P. 1
Muhtesem Din Islam

Muhtesem Din Islam

|Views: 219|Likes:
Yayınlayan: makromann

More info:

Published by: makromann on Sep 02, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOC, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

12/29/2015

pdf

text

original

Önsöz Bismillahirrahmanirrahim Elhamdü lillahi Rabbilalemin. Vesselatü vesselamu ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Allah Teala “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler için yarattım” buyuruyor. İnsanın vazifesi Allah Teala’yı bilmek ve Allah Teala’ya ibadet etmektir. Mükellef olduğumuz andan son nefesimizi verinceye kadar kulluk yapmakla vazifeliyiz. Allah Teala ameli salihe çok önem veriyor ve buyuruyor ki: “İman edip salih amel işleyenlere gelince, biz onları altlarından nehirler akan cennetlere koyacağız, ebediyen de o cennetlerde kalacaklardır”. Allah Teala güzel amel işleyen kullarının amellerinden zerre miktarını mükafatsız ve kötü amel işleyen kullarının da amellerini zerre miktarı cezasız bırakmadığından dolayı kulluk vazifelerimizi en güzel şekilde yapalım ki kurtuluşa eren kullarından olalım. Fani dünyanın geçici zevklerine aldanıp da baki olan ahiret nimetlerini kaybetmeyelim. Mevla cümlemizi sevdiği ve razı olduğu kullarından eylesin. Amin. Abdullah KULOĞLU

1

2

İlmin Fazileti Hz.Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu: İlimden bir bab (mesele) öğrendiğin zaman, o senin için kabul edilmiş bin rekat nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Bunu insanlara öğrettiğin zaman (ister amel edilsin, ister edilmesin) senin için gene kabul edilmiş bin rekat nafile namaz kılmandan hayırlıdır. Başka bir hadiste Hz.Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor: İlim talep etmek (öğrenmek) her müslümana farzdır. Müslüman olan kişinin nelere iman etmesi gerektiğini, İslamın şartlarını bilmesi gerekir. Ayrıca ibadetlerinde namazı nasıl kılacağını, namazı nelerin bozacağını, orucu nelerin bozacağını, zekatı kime ne miktar vereceğini, Haccın kendisine farz olup olmadığını, abdesti neler bozacağını, hangi durumlarda boy abdesti alması gerektiğini bilmesi kişiye farzdır. Bunları bilmeden ibadetlerini eksik ve hatalı yapar ya da ibadetinin bozulmasına sebebiyet verir. Mesela namaz kılarken kahkaha ile gülse bu kişinin hem namazı geçerli olmaz hem de abdesti bozulmuş olur. Eğer namaz kılan bunları bilmezse kılmış olduğu namaz geçersiz olup ahirette bu namaz borcundan kurtulamaz. Bundan dolayı kişiye gerekli olan dini bilgileri öğrenmesi farzdır.

3

İman İman: İnanmak, tasdik etmek demektir. İmanın şartları altı tanedir. 1. Allah’a iman. 2. Meleklere iman. 3. Kitaplara iman. 4. Peygamberlere iman. 5. Ahirete iman. 6. Kaza ve kadere iman. Müslüman olanın bu altı şeyi öğrenmesi, kalbiyle inanıp bu altı şartı birbirine bağlayarak ve manalarını bilerek söylemesi farzdır. Bu şekilde iman etmiş olur. 1. Allah’a İman. Allah Teala vardır ondan başka ilah yoktur. Hiç bir şeye benzemez. Allah Teala’nın hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Doğmamıştır ve doğurulmamıştır. İnsan kendi yaratılışına, kainat ve hayata bakarak Allah Teala’nın varlığını kabul eder. Gördüğümüz her şey Allah Teala’nın varlığını ilan etmekte Allah Teala’nın eşsiz güç ve kuvvetini açıklamaktadır. Allah Teala herşeyi gören, her söyleneni işiten, zaman ve mekandan uzak, ibadete layık, önü ve sonu olmayan, bütün noksan sıfatlardan uzak yüce Rabbimizdir. Biz ancak O’na ibadet eder ve O’ndan yardım isteriz. Gizli ve açık her şeyi bilir. İlminin sınırı yoktur. Allah Teala’nın bilgisinden uzak hiçbir şey meydana gelmez. Kalplerden geçenleri bile bilir. Allah Teala’nın affı, rahmeti ve bağışlaması hudutsuzdur. En güzel isimler, en büyük övgüler Allah Teala’ya aittir. Akıl sahibi herkes, kendisine bir haberci gelmese bile Allah Teala’nın varlığına iman etmek zorundadır. Allah Teala’nın varlığını anlamamız için sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi 4

ve Sellem): “Göklere bakın, yerlere bakın, kendi nefsinize bakın ve bütün bunların yaratılışındaki akıllara hayret veren incelikleri, bunların kendiliğinden olup olmayacağını düşünün; çünkü bunlar Allah Teala’nın varlığını, birliğini gösteren delillerdir. Fakat Allah Teala’nın zatını, mahiyetini düşünmeyin. Allah Teala acaba şöyle midir, böyle midir? O’nun görmesi, işitmesi nasıldır? diye düşünmeye kalkmayın. Zira buna kudretiniz yetmez; ne kadar özenseniz de bunu hakkıyla bilemezsiniz. Şaşırırsınız; bilgi ve görgü ölçüleriniz buna yetmez.” buyurmuşlardır. Müminler cennette Allah Teala’yı göreceklerdir. Allah Teala’nın kendine mahsus sıfatları vardır. Bu sıfatları Subuti Sıfatlar ve Zati sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır. Subuti Sıfatlar: Bunlar sekiz tanedir. 1. Hayat: Allah Teala’nın hayatı bizdeki hayat gibi değildir. Bizim hayatımız geçici bir hayattır. Allah Teala’nın bizi yaratmasıyla yaşıyoruz. Allah Teala bizi yaratmasa biz yaşayamayız. Allah Teala’nın hayatı böyle değildir. Allah Teala’nın hayatı ebedidir, kendindendir. Mahlukatın hayatı ise kendinden değildir. Yani nesillerle, evlenmelerle olmaktadır. Sonra da bir gün hayat sona ermektedir. Halbuki Allah Teala’nın hayatı ebedidir. Hayat sıfatı diri olmak demektir. 2. İlim: Biz biliyoruz, kitapları okuyor hocalarımızdan dinliyor ve bilgi sahibi oluyoruz. Halbuki Allah Teala’nın bilgisi böyle değildir. Allah Teala’nın ilmi ezeli ve ebedidir. Allah Teala’nın bir öğreticiye ihtiyacı yoktur. Allah Teala her 5

şeyi bilir, çünkü bilginin kaynağı kendisidir. Bilgisi artmaz ve eksilmez. 3. Semi: Bizim işitmemiz kulaklarımızla oluyor. Allah Teala’nın işitmesi kulakla değildir. Allah Teala işitme sıfatıyla bütün yaratıkların seslerini, fısıltılarını dahi işitir. Allah Teala harfsiz, sessiz, mekan ve zamana ihtiyaç duymadan işitir. Kalplerden geçenleri bile duyar. 4. Basar: Basar görmek demektir. Görmek için göze, ışığa veya bir başka şeye ihtiyacı yoktur. Allah Teala her şeyi görür. Hiçbir şey görmesine engel olamaz. 5. İrade: İrade dilemek demektir. Allah Teala her istediği şeyi yapar. Tam bir iradesi vardır. Bu irade asla kulların iradesi gibi değildir. Dünyada ne olmuşsa Allah Teala’nın iradesiyle olmuştur. 6. Kudret: Sınırsız bir güç ve kudret sahibidir. Allah Teala için yapılması zor olan hiçbir şey yoktur. Bizim kudretimiz Allah Teala’nın bize verdiği bir parçacık kudretten ibarettir. Allah Teala’nın kudretine bakın bakalım akıl erdirebilir misiniz? Şu kainata bir bakın ne başı var ne sonu. Bu ucu bucağı olmayan kainatın içerisindeki bütün varlıkların sahibi Allah Teala’dır. 7. Kelam: Kelam Allah Teala’nın harfe, sese, ağıza, dile veya herhangi bir şeye ihtiyacı olmadan konuşması demektir. Bizim konuşmamız ağzımız, dilimiz ve sesle oluyor. Allah 6

Teala harfsiz ve sessiz konuşur. Kur’an’ı Kerim Allah Teala’nın kelamıdır. 8. Tekvin: Tekvin yaratmak demektir. Allah Teala her şeyi yoktan var etmiştir. Yaratmak sadece Allah Teala’ya mahsustur. Hem istediği gibi yaratır. Hayrı da şerri de yani iyiliği de kötülüğü de Allah Teala yaratmıştır. Fakat kötülüğe katiyetle rıza göstermez. Zati Sıfatlar: Bunlar altı tanedir. 1. Vücud: Vücud var olmak demektir. Allah Teala vardır, varlığı başkasından veya başkasının vasıtasıyla değildir. Hiçbir şekilde Allah Teala’nın yokluğu düşünülemez. Allah Teala daima vardır. 2. Kıdem: Kıdem Allah Teala’nın varlığının başlangıcı olmamaktır. Yani evvelce yok iken sonradan var edilmiş olmamaktır. Allah Teala’dan başka her şeyin var olmasının bir başlangıcı vardır. Allah Teala’nın bir başlangıcı ve evveli yoktur. 3. Beka: Beka Allah Teala’nın varlığının sonu olmamaktır. Allah Teala’dan başka her varlığın bir sonu olur. Mesela insanlar ölecek, ağaçlar kuruyacak gibi. Her şeyin mutlak sonu olacak yalnız Allah Teala daima var olacaktır. 4. Vahdaniyet:

7

Vahdaniyet bir olmak demektir. Allah Teala birdir. Zatında, sıfatlarında, işlerinde tektir. Eşi benzeri ve ortağı yoktur. 5. Muhalefetün lil havadis: Muhalefetün lil havadis başka hiçbir şeye benzememek demektir. Allah Teala kendi yarattıklarından hiçbirine benzemez. 6. Kıyam bi nefsihi: Kıyam bi nefsihi, hiçbir şeye ihtiyaç olmamak demektir. Her şey Allah Teala’ya muhtaçdır. Biz yemekle, içmekle yaşarız. Uykuya, dinlenmeye ihtiyacımız vardır. Nefes almadan yaşayamayız. Allah Teala’nın hayatı ise böyle bizim gibi şeylere bağlı değildir. Allah Teala hiçbir şeye muhtaç değildir. Allah Teala’ya İnanmanın Kıymeti: Allah Teala’ya iman etmek kadar insan ruhunu yükselten, insanı layık olduğu mevkiye çıkaran hiçbirşey yoktur. Bu şekilde inanan insanın hayatı, yaşayışı şeref ve asaletin en yüksek basamağına erer. Bununla beraber bu şekilde Allah Teala’ya iman etmiş bir insan nazarında bütün insanlar kardeştir. Her insanın hayatı, namusu, malı, şerefi kendisinin ki gibi kıymetlidir. Kendisi hakkında düşünülmesini, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkaları hakkında düşünmez ve yapmaz. Bir Allah Teala’ya iman etmiş olan bir insan her yaptığını, gönlünden geçen her şeyi bir gören, işiten ve bilen olduğuna ve bunlardan dolayı bir gün gelip de Allah Teala’nın huzurunda sorguya çekileceğini bildiğinden dolayı kötülüğün her türlüsünden daima uzak kalmaya çalışacaktır. Her nerede olursa olsun gerek Allah Teala’ya ve gerek insanlara karşı olan vazifelerini en iyi bir suretle 8

yapmaya özenir. Onu hiçbir şey aldatamaz, yolundan saptıramaz. 2. Meleklere İman: Allah Teala’nın melekleri vardır ki gözle görülmez, elle tutulmaz, sesleri sedaları olmayan varlıklardır. Melekleri Allah Teala nurdan yaratmıştır. Nurdan yarattığı bu meleklerde çok kuvvetler vardır. Meleklerde erkeklik, dişilik olmadığı gibi, yemek yemek, içmek, doğmak, doğurmak, kötülüklerin başlangıcı ve kaynağı olan şehvet ve kızgınlık da olmaz. Melekler şerefli varlıklardır. Melekler günah işlemezler. Meleklerin söz ve işleri Allah Teala’nın emri üzerine olup, söz ve hareketle Allah Teala’nın emrine karşı çıkmazlar. Bunlar aynı zamanda her kılığa ve kıyafete girerler. İnsan kılığına da girerler. Mesela Cebrail Aleyhisselam Peygamber Efendimizin’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) huzuruna ekseriyetle Dihye-i Kelebi isimli bir sahabinin kılığında gelirdi ki o yaratılış itibarıyla güzel suretli bir kişi idi. Cebrail Aleyhisselam onun kılığında gelir, Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sorular sorar, getirdiği vahiyleri verir ve giderdi. Melekler her deliğe ve dar yere girerler. Meleklerin peygamberlere kendi şekillerinde görüldüğü olmuştur. Nitekim Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Cebrail Aleyhisselamı asıl şeklinde görmüştür. Meleklerin sayıları o kadar çoktur ki, sayılarını ancak Allah Teala bilir. Peygamberlerden kitap sahibi olanlara, kitap indirmek görevini yaparken doğruluk, eminlik, yanılmazlık üzere aracılık yapmak meleklerin şanındandır. Melekler geleceği bilmezler. Allah Teala onlara bir şey bildirirse bilirler. Kimin ne zaman öleceğini, kıyametin ne zaman kopacağını bilmezler. Melekler salih kimselerin yanında bulunarak onlara yardım ederler. Meleklerin vazifeleri, Allah Teala’ya hamdetmek, tesbih etmek (şanının yüce olduğunu ifade 9

etmek) ve Allah Teala ne emreder ise onu yapmaktır. Dört büyük melek vardır. Bunlar Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail’dir. Cebrail, peygamberlere vahiy ve kitap getirmekle vazifelidir. Mikail, tabiat olaylarına bakar. (yağmur, kar gibi.), İsrafil, kıyamet zamanı olunca Sur’u üfürecektir. Azrail ise canlıların ruhlarını almakla görevlidir. Meleklere inanmayan kimse kafir olur. Meleklere hakaret etmek yine insanı kafir eder. Birisine sen cehennem zebanisi gibisin diyen kişi derhal kafir olur. Yine birisine sen Azrail gibisin diyen kişi de kafir olur. Şeytan melek değildir. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Melek olsaydı Allah Teala’nın emrine karşı çıkmazdı. Allah Teala Adem (A.S.)’a secde edin deyince meleklerin hepsi Allah Teala’nın emrini yerine getirerek Adem (A.S.)’a secde ettiler. Şeytan ise ben ateşten yaratıldım O ise topraktan yaratıldı diye kibirlenip Adem (A.S.)’a secde etmedi ve Allah Teala’nın emrine karşı çıktı. Meleklere İnanmanın Kıymeti: İyiliğe çağıran her sesi tasdik edip onun peşinden gitmeyi her müslüman nasıl bir vazife bilirse kötülüğe sürükleyen her şeyi reddetmeyi, onun dediği yere gitmemeyi de yine vazife bilecektir. Bunun içindir ki müslümanın meleklere iman etmesi ve şeytanın dediği yere gitmemesi ve onu reddetmesi gerekir. Çünkü şeytanın işi gücü insanı kötülüğe çekmektir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: Şeytan da melek de insan oğluna sokularak onun kalbine birtakım şeyler getirirler, bırakırlar. Şeytanın işi kötülüğe çağırmak sonu fena ve zararlı olan şeylere teşvik etmek ve hakkı yalanlamak, haktan uzaklaştırmaktır. Meleğin işi hak ve hayra, iyiliğe çağırmak ve kötülükten uzaklaştırmaktır. Her kim içinde hayra, hakka, iyiliğe çağıran bir ses duyarsa bilsin ki o melektir ve onun çağırdığı da söylediği de hoş gördüğü bir şeydir. Bundan 10

dolayı Allah Teala’ya şükretsin. Her kim içinde kötülüğe çağıran, haksızlığa teşvik eden bir sızıltı sezerse bilsin ki o şeytanın sesidir. Bundan uzaklaşsın ve Allah Teala’ya sığınsın. 3. Kitaplara İman: Allah Teala tarafından gönderilen bütün kitaplara iman etmek gereklidir. Kur’an’ı Kerim diğer peygamberlere gelen kitaplardan sonra bütün insanlara gönderilen Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) indirilmekle diğer büyük peygamberlere inen kitapların hükmü kalmamıştır. Bazı rivayetlere göre Allah Teala’nın Resullerine gönderdiği kitaplar yüz dörttür. On sahife Adem (A.S.)’a, elli sahife Şit (A.S.)’a, otuz sahife İdris (A.S.)’a ve on sahife İbrahim (A.S.)’a, Tevrat Musa (A.S.)’a, Zebur Davud (A.S.)’a, İncil İsa (A.S.)’a ve Kur’an’ı Kerim Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gönderilmiştir. Fakat bu rivayetler ve peygamberlerin sayısı hakkında olan rivayet kesinlik ifade etmediğinden, gerek Allah Teala’nın kitaplarına ve gerek peygamberlerine iman söylenirken belli bir adet söylememenin daha iyi olduğu akaid kitaplarında yazılmıştır. Allah Teala’dan geldiği gibi muhafaza edilmiş tek kitap Kur’an’ı Kerim’dir. Bozulmadan muhafaza edileceği de Allah Teala tarafından belirtilmiştir. Kur’an’ı Kerim Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) en büyük mucizesidir. O devirde edebiyat ve şiir son derece ilerlemiş olmasına rağmen Kur’an’ı Kerim’in en kısa bir suresinin benzerini dahi meydana getirememişlerdir. Kur’an’ı Kerim hem söz hem de mana olarak daima mucize olarak kalacaktır. Hiçbir zaman benzeri meydana getirilemeyecektir. İnsanlar her istediğini Kur’an’ı Kerim’de bulacaklardır. Kur’an’ı Kerim sadece ölülere okunmak için inmemiştir. Manası ve hükümlerini 11

anlamadan hastalara, kabirlere ve türbelere okunmak için de inmemiştir. Kur’an’ı Kerim müslümanın doğumundan ölümüne kadar bütün hayatını kapsar. Müslüman tüm hayatını Kur’an’ı Kerim’in hükümlerine göre ayarlamak ve Kur’an’ı Kerim’in hükümlerini hayatına uygulamak zorundadır. Kur’an’ı Kerim’in içinde ne varsa hepsi Allah Teala’nın sözleridir. Bazı gafil ve cahillerin dediği gibi “Kur’an’ı Kerim o devre aitti, peygamberin devri cahiliyyet devri idi kimse bir şey bilmiyordu. Kur’an’ı Kerim o zamanki insanlara indi” demek söyleyeni kafir eder. 4. Peygamberlere İman: Peygamberler, Allah Teala’nın kullarına dilediği her şeyi bildirmek üzere seçtiği ve vazifelendirdiği insanlardır. Peygamberler hakkında vacip olan sıfatlar şunlardır: 1. Sıdk: Doğruluk demektir. Peygamberler son derece doğru, dürüst insanlardır. Asla yalan söylemezler. 2. Emanet: Peygamberler, her bakımdan emniyet edilir ve güvenilir insanlardır. Emanete hiyanet etmezler. 3. Tebliğ: Peygamberler, Allah Teala’nın gönderdiği dini olduğu gibi insanlara ulaştırırlar. Peygamberler kendilerine gelen vahiye hiçbir şey eklemez ve çıkarmazlar. 4. Fetanet: Peygamberlerin yüksek bir akıl ve zeka sahibi olmalarıdır. Peygamberler arasında geri zekalı, ahmak, anlayışsız kimse bulunmamıştır. 5. İsmet: Peygamberler günah ve fenalıktan uzaktırlar. Peygamberler Allah Teala’nın terbiyesi altında yetişirler. Onlarda peygamberlikten önce bile puta tapmak, şarap 12

içmek, yüz kızartıcı harekette bulunmak gibi hareketler görülmemiştir. Peygamberlerde insanları kendilerinden nefret ettirecek bütün hastalıklar da bulunmaz. İnsanları kendilerinden nefret ettirmeyecek hastalıklara tutulabilirler. Ama delirmek, cüzzam, sağır olmak, ömür boyunca baygın olmak veya ömür boyunca kör olmak peygamberler için söz konusu değildir. Yakup (A.S.)’ın gözlerine bir müddet perde inmiş ve sonra geçmiştir. Yani onun körlüğü kısa bir müddet içinde olmuştur. Eyyub (A.S.)’ın hastalığı da cilt altında meydana gelmiştir. Bu hastalık deri altında olduğu için dışarıdan kesinlikle gözükmemiştir. Dünya ile ilgili işlerde peygamberlerde yanılma ve unutma olabilir. Ama dini tebliğ ederken (dinin hükümlerini anlatırken) yanılmaları ve unutmaları imkansızdır. Namaz ve oruç gibi bir ibadet esnasında yanılma ve unutma nadiren olabilir. Fakat bu tür yanılma ve unutmalar dinin hükümlerinin faydası için olmaktadır. Böyle yanılma ve unutma Allah Teala’nın bir hikmetince Allah Teala tarafından meydana getirilir. Şeytanın peygamberlere bir şey unutturması söz konusu değildir. Şeytan peygamberlere hiçbir şekilde vesvese veremez. Peygamberimizin namazda bir hata yapıp daha sonra sehiv secdesi ile namazını tamamlaması bizlere bir örnek olmak içindir ki, biz namazda bir hata yaparsak onu nasıl düzeltebiliriz, onu bize bildirmek içindir. Yoksa peygamberimizin kalbine şeytan girip de onu namazda şaşırtmış değildir. Peygamberler hakkında kesin şu kadar peygamber vardır diye itikad etmek (inanmak) doğru değildir. Allah Teala Hz. Adem (A.S.)’dan son peygamber Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dahil olmak üzere ne kadar peygamber göndermişse hepsine inanmak gerekir. Allah 13

Teala tarafından gönderilen peygamberlerden birine inanmayan insan kafir olur. Kur’an’ı Kerim’de isimleri geçen peygamberler şunlardır: Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, Şuayb, İbrahim, Lut, İshak, İsmail, Yakub, Yusuf, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Elyesa, İlyas, Yunus, Zekeriya, Yahya, İsa, Muhammed Mustafa (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’dir. Üç zatın ise peygamberliklerinde ihtilaf olunmuştur. Onlar: Zülkarneyn, Lokman, Uzeyr Aleyhimusselamdır. Bazıları peygamberlerdir, bazıları ise velidir demişlerdir. Kur’an’ı Kerim’de adı geçen peygamberler: 1.Adem: İnsanların atası. 2.İdris: Hz. Nuh’un babasının dedesidir. 3.Nuh: Kendisine “Adem’den sonra insanlığın ikinci babası” denir. Çünkü onun neslinden olmayanlar tufanda helak olmuştur. 4.Hud: Nuh’un oğlu Sam’ın neslindendir. Allah Teala onu Ad kavmine göndermiştir. İnanmadıkları için onları dondurucu bir rüzgarla helak etmiştir. 5.Salih: Bu da Nuh’un oğlu Sam’ın neslindendir. Allah Teala onu Medyen diyarında Semud kavmine gönderdi. Semud kavmi, Cebrail’in sesi ile helak olmuştur. 6.İbrahim: Bu da Nuh’un oğlu Sam’ın neslindendir. Allah Teala onu Nemrud’un ateşinden kurtardı. Kendinden sonraki peygamberlerin atası kıldı. 7.Lut: Hz. İbrahim’in kardeşinin oğludur. Sodom diyarına gönderilmiştir. Onlar da çeşitli cezalarla helak olmuşlardır. 8.İsmail: İbrahim’in oğludur. Yemen’deki kabilelere ve Arabistan yarımadasında yaşayan Amalikalılara gönderilmiştir. Anası Hacer’di. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun soyundandır. 9.İshak: İbrahim’in oğludur. Anası Sara’dır. 14

10.Yakub: İshak’ın oğludur. Allah Teala onu Kenanlılara peygamber olarak gönderdi. 11.Yusuf: İshak oğlu Yakub’un oğludur. 12.Eyyub: İshak oğlu İlyas’ın evlatlarındandır. 13.Şuayb: İbrahim peygamberin oğlu Medyen’in oğlu olduğu söylenir. Hz. İbrahim’e iman edenlerin evlatlarından olduğu da söylenmektedir. Allah Teala onu Medyen halkına gönderdi. İnanmayınca onları yer sarsıntısı ile helak etti. Sonra Allah Teala onu Medyen yakınındaki Eyke halkına gönderdi. Onlar da inanmayınca ortalığı karartan büyük bir bulut ile tufan gönderip onları helak etti. 14.Musa: İmran’ın oğludur. Firavn’a ve kavmine gönderilmiştir. 15.Harun: Musa’nın öz kardeşidir. Musa ile beraber Firavn’a ve kavmine gönderilmiştir. 16.Elyesa: Ahtub oğludur. İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerdendir. 17.Zülkifl: Eyyub’un oğludur. Esas adı Beşir’dir. Babasından sonra peygamber olarak gönderildi. Kendisine Zülkifl dendi. 18.Davud: Soyu Yakub oğlu Yahuda’ya dayanır. 19.Süleyman: Davud’un oğludur. Allah Teala onu babasından sonra İsrailoğullarına sultan yaptı. 20.İlyas: Soyu Musa’nın kardeşi Harun’a dayanır. İsrail oğullarındandır. Kendi kavmine gönderilmiştir. 21.Yunus: Matta’nın oğludur. Musul kentlerinden Ninova’ya gönderilmiştir. 22.Zekeriyya: Süleyman’ın soyundandır. Şehid olarak ölmüştür. 23.Yahya: Zekeriyya’nın oğludur. O da şehid olarak ölmüştür. 24.İsa: Meryem’in oğludur. İsrailoğullarına gönderilen son peygamberdir. 15

25. Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem). Abdülmuttalib oğlu Abdullah’ın oğludur. Soyu İbrahim Halilullah oğlu İsmail’e ulaşır. Allah’ın salat ve selamı hepsinin üzerine olsun. 5. Ahirete İman: İnsanların hesaba çekilmek üzere tekrar diriltilmelerinden başlayarak sonsuza kadar devam edecek zamana ahiret denir. Ahiret gününe inanmak imanın şartlarından biridir. İnanmayan kafir olur. Kabir hayatı: İnsanın ölmesinden başlayarak tekrar dirilmesine kadar geçen zamana kabir hayatı denir. İnsan kabre konulduktan sonra iki melek gelir. Rabbin kim, peygamberin kim, dinin nedir? diye mevtaya sorular sorarlar. Bu soruları doğru olarak cevaplandırıp, Rabbim Allah, Peygamberim Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), dinim İslam diyenler için mezar cennet bahçelerinden bir bahçe haline gelir. Mümin insan orada, büyük bir sevinç ve huzur içinde Allah Teala’nın insanların hepsini yeniden dirilteceği mahşer gününü bekler. Sorulara cevap veremeyenler için kabir cehennem çukurlarından bir çukur haline gelir. Orada kendisine çeşitli eziyetler yapılır. Amel defteri: Sevap ve günahdan işledikleri her bir şeyin yazılı olduğu kitapları müminlerin sağ, kafirlerin sol taraflarından, arkalarından ellerine verilir. Amellerin iyisi ve kötüsü beyan olunarak hesaplaşılır. Şefaat: Ahirette Allah Teala yanında değeri olan bir insanın daha aşağı durumda olan bir başkasına sahip çıkarak onu daha yüksek bir dereceye çıkarmasıdır. Şefaat yapacak olanlar başta bizim peygamberimiz olmak üzere diğer peygamberler, alimler, şehidler ve Allah Teala’nın sevgili kullarıdır. Allah Teala’nın müsaade etmediği kimseye şefaat edilmez. 16

Mizan: İnsanın yaptığı iyi veya kötü amellerin tartılmasıdır. Herkes kendi ameli tartılırken mizanın (ölçü ve tartıyı yapan aletin) başında bulunacaktır. Yaptığı her iyi ve kötü şey mutlaka bu tartıya girecektir. Bu tartıda yanlışlık yapılması mümkün değildir. Sırat: Ahiret günü cehennem üzerine kurulacak olan köprüdür. Buna inanmak imanın bir gereğidir. Sırat haktır. Herkes oradan amellerine göre hızlı veya yavaş geçecektir. Müminler bu köprüden geçerek cennete kavuşacak, müşrik, münafık, kafir olanlar da cehenneme yuvarlanacaktır. Geçiş kolaylığı veya zorluğu dünyada iken Allah Teala için yapmış olduğu ibadetlere bağlıdır. Yıldırım gibi geçenlerin yanında düşe kalka, sürüne sürüne geçenlerde bulunacaktır. Havzı Kevser: Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) havzıdır. Bu havz diğer peygamberlerin havzlarından büyüktür. Müslümanlar bu havzın suyundan içerler ve bir daha ebediyyen susamazlar. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Benim havzım bir aylık yoldur. Onun suyu sütten daha beyazdır. Onun kokusu miskten daha güzeldir. Bardakları semanın yıldızları gibidir. Ondan içen kimse artık ebediyyen susamaz.” Ahirete İnanmanın Kıymeti: Ahirete iman demek daha yüksek ve ebedi bir hayata iman etmektir. Bu dünyaya ilim ve fazilet kazanarak bulunduğu hayattan daha yüksek ve ebedi bir hayata yükselmek için geldiğine ve o alemdeki saadetin burada kazanacağı yüksek ilim ve faziletlere bağlı olduğuna iman etmiş olan bir insan için dünyada ilmin ve ahlaki faziletlerin en yüksek basamağına çıkmaya çalışmak en birinci vazife olmuş olur. Bu imanın gösterdiği yolu tutarak ahlakını güzelleştirir. Ahlaksızlığın doğuracağı fenalıklardan kendisini temizlemeye çalışır. Ahirete inanan insan her 17

işinde doğruluktan ayrılmaz. Para kazanıp zengin olmak isterse kazancını helal yollarda arar. Hile ve aldatma yollarına yaklaşmaz. Kendi hakkını bilir, başkalarının haklarını gözetir. Vazifelerini tam tamına vakti vaktinde yapar. Çünkü bir mükafat ve ceza gününün var olduğu, herkesin bu dünyadaki işinden dolayı Allah Teala’nın huzurunda sorguya çekilecekleri, onun kalbinde yer etmiştir. 6. Kaza Ve Kadere İman: Kader: Allah Teala’nın ezelden ebede kadar olacak şeylerin zaman ve mekanını, ne şekilde ve ne zamanda olacaklarsa onların hepsini ezelde (daha onlar meydanda yokken) bilmesidir. Her şey Allah Teala’nın ezelde takdir ettiği gibi olma mecburiyetindedir. Mesela, bir insanın ne zaman doğacağı, kaç sene yaşayacağı gibi. Bunlar hep Allah Teala’nın takdiri ile olur. Kader iki türlüdür: Birisi kaderi mutlak, diğeri kaderi muallaktır. Kaderi mutlak ecel gibidir ki onun değişmesi mümkün değildir. Kaderi muallak ise bazı dualarla, ayetlerin okunmasıyla değişebilir. İnsanın başına gelecek çeşitli bela, nusubet, hastalıklar gibi. Bunlar Allah Teala’nın ilminde yazılmıştır ama çeşitli dualar, sadakalar sonucu bu belalardan, nusubetlerden kurtulabilir. Kaza: Allah Teala’nın ezelde irade ve takdir buyurmuş olduğu şeylerin zamanı gelince herbirisinin ezeldeki takdirine uygun olarak meydana gelmesidir. Takdir eden Allah Teala’dır. Takdire uygun olarak herşeyi meydana getiren de Allah Teala’dır. Fakat çalışıp kazanan, işi yapan kulun kendisidir. İyi veya kötü iki cihetten birini beğenerek seçip almak kula ait bir iştir. Kul hangi tarafı tercih ederse Allah Teala da onu uygun bir şekilde yaratır. İnsanların Yaptığı İşler Ve Bundan Sorumlulukları: İnsanların işleri iki kısma ayrılır. 18

1.İnsan iradesi ile ilgili olmayan işler: Dünyaya gelmemiz, ne zaman öleceğimiz, kadın veya erkek olmamız bizim isteğimiz ile değildir. Bunlardan sorumlu değiliz. 2.İnsan iradesi ile ilgili olan işler: Allah Teala bizi irademizde ve dilediğimizi yapmakda serbest bırakmıştır. Allah Teala insanın isteği ne olursa onu yaratır. Önünde birisi tuzlu diğerinde tatlı su bulunan bir kimse iki bardaktan hangisini isterse Allah Teala insanın elini ona uzatma kudreti verir. Tatlı su almak isteyenin eli zorla tuzlu suya götürülmez. Kaza Ve Kaderi Bahane Edip Tembellik Etmek: Allah Teala ileride olacak her şeyi bilir. Bizim ne zaman doğacağımızı, kendi irademizle neler yapacağımızı ve ne zaman öleceğimizi, cennet veya cehenneme gideceğimizi bilir. Böyle olunca insanın ben ne yapsam kaderim değişmeyecektir, başıma yazılan ne ise o gelir diyerek kaderi bahane edip çalışmayı terk etmesi doğru değildir. Bizim hakkımızda kaderin ne olduğunu bilmiyoruz. Allah Teala ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize daima çalışmayı, iyi olan şeyleri yapmamızı, kötü olan şeyleri de yapmamamızı emretmiştir. Eğer bizim çalışmamızın faydası olmasa o zaman “Sizin çalışmanızın faydası yok” derlerdi. Böyle denmemiş ayrıca Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve diğer büyükler devamlı olarak çalışmış, gayret göstermişlerdir. Tevekkül Ne Demektir? Maksata erişmek için lazım gelen maddi ve manevi sebeblerin hepsine yapıştıktan sonra ve başka hiçbir şey kalmadıktan sonra Allah Teala’ya itimat etmek ve ondan ötesini Allah Teala’ya bırakmak demektir. Mesela; çiftçinin tarlayı güzelce sürüp tohumunu saçtıktan ve gerekirse suladıktan sonra tohumu bitirmesi için, Allah Teala’ya güvenmesi gibi. Bunları yapmadan kader ne ise o olur diye 19

tevekkül etmek olmaz. Yüzme bilmeyen bir insanın Allah Teala’ya güvenerek kendini denize atması hiçbir zaman tevekkül sayılmaz. Hayır Ve Şer: Hayır, sonuç bakımından insana faydalı olan şeydir. Şer ise insana zararlı olan şeydir. Hayrı yaratan da, şerri yaratan da Allah Teala’dır. Dinimizde hayır olan şeyler emredilmiştir. Mesela iyilik yapmak, sadaka vermek gibi. Şer olan şeyler ise yasaklanmıştır. İçki içmek, kumar oynamak gibi. Rızık Meselesi: Her canlının yaşayabilmesi için lazım gelen rızkını takdir eden Allah Teala’dır. Ancak rızkını arayıp bulmak insana aittir. Her insanın rızkı ölmeden kendine ulaşacaktır. İnsan gelecek olan bu rızkın helal ve haram yönlerinden gelmesine tesir eder. Ya helal yoldan kazanır. Alın teriyle, elinin emeğiyle çaba sarfederek kazanmak helal yoldan kazanmaktır. Ya da insan haram yoldan kazanır. Hırsızlık ederek, rüşvet yiyerek, dolandırıcılık yaparak kazanmak ise haram olan yoldan kazanmaktır. Kazandığının hesabını Allah Teala’ya verecektir. Ecel Meselesi: Ecel insanın hayat müddeti için tayin edilmiş olan zamandır. Her şeyi yaratan ve hepsinin rızkını veren yalnız Allah Teala olduğu gibi, onları öldüren de Allah Teala’dır. Diriltmek ve öldürmek Allah Teala’nın işidir. Herkesin ne kadar yaşayacağı, ne zaman öleceği Allah Teala tarafından tesbit ve tayin edilmiştir. Eceli gelen mutlaka ölür. Kimse ne zaman öleceğini bilmez. Ecel geldikten sonra genç yaşlı, sağlam hasta ne durumda olursa olsun herkes Allah Teala’nın takdiri ile ölür. Müslüman ölümden korkmaz. Ancak Allah Teala’nın huzuruna fena bir hayat yaşamış olarak varmaktan, Allah Teala’ya karşı gelerek kararmış bir yüzle, günah yüküyle varmaktan korkar. Uzun bir ömür 20

Allah Teala’ya iman ile ibadet ile süslenmiş ise değerlidir. Allah Teala’ya karşı gelerek emirlerini tutmayarak geçen bir ömür ne kadar uzun olursa olsun pişmanlıkla sonuçlanacaktır. Bu sebeble ölmeden evvel insan hayatının değerini iyi bilmeli, iyi yollarda, güzel hareketlerle değerlendirmelidir. İmanın Kabul Olması İçin Üç Şartın Bulunması Lazımdır: 1.İman yeis (ümitsizlik) halinde olmamalı. Mesela: Müslüman olmayan bir adam son nefesinde azabını görür ve ondan sonra iman etmeye kalkarsa onun imanı kabul olunmaz. 2.Mümin inkar ve yalanlamaya alamet olan şeylerden birini yapmamalıdır. Mesela: Allah Teala’ya ve bütün peygamberlere iman edip de Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) peygamberliğine inanmayan veya farz olduğu kesin olarak belli olan bir hükmü mesela namazın farz olduğunu inkar eden kimse mümin sayılmaz. 3.Dini hükümlerin hepsinin güzel olduğunu kabul edip hiçbirinin yapılmasında inat ve kibirlilik yapmamalıdır. Mesala: Bir adam namaz ve oruç gibi ibadetlerden birini güzel görmez ve beğenmezse veya sırf Allah Teala’nın emrini yapmamak kasdiyle dini bir vazifeyi yapmaz veya Allah Teala’nın yasak ettiğini bildiği halde inadına haram olan bir şeyi yaparsa o adam mümin sayılmaz. Bir insan için sarsılmaz bir iman kadar kıymetli bir şey yoktur. İnsanı dünyada da ahirette de saadete kavuşturacak olan ancak böyle bir imandır. Fakat imanın insanı ahiret saadetine ulaştırabilmesi için ömrünün son dakikasına 21

kadar onu kaybetmemesi şarttır. İmanını ömrünün son dakikasına, nefesi tükeninceye kadar muhafaza edemeyen kimseye evvelki imanı fayda vermez. Bunun içindir ki, insan nasıl tertemiz bir müslüman olarak doğarsa hayatının sonuna kadar da öylece müslüman yaşamaya ve müslüman olarak ölmeye çalışmalıdır. Dinine, imanına zarar verecek sözlerde ve işlerde bulunmamalıdır. Haramı haram, helali helal olarak bilmeli, Kur’an’ı Kerim’e saygı göstermeli, bazı cahillerin yaptıkları gibi dine, imana, Kabe’ye söğmemelidir. İnançlarına Göre İnsanlar: İnançlarına göre insanlar dört kısma ayrılır. 1.Mümin: İnanan demektir. Allah’a ve resulune inanan, Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) haber verdiği her şeyin doğru ve gerçek olduğunu kalbiyle tasdik eden ve bu inancını diliyle de açıklayan insandır. Mümin inancını korkmadan açıklar, ibadetlerini çekinmeden eda eder. İslami bir yaşayış sürer. Mümin kalbinde iman dururken Allah’dan başkasından şeref istemez, kafirleri dost edinmez. Müminler Allah Teala indinde makbul ve övülmüş kimselerdir. Kur’an’ı Kerim’in pek çok ayetinde müminlerin üstün vasıfları, kavuşacakları eşsiz nimetler anlatılır. Müminin ahirette vadedilen mükafatları alabilmesi için imanlı olarak ölmesi şarttır. Amelsiz yaşayanında imanla ölmesi uzak bir ihtimaldir. Onun için imanlı ölebilmenin yolu müslümanca yaşamakla, ibadetle olur. Mümin olduğu halde günahı sevabından çok olanlar bir zaman cehennemde yandıktan sonra cennete girerler. Günahımız çok diye ameli terketmek doğru olmaz. Allah’dan ümit kesilmez. Allah Teala bir iyiliğimiz ve amelimize karşı diğer günahlarımızı da affedebilir. Allah Teala’nın rahmeti geniştir. 22

2.Kafir: Hakkı tanımayan, bilmeyen, Allah Teala’nın varlığına ve birliğine inanmayan imansız, dinsiz kimse demektir. Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah’dan getirerek haber verdiği gerçekleri kabul etmeyen inkar eden demektir. Dünyadan kafir olarak ayrılan kimse ahirette cehenneme girecektir. Kafirler için cehennemden çıkmak yoktur. Ebedi olarak cehennemde kalıp azab göreceklerdir. 3.Münafık: İki yüzlü davranan demektir. Kafir olduğu halde kendisini mümin gibi gösteren, kalben inanmadığı şeyleri diliyle inanmış gibi söyleyen kimselere münafık denilir. Kafir açıkca kafir olduğunu söylediği halde münafık böyle değildir. Bu sebeble müslümanlar için münafıkdan daha tehlikeli bir düşman yoktur. Münafıklar ahirette kafirlerle birlikte cehenneme gireceklerdir. Münafıklar kafirlerden daha şiddetli bir azaba uğruyacaklardır. 4.Müşrik: Allah’ın birliğini kabul etmeyen, ondan başka varlıkları da ilah olarak kabul eden demektir. Putlara tapanlar, ineğe tapanlar müşriklerdir. Ebedi olarak cehennemde kalacaklardır.

23

İslamın Şartları İslamın şartları beş tanedir. Bunlar ise: 1. Kelime-i şehadet getirmek. Kelime-i şehadet “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasuluhu” demektir. Kelime-i şehadetin anlamı ise, ben bilirim ve bildiririm ki Allah’dan başka hiçbir ilah yoktur. Ve yine ben bilirim ve bildiririm ki Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah’ın kulu ve peygamberidir. Kelime-i şehadet, Allah’ın var ve bir olduğunu, ondan başka ilah olmadığını ve Allah’dan başka ibadete layık hiçbir ilah olmadığını ve Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah’ın kulu ve peygamberi olduğunu açıklamaktadır. Kelime-i şehadeti kalbinden tasdik ederek (inanarak) söyleyen insan müslüman olur. İbretli bir mesele: Hoca efendi, nikahlarını kıyacağı gelin ve damattan geline: Kızım! Bir kelime-i şehadet getirirmisin? diyor. Gelin hanımda müstakbel kocasına dönerek: Ben bu eve yeni geldim. Neyin nerede olduğunu tam bilmiyorum kalk da sen getir diyor. Bu emir üzerine koca kalkıyor. Biraz eğlendikten sonra eli boş geliyor ve diyor ki: O nasıl bir şey acaba? Ben de bulamadım diyor. Vah bizim halimize ne günlere kaldık Yarabbi!. 2. Namaz kılmak. Farz olan bütün amellerin aslı ve dinin direği beş vakitte her müslüman üzerine edası farz olan namazdır. Zira namaz, abdest ve avret yerini örtmek şartıyla insanın özelliği, melekler alemine yaklaştığı ve mal vererek olan zekat ibadeti, Kabeye dönmesi sebebiyle haccı, ibadete yönelerek itikafı, niyete önem vererek nefsani ibadetlerden 24

ihlası, tahrime tekbiri ile mubahlardan el çekerek orucu, edebleri üzere kıyam, rüku ve secde ve huşu ile bütün beden ibadetlerini, şeytani düşünceleri atma şeklinde mücadele itibarıyla cihadı, beden ibadetlerinin en efdali olan Kur’an’ı Kerim okumayı, imanın aslı olan iki şehadet kelimesini söylemeyi, her rükünden diğer rüküne tekbir ile geçildikçe Allah Teala’nın yapılan ibadetten büyük olduğunu, ibadetin Allah Teala’ya layık olmadığını itirafla, meleklerin Ya Rabbi sana layıkıyla ibadet edemedik sözleri gibi melek özelliklerini bir araya toplamakla bütün ibadetleri kendinde bulunduran asıl ve dinin direği yerinde olan çok kıymetli bir ibadettir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim namazına devam ederse Allah Teala ona beş haslet ikram eder: 1.Ondan geçim darlığını kaldırır. 2.Kabir azabı görmez. 3.Amel defterini sağ tarafından verir. 4.Sıratı şimşek gibi geçer. 5.Hesab sorulmadan cennete girer. Kim namazı hafife alırsa, Allah Teala o kimseyi onbeş cezayla cezalandırır; altısı dünyada, üçü ölüm zamanında, üçü kabirde, üçü de kabirden kalktığında olur: Dünyada göreceği cezalar: 1.Allah Teala onun ömründen bereketi kaldırır. 2.Yüzünden salihler simasını siler. 3.İşlediği amellerin hiç birine ecir vermez. 4.Duasını kabul etmez. 5.Dünyadaki mahlukat ona buğz ederler. 6.Salihlerin duasından nasib almaz. Ölüm zamanında göreceği cezalar: 1.Zelil olarak ölür. 2.Aç olarak ölür. 25

3.Susuz olarak vefat eder. (Dünyanın nehirlerine dalsa da susuzluğu gitmez.) Kabirde isabet edecek cezalar: 1.Allah Teala ona kabri daraltır, kaburga kemikleri birbirine geçer. 2.Kabri ateşle doldurulur. 3.Kabrinde Şucaü’l Akra denilen büyük bir yılan ona musallat edilir. Bu yılanın sesi şiddetli gök gürültüsü gibidir. Şöyle der: “Rabbim bana, sana vurmamla emretti. Sabah namazını vaktinde kılmayıp gün doğmasından sonraya bıraktığın, öğleyi ikindi, ikindiyi akşama, akşamı yatsıya ve yatsıyı da sabaha kadar tehir ettiğin için ben de kuyruğum ile sana vuracağım.” der. Her vuruşta adam yetmiş arşın yere batar. Böylece kıyamete kadar mezarında azab olur. Kıyamet günü isabet edecek cezalar: 1.Allah Teala o kimseye bir vazifeli musallat eder ve o vazifeli onu yüzüstü sürükleyerek cehenneme atar. 2.Hesap vaktinde Allah Teala ona gazablı olarak nazar eder. 3.Allah Teala onu şiddetli bir şekilde hesaba çeker ve onu cehenneme götürmelerini emreder. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kıyamet günü yüzü ilk defa kararacak olanlar namazı terkedenlerdir. Cehennem de Lemlem isimli bir vadi vardır. Orada her biri bir deve boynu kalınlığında yılanlar bulunur. Uzunluğu bir aylık mesafe olan bu yılanlar namazı terkeden kimseleri sokacaklar. Yılanın zehiri vücudun içinde yetmiş sene kaynar sonra etini pişirir. Allah Teala cehennemliklerden haber vererek şöyle buyuruyor: “Sizi cehenneme sürükleyen sebeb nedir? Derler ki, biz namazı kılanlardan değildik” derler. “Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım.” Buyuran Yüce Rabbimiz yapacağımız 26

ibadetimizi de bize Kur’an’ı Kerim ve Rasulu (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vasıtası ile tarif ve uygulamalı olarak göstermiştir. Ve bu ibadetlerin en önemlilerinden biri olan müminin miracı namaz; Rabbi ile görüşmesi, gözünün nuru, günah ve hatalarından yıkanması ve temizlenmesidir. Her yapmak istediğimiz hayır için vesvese veren düşmanımız şeytan namaz kılmamamız için binbir türlü vesvese vermektedir. -Henüz hazır değilim. -Daha sonra kılarım. -Çevrem beni kınar. -İşim müsait değil. Bunlar gibi bir sürü bahaneler getirir insana. Bu bahaneler insana ne aradığı huzuru ne de bir hayır getirmez. Tam tersine gönül daralması ve hayattan bıkkınlık verir. Ve en önemlisi Rabbimizin bize karşı rahmetini değil azabını getirir. Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: “Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin. Sakın nankörlük etmeyin.” Yüce Rabbimizi zikrettiğimizde Rabbimiz de bizi anıyor. Bundan daha büyük bir nimet varmı ki? Kalp temizliği ve diğer bahaneleri ileri sürerek namaz ve diğer ibadetlerden geri duran insanlar! Allah Teala’dan namazı kalbi pis olanlar kılsın, siz kılmayın diye söz mü aldınız ki; kendi günahınızı savunuyorsunuz. Vallahi bu size şeytanın sadece yalanı ve tuzağıdır. Biliyormusunuz kullandığınız bu sözlerle Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), sahabelerin ve tüm müslümanların kalplerine pis demiş oluyorsunuz. Namaz insanın kalbini temizler ve kötülüklerden alıkoyar. Ama bu nimet namazı kılanlar içindir. Ey namaz kılmadan cennete gideceğini düşünen insanlar Allah Teala ve Rasulu (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kimseye bunu vaad etmemiştir. Hatta tam tersine namaz emrini yerine getirmeyenlere azab edileceğine dair ayetler inmiş ve hadisler söylenmiştir. Ey nefsinin 27

arzularına ve şeytanın vesveselerine uyan insanlar! Sakın şeytan sizi nasılsa cehennemden sonra cennet varya düşüncesiyle kandırmasın. Çünkü cennet Allah Teala ve Rasulune (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hakkıyla iman eden ve islamın farzlarını yerine getiren Müslümanlar için müjdelenmiştir. Namazı kılmamakla neler kaybedeceğinizi şimdi bir düşünün. Namaz gibi Allah Teala katında en önemli ibadeti terk ederek cenneti beklemek düşüncesi ne kadar doğru? Kendilerine bahaneler sunarak namazı kılmayanlar! Gelin ecel gelmeden önce tövbe edelim. Namazı dosdoğru kılanlardan olalım. Mahşer günü namazın hesabını veren ve Allah Teala’nın rızasını kazanan Müslümanlardan olalım. Cehennemden kurtulmak için namazları vaktinde kılalım. Sadece Bayram namazlarını veya Cuma namazlarını kılmakla namaz borçlarımızdan kurtulamayız. Tembellik etmeyelim beş vakit namazımızı kılalım. Namaz kılmadan önce dikkat edilecek birkaç husus vardır. Özellikle abdest alırken kolumuzu dirseklere kadar değil dirseklerimizle birlikte yıkamalıyız. Ayrıca ayaklarımızı topuklarla beraber yıkamamız lazımdır. Topuk, ayak mafsalında iki yandan çıkan belirgin kemiktir. Bu iki yandan çıkan kemiğinde yıkanması gerekir. Gusül abdesti alırken de özellikle şişman insanların dikkat etmesi gereken bir husus vardır. Şişman insanın göbeği içeride kalacağından gusul abdesti alırken göbeğin içine su ulaşmaz. Bu şekilde gusul abdesti alırsa bu gusul abdesti geçersizdir. Bunun için özellikle göbeğin iç kısmı yıkanmalıdır. Namaz kılarken dikkat edilmeyen bir husus tadili erkandır. Rükudan kıyama kalkarken vücud dimdik bir hale gelmeli ve sükunet bulmalı en az bir tesbih söyleyecek miktar kadar ayakta durup sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında da böylece bir tesbih miktarı durmalıdır. 28

Namazın Faydaları: Namaz kılmak doktorlarca hastaların eklem romatizmasını önleyen en etkili koruyucu tedbir olarak öğütleniyor. Rükuda sırt ve mide kasları takviye edilir. Mide civarı üzerindeki yağların eritilmesi sağlanır. Secdede baldır ve uyluk kasları hareketlenir. Bağırsakların hareketi sağlanıp kabızlığı önlemeye yarar. Namazdaki tüm hareketler kalbin çalışmasını etkileyip kanın vücudun en uç noktalarına gitmesini hızlandırırken aynı anda sinirlerinde hareketini sağlayıp rahatlatır. Uykusuzluğu giderir. Secdede taze kanla yıkanan beyin zindeleşip namaz kılanda bunamayı engeller. Günde kırk rekatla seksen secde eden vücudun ömür boyu bu hareketi ağır ağır yaptığı düşünülürse tüm vücudun dengeli hareketlere kavuştuğu anlaşılır. 3. Oruç tutmak. Oruç, imsak vaktinden iftar vaktine kadar olan zamanda Allah Teala’nın rızası için yemeyi, içmeyi, cinsi temasta bulunmayı terketmektir. Oruç Hz. Adem (A.S.)’dan bu yana bütün peygamberlere ve ümmetlere farz kılınmıştır. İnsan oruç tutarak nefsin başlangıcı olan şehveti kırar. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Oruç tut. Çünkü oruçta nefsi kırıcılık gücü vardır.” Yine başka bir hadisde Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Ey gençler topluluğu! Nikahlanmaya ve evlenmeye sizden gücü yetenleriniz evlensin. Zira evlilik göz ve fiili zinadan çok daha koruyucudur. Buna gücü yetmeyenler ise oruç tutsunlar. Çünkü oruç kişinin nefsini öldürür.” Kudsi hadisde Allah Teala buyurdu: “Adem oğlunun bütün amellerinin sevapları on katından yedi yüz katına kadar yükselir ancak oruç bundan müstesnadır. Çünkü oruç benimdir, karşılığını ben vereceğim. Kul benim 29

için onda şehvetini ve yemek yemesini bırakıyor. Yani kulun tuttuğu farz ve nafile bütün oruçlar benim içindir ve bana mahsustur benden başkasının olması düşünülemez. Öyleyse karşılığını da ben vereceğim.” Allah Teala burada karşılığını ben vereceğim diyor. Bu tabirde Allah Teala’nın ibadetlere vereceği karşılığın çok büyük olacağına işaret vardır. Çünkü eğer ikram edecek olan birisi bizzat kendi varlığıyla bir şeye sahib çıkarsa, bu karşılığın son derece geniş olmasını icabettirir. Bu sebepledir ki vereceği karşılığın miktarını açıklamamıştır. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Allah Ramazan’da oruç tutmayı farz kıldı. İbadetle geçirmeniz de sünnet kılındı. Kim farziyetine inanıp, sevabına güvenerek oruç tutar, ibadetle geçirirse anasından doğduğu gün gibi günahlarından sıyrılıp çıkar.” Şunu da unutmamalıdır ki, oruç bazı zaman tam manasıyla tutulan oruç olur, vadedilen sevaba hak kazanılır. Bazı zaman da gerçek manada tutulmaz ve vededilen sevaba layık olmaz. İşte bu sebeble oruç; avamın orucu, havasın orucu ve havvassü’l havvasın orucu olmak üzere üç kısımdır. 1.Avamın (her inananın) orucu: Bu oruç niyet edilerek, yeme, içme ve cinsi alakalardan kendini koruyarak fakat günahlardan kaçınmayarak tutulan oruç şeklidir. 2.Havvassın (hususi insanların) orucu: Bu oruç nefsi ve bütün azaları yasaklanan kötülüklerden uzak tutarak tutulan oruç şeklidir. Sahibi için vadedilen muazzam sevab karşılığının büyük bir kısmını garantileyen oruç işte budur. Nitekim böyle bir oruç Allah Teala’ya karşı Ey Rabbim! Ben onu yeme, içme ve şehvetinden alıkoydum. Beni ona şefaatçı kıl diyerek kıyamet günü sahibine şefaat edecektir. Böyle oruç tutan bir kulun uykusu ibadet, alıp verdiği her nefes bir tesbih yerine geçer. 3.Ehassü’l havasların (en güzel inanan) orucu: Bu oruç, bütün azalarla olduğu gibi kalb ve iç dünyayı da Allah 30

Teala’dan başka her şeyden uzak tutarak tutulan oruç şeklidir. Oruç tutan kimsenin gözünü haram şeylere bakmaktan korumalıdır. Dilini yalan, gıybet, dedikodudan uzak tutmalıdır. Kulağıyla haram dinlememelidir. Eliyle haram olan şeyleri tutmamalı ve ayağı ile de haram yerlere gitmemelidir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Nice oruç tutanlar var ki açlık ve susuzluktan başka bir şey elde edemezler.” Allah Teala bizi böyle oruç tutanlardan etmesin. 4. Zekat vermek. Zenginlerin malının bir miktarını (kırkta birini) üzerinden bir sene (kameri sene) geçtikten sonra fakirlere vermesi gereken mali bir ibadettir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Her kim altın ve gümüşe sahib olur bunların hakkını vermezse, kıyamet günü bunlardan levhalar yapılır ve ateşte kızdırılır, sahibinin yanları, yüzü ve sırtı dağlanır. Her soğudukça ısıtılarak devam edilir. Bir günü bin yıla karşılık gelir.” Ayrıca zekatı terk edenlerin, şu ayet ile cezalarının azap olacağı bildirilmektedir. “Altın ve gümüş biriktirip de Allah yolunda harcamayanları elim bir azapla müjdele.” Ayeti dikkate alıp yarınını düşünerek, insan zekat vermekten kaçınmamalıdır. Kıyamet günü fakirlerin hakkı ayrılmayan (zekatı verilmeyen) servetin ne büyük bir felaket getireceğini bu ayet apaçık bildirmektedir. Kişi kendi zararına çalışır mı? 5. Hacca gitmek. Hacc: Hem bedenle ve hem de mal ile yapılan bir ibadettir. Hacc Allah Teala’nın müslümanlara bir lütfudur. Müslümanlar hiçbir dünyevi kaygı taşımaksızın aynı inanç ve heyecanla aynı anda Allah Teala’ya dönerler. Yüzlerini, 31

gönüllerini Allah Teala’ya açarlar. Allah Teala’dan kendilerini afv etmelerini isterler. İslam milletinin tek bir millet olduğunun en güzel örneği hactır. Yeryüzünde yaşayan farklı ülkelerden olan insanların bir tek milletin fertleri olarak tanışmaları, anlaşmaları, birbirleriyle dostluklar kurmaları ancak hacta gerçekleşir. Böylece ırkcılık, mal, makam, şöhret gibi insanları birbirinden ayıran engeller ortadan kalkar. Kişi Mekke’ye gittiği zaman bol bol tavaf yapmalıdır. İnsan namazı her yerde kılabilir ama tavafı ancak Mekke’de yapabilir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Kişi bu tavaf sırasında atacağı her adımda kendisine on ecir ve sevab yazılmakla beraber, işlemiş olduğu on hata ve kusuru üzerinden silinip atılmış olur. Ayrıca da kişinin bulunduğu makam on basamak yükselmiş olur.” Hacı hacc ibadetleri esnasında lüzumsuz işlerle uğraşmamalı, vaktini tavaf, namaz, zikir ve Kur’an’ı Kerim okumakla geçirmelidir. Çünkü bu mubarek yerlerde yapılan ibadetlerin sevabı çok fazladır. İnsanın bu bol sevabları kaçırmaması gereklidir. Şeytan insanı Hacc ibadetinden engellemek için oğlunu, kızını evlendir de öyle Hacca git diye vesvese verir. İnsan şeytanın sözüne kanmamalı Hacc ibadeti üzerine ne zaman farz olursa hemen Hacc görevini yerine getirmelidir. Allah Teala tüm müslümanlara hacca gitmeyi ve bu mubarek yerlerin manevi havalarından istifade etmeyi nasib etsin.

32

Dikkat Edilecek Hususlar 1. Önce, sapık ve bidatçıların aksine, sağlam bir itikada (inanca) sahip olmalısın. Sonra şartlarını yerine getirerek gerçek manada tevbe etmelisin. Borçları, adakları ve keffaretleri yerine getirmek, alacaklıları razı etmek, kul hakkını iade etmek, kimsenin alacağı kalmayacak şekilde helallaşmak buna dahildir. 2. Haramlardan sakındığın gibi şüphelerden de sakınmalısın. Haramlardan uzak durduğun gibi mekruhlardan da uzak durmalısın. Seni ilgilendirmeyen ve sakıncalı olan bütün şeylerden uzak olmalısın ki seni ilgilendiren ve sakıncalı olmayan işleri kaçırmayasın. Fazla konuşmaktan da sakın. Dini hükümlerin en sağlam olanına yapış. Sünnetin de en kuvvetli olanına sarıl. Hareketlerin Allah Teala tarafından beğenilsin. Ahlakın güzel olsun. Davranışlarına dikkat et. İçinde kötü huylar ve çirkin hasletler olmasın. 3. Sözünde ve davranışında bütün maksadın Allah Teala’nın rızasını kazanmak olsun. Allah Teala’dan başka maksadın olmasın. Eğer kazanç sağlamak ve ticaret ile uğraşmak zorunda kalırsan, nefsinin ve ailenin masraflarını temin etmek, fazlasını hayır yollarına harcamak gibi iyi şeylere niyet et. Mübah şeylerde bile iyilik düşün; mesela biri ile arkadaşlık ettiğin zaman onunla sohbet ederek yalnızlıktan kurtarmayı düşün, senin kibirli olmadığını öğrenmesini sağla. Çalışırken niyetin tembellikten kurtulmak ve daha sonra yapacağın ibadetler için güç kazanmak olsun. 4. Vaktinin kıymetini bil; yani içinde bulunduğun anı güzel ameller yaparak değerlendir. Belki yarına çıkamazsın; çıksan bile belki onu iyi değerlendiremezsin. Çünkü yarına çıkacağından emin değilsin. Kala kala elinde şimdiki zamanın kaldı. Sakın onu, seni ilgilendirmeyen ve Allah 33

Teala’yı razı etmeyen şeylerle boşa geçirme. Şu anını iyi değerlendir, mutlaka gelecek olan ahirete hazırlan. 5. Daima bugünün dünden daha iyi olmasına çalış. Zira bir rivayette şöyle denmiştir: “Kimin iki günü bir olursa aldanmıştır. Kimin bugünü dünden daha kötü olursa ziyandadır. Kim de ziyanda olursa, ölüm onun için daha hayırlıdır.” Bu söz, akıllı olanlar için yeterlidir. Senin bayramın, Allah Teala’ya itaatla, özellikle en üstün itaatla geçirdiğin vakittir. Senin matemin de Allah Teala’dan gafil ve dalgın olduğun vakitlerdir; artık oyun, eğlence, şehvet ve kusur anlarını sen düşün! 6. Bugünün işini yarına bırakma. Yarına ulaşıp ulaşmayacağını bilemezsin. Belki dünyanın engelleri üst üste gelir de onların içinde boğulur ve istediğini elde etmek şöyle dursun, sevdiğin dostlarınla bile görüşmekten mahrum kalırsın. 7. Nefsini beğenmek, bütün günahların esası, bütün ziyanların ve rezaletlerin başıdır. 8. Seni Allah Teala’ya kavuşturacak olan salih amellere daima sarıl. Gelip geçici fani şeylere meyletme. Allah Teala’ya ibadet hususunda kimsenin dilinden ve kınamasından çekinme. 9. Başkasının malını kendi malından daha fazla sevme. Senin malın, hayattayken Allah Teala yolunda harcayarak sevabını ölmeden önce ahirete gönderdiğindir, başkasının malı da miras olarak geriye bıraktığındır. Faniyi (geçiciyi) bakiye (kalıcıya) tercih etme. Fani olan mal, kişinin cimrilik ettiği ve mirasçılarına bıraktığıdır. Baki olan mal ise kişinin kendi nefsi için ahiret ticaretine sarf ettiğidir. Ahiret daha hayırlı ve daha süreklidir. 10. Allah Teala’nın çizdiği sınırlara saygılı ol, çiğneme, sana gönderdiği dine ve hükümlere hainlik etme. O’na itaat ederken çektiğin meşakkat ve zorluklara tahammül et. Allah Teala’ya ibadet ederek vaktini değerlendir. Her an ölümü hatırla. Hayrı yaşayan ol, hayrı 34

sadece anlatan olma. Zira o, başkasının malı ile övünen kimse gibidir. 11. Seni Allah Teala’dan uzaklaştıran her şeyden kaç. Seni Allah Teala’ya kavuşturacak her şeye sarıl. Allah Teala’dan başkasına meyletmekten kalbini, boş söz söylemekten dilini, onun razı olmayacağı şeylere bakmaktan da gözünü muhafaza et. 12. Tevazuda toprak, faydada meyveli ağaç, cömertlikte akan nehir, ihsanda taşan derya, nefsini Rabbi’ne teslimde ölü, ayıpları örtmede karanlık gece gibi ol. 13. Kalbini kötü huylardan temizle. Harama meyletmekten uzak dur. Zira bu kalbini karartır. Fitne çıktığı zaman vatanından hicret et. Selam göndererek bile olsa sıla-i rahme riayet et. Az ye, az uyu, az konuş ve kötü insanlardan sakın. 14. Her şeye gücü yeten Allah Teala’nın huzurunda duracağını, büyük küçük herşeyden hesaba çekileceğini, büyük korkunun başa geleceğini; ondan sonra da ya cennete yahut cehenneme gidileceğini hatırında tut. Nefsine uyma; yoksa ne dünyada muradına erer ne de ahirette kurtulursun. 15. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ahlakını yaşamağa çalış; o, yumuşaktı, güleryüzlü idi, tatlı dilli idi. Yemek yedirirdi. Herkese selam verirdi. Kötü huylu da olsa hastayı ziyaret ederdi. Kafir de olsa iyi komşuluk ederdi. Yaşlılara hürmet ederdi. Küçüklere şefkat gösterirdi. Yemek davetine icabet ederdi. Kötülük edene iyilik ederdi, onu affedip ihsanda bulunurdu. Cömertlik, öfkesini yenme gibi faziletlerle iyiliği yayardı. İnsanların en yumuşağı, en cesuru, en adaletlisi, en çok affedeni idi. İnsanların en cömerdi idi. Elindeki malı hemen dağıtırdı. İstenilen şeyi mutlaka verirdi. Bazan kendi nafakasından keser verirdi. Kendi ayakkabısını tamir eder, elbisesini yamar, ailesine ev işlerinde yardım ederdi. 35

Onlarla beraber et doğrardı. Bir yudum süt yahut bir tavşan ayağı da olsa hediyeyi kabul ederdi. Hediyenin karşılığını da verirdi. Hayatı boyunca üç gün üst üste arpa ekmeğiyle bile olsa doymuş değildi. İnsanların en güzeli, en yumuşak huylusu ve mütevazii idi. Hoş kokuyu sever, kötü kokudan hoşlanmazdı. 16. Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vasiyetlerini yerine getir; Allah Teala’dan korkmayı, doğru konuşmayı, verilen sözü yerine getirmeyi, emaneti eda etmeyi, hainlik etmemeyi, komşuluk hakkını korumayı, yetimlere merhamet etmeyi, yumuşak konuşmayı, herkese selam vermeyi, iyi iş yapmayı, hayallere dalmamayı, her günaha yeniden tevbe etmeyi tavsiye ederdi. Bil ki bütün nasihatlerin esası Hz.Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ışığından alınmadır. Onun vasiyetlerini, özellikle öleceği sene Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken ettiği vasiyetleri, hiç unutma. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Muaz’a şöyle vasiyet etmiştir: Ey Muaz! Sana Allah Teala’dan korkmanı, doğru konuşmanı, emanete riayet etmeni, hainlik etmemeni, iyiliği emretmeni, kötülüğü yasaklamanı, komşu hakkına riayet etmeni, Kur’an ile amel etmeni, yumuşak konuşmanı, kıyametten korkmanı ve ahireti dünyaya tercih etmeni tavsiye ederim. Ey Muaz! Müslümana sövme, doğru konuşanı yalanlama, yalan konuşanı da tasdik etme. Adaletli idareciye karşı çıkma. Ey Muaz! Nefsim için ne istiyorsam senin için de aynısını istiyorum ve nefsim için neyi istemiyorsam senin için de aynısını istemiyorum. Ey Muaz! Hastayı ziyaret et, zayıfların ihtiyaçlarını görmede acele et. Yetimlere yakınlık göster, fakir ve 36

yoksullarla beraber otur. Allah Teala’nın mahlukatına karşı adaletli ol. Allah Teala yolunda hiç kimsenin beğenisine iltifat etme. Ey Muaz! Eğer daha sonra kavuşma imkanı olsa idi, vasiyeti bu kadar uzatmazdım. 17. Başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Gizli ve açık her durumda Allah’dan korkmanı, az yemeni, az uyumanı, az konuşmanı, isyan ve günahları bırakmanı, akılsız ve sıradan insanlarla oturmamanı, bütün insanlardan gelecek kabalığa dayanmanı, salih ve iyi kimselerle sohbet etmeni tavsiye ederim.” 18. İnsanların rızasını Allah Teala’nın rızasına tercih etme. Allah Teala’nın hoşnutsuzluğu pahasına halkı memnun etmeğe çalışma. Eğer Allah Teala senden razı olursa herkesi sana dost yapabilir. Hz. Aişe (r.anha) şöyle demiştir: Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dediğini işittim: “Kim insanların kızması pahasına Allah Teala’yı memnun etmeğe çalışırsa, Allah Teala ona insanlardan gelecek sıkıntıyı def etmek için yeter. Kim de Allah Teala’nın gazabı pahasına insanları memnun etmeğe çalışırsa, Allah Teala onu insanlarla başbaşa bırakır.” Yani insanlardan gelecek sıkıntılara karşı ona yardım etmez. İstediğin kadar yaşa öleceksin; istediğini sev ayrılacaksın; istediğini yap karşılığını göreceksin. 19. Ahiret kardeşlerinin sayısını arttır, onlarla sohbeti ve ziyaretlerini sıklaştır. Onlara karşı hizmet, iyilik ve sevginde kusur etme. Zira sen onlarla kemale erersin. Onların sohbetinden iyi kimselerin gidişatını, ahlakını, amel ve davranışlarını kazanırsın. Allah Teala, “iyilerle (sadıklarla) beraber olun,” (Tevbe Suresi, 119) buyurarak onlarla birlikte olmayı emretmiştir. Büyükler şöyle demişlerdir: İyilerle beraber ol; eğer bunu yapamazsan, 37

Allah Teala ile beraber olanla beraber ol. Zira bu seni Allah Teala ile beraber olmağa götürür. Hadiste şöyle denmiştir: “Alimlerle oturun ve hakimlerin (hikmet sahipleri) konuşmalarını dinleyin. Çünkü Allah ölü kalbi ilim ve hikmet nuru ile diriltir.” Bunun içindir ki ilmi sohbetler vird okumaktan ve nafile namaz kılmaktan daha faziletli kabul edilmiştir. 20. Elinden geldiği kadar dünya kardeşlerini azalt; tavır ve hareketi ile seni Allah Teala’ya götürmeyenle arkadaşlık etme. Dünya evlatlarından uzak dur. Zira onların sohbeti, tecrübe edilmiş bir zehirdir. Onlar senden fayda görürler sen ise onlardan zarar görürsün. Zira sohbet sirayet eder. İnsan tabiatı hırsızdır. Çünkü insan tabiatı benzemeye ve uymaya yatkın olarak yaratılmıştır. Hiç farkında olmaksızın insanların tabiatları birbirinden etkilenir. “(Cihattan) Geride kalanlarla birlikte olmaya razı olanlardan,” (Tevbe Suresi, 87) olma. Allah Teala: “Bizi anmaktan yüz çevirenlerden sen de yüzünü çevir,” (Necm Suresi, 29) buyurmuş ve “Kalbini zikrimizden boş bırakıp da keyfine uyana tabi olma” (Kehf Suresi, 28) diye emretmiştir. 21. Senin sırrını saklayıp ayıbını örtenle dost ol. Zor anlarda seninle olan, iyi şeylerde seni kendi nefsiyle bir tutan, senin güzelliklerini etrafa yayan, fakat kötülüklerini dürüp kaldıranla sohbet et. Eğer böylesini bulamazsan kendi kendinle sohbet et. 22. Muvafık ve muhalif (senin düşüncelerine katılan ve katılmayan) bütün insanlarla yumuşak başlılık, tevazu, nezaket, güler yüzlülük, tatlı dillilik, af, ihsan ve sevgi göstererek iyi geçin. Özellikle muhaliflerine böyle davran. Bu hususta Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şu sözü sana yeter: “Faziletlerin en üstünü, sana gelmeyene gitmek, vermeyene vermek, haksızlık edene hoş 38

davranmaktır. Sana sövene sövme, sana zulmedene zulmetme. Nefsinden başkasına düşmanlık etme. Bütün sıkıntılarda kusuru kendinde ara. Sana kötülük edene iyilik et. Sana eziyet edenleri öyle bırak. Haklarını yerine getirmek için acele et. Bütün azılı düşmanlarına iyilik etmeğe koş. Zira iyilik, bütün zorluklardan yorulmadan kurtulmanın en kolay çaresidir. Hatta iyilik düşmanını senin hizmetçin yapar. Zira insanların tabiatları iyilik edeni sevmek üzere yaratılmıştır. Kendi kendine nasıl muamele edersen insanlara da öyle muamele et. Senden sıkılandan sıkılma. Onun eziyetine tahammül et.” 23. Sakın akılsızlara kulak asma. Kimseyi hor görme. Sınamadıkça kimse ile kesinlikle arkadaşlık etme. Kabul edilmeyecek söz söyleme. Herkesin ihtiyacını gör. Kadrü kıymetlerini bil. Herkesi durumuna göre değerlendir. Ufak tefek kusurlarını görmezden gel; onun için kimseye darılma. Onlardan biri gibi ol. 24. Herkese karşı edebli ve merhametli ol. Seni övene aldanma. Eline gelene sevinme ve elinden çıkana da üzülme. Zira sen neyin daha hayırlı olduğunu bilemezsin. 25. Dünyayı sevme. Zira dünyayı sevmek bütün hataların başıdır. Sen dünyaya gir ama sakın dünya sana girmesin! Yoksa helak olursun. Dünya meşgalesi seni Allah Teala yolundan alıkoymasın. Kimin dünya için düşüncesi kendine yetecek kadar olursa az bir şey bile ona yeter. Kim dünyada zenginlik isterse hiç bir şey onu zengin edemez.

Ehli Sünnet İnancı

39

İmam Tahavi, Risaletü’t-Tahavi adlı eserinde İmam-ı Azam Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Muhammed’den Ehli Sünnet’in inanç esaslarını naklederek özetle şöyle beyan etmiştir: - Allah Teala vardır, birdir yani şeriki (ortağı) yoktur. - Hiç bir şey O’nun gibi değildir. - Hiç bir şey O’nu aciz bırakamaz. - O’ndan başka ilah yoktur. - Kadim’dir, başlangıcı yoktur; daimdir, sonu yoktur, tükenip helak olmaz. - Ancak O’nun dediği olur. - Hayaller O’nu tasavvur edemez. Anlayışlar O’nu kavrayamaz. - İnsanlar O’na benzemez. - Diridir, ölmez; Kayyumdur, uyumaz. - Yaratıcıdır, kimseye ihtiyacı yoktur, rızk vericidir. - Hayat veren ve alan sadece O’dur. Hayat vermek O’na asla zor gelmez; eceli geldiğinde bir hayata son verirken asla kimseden çekinmez. - Mahlukatı yaratmazdan önce de sıfatları ile kadim idi. Onları yaratmakla daha önce olmayan yeni bir sıfatı ortaya çıkmış değildir. - Sıfatları ile ezeli ve ebedidir. - Mahlukatı yarattıktan sonra “yaratıcı” (Halik) sıfatını, eşyayı meydana getirdikten sonra da “Bari” sıfatını kazanmış değildir. O henüz O’nu Rab tanıyan kimse yokken ve yaratıcı ve yaratılmış mefhumu henüz bilinmezken Rab olma sıfatına sahipti. - O nasıl ölüleri diriltmeden önce diriltici (Muhyi) ismini almışsa onları diriltmeden önce de yaratıcı ismine sahip olmuştur. Çünkü O her şeye kadirdir. Her şey O’na muhtaçtır. Her şey O’na kolaydır. Hiç bir şeye ihtiyaç 40

duymaz. Hiç bir şey O’nun gibi değildir. O işiten ve görendir. - Mahlukatı ilmi ile yarattı, kaderlerini çizdi, ecellerini belirledi. - Mahlukatı yaratmadan da hiç bir şey O’na gizli değildi. Onları yaratmadan önce de ne yapacaklarını biliyordu. - Yarattıklarına kendisine itaat etmelerini emretmiş ve isyan etmelerini yasak etmiştir. - Her şey O’nun takdiri ve dilemesi ile olur. O’nun dilemesi geçerlidir kulların dilemesi geçerli değildir. Kulların dilemelerinden ancak Allah Teala’nın müsaade ettiği gerçekleşir. O’nun dilediği olur, dilemediği olmaz. - Dilediğine lütfu keremi ile hidayet eder, günahtan korur, sıhhat ve afiyet verir; dilediğini de adaleti icabı perişan eder, derde mübtela kılar. - Herkes, O’nun lütuf ve adaleti arasında; iradesi içinde döner dolaşır. - O zıddı ve benzeri olmaktan yücedir. - Takdirini reddedecek, hükmünü tartışacak, emrini ters çevirecek biri yoktur. - Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) O’nun seçtiği kulu ve Resulüdür. - O Peygamberlerin sonuncusudur, müttakilerin önderidir, Peygamberlerin efendisidir. Rabbülaleminin sevgilisidir. - Ondan sonraki her peygamberlik iddiası, sapıklık ve geçici hevestir. - O bütün cinlere ve bütün yaratıklara hak ve hidayet ile gönderilmiştir. - Kur’an Allah Teala’nın kelamıdır, Allah Teala’dan gelmiştir. Nasıl olduğu bilinmeksizin söyleyen O’dur. Allah Teala Resulüne Kur’an’ı vahiy olarak indirmiştir. 41

Müminler de onu bu hususta tasdik etmişler, onun gerçek Allah kelamı olduğuna inanmışlardır. Kur’an insan sözü gibi yaratılmış değildir. Kim onu işitir de onun insan sözü olduğunu iddia ederse kafir olur. - Kim Allah Teala’yı insan sıfatlarından biri ile nitelerse kafir olur. Bu konuda kafirler gibi konuşmaktan kaçınmak gerekir. Kişi Allah Teala’nın sıfatları itibari ile insan gibi olmadığını bilmelidir. - Cennet halkı için Allah Teala’yı kavramadan ve nasıl olduğunu bilmeden görmek haktır. Nitekim Allah Teala kitabında: “O gün yüzler vardır, pırıl pırıl. Rablerine bakmaktadırlar” (Kıyamet Suresi, 22) buyurmuştur. Bunun tefsiri de Allah Teala’nın murad edip öğrettiği gibidir. Sahih hadislerde Resulullah’tan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gelen her şey, kendisinin dediği gibidir. Manası kendisinin murad ettiği gibidir. Biz hadisleri kendi arzumuza göre tevil ederek müdahale edemeyiz. Zira kendini Allah’a ve Resulüne teslim edenlerden ve şüphelendiği şeyleri bilenlere soranlardan başkasının dini selamete ermez. - Müslümanın ayağı ancak teslim olduğu zaman kaymaz. Kim kendine yasak edilen ilmi öğrenmek ister, teslim olup anlamakla yetinmezse, öz tevhidi, saf marifeti ve sağlam imanı anlamaktan mahrum kalır. İmanla küfür, tasdik ile tekzip, ikrar ile inkar arasında şaşar kalır. Vesveseye düşer, şüphe eder. Ne tasdik eden bir mümin, ne de inkar eden bir kafir olur. - Darül İslam’da bir kimsenin Allah Teala’yı görmeyi vehim yahut tevil ederek iman etmesi sahih değildir. Zira Allah Teala’yı görmeyi anlamak (ki her türlü mananın tevili Allah Teala’ya nisbet edilir) tevili terk etmekle, tamamen teslim olmakla olur. Müslümanların dini (Meydani nüshasında da, Peygamberlerin dini) bunun üzerine kurulmuştur denmiştir. 42

- Kim Muattile gibi sıfatları inkar etmekten ve Mücessime gibi Allah Teala’yı insana benzetmekten sakınmazsa ayağı kayar ve tenzihte isabetli olamaz. Zira Rabbimiz Teala Hazretleri vahdaniyet sıfatlarına haizdir. Yarattıklardan hiç kimse ona benzemez. O had ve sınırı, rükün ve parçaları olmaktan yücedir. Diğer yaratılan şeyler gibi O’nu altı cihet kapsayamaz. - Mirac haktır. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) geceleyin götürüldü; şahsı uyanıkken göğe çıkarıldı. Oradan da Allah Teala’nın dilediği yüksekliklere götürüldü. Allah Teala ona dilediği şekilde ikramda bulundu. Ona vahyetti. “Gönül gözün gördüğünü yalanlamadı.” Allah Teala ona ahirette de dünyada da salat etsin. - Allah Teala’nın onun ümmetine ikram olarak vereceği havuz haktır. - Haberlerde (hadislerde) geçtiği şekilde, Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmeti için sakladığı şefaat haktır. - Allah Teala’nın, Adem’den ve zürriyetinden aldığı ahd (söz) haktır. - Allah Teala ezelde cennete ve cehenneme gireceklerin toplam sayısını bilmektedir. Sayıları ne artar, ne eksilir. Keza ne yapacaklarını da eksiksiz şekilde bilmektedir. - Herkes cennet ve cehennemden hangisi için yaratılmışsa onun amelini işlemeye muvaffak olur. Ameller sonuçları ile değerlendirilir: Mutlu (said) Allah Teala’nın takdiri ile mutlu olandır, bedbaht (şaki) de yine Allah Teala’nın takdiri ile bedbaht olandır. - Esas kader mahlukat için Allah Teala’nın bir sırrıdır; buna ne bir mukarreb melek, ne mürsel bir peygamber agah olmuştur. Bu konuya dalmak ve onu araştırmak perişan olmak için kötü bir vesiledir. Sonu mahrumiyetle biter. 43

- Kader konusuna dalmak aynı zamanda aşırı taşkınlığı gösterir. Kader hakkında araştırmaktan bu hususta düşünmekten ve vesvese etmekten tamamen sakınmalıdır. Zira Allah Teala kaderi bilmeyi insanlar için yasaklamıştır. Onu düşünmekten men etmiştir. Nitekim Kur’an’ı Kerim’de: “O, yaptığından sorulmaz; onlar (insanlar) ise sorulurlar.” (Enbiya Suresi, 23) buyurmuştur. - Bir kişi itiraz maksadıyla “niçin?” diye sorarsa, Allah Teala’nın kitabındaki hükmü reddetmiş olur. Kim de Allah Teala’nın kitabındaki hükmü reddederse kafir olur. - İşte bunlar Allah Teala’nın kalpleri nurlu veli kullarının ihtiyaç duyacağı bazı bilgilerdir. - Allah Teala’ya teslim olmak ilimde derinleşmiş kimselerin derecesidir. Zira ilim iki çeşittir: Birincisi mahlukatta olan ilimdir ikincisi de mahlukatta olmayan ilimdir. Var olan ilmi reddederek yahut dil uzatarak veyahut saygısızlık ederek inkar etmek küfürdür. Görünmeyene yani gaybe ait olduğu için Allah Teala’nın kendine sakladığı ilmi bildiğini iddia etmek de küfürdür. İman ancak var olan ilmi kabul etmek, olmayan ilmi de terk etmekle kalbe yerleşir. - Biz levh ve kaleme, onda yazılmış her şeyin Allah Teala’nın dediği şekilde olacağına iman ederiz. Eğer bütün mahlukat, Allah Teala’nın olacak diye yazdığı bir şeyi olmayacak şekle getirmeğe çalışsalar buna güçleri yetmez. Eğer onlar Allah Teala’nın yazmadığı bir şeyi var etmeğe kalkışsalar buna da güçleri yetmez. Kıyamete kadar olacak şeyler yazılmış, kalemin mürekkebi kurumuştur. - Kadere göre eline geçmeyecek olan şey asla eline geçmez, eline geçecek olan da asla kaçmaz. - Kul şunu bilmek mecburiyetindedir ki, Allah Teala mahlukatından her birinin yapacağı şeyleri ezelde bilmiş; bunu kesin olarak ezelde takdir etmiştir. Kimse onu bozamaz ve eleştiremez. Yerde ve gökte mahlukatından hiç kimse kaderi az da olsa değiştiremez. 44

- Bu kesin imana ve esas bilgiye yani Allah Teala’nın birliğine ve Rablığına ait bilgidir. Nitekim Allah Teala: “Her şeyi yarattı ve onu en ince teferruatına kadar takdir etti.” (Furkan Suresi, 2) buyurmuştur. Bir ayette de: “Allah’ın emri mutlaka yerini bulacaktır.” (Ahzab Suresi, 38) demiştir. - Yazıklar olsun kader hususunda kalbleri hasta olup da evhama kapılarak bu sırrı çözmeğe çalışanlara! Bu yüzden iftiracı ve günahkarlar durumuna düşenlere! - Arş ve kürsi haktır. Gerçi Allah Teala’nın arş’a ve başka şeylere ihtiyacı yoktur. O’nun ilmi arşı da onun üstündekileri de kuşatmıştır. Mahlukat onun ne olduğunu bilmekten acizdir. - Allah Teala Hz. İbrahim’i (A.S.) dost edinmiş, Hz. Musa (A.S.) ile açık açık konuşmuştur. Buna iman ederiz, bunu tasdik ve kabul ederiz. - Meleklere, peygamberlere ve peygamberlere indirilen kitaplara iman ederiz. Peygamberlerin hak yolda olduklarına şahitlik ederiz. - Bizimle aynı kıbleye dönenlere, Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) getirdiklerini kabul, dediklerini ve haber verdiklerini tasdik ettikleri sürece müslüman ve mümin deriz. - Allah Teala’nın zatı konusuna dalmayız, Allah Teala’nın dini hususunda münakaşa etmeyiz. - Kur’an hususunda da kimse ile mücadele etmeyiz. Kur’an’ın Alemlerin Rabbi Allah Teala’nın kelamı olduğuna, Cibril’i Emin’in indirdiğine, Peygamberlerin Efendisi Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) getirdiğine şahitlik ederiz. Kur’an Allah Teala’nın kelamıdır mahlukların hiçbir sözü ona benzemez. Kur’an’ın mahluk olduğunu söylemeyiz. Müslümanların çoğunluğunun bu mevzudaki akidesine muhalefet etmeyiz. 45

- Ehli kıbleden hiç kimseyi, haramı helal saymadığı sürece, sadece günah işlediğinden dolayı kafir saymayız. - İmanlı olduktan sonra günah sahibine hiçbir zarar vermez demeyiz. - İyilik eden müminleri Allah Teala’nın affedeceğini, onları rahmetiyle cennete yollayacağını umarız, ancak bunu kesin olarak iddia etmeyiz. Mutlaka cennete gireceklerine şahitlik etmeyiz. Günahkarları için af diler, onlar adına korkarız. Günahkarların ümitlerini de kırmayız. - Akibetten emin olmak veya Allah Teala’nın rahmetinden ümit kesmek insanı İslam dininin dışına çıkarır. En doğru yol Ehli Sünnetin dediği gibi Allah Teala’ya karşı korku ile ümid arasında olmaktır. - Bir kul girmiş olduğu imandan o imanı inkar etmedikçe çıkmaz. - İman dil ile ikrar, kalb ile tasdikten ibarettir. - Resulullah’tan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sahih olarak gelen her türlü şeri emir ve açıklama haktır. - İman birdir. Müminler inandıkları temel şeyler hususunda birdirler. Üstünlükleri Allah Teala’dan korkmak ve takva iledir; keyfine uymamada, ihtilaflı meselelerde görüşlerin en iyisine tabi olmadadır. - Muttaki müminlerin hepsi Allah Teala’nın dostlarıdır. Allah Teala katında en kıymetlileri Allah Teala’ya en çok itaat eden ve Kur’an’a en çok tabi olanlarıdır. “O’nun dostları sadece muttakilerdir.” (Enfal Suresi, 34). - Mükelleften istenen iman; Allah Teala’ya, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şer, tatlı ve acı kadere iman etmektir. Biz bunların hepsine iman ederiz. Peygamberler arasında ayırım yapmayız. Getirdikleri şeylerin hepsini tasdik ederiz. - Büyük günah sahipleri, Allah Teala’yı tanıdıktan sonra, eğer Allah Teala’yı bir bilerek ölürlerse, tevbe etmemiş olsalar da cehennemde ebedi kalmazlar. Onlar 46

Allah Teala’nın dilemesine tabidirler. Allah’u Teala Kur’an’ı Kerim’de: “Şirk dışında kalan günahları dilediği kulları için bağışlar.” (Nisa Suresi, 48) buyurduğu gibi, isterse onları lutfu ile affeder, isterse de onlara adaleti gereği azap eder. Sonra da onları rahmeti ve Allah Teala’ya itaat edenlerden şefaatçilerin şefaati ile cehennemden çıkarır. Sonra onları cennete gönderir. - Bunun sebebi de şudur: Allah Teala kendini tanıyanları kabul etmiş; onlara her iki dünyada inkarcılar gibi muamele etmemiştir. İnkarcılar Allah Teala’nın hidayetinden mahrum kalmışlar, dostluk şerefine ermemişlerdir. Ey İslam’ın ve müslümanların dostu olan Allah’ım, bizi İslam üzerinde sabit kıl ki Sana o ikrar ile kavuşalım! - Ehli kıbleden olan her iyi ve kötü imamın arkasında namaz kılmayı ve öldükleri takdirde cenaze namazlarını kılmayı kabul ederiz. - Kimse hakkında kendiliğimizden cennete veya cehenneme gidecektir diye hüküm vermeyiz. Bir delil olmadıkça küfür, şirk veya münafıklığına şahitlik etmeyiz. Sırlarını Allah Teala’ya bırakırız. - Katli vacip olmadıkça ümmeti Muhammed’den hiç kimseye kılıç çekmeyiz. - Ne kadar zalim olsalar da zulümleri küfrü gerektirmedikçe yöneticilerimize, amirlerimize karşı gelmeyiz. Onlara beddua etmeyiz. Onlara itaatten el çekmeyiz. Günah sayılan hususları emretmedikleri sürece onlara itaat etmeyi Allah Teala’nın farzı kabul ederiz. İyilik ve sağlıkları için dua ederiz. - Sünnete ve cemaate tabi olur; sapıklıktan, muhalefetten ve ayrılıktan kaçınırız. - Adil ve emin kimseleri severiz, kötü ve hainlerden nefret ederiz. 47

- Haklarında şüphe ettiğimiz hususlarda, “Allah Teala bilir,” deriz. - Hadiste geçtiği üzere hazarda mukim iken ve seferde yolculuk halinde mest üzerine meshi kabul ederiz. - Hac ve cihad emir sahiplerinden iyilerin ve kötülerin kumandası altında kıyamete kadar devam eder, bunları terk etmeyiz. - Kiramen katibin meleklerine (amellerimizi yazan melekler) iman ederiz; Allah Teala onları üzerimize muhafız olarak koymuştur. - Ölüm meleğinin canlıların ruhunu kabz etmekle görevli olduğuna, hak edenlerin kabir azabı göreceklerine, Münker ve Nekir’in kabirdeki kişiye Rabbinden, dininden ve Peygamberinden soru soracağına iman ederiz. - Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur. - Öldükten sonra dirilmeğe, kıyamet gününde amellerin karşılığının görülmesine, Allah Teala’nın huzuruna çıkıp hesap vermeğe, amel defterlerinin dağıtılmasına, sevaba, azaba, sırata ve mizana iman ederiz. - Cennet ve cehennem şu anda yaratılmışlardır ve ebediyyen yok olmazlar. Allah Teala mahlukatı yaratmadan önce cennet ile cehennemi yarattı ve onlara gidecek insanlar yarattı. İnsanlardan dilediğini lütfu ile cennete koyar dilediğini de adaleti ile cehenneme koyar. Herkes bunlardan hangisi için yaratılmışsa onun amelini işler ve sonunda oraya gider. - Kulların fiillerini Allah Teala yaratır, kullar işlerler. - Allah Teala insanlara ancak güçlerinin yeteceği şeyleri emretmiştir. İnsanların da ancak mükellef oldukları şeylere güçleri yeter, yani onların, Allah Teala’nın güç verdiği şeylere güçleri yeter. Bu da: “La havle vela kuvvete illa billah” kelamının manasıdır. Yani Allah Teala yardım etmeden kimse kımıldayamaz, günahtan uzak duramaz. 48

Allah Teala muvaffak kılmadan da kimse itaat etmeğe güç yetiremez, demektir. - Her şey Allah Teala’nın dilemesi, bilmesi, kaza ve kaderi ile olur. O’nun dilemesi bütün başkalarının dilemesinden üstündür. O’nun takdiri başkalarının takdirini yenmiştir. Dilediğini yapar. O asla zulmetmez. O her türlü kötülük ve noksandan uzak, her türlü ayıp ve kusurdan paktır. “Allah yaptıklarından sorulmaz; insanlar sorulurlar.” (Enbiya Suresi, 23). - Dirilerin dua ve sadakalarının ölülere faydası dokunur. - Allah Teala duaları kabul eder ve ihtiyaçları görür. - Allah Teala her şeye sahiptir, ancak hiç bir şey O’na sahip olamaz. Göz açıp kapatacak kadar bile Allah Teala’ya muhtaç olmadan kalınmaz. Kim göz açıp kapatacak kadar Allah Teala’ya muhtaç olmadığını sanırsa kafirdir perişan olur. - Allah Teala gazab eder ve razı olur. Ama O’nun gazab etmesi ve razı olması yaratıklarından herhangi birininkine benzemez. - Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabını severiz; onlardan hiç birini aşırı sevmeyiz; hiç birinden de tamamen alakayı kesmeyiz. Onlara buğz edenlere ve onları hayır dışında ananlara buğz ederiz. Onları ancak hayırla anarız. Onları sevmek, din, iman ve ihsandır. Onlara buğz etmek de kafirlik, münafıklık ve taşkınlıktır. - Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ardından halifeliğin ilk olarak Ebu Bekr es-Sıddık’a geçtiğini kabul ederiz; çünkü onun bütün ümmete üstünlük ve öncülüğü vardır. Halifeliğin daha sonra Ömer b. Hattab’a, Hz. Osman’a ve Hz. Ali’ye geçtiğine inanırız. Allah Teala onlardan razı olsun. Onlar Hulefa-i Raşidin (doğru halifeler)’dir, doğru yolu bulmuş liderlerdir. Hak ile hüküm vermiş ve hak ile adalet icra eylemişlerdir. 49

- Ashabdan Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) adlarını belirtip cennetle müjdelediklerinin (Aşerei Mübeşşere) cennetlik olduklarına şahitlik ederiz. Çünkü Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de onlar için şahitlik etmiştir. Onun dediği ise haktır. Bunlar da Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa’d, Said, Abdurrahman b. Avf ve Ebu Ubeyde b. Cerrah (R.A.) hazretleridir. - Kim Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabı, her türlü kirden arınmış zevceleri, her türlü lekeden temizlenmiş zürriyeti hakkında iyi konuşursa münafıklıktan kurtulmuş olur. - Geçmiş selef alimleri ve onlardan sonraki hayırlı tabiiler, fakih ve kelamcılar ashabı hayırla yad etmişlerdir. - Hiç bir veliyi hiç bir peygamberden üstün saymayız. Bir peygamberin, bütün evliyadan üstün olduğunu söyleriz. - Velilerin kerametlerine ve güvenilir kimselerden onlar hakkında gelen rivayetlere inanırız. - Deccal’ın çıkması, Meryem oğlu İsa aleyhisselam’ın gökten inmesi gibi kıyamet alametlerine iman ederiz. Güneşin batıdan doğacağına, dabbetularz’ın yerden çıkacağına inanırız. - Gaipten haber veren kahinlere; kitaba, sünnete ve icmai ümmete muhalif şeyler iddia edenlere inanmayız. - Cemaatin yani üzerinde icma edilen şeyin hak, ayrılığın ise batıl ve azaba vesile olduğunu kabul ederiz. - Allah Teala’nın gökteki ve yerdeki dini birdir; o da İslam dinidir. Allah Teala: “Allah katında tek din İslam’dır.” (Al-i İmran Suresi, 19); “Sizin için din olarak İslam’ı seçtim.” (Maide Suresi, 3) buyurmuştur. İşte bizim açık ve gizli olarak dinimiz ve inancımız bunlardır. Bu anlattıklarımıza ve açıkladıklarımıza muhalefet edenlerden uzağız, onlardan Allah Teala’ya sığınırız. 50

Allah Teala’dan bizi imanda sabit eylemesini, imanla cennete girmeyi nasib etmesini diler, bizi değişik görüşlerden, dağınık fikirlerden; Müşebbihe, Mutezile, Cehmiye, Kaderiye gibi sünnete ve cemaate muhalefet eden, sapıklıkta birleşen batıl mezheplerden korumasını dileriz. Biz onlardan uzağız. Onlar bizim nazarımızda sapık ve şaşkın kimselerdir. Allah Teala’dan bizi onlardan korumasını ve bizi başarıya götürmesini isteriz.

İbadete Sarılmak

51

Sana yazıklar olsun ey müslüman! Tutum ve davranışın hesab gününe inanmayanların tutum ve davranışları gibidir. Yoksa öldüğün vakit yok olup kurtulacağını mı sanıyorsun? Heyhat, başı boş kalacağını mı sanıyorsun? Rahme atılmış olan bir meniden hasıl olan nutfe değilmisin? Sonra donmuş kan parçası haline gelip bazı tavırlardan geçtikten sonra insan suretini almadın mı? Seni bu hale getiren öldükten sonra diriltemez mi? Şayet hatırından böyle bir şeyler geçiyorsa ne büyük cehalet ve küfür içindesin. Allah Teala’nın seni neden yarattığını düşünmez misin? Seni nutfeden meydana getirip sana yolu göstermedi mi? Sonra öldürüp mezara koydurmadı mı? Bunları bildiğin halde “Sonradan seni dilediği vakit diriltir” ayetini mi inkar ediyorsun? Şayet bunları yalanlamıyor ve kabul ediyorsan niçin sakınmıyorsun? Kafir bir doktor en sevdiğin bir yemeğin senin için zararlı olduğunu sana haber verirse, onu yememeğe nasıl gayret edersin? Mucizelerle kuvvetlendirilen peygamberlerle Allah Teala’nın buyurdukları senin nazarında kafir doktorun kadar da mı değeri yoktur! Halbuki doktor tecrübe ve tahmin ile haber veriyor ki, aklı da ilmi de eksiktir. Bunları bırakalım da bir çocuğu ele alalım. Çocuk elbisende akrep var dediği vakit bu sözü duyar duymaz hiç delil aramadan nasıl hemen elbiseni atarsın. Alimlerin, velilerin ve peygamberlerin sözleri senin nazarında o çocuğun sözünden daha mı düşüktür? Yoksa cehennemin yakıcılığı, bukağı ve kelepçeleri, zakkum ve demir çomakları, irin ve zehirleri, yılan ve akrepleri ki kısa bir süre açısını duyacağın dünya akrebinden sana daha mı kolay geliyor? Senin bu davranışın akıl işi değildir. Eğer hayvanlar senin durumunu anlasalar sana gülerlerdi. Şayet bu söylediklerimi anladın ve hepsine inandınsa o halde niçin amelini ertelersin? Halbuki ölüm sana çok yakın ve beklemediğin anda seni yakalar. Ölümün hemen gelmeyeceğini nereden bilirsin. 52

Hesap edelim ki sana yüz yıl mühlet verilmiştir. Bir defa ibadetin sana yeteceğini mi sanıyorsun? Dağın eteğinde bir defa yedirdiğin atın ile koca dağı aşabileceğini mi sanıyorsun? Şayet böyle düşünüyorsan ne büyük ahmaksın. İlim tahsili için evinden ayrılıp yıllarca boşda gezdikten sonra memleketine döneceği son yılda okumakla hoca olunabilir mi? Allah Teala’nın keremine dayanarak hoca olunacağını mı sanırsın? Sonra ömrünün sonunda yapacağın ibadetin sana yeteceğini kabul edelim. Ömrünün sonunda bulunmadığını nereden biliyorsun? O halde niçin ibadetle meşgul olmuyorsun? Şayet farzı muhal olarak daha yaşayacağının sana bildirildiğini kabul edersek yine niçin ibadetini sonraya bıraktığını senden sorabiliriz. Bunun sebebi ancak ibadetteki ağırlığa nefsinin müsaade etmemesi ve bu zahmete katlanmıyarak şehvetlerine uymasıdır. Ne sanıyorsun acaba şehvetlerine muhalefet etmenin kolay olacağı bir gün mü gelecek? Böyle bir günü bekliyorsan aldanırsın. Çünkü Allah Teala böyle bir gün yaratmamıştır. Ve yaratmaz. Daima cennet zorluklarla çevrili ve engellerle kuşatılmıştır. Bunlar hiçbir vakit kimse için hafiflemez. Bir düşünsen kaç yıldan beridir yarın yarın diye kendini aldattın durdun. Bugün gitti, yarın geldi yine eski hesabda kaldın. Halbuki bugünün dünden ve yarının bugünden bir farkı yoktur. Dün aciz olduğun şeyden bugün, bugün aciz olduğun şeyden ise yarın acizsin. Belki daha çok aciz olacaksın. Çünkü şehvetler, köklü bir ağaç gibidirler. Şehvetleri söküp atmak için çalıştığı ve kuvvetten düştü diye onu sonraya bırakması genç ve kuvvetli çağında ağacı kökünden söküp atmak için çalışıp buna muvaffak olamadığından onu ertesi seneye tehir eden gibidir. Halbuki bir sene sonra kendisi ihtiyarlayıp kuvvetten düşecek ağacın kökleri ise daha da kuvvetleşecektir. Genç iken güç yetiremiyeceği hususlara ihtiyarladığında hiç güç yetiremiyeceği ortadadır. Yaş ve genç ağacın kolaylıkla 53

eğilip bükülebileceği, kart ve kuru ağacın eğilmeyi kabul etmiyeceği herkesin bildiği bir gerçektir. Bu kadar açık ve seçik bir şekilde anlatılan bu hususları hala dikkate almayıp yine ilerde yaparım iddiasına kalkışırsan daha nasıl hikmetten dem vurursun? Bundan büyük ahmaklık olur mu? Belki de beni ibadetten alıkoyan, şehvetlerimin zevkine olan düşkünlüğüm, zahmet ve meşakkate dayanamayışımdır. Diyeceksin ki bu da açıkca bir ahmaklık ve en çirkin bir mazerettir. Şayet bu iddianda doğru isen saf ve temiz olup ardı arası gelmeden ebedi nimetlerin zevkini ara. O da bu dünyada değil cennette olur. Şayet şehvetlerinin arzusuna bakıyor ve onların temini için çalışıyorsan bu da o şehvetlere muhalefetle temin edilir. Öyle lokma var ki bir çok lokmalara engel olur. Bir hastaya bir doktor “Üç gün soğuk su içmeyeceksin. Şayet içersen hastalığın müzminleşir ve ömür boyunca daha soğuk içemezsin. Şayet tavsiyeme uyarak içmeyecek olursan iyileşir ve ömrün boyunca soğuk suyu içersin” dediği vakit ne olursa olsun ben şimdi içerim diyen hasta hakkındaki görüşün nedir? Bu adama deli demez misin? İşte ömrünün tümü ebedi olan ahirete nisbetle üç gün de değildir. Acaba üç günlük olan şu fani dünyada şehevi arzuların acısına sabretmek mi daha büyük yoksa müddeti uçsuz bucaksız, elem ve kederi sonsuz olan cehennem ateşine dayanmak mı daha zordur? Dünyadaki üç günlük mücadeleye sabredemeyen acaba en ağır ebedi olan Allah Teala’nın azabına nasıl dayanacaktır? Bütün bu durumlar karşısında hala nefsinle mücadele etmeyip ona müsamaha göstermen ya gizli küfründen ya da ahmaklığından ileri gelir. Ahmaklığın Allah Teala’nın senin ibadetine ihtiyacı olmadığını düşünerek hiçbir kötülükten çekinmeden Allah Teala’nın keremi ve affına güvenmendir. Halbuki öteyandan bir lokma ekmek veya bir kuruşta ona güvenin yok. Bütün imkanların ile onları elde etmeye çalışır ve bu 54

hususta her çareye baş vurursun. İşte bu tutum ve davranışların ile Hz. Muhammed’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ahmaklık damgasını yersin. Bir hadisde Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Akıllı adam nefsini hesaba çekip ölümden sonrası için çalışan, ahmak adam da nefsinin hevasına tabi olup Allah Teala’dan uman kimsedir”. Yazıklar olsun sana ey müslüman! Şeytana ve dünyaya aldanmak senin için doğru olmaz. Sen herkesden önce kendine bak, vakitlerini kaybetme, nefesler sayılıdır. Bir nefesin gidince bir parçan gitmiş demektir. Hastalık gelmeden sıhhatini, meşgale gelmeden boş vaktini, yoksulluk gelmeden zenginliğini, ihtiyarlık gelmeden gençliğini ve ölüm gelmeden sağlığını ganimet bil de ahiretteki ebedi hayatını düşünerek onun için çalış. İnsaf et. Önümüzde kış gelecek diye onun günlerini hesab ederek yiyecek, giyecek, yakacak gibi bütün kış ihtiyaçlarını karşılamaya gayret etmiyormusun? Burada niçin Allah Teala’nın fazlu keremine bağlanmıyorsun? Yakacak ve giyeceksiz de Allah Teala beni üşütmez, Allah Teala buna kadirdir demeden her çareye baş vuruyorsun. Acaba cehennem soğuğunun kışın bu soğuğundan daha az yoksa müddetinin daha kısa olduğunu mu sanıyorsun? Yoksa aralarında bir benzerlik bulunduğunu mu düşünüyorsun? Yoksa hiç çalışmadan bundan kurtuluş imkanlarının varlığına mı inanmıyorsun? Asla hiç biri öyle değildir. Kışın soğuğunu elbise, mesken ve ateşin gidereceği gibi cehennemin sıcaklık ve soğukluğu da ancak Allah Teala’yı birlemek ve ibadet etmekle önlenebilir. Yazıklar olsun sana ey müslüman! Cehaletini at, ahiretini dünyan ile mukayese et. Hepinizin yaratılması ve diriltilmesi bir nefis gibidir. Bizi yoktan nasıl var etti ise yok ettikten sonrada tekrar var eder. 55

Ey müslüman sana yazıklar olsun! Görüyorum ki tamamen dünya ile dostluk kurdun ve tamamen ona bağlandın. Ondan ayrılmak zoruna gidiyor. Durmadan ona yaklaşmak istiyorsun. Gittikce sevgisi gönlünde kuvvetleşiyor. Adeta Allah Teala’nın sevab ve azabından, kıyametin hal ve güçlüklerinden gafil, dostlarından seni ayıracak olan ölüme inanmaz gibi bir tavır takınıyorsun. Hükümdarın sarayına bir kapıdan girip diğer bir kapıdan çıkmakla emrolunan bir kimse içeride gördüğü güzel bir yüze takılıp adeta orada kalacakmış gibi çıkmakta olduğunu unutarak onunla meşgul olmasını ve sonradan zorunlu olarak onu terketmek suretiyle çıkarılmasını bir akıllılık sayar mısın? Dünyanın da bunun gibi hükümdarların hükümdarı olan Allah Teala’nın malı olduğunu, öldükten sonra kimsenin mülkiyetinde bir şeyin kalmadığını bilmiyor musun? Bunun için Hz.Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Cebrail bana dedi. Kimi seversen sev ondan ayrılacaksın. İstediğin şekilde amel et, ne amel işlersen onun karşılığını bulacaksın. Ne kadar yaşarsan yaşa sonunda öleceksin.” Vay sana ey müslüman! Dünya zevklerine iltifat edip onlarla dostluk edeni sonunda ölüm yakalayıp onlardan ayırdığı vakit hasretinin daha çok olacağını bilmiyormusun? Geçmişlere bir göz gezdirip yüksek inşaatlar yaptıktan sonra onları nasıl terkederek gittiklerini, Allah Teala’nın servetlerini onların düşmanlarına nasıl verdiğini görmüyor musun? Onların yiyemeyeceklerini topladıklarını, oturmayacakları meskenleri yaptıklarını, ulaşamayacakları şeyleri umduklarını bilmiyor musun? Her biri göklere doğru yükselmiş inşaatlar yaptığı halde varacağı, yer altındaki bir çukur değil mi? Bundan daha büyük ahmaklık olur mu? Yakında göç edeceği dünyasını imar ederken kesin olarak varacağı ahiretini tahrip edip yıkması akıl karımıdır? Bu gibi ahmakların ahmaklığına 56

müsaade etmekten utanmaz mısın? Kabul edelim ki sen bu işlere akıl erdiremiyor ancak başkalarına uyabiliyorsun. O halde sana düşen vazife dünyaya dalan bu gibilerle alimler, veliler ve peygamberlerin akıllarını mukayese ederek daha akıllı olanlara uymak değilmidir? Ey müslüman! Şiddetli cehaletin ve açık bir azgınlığın var. Sana şaşarım. Açık ve meydanda olan bu durumları nasıl görmemezlikten gelirsin. Belki mevki sevgisi seni sarhoş etti de bunları anlayamaz hale getirdi. Düşünmez misin, mevki demek, bazı kimselerin gönüllerini kendine çekmek demektir. Sen bazı kimseleri bırak da bütün dünya halkının senin karşında eğildiklerini kabul et. Yani böyle olsa bile elli yıl sonra ne sen ve ne de sana eğilenlerden kimse kalmayacaktır. Hatta geçmiş hükümdarlarda olduğu gibi zaman gelecek tamamen unutulacak, adın, sanın bile anılmıyacaktır. Nitekim ayetde: “Şimdi onlardan hiçbirini duyuyor veya hiçbir ses işitiyor musun?” buyurulmuştur. Yazıklar olsun sana ey müslüman! Acele et ölüm yaklaştı, helaka yöneldin, korkutulan zaman geliyor. Sen öldükten sonra kılmadığın namazları kim kılacak ve tutmadığın oruçları kim tutup Rabbini senden razı edecek? Vay sana ey müslüman! Günlerin azaldı, sermayeni bugünlerde temin edeceksin. Geri kalan günlerinde boşa geçirdiğin günler için ağlasan kendin için yine bir eksikliktir. Ya geride kalan günlerini de eskisi gibi kaybeder ve adetin üzerinde israf edersen halin nasıl olur? Ey müslüman! Sana yazıklar olsun. Dışardan insanlara karşı süslenirken içerden Allah Teala ile mücadeleye kalkışırsın. Acaba insanlardan utanırken Allah Teala’dan utanmıyor musun? Yazık sana. Rezaletlerle yoğrulup dururken insanlara faziletleri nasıl emredersin? İnsanları Allah Teala’ya davet ederken sen Allah Teala’dan kaçarsın. İnsanlara Allah Teala’yı hatırlatırken sen Allah Teala’yı unutursun. Günahkarın cifeden daha pis koktuğunu ve 57

pisliğin başkasını temizlemeyeceğini bilmiyor musun? Böyle iken sen pis pis koktuğun halde başkasını temizlemeğe nasıl cesaret edersin? Vay sana vay ey müslüman! Kendini şeytana eşek yaptın, biner ve istediği tarafa götürür. Seni daima emrinde taşır. Bununla beraber amelini de beğenirsin. O amel ki ona karıştırdığın afetler, yaptığın ameli karşılarsa yine karlı çıkarsın. Allah Teala ikiyüz bin yıllık amelinden sonra bir emrine itaat etmediğine sebeb şeytanı rahmetinden kovduğu ve yine bir zellesi (hatası) sebebiyle Adem (A.S.)’ı cennetten çıkardığı halde sen bu kadar çok kusurların ve günahların karşısında o karışık amellerinle nasıl mağrur olursun? Yazıklar olsun sana! Ahiret sana yaklaşırken sen ondan uzaklaşmak istersin. Ondan yüz çevirirsin. Dünyaya yönelirsin, halbuki dünya senden vaz geçmektedir. Nice kimseler vardır ki, umdukları yarınlara kavuşamamış ve niceleri var ki içinde bulundukları günlerini tamamlayamamışlardır. Sen bütün bunları komşularında görmektesin. Ölüm anındaki hasretlerini gözünle gördüğün halde hala eski tutum ve davranışlarından vazgeçmezsin. Allah Teala’nın herkesi küçük büyük, gizli aşikar bütün yaptıklarından sorumlu tutacağı günden kork. Hangi bedenle Allah Teala’nın huzurunda duracağını ve hangi dil ile cevap vereceğini düşün. Hiç olmazsa geride kalan sayılı günlerini ebedi hayatın için harca. Ey müslüman! Bu vaazlardan ders al. Bu öğütleri kabul et. Ne oluyor, seni bu öğütlere kulak asmamış görüyorum. Şayet kalbinin katılığı bu öğütleri dinlemene engel oluyorsa gece namazına devam et. Kafi gelmezse gündüzleri de oruç tut. Şayet bunlarla da başarıya ulaşamazsan insanlar arasına fazla karışıp çok konuşma. Akrabalarınla ilgilen onlara ve öksüzlere yardım et. 58

Ey müslüman! Artık öğütler sana fayda vermez, kınamalar seni vazgeçirmez oldu. Fakat kendisinden istemekte bulunduğun Allah Teala kerem sahibidir, cömerddir, acır, rahmeti geniştir. Affı herkesi ve her günahkarı içine alır. Bunun için “Ey merhametlilerin en merhametlisi, ve ey Rahman ve Rahim, ey Halim ve ey Azim ve ey keremi yüce olan Allah’ım ben kusurlarında ısrar eden bir günahkar, yola gelmeyen bir cüretkar, isyandan utanmayan bir suçlu olarak Senin huzuruna geldim. Burası miskinlerin, yoksul ve mahrumların zayıf ve hakirlerin gark olup helak olanların makamıdır. Bana tezden yardım ve inayetini yetiştir. Bu sıkıntıdan beni kurtar. Rahmetinin tesirini üzerimde göster. Affı mağfiretinin ferahlığını bana tattır. Senin koruma kuvvetini bana nasib et. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım” diye dua et.

59

Müslümanın Yapması Gereken Şeyler 1.Uykudan kalkarken Allah Teala’yı andın mı? 2.Bugün sabah namazını camide cemaatle kıldın mı? 3.Bugün sabah zikirlerini okudun mu? 4.Bugüne Allah Teala’dan helal rızık vermesini isteyerek ve helal rızkı araştırarak başladın mı? 5.Allah Teala’dan üç defa seni cennete girdirmesini istedin mi? Çünkü her kim Allah Teala’dan kendini cennete sokmasını isterse; Cennet der ki: Yarabbi onu cennete girdir. 6.Allah Teala’dan üç defa seni cehennem azabından korumasını istedin mi? Çünkü her kim bunu yaparsa, cehennem der ki: Yarabbi onu cehennem ateşinden koru. 7.Bütün namazları vaktinde camide cemaatle kılmaya devam ediyormusun? 8.Bütün müekked sünnetleri ve nafile namazları kıldın mı? 9.Her namaz ve ezanın peşinde okunan zikirleri okumaya devam ediyormusun? 10.Bugün namazlarını huşu içinde ve namazda ne dediğini düşünerek kıldın mı? 11.Kazancında, yemende, içmende, giyim kuşamında Allah Teala’nın ölçülerine riayet ettin mi? 12.İslam nimeti üzerinde Allah Teala’ya hamd ettin mi? 13.Kulak, göz, kalp nimeti ve diğer nimetler üzerine Allah Teala’ya hamd ettin mi? 14.Duaların kabul olduğu saatleri ve bu saatlerde Allah Teala’nın çağrısını ganimet bildin mi? 15.Bugün Allah Teala’nın kitabından bir şey okuyup, öğrenip, ezberleyip onunla amel ettin mi? 16.Bugün Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)‘in hadisi şeriflerinden birşeyi okuyup, öğrenip, ezberleyip onunla amel ettin mi? 60

17.Farzlardan birşey öğrendin mi ve bugün ilim için derste bulundun mu? 18.Bugün gözünü, kulağını ve diğer uzuvlarını haramdan korudun mu? 19.Bugün Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) salavat getirdin mi? 20.Hasta ziyaret ettin mi? 21.Cenaze yıkamaya, namazını kılmaya, defnetmeye gittin mi? 22.Bugün bir iyiliği emrettin veya bir kötülükten nehyettin mi? 23.Allah Teala için nasihat ettin mi? 24.Bir müslümana yardım ettin mi? 25.Sözünde durup, vaadini yerine getirdin mi? 26.Gizli ve açıkta bütün amellerini sırf Allah rızası için yaptın mı? 27.Fakirlik ve zenginlik halinde iktisadlı hareket ettin mi? 28.Senden sıla-i rahimi kesene, sıla-i rahim yaptın mı? 29.Kızgın ve sevinçli olduğun zamanlarda adaleti gözettin mi? 30.Sana zulmedeni affedip, sana kötülük yapana iyilik yaptın mı? 31.Bugün susmanda tefekkür, konuşmanda zikir, bakışında ibret oldu mu? 32.Allah Teala için sevdin, Allah Teala için buğz ettin mi? 33.Bir kişiyi İslama ısındırmak için ve sevgisini arttırmak için hediye verdin mi? 34.İyi dostlar bulup kötü arkadaşlarından uzaklaşmayı düşündün mü? 35.Seninle Allah yolunda kardeş olacak biriyle tanışmaya gayret ettin mi? 36.Çok gülmekten kaçınmak için teşebbüste bulundun mu? 37.Bugün Allah korkusundan dolayı ağladın mı? 38.Bugün günahlarından istiğfar ettin mi? 61

39.Allah Teala’ya İslam dini üzerine kalbini sabit kılması için dua ettin mi? 40.Bugün Allah Teala’ya dua edip, bütün müminler için istiğfar ettin mi? 41.Bugün fakirlere ve muhtaçlara sadaka verdin mi? 42.Bugün bir müslüman kardeşinin yüzüne gülümsedin mi? 43.Kendi nefsin için kızmayı bırakıp, Allah için kızmaya gayret ettin mi? 44.Kalbini kin ve hased hastalıklarından temizledin mi? 45.Dilini yalandan, gıybetten, başkalarını çekiştirmekten, laf kavgası yapmaktan ve boş söz konuşmaktan uzak tuttun mu? 46.Nefsini güzel huylardan olan yumuşaklık, sabır, vera, takva, tevekkül ve ihlasa alıştırdın mı? 47.Sana gelen bir musibet karşısında :”İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz dedin mi? 48.Şu dua ile Allah Teala’ya yalvardın mı? “Yarabbi bile bile şirk koşmaktan sana sığınırım ve bilmeyerek yaptığım şeylerden dolayı senden mağfiret isterim.” Her kim bu duayı okursa, Allah Teala ondan aşikar ve gizli şirki yok eder. 49.Bugün bütün işlerinde sırf Allah rızasını gözettin mi? 50.Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetlerine devam ettin mi? 51.Ölüm, kabir, ahiret günü ve zorluklarını düşündün mü? 52.Bugün oruç tuttun mu? (Pazartesi, Perşembe veya her aydan üç gün) 53.Camiye, eve, helaya giriş ve çıkış dualarını, yemek ve elbise giyme dualarını okudun mu? 54.Anne babana, hanımına, çoluk çocuğuna, akrabalarına, komşularına, şahsın ve malından olan hakları ödedin mi? Ve Allah Teala’ya davet yolundaki hakkını ödedin mi? 62

55.Cuma gününde ve gecesinde yapman gereken vazifeleri (gusl, güzel koku sürünmek, en güzel elbiseleri giymek, Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) salavat getirmek) yerine getirdin mi? 56.Bugünü sağlam bir tevbe, istiğfar ve huşu ile bitirdin mi?

63

Şeytanın Hileleri İbni Abbas (R.A.) ‘den naklen Muaz b. Cebel rivayet ediyor. Bir gün Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada dışarıdan bir ses geldi. “Ev sahibi. İçerdekiler. Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Görülecek bir işim var.”. Bunun üzerine herkes Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük oydu izin ondan çıkacaktı. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve: “Bu seslenen kimdir, bilirmisiniz?” Buyurdu. Biz hep birden şöyle dedik: En iyi bilen Allah ve Resuludur. Bunun üzerine Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz: “O, lain iblistir. Şeytandır. Allah’ın laneti onun üzerine olsun.” Buyurunca hemen Hz. Ömer: “Ya Resulullah, bana izin veriniz onu öldüreyim” dedi. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu: “Dur ya Ömer, bilmiyor musun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir. Öldürmeyi bırak.”. Sonra şöyle buyurdu: “Kapıyı ona açın gelsin. O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz.”. Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani Ravi’den. Şöyle anlattı: Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki, şekli şu: Bir ihtiyar. Şaşı. Aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu. Sonra, selam verdi, onun bu selamına Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şu mukabelede 64

bulundu: “Selam Allah’ındır ya lain.”. Sonra ona şöyle buyurdu: “Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?”. Şeytan şöyle anlattı: Benim buraya gelişim, kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz sordu: “Nedir o mecburiyet?” Şeytan anlattı: İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki: Allah’u Teala sana emir veriyor: Muhammed’e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o; sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin. Sonra. Allah’u Teala buyurdu ki: Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen seni kül ederim; rüzgar savurur. Düşmanların önünde seni rüsvay ederim. İşte böyle; Ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur. Bundan sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle sordu: “Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?” Şeytan şu cevabı verdi: Sensin, ya Muhammed. Allah’ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki? Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz sordu: “Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?” Şeytan anlattı: Müttaki bir gence ki varlığını Allah Teala yoluna vermiştir. Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz sordu; şeytan anlattı: “Sonra kimi sevmezsin?” Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan alimi. “Sonra?” Temizlik işinde yıkadığı yerleri üç defa yıkamaya devam eden kimseyi. “Sonra?” Sabırlı olan bir fakiri ki; 65

ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz, halinden şikayet etmez. “Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?” Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah Teala onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinden, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım. “Sonra kim?..” Şükreden zengin. “Peki, ama o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?” Onu görürsem ki, aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki: O şükreden bir zengindir. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bu defa mevzuyu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu: “Peki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?” Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim. “Neden böyle olursun; ya lain?” Çünkü bir kul, Allah Teala için secde edince bir derece yükselir. “Peki, ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?” O zaman da bağlanırım. Ta, onlar iftar edinceye kadar. “Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?” O zaman da, çıldırırım. “Peki, ya Kur’an okudukları zaman nasıl olursun? O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm. “Peki, ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?” Ha, işte o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz sebebini sordu: “Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Eba mürre?” Bunun üzerine iblis: Onu da anlatayım dedikten sonra anlatmaya başladı: Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki: 1. Allah’u Teala, sadaka verenin malına ihsan eyler. 2.O sadaka, veren kimseyi halkına sevdirir. 3.Allah’u Teala onun verdiği sadakayı cehennemle arasında bir perde yapar. 4.Allah’u Teala belayı, sıkıntıyı ve ahları ondan defeder. 66

Bundan sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sordu: “Ebubekir için ne dersin?” İblis buna şu cevabı verdi: O bana, cahiliyet devrinde bile itaat etmedi. İslama girdikten sonra nasıl bana itaat eder? “Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin?” İblis buna da şu cevabı verdi: Allah’a yemin ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım. “Peki Osman b. Affan için ne dersin?” Ondan utanırım hem de çok. Nasıl ki, Rahman’ın melekleri de ondan utanırlar. “Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin?” İblis onun için de şöyle dedi: Ah onun elinden bir kurtulsam. O kendi başına kalsa ben de kendi başıma kalsam. O beni bıraksa ben de onu bıraksam. Ben onu bırakırım ama o beni bırakmaz. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar da kısmen bittikten sonra şöyle buyurdu: “Ümmetime saadet ihsan eden; seni de ta belli bir vakte kadar şaki kılan Allah’a hamd olsun.” Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi: Heyhat, heyhat. Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın? Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah’a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini, ümmilerini ve okumuşlarını, facirlerini ve abidlerini. Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat Allah’ın halis kullarını evet, bunları azdıramam. Bunun üzerine Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz sordu: “Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?” Bu suale iblis şu cevabı verdi: Bilmez misin? Ya Muhammed, bir kimse ki dirhemini ve dinarını sever o Allah Teala için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten, 67

medh edilmekten hoşlanmaz bilirim ki, o ihlas sahibidir. Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul malı ve övülmeyi sevdiği sürece kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki; mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki; Ya Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır. İblis, anlatmaya devam etti: Ya Muhammed, bilmez misin? Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim, bir kısmını gençlere yolladım, bir kısmını da, meşayiha saldım, bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musallat ettim. Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaşmazlık yokdur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Çocuklara gelince onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bizimkilerin bir kısmını da, abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye. İşte böylece onlardan ihlası alırım. Onlar, bu haller ile yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı. Ama bu hallerinin farkında olamazlar. İblis bundan sonra, aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi; Bilmez misin, Ya Muhammed, Rahip Barsisa; tam yetmiş yıl ihlas ile Allah’a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki: Her dua ettiği hasta duası bereketi ile şifa buluyordu. Onun peşine takıldım; hiç bırakmadım. Zina etti, katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah’u Teala aziz kitabında, onu şöyle anlatır: “... Şeytanın hali gibidir ki; o insana: Kafir ol. Dedi. Vaktaki o kafir oldu; bu defa ona şöyle dedi: Ben, senden uzağım. Ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”. İblis, bundan 68

sonra, bazı kötü huylar üzerinde durdu. Ve onların her birinden nasıl istifade ettiğini anlattı. Yalan: Bilmez misin Ya Muhammed, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Her kim yalan söylerse o benim dostumdur. Her kim yalan yere yemin ederse o da benim sevgilimdir. Bilmez misin Ya Muhammed, ben Adem’e ve Havva’ya yalan yere Allah Teala adına and içtim. “Muhakkak, ben size nasihat ediyorum.” dedim. Bunu yaparım; çünkü yalan yere yemin gönlümün eğlencesidir. Gıybet Koğuculuk: Gıybet ve koğuculuğa gelince onlar da, benim meyvelerim ve şenliğimdir. Nikah üzerine yemin etmek: Her kim talak üzerine yemin ederse günahkar olacağından endişe edilir. İsterse bir defa olsun. İsterse doğru bir şey üzerine olsun. Her kim talakı ağzına alırsa taa hakikat belli oluncaya kadar karısı ona haram olur. Onlar bu halleri ile kıyamete kadar meydana getirecekleri çocuklar hep zina çocuğu olur. Ağza alınan o talak kelimesi yüzünden, hepsi cehenneme girer. Namaz: Ya Muhammed, namazı tehir edene gelince onu da anlatayım. O her ne zaman ki namaza kalkmak ister; tutarım. Ona vesvese veririm. Derim ki: Henüz vakit var. Sen de meşgulsün. Hele şimdilik işine bak sonra kılarsın. Böylece o vaktinin dışında namazını kılar. Ve bu sebepten onun kıldığı namaz yüzüne atılır. Şayet o kimse beni mağlup ederse ona insan şeytanlarından birini yollarım. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyar. O bunda da beni mağlup ederse bu sefer onun hesabını namazından görmeye bakarım. Ona namazın içinde iken: Sağa bak, sola bak derim. O da bakar. O ki böyle yaptı yüzünü okşar alnından öperim. Bundan sonra ona: Sen, ebedi yaramaz bir 69

iş yaptın. Derim ve böylece onun huzurunu bozarım. Sen de bilirsin ki Ya Muhammed, her kim namazda sağa ve sola çokça bakarsa Allah Teala onun namazını kabul etmez. Bunda da ona mağlup olursam yalnız başına namaz kıldığı zaman yanına giderim ve ona çabuk namaz kılmasını emrederim. O da, başlar namazını çabuk çabuk kılmaya. Tıpkı horozun gagası ile yerden bir şeyler topladığı gibi. Bu işi ona yaptırmakta da başarı kazanamazsam bu sefer cemaatle namaz kılarken onun yanına varırım. Orada onun başına bir gem takarım. Başını imamdan evvel secdeden ve ruku’dan kaldırırım. İmamdan evvel de secde ve ruku yaptırırım. İşte o böyle yaptığı için kıyamet günü Allah Teala onun başını eşek başına çevirir. O kimse bunda da beni yenerse bu defa ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece o beni teşbih edenlerden olur. Ama bu işi ona namaz içinde yaptırmaya muvaffak olursam. Bunda da ona mağlup olursam. Bu sefer ona tekrar giderim. Namaz içinde iken burnuna üflerim. Ben üfleyince o esnemeye başlar. Şayet o bu esneme esnasında elini ağzına kapamazsa onun içine küçük bir şeytan girer, dünya hırsını ve dünyevi bağlarını çoğaltır. İşte bundan sonra o kimse hep bize itaat eder. Sözümüzü dinler, dediklerimizi yapar. Şeytan bundan sonra konuşmasına devam etti: Sen ümmetin hangi saadetinden ferah duyarsın ki? Ben onlara ne tuzaklar kurarım ne tuzaklar. Miskinlerine, çaresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emrederim. Ve onlara derim ki: Namaz size göre değil. O, Allah’ın afiyet ihsan ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir. Sonra da hastalara giderim: Namaz kılmayı bırak derim. Çünkü Allah’u Teala: “Hastalara zorluk yok...” buyurdu. İyi olduğun zaman çokça kılarsın. Ve böylece o namazını bırakır hatta küfre de gidebilir. Şayet o hastalığında namazını terk ederek ölüp giderse Allah’ın huzuruna çıkarken Allah’u Teala’yı öfkeli bulur. Sonra şöyle dedi: Ya Muhammed, eğer bu sözlerime 70

yalan kattımsa beni akrep soksun. Sonra eğer yalan varsa. Allah Teala beni kül eylesin. İblis bundan sonra konuşmalarına devam etti ve şöyle dedi: Ya Muhammed, sen ümmetin için ferah mı duyuyorsun? Halbuki ben onların altıda birini dininden çıkardım. Bundan sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz ona yani iblise aşağıdaki şekilde kısa kısa bazı sorular sordu. O da bunlara cevap verdi: “Ya lain, senin oturma arkadaşın kim?” Faiz yiyen. “Dostun kim?” Zina eden. “Yatak arkadaşın kim?” Sarhoş. “Misafirin kim?” Hırsız. “Elçin kim?” Sihirbazlar. “Gözünün nuru nedir?” Karı boşamak. “Sevgilin kim?” Cuma namazını bırakanlar. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bu defa başka bir mevzuya geçti ve şöyle sordu: “Ya lain, senin kalbini ne kırar?” Allah Teala yolunda cihada koşan atların kişnemesi. “Peki senin cismini ne eritir?” Tevbe edenlerin tevbesi. “Peki ciğerini ne parçalar, ne çürütür?” Gece ve gündüz, Allah’a yapılan bol bol istiğfar. “Peki yüzünü ne buruşturur?” Gizli sadaka. “Peki gözlerini kör eden nedir?” Gece namazı. “Peki başını eğdiren nedir?” Çokça kılınan cemaatle namaz. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz tekrar bir başka mevzuya geçti ve şöyle sordu: “Sana göre insanların en saadetlisi kimdir?” Namazlarını bilerek kasten bırakanlar. “Peki sana göre insanların en şakisi kim?” Cimriler. “Peki seni işinden ne alı koyar?” Ulema meclisleri. “Peki yemeğini nasıl yersin?” Sol elimle parmaklarımın ucu ile. “Peki sam yeli estiği zaman ve ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?” İnsanların tırnakları arasında. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bundan sonra, bir başka mevzuyu sordu. İblis de cevap verdi “Rabbinden neler talep ettin?” On şey talep ettim. “Nedir onlar, ya lain?” Şunlardır: 71

1.Allah’dan diledim ki, beni ademoğullarının malına ve evladına ortak ede. Bu, ortaklık talebimi yerine getirdi. Ki bu: “Onlara ortak ol. Mallarına ve çocuklarına. Onlara vaad et. Halbuki şeytan onlara en çok gurur vaad eder.” Ayeti Celilesi ile sabittir. Her besmelesiz kesilen hayvan etinden yerim, faiz ve haram karışan yemekten de yerim. Şeytandan Allah’a sığınılmayan malın da ortağıyım. Cinsi münasebet anında; Allah’a şeytandan sığınmayan kimse ile birlikte hanımı ile birleşirim. Ve o birleşmeden hasıl olan çocuk bize itaat eder. Sözümüzü dinler. Her kim hayvana binerken helal yola gitmeyi değil de aksini isteyerek binerse ben de onunla beraber binerim. Yol arkadaşı ve binek arkadaşı olurum. Bu da Ayeti Kerime ile sabittir. Allah’u Teala bana şu emri verdi: “Onlar üzerine süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkart.” 2.Allah’u Teala’dan diledim ki: Bana bir ev vere. Bu dilediğim üzerine hamamları bana ev olarak verdi. 3.Diledim ki; bana bir mescid vere. Pazar yerlerine bana birer mescid yaptı. 4.Benim için bir okuma kitabı vermesini istedim. Şiirleri bana okuma kitabı yaptı. 5.İstedim ki; benim için bir ezan vere. Çalgı aletlerini verdi. 6.Diledim ki; bana bir yatak arkadaşı vere. Sarhoşları verdi. 7.Diledim ki; bana yardımcılar vere. Bunun için de kaderiye mensuplarını verdi. 8.İstedim ki; bana kardeşler vere. Mallarını boş yere israf edenleri verdi. Bir de masiyet yoluna para harcayanları. Bunlar da şu Ayeti Kerime ile sabittir: “O kimseler ki; mallarını boş yere harcarlar. Onlar şeytanın kardeşleri olmuşlardır.”. Bir ara Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şöyle buyurdu: “Eğer söylediklerini, Allah’ın 72

kitabındaki ayetlerle isbat etmeseydin seni tasdik etmezdim.”. Bundan sonra iblis devam etti: 9.Ya Muhammed, Allah’tan diledim ki, ademoğullarını ben göreyim; ama onlar beni göremeyeler. Bu dileğimi de yerine getirdi. 10.Diledim ki; ademoğullarının kan mecralarını bana yol yapa. Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim, gezerim hem nasıl istersem. Bütün bu isteklerimi verdi. Hepsi bana verildi. Buyurdu. Ve ben bu hallerimle iftihar ederim. Sonra şunu da ekleyelim ki; benimle beraber olanlar seninle beraber olanlardan daha çoktur. İşte böylece kıyamete kadar ademoğullarının ekserisi benimle beraber olurlar. Bundan sonra iblis şöyle anlattı: Benim bir oğlum vardır. Adı: Ateme’dir. Bir kul yatsı namazını kılmadan uyursa gider onun kulağına bevl eder. Eğer böyle olmasaydı imkan yok insanlar namazlarını eda etmeden uyuyamazlardı. Benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da; Mütekazi’dir. Bunun vazifesi de; yapılan gizli amelleri yaymaya çalışmaktır. Mesela: Bir kul gizli bir taat işlerse ve bu yaptığını da gizlemeye çalışırsa Mütekazi onu dürter. En sonunda o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarmaya muvaffak olur. Böylece: Allah’u Teala o amel sahibinin yüz sevabının doksan dokuzunu imha eder biri kalır. Bir kulun yaptığı gizli bir amel için tam yüz sevap verilir. Sonra benim bir oğlum daha vardır ki; onun adı da Kühayl’dir. Bunun işi de insanların gözlerini sürmelemektir. Bilhassa ulema meclisinde ve hatip hutbe okurken. Bu sürme onların gözüne çekildi mi uyuklamaya başlarlar. Ulemanın sözlerini işitemezler. Böylece hiç sevap alamazlar. Bundan sonra iblis şöyle anlattı: Hangi kadın olursa olsun onun kalktığı yere şeytan oturur. Sonra her kadının kucağında mutlaka bir şeytan durur ve onu bakanlara güzel gösterir. Sonra o kadına bazı emirler verir. 73

Mesela: Elini kolunu dışarı çıkar; göster der. O da bu emri tutar. Elini, kolunu açar gösterir. Bundan sonra o kadın haya perdesini tırnakları ile yırtar. İblis bundan sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimize kendi durumunu anlatmaya başladı: Ya Muhammed, bir kimseyi delalete sürüklemek için elimde bir imkan yoktur. Ben ancak vesvese veririm ve bir şeyi güzel gösteririm o kadar. Eğer delalete sürüklemek elimde olsaydı; yeryüzünde: “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın resuludur.” diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı hiç bırakmazdım. Hepsini dalalete düşürürdüm. Nasıl ki senin elinde de hidayet nevinden bir şey yoktur. Sen ancak Allah’ın resulusun ve tebliğe memursun. Şayet hidayet elinde olsaydı yeryüzünde tek kafir bırakmazdın. Sen Allah’ın halkı üzerinde bir huccetsin ben de kendisi için ezelde şekavet yazılan kimselere bir sebebim. Said olan kimse ta ana karnında iken saiddir. Şaki olan da yine ana karnında iken şakidir. Saadet ehli kılan Allah Teala şekavet ehli kılan da Allah. Bundan sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz şu iki Ayeti Kerimeyi okudu: “Bunlar taa sonuna kadar böyle değişik şekilde devam edecek. Ancak Rabbın esirgedikleri hariç.”. “Allah’ın emri behemehal yerini bulan bir kaderdir.”. Bundan sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz iblise şöyle buyurdu: “Ya Ebamürre, acaba senin bir tevbe etmen ve Allah’a dönmen mümkün değil mi? Cennete girmene kefil olurum. Söz veririm.”. Bunun üzerine iblis şöyle dedi: Ya Resulullah, iş verilen hükme göre oldu. Kararı yazan kalem de kurudu. Kıyamete kadar olacak işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve halkı arasında bir gözde yapan beni de şakilerin efendisi kılan ve cehennem ehlinin hatibi eyleyen Allah’dır. Ve O bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Ve iblis cümlelerini şöyle 74

tamamladı: işte bu söylediklerim sana son ve bütün söylediklerimi de doğru söyledim.

sözümdür

Şeytanın Düşmanlığı Her müminin alimleri sevmesi, onlar ile düşüp kalkmayı huy edinmesi, gereken bilgileri onlara sorup öğrenmesi, nasihatlerini tutması, çirkin davranışlardan kaçınması ve şeytanı düşman bilmesi gerekir. Nitekim Allah Teala şöyle 75

buyuruyor: “Şeytan size düşmandır, siz de onu düşman tutun.” Yani Allah Teala’nın emrine uyarak şeytana karşı çıkın, yoksa Allah Teala’nın emirlerine karşı gelerek ona uymayın. Bütün tutumlarınızda, davranışlarınızda ve inançlarınızda samimiyetle ondan sakının. Yaptığınız her işte şuurlu olun. Çünkü onun içinize riya sokması çirkin davranışları gözünüzde süslemesi her zaman mümkündür. Ona karşı koyarkan Allah Teala’dan yardım dileyin. Abdulah İbni Mesud (R.A.) der ki: Bir gün Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize bir çizgi çizdi ve “İşte bu Allah’ın yoludur” dedi. Sonra onun sağından ve solundan birkaç çizgi daha çizdi ve şöyle dedi. “Bunların her biri de birer yan yoldur, her birinin üzerinde bu yan yollara sapmaya çağıran birer şeytan vardır.” Arkasından bize şu ayeti okudu: “Hiç şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur, hep birlikte bunu takip ediniz. Yan yollara sapmayınız ki, O’nun dosdoğru yolundan sizi ayırmasınlar. Allah bunları size kötülükten sakınasınız diye emretmektedir.” Ayeti okuduktan sonra Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize şeytanın yollarının çokluğu hakkında açıklama yaptı. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dedi: Beni İsrail zamanında bir rahip vardı. Şeytan bir genç kıza kasdederek onun gırtlağını sıkar hasta eder. Sonra da ailesine kızlarını rahibin tedavi edebileceğine inandırır. Ailesi de kızı rahibe götürür. Rahip önce kızı tedavi etmeye yanaşmaz. Fakat ailesinin ısrarlarına dayanamayarak kabul eder. Tedavi için kız rahibin yanında bulunduğu sırada şeytan hemen rahibe koşar, onu kızın ırzına geçmeye teşvik eder. Rahip bir müddet direnirse de sonunda şeytana yenilir ve hastasının ırzına geçer, genç kız gebe kalır. Bunun üzerine şeytan rahibe yeniden sokularak der ki, “kızın ailesi yakında gelir, durumu öğrenirler ise rezil olursun. En iyisi onu öldür, ailesi sorarlarsa kızınız öldü” dersin. Rahip şeytanın 76

teklifini kabul eder, genç kızı öldürerek gizlice gömer. Bu sırada şeytan yine boş durmaz. Hemen genç kızın ailesine koşar, “rahip kızınızı önce gebe bıraktı, sonra da öldürüp gizlice gömdü” diye olup biteni anlatıp kalplerine vesvese eder. Bunun üzerine kızın yakınları rahibe koşarlar, “kız nerede” diye sorarlar, rahip şeytanın öğrettiği cevabı verir, “öldü” der. (Durumu gelmeden önce şeytandan öğrenen kız yakınları) Rahibi yakalayıp götürürler, kızlarına karşılık onu öldürmeye karar verirler. Bu sırada şeytan hemen rahibe koşar, “kızın boğulmasına ben sebep oldum, onu sana getirmelerini tavsiye eden de benim. Şimdi de benim dediklerimi yaparsan seni onların ellerinden kurtarırım” der. Can korkusuna düşen rahip, “ne yapmamı istiyorsun?” diye sorar. Şeytan, “bana iki kere secde edeceksin” der. Çaresiz rahip şeytanın teklifini kabul ederek ona üstüste iki secde yapar, her şeyi istediği gibi sonuçlandıran şeytan ikinci secdeden başını kaldıran rahibe son sözlerini söyler, “seninle artık hiç bir ilgim yok” der ve kaybolur. Allah Teala bu kıssa hakkında şöyle buyuruyor: “Yahudileri savaşa kışkırtan münafıkların sözleri, tıpkı şeytanın tutumu gibidir. Hani şeytan insana önce “küfret” dermiş de insan küfredince ben senden uzağım. Çünkü ben alemlerin Rabbinden korkarım demişti.” Rivayete göre iblis bir gün imami Şafii’ye sorar, “ey imam! Beni dilediği gibi yaratan ve dilediği yolda kullanan sonra da dilerse cennete koyacak ve dilerse cehenneme gönderecek olan Allah Teala hakkında ne düşünüyorsun, tutumunda adil midir, yoksa zalim mi?” Şafii onun bu sözünü düşünür sonra şöyle cevap verir “behey herif! Eğer seni senin arzuna uyarak yarattı ise sana zulmetmiştir, yok eğer kendi muradına binaen seni var etti ise O yaptığından mesul değildir.” Şeytan aldığı cevabın karşısında öyle perişan oldu ki nerede ise yerin dibine geçecekdi. Fakat çok geçmeden kendisini toparlayarak Şafii’ye dedi ki: “Ey 77

imam! Ben bu soru ile yetmiş bin abidin zihnini bulandırarak onları kulluk divanından çıkardım.” Bilesin ki kalb bir kale gibidir. Şeytan da oraya girip onu ele geçirmek, onu fethetmek isteyen bir düşman. Kaleyi düşmana karşı savunmak için onun kapılarında, giriş yerlerinde ve gediklerinde nöbetçi bulundurmak gerekir. Bu nöbetçilik ve muhafızlık görevini kaleyi iyice tanımayanlar başaramaz. Kalbi şeytanın vesveselerine karşı korumak gereklidir. Bu görev her mükellefin omuzlarına yüklenmiş bir farzı ayndır. Şeytanın sızma yollarını bilmeksizin kalbi ona karşı savunmakta başarıya ulaşılamaz. Demek ki, onun sızma yollarını bilmek farz oluyor. Şeytanın kaleye benzettiğimiz kalbe girmek için kullanacağı yollar ve sızma yerleri kulun bir takım sıfatlarıdır. Bunlar çoktur. Bazıları şunlardır: 1. Öfke ve azgın istek: Öfke aklı ürkütüp kaçıran bir canavardır. Akıl zayıflayınca şeytanın ordusu hücuma geçer. İnsan öfkelendikce çocuğun topla oynadığı gibi şeytan onunla oynar. Anlatıldığına göre Allah Teala’nın velilerinden biri iblise “ademoğlunu nasıl yendiğini bana söyle” der. Şeytan da “öfke ve azgın arzuları kabardığı zaman onu ele alırım” diye cevab verir. 2. Kıskançlık ve ihtiras: İnsan bir şeye karşı ihtiras bağlayınca ihtirası, gözünü kör ve kulağını sağır eder. Böyle olunca da şeytana aradığı fırsat verilmiş olur. Aslında kötü ve çirkin de olsa, arzusuna vardıran her vasıta, hırslının gözüne güzel gelir. Rivayete göre Hz. Nuh (A.S.) Allah Teala’nın emrine uyarak her canlı türünden birer çift alarak gemiye bindiği zaman tanımadığı bir ihtiyarın geminin bir köşesine sindiğini görür, ona “gemiye niye girdin?” diye sorar. İhtiyar “adamlarının kalblerine sızmak için girdim, öylece kalbleri benim elimde kalırken senin 78

yanında sadece vücudları kalacak” diye cevap verir. Bu cevap üzerine ihtiyarın kimliğini teşhiste gecikmeyen Hz. Nuh (A.S.) “defol buradan, ey Allah’ın düşmanı, sen melun şeytandan başkası değilsin” diye onu kovmak ister. Bu sırada iblis, Hz. Nuh (A.S.)’a “ben insanları beş şey vasıtası ile helake sürüklerim, şimdi üçünü sana anlatacağım. Fakat geri kalan ikisini söylemem” der. O anda Allah Teala Hz. Nuh (A.S.)’a “sana ikisini söylesin, geriye kalan üç tanesi mühim değil” diye vahiy gönderir. Bunun üzerine Hz. Nuh (A.S.) şeytana “ikisini söyle yeter” der. Şeytan Hz. Nuh (A.S.)’a şu karşılığı verir, “o ikisi öyle vasıtalardır ki beni hiç yalancı çıkarmamışlardır, hiç bir zaman beni hedefimden geri bırakmamışlardır, insanları bunlar sayesinde mahvederim. Bunlar ihtiras ve kıskançlıktır. Kıskançlık yüzünden ben kendim lanetlenerek kovuldum. İhtirasa gelince bir ağacın meyvası dışında cennetteki her şey Adem (A.S.)’e mübah kılınmıştı, ihtirasını alevlendirerek onu yasak ağacın meyvasından yemeye ikna ettim.” 3. Oburluktur: İsterse yenen yemek sırf helal olsun. Çünkü oburluk nefsin aşırı isteklerini güçlendirir, aşırı arzular da şeytanın silahlarındandır. Rivayete göre bir gün iblis Hz.Yahya’ya (A.S.) görünür, elinde çeşitli maddelerden yapılmış bir yular tomarı vardır. Hz. Yahya (A.S.): “bu yularlar nedir” diye sorar. Şeytan “bunlar insanları yakalamaya yarayan çeşit çeşit arzulardır” diye cevap verir. Hz. Yahya (A.S.) şeytana: “içlerinde bana ait olanı var mı?” diye sorar. Şeytan der ki “galiba bir keresinde karnını tıkabasa doyurmuştun da seni böylelikle namazdan ve zikirden alakoymuştuk”. Hz.Yahya (A.S.): “başka bir şey var mı?” diye sorar. Şeytan “hayır” der. Bunun üzerine Hz. Yahya (A.S.): “bir daha karnımı tıkabasa doldurmamak, bundan sonra boynumun borcu olsun” der. 79

Şeytan da Hz. Yahya’ya “andolsun ki bundan sonra bende hiç bir müslümana nasihat etmeyeceğim” diye karşılık verir. 4. Bu huylardan biri de elbise, ev mobilya da süs düşkünlüğüdür: Şeytan insanın kalbinde süse düşkünlük olduğunu görünce, bu yoldan tohum atar ve tohumların yumurtlamasını sağlar. Şeytan böyle şeylere karşı zaafı olan kimseyi durmadan yeni evler yapmaya, yapıların duvar ve tavanlarını türlü türlü geleneklere göre süslemeye ve odalarını genişletmeye çağırır, çeşit çeşit kıyafetler ve binek hayvanları ile bezenmeye davet eder ve insanı ömrü boyunca bu çeşit arzuların esiri halinde tutar. Zaten bu yolda şeytan insanı bir kere kandırdıktan sonra ikinci bir sefer onu ele alması gerekmez, çünkü bu zaafların biri diğerini çeker, kulun ömrü doluncaya kadar bu yolda yürür. Nihayet günün birinde şeytanın yolunda ve doyumsuz arzuların emrinde iken ölüverir. Böyle kimselerin akibetinin kötü olmasından korkulur. Allah Teala hepimizi korusun. 5. Bu huylardan biri insanlara umut bağlamaktır: Sefvan İbni Selim (R.A.) der ki: “bir gün Abdullah İbni Hanzele’ye iblis görünür ve der ki: “ya İbni Hanzele! Sana bir şey öğretmek istiyorum.” İbni Hanzele “ihtiyacım yok” diye karşılık verir. Şeytan ona “bir dinle de bak, eğer yararlı ise kabul eder, değilse reddedersin Ey İbni Hanzele. Allah’dan başka hiç kimseden kesin ümid bağlayarak bir şey isteme. Kızınca ne hale düstüğünü gör, çünkü öfkelendiğin zaman seni kolayca ele geçiririm.” 6. Bu huylardan biri acelecilik ve sebatsızlıktır: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: “Acelecilik şeytandan ağır davranmak ise Allah’dandır”. Çünkü insan aceleye kapılınca, şeytan ona hiç ummadığı 80

taraftan kötülüğünü benimsetir. Rivayete göre Hz. İsa (A.S.) doğduğu zaman yandaşları derhal iblise koşup derler ki: “yeryüzünde bütün putların başı eğildi”. Şeytan onlara “olan oldu siz yerinizde kalın” diyerek hemen uçuşa geçer. Yeryüzünün altını üstüne getirir, putların boyun eğmesine sebep olan olayı öğrenemez. Sonunda Hz. İsa’nın (A.S.) doğduğunu tesbit eder, çevresini bütün meleklerin kuşattığını görür. Bunun üzerine hemen yandaşlarının yanına döner ve onlara şöyle der: “dün gece dünyaya bir peygamber geldi. Bu çocuk hariç hiç bir gebelik ve doğum hadisesi olmamıştır ki ben yanında bulunmayayım. Bu geceden sonra artık putlara tapılmaz bundan ümidinizi kesin. Bundan sonra ademoğullarına acelecilik ve densizlik yolu ile sokulmaya bakın.” 7. Bu huylardan biri para ve mal düşkünlüğüdür: Yiyecek içecek ile diğer zaruri ihtiyaçların ötesinde kalan bütün varlık, hayvanat şeytanın kaynağıdır. Sabit Bünanani (R.A.) der ki: Peygamberimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) peygamberlik görevi verildiği zaman iblis şeytanlarına şunu söyledi: “bir şey oldu, ama nedir bilmiyorum, gidin iyice ögrenin.” İblisin adamları her tarafı araştırdılar, fakat ne olduğunu öğrenemeyerek geri döndüler, “bir şey öğrenemedik” dediler. Bunun üzerine iblis “ben size şimdi haber getiririm” diyerek kayboldu. Bir müddet sonra çıkageldi ve adamlarına “Allah Teala Hz. Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) peygamber olarak görevlendirmiştir” dedi. Bundan sonra iblis adamlarını Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sahabelerine göndermeye başladı, fakat hepsi her seferinde eli boş ve hayal kırıklığı içinde dönüyorlardı. Dönüşte sözleri şunlar oluyordu, “hayatımızda bir gün böyle adamlarla karşılaşmadık. Tam yanlarına sokuluyoruz, namaza kalkıyorlar, böylece bütün gayretlerimiz boşa 81

çıkıyor”. Bu sözleri dinleyen iblis adamlarına şöyle dedi: “onları bir müddet kendi hallerine bırakın. Allah’ın izni ile yakında bütün dünyayı fethedeceklerdir, o zaman biz de onlardan istediklerimizi sızdırırız.” Rivayete göre Hz. İsa (A.S.) bir gün bir taş parçasını yastık edinerek yere yaslanır, bu sırada yanına gelen şeytan ona: “ya İsa! Galiba dünyadan hoşlanıyorsun” der. Bunun üzerine Hz. İsa (A.S.) taşı başının altından kaldırıp atar ve şeytana “dünya ile birlikte bu da senin olsun” der. 8. Bu huylardan biri de cimrilik ve yoksul düşme korkusudur: İnsanı fakirlere yardım etmekten, sadaka vermekten alakoyan, biriktirme ve varlık yığma hırsını kışkırtarak neticede acı azaba sürükleyen bu huydur. Pintiliğin afetlerinden biri mal biriktirmek için çarşı pazar dolaşmaktır. Zaten böyle yerler şeytanların cirit attıkları yerlerdir. 9. Bu huylardan biri taassub: Kendi görüşlerine körü körüne bağlanmak, karşı taraftakilere kin beslemek, onlara küçümseyen bakışlarla bakmaktır. Bu tutum cemiyetin hem iyilerini ve hem de kötülerini birlikte helake sürükler. Hasan Basri der ki: duyduğumuza göre iblis şöyle demiş: “Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetini ayartarak bazı günahlara soktum, fakat Allah’dan af dileyip kusurlarını bağışlatarak belimi kırdılar. Fakat ben onlara öyle günahlar işletiyorum ki, onlar için Allah’dan af dilemezler. Bunlar boş arzu ve heveslere kapılarak burunlarının doğrusuna gitmeye dayanır.” Şeytan doğru söylüyor. Böyleleri, saplantıları yüzünden günahlara sürüklendiklerini bilmezler ki tevbe etsinler. Bunlardan biri Müslümanlara sui zanda bulunmaktır. Bundan hatta kötüleri itham etmekten bile kaçınmak gerekir. Herkesin kusurunu 82

okuyarak onun bunun hakkında kötü düşünceleri ileri süren kimse gördün mü bilesin ki, onun içi pistir ve kendi iç pisliği dışına sızmaktadır. Şu halde insan şeytanın içeri girmesini önlemek için kalbinin bu kapılarını kapatmalı. Bunlara karşılık Allah’ı zikretmesine yardımcı olmalıdır. Anlatıldığına göre adı Zekeriyya olan bir zahid şiddetli bir hastalığa yakalanır ölmek üzeredir. Son zamanlarında bir arkadaşı başına gelir ve ona “La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah” demeyi telkin eder. Fakat zahid bu telkini yüzünü ekşiterek reddeder. Arkadaşı ikinci sefer telkin eder, zahid yine yüzünü çevirir, arkadaşının üçüncü telkinini ise “hayır söylemiyorum” diye sözlü olarak reddeder. Arkasından bayılır. Başı arkadaşının dizleri üzerine düşer, bir müddet böyle kalır. Arkasından biraz açılır ve gözlerini açınca “bana bir şey dediniz mi?” diye sorar, ona “evet sana üç kere Kelimei şehadet getirmeni telkin ettik. İki keresinde yüzünü döndün, üçüncüsünde de, “söylemiyorum” diye cevap verdin” derler. Zahid onlara durumu şöyle açıklar: “Bana iblis geldi, elinde bir bardak su vardı. Sağımda durdu, bardağı sallayarak “su ister misin?” dedi, “tabii” dedim. Bunun üzerine “İsa Allah’ın oğludur” dedi, o yüzden yüzümü öbür tarafa çevirdim. Sonra ayak uçlarımdan yana bana sokuldu, aynı sözü söyledi, ona yine yüzümü döndüm. Üçüncü defa bana aynı cümleyi tekrar ettirmek isteyince “hayır söylemiyorum” diye cevap verdim. İşte o zaman su dolu bardağı hırsından yere çaldı ve ortalıktan kayboldu. İşte ben şeytanı reddettim, yoksa sizin telkininizi değil. Şimdi söylüyorum: “Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluh”. Rivayete göre Ömer Bin Abdülaziz der ki: “Salihlerden biri şeytanın insanoğlunun kalbinin neresinde olduğunu kendisine göstermesini Allah’dan ister. Bunun üzerine rüyada içi dışından görünen yarı şeffaf bir insan vücudu 83

görür. Adamın başı omuz ile kulağı arasındaki boşlukta ve sol omuzu üzerinde kurbağa şekline girmiş olarak şeytanı görür. Uzun ince bir hortumu vardır. Onu adamın omuzundan kalbine uzatmıştır, bu yoldan oraya vesvese akıtmaktadır. Fakat adam Allah’ın adını andığı zaman kurbağa kılığına girmiş olan şeytan görünmez oluyor.” Allah’ım lanetlik şeytanı ve kıskançların dilini üzerimize musallat eyleme. Peygamberlerinin sonuncusu olan Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hürmetine sana zikir ve şükürde bulunmamıza yardım buyur.

Sevabı Çok Olan İbadetler Öğle namazının son sünneti: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim öğlenin farzından önce dört sonra dört rekat (son sünneti iki rekat yerine dört rekat kılarsa) sünneti kılmaya devam ederse Allah Teala onu cehenneme haram kılar (cehenneme sokmaz). Evvabin namazı: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim akşam namazından sonra çirkin bir söz söylemeden altı rekat namaz kılarsa bunların sevabı on iki senelik nafile ibadetin sevabına eşit olur. 84

Yatsı namazının son sünneti: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Yatsıdan sonra (yatsının farzından sonra) kılınan dört rekat namaz (yatsının son sünneti iki rekat yerine dört rekat kılınırsa) kadir gecesi kılınan dört rekat namazın sevabına eşittir. Abdestli olarak yatmak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Bir kimse abdestli olarak yatarsa geceyi bir rahmet meleği ile geçirir. O kişi uyanır uyanmaz melek: “Allah’ım! Falan kulunu bağışla çünkü o geceyi abdestli geçirdi” diye dua eder. Gece namazı: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Gece namazına devam ediniz, çünkü sizden evvelki salih kulların adetidir, Rabbinize yakın olmaya vesile olur. Günahlara keffaret olup günahlardan korur. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Ramazandan sonra oruçların en faziletlisi Allah’ın Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farzlardan sonra en faziletli namaz da gece namazıdır. İşrak namazı: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Sabah namazını cemaatle kılıp da güneş doğuncaya kadar Allah’ı zikrederek oturduktan bir zaman sonra iki rekat namaz kılan kimseye Hacc ve Umre sevabı gibi sevap vardır; tam bir Hacc, tam bir Umre sevabı vardır. Kuşluk namazı: 85

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Cennette “Duha” denen bir kapı vardır. Kıyamet koptuğu gün bir melek: “Nerede kuşluk namazına devam edenler? Bu kapı sizin kapınız. Allah’ın rahmetiyle bu kapıdan girin” diye ilan eder. Tesbih namazı: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) amcasına şöyle dedi: Ey amcacığım! Sana kıymetli bir bağış yapacağım, hediye vereceğim. On türlü günahı sildiren bir ibadet öğreteceğim. Sen bunu yaptığında Allah Teala ilk ve son günahlarını, eskisini, yenisini, yanılarak ve kasden yapılanını, büyüğünü küçüğünü, gizli ve aşikar yapılanlarını bağışlar. Tesbih namazını kılabilirsen hergün kıl. Hergün kılamazsan haftada bir defa kıl, bunu da yapamazsan her ayda bir defa kıl, bunu da yapamazsan senede bir kere kıl, buna da gücün yetmezse (hiç olmazsa) ömründe bir defa olsun kıl. Tevbe namazı: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Bir kul günaha girer sonra kalkar abdest alır sonra namaz kılar sonra Allah’tan bağışlanmasını dilerse Allah Teala onu mutlaka bağışlar. Abdesten sonra iki rekat namaz kılmak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim abdesti güzelce alır sonra hatasız iki rekat namaz kılarsa geçmiş günahları bağışlanır. Tahiyyetül mescid namazı: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Sizden bir kimse mescide girdiği vakitte 86

oturmadan evvel (tahiyyetül mescid olarak) iki rekat namaz kılsın. Cemaatle namaz kılmak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Cemaatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir. Sarıkla namaz kılmak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Sarık ile kılınan iki rekat namaz sarıksız kılınan yetmiş rekat namazdan daha faziletlidir. Oruç: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim Allah Teala yolunda bir gün oruç tutarsa (nafile oruç) şüphesiz ki Allah Teala bu bir gün sebebiyle yüzünü cehennemden yetmiş yıllık mesafeye uzaklaştırır. Şevval ayında altı gün oruç tutmak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim Ramazan orucunu tutup sonra Şevval ayında da altı gün oruç tutarsa bütün sene oruç tutmuş gibi olur. Arefe günü oruç tutmak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim arafe günü oruç tutarsa önündeki sene ile daha sonra gelecek senenin günahları bağışlanır. Muharrem ayında oruç tutmak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim Muharrem ayında bir gün oruç tutarsa her bir günü için otuz gün sevabı yazılır. 87

Aşure günü oruç tutmak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Aşure günü oruç tutanın bir senelik günahı bağışlanır. Her aydan üçgün oruç tutmak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Her ayda üçgün oruç tutmak bütün seneyi oruçla geçirmek gibidir. Ramazan ve Kurban bayramı gecelerini ihya etmek: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim Ramazan ve Kurban bayramı gecelerini sadece Allah’tan sevap almayı umarak ibadet ve taatle geçirirse kalplerin öleceği gün onun kalbi ölmez.

Kurban kesmek: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim gönül hoşnutluğu ile mükafatını Allah’tan umarak kurban keserse bu kendisini cehennem ateşinden korur. Borç vermek: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: İsra (miraç) gecesi cennetin kapısı üzerinde: “Sadakanın sevabı on mislidir borç vermenin sevabı ise on sekiz mislidir” yazılı olduğunu gördüm. Ayetel Kürsi’yi okumanın fazileti: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Bakara suresi içerisinde bir ayet vardır ki o 88

Kur’an ayetlerinin reisidir. O bir evde okunduğunda içeride şeytan varsa mutlaka çıkar. Bu Ayetel Kürsi’dir. Mülk (Tebareke) suresini okumak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Mülk suresini her gece kim okursa Allah Teala bu sebeble ondan kabir azabını kaldırır. İza zülzilet suresini okumak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “İza zülzilet” Kur’an’ın yarısına denktir. “Kul huvellahu ehad” üçte birine denktir ve ”Kul ya eyyühel kafirun” da dörtte birine denktir. İhlas suresini okumak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Her farz namazın arkasından on kere ihlas suresini okuyanlar cennetin dilediği kapısından girer. Duhan suresini okumak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim geceleyin Duhan suresini okursa kendisi için sabaha kadar yetmişbin melek istiğfar eder. Yasin suresini okumak: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Kim geceleyin Yasin suresini okursa bağışlanmış olarak sabahlar. La ilahe illallah demenin fazileti: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Gündüz veya gecenin bir anında La ilahe illallah diyen herhangi bir kimsenin amel defterindeki kötülükler giderilir, nihayet yerine benzeri iyilikler yazılır. 89

Zikirlerin faziletleri: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “La ilahe illallah” diyen cennete girer veya cenneti hak eder. Yüz defa “Sübhanellahi ve bihamdihi” diyene Allah Teala yüz yirmi dört bin sevap yazar. Kim “Sübhanellahil azim ve bihamdihi” derse onun için cennette bir hurma dikilir. Kim günde yüz defa “Sübhanellahi ve bihamdihi” derse günahları denizin köpüğü kadar da olsa bağışlanır. Kim “Subhanellahi velhamdülillahi ve la ilahe illallahu vallahu ekber” derse bu zikirlerin her birinden dolayı kendisi için cennette bir ağaç dikilir. Kim yüz defa “La ilahe illallah” yüz defa “Sübhanellah” ve yüz defa “Allahu ekber” derse bu kendisi için hurriyetine kavuşturduğu on köle ve kurban olarak kestiği altı deveden daha hayırlıdır. Yeryüzünde her kim “La ilahe illallahu vallahu ekber ve la havle ve la kuvvete illa billah” derse bu günahlarını deniz köpüğü kadar da olsa yok eder. Kim “La havle ve la kuvvete illa billah” derse bu en kolayı keder olan doksan dokuz derde deva olur. Herhangi bir kul yüz defa “La ilahe illallah” derse Allah Teala kıyamet gününde onu yüzü ayın ondördü gibi olarak diriltir. Ve o gün onun amelinden daha faziletli hiç bir kimsenin ameli Allah’a yükseltilmez. Ancak onun söylediğinin benzerini veya daha fazlasını söyleyen hariç. Bir kimse sabah namazının sonunda dizleri üzere oturarak hiçbir kimse ile konuşmadan “La ilahe illallah vahdehu la şerike lehü lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve yumit ve hüve ala külli şeyin kadir” diye on kez tekrarlarsa Hakk Teala o kişiye on iyilik yazdığı gibi on kötü amelini de silmiş olur, ayrıca da o kişiyi on basamak yükseltmiş olur, o kişi o gününde her türlü mekruhattan ve şeytanın şerrinden korunur ve o gün şirkten gayrı yapacağı herhangi bir günahla muaheze olunmaz. Sabah namazını kılınca konuşmadan yedi kez “Ey 90

Allah’ım! Beni ateşinden koru” diye dua et. Zira o gün içinde ölürsen Hakk Teala sana ateşten korunma beraatini yazar. Akşam namazını kılıp konuşmadan yedi kez “Ey Allah’ım! Beni ateşten koru” diye dua et. O gece öldüğün takdirde Allah Teala sana ateşten korunma beraati yazar. Her kim akşam namazından sonra on kere “La ilahe illallah vahdehu la şerike lehü lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve yumit ve hüve ala kulli şeyin kadir” derse Allah Teala melaikeden silahlı koruyucular göndererek o kişiyi şeytanın şerrinden sabah oluncaya kadar korurlar. Ayrıca Allah Teala o kişiye on iyi amel yazdığı gibi helak edici on kötü amelini de silmiş olur. Hz. Peygamber’e salat ve selam getirmek: Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Her kim bana bir defa salavat getirirse Allah Teala ona on sevap yazar, on günahını yok eder ve bu sebeple derecesini on kat yükseltir ve ona on köle azad etmenin sevabına denk sevap verilir.

91

Sünnetler Bir kimse Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) uymak, söz ve fiil gibi sünnetlerini işlemek, onun dediklerini yapmak ve yasakladıklarından kaçmak ve her halinde Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ne yapıyorsa o şekilde hareket ediyorsa işte bu kişi gerçekten Hz. Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) seviyordur. Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetlerine uymayan kişinin ben Hz. Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) seviyorum demesi hakiki manadaki sevgi değildir. Eğer gerçekten sevseydi üzerinde Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetinden alamet olurdu. Allah Teala buyurdu: “Ey Muhammed! De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın Allah bağışlıyandır, merhamet edendir.” Bu ayeti kerimeden anlaşıldığına göre Allah Teala’nın bizi sevmesi için yine Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetlerine uymamız gerekmektedir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Bir kimse ümmetim bozulduğu zamanlarda sünnetime sarılırsa yüz şehit sevabı alır”. Allah Teala hepimizi sünneti seniyeye sarılanlardan eylesin. Sahabelerde Sünnete İttiba: Ömer (R.A.) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yaptıklarını sebebini araştırmaksızın aynen yapardı. O Haceri Esved hakkında; “Çok iyi biliyorum ki sen bir taşsın, senin ne zararın olur, ne faydan. Eğer Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) seni öpüp selamladığını görmeseydim bunu yapmazdım.” 92

Osman (R.A.) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayatta iken O’na hizmet ve bağlılıkta nasıl hassas idiyse, vefatından sonra da sünnetine ittibada da o ölçüde titiz ve gayretli olmuştur. Günlük işlerinde de Rasulullah’ı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisine örnek almıştır. Bir defasında Mescidi Nebevinin ikinci kapısında oturup, kesilmiş hayvanın bir kürek kemiğini getirip yemiş, sonra kalkıp namaz kılmış ve şöyle buyurmuştur; “Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) oturduğu yerde oturdum, Onun yediğinden yedim ve Onun yaptığı gibi yaptım.” Ali (R.A.) da bir konuda sünnet varsa bu hususta onunla amel edip kıyası terk yoluna gitmiştir. Mesela; “Eğer din rey ile olsaydı ben mestin üstündense altını meshetmenin daha uygun olacağını düşünürdüm. Fakat Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mestin üstüne meshettiğini bizzat gördüm.” Diyerek sünnet karşısında kendi görüşünü terk etmiştir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Cuma günü minbere çıktığında cemaate; “oturun” buyurur. Bu hitabı henüz yolda iken işiten Abdullah Bin Mesud (R.A.) bulunduğu yere oturuverir. Bunu öğrenen Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ona; “Allah Teala senin itaatini artırsın” diye dua etmiştir. Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisine; “Köleleriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları ellerinizin altına vermiştir. Kimin elinin altında böyle bir kardeşi varsa ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin, gücünün yetmediği işi ona yüklemesin” şeklindeki tavsiyelerine Ebu Zerr (R.A.) harfiyen uymak için sahip olduğu iki parça kumaşını hizmetcisiyle paylaşmış, ona ayrı bir kumaş satın almamıştır. Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) verdiği beyat esaslarından biri de insanlardan bir şey istememek idi. Bu 93

şekilde beyat alan sahabiler binekleri üzerinde kırbaçları bile düşse kimseden istemiyor, inip kendileri alıyorlardı. Seleme Bin Ekva (R.A.) sırf Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) orada namaz kıldı diye sürekli belli bir yerde namaz kılmıştır. Itban Bin Malik (R.A.) bir özrü sebebiyle cemaate gelemez olunca Rasulullah’dan (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisi için evinde bir namaz yeri tayin etmesini istemiş, orada namaz kılmasını taleb ederek Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kıldığı yerde kılmayı arzu etmiştir. İbni Ömer (R.A.) Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Kabe içerisinde nerede namaz kıldığını Bilal (R.A.)’den öğrenmiş ve orada namaz kılmıştır. İbni Ömer (R.A.) Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ZuTuva denilen yerde geceleyip, sabah olunca namazını kıldığını, guslettiğini ve Seniyyetül Ulyadan Mekkeye girdiğini haber vermiş, kendisi de böyle yapmıştır. İbni Ömer (R.A.) Mekke ile Medine arasında Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gölgelendiği ağaca gidip onu sulamıştır. İbni Ömer (R.A.) Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) öyle yaptığını gördüğü için yakasının düğmeleri çözük vaziyette namaz kılardı. Cabir Bin Abdullah ikinci bir giysisi olduğu halde sünnete uymak için tek bir giysi ile namaz kılardı. Enes Bin Malik (R.A.) sırf Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) seviyor diye kabak yemeğine iştah duymaya başlamıştır. Meymune (R.A.) Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yemediği yemeği yememiş ve “ben ancak Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yediğini yerim” buyurmuştur. 94

İbni Ömer (R.A.) Mekke yolunda devesinin başından tutup çevirmiş ve “Belki devemin ayakları Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) devesinin ayak izlerine basar” demiştir. Sünnetin zıddı heva ve bidattir. Sahabenin sünnete ittibada gösterdikleri titizlik ile ilgili rivayetler çok daha fazladır. Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her fiilini taklid hakkında bazıları edebsiz lakırdılar etmektedir. Halbuki Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tavır ve davranışlarına benzeme gayreti, O’na karşı muhabbeti artırır, O’na benzemenin bereketine nail olmaya vesile olur. Çeşitli insanların bazı meşhurlara duydukları muhabbetten dolayı aynen onların davranışlarını taklid etmeleri görülmekte iken, alemlere rahmet olarak gönderilen Allah’ın Habibi Rasulullah’ı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Müslümanların her hususta örnek almaları gerekmez mi? Sünnetler: -Baliğ olan kızın evlendirilmesinde acele etmek. -Evlenmek istediği kadını, kızı nikahdan önce görmek, evlendiklerini duyurmak, evlenen kişi veya vekilinin Allah’a hamdü sena, Resulüne salatu selam etmesi, Kur’an’ı Kerim okuması sünnettir. Sonra mehiri belirtip nikah kıyılır. Bereket için gelinin başına şeker veya badem serpilmesi ve hazır olanların bunları toplayıp almaları ve damadın ayaklarını yıkayıp suyunu bereket için odanın köşelerine serpmesi sünnettir. -Evlenirken dindar kadını seçmek. -Evlenirken yakın akraba (hala kızı, amca kızı, teyze kızı gibi) değil de akraba olmayan kişilerle evlenmek. -Evlenmek, düğünün ilk gününde yemek vermek sünnettir. -Evlenildiği gün gerdeğe girince iki rekat namaz kılmak. 95

-Karısıyla cima etmeden önce oynaşmak, konuşup şakalaşmak, elleşmek. -Müddeti geldiği zaman borcun ödenmesinde acele etmek. -Borçluya alacağı için müsade (zamanı uzatmak) göstermek. -Borçlanmalarda borç miktarını yazıyla yazmak. -Günahları için tevbe etmede acele etmek. -Az gülmek, gülünce kahkaha ile değil tebessüm ederek gülmek. -Çoğu zaman susmak, tefekkür etmek, ihtiyaç olunca konuşmak. -Tane tane orta bir ses tonuyla konuşmak. Çok mühim şeyleri üç defa tekrar etmek. -Doğru sözle şaka yapmak. -Boş (malayani) işler ile uğraşmamak. -Esnerken ağzı el ile kapatmak. -Muhayyer kılındığı (serbest kaldığı) iki iş arasında günah olmadıkca, bu iki işten en kolay olanını seçmek. -Hastayı ziyaret etmek, iyi olacaksın düzeleceksin demek. -Hastaya şifa bulması için dua etmek. -Baygın olan hastaları, şuurlarını kaybetmiş oldukları halde ziyarete gitmek. -Ehli ve yakınlarına hastanın halinden sorulması. -Hasta ziyaret ederken az oturmak. -Hasta ve yaşlıları ziyaret etmek. -Hastalık halinde önceden yapmış olduğu günahlarına tevbe etmesi. -Hasta yoklamakta sünnet olan gün aşırı veya iki günde bir gitmektir. -Hastadan dua istemek. -Feryad ve şikayet etmeden hastanın hafif hafif inlemesi. -Misafir geldiği zaman yemek yedirmekte acele etmek. -Misafirliğe giderken tatlı götürmek. -Misafirlikte kalma süresini üç gün yapmak. 96

-Misafirlere hoşaf suyu ikram etmek. -Misafire sofraya gelmesi için üç defaya kadar ısrar etmek. -Misafiri kapıya kadar uğurlamak. -Misafirliğe gittiğinde kapıyı üç kez çalmak. -Misafirin elinden tutup, güler yüzle yüzüne bakarak evine sokmak, ev sahibi misafirle beraber sofraya oturmuş ise önce kendisinin elini uzatıp yemeğe başlaması ve sonunda da herkesten sonra yemekten el çekmesi, yemek yedikten sonra misafirin evsahibine “evinizde oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyi insanlar yesin, melekler sizi rahmetle ziyaret etsin” diye dua etmesi sünnettir. -Misafir ile ev sahibi evden çıkarken önce misafirin sonra ev sahibinin evden çıkması sünnettir. -Sabah namazının sünnetinin birinci rekatında “Kafirun” ve ikinci rekatında “İhlas” surelerini okumak ve bu iki rekatı sabahın ilk vaktinde evde kılmak. -Sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra sağ tarafına yatmak. -Sabah ve akşam Haşr süresinin 21-24.ncü ayetlerini okumak. -Doğan çocuklar için akika kurbanı kesmek. -Çocukları sevmek ve şefkat göstererek omuzda taşımak. -Şefkat ve merhamet duyguları ile çocukları yanaklarından ve sair yerlerinden öpmek. -Çocuğu kucaklamak. -Çocuğun başını okşamak. -Çocuğun yanağını okşamak. -Çocuklara güzel isim vermek. -Çocuklarla latife etmek. -Güneş battıktan sonra her tarafa dağılan şeytanlara karşı karanlık bitinceye kadar çocukların eve toplanması. -Çocuğun sağ kulağına Ali İmran suresinin 36.ncı ayetini okumak. 97

-Çocuğun doğumunun yedinci günü saçlarının kesilmesi ve bu günde ona isim verilmesi ve kesilen saçların ağırlığınca altın ve gümüş sadaka vermek. -Kapıya gelen çocuğa bir şey vermek. -Yemekten sonra parmakları yalamak. Önce orta parmağı sonra şehadet parmağını sonra da baş parmağı yalamak. -Sahur yemeği yemek. -Ziyarete gidilen bir arkadaşın evinde yemek yemek. -Yemek esnasında haram olmayan bir şeyi konuşmak. -Elden yere düşen lokmayı (pis olmazsa) yemek. -Arkadaşlarıyla yemek yerken yemeği uzatmak. (Onlar doyana kadar.) -Güzel lokmaları arkadaşlarına vermek. -Yemek sahibine dua etmek. -Meyvenin çekirdeğini sol elle çıkarmak. -Yemek yerken başkalarının yediğine bakmamak. -Zeytinyağı yemek. -Eti ağıza yaklaştırıp dişleriyle kopararak yemek. -Yemeği birarada yemek. -Sofraya oturmadan ve kalkınca ellerimizi yıkamak, soframızda yeşillik ve sirke bulundurmak, tabağımızı sıyırmak, sofradaki kırıntıyı sağ elimizin işaret parmağı ile toplamak, sofraya acıkınca oturup doymadan kalkmak, yemekte mideyi üçe bölüp, bir kısmını yemek, bir kısmını su ve üçte birini de nefes alması için bırakmak, tabağa az yemek koydurtup artık bırakmamak, yemeğe tuz ile başlayıp tuz ile bitirmek, sofraya büyüklerden önce oturmamak, aç gözlülük yapmamak, bir şey yerken üç parmakla yemek, sirke yemek sünnettir. -Yemekten sonra kürdan kullanmak. -Süt içtikten sonra ağzı çalkalamak, yemekten sonra ellerin aralarını ve ağızı yıkamak sünnetttir. -Yemek yedirmek, yemekten önce meyva yemek sünnettir. 98

-Hamdele (Elhamdülillah demek) duadan önce ve yemekten sonra sünnettir. -Üzümü ekmek ile yemek, salatalığı tuzla yemek, cevizi hurma ile yemek, arpa ekmeği yemek sünnettir. -Yemeği yerde yemek. -Üzümü tek tek yemek, taze hurmayı kuru hurma ile yemek, kuru üzümü yaş üzüm ile, taze cevizi ve bademi kuruları ile yemek sünnettir. -Yemeğe başlarken besmeleyi yüksek sesle söylemek. -Kişinin yemeği önünden yemesi. -Yemeği iki öğün yapmak. -Yemeğe doğru biraz eğilmek. -Önüne konan yemeği bitirmek. -Yemek yerken diz üzerine veya sağ ayağı dikip sol ayak üzerine oturmak, lokmaları küçük yapmak, kimsenin lokmasına bakmamak, yemeğin bitiminde Allah’a hamd etmek yemeğin sünnetlerindendir. -Suyu emerek içmek. -Zemzem suyunu ayakta içmek. -Zemzem suyunu bol bol içmek. -Abdest aldıktan sonra ibrikten geri kalan suyu ayakta içmek. -Abdest alırken fazla su harcamamak. -Evdeki boş su kaplarını doldurmak. -Su isteyen kişi sudan başkasına verecekse sağ tarafından başlaması. -Bir toplulukta su dağıtırken bardak sağ elde ve sağ taraftan dolaştırmak. -Suyu üç yudumda içmek. -Suyu oturarak içmek. -Hediye vermek. -Hediyeyi kabul etmek. -Hediye getirene bir şey hediye etmek. 99

-Yolculuktan gelenin çoluk çocuğuna, akrabasına yiyecek ve benzeri bir şey hediye getirmesi. -Sağ yanı üzerine kıbleye karşı yatmak. -Yatarken kapıyı kilitlemek ve ışığı söndürmek. -Yatarken abdest alıp abdestli yatmak. -Yatarken ve uyanıldığı zaman misvak kullanmak. -Yatarken hiçbir müslüman hakkında kin gütmemek. -Yatıp uyurken Müminun suresinin 97 ve 98.nci ayetlerini okumak sünnettir. -Hayızlı kadınla aynı yatakta yatmak, beraber yemek ve içmek. -Yatağın yumuşak olmaması. -Kapların üstünü örtmek. -Sakal bırakmak. -Sakalın uzunluğunun bir kabza miktarı olması. -Sakalı taramak. -Burundaki pisliği atarken soldan başlamak. -Bir adam oturmak istediği zaman ayakkabılarını çıkarıp yan tarafına bırakması. -Herşeyi giyerken sağdan çıkarırken soldan çıkarmak. -Tuvalete veya banyoya sol ayakla girip sağ ayakla çıkmak. -Evlerimize, camilerimize sağ ayağımızla girip sol ayağımızla çıkmak. -Alışverişte pazarlık yapmak. -Namazda safları düzgün ve sımsıkı yapmak. -Cemaatle namaz kılmak. -Cemaatle namaz kılarken saflardaki boş yerleri doldurmak. Safların sağ tarafında durmak. -Gusul abdestinden sonra iki rekat namaz kılmak. -Abdest aldıktan sonra iki rekat namaz kılmak. -Akşam namazını kılmakta acele etmek. -Yolculuk esnasında konaklanan yerde iki rekat namaz kılmak. 100

-Erkeklerin namaz kılarken ayaklarına çorap giymeleri sünnettir. -Oruçlu bir kişinin başka bir oruçluyu kendi ile beraber iftar ettirmesi. -İftarda acele etmek. -Orucu hurma veya su ile açmak. -Sahuru imsaka yakın vakte kadar tehir etmek. -Ramazanda fazla cömertlik göstermek. -Ramazanda Kur’an’ı Kerim’i hatim etmek. -Ramazanın son on gününde itikaf etmek. -Öğle uykusu uyumak, gülsuyu kullanmak, koku sürmek. -Kişinin vasiyetini yazarak yanında bulundurması. -Dua ederken elleri kaldırmak, dua bitince de avuçlarını yüze sürmek. -Dua isteyen birine dua etmek. -Rüzgar estiği zaman dua etmek. -Tuvalete girerken ve çıkarken dua okumak. -Tuvalette oturarak işemek. -Ezan okunduktan sonra ezan duasını okumak. -Abdeste ve yemeğe başlarken ve her mühim işin başında besmele çekmek. -Öfkelenen insanın ayakta ise oturması, oturuyorsa uzanması bununla da sakin olmuyorsa soğuk su ile abdest alması sünnettir. -Abdestten sonra havlu gibi şeylerle kurulanmak. -Aksıranın aksırma sonunda “Elhamdülillah” demesi ve yanında işiteninde “Yerhamuke Allah” demesi. -İstişare etmek (bir işi yapıp yapmamak hususunda güvenilir kimseye başvurup ona danışmak). -İbadet esnasında en güzel ve temiz elbiseyi giymek. -Bir topluluğa katılacak kişilerin yıkanması, güzel elbiseler giymesi ve koku sürünmesi. -Din kardeşleri ile görüşmek için hazırlanmak onlar için süslenmek, en temiz ve güzel elbisesini giymek. 101

-Şalvar giymek, yamalı ve sert kalın elbiseler giymek, yün ve kıldan yapılan elbiseleri giymek, yeşil giymek, elbiseyi kirlenince yıkamak sünnettir. -Elbiseyi çıkardıktan sonra katlayıp koymak. -Şalvarı oturarak giymek. -Mescidde en güzel ve en temiz elbiseleri giymek. -Cuma günü beyaz elbise giymek. -Cuma günü Kehf suresini okumak. -Cuma günü çok salavat getirmek. -Cuma günü tırnak kesmek. -Her Cuma sadaka vermek. -Cuma günü boy abdestti almak. -Cuma ve bayram günlerinde, özel ziyaretcilerini kabulleri sırasında en temiz ve en güzel elbiseleri giymek. -Bayram günü iyali (ailesi) üzere rızk ve elbise vesaire ile genişletmek. -Bayram gecelerini ibadetle geçirmek. -Bayram namazına gitmeyi uzun yoldan, dönüşü kısa yoldan yapmak. -Vadedilen şeyi yerine getirmek. -Yolda yürürken konuşmamak. -Yolda giderken ayağımıza takılabilecek veya ona benzer şeyleri kenara çekmek. -Yolcuyu uğurlamak. -Yolculuk esnasında su kabı bulundurmak. -Seferde yolculuk yaptığı arkadaşlarına hizmet etmek. -Her yüksek yerde çok tekbir okumak, yani “Allahu Ekber kebiren” demek yolculuğun sünnetlerindendir. -Yolculuk için yanına yiyecek almak. -Sefere çıkarken din kardeşleri ile vedalaşmak. -Seferde üç kişi olduğu zaman birisini reis seçmek. -Seferden döneni kucaklamak. -Büyüklerin küçükleri dolaşması (ziyaret etmesi) ve tevazu göstermeleri. 102

-Banyo ve tuvalete tükürmemek. -Misvak kullanmak. -Kullandıktan sonra misvağı yıkamak. -Ayakkabılarımızı giyerken ters çevirip giymek. -Ölünün techizinde acele etmek. -Ölünün karnı üzerine bir şey koymak. (Şişmesin diye) -Ölüm sekeratında olan kimseye su vermek. -Ölüm sekeratında olan kimsenin yanında Yasin okumak. -Ölü ehline taziyede bulunmak. Definden önce veya sonra. -Ruhunu teslim ettiği zaman ölünün hemen yüzünü örtmek, gözlerini kapamak ve çenesini bağlamak, cenazeyi en yakınının yıkaması, cenaze sahibinin “La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim”i çok söylemesi, cenaze namazı kılmaya gitmek, cenazenin arkasından gitmek, cenazeyi götürmede acele etmek, mevta defin edilmeden önce dönmemek, definden önce cenazenin kabir üzerine konulduğu zaman oturmak, cenazeyi kıbleye karşı çevirmek ve kabre koyanın “Bismillahi ve ala milleti resulullahi” demesi, cenaze sahibinin birinci gece geçmeden elinden geldiğince bir şey tasadduk etmesi, defnedildikten sonra ölüye dua ve istiğfar etmek sünnettir. -Ölüyü övmek ve onu hayır dua ile hep iyilikle anmak. -Ölümü çok hatırlamak. -Ölmekte olana şehadet kelimesini telkin etmek. -Yakınların, arkadaşların, Salih kişilerin ölümlerinin duyurulması. -Din kardeşinin veya başkasının ölüm haberini işitince “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” demek. -Cenaze evine üç gün yemek götürmek. -Mezarları ziyaret etmek. -Mezar başında ziyaretcinin önünün ölüye arkasının kıbleye doğru olması. -Kefen rengi beyaz olmak. 103

-Cenaze geçerken iyi kimse için ona dua etmek ve onu hayırla anmak. -Kabrin üzerine küçük taşları dizmek, başucuna yüksek taş dikilmesi, ayak ucuna bir taş dikmek, kabri yerden bir karış kadar yüksek yapmak. -Mezar başlarını okumamak. -Kabristanda bulunan ölülere selem vermek. -Hergün yüz defa estağfirullah demek. -Konuşurken göz bebeğinin içine bakarak konuşmak. -İlk verilen sözün tutulması. -Selam vermek. -Bir meclise girerken ve ayrılırken selam vermek. -Başka birinden selam getiren kişiye “Aleyke ve aleyhisselam” demek. -Bir yere girmek için izin isteyen kimseye “sen kimsin” denildiği zaman bilinen ismini söylemek. -Kıbleye karşı oturmak. -Bağdaş kurarak oturmak. -Ezan okunurken hiçbir şey yapmadan oturmak. -Ezanı sesin daha uzaklara gitmesi için yüksek yerde okumak. -Bıyıkları kısaltmak. -Başı tarayıp temizlemek. -Tırnak kesmek. -Tırnak altı kirlerini temizlemek. -Koltuk altlarını yolmak. -Kasıkları tıraş etmek. -Baştaki saçı tamamen tıraş etmek. -Sünnet olmak. -Herşeye besmele ile başlamak. -Her gece göze sürme çekmek. -Allah Teala rızasını gözeterek mümin kardeşini ziyaret etmek. -Davete icabet etmek. 104

-Toplum içinde yanımızdaki ile fısıldaşmamak. -Birisi seslendiğinde seslenene doğru tüm vücudu ile dönmek. -Tane tane konuşmak. Anlaşılmadığı zaman üç sefer tekrarlamak. -Konuşan sözünü bitirmeden, dinlediği üzerinde konuşmamak ve sormamak sünnettir. -İnsanlarla iyi geçinmek. -İnsanlara nasihat ve şefkat ile davranmak. -İnsanların elinde olandan ümidini kesmek. -Dinine, emanetine güvendiği, salah ve takvasını bildiği kimseler hariç başkaları ile dostluk etmemesi. -Ziyaretine gelene ikram etmek. Altına minder koymak, hizmetine kalkmak. -Yanında bulunmayan din kardeşine hayır ve selametle dua etmek, uzakta ise mektup yazıp, ayrıldıktan sonraki durumunu, çoluk çocuğunun halini sormak. -Komşuya ikram etmek. -Kötülük edene iyilik etmek. -İnsanları yüzüne karşı övmemek. -Musahafa etmek (tokalaşmak). -İnsanlara düzgün, tertipli ve temiz görünmek sünnettir. -Esnemeyi mümkün olduğu kadar gizlemek. Ağzı el ile kapatarak gidermeye gayret etmek. -Ayakta bevletmemek. -Emri maruf ve nehi münkerde (iyiliği emredip kötülükten men etmede) önce kendinden başlamak. -Mümine isabet eden her bela ve musibet için “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” demek. -Büyük bela, musibet ve dertleri güzel sabırla karşılamak. -Bir sıkıntı ile karşılaşıldığı zaman: “La havle vela kuvvete illa billah” demek. -Bir şeye şaşıp hayret edildiği vakit “sübhanallah” demek. -Uzun zaman sıhhat ve afiyette olmaktan dolayı üzülmek. 105

-İnsanın önce Allah’a itaat ve ibadette kendi nefsi ile mücahede etmesi. -Verilen yastığı, güzel kokuyu ve sütü reddetmemek. -Yüzme öğrenmek. -Yüzmek. -Arabaya binildiğinde üç kere “Elhamdulillah”, üç kere “Allahu Ekber”, bir kere “La ilahe illalah” demek. -Bir iş yaparken Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu işi nasıl yaptığını düşünerek yapmak. -Önüne bakarak yürümek. -Güzel koku sürünmek. -Küçük su döktüğü zaman kamışı üç kere (sıkıp süzmek). -Fareyi öldürmek. -Silah kullanmayı öğrenmek. -Bir şeyi uğursuz görmemek. -Müslüman kardeşine ayakkabı veya mest bağışlamak. -Mest giymek. -Takke ve sarıkla başı kapatıp namazı bu şekilde kılmak. -Gümüş yüzük ve akik taşından yüzük takmak. -Üzerinde kudsi kelimeler ve ayetler yazılı eşya ile tuvalet veya pis yerlere girmemek. -Kadınların kına yakması. -Aynaya veya saf suya üstünü başını, şeklini düzeltmek için bakmak. -Kur’an’ı Kerim okurken kalbden başka düşünceleri atıp ayetin manasını düşünmek, başkası Kur’an’ı Kerim okurken Kur’an’ı can kulağıyla dinleyip ayetlerin anlamlarını düşünmek, Kur’an’ı Kerim’i bakarak okumak, manalarına vakıf olmaya çalışmak, Kur’an’ı Kerim’i okumaya başlarken misvak kullanmak, Kur’an’ı Kerim’i okumaya başlarken euzu çekmek, Kur’an’ı Kerim’i okurken yavaş yavaş, tane tane okumak, Kur’an’ı Kerim’i okurken her ayette durmak, rahmet ayetlerinde Allah’dan istemek, azab ayetlerinde Allah’a sığınmak, celali ve 106

kibriyası büyüklüğü zikredildiğinde tesbih etmek, mümin evinde Kur’an’ı Kerim’den mümkün olduğu kadar okuyarak evinin nasibini vermesi, başkasının Kur’an okumasını dinlemek sünnettir. Kur’an’ı Kerim dinlemenin sünnetlerinden biri de azalarının sükutu, gözlerini yummak ve Kur’an’ı Kerim’den dinlediğini yapmaya azm etmek ve yerine getirmek. -Vedduha suresinden sonra tekbir getirmek. Bu sureden sonra Kur’an’ın sonuna kadar tekbir getirilir. -Kurbanını kişinin kendisi kesmesi. -Hayvan boğazlarken eziyet etmemek ve lüzumsuz acı vermemek için bıçağı bileylemek. -Kurban edilecek hayvanı itip kakmamak. -Kurban kesilirken kişinin kurbanının başında beklemesi. -Herhangi bir şeyi sağ elle verip sağ elle almak. -Hadisi şerif ve Kur’an’ı Kerim ve mubah olan diğer şeyleri dinlemede sünnet olan, kişi anlayışını, aklını, zihnini toplayıp konuşanı, okuyanı ve hadis bildireni dikkatle dinlemek ve susmaktır. -Asa (baston) taşımak. -Yatsıdan sonra dünya işlerinden konuşmamak da sünnettir. -Gördüğü iyi rüyaları, bir alime ve nasihat ediciye anlatmak. -Alimlerin ve adil hükümdarların elini öpmek. -Emanet olarak alınan şeylerin kırıldıkları veya yitirildikleri takdirde bedellerinin ödenmesi. -Mesti giymeden önce ters çevirip silkelemek. -Şüpheli olan şeylerden kaçınmak sünnettir. -Çiğ olarak soğan ve sarımsak yememek sünnettir. -Mescidi süpürmek, temizlemek, güzel koku sürmek, döşemek, ısıtmak için ateş yakmak, girerken sağ ayakla çıkarken sol ayakla çıkmak sünnettir. -Aksırma esnasında sünnet olan eli veya elbiseyi ağız üzerine koymak ve sesi alçaltmaktır. 107

-Araf suresinin 28.nci ayetinde “Vallahu emerena biha”yı okurken sesini alçaltarak okumak sünnettir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kamis dedikleri gömleği severdi. Çok düşünürler ve her rast geldiğine evvela selam verirlerdi. Yüzükleri gümüşten idi. Her vakit için abdest alırdı. Nerede namaz vakti girerse oracıkta namaz kılmayı severdi. Ramazanın sonraki günlerinde ibadet için çok gayret sarfederdi. Yürümeye başlarken sağ ayakla başlardı. Bir şeyi alıp verirken sağ elle yapardı. Mubarek ayaklarının ucuna basarak değil adet olduğu üzere tümüne basarak yürürdü. Yerin üzerine otururlardı. Elbisesini yıkar, kovasını kaldırır, koyununa yem verirdi. Elbiselerini bizzat kendisi katlar ve kaldırırdı. Misk ve benzeri kokuları yanında bulundurur onu başına ve sakalına sürerdi. Misafirlerine bizzat kendisi hizmet ederdi. Mescide giderken adımlarını kısa atardı. Hergün belli bir miktar Kur’an okurdu. Süt veya şerbet içtiği zaman bir yudum aldıktan sonra yanında bulunanlara da birer yudum içirirdi. Taranacağı vakitte saçını, kaşını, sakalını evvela sağ taraftan başlar sonra sol taraftan tararlardı. Her işlerinde evvela sağı yaparlar sonra da sol tarafını yaparlardı. Hacamat olurlardı. (Kan aldırırlardı.) Ekseriyetle bu kan aldırmasını başlarından yaptırırlardı. Bayram namazlarına giderken yürüyerek giderler, dönerken de başka yoldan dönerlerdi. Elbisesindeki yırtıkları dikerlerdi. Ayakkabılarını tamir ederlerdi. Davete icabet ederdi. Sarığı başlarına sararlardı. Kurbanlık koyunları kendi elleriyle keserdi. Kendisi avlanmazdı fakat avlanan kuş etini yerdi. Yemeği yere kor orada yerdi. (Altına kasnak gibi bir şey koymazdı.) Eşeğe binerdi. Çocuklara selam verir, onların başlarını okşardı. Perşembe günleri sefere çıkmayı severdi. Suyu üç nefeste içerler evvelinde “Bismillah” derler 108

sonunda “Elhamdülillah” derdi. Ehli beytinden birisinin yalan söylediğine muttali olursa artık onun yüzüne bakmazdı ta ki o tevbekar olup da “bir daha yapmayacağım” deyinceye kadar. Sarıklarını mübarek başlarına kendileri dolarlar, uçlarını da arkalarına omuzlarının arasına sarkıtırdı. Gözlerine sürme çekerdi. Bu sürmeyi gece vakti yatarken çekerdi. Çektikleri vakit de üç defa çekerdi. Yemek yerken önüne isabet eden yerden yerlerdi. Namaz kıldıktan sonra üç kere istiğfar ederdi. Abdest aldıktan sonra bir avuç su alırlar o aldıkları suyu avret yerlerine, ön taraflarına serpiştirirdi. Abdest alırken yüzüğünü oynatırdı. Abdest aldıktan sonra iki rekat mutlaka namaz kılardı. Kendilerini üzen bir şey olduğu vakit hemen kalkar namaza dururdu. Dua ederken elin içini yüzüne doğru çevirirdi. Dua bitince ellerini yüzüne sürerdi. Yatarken misvak yanı başında olurdu. Gece uyandığı zaman ellerini yüzüne sürerdi. Gece uyandığı zaman ağzını misvaklardı. Gece namazı için abdest aldıktan sonra koku sürerdi. Gece namaz kılarken evvela iki rekat hafif namaz kılar diğer kıldıkları namazları (iki rekat hafif kıldıktan sonraki kıldıkları gece namazlarını) uzun tutardı. Yolculuk esnasında da gece namazını terk etmezdi. Seferden döndükleri vakit mescide gider iki rekat namaz kılar sonra evine giderdi. Gece gündüz daima Kuran okurdu. “Elese zalike bi kadirin ala en yühyiyel mevta?” Sure-i Kıyametin sonundaki bu ayeti okurken “Allah ölüleri diriltmeye kadir değil mi?” deyince o zaman kendisi ona “bela” diye cevap verirdi. Vettini suresinde “Eleysallahu biahkemil hakimin?” “Ahkemil hakimin değil mi Allah?” ayetini okuyunca “bela” derdi. Ashabından bir zat Resulu Ekrem’le karşılaştı, ayağa kalktı ise Resulu Ekrem de onunla beraber ayakta dururdu. O gelen ayrılmadıkca Resulu Ekrem ondan ayrılmazdı. Kim olursa olsun küçük, büyük onun elini bırakmaz ta ki o bırakıncaya kadar. Ashabından birisiyle 109

karşılaştı mı elini tutar musahafa eder ve sonra da onun için dua ederdi. Adamın ismini unuttuğu zaman, o adama “Ey Allah’ın kulunun oğlu” diye hitab ederdi. Yürürken sağa sola bakmazdı. Cuma günleri muhakkak gusül abdesti alırdı. Susması çok gülmesi az idi. Gayet az mizah, latife yapardı. Üzerine giydiği gömlek ayak topuk kemiğinin üstünde idi. Tarağı, makası, aynası, iğnesi daima yanlarında gezerdi. Ağaçtan bir bardağı vardı bütün içeceklerin hepsini bu bardakla içerdi. Söz getirenlerin sözünü katiyyen dinlemezlerdi. Birinin diğeri için söylediği sözlere de hiç dikkat verip kulak asmazdı. Dayanarak yemek yemezdi. Konuştukları vakit muhakkak tebessümle, güler yüzle konuşurdu. Yatarken, kalkarken misvak kullanırdı. Sure-i Secde ve Tabareke’yi okumadan uyumazdı. İnsanın bazan kızgın vakitleri olur, meşgul vakitleri olur. O zaman karşısındakinin yüzüne bakmazlarmış ki “benim yüzümden onun içine bir soğukluk gelir” diyerek, onun yüzüne bakmazlarmış. Müslümanların zaiflerine gider ziyaret ederdi. Yedi şeyin gömülmesini emretmiştir: Saç, tırnak, kan, kadınların hayız şeyleri, dişler, pıhtılaşmış kan, lohusaların çocuk doğurdukları vakitte atılan zarlar, parçalar. Hurma ile iftar ederdi o yoksa su ile iftar ederdi. En çok yedikleri şey arpa ekmeği idi. İdrarını çömelerek yapardı. Ayda bir kere umumi temizleme yapardı. Koltuk altları, edep yerlerindeki tüylerin giderilmesini ayda bir kere yapardı. Pazartesi Perşembe günü oruç tutardı. Aşure günü oruç tutardı. Yalnız muharremin 10.ncu günü değil 9.cu günü de ilave etmek, yahut 10.ncu ile 11.nci günü beraber tutmayı efdal bulmuşlardı. Her ayda bazan ilk üçünü bazan son üçünü bazan 13,14,15.nci (kameri ayın) tutmak suretiyle her aydan üç gün oruç tutardı. Hac ayının önceki dokuz gününü de oruç tutarmış. İftarı hurma ile yaptıktan sonra yemeğin sonunda yine hurma yerlerdi. Elmaya bakmak hoşlarına giderdi. Yeşilliklere, ormanlara, 110

ağaçlara, meyvalara, akarsulara bakmak hoşlarına giderdi. Dua ederken üç defa söylerdi. Mesela “Ya Rab beni af et, Ya Rab beni af et, Ya Rab beni affet”. Kollar ve kolların kürek denilen kısımları hoşlarına gider, et alındığı vakitte oralardan alıp yerdi. Soğuk tatlıları sever, şerbetlerin soğuğunu severdi. Güzel kokuyu sever ve kokulanırdı. Düşmanla ancak güneş öğleyi geçtikten sonra ikindiye doğru karşılaşmayı severdi. Kendileri evlerimizdeki kapların kapalı olmasını tavsiye ediyorlar. Yemek kaplarının kapanması hoşuna giderdi. Üzüm salkımlarının evlerinde bulunmalarından memnun olurdu. Bakır kaplardan, ibrik gibi şeylerden abdest almak hoşuna giderdi. Koyunları kendisi sağardı. Cuma günü, Ramazan bayramı günü, Kurban bayramından önceki arefe günü guslederdi. Taharetlenirken üç kere yıkamayı adet haline getirmişti. Çirkin isimleri değiştirirdi. Kendi işlerini kendi yapardı. Cuma günü Cuma namazına gelmezden evvel, tırnaklarını keser, bıyıklarını kısaltırdı. Zikrullahı çokca yapardı. İri iri bağıra bağıra söylenen sözleri sevmezdi. Sesi kısa kısa, kimseyi taciz etmemek suretiyle alçak sesle konuşulmasını severdi. Ağlamaları da orta halli idi. Bağırarak ağlamazdı. Ağlarken mubarek gözlerinden yaş akardı. Sıcak yemeği hoş görmez, soğutun bunu derdi. Sıcak yemek yemezdi. Bazen ekmeği zeytin yağıyla yemiştir. Hurmayı yedikten sonra onun hararetini karpuz yemekle savardı. Kaymağı da severdi. Bazen ekmekle sirke yerlerdi. Bal şerbetini soğuk su ile içerdi. Daima cemaat önde yürür kendisi arkada, yahut sağda veya solda yürürdü. Bazı insanlar lüzumu olmayan sorular sorduğunda bunu sevmezdi. Mescidde bazı insanlar şiddetli aksırır ondan hoşlanmazdı. Ayakkabının ne büyük ne de küçük olmasını isterdi, ayakkabının ayağa göre olmasını isterdi. Hayvanda, koyunlarda öd, sidiklik, zeker, hayalar, bez, kanı, böbrekler gibi şeylerin yenilmesini hoş görmezdi. Başlarına giydikleri 111

şey (takke) beyaz Şam’da yapılmış bir baş giyeceği idi. Doğan çocuğun kulağına ihlas suresini okurdu. Miski bedenine ve başına sürer onun güzel koku olduğunu buyururdu. Yatağı hafif ve ince idi. Kokulardan amber de sürmüştür. Namaz sırasında giydiği elbisenin düğmesi çözüktü. Sabah namazından sonra güneş çıkıncaya kadar uyumayı yasaklamıştır. Bir hastayı ziyaret ettiği zaman başucunda otururdu. Kendi eşyalarını bizzat kendileri taşırlardı. Müezzin Hayyeale’ssalah dediği vakit “La havle vela kuvvete illa billah” derdi. Tufanda bir meyva getirildiği zaman “Allah’ım! Şu şehrimize de bize de bereket ver. Ölçeğimizde ve ölçümüzde bereket üstüne bereket ver” der sonra o meyvayı yanında bulunan çocukların en küçüğüne verirdi. Daima en yumuşak ve tatlı yolla ikaz ederler ve irşadda bulunurdu. İnsanlara karşı olduğu gibi hayvanlara karşı da merhametliydi. Başının sağ kısmını göstererek berbere saçlarını kesmesini söylerdi. Dünya zevklerinden uzak olarak her şeyin azı ve basiti ile yetinirdi. Sabah namazını kılınca orada güneş iyice doğup, aydınlanıncaya kadar bağdaş kurup otururdu. Hapşırdığı zaman elini veya elbisesinin ucunu ağzına götürerek sesini kısar veyahut ağzını yumardı. Sefer esnasında gece konakladığı vakit sağ tarafına yaslanır, eğer sabaha az bir zaman kala konaklarsa dirseğini dikip başı avucunda olduğu halde yaslanırdı. Geceleyin yataklarına girdikleri zaman sağ elini yanağının altına koyar sonra şöyle buyururdu: “Allah’ım! Mübarek ismin bereketiyle yaşarım ve yine ismin bereketiyle öleceğim.” Uykudan uyandıkları zaman da “Ölüme benzer uyku ile bizi öldürdükten sonra yine hayata kavuşturan Allah’a hamdü senalar olsun, haşir onadır.” derdi. Vitir namazının birinci rekatında “Sebbihisme Rabbikel Ala”, ikinci rekatında Kafirun, üçüncü rekatında İhlas suresini okurdu. Yatmadan önce oturarak iki rekat namaz kılar ve sonra yatardı. Birinci 112

rekatta “İza Zülzile” ikinci rekatta “Elhakümü” veya Kafirun suresini okurdu. Günde yetmiş kere Allah’a tevbe ve istiğfar ederdi. Yemek yerken bazan dizleri üzerine çökerek, bazan da sağ ayağını bükerek (sağ ayağını diker) sol ayağı üzerine otururdu. Hiçbir yemeği beğenmezlik etmezdi. Ramazan bayramında bayram namazına gitmeden önce birkaç hurma yerdi. (Bu hurmaların sayısı tek olurdu.) Kurban bayramında namazdan dönünceye kadar bir şey yememiş ancak kestiği kurban etinden yemişti. Yemek yerken birşeye dayanarak yemek yemez ve sofradan doymadan kalkardı. En çok okuduğu dua: “Allahümme Rabbena atina fiddünya haseneten ve fil ahireti haseneten ve kına azabennar” idi. Özür dileyenlerin mazeretini kabul ederdi. Kadınlarla et doğrardı. Şakalaşır fakat şakasında da doğruyu söylerdi. Kendisine müracaat eden herkesin işine koşardı. Hiçbir vakit yatacağı yeri ayıplamamıştır. Sokaklarda fazla dolaşmazdı. Besmele ile oturur ve besmele ile kalkardı. Herkese ayrı ayrı hal ve hatırını sorardı. Fazla ve lüzumsuz konuşmazdı. Her gece yatağına girdiği vakit avuçlarını toplar onlara üfürür ve İhlas, Felak ile Nas’ı okur sonra elleri ile başından ve yüzünden başlayarak yetişebildiği aşağı kısmına doğru vücudunu meshederdi. Bunu üç defa yapardı. Süt içer ve ağzını çalkalardı. Süt, şerbet ve buna benzer birşeyler içtiğinde bir yudum alır sonra da yanında olanlara birer yudum vererek içirirdi. Yaş hurmayı salatalıkla yerdi. Karpuzla birlikte hurma yerdi. Kavunu yaş hurma ile yerdi. Hurma ile tereyağını severdi. Balı severdi. Abdest bozmak istediği zaman oturmadan önce elbisesini kaldırmazdı. Vitir namazını bitirip selam verdiği vakit üç defa ve üçüncüsünde sesini yükselterek “Sübhanel melikil kuddus” derdi. Cuma günü sabah namazında Secde suresini okurdu. Kendisine sevinç verici bir haber veyahud bir müjde gelince Allah’a şükretmek üzere secdeye kapanırdı. 113

Çarşıya, pazara çıkar çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını satın alırdı. Kendisine verilen hediyeyi orada bulunanlarla paylaşır ve “hediye müşterektir” buyururdu. Evine girdiği zaman işe dişini misvaklamakla başlardı. Vaaz ve nasihatten sahabelerine bıkkınlık gelmesin diye hallerine bakıp ona göre gün ve saati kollardı. Kur’an’ı Kerim’i hatim ederken Nas suresini okuyunca Fatiha’dan başlar ve Bakara suresinin başından “Ve ulaike hümülmüflihun” ayetine kadar okuduktan sonra hatim yapar kalkardı. Ekmeği sağ eline karpuzu da sol eline alır bir ekmekten bir karpuzdan yerdi. Başkalarıyla yemek yediği zaman sofradan en son kalkardı. Müminin artığını yemesini severdi. Kabak tatlısı ve mercimek çorbasını çok severdi. İncir yerdi. Eline biraz arpa ekmeği alıp üzerine hurma koyup ekmek ile beraber hurmayı yerdi. Tatlı ve güzel kokulu hediyeler geldiğinde geri çevirmezdi. Tatlının tadına bakar ve güzel kokulu çiçek veya gülü koklardı. Hurmanın çekirdeğini sol elinin şehadet parmağı ile orta parmağı arasına alıp atardı. İçecekler içinde en çok sevdiği soğuk şerbet idi. Sol eline üzüm salkımını alır sağ eliyle üzümü yerdi. Patlıcan yer ve faydalarını anlatırdı. Turp yerken sünnet olan kişinin ilk ısırmasında Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i hatırlamasıdır. Yumurta yerdi ve severdi. Soğuk ve tatlı suyu severdi. Mesti siyahdı. Saçlarını gün aşırı tarardı. Saçlarını taramak için açarken Elem neşrahleke suresini okurdu. Abdestsiz durmazdı. Helvayı severdi. Sebze yemeklerini severdi. Kabak yemeğini severdi. Hiç kimse ile çekişmezdi. Bakmak istediği zaman bakacağı tarafa tamamıyle dönerek bakardı. Meclisinde bulunanlar bir şeye gülerse o da onlara uyarak gülerdi. Hiç bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemezdi. Hiç kimseyi ayıplamazdı. Etrafına gelişi güzel bakmazdı. Dünya için, dünya işleri için kızmazdı. Bir şeye işaret edeceği vakit parmağı ile değil bütün eli ile işaret ederdi. 114

Ev süpürürdü. Salatalığı taze hurma ve tuz ile yerdi. Meyvelerden en çok sevdiği yaş hurma, üzüm, kavun ve karpuz idi. Eti ısırarak yerdi. Semizotu severdi. Parmaklarını temizlemeden elini mendil ile silmezdi. İçtiği kaba nefes vermez, bardağı ağzından uzaklaştırdıktan sonra nefesini alırdı. Cübbe giyerdi. Canı fazla sıkıldığı zaman sık sık sakalını avuçlardı. Hoşa gitmeyen bir şeyi yüze vurmazdı. Çok cömert idi. Hele Ramazan ayında esen rüzgar gibi eline geçen her şeyi dağıtırdı. Kabile ve akrabasına çok ikramda bulunurdu. Kendisinden istenilen herşeyi verirdi. Cenazelere katılırdı. Elbisesini yamardı. Kim olursa olsun kendisini çağırana “buyurun” diye cevap verirdi. Adımlarını ağır ve çekinerek atar, yürürken sallanmaz ve adımlarını fazla açmazdı. Açlık ve susuzlukla nefisle mücadele edilmesini söylerdi. Tok karnına uyunmamasını ve faydasız işleri terketmemizi söylerdi. Sol eliyle sümkürürlerdi. Toprağın üstüne oturur altına kilim gibi şeyler sermezdi. İnekten olan yağı severdi. Post üzerinde namaz kılmayı severdi. En çok sevdiği renk yeşil idi. En çok nefret ettiği huy yalandı. En çok lezzet aldığı et koyunun ön kolları idi. Sade ekmek yemezdi. İçecekler arasında en çok sevdiği şey: süt, bal şerbeti idi. Balık eti yerdi. En çok sevdiği kalabalıkla yemek yemekti. Hurmalardan Acve hurmasını severdi. Yattığı vakit Kafirun suresini okurdu. Yeni elbise diktirdiği zaman onu Cuma günü giyerdi. Oturacağı zaman elleri ile elbisesini toplardı. Helaya gireceği zaman pabuçlarını giyer, başını örterdi. Duada (bir şeyi) istediği zaman, avuçlarınının içini kendine doğru çevirirdi; bir şeyden sığındığı vakitte avuç dışlarını kendine doğru çevirirdi. Bir yudum su ile dahi olsa iftar etmeden akşam namazını kılmazdı. Yürürken ardına bakmazdı. Kendisinden kötü söz duyacağı kimseye yaklaşmazdı. İnsana ait olan kan, diş, saç, tırnak gömülmesini emrederdi. Ani ölümden (Allah’a) sığınırdı, 115

ölmeden önce hastalanmasını isterdi. Bir kimseye ait kapıya gelipde içeri girmek için izin istediği zaman kapıya karşı durmazdı. Kapının sağ veya sol tarafında dururdu. Eğer kendisine izin verilirse içeri girer izin verilmezse geri dönerdi. Balı severdi. Yeşilliğe ve akan suya bakmaktan hoşlanırdı. Tesbihi parmaklarını sayarak yapardı. Yemeğin buharı gitmeden yenmesini hoş karşılamazdı. Müezzin ezan okuduğunu duydumu müezzin sustuğu vakit onun söylediğini söylerdi. Aynayı, sürmeyi, tarağı, misvakı, kürdanı, gülyağı şişesini bıraktığı olmazdı yanında taşırdı. Yüzünde daimi bir sevinç eseri vardı. İnsanları birleştirirdi. Onları nefret ettirmezdi. Birbirine ısındırır ayırmazdı. Her bir kimsenin ihtiyacını görürdü. Etrafına çok yumuşak davranırdı. Yanına gelene ikramda bulunurdu. O gelenin yastığa yaslanmasını ve rahat bir şekilde oturmasını teşvik ederdi. Hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Kendisine hediye getirene hediye verirdi. Bulduğunu giyerdi. Gömleği ayaklarının topukları üstünde idi. Sakalından uzunluğuna ve genişlemesine alırdı. Terlemesi çoktu. Meclisde hususi bir yeri yoktu, boş bulduğu yere hemen otururdu. Az konuşurdu. Sözleri arasında duraklar ara verir ve dinleyenler konuştuğunu ezberleyebilirdi. Ekseriyetle sükut ederdi. Ramazan ayının son on günü geldiğinde eşlerine yaklaşmazdı. Buyurdu ki: Vermürselati suresini okuyan “Fe bieyyi hadisin badehü yü’minun”a gelip erişince “Amenna billahi Biz Allah’a iman ettik” desin. Duaya başlarken ‘Subhane Rabbiyel aliyyil alel vehhab’ derdi.

116

Çeşitli Konularda Hadisler Hadis okumanın faydaları vardır. Bu faydalar şunlardır: Hadis ile meşgul olanlar, ahirete göçerken iman ile göçerler. Duası kabul olur. Her işi rast gider. Kalbinde rahatlık olur, hüznü def eder. Resullullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yakın olur. Hadisleri okumakla Resullullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) karşı sevgisi artar. Mümkün mertebe Resullullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetlerini yerine getirmeye çalışır ve bundan dolayı çok sevab kazanır. Ruhun sıkılmasını giderir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: -Dünyanın son günlerinde ümmetim üçe bölünecektir. Bunlardan bir kısmı Allah’a tam bir hulus (ihlas) ile ibadette bulunacaklar, diğer bir kısmı ise riya ve yapmacık ibadette bulunacaklar, üçüncü kısım ise insanları (istismarla) soyup yemek için ibadette bulunacaklardır. Hakk Teala kendisine hulus (ihlas) ile bağlanıp ibadet edenlere: “Haydi cennetliklerle cennete gidin” diğer iki kısma veya zümreye de: “Siz de cehennemliklerle cehenneme yürüyün” buyurur. -Allah’dan sakınmanızı, emirlerini dinleyip O’na itaat etmenizi öğütlerim ve vasiyet ederim. Başınıza tayin edilen kumandan, azaları kesik Habeşi bir köle dahi olsa (emirlerine) kulak verip itaat etmenizi (İslama uyduğu sürece) tavsiye ederim. İçinizden yaşayacak olanlar pek yakında bir çok ayrılıklar görecekler. (Öyle bir devirde) sünnetime ve hidayete erdirilmiş (doğru yolda yürüyen) olgun halifelerin yoluna azı dişlerinizle (bütün gücünüzle) sarılınız. Dinde yeni ortaya çıkan veya çıkacak bidatlardan 117

sakınınız. Her bidat bir sapıklıktır. Her sapıklığın sonu da ateştir. -Kim güzel bir çığır açarsa, hayatında ve mematında (öldükten sonra) o güzel hayır işi bırakılıncaya kadar kendisine sevab yazılır. -İlmin fazileti, ibadetin getireceği faziletten daha hayırlıdır. Dininizde en hayırlı iş de günahtan sakınmaktır. -Benim sözlerimi olduğu gibi işitip bir başkasına anlatan kişinin Hakk Teala yüzünü ağartsın. -Üç kimse vardır ki, onları münafıktan başkası hafife almaz: 1.Müslüman ihtiyar. 2.İlim sahibi. 3.Adil imam (idareci). -Müslüman veya mümin bir kul abdest alır yüzünü yıkarsa, gözleriyle bakarak kazandığı günahların hepsi su ile veya suyun son damlasıyla yüzünden dökülür gider. Ellerini yıkadığı vakit ellerinin işlediği kabahatler, ellerinden su veya suyun son damlasıyla birlikte çıkar. Ayaklarını yıkadığında ayaklarıyla kazanmış olduğu her günah, abdest suyuyla veya son damlasıyla çıkar ki, o adam (küçük) günahlarından temizlenmiş olur. -Ümmetime zorluk vermek endişesi olmasaydı ben onlara namazda abdestle birlikte misvakı (kullanmalarını) emrederdim. -Kişi abdestini güzelce alır, kalbi ve yüzü ile yönelerek iki rekat namaz kılarsa, kendisine cennet vacip olur. -Mescidler yapınız. İçinin kirini, çöpünü dışarı çıkarınız. Kim ki Allah Teala için bir mescid yaparsa, Allah Teala da ona cennette bir ev yapar. -Kişinin cemaatle namaz kılması, evinde ve iş yerinde kılacağı namazdan 25 derece daha üstündür. Zira o kimse abdestini güzelce alır, mescide yalnız namaz kılmak 118

niyetiyle çıkarsa atacağı her adımla derecesi bir kat yükselir ve bir günahı da dökülür. -Kadınların en hayırlı mescidleri evlerinin en iç köşesidir. -Hakk Teala’nın bir kulunun davranışlarından en çok sevdiği ve beğendiği şey kulunun yüzünü doğruca toprağa koyup secde ettiğini görmesidir. -Namazın ilk vaktinin sonuna nisbeten üstünlük ve fazileti ahiretin dünyaya göre üstünlük ve fazileti gibidir. -Yatsı namazını cemaatle kılan kişi gecenin yarısını namazla geçirmiş sayılır; hem yatsı hem de sabah namazını cemaatle kılarsa bir gecenin tamamını ibadetle geçirmiş sayılır. -Kişinin evinde namaz kılması (nafile namaz) nurdur; evlerinizi bu nurla nurlandırınız. -Dünya evi olmayanlar için bir evdir, malı olmayanlar için de bir maldır, aklı olmayanlar dünyayı toplar. -Kişiler birinci safta nelerin bulunduğunu bilselerdi orada bulunmak için kura çekerlerdi. -İmam Fatiha suresinin son cümlesini tamamlayınca sizler de amin deyiniz. Zira her kimin sözü meleklerin sözüne muvafık düşerse mescidde bulunanlar mağfiret olunur. -Müslüman bir kul farzlardan başka Allah Teala için günde 12 rekat nafile kıldığı takdirde Allah Teala o kuluna cennette bir ev yapar. -Kişi yatağına gelir gece namazına kalkmak için niyet eder, gece kalkamayıp sabaha kadar uyur kalırsa, Allah Teala o kuluna niyetini ettiğini yazar, uykusu da Rabbinden kendisine verilmiş sadaka olur. -Cuma içinde öyle bir saat vardır ki, imanlı bir kul bu günde namaz kılar, Allah’tan haceti için bir dilekte bulunursa, Allah Teala kulunun istediğini muhakkak verir. -Cuma günü yıkanan kişinin hata ve suçları affedilmiş ve silinmiş olur. -Kanaat tükenmeyen bir hazinedir. 119

-Suyun ateşi söndürdüğü gibi verilen sadaka da kişinin hatalarını düzeltip söndürmüş olur. -Dünyanın Allah Teala nazarında bir sivrisineğin kanadı kadar kıymeti yoktur. -Bir müslüman diğer bir müslüman kardeşine bir defa borç vermiş olsa verdiği borç iki sadaka hükmü yerine geçer. -Zavallı, fakir bir müslümanın karnını doyurmak Allah’ın rahmetini kazanmak demektir. -Oruçlu iftar yaparken Allah’dan bir istekte bulunsa, o istek veya dua geri çevrilmez. -Dilin Allah’ı anmaktan daima ıslak ve nemli kalsın. -Kim ki, amel defterinin sayfalarından memnuniyet ve sevinç duymak isterse tevbe ve istiğfarının fazlaca yazılmasına çalışsın. -Sıkıntılı günlerinde duasını Allah’ın kabul etmesiyle sevinecek kimse rahat ve huzur içinde iken Allah’a dualarını çoğaltsın. -Dinimizin en hayırlı yönü günahtan sakınmaktır. -Alışverişten pişmanlık duyan kimsenin isteğine uyarak alışverişi bozan kimsenin Allah Teala kıyamet gününde hatalarını bağışlar. -Allah Teala şöyle buyurur: “Kulumun bana yaptığı ibadetlerin en sevimlisi benim için yaptığı öğüttür.” -Bir tacir şu dört ahlak sıfatı ile bezenmiş olursa yaptığı ticarette kazancı güzel olur. 1.Alacağı bir malı kötülememesi. 2.Malını satarken övmemesi. 3.Satışta hile yapmaması veya malının kusurlu yerini gizlememesi. 4.Malını satarken ve alırken yemin etmemesi. -Borcunu ödemeye niyet eden bir kul yoktur ki, Allah’tan yardım görmesin. -İşciye teri kurumadan ücretini veriniz. 120

-Üç kimse vardır ki, gözleri ateşi görmez veya ateşten etkilenmez. Bunlardan biri de, Allah’ın yasakladığı şeylere bakmayan gözlerdir. -Bir kimsenin nefsine, eşine, çocuğuna, kendine, kan yakınlığı olanlara yapacağı harcamalar o kimse için bir sadaka olur. -Bir babanın çocuğuna vereceği en güzel hediye terbiyedir. Bundan daha kıymetli bir şey olamaz. -Allah Teala giyimine önem vermeyeni sever. (Süslü elbiseden kaçınmak lazım). -Bir müslüman çıplak diğer bir müslümanı giydirirse Allah Teala o kimseye cennetin yeşil elbiselerini giydirir. -Baş ve sakalındaki akları yolma. İslam olarak kişinin başına ve sakalına ak düştüğü zaman bu aklık kıyamet gününde onun ışığı ve nuru olur. -Bağışlamayan bağışlanmaz. -Bir kimse bir müslüman kardeşinin ayıbını saklayıp örterse Allah Teala da kıyamet günü o kimsenin ayıbını örtüp gizlemiş olur. Müslüman kardeşinin ayıbını yayan bir kimseyi de Allah Teala rezil rüsvay etmek için ayıbını ev halkının içinde yaymış olur. -Ana ve babasının gönlünü hoş tutandan Allah Teala hoşlanır, ana ve babasına karşı gelen, onlara kötü davrananlara Allah Teala gazab eder. -Cennette öyle odalar vardır ki, dıştan içleri görünür, içten de dışları görünür. Allah Teala bunları birbirini kalben sevenlere, birbirini Allah Teala için ziyaret edenlere, birbirine yardım edenlere hazırlamıştır. -Eli açık, cömert bir kimse cennete gireceğine Allah Teala beni kefil kıldığı gibi, her cimri ve eli sıkı kişinin de ateşe gireceğine Allah Teala yine beni kefil kılmıştır. -Haya imandandır. -Müminlerin en olgunları güzel ve iyi ahlaklı olanlar, ev halkına karşı yumuşak ve iyi davrananlardır. 121

-Kardeşine güleryüzle bakman senin için verilmiş bir sadakadır. İyiliği buyurup, kötülüğü yasaklamış olursan bu senin için bir sadaka olur. -İki müslüman karşılaşıp tokalaşırsa birbirlerinden ayrılmadan önce Allah Teala onların bütün suç ve günahlarını affetmiş olur. -Müslüman kardeşine tevazu gösteren bir kimseyi Allah Teala yükseltir. Ona tepeden bakanı da Allah Teala alçaltır. -Müminden gayrısını dost edinme, yemeğini de Allah’dan çekinenlerden gayrı kimse yemesin. -Fitne, fesat, kargaşalık ve insanların boş yere birbirlerini öldürdükleri bir zamanda yapılan ibadet bana doğru göç etmeye benzer. -Ümmetimin kadınlarına hamama gitmeleri günah sayılmıştır yani yasaklanmıştır. -Cehennemde öyle bir vadi vardır ki, cehennem bu vadinin dehşetinden günde dört yüz defa Allah’a sığınır. Bu vadi Muhammed ümmetinden riya yapanlara hazırlanmıştır. Bunlar şu kimselerdir ki: Gösteriş maksadıyla Allah’ın kitabını taşıyanlar, Allah’dan gayrı için gösteriş olsun diye Allah Teala için sadaka veriyormuş gibi davrananlar, Allah’ın evine (Hacca) gösteriş ve riya ile gidenler ve gösteriş olsun diye Allah Teala uğruna savaşa giden kimselerdir. -Rüşvet verenle alanın her ikisi de ateştedirler. -Satranç ve dama dedikleri oyunları oynayanlar ellerini sanki bir domuz kanına bulaştırmış olurlar. -Ben bilhassa haram yemenizden, zina etmenizden ve heva ve heveslerin sizi tehlikelere düşürmesinden korkarım. -Küçüğümüze şefkat, büyüğümüze hürmet etmeyen bizden değildir. -Kıyamet gününde kul şu dört şeyden soruluncaya kadar yerinden ayrılamaz: 1.Ömrünü nerede tüketmiştir? 122

2.Gençliğini nerede geçirmiştir? 3.Malını nereden kazandı, nereye harcadı? 4.İlmi ile ne amel yaptı? -Kabir azabının çoğu sidiktendir. Sidikten sakının. -Canlı resim, köpek ve cünüp bulunan eve melekler (rahmet melekleri) girmezler. -Bir kimse tuvalette iken kıbleye önünü ve arkasını dönmezse ona bir sevab yazılır ve bir günahı silinir. -Kulun kıyamet gününde ilk sorguya çekileceği ibadet namazdır. Namazına bakılır, kılmışsa kurtulur değilse perişan olur. -Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) karga yem toplar gibi acele secde yapmayı, secdede yırtıcı hayvanların yaptığı gibi kolları yere sermeyi ve devenin ahırda belli yer edindiği gibi mescidde belli bir yer tutmayı yasakladı. -Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) faiz yiyene, yedirene, şahidine, katibine, vücuduna döğme yapan ve yaptırana, sadaka vermeye engel olana lanet etti. -Kadının kocasının izni olmaksızın bir şey vermesi caiz değildir. -İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez. -Kur’an’ı Kerim’i okuyunuz. Çünkü o kıyamet gününde okuyucularına şefaatci olarak gelecektir. -İnsanlar size mecnun deyinceye kadar Allah’ı çok zikrediniz. -Bir adam yabancı bir kadınla başbaşa kalınca onların üçüncüsü şeytan olur. -Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şarap hususunda şu on kişiye lanet etti: Onu yapana, yaptırana, içene, taşıyana, kendisine götürülene, satana, ondan kazanılan parayı yiyene, satın alana ve kendisi için satın alınana. -Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Sevdiriniz nefret ettirmeyiniz. 123

-Diline sahip olana, boş vakitlerini evinde geçirene, hatasına ağlayana ne mutlu. -Mümin kardeşine öldürücü silahla işaret edene, silahını indirene dek melekler lanet eder. Bu kendi öz kardeşine de olsa aynıdır. -Kim bir çocuğa “gel al” deyip de sonra, al dediği şeyi vermezse işte bu bir yalan olur. -Kim çoban ve av köpeklerinden başka köpek beslerse hayır amelinden her gün iki kırat eksilir. -Akşamdan sonra küçük çocuklarınızı dışarı salmayınız. Zira o saatlerde ortada şeytan dolaşır. -Her şeyde yavaş olmak, acele etmemek iyidir. Ancak ahiret işlerini geciktirmeden acele yapmak gerekir. -Mümine isabet eden, her hastalık, yorgunluk, üzüntü ve keder mutlaka günahlarına kefaret olur. -İslam garib olarak başladı, tekrar başladığı gibi garib hale dönecektir. Gariblere ne mutlu! -Allah Teala hazretleri her şeyde iyiliği emretmiştir. Öyleyse öldürdüğünüz zaman öldürmeyi iyi yapın. Kesecek olursanız kesmeyi iyi yapın. Bıçağın ağzını bileyin. Hayvana (zahmet vermeyin) rahat ettirin. -Haksız yere bir kuş veya daha küçük bir hayvan öldüren insana Allah Teala mutlaka onun hesabını soracaktır. -Dünya mümine hapishane (cennetteki yerine göre) kafire cennettir (cehennemdeki yerine göre). -Dilenci at üzerinde de gelse ona sadaka verin. -Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir. -Bir genç, ihtiyar bir kimseye yaşı sebebiyle ikramda bulunursa, Allah Teala yaşlılığında ona ikram edecek kimseleri mutlaka takdim eder. -Hiç kimse izin almaksızın başkasının evinin içine bakmasın, kim izinsiz bakarsa aynen girmiş gibidir. 124

-Allah’a en makbul insan, karşılaşmada selama önce davranandır. -Allah Teala hazretleri hastalığı da ilacı da indirmiştir. Ve her hastalığa bir ilaç vermiştir. Öyleyse tedavi olun. Ancak haram olan şeyle tedavi olmayın. -Hastaları yeyip içmeye zorlamayın. Zira Allah Teala hazretleri onlara yedirir, içirir. -Biriniz ayakta iken öfkelenirse hemen otursun. Öfkesi geçerse ne ala geçmezse yatsın. -İnsanları güldürmek için konuşup (binbir) yalan (ve maskaralıklar) uyduranlara yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun. -Mümin bir (yılanın) deliğinden iki defa sokulmaz. -Sana emanet bırakanın emanetini geri ver. Sana ihanet edene ihanet etme. -Her ümmet için bir fitne vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır. -İki nimet vardır. İnsanların çoğu onlar hususunda aldanmıştır. Sıhhat ve boş vakit. -Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yüze vurmayı ve yüzü dağlamayı yasaklamıştır. -Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hayvanları döğüştürmeyi yasakladı. -Yoksulları sevin. Onları severseniz Allah’da sizi sever. -Ümmetim hakında en çok korktuğum: Göbek büyütmek, devamlı uyumak, tembellik, inanç zayıflığıdır. -Gök gürültüsü duyarsanız Allah’ı zikredin. Çünkü (yıldırım) zikir edene isabet etmez. -Çalgı ve şarkı dinlemeyiniz. -Sarımsak yiyin ve onunla tedavi olun. Onun 70 hastalığa karşı şifası vardır. Eğer bana melek gelmeseydi ben de onu yerdim. -(Birbirinize) taş atmayın. 125

-Kişinin kardeşinin artığını içmesi tevazudandır. Kim kardeşinin artığını içerse, yetmiş derecesi yükselir, yetmiş günahı düşürülür, kendi için ayrıca yetmiş de sevab yazılır. -Az gül, zira çok gülmek kalbi öldürür. -Kabir ya cennet bahçelerinde bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur. -Din kardeşlerinizi çoğaltınız. Zira kıyamet günü her bir kardeşin şefaat etme hakkı vardır. -Kadın beş vakit namazını kılar, yılda bir ay orucunu tutar, ırzını muhafaza eder ve kocasına itaat ederse cennetin kapılarının dilediğinden girsin. -Acemlerin kestiği gibi ekmeği bıçakla kesmeyin. -Ey insanlar bol ve geniş elbiseler dikinin. -Faiz alışverişi yapan kişinin sonu iflastır. -Kim bir şey anlatmak isteyip de unutursa bana salat-u selam getirsin. -Kim alimleri ziyaret ederse beni ziyaret etmiş olur. Kim alimlerle oturursa benimle oturmuş olur. -Bilmeden fetva veren kişiye gök ve yer melekleri lanet eder. -Kim haram bir lokma yerse 40 gece namazı kabul olunmaz. 40 sabah duası kabul olunmaz. -Kim abdestli yatıp da o gece ölürse şehit olarak ölür. -Başlarına kadın geçiren kavim katiyen iflah etmez. -Allah Teala kılığınıza ve mallarınıza bakmaz; kalblerinize ve amellerinize bakar. -Melekler, heykeller veya resimler bulunan eve girmezler. -İnsan ölünce üç şey hariç ameli kesilir: 1.Sadaka-i cariye (Cami, medrese yaptırmak gibi.) 2.Faydalanılacak ilim. 3.Kendisine dua edecek hayırlı evlat. -Size ziyaretci geldiği zaman ikram edin. -Çocuk yedi yaşına bastığında ona namazı emret, onuna girdiğinde de namaz için (kılmazsa hafifce) dövün. 126

-Kanlarınızı, saçlarınızı (kıllarınızı), tırnaklarınızı toprağa gömün ki büyücüler onlarla (sihir yapmak için) oynamasın. -Kalbinin yumuşamasını, hacetinin görülmesini ister misin? Yetime acıyıp başını sıvazlarsan, yemeğinden yedirirsen hem kalbin yumuşar hem de hacetin varsa görülür. -Yedi helak edici şeyden kaçınınız: Allah’a şirk koşmak, sihir yapmak, Allah’ın yasak ettiği insanı haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malını yemek, harpten kaçmak, gafil ve namuslu mümin kadına iftira etmek. -Bıyıkları kırpın sakalları bırakın. Yahudilere benzemeyin. -Yorulduğunuz zaman biraz koşun. Yorgunluk ve gevşekliğiniz gider ve Allah’ın inayetiyle size taze kuvvet gelir.

127

Ahirzaman Hadisleri -Bir zaman gelecek benim ümmetim dinini muhafazada çok güçlük çekecektir. Din bir ateş olacak; bıraksa dininden olacak elinde tutsa eli yanacak. Ancak bir elinden diğer eline aktarmak suretiyle ateş nasıl elde tutuluyorsa dininide benim ümmetim işte o güçlükler içinde muhafazaya çalışacaktır. -Kıyamet kopmadan önce dünyanın tam zevkü sefasını aşağılık kimseler sürecektir. -Ahirzamanda iki şeyin çok azaldığı görülecektir. Bunlardan biri helal para. İkincisi de Allah Teala için dostluk. -Ahirzamanda insanın toplum içinde dinini koruması zorlaşıp, günaha girmeden geçim temin etmesi güçleşecektir. Anne, babası, çoluk çocuklarıyla ailesi komşusu onu, gücünden fazla refah içinde hayat temin etmeye zorlayacaklardır. Helal kazançla buna gücü yetmeyen aile reisi de bu tazyiklere dayanamayıp harama da bulaşacaktır. -Muhammed’in canı (kudret) elinde olan Allah’a yemin ederim ki, elbette ümmetimden bir takımları aşırı sevinç, taşkınlık, azgınlık, oyun ve eğlence ile geceleyip sonra haramları, çalgıcı kadınları helal görmeleri, içki içmeleri, faiz yemeleri ve ipek giymeleri yüzünden sabaha maymunlar ve domuzlar şeklinde çıkacaklardır. -Ümmetimden bir takımları muhakkak ki şarap içip ona adından başka isim takacaklar, baş uçlarında çalgılar çalınıp, şarkıcı kadınlar şarkı türkü söyleyecekler, Allah Teala onları yere batıracak ve onlardan maymunlar ve domuzlar yapacaktır. -Bir zaman gelir; insanların dertleri tasaları mideleri, şerefleri malları mülkleri, kadınları kıbleleri, paraları dinleri 128

olur. İşte onlar Cenab-ı Allah’ın nezdinde nasibi olmayan en kötü yaratıklardır. -İnsanlara bir zaman gelir ki; camilerde toplanıp namaz kılarlar. Fakat aralarında mümin bulunmaz. -Ümmetim on beş şeyi yaptığı zaman belalara maruz kalır. Dinleyenlerden: Ey Allah’ın Rasulü! On beş şey nedir? Denildi. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ganimet (bugün hazine) belirli kişilerin tekelinde olduğu, emanetin ganimet sayıldığı, zekatın ağır bir yük kabul edildiği, kişinin hanımına itaat edip annesine isyan ettiği, arkadaşına iyilikte bulunup babasına cefa ettiği, mescidlerde seslerin yükseldiği, halkın en alçağının halka lider seçildiği, kişiye şerrinden korkulduğu için saygı gösterildiği, içkilerin içilip ipeklerin giyildiği, çalgı aletlerinin, oyun havalarının ve şarkıların çoğaldığı, bu ümmetin sonrakilerinin öncekileri lanetlediği vakit işte o anda kızıl bir rüzgar, yerle bir olma veya simalarda değişmeler beklesinler” buyurdu. -İnsanlara bir zaman gelecektir ki; Kur’an’ı Kerim’in yalnız resmi, İslamın yalnız ismi kalacaktır. Onlar İslamdan en uzak insanlar oldukları halde, İslami isimlerle isimlenecekler, mescidleri görünüşte mamur olduğu halde, hidayet yönünden harap olacaktır. İşte o devrin alimleri gök kubbenin altındaki alimlerin en kötüleridir. Fitne (kargaşa) onlardan çıkmış, yine kendilerine dönecektir. -Ümmetimin son zamanlarında mescidlerini süsleyip kalplerini harap bırakan, elbisesini sakınıp koruduğu kadar, dinini sakınıp korumayan, dünya işlerinin yolunda gitmesi uğrunda dinini vasıta yapmaya aldırış etmeyen bir takım insanlar türüyecektir. -Bu ümmet, rakıyı nabizle (çeşitli isimler altında), faizi normal alışveriş, rüşveti hediye adı altında helal saydı, zekatla da ticaret yaptımı, işte o zaman helaklarıdır. 129

-Ümmetim depremlerle karşılaşacak. O depremlerde onbin, yirmibin, otuzbin kişi ölecektir. Allah Teala bu depremleri iyiler için ibret, müminler için rahmet, kafirler için de azap kılacaktır. -İyi ameller işlemekte acele edin. Zira, ileride gece karanlığı gibi fitneler olacak. Kişi sabahleyin mümin olduğu halde, akşama dinden çıkacak, yahut akşamleyin mümin olduğu halde sabaha kafir olacak, dinini dünya malı karşılığı satacaktır. -Zaman kısalıp sene ay, ay hafta, hafta gün, gün saat, saat de ateş tutuşturacak kadar az bir zaman olmadıkca kıyamet kopmaz. -Ümmetim için saptırıcı imamlardan korkarım. Ümmetimin arasına kılıç bir kere girdi mi, artık kıyamet gününe kadar kaldırılmaz. Ümmetimdem bir kısım kabileler müşriklere iltihak etmedikçe, ümmetimden, bir kısım kabileler putlara tapmadıkca kıyamet kopmaz. Ümmetimde otuz tane yalancı çıkacak hepsi de kendisinin peygamber olduğunu iddia edecek. Halbuki ben peygamberlerin mührüyüm (sonuncusuyum) ve benden sonra peygamber de yoktur. Ümmetimden bir grup hak üzerinde olmaktan geri durmaz. Onlara muhalefet edenler zarar veremezler. Allah’ın (kıyamet) emri, onlar bu halde iken gelir. -İnsanlara; kişinin imanının, gömlek soyulur gibi farkında olmadan soyulacağı bir zaman gelecektir. -Cebrail (A.S.) bana gelip; Ey Muhammed! Rabbin sana selam ediyor ve buyuruyor ki; “Şüphesiz kullarımdan bir çoğunun imanı sadece zenginlikle düzelir. Şayet fakirlik vermiş olsaydık, küfre giderlerdi. Kullarımdan bir çoğunun imanı da fakirlikle düzelir. Şayet onlara zenginlik vermiş olsaydık, küfre giderlerdi. Kullarımdan bir çoğunun imanı da hastalıkla düzelir. Şayet onlara sağlık vermiş olsaydık, küfre giderlerdi. Kullarımdan bir çoğunun imanı da sağlıkla 130

düzelir. Şayet onlara hastalık vermiş olsaydık, küfre girerlerdi” dedi. -İnsanlara, kişinin elde ettiği malın helaldan mı haramdan mı olduğuna aldırış etmediği bir zaman gelecektir. Hal böyle olunca da dualar kabul olunmaz olur. -Ümmetim için en çok korktuğum şey: İman zayıflığı, tembellik, çok uyku ve çok yemek (mide büyüklüğü) dür. -Bir zaman gelir ki; insanların hepsi faiz yer, onu yemeyenlere de tozundan isabet eder. -Bir erkeğin elli kadına bakacak kadar erkeklerin kaybolup kadınların kalması, içkilerin içilip zinanın yaygın hale gelmesi, cehaletin ortaya çıkıp ilmin ortadan kaybolması kıyamet alametlerindendir. -Fırat nehri, altından bir dağı ortaya çıkarmadıkça kıyamet kopmaz. Bunu elde etmek için insanlar birbirleriyle savaşırlar. Onda dokuzu öldürülür. -Müslümanlar yahudilerle savaşıp onları öldürmedikçe kıyamet kopmaz. Hatta yahudiler taşların, ağaçların arkasına gizlenir. Taşlar, ağaçlar da: Ey Müslüman! Ey Allah’ın kulu! Bu arkamda gizlenen yahudidir. Onu öldür der. Yalnız “Garğad” söylemez. Zira o yahudilerin ağaçlarındandır. -Kişi ölen birinin kabrine uğrayıp keşke onun yerinde ben olaydım demedikçe kıyamet kopmaz. -İnsanlar yollarda hayvanlar gibi cinsi münasebette bulunur hale gelmedikçe kıyamet kopmaz. -Ahir zamanda kişinin cehenneme girmesi ya zevcesinin ya annesinin ya babasının ya da evladının yüzünden olur. -Dikkat! Bana Kur’an verildi, onunla birlikte bir misli de (sünnet) verildi. Agah olun! Midesi tok olduğu halde rahat koltuğunda oturan bir kimsenin: “Şu Kur’an’a sıkı sarılın, onda helal bulduğunuzu helal sayın, haram olarak bulduğunuzu da haram sayın (hadislere itibar etmeyin).” demesi yakındır. 131

Tarikat Şeriat da tarikat da yol demektir. Dünyada huzura ahirette ise cennete ulaştıran yol. Tarikatın gayesi; Allah’ın rızasını kazanmak, nefisleri her türlü kötülüklerden temizlemek, güzel ahlak sahibi olmaktan ibarettir. Kısaca Allah’ın Kur’an’da bahsettiği, Resullullah’da gözler önüne serdiği en güzel ahlak ile ahlaklanmaktır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünneti ve hayat sistemi ondan zuhur eden üç temel unsurdan meydana gelir. 1.Aleyhisssatü Vesselam Efendimizin mübarek sözleri ve hadisleri; kavli sünnet. 2.Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ibadet ve adet olarak bütün hayatı ve hareketleri; fiili sünnet. 3.Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bazı olaylar karşısındaki tutum ve tavırları ve sükut buyurmaları; takriri sünnet. İşte Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadisleri şeriat ilminin kaynağı ve konusu olduğu gibi, onun örnek hareketleri ve yüksek hali de tarikatın esası ve dayanağı olmuştur. Yani tarikat şeriatı yaşamaktır. Şeriat ilim, tarikat ise tatbikattır. Hz.Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hali iki kısımdır. Birisi zahiri durum ve davranışları ibadet, ticaret, siyaset ve adalet hususundaki örnek hayatı ve hareketleri gibi. Bunlar fıkıh temellerini oluşturur. İkincisi ise Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ruhi ve manevi dünyası. Kalbi ve ahlaki yönüdür ki bu da tasavvufun konusu olmuştur. Tarikatlar manevi bir ilim ve irfan yuvası olmuştur. Tarikatlar birer edeb ve ahlak ocağıdır. Bu tarikat yolunun esası ise; 132

1.Sağlam itikat, istikamet ve cihad ehli bir mürşidi kamili arayıp bulmak, 2.Ona samimiyetle tabii ve teslim olmak, 3.Bütün gayretiyle hizmet ve ibadete koyulmak, 4.Hikmeti ve hakikatı ortaya çıkıncaya kadar, aklına yatmayan bazı hususlara sabredip, itiraz ve isyana kalkışmamak, 5.Kötülüklere iyilikle mukabelede bulunmaktır. Murit mürşidin terbiyesinde, ana kucağındaki çocuk gibi bulunmalıdır. Kur’an’a ve sünnete tam bağlı, din gayreti taşıyan, ilmiyle amel eden kamil bir mürşid bulduktan sonra ona samimiyetle bağlanmadıkça ve onun İslama uygun olan tavsiyelerine kulak asmadıkça ondan faydalanamaz. Tarikata girecek insanlara şunu belirtmek gereklidir ki, zamanımızda sahte şeyhler çoktur. Bir şeyhe bağlanmadan önce araştırılmalıdır. Şeyh şeriata uyuyor mu, uymuyor mu? Çünkü ölçü şeriattır. Kadınlarla tokalaşan, gözü milletin parasında olan, kadın erkek birarada milleti toplayan bir insan şeyh olamaz. Bu kişi sahtekardır. Allah Teala cümlemizi bu gibi sahtekar şeyhlerin şerrinden muhafaza eylesin.

133

Allah Adamlarının Özellikleri Allah adamı görüldüğü zaman Allah’ı akla getiren adamdır. O kendisiyle oturup kalkana Allah’ı anmayı ve iyi amel yapmayı kazandırır. Fitnelerden uzaktır. Musibet ve olaylar karşısında duası makbuldur. Amel ve itaatte herkesin önündedir. İhlası yağmur yağdıracak ve Allah’ın yardımını gerçekleştirecek kadar mükemmeldir. Dünyayı terk etmiştir. Değersiz olan dünyaya aldanış gözüyle bakmaktan korunmuştur. Allah’ın yarattığı şeylere tefekkürle ve ibret alacak şekilde bakmayı öğrenmiştir. Allah sevgisiyle dolmuş ve Allah’a ibadet etmenin zevkiyle doymuştur. Bu Allah dostuyla doğru bulunur, gerçek bilinir. Sahip olduğu şeylerin ihtiyaç fazlasını başkalarına verir. Adaletle hüküm eder. Yüzü tebessüm eder fakat kalbi korkuyla ürperir. Bu Allah adamlarının özellikleri şunlardır: Aşk: Allah Teala’yı tam bir muhabbetle sevmek, O’ndan başka her şeyden yüz çevirmek aşk adını alır. İmamı Rabbani; “Nefsin kötü arzularına yani şehvete aşk ve muhabbet adını takmamalıdır. Aşk, muhabbet kalpde olur ve kıymetlidir. Gerçek aşk, Allah Teala’yı ve O’nun sevdiklerini sevmektir.” buyurmuştur. İbrahim Hakkı Erzurumi de; “Aşk, nefsi terbiye eder, ahlakı güzelleştirir. Aşk, insanın kalbinde bir ateş olup, kalpte Allah Teala sevgisinden başka bir şey bırakmaz. Hak aşığının sözü, işi ve düşüncesi, doğru ve saftır. Uyanık kalpli ve hatadan uzaktır.” demiştir. Takva: Velilerin hepsi takva sahibidirler. Takva sakınmak, Allah Teala’dan korkarak, haramlardan, yasaklardan, günahlardan sakınmaktır. Harama düşmemek için, haram veya helal olduğu belli olmayan şüpheli şeylerden sakınmaya vera denir. Bu bakımdan, haramlardan 134

daha çok sakınma derecesi olan vera takvanın manası altına girer. Kur’an’ı kerimde buyruldu ki: “Allah, o takva sahiblerini sever.” Rasûlullah Efendimiz; (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ya Rabbi! Bana ilim, hilm, takva ve afiyet ihsan eyle.” duasını çok söylerdi. Ebu Said Muhammed Hadimi Berikasında bu hadisi şerifi açıklarken, duada geçen ilimden maksat faydalı ilim, yani iman, ibadet, amel ve ahlak bilgileridir. Hilm ise, yumuşaklık demektir. Afiyetten murad, dinin ve itikadın, bozuk inançlardan, işlerden, nefsin isteklerinden, kalbin vesvese ve şüphelerinden, bedenin hastalıklarından kurtulmasıdır demektedir. İmamı Rabbani hazretleri; “Dünyada felaketlerden, ahirette cehennemden, ateşte yanmaktan kurtulmak için iki şey lâzımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak. Bu ikisinden en büyüğü, daha lüzumlusu, yasaklardan sakınmak yani vera ve takvadır.” demiştir. Bundan sonra da şu açıklamayı yapmıştır: “Vera ve takvayı tam yapabilmek için, mubahları lazım olduğu kadar kullanmalı, zaruret mikdarını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de, kulluk vazifelerini yapabilmek için kullanmaya niyet etmelidir. Bir insan, mubah, yani dinin izin verdiği şeylerden, her istediğini yapar, mubahları aşırı derecede işlerse, şüpheli şeyleri yapmaya başlar. Şüpheliler ise, haram olanlara yakındır. İnsan, bir gün harama düşebilir.” Vera : Helal ve haram olduğu bilinmeyen şüpheli şeylerden sakınarak helale, harama dikkat etmeye vera denir. Künuzul Hakayık da geçen hadisi şeriflerde; “Hiçbir şey vera gibi olamaz.” ve “Dininizin direği veradır.” buyrulmuştur. Ebu Hüreyre hazretleri, kıyamet günü, Allah Teala’nın huzurunda kıymetli olanların vera ve zühd sahipleri olduklarını beyan etmiştir. İmamı Rabbani, bir kimse, şu on şeyi kendine farz bilmedikçe, tam vera sahibi 135

olamaz deyip bunları şöyle saymıştır: Gıybet etmemeli, mümine sui zan etmemeli, kimseyi kötü bilmemeli, kimse ile alay etmemeli, yabancı kadınlara, kızlara bakmamalı, doğru söylemeli, kendini beğenmemek için, Allah Teala’nın, kendisine yaptığı ihsanları, nimetlerini düşünmeli, malını helal yere harcayıp, haramlara vermemeli, nefsi, keyfi için mevki makam istemeyip, bunları insanlara hizmet yeri bilmeli, beş vakit namazı, vaktinde kılmayı birinci vazife bilmeli, Ehli sünnet alimlerinin bildirdiği iman ve işleri iyi öğrenip, kendini bunlara uydurmalı. Hasani Basri hazretleri, zerre kadar vera sahibi olmak, bin nafile oruç ve namazdan daha hayırlıdır demiştir. Zühd: Şüpheli olmak korkusu ile mübah şeylerin çoğundan sakınmak, dünyadan ve dünyalık olan şeylerden uzak durmak manasına gelen zühd hakkında, Haris elMuhasibi şunları söylemektedir: “Zühd, insanın kalbini dünya sıkıntılarından uzak tutar. Allah Teala’nın yüceliğini ve büyüklüğünü tanımayı, tövbe etmeyi temin eder.” El Camius Sagir’de zikredilen bir hadisi şerifte ise şöyle buyrulmuştur: “Zühd, kalbe ve bedene rahatlık verir, dünyaya rağbet ise, düşünce ve hüzün verir.”. Muhammed Hadimi; “Zahid alimin iki rekat namazı, zahid olmayanın ömrü boyunca kıldığı namazdan hayırlıdır.” demiş, Lokman Hakim de; “Ey oğlum! Yakin ve sabrı sanat edin. Allah’ın haram kıldığı şeylerden uzak olursan, dünyada zahid ve mücahid olursun.” buyurmuştur. İhlas: Halis, temiz etmek, niyeti temizlemek, dünya faydalarını düşünmeden bütün işlerini, ibadetlerini yalnız Allah Teala için yapmak demek olan ihlas hakkında Mektubattaki bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur: “İbadetlerinizi ihlas ile yapınız! Allah, ihlas ile yapılan 136

işleri kabul eder.” Hilyetül Evliya da kaydedildiğine göre, Rasulullah Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Muaz bin Cebel’i, Yemen'e vali gönderirken şöyle buyurmuşlardır: “İbadetlerini ihlas ile yap. İhlas ile yapılan az amel, kıyamet günü sana yetişir.”. Seyyid Emir Külal; “İhlassız amel, sahte para gibidir, kabul edilmez.” demiş; Sehli Tüsteri ye; “İnsanın nefsine en çok ağır gelen şey nedir?” diye sorduklarında, “İhlastır” cevabını vermiş; “Zira ihlasta nefsin nasibi yani payı yoktur.” diye bir açıklamada da bulunmuştur. İmamı Rabbani ise, ihlas ile, uzun yılların amelinin, işinin, kısa zamanda ele geçeceğini açıklamıştır. Marifet: Gönülle bilmek, Allah Teala’yı hakkıyla tanıyıp bilmek marifet diye isimlendirilir. Muhammed Masum Faruki, insanın izzetinin, iman ve marifet ile olduğunu, mal ve mevki ile olmadığını belirtmiştir. Ahmed bin Hadraveyh; “Marifetin hakikati, Allah Teala’yı kalb ile sevmek, dil ile anmak ve Allah Teala’dan başka her şeyden ümidini kesmektir.” demiştir. Ebül Kasım Nasrabadi, marifet ve Allah Teala’ya yakın olma halinin, farzları eda etmekle ve sünneti seniyyeye tabi olmakla ele geçeceğini ifade etmiştir. Ebül Hasan bin Sai ise; “Marifet, her durumda kulun, Allah Teala’nın verdiği nimetlere şükretmede aciz kaldığını, genç ve kuvvetli zamanlarında zayıf olduğunu bilmesi ile ele geçer.” demiştir. Allah Teala’yı kalp ve ruhla tanıyıp bilmeye marifetullah da derler. Muhammed Masum, bu dünyada en kıymetli şeyin marifetullaha kavuşmak olduğunu belirtmiş, İmamı Rabbani kalbinde hardal tanesi kadar dünya muhabbeti bulunan kimsenin marifetullaha kavuşamayacağını ifade etmiştir. Hadimi hazretleri; “Marifetullah bilgileri, keşfle ve ilham ile hasıl olur. İbadetlerin yapılması ve bütün şeriat (İslamiyet) bilgileri ise, üstaddan öğrenmekle elde edilir. 137

Şeriat bilgileri, ilham ile hasıl olsaydı, Allah Teala’nın peygamberler ve kitaplar göndermesine lüzum olmazdı.” demiştir. İlim: Bir şeyi hakkıyla bilmek, anlamak, öğrenmek, cehlin zıddı manalarına geldiği gibi, okumak, görmek, dinlemek veya Allah Teala’nın ihsanı ile elde edilen malumat ve bilgi anlamında da kullanılan ilim çok çeşitli kısımlara ayrılmaktadır. Amele dair ilimlerden biri olan ilmi ahlak, fazilet ilmi olup, buna kavuşma ve bu fazileti giderecek şeylerden sakınma yollarını bildirir. Kalp ve ruh bakımından insanı olgunlaştıran ilim ve ameller, tasavvuf, ahlak manasına da gelir. İnsanın görünmeyen ve alemi emirden olan kalp, sır, ruh gibi latifelerini konu alan ilme, kısaca gönül yani kalp ve ruhla ilgili ilme ilmi batın denilir. Deylemi’nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte; “İlmi batın, Allah Teala’nın sırlarından bir sırdır. O’nun hükümlerinden bir hükümdür. Dilediği kulunun kalbine verir.” buyrulmuştur. Genel olarak ilim, ilmi husuli ve ilmi huduri diye ikiye ayrılabilir. İlmi husuli, Ehli sünnet (Rasulullah Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve arkadaşlarının yolunda olan) alimlerinin sohbetlerinde ve derslerinde bulunularak, çalışılarak elde edilen ilimdir. İlmi huduri ise, çalışmadan Allah Teala’nın ihsan etmesiyle kazanılan ilim, vehbi ilim demektir ki bu ilme ilmi lüdünni de denilir. Hace Ubeydullah Ahrar ise : “İlim iki çeşittir. Biri veraset, biri de ledün ilmidir. Veraset ilmi çalışarak elde edilir, buna kesbi denir. İlmi ledün ise, Allah Teala’nın ihsanıdır. Çalışmadan elde edilir. İlahi bir mevhibedir. Kullarından dilediğine verir, buna vehbi de denir”. buyurmuştur. EdDürrül-Muhtar’daki hadisi şerifte de şöyle buyrulmuştur: “Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadet etmekten daha sevaptır.” Berika’da geçen bir hadisi şerifte, Rasulullah Efendimiz; (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 138

“İlmi ile amel edene, Allah, bilmediklerini bildirir.” buyurmuştur. Abdülhakı Dehlevi Merecül Bahreyn isimli kıymetli kitabında, Ahmed Zerruk’dan alarak diyor ki: “İmamı Malik; “Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan, dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan (bidat sahibi) yani sapık olur. Her ikisini edinen, hakikate varır.” buyurdu. Fıkhı doğru öğrenen ve tasavvufun zevkini alan, kamil insan olur. Tasavvuf büyüklerinin hepsi kemale gelmeden önce bir fıkıh aliminin mezhebinde idi. Tasavvufçunun mezhebi yoktur demek, mezheblerin hepsini bilir, hepsini gözetir, evla olanı, ihtiyatlı olanı yapar demektir. Cüneyd’i Bağdadi, Süfyanı Sevri’nin mezhebinde idi. Abdülkadir Geylani, Hanbeli idi. Ebu Bekri Şibli, Maliki idi. Ceriri, Hanefi idi. Harisi Muhasibi, Şafii idi (Kaddesallahu esrarehüm). Ebül Esved ed Düeli; “Hiçbir şey ilimden üstün değildir. Çünkü sultanlar, insanlara hükmederler. Alimler ise, sultanlara hükmederler.” demiş, Lokman Hakim de oğluna şunu söylemiştir: “Ey oğlum! Dünyanın sevinç ve neşelerini tecrübe ettim. İlimden lezzetli bir şey bulamadım.” Ayrıca; “Dervişler, fakir ve yoksullar ilim sayesinde sultanlar sofrasında otururlar.” buyurmuştur. Bir de Abdülhakı Dehlevi, “İnsanın göğsünü genişleten şeylerden biri ilimdir.” demiştir. Ledünni İlim: İlmi ledün veya ledünni ilim, Allah Teala ile ilgili bilgi ve sırlara ait ilim gayb ve marifet ilmidir. Allah Teala buyurdu ki: “Orada, kendi indimizden bir rahmet (vahiy ve nübüvvet veya uzun ömür) verdiğimiz ve ona ledünni ilmi öğrettiğimiz kullarımızdan birini (Hızır’ı) buldular.”. Hem Salebi’nin hem de İmamı Rabbani’nin ifade ettikleri gibi, Hızır aleyhisselam, güzel ahlak sahibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allah Teala’nın izni ile keramet ehli olup, kimya ilmini bilirdi. Hak 139

Teala’nın bildirmesiyle ledünni ilim verilmişti. Muhammed Parisa; “İlmi ledünni verilmesinde Hızır aleyhisselamın ruhaniyeti vasıta olmaktadır.” buyurmuştur. Senaullahı Dehlevi bu ilim hakkında şöyle demektedir: “Ledünni ilim, çalışmak ve gayretle ele geçmez. İhsan edilen kimselere mahsustur. Umuma şamil değildir. Peygamberlere verilen ilimler ve vahyedilen şeyler ise, umuma şamildir ve herkesi ilgilendirir. Yani peygamberler, bunları, gönderildikleri kavimlere tebliğ etmekle, bildirmekle vazifelidirler. Bu bakımdan peygamberlerin ilmi, ledünni ilminden üstündür.” Seyyid Abdülhakim Arvasi ise, şunları ifade etmektedir: “Emir Sultan hazretleri, ledünni ilme sahipti. Bu ilim yetmiş iki derecedir. İlk derecesinde olan, bir ağaca bakınca yapraklarının sayısını, bir denize bakmakla damlalarının adedini, bir çöle bakınca kumlarının sayısını bilir.” Yakin: Şek ve şüpheden uzak olan doğru, sağlam, sarsılmayan şüphe ve tereddüt bulunmayan itikada, imana yakin adı verilir. Bir hadisi şerifte; “Agah olunuz ki, insana dünyada yakin ve afiyetten (ruhen sağlam ve günahlardan uzak olmaktan) daha hayırlı bir şey verilmemiştir. Öyle ise Allah Teala’dan o ikisini isteyin.” buyrulmuştur. İmamı Rabbani; “Yakin ihsan edilen birinin kerametlere, harikalara ihtiyacı olmaz. Bütün bu kerametler, zatı ilahinin zikrinden ve kalbin bu zikir ile zinetlenmesinden aşağı kalır.” demiştir. Hazreti Ali ise; “İman ağaç gibi olup, kökü yakin, dalı takva, nuru haya, meyvesi cömertliktir.” buyurmuştur. Maiyet: Sözlükte beraberlik, beraber olma demek olan maiyyet, tasavvufta Allah Teala ile beraber olma O’na kavuşma yolu manasında kullanılır. Muhammed Bakibillah; “Maiyyet yolu, cezbe (Allah’ın çekmesi) yollarından biridir. Maiyyet yolundan Allah Teala’ya kavuşmak nasib 140

olursa, vasıta, aracı olmaksızın kavuşulur. “Kişi sevdiği ile beraberdir.” hadisi şerifi, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir.” demiştir. İmamı Rabbani ise; “Yüksek hocamın, lutfederek, acıyarak mübarek gönlünü, bu fakire çevirmesi ile, tasavvufcuların tevhid (bir bilmek), kurb (yakınlık), maiyyet, ihata (her tarafı kaplamak), sereyan (her zerrede bulunmak) gibi sözlerle anlatmak istedikleri marifetlerden, ince bilgilerden ele geçmeyen hemen hemen hiç kalmadı.” demiştir. Seyru Süluk: Tasavvuf yolculuğu, tasavvuf yolunda ilerlemeye seyr ve süluk denilir. İmamı Rabbani; “Seyr ve sülukdan maksad, nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemektir.” demiş, bu çirkin sıfatların başında nefse düşkün olmak ve onun arzularına, isteklerine tutulmak geldiğini ifade etmiştir. Kurb : Yakınlık, yakın olmak demektir ki, Abdülgani Nablüsi; “Allah Teala’ya farzlarla hasıl olan kurb, nafilelerle hasıl olandan elbette kat kat daha çoktur. Fakat kurbu, takva sahiplerinin (haramlardan nefret eden, haram işlemekten kaçınanların) ihlas ile yaptıkları farzlar hasıl eder.” demiştir. İmamı Rabbani, kurb ve visal (kavuşma) lezzetinin cennet nimetlerinin lezzetinden ziyade olduğu gibi, bud ve hırman (uzaklık ve mahrumluk) azabının da cehennem azabından beter olduğunu ifade etmiş, Muhammed Masum Serhendi ise, farzların kurb hasıl etmesi için, nafile ibadetleri de yapmanın şart olduğunu belirtmiştir. Cemiyyet: Sözlükte toplum, topluluk, toparlanma, toplanma demek olan cemiyyet, hep bir olanı müşahede (eserlerini görmek) ile meşgul olup, kendinden dahi habersiz olma hali yani kısaca ruhunu ve kalbini toplayıp, 141

Allah Teala’dan başkası ile olmama halidir. İmamı Rabbani, cemaatle kılınan beş vakit namaz ve devamlı Allah Teala’yı zikretmenin cemiyyete sebeb olacağını beyan etmektedir. Huzur: Allah Teala’dan başka hiçbir şeyin kalpte bulunmaması, beraberlik, birlikte olma, hazır bulunmaya huzur da denir. Muhammed Masum Faruki, huzur, gafletten kurtulmaktan ibarettir demiş, ayrıca huzurlu ve uyanık olan kalbin namazda, uykuda ve vilayette aynı olduğunu, huzur ve uyanıklığın kalbin melekesi olup onun gerekli sıfatları olduğunu, hiç bir zaman ayrılık kabul etmediğini ifade etmiştir. Teveccüh: Teveccüh, tasavvuf yolunda ilerleme, yükselme sebeplerinden önemli olanlarındandır. Bu, bir velinin, Allah Teala’nın izni ile nazar etmek (bakmak) yahut başka yollarla talebesinin veya sevdiğinin yahut başka birinin kalbindeki, masiva (Allah Teala’dan başka her şey) ve dünya sevgisini, günah lekelerini temizleyip, yerine feyz, marifet, ilim ve hikmetle yani manevi ilimler, iyilikler, bereketler ve faydalarla doldurması, yüksek derecelere kavuşturması demektir. Muhammed Masum; “Pirin (tasavvuf büyüğünün) teveccühünü, zulmet ve keder dağlarını, her ne suretle ortaya çıkarsa çıksınlar, sadık talebeden kaldırıp, uzaklaştırır.” demiştir. Ubeydullahı Ahrar’ın oğlu Hace Muhammed Yahya; “Tasarruf sahipleri üç kısımdır. Bir kısmı, Allah Teala’nın izni ile, her istedikleri zamanda, diledikleri kimsenin kalbine tasarruf ederek, onu tasavvufta en yüksek derece olan fena makamına eriştirir. Bazısı, Allah Teala’nın emri olmadan tasarruf etmez. Emir olunan kimseye teveccüh ederler. Bir kısmı ise, kendilerine bir sıfat (hal) geldiği zaman kalplere tasarruf ederler.” demiştir. İmamı Rabbani; “Tasavvuf 142

yolunda çok yüksekleri aramalı, ele geçenlere bağlanıp kalmamalıdır. Veraların verasını yani ötelerin ötesini aramalıdır. Böyle bir istek, böyle çok çalışmak ancak vazife alınan büyüğün teveccühü ile elde edilebilir. Onun teveccühü de müridin (talebenin) ona olan sevgisi, bağlılığı kadar olur.” demiştir. Himmet: Lügatte kasd, irade, kuvvetli istek, arzu gibi manalara gelen himmet, ıstılahta Allah Teala’nın veli kullarından bir zatın kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurup, başka bir şeyi kalbine getirmemesi ve Allah Teala’dan dileyerek, bu şekilde manevi yardımda bulunması demektir. Ubeydullahı Ahrar; “Allah Teala’nın isimleri ile münasebeti olan bir zat, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurur ve bu şeye himmet eder, kalbine bundan başka hiçbir şey getirmez; yalnız o işin yapılmasını isterse, Allah Teala da o işi yaratır. Allah Teala’nın adeti böyledir” demiştir. Mahbubiyyet: Mahbubiyyet, sevilen olmak, mahbub olmaklık, sevilmeklik demektir. İmamı Rabbani; “Rasulullah Efendimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tabi olmanın en yüksek derecesi mahbubiyyet ve maşukiyyet (aşık olmak) kemalatına (üstünlüklerine) sahib olmaktır. Bu, Allah Teala’nın çok sevdiklerine mahsustur ve lutf ile ele geçmez, muhabbet lazımdır.” demektedir. Abdülhakı Dehlevi ise, ahirette azablardan kurtulmak ve sonsuz saadete kavuşmak, ancak geçmiş ve gelecek bütün varlıkların en üstününe Hazreti Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) uymakla olur. Bunun için O’na uymakla mahbubiyyet makamına erişirler. O’nun yolunda bulunmakla, Allah Teala’nın zatının tecellisine kavuşurlar demiştir. 143

Temessul: Allah Teala meleklere, cinne çeşitli şekiller alabilme kuvveti verdiği gibi, çok sevdiği kullarının ruhlarına da, bu kuvveti vermektedir. Başka bedene ihtiyaç yoktur, ruhlar da, görülecek şekiller alabilmektedir. İşittiklerimiz ve okuduklarımıza göre, evliyadan birçoğu, bir anda çeşitli yerlerde görülmüş, birbirine uymayan işler yapmışlardır. Mesela Hindistan’da oturan ve şehrinden hiç çıkmamış olan bir veliyi, hacılar Kabe’de görüp konuştuklarını, başkaları da, mesela aynı günde İstanbul’da, bir kısım kimseler de, bu veli ile yine o gün, Bağdad’da görüştüklerini söylemişlerdir. Bazan o velinin bunlardan haberi olmaz. Seni gördük diyenlere, yanılıyorsunuz, o zaman, evimdeydim, o memleketlere gitmemiştim, o şehirleri bilmiyorum ve sizleri de tanımıyorum der. Yine bunlar gibi, güç halde bulunan kimseler, korku ve tehlikelerden kurtulmak için ölü veya diri olan bazı evliyadan yardım istemişlerdir. O büyüklerin kendi şekillerinde olarak hemen orada bulunduklarını ve imdadlarına yetiştiklerini görmüşlerdir. Bu velinin yaptığı yardımlardan bazan haberleri olmakta bazan da olmamaktadır. Bu hal bilhassa savaşlarda görülmüştür. Tarihde olduğu gibi günümüzde de birçok insanın, gayrımüslimin İslama, Allah Teala yoluna girmesine vesile olan İslama büyük hizmetler yapmağa devam eden velilerin kıymetlerini bilip hiçbirine dil uzatmamalıdır.

Hikmetli Sözler

144

Bu çeşit sözler (hikmetli olan sözler) insanı dünyadan soğutur. İnsanın içindeki mal, makam hırsını, kin, hased gibi kötü ahlakları giderir. İnsanı Allah Teala’nın izniyle ahirete daha fazla çalışmaya ve tefekkür etmeye sebep olur. Bu sözler gaflet içindeki insanların uyanmalarına neden olur. Hatimi Esam (R.A.): Kim ki dört şeyi dört şeysiz iddia ederse davası yalandır. 1.Allah Teala sevgisini iddia edip de yasaklarından sakınmayanın iddiası yalandır. 2.Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sevgisini iddia edip de fakir ve yoksulları sevmiyenin iddiası yalandır. 3.Cennet sevgisini iddia edip de sadaka vermeyenin iddiası yalandır. 4.Ateşten korktuğunu iddia edip de günahtan sakınmayanın iddiası yalandır. Bilal oğlu Sa’d (R.A.): Kul günah işlediği zaman Allah Teala ondan dört nimeti kesmez; 1.Rızkını kesmez. 2.Sıhhatini bozmaz. 3.Günahını yüzüne vurmaz. 4.Acele azap etmez. Bazı hikmet sahiplerinden: Ademoğlunu dört yağmacı karşılar: 1.Ölüm meleği (Azrail) ruhunu 2.Mirascılar malını 3.Kurtlar cismini (cesedini) 4.Haklı davacılar da kıyamet gününde, amelini yağma ederler. 145

Hasan Basri (K.S.): Başkalarının sözlerini sana taşıyan kimse, bil ki senin sözlerini de başkalarına taşır. Beyazid Bistami (K.S.): Şu iki cümleyi her zaman hatırında tut ve hiç unutma: 1.Hak Teala bana vakıf olup yaptığım herşeyi görmektedir. 2.O’nun benim amelime hiç ihtiyacı yoktur. Günahtan bir, taatten bin kere tevbe etmek lazım. İbadete bakarak kendini beğenmek ve şımarmak günahtan bin beterdir. Abdülkadir Geylani (K.S.): Ölümü düşün. Ölümü düşünmek ve ona göre hazırlık yapmak kalbe cila verir ve dünyaya esir olmaktan kişiyi korur. Dünyada sana iki şey kafidir. Bir evliyaya hizmet etmek, bir fakir ile muhabbet etmek. Din sahibi ol, dindar kişilerle bulun. İnsan onlardır. Akıllı onlara denir. İnsanların en üstünü ve en zeki olanı; Allah Teala’ya itaat edendir. En cahil ve aklı kıt olanı ise, Allah Teala’ya isyan bayrağını çekendir. Bir düşünsene; Allah Teala kim sen kimsin? Kime isyan ediyorsun? İbrahim Edhem (K.S.): Bugün sana en ağır gelen amel hangisi ise, yarın terazide en ağır basacak amel de odur. Süfyan Servi (K.S.):

146

Birinin sana “Ne iyi adamsın” demesi, “Ne kötü adamsın” demesinden daha çok hoşuna gidiyorsa, bil ki hala fena bir insansın. Ağlamak on kısımdır, bunların dokuzu riya, biri Allah Teala içindir. Senden eğer samimi şekilde bir damla yaş gelirse bu da çok şeydir. Cüneyd Bağdadi (K.S.): Bütün ömrü boyunca bir an huzurlu olabilene ne mutlu. Elden kaçan zamanı bir daha elde etmek katiyyen mümkün olmadığından, zamandan daha aziz bir şey yoktur. Bişri Hafi (K.S.): Eğer halkın seni bilmelerini arzu ediyorsan, bil ki dünya sevgisinin başı işte bu arzudur. Hz. Ebu Bekir Sıddık (R.A.): Cimri olan kişi kendini yedi şeyden kurtaramaz. 1.Zalim hükümdar onu zelil eder (malına musallat olur.) 2.Coşturan bir şehvetle malını israf eder. 3.İşe yaramayacak bir yerde bina yapıp serveti heder olur. 4.Batmak, yanmak, çalınmak ve bunlara benzer afetlerden biriyle malı heba olur. 5.Devamlı bir hastalığa tutulur, kurtulmak için malını sarf eder. 6.Servetini bir yere gömer sonra bulamaz. 7.Vefatından sonra malı gayrımeşru yollarda sarf edilir. Ölüme dahi götürse, doğruluk seninle olsun. Sözün yıkıcı değil yapıcı olsun. Öyle zaman oldu ki ağladığım günlere ağladım. Hz. Ömer (R.A.): 147

İlmi mevzularla meşgul olmak, Allah Teala yolunda cihad gibidir. Bir günah vaki olursa, ardından hemen bir sevap (hayır amel) et. Zira günahın affına bundan büyük sebeb yoktur. Hakikat anlaşılıncaya kadar din kardeşinin yaptıklarını iyiye yor. Seni alakadar etmeyen işlerle meşgul olma. İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. Hz. Osman (R.A.): Sahibini ahiret hazırlığına sevk etmeyen uzun ömür beyhudedir (boşunadır.) Hz. Ali (R.A.): Cahil bilmediğini sormaktan utanmasın. Sen babana saygılı isen evladında seni sayar. Her işittiğini söyleme. İşittiğin her iki şeyden biri doğru diğeri yanlış olabilir. Lüzumsuz şeylerin peşinden koşan lüzumlu şeyleri kaçırır. Ebud Derda (R.A.): Hayır amel ne kadar küçük olsa da işle. Ölümü çok anan kimsenin hasedi az olur. Abdullah İbni Ömer (R.A.): Zikri İlahi lisanında daim olsun. Süfyan Sevri (K.S.): Öyle uygunsuz işler oluyor ki insan onları görmeden ölmek istiyor. İmam Buhari (Rh.A.): 148

Kişinin helakı kendisini beğenmesidir. Ebu Davud (Rh.A.): Boş sözleri terketmek İslamın güzelliğindendir. İmam Ebu Hanife (Rh.A.): Fenalığın büyüğü vaktini faydasız geçirmektir. İmam Şafii (Rh.A.): Dostu düşmanı olmayan insan yoktur. Sen Allah Teala’ya itaat edenlerle dost ol. Malik Bin Dinar (K.S.): Üç şey gönlü öldürür: 1.Çok yemek. 2.Çok uyumak. 3.Çok konuşmak. Sırrı Sakati (K.S.): Ahlakın iyisi incitmemek ve incinmemektir. Hak sohbetini bırakıp halk sohbeti ile meşgul olma. Yahya Bin Muaz (K.S.): Ahmak kişi cehennem ameli ile cennet umar. O kişiye taacüp ederim ki hastalık korkusuyla yemekten perhiz eder de cehennem korkusu ile günahtan perhiz etmez. Cüneyd Bağdadi (K.S.): Akıllı olan yalnızlığı sevendir.

İbni Ata (K.S.): 149

Kimin gönlünde ahiret endişesi olmazsa, şeytan onu ölünceye kadar dünya endişesiyle meşgul eder. Zunnunu Mısri (K.S.): Allah Teala bir kulundan yüz çevirdiğinde ona evliyaları aleyhinde söz söyletir. Hz. Ali (R.A.): Bir günah çok bin taat azdır. Hallacı Mansur (K.S.): Nefsini bir işle meşgul eyle. Değilse o seni başka bir işle meşgul eder. Gönenli Mehmed Efendi (K.S.): Bir insan insanlara acıyıp da onların dertlerine ortak olabiliyor ve onlarla beraber adım atabiliyorsa o vakit insandır, o vakit insan olur. Beş şey vardır ki kötülük ve bedbahtlık işaretidir: 1.Katı kalpli olmak. 2.Göz yaşından mahrum olmak. 3.Utanma hissini yitirmek. 4.Aşırı dünya hırsına dalmak. 5.Ölümü unutup hep dünyaya çalışmak. Hz. Caferi Sadık (R.A.): Üç şey vardır ki müslümanları çok aziz ve şerefli eder. 1.Kendisine zulm edeni affetmek. 2.Kendisine bir şey vermeyene iyilikte bulunmak. 3.Kendisini aramayanları arayıp hallerini sormak.

Rabiai Adeviyye (K.S.): 150

İyiliklerinizi de gizleyin. Tıpkı kötülüklerinizi gizlediğiniz gibi. İyiliklerini ilan etmek, rüzgarın karşısında un savurmak gibidir. Alıp götürür eliniz boşta kalır. İbrahim Bin Edhem (K.S.): Kalplerinizi on günahla öldürüyorsunuz. 1.Allah Teala’yı tanıdığınızı söylüyorsunuz ama emirlerini tanımıyorsunuz. 2.Kur’an’ı okuyorsunuz ama manasıyla amel etmiyorsunuz. 3.Resulullah’ı sevdiğinizi iddia ediyorsunuz, sünnetini ise tatbik etmiyorsunuz. 4.Şeytanın düşman olduğunu söylüyorsunuz ama onunla dostluk kuruyorsunuz. 5.Cenneti sevdiğinizi iddia ediyorsunuz ama ona hazırlık yapmıyorsunuz. 6.Cehennemden korktuğunuzu iddia ediyorsunuz ama kurtuluş için günahtan uzak kalmaya gayret etmiyorsunuz. 7.Ölüm haktır diyorsunuz hak olan ölüme hazırlık yapmıyorsunuz. 8.Kardeşlerinizin ayıbıyla uğraşıyor kendi ayıbınızı göremiyorsunuz. 9.Allah Teala’nın verdiği nimetleri yiyor ama şükrünü unutuyorsunuz. 10.Ölülerinizi gömüyorsunuz ama bir gün kendinizin de gömüleceğini hatırlayamıyorsunuz. Yahya Bin Muaz (R.A.): İnsanoğlu yoksulluktan korktuğu gibi cehennemden korksaydı cennete girerdi. Ey insanlar!... Görüyorum ki evleriniz Rum kayserlerine, Lüks hayranlığınız Kisra’nın tutumuna, 151

Servet peşinde koşmanız Karun’un anlayışına, Saltanatınız Ebucehil’in nefsine, Gururunuz Ebrehe’nin gururuna, Yaşayışınız sefihlerin yaşayışına benziyor, Allah Teala için söyleyin Muhammedi olanlar nerede? Muhammed Bin Suka (K.S.): Bir kimsenin dünyalığından bir şey eksildiği zaman çok üzülür. Lakin o kimsenin dininden bir şey eksildiği zaman o kadar üzülmez. Hatta umurunda bile olmaz. İşte o kimse kendisini Allah’u Teala’nın azabına müstehak eder. İbrahim Nehai (K.S.): Sizden evvelkiler üç şeyle helak olmuşlardır. 1.Boş ve yersiz konuşmakla. 2.Fazla yemekle. 3.Fazla uyumakla. Abdulhakim Arvasi (K.S.): Tek vakit namazımı kaçırmaktansa bin kere ölmeyi tercih ederim. İmam Rabbani (K.S.): Kafirlere kıymet vermek müslümanlığı aşağılamak olur. Nefse günahlardan kaçmak ibadet yapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan kaçmak daha sevaptır. Ölmek felaket değildir. Öldükten sonra başına gelecekleri bilmemek felakettir.

Şakiki Belhi (K.S.):

152

Allah’u Teala’nın azabından korkmanın alameti haramları terk etmektir. Allah’u Teala’nın rahmetinden ümitli olmanın alameti de çok ibadet etmektir. İleride tövbe ederim diye günaha devam edenler, daha yaşarız ümidiyle tövbeyi geciktirenler, hatta Allah’u Teala’nın azabını düşünmeyip rahmetini ümit ederek tövbe etmeyenler çok büyük gaflet ve felaket içindedirler. İbrahim Hakkı (K.S.): İnsanlardan utanmayan Allah Teala’dan haya etmemiş olur. Namahreme bakmayanın kalbi rahat olur. İmam Gazali (K.S.): Ölçülü adımlarla yürü, ayaklarını yerde sürükleyerek yürüme. Sağa sola baka baka yürüme. Etrafı rahatsız ederek, başını şunun bunun kapısına doğru döndürme. Ebu Hureyre (R.A.): Sakın iyiliği elden koyma. Her kime iyilik edersen, Allah Teala için et ki, Allah Teala katında makbul olsun. Abdulkadir Geylani (K.S.): Sen dünyada ebedi kalmak için yaratılmadın. Allah Teala’nın yoluna uymayan bir yaşayış içindesin. İçinde bulunduğun bu hali hemen değiştir. Mevlana (K.S.): Kendine gel, bari bundan sonra çekin; çünkü Allah Teala’nın lutfuyla tövbe kapısı açıktır.

153

Günahlar 1.Şarap ve sarhoşluk veren içki içmek. 2.Günah işleyen kimselerle oturmak. İçki masasında oturmak, kumar oynanan masada oturmak gibi. 3.Hırsızlık yapmak. 4.Haksız yere adam öldürmek. 5.Namuslu bir insana zina yaptı diye iftira atmak. 6.Şahit olduğu bir işte şahitlikten kaçınmak. 7.Yalancı şahitlik yapmak. 8.Yalan yere yemin etmek. 9.Başkasının malını zorla almak. 10.Savaştan kaçmak. 11.Faiz yemek. 12.Yetim malı yemek. 13.Rüşvet yemek. 14.Ana babaya asi olmak. 15.Akrabayla ilgiyi kesmek. 16.Kasden Ramazan orucunu yemek. 17.Ölçü ve tartıyı eksik yapmak. 18.Gücü yettiği halde Hacca gitmemek. 19.Haksız yere bir müslümanı dövmek. 20.Ashabı Kiramdan birine kötü söz söylemek ve küfretmek. 21.Müslümanların kusur ve kabahatlerini zalim bir kimseye haber vermek. 22.Deyyusluk, pezevenklik yapmak. 23.Sihri öğrenmek ve öğretmek. 24.Kur’an’ı Kerim’i öğrendikten sonra yüzüne okuyamayacak kadar unutmak. 25.Hayvanları ateşte yakmak. 26.Şer’i bir özrü olmaksızın kadının kendisini kocasına teslim etmekten kaçınması. 154

27.Domuz eti yemek. 28.Kötü ve hoş olmayan sözleri insanlar arasında taşımak. 29.Kumar oynamak. 30.Zulmetmek. 31.Yol kesmek, eşkiyalık yapmak. 32.Zihar, yani karısını anasına benzetmek. 33.Küçük günahlara devamda ısrar edilirse bunlar büyük günahlara döner. 34.Günahlara teşvik etmek. 35.Şarkı söylemek. 36.Avret yerlerini açmak ve başkasının avret yerine bakmak. 37.Cimrilik yapmak ve borçlarını ödememek. 38.Hazreti Ali’yi Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman üzerine üstün tutmak. 39.İntihar etmek. 40.Sidikten sakınmamak. 41.Verdiği sadakayı başa kalkmak. 42.Kibir sebebiyle elbiseyi uzun yapmak. 43.Çocuğu kötü yollara sevk etmek. 44.Bir müslümanı silah ve benzeri aletlerle korkutmak. 45.Mücadele etmek. 46.İhtiyacından fazla olan suyu insanlardan esirgeyip vermemek. 47.İzinleri olmaksızın başkalarının konuşmalarını dinlemek. 48.İnsanların ayıplarını araştırmak. 49.Tavla, dama ve satranç oynamak. 50.Yedi taş oyunu oynamak. 51.Haramlığı sabit olan her oyunu oynamak ve çalgı çalmak. 52.Menisini eliyle çıkartmayı adet edinmek. 53.Hayızlı ve loğusa olan karısıyla cinsi münasebette bulunmak. 155

54.Satın alırken veya yerken yemeği ayıplamak. 55.Sebepsiz yere günah olmayan davetlere gitmemek. 56.Güzel yüzlü gençlere şehvetle bakmak. 57.Başkasının evine kapı, anahtar ve benzeri bir yerin deliğinden bakmak. 58.Başkalarının evine izinsiz girmek. 59.Gıybet etmek. 60.İsraf yapmak. 61.Hiyanetlik etmek. 62.Zalim idarecilere ve vekillerine sadakat göstermek. 63.Kendisine verilen nimet ve rızka şükretmemek. 64.İnsanları yaratılışlarındaki kusur sebebiyle ayıplamak. 65.Emanetlere riayet etmemek. 66.Verdiği sözde durmamak. 67.Başkalarını hafife almak, horlamak, küçümsemek ve alay etmek. 68.Koca ile karısının arasını açmak için fitne ve fesat çıkarmak. 69.Zalimin yüzüne gülmek. 70.Yalan olduğunu bilerek, müslüman kardeşinin aleyhindeki konuşmayı dinleyip sükut etmek. 71.Başkasının hanımına hediye göndermek ve onu gizli latifelerle taltif etmek. 72.Yanlarında üçüncü bir şahıs olmadan, kimsenin olmadığı yerde yabancı bir kadınla birarada bulunmak. 73.Erkek kadına, kadın da erkeğe benzemeye çalışmak. 74.İşcinin ücretini vermemek veya geciktirmek. 75.İki kişinin arasını açmaya çalışmak. 76.Din kardeşi olan bir kimseye riyakar demek. 77.Süt çocuğunu vaktinden önce memeden kesmek. 78.Layık olmadığı halde iyi görünmek veya büyük adam dedirtmek için kendinde olmayan bir hali izhar etmek. 79.Komşusuna karşı fesadlık yapmak. 80.Bakılması caiz olmayan kimselere bakmak. 156

81.Hayvanlara bile olsa lanet etmek. 82.Dini bir sebebe dayanmaksızın bir müslümanla üç günden fazla küs durmak. 83.Nefsi arzuları ve dünya nimetlerini kaybetmekten dolayı ağlamak. 84.İsteyerek lüzumsuz yere gülmek. 85.Yürürken ve hareket ederken kibirli davranmak. 86.Erkeklerin ipekli elbise giymesi ve altın takması. 87.Kerahat vakitlerinde namaz kılmak. 88.Bedenine ve elbisesine pislik bulaştırmak. 89.Kıbleye önünü veya arkasını dönerek defi hacet veya işemek. 90.Bir kadının yalnız başına sefere çıkması. 91.Almayacağı malın kıymetini arttırmak için fiyatına zam yapmak. 92.Karaborsacılık yapmak. 93.Başkasının talip olduğu ve velisinin de vermeye söz verdiği kız veya kadını istemek. 94.Satacağı hayvanın sütünü sağmadan, memelerini sütlü gösterip pahalıya satmak. 95.Cuma ezanı okunduktan sonra, Cuma namazı saatinde alışveriş veya herhangi bir iş yapmak. 96.Ayıplı malının ayıbını saklayarak satmak. 97.Zaruretsiz köpek beslemek. 98.Evinde şarap saklamak. 99.Kur’an ve hadis okumak, zikrullah yapmak için ücret şartı koşmak. 100.Özrü olmaksızın ayakta işemek ve sidik kabını odasında saklamak. 101.Hayvan deliklerine işemek. 102.Yollara, su kenarlarına, evlerin etrafına, gölgelik yerlere ve ağaç altlarına işemek. 103.Cünüp iken camiye girmek. 104.Hayvanı keserken eziyet vermek. 157

105.Kendiliğinden ölüp suyun yüzüne çıkan balığı yemek. 106.Kokmuş et ve yemekleri yemek. 107.Eti yenen hayvanların hayaları, bezeleri, ödleri, fercleri, zekerleri, dübürü ve akan kanlarını yemek. 108.Malının çoğunun haram olduğunu bildiği kimsenin yemeğini yemek. 109.İzinsiz başkasının arazisine girmek. 110.Altın ve gümüşten yapılmış kaplar kullanmak. 111.Kendi kendine türkü ve şarkı söylemek. 112.Saygıya layık olmayan idarecileri karşılamak için çıkmak veya ayağa kalkmak. 113.Oburluğu sebebiyle doyduktan sonra da yemek. 114.Acıkmadığı halde, zaruretsiz yemek ve içmek. 115.Kendini beğenmek. 116.Çalgı dinlemek. 117.Bir müslümanın gıybetinin yapıldığı ve ayıblarının zikredildiği yerde susmak. 118.Ölüm ve hastalık gibi musibetler anında bağırarak ağlamak. 119.Latife ve şakalaşmada ileri gitmek ve haddi aşmak. 120.Peruk takmak. 121.Döğme yaptırmak. 122.Kadınların içlerini gösterecek derecede ince elbise giymesi. 123.Sakalını zaruretsiz siyaha boyatmak. 124.Kabir üzerinde oturmak. 125.Ramazanda bozduğu ve tutmadığı orucun kazasını tehir etmek. 126.Saz, ud gibi aletleri yapanlara ağaç satmak. 127.Umuma ait bir yeri kiraya vermek. 128.Gerek büyük ve gerek küçük canlı hayvan resmi yapmak. 129.Kadınların süslenerek ve kokulanarak sokağa çıkması. 158

130.Kocasının izni olmaksızın kadının özürsüz olarak evinden çıkması. 131.Hayvanları birbiriyle döğüştürmek. 132.Kendine verilen selamı almamak. 133.Düdük çalmak ve onu dinlemek. 134.Büyükler ve zenginlerle karşılaştığında secde eder derecesinde eğilmek. 135.Gizli olan mektuplara bakmak. 136.İnsan veya hayvanın yüzüne eliyle vurmak. 137.Dalkavukluk. 138.Medh olunmayı sevmek. 139.Allah Teala’nın kullarıyla eğlenmek. 140.Yüzünün tüylerini yolmak. 141.Kaşları inceltmek. 142.Namaz kılanın önünden geçmek. 143.Türbelere mum yakmak. 144.Camilerde insanların omuzlarını çiğneyerek ileriye geçmek. 145.Kurban kesmek üzerine vacip olduğu halde kesmemek. 146.Erkeğin altın yüzük takması. 147.Haram yerlerden kazanılan paraları yemek. 148.Karaborsacılık yapmak. 149.Kötü lakaplar takmak. 150.Müslümanlarla alay edip eğlenmek. 151.Hırsızlık yapmak. 152.Kur’an’ı Kerim’i cünüb olarak, hayız ve loğusa olduğu zaman okumak. 153.Çalgı aletleri satmak. 154.Kızını evlendirirken başlık parası almak. 155.Toto, sayısal loto, at yarışı oynamak. 156.Piyango bileti almak veya satmak. 157.İçki satmak, taşımak, içmek. 158.Heykel yapmak. 159.Faiz işleminde kefil olmak. 159

160.Faiz alana yardımcı olmak, faiz alması için teşvik etmek. 161.Zina yapmak. 162.İçki satılan market, bakkal gibi yerlerden alışveriş yapmak. 163.Kıbleye karşı ayak uzatmak. 164.Kredi kartı kullanmak. 165.Yabancı kadına bakmak, öpmek, tokalaşmak. 166.Namaz kılanın kendi isteğiyle gülmesi. 167.Ramazan bayramının birinci günü, kurban bayramının dört gününde de oruç tutmak. 168.Satılan malın ayıbını gizlemek. 169.Evin içinde köpek beslemek. 170.Bir lokma yemeği dahi çalmak. 171.Boy abdesti alınan yere işemek. 172.Mescide hayızlı veya nifaslı iken girmek. 173.Zekatı malın kötüsünden vermek. 174.Kokmuş balığı yemek. 175.Kadının pantolon giymesi. 176.Hayvana işkence etmek. 177.Tilavet secdesini tehir etmek ve onu terk etmek. 178.Zaruretsiz iki kişiyi bir kabre defnetmek. 179.Kabirdeki ölünün kemikleri daha çürümeden yanına diğer bir ölüyü gömmek. 180.Kafire selam vermek. 181.Aklı kesen kimsenin yanında uykuda olsa bile karısyla cinsi temasta bulunmak. 182.El ile selam vermek. 183.Müslümana kötü zanda bulunmak. 184.Bir müslümana hased etmek. 185.Musibet esnasında yanaklara tokat vurmak. 186.Bir pisliği yola atmak. 187.Zar oyunları oynamak. 188.Konuşmaları yapmacık yapmak. 160

189.Fuhuş konuşmak. 190.Sövmek. 191.Şakada aşırı gitmek. 192.Sırrı açığa çıkarmak. 193.Mirası haksız olarak paylaşmak. 194.Dinin hürmetinin çiğnenmesi dışında bir şey için gazablanmak. 195.Haccı geciktirmek. 196.Zekatı geciktirmek. 197.Durmak veya satış yapmak veya satın almak suretiyle yolu meşgul etmek. 198.Kuyumcuların erkekler için altın yüzük yapmaları ve satmaları. 199.İftirada bulunmak. 200.Nazar boncuğu takmak. 201.Sihir yapmak. 202.Büyü yapmak ve yaptırmak. 203.Adam öldürmek. 204.İntihar etmek. 205.İmansız ölmekten korkmamak. 206.Allah Teala’nın rahmetinden ümit kesmek. 207.Söz taşımak. 208.Zulmetmek. 209.Besmelesiz kesilen hayvanın etini yemek. 210.Kan içmek. 211.İnsan kanını parayla satmak. 212.İnsanın organlarını parayla satmak. 213.Kendini beğenmek. 214.İlim ve ibadetlerinin çokluğu ile kendini üstün görmek. 215.Din kardeşini çekememek. 216.Din alimlerinden uzak durmak. 217.Kafir de olsa komşusuna eziyet etmek. 218.Allah Teala’nın sevdiklerini sevmemek, Allah Teala’nın sevmediklerini sevmek. 161

219.Karısının, kızının ve nasihat vermek hakkına sahip olduğu kadınların açık giyinerek ve kokulu sokağa çıkmasına ve kötülerle görüşmesine razı olmak. 220.Uyuşturucu madde kullanmak. 221.Kapkaççılık yapmak. 222.Namazı vaktinden sonraya bırakmak. 223.Kalb kırmak. 224.Müslümanlara hainlik etmek. 225.Eshabı Kiramdan herhangi birisini sevmemek. 226.Namuslu kadına kötü kadın demek. 227.Ettiği iyiliği başa kakmak. 228.Bir namaz vaktini kaçıracak kadar cünüb durmak. 229.Dünyaya düşkünlük. 230.Allah Teala’nın azabından korkmamak. 231.Fal baktırmak. 232.Dinini öğrenmemek. 233.Palavra. 234.Dalga geçmek. 235.Maskaralık yapmak. 236.Dilencilik yapmak. 237.Kötülük yapmayı emr etmek. 238.İnsanların ayıplarını araştırmak. 239.Kur’an okunurken konuşmak. 240.Zalime dua etmek. 241.Haksız yere kızmak. 242.Azgınlık. 243.Kibrinden veya küçük gördüğünden dolayı haktan yüz çevirmek. 244.Tamahkarlık etmek. 245.Zenginlere bakıp zenginliklerinden dolayı onlara saygı duymak. 246.Fakirleri fakirliklerinden dolayı hor görmek. 247.Hırs göstermek. 248.Dünyalık için rekabet edip dünyalıkla övünmek. 162

249.Süslenmesi haram olan şeyle süslenip insanların karşısına çıkmak. 250.Yağcılık etmek. 251.Yapmadığı şeyden dolayı övülmeyi sevmek. 252.Nimeti unutmak. 253.Hile ve tuzak kurmak. 254.Gerçeği kabul etmeyip inat etmek. 255.Kişinin işlediği bir günaha tevbe etmesi lazımken işlediği günahdan dolayı sevinmesi. 256.Dünyalık için ilim (dini ilimleri) öğrenmek. 257.İlmini saklamak. 258.İlmi ile amel etmemek. 259.Kötü bir çığır açmak. 260.Günahkarlarla dost olup iyi kimselerden nefret etmek. 261.Allah Teala’nın veli kullarına eziyet ve düşmanlık etmek. 262.Zamana sövmek. 263.Kullanılmamış olan bir malı kullanıp müşteriye hiç kullanılmamıştır diyerek satmak. 264.Menfaat karşılığında ödünç vermek. 265.Uğursuzluk var diyerek yolculuğa çıkmamak. 266.Erkeğin gümüş yüzük hariç gümüş künye, gümüş zincir takması. 267.Musibet anında saçı yolmak. 268.Yüzsüzlük ederek ve karşı tarafı aşırı şekilde rahatsız ederek bir şey istemek. 269.İnsanın gücü yettiği ve bir mazereti de olmadığı halde darda kalan akrabasına yardım etmemesi. 270.Muhtaç olana ve darda kalana yanında fazla su olduğu halde su vermemek. 271.Hayvanı boş yere öldürmek. 272.Canlıyı ateşe atmak. 273.Sümük gibi tiksindirici şeyler yemek. 274.Akla ve vücuda zararlı şeyleri yemek ve içmek. 163

275.Geri vermemek niyetiyle borç almak. 276.Bir lira dahi olsa malı harama harcamak. 277.Kibir için ihtiyaçdan fazla bina yapmak. 278.Arazilerin hududlarını değiştirmek. 279.Körü yoldan saptırıp şaşırtmak. 280.Ölüm döşeğindeki bir hastanın üzerindeki borçları vasiyet etmemesi. 281.Emanet alınan şeyi amacının dışında kullanmak. 282.İnsanları topluma ait olan sahipsiz şeyleri kullanmaktan men etmek. 283.Caddenin bir kısmını kiraya verip ücretini almak. 284.Buluntu bir şeyi daha ilan şartlarını tamamlamadan kullanmak. 285.Vasiyet ederken haksızlık yapmak. 286.Rehin, ödünç ve kiralık gibi emanetlere hiyanet etmek. 287.Zinaya bulaşmaktan emin olmayan bir kişinin aile geçindirmeye gücü yettiği halde evlenmemesi. 288.Gıybeti işittiği halde isteyerek ve kabullenerek sessiz kalmak. 289.Kötü lakab takmak. 290.İki yüzlülük yapmak. 291.Kadını kocasına karşı kışkırtmak. 292.Kocayı karısına karşı kışkırtmak. 293.Erkeğin karısına dübüründen yaklaşması (birleşmesi). 294.Bir kadınla mehrini istediği takdirde vermemek niyetiyle evlenmek. 295.Bir şeyin üzerine canlı bir varlığın resmini çizmek. 296.Bir kimsenin izni ve rızası olmaksızın yemeğine sokulmak. 297.Lükse kaçarak yemede ve içmede çok açılmak. 298.Kendi ailesini başka erkeklerden kıskanmamak. 299.İnsanın ana babasına lanet edilmesine veya sövülmesine sebeb olması. 164

300.Kocası ölen kadının dört ay on gün evinden çıkmaması gerekirken zaruretsiz evinden çıkması. 301.Ana babaya yahut sadece birisine asi olmak. 302.Büyük babaya veya büyükanneye asi olmak. 303.Eşinin ve çocuklarının yiyecek ve giyim gibi ihtiyaçlarını karşılamamak. 304.Haksız yere öldürmeye veya öldürme sebebine yardım etmek. 305.Haksız yere öldürülenin yanında durup önlemeye gücü yettiği halde önlememek. 306.İhtiyacı olmadığı halde devlet veya belediyelerin fakirler için verdiği yardımları almak. 307.Zalim veya fasık bir kişiyi bir makama atamak. 308.Yöneticinin halkına zulmetmesi. 309.Yardımına gücü yettiği halde mazlumu yalnız bırakmak. 310.Zulumlerine rıza göstererek zalimlerin yanına gidip gelmek. 311.Zalimlere zulumlerinde yardımcı olmak. 312.Zalimlere ispiyonculuk yapmak. 313.Bir müslümana Allah Teala’nın düşmanı demek. 314.Bir müslümanı halkın içinde rezil etmek. 315.Zina edecek birisi için kadın tutmak. 316.İçki işinden elde edilen kazancı yemek. 317.Dar bir delik veya aralık gibi bir yerden başkasının ailesine bakmak. 318.Gücü yettiği halde canından ve malından emin olduğu halde kötülükten men etmeyi terk etmek. 319.İnsanların kendisine saygı göstermek için ayağa kalkmalarını istemek. 320.Devlet malından çalmak. 321.Doğruda olsa çok yemin etmek. 322.Adağını yerine getirmemek. 165

323.Karşısındakini yenmek ve kırmak maksadıyla sırf inad için mücadele etmek. 324.Mal taksim edenin adil olmayan bir şekilde taksim etmesi. 325.Mala kıymet biçenin adil olmayan bir şekilde kıymet biçmesi. 326.Yalancı şahitlik etmeyi kabul etmek. 327.Müzik aleti çalmak veya dinlemek. 328.Kim olduğu bilinmeyen bir kadınla fuhuş yaptığını anlatmak. 329.Doğruda olsa bir müslümanı kötüleyen bir şiir söylemek. 330.Bir insanın kendisine ait olmadığını bildiği bir şeyin kendisinin olduğunu iddia etmesi. 331.Saçı siyah renkle boyamak. Erkek de kadın da saçını siyah renkle boyayamaz. 332.Sakalı siyah renkle boyamak. 333.Kasko, yangın, sağlık, ölüm sigortası yaptırmak. 334.Tahvil alıp satmak. 335. Kendiliğinden ölmüş olan hayvanı yemek. 336.Kan içmek. 337.Allah Teala’dan başkası adına kesilen hayvanın etini yemek. 338.Kadının dar elbise giymesi. 339.Tıbbi ve estetik bakımlardan normal olan dişleri moda olan şekle uydurmak için söktürüp yeniden yaptırmak. 340.Burun, çene, göğüsler gibi organların şeklini değiştirmek için estetik ameliyat olmak. 341.Kaş aldırmak. 342.Dans yapmak. 343.Bale yapmak. 344.Mankenlik yapmak. 345.İşciye hakkını tam olarak vermemek. 166

346.Bir malı satarken kaparo alıp sattığında alıcı malı almaktan vazgecip geri getirdiğinde alıcıya kaparosını vermemek. 347.Yatak odasında geçenleri başkasına anlatmak. 348.Bilerek çocuğunu düşürmek. 349.Kürtaj olmak. 350.Karı koca haklarına riayet etmemek. 351.Geçimsizlik. 352.Çocuğun haklarına riayetsizlik. 353.Ana baba haklarına riayetsizlik. 354.Irkçılık yapmak. 355.Uğursuzluk saymak. 356.Cincilik yapmak. 357.Ruh çağırmak. 358.Televizyon ve sinemalarda açık saçık olan programları, reklamları izlemek. 359.Boks yapmak. 360.Kusur araştırmak. 361.Erkeğin diz kapağı dahil göbek arasına bakmak haram olduğundan bu yerleri açık olan erkeklerin yaptıkları sporları seyretmek. Futbol, basketbol, güreş, veleybol gibi sporlarda maalesef erkeklerin bakılması haram olan yerleri açık olduğundan bu şekilde spor yapan erkeklere de bakmak haramdır. 362.Haksız kazanç. 363. Yıldızların ve burçların olaylara ve insan hayatına etkisi olduğuna inanmak. 364.İbadetlerde gösteriş yapmak. 365.Allah Teala’dan başkası üzerine yemin etmek. 366. Münafıklar ya da günahkarlarla samimi olmak veya hoş vakit geçirmelerini sağlamak amacıyla onlarla oturmak. 367.Namazda tadili erkanı terketmek. 368.Namazda gereksiz ve çok hareket etmek. 167

369.Cemaatle namaz kılanın namazda bilerek imamdan önce davranması. 370.Soğan, sarmısak ya da kötü kokulu bir şey yiyen kimsenin camiye gelmesi. 371.Kadının dini bir gerekçe olmadan kocasından boşanmak istemesi. 372.Arazi gasbetmek. 373.Makamını ve mevkisini kullanarak para karşılığı aracılık yapmak. 374.Çocuklarına bağışta adil davranmamak. 375.İnsanların evlerine izinsiz gözatmak. 376.İki kişinin üçüncüden ayrı aralarında gizlice konuşmaları. 377.Hangi şekilde olursa olsun erkeklerin altın takı kullanmaları. 378.Kadınların kısa elbise giymeleri. 379.Kadınlar ve erkeklerin insan saçından veya başkasından takma saç yapmaları. 380.Konuşma ve davranışta erkeklerin kadınlara ve kadınların erkeklere benzemesi. 381.Elbise, duvar, kağıt vb. üzerine canlı resim yapmak. 382.İstemedikleri halde bir topluluğun konuşmalarına kulak vermek. 383.Dini bir özür olmaksızın müslümana üç günden fazla küsmek.

168

Küfür Sözler Bizler ahir zamanda yaşamaktayız. Ahir zamanın korkunçluğu bu zaman içinde işlenen günahların çok ve insanların dinini umursamadan çok rahat bir şekilde küfür kelimelerini söylemelerinden dolayıdır. Bunun için insanı kafir yapan sözleri bilmek ve bunları söylemekten kaçınmak lazımdır. Bu küfür sözler; 1.Allah Teala’ya cahillik veya acizlik isnad eden kimseler kafir olurlar. 2.Allah Teala’nın isimlerinden birisi ile alay eden kafir olur. 3.Allah Teala şöyle emretmiş olsaydı yapmazdım diyen kafir olur. 4.Bir kimse ölen bir kişi için “Allah Teala’ya lazımmış” dese kafir olur. 5.Allah Teala’nın emirlerinden biri ile alay eden kimse kafir olur. 6.Bir kimse, karısına “Sen bana Allah Teala’dan daha sevgilisin” derse kafir olur. 7.Bir kimse şaka tarzıyla ben ilahım dese kafir olur. 8.Burası Allah Teala’nın unuttuğu yer dese kafir olur. 9.Bir kimse diğer bir kimseye; “yalan söyleme” deyince, o; “yalansız iş mi var” dese kafir olur. 10.Bu zamanda faizsiz iş yapılmaz diyen kafir olur. 11.Şeriata küfreden, kahrolsun Şeriat deyen kafir olur. 12.Bir kimseye “Bir kadına karşı, gücün yetmedi” denilince o; “Allah Teala’nın bile ona gücü yetmedi benim gücüm nasıl yetsin” dese kafir olur. 13.Çirkin bir şey gördüğünde “Allah Teala’nın başka işi yokmuydu bunu yarattı “ dese kafir olur. 169

14.Allah Teala herhangi bir uzuvu, organı boşa yaratmış dese kafir olur. 15.Bir fakir, fakirliğinin şiddetinden dolayı “Filan kul şu kadar nimete sahip; ben de kulum; şu kadar zahmet içindeyim. Böyle adalet olur mu?” derse kafir olur. 16.Filan adam peygamber olsaydı, ona inanmazdım diyen kimse kafir olur. 17.Cebrail hata ederek Peygamberliği Hz. Ali’ye değilde Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e verdi diyen kafir olur. 18.Allah Teala’nın hükmü veya Peygamberin şeriatı bana hayranlık vermiyor dese kafir olur. 19.Bir kimse diğerine “Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) efendimiz, yemek yedikten sonra üç parmağını yalardı” der, diğeri ise “Bu edebsizliktir” derse kafir olur. 20.Bir kişi Kur’an’dan bir ayeti ayıplasa kafir olur. 21.Bir kimse, Kur’an’ı Kerim’i def çalarak, kaval çalarak okuduğu zaman kafir olur. 22.Bir kimseye namaz kıl denildiği zaman; “Bu emri yerine getirmeye gücüm yetmiyor” veya “İnsanlar, benim için namazımı kılıyor” veya “Falan kişi benim namazımı kıldı” veya “Namaz kıldım kıldım, faydasını görmedim” derse kafir olur. 23.Bir kimse Allah Teala’dan başkasına secde etse kafir olur. 24.Bir adam haram maldan bir fakire bir şey verir de ondan sevap umarsa kafir olur. Fakir bunu bilir de ona dua eder veren de amin derse her ikisi kafir olur. 25.Bir kimse dünyada ekmek lazım ahirette ne olursa olsun derse kafir olur. 26.Bir kimse Allah Teala filanı niye yarattı dese kafir olur. 27.Tavlanın zarını eline alınca besmele çekse kafir olur. 28.Allah Teala’nın hükmü burada geçmez diyen kişi kafir olur. 170

29.Azrail (A.S.) filanın canını yanlışlıkla aldı dese kafir olur. 30.İçki içerken, zina ederken ve haram olan işlere başlarken kasten “Bismillah” diyen kafir olur. 31.Namaz kılmak zamanı boşa geçirmektir diyen kafir olur. 32.Bu zamanda İslam kanunları uygulanmaz diyen kafir olur. 33.Ezanla alay eden kafir olur. 34.Rüşvetten, piyangodan, kumardan ve diğer haram yollardan alınan paraları helal kabul ederek hayırlı olsun diyen kafir olur. 35.İnşaallah falan işi yaparsınız diyen kimseye ben inşaallahsızda yaparım diyen kafir olur. 36.Hastayı Allah Teala unuttu diyen kafir olur. 37.Falan eceliyle ölmez diyen kafir olur. 38.Sen dünyada bana beş kilo buğday ver ben sana ahirette on kilo buğday veririm diyen kimse kafir olur. 39.Bir kimseye niçin Kur’an okumuyorsun deyince Kur’an’dan usandım dese kafir olur. 40.İman, Kur’an, din, mezheb, Kabe ve bunlar gibi mübarek ve kıymetli olan şeylere söven kişi kafir olur. 41.Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetlerinden birine hürmetsizlik eden veya sünnetlerle alay eden kişi kafir olur. 42.İnsanda da keçide de sakal var diyerek sakalla alay eden kişi kafir olur. 43.Sen namazı boşver benim kalbime bak diyen kafir olur. 44.Birine seni görmek Azraili görmek gibidir diyen kafir olur. 45.Bir günah işleyip de tevbe et diye ikaz edildiği zaman ben ne yaptım ki tevbe edeyim diyen kafir olur. 46.Bir müslümana imansız diyen kafir olur. 47.Helale haram diyen veya harama helal diyen kafir olur. 48.Az içersen günah olmaz diyen kafir olur. 171

49.Erkeğin altın yüzük takması günah değildir diyen kafir olur. 50.Hacca gidip kabenin etrafında dönmeye ne lüzum var diyen kimse kafir olur. 51.Ölmüş bir kafire veya İslam dinine kötülüğü dokunmuş birine “Allah Teala rahmet eylesin demek” insanı kafir eder. 52.Uzun müddet küfre hizmet etmiş ve müslümanlığa zararı dokunmuş birisini sevmek, onu desteklemek ve hakkında Allah Teala razı olsun diye dua etmek. İnsanı kafir yapar. 53.Diğer milletlerin ayinlerine gitmek ve onların dini merasimlerinden bir şeyi güzel görmek. Bu ne güzel bir adet, bu ne güzel bir iştir diyen kafir olur. 54.Kur’an’a, Şeriat kitaplarından birine (fıkıh, hadis, tasavvuf olsun), dinin esaslarına, Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetlerinden birine hürmetsizlik etmek, İslam dinine ait bir şeyle alay etmek küfürdür. 55.Haram olan bir şeyin helal olmasını, farz olan bir şeyin farz olmamasını istemek, bilerek abdestsiz, murdar elbise ile yahut kıbleden başka yöne namaz kılmak insanı kafir eder. 56.Bir hadis ile sabit olan bir hükmü kabul etmeyen kimse, eğer o hadisin varlığında şüphe ederek o hükmü kabul etmiyorsa günahkar olur. Kafir olmaz ama Hz. Muhammed’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sabit olduğunu (yani bu hadisi Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) söylemiştir) itirafla beraber kabul etmeyecek olursa kafir olur. Yani bu hadis Hz. Muhammed’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) değildir sonradan uydurulmuştur derse kafir olmaz. Ama imamlara karşı çıktığı için günahkar olur. Ama bu hadisi Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) söylemiş ama ben bunu kabul etmiyorum derse kafir olur. 172

Müslüman olan bir kimsenin dilinden küfür olan bir söz çıksa, (kalbiyle inanmasa da) tevbe edip pişman olması, Amentüyü sonuna kadar manasını düşünerek okuması, imanını ve nikahını yenilemesi lazımdır. Küfür sözü söyleyenin tevbe ve imanını yenilemesini geciktirmemesi lazımdır. Çünkü insanın ne zaman öleceği belli değildir. Tevbe etmeden ve imanını yenilemeden nikah yenilenmez. Bu durumda yapılan ibadet geçersiz olur. Kestiği yenmez. Küfür sözü söyleyen kimsenin o zamana kadar kazanmış olduğu sevablar mahv olur. Geçmiş zamanda işlemiş olduğu günahlar için ayrıca tevbe etmesi lazımdır. Kazaya bırakmış olduğu namaz ve oruç borçları tamamen üzerinde durur. Kılmış olduğu namazları tekrar kılmak ve tutmuş olduğu oruçları tekrar tutmak gerekmez. Hacca gitmiş ise haccı iptal olur. Zengin olduğu takdirde tekrar hacca gitmesi gerekir. İnsanı kafir yapan sözler çoktur. Burada halk arasında çok yaygın olan küfür sözleri yazılmıştır. Allah Teala hepimizi bu tür sözleri söylemekten muhafaza etsin.

Batıl İnançlar 173

1.Evlere nazar değmesin diye nal çakmak, iğde dalı asmak. 2.İnsan vefat eder etmez ayakkabılarını kapının önüne koymak. 3.Nazar boncuğu takmak. Bu boncuğu takmanın hiçbir faydası yoktur. Nazar boncuğu takmak günahtır. Bunun nazarı gidereceğine inanmak ise Allah Teala’ya ortak koşmaktır. 4.Hıdırıllezde ev sahibi olmak için çamurdan ev yapmak. 5.Türbelere mum dikmek, bez bağlamak. 6.Gelin eve girerken testi kırmak. 7.Fal baktırmak. 8.Ölünün haftası, kırkıncı, elliikinci gecesi gibi şeylerinde islamda yeri yoktur. İnsan ölü için her zaman dua etmeli, Kur’an okuyup ölünün ruhuna bağışlamalıdır. 9.Ateşin üzerinden atlanırsa evi olurmuş. 10.Dilek tutulup havuzlara para atmak. 11.Kadınların ölülere ağıt yakmaları. Bu günahtır. 12.Kısmetin açılması için yeni kesilmiş söğüt dallarıyla yoldan geçenlerin kafalarına vurmak. 13.Ay ve güneş tutulduğu zaman teneke çalmak. 14.Avuç kaşınırsa kendisine para gelecekmiş. 15.Kurşun döktürmek. 16.Bıçağı birbirine verirken bıçağa tükürmek. 17.Ölünün arkasından kırkıncı veya elliikinci gecelerinde helva dağıtmak. 18.Çocuklara mavi boncuk takmak. 19.Baykuşun ötmesinden kötü manalar çıkarmak. 20.Misafir giderken arkasından su dökmek. 21.Kızın kısmeti açılsın diye falcıya gitmek, kilit bağlayıp suya atmak, türbeleri dolaşmak. 22.Türbelerde tavuk kesmek. 23.Akşamları evi süpürmemek. 24.Bazı günleri uğursuz saymak. Salı günleri sallanır gibi. 174

25.Hıdırıllez bayramı diye İslamda bir bayram yoktur. 26.İki bayram arasında nikah yapmamak. 27.Hayızlı kadının başkasının kundaktaki çocuğunun yanına sokulmaması. 28.Bir şeyi kaybolduğunda falcıya, üfürükcüye gitmek. 29.Çocuğun göbeği düştüğünde eve gömülmesi gerekirmiş ki büyüyünce eve bağlı olsun. 30.Falanca yerdeki delikten geçenin günahları af olur diyerek oraya gidip delikten geçmek. 31.Taşı başka bir şey üzerinde gezdirip eğer taş bu şeye yapışırsa dilediğim şey olacak diye inanmak. 32.Köpeğin havlamasından mana çıkarmak. 33.Merdiven altından geçmemek. 34.Yılbaşı kutlamak. 35.Kandil gecelerinde evde mum yakmak. 36.Çocuk bacakları arasından baktığı zaman eve misafir gelecek demek. 37.Yoldan tavşan geçti diye geri dönmek. 38.Kuşun ötmesinden, geçmesinden, inmesinden iyilik ve kötülük beklemek. 39.Ayın onüçüncü günü uğursuzmuş. 40.Horozun sesini yada bir kuşun sesini duyup kuş iyi ötmedi bir şey olacak diye söylemesininde İslamda yeri yoktur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu tür sözleri sevmezdi. 41.Evin içinde terlik ters olarak bulunursa o evden ölü çıkar. 42.Baykuş bacaya konarsa o evden ölü çıkar. 43.Evde bardak, tabak gibi birşeyin kırılmasıyla bunun bir şeye sebep olacağını sanmak. 44.Birinin başına bir iş geldiği zaman bu işin kendine gelmemesi için kulağını çekip masaya veya başka bir şeyin üzerine vurmak. 45.Dört yapraklı yonca uğur getirirmiş. 175

46.Ölüye, tabutuna veya kabrine karşı saygı duruşunda bulunmak. 47.Kabre çelenk koymak. 48.Kurbanın kanını alnının ortasına sürmek. 49.Para gelmesi isteniyorsa elindeki paraları çıkın yapıp gül ağacına asmak. 50.Kedi ve köpeğin yolda yürüyen bir kişinin önünden geçmesi uğursuzlukmuş. 51.Onüç rakamı uğursuzmuş. 52.Salı günü işe başlamak veya yola çıkmak uğursuzlukmuş. 53.Gece aynaya bakmak veya tırnak kesmek uğursuzlukmuş. 54.Şans getirsin diye veya uğurlu olsun diye yüzük, kolye, bilezik takmak. 55.Yatağının üstüne kimseyi oturtturmamak. 56.Yatağından ters kalkarsan işlerin ters gidermiş. 57.Kuş sağ tarafından uçarsa bir işi yapmak. 58.Kuş sol tarafından uçarsa bir işi yapmamak. 59.Anneler gününü kutlamak. 60.Babalar gününü kutlamak. 61.Leyleği uçarken gören seyahat edermiş. 62.Bir bardak yere düşüp kırılmadıysa bunu uğursuzluk sayıp bardağı atıp kırmak. 63.Perşembe çamaşır yıkanırsa zengin olunur. 64.Salı günü yeni elbise giyilirse yanar. 65.Çarşamba günü süt içmek, ev satın almak iyi değildir. 66.Cuma akşamı ve Cuma günü ev temizlemek günahtır. 67.Cumartesi çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir. 68.Arafe günü dikiş dikmek günahtır ve dikiş diken kadının ölmüş çocuğu varsa onun derilerini diker. 69.Gece ev süpürmek fakirlik getirir. 70.Cuma akşamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır ve eve kıtlık gelir. 176

71.Cenaze çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz evini ve odasını daha çabuk bulurmuş. 72.Akşam ve yatsı ezanları okunurken köpek ulursa o civarda biri ölür. 73.Tavşan, tilki ve kara kedi yolu keserse uğursuzluk gelir. 74.Kurbağalar sesini yükseltirse yağmur yağar. 75.Pazar günü çalışmak uğursuzluktur. 76.Hayızlı (aybaşılı) kadın sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur. 77.Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa turşu bozulur. 78.Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur. 79.Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır kalır. 80.Cuma günü ezan okuyan müezzine kızın baş örtüsü veya mendili sallatılırsa nasibi çıkar. 81.Çocuğu ölen kadın Cuma günü iş yapmaz. 82.Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse bahtı açılır. 83.Evde kilitlenen kilit bayram sabahı veya Cuma günü namazdan önce imam tarafından camide açılırsa kızın bahtı açılır. 84.Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir. 85.Zifaf gecesi gelin ve damat sabunla yıkanırsa sabun acı olduğundan aralarına acı ve ayrılık girer. 86.Ev süpürürken süpürge birine dokunursa uyuz olur. Süpürgeye tükürülürse hastalık bulaşmaz. 87.Gece tırnak kesilirse ömür kısalır. 88.Başı ağrayan kadın camiye gider yazması ile camiyi süpürürse ve yazmayı tekrar başına örterse baş ağrısı geçer. 89.Cenaze yıkanırken teneşirin altına dökülen su bir şişeye konup habersiz sarhoşa içirilirse içkiyi bırakır. 177

90.Yeni doğan çocuğun ilk dışkısı yattığı odanın eşiğine veya beşiğinin altına konursa nazar değmez. 91.Evden çıkan erkek işine giderken önünü kadın keserse işi ters gider. 92.Kısa boylu kadın uğursuzluktur. 93.Çocuğu yaşamayan kadın yeniden doğum yaptığında kırk evden topladığı parçalarla gömlek dikip çocuğuna giydirirse çocuğu yaşar ve ömrü uzun olur. 94.Doğum yapan kadın yedi gün çocuğun yanından dışarı çıkmaz. Çıkarsa cinler gelir çocuğu götürür. Başka bir çocukla değiştirir. 95.Evli birinin yüzüğünü bekar bir kız takarsa kısmeti kesilir. 96.Bekar bir kız evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir. 97.Hamileyken yumurta yiyen kadının çocuğu haylaz olur. 98.Çocuğun kırkı çıkmadan tırnağı kesilirse ya arsız ya da hırsız olurmuş. 99.Çocuk sünnet olurken annesi oklava sallarsa sünnet acısız ve kolay olurmuş. 100.Bebek ayakları altından öpülürse talihsiz olurmuş. 101.Sünnetsiz ölen çocuğun parmaklarından birinin kırılması gerekirmiş. 102.Çocuğun göbeği cami duvarına veya avlusuna gömülürse dindar, ahıra gömülürse malcı olurmuş. Ayrıca suya atılırsa huyu temiz, evin içinde bir yere gömülürse gözü dışarda olmazmış. 103.Cezvede su içilirse zengin olunurmuş. 104.Çocuklara nazar değmesin diye kurt, ayı, kartal, leylek gibi hayvanların diş, tırnak ve kemiklerinden yapılan nazarlıklar takmak. 105.Gece vakti bir evden bir eve kazan, tava ve tencere verilirse ölümü getirir. 178

106.Ölü yıkandıktan sonra ters çevrilmezse bir başkası daha ölür. 107.Bir evden ölü çıkarsa o evdeki su kapları boşaltılır. Eğer boşaltılmazsa Azrail sulara ellediği için biri gene ölebilir. 108.Ayakkabı çıkarılırken ters çevrilirse o haneden cenaze çıkar. 109.Bir genç askere giderken evden çıkmadan önce bir dilim ekmeğin yarısını yer yarısını da bırakırsa artık ekmek onu çağıracağı için kazaya belaya uğramadan eve dönermiş. 110.Biri yolculuğa çıkarken arkasından aynaya su serpilirse kazaya uğramazmış. 111.Biri gurbete giderken arkasından su dökülürse hem kazaya uğramaz hem de gurbetten çabuk dönermiş. 112.Evliliğin ilk günü (gerdek gecesi) erkek veya kadın hangisi önce uyursa o daha evvel ölürmüş. 113.Nikah kıyılırken gelin veya damat hangisi diğerinin ayağına basarsa onun sözü geçermiş. 114.Otururken bacak sallanırsa alacaklı kapıya gelirmiş. 115.Soğan kabuğuna basılırsa fakirlik gelirmiş. Bunların hiçbirinin İslamda yeri yoktur.

179

Çirkin Olan Huylar 1.Kıskançlık. 2.Kin 3.Kibir. 4.Kendini beğenmek. 5.Cimrilik. 6.Riya. Bir iyiliği veya bir ameli Allah Teala’nın rızasını kazanmak için değil insanların beğenmesi için yapmak. 7.İnsanlar tarafından takdir edilmekten ve başkanlıktan hoşlanmak. 8.Övünmek. 9.Meşru bir sebep olmaksızın kızmak. 10.Gıybet. Bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyeceği şeyleri söylemek. 11.Laf taşımak. 12.Yalan söylemek. 13.Çok konuşmak. 14.Bozuk inanç. 15.Günah işlemek. 16.Tevbeyi terk etmek. 17.Farzları ve sünnetleri bilmemek. 18.İbadet konusunda tembel ve gevşek olmak. 19.Hilekarlık. 20.Hırs. 21.Tamahkarlık. 22.Nefsin hevasına uyup onun haram olan arzularına tabi olmak. 23.Müzik dinlemek. 24.Münkerata (dinen kötü sayılan şeylere) bakmak. 25.Lanet etmek. 180

26.İftira etmek. 27.Sövmek. 28.Alay etmek. 29.Küçük görmek. 30.Düzenbazlık yapmak. 31.İnat olsun diye veya sırf üstün gelmek için tartışmak. 32.Sabırsızlık. 33.Büyüklenmek. 34.Gurur. 35.Zulüm etmek. 36.İsraf etmek. 37.Aşırı derecede şaka yapmak. 38.Günahları sevmek. 39.İyi işleri yapmayı ileri tarihe ertelemek. 40.Aşırı derecede süslenmek. 41.İcablarını yerine getirmeden iyi şeyler arzu etmek. 42.Hayasızlık. 43.Korkaklık. 44.Karısını kıskanmamak. 45.Sahtekarlık. 46.İhanet etmek. İnsanların bu kötü huyları kendinden gidermesi gerekir.

181

İyi Olan Huylar 1.Sahih (doğru) bir inanca sahip olmak. 2.Tevbe etmek. 3.Günahlardan yüz çevirmek. 4.Günah işlerse derhal pişman olup tevbe etmek. 5.Haya. 6.Taat. (İbadet etmek). 7.Sabır. 8.Vera. (Günahlardan kaçmaya özen göstermek, şüpheli olan şeylerden bile uzak durmak). 9.Dünya malına önem vermemek. Dünya malının sevgisini kalbe koymamak. 10.Kanaat (Elinde bulunanla yetinme, dünya nimetlerinden kısmetine düşene razı olmak). 11.Rıza. (Allah Teala’dan gelene razı olmak). 12.Şükür. 13.Doğru sözlülük. 14.Vefakarlık. 15.Emaneti geri vermek. 16.Hıyaneti terk etmek. 17.Komşu haklarına saygı göstermek. 18.Yemek ikram etmek. 19.Selamı yaymak. 20.Amellerini güzelleştirmek. 21.Ahireti sevmek. 22.Dünyayı sevmemek. 23.Hesap gününden korkmak. 24.Merhamet. 25.Kimseye eziyet etmemek. 26.Allah Teala’nın seni gördüğünü sürekli akılda tutmak. 27.Ehli gafletten yani Allah Teala’yı daima hatırda tutmayanlardan yüz çevirmek. 28.Allah Teala’nın azabından korkmak. 182

29.Allah Teala’nın rahmetinden ümitli olmak. 30.Cömertlik. 31.Affedicilik. 32.Sevgi dolu olmak. 33.Hanımını kıskanmak. 34.Hayır tavsiye etmek ve kendisine yapılan tavsiyeyi dinlemek. 35.Cahiller ile tartışmaya girmeden onları idare etmek. 36.Başkalarını kendine tercih etmek. 37.Nasihat. 38.İffet. (Namuslu, şerefli ve ahlaklı olma). 39.Allah Teala’ya güvenmek. 40.Cesur olmak. 41.Mertlik. 42.Allah Teala’yı sevmek. 43.Allah Teala’ya kavuşmayı özlemek. 44.Allah Teala’dan ayrı kalmaktan korkmak. 45.Edeb. 46.Derin tefekkür etmek, düşünmek. 47.Acele etmemek. 48.Nefis muhasebesi. (Kendi kusurlarını görmek). 49.İnsaf. 50.Başkaları hakkında güzel şeyler düşünmek. 51.Nefsin kötü arzularına karşı koymak. 52.Tartışmayı terk etmek. 53.Ölümü hatırlamak. 54.Kur’an’ı iyice öğrenmek. 55.Kalbe gelen kötü düşünceleri temizlemek. 56.Allah Teala’dan başka her şeyi kalben terk etmek. 57.Daima Allah Teala’ya iltica ve yakarış. 58.Her durumda ihlaslı davranmak. İnsanların bu güzel huyları kazanması lazımdır. 183

İbadetin Önündeki Engeller Allah Teala yolunda ilerlemenin önüne çıkacak engeller ve bunlara karşı nasıl tavır takınılması gerektiği aşağıda açıklanmıştır. a. İhtiyacından fazla dünya malından uzak durmak. Şayet ihtiyacından ziyade mal elde etmesi, ameline engel değilse ve niyeti hayra sarf etmek ise müstehab olur. b. Gaflet ehli insanların yani dünyaya dalmış ve dinden uzak kişilerin arasına ihtiyaçtan fazla karışmamak. c. Şeytanın hilelerini iyice öğrenmek, vesveselerine asla kulak asmamak ve onun şerrinden Allah Teala’ya sığınmak. Çünkü o hırsız gibidir. Gizlice eve giren bir hırsız kendisini ev sahibinin sezdiğini fark edince hemen kaçar. Şeytan hırsızının hileleri yedi çeşittir. Bu hileleri yapmak isteyen şeytan insana şunları söyleyerek vesvese verir: 1.“Amel yapma” (namaz kılma, oruç tutma, vs. gibi), 2.“Sonra yaparsın”, 3.“Acele yap”, 4.“İyi yap seni görüyorlar” (Bununla riyaya sürükler), 5.“Çok uyanıksın hiç aldanmıyorsun” (Bununla kendini beğenmeye sürükler), 6.“Çok gizli yap sonra Allah Teala onu herkese aşikar eder” (Bununla da, gizli riyaya sürükler), 7.“Cennetlik yaratılmışsan amel etmesen de cennete gidersin yok eğer cehennemlik yaratılmışsan amel etsen de cehenneme gidersin”. Bazen de lanetlenmiş şeytan hayır yönünden gelir ve der ki: “şunu şöyle yap, bunu acele et, bunu çok yap, çünkü bunlar hayırdır.” Burada şeytanın maksadı daha hayırlı ve daha mühim olandan alıkoymak veya usandırıp onu terk 184

ettirmektir. Bu hileleri sezmek ancak gerçek bilgi sahipleri için mümkün olabilir. d. Nefsi çok yemekten, çok konuşmaktan, çok yatmaktan ve bütün zarar ve fuzuli şeylerden nehyedip sakındırmakla terbiye etmek.

185

Ana Baba Hakları 1.Onlara hizmette kusur etmemelidir. Allah Teala “ikisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir” buyuruyor. 2.Onlara hürmet etmelidir. Onları isimleriyle çağırmamalı, konuşurken yumuşak konuşmalı, tevazu etmeli, sesini onların sesinden yüksek çıkararak konuşmamalı, kaba ve dokunaklı söz söylememeli, onların sözlerini kesmemeli, sözlerinin arasına girmemeli, sözünü red etmemeli, onlarla konuşurken “yap” “yapma” gibi ifadeler kullanmamalı, onlara bağırmamalı, hatta “öf” bile dememelidir. Ayeti Kerime’de; “sakın onlara öf bile deme” buyrulmaktadır. 3.Dinde günah olmayan bütün emirlerini yapmalıdır. Günah olan emirlerini üzüntü vermeyecek şekilde red etmelidir. 4.Nafile ibadetler onlara yapılacak hizmete mani ise yapılmamalıdır. 5.Onları görünce ayağa kalkmalı, yanlarına gitmeli, onlar oturuncaya kadar ayakta durmalıdır. Önlerinde uygunsuz şekilde oturmamalıdır. 6.Onlar yolda yürürken arkalarından gitmelidir. 7.Bir işleri olduğunda veya çağırdıklarında hemen kalkmalı, “efendim” veya “buyurunuz” diyerek arzularını hemen yerine getirmelidir. 8.Onlara sert bakmamalı, yüzünü ekşitmemeli, güler yüz göstermeli, böylelikle gönüllerini kazanmalı, rızalarını almaya çalışmalıdır. Yaptığı iyilik ve hizmetleri başa kakmamak gerekir. Kişi anne ve babasına nasıl olursa, evladı da kendisine öyle olur. Sabit Benani hazretleri anlatır: Bir zaman şöyle bir olaya şahit oldum. Genç bir delikanlı yaşlıca bir zatı bir ağacın altında dövüyordu. Genç ihtiyarı dövdükçe ihtiyar gülüyordu. Koşarak yanına vardım. İhtiyarı gencin elinden aldım. Genç kaçmaya başladı. Sonra ihtiyara dedim ki: “Baba bu adam kimdir, seni niçin 186

dövüyor? Seni dövdükçe ağlayacak yerde sen devamlı gülüyorsun, bunun sebebi nedir?” ihtiyar: “Bu genç benim oğlumdur. Benden para istedi. Kötü yerlere sarf eder diye vermedim. Bunun için beni dövüyordu. Güldüğüme gelince, ben babamın sağlığında bir şeyden dolayı kendisine gücenmiş olduğumdan tam bu ağacın altında şu yerde babamı dövmüş idim. Şimdi de oğlumun aynı yerde beni dövdüğüne gülüyorum.” Atalarımız ne güzel söylemişler: “etme bulma dünyası”. Bunların hepsi bir hikmete göre söylenmiş. Bunlar büyüklerin nasihatlarıdır, tatbik edilirse çok faydası görülür.

187

Allah Yolunda Kardeşlik Bilmelisin ki Allah Teala için birbirini sevmek ve O’nun dini uğruna kardeş olmak, Allah Teala’ya en güzel yakınlaşma vesilelerinden biridir. Bu sebeple Allah Teala’nın dinini hakim kılmak için müslümanların kalpleri birbirini sevmeli ve tek vücut olmalıdırlar. Allah Teala’ya ve Resulüne itaat hususunda birleşmeli ve kardeşlerini artırmalıdırlar. Çünkü Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün, hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi ve O’nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz.”. “Seni kendi yardımıyla ve müminlerle güçlendiren O’dur. Ve kalplerinizin arasını birleştirdi. Eğer yeryüzünde olan her şeyi sarfetseydin bile onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah, onların arasını birleştirmiştir. Şüphesiz O güçlüdür, hakimdir.” Konuyla ilgili hadisi şerifler ise pek çoktur. Bunlardan bazıları şöyle: “Allah’ın size emrettiği gibi O’nun kardeş kulları olun”. Başka bir hadisde Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: “Allah’a en sevimli gelenleriniz, başkalarıyla uyumlu ve kendisiyle iyi geçinilebilen kimselerdir. İçinizde Allah’ın en fazla nefret ettiği kimseler ise kardeşler arasında bölücülük yapan ve laf götürüp getirenlerinizdir.”. “Kardeşlerinizin sayısını artırınız. Çünkü her müminin kıyamet günü bir şefaat hakkı vardır”. Bir hadisi kudsi’de Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Ey insanoğlu! Niyetinin karşılığını göreceksin, işlediğin günahların sorumluluğu sana aittir ve sevdiğinle beraber olacaksın”. “Mümin, başkasıyla uyumlu olan ve kendisiyle iyi geçinilebilen kimsedir. Başkasıyla geçimsiz ve kendisiyle iyi geçinilemeyen kimsede hayır yoktur”. “Kim birini Allah 188

Teala için sever de ona: “Ben seni Allah Teala için seviyorum” derse ve daha sonra birlikte cennete girerlerse, sevgisini ifade eden kimsenin oradaki derecesi diğerinden daha yüksektedir ve Allah Teala için sevdiği kimsenin dostluğuna herkesten daha fazla layıktır”. “Cennettekiler birbirlerine: “(Dünyadaki) falanca arkadaşına ne oldu?” diye sorarlar. (Arkadaşı da o esnada cehennemdedir). Bunun üzerine Allah Teala şöyle buyurur: “Şunun arkadaşını cehennemden çıkarıp cennete koyun”. Cehennemde kalanlar ise: “Bizim ne bir şefaatçimiz ne de samimi bir dostumuz var” derler.” Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Allah Teala’nın öyle kulları vardır ki Allah Teala onlar için kıyamet günü üzerlerinde oturacakları tahtlar kurar. Bunlar elbiseleri nurdan yapılmış nur yüzlü insanlardır. Peygamber ve şehit olmadıkları halde peygamberler ve şehitlerin gıpta ettikleri kimselerdir” buyurdu. Sahabe-i kiram: ‘Kimdir bunlar ya Resulullah?’ diye sordular. Efendimiz de (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap verdi: “Allah Teala için birbirlerini sevenler, Allah Teala için birbirlerini ziyaret edenler ve yine Allah Teala için bir araya gelip sohbet edenlerdir.”. “Cennette içinden dışı, dışından da içi görünen (şeffaf) odalar vardır. Allah Teala bu odaları kendi için birbirlerini seven, ziyaret eden ve fedakarlıkta bulunanlara hazırlamıştır”. “Allah Teala için birbirlerini sevenler kırmızı yakuttan bir sütun üzerindedirler. Sütunun başında yetmişbin oda vardır. Buradan cennetlikleri seyrederler. Güzellikleri (parlaklıkları), güneşin dünya ehlini aydınlatması gibi cennetlikleri aydınlatır. Cennetlikler şöyle derler: “Haydi şu Allah Teala için birbirlerini sevenleri görmeye gidelim.” Böylece onların parlaklıklarından faydalanırlar. Üzerlerinde yeşil saf ipekten elbiseler vardır. Alınlarında “Allah Teala için birbirlerini sevenler” diye yazar”. “Allah Teala için birbirlerini sevenler, arşın etrafındaki yakuttan kürsüler 189

üzerindedirler.”. “Allah Teala için birbirlerini seven iki adamın en üstünü kardeşini en fazla sevenidir”. “Allah Teala için birbirlerini sevenlere kıyamet günü oturmaları için kürsüler verilir. Allah Teala diğer kulların hesabını bitirinceye kadar bu kürsülerde otururlar”. “Benim sevgim, benim için birbirini sevenleri, birbirleriyle ilişkilerini devam ettirenleri ve benim uğrumda fedakarlıkta bulunanları kuşatmıştır. Benim için birbirlerini sevenler nurdan tahtlar üzerindedirler. Peygamberler, sıddıklar ve şehitler onlara gıptayla bakarlar”. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “İmanın hangi bağının daha sağlam olduğunu bilir misiniz?” diye sordu. Namazdır şeklinde cevap verildi. Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Namaz bir kalkandır bu olamaz” dedi. Oruçtur denildi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) oruç için de aynı şeyi söyledi. Daha sonra cihaddan söz ettiler ama Resulu Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu cevap için de benzer şeyi söyledi. Sonunda cevabı kendisi vererek şöyle buyurdu: “İmanın en sağlam bağı Allah için sevmek ve Allah için nefret etmek”. Özelde her bir kardeşin ve genelde tüm müslümanların kendi aralarındaki sevgi, yardımlaşma ve dayanışma gibi adab ve haklara riayet etmeleri farzdır. Bu konudaki hadislerden bazıları şöyle: “Biriniz, kendi için sevip istediğini kardeşi için de sevip istemedikçe gerçek manada iman etmiş sayılmaz”. Müslüman, diğer kardeşleriyle tek bir vücut gibi olmalıdır. Nitekim Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: “Müslümanlar tek bir vücud gibidirler: O vücudun bir organı rahatsızlansa diğer tüm organlar da aynı acıyı ve sıkıntıyı paylaşırlar.” Bu sebeple bir adamın dostunun ölmesi halinde “organlarından birisini kaybetti” derler. Hatta bazıları şöyle demişlerdir: “Zamanın bütün belalarının, kardeşlerimden ayrılığın yanında çok hafif kaldığını gördüm.”. “Birbirinizi 190

hased etmeyin, kusurlarınızı araştırmayın, birbirinize kin gütmeyin ve sırt çevirmeyin. Birinizin yaptığı alışverişi diğeriniz bozmasın. Allah’ın kardeş kulları olun. Çünkü müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yüzüstü bırakmaz ve küçük düşürmez. Takva işte buradadır. Bir müslümanın, müslüman kardeşini küçümsemesi ona kötülük olarak yeter. Müslümanın canı, malı ve namusu diğer müslümana haramdır”. Hadiste yer alan ifadeleri açıklarsak; “Birbirinize sırt çevirmeyin”: Yardımlaşma, dayanışma ve (şeri bir mazeret olmaksızın) üç günden fazla küsmeme gibi şeri haklarını ihlal etmeyin demektir. “Kardeşler olun”: Güleryüzlülük, tokalaşma ve hasta ziyareti gibi insanı sevimli bir kardeş hale getiren işleri yapıp sevimsiz hale sokan tavır ve davranışlardan kaçının. “Onu yüzüstü bırakmaz”: Hak uğruna ona yardımdan geri durmaz. Zira İslam haklarından biri de yardımlaşmadır. Çünkü Allah Teala şöyle buyurur: “İyilik ve takva adına yardımlaşın”. Efendimiz de (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et” buyurmaktadır. Zalime yardım onun kolundan tutup yaptığı zulümden alıkoymaktır. “Kim bir müslümanın dünya sıkıntılarından birisini giderirse Allah Teala da onun kıyamet günü sıkıntılarından birisini giderir. Kim de zor durumdaki birinin işini kolaylaştırırsa Allah Teala da onun hem dünyada hem de ahiretteki işlerini kolaylaştırır. Kim de bir müslümanın ayıbını örterse Allah Teala da onun dünya ve ahirette ayıplarını örter. Kul kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah Teala da ona yardım eder. Kim ilim elde edeceği bir yol tutturursa Allah Teala ona cennete giden yolu kolaylaştırır. Allah’ın evlerinden birisinde oturarak Allah’ın kitabını okuyan ve ilmi müzakeresini yapan her topluluğun üzerine sekinet iner (kalpleri huzur içinde olur), rahmete bürünürler ve melekler çevrelerini kuşatırlar. Ayrıca Allah Teala onları kendi katında (değerli) 191

olanların listesine kaydeder. Kim kötü amellerinden dolayı uhrevi mutluluğu kaçırırsa, soy şerefi ve itibarı ona fayda vermeyecek, onu Allah’a yaklaştırmayacaktır”.

Kulun Görevleri Allah Teala’ya karşı iyi bir kul olmanın şartı, Allah’u Teala’nın emirlerini tutmak, yasaklarından sakınmak, 192

imtahanlara sabır etmek, takata göre nafile ibadetler yapmak ve kişinin kuvvet ve mertebesine göre usul çerçevesinde herkesi Allah Teala’ya davet ederek Allah’u Teala’ya kulluk etmektir. Kulluk görevini hakkıyla yapabilmek için önem sırasına göre aşağıda gelecek olan 24 temel esası bilmek ve tatbik etmek gerekir. 1. İlim: Ehli sünnet itikadını öğrenmek. İşlenmesi ve terki farz ve müstehap olan şeyleri öğrenmek. Bunların en önemlileri İslamın, imanın, abdestin, guslun, teyemmümün, namazın şartlarını, erkanlarını, müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmektir. Zekat farz olunca zekatın, Ramazan orucu farz olunca Ramazan’ın ve orucun, Hac farz olunca haccın şartlarını, erkanlarını, müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmek. Herhangi bir muameleyi, akdi veya görevi yapmak istediğinde onların mahiyetlerini, şartlarını, erkanlarını, müfsidlerini ve müstehaplarını öğrenmek. 2. Tövbe: Bütün günahlardan pişman olmak, yapmakta olduğu günahları hemen terk etmek, bir daha yapmamaya azim ve kesin niyet etmek, üzerinde kul hakkı varsa ödeyerek hak sahibini razı etmek, namaz, zekat, oruç borçları varsa kaza etmek. Her ay en az bir aylık namazı, üç günlük orucu kaza etmek.

3. Zühd: Allah Teala’dan insanı alıkoyan her şeyi terk etmek, endişe dahi etmemek. 4. Uzlet: 193

Zaruret yoksa şerir ve ehli gaflet olan kimselerden uzak kalmak. 5. Mücadele: Nefsi takva zoruyla heva ve hevesinden men etmek. Yani nefsin hakkı verilir ancak hazzından men edilir. Nefsin hakkı zaruret ve ihtiyaç miktarıdır. Az yemek, az uyumak, az konuşmak ve kalabalıklara az katılmak yoluyla nefsin hakkı verilmiş olur. Nefsin hazzı ise heves, lezzet, şehevani ve fuzuli şeylerdir. 6. Muhalefet: Şeytanın vesveselerine aldırmamak, şerrinden Allah Teala’ya sığınmak ve ona muhalefet edip tersini yapmak. 7. Tevekkül: Tüm işlerde yalnız Allah Teala’ya güvenmek ve ona itimat etmek. Ancak meşru sebeplere başvurulur fakat sebeplere değil sebeplerin Rabbine güvenilir. 8. Tavfiz: Herhangi bir şeyin hayır veya şer olduğu kesinlikle bilinmediği takdirde onu ısrarla istememek; Allah Teala’ya havale etmek; “Ya Rabbi! hayırlıysa olsun, değilse olmasın” deyip kalbini çeşitli endişelerden kurtararak rahat etmek.

9. Rıza: İmtihan, bela ve musibetlerde kadere teslim olmak, “belki bu bize daha hayırlıdır, biz hikmetini bilmiyoruz” deyip nefsini teselli edip kalbini rahat ettirmek. 194

10. Sabır: Tüm eziyet ve meşakkatlere tahammül etmek ve şikayetçi olmamak. 11. Havf: Allah Teala’nın gazabından, azabından ve mekrinden korkmak, günah işlememek. 12. Reca: Allah Teala’nın rahmetini, cennetini ve keremini ümid etmek ve ona göre amel etmek. Tenbih: Havfın çok ziyade olması ümitsizliğe, recanın çok ziyade olması emin olmaya götürdüğü gibi, havfın çok azı emin olmaya, recanın çok azı da ümitsizliğe götürür. Her dördü de büyük günahlardandır ve amelin terkine sebeptirler. 13. Emel: Her dakika aniden ölüm ihtimalini düşünmek ve uzun arzularını kısaltmak. 14. İhlas: Tüm hayır ve amellerin yalnız Allah Teala için olması, gösteriş yada maddi menfaat için olmamasıdır. İhtiyaçlar kuldan değil Allah Teala’dan istenmelidir. Allah Teala isterse onu kullarından birinin eli üzerinde gönderir. Ümid ve gönül sadece Allah Teala’ya bağlı olmalıdır. 15. Minnet: Tüm başarılarını kendi nefsine değil Allah Teala’nın lütfuna isnat etmek, Allah Teala’nın nimet ve tevfikine şükür ederek taksiratlarından istiğfar etmek. 195

16. Tefakkud: En az her yirmi dört saatte bir kere amelini ve kendisinden sadır olan bütün fiil ve sözlerini gözden geçirmek. Hayır ise şükür etmek, şer ise istiğfar etmek. 17. Tahliye: Kalbine tüm kötülüklerin başı olan, başka insanlardan korkmak, rızık endişesi, dünya muhabbeti ve nefsini beğenmek gibi kötü huyların yerine, kuldan korkmamak, rızık için endişe etmemek, dünyayı sevmemek ve nefsini beğenmemek gibi faziletleri yerleştirmek. Evet dünyaya girilir amma dünya insanın içine girmemelidir. Dünya kalpte değil elde olmalıdır. 18. İfaf: Sual (sözlü olarak istemek), işraf (sözüyle değil haliyle istemek), israf ve nifak gibi mürüvveti (izzeti nefsi) zedeleyen şeyleri yapmamak. 19. İhsan: Tüm mahlukata şefkatli olmak, onları kendisine yaptıkları kötülükleri iyiliklerin en iyisi ile karşılamak, vermeyene vermek, zulmedeni affetmek, ilgiyi kesen dost ve akrabadan ilgiyi kesmemek, kötülüğü kötülükle karışlamamak. (Pisliği temiz su temiz eder, pis su temiz edemez).

20. Tesebbüt: Delile dayanmayan her söze kulak vermemek, gerekirse araştırmak. 21. Muhabbet: 196

Hiçbir müslüman kardeşinin kötü duruma düşmesini istemeyip daima hayrını istemek, nefsi için istediği bir şeyi tüm müslüman kardeşleri için de istemek. Nefsi için istemediği bir şeyi onlar için de istememek. 22. Kanaat: Dünya malı bakımından daima kendisinden aşağıdakilere bakmak ve onlara acımak, kendi haline razı olup şükretmek. 23. Teessi: Ahiret bakımından daima kendisinden yukarıdakilere bakmak ve onlara iktida etmek (uymak). Kanaat ve teessi yokluğu insanı günahlara götürür. Evvelki hasede, ikincisi de ucube (kendini beğenmeye) götürür. Halbuki her ikisi de büyük günahtır. 24. Tevazu: Akibeti (hatimeyi yada son nefesi) düşünerek nefsini hiçbir mahluktan üstün görmemek, herkese karşı alçak gönüllü olmak ve herkesten hakkı kabul etmek. İnsan farzları, vacipleri, müekkede sünnetleri, kuvvete göre nafileleri ve efdal olan amelleri yapmalı, haramlardan, mekruhlardan, bidatlardan ve şüpheli şeylerden sakınmalı, nafile ibadetlerden bazılarını seçip sürekli yapmayı adet edinmeli. Mesela: Evvabin, teheccüd ve kuşluk namazlarından en az ikişer rekatı; oruçtan her ay üç günü; Kur’an’dan en az her gün bir hizbi; tevhidden, salavattan ve istiğfardan en az günde yüzer tesbih çekmeyi adet edinmek gibi. Bu tür ibadetler Allah Teala’ya yakın olmaya vesiledir. Nefsini, ehlini, evladını, yakınlarını kuvvet ve mertebesine göre herkesi ilim, ihlas, ahlak şartıyla usul çerçevesinde Allah Teala’ya davet etmeli. Davet edilenden 197

bir saygısızlık sadır olduğu takdirde ona tahammül etmeli ve iyilikle karşılamalı ve Allah Teala’ya şükretmelidir. Zikrettiğimiz bu hususların tamamı büyük sahabilerle ehli tasavvufun yoludur. Allah Teala hepimizi o büyük zatların yolundan ayırmasın. Bize gerçek önder ancak onlardırlar, olur olmaz iddialarla ortaya çıkan herkes değil.

Ödünç Para Vermek Borç verme, Allah Teala’ya yakınlaşma anlamını içeren, alan açısından dünyevi, veren açısından uhrevi faydaları olan bir işlemdir. Güzel ödünç denmesinin sebebi, hayır 198

duygusuyla ve Allah Teala rızası için yapılan her türlü mali fedakarlığı kapsamasındandır. Ayet Ve Hadislerde Ödünç Para Vermek: Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Kim bir müslümanın dünya sıkıntılarından birini giderirse Allah Teala da onun ahiret sıkıntılarından birini giderir. Kul kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah Teala da onun yardımındadır.” buyurmaktadır. Ayrıca “Sadaka on misliyle, karz (ödünç vermek) onsekiz misliyle mükafatlandırılır.”. “İki defa borç vermek bir defa sadaka vermek gibidir.” hadisleri ödünç vererek insanlara yardımcı olmanın dindeki yerinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kur’an ve sünnette, imkan sahiplerinin ihtiyaçlı kimselere borç vermesi; borçluya mühlet tanıması, gereksiz yere onu sıkıştırmaması tavsiye edilirken, borçluya da borcunu zamanında en güzel bir şekilde ödemesi, imkanı olduğu halde ödemeyi geciktirmenin zulüm, ödeme niyeti olmadan borç almanın hırsızlık olduğu belirtilmiştir. Karzı hasenle (borç para vermek) ilgili bir ayet de şudur: “Andolsun ki Allah, israiloğullarından söz almıştı. (Kefil olarak) içlerinden oniki de başkan seçmiştik. Allah Teala onlara şöyle demişti: Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, peygamberime inanır, onları desteklerseniz ve Allah’a güzel bir şekilde borç verirseniz (ihtiyacı olanlara Allah Teala rızası için faizsiz borç verirseniz) andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokarım. Bundan sonra sizden kim inkar yolunu tutarsa doğru yoldan sapmış olur.” (Maide 12) Hadid suresi 18. Teğabün suresi 17. ve 199

Müzzemmil suresi 20. ayetlerinde, Allah Teala için borç verenlerin bağışlanacağı, sevaplarının da kat kat verileceği müjdelenir. Sadaka vermek güzel bir ibadettir. Ancak ihtiyaçlının onurunu incitmemek için, ödünç vermek daha da güzeldir. “Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa, Allah da onun karşılığını kat kat verir ve ayrıca onun çok değerli bir mükafatı da vardır.” (Hadid 11) Allah Teala’ya ödünç vermekten maksat, sırf yardım gayesiyle ve Allah Teala rızası için maddi sıkıntı içinde bulunanlara faizsiz borç vermek ve bu borcun tahsilinde kolaylık göstermektir. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “Miraç gecesi bana cennet kapısından şöyle bir yazı getirildi. “Sadaka için on katı, karzı hasen (borç para vermek) için ise onsekiz katı ecir vardır” Cebrail’e karzın (borç para vermenin) niçin sadakadan daha üstün olduğunu sorduğumda, şu cevabı verdi: “Şüphesiz dilenci (çoğu zaman) yanında varken ister. Ödünç isteyen ise, ancak ihtiyaç sebebi ile ister.” İmkanı olup da ödemeyen zalimdir: Toplum hayatının sağlığı, düzeni insanlardaki hak ve adalet anlayışına bağlıdır. Zira, mülkün, huzurun ve emniyetin temeli adalettir. Bu nedenle doğruluk, dürüstlük ve hakka saygılı olmak, insan için olmazsa olmaz esaslardır. Ne var ki bu meziyetler ancak, imanlı kalplerde mekan bulur. Bu hususun önemine dikkat çeken Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Bizi aldatan bizden değildir” buyurur. Çünkü, yalan ve hile ile iş 200

yapmak, sözünde durmamak, hayır sahiplerini aldatmak, insanların iyilik yapma duygusunu öldürmek, nankörlüktür ve bunu yapan kişiyi aşağıların aşağısına düşürür, şeref ve haysiyetini ayaklar altına alır. Toplumu ayakta tutan iyilik yapma duygusunu hile, yalan ve dolanla baltalamak büyük bir zulümdür. Halbuki aslında insan, kendisine iyilik yapanı, ikram ve ihsanda bulunanı sever. Ama aksine bir kısım insanlar, bizzat iyilik gördükleri hayır sahibi kimselere düşman kesilir, hayatına dahi kastetmek ister. Borcun vadesinde ödenmemesi haksızlıktır. İslam alimleri, verilen malın, kıymetini kaybetmeden ödenmesi gerektiğinde ittifak etmişlerdir. Borun vadesinde ödenmesinin farz olduğunda ve imkanı olan kimsenin borcunu geciktirmesinin zulüm olduğunda ittifak ediyorlar. Netice olarak borcunu ödemeyen kişinin sofra ve midesindeki gıda ve üzerindeki eşya haramdır, haramla elde edilmiştir. Bu yüzden onun kıldığı namaz, çektiği zikir, gittiği hac, verdiği sadaka ve yaptığı dua hiçbir fayda vermez. Ayrıca: Verdiği sözde durmama ve vadinden dönme, bir münafık sıfatıdır. Allah Teala’yı gazaplandıran bir keyfiyettir, ilahi gazabın coşup kükremesine sebep olan bir zulümdür. Allah Teala ise, zalimlerden intikamını burada da, ahirette de alıcıdır. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Mümine zarar veren veya hile yapan melundur” buyurur. Halbuki, “İnsanların en hayırlısı, insanlara fayda verendir.” Sadaka Kur’an’ı Kerim’de ve Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadisi şeriflerinde mallarını Allah Teala yolunda harcayanlar övülür, kıyamet gününde kendilerine kat kat arttırılarak mükafat verileceği müjdelenir. Müslümanlar, ne alışverişin, ne dostluğun ve ne de 201

kayırmanın olmadığı gün gelmezden önce kendilerine verilen zenginliklerden Allah Teala için harcamaya çağrılır; ölüm gelince pişman olup “keşke sadaka verseydim” diye çırpınmadan önce sadaka vermeye davet edilirler. Kur’an’ın birçok ayetinde insanlardan bir kısmının mal ve evlat yönünden diğerlerinden üstün olduğu ancak maddi şeylerin bir övünç kaynağı olmaması gerektiği bu gibi geçici üstünlüklerin imtihan için verildiği, mal ve evlat yönünden zengin olmanın Allah Teala’nın zikrinden uzaklaşmaya sebep olmaması gerektiği bildirilir: “Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitne (imtihan) dır. Allah’a gelince, büyük mükafat O’nun yanındadır”. Allah Teala her ne kadar bazı insanları kendi katından vererek zengin kılmışsa da bu servetin istenildiği gibi kullanılmasına, ihtiyaç içinde insanlar varken kasalarda saklanmasına ve sadece varlıklı sınıfın arasında dolaşan bir mülk olmasına izin vermemiş, böyle yapanların şiddetle cezalandırılacağını haber vermiştir: “Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar varya işte onlara acı bir azabı müjdele. O gün cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılır; bunlarla, onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır; işte nefisleriniz için yığdıklarınız, yığdıklarınızı tadın denir”. Allah Teala yolunda sadaka vermede gereken bir takım hususlar vardır ki, ancak bunlara uyulduğu takdirde verilen sadakanın bir anlamı olur. Müslüman, beğenmediği şeyleri değil, sevdiği şeyleri verebilmelidir. ”...kendiniz göz yummadan alamayacağınız kötü şeyleri sadaka olarak vermeye kalkmayın”. Sadaka vermekle malının azalacağından korkmak, şeytanın kışkırtmasına kulak vermek demektir. Zekatlar, sadakalar malı azaltmadığı gibi, hem bu dünyada hem de ahirette daha da artmasına neden olur: ”Şeytan sizi fakirlikle korkutur (sadaka vermekten geri kalmanızı ister) ve size çirkin şeyleri yapmayı emreder...”. “Halbuki Allah, insanı ummadığı yerlerden 202

rızıklandırır”. “Siz Allah için ne verirseniz, Allah onun yerine başkasını verir”. “Ey Muhammed, mallarının bir kısmını kendilerini temizleyip arıtacak sadaka olarak al”. İnsan malını harcamaya öncelikle en yakınlarından başlamalıdır. Bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin ihtiyacını karşılamadan başkalarına vermek sadakayı amacından saptırır. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “En üstün sadaka ihtiyacı giderendir. Veren el alan elden üstündür, sadakaya aileden başla”. “Varislerini zengin bırakman başkalarına el açar durumda bırakmandan daha hayırlıdır. Ailene harcadığın zaman, onu hanımın ağızına götürdüğünde senin için sadakadır.” buyururken; Yüce Allah, “Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Verdiğiniz hayır, ana, baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir” ayetiyle sadakanın öncelikle yakınlardan başlanarak verilmesini emrediyor. Malın tamamını harcayıp sonra el açar duruma düşmekten de sakınmak gerekir. Kur’an şöyle buyurur: “Elini boynuna bağlamış (gibi cimrilik) yapma, tamamen de açma; sonra kınanır, hasret içinde kalırsın”. “Ve harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisinin arasındadır, dengelidir”. Yumurta büyüklüğünde bir altın getirip, başka hiçbir malı olmadığını, ama bunu sadaka olarak vermek istediğini söyleyen bir adama Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Sizden biriniz sahip olduğu servetini getirir ve “şu sadakadır” diye verir sonra da oturur, insanların zekatlarını alacağım diye onlara avuç açar. Sadakanın en hayırlısı kendisi başkasına muhtaç olmayacak kadar arkada malı var iken verilenidir”. Verilen sadaka sadece ve sadece Allah rızası için olmalı, gösteriş, riya ve bazı çıkar hesaplarından arınmış olmalıdır. Cimrilik edip, verdikleri zaman da gösteriş için verenler hakkında Allah Teala şöyle buyuruyor: “Bunlar, mallarını insanlara 203

gösteriş için verirler, ne Allah’a ne de ahiret gününe inanmazlar. Kimin arkadaşı şeytan olursa, arkadaş bakımından hali çok kötüdür”. Verdiği sadakayı başa kakanlarda, en az gösteriş için harcayanlar kadar kötü bir iş yapmış olurlar. Kur’an’da bu iki tip insan birlikte ele alınıyor: “Ey iman edenler, insanlara gösteriş için malını verip Allah’a ve ahiret gününe inanmayan adam gibi başa kakmak ve eziyet etmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunan şu kayaya benzer ki, şiddetli bir yağmur indi de (üzerindeki toprağı silip süpürerek) onu sert bir taş halinde bıraktı. (Böyleleri) kazandıklarından bir şey elde edemezler. Allah, kafir toplumu doğru yola ulaştırmaz”. O halde gerçek müslümanın, verdiği sadakadan dünyevi bir beklentisi olmaz. Ama o bilir ki sadakalar günahlarının affedilmesi için bir kefarettir. Yine bilir ki verdiği sadaka imanını arttırır, Allah Teala’nın rızasını kazandırır ve ahirette de kat kat fazlasıyla kendisine ödenir. Sadaka verirken, ihtiyaç sahibini küçük düşürecek, onu utandıracak tavırlardan kaçınmak gerekir. En güzel sadaka gizli verilen sadakadır. Her ne kadar Allah, açıktan da verilebileceğini bildiriyorsa da, “...eğer onları gizleyerek fakirlere verirseniz, bu sizin için daha iyidir ve sizin günahlarınızın bir kısmını kapatır”. Sadakalar öncelikle ihtiyaç içinde olduğu halde hayalarından dolayı istemeyip darlık içinde olanlara verilir. Dilenmeyi, insanı zelil duruma soktuğu için hoş karşılamayan İslam, buna rağmen isteyene vermeyi, kapıya geleni boş çevirmemeyi emrediyor. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “Eğer kapına gelen fakire verecek bir şey bulamaz, ancak yanmış bir keçi tırnağı bile bulursan eline ver, boş çevirme”. “İsteyen dilencinin hakkı vardır, isterse at üstünde gelsin”. Müslüman o kimsedir ki, ihtiyaç içinde olan diğer müslümanları kendisinden daha çok düşünür, kendisi 204

ihtiyaç içinde bile olsa onları tercih eder: “Yoksula, yetime ve esire sevdikleri yemeği yedirirler; “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz suratsız, çok katı bir günden dolayı Rabbimizden korkarız derler”. Allah Teala da onları, o günün şerrinden korumuş, onlara parlaklık ve sevinç vermiştir”. “O müminler kendileri ihtiyaç içinde olsalar dahi, yoksul kardeşlerini öz canlarına tercih ederler”. İslam müslümanlara kendileri öldükten sonra dahi amel defterlerinin kapanmamasını istiyorlarsa, insanların sürekli olarak yararlanacağı sadakai cariye (devam eden sadaka) bırakmalarını öğütlüyor. İnsanın ölümünden sonra da faydalanılan yol, çeşme, cami, faydalı ilim, salih evlat, gölgesinden veya meyvesinden yararlanılan ağaç gibi şeyler durduğu sürece sahibine sevap kazandırır. Bu konuda Peygamberimizin birçok hadisi şerifleri vardır: “Hiçbir müslüman yoktur ki, ağaç diksin, yahut ekin eksin ve mahsulünden insan, kurt kuş yesin de kendisi için sevap yazılmasın (mutlaka yazılır). Elbette o müslüman da diktiğiyle ektiğiyle sevaba girer”.

Ameli Salih İyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah Teala’nın rızasına sebep olacak, iyi bir niyet ve ihlas ile yapmış olduğu davranışlar. İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak koruyan salih amellerdir. Ameli salih Kur’an’ı Kerim’de doksan küsür yerde doğrudan doğruya 205

veya dolaylı olarak emredilmiştir. Salih amelden sözeden ayetler genellikle önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep “İman edip salih amel işleyenler...” şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya koyar. İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı gibi, salih amel olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur. Bir müslümanın imanını salih amellerle kuvvetlendirmesi, dünya ve ahiret hayatına bağlı olarak bütün davranışlarını güzelleştirmesi gerekir. İslamın müminlerden istediği iman ve salih amel budur. Nitekim Allah Teala Kur’an’ı Kerim’de kurtuluşa erebilecek kimseleri şöyle tanıtıyor: “Asr’a yemin olsun ki hiç şüphesiz insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”. “Muhakkak ki iman edip salih amel işleyenler, yaratıkların en hayırlısıdırlar.” . Bu ayetlerden anlaşıldığı gibi imanın yanında mutlaka salih amel gerekir. Bu da İslamın bütün emir ve yasaklarının yeryüzünde uygulanması, insanların hayatına hakim kılınması için gereken ameli ve sözlü tebliğdir. Allah Teala’nın emirlerini uygulayıp, bunları kendi nefislerinde yaşayarak toplumda yerleşmesi için çalışmak ameli salihtir. En hayırlı yaratık olmanın şartı budur. Kur’an’ı Kerim’de salih amelden söz eden bütün ayetlerde hemen hemen önce imandan söz edilmektedir. “Kadın, erkek iman etmiş olarak kim salih amel işlerse ona güzel bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.”. “İşte o gün hükümranlık Allah’ındır, O aralarında hükmeder. İnanıp salih amel işleyenler, en güzel cennetlerdedir.”. “İman edip salih amel işleyenlerin kötülüklerini örteriz. Onları yaptıklarından daha güzeli ile mükafatlandırırız.”. “İman edip salih amel işleyenleri iyilerin arasına koyarız.”. Amel, Allah rızası için olacak ve insan bu amelinin karşılığını yalnız Allah Teala’dan isteyip yalnız ondan bekleyecektir. 206

İnsanların hoşnutluğunu ve beğenisini kazanmak için yapılan ameller asla ameli salih değildir. Zira buradaki niyet bozukluğu insanı ihlassızlığa ve riyaya götürür. Riya ile yapılan amellere ise Cenabı Hak iltifat etmez ve karşılığını da vermez. Ameli salih, Allah’ın rızası gözetilerek yapılmış bir amel olursa kişinin duasının kabul olunmasına sebep ve vesile olabilir. İnsan sıkıntı anlarında daha önceden yapmış olduğu salih bir amelden dolayı Allah Teala’nın izniyle sıkıntıdan kurtulabilir. Bu hususta şu hadis meşhurdur. Pek uzun olan bu hadiste kısaca şu olay anlatılır: “Üç kişi yağmurdan korunmak için bir mağaraya girerler ve mağaranın ağzına bir taş yuvarlanıp mağaranın kapısı kapanır. Duadan başka çareleri yoktur. Onlardan birisi anne babasına hürmette en ufak bir kusurda bulunmadığını, diğeri çalıştırdığı işçinin hakkına son derece riayet ettiğini ve kendi üzerinde kalmış olan işçinin hakkını yine onun namına çalıştırıp büyük bir meblağ olarak yıllar sonra ona verdiğini, öbürü ise her türlü imkan ve uygun bir ortam mevcut olduğu halde zina etmediğini, bütün bunları da sadece Allah rızası için yaptıklarını söyleyerek o sıkıntının giderilmesini dilerler. Sonunda Allah’ın izniyle taş yuvarlanır gider ve onlar da kurtulur”. Burada bizler için ibretler mevcuttur: Kişi sıkıntıya düşebilir. O anlarda Allah Teala’ya dua ederken zikretmesi gereken ameli salihi bulunmalı, o güne kadar kişi, amel defterine bu türden ameller kaydettirmelidir. İhlasla yapılan amel, inciye benzer. Ne kadar küçük olursa olsun o yine de çok kıymetlidir. Bu arada hayırlı evlad da ameli salih cümlesinden sayılmıştır. Hayırlı evlad yetiştirmek zamanımızda müslümanlar için hayli önem arzeden bir meseledir. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “İnsan ölünce ameli kesilir (amel defteri kapanır). Ancak üç şey müstesna (onlar yazılmaya devam eder): Sadakayı cariye (insanların uzun zaman istifade ettiği çeşme, yol, köprü, 207

hastahane, cami gibi), kendisinden istifade olunan ilim (kitap gibi), kendisine duacı olan salih evlad” buyurmuştur. Evlatların, ameli salih olacak şekilde yetiştirilip ardımızdan bizlere hayır dua eder bırakılması önemli görevlerimizdendir. Ameli salih, imanın tabii bir semeresidir. Eğer bir kalpte iman yerleşmiş ise, bu imanın gerektirdiği hareketler, yavaş yavaş ve kendiliğinden ortaya çıkmaya başlar. “İnanıp salih ameller işleyenlere gelince, onların yaptıklarına karşılık, varacakları cennet konakları vardır.”. “İnanıp salih amel işleyenler, cennet bahçelerindedirler. Rablerinin katında onlara diledikleri verilir. İşte büyük lütuf budur.”. “Kim salih amel işlerse lehine, kim kötü amel işlerse aleyhinedir.”. “Allah’a iman edip salih amel işleyenlerin günahları affedilir.”. “Allah, yeryüzüne salih kullarım varis ve hakim olacaktır, diye hükmetmiştir.”

İyiliği Emretme Kötülükten Alıkoyma Maruf, şeriatın emrettiği; münker, şeriatın yasakladığı şey demektir. Başka bir deyimle Kur’an ve sünnete uygun düşen şeye maruf; Allah Teala’nın razı olmadığı, inkar edilmiş, haram ve günah olan şeye de münker denilir. Kur’an’ı Kerim’de, “Sizden hayra çağıran, marufu 208

emreden, münkerden vazgeçirmeye çalışan bir ümmet bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir” buyurulmaktadır. Bu ayetle marufun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi bütün İslam ümmetine farz kılınmıştır. İslam alimleri bu görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını, ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün müslümanların sorumlu ve günahkar olacağını söylemiştir. Başka bir ayeti kerimede Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Marufu emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız; çünkü Allah’a inanıyorsunuz..”. Müminler dünyadaki en hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan en güzel ahlakla yetişmiş bir toplumdur. Bu toplumun korunması için bu ayetlerle iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe, çağırmak emredilmiştir. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir”. Marufu emretmek, münkerden alıkoymak sorumluluğunun ağır bir yük olduğunu Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şu buyruğu ortaya koymaktadır: “Bana hayat bahşeden Allah’a andolsun ki, siz ya iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ya da Allah Teala kendi katından sizin üzerinize bir azap gönderir. O zaman dua edersiniz fakat duanız kabul edilmez”. Şu ayet de ibretle düşünmeyi gerektirmektedir: “...onlar, birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar. Yemin ederiz ki yapmakta oldukları şey çok kötü idi...”. Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çeşitli buyruklarında müslümanların her birinin birer çoban olduğu, elleri altındakilerden sorumlu bulunduğu, müminler arasında beraberliğin olması, daima zayıfın hakkının güçlüden alınmasından yana tavır 209

takınılması, cihadın en faziletlisinin zalim bir devlet başkanına karşı hak bir söz söylemek olduğu belirtilmektedir. Bir toplumda marufu emreden, kötülükten menedenler olmazsa giderek münker olan işler birer kural haline, bir yaşama biçimi haline gelirler. Şeytanlar hak ile batılı karıştırır, doğruyu bozarlar; insanlara Allah Teala’yı unuttururlar. Böyle bir toplumda müslümanın tavrını yine alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şu buyruğunda bulmak mümkündür: “Sizde iki sarhoşluk ortaya çıkmadıkça Allah Teala tarafından gelen hak din üzere devam edersiniz: Cehalet sarhoşluğu ve dünyaya aşırı düşkünlük. Siz iyiliği emreder, kötülüğe engel olur ve Allah Teala yolunda cihad ederken içinizde dünya sevgisi oluşuverince iyiliği emretmez, kötülüğe engel olmaz ve Allah Teala yolunda cihadı bırakırsınız. O gün Kitap ve sünnetin emirlerini yaymaya çalışanlar Ensar ve Muhacirlerden İslama ilk giren kimseler gibidirler”. “İyileriniz zalimlerinize yardakçılık eder; fıkıh kötülerinizin, saltanat da küçüklerinizin eline geçer. İşte o zaman fitnenin hücumuna uğrar ve birbirinize düşersiniz”. (Bu durumda ise) açık günahlar herkese zarar verir, kötüler iyilere musallat olur, iyilerin de kalbi mühürlenir, lanetlenirler. Fitne günlerinde ise sabırlı olmak ateşi kor halinde elde tutmak gibidir. Marufun emredilmediği, münkerden alıkonulmayan toplumların nasıl helak edildiği, nasıl Allah Teala’nın azabının onları kuşattığı Kur’an’ı Kerim’de hemen her surede zikredilmektedir. İslam bilginleri, bir şeyden korkarak kötülüğe engel olmamanın adeta o kötülüğü kabul etmek ve ona katılmak anlamına geldiğini; asıl korkunun Allah Teala’dan korkmak olduğunu; iyiliği emretmek ve kötülüğü engellemek görevinin eceli yaklaştırmadığını ve rızkı kesmediğini; ancak göz göre göre takat dışı belaya direnmenin de caiz olmadığını söylemişlerdir. Maruf tek 210

kelimeyle İslamın kendisidir. Münker de aslı itibariyle veya ahlakı açıdan sadece kötü şeyler değil, tam anlamıyla İslamın yasakladığı her şeydir. Yeryüzünün değişik yerlerinde, değişik rejimlerde ve şartlarda yaşayan müslümanlar için değişmeyen ölçü budur. Bunun tek yöntemi de Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetidir. “Size peygamber neyi verdiyse onu benimseyiniz...” Gerçek maruf münker görevi, en başta insanın kendisinden başlayarak yapılır. Bazı insanlar her devirde, Resule itaati söylerler, kendileri itaat etmezler; sadakayı emrederler, kendileri vermezler. İşte şu ayeti kerimede onlar uyarılmaktadır: “Kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutur da başkalarına mı iyiliği emredersiniz? Düşünmez misiniz?”. İyiliği emredip kendileri yapmayanlar için hesap gününde dudaklarının ateşten makaslarla kesileceği haberi verilmiştir. Rabbin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağırmak, insanlarla en güzel şekilde tartışmak, azgınlara bile yumuşak söz söylemek gerekir. Enes b. Malik’ten rivayet edilen bir hadiste şöyle bir hüküm bulunmaktadır: “Biz Allah’ın Resulune Ey Allah’ın Rasulu, biz iyiyi tamamen işlemedikçe emredemez miyiz? Kötülükten tamamen sakınmadıkça menedemez miyiz?” diye sorduk. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Siz iyiliğin tamamını işlemezseniz dahi iyiliği emrediniz. Siz kötülüğün tamamından sakınmasanız dahi kötülükten sakındırınız”. Hz. Lokman’ın oğluna öğüdü her zaman ve mekanda uyarıcının halini beyan eder: “Yavrum, namazı gereği üzere kıl; iyiliği emret ve fenalıktan alıkoy. Bu hususta sana isabet edecek eziyete katlan. Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdir”.

211

Davete İcabet Davete icabet, müslümanların birbirleri üzerindeki haklarından birisidir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Müslümanın müslüman üzerinde altı hakkı vardır” buyurdu. Ashabın bunların neler olduğunu sormaları üzerine şöyle devam etti: “Karşılaştığın zaman ona selam ver; seni davet ettiği zaman davetine git, senden öğüt istediği zaman ona öğüt ver, aksırdığı zaman 212

“elhamdülillah” derse yerhamükellah (Allah Teala sana rahmet etsin) de, hasta olduğu zaman onu ziyaret et, öldüğü zaman cenazesinde bulun.” Davet dua anlamına da gelir. Bu durumda davete icabet, duanın kabul edilmesidir. Davete icabet o davetin meşru olması halinde gerekir. Haramların işlendiği bir toplantıya gitmek caiz değildir. Böyle bir davete, uygun bir uslup ile, katılmanın islam akidesi açısından sakıncalı olduğunu ifade edip gitmemek gerekir. Meşru olan davete icabet bazı alimlere göre vacip, çoğunluğa göre ise sünnettir. İçkili, çalgılı, kadın erkek karışık yapılan düğün ve toplantılara katılmak haramdır. Davet edilen yerin böyle olduğu önceden biliniyorsa hiç gidilmez, davet reddedilir. Böylece o toplantıyı düzenleyenler de islamın yasakladığı bir işi yaptıklarını anlamış olurlar. Davet edilen kimse toplantının islama uygun olmadığını oraya vardığında anlarsa yine toplantıya (veya düğüne) katılmaz, geri döner. Eğer gücü yeterse, yapılan işlerin haram olduğunu anlatıp onlara o işi bıraktırır. Fasık kimsenin davetine gidilmez. Böylece onun kötü işlerinin tasvip edilmediği gösterilmiş olur. Malının çoğu haram olan bir kimsenin davetine de gidilmez. Malının helal olduğunu söylerse o zaman gidilir. Bir kimse düğün yemeğine davet edilip gittiğinde orada oyun veya şarkı, türkü bulursa: Gücü yeterse o, haramları meneder, gücü yetmezse oturmaz oradan ayrılır. Bir kimse davet edildiği yerdeki meşru olmayan bir durumu önceden öğrenir, davete katıldığında da o kötü hallerin bırakılacağını bilirse, davete icabet eder; yoksa etmez. İçkili, çalgılı bir düğün yemeğine davet edilen salih bir kimse oraya gidince kötülüklere engel olacağını ve oradakilerin kendisine uyacaklarını bilirse, gitmesi bir zaruret olur. Çünkü oradaki kötülüğe engel olacaktır. Kötülüğü engellemeğe gücü yetmese bile yaptıkları kötülüğü hatırlatmak için gitmesi uygun olur. Zira bu bir 213

nehyi anil münker yani kötülükten sakındırma görevidir. Düğün yemeği vermek sünnettir. Bu yemeğe çağrılan kimsenin haramlar işlenmiyorsa davete icabet etmesi gerekir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Biriniz bir düğün yemeğine davet edilirse, böyle bir davete icabet etsin.”. “Her kim davete icabet eylemez ise, gerçekten o, Allah’a ve Rasuluna isyan etmiş olur. Oruçlu olsa bile, icabet eder ve duada bulunur. Eğer oruçlu değilse yer ve dua eder. Eğer (özürsüz) yemez ise günahkar olur ve cefa etmiş bulunur”. Bir kimsenin, alacağı bulunan bir şahsın davetine gitmesinde sakınca yoktur. Fakat takva bakımından; eğer adamın borçluluğunun hatırı için davet ettiğini biliyorsa, katılmamak daha iyidir.

İstiğfar Allah Teala’dan günah ve hatalarının bağışlanmasını isteme, mağfiret dileme. Gerek Kur’an’ı Kerim’de ve gerekse hadisi şeriflerde istiğfar teşvik edilmiştir. Kur’an’ı Kerim’de; “Rabbinizden bağışlanma dileyin. doğrusu O, çok bağışlayandır”. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendileri istiğfara devam etmiş, ümmetini de teşvik etmiştir. Ebu Hureyre (R.A.)’den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Vallahi ben Allah’a günde yetmiş defadan çok istiğfar ediyorum” buyurmuştur. Başka bazı hadislerde Hz. 214

Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) günde yüz defa istiğfar ettiği belirtilir. Bu nedenle Ebu Hureyre: “Peygamberden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) daha çok istiğfar edeni görmedim” demiştir. Bir günah işlendiği zaman, bunda ısrar etmemek, hemen tövbe istiğfar etmek vaciptir. Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ifadesiyle, “İstiğfar eden kimse günde yetmiş defa da günah işlemiş olsa bunda ısrar etmiş sayılmaz”. İstiğfarın Allah Teala nezdindeki değeri bir hadiste şöyle ifade edilir: “Kim yatağına girince üç defa; “Estağfirullah Elazim Ellezi La İlahe İlla Hüvel Hayyul Kayyum (Kendisinden başka hiç bir ilah olmayan, diri ve her an yaratıklarını gözetip duran yüce Allah’tan bağışlanmamı dilerim)” derse, Allah Teala günahlarını deniz suyunun damlaları kadar çok olsa da bağışlar” buyurulmuştur. Sadece dili ile istiğfarda bulunmak yeterli değildir. Niyeti ve amelleri de dilini doğrulamalıdır. Tövbenin en makbul olanı, günahtan kesin dönüş yapılarak, Allah Teala’dan bağışlanma istenmesidir. Buna nasuh tövbe denir. Ayeti Kerime’de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle (nasuh tövbe) edin. Belki Rabbiniz kötülüklerinizi siler. Peygamberi ve beraberindeki müminleri utandırmayacağı günde, sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyar. O gün onların nuru önlerinde ve sağ taraflarında yürürken: Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla, şüphesiz Sen, herşeye kadirsin derler”. Bir mümin kendisi için tövbe edeceği gibi, ölmüş olan veya hayatta bulunan ana, baba, hısımları ve diğeri müminler için de istiğfar edebilir. Bu dua sebebiyle Allah Teala’nın onları bağışlaması umulur. Kur’an’ı Kerim’de bu konuda çeşitli dua örnekleri bulunur: “Ey Rabbimiz... bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et”. “Musa şöyle yalvardı: Rabbim, beni ve kardeşimi affet. Bizi merhametine garket”. “Babamı da bağışlayıp hidayete erdir. Çünkü o, sapıklardandır”. “Ey Rabbimiz! Herkesin hesaba 215

çekileceği günde, beni, annemi, babamı ve bütün müminleri affet”. Seyyidül İstiğfar Duası: Bu dua konusunda şöyle bir hadis nakledilir. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki; İstiğfar dualarının en değerli ve en üstünü şöyle demendir: “Allah’ım! Sen benim Rabbimsin! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum; gücüm yettiği kadarıyla senin akdin ve vadin üzere bulunuyorum. Yaptığım fenalıkların şerrinden sana sığınırım. Üzerimde olan nimetlerini itiraf ederim, günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla; çünkü senden başka hiçbir kimse günahları mağfiret edemez.” Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) daha sonra şunları ekledi: “Kim bunları inanarak sabahleyin söyler de akşam olmadan ölürse, o kişi cennet ehlindendir. Yine kim bunları inanarak geceleyin söyler de sabaha ulaşamadan vefat ederse cennet ehlindendir”.

Takva Korkma, sakınma, Allah Teala korkusuyla günahtan kaçınmakta, Allah Teala’nın emir ve yasaklarına uymakta titizlik gösterme. Allah Teala’nın himayesine girmek, emrini tutup azabından korunma anlamındadır. Bu şekilde titiz davranan insana, muttaki denir. Kur’an’da takva üç mertebede ifade buyurulmuştur: 1. Ebedi olarak cehennem azabında kalmamak için, iman edip şirkten korunmak. 216

2. Büyük günahlardan kaçınmak, küçük günahları tekrar tekrar işlemekten uzak durmak ve farzları eda etmek. 3. Bütün benliği ile Allah Teala’ya dönmek ve insanı Allah Teala’dan alıkoyan her şeyden uzak durmak. Hakiki takva budur ve Kur’an’da, inanan insanlardan bu takvaya sahip olmaları istenmektedir: “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilden korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin”. Bu ayetin açıklaması mahiyetinde olan diğer bir ayet şöyledir: “O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden kurtulursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir”. İnsanın iman edip şirkten korunması mahiyetinde olan ilk mertebe kişinin kendi nefsi ve vicdanı arasında olan bir takvadır. İkincisi insanın kendisi ile diğer insanlar arasındaki hususlarla ilgili olan takvadır ve üçüncüsü de insanın kendisi ile Allah Teala arasındaki takvası ve imanıdır. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadisiyle, burada söz konusu olan takvanın ikinci çeşidini şöyle açıklar: “Helal belli haram da bellidir. Fakat bu ikisinin arasında şüpheli şeyler vardır. Bu nedenle şüphelerden korunan, dinini ve ırzını temiz tutmuş olur. Şüphelere düşen, harama da düşer. Nasıl koruluğun kenarında koyun otlatan çobanın koyunlarının heran koruluğa girme ihtimali varsa, şüpheli şeylerden korunmayanın harama düşme ihtimali de öylece vardır. Haberiniz olsun ki, her hükümdarın koruluğu vardır. Allah’ın korusu da haramlardır”. Allah Teala Kur’an’ı Kerim’in baş tarafında, Bakara suresinin ilk ayetlerinde, takva sahibi olan muttaki insanları övmüş ve onların çeşitli vasıflarını belirtmiştir. Buna göre takva sahibi olan insanlar, hiç tereddüt etmeden hidayet ve kurtuluş yolu 217

olarak Kur’an’ı seçerler; gaybe inanır, beş vakit namazlarını kılar ve helal yoldan elde ettikleri mallarını helal yolda, Allah Teala’nın yolunda harcarlar. Bütün mukaddes kitaplara iman eder, özelikle ahiret inancı ve hazırlığı içinde olurlar. Bu şekilde hareket eden takva sahipleri aynı zamanda Allah Teala tarafından övülmüş, hak yolda bulunan ve felaha kavuşacak olan insanlar olarak haber verilmişlerdir. Kur’an’da takvayı över mahiyette daha çok ayet vardır. Bunlardan bazıları şöyledir: “Kim takva sahibi olur (Allah Teala’dan korkar)sa, Allah Teala ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O kendisine yeter. Şüphesiz Allah Teala emrini yerine getirendir. Allah Teala her şey için bir ölçü koymuştur”. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dualarında Allah Teala’dan çeşitli nimetleri talep ederken, takvayı da istemiştir ve bu şekilde dua etmesiyle, takvanın önemini ifade etmiştir. İnsanlar, Hz. Adem ve Havva’dan çoğalmaları veya her biri bir anne ve babadan doğmaları itibariyle yaratılışta eşittirler. Bu açıdan soy ve soplarıyla övünmeleri yersizdir. Çünkü gerçek ve yegane üstünlük takva üstünlüğüdür. Kur’an bu takva üstünlüğünü şöyle ifade eder: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstün olanınız, takva bakımından en üstün olanınız (Allah’tan en çok korkanınız)dır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberi olandır”. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de veda hutbesinde aynı durumu şöyle izah etmiştir: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz ademdensiniz ve Adem de topraktandır. Allah’ın yanında en üstün olanınız takvası en fazla olanınızdır. Araplarla arap olmayanların birbirine karşı üstünlüğü ancak takva iledir”. Başka bir hadisde de Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Arabın arab 218

olmayana hiç bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir” demiştir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in takva hakkında söylediği diğer bazı hadisler de şöyledir: “Allah’a karşı takva sahibi olmanızı tavsiye ederim”. “İnsanın cennete girmesine en çok sebep olan şey, onun Allah’a karşı duyduğu takvasıdır”. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Birbirinize hased etmeyin. Kendiniz almak istemediğiniz halde diğerini zarara sokmak için bir malı medh edip fiyatını artırma yarışına kalkışmayın. Birbirinize buğz etmeyin. Birbirinize yüz çevirip arka dönmeyin. Sizden bazınız diğer bazınızın alış verişi üzerine alış verişe girişmesin. Ey Allah’ın kulları birbirinizle kardeşler olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman müslümana zulmetmez. Yardıma muhtaç olduğu zaman da onu yalnız ve yardımcısız bırakmaz. Onu hor ve hakir görmez. Takva işte budur”. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Takva işte budur” sözünü üç defa tekrarlamış ve her seferinde de eli ile göğsüne işaret etmiştir. Zühd Zühd, rağbet etmemek, meyletmemek, yüz çevirmek ve terk etmek manalarına gelir. Bir şeyi terk etmek ve yüz çevirmek, o şeyi küçümsemekten, değer vermemekten veya azlığından dolayıdır. Dolayısıyla zühd, geçici emelleri azaltmak ve haris olmaktan kurtulmak, dünyayı küçük ve fani görüp nimetlerini kalpten çıkarmak ve dünya rahatını, ahiret için terk etmektir. Zühd hayatını kendilerine düstur edinenlere de “zahid” denilmiştir. Bir kimsenin zahid olabilmesi için, belli bir seviyede dünyevi imkanlara sahip olmakla birlikte onlara rağbet etmemesi gerekir. Nitekim Malik bin Dinar, kendini kasdederek şöyle demiştir; “İnsanlar, Malik bin Dinar’ın zahid olduğunu söylerler, 219

ancak asıl zahid, Ömer bin Abdülaziz’dir. Zira o boyun eğip ayağına geldiği halde dünyaya asla rağbet etmemiştir.” Diğer taraftan, nefiste arzu ve istek duyulmayan herhangi bir şeyden kaçınmak zühd sayılamaz. Mesela kıymet verilmeyen şeyleri değil de altın ve gümüş gibi rağbet edilen şeyleri terk edene zahid denilir. Zühd müminlerin manevi seviyelerine göre üç mertebedir. Birincisi haramı terk etmektir ki bu avamın zühdüdür. İkincisi helal kılınmış şeylerden fazla olanı terk etmektir ki bu da havassın zühdüdür. Üçüncüsü ise Allah Teala’yı tefekkürden alıkoyan her türlü meşgaleyi terk etmektir ki bu da ariflerin zühdüdür. Bunların en zor olanı üçüncüsüdür. Zira bunda dünyadan olduğu gibi, cennet ve onun her türlü nimetlerinden de kalben uzaklaşmak gerekmektedir. Mevlana hazretleri şöyle der: “Dünya malı zayıf kuşların, ahiret mülkü de üstün kuşların tuzağıdır. Hatta pek büyük bir mülk olan ahiret tuzağı öyle büyük bir tuzaktır ki onunla en büyük kuşlar avlanır. Ey dünya mülküne sahip olanlar, siz mülkün sahibi olduğunuz halde, aslında o mülkün kulu, kölesisiniz. Gerçekten mala sahip olan ve helak olmaktan kurtulan kimse, mala mülke esir olmayan kişidir. Ey şu dünyaya gönül veren ve onun esiri olan kişi! Sen tersine olarak, esir olduğun halde, kendine; “Dünyanın beyi, emiri!” dedirtiyorsun. Aslında sen, bu dünyanın kulusun, ruhun da dünya mahpusu!. Sen ne vakte kadar kendini dünyanın sahibi, efendisi sanacaksın?”. Dünya malı sonunu düşünmeyen, ileriyi göremeyen zayıf akıllı insanların, ahiret de dini vazifesini yapan şerefli insanların tuzağıdır. Şu halde dünya da ahiret de insanlar için kendilerine dikkatle yaklaşılması gereken iki unsurdur. Dünyaya gönül verenler, dünya tuzağına düşmekte; cennete ve cennet zevklerine ulaşmak için ibadet edenler de ahiret tuzağına düşmektedirler. Aslında ne dünya ne de cennet sevgisi değil sadece Hak sevgisi insanı kurtaracaktır. Rabiatül 220

Adeviyye’nin şu duası bu hakikati ne güzel dile getirmektedir: “Allahım! Sana, cennet arzusuyla ibadet ediyorsam, beni oraya koyma! Şayet cehennem korkusundan dolayı ibadet ediyorsam, beni oradan çıkarma! Ancak ben Sana, Sen olduğun için ibadet ediyorum. Sevilmeye layık sadece Sen olduğun için Seni seviyorum!”. Gerçek zahidlerin örnek alması gereken yegane şahsiyetin Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) olduğu aşikardır. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dünyaya zerrece önem vermemiştir.

Tefekkür Tefekkür insana mahsus bir özelliktir. İnsan tefekkür sayesinde diğer varlıklardan ayrılır ve üstün olur. Tefekkür ancak kalpte tasavvuru mümkün olan şeyler hakkında yapılabilir. Onun için Allah Teala’nın yarattığı varlıklar hakkında tefekkür mümkündür. Fakat Allah Teala’nın zatı hakkındaki tefekkür mümkün değildir. Çünkü Allah Teala hiç bir şekilde suret olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez. Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) en çok etki eden ayetlerden biri, tefekkürle ilgilidir. İki kişi Hz. Aişe (R.A.)’ı ziyaret etmişler. Onlardan biri, “Hz. Muhammed’de (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 221

gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?” deyince, Hz. Aişe (R.A.) şöyle demiştir: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda çok ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilal (R.A.): “Ya Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)! Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?” deyince, o: “Bu gece Allah bir ayet indirdi. Beni bu ayet ağlatmaktadır” dedi ve ayeti okudu: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır”. Ondan sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Bu ayeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan, düşünmeyen kişilere yazıklar olsun” dedi. Bu ayette tefekküre davet edilen akıl sahiplerinin durumunu açıklayan bir sonraki ayette şöyledir: “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler (düşünürler). Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!..”. İbn Abbas (R.A.)’ın naklettiğine göre, bazı insanlar Allah Teala’nın zatı hakkında düşünmek istediler. Bunun üzerine Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu hususta şu açıklamada bulundu: “Allah’ın yarattıkları hakkında düşünün. Allah’ın zatını düşünmeyin. Allah’ın şahsı hakkında düşünmeye güç yetiremezsiniz”. Lokman (A.S.) yalnız başına tenha bir yerde oturup tefekkürde bulunurdu. Kendisine: “Niye yalnız oturuyorsun? İnsanlarla oturup sohbette bulunsan, daha iyi olmaz mı?” diye sormuşlar. Lokman (A.S.) şu cevabı vermiştir: “Uzun süre yalnız kalmak, tefekküre daha müsaittir. Uzun süre tefekkürde bulunmak da insanı cennetin yoluna sevkeder”. Ömer b. Abdülaziz tefekkür hakkında şöyle demiştir: “Yüce Allah’ın nimetlerini 222

düşünmek, en faziletli ibadetlerdendir”. Tefekkürün neticesinde insan geniş bir ilme sahip olur. İnsanın ilmi artınca da kalbinin hali değişir. Onun neticesinde de insanın hali ve hareketleri değişir. Görülüyor ki insanın bilgisinin artması ve davranışlarının düzelmesi, tefekkürle başlar. Onun için Allah Teala Kur’an’da çeşitli hususları dile getirdikten sonra “... Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) insanlar için ibretler vardır” demektedir. Kur’an’da birçok ayette, akıl erdiren, düşünen, bilen insanlar için ibretler vardır denmekte ve tefekkür anlamını ifade eden pek çok kelime kullanılmaktadır. Olumlu tefekkür olduğu gibi, olumsuz tefekkür de vardır. Doğru olmayan tefekkürün neticesi de doğru olmaz. Ancak salim kalbe sahip olan insanların tefekkürü sağlıklı olabilir. İslam dininin istediği tefekkür, hiç şüphesiz sağlıklı olanıdır. İnsanları bu olumlu tefekküre davet eden bazı ayetler şöyledir: “O’dur ki arzı uzattı, orada sabit dağlar ve ırmaklar var etti. Orada bütün meyvelerden iki çift yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) bir toplum için ayetler vardır”. “O’dur ki, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır ve hayvanları otlattığınız ağaçlar, bitkiler ondan sulanıp filizlenmektedir. Onunla size ekin, zeytin, hurma, üzümler ve her çeşit meyvelerden bitirmektedir. Şüphesiz bunda, tefekkür eden (düşünen) bir toplum için (yaratıcının varlığına, kudretine ve hikmetine) işaret vardır”. “Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın korkusundan onu, baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri, tefekkür etsinler diye insanlara veriyoruz”. İslamın bu kadar önem verdiği olumlu tefekkür, insanı taklitçilikten kurtarmaktadır. Mesela, “dünya hayatı geçicidir; ahiret hayatı ise ebedidir. Ebedi olan şeyi geçici olan şeyden üstün tutmak daha iyidir” şeklindeki bir nasihatı dinleyip ahiret için çalışan insan, başkasını taklit ederek kendisini iyi yola 223

sevketmiş olur. Fakat tefekkürün yani derin bir düşüncenin neticesinde bu kanaata varan ve ona göre bilinçli hareket eden kişi, her zaman için daha karlı çıkar. Bilerek kötü şeyden korunmuş ve iyiyi tercih etmiş olur. Aynı zamanda başkalarını taklit etmekten kurtulur; kendisi başkalarına yol gösterir.

Sıla-i Rahim Akraba ve yakınları ziyaret etme, hallerini ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma. İslamda insanlar arası ilişkilere önem verildiği gibi özellikle yakınlardan başlayarak anne ve babanın ve sırayla diğer akrabaların ziyaret edilip gözetilmesi prensibi son derece önemlidir. Halit b. Zeyd (Ebu Eyyüb El Ensari) hazretlerinden rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gelerek: “Ya Rasulullah; beni cennete sokacak bir ibadet söyler misiniz?” dedi. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şu cevabı verdi: “Allah’a ibadet eder ve O’na 224

hiç bir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılar, zekat verir ve sıla-i rahim edersin”. Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu kadar önemle üzerinde durduğu ve yapıldığı zaman müslümanların cennete girmelerine sebep olacağını haber verdiği sıla-i rahim; her türlü hayır işlerinde akraba ve yakınların görülüp gözetilmesidir. Gerek ayetlerde, gerek hadislerde, bunun, namaz, zekat gibi farz ibadetlerden hemen sonra zikredilmesi, İslamdaki önemini göstermektedir. Alimler sıla-i rahimde bulunmanın vacib olduğu görüşündedirler. Bunun, terkedilmesi, yani akraba ve yakınlarla olan ilgisinin kesilmesi, büyük günah sayılmıştır. Cenabı Hakk şöyle buyuruyor: “Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının”. “Onlar ki Allah’ın gözetilmesini emrettiği hakları gözetirler (akrabalık bağlarını devam ettirirler ve iyilikte bulunurlar); Rablerine saygı beslerler ve kötü hesaptan korkarlar...”. “Fakat Allah’ın tevhid akidesini kabullendikten sonra onu bozanlar ve Allah'ın bağlanmasını emrettiği bağları koparanlar (akrabalık bağlarını kesenler) ve yeryüzünü fesada verenler var ya; işte bunlar, lanet onlara ve yurdun kötüsü cehennem de onlara”. Ayet ve hadislerde geçen rahim (akraba) sözünün hangi derecede akrabaları içine aldığı hususunda farklı görüşler vardır. Bazılarına göre kendileriyle evlenilmesi haram olanlar; bazılarına göre varisler akraba sayılır. Bazı alimler de mahrem olsun, olmasın kişinin bütün yakınları akraba (rahim) dir demişlerdir. Bu son görüş toplumsal yardımlaşma bakımından daha kapsamlıdır. Allah Teala ve Peygamberi (Sallahu Aleyhi ve Selem) akrabanın görülüp gözetilmesini emrettiklerine göre, bunun nasıl yapılacağını iyi bilmek gerekir. Sıla-i rahmin birkaç derecesi vardır. En aşağı derecesi akrabalarımıza karşı tatlı sözlü, güler yüzlü olmak; karşılaştığımızda selamlaşmayı, hal hatır sormayı ihmal etmemek; daima kendileri hakkında iyi şeyler düşünmek ve 225

hayır dilemektir. İkinci derece de ziyaretlerine gitmek ve çeşitli konularda yardımlarına koşmaktır. Bunlar daha çok bedeni hizmetlerdir. Özellikle yaşlıları zaman zaman yoklayarak, yapılacak işleri varsa onları takib etmek kendilerini sevindirecektir. Sıla-i rahmin üçüncü ve en önemli derecesi akrabalara mali yardım ve destek sağlamaktır. Bu yardımlar herkesten beklenemez. Hasta ve yatalak bir kişiden akrabasını ziyaret etmesini istemek anlamsızdır. Fakir birisinden de başkalarına mali yardımda bulunmasını beklemek de yanlıştır. Yalnız zengin, hali vakti yerinde bir müslümanın, sadece ziyaret ve hal, hatır sormakla bu görevi yerine getirebileceği de söylenemez. Böyle zengin birisi için sıla-i rahim, yoksul akrabalarına elinden geldiğince mali destekte bulunmaktır. Bu destek ödünç para vermekle olabileceği gibi; karşılıksız mali yardımlar şeklinde de olabilir. Şu halde, yakınları görüp gözetmek deyince, yukarıda belirtilen üç derecedeki yardımdan hangisine güç yetiriyorsa, onun yapılması anlaşılmalıdır. Yapabileceği görevi yapmamak müslümanı bu konuda sorumlu kılar. Yukarıdaki ayeti kerimede, Allah Teala’nın bu görevi yerine getirmeyenlere yönelttiği lanet unutulmamalıdır. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurmuştur: “Her Cuma gecesi insanoğlunun amelleri Allah’a arz olunur: Yalnız sıla-i rahimde bulunmayanların amelleri kabul olunmaz”. Yine Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin”. “Akrabalık, Arşta asılıdır. Der ki: Beni gözeteni Allah gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin”. “Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse cennete giremez”. “Her kim rızkının bol olmasını ve ecelinin gecikmesini istiyorsa akrabasını görüp gözetsin”. “Ey insanlar! birbirinize selam verin, akrabanızı gözetin, yemeği yedirin. Geceleyin insanlar uyurken namaz kılın ki 226

selametle cennete giresiniz”. “Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır”. Akrabalarımız özellikle hala, teyze, amca, dayı gibi yakınlarımız aileden sayılır. Onları kendi yakınlarımız bilerek davranışlarımızı ayarlamakta büyük faydalar vardır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Teyze anne yerindedir” buyuruyor. Amca da baba yerindedir. Bu kadar yakın olan kişilere karşı yerine getirilmesi gereken bazı ahlaki görevlerin bulunması tabiidir. Bu görevler arasında olan ziyaretlere özel bir yer ayrılmalıdır. Aşağıda anlatılacak genel ziyaret kurallarına uyarak yakınları, başta bayramlar olmak üzere, zaman zaman ziyaret etmek, mümkünse hediyeler götürmek güzel bir davranıştır. Yapılan ziyareti iade etmek de gerekir. Müslümanı ziyarete gelene gitmemek aradaki bağların daha çabuk kopmasına sebep olmaktır. Ziyaretler akrabalar arasındaki sevgi bağlarını güçlendirir. Dargınlıkları sona erdirir. Sevinç ve üzüntülerin karşılıklı paylaşılmasına, sıkıntılara birlikte çareler aranmasına vesile olur. Özellikle yaşlılar toplumda yalnız kalmadıkları, çevrelerinde kendilerini seven, arayıp soran insanların bulunduğu inancı ile son yıllarını huzur ve mutluluk içinde geçirirler. Sıla-i rahim konusunda dikkat edilecek hususlardan biri de şudur: İyilik, karşılık bekleyerek yapılmamalı, sadece görüp gözeten yakınlara karşı sıla-i rahimde bulunulmamalı; aksine, unutan, akrabalık bağlarını koparanlara karşı da bu görev yerine getirilmelidir. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “İyiliğe benzeri ile karşılık veren kişi, tam anlamıyla akrabasını görüp gözetmiş olmaz. Hakiki sıla-i rahim, kişinin kendisi ile ilgiyi kesenleri görüp gözetmesidir”. İyilik her durumda düşünülmeli ve yapılmalıdır. Yoksul ve güçsüz iken iyilik ve yardımdan söz edip, zengin ve güçlü duruma yükselince başka türlü 227

davranmak, fesad ve ahlaksızlıktan başka bir şey değildir. Cenabı Hakk şöyle buyuruyor: “Demek idareyi ve hakimiyeti ele alırsanız hemen yer yüzünde fesad çıkaracak, akrabalık bağlarını bile parçalayıp keseceksiniz öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki Allah kendilerini rahmetinden kovmuş da duygularını almış ve gözlerini kör eylemiştir.”.

Ayıp Örtmek Başkalarının kusur, eksiklik, utanılacak şey, suç, cürüm, şeref ve haysiyete aykırı davranış, nezaket ve terbiye dışı, fena, kötü, utanç verici şey cinsinden yaptığı işlerin duyulmasını, görülmesini önlemek, yayılmasına mani olmak. Toplumu ve insanları kötülüklerden korumak için işlenen ayıpları örtmek ahlaki faziletlerin başında gelir. Böylece islamın övdüğü, müslümanlarda bulunmasını istediği faziletlerden birisi de başkalarının ayıp ve kusurlarını örtmek ve gizlemektir. Buna karşılık; bir müslümanı küçük düşürmek, şahsiyetini lekelemek ve onu rezil etmek için ayıplarını araştırmak ve başkalarına anlatıp 228

açıklamak ise büyük bir ahlaksızlık olup, islam tarafından yasaklanmıştır. Allah Teala şöyle buyurur: “Müslümanların ayıplarını (ve gizli şeylerini) araştırmayın...”. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) da bir hadiste: “Birbirinizin özel ve mahrem hayatını araştırmayın” diye buyurmaktadır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) başka bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Her kim bir müslüman kardeşinin ayıp ve kusurlarını, kimsenin görmediği ve görmesini istemediği şeylerini örterse, Allah Teala da kıyamet gününde onun ayıplarını örter. Her kim müslüman kardeşinin meydana çıkmasını istemediği birşeyini ortaya çıkarır ve dile verirse; Allah Teala da onun ayıplarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır. Bu suretle kendi evi içinde de olsa onu rezil eder. Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir.” Müslümanın ayıp araştırması değil, bilakis gördüğü ayıp ve kusurları örtmesi gerekir. Diğer bir hadisi şerifte: “Kim bir müslümanın ayıbını örterse Allah Teala da kıyamet gününde onun ayıbını örter.”. “Kim bir ayıp görür de örterse sanki kabrine diri gömülmüş bir yavruya can vermiş gibi olur.” buyurulmuştur. İnsan başkalarının ayıp ve kusurunu değil, kendi ayıp ve kusurunu görmeye çalışmalıdır. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Kendi ayıbı, insanların ayıbını görmekten alıkoyan kimseye müjdeler olsun” buyurmuştur. Ayıpların araştırılıp ortaya dökülmesi; insanları birbirine düşürmekten, aralarında kin ve düşmanlık tohumları ekmekten, fenalıkların yayılmasından başka bir şeye yaramaz. İnsanların gizli kalmış kusurlarını açıklamak, herkese duyurmak onların utanma duygularının yok olmasına, sosyal kontrolün azalmasına ve böylece ahlaksızlığın süratle yayılmasına da sebep olur. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Müslümanların ayıplarını, gizli hallerini araştırmağa kalkışırsan, onları ifsad eder (ahlaklarını bozar) veya ifsada yaklaştırmış olursun” 229

buyurmuştur. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve ashabı, kimsenin ayıplarını araştırmamış ve araştıranları da şiddetle kınamıştır. Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Din kardeşini bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu (günahı) kendisi de işlemedikçe ölmez.” uyarısını da hiç bir zaman unutmamak gerekir. Bir gün Hz. Ömer’in yanına bir adam geldi ve ona şöyle dedi: “Benim bir kızım var, cahiliye devrinde onu diri diri toprağa gömmüş, sonra da ölmeden çıkarmıştık. İslamiyet geldikten sonra ben de kızım da müslüman olduk. Fakat kızım Allah Teala’nın yasakladığı bir şeyi yaptı ve had vurulması icab etti. Bunun üzerine, bizim bulunmadığımız bir yerde bıçakla kendisini kesmek istemiş. Biz durumu haber alır almaz koştuk, fakat boyun damarlarından birini kesmişti. Hemen tedavi ettik, iyileşti. Yaptığına pişman oldu. Tövbe ederek bir daha böyle bir şey yapmamaya karar verdi. Bir kabileden dünür geldi. Ben de olanları olduğu gibi anlattım.” Hz. Ömer, adamın bu sözlerine kızarak: “Allah Teala’nın gizlediğini açığa mı vuruyorsun? Vallahi eğer kızın başından geçenleri başka birine daha anlatırsan herkesten önce cezanı ben veririm. Git, kızı diğer müslüman, temiz kızlar gibi evlendir dedi.” Müslümanların başkalarının günah ve kusurlarını, işledikleri ayıpları örtmeye çalışmaları nasıl önemli bir ahlaki görevleri ise; aynı şekilde kendi günah ve kusurlarını da ifşa etmemeleri gerekir. Aşağıdaki hadisi şerif bize bu konuda da titiz davranmamız gerektiğini göstermektedir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “Fenalıklarını açığa vuranlardan başka bütün ümmetim, halkın dilinden ve elinden salimdir.”. “Bir adam bir gece fenalığı yapıp da Cenabı Hak onu örtmüş iken: “Ey filanca ben dün gece şöyle şöyle yaptım” demesi, suçunu ilan ve teşhirdir. Halbuki o, geceyi Allah’ın setrine mazhar olarak geçirmişti. Allah’ın örttüğü bu suçu sabahleyin teşhir etmiş, açıklamış bulunuyor.” Rabiatül 230

Adeviyye: “Kul Allah Teala’nın sevgisini tattığı zaman, Allah Teala onu kendi kusurlarına muttali kılar, böylece başkalarının kusurunu görmez olur” der.

Affetmek Affetmek, Allah Teala’nın sevdiği davranışlardan biridir. Allah Teala kendisine ortak koşma (şirk) suçu dışında kalan diğer suç ve günahları hesap gününde affedebilir. Bu da Allah Teala’nın kullarına merhametini ve büyüklüğünü göstermektedir. Günahlarından tevbe eden kulları affetmesi ise daha büyük bir ihtimaldir. “Ey iman edenler, içten gelerek yapılan bir tevbe ile Allah’a tevbe ediniz. Umulur ki, Rabbiniz günah ve kötülüklerinizi örter...”. Allah Teala bu ayet ile tevbeden sonra affetme ihtimalini göstermiştir. Tevbe ile birlikte günahkar bir kulun yapması gereken husus Rabbinden af dilemesidir. Allah Teala’nın günahkar kullarını affettiği gibi, müminler de birbirlerini affetmelidir. Diğer insanlara 231

karşı kin ve nefret duygusu beslemek mümin kişinin benimseyeceği bir davranış değildir. Zira Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke’de kendisine eziyet edenleri, Bedir, Uhud ve Hendek gazvelerinde kendisine karşı savaşıp islamı yok etmek isteyenleri bile sonradan islama girince affetmiştir. Allah Teala: “Güzel söz söylemek ve affetmek, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah Teala Gani’dir, (Hiçbir şeye muhtaç değildir) Halim’dir (Yarattıklarına karsı yumuşak davranandır)” diye buyurup, affetmenin faziletinden bahsetmektedir. Ayrıca şöyle buyurur: “(Ey rasulüm) sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme.” Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de bu konuda şöyle buyurmuşlardır: “Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının affta hata etmesi cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir.”. İslamın geldiği dönemde cahiliye devri insanları herhangi bir suç işleyen kimseyi kesinlikle cezalandırma eğiliminde idiler. Af ancak üst düzeydeki kabile reisleri ve akrabaları için uygulanırdı. Bunun dışında kalanlar mutlaka cezaya uğratılmakta idiler. Kur’an’ı Kerim’in şahsi mağduriyetlerde suçluyu affetmeyi tavsiye ettiği görülmektedir. Ancak günah ve suç işleyenlerin suçları sabit olduğunda ve bunun affedilmesi halinde toplumda kötü örnek olacaksa İslam devletinin yöneticileri bunu affedemezler. Ancak kısas ve tazirlerde cezaların affı genel bir prensip olarak uygulana gelmiştir. Fakat hadlerin tatbikinde affetmek pek caiz görülmemiştir. Kısas ve tazirlerde af durumu daha çok mağdur ile suçlu arasında olan bir olay kabul edilmiştir. Mağdur isterse affeder. Bu durumda haksızlığa uğrayan taraf suçluyu affettiğinde onu mükafatlandırmak Allah Teala’ya aittir. Bu affı yapan mümin mağdur olmasına rağmen böyle bir affı yapmasının takvaya daha yakın olduğunu Allah Teala şu ayette bildirmektedir: “Onu 232

bağışlamanız takvaya daha yakındır.”. Böylece affetmek İslam kardeşliğinin bir gereği olduğu gibi müslümanlar arasında da minnet duygusunun gelişmesine ve müminlerin birbirlerine şükran duygularıyla yaklaşmalarına zemin hazırlayacaktır. Nitekim insanı cezalandırmaya yetkili ve hak sahibi olmasına rağmen af yolunu tercih eden kişi daima toplum tarafından takdirle karşılanmıştır. Suçluyu affetmek asla adaletsizlik değildir. Zira Allah Teala küfür ve şirkin dışında kalan her hata ve günahı dilediği takdirde affedebileceğini ifade buyurmaktadır: “Allah kendisine ortak koşulmasını mağfiret etmez. Ancak ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder.” Buna karşılık Allah Teala’ya karşı isyan ve islami emirlerin çiğnenmesinde uygulanacak hadlerin kadı tarafından kesin olarak karara bağlanmasıyla devletin affetme yetkisi ortadan kalkar. Ancak delillerin ve suç unsurlarının tesbitinde eksiklik söz konusu olursa devletin cezayı düşürmesi mümkündür. Mağdurun olmadığı ve bir mağdur tarafından açılmamış davalarda ve hadlerin uygulanmasında af kesinlikle mümkün değildir. Hırsızlık ve zina iftirası gibi durumlarda mağdur doğrudan doğruya kendisi af yetkisini kullanarak suçluyu affedebilir. Dava açılmadan önce böyle bir af söz konusu olursa ceza düşer. Böyle durumlarda gerçekleşen af suçun işlenmiş olması halinde sadece dünyevi cezası affedilmiş olur. Ahirette ise hesabı Allah Teala’ya aittir. Hırsızlık gibi suçlarda mahkeme bir hüküm vermiş ise mağdur affetse bile infazın durdurulması söz konusu değildir. Böyle durumlarda ceza uygulanır. İslamda kul hakkının daha çok olduğu kısaslarda cezanın düşmesinin prensip olarak kabul edilmesi davada kul hakkının ağır bastığı zaman mümkündür. “...Öldüren, ölünün velisi tarafından affedilirse, örfe uymak ve diyeti güzellikle ona ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden size bir kolaylık ve rahmettir...”. “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarının 233

affına bir sebeptir. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Ayetleri mağdurun affetme imkanı ve yetkisinin olduğunu göstermektedir. Bu gibi durumlarda af kul hakkı olduğu için suçluyu mağdur veya velisinin affetmesine ve kısasın uygulanmamasına rağmen devlet suçluyu tazir etme hakkına sahiptir. Ancak mağdurun ölmesi halinde onun veli ve yakın akrabaları bu kısasta yetkilerini kullanma hakkına sahiptirler. Mağdurun velisi veya varisleri suçluyu affedebilirler. Ancak böyle bir affın yapılabilmesi için akıl ve büluğ şart koşulmuştur. Yani affedecek kimsenin akil ve baliğ olması gerekir. Bazen diyet veya mal karşılığında suçlu affedilebilir. Bu da aslında af olmaktan çok sulh kapsamına girer. Kamu hakkının söz konusu olduğu ve kamuya karşı işlenmiş bulunan suçlarda devlet affetme yetkisine sahiptir. Kul hakkının çiğnendiği durumlarda ise affetme yetkisi öncelikle mağdurundur. Her iki durumda yani hem kamu hakkının hem kul hakkının birlikte ihlal edildiği bir suçun işlenmesi halinde ise, bir tarafın affetmesiyle diğer tarafın hakkı düşmez. Peygamberimiz tebliğinde son derece başarılı idi. Çünkü O, güzel ahlak sahibiydi. Anlattığı şeyleri yaşıyordu ve insanlara en güzel örnek oluyordu. İntikamcı değildi. Bağışlayıcı ve affedici idi. Bu özellik Allah Teala’nın kullarına bir rahmetidir. Allah Teala bu rahmetinden kullarına da vermiştir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise rahmet peygamberi idi. Affın ve bağışlamanın en güzel uygulayıcısı olması gerekirdi. O’nun yumuşak huyluluğu, tatlı sözü, merhametli bir kalbe sahip oluşu, hata yapanları affetmesi, ceza vermekten kaçınması, kendisine büyük kötülük yapanları bağışlaması, insanları etkiliyordu. O’nun insan eğitimindeki en güzel metodlarından biri, af ve bağışlamadır. Hz. Enes (R.A.) anlatıyor: “Allah’ın Rasulunu, kendisine her ne zaman kısas olan bir dava getirildiğinde, mutlaka her seferinde affetmeyi emrediyor gördüm.”. Kur’an müminlerin 234

özelliklerini sayarken onların affedici ve öfkelendikleri zaman kızgınlıklarını yenen kimseler olarak tanıtıyor. Af ahlakı, şüphesiz ki takvaya daha yakındır. Bu tutum, olgun müslümanların belirgin özelliğidir. Olgun müminlerin bir özelliği de ihsan sahibi (yani sürekli iyilik etmek ve güzel davranışlar yapan) olmalarıdır. Af ahlakı da bunun bir parçasıdır. Müminler bu güzel davranışları sürdürürlerse, yani ihsan eder, sabır gösterir ve affedici olurlarsa; düşmanlıklar dostluğa; kargaşalar, kavgalar barışa dönüşebilir. Müminler şöyle dua ederler: “….Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kafirler topluluğuna karşı da bize yardım et.” Allah Teala’nın Affediciliğini İstismar Edip, Günahları Önemsememe: Allah Teala’nın rahmeti elbette ki çok geniştir. Ancak, O’nun engin rahmeti yanında, azabı da çok çetindir. Allah Teala’nın rahmetinden ümit kesilmemelidir. Çünkü O’nun rahmetinden ancak kafirler ümit keserler. Fakat, Allah Teala’nın rahmetine güvenip de günahlara dalmak müminlere yakışmaz. Mümin için uygun olan, umutla korku arası yaşamak, takvaya sarılıp günahlardan cehenneme düşüyor gibi sakınmaktır. “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evladı, ne evladın babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” Şeytanın en önemli hilelerinden biri, insana kendini tümüyle temize çıkartıp, suçlarını itiraf ettirmemesidir. Böylece insan, nefsini avukat gibi müdafaa eder. Şeytanı dinleyen nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüzlerce tevil ile kılıf bulur. Ayıbını göremediği için insan, suçunu itiraf etmez, istiğfar etmez ve şeytana maskara olur. Ancak nefsini itham 235

eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur, kusurluktan çıkar; insan hatalarını itiraf edince, tevbe eder ve affa müstahak olur.

Kanaatin Fazileti Bilesin ki, fakirin kanaatkar, başkalarının elindekinde gözü olmayan, kimseyi kıskanmayan ve zengin olmayı ihtiras haline getirmemiş olması lazımdır. Bu ancak zaruret miktarı yiyecek, giyecek ve barınak şartları ile yetinmesi, bunların en az ve en ucuzuna razı olması sayesinde mümkündür. Çünkü eğer fakir, çok şeye sahip olma arzusuna kapılırsa kanaatinin şerefini yitirir, kaçınılmaz olarak tamah ve ihtiras kirine, bulaşır, ihtiras ve tamahkarlık ise onu insanlığa yakışmaz, kötü huylar edinmeye ve kötü davranışlarda bulunmaya sürükler. Zaten insanoğlu ihtirasa, tamahkarlığa ve kanaatsizliğe yaratılıştan yatkındır. Nitekim Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: “Ademoğlunun iki nehir yatağı dolusu altını olsa üçüncüsünü ister, onun karnını ancak toprak doldurur. Allah tevbe edenlerin tevbesini kabul eder.”. Diğer bir hadisde Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: “Ademoğlu yaşlandıkça iki şey onda gençleşir. Uzun emel (çok yaşamak) ile mal 236

sevgisi.”. Buradaki hadislerden de anlaşılacağı üzere ihtiras ve tamahkarlık insanın yaratılışının bir yönü ve helake götüren bir iç güdüsü olduğu için, Allah Teala ve O’nun Peygamberi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sık sık kanaatkarlığı övmüşlerdir. Nitekim Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: “ İslam dinini kabul eden ve asgari geçim şartları içinde yaşadığı halde bu duruma kanaat eden kimselere müjdeler olsun!” Yine Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: “Zenginlik mal çokluğu ile olmaz. Gerçek zenginlik, gönül zenginliğidir.” Yine Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bana şöyle buyurdu: “Allah’dan kork ki, insanların en ibadet edeni olasın. Kanaatkar ol ki herkesin en sevdiği ve ençok şükreden insan olasın. Kendi hesabına istediğini başkaları için de dile ki, gerçek mümin olasın.”. Hz. Ömer der ki; “tamahkarlık fakirlik, tok gözlülük ise zenginliktir. Başkasının elindekine göz dikmeyen kimse, hiç kimseye muhtaç olmaz.” Ehli hikmetten bir zata “zenginlik” nedir, diye sorarlar, o da “az şey istemek ve geçimini sağlayacak kadar dünyalığa razı olmaktır.” diye cevap verir. Muhammed ibni Vasi kuru ekmeği suda ıslatarak yerdi ve “buna kanaat eden hiç kimseye muhtaç olmaz” derdi. Ehli hikmetten bir zata “malın, mülkün nedir?” diye sorarlar. Adam da: “dışa karşı tok gözlülük, hususi hayatımda iktisat ve başkalarının elindekine göz dikmemektir” der. Ehli hikmetten bir zat der ki, “en bitmez dertli insanların kıskançlar, en mesut yaşayanların kanaatkarlar, en çok sıkıntıya katlananların tamahkarlar, en sarsıntısız yaşayanların dünyayı en az umursayanlar ve en çok pişmanlık duyanların bildiği ile amel etmeği ihmal eden alimler olduğunu gördüm.”.

237

Merhametli Olmak Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: “Cennet’e sadece merhametliler girecektir.” Orada bulunan sahabeler: “Ya Rasulullah! Biz hepimiz merhametliyiz” derler. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onlara söyle cevap verir: “Sırf nefsini esirgeyen kimse merhametli değildir; merhametli kimse hem kendini ve hem de başkalarını esirgeyendir”. İnsanın kendine karşı merhametli olması; kendini Allah Teala’nın azabından esirgemesi, yasaklarını işlemekten sakınmasıdır. Bu da günah işlemekten vazgeçerek, işlenmiş olan günahlardan tevbe ederek, ibadet ederek ve ibadet ederken sırf Allah Teala’nın rızasını gözeterek olur. Başkasına karşı merhametli olmak da İslamın tesbit ettiği kul haklarına ve canlılara hürmete riayet etmek ve başkalarına zarar vermemektir. Nitekim Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: “Müslüman eli ile ve dili ile başkalarına zarar vermeyen, hayvanlara merhamet ederek 238

onları güçleri dışında kalan iş ve yüklere koşmayandır.” Diğer bir hadisde Peygamberimiz, (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor: “Adamın biri, bir gün yolda giderken susuzluktan yanacak gibi olur, bir kuyu bulur, basamaklarından inerek suyun yanına ulaşır, kana kana içerek yukarı çıkar. Bu orada gözüne susuzluktan dili sarkmış bir köpek ilişir, içinden (bu zavallı köpek, az önce benim olduğum gibi şiddetli bir susuzluk çekiyor) der. Yeniden kuyuya iner, ayakkabısına su doldurur ve köpeğe bu suyu verir, hayvanın susuzluğunu giderir. Adamın hareketi Allah Teala’nın hoşuna gider onun günahlarını afv eder.” Dinleyen sahabeler, Peygamberimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Hayvanlardan dolayı da ecir kazanabilir miyiz?” diye sordular. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Her ciğeri kurumamış (canlı) varlık sayesinde ecir kazanılır.” diye buyurdular. Bize düşen, sahabelerin yolundan ayrılmamaktır. Allah Teala onları “birbirlerine karşı merhametli” diye övmüştür. Onlar hem müslümanlara, hem de bütün canlılara karşı, hatta müslüman olmayan azınlıklara karşı merhametli idiler. Bir gün Hz. Ömer kapı kapı dolanarak dilenen yaşlı bir gayri müslim ile karşılaşınca der ki. “Sana karşı haksızlık ettik, gençliğinde senden cizye aldık, şimdi ise seni perişan bıraktık.” Arkasından da, adamın ölünceye kadarki geçiminin beytülmaldan karşılanmasını emreder. Hz. Ali. buyurur ki: Bir sabah erken saatlerde Hz. Ömer’i deve üzerinde bir vadide yol alırken gördüm. O’na “Ey müminlerin emiri, nereye gidiyorsun?” diye sordum. “Zekat gelirlerinden bir deve kaybolmuş da onu arıyorum” diye cevap verdi. Kendisine “Senden sonra gelecek olan halifelerin canına okudun” diye takıldım. Bana söyle cevap verdi. “Ey Hasan’ın babası, beni kınama. Hz. Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) peygamber olarak gönderene yemin ederim ki. Fırat nehri kenarında bir kuzu kaybolsa 239

kıyamet günü hesabı Ömer’den sorulur. Çünkü ne müslümanları perişan eden devlet başkanına ve ne de müminlerin yüreklerine korku salan fasık (günahkar) idareciye itaat yoktur.” Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: “Başkalarına karşı merhametli davranmayanlar, esirgenmez. Başkalarının kusurlarını bağışlamayanların günahları afv edilmez.”. Diğer bir hadisde Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “Ya Enes, şu dört şey müslümanların senin üzerindeki haklarındandır: 1)İyilerini destekleyeceksin. 2)Günahkarları için Allah’dan afv dileyeceksin. 3)Hastalarını ziyaret edeceksin. 4)Tevbekarlarına sevgi göstereceksin.”. Sahabelerden Ebu Derda çocukların arkasından gider ve yakaladıkları serçeleri onlardan satın alarak “Haydi gidin” diyerek salıverirdi. Büyük bir kıtlık yılında İsrailoğullarından bir abid, yolda yürürken bir kum yığınına rastlar, o anda içinden “Keşke, şu kum yığını un olsaydı da İsrailoğullarının karnını doyursaydım” diye geçirir. Bunun üzerine Allah Teala İsrailoğullarının o günkü peygamberine bildirir ki: Falana söyle “O kum yığını un olsaydı da halkın karnını doyursaydın, bundan elde edeceğin sevabı Allah Teala senin amel defterine yazmıştır.”.

240

Günahtan Sakınmak Bilesin ki, günah işlemekten insanı meneden en büyük engel Allah korkusu, O’nun adalet ve intikamından çekinmek, O’nun cezasından gazab ve azabından sakınmaktır. Nitekim Allah Teala buyuruyor ki: “Allah’ın emrine aykırı davrananlar bir fitneye yakalanmaktan veya acı bir azaba çarpılmaktan korunuversinler.”. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün ölüm döşeğinde yatan bir delikanlıyı ziyaret ederek ona: “Kendini nasıl hissediyorsun” diye sorar. Delikanlı Peygamberimize: “Ya Rasulallah! Hem Allah Teala’ya umut bağlıyorum, hem de günahlarımdan ötürü korkuyorum” diye cevap verir. Bunun üzerine Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Böyle bir anda bu iki duygu kulun kalbinde biraraya gelince Allah Teala mutlaka onu umduğuna kavuşturur ve korktuğundan korur.”. Veheb ibni Verde der ki, “Hz. İsa (A.S.) söyle diyordu: “Cennet sevgisi ile cehennem korkusu belalara katlanmayı sağlar, kulu dünyanın nazlarından, azgın isteklerinden ve kötülüklerinden uzak tutar.”. Hasan 241

Basri “Vallahi, sizden önce öyleleri gelip geçti ki, onlar günahı gözlerinde büyük gördükleri için çakıl taşları sayısınca fakirlere altın dağıtsalar yine de kurtulamayacaklarından korkarlardı” demiştir. Bekr ibni Abdullah Muzini der ki: “Gülerek günah işleyen kimse, ağlayarak cehenneme girer”. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: “Kul, Allah’ın katındaki azabın tamamını bilse, cehennem korkusu hiç bir an kalbinden çıkmaz.”. Bir gün Hz. Ayşe: “O kimseler ki, Allah’a dönecekler diye kalbleri ürpererek kendilerine verilenden verirler. İşte onlar iyiliklere koşanlar ve bu alanda birbirleri ile yarışanlardır.” Mealindeki ayet hakkında Peygamberimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Ayetin kasdettiği kimseler zina eden, çalan, şarap içen ve bunlar ile birlikte Allah’dan korkan kimseler midir” diye sorar. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Selem) ona şu cevabi verir: “Hayır Ebu Bekir’in kızı, hayır Siddik’ın kızı! Ayet namaz kılan, oruç tutan, sadaka veren ve bunlara rağmen, “işlediği iyilikler, kabul edildi mi, yoksa edilmedi mi” diye Allah’dan korkan kimseleri kasdetmektedir.”. Hz. Ömer suikaste uğrayıp sırtından hançerlendiği zaman ölmek üzere iken oğluna der ki: “Vay başıma gelenlere! Çabuk yanağımı yere değdir. Anası olmıyan! Eğer O (Allah Teala) bana rahmet etmezse yazık bana vay halime!”. İbni Abbas ona der ki: “Ya Emirülmüminin! bu ne korku! Oysa ki Allah Teala sana nice fetihler nasip etmiş, nice şehirler ele geçirmeye seni vasıta kılmış, sana nice nice başarılar göstermiştir.”. Hz Ömer ona: “Kimseye zulmetmeden ve kimsenin zulmüne uğramadan kurtulmak isterdim” der. Hz. Ali’nin torunu Zeynelabidin’i her abdestten sonra titreme nöbeti tutardı, kendisine sebebini soranlara derdi ki: “Yazık size, kimin huzuruna dikilip yakarmak üzere olduğunuzu biliyor musunuz?”. Ahmed ibni Hambel der ki: “Allah korkusu beni yemekten, içmekten alıkoyuyor. Bunları 242

iştahım çekmiyor.”. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Selem): “Başka hiç bir gölgenin kalmayacağı kıyamet günü Allah’ın arşının gölgesi altına alacağı yedi kimseden biri olarak “Tenhada Allah’ı hatırlayıp (yani O’nun azabını anıp işlediği emre aykırı günahların korkusu ile) göz pınarları yaşaran kimseyi zikretmiştir.”. Diğer bir hadisde Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor ki: “Kıyamet günü şu üçü hariç, bütün gözler ağlayacaktır: 1) Allah’ın haramlarına bakmaktan sakınan göz. 2) Allah yolunda nöbet tutarak uykusuz sabahlayan göz. 3) Allah korkusu ile sinek başı iriliğinde yaşlar akıtan göz.”. Amr Bin As der ki: “Allah korkusu ile bir damla yaş akıtmak, benim için bir dinar sadaka vermekten daha sevimlidir.”. Avn ibni Abdullah der ki: “Öğrendiğime göre Allah için ağlayan kimsenin göz yaşı vücudunun neresine değse, Allah Teala orayı cehennem ateşine haram kılar.”. İbni Mübarek der ki: Vübeyb ibni Verd’e sordum: “Allah’ın emrine zıd hareket edenler ibadetten tad alabilirler mi?.” Bana: “Hayır. Allah’ın emrine zıd hareket etmeyi kafasına koyanlar da ibadetten tad bulamaz” diye cevap verdi.

243

Şefaat Şefaat; aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek anlamlarına gelir: “Kim güzel bir şefaatla (hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla) şefaat ederse, bundan kendisine bir sevab (hisse) vardır. Kim de kötü bir şefaatle (kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla) şefaatde bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir”. Şefaatı hasene, iman edip Allah Teala’nın ve kullarının haklarına riayetle 244

beraber, müminlerin iyiliği için uğraşmak, onları kötülüklerden ve zararlardan korumaya çalışmaktır. Şefaatı seyyie, müminlerin ve insanların zarara uğramaları ve kötülüklere düşmeleri için çalışmak ve kötülük çığırları açmaktır. Hangi hususta olursa olsun, bir insan, menfaat sağlayıp zarara uğramasını engelleme yolunda sırf Allah rızası için şefaatta bulunana dünyada ve ahirette bundan nasib ve ecir vardır. Kötülüğe ve zararlara sebeb olanın da bu şefaatı seyyienin vebal ve günahından nasibi vardır. Ahiretteki şefaate gelince, dünyada işlenen bazı günahların ahirette cezalandırılmasından vazgeçilmesi için talebte bulunmak, aracı olmak ve bunun için dua etmektir. Şu halde şefaat, bir müminin günahlarının bağışlanması için Allah Teala’ya dua edip yalvarmaktır. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Her Peygamberin bir duası vardır. Ben ise inşaallah duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum” buyurmuştur. Allah Teala’nın, kullarından faziletli birisinin diğer bir mümin için hayır isteğine icabet ederek bundan bir zararı gidermesi, yahut onun günahlarını affetmesi, insanlara sonsuz nimet ve lütuflarının bir kısmıdır. Müminin mümin kardeşinin günahlarının affı için duası Allah Teala katında ona şefaatı türündendir. Allah Teala katında hayırlı bir kulun bu duası ister dünyada iken sağ olan mümin için olsun, ister ölmüş mümin için olsun yahud ahirette meydana gelsin aynıdır. Dünyada iken Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in müminlere duası onlara bir çeşit şefaatidir. O daha bu dünyada hayatta iken müminlere dua ederek şefaatta bulunmuştur. Nitekim Hz. Aişe (R.A.)’nın naklettiğine göre, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çok defa geceleri yatağından kalkar, mümin ölülere Allah Teala’dan mağfiret istemek için Baki mezarlığına giderdi. Allah Teala’nın kendi yanında mukarreb ve derecesi yüksek bir kulunun diğeri 245

hakkında şefaatını birine kendi katında itibarı olduğunu göstererek ikram için, ötekine zayıf ve muhtaç olduğundan rahmet olarak kabul etmesine aklen hiçbir engel yoktur. Allah Teala’nın ahirette, peygamberlerine ve razı olduğu bir takım zatlara şefaat etmeleri için müsaade etmesi, kendisinin bileceği adalet ve lütuf kanununa dahil olan hikmetindendir. Uhdesinde kul hakları bulunanlar hariç, günahkar müminleri Allah Teala’nın, lütuf ve fazlıyla affetmesi caiz olunca, peygamberler, mukareb ve iyi kimselerden birinin şefaatına mazhariyetleri halinde bunların Allah Teala’nın mağfiretine nail olmaları da mümkündür. Ahirette şefaatın olacağı Kitab ve sünnetle sabittir: Peygamber, veli, şehid ve bildikleri ile amel eden imanlı alimler ve kamil müminler gibi Allah Teala’nın müsaade ettiği, rızasına mazhar olmuş, nezdinde bir değer ve yakınlığa erişmiş kimselere şefaat etme izni verilebilecektir. Peygamberler ve diğer şefaatçıların şefaatları, Allah Teala’nın razı olacağı ve haklarında şefaat edilmeğe izin verdiği kimseler hakkında olacaktır. Kafirler için şefaat kapıları kapalıdır. Peygamberler bile kafirlere şefaat edemeyeceklerdir. Kafirler layık oldukları cezalarını çekeceklerdir. Hz. İbrahim’in ahirette babası ile karşılaştığında onun için hiçbir şefaatta bulunamaması, Allah Teala’dan “Kafirlere ben cenneti haram kıldım” cevabını alması da buna delalet eder. Ahirette peygamberlerin hepsine müminlere şefaat etme hakkı tanınmıştır. Her peygamber kendi ümmetine şefaat edecektir. İnsanlar mahkeme olunmak için mahşerde toplandıklarında, peygamberler, “Allah’ım selamet ver, Allah’ım selamet ver” diye dua edeceklerdir. Peygamberlerin ve Hz. Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şefaatı “Şüphesiz ki Allah, kendisine eş tanınmasının (şirk koşulmasının) günahını yargılamaz. Ondan başka dileyeceği kimsenin günahını mağfiret eder” 246

ayetinin hükmünce, Allah Teala’nın izniyle müminlere şamil olabilecektir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadislerinde büyük günah işleyenler de dahil, müminlerin şefaatına nail olacaklarını söylemiştir. Peygamberler içinde ilk defa şefaat edecek ve şefaatı kabul olunacak peygamber, Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dir. Ahirette Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bu ilk şefaatı, mahşer halkının muhakemeye başlanılması hakkındaki umumi ve büyük şefaattır. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bir çok hadis kitaplarında zikredilen bu büyük şefaatının (Şefaatül uzma) ana hatları şöyledir: Allah, insanların hepsini düz ve geniş bir sahada hüküm ve hesab için toplayacaktır. Orada insanların meşakkat ve gamı dayanılmayacak bir dereceye varacaktır. Bu sırada insanların bir kısmı, diğer bir kısmına, “Size erişen şu faciayı görmüyor musunuz? Rabbinize size şefaat edecek birisine gidiniz” derler. Sırasıyla Adem (A.S.), Nuh (A.S.), İbrahim (A.S.), Musa (A.S.) ve İsa (A.S.) peygamberlere gelirler. Bu peygamberlerden her biri onları diğerine gönderir. Nihayet Hz. İsa, onları Hz. Muhammede (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gönderir. O vakit Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Arşın altında secdeye kapanır. Allah Teala ona secdesinde yapılacak hamdlerin en güzelini ilham eder. O Allah Teala’ya hamdettiği sırada “Başını kaldır, iste verilir, şefaat eyle şefaatın kabul olunur” cevabını alır. Mahkemeye başlanır. Bundan sonra Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şefaatıyla imanlılardan bir miktar cehennemden çıkarılır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bir kaç defa daha secdeye kapanarak Allah Teala’ya hamd ve dua eder. En nihayet onun şefaatıyla, Allah Teala’nın izin ve takdiri dahilinde müminlerden büyük bir çoğunluk cehennemden çıkarılacaktır. İşte Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) haiz olduğu bu 247

şefaat makamı Makamı Mahmuddur. Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şefaatıyla hesaba ve sorguya çekilmeden cennete girecekler de olacaktır. Cennette derecelerin artırılması için ilk şefaat edecek peygamber Hz. Muhammed’dir (Sallallahu Aleyhi ve Sellem). Bundan dolayı Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadisinde, “Cennette insanların ilk önce şefaatte bulunanı benim” buyurmuştur.

Deccal Deccal kısa boylu, yürürken iki ayağının arası fazlaca açık, saçı çoktur. Bir gözü kördür. Kör olan gözü ne fazla çıkık ne de çukurumsudur. Onun iki gözü arasında kafir yazılıdır. Bunu okuma yazma bilen ve bilmeyen her mümin okur. Cennet ve cehennemi vardır. Fakat gerçekte cehennemi cennet, cenneti de cehennemdir. Deccal’ın akan iki nehri vardır. Biri görünürde beyaz sudur. İkincisi de parlayan ateş halinde görünmektedir. Sizden bir kimse ona yetişirse, ateş olarak gördüğü nehire gelsin, gözlerini kapasın ve başını eğip ondan içsin, zira (ateş gibi görünen 248

nehir) soğuk sudan ibarettir. Deccal Doğuda Horasan denilen yerden çıkacaktır. Kendisine yüzleri kalkan gibi olan kimseler uyacaktır. Horasan’dan İliya’ya gelip dikilinceye kadar hiçbir şeyin karşı koyamayacağı siyah sancaklar çıkacaktır. Deccal’a İsefan yahudilerinden taylesanlı yetmiş bin kişi uyacaktır. Deccal’ın girip basmayacağı bir şehir yoktur; yalnız Mekke ile Medine’ye girmeyecektir. Çünkü bunlara giden bir yol yoktur ki, başında koruyan saf halinde melekler olmasın. Melekler girmesine mani olunca, Medine’nin dışındaki çorak arazide konaklayacak ve Medine üç dafa sarsılacak ve içindeki kafir ve münafıklar çıkıp Deccal’a koşacaklardır. Deccal yeryüzünde kırk gün kalacaktır. Kırk gün; fakat onun bir günü, bir sene, bir günü bir ay, bir günü de Cuma gibi öteki günleri de, bizim bugünkü günlerimiz gibidir. Deccal bir kavme gelecek. Onları davet edecek (kendisinin tanrı olduğunu ve onlarında kendisine iman etmelerini isteyecek). Onlar da kendisine iman edip davetine koşacaklar. Göğe emir edecek; gök yağmur yağdıracak. Yere emir verecek; yer bol bol bereketlerini çıkaracak, insanların hayvanları, meralarından, cisimleri en güzel bir şekilde, yelemleri sütle dolu olduğu halde döneceklerdir. Sonra başka bir kavme gelecek; onları davet edecek. Onlar ise, onun davetini kabul etmeyecekler. Deccal’da onlara yüz çevirip gidecek. Ve onlar hemen büyük bir kıtlığa maruz kalıp, ellerinde ne varsa, bir şeyleri kalmayacak. Deccal bir harabeye uğrayacak ve “Definelerini çıkar” diyecek defineler arı beyleri gibi arkasından gelecekler. İnsanlar Deccal’dan dağlara kaçacaklardır. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu: “İnsanlar Deccal’ı zikrettiği, imamlar minberlerden bunu duyurmaya devam ettiği müddetçe Deccal çıkmaz”. “Kim Deccal’a yetişirse, kehf suresinin ilk (on) ayetlerini okusun. Kim Deccal’ı işitirse ondan uzaklaşsın. Zira Allah’a yemin ederim ki, 249

Deccal bir adama gelir ve adam onda gördüğü aldatıcı bazı harikalar yüzünden onu mümin sayar ve ona uyar.” İsa (A.S.) Deccal’ı öldürecektir.

250

Mehdi (A.S.) Adı Muhammed. Babasının ismi Abdullah’dır. Ahlakta Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) benzer. Rengi, buğday rengi esmer. Eti hafif (şişman değil). Boyu, orta boylu ne uzun ne de kısa. Uzun yay kaşlı. Yüzü parlak ve kaşlarının arası açık. Gözleri geniş ve kudretten sürmeli. Dişleri şimşek gibi parlıyor ve dişlerinin arası sık değil. Sağ yanağında siyah bir ben var. Sakalı gür ve sık. Omuzunda Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mührü var. İki bacağının arası açık ve uzak. Dilinde hafif tutukluk var. Dili tutulduğu zaman sağ elini sol dizine vuruyor dili açılıyor. Yeryüzü zulüm dolduktan sonra Mehdi (A.S.) gelir ve yeryüzüne adalet getirir. Tevrat ve İncil’in aslını çıkaracak ve yahudileri de ona davet edecek. Birçok yahudi cemaatı da iman edecektir. Bidatları ortadan kaldırıp sünnetleri diriltecektir. Mehdi (A.S.) çıkmadan meydana gelecek olaylar: Ramazan’ı Şerif ayının ilk gecesinde ay tutulacak ve on beşinci gecesinde de güneş tutulacak. Kuyruklu yıldız çıkacak, bir karanlık dünyayı kaplayacak. Ramazan’da büyük gürültüler olacak. Zilkade ayında büyük bir dünya savaşı çıkacak. Dünyanın bazı yerlerinde büyük batmalar olacak. Büyük fitneler olacak. Peygamber Efendimizin gömleği, kılıcı, sancağı Mehdi (A.S.)’ın elinde olacak. Kupkuru bir ağacı kuru toprağa dikse ağaç hemen yeşerip yaprak verecek. Ondan bir nişan istendiğinde (kendisinin Mehdi (A.S.) olduğuna dair) havadaki bir kuşa işaret edecek kuş eline düşecek. Mehdi (A.S.)’ın başında bir bulut dolaşacak. O buluttan bir melek şöyle seslenecek: “Ey insanlar Allah Teala zorba zalim hükümdarların şerrini 251

sizden artık kaldırdı ve size Ümmedi Muhammed’in en hayırlısını imam seçti, halife yolladı. Çabuk ona kavuşun o Mekke’dedir o Mehdi’dir”. Mehdi (A.S.) Kabe’nin altındaki büyük bir hazineyi çıkarıp Allah Teala yolunda dağıtacak. Antakya mağarasından sekinet tabutunu çıkaracak. Horasan’dan siyah sancaklılar gelecek Mehdi (A.S.)’a biat edecekler. Fırat nehri açılacak altından büyük dağlar gibi altınlar çıkacak. Mehdi (A.S.)’dan önce otuza yakın yalancı peygamber çıkacak. Mehdi (A.S.)’dan önce müslümanlar çok korkuya düşecek. Veba, kolera gibi salgınlar olacak. Araplar arasında çok savaşlar çıkacak. Abbas oğulları tükenecek ve Süfyani ortaya çıkacak. Süfyani zalim bir hükümdardır. Mehdi (A.S.) ile savaş yapacak. Süfyani Şam’dan çıkacaktır. Süfyani Türklerle savaş edecek Türklere galip gelecek ondan sonra yeryüzü fesada boğulacak. Allah Teala Mehdi (A.S.)’a Horasan ehlinden vezir çıkaracak ona (Mehdi (A.S.)’a) yardımcılar olacak. Mehdi (A.S.) Medine’de doğacak. Medine’den Mescidi Aksa’ya hicret edecek. Mehdi (A.S.) Medine’den Mescidi Aksa’ya hicret ettiğinde Medine ıssız, sessiz kalacak. Medine vahşi hayvanlara kalacak insan bulunmayacak. Aşure gecesinde Mekke’de Hacerül Esved ile Makamı İbrahim arasında Mehdi (A.S.) meydana çıkacak ve insanlar Mehdi (A.S.)’a biat edecek. Süfyani denen kafir Mekke’ye ordular göndererek Peygamberimizin sülalesinden olan Haşimoğulları’nın öldürülmesi için ferman çıkaracak. Haşimoğulları Mekke’nin dağlarına kaçacaklar. Bu arada Mehdi (A.S.) meydana çıkacak ve Haşimoğulları Mekke’de ona rastlayacaklar sen Mehdi değilmisin? diyecekler. O ben Medine’li biriyim diyecek ve Medine’ye gidecek. Tekrar Mekke’ye gelecek. Bu olay üç kere tekrar edecek ve Mehdi (A.S.) Mekke’de açıkca ilanını (Mehdi (A.S.) olduğunu) yapacak ve insanlar Rüknü Yemeni ile Makamı İbrahim arasında Mehdi (A.S.)’a biat 252

edecekler. Bu sırada Süfyani’nin ordusu hücuma geçecek ve Mehdi (A.S.)’ın yardımına Şam’dan 313 kişi gelecek. Mehdi (A.S.) askerleriyle Medine’ye gidecek ve Medine’den de Kufe (Irak) tarafına gidecek. Sonra Süfyani’nin ordusuna karşı Mehdi (A.S.)’ın ordusu yenik düşecek. Bunun üzerine Allah Teala Meşrik ehlinden Mehdi (A.S.)’a bir vezir çıkaracak. Bu vezir bir orduyla Süfyani’nin ordusunun üzerine saldıracak ve Süfyani’yi bozguna uğratacak. Mehdi (A.S.) orduyla Şam’a yönelecek. Cebrail (A.S.) ordunun önünde, Mikail (A.S.) ordunun sol tarafında gidiyor. Ashabı Kehf dirilmiş yardıma gelmiş. Şam’a gidecekler. Mehdi (A.S.) Süfyani’yi yakalayacak ve Süfyani’yi Mescidi Aksa’nın kapısının eşiğine getirecek ve orada Süfyani’yi kesecek. Bundan sonra Mehdi (A.S.)’ın önüne dünya duramayacak. Bütün dünyanın kralları, padişahları Mehdi (A.S.)’a itaat edecekler bu kırk sene sürecek. İstanbul feth edilecek. Rum şehirleri de feth edilecek. Bir gün Şam’da Emevi camisinde bir sabah namazında Mehdi (A.S.) imamlığa geçerken kamet getirilecek. Kamet bitecek ve Mehdi (A.S.) tam namaz kıldırmaya öne geçerken İsa (A.S.) tam o saatte gökten beyaz minareye inecek. Bunun üzerine Mehdi (A.S.) İsa (A.S.)’ı imamlığa geçirmek için mihrabdan geri geri gelecek. İsa (A.S.) Mehdi (A.S.)’a bu sabah namazını sen kıldır bende sana cemaat olayım çünkü bu kamet senin için getirildi diyecek. Mehdi (A.S.) sabah namazını kıldıracak. Fakat bundan sonraki tüm namazlara İsa (A.S.) imam olacak. Mehdi (A.S.) İsa (A.S.) ile birlikte Filistin’in Lüt kapısında Deccal ile savaş yapacak. Sonra Mehdi (A.S.) Mescidi Aksa’da vefat edecek ve cenaze namazını İsa (A.S.) kıldıracak ve Mescidi Aksa’ya defin olunacak.

253

İsa (A.S.) İsa (A.S.) iki elbise içinde, ellerini iki meleğin kanadları üzerine koymuş olarak Şam’ın doğusunda beyaz minare denilen yere inecekdir. İsa (A.S.) orta boyludur. Başını eğdiği vakit su damlayacak, kaldırdığı vakit de inci taneleri gibi su damlaları dökülecektir. Nefesinin kokusunu duyan her kafir derhal ölecektir. Nefesi ise gözünün gördüğü yere kadar yayılmaktadır. İslam üzerine insanlarla savaş edecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. İsa (A.S.) Deccal’ı arayacak ve onu lud denilen (Şam’daki bir dağ veya Beyt-i Mukaddes’in köylerinden bir köyde) kendisini yakalayacak ve öldürecektir. Sonra İsa (A.S.)’a Allah Teala’nın Deccal’dan kendilerini koruduğu bir kavim gelecek İsa (A.S.) onların yüzlerini mesh edecek ve cennetteki derecelerini anlatacaktır. İsa (A.S.) bu durumda iken; Allah Teala kendisine “Ben kimsenin kendileri ile savaşmayıp öldürmeyeceği bir takım kullarımı ortaya çıkardım sana tabi durumda olan kullarımı Tur dağına çıkar ve bunlardan koru” diye emr edecek. Ve Allah Teala Ye’cuc ile Me’cuc’u her tepeden süratle iner oldukları halde gönderecek. İlk önde gelenler Taberiyye gölüne uğrayacak ve bütün suyunu içecekler. Arkalarındakiler gelince “Burada bir defa su vardı” diyecekler. İsa (A.S.) ile O’na tabi olan müminler muhasarada kalmış olacaklar. Allah Teala’nın Peygamberi İsa (A.S.) ve arkadaşları Allah Teala’ya dua edecek, Allah Teala da onların boyunlarına negaf denilen bir kurt gönderecek ve bir tek kişi gibi hepsi öleceklerdir. Sonra İsa (A.S.) arkadaşları ile Tur’dan inecekler ve yeryüzünde onların kokmuş pisliklerinin doldurmadığı bir karış yer bulamayacaklar. İsa (A.S.) ve arkadaşları Allah Teala’ya dua edecekler Allah Teala da Horasan develerinin boyunları gibi bir takım kuşlar 254

gönderecek bunların kokmuş cesedlerini taşıyıp Allah Teala’nın dilediği tarafa atacaklardır. Sonra Allah Teala bir yağmur gönderecek ki bu yağmurdan ne çadırlar ne de binalar kendini koruyamayacaktır. Yağmur yerleri ayna gibi yapıncaya kadar yıkayacaktır. Sonra yere: “Bitir meyvelerini, çıkar bereketlerini” denilecek ve o gün cemaat narlardan yiyecek ve kabukları ile gölgeleneceklerdir. Hayvanlara öyle bereket verilecek ki, devenin sütü bir cemaata yetecek, ineğin sütü bir kabileye, koyunun sütü de insanların bir mahallesine yetecektir. Yeryüzünde sükun, emniyet meydana gelecektir. Aslanlar develerle, panterler ineklerle ve kurtlar kuzularla serbestçe otlayıp geçinecekler, çocuklar da yılanlarla oynayacaklardır. Mal kimsenin kabul etmeyeceği kadar bollaşacağından bir tek secde dünya ve dünyadaki bütün şeylerden daha hayırlı olacaktır. İsa (A.S.) evlenecek Muhammed ve Musa isimli iki çocuğu doğacaktır. İsa (A.S.) öldüğünde müslümanlar cenazesini Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanına gömeceklerdir.

255

Ölüm Ölüm insan için bir alemden diğer bir aleme gitmektir. Ölüm yok olmak değildir. Her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler. Kur’an’ı Kerim’de ölümle ilgili pek çok ayet vardır. Bazıları şunlardır: “Her can ölümü tadıcıdır”. “Onlar için bir ecel tayin ettik ki onda hiç şüphe yoktur”. “Biz senden önce de hiçbir beşere dünyada ebedilik vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar baki mi kalacaklardır?”. “Yer yüzünde bulunan her canlı fanidir”. Ölüm ancak Allah Teala’nın belirlediği zaman vuku bulur. Ölüm konusundaki kader yazgısı ayette şöyle ifade buyurulur: “Allah’ın emir ve kazası olmadıkça hiç bir kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle yazılmış bir yazıdır”. Hiç bir kimsenin ölümden kaçıp kurtulma imkanı yoktur: “Binlerce kişinin ölüm korkusuyla beldelerini terkettiklerini görmedin mi? Allah onlara ölün dedi, sonra da kendilerini diriltti”. “Şöyle de: Siz evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine şüphesiz öldürülecekleri yerlere çıkıp giderlerdi”. “Nerede olursanız olun, tahkim edilmiş yüksek kalelerde bile bulunsanız ölüm sizi bulur”. Bir gün bakarsın ki ölüm baygınlığı gerçek olarak gelmiş işte bu senin kaçıp durduğun şey denilmiştir. Cenabı Hak gerçekte insan varlığına sonsuza kadar uzanan bir ömür takdir etmiştir. Ruhları dünya hayatından belirsiz bir süre önce topluca yaratmış ve onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunu yöneltmiştir. Kur’an’da ruhun başlangıcı ile ilgili olan bu olay şöyle belirlenir: “Hani Rabbin Ademoğullarından onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş; Ben sizin Rabbiniz değil miyim? demişti. Onlar da; Evet, (Rabbimizsin), şahit olduk demişlerdi. İşte bu şahitlendirme, kıyamet günü; 256

Bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz içindir”. “Peygamber, Rabbinize iman etmeniz için hepinizi davet edip, dururken, size ne oluyor ki, Allah’a iman etmiyorsunuz? Halbuki O, sizden kesin teminat almıştır”. Bu söz alma, “elestü birabbiküm” sorgulaması sırasında veya insanlara akıl vererek delilleri değerlendirme gücü kazandırmak suretiyle olmuştur. Ruh, dünya hayatına bir imtihan devresi geçirmek üzere doğum yoluyla gelen insan oğluna anne karnında dört aylık cenin döneminden sonra üflenir ve böylece dünya hayatı başlamış olur. Ruhun bedenden ayrılması ile de kabir hayatı başlar. Kıyamet koptuktan sonra da ahiret hayatına yeni bir yaşam için geçecek olan insanoğlu dünyadaki inanç ve amel durumuna göre cennet veya cehennemdeki ebedi hayatta yerini alacaktır. İnanç sahibi olup da amel eksikliği bulunanlar ise Cenabı Hakk’ın bileceği sürelerde cezalarını çektikten sonra cennet tarafına geçebileceklerdir. Hayatın bu gerçeği karşısında ölüme hazırlıklı olmak her insanın amacı olmalıdır. Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak her mümin için müstehap sayılmıştır. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok eden ölümü çok anın”. “Eğer dünyada ölümü çok anarsanız, onu önemsemezsiniz; az anan ise onu çok önemser”. Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Ahiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder”. Ölüm hastasına ecel konusunda hoşuna gidecek, sevindirecek sözler söylenmelidir. Çünkü Allah Teala’nın hükmünü hiç bir şey geri çeviremez. Sadece gönlü hoş olmuş olur. Hasta tevbe etmeye ve vasiyetlerini yapmaya teşvik edilir. Çünkü Allah elçisi; “Vasiyet edeceği bir şey 257

olup da yanında vasiyeti bulunmaksızın iki gece geçirmek müslümanın işi değildir” buyurmuştur. Ölüm halindeki kişiyi sağ yanına yatırılıp kıbleye döndürülmelidir. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Beytullah için “Ölü ve dirilerinizin kıblesidir” buyurmuş. Hz. Fatıma (R.A.), Rafi’nin annesine; “Beni kıbleye çevir” demiştir. Eğer yer darlığı yüzünden hastayı kıbleye çevirmek mümkün olmazsa sırt üstü yatırılır ve yüzü ile ayakları kıbleye doğru çevrilir. Bu da yapılamazsa olduğu hal üzere bırakılır. Ölüm sırasında kişinin ağzına bir kaşık veya pamukla su verilir. Hasta can çekişirken ona yardımcı olmak yakınları için bir görev ve sevap bir ameldir. Bu yüzden onun yanında kelimei şehadet getirmek ve söylemesine yardımcı olmak sünnettir. Çünkü Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Ölülerinize La ilahe illallahı telkin ediniz. Çünkü ölüm halinde onu söyleyen bir mümini bu kelime cehennemden kurtarır”. “Son sözü La ilahe illallah olan kimse cennete girer”. Hastanın yanında şehadet getirilir ki o da hatırlayıp şehadet getirsin. Yoksa ısrarla sen de yap denilmez. Zira o anda zor bir durumdadır. Ona yeni bir zorluk çıkarmamalıdır. Bir defa da söylese yeterli olur. Bu telkini hastanın sevdiği birisi yapmalıdır. Kişi vefat edince ağzı kapatılır, bir bez ile çenesi başından bağlanır. Gözleri yumulur. Eller yanlarına getirilir. Sonra ölünün üstüne bir örtü çekilir. Öldükten sonra yıkanıncaya kadar yanında Kur’an okumak mekruhtur. Öldüğü iyice anlaşılınca hemen yıkanır.

258

İnsan ne zaman ve nerede öleceğini bilmez. Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Kıyametin kopma zamanına ait bilgi şüphesiz Allah nezdindedir. Yağmuru o indirir, rahimlerde olanı o bilir, hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilmez hiç bir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır”. Müminin amacı bu dünyadan imanlı olarak ayrılmak olmalıdır. Kur’an’da Yakub peygamberin oğullarına şu tavsiyesi bildirilir: “Ey oğullarım! Allah sizin için İslam (dinini) beğenip seçti. O halde siz de ancak müslümanlar olarak can verin”. Başka bir ayette bütün müminlere şöyle buyurulur: “Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak lazımsa öylece korkun. Sakın siz, müslüman olmaktan başka bir sıfatla ölmeyin”. “Ey Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı yarlığa, kusurlarımızı ört, canımızı da iyilerle beraber al”. “Ey Rabbimiz! Üstümüze sabır yağdır, bizi müslümanlar olarak öldür”.

259

Kabir İnsan ruh ve bedenden meydana gelen bir canlıdır. Ruhun yaratılışı bedenden öncedir. Buna göre insan hayatının devreleri dörde ayrılabilir. Birincisi, yaratıldığı zamandan bedene ruh üfleninceye kadar ruh devresi. Kur’an’ı Kerim’de ruhların topluca yaratılmasından sonra Cenabı Hakk’ın ilk uyarı ve tebliği şöyle ifade edilir: “Hani Rabbin, ademoğullarından, onların sulblerinden zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş; ben sizin Rabbiniz değil miyim? demişti. Onlar da; evet rabbimizsin, şahit olduk, demişlerdi. İşte bu şahitlendirme, kıyamet günü; bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz içindi”. İkinci safha, dünya hayatıdır. Doğumla başlar, ölümle sona erer. Dünya hayatının amacı, Allah Teala’nın emirlerinin tutulup tutulmadığını denemek içindir. Üçüncü safha, kabir hayatı olup, ölümle başlar, kıyamet gününe kadar devam eder. Dördüncü safha ise, kıyametin kopmasıyla sonsuza kadar sürecek olan ahiret hayatıdır. Kabir hayatı bir bakıma ahiretin giriş kapısı ve başlangıcı sayılır. Ölen kimse ister kabre defnedilsin, yırtıcı hayvanlarca parçalansın, ister ateşte yanıp külleri savrulsun ya da denizde kaybolsun onun için kabir hayatı başlamış olur. Münker ve Nekir melekleri kabir sorgulamasını yapar. Rabbini, peygamberini ve dinini sorar. Ehli sünnet inancına göre kafirlere ve bazı günahkar müminlere kabir azabı vardır. Kabir iman ve salih amel sahipleri için cennet bahçelerinden bir bahçe, kafirler için de cehennem 260

çukurlarından bir çukurdur. Güzel amel sahibi insanlar kabirde güzel bir hayat yaşarken, kafirler büyük bir sıkıntı ve ızdırap içinde bulunacaklardır. Cennetliklerin ruhları dünya haberlerini izleme imkanı bulabilirler. Vefat edip yeni gelenlere dünyadan haber sorarlar. Kendilerini ziyarete gelenlerin selamını duyarlar. Kabir azabı: Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizin dibinde kalsın veya yırtıcı bir hayvan karnında bulunsun veya yanarak külü havaya karışsın mutlaka kabir hayatı geçirecektir. İnsan öldükten sonra kabre konulunca, Münker ve Nekir adında iki melek, kendisine gelerek; “Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir?” diye sorarlar. İman ve güzel amel sahipleri bu gibi sorulara doğru cevap verirler. Bu gibi ölülere cennet kapıları açılır ve cennet kendilerine gösterilir. Kafir, münafık olanlar ise bu sorulara doğru cevap veremezler. Onlara da cehennem kapıları açılır, oradaki azap kendilerine gösterilir. Müminler nimet içerisinde, sıkıntısız ve huzurlu yaşarken, kafir, münafıklar ve günahı çok olan müslümanlar ise kabirde azap göreceklerdir. Kabirde azap ve nimetin varlığını gösteren birtakım ayet ve hadisler vardır. Bir ayeti kerimede; “Firavun ve adamları sabah akşam ateşe atılırlar. Kıyametin kopacağı gün de denilir ki; Firavun hanedanını ateşin en şiddetlisine sokun” buyurulur. Buna göre kıyamet kopmadan önce de yani kabirde de azap vardır. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Allah iman edenlere bu dünya hayatında ve ahirette, o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder” ayetinin kabir nimeti hakkında indiğini açıklamıştır. Kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında pek çok hadisi şerif zikredilmektedir. Bunlardan bir kaçı şöyledir: Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte 261

olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: “Bu iki dal kurumadığı sürece o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur” buyurmuşlardır. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) diğer bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurlarından bir çukurdur”. Başka bir hadiste de şöyle buyurur: “Ölü mezara konulunca, birine Münker, diğerine Nekir adı verilen siyah mavi iki melek gelir; ölüye derler ki: “Şu Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) denilen zat hakkında ne dersin?” O da şöyle cevap verir. “O, Allah’ın kulu ve Resuludur. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de O’nun kulu ve elçisidir. Bunun üzerine melekler; Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekte idik” derler. Sonra onun mezarını yetmiş arşın genişletirler. Daha sonra bu ölünün mezarı ışıklandırılır ve aydınlatılır. Daha sonra melekler ölüye: “Yat ve uyu” derler. O da; “Aileme gidin de durumu haber verin” der. Melekler ona; “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi mahşer gününe kadar sen uyumana devam et” derler. Eğer ölü münafık olursa melekler şöyle der: “Şu Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) denilen zat hakkında ne dersin?” Münafık da şöyle cevap verir: “Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum”. Melekler ona; “Böyle diyeceğini zaten biliyorduk” derler. Daha sonra yere “Bu adamı alabildiğine sıkıştır” diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Mahşer gününe 262

kadar bu sıkıntı devam eder. Kur’an’da şehitlerin kabir hayatıyla ilgili olarak şöyle buyurulur: “Allah yolunda öldürenleri, sakın ölüler sanmayın. Bilakis onlar diridirler. Rableri katından rızıklandırılmaktadırlar”. “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar dirildirler. Fakat siz farkında değilsiniz.”. Kabristan: İslam dini hayatında olduğu gibi ölümünde de insana gereken değeri vermiş ve saygıyı göstermiş, öldüğü andan itibaren ona yapılacak muameleyi de belirlemiştir. Toprağa defnedilen insanın en uzun süre bulunacağı yer kabristandır. Bu sebeple İslam dini kabristanın düzenli ve tertipli yapılmasını, temiz tutulmasını ve yeşillendirilmesini, hayatta bulunan insanların ölülere karşı bir vefa borcu olarak görür. Buna rağmen dinimiz öncelikle ölünün cesedine değil hatırasına değer verir. Bu konuda Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ölülerinizi hayırla yad ediniz” buyurur. Müslümanlara ait kabristan son derece sade, tabii ve mütevazi olmalı; mezar yapımında da basit ve ucuz malzeme kullanılmalıdır. Camide Allah Teala’nın huzurunda kariyer ve sosyal durumları ne olursa olsun aynı safı paylaşan müslümanların mezarlarının da görünüş itibariyle birbirine yakın olması İslamın ruhuna daha uygundur. Kabristana cenaze ile birlikte veya daha sonra ölüyü yadetmek için çelenk getirerek kabrin üzerine konulması bidat olup gayri müslimlere benzemek amacıyla yapıldığı takdirde ilgilileri manevi sorumlulukla karşı karşıya getireceği açıktır. Kabir Ziyareti: Genel olarak kabirleri ziyaret etmek erkekler için müstehab olup kadınlar için caizdir. Salih kimselerin, anne, baba ve yakın akrabanın kabirlerini ziyaret etmek mendup sayılmıştır. Kadınların kabirleri ziyaret etmesi, bağırıp çağırma, saçını başını yolma ve 263

kabirlere aşırı saygı gibi bir fitne korkusu olmadığı zaman mümkün ve caizdir. Çünkü Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çocuğunun kabri başında ağlamakta olan bir kadına sabır tavsiye etmiş, onu ziyaretten alıkoymamıştır. Diğer yandan Hz. Aişe’nin de kardeşi Abdurrahman b. Ebi Bekr’in kabrini ziyaret ettiği nakledilir. Kabir Ziyaretinin Faydaları: a) İnsana ölümü ve ahireti hatırlatır ve ahireti için ibret almayı sağlar. b) İnsanı zühd ve takvaya yöneltir. Aşırı dünya hırsını ve haram işlemeyi engeller. Kişiyi iyilik yapmaya yöneltir. c) Salih kişilerin kabirlerini, özellikle Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kabrini ziyaret, ruhlara ferahlık sağlar ve yüce duyguların oluşmasına yardım eder. Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Allah Teala’nın veli kullarının kabirlerini ziyaret için yolculuğa çıkmak menduptur. Bir hadisi şerifte; “Kim, beni öldükten sonra ziyaret ederse, sanki hayatımda iken ziyaret etmiş gibi olur” buyurulmuştur. d) Ziyaret; insanın geçmişi, dini kültürü ve tarihi ile bağlarının güçlenmesine yardımcı olur. Ziyaretin Ölüye Faydası: a) Özellikle anne, baba diğer akraba ve dostların kabirleri, ruhları için Allah Teala’ya dua ve istiğfar etmek amacıyla ziyaret edilir. Ölüler adına yapılan hayır ve hasenatın sevabı onlara ulaşır. Ölüler ziyaret edilirken, onların ruhları 264

için Allah Teala’ya dua edilir, Kur’an okunur, yapılan iyiliklerin sevabı bağışlanır. Kabre ağaç dikmek sevabtır. Dikilen ağaç ve bitkinin ölünün ruhundan azabın hafifletilmesine sebep olacağına dair hadisler vardır. Hristiyanların yaptığı gibi kabre çelenk götürmek mekruhtur. b) Ölünün dirileri işitmesi. Kabir ziyareti sırasında konuşulanları kabirdeki kişinin duyduğu ve verilen selamı aldığı hadislerle sabittir. Abdullah b. Ömer (R.A.)’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Bedir gazvesinden sonra yerde yatan Kureyş büyüklerinin cesetlerine karşı: “Rabbinizin vadettiği azabın doğru olduğunu anladınız mı?” diye seslenmişti. Hz. Ömer'in (R.A.): “Ey Allah’ın Resulu! Bu duygusuz cesetlere mi hitap ediyorsunuz?” demesi üzerine, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Siz bunlardan daha fazla işitici değilsiniz. Fakat bunlar cevap veremezler” buyurmuştur. Ziyaretin Adabı: Ziyaretçi mezarlığa varınca yüzünü mezarlara döndürerek Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dediği gibi şöyle selam verir: “Ey müminler ve müslümanlar diyarının ahalisi sizlere selam olsun. İnşaallah biz de sizlere katılacağız. Allah’tan bize ve size afiyet dilerim”. Kişi tanıdığı bir kimseye kabrinin başından geçerken selam verirse ölü selamını alır ve onu tanır. Tanımadığı bir kimsenin kabrinin yanından geçerken selam verirse ölü selamını alır. Kabir ziyareti sırasında mezarda namaz kılınmaz. Kabirler asla mescid edinilmez. Kabre karşı da namaz kılmak mekruhtur. Kabirlere mum dikmek ve yakmak caiz değildir. Kabrin üzerine oturmak ve mezarları 265

çiğnemek günahtır. Kabirde ziyaretle bağdaşmayan edep dışı ve boş söz söylemekten, kibirlenip çalım satarak yürümekten sakınmak ve mütevazi bir durumda bulunmak gerekir. Kabirlere küçük ve büyük abdest bozmaktan sakınmak gerekir. Kabristanın yaş ot ve ağaçlarını kesmek mekruhtur. Kabir yanında kurban kesmek Allah Teala için kesilse bile mekruhtur. Hele ölünün rızasını kazanmak ve yardımını elde etmek için kesilmesi kesinlikle haramdır. Bunun şirk olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü kurban kesmek ibadettir; ibadet ise yalnız Allah Teala’ya mahsustur. Kabirler Kabe tavaf edilir gibi dolaşılıp tavaf edilmez. Mezar taşlarına bez, mendil ve paçavra bağlamak kişiye yarar sağlamaz. Bazı kabir ve türbelerin hastalıklara şifalı geldiğine inanmak ve bunların taş, toprak ve ağaçlarını kutsal saymak İslamın tevhid inancı ile bağdaşmaz. İslam alimlerine göre Allah Teala’dan bir şey isterken salih zatları aracı ve vesile kılmak ve bunun için onların kabirlerini ziyaret etmek caizdir. Mesela “Hz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hürmetine, ya Rabbi onunla sana dua ediyorum, şu isteğimi yerine getir” demek duaların kabulüne vesile olur. Kabir ziyaretini Cuma, perşembe ve cumartesi günleri yapmak daha faziletlidir. Kabirlerden Kalkış: Kur’an’ı Kerim kıyametin kopmasından sonra sura ikinci defa üfürülme ile bütün canlı yaratıkların hesap için tekrar diriltileceklerini ifade eder. O kadar ki öldükten sonra dirilmenin anlatılmadığı çok az sure bulunabilir. Pek çok surede bu konuyu açıklayan örnekler getirilerek akıllara gelebilecek tereddütleri ortadan kaldırır. Kabirlerden kalkış dediğimiz tekrar dirilme inancı kişilerin ve toplumun ıslahında çok önemli olduğu için Kur’an’ı Kerim bu konuya 266

önemle eğilir. Gerçekten de öldükten sonra tekrar dirilmenin gerçekleşeceğini bilen insan, hayır ve iyilik yapmaya, işlediği kötülükleri en aza indirmeye çalışır. Fakat yeniden dirilişe inanmayan kimse topluma ve kendisine her zaman zarar verebilir. Öldükten sonra tekrar diriliş hem beden hem de ruh ile olacaktır Bu konuya açıklık getiren bir ayette: “Ayetlerimizi inkar ile kafir olanlar (var ya) onları muhakkak ki ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı tadıp durmaları için, onları başka derilerle yenileyip değiştireceğiz. Şüphesiz ki Allah Teala mutlak galiptir, yegane hüküm ve hikmet sahibidir” buyurulur. Kur’an’ı Kerim öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkar eden kimselere karşı, yeniden dirilişin aklen mümkün olduğunu ve muhakkak meydana geleceğini açıklamak için bir kaç yol izlemiştir. Yeniden dirilmeyi, ilk yaratmaya kıyaslamıştır. Bu konuda bize şöyle buyurur: “O, kendi yaratılışını unutarak bize bir misal getirdi. Bu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş? dedi. De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı hakkıyla bilendir. Zor bir şeyi yaratmaya gücü yetenin, kolay bir şeyi yaratması elbette mümkündür. Göklerin ve yerin yaratılması, insanın yaratılmasından daha zordur. Bunu yapabilen, insanı da öldükten sonra diriltebilir.”. Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Bütün varlıkları yoktan var eden ve sonra da tekrar diriltecek olan O’dur. Bu O’na pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur”. “Biz ilk yaratmadan aciz mi kaldık? Hayır, onlar yeniden yaratılmaktan şüphe ediyorlar”. Kupkuru ve ölü bir durumda olan yeri, bitkilerle canlandıran, insanı da diriltebilir. Ayetlerde şöyle buyurulur: “...Sen yeryüzünü kupkuru ve ölü görürsün. Fakat biz onun üstüne suyu indirdiğimiz zaman, o harekete gelir, kabarır; her güzel çiftten nice bitki bitirir. Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah Teala hakkın ta kendisidir. O şüphesiz her şeye hakkıyla 267

kadirdir. O saat elbette gelecektir. Onda hiçbir şüphe yoktur. Doğrusu Allah Teala kabirlerde olan kimseleri de diriltip kaldıracaktır”. Kur’an’ı Kerim’de ikinci defa sura üfürülme ile meydana gelecek gelişmeler şöyle açıklanır: Sura ilk defa üfürüldüğünde kıyamet kopacaktır. Yani bu ilk üfürülmeyle, dünya hayatı sona erecek, Allah Teala’nın istisna ettiği varlıkların dışında bütün canlılar ölecektir. Bu konuda ayeti kerimede şöyle buyurulur: “Sura üfürülünce, Allah’ın dilediğinden başka, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi çarpılıp cansız yere düşer”. İsrafil (A.S.)’ın sura ikinci defa üfürmesiyle insanlar kabirlerinden kalkıp Rablerine doğru akın akın koşacaklardır. Kur’an’ı Kerim’de ölülerin diriltilmesi ile ilgili olarak Cenabı Hak’la ile İbrahim (A.S.) arasında geçen konuşma ibretlidir. Rivayete göre Hz. İbrahim (A.S.)’ın “Ey Rabbim ölüleri nasıl diriltiyorsun? Bana göster” sorusunu sormasının sebebi şu idi: Bir gün Hz. İbrahim (A.S.) deniz kenarında bir insan ölüsü görür. Dalga ölünün üzerini açtığı zaman, hemen denizdeki yaratıklar ölüye saldırır, kopardıkları parçanın bir kısmı denize düşer ve diğer kısmını yerler. Dalga çekilince kara ve hava hayvanları saldırır. Kara hayvanları kopardıklarının bir kısmını yer, bir kısmını da havada boşluğa bırakırlardı. Bunu gören Hz. İbrahim (A.S.) merak eder. Bu parçaların nasıl ayrı ayrı yerlerden toplanıp bir araya getirileceğini görmek ister. İşte bu konuyla ilgili olarak Kur’an’ı Kerim’de şu ayeti buluyoruz: “Bir vakit de İbrahim: Rabbim, ölüleri nasıl diriltirsin? Bana göster, demişti. Allah Teala ona; inanmadın mı? buyurmuştu. O da; hayır, inandım. Fakat kalbim yatışsın diye (arzuluyorum) demişti. (Allah) dedi ki: Dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra parçalayıp her parçasını bu dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah her şeye üstün ve yegane hikmet sahibidir”. Hz. İbrahim (A.S.) Allah Teala’nın dediği şekilde yaptıktan sonra bu dört ölü 268

kuşu çağırdığında kuşlar kendisine geldiler. Cenabı Hak kabirden kalkış ve mahşer meydanında toplanıp hesap verme işinin gerçekleşeceğini şöyle ifade buyurur: “Ey Rabbimiz; şüphesiz sen geleceğinde şüphe olmayan bu günde insanları toplayacaksın. Şüphesiz ki Allah vadinden dönmez”. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ölümünden sonra insanın her şeyinin çürüyüp yok olacağını ancak acbüzzeneb denilen kuyruk sokumu kemiğinin bundan müstesna olduğunu bildirmiş, kıyamet koptuktan sonra ikinci yaratılışın bu çürümeyen kemikten derlenip toparlanacağını belirtmiştir.

269

Mahşer İkinci sura üflendikten sonra insanların hepsinin diriltilerek kabirlerinden kalkıp mahkeme edilmeleri için toplandıkları yerdir. Şöyleki: Birinci nefhada (sura ilk defa üflendiğinde) Allah Teala’nın kalmasını dilediği melekler müstesna, canlıların hepsi ölecek, yerin ve göklerin nizamı bozulacaktır. Sonra göklerin ve genişletilen yerin nizamı başka bir şekilde sağlandıktan sonra ikinci nefha esnasında (sura ikinci defa üfürülünce) her insan ve cinnin ruhları diriltilen bedenleri ile birleşir. Yani ruhları diriltilen bedenlerine iade edilir. Allah Teala buyuruyor ki: “Birinci defa sura üflenince, Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde olanlarla yerde bulunan kimselerin hepsi düşüp ölecektir. Sonra ona bir daha üfürülecek. O anda görürsün ki ölüler diriltilip ayakta bakınıp duruyorlar”. Herkes diriltildikten sonra, mahşer denilen yere sevkedilir ve burada toplanır: “...Artık sura üfürülmüştür. Bu suretle hepsini mahşerde toplamışızdır”. “O gün (haşir günü) yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) döndürülecektir. İnsanlar (kabirlerinden kalkıp) bir ve kahhar olan Allah’ın huzurunda toplanacaklardır”. Diriltilen mahlukatın toplandıkları mahşer fevkalade geniş, düz, binasız ve yapısız yepyeni bir yer olacaktır. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), “Kıyamet günü insanlar, halis undan yapılmış dümdüz ekmek gibi esmere yakın beyaz bir yer üzerinde toplanacaklardır” buyurmuştur. Ebu Hureyre’nin Peygamberimiz’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) rivayet ettiği bir hadisten öğrendiğimize göre; insanlar, mahşere yürüyerek, binek üzerinde ve ateş azabı içerisinde olmak üzere üç gurub halinde sevk edileceklerdir. Başka bir rivayete göre üçüncü gurub, yüz 270

üstü sürünerek mahşere çekilip götürüleceklerdir. İnsanlar ve cinler mahşerde toplandıktan sonra mahkeme olunmak için çeşitli korku ve sıkıntılar içinde uzun müddet bekletileceklerdir. Bu müddet ellibin yıldır. Mahşer yerine Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) eline “Livaül hamd” sancağı verilecektir. Başta Hz. Adem olmak üzere bütün peygamberler, Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sancağı altında toplanacaklardır. Mahşerde insanların mahkeme ve muhasebesinin bir an önce yapılması için, şefaatta bulunacak zat, büyük Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir (Sallallahu Aleyhi ve Sellem). Şöyle ki mahşerde güneş insanların tepelerine yaklaşacaktır. İnsanlar dayanamayacakları ve tahammül edemeyecekleri son derece sıkıntı ve zorluklara maruz kalacaklar, şiddetli korku ve dehşetler içinde çok fazla bekleyeceklerdir. Kendilerinin bu güç durumdan kurtulmaları için şefaat edecek birini arayacaklardır. Bazı kimseler, bir kısım insanlara Adem (A.S.)’a gidin diyeceklerdir. Hz. Adem, yasak ağaçtan yemesini hatırlayacak, onları Nuh (A.S.)’a gönderecek; Hz. Nuh da onları Hz. İbrahim (A.S.)’e gönderecek, Hz. İbrahim Hz. Musa'ya yollayacak, Hz. Musa (A.S.) da Hz. İsa’ya (A.S.) gönderecektir. Hz. İsa da son peygamber Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gönderecektir. Hz. Muhammed’de (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) secdeye kapanacak, kendisine ilham edilen en güzel hamd ve senalarla Allah Teala’ya hamd ve senalarda bulunacaktır. Sonra Allah Teala ona “Ey Muhammed başını kaldır, iste, istediğin verilecek, şefaat et, şefaatın kabul olunacaktır” buyuracaktır. O da yüce Allah Teala’ya dua edecek, Allah Teala da onun duasına icabet edecektir. Bundan sonra kullar arasında mahkeme ve muhasebe başlayacaktır. Büyük bir adalet mahkemesi kurularak herkese dünyada yaptığı her iş sorulacak, amel defterleri verilecek ve mizan 271

konulacaktır. Herkes küfür ve dalaletteki veya iman ve hidayetteki rehberleriyle birlikte çağırılacaktır. Bu konuda Kur’an’ Kerim’de şöyle buyuruluyor: “O gün insan sınıflarından her birini rehberleriyle (izinden gittiği kimselerle birlikte) çağıracağız. Artık kimin kitabı (defteri), sağından verilirse, onlar kitablarını, en küçük haksızlığa uğratılmayarak okuyacaklardır”. Herkese amel defterini oku denilecek. Her insan da amel defterinde neler yazılı olduğunu anlayacaktır. Allah Teala kula bu gün şahid olarak nefsin ve şahidler olarak Kiramen Katibin melekleri kafidir der ve sonra ağzı mühürlenir ve azaları da dünyada neler yaptıklarını anlatır. “O gün onların ağızlarını mühürleriz. İşleyip kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şehadet eder”. Mahşerde Peygamberimiz’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gayet büyük bir havuz ihsan buyrulacak (Kevser Havuzu) ki bunun büyüklüğü (boyu) Medine ile San’a arası kadar veya Şam’ın bir kasabası olan Eyle ile San’a arası kadar bir mesafedir. Suyu sütten daha ak, kokusu miskten daha güzel ve baldan daha tatlıdır. Kupaları da gökteki yıldızlar kadardır. Ondan bir defa içen bir daha susamaz. Böylece müminler cennete girmeden önce bu havuzun suyundan içerek mahşerin dehşetinden ileri gelen hararetlerini gidereceklerdir. Hadiste şöyle buyuruluyor: Mahşerde “Her Peygamberin bir havuzu olacak. Onlar içinde havuzlarına su içmeye gelenlerin en çoğu ben olacağını umuyorum”. Yine Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadisinde, “Havuzun başına gelenlerin bir kısmının döndürüldüğü anda onlar benim ümmetim diyeceğim. Onların senden sonra ne işler yaptığını (dinlerinden döndüklerini) bilemezsin denilecek. Ben de bundan sonra dinlerini değiştirenler helak olsun diyeceğim”. Mahşerde insanların mahkeme işleri bitirildikten sonra mahşerle cennet arasında cehennemin 272

üzerine sırat köprüsü kurulacaktır. İnsanlar bölük bölük cehenneme bir kısmı da cennete sevk olunacaktır.

273

Amel Defteri İnsanın dünya hayatında yaptığı iyi ve kötü bütün işlerin sözlerin kayıt edildiği defter. Bu defter sesli bir film misali insanın her türlü hal ve hareketini, konuşmalarını zapt eden bir defterdir. Bu kayıt ve zabıtlarla insan ahirette hesaba çekilecek, bu defter insanın leh veya aleyhinde bir şahid olacaktır. Kur’an’ı Kerim’de “kitab” olarak zikredilmektedir. Dünya hayatında devamlı olarak insanla beraber bulunan ve onun yaptıklarını kaydeden melekler vardır. Kur’an’ı Kerim bu melekler hakkında şöyle buyurur: “...Halbuki üzerinizde gözetleyici melekler var, şerefli yazıcı (melekler). Her ne yaparsanız bilirler.”. “O, (İnsan) her ne söz söylerse muhakkak yanında hazır bir gözcü vardır.”. Amel defterine insanın yaptıklarını yazan meleklere Hafaza (Hafıza) melekleri veya Kiramen Katibin (Şerefli Yazıcılar) denmiştir. Her insana, kendi amel defteri, ahiret gününde verilecek ve insan kendi yaptıklarını orada bizzat görüp okuyacaktır. Defterleri sağ tarafından verilen kimseler cennetlik bahtiyarlar, sol tarafından veya arkasından verilen kimseler ise cehennemlik bedbahtlar olacaklardır. Bahtiyarların hesabı ya çok basit geçecek veya onlar hiç hesaba çekilmeyecek; bedbahtlar ise çok çetin bir hesapla karşılaşacaklardır. Kur’an’ı Kerim bu hususta da şöyle buyurur: “...İşte o vakit kitabı (amel defteri) sağ eline verilmiş olan kimse der ki: Gelin kitabımı okuyun. Çünkü ben hesabıma ulaşacağımı (hesaba çekileceğimi) zannetmiştim!. Artık o hoşnut bir hayatta yüksek bir cennettedir.”. “Kitabı sol eline verilmiş olan ise, der ki: Eyvah, keşke kitabım bana verilmeseydi... Hesabımın da ne olduğunu bilmeseydim!... Tutun onu hemen bağlayın onu, sonra cehenneme atın onu...”. İnsan, kendi amel defterinde hayatının bütün teferruatını görünce hayret edecek ve Kur’an’ı Kerim’in tabiriyle şöyle diyecek: “Eyvah bize, bu 274

deftere ne olmuş, küçük büyük bırakmayıp hepsini toplamış...”. Amel defteri insanın dünya hayatındaki kendi yaptıkları ameller doğrultusunda doldurulduğuna, insan da iradeye sahip olduğuna göre amel defterinin iyi veya kötü şeyleri ihtiva etmesinde insanın kendisi etkilidir. “İman ederek salih amel işleyenlerin amelleri zayi olmaz. Biz onu yazmaktayız.”. Bu hususta başkasını suçlamasına lüzum yoktur. Arzu edilir ki o defter yüz ağartıcı sahifelerle dolu olsun. Yüzümüzün akı olacak salih ameller, o defteri süsleyecek olanlardır. Bu da ancak Allah Teala’nın dinini yeryüzünde hakim kılmak, bu dini yaşamak ve Allah Resulunun (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gösterdiği yoldan gitmekle elde edilir. Ahirette insanlara yapmış olduğu ameller, yazılmış bir defter halinde verilir. Bu defterler Kiramen Katibin melekleri tarafından yazılmış defterlerdir. Benzetme yerindeyse, dünyada her yaptığımız amel bu melekler tarafından kamerayla videoya çekilmektedir. Defter veya kitap denilen bu filmler ahirette cennetlik olanlara sağdan, cehennemlik olanlara ise soldan ve arkalarından verilecektir. Cennetlik olanlar büyük sevinç yaşayacaklar ve herkese kitabını göstermek isteyeceklerdir. Cehennemlik olanlar ise elindeki kitaplarda herşeyin yazıldığını görüp hayret edecekler ve pişman olacaklardır. Bu defterlerde; insanın dünyada yaptığı herşey büyüğüyle, küçüğüyle eksiksiz olarak yazılmış olacaktır. Unutmayalım ki, amel defterleri bu dünyadaki defterlere benzemez.

275

Cehennem Ahirette kafir ve günahkar kimselerin azap çekecekleri ceza yeridir. Kur’an’ı Kerim’de inanan ve güzel amel işleyen kimselere cennet vadedildiği gibi kafir ve günahkar kimselere de cehennem vadedilmiştir. Kafir, münafık ve müşrikler cehennemde ebedi kalırlar, orada ölmezler ve azabları hafifletilmez. Tövbe etmeden günahkar olarak ölen ve Allah Teala’nın kendilerini affetmediği müminler ise cehennemde ebedi kalmazlar. Kendilerine günahları kadar azap edilir. Sonra oradan kurtulup cennete girerler ve orada ebedi kalırlar. Allah Teala cehennemi yaratmıştır ve şu anda mevcuttur yok olmayacaktır. Nitekim şu ayet bu durumu gayet açık ifade eder: “Artık o ateşten sakının ki, onun tutuşturucusu birtakım insanlarla taşlardır. O ateş ise kafirler için hazırlanmıştır.”. “Kafirler için hazırlanan ateşten korkun.”. Ateş insan cismine çok büyük acı ve ızdırap verdiği için ahirette kafir, münafık ve günahkar müslümanların cezası ateşle verilecektir. Kur’an’ı Kerim’de cehennemin yedi kapısının olduğu belirtilmektedir. “Cehennemin yedi kapısı olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır.”. Cezalandırma azgınlığın çeşit ve derecelerine göre olacağı için cehennemin yedi kapısı veya tabakası vardır. Bu kapı veya tabakalar şunlardır: 1. Cehennem. 2. Laza. 3. Hutame. 4. Sair. 276

5. Sakar. 6. Cahim. 7. Haviye. Cehennemde görülecek azabın miktar, şiddet ve şekillerini ancak Allah ve Rasulunun bizlere bildirmesiyle ve bildirdikleri kadarıyla bilebiliriz. Kur’an’ı Kerim’de belirtildiğine göre; a. Cehennem kafirleri çepeçevre kuşatır: “Cehennem inkar edenleri şüphesiz çepeçevre kuşatacaktır.”. b. Cehennem ateşi sönmez: “Biz sapık kimseleri kıyamet günü yüzü koyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırz.”. c. Cehennem dolmak bilmez: “O gün cehenneme: “doldun mu?” deriz. O “Daha var mı?” der.”. d. Kaynarken çıkardığı ses: “Rablerini inkar eden kimseler için cehennem azabı vardır. Ne kötü bir dönüştür. Oraya atıldıkları zaman onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. İçine her bir topluluğun atılmasında bekçileri onlara: “size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorarlar. Onlar evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi; fakat biz yalanladık ve Allah hiç bir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık içerisindesiniz, demiştik derler.”. e. “Ateş onların yüzlerini yalar, dişleri sırıtıp kalır.”. 277

f. “Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür sonra ateşte yakılırlar.”. g. İnkar edenlere ateşten elbiseler kesilmiştir. Başlarına kaynar su dökülür de bununla karınlarındakiler ve derileri eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir. Orada uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler, her defasında oraya geri çevrilirler. Ve kendilerine “yakıcı azabı tadın” denir. h. Derileri yandıkça azabı tatmaları için yeniden başka derilerle değiştirilir. i. Ölümü isterler fakat azabları devamlıdır ölmezler. Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ifadesine göre: “Cehennem ateşi (miktarca ve sayıca) dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece fazla kılınmıştır. Bunlardan her birinin harareti bütün dünya ateşinin harareti gibidir.”. Kur’an’ı Kerim, cehennem ehlinin çekeceği azap ve yiyecekleri hakkında da bir takım açıklamalarda bulunur: “(Nasıl) ağırlanmak için bu (nimet) mi hayırlı yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu zalimler için bir fitne (sınama vesilesi veya azap) kıldık. O cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların başları gibidir. Onlar ondan yiyecekler ve karınlarını onunla dolduracaklar. Sonra onların bunun üzerine kaynar su karıştırılmış bir içkileri vardır. (Yedikleri zakkum boğazlarını yakar) Yanan boğazlarını dindirmek için içecek bir şey ararlar. Ama kaynar su katılmış kusuntu ve irinden başka içecek bulamazlar.”. “O ayetlerimizi inkar edenleri yakında bir ateşe sokacağız, (öyle ki) derileri piştikçe azabı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz. Şüphesiz Allah daima üstün ve hikmet sahibidir.”. 278

Kur’an’ı Kerim’de cennet ehli ile cehennem ehli arasında konuşmalar yapılacağı da belirtilerek bu konuşmalardan nakiller yapılmaktadır: “O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar (süratle cennete girmekte olan) müminlere derler ki: (Ne olur) bize bakın da sizin nurunuzdan alalım. Onlara: Arkanıza dönün de nur arayın!” denilir. (Kendileriyle alay eden bu ses onlara diyor ki: Arkada kalan dünyaya dönün nur orada aranır. Nurun kaynağı dünyada yapılan işlerdir. Böyle denilir ve müminlerle münafıkların) aralarına kapılı bir sur çekilir ki onun içinde rahmet vardır. Dış yönünde de azap. (Münafıklar) onlara seslenirler: “Biz de sizinle beraber değil miydik” Müminler derler ki: “Evet ama siz kendi canlarınıza kötülük ettiniz. (İnananların başlarına felaket gelmesini) gözlediniz. Şüphe ettiniz, kuruntular sizi aldattı. Allah’ın emri (olan ölüm) gelinceye kadar (böyle hareket ettiniz). O çok aldatıcı (şeytan) sizi Allah hakkında aldattı.”. Başka bir yerde de şöyle anlatılır: “Cennet halkı ateş halkına seslendi: Rabbimiz’in bize vadettiğini biz gerçek bulduk. Siz de Rabbiniz’in size vadettiğini gerçek buldunuz mu? (Onlar da): Evet dediler ve aralarında bir ünleyici: Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun! diye ünledi.”. Kişi gizli ve açık yaptığı her şeyin karşılığını bulacağını ve cehennemdeki cezanın dehşetini hatırladığında elbette hareketlerine çeki düzen verme ihtiyacını duyacaktır.

Cennet Peygamberlerin davetine uyarak iman edip dünya ve ahirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden geldiği kadar 279

güzel bir şekilde yapan temiz ve müttaki kişiler için hazırlanmış bir huzur ve saadet yurdudur. Kısaca ahiretteki nimetler yurdunun adıdır. Kur’an’ı Kerim ve hadisi şeriflerde cennet çeşitli şekillerde tasvir edilmiştir. Bilhassa Kur’an’ı Kerim’de ağaçları altından ırmaklar akan cennetler şeklinde anlatılmaktadır: “Cennet takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size vadolunan gördüğünüz şu cennettir ki, O, Allah’ın taatına dönen onun (hudud ve ahkamına) riayet eden çok esirgeyici Allah’a bütün samimiyetiyle gıyaben saygı gösteren, hakkın taatına yönelmiş bir kalble gelen kimselere aittir.”. “Tövbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü bunlar hiç bir şeyle haksızlığa uğratılmayarak cennete, çok esirgeyici Allah’ın kullarına gıyaben vaad buyurduğu Adn Cennetlerine gireceklerdir. Onun vadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada selamdan başka boş bir söz işitmeyeceklerdir. Orada sabah, akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir. O, öyle cennettir ki biz ona kullarımızdan gerçekten müttaki olanları varis kılacağız.”. Cennet bu dünyada yapılan iyiliklerin ahirette Allah Teala tarafından verilen karşılığıdır. Kur’an’ı Kerim’de Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Adn Cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükafatı.”. Kur’an’ı Kerim’de cennetin niteliklerinden bazılarına şu şekilde değinilir: 1.Altlarından ırmaklar akan, birbiri üzerine bina edilmiş yüksek köşkler, güzel meskenler. 2.Türlü ağaç ve meyvalara, akar kaynaklara, görünüş ve kokusu güzel, isteyenlerin yanına kadar sarktığından koparılması kolay, türlü bol meyvelere sahip. 280

3.Gönlün çekeceği her türlü yemek ve etler, türlü kokulu içecekler, temiz şaraplar ve çeşit çeşit tükenmez nimetleri içeren bir mekan. “Onlara cennette bir meyve, içlerinin çekeceği bir et verdik (vereceğiz)”. “Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız cennettir. Sizin için orada çok meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz.”. “Cennet şarabında (dünya şarabı gibi) mide ızdırabı yoktur”. 4.Cennette hayat sonsuzdur, kin yoktur, boş laf ve günaha sokacak söz işitilmez. “Biz o cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değillerdir”. “Onlar cennette ne bir boş laf işitirler ne de bir hezeyan. Ancak bir söz işitirler: Selam. (birbirleriyle selamlaşır dururlar).”. 5.Cennet nimetleri insan hayalinin erişemeyeceği güzelliktedir. Cenneti aslında dünya ölçüleriyle tarif etmek mümkün değildir. Cennetin tasviri konusunda söylenecek son söz şu kudsi hadisin ifade ettiği durumdur: Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Cenabı Hak buyuruyor ki: “Salih kullarım için ben cennette hiç bir gözün görmediği hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir insan gönlünün hatırlamadığı bir takım nimetler hazırladım.”. Başka bir hadislerinde de Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) cennetin gümüş ve altın kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin bolluk ve refah içinde, üzüntüsüz ve kedersiz 281

yaşayacağını ebedi kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını ifade eder. Ehli Sünnet inancına göre müminler cennette Allah Teala’yı görecekler, bu onlar için en büyük nimet olacaktır. Buna “Ruyetullah” denir. Bu hususta Kur’an’ı Kerim’de: “O gün Rablerine bakan terü taze (ışık saçan) yüzler vardır.” buyrulur. Rasulullah da (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: “Siz gerçekten tıpkı şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi gözle (açıkça) göreceksiniz. Onu görmekte haksızlığa uğramıyacak, izdihama düşmeyeceksiniz.”. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “İyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyade (Allah’ı görmek) vardır.” ayetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Cennetlikler cennete girdiği zaman Allah Teala şöyle buyuracak: “Size daha da vermemi istediğiniz bir şey var mı?” Cennetlikler de şöyle derler: “Yüzlerimizi ak çıkarmadın mı, bizi cennete koymadın mı, bizi cehennemden kurtarmadın mı? (o yeter).” Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sözlerine devam buyurarak: “Cenabı Hak perdeyi kaldırır, cennetliklere artık Rablerine bakmaktan daha sevimli gelecek hiç bir şey verilmiş olmaz.”. Müminlerin Allah Teala’yı cennette görmeleri herhangi bir yön, yer ve şekilden uzak olarak vuku bulacaktır. Bunun keyfiyeti bizce meçhuldür Allah Teala bilir deriz. Kur’an’ı Kerim ve hadislerde bildirildiği için kesinlikle böyle inanırız. Ehli Sünnet inancına göre cennet halen vardır, yaratılmıştır, hazırlanmıştır. Nitekim şu ayet bunu açıkça ifade eder: “Rabbinizin mağfiretine ve eni göklerle yer kadar olan cennete koşun. O cennet takva sahipleri için hazırlanmıştır.”. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Demincek cennet ile 282

cehennem şu duvarın yüzünde bana arz olundu.”. Başka bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı), o kadar ki, eğer cüret edeydim salkımlarından bir tanesini (alıp) size getirebilecektim.”. Bu hadislerden de anlaşılacağı gibi cennet yaratılmış olup halen mevcuttur. Cennetlikler: Kur’an’ı Kerim ve hadislerde ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine uyup iman eden ve ameli salih işleyen kimseler cennete gireceklerdir. Bu kimseler cennetliktir. Esasen Allah Teala’ya ve insanlara karşı görevlerini yerine getirmekle insan daha dünyada iken manevi bir huzura kavuşur, maddi refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik cennette gerçekleşir: “Takva sahipleri elbette cennetlerde ve pınarlardadırlar. Girin oraya selametle, emin olarak. Biz O cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiç bir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller.”. Kur’an’ı Kerim namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını yoksullara ayıranların, ceza gününe inananların, Allah Teala’nın gazabından korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emanete sadık kalanların, doğru şahitlikte bulunanların cennete gireceklerini bildirmektedir. Ayrıca Cenabı Hakk’ın rızasını dileyerek sabredenlere, şükredenlere, yürekten tövbe edenlere, Allah Teala yolunda canını feda eden şehitler ve Allah Teala’ya yönelmiş olan müslümanlara içinde ebedi kalınacak cennete girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir. Cennetliklerin hallerini dile getiren Kur’an ayetlerinden bazılarında şöyle buyrulur: “İman edip salih amel işleyen kimseleri Rableri imanları sebebiyle ağaçları altından ırmaklar akan, nimeti bol cennetlere hidayet buyurur. Bunların cennette duaları: 283

Allah’ım, seni tesbih ve tenzih ederiz. sözüdür ve aralarındaki dilekleri de hep selamdır. Dualarının sonu ise; “Bütün hamdler alemlerin Rabbine mahsustur.” Gerçeğidir”. “Kim de O’na bir mümin olarak salih ameller işlemiş olduğu halde varırsa işte onlara en yüksek dereceler var.”. “Adn Cennetleri vardır ki, (ağaçları) altından nehirler akar, orada ebedi kalacaklar. İşte böyle cennetler de ebedi kalış, küfür ve isyandan temizlenenlerin mükafatıdır”. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) cennet ehlinin çoğunun fakirler olduğunu ifade buyurmuşlardır. Hadis yorumcuları bunu şöyle açıklarlar. Bir çok kötülükleri insana mal işletir. Çoğu insan mal yüzünden azar. Onun için maldan mahrum fakirler çoğunluğu oluşturduğundan bunların cennet ehlinin çoğunluğunu teşkil etmesi de olağandır. Cennete ilk giren bir cemaatin yüzleri ayın ondördüncü gecesindeki gibi berraktır. Onlardan sonra girenler de en keskin ışık yayan yıldızlar gibidir. Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetinden yetmiş bin kişi hesap ve ikap görmeksizin ilk olarak cennete girecektir. Hadislerden öğrendiğimize göre cennete en son girecek kimseye bu dünyanın on misli kadar cennet verilecektir. Çeşitli rivayetlerle sabittir ki, son sözü Kelimei tevhid olan kimsenin mükafatı cennettir. Bu durumu hadisciler şöyle yorumlarlar: La ilahe illallah cennetin anahtarıdır, ancak bu anahtarın dişleri vardır, onlarda ilahi emirlere bağlı olmak itaat ve ibadet etmektir. Bir de La ilahe illallah demekle birinin müslümanlığına hükmedilmez Muhammedün Rasulullah (Muhammed Allah’ın peygamberidir) sözünü de eklemesi gerekir. Hatta İslam dininden başka bütün dinlerden uzak olması icab eder. Bu inançta olan kimse, ehli kebair (büyük günah işleyen) de olsa günahı kadar cehennemde ceza gördükten sonra cennete girecektir. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): Hiç bir kimse yoktur ki, kalben tasdik 284

ederek Allah’dan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Allah’ın kulu ve resulü olduğuna şehadet etsin de, Allah Teala ona cehennemi haram etmiş olmasın (herhalde haram eder). Ehli Sünnet vel cemaat inancına göre La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah diyen ve bunun gereğince iman edip salih amel işleyen her kimse Allah Teala’nın izniyle mutlaka cennete girecektir. Cennetlikler hastalık, sakatlık, ihtiyarlık, huysuzluk gibi hallerden uzak olarak yaşayacaklardır. Cennet Tabakaları: Cennetin yedi tabakası vardır.. Bunlar Firdevs, Adn Cenneti, Naim Cenneti, Darul Huld, Meva Cenneti, Darus Selam ve İlliyyun’dur. Bu tabakalardan her birinde müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan cennet tabakasıdır.

İlimlerin Kurucuları Müslümanlardır Bugün müslümanlar batılıların ilmine hayran kalıyorlar. Fakat şu gerçek ki bugün batılıların ilmi denilen fiziği, kimyayı, matematiği, astronomiyi, tıbbı, tarihi, coğrafyayı hatta bugünkü ilimlerin hepsini müslümanlar bulmuştur. Bunları sırasıyla ele alalım. Astronomi: 285

Meşhur İslam alimlerinden el-Battani isimli büyük bir astronomi alimi senenin 365 gün 5 saat 46 dakika 22 saniye olduğunu ilk defa ortaya çıkarmıştır. Akdenizin hakiki genişliği ilk defa İslam alimleri tarafından Abbasiler devrinde Halife Me’mun zamanında ölçülmüştür. Sinüs, kosinüs, pi: Sinüsü, kosinüsü müslümanlar bulmuşlardır. Abbasiler devrinde Halife Me’mun zamanında ölçümlerde sinüs ve kosinüs kullanılmıştır. Müslümanlar sinüs, kosinüsü bulduktan başka bunların tablolarını da yapmışlardır. Horasanlı Gıyaseddin Cemşid, “Risaletül Muhittiye” adlı kitabında bir derecenin sinüsünü ilk defa hesaplamıştır. Gıyaseddin Cemşid kitabında “p” (pi) sayısı için şu rakamları veriyor: 3,141592635589743 Bu pi sayısını da hassasiyetle hesaplayanlar yine müslümanlardır. Cebir, Logaritma: Müslümanlar bugün okuduğumuz cebir ilmini kurmuşlardır. Müslümanlar bugün gördüğümüz bütün matematiğin esaslarını kurmuşlardır. Avrupalıların kullandığı rakamların sahibi bile müslümanlardır. Bugünkü “aşari” (onluk) sistem dediğimiz sistemi de ilk icat eden müslümanlardır. Müslümanlar cebir ilmini de bulmuşlardır. Bir eşitliğin iki tarafına aynı miktar ilave edilirse, çıkartılırsa, çarpılırsa veya bölünürse bu eşitlik katiyen bozulmaz diyen El-Cabir adlı müslüman ilim adamıdır. Avrupalılar da buna El-Cabir demeğe dilleri dönmediği için, bunun okunmasını beceremedikleri için El-Cabir adını El-Gebra diye okurlar. Bugün İngiltere’de, Almanya’da basılan bütün cebir kitaplarının üzerinde El-Gebra demek suretiyle El-Cabir’in adına izafeten bu ilmi takdim ediyorlar. El-Cabir birinci dereceden, ikinci dereceden, 286

üçüncü dereceden denklemlerin çözümünü kitabında vermiş ayrıca karekök almayı göstermiş ve hem de bütün bunların yanında ayrıca küpkök almayı da göstermiştir. Bugün logaritma dediğimiz cetvelleri ve logaritma mefhumunu (manasını) ilk defa bulan El-Harezmi adlı bir İslam alimidir. Fizik, Kimya: İbn Heysem adlı müslüman bilgin fiziğin kurucusu, fiziğin babasıdır. İbn Heysem ayrıca bugünkü atom ve molekül nazariyesini getiren insandır. Kimya ilminin kurucusu da yine müslümanlardır. Cabir b.Hayyan kimyanın kurucusudur. O ilk defa atomun parçalanabileneceğini söyleyen insandır. İkinci hicri asırda yaşamış büyük bir alimdir. İlk defa laboratuvar kuran ilim adamıdır. İlk defa müşahade ve deney metodunu ilme getiren insandır. Hatta kendi laboratuvarında ilk sun’i hücreyi yapmış insandır ki, avrupalı bugün dahi onun seviyesine ulaşamamıştır. Tarih, Coğrafya: Müslümanlar tarihi bulmuş, coğrafyayı kurmuşlardır. İbni Haldun ilk tarih kitabını yazmıştır. İlk coğrafya haritasını çizen müslümanlardır. Hatta Amerika’nın keşfi ilk defa müslümanlar tarafından yapılmıştır. Müslümanların haritalarında Amerika’nın yeri gösterilmekte idi. Akşemseddin: Pasteur ’dan 400 sene önce mikrobu bulmuştur. Ali Kuşçu: Büyük astronomi bilgini. İlk defa ayın şekillerini anlatan kitabı yazmıştır. Ebu Ma’şer: Med-Cezir (Gel-Git) olayını ilk o bulmuştur. Cezeri: 8 asır önce otomatik sistemin kurucusu. 287

Demiri: Avrupalılardan 400 sene önce zooloji ansiklopedisini yazmıştır. İbn Cessar: Cüzzamın sebebini ve tedavisini 900 sene önce açıklamıştır. İbn Hatip: Vebanın bulaşıcı bir hastalık olduğunu ilmi yoldan açıklamıştır. İbn Karaka: 900 sene önce harika bir torna tezgahı yapmıştır. Kambur Vesim: Verem mikrobunu R.Koch’tan 150 sene önce keşfetmiştir. İbnünnefis: Avrupalılardan üç asır önce küçük kan dolaşımını keşfetmiştir. Piri Reis: 400 sene önce bugünküne en yakın dünya haritasını çizmiştir.

288

Mukaddes Yerler İslamın kutsal mekanlar olarak kabul ettiği Mekke, Medine ve Kudüs şehirleri. Üzerlerinde meydana gelen hadiseler, namaz ve hac gibi ibadetlere mekan oluşları bazı yerleri diğerlerinden üstün kılmıştır. Buraların manevi açıdan üstünlükleri ayet ve hadislerle de belirtilmiştir. Bu ayet ve hadisler ışığında bakıldığında mukaddes yerlerin başlıca üç şehirden ibaret olduğu görülür. Bunlar; Mekke, Medine ve Kudüs şehirleridir. Bu mekanları mukaddes kılan bazı sebepler vardır. Mekke, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem (A.S.)’den son Peygamber Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kadar bir çok peygamberin hatıralarını taşır. İçinde Allah Teala’ya ibadet edilmek üzere insanlar için yapılmış ilk mabed oradadır: “Doğrusu insanlar için kurulan ilk mabed elbette Bekke (Mekke)’deki o çok mübarek ve bütün alemlere hidayet olan beyttir. Orada açık nişaneler ve İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur”. Gerek Hacerul Esved, gerekse Makamı İbrahim tarihi birer hatıradır. Bu yönleriyle tarihi açıdan bir fonksiyonları vardır. Bazılarının düşündükleri gibi cahiliye çağından kalmış taşa tapma olayının bir uzantısı değildirler. Hacerul esvedi öperken Hz. Ömer’in (R.A.) söyledikleri bunun güzel bir ispatıdır: “Ey taş! Biliyorum ki sen taştan başka bir şey değilsin. Ne zarar verirsin ne de fayda. Allah’ın Rasulu (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) seni öperken görmesiydim seni asla öpmezdim”. Mekke’de bulunan Kabe ve onu çevreleyen Mescidi Haram insanların ziyaret için yolculuk yapabilecekleri üç mescidden en şereflisidir. Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu konudaki hadisleri şöyledir: “(Namaz ve ibadet için) hiç bir 289

mescide yolculuk yapılması doğru değildir. (Fazla sevap umarak) yalnız şu üç mescide sefer edilir: Mescidi Haram, benim şu mescidim (Mescidi Nebevi) ve Mescidi Aksa”. Hac ibadetinin mekanı olan Mekke bu mekanın detayları olan Safa, Merve, Arafat, Mina, Müzdelife gibi yerler Kur’an’da ya isimleri verilerek veya ima edilerek anılmışlardır. Buraları hac ve umre ibadeti vesilesiyle ziyaret eden bir kimse ilk atası Hz. Adem’den (A.S.) başlayan bir takım hatıraları tekrar yaşar. Babaları Hz. Adem (A.S.) ve anneleri Hz. Havva’nın buluştuğu yer olan Arafat’ta her renk ve her sınıftan insan biraraya gelerek kardeş olduklarını, aynı anne ve babanın çocukları olduklarını hatırlarlar. Peygamberlerin en büyüklerinden olan Hz. İbrahim’in (A.S.) Kur’an’ı Kerim’in ifadesiyle “kupkuru bir vadi” olan Mekke’ye gelip hanımı Hacer ve henüz bebek olan oğlu İsmail’i bırakması onlardaki sonsuz tevekkül, annenin çocuğu için duyduğu endişeyle sağa sola koşması, Zemzem suyunun ortaya çıkışı, kurban olmaya giderken İsmail’in babasına itaati ve Allah Teala’nın koç göndermesi ve nihayet hayatının büyük bir bölümü burada geçen Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zaferle sonuçlanan mücadelesi ve ona tüm insanlığa gerçek kişiliğini kazandıran düsturları tekrar yaşatır. Mukaddes yerlerin ikincisi Medine’dir. Önceleri ismi Yesrib iken Hicretten sonra kendisine Medinetün Nebi (Peygamber şehri), Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) oradan dünyayı aydınlattığı için de Medinei Münevvere (Nurlu şehir) denilmiştir. Kendisine ziyaret için gidilebilecek mescidlerin ikincisi Mescidi Nebevi buradadır. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) burada yapılan ibadetin faziletine şöyle işaret etmişlerdir: “Şu benim mescidimde kılınan bir namaz Mescidi Haram müstesna olmak üzere öbür mescidlerde kılınan bin 290

namazdan hayırlıdır”. Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) cennet bahçelerinden biri olarak vasıflandırdığı evi ve minberi arası “Ravza” cennet kapılarından biri olarak vasıflandırdığı minberi ve kabri şerifleri bu mescid dahilindedir. Bir hadislerinde ifade buyurdukları gibi, onu ölümünden sonra ziyaret eden kimse hayatta iken ziyaret etmiş gibidir. Mekke’de olduğu gibi Medine’nin belirli noktalarının arası Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından harem ilan edilmiştir. Peygamberlik hayatının büyük bölümü burada geçen Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke fethedildikten sonra bile buradan ayrılmamıştır. Bu bakımdan Kuba’dan Uhud’a kadar Medine’nin her karış toprağı O’nun (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hatıralarıyla doludur. Mukaddes yerlerin üçüncüsü Kudüs, bir çok peygamberin yaşadığı ve kabirlerinin bulunduğu bir yerdir. İslamın ilk kıblesi olmuştur. Fazla sevap ümit edilerek yolculuk yapılabilecek mescidlerin üçüncüsü Mescidi Aksa buradadır. İsra gecesi Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ilk durağı olmuştur. Miraç’la ilgili ayette faziletine şu şekilde işaret buyurulmuştur: “Kulunu geceleyin Mescidi Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren O (Allah) her türlü eksiklikten uzaktır. O’na ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (böyle yaptık). Gerçekten O işiten, görendir”. Rivayet edildiğine göre Süleyman (A.S.) Mescidi Aksa’nın binasını bitirdikten sonra Allah Teala’dan üç dilekte bulunmuştur: 1. Kendisinden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ve saltanat; 2. İlahi hükme uygun bir kaza kudreti; 291

3. Yalnız namaz kılmak için Mescidi Aksa’yı kasdedip gelenlerin bu davranışlarının aflarına vesile olması. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Cenabı Hak Süleyman’a bunlardan ilk ikisini vermiştir. Üçüncüsü niyazının da mazharı kabul olmasını dilerim” buyurmuşlardır. Saydığımız bu mukaddes yerler dışında Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) seferleri sırasında uğradığı, savaştığı, namaz kıldığı yerlerle, sahabeden bir kısmının medfun bulunduğu mahaller, bazı peygamberlerin yaşadığı, hatta kabirlerinin bulunduğu iddia edilen yerler müslümanlar tarafından ziyaret edilmektedir.

Mübarek Günler Ve Geceler İslam dininde ibadetler kameri aylara göre emredilmiştir. Kameri takvime göre günün önce gecesi sonra gündüzü gelir. Mesela cuma gecesi dendiği zaman perşembeyi 292

cumaya bağlayan gece kastedilir. Allah Teala bu geceleri diğer gecelerden daha faziletli (üstün) yaratmış ve bu gecelerde yapılan ibadetlere daha çok mükafat vermiştir. Aynı zamanda önemli bazı işleri de bu gecelerde yaratır. Bunun için bu gecelere mübarek geceler denir. Mübarek geceler yedi tane olup şunlardır: 1.Cuma Gecesi: Her hafta perşembeyi cumaya bağlayan gecedir. 2.Ramazan Bayramı Gecesi: Bu Ramazanın son gününü Ramazan bayramına bağlayan gecedir. 3.Kurban Bayramı Gecesi: Zilhicce ayının 10. gecesidir. Yukarıdaki üç geceye ait her hangi bir ibadet yoktur. Ancak bu gecelerde yapılan ibadet, dua ve iyilikler Allah Teala tarafından fazlası ile mükafatlandırılır. Bu gecelerde yapılan dua hakkında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurur: “Beş gece vardır ki o gecelerde yapılan dualar geri çevrilmez: Receb’in ilk cuma gecesi (Regaib gecesi), Şabanın onbeşinci gecesi (Beraat gecesi), Cuma gecesi, Ramazan bayramı gecesi, Kurban bayramı gecesi”. 4.Kadir Gecesi: Ramazan ayının 27. gecesidir. Fakat başka gecelerde olduğu da rivayet edilmiştir. Bu konuda Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir kaç hadis rivayet edilmiştir. Bunların birinde şöyle buyurur. “Kadir gecesini Ramazan’ın son on gününün tek sayılı (21, 23, 25, 27, 29) gecelerinde arayınız”. Ancak İslam alimlerince kuvvetli ihtimal 27. gecesidir. Şanı Yüce ve kadri büyük olduğu için bu geceye Kadir gecesi denmiştir. Bu konuda 293

Kadir Suresi’nde Allah Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz Biz Kur’an’ı Kadir gecesi indirdik. Sen o Kadir gecesinin ne olduğunu bildin mi? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. O gece melekler ve ruh (Cebrail) Rablerinin izni ile bütün emirlerle inerler. O gece şafak atıncaya kadar emniyetli ve selametli bir gecedir”. Bu sureye göre Kadir gecesinin bir kaç üstün özellikleri vardır: a. Kur’an’ı Kerim Ramazan ayında bu geceden itibaren inmeye başlamış ve inmesi yirmi üç yıl sürmüştür. b. Kadir takdir anlamındadır. Yani bu gece Allah Teala’nın ezelde takdir ettiği kaderi uygulamak için meleklere emir verdiği gecedir. Bunun için melekler bu gecede yeryüzüne iner. c. Kadir gecesi içinde o kadar büyük iyilik ve hayır vardır ki bu hayır insanlık tarihinde bin yılda yapılmamıştır. İşte Kadir gecesi bunun için bin yıldan daha hayırlıdır. Kadir gecesinin ihyasına gelince: Bu geceyi varsa kaza namazlarını kılarak, ibadet ve dua ile ihya etmeye çalışmalı. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Kadir gecesini iman ederek ve mükafatını umarak ibadetle geçirenin geçmiş günahları affolur” buyurur. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu gece de şu duayı okumayı tavsiye buyurmuştur. “Yarabbi şüphesiz sen affedicisin ve affı seversin, beni de affet”. 5.Regaib Gecesi: Recep ayının ilk cuma gecesidir. Regaib regibe kelimesinin çoğulu olup, sözlükte; itibar edilen şey ve bol ihsan demektir. Bu gece de Rasulu Ekrem’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah Teala tarafından manevi iyiliklere ve ihsanlara nail olduğu için buna şükrane 294

olarak oniki rekat nafile namaz kıldığı rivayet olunmaktadır. Ancak bu namaz hakkındaki rivayet kuvvetli değildir. Nafile olduğu için kılınsa sevabı bol kılınmazsa günahı yoktur. Ancak bu gecelerde kılınan bütün nafileler tek başına kılınır cemaatle kılınmaz. Önemli olan bu geceyi ibadetle, dua ve niyazla ihya etmektir. 6.Beraat Kandili (Gecesi): Şaban ayının onbeşinci gecesidir. Beraat sözlükte; bir zorluktan kurtarmak ve beri olmak demektir. Allah Teala bu gece af kapılarını açar; bu gecede müminler affa uğrarlar ve günahlarından tevbe ettikleri taktirde temizlenirler. Bu gecede bir yıl içinde olacak bütün işler hükme bağlanıp ifası için Cenabı Hak tarafından meleklere verilir. Bu geceye has bir ibadet yoktur. Gecesini ibadet ve dua ile, gündüzünü oruçlu geçirmek güzeldir. Kur’an’ı Kerim’de Beraat gecesiyle ilgili görülen ayetler şunlardır: “(Helal, haram ve diğer hükümleri) açıkça bildiren bu Kitab’a yemin ederim ki şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik. Gerçekten biz sonuçta karşılaşılacak tehlikeleri haber vericileriz. O (öyle bir gecedir ki) her hikmetli iş, nezdimizden sadır olan bir emir ile o zaman ayrılır”. Beraat gecesine ait beş haslet şunlardır: a) Her önemli iş bu gecede ayırdedilir. b) O gecedeki ibadetin fazileti büyüktür. c) İlahi rahmet yayılır. d) Mağfiret gecesidir. e) O gece Rasulullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şefaat hakkının tamamı verilmiştir. Çünkü Hz. Muhammed 295

(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Şabanın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat istemiş bu şefaatin üçte biri verilmiş ondördüncü gecesi yine istemiş üçte biri daha verilmiş onbeşinci gece yine talep etmiş bu gece şefaatin tamamı ihsan edilmiştir. Bu şefaatten mahrum olanlar devenin ürküp kaçtığı gibi Allah Teala’dan kaçanlardır. Beraat gecesi hakkında Allah elçisi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman gecesinde ibadete kalkın. Ve o gecenin gündüzünü (15. günü) oruç tutunuz. Çünkü o gece güneş batınca Allah Teala (Keyfiyeti bizce meçhul bir halde) dünyaya en yakın göğe inerek (o andan) fecir oluncaya kadar: Benden mağfiret dileyen yok mu onu mağfiret edeyim. Benden rızık isteyen yok mu onu rızıklandırayım. (Bir bela ile) mübtela olan yok mu ona kurtuluş vereyim. Şöyle olan yok mu? Böyle olan yok mu? buyurur. Diğer bir hadiste de şöyle buyuruyor: Şüphesiz Allah Teala Şaban ayının onbeşinci gecesi dünyaya en yakın olan semaya (keyfiyyeti bizce meçhul bir şekilde) iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısından daha çok günahları (veya günah sahiplerini) bağışlar. 7.Mirac Gecesi: Recep ayının 27.nci gecesine rastlayan geceye Mirac gecesi denir. Mirac mucizesi hicretten bir buçuk yıl önce 621 yılı başlarında vuku bulmuştur. Bu gecede Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mekke’den Kudüs’e oradan semalara yükseltilerek melekut alemini seyretmiş ve Cenabı Hak ile aracısız görüşmüştür. Kur’an’ı Kerim’de mirac olayına şu şekilde kısaca yer verilir: “Kulu (Muhammed’i) gecenin az bir bölümünde kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için Mescidi Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren Allah bütün noksanlıklardan münezzehtir. İşiten ve 296

gören O’dur”. Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gecenin az bir bölümünde Mescidi Haram’dan Mescidi Aksa’ya kadar olan yolculuğuna “İsra”, Mescidi Aksa’dan göklere yükselip madde alemini aşmasına da “Mirac” denir. İsra; gece yolculuğu yapmak demektir. Mirac gecesinin önemi o gecede Cenabı Hak’tan getirilen emir, yasak ve haberlerin öneminden gelmektedir. Mirac gecesi getirilen esasları birkaç maddede toplayabiliriz: a) İslamı saran tehlike çemberinin etkisini kaybettiği haber veriliyor. b) Daha önceki dinlerin yürürlükten kaldırıldığı ilan ediliyor. c) İnsanla Rabbi arasında en önemli ibadet olan beş vakit namaz bu gecede farz kılınmıştır. d) Bakara Suresinin son iki ayeti İslam ümmetine hediye olarak gelmiştir. “Amenerrasulü” diye başlayan bu ayetlerde önemli akide konuları yanında son ayette özlü dua örnekleri verilmektedir. e) Allah Teala’ya ortak bağışlanacağı müjdesi veriliyor. koşmayan müminlerin

İşte bu kadar önemli hükümlerin bir arada bildirildiği Mirac gecesi önemini bunlardan almaktadır. Gündüzün de oruçlu bulunulmalıdır. Böyle bir gecede yapılacak duanın Cenabı Hak tarafından geri çevrilmeyeceği umulur.

297

Üç Aylar İslamın mübarek saydığı hicri kameri aylardan Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır. Bu aylar ve diğer dokuz ayın süreleri ayın hareketlerine göre belirlenmektedir. Kameri ayların süresi şemsi ayların süresine nazaran değişiklik arzeder. Kameri sene şemsi seneden on bir gün daha kısadır. Ayrıca kameri ayların diğer bir özelliği şemsi aylarda olduğu gibi senenin aynı mevsimine değil değişik 298

mevsimlerine tesadüf etmesidir. Mesela kameri bir ay olan Ramazan ayı senenin mevsimlerini dolaşır. Hicri ve kameri aylar arasında küçük önem taşıyan ve “üç aylar” diye adlandırılan Receb, Şaban ve Ramazan ayları mübarek aylar olarak kabul edilirler. Bu ayların müslümanlarca önemli ölçüde değer kazanmasının sebepleri arasında Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu aylar hakkında verdiği haberler gösterilebilir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadisi şerifinde; “Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır” buyurmuştur. Ayrıca Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Receb ayı girince “Allahım! Receb ve Şabanı bize mübarek kıl! Bizi Ramazana ulaştır” diye dua ederdi. Üç ayların değerini ifade eden diğer bir önemli özellik ise beş mübarek kandil gecesinden dördünün bu aylar içinde olmasıdır. Regaib gecesi, Recep ayının ilk cuma gecesine, Mirac gecesi, Recep ayının yirmi yedinci gecesine, Beraat gecesi, Şaban ayının on beşinci gecesine, Kadir gecesi ise Ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastlar. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Şaban ayında çok oruç tutardı. Hz. Aişe (R.A.) Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu aydaki orucu hakkında şöyle der: “Şaban ayındaki kadar çok oruçlu olduğu bir ay görmedim”. Ramazan ayının fazileti ise çok daha yücedir. Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır: “Ramazan geldiğinde cennet kapıları açılır cehennem kapıları kapanır, şeytanlar da bağlanır”. Receb ve Şaban ayları rahmet ayı olan Ramazanı karşılayan aylar olup Ramazan ayının müjdecisidir. 299

Dinimizde ayrı bir değeri olan üç ayların kişide insani özelliklerin olgunlaşmasında ve iradenin kontrol altına alınmasında rolü büyüktür. Zira Receb ve Şaban aylarının feyzinden ve bu aylarda bulunan Regaib, Mirac ve Beraat gecelerinin rahmetinden istifade yolunu tutan bu kişi Ramazan ayında ise her türlü kötülükten kendini uzak tutar ve insani vasıflarının artmasına gayret eder. Nihayet Kadir gecesinde yapacağı ibadet ve tevbe ile manevi hazza ulaşır. Bu nedenle özellikle bu aylarda bol bol istiğfar etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kur’an’ı Kerim’i okumak ve dua etmek en uygun davranışlardır.

Dua Etmenin Edebleri Fıkıh alimlerinin, hadis alimlerinin, önceki alimlerle sonraki alimlerin çoğunluğunun görüşüne göre dua etmek müstahabdır. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Rabbiniz buyurdu ki bana dua edip isteyin kabul edip size vereyim.”. Yine Allah Teala “Yalvararak ve gizlice Rabbinize dua edin” buyurmuştur. Bu konuda ayetler çoktur ve meşhurdur. Sahih olan hadislere gelince bunlar ziyadesiyle bilinen şeylerdir anlatılmalarına da ihtiyaç yoktur. Duanın edebleri ondur. 300

Birincisi: Arefe gününü, ramazan ayını ve cuma gününü, gecenin son üçte birini ve seher vakitlerini, şerefli zamanlar oldukları için gözetleyip seçmektir. İkincisi: Bazı halleri fırsat bilip o hallerde dua etmektir. Secde halinde, orduların karşılaşması zamanında, yağmur yağarken, namaz ikametinde ve ondan sonra dua etmek gibi. Üçüncüsü: Kıbleye yönelmek, iki eli kaldırmak ve dua sonunda elleri yüze sürmek. Dördüncüsü: Gizli ve aşikar arasında sesi alçak tutmak. Beşincisi: Taşkınlık haline dönüşen zorlama davranışlar yapmamaktır. En iyisi Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve ashabından nakledilen duaları yapmaktır. Herkes güzel dua yapamayacağı için taşkınlığa düşmesinden korkulur. Alimlerden biri şöyle demiştir: Zillet ve ihtiyaç dili ile dua et, fesahat ve gösteriş dili ile değil. Altıncısı: Yalvarmak, iç huzuru duymak ve korkmaktır. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Bütün peygamberler hayırlara koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize karşı da teslimiyet içinde itaatkardırlar.” Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Yalvararak ve gizlice Rabbinize dua edin”. Yedincisi: Kesinlikle istemek ve duanın kabul edildiğine inanmak, isteğinin kabulünü doğrulamak. Allah Teala mahlukatın en kötüsü olan İblisin: “Rabbim insanlar dirilecekleri güne (kıyamete) kadar bana mühlet ver. Allah Teala buyurdu: Sen mühlet verilenlerdensin.” duasını kabul etmiştir. Allah Teala şeytanın duasını kabul eder de bir müslümanın duasını kabul etmez mi? Sekizinci: Duada ısrar etmek ve üç defa tekrarlamaktır. Duanın kabulünü acele istememektir. Dokuzuncu: Allah Teala’nın ismini anarak duaya başlamaktır. Allah Teala’ya hamd ve senada bulunduktan sonra Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) salavat 301

getirmek ve yine böyle başlangıçta olduğu gibi aynen duayı tamamlamak. Onuncusu: Bu en önemlisidir ve duanın kabul edilmesinde esas ve asıl olandır. O da tevbe etmek, zulmü terk etmek ve Allah Teala’ya yönelmektir.

Kadının Fazileti İslam dininde kadına çok değer verilmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur. “Cennet annelerin ayakları altındadır.” Diğer bir hadiste “Bana sizin dünyanızdan üç şey sevdirildi. Kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz” buyurmuştur. Peygamber Efendimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir sahabi gelerek “İnsanlar içerisinde iyilik ve hürmet yapmama en layık olan kimdir?” diye sorduğunda Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “annendir” demiş. Sahabi bunu üç kez 302

sormuş her seferinde Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) aynı cevabı verip, daha sonra da “babandır” diye buyurmuş. Başka bir hadiste Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Erkeğin en hayırlısı, kadına en iyi davrananıdır” diye buyurmuştur. Ayrıca Kur’an’ı Kerim’de Nisa suresinde de “Kadınlarınızla iyi geçinin” diye buyrulmuştur. Gerek ayet ve gerekse hadisi şeriflerde kadınlara çok önem verilmiştir. Kadınların İslam dininin gelişmesinde de çok yararları olmuştur. İlk namaz kılan Hz. Hatice’dir (R.A.). Peygamber Efendimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) destek olmuştur. İlk şehid kadın da Sümeyye’dir (R.A.). Peygamber Efendimizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadis rivayet eden kadınların sayısı hiç de az değildir. Ayrıca kadın evliyalar da vardır. Bu kadınların hepsi İslam dininin gelişmesi için gayret etmişlerdir. İslam tarihinde kadın alimler de pek çoktur. Osmanlının son zamanlarından evvelki yüzyıllarda kadın hafızların sayısı yaklaşık olarak erkek hafızların sayısının üçtebiri kadardı. İslam dini kadını değerli bir varlık olarak görmüştür. Kadının geçinmesini kocası üzerine yüklemiştir. Koca eşinin giyinme ihtiyaçlarını, tedavi giderlerini karşılar. Hatta kefeni bile kocası tarafından karşılanır. İslam dini boşanan karısına dahi belli bir zamana kadar nafaka vermesini emir ediyor. İslam kadını genellikle ev işleri ile yükümlü tutmuş ve evin dışındaki işleri erkeğin yapmasını istemiştir. Çünkü çocuk doğurmak ve eğitmesi, çocuğunu İslamın emirlerine göre yetiştirmesi kolay değildir. Çünkü erkek çalıştığı için anne kadar çocuklarının eğitimiyle ilgilenememektedir. İslam kadınlarla ilgili doğum, bekaret, emzirme gibi konularda erkeğin şahitliğini değil kadının şahitliğini geçerli saymıştır. İslam kadının örtünmesini farz kılmıştır. Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur. “Ey peygamber! Eşlerine, 303

kızlarına ve inananların kadınlarına de ki, (bir ihtiyaçtan dolayı dışarı çıktıkları zaman) örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarını örtsünler) onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” Ayetteki onların tanınıp incitilmemelerinden maksat; onlar örtüleri sebebiyle namuslu olarak tanınırlar. Bu sebeple hiç kimse onlara kötü niyetle dokunamaz demektir. Bir kadın tesettüre uymaz ise günahkar olur. Ama bu asırda kapanılır mı derse kafir olur. Tesettür demek kadının baştan aşağıya kadar vücudunu çarşaf, pardüsü giyerek örtmesidir. Yoksa üstüne giydiği elbise vücud hatlarını belli ediyorsa veya üstüne gömlek, dizlerine kadar örten bir giysi giyip altına pantolon giymekle örtünme emri yerine getirilmiş olmaz. Bu şekilde giyinen kadın günahkar olur. Allah Teala’nın emri olduğu için bir kadın örtünürse sevap kazanır. Şeytan ve insan şeytanları ise kadının örtünmesine bile tahammül edemezler. Örtünmesinden dolayı adı müslüman ama islamla alakası olmayanlar kadının örtünmesiyle alay ederler. Hatta bu kişiler Allah Teala’nın emrine uyarak örtünen kadının anne, baba akrabaları veya arkadaşları olabilirler. Müslüman olan kadın bu kişilerin söylediği sözlere kulak asmamalı İslam dinine daha da sıkı bir şekilde yapışmalıdır. Şu unutulmamalıdır ki Hz. Muhammed’le (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de alay etmişlerdir. Müslüman olan kadın Allah Teala’nın emirlerine sıkıca yapışırsa Allah Teala onu koruyacaktır. Kadın örtünmeyi bir bez parçasını alıp başına geçirmek olarak görmemeli, bunu Allah Teala’nın emri olduğu için yapılması gerektiğini bilmelidir. İslam tesettüre çok önem vermiştir. Hatta Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) müslüman bir kadının örtüsü için yahudilerle savaşmıştır. Bu savaşın sebebi şu şekilde olmuştur. Kaynuka yahudileri Medine’nin bir mahallesinde 304

kuyumculuk yapıyorlardı. Bir müslüman kadın birşeyler almak için yahudi bir kuyumcunun dükkanına girdi ve oturdu. Yahudi ve arkadaşları kadının başını açıp yüzünü görmek istediler. Kadın buna müsaade etmeyince birisi gelip kadının eteğini habersiz sırtına iliştirdi. Kadın ayağa kalktığında avret yerleri göründü. Yahudilerde gülmeye başladılar. Kadın bağırarak yardım istedi. O sırada orada bulunan müslümanlardan birisi yahudi kuyumcuyu öldürdü. Yahudilerde o müslümanı şehid ettiler. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu meseleyi öğrenince Kaynuka yahudilerine savaş açtı. Yahudilerin kalelerini kuşattı. Kuşatmanın sonucunda yahudiler teslim olup Medine’den kovuldular. Yahudilerin bu baş örtüsü düşmanlığı hala da devam etmektedir. Yahudiler ve onlar gibi düşünenler müslüman kadınları çeşitli vesilelerle tesettürden çıkarıp müslüman olmayan kadınlar gibi giyinmeye teşvik ettiler. Güzellik yarışmaları bunun bir misalidir. 1923 yılında Belçika’da yapılan güzellik yarışmasında Keriman Halis ilk defa Türkiye’yi temsil etmiştir. Yarışma sonucunda juriler toplanmıştır. Juri başkanı şunları söylemiştir: “Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, hristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa hıristiyanları bitirmiştir. Elbette Amerika’nın ve Rusya’nın hakkını inkar edemeyiz. Neticede bu hristiyanlığın zaferidir. Bir zamanlar sokağı bile kafes arkasından seyredebilen müslüman kadınların temsilcisi Türk güzeli Keriman mayo ile aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış, yokmuş bu önemli değil. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene hristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdahale eden Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu işte mayo ve sütyen ile 305

önümüzdedir. Kendini bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı beğendik. Müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın zaferi için kaldıracağız”. Bu gibi yarışmalarla müslüman kadınları özendirip örtülerini açtırdılar. Kadınları özgürlük, çağdaşlık, hürriyet adı altında açarak onlara namus, haysiyet, şeref kavramlarını unutturdular ve kadınları sadece bir şehvet aracı yaptılar. Radyolarla, televizyonlarla ve gazetelerle kadınları fuhuşa alıştırdılar. Günde bir erkek değiştirmeyi, açık elbiseler giymeyi, içki içmeyi, zina etmeyi teşvik ettiler. Kadın tesettüre bürünüp kapanır ise bu kadını yobaz, gerici olarak gösterdiler. Bazı kimseler İslamda tesettür yokmuş, tesettür cahiliye devrinde varmış diyorlar. Tesettür Kur’an’la, sünnetle sabittir. İnkar eden kafir olur. Bu bakımdan kadın ve kızların tesettürüne çok önem vermeliyiz. Dışarıda giyilen dış kıyafetin dinimizin emirlerine göre örtmesi gerekli olan yerleri örtmüş olması, vücud hatlarını belli etmeyecek bolluk ve genişlikte, altını da göstermeyecek kalınlıkta olması gerekir. Göze çarpan, göze batan, vücudun hatlarını belli eden, bedene yapışan, renkleri cırtlak ve çarpıcı kıyafetlerle sokaklarda gezip tozan kadın ve kızlar başlarını örtmüş olsalar bile tesettüre girmiş sayılmazlar. Malesef bugün sokaklarımızda başı kapalı, altı açık hanımlar dolaşıp duruyorlar. Bakıyorsunuz başı kapalı, altında bacaklarını olduğu gibi gösteren derin bir yırtmaç. Başı kapalı altı açık. Saçı görülmüyor ama vücudunun bütün hatları meydanda. Zamanımızda tesettürsüzlük moda haline gelmiştir. Daracık elbiseler, dikkat çekici rengarenk kumaşlar ve örtüler, parfüm sürünülerek sokağa çıkılmaktadır. Yine sokaklarda sözde tesettürlü bir takım kadınlar, kızlar görüyoruz. Başlarına deve hörgücüne benzeyen bir örtü sarmışlar. Çırtlak pembe, mavi renklerde 306

pantolanlar elbiseler giyiyorlar. Kimisi yanındaki gençle elele tutuşmuş, kimisi bellerine sarılmış utanmadan herkesin ortasında geziyorlar. Müslüman hanımların bilmesi gerekir ki: Sadece başını örtmekle tesettür olmaz. Tesettürlü hanım kolları açık gezemez. Tesettürlü hanım bana baksınlar havasına bürünemez. Bu şekilde hareket eden kadın ve kızları uyaralım. Kendilerini İslam dininin emrettiği şekilde kadının örtünmesinin gerektiğini bu kadın ve kızlara anlatalım. Müslüman kadın Allah Teala’nın emirlerine önem vermelidir. Kadının açılmakla değil ancak kapanmakla (İslamın emrettiği şekilde) şerefinin, kıymetinin arttığını bilmesi gerekir.

307

Kadın Nelere Dikkat Etmeli 1.Kocasını güler yüzle karşılaması. 2.Sofrayı hazırlaması. 3.Çamaşır yıkaması. 4.İzinsiz bir yere gitmemesi. 5.İsraftan sakınması. 6.Çocuklarının terbiyesiyle ilgilenmesi. 7.Erkek kıyafetini giymemesi. 8.Kadının mahremi olmayan evde soyunmaması. 9.Kocasını gazaplandıracak (kızdıracak) hareketlerden sakınması. 10.Yabancı kişilerle halvet etmemesi. 11.Şer’i tesettüre riayet etmesi. (yırtmaçlı ve vücudu gösterecek ince giysiler ile vücut hatlarını belli edecek dar elbiseler caiz değildir.) 12.Mahremlerinden başka kimse ile tokalaşmaması. 13.Mahremsiz sefer etmemesi. 14.İyiliği emredip, kötülüğü def etmesi. 15.Anne ve babası müslüman olmasa bile onlara iyilik yapması. 16.Komşularına iyi olmak, iyilikle davranmak ve eziyetlerine karşı tahammül etmesi. 17.Ölüm ve boşanma iddetini bitirmeden yeni bir kocaya varmaması. 18.Zaruret olmadıkça yüzünü yabancı erkeklere göstermemesi. Mezheb imamları ve sonrakiler bu konu ile ilgili Ayet ve hadisleri inceledikten sonra iki görüşe ayrılmışlardır: Birinci görüşe göre; hür müslüman kadın hiç bir yerini zaruretsiz yabancı erkeklere gösteremez. İkinci görüşe göre; şehvetten emin olmak şartıyla, yüz ve ellerini gösterebilir. Bilezik, küpe ve bunların yerlerini gösteremezler. 308

19.Sırtını, karnını ve karnından dizlere kadar olan vücudunu mahremlerine göstermemesi. Söz konusu mahrem kişiler ise şunlardır. Babalar, oğullar, kardeşler, kardeşlerin oğulları, kız kardeşlerin oğulları, amcalar, dayılar (Bu yedi sınıf, neseble olduğu gibi, süt cihetiyle de mahremdir.) Damatlar, kocalarının babaları, kocalarının başka hanımlardan olan oğulları 20.Göbekten dizlerine kadarı hanımlara göstermemesi. 21.Yabancı erkeklerin hiç bir yerine bakmaması. 22. İffetli bir kadın herkesin görebileceği bir yüksek yere çıkmaz, komşularını gözetlemez, gitmeyi gerektiren mühim durumlar olmadıkça ikide bir komşuya giderek onları rahatsız etmez. 23. Kocasından izinli olarak sokağa çıkınca herkesin dikkatini üzerine çekecek kıyafetler giyinmez. Ana caddelerden ve çarşıdan değil mümkün olduğu kadar kenar yollardan gitmeye gayret eder. Yabancı kimselerin sesini işitmesinden veya kendisini tanımalarından kaçınır.

309

Karı ve Kocanın Birbirlerine Karşı Davranışları Erkek karısına karşı güzel huylu olup ona iyi davranmalı, onunla iyi geçinmelidir. Günah olan bir hareket yapmadıkca onun kusurlarını görmemezlikten gelmelidir. Erkek karısıyla şakalaşmalı onu sevdiğini kendisine söylemelidir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) eşleriyle şakalaşırdı. Yalnız bu şakalar İslam dahilinde olmalıdır. Kadından İslama uygun olmayan bir hareket görüldüğünde onu uyarmalı yerine göre de öfkelenmelidir. Erkek karısını kıskanmalıdır. Domuzun dışındaki bütün canlılar eşini kıskandığına göre erkeğin karısını kıskanması lazımdır. Erkek karısının yanına yabancı erkeklerin girmesine, birlikte oturmalarına, karısının çarşı ve pazara tek başına gitmesine müsaade etmemelidir. Özellikle Pazar yerlerine kadın gönderilmemeli bu işler erkek tarafından yapılmalıdır. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çarşı işlerini kendisi yapardı. Kadın ancak dini bilgileri öğrenmek için kocasının izni olsa da olmasa da dışarıya çıkabilir. Eğer bu dini bilgileri kocası biliyor ve karısına öğretiyorsa kadın bu durumda ilim öğrenmek için dışarıya çıkamaz. Bir kadın kocasından izin almadan evinden çıkarsa dönünceye kadar bütün melekler ona lanet ederler. Bu ise büyük günahtır. Kadın dışarı çıkarken açılıp saçılmamalı tesettüre (Allah Teala’nın istediği şekilde örtünmeye) çok dikkat etmelidir. Süslenip, koku sürünmemeli, sokakta yürüyüşüne bile dikkat etmelidir. Kadın namazını kılmazsa, orucunu tutmazsa veya örtünmezse kocası karısını bunları yapmaya zorlamalıdır. Ancak bu zorlama yapılırken önce güzel bir şekilde nasihat edilmelidir. Buna rağmen kadın yapmazsa yatağında sırtını kadına dönmeli daha sonra yatağından ayrılmalı üç gün dargın durmalıdır. Bütün bunlara rağmen kadın İslami emirleri yapmıyorsa kocası yüzü hariç kanatmamak 310

suretiyle kadını dövebilir. Bu da fayda vermezse kadını boşayabilir. Şu durumlarda kadın dövülebilir: Evden izinsiz dışarı çıkarsa, evinde kocasına karşı süslenmezse, kocası yatağına çağırdığında gelmezse, namaz kılmazsa. Erkek eşiyle sohbet ederken sohbeti yumuşaklık ile olmalı, konuşması latif ve nezaketin dahilinde olmalıdır. Karısına çirkin bir şekilde hitap etmemelidir. Erkek eve girince selam verip (Selamun aleyküm diyerek) ailesinin hal ve hatırını sormalıdır. Eğer eşini üzgün bulursa sevgi ve şefkatle hatırını sormalı, tatlı sözlerle teselli etmelidir. Erkek çocukların terbiyesinde eşine yardımcı olmalıdır. Çünkü çocuk bağırma ve ağlaması ile gece gündüz annesine rahat vermez. İnsafsızca hırpalar canını çıkarır ve fazla üzer. Bu sebepten babanın anneye yardımı şarttır. Çocuk eğitiminde eşine yardımcı olan erkeğe Allah Teala yardım eder. Erkek eşinin giyim ihtiyacını eksiksiz sağlamalıdır. Erkek karısını dünya işleri için dövmemeli ve sövmemelidir. Eşine yumuşaklık ile muammele etmeli ve iyilikle de idare etmelidir. Erkek karısının öfkesi karşısında susmalı ta ki kadın pişmanlık duyup kocasından özür dileyinceye kadar. Çünkü kadın ruhen zayıftır susma ona yeter. Erkek eşine karşı öyle davranmalıdır ki kadın kocam beni herkesten fazla beğeniyor ve seviyor desin. Erkek eşiyle danışarak evin işlerini yapmalı ve ihtiyaçlarını sağlamalıdır. Kadına ağır işler bırakılmamalıdır. Erkek karısının sırlarını ve kusurlarını herkesten gizlemelidir. Karısının karşısında veya arkasında daima ona hayır dua yapmalı, beddua yapmamalıdır. Dinin temel kaidelerini eksiksiz karısına öğretmelidir. Abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır gibi. Kadın ise beş vakit namazını kılmalı, yabancı erkeklerden sakınmalı, kocasının istemediği kişileri evine sokmamalıdır. Kadın dinin bütün emirlerini yerine getirmelidir. Müslüman bir kadın dinin emirlerini yerine 311

getirmekte ne kadar gayretli olursa kocasının gözünde kıymeti o kadar fazla olur. Kadın kocasına karşı nankörlük etmemelidir. Diliyle kocasına eziyet etmemeli, kocasının maddi durumu zayıf olursa kocasının alamayacağı şeyleri istememelidir. Kocasının izni olmaksızın kadın evinden bir şey vermemelidir. Kocasının izni olmaksızın kadın bir şeyi verirse sevabı kocasının günahı kendisinin olur. Kadın kocasından izinsiz nafile oruç tutmamalıdır. Kocasının malında israf etmemelidir. Erkeğin günah olmayan isteklerini yerine getirmelidir. Bütün işlerinde kocasının hoşnutluğunu ve rızasını arar. Kocasının kazancıyla kanaat eder. Kocasının hakkını her zaman kendi hakkı ve akrabalarının hakkına tercih eder. Güzelliği sebebiyle kocasına üstünlük taslamamalıdır. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şu hadisini rehber edinmelidir. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Bir kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, namusunu korur ve kocasına da itaat ederse cennetin hangi kapısından dilerse içeri girsin.”.

312

Sakal Allah Teala insanların bedenlerinde saç, sakal ve diğer kılları yaratmış, peygamberleri de bunlardan bir kısmının giderilmesini veya kısaltılmasını, bir kısmının da kesilmeyerek uzatılmasını tebliğ etmiş ve bu konuda insanları uyarmışlardır. Allah Teala “Peygamber size neyi getirip verdi ise onu kabul edin, alın ve sizi yasakladığı şeyden de sakının” ve “Allah’ın Rasulunde sizin için güzel örnekler vardır”. Meallerindeki ayetlerinde buyurduğu gibi, müminlere surette, ahlakta, adette ve hayatın bütün dallarında Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetine uymalarını emretmiştir. Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetine uymak, İslamiyeti daha doğru anlamanın, daha doğru yaşamanın yegane yoludur. Allah Teala’nın: “Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur” ayet mealinde buyurduklarından hareket ederek Rasulullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) itaatin her şeyden önce farz hükmünü taşıdığını göz önüne alırsak, onun sünnetine sarılmanın önem ve ciddiyeti kendiliğinden ortaya çıkar. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetini, kılık kıyafet ve dış görünüşleri bakımından müşriklere benzemekten alıkoymuş; “Kim bir kavme benzerse onlardandır” hadisiyle de müslümanları uyarmıştır. Özellikle sakal bırakmaları hususunda müminlere tavsiyelerde bulunmuş, çeşitli hadisleriyle de sakalın müslüman için taşıdığı önemi belirtmiştir. Hz. Aişe’den (R.A.) rivayet edilen bir hadislerinde “On şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek, sakalı salıvermek, misvak ile ağzı, dişleri temizlemek, su ile burnu temizlemek, tırnakları kesmek, kirlerin barınabileceği yerleri yıkamak, koltuk altındaki kılları gidermek, kasıkları tıraş etmek, necaset yolunu su ile pak eylemektir” buyurmuşlardır. Diğer 313

hadislerinde ise “Müşriklere muhalefet edin; bıyıkları kısaltın, sakalları çoğaltın”; “Bıyıkları kesin, sakalları bırakın. Böylece Mecusilere benzemeyin” buyurmuşlar ve müminleri sakal bırakmaya teşvik etmişlerdir. Sakal hadiste de buyurulduğu gibi yaratılış icabı erkeklerde bulunması gereken ve daha önceki peygamberlerin sünneti olan bir kılıktır. Müteaddid hadislerde sakalların tabii halleri üzere terk edilmesi ve uzatılması emredilmektedir. Kısaltılması konusunda herhangi bir cevaz görülmemektedir. Asırlardır her devirdeki İslam alimleri ile bütün müminler bu tabii hali benimsemişler ve kendilerinde uygulamışlardır. Bu hadislerden anlaşıldığına göre bütün peygamberlerle birlikte Rasulu Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de sakalını bırakmış ve sakal bırakmayı emretmiştir. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve ashabının sakallarını traş ettiklerine dair hiç bir kayıt yoktur. Ancak Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sakalının ucundan ve yanlarından alırdı . İmam Baci Abdullah İbn Ömer ve Ebu Hureyre’den nakledilen tatbikata dayanılarak bir tutamdan fazlasının kesilebileceğini söylemiştir. Dürül Muhtar’da sakalın bir tutam boyunda olmasının sünnet olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde ekseriyetin görüşüne göre bir tutamdan fazlasını kesmek de sünnettir. Sakal bırakmak sünnet sakalı kesmek ise haramdır. Delilli ise şunlardır: 1. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) müşrik veya mecusilere benzememeyi emretmiştir. Sakalı traş etmek onlara benzemektir. Bu da haramdır. 2. Sakal traşı, Nisa süresinin 119. ayetinde sözü edilen Allah Teala’nın yarattığı şeyi değiştirmek demektir. Şeytana uyularak yapılan bu hareket de yasaktır. 314

3. Sakal erkekleri kadınlardan ayıran bir özelliktir. Sakalını traş eden erkekler kadınlara benzemektedirler. Erkeklerin kadınlara benzemesi de dinen yasaklanmıştır.

315

Çocuklara Dini Bilgiler Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyuruyor: “İnsanoğlu ölünce ameli kesilir. Ancak üç kişinin devam eder. Sadakai cariye (cami, medrese yaptırmak gibi), ilminden faydalanılan ve kendisine dua edecek bir evlat yetiştiren kimselerin defteri kapanmaz”. Böyle bir evlada sahip olmak ise çok büyük bir nimettir. Böyle bir çocuğu yetiştirmek ise ana babanın asıl vazifesidir. Ana baba çocuğa dini bilgileri öğretmezlerse ahirette bundan dolayı sorumlu olacaklardır. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurmuşlardır ki: “Ey insanlar! Hayrı işlemeye ve günahtan kaçınmaya karşı nefsinizi ve evladınızı cehennem ateşinden koruyunuz. Evladınızı da din ve dünyaya ait faydalı ilimleri öğreterek terbiye ediniz. Çünkü onlar sizin yanınızda bir emanettir.” Çocuk dünyaya gelince yedinci günü ona İslama uygun bir isim koymalıdır. Süt emme zamanı bitince terbiyesi ile meşgul olmalı, kötü ahlak ve huy edinmesine engel olmalıdır. Çünkü çocukların ahlakları çabuk bozulabilir. Bunun için iyi ahlaklı olmasına dikkat etmelidir. Çocukta ilk göze çarpan duygu hayadır. Hayanın çokluğu fazilete işarettir. Çocukta haya hasleti görünce daha çok ihtimam etmelidir. İlk terbiye çocuğu kötü arkadaşlardan men etmektir. Çünkü çocukların ruhu temiz bir ayna gibidir. Bundan sonra İslamın şartlarını, imanın şartlarını, dinin emirlerini öğretmelidir. Öğrenmek istemezse müsamaha etmemeli öğretmeye devam etmelidir. Gerekirse azarlamalıdır. İyileri övmeli kötüleri ayıplamalı ve böylece iyiliğe teşvik etmelidir. Kötülükten, çirkin işlerden men etmelidir. İyi bir iş yaparsa onu övmeli aferin demeli, kötü bir iş işlerse ayıplayıp korkutmalıdır. Çocuğun nazarında yemeyi, içmeyi, iyi elbise giymeyi önemsiz göstermelidir. Önce yemek yemenin edeplerini öğretmelidir. Yemek 316

yemekten maksad bedenin sıhhatini korumaktır lezzet almak değildir demelidir. Her ne kadar alkollü içkilerden sakınmak herkese lazım ise de çocuklara akıllarına göre anlatıp men etmek hususunda çok söylemeli ruha da bedene de çok zararlıdır demelidir. İçki içmek insanın kızgınlığını, sinirini, hayasızlığını arttırır ve bu haller onda alışkanlık haline gelir demelidir. Çirkin sözleri, dinimize uymayan sesleri dinlemekten men etmelidir. Çocuğa oturma, kalkma ve konuşmanın edeplerini anlatmalıdır. Babasıyla ve dünya malıyla arkadaşlarına övünmekten men etmeli, yalan söylememesini sıkı tenbih etmeli, doğru veya yalan yemin etmemesini tembih etmelidir. Büyüklerin yanında susup oturmasını, sorulursa kısa cevap verilmesini öğretmeli ve hep iyi konuşmayı adet etmesi gerektiğini söylemelidir. Dini ilimleri öğrenmeye çok teşvik etmelidir. Çocuğu cömertliğe alıştırmalıdır. Boş zamanlarında çocuklara oyun oynamak için izin vermelidir. Ama sıkıntılı ve zor oyunlar ve kötülüğe sebep olacak oyunlardan sakındırmalıdır. Çocuklara nasıl namaz kılınıcağını, Allah Teala’nın bizi sevmesi için ne şekilde hareket etmemiz gerektiğini kısaca temel dini bilgileri öğretmemiz gerekir. Bu bilgiler çocuğa öğretilirken soru cevap şeklinde olursa başarılı olunur. Ayrıca çocuğu teşvik etmek için eğer bunları öğrenirsen sana istediğin oyuncağı alacağım veya ne istersen yapacağım gibi çocuğu teşvik edici şeyler söylenmelidir. Çocuk bu bilgileri öğrendiği zaman da çocuğa verilen sözler yerine getirilmelidir. Çocuklara sorulacak sorulardan bazıları şunlardır: 1.Bizi en çok seven kim? Allah. 2.Allah Teala’nın bizi sevmesi için neler yapmalıyız? Günahlardan kaçınmalı, sevapları yapmalıyız. 3.Allah Teala kötü insanları sever mi? 317

Hayır. 4.Allah Teala iyi insanları sever mi? Evet. 5.Peygamberimizin adı nedir? Muhammed Mustafa. 6.Peygamberimizin ismi söylendiği zaman ne deriz? Sallalahu Aleyhi Ve Sellem diye salavat getiririz. 7.Peygamberimiz nerede doğdu? Mekke’de. 8.Peygamberimiz nereye hicret etti? Medine’ye. 9.Peygamberimiz hangi yıl doğdu? 571. 10.Kaç yaşında iken peygamberlik vazifesi verildi? 40. 11.Peygamberimiz hangi yılda vefat etti. 632. 12.Peygamberimizin annesinin adı nedir? Amine. 13.Peygamberimizin babasının adı nedir? Abdullah. 14.Peygamberimizin dedesinin adı nedir? Abdulmuttalib. 15.Peygamberimizin ilk katıldığı savaşın adı nedir? Bedir savaşı. 16.Peygamberimizin en yakın dört arkadaşının ismi nedir? Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali. 17.Peygamberimizin ilk eşinin adı nedir? Hatice. 18.Peygamberimizin süt annesinin adı nedir? Halime. 19.Peygamberimizin kaç çocuğu vardı? Yedi tane. Üç tanesi erkek, dört tanesi kız idi. 20.Peygamberimizin erkek çocuklarının ismi nedir? 318

Kasım, Abdullah ve İbrahim. 21.Peygamberimizin kız çocuklarının ismi nedir? Zeynep, Rukiye, Ümmügülsüm ve Fatma. 22.Peygamberimizin ibadet ettiği mağaranın adı nedir? Hira mağarası. 23.Dört büyük melek kimlerdir? Cebrail, İsrafil, Azrail, Mikail. 24.Kitabımızın adı nedir? Kur’an. 25.Kıblemiz neresidir? Kabe. 26.Kabe nerededir? Mekke’de. 27.İlk peygamber kimdir? Hz. Adem. 28.Son peygamber kimdir? Hz. Muhammed Mustafa. 29.İmanın şartları kaç tanedir? 1.Allah’a iman. 2.Meleklere iman. 3.Kitaplara iman. 4.Peygamberlere iman. 5.Ahirete iman. 6.Kaza ve kadere iman. 30.İslamın şartları kaç tanedir? 1.Kelimei şehadet getirmek. 2.Namaz kılmak. 3.Oruç tutmak. 4.Zekat vermek. 5.Hacca gitmek. 31.Tevrat hangi peygambere inmiştir? Hz. Musa’ya. 32.Zebur hangi peygambere inmiştir? Hz. Davud’a. 319

33.İncil hangi peygambere inmiştir? Hz. İsa’ya. 34.Peygamberin görevi nedir? Allah Teala’nın emirlerini bize bildirir. 35.Ayet nedir? Kur’an’ı Kerim’deki her bir cümleye ayet denir. 36.Sure nedir? Kur’an’ı Kerim’in en az üç ayetinden meydana gelen ayetler topluluğuna sure denir. 37.Kur’an’ı Kerim’in en kısa suresinin adı nedir? Kevser suresi. 38.Kur’an’ı Kerim’in en uzun suresinin adı nedir? Bakara suresi. 39.Kur’an’ı Kerim’de kaç sure vardır? 114. 40.Kur’an’ı Kerim’de kaç ayet vardır? 6666. 41.Ramazan ayında ne yaparız? Oruç tutarız. 42.Mümin kimdir? İnanan kimsedir. 43.Kafir kimdir? Allah Teala’yı inkar eden kimsedir. 44.Ensar kimdir? Medineli müslümanlardır. 45.Muhacir kimdir? Mekke’den Medine’ye göç eden müslümanlardır. 46.Ashab kimdir? Peygamberimizin gördüğü kişilere denir. 47.Ölümden sonraki ebedi hayatın adı nedir? Ahiret. 48.Aşere-i Mübeşşere (cennetle müjdelenenler) kimlerdir? Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurahman, Ebu Ubeyde, Sad, Said. 320

49.Namaz kılmadan önce ne yaparız? Abdest alırız. 50.Yemeğe başlarken ne yaparız? Besmele çekeriz. Bismillahirrahmanirrahim deriz. 51.Yemeği yedikten sonra ne yaparız? Allah Teala’ya hamd ederiz. Elhamdülillah deriz. 52.Peygamberimiz yemeği hangi eliyle yerdi? Sağ eliyle. 53.Peygamberimiz suyu nasıl içerdi? Oturarak sağ eliyle üç yudumda içerdi. 54.Camide namaz kıldıran kişiye ne denir? İmam. 55.İmamın namaz kıldırırken durduğu yere ne denir? Mihrab. 56.Ezan okuyan kimseye ne denir? Müezzin. 57.İlk ezan okuyan kimdir? Hz. Bilal. 58.Cuma günü hocanın camide konuşma yaptığı yüksek yere ne denir? Minber. 59.Müslümanların mübarek günü hangisidir? Cuma. 60.Allahu Ekber ne demektir? Allah en büyüktür demektir. 61.Bir müslümana selam verirken ne denir? Selamun aleyküm. 62.Kendisine selam verilen ne der? Aleyküm selam. 63.Allah Teala bizi niçin yarattı? İstediği şeyleri yapıp, istemediği şeyleri yapmamamız için yarattı. 64.Allah Teala istediğini yapmayanları nereye koyacak? Cehenneme. 321

65.Allah Teala istediğini yapanları nereye koyacak? Cennete. 66.Allah Teala bizi görür mü? Evet Allah Teala bizi görür ama biz Allah Teala’yı göremeyiz. Cennette Allah Teala’yı göreceğiz. 67.Müslüman bir insan ne yapar? Namaz kılar, oruç tutar, herkese iyilik yapar. 68.İmamımız kimdir? İmamı Azam Ebu Hanife. 69.Mezhebimiz nedir? Hanifi. 70.Hangi milletteniz? Milleti İbrahim’deniz. 71.Münafık kime denir? İnanmadığı halde inanmış gibi kendini gösteren kişiye denir. 72.Medineli müslümanların, Peygamberimizle görüşüp müslüman oldukları yerin adı nedir? Akabe. 73.Peygamberimizin torunlarının ismi nedir? Hasan ve Hüseyin. 74.Kendisinden başka ilah bulunmayan, eşi benzeri olmayan kimdir? Allah. 75.Kur’an’ı Kerim’in ilk suresinin adı nedir? Fatiha. 76.Kur’an’ı Kerim’in son suresinin adı nedir? Nas. 77.Peygamberimizin kabri ile minberi arasında kalan sahaya ne denir? Ravza-i Mutahhara. 78.Kabe’nin yakınında bulunan karşılıklı iki tepenin adı nedir? Safa ve Merve. 322

79.Kabe’nin çevresinde dolaşma ibadetine ne denir? Tavaf. 80.Kabe’nin kenarındaki mubarek suya ne denir? Zemzem. 81. Allah Teala’nın güzel isimlerine ne ad verilir? Esmaul Hüsna denir. 82.Peygamberimizin kabri yanında hangi halifelerin mezarları vardır? Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer. 83.La ilahe illalah ne demektir? Allah’dan başka ilah yok demektir. 84.İnsanın işlediği günaha karşılık çekeceği cezaya ne ad verilir? Azab. 85.Peygamberimiz ile Hz. Ebu Bekir’in hicret ederken sığındığı mağaranın adı nedir? Sevr mağarası. 86.Peygamberimiz hangi sahabelerin arkasında namaz kılmıştır? Hz. Ebu Bekir ve Abdurrahman ibn Avf. 87.Cihad nedir? Müslümanların durumuna, imkanına ve yeteğine göre Allah Teala yolunda canıyla, malıyla, bilgisiyle göstermiş olduğu gayrettir. 88.Peygamberimizin yaptığı ilk mescid hangisidir? Kuba Mescidi. 89.Kiramen Katibin meleklerinin görevi nedir? İnsanların sağında ve solunda bulunan sevapları ve günahları yazmakla görevli meleklerdir. 90.Peygamberimiz hangi sahabeye münafıkların isimlerini bildirmiştir? Hz. Huzeyfe’ye. 91.Peygamberimiz Medine’ye hicret ettiğinde kimin evinde kalmıştır? 323

Hz. Eyyub Elensari’nin. 92.En hayırlı dört kadın kimlerdir? Hz. Asiye, Hz. Meryem, Hz. Hatice ve Hz. Fatma’dır. 93.Kaç kandil gecesi vardır ve nelerdir? Beş tane. Kadir gecesi, Mevlid kandili, Regaib kandili, Mirac kandili ve Beraat Kandili. 94.Hangi surenin başında besmele yoktur? Tevbe suresinin başında besmele yoktur. 95.Peygamberimizin katıldığı son savaş hangisidir? Tebuk savaşı. 96.Asrı saadet ne demektir? Peygamberimizin yaşadığı çağa asrı saadet yani mutluluk çağı denir. 97.Münker ve nekir meleklerinin görevleri nelerdir? Öldükten sonra kabirde insana soru sormakla görevli iki melektir. 98.Bir yılda kaç dini bayram vardır? İki tane. Ramazan ve Kurban bayramı. 99.Çocuklardan ilk müslüman olan kimdir. Hz. Ali. 100.Hangi Peygamberlerin hanımları kafir olarak öldüler? Hz. Nuh ve Hz. Lut’un hanımları. 101.Cennetten gelen taşın adı nedir? Hacerül Esved. 102.Yeryüzünde yapılan ilk mescid hangisidir? Kabe. 103.Yeryüzünde yapılan ikinci mescid hangisidir? Mescidi Aksa. 104.Ulul Azm denilen peygamberler kimlerdir? Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem). 105.Kur’an’ Kerim’de en fazla geçen kelime nedir? Allah kelimesidir. 106.Kur’an’ı Kerim’de kaç tane secde ayeti vardır? 324

14 tane. 107.Mekke’de Kur’an’ı Kerim’i açıktan okuyan ilk sahabe kimdir? Abdullah bin Mesud. 108.Uhud savaşında şehit olan Peygamberimizin amcasının adı nedir? Hz. Hamza. 109.Peygamberimizin süt kardeşinin ismi nedir? Şeyma. 110.Peygamberimize ilk vahiy geldiğinde kime anlattı? Karısı Hz. Hatice’ye. 111.Peygamberimiz kaç sene islamı gizli olarak anlattı? 3 sene. 112.Peygamberimizin yaralandığı savaşın adı nedir? Uhud savaşı. 113.Peygamberimizi vefatından sonra kim yıkadı? Hz. Ali. 114.Hz. İbrahim’i ateşe attıran kimdir? Nemrud. 115.Hayvanların dilinden anlayıp onlarla konuşan peygamber kimdir? Hz. Süleyman. 116.Doğduğunda konuşan hangi peygamberdir? Hz. İsa. 117.En çok hadis rivayet eden sahabe kimdir? Hz. Ebu Hureyre. 118.Kur’an’ı Kerim kaç yılda inmiş, tamamlanmıştır? 23 yılda. 119.Kur’an’ Kerim’de ismi geçen sahabe hangisidir? Hz. Zeyd. 120.Kur’an’ Kerim’de ismi geçen tek kadın kimdir? Hz. Meryem. 121.Kur’an’ Kerim’de konuştuğu bahsedilen çalışkan hayvan hangisidir? 325

Karınca. 122.Cennetteki meleklerin başkanı kimdir? Rıdvan. 123.Cehennemdeki meleklerin başkanı kimdir? Malik. 124.Ahiret günü sevap ve günahların tartılacağı terazinin adı nedir? Mizan. 125.Cehennem üzerinde bulunan müslümanların geçip kafirlerin ise geçemeyip cehenneme düşecekleri köprünün ismi nedir? Sırat köprüsü. 126.Cennetteki en büyük nimet nedir? Allah Teala’yı görmektir. 127.Kıyamet gününde en son dirilip hesaba ilk olarak çekilecek ümmet hangisidir? Ümmeti Muhammed. 128.Kıyamet hangi gün kopacaktır? Cuma günü. 129.Hicri yılın başlangıç günü hangi gündür? 1 Muharrem. 130.Mubarek üç aylar hangileridir? Recep, Şaban ve Ramazan aylarıdır. 131.Kadir gecesi hangi aydadır? Ramazan ayında. 132.Hangi vakitlerde namaz kılınmaz? Güneş doğarken, güneş tam tepede iken ve güneş batarken. 133.İslamdaki ilk kadın şehit kimdir? Hz. Sümeyye. Ayrıca çocuk doğduğu zaman sağ kulağına ezan okunur. Sol kulağına kamet getirilir. Çocuğa güzel bir isim koymak 326

gerekir. Bu kitapta erkek ve kadın isimleri bulunmaktadır. İsteyen kimse bunlardan faydalanabilir.

327

Yemek Yemenin Edepleri Önce elini yıkamalıdır. İlk lokmayı alırken besmele ile yemeğe başlamalı yemeği bitirince “Elhamdülillah” demelidir. Ev sahibi ise en önce yemeğe o başlamalıdır. Elini, elbisesini, sofrayı, örtüyü kirletmemeli, elle yenilecek şeyleri üç parmakla yemeli, yerken ağzını açmamalı, büyük lokma almamalı, lokmayı ağzına alır almaz çiğnemeden yutmamalı, normalden fazla da ağzında tutmamalıdır. Bir lokmayı yutmadan ikinci bir lokmaya el uzatmamalı, dökülen kırıntıları toplamalıdır. Yemek esnasında parmağını yalamamalıdır. Ama yemek bitince yalayabilir. Hatta o zaman yalamak sünnettir. Yemeğin rengine bakmamalı, yemeği koklamamalı, yemeğin hep birinden yiyip diğerlerinden yememezlik etmemelidir. Eğer sofrada iyi bir yemekten az bulunursa diğerlerini bırakıp hep onu yememeli diğer arkadaşlarını kendine tercih etmelidir. Önünden yemelidir. Ancak meyve tabağının diğer tarafından da alınabilir. Ağzına götürmüş olduğu kemik ve benzeri şeyleri ekmeğin ve sofranın üzerine koymamalı eğer yediği et veya lokmadan kemik çıkarsa yavaşca ağzından çıkarmalıdır. Yemek yerken tiksindirici hareketlerden, sözlerden, hikayelerden sakınmalıdır. Ağzından çıkardığı bir şeyi kaseye, tabağa atmamalıdır. Misafir ise ev sahibinden önce yememeli ama başkaları yemeğe başlamışsa onlara uyup yemelidir. Aç da olsa buna riayet etmelidir. Ev sahibi ise misafirler yemekten el çektikten sonra yemekten el çekmelidir. Yavaş yavaş yemeli eğer kimse yemeğe devam etmiyorsa yalnız kalıp utancından bırakmamalıdır. Yemek arasında su içmek icabederse rahat ve yavaş içmelidir. Ağzının ve boğazının sesi su içerken duyulmamalıdır. Dili ile dişlerinin arasından aldıklarını yutmalı ama kürdanla aldıklarını 328

uygun bir yere koymalı insanları tiksindirmemelidir. Ellerini yıkarken ve temizlerken parmaklarını ve tırnak diplerini iyice yıkamalı aynı şekilde dudaklarını, ağzını, dişlerini iyice temizlemelidir. Ağzını yıkadığı suyu dökerken eliyle örtmelidir. Yemek yemeden önce el yıkanırken başkalarından öne geçmeye gayret etmemelidir.

329

Hz. Ali’nin Oğluna Nasihatleri Hayatımın son anlarındayım: Ey oğul! Hayatımın son demlerindeyim. Günden güne zayıflıyorum. Onun için sana bu öğütleri bildirmekte acele ediyorum. Çünkü düşündüğüm bütün şeyleri sana söylemek için fırsat bulamadan ecelimin gelmesinden, vücudum gibi hafızamın da zayıflamasından, heva ve heveslerin veya dünya fitnelerinin benim nasihatımdan önce kalbine hakim olmasından; bunun neticesi olarak da huysuz bir ata benzemenden endişe ederek sana nasihatimin bir kısmını yazıyorum. İyi insanların izini takip et: Ey oğul! Benim bu vasiyetimden edineceğin şeylerin en hayırlısı, Allah Teala’dan korkup O’na sığınmak, O’nun sana farz kıldığı şeyleri yerine getirmek, ecdadının ve geçmiş iyi insanların izini takip etmektir. Ecdadını örnek al: Ey oğul! Şimdi sen kendi nefsine nasıl güven ve itimatla bakıyorsan, senden önce gelip geçen ecdadın da aynı şekilde kendilerine güveniyorlardı. Şimdi sen nasıl düşünüyorsan onlar da öyle düşünüyorlardı. Fakat neticede iyi ve doğru şeyleri tuttular, vazifelerini noksansız yapmaya çalıştılar. İşte onların neticede vardıkları şeyi ve takip ettikleri yolda gitmek istiyorsan, onların baştan takip ettikleri yolu aynen takip et. Fakat bu şüphelerini çoğaltmak ve düşmanlarını arttırmak için değil, doğruyu ve hakikati anlayıp öğrenmek için olsun.

330

Allah Teala’ya sığın: Ey oğul! Her hususta önce Allah Teala’ya sığın, O’ndan başarı dile. Seni şüpheye düşürecek veya bir kötülüğe itecek şeyleri terk et. Kalbinin bütün kötülüklerden durulduğunu, fikirlerinin toplandığını ve tek arzunun hakikat olduğunu görünce sana söylediğim hususları düşünmeye başla. Şayet bunlara sahip olduğuna emin değilsen, karışık mevzulara girme. Aksi halde önünü göremeyen adam gibi olursun ki, her an içinden kurtulması zor olan çukurlara, uçurumlara düşersin. Böylece karanlıklar içinde, zulmetler arasında boğulup mahvolmaya mahkum olursun. Önünü görmeden yürümek ve her an uçurumlara yuvarlanmak tehlikesiyle karşı karşıya kalmak ise, İslamı öğrenmeye çalışanlara yakışmaz. Her şey O’nun elinde: Ey oğul! Bu tavsiyelerimi dinle ve anla. Her canlının ölümünü elinde tutan kim ise yaşamasını elinde tutan da O’dur. Varlıklara can verip yaşatan kim ise öldürecek olan da O’dur. Zenginleri fakir, fakirleri zengin yapan yine O’dur. Her türlü belayı ve hastalığı veren de O, şifa ve devasını veren de O’dur. Dünya taşıyla, toprağıyla, rengiyle, şekliyle, ağaçlarıyla ve meyveleriyle O’nundur, O’nun takdiri üzerine hareket etmektedir. Ahiret cennetiyle, cehennemiyle ve bizim bilmediğimiz daha birçok şeyleriyle O’nundur. Herşeyi Allah Teala’dan bil: Ey oğul! Bu hususta birinin bilmediğini görünce onu, cehaletine say. İlimde ne kadar ilerlersen, bilmediğin birçok şey şüphesiz yine bulunacaktır. Zira düşünme ufkunun dışında, görme gücünün çok ilerisinde bulunan nice şeyler vardır. Allah bazı şeyleri sana öğretmişse, onu 331

kendi gücünle meydana getirip kazandığını zannetme. Çünkü sen seni yaratan, rızıklandıran ve seni en güzel bir surette meydana getiren Ulu Yaratıcıya sığın. İbadetin O’nun için, aşkın O’nun için, korkun ve sevgin O’nun için olsun. Peygamberi önder olarak al: Ey oğul! Peygamberin Allah Teala hakkında bildirdiğini hiç kimse bildirmedi ve bildiremez. Onu bir önder ve kurtuluş ordusunun kumandanı olarak kabul et. Allah Teala’nın rızasını ara: Ey oğul! İlahi kudret karşısında kendi küçüklüğünü ve zayıflığını düşünerek hareket et. O’nun karşısında acizliğini ve güçsüzlüğünü düşün. Her hususta O’na ihtiyacın vardır. O’na yönel, rızasını dile. Cezasından kork. Emirlerini yerine getirmeye çalış. Çünkü O iyilikten başkasını emretmez. Yasaklarından kaçın, çünkü O kötülükten başkasını yasaklamaz. Daha iyi bir yerde konaklamak isteyen kervan gibisin: Ey oğul! Dünyanın ve içinde bulunan her şeyin başka bir yere göç edeceğini, ahireti ve orada insanlar için hazırlananları bildirdim. Bunlar hakkında senin ibret alman için bazı misaller verdim. Bu misallerle senin kurtuluşunu ümit ettim. Dünyayı bütün halleriyle bilen kimse, kervanın içindeki bulunan bir yolcuya benzer ki, devamlı rahatı, temizliği, havası daha iyi olan bir yerde konaklama hazırlığındadır. Bunun için yolculuğun her türlü zorluk ve sıkıntılarını, arkadaşlardan ve maldan ayrılma ıztıraplarını göze almış bulunmaktadır. Çünkü o gittiği yerde daha iyi bir mesken bulacağından emindir. Oralarda eski elemlerden hiçbirini görmeyeceğini, rahat ve saadet içinde 332

yaşayacağını şeksiz şüphesiz bilmektedir. Onun için kendisini buraya ulaştıran ve eski yerinden daha iyi bir yer bahşeden Birisinden başka düşüncesi yoktur. Dünyada kendisine verilen nimetlerle mağrur olup sonunu düşünmeyen kimse ise, çok verimli bir topraktan, verimsiz, kıraç bir toprağa göç etme mecburiyetinde kalan bir kervana benzer ki onun için bu göçten daha feci bir şey düşünülemez. Herkesi kendin gibi bil: Ey oğul! Kendini başkaları için ölçü kabul et. Diğer insanları tıpkı kendin gibi tut. Kendi nefsin için istediğin şeyi başkaları için de iste. Kendi nefsin için sevmediğin şeyi başkaları için de sevme. Kendine iyilik yapılmasını istediğin gibi başkalarına da iyilik et. Başkalarında kötü gördüğün şeyi kendin için de kötü gör. Başkalarına yaptığın şey kadar sana da yapılırsa ona razı ol. Yaptığından fazlasını isteme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de diğerlerine söyleme. Başkalarının seni nasıl görmesini istiyorsan, sen de başkalarını öyle gör. Kendini beğenme: Ey oğul! Kendini beğenmek kesinlikle doğru değildir. Kibir kalbin afetidir. Bütün gücünle çalış, malını senden sonra gelecek mirasçılar için hazırlayıp biriktirme. Allah için bağışlanacak yerlere dağıt. Arzu ettiğin bir şeyi elde edersen onu kendinden bilme. Allah Teala’ya şükret ve O’ndan her zaman kork. Gücünün yetmediği şeylere karışma: Ey oğul! Önünde seni ahirete götürecek uzun bir yol ve sıkıntılı günler var. Dünya malından sana yetecek miktarını düşün ve sadece onu al. Başkasını yüklenme. Zira ondan 333

zarardan başka bir şey gelmez. Gücünün yetmediği şeylere karışma. Fakirleri görürsen onlara yardım et. Onlar hem üzerindeki ağırlığı kaldırırlar, seni malın felaketinden kurtarırlar, hem de ihtiyacın olduğu zaman (kıyamet gününde) onu sana geri verirler. Gücün yettiği kadar sadakayı arttır. Eğer böyle yapmazsan ihtiyacın olduğu zaman onu ararsın fakat bulamazsın. Dara düştüğün zaman sana geri vermek üzere zenginliğinde senden ödünç isterse isteyenleri reddetme. İyi kimselerle düş kalk: Ey oğul! İffeti muhafaza ederek çalışmak kötülükle zengin olmaktan hayırlıdır. İnsanın sırrını en iyi yine kendisi muhafaza eder. Bazı kimseler bulunur ki kendi zararına çalışır. Çok konuşan, dostlarını gücendirir, düşünceli olan insan iyi görür. İyi kimselerle düş kalk ki onlardan olasın. Hayırsız kimselerden uzak dur ki onlardan ayrılmış olasın. Haram ne kötü yemektir: Ey oğul! Haram ne kötü yemektir. Güçsüzlere zulüm zulmün en çirkinidir. Tecrübe ettiğin şeylerin hayırlısı sana ibret verendir. Alçak tabiatlı yardımcılarda, kötü zan sahibi dostlarda ihtiyar ve irade yoktur. Sakın inat bineği sana üstün gelmesin. Sertlik gösterene yumuşak ol: Ey oğul! Nefsini; kardeşin seninle irtibatı kestiğinde onunla irtibata, sana yüz çevirdiğinde lütfa, pintiliğinde cömertliğe, uzaklaştığında yakınlığa, şiddetlendiğinde yumuşaklığa, suç işlediğinde özür dilemeye sevket. Sakın bu hareketi yersiz olarak yapma. Yahut ehil olmayanlara yapma. Dostunun düşmanını dost edinme ki dostuna 334

düşmanlık etmiş olursun. Kin ve kızgınlığını hazmet. Çünkü ben sonu bundan daha tatlı, daha lezzetli bir lokma görmedim. Sana sertlik gösterene yumuşak ol ki o vakit o da yumuşasın. Düşmanına iyi davran: Ey oğul! Düşmanına iyilikle muamele et. Çünkü bu iki zaferin biridir. Kardeşinle münasebeti kesmek istesen dahi geri dönülecek bir yer bırak. Belki birgün olur münasebete lüzum görülür. Hakkında iyi düşünen kimsenin zannını hareketlerinle tasdik et. Aranızdaki samimiyete bakarak kardeşinin hakkını zayi etme. Çünkü hakkını zayi ettiğin kişi hiçbir zaman senin kardeşin olamaz. Ailene iyi davran: Ey oğul! Hiçbir zaman ailen sana halkın en kötüsü olmasın. Kardeşin senden ayrılmaya, seninle beraber olmaktan kuvvetli olmasın. Rızık: Sen ona gitmezsen o sana gelir: Ey oğul! Rızık ikidir. Birini sen ararsın biri de seni arar. Eğer sen ona gitmezsen o sana gelir. İhtiyaç zamanında yumuşaklık, istiğna vaktinde sertlik ne çirkin haldir. Dünyadan sana olan vazife ancak gideceğin yeri yoluna koymaktır. Elinden gidene üzülüyorsan eline geçmeyen şeylere de üzül. Olmayanları olanlarla anla. Çünkü işler birbirine yakındır. Acıyı gördükten sonra öğütten ibret alanlardan olma. Çünkü insan öğütle hayvan dayakla terbiye kabul eder. Nefsin arzularına uyma: Ey oğul! Gerçek dost sen yokken seni tasdik edendir. Nefsin arzularına uymak bir çeşit körlüktür. Asıl garip bir 335

dosta sahip olmayan kişidir. Hakka tecavüz eden kişi sapa yola girer. Kifayet miktarı ile kanaat eden doğru yolu bulmuş olur. Kötülüğü geciktir çünkü onu ne vakit istesen yapabilirsin. Akrabalarına hürmet et: Ey oğul! Ahmak adamın seninle irtibatı kesmesi akıllıya kavuşmaya denktir. Kudret değişince zaman da değişir. Başkalarından naklen de olsa gülünç şeyler söylemekten sakın. Akrabalarına hürmet et çünkü onlar senin kolunun kuvvetidir. Ölmeden önce Allah Teala’yı razı et: Ey oğul! Önünde çıkılması ve geçilmesi pek güç bir basamak vardır. Orada yükü hafif olanlar ağır olanlardan daha kolay geçer. Üzerinden zorla geçenler çabuk geçenlerden daha zararlıdır. Bu basamağa ulaşan her insan ya cennete veya cehenneme gider. Bu menzile ulaşmadan önce kendi nefsine dön ve hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çek. Oraya ulaşmada yolunu düzelt. Ölümünden sonra Allah Teala’yı razı etmek için sana hiç fırsat verilmez. Herşeyi Allah Teala’dan iste: Ey oğul! Yerin ve göklerin içinde bulunan her şeyi elinde tutan Zat sana kendisinden istemek ve dua etme nimeti verdi. Duana icabet edeceğine de söz verdi. Sana bir şey vermesi için kendisine dua etmeni emretti. Ondan rahmet dile ki sana rahmet etsin. O seninle Kendisinin arasına bir perde koymadı ve seni korumak için başkasına teslim etmedi. 336

Tevbeyi geciktirme: Ey oğul! Bir kötülük işlediğin zaman O’na dön ve tevbe et. O kendine döndüğün için seni ayıplamaz. İşlediğin günahın cezasını vermekte acele etmez. Yaptığın suçu başkalarına bildirmez. Tevbe etmeni de zorlamaz. Günahları niçin işlediğin hakkında seninle münakaşa etmez. Allah Teala’nın rahmetinden ümidini kesme: Ey oğul! Allah Teala’nın rahmetinden ümidini kesme. Ancak O günahtan dönmeyi sevapla mükafatlandırır. Kötülüğün karşılığını bir iyiliğin karşılığını da on misli kabul eder. Sana dönme ve tevbe kapısını açık bıraktı. Ona hitap edersen hitabını duyar, içinden bir şey istersen, ne istediğini bilir. O gizliyi, açık olan şey gibi bilir. İstediğini arz etmeden, içini O’na dökmeden dertlerini ve sıkıntılarını bildirmeden O bilir. İşlerinde muvaffak olmak için O’na sığın. Allah Teala niyetine göre verir: Ey oğul! Allah Teala bütün hazinelerinin anahtarını eline verdi. Dilediğin zaman kapılarını dua anahtarı ile açarsın. Dilediğin zaman semanın kapılarını açar ölü toprağa hayat veren yağmurları indirirsin. Fakat istediğin şeyin hemen yerine gelmemesinden endişe edip yese düşme. Onun vermesi senin niyetine göredir. İstediğin şey verilmeyebilir. Fakat onun yerine onun daha hayırlısı verilir. Belki istediğin şey yerine üzerinden bir bela kaldırılır ki bu senin için daha hayırlıdır. Belki istediğin yerine getirilirse sana veya inancına bir tehlike teşkil edebilir. Bunu da Allah Teala kabul etmez ve istediğini yerine getirmez. Ahiret için yaratıldın: 337

Ey oğul! Yapacağın işler senin ve dinin için hayırlı olsun. Sana günah yükleyecek işleri yapmaktan sakın. Mal yanında kalmaz sen de malın yanında kalmazsın. Dünya için değil ahiret için yaratıldın. Ölüm için yaratıldın burada yaşamak için değil. Ne zaman terk edeceğini bilmediğin bir menzildesin. Ahiret için kafi derecede azık hazırlayabileceğin bir yerdesin. Ahiret yolunu tutmuş gitmek üzeresin. Nereye kaçarsan kaç seni takip eden ölümden kurtulamazsın. O’nun seni bir kötülük üzerinde iken yakalamasından ve tövbe etmemekten kork. Şayet böyle bir şekilde yakalanırsan kendi kendini helak etmiş olursun. O zaman seni hiçbir kimse kurtaramaz. Ölümü çok hatırla: Ey oğul! Ölümü çok hatırla. Bugün ele geçirmek için çırpındığın ve ahirette kendisinden hesaba çekileceğin şeyleri şimdiden düşün. Hesap için hazırlıklı ol. Ani düşersen mağlup olursun. Dünyaya aldanma: Ey oğul! İnsanların dünyada uzun süre yaşamaları ve istedikleri gibi gezip tozmaları seni mağrur etmesin. Allah Teala dünyanın halini ve sonunun geleceğini açıkça bildirdi. Dünya havlayan köpek ve vahşi hayvanlar gibidir. Birbirlerine saldırırlar. Zengin fakiri yer, büyük küçüğü ezer, kahreder. Bazıları konaklamış kervanın hayvanları gibi bağlı, bazıları da bağından boşanmış, başıboş, sonu meçhul bir yolun yolcusu olmuştur ki bunlardan birinci grup fakirler ve hiçbir şeye gücü yetmeyen zayıflar; ikincisi ise, kuvvetli olanlardır. Bil ki bunlar sarp bir vadide bela ve afete uğramış sürüler gibidir. Kendilerini güdecek bir kimse olmadığı gibi bu vadiden kurtuluş yolunu gösterecek de yoktur. Dünya gözlerindeki Huda nurunu söndürüp onları 338

karanlık yollara sürükledi. Böylece onlar da nereye gideceklerini şaşırdılar. Dünya denizinin içine girerek dalgalarla ölüm kalım savaşı verdiler. Dünyayı bir kurtarıcı sandılar. Oynadılar, oynaştılar fakat ondan sonrasını düşünmediler. Bu gafletten uyanıldığı zaman cehaletin haktan gizlediği şeyler şüphesiz meydana çıkacaktır. Bütün insanlar bineklere binmişler pek kısa bir zaman sonra da bu neticeye ulaşacaklardır. Fakat buna rağmen yolu takip edenler daha çabuk varır. Ecelinden kaçamazsın: Ey oğul! Kimin bineği gece ve gündüz gibi olursa kendisi dursa da yoluna devam eder. Evinde istirahat içinde bulunmuş olsa da uzun mesafeleri pek kısa bir zamanda aşar ve hedefe farkında olmadan ulaşır. Dünyada gayene ulaşamazsın. Ecelinden kaçamazsın. Senden öncekilerin yolunu takip etmek mecburiyetindesin. Bunun için doğru ol. Hak için çalış, hak olmayan şeyden uzak dur. Helalinden kazan. Böyle yapmazsan elindeki de gider. Herkes istediğine kavuşamazsın: Ey oğul! Her isteyen isteğine kavuşamayabilir. Her kötülük işleyen de mahrum olmayabilir. Bir kötülük seni en üstün mertebelere ulaştıracak olsa bile kendi nefsini ondan alıkoy. İnsan malı kendisini korumak için toplar. Fakat malı toplarken kendini onun yolunda harcamaktan sakın. Aksi takdirde kaybettiğin şey topladığından çok daha hayırlı ve iyidir. Şerle kazanılan hayır hayır değildir: Ey oğul! Allah Teala seni hür yaratmıştır. Başkasına kötülük yapma. Şerle kazanılan hayır hayır değildir. Kötülükle elde edilen iyilik de iyilik değildir. Allah Teala 339

ile aranda bir perdenin olmasını istemiyorsan açgözlülükten sakın. Tamahkarlık seni helakete götürür. Sen kendine düşen payı idrak edebilir ve ona uyabilirsin. Allah Teala’dan gelen az da olsa kullardan gelen çok şeylerden daha iyidir. Susmayı tercih et: Ey oğul! Susarak kaçırdığın bir şeyi telafi etmek konuşarak gücendirdiğin bir kalbi tamir etmekten daha kolaydır. Tulumdaki suyu muhafaza etmek ağzını sıkı bağlamakla olur. İffetle içindeki fakirlik daha iyidir: Ey oğul! Elde bulunan malı muhafaza etmek başkasının elinde bulunan malı elde etmeye çalışmaktan iyidir. İffet içinde fakirlik ve çalışmak haksız yollardan zengin olmaktan hayırlıdır. Çok konuşan çok yanılır: Ey oğul! Kişi kendi sırrını başkalarından daha iyi muhafaza eder. Çok kimse var ki kendi zararına çalışır. Çok konuşan çok yanılır, düşünen kimsenin görüşü kesinleşir. Her konuşan doğru konuşmayabilir. Her isteyen isabet etmemiş olabilir. Her giden de geri dönmeyebilir. İyilere yaklaş: Ey oğul! İyilere yaklaş ki onlardan olasın. Kötülerden uzaklaş ki şerlerinden kurtulasın. İyilik kötülüğe yol açarsa kötülük olur. Çok zaman dert deva, deva da dert olur. Çok zaman ehliyetsiz kimseler öğüt verir, kendilerinden öğüt beklenen kimseler de aldatır. Tembellik ölülerin işidir: 340

Ey oğul! Ümide dayanıp işsiz güçsüz bekleme. Tembellik ölülerin işidir. Akıl tecrübeleri ezberlemektir. Tecrübelilerin en hayırlısı sana öğüt verendir. Fırsatları iyi değerlendir: Ey oğul! Fırsatları iyi değerlendir. Lokma boğazında durmadan kendine gel. Fesat; takva ve iyilik azığını kaybetmek, nefsin isteklerine meyletmek suretiyle er geç kendisine dönülecek yeri bozmaktır. Her şeyin bir neticesi vardır. Takdir edilmiş olan her şeyi şüphesiz göreceksin. Tüccar tehlikededir. İşlerinizde intizamlı olun: Ey oğul! Size, bütün evlatlarıma, ehlime ve bu vasiyetimin ulaştığı kimselere Allah Teala’dan korkmayı, işlerinizde intizamlı olmayı, birbirinize iyilikle davranmayı, insanların arasını bulmayı vasiyet ediyorum. Ben dedenizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle duydum: “İki kişinin arasını düzeltmek, bütün (nafile) namazlardan, oruçlardan daha faziletlidir.” Yetimleri gözetin, komşuları kollayın: Ey oğul! Allah Teala için yetimlerin hakkını gözetin. Onları bir aç, bir tok bırakarak hazırladıklarınızı zayi etmeyin. Allah Teala rızası için komşularınızın hakkına riayet edin. Bunlar size Peygamberinizin vasiyetidir. O komşular hakkında öyle tavsiyelerde bulundu ki biz onların mirasımıza da dahil olacaklarını sandık. Cihadı terk etme: Ey oğul! Allah Teala için Kur’an’a uyun. Onunla amel etmekte başkası sizden ileri olmasın. Allah rızası için 341

namaza dikkat edin. Çünkü namaz dininizin direğidir. Allah için Rabbinizin evinin hakkını verin. Sağ olduğunuz müddetçe orayı boş bırakmayın. Çünkü o ev terk edilirse dininizin farzını ihmal ettiğinizden dolayı ne Allah Teala ne de halk sizden hoşnut olur. Allah için cihadı terk etmeyin. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla, dillerinizle cihad edin. Fitneye karşı iki yaşındaki deve gibi ol: Ey oğul! Size düşen görev karşılıklı iyi ilişkilerde bulunmak, karşılıklı olarak hediyeler vermektir. Sırt çevirip gitmek ve birbirinizle dargın durmaktan sakının. İyiliği emredip kötülükten sakındırmayı terk etmeyin. Aksini yaptığınız takdirde başınıza kötüleriniz geçer ve sonra yaptığınız dualar da kabul olmaz. Fitneye karşı iki yaşındaki deve gibi ol. Onun ne binilecek sırtı ne de sağılacak sütü vardır. Allah Teala’dan kork: Ey oğul! Allah Teala’dan hakkıyla kork. Emrinden dışarı çıkma. Allah Teala’nın zikriyle kalbini diri tut. Allah Teala’nın ipine sımsıkı sarıl. Eğer tutunuyorsan Rabbinle aranızdaki bağdan daha kuvvetli hangi bağ bulunabilir? Kalbini öğütle yaşat: Ey oğul! Kalbini öğütle yaşat, hikmetle aydınlat. Dünya malı ve ona olan aşkı terk etmekle nefsini öldür. Kalb hakla kuvvetli, hikmetle parlak ve nurlu olur. Ölümü sık an: Ey oğul! Sık sık ölümü an. Ölümü anmak kalbi yumuşatır. Herşeyin yok olacağını bil ve kalbine yoklukta karar kılacağını bildir. Ona dünya facialarını ve 342

musibetlerini tek tek göster. Zamanın şiddetini ve kükreyişini, gece ve gündüzlerin aleyhine çevrildiğini düşün, hatırla ve hatırlat. Geçmişten ders çıkar: Ey oğul! Daha önce geçmiş olan milletlerin kıssalarını ve hikayelerini oku. Tarihte insanların başına gelen felaket ve musibetleri düşün. Aynı şeylerin tekrarlanmaması için iyice dikkat et. Gideceğin yere hazırlan: Ey oğul! Atalarının topraklarında, yaşadıkları yerlerde gez ve onların eserlerini dikkatle incele. Onlar neler yapmışlar, nereden nereye niçin göçmüşler? Bunları incelediğin zaman onların yakınlarından ve sevdiklerinden ayrılıp gurbet ellere gittiklerini göreceksin. Tıpkı onlar gibi sen de yakında bilmediğin ve görmediğin yerlere göçüp gideceksin. Şu halde gelecekteki yerini şimdiden hazırla ve temizle. Dünya için ahiretini satma. Söze karışma: Ey oğul! Bilmediğin bir şey hakkında söze karışma. Üzerine düşmeyen hususu konuşma. Sonunda bir felaketin gelmesinden korktuğun yolu terket. Çünkü bir işte felaket sezildiğinde onu terk etmek korkuyla ilerlemekten daha iyidir. Her işi ehline bırak. İyiyi işle, kötülükten sakın: Ey oğul! İyi şeylerle emret, iyi şeylere ehil ol. Kötü şeylere meydan verme. Onları elinle ve dilinle geri bırak. Onları işlemekten var gücünle uzak ol. Nerede olursa olsun 343

zor işlere hakkı bulmak için gir. Bütün işlerde nefsini zorla; onu emin bir yere, kuvvetli bir güvene getiresin. Allah yolunda çalış: Ey oğul! Allah yolunda iyi çalış. Onun yolunda mücahede ve mücadele etmekten çekinme. Bütün işlerinde Allah Teala’ya sığın. O en iyi koruyucu ve en yakın kurtarıcıdır. Her işinde Allah Teala’ya teslim ol. İstediğini yücelten, istediğini alçaltan O’dur. Güçlükleri aşmaya çalış: Ey oğul! Herhangi bir kimsenin ağır sözleri seni yolundan alıkoymasın. Kendini güçlükler karşısında sabretmeye alıştır. Haksızlık karşısında hakka sabretmek en iyi ahlaktır. Bir işi yapmadan önce çokça düşün. Güvenilir kişilerle istişare et: Ey oğul! İyi karar verebilmek için güvenilir kimselerle istişare et. En hayırlı söz faydalı olandır. Faydasız bilgide hayır yoktur. Lüzumlu olmayan bilgiden de bir fayda temin edilemez. İslamiyette ne varsa hepsini anla ve öğren. Şu esaslara riayet et: Ey oğul! Sana söyleyeceğim sekiz husus var ki bunları aklından çıkarma: 1. En büyük zenginlik akıldır. 2. En büyük vahşet kibirdir. 3. En büyük fakirlik ahmaklıktır. 4. En büyük meziyet güzel ahlaktır. 5. Ahmaklarla asla dostluk kurma. Çünkü o sana faydalı olayım derken zarar verir. 344

6. Yalancılarla dostluk kurma. Çünkü onlar sana uzak olanı yakın, yakın olanı da uzak gösterirler. 7. Cimri insanlarla yakınlık kurma. Çünkü cimri adam ihtiyacın olan şeyi bile senden esirger, vermekten çekinir. 8. İslamı hayattan uzak olanlarla dost olma. Çünkü seni adi şeylere götürürler.

İmam Rabbani’den Öğütler

Dünya bir seraptır: Bu dünya imtihan yeridir. Onun yüzü yaldızla ve çeşitli yüzlerle süslenmiştir. Sureti nakışlıdır. Çirkin bir kadın gibi kaşı çekilmiş, yanakları boyanmış. İlk bakışta tatlı gelir göze tazelik ve canlılık hayali verir; lakin gerçekte o üzerine koku sürülmüş cifeye benzer. Sineklerin ve 345

kurtların içine dolduğu bir çöplük gibidir. Su gibi görünür, o bir seraptır, şeker suretinde zehirdir. İçi harap ve çok kötüdür. Bu süsü ve hayasızlığı ile söylenenlerin ve anlatılanların hepsinden şerlidir. Onun aşıkı sefih ve büyülüdür. Fitneye düşmüş, çıldırmış ve aldatılmıştır. Kim onun görünüşüne aldanırsa ebedi kayıp zehiri ile zehirlenmiştir. Kim onun tazeliğine ve tadına bakarsa sonsuzluğa kadar pişmanlık duyar. Resulu Ekrem Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Dünya ve ahiret iki kuma gibidir; birini razı etsen, diğeri darılır.” Dünya nedir? Dünya nedir bilir misin? Kadın, çocuk, mal, makam, reislik, oyun, oyuncak, lüzumsuz işlerle uğraşmak. Bütün bu sayılanlardan hangisi seni alıp Allah Teala’dan başka şeylerle oyalayıp perdelerse o dünyaya dahildir. Gençlik tövbesi: Cenabı Hak sonsuz inayetinden sana nasip verdi. Bilhassa gençlik çağında sana tevbe nasip etti. Şimdi bilmiyorum o tevbede sebatlı mısın? Yoksa çeşitli muzahrefat ile şeytan seni azdırdı mı? Tevbe üzerinde durup devam ettirmek zor görülebilir, zira çağ gençlik çağıdır. Dünya malına gelince, elde etme sebepleri çok ve kolaydır, bu manada arkadaşlarının çoğu da uygunsuzdur. Sana tefekkür lazım: Önemle üzerinde duracağın iş mübah şeylerin zaruri olan miktarı ile yetinmektir. Bu zaruri miktar da ibadetlerde kuvvet bulmak niyetiyle alınmalıdır. Yenen yemekten maksat ibadetin yerine getirilmesi için kuvvet kazanılması olmalıdır. Elbise giymekten maksat avret yerini örtmek, 346

sıcaktan ve soğuktan korunmaktır. Bu ölçüyü diğer zaruri mubah işlerde de devam ettirmelidir. Sana tefekkür lazım. Kalbe dayalı işleri yapmak gerek. Aksi halde yarın ziyandan ve pişmanlıktan başka bir şey elde edilmez. Gençlik büyük fırsattır: İbadete yönelme vakti gençliktir. Akıllı olan bu vakti kaçırmaz, fırsatı ganimet bilir. Zira iş önemlidir. İnsan yaşlılık zamanına kalmayabilir. Kaldığını farz edelim derlenip toparlanmak nasip olmaz. Böyle bir derlenip toparlanmanın mümkün olduğunu farz edelim, bir amel işlemeye güç yetiremez. Zira o zaman, zaafın ve aczin bastırdığı zamandır. Halbuki şu anda derlenip toparlanma durumu vardır, elde eldilmesi kolaydır. Hele anne babanın hayatta olmaları Yüce Hakkın nimetlerinden biridir. Senin geçimini onlar üzerine almıştır. İşte bu mevsim fırsat mevsimidir. Güç ve kuvvetinin yettiği mevsimdir. Bugünün işini yarına bırakmak için şu andaki durum nasıl bir özür olabilir? Ertelemeye ne gerek var? Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu manada şöyle buyurmuştur: “İşi erteleyen helak olur.” Evet bugün ahirete ait işlerle bir meşguliyet varsa, bu düşük dünyanın işini yarına bırakmak cidden güzel olur, tam bunun aksi ise pek çirkin bir şey olur. Şu zaman gençlik zamanıdır. Nefsin, şeytanın ve din düşmanlarının istilası zamanıdır. Bu zamanda yapılan az amele biçilen itibar bu vakitlerden başka zamanlarda yapılan amellere biçilmez. Allah Teala’nın emir ve yasaklarına uymalı: Varlıkların özü olan insanın yaratılmasındaki gaye oyun ve oyuncakla eğlenmek, yemek ve içmek değildir. Onun yaratılmasındaki gaye kulluk vazifelerini yerine getirmek, devamlı bir şekilde Allah Teala’ya iltica ve niyazda 347

bulunmaktır. Dinin anlattığı ibadetlere gelince bunların edasından gaye, kulların faydası ve onların yararıdır. Bunlardan hiçbiri Cenabı Hakk’ın yararına değildir, çünkü onun böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Durum böyle olunca onların edası memnuniyete sebep olmalıdır. Bu emirlerin yerine getirilmesi ve yasaklardan kaçınmak için koşmalı, çabalamalıdır. Cenabı Hak sonsuz zenginliği ile kullarına emir ve yasaklar yolundan ikramlar eylemiştir. Bu durumda bize düşen tam manasıyla bu nimetlere şükretmektir. Memnuniyetin en üstün derecesi ile emir ve yasaklardan ne varsa hepsinin yerine getirilmesi için çaba harcamaktır. Doğru haberci ile yalancının farkı: Yalan söylediği defalarca denenmiş olan bir kimse, “Bu gece düşman hücum edecek” diye bir haber verecek olsa bu haber üzerine o beldenin ileri gelenleri derhal savunma tedbirleri alır. Bu haberi veren kimsenin yalancı olduğunu bildikleri halde o belanın giderilmesi için çareler ararlar. Çünkü tehlike ihtimaline karşı dikkatli olmak lazımdır. Halbuki doğru haber veren Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bütünüyle ahireti haber vermiştir. Durum böyle iken bu haberden kimse müteessir olmamaktadır. Eğer müteessir olsalardı ondan korunma çareleri ararlardı. Kaldı ki Resulullah Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ondan korunma çarelerini de göstermiştir. O nasıl bir imandır ki doğru haberciye yalan haberci kadar itibar etmiyor. Mal ve mülk Allah Teala’nındır: Nefis kendi özünde cimridir. İlahi emirleri yerine getirmekten kaçar. Bunun için devamlı yumuşak konuşmalıdır. Yoksa mal ve mülk bütünüyle Allah Teala’nındır. Kula asıl layık olan zekatı tam bir 348

memnuniyetle vermektir. Yoksa nefsin arzularına uyarak ibadetin edasında tembellik edip ağırdan almak yakışmaz. Fetvayı ahiret alimlerinden almalı: Dini hükümleri, fetvaları ahiret ulemasından sorup öğrenmek gerektir. Zira onların sözlerinde tesir vardır. Belki onlara sorulduğu için nefeslerinin bereketi ile amelde başarı hasıl olur. İlmi kendilerine makam vesilesi yapan dünya alimlerinden kaçınmak gerekir. Dünya adamlarıyla bizim ne işimiz var? Onlarla aramızda ne gibi bir münasebet olur ki, onların hayrı ve şerri üzerinde söz edelim. Tavşan uykusu ne zamana kadar sürecek? Hayatının en güzel zamanları heva ve heveste geçti. Allah düşmanlarının rızasını kazanma yolunda geçip gitti. Şimdi ömrünün sonu kaldı. Bugün de bunu Hakkın rızası istikametinde harcamazsak o en güzel ömrün yerini doldurma işinde bir tedarik görmezsek, isterse pek az olsun, çekeceğimiz zahmeti ebedi rahata vesile bilmezsek, az sevap işlemek suretiyle çok günahlarımıza kefaret ettirmezsek, yarın hangi yüzle Allah Teala’nın katına varacağız? Hangi çareye başvuracağız? Bu tavşan uykusu ne zamana kadar sürecek? Bu gaflet pamuğu ne zamana kadar kulakta kalacak? Yakında basiret gözünden gaflet kalkacak, hiç şüphe edilmesin kulaktan bu gaflet pamuğu da gidecek, lakin o zaman ne faydası olur? O zaman hasret ve pişmanlıktan başka bir şey olmayacak. Ölüm gelmeden önce amel işlemeye bak. Kabrinde yaslanacağın bir şey hazırlamalısın. Öncelikle itikadını düzeltmelisin. Sonra dini yönden zaruri bilgileri öğrenmelisin. Fıkıh kitaplarının açıkladığı şeyleri bilmeli ve amel etmelisin. 349

Zikir gafletin kovulmasıdır: Fırsat ganimettir. Sağlık ve boş zaman ise iki ganimettir. Vakitlerini devamlı olarak Allah Teala’nın zikrine harcamak gerekir. Hangi amel olursa olsun dinin emri istikametinde ise o zikre dahildir, isterse alış veriş olsun. Bütün hal ve hareketlerde dinin hükümlerine riayet etmek gerektir. Ta ki onların hepsi zikir ola. Zikir gafletin kovulmasından ibarettir. Bütün işlerde emir ve yasaklara riayet edilirse emirleri veren yasakları bildiren Zata karşı gaflet esaretinden kurtuluş nasip olur. O Yüce Hakkın da devamlı zikri hasıl olur. Hayat şeriat üzere olmalıdır: Düşük dünya süslerine aldanmaktan sakın. Bu fani saltanata kanmamaya dikkat et. Bütün hal ve hareketlerinde şeriata göre amel et. Hayat temiz şeriat üzere olmalıdır. Ehli Sünnet vel cemaat alimlerinin görüşlerine göre öncelikle itikadı düzeltmek gerekir. Bundan sonra himmet dizginlerini amele faydalı fıkıh hükümlerini yerine getirmeye sarfetmelidir. Farzların edasında önemle durulmalıdır. Helal ve haram işlerinde dikkatli hareket etmelidir. Farzların yanında nafile ibadetlerin durumu yolda bırakılmış ve itibardan düşmüş gibidir. Halbuki bu zamanda insanların pek çoğu nafile ibadetlere önem verip farzları harap bırakmaktadır. Nafile ibadetlere önem verip farzları da düşük ve itibarsız saymaktadırlar. İlim, amel, ihlas lazım: Bilmiş ol ki, ebedi kurtuluşun kolaylaşması için insana şu üç şey mutlaka lazımdır: İlim, amel, ihlas. İlim iki kısımdır: Birinci kısım, amel olup bunun izahını fıkıh üzerine almıştır. İkinci kısım, bundan maksat mücerred itikat ve kalbi yakindir. Bunun tafsilatı kelam ilmi üzerine yazılan 350

kitaplarda vardır. Haliyle Ehli Sünnet Ve1 Cemaatin görüşüne göre. Şöyle ki: Bunlar fırkai naciye olup bunlara tabi olmadan hiç kimse için kurtuluş ümidi yoktur. Bunlara kıl kadar muhalefet olsa iş tehlikeye girer, hem de ne tehlike! Kul hakkını dünyada iken öde: Tam manasıyla kul hakkının ödenmesi cihetine gidilmelidir. Bu yolda tam bir gayret gösterilmelidir. Ta ki üzerinde hiç kimsenin hakkı kalmaya. Çünkü bu dünyada hak ödemek kolaydır, yumuşaklıkla, tatlı dille helallik dilemek mümkündür ama ahirette iş zordur. Orada çare bulmak mümkün değildir. Nefsin sevdasına kapılma: Nefis makam ve baş olmak sevdası üzerine yaratılmıştır. Bütün gayreti akranı üzerine üstün gelmektir. Bütün arzusu yaratılmışların hepsi kendisine muhtaç, emrine ve nehyine boyun eğmiş olmaktır. Kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmasını istemediği gibi, hiç kimsenin hükmü altına da girmek istemez. Bütün bunlar ondan gelen uluhiyet davasıdır. Benzeri olmayan Yüce Yaratıcı ile ortaklık davasına girer. Mutlu olmaktan yana pek uzaktır. Hatta ortaklığa bile razı olmaz. Yalnız kendisinin hakim olmasını ister, başkasını istemez. Herşeyi hükmü altında görmek ister. Bir kudsi hadiste şöyle buyurulur: “Nefsine düşman ol çünkü o Bana düşmanlığa saplandı.” Makam, reislik, yükselmek, büyüklenme hususunda nefsin isteklerini vermek suretiyle nefsi terbiyeye kalkışmak ona yardım olur ki hakikatte Yüce Allah’a düşmanlıktır. Onu takviye etmek dahi bu manayadır. Bu işin çirkinliği ciddi bir şekilde idrak edilmelidir. Bir kudsi hadiste Allah Teala şöyle buyuruyor: “Kibriya ridamdır, azamet izarımdır. Bir kimse bunlardan 351

birisi ile benimle nizaya tutuşmak isterse, onu ateşime atarım, haline hiç bakmam.”. Peygamberlerin gönderilmesinin hikmeti nefsi emmareyi aciz bırakıp onun yapısını tahrip etmektir. Dini emirler nefsi arzuları kaldırmak için gelmiştir. Ne kadar dini emir işlenirse o kadar nefsani arzu zail olur. Dini hükümlerin birini yerine getirmek nefsani arzuların izalesi için bin senelik riyazetten ve bu uğurda mücahededen daha faziletlidir. Bu riyazet ve mücahede şeriat gereğince olmayınca nefsin arzusunu takviye ve teyit eder. Brahmanlar ve Hindular riyazet ve mücahedede hiçbir kusur işlemezler fakat şeriat dairesinde yapmadıkları için kendilerine hiçbir faydası olmaz. Mesela bir kimse dinin emrettiği zekat niyetiyle bir dinar verse nefisten gelen bir arzu ile nefsin tahribi yolunda bin dinar harcamasından daha faydalıdır. Ramazan Bayramında şeriatın emrine uymak maksadıyla oruç tutmayıp yemek bir kimsenin kendiliğinden tuttuğu bin senelik oruçtan hayırlıdır. Sabah namazının iki rekat farzını cemaatle kılmak sabah namazını cemaatle kılmayı bırakıp geceyi sabaha kadar ibadetle geçirmekten çok faziletlidir. Hasılı nefsin, başkanlık, üstünlük, yükseklik taslamak hususundaki boş kuruntularının pisliklerinden kurtulmadıkça kurtuluş mümkün değildir. Ondandır ki bu hastalığın izalesi zaruridir. Ta ki ebedi ölümle yüz yüze gelmeye.

352

İmam Sühreverdi’nin Vasiyetnamesi İmamların sultanı İmam Sühreverdi aziz oğluna aşağıdaki tavsiyelerde bulunmuştur: 1.Sana Allah Teala’dan korkmayı, Allah Teala’dan sakınmayı ve Allah Teala’nın hakkına yapışmayı tavsiye ederim ki Allah Teala senden razı olsun. 2.Gizli ve açık yerde Allah Teala’nın hakkını koru. 3.İçte, dışta, açık ve kapalı anlatarak, düşünerek ve üzülerek Kur’an okumayı terk etme. 353

4.Vereceğin bütün hükümlerde Kur’an’a müracaat et. Zira Kur’an Allah Teala’nın yaratıkları üzerinde bir delilidir. 5.Bir adım dahi ilim çizgisinden dışarıya çıkma. 6.Fıkıh bilgisini öğren sofilerin cahillerinden ve halk tabakasından olma. 7.Sokak adamlarından uzakta dur. Çünkü onlar din hırsızı ve müslümanların yol kesicileridir. 8.Sünnetten ayrılma. 9.Tevhid ehlinin inancı üzerinde ol. 10.Dinde çıkarılan yeni şeylerden sakın. Zira her bidat sonradan ortaya çıkarılır ve her bidat sapıklıktır. 11.Gençler, kadınlar, fasıklar, zenginler ve sokak adamları ile arkadaşlık etme. Zira bu senin dinini yok eder. 12.Dünya varlığından aza kanaat et. 13.Tenhada bulunmaktan ayrılma. 14.Hatalarından dolayı ağla. 15.Helal rızık ye. Zira helal rızık her hayrın anahtarıdır. 16.Harama el dokundurma ki kıyamette sana cehennem ateşi dokunur. 17.Helal elbise giyin ki iman ve ibadetin tadını bulasın. 18.Daima Allah Teala’dan korku hali üzerinde bulun. 19.Allah Teala’nın huzurundaki yerini unutma. 20.Gece namazını çok kıl, gündüz orucunu çok tut. 21.İmam ve müezzin olduğun zamanlar görünüşte cemaatın arasından ayrılma. 22.Baş olmak isteme. Zira baş olmayı isteyen kişi kurtulamaz. 23.Senetlerde şahit olarak imza atma. 24.Kadınların, devlet idarecilerinin, devlet başkanlarının meclisinde bulunma. 25.Arslandan kaçar gibi insanlardan kaç. (Fasık insanlardan) 26.Halvetten ayrılma ki dinin gitmesin. 354

27.Kendini alçaltman için sefere çık. Zira Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Sefere çıkın ki sıhhat bulasınız, ganimet bulasınız.” 28.İlim adamları ile ibadet ehlinin kalblerini koru (Onları gücendirme.) 29.Seni övenin övmesinden sevinme. 30.Seni kötüleyenin sözünden üzülme. 31.Övülme de kötülenme de sana göre eşit olmalıdır. 32.Halk ile olan muamelelerinde ahlakını güzelleştir. 33.Alçak gönüllülükten ayrılma. Zira Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim alçak gönüllü olursa Allah onu yükseltir. Kim kendini büyük görürse Allah onu alçaltır.” 34.Bütün durumlarda edebli olmaktan ayrılma. Takva sahibi ve iyi kişilerle de fasık ve kötü kişilerle de beraber olunca edebli ol. 35.Büyük küçük halkın hepsine karşı merhametli davran. Onlara yalnız merhamet gözü ile bak. 36.Çok gülme. Zira çok gülmek kalbi öldürür ve gülmek gafletten meydana gelir. Zira Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.” 37.Allah Teala’nın azabından emin olma. 38.Allah Teala’nın rahmetinden ümit kesme. 39.Korku ve ümit arasında yaşa. 40.Yavrum! Dünyayı terk et. Zira dünyayı istemekle dininin gitmesi söz konusudur. 41.Nafile olarak oruç tut, namaz kıl. 42.Fakirlikte temiz, iffetli, kibar, terbiyeli, fıkhi yönden bilgili, alim, cahil ve halk tabakasına mensup sofilerden kesinlikle ayrılan; mal, beden ve mevki ile alimlere ve zahidlere hizmet eden kimse ol. 43.Alim ve meşayihin kalblerini koru, vakitlerini, hal ve gidişlerini muhafaza et. 355

44.Alimlerin ve meşayihin aleyhinde bulunma. Zira onların aleyhinde bulunursan ebediyyen kurtulamazsın. 45.İnsanlardan bir şey isteme. 46.İnsanlardan ayrılma. (Takva sahibi insanlardan) 47.Hiçbir şeyi yarın için saklama. Çünkü Allah Teala yarının rızkını gönderir. 48.Gönülden cömert ol. Allah Teala’nın verdiği rızkı bolca ver. 49.Cimri olmaktan, başkalarını çekememekten, kin taşımaktan, düşmanlık duygusu beslemekten sakın. Zira cimrilerle çekemeyenler cehennemdedir. 50.Bütün hallerde durumunu halka açıklama. 51.Dışını süsleme. Zira dışı süslemek rızık konusunda Allah Teala’ya güvensizlikten ileri gelir. Zira Allah Teala bütün canlıların rızkına kefil olarak bir ayette şöyle buyuruyor: “Hiçbir canlı varlık yoktur ki rızkı Allah Teala’ya ait olmasın.” 52.Yemeyi, içmeyi, uykuyu ve konuşmayı azalt. 53.Yalnız ihtiyaç olunca yemek ye. 54.Zaruret olmadıkca konuşma. 55.Uyku bastırmadıkca uyuma. 56.Gece ve gündüz nafile namaz kıl. 57.Kalbin mahzun, bedenin hasta, gözlerin yaşlı, amelin iyi, duan yeni, elbisen eski, dostların fukara, (Burada bedenin hasta olmasından maksat hastalığı istemek değil, hasta görünümünde tevazulu olup daima Allah Teala’ya karşı şükretmektir) evin mescit, malın Allah Teala yolunda nafaka, süsün zühd, yoldaşın Allah Teala olsun. 58.Kendisinde dört huy görmedikçe kimse ile arkadaş olma. Bu huylar şunlardır: fakirliği zenginlik üzerine tercih etmek, zilleti izzet üzerine tercih etmek, zahiri ve batını ilimleri görmek, ölüme hazırlıklı olmak. 59.Yavrum! Dünya ve dünyanın yaldızı seni gururlandırmasın, aldatmasın. Zira dünya yeşil, parlak, 356

tatlıdır. Ona gönül bağlayan, peşinden gider. Onu terk edene kendisi gelir. Dünyanın kalıcı olmasına bir yol yoktur. 60.Ahiret hayatına irtihal için hazırlıklı ol. 61.Yavrum! Tenhada bulunmaktan ayrılma. Tek, yalnız Allah Teala korkusundan kalbi kırık ol ki, Allah Teala’nın kerametleri sana bildirilsin. 62.Dünyada bir yabancı gibi, yahut yolcu gibi ol ve kendini kabir ehlinden say. Nasıl girdinse dünyadan öyle çık. Zira yarın kıyamet gününde isminin nasıl olacağını bilemezsin. Allah Teala’dan bu mübarek vasiyetlerle amel etmeye bizleri muvaffak kılmasını isteriz. Çünkü Allah Teala her şeye gücü yetendir.

357

Örnek Hayatlar

Hz. Ebu Bekir (R.A.) Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah Teala’nın izniyle Mekke’den hicret etmek istediğinde “Hicret yolculuğunda canını tehlikeye atıp kim benimle yolculuk yapar?” deyince herkesten önce Hz. Ebu Bekir (R.A.) öne atılarak “Anam, babam, malım, canım ve bütün varlığım senin yolunda feda olsun, bu şerefli hizmete beni kabul buyur” dedi. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun bu arzusunu kabul buyurup, gece, ay ve zuhal yıldızı gibi beraberce yolculuk yaptılar. Hz. Ebu Bekir (R.A.) yolda giderken, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i korumak için sağa sola geçerek yürürdü. Düşmanlar izi takip etmesinler diye ayağının parmakları üzerine basıp yürürdü. Bu sırada Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular: “Ya Ebu Bekir! Bu ızdırapları kendinden korktuğun için mi çekiyorsun?” Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (R.A.), Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap verdiler: “Haşa Ya Resulullah! Ebu Bekir kendi canını korumak için yapmıyor bunları. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübarek cesedinin bir kılına dahi zarar gelmesin diye yapıyor, bundan korkuyorum. Benim gibi binlerce Ebu Bekir’in başı sana feda olsun. Çünkü dini mübinin, sarayının mimarı sensin. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Korkma, Allah bizimle beraberdir” buyurdular. Düşmandan gizlendikleri mağaraya geldikleri zaman Ebu Bekir (R.A.) “Ya Resulullah, biraz sabret. Önce mağaraya ben gireyim. Şayet mağarada yırtıcı ve zehirli hayvanlar varsa ve onlardan herhangi bir zarar gelirse bana gelsin” 358

dedi. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) izni ile mağaraya girdi. Mağaranın içi zehirli yılan ve akreplerle dolu idi. Hz. Ebu Bekir’i (R.A.) gördükleri zaman ne kadar yılan ve akrep varsa deliklerine kaçtılar. Ebu Bekir (R.A.) cübbesini çıkarıp yırtarak delikleri bir bir kapattı. Deliğin birini tıkayacak yama bulamayınca o deliğe de mübarek ayağını dayadı ve ayağının tabanı ile deliği kapattı. Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) içeriye girip şeref vermeleri için seslendi. İki cihan serveri de “Bismillah” deyip mağaranın içine girdiler. Orada sabaha kadar kaldılar. Sabah olunca Ebu Bekir’in (R.A.) mübarek cübbesini sırtında görmeyince, Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendilerine sebebini sordular. Hz. Ebu Bekir (R.A.) “Ya Resulullah! Yılan ve akreplerin deliklerini tıkadım” deyince Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey Allah’ım! Kıyamet günü Ebu Bekir’i benim derecemde, benimle beraber bulundur” diye dua buyurdular. Hz. Ömer (R.A.) Birgün öğle sıcağında zekat olarak devlet hazinesine ait olan develeri bağlıyordu. Bu hali gören müminler kendisine: “Ey müminlerin emiri! Niçin sen zahmet ediyorsun? Birine emretseniz de bu işleri görse olmaz mı?” dediler. Hz. Ömer (R.A.) “Bu gördükleriniz, fakirlerin hakkıdır. Ben ise bunların çobanıyım. Fakirlerin işlerini bizzat kendim görmem gerekir. Zira ahirette bunları benden sorarlar”. Müslümanlar “Ey müminlerin emiri! Kendi yakınında olanları görüyorsun, fakat uzakta olanları görmek için ne yaparsın?” dediler. Hz. Ömer (R.A.) şöyle buyurdu “İnşallah bir sene boyunca etrafı dolaşırım. Fakirleri, güçsüzleri, hastaları ve yoksulları kendim görür, bizzat işlerinin halledilmesini temin ederim”. Hz. Ömer 359

(R.A.) her nereye bir vali, bir emir gönderse ona ne yapacağını vasiyetname şeklinde yazı ile bildirirdi. Bu yazının dışına çıkmamasını ısrarla kendisine tembih ederdi. Bundan başka bir yazı da vali veya emiri gönderdiği yerin halkına yazar şöyle derdi: “Valiniz benim buyruklarıma göre hareket ederse ona itaat ediniz. Eğer buyruklarımın dışına çıkarsa o zaman ona itaat etmeyiniz, emirlerini dinlemeyiniz”. Abdurrahman Bin Avf (R.A.) diyor ki: Hz. Ömer (R.A.) geceleri bütün şehri dolaşırdı. Bir gece benim evime gelip şöyle buyurdu: “Ey Abdurrahman! Bu gece şehre bir kervan geldi. Kervanın eşyalarının kaybolmasından korkuyorum. Gel beraber gidelim, onları bekleyelim”. Hz. Ömer’in (R.A.) bu teklifi üzerine beraber gittik, sabaha kadar kervanın eşyalarını bekledik. Hz. Ömer’in (R.A.) hayatı cazibeli değildi. Yemeği kuru arpa ekmeğinden, giyimi de kalın kumaştan bir elbiseden ibaretti. Hz. Ömer’in (R.A.) zamanında sekiz bin camide Cuma namazı kılındı. Hiçbir zaman askerleri mağlup olmamıştır. Kendisi çok tedbirli ve adaletli olduğu için halifeliği zamanında, halife olmadan önce olan yemek durumunu zerre kadar değiştirmemiştir. Yemekte içmekte asla eski halinden bir fazlalık görülmemiştir. Hiçbir zaman kendisinde kibir ve böbürlenme görülmedi. Sonradan pişman olacağı hiçbir iş yapmamıştır. Hz. Osman (R.A.) Medine’de bir yahudinin örülmedik bir kuyusu vardı. Suyunu halka para ile satıyordu. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Kim Rume kuyusunu satın alır da kendi kovasını müslümanların kovası ile bir tutarsa, cennetteki kovası onun bu kovasından daha hayırlı olur” buyurdu. Hz. Osman (R.A.) gidip yahudi ile pazarlık etti. Yahudi kuyunun hepsini satmaktan kaçındı. Hz. Osman 360

(R.A.) kuyunun yarısını satın aldı. Yahudi ile bir gün kendisinin kullanmasını, bir gün de yahudinin kullanmasını kararlaştırdılar. Hz. Osman (R.A.) kendi sırasında bütün insanların kuyudan su almaları için kendi hakkını parasız olarak bıraktı. Yahudi ise kendi sırasında suyu para ile satardı. Müslümanlar Hz. Osman’ın (R.A.) sırasında kuyudan iki günlük su alırlardı. Yahudinin sırasında kuyuya asla uğramazlardı. Yahudinin satışı azaldığından Hz. Osman’a (R.A.) “Ey Osman! Kazancıma mani oldun” deyince, Hz. Osman (R.A.) diğer yarısını da yahudiden satın aldı. Kuyunun tümünü Allah rızası için halkın istifadesine bıraktı. Mescid müslümanlara dar geliyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Filan ailenin yerini satın alıp mescide katan kimse cennette o yerden daha hayırlısına kavuşur” buyurdu. Hz. Osman (R.A.) o yeri kendi parası ile satın alıp mescide kattı. Resulu Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hz. Aişe (R.A.)’ın evinde mübarek ayakları açık olduğu halde yatıyordu. Hz. Ebu Bekir (R.A.) kapıya gelip içeri girmek için izin istediler. Kendisine izin verilip içeri girdi. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) durumlarını değiştirmediler. Ondan sonra Hz. Ömer (R.A.) geldi. Daha sonra da Hz. Osman (R.A.) gelip içeri girmek için izin istedi. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hemen oturup elbisesini üzerine aldı ve Hz. Osman’ın (R.A.) içeri girmesine izin verdi. Gelen misafirler gittikten sonra Hz. Aişe (R.A.) Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dediler ki: “Ey Allah’ın Resulu! Ebu Bekir (R.A.) ve Hz. Ömer (R.A.) geldiğinde yerinizden kıpırdamadınız. Hz. Osman (R.A.) gelip içeri girince oturup, elbiselerinizi üzerinize aldınız?” Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap buyurdular: “Meleklerin kendisinden haya ettikleri bir adamdan ben haya etmeyeyim mi?”. Hz. Osman (R.A.) gündüz oruç tutardı. Geceleri çok namaz 361

kılardı. Çıplak olanları giydirirdi, açları doyururdu, ihlas suresini çok okurdu, müslümanlara karşı kalbinde asla kin tutmaz, hasedlik etmez, başına gelen her bela ve musibetlere karşı son derece sabırlı olurdu. Evinde Kur’an’ı Kerim okuyorken şehid edilmiştir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey Allah’ım! Ben Osman’dan razıyım. Sen de razı ol” buyurmuştur. Hz. Ali (R.A.) Hz. Ali (R.A.) fazlaca fakir olmasını isterdi. Çünkü o, Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurduğunu işitmişti: “Fakirlik benim iftihar ettiğim şeydir”. Hz. Ali (R.A.) bu hadisi şerifi Peygamber’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) duyduktan sonra dünyaya hiç iltifat etmezdi. Eline bin altın geçse bile onun hepsini o gün fakirlere dağıtırdı. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Hz. Ali’ye (R.A.) “Cömertlerin sultanı” derdi. Bir gün Hz. Ali (R.A.) Fatıma validemize şöyle buyurdu: “Ey kadınların hayırlısı ve ey Resullullah’ın kızı! Çok açım. Bana yedirecek bir şeyin var mıdır?” Fatma validemiz: “Ey Ali hazırda yiyecek bir şeyim yoktur ki sana vereyim. Kutunun içinde altı akça vardır. Onu alıp pazara gidin. Hem kendinize yiyecek bir şey alın hem de Hasan ile Hüseyin meyve istediler onlara meyve alın” dedi. Hz. Ali (R.A.) altı akçayı alıp pazara gitti. Pazara giderken yolda bir müslüman diğer bir müslümanın elbisesine yapışmış çektiğini gördü. Arkadaşının elbisesine yapışan ona şöyle diyordu: “Artık sabretmeye takatım yoktur. Ya hakkımı verirsin yahud da seni mahkemeye veririm”. Borçlu olan zavallı müslüman “Bana birkaç gün daha mühlet ver” diye o kimseye yalvarır. O da: “Artık sabretmeye takatım kalmamıştır. Zira benim de zorum vardır.” der. Hz. Ali (R.A.) bunların bu konuşmalarını görünce yanlarına varır 362

ve şöyle der: “Aranızdaki bu kavgaya sebep olan kaç akçadır?” Onlar da: “Altı akçadır” diye cevap verirler. Bunu duyan Hz. Ali (R.A.) elinde bulunan akçayı o müslümana verdi onu borç sıkıntısından kurtardı. Sonra kadınların hayırlısı olan Hz. Fatma ne diyecek bu işe diye düşünüp durdu. Eve eli boş olarak geldi. Evin kapısına geldiği zaman babaları meyve getirdi diye Hasan (R.A.) ile Hüseyin (R.A.) koşarak babalarını karşıladılar. Babalarının elinin boş olduğunu görünce ağlamaya başladılar. Bunun üzerine Fatıma validemize, “O altı akçe ile bir müslümanın borcunu verip onu hapishaneden kurtardım” dedi. Hz. Fatma validemiz de “İyi yaptın” diye cevap verdi. Fakat bir parça canı sıkıldı. Hz. Ali (R.A.) Fatma’nın canının sıkıldığını ve yavrularının da ağladıklarını görünce içine bir sıkıntı geldi. Bu sıkıntıyı gidermek için Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanına gitmek üzere yola çıktı. Çünkü bir insan ne kadar kederli olursa olsun, içi ne kadar sıkılmış olursa olsun Peygamber’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) görünce bütün keder ve sıkıntıları gider, yerini sevinç ve ferahlık alırdı. Hz. Ali (R.A.), Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) giderken yolda birine rastladı. Adamın elinde semiz deve vardı. Hz. Ali’ye (R.A.): “Ey genç! Bu deveyi satıyorum. Sen alır mısın?” dedi. Hz. Ali (R.A.) “Üzerimde param yoktur” dedi. Adam “Sana veresiye veririm” dedi. Hz. Ali (R.A.) “Kaça verirsin?” dedi. Adam “Yüz akçaya veririm. Bu fiyatı kabul eder misin?” dedi. Hz. Ali (R.A.) deveyi adamın dediği fiyata aldı. Deveyi teslim alıp biraz gittikten sonra bir adama rastladı. Adam: “Ya Ali bu deveyi bana üçyüz akçaya satar mısın?” dedi. Hz. Ali (R.A.) adama “veririm” diyerek üçyüz akçayı alıp deveyi adama teslim etti. Doğru pazara varıp birçok yiyecekler alıp evine geldi. Eve girecekleri zaman yavruları sevinip getirmiş olduğu yiyecekleri ve meyveleri aldılar. Hemen yemeye başladılar. 363

Hz. Fatma: “Bu parayı nereden buldun?” diye Hz. Ali’ye (R.A.) sordu. Hz. Ali (R.A.) başından geçen hadiseyi Fatma validemize anlattı. Eve getirmiş olduğu yiyecekleri yiyip içtikten sonra Allah Teala’ya hamdü sena eylediler. Sonra Hz. Ali (R.A.) “Ben şimdi Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gideyim” diye dışarı çıkıp giderken karşıdan Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) göründü. Meğer Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabı güzinle otururlarken “Gidip Hz. Ali ile Fatma’yı göreyim” demiş ashabı kirama ve yola çıkmış. Hz. Ali (R.A.) ile karşılaştığında tebessüm ederek şöyle buyurdular: “Ya Ali! Deveyi kimden satın aldın ve kime sattın?”. Hz. Ali (R.A.): “Allah ve Resulu bilir” dedi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey Ali! Deveyi sana satan Cebrail Aleyhisselam satın alan da İsrafil Aleyhisselam idi. Deve ise cennet develerinden idi. Ya Ali! sen o müslümanın keder ve sıkıntısını giderdin. Bunun için Cenabı Hak sana dünyada bire elli sevab verdi. Ahirette vereceğinin hesabını Allah’dan başka kimse bilmez” buyurdu. Hz. Said Bin Amir (R.A.) Hz. Ömer (R.A.) zamanında Humus valisi olan Said Bin Amir (R.A.) müslüman olan ve olmayan herkes tarafından çok sevilirdi. Hz. Ömer (R.A.) Hz. Said Bin Amir (R.A.)’in herkes tarafından çok sevilen bir kimse olduğunu öğrenince Humuslulardan bir cemaata sordu: “Peki valinin hiç kusuru yok mudur?” Onlar da bazı kusurları olduğunu söyleyip dört tanesini zikrettiler. Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) Hz. Said Bin Amir (R.A.)’i hemen Medine’ye çağırdı ve aralarında şu konuşma geçti: “Ya Said! Senin bazı kusurların varmış. Bunların aslı nedir?”. Hz. Said Bin Amir (R.A.) “Bunlar neymiş ya Ömer?” Hz. 364

Ömer (R.A.) “Vazifene sabah namazından hemen sonra değil kuşluk vakti geliyormuşsun. Geceleri insanlar içerisine hiç çıkmaz görünmezmişsin. Haftada bir gün evine çekilir hiç kimseyi kabul etmezmişsin. Eshabı kiramdan Hubeyb (R.A.)’ın şehid edildiği söylenince bayılıyor kendinden geçiyormuşsun”. Bunun üzerine Hz. Said Bin Amir (R.A.) şu cevabı verdi: “Ya Emirel müminin! Anlatılanlar doğru. Şimdi bunları sana izah edeyim: Vazifeme ancak kuşluk vakti gelebiliyorum. Çünkü hanımım hastadır. Evde bütün hizmetleri kendim yapıyorum. Hamur yoğurur ondan ekmek yapar pişirir, abdest alır öyle çıkarım. Geç kalışım bundandır. Geceleri insanların içerisinde görünmeyişimin sebebi; gündüzleri halkın işleriyle, hizmetleriyle meşgul olurum. Geceleri de Allah Teala’ya hizmet ve kulluk için ayırdım. Böylece gündüzleri yaptığım işlerin, verdiğim kararların muhasebesini yapar, yanlış kararlarım varsa düzeltirim. Haftada bir gün evime çekilip hiç kimse ile görüşmememin sebebi ise başka giyecek elbisem olmadığından yıkadığım elbiselerim kuruyuncaya kadar kimseyi kabul edemiyorum. Hubeyb (R.A.)’ın şehadetini hatırlayınca bayılmamın sebebi anlatılacak şey değildir. Çünkü Mekke müşrükleri Hubeyb (R.A.)’ı asarlarken yanlarında idim. Belki mani olabilirdim fakat o zaman henüz iman etmemiştim. Seyirci kaldım. Onun gösterdiği cesareti hatırladıkça ne kadar kuvvetli bir imana sahip olduğunu daha iyi anlıyorum. Niçin mani olmadım diye üzüntümden bayılıyorum” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) “Ya Said! Allah Teala’nın korkusu seni ne kadar yüceltmiş, millete faydalı hale getirmiş”dedi ve gözyaşı döküp ağladı. Hz. Hamza (R.A.)

365

Allah’ın Arslanı “Esedullah” lakabıyla islam tarihine geçmiş olan büyük sahabe Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) amcasıdır. Ebu Cehil’in yiğenine yaptığı haksızlık karşısında kızıp Ebu Cehil’in kafasına elindeki yayla vurduktan sonra gelip müslüman olmuştur. Hz. Hazma (R.A.) gibi cesaret ve mertlik timsali bir pehlivanın İslamı kabul edişi Hz. Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çok sevindirmiştir. Hz. Hamza (R.A.)’ın İslama girmesiyle müslümanlar güçlendi. Kureyşli müşrikler ise çılgına döndü. Bedir savaşında Utbe, Velid, Şeybe meydana çıktılar. Çarpışmak için er istediler. Hz. Hamza (R.A.) Şeybe ile çarpıştı. Bir hamlede Şeybe’yi öldürdü. Daha sonra Utbe’yi ve Tuayma’yı öldürdü. Hz. Hamza (R.A.) Bedir savaşında kahramanca savaştı. Allah Teala ve Resulunun (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hoşnutluğunu kazandı. Daha sonra da Beni Kaynuka ve Uhud savaşında bulundu. Bilhassa Uhud savaşı denilince akla hemen Hz. Hamza (R.A.) gelir. Uhud savaşında müşriklerin çoğu Hz. Hamza (R.A.) tarafından öldürülmüştür. Hz. Hamza (R.A.) Uhud günü “Ben Allah’ın Aslanıyım” diyerek kılıç salladı. Bir ara Şiba’b. Ümmü Emmar “Var mı benle çarpışacak bir yiğit” diyerek meydan okuyordu. Hz. Hamza (R.A.) ona: “Allah ve Resulune sen misin meydan okuyan” dedi. Göz açtırmadan bacaklarından vurdu yere serdi. Sel suları Hz. Hamza (R.A.)’ın arkasına eriştiği sırada ayağı kayıp düştü. İşte tam bu sırada Vahşi mızrağını fırlatıp böğründen vurdu. Hz. Hamza (R.A.)’yı şehid eden Vahşi daha sonra bir kenara çekildi. Hind üzerindeki takılarını çıkarıp Vahşi’ye verdi. Hz. Hamza (R.A.)’nın yanına gelen Hind, Hz. Hamza (R.A.)’nın burnunu, kulaklarını kesti, cesedine işkence yaptı, hatta ciğerini bile çiğneyerek parçaladı. Hz. Hamza (R.A.) şehid düşmüş, mübarek cesedi parçalanmıştı. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gözyaşları içinde başına 366

gelmiş ve cenazeye karşı: “Allah sana rahmet etsin. Seni bildim bileli hep akraba ziyaretine önem verir ve hep iyilikler işlerdin” demiştir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hz. Hamza (R.A.)’yı kanlı elbiseleriyle Uhud’a defnetmiştir. Hz. Bilal (R.A.) Uzun boylu, zayıf, koyu esmer bir insandı. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) insanları İslama davet etmeye başlayınca Hz. Bilal (R.A.) hemen müslüman olmuş, bu sebeble efendisi Ümeyye’den akıl almaz işkenceler görmüştür. Kölesinin müslüman olduğunu öğrenen Ümeyye Hz. Bilal (R.A.)’ı dininden vazgeçirmek için kızgın kumlarda sürümüş, göğsü üzerine ağır taşlar koyarak eziyet etmiş, günlerce aç ve susuz bırakmıştır. Bütün bunlara katlanan ve en büyük acılar içinde bile “Allah birdir” diye haykıran Hz. Bilal (R.A.) sonunda Hz. Ebu Bekir (R.A.) tarafından satın alınarak kurtarılmış ve kölelikten azad edilmiştir. Bundan sonra Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanından hiç ayrılmamış ve İslam davası için büyük fedakarlıklar göstermiştir. Namaz için ezan okumak gerektiğinde Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hz. Bilal (R.A.)’i kendisine müezzin seçmiştir. Son derece gür sesli olan Hz. Bilal (R.A.) Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefatına kadar bu şerefli görevi yerine getirmiştir. Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefatından sonra Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) karşı büyük bir sevgi duyan Hz. Bilal (R.A.) Medine’de kalmaya dayanamayıp müezzinliği bırakmış ve Medine’den ayrılmıştır. Hz. Ömer (R.A.)’in Şam’a gelişinde Hz. Ömer (R.A.)’in ısrarlarına dayanamayarak bir kere ezan okumuş ve bütün müslümanları ağlatmıştır. Daha sonraki yıllardan 367

birinde de Medine’de Hz. Hüseyin (R.A.)’in ısrarıyla bir ezan daha okumuş bu seferde hem kendisi hem de diğer müslümanlar Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mübarek günlerini hatırlayarak göz yaşlarını tutamamışlardır. Hz. Hanzala (R.A.) Bedir savaşında bulundu. O zaman henüz bekardı. Bedir savaşından bir müddet sonra Cemile ile nikahlandı. Ertesi gün de Uhud’da düşmanlarla savaşacaktı. Hz. Hanzala (R.A.) geceyi Medine’de hanımının yanında geçirmek için Hz. Muhammed’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) izin istedi ve kendisine izin verildi. Hanımı Cemile ile o gece beraber kaldı. Sabahleyin Uhud’a yetişmek için telaştan gusletmeyi unutup çok acele yola çıktı. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Uhud’da savaş için safları düzeltirken Hz. Hanzala (R.A.) yetişti ve Eshabı Kiram arasına karıştı. Hz. Hanzala (R.A.) diğer sahabiler gibi müşriklerin üzerine atıldı. Şehitlik mertebesine kavuşmak için durmadan savaştı. Daha sonra müşrikler bozuldular dağılıp kaçmaya başladılar. Hz. Hanzala (R.A.) Ebu Süfyan’ın önünü kesti ve üzerine hücum etti. Ebu Süfyan yere düştü ve korkudan ne yapacağını şaşıran Ebu Süfyan: “Ey Kureyş, ben Ebu Süfyan’ım Hanzala beni öldürecek, yetişin” diye sesi çıktığı kadar bağırmaya başladı. Müşriklerden birçokları Ebu Süfyan’ın sesini işittikleri halde kendi canlarının derdine düştüklerinden hiç aldırış eden olmadı. Fakat Şeddad Hz. Hanzala (R.A.)’ya arkadan yaklaşıp haince sırtından mızrakladı. Hz. Hanzala (R.A.) mukabele etmek istedi. Fakat imandan nasibi olmayan bu müşrik ikinci bir darbe daha vurup Hz. Hanzala (R.A.)’yı şehid etti. Hz. Hanzala (R.A.) şehid olunca Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: “Ben Hanzala’yı 368

meleklerin gökle yer arasında gümüş bir tepsi içinde yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm”. Hz. Mus’ab (R.A.) Mekke’nin zengin ailelerinden olup yakışıklı ve güzel giyinen bir gençti. Anne ve babası onun üzerine titrerdi. Bir defasında Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) O’nun hakında şöyle buyurmuştu: “Mekke’de Mus’ab’dan daha güzel giyinen, daha yakışıklı ve nimetler içinde yüzen bir genç görmedim”. Hz. Mus’ab (R.A.) Mekke’de o günün şartlarına göre zenginlik ve ihtişam içinde yaşarken Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) insanları İslama davet ettiğini öğrendi. Fazla vakit kaybetmeden Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) giderek iman edip müslüman oldu. O sırada Mekkeliler müslümanlara yoğun bir baskı uyguladığından Hz. Mus’ab (R.A.) müslüman olduğunu ailesinden gizlemek zorunda kalmıştı. Ama Hz. Mus’ab (R.A.) Hz. Muhammed’i (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gizlice ziyaret etmeyi de ihmal etmezdi. Ne var ki birisi Hz. Mus’ab (R.A.)’ın namaz kıldığını görüp durumu annesi ile akrabalarına bildirmişti. Bunun üzerine akrabaları yakalayıp hapsettiler. Mekke’nin bu nazlı ve zengin genci için artık çile dolu günler başlamıştı. Habeşistan’a hicret eden ilk kafileye katılıncaya kadar hapiste tutulan Hz. Mus’ab (R.A.) hicret imkanı çıkınca dinini daha rahat bir şekilde yaşayabilmek için Habeşistan’a hicret etti. Habeşistan dönüşünde Hz. Mus’ab (R.A.)’ın durumu tamamen değişmiş ve bu nazlı delikanlının yerini kalbi İslam ve imanla dopdolu, iradesi güçlü, kuvvetli bir genç almıştı. Annesi ondaki bu kararlılığı görünce üzerindeki baskısını hafifletmek zorunda kaldı. Bu sırada Birinci Akabe Beyatı olmuş ve Medinelilerden bir gurup islamı kabullenmişti. Kendilerine 369

İslamı anlatmak ve diğerlerine de tebliğ yapmak için Hz. Muhammed’den (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir öğretici istediler. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu önemli görev için Hz. Mus’ab (R.A.)’ı görevlendirdi. Hz. Mus’ab (R.A.) onlara hem namaz kıldıracak hem de Kur’an öğretecek hem de diğer insanlara İslamı anlatacaktı. Böylece Medine’ye ilk hicret eden sahabi Hz. Mus’ab (R.A.) oluyordu. Medine’de ilk Cuma namazını da Hz. Mus’ab (R.A.) kıldırmıştır. Bir yıl sonra Mekke’ye hac mevsiminde yanında yetmiş kişi ile gelen Hz. Mus’ab (R.A.) Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) İslamın Medine’deki hızlı yayılışının müjdesini verirken şöyle demişti: “İslamın girmediği ve konuşulmadığı ev kalmadı”. Başta Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) olmak üzere bütün müslümanlar bu habere çok sevindiler. Bedir savaşında muhacirlerin sancağı onun elindeydi. “Resullullah’ın bayraktarı” olarak ün yapmıştı. Uhud savaşında da sancak yine onun elindeydi. Savaş esnasında müslümanların gerilediğini gören Hz. Mus’ab (R.A.) atını sağa sola doğru sürüyor ve yükses sesle şu ayeti okuyordu: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce birçok peygamberler gelip geçmiştir” (Ali İmran). Uhud savaşında İslam ordusunun sancağını taşıyan Hz. Mus’ab (R.A.)’ın önce sağ kolu kesildi. Hemen sancağı sol eline alarak savaşa devam etti. Fakat ardından sol eli de kesilince bu defa vücuduyla sancağa sımsıkı sarıldı ve yukarıdaki ayeti okumaya devam etti. Sonunda müşriklerin bir mızrak darbesiyle şehid oldu. Hz. Mus’ab (R.A.) şehid olarak yerde yatarken günün sonlarına doğru, Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hz. Mus’ab (R.A.)’ı elinde sancakla gördü ve “İleriye git ey Mus’ab!” diye emretti. Fakat o kişi geri dönerek “Ben Mus’ab değilim” deyince Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun Mus’ab kılığında 370

savaşan Allah Teala’nın meleklerinden bir melek olduğunu anladı. Hz. Mus’ab (R.A.) şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Bir zamanlar zenginlik ve refah içinde yaşayan bu değerli insanı kefenleyecek bir örtü bile bulunamamıştı. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanına geldiğinde Hz. Mus’ab (R.A.) eski bir hırkanın içinde saçları dağılmış vücudu ise kılıç ve mızrak darbeleriyle parçalanmış bir durumda yatıyordu. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) üzüntülü bir şekilde şunları söyledi: “Seni Mekke’de gördüğümde senden daha güzel giyinen, senden daha yakışıklı kimse yoktu. Şimdi ise kefen olarak sarılmış hırkadan başın dışarıda kalıyor”. Hz. Mus’ab (R.A.)’ın başını örtseler ayağı açıkta kalıyor, ayaklarını örtseler başı açıkta kalıyordu. Hz. Fatma Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Dünyadaki en iyi dört kadın şunlardır: Meryem, Asiye, Hatice ve Fatma.” Hz. Fatma çocukluğunu İslamın en zayıf, müslümanların en çok ezildiği bir ortamda Hz. Hatice gibi bir annenin terbiyesi altında geçirdi. Babasının ve müslümanların çektiği acılara en az onlar kadar o da ortak oldu. Babası evden çıkıp İslamı tebliğ ederken o ya endişe içinde merakla kapıda bekler ya da babasını adım adım izler onu kollamaya çalışırdı. Bir gün Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Kabe’ye gitmiş oradaki topluluğa İslamı anlatıyordu. Oradaki müşrikler ise Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her türlü hakareti yaparak saldırmışlardı. Babasının dövülüşünü bir kenardan korkuyla izleyen Fatma müşriklerin dağılmasından sonra kanlar içindeki babasını alıp eve götürmüş ve yaralarını sarmıştı. Başka bir zaman da Hz. 371

Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Kabe’de secde halindeyken müşrikler devenin barsaklarını ve işkembesini babasına atarak gülerlerken Fatma o pislikleri kendi elleriyle temizler ve babasını eve götürür. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kızını anlatırken “Babasının annesi”, “Baban sana feda olsun”, “Alemlerin kadınlarının ulusu”, “Fatma’yı hoşnut eden beni hoşnut etmiştir, onu kızdıran beni kızdırmıştır” ve “Kızım Fatma’yı seven beni sevmiştir, Fatma’yı memnun eden beni memnun etmiştir; Fatma’yı üzen beni üzmüştür. Fatma benden bir parçadır, kim onu incitirse beni incitmiş olur, beni incitense Allah’ı incitmiştir” buyurdu. Daha sonra Hz. Fatma, Hz. Ali (R.A.) ile evlendi. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kızını evlendirmekle ondan kopmadı, yine her sabah onları namaza kaldırır, bir yolculuğa veya sefere çıkacağı zaman en son vedalaştığı kişi Fatma olur; döndüğünde ise hanımlarından önce ona uğrardı. Müslümanların çektiği sıkıntılar ve savaşlar bu aileyi de etkiliyor Hz. Fatma da diğer müslümanlar gibi yarı aç yarı tok yaşıyordu; Peygamber kızı olmasından dolayı hiçbir ayrıcalığı yoktu. Hz. Fatma avuçları kabarana kadar un öğütüp kendi işini kendi yapıyordu. Gerçekte Hz. Fatma isteseydi çok lüks bir hayat sürebilirdi. Müslümanlar Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) biricik kızı razı olsun, iyi bir hayat sürsün diye tüm varlıklarını onun önüne sürebilirlerdi. Ama o lüksün yerine çileyi seçti. Hz. Fatma kısa yaşantısında gösterişe, giyim kuşama, eşyaya, leziz yemeklere değer vermedi. Hz. Fatma ve Peygamberin terbiyesinde yetişen diğer kadınlar gözünde giyim iffeti koruyacak, tesettürü sağlayacak bir örtüden ibaretti. Hz. Fatma ve Hz. Ali (R.A.) cömert bir aile idi. Oruçlu oldukları bir günün akşamı iftar için hazırladıkları bir miktar yiyeceği sofraya koymuşken kapıya gelen bir yoksula verirler ve suyla iftar edip ertesi gün yine oruç 372

tuttular. O akşam bir yetim, üçüncü akşam bir esir gelir ve her defasında bir parça yiyeceklerini aç oldukları halde yoksula, yetime ve esire yedirirler, kendileri de sadece su ile üç gün oruç tutarlar. Bu olay üzerine haklarında ayet nazil oldu. Çok sevdiği babasının bu dünyadan ayrılma vakti geldiğinde babasının başucunda olduğu halde Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hz. Fatma’nın kulağına bir şeyler söyler. Bunun üzerine ağlamaya başlayan Hz. Fatma Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kulağına eğilip tekrar bir şeyler söylemesiyle ağlamayı keser ve gülümser. Daha sonra bu olayın nedenini anlatan Hz. Fatma Peygamber’in yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak vefat edeceğini söylediğini ve kendini tutamayarak ağladığını ancak daha sonra kendisine ehli beytinden ilk kavuşacak kişinin kendisi olduğunu müjdelediğinde gülümsediğini söyler. Babasının vefatından sonra Hz. Fatma’nın bir daha yüzü gülmemiştir. Ölümü yaklaştığında Hz. Ali (R.A.)’ye “Ya Ali, benim üzerime kimsenin eli değmeden sen al götür Baki mezarlığına göm.” dedi. Vasiyeti gereği Hz. Ali (R.A.) tarafından defnedildi.

Hz. Fatma Binti Esed İslamın başlangıcında müslüman olmuştur. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) İslamiyeti önceleri açıktan açığa bildirmedi. Üç yıl bir gizlilik devresi geçti. Üç sene sonra nihayet İslamiyeti açıktan bildirme zamanı gelmişti. Nerden ve kimden başlanacağı Hz. Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vahiyle bildirildi. Resulullah Efendimiz akrabalarını bir araya topladıktan sonra onları İslama davet etti. Birçoğu 373

müslüman oldu. Hz. Fatma Binti Esed de bunlar arasında idi. Kendisinden önce veya sonra olmak üzere kocası Ebu Talib’in dışında bütün çocukları da İslamı kabul ettiler. Hz. Fatma Binti Esed üstün bir ahlaka sahipti. Güzel ahlakı vardı. Yaşayışı mükemmel Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanında itibarlı bir hanımefendi idi. Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sevgisine kavuşma bahtiyarlığına erişmişti. Hz. Fatma Binti Esed Peygamberimize çok yakınlık göstermiş, ondan hiçbir yardımı esirgememiştir. Resulullah Efendimiz, Ebu Talib’den sonra kendilerine en fazla yakınlık gösterenin Hz. Fatma Binti Esed olduğunu buyurmuşlardır. Hz. Fatma Binti Esed, Peygamberimizin bakımında çok titizlik göstermişti. Kendi çocukları dururken önce Peygamberimizi doyururdu. Kendi çocuklarının temizliğinden önce Peygamberimizin başını tarar, mübarek saçlarını gül yağıyla yağlardı. Bu yüzden Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onun için “O benim annemdi” buyurmuşlardı. Zaman akıp gitmiş Hz. Fatma Binti Esed de vefat etmişti. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gömleğini sırtından çıkararak Hz. Fatma Binti Esed’e kefen yaptırmıştı. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Hz. Fatma Binti Esed’e cennet elbiselerinin giydirilmesi için böyle yaptıklarını söylemişlerdir. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) cenaze namazını da kıldırdıktan sonra buyurdular ki: “Allah Teala’nın emriyle yetmiş bin melek onun cenaze namazını kıldılar. Cenaze namazı kılınmış artık defnedilecekti. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bizzat kendileri kabre indiler. Kabir hayatının rahat ve hoş olması için kabrin köşelerini genişletir gibi işaret buyurdular. Kabirden çıkınca gözleri yaşarmış, gözlerinden akan yaşlar kabre damlamıştı. Bundan sonra Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Hz. Fatma 374

Binti Esed için şöyle dua buyurmuşlardır: “Allah seni mağfiret etsin, bağışlasın, seni mükafatlandırsın. Ey annem! Allah sana rahmet eylesin. Kendin aç iken beni doyurdun. Kendin giymez bana giydirir; yemez bana yedirirdin. Dirilten de öldüren de Allah Teala’dır. O daima diridir. O ölmez. Hz. Ümmi Ümare Hz. Ümmi Ümare Uhud savaşına kocası ve iki oğlu ile birlikte katılarak kahramanlıklar gösterdi. Hz. Ümmi Ümare der ki: “Gündüzün başlangıcında Uhud’a vardım. Halk ne yapıyor bir bakayım dedim. Yanımda bir kırba ve içinde su vardı. Resulullah’ın yanına kadar gittim. Kendisi o sırada Eshabı arasında bulunuyordu. Bu zamanda müslümanlar savaş üstünlüğünü devam ettiriyorlardı. Müslümanlar dağılmaya başlayınca Resulullah’ın yanına vardım. Çarpışmaya koyuldum. Kılıçla, okla müşrikleri Resulullah’tan uzaklaştırmaya çalıştım. Bu arada da yaralandım. Resulullah’ın yanında on kişi kalmamıştı. Ben, oğullarım ve kocam Resulullah’ın önünde çarpışıyor müşrikleri ondan uzaklaştırıyorduk. Bir ara Resulullah Efendimiz benim yanımda kalkan bulunmadığını gördü. Yanında kalkan bulunanlardan birisine buyurdu ki: “Ey kalkan sahibi kalkanını çarpışana bırak.” O kimse kalkanını Resulullah’a verdi. Ben de Resulullah Efendimizden alıp onunla korundum. Bize ne yaptılarsa müşrik süvarileri yaptılar. Atlı bir adam gelip bana vurdu. Kalkanımla korundum. Ben de onun atının ayaklarına kılıç çaldım. At arkaüstü yıkılınca Peygamber Efendimiz oğlum Abdullah’a şöyle buyurdu: “Ey Ümmi Ümare’nin oğlu! Annene, annene yardım et.” Ümmi Ümare’nin oğlu Abdullah anlatır: “Uhud günü sol kolumdan yaralanmıştım. Resulullah Efendimiz: “Yaranı sar” buyurdu. Anam yanıma 375

geldi. Yaraları sarmak için yanında bulunan hazır bezlerle yaramı sardı. Bu sırada Resulullah Efendimiz bana bakıyordu. Annem yaramı sardıktan sonra bana dedi ki: “Kalk yavrucuğum! Müşriklerle savaş” Resulullah Efendimiz de buyurdular ki: “Ey Ümmi Ümare! Senin katlandığın, dayanabildiğin şeye herkes katlanabilir, dayanabilir mi?” Beni yaralayan müşrik o sırada oradan geçiyordu. Resulullah Efendimiz tekrar buyurdular: “İşte oğluna vuran adam!” Annem hemen onun önüne geçip bacağına vurup çökertti. Bunun üzerine Resulullah’ın mübarek dişleri görünecek kadar gülümsediğini gördüm. Sonra buyurdu ki: “Allah’a hamd olsun ki, seni düşmanına muzaffer kılıp gözünü aydın etti. Öcünü almayı sana gözünle gösterdi.” Savaş sırasında kafirlerden biri Resulullah Efendimizi öldürmeye yemin etmişti. Resulullah’ı gördü. Resulullah’a hücum edince, Ümmi Ümare atının önüne geçti. Atını durdurup o kafire saldırdı. O müşrikin üzerinde zırh olduğu için darbeleri pek tesir etmedi. Zırh olmasaydı o kafir de öldürülen diğer arkadaşlarının yanına gidecekti. Sonunda o kafirin şiddetli bir hücumu ile boynundan yaralandı. Resulullah Efendimiz onun için buyurmuştur ki: “Uhud günü ne tarafıma baktıysam hep Ümmi Ümare, hep Ümmi Ümare’yi gördüm. Hz. Ümmi Ümare bu savaşta oniki, onüç yerinden yaralanmıştı. Bunlardan en ağırı boynunda açılan yara idi. Resulullah Efendimiz Ümmi Ümare’nin oğlu Abdullah’a bu yarayı sarmasını emrettiler. Ve Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “Ev halkınızı Allah mübarek kılsın. Senin annenin makamı filan ve filanların makamından hayırlıdır. Allah sizin ev halkınıza rahmet etsin.” Bir sene tedavi gördükten sonra bu yara iyileşti. Bir gün Ümmi Ümare, Peygamberimize dedi ki: “Ya Resulullah! Allah Teala’ya dua et de cennette sana komşu olalım.” Peygamber Efendimiz de “Allah’ım! Bunları cennette bana komşu ve 376

arkadaş et” diye dua etti. Bunun üzerine Ümmi Ümare dedi ki: “Bu bana kafidir. Artık dünyada ne musibet gelirse gelsin hiç ehemmiyeti yok.” Ümmi Ümare Uhud’dan başka Hayber, Huneyn ve Yemame savaşlarına da katıldı. Müseylemetül Kezzab, yalancı peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkınca, Ümmi Ümare’nin oğlu Habib, Amman’dan Medine’ye gelirken esir düştü. Müseyleme, kendisinin peygamberliğini kabul etmesini istedi. Habib onu tasdik etmeyince tek tek uzuvları kesilerek şehit edildi. Bunu işiten Ümmi Ümare Müseyleme’nin ölümünü göstermesi için Allah Teala’ya dua etti. Yaşı altmışın üzerinde olmasına rağmen, oğlu Abdullah’la beraber yemame savaşına iştirak etti. Savaşın şiddetli bir anında müslümanların dağılmaya başlamaları üzere kılıcını çekerek düşmana hücum etti. Müseyleme’yi de yaraladı. Ümmi Ümare’ni oğlu Abdullah’ın da bulunduğu bir grup müslüman önünden atla kaçmaya çalışan Müseylemetül Kezzab, Hz. Vahşi (R.A.) tarafından mızrakla vurularak öldürüldü. Ümmi Ümare bu savaşta kolunun birini kaybetti ama Müseyleme’nin ölüşünü de görmüş oldu.

Hz. Zeynep Binti Cahş Hz. Zeynep Binti Cahş ile Peygamber Efendimiz hicretin beşinci senesinde evlendi. Bir düğün ziyafeti verildi. Hz. Zeynep annemizin düğün ziyafeti tesettür ayetlerinin inmesine de vesile oldu. O günden itibaren Peygamber Efendimizin aileleri müminlerin anneleri perde arkasına çekildiler. Kıyamete kadar gelecek İslam hanımefendilerine örnek teşkil ettiler. İnsanlık haysiyet ve şerefini böyle muhafaza ettiler. Hz. Zeynep Binti Cahş annemiz ibadete düşkün takva sahibiydi. Çokca nafile 377

namaz kılar, nafile oruç tutardı. O vefakar bir hanımefendiydi. Dürüstlükten ayrılmazdı. Birgün münafıklar Hz. Aişe annemize iftira atmışlardı. Resulullah Efendimiz bu konuda Hz. Zeynep annemizin görüşünü almak istedi. Bunun üzerine Hz. Zeynep annemiz bütün insanlığa örnek olacak şu cevabı verdi: “Ya Resulullah! Ben işitmediğimi işittim demekten, görmediğimi gördüm demekten kendimi korurum. Onun hakkında vallahi hayırdan başka bir şey bilmiyorum.” dedi. Bu cevap hem Peygamber Efendimizi hem de Hz. Aişe annemizi sevindirdi. Hz. Zeynep Binti Cahş annemizin en önemli özelliklerinden biri de cömertliği idi. O dünya malına önem vermezdi. Kendi el emeği ile geçinirdi. Dikiş ve el işi yapardı. Deri tabaklar, onları diker ve deri eşyalar üretip satardı. Elde ettiği kazancı Allah yolunda fakir ve yoksullara dağıtırdı. Ömrü boyunca cömertlik üzere yaşadı. Fakirlere para vermek onun için büyük bir zevkti. Hz. Aişe annemiz onun cömertliği hakkında şöyle der: “Ben dini yaşama konusunda Zeynep’ten daha hayırlı, ondan daha çok Allah’tan korkan, ondan daha doğru sözlü, akraba hakkını ondan daha çok gözeten, Allah’ın rızasını kazabilmek için fakirlere ondan daha çok sadaka veren bir kadın görmedim.” Yine onun cömertliğini ortaya koyan bir örnek de şudur: Hz. Ömer (R.A.) sahabilere hazinesinden maaş bağlamıştı. Zeynep annemize de bağladığı maaşı gönderdi. Zeynep annemiz bu kadar çok parayı görünce şaşırdı ve: “Allah Ömer’i affetsin. Diğer kardeşlerimin hisseleri de bunun içinde mi?” diye sordu. Parayı getirenler: “Hayır. Bunların hepsi senindir” dediler. Bunun üzerine o: “Sübhanallah” diyerek örtüsü ile yüzünü kapadı ve hizmetçisine: “Elini sok o paradan bir avuç al falan oğullarına götür. Bir avuç al filana ver” diyerek akrabasına ve kimsesizlere dağıttı. Örtünün altında avuçlayacak bir şey kalmadı. Hizmetçisi: “Ey müminlerin annesi! Allah sizi 378

affetsin. Bunda bizim de payımız var” dedi. Bu söz üzerine Zeynep annemiz örtünün altında kalanlarda senin olsun dedi ve gelen paranın hepsini dağıttı. Hz. Ömer (R.A.) annemizin bu davranışından haberdar olunca bin dirhem getirdi. Onun kapısında durdu ve selam verdi ve: “Gönderdiğim parayı dağıttığını duydum. Bari bunları elinde tut.” dedi. Zeynep annemiz o parayı da ihtiyaç sahiplerine dağıttı. Üstelik ellerini açtı ve bütün samimiyetiyle şöyle dua etti: “Allah’ım! Bundan sonra beni Ömer’in ihsanını almaya eriştirme. Çünkü bu dünya malı bir fitnedir.” dedi. Kanaat ve cömertlik büyük bir hazine idi. Fakiri yoksulu sevindirmek iki cihan saadetini elde etmekti. Vermek, infak etmek dağıtmak onun en büyük zevkiydi. Bu yüce hasletlerinden dolayı o, Resulullah Efendimize ilk kavuşan annemiz oldu. “Bana en önce kavuşacak olanınız kolu uzun olanınızdır.” Hikmetli sözünün muhatabı olarak anıldı. Kolu uzun olmak cömertlik olarak söylenmişti.

379

Dini Kıssalar Gurura Karşı İlaç Halife Hz. Ömer (R.A.) bir gün su kabını sırtına yüklenmiş Medine’nin en kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Babasının bu şekilde dolaştığını gören oğlu kendisine yetişip sordu: “Baba sen ne yapıyorsun, koskoca halife sırtında su kabı taşır mı, taşıtacak kimse bulamadın mı?” Hz. Ömer (R.A.) şöyle dedi: “Oğlum bunu taşıtacak adam bulamadığım için veya başka bir mecburiyet dolayısıyla taşıyor değilim. Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi oldum. Sırf nefsimi küçültmek için böyle yaptım.”. Titizliğin Böylesi İslam dünyasında Kur’an’dan sonra en güvenilir kaynak Sahihi Buhari adındaki hadis kitabıdır. Buhari Hz. Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadislerini toplamaya çalışıyordu. Yeni bir hadis duymak ve onu yazmak için günlerce, haftalarca yol katettiği sıralardaydı. Kendisine birisinden bahsedildi. Çok zaman yaptığı gibi uzun bir yol katederek bahsedilen adamı buldu. Fakat adamı bulduğu sırada kazığından boşalmış olan devesini boş torba ile aldatarak yakalamaya çalıştığını gördü. Bu halde o adama hiçbirşey sormadan geri döndü. Niçin boş döndüğünü, birkaç hadis yazmadığını soranlara şöyle cevap verdi: “Ben devesini aldatarak yakalamaya çalışan adamın rivayet edeceği hadise güvenmem.”

380

Mal Sevgisi Kalbi Kaplamamalı İmam Ebu Hanife dini ilimlerin yanında ticaretle de meşgul olan zengin bir insandı. Gündüz öğleye kadar talabelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi: “Ya imam gemin battı” dedi. İmam Azam “Elhamdülillah” dedi. Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber verdi: “Ya imam bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş.” İmam Azam bu habere de “Elhamdülillah” dedi. Haber getiren kişi hayrete düştü. Ya imam gemin battı diye haber getirdim “Elhamdülillah” dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine “Elhamdülillah” dedin. Bu nasıl hamdetme böyle? İmam Azam izah etti: “Sen gemin battı diye haber getirdiğinde kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah Teala’ya hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah Teala’ya şükrettim.” Sen Bir Kızını Vermezsin De... Kufe’de bir adam Hz. Osman (R.A.) için yahudiymiş diye tutturmuştu. Herkes bunun asılsız olduğunu, imkansız olduğunu söylüyor ama adam bir türlü ikna olmuyordu. Bu konu İmam Azam’a da duyuruldu. “Adamı bu saçma inancından kimse caydıramadı, şununla bir de siz görüşseniz” denildi. “Hay hay” dedi. İmam Azam bir akşam bu kıza dünürlüğe diye adamın evine gitti. Dereden tepeden konuştuktan sonra sözü esasa getirdi. “Biz Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle kızına dünür geldik.” 381

Adam dedi: “Kime istiyorsunuz kızımı, öğrenebilirmiyim?” İmam Azam dedi: “Kızını istediğimiz kimse son derece ahlaklı, dürüst, çok zengin ve alabildiğine cömert, Kur’an’ı ezbere biliyor ve sürekli okuyor.” (Bunların hepsi Hz. Osman (R.A.)’ın özellikleri) Adam sözünü kesti: “Yeter, bunlardan bir tanesi bile kızımı vermek için yeterli meziyettir.” İmam Azam dedi: “Ama bu damat adayının bir kusuru var, kendisi yahudi.” Adam parladı: “Nasıl olur, benim kızımı bir yahudiye istersiniz?” İmam Azam için artık taşı gediğine koymanın zamanı gelmişti. İmam Azam: “Sen kızını yahudiye vermezsin de Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) iki kızını birden bir yahudiye nasıl verir?” deyince adam Hz. Osman (R.A.)’ın yahudi olmayıp müslüman olduğunu kabul etti. Senin İşin Daha Zor Bir hac ibadeti sırasında Harun Reşid ve Behlül yüksekçe bir yerde oturup oradan ibadet ve dua eden ve bu arada ağlayıp gözyaşı döken insan selini seyrediyorlardı. Behlül Dana halifeyi uyarmak için yeni bir fırsat yakalamıştı. Dedi ki: “Ey müslümanların halifesi! Bütün bu ağlayıp sızlayan insanlar kendi nefislerinin günahlarının hesabını verip veremeyeceklerini bilmedikleri için ağlaşıyorlar. Halbuki sen kendi nefsinin hesabı yanında bütün bu insanların da hesabını vereceksin”. Gerçek Tedbir Budur Şeyh Vefa hazretleri Sultan Fatih’in devrinin büyük alimlerinden ve evliyasındandı. Bu büyük zatın oyun yaşlarındaki bir oğlu kötü bir alışkanlık edinmişti. Ucuna çivi takılmış bir sopa ile o devirde evlere içme suyu taşıyan 382

insanların kırbalarını deliyordu. Evcil hayvan derisinden yapılmış su tulumu denen kırba sivri bir madde ile dokunuldu mu kolayca delinecek bir nesneydi. Şeyh Vefa’nın oğlu da bunu yapıyordu. Su taşıyan insanlar “Bir din büyüğünün oğludur, çok sürmez vazgeçer” diye bir müddet dayandılarsa da baktılar vazgeçeceği falan yok, Şeyh Vefa’ya şikayet ettiler. Vefa hazretleri olanları duyunca hayretler içinde kaldı. Nasıl olur da bunca dikkat ve özenle yetiştirilen, haram lokmadan uzak tutulan bir çocuk böyle bir şey yapardı? Şeyh Vefa su taşıyan insanlara “Tamam konu anlaşıldı, gereken yapılacak, sizin zararınız ödenecektir.” dedi. Önce kendinden işe başladı. “Acaba ben bu çocuğa yanlışlıkla da olsa haram yedirdim mi?” diye düşündü. Bir şey bulamadı. Hanımına sordu: “Sen bu çocuğa hamileyken veya süt verirken haram bir şey yedin mi, çok iyi düşün, bana bildir, yoksa oğlanın sonu kötü” dedi. Hanımı düşündü nihayet bir olay hatırladı. Oğlana hamileyken oturmağa gittiği bir komşu evinde, masadaki bir tabakta portakal varmış. Görünce canı çekmiş ama istemeye de utanmış. Ev sahibi hanım bulundukları odadan dışarı çıktıkça yakasındaki iğneyi portakallara batırıp sularını içmiş. Bunu Ebul Vefa’ya anlattı. Ebul Vefa “Aman hatun hiç vakit geçirmeden o komşuya git, olanı biteni dosdoğru anlat ve helallık dile” diye tenbihledi. Kendisi de su taşıyan insanları çağırdı, kimin kaç tane kırbası delinmişse hepsinin parasını ödedi ve haklarını helal ettirdi. Oğlana olayın başından sonuna kadar bir şey denmedi. Hakkında böyle şikayet var, bir daha yaparsan asarız, keseriz yollu tehdit edilmedi. Ama çocuk bir daha çivili sopa ile kırbaları delmedi.

Hz. Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Selamı 383

Sultan 3. Osman’ın sadrazamlarından Hekimoğlu Ali Paşa başarılı ve yetenekli bir devlet adamı, oldukça dindar bir kimse idi. Bu Ali Paşa zamanında bir tüccar iflas etmiş bütün mal ve servetini kaybetmiş, üstelik bir de borca girmişti. Bu sıkıntılı durumda iken müracaat ettiği bütün eş dost kapıları, bu durumdaki herkese yapıldığı gibi yüzüne kapanmıştı. Adamcağız bu çaresiz haldeyken bir gece rüyasında Peygamberimizi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) gördü ve Peygamberimizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yardım istedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona “Git Allah’ın makbul kulu Ali Paşa’ya benden selam söyle sana 100 altın versin” dedi. Adam “Ya Rasullulah ben Ali Paşa’ya selamınızı iletir, bana 100 altın vermesini emrettiğinizi söylerim ama buna inanmaz” dedi. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: “Sana inanması için ben sana belge vereceğim Ali Paşa bana her akşam yüz salavatı şerife okurdu, ama geçen Perşembe akşamı okumadı. Bunu ona söylersen sana inanır”. Sabah olunca adam hemen Ali Paşa’ya koştu rüyasını anlattı. Ali Paşa “Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bana niye söylemiyor da sana söylüyor?” diye inanmak istemedi. Adam Hz. Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) verdiği belgeyi öne sürdü: “Efendim ben de bana inanmayacağınızı Hz. Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) söyledim O da bana bir belge verdi. Siz her gece Peygamberimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yüz salavatı şerife okuyormuşsunuz, ama geçtiğimiz Perşembe akşamı okumamışsınız”. Ali Paşa düşünmüş o gece hakikaten okumadığını farketmiş. Bunun üzerine adama şöyle der: “Peki Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sana ne söyledi ise aynen tekrarla”. Adam tekrarladı: “Ali Paşa’ya benim selamımı söyle sana 100 altın versin”. Ali Paşa “Bir daha söyle” diye tam yedi 384

defa tekrarlattı. Adam, Ali Paşa’yı kendisiyle alay ediyor sandı ve paradan da ümidini kesmişti ki, Ali Paşa “Sana Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her selamı için 100 altın vereceğim. Yedi defa tekrarlattım 700 altın eder” der ve gerçekten 700 altını verir. Basit Bir Tercih Sultan Mahmud, İslamı yaymak için Hindistan’a on sekiz sefer düzenlemişti. İşte bu seferlerinden birinde çok şiddetli bir direnme ile karşılaşmış, zafer kazanacağından şüpheye düşmüştü. Tam bu zor durumda iken Allah Teala’ya şöyle yalvardı: “Ey Rabbim! Bu savaştan galip gelir çıkarsam, aldığım bütün ganimetleri yoksullara dağıtacağım.” Neticede Sultan Mahmud galip geldi ve çok kıymetli ganimetlere sahip oldu. Gazne’ye döndüklerinde elde ettikleri bütün ganimetleri yoksullara, muhtaçlara dağıtmaya başladı. Fakat bazı vezir ve komutanlar araya girip, “Aman sultanım ne yapıyorsunuz, bunca değerli ganimetler, altınlar, inciler fakir fukaraya dağıtılır mı? Hem onlar bunların kıymetini ne bilecek? Üstelik devletin hazinesinin bunlara ihtiyacı var” diyorlardı. Sultan Mahmud bunu Allah Teala’ya verdiği sözün gereği olarak yaptığını, kendisi için bir adak olduğunu söyledi. Adamları yine itiraz ettiler: “Efendimiz önemsiz olanları dağıtın, değerli olanları hazineye ayırın, bütün memleketin bunlara ihtiyacı var” dediler. Sultan Mahmud’un kafasını karıştılar. O zamanda Gazne’de yaşayan, doğruyu ve hakkı kellesi pahasına söylemekten çekinmeyen alim büyük bir zat vardı. Sultan Mahmud onu çağırtıp durumu anlattı ve fikrini sordu. O büyük zat şöyle dedi: “Sultanım bunda kararsızlığa düşecek bir taraf yok. Çok basit bir tercih karşısındasınız. Eğer Allah Teala’ya bir daha işiniz düşmeyecekse hemen adamlarınızın dediğini 385

yapın, ganimetleri hazineye koyun ama Allah Teala’ya tekrar işiniz düşecekse verdiğiniz sözü tutun, adağınızı yerine getirin, ganimetleri yoksullara dağıtın”. Arpa Ve Saman Eski Ramazanlardan birinde iki molla adet olduğu üzere Anadolu köylerine Ramazan hocalığı yapmaya çıktılar. Rahat bir köy bulmak için yollarına devam ederken bir akşam vakti yolları üzerindeki bir köyde misafir oldular. Ev sahibi köylü irfan sahibi gün görmüş biriydi. Mollalar akşam namazı yaklaştığı için hazırlanmak istediler. Biri abdest almak için dışarı çıktı. Ev sahibi köylü içerde kalana sordu: “Arkadaşının tahsili, terbiyesi yeterli midir, Kur’an’ı iyi okur mu, tefsir ve hadis öğrenmiş midir?” Odada kalan cevap verdi: “Yok canım, ne tahsil ve terbiyesi ne ilmi, eşeğin biridir, bir şeyden anlamaz. Biraz şarlatandır, ona güveniyor.” Bu arada dışarı çıkan içeri girdi ve içerdeki dışarı çıktı. Köylü içeri girene de arkadaşı için aynı soruları sordu. O da arkadaşı için şöyle dedi: “Sığırın biridir. İlim ve edepten hiç nasip almamıştır. İstanbul’da boşuna kaldırım çiğnemiştir”. Mollaların hazırlanması bitince birlikte akşam namazı kıldılar. Namazdan sonra ev sahibi akşam yemeği getirdi ve mollaları sofraya buyur etti. Sofrada ağzı kapalı üç tabak yemek vardı. Ev sahibi bunlardan ikisini birer tane mollaların önüne, diğerini de kendi önüne koydu ve “Haydi buyurun” deyince herkes önündeki tabağı açtı. Mollalardan birinin tabağında arpa diğerinin tabağında saman vardı. Ev sahibi köylünün tabağında ise nefis bir tas kebabı bulunuyordu. Mollalar şaşırdılar, kızarıp bozardılar. Ev sahibi onların bir şey söylemesine fırsat bırakmadan durumu aydınlatmaya başladı. Önce önünde arpa olana dönüp şöyle dedi: “Arkadaşın senin için eşeğin biridir dedi”. Bunun için sana 386

arpa koydurdum. Çünkü bir kimseyi en iyi arkadaşı tanır. Kişiyi arkadaşından sorarlar. Sonra önünde saman olana döndü ve senin için arkadaşın “sığırdır” dedi. En iyi sığır yiyeceği saman olduğu için senin tabağına da saman koydurdum. Buyurun afiyet olsun dedi. Göz Çukuru Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık tutuyordu. Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu gariban adamla ilgilendi ve ona “Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim” dedi. Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı. Hükümdar balıkcıya “Ne yapalım şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı” diyerek alıp sarayına götürdü. Saraya varınca adamlarına balıkcıya elindeki kemiğin ağırlığınca altın vermelerini emretti. Kemiği terazinin kefesine koydular, öbür kefesine de altın koymaya başladılar. Beş, on, yirmi, elli diyerek altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu. Görünüşte dört beş altını zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on misli üzerinde altın koydular kemik bana mısın demedi. Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu. Bunda bir sır olduğunu anladılar. Bir alimi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular. Alim kemiği eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu: “Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur. Siz bunu tartmak için bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz. Çünkü doymaz. Ama bir avuç toprak bunu doyurur.” Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı kalkıverdi. Allah Teala Haramdan Kaçanı Korur 387

Hükümdar Şahruh bilime ve bilgiye değer veren, dindar biriydi. Alimlerle oturup kalkmaktan zevk alırdı. Şahruh’un çevresindeki alim kişilerden biri de Nimetullah Efendi idi. Aynı zamanda evliyadan olan Nimetullah Efendi’nin dilinden düşürmediği bir söz vardı: “Allah Teala haramdan kaçanı korur”. Yani kişi haramdan kaçarsa Allah Teala ona haram yedirmez, nasip etmez demek istiyordu. Bu sözü sık sık tekrar eder, bununla biraz da hükümdar ve adamlarını uyarmak amacını güderdi. Şahruh da bunun her zaman mümkün olmayacağını, insanın bazen bilmeden de harama el uzatabileceğini ileri sürerdi. Şahruh bir gün sarayında özellikle Nimetullah Efendi’yi ağırlamak üzere bir ziyafet düzenledi. Başta hükümdar ve Nimetullah Efendi olmak üzere davetliler sofraya oturdular. Baş yemek kuzu çevirmesiydi. Herkes gibi Nimetullah Efendi de iştahla yiyor yedikçe “Allah Teala haramdan kaçanı korur” sözünü tekrarlıyordu. Hükümdar ve adamları da bıyık altından gülüyorlardı. Nihayet yemek bitti. Şahruh, Nimetullah Efendi’ye sordu: “Allah Teala haramdan kaçanı her zaman ve her durumda korur mu?” Nimetullah Efendi cevap verdi: “Evet korur. Haramdan kaçana Allah Teala haram nasip etmez.” Şahruh dedi: “Ama hocam seni korumadı. Sende bizimle birlikte haram yedin.” Nimetullah Efendi dedi: “Hayır ben haram yemedim. Haramı siz yediniz.” Şahruh dedi: “Boşuna iddia etme hocam, sofrada yediğimiz kuzuyu benim adamlarım çalmıştı, hırsızlık malıydı o.” Nimetullah Efendi dedi: “Olabilir, size haramdı, ama bana helaldı.” Hükümdar lahavle çekti ve dedi ki: “Nasıl olur hocam, çalınmış bir kuzu bize haram sana helal olur?” Nimetullah Efendi şu sözü söyledi: “Eğer inanmıyorsanız, kuzunun sahibini bulun ve ona sorun.” Gerçekten hükümdarın adamları çaldıkları kuzunun sahibini buldular. Yaşlı bir kadındı. Kuzuyu çaldıklarını, pişirip 388

yediklerini itiraf ettiler ve parasını ödemek istediler. Kadın parasını almayı kabul etmedi ve kendilerine beddua etti. Kuzunun sahibi kadın şöyle dedi: “Ben o kuzuyu parası için değil, bu çivarda Nimetullah Efendi diye mubarek bir zat varmış, ona ikram etmek için yetiştiriyordum” diye açıklamada bulundu. Bu yüzden kuzu eti Nimetullah Efendi’ye helal diğerlerine haram olmuştu. Terzinin Tövbesi Birgün birisi gelip evliyadan bir zata sorar: -Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Allah günahkar kulunun tevbesini canı gargaraya gelmeden kabul eder.” Hadisi şerifi hakkında ne buyuruyorsunuz? -Evet öyledir. Ama senin mesleğin nedir? -Terziyim. Elbise dikerim. -Terzilikte en kolay şey nedir? -Makası tutup kumaşı kesmektir. -Kaç senedir bu işi yapıyorsun? -Otuz senedir. -Canın gargaraya geldiği zaman kumaş kesebilirmisin? -Hayır kesemem. -Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman yapamazsan ömründe hiç yapmadığın tövbeyi o zaman nasıl yapabilirsin? Bugün gücün yerinde iken tevbe et. O zaman belki yapamazsın. Terzi bu kouşma üzerine tevbe etti ve salihlerden (iyi insanlardan) oldu. İbadetin Efdali İnsanlara zulmeden birisi, bir İslam büyüğüne sormuş: “İbadetlerin hangisi efdaldir?” İslam büyüğü şöyle 389

buyurmuş: “Senin için öğleye kadar uyumak efdaldir. Çünkü uyuduğun müddetçe halkı incitmezsin.” Tevazu Ahmed Rufai hazretleri bir gün talabelerine: İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin dedi. Müritlerden birisi: Efendim sizde büyük bir ayıp var diye cevap verdi. Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mutevazi insan talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi ve hiç kızmadı. Belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu: Söyle kardeşim o ayıbım nedir? Talebe gözleri dolu dolu: Bizim gibilerin size talebe olması dedi. Bu söz gönüllere çok tesir etmiş sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai hazretleri de ağlıyordu. Birara sadece ben sizin hizmetcinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi. Açların Halini Nasıl Anlayabilirim Mısır’da kıtlık olduğu yıllarda Hz. Yusuf (A.S.) üç günde bir yemek yerdi. Hz. Yusuf’a “Bütün zahire ambarları senin elinin altında olmasına rağmen neden üç günde bir yemek yiyorsun?” diye sordular. Hz. Yusuf kendisine sorulan bu soruya şu soruyla karşılık verdi: “Benim karnım tok olsa etraftan zahire almaya gelen açların halini nasıl anlayabilirim?”. Peygamberimizin Mirası

390

Günün birinde Ebu Hureyre sokakta gördüğü insanlara “Burada boşu boşuna ne dolaşıp duruyorsunuz? Mescide koşun; orada Peygamberimizin mirası bölüşülüyor. Siz de alın” der. Bunu işiten kişiler hemen mescide giderler. Herhangi bir mal varlığının paylaşıldığını göremeyince de geri gelip, Ebu Hureyre’ye “Biz senin söylediğin gibi bir taksim görmedik” derler. Ebu Hureyre “Peki ne gördünüz?” diye sorar. Onlarda “Mescidde kimi Kur’an okuyor, kimi zikir yapıyor, kimi ilim öğreniyor” derler. Bının üzerine Ebu Hureyre şöyle der: “İşte Peygamberimizin mirası budur.” İkisini De Affeyle Sahabilerden biri Hz. Ebu Bekir’in yanına gelip ona şöyle demiş: “Çok günahkarım benim için dua edermisin?” Hz. Ebu Bekir efendimizde şu şekilde bir dua etmiş: “Ya Rabbi, bir günahkar bir diğerinden dua istiyor, ikisini de affeyle”. Ben Ölümden Korkuyorum Ölümden korkan birisi Hasan Basri’ye: “Ben ölümden korkuyorum” dediğinde ondan şu cevabı almış: “Aslında sen malını geride bıraktığın için korkuyorsun; malını ileriye (Allah rızası için harcayıp ahirete) göndermiş olsaydın peşinden gitmeyi isterdin”. Develerimi Kalbime Bağlamam Ki Biri İmamı Azam’a gekerek: “Ya imam ben namazlarımı huşu içerisinde kılamıyorum. Namazada iken develerimi otlatıyor, onlarla ilgileniyorum. Oysa siz benden daha zenginsiniz. Peki siz ibadet zevkine nasıl erişiyor, 391

ibadetlerinizi huşu içerisinde nasıl yapıyorsunuz?” diye sormuş. İmam Azam hazretleri şöyle cevap vermişler: “Ben develerimi kalbime bağlamam ki; ahıra bağlarım”. Gözleriniz Ne Zaman Kör Oldu? İmam Azam hazretleri bir gün hamama gitmişti. Hamamda yıkanırken bir ara peştamalını tam örtmemiş, örtünmesine riayet etmeyen birinin hamama geldiğini görür görmez gözlerini kapatmıştı. Bir yandan da yıkanan İmamı Azam bir ara su tasını kaybetti. El yordamıyla onu su tasını aradığını gören örtünmeye tam riayet etmeyen şahıs tası bulup kendisine vererek şöyle dedi: “Ya İmam! Sizin gözleriniz ne zaman kör oldu?” İmam Azam şu cevabı verdi: “Senin bu örtünmeye dikkat etmediğin andan itibaren gözlerim kör oldu. Şayet sen örtünmeye dikkat eder, kendine çeki düzen verirsen gözlerim yine eskisi gibi görebilecek böylece de tasımı aramaktan kurtulmuş olacağım.” Bunun üzerine o şahıs örtülmesi gerekli olan kısımları tamamen kapattı. Az sonra da İmam gözlerini açtı ve şöyle dedi: “Şükürler olsun gözlerim açıldı”. Hani Nerede O Ümmet Kapalı çarşıdan geçerken Abdulhakim Arvasi (K.S.)’nin karşısına tanıdıkları bir dükkancı çıktı. Adam hal hatır sorduktan sonra “Efendim. Dua edin de Allah’u Teala Ümmeti Muhammed’i kurtarsın” deyince o da cevaben: “Siz bana o ümmeti gösterin. Ben de kurtulduğunu haber vereyim. Hani nerede o ümmeti Muhammed!” buyurdu.

Fakir Ve Kör 392

Kibirli ve zengin birisi kapısına gelen bir fakire bir şey vermediği gibi, onu hem paylar hem de kapıyı yüzüne kapatır. Zavallı fakir içlenir; bir tarafa çekilir ve oturur, ağlamaya başlar. Bir kör, onun ağlamalarını duyar. Kalkar yanına gelir, niçin böyle üzgün olduğunu, ağladığını sorar. Fakir olanı biteni anlatır. Kör teselli vererek üzülmemesini, kendi evine gelmesini, evinde kalmasını, ekmeğini, çorbasını kendisiyle paylaşmasını ister ve ısrarda eder. Fakir onun içtenliği ve ısrarı karşısında kabul eder, onunla gider. Kör ona karşı çok güzel bir konukseverlik gösterir. Fakirin hem karnı doyar hem de gönlü hoş olur. Gönlü öyle hoş olur ki o hoşnutluk içinde: Sen bana evini açtın, sen bana gönlünü açtın, Kadir Mevlamda senin gözünü açsın diye dua eder. Gece olur körde bir gariplenir bir gariplenir ki o gariplik içerisinde gözünden birkaç damla yaş damlar gözleri birden açılır. Görmeğe başlar. Körün görmesi ile ilgili haber bir anda şehirde yayılır. Yer yerinden oynar. Bu haberi onu kapısından kovan, kovmakla kalmayan taş yürekli de duyar. İşin doğruluğunu anlamak için gözü açılan şahsa gelir: Çok şanslıymışsın. Gözün nasıl açıldı, kim açtı? Kör der ki: Hey seni gidi gafil seni, sen nasıl bir adammışsın ki, öyle bir mübarek zatı azarladın, üzdün, devlet kuşunu bıraktın, baykuş ile meşgul oldun. Gözümün kapısını, senin yüzüne kapıyı kapattığın o kimse açtı. Gerçek Anlaşılınca Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna: Ayağınıza takılan şeyleri toplayın diye emir verir. Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup: Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımıza takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım diyerek hiçbir şey toplamıyorlar. İkinci grup 393

ise: Madem komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordu komutanına itaat etmek gerekir diyerek az bir şey topluyorlar. Üçüncü grup ise: Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmeti vardır, diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar. Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca: Hiç almayan birinci grup: Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık diyerek pişman oluyorlar. Az alan ikinci grup ise: Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık diye sitem ediyorlar kendilerine. Çok alan üçüncü grup ise: Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımızı atsaydık, daha çok toplasaydık. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık diyerek fazla almalarına rağmen üzülüyorlar. İşte bu misalde olduğu gibi ahirette bütün insanlarda bunun gibi ağıtlarda bulunacak. Kafir olan: Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa cehenneme girdikten sonra iman etmemiz sonucunda cennete girseydik, ebedi cehennemden kurtulsaydık, Mümin, fakat az sevabı olan: Keşke biraz daha sevap işleseydim de biraz daha ikrama mazhar olsaydım. Mümin, çok sevabı olan ise: Ah ne olaydı da makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim, oruç tutsaydım, biraz daha fazla sevap işleyecek ameller yapsaydım diyeceklerdir.

Hapishanede Kılınan Namaz

394

Horasan valisi Abdullah bin Tahir çok adil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış valiye bildirmişlerdi. Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı. O sırada Hiratlı bir demirci Nişapur’a gitmişti. Demirciyi gece eve giderken jandarmalar yakaladılar ve diğer zanlılarla beraber valiye çıkardılar. Vali dedi ki: Hepsini hapsedin! Bir suçu olmayan demirci hapishanede hemen abdest alıp namaz kıldı. Ellerini uzatıp: “Ya Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan ancak sen kurtarırsın!” diye dua etti. Vali uyurken rüyasında dört kuvvetli kimse gelip tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun ahı olduğunu anladı. Vali hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu: Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı? Müdür dedi ki: Bunu bilemem efendim. Yanlız biri namaz kılıyor, çok dua ediyor göz yaşları döküyor. Vali: Hemen adamı buraya getiriniz dedi. Demirciyi valinin yanına getirdiler. Vali halini sorup durumu anladı ve dedi ki: Sizden özür diliyorum. Hakkını helal et ve şu bin gümüş hediyemi kabul et. Herhangi bir arzun olunca bana gel. Demirci de cevabında dedi ki: Ben hakkımı helal ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelemem. Vali: Neden gelemezsiniz? Demirci: Çünkü benim gibi bir fakir için senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çevirten sahibimi bırakıp da dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim dualarla beni nice sıkıntılardan kurtardı. Pek çok muradıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsan sofrasını herkese açmış iken başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi 395

de boş döndü? İstemesini bilmezsen alamazsın. Huzuruna edeple çıkmazsan rahmetine kavuşamazsın. Her Gördüğünü Hızır Her Geceyi Kadir Bil Bir gün annesi tarladan kaldırdığı buğdayları, biriyle Ubeydullah’ı Ahrar’a gönderdi. Ubeydullah’ı Ahrar buğdayları ambara koymakla meşgulken buğdayları getiren kimse boş çuvallarını alıp gitti. Nereye gittiği ve hangi yoldan gittiği belli değildi. Ubeydullah’ı Ahrar o anda neden bu zavallı ve garib kimseden dua almadığına üzüldü. İçine garib bir ızdırap çöktü. Buğdayı olduğu gibi bırakıp koşarak o kimsenin peşine düştü. Yanına vararak tevazu ile kendisine dua etmesini istedi ve; beni gönlünüze alın. Halime biraz inayet nazarıyla bakın. Belki duanız ve himmetiniz bereketiyle Allah Teala beni bağışlar, merhamet eder de yolum açılır dedi. Onun yüzüne şaşkın ve hayret dolu ifadelerle bakan zat: Zannediyorum ki Türk şeyhlerinin söyledikleri; “Her geleni Hızır bil, her geceyi Kadir bil” sözüne göre hareket ediyorsun. Fakat ben hiçbir özelliği olmayan kendi halinde yaşayan bir kimseyim. Elimi yüzümü bile layıkı ile yıkamayı bilmem. Senin istediğin şeyden ben haberdar değilim. O bende yoktur. dedi. Ubeydullah’ı Ahrar dua etmesi için yalvarmaya devam etti. O kimse, Ubeydullah’ı Ahrar’ın yalvarışına dayanamayarak ellerini kaldırdı ve: Allah Teala senin kalb gözünü açsın, diye dua etti. Bu dua bereketiyle Ubeydullah’ı Ahrar’ın kalbinde açılmalar oldu.

Dini Hikayeler 396

Allah Teala’yı Bilir Misin? Abdullah bin Mübarek bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; “Zavallı çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allah Teala’nın ibadet ve marifetine nasıl erişir?” dedi. Sonra kendi kendine “Gideyim, ona Allah Teala’yı tanımakta bir mesele öğreteyim.” deyip, çocuğun yanına geldi ve: Evladım, Allah Teala’yı bilirmisin? buyurdu. Çocuk: Kul nasıl sahibini bilmez?” dedi. Allah Teala’yı ne ile biliyorsun? Bu koyunlarımla. Bu koyunlarla Allah Teala’yı nasıl bilirsin? Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lazımdır. Bundan anladım ki, kainat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlukatı korumaya kadir olan, Allah Teala’dan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allah Teala’yı böylece bildim. Allah Teala’yı nasıl bilirsin? Hiç bir şeye benzetmeden bilirim. Böyle olduğunu nasıl bildin? Yine bu koyunlardan. Nasıl? Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler ne de ben onlara benzerim. Buradan bir çoban koyunlarına benzemezse elbette Allah Teala’nın kullarına benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mubarek: İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu. Çocuk: Ben bu sahralarda nasıl ilim tahsil edebilirim dedi. Peki başka ne öğrenmişsin? Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi. Bunlar nelerdir? ben bunları bilmiyorum. Gönül ilmi şudur ki bana kalb verdi ve kendi marifet ve muhabbeti yeri eyledi ki bu kalb ile O’nu bileyim. O’nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden 397

uzak olayım. Dil ilmi şudur ki bana dil verdi ve dili zikretmek, O’nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O’nu hatırlatanları dile getirmeği, O’ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı ima etti. Beden ilmi şudur ki bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O’na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım. Abdullah bin Mubarek bunun üzerine: Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler senin bana bu öğrettiklerindir dedikten sonra: Ey oğul! Bana nasihat ver buyurdu. Ey efendi! Alim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızası için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok dünya için öğrenmişsen cennete kavuşamazsın dedi. Arkadaşını Al Beraberce Cennete Girin Hz. Enes (R.A.) anlatıyor: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile beraber bulunuyorduk. Bir ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular: Ümmetimden iki kişi Allah Teala’nın huzuruna gelirler. Birisi Ya Rab, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan al, bana ver der. Allah Teala da ötekine hakkını ver buyurur. Adam Ya Rab, bende sevap namına bir şey kalmadı der. Cenabı Hakk baksana bu adamın sevabı kalmadı ne dersin? buyurur. Adamcağız o halde benim günahlarımdan alsın der. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bunu anlatırken gözleri yaşardı ve “O gün büyük bir gündür. İnsan günahının alınmasını ister” dedi. Bunun üzerine Allah Teala hak sahibine başını kaldır ve cennete bak buyurur. Adamcağız Ya Rab! inci ile işlenmiş, gümüşten ve altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddık veya hangi şehitler içindir? der. Allah Teala bunlar bana ücretini verenler içindir 398

buyurur. Adamcağız bunların hakkını kim ödeyebilir? der. Allah Teala sen istersen bunlara sahip olabilirsin buyurur. Adam nasıl olur Ya Rab? deyince, Cenabı Hakk hakkını bu adama bağışlamakla buyurur. Adam o halde ben bunu affettim der. Allah Teala da arkadaşını al beraberce cennete girin buyurur. Sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz “Allah’tan korkun, Allah’tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız bizzat Allah Teala müminlerin arasını buluyor” buyurmuşlardır. At Hırsızı Bir hırsız geceleri at çalıp satardı. Ömrünü böyle heba ederdi. Bir defasında da bulunduğu şehrin en büyük alimi ve evliyasının atını çalmak için ahırına girmişti. Tam atı çözüp götüreceği sırada ahırın duvarı yarılıp içeriye bir nur yayıldı. Bu nur içinde iki nur yüzlü zat gözüktü. Hırsız bu hali görünce kendini hemen at gübrelerinin arasına atıp gizlendi. Korku ve telaş içinde boğazına kadar gübre içine gömüldü. Bu sırada yarılan ahırın diğer duvarından daha parlak bir nur gözüktü. Bu nur arasında da o zamanın kutbu, en büyük velisi olan ev sahibi çıktı. Öncekiler onu görünce hürmet göstererek selam verdiler. Ev sahibi diğerlerine niçin geldiklerini sorunca; Falan evliya arkadaşımız vefat etti. Onun yerine kimi tayin edeceğiz? size arzetmek istedik dediler. Atların sahibi olan zat; onun yerine at hırsızını tayin ettik dedi. Soran iki zat da evliya olup ricalülgayb denilen velilerden idiler. At hırsızlığı yapmaya gelen kimsenin gübreler arasına gömülüp saklandığını biliyorlardı. Hemen yanına varıp onu gübreler arasından çıkardılar. Gönlünü alıp tebrik ederek kucakladılar. Atların sahibi ve zamanın kutbu evliya zatın da yanına gelip elini öptüler. Sonra hep birlikte vefat eden arkadaşlarının cenazesini kaldırmaya gittiler. Abdullah’ı 399

İlahi sohbetinde bulunanlara bunu anlattıktan sonra şöyle dedi: “Şimdi at hırsızlığı yapmaya giden kimse nasıl bir çalışma yaptı da ricalülgayb denilen evliya arasına girdi? diye bir sual hatıra gelmesin. Çünkü o zavallının gübreler arasında mahcubiyetinden ne kadar zorluk ve ne kadar pişmanlık çektiği bellidir. Kurtuluş yolu kalmadığını kesinlikle anlayınca at çalmak üzere harama yönelişinden dolayı bütün kalbiyle pişman olup o zamana kadar yaptığı işlere öyle bir tövbe etti ki işlediği kötü işlerden gönlü temizleniverdi. Allah Teala’ya yönelip riyazet çeken kimseler onun o anda yaptığı tövbeyi nice seneler yapamaz.” Çinli Muhammed Burada anlatılanlar 2003 yılının Ağustos ayında yaşanmıştır. Doğu Türkistan’da doğan bir kardeşinizim. Arap ülkelerinde dini tahsilini tamamladıktan sonra Türkiye’ye geldim. İslami kitapları Çinceye tercüme ederek ve internet ortamında yayınlayarak Çinlilere Allah’ı ve Resulullah’ı tanıtma, tebliğ etme ile meşgul oldum. Bu sayede Çin’de Müslüman olanlar oldu. Bu Müslüman olan Çinlilerden on bir kişi İstanbul’a geldi. Onlar benden sürekli İslami bilgiler öğrenmeye çalışıyor, ben de elimden geldiğince öğretmeye çalışıyordum. Zaten İstanbul’a geldiklerinde sadece iman etmişlerdi, bunun dışında başka hiçbir amelleri yoktu. Konuşmalarımız esnasında Kabe’den ve Resulullah’tan bahsettik. İçlerinden bir tanesi; “Mademki Çin’den buralara geldik, Çin’e dönmeden Mekke ile Medine’yi de ziyaret edelim, Çin’e öyle dönelim.” dedi. Bu öneri kabul gördü. Mekke’ye gittik. Sonra Mescidi Haram’ın yolunu tuttuk. Beytullah’a girdiğimizde tek bir ayet dahi bilmiyorlardı. Benim hem Çince bilmem, hem de Arapça bilmem onların işine çok 400

yarıyordu. Onlar soruyor, ben cevaplıyordum. Çince ile Arapçanın uyumu çok zor oluyordu. Allah ismi şerifini dahi düzgün telaffuz etmekte zorlanıyorlardı. Tavafta müminler “Lebbeyk Allahumme Lebbeyk…” nidaları ile dönerken, Çinli kardeşlerim Lebbeyk’i telaffuz edemiyordu. Ben de onlara Lebbeyk yerine “Allah” deyin dedim. Onlar da sesleri çıktığı kadar “Allah, Allah” nidaları ile tavaf etmeye başladılar. İlk namazlarını o gün Beytullah’ta kıldılar. Yatsı namazı vaktiydi. Farz namazda imama uymalarını söyledim. Yatsının farzını kıldık. Sünnetleri de onlara anlattım, okumak için tek bildikleri Allah ismi celilesi idi. Onlar da sünnet namazlarında kıyamda, rükuda, secdede, Ettehiyyatta sadece Allah diyorlardı. Çoğu zaman da şaşırmamaları için ben yanlarında kılıyordum, kılarken beni takip ediyorlardı. Beytullah’taki ilk gecemizden otele döndüğümüzde onlara dedim ki: “Siz Allah’ın rahmeti ile Müslüman oldunuz, yani aslınıza döndünüz. İlk adım olarak İsimlerinizi değiştireceğiz.” dedim. İsimler Çinceydi Çan yin, Cang şu yung, Wang Jing lu gibi. Ben onlara Muhammed, Bilal, Ömer, Usame, Hamza, Osman, Ebu Bekir olmak üzere sahabe-i kiramın isimlerini verdim. Bu on bir kardeşimden bir tanesi eşi ile birlikte gelmişti. O bacımızın ismini de Hatice koyduk. İslam dini ile ilgili onlara anlattığım her şeyi kayıtsız şartsız kabul ediyor, harfiyen uygulamaya çalışıyorlardı. Yani Allah ve Resulullah onların sadece namazlarına değil, gündelik yaşamının tüm detaylarına karışıyordu. Yani her hareketlerini Kur’an ve Sünneti Resulullah’a göre ayarlıyorlardı. Zemzem için onlara şöyle demiştim; “Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zemzem suyunu nasıl içmemizi bize öğretmiştir. Zemzem suyu ayakta içilir. Onlar da benim anlattıklarımı istisnasız uyguluyorlardı. Bir gün Mekke’de dolaşırken Hilton otelinin önünden geçiyorduk, Çince adı Çang Yu Min yeni 401

adı Muhammed, karşısında Hiltonu görünce, kapısından içeri girdi. Resepsiyonu, sağı solu şöyle bir gözden geçirdi. Sonra bana sordu: “Burada içki yok mu?” Ben de; “Burada içkinin ne işi var, burada içki olmaz” dedim. Muhammed sadece içki içmenin yasak olduğunu biliyordu. İçki üretmenin, satmanın yasak olduğunu bilmiyordu. Bana dedi ki: “Çinde benim içki fabrikam var. Çindeki Hilton otelleri ile anlaşmam var, otellerin içkileri benim fabrikamdan veriliyor. Burada Hiltonu görünce bizim ürettiğimiz içkilerden buraya da geliyor mu diye baktım.” Muhammed’in Çinde içki fabrikası olduğunu yeni öğrenmiştim. Bir şeyler yapmam lazımdı, benim düşündüğümü gören Muhammed sordu: “Hayırdır, niçin durgunlaştın. Yanlış bir şey mi var. İçki üretmek, satmak da mı yasak yoksa?” Kafamda şimşekler çakmaya başladı. Ne demem gerekti. Daha yeni Müslüman olan birisine, üstelik geçimini içki üretimi ile sağlayan birisine içki üretiminin tıpkı içilmesi gibi haram olduğunu söylemem doğru bir davranış mıydı? Geçimini içki üretimi ile sağlayan, yeni Müslüman olan bir insan bunun haramlığını kaldırabilir miydi? Ya kaldıramadan imanından dönerse? İslamdan vazgeçerse…. Çünkü işin ucu paraya dokunduğunda, yeni Müslüman olan birini bir kenara bırakalım, senelerce namaz kılmaktan alnı nasırlanmış Müslümanlarımızın imanı dahi sallanıyordu. Tam o sırada akşam ezanı okundu. Ben Muhammed’e bu hususta konuşmanın epey zaman alacağını söyleyerek, sorunun cevabını namazdan sonraya erteledim. Kafamda hala net bir cevap oluşamıyordu. Tereddütler ile doluydu. Şöyle düşündüğüm de oldu: Sahabeye dahi içki üç merhalede yasaklandı. Bizim imanımız sahabe imanı gibi olamazdı. Bu yüzden içki üretiminin yasağını şimdilik gizleyim. Daha sonra İslama daha pek ısındığında, imanı pekiştiğinde anlatırım. Diğer yandan şöyle düşündüm: Hayır. “Bugün sizin dininizi 402

tamama erdirdim.” mealindeki ayet ile Allah Teala dinini tamamlamıştır. Bize bu din nasıl tamamlanmış ise, Resulullah nasıl bırakmış ise, öyle amel etmek, öyle tebliğ etmek düşer. Ben bu tereddütler arasında Mescide girip namaza durdum. “Her derdin devası namazdır.” diyen sözü, İmam Rabbani’nin hayatını anlatan bir kitapta okumuş idim. İmam namazın ilk rekatında: “Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyorsun. Oysa asıl korkmaya layık olan Allah’tır.” mealindeki Ahzab suresi 37. ayeti okudu. Şok oldum. İkinci rekatında ise: “Şayet onlar, sırt çevirecek olurlarsa, artık biz seni onların üzerine bir gözetleyici olarak göndermiş değiliz. Sana düşen, yalnızca tebliğdir….” mealindeki Şura suresi 48. ayeti okudu. Bu sanki bana Allah Teala’nın ikazı idi. Evet, Allah Teala sanki bana, benim Allah Teala’nın emrini söylemek ile yükümlü olduğumu, hidayet etme makamında olmadığımı hatırlatıyordu. Ben Allah Teala’nın ayetini gizlemek gibi bir vahametin uykusundan uyanıp, namazdan sonra daha sünneti kılmazdan önce, benden iki saf ileride namaz kılan Muhammed’in yanına vardım ve ona: “Evet” dedim, “içki içmek nasıl haram ise, üretmek, satmak da haramdır.”. Hayret ve değişiklik bu sefer Muhammed’de idi. Bana dedi ki: “Hemen bir telefon bulmalıyız” diyerek benim elimden tutuğu gibi Mescidin dışına çıkardı. Yol kenarındaki pasajların içinde telefonlar vardı. Hemen bir telefonun yanına gittik, heyecandan telefon numaralarını unutmuştu, telefon rehberi de yanında değildi. Bana beklememi söyledi, koşarak kaldığımız otele gitti, kısa süre sonra nefes nefese, elinde telefon defteri ile geri döndü. Telefonu çevirdi, karşı tarafta kardeşi vardı. Hal hatırdan sonra kardeşine aynen şunları söyledi: “Fabrikayı kapatıyorum” Karşı tarafın ne dediğini duyamıyordum, ama itiraz ettiği belli oluyordu. “Hayır! Allah’ın yasak ettiği bir şeyi biz yapamayız. Allah Teala emretmiş, içki içmek, 403

üretmek, satmak haramdır. Konuşacak bir şey yok, ben fabrikanın faaliyetine derhal son vermeni söylüyorum.” Karşı taraf itirazlarına devam ediyordu. Muhammed kararlıydı fabrika şu anda kapanacaktı: “Bütün zararları kabul ediyorum, alacaklarımızı terk ediyorum, onlar haramdır. Sen fabrikanın faaliyetine son ver ben gelince sıkıntıları çözerim” dedi ve telefonu kapattı. Muhammed’in namazları çok farklıydı. Ağlamadığı namaz yok gibiydi. Her gördüğüm namazda ağlıyordu. Bir de sünnet namazlarını çok uzatıyordu. Kıyamda o kadar kalıyordu ki, neredeyse biz namazı bitiriyorduk ki, o henüz ilk rekatın kıyamını tamamlamamış oluyordu. Merak ettim, bir tek sure bilmiyor, kıyamda bu kadar uzun dururken ne okuyordu. Dedim ki: “Muhammed Bir tek sureyi dahi tam okuyamıyorsun. Kıyamda bu kadar uzun duruyorsun, ne söylüyorsun?” Bana dedi ki “Öyle bir haz alıyorum ki, imkan olsa diğer namaz vaktine kadar kıyamda dururum. Allah diyorum başka bir şey diyemiyorum.” Bir de Muhammed ufku çok geniş olan biri idi. On bir Çinli kardeşim son derece samimi ve ihlasla ibadet yapıyordu. Namazlarda çoğu ağlıyordu. Ama Muhammed bir başkaydı, o diğerlerinden gerçekten farklıydı. Çok yer dolaştım, çok müminle karşılaştım, teslimiyetin bu derece zirvede olduğu bir başkasını görmedim. O kardeşi ile telefon konuşmasını hatırlıyorum, değil bir içki fabrikası, bütün dünya o anda onun olsaydı, Allah Teala’nın emri yerine gelsin diye bütün dünyayı verirdi, o kadar kararlıydı. Mekke’de üç hafta kaldık. Üç haftanın sonunda, Medine’ye doğru yola çıktık. Medine’ye yaklaştığımız anlardı, Muhammed ile aynı koltukta oturuyorduk. Oturduğumuz yerde elime bir gazete geçti. Gazetenin ismi Medine idi. Arka sayfasında bir bayan resmi, şampuan reklamı vardı. Ben bu resmi görünce hayret ifadesi olarak “Allah, Allah” dedim. Benim itirazımı duyunca neye itiraz ettiğimi sordu. Ben de ona durumu 404

anlattım. Bana dedi ki; “Kadınların böyle reklam yapmaları İslama uygun değil mi?” Ben de kadınların böyle reklam, moda gibi işlerle uğraşmalarının İslama aykırı olduğunu söyledim. Benim bu sözüm üzerine. “Eşimin moda ve stilist merkezi var. Bir de eşim ve baldızım bir tekstil konfeksiyonu işletiyorlar. Orada mini etek, kısa tişört, bayan diz üstü çorabı üretiyorlar. Kadınlara yönelik, moda, model ve modelistlik İslama aykırı mıdır?” Ben de moda, model ve mankenliğin İslamın yasakladığı işler olduğunu, Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Müslüman kadının süslenerek sokağa çıkması bir yana, parfüm, koku sürerek çıkmasını bile yasakladığını ve Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Bir kadın süslenip evinden dışarı çıkıp evine dönene kader kaç erkeğin şehvetini tahrik etmiş ise, o kadar erkek ile zina yapmış gibidir.” hadisini söyledim. Medine’ye indik, otele yerleştikten sonra, Mescidi Nebevinin yolunu tuttuk. Muhammed yanıma geldi. “Kardeşim, gel bir telefon daha edelim, şu işi halletmeden Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) huzuruna çıkmak istemiyorum.” Anlamıştım, moda merkezi ve tekstil konfeksiyonunu da kapatacaktı. Ona dedim ki: “Ziyareti yapalım, namazı kılalım, ondan sonra telefon edersin.”. “Hayır." dedi, “Ben bir haramı çiğnemiş halimle Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) mescidine giremem.” Kesin kararlıydı, bir telefon bulduk. Bu sefer telefon rehberi cebindeydi. Aradı hanımı ile konuştu. Kardeşi ile olduğu gibi, hanımı ile de tartışıyordu. Telefon konuşmasından anladığım, Çinde sıkıntı vardı. Ne oluyordu, bütün işleri tasfiye ediyordu. Hanımı da karşı geldi. Telefon konuşmasından sonra bana anlattı. Hanımı diyordu ki: “On gün önce fabrikayı kapattırdın, şimdi de el emeği göz nurum olan moda merkezini kapatıyorsun, sen normal değilsin. Gelinceye kadar bir şey yapmayacağım, gelince ne yaparsan yap. Eğer 405

dediğini yapacak olursak, fabrika ve moda merkezinin bize zararı iki yüz bin doların çok üzerinde olacak.” Muhammed kararlıydı, moda evi ve konfeksiyon kapanacaktı. Hanımı kapatacağı sözünü vermişti. Muhammed rahatlamıştı, birlikte Mescidi Nebeviye gittik, ziyaretleri yaptık, namazlarımızı kıldık. Medine’de de çok duygulu anlar yaşadık. Dönüş zamanımız yaklaşmıştı, bir hafta dolmak üzereydi, cumartesi günü dönecektik. Cuma sabahıydı, sabah namazında Mescidi Nebevideyiz. Farzı kılıyoruz, Çinli kardeşlerimle aynı saftayız, Muhammed benim solumda namaza durmuştu. Kıyam, ruku, ardından ilk secde, hep birlikte secdeye vardık, secdeden kalktık, oda ne Muhammed secdede kaldı. İlk rekatın ikinci secdesini de yaptık, ikinci rekata kalktık, Muhammed hala secdede bulunuyordu. Şaşkındım, acaba ne olmuştu? İkinci rekat bitti, ruku, secde ve ettahiyat, derken selam ve namaz bitti. Muhammed hala secde de öylece duruyordu. Ben normalde uzun uzun gece namazı kılan Muhammed’in secdede uyuduğunu, yorgunluktan kendinden geçtiğini düşündüm. Omzuna dokunup kalkmasını söylemek için elimi uzattım, elimle omzuna dokunmamla birlikte sağ tarafa düşmesi bir oldu. Muhammed nefes almıyordu… Acaba dedim, olamazdı. Muhammed sağlığı yerinde, herhangi bir hastalığı olmayan biriydi, olsa olsa yorgunluktan bayılmıştır. Başına toplandık, ellerine, başına, omuzlarına masaj yaptık, çare yok, Muhammed’de en küçük bir hareket yoktu. O sırada Mescidi Nebevinin görevlileri olaya el koydu. Ambulansa koyarak yakındaki hastahaneye götürdüler. Biz de peşlerinden gittik. Hastahaneye vardık, doktorlara Muhammed’i sorduk, bize “Buraya gelmeden önce vefat etmişti.” dediler. Tarif edemeyeceğimiz derecede üzüntüye kapılmıştık. Arkadaşlar ağlıyordu, hep birlikte ağlıyorduk. Şimdi ne yapacaktık? Çaresizlik içinde ne yapacağımızı konuşurken, hastahanenin kapısında bir 406

hareketlenme oldu. Kapıya baktığımızda özel bir arabadan inen ve orada bulunanların ilgi gösterdikleri bir zatla karşılaştık. Herkes bu zata hürmet ediyor, yol gösteriyordu. İnsanların ilgisi ile hastahane kapısına kadar geldi, bizlere baktı. Çinli kardeşlerimizi tepeden tırnağa süzdü ve orada bulunan görevlilere dönerek dedi ki: “Bu sabah burada ölen bir Çinli var mı?” Görevliler: “Var.” dediler. Bu sözü duyan bu hatırlı zattan beklenmedik bir hareket oldu. Tekbir getirdi: “Allahu Ekber” dedi ve bulunduğu yerde secdeye kapandı. Yaklaşık olarak bir dakika secdede kaldı. Secdeden kalktığında gözleri yaşlıydı. Görevliler, biz orada bulunan herkes merakla bir açıklama bekliyorduk. O da herkesin meraklı bakışlarını anlamış, elinin içi ile gözlerini sildikten sonra dedi ki: “Bu gece Resulullah’ı (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) rüyamda gördüm, bana dedi ki, “Bu sabah benim mescidimde bir Çinli kardeşim vefat edecek onun cenaze namazına katıl.”. Öğlen namazında Mescidi Nebevide Muhammed’in cenaze namazı kılındı. Sonrada Cennetül Baki de toprağa verildi. Toprağa verilirken, nasip oldu, ben de yanı başında bulunuyordum. Mezara konulurken, kefeninin baş kısmı açıldı. Rabbim, Muhammed’in yüzünü son defa bana gösterdi. Muhammed’in sakalı yoktu, yani Muhammed köseydi. Şunu hep söylüyordu: “Ne olurdu hiç olmazsa birkaç tane sakal kılım olsaydı da o candan çok sevdiğim Resulullah’ın sünnetini yerine getirseydim.”. Allah şahittir ki, kefen açıldığında Muhammed’in çenesinde birkaç tane uzamış sakal kılının olduğunu gördüm. Bir şey daha gördüm ki; Muhammed esmer tenliydi. Fakat şimdi yüzünde esmerlikten eser yoktu, nur gibi parlıyordu. Bu hadise bende çok derin izler bıraktı. Şunu gördüm ki; teslimiyet arttıkça aynı oranda sebepler ortadan kalkıyor. Mevla’ya kullukta ne kadar ileri gidilirse, dünyadan ne kadar uzaklaşırsanız, Allah Teala da kuluna o kadar yaklaşıyor. 407

İşte Muhammed örneği, daha iki ay öncesinde, dinden, imandan habersiz bir yaşantısı vardı. Müslüman olduktan sonra Çince lisanın Arapçaya uyumu zor olduğundan bizim gibi tam mahrecine uygun Allah diyemezdi, Peygamber diyemezdi, ama kalbi ile, ibadeti ile, ameli ile, itaati ile öyle bir Allah diyordu ki, iki ay sonra Resulullah onu yanına almış, ona karşılama yaptırmıştı. Buradan çıkarılacak en önemli ders, Allah Teala için neleri feda edebiliyorsunuz? Muhammed o noktaya ulaştı ki, bütün dünya ve dünyanın içindekilerin tasarrufu onda olsaydı, Allah Teala ondan bütün elindekileri istese, hiç tereddüt etmeden verecekti. Başka Dua Bilmez Misin? Bir şahıs Haremi Şerifin kapısında “Ey doğrulara yardım eden, haramlardan kaçınanları koruyan Allah’ım” diyerek hep aynı duayı okuyordu. Ona sen başka dua bilmez misin? dediler. O şöyle açıkladı, bu duayı tekrar etmemim sebebi şudur: Ben Beyti Şerifi tavaf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla imanım mücadeleye tutuştular. Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar dedi şeytanım. İmanım ise bu haramdır, boşuna saklama, sahibini bul, teslim et dedi. Ben böyle mücadele içinde iken birinin sesi duyuldu: Burada içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin ona otuz altın müjde vereyim. Bin haramdan otuz helal hayırlıdır diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce hemen satın aldım. Bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı: Ben Mağrip sultanının oğluyum. Babam Habeş melikiyle cenk edip savaşı 408

kaybetti. Beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş. Elli bin altın da vermiş ki beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin kendi evladın gibi baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar. Sakın az altına razı olma elli bin altına sat beni. Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp Bağdat’a gittim. Orada açtığım dükkanda mallarımı satıyordum. Bir tanıdığım gelip meşhur bir tüccar dostum vefat etti, ay gibi güzel kızcağızı yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım dedi. Ben de kabul ettim. Kızın çehiz olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken birinde dokuz yüz yetmiş altın yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dedi ki: Babam bu keseyi Haremi Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helalzade keseyi iade edince otuz altını ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalanlardır bu kesedeki altınlar. Bunun üzerine ben Allah Teala’ya hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi diyerek hadiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saadetimiz daha da perçinlenmiş oldu.

Besmelenin Fazileti Saliha bir kadının münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın Bismillahirrahmanirrahim diye besmele çekmeden hiçbir işine başlamazdı. Kocası onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah Teala’ya dua ederdi. Birgün kadının kocası iyice öfkelenmişti. Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine: “Şuna bir 409

oyun çevireyimde görsün; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak?” diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı artık bütün çirkinliğiyle içinde dolup taşmıştı. Hanımını çağırdı. Ona bir kese altın vererek: Bunu iyi sakla diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocası da onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve: Sana verdiğim bir kese altını hemen getir dedi. Kadın koştu keseyi sakladığı yere Bismillahirrahmanirrahim diyerek elini uzattı. Tam o anda Allah Teala’nın emriyle kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı. Sonra karısına: Sana çok zulmettim, çok canını yaktım, beni affet diye yalvarmaya başladı. Allah Teala’ya tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi: “Ya Rabbi. Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, saliha bir kadını eş olarak verdiğin için sana hakkıyle şükretmekten acizdim beni affet Alah’ım”. O saliha kadın ise: “Ya Rabbi. Sana şükürler olsun ki, duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin” diye dua ediyordu. Bostan Bekcisi Evliyanın büyüklerinden İbrahim bin Edhem Hazretleri anlatıyor: Babam Horasan Belh hükümdarlarındandı. Bir gün atıma binip ava çıkmıştım. Önüme çıkan tilki veya tavşan bir hayvanı kovalıyordum. Arkadan bir ses duydum: 410

“Ey İbrahim! sen bunun için yaratılmadın, bununla emrolunmadın”. Sağa sola bakındım fakat kimseyi göremedim. Aynı sesi daha açıktan sonra da pek yakından yine iki kere duydum. Bu sefer durdum ve dedim ki: Bu bana Allah Teala’dan bir uyarıdır. Vallahi bugünden sonra Rabbime isyankarlık yapmam. Atımı sürüp babamın bir çobanına geldim. Onun çoban elbisesini aldım kendi kıymetli elbiselerimi ona bıraktım. Dağları, ovaları aşarak yürüdüm Irak ülkesine ulaştım. Oralarda günlerce işçi olarak çalıştım. Fakat helal kaygısından hiçbir şey bana huzur vermiyordu. Bazı olgun kişiler safi helal kazanç için Şam ve Tarsus tarafına gitmemi tavsiye etmişlerdi. Oralara gittim. Tarsus’ta iken nice günler bostanlarda bekçilik yaptım. Bir gün bostan sahibinin arkadaşları gelmişti. Adam dedi ki: “Ey bağ bekçisi! Git de narların en iyisinden biraz getir”. Bir miktar nar getirdim. Adam narı kesince ekşi olduğunu gördü. O zaman dedi ki: “Sen bunca zamandır bahçemizde bekçisin; meyve ve narlarımızdan da yiyorsun. Tatlıyı ekşiden ayıramıyor musun?”. Vallahi ben meyvelerinizden bir şey yemedim, tatlısını da ekşisinden ayıramam. Adam şaşkın bir edayla bana şunu söyledi: “Hayret bir şeysin yahu! Sen İbrahim Edhem olsan bundan fazla olmazdın.”. Ertesi gün bu haber halk arasında yayılıverdi. Meraklı insanlar gruplar halinde bahçeye akın etti. Gelenlerin çoğaldığını görünce ben bir tarafta saklandım. İnsanlar bahçeye dolarken aralarından sıyrılıp kaçıverdim. Bire Yediyüz İmamı Hasan ve imamı Hüseyin ve Abdullah bin Cafer (R.A.) Medine’i Münevvere’ye giderken, yolda erzakları kalmadı. Sahrada oldukları için yiyecek alacak yer de olmadığından açlık ve susuzluk içinde kaldılar. Allah 411

Teala’ya tevekkül ettik deyip yoldan sapdılar. Biraz gittiklerinde ovanın orta yerinde bir karaltı gördüler. Ona doğru gittiler. Baktılar ki bir kara çadır içinde bir kadıncağızdan başka kimse yok. Kadıncağıza selam verdiler. O kadıncağız da letafet ile selamlarını alıp ve bunlara dikkat ile baktı. Hatırına geldi ki bu üç sultanın dünyada benzerleri az bulunur. Kadına dediler ki: “Bir yiyeceğin var mıdır?” Kadın “Bir keçim vardır. Kendiniz sağınız, sütünü içiniz” dedi. İmamlardan birisi sağdı bir çanak sütü bir imama verdi. Bir çanak da Abdullah’a verdi. Bir çanak da kendi içti. Ondan sonra kadına dediler ki: “Başka yiyeceğin yok mudur?”. Kadın “Bu keçimi boğazlayıp yiyin” dedi. O kadın bunu böyle söyleyince Abdullah hazretleri o keçiyi kesti. Keçiyi pişirip yediler. Allah Teala’ya hamd edip atlarına bindiler. Sonra kadıncağıza dediler ki: “Medine’yi Münevvere’ye vardığın zaman mutlaka bize uğrayasın ki biz Seyyidlerdeniz ve Haşimilerdeniz”. Saadetle dönüp gitdiler. Bir zaman sonra o kadıncağızın kocası geldi. Gördü ki ortada keçi yok. Keçi ne oldu diye sordu. Hanımı da meydana gelen hadiseyi anlattı. Kocası da huzursuz olup “Ey akılsız hanım! Niçin böyle yapdın? Bizim ondan gayri birşeyimiz yok idi” dedi. Kadın “Allah Teala rahimdir. Kullarını aç koymaz. Bunun gibi güzel yiğitler, asilzadeler evimize geldi. Onları misafir etmeden göndermek insaf değildir. Bir keçi nedir ki öyle sultanlardan esirgeyim” dedi. Amma kadıncağız imamları bilmez idi. Güzel yiğitleri gördüğünde mubarek yüzlerinin nuraniliğinden ve sözlerinin tatlılığından firasetle bildi ki asilzade insanlardır. Onun için kendilerinden bir şeyi esirgemedi. Bu dünyada bütün malı bir keçi olup onu da misafirlerine ikram etmek o kadıncağızın kemal derecede cömerdliğini gösterir. Daha sonra kadıncağız kocası ile birşeyler alıp satmak için Medine’yi Münevvere’ye gittiler. Şehir içinde gezerken hikmeti ilahi imamı Hüseyin 412

Hazretlerine Babı Selam önünden geçerken rast geldiler. İmam hazretleri kadıncağızı gördü ve tanıdı. Acele adam gönderip huzuru şeriflerine getirdiler. Kadıncağıza hitab edip buyurdular ki: “Benim kim olduğumu bilir misin?” Kadın: “Bilmem” diye cevab verdi. İmam Hazretleri buyurdu ki: “O üç yiğit bir zaman senin çadırına uğradılar. Sen onlara süt içirdin. Keçiyi kestiler. Onların biri benim”. Emretti bunlara ziyade ikramda bulundular. Hikmeti Rabbani imam hazretlerinin yanında fazla bir şey bulunmadığından beytülmal eminine adam gönderdiler. Bize bin dirhem gümüş ve yüz koyun versin. İnşaallah biz yine veririz dediler. Beytülmal emini verdi. Huzuru şeriflerine getirdiler. Tamamını kadıncağıza verip bizi mazır tut dedi. Yanlarına adam verip imamı Hasan (R.A.) hazretlerine gönderdi. İmamı Hasan da bunları iyi karşılayıp yanında bulunduğu kadar ikram etti. Ve onların yanında fazla bir şey bulunmadığı için beytülmal eminine adam gönderip bin dirhem ile ikiyüz koyun ödünç aldılar. Hepsini o kadıncağıza verip özür dilediler. Sonra yanlarına bir adam verip Abdullah bin Cafer hazretlerine gönderdiler. Abdullah hazretleri: “İmamlar ile buluştunuz mu?” diye sual etti. Evet onlardan geliriz dediler. Abdullah hazretleri buyurdu: “Ne olaydı önce bizim yanımıza gelseydiniz. Zira onların ellerinde dünya malı karar etmez. Hazır birşeyleri bulunmadığı için belki ızdırab çekmişlerdir”. Bunlar dediler ki her biri biner dirhem ve yüz ve ikiyüzer koyun ihsan ettiler. Abdullah hazretleri çok nimetler verip ikibin dirhem ve dörtyüz koyun ihsan etti. Hazreti Abdullah bin Cafer varlıklı idi. Ondan sonra kadıncağız kocası ile dörtbin dirhem gümüş ve yediyüz koyunu alıp sevinerek evlerine döndüler. Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hazretlerinin evladının cömerdliği, ikramları bu mertebede olunca layık olan odur ki ümmeti olan kişi dünyaya rağbet etmeyip eline geçeni infak edip onların izinden gidip ta ki 413

dünyada müslümanlıkları güzel, ahiretde de günahları afv edilmiş olur. Dört Dirhemlik Bir Gömlek Ashabı Kiramdan Ebud Derda (R.A.) Hazretleri anlatıyor: Günün birinde bir gömlek almak için çarşıya çıkmıştım. Yolda Ebu Zerr (R.A.) Hazretleri ile karşılaştım. Nereye gittiğimi sordu. Ben dedim ki: On dirheme bir gömlek satın almak istiyorum. Ebu Zerr ise: Dikkat edin! Ebud Derda müsriflerdendir diye seslenmeye başladı. Ben gizlemek istediysem de bunu yapamadım ve dedim ki: Ebu Zerr böyle yapma! Benimle gel de beni sen giyindir. Birlikte çarşıya gittiler. Ebu Zerr bana paramdan dört dirheme bir gömlek alıverdi. Dönüp gelirken avret yerlerini bile kapatmaktan uzak çıplak bir adama rastladım. Onu örtüsüne dikkat etmesi için uyardım. O ise örtünecek elbisesi olmadığın söyledi. Ben de aldığım giysiyi ona verdim. Çarşıya dönüp dört dirheme bir gömlek daha aldım. Evime dönerken bu kez de yolda ağlayan bir hizmetçi kadın gördüm. Ona niçin ağladığını sordum. Şunu söyledi: “Yağ konan kabım kırıldı. Aileme dönmek için de geç kaldım”. O kadınla birlikte çarşıya gittim. Bir dirheme ona bir kap yağ alıverdim. Bu defa kadıncağız dedi ki: “Ey efendi! Bana yapacağın iyiliği yaptın. Aileme kadar da benimle geliver. Çünkü ben eve geç kaldım. Beni dövmelerinden korkuyorum. Benimle gelirsen belki bana dokunmazlar”. Onunla beraber efendisine gittim ve ona dedim ki: “Hizmetçiniz geç kalmış da onu dövmenizden endişe etmiş. Bunun için benimle birlikte size gelmemi istedi onun için buradayım”. Madem seninle gelmiştir dedi adam; artık o Allah için hür ve serbesttir. Bunu görünce kendi kendime dedim ki: Ebu Zerr benden doğrusunu yaptı. Toplam on 414

dirheme bana bir gömlek alıverdi, bir fakire de bir gömlek giydirdi, bir köleyi de hürriyetine kavuşturdu. Endonezya Nasıl Müslüman oldu? Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya’ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kar elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti sordu: Hangi kumaştan sattın? Şu kumaştan efendim. Metresini kaça verdin? On akçeye. Nasıl olur? diye hayret etti. Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu? Eleman gitti müşteriyi buldu getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez helallik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu. Ne demekti hakkını helal et? Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu: Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk ne de gördük. Bunun aslı nedir? Ben dedi tüccar bir müslümanım. İslam dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim. Kral İslam nedir, müslümanlık nedir? gibi peşpeşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslamı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk müslüman oldu. 250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya’nın müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. 415

Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.” Yani asıl etkili olan söz dili değil hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Evlenilecek Hanım Hazreti Ömer zamanında da kadılık yapmış olan meşhur Kadı Şüreyh’e birgün bir genç gelerek evlenmek istediğini ve fakat evleneceği kadının tahsilli ve şehirli olmasını istediğini bildirerek nasihatta bulunmasını istedi. Kadı Şüreyh o gence müslümanın evinin cennet olduğunu ve Hazreti Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) böyle buyurduğunu naklederek başından geçen evliliği şöyle anlattı: Gençtim artık evlenme zamanımın da geldiğini düşünmeye başlamıştım. Birgün Beni Mahzun kabilesinin çadırlarının önünden geçerken bir kız görüp ona talip oldum. Kız babası kısa bir tetkikten hemen razı olup işi bitiriverelim dedi. Kısa zamanda düğünler yapıldı, dualar edildi ve evlilik hayatına ilk adımımızı atmış olduk. Fakat çok geçmeden beni bir pişmanlıktır almıştı. Çünkü ben bu bir köylü kızıdır üstelik tahsil de görmemiş, bununla ben nasıl geçinebilirim diye düşünüyor bu kararımdan dolayı son derece pişman oluyordum. Çok geçmeden bizim hanım birgün bana şu sözleri söyledi: Efendi! Sen alim ve şöhret sahibi bir kimse imişsin. Ben ise yaylalarda gezen şehir hayatından anlamayan bir köylü kızıyım. Aslında sen kendine göre bir evlilik ben de kendime göre bir hayat kurmalı idik. Ama kader bizi birleştirdi. Allah Teala benim gibi bir köylü kızını senin gibi bir şöhretli alime nasip etti. Şimdi sen bana benim bilmediğim tarafları anlat ki ben onlara dikkat edeyim. Mesela; senin evine benim sülalemden kimler gelebilir, senin akrabalarından kimleri 416

misafirliğe alayım, kimleri kabul etmeyip, onlara karşı soğuk davranarak eve gelmelerine mani olayım dedi. Ben kadının bu anlayışı karşısında düşündüklerimden dolayı pişman olup: Hatun sen bana öyle şeyler söylüyorsun ki, eğer bunları hakkıyle yaparsan beni bahtiyar edeceksin, dedikten sonra: Dindar olmayan hiçbir kimseyi eve almayacaksın, dindar olanlardan da senin tarafından çok çok gelmesin, benim tarafımdan ise; şu şu şahıslar gelmesinler, şunlar ise hiç gelmesinler diye gerekli talimatı verdim. Tam bir sene huzur içinde yaşadım. Bir sene sonra fetva dairesinden eve döndüğümde evde son derece tesettürlü bir hanım görüp kim olduğunu sordum. Hanım annesi olduğunu söyledi. Kayın validem olduğunu öğrenince elimden gelen hürmeti esirgemedim. Bir müddet sonra kayın validem bana: Oğlum hanımından memnun musun? diye sordu. Ben: Allah Teala senden razı olsun kızınızdan çok memnunum. Bu zamana kadar hiçbir şikayetim olmadı diyerek memnuniyetimi izhar ettiğimde, kayın validem bana şunları söyledi: Oğlum kızımdan tabii ki memnun olacaksın. Çünkü biz onu cennette büyüttük. Evimiz Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bildirdiği gibi bir cennetti. Kur’an ahlakından başka birşey öğretmedik ona. Yine de sen hanımın üzerindeki otoriteni eksik etme. Çünkü kadınlar iki sebepten hemen şımarıverirler: Birincisi ona olan sevgini yüzüne söylediğinde, ikincisi ise bir hayırlı evlat dünyaya getirdiklerinde. Hatice Annemizi Unutulmaz Kılan Hizmet Eline aldığı kuru bir hurma dalına dayanarak Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kapısına kadar gelmiş olan yaşlı bir kadın içeri girmek arzusunu izhar etmesi üzerine; Ya Resulullah, kim olduğunu bilmediğimiz 417

bir ihtiyar kadın zatınızı görmek istiyor dediler. Resulu Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hazretleri: Müsaade edin gelsin buyurdular. İhtiyarlıktan adeta ruku eder halde duran kadın hurma dalından edindiği asasına dayana dayana Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kapısından içeri girdi. Bir iki adım ilerledikten sonra kendisini tanıyan Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hemen ayağa kalktılar. Altlarındaki içi hurma lifi dolu minderlerini göstererek oturmasını istediler. Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu kadına gösterdiği hürmet ve alaka orada hazır bulunan Hazreti Ömer’in dikkatini çekti. Hatta kim olduğunu merak ettiği bu ihtiyareye gösterilen bu ikramı biraz da fazla gibi bulduğu içindir ki ihtiyare kalkıp gittikten sonra: “Ya Resulullah! bu kadın kimdi ki kendisine ayağa kalkacak kadar hürmet ettiniz, minderinizi verecek kadar alaka gösteriniz?” dedi. Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) cevabı tek cümleden ibaretti: Bu kadın, bizim Hatice’nin dostlarındandı. Burada aklımıza şöyle bir sual geliyor: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hazretleri senelerce evvel vefat etmiş olan Hatice Validemize neden bu kadar alaka duyuyordu ki, O’nun dostlarına bile ayağa kalkıyor, minderlerini veriyorlardı? Hatice Validemizin kendisini bu derece sevdiren hususiyeti ne idi? Bu sualin cevabını da, Hazreti Aişe validemizin hazır bulunduğu bir mecliste cereyan eden şu hatırada bulmak mümkündür. Fahri Kainat Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir aile sohbetinde Hazreti Hatice validemizi uzun uzun yadetmiş; bazı hatıraları yeniden anlatarak, geçmiş günlerini dile getirmişti. Hazreti Aişe validemiz: “Ya Resulullah! senelerce evvel ölüp gitmiş olan bir yaşlı kadını bu kadar hatırlayıp yadetmekte ne fayda var? Allah’u Zülcelal size O’ndan daha genç ve güzelini ihsan etmiş; ağzında dişi bile kalmamış bir ihtiyare yerine daha gencini 418

vermiştir,” dedi. Aişe validemizin bu sözlerine karşı Resulullah Hazretleri’nin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Hz. Hatice validemizi niçin unutmadığını bildiren şu cevaplarını dikkat ve ibretle okumaktayız: “Ya Aişe! Seneler geçtiği halde Hatice’yi unutmayışım, O’nun dış güzelliğinden değildir. Herkes beni red ve inkar ettiği zaman Hatice bana inandı ve tasdik etti. Etrafımdakiler bana yalancısın dediği zaman; Hatice bana doğru söylüyorsun asla çekinme dedi. İnsanlar benden bir pulu esirgediği zaman Hatice bütün servetini önüme sürerek bunların hepsi emrindedir istediğin kadar harcayabilirsin dedi. Dünyada yalnız kaldığım günlerde Hatice benden asla geri kalmadı; bunların hepsi geçicidir, üzülme, ileride bu güçlükleri kolaylıklar takip edecektir dedi. İşte ben Hatice’yi bu fedakarlıkları için unutmuyorum” Hz. Hatice’yi seneler geçtiği halde unutturmayan meziyetleri Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nezdinde kadın arkadaşına oturduğu minderini verdirecek kadar kazanmış olduğu itibar ve kıymeti; hanımların dikkatlerini çekmelidir. Mümine hanımlar İslam davası uğrunda fedakarca çalışan kocalarına engel olmamalı. Hatice annemiz gibi bütün kuvvet ve imkanlarıyla dava uğrunda çalışan beylerini takviye ile yardımcı olmalıdırlar. İlimsiz Amel Etmenin Sonu Bersisa isminde bir zat inzivaya çekilmiş gece gündüz vaktini Allah Teala’ya ibadetle geçerir ve hiçbir kötülükte bulunmazdı. Bu zatı şeytan kandırmak için türlü hilelere başvurdu. Fakat bir türlü kandıramadı. En sonunda şeytan işin kolayını bulmuştu. Çünkü Şeyh Bersisa amil, mütteki, zahid, takva sahibi bir zattı ama alim değildi. Yani ilmi yoktu. Ondan dolayı onu kandırmak kolay olacaktı. Planını şöyle tatbik etti. Şeytan sırtında cübbesi, elinde asası, 419

başında sarığı, elinde tesbihi olduğu halde bembeyaz sakalıyla Şeyh Bersisa’nın ibadet ettiği yere varıp kapısını çaldı. Şeyh Bersisa kapıyı açtıktan sonra kim olup nereden geldiğini ve niçin geldiğini sordu. Şeytan ona şu cevabı verdi: “Ben dünya nimetlerinden uzak ömrünü Allah’a ibadetle geçirmek isteyen bir kimseyim. Bir Allah dostu bulup kendime arkadaş edinmek için çok yer dolaştım fakat sizden başka bir kimseye rastlamadım. Memleketinize yaklaştığımda sizin isminizi duydum. Sizin de bütün gayretiniz Allah’ın rızasını kazanmak olduğuna göre beni de kabul buyur da beraber ibadete devam edelim” dedi. Şeyh Bersisa onun şeytan olduğunu ve kendisinin ayağını kaydırmak için geldiğini nereden bilecekti. Arkadaşlığı kabul etti. Beraber ibadete başladılar. Aradan zaman geçiyor Şeyh Bersisa ibadet ediyor, yiyor, içiyor ve diğer insanlar gibi yaşıyor. Lakin Şeytan Allah’a öyle ibadet eder gözüküyor ki yemiyor içmiyor, yatıp uyumuyor ve bütün zamanını ibadet ederek geçiriyordu. Şeyh Bersisa yeni dostuna hayran kalmıştı. Aradan çok zaman geçmeden dayanamayarak: “Ey Allah Teala’nın salih kulu sen bu mertebeye nasıl yetiştin. Ben senelerden beri ibadet ederim yeyip, içmekten kurtulamadım. Sense bütün zamanını ibadete ayırabiliyorsun. Ne olur bunun sırrını bana da öğret de ben de senin gibi olayım” dedi. Şeytanın istediği olmuştu. “Bunun kolayı var. Evvela bir büyük günah işleyecek, sonra da ona samimiyetle tövbe edeceksin. Büyük bir günah işlemiş olduğundan Allah’tan daha fazla korkmaya başlayacak ve böylece de benim gibi sen de her türlü insani kötü hasletlerden kurtulmuş olacaksın” dedi. Şeyh mesela ne gibi bir günah işlemesi lazım geldiğini sordu. Şeytan artık bayram ediyordu. Çünkü avını kandırmıştı. Zina edebilirsin dedi. Şeyh: Yapamam dedi. Bu sefer şeytan: Adam öldür dedi. Bersisa yine: Onu da yapamam dedi. Şeytan: İçki içersin dedi. Bersisa düşündü 420

taşındı onu biraz hafif görmüştü: O olur yapabilirim dedi. Şeytan artık sevincinden havalarda uçuyordu. Bersisa doğru kasabadaki meyhanelerden birine gidip bir miktar içki istedi. Meyhaneci kadındı. İçtikçe içti ve sonunda sarhoş olup kadınla zina etmeyi düşünmeye başladı. Şeytan tabii ki boş durmuyor adamın gözüne gözükmeden nefis yoluyla “durma böyle fırsat elegeçmez hemen bu kadınla münasebet kur” diyordu. Bersisa tamamen sarhoş olduktan sonra meyhaneci kadınla orada zina etti. Bu onun için çok kötü bir şeydi. Duyulursa ne derlerdi. En iyisi o kadını öldürüp gömmekti. Ve öyle yaptı. Kadını öldürüp meyhanenin arkasında bir yere gömdü. Fakat hadise duyulmakta ve yayılmakta gecikmedi. Bersisa’yı yakalayıp mahkemeye çıkardılar. Katil olduğu için kısasa kısas ölümüne hükmolundu. Bersisa idam sehpasına çıkmış artık ip boğazına geçirildikten sonra onu kurtaracak hiçbir kimse yoktu. Şeytan karşıda görüldü. “Bu hal nedir ey dostum” dedi. Bersisa: “Görüyorsun ey Allah’ın sevgili kulu beni kurtar” diye yalvarmaya başladı. Şeytan: “Bir şartla seni kurtarırım. O da bana secde edeceksin” dedi. Bersisa: “Görüyorsun ip boğazıma geçirilmiş nasıl secde edebilirim” deyince de: “İşaretle secde edebilirsin” dedi. Bersisa başıyla işaret ederek secde etti ve sandalye ayağının altından çekilince imansız olarak göçüp gitti. Allah Teala muhafaza buyursun. Kızımı Kime Vereyim Merv şehri kadısının bir kızı vardı. Ülkedeki ileri gelen zengin, makam ve mevki sahibi kimseler bu kızı isteyince hiç birine vermedi. Bu zatın Mübarek adlı bağına, bahçesine bakan bir kölesi vardı. Aradan iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmış bolluk bereket gelmişti. Efendisi Mübarek’ten üzüm isteyince toplayıp geldi. Getirdiği üzüm 421

çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı. Efendisi: “Bahçede o kadar üzüm var niçin böyle üzüm getiriyorsun?” demekten kendini alamadı. Mübarek; “Efendim! Ekşisini, tatlısını bilmiyorum” diye cevap verdi. Bağ sahibi: “Subhanallah iki aydır bağdasın daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun.” diye çıkıştı. Mübarek onları yemekle değil korumakla vazifeli olduğunu biliyordu. Efendisi: “Niçin onlardan yemedin?” deyince; “Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhafazasını istediniz. Yeyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu, emrinize karşı gelebilir miyim?” cevabını verdi. Efendisi böyle bir hadiseyle ilk defa karşılaşmıştı. Mübarek’in bu haline hayran kaldı. Güvenebileceği birini bulmuştu. Gerçekten onu ve halini çok sevmişti. Kölesine dönerek; “Sana bir şey soracağım” diye söze başladı. Sonra; “Benim bir kızım var. Malı, makamı yüksek pek çok kimse onu ister. Hangisine vereceğimi, ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir fikrin olur mu? Sen ne dersin?” diye sordu. Mübarek bu söze karşı şöyle dedi: “Efendim! İnsanlar, damad için; cahiliyye devrinde soya sopa, yahudiler ve hıristiyanlar güzelliğe, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanında dindarlığa, Allah Teala’dan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı. Zamanımızda ise mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini seç.” Bunun üzerine efendisi: “Ben dindarlığı ve takvayı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dinine bağlılık, iyi hal, emanet ve güvenilirlik gördüm ve bunları sende buldum” dedi. O ise kendisinin köle olduğunu, parayla satıldığını, böyle olunca evlenmelerinin garib karşılanacağını, hem kızın buna razı olmayacağını bir bir anlattı. Akıl da öyle diyordu. Ancak kadı kararlı idi. “Kalk eve gidelim” dedi. Eve varınca hanımına: “Bu salih, dindar, takva sahibi bir 422

köledir. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum. Senin fikrin ne?” deyince hanımı: “Sen bilirsin. Fakat bir de kıza soralım.” cevabını verdi. Anne durumu kıza açıp babasının niyetini söyleyince kızı da bu hususta her şeyi anne ve babasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın razı olduğunu babasına anlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mübarek kızın yanına gitmiyordu. Bu hal kırk gün sürdü. Bir vesile ile anne durumdan haberdar olunca dayanamadı: “Kızımızı kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği halde dönüp yüzüne bile bakmadı bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?” diye şikayet ve sitemde bulundu. Bunun üzerine kadı; “Ey Mübarek! Kızıma naz mı ediyorsun? Niçin yanına gitmiyorsun?” demekten kendini alamadı. Buna karşılık damad: “Ey müslümanların kadısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerimenize naz etmek ne haddime. Lakin kadısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için bu zamana kadar bekledim ve ona helal yemek yedirdim. Belki Allah Teala bize salih bir evlad verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur” dedi. Kırk gün geçtikten sonra ehline yaklaştı. Haram ve helale bu derece dikkat ettiği için Allah Teala ona Abdullah isminde bir çocuk verdi.

423

Asrı Saadet Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dönemi. Peygamber Efendimizden (Sallallahu Aleyhi ve 424

Sellem) itibaren islam tarihi, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dönemi, Hulefai Raşidin, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar gibi muhtelif dönemlere ayrılmıştır. İşte bu dönemlerin başında yer alan Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dönemine müslüman alimler “Asrı Saadet” adını vermişlerdir. Mutluluk devri manasını ifade eder. Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) döneminde bizzat O’nun rehberliği ve liderliğinde ashabı kiram, islamın dini dünyevi bütün emirlerini anlamış, yaşamış ve yaşatmışlardı. Hz. Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) eğitiminden geçmiş olan ashabı kiram, İslam davasına gönülden bağlı idiler. Samimiyet ve ihlas içerisinde yalnız bir Allah Teala’ya kul olmuşlar, O’nun Resulune gönül vermişlerdi. Ruhlarını, düşüncelerini, davranış ve yaşayışlarını Allah ve Resulunun istediği şekilde şekillendirmişlerdi; Kitap ve Sünnet, onlara yön veriyordu. Bu sebeple de inandıkları yüce davalarını her şeyin üstünde tutuyor; dinleri uğruna mallarını, hatta canlarını feda etmede zerre kadar tereddüt göstermiyorlardı. İşte bu anlayış ve yaşayışa sahip bulunan fertlerden oluşan islam toplumunda, tam bir birlik ve beraberlik, ahenk ve uyum, dayanışma ve yardımlaşma, kaynaşma hakimdi. Müslümanlar, idari, siyasi, iktisadi, ilmi, askeri, adli gibi çok muhtelif yönlerden olgunluğun zirvesinde idiler. Belki idari müesseseler gelişmemişti, ama idarenin en mükemmeli veriliyordu. Henüz dünya imparatorlukları dize getirilmemişti müslümanlar dünyanın dört bir tarafına hakimiyetlerini götürememişlerdi, ama bunun temelleri sağlam bir şekilde ve muvaffakiyetle atılmıştı. Müslümanların hayat standardı ve refah seviyesi pek yüksek değildi ama, zaten onlar lüks ve israfa yönelik bir hayatın arayıcıları değillerdi. Muhtelif ilimlere dair muntazam, sistemli eserler yazılmamıştı ama, ashabı kiram, gerçek bilgiye yani vahye sahip çıkmış, ilmin önem ve 425

değerini gayet iyi anlamışlardı. Henüz o dönemde devamlı silah altında tutulan ve talim yaptırılan teçhizatlı ordular yoktu ama; İslam cemiyetinin her bir ferdi, gözünü budaktan esirgemeyen ve şehidliği mertebelerin en yücesi bilen cesaret timsali mücahid bir kişiliğe sahipti. Adliye sarayları, mahkeme salonları, adliyeye dair diğer organizasyonlar henüz mevcut değildi ama; “Hırsızlık yapan, kızını Fatıma da olsa elini keserdim.” diyen bir Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tabileri, adaletin eşsiz örneklerini sergilemişlerdi. Yani cemiyetin her köşesinde huzur, güven, emniyet, asayiş, nizam, intizam ve istikrar vardı. Bu dönem, daha sonraki müslüman nesillere örnek teşkil eden mutluluk ve saadet dönemiydi. Bundan dolayı da elbette ki bu dönem “Asrı Saadet” diye anılacaktı.

Bazı Sahabelerin Faziletleri Hz. EBU BEKİR: Peygamberlerden sonra insanların en üstünü. 426

Hz. ÖMER: Adaletin timsali ikinci büyük halife. Hz. OSMAN: Meleklerin bile haya ettiği ve Resulullah’ın damadı olan halife. Hz. ALİ: Allah’ın arslanı ve Resulullah’ın damadı. ABDURRAHMAN BİN AVF: Cennetle müjdelenen on sahabeden biri. EBU UBEYDE BİN CERRAH: Cennetle müjdelenen ve ümmetin emini olan sahabe. SAD BİN EBİ VAKKAS: Resulullah’ın okçusu. TALHA BİN UBEYDULLAH: İlk Müslüman olanlardan. ZÜBEYR BİN AVVAM: Cennetle müjdelenenlerden. ABBAS BİN ABDÜLMUTTALİB: Peygamberimizin amcası. ABDULLAH BİN ABBAS: Tefsir alimlerinin şahı. ABDULLAH BİN AMR BİN AS: Hadisi şerif yazması ile meşhur sahabe. ABDULLAH BİN CAHŞ: Uhud şehitlerinden. ABDULLAH BİN EBUBEKRİ: Hz. EbuBekir’in oğlu. ABDULLAH BİN HANZALA: Meleklerin yıkadığı sahabenin oğlu. 427

ABDULLAH BİN HUZAFE: Resulullah’ın elçilerinden. ABDULLAH BİN MESUD: Kur’an-ı Kerim’i açıktan okuyan ilk sahabe. ABDULLAH BİN ÖMER: sahabelerden. En çok hadis bilen

ABDULLAH BİN REVAHA: Resulullahın şairi. ABDULLAH BİN SELAM: Tevratta Resulullah’ın alametlerini görüp Müslüman olan sahabe. ABDULLAH BİN SÜHEYL: Bedir’de babasına karşı savaşan sahabe. ABDULLAH BİN ZEYD: Ezanın nasıl okunacağını rüyasında gören sahabe. ABDULLAH BİN ZÜBEYR: Medine’de muhacirlerden ilk doğan sahabe. ADİ BİN HATİM TAİ: Ailece cömert olan sahabe. AMİR BİN FÜHEYRE: Meleklerin defnettiği sahabe. AMMAR BİN YASER: Şehid, ilk Müslümanlardan. AMR BİN AS: Meşhur Arab dahilerinden. ASIM BİN SABİT: Arıların koruduğu sahabe. BERA BİN AZİB: Kıblenin değiştiğini haber veren sahabe. 428

BEŞİR BİN SAD: Hz. Ebu Bekir’e ilk biat eden sahabe. BİLAL-İ HABEŞİ: Peygamber Efendimizin müezzini. BÜREYDE BİN HASİB: Resulullah’ın sancaktarı. CABİR BİN ABDULLAH: Sahabenin en çok hadis bildirenlerinden. CAFER-İ TAYYAR: Cennete uçarak giden sahabe. DIHYE-İ KELBİ: Cebrail Aleyhisselamın, şekline girdiği sahabe. EBU DÜCANE: Peygamber Efendimizin fedaisi. EBU EYYUB-EL ENSARİ: Medine’de Resulullah’ın evinde kaldığı sahabe. EBU HUREYRE: En çok hadis rivayet eden sahabe. EBU KATADE: Resulullah’ın süvarilerinden. EBU LÜBABE: Tevbesi ile meşhur sahabe. EBU MUSEL EŞARİ: Kur’an’ı Kerim’i en iyi okuyan sahabelerden. EBU SAİD-İ HUDRİ: Çok hadis rivayet eden yedi sahabeden. EBU SELEME: Tek başına hicret eden sahabe. EBU TALHA: Resulullah’ın fedaisi. 429

EBU ZER GIFARİ: Zühd sahibi ve ilk Müslüman olanlardan. EBÜDDERDA: Kadılık yapan sahabelerden. ENES BİN MALİK: Resulullah’ın hizmetçisi. ERKAM BİN EBİ’L ERKAM: Evi ilk vakıf olan sahabe. ESAD BİN ZÜRARE: Akabe’de Müslüman olan Medine’li sahabe. FEYRUZ BİN DEYLEMİ: Yemenli sahabelerden. HABBAB BİN ERET: İlk Müslüman sahabelerden. HALİD BİN SAİD BİN AS: İlk Müslüman olan sahabelerden. HANZALA BİN EBU AMİR: Meleklerin yıkadığı sahabe. HUBEYB BİN ADİY: Darağacında ilk namaz kılan sahabe. HUZEYFE BİN YEMAN: Resulullah’ın sırdaşı. Hz. HAMZA: Şehidlerin efendisi. KAB BİN MALİK: Peygamber Efendimiz’in şairlerinden. MİKDAD BİN ESVED: Resulullah’ın süvarilerinden. MUHAMMED BİN MESLEME: 430 Resulullah’ın

fedailerinden. MUSAB BİN UMEYR: İslamda ilk öğretmen. MUAZ BİN CEBEL: Helal ve haramı iyi bilen sahabe. NEVFEL BİN HARİS: Haşimoğullarının en yaşlısı. NUMAN BİN MUKARRİN: Eshabı Kiramın meşhur kumandanlarından. OSMAN BİN MAZUN: Medine’de ilk vefat eden muhacir sahabe. OSMAN BİN TALHA: Kabe’nin hizmetinde olan sahabe. SABİT BİN KAYS: Resulullah’ın hatiblerinden. SAD BİN MUAZ: Ensarın en hayırlılarından. SAD BİN REBİ: Şehid olurken nasihat eden sahabe. SAİD BİN AMİR: Hz. Ömer’e benzeyen vali. SALİM MEVLA EBU HUZEYFE: Kur’an’ı Kerim’i en iyi okuyanlardan. SEHL BİN HANİF: Eshabı Kiramın okçularından. SEHL BİN SAD Medine’de en son vefat eden sahabe. SELEME BİN EKVA: Piyadelerin en hayırlısı. SELEME BİN HİŞAM: Kardeşlerinin işkence ettiği 431

sahabe. SELMAN-I FARİSİ: Ehli Beytten sayılan İranlı sahabe. SEVBAN: Resulullah’ın hizmetçisi SÜMAME BİN ÜSAL: Yemame kabilesi reisi. TUFEYL BİN AMR: Işık saçan sahabe. UBADE BİN SAMİT: Akabe biatlarında kavminin temsilcisi olan sahabe. UKBE BİN AMİR: Eshabı Suffadan. ÜBEYY BİN KAB: Kıraati ile meşhur sahabe. ÜSAME BİN ZEYD: sahabelerden. Resulullah’ın Eshabı çok sevdiği Kiramın

ÜSEYD BİN HUDAYR: sancaktarlarından.

VELİD BİN VELİD: Kardeşleri tarafından işkence gören sahabe. ABDULLAH BİN ATİK: Medine’li ilk Müslümanlardan. ABDULLAH BİN ÜMMİ MEKTUM: Resulullah’ın müezzinlerinden. ABBAS BİN UBADE: Ensarın muhaciri diye tanınan sahabe. 432

CÜVEYRİYYE BİNTİ HARİS: Resulullah’ın hanımı. EBU RAFİ: Resulullah’ın azatlı kölelerinden. EBU SÜFYAN BİN HARİS: Resulullah’ın süt kardeşi. FATİMA BİNTİ ESED: Hz. Ali’in annesi. HACCAC BİN ILAT: Mekkeli sahabelerden. HATİCE-TÜL KÜBRA: Peygamberimizin ilk hanımı. HAFSA BİNTİ ÖMER: Peygamberimizin hanımlarından. HALİD BİN VELİD: Allah’ın kılıcı lakabı ile tanınan kumandan sahabe. HALİME HATUN: Peygamberimizin sütannesi. HAMNE BİNTİ CAHŞ: Peygamber Efendimizin halasının kızı. HANSA HATUN: Meşhur kadın şair sahabelerden. HASSAN BİN SABİT: Resulullah’ın şairlerinden. HATİB BİN EBİ BELTEA: Resulullah’ın elçilerinden. Hz. AİŞE: Peygamberimizin hanımlarından. Hz. FATIMA: Peygamberimizin en sevgili kızı. Hz. HASAN: Cennet gençlerinin efendisi. 433

Hz. HÜSEYİN: Cennet gençlerinin seyidi. HZ. SAİD BİN ZEYD: Cennetle müjdelenenlerden. İKRİME BİN EBİ CEHİL: Şehid ve meşhur İslam kumandanlarından. İMRAN BİN HUSAYN: Hasta yatağında bile ilim öğreten sahabe. KAB BİN ZÜHEYR: Peygamberimizin hırkasını verdiği şair sahabe. KATADE BİN NUMAN: Eshabı Kiramın okçularından. MEYMUNE BİNTİ HARİS: Resulullah’ın hanımı. MUĞİRE-TEBNİ ŞUBE: Meşhur beş dahiden biri olan sahabe. RİBİ BİN AMİR: Eshabı Kiramın elçilerinden. SAD BİN UBADE: Ensarın sancaktarlarından. SAFİYYE BİNTİ ABDÜLMUTTALİB: Peygamberimizin halası. SAFİYYE BİNTİ HUYEY: Resulullah’ın hanımı. SEDDAD BİN EVS: Ailece müslüman olan sahabelerden. SEVDE BİNTİ ZEMA: Peygamberimizin hanımlarından. SÜRAKA BİN MALİK: Eshabı Kiramın süvarilerinden. 434

ÜMMİ EYMEN: Peygamberimizin dadısı. ÜMMİ HABİBE: Peygamberimizin hanımlarından. ÜMMİ HANİ: Hz. Ali’in kızkardeşi. ÜMMİ HİRAM: Hala sultan olarak tanınan kadın sahabe. ÜMMİ RUMAN: Hz. Ebu Bekir’in hanımı. ÜMMİ ŞERİK: Devsli muhacir hanım sahabelerden. ÜMMİ ÜMARE NESİBE HATUN: Eshabın kadın kahramanlarından. ZEYD BİN DESİNNE: Darağacından Resulullah’a selam gönderen sahabe. ZEYD BİN HARİSE: İlk iman eden köle. ZEYD BİN SABİT: En meşhur vahiy katibi sahabe. ZEYNEB BİNTİ CAHŞ: Resulullah’ın hanımı. Veda Hutbesi Hz. Peygamber’in, (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hicri 10. yılda yaptığı Veda Haccı’nda sayıları yüz on dört bini bulan hacıya hitaben irad ettiği hutbe. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu son hutbesinde bundan sonra bir daha hac edemeyeceğini bildirip vefatının yaklaştığını ima ettiği, sonraki gelen günler de onun bu sözlerini doğruladığı için 435

bu hacca Veda Haccı, bu hac esnasında irad ettiği hutbeye de Veda Hutbesi adı verildi. Veda Hutbesi her ne kadar tek bir hutbe imiş gibi kabul edilmekteyse de gerçekte bu hutbe, Arafat ta, Mina da ve bir gün sonra yine Mina’da olmak üzere arafe günü ile bayramın birinci ve ikinci günlerinde parça parça irad edilmiştir. Değişik yer ve zamanda irad buyurulduğu için de hutbe birçok kişi tarafından birbirinden farklı şekillerde rivayet edilmiş; kişinin ya da grubun duyduğunu diğerleri işitmediğinden hutbenin tamamının biraya toplanmasında bu farklı rivayetlerden yararlanılmış ve daha sonraki yıllarda bu üç ayrı yer ve zamanda buyurulan hutbe tek bir hutbe olarak biraraya getirilmiştir. Arafat’ta yüz binin üzerindeki hacıya hitaben bir hutbe irad eden Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sesinin bütün hacılar tarafından işitilmesi için belli mesafelerde gür sesli sahabilerden bazılarını görevlendirdi. Rasulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sözlerini tekrar eden bu kişiler hutbenin bütün hacılar tarafından duyulmasını sağlıyorlardı. Devesi Kusva’nın sırtında olduğu halde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şu hutbeyi irad etti: “Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha buluşamayacağım. Ey İnsanlar bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mübarek bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü saldırıdan emindir. Ashabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalaletlere dönüp birbirinizin boynunu vurmayın. Bu vasiyetimi burada 436

bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur. Ey Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımız altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermek gerekir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız. Allah’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin adetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Ashabım! Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen ortadan kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım kan davası da Abdulmuttalib’in torunu (yeğenim) Rebia’nın kan davasıdır. Ey İnsanlar! Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü ebedi surette kaybetmiştir. Fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız. Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’dan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkca evlerinize almamalarıdır. Eğer onlar razı olmadığınız herhangi bir kimseyi evinize alırlarsa onları hafif bir şekilde dövebilir, azarlayabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları; örfe göre her türlü giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir. Ey müminler! Size iki 437

emanet bırakıyorum ki onlara sarılıp uydukca yolunuzu şaşırmazsınız. O emanetler Allah’ın kitabı Kur’an’ı Kerim ve Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sünnetidir. Ey müminler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi muhafaza ediniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helal değildir. Ancak gönül hoşluğuyla verilen başka. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır: Ey insanlar! Cenabı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Varis için vasiyete gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zinakar için mahrumiyet cezası vardır. Babasından başkasına nesep iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına uymaya kalkan nankör, Allah’ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların düşmanlığına uğrasın. Cenabı Hak bu insanların ne tevbelerini ne de şehadetlerini kabul eder.” Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sözlerinin burasında dinleyenlere sordu: “Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar. Ne dersiniz?” Ashabı Kiram cevap verdi: “Allah’ın risaletini tebliğ ettin; risalet görevini yerine getirdin, bize vasiyyet ve nasihatte bulundun diye şehadet ederiz.” Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şehadet parmağını göğe kaldırarak üç kez “Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab!” buyurarak Arafat’taki hutbesini bitirdi. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) güneş batıncaya kadar vakfede durdu. Tam buradan inmeye karar vereceği bir anda Maide suresinin üçüncü ayeti nazil oldu. 438

Daha sonra devesine binen Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yavaş adımlarla Arafat’tan inerek Müzdelife’ye geldi. Burada bir ezan iki kamet ile akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldı. Ve istirahata çekildi. Sabah olunca cemaatle birlikte sabah namazını kıldı ve ortalık iyice ağardıktan sonra Müzdelife’den Cemretül Akabe mevkine geldi. Şeytan taşlamadan sonra Mina’ya geçen Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) burada da Veda Hutbesi’nin diğer bölümünü irad etti. Allah’a hamdü senadan sonra devamla: “Ey insanlar! Sizi Allah’ın kitabına bağlayan peygamberinizin sözlerini iyi dinleyiniz, ona itaat ediniz. Hac ibadetinizin bütün hareketlerini benden gördüğünüz gibi ifa ediniz. Öyle sanıyorum ki, ben bu seneden sonra bir daha haccedemem.” Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bundan sonra halkla sorulu cevaplı sürdürdüğü hutbesini: “Ey insanlar! Ayların yerini değiştirerek geri bırakmak inkarda aşırı gitmektir. Kafirler böyle yapmakla doğru yoldan saptılar. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısını uygun yapmak için, bir yıl haram ayını helal, diğer yıl onu haram sayarlar. Böylece Allah’ın haram kıldığını helal kabul ederler. Zaman Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün gibi aynı duruma döndü. Allah’ın katında ayların sayısı on ikidir. Bunların dördü mukaddes (haram) aylardır ki üçü arka arkaya gelen Zilkade, Zilhicce ve Muharrem dördüncüsü de Cemaziyelahir ile Şaban’ın arasındaki Receb’tir. “Ey müminler! Bu ay hangi aydır?” -Allah ve Rasulu daha iyi bilir. “Zilhicce ayı değil midir?” 439

-Evet Zilhiccedir. “Bu içinde bulunduğumuz belde hangi beldedir?” -Allah ve Rasulu daha iyi bilir. “Mekke Şehri değil midir?” -Evet Mekke’dir. “Bugün hangi gündür?” -Allah ve Rasulu daha iyi bilir. “Yevmünnahr (kurban kesme günü) değil midir?” -Evet yevmünnahr’dır. Bu diyalogdan sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sahabelere dönerek “Şu halde iyi bilin ki; bu şehrinizde, bu beldenizde, bu gününüzün mukaddes (haram) olduğu gibi birbirinize kanlarınızı dökmek, mallarınızı haksız yere almak, namuslarınızı kirletmek de haramdır, her türlü saldırıdan masumdur. Muhakkak ki, siz Rabbinize kavuşacaksınız, o zaman bütün bu işlerden sorulacaksınız. Ey İnsanlar! Aklınızı başınıza alında benden sonra birbirinizin boynunu vuracak şekilde dalalete, vahşete düşerek cahiliye devrine dönmeyin. Ey insanlar! Bu nasihatlerime kulak verip bunları burada hazır bulunanlarınız burada bulunmayanlara tebliğ etsin. Olabilir ki kendisine tebliğ edilen kimse burada bulunup işiten bir kısım kimseden daha iyi anlayıp bellemiş olur” ardından Rasulullah iki kez: 440

“Tebliğ ettim mi?” buyurdu. Sahabiler: -Evet ettin, deyince O; “Şahit ol ya Rab!” dedi ve tekrar hatırlattı: “Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin.” Hutbenin toplum hayatına getirdiği prensipler: İncelendiği zaman Veda Hutbe’sinde Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) başlıca şu noktalara değindiği görülür: 1.Her işte daima Allah’a hamdü sena etmek gerekir. 2.Nefis, insanı her zaman şerre yöneltmek ister. Bu sebeple nefislerin şerrinden de Allah’a sığınmak lazımdır. 3.Can, mal ve ırz kutsaldır. Yaşama hakkı tabii bir haktır. Irz, şeref, haysiyet, hürriyet ve mülkiyet saldırıdan korunmuş haklardır. 4.Cahiliye gelenekleri kaldırılmıştır. İnsanlar alışa geldikleri kötü şeyleri körü körüne yapmaktan vazgeçmelidirler. 5.Faiz haramdır. 6.Kan davası gütmek haramdır. 7.Emanetler yerlerine verilmelidir. Emanete hıyanet edilmemelidir. 441

8.Küçük büyük önemli, önemsiz her işte şeytana uymaktan sakınılmalıdır. 9.Kadınların ve erkeklerin karşılıklı hak, vazife ve sorumlulukları vardır. Kadınlara nezaketle davranılacaktır. 10.Hem kadın kaçınacaklardır. hem de erkekler zinadan şiddetle

11.Köle ve hizmetçilere iyi davranılacaktır. 12.Bütün Müslümanlar kardeştir. Her türlü sınıf farkları ve ayrıcalıklar kaldırılmıştır. Üstünlük fazilet iledir. 13.Zulümden sakınmak gerekir, halkın malı haksız yere yenemez, birine ait bir şey sahibinin izni olmadıkca başkası için helal olmaz. 14.Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan sakınacaklardır. 15.Allah’ın Kitabına ve Peygamber’in sünnetine uyanlar asla sapıklığa düşmezler. 16.İslam sadeliğinden ayrılmamak, aşırılıklara sapmamak gerekir. 17.Hak Teala’ya ibadet olunacak; beş vakit namaz kılınacak, oruç ayında oruç tutulacak, Hz. Peygamber’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tavsiyelerine uyulacaktır. Bunları hakkıyla yerine getirenlerin mükafatı cennettir.

442

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Müslümanlara Son Hitap ve Tavsiyeleri Ensardan Numan b. Beşir’in bildirdiğine göre; Peygamberimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hastalığı ağırlaştığı zaman, halk: “Ondan sonra bu işi kim yönetecek?” diye konuşmaya başladılar. Kimisi: “Ebu Bekir yönetir!” Kimisi de: “Übeyy b. Ka’b yönetir!” dediler. Numan b. Beşir, Übeyy b. Ka’b’ın yanına varıp, ona: “Ey Übeyy! Halk Ebu Bekir’i Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yerine halife yapmak istiyorlar? Hemen gidip bu işin ne olacağına bakalım” dedi. Übeyy b. Ka’b: “Benim bu hususta Ensar hakkında birşey işitmişliğim yoktur. Allah Teala onu vefat ettirinceye kadarda ben bunu kendisine anıcı değilim” dedikten sonra, 443

Numan b. Beşir’le birlikte gittiler. Sabah namazından sonra kendisine çanak içindeki çorbadan yudumlattıkları sırada Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanına girdiler. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çorbasını içmekten boşalınca, Übeyy’e dönüp: “Bu sana ne söylemişti?” diye sordu. Übeyy b. Ka’b: “Bizi (Muhacirlere) tavsiye buyur” dedi. Hz. Ebu Bekir’le Hz. Abbas, Ensar meclislerinden bir meclise uğramışlardı. Ensarın ağladıklarını görünce, onlara: “Niçin ağlıyorsunuz?” diye sordular. Onlar da: “Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) huzurunda bulunduğumuz günleri hatırladık” dediler. Hz. Ebu Bekir’le Hz. Abbas gelip bunu Peygamberimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) haber verdiler. “Ensarın kadınları erkekleri mescidde ağlıyorlar” denildi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): “Onlar niçin ağlıyorlar?” diye sordu. “Sen öleceksin diye korkuyorlar” dediler. O sırada Fadl b. Abbas Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanına girmişti. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona: “Ey Fadl! Şu sarığı başıma sar” buyurdu. Fadl b. Abbas sarığı sarınca ona: “Tut elimden” buyurdu. O da Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) elinden tuttu. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) büyük bir ridayı sarınıp bürünmüş ve başını da boz bir sarık ile bağlamış olduğu halde minbere oturdu; ki bu Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) minbere son oturuşu idi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu günden sonra bir daha minbere çıkmadı. Minbere çıkınca Fadl b. Abbas’a: “Halka seslen” buyurdu. Fadl b. Abbas seslenince müslümanlar mescidde toplandılar. Mescid müslümanlarla doldu. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kelimei şehadet getirdikten sonra: “Ey insanlar! Ben size olan nimetinden dolayı O Allah’a hamd ederim ki Kendisinden başka hiçbir ilah 444

yoktur” diyerek Allah’a hamdü seneda bulundu. Her zaman yaptığı gibi Uhud günü şehit düşen müslümanlar için de Allah’tan mağfiret diledi. Sonra: “Ey insanlar! Yakınıma geliniz” buyurdu. Müslümanlar Peygamberimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) doğru geldiler. “Ey insanlar! Bana haber verildiğine göre sizler Peygamberinizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vefat edeceğinden korkuyormuşsunuz. Benden önce gönderilip ümmeti içinde temelli kalmış bir peygamber var mıdır ki ben de içinizde temelli kalayım? İyi biliniz ki ben Rabbime kavuşacağım. O’na siz de kavuşacaksınız. İlk muhacirlere karşı hayırlı olmanızı, onların da aralarında birbirlerine karşı hayırlı olmalarını tavsiye ederim. Yüce Allah: “Asra andolsun ki muhakkak insan kesin bir ziyandadır. Ancak iman edenlerle güzel ve yararlı amellerde bulunanlar, bir de birbirlerine hakkı tavsiye, sabrı tavsiye edenler böyle değildir” buyurmuştur. Muhakkak ki bütün işler Yüce Allah’ın izniyle cereyan eder. Geç olacak şeyleri acele istemeniz birşey sağlamaz. Çünkü Yüce Allah hiç kimsenin acele etmesiyle acele etmez. Allah Kendisini yenmeye kalkanı yener, mahveder. Aldatmaya kalkanı da zararlı çıkarır. “Demek idareyi ve hakimiyeti ele alırsanız hemen yeryüzünde fesat çıkaracak, akrabalık münasebetlerini bile keseceksiniz öyle mi?” Hiçbir peygamber arkasında bir cemaat bırakmadıkça vefat etmemiştir. Ben de sizin içinizde Ensarı bıraktım. Allah’tan sakınmanızı ve onlara karşı iyi davranmanızı tavsiye ederim. Bilirsiniz ki onlar mallarını sizinle bölüştüler. Size darlıkta da bollukta da iyilik ve yardım ettiler. Onların hakkını tanıyınız. Çünkü onlar sizden önce Medine’yi yurt ve iman evi edinmiş ve siz Muhacirlere iyilik etmiş olan kimselerdir. Onlar meyve ve mahsullerini sizinle bölüşmediler mi? Onlar size yurtlarında yer vermediler mi? Kendileri muhtaç oldukları halde sizi kendilerine tercih etmediler mi? Ey Muhacirler 445

cemaati! Siz çoğalmış olduğunuz halde sabaha çıktınız. Ensar ise çoğalmamış olarak sabaha çıktılar. Ey Muhacirler cemaati! İyi biliniz ki Ensar cemaati gitgide azalacaklar hatta yemek içindeki tuz gibi olacaklar. Sizler ise çoğalacaksınız. Başka insanlar da çoğalacaklar. Ensara karşı iyi davranmanızı size tavsiye ederim. Çünkü onlar benim sırdaşlarım, sığınağım ve barınağım oldular. Onlar üzerlerine aldıkları yardım vazifesini tamamıyla yerine getirmişlerdir. Kendilerine ancak mükafat verilmesi kalmıştır. Sizden Muhammed ümmetinden herkim bir iş başına geçer de bir kimseye zarar veya yarar vermeye gücü yetecek hale gelirse Ensardan iyilik edenlerin iyiliğini kabul, kötülük edenlerin de kötülüğünü affetsin. Onların iyilerine iyilik ediniz. Kötülüklerinden de geçiniz. İyi biliniz ki ben sizden önce gidecek sizi bekleyeceğim. Siz de gelip bana kavuşacaksınız. Dikkat ediniz! Sizinle buluşma yerimiz Havuz başıdır. Yarın benimle buluşmak isteyen, elini ve dilini günahtan çeksin. Ey insanlar! Günah nimetlerin değiştirilmesine sebeb olur. Halk iyi olduğu zaman yöneticileri de iyi olur. Halk kötü olduğu zaman yöneticileri de kötü olur. Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki ben şu saatte Havuzumun üzerinde duruyor, şu bulunduğum yerden Havuzuma bakıyorumdur. Şanı yüce olan Allah bir kulunu dünya ile, dünya zineti ile, istediği dünya nimetlerini kendisine vermekle Kendi katındaki nimetler arasında muhayyer kıldı. Bunlardan birisini seçmekte serbest bıraktı. O kul da ahireti, Allah katında olanı tercih etti, seçti” buyurdu. Hz. Ebu Bekir (R.A.) Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisinden bahsettiğini anladı. Cemaat içinde Hz. Ebu Bekir’den (R.A.) başka hiç kimse Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) maksadını anlayamadı. Hz. Ebu Bekir (R.A.) ağlamaya başladı. Gözleri yaşla doldu. Ağlayarak: “Babam, anam sana feda olsun ya Rasulullah! 446

Sana babalarımızı, analarımızı, canlarımızı, mallarımızı, evlatlarımızı feda ederiz” dedi. Mescidde bulunan müslümanlar, Hz. Ebu Bekir’in (R.A.) ağladığını görünce: “Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dünya hayatıyla Rabbine kavuşma arasında Rabbi tarafından muhayyer kılınan ve Yüce Rabbine kavuşmayı tercih eden salih bir kişiden bahsederken şu şeyhin ağlama haline şaşmaz mısınız?” dediler. Halbuki o Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) söylediği sözün manasını onlardan daha iyi biliyordu. Ebu Said El Hudri der ki: Ben kendi kendime: “Allah’ın bir kulunu dünya nimetiyle ahiret nimetleri arasında muhayyer bırakmasında, onun da ahireti tercih etmesinde ne var ki, şu şeyhi ağlatıyor?” demiş, ona: “Ey Ebu Bekir! Sen bir kulun dünya ile ahiret arasında muhayyer kılınıp onun da ahireti tercih edişine ne diye ağlıyorsun?” diye sormuştum. Meğer muhayyer kılınan kul Resulullah’mış (Sallallahu Aleyhi ve Sellem). Bunu Ebu Bekir (R.A.) bizden daha iyi biliyormuş. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Ebu Bekir’e (R.A.) bakıp: “Ey Ebu Bekir! Ağlama. Ey insanlar! İnsanlardan; canında, malında, arkadaşlığında bana karşı Ebu Bekir b. Ebu Kuhafe’den daha fedakar ve cömert davranan bir kimse yoktur. Eğer Rabbimden başka insanlardan dost tutmuş olsaydım muhakkak ki Ebu Bekir’i dost tutardım. Fakat İslam kardeşliği daha üstündür. Haberiniz olsun ki sahibiniz Yüce Allah’ın dostudur. (Evlerinizden) şu mescide açılan kapıları kapatınız. Yalnız Ebu Bekir’in kapısı açık kalsın. Ben Ebu Bekir’in kapısının üzerinde bir ışık, başka kapıların üzerinde ise karanlık görüyorum. Nihayet ben de bir insanım. Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir. Ben kimin malından ne almışsam işte malım o da gelsin alsın. İyi biliniz ki benim katımda sizin en önde geleniniz en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helal eden kişidir ki Rabbime onun 447

sayesinde helalleşmiş olarak, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile kavuşacağımdır. Hiç kimse “Resulullahın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım” diyemez. İyi biliniz ki kin ve düşmanlık beslemek asla benim huyumdan ve halimden değildir. Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni göremiyorum. Buyurduktan sonra sözlerini tekrarladı. Bunun üzerine bir adam ayağa kalktı: “Senden bir isteyici istekte bulununca sen ona üç dirhem vermemi emretmiştin ben de vermiştim” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Doğru söylüyorsun dur! Ey Fadl b. Abbas! Buna üç dirhem ver” buyurdu. “Ey Allah’ım! Ben ancak bir insanım. Müslümanlardan hangi kişiye ağır bir söz söylemiş veya bir kamçı vurmuş veya lanet etmişsem, Sen bunu onun hakkında temizliğe, ecre ve rahmete ermesine vesile kıl. Allah’ım! Ben hangi mümine ağır bir söz söylemişsem, Sen o sözümü kıyamet gününde o mümin için Sana yakınlığa vesile kıl.” diye dua etti. Sonra da: “Ey insanlar! Kimin üzerine geçmiş bir hak varsa o onu hemen ödesin, dünyada rüsvay olurum demesin. İyi biliniz ki dünya rüsvaylığı ahiret rüsvaylığından hafiftir” buyurdu. Bunun üzerine bir adam ayağa kalktı ve: “Ya Resulullah! Ben Allah yolunda savaş ganimetine hıyanet etmiş üzerime üç dirhem geçirmiştim” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona: “Sen bu hıyaneti ne için yaptın?” diye sordu. Adam: “Ona ihtiyacım vardı” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey Fadl b. Abbas! Bu kişiden Beytülmal (hazine) hesabına üç dirhem teslim al” buyurdu. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey insanlar! Nefsinden korkan varsa ayağa kalksın da kendisi için dua edeyim!” buyurdu. Bunun üzerine bir adam ayağa kalktı: “Ya Rasûlallah! Ben çok pintiyim, korkağım, çok da uykucuyum. Allah’a dua et de benden pintiliği, korkaklığı ve uykuculuğu girersin!” dedi. 448

Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona dua etti. Sonra bir adam ayağa kalktı ve: “Ya Rasulullah! Ben çok yalancıyım. Çirkin sözlü, çirkin işliyim. Hem de uykucuyum” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey Allah'ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et. Uyumak istedikçe, kendisinden uykuyu gider” diye dua etti. Daha sonra, bir adam ayağa kalktı ve: “Vallahi Ya Rasulullah! Ben de çok yalancıyım. Hem de münafıkım. Benim işlemediğim hiçbir kötülük yoktur” dedi. Hz. Ömer ona: “Be adam! Kendini rezil ve rüsvay ettin” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey İbn Hattab! Dünya rüsvaylığı ahiret rüsvaylığından hafiftir” buyurdu ve adam için de: “Ey Allah’ım! Ona doğru sözlülük ve iman olgunluğu nasip et. Kendisinin kötü işlerini hayra çevir” diyerek dua etti. Sonra bir kadın ayağa kalkıp: “Bende şöyle şöyle haller var. Allah’a dua et de benden bu halleri gidersin” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ona: “Sen Aişe’nin evine git” buyurdu. Sonra minberden indi. Hz. Aişe’nin evine dönünce kadının başına asasını koyduktan sonra ona dua etti. Hz. Aişe kadın daha yanından ayrılmadan Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) duasının tesirini gördüğünü söyler.

449

Cebrail Aleyhisselamın Peygamberimizi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Vefat Etmeden Önce Ziyareti

450

Cebrail Aleyhisselam Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) eceline üç gün kaldığı ilk günde gelip “Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde sana “Kendini nasıl buluyorsun? diye soruyor” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum. Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum” buyurdu. İkinci gün, Cebrail Aleyhisselam tekrar inip “Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde sana “Kendini nasıl buluyorsun?” diye soruyor” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum! Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum” buyurdu. Üçüncü gün (Pazartesi günü) olunca, Cebrail Aleyhisselam indi. Cebrail Aleyhisselamın yanında ölüm meleği (Azrail) de inmişti. Cebrail Aleyhisselam “Ey Ahmed! Yüce Allah sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden daha iyi bildiği halde sana “Kendini nasıl buluyorsun? diye soruyor” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey Cebrail! Kendimi baygın bir halde buluyorum! Ey Cebrail! Kendimi sıkıntılı bir halde buluyorum” buyurdu. Bundan sonra ölüm meleği (Azrail) içeri girmek üzere izin istedi. Cebrail Aleyhisselam “Ey Ahmed! Bu ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor. Halbuki o senden önce hiçbir ademoğlunun yanına girmek için izin istememiştir. Senden sonra da hiçbir ademoğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir. Kendisine izin ver” dedi. Ölüm meleği içeri girip Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde durdu ve 451

“Ya Rasulullah! Ya Ahmed! Yüce Allah beni sana gönderdi ve senin her emrine itaat etmemi de bana emretti. Sen istersen ruhunu alacağım, istersen ruhunu sana bırakacağım” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ey ölüm meleği! Sen böyle yapacak mısın?” diye sordu. Ölüm meleği “Ben bu hususta emredeceğin herşeyde sana itaatle emrolundum” dedi. Cebrail Aleyhisselam “Ey Ahmed! Yüce Allah seni özlüyor” dedi. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Allah katında olan daha hayırlı ve daha devamlıdır. Ey ölüm meleği! Haydi emrolunduğun şeyi yerine getir. Ruhumu, canımı al” buyurdu. Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yanındaki su kabına iki elini batırıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve: “La ilahe illallah. Ölümün de akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var” buyurduktan sonra elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve: “Ey Allah’ım! Refiki Alaya” diye diye mübarek ruhunu teslim etti. Eli yanına yanındaki suyun içine düştü. Allahümme salli ala nebiyyina ve seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim. Cebrail Aleyhisselam “Selam olsun sana ey Allah’ın Resulu! Bu senin için yeryüzüne ayak basışlarımın sonuncusudur” dedi. Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) üzerine bir örtü örttüler, çevresine oturup ağlaştılar. Peygamberimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ev halkı o sırada hiçbir şahıs görmedikleri ve sezmedikleri halde: “Selam ve Allah’ın rahmet ve bereketleri üzerinize olsun” diyerek kendilerine selam verildiğini ve taziyede bulunulduğunu işittiler. Ehli Beyt de selama aynı şekilde karşılık verdiler. Nereden geldiği bilinemeyen ses şöyle 452

konuştu: “Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet günü size ecirleriniz tamamen verilecektir.”. “Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokuldu ise artık o muhakkak muradına ermiştir.”. “İyi biliniz ki her musibetin Allah katında bir tesellisi, her ölenin bir halefi, yerine geçeni, her vefat edenin de bedeli vardır. Allah’a sarılınız ve umacağınızı O’ndan umunuz. Asıl musibete uğrayan sevaptan mahrum kalandır. Selam ve Allah’ın rahmet ve bereketleri üzerinize olsun”. Abdullah b. Ömer “Bu sözleri Ehli Beytin hepsi, mescidde bulunanlar ve yoldakiler de işittiler” demiştir. Hz. Ali “Bu seslenenin kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. “Hayır bilmiyoruz” dediler. Hz. Ali “Bu Hızır’dır. Peygamberinizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dolayı sizi taziye ediyor” dedi.

453

Peygamber Sevgisi Medine’de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulullah’ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennetul Bakiye defnedildi. Ailesi Türkiyeye döndü. O zaman yedi yaşında olan oğlu Muhammed bugün ortaokul öğrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almış. İşte o peygamber aşkını en derinden yaşayan bir yürekten gelen güzel sözler: Bir seni güneşim, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde… Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerimi açmıştım. Doğduğum hastane senin Ravzanın hemen yanıbaşında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelip te daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. Kırk günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hanei Saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her 454

ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medine’de yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine’deki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik Efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kimbilir, korkardık belki de bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde -Babacığım neden Medine bu kadar sıcak diye. Babam da: -Evladım Medine’de iki tane güneş varda ondan derdi. -Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi? derdim. Babam gülerek: -Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine’de olunca sıcaklık iki kat oluyor. Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçekten de ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşinde, sıcaklığında içimizi ısıtıyordu. Medine’den ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı. Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okur ki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütünların altından gelen soğuk 455

havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam “incitmeyin sakın, onlar Ebu Hüreyre’nin kedileri” derdi, biz de inanırdık. Senin mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud’a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhud’da yatan yetmiş şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhud’da Senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesi idi sanki. İşte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, Senin gül bahçende, Senin savaştığın yerlerde sanki yanımda Sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım, bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Ta ki güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur ben sana gelemesem bile Sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Hani sana Medinedeyken komşuyduk ya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol arasıra da olsa evimizi şereflendiriver. Hem benim adım Nebi aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya 456

gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım. Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım Sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medine’den ayrıldığımızdan beri sanki Sen hep yanıbaşımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim. Babam Senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken abimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü abimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde ben de kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı. Evet demiştim ya bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin Efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyordum. Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır Efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Birgün sana gelişim geç bile olsa bana, gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et. Ta ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun. Biliriz ki dil kalpten geçen her şeyi ifade edemez. Allah Teala bize de bu kardeşimiz gibi Resulullah sevgisi nasip etsin. Amin.

457

Peygamber Efendimizden (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Dualar Allah’ım tembellikten, aşırı yaşlılıktan, günaha düşmekten, ağır borçtan, münker ve nekir’in sorgusundan, kabir azabından, cehennem azabından, kötü yola sürükleyen zenginlikten, yoksulluğun açacağı felaketlerden, ahir zamanda çıkacak olan deccalin yolumu şaşırtmasından sana sığınırım. Günahlarla aramda doğu ile batı arasındaki uzaklık kadar mesafe eyle. Allah’ım bu dünyada da öbür dünyada da bildiğim bilmediğim tüm iyilikleri senden dilerim. Bu dünyada da öbür dünyada da bildiğim bilmediğim tüm kötülüklerden sana sığınırım. Allah’ım seçkin kullarının ve Peygamberlerinin istedikleri iyilikleri senden ister sığındıkları kötülüklerden de sana sığınırım. Allah’ım senden cennetini ve cennetine kavuşturan söz ve hareketleri diler cehenneminden ve cehennemine yaklaştıran söz ve hareketlerden de sana sığınırım. Allah’ım alın yazımı hayırlı kılmanı dilerim. Allah’ım sana inanan benim de Peygamberin olduğumu kabul eden kuluna sana kavuşmayı sevdir. Allah’ım sana boyun eğiyor sana inanıyor sana dayanıyor sana yöneliyorum. Bütün mücadelelerim senin yolunadır. Allah’ım ululuğun yüzü hürmetine doğru yolu şaşırmaktan sana sığınırım. Senden başka Allah yoktur. Allah’ım namazlarım tüm ibadetlerim senin yolunadır. Senin için yaşıyor, senin için ölüyorum. Son sığınağım sen ardımda bıraktıklarımın sahibi de sensin. Allah’ım kalbin vesvesesinden işimin dağılmasından sana sığınırım. Allah’ım kötülüklerle aramıza perde olan 458

korkudan bizi cennetine ulaştıracak olan itaatinden dünya musibetlerini rahatlıkla karşılamamızı temin edecek olan sağlam imandan nasibimizi ihsan eyle. Bize saldıranlara karşı yardımcımız ol, dinimize musibet verme. Tek dileğimiz ve önem verdiğimiz şey dünya olmasın. Kalbinde merhamet taşımayan kimseleri başımıza musallat etme. Allah’ım bana öğrettiğin bilgilerden gereği gibi faydalanmayı ve faydalı bilgileri öğrenmeyi nasib eyle, bilgimi arttır. Allah’ım sana sık sık şükretmeyi seni çok çok anmayı senin öğütlerine ayak uydurmayı ve tavsiyelerini tutmayı bana nasib eyle. Allah’ım kulaklarımın, gözlerimin, dilimin, kalbimin ve şehvetimin açacağı kötülüklerden sana sığınırım. Allah’ım önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden ve altımdan gelebilecek afetlerden, felaketlerden azametine sığınırım. Allah’ım belirli bir yerde devamlı oturmakta olan kötü komşunun şerrinden sana sığınırım. Allah’ım beni iyilikleri işlediklerinde sevinen kötülükleri işlediklerinde pişman olup Allah’tan aflarını dileyen seçkin kullarından eyle. Allah’ım bilerek veya bilmiyerek işlediğim günahları bağışla, yaygın rahmetini benden esirgeme. Allah’ım işlediğim ve işlemediğim tüm günahların acı akibetinden sana sığınırım. Allah’ım bana başkalarına muhtaç olmayacak derecede geçimimi temin eden mütevazi bir hayat ile mütevazi bir şekilde can vermeyi nasib eyle. Ahirette de mütevazi müminlerle haşreyle. Allah’ım bütün işlerimin sonunu hayreyle. Bu dünyanın çirkin rezaletlerinden öbür dünyanın acı azabından beni koru. Allah’ım çirkin huylardan kötü ve ihlassız amellerden ve zararlı heveslerden sana sığınırım. Allah’ım bizi dostlarınla dost düşmalarınla düşman eyle. Sevdiklerini sırf seni sevdikleri için severiz, düşmanlarını da sırf seni sevmedikleri için düşman biliriz. Allah’ım beni iman aydınlığı ile donat. Allah’ım beni verdiğin nimetlere karşı şükür borcunu yerine getiren bela ve musibetlere 459

gögüs geren, kendi gözünde küçük başkalarının gözünde ise büyük görünen seçkin kullarından eyle. Allah’ım çaresiz acizlikten, taşlaşmış kalbden, gaflete dalmaktan, zillete düşmekten, yoksulluktan ve yoksulluk yüzünden kötü yola sapmaktan sana sığınırım. Allah’ım kanaatsizlikten, küfür ve inkarcılıktan, özü başka sözü başka olmaktan, gösterişten sana sığınırım. Allah’ım sağırlıktan, dilsizlikten, delirmekten ve bulaşıcı her türlü ağır hastalıklardan sana sığınırım. Allah’ım fayda vermeyen ilimden, korkmayan kalpden, kabul olmayan duadan, doymak bilmeyen nefisten, açlıktan, hıyanetten, korkaklıktan sana sığınırım. Allah’ım ahir ömrümde başkalarının eline düşmekten, hayatın ve ölümün getirdiği kötülüklerden sana sığınırım.

460

Esma’ül Hüsna Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları sayar, Allah’ı zikir ederse cennete girer. 1.Allah 2.Er-Rahman: Dünyada mümin, kafir ayrımı yapmadan nimetlerini veren. 3.Er-Rahim: Ahiret de yalnız müminlere rahmetini ihsan eden. 4.El-Melik: Mülkünde var etmek ve yok etmek suretiyle tasarruf eder. 5.El-Kuddüs: Bütün noksanlıklardan beri olan. 6.Es-Selam: Zatında, sıfatlarında ve bütün işlerinde noksanlıktan ve afetten salim olan. 7.El-Mü’min: Bütün peygamberleri tasdik eder. 8.El-Müheymin: Gözeten, murakabesinden bir zerrenin hariç kalmadığı en dikkatli koruyucu. 9.El-Aziz: Mutlak galip. 10.El-Cabbar: Mutlak islah ve kahredicidir. 11.El-Mütekebbir: Büyüklük ve azamet sahibi olan. 12.El-Halik: Kainatı yaratan. 13.El-Bari: Bir kalıptan döker gibi, düzgün, tertipli ve güzel yaratan. 14.El-Musavvir: Her şeye bir şekil ve suret veren. 15.El-Gaffar: Çok bağışlayan. 16.El-Kahhar: Her an kahretmeğe muktedir olan. 17.El-Vehhab: Bol bol veren. 18.Er-Rezzak: Bütün canlıların rızkını veren. 461

19.El-Fettah: Dilediğine yardım eden, rahmet hazinelerini kullarına açan. 20.El-Alim: Herşeyi bilen. 21.El-Kabid: Eceli gelenlerin ruhlarını alan. 22.El-Basit: Dilediğine bol rızık veren. 23.El-Hafid: Kullarından bazılarının derecesini indiren. 24.El-Rafi: Kullarından bazılarını yükselten. 25.El-Muizzu: Dilediğini aziz yapan. 26.El-Muzillu: Dilediğini zelil yapan. 27.Es-Sami: Herşeyi işiten. 28.El-Basir: Herşeyi gören. 29.El-Hakem: Hükmün sahibi. 30.El-Adlu: Adalet sahibi. 31.El-Latif: Lutüf ve ihsan eden. 32.El-Habir: Kullarının gizli ve aşikare işledikleri bütün fiil ve sözleri bilir. 33.El-Halim: Kulların azabını tehir eder. 34.El-Azim: Ulu, büyük olan. 35.El-Gafur: Çok mağfiret eden. 36.Eş-Şekur: Az şükür edene dahi çok nimet veren. 37.El-Aliyyu: Yüce olan. 38.El-Kebir: Mutlak büyük olan. 39.El-Hafiz: Koruyan. 40.El-Mukit: Yaratılan varlıkların rızkını veren. 41.El-Hasib: Yaratılan varlıkların hesabını yapan ve bilen. 42.El-Celil: Celal ve ululuk sahibi. 43.El-Kerim: İstemeden ve karşılıksız ihsanda bulunan. 44.Er-Rakib: Muhafaza edip gözeten. 45.El-Mucib: Dua edene icabet eden. 46.El-Vasi: İlmi herşeyi kuşatan. 47.El-Hakim: Hikmet sahibi. Faydasız iş yapmayan. 48.El-Vedud: Çok şefkatli. Kendisine çok sevgi beslenen. 49.El-Mecid: İkramı bol. Şanı yüce olan. 50.El-Bais: Kabirde olanları dirilten. 462

51.Eş-Şehid: Herşeyi inceliği ile görüp bilen. 52.El-Hakk: Doğruluğu asla değişmeyen. 53.El-Vekil: Kulunun ve herşeyin vekili olan. 54.El-Kaviyyu: Pek güçlü. 55.El-Metin: Çok sağlam. 56.El-Veliyyu: Seven, yardım eden, mahlukatının işlerine bakan. 57.El-Hamid: Her türlü hamde layık olan. 58.El-Muhsi: İlmi ile herşeyin mikdarını bilen. 59.El-Mubdi: Yoktan var eden. 60.El-Muid: Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan. 61.El-Muhyi: Her canlıda hayatı yaratan. 62.El-Mümit: Her öldürdüğünde ölümü yaratan. 63.El-Hayyu: Sürekli hayat sahibi olan. 64.El-Kayyum: Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kaim, daim ve var olan. 65.El-Vacid: Dilediğini bulan. 66.El-Macid: Yüksek şeref sahibi. 67.El-Vahid: Misli ve benzeri olmayan. 68.Es-Samed: Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç birşeye muhtaç olmayan. 69.El-Kadir: Kudreti herşeye ulaşan. 70.El-Muktedir: İktidarı ve kudreti sonsuz olan ve herşeye muktedir olan. 71.El-Mukaddim: İstediğini ileri geçiren, öne alan. 72.El-Muahhir: İstediğini geri koyup, arkaya bırakan. 73.El-Evvel: Varlığının evveli yoktur. 74.El-Ahir: Varlığının sonu yoktur. 75.El-Zahir: Varlığı sayısız delillerle aşikardır. 76.El-Batın: Zatı itibarıyla mahlukat tarafından gizli, görünmeyen, bilinmeyen. 77.El-Vali: Bütün mahlukatın işlerini idare eden. 463

78.El-Müteali: Noksanlıklardan uzak, çok yüce. 79.El-Berru: Mahlukatına lütfu ve keremi bol olan. 80.Et-Tevvab: Tevbe edenlerin tövbelerini kabul eden. 81.El-Müntekim: Suçlulardan intikam alıcıdır. 82.El-Afüvvu: Tevbe edenlerden günahlarını afv eden. 83.Er-Rauf: Pek şefkatli olan. 84.Malikül-Mülk: Mülkün mutlak sahibi. 85.Zül-Celali-Vel-İkram: Yegane şeref ve kemal sahibi. 86.El-Muksit: Herşeyi adalet üzerine düzgün yapan. 87.El-Camiu: İstediğini istediği anda toplayan. 88.El-Ganiyyu: Çok zengin ve her şeyden müstağni. 89.El-Muğni: Kullarından dilediğini, fazlı ile zengin eden ve müstağni kılan. 90.El-Mani: Meydana gelecek olan şeylere mani olan. 91.Ed-Darru: Sıkıntı ve zorluk veren şeyleri yaratan. 92.En-Nafi: Menfaat veren şeyleri yaratan. 93.En-Nur: Nurlandıran ve gönüllere huzur veren. 94.El-Hadi: Hidayete erdiren. 95.El-Bediu: Hiç misli olmayan şeyleri icad eden. 96.El-Baki: Varlığının sonu olmayan. 97.El-Varis: Mahlukatın esas sahibi. 98.Er-Reşid: Herkesi irşad eden, doğru yola ulaştıran. 99.Es-Sabur: Çok sabırlı.

464

Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in İsimlerinden Bazıları Abdullah: Allah’ın kulu. Abid: Kulluk eden, ibadet eden. Adil: Adaletli. Ahmed: En çok övülmüş, sevilmiş. Ahsen: En güzel. Ali: Çok yüce. Alim: Bilgin, bilen. Allame: Çok bilen. Amil: İşleyici. Aziz: Çok yüce, çok şerefli olan. Beşir: Müjdeleyici. Burhan: Sağlam delil. Cebbar: Kahredici, galip. Cevad: Cömert. Ecved: En iyi, en cömert. Ekrem: En şerefli. Emin: Doğru ve güvenilir kimse. Fadlullah: Allah Teala’nın ihsanı, fazlına ulaşan. Faruk: Hakkı ve batılı ayıran. Fettah: Yoldaki engelleri kaldıran. Galip: Hakim ve üstün olan. Gani: Zengin. Habib: Sevgili, çok sevilen. Hadi: Doğru yola götüren. Hafız: Muhafaza edici. Halil: Dost. Halim: Yumuşak huylu. Halis: Saf, temiz. Hamid: Hamd edici. Hammad: Çok hamdeder. Hanif: Hakikate sımsıkı sarılan. 465

Kamer: Ay. Kayyim: Görüp, gözeten. Kerim: Çok cömert, çok şerefli. Macid: Yüce ve şerefli. Mahmud: Övülen. Mansur: Zafere kavuşturulmuş. Masum: Suçsuz, günahsız. Medeni: Şehirli, bilgili ve görgülü. Mehdi: Hidayet eden, doğru yola erdiren. Mekki: Mekkeli. Merhum: Rahmetle bezenmiş. Mesud: Mutlu. Metin: Çok sağlam ve güçlü. Muallim: Öğretici. Mukteda: Peşinden gidilen. Mübarek: Uğurlu, hayırlı, bereketli. Mücteba: Seçilmiş. Mükerrem: Şerefli, yüce. Müktefi: İktida eden, yetinen. Münir: Nurlandıran, aydınlatan. Mürsel: Elçilikle görevlendirilmiş. Mürteza: Beğenilmiş, seçilmiş. Muslih: Islah edici, düzene koyucu. Mustafa: Çok arınmış, seçilmiş. Müstakim: Doğru yolda olan. Muti: Hakka itaat eden. Muti: Veren, ihsan eden. Muzaffer: Zafer kazanan, üstün olan. Müşavir: Kendisine danışılan. Naki: Çok temiz. Nakib: Halkın iyisi, kavmin en seçkini. Nasih: Öğüt veren. Natık: Konuşan, nutuk veren. Nebi: Peygamber. 466

Neciyullah: Allah’ın sırdaşı. Necm(i): Yıldız. Nesib: Asil, temiz soydan gelen. Nezir: Korkutucu. Nimet: İyilik, dirlik ve mutluluk. Nur: Işık, aydınlık. Rafi: Yükselten. Ragıb: Rağbet eden, isteyen. Rahim: Müminleri çok seven. Razi: Kabul eden, hoşnut olan. Resul: Elçi. Reşid: Akıllı, olgun, iyi yola götürücü. Said: Mutlu. Sabir: Sabreden, güçlüklere dayanan. Sadullah: Allah’ın mübarek kulu. Sadık: Doğru olan, gerçekci. Saffet: Arınmış, seçkin kişi. Sahib: Malik, arkadaş, sohbet edici. Salih: İyi ve güzel huylu. Selam: Noksan ve ayıptan emin olan. Seyfullah: Allah’ın kılıcı. Seyyid: Efendi. Şafi: Şefaat edici. Şakir: Şükredici. Taha: Kur’an’ı Kerim’deki ismi. Tahir: Çok temiz. Taki: Haramlardan kaçınan. Tayyip: Helal, temiz, güzel, hoş. Vafi: Sözünde duran, sözünün eri. Vaiz: Nasihat eden. Vasıl: Kulu Rabbine ulaştıran. Yasin: Kur’an’ı Kerim’deki ismi, insanı kamil. Zahid: Masivadan yüz çeviren. Zakir: Allah’ı çok anan. 467

Erkek İsimleri Abdullah, Abdurrahman, Abdulalim, Abdulazim, Abdulaziz, Abdulbaki, Abdulcebbar, Abdulcelil, Abdulhak, Abdulhamid, Abdulkadir, Abdulkerim, Abdulvehhab, Abdurrahim, Abdülmecid, Abdussamed, Muhammed, Ahmed, Adem, İdris, Nuh, Salih, İbrahim, Lut, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Şuayb, Eyyub, Musa, Harun, Davud, Süleyman, İlyas, Elyesa, Yunus, Zülkifl, Zekeriya, Yahya, İsa, Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn, Akıb, Beşir, Emin, Hadi, Kayyım, Kerim, Mahi, Muhtar, Mustafa, Muttaki, Münir, Nezir, Rauf, Sadık, Taha, Ahsen, Akif, Hafız, Halil, Halim, Hamid, Hanif, Hikmet, İmran, Kazım, Mahmud, Muhsin, Müslim, Mücahid, Raşid, Recai, Refik, Reşid, Rıdvan, Sacid, Seyyid, Sıddık, Taib, Şakir, Zeyd, Abbas, Aziz, Ali, Ammar, Asım, Bilal, Cabir, Cafer, Ebubekr, Enes, Ebuzer, Habib, Halid, Hamza, Haris, Hasan, Haşim, Zeki, Hişam, Huzeyfe, Hüseyin, İkrime, Mesud, Muaviye, Numan, Osman, Ömer, Sabit, Sad, Said, Salim, Sinan, Talha, Tarık, Üsame, Valid, Ziyad, Zübeyr, Adil, Adnan, Arif, Avni, Bahtiyar, Beyazid, Behlül, Besim, Bünyamin, Cevdet, Edhem, Faruk, Fatih, Hamdi, İhsan, İsmet, İzzet, Kamil, Kemal, Kenan, Mahir, Mehdi, Nabi, Selami, Tayyip, Zahid.

468

Kadın İsimleri Meryem, Mümine, Müslime, Naime, Sabire, Sadıka, Saime, Sıddıka, Taibe, Zekiyye, Afra, Amine, Atika, Betül, Cemile, Dürdane, Erva, Esma, Fatıma, Habibe, Hatice, Hafsa, Halide, Halime, Mariye, Nesibe, Rukiyye, Safiyye, Sevde, Şeyma, Sümeyye, Ümmügülsüm, Zehra, Zeynep, Adile, Aliye, Azize, Bedriye, Behice, Behiye, Belkıs, Beyza, Cüheyme, Emine, Enise, Fahriye, Feride, Fikriye, Firdevs, Hacer, Hafize, Halise, Hamide, Hanife, Hasibe, Hava, Hayriye, Hilal, Zakire, Kadriye, Kamile, Kerime, Kevser, Latife, Lütfiye, Macide, Makbule, Meliha, Mesude, Muazzez, Münevver, Münire, Müşerref, Müzeyyen, Naciye, Nazife, Nebahat, Nefise, Nesibe, Nezihe, Nuriye, Rabia, Sabahat, Sacide, Merve, Saliha, Selime, Rumeysa, Şakire, Şerife, Şükriye, Tahire, Tayyibe, Tuba, Ufeyra, Ulviye, Zahide, Zakire, Zübeyde, Züleyha, Abide, Afife, Alime, Büşra, Feride, Fevziyye, Hamdiye, Kübra, Sadıka, Şule, Zekiye, Zühdiye, Züleyha.

469

Faydalanılan Kaynaklar İhya Sahihi Buhari El Uhudul Kubra Terbiye Muhtar Ehadis 500 Hadisi Şerif Riyazus Salihin İslam Tarihi Şerefi Ümmeti Muhammediyye Şiratül İslam Nesaih ul İbad Kütübi Sitte Sahihi Müslim Taç Ahlak Hadisleri Siracul Müttekin Mevahibu Ledünniye İslam’da Helallar ve Haramlar Ehli Sünnet İtikadı Hadislerle İslam Ruhul Furkan Kadın İlmihali Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Şemaili Müminlere Vaazlar İslam ve İlim Berika Allah Katında Din Kalplerin Keşfi

470

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->