P. 1
Kadızâde Ahmed Şemseddin Efendi'nin i'tikâdî görüşleri-128s-

Kadızâde Ahmed Şemseddin Efendi'nin i'tikâdî görüşleri-128s-

|Views: 2,024|Likes:
Yayınlayan: AdemBaba1

More info:

Published by: AdemBaba1 on Sep 04, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

09/10/2013

pdf

text

original

Ekonomik)

Yavuz Sultan Selim’in vefatından sonra hiçbir ihtilaf yaşamadan
hükümdarlığın yegâne sahibi olarak Osmanlı tahtına geçen Sultan Süleyman4

, sahibi

bulunduğu pek çok yüksek haslet sayesinde5

halk tarafından da son derece büyük bir
memnuniyetle karşılanmıştı. Ve hatta Kanûnî’nin Yavuz’u hiç de aratmayan bir özelliği
vardı ki; o da ordusu ve tebeâsı nezdinde her zaman takdir ve memnuniyetle
karşılanacağı müsamaha anlayışıydı.6

Yavuz Sultan Selim’in gerek şartların gerektirdiği
bir siyaset anlayışı gereği olsun; gerekse tabiatının kendisini icbar ettiği bir durumdan
kaynaklanıyor bulunsun, halka göstermiş olduğu sert tutum ve davranışlar, Kanûni’nin
babasının tam tersi istikametteki karakteri gereği tamamen farklılık arz eder olmuştu.
Đşte bu vaziyeti itibariyle Sultan Süleyman halk nezdinde eşine az rastlanır bir konuma
yükselmiş oluyordu.7

Kanunî, tahta geçmek için tek şehzade olması gibi bir avantajın yanı sıra
saltanatının büyük kısmında siyâsî problemlerle uğraşmak durumunda kalmayarak
yönetimdeki istikrarı da temine muvaffak olabilmişti. Zira tarihçiler Kânûnî’nin
hükümdarlığı zamanında ciddî herhangi bir problemle karşılaşmadığını
nakletmektedirler. Bu devre ait küçük çapta iç isyanlardan bahsedilse bile tevârüs edilen
sarsılmaz güç sayesinde bunların üstesinden gelmek hiç de zor olmamıştır.

Đşte bu şartlar altında ve mezkûr avantajlarla tahta çıkan Kanunî kısa zaman
içinde içteki isyancılarla mücadele etmiş, hâkimiyeti tesis ettikten sonra -babası Yavuz
Sultan Selim’in aksine olarak- bakışlarını Batıya çevirerek fasılalarla beraber takriben
15 yıl süren muazzam çapta pek çok Avrupa seferi düzenlemiştir. Bu seferler sonunda
Osmanlı imparatorluğunun sınırları batıda Avrupa ortalarına kadar ilerlemiş oluyordu.
1533’yılından sonra ise imparatorluğun yönünü Doğu olarak tesbit eden büyük

4

Đsmail Hami Danişmend, a.g.e, II, 60; Đsmail Hakkı Uzunçarşılı Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu
Yayınları, Ankara 1949. II, 295.

5

Kanûnî’nin sahip olduğu hasletler için bkz. Đ. Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e, II, 518

6

Đ. Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e, II, 407-408.

7

Đ. Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e, II, 407-408.

7

hükümdar, bir taraftan Irak’a sahip olurken, diğer taraftan da gerçekleştirilen Hint
seferleriyle Osmanlı devletinin hâkimiyetini Hindistan içlerine kadar yaymıştır.

Sınırlarını üç kıtaya da taşıyarak genişleten Osmanlı devleti, Kanûnî ile birlikte
kendinden öncekilerden devraldığı topraklara Macaristan, Erdel (Transilvanya),
Trablusgarp, Cezâyir, Irak ve Rodos gibi Hıristiyan dünyasına ait ülkelerle;
Anadolu’nun Van’dan Ardahan’a kadar doğusuyla güneydoğusunu; kuzeyde Gürcistan
atabeylerinden Çoru boyunu, Belgrad çevresini; Adalar denizinde en önemlisi Sakız
olmak üzere muhtelif Venedik ve Ceneviz müstemlekelerini ve Akdeniz’de büyük bir
askerî ehemmiyeti olan Cerbe adasını ilave etmiştir. Yemen sahillerinde hâkimiyetinin
temellerini kurmuş ve bu ülkenin merkezini fethetmekle kalmamış, Akdeniz’le
Kızıldeniz’i ve Basra körfezini birer Türk gölü haline getirmiştir.8

Hindistan’ın iç
işlerine müdahale edip Türk bayrağını Umman ve Hint denizlerinde dalgalandırmış;
Đran’ı büsbütün sindirmiş ve Avrupa’dan başka Amerika’da bile toprağı bulunan
Đspanya krallığı ile Almanya imparatorluğuna ve Avusturya devletine hâkimiyetini
kabul ettiren anlaşmalar imzalatıp bunları haraca bağlamıştır.9

Dışta gerçekleştirilen bunca fetihler yanında Sultan Süleyman devri tam bir
hukuk ve adâlet çağı olarak da kayıtlara geçmiştir. Zaten Süleyman’a lakap olarak
verilen Kanunî takma adı da bu durumu en iyi şekilde temsil etmektedir. Đbn Kemal’le
(1525-1534) başlayıp Ebussuûd Efendi’nin (1545-1574) şeyhülislamlığıyla devam eden
süreçte hukukun üstünlüğü anlayışı tahkim edilmiş ve böylelikle saltanat yönetiminden
kaynaklanabilecek keyfî uygulamaların önü alınmıştır.10

Fatih Sultan Mehmed’le başlayıp Yavuz Sultan Selim’le ivme kazanan mâlî,
iktisâdî ve ticarî sahalardaki gelişmeler Kanûnî Sultan Süleyman’la iyice zirveleşip
istikrar kazanmıştır. Ekonomik alandaki inkişafın en büyük sebebini ise hiç şüphesiz
fethedilen yerlere uygulanan sistemli vergiler teşkil ediyordu. Alınan bu yerlerde devlet
arazisi sayılan alanlar ‘öşür’ vergisi adı altında vergilendiriliyor; aynı zamanda güçlü ve
sistematik hukuk anlayışı ve devlet yönetimiyle de bu vergilerin tahsili temin
ediliyordu.

8

Joseph Freiherr Von Hammer-Purgstall, Büyük Osmanlı Tarihi, orjinal kitap adı: Geschichte Des
Osmanischen Reiches,
yay. haz. Erol Kılıç-Mümin Çevik, Üçdal Neşriyat, Đstanbul 1992, III, 526.

9

Đsmail Hami Danişmend, a.g.e, II, 355.

10

Abdullah Saydam, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Derya Kitabevi, Trabzon 1999, s. 272.

8

Cibilliyet itibariyle cömert biri olmasına karşın devlet hazinesinin iktisatlı
sarfında ciddi tedbirler almayı da ihmal etmeyen Kanunî Sultan Süleyman’ın;
Macaristan seferine çıkmadan önce devlet topraklarında yaşayanların ırkına ve mâlî
durumlarına bakmaksızın 15 akçe vergi tarhına gitmesi11

ve böylelikle devlet bütçesine
çok mühim bir gelir kaynağı temini Kânûnî devrindeki ekonomik refahın sebebini
ortaya koyma açısından zikre değer örnek bir uygulamadır.

Đşte gerçekleştirilen bu fütuhât ve ele geçirilen topraklara uygulanan vergi
sistemi sayesinde iktisâdî açıdan da Osmanlı Devleti tarihinin en müreffeh zamanını
Kânûnî devrinde idrâk etmiştir.

Fakat Kanûnî’nin hükümdarlığının son zamanları pek çok sahada olduğu gibi
ekonomik alanda da bir duraklama ve geriye gidişin ilk emârelerini göstermektedir.
Mustafa Nuri Paşa’nın Netâyic’inde naklettiğine göre Kanûnî Sultan Süleyman’ın,
Zigetvar seferine çıkarken altından ve gümüşten kapkacağı (evâni-ü zer ü sîm)
darphaneye göndermek sûretiyle sikke teminine gitmesi o devir itibariyle içinde
bulunulan mâlî darboğazı çok güzel ifade etmektedir.12

Bunla birlikte Osmanlı Devleti
mâlî açıdan müreffeh bir yapı arz eder. Zira bütüncül değerlendirildiğinde ve geçmiş
kazanımlar dikkate alındığında böyle bir hükme varmamız kaçınılmaz olacaktır.

Yapılan fetihler ve devletin hem doğu hem de batıda yegâne güç unsuru
olmasından da anlaşılacağı üzere XVI. yüzyılda Osmanlı Đmparatorluğu’nun üst düzey
gelişmişlik gösterdiği sahalardan biri de ordudur. Türklerin orduya verdikleri öncelik ve
Kanunî’nin uyguladığı “liyâkatli insan seçimi” politikası13

devletin bu sahada da

muazzam bir güç unsuru olmasını sağlamıştır.

Đşte böylesi bir refah ortamını idrak eden her milletin, hemen her sahada peş
peşe inkişaflar yaşaması pek tabiidir. Bu durum, sınırları ve imkânlarıyla gelişiminin
zirvesini yakalayan Osmanlı devleti için de ayniyle söz konusudur. Buradan hareketle

11

Hammer, a.g.e, III, 510.

12

Mustafa Nuri Paşa, a.g.e, s. 176.

13

Mustafa Nuri Paşa’nın naklettiğine göre: “Sultan Süleyman merhûm, Sigetvar seferine gider iken
daima bindikleri rehvârın gem’i kırılmakla tamirine ihtimam olunarak bir yeniçeri neferi belürsüz sûrette
yapmış idi. Padişah hazretlerinin mesmû’u oldukda tâife-i askeriyeye esnâf karıştırılmış olduğundan az
kaldı yeniçeri ağası kazâzede olayazdı. Hele tavassut-i şüfe’â ile ağa kurtarıldı ise de gem’i tamir eden
yeniçeriyi tekâüd ulûfesi ihsanıyla ocaktan ihrâc eylediler” bk. Netâyic’ül- Vukûât, s. 168.

9

diyebiliriz ki Kanûnî zamanında (1520–1566) Osmanlı devleti askerî, ekonomik, siyasî
ve kültürel alanlar başta olmak üzere tarihinin en parlak çağını yaşamıştır.14

Kanûnî zamanının Osmanlı devleti için bir ihtişam çağı olmasının yanında
duraklama devrinin (1579-1699) de ilk emârelerinin belirdiği ve gerilemenin aslî
sebeplerinin bu zamanda saklı bulunduğu gerçeği de pek çok tarihçinin önemle üzerinde
durduğu bir mevzudur. Devlet Kanûnî Sultan Süleyman zamanının ilk yarısını (1920-
1945) genişleme endeksli bir çizgide geçirmiş olmasına rağmen hükümdarlığının ikinci
yarısı diyebileceğimiz 1545-1566 tarihleri arasını bir duraklama devresi olarak idrak
etmiştir.15

Kanûnî’den sonra sırasıyla tahta geçen II. Selim ve III. Murad zamanında her
ne kadar devlet muhteşem güç olarak varlığını devam ettirse de birkaç yer dışında16
fütuhat kesintiye uğramış ve özellikle III. Murad devrinde (1574-1595) devlet içerisinde
pek çok problem zuhur etmiştir.17

Osmanlı Đmparatorluğu’nun duraklama sebepleri
diyebileceğimiz bu problemleri aşağıdaki gibi hulâsa etmemiz mümkündür:

Devletin doğal sınırlarına ulaşması (doğuda Đran, kuzeyde Rusya, batıda
Avusturya) Avrupa’da merkezi krallıkların kurulması (topun kullanılması, feodalitenin
çökmesi) Rönesans ve Reform sonucu bilim ve tekniğin gelişmesi, Batı’nın coğrafi
keşiflerle zenginleşmesi ve bu keşifler sonucu Osmanlı ticaret gelirlerinin azalması,18
Avrupa’daki altının çoğalmasıyla akçenin değer kaybetmesi mâlî açıdan bozulmanın en
mühim sebeplerini teşkil etmektedir.19

Kanûnî'den sonra devlet yönetiminden uzaklaşan Osmanlı padişahları, seferlere
katılmadılar. Böylelikle sadrazamlar padişah adına devleti yönetmeye başladı. Sokullu
Mehmed Paşa’nın yeteneği ve Köprülü Sülalesi'nin başarıları padişahları gölgede
bırakır olmuştu.

Kanunlara riâyet azalmış, saray kadınları, ocak ağaları ve ulemâ devlet işlerine
karışarak yönetimle ilgili birtakım aksaklıkların ortaya çıkmasına sebebiyet vermişlerdi.

14

Đ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, 518.

15

Kanûnî devrini bu şekilde ikili tasnife tabi tutan inceleme için bk. Mustafa Nuri Paşa, a.g.e, s. 97.

16

Sultan II. Selim zamanında Kıbrıs ve Tunus fethedilmiş, III. Murad zamanınında da Azerbaycan ve
Şirvan zaptedilmiştir. Bu sûretle Osmanlı devleti tarihindeki en geniş sınırlara ulaşıyordu.

17

Mehmet Öz, Osmanlı’da Çözülme ve Gelenekçi Yorumlar, Dergâh Yayınları, Đstanbul 1977, s. 32-37.

18

Mehmet Öz, a.g.e, s. 32-37.

19

BahaeddinYediyıldız, “Osmanlı Toplumu”, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, haz. Ekmeleddin
Đhsanoğlu, Đstanbul 1994 I, 500 vd.; Ahmet Tabakoğlu, Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi,
Dergâh Yayınları, Đstanbul 1985, s. 238- 239.

10

Toprak sisteminde meydana gelen bozulmalara gelince; tımarların (dirlik
topraklar) dağıtımındaki adaletsizlik tımarlı ordusunun bozulmasına, tımarlı sipahilerin
sayısının azalmasına, buna karşılık devletin daha fazla maaşlı asker (kapıkulu) almasına
sebep oldu. Bu durum sadece ordunun bozulmasına değil, ekonomik, sosyal ve idari
alanda birçok problemin doğmasına sebep olmuştur.

III. Murad'dan itibaren devşirme kanununa aykırı olarak yeniçeri ocağına
asker alınmaya başlanmış, maaşlı askerlerin artması devletin ulufe ve cülus bahşişlerini
ödemede sıkıntı çekmesine ve kapıkulu ocaklarının bozulmasına yol açmıştır. Yeniçeri
teşkilatında “ocak devlet içindir” ilkesi, yerini “devlet ocak içindir” ilkesine bırakmaya
başlamıştır. Donanmanın başına denizcilikten anlamayan kişiler getirilmiş, donanma
daha XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ihmal edilmeye başlanmıştır.

Yukarıda da ifade edildiği gibi Osmanlı devletinin kemâl seviyesiyle
mütenasip bir çizgi takip eden ilmiye sınıfı da mevcut bozulmadan nasibini almak
durumundaydı. Bu sınıfın bozulması; denetiminde bulunan hukuk, eğitim ve belediye
işlerinin de bozulması demektir. Đlerleyen zamanlarda kadıların rüşvetsiz iş yapmamaya
başlaması işte bu bozulmanın kötü neticelerinden sadece biridir.

Medreselerde okutulan pozitif bilimlerin ihmal edilmesi bilim ve teknik
alanında Avrupa'nın gerisinde kalınmasına; rüşvet verenlerin, çocuk yaştaki kimselerin
(beşik ulemâsı) müderris olarak atanması da medreselerde verilen eğitimin kalitesinin
düşmesine neden olmuştur. Đlmiye teşkilatında ve dolayısıyla medreselerde meydana
gelen bu bozulmayı XVII. yüzyıl âlimi olarak o asra yakın bulunma avantajına sahip
Kâtib Çelebi, eserlerinde derin bir teessürle ifade etmektedir.20

Ortaya konan bu
olumsuz tablo daha ziyade Kadızâde Ahmed Şemseddin’in vefatından sonrasıyla
ilgilidir. Ama girişte de ifade ettiğimiz gibi müellifin, bu türden problemlerin belirip
filizlenmeye başladığı zaman dilimleri içinde yaşamış olması haliyle bu problemleri de
ifade etmemizi gerekli kılmaktadır.

Osmanlı devlet anlayışının merkezinde ordu teşkilatının çok önemli olduğu
belirtilmişti. Duraklama devresinde gelir ve giderlerinin (Savaş ganimetleri, bağlı
devletlerden alınan vergiler, ordu ve donanmanın maaş ve masrafları) kahir ekseriyetini

20

Kâtib Çelebi, Mîzânü’l-Hakk fî Đhtiyâri’l-Ehakk (En Doğru Olanı Tercih Konusunda Hak Ölçü),
Türkçeleştirenler: Orhan Şaik Gökyay, Süleyman Uludağ, Kabalcı Kitabevi, Đstanbul 2008, s.150.

11

ilgilendiren ordu ve donanmanın da bozulması savaşların kaybedilmesine, ganimet elde
edilmemesine, ordunun masraflarının daha da artmasına, bağlı devletlerin vergilerini
vermemesine neden oldu. Kısaca gelirler azalırken, giderler de fazlasıyla arttı.21

Ulûfe ve Cülûs bahşişinin tezyîdi, nüfusun artması ile işsiz ve topraksız
insanların ortaya çıkması; yönetim, ekonomi ve sağlam hukuk anlayışındaki bozulmalar
Anadolu, Rumeli ve diğer eyaletlerde iç isyanların çıkmasına sebep olmuştur.22

Ayrıca
Osmanlı toplumunun değişik din, mezhep ve uluslardan meydana gelmesi nedeniyle bu
unsurlar merkezi otoritenin bozulmasıyla dağılma eğilimi içine girmişlerdir. Đşte
bahsinde bulunduğumuz ve mevzuumuzun da esasını teşkil eden Kadızâde Ahmed
Şemseddin, böylesi bir geçiş devresini idrak etmiş bir din âlimi ve onun da ötesinde
duraklama devrini yaşamış önemli bir devlet adamıdır.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->