P. 1
ILETISIM - Söylemediklerimi isitin lütfen

ILETISIM - Söylemediklerimi isitin lütfen

|Views: 23|Likes:
Yayınlayan: Esra Ergun

More info:

Published by: Esra Ergun on Oct 23, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

11/04/2012

pdf

text

original

1.İLETİŞİM İletişim, insan ilişkilerini düzenleyen çok önemli bir süreçtir.

Cüceloğlu "İletişim; kişiler arasında yer alan düşünce ve duygu alışverişini dile getiren bir terimdir" (Cüceloğlu, s. 10) diyor. Böylece iletişim toplumsal varlık olan insanoğlunun yaşantısının kaçınılmaz bir boyutunu oluşturuyor. İletişim de başarılı olan genellikle kendisine güvenen, saygılı, işbirliği ve paylaşmaya istekli, kendisinin ve başkalarının sorunlarına dönük ve çözüm arayıcı kişilerdir. İnatçı bir tutumla fikirlerini savunan, kendi görüşlerinden başka doğru tanımayan, güvensiz, korku içinde yaşayan kimseler genellikle iletişim kuramayan tipleri oluştururlar. Dengeli ve olumlu ilişki kurabilen kişilerin duygusal güvenlik içinde oldukları olayları-durumları gerektiği biçimde yorumlayabildikleri ve çevresindeki insanlar kadar kendilerinin de gelişimine katkı getirme çabası gösterdikleri gerçeğinden hareketle bu niteliklerin insan ilişkilerinin gereklerinden olduğu bilinmeli ve gerçekleştirilmelidir. Başarılı iletişimin bir önemli koşulu kişiler arasında, amaç birliği sağlanmasıdır. Amacı belli olan bir mesaj yerine daha kolay ulaşabileceği gibi, amacı gerçekleştirme konusunda da iyi sonuç alınabilecektir. İletişimde başarıya etki eden bir başka önemli nokta da mesajın gideceği, kişiyi tanımak, onu kişilik yapısına uygun düşen bilgi ve gönderme yöntemini belirlemektir. Bu arada mesajın alıcı tarafından anlaşılıp anlaşılmadığı, kontrol edilmelidir. Eğer mesaj iyi anlaşılmamışsa beklenen davranışın yerine yanlış bir davranış yer alabilir, anlam kaybolabilir. Buna iletişim aksaklığı denmektedir. Demek ki, verici ile alıcı arasında amaç birliği sağlanamamış, mesaj istenen anlamda gerçekleşememiştir. İletişimin sağlanabilmesi ilk planda amaç birliğinin kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Bunu ilişkileri düzenleyici nitelikteki kuralların saptanıp hizmete sunulması izlemelidir. Bir yerde yaşayan kişiler ortak yaşam standardına göre davranış biçimini öğrenir ve onlara uygun yaşamaya çalışır. Bunun için bu davranış standartları belirlenip, hizmete sunulursa iletişim kurulabilir. Bu standartlar toplumun ortak beklentilerini dikkate almalı ancak, bireysel 1

farklılıkları hesaba katmayı unutmamalıdır. Her birey kendine özgüdür. Bu nedenle doğruyu-yanlışı, güzeli-çirkini, kendi değerlerine dayanarak seçer ve benimser. "Bireyin kendine özgü dünyası vardır. Hiçbir insanın bir başkası için doğruyu yada 'gerçeği' saptayamayacağı, her kişinin kendine özgü bir dünyası ve gerçeği olduğu inancını paylaşmaktayım." (Cüceloğlu, s. 15). 1.1.Konuşma Biçiminin İlişkilere Etkisi İnsan ilişkilerini yönlendirici ilkelerden birisi konuşma biçimiyle ilgilidir.İnsanlar birbiriyle nasıl konuşmalı ki, ilişkiler düzenli ve sağlıklı bir yol izlesin. Konuşma biçimi insan ilişkilerini başarıya yönlendirme açısından büyük öneme sahiptir. Kişinin konuşma yöntemi, seçtiği kelimeler, onları kullanmada gösterdiği beceri, konuşurken takındığı jest ve mimikler, ses tonu bu alanda söylenebilecek bir çok önemli noktalardan bazılarıdır. Konuşmaya başlama sırasında seçilen kelimelere özen gösterilmeli, bir eleştiri, bir direktif, bir olumsuzluk ifadesiyle söze başlanılmamalıdır. Kişinin konuşma biçimi karşısındakinin davranışını yönlendireceği için onun tepki duymasına neden olacak bir tutumdan sakınılmalıdır. Kişiler arası ilişkileri bozucu kelimelerden kaçınılmalı, örneğin; sevilen kişiler, anababa, kardeş, eş gibi yakınlar hakkında olumsuzluk ifade eden konuşmalardan kaçınılmalıdır. Nerede, ne zaman, nasıl konuşulacağını bilmek insan ilişkilerini düzenleyen temel ilkelerdendir. Kısaca insan ilişkilerinde açık, dürüst, anlaşılır bir dil kullanma, bir bakıma bir tür dengeli diplomasi kurup sürdürmek demektir. Kelimeler konuşmada önemlidir, onlarla düşünür, onlarla düşündüklerimizi ifade ederiz. Bu nedenle kelimeler iyi seçilmeli, anlam kaymasına neden olacak, yanlış anlamaya zemin hazırlayacak kelimelerden sakınılmalıdır. İlişkileri yönlendirmede dil oldukça önemli bir yer tutar. İletişim becerisi gelişmemiş kimseler saatlerce tartıştıkları halde tartışmanın başından beri benzer görüşleri savunduklarını, ayrıldıkları tek noktanın konuyu değişik yorumlamaktan ibaret olduğunu 2

fark ederler. Bu iletişim bozukluğuna kelimelerin anlamlarının açıklığa kavuşmamış olmasının neden olduğu bilinmektedir. Kelimeler birçok kişiler; meslek mensupları, yetişmekte olanlarla yetişkinler, kadın-erkek, farklı yörelerde yaşayanlar için farklı anlamlara gelebilmektedir. Bu durum farklı yorumlara, o da iletişim aksaklığına yol açar. Buna bir de konuşmacının kişiliği eklenince o!ay kişiler arası ilişkileri bozucu bir niteliğe dönüşebilir. "İyi bir konuşmada kullanılan sözcükler açık ve yerinde olmalı, ifade edilmek istenilen fikirleri tam vermelidir. Yanlış sözcüklere bir fikri ifade etmek, yanlış ve eksik tartan bir terazide doğru tartmaya benzer. Hatta bir düşünür, 'fikirlerini tam ifade edemeyen insanlar, düşünmeyi bilmeyenlerle aynı seviyededir.' demiştir (Akt. Osmay, 1983: 106). Bazı kimseler de konuşmasını yabancı sözcükleri ile zenginleştirmek isterler. Bu gerekçeyle anlamını ve telaffuzunu çok iyi bilmedikleri sözcükleri kullanırlar. Modern, inkılap, bilhassa-bilakis, master ve benzeri gibi sözcükleri örnek olarak sayabiliriz. Ancak bu sözcüklerin söylenişini yanlış bildiği, anlamını ise hiç kavrayamadığı için hem gülünç duruma düşmekte, hem de iletişimi aksatmaktadır. Modern diyeceği yerde moderen, inkılap diyeceği yerde inkılap diyen bir insan iletişimde başarı sağlamakta zorlanmaktadır. Son yıllarda ülkemizde mezuniyet sonrası çalışma için yine yabancı sözcüklerin kullanılması oldukça yaygınlaşmıştır. Aslında bu sözcükleri kullananların bir bölümünün kullandıkları sözcüklerin anlamlarını bilmemeleri durumu daha da karmaşıklaştırmaktadır. Bilim uzmanlığı yerine, "master" sözcüğünün tercih edilmesinin bazı karışıklıklara yol açtığı gözlenmektedir. Bu durumu somutlaştırmak amacıyla yaşanan bir olayı inceleyelim: Ankara'da bir lisede biyoloji öğretmeni olan Şükran, bir yandan da Hacettepe Üniversitesi'nde Bilim Uzmanlığı eğitimini tamamlıyor. Böyle bir eğitim bir kademe kazandırdığından ilgili Bakanlığın ilgili bölümüne başvurarak bu haktan yararlanmak istiyor. Aradan çok uzun bir süre geçtiği halde, isteğine yanıt alamayan öğretmen durumu araştırmak amacıyla Bakanlığa gidiyor. İlgili bir memur, incelemesini tamamladıktan sonra, Şükran'a "Siz Bilim Uzmanlığı yapmışsınız. Biz böyle bir çalışmaya herhangi bir ilerleme vermiyoruz. Bizim Bakanlığımız, Master derecesine bir kademe ilerlemesi veriyor, siz ise başka bir şey yapmışsınız. Bu yüzden dilekçenize cevap alamadınız", diye yanıtlıyor. 3

Bu yanlışlığı öğretmenin açıklaması da düzeltmeye yetmediğinden Üniversiteden bu iki sözcüğün anlamlarına ilişkin bir yazının getirilmesi zorunluluğu doğuyor. Bu örnekte görüldüğü gibi, olay, zaman, enerji kaybına yol açan bir karmaşaya sürüklenmiştir. Bir pazar yerinde gözlenen bir olay kelimelerin anlamlarının yol açtığı iletişim bozukluğuna örnek oluşturulabilir: Müşterileriyle ilgilenmekte - olan bir satıcıya, bir başka satıcı seslenerek paket kağıdı olup olmadığını öğrenmek istedi. Satıcı bu soruyu "Okey" diye cevapladı. Öbürü beklemeye koyuldu. Ancak dakikalar geçtiği halde isteğinin yerine getirilmediğini görünce, sorusunu tekrarladı. Buna oldukça sinirlenen birinci satıcı "Okey dedik ya, neden bekliyorsun hala?" diye arkadaşına çıkıştı. Bu durum çevredekileri oldukça şaşırtmıştı. Kullandığı kelimenin anlamını ters bilen bu satıcı arkadaşıyla iletişim kuramadığı gibi kendisini haklı, haklı olanı haksız görme gibi ilişki bozucu bir duruma düşmekteydi. 1.1.1. Konuşma ve Eleştiri Konuşma biçimi bazı kişilerde yoğun biçimde eleştirisel bir nitelik taşır. Osmay gibi, bazı yazarlar "Daha az eleştiri, daha çok iş” formülüyle eleştirinin olumsuz etkisini vurgulamaktadırlar. Böylesi bir eleştiri, sadece olumsuzlukları, eksiklikleri görmeyi ve bunları gerekli incelikten yoksun bir biçimde sunmayı yeğleyen kişilerin seçtikleri eleştiri türüdür. Sonucun olumsuz etkisine kesin gözüyle bakılabilir. Böyle konuşmalar insanların istek ve zevklerini kırar ve kişilerin atılım gücünü yok edebilir. Ancak eleştiride denge sağlanabilir. Olumlu ve olumsuz yönler birlikte ele alınabilir. Yerinde, yumuşak, anlayışlı ve hoşgörülü bir konuşma stiliyle sunulursa, eleştirinin yapıcı etkisi artırılabilir. Bu türden eleştiriler, insan .ilişkilerini düzenlemeye yarar getirebilir. Konuşma ve eleştiri sırasında, bazı cümleler huzursuzluk konusudur ve kişiler arası ilişkiyi bozmakta büyük etki gücüne sahiptir. Örneğin, aşağıdaki cümlelerde konuşmaya başlamak, iletişim kurmaya çalıştığımız kişilerle ilişkilerimizi bozmaya ve onların konuşmayı dinleme yerine, cephe almalarına neden olmaktadır. 4

- Senin iyiliğin için bazı şeyler söylemek istiyorum. - Çok duyarlı olduğunu bildiğim için bunu söylemekten vazgeçiyorum. - Karşılaştırmak gibi olmasın ama, kardeşim bunu daha iyi yapar. - Bunu kendi kendine fark etmeni umdum; ama görüyorsun ki ben öğretmedikçe olmayacak (Bilen, 1989: 120). Kısaca söylemek gerekirse, konuşma biçiminin olumlu ve dengeli iletişimi sağlayabilmesi, onun anlaşılır ve açık ifadeler içermesini, anlaşılması zor olan ifade biçiminden sakınılmasını zorunlu kılar. Konuşma, mantıksal bir sıra içinde, karmaşaya düşmeden, basit, açık ve net olmalı; ağdalı, gösterişli, aşırı el - kol hareketiyle desteklenen konuşma biçiminden sakınılmalıdır. Konuşurken standart Türkçe kullanılmaya çalışılmalı, mahalli şive, argo ve benzeri konuşma biçiminden kaçınılmalıdır. Osmay'ın ifadesiyle, "Konuşma, konuların beraberce ele alınması demektir ki, söylemekten derhal ayrılmaktadır. Moliere'in Bizi anlamışlarsa, bu iyi konuştuğumuzun bir dillidir sözü de konuşmanın karşı tarafla olan bu beraberlik ilgisini çok güzel açıklar" (s. 103). 1.1.2. Dinlemenin ilişkilere Etkisi Dinleme, insan ilişkilerini yönlendiren oldukça önemli bir başka ilkedir. Dinleyen ve anlayan kişiler, çevreleriyle uyumlu ve dengeli ilişki kurabilirler. Bu alanda zorlanmadan başarı sağlayabilirler. Dinleme, konuşan ve anlatan için başlı başına tedavi edici, rahatlatıcı bir niteliğe sahiptir. Ne yazık ki, insanların büyük bir çoğunluğu, dinleme yerine konuşmayı yeğlediklerinden, insanların anlatamadıkları sorunlar günden güne artarak, önüne geçilmez boyutlara ulaşmaktadır. İnsanları dinlerken yada öyle görünürken, tetikte bekleyerek, sözü ele geçirmek, ondan sonra da hızlı ve aralıksız bir tempoyla konuşmak, karşıdaki sorunlu kişiyi, büsbütün sorunun içine itmektedir. Niçin dinlemediğimiz sorusunun cevabını Cüceloğlu'nun "İnsan İnsana" kitabından alırsak, "Bir günde duyduğumuz sözleri zamana vuracak olursak, günde beş yada altı saati bulur. Sınıfta, evde, toplantıda, işyerinde, yolda, televizyonda, radyoda o kadar çok konuşma var ki, bütün bunlara dikkatimizi verecek olsak, sinir sistemimiz çok yorulur. 5

Sinir sistemi, kendini korumak için, dikkati her zaman yoğun odak noktasında tutmaz. Ancak ilginç bulduğumuz, yani bizim o anda içinde bulunduğumuz fizyolojik ve psikolojik gereksinmelerimiz çerçevesinde anlamlı olan noktalara dikkati toplar. Bir başka neden de, dakikada 600 kelimelik bir konuşma hızını rahatlıkla anlayabilecek bir sinir sistemine sahip olduğumuz halde, normal konuşma hızının, dakikada ancak 100 ile 140 sözcük arasında olmasıdır. Bu demektir ki, her dakika en azından 460 sözcüklü bir zaman süresince kafamız boş kalıyor.Bütün bu zamanı insan kafası, kendine varolan malzemeyle dolduruyor. Yani kendisi için önemli sorunlara dönüyor ve onlarla ilgileniyor. İşte, kendini iyi dinleyici olarak eğiten kimseler, bu boş zamanı, konuşanın ne ve niçin demek istediğini düşünerek kullanır. Kendi sorunlarına dönmezler" (Cüceloğlu, 1979: 124). Dinlemenin bilimsel temelini bilmek, birçok noktada dinlemeyene hoşgörüyle yaklaşmamızı kolaylaştırabilir. Ancak bu davranışı aşırı düzeyde alışkanlığa dönüştürenlerin neden olduğu sorunları da göz ardı etmemek gerekir. Dinleme yerine konuşmayı yeğlemek, kişileri rahatlatmak şöyle dursun, sorunlarını kat kat artırmaktadır. Çok hasta olduğunuz bir gün, "Nasılsınız?" diyen bir kişiye, "Hastayım." dediğiniz anda, size "Geçmiş olsun." demeye bile bir iki saniyesini ayıramadan, kendisinin, ailesinin, hemşehrilerinin hastalıklarını anlatmaya koyulursa. hastalığınız artacak, ateşiniz yükselecek ve bir daha bu kişiyle böyle bir konuşmaya girmek istemeyeceksiniz. Dinleme; titizlik, dikkat ve özen üstüne kurulmalı, konuşana mümkün olan ölçüde ilgi ve sevecenlikle yaklaşılmalı, konuşan ve dinleyen yada dinleyenler arasında iyi bir iletişim kurulmasına çalışılmalıdır. Ne yazık ki, dinleme ve anlama becerisi gelişmiş insanların sayısı çok azdır. İnsanların büyük bir çoğunluğu, söylenenlerin asıl anlamını kavramak için çaba harcamazlar. Yüzeysel olmaktan kurtulamazlar.. 1.1.3. Dikkat ve Özenle Dinlemenin Belli Başlı Yararları 1. İyi bir dinleyici, dikkatle dinlediğinden, gerekli bilgiye sahip olur ve uygun kararlar alabilir.

6

2. Ayrılan süre içinde, 'hem konu hem de konuşmacı hakkında gerekenleri öğrendiğinden zamandan ekonomi sağlar. 3.İletişimi kolaylaştırır, mesaj gönderen kişiyi, dikkatle dinleyerek mesajın anlaşılıp, anlaşılmadığını kolayca denetleyebilir. 4. Dikkatli dinleme, konuşmacıların daha iyi konuşmasına yardım eder. 5. İyi dinleme, anlayış düzeyini yükseltir (Davis:358) Bu denli yararları olan dinleme becerisinin artırılması, insanlar arası ilişkileri iyiye ve güzele olumlu ve dengeliye doğru yönlendirmek açısından vazgeçilmez bir yere ve öneme sahiptir. Dinleme yoluyla konuşmanın hedefleri, sunduğu verileri, bilgileri ve ipuçlarını araştırmayı sağlayacak bir düşünme sürecine kavuşturulmalıdır. Dinleyicinin konuşanın kullandığı sözcüklerden çok öne sürdüğü fikir ve düşünceleri izleyerek duruma getirilmesi dinlemenin kalitesini yükseltecektir. 2. İLETİŞİM DÜZEYLERİ 2.1. TEMEL İLETİŞİM VARSAYIMLARI Aşağıda ele alınan temel iletişim varsayımları Amerikalı bilim adamları Paul Watzlawick, Janet H. Beavin ve Don D. Jackson'ın (1967) Pragmatics of Human Communİcation adlı kitabında ileri sürülmüştür. O zamandan bu yana, insan etkileşiminin dinamiğini açıklamada, bu varsayımlar sık sık kullanılmıştır. Watzlawick, Beavin ve Jackson, beş temel varsayım önermiştir. Bu beş temel varsayım şunlardır: 1. İletişim kuramamak olanaksızdır; 2. İletişimin ilişki ve içerik düzeyleri vardır; 3. Mesaj alışverişindeki dizisel yapının kendi başına bir anlamı vardır; 4. Mesajlar sözlü ve sözsüz olarak iki tiptir; 5. İletişim kuran kişiler ya Eşit yada Eşit Olmayan ilişkiler içindedir. Oldukça kapsamlı olan bu varsayımlar iletişim olaylarını incelemek isteyen bilim adamı için temel bir çerçeve oluşturur. İletişimin ilk temel varsayımı, iletişim kurmanın zorunlu oluşundan, daha doğrusu iletişim kuramamanın olanaksızlığından söz 7 eder. Bu nedenle, temel iletişim

varsayımlarının tartışmasına onunla başlanır. 2.1.1. İletişim Kuramamak Olanaksızdır Watzlawick, Beavin ve Jackson "davranış"ın karşıtının bulunmadığını, başka bir ifadeyle, "hiçbir şey yapmama”nın dahi, davranış olduğunu ifade ederler. Bu nedenle, hareket etmek yada bir şey söylemek kadar, hareket etmemek yada susmak da bir davranıştır ve anlamlı bir mesaj oluşturur. Bu tür gözlemlerden sonra, vardıkları sonucu bir varsayım olarak şöyle ifade ederler: Aynı soysal ortamda birbirlerini algılayan kişilerin iletişim kuramamaları olanaksızdır. Bir otobüs yolculuğu yaptığınızı düşünün; kimseyle konuşmak istemiyorsunuz. Yanınıza konuşkan yaşlı bir bayan oturuyor, uygar insan olmanın gereği hafifçe tebessüm ettikten sonra gözlerinizi kapatıyorsunuz ve uykunuz yada baş ağrınız varmış gibi davranıyorsunuz. Bu durumda ne yaparsanız yapın, yada yapmayın, yaptığınız yada yapmadığınız davranışın her birinin bir anlamı vardır ve öbür kişi için bir mesaj oluşturur. Gözlerinizi kapamanız, "uykum var - yada başım ağrıyor- sizinle konuşamam," mesajını verir. Elinizdeki dergi yada kitabı okumaya devam etmeniz, "okuduğum kitap (dergi daha çok ilgimi çekiyor, kitap okumayı sizinle konuşmayı yeğliyorum," mesajını verir. Günlük yaşamda, belirli bir sosyal çerçeve içinde yer alan insanlar, farkında olsunlar yada olmasınlar, birbirleriyle iletişim içindedirler. İletişim kurmak için belirli bir davranış gösterme zorunluğu yoktur. Hiçbir davranışta bulunmama da, anlamlı bir mesaj oluşturur. Evli bir çifti ele alarak bireysel düzeyde örnek verelim. Eşlerden biri, diğeri yokmuş gibi, sırf kendi düşünceleri çerçevesi içinde davranmaya başlar ve "Benim ne yaptığım seni ilgilendirmez, kendi bildiğim ve inandığım biçimde yaşamak istiyorum," derse, gerçeğe uymayan, hatalı bir anlayış içinde davranmış olur. Örneğin, Nizam Bey her Cumartesi akşamı arkadaşlarıyla buluşup kafa çekmeye alışmış biri olsun. Nilüfer Hanım ise, her Cumartesi akşamını amca, dayı, hala ve teyzelerinin de katıldığı geniş aile toplantısında geçirmeye alışmış biri. Bu kişilerin evliliklerinin sağlıklı bir çizgide yol alabilmesi için, eşlerin birbiriyle konuşarak, cumartesi

8

akşamı konusundaki beklentilerini açıklığa kavuşturmaları gerekir. Belki de, bu konuda içtenlikle kabullenebilecekleri bir uzlaşmaya varacaklardır. Nizam Bey, evlenmeden önceki davranışlarını sürdürürse, karısına, "Sen benim yaşamımda yoksun!" mesajını, bilmeden, istemeden verir. Öte yandan, Nilüfer Hanım kocasını cumartesi akşamlan kendi aile toplantısına götürmekte ısrar ederse, bilmeden kocasına, "Benim daha önceki kurduğum düzene ayak uydurduğun, benim aileme ilgi gösterdiğin sürece, seni sever ve sayarım!" mesajını verir. Eşlerin, belirli bir ilişki içine girmiş olduklarını, birbirlerinin düşünüş ve beklentilerini hesaba katarak davranmaları gerektiğini görebilmeleri gerekir. "Ben kendi bildiğimi yaparım, o da kendi bildiğini yapsın" anlayışı, iletişimin temel varsayımına aykırı düşer. Evlilik ilişkisi içinde her bir eşin davranışı, diğeri için mutlaka bir mesaj niteliği taşır; bu nedenle, mesajı veren kişi, mesajın sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. Aksi halde, daha önce sözü edilen "iletişim kazaları" ortaya çıkar. Bu varsayım, toplumsal düzeyde de geçerlidir. Türkiye' de yaşayan bir kimse, "Ben kendi bildiğim biçimde ve kendi inandığım değerler çerçevesinde yaşayacağım, halkın neye, niçin inandığı beni ilgilendirmez!" diyemez. Toplum değerleri, yaşam felsefesi, etkileşim biçimi trafikte, bakkalda, yolda, okulda o kişiyi kuşatır; farkında olsun yada olmasın, kişi toplumla sürekli ilişki içindedir. Toplumumuz, "iletişim kazaları" sonucu "yaralanan", "sakatlanan" ve "ölenlerle” dolu bir toplumdur. Yukarıda sözünü ettiğimiz çift iletişim konusunda bilinçlenmezse, "yaralananlar" listesine eklenir, zamanla ya iletişim konusunda bilinçlenerek "yaralarını" tedavi ederler, yada "umut yok., ölüme mahkum" grubuna girerler. Şimdiye kadar söylenenler bir cümleyle özetlenirse, aynı sosyal ortam içinde yer alan kişiler, birbiriyle sürekli iletişim içindedir; bu kişilerin iletişim kuramamaları olanaksızdır. 2.1.2. İletişimin İlişki ve İçerik Düzeyleri Vardır Watzlawick., Beavin ve Jackson'ın önerdikleri ikinci temel varsayım, iletişimin iki düzeyi olduğunu vurgular. İkinci temel varsayım şudur: Her iletişim faaliyetinin bir içerik 9

bir de ilişki olmak üzere iki düzeyi vardır; ilişki düzeyi içerik düzeyine anlam veren çerçeveyi oluşturur ve bu nedenle daha üst aşamadadır. (1) Sen okula gidecek misin? (2) Siz okula gidecek misiniz? (3) Okula gitmeyi düşünüyor musunuz? Cümleleri aynı içeriği, fakat farklı ilişkileri ifade eder. Birinci cümlede, konuşan kendini diğer kimseyle ya eşit, yada ondan daha güçlü gördüğünü anlarsınız. İkinci cümlede konuşanın diğerine eşit ama resmi bir ilişki içinde, yada ondan daha güçsüz olduğunu düşünebilirsiniz. Üçüncü cümlede ise, konuşan, diğerinin karar verme özgürlüğüne saygılı olduğunu belirtiyor; bu durumda, karşıdakinin, konuşandan daha güçlü olduğunu tahmin edebilirsiniz. Görüldüğü gibi, aynı içerik, iletişim kuran kişilerin ilişkilerinin türüne göre farklı biçimlerde ifade edilebilir. İlişki içinde bulunan kişiler, iletişim yoluyla, durumlarını sürekli olarak karşılıklı tanımlarlar; bu tanımlamada hemfikir oldukları sürece iletişimde aksaklık olmaz. Kişilerin birbirlerini tanımlamalarında farklılık baş gösterdiği anda, iletişimde aksaklıklar başlar. Bir öğrenci hocasına, "Sen okula gidecek misin?" diye sorarsa, kendisini hocasına ya eşit ya da ondan üstün gördüğü izlenimini verir. Bu tür bir ilişki, hem aydının hem de halkın paylaştığı Türk kültür değerlerine ters düşer. Bu ilişkiye hocanın tepkide bulunması beklenir; öğrencinin "terbiyesiz" "münasebetsiz" yada "saygısız" olduğu düşünülür. Bu öğrenci, "Hocanın okula gidip gitmeyeceğini öğrenmek istedim; soru sormak suç mu?" gibi bir savunmayla işin içinden çıkamaz. Çünkü, işlediği suç, içerik düzeyinde değildir, ilişki düzeyindedir. Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi, iletişim içindeki taraflar, birbirlerini, beklentileri doğrultularında tanımladığı sürece, iletişim aksamadan devam eder. Bir başka deyişle, öğrenci öğretmene saygılı ve öğretmen öğrenciye resmi davrandığı sürece, iletişim doğal sürecinde ilerler. İlişkiler, genellikle konuşma konusu yapılmaz, çünkü iletişimde bulunan kişiler 10

çoğu kere kurdukları ilişki türünün bilinçli olarak farkında değildirler ve bir aksaklık çıkmadığı sürece de, bu böyle devam eder gider. Kişilerin ilişki içinde birbirlerini tanımlamaları farklılaştığı zaman, yani ilişkide aksaklık olduğu zaman, ilişki konuşma konusu olur. "Ben senin hocanım, benimle böyle konuşmamalısın!" "Ben senin sevgilin olmayı değil, sadece arkadaşım olarak kalmayı istiyorum!" "Lütfen bu kadar yaklaşmayın bana, biraz daha uzakta durursanız daha memnun olacağım!" gibi sözler, ilişki düzeyinde farklı algılamalar olduğunu ve iletişim kuran kişilerin birbirlerini, farklı beklentiler içinde algıladıklarını gösterir. İnsanlar, birbirlerine ilişkilerinden ne kadar az söz etmek ihtiyacını duyarlarsa, ilişkileri o kadar sağlıklı ve doğaldır. İlişkide sorunlar başladığı zaman, ilişkinin türü, konuşma konusu olmaya başlar. İlişki düzeyi, gönderilen mesajların nasıl yorumlanacağını belirlediğinden, daha üst düzeydedir ve teknik olarak "meta-iletişim düzeyi" olarak bilinir. "Meta" eski Yunanca "onunla birlikte, ona dair ve onun üstünde" anlamlarına geldiğinden, bilim adamları üst düzeydeki iletişime "meta-iletişim" adını verir. Hatırlayacağınız gibi, "Sen okula gidecek misin?" sorusunun (iletişim içeriğinin) yorumu, öğretmen hoca ilişkisi içinde (meta-iletişim düzeyinde) uygun düşmemiştir. Yoksa sorunun kendisi Türkçe'dir ve eşit iki arkadaş, yada konuşanın güçlü olduğu durumlarda (uygun meta-iletişim düzeyinde) rahatlıkla kullanılabilir ve kimseyi rahatsız etmez. . Şimdi ikinci temel varsayımı özet olarak bir kere daha ifade edelim: Her iletişim faaliyetinin, bir içerik ve bir de ilişki olmak üzere iki düzeyi vardır; ilişki düzeyi, içerik düzeyine anlam veren çerçeveyi oluşturur ve bu nedenle daha üst aşamadadır. 2.1.3. Mesajlar İki Tiptir Watzlawick, Beavin ve Jackson'm ileri sürdüğü dördüncü temel varsayım, düşünsel ve duygusal mesajlar birbirinden ayırt eder. Söz, ister yazılı olsun ister konuşulsun, karmaşık bir gramer yapısına göre oluşturulur ve mantıksal analizleri izin verir. Yüz ifadesi gibi sözsüz mesajlar, gramer kurallarına göre oluşturulmaz ve mantıksal analizleri yoktur. 11

İçerik iletişiminde, sözü mesajlar; ilişkiyle ilgili tutum ve tercihlerin anlatımında ise, sözsüz mesajlar en etkili olurlar. Bilim sözlü mesajlar üzerine kurulur. Her bilimin kendine özgü terminolojisi vardır. Bu terminoloji bilinmeden, söz konusu bilgi iletişimi ve bilgi üretimi gerçekleşemez. Bu nedenle dil, insan uygarlığının ilerlemesi ve yayılmasında en önemli araçtır. İnsan kültür ve uygarlığının altında yatan bu güçlü araç, insan ilişkileri söz konusu olunca, oldukça sığ ve etkisizdir. Bir bakış, dokunma, vücudun pozisyonu, duyguları daha etkili ve dolaysız ifade eder. Omuza konan bir el, dostluk ve arkadaşlık üzerine yazılmış bir söylevden daha etkilidir. İki sevgili arasındaki ilişki ne kadar sözlü mesajlarla ifade ediliyorsa, ilişkinin o derecede zayıf olduğu düşünülür. Bir başka deyişle, "Seni çok seviyorum," "Tatlım bugün seni özledim," biçiminde konuşan donuk yüzlü, monoton kişi, duygularını getirdiği çiçekle, bakışıyla ve yüz ifadesiyle ifade eden kişi kadar ilişkisinde başarılı olamaz. Kısaca söylenirse zihnin mesajı sizle, gönlün mesajı sözsüz ifade edilir. Dördüncü temel varsayım şöyle ifade edilebilir: sözlü iletişim akıl, mantık ve düşünceyi, sözsüz iletişim duyguları ve ilişkileri en etkili ifade etme aracıdır. İletişimde bulunan kişiler bu ilişki içinde kendilerini sürekli tanımlama içindedirler. İlişki içinde benliğin tanımlanması, aşağıda görüleceği gibi, iletişim sürecinin temel dinamiğini oluşturur. 2.2. ETKİLİ İLETİŞİM Toplumsal barış ve huzurun sağlanmasında kişiler arası iletişim çok önemli bir yer tutmaktadır. İletişim, kişiler arasında yer alan düşünce ve uygun alışverişi dile getiren bir etkinliktir. Uygun iletişim yöntemini benimseme ve bunu doğru olarak kullanma hem kişisel ilişkilerde, hem toplumsal yaşamda çok önemlidir. Etkili iletişim yöntemini benimsemek ve bunu ilişkilerimizde doğru olarak

12

kullanabilmek için iletişim engellerini bilmekte yarar vardır. İnsanlar arası etkileşim ve olumlu iletişimi engelleyen etmenleri şöyle sıralayabiliriz: Kendi düşünce ve fikirlerimizi tek doğru olarak benimsemek, başkalarının fikir, düşünce ve duygularını önemsememek ve saygı göstermemek. İnsanların birbirleriyle yaptıkları iletişimde, televizyondaki tartışma programlarında bunu görmek mümkündür. Bir çok insanın kendi fikirlerini tek doğru olarak anlattığını, karşısındaki insanın fikir ve düşüncelerine değer vermediğini saygı göstermediğini görmekteyiz. Böyle bir durumda ise kişiler arasında olumlu ve etkili iletişimden söz edilemez. Karşımızdaki kişi yada kişileri sürekli yargılamak, eleştirmek ve suçlamak da iletişimimizi engeller. Bu tür iletiler sonunda kişilerin kendilerini anlaşılmamış, itilmiş, haksızlığa uğramış, daha çaresiz hissederler, karşılığında ise iletişimi keserler. İfadelerimizde emir verme, yönlendirme eğiliminde olmak, insan davranışlarının kabul edilmez olduğu tutum ve davranışları benimsemek de iletişimin kesilmesine neden olabilir. Karşımızdaki insanın iletişim tarzını bilmemek, sürekli konuşmalarımızda ahlak dersi veren, nasihat eden ifadeler kullanmak, sözünden dönmek, oyalamak, alay etmek, konuyu saptırmak da olumlu iletişim sürdürmemizi engeller. Böyle iletiler yüzünden insan onunla ilgilenilmediğine, duygularına saygı gösterilmediğine belki de dışlanıldığı düşüncesine kapılır. Uygun iletişim yöntemini benimsemek, bunu doğru olarak kullanabilmek için de etkili iletişim yolları şunlardır: Karşı tarafın anlaması istenilen konu hakkında çok açık fikir sahibi olmak, kendimizin ve karşımızdaki kişinin iletişim tarzını bilmek gerekir. Verilecek mesajın dinleyene anlamlı olması için dinleyen tarafın lisan ve terimleri kullanılmalıdır. Eğer mesaj, dinleyen tarafından alınmaz ve anlamlı olmazsa iletişimden söz edilemez. Kendimizi dinleyen tarafın yerine koyup, söyleyeceklerimizi o kişiye göre ayarlamalıyız. Karşımızdaki insana değer vermeliyiz. O zaman mesajlarımızı daha rahat iletebiliriz, dinleyen de mesajı alma gayreti gösterir. 13

Fikirlerimizi mümkün olan en basit terimlerle ifade etmeliyiz. Gerekli yerlerde tekrarlar kullanmalıyız. Rahatsız edici gürültüleri ortadan kaldırmalı veya azaltmalıyız. Gürültülü bir ortamda sağlıklı bir iletişim kurmak mümkün değildir. Açık ve anlamlı olabilmek için her türlü iletişim imkanını kullanmak gerekir. (Beden duruşu, yüz ifadesi, göz bakışı, el ve beden hareketleri, ses tonları.) Düzeltici geri iletimlerde açık ve duyarlı olmalıyız. En önemlisi insanlar arası olumlu iletişimin sağlanabilmesi için; karşılıklı saygı ve hoşgörü, fikirlere tek yönlü değil, çok yönlü bakabilmek ve karşımızdaki insana değer vermek gereklidir. Yunus Emre'nin "Yaradılanı severim yaratandan ötürü" sözünü yaşantımızda davranışlarımıza yansıtmalıyız. Ayrıca iletişimde sakin olmak, duygularımıza kapılmamak ve aceleci davranmamak çok önemlidir. Böyle davranmazsak etkili iletişim olmaz. Bu konuda nasıl davranılması gerektiğini Peygamber Efendimiz şu hadis-i şerifi ile belirtmiştir: "Öğretiniz, kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, içinizden biri öfkelendiği zaman sussun." Her insan kendi sorumluluğunun bilincinde, duygu ve düşüncelerinde samimi olur, başkalarına karşı da saygılı olursa, insanlar arası iletişim daha sağlıklı bir şekilde sürdürülebilir. Ancak insan bencil, erdemli davranışlardan uzak, sadece kendini düşünen, başkalarına saygısız ve değer vermeyen tutum ve davranışlar içinde olursa, iletişimden söz etmek mümkün değildir. 2.2.1. İletişimin temeli ölümdür İletişimin temeli ölümdür aslında. Öleceğini düşünen insanların kurmuş olduğu iletişimle, asla ölümü düşünmeyen insanların kurmuş olduğu iletişim arasında çok büyük bir fark vardır. Ölümü kötü bir olay olarak kabul etmek mümkün mü? Ölüm hayatın bir fasılasıdır. İyi ve kötü bir olay diye ayırmak yanlıştır. Hayatın içinde bir süreç, ölüm. Akıp giden hayatın içinde bir süreç. Ölümü bir nokta, bir duruş

14

olarak düşünmemeli bence. Hayatı dönüştüren bir süreç olarak düşünmeli. Başka bir boyuta geçiş, başka bir aleme geçiş, başka bir yaşama biçimine geçiş. Yokluk değil de başka bir hayata geçiş ama insanların çoğu korkuyor ölümden. Psikolojik anlamda tabiî ki ölüm insanlarda korkuyu işleten olay. İnsanların korkmasının gayri mümkün olduğunu düşünülür. Ama ölümün de korkulmaması gerektiği yolunda belirli bir eğitime ihtiyaç olduğu düşünülür. Bu eğitim hem kendi kültürel kodlarımıza hem İslâmî prensiplerle ortaya çıkıyor. insanlar nasıl hayatı öğrenerek yaşıyorlarsa, hayat tecrübesi elde ediyorlarsa tüm sonrası hayat da öğrenmeyle alakalı. Ölümü de insanlara eğitim yoluyla bir şekilde vermek lazım bu korkuyu üzerinden atabilmek için. Çoğu insan hayattan da korkar ama biz hayat korkusunu fazla düşünmeyiz. Hayattan, hayatın güçlüklerinden korkabilir, başarma korkusu olabilir ama ölüm korkusunu yenme konusunda eğitim süreci çok yeterli değil. Hayat tecrübesi konusunda insanlar çok yaygın bir şekilde birbirleriyle iletişim kuruyorlar, birbirlerine destek oluyorlar. Ölüm korkusu insanlar arası ilişkilerle yenilebilecek, ilimle yenilebilecek bir süreç. Ama insanlar bu korkuyu korku olarak bırakıyorlar ve bu korkuyla yaşamayı tercih ediyorlar. Aslında ölüm bilinse, ölümden sonraki hayatın anlamı insanlar tarafından takdir edilse bu korku da yenilecektir. Bir diğer noktada da şu var tabii ki, biliyorsunuz son elli yıldır özellikle iletişim bilimleri ortaya çıktı ve oldukça ilerledi. iletişim bilimlerinin ortaya çıkması insanlar arası iletişimin kaybıyla alakalı bir şey nerede iletişim yok, orada iletişim sorunları var. Nerede iletişim problemli, orada iletişim biliminin çalışmaları var. Hal böyle olunca insan ister istemez bir üst noktada şöyle bir bağlantı kuruyor, insanlar ölümü düşündükleri andan itibaren çok daha iyi iletişim kuruyorlar. İnsanlar ölüm fikrinden uzaklaştıkları andan itibaren de iletişim bir noktada kaybolmaya başlıyor. İletişimin temeli ölümdür aslında. Öleceğini düşünen insanların kurmuş olduğu iletişimle, asla ölümü düşünmeyen insanların kurmuş olduğu iletişim arasında çok büyük bir fark var. Ölümü düşünenlerin toplumla kurmuş olduğu iletişim çok daha insani, çok daha barışçıl, çok daha verimli. Öbür tarafta ise çok daha şiddete dayalı, teröre dayalı ve sapkınlıklara dayalı iletişim söz konusu. Demek ki her iki hali gözlemlediğimizde biz iletişimin temelinin ölüm olduğunu çok rahat

15

ifade edebiliriz. İletişim bilimleriyle birlikte iletişim teknolojileri de hızla ilerledi ve kitle iletişim araçları hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Ve bu iletişim araçları insanları "iletişimin temeli" dediğiniz ölümden mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışıyor. Bu doğru mu? Medya iletişimi tabii çok daha seküler bir iletişim. Daha doğrusu teknolojinin prensiplerine göre ilerleyen bir iletişim. Böyle olunca tabii orada gösterilen dünya kişiler arası iletişim dünyasından çok daha farklı bir dünya. Çok daha metalaşmış, çok daha fazla anormalleşmiş, çok daha fazla değersizleştirilmiş bir dünya. O dünyada ölüm felsefesini aramamak lazım. O dünya bizim ait olduğumuz dünyadan, ait olduğumuz gerçeklikten çok daha başka bir gerçeklik oluşturan bir dünya medya dünyası. O yüzden medya dünyasına anlık olarak bakmamız lazım. Oysaki ölüm bir süreç. Ama toplumumuzdaki dejenerasyonda, iletişim kopukluklarında medyanın büyük etkisi olduğu belirtiliyor. insanlarımız izlediklerinden etkilenerek hemen günlük hayatta uygulamaya geçiyorlar. Tabii ki onun etkisi, kamuoyunu oluşturması, insanların tavır ve davranışları üzerine etkisi tartışılmaz. Yönlendirmesi, manipülasyon gücü tartışılmaz. Bir toplumun ölüm fikrini,hayat fikrini eğer medya değiştiriyorsa zaten o toplumu sorgulamak lazım. Eğer Türkiye'yi önceleyerek söylüyorsanız bunda haklısınız. Aslında Türkiye'de özellikle son yıllarda çok büyük bir toplumsal bunalım, çok büyük bir anomi, çok büyük bir gizli şiddetin egemen olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye'deki toplumsal tehlikeler şu anda gizli. Ama öyle bir gün gelecek ki, o zaman medyayı bile suçlayamaz hale geleceğiz. 2.2.2. En Çok İletişimi Kendinizle Kuruyorsunuz "Deli miyim ben. kendi kendime konuşmam!" derken bile kendinizle sorgulamak lazım. Medyanın vermiş olduklarını bu kadar kolay kabul eden bir toplumun prensiplerini

konuşuyorsunuz. Sizi güçlendiren veya zayıflatan bu düşüncelerinizi yönetmeyi kabul etmezseniz. bu seçiminizle ömür boyu mutsuz tecrübeler yaşayacağınızı şimdiden kabul et16

miş olursunuz. Önce bu iletişim şeklini tanımaya çalışın. 2.2.3. Egoistlerin İyi Yanı Başkaları Hakkında Konuşmamaları İçe dönük konuşma sisteminizi tanımak size eski olumsuz programlamayı silme yada yerine bilinçli ve olumlu yeni yönergeler koyarak geçersiz kılmanın fırsatlarını verecektir. Herkesin mevcut yapabildiği beceri düzeyinin geliştirilebileceği görüşündeyim. Pasif kabullenmeyi bırakıp, proaktif düşüncelerle arzu ettiğimiz yargıları yerleştirip olmak istediğimiz kişi olabiliriz. Kendinizle olan iletişimde en vasattan mükemmele kadar gelişebilen 5 farklı seviye: 2.2.4. İç Konuşmalarımı Nasıl Değiştirebilirim? Ne kadar iyi olursa olsun hiçbir fikir, eğer kullanılmazsa. iyi sonuç vermez. Bu yüzyılın kendini geliştirme literatürünün ortaya çıkardığı en iyi düşüncelerden biri olumlu düşünme kavramıdır. Bu kavramı hayat görüşünüzü ve kişisel gelişiminizi sağlayacak etkide kullanmayı öğrenmekle işe başlamalısınız. İşte sizi olumlu düşünme alışkanlığına götürecek 5 adımlık uygulama: 1. Adım: Kendiniz hakkındaki ve daha iyi konuşma yapabilmenizi engelleyeceğini düşündüğünüz olumsuz düşüncelerinizi yazın. 2. Adım: Konuşmasını beğendiğiniz en az 3 konuşmacıyı dikkatle ve defalarca izleyin. Televizyon kanalları, seminerler size bu fırsatı verecektir. 3. Adım: Konuşma öncesinde, konuşma sırasında yaşadığınız düşünce zaaflarınızı (olumsuz düşüncelerinizi) bir çizgi ile ayrılmış kağıdın sol tarafına yazın. Beğendiğiniz konuşmacıların konuşurken tavır, davranış. sessiz mesaj ve etkileşimlerini yorumlayarak beğendiğiniz yönleri maddeler halinde belirginleştirin ve onları sağ sütuna yazın Örneğin; konuşurken insanların gözünün içine bakıyor. gülümsüyor ve duraklayarak. sesini alçaltıp yükselterek sohbet eder gibi konuşuyor... vb. gibi. 4. Adım: Yazdıklarınızı maddeleştirerek olumsuz düşüncelerinizi, dinleyene ve size rahatsızlık veren tavırlarınız. Maddeler halinde belirginleştirin. Her gün kendinizi hayalinizde konuşma yapmanız gereken topluluk karşısında konuşuyor olarak canlandırın.

17

Kendinizi beğendiğiniz konuşmacının yerinde, ondan öğrendiklerinizi özümsemiş olarak konuşuyor gibi hayal kurun. 5. Adım: Bu hayalleri zihninizde canlandırırken hepsini bir oyun gibi düşünün. Her gün birkaç defa birkaç dakikalık sürelerle hayalinizdeki güzel konuşmaya konsantre olmak için gözünüz kapalı ve film izliyormuş gibi hayalinizi sürdürün. Bu filmin senaristi ve yönetmeni siz olduğunuz için sözleri kendi kendinize defalarca tekrar ederek telkin etkisi oluşturun. İnsan yapa yapa ustalaşır Büyük Rus ressamı Brullof, bir seferinde, öğrencilerinden birinin eserinde düzeltmeler yapmıştı. Öğrenci, bu düzeltmeyle büsbütün değişen levhaya hayretle bakmış ve: "Siz bir tek noktaya dokundunuz. fakat eser ne kadar değişti!" demiş, Brullof da şu cevabı vermişti. "Sanat, o küçük noktanın başladığı yerde başlar!" 3. SÖZSÜZ İLETİŞİM İyi bir dinleyici, iletişim kurduğu kişinin yalnız söylediklerini değil, yüzü, eli, kolu ve bedeniyle yaptıklarını da "duyar"; çünkü yüz ifadeleri, el ve kol hareketleri, bedeninin duruş tarzı, sesin tonu gibi sözsüz mesajlar kullanarak da iletişim kurulur. Karşı karşıya gelerek kurulan kişiler arası iletişimlerde, hem sözlü, hem de sözsüz mesajlar aynı anda kullanılır. Bu konuşmacılarda, mesaj alışverişinin ancak küçük bir bölümünü sözlü mesajlar oluşturur. Yüz ifadeleri, el kol hareketleri, bedenin konumları ve sesin yükselip alçalmasıyla gönderilen sözsüz mesajlar, iletişimde kullanılan mesajların daha büyük bir bölümünü kapsar. Kimi zaman, insanların duygularını anlamak gerçekten zordur. Kendilerine soramazsınız, çünkü ne hissettiklerini çoğunlukla söylemek istemezler; söylemek isteseler bile, çoğu kez duygularını kendileri de pek bilmezler. Bu kişilerin karalarının içine girip ne hissettikleri öğrenilemeyeceğine göre, yüz ifadelerine, beden belirtilerine bakarak, o anda

18

nasıl bir duygu içinde olduklarını anlamaya çalışırız. Bedensel belirtileri anlayabilmek için, bu belirtilere duyarlık kazanmak gerekir. Bu bölümün amacı, sözsüz mesajlara karşı duyarlık kazanarak, karşıdakini "söylemedikleriyle" anlamayı öğrenmektir. 3.1. Sözsüz iletişimin özellikleri Sözsüz iletişim etkilidir; duyguları belirtir; çift anlamlı iletişim olanağı yaratır ve belirsizdir (yani yoruma açıktır). Bu özellikleri biraz, daha ayrıntılarıyla aşağıda gözden geçirelim. 3.1.1 .Sözsüz İletişim Etkilidir Bazı tür anlamları, özellikle duyguları, sözsüz iletişimle daha etkili ve dolaysız biçimde ifade etme olanağı vardır. Çetin Altan'ın yazısına konu olan Tarık Bey'in izlenimlerini hatırlayın. Tarık Bey'e yapılan davranışlar ona "Sen yoksun, mevcut değilsin," izlenimi vermiştir ve bu mesajlar hep sözsüz; mesajlardır. Duygu ve ilişkiyle ilgili en etkili mesajlar, sözsüz mesajlardır. 3.1.2. Sözsüz İletişim Duyguları Belirtir Düşünceler sözlü iletişimle duygular sözsüz iletişimle en rahat ifade edilirler. Aşağıdaki düşünce ve duyguları birer mesaj olarak oluştururken hangi türden mesajın (yani sözlü yada sözsüz mesajın) daha uygun düşeceğini düşünün: - Yorgunum. - Güvenlik mahkemelerine taraftarım. - Komşu kızını çekici buluyorum. - Doğu Anadolu' da sanayi yatırımları yapılmalıdır. - Kızgınım. Yorgunluk ve kızgınlığımızı en etkili olarak sözsüz mesajlarla; komşu kızını çekici bulmanızı hem sözlü hem sözsüz mesajlarla; güvenlik mahkemeleri ve sanayi yatırımları konularımı en rahat olarak sözlü mesajlarla ifade edebildiğinizi göreceksiniz.

19

3.1.3. Sözsüz İletişim Çift Anlamlıdır. Çoğu kez, kişinin sözlü ve sözsüz mesajları farklı anlamlar vurgular. Sinirli olan kişinin yüz ifadesi sesinin tonu ve bedeni kızgınlık dolu mesajlar gönderdiği halde, sözleri bu kızgınlığı saklamaya çalışabilir. Bu kişiye, "Kızdınız mı?" diye sorduğunuzda, size bağıra bağıra, yüzüne tükürür gibi, "Hayır, kızgın değilim! Niçin kızacak mışım?" diye cevap 'verebilir. Ne var ki, siz onun sözlü yada sözsüz mesajlarından hangisine inanacağınızı bilirsiniz. Sözlü ve sözsüz mesajlar arasındaki bu çelişki, her zaman yukarıdaki kadar belirgin değildir. Her insan ara sıra olduğundan farklı görünmeye çalışır. Bu çelişkili davranışın birçok nedenleri vardır: Bir konuşma görüşme yada tartışmada kişi gerginliğini saklamaya çalışabilir; birinin kendi hakkında üzülmesini istemediği anlar olur, yada kendini düşündüğünden daha cazip göstermek isteyebilir. Bu çelişkileri kendinde ve başkalarında yakalamasını öğrenen kişi, insan ilişkilerinde daha güçlü bir duruma geçmeye başlar; bir iş yöneticisi, bir baba veya anne, bir arkadaş, bir koca yada sevgili olarak, karşısındakiyle daha derin ilişkiler kurma olanağına sahip olur. 3.1.4. Sözsüz İletişim Belirsizdir Sözsüz iletişimde belirsizlik derecesi yüksektir. Örneğin, beraberce gülüp eğlendiğiniz bir geziden sonra eşinizin sessizliğini nasıl yorumlarsınız? Bu sessizliğin bir tek anlamı vardır, yoksa bunu birkaç türlü yorumlamak olanağı var mıdır? Örneğin, - Eşiniz yorulmuş olabilir. - Farkında olmadan onu kızdırmış olabilirsiniz. - Gezi bittiği için üzgün olabilir. - Baş ağrısı yada benzeri bir rahatsızlığı olabilir. Bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğunu anlamak için, sözlü mesaja başvurmanız gerekebilir. Burada anlatılmak istenen şudur: Sözsüz iletişim, bireyin gerçek duygularını daha iyi yansıtabilir; ne var ki, değişik yorumlara açık olduğundan hemen bir 20

yoruma sarılıp her şeyi anladığınız sonucuna varamazsınız. Yüz ifadelerini, ses tonunu, bedenin gergin yada gevşek oluşu, duruş ve oturuş konumunu, el ve kol hareketlerini, kişinin iç aleminin belirtileri olarak alın; ancak bunlardan çıkardığınız anlamı, bir zaman süresi içinde başka gözlemlerinizle karşılaştırın, anında bir karar vermeyin. 3.2. KİŞİLER ARASI MESAFE BİR ANLAM TAŞIR İnsanlar, içinde bulundukları mekanı gelişigüzel kullanmazlar. Birbirlerine olan duygulara göre, konuşurken, aralarındaki uzaklık artar yada azalır. Aşağıdaki alıştırmayı yaparak biriyle aranızdaki mesafenin sizi nasıl etkilediğini öğrenebilirsiniz. 1. Diğer uygulamalarda olduğu gibi, kendinize bir eş edinin. Yalnız ikinizin olduğu bir odaya girin ve odanın karşıt duvarlarına giderek birbirinizi görebilecek biçimde yüz yüze durun. 2. Herhangi bir konuda konuşurken, örneğin, o anda duygularınızı karşınızdakine söylerken, birbirinize doğru yavaş yavaş, yürümeye başlayın. Birbirinize giderek yaklaştıkça duygularınızda bir değişiklik oluyor mu? Bunun farkına yarmaya çalışın. Aranızda üç santim kalıncaya kadar birbirinize doğru yürümeye devam edin. 3. Yüz yüze bakarken, yavaş yavaş geriye doğru çekilin ve en rahat konuşabildiğiniz mesafede durun. 4. Siz ve arkadaşınız aynı uzaklıklarda benzer duygular içine mi girdiniz? Benzerlik ve farkların nereden gelebileceğini aranızda tartışın. Alıştırmanın ilk aşamasında, rahat bir konuşma ortamı için aranızdaki mesafenin fazla olduğunu hissetmiş olabilirsiniz. Birbirinize doğru yürürken, daha rahat bir mesafeye yaklaştığınızı hissetmeniz beklenir; belirli bir yakınlıktan sonra, mesafe kısaldıkça yeniden rahatsız olmaya başlamanız beklenir. Bir metre ile 30 santimetre arasındaki mesafede rahat bir duygu içinde olmanız beklenir. Otuz santimetreden daha az mesafelerde artan derecelerde rahatsızlık duyacağınız tahmin edilir. Bazı kimseler, kendilerini zorladıkları halde, karşısındakine otuz santimden daha fazla yaklaşamazlar. Pek samimi olmadığınız birinin çok yakınına geldiğinizde niçin rahatsız oluyorsunuz? Bu duygunun altında yatan neden, kişisel mekan kavramıyla açıklanır. Kişisel 21

mekan, bir kimsenin çevresinde tuttuğu, görünmeyen bir çember olarak tanımlanır. Kişi, bu çemberin ortasında bulunur. Çapı, kültürden kültüre, kişiden kişiye değişen bu çember her toplumda Vardır. Alıştırmada rahatsızlık duymaya çalıştığımız noktada karşınızdaki, büyük bir olasılıkla, sizin kişisel mekanınıza girmeye başlamışlar; o mekanın sınırlarından çıkınca, yine kendinizi rahat hissetmeye başlarsınız. Bu alıştırmayı kendinize yakın bulduğunuz biriyle yapacak olursanız, kişisel mekanınızın bu kimse için değişik olduğunu. ve çok yakın mesafelere sokulduğu halde bile bundan rahatsızlık duymadığınızı gözlersiniz. Ne var ki, tanımadığınız yada tanıdığınız halde, olumsuz duygular beslediğiniz bir kimseyle aynı alıştırmayı yapacak olursanız, kişisel mekanınızın büyüdüğünü görürsünüz. Demek ki, kişisel mekanınız bir insanı ne kadar tanıdığınıza ve ona ne gibi duygular beslediğinize göre değişir. Bir kimseyle konuşurken araya koyduğunuz mesafe, kendi başına bir anlam ifade eder ve kişisel mekanın sınırları, bir mesaj niteliğine bürünür. "Sizi kendime yakın buluyorum” mesajını, o kimseye uyguladığınız mekanla, yalın ve dolaysız olarak güçlü bir biçimde ifade edebilirsiniz. Antropolog Edward T. Hall, Amerikan kültüründe kullanılan dört farklı kişisel mekandan söz eder (Hall, 1968). Hall'a göre, bir Amerikalı bu farklı mesafelerden birini, karşısındakine beslediği duygulara dayanarak seçer ve yine bu yolla, söz konusu kişinin kendisi için ne tür duygular beslediğini öğrenir. Bu dört farklı mesafenin bilinmesinde yarar olduğu için aşağıya alıyorum. 3.2.1. Mahrem mesafe Cilt temasıyla, otuz, otuz beş santimlik mesafeyi kapsar. Adından anlaşılacağı üzere, içli dışlı olunan, duygusal bakımdan çok yakın hissedilen insanların bu bölgeye girmelerine izin verilir. Bir kimsenin mahrem mesafeye girmesine izin verildiği zaman, o insana güvenildiği, yakını olarak görüldüğü anlamı çıkar. Varolan koşul1arın zorunlu sonucu olarak, otobüste, kuyrukta vb. yerlerde, bir kimsenin mahrem mesafesine giriyorsak, gerginleşir ve onunla göz göze gelmemeye çalışırız. Bu durumlarda kişisel mekanımıza giren kişi de büyük rahatsızlık duyar ve o da bizimle göz göze, gelmemeye çalışır. Bu haliyle sanki, "Kişisel mekanımızı ihlal ettiğim için özür dilerim, fakat elimde 22

olmadan, durum gereği burada bulunuyorum," demek ister. Yeni tanışan bir kadın ile erkek, duygusal bir ilişki geliştiriyorlarsa, mahrem mesafenin farkındadırlar. Arabada yada yemek masasında oturuş mesafeleri birbirlerine karşı ne kadar yakınlık hissettiklerine bağlı olarak gittikçe azalır yada büyür. Bizim toplumda, ilk girişimi, genellikle erkeğin yapması beklenir: Diz dize oturma girişimi ilk ondan gelmelidir, kadının elini avuçları içine alan odur. Kadın, duygularını bu yakınlaşma girişimlerine ses çıkarmama yada biraz daha uzağa çekilmeyle belli eder. 3.2.2. Kişisel, samimi mesafe Kırk santimle, seksen santim arasında değişen mesafe, Hall'ın tanımladığı ikinci bölgeyi oluşturur. Birbirlerini tanıyan ve rahat konuşan iki insan, bu mesafede kendilerini en rahat hisseder. Genel yerlerde birbiriyle samimi mesafe sınırları içinde duran iki insanın iyi bir arkadaş, karı koca, nişanlı yada sözlü olduğu düşünülür. Bir partide konuşurken biriyle bu mesafe sınırları içinde sık sık bulunuyorsanız ve bu kimse karşı cinsten biriyse, partideki diğer kimselerin dikkatlerini üzerinize çekeceğinizden emin olabilirsiniz. 3.2.3. Sosyal mesafe Bu bölge, seksen santimle iki metre arasında değişir. İşlerin rahatça konuşulduğu, resmi ilişkilerin sürdürüldüğü bölge bu çemberdir. Seksen santimle, yüz on santim arasındaki mesafede genellikle, satıcılarla müşteriler ve işyerinde beraber çalışan kişiler arasındaki konuşmalar sürdürülür. Bir iş yerinde patron bir işçiyi çağırdığında, işçi patronu otorite olarak görmesinin ve ona duyduğu saygının derecesine bağlı olarak, patronla arasındaki sosyal bölgenin en uç sınırlarında durmaya çalışır. 3.2.4. Genel topluma açık mesafe İki metreden başlayarak uzayan kişisel mekan genel, topluma açık, tanımadığımız kişiler içindir. Ne var ki, zorunlu koşullar nedeniyle okullarımızda öğretmenler genellikle böyle bir mesafe kullanma zorunda kalırlar. Bu nedenle öğrenci öğretmen ilişkileri bir derece yabancılaşmak zorundadır. Aradaki mesafe on metreyi geçtiği zaman, karşılıklı ilişki ve iletişim daha da zorlaşır. Kişilerin çevresindeki mekan kullanma biçimleri de, onların sosyal yeri ve mevkii 23

hakkında bir fikir verir. Odasına girdiğiniz birinin büyük bir masası varsa ve yanına yaklaşmanız pek kolay değilse, bu kişinin sosyal mevkii ve gücü hakkında bazı tahminler yaparsınız. Müdürün odasına girerken kapısına vururuz, oysa o bizimkine vurmadan girer. İnsanların mevkileri büyüdükçe, kendilerine özgü kişisel mekanları da önem kazanır. Birçok kuruluş ta müdürlerin yemek yediği yer ayrıdır. Bazı üniversitelerde öğretim üyelerinin, memurların, hademelerin ve öğrencilerin yemekhaneleri, hatta tuvaletleri bile ayrıdır. - Sizin yaşamınızda kişisel mekanınız önemli bir yer tutuyor mu? Birkaç gün sizinle başkaları arasındaki mesafeye dikkat edin. Bir durumdan diğerine bu mesafe değişiyor mu? Aranızdaki mesafe bir kişi hakkında ne hissettiğinizin iyi bir göstergesi oluyor mu? Bu kişiye daha yakın yada daha uzak durduğunuz zaman duygularınızda bir değişiklik oluyor . 3.3. BEDENİN DURUŞU Karşımızdaki kişiyle iletişim kurarken, ona doğru eğilmiş durumda mıyız, yoksa ondan uzaklaşır biçimde bir eğiliş mi gösteriyoruz? Ellerimiz, kollarımız, ayaklarımız bir yaklaşma mı, yoksa bir uzaklaşma mı ifade ediyor? Bu soruların cevabı, bedenimizin konumuyla içinde bulunduğumuz iletişime ne gibi ek mesajlar getirdiğimizi gösterir. Bedenin duruşunun nasıl bir mesaj oluşturduğunu anlamak için, aşağıdaki ufak deneyi yapın: 1. İki arkadaş bulun. İkiniz sadece sizi ilgilendiren bir konuyu konuşurken, üçüncü kişinin geldiğini ve size katılmak istediğini düşünün. Bu kimseyi görmüş olmaktan pek memnun değilsiniz, ama ona karşı kaba davranmak da istemiyorsunuz. 2. Söz konusu kişiye sadece beden duruşunuzu kullanarak duygularınızı belli etmeye çalışın. Bu üçüncü kişiyle, isterseniz konuşabilirsiniz, ne var ki onun gitmesini istediğinizi sözle değil, bedeninizle söyleyeceksiniz. Bu deneyi yapmışsanız, yada gerçek hayatta başınıza gelmişse istenmeyen kişiye biraz sırtınızı dönmenin, sizin onunla pek konuşmak istemediğinizi belirttiğini görmüşsünüzdür. Sizin sohbetinizi kesen kişi, omzunuzun üzerinden sizinle konuşmaya kalkar, fakat biraz uğraştıktan sonra kendisinin istenmeyen kişi olduğunu anlar ve

24

yanınızdan uzaklaşmak zorunda kalır. Bedeniniz bu üçüncü kişiye, "Şimdi diğer arkadaşımla konuşmak istiyorum, lütfen bizi yalnız bırak," mesajını gayet açık vermektedir. Birine tam yüzünüzü dönmüş olmanız, o kişiyle iletişim kurmaya önem verdiğinizi, o kişiden yüzünüzü çevirmenizse buna pek istekli olmadığınızı ifade eder. Yüzümüzü çevirerek bir insana, onunla mahrem veya samimi mesafede olmak istemediğimizi de söylemiş oluruz; böylece kalabalık bir asansörde temas halinde olduğumuz kimseye bakmadan, yüzümüzü başka tarafa çevirerek bedenimizin temasını etkisiz hale getiririz. - İnsanlar bir arada oturarak konuşurken birbirlerine nasıl bir durum gösteriyorlar, gözlemeye çalışın. Bir grupta kim kime kendini daha yakın hissediyor? Onların oturuş ve birbirlerine bakışlarından bunu çıkarabilir misiniz? Kendinizi gözleyin. Acaba herkese aynı şekilde mi bakıyorsunuz, yoksa farkında olmaksızın bedeniniz bazı ayırımlar yapıyor mu? 3.3.1. Beden Yalan Söylemez Bedenin duruşu, sadece hangi yana eğildiği ve yüzün hangi yöne baktığıyla sınırlanmıyor. Omuzların dik yada çökük oluşu, kolların açık yada kapalı oluşu, ayakların açıklığı yada kapalılığı, bacakların üst üste atılmış olması, ayrık yada bitişik durması da birer mesaj oluşturur. Psikoterapide üzerinde önemle durulan bu tür mesajlardır. Psikolog kendinden yardım istemeye gelen hastanın sözlerden çok, bedenin ilettiği mesajlara ağırlık verir. Omuzları çökmüş, koltuğa külçe halinde yığılmış, bacakları birbirine yapışır esasına kapalı, sürekli önüne bakan hastasına, "Bugün kendinizi nasıl hisse diyorsunuz?" sorusunu yönelten terapist, "Bugün kendimi çok iyi hissediyorum," biçimindeki bir cevaba pek itibar etmeyerek, kişinin içinde bulunduğu gerçek durumu, bedenin belirttiğini düşünür. Bedeninin duruşuyla duygular arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu, aşağıdaki uygulamayı yaparak kendi kendinize keşfedebilirsiniz. Bu uygulamayı yapmak için rahat bir biçimde bir sandalye yada koltuğa oturun ve aşağıda verilen yönergeyi izleyin. 1. Gözlerinizi bir dakika için kapatın ve sizi sıkan, üzen, ezen, utandıran bir durumu düşünün…. Bu üzücü durumu hayalinizde iyice canlandırın. Bu durumu düşünürken, omuzlarınızı aşağı doğru çökertin, oturduğunuz yerde biraz öne doğru eğilin, kollarınızı öne doğru kucağınızda kavuşturun, ayaklarınızı, dizinizi ve bacaklarınızı birbirine iyice

25

yakınlaştırarak içeri çekin, yani bir tespih böceği gibi iyice kapanın. Bu durumda duygularınıza dikkat edin. Gözünüz kapalıyken, ayakta kendinizi sanki ikinci bir kimse olarak seyrettiğinizi düşünün; bu kapalı halinizle kendinizi iyice gözünüzün önünde canlandırmaya çalışın. Böyle oturan bir kimse bir başkası olsa sizde nasıl bir etki uyandırırdı acaba? 2. Şimdi kendinizi rahat ve gevşek bırakın ve mutlu, neşeli bir anınızı düşünün omuzlarınız dik ve arkaya atılmış, kollarınız açık, arkanıza yaslanmış bir durumdasınız, bacaklarınız ve ayaklarınız bitişik değil. Gözlerinizi kapayın ve kendinizi bu halinizle hayalinizde canlandırın. Bu oturuş size neler anlatırdı? 3.3.2. Jestler El ve Kol Hareketleri Jestler, yani el ve kol hareketleri, duyguların en güzel belirtileridir. Karşımızda konuşan kişinin elindeki kağıdı sürekli büküp katladığını, parmaklarıyla masayı sürekli vurduğunu ve gözlerini bakışlarımızdan hep kaçırdığını görürsek, bu kişinin bizimle beraber olmaktan rahatsız olduğunu düşünürüz. Bu tür davranışlar, karşınızdaki ne derse desin, onun gerçek heyecanlarını açığa vurmaktadır. Bir kişi, kendisini kontrol etmeye çalışsa da kızgınlığını, gerginlik ve rahatsızlık belirten hareketlerinden anlamamız mümkündür. Kızgın kişi kendini ne kadar kontrol ederse etsin, yumruklan bir dereceye kadar sıkılıdır, kolları önündedir ve kasları gergindir. Aynı Şekilde, bize yaklaşmak isteyen fakat şu veya bu nedenle bunu belirtmekten çekinen kişi, bize ulaşmak, dokunmak istercesine birtakım belli belirsiz davranışlar yapar. Her şeyi açık seçik, dürüstçe, bizden hiçbir şey saklamadan söylediklerini iddia edenlerin ellerine bakın: Eğer söylediklerinde samimi değillerse, ellerini sanki bir perde gibi ağızlarına ve yüzlerine kaparlar. Gözlerini inceleyin: Doğrudan yüzünüze bakamaz, gözlerini kaçırır, sık sık kollarını göğüslerinin üzerinde kavuştururlar. Çapkın erkekler, kadınların sözlerine değil, davranışlarına göre hareket edeceklerini bilirler. "Sizi bir daha görebilecek miyim?" diye soran erkeğe kadın, "Bilmem, tesadüfler denk getirirse!" şeklinde cevap verirken, akıllı erkek, kadının sözlü mesajlarına uymaz, onun gözünün, ellerinin, bedeninin söylediklerini "işitmeye" çalışır. Belki bu, söylenene

26

hemen inanan, saf ve dürüst erkeklerin niçin iyi birer çapkın olamadıklarını açıklamaktadır. Karşıt cinsten biriyle daha kolay ilişki kurmak mı istiyorsunuz? Ağzın değil, bedenin söylediklerini anlamaya çalışın!... 3.3.3. Dokunma Gerekli Ve Kudretli Dokunma duyumu, gelişme için yeme içme kadar önemlidir. XIX' uncu yüzyılın sonlarında ve XX' inci yüzyılın başlarında yetimhanelerde ölen çocukların oranı oldukça yüksekti. O zamanki hekimlik, bebeğin sadece biyolojik beslenmesine, temiz çevrede bulunmasına önem veriyor, fakat çocukların psikolojik ihtiyaçlarını düşünmüyordu. Yıllar sonra yapılmaya başlanan araştırmalar, bebeklerin gıda yoksunluğundan değil, kucağa alınıp sevilmemekten kaynaklanan, ruhsal kökenli hastalıklardan öldüklerini ortaya çıkarmıştır. Batı ülkelerinde bugün, yetimhanelerde bebeğin günde birçok kez kucağa alınıp sevilmesi, onunla konuşulması yöntemi uygulanıyor. Çocukların kucağa sık sık alınmasıyla, ölüm oranında bir düşme olduğu gözlenmiştir. Dokunma, bir insana en kısa yoldan "Sen benim için önemlisin, seni yalnız bırakmayacağım," mesajını verir. Hiçbir söz, bu mesajı dokunma kadar etkili olarak ifade edemez. Bir babanın çocuğunun başını şefkat1e okşaması, kızgın birkaç sözden sonra sevgilinin sarılması, saatlerce açıklama ve anlatımlardan daha etkilidir. Bir hafta süreyle günlük etkileşiminizi gözden geçirin ve şu sorulara cevap vermeye çalışın: En sık kimlere dokunuyorsunuz? Bu kimseleri tanıdığınız diğer kimselerle karşılaştırın, en çok kimlere yakınlık duyuyor ve seviyorsunuz? Dokunmak istediğiniz halde dokunamadığınız kimseler var mı çevrenizde? Niçin dokunamıyorsunuz? Çocukluğunuzda bol bol kucaklandığınızı anımsıyor musunuz? 3.3.4. Giysilerimiz Askerlikte rütbeler, onu taşıyan kişinin askeri hiyerarşi içindeki yerini gösterir. Askerlikteki bu sistemi katı bulanlar olabilir, ne var ki sivil yaşamda da, bu tür bir hiyerarşik düzen, örtülü bir biçimde de olsa vardır. Giydiğimiz elbiseler hakkımızda bilgi verir. Her gün karşılaştığınız kişileri gözünüzün önüne getirin: Giyinişleri, onların 27

meslekleri, yada gelir durumları, sosyal mevkileri, politik tutumları, dindar olup olmadıkları hakkında bir fikir vermiyor mu? 1980'lerden önce ideolojik ayırımlar üniversite öğrencileri arasında o denli önem kazanmıştı, "sağcı" yada "solcu" öğrenciyi giyinişinden ayırt edile biliyordu. Giyiniş tarzının karşısındakileri nasıl etkilediğini incelemek isteyen bir Amerikalı üniversite öğrencisi, iki farklı biçimde giyinerek otostop yapmıştır. Haftanın Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri hipi kılığında yola çıkmış ve eliyle işaret ederek otostop yapmak istediğini belirtmiştir. Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri ise, ütülü pantolon, temiz gömlek, kravat ve boyalı ayakkabı giymiş ve yine aynı işaretleri yaparak, ayrı yerde arabalara binmeye çalışmıştır. Görmüştür ki, hipi giysileri giydiği günlerde, kendisini ancak hipi kılıklı olan ve genellikle eski araba kullananlar, özenli giyindiği günlerde ise, daha çok lüks otomobil kullananlar ve iyi giyimli kimseler arabalarına almışlardır. İş aramaya gidildiğinde yada işe alınmak için bir görüşme yapılması gerektiğinde, karşıdaki kişinin olumlu bir biçimde etkilenmesi istenir ve giyime özen gösterilir. Ne var ki, bugünün toplumu, giyiniş normları bakımından oldukça çeşitlilik göstermektedir. Öyle ki, bazen hipi kılığıyla gezmek, toplumun belirli bir kesimindeki kişilerle daha çok sosyal yakınlaşma olanakları sağlayabilir. Herhalde öğrenilmesi gereken, giyimin karşıdakini etkilediğini bilmek ve bu etkinin bilinçli bir biçimde saptayabilmektir. 4. BİREYLERİN İLETİŞİM SORUNLARI VE İLETİŞİM BECERİLERİNİN GELİŞTİRİLMESİ "Tüm yaşam, bir iletişim - etkileşim olayıdır. " İletişim, bireyin birtakım semboller kullanarak karşısındakini etkileme süreci olarak Tanımlanabilir(1). Ailede, okulda ve iş yaşamındaki iletişim sorunlarına, ülkemizde son yıllarda yapılan araştırmalarda sıkça karşılaşılmaktadır. Baymur ve Yeşilyaprak'ın, yaptıkları araştırmalarda lise ve üniversite öğrencilerinin iletişim yeterlikleriyle ilgili sorunların fazla olduğu görülmektedir. Bu sorunlardan bazıları; topluluk içinde konuşamamak, karşı cinsle arkadaşlık etmekten çekinmek, ana-baba ile sorunlarını toplumun hangi kesiminde nasıl olacağını önceden

28

tartışamamak... gibi. Voltanda, yaptığı gözlemler sonucunda lise öğrencilerinde aynı sorunların bulunduğunu belirtmektedir (2,3). Mooney'in üniversite öğrencileri üzerindeki çalışmasında, öğrencilerin çok problemli olduğu alanlardan az problemli olduğu alana doğru şöyle bir sıralama yapılmıştır(4). Birinci sırada üniversite ile ilgili problemler, ikinci sırada başkaları ile iletişim kurmaya ait sorunlar, üçüncü sırada gelecekle ilgili sorunlar yer almıştır. Çulha ve Dereli'nin yaptığı araştırmada, iletişim sorunlarının ülkemizde artma eğilimi gösterdiği vurgulanmaktadır. İletişim sorunları olarak; duygu ve düşüncelerini açıkça söyleyememek, rahat konuşamamak, yaş ve sosyal statü olarak daha büyüklerle rahat konuşamamak, bir arkadaş grubuna girememek, karşıt cinsle arkadaş olamamak belirtilmektedir(5). 4.1. İletişim Becerisi Yetersizliğinin Bazı Nedenleri Çeşitli toplumlarda olduğu gibi Türk toplumunda da iletişim becerileri yetersiz bireyler bulunmaktadır. İnsanların bir grubu aşırı derecede çekingen, bir kısmı ise fazlaca saldırgandır. Çekingenlik ve saldırganlık özelliklerinin tam ortasında ise sağlıklı iletişimi anlatan, atılganlık iletişim özelliği bulunmaktadır.Atılganlık kişilik özelliği ise "başkalarını küçük görmeden, onların haklarını yadsımadan kişinin kendi haklarını koruyabilme yolu olarak geliştirilen bir çeşit bireyler arası ilişkiler biçimi" olarak tanımlanır(6). Ülkemizde iletişim yetersizliğinin yada atılganlık düzeyinin düşüklüğü ile ilgili çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Oskay (1981) ve Köknel'in (1986) çalışmalarında; çocuk eğitiminde ailenin ve çevrenin çocuğun yaşına ve gelişim çağına uygun olmayan beklentilerinin olması, ailenin bu beklentilerinin gerçekleşmesi için aşırı baskı ve dayağa varan ceza ve şiddet yöntemlerine sıklıkla başvurması, yetişkinler arasındaki iletişim bozukluğunun temel nedenlerinden birisi olarak açıklanmaktadır(7,8). Toplumumuzdaki iletişim sorunlarından bir bölümü de kuşak çatışması ve kuşaklar arası anlayış farkının büyük boyutlara ulaşmasından kaynaklanmaktadır. Ülkemizdeki genç kuşak, düşüncelerine saygı duyulmasını, düşüncelerini anlatma, tartışma fırsatının

29

kendilerine tanınmasını, toplumun kültür faaliyetlerine katılabilmeyi, sorunlarıyla ilgilenmeyi, toplumdan soyutlanmamayı, kendi toplumuna yabancılaşmamayı ve sorunlarına sahip çıkmayı istemektedirler(9). Köknel(1986), kuşak çatışmasının temel nedenini genç ve yetişkin kuşak arasındaki, karşılıklı olarak gönderilen iletilerin çözülüp anlaşılamamasından yani iletişim kopukluğundan kaynaklandığını vurgulamaktadır. Köknel, ailenin ve çevrenin gençle kurup sürdürdüğü iletişimde ve verilen iletilerde çelişmelerin olduğunu ortaya koyarak bunu şöyle açıklamaktadır. Aile bu yandan gence, "büyüdüğünü", "kendi başına karar vermesinin, sorumluluk yüklenmesinin gerekli olduğunu" anlatır, öte yandan "aklın ermez", "sen daha çocuksun" denilerek tüm davranışları kısıtlanır. Bu çelişkiler gence de yansımakta ve onda da çelişkiler oluşturmaktadır.Genç istediği zaman kendini "koca adam" olarak görmekte, bütün sorunlarını çözecek güçte olduğunu sanmaktadır.İstemediği durumlarda "ben daha çocuğum" aklım ermez düşüncesinden hareketle sorumluluktan kaçmaktadır (10). Kasatura'ya(1991) göre; iki insanın birbirini anlamasını engelleyen en önemli etkenlerden biri de, savunucu iletişimdir.Bu süreç bireyin, benlik bilincini koruma ihtiyacından çıkmıştır. Bireyin kendini savunma özelliği arttıkça iletişimdeki verimin düştüğünü, savunma azaldıkça iletinin anlamına ve yapısına daha çok dikkat edildiği gözlenmiştir. Birbirinden çekinen ve aralarında olumsuz bir değerlendirme bulunan bireylerin etkili iletişim kurabilmeleri için öncelikle güven ortamının oluşturulmasının gerekli olduğu ifade edilmiştir. Çevresindeki insanlarla başarılı iletişim kuran yetişkinlerin kişilik özelliği incelendiğinde, kendilerine güven duyan, duygusal ve düşünsel yönden olgunlaşmış kişiler olduğu gözlenmiştir. Bu kişilerin bebekliklerinden itibaren güven ve sevgi dolu bir ortamda yaşadıkları görülmüştür. Ayrıca başarılı bir iletişimde duygudaşlık, saydamlık ve etkin dinleme özelliklerinin bulunması gerektiği söylenmektedir. Duygudaşlık (empati), karşısındaki insanın duygularını anlama yeteneği; Saydamlık, bir insanın rol yapmaması, içi ile dışının bir olması; etkin dinleme ise, karşısındaki bireyin söylediklerini de çözerek, onun dünyasına girilebildiğini ve anlaşıldığının karşıya iletilmesini anlatır(11). Tuncer (1979), ana-baba tutumlarıyla, aile yapılarının çocuğun kişilik özellikleri 30

geliştirmelerine etkisini incelediği çalışmasında, farklı kültürel öğelerin egemen olduğu farklı toplumlarda aile yapıları ve benimsenmiş eğitim yöntemlerindeki farklılıkların, toplumdan topluma değişen özgün kişilik çizgilerinin ortaya çıktığını açıklamaktadır. Ülkemizin de içinde bulunduğu Doğulu ülkelerde, girişken olmayan, geleneklere bağlı, kararsız ve aile bağları güçlü, sınırlı davranışları etkin olan bireyler yetişirken; Amerika ve Batılı ülkelerde özgürlüğüne düşkün, para ve başarıya önem veren, gelenek ve soyluluğa bağlı olmayan, davranışlarını belli kurallara göre düzenlemeyen, aile bağları zayıf bireylerin toplumda genellikle çoğunlukta olduğu belirtilmektedir(12). Geleneksel Türk eğitiminde; ailede çocuğun korunduğunu, gözetildiğini, girişkenlik ve merakın desteklenmediğini, çocuğun içinden geçenleri açıkça söylemesinin engellendiği vurgulanarak; okul ortamında çocuğun sıkı bir denetime sokulduğu, öğretmenin otoritesini benimseyen, kurallara uyan çocukların ödüllendirildiği çok sayıdaki araştırmaların ortak bulgularıdır(13). Tuncer, ülkemizdeki çocuk yetiştirme yöntemindeki önemli sorunun, bireyler arası ilişkileri bozmadan, aile bağlarını gevşetmeden; bağımsız, kararlı ve girişken bireyler yetiştirmek olduğunu belirtmektedir. 4.1.1. İletişim Becerilerinin Geliştirilmesi Daha sonra yapılacak olan davranışın önceden denenmesi yada prova edilmesi yöntemini geliştiren Friedman, Wolpe, Lazarus, Liberman, Baker, Fiedler ve Beach (1966, 1978) gibi araştırmacılar atılganlık eğitimi yöntemini geliştirmişlerdir. Bu yöntem danışanın o davranışı kaygılanmadan yapabilmesini, uygulama sırasında kendine güveninin artacağını, danışanın durumunun kötüye gitmeyeceğini öğrenmesini sağlar. Bu tür atılganlık eğitimiyle, çok çekingen ve saldırgan davranışları yüzünden bireyler arası iletişim sorunları bulunan kişilere yardım edilebileceği söylenmiştir (14). Morgan ve Leung (1979), kendilerini yetersiz olarak kabul eden fiziksel özürlü üniversite öğrencileri üzerinde atılganlık eğitiminin etkilerini incelemişlerdir. 18-40 yaşları arasında 9 bayan 5 erkek olmak üzere 14 denek üzerinde çalışılmıştır. Deneysel araştırmada ön-test, son-test kontrol grup modelinden yararlanılmıştır. Atılganlık eğitimi gören ve görmeyen denekler karşılaştırıldığında sosyal etkileşim

31

becerileri, benlik ve benlik saygısı düzeyi ile kendilerini yetersiz olarak kabul eden atılganlık eğitimi verilen bireylerin sayıca arttığı denencelerin analizinden anlaşılmıştır. Çalışmada fiziksel özürlü üniversite öğrencilerinin yeteneksizliğinin kabulünün gelişiminde atılganlık eğitiminin etkili olabileceğini ortaya koymuştur(15). Voltan (I 980), üniversite öğrencilerinin atılganlık kişilik özelliği düzeyinin yükseltilip yükseltilemeyeceğini incelemek amacıyla deneysel bir çalışma yapmıştır. Atılganlık kişilik özelliğini, bireyin kaygı dışındaki olumlu ve olumsuz duygularını, birey yada bireylere en etkili şekilde iletebilme, karşısındaki kişinin hakkına saygı göstererek kendi hakkını koruyabilme nitelikleri olarak tanımlanmıştır(16). Bu nedenle atılgan bireyin kurduğu iletişimin sonucunda daha sağlıklı bir uyum içerisinde olacağı söylenebilir. Voltan, sosyo-ekonomik düzeyi düşük ailelerden ve kırsal kesimden gelen 17- 19 yaşları arasındaki gönüllü 60 öğrenci üzerinde atılganlık eğitimi programı uygulamıştır. Atılganlık eğitimi sonunda deney grubundaki öğrencilerin Rathus Atılganlık Envanterinden aldıkları puanların ortalaması kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek çıkmıştır(17). Akkök (1996), ilköğretim öğrencilerinin ev ortamından çıkıp, okul ortamına girdiklerinde onlardan yeni davranış biçimleri geliştirmeleri beklenildiğini belirterek, bunun sonunda çocukların; kendilerine güvenleri olan, kendilerini düzgün ve güzel ifade edebilen ve kişiler arası ilişkilerde başarılı bireyler olarak gelişmelerinin, sağlanabileceğini açıklamıştır. İlköğretim öğrencilerine kazandırılacak beceriler aşağıdaki gibi gruplanmıştır. İlk kazandırılacak beceriler; dinleme, konuşmayı başlatma, konuşmayı sürdürme, soru sorma, teşekkür etme, kendini tanıtma, başkalarını tanıtma, iltifat etme, yardım isteme, bir gruba katılma, yönerge verme, yönergelere uyma, özür dileme ve ikna etmedir. Grupla bir iş yürütme becerileri arasında başkalarının görüşlerini anlamaya çalışma; duygulara yönelik beceriler grubunda ise kendi duygularını anlama, duygularını ifade etme, başkalarının duygularını anlama, karşı tarafın kızgınlığı ile başa çıkma, sevgiyi-iyi duyguları-ifade etme, korku ile başa çıkma ve kendini ödüllendirme iletişim yeterlikleri arasında sayılabilir. Saldırgan davranışlar ile başa çıkmaya yönelik beceriler; arasında ise izin isteme, paylaşma, başkalarına yardım etme, uzlaşma, kızgınlığı kontrol etme, hakkını koruma ve savunma, alay etmeyle başa çıkma, kavgadan uzak durma, yer almıştır. Stres durumlarıyla başa

32

çıkmayla ilgili beceriler arasında ise; başarısız olunan bir durumla başa çıkma, grup baskısıyla başa çıkma, utanılan bir durumla başa çıkma, yalnız bırakılma ile başa çıkma sayılabilir (18). Görüldüğü gibi, ilköğretim öğrencilerine kazandırılacak becerilerin büyük bölümünü iletişim becerileri oluşturmaktadır. Ayrıca bu çalışmada her becerinin nasıl kazandırılacağı ile ilgili çok sayıda etkinlik bulunmaktadır. Baltaş ve Baltaş(1997), daha iyi insan ilişkileri ve daha iyi iletişim kurabilmek için bedenin iyi kullanılmasının yanında, bireyin "duygusal olgunluğa" ulaşmasının gereğini açıklamaktadırlar. Duygusal olgunluk, bireyin kendi duygularını anlaması ve yaşam düzeyini yükseltebilecek yönde düzenlemesi, başkalarının duyguları için empati göstermesi biçiminde tanımlanmıştır. Coleman; duygusal olgunluk kavramı yerine, kendinin farkında olma (self awareness) ve ertelenmiş haz (delayed gratification) kavramlarını kullanmıştır. Bu iki kavramın oluşturduğu beceriye bireyin sahip oluş derecesine göre, hayattaki başarısının artacağı belirtilerek; bu özelliğe "duygusal akıl" adı verilmiştir. Daha sonra bu kavram "duygusal zeka" olarak ifade edilmiştir. Bu kavram bireyin kendi duygularının farkında olması biçiminde tanımlanmıştır(19). Sorias (1986), toplumsal ruh sağlığının hedefi olarak, bireyin temel ihtiyaçlarını karşılayan ve yaşamını sürdürmesini sağlayan sosyal ilişkilerin güçlendirilmesini belirtmektedir. Ruh sağlığı üzerinde son yıllarda yapılan çalışmaların girişkenlik(atılgan1ık) düzeyinin yüksekliğinin ruh sağlığını korumaya yarayan destek sistemi olarak görev yaptığı, stres durumlarında fiziksel ve ruhsal çözüntüyü azaltabileceği ifade edilmiştir. Sorias; Brady, Eisler, Miller ve Person'dan da yararlanarak bireyler arası doyum verici iletişim biçimi olan anlatımcılık (expresiveness) ile atılganlığı içine alan sosyal becerinin yararlarını bireyin olumsuz yada olumlu duygularını ilişki içinde olduğu birey yada bireylere anlatabilmesini, kendi haklarını savunabilmesini, kendisine ters gelen istekleri geri çevirebilmesini, gerektiğinde başkalarından yardım isteyebilmesinin kolaylaştırılması şeklinde özetlemiştir.

33

Davranış modifikasyonu ilkelerine dayanan sosyal beceri yada girişkenlik eğitiminin psikiyatrik bozukluğu olmayan bireylerin diğer insanlarla ilişkilerinin daha doyum verici olmasını sağlamak, karşılarına çıkan fırsatları en iyi şekilde değerlendirmek, depresyon, mental gerilik, şizofreni ve kişilik bozuklukları tedavisinde yararlı olabilecek bir yöntem olarak gösterilmiştir (20). 4.1.2. Tartışma ve Yorum Geleneksel tarım kültüründen, modern sanayi toplumunun kültürüne geçişin sancılarının yaşandığı ülkemizde yeterli iletişim becerilerine sahip bireylerin yetiştirilmesi toplum ve birey açısından istenen ve beklenen bir olgudur. Toplumumuzun sahip olduğu geleneksel kültürel öğeler, otoriter ana-baba tutumu, baskıcı çocuk yetiştirme yöntemleri, hızlı sosyal ve kültürel değişme gibi nedenlerin bireyler arası iletişimde çeşitli sorunlar çıkardığı söylenebilir. Bu sorunlar ise bireyin uyumunu olumsuz yönde etkilemektedir. Geleneksel Türk eğitiminde; ailede çocuğun korunduğunu, gözetildiğini, girişkenlik ve merakın desteklenmediğini, çocuğun içinden geçenleri açıkça söylemesinin engellendiği vurgulanarak; okul ortamında çocuğun sıkı bir denetime sokulduğu, öğretmenin otoritesini benimseyen, kurallara uyan çocukların ödüllendirildiği çeşitli araştırmaların ortak bulgularıdır. 4.2. Çocuklarınızla Etkili İletişim Çocuklarla iyi bir iletişim kurabilmek, anne-babalar için önemli bir beceridir. Çocukları ile etkili bir iletişim ve pozitif bir ilişki kurabilen anne-babalar, anne-baba olmaktan daha fazla keyif alabilirler. Genç yada çocuk, her aşta anne-babaları ile iyi ilişki içinde olan bireylerin kendilerine güven duyguları gelişir, kişiler arası ilişkilerde karşılıklı saygı duymayı öğrenirler. Çocuklarla iyi iletişim kurmak her zaman kolayca ulaşılabilen bir hedef değildir. Çocuklar ve anne-babaların iletişim kurma biçimleri birbirinden farklıdır. Öte yandan iletişimin etkili olabilmesi ortama da bağlıdır. İyi bir iletişim için anne ve babalar sakin ve huzurlu bir ortam hazırlamalıdırlar. Bu sayfa çocuğunuzla etkili iletişim kurabilmeniz için bazı öneriler içeriyor: 34

• • • •

Çocuğunuzu dikkatli ve nazik bir şekilde dinleyin. Çocuğunuz konuşurken sözünü kesmeyin. Çocuğunuz konuşurken vereceğiniz cevabı hazırlamakla meşgul olmayın. Çocuğunuz konuşmasını bitirip sizden cevap isteyene kadar, düşüncenizi söylemeyi erteleyin.

• •

Çocuğunuzun, ihtiyacı olduğunda onun yanında olacağınızı bilmesine izin verin. Çocuğunuz sizinle konuşmak istediğinde gazetenizi bırakın, televizyonu kapatın ve dinlemeye hazır olun.

Çocuğunuz size önemli bir şey anlatmaya çalışırken telefon konuşması yapmaktan kaçının.

Başkalarının yanında çocuğunuzu eleştirmeniz yada uyarmanız, çocuğunuzun size gücenmesine ve kızgınlık duygularına neden olabilir ve size olan güven duygusunu zedeleyebilir. Çocuğunuzla konuşurken, gerekmiyorsa başkalarını konuşmanıza katmayın ve mümkün olduğunca çocuğunuzla yalnızken konuşun.

Çocuğunuzla konuşurken fiziksel olarak onunla aynı seviyede olmaya dikkat edin, tepesinden bakmak yerine eğilin ve göz hizasında iken onunla konuşun.

Eğer, çocuğunuza kızgınsanız, onunla konuşmak için sakinleşmeyi bekleyin. Aksi halde objektif olamayabilirsiniz.

Çok yorgun olduğunuz zamanlarda çocuğunuzu aktif bir şekilde dinlemeniz zorlaşacaktır. Bu nedenle çocuğunuzla konuşmak için yorgun olmadığınız zamanları seçmeye özen gösterin.

"Neden öyle olduğunu yada neden öyle davrandığını" sormak yerine "Ne olduğunu" sorun.

"Ben sözümü bitirdikten sonra konuşacaksın, senin için en iyisinin ne olduğunu biliyorum, sadece söylediğimi yap" gibi cümleleri azaltmaya çalışın, bu tür konuşma biçimi açık iletişimi engeller ve daha sonra çocuğunuzun sizinle açık 35

iletişim kurma olasılığını azaltabilir. • • Hakaret içiren yada aşağılayıcı sözcükler kullanmayın. Konunun çözümü için, çocuğunuzun adım adım bazı tedbirler planlamasına yardım ve öncülük edin. • Yaptıklarıyla ya da yapmadıklarıyla onu yargılamayın. Çocuğunuza, onu olduğu gibi kabul ettiğinizi gösterin. 4.3. Dinlemenin 20 Altın Kuralı Ege Üniversitesi (EÜ) İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Mustafa Durmaz, yaptığı yazılı açıklamada, "Ülkemizde bir yönetim sorunu yaşanıyor. Buna, yönetimin iletişimsizlik sorunu da diyebiliriz. Kişiler arası iletişimde, iletişim kurulabilmesine olanak tanıyan bazı unsurlar vardır. Bunların ilki dinlemedir. Biz ne yazık ki dinlemeyi bilmiyoruz" görüşüne yer verdi. Dinlemeyi, "fiziksel, duygusal ve entelektüel girdileri bir anlam anlayışı ile bütünleştiren süreç" olarak tanımlayan Prof. Dr. Durmaz, sağlıklı iletişimin diğer unsurlarının ise ifade netliği ve benlik olduğunu kaydetti. Prof. Dr. Durmaz, karşılıklı iletişimin sağlıklı olarak kurulabilmesi için, kişinin kendisine güvenmesi gerektiğinin altını çizdi. Yöneten-yönetilen ilişkisinde, yönetilenin sürekli şikayet ettiğini açıklayan Prof. Dr. Durmaz, "Yönetenler de yönettiklerini ezmeye çalışıyor, o makama geçtiğinde her şeyi unutuyor. Yönetici gücünü makamından, lider ise gücünü yeteneğinden alır. O makama birtakım yetkiler verilmiştir. Önemli olan o yetkileri doğru olarak kullanabilmektir" ifadelerini kullandı. Ekonominin kuralları olan bir bilim, politikanın ise sanat olduğunu belirten Prof. Dr. Durmaz, şunları kaydetti: "Politika ile bilimi birbiriyle bağdaştıramazsınız. Ekonomik kaideler kendi kendini oluşturur. Arz-talep dengesi kendi kendine işleyen bir mekanizmadır. Biz bunu politikayla karşılaştırarak yozlaştırıyoruz. İnsanlar arasındaki iletişimsizlik, yaşanan ekonomik istikrarsızlıkların temelini oluşturuyor".

36

Prof. Dr. Mustafa Durmaz dinlemenin 20 altın kuralını ise şöyle sıraladı: "Dinlemeyi iste, iyi bir dinleyici gibi davran, anlamak için dinle, tepki koy, konuşma, konuşan insanın duygularını anla, sorular sor, dikkatini konuşana yönelt, konuşanın yüzüne bak, gülümse, duygularını işe karıştırma, dikkatini dağıtan şeylerden kaçın, temel noktaları kavra, iletişim sağlanması için sorumluluğu onunla paylaş, fikirlere tepki göster, kişilere değil, kafanın içinde onunla münakaşa etme, kendinle ilgili düşünme, konuşanı sinirlendirme, acele yargılardan kaçın, dinlemeyi eğ1enceli bir iş olarak gör."

37

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->