöründe çalışanlar ikinci büyük grup, serbest meslek sahipleri ancak üçüncü sırada...  Kadın hükümlülerde ilk sırayı ‘‘ev kadınları’’ alıyor. Emekli ve öğrenciler ile hizmet işlerinde çalışanlar bu grubu izliyor.  Erkek hükümlülerde en yaygın suç türü hırsızlık ve soygun. Kasten adam öldürme hemen ikinci sırada. Oysa kadınlarda bu suç ilk sırayı alıyor, devlet aleyhine cürümler ikinci sırada bulunuyor.  ***  Okul ve cezaevleri sayısındaki ters orantı hemen gözleniyor.  Çünkü hükümlülerin yüzde 3.5'lik bölümü okuma-yazma dahi bilmiyor. Yüzde 6.5'lik bölümünün sadece okuma-yazması var. Yüzde 63'ü ilkokul mezunu.  Her dört hükümlüden üçünün eğitimi ilkokul veya daha düşük düzeyde...Hükümlülerin sadece yüzde 16'sı ortaokul, yüzde 10'u lise diplomalı. Yüksek okul mezunu hükümlülerin oranı ise yüzde 1.5.  Yarısı devlet aleyhine suçlardan cezaevine düşen tutukluların, eğitim rakamları da hükümlülerden farklı değil. Yani cehalet düzeyi siyasi veya adi suça göre değişmiyor.  Son olarak hükümlülerin ceza süresinde 5-10 yılın ilk sırada bulunduğunu belirtmekte yarar var.  ***  Cezaevlerinde yatanların profili işte böyle...  Hepimizi Allah kurtarsın...    12 Haziran 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Yunanistan'daki paniğin nedeni  Enis BERBEROĞLU        Türkiye'nin Avrupa'ya yakınlaşmasına inatçı engel, S-300 füzeleri, Balkanlar'daki zıtlaşma... Yunanistan ısrarla Türkiye ile ilişkilerini germeye çalışıyor. Üstelik son birkaç yıldır, ‘‘Türk düşmanlığı’’ Yunan kamuoyuna dönük seçim yatırımı boyutunu aştı, her an sıcak çatışmaya dönüşecek risk taşır hale geldi.  Atina sanki önceden belirlediği takvime uygun davranıyor.  Bu takvimde sapma yaratacak uluslararası arabuluculuk girişimlerine, Ankara'nın yumuşama sinyallerine kulak asmıyor.  Bazı çevrelere göre Türkiye ile çatışmanın kaçınılmaz olduğu görüşünü taşıyan Atina, sıcak saatleri mümkün olduğunca öne çekmeye çalışıyor.   Çünkü Atina, zamanın Türkiye'den yana işlediğini biliyor...  * * *  Yunanlı Thanos Dokas ve Nikos Proronotarios, ülkelerinde Türkiye uzmanı sıfatıyla tanınır. Bu ikili, Yunan Milli Savunma Akademisi ve Deniz Harp Okulları'nda ders ve konferans verir.  1994 tarihinde kaleme aldıkları ‘‘Türkiye'nin askeri gücü’’ başlıklı kitapta, Türk ordusunun Körfez Savaşı sonrasında geliştirdiği yeni savaş anlayışını övdüler:  ‘‘Türk genelkurmayı, Irak savaşında edinilen tecrübeler ışığında Airland Battle (Kara ve Hava Kuvvetleri'nin müşterek harekâtı) fikrini benimsedi. Bu çerçevede ve ABD örneğinde olduğu gibi Kara Kuvvetleri'nin ana muharip birlikleri olan tümenleri süratle tugay seviyesine dönüştürdü. Alaylar da taburlara dönüştü. Özellikle yüksek ateş gücü olan, süratle hareket edebilen birliklere ağırlık verildi. Yeni fikirlerin icra safhasına konulması Türk Silahlı Kuvvetleri'nin önce yarı profesyonel sonra tam profesyonel olarak yeniden yapılması ile mümkün olacaktır.’’  * * *  Ancak Yunanlı askeri uzmanları, Türk ordusunun insan kaynaklarındaki bu gelişme kadar silah ve teçhizat düzeyinin tedirgin ettiği de ortada...  İki yazar, Türk Savunma Sanayii'nin gücü hakkındaki analize şu gerçekçi tespitle başlıyor: ‘‘1974 (Kıbrıs Barış Harekâtı) karar yılı olmuştur. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri her ne kadar hedefine ulaşmış olsa da, kararlı hasımlar karşısında hemen her alanda modern savaşın gerektirdiği imkân ve kabiliyetlere sahip olmadığı anlaşılmıştır...’’  1974'teki sıkıntıyı bir daha yaşamak istemeyen Türk ordusunun modernleşme hamlesi iki Yunanlı yazarın kitabına şöyle yansıyor:  ‘‘1970'li yılların sonunda iki ülke arasındaki askeri güç dengesi Yunanistan'ın lehineydi. O dönemde Türk ekonomisi iflasın sınırındaydı. ABD ambargosu, Yunanistan'a nefes alma olanağı sağlıyordu.’’  ‘‘Büyük kısmı hazır olarak ithal edilen askeri malzemenin en kısa zamanda teslim alınması avantajı Yunanistan'ın hoşuna gitmektedir. Fakat Türkiye'nin savaş sanayiine yaptığı yatırımlar yakın gelecekte bu avantajı altüst edecektir.’’  ‘‘Türk silahlanma programları bugün (1994) tam bir gelişme içinde bulunmaktadır. Tamamlanarak verimli hale gelmesi 3-4 yıl sonra, 1996-97'den sonra olacaktır. Askeri yapısındaki çok yönlü gücün tesis edilmesi, bugünkü tempoyla ve kesintisiz olarak sürdüğü takdirde, Türkiye gelecekte Yunanistan'a karşı askeri harekât gerçekleştirecek duruma gelecektir.’’  * * *  Sorunlu ve biraz isterik komşumuz abartmayı sever. Dolayısıyla Türkiye'nin Yunanistan'a saldıracağı tahminine katılmak mümkün değildir.  Ama Atina'nın son yıllarda izlediği politikada ‘‘Türkiye'nin iki ülke arasındaki farkı bir daha kapatılmayacak ölçüde açması’’ korkusunun özel yer taşıdığını unutmamakta fayda var.  Yarına: Yunan ordusunun 1998 kıyamet senaryosu...      13 Haziran 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Ege'deki Yunan adasına abluka  Enis BERBEROĞLU       Dün bu köşede iki Yunanlı askeri strateji uzmanının ‘‘Türkiye'nin Askeri Gücü’’ isimli kitabından söz ettik. Kitapta işlenen, ‘‘Türkiye 1998 yılından itabaren silahlanma yarışında arayı açacak’’ korkusunu aktardık.  Bugün yine aynı kitapta yer alan 1998 tarihli kıyamet senaryosundan alıntılar sunacağız...  ***  İki Yunanlı yazarın 1994 yılında kaleme aldığı senaryoda, Yunanistan'ın Balkanlar'da yalnız ve tehdide açık kalacağı varsayımı vardı. (Bu öngörü büyük ölçüde doğrulandı, Yunanistan'ın Makedonya ve Arnavutluk'la ilişkileri ciddi sorunlara gebe...)  Yunanistan'ın Ege'de savaş düzenine geçerken sorunlu sınırlarından kuvvet indirimine gitmesi zorunludur. Oysa yine Yunanlı yazarların da kabul ettiği gibi, ‘‘Türkiye Kara Kuvvetleri'nin 1/5'i ile 1/7'sini, Hava Kuvvetleri'nin 1/3'ünü, Hava Destek Gücü'nün 1/6'sını ayırmak suretiyle Ege'de üstün güç olabilmektedir’’.  ***  Yunanlı yazarların olası Ege çatışma senaryosuna göre, Türkiye Yunan topraklarına saldırmıyor... Sadece Ege adalarından birisini, muhtemelen Sakız, Sisam veya Midilli'yi çembere alıyor.  Bu atakla, sürpriz saldırı avantajını feda ediyor, ancak Yunanistan'ı hamleye zorluyor. Yunanistan, çemberdeki adayla haberleşme imkânı dahi bulamıyor. Çünkü Türkiye adaya elektronik izolasyon uyguluyor.  Atina çaresiz güçlü donanması ile yardıma koşuyor.  Gerisini yazarlara bırakalım:  ‘‘Son tahlilde dezavantajlı durumda olacağımızı göreceğiz. Zira Deniz Kuvvetleri'nin oynadığı rol saldırı rolüdür. Türkler arzu ettikleri bir çatışma çeşidi olan bu ihtimalin gerçekleşmesini istemektedir. Çünkü kendi Deniz Kuvvetleri'ne bir zarar gelmeden güçlü Yunan donanmasını zayıflatma fırsatını bulacaklar. Böyle bir çatışma, Türk uçaklarının sayısında meydana gelecek kayba rağmen, muhtemelen Yunan Deniz Kuvvetleri'nin yenilgisi ve gururunun kırılması ile sonuçlanacaktır. Çünkü savaş gemileri ile uçaklar arasındaki çatışma özellikle insan hayatı ve bedel açısından Türkler'in yararına olacaktır.’’  Eğer Yunanlı yazarların korkusunu günlük dile çevirirsek; senaryoları ablukadaki adayı kurtarmaya çalışan Yunan savaş gemilerinin Türk uçakları tarafından batırılacağını öngörüyor.  ***  Yunanlı yazarlar, sıcak çatışmanın diplomatik uzantısı konusunda da karamsarlar: ‘‘Söz konusu adadaki çemberin daralması, diğer adaların tamamıyla silahsızlandırılması ve bunu takiben kıta sahanlığının belirlenmesi konusunda Türk görüşünü destekleyen görüşmeler başlayacaktır.’’    15 Haziran 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    KKTC'nin kumar sicili Türkiye'den daha eski  Enis BERBEROĞLU    Lefkoşa   Türk kamuoyunda yaygın beklenti, Türkiye'de kapatılan kumarhanelerin yavruvatana taşınacağı yönündeydi.   19 kumarhanenin faaliyet gösterdiği KKTC'de son aylarda 30 yeni başvurunun yapılması bu kanaati güçlendirdi. Ayrıca KKTC'nin kumarhane sicilinin Türkiye'den eski olduğu da ortada...  * * *  KKTC'de kumarhane açma fikri ilk kez Barış Harekâtı'ndan hemen sonra yurtdışında yaşayan iki Kıbrıslı Türk'ün aklına geldi. İki girişimci yabancı ortak bularak KKTC yönetimine kumarhane izni için başvurdu.  KKTC'nin kumara yaklaşımı tamamen tanınma ve turizm hayaline bağlıydı. Kumarhane izinleri, beş bin turistik geceleme koşuluna bağlandı. Yani kumarhaneler turiste dönük olarak işletilecekti.  Böylece Girne ve Magosa'daki devlet otellerinde açılan kumarhaneler İngiltere'de yaşayan Aziz Kent (Con Aziz) ile Alman şirketine bırakıldı.  Ne var ki Ada'ya turist taşımak sanılandan zordu.  Nitekim Almanya'dan Ada'da kumar turu düzenleyen bir uçak, Lefkoşa yerine Güney Kıbrıs Rum Kesimi'ndeki Larnaka Havaalanı'na inmek zorunda kalınca turizm umutları suya düştü.  * * *  KKTC'de 1976-77 yıllarında izin verilen üç kumarhane Türkiye'den gelen turistlerle yetindi. O günleri yaşayan Adalılar, özellikle Türk yeraltı dünyasının her büyük vurgundan sonra KKTC'ye gelerek kumar masasında eğlendiğini anlatıyor.  KKTC yine aynı tarihlerde zengin azınlıkların da gözdesiydi. Döviz sorunu nedeniyle ithalatı aksayan Türkiye'den gelen kumarbazların eşleri KKTC'nin zengin çeşit barındıran çarşısından giyinmeyi seviyordu.  Bugün kabaca 40 milyon dolarlık bir hacmi bulunduğu tahmin edilen KKTC kumar cirosunun o tarihlerde iki katına ulaştığı belirtiliyor.  Türkiye'de Turgut Özal iktidarıyla birlikte beş yıldızlı turistik tesislere kumarhane açma izni verilmesi KKTC'nin gelirini azalttı.  KKTC kumarhaneleri artık Türkiye için kumarhane personeli yetiştiren staj merkezleri halini aldı.   Türkiye'de kumarhaneler kapatılana dek...  Yarına yeni kumar yasası ve Türk öğrenciler...      16 Haziran 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    KKTC'de kumarın geleceği karanlık  Enis BERBEROĞLU     Lefkoşa       Üniversite eğitimi için Türkiye'den KKTC'ye giden öğrenci sayısı 15 bin.    Öğrenci başına yılda 10 bin dolara yakın gelir sağlayan KKTC ekonomisine bu yolla 150 milyon dolar tutarında kaynak giriyor.  Oysa kumar kazancı, en iyimser tahminle 50-100 milyon dolar arasında değişiyor. O yüzden KKTC'nin çok ciddi bir karar alması gerekiyor:  KKTC kumar adası mı, yoksa eğitim merkezi mi olmalı?  ***  KKTC'deki kumarhaneler, Ada'daki koalisyon hükümetinin iki kanadı arasındaki siyasi kavgaya malzeme ediliyor.  Başbakan Derviş Eroğlu'na yakın kaynaklar, rakipleri Demokrat Parti'nin lideri Serdar Denktaş'ı ‘‘kumarhane lobisinin adamı’’ olmakla suçluyor.  Oysa kumarhane izinlerine bakıldığında ortaya farklı tablo çıkıyor...  Gazeteci Doğan Harman'ın çıkardığı Kıbrıslı Dergisi'ndeki verilere göre 1976-77 yıllarında verilen ilk üç kumarhane izninin altında dönemin Başbakanı Nejat Konuk'un ismi var. 1982'de Mustafa Çağatay, 1984'te Nejat Konuk başbakan sıfatıyla iki kumarhaneye izin verdi.  1986-96 döneminde verilen 13 kumarhane izninin altında Başbakan Derviş Eroğlu'nun imzası bulunuyor. Eroğlu ve Serdar Denktaş koalisyonu, 1996-97 yıllarında 5 kumarhaneye daha izin verdi.   ***  Türkiye, KKTC'deki kumar sektöründen Ada'daki öğrenciler nedeniyle rahatsızlık duyuyor. Nitekim yine Kıbrıslı Dergisi'ne 1996 başında demeç veren dönemin Türkiye Büyükelçisi Aydan Karahan şu uyarıyı yapıyor:  ‘‘Eğer bu gençler ülkenizde öğrenci statüsünde iseler kumarhanelere girmelerine engel olunması gekerir. Aksi halde, benim eğitim turizmi dediğim bir sektör var, o sektör de zarar görür. Ekonominize büyük katkısı olan bir sektör...’’  KKTC bu haklı eleştiriyi göz önünde tuttu. Nitekim Bakanlar Kurulu'ndan geçen bir kararla kumarhanelere 25 yaşından küçüklerin girmesi yasaklandı.   Ancak bu yasak ne kadar ‘‘yasal’’ ve her kumarhane uyuyor mu, belli değil. Zaten örneğin aynı kumarhanelere KKTC vatandaşlarının da girmesi yasak. Ama eğer girip yakalanırlarsa cezası sadece 40 bin lira dolayında.  Serdar Denktaş'ın girişimleriyle Bakanlar Kurulu'ndan geçen kapsamlı kumar yasa tasarısı her nedense Meclis'te takıldı kaldı.  Las Vegas'taki ‘‘Gambling Authority’’ (Kumar Otoritesi) kurumunu örnek alan bu tasarı, gençler hariç herkesin kumarhaneye girmesine izin veriyor. Ancak KKTC vatandaşları kumar oynamak için vergi ödediğini kanıtlamak maksadıyla, 400 dolar yıllık aidat ödemek zorunda kalacak. Kumarhane izinleri Emniyet, Maliye ve Casinocular Birliği'nin ortak kararıyla verilecek.  Ancak özellikle Türkiye'den Ada'ya göçen kumarhane lobisinin bu tasarıya karşı çıktığı biliniyor. Sıkı düzene gelemeyen Türk kumar lobisi, KKTC Meclisi'ni ablukaya almış durumda.  İşte o yüzden KKTC'de kumar sektörünün geleceği biraz karanlık.   Çünkü yasal düzenleme eksikliği nedeniyle KKTC'nin manevra alanı giderek daralıyor, önünde sadece iki seçenek kalıyor:  1) Kumar sektörünü mafyaya teslim etmek.   2) Türkiye gibi tüm kumarhaneleri kapatmak...  Şimdilik ikinci seçenek daha güçlü ihtimal olarak gözüküyor.    17 Haziran 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Ekonomiye güzel demem adil paylaşım olmayınca  Enis BERBEROĞLU  Anladığım kadarıyla hükümet, bir kısım medya ve bazı bankacılara göre ekonomi fevkalade iyi gidiyor. Sorun işçi, memur ve emekli gibi dar gelirlilerin bu inanılmaz performansa inanmamasından kaynaklanıyor.  Sokakta vatandaşı çevirip ‘‘Ekonomi iyi gidiyor, duydunuz mu?’’ diye efelenildiğinde bu müjdeden habersiz olanların, hatta küfürle kovalayanların bile çıktığı rivayet olunuyor.   O yüzden hemen her gün iktisat köşelerinde psikolojik yorumlar okuyoruz. Kıymetli kalemler, halkı ekonominin iyi gittiğine ikna amacıyla Hitler'in propaganda dehası Göbels'i kıskandıracak yöntemler öneriyor. Ama halkta gazete alacak niyet ve para kalmadığı için pek işe yaramıyor.  * * *  Şaka bir yana halk neden inansın ki?  Ekonomide iyimserlik tamtamları ilk kez çalmıyor ki...  Geçen seferlerde ‘‘iyiye giden’’ ekonominin nimetleri ne ölçüde paylaşıldı ki, halk bayram etsin? ‘‘Enflasyon düşüyor’’ diye müjde edenler, ete zam yapan kasaba söz geçirebiliyor mu? Türkiye'nin dış ticaret hacminin kabarması, tencereyi doldurdu mu? Özelleştirme gelirleri hanedan ve parti kasasına akarken, hizmetlerde görülür bir düzelme yaşandı mı?  * * *  Hararetle tartışılan rakamların ülke değil, ancak bir avuç ailenin ekonomisini yansıttığını gösteren bir haber geçti Ulusal Basın Ajansı...  Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu anketine göre Türkiye'de her yüz kişiden sadece 15'inin tasarruf edebildiği ortaya çıkıyor.  Tasarruf, ekonomi dilinde tüketimin ertelenmesi anlamına gelir. Yani geleceğin satın alınmasıdır, güven işaretidir.   Demek ki Türkiye'de her 100 kişiden 85'i kirasını ödeyip, çocuğunu okula yollayarak mutfakta tencere kaynatabiliyorsa ne mutlu ona... Tasarruf ve gelecek neyine.  * * *  Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu'na ‘‘Tasarruf edebiliyorum’’ diyen mutlu azınlığın tercihi de ilginç: Döviz seçenlerin sayısı faizi üçe katlıyor. Geleceğe yatırım anlamına gelen gayrimenkul tercihi, faizin bile altında kalıyor. Altını hatırlayan çıkmıyor.  Bu anket sonuçları Bankalar Birliği'nin yeni raporundaki verilerle doğrulanıyor. ‘‘Bankalarımız 1997’’ başlıklı rapora göre Türkiye'de 52 milyon adet banka hesabı var. Bir kişinin birden fazla hesabı bulunduğu için bu rakam çok yüksek çıkıyor.   Oysa 7.6 milyon vadeli tasarruf hesabı içinde 500 milyon liradan fazla para yatanların sayısı sadece 1.4 milyon...  7.6 milyon vadeli tasarruf hesabında toplam 2.9 katrilyon yatıyor. 500 milyonun üstündeki hesaplarda 2.3 katrilyon var.  Yani çok para, az sayıda elde bulunuyor. O yüzden bu ekonomi iyi gitmiş, kötü gitmiş kime ne... Ekonomiye kimse güzel demez, adil paylaşım olmayınca.    18 Haziran 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Avrupa'nın doğu sınırı hangi nehir?  Enis BERBEROĞLU    Avrupa Birliği Cardiff Zirvesi'nde Yunanistan'ı aşamadı. Türkiye ve Avrupa arasında kopma noktasına gelen ilişkilerde yumuşama yaratabilecek girişimler bir kez daha Atina'nın inat duvarına çarptı.  Böylece Yunanistan hükümeti, Avrupa'nın sınırını Meriç Nehri'yle çizdiğini sandı. Veya en azından son gelişmeleri Türkiye fobisi nedeniyle isteri krizleri geçiren iç kamuoyuna bu yorumla aktardı.  Oysa mesele nehirse, Avrupa'da köprülerin altında çok su akar...  ***  Konrad Adenauer İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaşanan Alman ekonomik mucizesinin mimarı olarak anılır. Ama Berlin'e tren yolculuğunda Doğu ve Batı Almanya'yı ayıran Elbe Nehri'ni aşarken, ‘‘Artık Asya'ya geçtik’’ dediğini nedense az kişi hatırlar.  Alman tarihinin en parlak maliyecisi bu sözleriyle sosyalist duvarın öte yanında kalan on milyonlarca soydaşını Avrupa dışına atarken, Fransızlar'ın sınır olarak kabul ettiği nehir daha batıdaydı.  Yüzyıllık savaş tarihine dayanan Alman düşmanlığı Fransızlar'da ‘‘Avrupa'nın Ren Nehri'nde bittiği’’ saplantısını egemen kıldı.   Ulusal kurtarıcı De Gaulle bile ‘‘Atlantik'ten Urallar'a Avrupa’’ söylemiyle Fransızlar'ı ikna edemedi.   Demek ki herkesin gönlünde Avrupa'nın son bulduğu bir nehir yatıyor. Atina'nın Meriç dayatması öyle pek orjinal bir fikir değil.  ***  Türkiye'de Atatürk'ün yaşamını anlatan Bozkurt kitabıyla tanınan Armstrong, 1920'lerin başında Balkanlar'da tuttuğu günlüğüne eğlenceli anektodlar düşmüştü.   Örneğin İtalya'nın Trieste kentinde sohbet ettiği garson bir sonraki durağının Hırvatistan'ın başkenti Zagreb olduğunu öğrenince hemen uyarır:  - Zagreb'e gitmeyin. Felaket bir yerdir. Annem Hırvattı. İyi ki Avrupa'ya kaçacak kadar akıllı çıkmış...  Armstrong yine de doğuya yönelip Zagreb'e vardığında aynı uyarıyı bu kez Belgrad için duyar:  - Sakın ha Belgrad'a gitmeyin. Yıllarca Türk egemenliğinde kaldığı için Avrupalı kimliğini tamamen yitirdi o kent...  Peki ya Belgrad'ın doğusu yok mu?   Sırplar da Armstrong'a ‘‘doğulu’’ diye Bulgarlar'dan yakınır...  O yüzden Yunanistan unutmasın ki her ülkenin batısında o ülkeyi ‘‘doğulu’’ sayan bir komşusu mutlaka vardır.   * * *  İnternet'teki sohbet ortamında ‘‘Eğer tarihte öyle olmasaydı’’ başlığını taşıyan bir haber grubu var. Geçenlerde bir tarih amatörü ortaya, ‘‘Avrupa Fransa sınırında bitseydi ne olurdu?’’ sorusunu attı.   Almanya'yı dışlayan bu haritaya yine başka bir amatörden yanıt geldi:  - Almanya Avrupa'dan dışlanamazdı. Çünkü hangi haritayı kabul ederseniz edin, Almanya yine Hıristiyan kalacak, Latin alfabesi kullanacak, daha da önemlisi ekonomik açıdan Avrupa'ya entegre olacaktı...  Şimdi Almanya'nın yerine Türkiye'yi koyun...  Yıllarca Avrupa için asker besleyen, 2 milyon vatandaşı Avrupa'da yaşayan, ticaretini bu eski kıtayla yapan Türkiye'ye Meriç sınırı dayanır mı... Bu sınır aşıldığında arada kim kalır...      19 Haziran 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Aktif tarafsızlık  Enis BERBEROĞLU  İran-Irak savaşında Türkiye'nin resmi politikası ‘‘aktif tarafsızlık’’ diye özetlendi. Bu politikanın ‘‘tarafsızlık’’ kısmı açıktı.   ‘‘Aktif’’ sözcüğü ise savaşan tarafların, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını gözetmesi gerektiğini hatırlatmak amacıyla kullanıldı.   Türkiye böylece iki komşusunun savaşına ağırlığını serbestçe koyma imkânını buldu. Kimi zaman Irak'ı, bazen İran'ı aktif olarak destekledi.  * * *  Ama tarafsızlık politikasının üstadı İsviçre'dir. İki büyük dünya savaşını burnu kanamadan atlatan İsviçre'nin eline kimse su dökemez.  Aslında dökse fena olmazdı.   Belki ellerindeki Musevi kanını yıkama fırsatını bulurlardı.  Çünkü geçenlerde ABD'de açıklanan rapora göre, İsviçre Merkez Bankası, İkinci Dünya Savaşı süresince -hatta sonrasında- Nazi altınlarına yataklık etti. Üstelik bu altınların bir bölümünün toplama kamplarındaki zavallı Museviler'in sökülen dişlerinden geldiğini bile bile...  İsviçre Merkez Bankası, bugünkü değeri 2.6 milyar dolar olarak hesaplanan Nazi altınlarını Portekiz, İspanya, İsveç ve Türkiye'den yapılan silah alımlarının ödemesi amacıyla kullandı.  Tarafsız geçinen İsviçre, sadece Naziler'in başka ülkelerden silah alımlarına aracılık etmekle kalmadı.   Alman tank, savaş gemisi ve uçakları için hassas navigasyon aletleri üretti. Savaşan Almanya'ya yılda 2 milyar kwh elektrik enerjisi verdi. Naziler'in İsviçre demiryolu şebekesini asker sevkıyatı için kullanmasına göz yumdu. İsviçre'nin Almanlar'la işbirliği öyle gelişti ki, Müttefik Kuvvetler Başkomutanlığı 1943 sonlarında bu ülkeyi bombalamayı düşündü.  * * *  Savaştan sonra Nazi toplama kamplarında ölenlerin mirasçı ve yakınları, aile servetlerinin izini İsviçre bankalarında buldu... Ama ne çare ki o ünlü bankalar, üstüne yattıkları paraları geri ödemeye yanaşmadı.  1962 yılında tepkileri azaltmak için çok düşük bir ödeme yapıldı. Ardından mesele hukuk savaşına döndü.   Demokrat geçinen İsviçre, Musevi servetleriyle ilgili belgeleri ortadan kaldırmak isteyen bankasını polise ve Musevi cemaatine ihbar eden banka çalışanını önce işten attı, sonra sürgüne yolladı.  Bankacı, Musevi lobisinin çok etkili olduğu ABD Senatosu'nda özel bir komisyonda ifade verdi, ‘‘Schindler'in Listesi filmini izledikten sonra bu yolsuzluğa göz yumamazdım’’ dedi. ABD'de İsviçre mallarına boykot çağrısı yapıldı.  * * *  Gazetelerde okudunuz, İsviçre, Türkiye'nin bu ülkede imzalanan Lozan Anlaşması'nın yıldönümünde törene izin vermedi.   Türkiye'nin Zürih Başkonsolosluğu taşınacak bina bulamıyor.  İsviçre hükümeti yine tarafsız...  Bina sahipleri ile konsolosluk arasında tarafsızlık belki anlaşılır...  Ama ya terör örgütleri ile Türkiye arasında tarafsızlığa ne demeli?.. Çünkü İsviçre, Lozan törenine, ‘‘Kürt ve Ermeni tepkisini önleyemem’’ gerekçesiyle izin vermeyerek hangi tarafı tuttuğunu gösteriyor.  Uyuşturucu paralarını aklayan, Nazi altınına yataklık eden İsviçre...  Tarafsız İsviçre...  Türkiye aleyhine tarafsızlık için kimden kaç para alıyor acaba?  Fiyatını bilelim, belki aramızda para toplarız.      20 Haziran 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Mahir Us'un öyküsü  Enis BERBEROĞLU         Gazeteci Nebil Özgentürk'ü tanırsınız. Gazete sütunlarından giderek silinen insani öykülerin peşinde koşar. Çünkü Nebil Özgentürk her insanın dinlenmeye değecek bir hikâyesi olduğunu bilir.  Susurluk kazasından on gün sonra karanlık ilişki yumağının insani ucunu tuttu Nebil. Kazada can veren Gonca Us'un ailesiyle söyleşi yaptı.  Acılı anne ve baba, kızlarının tamamen rastlantı eseri otomobilde bulunduğu görüşündeydi. Anne Gül Us, gözyaşları içinde akıl yürüttü:  ‘‘Kızım boşanma davası için İstanbul'a gidiyordu. Kızımın mafya ile ilgisi olsaydı, aylarca kocasından dayak yer miydi hiç? Öğretmenlik için başvuru yapmış, torpil arıyordu. Mafya ile ilgisi olsaydı hemen öğretmen olurdu...’’  Baba Üner Us ekmek kavgasında yenik düşmenin telaşındaydı:  ‘‘Madem kızımız çete üyesi, yeşil pasaportlularla bu kadar içli dışlı, kumar pazarlıklarında adı geçiyor, öyleyse bizim evdeki iki işsizi kim izah edecek. Ben işsizim, oğlum Mahir iki yıldır iş arıyor. Ve bu kalabalık ev tek emekli maaşıyla (15 milyon lira) geçinmeye çalışıyor.’’  Söyleşi bitti, Nebil ayrılmaya hazırlanırken baba Üner Us gazeteciyi sakin bir köşeye çekti. Gerisi Nebil'in kaleminden:  ‘‘...Sonra evden ayrılmaya hazırlanıyordum ki baba Üner Us, diğer aile üyelerinin duyamayacağı biçimde ‘Nebil Bey, demin de anlattım biliyorsunuz oğlum Mahir işsiz. Acaba siz yardımcı olabilir misiniz iş bulmasına?' diye bir istekte bulundu. Ne diyeceğimi bilemedim, şaşırdım...’’  ***  1997 kasım ayında, yani kazadan bir yıl sonra Gonca Us’un babası yine Nebil'i aradı. Mahir Us hâlâ işsizdi. Üner Us'a göre soyadını duyan başına bela almamak için aileden uzak duruyordu.  Bu gelişme üzerine 25 Kasım 1997 tarihinde bu köşede naçiz bir uyarı ve öngörü yer aldı:  ‘‘Demek ki Mahir geçen yıl vasıfsız işsizdi, bugün çete ve eşkıya kurbanı. Mahir Us'a iş vermeyenler sakın unutmasınlar ki suç kişiseldir. Bulaşmaz, aileyi, dostu, arkadaşı da yargılamaya yetmez. Abdullah Çatlı'nın ardından (ailesi ve yakın dostları hariç) gözyaşı dökenler anlasınlar ki eşkıyalık bireysel çıkış yoludur. Eşkıyanın kendisi dahil kimseye faydası yoktur. O yüzden sakın ola ki, eşkıya gönüllere taht kurmasın. Ülkeye hükümdar olmasın...’’  ***  Aradan sekiz ay geçti. Mahir Us'tan haber çıkmadı. Önceki gün Anadolu Ajansı bir haber geçti, dünkü gazeteler pek iltifat etmedi. Gözünüzden kaçmış olabilir:   ‘‘Muğla'nın Bodrum İlçesi'nde, tehditle çeşitli kişilerden para tahsilatı yaptıkları belirlenen bir şebekenin 8 elemanı yakalandı. Tahsilat çetesi elemanlarının, kendilerini ‘‘Sedat Bucak'ın aşiretindeniz’’ diye tanıttıkları, yasal olmayan tahsilat işleri yaptıkları kaydedildi. Gözaltına alınan şahıslardan Mahir Us'un, 3 Kasım 1996'da Balıkesir'in Susurluk İlçesi yakınında meydana gelen trafik kazasında, Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ ve Abdullah Çatlı ile birlikte ölen Gonca Us'un kardeşi olduğu anlaşıldı. ’’  Mahir Us'un öyküsü çete üreten bünyeye Aspirin tedavisi uygulayanlara ithaf olunur.      22 Haziran 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Baklava çetesi ve Engin Civan  Enis BERBEROĞLU    Önce olayı hatırlayalım, yorumu kolay...   10 Ağustos 1997 gecesi, Gaziantep'te ünlü Güllüoğlu dükkânına kapıyı kırarak giren dört çocuk, 150 milyonluk baklava ve antepfıstığı çaldı.  Polis, çocukları yakaladı, mahkeme 9 yıl yıl hapis cezası verdi. Çocuklardan üçü olay tarihinde 18 yaşından küçük oldukları için cezaları 6 yıla indirildi. Yargıtay geçen hafta cezayı onayladı...  Ve memlekette kıyamet koptu... Baklava çetesini Susurluk Çetesi ile kıyaslayanlar çıktı. Engin Civan ve Selim Edes'ten örnek verildi.  * * *  Oysa yasalar açık. Baklava çetesiyle diğer saygıdeğer soyguncular arasında yasal hiçbir benzerlik bulunmuyor.  Gaziantep Baro Başkanı Bahaettin Bozgeyik, çocukların ceza aldıkları Türk Ceza Yasası'nın 493'üncü maddesini hatırlatıyor:  ‘‘Hırsızlığı işlemek veya çalınmış malı başka yere kaldırmak için duvar, kapı, pencere, demir parmaklık, kasa ve sandık gibi şahısları veya malları muhafaza için sağlam maddelerle ve muhkem surette yapılmış şeyleri yıkmak, devirmek, kırmak, delmek veya mahvetmek veyahut suni vasıtalarla veya şahsi çeviklik sayesinde bertaraf edilebilen maniaları kaldırarak veya aşarak hane ve sair yerlere girmek suretiyle işlenirse, cezası 3 seneden 8 seneye kadar hapistir. Bu maddede yazılı suçlar ikiden fazla kimseler tarafından birlikte yapılır yahut suçun işlenmesinde yukarıda yazılı hallerden iki veya daha fazlası birleşirse cezanın yukarı haddi verilir.’’  Demek ki neymiş?..  Yasada hırsızlık, iyi korunan bir yere zorla girmek diye tarif ediliyor. Gaziantepli çocuklar, hırsızlık eylemine ikiden fazla kişinin katılması nedeniyle yasanın öngördüğü en yüksek cezayı alıyor.   Oysa Engin Civan ve Selim Edes öyle mi? Civan'ı Emlak Bankası'na girmek için kapı-pencere kırarken gören var mı?  Civan bu ülkede hangi aileden, siyasi partiden himaye gördü ki, cezası yasanın öngördüğü en yüksek limitten kesilsin.  Hele Selim Edes... Engin Civan'a ödediği rüşveti geri alabilmek için mafyaya başvurmayı bir an için bile düşünmedi... Memleketin en ünlü ailesiyle Civan'ı tasfiye planları yaptığı sadece iftiradır.  (Valla ben karışmam, mahkeme böyle diyor...)  * * *  Dönelim yine baklava çetesine... Çocukların cezaları çaldıkları malın bedeli yasal açıdan ‘‘fahiş’’ bulunduğu için sekizde bir artırıldı.   Yani mahkeme ve Yargıtay, 150 milyon lirayı ‘‘fahiş’’ ölçüde yüksek zarar kabul etti. Yargıdaki maaşları ve memleketteki yoksulluğu düşünürseniz, bu değer tespitini anlamak mümkün...  Oysa bakın Engin Civan'a kesilen para cezasına... Birkaç yılda dolar karşısında altıda birine indi.  (Böylece Türk halkı açısından ekonomi kurmayları çetesinin en az Civan kadar tehlikeli olduğu ortaya çıktı.)  * * *  Baklava çetesi bu ülkede adalet sisteminin, ceza yasasının ne ölçüde reforma muhtaç olduğunu bir kez daha kanıtladı.  Ama reformu tıkayan siyasiler suça ortak.  O yüzden çaresiziz.      23 Haziran 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    CIA'nın Yeşil Kuşak özrü  Enis BERBEROĞLU    Türkiye'nin başına her türlü çorabın ABD'de örüldüğüne inanmak ciddi paranoya işaretidir. Çünkü en azından ‘‘ABD'nin NATO müttefiki Türkiye'nin kötülüğünü neden istediği?’’ yolundaki basit soru bu komplo teorilerinde yanıtını bulamaz... Fakat ‘‘ABD'nin kendisi ve Türkiye'nin iyiliği için sürekli plan yaptığı’’ gerçeğini reddetmek de saflık olur.   ***  NTV'de Murat Yetkin'nin sunduğu Pasaport programının konuğu CIA eski Direktörü Stansfield Turner, Türkiye'yi ilk kez 1947 yılında ziyaret etti.  Truman Doktrini çerçevesinde Yunanistan ve Türkiye'yi komünizmin kucağına düşmekten kurtarmayı görev bilen ABD Donanması'nın genç teğmeni, Haliç kıyılarında görüştüğü bir Türk amiralden çok etkilendi...  Türk amiral, teğmen Turner'e Boğaz'ı gösterdi. ‘‘Rusya,’’ dedi, ‘‘Boğazları istiyor, aslında İstanbul'u ve Türkiye'yi de istiyor. Tarih boyunca istedi, artık sabırsızlanıyor...’’  Turner, kendisinden hem yaş hem de rütbe açısından çok üstün müttefik komutandan duyduğu bu açık yardım isteğini hiç unutmadı.  Ezcümle, geleceğin NATO Komutanı ve CIA Direktörü'nün kafasında Türkiye, ‘‘Komünizmle mücadele’’ başlıklı dosyada ve üst sıralarda kayda geçirildi.  ***  Nitekim, TV programında Murat Yetkin'in sorusu üzerine, 12 Eylül askeri müdahalesini beklediklerini kabul etti, ‘‘Zaten Türkiye'de 10 yılda bir darbe oluyordu, pek şaşırmadık’’ dedi.  Peki 12 Eylül rejiminin Türkiye'nin bugün karşılaştığı laik-köktendinci kavgasında hiç mi sorumluluğu yok?  1977-1981 tarihleri arasında CIA Direktörü olan Turner, bizim 12 Eylül paşalarına göre daha açık konuştu:  - Türk ordusunun 1980'de yaptığının uzun vadede iyi mi, kötü mü olduğunu söyleyemem. Ancak bugün yaşadığımız sorunların bir kısmına yol açtığından eminim...  12 Eylül rejiminin yarattığı sorunların büyük bölümü ABD'nin 1970'li yıllarda Sovyet yayılmasını önlemek için oluşturmaya çalıştığı ‘‘Yeşil Kuşak’’ ittifakından kaynaklandı.  ABD o tarihte, Sovyetler Birliği'nin güneyinde Afganistan ve Pakistan'dan geçen, İran üstünden Türkiye'ye uzanan İslami birlik arayışındaydı. Bu plan Afganistan ve İran'da istenen sonucu vermedi.  Türkiye'de hal meydanda...  CIA Başkanı'nın özrü o yüzden:  - Aslında benim de kısmen suçum var. Sovyetler'in 10 yılda çökeceğini tahmin edemezdik. O zaman böyle bir işe girişilmezdi. 12 Eylül rejimi, komünizmle mücadele adına İslami okullar ve ilgili kanunları gevşetti...  ***  Turner Türk askerine ciddi hayranlık duyuyor...  Türk ordusunun konumu hakkındaki yorumu da son derece net:  - Biz Batılılar'ın Türk toplumunda askerin yerini anlamamız biraz zor. Yani mevcut idari şekli ve idari kültürü de askeri kökenli. Ülkenizi bugüne getiren o büyük adam da öyle... Türkiye hem Müslüman, hem laik. Ve askerlerin laik kalmasında üstlendikleri rol ülkemde Türkiye'ye güvenen insanlar tarafından takdir ediliyor.  Biliyorsunuz, CIA'nın istasyon şefi, 12 Eylül darbesini Washington'a ‘‘Bizim çocuklar başardı’’ diye duyurdu.   Şimdi o çocukların ağabeyi konuşuyor. Dinlemek lazım.      24 Haziran 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Hırsızın partisi  Enis BERBEROĞLU      Yanlış anlamayın, bu başlıkla herhangi bir siyasi lideri ima ediyor değiliz. Maksadımız sadece partizanlığın artık hırsızlık düzeyine kadar alçaldığını anlatmak.  Mesela hırsız, aslan sosyal demokratsa...  SHP'li kanalizasyon müdürü ellisinden sonra azıp yolunu şaşırmışsa, müdür beyle birlikte partisi de İSKİ çukurunu boyluyor.  Kimsenin itirazı yok, çünkü hak ediyor.  Ama bir de Şişli Belediyesi'ndeki yolsuzluk dosyalarına bakın...  Veya Meclis'in ceylan derisi koltuklu salonunda dönen dolaplara... Sanki, sorumluları iktidar partisi üyesi değil de, sokaktan geçen vatandaş...  Şimdi aynı tezgâh Engin Civan'ın Türkiye'ye iadesinin önlenmesi için kuruluyor. Engin Civan yurda dönüp bildiklerini anlatmasın diye hiçbir fedakârlıktan kaçınılmıyor. Neden mi? Çünkü Engin Civan, ANAP'ın prensi... Pisliği sağa-sola bulaşabilir diye korkuluyor.   ***  Engin Civan can korkusuyla ABD'de kalmak, izini kaybettirmek istiyor.  Eski okul arkadaşı, vizyonunu sevdiğim Turgut Özal'ın bir diğer prensiyle birlikte medyaya senaryo uyduruyor... Sözde Engin Civan, ABD'li eşinden boşanacakmış, derin depresyon yaşıyormuş...  Oysa Civan'ın ABD'li eşi, mahkeme dosyasına giren ifadesinden de anlaşılacağı gibi çırpınıyor. Hürriyet Washington temsilcisi Esen Ünür'ün haberine göre, Engin Civan'ın kendisinden bile daha has ABD vatandaşı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.  Engin Civan'ın kefaleti, eşi Michele ile kamuoyunda ‘‘keçiboynuzu ticareti’’ ile tanınan kardeşi Ergin Civan tarafından ödendi.  Mahkemeye verilen bilgiye göre, Engin Civan'ın mali durumu pek parlak değil. Öyle ki, kardeşinin şirketinin ABD'deki temsilciliğini yaparken, işçi tutacak parası bile çıkışmıyor, yüklemeleri bizzat üstleniyor.  Ama bu perişan halde bile mahkemenin istediği 215 bin dolar kefaleti birkaç günde toparlamayı beceriyor... 215 bin dolar, ABD ölçüsünde bile iyi paradır, sakın unutmayın.  ***  Ne garip rastlantıdır ki, 215 bin doların dünkü kurla TL karşılığı 56 milyar ediyor. Yani ANAP'lı Adalet Bakanı Oltan Sungurlu'nun beklediği para... Civan'ın Türkiye'den kaçmadan ödemesi gereken miktar... Enflasyon yüzünden üç yılda kuşa dönen sözde para cezası...  Engin Civan bu parayı ödedi. Artık serbest.   Türkiye'ye iadesi sağlanırsa açık söyleyelim çok şaşırırız.  Çünkü Türkiye'de hiçbir hırsızlığın, yolsuzluğun, vurgunun siyasi sorumlusu tespit ve teşhir edilmiyor.  Susurluk'un siyasi sorumlusu yok... Engin Civan'ın kamu bankasını soyup soğana çevirmesinin ardındaki siyasi tabloyu merak eden yok. Mercümek'in batırdığı paraların siyasi hesabını veren çıkmıyor.  Çünkü sistem, hırsızlığa ipotekli. Sorumluluk ortak.  Ve biz hâlâ, Fazilet neden sistemi tehdit ediyor, Güneydoğu yangını ne zaman sönecek diye meraktayız...  Akıllanma zamanıdır. Hesap soralım.      25 Haziran 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    İlk kurşunu sakın unutma  Enis BERBEROĞLU      Bankacı Engin Civan, 19 Eylül 1994 akşam üstü vuruldu. Ölüm korkusuna kapıldı, kurşunun gerekçeli kararını samimiyetle itiraf etti.  Aslında Civan'ın anlattıkları sürpriz değildi.   Engin Civan'ı genç yaşında Emlak Bankası'na genel müdür atayan, Selim Edes'i kamu ihaleleri ve kredileri ile koruyup kollayan siyasi irade aynıydı. Hatta iddiaya göre Civan'ı vurdurtan Alattin Çakıcı'yı da aynı hanedan önerdi.  O yüzden Civan ve Edes arasındaki hesap aslında Özal mirasıydı.  * * *  Engin Civan'a sıkılan kurşun bir ilkti...  1994 yılında acemi başbakan yüzünden krize giren Türk ekonomisinde kamu kesimi iflas bayrağını çekti. Yıllardır kamudan beslenen özel kesim başının çaresine bakmak zorunda kaldı. Moda söylemle, ‘‘Ekonomiyi özel sektör sırtladı.’’  Ama krizin ilk günlerinde kamudan kaynak transferi kesilince mevcut pastanın paylaşımı önem kazandı. Edes'in yıllar önce Civan'a verdiği rüşveti geri istemeyi akıl etmesi örneğinde olduğu gibi ticari rantlar tabanca ve kurşun marifetiyle çözülür hale geldi.  Türkbank satışında başbakan ailesine kadar uzanan şaibeli ilişkiler, tehditler, basılan TV kanalları müdebbir tüccarın gözünü korkuttu.   Her banka satışında rayiç fiyat kadar aracı mafyanın silahlı gücü de hesaba katılır oldu.  * * *  Civan skandalının ucuz kurtulan kahramanları maceraya kaldıkları yerden devam etti. Engin Civan'ın ilişkili olduğu sermaye piyasası şirketinin yöneticisi Hakkı Yaman Namlı karşımıza Tarık Ümit'in KKTC'deki bankası First Merchant Bank'ta hissedar olarak çıktı.   Selim Edes geçenlerde Arena programında Kongo'da iş alarak Türkiye'ye borcunu ödemek istediğini, ancak iç savaş nedeniyle beceremediğini anlattı. Ama Kongo'da iç savaş dengesini değiştirmek üzere ordu kurmaya kalktığını nedense pas geçti.  Alaattin Çakıcı, Civan olayından sonra önce eşini, ardından Tevfik Ağansoy'u öldürttü. Adil Öngen'e silahlı saldırı ve sonuçsuz kalan bazı suikast girişimlerine adı karıştı.  * * *  Türkiye ekonomide alışmak zorunda kaldığımız silah seslerinin ilkine, ilk kurşuna kulak vermemenin cezasını çekiyor.  Özal'ın hukuki altyapısını -bilerek veya bilmeyerek- ihmal ettiği piyasa ekonomisi ne yazık ki kanun tanımayan güçlerin adaletine sığınıyor.  O yüzden başladığımız yere dönmeli, ilk kurşunun öyküsünü yeniden yazmalıyız. Özal döneminin hesabını kapatmadan ekonomide şeffaflık sağlamak mümkün değildir. Kendi pisliğini temizlemek ANAP'ın görevidir.  Engin Civan mutlaka Türkiye'ye getirilmelidir.  Aksi halde iki elimiz bu iktidarın yakasından düşmeyecektir.    26 Haziran 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Dünü sakın unutma yoksa soyulursun  Enis BERBEROĞLU      Necip Türk milletinin toplumsal hafızasındaki kısa devrenin kanıtı dün ortaya çıktı. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ilişkin tonlarca arşiv belgesinin SEKA'ya yollanarak hamur edildiği anlaşıldı.  Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yusuf Küçükdağ, ‘‘Mahalli Arşivler’’ konulu bir araştırma yaptı. Doçent Küçükdağ, araştırma sonucunu AA'ya özetledi:  ‘‘Orta Anadolu'nun eyalet merkezliğini yapan Konya'da ne yazık ki, Osmanlı devrine kadar inen bir vilayet arşivi mevcut değil. Çünkü 1987'de 76 kamyon evrak, bilimsel metotlarla ayıklanmadan Konya Vilayet Arşivi'nden çıkarılıp SEKA'ya gönderilmiş. Bu arşivi korumakla görevli olanlar da adeta bir yükü üzerlerinden atmışlar. Artık Konya ile ilgili araştırma yapmak isteyenler, bu arşivde sadece 1987'den sonrasına ait belgeleri bulabilecekler.’’   Trabzon'da durum daha vahim. Birinci Dünya Savaşı sırasında kentin Rus işgaline uğramasından hemen önce Samsun'a taşınarak kurtarılan arşiv 1982 yılında imha edilmiş. 500 yıllık tarihe kıyılmış.  Küçükdağ haklı olarak ‘‘Herhangi bir resmi dairede 5 yıl öncesine ait resmi evrakı bulamazsınız’’ diye yakınıyor.   Türk milleti gevezedir ama yazıyı sevmez. O yüzden belge bulmak zordur. Olan belgeyi yok etmek bu nedenle büyük günahtır...  * * *  Zaten Türk büyüklerinden Selim Edes'in Engin Civan'a gayet veciz biçimde ifade ettiği gibi, ‘‘Rüşvetin belgesi olmaz...’’  Rüşvet ancak alan ve verenin itirafı ile kanıtlanır.   1994 yılında yakın tarihimizdeki en büyük şansı yakaladık.   Rüşveti resmi politika haline getirmiş bir parti ve hanedanın imtiyazlı işadamı ile bürokratı yasa karşısında hesap verdi. Anlattıkları Türkiye'nin siyasi, sosyal ve ekonomik çürümesinin haritası gibiydi.   İsimler, ilişkiler, politik himayenin tarifesi...  Çok değil dört yıl önce hepsini öğrendik, tartıştık, tiksindik.  Gaziantepli baklava hırsızı çocukların (*) yakasına yapışıp, dokuzar yıl hapis cezası kesen Türk adaleti, Engin Civan ve Selim Edes'i jet hızıyla tahliye etti.   Muhalif yazara pasaport vermeyen devletimiz, bu müthiş ikilinin milyarlarca lira para cezasını ödemeden kuş olup uçmalarına göz yumdu.  * * *  Genel Müdürlük icraatları hakkında rekor sayıda, 28 ayrı davada hesap vermek zorunda kalan Engin Civan'ı necip milletimiz unuttu.  Ama bu değeri Türk milletine armağan eden iktidar partisi ANAP anlaşılan unutmadı, unutamadı. ABD'de yakalanan Civan'ın döviz kurundaki artış nedeniyle eriyen para cezasını ödeyerek kurtulmasına ses çıkarmıyor.  Engin Civan'ın Türkiye'ye iadesi için çaba harcamıyor.  Yok öyle yağma... Takke düşsün kel görünsün.  Baklava çetesi hapiste yatarken, korkudan Engin Civan'a üç kuruşa özgürlük satmaya kimsenin hakkı yoktur.   (*) Genç Radyo yöneticisi Süleyman Yıldız duyarlı bir yayıncılık örneği sergileyerek, baklava çetesine sahip çıktı. Önce, Fikret Bila'nın yazısında önerdiği ‘‘Baklava parasını ödeyelim’’ önerisiyle kampanya açtı. Ardından milletvekili ve bakanlarla görüşerek Engin Civan'ı serbest bırakıp, sadece adi hırsızları cezalandıran yasayı değiştirmek için harekete geçti. Bu çabaya sonuna kadar destek çıkmalıyız.    27 Haziran 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Hırsızı şikâyete vicdan el vermiyor  Enis BERBEROĞLU        Adaletin mülkün temeli olduğu söylenir...  Mülk kelimesinin Osmanlıca sözlükte iki karşılığı var.   1) Ev, dükkân gibi taşınmaz mal varlığı...  2) Ayrıca devletin ülkesi anlamına da geliyor.  Demek ki ‘‘Adalet mülkün temelidir’’ diyenler servet edinmenin ve bu mülkü korumanın ancak adaletle mümkün olduğuna inanıyor. Ülkeyi, yani mülkü yönetenlerin adil davranması gerektiğini vurguluyor.  ***  Gaziantepli Güllüoğlu ailesi baklavasıyla ünlüdür. Ama son günlerde daha çok bu dükkânı soyan baklava çetesinin aldığı cezayla birlikte anılıyor.  Milliyet Gazetesi'nin haberine göre, olay günü dükkân sahibi kentte bulunmadığı için davacı olan ustabaşı Bayram Sarıbaş'ın telefonu susmuyor. Uzun süredir ortalıkta gözükmeyen ustabaşı Sarıbaş'ı arayan hemşerileri, ‘‘Çocukların cezasının ağırlaştırılması için ne gerekiyorsa yapmışsın. Şimdi gönlün rahat mı?’’ diye tepki gösteriyor.  Soyulan dükkânın sahibi Mahmut Güllü de dertli:  ‘‘Herkes bizi kınıyor. Oysa işyerimiz soyuldu ve polise başvurduk. Başvurmasa mıydık? Telefonla kınıyorlar ama ne yapabilirdik?’’  Sahi ne yapsınlardı?  Tamam baklava çetesinin aldığı ceza yasada yazıyor, ama adil değil.  Örneğin piknik yerinde silahına asılıp küçücük kızı öldüren maganda yakalansa, kazayla ölüme neden olmaktan dört yıl yatıp çıkacak.  Buna karşılık 150 milyon liralık baklava ve fıstık çalan yeni yetmeler 6-9 yıl süreyle hapiste kalacak...  Şimdi adalet mi bu?  ***  Eksik adalet sadece hırsız çocukları değil mülk sahibi Güllü ailesini de rahatsız ediyor. Çünkü mağduriyet düzeyleri, faillerin cezasıyla uyuşmuyor.  Ülkeyi yani mülkü yönetenler, milletvekilleri, bakanlar da bu cezanın adil olmadığını düşünüyor, ama bir türlü harekete geçemiyor.  Demek ki bu ülkede Adalet Mülkün Temeli Değildir.  Yakında hırsızı şikâyet etmeye vicdan elvermeyecek. Kişisel ceza ve af sistemi yaygınlaşacak. Aksi mümkün değil.   Zaten kişisel adaletin ilk örneği çek-senet mafyası ile başlamadı mı.  Baklava çetesine acımayan cennet ülkemiz, ticaretin belkemiği sayılan çek-senet sistemini bir türlü islah etmeyerek mafyaya pullu davetiye çıkarmadı mı?   ***  Kişisel adalet konusunda ilk demeci Ekonomi Bakanı Güneş Taner verdi. Engin Civan'ı soran gazetecilere, ‘‘Allah affeder ben affetmem’’ dedi.  Sayın Bakan'ın samimiyetine inancımız sonsuz.  Ama kusura bakmasın, lafla peynir gemisi yürümez.  Silah koleksiyonu ve nişancılığıyla ünlü Sayın Bakan hazır ABD'deyken çeksin silahını Engin'i alnının çatısından vursun... Veya hükümetinin Engin Civan'ı Türkiye'ye getirmesi için önayak olsun.  Artık hangisi kolaysa...      29 Haziran 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Cenazeler soğuk hava deposunda  Enis BERBEROĞLU  Adana-Ceyhan   Sabahın ilk ışıklarıyla Ceyhan'a girdiğimizde ağıt sesleri yerine kepçe ve grayderlerin motor gürültüsünü duyduk... Onlarca kişinin canlı gömüldüğü toplu mezarların hoyratça açılmasına tanıklık ettik.  Anasının, babasının, çocuğunun cenazesine kavuşmak için saatlerdir moloz yığınlarının kaldırılmasını bekleyenler sanki dev ölçekli lego oyunu seyreder gibiydi. Bir kepçe darbesi ve binadan kirli bez parçası gibi sarkan balkon uçuyor. Vinç ikinci katın hasarlı duvarını yıkıyor...  Kurulması on yıllar süren yaşamların 20 saniyelik depreme veya artçısı kepçe darbesine yenik düşmesi ne kadar hazin...  * * *  Ceyhan'da halk arasında ‘‘cenazelerin mezbahaya kaldırıldığı’’ yolunda yaygın söylenti vardı. Hürriyet Fotoğraf Editörü Ertuğrul Balıkçıoğlu ile birlikte mezbahayı bulduk. İstihbarat sadece kısmen doğruydu.  Deprem gecesi sabaha karşı hastanelerde yer kalmayınca kaymakamlık emriyle on iki cenaze, mezbahanın hemen yanındaki soğuk hava deposunda korunmaya alınmış. Görevliler bu sıcak havada başka seçenek bulamamış.  Depoda özel bölümde temiz ve özenli biçimde saklanan cenazelerden son ikisi biz ayrılırken sahiplerini bekliyordu.   * * *  Ceyhan sokakları deprem öyküleriyle dolu. Beyaz tişörtü ve boynuna asılı koluyla ceset çıkarma çalışmalarını izleyen 21 yaşındaki Fırat Ozan anlatıyor:  - Deprem başladığında şu karşıdaki üç katlı bina olduğu gibi çöktü. Belki on-on beş kişiyi kurtardım. Üç ölü çıkardım...  Fırat Ozan'ın bahsettiği bina, kendisinin işlettiği İnci Pansiyonu...  İnci Gazinosu'nda çalışan yerli-yabancı hanımların kaldığı pansiyon çökünce ilk tespitlere göre beş kişi öldü. Temizlikçi kadının üç yaşındaki oğlu da kurbanlar arasındaydı. Enkaz altında kalan biri kadın son iki kişinin çıplak oldukları iddiası itfaiyeyi battaniye aramaya itti...  * * *  Ceyhan'da adresler Çifte Minareli Cami'ye göre veriliyor. Ama artık o caminin sadece tek minaresi kaldı. Diğerinden arta kalanlar tüm avluyu kaplıyor. Avluyu gezerken cemaatten biri, ‘‘İyi ki hemen yan taraftaki Kuran kursunun üstüne yıkılmadı. Verilmiş sadakamız varmış’’ diyor. Katılmamak mümkün değil.  Camiye komşu zengin semtteki lüks Anıl Apartmanı sakinleri, ne yazık ki o kadar talihli çıkmadı. Çöken apartman, üçüncü katında doğum günü kutlayan çoğu kadın 16 kişiye mezar oldu. Kötü kadere Gaziantep'ten koşanlar bile vardı.  İlginçtir kentin yıllanmış binaları depreme dayanırken, çimentosu kurumamış lüks yapılar kâğıt gibi yıkıldı. Kamuoyunda malzemeden çalan müteahhitlere karşı tepki doğdu. Ceyhanlı bir vatandaştan dinlediğimiz öykü, sanki bu tepkiye tercüman oluyor: ‘‘Müteahhitten bir daire alacaktım. Fiyatta anlaşamadık, başkasına sattı. Satın alanların cesedi morgda...’’      30 Haziran 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    O artık korkmuyor  Enis BERBEROĞLU       Ayağımızın altından yer kayıyor... Sıcak, tansiyon; yok hayır.   Yine deprem... Bir daha deprem.  Devlet hastanesi bahçesinde artık pek kimsenin umursamadığı anons çınlıyor:  - Duvar kenarlarında durmayın... Yer sarsıntısı var. Bir-iki-üç...  Öğle güneşinin kahredici sıcağında acılı aileler tembelce yer değiştiriyor.  Sedyede yatan mucize çocuk Sercan Güvercin'in önü açılıyor.   Bir an için göz göze geliyoruz, gülümsüyor.  Çok sevimli, çok yakışıklı ve çok cesur.  O, on birinci doğum gününde yaşamı için savaşmayı öğrendi.  Sercan artık korkmuyor. Ne depremden, ne ölümden.  Hürriyet'in hediyesi bilgisayarın paketinin açılmasını beklerken yanına yaklaşıyorum. Çocuktan fışkıran yaşam enerjisi sersemletiyor...  Bilincim bulanıyor, dilim dönmüyor...  Ancak, ‘‘Hangi takımdansın?’’ diye homurdanacak gücü buluyorum.  Yanıt gecikince, ağzımda yuvarladığım soruyu anlamadı sanıp utanıyorum.  Ama ailesinin kartonla yelpazeleyerek havalandırdığı yataktan bir fısıltı duyuluyor: ‘‘Beşiktaş...’’  Takım akrabalığına sığınınca rahatlıyorum.  O kimsesiz değil, biliyorum.  * * *  Sercan'ın yattığı hastaneye çok değil 200 metre ötedeki şekilsiz enkaz, ceset kusmaya devam ediyor. Genç polis elindeki megafonla cenaze sahiplerine çağrıda bulunuyor: ‘‘Her aileden sadece bir kişi yaklaşsın, kalabalık etmeyin...’’  Moloz yığınlarına yaklaşanların suratından, ‘‘İnşallah benim değildir’’ umudu okunuyor. Ambulans yerini alıyor, itfaiye aracı enkaz ve çevresini -toz kalkmasın diye- suluyor. Kepçe susuyor, sivil savunma görevlileri ve sağlık ekibi açılan delikten sarkıyor. Birazdan kokuya karşı gaz maskeli ekibin kollarında bir cenaze beliriyor. Uzaktan ve herhalde elbiseden cesedin kimliğini anlayan kurban yakınının ağzından kesik çığlık duyuluyor.  * * *  Enkazdan çıkanlar sadece cenaze değil...  Kaldırıma atılmış giysiler, kırık dökük çamaşır makinesi, elektrik süpürgesinin kopmuş kordonu, bakkal dükânından miras deterjan paketleri...  Uğur Apartmanı'nın kenarında yere çömelip Mesut Bey'le sohbet ediyoruz. Cumartesi akşamına kadar bu apartmanda iki dairesi vardı. Bugün geriye sadece Bağkur'dan maaşı kaldı. Kepçenin hoyrat çalışmasına kızıyor: ‘‘Yahu ağabey, adamlar demin yepyeni halıyı molozla birlikte kamyona yükleyip gittiler...’’  Mal hakikaten canın yongası... Depremde üç yakınını kaybeden Ceyhan Belediyesi Zabıta Müdürü'ne yaklaşan orta yaşlı hanım, bir gün önce kaybettikleri genç delikanlının altın zincirini soruyor. O arada Müdür Bey'e rasathaneden yeni deprem uyarısı ulaşıyor.  Kepçe yeniden enkaza diş geçirirken, yaşlıca bir çift ellerinde kaymakamlık izni ile deprem kalıntılarına yaklaşıyor. Seçtikleri etek ve ceket gibi giysilere bakılırsa üç gündür sokaklarda süründükleri üstbaşlarını değiştirme telaşındalar... Ama etraftan öfkeli uyarılar yükseliyor. Hatta canlı yayındaki bir depremzede, çiftin üzerine yürüyor: ‘‘Bırak kardeşim, elleme, benim ciğerim yanmış...’’ Araya giren polis ve jandarma kavgayı bastırıyor...  Kim haklı, sadece kendileri bilir.   Çünkü bu coğrafyada artık çok özel duygular yaşanıyor. Daha da yaşanacak.      1 Temmuz 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    İki Adana'dan sağlam kalanı  Enis BERBEROĞLU       ADANA/İSTANBUL    Adana Ceyhan felaketi, malumu ilan etti:    Türkiye'deki inşaatların çoğu depreme dayanıklı değil... Bu acı gerçeği önümüzdeki birkaç gün tartışacağımız format da belli:  1) Hırsız müteahhitlerden hesap sorulsun...  2) İnşaatlardaki denetim artırılsın...  Peki Erzincan depremini hatırlayan var mı?  Hani kentteki tüm kamu binaları çökmüştü.   Hepsinin müteahhiti tek tek belirlenmişti, hesap sorulacaktı.   Gazeteler öyle yazdı, TV ekranında hamasi nutuklar atıldı.  Sonra ne oldu, merak eden var mı?  Türkiye Deprem Vakfı İkinci Başkanı Profesör Semih Tezcan dünkü Cumhuriyet'te yanıtı verdi: ‘‘Erzincan depremiyle ilgili olarak yapılan incelemede tek bir müteahhit dahi suçlu bulunmadı...’’  Gelelim denetime... Ceyhan Belediye Başkanı, kentte çöken tüm binaların Mimarlar Odası proje onayını taşıdığını anlattı.  Demek ki kısa vadeli çözüm önerileri, ancak öfkeli, acılı yürekleri serinletmeye yarıyor. Ama kalıcı çözüm için yürekten çok akıl gerekiyor.  * * *  Adana ve Ceyhan yoğun iç göç alan yerleşim birimleri. Çarpık kentleşmenin tipik örnekleri... Adana'nın eski semtleri ile Ceyhan'daki binaların depremde ne ölçüde hasar gördüğünü herhalde gazete fotoğrafları ve TV ekranlarından izlediniz.   Ama Adana'da tek çatlak izi bile bulunmayan binalar da vardı.   Kentin ‘‘Yeni Adana’’ diye anılan bölümünde yaşayan 350 kişi depreme karşı çok daha güvencedeydi.  Adana Belediye Başkanı Aytaç Durak ‘‘Yeni Adana’’ projesi nedeniyle eleştirildi. Yılmadı, yolundan şaşmadı. Sonunda Adana'ya komşu 100 bin konutluk yeni bir kent yaratmayı başardı.  Bu kentin zemini sağlam, yolları geniş, telefon-elektrik kabloları yeraltında, binalar arasında yeşil alanlar var. Bu kentte yol yapmak kolay, park açmak çocuk oyuncağı. Yaşamak keyifli...  Oysa eski Adana'yı ıslah etmek çok zor, çok masraflı...  Avrupa'da kentlerin eski semtleri tarihi, turistik amaçlı olarak korumaya alınıyor, yaşam merkezi olarak kullanılmıyor.  Özetle, iki Adana'dan sağlam kalanı, Türkiye'ye örnek olmalı.  İKİNCİ ŞANS  Sercan Güvercin, doğum gününde enkaz altında kaldı, mucize eseri kurtuldu. Daha 11 yaşında çok az kişiye kısmet olan ikinci şansı yakaladı. Neredeyse kimsesiz kalan bu çocuğun ikinci şansını iyi kullanmasına yardım etmek, örneğin eğitimine katkıda bulunmak toplumsal görevdir. Belki de haddimizi aşarak hayırseverlere duyurmak istedik...      2 Temmuz 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    IMF'nin arkasına saklanmak ayıptır  Enis BERBEROĞLU        ANASOL-D Hükümeti'nin IMF ile anlaşması iyiniyet ilanıdır. Hükümetin politik kaygıyla ekonomik dengeleri bozmayacağı garantisidir. Siyasetin kamuya, yani bürokrasi ve halka verdiği sözdür.  O yüzden anlaşmanın -eğer varsa- siyasi günahı da hükümetin boynundadır.  Hükümetin memur maaşları için IMF'nin arkasına saklanması boşunadır.  * * *  İç ve dış kamuoyuna ilan edilen 19 maddelik yakın takip anlaşmasının teknik analizinde üç nokta ön plana çıkıyor:  1) Faiz ödemeleri hariç bütçe fazlası yükselecek. Cari harcamalar, seçim olsa bile azalacak, gelirler artacak.  2) Merkez Bankası kamuya kredi açmayacak. Hükümet bütçeden alamadığını Merkez Bankası kasasından çalamayacak.  3) Mali piyasa ve bankalarda reformla şeffaflık sağlanacak. Fon maliyeti düşürülecek.  * * *  IMF izlediği ekonomilerde gerekmedikçe detaya girmez.   Genel dengelerin tutturulması yeterlidir.   Zaten IMF'nin önceliği, temsil ettiği Batılı sermaye kurumlarının sorunlu ülkelere açtığı kredilerin geri ödenmesini temindir.   IMF'yi uluslararası memurlar yönetir.  Yabancı memurlar, Türk memurunun maaşına karışmaz.   O yüzden IMF'ye verilen niyet mektubuna ikinci yarıyıl memur zammını da sokuşturmak en hafif deyimiyle ayıptır, siyasi cesaret eksikliğidir.  Tekrar ediyoruz, polisin, hemşirenin maaş zammı IMF'yi hiç ilgilendirmez. Yeter ki, bütçe sınırlamalarına uyulsun...  Bütçenin nasıl harcanacağı Meclis'in işidir.  Bütçe delinmediği sürece memur maaşından IMF'ye ne.  IMF'ye verilen niyet mektubunda bakanların kebap bütçesi de var mı.  Turizm teşviği olarak kaç para ödeneceği yazıyor mu.  Ahbap-çavuş müteahhitlere çekilecek kıyaklar hangi kalemde.  Memura yüzde 20'lik maaş zammını IMF'ye onaylatınca iş bitiyor mu.  Çalışanı, emeklisi, dulu, yetimi bu acemi oyunu yutacak mı?  * * *  IMF'nin üzerinde durduğu sosyal sigorta açığı farklı konudur. Yapısal düzenleme hatta reform gerektiren belâdır. Bırakın dünyayı Türkiye'de bile özel sigortanın olumlu sonuçları ortadadır.   Meseleyi ödenen primlerin nereye gittiği, devletin hastane işletmesinin doğru olup olmadığı yelpazesinde tartışmak zorunludur.  Ama memur maaş zammı için IMF'nin arkasına saklanmak... Adıyla sanıyla egemenlik hakkından vazgeçmek, Meclis'in yetkisini elin yabancı memuruna bırakmaktır.       3 Temmuz 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Memur maaşlarını bekleyen tehlike  Enis BERBEROĞLU         Ekonomi insan içindir. IMF anlaşmasıyla atılan olumlu adım ve konulan iddialı hedefler hep günlük yaşamla irtibatlı kılındığı ölçüde anlamlıdır.  Hükümetin IMF'ye verdiği niyet mektubu -ki ilk kez oluyor. Bugüne kadar hep IMF niyet mektubunun içeriğini belirlerdi- klasik bir istikrar programıdır. Her istikrar programı gibi iç ve dış mali desteğe muhtaçtır.  Dış desteğin kapısı IMF'nin yakın takibi ve uluslararası kredi kuruluşlarına referansı ile aralanmak isteniyor.  ***  Yerli mali piyasalarda Hazine ve Merkez Bankası koordinasyonu sayesinde fon maliyetleri aşağı çekiliyor.   Kamu kesiminin cari harcamalarını çok yüksek faizle aldığı borçla ödediği ortada... En büyük borçlu devlet olduğu için ödediği faiz piyasayı belirliyor. Bankalar vatandaştan diyelim ki bir yıllığına yüzde 90'a ödünç aldıkları parayı aynı vade için yüzde 100'e satarak kâr ediyor.  İşte önceki gün başlayan operasyon bu saadet zincirini kırıyor:  1) Hazine artık daha az borç alacağını açıkladı. Merkez Bankası kamuya kredi vermeyeceğini taahhüt etti. Kamu kâğıtlarındaki faiz indirimi bu yönde ilk adım oldu.   2) Bankalar kamu kesiminden gelen bu sinyali doğru okuyarak, mevduat faizlerini 5-18 puan arasında düşürdü. En yüksek indirim bir yıl gibi uzun vadeli hesaplarda yaşandı. Bankalar hükümetin önümüzdeki yıla ilişkin iddialı enflasyon hedefine destek çıktı.   3) Bu ani faiz indirimi vatandaşın aklına önce döviz seçeneğini getirdi. Ancak Cumhuriyet tarihinin rekor rezerv rakamları ortada ve dövize yatırım- en azından kısa vadede- pek yüksek getiri vaat etmiyor. Bankalardan çözülen fonların Borsa'ya yönelmesi mümkün.  Bu plan tutarsa, Hazine rahatlayacak, enflasyon düşecek. Yüksek faiz sistemi ile zenginin cebi dolmayacak, vatandaş rahat edecek.  ***  Yakın geleceğe yönelik tahminler de aşağı yukarı belli:  Fonlarını yüksek faizli kamu kâğıtlarına bağlayan bankaların işi zor. Çünkü vatandaştan yüksek faizle topladıkları parayla satın aldıkları bu kâğıtları vade bitiminden önce elden çıkarmaları halinde zarar edecekler.   Repo piyasası hem bankalar hem de vatandaş açısından cazibesini yitirecek. Bu yolla banka sisteminde dolaşan trilyonlar hemen kaçmasa bile en azından büyümesi yavaşlayacak.  ***  Özetle dün Ercan Kumcu'nun işaret ettiği gibi mali sistemde daralma yaşanabilecek. Mali piyasaya ilişkin bu tespit çok önemli. Çünkü Anasol-D Hükümeti önümüzdeki ay 1999 bütçe hazırlıklarına başlayacak.   1999 bütçesinde - memur maaşları dahil- son derece eli sıkı davranılacağını şimdiden söylemek mümkün. Ama bu hedeflere uyulacak mı?  Gelecek yılın ilk yarısında iki seçim gözüküyor. Bütçe açığı büyür ve kamu kesimi borçlanma gereği hesapta olmadığı ölçüde artarsa ne olacak?  Devlet mali piyasadan borç isteyecek. İşte mali piyasaların daralacağı tahmini bu açıdan önem taşıyor. Çünkü kamu kesimi bu durumda belki bugünkünden daha yüksek faizle borçlanmak zorunda kalacak.  Ve elindeki sınırlı kaynağı çalışanına değil bankalara, faiz getirisi ile yaşayanlara dağıtacak. Hükümetin bugün bilerek seçtiği dar ceketin dikişi atarsa acısını yine memur ve emekli çekecek.      4 Temmuz 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Matematik ekonomisi  Enis BERBEROĞLU  Sadece birkaç gazetede -o da aylar önce- ufak haber olarak çıktı. O yüzden gözünüzden kaçmış olabilir: TED Ankara Koleji, Avrupa çapında düzenlenen matematik yarışmasında takım ve bireysel şampiyonluk kazandı.   Böylece geçen yılki şampiyonluğun rastlantı olmadığını kanıtladı. Gazete haberlerine göre Avrupa birincisi gençler, ‘‘Çok iyi eğitim alıyoruz, sorular beklediğimizden kolaydı’’ diye tevazu bile gösterdi.  Necip Türk milletinin matematikten nefret ettiği efsanesine bu kadar inanmışken, bu şampiyonluklar nereden çıkıyor?  Haydi kolej eğitimli seçme çocukları geçelim... İlkokul mezunu Manisalı lastik satıcısı Taner Yönder, kafasını durduk yerde neden Pi sayısına takıyor... Pi sayısını trigonometri kullanmadan kanıtlamanın en basit yöntemini buluyor, çalışması TÜBİTAK tarafından ‘‘şimdiye kadar düşünen olmadı’’ diye sınıflanıyor. Yoksa bu ülke gizli matematik cenneti mi?  ***  Türkiye'nin aksine ABD'nin matematik performansı sürekli geriliyor.   21 ülkeden öğrencilerin katıldığı matematik ve bilim sınavının sonuçları ABD basınının gündeminden düşmüyor.  Bu sınavda ABD'li öğrenciler 21 ülkeden gelen rakipleri arasında 19'uncu sıraya oturdular, yani sondan ikinci oldular.  Yetmezmiş gibi OECD'nin 12 gelişmiş ülkede düzenlediği ve okuma-yazma yeteneğini konu alan araştırmada ABD yine orta sıralarda yer alabildi. Yani ‘‘çok iyi’’ ve ‘‘çok kötü’’ derecelerin bir arada olduğu anlaşıldı.  ABD eğitim sistemi, bırakın sanayi devlerini, gelişmekte olan ülkelerin bile gerisinde kalıyor. Ama ülke ekonomik açıdan rönesans yaşıyor.  Oysa Türkiye bilim alanında dev adımlar atıyor. Ama ekonomisi enflasyon canavarına teslim... Nasıl oluyor?  ***  ABD, uluslararası cehalet diplomasını aldıktan sonra aynı soruya kafayı taktı. ‘‘Nasıl oluyor da, bu kadar cahille ekonomi batmıyor?’’ endişesine kapıldı. Şimdilik üzerinde görüş birliği sağlanmışa benzeyen yanıt belli: İşyeri eğitimi...  ABD'li bilim adamları, bu ülkede gençlerin mezuniyetten hemen sonra iş bulduklarına ve üretim sürecine katıldıklarına işaret ediyor.   ABD'de 15-24 yaş grubu nüfusun yüzde 60'ı istihdam ediliyor. Oysa örneğin Fransa'da aynı oran yüzde 20...  ABD iş dünyası, genç mezunu işe aldıktan sonra resmi eğitimindeki eksiklikleri gideriyor. Yetmezse yeniden okula yolluyor.  15-39 yaş grubunda üniversite öğrenciliği oranı ABD'de yüzde 52, Fransa'da yüzde 33 ve Almanya'da yüzde 27... Demek ki ABD'li genç işe başlıyor, ama resmi eğitimini daha geç yaşta tamamlama şansı bulunuyor.  Zaten ABD'deki kamuoyu araştırmalarında çalışanların yüzde 70'i işyerinde eğitimden yana tercih kullanıyor.  Sonuç olarak ABD gibi ülkelerde sistem bireyi eğitiyor, kullanıyor. Dehaya fazla ihtiyaç yok. Sınav sonuçları ortalama çıksa da dert değil.  Oysa Türkiye'de dehaların kaybolmaması veya ABD'ye göçmemesi için sistem gerekiyor. Bu sistemi kuracak bireyler aranıyor.  Matematik şampiyonu gençlere sevinmemiz bu yüzden...    6 Temmuz 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Kayıp otomobilin adresi polisler  Enis BERBEROĞLU          Kayıp otomobil için karakola başvururken, ne kadar doğru adres seçtiğinize eminim siz de gazeteleri okuyana dek emin değildiniz...  Mahalle kahvelerinde yıllardır konuşulan, tartışılan bir dedikodu sonunda yine polis çalışması ile kanıtlandı: Gaziantep'te polislerin yönettiği bir otomobil hırsızlık şebekesi ortaya çıkarıldı.  Gaziantep'in başarılı emniyet müdürü Hüseyin Çapkın, hırsız-polis çetesinin çalışma yöntemini açıkladı:  1) Çete hurdacı veya sigortacılardan kaza sonucu ağır hasarlı veya hurdaya çıkmış araçları çok ucuza satın alıyor.  2) Daha sonra aynı model ve renkte yeni bir otomobilin çalınması için İstanbul veya diğer büyük illerdeki oto hırsızlarına sipariş veriliyor.  3) Yeni ve çalıntı otomobile hurdanın motor-şase numaraları Gaziantep, Kilis veya Osmaniye'deki atölyelerde monte ediliyor.  4) Çalıntı otomobiller Doğu ve Güneydoğu illerinde satılıyor.  Polis çeteyi himaye edince bu işin riski az, getirisi çok yüksek. O yüzden Gaziantep Emniyet Müdürlüğü Hırsızlık Amiri ile ekibinin çetede yer alması rastlantı değil. Nitekim 10 yıla hükümlü çete üyesi Alpay Hıdıroğlu Gaziantep hırsızlık bürosu ekiplerince bir kez yakalanmış ama hakkında işlem yapılmadan serbest bırakılmış.  * * *  Yaklaşık beş yıldır faaliyet gösteren Gaziantep çetesinin bilinen hırsızlık sicilinde 14 tanesi Mercedes marka 100'den fazla lüks otomobil kayıtlı. Ancak oto hırsızlığı pazarının gerçek boyutunu kavramak için İstanbul rakamlarını hatırlamakta fayda var:  İstanbul'da sadece yılın ilk üç ayında 2 bin 733 otomobil çalındı. Bunlardan bin 655'i bulundu. Bin 78 otomobil ya Gaziantep yöntemiyle veya parçalanarak satıldı.  İstanbul'da yaşadığı tahmin edilen 300 bin sabıkalının gözdesi Şişli semti. 1998 yılı rakamlarıyla her 100 hırsızlık olayının 20'si bu ilçede meydana geliyor. Kadıköy ve Küçük Çekmece de hırsızların tercih ettiği diğer iki ilçe.  Çalıntı otomobil pazarından PKK da yararlanıyor. Geçen yıl Ankara'da lüks otomobilleri çalan ve Gaziantep çetesi gibi motor-şaşe numarası değişikliği ile satan bir şebeke yakalandı.   Şebekenin elinden geçen 06 FLR 71 plakalı aracın öyküsü ilginçti. Çünkü PKK tarafından satın alınan bu araç daha sonra İstanbul'da içine saatli bomba yerleştirilerek Sarayburnu'nda patlatıldı.  * * *  Toplumu hırsız polislerden namuslu meslektaşları koruyor...  Mesela Gaziantep Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın'ın son birkaç yıllık icraatından başlıklar:  1) Türkiye'nin ilk ve en kapsamlı Hizbullah operasyonunu başlattı. İstanbul'la koordinasyon içinde onlarca örgüt üyesini yakaladı.  2) Gaziantep Fuarı'nda İncil satanlara atılan bombanın faillerini yakaladı. Bombanın saldırganlara bir polis memuru tarafından verildiğini ortaya çıkardı.  3) Yakaladığı polis-hırsız karması otomobil çetesiyle ilgili olarak, ‘‘Polis teşkilatı içindeki çürük elmaları temizlemeye kararlıyız. Suçlu polis de olsa yakasına yapışırız’’ dedi.       7 Temmuz 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Polisin yorgunluğu açlığını bastırıyor  Enis BERBEROĞLU       Gaziantep Emniyet Müdürlüğü Hırsızlık Bürosu Amiri'nin, otomobil hırsızları ile aynı çetede yakalanması, yetersiz maaşları gündeme getirdi.  Oysa kamu çalışanları temmuz zammını protesto ederken karşılarında kimi buluyor? Yine kendileri gibi devlet memuru olan polisleri...  Peki polis, maaşından çok mu memnun?  Değil ama anlaşılan yorgunluk, açlığı bastırıyor.  Türk polisi hakkında yapılan hemen her araştırma aynı gerçeğe işaret ediyor: Polis mesai süresinin kısaltılması gerekiyor.  Ne var ki böyle bir çözüm bugünkü koşullarla mümkün değil.  Çünkü polis sayısı zaten yetersiz.  Yoğun iç göçün hedefi büyük kentlerde polis, dünya standartlarının çok altında ve yetersiz kadroyla hizmet veriyor.  Örneğin, Roma'da 86 kişiye bir polis düşüyor.   Oysa Ankara'da 297, İzmir'de 426 ve İstanbul'da 458 kişi tek bir polisin hizmetinden yararlanıyor.  Polis sayısının artırılması yolundaki en büyük engel, artık teşkilata sadece askerliğini tamamlayanların kabul edilmesi olarak gösteriliyor.  Yakın gelecekte polis açığının yaşanacağı resmi rakamlardan belli:   1994 yılında polisliğe 61 bin 244 aday başvurdu, 21 bin 608'i kabul edildi. Başvuru sayısı 1996'da yarıya indi, 30 bin 833'te kaldı, kabul edilen aday sayısı 9 bin 871 oldu. 1997 yılında başvurular yine yarıya yakın azaldı, 16 bin 602'yi aşmadı, polisliğe kabul edilenlerin sayısı 10 bin 500'de kaldı. 1998 yılında başvuru sayısı 8 bin 900 kişide takıldı.  ***  Polis Akademisi'nin ‘‘Akademik Bakış Dergisi’’, kapak haberini, polisin insan haklarına ayırmış...  Haberde polisler arasında yapılan bir ankete de yer veriliyor.  İlk soru, ‘‘Çalışma ortamından memnun olmama nedenleri’’. Sorunun yanıt seçenekleri, 1) Ücret yetersizliği, 2) Çalışma temposunun yoğunluğu, 3) Hafta sonu izinlerinin olmaması ve gece görevleri, 4) Çevrenin emniyet mensuplarına bakış açısı, 5) Sağlık açısından görevin ağır olması...  Polis memurlarının neredeyse yarıya yakını, ikinci seçeneği işaretlemiş, yani çalışma temposundan yakınmış. Ücret yetersizliği bile ikinci sıraya düşmüş. Rütbeli polisler ise çevrenin mesleklerine bakışından şikâyetçi...  Ankette yer alan ikinci soru, ‘‘Çalışmayı kısmen de olsa olumsuz yönde etkileyen etkenler’’.  Yanıt seçenekleri, 1) Ast-üst ilişkisi, 2) Çalışma ortamındaki gürültü, 3) Hava kirliliği, 4) Nöbet yerine ulaşım sorunu, 5) Çalışma süresinin fazla olması, 6) Sosyal ilişkilerde kültür eksikliği.  Polislerin bu kez yarısı, çalışma süresinin fazlalığından yakınmış. Amirleri de aynı şikâyeti paylaşmış.  Aynı bakış açısı, ‘‘Polisin ihtiyaçları’’ başlıklı üçüncü anket sorusuna da yansımış. Yanıt seçenekleri, 1) Çağın getirdiği modern cihazlarla donanım, 2) Eğitim ve fırsat eşitliği, 3) Mesai saatlerinin düzenlenmesi, 4) Ücret düzeyinin yeterli hale getirilmesi, 5) Kullanışlı giyecekler...  Tahmin edileceği gibi polisler öncelikli olarak mesai saatlerinin düzenlenmesini talep etti. Ücret artışı isteyenlerin sayısı, yorgun polislerin yarısına ancak ulaştı.  Yarına, polis intiharları...    8 Temmuz 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Polisin silahı kendisine döndü  Enis BERBEROĞLU       Uzun, hatta çok uzun çalışma saatleri polisi yorgun düşürüyor. Yetersiz ücret ve çevrenin polislik mesleğini hor görmesi, moral bozuyor.  Manisa Emniyet Müdürlüğü, polis imajıyla ilgili anket yaptı. Savcılara, hakemlere, avukatlara, öğretim üyelerine 33 soru yöneltti.  Yanıtlar pek iç açıcı değildi.  Gerçi yanıt verenlerin yüzde 39'unun aklına polis denilince ilk gelen sözcük ‘‘güven’’ oldu. Ama polislerin davranışlarından memnun olmayanların payı yüzde 56'yı buldu.  Polisi hukuk bilgisi açısından yetersiz bulanlar yüzde 96 gibi ezici çoğunluktaydı. Polisin insan haklarına daha saygılı davranmasını bekleyenler yüzde 41, polisin yasaları işine geldiği gibi uyguladığına inananlar yüzde 50'lik orana ulaştı.  ***  Bu baskılar polis intiharlarında ihmal edilemeyecek artışa yol açtı. 1985-1997 yılları arasında şehit düşen polis sayısı 365... İntihar eden polis sayısı ise 184. Yani şehit düşenlerin yarısı kadar polis kendi eliyle yaşamına nokta koyuyor.  İntihar edenler arasında en yüksek payı polis memurları alıyor. 184 intihar vakasından 112'sinin kurbanı polis memurları.  İkinci sırada 45 intiharla polis memur adayları var. Kendisine kıyan komiser yardımcısı sayısı sadece 6.  Rütbe büyüdükçe intihar vakası azalıyor. Ancak yine de bir emniyet müdürü ve bir emniyet amirinin intihar ettiğini unutmamak gerekiyor.  İntihar vakalarında belirgin artış 1995 ve 1996 yıllarında yaşandı. 1995'te 53 ve 1996'da 38 polis intihar etti. Aynı yıllarda büyük kentlerde tırmanan terör nedeniyle şehit sayısı da arttı.  ***  Polis intiharları neden pek fazla araştırılmıyor. Kayıtlarda polis memurları ve komiser yardımcıları için genellikle ‘‘kız meselesi’’ diye genel ifadeler kullanılıyor. Emniyet amiri ve müdürlerinin ailevi veya mesleki nedenlerle intihar ettikleri düşünülüyor.  Yorgunluk, açlık, sosyal ilişkilerden yoksun kalma, aile sorunları...  Toplum, polisinden hoşnut değil. Polis kendi halini beğenmiyor.  Sorunlu polislerin günlük yaşama etkisi, Polis Akademisi öğrencilerinin çıkardığı ‘‘Akademik Bakış Dergisi’’ tarafından özetleniyor:  ‘‘...Aşırı çalışmaktan polislerimizde psikolojik rahatsızlıklar meydana geliyor. Toplumsal olaylarda istenmeyen görüntülerin oluşmasına neden olmaktadır.’’      9 Temmuz 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Seçim, siyasete neden çare değil?  Enis BERBEROĞLU       Gündelik yaşamak alışkanlığı kafaları iyice karıştırdı.   Misal, çocuğunuz hastalansa ne yaparsınız? Önce ateşine bakarsınız. Yüksekse hastalığını teşhis ve tedavi amacıyla doktora gidersiniz.  Ateş yükseldi-düştü diye vakit kaybetmezsiniz.  ***  Oysa son günlerdeki siyasi tartışmalar nedense hep hastanın ateşi gibi gösterge sayılacak detaylar üstünde dönüyor.  Orgeneral Çevik Bir'in ‘‘Fazilet birinci parti’’ dediği iddiası kıyametin kopmasına yol açıyor. Öyle ki Bir Paşa'nın böyle bir ifade kullanmadığını açıklaması bile işe yaramıyor.  Hemen ardından ‘‘Fazilet'i ikinci, ANAP'ı birinci parti’’ gösteren kamuoyu anketleri manşetleri süslüyor.   Herhalde halkımız rahatlıyor.  ***  Türk tarihinin en şaibeli politikacısı Tansu Çiller'i 28 Şubat zoruyla alaşağı eden yüce Meclis'in haline bakın...  Geçen yıl bu zamanlar hamasi nutuklarla partilerinden istifa eden kahramanlar, başta paşaları olmak üzere Çiller'i eteklemeye koşuyor.  
Allah'ı var, Tansu Çiller o günden bugüne değişti diyemeyiz. Değişim, hele olumlu yönde gelişme Tansu Çiller'in tabiatını aykırıdır.  O zaman kim ve neden değişti?  ***  Gelin adını koyalım, boşuna yorulmayalım.  Türkiye'de seçim siyasi çözüm değilse, sorun sadece seçim yasası değildir. Seçim sandığı Türkiye'de siyaset iflas ettiği için işe yaramıyor.  Aksi halde, kamuoyu anketlerinde birinci partinin bile yüzde 20'den fazla oy alamaması nasıl izah edilecek? Neden herkes birinci partiye bakıyor da, ‘‘Seçmenin yüzde 80'ini ikna edecek lider çıkmıyor’’ diye hayıflanan yok.  Başka sorularımız da var:  1) Avrupa hayaliyle yaşayan, ABD gibi zenginlik arayan Türk insanına rağmen neden Refah-Fazilet hareketi siyaseten tasfiye edilemiyor?  2) Tansu Çiller hakkında kamuoyu ve Meclis'te vicdani kanaat oluşmasına rağmen neden ibreti alem olsun diye hesap sorulamıyor?  3) Neden Türk siyasetinde gelen lider, gideni aratıyor?  4) Tek tek şahıslar olmasa da, medya sektörüne neden güvenilmiyor?  Bu soruları çoğaltmak mümkün ama hepsinin tek yanıtı var...  Türk siyaseti felç oldu. Damarlarında kan yürümüyor.  Seçim kaybeden lider istifa etmiyor. Liderin parti teşkilatı başarısızlığa göz yumunca itibar kaybediyor.   Lider değişmiyor, parti çürüyor. Sonra da adına ‘‘siyaset’’ deniliyor.   Siyaset ciddi iştir ama siyasi ikballe, ihale peşkeşiyle karıştırılıyor.  ***  Mevcut liderlerin ve partilerin hiçbirinin toplumun güvenine layık olmadığı ortada. O yüzden oy alamıyorlar. Hepsinin değişmesi lazım. Ama nasıl?   Soru bu... Demokrasiye sahip çıkalım.       10 Temmuz 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Kumar turizmi turizm kumarı  Enis BERBEROĞLU  Turist sayısındaki düşüşün yarattığı haklı panik ortamını fırsat bilen kumar lobisinin sesi yükseliyor:  - Kumarhaneler kapandı, turist gelmiyor.   Turizm Bakanı bile hemen hemen ikna olmuş, ‘‘Kumarhaneleri sadece turistler için yeniden açalım’’ diyor.  Kumarhaneler açılsa, gerçekten Türkiye turist akınına uğrayacak mı?  Bu soruya olumlu yanıt verebilmek için kaçan turistin büyük bölümünün ülkemize kumar için geldiğini düşünmemiz lazım.  Bakalım, hakikaten öyle mi?  ***  Devlet İstatistik Enstitüsü, 1997 yaz sezonuna girerken Türkiye'ye gelen turistin profilini çıkardı... İşte satırbaşları:  1) Genç turist: Türkiye'ye 1996 yılında (kumarhanelerin açık olduğu dönemde) gelen 7 milyon 794 bin turistten yüzde 76.6'sı 50 yaşın altındaydı. Her üç turistten biri 15-30 yaş grubundaydı.  2) Ücretli turist: Yine DİE'ye göre Türkiye'ye 1996'da gelen turistlerin yüzde 44'ü, yani yarıya yakını ücretliydi. Türkiye'yi ziyaret eden her beş turistten sadece birisi işveren konumundaydı.  3) Amaçları tatil: Türkiye'ye gelenlerin yüzde 51'i amaçlarının sadece tatil olduğunu söyledi. (Ticaret, konferans gibi nedenler ayrıca belirtiliyor.) Harcamaların neredeyse tamamı yeme-içme kalemine ayrıldı.  ***  Bu turist profiline bakarak, ‘‘Kumarhaneler kapatıldı, o yüzden turist kaçtı’’ hükmüne varmak mümkün mü?  Türkiye'yi ziyaret eden turistin maksadı ve imkânları belli...  Genç ve ülkesindeki standartlara göre orta gelirli kişiler tatil yapmak, kaliteli yemek ve içki tüketmek için Türkiye'ye geliyordu... Bu yıl, Avrupa Tur Operatörleri'nin verilerine göre Yunanistan'a gidiyorlar.   Neden, yoksa kumar için mi?  Hayır, Yunanistan yüzde 14 devalüasyon yaptı, fiyatları Türkiye'ye göre ucuzladı. Bizim orta gelirli turist, Yunanistan'ı seçti.  Turistik yörelerde öğle saatlerinde lokantaları, otel restoranlarını gezen turiste rastlayamazsınız.  Hesabını kuruşuna kadar yapan turist, öğle yemeğine para ödemez, genellikle anlaşmalı fiyatın içinde olan akşam yemeğini bekler.  Şimdi aynı turistin tek kollu canavarda binlerce dolar kaybetme zevkini yaşayamadığı için Türkiye'ye gelmekten vazgeçtiğine inanmamızı bekliyorlar... Haydi canım siz de!  Fikret için devam:  Gaziantep'de baklava aldıkları için toplam 27 yıl ceza alan çocukların öyküsü Fikret Bila'yı isyan ettirmişti. ‘‘Baklava parasını toplayalım, çocuklar serbest kalsın’’ diye yazdı, Genç Radyo'dan Süleyman Yıldız bu yazıyı kampanya haline getirdi. Sonunda Adalet Bakanı bile baklava çetesine haksızlık yapıldığını kabul etti, yasa değişikliği için çalışma başlattı.  Haydi biz Fikret için devam edelim, Fikret bizim için dayansın...  Devam, dayanın.    11 Temmuz 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Kumarı oynayan turist kadar, oynatan önemli  Enis BERBEROĞLU       Necip Türk milletinde facia muhtelif: Tüp patlamaları, üst geçitten otoyola düşen çimento kamyonları, hırsız müteahhidin çöken binaları...  Ne yazık ki faciaya alışkın Türk milleti, kederi paylaşmaya razı değil.   Mısır Çarşısı'ndaki patlamadan TV'ye yansıyan en çarpıcı görüntüler, yaralıları hastaneye taşımaları için durdurulan araç sürücülerinin tavrıyla ilgiliydi. Çoğu sürücü yaralıları almadan kaçmak, uzaklaşmak istedi.  Acaba neden diye akıl yürütelim...  1) Herhalde bu çok meşgul insanların fevkalade önemli işleri vardı... Öylesine önemli ki, insan yaşamından bile kıymetli...  2) Sürücüler daha yeni yıkattıkları otomobillerine kan bulaştırmak istemediler. Alınlarına insanlık suçu damgasının vurulmasını oto koltuklarındaki kan lekesine tercih ettiler.  3) Bu kadarını bile düşünmediler, ‘‘Abi, bana ne yaa...’’ diye olay yerinden ve sorumluluktan tüydüler.  ***  Birlikte yaşamak basit ve ilkel bazı güdülerin törpülenmesini zorunlu kılar... Her kızdığınız kişiyi öldüremezsiniz, her beğendiğinizi çalamazsınız... İnsan yaşamına ve özel mülkiyete saygı gösterirsiniz.  Adına toplum denilen insan yığınlarında bu temel kurallar işlemezse yaşam zorlaşır, tehlikeli kumara döner.   Kumar alışkanlık haline gelir.  Hatta her sorunun çözümü sanılır.  ***  Turizm Bakanı, sadece turistlere açık kumarhane önerdi. Kumar lobisi, ‘‘Kumarhaneler kapatılınca kumar bitti mi?’’ diye yayına başladı.  Peşinen söyleyelim, lüks kumarhaneler kapatılınca Türkiye'de kumar belası bitmedi... Köşe dönmenin resmi ideoloji haline geldiği toplumda bitmesi de zaten beklenemezdi.  Kumar İstanbul kentinde olduğu gibi, evlere, derneklere, kahvelere kaydı. Anadolu Ajansı geçen hafta İstanbul Asayiş Müdürlüğü Kumar Büro Amirliği kayıtlarına dayanarak bir haber geçti.  Habere göre, polisin 1 Ocak-25 Haziran 1998 tarihleri arasında düzenlediği baskınlarda 328 kahve, 127 dernek ve bir evde kumar oynatıldığı tespit edildi.   Kumar oynayan bin 825 kişi ile kumar oynatan 510 kişi gözlem altına alındı. Ve şimdi sıkı durun: Kumar oynatılan mekânlarda 13 tabanca ile 8 sahte kimlik de ele geçirildi.   Yani ister lüks kumarhane olsun ister batakhane, kumar nerede oynatılıyorsa, mafya ve karanlık ilişkiler orayı mesken tutuyor.  ***  Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfü Topal'la ilgili raporunun mürekkebi daha kurumadı:  ‘‘Emniyet ve MİT ilgilileri ülkemizde Amerikanvari mafya teşkilatı olmadığı hususunda hemfikirdir. Devletle bütünleşmiş, devletin ilgili kurumlarına entegre olmuş, mahallinde valiyi, emniyet müdürünü ve hükümette yeterince üyeyi kendisine bağlamış ve bu kişilere adeta emir verebilir duruma gelmiş bir yapılanma mevcut değildir. Bu konuda ve Cumhuriyet tarihi boyunca en önemli mesafeyi kat etmiş kişi Ömer Lütfü Topal'dır. Eğer öldürülmeseydi ülkenin en etkili ilişkileri içinde, istediği yere ve makama nüfuz edebilme imkânını bulacak, birkaç yıl sonra da gerçek manada dokunulmazlığa kavuşacaktı.’’  Ömer Lütfü Topal bu güce pul toplayarak değil kumar oynatarak geldi.  O yüzden kumarhaneleri savunanlar, bir daha düşünsün.   Kumar oynayan kadar kumar oynatanlar da önemli, sakın unutulmasın.    13 Temmuz 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Hani İsrailli turist kumarbazdı?  Enis BERBEROĞLU          Türkiye'nin geleceğine ilişkin tartışmalarda kullandığımız verilerin yetersizliği ortada... Gerçekleri aramaktan çok, amaçlı olarak yaratılan efsanelere inanmayı yeğliyoruz.  Örneğin yıllardır özellikle bazı ülkelerden Türkiye'ye gelen turistlerin sadece kumar oynamaya niyetli olduğuna inandırıldık.  Oysa bu tespit, ancak paçavra gazetelerde basılan sarışın ve tombul Helga fotoğraflarının altına uydurulan ‘‘Türk erkeğinin cinsel gücünü denemeye geldim, çok heyecanlıyım’’ balonu kadar gerçekti.  Evet, her ülkeden bir miktar turistin Türkiye'de sadece kumar oynamak üzere geldiğini düşünmek mümkün...  Ama kumarhaneler kapatıldı diye o ülke turistlerinin tamamının kaçacağını varsaymak, panik yaratarak emrivaki dayatmak siyasete sığmaz.  Mesela hani İsrailli turistlerin tamamı kumarbazdı?  Kumarhaneler kapatıldı, Türkiye bir takım yanlışlar sonucunda turistlere pahalı ülke haline geldi ama İsrailli turist sayısındaki azalma ne kadar biliyor musunuz? Yüzde 4...  Yani geçen yıla göre her 100 İsrailli turistten sadece 4'ü bu yıl Türkiye'ye gelmekten vazgeçti.  Peki, Rus mafya ordusunun bavullar dolusu ‘‘cash’’ (nakit) dolarla güneydeki kumarhanelere yerleştiği üfürüğü... Bu yıl kumarhaneler kapatıldı ama Rusya'dan gelen turist sayısında bırakın düşüşü, artış bile var.  ***  Kumar lobisinin feryatlarından gerçek turizmcinin sesi duyulmuyor. Oysa bu yıl turizmde Türkiye'nin sıkıntı yaşayacağı ve nedenleri belliydi:   1) Ortak Para birimi korkusuyla kamu harcamalarını kısan, sosyal destekleri neredeyse kaldıran Avrupa ülkelerinde orta gelir grubu yurt dışı tatile çıkarken zorlanır hale geldi.  2) Bu gelişmeyi yakından takip eden Yunanistan ve İspanya hemen gereken ayarlamayı yaptılar. Yunanistan'daki yüzde 14'lük devalüasyon, İspanya'da KDV indirimi rastlantı değil turizme dönük ucuzluk yatırımıydı.  ***  Türkiye'de toplam yatırım değeri milyarlarca doları bulan 2 bin 700 adet 3-4-5 yıldızlı turistik tesis hizmet veriyor.   Ve bu tesislerden sadece 68'inde kumarhane vardı.  Kumarhanelerin yeniden açılması diyelim ki, bu 68 tesisin sorununu çözecek. Ya diğerleri?  Türkiye Cumhuriyeti Turizm Bakanı'nın ulusal politika gerektiren sorunları ‘‘kumarhane açalım-kapatalım’’ düzeyine indirmesi o yüzden talihsizlik sayılmalıdır.  ***  Birkaç gündür bu köşede sürdürdüğümüz turizm ve kumar konulu tartışmada, kumar politikasıyla ilgili öneri-eleştiriler alıyoruz.  Yarın bu görüşlere yer vereceğiz.    14 Temmuz 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Baklava yerine oto çalsalardı  Enis BERBEROĞLU  19 Ekim 1997 gecesi sabaha karşı saat 03.00'te acaba Gaziantep'te Ay var mıydı? Sohbahar gecesi aydınlık olsa Baklava Çetesi cayar mıydı?  Ya dükkânın kilidini kırmak için kullandıkları demir çubuk eğilseydi... Dükkânda buldukları baklavaları yerken oyalanmasalardı... 150 milyon liralık fıstığı alıp kaçmaktan korksalardı.  Tam o sırada olay yerinden polis ekibi geçmeseydi...  Baklava Çetesi özgür kalacaktı.  ***  Madem ki eğer diye başladık söze...  Eğer baklava Çetesi memlekete nam salan ağabeyleri gibi büyük düşünseydi. Baklava-fıstık yerine otomobil çalmayı deneseydi.  Eğer otomobil hırsızlığında iş üstünde polise yakalansaydı.  İnanması zor ama, dört çocuk yine özgür kalacaktı.  Çünkü daha geçen hafta anlaşıldı ki, Gaziantep Emniyeti Hırsızlık Büro Amiri Başkomiser Ali Gedik ve emrindeki bazı polisler otomobil hırsızları ile ortak çalışıyor.  O yüzden Gaziantep'te otomobil hırsızlığı serbest...  Baklava çalmanın cezası 9 yıl.  ***  Genç Radyo'dan Süleyman Yıldız Baklava Çetesi dosyasının peşini bırakmadı. Son olarak çırpındı, çabaladı, Baklava Çetesi'ni sorgulayan, fezlekesini düzenleyen polisin ismini buldu.  22 Ekim 1997 tarihli fezlekenin altındaki imza geçen hafta otomobil hırsızları ile birlikte yakalanan Başkomiser Ali Gedik'e ait.  Bak şu kahpe feleğin cilvesine...  Baklava Çetesi üyesi çocuklar baklava yerine otomobil çalsalardı Başkomiser ağabeyleri ile muhabbet edip, paraları kırışacaklardı.   Baklava ve fıstık çaldılar, başkomiserin gazabına uğradılar.   ***  Eski Türk filmlerinde Hulusi Kentmen'in canlandırdığı komiser tipini özledim... Babacan, mahallenin serserisini, kopuğunu kimi zaman Osmanlı tokadıyla ama çoğu kez nasihatla yola getiren polisin nesli mi tükendi.  Başkomiser Ali Gedik, o babacan polisler gibi Baklava Çetesi'ne ikinci bir şans tanımayı düşündü mü acaba... Sanmam.  Çünkü başkomiserde o kadar vicdan olsa zaten otomobil hırsızları şebekesiyle ortaklık etmezdi. Zaten kendi suçunu örtmek için hırsız kotasını doldurmak zorundaydı.  ***  Sorarım size böyle kör taşı misali adalet olur mu?  Devletin polisi hırsızın her türlüsünü yakalar. Yargıcı-savcısı polisine, düzenlediği rapora güvenir.   Aksi halde tuz kokmuş demektir.      15 Temmuz 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Polisler-hırsızlar kurban vatandaşlar  Enis BERBEROĞLU  Artık aileden sayılan Baklava Çetesi'ni yakalayan, sorgulayan Başkomiser Ali Gedik'i polis meslektaşlarının yürüttükleri soruşturma sayesinde daha yakından tanıma fırsatı buluyoruz.  Mesela Faruk Eşme isimli vatandaşın kayıp otomobil öyküsü.  Faruk Bey bir sabah kalktığında evinin önündeki Tempra marka otomobilinin çalındığını fark etti. Her namuslu Türk vatandaşı gibi polise başvurdu. Karşısına çıkan Başkomiser Ali Gedik, ‘‘Merak etme, yardımcı oluruz’’ diye söz verince umutlu bekleyişe girdi.  Nitekim bir süre sonra evinin telefonu çaldı.  Ağrı'dan aradığını söyleyen ve kendisini otomobil galerisi sahibi olarak tanıtan kişi lafı uzatmadı:  - Bak Faruk Bey, otomobilin İran'a kaçırılacak. Ama beş bin mark ödersen arabayı geri alabilirsin. O da insanlık olsun diye...  Faruk Bey'in beş bin markı çıkmayınca ‘‘insanlık tarifesi’’ 3 bin marka indi. Faruk Eşme hemen durumu telefonla Başkomiser Gedik'e bildirdi.  Başkomiser teklifi pek garipsemedi, akıl verdi:  - Böyle durumlar çok oluyor, en iyisi sen 3 bin markı öde...  ***  Türk adli zabıta sisteminde ilk özelleştirme girişimi sayılması gereken bu diyalogdan tatmin olmayan vatandaş Faruk Bey beklemeye devam etti.   3 gün sonra yine ev telefonu çaldı.  Faruk Bey'le ilk pazarlığı yapan kişi Gaziantep'te olduğunu söyledi. Gerisi polisiye filmleri andıran üslupla gelişti:  - Biz seni tekrar arayıp, yer ve zamanı bildireceğiz...  Otomobilinin Gaziantep'te olduğunu duyan Faruk Bey son umut yine Başkomiser Gedik'i aradı, her şeyi anlattı.  Devletin polisi pek heyecanlanmadı, ‘‘Tamam bakarız, ilgileniriz’’ dedi.  Sabaha karşı Faruk Bey'e randevu telefonu geldi.  Kardeşi ile birlikte yola çıkan Faruk Bey, parayı telefondaki sesin istediği yere bıraktı.  Etrafta silahlı oldukları fark edilen bazı kişileri görünce sevindi, ‘‘Herhalde polis önlem aldı, soyguncuları yakalayacak’’ diye düşündü.  Eve döndükten yarım saat sonra yine telefon çaldı, ‘‘Araban şu adreste, git al’’ denildi.   Faruk Bey heyecanla verilen adrese gitti. Heyhat, otomobilini bulamadı.  Sözünü tutmayan hırsızı şikâyet etmek üzere bildiği tek adres olan Başkomiser Ali Gedik'i aradı. Dediğini yaptığını, ama parayı ödemesine rağmen otomobilini geri alamadığını anlattı.  Başkomiser Ali Gedik, vatandaşı fena azarladı:  - Kardeşim ben dün gece alkollüydüm, neden parayı ödedin ki?..  ***  Faruk Bey, polise gitmeseydi çalınan otomobilini belki bulamayacaktı, ama hiç değilse 3 bin markı cebinde kalacaktı.   Demek ki bir ülkede hırsızlarla polisler ittifak kurunca vatandaşın soyulma tarifesine zam geliyor.  ‘‘Benim memurum işini bilir’’ diyen Anadolu kurnazlarının vizyon sahibi diye takdim edildiği, ahlakın her gün medya infazına uğradığı aynı ülkede daha başka ne beklenir ki?      16 Temmuz 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Devlet adamı değil despot  Enis BERBEROĞLU      Postmodern mütefekkir kalemlerin gönlünde yatan yeni tür devlet adamının eşkali belli...  Rusya'da Boris Yeltsin madencilerin maaşlarını ödemiyor. Bizde başbakan memura yarım puan ek zam vermemek için hükümeti yıkmayı bile göze alıyor.  Bir zamanlar, halkın malını gasp eden, vatandaşıyla inatlaşan yöneticiye ‘‘despot’’ denilirdi.   Anlaşılan modern zamanlarda yeni adı ‘‘devlet adamı’’ oldu.  ***  Enflasyon hızı ancak bütçe disiplini ile düşürülür, kabul.  Türkiye'de enflasyonun temel nedeni kamu açıklarıdır, doğru.  Ama enflasyon yüzünden Türkiye'de gelir dağılımının Afrika kabile devletlerinden beter hale geldiği de ortada...  O yüzden enflasyonun nedeni kadar sonuçlarına da bakmak lazım.  Madem ki enflasyon yüzünden Türk toplumunda bir gelir transferi yaşandı, o zaman ‘‘Kim kazandı, kim kaybetti?’’ sorusunun yanıtı çok önemlidir.  Enflasyon ortamında kim kazanır?  Mal ve hizmetinin fiyatını artırabilen kesimler. Mesela devlete verdiği borcun faizini yükseltebilen bankalar, ürettiği malın fiyatına zam yapabilen sanayiciler, ticaret erbabı...  Peki kim kaybeder?  Sabit gelirliler...  Yani devlet veya özel sektör kapısında zam kararı bekleyenler.   Özetlersek, enflasyon ortamında kazananlar parası olan zenginler, kaybedenler yoksullar.  O yüzden enflasyonu düşürmek için yoksullardan fedakârlık istemek ne kadar akıllı işi bir daha düşünün.  ***  IMF'ye sunulan niyet mektubu, klasik nitelikte istikrar programıdır.   İstikrar programları vatandaşla inatlaşarak uygulanmaz, toplumsal uzlaşma gerektirir. Ayrıca her istikrar programının sadece sosyal değil ekonomik maliyetini de hesaplamak zorunludur.   Mesela memurun geçmiş enflasyon zararının telafisi, kapatılması gereken KİT'lerdeki işçilerin kıdem tazminatları gibi...  Ancak Türkiye, IMF ile stand-by anlaşması yapmak yerine tek taraflı niyet beyanıyla yetindiği için, uygulayacağı istikrar programına peşinen dış mali destek bulma imkânını kaybetti.  ***  Halka rağmen istikrar programı arayışları latin geleneğidir. Ancak üniformalı despotlara yakışır.  DTP'nin memur zammına sahip çıkmasındaki siyasi gerekçeler kimi çevrelere inandırıcı gelmeyebilir.  Ancak bu yaklaşım sokağa dökülen kamu çalışanlarını unutturmasın.  Çünkü malum, Latin geleneğinde üniforma kadar yaygın bir diğer sendrom toplumsal patlamalardır.    17 Temmuz 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Terör kontrol edilemez, ezilir  Enis BERBEROĞLU      ‘‘Terörün kontrol edilebilir düzeye indirilmesi’’ kavramı yanlış anlaşılmasın. Gerçekten kontrol edilebilse zaten terör belası kalır mıydı?  Terörün azı, çoğu olmaz.   ‘‘Kontrol’’ kavramıyla anlatılmak istenilen, askeri açıdan hareket üstünlüğünün PKK'dan güvenlik güçlerine geçmesidir.  Yoksa gidin Yüksekova'da şehit düşenlerin yakınlarına sorun, Sıvas'ta yok olan aileye başsağlığı verin, Amasya'da, Tokat'ta terör kurşununa kurban gidenlerin çocuklarını sevin, okşayın, birlikte ağlayın...  Anlayacaksınız ki, bu kavga dağdaki son asi silah susana kadar sürecek. Daha önce bitmeyecek ve daha çok kan dökülecek.  Çünkü terör kontrol edilemez, ancak ezilir.  ***  PKK'nın dağda savaşa sürdüğü kadrolarda yaş sınırı 13'e kadar indi.  Terör örgütü bu sübyanları çoğu kez ailelerinden silah zoruyla alıyor. O yüzden fırsatını bulan çocuk kaçıp askere-polise teslim oluyor.   PKK, Güneydoğu'nun kuş uçmayan, kervan geçmeyen dağlarında uyguladığı bu zorbalığı İsveç'te de tekrarlamaya kalkınca kıyamet koptu.  Olay, İsveç'te haziran ayında Vaermland'da düzenlenen bir yaz kampına katılan 40 kadar çocuktan haber çıkmaması üzerine patlak verdi.  Stockholm'de yaşayan Kürt aileler, yedi çocuğun kamptan dönmediğini polise haber verdi. Polis araştırınca toplam 17 çocuğun aynı kamptan sonra kaybolduğu ortaya çıktı.   Ancak anlaşılan 10 aile polise haber vermekte henüz isteksizdi.  İsveç polisi kayıp çocuklar için uluslararası ilanlar verdi, İnterpol'den yardım istedi. Yoğun sınır kontrollerine ve aramalara rağmen çocuklardan haber alınamadı.  ***  Kürt aileler haber beklerken, polis ve basın ilk izleri yakaladı.   Polis tarafından geçen hafta cuma günü yapılan açıklamada, ‘‘Kaçırılan çocukların Kürt bölgesindeki çatışmalara götürüldüğü yolunda işaretler bulunduğu’’ belirtildi.   Dagen Nyheter Gazetesi ile TT Ajansı çocukların PKK tarafından Türk ordusuyla mücadele için kaçırıldığına inanıldığını aktaran haberler yayımladı.   ***  İhtimal ki, Güneydoğu'da Türk askeri kadar Kürtler'i de öldüren silahlar bu gibi kayıp çocukların elinde geziyor.   Savaşın karanlık yüzü yine ortaya çıkıyor.  Kontrol mü dediniz?    18 Temmuz 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Çatal-matal zam ne kadar?  Enis BERBEROĞLU          Merkez sağ hükümet çıkmış memur ve emeklinin sırtına, uzun eşek oynar gibi keyifle soruyor aşağıya:  - Çatal-matal kaç çatal?  Sahi memura zam ne kadar?  ***  Bu tatil gününde aklınızı hesap kitapla yormak istemezdik. Ama gazete manşetlerine, TV ekranlarına yansıyan illüzyonist numaraları zorunlu kıldı.   O yüzden gelin zam hesabının üstünden birlikte geçelim.  Memur 31 Aralık 1997 tarihinde 100 TL maaş alıyor olsun.   15 Ocak 1998 tarihli zamlı maaşı 130 TL'ye yükseldi.  Anasol-D'nin yüzde 20'lik zammıyla 156 TL olacak.   Ekim ayında yüzde 10 ek zam verilirse yeni maaşı 172 TL'ye çıkacak.  Bu maaşı 31 Aralık 1998 tarihine kadar alacak. Demek ki Temmuz 1997-Aralık 1998 maaşları kıyaslanırsa zam oranı yüzde 72'yi bulacak.   ***  Bu resmi hesapta anlaştıysak, devam edelim. Ama sağlamasını biraz daha anlaşılır ve farklı yöntemle deneyelim.  31 Aralık 1997 günü 100 TL maaş alan memura dönelim.   Memur her ay kaç para aldı bundan sonra ne alacak diye bakalım.   Altalta yazalım.  Memurun 1998'in ilk altı ayındaki maaşı ne oldu? 130 TL.   Memurun cebine 6x130 TL toplam 780 TL girdi.  Temmuz zammıyla birlikte maaşı 156 TL oluyor.   Üç ay süreyle bu maaşı alacağına göre, 3x156 TL eşittir 468 TL'yi daha kazanç hanesine ekleyelim.  Son olarak ekim zammıyla birlikte üç ay 172 lira alacağına göre 3x172 TL yani 516 TL'yi maaş toplamına ilave edelim.  Özetle;   ilk altı aylık maaş toplamı:.........780 TL  temmuz-ekim maaş toplamı:......468 TL  ekim-yılsonu maaş toplamı :......516 TL  12 aylık maaş toplamı:............1.761 TL  Aylık ortalama maaş:..................147 TL  Hesabı böyle yapınca iş değişiyor öyle değil mi?  Bu hesaba göre memurun cebine giren paradaki ortalama artış 47 lirayı geçmiyor. Yani ortalama zam yüzde 47 oluyor.  Biraz ukalalığa izin varsa, ortalama yönteminin, enflasyon ölçümünde en sağlıklı sonuçları verdiğini hatırlatalım.  Yılbaşı-yılsonu zam hesabını insanı yanıltabilir. Olmaz ama hükümet yılın son ayında maaşları ikiye katladı diyelim. Memur zamlı maaşı bir ay alacak ama yüzde 100'lük artış yıllık indeksleri altüst edecek.   ***  O yüzden bir daha soruyoruz: Çatal-matal kaç çatal...  Memura et ve meyve yedirecek, çocuğunu okutacak zam ne kadar.    20 Temmuz 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Polise bravo, sıra medyada  Enis BERBEROĞLU      Polisin şüphelileri sanık niyetine yargılayıp, kamera önünde infaz alışkanlığını gönüllü olarak terk etmesi son derece hayırlı bir adımdır.  Çünkü Türk polisi ne yazık ki şüpheli kişiler hakkında yeterli kanıtı toplama konusunda pek başarılı değildir.   Bırakın siyasi soruşturma tekniklerini, adi zabıta olaylarında bile polisin sık sık baskı ve işkenceye başvurması bu yetersizliğe işarettir.  Türk polisi olayı aydınlatmak için itiraftan başka yol bilmez.  O yüzden sorguda şüpheliye yüklenip ağzından laf almaya çalışır.  Savcı ve yargıç önünde bu ifadelerin reddedileceğini bildiği için örneğin suç silahının peşinde koşar, TV ekranlarına sıkça yansıyan ‘‘yer gösterme’’ uygulaması ile hazırlık soruşturmasını tamamlar.  Batı'da yaygın olarak kullanılan DNA, sperm testleri, gelişmiş balistik araştırmalar bizde ne yazık ki sadece büyük kentlere has lüks sayılır.  Bu nedenle şüphelinin daha savcıya bile çıkarılmadan kamera önünde teşhiri son derece sakıncalıdır.   Çoğunlukla sadece kendi ifadesiyle suçlanan şüpheli -belki de kurban denilmeli- bu çifte yargısız infazın acısını kolay unutamaz...  * * *  Çoğu Batı ülkesinde kişisel bilgilerin sır sayılması yönündeki yasalar nedeniyle bazen maktulün ismi bile medyaya verilmez.   Polis bültenlerine en kanlı olaylar, ‘‘Beyaz bir erkek, yabancı bir saldırgan tarafından bıçaklanarak öldürüldü, soruşturma devam ediyor’’ gibi Türk medyasına son derece tatsız-tutsuz gelecek üslupla aktarılır.   Yanlış anlamayın, hukuk sistemi şüpheli veya suçluyu değil toplumu korur.  İngilizce ‘‘Suç kazandırmaz’’ diye yaygın bir deyim vardır.  Bu anlayışla mahkeme kararı ile suçlunun anılarını yazıp satması engellenebilir. Böylece topluma kötü örnek olmasına izin verilmez.   Katiller kitap yazarı, dizi yıldızı olamaz.  * * *  Ve sıra geldi çuvaldız acısıyla tanışmaya.  Polisin teşhir cezasından vazgeçmesi yetmez.   Medya terörüne de son verilmesi gereklidir.  Üçüncü sayfalarda, ‘‘Güzel .....eşinden boşanıyor’’ haberlerini kim okuyor bilemem... Ama medyadaki boşanma istatistiklerine bakılsa bile artık bu tür olayların haber niteliği taşımaması lazım gelir.  Öte yandan TV ekranlarındaki canlandırma ve sözde polis hikâyeleri kurban ve şüphelinin kişilik haklarına açık saldırıdır.   Kanal D Haber Merkezi'nin kansız ve şiddetsiz ekran çağrısına her medya çalışanının uyması zorunludur.  Dileriz medya uygarlık yarışında polisin gerisinde kalmaz.    21 Temmuz 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Alman turist neden gelmiyor?  Enis BERBEROĞLU      Turizm Bakanlığı koltuğunu işgal eden siyasetçinin moralini bozmak istemeyiz ama bu yıl Türkiye'ye Alman turist gelmiyor.  Nereden mi biliyoruz?  Yine Turizm Bakanlığı rakamları gösteriyor.  Almanya'dan bu yılın ilk altı ayında 1997'nin aynı dönemine oranla 142 bin daha az turist geldi.   Geçen yılın ilk altı ayında Türkiye'yi 951 bin Alman turist ziyaret etmişti. Bu yıl yüzde 15'lik gerilemeyle aynı rakam 809 bin turiste indi.   Almanya'nın Türk turizmindeki payı yüzde 25'ten yüzde 20'ye düştü.  * * *  Almanlar çok dolaşan bir millet.  Almanya'daki Urlaubsreisen Araştırma Enstitüsü'ne göre 1996 yılında tam 61 milyon 200 bin Alman tatile çıktı. Tatilcilerden 45 milyonu beş gün veya daha çok süreyle dinlendi. 25 milyonu paket turları seçti.  Almanlar tatile 80-90 milyar mark arasında harcama yapıyor. Ortalama Alman turistin paket turlarda kişi başına bin 362 mark tutarında döviz bıraktığı hesaplanıyor.  Ve Almanlar'ın tercih ettikleri ülkeler şöyle sıralanıyor:  İspanya (8.1 milyon), İtalya (5.7 milyon), Avusturya (4.7 milyon), Fransa (2.4 milyon), Yunanistan (2.1 milyon), Türkiye (2 milyon), ABD (1.7 milyon), Hollanda (1.6 milyon), Hollanda (1.3 milyon)...  * * *  Yavaş yavaş Türkiye'ye ayağı alışan Almanlar gibi diğer bazı Avrupa ülkelerinden bu yıl gelen turist sayısında azalma var.   Avusturya, Danimarka, Finlandiya, İngiltere, İsveç, Norveç ve İsveç'ten Türkiye'yi ziyaret eden turist sayısında yüzde 6 ile yüzde 44 oranları arasında düşüş yaşandı.   OECD ülkelerinden gelen turist sayısında yılın ilk altı ayında 180 bin kişilik azalma ortaya çıktı. OECD üyesi olmayan ülke turistlerindeki yüzde 11'lik artış gelir açığını kapatmaya yetmedi.  İşin özeti, bu yıl zengin turist kaçtı, daha az harcayanı ile yetinmek zorunda kaldık. Bu yüzden pahalı tesisler boş, turistik alışveriş kesildi.  Rakamlara bakılırsa, ilk altı aylık turist sayısındaki büyük düşüşü Romanya telafi etti. Romanya'dan yılın ilk altı ayında gelen turist sayısı bir önceki yılın aynı dönemine oranla yüzde 87 arttı, 245 bine yükseldi.  İşte Turizm Bakanı bu tabloya bakarak, ‘‘Turizmin moralini bozmayın, kriz falan yok’’ diyor.  * * *  Almanlar Türkiye'ye neden gelmiyor?  Bu ülkede çalışan Türk turizm devlerinden Vural Öğer, Başbakan Mesut Yılmaz'a madde madde sundu:  1) İki ülke arasındaki diplomatik gerginlik Türk imajını bozdu.  2) Şubat ayındaki Irak krizi Almanlar'ı korkuttu.  3) Turistik tesislerde pahalı fiyatlar.  4) Alman turistlerin yaşamını yitirdiği büyük trafik kazaları.  Anlaşılan Alman turistler bizim yapısal sorunlara takılmış...  Hepsini halledeceğiz, yeter ki Turizm Bakanı'nın morali bozulmasın!      22 Temmuz 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    İsviçre baklayı ağzından çıkardı  Enis BERBEROĞLU  İsviçre sadece erimiş peynirine tutkundur, karaparaya yeminli ev sahipliği ile ünlüdür. Diğer tüm konularda sözde tarafsızdır, daha doğrusu ücrete tabi politika izler sanırdık.  Meğer ne kadar yanılmışız... Hap kadar İsviçre'nin gönlünde Kürdistan'ın kurulması yatarmış... Lozan'a o yüzden karşıymış.  * * *  Cumhuriyetin 75'inci yılında Türkiye'nin sınırlarını belirleyen Lozan Antlaşması'yla ilgili İsviçre'de özel törenler düzenlenmesi düşünüldü.  Ancak İsviçre'nin Vaud Kantonu, ‘‘Kürtler'den gelecek tepkileri’’ gerekçe göstererek bu törenlere izin vermedi. Türk Dışişleri bu anlamsız ve küstah tavrın değişeceği konusunda umudunu yitirmedi.  Oysa Kanton'un Lozan törenlerine itirazının ulusal politikadan kaynaklandığına ilişkin işaretler güçlendi.  * * *  Özgür Politika Gazetesi'nin İnternet sayfasında dün İsviçre Dışişleri Bakanı Flavio Cotti'nin mektubu yayınlandı. Bakan Cotti, Kürdistan Hukukçular Birliği'ne yolladığı mektupta baklayı ağzından çıkardı.  8 Haziran 1998 tarihli mektuptan bazı bölümler:  ‘‘Bu yüzyılın başlarında gerçekleştirilen ve bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını engelleyen antlaşmayı masaya yatırma gerekçelerinizi iyi anlıyorum. Türkiye'de yaşayan Kürtler'in durumunu iyileştirmek için hükümetimin içine girdiği çabalar da gözardı edilemez. Fakat Kürtler'in problemleri sadece Türkiye'de yaşanan gelişmelerle sınırlı değil. Ülkenin (Kürdistan) bölünmesi uluslararası bir çözümü dayatmaktadır.’’  ‘‘...Lozan Antlaşması konusunda İsviçre'nin tutumunu değerlendirmek gerekirse, İsviçre, antlaşma imzalandığı süreçteki tartışmalara ve antlaşmaya katılmadı. İsviçre antlaşmada ne bir taraf, ne de temsilcidir. Bu da İsviçre'nin antlaşma karşısında pozisyon almasını gerekli kılmamaktadır. Antlaşmanın en önemli yanı, antlaşmanın muhataplarının dahi oybirliğini sağlayamamış olmalarıdır.’’  * * *  Aslında günlük dile tercümeye dahi ihtiyaç bırakmayan bu metin sayesinde İsviçre'nin açık tutumunu üç başlıkta toplamak mümkün:  1) İsviçre, Lozan Antlaşması'nı tartışılabilir görüyor. Biraz daha ileri giderse ulusal sınırlarımızı bile tanımayacak pozisyonu sahipleniyor.  2) İsviçre'nin Lozan'a temel eleştirisi, ‘‘Kürdistan'ın kuruluşunun engellenmesi’’ olarak kayda geçiriliyor.   3) İsviçre, Kürdistan topraklarının Türkiye sınırları dışına taştığına işaretle Ortadoğu'da İran, Irak ve Suriye'yi de kapsayan önemli bir harita değişikliği ihtiyacını deklare ediyor.  * * *  Üstelik erimiş peynir ülkesinin Dışişleri Bakanı bu önemli açıklamalar için Özgür Politika Gazetesi'ni seçiyor. Yani PKK'ya ‘‘gerilla’’, Türk askerine ‘‘işgal güçleri’’ diyen bir yayın organını aracı kılıyor.  Zaten ‘‘tarafsız’’ ülkeye de, böyle ‘‘tarafsız’’ basın yakışırdı.      23 Temmuz 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Onlar affeder mi?  Enis BERBEOĞLU         Af tartışmasına farklı açılardan yaklaşmak mümkün...  1) Devlet memlekette ve özellikle büyük kentlerde asayişi sağlamakta yetersiz kalıyor. Rastlantı eseri yakalanıp, yargılanıp mahkûm olanları da cezalarını çekmeden serbest bırakmak kamu vicdanını yaralar.  2) Terör yasası hükümlülerini kapsam dışı bırakmak, siyasi tavır olarak anlaşılır, ancak anayasal eşitlik ilkesini zedeler.  * * *  Ne var ki tüm bu kategorik yaklaşımlar hükümlü profilini izah etmiyor.  Bu ülkede 30 bin hükümlü var. Cezaları kesinleşmeyen tutuklularla cezaevi nüfusu 54 bine çıkıyor.   Hükümlülerden 7 bin 563'ü hırsız, 6 bin 204'ü katil...  Erkek hükümlülerin yüzde 70'i 21-45 yaş grubunda bulunuyor. Yani en verimli çağlarında demir kapı arkasındalar.  Meslek açısından en sık rastlanan kategori ‘‘tarım ve hayvancılık, balıkçılık ve avcılık’’. Yani hükümlülerin ezici çoğunluğu kırsal kesim insanı, çiftçi-köylü.   Zaten eğitim düzeyleri de mesleklerine uyuyor.   Hükümlülerin yüzde 63'ü sadece ilkokul mezunu, yüzde 16'sı ortaokul diplomalı. Yüksekokul mezunları yalnızca yüzde 1.5'luk paya sahip.  * * *  Cezaevlerinde durum böyle...  Peki dışardaki potansiyel suçlular ne âlemde?  Çukurova Üniversitesi'nden Yardımcı Doçent Adnan Gümüş, Adana Emniyet Müdürlüğü'nde 1996-1997 yıllarında gözaltına alınan çocuklarla ilgili bir araştırma yaptı, sonuçlarını AA'ya anlattı.  Doçent Gümüş, kentte çocuk suçlarındaki artışa dikkat çekiyor: Adana'da 1997 yılında işlenen 97 cinayetin 9'unun faili 11-18 yaş grubundaki çocuklar. Yine 624 darp ve yaralama olayından 97'si çocuk işi...  Adana'da gözaltına alınan kız çocukları ağırlıklı olarak 15-18 yaş grubunda. Haklarındaki iddia ağır: Fuhuş.  Gümüş, Adana'da sokakta yaşayan 120 çocukla görüştü. 22'sinin ilköğretimi farklı sınıflardan terk ettiği ortaya çıktı.  Sokakta şiddete tanıklık ederek büyüyen cahil çocukların mecburi istikameti cezaevinden başka neresi olabilir ki?  * * *  Adalet Bakanlığı rakamlarına göre, cezaevlerinde yatanların büyük bölümünün cezaları 6 ay-1 yıl arasında değişiyor.  Yani kısa zamanda aramızda olacaklar.  Affetseniz de, affetmeseniz de.  Bakalım çıktıklarında içeri düşmeleri için elinden geleni esirgemeyen, ama cezaevinde islah olmaları amacıyla parmağını kımıldatmayan bu toplumu onlar affedecek mi?      24 Temmuz 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Atina, ordu kadar ekonomiden korkuyor  Enis BERBEROĞLU  Atina'nın savaşa kadar tırmanacak füze inadı, Ege krizi ve Avrupa engeli gibi taktiklerle ulaşmayı amaçladığı stratejik hedef nedir?  Bu kadar karmaşık sorunun elbette tek yanıtı yoktur.  Ancak Milliyet'te önceki gün çıkan küçük haber ve İnternet'te rastladığımız ilginç ekonomik analiz birlikte yorumlanırsa anlamlı tahmin yürütme imkânı buluruz.  * * *  Önce Taki Berberakis'in haberi:  ‘‘Yunan basınında çıkan haberlerde, Yunanistan'la Türkiye arasında yaşanan gerginliğin Atina'ya pahalıya mal olduğu her fırsatta vurgulanıyor. Ciddi bir savunma sanayii bulunmayan Yunanistan, NATO ülkeleri arasında askeri harcamaları en yüksek ülke. Kişi başına savunma harcamaları Türkiye'ye oranla dört kat fazla. Yunanistan kişi başına yılda 396 dolar savunma harcaması yapıyor. Türkiye'de aynı rakam yaklaşık 96 dolar.’’  Sovyet diktatörlüğünün çöküşünü hatırlayın.  ABD ekonomisinin yarattığı dev savunma sanayii ile yarışmak zorunda kalan Sovyet rejimi -her türlü tüketim malı üretiminden fedakârlık etmesine rağmen- sonunda tuş oldu. Silahlanma yarışında ekonomik gücü daha az olan süper devlet yenildi, tarihten silindi.  * * *  Emre Üçok imzasıyla İnternet'te rastladığımız analizde Türk ve Yunanistan ekonomileri kıyaslanıyor.   Önce Türk ekonomisini ayakta tutan sütunlar sayılıyor: Turizm, tekstil, tarım, taşımacılık, petrol ve doğal gaz hatları ve sanayi...  Türkiye bu ekonomiyi ne petrol zenginliği ile kurdu, ne de risk sermayesi ile beslenen Asya Kaplanları'nı örnek aldı.  Yunanistan'a gelince...  Ekonomik açıdan sadece turizm ve deniz taşımacılığında söz sahibi. Ve her iki alanda da Türkiye'nin yoğun rekabeti ile karşı karşıya...  Özetle Türkiye'nin ekonomik yarışı kazandığı, askeri üstünlüğünü sağlayan kaynakları istikrarlı biçimde üretebildiği ortada...  Siz Yunanistan'ın yerinde olsanız ne yapardınız?  Üçok'un yanıtı bizce son derece yerinde:  ‘‘Yunanistan'ın en büyük hayali Avrupa ve ABD'den olabildiğince kopmuş, İran gibi sevilmeyen, Ege ve Akdeniz'de kuşatılarak kara ülkesi haline getirilmiş, siyasi açıdan istikrarsız, terörle boğuşan, turist çekemeyen bir Türkiye'dir...’’    25 Temmuz 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Bakı kulu ile leydinin kulu  Enis BERBEROĞLU     Tansu Çiller aşkına Mal Varlığı Komisyonu'na hakaret yağdıran Ömer Barutçu anlaşılan asıl Maliye Müfettişi Süreyya Turgut'a kızmış...  Hürriyet'in haberine göre Komisyon'a bilgi veren eski Bakan Süreyya Turgut'un sözünü sık sık kesmiş, ‘‘İlerde bunun hesabını göreceğiz’’ diye esip üfürmüş.   Peki kimdir bu Süreyya Turgut?  Maliye örgütünden yetişen Bakan Zekeriya Temizel'in ‘‘Elimizde 100 Süreyya Turgut olsa sorun kalmaz’’ dediği müfettiş. Türkiye'de her yüz liralık petrol ürününde 11 lira kaçak olduğunu ortaya çıkaran maliyeci.  Ömer Barutçu'dan mı korkacak...  Korkmaz. Geleneğinde yok.  * * *  Maliye müfettişlerinin atalarına ‘‘Bakı kulu’’ denilirdi.   Bu memurlar her türlü teftişe yetkiliydi. Örneğin Suriye Eyaleti'nde 1715 yılında son derece ustaca tezgâhlanan bir mali yolsuzluk üç bakı kulu tarafından altı aylık mesai sonucunda ortaya çıkarıldı.   Tanzimat'la birlikte ismi Maliye Teftiş Heyeti olarak değiştirilen bu teşkilat, Osmanoğulları ailesinin bile hesaplarına karışırdı.   Şehzadelerin harcamaları Bakı Kulu denetiminden geçerdi.  * * *  Tarih kitapları yazar... Fatih Sultan Mehmet'in ölümünden sonra tahta büyük oğlu İkinci Beyazıt geçince, küçük kardeş Cem Sultan başkaldırdı. 1481 yılında Kütahya'yı ele geçirmek üzere bu kente yürüdü.   Anadolu Beylerbeyi Damad Sinan Paşa korkusundan İstanbul'a kaçtı. Ancak eşi ve padişah İkinci Beyazıt'ın büyük kızı Ayşe Sultan savaşmaya karar verdi. Hemen Kütahya kale komutanını çağırdı, kaledeki devlet hazinesinde bulunan 25 bin akçayı askere dağıttı.  Kütahya'daki Ayşe Sultan'ın inadı amcası Cem Sultan'ın gözünü korkuttu, Bursa'ya yöneltti. Böylece Kütahya kurtuldu. Tarihçi Dr. Yılmaz Öztuna'nın Büyük Tarih Ansiklopedisi'nde olayın devamı anlatılır:   ‘‘...İşler yatışınca Maliye Ayşe Sultan'ın yakasına yapıştı. Devlete ait 25 bin akçayı kanunsuz harcadığını, ödemesini bildirdi. Ayşe Sultan Gelibolu'da kaptân-ı deryalığa getirilen eşi Sinan Paşa ile oturuyordu. Nakit parası yoktu. Dedesi Fatih Sultan Mehmet Han'ın evlenirken kendisine hediye ettiği değerine paha biçilmez mücevherli üsküfü (başlık) satışa çıkardı. Fakat Gelibolu'da bu kadar değerli bir nesneyi satın alacak kimse çıkmadı.’’  Ayşe Sultan padişah babasına mektup yazarak, üsküfün satışına aracılık etmesini istedi. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan bu mektubun yanıtı bilinmiyor.   Ama kesin olan Maliye'nin Ayşe Sultan'ın alacağını tahsil ettiği.   * * *  O günden bugüne köprülerin altından çok su aktı.  90 yıl önce bugün İkinci Meşrutiyet ilan edildi, 75 yıl önce Cumhuriyet idaresine geçildi. Bakı Kulu teşkilatının mutlak otoritesinden çekinmediği padişahların yerini milli egemenliğin temsil edildiği Meclis kuruldu...  Ve geldik ‘‘seçilmiş’’ Ömer Barutçu ile Bakı Kulu geleneğinin eseri müfettiş Süreyya Turgut'un çelişkisine...  Biri seçilmiş, diğeri atanmış öyle mi? Bizce hiç değil...  Ömer Barutçu ledyinin kulu, Turgut Bakı Kulu.   Zaten sadece Barutçu değil her partinin milletvekili, padişahtan beter liderler tarafından atanmıyor mu?   Belki de o yüzden atanmışlar sözde seçilmişleri sık sık ve bazen hadlerini aşarak uyardıklarında toplum fazla tepki göstermiyor.      18 Eylul 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Bakı kulu ile leydinin kulu Enis BERBEROĞLU    Tansu Çiller aşkına Mal Varlığı Komisyonu'na hakaret yağdıran Ömer Barutçu anlaşılan asıl Maliye Müfettişi Süreyya Turgut'a kızmış...  Hürriyet'in haberine göre Komisyon'a bilgi veren eski Bakan Süreyya Turgut'un sözünü sık sık kesmiş, ‘‘İlerde bunun hesabını göreceğiz’’ diye esip üfürmüş.   Peki kimdir bu Süreyya Turgut?  Maliye örgütünden yetişen Bakan Zekeriya Temizel'in ‘‘Elimizde 100 Süreyya Turgut olsa sorun kalmaz’’ dediği müfettiş. Türkiye'de her yüz liralık petrol ürününde 11 lira kaçak olduğunu ortaya çıkaran maliyeci.  Ömer Barutçu'dan mı korkacak...  Korkmaz. Geleneğinde yok.  * * *  Maliye müfettişlerinin atalarına ‘‘Bakı kulu’’ denilirdi.   Bu memurlar her türlü teftişe yetkiliydi. Örneğin Suriye Eyaleti'nde 1715 yılında son derece ustaca tezgâhlanan bir mali yolsuzluk üç bakı kulu tarafından altı aylık mesai sonucunda ortaya çıkarıldı.   Tanzimat'la birlikte ismi Maliye Teftiş Heyeti olarak değiştirilen bu teşkilat, Osmanoğulları ailesinin bile hesaplarına karışırdı.   Şehzadelerin harcamaları Bakı Kulu denetiminden geçerdi.  * * *  Tarih kitapları yazar... Fatih Sultan Mehmet'in ölümünden sonra tahta büyük oğlu İkinci Beyazıt geçince, küçük kardeş Cem Sultan başkaldırdı. 1481 yılında Kütahya'yı ele geçirmek üzere bu kente yürüdü.   Anadolu Beylerbeyi Damad Sinan Paşa korkusundan İstanbul'a kaçtı. Ancak eşi ve padişah İkinci Beyazıt'ın büyük kızı Ayşe Sultan savaşmaya karar verdi. Hemen Kütahya kale komutanını çağırdı, kaledeki devlet hazinesinde bulunan 25 bin akçayı askere dağıttı.  Kütahya'daki Ayşe Sultan'ın inadı amcası Cem Sultan'ın gözünü korkuttu, Bursa'ya yöneltti. Böylece Kütahya kurtuldu. Tarihçi Dr. Yılmaz Öztuna'nın Büyük Tarih Ansiklopedisi'nde olayın devamı anlatılır:   ‘‘...İşler yatışınca Maliye Ayşe Sultan'ın yakasına yapıştı. Devlete ait 25 bin akçayı kanunsuz harcadığını, ödemesini bildirdi. Ayşe Sultan Gelibolu'da kaptân-ı deryalığa getirilen eşi Sinan Paşa ile oturuyordu. Nakit parası yoktu. Dedesi Fatih Sultan Mehmet Han'ın evlenirken kendisine hediye ettiği değerine paha biçilmez mücevherli üsküfü (başlık) satışa çıkardı. Fakat Gelibolu'da bu kadar değerli bir nesneyi satın alacak kimse çıkmadı.’’  Ayşe Sultan padişah babasına mektup yazarak, üsküfün satışına aracılık etmesini istedi. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan bu mektubun yanıtı bilinmiyor.   Ama kesin olan Maliye'nin Ayşe Sultan'ın alacağını tahsil ettiği.   * * *  O günden bugüne köprülerin altından çok su aktı.  90 yıl önce bugün İkinci Meşrutiyet ilan edildi, 75 yıl önce Cumhuriyet idaresine geçildi. Bakı Kulu teşkilatının mutlak otoritesinden çekinmediği padişahların yerini milli egemenliğin temsil edildiği Meclis kuruldu...  Ve geldik ‘‘seçilmiş’’ Ömer Barutçu ile Bakı Kulu geleneğinin eseri müfettiş Süreyya Turgut'un çelişkisine...  Biri seçilmiş, diğeri atanmış öyle mi? Bizce hiç değil...  Ömer Barutçu ledyinin kulu, Turgut Bakı Kulu.   Zaten sadece Barutçu değil her partinin milletvekili, padişahtan beter liderler tarafından atanmıyor mu?   Belki de o yüzden atanmışlar sözde seçilmişleri sık sık ve bazen hadlerini aşarak uyardıklarında toplum fazla tepki göstermiyor.      27 Temmuz 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Ortadoğu haritası kansız değişmez  Enis BERBEROĞLU        PKK ve bir avuç Avrupalı züppenin birlikte düzenlediği alternatif Lozan Konferansı, ‘‘Ortadoğu'da harita değişikliği’’ çağrısıyla sonuçlandı.  Hemen, ‘‘Dağda kamp ateşi başında kuma sopayla ülke haritası çizme dangalaklığı ile ne farkı var?’’ diye tepki göstermeyin.   Türk ordusu karşısında 25 bin kayıp verip tek karış toprak üzerinde -geçici bile olsa- kontrol kuramayan PKK'nın, savaşı, askeri ve diplomatik cephede Suriye, Irak, İran'a yayma stratejisi ortadadır.  Garip olan, Bosna ve Kosova'da yaşanan soykırım karşısında kılını kıpırdatmayan Avrupa'nın, Ortadoğu'da harita değişikliği macerasını göze aldığı izlenimi uyandırmasıdır.  Bu yüzyılda iki büyük savaşla harabeye dönen Avrupa, hâlâ haritaların kansız değişmediğini öğrenmedi mi?  * * *  Büyük mütefekkir geçinen kamp komutanı Apo, MED TV hutbelerinde Türkiye'den toprak talebi olmadığını ısrarla tekrarlıyor.  Oysa Lozan'daki sözde konferansa yolladığı mesajda, Lozan'da Kürt halkı lehine değişiklik istiyor.  Terörist örgütün lideri, Türkiye Cumhuriyeti'ni yaratan Lozan'la birlikte 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması'nı da diline doluyor.  Türkiye ve İran arasında 359 yıldır değişmeyen sınırı çizen antlaşmayı ‘‘Kürtler'i böldüğü’’ gerekçesiyle eleştiren Apo'nun asıl niyeti, iki ülke arasında sıcak çatışma olmasın?  Tonlarca uyuşturucunun milyonlarca dolarlık gelirinden vazgeçmemek için bugüne kadar binlerce cana mal olan savaşı daha da yaymak isteyen Apo'nun, Kürt Hitler'i sayılması gerektiği ortadadır.  * * *  Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı'na resmi Lozan kutlamaları için izin vermeyen İsviçre'nin, meczuplar toplantısına ev sahipliğini affetmek mümkün değildir.   O yüzden Dışişleri Bakanlığı'ndan ricamız, bu erimiş peynir kafalı karapara bankerlerine karşı ne gibi resmi girişimlerde bulunulduğunu kamuoyuna duyurmasıdır. Hiç değilse bu satırların yazarının ve okurların içi serinler.  Açıklama: Eski bakanlardan DYP'li Ömer Barutçu, cumartesi günü bu köşede çıkan yazı üzerine aradı. Çiller'in mal varlığını inceleyen Meclis komisyonuna bilgi veren Maliye Müfettişi Süreyya Turgut'a hakaret etmesinin söz konusu olmadığını söyledi. Barutçu, Turgut konuşurken başka bir nedenle ‘‘şerefsiz’’ diye bir ifade kullandığını, ancak daha sonra sorulduğunda bu sözle Turgut'u hedeflemediğini açıkladığını aktardı.      28 Temmuz 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Romanya'da PKK'ya 8 bin kişi haraç ödüyor  Enis BERBEROĞLU        Güneydoğu'da ezilen PKK'yı hâlâ ayakta tutan payandaların adını koyalım.   İsviçre gibi yakın tarihinde kurşun sesi duymamış ama Ortadoğu haritasında değişiklik isteyecek kadar romantik ve marjinal ülkeler...  Romanya gibi polis örgütü güçsüz, PKK'nın haraç toplamasına, kaçakçılık faaliyetine engel olamayan komşular.  Acaba hangisi daha tehlikeli?  * * *  Romanya PKK tehlikesini rötarla da olsa, Türkiye'nin yoğun işbirliği baskısı sayesinde nihayet kavradı.   Nitekim 11 Temmuz 1998 tarihinde Bükreş'te düzenlenen Balkanlar'da Güvenlik Semineri'nde PKK ağırlıklı gündem maddesiydi.  Rumen Gizli Servisi SRI (Servituel Romen İnformasi) yetkilisi Albay Ion Sterfanuts tarafından sunulan raporda, PKK doğrudan hedef alındı.   Rumen Albay'a göre ülkesindeki 8 bin dolayındaki Kürk kökenli konuk PKK'ya destek veriyor.   Bu kibar ifadeyi tercüme edersek, PKK Romanya'da sekiz bin kişiden haraç topluyor. Hatta belki de kirli işlerine yardım ve yataklık etmeye zorluyor.  * * *  Romanya'da 4 bin 372 Türk sermayeli şirket var. Türkiye'den gelen işveren sayısı 10 bin dolayında hesaplanıyor.  PKK'nın Romanya'yı üç amaçla kullandığı analizi daha önce de bu köşede yer aldı, hatırlatalım:  1) Uyuşturucu hattında ara depo olarak seçilen Romanya'ya giren eroin ve esrar bu ülkeden diğer Avrupa merkezlerine transfer ediliyor.  2) PKK'nın Avrupa ülkeleri ve Rusya'dan satın aldığı silah-mühimmat Romanya üzerinden Türkiye'ye sokuluyor.  3) PKK, Romanya'da çalışan Türk işadamlarından haraç topluyor.  Rumen polisi, PKK'yı önce yanlış anladı. Ulusal kurtuluş mücadelesi veren bir örgüt sandı, üzerine gitmedi.   Ancak zamanla PKK ve global mafya arasındaki organik bağı fark edince, Türkiye'den PKK'ya karşı veri ve istihbarat desteği istedi.   Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir'in, üç içişleri bakanının ziyaretleri işbirliği ortamını geliştirdi. Sonuçta geçen mayıs ayında PKK Romanya'da ‘‘terör örgütü’’ olarak ilan edildi.   * * *  Türkiye'nin PKK'ya yönelik olarak yurtdışında yürüttüğü mücadelede yaşadığı paradoks ortada: Yunanistan istisna sayılırsa, güçlü müttefikler, PKK konusunda hâlâ kararsız... İkna olanlarsa fazla güçsüz.      29 Temmuz 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Helikoptere Ermeni füzesi  Enis BERBEROĞLU   Bu köşede iki gündür PKK'yı ayakta tutan dış payandaları tartışıyoruz.  Kürt Hitleri Apo'nun, savaşı Türkiye sınırlarından Ortadoğu'ya ihraç etme hayalini veri sayarsak, PKK'nın İran-Irak-Suriye dışında yeni üsler yaratma girişimlerini anlamak kolaylaşır.  Balkanlar'daki kaos sırasında aradığı üsleri rahatça bulan PKK'nın yeni hedefinin Kafkaslar olduğu ortadadır. Hatta bu coğrafyada muhtemel işbirlikçi ülke de bellidir: Ermenistan...  * * *  Ülkesinde kansız darbe ile devrilen Levon Ter Petrosyan, Türkiye ile ilişkilerini bozmamak amacıyla PKK'ya açık destekten her zaman kaçındı.  Ancak mayıs ayında seçilen yeni devlet başkanı Robert Koçaryan, bu resmi politikadan sapacağı yolunda yeterli işaretleri verince Apo'dan kutlama mesajının gelmesi fazla zaman almadı.  Medyaya sıradan mesaj trafiği olarak yansıyan bu yakınlaşma süreci Türk istihbarat birimlerinin dikkatinden kaçmadı.  Başbakanlığa sunulan raporda, PKK'nın hedefinin Ermenistan'da yeni üs temin etmek olduğu vurgulandı.  PKK, Ermenistan kampıyla İran'daki güçlerini ve Türkiye'nin İran sınırına yakın bölgesini kontrolü amaçlıyor.  * * *  Son zamanlarda Türk medyasına yansıyan haberler, Ermenistan ve PKK arasındaki ilişkinin sadece diplomatik temsille sınırlı kalmayacağını gösteriyor.  Örneğin Zaman Gazetesi'nden Arda Sualp'in haberi, Çekiç Harekâtı sırasında düşürülen Türk helikopterine atılan füzenin Ermenistan'dan alındığını anlatıyor.  PKK'dan firar eden füze sorumlusu militanlara dayandırılan haberde şu iddialar yer alıyor: ‘‘PKK, Ermenistan'dan yardım istedi. Bu yardım talebine olumlu cevap alan örgüte 5 adet ESA-7 füzesi gönderildi. Füzeleri Şam'da teslim alan PKK, Abdullah Öcalan'ın talimatıyla bunları Kuzey Irak'a geçirdi. Füzeler Kuzey Irak'ta Zap Kampı çevresine yerleştirildi.  Füzeleri kullanmak için 11 kişilik PKK'lı gruba Ermeni subaylar eğitim verdi. PKK bu füzeleri kullanarak Çekiç Harekâtı sırasında bir Türk helikopterini düşürdü, yedi subayımızı şehit etti. Ermeniler'in PKK'yı eğittiği, 11 kişilik gruptan dördünün firar edip güvenlik güçlerine sığınmasıyla ortaya çıktı...’’  Aynı haberde Ermenistan'ın Apo'nun talep ettiği ikinci parti füzeyi teslim etmekten kaçındığı bilgisi de var.  Demek ki pazarlık sürüyor.      30 Temmuz 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Kirli çıkın  Enis BERBEROĞLU    Türkiye'de hırsız siyasetçi, bürokrat, gazeteci haşa yoktur.   Meğer ki birileri iktidar veya görev başında aniden zenginleşirse bilin ki eşi zaten varlıklıdır. Ankara, zengin aileye damat veya gelin olan politikacı ve bürokratlarla doludur.   Aksine inanan haindir...  Hain dedik de, Şemdin Sakık'ın Cumhuriyet Savcılığı'na verdiği ek ifade TBMM'ye ulaştı. Yeni Yüzyıl'dan Emin Koç'un haberine göre, Sakık ifadesinde Kürt Hitleri Apo'nun malvarlığı hakkında ilginç yorumda bulundu:  ‘‘Apo örgütün değişik kaynaklarından gelen paralarını Suriye bankalarına yatırır. Bu paraların bir anda çekilmesi Suriye ekonomisini etkiler.’’  PKK'nın eski ikinci adamının, ne kadar Türk gibi düşündüğü ortada...  Sanki Apo, Şam'daki devlet bankasına elinde hesap cüzdanıyla gidip parasını istese ödeyen çıkacak...  Neyse konumuz bu değil...  Apo bu kadar parayı nereden buldu?  Bildiğimiz kadarıyla eşi Kesire ile uzun süredir ayrı yaşıyor. Kayınpederi zaten devlet memuru... İster misiniz yarın-öbür gün ‘‘Kaynanamın çıkınından çıktı’’ desin...  * * *  Allahtan elimizde Apo'nun malvarlığını nasıl edindiğine ilişkin başka ipuçları da var.   Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık Daire Başkanlığı son 13 yılda yakalanan uyuşturucudan PKK ile irtibatlı olduğu kanıtlanan miktarı açıkladı. 1985 yılından bu yana yakalanan PKK eroini tam 2.5 ton. Yani 2 bin 500 kilo. Bu rakama 13.5 ton esrar, 4 ton bazmorfin ve 22 ton asit anhidriti de eklemek gerekli.  Eroinin Avrupa toptan fiyatı 100-200 bin Alman Markı arasında değişiyor. Demek ki PKK'nın yakalattığı 2 bin 500 kilo eroinin değeri 250-500 milyon Alman Markı'nı buluyor.   Uluslararası istatistikler, yakalanan miktarın, toplam kaçakçılığın yüzde 20-25'ini aşmadığını gösteriyor. O yüzden PKK'nın sadece eroin geliri 1-2 milyar Alman Markı düzeyinde hesaplanıyor.   Üstelik bu rakamlar toptan ticareti yansıtıyor. Oysa PKK'nın artık sokaktaki uyuşturucu ticaretine de el koyduğu biliniyor.  * * *  Apo terörist olmasaydı herhalde kaynanası bile severdi.  Peki ya, ‘‘kaynanam zengindi’’ bahanesine sığınan damatlara ne demeli?  Boşuna yorulmayın; zaten zengin dilimizde ismi konulmuş.  Kirli çıkın...    31 Temmuz 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Af neden değil, sonuç  Enis BERBEROĞLU     Sanırız yine aynı tuzağa düştük: Nedenlerle değil sonuçla uğraşıyoruz. Türkiye'de affın neden sürekli gündemde kaldığını unutuyoruz. Affa alkış tutmakla veya karşı çıkmakla yetiniyoruz...  Aslında muhalefet veya destek nedenlerinin aynı kapıya çıktığını fark edenler ne yazık ki azınlıkta kalıyor... Afla serbest kalacak suçluların kurbanları haklı olarak, ‘‘Adaleti biz mi sağlayalım’’ diye soruyor. Affa destek verenler, ‘‘Susurluk Çetesi elini kolunu sallayarak gezerken, Baklava Çetesi'nin dokuz yıl yatması adalete sığar mı?’’ tepkisini gösteriyor.   Sahi Türkiye'de adalet var mı?  ***  Çağdaş adaletin yolu hukuktan geçer.   Oysa Türkiye henüz ‘‘kanun ülkesi’’ aşamasında bulunuyor. Hukuk sisteminin öngördüğü toplumsal ve sosyal uzlaşma çerçevesi daha çizilmedi.  O yüzden kanunların uygulanması bile tartışmalı... Kumkapı Davası'nda kurulan medyatik jüri rastlantı değil.   Sanığı savunanlar işi Türk toplumunda kadının umuma açık yerlerde içki içme özgürlüğüne kadar götürdüler.   Kurbana acıyanlar sanığın daha önceki suç dosyasını açtılar.   Türk hukuku açısından iki yaklaşımın da anlamı yoktu. Çünkü Türk yargı sistemi öncelikle suçun işlenip işlenmediği ile ilgilidir. İşlenmişse uygun düşen cezayı verir, ardından hafifletici neden varsa indirime gider. Oysa jüri sisteminde sanığın tümden suçlu veya suçsuzluğu tartışılır. Adam öldürenler bile jüri sisteminde suçsuz bulunabilir.  Ama Türk kanunlarına göre yargılanan sanıkların jüri mantığıyla suçlanması veya savunulması olsa olsa hukuka zarar verir. Ne sanığın, ne de kurbanın taraftarı sonuçtan memnun kalır.  ***  Bu ülkede 30 bin dolayında hükümlü hırsız ve katil var.  Elinizi vicdanınıza koyun ve tek soruya yanıt verin:   Başka tanıdık hırsız ve katil yok mu?   Her akşam TV ekranlarından yatak odanıza girmiyorlar mı?  Tekrarlayalım, bu kanunların içeri attığı hükümlüler;  1) Gençler (yaşları 21-45 arasında)  2) Yoksullar (çoğu kırsal kesimden)  3) Cahiller (üçte ikisi ilkokul mezunu)  Ve daha önemlisi, büyük bölümünün cezaları 6 ayla bir yıl arasında değişiyor. Aynı tetikçinin iki yıl arayla iki ayrı kişiyi vurması, TV kurşunlaması rastlantı mı sanıyorsunuz. Yani katiller, hırsızlar, tecavüz tiryakileri yakında aramıza karışacaklar.   Af çıksa da, çıkmasa da...  Eğer hukuk devletini kuramazsak, siz daha çok tartışırsınız, onlar daha çok suç işler, siyasilere af tasarısıyla oy avcılığı düşer...    1 Ağustos 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Seçimin birincisi değil galibi önemli  Enis BERBEROĞLU  Dokuz ay sonrası için planlanan seçimlerin birincisi kim olacak diye sorulursa rivayet muhteliftir.   Zaten siyaset özürlü partilerimiz bu sorunun yanıtını bulabilmek ve/veya seçmeni etkilemek amacıyla kamuoyu araştırma şirketlerine etek dolusu para ödeyecek. Muhtemelen yine birinci partisi bol sözde araştırmalarla dolu propaganda dönemi yaşanacak...  Ama bu kez asıl soru farklıdır:  Seçimin galibi kim olacak?  ***  En güvenilmez kamuoyu araştırmaları bile ‘‘eğilim’’ yansıtır.   Nasıl ki yokuş aşağı bırakılan top giderek artan hızla yuvarlanır.  Seçim sandığında oyunu artıracak parti de daha aylar evvel belli olur.  İşte eğilim (trend) dediğimiz budur. Ve 1999 seçimleri için gözlediğimiz eğilim, ‘‘Hangi parti birinci olacak?’’ sorusunu gölgede bırakacak ölçüde önemli ve farklı bir sonuca işaret ediyor.  12 Eylül darbesinden sonra yeniden düzenlenen siyaset sahnesindeki ilk seçimde (1983) yüzde 42 oy alan ANAP birinci parti ve iktidar oldu. Aradan sekiz yıl geçti, 1991 genel seçiminde hiçbir parti tek başına iktidara yetecek oyu toplayamadı.   1995 seçiminde durum daha da vahim hale geldi. Merkez sağ ve sol partiler yüzde 20 çıtasının altına düştü, sisteme alternatif tek parti sayılan Refah bu çıtanın ancak bir-iki puan üstünde oy alabildi.  Kısacası seçmenin her sandık randevusunda teyit ettiği eğilim ortada:  Siyasetin merkezinde toparlayıcı rol oynaması gereken liderler, partiler itibar ve oy kaybediyor, her seçimde daha az sayıda seçmeni ikna edebiliyor. Oylar marjinal partilere kayıyor.  ***  1999 seçim tahminimiz iki temel varsayıma dayanıyor:  1) Merkezde oy kanaması sürecek. Fazilet, ANAP, DYP gibi partiler bir-iki puan bile olsa oy yitirecek. Merkez solda umulan oy artışı yaşanmayacak. MHP, HADEP, BBP gibi partiler, toplamı belki 5-6 puanı geçmeyecek bu küçük ama kritik oy transferinden yararlanacak. Ama asıl belirleyici olan çıtanın yüzde 16-17 düzeyine düşmesi olacak.  2) Siyasi ayrışmadan kimsenin kazanmadığı anlaşılacağı için bir sonraki seçime kadar partilerde ciddi yapısal değişimler yaşanacak. Lider kadrolar yenilenecek, programlar marjinal partilerin cazip söylemlerini de kapsayacak biçimde elden geçirilecek. Yetmediği yerde parti birleşmeleri gündeme gelecek.   Ama 1999 seçimlerine dönersek... Birinci parti ancak yüzde 16-17 oy alacaksa... Bu sonuç ‘‘seçimin galibi’’ sayılmasına yetecek mi?  Bizce siyaseten çok zor.   Dolayısıyla hiçbir partinin oyunu anlamlı sayılacak miktarda artıramayacağı 1999 seçimlerinin galibi şimdiden bellidir:   Parlamento dışı muhalefet.   Yeni Meclis de bugünkü gibi bu muhalefetin nefesini ensesinde hissedecektir.     3 Ağustos 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Terör tek tek öldürerek bitmez  Enis BERBEROĞLU     Terör belası yıllara yayılınca teröristle mücadele eden kadrolardan binlerce kişi gelip geçti. Binlerce genç insan namlunun ucunda can verdi, demir parmaklıklar arkasında çürüdü.  Terör süreci, bazı düşünce eşiklerini aşındırdı.  Örneğin gençliğimizde rastladığımız, ‘‘Üç tanesini asacaksın Galata Köprüsü'ne, terör o saat biter’’ diyen dangalakların soyu tükendi.  Terörün tek tek terörist öldürerek bitmeyeceği kavrandı.  * * *  Gani Yıldırım bir polis. Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi Başkan Yardımcısı. ‘‘İdari ve Ekonomik Yapılanmanın İç Güvenliğe Etkisi’’ başlıklı rapor yazdı. Özeti Cumhuriyet'te çıktı.  Anlaşılan Gani Yıldırım sivrisinek avlarken bataklığı unutmayan kafada bir polis. Çünkü tespitleri polisiye önlemlerin çok dışına taşıyor.  Gani Yıldırım, merkezi otoriteyi terörün hedefi sayıyor, görüşlerini şu üç başlık altında toparlıyor:  1) Ekonomik kaynaklar ve idari karar mekanizmalarının büyük bölümünün devletin merkez yapısında toplandığı bir ülkede etnik ve teokratik akımların devleti ele geçirme mücadelesi vermeleri ve güçlü taban bulmalarının önüne geçilemez.  Devlet kadrolarında mürteci avının yaşandığı, yerel yöneticilerin PKK ile işbirliği yaptığı kuşkusunun kol gezdiği ülkemizde bu tespite katılmamak mümkün mü?  2) Devlet imkânlarından yapılan vaatlerle iktidara gelen siyasi partiler sınırlı kaynaklarla sınırsız vaatleri yerine getiremedikleri için süratle yıpranmaktadır. Radikal görüşlü siyasal oluşumların önü açılmakta, halk, birbirine zıt görüşlerin taraftar bulabildiği ortamda kutuplaşmaya sürüklenmekte, iç barış zedelenmektedir.  KİT'lerde iş vaadi, tarımda yüksek taban fiyatı sözü...  Türk siyasetinin temel motiflerini tekrarlamaya gerek var mı?  3) Ülkemizde rejimin ve sistemin yerine oturmasında en önemli etkenler, eğitim, liberal ekonomik devrim ve liderler demokrasisinden kurumlar demokrasisine geçiştir...  Türkiye'nin idari olarak yerelleşmesi, ekonomik olarak özelleştirilmesi sonucu, devletin asıl fonksiyonlarına dönerek güçlenmesi sağlanırsa, etnik ve teokratik sorunlar ve bunların neticesi olan toplumsal terörizm, devleti ve rejimi tehdit boyutundan çıkacaktır.  Yani polis Yıldırım, terörün ilacı olarak merkezi otoritenin yerel yönetimlere devrini ve özelleştirmeyi görüyor.  * * *  Devlette biriken rant, çete ve terör üretiyor. Dahası devlette kaynak sıkıntısı çekilince çeteler özel kesimin üretim dinamizmini tehdit ediyor.  Hep söyledik, daha da söyleyeceğiz... Terör ve devlet çeteleri münferit olaylar değil, bünyenin yarattığı hastalıktır.  Bu hükümetin sandığı gibi aspirin tedavisiyle geçmez.    4 Ağustos 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Şişli rantı daha çok başkan götürür  Enis BERBEROĞLU  Türkiye'nin ‘‘hukuk devleti’’ değil, ‘‘kanun ülkesi’’ olduğunun tek kanıtı af tartışması değil.   Toplumsal barışa hizmet edecek hukuki uzlaşmanın eksikliği her alanda karşımıza çıkıyor. Örneğin özelleştirme için bazı yasalarda değişikliğin zorunlu olduğu yıllardır biliniyor.   Ama nedense satışlar bu yasalara dokunulmadan yapılıyor. Özelleştirmeyi onaylayan kamuoyunun yasaların çiğnenmesine göz yumacağı umuluyor.   Mahkemeye başvuran çıkarsa satışın iptal edileceği riski umursanmıyor.   Özetle, 1980 yılında siyasi ve ekonomik kabuğunu kıran Türkiye'de nedense hukukun sistemdeki yeniliklerin peşinde nal toplaması uygun görülüyor.   Resmi hukukun giremediği rant bölgeleri iki amaca hizmet ediyor:  1) Resmi hukukun yerini çete ve mafya düzeni alıyor. Alternatif borçlar yasası, medeni kanun, hatta ceza yasası bile bu karanlık güçler tarafından sanki yeniden yazılıp, infaz ediliyor.  2) Yeni serbest ekonomik rejimi fırsat bilip, ülkeyi aile boyu soymaya yeminli siyasetçilere kanun karşısında hesap sormak imkânsız hale geliyor.  ***  Vizyonunu sevdiğim merhum politikacı Turgut Özal'a tapanların nefret listesinde ilk sırayı hukuk adamları alır, hemen ardından müfettişler gelir. Çünkü hazretler şahsa özel hukuku severler, denetimden kaçarlar.  Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurumu üyesi Yılmaz Ergun, ‘‘Kamu yönetiminde denetim boyutu’’ başlıklı konulu konferansa sunduğu tebliğde çok önemli 5 soruna işaret etti:  Denetim görevlilerinin mesleki güvencesi yok.  Denetim raporları makama sunuluyor. Tespit ve önerilerin takibi raporu teslim alan kamu görevlisinin keyfine bırakılıyor.  Birçok kuruluş özel yasalarla Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu ve Sayıştay denetimi dışına çıkarıldı.  Aynı fonksiyonda ama farklı ad altında çalışan denetim organları var. Örneğin kamu bankalarında sekiz ayrı kuruluş denetim yapabiliyor.  Yerel yönetimlerin ve fonların denetimine ilişkin yasalar çıkmadı.  ***  Şişli değil sadece İstanbul'un, Türkiye'nin en zengin ilçesi. Şişli yurtiçi gayri safi milli hasıla rakamlarına göre 69 ilin önüne geçiyor.  Şimdi durumu özetlersek...  Şişli'de Türkiye'nin en büyük pastası var. Şişli'deki yerel yönetici son yıllardaki yasalarla giderek güçleniyor. Şişli'deki pastanın nasıl paylaşıldığını denetleyen mekanizma zayıflıyor.  Hürriyet'in ‘‘Giden geleni aratıyor’’ manşeti bu tümdengelim süreciyle doğrulanıyor, anlam kazanıyor.  Sistem böyleyse, yolsuzlukları isim isim saymaya zahmet neden?    5 Ağustos 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Yanlış gömenler hortlaktan korkar  Enis BERBEROĞLU    Demokrasi cellatlarını halk kahramanı diye bağrına basan cennet ülkemizin siyasetini fıkrayla özetlemek moda oldu...  Ama hiçbir fıkra halimizi dün Anadolu Ajansı'nın Kütahya Simav'dan geçtiği gerçek öykü kadar iyi anlatmıyor:   ‘‘SİMAV (A.A- Kütahya'nın Simav İlçesi'ne bağlı Çitgöl Beldesi'nde, öldü sanılan kişinin, cenaze töreninden sonra ortaya çıkması, bir an için ‘‘hortlak’’ yorumlarına neden oldu. Toprağa verilen kişinin kimliği ise henüz belirlenemedi.   Edinilen bilgiye göre, Çitgöl Beldesi yakınlarında Eynel yolunda, jandarma tarafından cesedi bulunan kişinin, bir aracın çarpması sonucu öldüğü belirlendi. Simav Devlet Hastanesi morguna kaldırılan cesedin tanınmayacak halde olması nedeniyle kesin kimlik tespiti yapılamadı.   Bu arada, akli dengesi bozuk 55 yaşlarındaki Celil Mamak'ın köyde bir süredir görülmediği anlaşılarak, cesedi bulunan kişinin Cemil Mamak olduğu tahmin edildi; ailesi de cesedi teşhis etti.   Daha sonra Çitgöl'e getirilen ceset, cenaze namazından sonra toprağa verildi ve mezar taşına ‘‘Celil Mamak’’ yazıldı.  Köylüler, cenazeyi toprağa verdikten sonra köye döndüklerinde, Celil Mamak ile karşılaştılar. Köy meydanında Celil Mamak'ı gören bazı kişilerin ‘‘hortlak var’’ diye kaçıştığı görüldü ve gömülen kişinin kim olduğu tartışılmaya başlandı.’’  * * *  Hatırlarsınız, siyasi mütefekkirler daha altı ay önce, Refah Partisi'ni diri diri gömdü.   Siyasi yorumcular, gömülen partinin arkasından ajans haberindeki özürlü vatandaşın yakınları misali teşhiste bulundu, rahat nefes aldı.   Parti kapatma kararının doğruluğu, yanlışlığı ayrı mesele...  Ama seçime giderken Fazilet'i karşılarında bulunca ‘‘hortlak’’ görmüş gibi korkmak neden?  Siyaset özürlü liderler gömüyor, konuşuyor, korkuyor ama düşünmüyor.  Refah doğru adrese yani seçim sandığına gömülseydi, bir daha hangi ad altında olursa olsun karşılarına çıkabilir miydi hiç?  * * *  Gazete haberlerine göre, Başbakan, iktidarın askeri kanadına ‘‘Fazilet'i bana bırakın’’ diye güvence veriyor. Sanki peş peşe iki seçimdir bu aslında marjinal partinin sandıktan birinci çıkmasında hiç suçu yokmuş gibi rahat!  Ama korkmayın, seçmen cenaze namazına hazır.  Bu kez Fazilet dahil tüm merkez sağı gömecek.  Hem de hortlamayacak kadar derine...    6 Ağustos 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Cezada adalet  Enis BERBEROĞLU  Klasik edebiyatın başyapıtları, suç ve ceza arasındaki haksızlığa isyan destanıdır. Açlığını bastırmak için ekmek çalan, diktatöre karşı özgürlük mücadelesi veren yakın çağ mazlumlarının zindana atıldığı öyküler -biraz da ağdalı üslubun yardımıyla- göz yaşartır.   Ama nedense modern zamanlarda bireysel trajedinin modası geçti. Hatta ‘‘altta kalanın canı çıksın’’ anlayışı hâkim oldu.   Adaletin bir gün herkese gerekeceği unutuldu.   Bu yüzeysel yaklaşım af tartışmalarına yansıdı.  Affı isteyen siyasi partinin yöneticileri zaten gerekçelerini izahtan aciz. Ama affa -genellikle haklı nedenlerle- karşı çıkanlar aynı çabayı neden adaletsiz ceza sistemini değiştirmek amacıyla da göstermezler anlamak mümkün değil.   * * *  Baklava çetesininin öyküsüne bu köşede çok kez yer verdik. Birkaç tepsi baklava ile yanında antepfıstığı çalan çocuklar dokuz yıl hapis yatacak.   Bu cezanın rastlantı değil Türk hukuk sistemindeki çarpıklıktan kaynaklandığı Adıyaman'da yaşanan farklı bir olayla kanıtlandı.  Adıyaman'da 1994 yılında iki kadının oturduğu bir eve tuvalet penceresinden giren Mustafa Kolu, bıçak tehdidiyle 3 milyon 750 bin lira nakit parayı gasp etti.   Yakalanan Kolu hakkında 49 yıl ağır hapis cezası istemiyle dava açıldı. Mahkeme gasp suçu işleyen sanığa 33 yıl 4 ay ceza verdi, ‘‘konut dokunulmazlığını ihlal’’ nedeniyle aldığı beş aylık ceza paraya çevrildi.  Yargıtay mahkemenin kararını onadı. Cumhuriyet'in haberine göre, Kolu'nun avukatı, ‘‘suçla cezanın orantılı olmadığı’’ gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurdu.   Çelişki ortada... Kamu bankalarını soyan Engin Civan ve benzerleri 3-5 yıl cezayla kurtulacak. Adam öldürmenin cezası 24 yıl olacak.   Ama 3 milyon lira çalan 33 yıl yatacak. Eğer buna adalet diyorsanız, evet haklısınız, affı hiç tartışmayalım.    7 Ağustos 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Suçlular aramızda değil Amerika'da  Enis BERBEROĞLU      Adalet yasa karşısında eşitlikten başlar. Aynı suçtan yargılanan iki ayrı kişinin farklı ceza alması kamu vicdanını zedeler.  Dün bu köşede Engin Civan ile Adıyamanlı gaspçı Mustafa Kolu'nun hukuki durumları kıyaslandı.   İzin verirseniz, bugün biraz daha ayrıntıya girelim...  Engin Civan, 19 Eylül 1994 günü vuruldu. Soruşturmada saldırının rüşvet olayından kaynaklandığı ortaya çıktı. Civan İstanbul İkinci Ağır Ceza Mahkemesi'nce 6 Nisan 1995 tarihinde 7 yıl 6 ay ağır hapis ve 62 milyar 500 milyon lira para cezasına çarptırıldı.  Engin Civan, 3 Nisan 1996 günü hapisten çıktı, cezasının ilk altı milyar liralık bölümünü ödedi, ABD'ye kaçtı.   Cezası mahkeme kararının verildiği günkü kurla 1.5 milyon dolar kadardı. Geçenlerde ABD'de yakalandı, 230 bin dolar ödeyerek kurtuldu.  Emlak Bankası'ndan çaldıkları yanına kâr kaldı.  Selim Edes, Engin Civan'a rüşvet vermek ve daha sonra vurdurtmak suçlarından 1 yıl 8 ay hapis cezası aldı. Yattığı süre hesaba katılarak 1995 nisan ayında tahliye edildi. Hapisten çıkar çıkmaz ABD'ye kaçtı, o tarihteki kurla 2.5 milyon dolarlık para cezasını da ödemedi.  Engin Civan'ı vuran Davut Yıldız, 7 yıl 3 ay hapis cezası aldı. 1997 yılı başlarında çıktı. 1998 mart ayında başka bir suçtan aranmaya başladı.  ***  Affa neden karşı çıkıyoruz.   Hak edilen cezalar çekilsin diye...  Buyrun işte size suçlar ve cezalar.   Kamu bankası soymanın, rüşvet almanın, adam vurmanın, vurdurtmanın cezası ortalama iki-üç yıl, para karşılığı İstanbul'da lüks bir apartman dairesinden ucuz. Kamu bankasını kravatla soymanın bedeli bu kadar hafif.  Peki ya Adıyamanlı gaspçı Mustafa Kolu gibi bıçak zoruyla 3 milyon lira çalarsanız... O zaman cezası 33 yıl. İnfaz yasasıyla ortalama 22 yılı siliniyor, kalıyor 11 yıl.   Sizce çifte standart sayılmaz mı?  ***  Yok afla suçlular tekrar aramıza dönmesin diye korkuyorsak, o da boşuna.  Asıl ve asil soyguncular, zaten Türkiye'de kazandıklarını ABD'de yemeye meraklılar. Tıpkı Halil Bezmen, Gülay Aslıtürk ve Ayşegül Nadir gibi.
  Demek ki neymiş...  Suçlular aramıza dönerse, vicdanımız sızlıyor.  ABD'de yaşarlarsa kılımız kıpırdamıyor.    8 Ağustos 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Faziletine değil ihbarına bakalım  Enis BERBEROĞLU    ANAP milletvekili Hayrettin Uzun'un faziletini kaybettiği yerde aramak yerine DYP'de bulma girişiminden vazgeçtiğini duyduk... Vatana, millete, fazilet abidesi siyasi liderlere hayırlı olsun.  Ancak Hayrettin Uzun'un fazilet cinneti sırasında dile getirdiği ihbarlar unutulmamalı... Örneğin Hayrettin Uzun'un, Irak mazotunun depolandığı tesislerin DTP'li Devlet Bakanı Mehmet Batallı'nın kardeşlerine kiralandığı yolundaki iddiası dikkatten kaçmamalı.   Çünkü fazileti bir yana Hayrettin Uzun eski Botaş Genel Müdürü'dür. Bu işlerden çok iyi anlar, ne dediğini bilir.  ***  Irak mazotundan sebeplenmeyen kalmadı gibi.   Ucuz mazot aslında sadece 11 sınır iline özel teşvik olarak düşünüldü. Ama yurdun dört bir yanında satışa sunuldu.  Zaten 11 sınır ilinin yıllık mazot ihtiyacı 130 bin ton, sadece Irak'tan geçen yıl gelen miktar 2 milyon ton. Demek ki Irak mazotunun yaklaşık yüzde 90'ı başka illere taşınıyor ve satılıyor.   Devlet bu mazotu taşıyan 40 bin dolayında Türk kamyoncunun ekmeğiyle oynamamak için vergiden fedakârlık ediyor.  ***  1997 sonbaharında MGK'da ele alınan kayıtdışı mazot sorununa ticareti fazla engellemeyecek formül bulundu.  Petrol Ofisi'nin Habur'da iki depo kurması ve Irak mazotunun bu tesislere boşaltılması düşünüldü. Ofis, mazotun kalitesini kontrol ettikten sonra parasını ödeyecek, daha sonra vergisini ekleyerek satacaktı.  Satışta sınır illerine özel, ucuz fiyat uygulanacak, mazotun Elazığ-Malatya hattının batı ve kuzeyine taşınması ekonomik olarak önlenecekti.  Ofis'in teknik heyeti, Şırnak Valiliği'nin yardımıyla 7 bin 500 tonluk iki depo için yer seçimi yaptı. Ancak Petrol Ofisi özelleştirmesinin umulandan hızlı gitmesi planı bozdu.  Petrol Ofisi devreden çıktı, yerini TPAO aldı.  İşte Hayrettin Uzun, bu aşamadan sonrasını dün Hürriyet Ankara Bürosu muhabirleri Çiğdem Toker ve Nuray Babacan'a anlattı:  ‘‘TPAO tam depoları devralacakken Devlet Bakanı Mehmet Batallı'nın kardeşleri Şırnak'ta bir dağıtım şirketi kurdular ve devletin işini açıktan onlar aldı. TPAO da depoları apar topar bu şirkete kiraladı. Şimdi şirket 7 milyon ton petrolü alıp depoluyor.’’  Hayrettin Uzun'un fazilet mücadelesi adresiyle ilgili önyargılarımızı bir an için unutursak, iki kritik soru gündeme gelir:  1) Irak petrolündeki tüm aracı kârının bir bakanın kardeşlerine bırakıldığı doğru mudur?  2) Devlet Bakanı Mehmet Batallı bu operasyona karıştı mı? Siyasi iltimas ve baskı var mı?    10 Ağustos 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Rusya boru hattında PKK kartını oynuyor  Enis BERBEROĞLU    Moskova'da geçen hafta Türk medyasında pek rağbet görmeyen bir basın toplantısı düzenlendi. Terör örgütü PKK'nın yan kuruluşu Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi (ERNK) Bağımsız Devletler Topluluğu Temsilcisi Mahir Velat Moskova'da Rus-Amerikan basın merkezinde boy gösterdi.  Terör örgütü sözcüsü bu kez bilinen palavraları sıkmadı, dev ekonomik projelerden söz etti. Özgür Politika Gazetesi'nden yorumsuz aktarıyoruz:  ‘‘Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Hazar Denizi, Kafkasya, Asya petrolü ve gazı üzerinde dünyanın çok çeşitli güçlerinin büyük bir mücadele yürüttüğünü belirten Velat, Kürdistan'dan geçecek petrol projelerinin Kürt halkını, Kürdistan'ı çok yakından ilgilendirdiğini söyledi. Velat, bu projelerin gerçekleşmesi için Kürdistan özgürlük mücadelesinin görüşünün alınması gerektiğini vurguladı.’’  PKK sözcüsü, onay makamı olmayı hayal ettikleri dev projeleri de saydı:  Bakü-Ceyhan boru hattı, Kerkük-Samsun-Ukrayna, Türkmenistan-İran doğalgazı projesi, Rusya-Türkiye doğalgaz projesi...  * * *  PKK sözcüsünün saydığı bu milyarlarca dolarlık projelerle ilgili şirketler dünya ölçeğinde... Kürt Hitler'i olmaya namzet, Ortadoğulu bir kamp çavuşunun yönettiği terör örgütünü asla muhatap almazlar.  Ama belki tasmasını tutan büyük ülkeyle pazarlığa otururlar.  İşte Rusya'nın umudu bu... Orta Asya petrolünün sıcak denizlere taşınmasında Bakü-Ceyhan projesinin yıldızı yeniden parlarken, PKK sözcüsünü Moskova'da telaşla cepheye sürmesi bu yüzden.   Üstelik zamanlama da ilginç...  Çeçenistan Devlet Başkanı Aslan Maşadov'un Ankara'ya yaptığı ziyarette ilettiği mesaj ortada: Petrol Çeçenistan üzerinden geçsin...   * * *  Yine kahredici yaz sıcağı ve Güneydoğu'dan gelen şehit cenazeleri.  Şehit aileleri ve yakınları bilsinler ki, evlatları sadece Güneydoğu'daki vatan toprağı için can vermiyor. Artık düşman Ortadoğu'nun küçük ve kirli piyonu haline gelen PKK değil, yanılmayın.   Gencecik delikanlılar, Rusya örneğinde olduğu gibi, Orta Asya petrolünün yaratacağı zenginliği Türkiye'ye kaptırmak istemeyen dünya devine karşı dövüşürken şehit düşüyor.   ABD'nin 1990'ların başında Kuzey Irak'ta kurmayı tasarladığı, Saddam'ı devirecek Kürdistan Devleti hayaline geçit vermemek için toprağa düşüyor.  O yüzden hiçbiri boşuna ölmedi, ölmeyecek.  Huzur içinde yatsınlar.      11 Ağustos 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Aman ha, karpuz gibi bölünmeyin  Enis BERBEROĞLU  Antika sınıfı siyaset bilgesinin yaklaşan seçimlere ilişkin öğüdü, çok çiğnenmiş sakız tadında: ‘‘Aman ha, sakın bölünmeyin...’’  Sahi neden daha önce aklımıza gelmedi ki?  Sık sık tekrarlasak belki unutmayız.  Demek ki bölün-me-ye-cek-mişiz...  Anlamı, memleket siyasetini, ‘‘Milliyetçi cephe ve diğerleri’’ diye bölmemek herhalde... Ülke gençliğini ‘‘Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz’’ nakaratıyla ikiye ayırmak da yasak.   Hele 12 Eylül'den sonra, çırak parti kurup iktidara yürürken, arkasından ‘‘Tapulu arazime gecekondu diktirmem’’ tezviratı yapmak siyasi ayıp.  Bu kurallara bir uyulsa, merkez sağ nur topu gibi sandıktan tek parça ve kırk okka çıkar vallahi!  Peki ya sonra?  Malum merkez sağ iktidarlarda, trafik işaret ve işaretçilerine iyi dikkat edilmeli... Aksi halde 12 Mart ve 12 Eylül'de olduğu gibi kamyonu duvara çarpma ihtimali yüksek.  Enflasyonun iki kez dalya sınırını aşması, gelir dağılımının bozulması, 12 Eylül öncesi cinnet, Güneydoğu yangını hep merkez sağ iktidarlara rastlıyor. Ama olsun, maksat merkez sağ bölünmesin.   Emriniz olur.  * * *  Memleketin zaten kıt entelektüel sermayesi, tamamen bu meseleye tahsisli. Akşam yatıp, sabah kalkıp kara kara düşünüyoruz: ‘‘Ne etsek, nasıl etsek de bu merkez sağı tutkallasak...’’  Herhalde çok düşünmekten aklımıza gelmiyor:  1) Şaibe Bacı'nın kirli çıkını parlamenter demokrasiye yakışır biçimde ortaya konulsa, millete anlatılsa, o dönemin sorumlusu bakan ve bürokratlar el üstünde taşınmak yerine yargıya sevk edilse faydası olur mu?  2) Merkez sağın en suskun başbakanı, kişisel namusunu korurken, etrafında dönenleri önleyemiyorsa başarılı sayılır mı?   3) Tayyip Erdoğan'ın kişisel oyu, partisinin kat kat üzerinde seyrederken seçim yasasını değiştirmek kime yarar ki?  Öylesine sorular işte...  Aklınız karışmasın...  Aman ha, sakın ha, karpuz gibi bölünmeyin.  BU BAKAN KİM?  Geçen cumartesi günü bu köşede, iki soruyu kayda geçirdik. Ama siyaset ve bürokrasi cenahından kimse üzerine alınmadı. Yineliyoruz:  1) Irak petrolünün aracı kârının özel kişilere bırakıldığı doğru mu?  2) Bu operasyonda siyasetçi iltiması söz konusu mu?  Resmi yanıt alamadık ama başkent kulislerinden, bu işe Anasol-D'nin bir bakanının karıştığı bilgisi ulaştı.   Soruları tekrarlıyor, resmi açıklama bekliyoruz.       12 Ağustos 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Fidanın güller açan dalları  Enis BERBEROĞLU    Anlaşılan ABD'den iade talebi kaçak işadamı Selim Edes'in ağrına gitmiş. Habere göre, ‘‘Beni Engin Civan'la aynı kefeye koymayın’’ diyormuş...  Mesele Türkiye'ye ceza borcundan ibaret kalsa Selim Bey yerden göğe haklı olacak. Çünkü parayı denkleştirmek için elinden geleni yaptı.  Kongo'da paralı askerlerle darbe girişiminden, Mehmet Okumuş'la dünürlüğe kadar her türlü riski göğüsledi... Olmadı, beceremedi.  O yüzden Selim Edes, Engin Civan'a benzemiyor.   Zaten nasıl benzesin...  Aslında Engin Civan ve benzerleri Selim Edes ile meslektaşlarının türevi sayılır... Çünkü hırsız bürokratı, rüşvetçi işadamı yaratır.  Edes'le Civan, rüşvet fidanının güller açan iki dalıdır.  * * *  Selim Edes, ODTÜ mezunu parlak bir mühendisti.   Keban Barajı ve Boğaz Köprüsü gibi projelerinde sivrildi. İlk müteahhitlik işini ABD Hava Kuvvetleri'nden aldı.   1983 yılı sonunda kurulan ANAP iktidarına kadar toplam 10 ihale kazandı. ANAP iktidarı yıllarında, yani 1991'e kadar 45 büyük ihaleye imza attı.  Özellikle Bedrettin Dalan'ın İstanbul Belediyesi Selim Edes'i ihya etti: Perpa, İkitelli Otobüs Garajı, Taksim-Tarlabaşı yolu, Bostancı-Maltepe yolu ESKA'ya verildi.  Edes Ailesi, kısa zamanda Özal Hanedanı'na yanaştı. Semra Edes, Semra Özal'ın yağcı kadrosu Papatyalar arasında ön plana çıktı. Semra Edes'in sekreteri İclal Hanım, İstanbul'a geldiğinde Semra Özal'a tahsis edildi.   Bu yakınlığın sonuçları Eska'nın ihale karnesine hemen yansıdı.  ANAP döneminde 35 kamu ihalesi alan Eska, bu projelerden 15'ini iki Semra Hanım'ın çok yakın çalıştıkları iki yıl içinde (1986-88) kazandı.  Özetle Selim Edes boşuna alınmasın...  Kendisi, siyasi iltimas arayan, bürokratı satın almaya çalışan bir işadamıdır. O yüzden ismi rüşvet verdiği hırsız bürokratla birlikte anılır.  Adalet kefesinde ancak Engin Civan kadar çeker.  * * *  Gelen gideni arattığı için ANAP'ın Özal'lı günlerine rastlayan rezillikleri unuttuk gitti.   Halbuki o dönemin hırsız politikacı ve bürokratlarından zamanında hesap sorulsaydı, en azından Tansu Çiller dönemine örnek olurdu.  Şaibe Bacı'nın hırsız politikacı ve bürokratları Meclis'te yalancı pehlivanlar gibi kasılamazdı.   Olmadı, becerilemedi.  ‘‘Özal hırsız’’ diye seçim meydanında yırtınanlar, eğer haklıysalar suça ortak olmaları gereken bakan, milletvekili ve bürokratların eteklerinin altına saklanmasına ses çıkarmadılar.   ‘‘Çiller hırsız’’ diye tamtam çalanlar, devleti soyanları partilerinde baştacı ettiler.   ‘‘Hırsızsalar, tek başlarına mı soydular’’ sorusuna yanıt bulamadıkları için halk tarafından samimi bulunmadılar.   Seçim sandığına gömülmeyi hak ettiler.      13 Ağustos 1998, Persembe  --------------------------------------------------------------------------------    Memleketin sahipleri  Enis BERBEROĞLU    Keşke filmi bir an için dondurabilsek...  Aynı filmi 18 yıl kadar geri sarıp, bugünkü esas oğlan ve asıl kızların o tarihteki rollerine baksak. 12 Eylül galiplerinin staj günlerini hatırlasak.  İnanın bugünkü stratejik denge ve ittifakları çok daha iyi anlardık.  12 Eylül rejiminin egemen ideolojisi ortadaydı:   Milliyetçi, muhafazakâr ve serbest piyasa düzeninden yana...  Askeri rejim bu prototipe uygun siyasetçi, işadamı, bürokrat ve gazeteci yarattı, besledi, semirtti.   12 Eylül'ün galipleri aradan geçen sürede, güçlerini sadece iki kez toplum önünde sınamak zorunda kaldı: 1987 yılında siyasi yasakları kaldıran referandum eskiye dönüş telaşı yarattı. Susurluk kazası devlet-mafya-siyaset ilişkisini gözler önüne serdi.   Her iki kriz de hasarsız atlatıldı.  Siyasi haklarını burun farkıyla kazanan Süleyman Demirel, darbecisini sevecek kadar geniş yürekli çıktı. Terfi alarak yerleştiği Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde Kenan Evren'i konuk edecek kadar nazikti. Belki de gerçek ev sahibini tanıyacak ölçüde gerçekçiydi.  * * *  Susurluk kazasında iddia makamı, kolluk kuvvetleri, müfettişler ve sanıklar arasındaki kan bağı zaten baştan belliydi.   Susurluk aktörlerinden Abdullah Çatlı ve Oral Çelik gibi isimlerin ülkücü görüşe bağlı oldukları sır değildi...  Bu sanıkları tarih önünde yargılayan jüri de akrabaydı:  Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel... Yakın tarihe, ‘‘Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz’’ diye meydan okuyarak geçti.   Eski Başbakan Necmettin Erbakan... Demirel'in Milliyetçi Cephe hükümetlerindeki yaveri. Susurluk için ‘‘fasa-fiso’’ dedi.   Eski Başbakan Tansu Çiller... Demirel'in Türk siyasetine armağan ettiği sahte sarışın, Susurluk Komisyonu'nda ifade verecek cesareti bulamadı.  ANAP Lideri Mesut Yılmaz, (o şimdi başbakan) Susurluk'u çözeceğim diye söz verirken parti yönetiminin 12 Eylül MHP davasının ‘‘top ten’’ listesinden oluştuğunun farkında değildi.   İstanbul eski Emniyet Müdürü, Mesut Yılmaz'ın değişmez Emniyet Genel Müdür adayı Kemal Yazıcıoğlu, Susurluk'un ilk sanıklarını yakaladı ama savcıya teslim etmedi.   Listeyi uzatmak mümkün...  Hakimler, savcılar, işadamları, askerler, müfettişler, gazeteciler. Hepsi bulundukları yeri 12 Eylül'e borçlular. Muhalif gözükenler bile uzlaşarak terfi imkanı buldular.   O yüzden Susurluk çözülemedi, çözülemez.  * * *  Merhum Alparslan Türkeş, 12 Eylül yönetimini, ‘‘biz hapisteyiz, idelojimiz iktidarda’’ diye tanımlardı ve çok haklıydı.   18 yıl sonra da durum farklı değil.   MHP, 1995 seçimlerinde baraja takılıp TBMM'ye giremedi. Ama merkez sağ her partide çoğunluk temsiline, ideolojik hâkimiyete sahip.  Vizyon, demokrasi, insan hakları, Avrupa ile bütünleşme...  Hepsi hikaye. Türkiye daha 12 Eylül'le hesabını kapatamadı.  O yüzden birileri düğün-dernek kurarsa, herkes kaşığını kapıp koşuyor.  Kimisi seve seve gidiyor, bazısı durumdan vazife çıkararak.   Memleket sahipsiz değil, tapulu.    14 Ağustos 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Irak mazotunda kim kazanıyor?  Enis BERBEROĞLU   Geçen hafta ANAP'tan ayrılarak DYP'ye geçeceği haberi siyaset gündemini işgal eden Hayrettin Uzun'un Irak motoriniyle ilgili ciddi ihbarı vardı.   Siyasete atılmadan önce Botaş Genel Müdürlüğü görevinde bulunan Hayrettin Uzun, Irak motorinindeki aracı kârının Devlet Bakanı Mehmet Batallı'nın kardeşlerine bırakıldığını ileri sürdü.   Bakan Mehmet Batallı aynı gün yaptığı açıklama ile kardeşlerinin Şırnak ilinde petrol dağıtım işi bulunmadığını açıkladı.  Bu köşede iki kez, konuyu gündeme getirerek resmi açıklamaya davet çıkardık, pek umursanmadı.   Demek ki iş başa düştü.  ***  Olayın geçmişini özetlersek, sınır ticareti kapsamında Türkiye'ye getirilen Irak motorininde MGK tavsiyesiyle yeni düzenleme yapıldı.   Buna göre Irak motorini önce Silopi'de kurulan depolara çekilecek, kalite kontrolü yapılacak. Ardından Maliye tarafından vergilenip dağıtıma sunulacak. Sınır illerinde düşük, daha uzak illerde pahalı satılacak.  Motorinin ilk durağı olan depoları inşa ve işletme görevi Petrol Ofisi'ne bırakıldı. Ancak özelleştirme sürecinde Ofis'ten alınarak TPAO'nun yan şirketi Tipic'e aktarıldı.   On gün kadar önce bu formülden vazgeçildi, depolar Silopi AŞ adında kurulan yeni bir şirkete devredildi. Aynı şirket motorin taşımasını da üstlendi. Bu yeni şirketin kuruluşuyla DSP'li Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan ve Maliye Bakanı Zekeriya Temizel uğraştı.  Silopi AŞ'nin Irak'tan motorin taşıyan 41 bin Türk kamyoncusunu temsil edeceği söylendi, ama ortak sayısı 15'le sınırlı tutuldu.  DYP ve DTP çevreleri taşıma işinde ANAP'lı Devlet Bakanı Salih Yıldırım'ın kardeşinin bulunduğunu ileri sürdüler. Ancak Bakan Yıldırım, bu iddiayı kesin dille reddetti, ‘‘Kardeşim tek bir kamyon işletmek istedi, izin vermedim. Sınır ticaret belgesi çıkartmak istedi önledim’’ dedi.  Bakan Yıldırım, Şırnak milletvekili olarak yeni kurulan Silopi AŞ'den haberdar edilmemesini garip bulduğunu da aktardı.  ***  Gelelim Irak motorini taşıyan ikinci bir şirkete. İsmi Asya, kuruluşu oldukça eskiye dayanıyor. Asya şirketinin ortakları Gaziantepli bazı işadamları ile KDP lideri Mesut Barzani'nin yakın akrabaları.  Şirket Türkiye'den Kuzey Irak'ın ihtiyacı olan gıda ve diğer malzemeyi taşıyor, karşılığında ucuz Irak motorini getiriyor.   Son günlerde bu motorini diyelim 4 sentten alıyor, Silopi AŞ'ye 12 sent fiyatla satıyor. Yani iyi kazanıyor.   İşte bu şirkette hükümette yer alan bir bakanın yakınlarının ortaklığının söz konusu olduğu söyleniyor.  Acaba doğru mu?  ***  Irak'tan Türkiye'ye yılda 2 milyon ton dolayında motorin getiriliyor. Trilyonlarca liralık pazar ve kâr söz konusu. Korkut Özal'ın bu yoldan edindiği servet ortada... O yüzden sorularımızı yineliyoruz:  1) Irak motorininde aracı kârının özel kişilere bırakılması doğru mu?  2) Irak'la motorin ticaretinden kâr eden bakan yakınları var mı?      15 Ağustos 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Silopi A.Ş. tamam sıra geldi Asya'ya  Enis BERBEROĞLU     Kim demiş Türkiye medyaya duyarsız diye...  Biraz sebat gösterince, Irak motorinini depolama ve taşıma tekelini elde eden Silopi A.Ş'nin kurucu ortaklarını öğrendik işte...  Devlet Bakanı Mehmet Batallı'nın ofisinden yapılan açıklamada, Silopi A.Ş'nin 8 Haziran 1998 tarihli kuruluş sözleşmesine yer verildi.  Buna göre şirketin tam adı:   Silopi Petrol Ürünleri İşleme, Pazarlama, Taşımacılık İç ve Dış Ticaret Otomotiv Turizm Mümessillik ve Taahhüt Anonim Şirketi.  Adresi, İpek Yolu üzeri Kızır Mevkii No:33 Silopi/Şırnak.  Sermayesi her biri 25 milyon TL değerinde 600 hisseye ayrılmış toplam 15 milyar TL. Her kurucu 40'ar hisseye karşılık bir milyar TL ile ortak oldu.  Dün bu köşede yer aldığı gibi 15 kurucu var. İsimleri şöyle: Muhittin Düzgün, Mükerrem Aydemir, Sait Yakıdemir, Senan İdin, Sadık Ökten, Kadir Konur, Mustafa Tanış, M.Salih Kızıl, Cedan Kunur, Selahattin Ökten, Şuayip Tanış, Abdülmeset Aykut, Ömer Tüngür, İsmail Özgören, Ata Ökten.   ANAP'tan istifadan son anda vazgeçen Hayrettin Uzun'un iddiası, Devlet Bakanı Mehmet Batallı'nın kardeşlerinin Irak mazotunun depolanması ve taşınması ticaretine karıştığı yolundaydı.  Bakan Mehmet Batallı, Silopi A.Ş'nin kurucu ortaklarını saydıktan sonra, ‘‘Şırnak'ta kurulduğundan söz edilerek, TPAO depolarının apar-topar devredildiği ve kardeşlerimin kurduğu iddia edilen şirket kurucuları arasında kardeşlerimin bulunmadığı açık olarak görülmektedir’’ diyor.  * * *  Şırnak milletvekili Devlet Bakanı'nın bile kuruluşundan pek haberdar olmadığı Silopi A.Ş. hakkında bu kadar kapsamlı bilgi edinmek sevindirici.  Dileriz DSP'li Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan ile Maliye Bakanı Zekeriya Temizel de, ‘‘Irak petrolünde aracı kârının özel kişilere bırakılması doğru mu?’’ sorumuzu yanıtlarken aynı duyarlılığı gösterirler.  * * *  Silopi A.Ş. dosyasının kapağını böylece aralık bırakarak, Irak motorini konusunda bir diğer tekel konumundaki şirkete geçelim: Asya Ticaret.  Bu şirket Kuzey Irak'a gıda gibi temel ihtiyaç maddeleri satıyor, karşılığında petrol alıyor.   Acaba bu şirkette herhangi bir bakan yakını var mı?  Bu ikinci sorumuza da yanıt alabilmek dileğiyle...  Pankart Davası  19 Ağustos günü Ankara DGM'de karar duruşması yapılacak TBMM'de pankart açan gençlerle ilgili dava Türk hukuk sistemi için örnek olacak.  Çünkü eğer gençler Terörle Mücadele Kanunu uyarınca ceza alırlarsa, silaha başvurmayan, barışcı her türlü protesto gösterisinin aynı kapsama girmesi yönünde bir içtihat yaratılacak.   Kamuoyu vicdanında çoktan aklanmış olan pankartçı gençlerin bundan sonraki yaşamlarının daha güzel geçmesini sağlamak hepimizin görevidir.    17 Ağustos 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Silopi mazotu ortak bekliyor  Enis BERBEROĞLU    Araya giren hafta sonu tatili, Irak mazotunda depolama ve taşıma tekelini elde eden Silopi A.Ş. hakkında bilgi akışını engellemedi.  Silopi A.Ş. kurucusu ve Yönetim Kurulu üyesi Doçent İsmail Özgören aradı, şirketin kısa mazisini anlattı. Aktaralım.   ***  Mayıs ayında Şırnak'ı ziyaret eden Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'in yanında Devlet Bakanı Salih Yıldırım ile Maliye Bakanı Zekeriya Temizel vardı. Habur Petrolcüler Derneği ayaklarına gelen bakanlara ricada bulundu:  - Irak mazotunu depolamak, vergilemek ve taşımak tekelini Petrol Ofisi'ne verdiniz. Ama ofis özelleştirme sürecine girince bu hakkı TPAO'nun TİPİC şirketine devrettiniz. Habur'dan mazot taşıyan petrolcüler olarak bu işe talibiz...  Ecevit ve bakanlar bu öneriyi makûl buldu. Konu Yüksek Planlama Kurulu'nda ele alındı. Şırnaklı petrolcüler başkente davet edildi. Maliye Bakanlığı'nda dört gün süreyle bürokratlarla tartışıldı.  Sonuçta 68 sayılı KDV tebliği temmuz başında değiştirildi. 31 Temmuz 1998 tarihi itibariyle Silopi'deki mazot depoları Silopi A.Ş.'ye geçti.  Böylece Habur'dan giren Irak mazotunun depolanması, kalite kontrolünün yapılması ve diğer illere taşınması işi sessiz sedasız özelleştirildi.  ***  Irak'tan geçen yıl çekilen mazot miktarı 2 milyon ton. Mazotun Irak'taki litre fiyatı 12 cent, kabaca 32 bin lira.   Irak petrolü 41 bin kamyon tarafından taşınıyor.  Ancak Silopi A.Ş.'nin henüz 15 ortağı var.   Nedenini sorduk, Silopi A.Ş. Yönetim Kurulu üyesi Özgören açıkladı:  - İlk aşamada yüzlerce kişiyle şirket kurmak zordu. O yüzden Silopi'de yıllardır bu işle uğraşan, akaryakıt istasyonu sahibi ve Irak mazotu satan kişilerle şirketi kurduk.   Ancak Maliye'nin yol göstermesi ile bu şirketin kuruluşu, Şırnak ve Cizre'ye duyuruldu. O ilçelerden gelen temsilcilere şirkete ortak olabilecekleri anlatıldı, tutanaklar düzenlendi.  Silopi A.Ş. 29 Ağustos günü olağanüstü genel kurula gidiyor.  Bu genel kurulda Irak petrolünden ekmek yiyen her kamyoncu şirkete ortaklığa davet edilecek. Kısacası Irak mazotu ortaklarını bekliyor.   Haberiniz olsun.  NOT: Hâlâ Irak'tan mazot taşıyan Asya şirketinin ortak listesinin açıklanmasını bekliyoruz...      18 Ağustos 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Rusya'da kazanan yine mafya oldu  Enis BERBEROĞLU        Önce Rusya'da ilan edilen yeni paketi analiz edelim. Kimlerin ayağına basılıyor, kim kazanıyor analiz edelim.  1) Rusya'daki yüksek develüasyon, faiz-kur makasından kazanan spekülatörleri köşeye sıkıştırdı. Dolar bozdurup, ruble kâğıtlarına yatıran bu spekülatörler, dönem sonunda kârlarını yeniden dolara çeviriyordu. Böylece dolar cinsinden yüksek getiri sağlanıyordu.   Rublenin yüzde 50 oranında devalüe edilmesi bu saadet zincirini bozdu. Spekülatörler en azından zararlarını kapatana kadar ruble kâğıtlarından çıkamayacak hale getirildi.   2) Rusya Merkez Bankası, ikinci bir kararla, yabancıların kısa vadeli sermaye hareketlerini sınırladı.   Yabancıların kısa vadeli Ruble kâğıtlarına yatırımları yasaklandı. Yabancı yatırımcıların pazara istediği an girip çıkması yüzünden yaşanan mali istikrarsızlık önlenmeye çalışıldı.  3) Rusya'nın dış borçları 90 gün süreyle ertelendi.   ABD ve Batılı ülkelere Rusya'daki milyarlarca dolarlık alacaklarını tahsil etmek istiyorlarsa, bu ülkeye daha fazla mali yardımda bulunmaları gerektiği mesajı verildi.   * * *  Rusya'daki kararların amacı, ‘‘Yabancı spekülatörlerin ülke ekonomisine verdikleri zararı önlemek’’ olarak açıklandı.   Zaten son kararlar, ülke ekonomisinin dışa açılma sürecinde geri adım diye yorumlandı. Peki bu süreçte tek suçlu Rusya'nın son yıllarda uyguladığı serbest piyasa ekonomisi mi? Kuşkusuz hayır.  Çünkü her ekonomik ve siyasi sistemin hedefleri ve zorunlu altyapı koşulları vardır.   Serbest piyasa ekonomisinde rekabet ve hukuk vazgeçilmez iki önkoşuldur.   Eksik rekabet ve orman yasaları ile serbest piyasa ekonomisi bir arada yürümez. Denenirse, ekonomi tekellere, çetelere teslim edilir.   Rusya milyarlarca dolar dış borç aldı, ama memuruna, askerine maaşını ödeyemiyor... Rusya'ya milyarlarca dolar yabancı yatırım aktı, ama ülkede üretim artmıyor, her türlü ihtiyaç ithalatla karşılanıyor.  * * *  Rusya'da ekonomi ve siyaset, ülkedeki hukuk boşluğunu fırsat bilen organize suç çetelerinin tekelinde bulunuyor.  Rus mafyası, bankalara el koyuyor, teslim olmayanları öldürüyor. Bankacılık sistemini, geri ödemediği krediler, teminat mektupları, hatta kalpazanlıkla soyuyor.   Sayıları 5 bin 600 kadar tahmin edilen suç çetelerinin gayri safi milli hasıla üzerindeki kontrolü yüzde 25 olarak hesaplanıyor.  Ve son kararlar da daha öncelikler gibi çetelere yarıyor. Sadece dövizle işlem yapan bu çeteler bir gecede servetlerini ikiye katlıyor.      19 Ağustos 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Derin devlet düğün davuluyla oynamaz  Enis BERBEROĞLU    Dün öğle saatlerinde manzara farklıydı.   1) ‘‘Derin Devlet’’ olarak anılan kurumla irtibatlı çalıştığı bilinen ünlü kabadayı Alaattin Çakıcı serbestti.  2) Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Susurluk sanığı Mehmet Ağar'ın oğlunun düğününde nikâh şahitliği yapacak olması ‘‘Derin Devlet’’in iade-i itibar jesti diye yorumlanıyordu.  Akşam saatlerinde bu tablo tamamen değişti. Alaattin Çakıcı Fransa'da yakalandı. Demirel, düğüne yarım saat kala nikâh tanıklığından vazgeçti.   Acaba neden?  * * *  Kenan Evren'in sadık tanıklığı sayesinde kanıtlandığı gibi Susurluk süreci 12 Eylül darbesinin devamıdır. Banka reklamının aksine, ‘‘Kültür aynı, anlayış aynı, felsefe aynıdır’’...  Merkez sağ iktidarlar yüzünden tam demokrasiye geçemeyen Türkiye'de Susurluk sanıklarından hesap sormak imkânsızdır.   DGM'de süren çete davasında, tüm sanıkların özgür gezmesi doğaldır. Çünkü 12 Eylül hukukuna göre ortada işlenmiş suç yoktur.   (Zaten Türkiye'ye haksızlık etmeyelim. ABD veya İngiltere gibi demokrasi geleneği yerleşmiş ülkelerde bile ‘‘Derin Devlet’’ hesaplaşması sancılı geçer. Yargı marifetiyle temizlik açısından anlamlı örnek, İspanya'nın eski İçişleri Bakanı'nı mahkûm etmesidir.)  Bizim memlekette, ‘‘Derin Devlet’’ memurlarını kamuoyu vicdanına veya mahkemeye emanet etmez, kendisi yargılar...  Bu gerçeği en iyi Cumhurbaşkanı ve MGK Başkanı Süleyman Demirel'in bilmesi lazım gelirdi. Süleyman Demirel'in nikâh tanıklığından son anda vazgeçerken hangi rüzgârdan etkilendiği önemlidir: Kamuoyu baskısı mı, yoksa ‘‘Derin Devlet’’ kaynaklı itiraz mı ön plandadır?  Çünkü düğüne katılanlara göre, ‘‘Derin Devlet’’i temsil ettiklerine inanılan seyfiyedir (asker), mülkiye hatta ilmiye sınıfına rastlayan yoktur.  * * *  Gelelim düğünün siyasi analizine... Düğünün DYP içinde muhalefetin gövde gösterisine dönüşmesi yönündeki beklenti de boş çıktı.  Çünkü DYP lideri Tansu Çiller kendisinden beklenmeyen ölçüde usta bir hamleyle, düğünü DYP milletvekilleriyle doldurdu. Böylece ortaya kimsenin siyasi prim yapamayacağı, tamamen politika dışı bir tablo çıktı.  * * *  Aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu yorumcular, siyasiler, hatta belki Mehmet Ağar bile bu düğüne yanlış anlam yükledi.  Mehmet Ağar, icraatıyla hizmetinde olduğunu ima ettiği ‘‘Derin Devlet’’ tarafından korunuyor, kollanıyor olabilir.   Ama hepimiz unuttuk:   1) Derin devlet düğün davuluyla oynamaz, aksi halde derin devlet olmaz.  2) Siyaset düğün-dernek yerinde yapılmaz, adresi Meclis'tir.  Özetle bu düğünün galibi yoktur. Tek kaybeden oturduğu koltuğa göre değil rüzgâr gücüne göre karar veren Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'dir.    20 Ağustos 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Büyük dönüşün gizli dinamikleri  Enis BERBEROĞLU    Ünlü kabadayı Alaattin Çakıcı'nın 11 yıl sonra Fransa'da Türk polisinin de katıldığı operasyonla yakalanması akla tek soru getirdi:  - Neden şimdi?  Bu sorunun yanıtını ararken, Alaattin Çakıcı'yı büyük dönüşün tek yolcusu sayarsak yanılırız.  Önce Hüseyin Baybaşin yakalandı. Ardından Kürşat Yılmaz, Bulgaristan'da ele geçirildi. Alaattin Çakıcı operasyonu sürek avının üçüncü ayağıydı. Bu yazı kaleme alınırken Sedat Peker'in de teslim olması bekleniyordu.  * * *  Yeraltı dünyasının kare asını teslim alan polis şefi medyanın pek tanıdığı bir isim değil...  Kaçakçılık ve Organize Suçlar Dairesi Başkanı Emin Aslan.  Emin Aslan, Susurluk sürecinde görevli bulunduğu İstihbarat Daire Başkanlığı'ndan dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener tarafından alındı. Yerine daha sonra Köstebek Davası'nda yargılanan Bülent Orakoğlu getirildi. Aslan yeni görevine kısa zamanda ısındı. Batılı polis örgütlerini, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele konusundaki samimiyetine ikna etti.  Milyonlarca doların döndüğü ve satılık çok polise rastlanan bu pazarda gerekli sınavı veren Emin Aslan dürüstlüğünün meyvelerini bu yıl toplamaya başladı. Doğru istihbarat ve yaklaşımla ilişkiye geçilen Hollanda, Fransa, Almanya ve Bulgar emniyetleri ellerindeki kaçakları tek tek yakaladı.  Kısacası ortada dantel gibi işlenmiş temiz bir polis işi vardır.  * * *  Ancak, bu süreci sadece kişisel başarıyla izah yetersiz kalır. Polisin bu gayretine gerekli desteği tanıyan siyasi otorite meydandadır.   Milli Güvenlik Kurulu'nun 1998 yılındaki iki toplantısında (ocak ve mayıs) organize suç çetelerinin gündeme geldiği, gazete haberlerine yansıdı ve yalanlanmadı. Hatta, ocak ayındaki toplantıdan sonra yayınlanan resmi bildiride, ‘‘Yasadışı kişilere karşı girişilen operasyonlar’’ övüldü.  Sanırız, MGK Akın Birdal'a suikast girişimden sonra iyice rahatsızlık duydu. Devletin zirvesine egemen olan kuşku ve karar belliydi:  ‘‘Susurluk sürecinde kenara atılmaktan şikâyet eden organize suç orgütleri, devlete varlık nedenlerini kanıtlamaya kalktılar. Karanlık işlerini sürdürürken, devlet düşmanı diye tanımladıkları hedeflere saldırdılar. Bugün Akın Birdal suikasti, yarın ne gelir bilinmez. Bu kontrolsüz gidiş önlenmeli...’’  Cengiz Ersever'in polis ifadesinde, Güneydoğu'dan İstanbul'a geldiğinde Yeşil'in tavsiyesi uyarınca mafya ile bağlantı kurduğunu itirafı kuşkuları güçlendirdi, tedbirleri daha sert kıldı.  Mevcut senaryoya göre, kamuoyuna kendisini devletle irtibatlı gösteren, bazı eylemlerini devlete mal eden suç örgütü liderleri tek tek yakalanacak. Mahkeme önünde hazırola geçirilecek.   Bu görüntüler sadece kamuoyunda devletin itibarını kurtarmakla kalmayacak, gerçek devlet memurlarına moral verecek.   Bakalım sırada kim var?    21 Ağustos 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Laz mafyası, Kürt mafyası  Enis BERBEROĞLU     Ünlü kabadayı Alaattin Çakıcı'nın Türkiye'ye iadesáètartışmalarını izlemek çok eğlenceli.   Pek dile getirilmeyen korku, operasyonun Fransa değil Türkiye ayağı nedeniyle bozulacağı yolunda... Alaattin Çakıcı'nın dış değil yerli bağlantıları nedeniyle iadesinin engelleneceği ihtimali konuşuluyor.   Halk düşmanı Alaattin Çakıcı...  Herkesin gizli dostu Alaattin Çakıcı...  Acaba hangi fotoğraf doğru?  ***  Türkiye'de ağzı olan konuşuyor ama kimse bulunduğu koordinata uygun düşen politikayı izlemiyor. Misal, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel...  Susurluk sürecinin ilk gününde dönemin başbakanını mektupla uyaran, Çankaya Köşkü'nde zirve toplayan başkasıymış gibi, Susurluk sanığının nikâh tanıklığını kabul etti. Kamuoyu rüzgârı tersine dönünce caydı.  Oysa Demirel'in makamı ve Susurluk sürecinde izlediği politika, bu daveti peşinen reddi gerekli kılıyordu. Kamuoyu hakemliğine lüzum yoktu.  ‘‘Pozisyon’’ mali piyasalarda geleceğe dönük tahminleri yansıtan bir sözcük. Örneğin kimisi dolar kurunun yeterince hızlı artmayacağı tahminine dayalı pozisyon tutar, TL yatırımını yeğler. Diğeri kamu kâğıtlarını kazançlı bulur, o pozisyonu tercih eder.  Galiba Türkiye'de sorun, kimsenin -siyasette bile- orta veya uzun vadeli pozisyon taşımayı sevmemesi... İlişkiler o yüzden karmaşık hal alıyor. Kamuoyu önünde itibar kaybı doğuyor.  Alaattin Çakıcı'nın elinde mevcut hükümetin iki bakanıyla yaptığı son derece samimi konuşmaların kasedi geziyor. Çakıcı, ‘‘Bu bantları açıklarsam, hükümet düşer, CHP desteğini çeker’’ diyecek cüreti gösteriyor.  Bu ülkenin, Cumhuriyet hükümetinin bakanı hangi ‘‘pozisyon’’ adına yeraltı dünyasının 11 yıldır aranan ismiyle samimiyet kurar?  Bilinmez... Ama asıl sorulması gereken budur.   Görevi Alaattin Çakıcı'yı bir türlü yakalayamayan polisten hesap sormak olan siyasetçi neden kendisi ‘‘zehir hafiye’’ kesilir...  Bilinmez... Ama asıl eleştirilmesi gereken budur.  ***  Türkiye'de çok sık değişen pozisyonlar, ‘‘durum komedisi’’ modasını yarattı. ‘‘Durum analizi’’ denemeleri de hep kısa soluklu kaldı.  Başkentte son günlerde tartışılan durum analizini, filmin tüm senaryosunu yansıtmasa bile, perdedeki anlık fotoğrafa farklı ışık tutar umuduyla aktarmak istiyoruz.   Analize göre Susurluk süreci Kürt mafyasını tasfiye etti, tamamen güçsüz kıldı. Organize suç dünyasının yeni lider kadrosunun Karadeniz (Laz) mafyasından çıkması bekleniyordu. Emniyet'te tasarlanan atamalar, Alaattin Çakıcı ile kurulan irtibat hep bu plana endeksliydi.  Ancak emniyet atamaları bu plana uygun gitmedi, aynı günlerde Alaattin Çakıcı Fransa'da yakalandı.   Demek ki plana ciddi muhalefet vardı.  Neyse, siz kafanızı bu kadar detaya takmayın. Aklınızda tek soru kalsın:  Kürt mafyası, Laz mafyası, hani bunun ilk mafyası...    22 Ağustos 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Her pasaport devlet damgalıdır  Enis BERBEROĞLU    Fransa'da yakalanan Alaattin Çakıcı'nın üstünden çıkan kırmızı pasaport sanki ateşten top oldu, kimse elinde tutmak istemiyor. Emniyet, Dışişleri, MİT hatta Damga Matbaası pasaporta sahip çıkmıyor. Hani yutacağımızı bilseler ‘‘Bölücü terör örgütünün işi’’ deyip kurtulacaklar.   Oysa Susurluk süreci de kanıtladı ki, Türkiye'de her pasaport -sahte veya gerçek- bir şekilde devletle irtibatlıdır.  * * *  Gelin önce pasaport rakamlarına bakalım.   Türkiye'de 14-15 milyon sade vatandaş ‘‘umuma mahsus’’ yani bildiğiniz koyu mavi kapaklı pasapot taşıyor.  Ayrıcalıklı ve yeşil renkli pasaportlar, üst düzey devlet memurları ile eş ve çocuklarına veriliyor. Bu pasaportların sayısı 700 bini aştı. Emniyet Genel Müdürlüğü, her gün 400-500 adet yeşil pasaport düzenliyor.  Şimdi bir an için arkanıza yaslanın ve vicdanınıza başvurun.  Türkiye Cumhuriyeti bu kadar pasaportu denetleyecek güçte midir... Hele çeteler devlete bu derinlikte nüfuz ettikten sonra.  Kestirme ama samimi yanıtı Emniyet eski Genel Müdürü Alaattin Yüksel Susurluk Komisyonu'na verdi. Yüksel, sahte belgelerle yeşil pasaport almanın mümkün olduğunu kabul etti.   Hatta daha da ileri giderek günde bir-iki adet sahte belgeye dayalı yeşil pasaport düzenlenebileceği tahmininde bulundu.  Yani sahte belgeli ama Türkiye Cumhuriyeti'nin gerçek damgalarını taşıyan pasaport üretimi yılda 700 adeti buluyor... Her çeteciye sıra bekletmeden hizmet ediliyor.   * * *  Devleti kandırmak bu kadar kolay ama her memurun bu kadar saf olduğunu düşünmek yanlış... Yaklaşık on yıl önce yakalanan pasaport sahtekârı 78 yaşındaki T.H.'nin öyküsü meseleye ışık tutuyor.  T.H., ilk ifadesinde sahtekârlığı kabul ediyor, pasaport düzenleyerek yurtdışına kaçmasına yardımcı olduğu kişilerin listesini veriyor, ardından ekliyor: ‘‘Ama siz zaten bunları biliyorsunuz. Bana gelen her türlü başvuruyu, düzenlediğim sahte pasaportların fotokopisini hep MİT'e yollardım...’’  Demek ki bu ülkede resmi veya kaçak yoldan temin edilen her türlü kritik pasaport devlette bazı makamların bilgisi dahilinde... Onayını taşıyor.  * * *  Zaten sahte belgeyle düzenlenmiş gerçek pasaportların izine tesadüfen rastlansa da işlem yapmak, ceza kesmek kolay değil... Yeşil kod adıyla gezen Mahmut Yıldırım, 1996 yılında Metin Atmaca adına düzenlenmiş resmi pasaportla yurtdışına çıktı... Bu pasaportun öyküsü Kutlu Savaş'ın raporuna yansıyınca Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde inceleme yapıldı.   Haziran ayı sonunda müfettişler, sahte pasaportu düzenleyen memurlar hakkında soruşturmaya gerek duyulmadığı yönünde rapor verdiler...  Gerekçeleri, ‘‘Bu memurlar sadece MİT'in talebini yerine getirdi’’ oldu.   Peki talepte bulunan MİT mensupları hakkında ne gibi işlem yapıldı?  Yanıtı siz de biliyorsunuz... Hiç.    24 Ağustos 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Edes: Çakıcı'yı Özal Ailesi buldu  Enis BERBEROĞLU   ABD'de bulunan Selim Edes, geçen hafta para cezasının üç taksidini birden ödemeden önce telefonla aradı.   Edes, bu köşede bir süre önce yer alan ve kendisini Engin Civan'la kıyaslayan yazıyla ilgili sitemlerini iletti. Ayrıca Özal sayesinde ve resmi işlerle zenginleşen müteahhit portresine itirazını dile getirdi.  Tarafımızda herhangi bir bant kaydı bulunmayan bu görüşme sırasında, Selim Edes'e daha önce mahkeme önünde hesap verdiği iki suçunu hatırlatmakla yetindik:  1) Engin Civan'a 3.5 milyon dolar rüşvet vermek.  2) Engin Civan'ın vurulmasında azmettirici rol oynamak.  ABD'de bulunan işadamı, her iki olayı kendi penceresinden yorumladı.  ***  Selim Edes, söze bugün Anaşehir olarak anılan projenin detaylarını aktararak girdi. Emlak Bankası'nın bu arazide kendisine ait olan payı Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi'ne sattığını hatırlattı.   Böylece Emlak Bankası'ndan 120 milyon dolar veya o tarihteki kurla 270 milyar lira alacaklı hale geldiğini belirtti.  Ama dönemin Emlak Bankası Genel Müdürü Engin Civan'ın bu parayı ödemekten kaçındığı için işlerinin bozulduğunu, ödeme güçlüğüne düştüğünü ileri sürdü. Öyle ki bankaya dönük eski borçlarına yürütülen gecikme faizi nedeniyle bir süre sonra alacağı sıfırlandı, hatta borçlu hale geldi.  Selim Edes, işte bu süreç içinde Özal Ailesi'ne başvurduğunu, ‘‘Efendim, Engin Civan'ı siz getirdiniz. Beni perişan etti. Ne yapmalıyım?’’ diye akıl sorduğunu aktardı. Selim Edes'e göre, aileden gelen yanıt kısa ve netti:  ‘‘Rüşvet ver, işini hallet...’’  Selim Edes, iddiasına göre, ‘‘hakkı olan parayı alabilmek’’ amacıyla Engin Civan'a 3.5 milyon dolar ödemek zorunda kaldı.  ***  Ne var ki Selim Edes'in sözünü ettiği bu ödeme, bankayla ilişkisini düzeltmedi. Aksine, 1991 yılında değişen iktidarın yeni genel müdürü, Edes'in birikmiş borçları için harekete geçti.   Selim Edes'e haciz yağmaya başladı.  Edes, Emlak Bankası'ndan umudunu kesince Engin Civan'ı buldu. Genel Müdürlük günlerinde kendisini ‘‘finans mühendisliği yapıyorum, yakında sıkıntın çözülecek’’ diye oyalayan Civan'dan ödediği rüşveti geri istedi.  Engin Civan, ‘‘Artık genel müdür bile değilim, o kadar para nerede...’’ diyerek parayı ödemeye yanaşmadı.   Selim Edes, bu çaresiz döneminde yine dertlerini paylaştığı Özal Ailesi'den bir gün müjde aldı:   ‘‘Hiç korkma, meseleyi Alaattin Çakıcı'ya havale ettik.’’  ***  Selim Edes, öyküsünü böyle anlatıyor. Yalan söylemesi için herhangi bir neden göremiyoruz... Ama yine de bilinmez.  Neyse, bir ülke düşünün...  Malatyalı bir genç, bileğinin hakkıyla üniversite okusun. Devlette, özel sektörde çalışıp zenginleşsin. 50 yaşından sonra girdiği siyasette başbakan, cumhurbaşkanı olsun.   Sonra ailesi ihtilaf için akıl soranlara, rüşvet ve çek-senet mafyasını önersin. O aile ki, bizzat yararlandığı, beslendiği sistem yerine yasadışılığı savunsun...  Alaattin Çakıcı'ları nasıl yarattığımız belli değil mi?    25 Ağustos 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Alaattin Çakıcı'nın anlatacakları sır mı?  Enis BERBEROĞLU         Sokaktan geçen vatandaşı çevirip sorun, Alaattin Çakıcı'nın icraatını eksiksiz anlatabilir...Gazetelerde Çakıcı dosyası manşetlerde; hatta dizi yazı yapacak kadar malzeme mevcut...Yaz yaz bitmiyor.  O yüzden Alaattin Çakıcı'nın anlatacakları hakikaten sır mı?  Değil...Peki o zaman bu heyecan neden?  Galiba herkes Çakıcı bombalarına karşı siper kazıyor...Tercihen aynı bombalarla rakiplerini tasfiyeyi umuyor.  * * *  Oysa Alaattin Çakıcı'nın yaşam öyküsü, Türkiye'de mafyanın ancak devlet ve siyaset gücüyle ayakta kalabileceği gerçeğinin canlı kanıtı...  Alaattin Çakıcı, merhum Turgut Özal'ın kurduğu özel istihbarat ekibine katılarak ün saldı. Özal Ailesi o tarihte kızlarının mafya tarafından kuşatılıp evliliğe zorlandığı kanısındaydı.  Mafya'ya karşı düzenlenen operasyonda MİT içinde Özal'a yakın kadrolar kullanıldı. MİT mensupları da yeraltı dünyasından güvendikleri isim Alaattin Çakıcı'nın hizmetine başvurdu.  Ancak bu özel istihbarat operasyonu sonuç vermedi. MİT içindeki ekip ve Çakıcı, Özal Ailesi'nin gözünden düştü.   * * *  Turgut Özal'ın ölümünden sonra vizyon varisi ilan edilen Tansu Çiller, Alaattin Çakıcı ilişkisini de devraldı. Çakıcı, DYP'li politikacılar kadar Başbakanlık ailesinin de yakınlarında dolaştı.   Öyle ki, zor duruma düşen Türkbank satışından aracı komisyonu umut edecek hale geldi. Zaten ne olduysa bu banka yüzünden oldu...  Alaattin Çakıcı, banka işinde devre dışı bırakılınca çok kızdı, katıldığı TV programlarında ‘‘Yalı Çetesi’’ diye andığı Çiller ve çevresine küfür-tehdit yağdırdı.   * * *  Anasol-D Hükümeti'nin de Alaattin Çakıcı'dan medet umduğu bizzat Devlet Bakanı Eyüp Aşık'ın sözleriyle ortaya çıktı. Aşık, Çakıcı ile görüşmesi sırasında Türkbank olayıyla ilgili bilgi aldığını açıkladı.   Türkbank geçenlerde satıldı. Eyüp Aşık, Alaattin Çakıcı'dan aldığı bilgilerin ne kadarını bu satışı ‘‘temiz tutmak’’ için kullandı.  Haydi daha açık soralım, hükümet, Türkbank satışında Alaattin Çakıcı'nın parmağı olmadığından kesin emin mi?  * * *  Alaattin Çakıcı'nın ne yaptığını, en iyi bu kişiyi kullanan siyasiler biliyor. Gerekli temizlik için Çakıcı'nın bırakın bedenini, anlatacakları bile gerekli değil. Meğer ki niyet temiz olsun.      26 Ağustos 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Kol kırılıp yende kalırsa  Enis BERBEROĞLU      Maksadımız memleket sorunlarını bir nefeste sayabilen usta kalemlerle rekabet değil... Ancak bize sorulursa, bu memlekette atanmış ve seçilmiş kadrolar arasındaki güven bunalımı bir dizi sorunun kaynağıdır.  12 Eylül sonrasının tabansız, saray siyasetine meraklı sözde liderleri meseleyi hep örtülü ama etkili kurumlarla halletmeye çalıştı. MİT, polis, hatta kimi zaman ordu siyasi rakiplerin tasfiyesi için kullanıldı. Siyaseti saran seçim sandığı korkusu, cehalet ve tembellik, hesapların devletin en karanlık koridorlarında kapatılmasına yol açtı.   Kamuoyu bu güç savaşında oluşan tablonun ancak çok küçük bölümüne tanıklık etti. Tablonun tamamı asla sergilenmediği için kafalar karıştı. Doğru ve yanlışın ölçüsü kalmadı.  Örneğin ilk MİT raporu, Turgut Özal'ın Banker Bako skandalını, dönemin muhalefet lideri Hüsamettin Cindoruk'a ihale çabalarının yan ürünüdür. İkinci MİT raporu için bardağı taşıran olay MİT muhbirinin polis ve Susurluk çetesinin ortak operasyonu ile ortadan kaldırılmasıdır.  * * *  Devlet refleksi kimi zaman haklı, bazen yersiz sayılacak tepkiyle siyasi tecavüze karşı koymaya çalıştı. En kestirme yol olarak, bağlı bulunan bakanların aldatılması, eksik bilgilendirilmesi bulundu.  Yetmezse, ‘‘Devlet sırrıdır, açığa çıkarsa sizin, bizim kelle gider’’ tehdidi savruldu. Yine de uslanmayanlara, birkaç dedikodu emanet edildi, kendilerini çok önemli hissetmeleri sağlandı.   Bu konuda ibret alınacak örnek, stajyer başbakan Tansu Çiller oldu. Merak ve ihtiras kurbanı Çiller kurulan tuzağa koşarak girdi.   Neticede, Susurluk kazası sayesinde kazanılan çok önemli fırsat kullanılamadı. Gizliliği seven bürokratlarla suç ortağı kılınan Çiller, Meclis Susurluk Komisyonu'na karşı ittifak kurdu.   Tansu Çiller, milli iradenin davetine uymayarak, komisyona bilgi vermedi. MİT ve Jandarma İstihbarat gibi örtülü örgütler aynı komisyona hiç kulak asmadı.  * * *  ANKA dün Susurluk Komisyonu Başkanı Fazilet Partili Mehmet Elkatmış'ın isyanıyla ilgili haber geçti. Elkatmış, 4 Şubat 1997 tarihinde komisyona bilgi veren Hanefi Avcı'nın Yavuz Ataç ve Alaattin Çakıcı arasındaki ilişkiyi ayrıntısıyla açıkladığını hatırlattı. Komisyona bu açıklamadan kısa süre sonra dönemin MİT Müsteşarı Sönmez Köksal'dan resmi yazı geldi... Sönmez Köksal yazısında, özetle, Hanefi Avcı'nın MİT'e iftira attığını ileri sürdü, hakkında dava açmak için komisyon tutanaklarını istedi.   Acaba MİT Müsteşarı o tarihte, Yavuz Ataç ve Alaattin Çakıcı arasındaki dostluk ilişkisini bilmiyor muydu? Mümkün değil. Hatta belki de Ataç'a karşı bazı önlemler bile alınıyordu...  Peki o zaman Meclis Komisyonu'na posta atan yazının alemi ne?  Tek cümleyle ve halk ağzıyla özetlersek, ‘‘Kol kırılır, yen içinde kalır’’ mantığının eseri... Yani siyasiler MİT'e karışmasın deklarasyonu...  Evet karışmasın da MİT onur davası açarken, Pekin'deki adamı Alaattin Çakıcı'ya kırmızı pasaport versin öyle mi?    27 Ağustos 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Her renkte çete bulunur  Enis BERBEROĞLU       Ünlü kabadayı Alaattin Çakıcı Fransa'da yakalanırken, kendi ayağıyla teslim olan Sedat Peker'in icraatı da yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor.  Hürriyet'te Nihat Uludağ imzasıyla çıkan habere göre, iş dünyasının önde gelen isimleri Sedat Peker'in hizmetine başvurmuşlar.  Kimisi alacak tahsili için, kimisi de banka alımında rakip çeteye karşı koruma önlemi olarak Sedat Peker'in kapısını çalmış... Yeraltı dünyası bünyesinde de hiyerarşi olduğu yine Sedat Peker'in ifadesinden anlaşılıyor.   Çünkü Peker, banka ihalesinde desteklediği işadamına, rakibi için çalışan Alaattin Çakıcı'nın uyarısı üzerine sırt çevirmiş.   * * *  İş dünyasında ‘‘Kızıl Milyarder’’ olarak anılan Osman Kavala da Sedat Peker'in ismini verdiği işadamları arasındaydı. Kavala, dün Sedat Peker'i hiç tanımadığını açıkladı, iddiayı reddetti.  Oysa Osman Kavala ve Sedat Peker'in isimlerinin birlikte anılması ilk kez değildi. 27 Mart 1997 tarihinde Ulusal Basın Ajansı'nın geçtiği haberde ‘‘İşadamı Kavala'ya çete suçlaması’’ başlığı kullanıldı.  Haberin spotunda, ‘‘İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı ünlü işadamı Osman Kavala ile ülkücü mafya Sedat Peker hakkında soruşturma başlattı. İşadamı Cengiz Yıldırım'ın şikâyeti üzerine başlatılan soruşturmada Kavala ve Peker çete kurmakla suçlanıyor’’ denildi.  Habere göre Kavala ve Yıldırım arasında borç ihtilafı vardı. Kavala, borcunu tahsil etmek amacıyla ‘‘üçüncü şahısları’’ araya soktu. UBA meselenin taraflarıyla görüştü, açıklamalarını habere ekledi.  Savcılığa başvuran Cengiz Yıldırım, birkaç kişilik bir grubun kendisini telefonla aradığını, ancak arayanlara ‘‘Borcunun olmadığını’’ söylediğini aktardı. Yıldırım, telefon görüşmelerinde Sedat Peker isminin açıkça söylenmediğini, hissettirildiğini anlattı.  Kavala Dış Ticaret Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Türkkan ise yine UBA'ya açıklamasında şirketle ilgili şikâyeti doğruladı, ancak olayın Osman Kavala ile ilgili olmadığını vurguladı. Türkkan, ‘‘Sayın Kavala bu konuyla ilgili olarak ifadesini de verdi’’ dedi.  * * *  Defalarca yazdık, anlaşılan daha da yazacağız. Bu ülkenin ekonomisi çete üretiyor. Kayıtdışı ekonomi imparatorluğunun alternatif adaleti, artık resmi mahkemelerin yerini alıyor.   Topuğa sıkılan kurşun, en hızlı ceza infaz yöntemi sayılıyor.  Çete adaleti sağ, sol ideoloji dinlemiyor.   Herkes kendi çetesini kullanıyor. Sonra ‘‘devlet parselleniyor’’ diye timsah gözyaşları dökülüyor.   ÖNEMLİ NOT:   Dışişleri Bakanlığı, Pekin'de görevli Yavuz Ataç'ın geri çekilmesiyle ilgili MİT talebinin Alaattin Çakıcı'nın yakalanmasından iki gün sonra yapıldığını açıkladı.   Hani Yavuz Ataç, bir yıldır yakın izleme altındaydı. Hani Ataç'ın yurda çağrılması kararı Çakıcı olayından aylar önce alınmıştı...  Yalandan kim ölmüş...    28 Ağustos 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Emniyet müdürüne neden inanmadılar?  Enis BERBEROĞLU      Hürriyet'in dünkü manşeti ibret belgesiydi. ANAP milletvekili Enis Sülün'ün kabadayı Sedat Peker'e teslim olması için güvence verdiği haberi yeraltı dünyasının kollarının nereye kadar uzandığını gösterdi.  Ancak asıl kritik soru ortadadır: Sedat Peker ve iktidar milletvekili arasındaki ilişkinin derinliği nedir? Münferit bir hadise mi, yoksa geçmişe uzanan bir operasyonun devamı mıdır?  Arşivimiz ikinci seçeneği işaret ediyor...  * * *  Tansu Çiller'in başbakanlık stajının son yılında, 1995'te Necdet Menzir'in ayrılmasıyla boşalan İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne Orhan Taşanlar atandı. Ardından seçimler yapıldı, Anayol hükümeti kuruldu.  Orhan Taşanlar 1996 nisan ayında görevden alındı, Bursa'ya vali olarak atandı. Polis teşkilatının iki numaralı koltuğunda oturan Taşanlar, veda ziyaretlerinde ‘‘Başımı kumar mafyası yedi’’ diye yakındı.  Taşanlar, dost sohbetlerinde bir kumarhane patronunun Ankara'da yeni yeni ismini duyuran Sedat Peker'i İstanbul'a getirmek istediğini, kendisinin bu operasyonu engellediğini anlattı. Polis müdürünün özellikle iki milletvekilinden şikâyeti vardı. İsim vermedi, ama iki vekilin birisinin ANAP'lı, diğerinin DYP'li olduğunu söyledi.  * * *  Orhan Taşanlar'ın bu sözleri bir gazetede yayımlandı. Dönemin İçişleri Bakanı hemen, ‘‘Kimmiş bu mafya?’’ diye celallendi... Taşanlar, sözlerini yalanladı, mesele kapandı.  İlginç rastlantı, 10 Mayıs 1996 tarihli gazetelerde ajans mahreçli bir haber yer aldı. Ajans haberine göre, Klassis Oteli ve casino zinciri sahibi Ahmet Hamoğlu Beyaz Rusya'yı ziyaret etti.   Bu ziyaretinde Hamoğlu'na ANAP milletvekili Enis Sülün ile eski turizm bakanlarından DYP'li İlhan Aküzüm eşlik etti.   Aküzüm, ajans muhabirine şu bilgiyi verdi: ‘‘Ahmet Hamoğlu golf sahası almak için Minsk'e gideceğini söyledi. Birlikte gittik. Hatta Enis (Sülün) golf sahasını bile görmeye gelmedi. Bunu Hamoğlu ile birlikte kumarhane alacağım diye yorumlamanın anlamı yok.’’  Ahmet Hamoğlu ise ertesi gün yaptığı açıklamada, ‘‘Minsk'e yaptığımız gezi iş amaçlı değildi. Birkaç gün dinlenip Beyaz Rusya'yı görmek istedik. Golf sahası almadım’’ dedi.   * * *  Peki Sedat Peker'in ifadesinde adı geçen ve casino patronu Hamoğlu'nun dostu olan ANAP milletvekili Enis Sülün kimdir?  Tekirdağ Marmara Ereğlisi'nde dar gelirli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk işi taksi şoförlüğüydü. Şoförlüğün yanı sıra pazarlamacılık yaparken ANAP'tan belediye başkanı seçildi.  Başkanlığı döneminde çeşitli yolsuzluk iddialarına hedef oldu. 1987 yılında Siirtli Topuk Kemal tarafından otomobilinde kolundan vuruldu. Kemal daha sonra eceliyle öldü.  * * *  Yazının başında arşivden söz ettik. Çünkü bu yazıya çok benzeyen bir metin 25 Aralık 1996 tarihinde yine bu köşede yayımlandı. Ama emniyet müdürünü dinlemeyen bu ülkede, gazeteciye kulak asılmamış çok mu?    29 Ağustos 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Suç ekonomisi ve küresel kriz  Enis BERBEROĞLU       Niyetimiz Rusya merkezli yeni kriz dalgasını küçümsemek değil ama sanki takvim yaprakları 20 yıl öncesine dönmüş gibi...  Belki hatırlarsınız, 1980'lerin ilk yarısında inişe geçen petrol fiyatları Latin Amerika ekonomilerini büyük krize soktu.   Bu ülkeler yarım trilyon dolara yaklaşan dış borçlarını ödeyemez hale gelince alacaklı ABD bankaları battı. Paul Erdman gibi güçlü kalemler, işi dünya savaşlarına kadar götüren ‘‘kıyamet senaryoları’’ uydurdu.  Toz duman kalkınca akla en temel soru geldi:  - Peki ama bu para nereye gitti?  Aslında parayı aramak için fazla zahmete gerek yoktu.  Çünkü bankaların beslediği Latin diktatörler ve çevrelerindeki hırsız sürüsü dış kaynağı ellerine geçer geçmez, geldiği adrese geri yolluyordu.  Daha açıkçası, dış krediler, İsviçre banka hesaplarına, Fransız sahillerinde lüks villalara dönüşüyor... Ülkede kalan kısmı ise iktidara yakın işadamları tarafından yağmalanıyordu.  * * *  Anlaşılan Batılı zengin ekonomileri yöneten global liderler, Latin Amerika dersini yeterince iyi anlamadı.   Çünkü 1990'lı yılları siyasi istikrara kavuşturmak istedikleri Rusya'ya milyarlarca dolar akıtmakla geçirdiler. İlk bakışta doğru karar gibi gözüken bu süreçte yine temel soru unutuldu:  - Hangi Rusya?  Rusya'da reel ekonomide, yani üretim sektöründe yaprak kımıldamadı.   Ülke ekonomisine giren milyarlarca dolar mali piyasalarda elden ele dolaşırken herkes sebeplendi. Ama parayla para kazanılırken, üretim değeri yaratılmadı.   Üstelik Rus mali piyasası tamamen yeraltı suç çetelerinin elindeydi.  1993 yılında 100 bin olan mali suç sayısı, iki yıl içinde üçe katlandı, 1995 yılında 300 bine çıktı. Sadece 1993-94 mali yılında mali suçların yarattığı ekonomik kayıp 800 milyon doları buldu.  Özetle 1980'li yılların krizi bir anlamda tekrarlandı...  Batılı bankalar ve uluslararası mali kuruluşlar, Rusya niyetine suç ekonomisini beslediler. Delik kapatılamaz boyuta gelip alacaklarını tahsil etmeye kalkınca, karşılarında muhatap bulamadılar.  * * *  Latin Amerika ve Rusya krizi arasındaki fark küreselleşme sürecinden kaynaklandı... Bugünün dünyasında yatırımlar, alacak-verecek ilişkileri ulusal sınırların dışına taşıyor.  Biraz kaba bir örnek ama, Sovyet Rusya ekonomisi çökerken kimse umursamadı, kapitalist Rus ekonomisi Almanya ve ABD'de iflaslar yaratıyor.  Bu kriz de geçecek... Ne bu hükümetin vaat ettiği kadar hafif, ne de kötümserlerin beklediği kadar ağır... Ama geçecek.  Alınması gereken ders yine orta yerde duruyor. Küresel ekonomide para batırmamak için; 1) demokrasi 2) şeffaf ekonomi şart.  Demokrasi, hırsız yöneticilerden hesap sormak için, şeffaflık kaynakların nasıl kullanıldığını gözlemek için...    31 Ağustos 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Yunanistan neden Tekel-2000 kaçırır?  Enis BERBEROĞLU       Susurluk sürecinde kritik dönemeç Akın Birdal'a suikast girişimiyle alındı. Çünkü yıllarca devletle irtibatlı çalışan ama bu arada özel ticari ilişkilerini unutmayan çeteciler Susurluk sürecinde rahatsız oldular. Devletin Birdal'ı hedef gösterdiğini sanarak res'en harekete geçip, amirlerine ‘‘hala işe yaradıklarını’’ kanıtlamak istediler.  Birdal'a suikast girişiminde ismi sanık ifadelerinde geçen Mikail Sarı kod adlı Mehmet Cemal Kulaksızoğlu önceki gün Hürriyet yazarı Muharrem Sarıkaya'ya konuştu.   Birdal suikastine karışmadığını anlattı, MİT yöneticisi Yavuz Ataç'ı övdü. Meselenin bu kısmı, polisin, savcının işi.. Ama Tekel-2000 sigara kaçakçılığı ile ilgili anlattıkları çok ilginç.  ***  Kulaksızoğlu, devlet hizmetlerini anlatıp, eleştirenlere meydan okurken bakın ne diyor:   ‘‘Bizim peşimize düşenler önce Yunanistan'ın Türkiye'ye soktuğu kaçak Tekel-2000 sigaralarını durdursunlar. Yunanistan'ın bu kaçakçılara verdiği pasaportun peşine düşsünler. Yunanistan'ın bu işten vurduğu 20 milyon doları durdursunlar.’’  Bu sözler çok ilginç. Çünkü ifade tarzı, Tekel-2000 kaçakçılığıyla ilgili resmi kayıtlara tamamen uygun düşüyor.   Türkiye'de vizyonuyla meşhur Turgut Özal'ın önlediğini ilan ettiği sigara kaçakçılığı yeniden hortladı. Sigara rantı iki yoldan sağlanıyor:  1) Tekel'den ihraç kaydıyla diyelim 40 bin liraya satın alınan Tekel-2000 sigaraları gemiye yüklenip Yunanistan'a taşınıyor. Buradan TIR'larla kaçak olarak Türkiye'ye sokuluyor. Sonra vergili piyasa fiyatı üzerinden yani beş katına satılıyor.   2) Tekel Genel Müdürü Mehmet Akbay'a göre, Tekel-2000 sigarasının yurt dışında sahtesi de yapılıyor. Örneğin Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ hatta Çin'de bile sahte Tekel-2000 üretin tezgahlar bulunduğu biliniyor.  ***  Geçen yıl Türkiye'de 100 bin tona yakın veya 100 milyar adet dolayında sigara tüketildi. Yani sigara kaçakçılığı ekonomik açıdan kazançlı.  Ama Yunanistan'ın sigara kaçakçılığına, ulusal hazinesine 20 milyon dolar gelir sağlamak amacıyla karıştığını düşünmek saflık olur...  Aksi halde kaçakçıya neden pasaport versin ki?  Mikail Sarı'nın belki de farkında olmadan verdiği bilgi, Türkiye'nin başına 12 Eylül öncesini andıran bir belânın sarılmakta olduğuna kanıttır.  12 Eylül öncesinde çatışan tarafların eline tutuşturulan silahların kaynağı tekti: Bulgar Gizli Servisleri ile irtibatlı Türk mafyası.  Bugün devletin örtülü kurumlarıyla iş yaptığını itiraf eden bir şahıs, Türk mafyasının Yunanistan'ın himayesinde çalıştığını anlatıyor.  Demek ki Kürt mafyası PKK ile sözde milliyetçi Türk mafyası aynı patrona hizmet ediyor, öyle mi?  Yakışır.    1 Eylül 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Kullanım kılavuzu  Enis BERBEROĞLU    Yerel mafyayla ilgili stajını tamamlayan Başbakan Mesut Yılmaz, nihai hükmünü önceki gün açıkladı: ‘‘Devlet Alaattin Çakıcı'yı kullanmadı, Alaattin Çakıcı devleti kullandı...’’  Bu hükme, iki ayrı pencereden yaklaşmak zorunludur:  1) Klasik devlet tanımına, askeriye-polis, mülki idare ve üniversite girer. Bu devletin Alaattin Çakıcı ile ilişkisi muhbirlik düzeyini aşmadı. O yüzden Yılmaz'ın tespiti yerindedir. Çakıcı'nın devletle alışverişinde kârlı çıktığı ortadadır.   2) Ancak unutulmaması gereken Türk siyasilerinin soyut kavramları anlama yeteneğindeki sığlıktır. Türk siyasi lideri, soyut devlet kavramının somut halini ailesi ve partisi olarak görür.  Ve devletin bu özel formunun Alaattin Çakıcı'nın hizmetinden defalarca yararlandığı ortadadır. Özal Ailesi'nin Çakıcı'yı en azından iki olayda kullandığı mahkeme kayıtlarına geçti.  Parti ilişkisine gelince... Alaattin Çakıcı'nın çok takdir ettiği siyasi liderleri eleştiren gazetecilere telefonla yağdırdığı tehditler dün gibi hatırdadır. Dolayısıyla akla gelen soru Mesut Yılmaz'ın hangi devletten söz ettiğidir...  Bizim devlet mi, özel devlet mi?  * * *  Devletin organize suç çetelerinin hizmetinden yararlanması Türkiye'de icad edilmedi.   İkinci Dünya Savaşı'nda Sicilya'ya çıkarma yapmaya hazırlanan ABD ve müttefikleri mafyanın bu adadaki itibarı ve ilişkilerini kullandı.   Karşılığında mafya şefleri ABD'deki hapis cezasından kurtuldular, saygın müttefik konumuna terfi ettiler.   Soğuk Savaş yıllarında mafya, ABD, İtalya ve Fransa gibi ülkelerde yükselen sendikal hareketin sosyalist partilerin kontrolüne geçmesini engellemek amacıyla kullanıldı.   Gerçi bu yöntem pek olumlu sonuç vermedi. Çünkü bu kez sendikaların geniş mali imkânlarını mafyadan geri almak çok zor oldu.   * * *  Neyse geçmişi bir yana bırakalım, yeni safya açalım...  Mevcut hükümetin mafyaya karşı mücadele kararlılığı birkaç basit soruyla test edilebilir:  1) Mafya şefleri ile hükümet arasında resmi temas var mı? Örneğin bakanlar, mafya şefleriyle telefonla konuşuyor mu?  2) Büyük ihalelerde mafya tehditi işliyor mu? Böyle bir tehdit kuşkusu varsa ihale yenileniyor mu, yoksa hiçbir önlem alınmıyor mu?  3) Özelleştirme yoluyla mafya parası aklanıyor, kritik kuruluşlar şaibeli şirketlere satılıyor mu?  Bu soruların yanıtlarını hele bir düşünedurun...  Bu arada, mafyaya karşı zafer bayramınız kutlu olsun...    2 Eylül 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Büyük krizin küçük kahramanı  Enis BERBEROĞLU    Rusya krizi, bugün dalga dalga mali piyasaları sarsıyor, çok yakın gelecekte reel ekonomiye yansıyacak...  İşin Türkçesi bugün ‘‘Borsa düşüyor, dolar yükseldi, Türk Lirası faizleri arttı’’ gibi halkın büyük bölümüne yabancı tanımlarla anlatılan kriz kısa sürede mutfaktaki tencereyi vuracak.  Küçük insanlar, büyük krizden nasıl etkilenecek...  Adım adım önceden tahmini mümkün.   * * *  Rusya krizi nedeniyle Türk borsasından önce yabancı yatırımcılar, ardından Türk sermayesi kaçtı.   Borsadan çekilen yabancı para yurtdışına -genellikle ABD- yollandı. Türk parası dolar ve TL hesapları arasında kararsız kaldı.   O yüzden dolar kuru yüklü alımlarla bazen hareketleniyor, piyasa ancak Merkez Bankası satışları ile duruluyor. Ayrıca yine dolar kurunu yavaşlatmak üzere TL faizleri yüksek tutuluyor.  Şimdi bir an kendinizi fabrika sahibi veya büyük şirket yöneticisi olarak düşünün. Önümüzdeki dönem üretim veya yatırım kararı almak için uygun ortam mı?  Kesinlikle değil.  Çünkü diyelim üç ay sonrası için ithalat yapacaksınız, dolar kurunu önceden tahmin imkânsız. Faiz maliyetinizi hesaplamak da öyle...  Demek ki önümüzdeki kısa dönemde yeni yatırımdan vazgeçilecek, üretimde kısıntı ihtimali çok yüksek...  Yatırım yok, üretim azalacak. Korkarız, patronlar işçi çıkaracak.  Rusya krizinin Türkiye'deki çalışanlara ilk hediyesi işsizlik olacak.  Yaşasın global ekonomi!  * * *  Reel ekonomide işler böyle yürürken, mali piyasalarda büyük vurgun imkânı doğacak. Tıpkı 1994 krizinde de yaşandığı gibi...  Hele ekonomi bürokrasisi yine 1994'teki hatasını tekrarlayıp piyasalarla inatlaşırsa, hükümete yakın spekülatörlere gün doğacak. Ekonomi politikasının günlük kararları hakkında önceden bilgi alanlar inanılmaz kâr rakamlarına ulaşacak.  Peki bu kârları kim ödeyecek?  Tabii ki büyük krizin küçük insanları...  Kur ve faiz makası fiyatlar yoluyla cebimize yansıyacak.  Önce kamu kesimi, ardından özel sektör zamları sıralayacak.  Hem durgunluk, hem de enflasyon birlikte saldıracak.  * * *  İşsizlik ve bozulan gelir dağılımı, büyük krizin küçük insanlarını daha da bunaltacak... Peki geçiminden umut kesen küçük insanlar yaklaşan seçimde ne yapacak? Merkez sağa mı oy verecek... Yoksa radikal partilere yönelip yine intikam mı alacak?  Hep birlikte göreceğiz.      3 Eylül 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Rusya krizine siyasi çözüm  Enis BERBEROĞLU   ANASOL-D Hükümeti'nin mali piyasalarda hüküm süren krize karşı aldığı önlemler acaba olumlu sonuç verir mi?..  Bu sorunun yanıtını, piyasaları daha iyi izleyen finans uzmanı kalemlere bırakarak yeni bir soruyu gündeme getirelim:   Türk ekonomisine sıçrayan Rusya krizi ekonomik mi, siyasi mi?  * * *  Rusya'da serbest piyasa ekonomisine geçişte sıkıntılar olduğu ortada.   Eski rejimin, komünist parti aparatının ağır topları, ekonominin köşe başlarını tuttu. Bu yeni kuşak mafya, dış ticareti ve döviz işlemlerini tekeline aldı. Yabancı yatırımcılara yol gösterici ve ortak oldu.  Bu nedenle son mali krizin sorumlularını, maziden gelen eşkâlleri ile birlikte analiz etmekte yarar var.  * * *  Ne var ki, Rus mali krizini derinleştiren Kremlin'deki güç kavgası oldu. Başkan Boris Yeltsin'in başbakan adayı, siyasi hasımlarının egemen olduğu Duma'dan güvenoyu alamadı. Yeltsin'in başkanlık yetkileri tartışılır hale geldi. Deyim yerindeyse Rusya sahipsiz kaldı.  Öyle ki, tıpkı 1917'deki gibi komünistlerle iktidar ortaklığı gündemde. Bir arkadaşımın şaka yollu dediği gibi, ‘‘Bu kış Rusya'ya komünizm gelebilir...’’ Yeter ki bir Kerenski bulunsun...  * * *  Rusya'daki siyasi belirsizlik, Batılı müttefiklerinden yardım almasını engelleyecek boyutta.  Kimse yarını belli olmayan ülkeye milyarlarca dolar akıtmaz. ABD Başkanı Bill Clinton'ın Moskova gezisindeki tavrı, bu yaklaşıma en açık kanıttır.  Ama Rusya'daki siyasi yap-boz oyununda taşların önümüzdeki günlerde yerlerine oturacağı umudu hâkim... Zaten bu dev, doğal kaynakları zengin, nükleer güce sahip ülkenin önünde siyasi uzlaşmadan başka çare bulunmuyor.  İşte o zaman Batılı zengin ülkeler, piyasa analizcilerin beklemediği ölçüde cömert davranarak ‘‘Rusya'yı kurtaracak’’.  Ama ne zamana kadar... Bir dahaki siyasi krize dek.  * * *  Bu çerçevede Devlet Bakanı Güneş Taner'in Rusya'ya kredi açma girişimi neden Moskova'da ciddiye alınmadı, daha doğrusu muhatap bile bulamadı sorusunun yanıtını okurun takdirine bırakıyoruz.  Asıl dikkatinize çekmek istediğimiz nokta, Türkiye'de alınan son ekonomik önlemler... Bu önlemler Rusya'daki siyasi krize çare değil. Olsa olsa Rusya'dan gelen kriz dalgalarını yumuşatabilir.  Ama galiba asıl amaç, geçmişte alınan bazı yanlış kararların düzeltilmesi. Yani hatadan dönülürken Rusya krizi bahane ediliyor.    4 Eylül 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Çakıcı'yı yabancı kulaklar duymasın  Enis BERBEROĞLU   İstanbul eski Mali Şube Müdürü Salih Güngör, siyasi derinliği olan soruşturmaları gayet iyi bilir.   İSKİ ve Civangate sanıkları hep Salih Güngör'ün önünden geçti. Güngör, İSKİ soruşturması sırasında o tarihte iktidarda bulunan sosyal demokrat parti tarafından hedef seçildi. Engin Civan olayına Çankaya Köşkü'nün eski konuklarının adı karışınca Güngör apar topar soruşturmadan çekildi.  Salih Güngör, işte bu tecrübesine dayanarak, ‘‘Alaattin Çakıcı kesinlikle Türkiye'ye getirilmeyecek. Şimdiden bilin’’ diyor.  Peki neden korkuluyor?  Salih Güngör'ün yanıtı hazır:  ‘‘Alaattin Çakıcı'nın çok sayıda siyasi bağlantısı var. Türkiye'ye getirilirse bana dokunmasınlar diye doğru-yanlış açıklamalar yapacak. 'Şu siyasi liderle, bu işadamıyla bağlantım vardı' diyecek. İşte bu korku nedeniyle Çakıcı Türkiye'ye getirilmeyecek.’’  * * *  Bazı gelişmeler, Salih Güngör'ü haklı çıkaracak nitelikte... Haftalardır Fransız polisinin elinde bulunan Alaattin Çakıcı'yı sorgulamak yönünde herhangi bir girişimde bulunulmadı.  Oysa Belçika polisi, ülkesinde işlenen bir suçla ilgili olarak Çakıcı'yı 20 saatlik sorgudan geçirdi. Neden Türk polisinin de Çakıcı'yı Fransa'da sorgulamadığı sorusuna yeni İçişleri Bakanı Kutlu Aktaş'ın yanıtı tatmin edici olmaktan hayli uzaktı: ‘‘Belçika ve Türkiye'nin konumları farklı...’’  Gayet tabii farklı olacak...  Yöneltilecek sorular da öyle.   Belçika polisi, Fransız güvenlik güçlerinin elinde bulunan Alaattin Çakıcı'ya cinayet sorgusu yapmaktan gocunmaz, korkmaz.  Peki ya Türk polisi, Alaattin Çakıcı'ya sorduğu her soruda, yanıt olarak bir siyasetçinin veya ünlü işadamının adını duyarsa utanmayacak mı?  Sakın bu ‘‘milli’’ sırları Fransa ile paylaşmama kaygısı, Çakıcı'nın sorgusunu geciktiriyor olmasın?  * * *  Son bir soru: Alaattin Çakıcı'nın karıştığı olayları aydınlatmak için illa bu kabadayıya sorulması mı gerekli?  Geçenlerde Hürriyet'in manşetinde yer alan haber, Alaattin Çakıcı'nın kaçak olduğu dönemde kimlerle görüştüğünü, ne iş yaptığını devletin en ince detayına kadar bildiğini gösteriyor. Haydi Alaattin Çakıcı Fransızlar'ın elinde, Türkiye'deki iş ortaklarından neden hesap sorulmuyor?..  Yoksa eski düşmanlar dost mu oluyor?    5 Eylül 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Talabani yine saf değiştiriyor  Enis BERBEROĞLU        Lafı uzatmaya gerek yok: TBMM'den çıkan erken seçim kararından çark etmeye siyasetin nefesi, gücü yetmez. Seçimden kaçmak, parlamento dışı muhalefeti haklı kılmaktan başka işe yaramaz.  O yüzden boş tartışmaları bırakıp seçim tarihine kadar Türkiye ve komşu coğrafyadaki muhtemel gelişmeleri izlemekte büyük fayda var.   Örneğin, Kuzey Irak'ta sessiz sedasız süren Barzani-Talabani görüşmesinde çok önemli adımlar atıldı.   PKK'ya yakın yayın organlarında ağır dille eleştirilen bu yakınlaşmanın ABD'nin garantisiyle anlaşmaya dönüşmesi bekleniyor.   PKK'nın Barzani-Talabani anlaşmasına muhalefet gerekçesi ortada. Talabani'nin kimi zaman gizli, bazen açık askeri desteğini arkasına alan PKK, Barzani ile silahlı mücadele veriyor. Amacı Kuzey Irak coğrafyasında toprak edinmek.  Oysa Kuzey Irak'taki iki Kürt liderin anlaşma zemininde PKK'ya yer kalmayacağı belli. Barzani'ye bağlı KDP peşmergeleri ile PKK arasındaki silahlı çatışmalar Sideka-Çoman-Hacı Ümran hattında yoğunlaşıyor.  Barzani yeni anlaşmayla bu hattı Talabani'ye bırakmaya hazırlanıyor. Nitekim PKK kaynakları Talabani güçlerinin Çoman'a ilerlediğini haber veriyor.   Demek ki Talabani ilk aşamada, Barzani ve PKK arasında tampon bölge yaratacak. Barzani ile kapsamlı anlaşma sağlanırsa, PKK kartını oynamaktan en azından bir süre için vazgeçecek. PKK'ya yakın yayın organlarında, Talabani'ye ‘‘ihanet’’ uyarılarının yer alması boşuna değil.  ***  Doğaldır ki, ABD ve Körfez Savaşı müttefikleri, Barzani-Talabani anlaşmasını sadece PKK'yı tasfiye amacıyla tezgâhlamıyor. Ankara'yı ziyaret eden Barzani'nin ilk eden verdiği bilgiye göre, ABD yönetimi uzun bir aradan sonra Saddam'ı devirme planlarını raftan indirdi.   Yönetim tarafından hazırlanan, Kongre onayından geçen planda, Barzani ve Talabani Irak muhalefetinin en dinamik kanadı olarak anılıyor.  Gerçi ABD, Barzani'nin Saddam'a, Talabani'nin İran'a yakınlığından rahatsız. Ancak, Dışişleri Bakan Yardımcısı'nın Washington Post'a yansıyan ifadesine göre ‘‘Saddam'a karşı gerçekçi işbirliği imkânı aranıyor.’’  Zaten Irak Ulusal Kongresi adıyla örgütlenen muhalefette Kürt liderlerin dışında ciddiye alınacak güç merkezi bulunmuyor. Muhalefet cephesinde sayılan 73 gruptan bazıları sadece tek kişilik ordu...  ABD Kongresi Irak muhalefetini Kürt peşmergeler liderliğinde örgütlemeyi amaçlayan yeni plan için ilk aşamada 5 milyon dolarlık kaynak ayırdı.  Bu parayla Hür Irak Radyosu kurulacak. Ayrıca Saddam'a karşı uluslararası savaş suçluları mahkemesinde kullanılmak üzere binlerce sayfalık belgenin çevirisi yapılacak. Planın gerisi Barzani ve Talabani'nin yakında gerçekleşecek Washington gezisinde ortaya çıkacak.   Konu çok, ama halimiz yok.  Lütfen bir hafta kadar izin.  15 Eylül 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Bacınızın pansiyonu nasıl teftiş edildi  Enis BERBEROĞLU        Tatil dönüşü Antalya Beldibi'nden geçerken, aracın şöförü, ‘‘İşte Tansu Çiller'in pansiyonu’’ diye işaret etti. Aklımıza, ‘‘Hangi ülkenin başbakanı pansiyon işletir ki?’’ sorusu takıldı.  Ancak politikacı ve işadamı şapkalarını aynı anda taşımanın yarattığı ayrıcalığı bir kez daha hatırlamak için aynı pansiyonun teftiş belgesine göz atmak yeterli oldu.  ***  TURİZM Bakanlığı İşletmeler Müdürlüğü'nün iki kontrolörü, Mesut Doğu (Başkontrolör) ile İsmail Aksel (Başkontrolör), Kemer Inn isimli pansiyona Refahyol hükümeti görevi devretmeden 9 gün önce teftişe gitti.  Teftiş raporuna göre;  1) Süs havuzunun arsa sınırına çekilmediği, proje dışı ahşap yeme-içme ünitesi oluşturulduğu,  2) Bodrum kattaki personel odalarının müşterilere kiralandığı,  3) Müşteri tuvaletinin yapılmadığı,  gibi eksiklere rastlandı.  Nitekim, raporun ‘‘Sonuç ve görüş’’ bölümünde, açıkça ‘‘...tesise ait pansiyon işletme belgesinin 2634 sayılı yasanın 34'üncü maddesinin (c) fıkrası gereği iptal edilmesi gerekmektedir’’ denildi.  Ama her nedense, bu görüş hemen takip eden paragrafta yumuşatıldı:  ‘‘Ancak genel olarak temiz ve bakımlı olan tesisin durumunun yukarıda belirtilen hususlar da dikkate alınarak Belgelendirme Komisyonunca değerlendirilerek karara bağlanması uygun olacaktır...’’  Bacınızın pansiyonunda buldukları eksikler için topu Komisyon'a atan kontrolörlerin genel müdürü Necip Acar'dı. İsmi Susurluk raporuna geçen Acar daha sonra 23 bürokratla birlikte görevinden alındı.  ***  HAZIR Bacı ve Turizm Bakanlığı arasındaki ilişkiden söz ederken, başka bir ihbarı daha gündeme getirelim.   Turizm Bakanlığı'nın Yukarı Ayrancı'da bulunan Turizm Eğitim Merkezi (TÜREM) Binası yaklaşık iki yıl önce apar topar boşaltıldı. Aynı bina daha sonra BTV isimli kanala tahsis edildi.   BTV- belki kablolu yayında izliyorsunuz- Bacı'ya muhalefet eden isimlere ağız dolusu sövgü yağdırmakla ünlenen bir kanal. Ama Tansu Çiller'i anarken saygıyla ‘‘Profesör Doktor’’ demeyi asla ihmal etmiyor.  Şimdi soruyoruz;  Bu kanala o binayı kim tahsis etti?  Bu işlem yasal mıdır?    16 Eylül 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Ormanlar gözyaşıyla değil yasayla söner  Enis BERBEROĞLU    Kül olan milyonlarca ağacın ardından yakılan ağıtlar, dökülen gözyaşları, belki içinizi serinletir ama yeni yangınları kesinlikle önlemez.  Güneydoğu'daki yangının İstanbul ormanlarına sıçrattığı kıvılcımın nereye, ne zaman düşeceği belli olmaz. Çaresi kısa vadede polisiye önlemler, uzun vadede ise siyasi vizyondur.   Arazi mafyasının kibritle oynayan elinin nasıl kırılacağı da açıktır: Anayasa'da iki maddelik değişiklik ilk zorunlu adımdır...  Anayasa'nın 169 ve 170'inci maddelerine göre, ‘‘bilim ve fen bakımından orman niteliğini yitiren yerler orman sınırları dışına çıkarılıyor...’’  Bu maddeyi kullanan arazi mafyası, yangınla kazandığı alanları gecekondu kentlerine dönüştürüp trilyonlarca kazanç sağlıyor.  TEMA'ya göre bu yöntemle son yıllarda yitirilen orman alanı 450 bin hektarı buldu. Sadece Sultanbeyli'nin temelinde 17 bin hektarlık ormanın külleri yatıyor.  * * *  Türkiye genelinde gecekondu sayısı 2.7 milyon dolayında. Yani yaklaşık 13.5 milyon nüfus gecekonduda yaşıyor.  Gecekondu nüfusu, İzmir'de yüzde 50, İstanbul'da yüzde 60 ve Ankara'da yüzde 70'e ulaşıyor. Ülkede kent nüfusu yüzde 60'ı aştı, ama kentleşme hızı yüzde 5'ten aşağı düşmüyor.   Siz bu satırlara göz atarken bile kırsal kesimde binlerce kişi denk topluyor, yola koyuluyor. Büyük kentlerin arazi stoğu göçmenlere yetmiyor.  Orman yakmanın inanılmaz rantı işte böyle doğuyor.  * * *  Yakılan ormanlar sadece doğal dengeyi değil sosyal dokuyu da yıpratıyor. Büyük kente çürük temellerle yerleşen gecekondu sakinleri, siyasi yapıya uyum sağlayamıyor.  İzmir'de geçen yıl gecekonduda yaşayan 532 aileyle yapılan araştırmada çıkan sonuçlar bu uyumsuzluğu yansıtıyor:  1) Oylar merkez sağ ve sol partilerden radikal partilere kayıyor. Çünkü seçmenin yüzde 91'i mevcut siyasi parti ve politikacıların Türkiye'nin sorunlarına çare olacağına inanmıyor.  2) Araştırma sorularını yanıtlayanların yüzde 65'i halinden memnun değil ama tamamı gecekondusunu yıkım sonucunda kaybetmekten korkuyor.   3) Gecekondu sakinleri sınıf atlamanın iyi eğitimle sağlanacağına inanıyor. Gecekondu nüfusunun yüzde 70'i eğitimde ciddi reform yapacağına emin olacağı partiye oy vermeye hazır.  * * *  Özetle Türkiye'de ormanların yanması, kentlerin gecekondu kuşatmasına düşmesi kader haline geldi.   Son 60 yılda 1.5 milyon hektar orman yandı, 8 milyon hektar orman kaldı.   Yangınla kaybedilen orman alanında rekor 1945 yılında kırıldı, yani tam demokrasiye geçerken... Orman yangınlarının yüzde 51'i kayıtlara ‘‘nedeni bilinmiyor’’ diye geçiyor. Oysa seçim arefesine rastlayan bu yangınların nedeni belli. Seçim nedeniyle gecekondu affı çıkacağı beklentisiyle ormanlara kıyılıyor. Orman gidiyor, gecekondu geliyor... Bu gecekondularda ormana kıyacak arazi mafyası ve PKK gibi örgütlere kadro yetişiyor.  Siyasiler hiç değilse orman yakmanın ekonomik rantını kaldıracak anayasa değişikliğinde anlaşsınlar. Orman küllerinin üzerinde gecekondu kentlere izin vermesinler. Çok mu istiyoruz?  AÇIKLAMA   BTV kanalının merkez binasının Turizm Bakanlığı'nın kapattığı eski eğitim merkezi olduğunu yazmıştık, ''Tahsis mi var ?'' diye sormuştuk. Ancak, binanın özel şahıs malı olduğunu öğrendik. Turizm Bakanlığı ve BTV aynı binayı peş peşe kiralamışlar. Sadece rastlantı olduğu iddia ediliyor.     17 Eylül 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Aynaya bakın Çiller'i görün  Enis BERBEROĞLU  Gazeteci Faruk Bildirici'nin ‘‘Maskeli Leydi’’ isimli çok satan kitabı hakkındaki tartışmaları herhalde izliyorsunuz.  İsviçre çakısı gibi çok amaçlı-hünerli kullanılan sütunlarda süren tartışma daha çok ‘‘taraflılık’’ teması ekseninde gelişiyor.   Kitabı daha çıktığı ilk gün -çok akıcı üslubu sayesinde- okuyup bitirdiğimizde biyografiden çok iddianame formatı taşıdığını fark ettik.  Çünkü kitap yazılırken görüşüldüğü belirtilen 160 kişiden hiçbirisinin Tansu Çiller'i savunmadığı, ortaya çıkan üründen belliydi.   Ayrıca yaşamöyküsü yazılan kişinin, yani Tansu Çiller'in karşı görüşü ve olası itirazları kitabın eskik yanıydı.  Ne var ki Bildirici'nin kitabı yazarken Tansu Çiller'le görüşmek istediği, ancak olumlu-olumsuz tek yanıt alamadığı da kanıtlıydı. Üstelik kitapta aktarılan olayların çok büyük bölümü tartışmasız gerçeklerdi.  O yüzden Faruk Bildirici'nin suçu iddianame yazmaktan ibarettir.  Suç ortağı ise gazetecinin ısrarlı sorularına rağmen yüz yüze görüşmeyi kabul etmeyen, kişisel tarihiyle ilgili bilgileri teyit veya ret hakkını kullanmayan Tansu Çiller'dir.  Faruk her zaman namusuyla gazetecilik yaptı. Tansu Çiller ise mal varlığını ABD'de edindi, bu ülkenin medyasına, adaletine hiç güvenmedi.  Demek ki her ikisi de bildikleri yolda emin adımlarla yürüyor.
  * * *  Aslında kitapla ilgili tartışmalara katılmak niyetinde değildik.   Ancak Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Reşad Kayalı'nın Yeni Yüzyıl Gazetesi'nde yayınlanan mektubu zorunlu kıldı.   Kayalı, ‘‘Esasen doğru bir portre üzerine’’ başlığı atılan mektubunda, önce ilginç bir tespitte bulundu, ardından kritik bir soru yöneltti:  Kayalı'nın Çiller tarifi:  ‘‘...Çiller portresi esas itibariyle doğrudur. Fakat en azından Boğaziçi'ndeki birçok meslektaşı açısından malumu ilan (bilineni açıklama) niteliğindedir...’’  Ardından polemik sorusu:  ‘‘Bizlerin yıllarca önce dahi çok iyi tanıdığı bu kişiyi Türkiye'nin de tanıması için bu kadar yüksek bir maliyet ödemek gerekir miydi?..  (Kitapta) Özellikle Çiller'in zaferiyle sonuçlanan Haziran 1993 tarihli DYP Kongresi'ne giden süreç son derece yüzeysel biçimde işlenmiştir. Bu süreçte bazı günlük gazetelerin ve köşe yazarlarının taşıdığı ağır bir sorumluluk vardır...’’  Demek ki gazeteci, çifte kavrulmuş suçlu öyle mi hocam?  Önce canavarı yarattığı, sonra da yok edemediği için...  * * *  Peki tıpatıp aynı eleştiriyi sadece tarihleri değiştirip Boğaziçi Üniversitesi'ne yöneltmek mümkün değil mi?  Kayalı'nın mektubundan bir alıntı daha:  ‘‘...Çiller dersi vermek zorunda kalmıştır. Ancak dönem sonunda kendisinin aşırı devamsızlığı yüzünden birçok öğrencinin perişan olduğunu öğrenince biraz pişman olduğumu da itiraf etmeliyim...’’  Madem ki Tansu Çiller'in insan ve hoca olarak portresi Boğaziçi camiasında herkesin bildiği bir sırdı... O zaman sorabilir miyiz, neden kovulmadı? Boğaziçi'nin saygın formasını taşımasına neden izin verildi?  Aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu yüzlerce öğrenci, cahil ve mesleki ahlakı bile tartışmalı bir hocaya niçin emanet edildi?  Tansu Çiller'i üniversite yıllarında hangi güç, neden korudu?  Detaya girmek ister misiniz hocam? Eğer sizi saygıyla anan eski bir öğrencinizin hafızanızı tazelemesine ihtiyaç duyarsanız, emrinizdeyim.  * * *  Artık anlaşalım... Tansu Çiller'i hep birlikte yarattık.  Dolayısıyla Çiller sendromunu aşabilmek için önce aynaya bakmayı öğrenmemiz lazım. Herkes suçu başkasının üstüne atarsa tedavi mümkün olmaz, Çillerler'i doğuran, besleyip büyüten bataklık kurumaz.  Elinize Faruk'un kitabını alın, kapağına bakın.  Bilin ki gördüğünüz sizsiniz... Yüzleşin.  NOT: Turizm Bakanlığı, Tansu Çiller'in pansiyonunun eksiklerini üç ayda tamamladığı için ruhsatının iptal edilmediğini açıkladı. Bakanlık Eğitim Merkezi TUREM'in kapatılması ile ilgili olarak Bakan İbrahim Gürdal soruşturma açtırmış ve Turizm Eğitimi Eski Genel Müdürü Turgut Yorga kusurlu görülerek disiplin cezası almış.  Orman Bakanı Ersin Taranoğlu'nun dün arayarak verdiği bilgiler mecburen yarına kaldı.      18 Eylül 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    İstanbul'da ormanın tek karışını vermeyiz  Enis BERBEROĞLU         Başlıktaki iddialı ifade bize değil Orman Bakanı Ersin Taranoğlu'na ait. Bakan Ersin Taranoğlu bu iddiasını yasal düzenlemelere dayandırıyor:  - İstanbul'da orman rejimi dışına çıkarılan sahalarla ilgili çalışma tamamlandı. Artık İstanbul'un ormanı belli, belediye, şahıs arazisi belli. Tek karış orman arazisinin rejim dışına çıkarılması mümkün değil.   Daha önce de yazdık, Anayasa'nın 169 ve 170'inci maddeleri, ‘‘fen ve bilim açısından orman sayılmayan yerlerin koruma dışına alınmasına’’ izin veriyor.  1960'tan bu yana çıkan her anayasada yer alan bu izin üç ayrı yasayla uygulandı. Son olarak 3302 sayılı yasa çerçevesinde yurt genelinde 380 bin hektar toprak orman alanı dışına çıkarıldı, iskâna açıldı.  İstanbul'da orman sahası 18 bin hektar daraldı.   İstanbul'da toplam orman sahası 250 bin hektardı.   200 bin hektarı yandı, 50 bin hektarı kaldı. Dolayısıyla orman sahası dışına çıkarılan 18 bin hektar küçük bir alan sayılmaz.  O yüzden Orman Bakanı Ersin Taranoğlu'nun bu yöntemle orman sahasının daraltılması uygulamasına artık son verildiğini açıklaması önemli.  Demek ki bu saatten sonra hangi orman arazisinde yapılaşma görürsek, peşinen yasadışı olduğunu anlayacağız.   * * *  Orman Bakanı Ersin Taranoğlu, orman yangınlarında rekor yıl olan 1945'le ilgili ilginç ayrıntılar anlattı.  İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra özel ormanlar kamulaştırıldı. Orman bedellerinin bir yıl içinde sahiplerine ödeneceği duyuruldu.   Ancak iletişim kanallarının yetersizliği nedeniyle tüm orman sahipleri zamanında başvuru yapamadı.   Ellerinde cumhuriyetin geçersiz tapusuyla çaresiz kaldı.   Bakan Taranoğlu, ‘‘Bazen bir köye gidiyoruz. Yaşlı insanlar, ‘Siz Atatürk düşmanı mısınız?' diye ellerinde tapuyla karşımıza çıkıyor’’ diye yakınıyor. Gerçi özel ormanlar 1950 yılında sahiplerine iade edilmiş. Ama bu uygulamadan daha çok İstanbullu zenginler yararlanmış.  Köylüde orman kırgınlığı biraz bu yüzden.  * * *  Bakan Taranoğlu’nun diğer bir önemli ayrıntısı orman yangınıyla mücadele konusunda. Geçen yıl çıkan bin 490 yangının bin 150'si daha bir hektarı aşmadan önlenmiş.   Yani ormanla mücadele eden görevliler canları pahasına, zamanında ve doğru müdahalede bulunmuş. Bakan Taranoğlu, Türk ve Batılı yangınla mücadele yöntemleri arasındaki farkı anlatıyor:   - Biz insan gücü, cesareti ve becerisiyle mücadeleyi ön planda tutuyoruz. Batılı ise orman yangınına 200 metre uzaklıkta bant çekiyor, kimseyi geçirmiyor. Yangın banta ulaştığında 200 metre daha çekiliyor. Böylece daha fazla saha kaybediyor.  Biz de orman yangınıyla mücadele eden kahramanları saygıyla, şehitlerini rahmetle anıyoruz.    19 Eylül 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Gazete patronu Orhan Özcanlı  Enis BERBEREOĞLU      Bugün yaklaşık 800 (yazı ile sekiz yüz) tirajı olan Öncü Gazetesi'nin patronundan söz edeceğiz. Bu yayın organı, yaklaşık bir yıldır DYP lideri Tansu Çiller'e en ufak muhalefete bile göz yummuyor. Cumhurbaşkanı, komutan, gazeteci dinlemeden küfür yağdırıyor.  Toplam satışı bin adedi bulmayan bu gazete Bays Yayın Ticaret Sanayi Anonim Şirketi'ne ait. Bays şirketinin yüzde 51 hissesi Orhan Özcanlı tarafından kontrol ediliyor.  Yani bu küçük gazetenin büyük patronu Orhan Özcanlı.  Peki kimdir Orhan Özcanlı?  * * *  Orhan Özcanlı tıp doktorudur. Diyarbakır'daki vatani görevi sırasında askeri hapishanede hekimlik yaptı.   O dönemde, bir lakap ve bir de dost kazandı.   1) Tutuklu ve hükümlüler, Özcanlı'yı ‘‘işkenceci doktor’’ diye andılar.   2) Özcanlı aynı kentte Terörle Mücadele şubesinde görevli Bülent Orakoğlu ile kurduğu dostluğu sürdürdü.  Öyle ki 15 yıl sonra koruması aracılığıyla kendisine başvuran Orakoğlu'nun Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi'ne başkan olarak atanmasına yardım etti. Orakoğlu 28 Şubat sürecinde Genelkurmay'a köstebek yerleştirdiği gerekçesiyle görevden alındı. Orakoğlu yargılandığı askeri mahkemede beraat etti.  * * *  Özcanlı ve tayin isteğini geri çevirmeyen dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener çok yakın iki dosttu.   Biliyorsunuz, Akşener'in MHP'li gençlik yıllarındaki kod ismi Asena'dır. Eşiyle Abdullah Çatlı tarafından tanıştırılmıştır.  Bu güzide politikacımızın parlamentodan önceki görev yeri Şehit Anaları Vakfı'ydı. Bu vakıfta Tansu Çiller ebedi başkandır.  * * *  Tekrar Orhan Özcanlı'nın vasıflarına dönersek... İlk başta söylediğimiz gibi tıp doktoru olan Özcanlı, Sevgi Hastaneleri zincirinin sahibidir.  Kamuoyunda ismi Akın Birdal'ın başarılı tedavisi ile gündeme gelen Sevgi Hastanesi, İstanbul Caroussel'de bir şubesini açacak. Almanya'da da yine bir hastane kuruyor. Orhan Özcanlı, hastanesinin adını taşıyan Sevgi Vakfı'nın da kurucusu.  * * *  Şehit Anaları Vakfı, Refahyol döneminde İstinye'de MİT'e tahsisli bir arazinin üstüne kondu.   43 milyon dolar değer biçilen bu araziyi 49 yıllığına devralan Şehit Anaları Vakfı hemen Orhan Özcanlı'nın Sevgi Vakfı ile temasa geçti.  İki vakıf ortak üniversite kurmaya karar verdi.  İstinye'deki trilyonluk arazi teminat gösterilerek YÖK'e Avrasya Üniversitesi'nin kuruluşuyla ilgili başvuru yapıldı. Ancak başvuru YÖK tarafından reddedildi.  Kardeş vakıflar yılmadı. Bu kez Mayo Hastanesi'yle ortak bir girişim gündeme geldi. Ancak iktidar değişikliği işleri aksattı.  * * *  İşte size ‘‘muhalif’’ gazete sahibi Orhan Özcanlı'nın medya dışındaki portresi... Özer ve Tansu Çiller'i neden destekler, muhaliflere neden küfrederler, takdiri size ait.    21 Eylül 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Almanlar seçim kadar anketleri tartışıyor  Enis BERBEROĞLU        Avrupa'nın yeni patronu Almanya'da bu yüzyılın son seçimine bir haftadan az zaman kaldı. Ancak aylar önce kamuoyuna açıklanan tahminlerde öngörülen tablonun pek gerçekçi olmadığı anlaşıldı. Başbakan Helmut Kohl'ün sosyal demokratlar karşısında ağır hezimete uğrayacağı senaryosuna-Ankara dışında-inanan kalmadı.  Aksine seçim anketleri Kohl önderliğindeki CDU/CSU ittifakı oy kazanırken, sosyal demokrat cephede erime başladığını gösteriyor.  Son araştırmaların birinde pazar günkü seçimde sosyal demokratların yüzde 41, CDU/CSU ittifakının yüzde 39 oy alacağı tahmini yer aldı. Diğer bir araştırmada sosyal demokratların oy oranı yüzde 39.5, Kohl önderliğindeki merkez sağ ittifakın yüzde 37.5 oy alacağı öngörülüyor.  Özetle tüm anketler, dört-beş ay önce olduğu gibi 8-10 puanlık açık farka değil, sosyal demokratlar lehine sadece 2 puanlık ve her an değişebilecek oy üstünlüğüne işaret ediyor.  Anketlerdeki oy kayması sadece partiler arasında değil, liderler platformunda da yaşandı. Çok değil iki hafta kadar öncesine kadar, sosyal demokrat Gerhard Schröder'i başbakan olarak görmek isteyen seçmenler, Kohlü aynı görev için uygun bulanlardan yüzde 21 daha fazlaydı. Bu fark son haftaya gidilirken 11 puana kadar geriledi.   * * *  Oysa bu yılın mart-nisan aylarında Alman ve dünya kamuoyuna sunulan tablo çok farklıydı.   Seçim araştırmaları sosyal demokratların Kohl'ün siyasi yaşamını noktalayacak ölçüde ezici zaferini öngörüyordu.   Aradan geçen sürede ne değişti?   Anketler mi yanıldı, seçmen mi kararını gözden geçirdi?  Galiba her iki de doğru.  Almanya'da nüfusun dörtte üçü seçmen...  Yani seçmen yaş ortalaması çok yüksek.  Bu yılın ilk yarısında rüzgar sosyal demokratlardan yana eserken yapılan araştırmalarda yaşlı seçmenler merkez sağ lehine tercih açıklamaktan kaçındılar, anketlere ‘‘kararsız’’ olarak geçtiler.   Tekrarlanan araştırmalarda bu tür seçmenlerin renklerini belli etmesi Kohl lehine oy patlaması yarattı.   Bavyera'da aslında sonucu önceden belli olan eyalet seçiminde Kohl'ün zaferi hristiyan demokrat ittifakında moralleri düzeltti, anket sonuçlarına yasnıdı.  * * *  Alman kamuoyu araştırma şirketleri, teknik yönden de günah çıkartıyor.  Mesela ‘‘recall’’ yönteminin az kullanılması çok eleştiriliyor.   Bu yöntemde anket yapılan kişiye 1994 seçiminde hangi partiye oy verdiği soruluyor. Bu sorunun yanıtıyla, seçim sonuçları kıyaslanıyor. Aradaki sapmanın boyutu, yeni araştırmanın güven derecesini gösteriyor. Toplumu temsil eden seçmen profiliyle araştırma yapılıp yapılmadığını ortaya koyuyor.  Araştırma şirketi yöneticileri, anketlerde iktidar ve muhalefet arasındaki 2 puanlık farkın sandık sonuçlarına çok değişik yansıyabileceği konusunda peşin uyarılarda bulunuyor:  ‘‘Bu tür araştırmalarda artı-eksi 2 puanlık yanılgı doğaldır. O yüzden bakarsınız 41 puan alacak denilen sosyal demokratlar 43 puana çıkmış, 39 puan gözüken Kohl 37 puan inmiş, fark 6 puana yükselmiş...Hepsi mümkün.’’  * * *  Almanlar sadece seçimi değil, seçim anketlerini de tartışıyor. 2 milyon vatandaşımızın yaşadığı, 160 bininin oy kullandığı bu seçimle ilgili tartışmaları bu hafta boyunca yerinden aktaracağız. Seçimden sonraki iki günü, sonuçların analizine ayıracağız.      22 Eylül 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Türkler SPD'yi neden seviyor?  Enis BERBEROĞLU  Frankfurt / Bonn   Anavatanda, sosyal demokrat partileri seçim sandığına gömme alışkanlığı ile ünlü necip Türk milleti, neden Almanya'da SPD'ye bayılıyor?  Alman vatandaşlığına geçen Türkler'in ezici çoğunluğunun sosyal demokrat partiye oy verecek olması siyaseten ne anlama geliyor?  Bu sorulara doğru yanıt bulmak Türkiye'de yaklaşan seçimlere ışık tutabilir. Türkiye-Almanya ilişkilerinde yeni sayfa açabilir.  Akla ilk gelen- ve Türk sosyal demokratlarını umutlandıran- yorum bellidir: Avrupa'da sol rüzgâr önce İngiltere'de, ardından Fransa'da merkez sağ iktidarları devirdi, sıra Almanya'ya geldi.   Bu global değişim Almanya'da oy kullanacak Türkler'e yansıdı. Sosyal demokrat dalga gelecek seçimde Türkiye'ye ulaşacak.   Hakikaten öyle mi?  * * *  Türk seçmenin SPD eğilimini yansıtan rakamlar Almanya'da faaliyet gösteren Türkiye Araştırmaları Merkezi'ne ait. Focus dergisi için Alman vatandaşlığına geçmiş Türkler arasında araştırma yapan Merkez çarpıcı bir sonuca ulaştı.  Oy kullanacak Türkler'in yüzde 70'i SPD'yi tercih edecek, Yeşiller'e yüzde 10 gidecek, Helmut Kohl için oy kullanacaklar yüzde 8'de kalacak.   Bu rakamlar, ilk bakışta, Başbakan Mesut Yılmaz'ın Avrupa Birliği konusunda sözünü tutmamakla suçladığı Alman lideri Helmut Kohl'e karşı yürüttüğü muhalefetin sonuç verdiği hükmüne yol açabilir.  Oysa aynı araştırmada Türkler'in SPD'yi tercih nedeni de yer aldı, ama nedense kimse umursamadı. SPD'ye oy vereceklerin yüzde 60'ı çifte vatandaşlık umuduyla bu partiye oy atacak.   Yoksa ne Mesut Yılmaz'ı dinleyen var, ne de Türk sosyal demokratlarını.  * * *  Alman seçimlerinde, iktidarıyla, muhalefetiyle desteklediğimiz sosyal demokrat liderin ismi Gerhard Schröder...  54 yaşında, yani erken emekliliği istenen Kohl'den 14 yaş genç.   Dördüncü eşiyle 10 yıldır evli.   Muhafazakâr Alman toplumunun kutsal evlilik bağı hakkındaki saplantısının, TV kanallarındaki pembe diziler sayesinde değiştiğini umuyor.   Clinton'ın seçim kampanyasında kullandığı danışmanlarla çalışıyor. Hugo Boss'tan giyiniyor, saçını boyuyor, seçim gecesine kadar şarap içmiyor.  Patronlarla arası son derece iyi. Eyalet başbakanı olduğu Aşağı Saksonya'daki en büyük yatırım olan Volkwagen'in Danışma Kurulu Üyesi.   Geleneksel Viyana Balosu'nda eşiyle birlikte VW'nin patronunun locasında oturdu diye parti muhalifleri kıyameti kopardı.  * * *  Ancak yanlış anlaşılmasın, Schröder kesinlikle züppe bir hanım evladı değil. Aksine bugün ulaştığı yere dişiyle tırnağıyla savaşarak geldi.   Babası daha Schröder üç günlükken, 1944 baharında Romanya'da savaşırken öldü. Annesi yeniden evlendi, ancak üvey babası daha Gerhard 10 yaşındayken dünya değiştirdi. Alman sosyal demokratlarının başbakan adayı 14 yaşında okulu bıraktı, evlere temizliğe giden annesine yardımcı olmak amacıyla hurdacıda çalıştı. Gece lisesinden mezun oldu, hukuk okudu. Avukatlığının ilk günlerinde terör sanıklarını savundu.   Politikaya 19 yaşında atıldı. SPD'yi kendi ifadesiyle, ‘‘iyi aileden gelmeyenlere de yükselme imkânı veriyor’’ diye seçti.   1978 yılında sosyalist kanadın oylarıyla gençlik kollarına patron oldu. Hemen ardından sosyalist kanadı tasfiye etti.   1980'de federal milletvekili olarak Bonn'a geldiğinde, başbakanlık binasının önünden geçerken ‘‘Bu koltuğa mutlaka oturacağım’’ diye and içti.   Alman seçmen Schröder'i beğeniyor, ama politik vaatlerine inanmıyor (Yüzde 66). Zaten Schröder kendisini herkesle uzlaşmaya açık, pragmatik politikacı diye tanımlıyor. Ezeli rakibi Kohl'le ‘‘Büyük Koalisyon’’ fikrine bile açık.  Madem öyle, kraldan fazla kralcı kesilmenin alemi ne?  * * *  ÖNEMLİ ÖZÜR: Almanya seçimini ayrıntılı aktaracağız diye iki gündür yazının ucunu kaçırdık. Sizlerin ve sayfa editörü sevgili Vahap Munyar'ın insafına sığınıyoruz.    23 Eylül 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Helmut Kohl, değişmeyen Almanya'yı hatırlatıyor  Enis BERBEROĞLU    Bonn / Frankfurt   Almanya'nın ‘‘başköy’’ sıfatına layık görülen başkentinin pazar meydanında sonbahar güneşinin keyfi yaşanıyor.   Yakınlardaki üniversiteden gelen öğrenciler, Başbakan Helmut Kohl'ü dinlemekten çok protestoya niyetliler. ‘‘Kohl'ü süpürün’’ pankartlarıyla yürüyüp, kızıl bayrağın altında toplanıyorlar. Almanya'nın, konuştuğu kürsüden bile iri başbakanı, ilk ve son kez öğrencilere sataşıyor, ‘‘O bayraktan bir sizde, bir de Küba'da kaldı’’diyor.  Sosyalist öğrenciler, Yeşiller'le ittifak halinde başbakana düdük çalıyor, ıslıklıyor, yuhalıyor. Ama Kohl'ün tındığı yok.   Aslında işine bile geliyor. Çünkü kızıl bayraklar, uygun adımlar, Alman seçmenini muhalefetten soğutmak için kullandığı temaya çok uyuyor: ‘‘SPD komünistlerle birlik oldu...’’   Başbakanın mitingine bu amatör sabotaj, meydanı dolduran polisleri hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Alman polisi başbakanın yaşamını koruyor, politik kariyerini değil. O yüzden ne bayrak iniyor, ne de öğrenci dövülüyor.  Meydan siyaseti tüm rengiyle, ‘‘kurum ve kuruluşlarıyla’’ işliyor.  * * *  Helmut Kohl'e göre meydanlardaki seçim konuşmalarını bugüne kadar 500 bin seçmen dinlemiş. Bonn'daki taş çatlasa 2 bin kişiyi, ‘‘Meydana sığmayan 12 bin Bonn sakini’’ diye anons ettiklerine göre, parti örgütü Kohl'ü biraz işletiyor galiba...Belki de moral aşılamak istiyor.  Çünkü Kohl'ü yanılıp bir kez dinleyenin bir daha dinlemeyeceği kesin. Kohl inanılmaz ölçüde kötü hatip.   İlla kıyaslamak gerekirse Kohl'ün mitinglerinin yanında bizim başbakanın basın toplantıları bile reyting patlaması yapar.  Ama zaten Kohl'ün ağzından bal damlasa da gençlerin karnı tok. Çünkü çoğu Kohl'ün 16 yıllık başbakanlığı sırasında doğup büyümüş...  Dört genel seçim kazanan 68 yaşındaki Kohl'ün neden koltuğuna yapıştığını anlamak Alman kafasını bile biraz zorluyor.   Sosyal demokratların ‘‘Değişim’’ teması o yüzden tutuyor. (Veya en azından seçime kadar öyle sanılıyor.)  Öte yandan Kohl yerinde dururken Almanya'nın müthiş hızla değiştiğini söylemek oldukça zor.   Kohl'ü beklerken Hürriyet Bonn Temsilcisi Ahmet Külahçı ile 11 yıl önce çok kısa bir süre çalıştığımız bu kenti dolaşma fırsatını bulduk.   Bırakın binaları, dükkanları, meydanlardaki seyyar sosis, dondurma tezgâhları bile hep aynı yerde kalmış. Evsiz-barksız keşlerin kadrolu dilenme adresleri değişmemiş...  Galiba Almanlar değişimi hiç sevmiyor. Değişmeyen Almanlar'ı hiç kimse sevmiyor. Almanlar Kohl'e zorunlu değişimi hatırlattığı için kızıyor.   * * *  Almanlar'ın köylü namus anlayışı çifte standardı örtemiyor. Clinton skandalının TV ve İnternet zemininde en ince ayrıntılarıyla tartışılması, görünürde kutsal Alman ailesinin ahlakını bozuyor. Kohl bu yayınlar için, ‘‘Kusacağım geldi’’ diyor ve SPD, Yeşiller, liberaller hak veriyor.  Oysa daha aynı gece (pazar) pek de geç olmayan bir saatte (saat 22.00) RTL kanalında ‘‘Peep Show’’ programı yayına giriyor. Amerikan özentisi isminden de anlaşılacağı üzere bu program röntgencilik zaafını kaşıyor.   Evli veya birlikte yaşayan çiftler orjinal fantazilerini icra ederken videoya çekiliyor. Bu kaset yayınlandıktan sonra stüdyoda taktik ayrıntıları tartışılıyor. Örneğin geçen haftanın en beğeni toplayan programı orta yaşlı bir çiftin, eş değiştirenlerin (swingers) gittiği seks sinemasındaki macerasıydı.  Çifte ahlaki standart doğaldır ki sıradan vatandaşlarla sınırlı kalmıyor. Yakın dostu Bill Clinton'ın özel yaşamına el atıldığı için kusacak hale gelen Kohl, rakibi SPD'li Gerhard Schröder'in üç kez evlenip boşanmasını siyasi koz olarak kullanmaktan vazgeçmiyor. Sokaklarda adım başı rastlanan posterlerde üç kadın yer alıyor. Altında da tek satır: ‘‘Üç kadın da yanılmış olamazlar. Schröder yanlış adamdır...’’  * * *  Almanya artık hayallerine dar gelen, kramplı ruh halinin sorumlusu saydığı sosyal düzende reform istiyor. Özellikle meydanları dolduran gençlerin bu talebi pazar günkü seçime yetişir mi bilinmez. Ama Helmut Kohl fark etmese de ‘‘sevimli-yumuşak-ayıcık-dedecik’’ rolüne ısınıyor.   Konuşurken sürekli şanlı mazisiyle övünüyor, oy istiyor. Medya ile söyleşilerinde oğlu Walter'in Paris'in kurtuluş törenlerine katıldığını anlatıyor. Zımni olarak herkesi kendisi gibi İkinci Dünya Savaşı'nı yaşamış, Paris'ten kovulan asker arkadaşları kadar yaşlı sanıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Jaques Chirac'la telefonda sürekli torun muhabbeti yapıyor.  Bu seçimi kimin kazanacağı son ana kadar belli olmayacak ama Kohl'ün sonu kesinlikle yakın. Çok düşük bir ihtimalle başbakanlık koltuğuna otursa bile görev süresini tamamlaması zor.      24 Eylül 1998, Persembe  --------------------------------------------------------------------------------    Sosyal demokratlara havlayan çoban köpeği  Enis BERBEROĞLU    WIESBADEN   Uzun tüylü çoban köpeğinin havlaması, meydandan yükselen alkış sesine karıştı. Sahibesini uzun zamandır bu kadar heyecanlı görmediği belli hayvanın kuyruğu parti bayrağı gibi havaya dikilip iki yana sallandı.  Orta yaşlı, toplu hanım, elindeki parti gazetesiyle cezasını verecekti ki, etraftan gelen affedici, hatta onaylayan bakış ve gülücükleri fark etti. Hele köpek mum gibi yere çöküp bir de patisini (aslında pençe demek lazım) uzatınca zavallı kadının kalbinin etrafında domuz sosisi yüzünden oluşan yağ tabakasında hafif ısınma yaşandı.  Böylece köpek marifetiyle de olsa kanıtlandı ki, her siyasi coşku, siyasi bilinç eseri değildir.   Dahası sebepsiz siyasi coşku, tenkit değil taraftar bulur.  Tıpkı Gerhard Schröder'in Wiesbaden mitinginde olduğu gibi.  * * *  Zaten -Alman dostlar alınmasın ama-Schröder'in seçim kampanyası cins köpek eğitimini andırıyor. Sosyal demokrat politikacı her miting konuşmasında önce toplu bilinçaltına hitap ediyor, ‘‘Nasıl olsa Helmut Kohl bu seçimi de alır’’ şartlı refleksini silmeyi beceriyor. Almanlar bile bu seçimde geçen 16 yıldan farklı olarak iki seçenek olduğunu fark ediyor.   Gerhard Schröder seçmen eğitimine tam bu kavşakta ‘‘sopa-havuç’’ metoduyla devam ediyor. Önce korkutuyor... ‘‘Eğer Kohl'e oy verirseniz’’ diyor, ‘‘4.5 milyon kişilik işsizler ordusuna yazılırsınız. Zaten kazanırlarsa katma değer vergisini de yükseltecekler...’’  (Bu katma değer meselesi, bizdeki vizyonuyla meşhur Turgut Özal'ın 1987 seçiminden hemen sonra zamları yağdırıp ‘‘Seçimden önce zam yapacak kadar enayi miyim?’’ diye övünmesini andırıyor. Ama burada tam tersi yaşandı. Kohl'ün Aile Bakanı Bayan Nolte iktidara gelirlerse katma değer vergisini artıracaklarını ağzından kaçırınca kıyamet koptu.)  Peki ya Schröder iktidara gelirse...  İddiasına göre Almanya yeryüzü cennetine dönecek.   Bir kere hemen herkese iş bulunacak. İşsizlik sigortasından ödemeler azalınca iş sahibi olanlardan yapılan zorunlu kesintiler azalacak. Yani hem herkesin işi olacak, hem de net ücretler artacak. İşçi çocukları üniversiteye gidip yaşamlarını değiştirecek.  Tıpkı sosyal sınıf dağıtıcısı Gerhard Schröder gibi.  * * *  Gerhard Schröder'in bu müjdeleri vermek üzere seçmenle temas anı Hollywood yıldızlarını kıskandıran hazırlık süreci gerektiriyor.   Ancak beş saatte kurulan bir sahne, miting meydanının her yanından izlenebilen dev ekran, ses düzeni, blues çalan orkestra... Ve karşınızda tiril tiril beyaz gömleğiyle, kravatlı ama ceketsiz yoldaşınız Schröder!  O sizden biri, en dipten geldi. Belki biraz daha bakımlı. Göbeği yok, boyalı da olsa saçını korumuş, hafif çapkın...  Kıskansanız da yabancınız değil.  Çok iyi bir hatip... Ses tonuyla sanki okşuyor, dövüyor.   Vücut dili fevkalade. İzleyiciler sahnenin çok yakınına alınmadığı için el, kol ve gövde devinimleri uzaktan göze hoş geliyor.  * * *  Gerhard Schröder'in büyüsü ne kadar kalıcı? Evlenip boşandığı eşlerine bakılırsa pek uzun süreli etkisi yok.   Örneğin geçen yıl boşandığı üçüncü eşi Hiltrud Schröder (49) dün akşam Yeşiller'e destek vermek üzere bir panele katıldı.  Bonn'a halkla ilişkiler firmasında çalışan ve Çernobil kurbanları için yeni hastane projesiyle uğraşan eski bayan Schröder çekirdekten SPD'li. Ama, ‘‘20 yılda parti tabanından hiç şikâyetçi olmasam da yöneticilerle sık sık tartıştım’’ diye yakınıyor.  Kimi kastediyor dersiniz?  Sosyal demokrat soslu pembe diziden sıkılanlar, işin aslını pazartesi günkü Wall Street Journal'den öğrendiler. Pragmatik Schröder iş dünyasından destek bulmak amacıyla partisiyle hiçbir ilişkisi bulunmayan piyasa profesyoneli Jost Stollman'ı maliye bakanlığına getireceğini ilan etti. Stollman da tuttu, gazetelere Kohl'ün sağ kolu konumundaki ekonomi danışmanı Lothar Spaeth'in fikirlerini övdü. Schröder'le taban tabana zıt düşerek vergi ve sosyal yardımlarda indirimi savundu.  The Economist Dergisi, Schröder'e güvenmediğini göstermek için resmini basıp, ‘‘Bu adamdan ikinci el otomobil alır mısınız?’’ diye sordu... Alman dostlarımız sayesinde (AB üyesi olmadığımız için) Bay Schröder'den kullanılmış otomobil alma şansımız bulunmuyor. Ama herkese tavsiyemiz; pazar günü Schröder seçilirse mark hesaplarına dikkat etsinler.    25 Eylül 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Fareli köyün yeşil kavalcısı  Enis BERBEROĞLU     Marburg-Giessen   Her ikisi de Frankfurt'un biraz kuzeyinde üniversite kentleri.   70 bin öğrenciyi barındıran Marburg'da 30 yıldan uzun süredir Almanya'da yaşayan İranlı şoförün taksisine biniyoruz. Türk olduğumuzu öğrenince aracın bağlı olduğu şirketin plaketini gösteriyor, bozuk Almancasıyla ‘‘Türk şirketi. Sahipleri burada doğmuşlar’’ diyor.   Akşam saatlerinde trenle on beş dakikada ulaştığımız Giessen'de karnımızı raslantı eseri bulduğumuz Türk büfesinde doyuruyoruz. Yediğimiz sarmısaklı yoğurt soslu döner kebabın Türkiye'dekinden çok farklı bir damak tadına uygun hazırlanması rastlantı değil, müşteri yelpazesinin gereği...  Almanya'da 7 milyon yabancı var, 2 milyonu Türk. Özellikle Almanya doğumlu, dili memleketin yerlisinden farksız gençler serbest girişimde sınır tanımayan akıncılar gibi.   Daha on-on beş yıl öncesinin yol yordam bilmez, içine kapalı Türk cemaatine beyaz peynir, siyah zeytin satan bakkallar, acılı köy videoları artık gençlere yetmiyor. Hemşeri-müşteri kolaycılığına kulak asmayıp tüm Almanya'yı hatta Avrupa'yı pazar seçiyorlar.  Böylece Almanya'daki sosyo ekonomik merdivenin her basamağına yerleşen ama çok azı seçme-seçilme hakkına sahip Türkler pazar günkü kader seçimine bazen konu ama çoğunlukla malzeme edildi.   Nitekim yabancılar arasında en popüler parti sayılan Yeşiller'in iki toplantısında bu iki anlayışın çarpıcı örnekleri yaşandı.   * * *  Türk asıllı Alman Milletvekili Cem Özdemir'in partisi Giessen mitingini kongre merkezine sığdırdı. Girişte dağıtılan duyuru ilgi çekiciydi.   Yeşil seçmenler kiliseye sığınmış bir aile ile dayanışma amacıyla düzenlenecek konsere davetliydi.   Evangelist kilisenin papazı kürsüye çıkıp anlatana kadar, inanın ki aklımıza dini koruma isteyen ailenin Türk vatandaşı olacağı gelmedi.   Sağolsun papaz efendi de lafını esirgemedi, herhalde izlediği birkaç Latin Amerika filminden esinlerek cennet ülkemizdeki insan hakları ihlallerini anlattı. Veya öyle sandı.   Sonuçta salondaki her yeşil Hıristiyan'ın o akşamki iyilik kotasına yetecek kadar hayır işlendiğine inanıldı, diğer konulara geçildi.  Ama bireysel değil toplumsal iyilik -aslında gecikmiş bir hakkın sonunda teslim edileceği sözü- ancak Yeşiller'in Federal Parlamento'daki grup başkanı Joschka Fischer'in kürsüye çıkması ile gündeme geldi.   Joschka, Almanya'da son günlerde patlak veren, ‘‘Ülke İslam'a teslim oluyor’’ tartışmasıyla şaşkına dönen yabancı nüfusa kolay vatandaşlık vaadiyle rahat nefes aldırdı.   * * *  Yeri gelmişken söyleyelim. Joschka dünya ölçeğinde iyi hatip. Dinlemesi insana sıkıntı değil haz veren ender politikacılar arasında...  Cilt ustalığı, taksi şoförlüğü yapmış. Çok sade giyiniyor.   Konuşurken bir eli ya cebinde, ya da kemerine takılı duruyor. Diğer elini başparmağı havada yumruk yapıp heyecanla sallıyor.   Sesi çok etkileyici, biraz Müşfik Kenter'i andırıyor. Bazen baba, kimi anlarda kardeş gibi yankılanıyor. Belki de hanımlara sevgili gibi geliyordur, kim bilir.   1968 hareketinin kılıç artığı yeşil politikacı, 16 yıllık parlamento tecrübesinin de etkisiyle kürsüde tek kişilik tiyatro sergiliyor.  Şaka yapıyor ama yılışmıyor, üzüyor ama ağlatmıyor, tadında bırakıyor. Ama bir saatlik konuşmanın ardından mesajını mutlaka kafalara kazıyor.  * * *  Joschka ve gençleri izlerken aklımıza Hameln kavalcısının gelmesi sebepsiz değil. Masalı belki çocukluğunuzdan hatırlarsınız. Farelerden şikâyetçi köy halkı kavalcıyla anlaşır. Müziğiyle fareleri köyden uzaklaştıran kavalcı parasını alamayınca kızar. Bu kez kavalıyla köy çocuklarını peşine takar, ortadan kaybolur.   Masalın aslı muhtemelen on binlerce çocuğun yollarda öldüğü haçlı seferlerine veya büyük bir salgına dayanıyor. O ayrı mesele...  Ancak gözüken o ki, Alman üniversite gençliğinin büyük bölümü Joschka'nın kavalıyla dans ediyor.   Gençler, Yeşiller'e destek veya oy versin vermesin, çevreci, insan haklarına saygılı, nükleer enerjiye düşman formatta yetişiyor.  O yüzden bu seçimde Yeşiller'in iktidar ortağı olması şart.   Aksi halde Alman gençleri anne-babalarının duyamayacağı kavalın melodisi peşinde başka diyarlara göçebilirler...      26 Eylül 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Heidelberg'de korunan Almanya  Enis BERBEROĞLU     Heidelberg      Almanya'ya yabancılar iş bulmaya, iş kurmaya gelir...  Bazen ülkesindeki politik takipten kaçar...  Eğlenmek için Almanya'yı seçmek ancak şaka sayılır. Babalarımızın zamanındaki gibi iyi eğitim denilince önce Almanya'yı düşünmek mazidir.  Çok satan Alman dergisi Stern, 20 yıl önce dünyaya sordu:   - Almanya adını duyunca aklınıza önce ne geliyor?  Yanıt listesinde ilk sırayı ne sosis aldı, ne de bira veya Volkswagen...  Yabancılara göre Almanya, Heidelberg'den ibaretti...  Aradan geçen süre bu dünya cenneti kente ilgiyi azaltmadı. Daracık tarihi sokaklarındaki her milletten turisti eksiltmedi.  Çünkü Heidelberg Almanların olmak, yabancıların görmek istediği Almanya'nın küçük modeliydi.   Çeliğiyle, askeriyle, katı kurallarıyla değil, yazarıyla, düşünürüyle, müziğiyle övünen Almanya...  Bu hayal Heidelberg kadar yakın, Heidelberg kadar küçük.  * * *  Heidelberg'e hanedan-kilise-üniversite ortak yapımı demek yanlış olmaz.  Kent 800'üncü kuruluş yıldönümü törenlerini 2 yıl önce kutladı, üniversite tam 512 yaşına bastı. Üniversitenin kuruluşu stratejik bir karardı. Alman prensleri kendi dillerinde eğitim veren Prag Üniversitesi'nin Çek milliyetçi akımının pençesine düşmesinden korktu...  Uzun din savaşları Heidelberg'e de yansıdı. Protestan kent, papanın ordularına yenik düşünce üniversite mecburen Katolik oldu.  Avrupa'yı tek bayrak altında toplamak isteyen Napolyon'a karşı kutsal ittifak, Avusturya kayzeri, Prusya kralı ve Rus çarı arasında yine bu kentte 1815'te imzalandı.  Ne var ki Heidelberg, 100 yıl sonra Avrupa'da gamalı haçı egemen kılmak isteyen Naziler'e kucak açtı. Musevi hocalar kovuldu, solcu öğrenciler üniversiten uzaklaştırıldı.  İkinci Dünya Savaşı'nı ABD'nin insaf ve ısrarı sayesinde bomba yemeden, harabeye dönmeden atlatan kent, 1945 yılında ABD işgal kuvvetlerinin karargâhına ev sahipliği etti.  * * *  19'uncu Yüzyıl'a romantik akımı yaratarak damgasını vuran Heidelberg Üniversitesi'nden çok ünlü geldi, geçti...  İlk Cumhurbaşkanı Friedrich Ebert, düşünür Karl Jaspers, Nobel ödüllü fizikçi Jensen sadece akla ilk gelenlerden...  Bugün üniversite eski geleneklerin ve tarihin canlı laboratuvarı gibi çalışıyor. Sadece turistik amaçla da olsa üniversite avlusunda, at sırtında kılıç ve uzun mızrakla dövüşler düzenleniyor.  İsteyen şirket eski şatonun kalıntılarını kokteyl parti için kiralıyor. Dev fıçıların etrafında toplanan konuklar bira içerken saray soytarısı cücelerle sohbet ediyor.  Almanya tarihinden korkmuyor. İyi günüyle, kötü günüyle (daha fazla) tarihini Heidelberg açık hava müzesinde sergiliyor.  Dünya vatandaşı sıfatıyla dileğimiz, yarınki seçimin galibi Heidelberg'den ders çıkaranlar olsun...    28 Eylül 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Her zamanki gibi Almanya kazandı  Enis BERBEROĞLU         Bonn     Almanya'da seçimi kim kazandı sorusu geride kaldığına göre asıl meseleye gelelim... Almanya bu seçimden ne kazandı?  Yanıtını birkaç basit başlık altında toplamak mümkün...  1) Politik prestij: İlk kez Avrupa ve ABD medyasında Alman seçimleri bu kadar ince ayrıntısına kadar izlendi, geniş makale ve TV haberlerine konu edildi. Sosyal demokratların renkli seçim kampanyası, anketlere yansıyan oy farkının çok düşük olması uluslararası ilgiyi hep canlı tuttu.   Böylece Almanya'daki demokratik seçim geleneği uluslararası düzeyde hak ettiği yeri buldu.  Bu nokta çok önemli... Çünkü Almanya ve diğer Batılı sanayi ülkeleri arasında demokrasi, vatan sevgisi gibi biraz soyut konularda ciddi algılama-yorum farkı bulunduğu kesin.   Bu hayati sapmanın en taze kanıtı CNN'in İnternet sayfasındaki küçük haber. Habere göre, Münih yakınlarındaki küçük bir kent, tanıtım amacıyla Halkla İlişkiler firması tuttu. Kenti ziyaret eden 800 bin turistten hiç gelir sağlayamadığından yakındı...  PR firması, Dachau kentinin yönetimine sorunun kaynağını rapor etmekte gecikmedi: ‘‘Turistler bu kente güzel şatonuz veya bin 200 yıllık zengin tarihiniz için değil, İkinci Dünya Savaşı'nda binlerce Musevi'yi öldürdüğünüz toplama kampını ziyaret için geliyor...’’  Toplama kampını gezen turistin sosisli sandviç ve bira iştahının kalmayacağını Almanlar'a raporla anlatmak zorunlu...  Veya bilgisayar dilinin Almanca'ya tercümesi. En cahil bilgisayar kullanıcısı bile makinenin açılışında sürücüde disket unutulursa, ekranda beliren ‘‘Disketi çıkarın, devam etmek için bir tuşa basın’’ ifadesine alışıktır. Bu uyarının Almancası da aynı... Daha doğrusu tek sözcük farkıyla... ‘‘Bir tuşa basın’’ değil, ‘‘Tuşa basın’’ deniliyor. Aksi halde Almanlar'ın üstünde illa da ‘‘Bir tuş’’ yazan tuşu aramasından korkuluyor.  İşte bu örnekler nedeniyle; Almanlar'ın seçime benzer seçim yapmaları hem kendilerini, hem de dünyayı biraz olsun rahatlattı.  * * *  2) Ekonomik istikrar: Almanya'nın nüfusu sadece 82 milyon...  Ama dünya ihracat pazarının onda birini üretiyor, ithalat pazarının on ikide birini satın alıyor. Avrupa ekonomisinin motorunun Almanya olduğu herkesin bildiği sır.   Avrupa'nın tek para birimi Euro'ya ‘‘2 Alman Markı'nın biraz incesi’’ diye ad takılması o yüzden. Kısacası Avrupa'nın ABD'ye karşı pazar savaşı, Alman ekonomisindeki istikrara bağlı.   Helmut Kohl önderliğindeki ittifak seçim kampanyasını zaten bu temaya dayandırdı, maziyi kanıt olarak sundu. Siz bakmayın SPD ve Yeşiller'in çıkardığı gürültüye, itirazları sadece paylaşımla sınırlı...  Yoksa SPD'nin Stollmann gibi serbest piyasa fanatiğini maliye bakanlığına aday göstermesi hangi gerekçeyle izah edilir ki?  Alman ekonomi politikasında seçimin yaratacağı rota değişikliği çok sınırlı olacak. Bu ülkede çalışan, patronluk eden 2 milyon Türk vatandaşını ayakta tutan ekonomik istikrar ortamı çok büyük ihtimalle aynen sürecek. Türkiye'nin en büyük dış ticaret ortağı krize girmeyecek.  * * *  3) Diplomatik öncelik: SPD ve Yeşil baskısı NATO'da ABD egemenliğine karşı başkaldırıya dönüşebilir...  Ancak bu isyanın tezgâhı çok zaman alır. Türkiye-Almanya ilişkilerinde hemen ve büyük değişiklik beklemek saflık olur. Çünkü büyük devletlerin dış politikasında rota değişikliği Titanic transatlantiğinde dümen çevirmeye benzer... Geminin burnu dümeni çok gecikmeli takip eder.  Özetle ve bu pencereden bakıldığında Alman seçimlerinin tek galibi vardır. O da Almanya'dır.    29 Eylül 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Schröder azmadı Kohl kızmadı  Enis BERBERĞOLU  Bonn     Almanya'nın resmi ikinci TV kanalı ZDF seçim sonuçlarına ilişkin ilk sonucu yayınlarken sosyal demokratların eski günlerin anısına ‘‘baraka’’ diye andıkları modern binada nefesler tutuldu...  Ama Hıristiyan ittifaka karşı sağlanan 6 puanlık üstünlük duyulduğunda bu sessizliğin yerini gece boyu bitmek bilmeyen zafer şarkıları aldı.   İlk seçim yayınından çok değil 50 dakika kadar sonra Helmut Kohl yine ZDF ekranındaydı... Beklenen veda konuşmasında başladı, ancak daha ilk cümleleri tamamlamadan ekrandaki görüntü değişti.   Helmut Kohl'ün suratı yerine sosyal demokratları iktidara taşıyan Gerhard Schröder'in parti binasındaki zafer turu yayına girdi. Resmi TV kanalı yeni patronu uğruna 16 yıllık başbakanın sözünü kesti.  * * *  Oysa Helmut Kohl'ün siyasi kumaşı veda konuşmasında daha iyi anlaşıldı. Partisinin uğradığı ağır hezimete rağmen kürsüde alkışlarla karşılanan Helmut Kohl, örgütüne ve seçmenine küsmediğini gösterdi.  Siyasi olgunluğunu yansıtan kısa konuşmasında, Almanya için yaptıklarını yeterince anlatamamış olduğunu vurguladı, seçimdeki yenilginin tüm sorumluluğunu üstlendi.   Aslında genç seçmenin koalisyon kadar Helmut Kohl'den de bıkarak değişim yönünde oy kullandığı düşünülürse, 68 yaşındaki politikacının bu itirafını ciddiye almak gerekliydi.  Kohl eğer seçimi kazanmış olsaydı, bu hafta sonunda yaşamının en önemli başarısı saydığı Almanya'nın birleşmesinin onuncu yıldönümü kutlamalarına başbakan olarak katılacaktı.   Tecrübeli politikacının hayali, başbakanlığı 2000 yılbaşına rastlayacak son konuşmasında para birliği zaferini kutlayarak terk etmekti. Olmadı, seçmenin sabrını zorlamanın ağır faturasını ödemek zorunda kaldı.   Kaderin cilvesiyle, Alman siyaseti, aralarında bir kilometre bile mesafe olmayan iki binada, SPD ve CDU genel merkezlerinde aynı dakikalarda iki lidere saygısını ayakta alkışlarla gösterdi.   Tek farkla... SPD zaferini kutladı, CDU liderini uğurladı.  * * *  Özetle zafer gecesinde Schröder azmadı, Kohl kızmadı.   Efsanevi Adenauer'in iktidarda kalma rekorunu kıran Kohl'ün tarihin sayflarına defin işlemi seçim ortamına yakışan üslupla tamamlandı.      30 Eylul 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Schröder'in sarkacı      Enis BERBEROĞLU   FRANKFURT / İSTANBUL     Almanya'nın yeni başbakanı iki ilke imza attı:   1) 1944 doğumlu Gerhard Schröder, son iki yılı sayılmazsa İkinci Dünya Savaşı'nı hiç yaşamadı. Dolayısıyla Almanya'nın savaş görmemiş ilk başbakanı sayılıyor.  2) Almanya'nın pek de uzun olmayan demokrasi tarihinde ilk kez bir seçim, iktidardaki parti ve başbakanın yenilgisi ile sonuçlanıyor.   (Üçüncü ufak detay, Schröder muhtemelen saçını boyayan ilk Alman başbakanı... Ama bu alışkanlığı siyasi açıdan önem taşımıyor.)  * * *  Gerhard Schröder, iktidara ‘‘Yeni Ortadirek’’ sloganı ile yürüdü.   Türkiye'de vizyonuyla meşhur Turgut Özal'ın yok ettiği orta sınıf Almanya'da demokrasinin belkemiği sayılıyor. Sosyal demokrat Schröder, Alman orta sınıfının işsizlik ve yoksulluk korkusunu akıllıca kullandı.  SPD'nin seçim kampanyası ‘‘Sarkaç’’ üslubuna dayandı. Tam merkezde duran bu sarkaç kampanya boyunca sağa-sola sallandı. Hem merkezdeki, hem de merkeze yakın mesafedeki sağ-sol kanat seçmeni yakaladı.  En geniş seçmen katmanına verilen mesajlarda hiç hata yapılmadı. Hem işçiye, hem orta sınıf-küçük işverene umut verildi. Kategorik servet düşmanlığı yerine vergi reformuyla adaletli gelir dağılımı hedefi konuldu.  Özetle Schröder, seçimi, herkesin duymak istediğini anlatarak, ağzından bal damlatarak kazandı...  Abus çehreli Helmut Kohl'den bıkan her seçmenin umudu haline geldi.  * * *  Almanya'nın yeni başbakanı hitabet becerisinin yetmeyeceği sınıra dayandı, yani iktidar sorumluluğunu üstlendi.   Bakalım bundan sonrası nasıl gelecek?  Çünkü örneğin Rusya krizinde Almanya'nın tercihi çok önemli. Seçim meydanlarında Rusya'daki Alman yatırımlarını eleştiren Schröder, bu ülkede siyasi iktidar için zorunlu görülen yeni dış yardım paketine katılmayacak kadar cesur çıkacak mı? Bunu önümüzdeki günler gösterecek.  Eski Doğu Almanya'nın çalışmadan tüketmeye meraklı işçi sınıfının nefesini her an ensesinde hissedecek olan Schröder, büyük işverenden daha fazla vergi alarak işsizliği nasıl azaltacak, o da zamanla anlaşılacak.  * * *  Özetle Schröder'in sarkacı, seçimde nalıncı keseri gibi lehine çalıştı.  Ancak artık yeni Alman Şansölyesi için sözlerine değil, icraatına göre yorum yapma, Alman efsanesi haline gelen Kohl'le kıyaslanma zamanı geldi.  Alman seçimleriyle ilgili yazıların sonuna geldik. Yarından itibaren normal yayınımıza dönüyoruz.    1 Ekim 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Hukukun yenilgisi veya kaset infazı  Enis BERBEROĞLU    Susurluk sürecinin ikinci yılında kritik bir dönemece gelindi. Susurluk kılıç oldu, kelle almaya başladı. Aslında bu noktaya, hukuki yoldan ve daha kısa sürede ulaşılırdı... Üç hata engelledi:  1) Polis soruşturması yetersizdi, mahkemeye delil sunulamadı.  2) Partiler Susurluk'u rakiplerini tasfiye amacıyla kullanmaya kalktı.  3) ‘‘Kamyondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’’ iddiasını taşıyan medya -çok az istina hariç tutulursa- sözünü unuttu.  * * *  Bu üç hatanın sonucu sadece rötar değildi...  Yetersiz kanıtla mahkemeye sevk edilen Susurluk sanıkları kısa sürede tahliye oldu. Belirli siyasi merkezlerin de desteğiyle iade-i itibar süreci başladı... Susurluk sanığı Mehmet Ağar'ın oğlunun düğününe davet listesi politik kriko gibi kullanıldı. Ömer Lütfü Topal cinayeti ve çete sanığı özel tim memuru iki polisin göreve dönüş yazıları kaleme alındı.  Susurluk'un en karanlık ve kritik dosyası, ‘‘kayıp silahlar’’ soruşturmasında zaman aşımı tehlikesi belirdi.  Siyasetin altını oyduğu için her partinin karşı çıkması gereken/beklenen Susurluk'un, ortaya çıkarılması sürecinde yapılan hatalar toplumu ikiye böldü. Suç sayılacak düzeyde cehaletlerini örtmeye çalışan politikacıların ‘‘vatan ve kurşun’’ edebiyatını ciddiye alan romantik gençler eroin kaçakçılarını kahraman bilip selam durdu.  TBMM, üstüne düşen siyasi temizlikten kaçtı; Başbakanlık Teftiş Kurulu raporu bile siyaseten yanlı bulundu.  * * *  Hukuki ve siyasi yolların tüketilmesine paralel olarak kaset infazı başladı. Aslında Alaattin Çakıcı yakalanmasaydı yine bu kavga çıkacaktı, ama üslubu ve malzemesi farklı olacaktı.  Zaten dikkat ederseniz, kasetlerin içeriği ve kamuoyuna sunuluş şekliyle kullanım amacı arasında ciddi bir uyumsuzluk gözleniyor... Kasetleri türüne göre üçe ayırırsak belki tahlilde kolaylık sağlar:  1) Savunma amaçlı kasetler: Anlaşılan Alaattin Çakıcı veya başka bazı karanlık isimlerle irtibatlı gösterilen bürokratlar, savunma amacıyla yeni adres verme ihtiyacı duyuyor.  2) ‘Gerisi de var’ kasetleri: Alaattin Çakıcı cephesi politik ilişkilerini ilân yoluyla psikolojik savaş açtı. Belli ki amaç, Türkiye'ye iadeyi önlemek için göz korkutmak.  3) Hariçten destek kasetleri: Herkesin herkese kulak verdiği, telefon dinlediği cennet ülkemizde bazı kesimler ellerindeki bantları soruşturmaya destek amacıyla yayına sokuyor (Bize göre önümüzdeki günlerde bu cephe belirleyici olacak).  * * *  Peki kasetlerin taş niyetine rakibin kafasına atıldığı süreçte kim kazandı, kim kaybetti?  Refahyol hükümeti sadece İçişleri Bakanı'nın istifasıyla yola devam etti, hatırlarsınız... Bir de bu işi çözeceği iddiasıyla iktidara gelen CHP destekli Anasol-D hükümetinin haline bakın...  Eyüp Aşık istifaya mecbur kaldı, Fikri Sağlar MİT belgelerini açıkladığı gerekçesiyle mahkemeye veriliyor, Susurluk'la ilgili ilk MİT raporunu yayınlayan Doğu Perinçek hapiste, Hanefi Avcı kıl payı kurtuldu... Liste uzun. Demek ki Susurluk sanıklarının değil, çözmeye çalışanların başı dertte.  Nasıl siyaset ama... Ben bu hükümetin ciddiyetini yerim.    02 Ekim 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Devlet dinledi hükümet ne yaptı?      Enis BERBEROĞLU Sanayi Bakanı Yalım Erez, dün Yeni Yüzyıl'da Bilal Çetin'in köşesinde soruyor: ‘‘Burası Patagonya Cumhuriyeti mi?..’’  Sayın bakanı isyana sevk eden artık ‘‘Arkası Yarın’’ mantığıyla tefrika edilen çok gizli kasetler...  Gazete okurları, TV izleyicileri her gece, MİT'in, polisin, siyasetin arka odasından ‘‘azzz sonra’’ gelecek daveti bekler oldu.   ‘‘Devlet sırrı’’ ciddiyetiyle korunan kirli çamaşırların ortaya dökülmesine kimsenin itirazı yok...  Ancak Yalım Erez haklı olarak soruyor:  - Bugün artık iyice belli oldu ki, bu telefon bantları yalnız Çakıcı'dan değil, bazı başka kanallardan da dağıtılıyor... Ortada bir pislik var ve devletin belirli kurumları, belirli birimleri ta başından beri biliyor, görüyor, dinliyor. Şimdi bu telefonu dinleyenler, devletin belli kademeleri bu pisliği biliyorlardı da bugüne kadar ne yaptılar?  Biz de aynı soruyu sayın bakana iade ediyoruz.  Bu birimlerden sorumlu hükümet bugüne kadar ne yaptı?  * * *  Alaattin Çakıcı'nın ülkeye hizmetten fırsat buldukça memleketin iktisadi meselelerine el attığı herkesin bildiği sır...  Mesela, sayın bakanın istifa ettiği Refahyol hükümetinde banka satılacaksa Alaattin Çakıcı mutlaka aracı komisyonunu isterdi. Satılacak bankanın adı belli, Çakıcı'nın himayesindeki Bursalı işadamı belli.  Bu gencin hangi bankanın kredileriyle büyüdüğü ortada... Ama Susurluk'un ısrarlı takipçisi CHP'nin bu bankanın yönetiminde bulunan temsilcilerinin ne yaptığı meçhul!  Biraz şifreli oldu, kusura bakmayın...  Ama Bankalar Kanunu'nun kesin hükümleri var. Yine de örneğin Sayın Erez'in, binlerce kulağı delik Türk vatandaşı gibi yukarıdaki bilmecenin her parçası hakkında yeterince bilgi sahibi olduğundan eminiz. Dolayısıyla Alaattin Çakıcı'nın telefon bantlarından gelecek tüyolara ihtiyacı yoktur.  Medya marifetiyle derin devletten haklı şikâyetinin yanı sıra, Bakanlar Kurulu'nda benzer konulara değinmesini beklemek vatandaşlık hakkımızdır.  * * *  Dün yazdık, bir kez daha tekrarlayalım, gürültüye gitmesin.  Susurluk raporunu yazan Mehmet Eymür emekli ediliyor.  TBMM'de Susurluk konusunda ilk ciddi açıklamayı yapan Hanefi Avcı hapisten zor kurtuluyor. Susurluk'la ilgili MİT raporunu yayınlayan Doğu Perinçek yıllanmış davadan içeri atılıyor.  Susurluk'u ilk günden beri izleyen Eyüp Aşık koltuğundan oluyor, CHP'li Fikri Sağlar'ı Susurluk araştırmaları nedeniyle mahkeme yolu bekliyor.  Susurluk'a dokunan yanıyor.  Çünkü derin devlet, siyasi iktidarı parmağında oynatıyor.  Peki suçlu kim?  Devlet mi, siyasiler mi?    3 Ekim 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Suriye yalnız değil İran'ı da unutmayın      Enis BERBEROĞLU      Başlıktaki ifade şahsi yorumumuz değil.   Milli Güvenlik Kurulu'nda geçen yıl değişen ulusal siyaset belgesinde dış tehditte ilk sıraya İran ve Suriye ikilisi uygun görüldü.  İran Türkiye'deki irtica yanlısı akımları, Suriye ise PKK'yı desteklediği için tehdit sayıldı. Bu iki ülke arasındaki irtibat, sadece Türk değil, Arap kaynakları tarafından da doğrulandı.  Suudi haftalık dergisi El Vasat mayıs ayında Genelkurmay eski Başkanı İsmail Hakkı Karadayı'nın İsrail gezisini kapak haber yaptı, ‘‘Şam çembere alınmasına izin vermez. Türkiye-İsrail ittifakına karşı, Suriye-İran’’ yorumunu gündeme getirdi.   Oysa Suriye'nin Yunanistan'a askeri uçuşlar için havaalanı kullanma izni verdiği haberleri asıl çembere girenin Türkiye olduğunu gösteriyor.  Dolayısıyla adını koyalım: Türkiye'nin Şam'a karşı sert tutum izlemesi saldırganlık ifadesi değil, savunma adımı olarak kabul edilmelidir.  * * *  Askeri kaynaklar, Suriye'ye savaş uyarılarını, sınıra birlik kaydırmaları, ‘‘Kriz yönetimi’’ sayıyor. Mesajları açık: ‘‘Siyasi otorite diplomatik yolları tüketmeden askeri harekâta geçilmeyecek.’’  Ama Şam'la görüşme yoluyla anlaşma umudu ne kadar?  Bu sorunun yanıtı yakın tarihimizde yazılı...  Turgut Özal, 1986 yılında Şam'da Hafız Esat'la anlaştığını sandı. Fırat'tan bu ülkeye bırakılan su miktarını yükselterek Suriye'yi PKK'ya destek vermekten vazgeçireceğini düşündü. Yanıldı.  Süleyman Demirel, 1993'te Esat'la 10 saat süren görüşmeler yaptı. Detaya inerek, ‘‘Apo'nun Suriye'de oturup Türk gazetecilerine tehdit dolu demeçler vermesi herkesi kızdırıyor’’ dedi. Sonuç alamadı.   Türkiye-Suriye arasında diplomatik ilişki 3 yıl süreyle neredeyse kesildi, bu yıl yeniden başladı... Hiçbir ilerleme sağlanamadı.  * * *  Suriye'nin Türkiye'ye karşı hasmane tutumunun örnekleri çok...  Kuzey Irak'ta PKK'nın Türk helikopterlerine karşı kullandığı füzeler, örgüte Atina-Şam işbirliği ile teslim edildi.  Şemdin Sakık, PKK timlerinin Türkiye sınırına, ağır silahları ile birlikte Suriye helikopterleri ile taşındığını anlatıyor... PKK'nın Suriye kadroları, Arap isimleri edinip bu ülkenin pasaportunu taşıyor.  Suriye, Hatay'da Arap kökenli vatandaşların toprak edinmesine maddi destek veriyor. Yine Hatay'da TRT ve diğer özel TV'lerin yayınını bozup sadece Suriye kanallarının izlenmesine çalışıyor. PKK'nın yanı sıra Dev-Sol, THKP-C gibi örgütlere yardım ediyor.  Suriye nüfusunun yüzde 12'sini oluşturan Nusayrilerin kurduğu askeri diktanın tek patronu Hafız Esat, terörü hem halkına hem de dünyaya karşı silah olarak kullanmakta çok becerikli...  O yüzden Türkiye'den korksa bile cebindeki Apo kartını yırtmak istemez. Elinde Türkiye'ye karşı kullanabileceği tek kozu yok etmesi kolay olmaz. Türkiye-Suriye ilişkilerinin tehlikeli bir tırmanışa gireceği kesindir.  5 Ekim 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Çete, masal, yalan ve refleks stresi      Enis BERBEROĞLU     Bu köşede iki yıla yakın süredir çete eksenli yazılara yer verilmesi ilk başlarda -katılmasak da- anlaşılır eleştirilere yol açtı.   Günlük yazılarda konu yelpazesinin bu kadar dar kapsamlı tutulmasının sakıncasına işaret edildi.   Üstelik rekabetin renkli gündemi ortadaydı: Hande Ataizi'nin asla soyunmayacağı vaadi, Monica'nın lekeli elbisesi, özürlü liderlerin ciddi sayılan komik kavgaları, Baba'nın başkanlık düşleri...  Ne var ki, gün geçtikçe çeteler gündemdeki ağırlığını hissettirdi. Hele son bir aydır çete kasetleri yok satmaya başlayınca, ağzı olan konuştu.  Lafazanlık yine icraatın önüne geçti. Çete, trafik canavarı, enflasyon canavarı, promosyon canavarı gibi herkesin yakındığı ama korkudan dokunamadığı Türk büyükleri arasındaki yerini aldı.   Ülkenin başbakanı bile çetenin suç listesinin medya marifetiyle ilanının yeterli olduğunu düşünüyor olacak ki, saydığı ‘‘MİT'te tayin torpili’’, ‘‘haraç ödenmesi’’ gibi eylemler hakkında soruşturma açılmadı.  * * *  Laf ve icraat arasındaki farkı, A.M.C. Şengör'ün, Cumhuriyet Bilim-Teknik Dergisi'nde yayınlanan ‘‘Yalan, bilim ve yalancılar’’ başlıklı makalesini okuyunca daha iyi anladık. Yazı, ‘‘Bilim yalanla başlar’’ diye iddialı bir ifade taşıyor...  Yazar insanoğlunun anlayamadığı, bilmediği, doğrudan gözleyemediği alanlarda önce varsayım uydurduğunu hatırlatıyor.   Dünyayı tepsi gibi düz sayan, dağların içinin boş olduğuna inanan, doğum ve ölümü çeşitli tanrıların işi diye kabullenen atalarımız çok değil 2 bin 500 yıl önce masalla gerçeğin ayrımını fark etmeselerdi belki bugün hâlâ mağara duvarlarını boyuyor olacaktık.   Yine bu topraklarda, Milet'te, varsayımın, yani bir anlamda masalın gerçek yaşamla sınanması gerektiği akıl edildi. Böylece bilim doğdu.   Bilimi daha iyi kullanan toplumlar gelişti, peki ya diğerleri?  Bilimden uzak yaşayan toplumlarda yalan kalıcı hale geldi...  Tıpkı çeteden söz eden, ama çetenin topluma karşı işlediği suçlar hakkında araştırma gereği bile duyulmayan Türkiye'de olduğu gibi...  * * *  Yine Cumhuriyet Bilim-Teknik'te M. Emin Ceylan, Adolf Meyer'den alıntı yaparak insan yaşamındaki değişikliğin yarattığı stresin ölçüldüğü bir tabloyu aktarmış... Mesela eş ölümü kişide 108 puanlık strese yol açıyormuş. Diğer olayların puanı şöyle: Boşanma 62, kazalar 62, tutuklanma 57, akraba ölümü 65, hastalık 42, evlilik 50, evlilikte sorunlar 42, emeklilik 49, hamilelik 60, cinsel güçlükler 49, çocukların evden ayrılması 29, okula başlamak veya bitirmek 32... Kişi bir yılda 400 puan toplar veya aşarsa önemli bir kriz yaşıyor anlamına geliyormuş...  Ceylan, Türk insanının 400 puan sınırını çoktan aştığına işaretle, tepkilerin refleks niteliğini vurguluyor.   Yani Türk insanı stres yüzünden eylemini planlayamıyor, karşı taraftan aldığı uyarıya karşı harekete geçiyor.  Bu tespitin ne kadar haklı olduğu yakın tarihimizdeki büyük skandallardan belli değil mi?  Ergun Göknel'in boşandığı eşi kızmasaydı İSKİ vurgununu kimse duymayacaktı... Engin Civan vurulduğunda öleceğinden korkup katilin eşkalini vermeseydi Emlak Bankası'ndaki soygunlar ortaya çıkmayacaktı.   Mercedes, kamyona çarpmasaydı, Alaattin Çakıcı yakalanınca kasetler ortaya çıkmasaydı...  Hep ‘‘eğer’’ ve sonunda ‘‘meğer...’’ şaşkınlığı kaderimiz.  * * *  Özetle çeteden korkuyoruz... Çete hakkında uydurulan masallara inanıyor, çeteyi doğuran ortamla ilgilenmiyoruz.   Arada sırada refleks tepkiler gösterince seviniyoruz.    6 Ekim 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Çetenin kasasını devlet dolduruyor      Enis BERBEROĞLU       Almanya şu sıralar sadece iktidar değişimini değil, eski bakanlardan Andreas von Bülow'un kaleme aldığı yeni kitabı tartışıyor.   Devlet çetelerinin eylemleri ve gelir kaynaklarını en ince detayına kadar anlatan kitabın ismi de konusuna uygun: ‘‘Devlet Adına’’.   Bülow kitabın önsözünde Berlin Duvarı'nın yıkılışına kadarki gizli tarihi aktarmaya çalışıyor. Özellikle Doğu Alman gizli servisinin finans kaynakları hakkında çarpıcı bilgiler veriyor.  Kitaba göre, Alman yoldaşlar örtülü faaliyetlerine para bulabilmek amacıyla Dış Ticaret Bakanlığı'nda adıyla-sanıyla daire kurmuş: Ticari Koordinasyon Dairesi... Almanca adı ‘‘Kommerzielle Koordinierung’’ olan bu daire kısaca Ko-Ko diye anılıyordu.  * * *  Komünist patentli Ko-Ko ile yerli malı sözde milliyetçi çetelerin finans kaynakları şaşırtıcı ölçüde benzer... Aslında çete paraları her iki örnekte de kamu hazinesindeki iki çatlaktan akıyor:  1) Dış ticaret: Ko-Ko resmi kuruluş olduğu için ithalat ve ihracat rakamları üzerinden pay alıyordu.   Ama asıl kazancı gayri resmi yollardan sağlıyordu. Örneğin Batı Almanya'ya tekstil kotasını dolduran ihracatçı ülkeler Ko-Ko'nun kapısını çalıyor, mallar sözde Doğu Almanya'ya satılmış gibi gözüküyordu. Mallar iki Almanya arasındaki özel anlaşmayla Batı'ya giriş yolu buluyordu.   Yerli çetelerin başlıca gelir kapısının ‘‘hayali ihracat’’ olması rastlantı değildi... Behçet Cantürk, Kemal Horzum gibi Türk büyükleri servetlerini siyasi iktidarın göz yumduğu hayali ihracat sayesinde büyüttüler, gelecek kuşaklara örnek teşkil ettiler.  Nitekim Abdullah Çatlı, İsviçre'de hapisten kaçıp Türkiye'ye geldiğinde Macaristan'a ihracat yapan bir teksil şirketine ortak oldu.   Çatlı'nın daha sonra ayrıldığı bu şirketin sahibi hayali ihracat iddiasıyla mahkemeye çıktı.   2) Vergili mallar: Yurtiçinde yüksek vergiler konulan malların kaçakçılığı Doğu Alman gizli servislerinin başlıca gelir kapısıydı. (Tıpkı Bulgaristan'daki gibi.) Ko-Ko'nun kaçak sigara ve içki yüklü kamyonları Avrupa'nın hemen ülkesinde yakalandı.  Türkiye'ye gelince... Tekel-2000 kaçakçılığı ve çete bağlantısı aylardır yazılıyor. Akın Birdal'a saldırı olayında adı geçen Mikail Sarı sigara kaçakçılarına Yunanistan tarafından pasaport verildiğini anlatıyor.  Yine yüksek vergili başka bir ürün yani akaryakıt da yerli çetelerin gözdesi... Kocaeli çetesinin lideri olarak yargılanan Hadi Özcan, Abdullah Çatlı ile birlikte nasıl akaryakıt kaçakçılığı yaptıklarını TBMM Susurluk komisyonunda en ince ayrıntısına kadar anlattı.  * * *  Özetle Doğu Alman ve Türkiye çeteleri arasında çok benzerlik var.  Çünkü ekonomik modeller birbirini andırıyor. Komünist Doğu Almanya ve liberal geçinen Türk ekonomilerinde patron aynı: Devlet... Ve devlet çeteleri bazen göz yumarak, kimi zaman açıkça destekliyor.  Doğu Alman çeteleri duvarın altında kaldı. Türkiye'de devlette ekonomik temizlik gerekiyor. Aksi halde MİT'te, poliste temizlikle umulan sonuç elde edilemez.  Düzeltme: Cumartesi günü bu köşede çıkan Suriye yazısında Hatay'la ilgili olarak geçen tek cümlede anlaşılan maksamızı aşmış ve alınganlığa yol açmışız. Özür dileriz, amacımız kimseyi suçlamak veya hakaret değildi.     7 Ekim 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Hayatımız arabesk mekânımız çeteler      Enis BERBEROĞLU   Yazar ağabeyimiz Ali Sirmen anlatmıştı, hiç unutmadım...  Zaman: 12 Eylül dönemi. Mekân: Barış Davası sanıklarının koğuşu.   TV'de Türk sineması izleyen tutuklular şamata koyuyor.   Çünkü ekrandaki tam bir ‘‘Türk filmi’’... Adam suçsuz yere hapiste, karısı bırakıp gitmiş, çocukları babalarını unutmuş... İzleyenler işin alayında, ‘‘Hiç bu kadarı olur mu?’’ havasında.  Birden biri ayılıyor, yanındakine dönüyor:  - Yahu sen şimdi neredesin?  - Hapiste...  - Eşin nerede?  - Amerika'ya gitti.  - Ya çocuklar?  - Uzun zamandır ziyarete gelmiyor...  - Peki neden bu filmle alay ediyorsun ki...  Ali Sirmen bu diyaloğu aktardığı andan itibaren Türk filmlerine farklı gözle bakmayı öğrendim... Fark ettim ki yaşamımız aslında arabesk, Türk filmleri sadece boy aynası.  * * *  Necip milletimizin bağrından yetişen çetelerin portresinde öne çıkan arabesk motifler rastlantı mı sandınız...  Mesela İstanbul'da yakalanan son çete. Bünyesinde iki eski polis, turistik Edirne cezaevinden firar eden bir hükümlü var.  Silahları ölüm mangasına yakışır yelpazede: 100 gram da olsa C-4 patlayıcı bulabilmişler. Temini son derece zor olan Uzi ve lav silahları var. El bombaları ile uzun namlulu silahları da cabası. Ele geçen sahte kimliklerden kendilerine polis süsü vermeyi sevdikleri anlaşılıyor.  * * *  Çetenin eylem listesine bakıldığında genellikle çek-senet tahsilatı, otopark işgali, polis kimliği kullanarak gasp gibi suçlara rastlanıyor.  Ama iki eylem var ki çok ilginç:  1) 1997 haziran ayında İstanbul Büyükşehir Belediye Binası'nın kurşunlanması...  2) 7 Kasım 1997 tarihinde Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Celal Doğan'a dönük silahlı saldırı...  Çete sanki belediye düşmanı. Üstelik siyaset farkı da gözetmiyor. Refahlı Belediye binasına da, CHP'li başkana da silah sıkıyor.  Peki neden? İnanması güç ama çete ‘‘durumdan vazife çıkarıyor’’.   Hatırlarsınız, dokunulmazlığı kaldırılan eski Refah Partili milletvekili Şevki Yılmaz, Başkan Celal Doğan'ın eşine burada tekrarlamak istemediğimiz ölçüde bayağı üslupla hakaret etti...  Aralarında Gaziantep doğumluların da bulunduğu çete, hemşerilerine yapılan bu hakaret üzerine hemen misilleme kararı alıyor, Tayyip Erdoğan'ın makam binasına kurşun sıkıyor.   Ardından dönüp faturayı Gaziantep Belediyesi'ne çıkarmak istiyor.   Yani, Celal Doğan'a ‘‘Biz senin için belediye kurşunladık, artık sen de bir iyilik yaparsın’’ deniliyor.   Aslında istedikleri bir çay bahçesi ihalesi. Ama Celal Doğan bu isteğe pabuç bırakmayınca yine silahlar konuşuyor.   Gaziantepspor maçını izlemek üzere İstanbul'a gelen Doğan ve kulüp asbaşkanı Asım Atmaz'a otel çıkışında pusu kurulup ateş ediliyor. Atmaz bacağından yaralanıyor.  * * *  Bu küçük öyküyü, bizler Alaattin Çakıcı kasetleri ile avunurken, çetelerin nelere cüret ettiğini göstermek için aktardık.  Yaşamı arabesk olanın kaderi çetedir.    8 Ekim 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Malki’nin serveti hangi ellerde      Enis BERBEROĞLU Kim demiş, ‘‘Suç cezasız kalmaz’’ diye.  En azından Nesim Malki cinayeti gösteriyor ki, bazen kan dökmek trilyonlarca liralık kazancın kapısını aralıyor.  Musevi işadamı Nesim Malki, 28 Kasım 1995 günü Bursa'da öldürüldü. Uzun süre ‘‘faili meçhul’’ kalan bu cinayet konusunda rivayet muhtelifti. Cinayetin taşeron eylemi olduğu ortadaydı, ama siparişi veren acaba kimdi?  İş dünyasının ağır toplarının isimleri kulislerde dolaştı. Malki’nin servetinin akıbeti bilinmediği için kuşkular özellikle son yıllarda kaynağı belirsiz nakit zengini haline gelen işadamları üzerinde toplandı.  Ankara'dan Muharrem Sarıkaya'nın yazdığı habere göre; İçişleri Bakanlığı, Malki cinayetinde kullanılan taşeronu bulmuş gibi... Bakan Kutlu Aktaş ve başarılı polis olarak tanınan Bursa Valisi Orhan Taşanlar'a göre cinayeti Alaattin Çakıcı'nın adamları işledi.  * * *  Özgür Politika Gazetesi'nde iki hafta kadar önce çıkan haber, Bakanlığın araştırmalarını teyit eder nitelikteydi. Gazeteye itirafta bulunan eski bir çeteci, cinayetle ilgili bilgi verdi:  Cinayet nedeni: Erol Evcil, Malki'yi 12 milyon dolarlık borcunu ödeyeceği vaadiyle Bursa'ya çağırttı, Çakıcı'nın adamlarına öldürttü.  Tetikçinin kimliği: Diyarbakır doğumlu, Bursa'da çek-senet tahsilatıyla uğraşan 25 yaşındaki O.I., iki tetikçiden biriydi. Malki'yi öldürmesinin karşılığında son model bir BMW ile ödüllendirildi.   Beyaz renkli Toyota: Nesim Malki'yi; şöförlü aracı bir kavşakta kırmızı ışıkta durduğu zaman, arkasından gelen araçtan inen iki kişi vurdu. Nesim Malki'ye silahlı saldırı sırasında beyaz rekli, Bursa plakalı Toyota marka bir otomobil yol kenarında gözcülük yaptı.  Çek yapımı silahlar: Cinayette biri 14'lü, diğeri 16'lı tabir edilen çek yapımı vizör marka otomatik tabancalar kullanıldı.  Görüldüğü gibi, Özgür Politika'ya bilgi veren kaynak her kimse, suikastla ilgili en ince ayrıntılara kadar inebiliyor.  * * *  Nesim Malki cinayeti neden önemlidir?  Çünkü bu cinayet, çetelerin artık devlet kaynaklarını yeterli görmeyerek özel sektörden pay almaya çalıştığının ilk habercisiydi. Nesim Malki'nin öldürülmesi ve paralarına el konulmasının pratik iki sonucu oldu:  1) İş dünyasında kimse dokunulmaz olmadığını anladı.  2) Malki'nin kayıp serveti zaten kayıt dışı ekonomiyle kirlenen ekonomik damarlara, faili meçhul ve takibi imkansız trilyonlar pompaladı.   Malki'nin parasıyla acaba hangi şirketler, bankalar satın alındı?  Bu kanunsuz parayla zengin olanlar, piyasayı ne ölçüde bozuyor?  Nesim Malki cinayetinin çözümünü engelleyen politikacılar ve bu karanlık işadamları arasında ne gibi bir çıkar bağı var?  Sanırım önümüzdeki günlerde bu sorulara yanıt arayacağız.    9 Ekim 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Karışık bir banka öyküsü      Enis BERBEROĞLU   Haydi Yeşil'in topladığı haraçları unutalım ve diyelim ki, ‘‘Çete, Kürt uyuşturucu kaçakçılarını vatan sevgisi için öldürdü’’.   Peki Musevi Nesim Malki'nin tefecilikten başka günahı var mıydı?   Çete eğer fahiş faize takmış olsa, memlekette canlı bankacı kalır mıydı?  Radikal'de Nesim Malki cinayetini yazan Tuncay Özkan, ekonomi editörlerinin sihirli cümlesini kullanıyor:   ‘‘Parayı takip et, olayı çözersin...’’  Tuncay Özkan, Malki cinayetinde Erol Evcil'in zanlı olduğunu belirtiyor. Ama tetikçilerin Alaattin Çakıcı'nın ekibinden olduğu konusunda kuşku taşıyor. Deneyimli kalemin bu kuşkusunu kayda geçirmekte yarar var.  * * *  Biz iyisi mi yine Malki'nin servetine dönelim. Parayı takip ederken duyduğumuz karışık bir öyküyü aktaralım. Bankalar Kanunu'na saygımız açısından şifreli ifade kullanmak zorundayız, peşinen uyaralım.  Nesim Malki öldürülmeden bir yıl kadar önce satılan bir bankaya talip oldu ama tefecilik yaptığı gerekçesiyle Hazine'den izin alamadı. Malki'nin Hazine'deki işlerini yakın dostu bir banka yöneticisi yürüttü.  Nesim Malki'nin vurulmasından iki ay önce bir kamu bankası özelleştirme yoluyla el değiştirdi. İlginçtir, yeni banka Malki'nin sahibi olduğu bir binaya taşındı, Malki'nin yakın dostu tepe yönetici olarak atandı.   Bu iki ipucunu değerlendiren piyasalarda, Nesim Malki'nin bankanın yüzde 40 oranında gizli ortağı olduğu yorumları yapıldı.   Aynı kaynaklara göre banka, Malki'nin İzmirli bir özel banka aracılığıyla yolladığı paralarla satın alındı. Bu iddialar o tarihte doğrulanmadı.   Zaten Malki'nin Hazine ile geçmiş sorunları dikkate alınırsa, bu ortaklığın resmen kabulü mümkün değildi.  * * *  Malki bu banka operasyonundan iki ay sonra Bursa'da öldürüldü. Ardından Malki'nin yakın dostu olan tepe yönetici bankadan ayrıldı. Bankada Malki'ye ait olduğu ileri sürülen pay sahipsiz kaldı.   Söz konusu bankada ilginç rastlantılar çok yakın tarihe kadar sürdü.  Mesela Alaattin Çakıcı'nın bu banka sahibini ölüm listesine aldığı haberleri gazete manşetlerine çıktı. Eski dedikoduları bilenler nedenini anladı, ‘‘Çakıcı, Malki'nin parasının peşinde’’ diye düşündü.  * * *  İki yıldır Susurluk mozaiğinin çok küçük bir parçasını tartışıyoruz.  O yüzden çeteciler utanmadan, ‘‘Ne yaptıksa vatan için’’ bahanesinin ardına saklanabiliyor. Oysa Nesim Malki cinayeti çözülürken ortaya çıkan gerçek bellidir: Susurluk süreci, çetenin yuvalandığı devletin iflası üzerine özel sektöre transfer sürecidir.   Susurluk'tan sonra iş dünyası asla eskisi gibi olmayacaktır.   Çünkü eğer çok acil önlem alınmazsa karanlık servetler önce ekonomiye ardından siyasete kumanda edecektir.   Bir ekonomi editörünün iki yıl önce aniden ortaya vurduğu ve herkesi şaşırtan Susurluk merakı, sadece bugün gelinen noktanın önceden tahminidir.    10 Ekim 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Haberde Diyarbakır mahrecini görünce      Enis BERBEROĞLU      Haklısınız, siz okurlar için mahreç fark etmez.   Hatta belki de, haberin hemen girişindeki ‘‘Ankara’’, ‘‘Roma’’ gibi mahreçlerin ne anlama geldiğini hiç düşünmediniz bile.   Oysa doğru haber, yerinden ve gerekli muhatapları görüşülerek yazılır.   O yüzden mahreç, habercinin zahmet edip kaynağa kadar gittiğini gösterir. Mahreç yelpazesi en geniş gazete, okurları için en fazla büro açmış, yatırım yapmış yayın organıdır.  * * *  Mesleki açıdan bakıldığında, ‘‘Ankara’’ veya ‘‘Washington’’ gibi mahreçler prestijli ilişkileri yansıtır.   ‘‘Bodrum’’ veya ‘‘Antalya’’ gibi mahreçlerle okuduğunuz siyasi haberler tatil kokar. Peki ya ‘‘Diyarbakır’’ mahreci?  Körfez Savaşı, Kürt göçü, Suriye gerginliği, PKK baskını, sınır ötesi operasyon... Kan, şehitler, isyan, yoksulluk, isyan...  Diyarbakır, gazeteci için kahır demektir, sabır demektir, korku demektir.  Modern medya plazalarında gazetecilik belki zordur, bilemem.   Ama Diyarbakır'da habercilik her babayiğidin harcı değildir. Yolu Diyarbakır'a düşmeden emekliye ayrılan çok meslektaş tanırız.   * * *  Gazeteci Mehmet Mercan'ın ‘‘Anadolu'da Gazetecilik ve Diyarbakır Basını’’ kitabını Hürriyet Diyarbakır Büro Temsilcisi Naci Sapan'ın başkanlığını yaptığı Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti bastı.  Mehmet Mercan ağabeyimiz hem yerel basının tarihini yazmış, hem de gazeteci tabiriyle ‘‘bölgede’’ çalışmanın zorluğuna örnekler sıralamış.  Kitapta neler var, neler...  TBMM raporlarına yansıyan insan hakları ihlallerini haber yapan muhabirleri vilayet parasıyla çıkan gazetede ‘‘bölücü’’ ilan eden vali mi istersiniz... Kapalı okul sayısını ‘‘devlet sırrı’’ sayıp gazeteciden saklayanı mı...  Şanlıurfa'da yerel yöneticilerin rahatını kaçıran muhabirin nasıl dövüldüğü, gözaltına alındığı... Yolsuzlukla suçlanan kaymakamın polisleri nasıl muhabirin üstüne saldığı... Hepsi isim isim kitapta yazılı.  Devletin bölgede gazeteciye müşfik davranmadığı muhakkak. Ama PKK eşkıyası daha mı iyi sanki... Mercan'ın kitabında 1993 yılı eylül ayında PKK tarafından silah tehdidiyle dağa kaldırılarak habercilik yapmaları yasaklanan gazetecilerin öyküsü de var.   Kimseye yaranamadıklarına göre, anlaşılan Diyarbakırlı meslektaşlar gerçek gazetecilik peşinde koşuyorlar.  * * *  Bir daha haber okurken, ne olur mahrecine dikkat edin. Diyarbakır'da, sınır boylarında sizin için yaşamını tehlikeye atarak çalışan gazeteciyle, ekranda ‘‘az sonra’’ diye bir yerlerini yırtan soytarının farkını kavrayın.  Gazetecinin ve gazeteciliğin ölmesine izin vermeyin.   Yoksa bizler kadar sizler de üzülürsünüz.    12 Ekim 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Faisal ailesi ve Fazilet bağı      Enis BERBEROĞLU     Yeni Yüzyıl'da Erdal Sağlam, Türkiye'deki Faisal Finans Kurumu'nun İsviçre'deki Orfo A.G'ye satışını yazıyor.   Sağlam'a göre bu satışın ardında Fazilet Partisi ve bu partiye yakınlığı ile tanınan Kombassan Holding'in bulunduğuna ilişkin işaretler var.  Nitekim Faisal Finans Kurumu'nun başına Recep Tayyip Erdoğan'ın İSKİ'deki sağ kolu Zeki Sayın getirildi.    Refah çizgisiyle Faisal ailesi arasındaki hukuk çok eskiye dayanır.   1974 yılında CHP-MSP Koalisyonu'nun Başbakan Yardımcılığı görevinde bulunan Necmettin Erbakan Suudi Arabistan'ı ziyaret etti, Kral Faisal tarafından kabul edildi.   Erbakan Suudi Kralı'ndan İslami dayanışma çerçevesinde ucuz petrol ve kredi talep etti, ret yanıtı aldı. Yine de 27 Nisan 1974 tarihindeki bu görüşmeden sonra Kral'a şu mektubu bıraktı:  - Vereceğiniz kredi ile Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde yapılacak eserlerin Suudi Arabistan tarafından yapıldığının bilinmesi önemlidir. Beni Türkiye'de güçlendirin. Bu kredi sayesinde Türkiye'de İslam alemine yeni bir açılma ve yeni çığır başlayacaktır. (Hangi Erbakan? Soner Yalçın'ın kitabı)  Necmettin Erbakan bu mektuptaki ifadeden de anlaşılacağı gibi siyasi kariyerini Faisal'ın dolarlarına bağlamaya hazırdı.   Araya 12 Eylül girdi.    Kral Faisal'ın oğullarından Muhammed Bin Faysal, faizsiz bankacılık zinciri Faisal Finans Kurumu'nun kurucusu...  Faisal Finans Türkiye'de 16 Aralık 1983 tarihinde, yani Turgut Özal hükümeti kurulduktan birkaç hafta sonra bir dizi ayrıcalıkla faaliyete geçti. Kurucu ortakları arasında kapatılan MSP'nin iki milletvekili Salih Özcan ve Tevfik Paksu da vardı.    CHP'li Fikri Sağlar, Refahyol iktidarında patlak veren Susurluk skandalının başlıca aktörleri arasında yer alan Tarık Ümit'in küçük hisseyle ortak olduğu First Merchant Bank'la ilgili bilgi istedi.   İçişleri Bakanlığı, MİT'in bankayla ilgili belgesini Susurluk Komisyonu'na iletti.   Banka ortakları arasında Prens Faisal'ın Belçika'da oturan özel kalem müdürü Kayser Mahmut'un da bulunduğu bu belgeyle ortaya çıktı.    Daha bitmedi...  Suudi Kralı Faisal'ın CIA tarafından desteklenen istihbarat örgütünün başında Kemal Adham vardı. Kralın bacanağı olan Adham, İstanbul'da yetiştiği için ‘‘Türk’’ lakabıyla anılırdı.  Kemal Adham'ın ismi yakın tarihin en büyük mali skandalına, BCCI'nın batışına karıştı. İflasından sonra gizli servisleri, uyuşturucu baronlarını finanse ettiği anlaşılan BCCI bankasının ortakları arasında -diğer Suudi sermayedarların yanı sıra- Kemal Adham da bulunuyordu.  BCCI Adham'ın ilk bankacılık girişimi değildi. Kemal Adham'ın 1973 yılında kurulan First Arabian Cooperation bankasındaki ortağı 20 yıl sonra Türkiye ve ABD'de büyük üne kavuşan bir isimdi: Roger Tamraz.  Lübnan'da batan bankasından 200 milyon dolar çalmakla suçlanan, Fransa'da sahtekârlıktan aranan Tamraz 1995 yılında dönemin Başbakanı Tansu Çiller'le görüştü.   Geçen yıl ABD'de hakkında açılan soruşturmada, mahkemeye sunulan dosyalarda ‘‘Tamraz'ın Özer Çiller'e rüşvet verdiği’’ iddiası da yer aldı.     Bugün yine 12 Eylül...  Söylenecek ne kaldı?  13 Ekim 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Mültezime isyan eden Robin Hood      Enis BERBEROĞLU      Hürriyet'in bugünkü manşetinde Alaattin Çakıcı ile İngilizler'in destan kahramanı Robin Hood arasında ilişki kurulmuş...  Yakıştırma belirli ölçüde doğru.   Artık çocukların bile TV ekranından tanıdığı Robin Hood ne yapardı?  Ormanda soyduğu zenginlerin parasıyla, yoksul köylüye yardım ederdi.  Anlaşılan Alaattin Çakıcı İstanbul'da orman yasasıyla topladığı parayla çok hayır işlemiş, yoksul çocuk okutmuş, açları beslemiş.  Ancak Robin Hood ile Çakıcı arasındaki benzerlik bu kadar!  Çünkü Robin Hood efsanesi, 10'uncu, 11'inci yüzyıldaki adaletsiz İngiliz vergi düzenine başkaldırıyı yansıtır.   Haçlı seferleri, bitmek bilmeyen taht savaşları, yoksul köylüler kadar derebeylerini de tüketti. 13'üncü yüzyılın sonlarında kralı köşeye sıkıştıran soylular verginin uzlaşmayla, yani meclis kararıyla toplanmasını kabul ettirdi. Çoğu Batılı kaynağa göre bu anlaşma demokrasiye ilk adımdır. Yani İngiliz halkını eşkıya Robin efsanesine bağımlı kılan koşullar tarih içinde düzeldi.   * * *  Oysa Osmanlı, vergi sistemini reform gereğini hiç duymadı. Osmanoğlu ailesi yıllık harcamasına göre vergi saldı, gerisine karışmadı.   Türkiye Cumhuriyeti, demokrasiyi yanlış anladı, milletine vergi salmayı zulüm sandı. O yüzden özel mültezimler türedi; Alaattin Çakıcı gibi...  Durumdan vazife çıkaran bu kabadayılar, devletin sırtını döndüğü gelir kaynaklarından beslendi, büyüdü. Alaattin Çakıcı gibi olanları Cumhuriyet'in sadece vergi toplama yetkisini üstlenmekle kalmadı, hayır işleriyle harcama sorumluluğunu da devraldı. (O yüzden devlet çetelere emanet dediğimizde kimse alınmasın.)  Özetlersek, her ikisi de zenginden alarak, yoksula dağıtmalarına, gelir transferine aracılık etmelerine rağmen, Robin Hood ile Alaattin Çakıcı arasında tarihi fark vardır: Robin Hood adaletsiz vergi düzenine isyan sürecinde, Alaattin Çakıcı aynı düzenden beslenerek doğdu.  * * *  ‘‘Bu kadar teori yeter’’ diyenlere yaşamın içinden iki örneğimiz var. Kimilerine göre devlet, belirli bir coğrafyada şiddet kullanma tekelidir.  Dolayısıyla cezaevleri devlet otoritesinin test sahasıdır.  Ve iki cezaevi haberi...  Bayrampaşa Cezaevi'nde kurulan tahsilat çetesi, kendileri gibi hükümlü bir kişiye zorla 4 milyar liralık senet imzalatıyor, ödeme gecikince bacağından şişleyerek cezalandırıyor.   Bu olay sadece rastlantı diyenlere Ankara Kapalı Cezaevi'nden ikinci örnek. Aynı gerekçeyle haraca bağlanan kaçakçılık hükümlüsü işadamı parayı vermeyince yine bacağından şişleniyor.  Çeteler bırakın dağbaşını, devlet otoritesinin en güçlü olduğu yerlerde haraç topluyor, ceza veriyor.  Bu köşede defalarca anlatmaya çalıştık: Ekonomiyi kayda geçirmek farklı iştir, vergi salmak ayrı. Kayda girmiş ekonominin neresinden, ne miktarda vergi toplanacağı siyasi otoritenin tercihidir... Ama kayıt düzenini kurmamak çetelere davettir.    14 Ekim 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Çakıcı kimle ne konuşur?      Enis BERBEROĞLU   Bu yazıya peşinen özür dileyerek başlamak lazım. Çünkü kişisel meselemizi sizlerle paylaşmak zorunda kalacağız.   Kablolu TV izleyenler belki farkındadır, BTV adı verilen kanalda bir süredir şahsımızla ilgili iddialar yayınlanıyor. Bu iddialar 800 tirajlı Öncü Gazetesi kaynaklı. Önce tanımayanlar için bu gazetenin sahibinin ismini verelim: Orhan Özcanlı... Kimdir Orhan Özcanlı?  12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi'nde ‘‘işkenceci doktor’’ diye anılan Orhan Özcanlı, ailenin içişleri bakanı Meral Akşener'in yakın dostu.   Genelkurmay'a köstebek yerleştirdiği iddiasıyla askeri mahkemede yargılanan ve kanıt yetersizliğinden beraat eden Bülent Orakoğlu'nun atamasına aracılık eden yine Orhan Özcanlı. İstanbul İstinye'deki MİT'e tahsisli arazide Tansu Çiller ve Meral Akşener'le birlikte üniversite kurmaya kalkan, ama YÖK tarafından reddedilen Orhan Özcanlı.   * * *  Orhan Özcanlı'nın gazetesinde ertesi gün yayınlanacak hakaret ve küfürler bir gece önce BTV ekranından altyazı bahanesiyle geçiyor.  Nasibimize düşen çamur yaklaşık 20 gündür tekrarlanıyor:  - Enis Berberoğlu, Alaattin Çakıcı ile görüştü...  Bu iddia Hürriyet Gazetesi'nde yayınlanan bant çözümüne dayanıyor.   Banda göre Eyüp Aşık, Çakıcı'ya polisten kaçması için Enis aracılığıyla haber yolluyor. Bu mesele doğru mu, yalan mı bilemem... Eğer varsa Enis isimli aracının soyismini Eyüp Aşık açıklasın.  Ama lafı uzatmadan söyleyeyim: Alattin Çakıcı'yı tanımam. Hayatımda tek kelime etmedim. Doğrudan veya dolaylı haberleşmedim.  Yanlış anlamayın, Alaattin Çakıcı bu ülkenin TV kanallarındaki canlı yayınlara sayısız kez konuk oldu. Yüzlerce değilse bile onlarca gazeteciyle telefonda konuştu, iddialar aktardı.  Dolayısıyla bizi de arayabilirdi... Eğer arasaydı konuşurduk, çünkü mesleğimiz gazetecilik. Kimseye düşmanlık edemeyiz, küsemeyiz.  * * *  Peki Çiller Ailesi, Öncü Gazetesi, BTV neden çamur atmak istediğinde, ‘‘Alaattin Çakıcı ile görüştü...’’ iddiasından daha ağır bir suçlama bulamıyor... Çünkü kişi karşısındaki kendisi gibi bilir. Mesele Alaattin Çakıcı ile konuşmak değil, nelerin konuşulduğu...  Mesela 1 Mayıs 1997 günü Flash TV'nin canlı yayınına telefonla katılan Alaattin Çakıcı bakın bazı muhabbet konularını nasıl açıklamıştı:  - Mehmet Bey dedim, biz Kanal 6 işini bitirdik. Adil Bey bizden Özer Çiller'e verilmek üzere 20 milyon dolar istedi. Biz onlarla öyle anlaşmadık ki... Komşunuzla lütfen konuşun, bu iş bitmezse, sonu kötü olur.  Şimdi anladınız mı, Alaattin Çakıcı ile konuşmak nasıl suç haline geliyor? Orhan Özcanlı'nın Öncü Gazetesi'nde Çakıcı ile görüştüğümüz için Cumhuriyet Savcılığı'na ifade vermemiz çağrısı yapılıyor...  Hiç gocunmayız. Çiller Ailesi gibi TBMM'ye, savcılığa, mahkemeye hesap vermekten korkanlardan değiliz. Hatta daha da ileri gidelim...  Elinde Alaattin Çakıcı ile irtibatımızı gösteren en ufak kanıt bulunan savcılığa başvursun, yeterlidir.   Ciddiye alınırsa mahkemeyi beklemeden mesleği bırakırız.  * * *  Bu konuya bir daha asla dönmeyeceğiz, sizleri kişisel sorunlarımıza ortak etmemeye çalışacağız. Şimdi gelelim asıl meseleye...  Son saldırıya bu köşede pazartesi günü çıkan bir yazı neden oldu.   Roger Tamraz'ın ve Özer Çiller'e rüşvet verdiği yolundaki CIA iddiasını konu alan bu yazı anlaşılan can yaktı. Devamını beklesinler.    15 Ekim 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Bir bilen, ne bilir      Enis BERBEROĞLU   Bilginin ancak son yıllarda iyi para etmeye başladığı ülkemizde necip Türk milleti, gazeteciye ‘‘bir bilen’’ muamelesi yapar...  Hemen her cemaatte gazetecinin yazdığından fazlasını bildiği varsayılır, imalarından bile feyz alınmaya çalışılır.   Allahı var, gazeteci milleti de, vatandaşın bu zaafını kaşımasını iyi becerir. Mesela yazıya, ‘‘Dün gece yarısı evimde otururken, başbakan aradı ve dedi ki...’’ diye başlar, saf okuru siyasetin yatak odasına davet eder.  Uyanık okur da aynı yazının satır aralarından işine yarayacak, köşe döndürecek tüyo çıkarmaya uğraşır.  Tek sesli Türk toplumunda sırların Ankara'daki siyasilerin ve bürokratların dudakları arasında saklı olduğuna inanan okurlar yıllarca gündemi bu kalemler sayesinde takip ettiğine inandı.   Yanıldı!  Hem de fena yanıldı...  Tefrika halinde gazete manşetlerini süsleyen rezaletler Ankara'daki büyük mütefekkirlerin de, onlara çanak tutan vakanüvislerin de gerçek gündemi tamamen ıskaladığına kanıttır.  ‘‘Bir bilen’’ postunda gezenler, bu konulara hiç değinmedikleri için çuvalladı. Gerçek gündem bu çuvala sığmadı, deldi geçti.  * * *  Zaten gerçek gündemin siyaset-medya elitinin elinden kayması rastlantı değildi. Çünkü 1994 krizinin ardından herkesin merak ettiği, pay almaya çalıştığı rant ilişkileri adres değiştirdi. Ankara'dan İstanbul'a kaydı.  Müflis devlette ihale takipçiliğinden umut kesenler, özel sektörde şişen cüzdanlara göz dikti. Banka ve medya en cazip sektörler haline geldi.  Başkentteki siyasiler, İstanbul sermayesini hâlâ kapıkulu saydıkları için ‘‘memleketi idare ediyoruz’’ havasını bozmadılar. İşadamı kılıklı haydutları nasıl olsa bir gün dizginleriz hayaliyle piyasaya saldılar.   Oysa çeteci de, işadamı da ancak karnını devlet kapısında doyurduğu sürece siyasi otoriteye sadıktır.   Parasını başka yerden kazanıyorsa, başbakanı da, bakanı da vız gelir, tırıs geçer. Burnundan kıl aldırmayan siyasilere bu gerçek de anlatılmalı.  * * *  Her kamuoyu araştırması aynı sonucu veriyor.   Necip milletimizin politikacıya ve gazeteciye güveni eriyor.   Normaldir.  Çünkü siyasetçi ve gazeteci gerçek gündemle uğraşmak yerine, sanal âlemde yelken açıyor. Siyasetçi medya sayesinde ayakta kalıyor, medya siyaset aracılığıyla serpilip büyüyor.   
İşini yapmayanı halk sevmiyor.   Yine de bu satırların yazarı çok karamsar değil.  Çünkü gerçek gündemin Susurluk gibi karanlık ilişkilerde saklandığına inanan kalemlerin, -Radikal hariç- aynı gazetede, Hürriyet'te toplanmasının, ve takım anlayışıyla iz sürmelerinin sadece rastlantı olmadığını düşünüyor.  Unutmayın, yarınlar hepimizin.    16 Ekim 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Mafya parası patron parası      Enis BERBEROĞLU   Kaset savaşları medyayı kontrol eden sermayenin tartışılmasına vesile oldu... Ki bu bile tek başına son derece hayırlı gelişmedir...  Medyayı kontrol eden sermayenin rengi, kamuoyunda ve medya dünyasında genel kabul gören anlayış nedeniyle önemlidir:  Medya çalışanı, maaş aldığı kapının borazanıdır. O yüzden, karaparanın medyaya girmesi kabul edilemez. Aksi halde kalemler ve kameralar mafya tetikçisi haline gelir.  Haydi sokaktaki sıradan vatandaşın bu haklı kuşkusuna itiraz etmeyelim.  Ama, biz basın emekçileri, bu kadar sığ ve eksik mantık süreciyle avunamayız. Patronun parası, medya organının yayın politikasında tek belirleyici ölçüyse... O zaman mafyanın karanlık ilişkilerine hizmet etmekle, başka bir patronun ticari çıkarına alet olmak arasında meslek ahlakı açısından ne fark vardır?   Bir kere tetikçi konumuna düştükten sonra sınır nerede çekilir?.. Siyasi parti tetikçiliği mafya tetikçiliğinden daha mı iyidir?.. İhale takipçiliği yapan kalemlere köşe açmak patronluk ayıbı sayılmaz mı?..  * * *  Vergisi ödenmiş, helal kazancı belgeli, iş hacmi kuruşuna kadar kayıtlı patronla, mafya paravanı arasında hiç fark yok mu?   Tabii ki çok fark var.   Ve ne mutlu ki, bu satırların yazarı o bakımdan çok şanslıdır.  Ama yerleşik düzenin medya patronlarının tüm açıklığıyla yanıtlaması gereken soruları da sıralayalım:  Mevcut patronlar arasında veya yakın mazide medyayı diğer işleri için kullanan çıkmadı mı?  Kamera veya kalem infazıyla bu ülkenin en büyük sermaye sahiplerinden birisi ürkütülüp ticari çıkarlarından vazgeçirilmedi mi?  Eski patronlar bu maceracı ve korsan sermayeye karşı meslek örgütleri aracılığıyla veya örgütlü çalışanlarıyla direnebildi mi?  Haydi daha açık soralım...  Mafya bu sektöre girmek için ilhamı nasıl ve kimden aldı?   Yanıtı bellidir: Patronlardan ve biz çalışanlardan.  Biz çalışanlardan diyoruz... Çünkü bir patrona uşaklık edenin hepsine hizmet vereceği anlayışının en azından mafyaya hâkim olduğu ne yazık ki ortadadır.  * * *  Oysa medya sermayesinin kimyasal bileşimi farklıdır. Aydın Doğan'ın Milliyet'e veda konuşmasında altını çizdiği gibi her gazetenin gerçek patronu okurudur. Patronluk koltuğunda oturanlar sadece sermaye sahibidir.  Bir örnek verelim... İçişleri Bakanı bir polisi çağırsa, beylik tabancasıyla birisini vurmasını istese... Polis de emrinde çalıştığına inandığı bu bakanın dediğini yapsa, yasalar karşısında suçlu duruma düşer.  Çünkü polisin patronu, İçişleri Bakanı değil kamudur...  Gazetecinin de öyle.  * * *  Özetlersek, medya sermayesinin rengi önemlidir. Ama tek kriter değildir. Medya paranın uşağı konumuna düşerse, Türkiye gibi kayıtdışı ekonomi cennetinde mafyanın bu sektöre üşüşmesi engellenemez.    17 Ekim 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Seçimi kim kazanacak?      Enis BERBEROĞLU        Erken seçimi daha erkene almak fikri nereden çıktı demeyin.   Başka çare kalmadı ki. Freni patlamış kamyona dönen Türk siyasetinin direksiyonunda oturduğunu sanan şoför duvara çarpmamak için son çabayla sandığa bindirmeye uğraşıyor.  Miyop şoför herhalde bu kararını tek başına aldığını düşünüyor, siyasi manevrası için kendisini kutluyor... Oysa etrafına baksa, hısım ve hasımlarının seçimden başka çaresi kalmadığını görecek.  Mesela Fazilet Partisi... Yıllanmış politikacı genel başkanı, acemi siyasetçi gibi her gün yeni pot kırıyor. Savaş baltalarından söz ediyor, mezheplere sövüyor. Geçmişinden ders almadığı için hukukçularla takışıyor. O yüzden yeni parti de kapatılmadan acele seçime gitmeye çalışıyor.  Veya Doğru Yol Partisi... Şaibeli lideri ve çetesi açısından en erken tarihteki seçimden başka çare yok.   Bayan Şaibe'nin mal varlığı nedeniyle Yüce Divan'a gitmesi halinde, başbakanlık umudu kalmayacağı için hukuku sandıkla aşmaya uğraşıyor.  MHP Meclis'e giremezse örgütünü ayakta tutamayacağı için, DSP iktidarda başarılı olduğu inancıyla daha erken tarihte seçim yapılmasını hedefliyor.  * * *  Özetle, daha erken tarihe alınacak seçimden iktidar da, muhalefetin bir kanadı da umutlu... Lafı hiç uzatmadan kanaatimizi kayda geçirelim: Avuçlarını yalarlar...  Türkiye'yi 1995 Aralık seçiminden bu yana üç iktidar yönetti. Rengi fark etmedi, her üç koalisyonda, yarış sadece beceriksizlik ve karanlık ilişkiler alanında geçti. Büyük kamu ihalelerine şaibe karıştı. Susurluk satırı, iki rakip hükümetten birer bakanın kafasını kopardı.  Sonuçta politikacı ve seçmen arasındaki güven bunalımı büyüdü.  Çünkü kitleler refahtan pay alamadı. Yoksul aile babaları, TV ekranlarından kendilerine kemer sıkmayı öğütleyen başbakanların kuşsütü eksik zengin sofralarında zıkkımlandığını görünce kudurdu.  Siyaset iktidarıyla, hatta Fazilet'e kadar uzanan muhalefetiyle azınlığın emrine girdi. (Fazilet'i hâlâ umut görenler İstanbul'un kreması geçinenlerin oturduğu Otağtepe'de yenilen ittifak yemeklerini unutmasın.)  * * *  Bu koşullarda erken seçime gidenlerin hangi yüzle oy isteyecekleri ayrı meseledir... Ama asıl soru, hangi cesaretle seçime gittikleridir. İçinde bulundukları durumun farkında olmadıklarını iddia etmek yanlıştır.  Seçmene güvenmediklerine göre kime yaslanacakları merak konusudur.   Ve siyasetin seçimdeki tek müttefiki şimdilik medya gibi gözükmektedir.  Peki ama medyanın halk nezdindeki itibarı hangi düzeydedir?  Susurluk tipi karanlık ilişkiler önce hükümetleri iktidarsız kıldı, ardından Meclis'in işe yaramadığını gösterdi. Yargının çaresizliğini kanıtladı. Demokrasilerdeki dördüncü güç sayılan medyaya sıçradı.  O yüzden siyaset bu kez sandığa bastonu kırık gidiyor.  Umarız sandıkta kazanan, parlamento dışı muhalefet olmaz.    19 Ekim 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Nesim Malki'yi kim korumadı?      Enis BERBEROĞLU Rezalet tefrika halinde gazete manşetlerini işgal ediyor.   Türkiye'de son bir haftada yaşananlara bir bakın...  Türkbank ihalesinde Alaattin Çakıcı'nın rolü tartışılıyor, Sümerbank patronu cinayet soruşturması için poliste ifade veriyor.   Memleketin önde gelen işadamları mafya ile irtibatlı ve iltisaklı olarak sahne ışıklarına çıkıyor. Kimisi kurban, kimisi arkadaş, kimisi iş ortağı.  * * *  Nesim Malki cinayeti üç yıl önce 28 Kasım 1995 tarihinde işlendi. Malki'nin parası sanki buhar oldu uçtu, ama kimse izini sürmedi.   Polisin ıskaladığı ilişki ağını sergilemek yine gazeteciye düştü.   Meliha Okur, Ekonomist Dergisi'nin 17 Aralık 1995 tarihli sayısında yani Malki cinayetinden iki ay sonra ilginç bir para trafiğini yazdı.   Habere göre, KKTC'deki Malki'ye ait Tuncabank'tan 1995 Ağustos ayında Tütünbank'ın İstanbul'daki bir şubesine para transferi başladı.   Transfer edilen paranın miktarı 300 milyar lirayı buldu.   KKTC Merkez Bankası'nın yakın incelemeye aldığı bu süreçte paraların İzmir'de Erol Evcil'e kadar ulaştığı saptandı.  Bu para transferinin yanı sıra, Tuncabank Yönetim Kurulu üyesi Şükrü Karahasanoğlu, Hayyam Garipoğlu'nun satın aldığı Sümerbank'a Genel Müdür oldu. Sümerbank, İstanbul'da Malki'ye ait bir binaya taşındı.   Tüm bu işaretler, piyasada, ‘‘Nesim Malki Sümerbank'ın gizli ortağı’’ kuşkusunu oluşturdu. Ancak Garipoğlu, daha geçenlerde Malki'nin ortaklığını kesin dille reddetti. Musevi işadamıyla öldürülmeden bir ay önce tanıştığını, iplik işi yaptıklarını anlattı.  * * *  Nesim Malki cinayetine o tarihte görevli bazı polislerin karışması akla bazı başka sorular da getirdi.   Cennet ülkemizde son rakamlara göre tam bin 90 kişinin yaşamı ciddi tehdit altında ve hepsinin yakın koruması var.  Piyasaya yüzde 15 faizle para veren, alacakları geri dönmeyince yaşam söndüren tefeci Malki'nin kendi imkânlarıyla 8 koruma tuttuğu biliniyor.  Ama Malki milyonlarca dolarlık ihtilaflı alacağı için Bursa'ya yalnız gidiyor, zırhlı araca binmiyor... Ve kırmızı ışıkta dururken öldürülüyor.  Size mantıklı geliyor mu?  Dolayısıyla asıl kritik soru, Nesim Malki'ye Bursa'da kendisinin kılına dokunulmayacağı güvencesini kimin verdiğidir.  Tetikçilerin, Malki'nin şoförünü neden öldürmedikleri ve canlı tanık bırakma riskini göze aldıkları başka bir sorudur... Sanırız Bursa'da yoğunlaşan soruşturma bu sorulara yanıt getirecektir.    20 Ekim 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Kanlı servet veya katil kim?      Enis BERBEROĞLU       Necip Türk milletinin kafası karışık... Bu kez, yerden göğe haklı.   Düşünün ki bir cinayet tam 3 yıl faili meçhul kalıyor. Ardından sanki mucize eseri bir hafta içinde, jet hızıyla, aynı cinayetle ilgili 19 sanık birden yakalanıyor. Aralarındaki banka sahibi de cabası...  Demek ki üç yıldır üstü örtülen bazı hesaplar görülüyor. Nesim Malki'nin parasının izinde yürümeye başlayan polis, katillere yaklaşıyor.   Piyasa dedikodularına göre Nesim Malki'nin, yüksek faizle, ocak söndürerek topladığı kanlı serveti ‘‘konsorsiyum’’ tarafından paylaşıldı.  Erol Evcil bu konsorsiyumun ufak ortağıydı. Zaten o yüzden Evcil geçen hafta Muammer Elveren'le yaptığı ve Hürriyet'in manşetinde yer alan görüşmede eski dostlarına şifreli mesaj yolladı:  Bu işten (Malki cinayeti) kimlerin faydası olduysa onlar araştırılsın. Eminim ki bazı kesimler bu dediğimi gayet iyi anlıyorlardır. Biz onu (Nesim Malki) Niso diye çağırırdık. Asıl Niso cinayetinden sonra kimlerin yükselişe geçtiği, o sıralarda kimlerin banka sahibi olduğu ve fayda sağladığına iyice bakmak gerekir.  Aslına bakarsanız Evcil'in sözleri de, niyeti de yeterince açık.  Erol Evcil, yakın iş arkadaşı Nesim Malki'nin parasının hangi ellere geçtiğini, hangi banka alımlarında kullanıldığını gayet iyi biliyor.  ‘‘Konsorsiyum’’ adına tetikçi tuttuğu ileri sürülen genç işadamı, o yüzden Hayyam Garipoğlu'ndan tehditle para sızdırıyor.   Haracın adı, ‘‘Malki'nin parası’’ oluyor. Polis de aynı izi sürerek Garipoğlu'nu sorguluyor.   Ama bakalım, Evcil'in kod isimlerini verdiği diğer ‘‘konsorsiyum’’ üyelerine gücü yetecek mi?  Peşin söyleyelim, onlara dokunulması şimdilik biraz zor gözüküyor.  * * *  Bu köşede hiçbir zaman ‘‘zehir hafiye’’ rolüne soyunmadık.  Haddimizi aşarak polise iş-akıl öğretmeye kalkmadık.  Yine öyle bir niyetimiz yok, sadece ihbarımız var.  Gazete ve dergi haberlerine göre Malki cinayetinde önemli rol oynayan tetikçi Oğuz Işık, BMW marka lüks bir otomobille ödüllendirildi.  İstatistiklere göre bu ülkede, yılda 2 bin dolayında BMW satılıyor. Türkiye'de tam 24 bin 574 adet BMW var. Yani BMW kayıtlarından iz sürmek satışları milyonu geçen yerli otomobillere göre çok daha kolay.  Oğuz Işık veya yakınları adına kayıtlı bir BMW bulunsa, kimden satın alındığı veya hibe edildiğine bakılsa, cinayette bir adım daha ilerlenir sanıyoruz. Takdir yetkililerindir.    21 Ekim 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    İplikle bağlı      Enis BERBEROĞLU   Büyükler hep söylerdi de anlamazdık.  Yaşam dediğin gerçekten ipliğe bağlıymış.  Daha doğrusu iplik parasına...  Toprağı bol olsun, Nesim Malki'nin ölümüyle birlikte 700 trilyon liralık servetin bir konsorsiyum tarafından paylaşıldığı, bu ülkenin başbakanı tarafından açıklandı. Varın siz Musevi tefecinin sağlığında çevirdiği paranın miktarını hesaplayın.  * * *  Nesim Malki ve Erol Evcil'in reel ekonomiyle bağları iplik ticaretiydi. Bu ikili, genellikle Bursa'da kurulu iplik tesislerinin üretimini kapatır, ipliği vadeli olarak küçük perakendeciye satarlardı.  Ama gerek üreticiler, gerekse perakendeci esnaf bu aracıları hiç sevmezdi. Çünkü bu iki aracı, paralarının gücüyle hem üreticiyi, hem de esnafı ezerdi. Örnek vermek gerekirse, Nesim Malki nakit parayla iplik üreticisinin karşısına oturur, 2.5 dolarlık ipliği, 2 dolarlık peşin fiyatla alırdı. Sonra döner, aynı ipliği 3 dolara vadeli olarak satardı.  Malki küçük esnafın, tüccarın çek ve senetlerini bankalara bozdurur, yeniden nakit para sağlardı. Bu parayı ya yüksek faizle ödünç verir veya yeni mal alımı için iplikçiyle pazarlığa otururdu.  * * *  Nesim Malki zaten yeterince nefret toplardı.   Ama 1990'ların ikinci yarısında Bursa'da büyüyüp serpilen Erol Evcil'le ortak iş yapmaya başlayınca daha da tehlikeli hale geldi.  Bu ikili piyasanın büyük üreticilerini dize getirdi. İpliğini düşük fiyatla satmak istemeyenlere karşı yeni tezgâhlar denendi. Örneğin, eldeki iplik stoklarından bir bölümü çok düşük fiyatla piyasaya sürülerek malına yüksek bedel isteyen üretici cezalandırıldı.  Hatta mesele öyle noktalara kadar geldi ki, üreticilerin siyasi kimlikleri bile pazarlık konusu oldu.  Mesela, büyük iplik üreticilerinden birisinin yüklü miktardaki malı, Malki veya Evcil tarafından orta boy bir bankaya devredildi. Bu bankanın sahibi iplik üreticisiyle pazarlığa oturdu, ipliği geri almasını istedi.  İplik üreticisi itiraz etti, ‘‘Ben iplik satmakta zorlanırken neden kendi malımı geri alayım’’ dedi. Ama bankacı, ‘‘Vallahi bu iktidarla aranız kötü, geleceğiniz belirsiz, en iyisi size açtığımız kredileri geri ödeyin’’ diye tehdit edince üretici çaresiz kaldı, ipliklerini zararı pahasına geri aldı.  Aynı üreticiye, siyasi rakiplerinden ‘‘Yeni kurulacak partiye girersen, daha da kötü olur’’ yolunda mesajlar yağdı. Bu arada, iplik üreticisini zora sokan bankacının, bir aile kavgası nedeniyle Alaattin Çakıcı'ya milyonlarca dolar ödemesi kayda değer bir ayrıntı sayıldı.  * * *  Gördüğünüz gibi piyasada çoğu yaşam ipliğe bağlı. Nesim Malki cinayetinde ipin ucunu kaçırmazsak, gerçek katilin yanı sıra, siyasi kirlenmeye yol açan beyaz yakalı canileri de ele geçirme şansımız var.    22 Ekim 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Gürcistan'da darbe ve PKK      Enis BERBEROĞLU  Kaset savaşı, Suriye resti gibi tefrikalar, küçük komşumuz Gürcistan'daki darbe girişimini gözlerden sakladı.  Önceki gece Gürcistan'ın Senaki kentindeki 10 tanka el koyan 250 kadar asker ayaklandı. Hükümet birlikleri tarafından kısa zamanda bastırılan isyan bölgede heyecan yarattı.  Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, darbe girişimi üzerine, ‘‘Bakü-Ceyhan boru hattını engellemek istiyorlar’’ yorumunu yaptı.  * * *  Deneyimli devlet adamı Haydar Aliyev, bu kuşkusunda yalnız değil.  Gürcistan'ın bağımsızlıktan sonraki kısa tarihi, bu küçük ülkenin Rusya'nın sürekli tacizi altında yaşadığını gösteriyor.  1992 darbesinden sonra cumhurbaşkanı olarak göreve çağrılan Eduard Şevardnadze, muhalefeti bastırmak için paramiliter bir örgütten destek aldı. Ancak daha sonra bu çetenin silah taşımasını yasakladı.  Gürcistan'dan kovularak Moskova'ya yerleşen çete, eski müttefiki Şevardnadze'ye yönelik iki ayrı suikast düzenledi.  1995 yılındaki suikastı yara almadan atlatan Şevardnadze, 10 Şubat 1998 tarihindeki ikinci saldırıdan mucize eseri kurtuldu.  Zırhlı aracına roket atılan Şevardnadze'nin ilk yorumu çarpıcıydı:  - Suikastın ardında Bakü-Ceyhan hattını engellemek isteyen güçlerin parmağı olabilir...  Bu suikast girişiminden sadece bir ay sonra Tiflis'i ziyaret eden ve Şevardnadze ile görüşen Başbakan Mesut Yılmaz, Bakü-Ceyhan'ın en önemli adımı sayılan enerji anlaşmasını imzaladı.   * * *  Rusya bu resti anladı ve gördü. Masaya yeni bir koz sürdü: PKK.  Ağustos ayının ilk haftasında PKK'nın askeri kanadı ERNK'nın Bağımsız Devletler Topluluğu Temsilcisi Mahir Welat, Moskova'da bir basın toplantısı düzenledi. Rus-Amerikan Basın Merkezi'nde yapılan toplantıda verilen mesajın muhatabı Türkiye değil yabancı petrol şirketleriydi.  Welat, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinden geçecek bütün boru hatlarından haraç istedi, büyük şirketlerin PKK temsilcileri ile görüşmelerini önerdi. Aksi halde ‘‘Bakü-Ceyhan dahil’’ bütün projeleri engelleyecekleri tehdidini dile getirdi.  İlginçtir aynı tehdit 13 Ekim günü Gürcistan'ın başkenti Tiflis'te yeniden gündeme getirildi. Tiflis'teki PKK yanlısı örgütün sözcüsü, yabancı gazetecilere ‘‘Bakü-Ceyhan hattını engelleyecekleri’’ mesajını verdi.  * * *  PKK, Kürt yaşamayan coğrafyada kimin çıkarını savunuyor. Apo, saklanmak için Kürtler'in yaşadığı Kuzey Irak yerine neden Moskova'yı seçiyor?  Yanıtı belli... PKK, Ortadoğu'da Rus çıkarına hizmet eden marjinal ve mafya benzeri terör örgütüne dönüşüyor.  Gürcistan'daki darbe girişiminin bir amacının da Bakü-Ceyhan projesini engellemek olduğunu düşünmek paranoya sayılmazsa... Bu darbede PKK parmağı aramak yanlış olur mu?    23 Ekim 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Kim, kimi kullanıyor?..      Enis BERBEROĞLU Susurluk sürecinin en çarpıcı özeti Başbakan Mesut Yılmaz'a aittir. Mesut Yılmaz, Alaattin Çakıcı yakalandıktan sonra -kısmen hayal kırıklığı da yansıtan- şu tespiti yaptı:  - Maalesef devlet Alaattin Çakıcı'yı kullanmamış, Çakıcı devleti kullanmıştır...  Başbakan, devletin mafyayı nasıl kullanacağını tarife kalkmadı. Zaten gerek de yoktu. 12 Eylül 1980 öncesini hatırlayanlar, bu ülkede yaşanan toplu cinnete mafyanın katkısını henüz unutmadı.  Çatışan sağ ve sol kamplara eşit miktarda silah, dinamit satan, suikastlara rehberlik eden mafya, bu hizmeti kuşkusuz devletin taşeronu sıfatıyla sundu. Ortak amaç, yükselen sol hareketi dizginlemekti. Yöntem, İkinci Dünya Savaşı sonrasında geliştirilen ‘‘özel birlikler-mafya ittifakıyla operasyon’’ formülüne uygundu.  Devlet görevlileri, ehli mafyadan memnundu, patronluktan emindi.  Çünkü; 1) Mafya sadece devlet ihalelerinden geçiniyordu, 2) Fiziki olarak her zaman elinin altında bulunan mafyayı ezebilecek güçteydi.  * * *  12 Eylül sonrasında devlet yine aynı devletti, ama ekonomik yapı değişti. Özelleştirme bahanesiyle devletin en temel hizmetlerinin aksamasına göz yumuldu. Sağlık, eğitim ve asayişe yeterince kaynak aktarılmadı, vatandaş devletten soğudu.  Serbest ekonomide artan iş hacminin ve dış ticaretin hukuki altyapısı ihmal edildi. Adalet, artan çek-senet tahsilatına çare olmayınca çeteler türedi, hayali ihracat devletten mafyaya kaynak transferine yaradı.  Üstelik Türkiye'nin çevresindeki coğrafyada benzer koşullar hâkim oldu. Sosyalist ekonomilerin enkazından yükselen mafya, siyasete el koydu.  Global mafya Türkiye'yi kuşattı.  Yeni mafya anlayışında devlete kulluk yoktu. Aksine mafya, devleti uşak tutmayı becerdi. Çünkü global mafya, devletten değil özel sektörden beslenmeyi yeğledi.  Eski düzende adı ancak rakibi konumundaki kabadayılarla birlikte anılan Alaattin Çakıcı son yıllarda sadece bankalarla birlikte akla geliyor: Emlak Bankası, Türk Ticaret Bankası, Sümerbank...  Mafya, rantı yüksek piyasalara girerken devletten yardım gördü. Bu piyasalara yeni girişleri önlemek için devleti kullandı.  Cumhuriyet, devlet tamamen çetelerin emrine girerken uyandı, harekete geçti, temizliğe başladı.  * * *  Global mafyanın etiketi bellidir: Liberal mafya. Aynı kaptan beslenen merkez sağ hükümetler, bu mafya ile başa çıkabilir mi?    24 Ekim 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Bebek vakası      Enis BERBEROĞLU      Merkez sağın iki liderinden Tansu Çiller'in kamuoyunda yaratmaya çalıştığı imaja dikkat edin.   Haberlere göre Faruk Bildirici'nin, ‘‘Maskeli Leydi’’ isimli gayri resmi biyografi kitabının sadece ilk sayfasını okumuş.   Kendisinden daha güzel diye kıskandığı ve duvara fırlatarak kırdığı bebeğinin öyküsünü görünce isyan etmiş.   Gazeteciler üsteleyince, ‘‘Benim hayatımda bebeğim olmadı ki, bir tane oldu. Üç yaşımda, o da hep evimde duruyor zaten. Öyle bir şey yok zaten...’’ diyerek kitabı yalanlama yolunu seçmiş.  * * *  Tansu Çiller'in bu ifadesi eğer doğruysa, DYP liderinin muhatabı siyaset ve kalem erbabı değil ruh doktorları olmalıdır. Çünkü çocukluğunda bebekle oynamayan tek bir sağlıklı kadın tanıyor musunuz?  Bırakın kız çocuğunun istemesini... Etrafınızda eve giderken kızına bütçesine uygun hediye bebek götürmemiş anne-baba var mı?  Eğer Tansu Hanım, yaşamında sadece üç yaşında kendisine verilen tek bir bebekle oynama fırsatı bulabildiyse...  Kendisi bu topluma ne yapsa yeridir, hakkıdır... Şimdiye kadar çektirdikleri çocukluğunda yaşadığı ıstırabın yanında hiç kalır...  Ama yüksek müsaadenize sığınarak hatırlatmalıyız ki, Tansu Çiller her sıkıştığında büyük yalanlar uydurma alışkanlığı ile tanınır.  Mesela servetinin kaynağını soranlara önce, ‘‘Annemin yastığının altından çıktı’’ diyebilir...  ‘‘Hiç bu kadar para yastığın altına sığar mı?’’ sorusu üzerine, ‘‘Para annemin çıkınındaydı’’ sözleriyle çark edebilir.  O yüzden ‘‘Çocukluğumda bebeğim olmadı’’ sözlerini ihtiyatla karşılamakta yarar var. Mutlaka abartılıdır.   Ama yine de Tansu Çiller'in bu sözleriyle bazı mecnun meczupların kapıldığı plastik imajını pekiştirmek niyeti dikkat çekicidir:   Sert, taviz vermeyen, cesur, bebekle oynamayan, güzel kadın...  Zaten kendisi de, bebek ifşaatından hemen sonra ‘‘Hayatımda hiç savaş kaybetmedim’’ diyerek bu imaj gayretini ortaya koymuyor mu?  Peki ‘‘sert’’ diye anılmak isteyen Tansu Çiller, neden her sıkıştığında kamera karşısında gözyaşı döküyor? ‘‘Taviz vermeyen’’ politikacı neden ağız dolusu sövdüğü Refah'la koalisyon kuruyor? Hiçbir Meclis komisyonunda ifade vermemek ‘‘cesaret’’ sayılır mı?  Sağlıklı bir kişinin kendisiyle ilgili değerlendirmesi gerçekten bu kadar uzağa düşebilir mi? Yoksa Tansu Çiller hakikaten çocukluğunda hiç bebekle oynamadı mı?  * * *  Hürriyet'in atlatma haberinden anlaşıldığına göre, merkez sağ liderlerin mizansen merakı sınır tanımıyor. Başbakan Mesut Yılmaz, bürokrat ve bakanlarını sorguya çekmek üzere gazetecileri konuta davet etmiş...  Çeteler konusunda hukuken ilerleme sağlanamayınca, kaset infazları devreye girmişti... Şimdi de sıra medyatik sorgulamada...  Peki bu ülkenin hâkim ve savcıları, müfettişleri ne güne duruyor?    26 Ekim 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Suç ekonomisi ve karapara      Enis BERBEROĞLU     Önce Başbakan Mesut Yılmaz, ‘‘Nesim Malki cinayetiyle bir gecede 700 trilyon lira el değiştirdi’’ diye ihbar etti. Ardından devletin 40 karapara dosyasının peşinde olduğu açıklandı.   Peki nedir karapara... Paranın rengi nasıl kararır?  Kamuoyundaki bilgi eksikliği yüzünden, vergisiz kazançla, karapara birbirine karıştırılır. Oysa fark çok açıktır:   Kayıtdışı ekonomide üretim yasal, gelir kayıtdışıdır; o yüzden saklanır. Suç ekonomisinde gelir kaynağı suçtur, gelir bu nedenle saklanır.  Bu kadarı bile karışıksa, basit bir öneri...  Alın elinize ceza yasasını... Yasanın suç saydığı eylemlere bakın. Bilin ki, bu eylemler sayesinde edinilen servetin rengi karadır.  * * *  Mali Suçları Araştırma Kurumu'nun ve Emniyet'in son bir yıllık ortak operasyonları karaparanın çok geniş bir coğrafyaya yayıldığını gösteriyor:  Şanlıurfa: Akçakale Gümrüğü'nde 3 milyon marklık hayali ihracatın ardından açılan soruşturmada, 24 trilyonluk karapara aklama işleminin izine rastlandı. Gümrük görevlileri hakkında soruşturma var.  İstanbul: Özel bir bankanın Kozyatağı şubesinde açılan hesaba yurtdışından 100 bin dolar yatırıldı. Mali polis hesap sahibi işadamını karapara aklamaya yardım etmek iddiasıyla gözaltına aldı.  Gaziantep: Kargamış Gümrüğü'nden sahte döviz alım belgesi kullanılarak 1.5 milyon dolar girdiği saptandı. Görevliler hakkında soruşturma açıldı.  Ankara: Hindistan'ta tutuklu bulunan Türk işadamı hakkında bankalarda açtığı sırdaş hesaplar aracılığıyla karapara akladığı iddiasıyla soruşturma yürütülüyor. Hesaplardaki 3.8 milyon dolara el konuldu.  Edirne: Gümrük hattından giren dört ayrı otobüste yakalanan milyonlarca dolar için karapara soruşturması sürüyor.  * * *  Dikkat ederseniz, Türkiye'de karapara soruşturmaları çoğunlukla gümrük hattında başlıyor. Eğer yurda kaçak giriş-çıkış yapan trilyonlardan bir bölümü yakalanırsa, paranın sahipleri sorgulanıyor.   Veya başka bir suçtan soruşturulan kişi veya şirketlerin banka hesaplarındaki kuşkulu hareketler polise yol gösteriyor.   Oysa Türkiye'nin örnek aldığı serbest piyasa ekonomisini tavizsiz uygulayan gelişmiş ülkelerde para transferleri ‘‘erken uyarı sistemi’’ gibi çalışıyor. Banka hareketleri, gayrimenkul alımları, aniden zenginleşen yakın akrabalar hemen soruşturuluyor.   Suç ekonomisinin yarattığı çeteler topluma fazla zararları dokunmadan tespit ediliyor, izleniyor, yakalanıyor.   Mali kayıtlar yargı aşamasında kanıt olarak kullanılıyor.  Ancak necip milletimiz vergiden hiç hoşlanmadığı için karaparaya yataklık eden kayıtdışı ekonomik sistemi canı gibi koruyor.  O yüzden, ödemediği vergisinin çete kurşunu olarak kendisine dönmesinden yakınmaya hiç hakkı yok.    27 Ekim 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Karapara baronları      Enis BERBEROĞLU Dün, bu köşede, suç ekonomisinin yarattığı karaparanın, kayıtdışı sektörde nasıl saklandığı anlatılmaya çalışıldı.  Bugün, karaparanın aklanması faaliyetine aracılık eden yasal temsilcilerin kazançları ve iş hacimleri üzerinde duracağız.  Emniyet'in raporları, uluslararası örnekler, karaparanın aklanmasında ortalama yüzde 30 komisyon alındığını gösteriyor.  Örneğin banka soyuldu, yüklü miktarda para çalındı.  Suç parası piyango biletiyle aklanmak isteniyor. İkramiye çıkan bilete, yüzde 30 fazlası teklif edilebiliyor.  Bu komisyon oranı bazı hesaplar açısından önemli...  Çünkü uzmanlar, Türkiye'de bir mali yılda 50 milyar dolarlık karapara trafiği yaşandığı görüşünde...  Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürü Doktor Mustafa Tören Yücel'in ortaya attığı bu rakama TBMM Susurluk Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış da katılıyor, ‘‘Karapara rakamı bütçeden fazla’’ uyarısı yapıyor.  Demek ki bu ülkenin ekonomisinde dolaşan karapara miktarını 50 milyar dolar, aklama komisyonunu yüzde 30 kabul edersek...  Karapara aklayan baronların yıllık geliri 15 milyar doları aşıyor.  Şimdi anladınız mı neden bu ülkede herkes banka sahibi olmak istiyor... Ve banka satın alacak parayı nereden buluyor...  Özelleştirme ihalelerinde çıta aniden bir milyar doları aşıyor.   Yerleşik sermayenin dudağını uçuklatacak rakamlar nakit ödeniyor.  Değirmenin suyu nereden geliyor aslında belli, ama kimse sesini çıkartmıyor. Paranın rengi sorgulanırsa, mali kriz çıkacak diye korkuluyor.  * * *  Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Daire Başkanlığı temmuz ayında hazırladığı karapara raporunda, kullanılan başlıca yöntemleri saydı... Mesela en sık başvurulan metot, ‘‘borç ödeme’’ başlığını taşıyor. Karapara bir yolla, örneğin bavulla yurtdışına çıkartılıyor, kaynak sormayan bir ülkeye, diyelim ki İsviçre'ye yollanıyor.   Daha sonra bu ülkenin bankası aracılığıyla aynı para ‘‘borç ödeniyor’’ gibi asıl sahibine havale ediliyor. Böylece temiz para haline geliyor.   Aynı yöntemde paranın sanki ‘‘kredi alınmış’’ gibi gönderilmesi de söz konusu... (Artık aklınıza kimin parası geldiyse.)  Kumarhanede satın alınan jetonların yeniden geri verilip karşılığında çek alınması yine karapara aklama yöntemleri arasında... Daha önce sözünü ettiğimiz ikramiyeler, antika ve tablolar ve ne yazık ki borsa da karapara baronlarının öncelikli faaliyet sahaları.  * * *  Türkiye'de herkes karapara sahiplerini de, işlemlerini de biliyor.  Kimsenin kimseye soracak sorusu, yöneltecek eleştirisi kalmadı.  Ama herkes aynı kaptan beslendiği sürece TL'nin yüzü ağarmaz.    28 Ekim 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Yargıyla alay etmeyin yeter      Enis BERBEROĞLU   Yine yutacağımızı mı sanıyorlar?  Merkez sağın skandal kuburuna sifon çekilmek üzere iken, maalesef talihsizliğe kurban gidildiğine inanmamız herhalde beklenmiyor.  ‘‘Saha çamurlu, hakem taraflı’’ kurt masalı misali... Türkbank ihalesi, Emniyet yazısı Başbakanlık'ta kayboldu diye verilmiş. Ah bir vaktinde yetişseydi, Türkbank pırıl pırıl kalacaktı, öyle mi?  Ünlü işadamları, Türkbank ihalesinde tehdit aldıklarını itiraf etmiyorlarmış... Yok canım, sahi mi?  Peki işadamlarından kahramanlık bekleyenler, dinledikleri telefonlarda tanık oldukları tehditleri şaka mı sandılar, neden müdahale etmediler.  Yargıyla alay etmeye kimsenin hakkı yok!  Bu memlekette irtibat ve imtiyazlar herkesin gözünün önündedir.  Sadece gazete arşivleri bile alayını içeri tıkmaya yeter...  * * *  Madem Türkbank ihalesinden başladık, tek tek sayalım.  Polis şefi Hanefi Avcı, 4 Şubat 1997 günü, TBMM Susurluk Komisyonu'nda verdiği ifadede, Erol Evcil-Alaattin Çakıcı ilişkisini çok açık üslupla anlattı, bu ikilinin Tansu Çiller Ailesi'nden banka istediğini, rüşvet ödemeye hazır olduğunu aktardı.  Hanefi Avcı'nın ifadesinde adı geçen ve Çiller Ailesi'nin yakını olan borsacı 12 Mart 1997'de, İstanbul'da Çakıcı'nın adamları tarafından öldürülmek istendi, mucize eseri kurtuldu.  Alaattin Çakıcı, 1 Mayıs 1997 günü Flash TV'nin canlı yayınına telefonla katıldı, bu pazarlığı isim ve yer vererek, işadamlarını tanık göstererek gündeme getirdi. Kanal basıldı, canlı yayında kurşunlar uçuştu.  Ama Refahyol hükümeti açısından bu olaylar sanki hiç yaşanmadı. Polisin resmi raporlarında bu olaylar arasında irtibat aranmadı. Hatta medyada bile bu işlere kafayı takanların sayısı birkaç kişiyi geçmedi.  * * *  Refahyol gitti, Anasol-D geldi. Türkbank cephesinde değişiklik olmadı.  Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş'ın raporunda Türkbank ve Erol Evcil ilişkisine özel olarak yer verildi:  ‘‘...Erol Evcil'in 177 milyon dolarlık borcu nasıl yaptığı, İş Bankası'nın Eze Zeytincilik Dosyası'nda 15 Temmuz 1997'de 76 milyon dolara, Türk Ticaret Bankası'nın aynı tarihte 61 milyon dolara ulaşan borcu nasıl oluşturdukları ortaya çıkarılmalıdır. Türk Ticaret Bankası'nın nasıl krize girdiği araştırılmalıdır. Bürokratların bu derecede gözü kara olduğu düşünülmemelidir. Bankalar konusunda kapsamlı ve 'organize suç' niteliğinde polisiye metotlarla yürütülen bir soruşturma açılmalı ve konu Asliye Ceza Mahkemeleri'ne giden kusurlu kredi dosyası olarak değil, tek bir olayın değişik sayfaları olarak -gerekirse DGM kanununda değişiklik yapılarak- Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin incelenmesine sevk edilmelidir.’’  Peki müfettişin sesine kulak veren çıktı mı?  Hayır.  İş Bankası'nın bugün emekliye ayrılacak genel müdürü Ünal Korukçu, Erol Evcil kredisini savunurken, ‘‘Ne bileyim, ben müneccim miyim? İş Bankası 570 bin firmaya kredi kullandırıyor’’ diyor. 570 bin müşterinin kaç tanesi 100 milyon doların üstünde kredi kullanıyor?  * * *  Kamuoyu artık ufak tefek zabıta olayları ile ilgili değil.  Vicdani kanaatini oluşturdu, hatta bazı bankalardaki para çekilişine bakılırsa, para cezasını bile kesti. Siyasetçiye düşen, yargıya yardım edemiyorsa gölge etmekten kaçınmasıdır.    29 Ekim 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Cumhuriyeti hak edelim      Enis BERBEROĞLU Cumhuriyet ancak demokrasi ile birlikte anlam ifade eder.   Örneğin kolaysa gidin Muammer Kaddafi'nin cumhuriyet adını verdiği rejimde gazeteci sıfatıyla yönetimi sorgulamaya kalkın... Veya Latin Amerikan cumhuriyetlerinde paşalara muhalif ses bulun da demeç alın.  Türkiye'deki askeri dönemleri hatırlayın...  Demokrasi olmayınca cumhuriyetin tadı çıkıyor mu?  * * *  Demokraside üç konuda mutlak ölçü uygulanır.  1) Ülke ekonomisi, pazar koşullarına göre, serbest rekabetin dinamik gücüyle işlemelidir.  2) Halkın iradesi seçimler yoluyla Meclis'e tam yansımalı, parti içi demokrasi yaşamalıdır.   3) İfade özgürlüğünün garantisi sayılan sansürsüz basın, kamuoyunun karar sürecine tarafsız bilgi aktararak yardım etmelidir...  Türkiye'nin evrensel bu üç kritere göre performansına bakalım:  Ülke ekonomisinde 69 ana sektörden sadece 5'inde tam rekabet koşulları hâkim. 17 sektörde rekabet sınırlı, 21'inde tekeller egemen.  Son 20 yıldır her seçimde yasa değişiyor, seçmen eğilimini tam yansıtacak sistem hâlâ bulunamadı. Parti liderleri padişah gibi. Liderlik koltuğu neredeyse başbakanlıktan bile cazip.  Medyanın hali ortada, fazla lafa hacet yok.  * * *  Bu teorik çerçeveyi çizdikten sonra günlük gelişmeleri izlemek daha kolay hale geliyor.   Başbakan Mesut Yılmaz'ın, Korkmaz Yiğit'in son anda önlenen yükselişi hakkında önceki gece yaptığı açıklamalarını duydunuz, okudunuz.   Acaba ne ölçüde samimi?  Organize suç çetelerinin en tanınmış ismiyle irtibatından kuşku duyduğu Korkmaz Yiğit'e verdiği iki vizeye baksanıza: Bankacılık ve medya...  Yani demokrasinin vazgeçilmez ve en kritik iki bacağı.   Bankalar ekonomiye pompalanan kanın rengini belirliyor, medya denetimde şeffaflığın aracı.   O yüzden bırakın teknik detayı, bu vizeler bir başbakan için siyasi intihar sayılmaz mı?  * * *  Piyasa kulislerine göre, Korkmaz Yiğit'in oyun planı belliydi.  Türkbank'ı devralmak için temin etmesi zorunlu teminat mektuplarını rakibi özel bankalardan alması mümkün değildi.   Oysa kamu bankalarına hükümetten gidecek talimat bu sorunu anında çözerdi. Bu nedenle yaklaşan seçimlerde hükümete destek verecek bir medya grubu oluşturmaya çalıştı. Kısmet değilmiş!  Ama kritik soru ortadadır:  Mesut Yılmaz hükümeti bu oyun planına uygun davranacak mıydı?  Yani Korkmaz Yiğit'e Türkbank alımına yardımcı olmak üzere kamu bankalarından teminat mektubu verilecek miydi?  Eğer verilseydi, hükümet şu anda bankacılık yapması, medya patronluğuna soyunması -kendi ifadesiyle- sakıncalı bu işadamının suç ortağı olmayacak mıydı?  Görüyor musunuz bir kaset kaç oyunu birden bozdu...  * * *  Unutmayın, cumhuriyet demokrasi olmadan yürümez. Demokrasi, açık sorulara açık yanıtlar rejimidir.   Cumhuriyet düşmanları sadece dağda gezmez, tekkede saklanmaz.   Dahası cumhuriyet rejiminde yaşamak ayrıcalıktır, bedava değildir.  Cumhuriyeti hak etmemiz gereklidir.  Hepimizin bayramı kutlu olsun.    30 Ekim 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Solun iktidar fırsatı kaçıyor      Enis BERBEROĞLU    Soğuk Savaş'ın palavra edebiyatı çöplüğü boyladı.   İlk uyanan eski kıta Avrupa oldu. Merkez sağ partiler bile fark etti ki;  Sadece işadamının vergisini indirmekle yatırım ve istihdam artmıyor. Sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık herkese lazım. Özelleştirme kamu kurum ve kuruluşlarının mafyaya teslimi anlamına gelmez...  Darısı yerli ve yerel sağ mütefekkirlerin başına.   Bu genel eğilimin yanı sıra, mali sistemin ekonomideki payının artması, büyük yolsuzlukların habercisi oldu.   1980'lerin başında kurtarıcı gibi işbaşına gelen merkez sağ politikacılar, son yıllarda patlak veren mali skandallarla yıprandı.   İflas eden her orta-küçük boy işyeri, işsiz kalan her aile babası, her yolsuzluk haberi merkez sağın itibarını eritti.   İktidar değişimi taksitle ama emin adımlarla sağlandı.  Toplumsal muhalefete sol partiler sahip çıktı.  Peki ya Türkiye'de?  * * *  Aylardır merkez sağın kirli çamaşırları tartışılıyor. Türkbank ihalesinde eşkâli yakalanan ortaklık belli: Merkez sağ politikacılar, mafya babaları ve servetinin kaynağı tartışmalı işadamları.  Türkbank ihalesinde ortaya çıkan tablo, sanki son 20 yıldır Türkiye'nin kanını emen çetenin temsili resmi.   Ama bir bakıyorsunuz ki, bu karanlık ihalenin karar sürecinde fena halde çuvallayan koalisyonda sol bir parti de var. Üstelik lideri Bülent Ecevit toplumun her katmanında -ve haklı olarak- namus timsali diye anılıyor.  DSP'nin son skandaldaki sorumluluğu ne?  Ya Mesut Yılmaz'ın açıklamakta zorluk çektiği hukuki ve mantıki sürecin sessiz ve gizli ortağı... Veya ve daha büyük ihtimalle tamamen habersiz. (Dikkat ettiyseniz, Başbakan Mesut Yılmaz'ın gazetecilere aktardığı Türkbank takviminde Ecevit ismi Çakıcı-Yiğit kasetinin ortaya çıkmasından sadece bir hafta önce geçiyor, daha önce değil.)  Her iki halde de, başbakan yardımcısının Bülent Ecevit olduğu bir hükümetten farklı bir karar beklemek sol seçmenin hakkı değil mi?  * * *  Gelelim hükümeti dışarıdan destekleyen CHP'ye...  Fikri Sağlar, Türkbank ihalesini karıştıran ve işadamı Korkmaz Yiğit'in kurduğu imparatorluğu yıkan kasedi ele geçiriyor. Önce liderine sonra bir gazeteciye emanet ediyor. Kasetin bu yolla ulaştığı Mesut Yılmaz kulağının üstüne yatıyor -ki suskunluk nedenini anlamak mümkün.  Ama CHP de kasedi 5 gün kamuoyundan saklamakta mahsur görmüyor. Kasedi açıklamak Fikri Sağlar'a düşüyor. Acaba CHP liderliği bu kasedin arkasında neden durmuyor? CHP neden korkuyor?  Güç bela ilişki kurduğu iş dünyasında yanlış anlaşılmaktan olmasın... Farkındalar mı bilmeyiz ama, aynı iş dünyası mafyanın ve karanlık servetlerin haksız rekabeti nedeniyle uğradığı zarar nedeniyle isyanın eşiğinde...  * * *  Demokrasilerde, padişahlıktan farklı olarak, sadece iktidar değil muhalefet de siyasi sorumluluk taşır. Çuvaldızı iktidara batırırken, iğneyi muhalefete dokundurmamız bu yüzden.    31 Ekim 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Sanki, başka cumhuriyetin çocukları      Enis BERBEROĞLU     Taksim     Artık pek de küçük sayılmayacak yaştaki güzel kızımla Taksim'e yürürken aklımızı kurcalayan tek soru vardı... Acaba cumhuriyet töreni ‘‘asker millet’’ karekterimize uygun nizam ve intizamda, tank taburu havasında mı geçecekti... Kızımla gönlümüzce eğlenme şansımız yok muydu?  The Marmara Oteli'ne yaklaşırken polis tarafından yolumuz kesilince paranoyamıza uygun düşen ilk kanıtı bulduk.  Otelin giriş kapısından meydana doğru uzanan polis koridoru geliş-geçişe kapalıydı. Bu koridorun etrafından dolaşma çabaları, talihsiz 1 Mayıs 1977'yi hatırlatan lüzumsuz izdihama yol açtı.  Naçiz bedeni ve ayağını basma ihtimali bulunan vatan toprağı bu kadar zahmetle koruma altına alınan Türk büyüğünü merak ettik, polisler ‘‘Bir saattir Vali Bey'i bekliyoruz’’ dedi.   * * *  Ne var ki kapağı meydana atınca resmiyetin tören havasını bozamadığını gördük, inanın çok sevindik... Türk milleti, tabir yerindeyse, kafasına göre eğleniyordu. Maç zaferi kutlama geleneğinden talimli halkımız krampsız, komplekssiz, coşkulu bayram havasındaydı. Öyle ki dev sahnede olan bitenle bile pek ilgili değildi.   Bir köşede ellerinde maytaplar, oldukları yerde zıplayan gençler, ‘‘Kırmızı-beyaz, en büyük Türkiye’’ diye slogan atıyor... Orta yaşlı bir bey, omzuna oturttuğu oğluna ‘‘Ankara'nın taşına bak’’ türküsünü öğretmeye çalışırken nedense gözyaşları bıyığını ıslatıyordu. Üniversite talebeleri anlaşılan yeni doğmuş bir aşkı ‘‘En büyük Sinem’’ temposuyla selamlıyor, gencecik eller bayram bahanesiyle buluşuyordu.   Cumhuriyet, eğer bayramsa işte böyle kutlanmalı...  Her dilden, her gönülden...  * * *  İstiklal Caddesi'ndeki uzun turdan geri döndüğümüzde vakit gece yarısıydı. Törenler bitmiş, meydan boşalmıştı...  Aniden çıkan rüzgâr yaldızlı, yırtık kâğıtlar ve konfetilerle birlikte kaldırdığı naylon poşeti suratımıza çarpmasaydı belki de hiç uyanmayacak, bayram rehavetini atamadan eve dönecektik.  Ama meydandaki çöpler havalanınca altından Taksim'in bildik, tanıdık yüzü ortaya çıktı. Evsizler, sokak çocukları, tinerciler, baliciler...  Sanki başka cumhuriyetin çocukları.  Özetle birkaç saat arayla aynı cumhuriyetin üç yüzünü gördük.  Resmi, kof ve nobran yüzüyle karşılaştık, kızdık. Coşkulu, sivil yığınlarla kucaklaştık, eğlendik. Cumhuriyetin çöp gibi bir kenara fırlattığı üvey çocuklarına ağladık.  Yine de seneye oradayız.  Ve iyi ki cumhuriyet var.   Baykal: Hemen açıkla dedim   CHP Lideri Deniz Baykal, dün bu köşede çıkan ‘‘CHP, Çakıcı-Yiğit kasetini beş gün süreyle açıklamadı’’ iddiası üzerine aradı. Baykal, birkaç noktaya açıklık getirdi, aktarıyoruz:  1) Kaset CHP'ye değil, Fikri Sağlar'a geldi. Kaset hiçbir zaman Deniz Baykal'a teslim edilmedi.  2) Sağlar, Baykal Çanakkale gezisinde iken telefonla aradı, kaseti haber verdi. Baykal'ın ilk tepkisi, ‘‘Hemen açıkla’’ oldu. Ancak Sağlar, ‘‘Önce sizin dinlemeniz lazım’’ görüşünü iletti. Baykal, İstanbul'a geçti, Sağlar kasetteki görüşmenin metnini CHP Lideri'ne yolladı. Baykal metni okuyunca yine ‘‘Hemen açıkla’’ önerisinde bulundu. Ertesi gün Ankara'da kaseti dinleyince aynı görüşünde ısrarlı oldu.  3) CHP Lideri Deniz Baykal, görüştüğü Korkmaz Yiğit'e de ‘‘Kaseti açıklayacağız’’ dedi.    2 Kasım 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Siyasi ahlakın hakemi RTÜK olamaz      Enis BERBEROĞLU    Bekar bakanın bekâret tartışması Türkiye'nin abuk tabularının devamıdır. Dolayısıyla RTÜK'teki siyasi memurların hakemliği kabul edilemez.  Mesele kesinlikle Levent Kırca ve Devlet Bakanı Bayan Işılay Saygın arasında değildir. Siyasetçi Işılay Saygın hanımefendi ve kamuoyu arasındadır.  * * *  Bekâret gibi tabu konuların siyasete malzeme edilmesi tehlikelidir.  Mesela son tartışmada mağdur konumdaki Işılay Saygın daha geçen yıl yurtta kalan kız öğrencilere bekâret kontrolü yapılmasını hararetle savununca eleştirilere hedef oldu.  Merkez sağın az konuşan lideri Mesut Yılmaz, karapara ve çete sırlarını açıklayacağı vaadiyle Başbakanlık Konutu'na topladığı gazetecilere Saygın'ın bekâreti hakkında fıkra anlatınca ayıplandı.   Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere bekâret tartışmaları, Türk siyasetçisinin olgunluk seviyesini aşıyor. Bekâret denilince kimi politikacı polise, muayeneye koşuyor, bazısı -haydi yavşıyor demeyelim ama- en azından fena gevşiyor.   * * *  Hal böyle iken, deneyimli politikacı Işılay Saygın hanımefendinin bekâretini alenen ilanı, siyaseten mayınlı sahanın ihlali anlamına gelmez mi... Türkiye Cumhuriyeti'nin 55'inci hükümetinin bir bayan bakanının bekâretinden bize ne, size ne, kime ne?  Erkek bakanların sünnetini kontrol eden var mı?  İlginçtir, siyasi çamaşırların şeffaflaşması sadece Türkiye'de değil ABD'de de ciddi tartışmalara yol açıyor.  Siz bakmayın Bill Clinton'ın purosuna, Monica Lewinsky'nin lekeli elbisesine... Bunlar işin magazin kısmı.  Zaten Bill Clinton'ın başı bu nedenle belada değil.  Skandal patlak verdiğinde Clinton'a açıkça soruldu:  - Lewinsky ile cinsel ilişki yaşadınız mı?  Başkan, net olarak ‘‘Hayır’’ dedi. Sonra malum puro sahneleri benzeri detaylar ortaya çıktı. Başkan'ın yalanı yakalandı.  Demek ki dünyanın en güçlü adamı, sanıldığı gibi cinsel organı yüzünden değil, ağzından çıkan siyasi yalan nedeniyle hesap veriyor.  * * *  Hiciv sanatı, siyasi ahlakın sopasıdır.   Tansu Çiller, ‘‘Ben para için değil, memleket sevgisiyle çalışıyorum’’ dediğinde, Cumhurbaba, ‘‘Kendim için bir şey istiyorsam namerdim’’ diye gerdan kırdığında, Mesut Yılmaz, ‘‘Çeteleri temizleyeceğim’’ vaadini yinelediğinde iş Levent Kırca gibi hiciv ustalarına düşer.  O yüzden, baştan da söylediğimiz gibi Işılay Saygın hanımefendinin meselesi Levent Kırca ile değildir, seçmeniyledir.   Ne iddia ettiyse seçmenine ispatla yükümlüdür. Nasılı yine kendi tercihidir.  Araya giren ve kanal kapatan RTÜK'e gelince... Hangi hakla hakemliği üstlendiği ayrı tartışma konusudur. Ama asıl tehlikeli zarın RTÜK'teki beylerin iki kulağı arasında bulunduğu muhakkaktır.    3 Kasım 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Kazalardan ders çıkarın      Enis BERBEROĞLU    Susurluk yıldönümünde bilanço çıkarmak öyle kolay iş değil.   Aslına bakarsanız, Türkiye gibi kısa hafızasıyla meşhur ülkede Susurluk isminin unutulmamış olması bile kayda değer gelişme...  Susurluk karşısında alınan siyasi pozisyonlarda önemli fark var...  Kaza tarihindeki takkeli başbakan, Susurluk ve çete iddiaları karşısında, ‘‘faso-fiso’’ deyip geçmişti; yardımcısı sarışın hanım, trafik kurbanlarını ‘‘devlet kahramanı’’ ilan etmişti.  Maşallah siyasilerimiz kısa zamanda çok mesafe aldı. Şimdi liderler birbirlerine sövmek istediklerinde, ‘‘çeteci’’ veya ‘‘karaparacı’’ diye haykırıyor. Hükümetimiz, bir yılda 42 çete yakalamakla övünüyor. Üstelik çoğu çeteden polis çıkması kimseyi şaşırtmıyor.  * * *  Zaten mesele, Susurluk'un karanlık labirentini ve kalın isim rehberini ezberlemek değil ki... İşin o kısmı, polis ve savcılara düşer.  Susurluk için yollara dökülen, ‘‘bir dakika karanlık’’ eylemine katılan milyonların ortak düşü ortada:  Çetelerin yuvalandığı Susurluk devleti temizlensin. Siyaset ve ekonomi şeffaflaşsın. Umutlar yeni trafik kazasına bağlanmasın...  Yaşananlardan ders alınsın.  * * *  Susurluk dosyasına fazla meraklı olmayanlar bile herhalde Erol Evcil ismini biliyordur. Alaattin Çakıcı'nın yakın arkadaşı... Başbakan'la görüşen, bürokrasiye uçak tahsis eden, mafya-siyaset-ekonomi üçgeninde zenginleşen, 12 Eylül sonrasi ekonomi-politiğin prototip işadamı...  Hürriyet, dün Erol Evcil ve Türkiye'nin en köklü bankası olan İş Bankası arasındaki kredi ilişkisini belgeledi.  Habere göre İş Bankası, 1994-96 yılları arasındaki 22 aylık sürede Erol Evcil'e 30 ayrı paket halinde toplam 175 milyon dolarlık kredi tahsis etti. Bugünkü değeri 50 trilyon Türk Lirası'na ulaşan krediler için İş Bankası Yönetim Kurulu'nda toplam 23 ayrı onay kararı çıkartıldı.  Kredilerin bir bölümü doğrudan Erol Evcil'in şahsına, kalan bölümü ise Evcil'e ait olan Eze Zeytin, Erev Tekstil, Eşrefoğlu Sigorta, EEV Otomobil gibi şirketlere açıldı. Kredilerin büyük bölümünün DYP Lideri Tansu Çiller'in başbakanlığı döneminde tahsis edildiği ortaya çıkıyor.   Yalnızca 23'üncü kredi paketi Refahyol dönemine ve bir önceki 22'nci kredi paketi de Anayol dönemine rastlıyor.  * * *  İş Bankası'nda bu aybaşında görev değişimi yaşandı.   Genel Müdür Ünal Korukçu emekliye ayrıldı, yerine Ersin Özince geldi.  Banka Yönetim Kurulu Başkanı Burhan Karagöz, İş Bankası çalışanlarına 28 Ekim tarihinde iki sayfalık mektupla seslendi. Bankadaki yönetim değişikliği hakkındaki mektupta, Erol Evcil'e açılan krediye de değinildi:  ‘‘Çok fazla etkisinde kaldığımız Eze Zeytin işindeki ezikliğimizden artık sıyrılalım. Tam manasıyla işimize bakalım. Eze Zeytin işinde bir kazadır oldu. Tedbirleri alındı, karşılıkları ayrıldı. Bir süre içinde rayına oturacak, kayıplarımız telafi edilecektir. Artık moral olarak etkisinden çıkalım. Başımızı dik tutalım...’’  Gözüken o ki, İş Bankası yönetimi, 30 ayrı kredi paketini kaza sayıyor.  Teşbihte hata olmaz... 23 ayrı yönetim kurulu onayı taşıyan bu kredilere sadece kaza denilirse, tıpkı Susurluk'ta olduğu gibi banka ve kredi müşterisi arasındaki ilişkilerin araştırmaya muhtaç olduğu anlaşılır.  İş Bankası, cumhuriyet mirasıdır.  Sakın unutulmasın!    4 Kasım 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Almanlar'a göre Karases'in gücü      Enis BERBEROĞLU  ‘‘Karases’’ diye anılan Cemalettin Kaplan ekibinin gücü hakkında Türk ve Alman kaynakları farklı bilgiye sahip...  Türk güvenlik ve istihbarat birimleri, Cemalettin Kaplan ekibinin uçakla Anıtkabir'e intihar dalışı yapacak ölçüde örgütlü ve teknik altyapı sahibi olduğuna inanıyor. Oysa Alman meslektaşları, Cemalettin Kaplan cemaatinin son yıllarda ciddi kan kaybına uğradığı kanısını taşıyor.  Belki hatırlarsınız, benzer çelişki, Cemalettin Kaplan'ın Almanya'da düzenlediği bir salon toplantısında çekilen görüntülerin özel bir kanalda yayını üzerine yaşanmıştı.  Koca adamların, başlarında sarık, göbeklerine kadar sakalla, çocuk gibi ellerinde oyuncak tüfeklerle slogan atıp salonda turlamaları toplumun büyük kesimini paniğe sürüklemişti. Ne var ki aynı tepki, Almanya'da yaşayan ve bu tür meczuplara alışmak zorunda kalan Türk cemaati tarafından paylaşılmamış, gülünüp geçilmişti.  * * *  Federal Anayasayı Koruma Örgütü, Almanya'nın en güçlü istihbarat servisidir. İşi, anayasayı tehdit eden radikal kişi ve grupları izlemektir. Örgüt yılda bir kez bulgularını kamuoyuna açıklar. Çeşitli radikal örgütlerle ilgili yorumunu yıllık raporuna yansıtır.  Örgütün 1997 yılı raporunda, Cemalettin Kaplan'ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu Metin Kaplan'ın konumuna ilişkin bilgi de yer aldı.  Rapora göre, Cemalettin Kaplan'ın ölümüyle birlikte ‘‘Karases’’ ekibi etki ve önemini büyük ölçüde yitirdi. Hatta taraftar sayısı 3 binden (1995), 1.500'e geriledi.  * * *  Ancak, sözde hilafet devleti ilan eden ‘‘Karases’’ ekibinin zayıflaması, Almanya'da yaşayan ve Türkiye'deki laik düzeni hedef alan radikal grupların güçten düştüğü anlamına gelmiyor.  Federal Anayasayı Koruma Örgütü'ne göre, Almanya'daki Türk şeriatçılarının sayısı 1991 yılından itibaren sürekli arttı.  1991'de 19 bin 150 kişi olan bu sayı, 1992'de 19 bin 900'e, 1993'te 21 bin 200'e, 1994'te 26 bin 380'e ve 1995'te 31 bin 800'e yükseldi. 1996 yılında ise aynı rakam küçük bir düşüşle 30 bin 900'e indi.  Alman istihbarat örgütü, bu ülkedeki en kalabalık Müslüman derneği, Milli Görüş olarak kayda geçiriyor.  Milli Görüş'ün 500 şubesi ve 26 bin 500 üyesi bulunuyor.  * * *  Eğer Alman verileri doğruysa... Cumhuriyet düşmanları ile mücadele ederken gereksiz efsaneler yaratmayalım. Hedeften şaşmayalım.    5 Kasım 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Mafya neden banka peşinde      Enis BERBEROĞLU   Vaktiyle Bertrold Brecht sordu: ‘‘Banka soymak mı suç, banka kurmak mı?...’’ Sanırım yeni dünya düzeninde bu sorunun pek anlamı kalmadı.  Çünkü hırsızların banka kurması veya banka satın almasını zorlaştıran engeller liberal ekonomi adına kaldırıldı.  Yanlış anlamayın, sadece Türkiye'de değil...  Proftebank, Tekno-Bank, Pragma-Bank, Mosbisnizbank, Kuzbassprombank... Bu Rus bankalarının sahip veya tepe yöneticileri mafya tarafından öldürüldü. Belki kurbanlar da mafya üyesiydi, kim bilir?  Rusya'da serbest ekonomiye geçişin ilk yıllarında 110 bin olan mali suç sayısı birkaç yıl içinde 300 bine çıktı. Rus mali sisteminin sadece sahtecilik yoluyla uğradığı zarar 800 milyon doları buldu.  Kısacası, bankaya mafya teveccühü necip Türk milletinin dahiyane buluşu değil, uluslararası bir eğilim.  * * *  Bankalar, ekonominin kan damarı, güven esasına göre çalışan kurumlar. Acaba mafyanın eline geçmesi nasıl önlenir?  Hemen söyleyelim; kolay ve kestirme yolu yok.   Aslında zorunlu yapısal adım belli: Paranın rengini ortaya koyacak düzenlemelerle kayıtdışı ekonominin alanını daraltmak, karaparayı ortaya çıkarıp cezalandırmak.  Bu işin yasal kısmı...  Ama banka patronlarına düşen ahlaki görevler de yok değil.   Örneğin, bankayı cüzdan gibi kullanmak, mafyaya ilham vermiyor mu?  Hiç düşündünüz mü, mafya neden banka satın almak ister?  Herhalde Kızılay'a bağış yapmak amacıyla değil.   Mafya bankacılığa terfi ederse, ilk işi tasarrufçunun parasını şahsi kasasına, şirketlerine pompalamak olur.  Peki tam da aynı suçu işleyen ama namuslu geçinen banka patronlarına ne demeli... Bu ahlaki defo, mafyaya açık davetiye değil mi?  * * *  Demek ki mali sistemde mafyaya geçit veren ciddi arıza var.  Nitekim Akbank İdare Meclisi Reisi Erol Sabancı, dün Yeni Yüzyıl Gazetesi'nde yayımlanan söyleşisinde bu yapısal sorunu anlattı...  Sabancı'ya göre sorun sınırsız mevduat güvencesinde yatıyor. Devletin tanıdığı bu güvence yüzünden iyi banka ile kötü banka ayrımı kalmıyor.  Sabancı, biraz teknik dille, ‘‘Mevduat güvencesi korumasının ardına sığınan bankalar kendi bilançolarında taşıdıkları riskle bağlantılı olmadan yüksek faiz vermektedir’’ diyor. Tercümesi, ‘‘Nasıl olsa batsam da devlet ödeyecek’’ rahatlığı anlamına geliyor. Tasarruf sahibi de aynı güvence yüzünden iyi banka yerine riskli, ama yüksek faiz veren bankaya yöneliyor.  Faiz piyasada yüzde 100 iken, yüzde 150 vermenin faturası yok mu? Varsa kim ödüyor?  Erol Sabancı, bu sorunun yanıtında daha açık konuşuyor:  ‘‘Dün Türkbank, bugün Bankekspres için gerekli para Mevduat Sigorta Fonu'nda var... Peki fon bitince ne olacak?’’  Yani kötü yönetilen bankanın zararı diğer bankalardan yapılan kesintilerle ödeniyor. Ve o bankalar da bu zararı tasarrufçuya yansıtıyor.   Erol Sabancı, bankaların devlet gözetimine alınması anlamına gelen 64'üncü maddeyi eleştiriyor. Çünkü bu maddeye sığınan, riski devlete yükleyip bankasını kurtarıyor. Yaptığı yanına kâr kalıyor.  * * *  Özetlersek, bankacılık sektörü duayeninin çizdiği tabloya göre, bazı maceracı banka patronları mafya üslubuyla piyasaya giriyor.   Sırtını devlete dayayıp para topluyor. Bu paraları şahsi serveti sayıyor. Soygunun faturası devlete ve tasarrufçuya çıkıyor.  Peki şimdi anladınız mı neden Alaattin Çakıcı bankacılıkla o kadar yakından ilgili?    6 Kasım 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Kaplan ve Apo kimin eseri?      Enis BERBEROĞLU      Öfke baldan tatlıdır, ama tadında bırakılmalı. Rusya veya Almanya'nın bir ucundan girebilsek bile, çıkana kadar yorulma ihtimalimiz yüksek. O nedenle, derdimize çareyi sadece küfürde aramak beyhude gayret...  Üstelik, belki biraz sakinleşirsek, katil Apo'nun ve Kaplan isimli meczubun Rus veya Alman imalatı olmadığını hatırlarız. Sakın unutmayın ki, her ikisi de halis Türk malıdır. Hem de sözlük anlamıyla...  * * *  Cemalettin Kaplan'ın Türkiye'de müftülük yaptığı malum... Peki Almanya'ya Türk devletinin görevlisi olarak yollandığını da biliyor musunuz?  Dünkü Cumhuriyet'te yayınlanan MİT raporundan aynen aktarıyoruz:  ‘‘Kaplan'ın 1975 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yurtdışındaki Türk işçilerinin dini inançlarının zayıflamaması için Almanya'ya gönderildiği, kendisine 1985 yılına kadar emekli maaşı ödendiği...() Kaplan'ın Almanya'ya gider gitmez oradaki işçilerin duygularını sömürmeye başladığı...’’  Hayret, 12 Eylül darbecileri, hapisteki gençler için ‘‘Asmayıp da besleyecek miyiz?’’ türü tasarruf tedbirlerini tartışırken, bizzat Kenan Evren tarafından ‘‘Karases’’ ismi takılan Cemalettin Kaplan'a emekli maaşı ödemekte neden sakınca görmediler?..  Sahi, acaba neden?   Yoksa askeri yönetim, tüm o düşman söylemine rağmen Kaplan'ı hâlâ devlet görevlisi sayıyor olmasın?  O tarihlerde Almanya'da yaşayanlar bilir...  Cemalettin Kaplan, 1970'li yılların sonuna kadar o tarihte Milli Selamet Partisi ismini taşıyan bugünkü Fazilet'in Avrupa'daki ayağı sayılan Milli Görüş çizgisindeydi. Ancak Köln'de düzenlenen konferansta Kaplan ve Milli Görüş'ün yolları ayrıldı. Kaplan cemaati ‘‘kravatlı’’ Necmettin Erbakan'ı laik düzenin kölesi ilan etti.  Milli Görüş taraftarları, Kaplan'ın bu çıkışını yıllardır tartışır. En azından Milli Görüş çevrelerinde yaygın kanaat, Cemalettin Kaplan'ın Milli Görüş'ü parçalamak amacıyla Türk devleti tarafından görevlendirildiği, ancak daha sonra kontrolden çıktığı yolundadır.  * * *  Zaten Türk devletinde bu tür öykü çok. Mesela Abdullah Çatlı...  Ama gelin biz Apo'nun yükselişini hatırlayalım. Rahmetli Uğur Mumcu hain suikasta kurban gitmeden kısa süre önce kaleme aldığı günlük yazılarında Apo'nun mazisini deşti. Uğur Mumcu, Apo'nun o tarihteki kayınpederinin devlet görevlisi olduğuna işaret etti.  Nitekim Apo da Mumcu'nun öldürülmesinden sonra aynı konuya değinerek Türk devletini ti'ye aldı. ‘‘Bizi kullanmak istediler, ama boşa çıkardık, verdikleri paraları yedik’’ dedi.  * * *  Amacımız komplo teorisi kurmak değil. Apo veya Kaplan gibi meczuplar, kim tarafından yaratılmış olursa olsunlar, ancak iç ve dış toplumsal dengeler sayesinde ayakta kalabilirler. O yüzden bataklığı kurutmadan sivrisineğe kızmanın âlemi yoktur.    7 Kasım 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Lanetliler galerisi      Enis BERBEROĞLU         Gazetedeki fotoğrafta orta yaşlı, açık tenli, hafif toplu, halim-selim aile babası gibi gözüküyor. Ama resimaltına göre adı Avni Musullulu. Veya meşhur olduğu lakabıyla Sarı Avni...  Alaattin Çakıcı efsanesiyle büyüyen genç kuşak Sarı Avni'yi pek bilmez. Oysa Sarı Avni, Türk mafyasının ilk uluslararası başarı öyküsünün sahibidir. Misak-ı Milli sınırlarına sıkışan Türk suç örgütlerini yabancı pazarlara açan, lig atlatan büyük patrondur. Abarttığımızı düşünüyorsanız, kısa özgeçmişine göz atın.  * * *  1942 yılında doğan ve ilk ismi Yaşar Avni Karadurmuş olan kahramanımız mahkeme kararıyla Musullulu soyadını aldı.   1983 yılında ABD'de yakalanan uyuşturucu çetesi bu ülke polisini hayrete düşürdü. Uyuşturucu şebekesinin ülkeye yayılan piza lokantalarını satış noktası gibi kullanması nedeniyle, operasyonun adı ‘‘Piza Connection’’ (Piza Bağlantısı) olarak kaldı.   Piza çetesinin yüz milyonlarca dolarını aklayan büyük şefin Sarı Avni olduğu ortaya çıktı. Musullulu'nun, 1982-85 yılları arasında 1.5 milyar dolarlık karapara akladığı saptandı.  Avni Musullulu'nun karapara operasyonlarındaki gözde bankası BCCI idi. Yani batışıyla birlikte sayısız gizli servisi, uyuşturucu baronunu finanse ettiği ortaya çıkan şaibeli banka.  Sarı Avni'nin Piza Bağlantısı'ndaki ortağı Hacı Mirza'nın elinde kalan 600 kilo eroinin kaynağı da büyük tartışma yarattı.   Çünkü Mirza'ya İranlı resmi görevliler tarafından teslim edildiği belirlenen eroinin ABD'de birkaç yıl sonra patlak verecek İrangate skandalının ilk habercisi olduğu sonradan anlaşıldı.  Sarı Avni'nin tam göbeğinde yer aldığı karanlık ilişki ağı, Lübnan'da Muhammed Şekerci ve İsviçre Adalet Bakanı Elizabeth Kopp'un Şekerci ile çalışan eşine kadar sıçradı. Bayan Bakan istifa etmek zorunda kaldı.  Ama maşallah deyin Türkiye'de taş oynamadı.  Operasyonun Türkiye ayağı Behçet Cantürk, kanıt yetersizliğinden beraat etti. MİT raporuna kadar geçen, ‘‘Sarı Avni, Tahsin Şahinkaya'ya yurtdışında villa aldı’’ iddiası tarihin tozlu arşivine emanet edildi.  * * *  İki gazeteci, Cengiz Erdinç ve Doğan Yurdakul, yakın tarihimizin tozunu sildiler. Aylarca süren çalışmalar sonucunda ortaya ‘‘Siyaset, mafya, bürokrasi ilişkilerinde Kim Kimdir?’’ haritası çıktı. Erdinç ve Yurdakul, karanlık dünyanın ‘‘Kim Kimdir’’ kitabına Çetele ismini uygun gördüler.   Susurluk süreci gösterdi ki asıl büyük suç, toplumun cehaleti. Çetele'yi okuduğunuzda bir gerçeği daha iyi kavrıyorsunuz: Çoğu olayda hep aynı isimler var. Yaşamımızı zehir edenler aslında bir avuç çeteci.  Yurdakul ve Erdinç, çeteci potrelerini toplamışlar, Lanetliler Galerisi gibi sergilemişler. Mutlaka gezin, ibret alın.    9 Kasım 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Körler ve sağırlar hep karşılaşırlar      Enis BERBEROĞLU       Gazete manşetleri yine insanı paranoyaya sokacak ölçüde tuhaf rastlantılarla dolu... Sarı Avni, Abdullah Çatlı, Sedat Bucak isimleri havada uçuşuyor, başlıklar sanki iki yıl öncesine dönülmüş gibi, ‘‘Kim koruyor?’’ türü imalı soru işaretleri taşıyor.  Akşam Gazetesi'nin manşetinde küçük bir kasaba avukatının ilginç öyküsü var. Habere göre, Burhaniye'de denize sıfır hazine arazisinde turistik tesis işleten avukat Mehmet Ongur'un rahatı 2 yıl kadar önce kaçtı.   Tesisine komşu Banker Mustafa Atalay'ın arazisini zorbalıkla ucuza kapatan çete, avukatı da tehdide başladı.   İşte tam bu sırada, avukat Mehmet Ongur, Altınoluk Oba restoranda aynı masada yemek yiyen dört kişiye rastladı.  Masadakiler, DYP milletvekili Sedat Bucak, polis şefi Hüseyin Kocadağ, Mehmet Özbay takma ismini kullanan Abdullah Çatlı ve Rıza Ekşioğlu diye tanınan Avni Musullulu (Sarı Avni) idi.   Masadakilerden ikisi bu yemekten çok kısa süre sonra Susurluk'ta meydana gelen trafik kazasında ölünce avukatın üstündeki ‘‘Araziyi tahliye et’’ baskısı kalktı. Avukat yine de çenesini tutmayı yeğledi, ancak Sarı Avni yakalandıktan sonra konuştu.  * * *  Öykü böyle... Detaylarını bir kenara atalım, geriye bir ‘‘Son yemek’’ tablosu kalıyor. Bir parlamenter, bir polis şefi ve aranan iki suçlu.  Demek ki Altınoluk denklemi, Susurluk kazasından bile daha anlamlı.  Malum, Susurluk'ta bir parlamenter, bir polis ve bir suçlu vardı.  Altınoluk'ta parlamenter ve polisle tanışık suçlu sayısını ikiye çıktı.  Denkleme yeni giren Sarı Avni'nin geçmişine bakalım.  Sarı Avni'nin Türkiye-Avrupa-ABD ekseninde yürüttüğü uyuşturucu ticaretinde iki ortağı vardı.   Türkiye'de Behçet Cantürk, İsviçre'de Paul Waridel.   Polis şefi Hüseyin Kocadağ'ın Behçet Cantürk'le oldukça yakın ilişkide bulunduğu iddiası hep gündemdeydi. Şimdi Cantürk'ün bir anlamda patronu olan Sarı Avni ile aynı masada yemek yediğini öğreniyoruz. İlginç değil mi?  Waridel, kendi ifadesine göre ‘‘Yunanistan Gizli Servisi'yle irtibatlı’’ bir uyuşturucu kaçakçısı... Waridel İsviçre'de çalışıyor. Tam da aynı tarihlerde, Abdullah Çatlı İsviçre'de uyuşturucu kaçakçılığından yakalanıyor. Hakkında açılan davanın belgeleri aylar sonra Susurluk Komisyonu'nda hasıraltı ediliyor.  * * *  ‘‘Susurluk aydınlatılmalı’’ söylemi artık fazla anlam ifade etmiyor. Aslında ortada yeterince bilgi var.   Mesele Susurluk sanıklarının koordinatlarını doğru saptamaktır.   Susurluk asla ‘‘milli sorun’’ değildir. Susurluk'un uluslararası irtibatlarını anlamadan bilmeceyi çözmek imkânsızdır.    10 Kasım 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Sanki olmuş elma gibi düşüyorlar      Enis BERBEROĞLU      Hayırdır inşallah, yıllardır aranan suçlular sanki olmuş elma gibi tek tek daldan düşmeye başladı. Alaattin Çakıcı, Sedat Peker, Kürşat Yılmaz, Sarı Avni... Ve son olarak Fikret Öngen.  İnanın Fikret Öngen'in yakalanması en az diğer dört ünlü kabadayının ele geçmesi kadar önemli. Çünkü Öngen, yakın tarihin en ilginç banka soygunlarının fikri mimarıdır. Kemal Horzum ve Yahya Demirel olaylarında polis ve yargıyı engelleyen siyasi himayenin adını koyacak kilit isimdir.  * * *  Fikret Öngen'in adı ilk kez Kemal Horzum'un Emlak Bankası'nı 80 milyon dolar dolandırması yüzünden duyuldu. Fikret Öngen, Horzum kredilerini veren Kızılay Şubesi'nin genç müdürüydü. Mülkiyeli geçmişi ve sol çevrelerle yakın ilişkisi sayesinde uzun süre korundu.   Trilyonluk soyguna karışan Öngen'in savunması çok ilginçti, ‘‘Ben hırsız olsam’’ diyordu, ‘‘Kaç senedir aynı beyaz pardösü ile dolaşır mıyım?’’...  Ne yazık ki beyaz pardösü illüzyonu uzun süre Fikret Öngen'in uyguladığı teknolojik soygun yöntemini gizledi. Aslında bu yöntem çok basitti:   1) Banka yetkilisi, soyguncu şirketle (o örnekte Kemal Horzum'la) anlaşıyordu.   2) Şirket (Horzum) yabancı bankalardan kredi istiyor, kefil olarak da anlaştığı bankayı gösteriyordu.   3) Yabancı banka, Türk meslektaşına kefaleti teyit etmesini istediğinde, banka yetkilisi (Öngen) gizli şifreyle ‘‘olur’’ yanıtını veriyordu.   4) Yabancı banka, soyguncu şirkete krediyi veriyor, ama kefil olarak gösterilen bankanın haberi bile olmuyordu.  5) Sonuçta soyguncu şirket paralarla ortadan kayboluyor, yabancı banka kredi vadesi dolunca Türk bankasının kapısına dayanıyordu.  Ve Türk bankası, dış kredi itibarını yitirmemek için zorunlu olarak ödemeyi yapıyor, zararı sineye çekiyordu.  Bu yöntem ilk kez 1980'li yılların başında İş Bankası'nın İstanbul'daki büyük şubelerinden birinde başarıyla denendi. 1983-85 arasında Öngen tarafından Horzum'a açılan ve toplamı 80 milyon doları bulan kredilerde aynı yöntem bir daha uygulandı.  * * *  Mahkeme, tutuksuz yargılanan Fikret Öngen'e on yıl hapis cezası verdiğinde genç bankacı ortadan kayboldu...  Ama fazla uzun zaman için değil. Çünkü 1988 yılının Ağustos ayında Şekerbank'ta büyük bir kredi vurgunu ortaya çıkarıldı.   Şekerbank'tan Yahya Demirel'in Defkur şirketine usulsüz 20 milyon 50 bin dolar tutarında kredi kefaleti verildiği anlaşıldı.   Senaryo Horzum olayını hatırlatıyordu. Yine bankanın gizli şifrelerinin yetkisi olmayan kişilerce kullanıldığı iddiası gündemdeydi.   Açılan davada önce Şekerbank Dış İlişkiler Müdürü mahkûm oldu, ardından Yahya Demirel'e 15 ay hapis cezası verildi. Ama Yeğen Bey, bu cezayı yatmadan kurtuldu. İlginç detay, Fikret Öngen'in Demirel Ailesi'nin yanında Finans Koordinatörü olarak çalışmasıydı.  Fikret Öngen ismi uzun bir aradan sonra Gülay Aslıtürk olayıyla yine gündeme geldi. Gazeteci Uğur Dündar, Şişli Belediyesi'ni soyan çetenin fikir babasının Öngen olduğunu yazdı.  * * *  Horzum ilişkileri nedeniyle bu ülkenin Başbakan Yardımcısı istifa etti. Yeğen Demirel nedeniyle henüz istifa yok. Ama Fikret Öngen gerçekleri anlatmaya başladığında bakalım neler olacak?..    11 Kasım 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Merkez sağın tek çaresi ikinci tur      Enis BERBEROĞLU TÜSİAD'ın, Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Doçent Seyfettin Gürsel'e hazırlattığı iki turlu seçim sistemi raporu, kapsamlı veri çalışması ve teknik hesaplara dayanıyor... Tek cümle ile özetlemek o kadar zor değil: Merkez sağ, ancak iki turlu seçimle iktidara gelebiliyor.  TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Bülent Eczacıbaşı ile Yönetim Kurulu Başkanı Muharrem Kayhan, önceki geceki yemekli toplantıda Doçent Seyfettin Gürsel'in çalışmasını bir grup gazeteciye tanıttılar.  TÜSİAD'ın modeli, seçim sisteminde üç ana değişiklik öngörüyor:  1) Dar bölge sistemi benimseniyor. 500 seçim bölgesi yaratılıyor.  2) Her bölgede yüzde 50 oyu alan aday seçimi kazanıyor. Hiçbir aday bu oyu toplayamazsa, önde giden iki parti ikinci turda yarışıyor.  3) Partiler seçim ittifakları kuruyor.  * * *  Doçent Seyfettin Gürsel ve TÜSİAD Genel Sekreteri Haluk Tükel'in birlikte sundukları modelde altı ayrı senaryo var.  Gerçekleşme ihtimali en yüksek olan dört senaryo raporda tek turlu ve iki turlu seçim sistemine göre sınanıyor.  Mesela, gelecek seçimden sonra yeniden ANAP-DSP koalisyonu kurulabilmesi için yüzde 46 oy gerekiyor. Bugünkü anketlere göre iki partinin oy toplamının bu rakamı bulması mümkün gözükmüyor.   Oysa iki turlu seçim sisteminde ANAP-DSP ittifakı (karşısında FP-DYP-MHP ittifakı kurulsa bile) yüzde 36.5 oyla iktidarı yakalama şansı buluyor. Yani iki turlu-ittifaklı sistemde ANAP-DSP koalisyonunun iktidar çıtası tek turlu seçime göre 9.5 puan azalıyor.  İkinci senaryoda öngörülen ANAP-DYP çoğunluğu, tek turlu seçimde ancak yüzde 44 oyla mümkün. İki turlu sistemde, Anayol'un karşısına, DSP-CHP ve FP-MHP ittifakı çıksa bile yüzde 35 oyla iktidar kapısı açılıyor.  Fazilet Partisi-DYP koalisyonu için tek turlu seçimde yine asgari yüzde 42 oy tabanı gerekiyor. Oysa bu iki parti, iki turlu seçimde, ANAP-MHP, DSP-CHP ittifakları karşısında yüzde 39'luk oy oranıyla iktidar olabiliyor.  Merkez sol ittifakın işi, her iki halde zor. DSP-CHP koalisyonu için, tek turlu seçimde en az yüzde 48 oy zorunlu. İki turlu seçimde karşılarında oluşacak Anayol ve FP-MHP ittifakları yüzünden iktidar için en az yüzde 38 oy toplamaları gerekiyor.  * * *  İki turlu seçim sisteminde ANAP ve DYP'nin avantajı çok açık.  Veri A.Ş. tarafından geçen ay yurt genelinde yapılan bir araştırmada seçmenin ikinci tercihi soruldu. Genellikle merkez sağ karakterli Türk seçmeninin ikinci tercih şampiyonları, beklendiği gibi ANAP ve DYP çıktı. DYP ikinci tercihlerde yüzde 12.7, ANAP yüzde 12.4 oy aldı. Buna karşılık, seçmenin sadece yüzde 4.9'luk bölümü ikinci tercih olarak Fazilet Partisi'nin adını verdi. HADEP'te bu oran binde 3'e kadar geriledi.  İkinci tercihte önde giden partilerin iki turlu seçimde favori gözükmeleri son derece doğal. Nitekim, gazeteci ve TÜSİAD yöneticilerinin iki saat süreyle denedikleri hemen her formülde ANAP, tek turlu seçim sistemine göre daha fazla milletvekili çıkardı.  (Meraklısı için not: Merkez sol ancak ANAP-CHP-DSP koalisyonu ile iktidara gelebiliyor. Önkoşulu, ANAP'ın yüzde 21, DSP'nin yüzde 17 ve CHP'nin yüzde 14 oy alması.)  * * *  TÜSİAD Başkanı Muharrem Kayhan, önümüzdeki nisan ayındaki seçimin iki turlu yapılmasının mümkün olmadığını kabulleniyor. Ama belki de bu seçim sonucunun görülmesinden sonra iki turlu sisteme geçileceği umudunu yitirmiyor.  Liderleri diktatör haline getiren Siyasi Partiler Yasası dururken neden seçim sisteminin değişmesi gerektiği sorusu ise anlaşılan TÜSİAD'ın öncelikli meselesi değil.    12 Kasım 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Mafya ve Başbakan      Enis BERBEROĞLU   İşadamı Korkmaz Yiğit'in hükümet krizi yaratan ifşaatını analiz etmeden önce kritik bir soruya yanıt aramak zorunludur: Korkmaz Yiğit'in sözleri ne ölçüde gerçeği yansıtıyor?  Sanırız, önceki gece Korkmaz Yiğit'i TV ekranından izleyen herkesin aklına takılan ilk soru bu yöndedir.  Üstelik maalesef bu konuda tarafsız hakeme gitmek mümkün değildir.   Çünkü bu iddiaları araştıracak teftiş kurullarının eli kolu bağlıdır. Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun, doğrudan Mesut Yılmaz'ı hedef alan bu dosyada çarpacağı duvar çok kalındır.  Bugün yargıyla sorunu nedeniyle hükümete rest çekerek kaset açıklama yolunu seçen Korkmaz Yiğit'in en azından ‘‘suç ortağı’’ olduğunu fark etmesi fazla zaman almayacaktır. Dolayısıyla gerçek peşindeki sürek avı ilk anda sanıldığı kadar kolay değildir.  * * *  Korkmaz Yiğit'in kasetindeki iddialar eğer doğruysa, ortaya ilginç bir çelişki çıkıyor. Çünkü belki farkındasınız, bu ülkenin Başbakanı her fırsatta mafya ile mücadele ettiğini açıklıyor.   Gelin Başbakan'ın bu iddiasını Türkbank ihalesi özelinde sınayalım.  Mafya bir ihalede önce ne yapar?   Katılımı sınırlar, bazı taliplerin ihaleye teklif vermesini zorbalıkla önlemeye çalışır.   Tıpkı Türkbank ihalesinde olduğu gibi.   Ancak Korkmaz Yiğit'in açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla, tehdidin kaynağı sadece Alaattin Çakıcı değildi. Ekonomi Bakanı da bazı işadamlarını haklarındaki dosyalarla korkutarak ihaleden çekilmeye zorladı...  Mafya bir ihalede başka ne yapar?  Katılanların belirli bir fiyat sınırının üstüne çıkmasını önler, böylece adına çalıştığı kişi veya şirketin, malı ucuza kapatmasını sağlar...  Alaattin Çakıcı bu amaca hizmet etti.  Peki Mesut Yılmaz'ın, işadamlarına ‘‘Türkbank ihalesinde 505 milyon doları geçmeyin’’ telkini nasıl yorumlanmalı...  Mafya bir ihalede üçüncü olarak ne yapar?  Mali gücü yeterli olmayan müşterisine yardım ister.  Tıpkı Alaattin Çakıcı örneğinde olduğu gibi.  Ancak Mesut Yılmaz ve Ekonomi Bakanı Güneş Taner'in ‘‘Fiyat çok yükseldi, param yetmiyor’’ diye panikleyen Korkmaz Yiğit'e acilen kredi ve teminat mektubu sözü vermelerine ne demeli?  Son bir soru: Mafyanın en klasik gelir kapısı nedir?  Haraç...  Peki, özel bir bankadan Korkmaz Yiğit için ısrarla ve hükümet zoruyla 100 milyon dolar kredi istemek hangi gerekçeyle izah edilir?  * * *  Anlaşıldığı kadarıyla, Türkbank ihalesinde Alaattin Çakıcı'nın yöntemi şeffaf ve basit. Hükümetinki karmaşık ve örtülü...  Ne var ki hem mafya, hem de hükümet bu ihalede aynı amaca hizmet etti.  Sonuçta mafya Alaattin Çakıcı hapiste, hükümet iktidarda... Adalet nerede?    13 Kasım 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Doğrularda buluşmak      Enis BERBEROĞLU   Şaibeli işadamı Korkmaz Yiğit'in, Başbakan Mesut Yılmaz ve Devlet Bakanı Güneş Taner'i hedef alan iddialarını ezberledik. Yılmaz, Taner ve bazı işadamlarının yanıtlarını Arena'da izledik.   Önümüzde iki seçenek var... Ya eksik bilgiyle herkese ait ‘‘yanlışları’’ ayıklamaya çalışacağız... Veya hem Korkmaz Yiğit'in, hem de suçlanan tarafların teyit ettiği ‘‘ortak doğruları’’ vurgulayacağız.  İkinci yolu izleyelim.  * * *  Korkmaz Yiğit'in kasetinde, ihaleden bir gece önce Başbakan Mesut Yılmaz'ın Türkbank'a talip olan Ahmet Zorlu ile görüştüğü bilgisi vardı.   İDDİA: Korkmaz Yiğit, rakibi Ahmet Zorlu'nun Türkbank ihalesinde en fazla 505 milyon dolara kadar çıkacağı bilgisinin kendisine Başbakan Mesut Yılmaz tarafından işadamı Kamuran Çörtük aracılığıyla iletildiğini açıkladı.   DOĞRULAMA: Başbakan Mesut Yılmaz, Ahmet Zorlu ile bu görüşmeyi yaptığını teyit etti. Zorlu'ya 500 milyon doların üzerine çıkması telkininde bulunduğunu söyledi, ‘‘Onlar 505'e çıkarız dediler’’ diye aktardı.   Yılmaz aynı gecenin devamını şöyle anlattı: ‘‘Gece 12.00-01.00 arasında ise Çörtük'ü aradım. O sırada televizyon pazarlığı için Yiğit'le berabermiş, pazarlık yapıyormuş. Niye aradım? Zorlu konuşmamız sırasında bana, ‘O şahsın (Korkmaz Yiğit) Çakıcı ile beraber olduğunu bütün İstanbul biliyor' dedi. Ben de Çörtük'e dedim ki: ‘500'ün altında veremeyiz, ciddiyse üstüne çıkması lazım.' Böyle bir şey söylendi. İlişkiyi herkes biliyormuş, ‘Böyle bir şey varsa girmesin' dedim.’’  SORU: Haydi diyelim ki Başbakan, Zorlu'nun fiyatını Korkmaz Yiğit'e pazarlığı kızıştırmak ve bankanın fiyatını yükseltmek için verdi...  O zaman neden doğrudan Korkmaz Yiğit'i aramadı da Çörtük'ü aracı olarak kullandı... Bu aracılık iş dünyasında ‘‘nüfuz ticareti’’ sayılmaz mı?   Tam o saatlerde Korkmaz Yiğit'le Kamuran Çörtük arasında televizyon kanalı pazarlığı sürdüğünü öğrenen Başbakan, Yiğit'in çok işine yarayacak bu gizli bilgiyi Çörtük'e emanet ederek yarattığı avantajın farkında mı? Farkındaysa umursuyor mu?  * * *  Korkmaz Yiğit'in kasetinde Devlet Bakanı Güneş Taner'in Yapı Kredi Bankası'ndan kredi sözü verdiği iddiası kayıtlıydı.   İDDİA: Korkmaz Yiğit, hem medya hem de banka sahibi olmaya parası yetişmeyince Güneş Taner devreye girdi, yardım etmek istedi. Bakan'ın evinde bankacılarla buluşuldu. Banka krediyi vermeyince Bakan'a şikâyet edildi.  DOĞRULAMA: Taner, Yapı Kredi sahibi Mehmet Emin Karamehmet ve tepe yöneticisi Osman Berkmen evinde konukken, Korkmaz Yiğit'in geldiğini kabul ediyor. Huzurunda Yiğit'in bankadan kredi istediğini doğruluyor. Daha sonra kredi başvurusu reddedilince Yiğit'in kendisini aradığını, bu telefon üzerine bankaya ‘‘Neden kredi açılmadığını?’’ sorduğunu anlatıyor.  SORU: Rastlantının böylesine inanılır mı?  * * *  Gördüğünüz gibi durum umutsuz değil, ortak doğrular çok. Gerisi yarına.    14 Kasım 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Yiğit ve Bakan Emlak Bankası'nda      Enis BERBEROĞLU      Önce Başbakan Mesut Yılmaz ve hükümetini Apo'nun Roma'da yakalanmasına yol açan süreçte izledikleri doğru politika için kutlamak gerekiyor.  * * *  Dün bu köşede başladığımız analize devam edeceğiz.   Korkmaz Yiğit'in santaj kasetindeki iddialar ve Mesut Yılmaz'ın bu suçlamalara yanıtlarındaki bazı ortak noktalara dün dikkati çektik.   Bugün bazı yanıtsız sorulara ve iddialara değineceğiz.  * * *  Korkmaz Yiğit, santaj kasetinin girişinde söze nasıl girdi, hatırlatalım:  ‘‘Ben Korkmaz Yiğit.   Bugün 24 Ekim 1998 saat üç.   Son on gün içerisinde birçok şey yaşadım. Bu yaşadıklarımın bir şekilde tespit edilmesini arzu ettim. Çünkü saat 6.00'da bir görüşmeye gideceğim, Sayın Güneş Taner'le görüşmeye gideceğim. Bugüne kadar görüşmek istediğim ama görüşemediğim Güneş Taner'le görüşmeye gideceğim.’’  Korkmaz Yiğit bantta haberini verdiği görüşmeyi yaptı mı... Alaattin Çakıcı ile ilişkisi ortaya çıkmış, bankası ve satın aldığı gazeteleri iade zorunda kalmış Yiğit, acaba Güneş Taner'e ne anlatmak istiyordu?  Ne yazık ki, Arena'daki müthiş yüzleşmede bu soruların yanıtı bulunamadı. Oysa bize ulaşan bilgiye göre, Yiğit ve Taner buluştular. Hem de Yiğit'in kaseti doldurduğunun ertesi günü...  İddiaya göre, Korkmaz Yiğit ile Güneş Taner 25 Ekim 1998 tarihinde, Emlak Bankası'nın İstanbul Maslak'taki binasında bir araya geldi.  Görüşme, bankanın genel müdürlük katında baş başa geçti.   Genel Müdür Erdin Arı bile görüşmeye alınmadı, kapıda bekletildi.  * * *  Eğer bu görüşme yapıldıysa içeriği çok önemlidir.  Çünkü Korkmaz Yiğit, yüklü alımları için Emlak Bankası'ndan kredi sözü verildiğini söylüyor. Buluşma yeri olarak aynı bankanın seçimi anlamlı...  Ayrıca Korkmaz Yiğit'in buluşmaya giderkenki ruh hali ortadadır.  Hürriyet'in ‘‘Kamikaze kaseti’’ diye nitelediği açıklamalarını banda kaydetmiş, ‘‘Ben yandım, herkesi yakarım’’ noktasına gelmiştir.   Bu psikolojik deformasyon acaba Taner görüşmesine yansıdı mı?  Korkmaz Yiğit, Taner'in şahsında hükümeti tehdit etti mi? 
 Bu tehdit Başbakan'a yansıtıldı mı?  * * *  CHP lideri Deniz Baykal, Arena programında Mesut Yılmaz'a önemli bir soru yöneltti, ancak yanıt alamadı. Baykal, Yiğit'in satın aldığı iki televizyon kanalına yapılan atamalarda hükümetin siyasi telkini veya tavsiyesi olup olmadığını sordu...  Bu sorunun yanıtı çok önemlidir. Çünkü eğer bu tür bir telkin söz konusuysa, mesele hükümetin medya operasyonu olarak algılanmalıdır.    16 Kasım 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Apo'dan sonrası      Enis BERBEROĞLU      Apo'nun yakalanması genç Türkiye Cumhuriyeti için milattır.   Güneydoğu'da verilen askeri mücadelenin onur madalyasıdır.  Türkiye'nin yeni dünya düzeninde salona giriş biletidir.  Aslında ne söylense azdır...  Çünkü artık Türkiye'de hiçbir şey aynı kalmayacaktır.   * * *  Önümüzdeki yakın gelecekte karşımıza çıkan sorunlar daha çok dış dengelere bağlı olacak... Örneğin Apo'nun iadesi gibi.  O yüzden büyük güçlerin Kürt meselesindeki son pozisyonlarını gözden geçirmekte yarar vardır... ABD ve Avrupa'nın lideri Almanya'nın farklı çizgisi ortadadır.  * * *  ABD, Ortadoğu ve özelinde Kürt meselesine, Washington-Ankara-Tel Aviv ekseninde yaklaşmayı yeğler. ABD'nin bir zamanlarki Ortadoğu bekçisi İran Şahı'nın Sovyetler'e yanaşan Irak'a karşı asi Kürtleri kullanması yakın mazidir. İsrail tarafından eğitilen Kürt birliklerinin Şah ve Irak anlaşmasından sonra nasıl ortada kaldığı hatırdadır.  Çeyrek asır sonra Ortadoğu siyasi sahnesinde Türkiye-İsrail yakınlaşması yaşanırken, ABD'nin Kuzey Irak'ta savaşan iki Kürt lideri uzlaşmaya zorlaması aynı dış politikanın ürünüdür.   Ve bu ittifak fotoğrafında eşkıya Apo'nun kravat rötuşlu siyasi portresine yer yoktur.  * * *  Oysa Almanya'nın konumu ABD'den farklıdır...  Doğu ve Balkan açılımını tamamlayan Almanya'nın Ortadoğu satranç tahtasında oynatacak taş seçiminde zorlandığı ortadadır.  Türkiye'nin baskısıyla PKK'nın yasaklanmasından sonra bu ülkeye yayılan terör eylemleri Almanya'da önemli siyasi sonuçlar yarattı.  Heinrich Lummer gibi önde gelen bir Hıristiyan demokrat politikacı Apo'nun ayağına kadar giderek örgütle saldırmazlık anlaşması imzaladı.   PKK'nın Alman topraklarında veya Alman hedeflerine yönelik terör eylemlerinden vazgeçmesi karşılığında örgütün önem verdiği sanıkların mahkeme tarafından serbest bırakılması bu pazarlıkla sağlandı.  Özetle yakın tarih Almanya'nın Kürt meselesini sınırlarının dışında tutmak yönündeki yoğun gayretine tanıktır.  O zaman akla gelen soru bellidir:  Almanya, Apo'yu neden istiyor?  Başına bela mı arıyor?  Yoksa önünde aniden beliren fırsatı mı fark ediyor...  Eşkıya Apo'yu Ortadoğu'da güçlenen ABD tahkimatına karşı önemli bir kart olarak kullanmayı mı tasarlıyor?  Önümüzdeki günler gösterecek.  17 Kasım 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Korkmaz'ın cüzdanı ne kadar yiğittir?      Enis BERBEROĞLU     Korkmaz Yiğit, mapus yolunda kaset doldururken acaba neler hissetti, neyine güvendi? Dostlarına mı, cüzdanına mı?  Aradan geçen sürede gözüken o ki, Korkmaz Bey'in cüzdanı ince, hayalleri çok genişmiş... Hayallerini paylaşarak toplumsal cüzdana göz dikmiş...  * * *  İktisat Doçenti Ayşe Buğra dünkü Cumhuriyet'te Korkmaz Yiğit'le ilgili unutulan bir gerçeği hatırlattı:  ‘‘Biz Korkmaz Yiğit türü işadamlarını, aklayacak karaparaları olan insanlar olarak görürdük. Korkmaz Yiğit'in açıklamalarında gördük ki ortada yapılan işleri karşılayacak kadar para yok. Yine devletten mali kaynak bekleniyor. Dolayısıyla eski usul, devletin hâkimiyeti altında, devletin kolu kanadı altındaki işadamları yetişmeye devam ediyor...’’  Buğra'nın çizdiği Korkmaz Yiğit portresi, kamuoyuna satılmak istenen eşkâlden biraz farklı öyle değil mi... Nasıl tanırdık Korkmaz Bey'i?  Altı ayda 1.6 milyar dolarlık alım yapan, arkasında çok güçlü mali kaynakları olan, kabadayı Alaattin Çakıcı'yı kullanan inanılmaz güçlü bir karapara baronu... Oysa daha işin başında anlaşıldı ki, Korkmaz Yiğit'in hem gazete, hem de banka alacak kadar bile parası yok...  Yani kaset skandalı patlamasa bile, devlet yardımı olmadan medyaya girmesi, banka satın alması mümkün değil.  Kendi haline bıraksan balon gibi sönecek...  Peki o zaman bu ülkenin başbakanına sormazlar mı:  - Türkbank'ı geçmişi bu kadar karışık, üstelik parası olmayan bir işadamına satma ısrarı neden? Haydi mafya ile irtibatını kanıtlamak zordu, parasının çıkışmadığını anladığınızda ihale neden iptal edilmedi?  * * *  Ama dedik ya, Korkmaz Bey'in cüzdanı ince, hayalleri geniş... Zaten müteahhitlik üslubu da öyle. İstanbul sakinleri, ‘‘yap-satçı’’ diye anılan müteahhitleri iyi tanır... Yani önce yapacak, sonra satacak. Oysa Korkmaz Yiğit, ‘‘sat-yapçı’’. Önce müşteriyi hayallerine ortak ediyor, parasını alıp evini yapıyor, teslim ediyor.  Yoksa Korkmaz Yiğit, hükümete de hayal mi sattı?..  Mesela, geçmiş iktidarın Tak-Şak Paşası gibi topuk selamını gösterip, ‘‘Türkbank ve bir kısım medya hükümetin emrindedir, arz ederim’’ diye bağlılıklarını sunmuş olmasın...  * * *  Bu ülkede siyaset marifetiyle ve halkın sırtından çok işadamı yetiştirildi. Ama hiçbirinde bu kadar rezillik, beceriksizlik yaşanmadı.  Belki de Korkmaz Yiğit skandalı, her şeyin tıpkı eskisi gibi yürüdüğünü göstermesi açısından önemli bir şanstır.    18 Kasım 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Ankara'nın Malki'si ve gizli ortakları      Enis BERBEROĞLU    Usta gazeteci Uğur Dündar önce köşesinde yazdı, ardından dün gece yayımlanan Arena programında taraflarla görüşerek dosyayı genişletti.  Ortada önemli bir iddia var: ‘‘Ankara'nın Nesim Malki'si’’ diye anılan ve iki yıl önce ofisinde öldürülen tefeci Veli Sözdinler'in gizli ortağının Hacı Ali Demirel olduğu ileri sürülüyor.  İddia sahibi, adamlarına Veli Sözdinler'i öldürttüğü ve çete kurduğu gibi suçlardan 208 yıl ceza istemiyle yargılaması süren Ankaralı kabadayı Kasım Gençyılmaz. Üstelik Kasım Gençyılmaz bu iddiasını sadece Arena programında değil, sorgulandığı DGM Savcılığı'nda da dile getiriyor.  * * *  10 Nisan 1998 tarihinde yakalanan Kasım Gençyılmaz, 30 Temmuz 1998 günü Ankara'da DGM Savcılığı'na ifade verdi.  Bu ifadeden, Kasım Gençyılmaz ile tefeci Veli Sözdinler arasındaki husumetin cinayetten iki yıl kadar önce başladığı anlaşıldı.  Kasım Gençyılmaz, savcıya şunları anlattı:  ‘‘1992 yılının onuncu ayında Mustafa Meşe isimli şahsın yaralanması olayı nedeniyle cezaevine girmiştim. 1993 yılının dokuzuncu ayında tahliye oldum. Veli Sözdinler'in öldürülmesinden bir veya birbuçuk yıl evvel, ben Aksaray'da ponza madeni çalıştırıyordum. İşçilerimin ücretini ödeyebilmek amacıyla 630 milyon liralık çeki, kırması için şoförüm Mustafa Kaya ile tefeci Veli Sözdinler'e gönderdim. Bu çek bir ay vadeli idi.   Veli Sözdinler ortak tanıdıklarımız olduğu için benim ismimi bilirdi. Ancak Veli Sözdinler bu çeki kırmadığı gibi şoförüm Mustafa Kaya'ya hakaret etmiş ve 'Ulan sen benim tefeci olduğumu nereden biliyorsun?' diye bağırmış. Bunun üzerine Mustafa Kaya gururuna yediremeyerek Veli Sözdinler'i bacağından vurmuş...’’  Peki ya Veli Sözdinler'in öldürülmesi?  Gençyılmaz olayda kullanılan tabancanın kendisine ait olduğunu kabul ediyor: ‘‘Veli Sözdinler öldürülmeden beş veya altı ay önce büromdaki çekmecede duran 16'lı Beretta tabancam Hüseyin Kantar tarafından çalındı. Bu tabanca Veli Sözdinler'in öldürülmesinde kullanılan tabancadır. Ancak Veli Sözdinler'in öldürülmesi talimatını ben vermedim.’’  Ankara DGM Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede Kasım Gençyılmaz ve tefeci piyasası arasındaki ilişki şöyle çiziliyor:  ‘‘Ümit Ölmez'in öldürülmesinin ardından sanık Gençyılmaz'ın müstakil olarak çalışmaya başladığı, tefeci olarak nitelendirdiği insanlardan para almak, yani gasp fiillerini işlemek için teşekkül oluşturduğu, para vermek istemeyen kişileri tehdit ettiği, buna rağmen para vermeyenlerin işyerlerini kurşunlattığı, adam öldürme, adam öldürmeye teşebbüs eylemlerini gerçekleştirdiği...’’  * * *  Kasım Gençyılmaz'ın açık kimliği ve işleri böyle... Ama Gençyılmaz, DGM ifadesinde bir ara işlerinin çok bozulduğunu söylüyor:  ‘‘Veli Sözdinler'in gizli ortağı Hacı Ali Demirel'dir. Hacı Ali Demirel, benim Sözdinler'den haraç istediğimi söylemiş. Bu nedenle Emniyet'in yoğun baskısına maruz kaldım. Haftada bir Emniyet'e alınıyordum. Bana, 'Sen artık kayaya çarptın, seni Ankara'da barındırmayacağız' diyorlardı. Tüm işlerim altüst oldu...’’  * * *  Nesim Malki cinayetinin aydınlatılması üç yıl sürdü. Ama bir kez ilişkiler saptanınca sırlar tek tek ortaya döküldü.  Bakalım hükümet, ‘‘Ankara'nın Malki'si’’ dosyasında da aynı cesaret ve hızı sergileyebilecek mi?    19 Kasım 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Bakan Güneş Taner Baykal'a soruyor      Enis BERBEROĞLU   Geçen cumartesi bu köşede, ‘‘Devlet Bakanı Güneş Taner ve işadamı Korkmaz Yiğit arasında Emlak Bankası'nda bir görüşme yapıldı mı?’’ sorusu yer aldı. Bakan Taner salı günü aradı, bu görüşmeyi doğruladı.  Ekonomi Bakanı'nın verdiği bilgiye göre, 24 Ekim Cumartesi günü saat 18.00'de Emlak Bankası'nda başlayan bu görüşmeye Hazine bürokratları ile Korkmaz Yiğit'in yöneticileri de katıldı.   Gündem maddesi, 23 Ekim Cuma günü Elektronik Fon Transferleri'nde açık veren ve zor duruma düşen Yiğit'in bankası Bankekspres'in Hazine'ye devri işlemleriydi. Ayrıca Korkmaz Yiğit'in bu bankadan kullandığı kredilere karşılık yeni teminatlar vermesini öngören taahhütname görüşüldü.  Güneş Taner'e, ‘‘Bu görüşmede bakan bulunması gerekli miydi?’’ diye sorduk, ‘‘Hazine'nin onay için geleceği makam bendim. O yüzden işleri hızlandırdık’’ dedi. Korkmaz Yiğit'in görüşmedeki tavır ve talebine ilişkin soruya ise, ‘‘Korkmaz Yiğit ‘Bizi kurtarın' diyordu’’ karşılığını verdi. Bakan, Emlak Bankası genel müdürünün konuyla ilgili olmadığı için toplantıya alınmadığını söyledi.  * * *  Güneş Taner, Türkbank konusuna da değinerek, bankanın Korkmaz Yiğit’e devri için kamuoyunun pek bilmediği bazı önkoşulları açıkladı:  ‘‘Korkmaz Yiğit 1998-2000 yılları arasında banka sermayesine 300 milyon dolar ekleyecek, çalışanların haklarını koruyacak, yeni alımlarda kesinlikle Türkbank sermayesini kullanmayacaktı.’’  Güneş Taner bu bilgiyi aktardıktan sonra sitem kokan bir üslupla, medyanın (ve özelinde bu satırların yazarının) kendisine savunma hakkı tanımadığından yakındı. Ardından Korkmaz Yiğit skandalı nedeniyle hükümeti düşürme kararı veren CHP Lideri Deniz Baykal'a üç soru yöneltti, bunları köşemize aktarmamızı istedi.  ANAP cemaatinin bu konudaki hassasiyeti ortada. Ayrıca soru sorma tekeli medyaya ait olmadığına göre... Neden olmasın?..  Buyurun Güneş Taner'in Deniz Baykal'a sorularını...  * * *  1) Fikri Sağlar, Deniz Baykal'a kasetin haberini bir cumartesi günü Çanakkale gezisindeyken aktardı. Baykal, ‘‘Hemen açıkla’’ talimatını verdiğini söyledi, ancak kaset açıklanmadı. Ertesi gün Baykal İstanbul'daydı, bu kez kasetin deşifre metni kendisine ulaştırıldı. Baykal, yine ‘‘Hemen açıkla’’ dediğini anlattı, ama açıklama olmadı. Pazartesi günü Baykal, Korkmaz Yiğit'le görüştü, Sağlar'a ‘‘Kaseti hemen açıkla’’ dedi. Ama kaset ancak dört gün sonra açıklandı...  Demek ki CHP'de ya genel başkanın talimatları uygulanmıyor veya Sağlar-Baykal ikilisinden biri doğru söylemiyor...  Kaset açıklaması neden ertelendi?  2) Deniz Baykal, Korkmaz Yiğit'in açıklamalarını içeren kasetin TV'deki yayını bitmeden, daha Yılmaz'ın yanıtını bile dinlemeden Başbakan'la olan randevusunu iptal etti... Peki elinde Korkmaz Yiğit'in mafya ile irtibatını gösteren kaset olmasına rağmen neden bu kişiyle görüşmekten vazgeçmedi? Baykal, Yiğit'le ne görüştü?  3) Deniz Baykal, çeşitli hükümetlerde görev almış deneyimli bir politikacıdır. Eline geçen kaseti ne yapacağını gayet iyi bilmesi gerekirdi. Öncelikle Emniyet'e, Savcılığa, hatta Başbakan ve ilgili bakana iletmeli, eğer sonuç alamazsa kamuoyundan yardım istemeliydi... Oysa Baykal kaseti bir hafta saklayarak bir anlamda delil kararttı. Neden?  Güneş Taner'in DYP'li Ufuk Söylemez'e de bir sorusu var:  - Bankekspres'in Korkmaz Yiğit'e devri sırasında Ekonomi Bakanlığı koltuğunda Ufuk Söylemez oturuyordu. Şimdi soruyorum, bu kişinin yüklü alımları sürerken Ufuk Söylemez ve Korkmaz Yiğit arasında herhangi bir görüşme yapıldı mı?    20 Kasım 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Söylemez, Güneş Taner'e soruyor      Enis BERBEROĞLU Meğer herkesin kesesinde ne kadar çok soru birikmiş... Devlet Bakanı Güneş Taner dün bu köşede, DYP'li Ufuk Söylemez'e ‘‘Korkmaz Yiğit'in yüklü alımları sürerken hiç kendisiyle görüştünüz mü?’’ diye sordu. Ufuk Söylemez, Taner'i yanıtlarken, bakana sekiz yeni soru yöneltti.  * * *  DYP iktidarında Ekonomi Bakanlığı koltuğunda oturan Ufuk Söylemez, Bankekspres'in Korkmaz Yiğit'e satışının özelleştirme kapsamında olmadığını, özel bir alışveriş sayıldığını hatırlattı.   Söylemez, Yiğit'le görüşmesini şöyle anlattı:   ‘‘Korkmaz Yiğit, TV kanallarını, Yeni Yüzyıl Gazetesi'ni satın aldıktan sonra Kanal E'de haber yayınına katıldım. Yayından sonra Yiğit'le görüştük. Kendisine tarafsız yayın yapıp yapmayacağını sordum. Muhalefet olarak en büyük merakımız buydu. O da bana, ‘Arkamda Mesut Yılmaz yok. Tarafsız ve yeni bir medya patronu olarak ortaya çıktım. Beni izleyin göreceksiniz' dedi. Ama izleyecek fırsat olmadı.’’  * * *  Ufuk Söylemez, bu izahattan sonra Bakan Güneş Taner’e bazı soruları olduğunu söyledi. Bugünkü köşeyi muhalefete teslim ettik:  1) Bakan Güneş Taner, Başbakan'ın yeğenine ait Global Menkul Kıymetler için kamu ve özel bankalarını arayarak kredi baskısında bulundu mu?  2) Bakan Taner, aralarında Başbakan'ın kardeşi ve ANAP'lı müteahhitlerin de bulunduğu altı gruba bedava banka izni verdi mi? Neden bizim gibi bankaların isim hakkını ihaleyle satma yolunu denemedi?  3) Rusya ve Almanya gezilerinde olduğu gibi bazı dış ziyaretlerinde resmi işlerin dışında görüşmeler yaptı mı?  4) Resmi temaslarını, haftada iki-üç gün bakanlık binası yerine özel konutunda yürütüyor mu?  5) Bankekspres'e Mevduat Sigorta Fonu'ndan, yani halkın cebinden 300 milyon dolar aktarıldı mı? Bu banka hâlâ Korkmaz Yiğit'in değil mi?  6) Bakan Taner, 64'üncü madde kapsamında olduğunu açıkladığı 12 banka için Hazine Yeminli Murakıpları ve Merkez Bankası tarafından önerilen önlemleri yerine getiriyor mu?  7) Bakan Güneş Taner, cep telefonu özelleştirmesinde hatalı davrandı mı?  8) Bakan Güneş Taner'in yurtdışında hesapları var mı?  Ufuk Söylemez, bu soruların ardından bir de siyasi çağrıda bulundu:  - Son on yılın ekonomi bakanları, milletvekili seçilmeden önceki ve bugünkü mal varlıklarını kamuoyuna açıklasınlar...  * * *  Galiba bu soru-yanıt oyunu tuttu. Ama anlamadığımız, yüce Meclis dururken bu köşenin sınırlarına sıkışmak neden?    21 Kasım 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Her yol neden Roma'ya çıkıyor      Enis BERBEROĞLU        Her nedense her yol Roma'ya çıkıyor.  Çok uzağa gitmeye gerek yok. 12 Eylül'den sonra yurtdışına kaçan Abdullah Çatlı ve arkadaşları ilk marifetlerini İtalya'da sergiledi.  Abdi İpekçi'nin katili Mehmet Ali Ağca, Abdullah Çatlı'nın verdiği silahla Papa'yı vurdu.  Yıllardır bu çokuluslu operasyon tartışılıyor.  Çünkü düşünsenize... Türk ülkücüleri, sosyalist Bulgaristan'da saklanarak plan yaptı, İtalya'da Papa'ya kurşun sıktı...  Haydi ‘‘Kimin adına?’’ sorusunu tarihin tanıklığına bırakalım, ama ‘‘Nasıl?’’ sorusundan vazgeçilmez.   Türk ülkücüleri, Bulgar sosyalistleri ve İtalyan din adamları arasındaki kayıp halkayı bulmak merhum Uğur Mumcu'ya kısmet oldu. Mumcu, mafyanın sağcısı, solcusu olmadığını, her sistemdeki dokunulmazlığını gösterdi.  Gerisi kolay geldi... Türk-Balkan-İtalyan mafyasının ABD uzantısı bile kanıtlandı. Abdullah Çatlı'nın, Papa suikastından dolayı aranırken De Chiae tarafından ABD'ye sokulduğu anlaşıldı. ‘‘Cüce’’ lakaplı bu İtalyan, hem mafyanın, hem de Gladio örgütünün önde gelen ismiydi.  * * *  İtalya'nın uluslararası mafyanın harman olduğu kavşak sayılması gerektiğini hatırda tutarsak Apo'ya neden kucak açıldığını daha iyi anlarız.  Türk mafyasıyla bu kadar iyi geçinen İtalya'nın Kürt mafyasının yeni liderliğine, yani PKK'ya sırt çevirmesini beklemek abestir.   Apo'nun İtalya'ya yine başka bir mafya cumhuriyeti olan Rusya üstünden gitmesini sadece rastlantı saymak saflıktır.  İtalya'da siyasetin mafya ipoteğinde yapıldığı, bu ülkenin mahkeme dosyalarında kayıtlı. Dolayısıyla İtalyan partilerinin derdinin Kürt sevgisi olmadığı muhakkak. Sadece mafya dayanışması gösteriyorlar.  * * *  İtalyan siyasetinde mafya kadar güçlü olmadan adalet beklemek hayaldir.   O yüzden muhatap İtalya değil, uluslararası kamuoyu olmalıdır.  Örneğin, Apo'nun Kamboçya'da 3 milyon masum yurttaşın katili Pol Pot kadar eli kanlı olduğunu İtalya anlamazdan gelse bile dünya kesin anlar.  Kendi halkına Apo ve PKK kadar zulmeden tek örgüt Kızıl Khmer'lerdir. Türkiye'nin uluslararası kamuoyundan beklentisi Apo'ya Pol Pot muamelesini layık görmesidir.  Boşuna sinirlenmeyin, şiddete hiç gerek yok.  Haklı olduğumuz için kazandık, kazanacağız.    23 Kasım 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Saddam senaryosu ve Apo'nun kaderi      Enis BERBEROĞLU Önce gerçeği kabul edelim: Apo Türkiye'nin sadece bir numaralı düşmanı değil, aynı zamanda bir numaralı sorunudur. Nefretin gözümüzü kör etmesi, sorunun çözümünü ancak güçleştirir, başka işe yaramaz.  İkinci olarak, yaşam ilgimizin tek merkeze toplanması, tüm diğer gelişmelerin buna endeksli olarak algılanması kesinlikle akıl sağlığına aykırıdır. Dahası bu merkeze komşu ve irtibatlı coğrafyadaki son derece önemli ittifakları gözden kaçırmamıza yol açar. Mesela aşağıya özetlediğimiz üç ayrı haberi bilmem fark ettiniz mi?  * * *  1) ‘‘Rusya Bilimler Akademisi Kürdoloji Bölümü Başkanı Mihail Lazaret, ABD'nin Abdullah Öcalan'ın iadesi konusunda destek verirken, Kürtler konusunda ikili oynadığını söyledi. Rus uzman, ABD'nin Öcalan yönündeki desteğine karşılık Kuzey Irak'taki Kürt gruplarla flört ettiğini açıkladı.’’  Lazaret'in uyarısını tercümeye bilmem gerek var mı? Rus uzmana göre, ABD Öcalan konusunda Türkiye'ye yardım ederek Kuzey Irak'taki Kürt Devleti oluşumuna karşı tepkisini yumuşatmaya çalışıyor.  2) ‘‘Saddam Hüseyin'i devirmeyi planlayan Irak muhalefet liderlerinin toplandığı Şam'da Suriye Devlet Başkanı Hafız Esat önceki gün kabul ettiği Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Celal Talabani ile bölgedeki son gelişmeleri görüştü. KYP sözcüsü, Talabani'nin 1996 yılından bu yana ilk kez Şam'ı ziyaret ettiğini hatırlatarak, görüşme sırasında Irak konusu ile iki taraflı bölgesel ilişkilerin ele alındığını kaydetti.’’  Tek bir haber paragrafına ne kadar çok bilgi sığmış.  ABD'nin Saddam'ı devirme niyeti... Bu amaçla kurulan muhalefet cephesinde Kürt liderlerin yer aldığı... İki Kürt liderden Talabani'nin Saddam'a karşı operasyonun planlandığı merkez olarak seçilen Şam'da Hafız Esat'la uzun bir görüşme yaptığı...  3) ‘‘ABD yönetiminin Irak lideri Saddam Hüseyin'i devirmek için İran'ın yardımını kabul etmeye hazır olduğu yolundaki haberlerin ardından CIA'dan bir grubun Tahran'da olduğu bildirildi. Geçen hafta Tahran'a gelen 13 kişilik ABD heyetinin bir bakan, bir bakan yardımcısı ve bir serbest bölge yetkilisi ile resmi merkezlerde gizlice görüştüğü iddia edildi.’’  Demek ki ABD, Saddam'a karşı İran'dan bile yardım isteyecek ölçüde kararlı ve/veya çaresiz...  * * *  Üç haberi bir arada yorumlarsak;  ABD Saddam Hüseyin'i devirmek için Kürt gruplarla çok sıkı işbirliği içinde... Apo'yu sınırdışı eden Suriye oyunun parçası, hatta İran bile yeni operasyona ikna edilmek isteniyor.   Saddam giderse, Kuzey Irak'ta ismi konmamış bir Kürt devletinin kuruluşu muhakkak gibi. ABD, Kürt grupların güçlenmesinin önündeki en büyük ikinci engel (birincisi Ankara) gördüğü Apo'nun tasfiyesinden memnun.  Öyleyse Apo'nun kaderi için yanlış yöne bakıyoruz... Eşkıya hakkında bugün çok önemli kararlar verdiğini sanan ve dünyanın ilgisinden biraz hoşnut, biraz korkmuş gözüken prostatlı İtalyan sosyalistleri hiç önemli değil... Apo'nun kaderi aslında Saddam operasyonu ile çiziliyor.  O yüzden Türkiye'nin hırçın çocuk gibi bağırıp-çağırmayı bırakıp acil iki politika geliştirmesi lazım...  Bu politikalardan ilki, kuşkusuz Güneydoğu sorunuyla ilgili olmalı... Askeri zaferin siyasilere düşen payının yerine getirilmesi halinde, elin oğlu bu ülkenin içişlerine bu kadar kolay karışamaz...  İkincisi, Türkiye Kuzey Irak'taki Kürt yapılanması konusundaki tavrını başta ABD olmak üzere tüm dünyaya açıkça anlatmalıdır.   Son pişmanlık fayda etmez, unutmayın.      24 Kasım 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Halk ve hükümet      Enis BERBEROĞLU      Halkın İtalya'ya duyduğu nefrete karşı çıkmak, şehit ailelerinin acısını paylaşmamak mümkün değil. Ama hükümet bırakın bu kadar büyüğünü, herhangi bir krizde halkın haklı tepkisiyle yetinemez.   Halk ve hükümet arasında demokratik emir-komuta ilişkisi vardır.   Halk ister, hükümet yapar...   Oysa gözüken o ki, eşkıyanın son ev sahibi İtalya ile yaşanan krizde, hükümet, halkın tepkisine sığınmanın ötesinde politika üretemiyor. O yüzden Türkiye'ye yakışan strateji izlenemiyor, halkın öfkesi kabarıyor.  * * *  Apo'nun Suriye'den Moskova'ya göçmeye zorlandığı, Rusya'nın da saatli bombayı İtalya'nın kucağına bıraktığı nefes kesici süreç, halk kitleleri için sürpriz sayılabilir. Ama hükümet için asla...  Çünkü bırakın istihbarat raporlarını, açık kaynaklar bile Ortadoğu'da oluşan yeni güç dengesi ve buna bağlı Kuzey Irak senaryoları ile doluydu.  ABD'nin Ortadoğu'ya Ankara-Tel Aviv ekseninde yaklaştığı belli, Türkiye-İsrail arasındaki askeri ittifak ortadaydı.  Nitekim Apo isimli eşkıya bile boynuna geçmek üzere olan ilmiğin bir ucunun İsrail'de bulunduğunu itiraf etti:  ‘‘İsrail bitmiştir. Türkiye ile ilişkiye girmek, İsrail için iyi bir davranış değildir. Bu davranışlarınızdan vazgeçin, sizin (İsrail) için iyi olmaz...’’ (Med TV, 31 Aralık 1997).  Eşkıyanın patronu, İsrail'e açık tehdit yönelttiği aynı TV programında, ‘‘Hıristiyan âleminin yılbaşını kutladı’’, bazı ‘‘Avrupalı dostlara’’ teşekkürü ihmal etmedi: ‘‘Avrupalı dostlarımız bizi destekliyor. Bu dostlara teşekkür ediyoruz. İtalya, Kürtler için olumlu adım atıyor...’’  Demek ki Apo ve İtalya arasındaki yakınlaşmanın en az bir yıllık mazisi var. Peki Apo, Roma'da yakalandığında, ‘‘İtalya mutlaka iade eder’’ beklentisi yaratıp halkı galeyana getirmek neden?  Hükümet bilgisiz mi, yoksa sorumsuz mu?  * * *  Kuzey Irak'taki ‘‘ABD barışı’’ için ilkbahar aylarında düğmeye basıldı. Irak lideri Saddam'ı devirmek amacıyla bu ülkenin muhalif gruplarını bir araya getiren ABD yönetimi, hayal kırıklığına uğradı.  Çünkü 73 muhalif gruptan işe yarayan güçtekiler sadece Kürt liderlerdi. Ancak Barzani ve Talabani arasındaki silahlı mücadele Saddam'a karşı ortak operasyona engeldi. İki Kürt lider eylül ayı içinde davet edildikleri Washington'da barışa zorlandı... Senato, Saddam'ı devirme planı için ilk etapta 5 milyon dolarlık kaynak ayırdı.  Washington anlaşmasının hazırlık sürecine Türk basınından önce PKK'ya yakınlığı ile tanınan Özgür Politika Gazetesi ilgi gösterdi. Talabani'yi Kürtler'e ihanetle suçlayan yayınlar, bu gazetenin manşetine sıçradı (4 Eylül 1998-Özgür Politika).  Apo bu ortamda Suriye'deki ininden dışarı uğratıldı... Ne Şam'ı terk etmesi rastlantıydı, ne de İtalya'ya sığınması...  * * *  Apo eşkıyasının boynundaki ilmik kesinlikle İtalya'nın elinde değildir. Türkiye bu meseleyi ABD ile çözmelidir. Hem de ne ad altında olursa olsun, Kuzey Irak'ta bir Kürt devletine karşı vetosundan milim taviz vermeden...  Yeni hükümetin ilk ve tarihi görevi bundan ibarettir.  Oysa dünkü Meclis mutabakatı ortadadır. Tansu Çiller'le koalisyon için yolsuzluk dosyalarını örten Refah Partisi'ne söven ANAP ve DSP'li mütefekkirler, aynı yolu izlemekte sakınca görmedi.  Demek ki eski tas, eski hamam...  Tellaklar bile değişmiyor.    25 Kasım 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Kötü örnek İtalya      Enis BERBEROĞLU   Biliyorum, kötü örnek alınmaz... Ama diyelim ki İtalya'nın prostatlı solcu liderliğini dinledik... Etnik kökene dayalı İtalyan mevzuatını aynen kopyaladık... Bakın ortaya nasıl bir manzara çıkacak...  * * *  İsimler değişecek: İtalya'da 13 ayrı etnik cemaat bulunuyor. Kökleri Ortaçağ'da İtalyan kent devletlerini korumak için gelen profesyonel askerlerden Türkler'in önünden kaçan göçebelere kadar değişiyor.  57 milyonluk İtalya nüfusu içinde etnik cemaatlerin payı yüzde 5 dolayında tahmin ediliyor. Dikkat buyurun, ‘‘tahmin’’ diyoruz. Çünkü 1920'li yıllarda etnik kökenli ve ‘‘İtalyanca sayılmayan’’ isimler değiştirildi. Kovalcie veya Stein gibi yabancı isimler, bir gecede Pietris ve Cavallis oldu. Kayakçıların gözdesi Cormeyanu'nun ismi İtalyanca'ya uygun hale getirildi, beyaz tepeler Cormaiore olarak vaftiz edildi.  Kısadan hisse, İtalya'yı öğretmen bellesek, yapacak çok işimiz var. Öncelikle Rum, Ermeni, Musevi ve Kürt isimlerini tek tek değiştirmek zorundayız.  * * *  Türkçe öğretilecek: 1861 yılında İtalyan birliği sağlandığında, nüfusun sadece yüzde 2.5'u (yazıyla ikibuçuk), akıcı İtalyanca konuşuyordu. 1950'lerde bu rakam yüzde 19'a yükseldi, bugün artık nüfusun yüzde 87'si ‘‘Derdini rahatça İtalyanca anlatacak düzeye geldi’’.  İtalyan Anayasası (1948), farklı diller konuşan cemaatleri kabul ediyor. Ancak her nedense, bütün partilerin seçim vaatleri arasında yer alan ve azınlık haklarını düzenleyen yasa bir türlü çıkmıyor, hep gecikiyor. Özetle, İtalya'nın verdiği akla uyacak olursak, öyle Kürtçeyi serbest bırakmak falan yok. Tam tersine, Rum ve Ermeni okullarını da kapatıp, bu dildeki gazete, dergi ve kasetleri de yasaklamak lazım.  * * *  Komşuya göre muamele: İtalya'da yaşayan etnik cemaatler, yönetimin ayrımcılığından yakınıyor. İtalyan hükümetleri, komşu ülkelerin dilini konuşan etnik cemaatlere ‘‘birinci sınıf’’ muamelesi yaparken, çok daha kalabalık bazı gruplara pek önem vermiyor. Almanca, Fransızca konuşan etnik cemaatler gözde... İşte bu konuda İtalyan deneyini tekrarlamak çok zor...  Çünkü Türkiye hiçbir komşusuyla iyi geçinmiyor. Kürtler desek, İran, Irak, Suriye gibi ülkelerle sürekli gerilim halindeyiz. Rumlar desek Yunanistan'la ilişki malum. Ermeniler, Azerbaycan'la savaşıyor.  * * *  İtalya ile ilgili bu etnik verileri, son derece saygın bir yayın organı olarak kabul edilen Foreign Affairs Dergisi'nin 1994 Mayıs sayısında çıkan Patricia Corbet'in makalesinden toparladık.  Yazdıklarımız yeterince açık, ama İtalyan dostlar için yeniden özetleyelim: Camdan evde oturanlar sağa sola taş atmasınlar.    26 Kasım 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Hükümetin siyasi iflası      Enis BERBEROĞLU   Mesut Yılmaz'ın en uzun hükümeti (on beş ay) tarihe karıştı.  ‘‘Bu hükümet giderse kıyamet kopar’’ korkusu, sokakların ve mali piyasanın umursamaz tavrıyla tekzip oldu. Çünkü hükümetin siyasi iflası aylar öncesinden belliydi, mesele cenaze tarihiydi.  Anasol-D hükümetinden geriye ne miras kaldı?  Sekiz yıllık eğitim talimatının yerine getirilmesi bir yana bırakılsa bile, bazı reform yasalarını çıkaran hükümetin hakkını teslim gereklidir.  Bu kadar karışık Meclis'ten bu denli kapsamlı vergi yasası geçirmek kolay değildir. Mali Milat, karapara mücadelesinde önemli dönemeçtir. Siyasi himayesini yitiren çeteler, yuvasına dönen köpek misali hapistedir.  * * *  Bu kadar köklü ve ciddi icraatın mimarı hükümetin, neden siyasi müflis ilan edildiği ayrı konudur. Bu hükümetin tükenişi tamamen merkez sağdaki seviyesiz liderlik yarışıyla ilgilidir.  Mesut Yılmaz, çetelerden ekonomik kararlara kadar her türlü politikasını Tansu Çiller üstünde odakladı. İktidarı süresinde Tansu Çiller'i siyaseten bitirme telaşına kapılan Yılmaz, eline geçen her malzemeyi bu amaçla kullanınca güven bunalımı yarattı. Karşılıklı suçlamalarla kafası karışan kamuoyunda çetelerin, karaparanın ekonomiye nüfuz derinliğinden çok siyasi irtibatları tartışıldı.  Sonuçta birer bakanın kellesini veren DYP ve ANAP yenişemedi. Mal varlığı soruşturmasında sağlanan ateşkes, bu dehşet dengesinin zımni kabulü olarak tarihe geçti.  Özetle Mesut Yılmaz'ın önünde iki seçenek vardı:  Devlet adamı olmak veya merkez sağın liderliğine oynamak...  Türkiye'nin yakın tarihinde yaşanan en ağır krizde göreve gelen Yılmaz, tercihini siyasi liderlik için kullandı.  Gözüken o ki yine başaramadı.   En uygun protesto   İNSANLARA küfrederseniz kaybedersiniz, çünkü sizi dinlemezler.   Tehdit kimi zaman işe yarasa bile arsızlık yaratır.   En iyisi muhatabı ısrarla iknaya çalışmaktır. Hele muhatabınız koca bir toplumsa, siyasi liderliği ile kavga ederken halklar arasına düşmanlık tohumu ekmemeye dikkat zorunludur.   Günlerdir, İtalya'ya karşı haklı öfkeyi yansıtacak en uygun protesto yöntemini ararken, TEMPO Dergisi farkını ortaya koydu.  TEMPO, İtalyanca hazırladığı ve PKK eşkıyasının suç sicilini gösteren broşürü bu hafta okurlarına bedava dağıttı. Yanına İtalyan milletvekillerinin listesini ve bir de zarf koydu.  Tüm yapacağınız iş, bebek katillerinin gerçek yüzünü hatırlatan bu broşürü zarfa koyup, üstüne dilediğiniz İtalyan milletvekilinin ismini yazıp postalamak... Küfür yok, tehdit yok, haklı isyanın ağırbaşlı tepkisi var. Sadece İtalya'nın prostatlı sol siyasileri hedef alınıyor, Apo skandalını sizin-benim gibi şaşkın halde izleyen İtalyan halkı değil...  Siz de bu seviyeli protestoya katılın, tavsiye ederiz.    27 Kasım 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Çeteyi yakalayıp da ne yapacaksınız ki?      Enis BERBEROĞLU Hayrettir ama halkımız ve mali piyasalar Anasol-D Hükümeti'nin ardından kanlı gözyaşları dökmüyor, çetelerden korkup evine saklanmıyor...  Demek ki, ‘‘Biz gidiyoruz, çeteler gelecek’’ edebiyatıyla kamuoyuna sunulan acemi şantaj girişimi tutmadı.  Halkımız belki bu hükümetin gelişinden biraz umutlandı, ama uğurlarken hiç umursamadı... Geriye kaldı çeteler...  Çeteleri sual edecek olursanız, her zamanki gibi keyifleri yerinde.  Neden olmasın ki?   Çünkü çeteyi yakalamak yetmiyor, bir de mahkûm etmek gerekiyor.  * * *  Kapağına taşıdığı her konuyu en ince ayrıntısına kadar sorgulayan Ekonomik Forum Dergisi bu ay çetelere el attı.   Eski Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu'na ‘‘Çetenin ölçüsü, işareti nedir?’’ diye sordular, hukuki ama anlaşılır yanıt aldılar.  Anladığımıza göre, bir suçun çete tarafından işlendiğine işaret eden ölçütler ikiye ayrılıyor:  1) Zorunlu ölçütler: Yani olmazsa olmaz ölçütler... Çete dediniz mi en az üç veya daha fazla kişinin işbirliği aranıyor. Bu işbirliğinin, uzunca bir süre, kazanç veya güç elde etmek için sürmesi gerekiyor.  2) İkinci derecede ölçütler: Çete üyelerinin belirli bir görevi veya rolü olmalı, çetede iç disiplin ve kontrol mekanizması bulunmalı, çete şiddet veya tehdide başvurmalı, çete karapara aklamalı, uluslararası düzeyde çalışmalı...  * * *  Çete davalarına DGM'ler bakıyor. DGM, çeteleri faaliyet alanına göre üçe ayırıp yargılıyor. DGM'de görülen çete davaları sayısında 1995-1997 yılları arasında yüzde 61.4 artış var...  1995 yılında 3 bin 339 sanık çete suçlamasıyla DGM'de yargıç karşısına çıkmış, 62‚zsi hüküm giymiş. 1997 yılında sanık sayısı 4 bin 878'e, hükümlü sayısı 915'e yükselmiş. Sanık sayısındaki iki yıllık artış yüzde 46, hükümlü sayısındaki artış yüzde 47...  Demek ki yargı, aslında çalışıyor... Ama hükümlülerin aldığı cezaya bakılırsa hukukun gücü çeteye yetmiyor.  * * *  Diyelim ki, uyuşturucu çetesi kurdunuz, milyonlarca dolar kazanırken enselendiniz... Sizi ne kadar ceza bekliyor biliyor musunuz?  Adalet Bakanlığı istatistiklerine birlikte göz atalım...  1995-1997 yılları arasında toplam 82 sanık, uyuşturucu çetesinden hüküm giydi... Bunlardan 51'i, yani yarısından fazlası 3 yıl 9 aydan az ceza yedi. 65'inin, başka deyişle dörtte üçünün cezası 5 yılın altında kaldı. Sadece sanıkların beşte biri beş yıldan fazla ceza aldı.  ‘‘Suç işlemek için teşekkül oluşturmak’’, yani çete kurmak suçuyla DGM'de yargılanan sanıkların aldıkları cezalar daha komik...  1995-1997 arasında toplam 30 sanık çetecilikten hüküm giydi. 11'i yani üçte biri bir yıldan az ceza aldı. 21'inin, demek ki üçte ikisinin cezası bir yılın altında kaldı. Sadece dokuz sanığın cezası bir yıldan fazla oldu.  * * *  Çeteler ortada, cezalar da öyle...  Aslında TBMM'de bekleyen bir yasa tasarısında çete suçlarında cezanın üçte birden yarıya kadar artırılması öngörülüyor.  Ama bu yasa bir türlü çıkmıyor. ‘‘Çete avcısı’’ rolü için kıyasıya yarışan iktidar ve muhalefet, her nedense çetelere kıyamıyor, daha fazla ceza konusunda anlaşamıyor.  Yakışır.    28 Kasım 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    İyileştiren yalanlar      Enis BERBEROĞLU     Peş peşe yakalanan çeteler toplumda haklı iyimserlik havası yarattı. Ama bataklık kurutulmazsa, sivrisinek avcılığı bir işe yaramayacak. Veya Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu'nun deyimiyle ‘‘iyileştirici yalanlar’’ olmaktan öteye gidemeyecek.   Hasan Denizkurdu, bu tabiri 1950'lerde ABD'de yaşanan ve tıp tarihinde hâlâ tartışılan vakaya atfen kullanıyor.   Kanser hastası bir adam ölümü beklerken, bir dergide atlar için kullanılan serumun hastalığına iyi geldiği haberini okuyor. Hemen doktoruna koşup aynı serumun kendisine de yapılmasını istiyor.   Doktor tereddüt ediyor ama hastanın kör inancını görünce, şırıngaya su koyup enjekte ediyor. Hasta ‘‘ilacın’’ tedavi gücüne o kadar inanıyor ki, vücudundaki tümör çok kısa sürede yok oluyor ve iyileşiyor...  Ta ki, benzer bir dergide atlara yapılan serumun kanseri iyileştireceği umudunun boş çıktığı haberini okuyana dek... Hasta bu haberden kısa süre sonra yaşama gözlerini yumuyor...  * * *  Hasan Denizkurdu, yakalanan çetelerin sadece ‘‘iyileştirici yalanlar’’ olarak kalmaması için gerekli hukuki düzenlemenin Meclis'te bekleyen yasa tasarısında öngörüldüğünü anlatıyor.  Yeni tasarıda üç önemli reform var:  1) Tehlike suçu: Mevcut hukuk sisteminde adaletin harekete geçebilmesi için suçun işlenmesi ve suçluya ihtiyaç var. Oysa modern hukuk doktrininde ‘‘tehlike suçu’’ diye bir kavram gelişti.   Mesela yeni İngiliz yasalarına göre, bombalı bir eyleme geçecek zanlı hemen yakalanıyor. Oysa bizde örneğin Erol Evcil kaçana kadar beklenip, ardından nasıl yakalanacak diye panik yaşanıyor. Bu nedenle yeni yasa tasarısında savcılara suçu önleyecek bazı yetkiler tanınıyor.  2) Kanıttan sanığa: Meclis'te bekleyen tasarıda ‘‘kanıttan sanığa’’ mantığı ön plana çıkıyor. Yani kanıtın sadece sanığın sorgusundan temini yönündeki (işkenceye çanak tutan) anlayış terk ediliyor. Yeni anlayış kamuda ciddi işbirliği gerektiriyor. Mesela Nesim Malki olayında Adalet Bakanlığı savcı, Maliye Bakanlığı müfettiş, Emniyet terörle mücadele uzmanı yolladı, heyet birlikte çalıştı, netice aldı.  3) Çıkar kavramı: Hükümetin bir türlü Meclis'ten geçiremediği yasa tasarısında suçtan kimin çıkar sağladığı sorusu büyük önem taşıyor. Diyelim ki ortada Nesim Malki gibi bir cinayet var. Tetikçi belli, azmettiren biliniyor... Peki ya cinayetin herkesin bildiği ama asla sorulamayan gerçek nedenleri? Bu cinayetten kim çıkar sağladı?   İşte yeni tasarıda bu sorunun hukuki çerçevesi çiziliyor.   * * *  Ne yazık ki Türkiye'de kahveden yetişen siyasiler sadece iyi pişti oynar, satrancı pek sevmezler. O yüzden ellerine gelen kâğıdı okumakla yetinir, satranç tahtası gibi geniş ufukla ilgilenmezler...  Belki de yeni çete yasası bu yüzden çıkmıyor. Veya çetelerin Meclis'te yeterince işbirlikçisi var. Sizin aklınıza başka neden geliyor mu?    30 Kasım 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Yeğen Yahya'nın doğuştan şansı      Enis BERBEROĞLU    Türk büyüğü olmak için gereken güç damarlarımızda mevcuttur. Yeter ki sayın büyüklerin ar damarı çatlasın... Bu memlekette daha ne Yeğen Yahya'lar yetişir. Meğer ki Yahya Demirel'in devlet ve milletiyle ilişkisi kuşaktan kuşağa efsane gibi aktarılsın, unutulmasın.  * * *  Yahya Demirel'in parlak kariyeri çeyrek asır önce, 1974 yılında başladı. Paravan şirket kuran Yahya Demirel, ‘‘birinci sınıf yatak ve yemek odası’’ yerine sunta ihraç edip, devletten 82 milyon lira koparttı.   Maliye Bakanlığı Demirel hakkında 1975 yılında soruşturma açtı. Mahkeme 8 Şubat 1976 günü Demirel ve ortağı hakkında yurtdışına çıkış yasağı koydu. 21 Nisan 1978 tarihinde yurtdışına kaçan Yahya Demirel İsviçre'ye yerleşti.   Zonguldak Ağır Ceza Mahkemesi'nde hayali mobilya ihracatı suçundan 4 yıl hapis cezası alan Demirel, 19 Eylül 1981 tarihinde Türk vatandaşlığından çıkartıldı. Türkiye'ye dönen Yahya Demirel cezaevine girdi. 26 Temmuz 1984'te toplu kaçakçılık suçuyla 36 ceza daha aldı. Yargıtay kararı bozdu.  15 Haziran 1985 tarihinde yeniden Türk vatandaşlığına alındı, 29 Kasım 1985 tarihinde döviz kaçakçılığı davasından beraat etti, mobilya kaçakçılığı suçundan 23 yıl yedi. Yargıtay Yedinci Dairesi hapis kararını 29 Mart 1986 tarihinde bozunca hapisten çıktı.  Hayali ihracat davası 10 Şubat 1987'de zamanaşımına uğradı. Hayali mobilya davası 1989'da aynı kaderi paylaştı.  * * *  1980'li yılların ikinci yarısı Yahya Demirel'in olgunluk yıllarıdır. Şanlı tarihine Şekerbank vakası olarak geçen dava bu döneme rastlar.  Şekerbank 21 Ağustos 1988'de Yahya Demirel'e 20 milyon 50 bin dolar usulsüz kredi açıldığı iddiasıyla savcılığa başvurdu. 13 Ekim 1988'de açılan davada hakkında bir-beş yıl arasında hapis cezası istendi.  Demirel'e karşılıksız teminat mektubu verdiği iddia edilen Şekerbank Dış İlişkiler eski müdürü Cemil Özdöl 18 ay ceza aldı. Mahkeme 24 Ocak 1989'da Demirel'in suçlu olduğuna ilişkin rapor veren bilirkişi heyetini reddetti. Yeni bilirkişi heyeti istedi.  1 Ağustos 1992'de Şekerbank'ın dolandırılması davasında beraat etti. Ancak Yargıtay Dokuzuncu Dairesi bu kararı bozdu. 10 Haziran 1993'te bir yıl 3 ay ve 16 gün hapis cezası aldı.   11 Haziran 1994'te Yargıtay hapis cezasını onayladı. Ceza dört ay ertelendi. Demirel'in 19 Kasım 1994'te hapse girmesi kesinleşti. Ama 3 Kasım 1994'te hayali mobilya davasında üç ay hapis yattığı anlaşıldı. Bu dava zamanaşımına uğradığı için yattığı süre yeni cezasına mahsup edildi. İşin Türkçesi hapis yatmaktan kurtuldu.  * * *  Sıra Yeğen Yahya'nın ustalık dönemine geldi. Yani Halk Bankası davasına.  24 Mayıs 1992'de Kıbrıs'ta Kıbrıs Yatırım Bankası'nı satın aldı. 10 Mart 1993'te KKTC Bakanlar Kurulu kararıyla KKTC vatandaşı oldu. 13 Mayıs 1994'te Halk Bankası 4.5 milyon dolarlık alacağını ödemediği için Demirel'in KKTC'deki bankasını mahkemeye verdi.  29 Kasım 1998'de Yahya Demirel'in bankasına 4.5 milyon dolar depo eden ve parayı bir daha geri alamayan Halk Bankası yöneticileri için dava açıldığı haberi Hürriyet Gazetesi'nin manşet haberiydi.  * * *  İşte Yahya Demirel klasiği üç dava, içeri girenler, milyonlarca dolar zarar... Ama Yeğen Yahya yıkılmıyor, hep ayakta...  Yeğeni izlemeye devam edin...    1 Aralık 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Çiller ve Yılmaz'a güven neden azaldı?      Enis BERBEROĞLU   ‘‘Siz, çeşitli pazarlıklara girip birbirlerini aklayan iki lidere ülkeyi yönetme konusunda güveniyor musunuz?..’’  Bu soru Superonline'ın İnternet'teki sayfasında referanduma konuldu. Saat 13.45 itibariyle 5 bin 649 kişi sanal âlemde oy kullandı.   Birbirlerini aklayan Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller'e güven duymayan 4 bin 688 kişi (yüzde 82.9) vardı, hâla güvenenler 961 kişide (yüzde 17) kaldı.  Özetle sanal ankete katılan her beş kişiden dördü, Türkiye'nin muhtemel iki başbakan adayına güvenmediğini açıkladı.  * * *  Politikacıya güven, zaman ve istikrar çizgilerinin kavşağında yatar.  Mesut Yılmaz, son beş yıllık politik faaliyetinin merkezini Tansu Çiller'in serveti olarak seçti. TBMM'de bu amaçla iki kez komisyon kuruldu.  Tansu Çiller'i servetinin kaynağı konusunda sorgulanmak üzere Yüce Divan'a sevk etmek eğilimi neredeyse ANAP'ın resmi politikası haline geldi.   Ve Mesut Yılmaz, son anda bu politikadan vazgeçti.   Tansu Çiller'in Yılmaz'ın yardımıyla aklanması sizlere pek inandırıcı gelmiyorsa, bir de tersini düşünün... Demek ki Çiller'in Yüce Divan'a sevki de bazılarınızı ikna etmeyecekti...  O zaman sorun nedir?  Kamuoyunda liderlerin mal varlığı meselesinin ‘‘Temiz Toplum’’ hedefinden çok merkez sağdaki tasfiye operasyonu ile irtibatlı olduğu gerçeği daha iyi kavranmaya başlandı...  O yüzden sofraya gelen ekmeğin temizliği bile ikinci plana düştü, politik fanatizm öne çıktı. Tansu Çiller'in taraftarları Yılmaz'a kulak asmıyor, Çiller'in söylediklerini ANAP'lılar dinlemiyor.  Topluma yabancılaşan ve giderek aşiret reisi üslubunu benimseyen sözde liderler ahlaksız anlaşmalara girmekte beis görmüyor.  * * *  Siyasilere güven kurumsal olgudur. ‘‘Şahsa güven’’ denemelerinde bu tür abuk sonuçlar kaçınılmazdır. Kurumsal güvenin istikrarlı çizgisi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin saygın imajından bellidir.  Hatırlayacaksınız, askerlerin bile ‘‘balans ayarı’’ sözleriyle kabul ettikleri 28 Şubat 1997 siyasi dönemecinin ardından İletişim Fakültesi öğrencileri küçük bir anket düzenledi.  Ankete katılanların yüzde 59.3'ü orduya kesinlikle güvendiklerini açıkladı. Kısmen güvenenlerin payı yüzde 27.1 oldu.  Oysa aynı ankette; parlamentoya kesinlikle güven duymayanların oranı yüzde 32.5, hükümete kesinlikle güvenmeyenlerin oranı yüzde 41.1 olarak belirlendi. Yani neredeyse askere güvendiği ölçüde siyasetçiye güven duymayan toplumda yaşadığımız teyit edildi.  * * *  Her krizde olduğu gibi yeni hükümet sürecinde de derin haz yaşadığı belli Cumhurbabamız, dün yine son derece sıradışı bir tespitte bulundu:  ‘‘...Ve dışarıdan bakan da 'rejimin üstünde asker gölgesi var' diyor.’’  Yok canım, sahi öyle mi?    2 Aralık 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Zıtların birliği      Enis BERBEROĞLU   Eşkıyanın Roma tatili için tartışma zemini ayağımızın altından kaydı gitti... Necip milletimizin ezici çoğunluğu yarın Juventus'a beş çekersek intikamımız alınacak sanıyor. Kıymeti kendinden menkul mütefekkirler ise ‘‘siyasi çözüm’’ diye geveledikleri otonomiden başka çözüm görmüyor.  Kısacası, saflıkta zıtların birliği yaşanıyor.  Duygu patlaması, saf kan despotlukla toprak bağışlama arasında gidip geliyor... Aslında ‘‘vur kurtul, ver kurtul’’ diye özetlenen mantık fukaralığı yeni cilasıyla gündeme getiriliyor.  * * *  Oysa temel gerçekler ortada... Kürtler sadece Türkiye'de yaşamıyor ki. Kürt meselesinin uluslararası boyuta taşınması Apo'nun Roma'ya taşınması yüzünden değil, bu eşkıya bahane edilerek sağlandı...  Çünkü ABD ve Avrupa'nın planları sadece Türkiye'yi değil, Suriye, İran ve Irak'ı da hedef alıyor. Örneğin ABD, Suriye'yi Ortadoğu barışı için tavize zorluyor, Bağdat'ta Saddam'ı devirmek istiyor, Irak'a karşı İran'la anlaşmakta hiçbir sakınca görmüyor.  Gelelim Avrupa'nın büyük ağabeyi Almanya'ya... Sosyal-Demokrat ve Yeşil Koalisyonu'nun Apo'yu Almanya'da zindana atmama gerekçesi ilk bakışta ne kadar insani geliyor, öyle değil mi:  ‘‘Hükümetimiz Almanya'da yaşayan yabancıların vatandaşlığa geçişini çok kolaylaştıran bir yasa çıkaracak... Apo'yu Almanya'da hapsedersek, Türkler ve Kürtler arasında yaşanacak olası gerginlikler bu yasayı engeller...’’   Şantajın inceliğine bakın... Bu formül açıkça, ‘‘Almanya'da yaşayan 2 milyon Türk'ün vatandaşlık yasasını önlemek istemiyorsanız, Apo konusunda baskı yapmayın’’ anlamına gelmiyor mu?  * * *  Almanya'nın Kürt meselesindeki yeni pozisyonu Apo, Suriye'deki ininden dışarı uğratılmadan aylar önce, bu yıl başında ortaya çıktı.  1995 yılından itibaren önce Kohl'ün partisinden ve yakın çevresinden Heinrich Lummer isimli federal milletvekili, Apo ile görüştü. Eşkıyadan Almanya'da terör eyleminden kaçınacağı sözü alındı.   Ardından 1997'nin son aylarında geçen büyük pazarlıkla, İngiltere'de yaşayan Kani Yılmaz'a Almanya'da ‘‘terör suçundan yargılanmayacağı’’ güvencesi verildi. Bu işler kotarıldıktan sonra sıra yılbaşı sürprizine geldi... Terörden Sorumlu Federal Başsavcı Kay Nehm, ‘‘PKK'yı artık terör örgütü saymadıklarını’’ açıkladı. Böylece PKK militanları aleyhine Alman mahkemelerinde açılan davalarda suçun nevi değişti. Örneğin, terör örgütü üyesi olma suçlamasından vazgeçildi.  Almanya'nın Kürt açılımı sadece terör örgütü PKK ile sınırlı kalmadı. PKK ile Almanya arasındaki pazarlığın aktörlerine farklı adreslerde de rastlandı... Federal Başsavcı ile Apo arasındaki aracının ismi Ali Homan Gazi idi. İran'da Mahabat Cumhuriyeti'nin temelini atan Muhammed Gazi'nin oğlu Ali Homan Gazi bu yılbaşında Almanya'da faaliyete geçen Şeyh Sait Vakfı'nın kurucuları arasındaydı. Mesai arkadaşı da yine Apo pazarlığının kilit isimlerinden milletvekili Heinrich Lummer idi.  * * *  Almanya'nın derdi belli...  Asya'da geçen yüzyılda sahnelenen ‘‘Büyük Oyun’’un ikinci perdesine yetişmek, petrolden pay kapmak istiyor. Bu yüzden Ortadoğu'da üs arıyor.   Dolayısıyla Almanya'nın derdi Türkiye'de daha fazla demokrasi değildir. Hatta belki tam aksi, daha çok işine gelir.  Tek tesellimiz, Almanya'nın böyle kaşındığı dönemlerde sadece Türkiye'nin değil dünyanın da başına bela olduğu gerçeğidir.    3 Aralık 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Saddam ve Ankara      Enis BERBEROĞLU         Ankara   DSP lideri Bülent Ecevit'in başbakanlık umuduyla Çankaya Yokuşu'nu tırmanmasını beklerken emekli ve tecrübeli bir ABD'li diplomatla sohbet ediyoruz... Konu doğal olarak eşkıya Apo'ya gelip dayanıyor.  Türkiye hakkında geniş deneyimi bulunan diplomat, ABD yönetiminin resmi görüşünü samimiyetle savunuyor... Yani Apo'nun terörist olduğunu, mutlaka yargılanması gerektiğini düşünüyor.   Mevcut diplomatik kilitlenmenin aşılması için Apo'nun Avrupa toprakları dışına çıkarılmasını ara çözüm olarak görüyor.   Tüm bu sözler, Türk kamuoyunun en azından bir bölümüne egemen olan ‘‘ABD, Apo konusunda Türkiye'yi destekliyor’’ iyimserliğini haklı çıkartıyor. Hatta, bu süper gücün Ortadoğu satranç tahtasına Washington-Ankara-Tel Aviv ekseninden yaklaştığı tezini güçlendiriyor.  * * *  Türkiye-İsrail işbirliğinin 1960'lı yılların sonunda yaşandığı gibi Kürt sorununda ortak cepheye dönüşmesi mümkün mü? Bu soruyu yönelttiğimiz ABD'li emekli diplomatın yüzünde bir gülümseme uçuşuyor:  - Bunu isteyecek çok Amerikalı tanıyorum. Zaten bu (Kürt) konuda lobiler arasında ciddi bir çekişme başladı bile... Musevi lobisi, Türkiye'nin yanında, Yunan lobisine karşı çalışıyor...  ABD'li muhatabımız sözlerini şöyle sürdürüyor:  - Türkiye ile ABD arasında izlenen bölgesel politika açısından çok benzerlik var. Ancak çok önemli bir farkımız da mevcut. ABD Irak'ta Saddam'ın mutlaka devrilmesini istiyor, Türkiye hiç umursamıyor... Bakın Körfez Savaşı'nda bile Türk ordusu bu işe karışmaktan yana değildi. Şimdi de Kuzey Irak'tan dolayı endişeli.  Peki Saddam, Kürt denklemine hangi yolla karışıyor?  ABD'li emekli diplomat açıklıyor:  - ABD Irak muhalefetinde Saddam'ı devirme gücüne sahip tek unsurun Kürtler olduğunu sonunda fark etti. O yüzden Barzani ve Talabani'yi bir araya getirdi. Bu da Türkiye'nin hiç istemediği bir işti... Türkiye, ABD'nin Irak'ın toprak bütünlüğüne saygılı olduğu açıklamalarına pek inanmıyor galiba...  Bu sohbetin Irak konusunda en hassas ismin, Ecevit'in başbakan adaylığı dönemine rastlaması sadece ilginç bir rastlantı...  * * *  Türkiye'nin Kuzey Irak kadar hassas olduğu başka bir coğrafyada, KKTC'de bu hafta sonu yine seçim var.   Şaibeli bankaları, uyuşturucu ticareti ve kumar turizmi ile ‘‘Yavru Susurluk’’ halini almaya aday KKTC'de seçmenin önünde iki seçenek var.   Ya mevcut çarpık düzeni onaylayacak veya değişimden yana oy kullanacak.  Üstelik bu seçim Türkiye açısından da büyük önem taşıyor. Türkiye kendi evinin önünde başlattığı temizliğin KKTC'ye yansımasını önlememeli.    4 Aralık 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Genç omuzlara ihale ayıbı      Enis BERBEROĞLU Önceki gece Galatasaray-Juventus maçını izlerken, ruhum yeşil sahadan çok yalçın Güneydoğu coğrafyasında gezindi durdu.   Kaleye şandeller havan oldu patladı, kıvrak çalımlar komando taklası gibi hayat kurtardı... Yaşadığım kişilik çatlamasında kuşkusuz ki naçiz neferi olduğum kıymetli medyanın büyük rolü vardı. ‘‘Manşetler yüzünden 22 kişinin top tepmesi savaşa döndü...’’ diye hayıflanırken, Güneydoğu ve Ali Sami Yen'i karıştırmama yol açan ortak paydayı yakaladım...  Fark ettim ki, Türkiye'nin dev bir sorununu yine genç omuzlara yükledik. Ha Çukurca'nın dağları, ha Ali Sami Yen'in çim sahası... Ulusal onurumuzu bir avuç delikanlıya emanet ettik.  * * *  Galatasaray formalılar sahada, üniformalı yaşıtları dağda elden geleni yaptı. Ama ya biz siviller... Emanete ihanet yok mu?  Genelkurmay'ın düzenlediği Güneydoğu basın turunun üstünden bir yıldan fazla zaman geçti. Daha dün ne yediğimizi unuttuğumuz için o geziden medyamıza yansıyan bazı başlıkları hatırlatmakta yarar var:  ‘‘Ordu, sivilleri göreve çağırdı...’’  ‘‘Güneydoğu'da asker var, devlet yok...’’  ‘‘Güneydoğu'da tek muhatap asker...’’  Medya yelpazesinden her kalemin ortak tespiti belliydi. PKK'ya karşı askeri zaferin mutlaka siyasi kararlarla desteklenmesi gerekliydi.  Kısacası, bir yandan demokrasi nutukları atıp, diğer yandan Güneydoğu sorununu askere emanet edenlerin siyaset sırası gelmişti.  * * *  Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sivil muhtırası çok açıktı.   Halkın yüzbaşı rütbeli karakol komutanıyla değil, sivil ama deneyimli kaymakamla mutahap olmasını istiyordu, yanlış mı?  Askeri doktor yerine sivil hekim, en ücra köyde açık okul ve görevinin başında öğretmen arıyordu, hata mı?  Kısaca, TBMM tarafından verilen görevi hakkıyla yerine getirdiğine inanıyor, nöbeti sivillere bırakıp kışlasına çekilmeyi amaçlıyordu. Demokrasiye uygun değil mi?  * * *  Türkiye'nin sürüklendiği içler acısı duruma bakın...  Siyasiler Güneydoğu politikası üretemediği için bu görevi asker üstleniyor. Hükümet, İtalya karşısında aciz kaldı diye Galatasaray hazır kıta gibi sahaya sürülüyor. Yani elbirliğiyle beceriksiz siyasetçilerin yarattığı boşluğu doldurmaya çalışıyoruz.  Üstelik yanlışlığını bile bile...  Çünkü haydi önceki gece Suat'ın golüyle namusu kurtardık. Ama bir düşünün, maazallah ya yenilseydik...  Böyle mantık fukaralığı olur mu?    5 Aralık 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Umut yöntemi      Enis BERBEROĞLU       Gazeteci suya yazar... Daha doğrusu sudaki aksi tarife kalkar. Bazen benzetemez, kimi zaman gördüğünüzden korkarsınız...  O yüzden su bulanır.  * * *  Önceki gün İstanbul Üniversitesi'nde öğrencilerin kurduğu Sosyoloji Topluluğu'nun konuğu olduk. İki saatlik söyleşide yöneltilen soru ve görüşlerden öğrenci profilini yakalamaya çalıştık. Salonda egemen hava, belki de bir gün önceki çatışma nedeniyle biraz karamsardı.  Öğrenciler daha yolun başında yorgun düşmüş gibiydi.   Çoğunluğu sosyoloji son sınıftaydı ancak ‘‘mesleğinden’’, daha açıkçası ‘‘sosyolog’’ etiketinin sağlayacağı gelirden emin değildi... Yüksek lisans ve akademik kariyer için yabancı dilleri eksikti.  Üniversite diplomasıyla sevineceğe (veya refaha kavuşacağa) pek benzemeyen bu öğrenci grubunun ülkenin geleceğiyle ilgili iki temel endişesi vardı:  * Adaletsiz gelir dağılımı,  * İnsan hakları ihlalleri.  Gençler, devlete hiç güven duyar gibi değildi. Türkiye Cumhuriyeti'nin nedense hep dövüşecek düşman aradığına imanlıydılar.  1960'lar, 1970'ler, 1980'ler... Yakında 1990'lar bitiyor...  Takvim ilerliyor, acı gerçek değişmiyor: Türkiye'nin genç eliti hayata, hep rejime küskün atılıyor.  Bu güven bunalımını aşmanın zamanı gelmedi mi?  * * *  İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin bizi ‘‘fazla iyimser’’ buldukları belliydi. Ama anlaşılan ‘‘çok karamsar’’ olduğumuzu düşünenler de vardı.  Örneğin, dün bu köşede çıkan ve Galatasaray maçıyla, Güneydoğu savaşı arasında paralellik kuran yazıya tepkisini yansıtan Muzaffer Soy gibi...  Soy, öncelikle, Güneydoğu'nun ve İtalya'ya karşı savaşın üniformalı veya formalı gençlerin omuzlarına ihale edildiği tespitine katılmıyor:  ‘‘...Siz hiçbir politikacının, en sağdakinden en soldakine, böyle bir ihaleyi yaptığını kulağınızla duydunuz mu? Bu ihaleyi yaptıysa medya yaptı. Örneğin, maç öncesinde Star'da sahnelenen kışkırtıcılık ve siyasetle sporu birbirine karıştırma... Olayı bir de Telsim-Turkcell çıkar çatışmasına dönüştürmek esas çirkin olandı.’’  ‘‘Güneydoğu'da asker var, devlet yok gibi çarpık görüntü olabilir mi? Asker uzayın askeri mi, bu halkın ve devletin askeri değil mi? Ben sıradan bir vatandaş olarak sizin gibi düşünmüyorum. Hiçbir şekilde bu maçı İtalya'ya karşı Türkiye'nin başarısı olarak algılamadım. Sadece böyle bir ortamda kışkırtıcıların oyununa gelinmesinden ve işlerin berbat olmasından korktum...’’  Muzaffer Soy'un önerisi çok yalın: ‘‘...Ne olur sadece eleştirici değil, biraz da yapıcı ve öneri getirici olun. Karamsarlıkla hiçbir şey gerçekleşemez, daha kötüye gider. Umut, yapıcılık ve iyimserlikle çözüm üretmek ve takipçisi olmak başarının sırrıdır...’’  * * *  Umut yöntem olabilir mi?    7 Aralık 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Merkez sağın ekonomik iflası      Enis BERBEROĞLU      Anasol-D hükümeti sağolsun, merkez sağda temiz siyasi parti kaldığı efsanesini yıkmakla kalmadı, ekonomi sihirbazlarının ancak bu cenahtan çıktığı yolundaki palavra edebiyatına da son verdi...  Yatak odasına kadar sızan çeteler ve Apo krizi üst üste gelince, düşük hükümetin ekonomik karnesindeki kırık notlara pek dikkat edilmedi.  Ne diyordu düşük hükümetin ekonomi üstatları, belki hatırlarsınız:  - Küresel kriz Türkiye ekonomisine kesinlikle yansımayacak...  Doğru, ekonomi krize girmedi...  Krizin adı bile resesyona (durgunluğa) yetti.  * * *  Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) rakamlarına göre bu yıl ekonomide, şoför deyimiyle ‘‘kazık fren’’ yaşandı. Yılı dörde ayırırsanız, ilk üç ayında yüzde 9 büyüyen ekonomide hemen ikinci üç ayda frene basıldı...  İkinci üç ayda yüzde 4'e düşen büyüme hızı, üçüncü üç ayda yüzde 1.9'a kadar geriledi. ‘‘Kazık fren’’ örneğine dönersek, saatte 200 kilometre hızla seyreden otomobil 20-30 metrede durdurulmaya çalışıldı.   Olan otomobili yürüten aksama oldu...  DİE rakamlarına göre, tekstil sektöründe üretim son bir yılda tam yüzde 21 düzeyinde geriledi... Çünkü düşük hükümetin enflasyonla mücadele politikası önlemleri iç pazarı öldürdü, Asya ve Rusya krizi ihracat pazarlarını kapattı.  * * *  Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) müstakbel başkanı Erkut Yücaoğlu, aynı durgunluğun 1999 yılında da süreceği yolundaki tahminini dile getirdi, en fazla etkilenen sektörleri tekstil, otomotiv ve yan sanayi ile inşaat olarak saydı.  TÜSİAD'ın ekonomi kurmaylarına göre gelecek yılın ilk yarısında ekonomide yaprak kımıldamayacak.   Bu nedenle büyüme hızı tahminleri 1999'un ilk üç ayı için eksi yüzde 1.4. Yani patronlar ilk üç ayda büyüme değil küçülme bekliyor. İkinci üç ay için öngördükleri büyüme hızı ise yüzde 0 (yazıyla sıfır).  1999 yılının üçüncü üç ayında, (seçimden sonra yeni hükümet kurulduğu varsayımına dayalı olarak) büyüme hızının aniden yüzde 7.6'ya yükseleceği, son çeyrekte ise yüzde 4.9 düzeyinde gerçekleşeceği tahmin ediliyor...  Böylece TÜSİAD'a göre 1999 yılının tamamında ekonomik büyüme yüzde 3.4 olacak... Düşük hükümetin hedefi de yüzde 3'tü zaten.  Demek ki gelecek yılki ekonomik büyüme, nüfus artış hızının biraz üstünde kalacak... Ekmeğimiz ancak sofraya yeni oturanlara yetecek kadar büyüyecek. Sofradan tok kalkmayı yine sabırla bekleyeceğiz.  Ve unutmayın ki, ekonomik durgunluğun en şiddetle yaşandığı günlerde genel ve yerel seçimler için sandığa gideceğiz...  Aç, işsiz ve umutsuz oy atacağız.  İşte merkez sağın büyük başarısı...    8 Aralık 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Ekonomik zararın fiyatı insandır      Enis BERBEROĞLU     Medyadaki ‘‘kriz faturası’’ hesabı galiba biraz aceleye geldi.   Rakamsal analiz için vakit henüz çok erken...  Doğaldır ki 1994 depreminde hasar hesabı daha kolaydı.   Çünkü mali sektörde patlak veren krizin reel kesimi vurması, üretimi durdurması söz konusuydu. Faiz ve kurdaki oynamalardan yola çıkılarak hazinenin, şirketlerin uğradığı zararın boyutunu anlamak mümkündü. Oysa bu kez sorun sanayi ve ticarette başgösterdi, mali kesimin altını oyuyor.   * * *  Küresel kriz, istikrar programıyla birleşince küçük ve orta boy esnaf, sanatkârın boynuna ilmik geçti.   Çünkü hem hammaddenin, hem de bitmiş ürünün stok maliyeti yükseldi...  Gelin birlikte hesaplayalım:  1) Faizler yıllık yüzde 150'in altına inmedi.   2) Türkiye'de stok devir hızı dört aydır. (Bugünkü üretiminiz dört ay içinde satılır.)  Demek ki, orta boy girişimci elindeki stoklar için ortalama yüzde 50 faiz ödüyor. Ürettiği her 100 liralık malın fiyatı dört ayda yüzde 50 artarsa ancak faizi karşılıyor, daha düşük kalırsa zarar yazıyor.  Faiz düşse veya satışlar artsa yine çare sayılacak.  Ama faiz inmiyor, piyasada yaprak kımıldamıyor, mal satılmıyor.  O zaman küçük esnaf, sanatkâr mecburen işçi çıkartıyor.  Atılan her işçinin aslında kaybedilen müşteri olduğunu bile bile...  * * *  Yüksek faiz ve durgunluk sadece nakit sıkışıklığı yaratmakla kalmadı. Piyasada ‘‘kaydi para’’ olarak anılan çek ve senet kullanımında sıkışıklık, isteksizlik yarattı. Yıllardır birbirine güven zinciriyle bağlı piyasalarda herkes nakit peşine düştü, kimse çek-senet kabul etmez oldu.  Tüm alışverişi nakitle yapma sevdası, faizleri yükseltti.  * * *  Bütün bu rakamlar ne anlama geliyor derseniz...  Unutmayın ki ekonomik zararın fiyatı insandır.   Nitekim Devlet İstatistik Enstitüsü rakamlarına göre, işsiz sayısında daha şimdiden binde 6'lık bir artış yaşandı. Sadece resmi istatistiklere göre 135 bin kişi işsiz kaldı. Çalıştığından devletin haberdar olmadığı yüz binlerin kaderi tamamen meçhul...  Üretimin ve piyasaların en az altı ay daha durgun gitmesi bekleniyor. İşçinin önüne ‘‘kırk katır mı, kırk satır mı?’’ seçeneğinin konulması bu yüzden... Ya düşük, hatta sıfır zam ya da işsizlik...  Yarına bankaların durumu...    9 Aralık 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    İki milyar dolarlık sorun      Enis BERBEROĞLU  Türkiye'de banka kurmanın zorluğu, bankacılığın kolaylığı yüzündendir.   Hükümetten banka iznini alanlar hemen yurtdışına koşar, dövizi kapıp Türkiye'de bozdurur, üstüne kârını ekleyip Hazine'ye satardı...  Farkındaysınız, dili geçmiş zaman kipi kullanıyoruz.  Çünkü Rusya'nın dış ödemeleri durdurduğu günden itibaren, yani yaklaşık dört aydır Türkiye'ye dış kaynak girişi durdu.  ‘‘Dövizi getir, bozdur Hazine'ye sat, yeniden dövize çevir, borcunu ödedikten sonra kalan senindir’’ diye özetlenen saadet zinciri kırıldı.   Orta ve küçük bankalar, döviz kaynağının kesilmesi kadar, Merkez Bankası para piyasasında yükselen faizlerden de etkilendi.   Çünkü geniş şube ağı yoluyla mevduat toplama imkânı bulunmayan bu bankalar zorunlu olarak bu piyasaya yöneliyordu.   Yıllık bileşik faizi yüzde 200'lerde seyreden bu piyasadan sağlanan Türk Lirası kaynakla, ne Hazine'ye para satma, ne de kredi açma yolu kaldı.  Dolasıyla orta ve küçük boy bankalar daha önce açtıkları kredileri geri toplamaya başladı.  * * *  Türk ekonomisinde yaygın uygulama, aynı kredi müşterisinin birden fazla bankayla çalışmasıdır. Küçük ve orta boy bankalar tarafından kaynağı kesilen şirketler, kredi müşterisi oldukları büyük bankaları yardıma çağırdı. Büyük bankaların bu çağrıya yanıtlarını tek başlık altında toplamak yanlış olur... Ancak iki eğilim belirdi:  Bazı büyük bankalar, ‘‘Güneşli günlerde başkalarıyla çalışanlara, yağmurda şemsiye tutmayız’’ diyerek bu kavganın tarafı olmadı. Diğer büyük bankalar, riski hesaplayarak yardım yolunu seçti.  * * *  Önümüzdeki dönemde iflasların kaçınılmaz olduğu yolundaki tahmin, özellikle yabancı piyasalarda, ‘‘Şirket iflasları, bankaları da sarsar mı?’’ sorusuna yol açtı. Bankacılık kesiminden bu soruya verilen yanıtı, son derece güvenli üslupla ‘‘hayır’’ diye özetleyebiliriz...  Kıdemli bir bankacı, bu konuda şu analizi yaptı:  ‘‘Türkiye'de beşi kamu, on tanesi özel on beş büyük banka var. On beş büyük bankanın kredi pazarındaki payı yüzde 90 dolayında. Kalan bankalardan yabancı sermayeli olanları çıkarırsanız, orta ve küçük bankaların payı yüzde 5'i aşmaz. 40 milyar dolarlık kredi pazarında sorunlu rakam 2 milyar doları geçmez...’’  Demek ki şirketlerle bankaların arasında sorunlu kredinin miktarı aslında 2 milyar dolar düzeyinde. Ama bu paranın banka kasasına ve yurtdışına transferi sırasında yaşanacak en ufak hata, ‘‘domino’’ etkisi yaratacak, piyasayı sarsacak.    10 Aralık 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Özal Baysal’a alternatif sorular      Enis BERBEROĞLU      Neredeyse ‘‘Bir numaralı halk düşmanı’’ ilan edilen Türkiye Kalkınma Bankası'nın eski genel müdürü Özal Baysal vakitsiz yakalanarak, düşük hükümetin ‘‘Biz gidersek, çeteler bayram eder’’ havasına limon sıktı. Demek ki çetecileri yakalatan siyasi irade hükümete ipotekli değilmiş.  * * *  Özal Baysal'ın bağımsız yargıda hangi suçtan hüküm giydiği belli.   Gelin hafızanızı biraz tazeleyelim...  Yakın tarihin en derin ekonomik krizi sırasında, 1994 yılında, Türkiye Kalkınma Bankası'nın genel müdürlük koltuğunda Özal Baysal oturuyordu.   Peş peşe batan üç bankada, TYT Bank, Marmarabank ve İmpeksbank'ta Türkiye Kalkınma Bankası'nın parası vardı. Genel Müdür Özal Baysal bu üç bankada toplam 35 milyon doları batırdığı için suçlu görüldü.  Özal Baysal daha ilk günden itibaren savunmasını siyasi çizgide sürdürdü. Örneğin, bu yolsuzluğu araştıran TBMM'nin özel komisyonuna yolladığı mektupta, ‘‘Bankalar batmadan paraları çekmek istediğini, ancak Tansu ve Özel Çiller çifti tarafından engellendiğini’’ ileri sürdü.  * * *  Meseleyi bu kadar dar çerçevede tutarsanız, önümüzde tartışılacak, siyaseten hesap sorulacak tek iddia kalır: ‘‘Çiller Ailesi, Özal Baysal'ı batık banka patronlarını zengin etmeye zorladı...’’  Doğru mu, yanlış mı mahkeme karar verir.   Ama bu iddia ciddiye alınsa bile muhtemelen Meclis platformunda ANAP'lı namus tellalları tarafından pazarlık konusu yapılır... O yüzden geçelim.  Asıl soru bellidir: Türkiye Kalkınma Bankası, kriz döneminde sadece batık üç bankada mı para tuttu, yoksa başkaları da var mıydı?  O günleri hatırlayın, TL faizi yüzde 1.500'e kadar yükselmiş, Amerikan doları 40 bin liraya fırlamış... Piyasa meteliğe kurşun değil Stinger füzesi sallıyor... Türkiye Kalkınma Bankası'nın elindeki her kuruş çok değerli.   Ve Özal Baysal Bey'in şahsi açıklamasına göre Türkiye Kalkınma Bankası o tarihte tam 21 bankada 287 milyon 600 bin dolar tutuyor.  İşte asıl ekonomik ihanet budur...  Batık bankalardaki Türkiye Kalkınma Bankası parası belli: 35 milyon dolar. Peki ya aynı günlerde yine Türkiye Kalkınma Bankası'nın 287 milyon 600 bin dolarından sebeplenenler kimler?  Sakın ha, bu para alışverişini normal bankacılık çerçevesinde algılamayın... Çünkü bakın Özal Baysal ne diyor:  - Bankalardan bu parayı çekeceğimi açıkladığım için görevden alındım.  Anlaşılan Türkiye Kalkınma Bankası'nı sömüren tek çete Özal Baysal'ınki değil... Bir kısım medyaya da söz geçiren bazı bankacılar operasyona ortak gibi gözüküyor. Özal Baysal'ın bir mendil gibi kullanılıp atılması bu yüzden.  Diğer sorular yarına.    11 Aralık 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Özal Baysal'ı kim seviyor, kim kızıyor?      Enis BERBEROĞLU     Özal Baysal'a mahkemede hüküm giyip hapse atıldıktan sonra kızıp küfretmek kolay iş... Mesele, Özal Baysal'ı demir parmaklıkların ardına sürükleyen süreci doğru anlamak. Dostunu, hasmını iyi tanımak.  * * *  Resmi ve resimli arşivlere göre, Özal Baysal'ı görevden almaya çalışan, sonunda ceza yiyeceği adli süreci başlatan imzayı atan kişi 1994 yılında başbakanlık koltuğunda oturan Tansu Çiller.  Dolayısıyla Özal Baysal'ın açıklamalarını dinlerken Çiller Ailesi'ne karşı duyması muhtemel husumetin iskontosu ihmal edilmemeli...  Yalnız ne var ki, Özal Baysal, TBMM KİT Komisyonu'nda kendisini savunurken sadece Özer Çiller'i hedef almakla kalmadı, işe özel bir bankanın sahibini de karıştırdı: ‘‘Sayın Özer Çiller Bey tarafından arandım. Kendilerinin konuşması şu; Finansbank ile bir mevduatımız olduğunu ve Hüsnü Özyeğin Bey'le görüşmemi istedi...’’  Özal Baysal, bu olayın devamını iki yıl kadar sonra TBMM Komisyonu'na yolladığı mektupta anlattı. İddiasına göre, Hüsnü Özyeğin'i aradı, paranın geri ödenmesi için süre verdi. Ancak gününde ödeme yapılmayınca yasal işleme başvurdu.   Aynı günlerde Türkiye Kalkınma Bankası Yönetim Kurulu'nda Hazine temsilcisi olarak bulunan kişi Özal Baysal'ı aradı. Baysal'ın ifadesine göre, ‘‘Başbakan Tansu Çiller'in, Türkiye Kalkınma Bankası'nın diğer bankalardaki parasını çekmesi halinde toplumda panik doğacağından korktuğunu aktardı, bu kararın ertelenmesini istedi.’’  Özal Baysal, hazine temsilcisine ısrarla ‘‘Bu Başbakan'ın talimatı mı?’’ diye sordu, ‘‘Evet’’ yanıtını aldı. Yine iddiasına göre, iki özel bankadaki parasını çekebilmek amacıyla yasal işleme başladığının ertesi gün görevden alındığı yazısıyla kapısına dayandılar. Başaramayınca görevden alınma kararını özel bir kanal aracılığıyla kamuoyuna duyurdular...  * * *  Özal Baysal, paraları yatırırken mi, çekerken mi suç işliyordu, işin o kısmına tarih karar verecek. Bu operasyon sayesinde şahsi çıkar sağladı mı sorusuna mahkeme yanıt bulacak...  Asıl dikkat edilmesi gereken, olaydaki siyasi üsluptur.  Kamunun en önemli bankalarından birinin genel müdürü, iddiasına göre çok kısa süre içinde iki kez uyarılıyor...  1) Önce başbakanın eşi, özel bir bankadaki kamu parasının çekilmemesi için aracılık ediyor.   2) Ardından başbakan, ‘‘Parayı çekersen toplumda panik çıkartırsın, vazgeç’’ diye haber yolluyor.   Yani siyasi öncelik, başbakandan önce eşine ait. Bankacılık sisteminden önce tek bankanın işine bakılıyor.  İşte bir merkez sağ klasiği...  Bugünlük Özal Baysal ve hasımları ile yetindik.  Yarına dostluklarını analiz edeceğiz.     12 Aralık 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Müfettiş raporu Çankaya’dan döndü      Enis BERBEROĞLU      Özal Baysal, mahkemede özür diledi ve hakkındaki müfettiş raporunun ‘‘yanlı’’ olduğunu ileri sürerek dikkate alınmamasını istedi...  Normal karşılayın, eski alışkanlığıdır.  Çünkü dört yıl önce aynı rapora rağmen paçayı kurtarmayı becerdi. Özal Baysal'ın aynı müfettiş raporuyla görevden alınmasını öngören kararname Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından geri çevrildi.  * * *  Cumhurbaşkanı'nın iltifat etmediği müfettiş raporunda hangi iddialar yer alıyordu, birlikte anımsayalım mı?  1) 1994 krizinde batan TYT Bank'a Türkiye Kalkınma Bankası'ndan teminat alınmadan kısa vadeli kredi kullandırıldı. TYT Bank bu kredileri vadesinde ödeyemedi, ancak faizler tahsil edilebildi. Özellikle 1993 yılının son çeyreğinde kredilerin batacağı anlaşıldı ama önlem alınmadı.  Kamuya faturası: 21.4 milyon dolar.  2) Yine 1994 krizinde kepenk indiren Marmarabank'ta batan paranın öyküsü daha ilginçti. Türkiye Kalkınma Bankası'nın bu bankadaki 3 milyon dolarlık kredisi krize rağmen 1 Nisan 1994 günü kurtarıldı. Ama hemen bir hafta sonra aynı bankaya 300 milyon Japon Yeni kredi açıldı. Teminat alınmadan açılan bu kredi battı.   Kamuya faturası: 300 milyon Japon Yeni.  3) 1994 krizinde batan İmpeksbank'ta da Türkiye Kalkınma Bankası'nın kredisi vardı. Aslında bu bankaya kredi limiti 4 milyon dolar düzeyindeydi. Oysa 4 Nisan 1994 günü itibariyle bu limit 5 milyon dolar aşılmıştı.   Kamuya faturası 9.3 milyon dolar.  Toplam fatura 35 milyon dolar.  * * *   Cumhurbaşkanlığı işte bu teftiş raporunu yeterli bulmadı.   Bankalar Yeminli Murakıpları, Yüksek Denetleme Kurulu, Başbakanlık Müfettişleri ve Maliye Müfettişleri'nin bilmediği ama Çankaya'ya malum olan neydi ki, bu rapor ciddiye alınmadı?  Yoksa Cumhurbaşkanı'nın Özal Baysal konusunda çok özel istihbarat kaynakları mı vardı... Eğer varsa bu kaynakların bugün yüzü kızarmıyor mu?  Ey millet, uyanın artık.   Vatana ihanetin tek ölçüsü 15 yaşında elde silah dağa çıkmak mıdır?  * * *  TBMM'de Anayol'un karşıklı aklama işlemleri lider düzeyinden bakanlara kadar indi... Bu Meclis'ten çıkacak cumhurbaşkanından daha başka ne beklenir...    14 Aralık 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Polisin en kritik sorusu      Enis BERBEROĞLU     Niyetim spekülasyon olsaydı, Ömer Lütfü Topal'ın kara kutusu Aliye Kara'nın önceki gün iki ayrı gazetede çıkan haberini birlikte yorumlardım:   Bayan Aliye Kara ilk haberde büyük yankı uyandıran polis ifadesini tamamen reddediyor, ‘‘Baskı altında zorla imzalattılar’’ diyordu. İkinci habere göre Kara, tehdit aldığı için valilikten koruma talep ediyordu.   Bu durumda, ‘‘Yoksa tehditler polis ifadesinin medyaya yansımasının sonucu mu?’’ sorusu sizce fazla spekülatif sayılır mı?  Boşverin, geçelim, işimize bakalım...  * * *  Kutlu Savaş'ın yaklaşık bir yıl önce tamamladığı Susurluk Raporu'nda Ömer Lütfü Topal'la ilgili çok önemli bir tespit vardı:  ‘‘...Eğer öldürülmeseydi ülkenin en etkili ilişkileri içinde, istediği yere ve makama nüfuz edebilme imkânını bulacak ve birkaç yıl sonra da gerek manada dokunulmazlığa kavuşacaktı... Bu konuda ilgili her uzman fikir birliği içinde görünmüştür...’’  Tam bu noktada parantez açalım...  Acemi hırsızlara dokunulmazlığın TBMM'ye seçilmekle sağlanacağı yönünde yaygın ama yanlış kanaat hâkimdir... Oysa asıl dokunulmazlık ancak yargı mekanizması üzerinde egemenlik kurmaktan geçer...  Ve Aliye Kara'nın reddettiği polis ifadesi bu konuda çok ilginç ayrıntılarla süslüdür.  * * *  İfadenin altıncı sayfasında, Aliye Kara bakın ne diyor:  ‘‘...(Topal) Adalet Bakanlığı'nda dönemin Yargıtay Başkanı Müfit Utku ile samimi olarak tanışmaktaydı. Kendisi ile kardeşi olan Ümit Utku tanışmıştı. Herhangi bir işini halledip halletmediğini bilmiyorum...’’  Aliye Kara'nın reddettiği polis ifadesinde kamuoyunu aylardır meşgul eden Hikmet Babataş cinayeti de geçiyor:  ‘‘.....Ayrıca Bodrum hâkimi veya savcısı olan şahıs Ankara İli'nde Yüksek İhtisas Hastanesi'nde Kardiyoloji Bölümü'nde yatmaktaydı. Bunu bana Ömer Lütfü Topal telefon ile arayıp bildirdi. Bana kendisini ziyaret etmemi söyledi. Bunun üzerine ben bir çiçek yaptırıp ziyaretine gittim. Kendimi tanıttım, memnun oldu, telefon numaralarımı verdim ve ayrıldım. Bir süre sonra kendisi beni aradı ve taburcu oldu. Herhangi yapabileceğimiz bir şeyin olup olmadığını sordum. O da bana rahat bir araba temin etmemi söyledi. Ben de Lincoln marka bir araba kiralayarak özel şoförle Bodrum'da evine kadar gönderdim. Bu olay Hikmet Babataş'ın öldürülme olayından üç ay kadar sonra olmuştu....’’  Aliye Kara bu ifadeleri reddediyor olabilir. Ancak polis açısından verdiği detaylı bilginin doğruluğunu soruşturmak o kadar zor olmasa gerek.  * * *  Şimdi geldik Aliye Kara'nın reddettiği ifadesindeki en kritik noktaya:  ‘‘...Bana sormuş olduğunuz üzere Ankara DGM Savcısı Nusret Demiral'ı tanımam. Kendisine herhangi bir para verildiğini bilmiyorum....’’  İfadenin akışına dikkat ederseniz, Aliye Kara'nın emekli savcı Nusret Demiral'la ilgili yanıtının soru üzerine olduğu ortaya çıkıyor.  Yani polis soruyor, Aliye Kara yanıtlıyor.  Peki polis bu soruya neden ihtiyaç duyuyor?    15 Aralık 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Yiğit'in paraları      Enis BERBEROĞLU       Korkmaz Yiğit batarken Bankekspres isimli bankasını birlikte sürükledi. Hazine ve Merkez Bankası'nın operasyonu gecikince, Korkmaz Yiğit'ten içini boşalttığı bu banka için ek teminat almak mümkün olmadı.  Sonuçta banka Merkez Bankası bünyesindeki Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devredildi... Yani bankanın borçlarını devlet üstlendi. Hazine becerebilirse, bankanın alacaklarını tahsil edecek, zararı kurtaracak.  * * *  Fon, bankanın 300 trilyon liralık kredi listesinde 7 trilyon lirayla ilk sırayı alan gruba yöneldi bile... Ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in kardeşi Şevket Demirel ve oğlunun kurduğu şirketlerin kapısını çaldı.  Haftalık ekonomi dergisi Platin'in kapak haberine göre, bu üç şirkete açılan kredi yasal takibe alındı, noter kanalıyla ihtarname çekildi.  Kredi geri ödenmeyince İstanbul 4, 5 ve 6 Numaralı Asliye Ticaret Mahkemeleri'nde açılan üç ayrı davada ihtiyat-ı haciz istendi.  Mahkemenin kararı şu açıdan önemli:   Eğer Bankekspres'in Demirel şirketlerine açtığı krediler tahsil edilirse sorun yok... Aksi halde bu paralar önce Merkez Bankası'nın kasasından sonra da vatandaşın cebinden çıkacak.  * * *  Nesim Malki cinayetinde katiller elde, azmettiren kaçak da olsa belli. Sadece Malki'nin paralarının akıbeti meçhul... Bu paraları kim, hangi amaçla kullandı, rivayet muhtelif.  Korkmaz Yiğit'in kimle ne işler çevirdiği ortada... Örneğin bankasının içini boşalttığı iddiasıyla dava açılıyor. Ama bu paraların kimin cebine gittiğine bakılmıyor.  Haydi Nesim Malki cinayetinde tefecilik âleminin kayıtdışı ilişkileri soruşturmayı engelliyor diyelim... Ama Korkmaz Yiğit olayında bankaya giren-çıkan paraların izi sürülemez mi?  Bankekspres talihsiz bir banka... Engin Civan'ın vurulması ve Emlak Bankası skandalının patlak vermesine de yine aynı bankanın ihtilaflı alacağı neden olmuştu. Banka, alacağını tahsil etmek isteyince karşısında aniden Alaattin Çakıcı'yı bulmuştu.  * * *  Peki devletin daha önce de karanlık bazı hesaplar nedeniyle zora düşen, 1994 ekonomik krizinde sahip değiştiren Bankekspres konusunda daha dikkatli olması gerekmez miydi?  Kamudaki banka denetiminin ne kadar kof olduğu ortada değil mi? Banka batıyor, sahibi zenginleşiyor. Devlet tasarrufçuyu koruyacağım diye yola çıkıp banka sahibini kolluyor.  Ercan Kumcu'nun yazdığı gibi tasarrufçuyu da, banka sahibini de unutup sadece bankayı korusak daha akıllı ve daha ucuz olmaz mı?    16 Aralık 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Antalyalı meçhul kadın      Enis BERBEROĞLU     Ömer Lüftü Topal'ın bürokratik, adli ve siyasi temaslarında ‘‘kara kutu’’ gibi çalışan Aliye Kara'nın sorgu süreci, aslında ifadesinden bile daha ilginç iddialar içeriyor.   Çünkü iddiaya göre, Aliye Kara'nın sorgusuna Antalya'dan özel olarak getirilen bir bayan da katılıyor...  Üstelik en kritik sorular bu meçhul kadından çıkıyor.   Demek ki Aliye Kara'nın ifadesinde geçen, birkaç parlamenter ile eski bürokrattan çok daha ‘‘yüksek makamları’’ rahatsız edecek sorular ve yanıtları, yedek cephane niyetine ileriki günler için saklanıyor.  * * *  Aliye Kara kamuoyunda günlerdir tartışılan polis ifadesini reddetti. Bu ifadenin baskı altında zorla imzalatıldığını ileri sürdü.   Ancak asıl kritik detayı sanırız atladı...  Sorgusunda bulunan meçhul kadından nedense hiç söz etmedi.  Bu satırların yazarına ulaşan iddiaya göre, Antalya'da Ömer Lütfü Topal'ın sırlarına vakıf, kimliği bizce meçhul bayana örtülü ‘‘itirafçı’’ statüsü tanındı. Söz konusu kişi de Aliye Kara'nın sorgusunda kilit bazı sorular yönelterek polise yardımcı oldu.  Aliye Kara eğer bu iddiayı yalanlarsa ve ‘‘Böyle bir kadın yok’’ derse, bu köşe tekzibine açıktır.  Ama eğer bu iddia yalan değilse... O zaman polise düşen, meçhul kadının soruları ve Kara'nın yanıtlarını savcılığa iletmektir. Türkiye özel amaçlı sorguların yürütüldüğü Muz Cumhuriyeti değildir.  * * *  Peki Aliye Kara'ya sorulan ve ifade tutanağına geçmeyen ne gibi sorular var... Yine bize ulaşan iddiaya göre Aliye Kara'ya örneğin ‘‘Ömer Lütfü Topal, Alparslan Türkeş'e bir bavul döviz gönderdi mi?’’ diye soruldu. Ancak bu soruyu yöneltenler, her nedense yanıtını resmi belgeye geçirmedi.  Kara'ya yöneltilen bir başka soru, Cumhurbaşkanı'nın kumar yasağı yasasını veto gerekçesiydi. Aliye Kara'nın bu sorunun yanıtını nasıl bilebileceği ise ayrı tartışma konusudur.  Topal'ın başkentteki sır ortağına yöneltilen başka bir soru, Çiller Ailesi'ne ilişkindi... Bu soru ve yanıtı da savcılığa ulaşmadı.  * * *  Polisin, son dönemdeki başarılarını kendisine mal eden siyasi iktidar hakkında bazı kuşkular taşıdığı muhakkak.  Çünkü polislerin Başbakan'ı, saygı ve şakayla da karışık olsa ‘‘ekipler amiri’’ diye kod adıyla anacak kadar ‘‘meslekten’’ saydıkları İstanbul'da konuşuluyor. Başbakan'ın polisin önemli operasyonlarına gidecek ekipleri bizzat seçtiği yine emniyetin günlük dedikodusu...  Dolayısıyla soru ortadadır... Türkiye'nin en kritik soruşturmasında kim, kimden neyi saklıyor? İktidar mı saklıyor, yoksa iktidardan mı saklanıyor?  Anlatırlarsa öğreniriz...    17 Aralık 1998, Perşembe  --------------------------------------------------------------------------------    Kızmak için neden pek çok      Enis BERBEROĞLU   Ankara DGM'den emekli savcı Nusret Demiral, polisin Aliye Kara'nın sorgusu sırasında adını geçirerek soru yöneltmesine tepki gösterdi...  Radikal'den Adnan Keskin'in, Demiral'la görüşmesi dün yayınlandı. Emekli savcı ilk üzüntüsünü bu satırların yazarıyla ilgili olarak dile getirdi:  - O ifade gazetecinin eline nasıl geçer? Önce ona üzüldüm...  Sayın savcı, devletin en gizli kayıtlarının elek haline döndüğünden yakınıyorsa üzülmekte haklıdır... Ama bu çıkışını kendi ismi gazeteye yansıdığı zaman değil de örneğin kaset savaşları sırasında yapsaydı çizdiği ‘‘devlet adamı’’ portresine çok daha uygun düşerdi.   Yok eğer meseleyi sadece ‘‘Polis bu işi yapmış, ama gazeteci neden yazdı’’ mantığıyla ele alıyorsa o zaman biz de üzülürüz.  Eski güzel günlerde(!) bu ifadenin kaynağının sorulması amacıyla -belki de mevcutlu olarak- çoktan DGM'ye çağrılırdık. Ama anlaşılan köprülerin altından çok su aktı.  Yine de Sayın Savcı'yı merakta bırakmayalım. Aliye Kara'nın reddettiği polis ifadesi ‘‘postadan çıktı’’ diyelim, işin o kısmını geçelim.  * * *  Sayın Savcı'nın haklı tepkisine yol açan paragrafı anımsatalım. Aliye Kara'nın zorla imzalatıldığını açıkladığı polis ifadesinin altıncı sayfasında şu sözler yer alıyordu:  ‘‘Bana sormuş olduğunuz üzere Ankara DGM Savcısı Nusret Demiral'ı tanımam, kendisine herhangi bir para verildiğini bilmiyorum...’’  Bu satırları kamuoyunun dikkatine sunmuş, ‘‘Acaba polis bu soruyu neden sordu?’’ diye noktayı koymuştuk. İfadenin bu kadarı hakkında Radikal'den Adnan Keskin ile Demiral arasında şu diyalog geçti:  Soru: Polisin Aliye Kara'ya sizinle ilgili soru yöneltmesini nasıl görüyorsunuz?  Demiral: O ifade gazetecinin eline nasıl geçer? Önce ona üzüldüm. Arkadan eğer öyle bir soru varsa, bu polisin ne ahlakında, ne görevinde vardır, böyle soru sormak. Evvela beni tanıyan onlardır.  Soru: Neden böyle bir soru sorulmuş olabilir?  Demiral: Bilemem, zaten şaşırdım. Gündeme getirme, belki şaşkın hallerinden ileri geliyor. Gündemi saptırmak, olan şeyleri millete unutturmak gibi bir şey.
  Soru: Göreviniz süresince polise çok sahip çıkıyordunuz. Gündem saptırma dediğinize göre poliste size karşı zıt bir ekip mi var?  Demiral: Poliste bana karşı bir ekip olduğunu düşünmüyorum. O değerlendirmeye giremem...  Soru: Kara daha sonra ifadesinin işkence altında alındığını açıklamış, doğru olabilir mi?  Demiral: Dikkatimi çekti, ama yorum getiremem. Polisle kadın arasındaki şey.  Soru: Ömer Lütfü Topal'la herhangi şekilde tanışıklığınız var mı?  Demiral: Yok efendim. Benim yanıma siz bile zor girerdiniz. Yemek yerken bile dikkat ederim, herkesle yemek yemezdim, halen de öyleyim...  * * *  Madem mesele bu kadar derinleşti, bir itirafın sırasıdır. Polis ifadesiyle kişileri suçlamak gibi bir niyetimiz olmadığı için Aliye Kara'nın sözlerinden bir cümleyi çıkarmıştık...  Şimdi aynı paragrafın tam metnini veriyoruz:  ‘‘Bana sormuş olduğunuz üzere Ankara DGM Savcısı Nusret Demiral'ı tanımam, kendisine herhangi bir para verildiğini bilmiyorum, ancak Ekrem Marakoğlu (Topal'ın avukatı, E.B) verdiğini söylüyordu...’’  Sayın Savcı'nın kızmak için pek çok nedeni var.   Demirel'in açıklaması  CUMHURBAŞKANLIĞI Basın Müşavirliği ‘‘Yiğit'in Parası’’ başlıklı yazıya bir açıklama gönderdi. Aynen aktarıyoruz:  ‘‘Hürriyet Gazetesi'nin 15 Aralık 1998 tarihli nüshasında 'Fon Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in kardeşi Şevket Demirel ve oğlunun kurduğu şirketlerin kapısını çaldı' şeklinde başlayan yazınız 'Eğer Bankekspres'in Demirel şirketlerine açtığı krediler tahsil edilirse sorun yok' şeklinde devam etmektedir.  Sayın Şevket Demirel'in Sayın Süleyman Demirel'in kardeşi olduğu herkesçe biliniyor. Süleyman Demirel ismi geçmeden de verilecek haber anlaşılabilecektir. Ama burada 'Demirel Şirketleri', 'Süleyman Demirel'in kardeşi' gibi ifadelerin kullanılması bugün Cumhurbaşkanlığı görevini yapan Sayın Süleyman Demirel'e bir atıfta bulunulması maksadını taşımaktadır.  Şevket Demirel ve oğlu veya Demirel soyadını taşıyan herhangi bir kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Hiçbir imtiyazları olmadığı gibi bu ismi taşıdıklarından dolayı haksızlığa muhatap olmaları da söz konusu olamaz.  Hukukun genel prensipleri gereği herkes kendisinden sorumludur. 'Demirel' soyadı taşıyanların herhangi bir kusuru varsa bundan dolayı da Cumhurbaşkanı muaheze edilemez.’’    18 Aralık 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Özal'ın kasetleri      Enis BERBEROĞLU   Türkiye'nin en büyük kara para soruşturması sayılan Ömer Lütfü Topal operasyonu konusunda ortaya attığımız iddialara resmi yanıt yok.  Ancak Emniyet çevreleri yapılan sorgularda çekilen video kasetlerinin tamamının DGK savcılığına teslim edildiği garantisini verdi.  Umarız ve dileriz ki öyledir.  * * *  Bu konuda en ufak yanlışın yol açacağı zararı anımsamak için yakın tarihimizde on yıl öncesine dönmek zorunludur.   1988 yılı MİT raporu tartışması ile geçti. Bu raporda yer alan iddiaları araştırmak amacıyla Başbakanlık Teftiş Kurulu harekete geçti.   MİT dahil devletin en hassas birimlerinin en gizli kayıtlarını tarayan müfettişler raporlarını tamamladı. Doğal olarak raporun ekinde devletin en gizli belgeleri de vardı. Müfettişler bu raporun dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın bile eline geçmemesi için her türlü önlemin alındığına emindiler.  Ama...  * * *  Turgut Özal'ın siyasi rakipleri kendileri hakkında ‘‘devlet mahreçli’’ propaganda ve taciz kampanyası yürütüldüğü iddiasını daha merhum aramızdan ayrılmadan ortaya attı. Ölümünden üç yıl sonra aynı tartışma ilginç bir soygunla yeniden gündeme geldi.   12 Nisan 1996 gecesi Balmumcu Itri Sokak'taki 38 numaralı villa soyuldu. Villanın bekçisi ertesi gün alınan ifadesinde 50 kadar video kaseti ve 10 milyon liranın çalındığını anlattı. Oysa ANAP'ın siyasi danışmanı, Verso şirketi sahibi Erhan Göksel farklı kanıdaydı. Göksel'e göre villada ‘‘devlet sırrı’’ niteliğinde belgeler vardı.  Soygundan birkaç gün sonra villadan çalınan ANAP propaganda kasetleri Sarıyer çöplüğünde bulundu. Hırsızlar ise aynı yılın sonunda yakalandı.  Villa kapısında erketelik yapan (gözcülük eden) M.B. ‘‘Ben sadece dışarıda gözcülük yaptım. İçeriye Ayhan girdi. Bana 10 milyon lira verdi, kendisi ne aldı bilmiyorum’’ dedi.   Biraz garip değil mi? M.B. kendi başına iş gören hırsız gibi değil de sanki ücretli işgücü gibi konuştu.   Bu işte kader birliği ettiği ancak soyadını dahi bilmediği Ayhan'ın da yine ücret karşılığında çalıştığını ima etti.  * * *  O gün bugündür bu satırların yazarı, polis işinin siyasi malzeme edilmesinden korkar.   Aciliyette tek standart   Cumhurbaşkanlığı'ndan Necdet Seçkinöz imzasıyla yollanan yazıda Türkiye Kalkınma Bankası eski Genel Müdürü Özal Baysal'ın görevden alınma işlemleri hakkında bilgi verilmiş. Yazıya göre:  1) Özal Baysal'ın kararnamesi 1 Temmuz 1994 günü Çankaya Köşkü'ne geldi.  2) Cumhurbaşkanlığı 5 Temmuz 1994 günü Başbakanlık'tan bilgi istedi.  3) Görevden alınma kararnamesi 4 Ağustos 1994 günü imzalandı.  Aynı yazıda, ‘‘Bu muamelenin benzeri yüksek memur tayinlerinde takip edilen usulden hiçbir farkı yoktur. Sayın Cumhurbaşkanımız önüne gelen her şeyi sormadan, öğrenmeden, tahkik etmeden imzalamak gibi bir durumda olamaz...’’ deniliyor.  Ne ilginç mantık. Metinde geçen ‘‘yüksek memur’’ ifadesi koltuk irtifasıyla ilgiliyse mesele yok. Yok Özal Baysal'ın icraatı kastediliyorsa, ‘‘alçak’’ tanımı daha uygun düşerdi.  Şaka bir yana, Özal Baysal'ın foyası, görevden alınma kararnamesi Çankaya Köşkü'ne ulaşmadan aylar önce ortaya çıktı. Memlekette üç banka battı, üçünde de Baysal'ın yatırdığı kamu parası uçup gitti. Baysal'ın marifetleri bütün gazetelerde, TV kanallarında sergilendi.  O yüzden sorumuz açık ve hâlâ yanıtsız...  Makamında 30 dakika kalması bile riskli bu bürokratı görevden alan kararnameye imza için neden 30 günden fazla beklendi?   Keşke Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, bu köşedeki yazılara yanıt konusundaki aciliyeti Özal Baysal'ı görevden alan kararname için de gösterseydi. O zaman aramızda yazışmaya gerek kalmazdı.     19 Aralık 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Hedef demokrasi      Enis BERBEROĞLU       Hürriyet ve Doğan Holding'in dinlenmesi kesinlikle sürpriz değildir.   Aylarca süren telefon dinleme işleminin ürünü olduğu anlaşılan kasetlerin içerik seçimi çok anlamlı ve hesaplıdır...  Medya, siyaset ve yüksek yargı.   Yani demokrasinin sacayağı hedef alındı.  Telefonları dinleyen değil dinletenler, kasetleri kamuoyuna açıklayan piyon değil açıklatan mahfiller önemlidir.  * * *  Meral Akşener'in yakın mazisi benzer sabıkalarla doludur. İçişleri Bakanlığı döneminde iktidar ortağı Refahlı Adalet Bakanı Şevket Kazan'la telefon dinleme konusunda anlaşmazlığa düştüğü hatırdadır.  Şevket Kazan'ın telefon dinlenmesinden vazgeçilmesi ısrarı üzerine Akşener bakan arkadaşına 20 Şubat 1997 tarihli bir mektup yolladı.  Mektupta, telefon dinlemenin gerekçeleri sıralandı, ardından şu çarpıcı öneri yapıldı: ‘‘...Sistemin çalışması için gereğinin yapılabilmesi amacıyla İçişleri ve Adalet Bakanlıklarının katılacağı, her iki kurumun konuyla ilgili görevlilerinin hazır bulunacağı bir toplantı düzenlenmesinin yararlı olacağı düşünülmektedir... Bilgilerinize arz ederim. Dr. Meral Akşener’’  Özetle İçişleri Bakanı, kendisine hukuku hatırlatan Adalet Bakanı'na ‘‘Gel birlikte dinleyelim’’ rüşvetini önerdi.  * * *  Telefon dinlemedeki ısrarın kerameti, Refahyol'un son günlerinde daha iyi anlaşıldı. Refahyol'u düşürmek için gensoru çalışmalarında başı çeken Yalım Erez, o günleri bakın nasıl anlatıyor:  ‘‘Bütün telefonlarım uzun süredir dinleniyordu. Arkadaşlarla bir araya geldiğimizde hep söylerdim. Hatta espri konusu yapardık. ‘Dinlerlerse dinlesinler' diyorduk. Ben ne hırsızlık yaptım, ne uğursuzluk yaptım, ne de vatan hainliği yaptım. Bir keresinde bir gazeteci arkadaşla konuşurken telefondan garip sesler duyuldu. Karşılıklı olarak ‘Dinleniyoruz' dedik. Sonra araya bir ses girdi, ‘Teybe alın' dedi...’’  * * *  Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama galiba bu kadarı bile iki tespitimizi haklı çıkarmaya yetecek:  1) Hukuki ve vicdani gerekçeler bu ülkede telefon dinlemeye engel değil.  2) Meral Akşener bu kirli zeminde siyaset yapmaya gönüllü ve alışkın.  Şimdi geldik asıl soruya: Bu cehennem maşasının iki bacağını birden kullanmaya kimin gücü ve cesareti yeter?  Yanıtı bellidir...  Bu ülkede demokrasi istemeyen parlamento içi ve dışı çete ittifakı.   Oysa Türkiye'nin başındaki belalar belli.   Bölücübaşının Roma tatili bir yana, Saddam devrilirse Kuzey Irak'ta Kürdistan'ın kurulması an meselesi. Türkiye bütün bu sorunları ancak daha fazla demokrasi ile çözebilir, sakın unutmayın, oyuna gelmeyin.     21 Aralık 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Kimler dinlenir?      Enis BERBEROĞLU    Yakın tarihimizdeki en ünlü telefon dinleme operasyonunun hedefi Alaattin Çakıcı'dır. Emniyet ve diğer istihbarat birimlerinin Çakıcı'nın telefonlarını dinlemekteki amaçları belliydi:  1) Kaçak Alaattin Çakıcı'nın yerini belirlemek.  2) Çakıcı'nın suç ortaklarını tespit edip yakalamak.  3) Alaattin Çakıcı'nın planladığı suç eylemlerini önlemek.  Ne var ki devletin yasal yollardan dinlediği Alaattin Çakıcı da konuşmalarını banda aldı. Fransa'da yakalanınca bu kasetler santaj füzeleri gibi uçup bakan, işadamı devirdi.  Medya ve siyasi partiler kaset sarhoşluğu yaşarken bu köşede beyhude gayretle, ‘‘Kaset infazı tehlikelidir, suç ve cezanın adresi mahkemedir’’ uyarıları yapıldı. (Hukuğun iflası veya kaset infazı, 1 Ekim 1998)  Hukuksuz temizlik çabasında mahkemeye tenezzül etmeyen bazı kamu görevlileri de ellerindeki kasetleri medya aracılığıyla açıkladı. Böylece kimin kasetinin kimin cebinden çıktığı belli olmadı. İşte Hürriyet'in dinlenmesi kurtların sevdiği böyle puslu havada sağlandı.  * * *  Oysa telefonu kimin dinleyeceği kadar, kimlerin dinleneceği de açık. Üstelik devlet memurları bu sınırları gayet iyi biliyor.   Örneğin Meral Akşener tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü'ne getirilen Kemal Çelik, TBMM'de kurulan ve telefon dinleme olaylarını soruşturan komisyona yolladığı yazıda bu sınırları çok kesin çizdi.  Kemal Çelik Komisyona 1995 yılında 3 bin 57, 1996 yılında da 2 bin 383 olayın telefon dinleme sayesinde aydınlatıldığını bildirdi.  Buna göre, telefon dinleme operasyonları ile sadece 1996 yılında bin 567 olayda 4 bin 560 uyuşturucu sanığı yakalandı. Aynı yıl 95 irtica olayında 307 sanık ele geçti, bölücü sanık sayısı 2 bin 90'ı buldu.   Yine telefonlar dinlenerek şu ünlülere muhtemel suikast girişimleri önlendi: Tansu Çiller, Hayri Kozakçıoğlu, Necdet Menzir, Abdülkadir Aksu, Kenan Evren, Doğan Güreş, Yıldırım Aktuna, Sedat Bucak, Nusret Demiral, Aziz Nesin ve Cem Boyner...  * * *  Gözüken o ki, telefon dinlemede iki ayrı model var.   Alaattin Çakıcı olayında hem kamu görevlileri, hem de ünlü kabadayı yasanın sınırını aşınca işler karıştı.  Ama telefon dinleme yasal boyutta kalınca, sonuçları yargıya sunulunca terör, uyuşturucu çeteleri ele geçiyor, irticayla mücadele kolaylaşıyor.  O yüzden telefonları dinlenen Hürriyet'in bir çalışanı olarak devlete sormak zorundayız: Hürriyet'te uyuşturucu kaçakçıları mı çalışıyor? Hürriyet irtica yuvası mı, bölücü propoganda merkezi mi? Hürriyet'i kimin, neden dinlediğini ortaya çıkarmak sizin göreviniz değil mi?   Ve en önemlisi bu çeteye kötü örnek olduğunuz için pişman mısınız?    22 Aralık 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Barzani ve Talabani Apo'dan bile önemli      Enis BERBEROĞLU      ABD'nin yarım milyar dolara mal olan füze gösterisi bitti.   Final dakikalarında ABD Başkanı Bill Clinton'ın evinde ağır hasar gördüğü, ama Saddam Hüseyin'in burnunun bile kanamadığı anlaşıldı.   Ne var ki bu gelişme Saddam açısından sadece ‘‘taktik zafer’’ olarak algılanmalı. Yoksa Başkan'ın koltuğundan edilse bile ABD'nin Irak politikasında değişiklik olmaz.  * * *  Richard Perle, 1981-87 yılları arasında ABD Savunma Bakan Yardımcılığı görevinde bulundu. Varşova Paktı'na karşı izlediği son derece sert politika ve örtülü operasyonlara merakı nedeniyle kazandığı ‘‘Karanlıklar Prensi’’ lakabıyla ünlendi. Richard Perle ve yine kendisi kadar meşhur eski kamu görevlileri geçen yılın sonunda Saddam'ı devirmek amacıyla plan hazırladı, Beyaz Saray'a sundu.   ABD'nin Irak'a karşı muhtemel hamlelerini öngören bu plan ABD basınında geniş yankı buldu. Şubat ayında sıcak çatışmaya dönüşmeden atlatılan Körfez krizi sırasında bu köşeye aktardığımız (10 Şubat 1998) planı yeniden anımsamakta yarar var:  1) Washington, Irak'taki demokratik muhalefet cephesini yasal muhatap ve geçici hükümet sıfatıyla tanıyacak, BM'de temsilini sağlayacak.  2) Irak'ın 2 Ağustos 1990 tarihinde Kuveyt'i işgali üzerine yabancı bankalarda bloke edilen milyarlarca dolarlık varlığının bir bölümü bu geçici hükümete verilecek.  3) Başta Kuzey Irak olmak üzere, ülkenin Saddam'ın kontrol edemediği bölgelerine uygulanan ambargo hemen kaldırılacak. Muhalefetin kontrol ettiği yörelerde artan refah, Saddam'dan kaçışı hızlandıracak.  4) Muhalefetin Saddam aleyhine propagandasına yardımcı olmak amacıyla TV ve radyo istasyonları kurulacak, var olanlar desteklenecek.  5) Muhalefet ordusuna, hava savunma sistemi için lojistik destek verilecek.  * * *  İngiltere Başbakanı Tony Blair, operasyonu noktalayan basın toplantısında, ‘‘Saddam'ı devirmek amacıyla yüz binlerce askerin katılacağı kara operasyonu düzenlemediklerini’’ hatırlattı, ‘‘Biz kolunu kanadını kırdık’’ ifadesini kullandı. Daha açık deyişle, füze operasyonunun geniş bir planın ilk adımı olduğunu anlattı.   ABD ve İngiltere'nin önümüzdeki dönemde Saddam'a karşı 1990'ı andıran ‘‘diplomatik cephe’’ kurma yönünde çaba harcamaları gerekiyor.   Bu iki ülke adına Saddam'a dönük harekete geçecek kara birliklerinin adresi de belli: ABD'de zoraki barış imzalatılan Talabani ve Barzani'nin peşmerge ordusu... Muhalefetin köprübaşı olarak kullanacağı coğrafya da ortadadır: Kuzey Irak Federe Kürt Devleti.   O yüzden Türkiye'nin Roma'daki Apo kadar tamamen ABD güdümüne giren Kuzey Iraklı Kürt liderleri takibi zorunludur.     23 Aralık 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Plastik kopya      Enis BERBEROĞLU   Plastik kalıbı kullanınca işler kolay. Plastik hamburger, plastik patates, plastik oyuncak... Hepsini plastik kopya orta-şark Amerikan ailesine satıp gerçek para (kimi zaman plastik para) kazanmak mümkün...  Ama ya plastik kalıbı çatlatan örnekler...  Üretim hataları ne olacak? Plastik köftecinin kalıp dışı hallere karşı hiçbir hazırlığı yok.  * * *  Yalçın Bayer'in köşesinde dün yayınlanan mektubu okuyunca canım yandı. Mustafa Yalçınkaya isimli okur, gecenin ayazında Caroussel'e komşu McDonalds restoranının önünde bir grup sokak çocuğuna rastlamış.  Çocukları McDonalds'ta doyurmak istemiş. Ama önce kasiyer, ardından restoran yetkilisi sokak çocuklarını kovmaya yeltenmiş.  Kavga dövüş ve anlaşılan biraz da diğer müşterilerin yardımı ile çocuklar karnını salonda doyurabilmiş.  Ama Mustafa Yalçınkaya'nın haklı ve anlamlı isyanı McDonalds yetkilisini ayıltmamış: ‘‘...Kendisine, nice çete mensubu hırsız, uğursuz ve soyguncunun bu kapıdan içeri girdiğinde kendilerini beyefendi olarak karşılayacağını, lakin bu çocukların onlardan ve kendisinden daha temiz olduğunu, en azından hayal dünyasının daha temiz olduğunu belirttim...’’  Okur-yazar çok haklı... Sokak çocukları henüz çeteci değil.   Ama plastik dünyamız sayesinde çeteci olmaya en yakın adaylar.  Aslında yoksulları plastik köftecinin anayurdunda da sevmezler...  Ama yine de İsa'nın doğum haftası şerefine, tıpkı filmlerde anlatıldığı gibi yılda bir kez olsun yoksul sevindirmek, vicdanlarını anımsamak isterler. O yüzden yerli köftecinin çocuklara davranışı zamanlama açısından ‘‘küresel’’ ayıp sayılır.  * * *  Doğaldır ki sokak çocukları Amerikan köftecisinin sorumluluğunda değildir. Ne var ki sadece İstanbul'da sayıları 50 bini bulan bu çocukların bakımı ve iaşesini üstlenecek hiçbir kurum yok biliyor musunuz?  Çocuk Esirgeme Kurumu'na ancak altı yaşına kadarki çocuklar kabul ediliyor. Çocuk Yetiştirme Kurumu kimsesiz, ama kötü alışkanlığı olmayan çocuklara bakıyor.  Haydi diyelim ki tinerci çocukları önce tedavi ettirip sonra yurtlara yerleştirelim... O da mümkün değil. Çünkü Bakırköy Akıl Hastanesi'nde uçucu madde bağımlılarını tedavi eden merkez, kimsesiz çocuklara bakmıyor. Gerekçeleri açık: ‘‘Çocuğu tedaviden sonra teslim edecek birisi lazım, aksi halde tedavinin anlamı kalmıyor.’’  Bakmayın plastik mütefekkirlerin, ‘‘Sonunda bizim de seri katillerimiz oldu’’ dangalaklığıyla tinerci çocukları işaret eden parmaklarına...  Suç istatistikleri ortada: Suçlu çocuklar içinde sokak çocuklarının payı sadece binde 7. Ama böyle kalmayacağı da kesin...  * * *  Plastik kalıplar bu toplumu zorlamaya başladı. Plastik köfte boğazımızdan geçmiyor, plastik siyaset demokrasiyi boğuyor.    25 Aralık 1998, Cuma  --------------------------------------------------------------------------------    Şanlı tarihte neler yazıyor?      Enis BERBEROĞLU   Siyasette kurumsal ittifakların yerini kişisel uzlaşmalar almaya başlayınca korku zamanıdır. Şanlı demokrasi tarihimizin ‘‘partilerüstü siyaset’’ dönemlerini kısa tutup atlaması bu yüzdendir.  Merkez sağın iki liderini sollayarak Başbakanlık görevi verilen bağımsız Yalım Erez'e başka ne gibi makamların layık görüldüğünü yine tarih yazacaktır.  Ama dün ve yarını bir yana bıraksak da, Yalım Erez'in hükümet kurma çalışmalarının ‘‘partilerüstü’’ sınırlar içinde ele alınması zorunludur.  * * *  Yalım Erez'in hükümeti için Meclis aritmetiği koşulları bellidir. ANAP ve DSP'nin tam desteğini alsa bile Fazilet veya CHP'nin oyuna muhtaçtır. Dahası Yalım Erez'in iddiası ‘‘En az 400 milletvekilinden güvenoyudur’’.  Önce ilk seçeneğe bakalım... CHP; ANAP ve DSP'nin yanında yer alıp Yalım Erez'e destek verirse hükümet kurulur. Geçmiş hükümetin benzeri, Mesut Yılmaz'ın yerini alacak siyaseten ‘‘düşük profilli’’ başbakanla seçime kadar yoluna devam eder.  Ancak Yalım Erez'in sözleri ve kendisine verilen siyasi tavsiyeler, ‘‘geniş tabanlı hükümet’’ formülünün aranacağı yönündedir.  ‘‘Geniş taban’’ denilince ilk akla gelen DYP'nin desteğidir. Ancak bu partinin genel başkanının, Yalım Erez konusunda yumuşaması oldukça uzak ihtimaldir. Demek ki, ‘‘geniş taban’’ deyimiyle hedeflenen Fazilet Partisi'nin desteğidir. Belki de bu yolla, ‘‘Türkiye'de siyasetin normalleştiği’’ mesajı verilmek istenmektedir...  ‘‘Partilerüstü başbakan’’ ve ‘‘normal siyaset’’ nasıl yan yana yaşar, anlamaya aklımız yetmiyor... Her neyse, devam edelim.  * * *  Yalım Erez, 28 Şubat sürecinde Refahyol hükümetindeki bakanlık görevinden istifa ederken 26 Nisan 1997 tarihinde yazılı bir açıklama yaptı. Erez bakın o tarihte neler dedi:  ‘‘...Türkiye bugün uluslararası alanda nereye gitmek istediği belli olmayan, doğu ve batı arasında tercihini ortaya koyamayan bir ülke konumuna düşürülmüştür. Türkiye'nin uluslararası saygınlığına gölge düşmüştür. Ülkemizin içine düştüğü bu belirsizlik ortamı karşısında hükümette daha fazla siyasi sorumluluk taşımayı, ne bir siyasetçi olarak kendi vicdanımla, ne de ülkeme karşı olan vatandaşlık sorumluluğumla daha fazla bağdaştırıyorum...’’  ‘‘...Cumhuriyetin 1923'te çizilmiş olan doğrultusu tersine çevrilemez. Bu nitelikler üzerinde onarılamayacak hatalar yapılması Türkiye'nin geleceğini tehlikeye düşürür. Türkiye'nin geleceğini tehlikeye atamayız. Koalisyon ortağı Refah Partisi, maalesef cumhuriyetin ortak paydalarına, cumhuriyetin temel değerlerine saygılı olduğu hususunda Türk kamuoyunun büyük bir kesimini ikna edememiştir. Sokaktaki vatandaş Türkiye'nin geleceği konusunda soru işaretlerine sahiptir. Yarınlarına endişe ile bakmaktadır...’’  * * *  Aradan geçen birbuçuk yılda ne değişti?  Bağımsız Başbakan Yalım Erez, Fazilet'le uzlaşacak mı?..  Refah'ın devamı Fazilet, 28 Şubat çizgisiyle uzlaşacak mı?..  Yoksa herkes uzlaşmış gibi yapıp işine mi bakacak?..  Türk siyasetinde 15 yıllık merkez sağ egemenliğinin yarattığı tabloya bakın... Partilerüstü başbakan, kişisel uzlaşmalara bel bağlayan siyaset...  Tıpkı reklamdaki genç hanımın söylediği gibi: Aferin...    26 Aralık 1998, Cumartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Eski para yeni para      Enis BERBEROĞLU    Yabancılar paranın ‘‘kara’’ hali dışındaki rengine takılmazlar.   Renk farkı yerine, tarihçesine bakarlar... ‘‘Eski para’’ daha makbuldür, ‘‘yeni zengin’’ ifadesi bizde olduğu gibi hafif küçümseme içerir...  Peki Türkiye Büyük Millet Meclisi, paraya nasıl yaklaşır?  Ekol Araştırma Şirketi, işadamı, öğretmen, basın mensubu ve ticaret erbabı gibi kanaat önderleri ile yürüttüğü anketin son bölümünü Meclis'e taşıdı. İktidar ve muhalefet milletvekillerine holdingler soruldu...  * * *  Ajans haberlerine göre, anket formlarında ilk olarak, ‘‘Holding denilince aklınıza önce hangisi geliyor?’’ sorusu yöneltildi. Daha sonra, gıda, beyaz eşya, otomotiv ve benzeri sektörlerde hatırladıkları holdingleri sıralamaları istendi.  Buraya kadar iyi...  Ama son olarak milletvekillerine Eczacıbaşı, Koç, Sabancı ve İhlas arasında tercih yaptırıldı, Meclis'in rengi ortaya çıktı.  Çünkü yine ajanslara göre, CHP ile ANAP ve DSP'liler ağırlıklı olarak Koç Holding'i kendilerine yakın buldu. Yine CHP ve DSP milletvekilleri en düşük notu İhlas'a verdi. Buna karşılık DYP ve Fazilet Partili milletvekilleri Koç'a karşı çıkıp, İhlas'ı beğendiklerini açıkladılar.  * * *  Mesele bir imaj araştırması olduğu için aslında sonuçlar sürpriz sayılmaz... Çünkü Tansu Çiller ve partisi ile Koç arasındaki söz düellosu artık yargı konusudur. CHP ve DSP gibi partilerin zaman zaman ‘‘laik’’ çevrelerin boy hedefi seçtikleri İhlas'a karşı çıkmaları beklenen tavırdır.  Ama konuyu bir de sermaye tabanı açısından ele alsak...  Örneğin, CHP ve DSP'nin, cumhuriyet imkánları (teşvik düzeni) ile yaratılan nispeten ‘‘eski parayı’’ ve büyük holdingleri savunmaları normal değil mi? 1950'lerde her mahalleye milyoner isteyen Doğru Yol Partisi'nin son kavgasını, ‘‘Küçük ve Orta Boy İşletmelere (KOBİ) destek’’ sloganıyla yürütmesi sadece rastlantı mı? Refah'ın servet düşmanlığı ve para dağıtarak kentlerin yoksul mahallelerinden oy topladığı sır mı? (ANAP'ın ne isteyip, neye karşı çıktığı belli olmadığı için listeye almadık.)  Haydi biraz daha güncele gelelim. Türkiye'de 1990'lı yılların ortasına kadar her iktidar kendi zenginlerini yarattı...  Tansu Çiller ise 1994 yılında ekonomiyi krize sokarak bu fırsatı kullanamadı. Refah'a (Fazilet) hem süre yetmedi, hem de izin verilmedi.  * * *  Üstelik siyaseti paranın tarihiyle izaha çalışmak geleceğe de ışık tutabilir. Örneğin düşünün ki, Türk ekonomisindeki durgunluk en az altı ay daha sürecek... Bu durgunluktan en fazla küçük ve orta boy işletmelerle, kent varoşlarına sığınmış işsizler etkilenecek...  Dört ay sonraki seçimi unutmadan bu kriz kurbanlarının hangi partilerin tabanı olduğunu hatırlayın... Ve gelecek seçimde Fazilet ile DYP'yi tasfiye etmesine umut bağlanan partilerüstü siyasileri bu çerçevede değerlendirin.      28 Aralık 1998, Pazartesi  --------------------------------------------------------------------------------    Hukuğunu sevsinler      Enis BERBEROĞLU        Lafla peynir gemisi yürüseydi, bizim politikacılar kaptan-ı derya olurdu. Her sabah gazete manşetlerine göre politika üretip akşamları TV ekranında boy göstermekten başka işe yaramayan politikacıların bir vaadi daha fos çıktı, üç lise öğrencisinin hayatı karardı.  Anımsarsanız, Gaziantep'te baklavacı soyan gençlere yağan ağır ceza kamuoyunda haklı hassasiyete neden oldu. Gazete manşetleri, TV haberleri derken bir de çocukları sorgulayan polisler hakkında otomobil hırsızlığı çetesi iddiasıyla dava açılmasın mı...  Başta dönemin Adalet Bakanı, politik tefekkür kadrosu göreve koştu. Hemen Ceza Yasası değişecekti, çocuk suçlarıyla ilgili reform yoldaydı, adalet duygusunun zedelenmesine izin verilmeyecekti...  Laf, laf, laf...  Bildigim kadarıyla meşhur ‘‘Baklava Çetesi’’ bu kirli toplumun günah keçisi gibi 6 yıl 7'şer aylık cezasını çekmeye devam ediyor.   * * *  İzmir Çocuk Mahkemesi'nde yaşları küçük olduğu için tutuksuz yargılanan üç lise öğrencisi bakkaldan sigara, gofret ve para gasp ettikleri için 4'er yıl 10'ar ay 10'ar gün ceza yedi, Buca Çocuk Islahevi'ne girdi.  Millete, memlekete hayırlı olsun...  Dava dosyasına göre, üç genç, yakınlarındaki bakkalın yaşıtları olan oğlunun yalnız kalmasını fırsat bilerek bıçak tehditiyle büyük soygunu (!) gerçekleştirdi. Ganimetleri, sigara, bisküvi, gofret, az miktarda paraydı.  Bakkalın oğlu şikâyette bulunup ‘‘gofret çetesi’’ yakalandığında aile devreye girdi, bakkalı 30 milyon lira tazminat ödeyerek şikayetten vazgeçirdi. Demek ki büyük gaspın mali boyutu en fazla 30 milyon liraydı.  Ama trilyonluk gasplara göz yuman devletimiz, bakkal gibi büyüklük gösterip gofret çetesini affetmedi, aksine dava açtı.   Kamu davasında çocukların cezası muhtemelen, ‘‘çete kurmak’’, ‘‘fahiş rakamda hırsızlıktan’’ dolayı daha da arttı. Böylece alaturka adalet tecelli etmiş sayıldı. Şimdi sırada timsahın gözyaşları var.  * * *  Gözünüz aydın, ‘‘Baklava Çetesi’’, ‘‘Gofret Çetesi’’ içeride, herhalde ‘‘Misket Çetesi’’nin de günleri sayılı...Ama Susurluk Çetesi üstünüze afiyet hala serbest geziyor...  Çete ayrımı gözeten hukuktan adalet beklenir mi?    29 Aralık 1998, Salı  --------------------------------------------------------------------------------    Güven bunalımı rastlantı değil      Enis BERBEROĞLU      Kıdemli suçlu aniden nedamet getirecek, polisi arayıp ‘‘Hayatım tehlikede’’ diyerek teslim olacak... Teslim almaya gelen polislerin sorgusundan korktuğu için, uyandığında doğrudan mahkemeye sevk edilir umuduyla uyku ilacı içmeye çalışacak. Sorgusunda bir dizi polisi suçlayacak, hemen ardından kendisini asıp can verecek...  Bu öyküye inandınız mı, polise güvendiniz mi?..  Yanıtınız ‘‘Hayır’’ ise yalnız değilsiniz.  Kimse güvenmiyor.  * * *  Boğaziçi Üniversitesi'nden Profesör Yılmaz Esmer, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) için toplumsal güven haritası çıkardı. 5 ilde 2 bin 705 kişiyle yürütülen araştırmada ilginç sonuçlar çıktı. (Entelektüel Bakış, Milliyet 28 Aralık 1998).  Örneğin, polise güven 1990-1997 yılları arasında 9 puanlık artışla yüzde 72'ye yükseldi. Ne var ki suçluların önce teslim olup sonra emniyet tuvaletinde intihar alışkanlığı edindiği İstanbul'da polise güven 1990 düzeyinin altında yüzde 62 olarak çıktı. Demek ki kurumlara güven de, yalancıya güvensizlik de rastlantı değil.  * * *  Nüfusu çoğu dünya ülkesinden fazla İstanbul'da güvensizlik Türkiye ortalamasının çok üstünde... Türk Silahlı Kuvvetleri'ne duyulan güven son yedi yılda 3 puanlık artışla yüzde 94'e çıktı. Oysa İstanbul'da aynı oran yüzde 86... İşçi sendikalarına yurt genelinde yüzde 54 olan güven ölçüsü, İstanbul'da yüzde 44... Basına Türkiye çapında yüzde 50 güven duyulurken, İstanbul'da aynı rakam sadece yüzde 40...  Mahkemeye duyulan güven açısından Türkiye ve İstanbul arasında ciddi bir uçurum var. Memleketin yüzde 72'si mahkemelere güvenirken, İstanbul'da bu oran neredeyse 20 puan kadar düşerek yüzde 53 düzeyinde gerçekleşti.  Polise, mahkemeye güvenmeyen İstanbul sakinlerinin altenatif yargı ve infaz arayışında çetenin kucağına düşmesi de rastlantı değil.  * * *  İstanbullunun siyasete bakışı çok net: Güvenmiyor... (Belki de siyasete soyunan medyaya güvensizliği de bu yüzden).  TBMM'ye güven zaten yurt genelinde azalıyor. (1990'da yüzde 58, 1997'de yüzde 52). Ama İstanbul'daki güven oranı yüzde 36... Siyasi partilere Türkiye çapında yüzde 30 güven duyulurken İstanbul'da aynı rakam sadece yüzde 17...  Yani her beş İstanbulludan dördü siyasi partilere güvenmiyor.  * * *  İstanbullu kuşkucu ama tamamen güvenini yitirmiş değil. Mesela belediyeye oldukça güveniyor: Yüzde 69... Büyük bölümü İstanbul'da yerleşik büyük şirketlere de güven duyuyor: Yüzde 63. Sanayicinin de güven puanı yüksek, yüzde 69... Kısacası Türkiye'nin en büyük kenti, kendisine iş ve aş veren kurumlara, yolunu-suyunu veren belediyeye güveniyor, gerisi laf...  * * *  Birkaç güne yeni yıla giriyoruz. Korkarız ki, bu rakamlar gelecek yıl da değişmeyecek. Onlar yalan söyleyecek, biz inanmayacağız.    30 Aralık 1998, Çarşamba  --------------------------------------------------------------------------------    Çete var sanık yok      Enis BERBEROĞLU    İstanbul Emniyeti'ndeki uyuşturucu skandalına ‘‘İkinci Susurluk Vakası’’ diye ad takıldı... Ne diyelim, inşallah sonu benzemez. Çünkü biliyorsunuz, Susurluk'ta çete var, sanık yok.  * * *  İstanbul polisinde deprem yaratan olaylar zincirindeki ilk kanlı halka Kemal Sarıtaş'ın haziran ortasında öldürülmesi oldu.  İzmir ve İstanbul Kurtköy'de iki alüminyum tesisi sahibi Kemal Sarıtaş, Küçükçekmece'de bir emlak bürosunda vuruldu.  1991 yılında Almanya'daki ailesinin yanından Türkiye'ye dönen Kemal Sarıtaş'ın ağabeyi Cemal Sarıtaş İspanya'da yaşardı.   Cep telefonuyla kardeşini ararken karşısında Küçükçekmece Emniyeti'ni buldu, ölüm haberi üzerine pasaportsuz Türkiye'ye uçtu. Polis tarafından gözaltına alındı, ertesi gün savcılık tarafından serbest bırakıldı.  Tunceli'deki cenaze töreninden sonra yine İstanbul'a dönen Cemal Sarıtaş, amcası Atabilir Sitoçi'nin evinde kaldı.  Bu sırada sıkça telefonla tehdit edilen amca-yeğenin kaldıkları evin 100 metre yakınında 3 kişi silahlarıyla yakalandı. Ölümden kıl payı kurtulan Cemal Sarıtaş, 1 Temmuz 1998 günü amcasının evinin önünde açılan yaylım ateşi ile can verdi.  * * *  Kemal ve Cemal Sarıtaş kardeşler on beş gün arayla öldürüldü. Amcaları Atabilir Sitoçi ölümlerin ardından Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturmada, Ayvaz Korkmaz ve Hüseyin Uzun'un isimlerini verdi.  Atabilir Sitoçi'ye göre, Türkiye'de yaşayan Kemal uyuşturucuyu İspanya'daki ağabeyi Cemal'e yolluyordu. Uyuşturucu ticaretinde Korkmaz ve Uzun ile üç polis şefinin de parmağı vardı.  766 kiloluk uyuşturucu partisinin parasının kaybolması üzerine çetenin, yeğenlerini ortadan kaldırdığını anlatan Atabilir Sitoçi'nin ifadesi üzerine Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı yetkisizlik kararı verdi.   Dosyanın uyuşturucu çetesiyle ilgili bölümü eylül ayı ortasında İstanbul DGM'ye gönderildi. İstanbul DGM bu ayın ortasında kanıt yetersizliği nedeniyle takipsizlik kararı verdi.  Hüseyin Uzun'un ölümü üzerine Hürriyet'i arayan ortağı Ayvaz Korkmaz, Sarıtaş kardeşlerin amcası tarafından ortaya atılan iddiaları tümüyle reddetti. Sarıtaş'lardan fabrika alımı nedeniyle bir milyon dolarlık alacakları olduğunu, ancak ölümleriyle hiçbir ilgisi bulunmadığını kaydetti.  * * *  Özetlersek, ortada iki kardeşi ve bir de Hüseyin Uzun'u da sayarsak toplam 3 ölüm vakası var. 766 kilo uyuşturucunun kayıp parasını unutmayın. Polislerin kar