P. 1
Ahkam-ayetleri-acisindan.(Hak-dini-Kur'an-dili)-ve-(Kur'an-yolu)-tefsirlerinin-mukayesesi-281s-Tez,Arif ÇAKIR

Ahkam-ayetleri-acisindan.(Hak-dini-Kur'an-dili)-ve-(Kur'an-yolu)-tefsirlerinin-mukayesesi-281s-Tez,Arif ÇAKIR

|Views: 68|Likes:
Yayınlayan: AdemBaba1

More info:

Published by: AdemBaba1 on Aug 11, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

08/11/2012

pdf

text

original

Sections

T.C.

GAZİ ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI
TEFSİR BİLİM DALI





“HAK DİNİ KUR’AN DİLİ” VE “KUR’AN YOLU” TEFSİRLERİNİN
“AHKÂM AYETLERİ AÇISINDAN” MUKAYESESİ




YÜKSEK LİSANS TEZİ




Hazırlayan
Arif ÇAKIR





Tez Danışmanı
Doç Dr. Mesut OKUMUŞ






Ankara – 2008
ONAY






Arif ÇAKIR tarafından hazırlanan “Hak Dini Kur’an Dili” Ve “Kur’an
Yolu” Tefsirlerinin “Ahkâm Ayetleri Açısından” Mukayesesi” başlıklı bu
çalışma, 11 / 01 / 2008 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda oybirli-
ği ile başarılı bulunarak jürimiz tarafından Temel İslam Bilimleri Anabilim
Dalı Tefsir Bilim Dalında Yüksek Lisans tezi olarak kabul edilmiştir.




[ i m z a ]
……….
Prof. Dr. İdris ŞENGÜL (Başkan)
…………………………………….




[ i m z a ]
……….
Prof. Dr. Ferhat KOCA
…………………………………….




[ i m z a ]
……….
Doç. Dr. Mesut OKUMUŞ (Danışman)
…………………………………….

ÖNSÖZ
Allah insanları yarattıktan sonra, onların hayatlarına yön vermek ama-
cıyla ilahi kitaplar göndermiştir. Bu ilahi kitapların sonuncusu, Kur’an-ı Ke-
rim’dir. Maide suresi 3. ayette İslam dinini artık kemale erdirdiğini belirten
Allah, bundan sonra Müslümanlar için tek geçerli kaynağın Kur’an-ı Kerim
olduğunu belirlemiştir. Çeşitli ayetlerde de Kur’an’ı açıklama görevini Hz. Mu-
hammed(s.a.s.)’e verdiğini ifade buyurmuştur. Hicr suresi 9. ayetinde ise onu
bizzat kendisinin koruyacağını taahhüt etmiştir.
Zaman akıp gitmekte, insanların ihtiyaçları değişmekte ve bu ihtiyaçlar
çözüm beklemektedir. Kur’an-ı Kerim değişikliğe uğramayacağına göre, in-
sanların ihtiyacını karşılayacak dini kurallar nasıl tespit edilecektir? Müslü-
manlar, İslam tarihi boyunca Kur’an-ı Kerim’i anlamak için çabalamış ve bu
sorunun cevabını aramışlardır. Bu nedenle birçok eserler kaleme almışlardır.
Bu çalışmalar, Kur’an’ın temel ilkelerinin değişmediğini, ancak anlama biçi-
minin ve ondan çıkarılacak hükümlerin zaman ve zemine göre değişebilece-
ğini ortaya koymaktadır.
Çalışmamızda, Kur’an’ı anlama çalışmalarının iki örneği olan “Hak Dini
Kur’an Dili: Türkçe Tefsir” ile “Kur’an Yolu: Türkçe Meal ve Tefsir” adlı eser-
lerde ahkâm ayetlerinin nasıl yorumlandığını kıyaslayacağız. “Hak Dini
Kur’an Dili: Türkçe Tefsir”, Cumhuriyetin ilk yıllarında T.B.M.M.’nin talimatı ile
D.İ.B. tarafından Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a yazdırılmış, “Kur’an Yo-
lu: Türkçe Meal ve Tefsir” ise 2000’li yılların başında yine D.İ.B. tarafından bir
komisyona yazdırılarak Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından incelenip onay-
lanmıştır. Amacımız, ahkâm ayetlerini belli bir tasnifle ele alarak, bu ayetlere
getirilen yorumları her iki eserden mukayese etmektir.
Bir giriş ve üç bölümden oluşan çalışmanın giriş bölümünde, tezin
konusu, önemi, amacı, yöntemi ve kavramsal çerçevesi ile her iki eser ve
ii



yazarlarının hayat hikâyelerinden bahsedeceğiz.
Birinci bölümde, Kur’an-ı Kerim, Kur’an’da yer alan temel konular ile
ahkâm ayetlerinin tanımı, sayısı ve tefsirleri hakkında genel bilgiler vereceğiz.
İkinci bölümde, her iki eserin genel özelliklerini ve ahkâm ayetlerini
yorumlama metotlarını mukayese edeceğiz.
Üçüncü bölümde ise, tezimizin ana konusunu oluşturan ahkâm ayetle-
rini belli bir tasnifle gruplayarak mukayesesini yapacak ve her iki eserdeki
farklı ve benzer yorumlamalara dikkat çekerek, gerekirse tercih ettiğimiz yo-
rumu dile getireceğiz. Ahkâm ayetlerini ibadet hükümleri, muamelat hükümle-
ri ve ceza hükümleri olmak üzere üç ana başlık altında değerlendireceğiz.
İki eserin yazılmaya başlanması arasında (1926–1999) 73 yıllık, ilk
baskısının tamamlanması arasında ise (1938–2003) 65 yıllık bir süre olması
nedeniyle, ahkâm ayetlerinin yorumlarında bazı farklılıklar oluştuğunu düşü-
nüyoruz. Çalışmamızda, bu farklılıkları tespit etmeye çalışacağız.
Ders dönemiyle birlikte tez konusunun seçiminden bitimine kadar yar-
dımlarını esirgemeyen, başta Danışman Hocam Doç. Dr. Mesut OKUMUŞ
Beye, Kıymetli fikirlerinden yararlandığım hocalarım Prof. Dr. Salim ÖĞÜT,
Doç. Dr. Osman AYDINLI ve Yrd. Doç. Dr. Yaşar KURT Beylere teşekkür
etmeyi bir borç telakki ediyorum. Ayrıca tez dönemi boyunca kendilerinden
istifade ettiğim arkadaşlarım Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenleri Zeki
HAKAN ve Yakup MERAL ile bugünkü seviyeye gelmeme katkısı olan -
ilköğretimden yüksek lisansa- tüm hocalarıma ve arkadaşlarıma minnet ve
şükranlarımı sunarım.
Arif ÇAKIR
Ankara- 2008
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ................................................................................................................................................... İ
İÇİNDEKİLER.................................................................................................................................. İİİ
KISALTMALAR ..............................................................................................................................Vİİ
GİRİŞ .....................................................................................................................................................1
1. KONUNUN ÖNEMİ ................................................................................................................... 1
2. KONUNUN AMACI................................................................................................................... 2
3. YÖNTEM.................................................................................................................................... 2
4. KAPSAM VE SINIRLAR........................................................................................................... 4
5. KAYNAKLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ.............................................................................. 4
6. ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR İLE “KUR’AN YOLU” YAZARLARININ
HAYATLARI VE ESERLERİ .......................................................................................................... 6
6.1. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Hayatı ve Eserleri .................................................. 6
6.2. “Kur’an Yolu” Yazarlarının Hayatı ve Eserleri..............................................................11
6.2.1. Hayreddin Karaman’ın Hayatı ve Eserleri......................................................................11
6.2.2. Mustafa Çağrıcı’nın Hayatı ve Eserleri...........................................................................14
6.2.3. İbrahim Kafi Dönmez’in Hayatı ve Eserleri ....................................................................15
6.2.4. Sadrettin Gümüş’ün Hayatı ve Eserleri ...........................................................................16

BİRİNCİ BÖLÜM
AHKÂM AYETLERİ AÇISINDAN KUR’AN
1. KUR’AN-I KERİM VE TEMEL KONULARI...........................................................................17
2. KUR’AN’IN AHKÂM AYETLERİ ...........................................................................................19
2.1. Ahkâm Ayetlerinin Sayısı ......................................................................................................20
2.2. Ahkâm Ayetlerinin Modern Hukuka Göre Tasnifi ................................................................21
2.3. Ahkâm Ayetlerinin Tefsiri .....................................................................................................23

İKİNCİ BÖLÜM
“HAK DİNİ KUR’AN DİLİ” VE “KUR’AN YOLU” TEFSİRLERİNİN YÖNTEM AÇISINDAN
MUKAYESESİ
1. “HAK DİNİ KUR’AN DİLİ: TÜRKÇE TEFSİR” İLE “KUR’AN YOLU: TÜRKÇE MEAL VE
TEFSİR” ADLI TEFSİRLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ..............................................................27
1.1. “Hak Dini Kur’an Dili: Türkçe Tefsir”’in Genel Özellikleri ..........................................27
1.2. “Kur’an Yolu: Türkçe Meal ve Tefsir”in Genel Özellikleri ............................................32
2. “HAK DİNİ KUR’AN DİLİ” VE “KUR’AN YOLU” TEFSİRLERİNİN AHKÂM
AYETLERİNE YAKLAŞIMLARI AÇISINDAN MUKAYESESİ .................................................38
2.2. “Hak Dini Kur’an Dili”’nde Ahkâm Ayetlerini Yorumlama Metodu..............................38
2.2. “Kur’an Yolu”’nda Ahkâm Ayetlerini Yorumlama Metodu ............................................44

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
“HAK DİNİ KUR’AN DİLİ” VE “KUR’AN YOLU” TEFSİRLERİNİN AHKÂM
AYETLERİNİN YORUMLARI AÇISINDAN MUKAYESESİ
1. İBADET HÜKÜMLERİ.............................................................................................................52
1.1. TEMİZLİK (TAHARET)...................................................................................................52
iv



1.1.1. Boy Abdesti (Gusül) .........................................................................................................53
1.1.2. Abdest ..............................................................................................................................55
1.1.3. Teyemmüm.......................................................................................................................58
1.1.4. Hayız................................................................................................................................60
1.2. NAMAZ.............................................................................................................................61
1.2.1. Namaz Vakitleri ve Çeşitleri ............................................................................................65
1.2.1.1. Gece namazı .............................................................................................................67
1.2.1.2. Cuma namazı ............................................................................................................68
1.2.1.3. Cenaze namazı ..........................................................................................................77
1.2.1.4. Orta Namaz ..............................................................................................................78
1.2.2. Seferilik............................................................................................................................78
1.2.3. Seferde ve Savaşta Namaz ...............................................................................................80
1.3. ZEKÂT ..............................................................................................................................87
1.3.1. Zekâtın Verileceği Yerler .................................................................................................88
1.4. ORUÇ ................................................................................................................................94
1.4.1. Orucun Rükün ve Şartları ................................................................................................95
1.4.2. Kutup Bölgelerinde Orucun Başlama ve Bitiş Zamanı ....................................................96
1.4.3. Hilalin Gözlenmesi (Ruyeti Hilal) ...................................................................................97
1.4.4. Orucun Geçerlilik Şartları ve Oruca Niyet......................................................................98
1.4.5. Orucun Yasakları, Orucu Bozan Şeyler ve Orucun Mekruhları ......................................98
1.4.6. Orucun Kazası, Keffareti, Fidyesi .................................................................................100
1.4.6.1. Mazeretsiz Oruç Tutmamak ve Keffareti ................................................................101
1.4.6.2. Orucun Fidyesi ve Miktarı......................................................................................102
1.4.7. İtikaf...............................................................................................................................104
1.4.8. Hilali Görünce Tekbir Getirme......................................................................................105
1.5. HAC VE KURBAN .........................................................................................................106
1.5.1. Haccın Şartları ..............................................................................................................106
1.5.1.1. Haccın Yükümlülük Şartları ...................................................................................106
1.5.1.2. Haccın Eda Şartları................................................................................................107
1.5.1.3. Haccın Geçerlilik Şartları ......................................................................................107
1.5.1.3.1. İhram......................................................................................................................107
1.5.1.3.2. Özel Vakit ...............................................................................................................108
1.5.1.3.3. Özel Mekan.............................................................................................................109
1.5.2. Haccın Rükünleri ...........................................................................................................110
1.5.2.1. Arafat Vakfesi .........................................................................................................110
1.5.2.2. Ziyaret Tavafı .........................................................................................................111
1.5.3. Haccın Vacipleri ............................................................................................................112
1.5.3.1. Say ..........................................................................................................................112
1.5.3.2. Müzdelife Vakfesi....................................................................................................113
1.5.3.3. Şeytan Taşlama.......................................................................................................113
1.5.3.4. Saçları Tıraş Etmek Ve Kısaltmak..........................................................................115
1.5.3.5. Veda Tavafı.............................................................................................................115
1.5.4. Haccın Sünnetleri ..........................................................................................................115
1.5.5. Hac Yasakları ................................................................................................................116
1.5.6. Kurban...........................................................................................................................118
1.6. KEFFARETLER..............................................................................................................121
1.6.1. Zıhar Keffareti ...............................................................................................................122
1.6.2. Yemin Keffareti ..............................................................................................................124
1.6.3. İhram Yasakları ve Keffareti..........................................................................................126
1.6.4. Yanlışlıkla Adam Öldürme Keffareti..............................................................................129
2. MUAMELÂT HÜKÜMLERİ ..................................................................................................130
2.1. ÂİLE VE MİRAS HUKUKU...........................................................................................130
2.1.1. Evlenme .........................................................................................................................131
2.1.1.1. Evlenme Yasakları ..................................................................................................132
2.1.1.1.1. Müslümanların Gayrimüslim Kadın Ve Erkekle Evlenmeleri.................................134
2.1.1.2. Mehir ......................................................................................................................134
v



2.1.1.3. Taaddüdü Zevcat (Çok Eşle Evlilik) .......................................................................136
2.1.1.4. Mut’a Nikahı...........................................................................................................138
2.1.2. Boşama Ve Boşanma .....................................................................................................139
2.1.2.1. Lian (Karşılıklı Lanetleşme) ...................................................................................143
2.1.2.2. İddet........................................................................................................................145
2.1.2.3. Hülle .......................................................................................................................148
2.1.3. Nafaka............................................................................................................................150
2.1.4. Evlat Edinme ve Hükmü.................................................................................................153
2.1.5. Kadınlarla İlgili Çeşitli Meseleler .................................................................................155
2.1.5.1. Kadınların Mirastaki Durumu................................................................................155
2.1.5.2. Kadınların Şahitliği ................................................................................................159
2.1.5.3. Kadının Dövülmesi .................................................................................................161
2.1.5.4. Tesettür (Kadınların Örtünmesi) ............................................................................164
2.1.5.5. Doğum Kontrolü ve Kürtaj .....................................................................................167
2.1.5.6. Estetik Ameliyatı .....................................................................................................169
2.2. BORÇLAR HUKUKU (MEDENİ HUKUK)...................................................................171
2.2.1. Akitler ............................................................................................................................171
2.2.2. Rüşvet.............................................................................................................................172
2.2.3. Ticaret (Alışveriş) ..........................................................................................................173
2.2.4. Borçlanma İle İlgili Konular .........................................................................................177
2.2.4.1. Karşılıksız Borç Verme (Karzı Hasen) ...................................................................177
2.2.4.2. Borcun Yazılması ve Noter .....................................................................................179
2.2.4.3. Rehin.......................................................................................................................182
2.2.4.4. Faiz (Riba)..............................................................................................................184
2.3. İKTİSADİ VE MALİ HUKUK........................................................................................189
2.3.1. Vergiler ve Kullanımı ....................................................................................................189
2.3.1.1. Fey..........................................................................................................................190
2.3.1.1.1. Cizye ..........................................................................................................................191
2.3.1.1.2. Harac.........................................................................................................................193
2.3.1.2. Ganimet ..................................................................................................................193
2.3.1.3. Fey ve Ganimetlerin Kullanımı ..............................................................................194
2.3.2. Devlet Malına / Devlet Bütçesine Zarar Vermek ...........................................................198
2.4. DEVLETLER HUKUKU.................................................................................................200
2.4.1. Uluslararası İlişkilerde Temel İlkeler............................................................................200
2.4.1.1. Uluslararası İlişkilerin Temeli Barıştır ..................................................................201
2.4.1.2. Antlaşmalara Sadık Kalınması Gerekir..................................................................204
2.4.1.3. Savaşa Hazırlıklı Olmak Gerekir............................................................................205
2.4.2. Gayri Müslimlerle İlişkiler ............................................................................................206
2.4.2.1. Gayri Müslimlerle Dostluk .....................................................................................207
2.4.2.2. Takiyye....................................................................................................................211
2.4.2.3. Gayrimüslimlerin Mescidi Harama Girmelerinin Yasak Oluşu .............................212
2.4.2.4. Sığınmacılar (Müste’menlerin Durumu) ................................................................214
2.4.2.5. Hicret......................................................................................................................215
2.4.3. Savaş İle İlgili Kurallar .................................................................................................217
2.4.3.1. Haram Aylarda Savaş.............................................................................................218
2.4.3.2. Savaşa Katılma Zorunluluğu ..................................................................................219
2.4.3.3. Savaş Kuralları.......................................................................................................221
2.4.3.3.1. Tarafsızların Dokunulmazlığı .................................................................................221
2.4.3.3.2. Savaşa Başlamadan Önce Düşmanın Müslüman Olup Olmadığının Öğrenilmesi .222
2.4.3.3.3. Savaşta Müşriklere Yapılacaklar............................................................................223
2.4.3.3.4. Savaşta Aşırı Gitmemek..........................................................................................226
2.4.3.3.5. Savaş Esirleri İle İlgili Hükümler...........................................................................227
3. CEZA HÜKÜMLERİ (UKUBÂT) ...........................................................................................230
3.1. Cezalarda Ölçü..............................................................................................................230
3.2. Cezaların Şahsiliği.........................................................................................................231
3.3. Hırsızlık Ve El Kesme Cezası.........................................................................................232
vi



3.4. Adam Öldürme Ve Kısas................................................................................................236
3.5. Terör, Yol Kesme, Yağmalama (Hırabe) ve Cezası .......................................................240
3.6. Zina, Çeşitleri ve İlgili Hükümler ..................................................................................242
3.7. Kazf (Zina İftirası) Ve Cezası ........................................................................................247
3.8. İçki ve Kumar.................................................................................................................249
SONUÇ...............................................................................................................................................256
KAYNAKÇA.....................................................................................................................................262
ÖZET .................................................................................................................................................269
ABSTRACT.......................................................................................................................................271




































KISALTMALAR
ABD : Ana Bilim Dalı
a.g.e. : Adı geçen eser
a.g.m. : Adı geçen makale
a.g.s. : Adı geçen söyleşi
a.g.y.l.t. : Adı geçen yüksek lisans tezi
A.Ü.H.F.Y. : Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları
A.Ü.İ.F : Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
A.Ü.İ.F.D. : Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
A.Ü.İ.F.Y. : Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları
Bkz. : Bakınız
c. : Cilt
Çev. : Çeviren
Der. : Derleyen
DİA. : Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi
D.İ.B. : Diyanet İşleri Başkanlığı
Hazr. : Hazırlayan
Ç.H.Ü. : Çorum Hitit Üniversitesi
H.Ü.İ.F. : Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
H.Ü.İ.F.D. : Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
G.Ü.İ.F.D. : Gazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
G.Ü.S.B.E. : Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
İ.A. : Türkiye Ekonomik ve Kültürel Dayanışma Vakfı İslami Araş-
tırmalar Dergisi
İSAM : Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi
M.Ü. : Marmara Üniversitesi
M.Ü.İ.F. : Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Neşr. : Neşreden
SA.Ü. : Sakarya Üniversitesi
s. : Sayfa
S. : Sayı
Sad. : Sadeleştiren
S.B.E. : Sosyal Bilimler Enstitüsü
T.D.V. : Türkiye Diyanet Vakfı
TEKDAV. : Türkiye Ekonomik ve Kültürel Dayanışma Vakfı
Trc. : Tercüme eden
ty. : Tarihsiz
U.Ü. : Uludağ Üniversitesi
Ve başk. : Ve başkaları
Vd. : Ve diğerleri
Yay. : Yayınları
Y.Ö.K. : Yüksek Öğretim Kurulu
GİRİŞ
1. KONUNUN ÖNEMİ
Ülkemizde hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde; gerek Arap-
ça, gerekse Türkçe birçok tefsir yazılmış veya tercüme edilmiştir. Cumhuriyet
döneminde yazılan tefsirlerden bir kısmı özel kişi ya da yayınevleri tarafından
yayınlanırken, ikisi Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanmıştır.
1
Bun-
lardan ilki, Cumhuriyetin ilk yıllarında T.B.M.M.’nin verdiği bir görevle
D.İ.B.’nin talebi üzerine Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR (1878–1942) tara-
fından yazılmış olan “Hak Dini Kur’an Dili: Türkçe Tefsir” adlı eserdir. Diğeri
ise 2000’li yıllarda yine D.İ.B.’nin Hayrettin KARAMAN, Mustafa ÇAĞRICI,
İbrahim Kâfi DÖNMEZ ve Sadrettin GÜMÜŞ’ten oluşan heyete hazırlattığı
“Kur’an Yolu: Türkçe Meâl ve Tefsir”dir.
2

Çalışmamızda, bu iki tefsiri “ahkâm ayetlerini yorumlamaları” bakımın-
dan karşılaştıracağız. Aradan geçen zaman dilimi içerisinde değişen dünya
şartlarıyla birlikte, âlimlerin / müfessirlerin Kur’an’ın ahkâm ayetlerine yakla-
şımlarının nasıl geliştiğini ve bu süreçte ne gibi ortak ve farklı yaklaşımların
yaşandığını mukayeseli bir şekilde ele alacağız.

1
Bu iki tefsir dışında bir de, altı cilt olması planlanarak Cumhuriyetin 60. yılında ilk cildinin yayın-
landığı ifade edilen, birinci cildi Talat KOÇYİĞİT ve İsmail CERRAHOĞLU tarafından hazırlanıp
1985’te basılan; ikinci cildi ise yalnızca Talat KOÇYİĞİT tarafından hazırlanıp 1990’da basılan,
“Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri” bulunmaktadır. Ancak yalnızca iki cildi çıkmış olan bu tefsirin
birinci cildinde giriş, fatiha suresi ve bakara suresi bulunurken, ikinci cildinde ise Ali İmran suresi ile
Nisa suresinin 115. ayetine kadar bulunmaktadır. Eserin devamı gelmemiştir. Talat KOÇYİĞİT, İsma-
il CERRAHOĞLU, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara,
1985 (1. Cilt); Talat KOÇYİĞİT, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, D.İ.B. Yayınları, Ankara, 1990,
(2. cilt).
2
Hayrettin KARAMAN, Mustafa ÇAĞRICI, İbrahim Kafi DÖNMEZ, Sadrettin GÜMÜŞ, Kur’an
Yolu: Türkçe Meal ve Tefsir, D.İ.B. Yay., Ankara, 2003, 5 cilt.; Elmalılı Muhammed Hamdi
YAZIR, Hak Dini Kur’an Dili: Türkçe Tefsir, Eser Neşriyat, İstanbul, 1979, (10 cilt).
2



2. KONUNUN AMACI
Kur’an-ı Kerim’in genel hatlarıyla inanç, ibadet, muamelat ve ahlak ku-
rallarını içerdiği bilinmektedir. İnanç esasları kesin kurallar olduğundan za-
man ve zemine göre herhangi bir değişikliğe uğramaz. Ahlak esasları da şekli
değişse de içerik itibariyle esaslı olarak herhangi bir farklılık arz etmemekte-
dir. Oysa Kur’an’ın muamelata dair ayetlerinin hükümleri zamana ve mekana
göre değişiklik gösterebilmektedir. Zaman değiştikçe ayetlerden çıkarılan hü-
kümler de değişebilmektedir.
“Hak Dini Kur’an Dili”, 20. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında (1926–
1936), cumhuriyetin ilk yıllarında yazılmıştır. “Kur’an Yolu” ise, “Hak Di-
ni”’nden yaklaşık 70 yıl sonra, ülkemizin Avrupa Birliği’ne girme hazırlıkları
yaptığı, dünyada küreselleşmenin hâkim olduğu ve tartışıldığı bir ortamda
(2003) hazırlanmıştır. Bu iki eserin mukayesesi, aradan geçen süre zarfında
ahkâm ayetlerinin yorumunda ortaya çıkan farklılıkları tespit ederek, alanında
önemli bir işlevi yerine getirecektir. Tezin bu sonuçlarının, ilim dünyasına ve
din alanında yaşanan tartışmalara önemli katkılar sağlayacağını düşünüyo-
ruz.
Bu çalışmadaki amacımız, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana
Kur’an’ın fıkhî ayetlerinin tefsir ve yorumunda, değişen zamana ve yaşanan
gelişmelere bağlı olarak ne gibi farklı bakışlar ve yorumların ortaya çıktığını
tespit etmektir. Böylece dini nasslarla olgular arasındaki ilişkileri ve bunun
ahkâm ayetlerinin yorumuna etkilerini açığa çıkarmayı hedeflemekteyiz.
3. YÖNTEM
Matbu olan her iki eseri de temin ettik. Ayrıca fıkhi tefsire dair eserleri
tarayarak konunun kaynakçasını oluşturduk. Bu eserleri tez projemizde liste-
3



ledik. Çalışmamızı hazırlarken, önce kütüphane kataloglarını inceledik ve
internet üzerinden çevrimiçi katalog taraması yoluyla, Elmalılı Muhammed
Hamdi Yazır’ın ve “Kur’an Yolu” adlı tefsirin yazarlarının yayınlanmış diğer
eserlerini tespit ettik. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın kendi eserlerini ya
da ona atfen basılmış olan eserleri tespit ettik. Çalışmamızın giriş bölümünün
alt başlığında ayrıntılı bilgi sunacağımız için konunun detaylarına girmiyoruz.
Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR ve “Hak Dini Kur’an Dili” hakkında
yazılmış olan Doktora ve Yüksek Lisans Tezlerini tespit ettik. Eser hakkında
çok sayıda akademik çalışma yapıldığı görülmektedir. Biz bu çalışmaları ön-
ce Y.Ö.K. Tez Arama motorundan taradık. Konuyla ilgili 2 doktora tezi, 25
Yüksek Lisans tezi tespit ettik.
3
Bu konuda yapılan akademik çalışmalar üze-
rine yazılmış bir de makale bulunmaktadır.
4

Topladığımız kaynakları okuyarak bir ön okuma gerçekleştirdik. Bu
okumaların ışığında hangi ayetlerin tefsirlerine bakacağımızı ve hangi konu
başlıklarına ağırlık vereceğimizi tespit ettik. Bu çalışmalar sonucunda aldığı-
mız notları tasnif ederek kullanılabilir bir hale getirdik. Bu çalışmamızı, verile-
rin bilimsel yöntemler ışığında tasnifi, tahlili, mukayesesi ve değerlendirmesi
şeklinde yaptık.
Kur’an-ı Kerim ayetlerine atıf yaparken dipnotta önce sure adını, sonra
sure numarası ve ayet numarasını verdik.
5
Diğer eserlere atıf yaparken ilk
geçtiği yerde eserin tam künyesini verirken, daha sonra geçtiğinde yalnızca
yazarın soyadı ile eserin kısa adını vermeyi yeterli gördük. Metin içinde bir
eserden bahsederken özellikle tezimizin ana iskeletini oluşturan “Elmalılı Mu-
hammed Hamdi YAZIR için “Elmalılı”, onun tefsiri olan “Hak Dini Kur’an Dili:
Türkçe Tefsir” yerine kısaca “Hak Dini”; ifadelerini kullandık. Hayrettin KA-

3
04 Ağustos 2005 tarihinde yapılan taramada yalnızca 13 adet Tüksek Lisans Tezi listelenirken; 6
Haziran 2007 tarihinde 25 adet Yüksek lisans Tezi listelenmiştir. Y.Ö.K. Tez Arama Motoru, (Erişim)
www.yok.gov.tr/YokTezSrv, 04 Ağustos 2005, 06 Haziran 2007.
4
Mustafa ÖZEL, “Hak Dini Kur’an Dili” Üzerine Yapılan Akademik Çalışmalar”, İslami Araş-
tırmalar Dergisi, TEKDAV, c.14, S:1, 2001, s.145-149.
5
Örneğin; 2. sure olan Bakara suresinin 286. ayetini (Bakara, 2/286) şeklinde gösterdik.
4



RAMAN, Mustafa ÇAĞRICI, İbrahim Kafi DÖNMEZ ve Sadrettin GÜMÜŞ’ten
oluşan yazarlar için “komisyon”, onlar tarafından hazırlanan “Kur’an Yolu:
Türkçe Meal ve Tefsir” yerine ise “Kur’an Yolu” ifadesini kullandık.
4. KAPSAM VE SINIRLAR
Tezin kapsamı, “Hak Dini Kur’an Dili” ve “Kur’an Yolu” tefsirlerinin
Kur’an’ın ahkâm ayetlerine ait yorumlarıdır. Ancak Fıkıh, tefsir, fıkhi tefsir gibi
bazı kavramlara ve eserlerin müelliflerinin biyografisine de -konunun özüne
sadık kalmak şartıyla- yer vereceğiz. Konular, bir fıkıhçı gözüyle ayrıntılı bir
şekilde ele alınmayacaktır. Yüksek lisans tezinin özelliği ve süresi dikkate
alınarak, tefsir alanında kalınacak ve her iki eserin yalnızca mukayesesi ile
yetinilecektir. Burada tezimizin hacmini kabartmamak ve zaman kaybına yol
açmamak için, bu iki tefsirde ortak veya benzer yorumların yer aldığı konuları
genel olarak belirtmekle yetineceğiz. Bu konularda ayrıntılı bilgi vermeyece-
ğiz. Daha çok, çalışmamızın ana temasını oluşturan farklı yorumlardaki farklı-
lıklar üzerinde duracağız.
5. KAYNAKLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Konuyu araştırmaya başlarken ilk olarak Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın
eserlerini, hayatını, onunla ilgili yazılmış eserleri, makaleleri araştırdık. Bu
konuda çok sayıda kaynağa ulaştık. Bu eserleri inceleyerek tezi hazırlama-
dan önce altyapı bilgilerini temin ettik. Konuyla ilgili olduğunu tespit ettiğimiz
tezlerden Yasemin YILDIRIM’ın hazırladığı “Elmalılı Muhammed Hamdi
5



Yazır’ın Ahkâm Ayetlerini Yorumlama Metodu” başlıklı Yüksek Lisans Tezin-
den zaman zaman faydalandık.
6

“Kur’an Yolu” ve yazarları ile ilgili araştırma yaptığımda ise fazla kay-
nak bulamadık. “Kur’an Yolu” üzerine hazırlanmış yalnızca bir adet tez tespit
edebildik. Bu tez, Yunus ÖZDAMAR tarafından hazırlanan, “Hasan Basri
Çantay’ın “Kur’an-ı Hâkim Ve Meali Kerim” Adlı Meali İle “Kur’an Yolu” Tefsi-
rinde Sosyal Meselelere Yaklaşımlar” başlığını taşıyan tezdir.
7
Bu tezden de
az da olsa yararlanmaya çalıştık. Hayrettin KARAMAN’ın hayatı ve eserleri
hakkında hem yazılı kaynaklarda, hem de internet ortamında bilgilere ulaşır-
ken, “Kur’an Yolu”’nun diğer yazarları olan İbrahim Kâfi DÖNMEZ, Sadrettin
GÜMÜŞ ve Mustafa ÇAĞRICI hakkında yazılı kaynaklarda bilgiye ulaşama-
dık. Yalnızca internet ortamından bilgi edinebildik.
Bunlar dışında, konunun genel çerçevesi için Kur’an’ın anlaşılması,
Tefsir Usulü, Tefsir Tarihi, çeşitli tefsir ekolleri ve özellikle konulu tefsir ve
fıkhi tefsire dair yazılmış eserler ile İslam Hukuk Usulü (Fıkıh usulü), İslam
Hukuku Tarihi ile ilgili eserlere ulaştık ve bu eserlerden yararlanabileceğim
notlar almaya çalıştım. Konuyla ilgili makalelerin bulunduğu dergileri de tara-
yarak onlardan da yararlanmaya gayret ettim. Gerekli notları aldım.
Tespit ettiğimiz, ulaştığım ve yararlandığım bu eserlerin listesini hem
Tez projemde hem de Kaynakçada saydığım için burada yeniden saymıyo-
ruz.

6
YILDIRIM, “Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR’ın Ahkam Ayetlerini Yorumlama Metodu”,
SAÜ, SBE., Temel İslami Bilimler, İslam Hukuku Bilim dalı, Sakarya, 2002 (Yayınlanmamış Yüksek
Lisans Tezi).
7
Yunus ÖZDAMAR, Hasan Basri Çantay’ın “Kur’an-ı Hâkim Ve Meali Kerim” Adlı Meali İle
“Kur’an Yolu” Tefsirinde Sosyal Meselelere Yaklaşımlar, Gazi Üniversitesi S.B.E., Ankara, 2006
(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
6



6. ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR İLE “KUR’AN YOLU” YAZAR-
LARININ HAYATLARI VE ESERLERİ
Bir eseri anlamanın en temel ilkelerinden birisi de o eserin yazarının
hayat hikâyelerinin, hayata bakışlarının, bilgi ve tecrübelerinin bilinmesidir.
İşte bu anlayışla bu bölümümüzde karşılaştıracağımız eserlerin yazarlarını
tanıtmaya çalışacağız.
6.1. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın Hayatı ve Eserleri
8

“Hak Dini Kur’an Dili” nin yazarı Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır,
1878 yılında Antalya’nın Elmalı ilçesinde doğdu. Kendi ifadesiyle “halis Ana-
dolulu öz Oğuz, Yazır Türkü” olan bir insandır.
9
Ailesi aslen Burdurludur. Ba-
bası Hoca Numan Efendi, küçük yaşında Burdur’un Gölhisar ilçesinin Yazır
köyünden ayrılarak Elmalı’ya gelmiş, öğrenimini burada tamamlayarak
Şer’iye Mahkemesi Başkâtibi olmuştur. Annesi ise Elmalı ulemasından Esad
Efendi’nin kızı Fatma Hanım’dır.
10

İlk ve orta öğrenimini Elmalı’da tamamlayan Hamdi Efendi, hafızlığını
da burada ikmal etmiş, Arapça okumuş ve İslami ilimlerde temel bilgileri e-
dinmiştir. Sonra dayısı Hoca Mustafa Sarılar ile birlikte 1895’te İstanbul’a gi-
derek Kayserili Mahmud Hamdi Efendi’nin Beyazıt Camii’ndeki derslerine
devam etmeye başladı. Devrin diğer hocalarından da faydalanıp icazet alan

8
Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR’ın hayatı ve eserleriyle ilgili bkz: İsmail KARA, Türkiye’de
İslamcılık Düşüncesi: Metinler/Kişiler, Risale Basın Yayın Ltd., İstanbul, 1986, c.I, s.409, Ömer
Nasuhi BİLMEN, Büyük Tefsir Tarihi II (Tabakatü’l Müfessirin), D.İ.B. Yayınları, Ankara 1962:
I. Cüz, s. 607-615, Elmalılı M. Hamdi YAZIR, Makaleler I, (Yayına Hazırlayanlar: Cüneyd KÖK-
SAL ve Murat KAYA), Kitabevi, İstanbul, 1997, s. 7-9, İsmail ALBAYRAK, Klasik Modernizmde
Kur’an’a Yaklaşımlar, Ensar Neşriyat, İstanbul, 2004, s. 160-166, Yusuf Şevki YAVUZ, “Elmalılı
Muhammed Hamdi”, DİA., İstanbul, 1995, c. XI, s. 57-62, Elmalılı M. Hamdi YAZIR Sempoz-
yumu (4-6 Eylül 1991), T.D.V. Yay., Ankara, 1993, Fatma PAKSÜT, “Merhum Dayım Hamdi
Yazır”, Elmalılı M. Hamdi YAZIR Sempozyumu (4-6 Eylül 1991), T.D.V. Yay., Ankara, 1993, s.
2-24, Ayrıca Hak Dini Kur’an Dili tefsirlerinin başında yine onun hayatı ve eserleri hakkında bilgi
verilmektedir. Biz burada İsmail KARA’nın eserini temel alarak diğer kaynaklardaki farklı bilgilere
de atıfta bulunduk.
9
YAZIR, Hak Dini, c. I, s. mukaddime 17.
10
KARA, a.g.e., c. I, s. 409.
7



Hamdi Efendi, 1905’te ruûs imtihanını kazanarak müderrislik unvanını aldı.
Mekteb-i Nüvvab (Hukuk Fakültesi)’a girip buradan birincilikle mezun olarak
kadı icazetnamesi aldı. 1905’ten 1908 yılına kadar Beyazid Camii’nde ders
okuttu. Bu göreviyle birlikte Meşihat (Şeyhülislamlık) Mektubi Kalemi’ne tayin
edildi(Ekim 1906). Bir yandan da Mekteb-i Nüvvab’da ahkâm-ı evkaf,
Medresetü’l-Vaizin’de fıkıh, Medrese-i Süleymaniye’de mantık, Mülkiye Mek-
tebi’nde ahkâm-ı evkaf derslerini okuttu. Meclis-i Maarif azalığı yaptı. İki yıl
da Huzur Dersleri (sarayda Padişah huzurunda yapılan ilmi sohbet)’ne
“muhatab” olarak katıldı. 1908’de dersiam oldu. Bu yıllarda dışarıdan felsefe,
edebiyat, riyaziye tahsil etti. Sami ve Bakkal Arif Efendilerden de hat dersleri
aldı.
11
Hat sanatında da önemli eserler veren bir hattattır.
12
Ayrıca Batı huku-
kuyla İslam hukukunu mukayese edebilmek için de Fransızcayı 40 günde
öğrendiği belirtilmektedir.
13

II. Meşrutiyetin ilanından sonra kurulan Meclis-i Mebusan’a Antalya
mebusu olarak girdi. Daha sonra sırasıyla Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye azalığına
(4 Ağustos 1918), ardından bu müessesenin reisliğine (2 Nisan 1919) tayin
edildi. Damad Ferid Paşa’nın 1. ve 2. kabinelerinde Evkaf Nazırlığı’nı üstlen-
di. 15 Eylül 1919’da ise Ayan (Senato) azalığına tayin edildi. İttihad ve Terak-
ki Cemiyeti’nin ilim şubesinde görev aldı.
14
Ömer Nasuhi BİLMEN, onun si-
yasete girdiğini ancak hiçbir zaman siyasi cereyanlara kapılarak ilim saha-
sından uzaklaşmadığını belirtmektedir. Bu görüşünü de İstiklal Mahkemeleri
tarafından gıyabında verilen cezanın incelemeler sonucunda kaldırılarak
“Hak Dini Kur’an Dili” tefsiri yazma görevinin kendisine verilmesi ile destek-
lemektedir.
15

Cumhuriyetin ilanı sırasında Medresetü’l-Mütehassısin’de mantık ho-
cası idi. Damad Ferid Paşa kabinelerindeki görevi dolayısıyla, Milli Mücadele

11
KARA, a.g.e., c. I, s. 409.
12
Hüsrev SUBAŞI, “Elmalılı Hamdi Efendi ve Hat Sanatımızdaki Yeri”, Elmalılı M. Hamdi YAZIR
Sempozyumu (4-6 Eylül 1991), T.D.V. Yay., Ankara, 1993, s.318-330.
13
İ. ALBAYRAK, a.g.e., s.162.
14
KARA, a.g.e., c.I, s.409.
15
BİLMEN, a.g.e., I. cüz, s. 608.
8



aleyhinde bu kabinelerin verdiği karardan sorumlu tutularak gıyabında idama
mahkum edildi. Fakat Ankara İstiklal Mahkemesi’nde görülen mahkemede
beraat etti. İstanbul’a dönerek bir bakıma inzivaya çekildi. Ve vefatına kadar
camiye gitmek dışında evinden dışarı çıkmadı. Bu inziva döneminin ilk yılla-
rında daha önce başladığı “Metalib ve Mezahib” adlı tercüme çalışmasını
tamamladı. Prens Abbas Halim Paşa’nın teşvikiyle büyük çaplı bir “Hukuk
Kamusu” hazırlamaya koyuldu ancak bitiremedi. Çünkü bu sırada TBMM’nce
kararlaştırılan ve D.İ.B.’nca kendisine teklif edilen Kur’an tefsirini kaleme al-
maya başladı.
16

Son yıllarını münzevi bir şekilde yaşayan Elmalılı, bu inzivaya rağmen,
hayat âleminden alakasını kesmemiş, bütün İslam şuurunu takip etmiştir.
17

64 yaşındayken, 27 Mayıs 1942 de İstanbul’da vefat etti. Kabri Sahra-yı
Cedid Mezarlığı’ndadır.
18
Ömer Nasuhi BİLMEN, onun için “Vefatı İslam âle-
mi için telafisiz bir ziya olan bu büyük âlimi, ilim tarihi daima hürmetle yâd
edecektir.” demektedir.
19
Biz de o büyük âlimi rahmetle anıyoruz.
Eserleri:
Elmalı’nın telif, tercüme, ders kitabı, gazete ve dergilerde yayınlanmış,
ya da bitirilememiş çok sayıda eseri bulunmaktadır. Bu eserleri yayınlanmış
ve yayınlanmamış eserler olarak iki grupta ele alabiliriz.
Yayınlanmış Eserleri:
1. “Hak Dini Kur’an Dili”: Konumuzun ana kaynaklarından olan bu
tefsir, ilk olarak 1935–1939 yılları arasında yayınlanmıştır. Daha sonra farklı
tarihlerde birebir kopya şeklinde defalarca basılmış olup, 2002 yılından itiba-
ren ise farklı yayınevleri ve âlimler tarafından sadeleştirilerek birkaç baskısı
yapılmıştır. Halen piyasada hem asıl nüshanın birebir kopyası hem de sade-

16
KARA, a.g.e., c. I, s. 409-410.
17
BİLMEN, a.g.e., I. Cüz, s. 613.
18
KARA, a.g.e., c.I, s. 410.
19
BİLMEN, a.g.e., I. Cüz, s. 615.
9



leştirilmiş baskıları mevcuttur bir sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alına-
caktır.
20

2. “Metalib ve Mezahib”: Fransız filozoflarından Paul Janet ile
Gabriel Seay’ın birlikte yazmış oldukları bir eserin Mabade’t-tabia ile Felsefe-i
İlahiye kısmının tercümesidir. Elmalılı tarafından çok önemli notlar ilave edile-
rek basılmıştır. Elmalı bu çeviriyi, ilmi ve resmi vazifelerinden ayrıldığı bir sı-
rada geçimini temin edebilmek için yapmıştır.
21

3. “İrşadü’l-Ahlaf fi Ahkâmi’l-Evkaf”: Mülkiye mektebinde okuttuğu
derslerden oluşan ve kısmen basılan bir ders kitabıdır.
22
Yazır bu kitapta,
medeniyetlerin ancak ilmi yükselme ve toplumsal yardımlaşmanın sağlanma-
sı, şahıslar arasında iş bölümüyle mümkün olabildiğini, mübadele ve yardım-
laşmanın en güzel şeklinin vakıf müessesesinde kendini gösterdiğini ifade
etmiştir. Ayrıca vakıflara yapılan itirazlara sosyolojik ve felsefi bir metotla ce-
vap vermiştir.
23
Eser, Nazif ÖZTÜRK tarafından yayına hazırlanarak, T.D.V.
tarafından yayınlanmıştır.
24

4. Sebilürreşad, Beyanü’l-Hak ve Ceride-i İlmiye mecmualarında ya-
yınlanan “Makaleler”: Bu makaleler önce “Hak Dini Kur’an Dili” tefsirine ek
olarak konulmuş, daha sonra ise Cüneyd KÖKSAL ve Murat KAYA tarafın-
dan hazırlanarak iki cilt halinde Kitabevi tarafından yayınlanmıştır.
25

Yayınlanmamış Eserleri:
1. Yarım vaziyette bir “Hukuk Kamusu” (“Alfabetik İslam Hukuku
ve Fıkıh Istılahları Kamusu”): Elmalılının, Prens Abbas Halim Paşa’nın teş-

20
BİLMEN, a.g.e., I. Cüz, s. 614.
21
BİLMEN, a.g.e., I. Cüz, s. 614.
22
BİLMEN, a.g.e., I. Cüz, s. 614.
23
İ. ALBAYRAK, a.g.e., s. 165, Nazif ÖZTÜRK, “M. Hamdi Yazır’ın Vakıfçılık Anlayışı,” Elmalılı
M. Hamdi Yazır Sempozyumu (4-6 Eylül 1991), Ankara TDV Yay, 1993, s. 197.
24
Nazif ÖZTÜRK, Elmalılı M. Hamdi YAZIR Gözüyle Vakıflar: Ahkamu’l-Evkaf, TDV Yay,
Ankara, 1995.
25
Elmalılı M. Hamdi YAZIR, Makaleler I, (Yayına Hazırlayanlar: Cüneyd KÖKSAL ve Murat KA-
YA), Kitabevi, İstanbul, 1997 ve Elmalılı M. Hamdi YAZIR, Makaleler II, (Yayına Hazırlayanlar:
Cüneyd KÖKSAL ve Murat KAYA), Kitabevi, İstanbul, 1998.
10



vikiyle hazırlamaya koyulduğu bu eser, kendisine “Hak Dini Kur’an Dili” tefsi-
rini yazma görevi verilince yarıda kalmıştır. Ancak Eser Sıtkı GÜLLE tarafın-
dan Eser Neşriyattan 5 cilt olarak yayınlanmıştır.
26
Eserin bu baskısı üzerine
bir makale yayınlayan Prof. Ferhat KOCA
*
, eserin bu baskısı ile ilgili değer-
lendirmelerini yaptıktan sonra, -başta bu eserin ne kadarının aslı, ne kadarı-
nın neşreden tarafından yapılmış ek veya alıntı olduğunun belli olmaması
olmak üzere- çeşitli sebeplerle mevcut haliyle ilmi çalışmalarda referans ola-
mayacağını belirtmektedir.
27

2. Usulü Fıkha ait bir eseri (“Huccetullahi’l-Baliğa” çevirisi): Diya-
net İşleri Başkanlığı adına çevirmeye başladığı ancak vefatı sebebiyle bitire-
mediği bir eseridir.
28

3. Suri Mantığa ait bir eser (“Mantık İntintaci ve İstikrai”): İngiliz
Filozof Alexander Bain’den Gabriel Compayre tarafından 1875’de Fransız-
ca’ya tercüme edilmiş eserin çevirisidir. Basılmamıştır.
29

4. Bir kısmı noksan bir “Divan”: Yeğeni Fatma Paksüt, Elmalılının di-
van şairlerini yakından tanıdığını, yalnızca okumakla kalmayıp zaman zaman
Farsça şiirler yazdığını başkalarından öğrendiğini ve hatta tamamlanmamış
bir divanının bulunduğunu ifade etmektedir.
30

5. “Sefer Bahsi”: Elmalı’nın zamanın Diyanet İşleri Başkanı Ahmet
AKSEKİ’ye gönderdiği ve seferilik konusunda o güne kadar bilinenden farklı
bir görüş belirttiği mektubudur. Bu mektup/makale, bugün bire bir ofset baskı-

26
Elmalılı M.Hamdi YAZIR, Alfabetik İslam Hukuku ve Fıkıh Istılahları Kamusu, I-V, Neşreden:
Sıtkı GÜLLE, Eser Neşriyat ve Dağıtım, İstanbul, 1997. Bkz: Ferhat KOCA, “Alfabetik İslam Huku-
ku ve Fıkıh Istılahları Kamusu, I-V”, İslam Araştırmaları Dergisi (Sayı: 3), İSAM, İstanbul, 1999.
*
Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Öğretim Üyesi.
27
Ferhat KOCA, “Alfabetik İslam Hukuku ve Fıkıh Istılahları Kamusu, I-V”, İslam Araştırmaları
Dergisi (Sayı:3), İSAM, İstanbul, 1999, s. 297-300.
28
İ. ALBAYRAK, a.g.e., s. 166.
29
İ. ALBAYRAK, a.g.e., s. 165-166.
30
Fatma PAKSÜT, “Merhum Dayım Hamdi Yazır”, Elmalılı M. Hamdi YAZIR Sempozyumu (4-6
Eylül 1991), T.D.V. Yay., Ankara, 1993, s. 14-16, Muhsin MACİT, “Elmalılı Hamdi Yazır’ın Bir
Gazeli Etrafında”, Elmalılı M. Hamdi YAZIR Sempozyumu (4-6 Eylül 1991), T.D.V. Yay., Anka-
ra, 1993, s. 331-334.
11



larda yarısı 8. cildin başında, diğer yarısı 9. cildin başında, sadeleştirilmiş
“Hak Dini” baskıların sonunda ve Kitabevi Yayınları tarafından yayınlanan 2
ciltlik Makaleler adlı eserlerde yer almaktadır.
31


İsmet ERSÖZ, bu eserler

dışında bir de Hamdi Efendinin Meşihat ma-
kamına, Anglikan kilisesine mensup Dini Eserler Kütüphanesi Müdürü tara-
fından yöneltilmiş sorulara yazdığı cevaplardan oluştuğunu belirttiği “Hz. Mu-
hammed (s.a.s.)’in Dini” isimli bir eserinden bahsetmektedir.
32
Biz bu eseri,
ayrı bir eser olarak değil, “Makaleler-I” içinde bulduk.
33

6.2. “Kur’an Yolu” Yazarlarının Hayatı ve Eserleri
“Kur’an Yolu” tefsiri bildiğimiz kadarıyla heyet olarak yazılmış tek tef-
sirdir. Bu eseri, İslam Hukuku Profesörü Hayreddin KARAMAN, M.Ü.İ.F. öğ-
retim üyelerinden, İslam Felsefesi Profesörü Mustafa ÇAĞRICI, M.Ü.İ.F. öğ-
retim üyelerinden İslam Hukuku Profesörü İbrahim Kâfi DÖNMEZ ile Tefsir
Profesörü Sadrettin GÜMÜŞ’ten oluşan bir heyet meydana getirmişlerdir. Bu
bölümde, eserlerini daha doğru anlayabilmek için bu müfessirleri tanımaya
çalışacağız.
6.2.1. Hayreddin Karaman’ın Hayatı ve Eserleri
Erzurumlu bir ailenin çocuğu olarak 1934 yılında Çorum’da doğdu.
İlkokulu burada bitirdikten sonra Ahıskalı Server Efendi’den özel olarak Arap-

31
Muhittin ŞAMLIOĞLU, “Elmalılı Mehmet Hamdi YAZIR: Hayatı ve Eserleri”, A.Ü.İ.F. Lisans
Tezi, Ankara 1966, (Ankara İlahiyat Kütüphanesi 922.972.ŞAM.E. 1966 nolu tez), s. 4, Elmalılı Mu-
hammed Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur’an Dili: Türkçe Tefsir, Eser Neşriyat, c: VIII, s: IX-XXII;
IX: 9, S:VII-XIII, Elmalılı M. Hamdi YAZIR, Makaleler I, (Yayına Hazırlayanlar: Cüneyd KÖK-
SAL ve Murat KAYA), Kitabevi, İstanbul, 1997, s. 111-134, Elmalılı M. Hamdi YAZIR, Hak Dini
Kur’an Dili,, Sad.: İsmail KARAÇAM, Emin IŞIK, Nusrettin BOLELLİ, Abdullah YÜCEL, Azim
Dağıtım, c. X, s. 233-255.
32
ERSÖZ, a.g.m., s. 172.
33
YAZIR, Makaleler I, Hazr: Cüneyd KÖKSAL, Murat KAYA, Kitabevi, İstanbul, 1997, s.19-80.
12



ça ve İslâmî ilimler tahsil etti. İlk İmam Hatip okullarından biri olan Konya İ-
mam Hatip Okulu’na girdi ve ikinci dönem mezunları arasında yer aldı (1959).
Yeni açılan İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde okudu ve ilk mezunlarından
biri olarak 1963’te mezun oldu. Konya’da okurken imamlık, İstanbul’da okur-
ken vaizlik yaptı.
İki yıl İstanbul İmam Hatip Okulu’nda meslek dersleri öğretmeni olarak
çalıştıktan sonra açılan imtihanları kazanarak İstanbul Yüksek İslam Enstitü-
sü’ne fıkıh asistanı oldu. “Başlangıçtan Dördüncü Asra Kadar İslam Huku-
kunda İctihad” konulu tezi ile fıkıh öğretmeni oldu (1971). Aynı yıl İzmir Yük-
sek İslam Enstitüsü’ne tayin edildi. 1975’te tekrar İstanbul Yüksek İslam Ens-
titüsü’ne döndü. Yüksek İslam Enstitülerinin İlahiyat Fakültesi’ne dönüşmesi-
nin ardından doktor, doçent ve profesör oldu.
Eylül 1976-Eylül 1980 yılları arasında yayımlanan Nesil Dergisini çıka-
ranlar arasında yer aldı.
Yarım asra yaklaşan fikir ve meslek hayatı boyunca, yurtiçi ve yurtdı-
şında binlerce konferans, seminer, panel, vaaz, hutbe, kurs, yazılı ve görsel
medya programı, eğitim programında yer alarak eğitim, öğretim, tebliğ ve
irşad faaliyetini sürdürdü. Aralarında bugünün tanınmış bilim ve fikir adamları
olan binlerce öğrenci yetiştirdi. 2001 yılında, M.Ü.İ.F.’ndeki görevinden ayrıl-
dı. Avrupa Uluslararası İslam Üniversitesinde (Hollanda) misafir öğretim üye-
liğini sürdürmekte ve bireysel ilmi çalışmalarına devam etmektedir. Arapça,
Farsça ve Fransızca bilen Hayreddin Karaman'ın periyodik yazıları, Yeni Şa-
fak Gazetesi, Gerçek Hayat Dergisi ve Eğitim-Bilim Dergisinde yayınlanmak-
tadır.
34



34
İsmail KARA, a.g.e., Pınar Yay., İstanbul, 1994 c. III, s.483-484, “Hayrettin KARAMAN Hakkın-
da”, Hayrettin KARAMAN’ın Resmi İnternet Sitesi, (erişim) http://www.hayrettinkaraman.net/
kimdir.htm, 6 Haziran 2007, (erişim) http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=8, 6 Haziran
2007.
13



Eserleri:
Hayreddin KARAMAN, gerçekten de ülkemizin yetiştirdiği günümüz
İslam âlimlerinin en önde gelenlerinden birisidir. Ders kitabı, meal, tefsir, İs-
lam Hukukuna dair İslam Hukuku tarihinden Fıkıh usulüne, karşılaştırmalı
İslam Hukukundan, güncel meselelere, ilmihalden sözlüğe, çevirilerden gaze-
te ve dergi yazılarına varıncaya kadar bizzat veya çeşitli heyetler içinde ça-
lışmış, birçok bilim adamı yetiştirmiş değerli bir İslam âlimidir. İşte bu eserle-
rinden tespit edebildiklerimizin yalnızca listesini vermekle yetiniyoruz.
“Kur'an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali” (Meal, Heyet'le birlikte), “Arapça-
Türkçe Yeni Kâmus” (Sözlük, B. Topaloğlu ile birlikte), “İlmihal” (Heyet'le bir-
likte), “İbadet ve Müessese Olarak Zekât” (Heyetle birlikte), “Kur'an Yolu:
Türkçe Meal ve Tefsir” (Üzerinde çalıştığımız tefsir, heyet ile birlikte).
Telif Eserleri: “Mukayeseli İslam Hukuku” (Üç cilt), “İslam Hukuk Tari-
hi”, “İslam Hukukunda İctihad”, “İslam'ın Işığında Günün Meseleleri” (Üç cilt),
“Günlük Hayatımızda Helaller Haramlar”, “İslam'da İşçi-İşveren Münasebetle-
ri”, “Ana hatlarıyla İslam Hukuku” (Üç cilt), “İslam'da Kadın ve Aile”, “İslam-
laşma ve Önündeki Engeller”, “İmam-Hatip Şuuru”, “İnsan Hakları”, “Gerçek
İslam'da Birlik”, “Laik Düzende Dini Yaşamak” (Dört cilt), “Türkiye ve İslam”,
“Her Şeye Rağmen” (Röportajlar), “Hayatımızdaki İslam 1-2”, “Dert Söyletir”
(Şiirler).
Çeviri Eserleri: “Yolların Ayrılış Noktasında İslam”, “İslam'a Göre
Banka ve Sigorta”, “İmam-ı Rabbani ve İslam Tasavvufu”, “Yeni Gelişmeler
Karşısında İslâm Hukuku”, “Resul-i Ekrem'in Örnek Ahlakı”, “Altın Nesil”,
“Dört Risale”, “Kelile ve Dimne” (B.Topaloğlu ile birlikte).
Ders Kitapları: “Arapça Sarf-Nahiv” (Dilbilgisi, B.Topaloğlu ile birlikte),
“Arapça Metinler” (B.Topaloğlu ile birlikte), “Fıkıh Usûlü”, “Hadis Usûlü”.
14



6.2.2. Mustafa Çağrıcı’nın Hayatı ve Eserleri
1950 yılında Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Taşlıhüyük köyünde doğ-
du. İlkokulu aynı ilçede okudu. Kayseri’de hafızlığını tamamladıktan sonra
1963 yılında Sivas İmam-Hatip Lisesi'ne kaydoldu. 1968-69 öğretim yılında 6.
sınıftayken 7. sınıfın bitirme sınavlarına da katılarak Haziran'da mezun oldu.
Aynı yıl girdiği İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü'nü (bugünkü Marmara Üni-
versitesi İlahiyat Fakültesi) 1973'te bitirdi. Bu arada lisans öğreniminin ilk yı-
lında D.İ.B. bünyesinde başladığı imam-hatiplik görevini altı yıl boyunca sür-
dürdü. 1975'te kısa dönem askerlik hizmetini tamamladı, ayın yıl Sivas İmam-
Hatip Lisesi'ne öğretmen olarak atandı.
1977 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü 'nde İslâm felsefesi ana-
bilim dalında Lisansüstü çalışmalarına başlayan Mustafa Çağrıcı, ahlâk felse-
fesi alanında hazırladığı doktora tezini tamamladıktan sonra 1982 yılında
M.Ü.İ.F.’nde İslâm Felsefesi Anabilim Dalında Yardımcı Doçent oldu. 1990'da
aynı anabilim dalında Doçent, 1996'da Profesör unvanını aldı. Aynı fakültede
eğitim-öğretim ve yazım gibi akademik faaliyetleri yanında, Bölüm Başkanlığı,
Anabilim Dalı Başkanlığı, Fakülte Yönetim Kurulu Üyeliği gibi idari görevlerde
bulundu.
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, 1986'da misafir öğretim üyesi olarak Am-
man'daki Ürdün Üniversitesi'nde bilimsel çalışmalar yürütmüş; ayrıca bazı
Avrupa ülkelerinde alanıyla ilgili konferans gezileri yapmıştır. M. Ü. İlâhiyat
Fakültesi Öğretim Üyeliği yanında, Kasım 2003'ten itibaren İstanbul Müftülü-
ğü görevini de devam ettirmektedir.
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı'nın İslâm felsefesi, ahlâk ve genel olarak
İslam ve ilâhiyat konularına ilişkin kitap, makale, bildiri, konferans metni, an-
siklopedi maddesi gibi çok sayıda bilimsel çalışmaları bulunmakta; bunlar
arasında konumuzu teşkil eden “Kur’an Yolu: Türkçe Meal ve Tefsir” isimli
15



Kur'an-ı Kerim Tefsiri de yer almaktadır. ÇAĞRICI, ülkemizde bilimsel dü-
zeyde gerçekleştirilen bu boyutta ilk yerli ansiklopedi olan T.D.V. İslam Ansik-
lopedisi'nin Danışma Kurulu Üyesi ve "İslâm Düşüncesi ve Ahlâk Bilim Dalı"
Başkanı'dır. Yayımına başlandığı dönemden beri anılan eserin telif, inceleme
ve redaksiyon çalışmalarına katkısını sürdürmekte olup bu ansiklopedinin
yayımlanmış 30 cildinde İbn-i Sînâ, Gazâli, Ebü'I-Berekât el-Bağdâdî, İbrahim
Hakkı Erzurumî gibi birçok Türk ve Müslüman filozof ve bilim adamı ve/veya
bunların düşünceleri, eserleri; çeşitli felsefe, ahlâk, tasavvuf konuları ve prob-
lemleriyle İslâm düşüncesi ve ahlâk alanına giren Kur'an terimleri gibi İslâm
bilim ve düşüncesinin çeşitli konularına ilişkin 100’ün üzerinde yazısı çıkmış-
tır.
35

6.2.3. İbrahim Kafi Dönmez’in Hayatı ve Eserleri
1951 yılında İzmir Ödemiş'de doğdu. 1970'de Ankara İmam-Hatip
Okulu'nu bitirdi. 1974'te İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü'nden, 1976 yılında
İÜ Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı taşra teşkilâ-
tında yedi yıl kadar muhtelif görevlerde bulundu. M.Ü.İ.F.’ndeki görevine,
Yüksek İslâm Enstitüsü döneminde, asistan olarak 1977 yılında başladı.
1981 yılında Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi'nde İslam Hukukun-
da Kaynak Kavramı ve VIII. Asır İslam Hukukçularının Kaynak Kavramı Üze-
rindeki Metodolojik Ayrılıkları adlı doktora tezini tamamladı. 1983'te yardımcı
doçent, 1986 yılında doçent, 1992'de profesör unvanını aldı. 1992-1994 yılla-
rı arasında İlâhiyat Meslek Yüksekokulu'nda müdürlük, 1994-1997 yılları ara-
sında da M.Ü.İ.F.’nde dekanlık görevlerinde bulundu. Halen, Marmara Üni-
versitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
36


35
“Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı (Özgeçmiş)”, İstanbul Müftülüğü Resmi Web Sitesi, (erişim)
http://www.istanbulmuftulugu.gov.tr/personel/mcagrici.htm, 6 Haziran 2007, “Prof. Dr. Mustafa Çağ-
rıcı”, M.Ü.İ.F. Resmi Web Sitesi, (erişim) http://www.ilahiyat.marmara.edu.tr, 6 Haziran 2007.
36
“Prof. Dr. İbrahim Kâfi DÖNMEZ”, M.Ü.İ.F. Resmi Web Sitesi, (erişim)
http://www.ilahiyat.marmara.edu.tr/elemanlar/goster.asp?Kod=42, 6 Haziran 2007.
16



6.2.4. Sadrettin Gümüş’ün Hayatı ve Eserleri
1945 Erzurum’un Narman ilçesinde doğdu. 1972’de Erzurum İmam-
Hatip Okulu’nu, 1976’da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. Öğrencilik
yıllarında başladığı memuriyet görevini, çeşitli müftülüklerin emrinde din gö-
revlisi olarak sürdürdü. 1977’de İstanbul Müftü yardımcısı oldu. Marmara Ü-
niversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki görevine Yüksek İslam Enstitüsü dönemin-
de, asistan olarak 1977 yılında başladı. 1983 yılında Marmara Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Seyyid Şerif Cürcâni ve Arap Dilindeki Yeri’
adlı teziyle doktor oldu. 1989 Yılında doçentliğe. 1996’da profesörlüğe yük-
seldi. 1996 – 2000 yılları arasında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Temel İslam Bilimleri Bölümü Başkanlığı yapmıştır.
37
Halen aynı fakültede
öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

37
M.Ü.İ.F. Resmi İnternet Sitesi, (erişim) http://www.ilahiyat.marmara.edu.tr/, 6 Haziran 2007,
(erişim) http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=3115, 6 Haziran 2007.
BİRİNCİ BÖLÜM
AHKÂM AYETLERİ AÇISINDAN KUR’AN
1. KUR’AN-I KERİM VE TEMEL KONULARI
Kur’an’ın indirilişi, Miladi VII. Yüzyılın başlarında, insanın fiziki yapısı
yanında şuur ve aklına da telmihte bulunan “Oku! Yaratan Rabbin adına, in-
sanı bir yumurta hücresinden yaratan! Oku! Çünkü Rabbin sonsuz kerem
sahibidir, insana kalemi kullanmayı öğretendir, insana bilmediğini belleten.”
38

ayetleriyle başlamıştır. Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’in 23 yıllık risaleti
boyunca devam eden Kur’an’ın inzali, vefatından kısa bir süre önce nazil olan
“Allah’a döneceğiniz, sonra herkesin kazancının kendisine eksiksiz geri veri-
leceği ve hiç kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı günün bilincinde olun.”
39

ayetiyle de noktalanmıştır.
Bu nüzul sırasına göre ilk ve son ayetler arasına sığdırılan bu kitap,
dünyanın dini, sosyal ve politik tarihini, bilebildiğimiz başka herhangi bir olay-
dan çok daha köklü bir şekilde etkilemiştir. Diğer kutsal metinlerin hiçbiri, me-
sajı ile ilk karşılaşan insanların hayatı ve birbirini izleyen kuşaklar yoluyla bü-
tün bir medeniyetin akışı üzerinde bu kadar derin bir etki meydana getirme-
miştir. Kur’an, bütün Arap Yarımadası’nı sarsarak, ömürleri savaşmakla ge-
çen Arap kabilelerinden bir millet oluşturdu. Yirmi-otuz yıllık bir sürede kendi
dünya görüşünü Arabistan’ın sınırları dışına taşıdı. Bilinç ve bilgiye önem
vermesi sonucunda mensupları arasında ilmi bir merak dalgasının yayılması-
nı ve bağımsız bir araştırma ruhunun uyanmasını sağladı. Bu da sonuçta,
İslam dünyasını kültürel gücünün zirvesine çıkaran muhteşem bir bilimsel
araştırma ve eğitim çağının başlamasına yol açtı. Kur’an’dan beslenen kültür,

38
Alak, 96/1-5.
39
Bakara, 2/281.
18



çeşitli yollar ve dolaylı etkilerle Ortaçağ Avrupasının düşünce yapısını etkile-
yerek Batı kültüründe Rönesans olarak adlandırılan gelişmeyle başlayarak,
içinde yaşadığımız çağın doğmasına da büyük katkıda bulundu. Bütün bun-
lar, Kur’an mesajının yol açtığı sonuçlardır.
40

Allah, her peygambere onu destekleyecek bazı mucizeler vermiştir.
Hz. Muhammed(s.a.s.)’e de birçok mucizeler vermiştir. Kur’an indirildiği dö-
nemde, Mekke ve çevresinde şiir ve sözlü edebiyat çok gelişmişti. Onları en
çok etkileyecek mucize de yine söz ile olmalıydı. İşte bu nedenle Allah’ın Hz.
Muhammed(s.a.s.)’e verdiği en büyük mucize Kur’an-ı Kerim olmuştur.
Kur’an, hangi yönden incelenirse incelensin, beşerin benzerini meydana geti-
remeyeceği ispatlanmış ve her yönden üstünlüğü açıkça kendini göstermiş-
tir.
41

Allah Teala, Kur’an’ı, elçisinin en büyük mucizesi, kullarına karşı daim
delili ve İslam davetinin Kıyamete kadar ışığı yapmıştır. İnananlar onun zen-
gin kaynağından çözümler bulurlar, onun nurundan uygarlık meşaleleri alırlar,
şüpheler çoğaldığında ve kalpleri vesveseler rahatsız ettiğinde onda apaçık
deliller bulurlar.
42

İnsanlar için hidayet rehberi olan Kur’an’ın Hz. Peygambere indiriliş
gayesi, insan aklını ve değerini yükseltmek, onun iradesini doğruya sevk et-
mek, maddi ve manevi yönden en iyi bir şekilde faydalandırmaktır.
43

Kur’an’da yer alan temel konuların da bu çerçevede olması gayet doğaldır.
Kur’an’ın ele aldığı en temel konu “insan”dır. O, insanı felaha veya
helake götüren hayat tarzlarını anlatır.
44

Kur’an’ın kapsadığı konuları tasnif ettiğimizde çok değişik gruplamalar
yapılabilir. Kur’an’da inanç esasları, ahlaki prensipler, şer’i hükümler, kıssa-
lar, kâinatta Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren ayetler, davetler, nasihatler,

40
Muhammed ESED, Kur’an Mesajı: Meal-Tefsir, Çev: Cahit KOYTAK, Ahmet ERTÜRK, İşaret
yay, İstanbul, 2000, s. ÖNSÖZ XXI.
41
İsmail CERRAHOĞLU, Tefsir Tarihi, D.İ.B. Yay, Ankara, 1988, s. I, 15.
42
Mustafa MÜSLİM, Kur’an Çalışmalarında Yöntem: Konulu Tefsire Metodik Bir Yaklaşım,
Çev: Salih ÖZER, Fecr yay., Ankara 1998, s. 7.
43
CERRAHOĞLU, Tefsir Tarihi, c. I, s.14.
44
Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an: Kur’an’ın Anlamı ve Tefsiri, Çev: Ali BULAÇ, ve başk., İkinci
Baskı, İnsan yay., İstanbul, 1991, c. I, s. 19.
19



ibretler, azarlamalar- korkutmalar, emir ve yasaklar, teşvikler ve sakındırma-
lar bulunmaktadır.
45

Kur’an’da ele alınan konular bilimsel bir eser üslubuyla işlenmemiştir.
Kur’an’da kıssalar yer almaktadır ancak Kur’an bir tarih kitabı değildir.
Kur’an’da tabiatın işleyişi ve çeşitli bilimlerle ilgili bilgiler bulunmaktadır ancak
Kur’an bir fen ya da teknoloji kitabı değildir. Kur’an’da bu konuların yer alma-
sı, Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlamak, Kur’an’ın mucize özelliğini ortaya
koymak ve dersler almamızı sağlamaktır.
Bu bilgiler ışığında, Kur’an’da yer alan temel konuların insan, onun
Allah’la, diğer insanlarla, Allah’ın yarattığı diğer varlıklarla ilişkileri ve Allah’ın,
mahlûkatla ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz. Ya da kısaca inanç, ibadet ve mu-
amelat şeklinde de ifade edebiliriz.
2. KUR’AN’IN AHKÂM AYETLERİ
Kur’an’da yer alan konuları sayarken, emir ve yasaklardan, ibadetler-
den ve şer’i hükümlerden bahsettik. Kur’an’ın içine aldığı hükümleri Muham-
med Ebu Zehra; İbadetler, Keffaretler, Muamelat, Aileyi Tanzim eden hüküm-
ler, Cezai hükümler, İdare edenle idare edilenler arasındaki ilişki, Müslüman-
ların gayri Müslimlerle ilişkileri şeklinde sıralamaktadır.
46

Kur’an’ın itikat, ahlak ve amel olmak üzere, başlıca üç cephesi vardır.
Bunların ilk ikisinden Akait, Kelam ve Ahlak ilimleri doğmuş ve bu hususta
kelami ve tasavvufi tefsirler yazılmıştır. Kur’an’ın amelle ilgili yönünden ise,
Fıkıh ilmi doğmuş ve onun sırf bu cephesini konu alan fıkhi tefsirler telif edil-
miştir.
47


45
Mevdudi, Halis ALBAYRAK, Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine: Kur’an’ın Kur’an'la Tefsiri, Şule
Yay., İstanbul, 1998, s. 21’den naklen.
46
Muhammed Ebu Zehra, İslam hukuku Metodolojisi: Fıkıh Usulü, Türkçesi: Abdulkadir ŞENER,
Fecr Yay., 5. Baskı, Ankara, 1990, s.90-99.
47
Mevlüt GÜNGÖR, Kur’an Tefsirinde Fıkhi Tefsir Hareketi ve İlk Fıkhi Tefsir, Kur’an Kitaplı-
ğı, İstanbul, 1996, s. 15.
20



2.1. Ahkâm Ayetlerinin Sayısı
Kur’an’ın fıkhi yönünü oluşturan ayetleri iki bölümde ele alınabilir:
a) Sarih amelî hüküm ve prensipleri içeren ahkâm ayetleri,
b) Sarih amelî hüküm ve prensip ihtiva etmeyip, ahkâma dair bir ta-
kım işaretleri içeren ayetler.
48

Mevlüt GÜNGÖR’e göre, sarih ameli hüküm ve prensip ihtiva etmeyip,
ahkâma dair birtakım işaretleri içeren ayetlerdeki incelikleri ancak, ehil ilim
adamları anlayıp değerlendirebilir.
49
Bu sebeple fıkhi tefsiri yapmak da,
Kur’an‘ın fıkhi yönünü tespit etmek de çok güç olup, her müfessirin kendi ilmi
kabiliyet ve kudretine bağlıdır. Bu husus, çeşitli fıkhi tefsirlerde ele alınan
ayet sayısının birbirinden farklı olmasıyla da kendini göstermektedir.
50

Mesela Cessas’ın “Ahkâmul Kur’an”’ında 1080 ayet ele alınırken, İbnul
Arabi’nin “Ahkâmul Kur’an”’ında 864 ayet, M. Sıdık Hasan Han’ın “Tefsiru
Ayatil Ahkâm”’ında ise 241 ayet ele alınmıştır.
51
M. Ebu Zehra ise, Ahkâm
ayetlerinin sayısının 500 civarında olduğunu ifade etmektedir.
52
Mevlüt
GÜNGÖR, eserinde ahkâm ayetlerinin sayısı ile ilgili olarak bu bilgileri verdik-
ten sonra kendi görüşlerini de ifade etmektedir.
53
Konuyla ilgili ayetlerin yak-
laşık Kur’an’ın 12’de birini teşkil ettiğini belirten Mevlüt GÜNGÖR, bunun se-
bebi olarak Yüce Allah’ın bütün dünyaya ve bütün zamanlara hitap eden ve
zamanla değişmeyecek hüküm ve prensipler koyduğu için ayrıntıya girmeyip,
boşlukları doldurma görevini, Kur’an’a uygun bir şekilde Peygamberine ve

48
GÜNGÖR, a.g.e., s.16.
49
GÜNGÖR, a.g.e., s.16.
50
GÜNGÖR, a.g.e., s.16-17.
51
GÜNGÖR, a.g.e., s.16-17.
52
Ebu Zehra, a.g.e., s.331.
53
GÜNGÖR, a.g.e., s.17-18.
21



İslam hukukçularına bıraktığı şeklinde açıklamaktadır.
54
Güngör, her ne ka-
dar ahkâm ayetlerinin sayısını Kur’an ayetlerinin onikide biri şeklinde ifade
ederek 500 civarında bir sayı verse de, ahkâm ayetlerinin belli bir sayı ile sı-
nırlandırmanın mümkün olmadığını da ifade etmektedir.
55

Ahkâm ayetleri Kur’an’ın bir bölümünde toplanmamış, çeşitli yerlerine
serpiştirilmiştir. Nasıl ki hayatta her şey birbirinden bıçakla kesmiş gibi ayrı
değilse, Kur’an’daki ahkâm ayetleri ile diğer ayetler de öyle birbiri içine geç-
miş durumdadır. Bu durum, hayatın gerçeklerine de uygundur.
56

Ahkâm ayetlerinin çoğu Medine’ye hicretten sonra nazil olmuştur. Az
da olsa Mekki ayetler arasında da hüküm getiren ve külli kaideler koyan ayet
bulunmaktadır.
57

Biz de, ahkâm ayetlerinin belli bir sayı ile sınırlandırılamayacağını dü-
şünüyoruz. Ancak çalışmamızın sınırlarını çizmek amacıyla Kur’an fihristle-
rinden ve özellikle Muhammed Ali es-Sabuni’nin “Tefsiru Ayatil Ahkâm
Ravaihu’l Beyan Tefsiru Ayati’l Ahkâmi Minel Kur’an” isimli Ahkâm tefsirinden
de yararlanacağız. Sabuni’nin bu konuda ele aldığı ayet sayısı ise 240 civa-
rındadır.
58

2.2. Ahkâm Ayetlerinin Modern Hukuka Göre Tasnifi
Kur’ân’da yer alan hükümleri çok değişik şekillerde tasnif etmek müm-
kündür. Zaten her İslam hukukçusu da, kendine göre farklı şekillerde tasnif
etmektedir.

54
GÜNGÖR, a.g.e., s.8. Ahkam ayetlerinin diğer özellikleri için bkz: GÜNGÖR, a.g.e., s.38-44, 148-
149.
55
GÜNGÖR, a.g.e., s.17.
56
GÜNGÖR, a.g.e., s.24.
57
GÜNGÖR, a.g.e., s.21.
58
Muhammed Ali es-Sabuni, Ravaihu’l Beyan Tefsiru Ayati’l Ahkami Minel Kur’an, Dersaadet,
ty, (2 cilt).
22



Abdulvahhap HALLAF, Kur’an’daki hükümleri inanç, ahlak ve ameli
hükümler olarak üç ana gruba ayırmaktadır. Daha sonra ameli hükümleri de
kendi içinde ibadet ve muamele hükümleri olarak tasnif etmekte, muamele
hükümlerini ise yedi grupta ele almaktadır. Hallaf, Muamele Hukuku’nu Aile
hukuku, medeni hukuk, ceza hukuku, duruşma hükümleri, anayasa, devletler
hukuku, iktisadi ve mali hukuk olmak üzere gruplamaktadır.
59

Biz de bilimsel bir araştırma yaptığımıza göre bu ayetleri, modern hu-
kukta kullanıldığı şekilde tasnif etmenin daha doğru olduğunu düşünüyoruz.
Bu nedenle de bir iki değişiklikle Hallaf’ın tasnifindeki ibadet ve ameli hukuku
birleştirerek ele alacağız.
Ele alacağımız ve mukayese edeceğimiz başlıklar:
1. İbadât: İbadet hükümleri: Temizlik, namaz, oruç, hac, zekât, keffa-
retler, adak ve yemin gibi insanın Allah’a karşı vazifelerinin ele alındığı 140
civarındaki ahkâm ayetidir.
2. Muamelat:
a) Anayasa Hukuku: Devlet rejimi ve ana ilkeleri ile ilgili hükümleri
burada idare edenle edilenlerin, fertlerin ve toplumların ana haklarını tespit
eden 10 civarındaki ayettir.
b) Usul Hukuku: Mahkemelerin insanlar arasında adaleti sağlarken
kaza, şahitlik, yemin gibi takip edecekleri muhakeme usullerini düzenleyen 13
kadar ayettir.
c) Aile ve Miras Hukuku: Ailenin kurulması, karı-koca ilişkileri, akra-
baların birbiriyle ilişkileri ve boşanma kurallarını düzenleyen 70 kadar ayettir.
d) Borçlar hukuku: İnsanların birbirleri ile olan alışveriş, kiralama,
rehin, kefalet, ortaklık, borçlanma ve taahhüt gibi mali ilişkilerini düzenleyen
70 kadar ayettir.

59
HALLAF, a.g.e., s.209-211.
23



e) İktisadi ve Mali Hukuk: Devletin gelir ve giderlerinin tespiti, devlet-
le birey arasındaki mali ilişkileri düzenleyen 10 kadar ayettir.
f) Devletler Hukuku: İslam Devletiyle diğer devletlerarasında barış,
savaş ve tarafsızlık hallerindeki ilişkiler ve devlet içinde bulunan gayrimüslim-
ler ile ilgili hükümlerin yer aldığı 25 civarındaki ayetlerdir.
3. Ukubât, Mücazât (Ceza Hukuku): Mükelleflerin işledikleri suçlar ve
bunların cezaları ile ilgili 30 kadar ayettir.
2.3. Ahkâm Ayetlerinin Tefsiri
Ahkâm ayetlerinin doğrudan uygulamaya yönelik ayetler olduğunu ifa-
de etmiştik. Bu tür ayetlerin zaman içinde eskimeyecekleri, zaman ve mekân
farkı gözetmeden bütün insanlara hitap ettikleri aşikârdır. Bu nedenle bu
ayetlerin genellikle ayrıntıya girmeyip, daha çok umumi emir ve prensipler
getirmesi de doğaldır. Ahkâm ayetlerinin konusu, gerek insan ve Allah; ge-
rekse insan, toplum ve devlet ilişkilerinde yaşanabilecek olaylara dair hüküm-
lerdir. Ayrıca, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu ayetler Kur’an’ın çeşitli yerle-
rinde serpiştirilmiş durumdadır. Kur’an, koyduğu hüküm ve prensiplerle inanç
arasında sıkı bir bağ kurar. Bu durum onun hükümlerinin yaptırım gücünün
ayrı bir üstünlüğünü teşkil eder. Kur’an, emir ve yasak koyma hususunda
“şunu yap, şunu yapma” gibi tek tip bir üslup yerine, değişik ifade tarzları kul-
lanmıştır. Bu durumun örnekleri fıkıh ve fıkıh usulü kitaplarında ayrıntılarıyla
ele alınmıştır. Ayrıca bazı konularda hemen yasaklama yoluna gitmeyip, ted-
rici bir yol takip etmiştir.
60

İslam’ın ilk ve temel kaynağı olan Kur’an’ın içerdiği bu ameli hükümleri,
kaideleri ve prensipleri çıkarıp, onu açıklamak ve nasıl uygulanacağını göste-
rerek insanların hem bu dünyada, hem de ahirette mutlu olmasını sağlamak
gerekir. Bu ayetleri her akıl sahibi insanın aklı, bilgisi, ihtiyaçları çerçevesinde

60
GÜNGÖR, a.g.e., s.148.
24



farklı anlayacağı da bir gerçektir. Bu nedenlerle bu ayetlerin tefsir edilmesine
ihtiyaç duyulmaktadır.
Bu konuda birçok tefsirler yapılmıştır. Asrı Saadet’te indirilen ahkâm
ayetlerini Hz. Peygamber açıklayıp bizzat uygulamasını göstererek tefsir et-
miştir. Sahabe döneminde ise bu konudaki sorulara sahabe, konuyla ilgi di-
ğer ayetler ile Resulüllah’tan gördükleri ve duydukları bilgiler çerçevesinde
cevaplar vermişlerdir. Tabiin döneminden itibaren ise, müfessirler ihtiyaç du-
yulduğunda bu tefsir kaynaklarındaki bilgilere kendi görüşlerini (rey) de kata-
rak cevap üretmeye çalışmışlardır. Daha sonra tedvin edilen tefsirlerde Ah-
kâm ayetleri, filolojik bilgiler, o konudaki diğer ayetlerin Kur’an’daki tertip sıra-
sına göre bir araya getirilmesi ve hadisler çerçevesinde genel bilgiler verilip
ayrıntısı fıkıh kitaplarına bırakılarak tefsir edilmiştir.
Daha sonra müfessirlerden bir kısmı tamamen ahkâm ayetlerini ele
alan tefsirler kaleme almışlar, ancak yöntem olarak diğer tefsirlerin yöntemini
kullanmışlardır. Mezheplerin ortaya çıkmasından sonra ise bu türde yazılan
tefsirler daha çok kendi mezheplerinin görüşlerini desteklemek ve o görüşlere
Kur’an’dan destek bulmak amacıyla yazılmışlardır.
61
Yalnızca Kur’an-ı Ke-
rim’in amel yönünü ele alarak bu hususla ilgili ayetleri açıklayan ve ondan
hükümler çıkarmaya çalışan tefsirlere Mevlüt GÜNGÖR, “Fıkhi Tefsir” adını
vermektedir.
62

J.J.G. JANSEN, Modern Mısır’a ait Kur’an tefsirlerinde Uygulamaya
yönelik Kur’an ayetlerinin yorumlanmasını ele alırken, genellikle hükmün ilmi
ayrıntılarına girmediklerini belirtmektedir. Ezher Üniversitesi Hukuk Fakültesi
öğrencileri için yazılan bir Kur’an tefsirinden örnek veren Jansen, bu tefsirde
ahkâm ayetleri müzakere edilirken, filolojik bir yöntemle başlanıp konuyla ilgili
hadislerin verildiğini ve nüzul sebeplerini zikredildiğini ifade etmektedir. Bu
tefsirde her ayetle ilgili ahkâm konularının sıralandığını belirten Jansen, e-

61
Ayrıntılı bilgi için bkz: GÜNGÖR, a.g.e., s.63-97.
62
GÜNGÖR, a.g.e., s.51.
25



serde ayrıntılara girilmeyerek bu konuda fıkıh ve dört mezhep kitaplarına
gönderme yapıldığını ortaya koymaktadır.
63

Kur’an’ın hüküm koymada kullandığı kendine özgü bir üslubu vardır.
Kur’an’da mevcut ahkâm ile ilgili ayetler incelendiğinde bu ayetlerin şu özel-
likleri görülebilir:
1) Kur’an, ahkâmla ilgili olarak genellikle teferruata girmeyip, umumi
emir ve prensipler koymakla yetinmiş, ayrıntıları Hz. Peygambere bırakmıştır.
2) Çok az konuda detaya girerek ayrıntılı hükümler getirmektedir.
3) Kur’an hukukla ilgili birçok genel prensip koymuştur. Bu genel
prensiplerin nasıl uygulanacağı ise içtihada bırakılmıştır.
4) Bu ayetler toplu halde değil, Kur’an’ın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş
durumdadır.
5) Ahkâm ayetleri bağımsız olarak verilmemiş, bu ayetlerle inanç ara-
sında yakın bir ilgi kurularak, yaptırım gücü de artırılmıştır.
6) Kur’an genel olarak koyduğu hükümlerin sebep ve hikmetlerini ve-
ya hükmün konulmasında etkili olan belirgin vasıfları sayar.
7) Bir şeyin yapılmasını emrederken kullandığı ifade ile mubah oldu-
ğunu belirten ifade ve yasakladığı ifade farklıdır. Ve her birisi için kendine has
birer üslubu vardır.
8) Bazı hükümler birden bire değil tedrici olarak konulmuştur.
64

Mevlüt GÜNGÖR, müfessirin Kur’an bütünlüğünü göz önüne alarak
onun her tarafından faydalanması gerektiğini belirtir. Müfessirin, gerektiğinde
ahkâm ayetleri dışında Kur’an’ın diğer ayetlerinden -mesela kasas veya me-
sel ayetlerinden; hatta bir kelimenin veya harfin herhangi bir ayet içindeki kul-
lanımından- istifade ederek hükme varması gerektiğini söyler.
65


63
J.J.G. JANSEN, a.g.e., s.157.
64
GÜNGÖR, a.g.e., s.21-44.
65
GÜNGÖR, a.g.e., s.148.
26



Bu bilgilerden sonra bize göre, ahkâm ayetleri tefsir edilirken öncelikle
Kur’an’ın hüküm koymadaki metodu iyi bilinmelidir. Ahkâm ayetleri dışında
ders çıkarılabilecek diğer ayetlere dikkat edilmeli, hüküm çıkarma yöntemleri
iyi bilinmelidir. Bütün bunlar dışında ayetin ilgili olduğu konuya göre, insan
psikolojisinden, sosyolojiye, savaş kurallarından diplomasiye, genel hukuk
bilgisinden, kanun yapma tekniğine kadar çağın gerekleri ve bilgileri de dikka-
te alınmalı ve Hz. Peygamberin “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyi-
niz, nefret ettirmeyiniz.” ilkesi de ihmal edilmemelidir.
İKİNCİ BÖLÜM
“HAK DİNİ KUR’AN DİLİ” VE “KUR’AN YOLU” TEFSİRLERİNİN YÖNTEM
AÇISINDAN MUKAYESESİ
1. “HAK DİNİ KUR’AN DİLİ: TÜRKÇE TEFSİR” İLE “KUR’AN YOLU:
TÜRKÇE MEAL VE TEFSİR” ADLI TEFSİRLERİN GENEL ÖZELLİKLERİ
Bir eserdeki bilgileri doğru anlamak için, -hele bir de bu eserler muka-
yese edilecekse tam doğru anlaşılabilmesi ve hataları mümkün olan en aza
indirebilmek için- o eserlerin yazıldıkları ortamın, ne için yazıldıklarının, bu
eserlerde kullanılan yöntem ve tekniğin de iyi bilinmesi gerekmektedir. Bu
anlayışla bu bölümümüzde kıyaslayacağımız her iki eseri de tanıtmayı yararlı
bulduk.
1.1. “Hak Dini Kur’an Dili: Türkçe Tefsir”’in Genel Özellikleri
Karşılaştıracağımız temel eserlerden “Hak Dini Kur’an Dili”, tefsir ala-
nında 20. yüzyılın en büyük teliflerinden birisidir. “Hak Dini Kur’an Dili”, içeri-
ğinde yalnızca dini değil aynı zamanda sosyolojik, psikolojik, felsefi ve iktisadi
sosyal bilim dalları ile birlikte; fen ve tabiat ilimlerine ait birçok alanın verilerini
de barındıran bir külliyat özelliği taşımaktadır. Tefsir sınıflamasında dirayet
tefsirleri arasında yer alan çok önemli bir eserdir.
*


*
Genel olarak tefsirler rivayet tefsiri ve dirayet tefsiri olmak üzere iki kısma ayrılır. Rivayet tefsiri,
bazı ayetleri açıklamak ve tefsir etmek için bizzat yine Kur’an’daki başka ayetlerle, Hz. Peygamberin
ve sahabenin sözleriyle açıklanışıdır. Dirayet tefsiri ise, rivayetlerle sınırlı kalmayıp dil, edebiyat, din
ve çeşitli bilgilere dayanarak yapılan tefsirlerdir. Tefsir çeşitleri hakkında geniş bilgi için Bkz: İsmail
CERRAHOĞLU, Tefsir Usulü, T.D.V. Yayınları, Altıncı Baskı, Ankara 1988, s. 228-231.
28



“Hak Dini Kur’an Dili”, Cumhuriyetin ilk yıllarında Latin harfleriyle ya-
zılmış en önemli tefsirdir. Aradan onlarca yıl geçmesine rağmen bu önemini
ve değerini halen korumayı başarmıştır. “Hak Dini”’nin yazıldığı dönem de
çok ayrıcalıklı ve ilginç bir dönemdir. Bu dönem, Osmanlı’nın çöküp cumhuri-
yete yeni geçildiği; batılılaşmanın cumhuriyetle birlikte resmiyet kazanıp hu-
kuki olarak da güvence altına alındığı, ekonomik, siyasal, sosyal sürecin çok
hızlı değiştiği ancak toplum tarafından henüz tam olarak benimsenemediği bir
geçiş dönemidir. Bu dönemde eğitimiyle, kültür değerleriyle, dünya görüşleri
ve hayat tarzlarıyla farklı bir zihniyet taşıyan yepyeni bir nesil oluşmuş, bu
nesilde farklılıklar sebebiyle birbirine düşmanca tavırlar sergilenmesi, sistem
için ciddi bir sorun halini almıştı. Bu sorunun nedenini, başlangıçta din eğiti-
minin ciddiye alınmamasında, hatta din eğitiminin ihmal edilmesiyle oluşan
dini boşlukta arayan yöneticiler, bu doğrultuda çözüm aramışlar ve çözüm
olarak da bu boşluğu dolduracak bir çabaya girmişlerdir.
66
Bu çabalar kap-
samında, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe mealinin Latin harfleriyle yazılması, yine
toplumu dini bakımdan bilgilendirecek bir tefsir ile bir hadis kitabının Latin
harfleriyle ve günün Türkçesiyle yayınlanması fikri ortaya çıkmıştır.
Bu düşüncenin bir yönünü oluşturan Kur’an-ı Kerim’i tefsir etme görevi,
-TBMM’nin aldığı resmi karar üzerine- 1926 yılı yazında Elmalılı Muhammed
Hamdi YAZIR’a verilmiştir. Elmalılı, tefsirinin mukaddimesinde eserin yazılma
sebebini açıklarken, “Türkçe Kur’an ve Türkçe ibadet” konularının gündeme
geldiğini, hatta bununla ilgili bazı denemelerin olduğunu, oysa Kur’an’ın ter-
cümesinin mümkün olmadığını belirttikten sonra; bu gidişata karşı TBMM’nin
Diyanet İşleri Başkanlığı’na bir Kur’an tercümesi ve tefsiri yazdırma görevi
yüklediğini ve Diyanet’in de bu görev için kendisini seçtiğini, önce kabul et-
mek istemediği halde sonunda ısrarlar üzerine tefsir çalışmasını kabul ettiğini
belirtmektedir.
67


66
YILDIRIM, a.g.y.l.t., s. 1.
67
YAZIR, Hak Dini, c. I, s. Mukaddime 4-5. TBMM’nin bu kararı DİB’nın 1926 yılı bütçe görüşme-
leri sırasında, yalnızca tefsir değil, Kur’an meali ve tefsiri ile hadis kitabı yazdırılması üzerine olup
29



Eserin yazılması on iki yıl sürmüş ve 1938 yazında D.İ.B. tarafından
“Hak Dini Kur’an Dili, Yeni Mealli Türkçe Tefsir” adıyla basılmıştır.
68
Elmalılı
sağlığında tefsirin ilk baskısını görebilmiştir.
69

Yazarın, D.İ.B. ile yaptığı mukavele şartlarına uygun bir biçimde uzun
uzun tefsir usulü açıklamaları yaparak başladığı tefsirini, 1934’de kalp krizi
geçirmesi üzerine bitirememe endişesi ile ilk ve son bölümlerin aksine orta
bölümlerini daha kısa kestiği hatta birçok ayet ve ayet gruplarının yalnızca
mealiyle yetindiği tespit edilmiştir.
70

Her ne kadar Hanefi fıkhı esas alınacak olsa da zaman zaman kendi
döneminde ortaya çıkan bazı konularda Hanefi mezhebinden farklı düşündü-
ğü, yaygın kanaatin aksine görüşler ortaya koyduğu da olmuştur.
71
Gerçek-
ten de onun eseri, bu esaslar çerçevesinde yalnızca döneminin değil, günü-
müzün bile en önemli tefsirlerinden birisi olma vasfını sürdürmektedir.
Elmalılının “Hak Dini”’ne yazdığı mukaddimenin uzunca bir tefsir usulü
niteliği taşıdığı söylenebilir. Mukaddimede önce eserin yazılış sebebi açık-
lanmış bu çerçevede o günlerde gündemde olan Türkçe Kur’an ve Türkçe
namaz konularındaki tartışmalara “Türkçe Kur’an mı var be hey şaşkın” ifade-
leriyle noktayı koymuş ve Kur’an’ın sadece Türkçeye değil hiçbir dile birebir
çevrilemeyeceğini ifade etmiştir.
72


Meal görevi önce Mehmet Akif Ersoy’a verildiği halde Akif daha sonra bu görevden çekilmiş o görev
de Elmalı’ya tevdi edilmiş, hadis görevi ise Tecrid-i Sarih tercümesi görevi olarak Ahmet Naim’e
verilmiştir. Bkz. ALBAYRAK, a.g.e., s. 166, Fatma PAKSÜT, a.g.m., s. 13-14, İsmet ERSÖZ, “El-
malılı Hamdi YAZIR ve Tefsirinin Özellikleri”, Elmalılı M. Hamdi Yazır Sempozyumu (4-6 Eylül
1991), T.D.V. Yayınları, Sempozyum-Paneller Serisi-I, Ankara,1993, s. 173.
68
YILDIRIM, a.g.y.l.t., s.1-2; Fatma PAKSÜT, “Merhum dayım Hamdi Yazır”, Elmalılı M. Hamdi
Yazır Sempozyumu (4-6 Eylül 1991), T.D.V. Yayınları, Sempozyum-Paneller Serisi-I, Ankara,1993,
s. 13-14; İlk baskı yılı eserin önsözünde ise 1936 olarak verilmiştir. Bkz: Merhum Hamdi Efendinin
Mahdumları, “Hak Dini Kur’an Dili: Türkçe Tefsir”, Eser Neşriyat, İstanbul, 1979, c. I, s. Önsöz
VI.
69
İsmail ALBAYRAK, Klasik Modernizmde Kur’an’a Yaklaşımlar, Ensar Neşriyat, İstanbul,
2004, s. 165.
70
İ. ALBAYRAK, a.g.e., s.164.
71
YILDIRIM, a.g.y.l.t., s.3.
72
YAZIR, Hak Dini, c.I, s. Mukaddime 7-19.
30



Ardından tefsirinin özelliklerini belirtmiştir. YAZIR mukaddimesinde,
tefsirde takip edilmesi gereken genel esasların da D.İ.B. tarafından belirlen-
diğini ifade etmektedir. Eserde büyük ölçüde uyulan bu esaslar, eseri yakın-
dan tanımamıza yardımcı olmaktadır.
Buna göre ilk önce tefsiri yapılacak olan ayetlerin altına meali yazıla-
cak, ardından da aynı ayetlerin tefsir izahına girilecektir. Tefsir yapılırken ise,
ayetler arasındaki münasebet, nüzul sebepleri, -kıraati aşereyi geçmemek
üzere- çeşitli kıraatlar zikredilecek. İhtiyaç hissedildiğinde kelime ve terkiple-
rin lügate göre açıklamaları yapılacak. İtikatta Ehli Sünnet ve amelde Hanefi
mezhebine bağlı kalmak şartıyla ayetlerin ihtiva ettiği dini, şer’i, hukuki, içti-
maı ve ahlaki hükümler açıklanacak. Ayetlerin ima ve işaret ettiği ilmi ve fel-
sefi konularla ilgili bilgiler verilecek. Özellikle tevhit konusunu ihtiva eden,
ibret ve öğüt mahiyeti taşıyan ayetler genişçe izah edilecek. Konuyla doğru-
dan veya dolaylı biçimde ilgisi bulunan İslam Tarihi olayları anlatılacak. Batılı
müelliflerin yanlış yorumlar yaptığı noktalarda okuyucunun dikkatini çeken
notlar konularak gerekli açıklamalar yapılacak. Eserin başına Kur’an Hakika-
tini açıklayan ve Kur’an’la ilgili bazı önemli konuları izah eden bir mukaddime
yazılacak.
73

Elmalılı, kaynaklarını “Ebu’s-Suud, Kadı Beyzavi, Keşşaf, Fahreddin
Razi, Cessas, Ebu Hayyan, Taberi, Alusi, Nisaburi’nin tefsirleri ve İstanbul
kütüphanelerinde bulunan çok sayıda yazma eserler ile Kütüb-i Sitte ve İbnul
Esir’in “en-Nihaye”’si” şeklinde sıralamaktadır.
74

Elmalılı, kendi yöntemini açıklarken, Kur’an’ın tefsirinde birinci esasın
yine Kur’an’ın diğer ayetleri olduğunu belirterek, “’hamd’’in tefsiri tüm fatiha,
fatihanın tefsiri de tüm Kur’an’dır” örneğini vermektedir. Devamında ise ikinci
esasın Hz. Peygamberin sünneti, üçüncü esasın sahabe ve tabiinden naklo-
lan tefsirler, dördüncü esasın ise, önceki üç esas araştırıldıktan sonra Arapça

73
YAZIR, Hak Dini, c. I, s. Mukaddime 15-16, YILDIRIM, a.g.y.l.t., s. 1-2.
74
YAZIR, Hak Dini, c.I, s. Mukaddime 20.
31



ve şer’i ilimler ile aklın uygun bulduğu ilmi görüşler içinden mana çıkarmak
suretiyle yapılan te’vil olduğunu ifade etmektedir.
75

Daha sonra, Kur’an, ve Kur’an’ın diğer isimlerini açıklayan YAZIR, su-
re, ayet, Mushaf, tefsir ve te’vil, meal gibi temel Kur’an kavramları hakkında
bilgi verip Kur’an’ın faziletlerine değinerek mukaddimesini bitirmiştir.
“Hak Dini Kur’an Dili”, ülkemizde birçok bilim adamının ilgisini çektiği
için üzerine birçok eserler verilmiş, makaleler yazılmış ve akademik araştır-
malar yapılmıştır. Bu eserler, makaleler ve akademik araştırmalardan da fay-
dalanarak eser hakkında bilgi vereceğiz.
“Hak Dini Kur’an Dili”ni değerlendirirken Ömer Nasuhi Bilmen özetle
şöyle demektedir: “Özellikle mukaddimesi çok değerli mütalaaları, ilmi tetkik-
leri içermektedir. Ayetlerin tefsirleri sade ama önemli tahlilleri kaçırmadan,
ayetlerle sebebi nüzuller arasındaki münasebet ve insicama dikkat çekerek
çok güzel bir şekilde yapılmıştır. Ayetlerin kapsadığı hakikatlerden ilham ala-
rak ilmi, edebi, sosyal, felsefi birçok konuya da değinerek eseri zenginleştir-
miştir. Bütün bunları yaparken Müslümanların yaşadıkları dönem ve gelecek-
lerini düşünmüş, onlara fazilet ve ilerleme yollarını göstermiş, yabancıların
Müslümanlık hakkındaki düşüncelerine de işaret etmiştir. Bazı konularda ya-
pılan açıklamaların çok uzun olması sebebiyle bazen sadelik ihlal edilmiş
ancak bu durum, o konuların öneminden kaynaklanmıştır.”
76

Elmalılı “Hak Dini”’nde, bir sureyi tefsir ederken sırasıyla önce o sure-
nin adı, varsa diğer isimleri ve nüzul sebepleri, ayet sayısı, kelime sayısı, harf
sayısı ve fasılası ile Mekki veya Medeni olduğu bilgisini vermiş daha sonra
tefsire başlamıştır. Tefsirini yaparken ise öncelikle konuyla ilgili diğer ayetleri,
sonra ilgili hadisleri ve daha sonra sahabe ve tabiin görüşlerini dikkate almış,
gerektiğinde lügavi izahlar yapmış, şiirlerle delil getirmiş, ilgili gördüğü ayetle-

75
YAZIR, Hak Dini, c.I, s. Mukaddime 29-30.
76
Ömer Nasuhi BİLMEN, Büyük Tefsir Tarihi II( Tabakatü’l Müfessirin), D.İ.B. Yayınları, Anka-
ra 1962, I. Cüz, s. 611-612.
32



rin tefsirinde tasavvufi açıklamalara da yer vermiştir. Öte yandan, günün geli-
şen tekniğine ve pozitif ilimlerine karşı da ilgisiz kalmamış, telepatiden taş-
kömürüne, hava tahmininden ceninin cinsiyetinin tespit edilmesine kadar bir-
çok konuya da değinmiştir. Tefsirin en önemli özelliklerinden birisi ise yazarın
yalnızca nakletmekle yetinmeyip yerine göre nakiller arasında tercih yapma-
sı, yanlış bulduklarını tenkit etmesi ve bazı konulardaki kendi görüşlerini ce-
saretle ortaya koymasıdır.
77

“Hak Dini”, günümüzde dilin aslından koparılması sonucunda insanla-
rın “dilinin ağırlığından şikayet ettiği bir eser” durumuna geldiği için, çeşitli
yayınevleri tarafından günümüz Türkçesine çevrilerek yeniden yayınlanmıştır.
Bu olay bile bize eserin günümüzde dahi önemini koruduğunu göstermeye
yeterlidir.
Bir eserin, yazarı dışında birisi tarafından, -adı ve şekli ne olursa ol-
sun- sadeleştirildiğinde veya başka bir dile çevrildiğinde aslını koruyamaya-
cağını düşünmekteyiz. Bu nedenle çalışmamızda “Eser Neşriyat ve Dağıtım”
tarafından 9 cildi tefsir ve bir cildi fihrist olmak üzere on cilt halinde yayınla-
nan, sadeleştirilmemiş nüshayı esas aldık.
78

Bütün bu değerlendirmelerden sonra “Hak Dini Kur’an Dili”’nin günü-
müzde halen kendisinden ve öneminden bahsettiren, Türkçe olarak yazılmış
çok önemli ve değerli bir tefsir olduğunu söyleyebiliriz.
1.2. “Kur’an Yolu: Türkçe Meal ve Tefsir”in Genel Özellikleri
Ana konumuz olan ikinci tefsir ise, günümüzün önde gelen İslam âlim-
lerinden Hayrettin KARAMAN, Mustafa ÇAĞRICI, İbrahim Kâfi DÖNMEZ ve
Sadrettin GÜMÜŞ’ten oluşan bir komisyon tarafından hazırlanan ve Diyanet

77
ERSÖZ, a.g.m., s. 169-177.
78
Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur’an Dili: Türkçe Tefsir, Eser Neşriyat, İstan-
bul, 1979, 10 cilt.
33



İşleri Başkanlığı tarafından ilk baskısı 2003 yılında yapılan, beş ciltlik “Kur’an
Yolu: Türkçe Meal ve Tefsir” isimli eserdir.
Tefsir her ne kadar D.İ.B. tarafından yayınlanmış olsa da “Herhangi bir
tefsirin Diyanet İşleri Başkanlığı’nca neşredilmiş olması, o tefsire resmi bir
hüviyet kazandırmaz.” denildiğinden resmi bir hüviyet taşımamaktadır. Ancak
biz, eserin D.İ.B. Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından incelenip onaylanmasını
önemsiyoruz.
Tefsirin girişinde genel bir tefsir usulü bilgisi verilmiş, daha sonra tefsi-
re duyulan ihtiyaç ve tefsir çeşitlerinden bahsedilmiştir. Ardından “Bizim tefsi-
rimiz” başlığı altında “Kur’an Yolu”nun hedef kitlesi, yazılış amacı ve özellikle-
ri ile sıkça başvurulan tefsir kitapları hakkında bilgi verilmiştir.
79

Girişteki açıklamalarda, eserin ”Mushaf tertibine göre yazılan dirayet
tefsirleri”ne benzediği ifade edilmektedir. Hedef kitle olarak öncelikle Kur’an’ı
doğru anlamak ve hayatında rehber edinmek isteyen farklı düzeylerde kültü-
rel birikimi olan insanların seçildiği belirtilmektedir. Komisyon, Kur’an’ın ruhu-
nu ve bu ruha uygun genel İslami ölçüleri, ilmin gerekleri ve çağın ihtiyaçları-
nı göz önüne alarak geçmişte yazılmış tefsirleri de göz ardı etmeden kendi
yorumlarını okuyucuya ulaştırma gayretinde olduklarını deklare etmektedir.
Ayet mealleri ve yorumları verilirken öncelikle ilk İslam toplumunun ilahi me-
sajdan anladıklarının veya bu mesajların onlara anlatmak istediklerinin tespit
edilmeye çalışıldığı vurgulanmıştır.
80

Komisyon, giriş bölümünün sonunda sıkça başvurdukları eserleri “İbn
Cerîr et-Taberî (310/922), “Câmi'u'l-beyân”; Ebû Bekir er-Râzî el-Cessâs
(370/980), “Ahkâmü'l-Kur'ân”; Zemahşerî (538/1 U3), “el-Keşşaf”; Ebû Bekir
İbnü'l-Arabî (543/1148) “Ahkâmü'l-Kur'ân”; Abdülhak b. Galib b. Atıyye (ö.
546/1151), “el-Muharrerü'l-vecîz”; Fahreddin er-Râzî (606/1209), “Mefâtîhu'l-

79 Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara, 2003, c.
I, s. Giriş XI-XLIV.
80
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. Giriş XLI-XLIV.
34



Gayb”; İbn Kesîr (774/1372), “Tefsîrü'l-Kur'âni'l-Azîm”; Ebü'1-Bereket en-
Nesebi (710/1310), “Medârikü't-Tenzîl”; Kurtubi (611/1214), “el-Câmi'li-
Ahkâmi'l-Kur'ân”; Muhammed b.Ali eş-Şevkânî (1250/1832), “Fethu'l-Kadîr”;
Muhmûd el-Âlûsî (1270/1854), “Rûhu'l-Me'ânî”; Muhammed Tâhir b. Âşûr,
“et-Tahrîr ve't-Tenvir”; Muhammed Hamdi Yazır, “Hak Dini Kur'an Dili”; Mu-
hammed İzzet Derveze, “et-Tefsiru'l-Hadîs”; Süleyman Ateş, “Yüce Kur'an'ın
Çağdaş Tefsiri”; Muhammed Esed, “Kur'an Mesajı” “ şeklinde saymaktadır.
D.İ.B. Dini Yayınlar Daire Başkan Vekili Dr. Ahmet ONAY tarafından
“Kur’an Yolu” müfessirleriyle yapılan ve “Kur’an Yolu” İsimli Türkçe Meal Ve
Tefsir Üzerine Söyleşi” başlığıyla Diyanet Aylık Dergi’de
81
yayınlanan söyle-
şide de müfessirler eser hakkında şu bilgileri vermektedir:
Tefsirin niçin yazıldığı sorusuna Hayreddin KARAMAN, “M.Ü. İlahiyat
Fakültesi’nden altı hoca, daha önce bir notlu meal hazırladıklarını; bu mea-
lin hem Diyanet Vakfı hem de Dünya İslâm Birliği tarafından defalarca ba-
sıldığını ve oldukça yaygın bir okuyucu kitlesine ulaştığını, okuyuculardan
gelen tepki ve tenkitler de dikkate alınarak, çok aceleye gelen birinci baskı-
dan sonra önemli düzeltmeler de yapıldığını, ancak yine de mealin bir daha
ele alınmasına ve açıklamanın genişletilmesine ihtiyaç hissettiklerini, o
mealin mevcut hâliyle bir hizmet gördüğünü ancak asıl beklenenin bir tefsir
olduğunu belirttikten sonra; aynı ekipten dört hocaya yapılan teklifi kabul
ederek yaklaşık altı yıl çalıştıklarını, mealini de yeni baştan yazarak bu tefsi-
ri hazırladıklarını belirterek cevap vermiştir. Ardından Hayreddin KARA-
MAN, bu tefsiri “Bugüne kadar yazılmış tefsirlerde yer alan ve bize göre de
ülkemiz insanına ulaşması gereken bilgiler ve açıklamalar anlaşılır bir dil ile
aktarılıyor. Eski tefsirlerde bulunmayan, bugünü yaşayan dört üniversite
hocasının bilgi dağarcığında birikmiş olan bilgiler de bu tefsire yansıyor.
Hem Diyanet’in isteği hem de bizim düşüncemiz, okunmayan, gerektiğinde
müracaat edilen bir tefsir değil, baştan sona okunacak, uzmanlık dalı İslâmî

81
Diyanet Aylık Dergi, D.İ.B. Yayınları, S.163, Temmuz, 2004.
35



ilimler olmayan kimseler tarafından da rahat anlaşılacak, “dili, üslûbu, hac-
mi... buna göre ayarlanacak” bir tefsir idi, işte bunu gerçekleştirmeye çalış-
tık.” şeklinde tanıtmaktadır.
82

Aynı soruya Sadrettin GÜMÜŞ ise şöyle cevap vermektedir: “Türki-
ye’de bundan önce Arapça veya Türkçe yazılmış birçok kıymetli meal ve
tefsir bulunmakla birlikte, halkımızın büyük çoğunluğu Arapça bilmediği için
Arapça yazılmış tefsirlerden yararlanamamaktadır. Türkçe olarak kaleme
alınmış olan mealler, sadece tercüme veya çok kısa açıklamalar içerdiği
için, bu alanın uzmanı olmayan okuyucular bunlardan da yeterince istifade
edememektedirler.
Türkçe tefsirlerden Elmalılı Hamdi Yazır’ın, “Hak Dini Kur’an Dili” ile;
Konyalı Mehmet Vehbi Efendi’nin, “Hulâsatü’l-Beyân” gibi bir kısım tefsirler,
hem geniş hem de dili eski Türkçe olduğundan, bugünkü nesil bu tefsirleri
okusa dahi anlamakta güçlük çekmektedir. Diğer bir kısmı ise günümüz
Türkçesi ile yazılmış olmakla birlikte, geniş içerikli olduklarından ve yorum-
larında çok farklı görüşlere yer verdiklerinden dolayı okuyucu, günümüz
şartlarında bu kadar hacimli tefsirleri okumaya zaman ayıramamaktadır.
İşte yukarıdaki durumlar göz önünde bulundurularak, orta hacimde
ve anlaşılır bir Türkçe ile hazırlanmış olan “Kur’an Yolu” adındaki bu tefsir,
Türk toplumunun ve Türkçe konuşan diğer toplumların bu alandaki ihtiyaçla-
rını karşılamak amacıyla yazılmıştır.”
83

Aynı söyleşide “bu tefsirin diğer tefsirlerden farkının sorulması” üze-
rine İbrahim Kâfi DÖNMEZ şu cevabı vermektedir: “Tefsir bir yandan klasik
ve muasır tefsirlerdeki yorumları süzerek okuyucuya vermeye çalışan; yani
bu alanda ortaya konmuş önceki mesaileri göz ardı etmeyen, diğer yandan

82
Ahmet ONAY: “Kur’an Yolu” İsimli Türkçe Meal Ve Tefsir Üzerine Söyleşi”, Diyanet Aylık
Dergi, D.İ.B. Yayınları, S.163, Temmuz, 2004, s. 4-10, (Erişim) http://www.diyanet.gov.tr/turkish/
sureliyayinoku.asp?sayi=163&yid=1553&sayfa=4, 6 Haziran 2007.
83
ONAY, a.g.s., s. 4-10, (Erişim) http://www.diyanet.gov.tr/turkish/sureliyayinoku.asp?sayi
=163&yid=1553&sayfa=4, 6 Haziran 2007.
36



da eseri bilgi ve yorum yığını hâline getirmekten uzak duran bir anlayış üze-
rine bina edildi. İhtiyaca göre heyetin ulaştığı kanaatlere de yer verildi.
Diğer tefsirlerden farklı sayılabilecek bir özelliği tek müellif tarafından
değil, heyet tarafından yazılmış olmasıdır. Bildiğimiz kadarıyla heyet olarak
yazılıp tamamlanmış başka bir Kur’an-ı Kerim tefsiri yok. Bu özelliğin olumlu
yanı tefsirin tamamının -değişik ihtisaslara sahip- dört ayrı tefsir yazarı tara-
fından incelenip, mutabık kalınan şeklin yayıma sunulmuş olmasıdır.
Kur’an-ı Kerim’de geçen bütün konularda ayrıntılı bilgi verilecek olsa,
tefsirin yanında bir de İslâm Ansiklopedisi hazırlamış olursunuz. Hiç bilgi
verilmemesi hâlinde ise bu konular hakkında yeterli hazırlığa sahip olmayan
okuyucunun, ayetlerin meallerini ve verilen yorumları eksik, hatta yanlış an-
laması söz konusu olabilir. İşte bu nedenle tefsiri yapılan ayetlerde geçen
konular hakkında özlü bilgiler verildi ve gerekli yerlerde –ihtiyaç duyabilecek
okuyucular için- ilgili kaynaklara atıflar yapıldı. Bu da tefsirin istifade edilirlik
oranını yükseltecek bir özellik olmalı.”
Aynı soruya cevap veren Mustafa ÇAĞRICI ise en baştan esas aldık-
ları hususları şöyle açıklamaktadır:
“a) Bu tefsir, ileri düzeyde ilmî bir eser olma iddiası taşımayacak, belli
bir bilgi ve kültür düzeyine sahip her okuyucunun yararlanabileceği, rahat
okunup anlaşılan, bilgilendiren ama aynı zamanda uygulama arzusu ve ira-
desi uyandıran bir çalışma olacaktı.
b) Eserin hacmi de bu temel maksada uygun olarak mümkün merte-
be kısa tutulacak, konular ayrıntıya boğulmadan özlü bir şekilde işlenecek,
hatta bu sayede biraz sabırlı okuyucunun –isterse- eseri baştan sona oku-
ması mümkün olacaktı.
c) Diğer bir hedefimiz de şu idi: Diyanet İşleri Başkanlığı bir kamu
kurumu olup, toplumun tamamına hizmet vermek, dinî telakkileri rencide
37



etmemek zorunda olduğuna göre, biz yazarların da uç görüşlerden uzak
kalmamız, orta bir çizgi izlememiz; bunun için gerekirse bu genel çizgiyle
uyuşmayan kişisel kanaatlerimizi saklı tutmayı düşündük.
d) Nihayet temel bir kaygımız da şu oldu: XXI. Yüzyıl Müslümanları
olarak bizler –büyük tarihî birikimi de dikkate almak şartıyla- bu çağın ger-
çekleri ve sorunları içinde yaşamakta olduğumuza göre, Yüce Kitabımızı bu
çağın gerçeklerini de dikkate alarak anlamaya çalışmalıydık. Elbette Kur’an-
ı Kerim’in anlamını güncel problemlerle ve güncel bakışlarla sınırlamak doğ-
ru olmazdı; ama bu hususta ihtiyatlı olma kaygısı bizim, söz konusu prob-
lemlere çağın gerçeklerini de dikkate alarak, Kur’an’dan ve Kur’anî mirastan
çözümler aramamıza engel olmamalıydı. Belki de çalışmamızın en özgün
yanını, –başarabildiğimiz kadarıyla- bu husustaki başarısı oluşturmakta-
dır.”
84

Bize göre eser, gerçekten de seçkin bir grup İslam âliminden oluşan
bir heyet tarafından hazırlanmış olması, dilinin sadeliği, içeriğinin ne uzun
ne kısa oluşu ve takip ettiği tefsir metoduyla 21. yüzyıl başlarında Türkçe
konuşan insanların Kur’an’ı anlamalarına katlı sağlayacak çok önemli ve
değerli bir eserdir.
Esere yöneltilen bazı eleştiriler ve baskısının tükenmesi sebebiyle
gözden geçirilerek 2007 yılında yeni baskısı çıkmıştır. Biz mukayese için ilk
baskıyı esas aldık.
85


84
ONAY, a.g.s., s. 4-10, (Erişim) http://www.diyanet.gov.tr/turkish/sureliyayinoku.asp?sayi
=163&yid=1553&sayfa=4, 6 Haziran 2007.
85
Komisyon, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, D.İ.B. Yayınları, Ankara, 2003, (5 cilt).
38



2. “HAK DİNİ KUR’AN DİLİ” VE “KUR’AN YOLU” TEFSİRLERİNİN AH-
KÂM AYETLERİNE YAKLAŞIMLARI AÇISINDAN MUKAYESESİ
Bu bölümde “Hak Dini Kur’an Dili” tefsiri ile “Kur’an Yolu” tefsirlerinde
ahkâm ayetlerinin yorumlanışını mukayese edeceğiz. Ahkâma dair hangi ko-
nuda ortak düşünüp yorumladıklarını kısaca belirttikten sonra, farklı yorumla-
dıkları hususları ele alıp açıklayacağız. Ancak bu tespitleri doğru bir şekilde
yapabilmek için önce her iki tefsirde ahkâm ayetlerinin yorumlanma metotla-
rını tespit etmenin daha yararlı olacağını düşünüyoruz.
İki tefsir arasında mukayese yapabilmek gerçekten oldukça güç bir
iştir. Çünkü her iki eserde de tek tek hangi konuda ne düşünüldüğü tespit
edilip bunların karşılaştırılması gerekecektir. Hem bu tespiti kolaylaştırmak
hem de bu çalışmadan azami faydayı elde edebilmek için bu tefsirlerin yön-
temlerini kavramak gerekecektir.
2.2. “Hak Dini Kur’an Dili”’nde Ahkâm Ayetlerini Yorumlama Metodu
Giriş bölümünde “Hak Din Kur’an Dili”’ni tanıtırken, Elmalılı Merhum’un
Diyanet İşleri Başkanlığı’yla bu tefsirin yazılması konusunda yaptığı protokol-
den bahsetmiştik. Bu protokole göre tefsirde uygulanacak genel esaslar belir-
lenmişti. Bu bölümde, eserde ahkâm ayetlerinin nasıl yorumlandığı, bu konu-
daki temel anlayışın ne olduğu üzerinde duracağız.
Elmalılı merhum, genellikle yalnızca “Hak Dini Kur’an Dili” adlı eseriyle
tanınmaktadır. Ahkâm ayetlerini yorumlamada kullandığı üslup ve metodu
incelendiğinde ise, onun müfessir oluşundan daha fazla bir İslam hukukçusu
olduğu göze çarpmaktadır.
Onun hukukçuluğu, kural koyma eğilimi gösteren bir disiplin içindeki
normatif hukuk olmadığı gibi, o standarda göre düzenleme yapma gayretinde
de olmamıştır. O daha çok yaşadığı dönemde yapılan düzenlemelere yapıcı
39



eleştiriler getirmiş ve bu düzenlemelerin sahip olması gereken niteliklerini
belirtmiştir. Adil bir hukuk sisteminde de olması gereken vasıfları belirlemiş,
hukukun toplumdaki rol ve işleyişinin anlaşır kılınması için hukukun özü olan
konulara değinmiştir.
86

Elmalılı merhum’un tefsir ve tefsir usulünün ilgi alanına giren değişik
konularda klasik çerçevenin pek dışına çıkmadığı görülür. Ancak bu, onun
geleneği olduğu gibi yansıttığı anlamına da gelmez.
Kur’an ayetlerini okurken ve anlarken o ayetlerin hangi olay üzerine
indirildiği bilgisi bize yön verir. Bu konudaki rivayetlere de “sebebi nüzul” de-
nir. Elmalılı Merhum da, tefsirinde, D.İ.B. ile yaptığı protokol gereği tefsirinde
sık sık sure ve ayetlerin sebebi nüzulüne işaret etmiştir. Bu rivayetleri zaman
zaman sadece zikredip geçmiş, bazen ise, sebebi nüzul olarak nakledilen
rivayetlerin surenin bütünlüğüne uymadığını belirterek eleştirmiş hatta, alter-
natif sunduğu bile olmuştur.
87
Onun sebebi nüzul rivayetlerine yönelik bu yak-
laşımının hem diğer konularla ilgili ayetleri yorumlarken, hem de ahkâm ayet-
lerini yorumlarken aynı olduğu görülmektedir.
Kur’an tefsirinde önemli yer tutan kavramlardan birisi “nesih” kavramı-
dır. Nesih kelimesi, lügatte “izale etmek, gidermek, yok etmek, değiştirmek,
tebdil, tahvil ve nakletmek” manalarına gelir. Istılahta ise, bir nassın hükmünü
daha sonra gelen bir nass ile kaldırmaktır.
88
Klasik müfessirlerin çoğu neshi
kabul ederken, 19 ve 20. yüzyıl müfessirlerin en belirgin özelliklerinden biri
neshin reddedilmesidir. Elmalılı merhum ise, bu konuda modern müfessirleri
eleştirmektedir.
89

“Baksanıza Kur'an'da nasih mensuh da vardır. Bir zaman Allah’ın emri
denilen bir ayet veya bir hüküm diğer bir zaman nesih olunuyor, yerine başka
ayet veya başka bir hüküm ikame ediliyor. Bu Allah kelâmı, Allah’ın ahkâmı
olsa böyle mi olur? Allah’ın kelâmında, Allah’ın ayetlerinde, Allah’ın hükümle-

86
Yasemin YILDIRIM, Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın Ahkam Ayetlerini Yorumlama Metodu,
SAÜ, SBE, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sakarya, 2002, s. 27.
87
İ. ALBAYRAK, a.g.e., s. 171.
88
CERRAHOĞLU, Tefsir Usulü, s. 122.
89
İ. ALBAYRAK, a.g.e., s. 177.
40



rinde nesih olur mu? Allah hiç yaptığını bozar mı? Söylediğini geri alır mı?
Verdiği hükümden, koyduğu kanundan hiç cayar mı? derler, bunu ilk evvelâ
Yahudîler söylediler: Nesih mümkün olsa Allah hakkında caymak, evvel bil-
mediğini yeni bilmek ve ona göre karar değiştirmek “beda” gibi bir nakısa ta-
savvuru lâzım gelirmiş, bu muhal olduğundan nesih muhal imiş.” diyerek
neshi kabul ettiğini açıklamaktadır.
90
Elmalılı, neshi kabul etmemeyi ise, “za-
hiri nassı inkar” olarak değerlendirmektedir.
91

Elmalılı merhum neshi şöyle tarif etmektedir: “Istılâhı şeri'de de nesih:
her hangi bir hükmi şer'înin hilâfına sonradan diğer bir delili şer'înin delâlet
etmesidir ki ilmi ilâhîye nazaran evvelki hükmün müntehayı müddetini beyan,
bizim ilmimize nazaran da zahiren baki görünen o hükmü ref-ü tebdildir ve bu
iki haysiyetle nesih bir beyanı tebdil demektir. Ve bunda hiç bir zaman Allaha
nazaran caymak ve bilememek manası yoktur. Bunun içindir ki ebediyetle
takyid edilmiş olan hükümlerde nesih cereyan edemez, kezalik haberlerde de
nesih cereyan edemez. nesih ancak evamir-ü nevahi gibi inşaî bir manayı
tazammun eden ve vakıa müteallık bir ihbar ve i'lâm olmayıp mahzı icad olan
ve sırf bir iradeyi gösteren ve bununla beraber ebediyeti tansıs edilmemiş
bulunan eşyada ve ahkâmda cereyan eder. Cenabı Allah âlemi tekvinde bu
gün yarattığını yarın ifna ederek diğer bir şey'e tebdil etmekle, ilmine, kudre-
tine, iradesine hiç bir nakisa ârız olmayacağı gibi âlemi teşriîde de başka
başka zamanlarda başka başka hükmi şer'î inşa etmekle, meselâ mazideki
bir emir yerine, halde bir nehiy inzal buyurmakla ilminde, iradesinde hâşa bir
noksan değil belki her birinde bir kemali hikmetini göstermiş olur. Ve bunda
caymak mânası kabili mülâhaza değildir, indi ilâhîde mukarrer olan her şey
ve her hüküm yerli yerinde varid olmuştur. Ve hakikatte hiç bir kelimesi de-
ğişmiş değildir. Hilkatte her lâhzanın ayrı bir emri olsa ilmi ilâhînin zerre kadar
tehavvülünü icabetmez. Hasılı hakaiki imaniye, itikadiye gibi ıhbarî olan

90
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.456.
91
YAZIR, Hak Dini, c. I,s. 459.
41



esasatı ilmiye kabili nesih değildir. Bunların bir an için zamanî olanları bile
hakaiki ezeliye hükmündedir.”
92

İsmail ALBAYRAK, Elmalılı merhumun neshe yaklaşımını “Açıklamala-
rından anladığımız kadarıyla Yazır, neshi gerçekten Kur’an’ı yorumlama usu-
lü olarak görmektedir. Fakat bu usul doğrudan Kur’an’ın kendi yapısından
kaynaklanan kapsayıcı bir sistematiktir. Bu nedenle o, nesih meselesini tartı-
şırken onun çeşitleri, sayısı vb. sorunları tartışmaktan ziyade konuyu tama-
men bir anlama metodu olarak ele almaktadır…” şeklinde değerlendirmekte-
dir.
93

Elmalılı merhuma göre Müslüman milletlerin ilerlemeleri, dinlerine ve
onun emirlerine bağlılıklarıyla doğru orantılıdır.
94

Bir müfessirin İctihad kavramına yüklediği anlam da, onun ahkâm
ayetlerini nasıl tefsir ettiğini gösterir. İctihad, sözlükte “zor ve meşakkatli bir
işi gerçekleştirme uğrunda olanca gayreti göstermek ve imkanları seferber
etmek demektir. Fıkıh usulü terimi olarak ise, fakihin şer’i-ameli hükümleri
tafsili delillerinden çıkarabilmek için olanca gücünü ortaya koymasıdır.
95

Maide suresi 3. ayetteki ْ;ُ-َ--د ْ;ُ-َ- ُ ~ْ-َ-ْآَ ا ( ) ifadesini, “bugün sizin dininizi
kemaline yetirdim, size bütün iman ve akaid-ü ahlâk kaidelerini tansıs ve en
mükemmel usuli teşri' ve kavanini ictihadı talim ettim, bundan sonra bu ah-
kâmın bu hıll-ü hurmetin nesih olunması ihtimali kalmadı” şeklinde tefsir eden
Elmalılı merhuma göre, insanlara kanun yapma metodunu Kur’an öğretmiş-
tir.
96
Dolayısıyla da Müslümanlar yeni karşılaşacakları sorunları aşmak için
ondan destek alacaklardır, yani ictihad yapacaklardır.

92
YAZIR, Hak Dini, c. I, s.456.
92
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.460-461.
93
İ. ALBAYRAK, a.g.e., s. 182.
94
Elmalılı M. Hamdi YAZIR, Makaleler II, Haz: Cüneyd KÖKSAL, Murat KAYA, Kitabevi, İstan-
bul, 1998, s. 24.
95
Zekiyyüddin ŞA’BAN, İslam İlminin Esasları: Usulü’l Fıkh, Terc: İbrahim Kafi DÖNMEZ,
T.D.V. Yay, Ankara, 2004, s. 437.
96
YAZIR, Hak Dini, c. III, s.1568.
42



Elmalılıya göre, araştırma, uygulama ve telife Hanefi mezhebinden
başlanılmalı, insanların ihtiyacına en uygun konularda ise diğer mezhepler-
den hangisinin görüşü daha uygunsa o alınmalıdır. Ancak bunun mezheplerin
telfiki (aynı anda birden fazla mezhebi birlikte uygulamak) olarak düşünme-
mek gerekir. Çünkü onun bu açıklaması iki mezhep ile amel etmeyi kapsa-
mamaktadır.
97

Hadid suresinin 16. ayetini açıklarken, “Fıkıhta ezmanın tegayyürü ile
ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz’ kaidesinin bir esası demek olan bu vecîz
âyet, bi'seti Muhammediyye'nin bir sirr-ü hikmetini göstermekte ve Kur'an'ın
her zaman hâkim olabilmesinin esas vechini anlatmaktadır. Ki tetavüli ömür
ile eskimiş olan cemiyyyeti beşeriyyeyi emri hak olan diğer bir neş'et «bir
neş'eti uhrâ» ile yenilemek kanunu…”
98
demektedir. Bu açıklamadan Elmalı-
lının, zamana göre hükümlerin değişebileceğini, bunun dinde aslı olmayan
bid’atleri de ortaya çıkararak dinin aslına dönmeyi sağlayacağını” düşündü-
ğünü anlayabiliriz.
Elmalılı merhuma göre ictihad, tek bir şahıs tarafından değil bir bu ko-
nularda uzman bir heyet tarafından yapılmalıdır. O bu görüşünü Enam suresi
98. ayeti açıklarken “Biz bu âyetleri ehli fıkıh olan, nefisinde ince ve derin bir
fehmi bulunan zümrei hukema için tafsil ettik. -Yani tafsilden istifade edebil-
mek için sade ehli ilim olmak kâfi değil fakıhünnefs olmak da şarttır. Yukarı-
larda da geçtiği veçhile fıkıh aslı lügatte bir şeyi ılel-ü hikmetiyle anlamak,
fehimi dakîk ile fehmetmek manâsınadır ki bunda ma'rifetünnefis manâsı da
mündericdir. Ve bununla şuna da işaret edilmiştir ki bundan evvelki âyetlerin
tafsilâtı ilmiyesi şeraitinden biri de insanların kendilerini ve ahvali
nefsiyyelerini tanımalarıdır. Alelâde ehli ilim olanlar ma'rifetünnefsi hisaba
almadan afâkı anlayıverdiklerini zannederler. Halbuki âyâtı afakıyye, âyâtı
enfüsiyye ile bilinir ve kararı hak ikisinin intibakından verilir. Binaenaleyh
neş'eti insaniyye ve hayatı enfüsiyye fehm-ü temyiz olunmadıkça neş'eti

97
YAZIR, Makaleler II, s. 27.
98
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3740.
43



afakıyye hakkındaki ilim, gayri muhkem olur. Neş'eti insaniyye ise neş'eti
nebatiyye ve hayvaniyyeden daha cem'iyyetli olduğu için marifeti nefis daha
mu'dıl ve kendinden zühul etmemek şartıyla mütaleai afak daha zor olduğun-
dan ve « ٌعَ دْ¸َ -ْ~ُ ~َ و ´ ¸َ -َ -ْ~ُ ~َ · » tahlili bu tafsili de muhtevi bulunduğundan evvelkinde
« َ ن¸ُ ~َ ¹ْ·َ - ٍ مْ¸َ -ِ ¹ » ile iktifa olunduğu halde burada « َ ن¸ُ +َ -ْ-َ - ٍ مْ¸َ -ِ ¹ » buyurularsak daha
ziyade tahsis kılınmıştır. Binaenaleyh fakıhünnefs olmayanlar için ne kadar
tafsilât verilse boştur. Fakıhünnefs olanlar için de vaki’de mevcut olan tafsilâtı
anlamak için bu âyet en büyük miftahı tetkik ve tahlildir…” şeklinde dile ge-
tirmektedir.
99

Kur’an ayetleriyle belirlenen hükümlerin bağlayıcılığı konusunda
“mevrid-i nasta ictihada mesağ yoktur” kaidesini temel almıştır. Bu kaideye
göre hakkında nass olan bir konuda ictihad yapılamaz.
100

Elmalılı merhum, fıkhın dolayısıyla da ahkâm ayetlerini yorumlarken
esas aldığı temel kaynaklarını “İslam’da dört nevi ahkâm vardır. Kitapta
mansus, sünnette mansus, uklül’emrin ittifakıyla mücmeun aleyh ve kıyası
sahih ile müstenbat ahkâm…” şeklinde ifade etmektedir.
101
Tefsirinde gerek
yaptığı açıklamalarda gerekse meselelerin çözümünde mesalihi mürsele, örf,
istihsan, şeru men kablena, sahabe kavli gibi delillerin de kullanıldığı görül-
mektedir.
102

Elmalılının Ahkâm ayetlerini yorumlama metodu üzerine yüksek lisans
tezi hazırlayan Yasemin Yıldırım, yayınlanmamış terzinde onun ahkâm ayet-
lerini yorumlama metodunu şöyle özetlemektedir:
a) Nakille birlikte aklın da önemine işaret ederek buna göre hüküm
istinbat etmiştir.

99
YAZIR, Hak Dini, c. III, s.1994.
100
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.2132.
101
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1379.
102
YILDIRIM, a.g.y.l.t., s.43.
44



b) Muhkem ayetleri ele alırken bütünü kontrol etme esasına dayalı ola-
rak bütünleyici bir yaklaşım sergilemiştir. Ona göre tek başına bir ahkâm aye-
ti muhkem değildir.
c) Hanefi mezhebinin lafzi yorumuna bağlı kalmakla birlikte pek çok
meseleyi farklı yorumla ele aldığı görülmektedir.
ç) Bazı meseleleri döneminin toplumsal problemlerini tahlil ederek ele
almış ve ona göre açıklamıştır.
d) Ayetleri kapsamlı olarak tahlil etmiş ahkâma müteallik kavramları
İslam hukukunun amaç ve gayesine dayalı olarak tanımlamıştır.
e) Ayetlerin açıklanmasında fıkıh usulünün meselelerine tafsilatlı ola-
rak değinmiş, bazı meselelerde klasik anlayışın aksine görüşler getirebilmiş-
tir.
103

Elmalılı merhum, ahkâm ayetlerini açıklarken, genelde klasik çerçeve-
nin dışına çıkmamış ancak kuru bir taklit içinde de olmamıştır. Kimi zaman
klasik tefsirlerdekine benzer yorumlarda bulunurken, kimi zaman –seferilik
bahsinde olduğu gibi- klasik yorumların tam zıddına görüşler de ortaya koya-
bilmiştir.
Ahkâm ayetlerine getirdiği yorumları, gruplarına göre tek tek mukaye-
se edeceğimiz için burada ayrıntılarına girmeyeceğiz.
2.2. “Kur’an Yolu”’nda Ahkâm Ayetlerini Yorumlama Metodu
Bu bölümde, “Kur’an Yolu” tefsirinde ahkâm ayetleri yorumlanırken
hangi temel ilke ve yöntemlerin dikkate alındığını inceleyeceğiz.

103
YILDIRIM, a.g.y.l.t., s. 77-78.
45



Komisyon, eserin girişinde nesih konusunda şu bilgileri vermektedir:
Sözlükte "değiştirmek ve gidermek" mânasına gelen nesih ilk devirlerde mut-
lak olarak bu anlamlarda kullanıldığı halde fıkıh usulünün oluştuğu ve tedvin
edildiği zamanlardan itibaren şöyle tanımlanmıştır: "Sonra gelen bir nassın,
öncekinin -İkisi bir arada olmayacak ölçüde karşıt- hükmünü kaldırması." Bu
iki anlayış farkı sebebiyle Kur'ân-ı Kerîm'de nesneden (nâsih) ve nesih edil-
miş bulunan (mensuh) âyetlerin sayısı farklı tespit edilmiş, hükmü tamamen
kaldırmayıp kapsamını daraltan, kayıt ve sınır getiren değişiklikleri de nesih
sayan ilk devir yorumcularına göre sonraki usulcülerin tanımında mensuh
âyet sayısı azalmıştır.
Allah'ın insana ve tabiata hâkim kıldığı kanunlar içinde bir de "değişim
kanunu" vardır. Buna göre fert ve grup olarak insan bilgisi, becerisi, eseri de-
ğişiklikler geçirmekte, bir cihetten ve bir zaman diliminde terakki ederken bir
başkasında inişe geçmektedir. Bu kanun (kevnî hüküm) karşısında ilâhî din-
lerin (şer'î hükümler) uyumsuz kalması düşünülemez; çünkü dini gönderen
de tabiat kanunlarını koyan da» Allah'tır. Biri diğerinden sonra gelen iki din
arasına uzunca bir zaman dilimi girdiği için evrensel ve ebedî olan hükümler
dışında kalan tâlimat ve kuralların değişmesi (sonra gelen dinin, öncekine ait
bazı hükümleri yürürlükten kaldırması) tabiidir. Ancak bir dînin tebliğ ve tatbi-
kinin ilk yıllarında, muhataplarını yeni hükümlere ve uygulamalara alıştırmak
maksadıyla, birbirini değiştiren hükümlerin arka arkaya gelmesi caiz midir?
Bu mesele öteden beri İslâm âlimleri arasında tartışılmıştır. Sahabe devrinde
anlaşıldığı gibi "özel bir hükmün geneli özelleştirmesi, mutlak olan ifadenin
sınırlandırılması, bir kayıt veya vasfın ihtirazî (bağlayıcı) olmadığının açık-
lanması, ilk bakışta anlaşılan mânanın kastedilmediğinin beyan edilmesi..."
kabilinden değişikliklerin, açıklamaların caiz ve vâki olduğu genellikle benim-
senmiştir, A ve B gibi birbirine her yönden zıt iki hükümden, sonra gelenin
öncekini yürürlükten kaldırması mânasındaki değişiklik (nesih) Sünnî çoğun-
luk tarafından caiz görülmüş ve örneklendirilmiş olmakla beraber bazı âlimler
"Nazarî olarak caizdir, fakat böyle bir örnek yoktur" tezini savunmuşlar; nes-
46



hin gerçekleşmiş bulunduğuna örnek olarak çoğunluğun gösterdiği âyetleri
farklı yorumlamışlar, arada çelişki bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.
Neshin gerçekleştiğini iddia edenlerden bir kısmı sayıyı hayli kabartır-
ken Ebû Bekir İbnü'l-Arabî (ö. 543/1148), Süyûtî (ö. 911/1505) gibi âlimler
sayıyı yirmiye, çağdaş âlimlerden Faslı Hâcevî on ikiye, Hindistanlı Şah
Veliyyullah (ö. 1176/1762) beşe kadar indirmişlerdir. Şah Veliyyullah'ın
mensuh olduğunu kabul ettiği beş âyetten üçü Resulüllah’la ilgilidir. Bunlar-
dan birisi ona mahsus evlenme hakkı, diğeri de yine bağlayıcılığı kendilerine
özgü olan gece namazı (teheccüd) konusundadır; üçüncüsü ise onunla gizli
bir şey konuşmak isteyenlerin önceden fukaraya sadaka vermelerini isteyen
âyettir (Mücâdele 58/12). Bu üç âyetin mensuh olduğu kabul edilse bile -ki,
bu da tartışmaya açıktır- ümmeti alıştırarak din kurallarını koyma gerekçesiy-
le bunların bir ilgisi yoktur; Hz. Peygamber'in hayatı ve hayatta olduğu dö-
nemle ilgilidir. Geriye iki âyet kalmaktadır:
1. Bakara sûresinin 180. âyeti. Ana-babaya ve akrabaya mâkul ölçüde
bir malın vasiyet edilmesini isteyen bu âyetin hükmünü miras âyetinin
104
kal-
dırdığı iddia edilmektedir. Halbuki miras âyetinin kendilerine belirli pay getir-
diği akraba dışında kalanlara vasiyet mecburiyetini devam ettirdiğini, vasiyet
âyetini kapsamını daraltarak yürürlükte bıraktığını düşünmek, âyetleri böyle
yorumlamak ve uzlaştırmak mümkündür.
2. Enfâl sûresinin 65. âyetinde müminler savaşa teşvik edilmiş, bir
Müslüman karşı on düşmanla vuruşsalar bile galip gelecekleri bildirilmiş; 66.
âyette ise sayı azaltılarak bire iki vuruşma halinde bile savaşı kazanacakları
ifade edilmiştir. Bu âyetlerden ikincisinin birincisini nesih ettiğini söyleyenlere
biz katılmıyoruz. Çünkü savaşta asıl olan kazanma ihtimali veya savaşa gir-
me zaruretidir, bunlar da durum ve şartlara göre her zaman değişebilir.
105


104
Nisa, 4/11-12.
105
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s. XXIX-XXXI.
47



Bu yorumlardan komisyonun, prensip olarak neshi kabul ettiği halde,
Kur’an’daki ayetlerden hiçbirinin nesih edildiğini kabul etmedikleri anlaşılmak-
tadır. Çünkü onlara göre, nesih edildiği iddia edilen ayetlerle, nesih ettiği iddia
edilen ayetlerin bir şekilde uzlaştırılması mümkündür.
Komisyon eserin giriş bölümünde “Bizim Tefsirimiz” başlığı altında şu
bilgileri vermektedir:
1. Önsözde de belirttiğimiz gibi okuyucu olarak hedef kitlemiz din üze-
rine uzmanlık düzeyinde araştırma yapan ilim adamları değildir. Bu tefsir,
öncelikle Kur'an'ı doğru anlamak ve hayatında rehber edinmek isteyen, -farklı
düzeylerde de olsa- kültürel birikimi olan insanların ihtiyaç ve beklentileri dik-
kate alınarak hazırlanmıştır.
2. Bu girişin ilgili yerinde Kur'ân-ı Kerîm'in amacı ve içeriği hakkında
bilgi verilmiş; neyi bildirmek, anlatmak ve yaşatmak üzere geldiği açıklanmış-
tı. Aradığımız, ulaşmaya çalıştığımız anlam ve yorumlar hep bu amaç doğrul-
tusunda oldu. Bu noktada bizi tatmin eden bilgileri ve yorumları tefsir literatü-
ründe bulduğumuz durumlarda bu birikimden yararlanmanın hem ilmin gereği
hem de kültürümüze karşı borcumuz olduğunu düşünerek bu bilgi ve yorum-
lan tefsirimize yansıtmaya çalıştık. Bizi tatmin eden veya hedef kitlemiz için
uygun ve doğru bulduğumuz anlayış ve yorumu çoğunlukla birden fazla tefsi-
rin İhtiva etmesi yanında, bazen da bunun hiçbir tefsirde bulunmadığına şahit
olduk. Böyle durumlarda Kur'an'ın ruhunu ve bu ruha uygun genel İslâmî öl-
çüleri, ilmin gereklerini ve çağın ihtiyaçlarını birlikte göz önüne alarak kendi
yorumumuzu ortaya koymaya çalıştık.
3. Bir yandan âyetlerin açıklanması için gerekli olanları söylemeye ça-
lışırken diğer yandan içinde bulunduğumuz şartlarda vakit darlığı çeken gü-
nümüz insanına sıkılmadan, zorlanmadan okuyacağı ölçüde bir tefsir sunma-
yı hedefledik.

48



4. Aşağıda listesini verilen tefsir kitaplarının önemli bir kısmını çalış-
mamızın başından sonuna kadar göz önünde bulundurduk ve dikkatle ince-
lemeye çalıştık. Ayrıca birçok tefsir kitabıyla başka ilim dallarına ait eserleri
de yeri geldikçe bilgi ve görüş almak veya kendi bilgi ve kanaatlerimizi test
etmek için kullandık. Ancak bu kitapların muhtevasını olduğu gibi -meselâ
tercüme ederek- veya çoğunlukla almadık; deyim yerindeyse hem aramızda
hem de kitaplarla müzakere yaptık, eski tefsir birikimini özetleyerek verdik,
sonunda bize ikna edici görünen ve temel amaca uygun düşen anlayış ve
yorumu tercih ettik, oluşturduk,
5. Kur'an'ın açıklanması gibi ağır sorumluluk gerektiren bir işle meşgul
olduğumuzun ve bu alanda zengin bir kültür mirasına sahip bulunduğumuzun
bilinci içinde, "özgün" kelimesinin cazibesine kapılmadan, tefsirlerdeki bilgile-
rin ve yorumların özünü vermeye ve Kur'an'ın bizi götürdüğü yere doğru iler-
lemeye çalıştık. Bir başka anlatımla, çok geniş bir kültür hazinesi olan ama
tekrarlarla ve özellikle günümüz okuyucusuna hitap etmeyen açıklamalarla
yüklü bulunan klasik hatta muasır tefsirlerdeki belli başlı bilgileri ve yorumları
iyi bir ayıklamaya tâbi tutup anlaşılır biçimde ve sağlıklı olarak aktarabilmenin
önemli bir iş olduğu, yapılması gerektiği ve bunun "nakilcilik" olarak nitelene-
meyeceği düşüncesiyle hareket ettik. Ama bu, araştırmalarımızın ve konu
üzerinde yoğunlaşmamızın bizi ulaştırdığı, kendimize ait yeni bakış ve yoru-
mu belirtmekten alıkoyan bir faktör olmadı. Öte yandan, ülkemizde okuyucu-
nun kültür seviyesindeki yükselme ve Kur'an'ı anlamaya olan ilgideki artış,
bizi az da olsa -konunun meraklıları açısından faydalı görülen- teknik sayıla-
bilecek ayrıntılara da yer vermeye veya İlgili kaynaklara gönderme yapmaya
yöneltmiştir. Bu çerçevede okuyucu için güvenli bilgilere kolayca erişme im-
kanı veren Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA) ve İslâm'da İnanç
İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi (İFAV Ans.) gibi kaynaklara da atıflar
yapılmıştır.
6. Bu çalışmada âyetlerin mealleri ve yorumları verilirken öncelikle on-
ların indirildiği dönemdeki mânalar, yani hitap ettiği ilk toplumun ilâhî mesaj-
49



lardan anladıkları veya bu mesajların onlara anlatmak istedikleri tespit edil-
meye çalışılmış; bunun için de imkân ölçüsünde o toplumun dili, kültürü, i-
nançları ve telakkileri, dünya görüşü, sosyal yapısı ve ilişkileri gibi faktörler
dikkate alınmıştır. Bununla birlikte Kur'an'ın ilk muhataplarına verdiği bilgiler,
açıklamalar, yönelttiği eleştiriler, uyarılar, getirdiği düzenlemeler aynı zaman-
da evrensel anlam, değer ve amaçlar taşıdığından, olabildiğince bunları da
ortaya koyan yorumlar yapılmıştır.
7. Anlamı gayet açık da olsa istisnasız her âyetin tefsirini yapmak yeri-
ne, mealindekine katkı sağlama esasına göre ve olabildiğince tekrardan ka-
çınarak tefsir etme yolunu tuttuk; gereken yerlerde öncesine veya ileriye
göndermeler yaptık. Bununla birlikte okuyucunun dikkatini gereksiz yere böl-
memek amacıyla ve "indeksken yararlanılabileceğini de dikkate alarak atıfları
sınırlı tutmaya çalıştık.
8. Bazı özel terimler ve kavramlar hakkında konunun önemiyle orantılı
olarak daha geniş bilgiler verdik. Ancak bu tür bilgileri, mutlaka ilgili terimlerin
ve kavramların ilk geçtiği âyetlerde vermek yerine -bunu da dikkate almakla
birlikte-en ağırlıklı olarak geçtiği âyetlerde verme yolunu tercih ettik. Bu saye-
de konu bilgilerinin ilk cilt ve ciltlerde yığılmasını da önlemiş olduk.
9. Her sûrenin giriş bölümünde özetlenen ilgili sûrelerin âyet sayısı,
Mekke veya Medine döneminde vahyedilmiş olması, nüzul sırası, bazı keli-
melerdeki kıraat (okuma) farkları gibi konularda tefsir kitaplarında yer alan
teknik ayrıntıları ve farklı tespitleri, amaç bakımından önemli olmadıkça ay-
nen aktarmadık. Âyetlerin sayımı ve sûrelerin nüzul sıralaması konusunda da
genellikle kullanılan tek listeye göre hareket ettik. Nüzul sıralaması konusun-
daki farklılık, bazı farklı rivayetlerden ve belli bir sûrenin bir defada değil, u-
zun bir süre içinde parça parça gelmiş olmasından kaynaklanmıştır. İlgili kay-
naklarda aktarılan Hz. Osman'a, İbn Abbas'a ve Cafer es-Sâdık'a ait olan
listeler içinden biz, daha yaygın olduğu için Hz. Osman'a ait olanı kullandık.
50



10. Daha çok geçmiş dinler, peygamberler ve kavimlerle ilgili âyetler
bağlamında gerektikçe mukayese imkânı sağlamak ve ihtiyaç halinde İslâmî
inançlarla ve ilkelerle çelişmeyen ek bilgiler vermek maksadıyla Kitâb-ı Mu-
kaddes'ten de bilgiler aktardık.
11. Çalışmamız sırasında tefsir kitaplarıyla Kur'an ilimleri çerçevesin-
deki diğer eserlerin yanında öncelikle Kur'an'daki kullanımlardan ve ilgili ko-
nuyu özellikle inceleyen ilmî çalışmalardan, ayrıca sahih hadislerden, umumi
tarihten, Hz. Peygamber'in devrini ve hayatını anlatan eserlerden, dinler tari-
hinden yararlanmaya gayret ettik.
12. Kültür hazinemizde kelâm, fıkıh, ahlâk, tasavvuf, peygamberler
tarihi, siyer gibi İslâm'ı çeşitli yönlerden anlatan sistematik kitaplar yanında
insanı ve çevresini anlatan müspet İlim eserleri bol miktarda bulunmaktadır.
Bu tefsiri okuyanlar ondan, belirtilen ilim dallarında yazılmış kitaplardan akta-
rılmış bilgileri değil Kur'an'ın hidayetini, insana vermek istediği bilgi, iman,
şuur, ahlâk ve eğitimi almayı ummalı ve bunu aramalıdırlar.
13. Eserin meal kısmındaki tercihler tefsire verilen emeğin ürünü ola-
rak şekillenmiştir. Meale yansıtılamayan ve dikkate değer görülen mânalara
tefsirde ayrıca işaret edilmiştir. Aynı kelime veya ifadenin mealde daima aynı
şekilde karşılanması gibi bir anlayış benimsenmemiş; bağlam farkının değişik
anlamlan gerektirmesi tabii olduğu gibi, bağlam aynı veya birbirine yakın olsa
bile -asıl mânayı değiştirmemek kaydıyla- mâkul sınırlar içindeki çeşitliliğin
çalışmaya zenginlik katacağı düşünülmüştür.
14. Sûreler hem yük dengesi hem de mümkün mertebe yazanların
uzmanlık dalları ve konuları göz önünde bulundurularak paylaşılmış, her biri-
nin yaptığı meal ve tefsir diğerleri tarafından ana kaynaklar da dikkate alına-
rak okunmuş; değiştirme, ilâve, eksiltme gibi tashih ve teklifler hazırlanmış;
nihayet ortaya çıkan farklı çalışmalar bir arada müzakere edilerek -
kaçınılmaz üslûp farkları dışında- üzerinde uzlaşma sağlanıp tek metin haline
51



getirilmiştir.
106

Bu açıklamalardan, tefsirde çok fazla ayrıntıya girilmeyeceği ancak, o
ayetin günümüzde yaşanabilmesi için gerekli açıklamadan da kaçınılmaya-
cağı anlaşılmaktadır.
Bizim incelediğimiz ahkâm ayetlerinin yorumlarına baktığımızda da bu
tespitlerin doğruluğu ortaya çıkmaktadır.

106
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s. XLI-XLIV.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
“HAK DİNİ KUR’AN DİLİ” VE “KUR’AN YOLU” TEFSİRLERİNİN AHKÂM
AYETLERİNİN YORUMLARI AÇISINDAN MUKAYESESİ
Tezimizin bu bölümünde her iki tefsirde Kur’an’daki ahkâm ayetlerine
getirilen yorumları tasnif ederek karşılaştırmaya çalışacağız. Tezimizin kap-
samını düşünerek, bu karşılaştırmada benzer yorumlar üzerinde fazla dur-
madan, daha çok farklı yorumların olduğu konuları ele alacağız.
1. İBADET HÜKÜMLERİ
Temizlik, namaz, oruç, hac, zekât, keffaretler, adak ve yemin gibi in-
sanın Allah’a karşı vazifelerinin ele alındığı 140 civarındaki ahkâm ayeti bu-
lunmaktadır.
1.1. TEMİZLİK (TAHARET)
Kur’an’ın birçok ayetinde, Hz. Peygamberin hadislerinde ve örnek ha-
yatında temizliğin önemi ve gereği üzerinde ısrarla durulmuş, genel anlamda
temizlik ve ibadet amaçlı temizlikle ilgili bazı ilke ve ölçüler getirilmiştir. Hatta
bazı ibadetler için temizlik ön şart sayılmıştır. Fıkhi bir terim olan taharet (te-
mizlik), hem maddi pislikten ve kirlerden hem de hükmi kirlilik hali olan
hadesten temizlenmeyi kapsar. Yani, kişinin bedenini ve çevresini maddi kir-
lerden temizlemesi, hükmi temizlik için genelde ön şart durumundadır. Maddi
temizliğin tabii usulü su ile temizliktir. Bu sebeple fıkıh kitaplarında suların
temizliği de ele alındığı halde, suların temizliği hakkında ayet bulunmadığı
için biz bu bölümü ele almayacağız. Doğrudan, ibadetlerden namaza hazırlık
bakımından ön şart olan gusül ve namaz abdesti ile gerektiğinde bunlar yeri-
53



ne geçerli kabul edilen teyemmüm üzerinde duracağız. Ayrıca kadınlara has
bir durum olan hayız ile ilgili hükümlerden de bahsedeceğiz.
Abdest, gusül ve teyemmümle ilgili olarak iki ayet bulunmaktadır. Bun-
lardan birisi nisa suresi 43. ayet, diğeri ise Maide suresi 6. ayettir. Namaz
ibadeti hicretten yaklaşık bir buçuk yıl önce gerçekleşen mirac sırasında farz
kılınmış, namazın ön şartı olan abdest ve gusül de namazla birlikte farz kı-
lınmıştır. Bu nedenle ibadet tarihinde hiçbir zaman abdestsiz namaz kılın-
mamıştır.
107
Bu ayetlerdeki gusül, abdest ve teyemmümle ilgili hükümleri in-
celediğimiz her iki tefsirden mukayese edeceğiz.
1.1.1. Boy Abdesti (Gusül)
Elmalılı merhum, namazın şartlarından birisinin abdest olduğunu, fakat
bunun cenabet olmadığı takdirde yeterli olacağını belirtmektedir. Elmalılı
merhum, cünüb kelimesini, cenabet olan yani “rüyada veya yakazada difk ile
inzali meni veya inzal olmasa bile iltikai hıtaneyn olmak” şeklinde açıklamak-
tadır.
108
Elmalılı, “iğtisal” kelimesini, gusletmek yani baştanbaşa yıkanmak;
“tatahhür” kelimesinin ise, iğtisalde mubalağa yapmak yani “tamamen yıkanıp
temizlenmek” şeklinde ifade etmektedir. Elmalılı, ayetteki ifadede mübalağa
bulunduğundan harece varmamak üzere mümkün olan her tarafın yıkanması
gerektiğini belirterek, hatta ağız burun içlerinin de yıkanması gerektiğini ifade
etmiştir. Elmalılı, abdestte sünnet olan mazmaza ve istinşakın gusülde farz
olduğunu belirttikten sonra, gusül ve abdestin bu şekilde yapılmasının maze-
ret bulunmadığı takdirde olduğunu da eklemiştir.
109

Komisyona göre cünüplük, büyük manevî kirlilik (hades-i ekber) halini
ifade eder. Boşalma olmasa bile cinsel ilişki, -ilişki olmasa da- cinsel haz du-
yarak boşalma veya uykuda meninin gelmesi kişiyi cünüp eder. Cünüp olan

107
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.179, YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1583.
108
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1588.
109
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1588.
54



bir kimsenin bu durumdan temizlenmesi için gusül yapması yani boy abdesti
alması gerekir. Guslün farz olması bu âyete, sünnete ve icmâa dayanmakta-
dır.
110
Komisyon, cünüplük, hayız veya nifas kanının kesilmesinin, guslü ge-
rektiren sebepler olduğunu belirterek, dinen yükümlü olan kimselerin bu hal-
lerde gusletmelerinin farz olduğunu ifade etmektedir.
111

Her iki tefsirde de, ayetteki “kadına dokunmak” ifadesinden kastın cin-
sel ilişki olduğu görüşündedir.
112

Her iki tefsirde de guslün, "ağız ve burun içi dahil olmak üzere- bütün
vücudun temiz su ile yıkanması" anlamına geldiği ifade edilerek, ağız ve bu-
runa su vermenin abdestte sünnet olduğu halde gusülde farz olduğunu be-
lirtmektedir.
113

Nisa suresi 43. ayete göre, sarhoş olanlar ne söylediklerini bilecek ha-
le gelinceye, cünüp olanlar ise boy abdesti (gusül) alıncaya kadar namaz
kılmayacaklardır. "Yolcu olanlar müstesna" diye tercüme edilen kısmı âyette
"âbiri-sebîl" şeklinde geçmektedir. Bu ifadeye tefsirciler bu ifadeyi "yolu
mescidden geçenler, mescidde oturmadan bir tarafından girip diğer tarafın-
dan çıkarak yoluna devam edenler" şeklinde anlamışlardır.
114
Komisyon, "yo-
lu geçenler"den maksadın, “yolcular” olduğunu düşünmektedir. Elmalılı ayet-
teki “la takrabu’s-salah” ifadesinden sarhoşun ve cünübün mescide girmeleri-
nin hatta yakınında bulunmalarının bile caiz olmadığı sonucunu çıkarmakta-
dır.
115
Elmalılı, “âbiri sebil” kelimesini yolda gidenler, sefer halinde bulunanlar
olarak anlaşılabileceği gibi yoldan geçenler olarak da anlaşılabileceğini belir-

110
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.181.
111
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.181.
112
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1358, Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.55, 182.
113
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.181, YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1588.
114
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.53-54.
115
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1358.
55



terek, cünübün namaz kılınan mescidden geçemeyeceğini ancak mescidin
yanındaki yoldan geçmesi caiz olduğunu belirtmektedir.
116

Boy abdesti ile ilgili konularda her iki tefsirde de benzer açıklamalar
yapıldığı, bazen ise birbirini tamamlayan açıklamalara yer verildiği görülmek-
tedir. Yalnızca Elmalılı, sarhoş ve cünüp olan kişinin camiye hiçbir şekilde
giremeyeceğini bunun için teyemmüme ruhsat verildiğini belirtirken; komis-
yon, yolcuların cünüp ve sarhoş iken de zorunlu olduğu takdirde camiden
geçebileceklerini düşünmektedir.
1.1.2. Abdest
Abdest, ayette de belirtildiği üzere, ibadet niyetiyle yüzü ve dirseklere
kadar kolları yıkamak, başı mesh etmek, ayakları topuklara kadar yıkamaktan
ibarettir.
117
Komisyon, abdestin, “hadesten taharet” yani “görünmeyen fakat
hükmen var olduğu kabul edilen bir kirlilikten temizlenmek” anlamına geldiği
için, farz olan temizliğin yukarıda bildirilen azaları bir defa yıkamakla sağlan-
mış olacağını belirtmektedir. İki veya üç defa yıkamak ve abdest organlarını
ovmak ise komisyona göre sünnettir.
118
Elmalılı merhum da aynı bilgileri ver-
dikten sonra abdestsiz namazın geçerli olmayacağını da özelikle vurgula-
maktadır.
119

Komisyon, ayette belirtilen abdest organlarının sınırları daha geniş bir
açıklama sunmaktadır:
a) Yüz: Dikey olarak alında saç bittiği yerden çene altına kadar olan
kısımdır. Abdestin farzlarından biri, bu alanı yıkamaktır. Ağza ve buruna su
vermek, kulakların içini mesh etmek ise sünnettir. Elmalılı yüzün yıkanmasıy-

116
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1358.
117
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.179.
118
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.179.
119
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1585.
56



la ilgili özel bir açıklama yapmamıştır.
b) Kollar: Parmak uçlarından dirseklere kadar olan kısımdır. Dirsekler
bu azalara dahil olduğu için kolları bunlarla birlikte yıkamak farzdır. Elmalılı
yüzün ve kolların yıkanmasıyla ilgili özel bir açıklama yapmamıştır.
c) Baş: Kulakların üstünde kalan kısımdır. Bu azayı ıslak elle mesh
etmek farzdır. Ancak ne kadarı ve ne şekilde mesh edileceği hakkında mez-
heplerin görüşleri farklıdır. Hanefîler'e göre başın en az dörtte birini mesh
etmek vaciptir. Elmalılı ise bu konuda komisyonla aynı görüşleri savunmak-
tadır. Elmalılı, ek bir açıklamayla meshin farzının cüz'î bir hareketle tam bir el
miktarı, tabiri âharla nasıye miktarı, tabiri âharla dörtte biri olduğunu belirttik-
ten sonra, tamamını mesh etmenin ise sünnet olduğunu beyan etmiştir.
120

Elmalılıya göre mesh, başa mesh taze, gayri müstamel bir yaşlığın miktarı
matlûba istabeti demektir. Bunda tekrar sünnet değildir. Fakat hafifçe bir saç
tesviyesi olabilir.
121

d) Ayaklar: Parmak uçlarından topuk kemiklerine kadar olan kısımdır.
Komisyon, Abdestte ayakların yıkanması veya mesh edilmesi konusunda iki
ayrı görüş bulunduğunu belirterek bu görüşleri değerlendirmiştir.
122
Bu değer-
lendirme sonucunda komisyon Hz. Peygamberin ayaklarını güzelce yıkama-
mış ve ökçelerinde biraz kuru kalmış kimseler hakkında Hz. Peygamber, "O
ökçelerin ateşten çekeceği var!"
123
buyurduğunu belirterek, ayakları yıkama-
nın farz olduğuna işaret etmiştir.
124
Elmalılı ise bu konuda, rivayetleri değer-
lendirdikten sonra, en uygun çözümün, çıplak ayakların yıkanması, abdestle
giyilmiş mest ve fotin üzerine ise mesh edilmesi olduğunu belirtmektedir.
125

Elmalılı devamla “çıplak ayaklara meshi tecviz etmek âyetin sonunda beyan
olunan hikmeti taharete kat'iyyen münafi bulunduğu ve hele yıkanmamış kirli

120
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1586-1587.
121
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1587.
122
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.179.
123
Buhari, “Vudu”, 27,19; Müslim, “Taharet”, 25-30.
124
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.180.
125
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1384.
57



ayaklarla cami'lerle girmenin taharet şöyle dursun alelade nezafet ile bile ka-
bili tevfik olmadığı aşikârdır.” demektedir.
126

Komisyon, konuyla ilgili Hz. Peygamberin uygulamalarıyla ilgili rivayet-
leri değerlendirmiş, ayet ve hadislerden abdestte yıkanması gereken uzuvları
birer kere yıkamak farz, üçer kere yıkamak ise sünnet olduğu sonucunu çı-
karmıştır.
127
Elmalılı merhum da farklı ifadelerle olsa da komisyonla aynı gö-
rüşleri ifade etmektedir.
128

Elmalılı merhum, Ebu Hayyan’dan naklen, Hz. Peygamberin bu (Maide
suresi 6.) ayetten önce abdestsiz bir iş yapmak şöyle dursun, söz bile söyle-
mediğini naklederek; bu ayetin nüzulünün, abdestin her davranış için değil,
namaz için farz olduğunu beyan ederek, Resulüllah’a verilmiş bir ruhsat ol-
duğunu belirtmektedir.
129

Komisyon, ayetin zahirinden her namazdan önce abdest almanın şart
olduğunun anlaşıldığını belirterek bu konuyu irdelemiştir. Yaptığı değerlen-
dirme sonucunda, Hz. Peygamberin ve sahabenin uygulamalarından, abdest
bozulmadığı müddetçe her namaz için yeniden abdest almanın farz olmayıp,
mendup olduğu sonucunu çıkarmaktadır.
130
Elmalılı merhum da, komisyonla
aynı görüşü dile getirdikten sonra abdest bozulmadığı halde yeniden abdest
almak için “bunlar farz değil, sünnettirler” demektedir.
131
Komisyon, Kur'an'da
mestler üzerine meshten söz edilmediğini, ancak Hz. Peygamber'in uygula-
malarının bunun da caiz olduğunu gösterdiğini de belirtmektedir.
132

Abdest ile ilgili konularda her iki tefsirde de benzer ya da, birbirini ta-
mamlayan açıklamalara yer verildiği görülmektedir. Ancak Elmalılı merhum,
yüz ve kolların yıkanması gereken sınırlarıyla ilgili açıklamada bulunmamıştır.

126
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1385.
127
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.180.
128
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1587.
129
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1383.
130
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.180.
131
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1386.
132
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.180.
58



1.1.3. Teyemmüm
Allah Teâlâ, Bakara sûresinin 185. âyetinde olduğu gibi bu âyetin de-
vamında da kulları için güçlük değil kolaylık murat ettiğini ifade buyurarak
İslâm'da kolaylığın esas olduğunu bildirmiştir. Nisa suresi 43. ayetinde yolcu-
luk ve hastalık halinde su bulamayanlar için, Maide suresi 6. ayetinde ise hu-
zur halinde (yolcu olmadığı halde) su bulamayanlar için teyemmüm ruhsatı
açıklanmıştır.
133
Teyemmüm İslâm'a mahsus bir ibadet hazırlığı ve manevî
temizlik aracıdır. Bununla beden temizlenmese de Allah'ın huzuruna durup
namaz kılacak olan kul bir temizlik şuuru kazanmakta ve kendini ibadete ha-
zırlamaktadır. Teyemmüm âyeti, hicretten sonra 6. yılda Müreysî seferi sıra-
sında nazil olmuştur.
134

Elmalılı merhum hangi durumlarda teyemmüm edilebileceğini, “eğer
hasta olur veya sefer üzerinde bulunur veya herhangi biriniz helâdan gelir
veya kadına dokunursanız da bir su bulamazsanız, yani ya taharriyatı lâzı-
meden sonra hakikaten bulamaz veya hastalık veya sefer manii taharri veya
manii istimal olduğundan dolayı taharriye veya istimale kudret-ü çare bula-
mazsanız o zaman abdest veya gusül yerine hoş ve temiz bir saıyde teyem-
müm ediniz.” şeklinde açıklamaktadır. Elmalılı, maraz veya sefer kayıtlarının
suyu bulmağa veya kullanmağa mani' olan özürleri, helâdan gelmek veya
kadına dokunmanın ise abdesti veya guslü icab eden sebepleri, suyu bula-
mamanın da bunların yerine teyemmümün şartı sıhhatini gösterdiğini ifade
etmektedir.
135
Komisyon, yolculukta su bulunmaması, mevcut suya hayati
ihtiyacın bulunması gibi sebeplerle cünüp olanların boy abdesti almakta güç-

133
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.56.
134
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.55.
135
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1588.
59



lük çekebileceklerini; bu sebeple yolculuk halinde cünüp olanlara teyemmü-
mün meşru kılındığını ifade etmektedir.
136

Komisyon, Maide suresi 6. ayetteki teyemmümle ilgili bölümden, suyun
bulunmaması halinde veya kullanma imkânı olmayan durumlarda temiz top-
rakla yapılan teyemmümün gusül yerine geçeceği, hasta iken veya yolculuk
esnasında cünüp olanların, gusül yerine temiz toprakla teyemmüm edebile-
cekleri sonucunu çıkarmaktadır.
137
Komisyon, tuvalete çıkmış, dolayısıyla
abdesti bozulmuş olan veya cinsel ilişkide bulunmuş ve her iki halde de su
bulamamış olan veya suyu bulduğu halde şiddetli soğuk, hastalık, düşman
korkusu ve benzeri sebeplerle onu kullanma imkânı bulamayanların da aynı
şekilde temiz toprakla teyemmüm edebileceklerini ifade etmektedir.
138

Elmalılı, teyemmümün yapılışını ise, “Niyet eyleyiniz de o saıydden
yüzlerinize ve kollarınıza mesh ediniz; ellerini bir kere saıyde vurup mesh
etmeli, bir kere de vurup dirseklerine kadar ellerini mesh etmeli” diye açıkla-
maktadır.
139
Komisyon, teyemmümün yapılışını, büyük veya küçük kirliliği gi-
dermek niyetiyle ellerin içini toprak cinsinden temiz bir şeye vurup önce yüze
sürmek, sonra tekrar vurup her elin içiyle karşı kolu mesh etmek olarak tarif
etmektedir.
140
Komisyon teyemmümün niyet edildikten sonra yer kabuğuna
ait temiz toprak, kil, kum, taş gibi bir nesneye iki elin içi ile dokunup yüzü,
sonra bir daha dokunup dirseklere kadar kolları mesh ederek yapıldığını ifade
etmektedir.
Elmalılı, ayette toprak anlamında kullanılan “saiyd” kelimesinin yeryü-
zü anlamına geldiğini, taşa ve toprağa da şamil olduğunu belirttikten sonra,
eline hiç toprak, bulaşmasa bile bir taş ile teyemmümün caiz olacağını ifade
etmektedir. Elmalılı, önemli olanın toprağın temiz olması, mülevves veya

136
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.54.
137
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.181.
138
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.181-182.
139
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1360.
140
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.181.
60



şüpheli olmaması olduğunu da vurgulamaktadır.
141
Elmalılıya göre, teyem-
müm, lûgaten kasıt anlamına geldiğinden, niyetsiz teyemmüm olmaz.
142

Komisyona göre, cünüplükten temizlenmek için yapılan teyemmüm
hem gusül hem de abdest yerine geçer.
143

Teyemmüm ile ilgili olarak, her iki tefsirde de benzer açıklamalar ya-
pıldığı, bazen birbirini tamamlayan açıklamalara yer verildiği de görülmekte-
dir.
1.1.4. Hayız
Temizlik konusunun bir bölümünü de kadınlara özel bir durum olan
hayız durumu oluşturmaktadır. Bakara suresi 222. ayette “Sana kadınların
aybaşı hallerini soruyorlar. De ki: O bir rahatsızlıktır. Bu sebeple âdet günle-
rinde kadınlardan ayrı durun, temizlenmedikçe onlarla cinsel ilişkide bulun-
mayın. İyice temizlendiklerinde onlara Allah'ın emrettiği şekilde yaklaşın. Al-
lah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever.” buyrulmaktadır.
Kadınların bu durumuyla ilgili hükümler bu ayet, peygamberimizin açıklayıcı
hadisleri ve uygulamalarından öğrenilmektedir.
Komisyon, açıklayıcı hadislerden
144
ve uygulamadan bu âyetlerde ge-
çen "uzak durma ve yaklaşmama" emirlerinin, bedenlerin birbirinden uzak ve
ayrı olmasına değil cinsel ilişkiye yönelik olduğu sonucunu çıkarmaktadır.
Buradan da cinsel ilişkide bulunmamak şartıyla aybaşı halindeki kadın ile
kocası arasında başkaca bir sınırlama olmadığı sonucuna ulaşmaktadır.
145

Elmalılı merhum ise, hayız halinin, en az üç, ekseri on gün olduğu bilgisini de

141
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1359.
142
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1359.
143
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.181.
144
Meselâ bk. Müslim, "Hayz", 16.
145
Komisyon, Kur’an Yolu,c.I, s.241-242.
61



vermektedir.
146
Hayızlı olan kadınlarla ilgili hükümleri şöyle sıralamaktadır:
Namaz ve oruca manidir, mescide girmekten, Kur'an okumaktan ve Mushaf’a
dokunmaktan kaçınması gerekir, kadın bununla bülûğa erer ve bu halde cima
haramdır.
147

Elmalılı merhum, “temizlenmedikçe” ifadesini, gusledip iyice temizlen-
dikleri vakit olarak değerlendirmektedir.
148
Komisyon ise, kanama sona erin-
ceye kadar temasın yasak olduğunda ittifak bulunduğunu, alimlerin büyük ço-
ğunluğuna göre kanama bitince birleşmenin caiz olması için gusül abdesti
gerektiğini söylemekle yetinmiştir.
149

Hayızla ilgili konularda her iki tefsirde de benzer açıklamalar yapıldığı
görülmektedir. Ancak, hayzı biten bir kadının gusletmeden eşiyle ilişkide bu-
lunup bulunmayacağı konusunda Elmalılı açıkça gusletmeden ilişkide bulu-
namayacağını belirtirken, komisyon yalnızca bu konudaki rivayetleri naklet-
miş, kendi görüşünü belirtmemiştir.
1.2. NAMAZ
Salât kelimesi, sözlükte “dua etmek, yalvarmak, iyi dilekte bulun-
mak”,”hayırlı dua, Müslümanların yaptıkları bazı hareketleri de kapsayan bir
ibadet türü” anlamlarına gelir. Dini bir terim olarak salât, tekbirle başlayıp se-
lamla tamamlanan belirli hareket ve sözlerden oluşan ibadetin adıdır.
150

Elmalılı merhum da Hacc suresi 77. ayete “rüku ve sücud ile namaz
kılınız” şeklindeki bölümden İslam’ın ilk yıllarında da namaz olduğu sonucunu

146
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.775.
147
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.776.
148
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.776.
149
Komisyon, Kur’an Yolu,c.I, s.241-242.
150
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.178, Hamdi DÖNDÜREN, “Namaz”, Şamil İslam Ansiklopedisi,
Şamil Yay, İstanbul, 1991, c.V, s.17.”
62



çıkarmakta, bu ayetten tilavet secdesi değil, namaz secdesi anladığını belirt-
mektedir.
151

Bir hadisi şerifte “Namaz dinin direğidir” buyrulmaktadır. Din gerçekten
de büyük ve kutsal bir binadır. Bu hadiste, din bir binaya benzetilerek, namaz
da o binanın direği olarak ifade edilmektedir. Bu binanın temeli ise, imandır.
Çeşitli ayetlerde de namaz cemaatle kaldırılabilecek büyük bir direğe teşbih
benzetilerek, onun güzelce dikilmesi veya doğrultulması suretiyle o yüksek
din binasının yapımı, korunması ve devamının gerekliliği vurgulanmaktadır.
Bu binanın döşeme ve süslemesi ise kişinin güzel ahlakı olmaktadır.
Elmalılı, salâtı ikame ederler denilerek, namazı kılarlar demekten daha
fazla anlamlar olduğunu belirterek, en azından doğru dürüst, tadili erkan ve
huşu ile güzelce kılmak ve hatta kıldırmak manalarını ifade ettiğini belirtmek-
tedir. Elmalılı bu ayetten, ebeveynin çocuklarına namaz terbiyesi, diğer din
kardeşlerine tavsiye ve hatırlatmasını da bu namazın ikamesine dahil etmek-
tedir.
152

Namazı kılan kimsenin en az dört kazancı olduğunu belirten Elmalılı,
bunları, temizlik, kalbin kuvvetlenmesi, vakit planlaması ve sosyal düzen ola-
rak saymaktadır. Elmalılı bu yararların en resmi bir namazda bile bulunduğu-
nu belirterek azami faydalarının ise saymakla bitirilemeyeceğini ifade etmek-
tedir.
153

Elmalılı, Kaf suresi 40. ayetteki “secdelerin arkalarında”, ifadesinden
yola çıkarak, namazlardan sonra, her namazın arkasında tesbih edileceğini
söylemektedir. Elmalılı, nafile namaz manasına tesbihi ise sabah ve ikindi
namazlarından sonra mekruh bulmaktadır. Akşam namazının son sünnetine
işaret olduğunu söyleyenlerin de olduğunu ifade etmektedir.
154
Komisyon da,

151
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3422-3423..
152
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.186.
153
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.187-188.
154
YAZIR, Hak Dini, c.VI, s.4523.
63



Kaf sûresinin Mekke'de nazil olduğunu ve bu sırada henüz beş vakit namaz
farz kılınmadığını, âyetlerde zikredilen vakitlerde Allah'ı hamd ve tesbih (ten-
zih) ile anmayı, nafile namaz veya doğrudan zihin ve dil ile anma şeklinde an-
lamak en doğrusu olduğunu belirterek Elmalılıyla aynı görüşe gelmektedir.
Komisyon, vahiy dilinde namazın, secde kelimesiyle de ifade edildiğini, her
secdeden sonra yapılacak zikir ve tesbihin ne olduğu da bu hadislerden an-
laşıldığını dile getirmektedir.
155

Elmalılı, Müzzemmil suresi 20. ayeti tefsir ederken, “Fatihasız namaz
olmaz” hadisi şerifinin bunu ifade ettiğini belirten âlimler olduğunu belirtmek-
tedir. Elmalılı, İmam Ebu Hanife’nin ise, fatihanın vücubunun bu hadisle ol-
duğunu kabul ettiğini, fakat farzla vacibi birbirinden ayırarak, kasten fatihayı
terk edenin namazı iade etmesi gerektiği halde, sehven fatihayı terk edenin
namazı iade etmesine gerek olmadığı, böyle bir durumda da namazı iade
etmenin müstehab olacağına kail olduğunu ifade etmektedir.
156

İslam’dan önceki dinlerde de namaz vardı. Hac suresi 26. ayette Ka-
be’nin Hz İbrahim zamanından beri insanlık için toplu bir ibadet yeri olduğu
hatırlatılmaktadır. Komisyon, bu hatırlatmadan İslam’dan önce de rükulu ve
secdeli namazın bilindiği sonucunu çıkarmaktadır.
157
Araf suresi 170. ayetten
de namazın, şekli farklı da olsa bütün ilahi dinlerde bulunan ibadetlerden biri-
si olduğunu tespit etmektedir.
158

Komisyon, Bakara suresi 3. ayette müminlerin özellikleri sayılırken
“namazı ikame ederler” ifadesinin kullanılmasının, namaza önem verilmesi,
onun devamı ve şartlarına uyularak eda edilmesi gerektiğini anlatmak için
olduğunu belirtmektedir. Komisyon, namazın dinin direği, ibadetlerin özü ve
özeti olduğunu belirterek, Allah Resulü’nün mutluluğu namazda bulduğunu ve

155
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.62-63.
156
YAZIR, Hak Dini, c.VIII, s.5443-5445.
157
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.18.
158
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.487.
64



onunla yaşam sevinci kazandığını belirttiği bir hadisi nakletmektedir.
159
Elma-
lılı, Müminun suresinde felah bulacak yedi sınıftan birisinin de namazlarında
huşu içinde olanlar olduğunu belirterek namazın şartlarından birisi olan niye-
tin kemaliyle, tezahüratının da nazmın adab ve mükemmelliğiyle ilgili olduğu-
nu vurgulamaktadır.
160

Komisyon namazın korunmasından bahisle, normal hallerde müminler
en değerli varlıklarını nasıl koruyorlarsa namazlarını öyle korumaları, yani
eksiksiz ve devamlı kılmaları gerektiğini dile getirmektedir. Komisyon, bunun
vücut, dil ve zihin hareketleriyle yapılan farzları, vacipleri ve sünnetleri yerine
getirmekle olacağını, en azından farz ve vacip namazları geçirmemekle ger-
çekleşeceğini ifade etmektedir. Komisyon, namazın bir de huşu şartı olduğu-
nu belirterek, huşusuz ve huzursuz namazı ruhsuz cesede benzetmekte-
dir.
161

Komisyon, Ankebut suresi 45. ayetin tefsirinde, abdest, kıraat, rüku,
secde, tadili erkan gibi zahiri şartlarına ve rükünlerine uyulduğu gibi, ihlas,
huşu, takva gibi manevi şartlarına da özen gösterilerek kılınan namazın, İs-
lam’ın sağduyulu erdemli toplumların edepsizlik, hayasızlık ve kötü sayıp
reddettiği tutum ve davranışlarla uyuşmayacak, adeta bir nasihatçi, bir uyarıcı
gibi namaz kılan kişiyi bu davranışlardan men edeceğini belirtmektedir. Ko-
misyon, böylece namazın insanı kötülüklerden koruyucu özelliğine işaret et-
mekte; namazın, namaz kıldıkları halde hak hukuk gözetmeyen, edep ve ah-
lak kurallarına uymayanlara da dolaylı uyarıda bulunduğunu vurgulamakta-
dır.
162
Komisyon, namazın en önemli ibadetlerden birisi olduğunu belirttikten
sonra, ancak bu ibadetin yalnızca bedensel hareketleri yerine getirmekle kul-

159
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.19.
160
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3428.
161
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.259.
162
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.257.
65



luk bilincini sağlayamayacağını, ibadetin kurtuluşa götürebilmesi için, hem
şeklinin, hem de içeriğinin önemli olduğunu ifade etmektedir.
163

1.2.1. Namaz Vakitleri ve Çeşitleri
Elmalılı merhum Rum suresi 17 ve 18. ayetlerin tefsirinde, “burada beş
vakit namaz saatleri telhis olunmuştur ki zamanın Âhirete doğru akışını gös-
teren en mühim inkılâb lâhzalarını takip eden bereketli saatleridir. Evvelâ
makam, makamı inzar olmak itibariyle geceye doğru “o zaman ki akşamlarsı-
nız” - bu iki vakte şamildir. Birisi güneşin gurubunu takip eden mağrib (ışai
evvel) yani ilk akşam vakti ki şafak denilen kızıllık veya beyazlık gaib olana
kadar, ikincisi şafağın gaib olmasını takip eden ışai ahîre, yani yatsı vakti fec-
re kadar. Üçüncüsü fecri sadıktan, yani tan yeri ağardıktan güneş doğana
kadar. O ne güzel zaman ve ne güzel nimet. Göklerde ve Yerde hamid de
onun ikindileyin. Aşiy, akşamüstü demek olduğuna göre ikindi vakti asrı sani
olmak gerektir. “Hem o zaman ki öğlen ederseniz” bu ikisiyle tam beş vakit
olmuş olur. Burada öğlenin tehiri fasılaya riayet için denilmiş ise de inzar nük-
tesiyle akşamın takdimindeki tekabüle riayet için ikindinin “aşiy” tabiriyle tak-
dim edilmiş olması makama daha münasiptir.”
164
açıklamasını getirmektedir.
Rum suresi 17-18. ayetlerin tefsirinde komisyon, tefsirlerde genellikle,
17. âyetin "akşam vaktine eriştiğinizde" şeklinde çevrilen kısmıyla akşam ve
yatsı namazlarının, "sabah kalktığınızda" kısmıyla sabah namazının, 18. âye-
tin "akşamüstü" şeklinde tercüme edilen kısmıyla ikindi namazının, "öğle vak-
tine ulaştığınızda" kısmıyla da öğle namazının kastedildiği yorumu yapıldığını
belirtmektedir. Komisyon, Allah'ı tesbih etme talebine ilişkin vakitlerin genel-
likle insanların uyku ihtiyacının yoğunlaştığı, gecenin orta zamanları dışında
tutulması bir taraftan ibadetlerde ortalama insan gerçeğine uygun bir düzen-
lemenin hedeflendiğini, diğer taraftan da ibadetin, şuurun açık olduğu bir sı-

163
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.49.
164
YAZIR, Hak Dini, c.VI, s.3808.
66



rada yapılmasıyla değer taşıdığını yani asıl amacın kulluk bilincinin canlı tu-
tulması olduğu şeklinde değerlendirmektedir.
165

Komisyon, Hud suresi 114. ayeti, gündüzün iki tarafında kılınması em-
redilen namazlardan birinin sabah namazı, diğeri ise güneş batmadan önceki
kısım olarak alındığında öğle ve ikindi, battıktan sonraki taraf olarak alındı-
ğında akşam ve yatsı olarak yorumlamaktadır. Komisyon “gündüze yakın
saatler” diye tercüme ettiği zülef kelimesinin ise gecenin gündüze yakın olan
ilk saatlerini, yani bu saatlerde kılınması gereken yatsı namazını ifade ettiğini
belirtmektir. Komisyon, ayetin namazın sevki ve zamanını belirlemediği için,
namaz vakitlerini detaylı olarak tanımlamayıp yalnızca bu vakitlerde namaz
kılmanın önemini ifade ettiğini, namaz vakitleriyle şeklinin ise mütevatir sün-
netin açıkladığını ifade etmektedir.
166
Elmalılı merhum da “zülef” kelimesinin
“zülfe”nin çoğulu olduğunu, çoğulun da en az üç olduğu için bu kelimeyle ikisi
gündüz tarafında üçü geceden olmak üzere tam beş vakit namazın emredil-
diğini belirtmektedir. Elmalılı namazların kıraatinde cehr meselesinde sabah
namazının gece namazlarından sayıldığını dikkate alarak, gündüzün tarafla-
rından murad öğle ve ikindi, zülefen minelleylden maksadın ise akşam, yatsı
ve sabah namazları olduğunu ifade etmektedir.
167

Komisyon, İsra suresi 78-79. ayette öğle ile ikindinin ve akşam ile yat-
sının bir arada anılmasını değerlendirerek, mutlak olarak bu namazların cem
edilebileceğini (öğle ile ikindi, akşam ile de yatsı birleştirilerek dört namazın
iki vakitte kılınabileceğini) ifade etmektedir. Komisyon, başka delillerin, na-
mazların cemi konusunda sınırlamalar getirdiği için, bunun ancak sefer vb.
gerekçelerle caiz olduğuna hükmedildiği bilgisini de eklemiştir.
168
Elmalılı
merhum ise, namazların cem’i konusundan hiç bahsetmemiştir.

165
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.279.
166
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.196.
167
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2831.
168
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.441-442..
67



Yukarıda verilen örneklerde de görüldüğü gibi, her iki tefsirde de gün-
de beş vakit namazın vakitleri aynı şekilde açıklanmış, ancak bu sonuca fark-
lı ayetlerdeki farklı ifadelerden ulaşılmıştır.
1.2.1.1. Gece namazı
İsra 79. ayette komisyonun "Kalkıp namaz kıl" diye çevirdiği
"tehecced" fiilinin mastarı olan teheccüd kelimesi, yerine göre hem "uyumak"
hem de "uyanmak" anlamına gelmektedir. Kelime, sözlüklerde bu âyetteki
kullanımından hareketle "geceleyin uykudan kalkıp namaz kılmak" şeklinde
açıklanmaktadır.

Komisyona göre teheccüd namazının ya farz olması veya
derecesini yükseltmesi gibi Hz. Peygamber'e mahsus yönü bulunmakla birlik-
te, bunun bereketinden yararlansınlar diye ümmetine de tavsiye edilmiştir.
Ayrıca teheccüd namazı nafileler grubuna girdiği için kesin bir rekat sayısı
ileri sürerek bundan daha az veya daha fazla kılınamayacağını iddia etmek
doğru değildir.
169
Elmalılı merhum ise aynı ayeti, “geceden de nafile, yani
fazla olarak kendin için teheccüd kıl, ki rabbin seni mahmud bir makama has
etmesi yakındır.” şeklinde yorumlamaktadır.
170

Elmalılı merhum, Müzzemmil suresi 1-4. ayetlerini tefsir ederken, İs-
lâm’da beş vakit namaz farz kılınmazdan önce, ibtida Peygambere bu emirle
gece namazının farz kılındığını, Peygamber ve ashabının Ramazanda oldu-
ğu gibi her gece çok uzun süre namaz kıldıklarını belirtmektedir.
171
Elmalılı,
Müzzemmil suresi 20. ayeti tefsir ederken, bu ayetin surenin başındaki gece
kıyamı emrinin şiddetini, miktarını tahfif etmiş, beş vakit namaz farz kılındık-
tan sonra akşam, yatsı gece kıyamı cümlesinden kalarak teheccüdün vücubu
nedbe çevirdiğini ifade etmektedir.
172
Komisyona göre, teheccüd adı verilen

169
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.442-443.
170
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3194.
171
YAZIR, Hak Dini, c.VIII, s.5424.
172
YAZIR, Hak Dini, c.VIII, s.5437.
68



gece namazı yükümlülüğü Hz. Peygambere mahsus olup, ümmetinde gece-
leyin kalkıp bu namazı nafile olarak kılmaları sünnet kabul edilmiştir.
173

Bu açıklamalardan her iki tefsirde de gece namaz kılmanın Hz. Pey-
gambere farz, diğer Müslümanlara ise sünnet olan, ancak kılanlara birçok
manevi lezzetler katacak olan bir ibadettir. Kaç rekât kılınacağı ile ilgili olarak
komisyon, kişinin o anki durumuna göre rekât sayısını ve uzunluğunu kendi-
sine göre ayarlayabileceğini belirtmektedir.
1.2.1.2. Cuma namazı
Dilimizde cuma şeklinde telaffuz edilen "cum'a" (cumu'a, cuma'a) kelime-
si, "toplamak, bir araya getirmek" anlamına gelen "cem"' kökünden türetilmiş bir
isimdir. İslâm'dan önce 'arûbe" diye anılan bu günün cum'a adını almasının se-
bebi hakkında değişik izahlar bulunmakla beraber, bunların ortak noktası toplantı
günü olması özelliğidir. Bu günün önemi ve faziletiyle ilgili birçok hadis bulun-
maktadır. Bu rivayetlere dayanarak müslümanlar cuma gününün kendileri için bir
bayram günü olduğunu kabul ederler ve bu güne ayrı bir önem verirler.
174

Cuma günü öğle vaktinde öğle namazı yerine kılınan namaza cuma nama-
zı denir.
175
Belli şartların varlığı halinde cuma namazının farz olduğu husu-
sunda icmâ vardır. Cuma namazının tarihçesi hicret öncesine uzanır. Ko-
misyon, Peygamberliğin 13. yılında (m. 622) yapılan İkinci Akabe Biatı'nda
kendi aile çevrelerindeki İslâmî gelişmeleri takiple görevli on iki kabile so-
rumlusuna başkan (Nakîbü'n-Nukabâ) seçilen Es'ad b. Zürâre'nin Medine
yakınlarında cuma namazı kıldırdığını kaydetmektedir. Komisyonun verdiği
bilgiye göre, Hz. Peygamber'in ilk defa cuma namazı kıldırması ise hicret
esnasında olmuştur. Hicret sırasında konakladığı Kuba’dan Cuma günü ha-
reket edip Medine yakınlarında Rânûna vadisine ulaştığında cuma vakti gir-
diğinden anılan vadideki namazgahta cuma namazını kıldırmıştır. Günü-

173
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.409.
174
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.274.
175
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.274.
69



müzde, bu yerde inşa edilmiş ve Mescid-i Cum'a adıyla anılan küçük bir
cami bulunmaktadır.
176
Konuyla ilgili olarak Elmalılı da benzer bilgiler ver-
mektedir.
177

Komisyon, o tarihten sonra toplu cuma ibadetinin düzenli bir farîza
olarak ifa edildiğini, Cuma suresi 9-11. ayetlerde ise bu ibadetin öneminin
pekiştirildiğini, hem bu namazın cemaat olarak yerine getirilmesi gereği hem
de bu sırada dikkat edilecek bazı hususlarla ilgili mesajlar verildiğin belirt-
mektedir. Resûlullah'ın birçok hadisinden cuma namazının diğer namazlar-
dan daha güçlü bir fariza olduğu anlaşılmaktadır.
178

Elmalılıya göre, Cum'a namazı şartlarını taşıyan kimseler üzerine farzı
ayındır. Bütün namazlarda şart olan İslâm, akıl, bülûğ, taharet şartlarından
başka Cum'a namazının iki türlü şartı daha vardır: Birincisi vücubunun, yani
farzıyyetinin şartlarıdır. İkincisi de edasının şartlarıdır. Vücubunun şartları 1-
Hürriyet, köle olanlara vacib değildir. 2- Erkek olmak, kadınlara vacib değildir.
3- İkâmet, misafir olanlara vacib değildir. 4- Sıhhat, Cuma'ya gitmekle hasta-
lığının artmasından veya iyileşmesinin zorlaşmasından korkacak derecede
hasta olanlara da vacib olmaz. Pek zayıf olan ihtiyarlar da hasta hükmünde-
dirler. 5. Yürümeğe kudret, binaenaleyh ayakları olmayan yahut kötürüm
olanlara Cuma'ya götürecek kimse bulunsa bile vacib değildir. 6- Selamet,
gözleri görmeyene vacib olmaz. Eğer onu Cuma'ya götürecek bir yardımcı
bulunursa, İmaneyn'e göre vacib olur. Aynı şekilde zalimden, takip edilmek-
ten, şiddetli yağmur, kar, çamur ve benzeri şeylerden korkan kimseye de
Cuma namazı vacib olmaz. Ücretle işçi çalıştıran kimse, çalıştırdığı işçiyi
Cuma'dan men edebilir. Eğer kasabada ise men etmemelidir. Ancak cami
uzak ise gidip gelinceye kadar geçen sürenin ücreti düşer, şayet mesafe ya-
kın ise ücrette eksiltme yoluna gidilmemelidir.
179


176
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.275.
177
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4980.
178
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.275.
179
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4981-4982.
70



Cuma namazının kimlere farz olduğu konusunda komisyon şu bilgileri
vermektedir: Hürriyeti kısıtlanmamış, yolculuk halinde olmayan ve geçerli
mazereti bulunmayan müslüman erkeklere cuma namazı farzdır. Hastalık,
camiye gidemeyecek ölçüde yaşlılık, hasta bakıcılık, hava ve yol durumu-
nun sağlığa zarar verecek ölçüde olumsuz olması, can ve mal güvenliğinin
tehlikeye girmesi cuma namazına gitmemeyi meşru kılan mazeretlerdir. Yine
fakihlerin birçoğuna göre camiye götürecek kimsesi bulunsa bile âmâya
cuma namazı farz değildir. Kendilerine cuma namazı farz olmayan kadınlar
ve geçerli mazereti bulunan erkekler camiye gidip bu namazı kıldıkları tak-
dirde ayrıca öğle namazı kılmaları gerekmez.
180
Elmalılıya göre de Cuma
kendisine farz olmayan kimseler de kılarlarsa vaktin farzı, yani öğle namazı
sakıt olur. Yani yasak değil mezundurlar. Zira bu şartlar Cumanın sıhhatinin
şartı değil, vücubunun şartıdırlar. Onun için kılabildikleri takdirde sahih olup
müsâb olurlar. Bunlar da mümin oldukları için “fes’av” emri bunlar hakkında
nedib ifade edebilir.
181

Elmalılıya göre Cuma namazının edasının şartlarına gelince birincisi,
Mısrı cami'dir. Mısrı cami': cem'ıyyetli kasaba demektir. Elmalılı Mısri camii ile
ilgili uzun uzun bilgiler vermiştir. Özetle, güvenlik ve adliye teşkilatından bir
devlet görevlisinin bulunmadığı yerde Cuma namazı kılınamaz. Ancak camii-
ne halkının sığmayacağı kadar kalabalık olan köyde hâkim ve emir bulunma-
sa bile emniyeti muhafaza edecek bir cemaat bulunduğundan orada Cuma
namazı kılınabilir.
182
Elmalıyla göre, bir mahalde sabit olmayan konargöçer
aşiretlerde, badiyelerde, vadilerde cemaatle öğle namazı kılınır, Cuma na-
mazı kılındığı surette de öğle namazı sakıt olmayıp kılınmak iktiza eder.
183

Ancak bir mevsimde büyük içtima mahalli olan bir yerde Emir bulunduğu su-
rette o mevsimde Cuma kılınabilir. Arafat’ta Cuma namazı bil ittifak yoktur.

180
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.275.
181
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4982.
182
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4983.
183
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4983.
71



Büyük şehirlerde Cuma namazının muteaddid mevki'lerde kılınması
Hanefiyyece essahı rivayette sahih ve müftâbihtir.
184

Elmalılıya göre Cuma namazının edasının ikinci şartı Veliyyülemr olan
imam veya tarafından izin verilmiş bir zat tarafından kıldırılmasıdır. Hanefî
mezhebinde hükûmet reisinin emri veya izni olmadıkça Cuma caiz olmaz de-
nilmiş ve buna izni sultanî tabir olunmuştur. Elmalılıya göre, imam var iken bir
adam Cuma günü imamın izni olmaksızın hatiplik etse caiz olmaz. Eğer i-
mamdan istizan müteazzir olur ve nâs intihab ettikleri bir adamın başına top-
lanır da o kıldırırsa caiz olur. Emirin hutbeye izni Cumaya izindir. Cumaya izni
de hutbeye izindir.
185

Elmalılıya göre Cuma namazının edasının üçüncü şartı vakittir. Gerçi
farz namazların hepsinde vakit şarttır. Vaktinden evvel kılınsa olmaz. Ancak
diğer namazlar vakit geçtikten sonra da kaza edilebildiği halde Cuma nama-
zının kazası yoktur. Vakti geçerse öğle namazı kaza olunur. Cumanın vakti
de öğle vaktidir.
186

Elmalılıya göre Cuma namazının edasının dördüncü şartı hutbedir.
187
Hatta hutbesiz kılsalar veya hatip hutbeyi vaktinden evvel okusa caiz olmaz.
Hutbenin farzı ve sünneti vardır. Farzı iki şeydir: birisi vakittir ki zevalden son-
ra ve namazdan evveldir. Hatta hutbeyi zevalden evvel veya namazdan son-
ra yapsa caiz olmaz. İkincisi de zikrullahtır. Bir hamdele yahut bir tehlîl yahut
bir tesbih dahi farza kifayet edebilir. Ancak hutbe kastiyle olmalıdır. Hatip
hutbeyi yalnızca yahut sade kadınların huzurunda okusa caiz olmaz. Cemaat
uyumuş bulunsa veya sağır iseler caiz olur. Elmalılı burada uzun uzun Hut-
benin on beş sünnetini de sayıp açıklamıştır.
188


184
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4984.
185
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4984.
186
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4984.
187
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4985.
188
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4967.
72



Elmalılıya göre Cuma namazının edasının beşincisi cemaattir. En azı
imamdan başka üç erkektir. Cemaatin şart olduğunda icmal vardır. Mamafih
bütün bu ihtilâftan azade olmak için Cumayı en kalabalık cami'de kılmak
efdal olur. Cemaatin in'ıkadi için âkıl, bâliğ, erkek olmaları da şarttır. Binaena-
leyh kadınlar ve çocuklarla mün'akıd olamaz. Yani bunlar in'ıkad için şart olan
adede dâhil değildirler. Hur ve mukîm olmaları şart değildir. Köle ve misafir-
ler, hasta ve mazurlar ile de münakid olabilir. Hattâ bunların Cumada ima-
metleri bile câiz olabilir.
189

Elmalılıya göre Cuma namazının edasının altıncısı izni âmmdır. Yani
camiin kapıları açılıp, tüm Müslümanlara izin verilmiş olmaktır.
190

Komisyon ise, Cuma namazının geçerli olabilmesi için ileri sürülen şart-
ları ile ilgili tartışmaları özetlemekte ve esasen vakit ve hutbe şartı ile ilgili önemli
bir ihtilaf bulunmadığını belirtmektedir. Komisyon, Cuma namazının vaktinin -
Hanbelîler'in dışındaki- üç mezhebe göre öğle namazının vaktiyle aynı olduğunu;
hutbenin şart olduğunda ise görüş birliği bulunduğunu ifade etmektedir. Komisyon
diğer şartlarla ilgili görüşlerin delilleri ve amaçlarını dikkate alarak, küçük veya bü-
yük bir yerleşim biriminde bulunan müslümanların cemaatte belirli bir sayı aran-
maksızın ve arkasında namaz kılmaya razı olunan bir imam bulunduğunda cuma
namazını kılmalarının gerekli olduğu sonucuna ulaşmaktadır.
191
Elmalılı, farz olan Cuma namazının hiç hılâfsız iki rek'at olduğunu be-
lirttikten sonra, bir de öğlenin sünnetleri gibi Cumanın da sünnetleri olduğunu
ifade etmektedir. Bu sünnetleri ise, “evvelâ hatip hutbeye çıkmadan kılınan
Cumanın dört rekat ilk sünneti, farzdan sonra kılınan iki veya dört rekat son
sünneti” olarak saymaktadır. Elmalılı son sünnetleri evde kılmanın daha efdal
olduğunu belirtmektedir. Elmalılı, sünnetlerin de farzın mükemmili olmak iti-
bariyle ona mülhak olduklarından sünniyyet hukmiyle tebaan dâhil olacakları-

189
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4986.
190
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4986.
191
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.276.
73



nı da eklemektedir.
192
Elmalılıya göre, teşehhüdde yetişen de Cuma olarak
itmam eder.
193

Komisyon da Cuma namazındaki asıl namazın iki rekât olduğu hususunda
İslâm âlimleri arasında görüş birliği olduğunu beyan ederek, buna cuma namazı-
nın farzı denildiğini ifade etmektedir. Komisyon namazın kılınışıyla ilgili olarak da,
bu namazı kıldırırken imamın, öğle namazından farklı olarak Fâtiha'yı ve zamm-ı
sûreyi sesli okuduğunu ifade etmektedir. Resul-i Ekrem'in cuma günü öğle vaktin-
de gerek hutbeden önce gerekse anılan iki rekât farz namazdan sonra bir miktar
nafile namaz kıldığı bilindiğini ifade eden komisyon, rekât sayıları hakkında farklı
rivayetler bulunduğu için bu konuda mezheplerin de farklı değerlendirmeler yaptık-
larını belirtmektedir. Komisyon, Hanefî mezhebine göre, hutbeden önce dört rekât,
farzdan sonra da Ebû Hanîfe'ye göre dört rekât, Ebû Yusuf ve Muhammed b. Ha-
san'a göre biri dört diğeri iki olmak üzere toplam altı rekât sünnet kılındığını be-
lirtmektedir. Komisyon, Cuma namazının sıhhat şartlarındaki eksiklik veya eksiklik-
ler sebebiyle kılınan cuma namazının geçerli olmayabileceği ihtimalinden hareketle
bazı yerlerde, "zuhr-i âhir" adıyla kılınan dört rekâtlık namazın ise, sünnette ve
sahabe tatbikatında bir dayanağının bulunmadığını ifade etmektedir.
194
Komisyon ayetin "Allah'ı anmaya koşunuz" diye çevirdiği kısmında
"Allah'ı anmaktan maksadın cuma namazının ayrılmaz bir parçası olan
hutbe ile birlikte iki rekâtlık farz namaz olduğunu ifade etmektedir. Komis-
yon öte yandan, Mezhep imamlarından Ebû Hanife’nin buradaki "Allah'ı
anma" ifadesine dayanarak, hutbenin rüknünü "Allah'a hamd, O'nu tesbih
ve tehlil etmek" şeklinde belirlediğini yani bu şekilde hutbenin asgari gere-
ğinin yerine getirilmiş olacağına hükmettiğine de işaret etmektedir. Komis-
yon, bazı müfessirlerin, Hz. Peygamber'i, Hulefâ-i Râşidîn'i ve takva sahibi
müminleri övme ve öğüt verme içerikli hutbeleri bu kapsamda saydıklarını
ama, bazı zâlim yöneticileri övücü ifadelerin "Allah'ı anma" değil "şeytanı

192
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4990.
193
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4990.
194
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.276.
74



anma" olarak nitelenmesi gerektiğini hatırlattıklarını da ifade etmektedir.
195
Müfessirlerce genellikle, "koşunuz" emrinden gerçek anlamda koşma, telaş-
la yürüme ve hızla gitmenin kastedilmediği belirten komisyon, İbn Atıyye’nin
kalkıp abdest almak, elbisesini giymek, yola çıkmak gibi eylemlerin hepsinin
bu kapsamda düşünülmesi gerektiğini kaydettiğini ifade etmektedir.
196
El-
malılı, zikrullah mefhumun esas itibariyle Allah’ı anmak veya Allah’ın va'd ve
ıhtarı demek olduğundan Kur'an, tesbîh, tahmîd, vaız ve hutbe ve namaz
hepsine şamil olacağını ifade etmektedir. Burada ise, Cumanın şurut ve er-
kânından olan zikr, hutbe ve namaz olduğu cihetle burada sa'yi vâcib olan
zikrullah, hutbe ile namaz diye tefsir olunmuştur.
197

Cuma namazının beş vakte ilave bir namaz olmayıp cuma günlerinde -
yükümlüleri açısından- öğle vaktinin ibadeti olduğunu belirten komisyon, bütün
İslâm âlimlerine göre, namazla yükümlü olmakla beraber kendisine cuma namazı
farz olmayanlar veya farz olup da bu namazı kaçıranlar dört rekât öğle namazı
kılacaklarını ifade etmektedir.
198
Komisyon, cuma namazı ile yükümlü olanların cuma namazı için çağrı ya-
pıldığında her işi bırakıp hemen toplu ibadet mahalline yönelmelerinin gerektiğini
belirtmektedir.
199
Komisyona göre, "alışverişi bırakınız" buyrulmasından maksat
bununla sınırlı olmayıp benzeri işler, hatta namazdan alıkoyan her türlü
meşgale de bu kapsamdadır. O sırada güvenlik görevi ifa etme gibi gerekli
ve meşru olan meşgaleler ise bu kapsamda değildir.
200

Elmalılı, Cuma günü « ِ ة`´ -¹ا _َ ¹َ = ´ _َ = » diye namaza çağıran ezan oku-
nunca hemen Allahın zikrine yetişmeğe çalışıp dosdoğru gidilmesi ve alışve-
rişin terk edilmesi gerekmektedir. Maişet için en mühimmi olan alım satım
işlerini bile bırakın. Ancak karakol ve inzıbat işleri gibi cemaatin emniyyeti

195
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.277.
196
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.278.
197
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4965.
198
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.276.
199
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.276.
200
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.277.
75



umumiyyesi için zarurî ve mevkufün aleyh olan hususatın mahfuz tutulması
da nassın iktizası demektir. Elmalılı, fukahanın onun için Cum'anın şartların-
da hürriyyet, emniyet, hükûmet ve izniâmm gibi bazı şartlar saydıklarını ifade
etmektedir.
201

Elmalılıya göre, ezan okununca Cumaya sa'y, farz ve beyı' menhîdir.
Nehyin zamanı imamın namazdan çıkmasına kadar devam eder. Fakat bu-
nunla beraber beyı' yapılmış olsa akıd, diğer şeraiti tamm olarak yapılmış
bulunursa zat ve vasfında eksiklik bulunmadığından dolayı bâtıl veya fâsid
olmayıp sahih ve fakat tahrimen mekruh olur.
202

Hz. Peygamber ve ilk iki halife zamanında sadece, imam hutbe için
minbere çıktığında ezan okunuyordu; üçüncü halife Hz. Osman cuma vakti-
nin geldiğini haber vermek üzere bir de dış tarafta ezan okutmaya başladı
ve bu bütün sahabîler tarafından uygun görüldü; bu konuda sahabe icmâsı
meydana geldi. Bu uygulama öncesinde âyette sözü edilen ve başka işleri
terketmeyi gerektiren çağrının ülkemizde "iç ezan" diye bilinen ezan oldu-
ğunda şüphe bulunmamakla beraber, bir kısım fakihler Hz. Osman zama-
nında başlatılan ezanın da icmâ ile sabit olması ve cuma namazına çağrı
niteliği taşıması sebebiyle anılan yasağın artık dış ezanla birlikte başladığını
savunmuşlardır. Ezandan namazın tamamlanmasına kadarki süre içinde
alışveriş ve benzeri bir işle meşgul olmak yasaklanmış olmakla beraber bu
esnada yapılan hukuki muamelelerin geçerli olup olmadığı hususunda fakih-
ler arasında görüş ayrılığı vardır.
203
Elmalılıya göre ise, âyette « َ ىِ د¸ُ - اَ ذِ ا »
nidasından murad da ilk okunan ezandır.
204
Elmalılı bunun gerekçesini şöyle
açıklamaktadır: Umumî davet için okunan ezan da zevalden sonra vaktın
dühuliyle dışarda okunan ilk ezandır. İçerde okunan ikinci ezan hariçtekilere
isma mahiyyetinde değil, hazırdakilere karşı hutbeye şuruu ilân suretiyle
sünneti nebeviyyeyi ikame manasındadır. Elmalılı bu nedenle ayeti, Cuma

201
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4970.
202
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4971.
203
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.277.
204
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4963.
76



günü güneşin zevaliyle öğle vaktinin hulûlünden itibaren Cumaya çağıran ilk
ezan okunduğu vakit hemen Allahın zikrine sa'y edin, şeklinde yorumlamak-
tadır Elmalılı öte yandan, o nidadan evvel ne kadar erken gidilirse o kadar
efdal olmakla beraber sa'yin vücubunun ezandan itibaren başladığını ifade
etmektedir. Elmalılıya göre, buradaki sa'iyden maksad da, meşgul olduğu işi
hemen bırakıp vakit geçirmeksizin hutbeye yetişmeğe çalışmaktır yoksa, te-
lâş ile koşarak gitmek demek değildir.
205

Elmalılı, namaz kılındıktan sonra isteyenin arzu ettiği yere gerek kesb
ve ticaret, gerek ılım, gerek ziyaret, gerek ibadet, gerek istirahata gidebile-
ceklerini, belirtikten sonra, namaz kılındıktan sonra hemen çıkmanın vâcib
olmayıp mescidde kalmak da mubah olduğunu da eklemektedir.
206
Ayette
geçen "yeryüzüne dağılınız" anlamındaki buyruk, cuma namazının kılınma-
sından sonra çalışmaya, dünya işiyle meşgul olmaya dinî bir engel bulun-
madığını belirtmektedir.
207

Komisyon, "yeryüzüne dağılınız" buyrularak, cuma namazı çağrısı
üzerine dünya meşgalesini bırakıp hemen toplu ibadet mahalline gitme veci-
besinin yanlış anlaşılması önlenmiş, yasağın namaz süresiyle sınırlı oldu-
ğuna açıklık getirildiğini belirtmektedir. Komisyon, "Bu ifade, -Ehl-i kitaba
benzememek için- cuma gününün tatil edilmesinin dinen doğru olmadığını
göstermektedir" şeklindeki çıkarıma katılmadığını da özellikle vurgulamak-
tadır. Gerekçe olarak da bilinçli bir tercihle haftalık dinlenme gibi meşru bir
ihtiyacın karşılanmasını bu tür gerekçelerle önlemenin de dinden olmayan
şeyleri dine mal etme sonucunu doğuracağını söylemektedir.
208

Elmalılı, Allah’ı çok zikr edin ayetini, yani dağılıp çıktığınızda da Allah'ı
unutuvermeyiniz de gerek intişar ve ibtiga esnasında ve gerek sonra ve ge-
rek evvel Allah Teala'yı esmai husnasiyle çok çok anın şeklinde değerlendir-

205
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4964.
206
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4991.
207
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.278.
208
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.278.
77



mektedir. Elmalılı, emirlerinin ifasına muvaffak kıldığından dolayı Allah’a
hamd-ü şükretmek, Kur'an okumak, nafile namaz kılmak ve sair ibadatta bu-
lunmak, âlâ-ü eltafını tefekkür etmek gibi vesîlelerle namı ilâhîsini gerek kal-
biniz ve gerek dilinizle yadedin ki felâh bulabilesiniz, demektedir.
209
Komisyon
da, âyetin "Allah'ı da çok anınız ki kurtuluşa eresiniz" mealindeki cümlesiy-
le, gerçek dindarlığa yalnız mabed içinde ibadet edilmekle ulaşılamayaca-
ğına, burada olduğu gibi mabet dışında da Allah'ı anmanın, iş ve ticaret ha-
yatında da O'nun rızasını gözetmenin önemli olduğuna vurgu yapıldığı dik-
katten kaçırılmaması gerektiğini ifade etmektedir.
210

Cum'a günü yıkanmak, gusül hakkında her iki tefsir de çok sayıda ha-
dis olduğu belirtmiş, hatta Elmalılı bunları tek tek nakletmiştir.
211

Elmalılı Cuma suresindeki emirler ve bu emirlerden sonra Münafikun
suresinin gelmesini ise, Cumayı mazeretsiz terk ve Cumayı bırakıp da lehiv
ve eğlenceye koşuşmanın nifâka varacağına işaret olarak değerlendirmekte-
dir.
212
Cuma namazı ile ilgili olarak Elmalılı, küçük yerlerde, yönetimin izin
vermediği yerlerde ve kişilerin Cuma namazı kıldıramayacağını belirtirken,
komisyona göre Müslümanlar her halükarda kendilerine bir imam seçip Cuma
namazlarını kılabilirler. Cuma günü alışveriş yasağı Elmalılıya göre ilk oku-
nan ezanla birlikte başlarken, komisyona göre hutbeden hemen önce okunan
iç ezanla birlikte başlar.
1.2.1.3. Cenaze namazı
Komisyon, Tevbe suresi 84. ayetten, müslümanların ölen din kardeş-
lerine karşı ifa etmeleri gereken dini vecibelerin başında cenaze namazı kı-

209
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4991-4992.
210
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.278.
211
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4986, Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.274.
212
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4993.
78



lınması ve bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasının geldiği sonucunu çı-
karmaktadır.
213
Elmalılı merhum ise söz konusu ayeti hiç tefsir etmemiştir.
1.2.1.4. Orta Namaz
Bazı ayetlerde orta namaza devam etmek vurgusu yapılmaktadır. Orta
namazın ne olduğu konusunda Komisyon, orta namazın beş vakit namazdan
birisi olduğu halde ayrıca zikredilerek ona daha ziyade ihtimam gösterilmesi-
nin istendiğini belirtmektedir. Komisyon, Rasulüllah döneminde bu namazın
hangisi olduğuna dair Hz. peygambere kimsenin sormadığını, Rasulüllah'tan
sonra bu konuda birçok görüşler ortaya atıldığını söyleyerek bu görüşlerden
bir kısmını ele almış, ancak kendi görüşünü belirtmemiştir.
214
Elmalılı ise, bu konudaki görüşleri özetleyerek, bu görüşlerden orta
namazı olarak ikindi namazının en uygun olduğunu belirtmiştir. Elmalılı en
sonda ise, orta namazını en güzel şekilde şöyle özetlemiştir: “Her şahıs için
engellerin çokluğu sebebiyle kılınması zor ve en çok ortada kalıp geçmesi
muhtemel olan namaz hangisi ise, o kişi hakkında namazların en faziletlisi
ve orta namazı da odur.”
215

1.2.2. Seferilik
Kimlerin seferi sayılabileceği hususunda, Elmalılı çok geniş bir açıkla-
ma yaptığı halde, komisyon fazla bilgi vermemiştir. Ancak, Komisyon üyele-
rinden Hayrettin KARAMAN ve İbrahim Kafi DÖNMEZ’in de aralarında oldu-
ğu bir grup âlimin hazırladığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından iki cilt olarak
yayınlanan İlmihal’de bu konunun özetle şu şekilde açıklandığı görülmektedir.
Bizim bu görüşleri buraya almamızın sebebi dört kişilik tefsir komisyondan
ikisinin bu ilmihalin de yazarları arasında olmasıdır.

213
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.72.
214
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.259-260.
215
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.809-814.
79



Elmalılıya göre, uzak bir yere gitmek yolcunun her türlü ahvali ve ahla-
kını meydana çıkardığı için sefer olarak isimlendirilmiştir. Elmalılı, en az üç
günlük yolun şer’an seferi sahih olduğunda ittifak olduğunu belirttikten sonra,
“her gün için mutedil yürüyüşle altı saatlik mesafenin” ölçü alındığını belirt-
mektedir. Elmalılı, burada zamanla değişen ulaşım araçlarını değerlendire-
rek, artık günün şartlarında üç günlük mutedil yürüyüş mesafesinin değil,
“günün mutad hale gelen ulaşım araçlarının üç günlük mesafesinin” ölçü alın-
ması gerektiğini ifade etmektedir. Bu konudaki görüşlerini uzun uzun anlat-
mıştır.
216
Komisyona göre yolculuktan maksat, namazların kısaltılmasını
217
ve -
üç mezhebe göre- cemedilmesini caiz kılan mesafede yapılan yolculuktur.
Komisyon hangi şartlarda seferilik hükümlerinin uygulanacağından ise tefsi-
rinde bahsetmemektedir. Ancak, Komisyon üyelerinden Hayrettin KARAMAN
ve İbrahim Kâfi DÖNMEZ’in de aralarında olduğu bir grup âlimin hazırladığı
ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından iki cilt olarak yayınlanan İlmihal’de bu
konunun özetle şu şekilde açıklandığı görülmektedir: Hanefilerin çoğunluğu-
na göre yolculuk, orta bir yürüyüşle üç günlük bir mesafedir. Bir kişinin günde
ancak altı saat yolculuk yapabileceği kabul edilince üç günlük yolculuk on
sekiz saatlik bir zamana tekabül eder. Buna göre “karada böyle bir yürüyüş
ile, denizde ise mutedil bir havada yelkenli bir gemi ile on sekiz saat sürecek
bir mesafe” sefer süresi olarak sayılmıştır. Daha sonra bu üç günlük yol veya
on sekiz saatlik yolculuk asrımızda ince hesaplarla kilometreye çevrilmiştir.
Bu hesaplara göre “kişinin yolcu sayılacağı ve yolculuk ruhsatlarından yarar-
lanacağı mesafe, 85–90 kilometre arasında” tespit edilmiştir. Ancak ölçü ola-
rak zamanın mı yoksa mesafenin mi alınacağı konusu tartışmalıdır. Çağdaş
İslam bilginleri, bu ikisinden mesafe ölçüsünün daha objektif ve uygulanabilir

216
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.629-630. Sefer konusundaki eleştirilere cevap niteliğinde bir makale
kaleme alan Elmalılı, bu makaleyi zamanın Diyanet İşleri Başkanlığı’na göndermiştir. Bu makale
günümüzde Bizim baz aldığımız Hak Dini Kur’an Dili tefsirinin 8. cildinin sonu ve 9. cildinin başın-
da, ayrıca, Murat KAYA ve Cüneyd KÖKSAL tarafından hazırlanıp Kitabevi Yayınları tarafından
basılan Makaleler I adlı eserde yayınlanmıştır.
217
Bkz. Nisa, 4/101.
80



olduğu kanaatindedir.” Yazarlar, günümüzde bir yolculuğun iş amacıyla, tatil
ve gezi amacıyla ve iç ve dış güvenlik amacıyla güvenlik görevlilerinin yolcu-
luğu şeklinde geliştiğini belirtmektedir. Yazarlar, iş ve güvenlik amaçlı yolcu-
luklarda sefer hükümlerinin uygulanabileceğini, ancak bunun dışındaki gezi
ve tatil amaçlı yolculuklarda inisiyatifin yolcuda olduğunu da eklemektedir.
Yazarlar okuyucuya, bu tür yolculuklarda, yolculuk ruhsatlarından yararlanma
ihtiyacı hissediyorlarsa bu ruhsatı kullanmaları, eğer bu ruhsata ihtiyaç duy-
muyorlarsa kullanmamalarının daha uygun olacağı tavsiyesinde bulunmakta-
dırlar.
218

Müfessirlerimiz, hangi yolculukların sefer sayılacağı konusunda farklı
yorumlar getirmektedirler. Sefer konusunda müfessirler arasındaki bu anlayış
farkının Elmalılı merhumun hesapta “süreyi”, Komisyonun ise “mesafeyi”
esas almasından kaynaklandığını düşünüyoruz.
1.2.3. Seferde ve Savaşta Namaz
Allah’ın kullarına zorluk istemediği her zaman dile getirilen bir husus-
tur. Allah namazla ilgili de bazı kolaylıklar getirmiştir. Bu kolaylıkların başında
ise, yolculukta ve savaş ve benzeri korku anlarında namazda getirilen kolay-
lıklardır.
Konuyla ilgili ayetlerden Bakara suresi 239. ayetin savaşı da içine alan
geniş çerçeveli tehlike hallerinde fertlerin kendi başlarına namazı nasıl kıla-
caklarının anlatıldığını belirten komisyon, konuyla ilgili şu sonucu çıkarmak-
tadır: “Namazın önemi, terk edilemez oluşu, her hal ve şartta kılınması gerek-
tiği ve şartlar namazın bir kısım farzlarını ve vaciplerini yerine getirmeye mü-
sait değilse mümkün olan şekilde (bazı farz ve vacipler eksik de olsa) kılına-
cağıdır.” Komisyon, namazın farz, vacip ve sünnetlerinin önemli bir kısmı vü-

218
Hayrettin KARAMAN, Ali BARDAKOĞLU, H. Yunus APAYDIN, Hüseyin ALGÜL, İbrahim
Kafi DÖNMEZ, Mehmet ERKAL, Ömer Faruk HARMAN, Ahmet Saim KILAVUZ, Süleyman U-
LUDAĞ, İrfan YÜCEL, İman ve İbadetler: İlmihal, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları,(Yeni Şafak
Baskısı), İstanbul, 2006, c.I, s.323-329.
81



cut hareketleriyle yapılabileceğini ve bunlardan maksadın namazın ruhu olan
duygu, şuur ve Allah-kul ilişkisine yardımcı olması olduğunu belirtmektedir.
Komisyon, vücut hareketlerini yapmaya bir mani çıktığında bunların terk edi-
lebileceğini, ancak namazın terk edilemeyeceğini özelikle vurgulamaktadır.
Buna gerekçe olarak, namazın ruhu olan ibadet şuurunun (zikir) her durumda
mümkün olduğunu göstermektedir.
”219
Aynı ayetin tefsirinde Elmalılı merhum ise, “namazların hepsini ve hele
salâtı vustayı muhafaza ediniz ve Allah için kalkıp divana durunuz. Şayet
düşman veya yırtıcı hayvan gibi bir sebepten dolayı şiddetli bir korkuya dü-
şerseniz, piyade veya süvari nasıl durabilirseniz öyle kılınız.” demiş ve bunu
şöyle açıklamıştır: Şartlara göre nasıl ve ne tarafa durmak mümkün ise öyle-
ce, isterse hayvan üzerinde ima ile olsun yalnız başınıza kılınız ve her halde
mümkün olduğu kadar kılınız, terk etmeyiniz. Elmalılı, bu suretle gelişine göre
bu namaza korku namazı denileceğine işaretle bunun en şiddetli korku za-
manında olacağını belirtmektedir.
220

Komisyon, nisa suresi 101 ve 102. âyetlerle ilgili hadisler birlikte ele
alındığında iki namaz şeklinin karşımıza çıktığını belirtmektedir: Bu namaz-
lardan birisi yolcu namazı (seferî namaz) diğeri ise, korku namazı (salâtü'l-
havf). Komisyon, nisa suresi 101. âyetin korku namazı hakkında açık bir delil,
bir tehlike söz konusu olmadan kısaltılan yolcu namazı hakkında ise nispeten
üstü kapalı bir delil niteliğinde olduğunu belirterek; yolcu namazını sünnetin
açıklığa kavuşturduğunu ifade etmektedir.
221
Komisyon, yolcu namazının kı-
saltılması hükmünün hicretin 4. yılında açıklandığını ifade etmektedir. Komis-
yon, 102. âyette açıklanan korku namazının ise hicretin 6. ile 7. yılları arasın-
da cereyan eden Zâtürrika Gazvesi'nde uygulandığını ve ilk kılınan korku
namazının da bir ikindi namazı olduğu bilgisini vermektedir.
222


219
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.261.
220
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.814.
221
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.100.
222
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.101.
82



Komisyon, namazın belli vakitler içinde eda edilen bir ibadet olduğunu
belirten âyeti göz önüne alarak, mazeret sebebiyle bazı kısımları eksik yapıl-
sa bile savaş halinde de -imkânlar hangi şekilde kılmaya izin veriyorsa- o şe-
kilde ve zamanında kılmanın maksada daha uygun olduğu sonucunu çıkar-
maktadır.
223
Komisyon, birçok sahih hadis ve yaygın sünnetten, normal yolculuk
hallerinde de, hem cem'in (öğle ile ikindinin ikisinden birinin vaktinde arka
arkaya, akşam ile yatsının da yine ikisinden birinin vaktinde arka arkaya kı-
lınmasının), hem de kasrın (dört rekâtlı farzları ikiye indirerek kılmanın) caiz
olduğunu çıkarmaktadır.
224
Elmalılı merhum ise, namazların ceminden hiçbir
yerde bahsetmemiştir.
Korku namazının Resûlüllah'ın imamlığında nasıl kılınacağının tarif
edilmesinin Hz. Âişe gibi bazı müctehidleri "bu şeklin, onunla kılınan namaza
mahsus olduğu" hükmüne sevk ettiğini, çoğunluğun ise bunun, başka imam-
ların arkasında cemaatle kılınan korku namazlarını da içine aldığı kanaatinde
olduklarını belirtmektedir. Komisyona göre, cemaatle korku namazı kılınırken,
imamın her bir grupla birer rekattan toplam iki rekat namaz kılacağı âyetten
açıkça anlaşılmaktadır. Ancak grupların, imamla kılmadıkları diğer rekatı ne-
rede ve nasıl kılacakları konusu burada açıklanmamıştır. Hadis kitaplarında
verilen bilgiler ve yapılan açıklamaların da birbirinden farklı uygulamaların
bulunduğunu gösterdiğini belirten komisyon, bu konudaki bilgileri iki görüş
halinde nakletmektedir: a) Birinci grup imamla bir rekat kıldıktan sonra imam
ayakta bekler, grup ikinci rekatı burada kılar, selâm verip nöbet mahalline
giderler. Ardından ikinci grup gelir, imam bunlara da bir rekat (imamın ikinci,
bu cemaatin birinci rekatını) kıldırır, imam selâm verir, grup kalkıp diğer rekatı
kılarak selâm verir ve düşmanın karşısındaki yerlerine giderler. b) Birinci grup
imamla bir rekat kılınca selâm vermeden yerlerine giderler. İkinci grup gelir;
bir rekat da onlara kıldıran imam selâm verir. Sonra her iki grup sıra ile birer

223
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.101-102.
224
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.101.
83



rekat daha kılarak selâm verirler. Komisyon, bazı fıkıhçı ve tefsircilerin sün-
nette geçen farklı uygulamalardan birini diğerine tercih için uğraşırlarken
Şevkânî gibi düşünenlerin, sahih sünnette geçen bütün şekillerin meşru oldu-
ğunu belirterek, duruma göre bunlardan birini uygulayanın sünnete uygun
davranmış olacağını söylediklerini nakletmektedir. Komisyon, korku namazı
esnasında silâhların bir tarafa bırakılmamasının esas ve ihtiyata daha uygun
bulunduğunu ancak, bunda da zorluk bulunursa -gerekli tedbirler alınarak- si-
lâhların bir tarafa bırakılabileceğini belirtmektedir. Benzeri âyet ve hadisler-
den müminin asıl amacının, Allah'a kulluk, itaat ve ibadet olduğunun anlaşıl-
dığını ifade eden komisyon, dinde güçlük olmadığını, kişiye güç gelecek du-
rumlarda ruhsatların, kolaylıkların devreye girdiğini vurgulamaktadır.
225

Komisyon, kıyas yoluyla hastalık vb. mazeretlerde de namazın böyle
kılınabileceği sonucuna varıldığını ifade etmektedir.
226

Komisyon, savaş halinde korku namazıyla ilgili âyetin ikinci kısmının iki
şekilde anlaşıldığını belirtmektedir: a) Fiilen savaş halinde namaz kılınmaz,
savaş bitip de güven ve huzur hali avdet edince namazınızı kılın, b) Korku
(tehlike) halinde olsun, fiilen savaş durumunda olsun kılınan korku namazı ve
verilen ruhsatlar bu hallere mahsustur. Korku geçince, savaş sona erince
ruhsatlar da biter, namaz normal hallerdeki şartlarına uygun ve tam olarak
kılınır.
227

Elmalılı merhum da, yeryüzünde sefer ettiğiniz vakit, ifadesinde fîsebi-
lillâh kaydi tasrih olunmadığından, zahirine nazaran gerek cihad ve gerek
hicret gerek ticaret ve gerek her hangi bir sebep ve maksatla yapılan tüm
seferlerin hepsine şamil olacağını ve bunun için âyetin alelıtlak seferî namaz
hakkında olduğunu söylemiştir.
228


225
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.102.
226
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.102-103.
227
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.102-103.
228
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1441.
84



Elmalılı, nazmın kısaltılmasının iki suretle tarif edildiğini belirtmektedir:
Birisi rekatların adedini kısaltıp dört yerine iki kılmak yani kemmiyyeten kasr
etmektir ki bir kısım müfessirîn bu manâyı vermişlerdir. Fakat bu manâ her
namazda cereyan etmez, akşam ve sabah namazları hariç kalır. Biri de kı-
yam yerine kuud veya rükub, rüku ve sücud yerine ima ile iktifa eylemek gibi
namazın hududunu ve evsaf-ü keyfiyyatını kısaltmak, keyfiyyeten
kasretmektir. Diğer cihetten kasr, habs-ü tevkıf manasına da gelir. Bu suretle
de kasr minessalât namazın bazısını kazaya bırakmak demek olur.
229
Ayet
ise bilhassa hali havf ile meşrut bulunduğundan bu cihetten sakittir. Bunun
için alelıtlak ahkâmı seferi buradan istinbata kalkışmak doğru değildir. Sefer-
de kasrı kemmiyyet derecei saniyede meşru' bir ruhsat gibi görünürse de ha-
kikatte derecei ulâda meşru bir azimet mahiyyetinde olduğundan burada ruh-
sat verilen kasrın kasri keyfiyyet olması lâzım gelir. Resulüllah'ın bütün sefer-
lerinde gerek hali havf ve gerek hali emniyette rekat sayılarını kasr etmiş ol-
duğunda hiç ihtilâf edilmemiştir. Demek ki herhangi bir misafirin farzı esasen
iki rekattır. Hali havfteki kasr ise buna munzamm olan bir kasrı keyfiyettir ki
havfin derecesine göre mâşiyen edaya veya imaya, bunlar da olamadığı tak-
dirde kazaya bırakmaya müsaittir.
Şimdi düşman müvacehesinde vaziyetin müsaadesine göre kasrı salâ-
tın cemaat ile yapılabilecek bir sureti mahsusasına gelelim: sen bu hali havfte
bulunan ve kasrı salâta mezun olan mücahidînin içinde bulunup da onlara
namaz kıldırdığın vakit içlerinden bir kısmı

seninle beraber dursunlar, yani
askeri evvelâ iki kısım yap, bir kısmı düşman karşısında beklesin, bir kısmı
da seninle beraber namaza dursunlar ve namaza duranlar dahi silâhlarını
bırakmayıp yanlarına alsınlar bunlar secde edip rekatı bitirdiler mi arkanızdan
düşman karşısına çekilsinler ve kılmamış olan diğer kısım gelsin ikinci rekatı
da seninle beraber bunlar kılsınlar. Demek ki kılınan namaz iki rekattır. Ve
her rekata bil münavebe bir kısım iştirak etmiştir. Her birinin ikinci rekatları,
kıtalin başlaması gibi havfin iştidadını müstelzim olan bir hali cedid tahaddüs

229
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1442.
85



etmedikçe ikinci rekatın da her biri tarafından yine bil münavebe itmam edil-
mesi lâzım gelecektir. Ve böyle olduğu sünneti Nebeviyye ile de beyan olun-
muştur.
230
Bu ikinci taife namaza gelirken teyakkuz ve ihtiraz üzere bulunsun-
lar ve silâhlarını üstlerine alsınlar. Evvelkinde yalnız silâhlarını alsınlar de-
mekle iktifa edildiği halde burada teyakkuz ve ihtiyat-ü ihtiraz demek olan
“hizr” in dahi ilâve edilmiş olması düşman karşısında yerlerini berikilere terk
ederken pek ziyade ihtiyat ile hareket etmek lüzumunu işaret içindir.
231
Eğer
size yağmur kabilinden bir eziyet olur veya hasta bulunursanız silâhlarınızı
bırakmanızda günah yoktur. Yağmur ve hastalık gibi bir sebepten naşî silâh-
ları üstünüze almanız pek zahmet verir veya silâhı bozmak ihtimali bulunursa
o zaman namaz kılarken üstünüze almayabilirsiniz ve bu almamak günah
olmaz. Demek ki böyle bir eziyet ve zarar bulunmadıkça silâhı üzerinde bu-
lundurmak vacip de elden bırakmak günahtır ve bırakmak câiz olduğu zaman
da her halde hizrinizi tutunuz, kuşkulu durunuz. Namaz kılarken de düşman-
dan teyakkuz ve tahaffuz ve ihtiraz üzere bulununuz, uyanık ve ihtiyatlı olu-
nuz, gafil avlanmamak için ne lâzımsa yapınız. Düşmanın bağteten hücumu-
na maruz kalmayasınız.
232

Elmalılı, cumhur ulemanın, Resulüllah’tan sonra eimmenin o makama
kaim naibi Nebevî olmaları hasebiyle hitabın Peygamberden sonra ümeraya
dahi mütenavil bulunduğunu beyan etmişlerdir.
233

Komisyon, sefer halinde namazın nasıl kılınacağını ise şöyle özetle-
mektedir: “Sefer halinde namaz kısaltılacak, düşmanın karşısında bile olsa-
lar müslümanlar iki gruba ayrılarak hem nöbete ve savaş halinin icabı olan
önlemleri almaya devam edecekler hem de sırayla imamın arkasına gelerek
bir rekatı İmamın arkasında, bir rekatı da kendi başlarına kılacaklardır. İnsan-
ların yaratılış amacı Allah'a kulluktur, namaz Allah'a kulluğun benzeri bulun-
maz bir aracıdır. Şuuru yerinde olan her mümin, savaş halinde bile imkânla-

230
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1443-1444.
231
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1444-1445.
232
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1445-1446.
233
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1447.
86



rın elverdiği ölçüde -eksilterek de olsa- namazı eda edecektir. Esasla ilgili
olarak bu açıklığın dışında kalan detayları da Hz. Peygamber'in sünneti ta-
mamlamış, akla gelecek soruları o cevaplandırmıştır.”
234
Elmalılı ise, kor-
ku namazını eda ettiğiniz, yani salâtihavfi kılıp bitirdiğiniz vakit, Allah'ı kalbi-
nizden çıkarmayınız, dilinizden bırakmayınız. Diğer bir manâ ile bundan son-
ra durum şiddetlendiği zaman namaz kılmak istediğinizde her biriniz bulun-
duğunuz vaziyete göre meselâ ayaktakiler ayakta, oturanlar oturduğu, yatan-
lar yattığı yerde olarak nasıl rast gelirse öylece ima ile kılınız ve bu hal içinde
Allah’ı zikrediniz, bazı müctehitler burada bilfiil kıtal halinde bile böyle ima ve
zikir ile namazın kılınacağını anlamışlarsa da eimmei Hanefiyyenin muhtarına
göre bilfiil kital ile iştigâl namaza manidir. O zaman namaz kazaya bırakılır
nitekim Ahzab Savaşı'nda Resûlüllah dört vakit namazı kazaya bırakmıştı.
235

Seferi olanların dört rekatlı namazlarını iki rekat olarak kılmaları, ge-
rektiğinde rüku ve secdeleri kısa tutabilecekleri, hatta gerektiğinde binek üze-
rinde ima ile bile kılabilecekleri, önemli olanın namazlarını vaktinde kılmaları
olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak komisyon böyle bir durumda öğle ile ikin-
di, akşam ile yatsı namazların cem de edilebileceğini belirtmektedir. Komis-
yonun bu konudaki gerekçesi de yine insanların ibadetten alıkonulmaması,
namazlarını mutlaka kılmalarının sağlanmasıdır.
Savaş sırasında kılınacak olan korku namazı ile ilgili de her iki tefsirde
de ittifak vardır.
Görüldüğü gibi, namazın vakitleri, Cuma namazının farziyeti, gece
namazının sünnetliği, korku ve sefer anında namazın nasıl kılınacağı ve kıble
konularında her iki tefsirde ya tamamen aynı veya birbirini tamamlayan bilgi-
ler verilmiştir. Ancak, Cuma namazının geçerli olmasının şartları ve hutbenin
şartları gibi ayrıntılarda farklı görüşler dile getirilmiştir. Cenaze namazı konu-
sunda komisyon az da olsa bilgi verirken, Elmalılı merhum, bu konudan hiç

234
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.100.
235
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1448.
87



bahsetmemişti. Korku halinde kılınacak namazın nasıl kılınacağı konusunda
farklı yorumlar olduğu gibi, zorluk ve korku durumunda komisyon öğle ve i-
kindinin, akşam ile yatsının cem edilebileceğini belirtirken, Elmalılı cemden
hiç bahsetmemektedir.
1.3. ZEKÂT
Zekât, sözlükte “artma, çoğalma, arıtma, övgü ve bereket” gibi anlam-
lara gelmektedir. Terim olarak ise zekât, Allah’ın Kur’an’da belirttiği yerlere
harcanmak üzere farz kıldığı, dinen zengin sayılan kişilerin mallarından alı-
nan belirli payı ifade eder. Ayrıca bu payın maldan çıkarılmasına da zekât
denir.
236

Kur’an’da genellikle namazla birlikte zikredilen, malların şükrünü ifade
için yapılması gereken zorunlu mali ibadet zekâttır. Bu ibadet için Kur’an’da
bazen zekât kelimesi kullanılırken bazen de sadaka kavramı tercih edilmiştir.
Elmalılı sadakayı “insanın malından mahza Allah için muhtacına temlik
edilmek üzere çıkardığı vergi” olarak tanımlamaktadır.
237
Elmalılı ayrıca sa-
daka mefhumunun üç asli vasfı olduğunu belirterek, bunları “ihtiyaç, temlik ve
Allah için olmak” şeklinde saymaktadır.
238
Komisyon ise, sadakanın “müminin
hem bir başkasına merhamet saikiyle sunduğu şeyleri ve yaptığı yardımları,
hem karşılığında dünyevi hiçbir şey beklemeden ahlaki yahut hukuki gerek-
çelerle yapmakla yükümlü olduğu vergiyi ifade ettiğini belirtmektedir.
239
Ze-
kât, bütün topluma yönelik, ilk zamanlarda gönüllü yardımlar şeklinde, Medi-
ne döneminde ise miktarı, nispetleri ve harcama yerleri belirli hale gelecek
mali vecibenin ve buna dayalı yardımlaşma müessesesinin adı olmuştur.
240


236
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.80-81.
237
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2572-2573.
238
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2572-2573.
239
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.56.
240
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.293-294.
88



Kur’an’da zekâtın farz oluşundan ve nerelere verileceğinden bahsedi-
lirken, kapsamından ve kimlerin vereceği, hangi mallardan ve ne kadar zekât
vermesi gerektiğinden bahsedilmemiş, bu hususlar sünnetle açıklanmıştır.
Elmalılı merhum, Tevbe suresi 103. ayetindeki “al” emrinin, günahların
keffareti olan sadakanın Hz. Peygamber tarafından ahz ve kabulünün
vücubuna delalet ettiğini, böyle olunca farz olan zekâtların Hz. Peygamber
tarafından ahz ve kabulüne daha fazla delalet edeceğini belirtmektedir. Elma-
lılı, bu durumdan zekât ve sadakaların toplanmasının devleti yöneten imamın
görevleri arasında olacağı sonucunu çıkarmaktadır.
241

Komisyon, farz olan harcamalar ve vergiler dışında kalan ibadet mak-
satlı harcamalar olan sadaka ve bağışların ise kişilerin tercihine bırakıldığını
belirtmektedir. Dini, ırkı, bölgesi farklı da olsa bütün insanların yaşama hakkı
bulunduğu, bu hakkın gerçekleşebilmesi için de muhtaç olduğu şeyleri elde
etmiş olması gerekmektedir. Bu nedenle komisyona göre, zorunlu ödemeler
olan zekât, fitre ve keffaretlerin temel ihtiyaçları karşılamaması halinde Müs-
lümanların, ihtiyaç fazlası mallarından yine ödeme yapmaları zarureten farz
olacaktır.
242

1.3.1. Zekâtın Verileceği Yerler
Zekâtın nerelere harcanacağı, Tevbe suresi 60. ayette sekiz grup ola-
rak tek tek sayılmıştır. Burada sayılan maddeler, yoksullar, düşkünler, sada-
kaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlar,
azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar-
dır. Bu maddelerin sayılmasında herhangi bir görüş ayrılığı olmadığı halde,
bu gruplara kimlerin gireceği konusunda hem diğer müfessirler hem de mu-

241
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2613.
242
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.15.
89



kayesesini yaptığımız tefsirlerin müfessirleri arasında bazı ihtilaflar bulun-
maktadır. Bu maddelerle ilgili her iki tefsirin görüşlerini karşılaştıralım:
a) Âyet zekâtın harcama yerlerinin başında yoksulları ve düşkünleri
zikretmiştir. İslâm âlimleri farklı kanaatler ileri sürmüşlerdir. Elmalılı merhum,
zekâtın özellikle fakirler ve yoksullar için konulduğunu diğer grupların tümü-
nün de bu gruba dâhil edilebileceğini ifade etmektedir. Elmalılı sadaka mef-
humunun da zaten fakirlik kavramıyla alakalı olduğunu belirtmektedir.
243
El-
malılı bunun kişi olarak fakir değil, tüm fakir sınıfının genel hakkı olduğunu da
özellikle vurgulamaktadır.
244
Elmalılı fakir ve miskin tanımı yaparak, miskinin
fakirden daha zor durumda bulunduğunu ifade etmektedir. Elmalılı bütün sa-
dakaların evvel emirde fukara ve mesakîn için olduğunu, bunların hakkı ve
bunların menfaatine mahsus bulunduğunu ifade etmektedir.
245
Komisyon,
İslam âlimlerinin çoğunun bu iki terimi hiç malı veya geliri olmama ve geçimini
sağlayacak ölçüde malı veya geliri olmama anlamlarıyla birbirinden ayırt et-
meye çalıştıklarını belirtmektedir. Komisyon, bu görüşlerden bir kısmının "fa-
kir"i miskinden diğer bir kısmının ise "miskin"i fakirden daha muhtaç kimse
anlamında kabul ettiklerini belirtirken kendi görüşlerini belirtmemektedir.
246

Önceki âlimlerin bir yoksula en çok ne kadar zekât verilebileceği me-
selesini de tartıştıklarını belirten komisyon, kendi görüşünü şu şekilde açık-
lamaktadır: “Yoksulluğu sebebiyle evlenemeyen kimseye evlenmesini, ilim
tahsili yapamayana tahsil yapmasını, meslek icra edemeyen kişiye mesleğini
yapabilmesini sağlayacak yardımlar yüklü bir meblağ tutabilirse de bir yoksu-
la verilebilecek zekât miktarının zekâtın sosyal yardımlaşma yönünü ihlâl
edecek ve fakirin hakkını zengine aktaracak düzeyde olmaması gerektiğine
dikkat edilmelidir. Zekât alan da kendisinin bu konudaki sorumluluğunun bi-

243
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2573.
244
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2573.
245
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2574.
246
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.56-57.
90



lincinde olmalıdır.”
247

b) Zekât gelirlerinden pay alacaklar arasında bu gelirlerin toplanma-
sında görevli olanlar da sayılmıştır. Elmalılıya göre ise, bu gruba hizmet ettik-
leri amellerinin ücreti verilir, çünkü bunlar için bir sadaka değil, ancak amelle-
rinin ıvazı olan bir ücret verilebilir. Bu amel de fukaranın menfaatine aid bulu-
nur.
248
Komisyona göre, zekât âmillerinin ücrete veya zekâttan paya hak ka-
zanabilmeleri için fakir olmaları şart değildir. Çünkü Hz, Peygamber zenginin
zekât alamayacağına ilişkin hadisinde istisna ettiği kimseler arasında zekât
âmillerini de saymıştır.
249

c) Âyette sayılan gruplardan bir diğeri, kalpleri İslâm'a ısındırılacak
kimselerdir. Türkçede bu kesim "müellefe-i kulûb" şeklinde anılmaktadır. Ko-
misyona göre bunlar, kötülüklerinden emin olmak amacıyla veya
müslümanlara yararlı olacağı umulduğu için kalpleri kazanılmaya ve İslâm'a
ısındırılmaya çalışılan kimselerdir. Komisyon, gayrimüslim olanlar bakımın-
dan her iki amacın da söz konusu olabileceğini belirtmektedir. Komisyon, ba-
zı müslümanların müellefe-i kulûb arasına alınmasını ise şu düşüncelere da-
yandırmaktadır: “İslâm'ı tam manasıyla benimsememiş olmakla beraber çev-
resinde sözü geçen kimselerin müslümanlarla kaynaşmalarını, böylece İslâ-
miyet'in yayılması için ciddiyetle çalışmalarını sağlamak; İslâm'a yeni girmiş
olanların sebat etmelerine yardımcı olmak; sınır bölgelerinde görev yapan
müslümanların görevlerine daha ciddi sarılmalarını temin etmek.” Komisyon,
Hz. Peygamberin gerek zekât gerekse diğer devlet gelirlerinden kalplerini
İslâm'a ısındırmak istediği kişilere pay ayırdığını, hatta bazılarına bu fasıldan
yararlanacaklarını gösteren belgeler verdiğini belirtmektedir.
250
Hz. Ebu Be-
kir döneminde, Hz. Ömer'in içtihadı üzerine Hulefâ-yi Râşidîn döneminde
müellefe-i kulübe pay ayrılmamış olmasına dayanarak fakihlerin çoğunluğu-
nun bu payın düştüğü kanaatinde olduklarını belirten Elmalılıya göre, Hanefî

247
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.56-57.
248
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2574.
249
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.57.
250
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.57-58.
91



mezhebinin görüşü de budur.
251
Elmalılı, müellefei kulubün başlıca üç kısım
olduklarını söyleyerek bunları tek tek sayıp açıklamaktadır. Üçünde de iktiza-
yı hale göre İslâm’a hizmet ile manâyı cihâd ve fukaranın menafiini muhafaza
hikmeti bulunduğunu belirten Elmalılı, Hz. Peygamberden sonra Müslüman
olmayanlara sadakalardan verildiği hakkında sarih bir rivayet bulunmadığını,
verilenlerin de ganimetten verildiğini ifade etmektedir.
252
Elmalılı zekât husu-
sunda sekiz sınıfta da Müslüman olmanın genellikle şart olduğunu, gayrimüs-
lim fukaraya zekât değil, sadakati mütetavvea verilebileceğini belirtmekte-
dir.
253
Komisyon ise bu görüşe katılmamaktadır. Hz. Ömer'in ve sahabenin
bu konudaki uygulamalarının âyetteki hükmün amacına göre verilmiş somut
kararlar niteliğinde olduğunu değerlendiren komisyon, bunlardan yola çıkarak
âyetin hükmünün yürürlükten kaldırılması sonucuna ulaşılamayacağını, âlim-
lerin ifadelerinin ise dönemlerinin şartları içinde değerlendirilmesinin gerekti-
ğini belirtmektedir.
254

d) Zekât gelirlerinin harcanacağı yerlerden biri de köle azadıdır. Ko-
misyon, zekâtın prensip olarak devlet eliyle toplanıp dağıtılmasını öngören
Tevbe suresi 103. ayetinin, devlet bütçesinden kölelerin azadı için bir fasıl
ayrılmasını istemesini, köleliğin bir an önce kaldırılması için getirilen bir tedbir
olarak değerlendirmektedir.
255
Elmalılı merhum köle azadından bahsetme-
mektedir.
e) Zekât gelirlerinin harcanacağı yerlerden biri de borçlular anlamına
gelen ğârimîndir. Elmalılı merhum borçlulardan hiç bahsetmemiştir. Komis-
yon, Hz. Peygamber'in konuya ilişkin bazı hadislerini de dikkate alan İslâm
âlimlerinin genellikle, sadece kendi ihtiyacı için borçlananları değil, toplum
yararına borçlananları da -fakir olmasalar bile- âyetin kapsamında düşündük-
lerini ve İslâm'daki sosyal dayanışma ruhunu yansıtmaya çalışan fetvalar
verdiklerini belirtmektedir. Bu ictihad ve fetvaların kötüye kullanılmaması
için,İslam alimlerinin, bazı kayıtlar da koyduklarını belirten komisyon, bu ko-

251
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2576.
252
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2575.
253
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2578.
254
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.57-58.
255
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.58.
92



nuda değişik ictihadlar olduğunu belirttiği halde yalnızca bu görüşü açıkladı-
ğına göre herhalde kendisi de böyle düşünmektedir.
256

f) Komisyonun "Allah yolunda (çalışanlar)" şeklinde tercüme ettiği "fî
sebîlillâh" ifadesiyle, aralarında Elmalılı merhumun da bulunduğu âlimlerin
çoğunluğuna göre Allah yolunda bilfiil savaşanlar yani sıcak harbe katılanlar
kastedilmiştir. Bu fasıldan sadece fakirlik ve teçhizat yetersizliği sebebiyle,
savaşa katılamayanların mı yoksa zengin olsun fakir olsun bütün gazilerin mi
yararlanabileceği hususunda görüş ayrılığı bulunduğunu belirten komisyon
konuyla ilgili çeşitli görüşleri vermektedir. Günümüz İslâm âlimlerinin birçoğu-
nun, ayetteki bu ifadeyi İslâm'ın ve müslümanların yararına olan her türlü faa-
liyet şeklinde anladıklarını belirten komisyon kendi görüşünü ise ayrıca be-
lirtmemiştir.
257
Elmalılı merhum, her sadakanın fisebilillâh olmadığını, fisebilil-
lâh sadakanın bir masrifi mahsusa verilen sadaka olduğunu belirterek, bunun
bilhassa ı'lâi kelimetullah yolundakilere verilen sadaka olduğunu belirtmekte-
dir. Elmalılı, «fisebilillâh» masrifinden asıl murad mücahidin olduğunda tüm
âlimlerin müttefik olduklarını belirttikten sonra, zekâtta, en doğrusunun da bu
görüş olduğunu belirtmektedir.
258

Elmalılı, zekâta mahsuben mescit veya misafirhane yapmakla zekât
borcu eda edilemeyeceğini, bu tür harcamaların sadaka mahiyyetinden hariç
re'sen bir hayır ve kurbet olduğunu belirtmektedir. Elmalılıya göre bu tür har-
camalar ne kadar önemli, hatta zaruri olursa olsun, o hayrı vacip, masrafı
sadakayı ıskat etmez.
259
Elmalılı, mücahidinin cihadda muhtac oldukları bü-
tün levazım ve mühimmatın ise zekâta dâhil olduğunu, askerin yalnız kendile-
ri tarafından tedariki mümkün olmayan «havaici cihad» ın tümünün bu fisebi-
lillâh masrifinde dâhil olacağını belirtir.
260

g) Zekâttan pay ayrılacak son grup ayette "ibnü sebil" diye ifade edil-

256
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.58.
257
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.58-59.
258
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2579.
259
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2580.
260
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2581.
93



miş olup, yolda kalmış kimseler anlamındadır. Komisyon, dinen günah olan
bir amaç için yapılan yolculuğun bu ayetin kapsamı dışında olduğunu belirt-
mektedir. Konuyla ilgili çeşitli görüşleri nakleden komisyon, bu zorunlu veya
faydalı seyahatlere yardımcı olmak amacıyla zekât gelirlerine dayalı bir fon
oluşturulabileceği tavsiyesinde bulunmaktadır.
261
Elmalılı merhum ibni sebil
yani yolda kalmışlara zekâttan pay verilmesini de tamamen “fisebilillah: Allah
yolunda” grubu gibi değerlendirmektedir.
262

Zekâtın ancak yukarıda sayılan gruplara dâhil kimselere verileceği hu-
susunda âlimler arasında görüş birliği olduğunu belirten komisyon, bu sekiz
grubun her birine ve aynı oranda verilmesi gerektiği veya bunlardan birine
verilmesinin yeterli olacağı konusunda tartışma bulunduğunu belirtmekte-
dir.
263
Elmalılı merhum her ne kadar bu soruya doğrudan cevap vermemiş
olsa da, tüm zekât ve sadakaların fakirin hakkı olduğunu belirttiğine göre,
yalnızca fakirlere verilmesini yeterli görmektedir
Elmalılı, sadakaların tümünün bu sekiz sınıflara mahsus olduğunu, bu
sınıfların hepsinde de sadakanın sarf ve ahzı fakr-u ihtiyaç hasebiyle olduğu-
nu, yalnız sadaka üzerindeki âmillerle müellefetülkulûbun ahizleri sadaka ol-
mayıp, amellerinin ıvazı olarak verildiğini belirtmektedir.
264
Elmalılı buradan
yola çıkarak, bunların da tamamen dışında olan ve kalpleri İslâm ile kabili telif
bile olmayan, haris ve gammaz münafıklara sadaka vermenin kesinlikle caiz
olmadığını ifade etmektedir.
265

Elmalıyla göre, zekât, Allah’ın emriyle verilmesi gereken bir hakkullah
olduğu için her malın zekâtı da verilemez, her fakir de zekât alamaz. Bu ne-
denle zengin fakire zekât verdiği için eziyet etmeye kalkamayacağı gibi, fakir
de zenginden dünyalık talep edemez. Örneğin, bizzat kendilerinden bir akid
veya gasp ile alınmış bir hakkı müktesep zekât olarak verilemez. Yine, Âli

261
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.59.
262
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2581.
263
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.59-60.
264
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2581.
265
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2582.
94



Resulden olan fukaranın zekât almaları da haramdır. Ancak tatavvu sadaka-
dan alabilirler. Yine, usul-ü furu'dan olan fukara ve mesakîne zekât verilmez.
Çünkü nafaka haklarıdır.
266
Bir de fukaranın ellerinden alınmış bir emanet
veya deyn veya gasp her hangi bir hakkını redd-ü iadede sadaka manası
bulunmaz. Bunun içindir ki haram maldan verilen şeyler hakikatte sadaka
olamaz, ya diğer bir hakkı hassın kısmen iadesi veya bir haksızlıktan diğer bir
haksızlığa intikal olur.
267

Konuyu özetleyecek olursak, Elmalılı merhum, tüm sadaka ve zekâtın
fakir Müslümanlara ait olduğunu, diğer gruplara zekât değil, fakirlere yaptıkla-
rı hizmetin ücreti olarak bundan pay verildiğini, müellefei kulubün ise artık
zekât verilecek gruplardan olmadığını belirtmektedir. Öte yandan borçlular ve
köleler hakkında ise hiçbir açıklama getirmemiştir. Fisebillah grubunun sava-
şan mücahitler olduğunu yine, ibni sebilden kastın da Allah yolunda yolculuk
yapanlar olabileceğini belirtmektedir. Elmalılı Müslüman olmayan fakirlere de
zekât değil diğer mallardan verilebileceği görüşündendir. Elmalılı, bu gruplar
dışında zekâtın hiçbir yere harcanamayacağını da ifade etmektedir.
Komisyon ise, müellefei kulüp dâhil tüm grupların zekâttan pay alabi-
leceğini, köleler grubunun yalnızca günümüzde bulunmadığı için pay almadı-
ğını belirtirken, yolculardan kasdın haram olmayan her türlü yolculuğa çıkan
yolcu, borçlulardan kasdın gerek kendisi için, gerekse görevi gereği
müslümanlar için borçlanmış olsun, haram olmayan şeyler için borçlanan
kimse olduğunu savunmaktadır. Komisyon, fisebilillahı da, Allah yolunda ya-
pılan tüm çalışmalara katılanlar olarak değerlendirmektedir.
1.4. ORUÇ
İslam’ın dört temel ibadetinden birisi olan oruç, Arapça savm, sıyam
kelimeleriyle ifade edilmektedir. Elmalılı merhum orucu “Ehliyetli bir insanın
evveli sabahtan guruba kadar batın hükmünü haiz olan dâhiline herhangi bir

266
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2573.
267
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2574.
95



şeyi idlalden ve cima'dan ibadet niyyetiyle nefsini imsak etmesi, yani kendini
tutmasıdır.“ diye tarif etmektedir.
268
Komisyon ise orucu, “Allah'ın buyruğunu
yerine getirmek için veya O'nun hoşnutluğunu kazanmak için nafile ibadet
niyetiyle müminin, belirli bir süre zarfında her türlü yemeyi, içmeyi ve cinsî
ilişkiyi terk etmesi” şeklinde tanımlamaktadır.
269

Elmalılı merhum Hicretten bir buçuk sene sonra Şaban ayında Rama-
zan orucunun farz kılındığını ifade etmektedir.
270
Komisyona göre de, bu âyet
hicretin 1. yılında Hz. Peygamber tarafından tutulması emredilen aşûrâ oru-
cunun farz olma hükmünü kaldırmış, onun yerine 2. yılın başında Ramazan
orucunu farz kılmıştır.
271

Her iki tefsire göre de "Sayılı günler" den maksat, 185. âyette gelecek
olan Ramazan ayıdır.
272

1.4.1. Orucun Rükün ve Şartları
Elmalılıya göre, orucun farzları, vakit, niyet ve imsak olmak üzere üç-
tür.
273
Bu konuda komisyon herhangi bir bilgi vermemektedir.
Orucun başlama ve bitiş zamanıyla ilgili olarak, Elmalılı, orucun tului
fecrden, gurubi şemse kadar nehari şeri olduğunu belirterek, imsak evvelin-
den ahirine kadar bütün gün tamamen oruçlu bulunmak gerektiğini ifade et-
mektedir. Elmalılı, gecenin ise hiçbir anının oruç vakti olmadığını beyan et-
mektedir.
274
Elmalılı imsak vaktini belirtirken, ayetteki fecirden kastın fecri
sadık olduğunu, yani sabahleyin şafak söktüğü, tanyerinin iplik gibi ağardığı

268
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.625-626.
269
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.179.
270
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.625-626.
271
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.180.
272
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.181.
273
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.673-674.
274
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.673-674.
96



an olduğunu belirtmektedir.
275
Komisyon da, ayette oruç yasaklarının fecir-
le başladığının ifade edildiğini ve bunun da tanyerinin ağarma vakti olduğunu
belirtmektedir.
276
Her iki tefsirde de orucun tan yerinin ağarmasıyla yani fecri
sadıkla başlayacağı ve güneşin batışıyla yani akşam ezanı saatinde sona
ereceği fikri benimsenmektedir.
1.4.2. Kutup Bölgelerinde Orucun Başlama ve Bitiş Zamanı
Ekvatordan kuzeye ve güneye doğru ilerledikçe güneşin doğma ve
batma vakitleri değişir, uzar ve kısalır. Nihayet günlerce aylarca güneşin
doğmadığı veya batmadığı enlem derecelerine ulaşılır. Bu bölgelerde yaşa-
yan Müslümanların namaz ve oruç vakitlerini nasıl ayarlayacakları konusu da
önemli bir konudur. Komisyon bu konuda Allah Teala’nın Mekke ve Medine
gibi yerlerde yaşayan Müslümanlara hitaben yirmi dört saatlik bir zaman dili-
mi içinde beş kere namaz kılmalarını ve yılda bir ay oruç tutmalarını istediğini
belirtmiş ve ibadetlerin sebep ve hikmeti olarak da insanların ibadetle eğitil-
mesi ve Allah’a yakınlık elde etmesi olarak açıklamıştır. Bu bilgilerden yola
çıkan komisyon, güneşin aylarca doğmadığı ve batmadığı yerlerde yaşayan
Müslümanların çalışma, dinlenme, yeme içme gibi hususlarda hayatlarını
yirmi dört saate göre düzenlemekte olduklarını da belirtmektedir. Komisyon,
buralarda yaşayan Müslümanların da ibadete, sevaba ve dini eğitime ihtiyaç-
ları olduğunu, bu nedenle onların namaz ve oruç gibi ibadetlerini aya ve gü-
neşe göre değil, farazi ve itibari (sanal) olarak ayarladıkları yirmi dört saatlik
güne göre yapmaları gerektiğini ifade etmektedir. Komisyon âlimlerin, bu böl-
gelerdeki Müslümanlara, uygulayacakları vakit cetveli bakımından Mekke
takvimini uygulamak veya kendilerine en yakın normal bölgenin takvimini uy-
gulamakta muhayyer olduklarını belirttiklerini ifade ederken, bu konuda kendi

275
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.671-672.
276
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.187-188.
97



tercihini ortaya koymamaktadır.
277
Elmalılı merhum ise, bu konudan hiç bah-
setmemektedir.
1.4.3. Hilalin Gözlenmesi (Ruyeti Hilal)
Allah, Bakara suresi 183. ayette orucun sayılı günlerde olduğunu be-
lirtmektedir. Bu sayılı günlerden Ramazan ayının kastedildiğini belirten her iki
tefsirde de, orucun başlayış vaktinin Ramazan ayının başlangıcını belirten
ayın durumundan anlaşılacağı konusunda aynı görüşler dile getirilmektedir.
Elmalılı merhum, burada aslolanın hilalin gözlenmesi olduğunu, bunu sağla-
mak amacıyla rasathaneler kurup Müslümanların kendi gözleriyle hilali takip
etmelerinin çok güzel olacağını ancak çeşitli sebeplerle bu mümkün olmazsa
teknik hesaplamalarla elde edilecek vakit cetvellerinin de geçerli olduğunu
ifade etmektedir.
278
Ramazan hilali göründüğünde başlayıp, bayram hilali
görülünceye kadar devam eder. Bayram hilali görülmedikçe otuza tamam-
lanması gerekmektedir.
279
Komisyona göre ise, Kamerî aylardan biri olan
Ramazanın giriş hilâlini görünce oruca başlanması, çıkış hilâlini görünce de
oruca son verilip bayram yapılması, ayın bir engel yüzünden görülememesi
durumunda bir önceki ayın otuza tamamlanması ve ertesi günün, yeni ayın
biri olarak kabul edilmesi hükümleri âyetle değil hadisle sabit olmuştur.
280

Komisyon, 1978 yılında İstanbul'da İslâm ülkeleri temsilcilerinin katılımıyla
yapılan ilmî bir toplantıda Ramazan ve bayram hilâllerinin, dünyanın herhangi
bir yerinde görülebilir hale gelmesine dayalı hesaplar ve buna uygun takvim
yapılmasına, ayrıca özel rasathanelerden gözetleme yapılarak hesabın kont-
rol edilmesine karar verildiğini belirtmiştir. O günden itibaren bu kararları bazı
İslam ülkeleri bu kararları uygularken bazılarının uygulamadığını belirtmekte-
dir. Komisyon Türkiye’de yaşayan Müslümanlara ise, alınan kararlara titizlikle

277
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.188-189.
278
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.647-652.
279
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.656.
280
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.184.
98



uyan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın takvimine uymalarını, etrafı dinleyerek ka-
falarını karıştırmamalarını tavsiye etmektedirler.
281

Sonuç itibariyle hilalin mutlaka gözle görülmesi gerektiğini iddia eden
görüşler bulunduğu halde, her iki tefsirde de Ramazan ayının ne zaman baş-
layıp ne zaman sona ereceğinin teknik imkânlardan yararlanarak hesaplana-
bileceği ve Ramazanın buna göre başlatılıp, orucun buna göre tutulacağı ko-
nusunda da ittifak bulunmaktadır.
282

1.4.4. Orucun Geçerlilik Şartları ve Oruca Niyet
Her ibadette olduğu gibi, orucun geçerli olması için de zorunlu bazı
kurallar bulunmaktadır. Elmalılıya göre orucun farzları, vakit, niyet, imsak ol-
mak üzere üçtür.
283
Elmalılı merhuma göre, niyetsiz ve yalnız geceleyin im-
sake şer'an oruç denmez.
284
Ancak, Ramazanın başında tamamına tek niyet
ile de oruç geçerli olabilir.
285
Komisyon ise bu kurallardan bahsetmemektedir.
1.4.5. Orucun Yasakları, Orucu Bozan Şeyler ve Orucun Mekruhları
Oruç, ruhu terbiye etmek amacıyla farz kılındığına göre, oruçlu olan
Müslümanların uzak durmaları gereken bazı kurallar vardır.
Elmalılıya göre; orucun sözlük mânâsının kendini çekip tutmak demek
olduğu düşünülürse; şer'î orucun, sözlükteki tutmak mânâsından hiçbir eksiği
olmaması, sırt ve karın bütün organların oruç üzere bulunmasının gereği an-
laşılır. Özellikle yeme, içme ve cinsî münasebetten söz edilmiş olması kari-
nesiyle farz olan imsak, bunlardan ve bunlara ait olan şeylerden bedenin içi

281
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.184.
282
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.647-652, Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.184.
283
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.673.
284
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.625-626.
285
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.656-657.
99



hükmünü taşıyan iç kısmını tutup alıkoymaktır ki, bu da gusülde yıkanmayan
yerlerdir. Bunun dışındaki dilin, kalbin vb. organların orucu ise mendub ve
fazilet cinsindendir, orucun adabındandır.
286
Elmalılı merhuma göre, ağzına
veya burnuna bir şey giderse orucu bozmaz, lâkin dimağına ve dâhili bedeni-
ne bir şey girerse bozar. Elmalılı buradan yola çıkarak bedene şırınga, aşa-
ğıdan ıhtikan orucu bozacağını ifade etmektedir. Sözün orucu bozamayaca-
ğını ifade eden Elmalılı, nefs mücahedesi için sükûtun, zikr-ü fikrin mendub
ve efdal olduğunu da belirtmektedir.
287
Elmalılı, hayti ebyaz tebeyyün ettiği an
imsak başlamış bulunduğu için, şüphe oluşursa yememenin müstehap oldu-
ğunu, yenirse kaza lazım gelmeyeceğini, belirtmektedir.
288
Komisyon, ayete
göre, oruç ibadeti gündüze mahsus bir ibadet olduğundan, güneşin batmasıy-
la başlayan gece boyunca yemek, içmek, cinsi temas vb mübah (günah ol-
mayan) şeylerin serbest olduğunu ifade etmektedir.
289
Dolayısıyla oruçlu
olanlara gün boyunca yemek içmek ve cinsi temas yasaktır.
Elmalılı, gecenin hangi saatinde olursa olsun, herkesin eşiyle karı-
koca ilişkisinde bulunabileceğini ifade etmektedir.
290
Bazı sahabenin cünüb
olup da gusletmeden sabahlayanın orucunun sahih olmayacağına zahib ol-
duklarını belirten Elmalılı, bu görüşe katılmayarak, ayete göre sabahın fecri-
ne kadar mübaşeretin tecviz kılındığını dolayısıyla guslün sabaha tehirinin de
zorunlu olarak tecviz kılınmış olacağını belirtmiştir. Cümhuri ulemaya göre de
vaktinde imsak eden kimse cünüb dahi olsa oruç sahih olur.
291

Elmalılı merhum konuyla ilgili fıkhi hükümlere girdiği halde, komisyon
daha çok orucun insan eğitimindeki rolü üzerinde durmuş, çok gerekmedikçe
fıkhi hükümlere girmemiştir. Burada Elmalılının orucu bozan durumlarla ilgili
ayrıntıya girerek örneğin iğnenin orucu bozacağını belirttiği, oysa komisyonun

286
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.674-675.
287
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.625-626.
288
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.671-672.
289
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.187.
290
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.669-670.
291
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.673.
100



orucu bozan durumlarla ilgili olarak yalnızca yeme, içme ve cinsel ilişkiyi say-
dığı ama ayrıntıya girmediği görülmektedir.
1.4.6. Orucun Kazası, Keffareti, Fidyesi
Ramazan orucunun bozulmasına ruhsat verilen durumlar her iki tefsir-
de de, “hastalık, yolculuk ve oruca zor dayanır olmak” şeklinde ifade edilmek-
tedir.
292

Elmalılıya göre, kişi oruçtan zarar görecek derecede hasta olur, yahut
bir seferde bulunursa, diğer günlerde yani iyi olduğu ve seferden geldiği gün-
lerde aynı miktarda oruç tutmalıdır. Bu suretle hastaya veya misafire eda farz
değildir. Orucu bozmasına ruhsat vardır.
293
Ağır hastalığın oruç tutmamak
için bir mazeret teşkil ettiğini ifade eden komisyona göre, hafif hastalıkların
mazeret olma sınırı, sağlam bir kimsenin orucuna; ek acı, ağrı, bitkinlik, açlık,
susuzluk getirmesi, oruç tutulduğu takdirde artması veya tedavinin gecikme-
sidir.
294
Hasta, tutamadığı günlerin oruçlarını iyileştikten sonra uygun bir za-
manda kaza eder. Kaza oruçlarının aralıksız tutulması şart değildir.
295

Elmalılı, Allah’ın, oruca güç yetiremeyenleri, hastalık ve sefer gibi ma-
zereti muvakkat ve takatsizlikten dolayı mazereti daime olanlar olmak üzere
iki kısma ayırmıştır. Bunlardan mazereti muvakkat olanlara kaza, mazereti
daime olanlara ise fidye ruhsatı verilmiştir. Elmalılıya göre, mazereti muvak-
kat olanların ise fidye vererek oruç borcundan kurtulması mümkün değildir.
Ancak bu durumda olanlar, hem fidye verir hem de kaza ederlerse bu kendi-
leri için daha hayırlıdır.
296


292
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.651-652, Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.181-182.
293
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.628-629.
294
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.181-182.
295
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.181-182.
296
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.630-633.
101



1.4.6.1. Mazeretsiz Oruç Tutmamak ve Keffareti
Elmalılı, geçerli bir hastalık ve sefer nedeniyle orucunu kazaya bıraka-
nın günahkâr olmayacağını ancak, mukim ve sağlıklı olduğu halde orucunu
kazaya bırakanın farzı terk etmekten dolayı günahkâr olacağını, bunu kasten
yaparsa kazadan başka bir de keffaret lazım geleceğini ifade etmektedir.
297
Elmalılı, seferde oruç tutmanın yasaklanmadığını, hatta tutmanın daha efdal
olduğunu ancak, kolaylaştırmak için Allah’ın seferde orucu kazaya bırakmaya
ruhsat verdiğini beyan etmektedir. Birkaç oruç yiyenin bütün ramazanı kaza
etmesinin gerekmeyeceğini belirten Elmalılı ayrıca, oruçlu olarak sefere çıkan
kişinin de o günkü orucu bozamayacağını ifade etmektedir.
298
Komisyona
göre de, bir yolculuğa çıkan kimse o günün sabahında -yolculuğa başlama-
dan- oruca niyet etmiş olursa bazı müctehidlere göre orucuna devam edecek,
ertesi günden itibaren ruhsattan yararlanacaktır. Bu durumda orucunu boz-
ması halinde ise keffaret değil gününe gün kaza gerekli olmaktadır. Kaza
oruçlarının aralıksız tutulması şart değildir.
299

Komisyona göre de, hasta ve yolcu olanlara oruç tutmama ve başka
zamanda sayısınca kaza etme izin ve imkânı verilmiş olmakla beraber,
önemli bir güçlüğün ve engelin bulunmaması halinde bu durumlarda da oru-
cun tutulması, "Tutmanız sizin için daha hayırlıdır" buyrularak tavsiye edilmiş-
tir. Bu cümleyi "genel olarak oruç ibadetinin insanlar için iyilikler getireceği"
şeklinde anlayan, hastalık ve yolculukta oruç tutmakla ilgili olmadığını ileri
süren fıkıhçılar da vardır.
300

Komisyon, kasten oruç tutmamaktan hiç bahsetmemekte, Elmalılı
merhum ise, keffaretten bahsetmekte ama keffaretin ne olduğunu açıklama-
maktadır.

297
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.652-653.
298
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.655-656.
299
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.181-182.
300
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.182.
102



1.4.6.2. Orucun Fidyesi ve Miktarı
Kimlerin tutamadıkları Ramazan orucu yerine fidye verebilecekleri ko-
nusunda Elmalılı merhum ile komisyon arasında fikir ayrılığı bulunmaktadır.
Elmalılı merhum, oruç tutmaktan muaf tutulan daimi mazurların, yalnızca ihti-
yarlamış olması veya iyileşme ümidi olmayan müzmin bir hastalığı bulunması
nedeniyle oruca zor dayanabilen, oruç takatlerini tüketecek olanlar olduğunu
ifade etmektedir.
301

Elmalılı, oruca güç yetirenlerin de fidye vermesi gerektiğini düşünme-
nin mümkün olmadığını, bunun sadece başka günlerde kaza ümidi olmayan-
lar için geçerli olduğunu ifade etmektedir.
302
Elmalılı, ayetin sebebi nüzulünün
yaşlılar olduğunu belirterek, buradaki illetin eda ve kazanın ikisine de zor da-
yanmak veya dayanamamak olduğunu, bu nedenle orucu kazaya ve edaya
gücü yetmeyenlerin fidye vermesi gerektiğini ifade etmektedir. Elmalılı sırf
ademi itiyadlarından dolayı oruca dayanamayacaklarını zannedenlerin ise
farz oruçtan kurtulup fidye vermelerinin mümkün olmadığını, bunların kendile-
rini alıştırmaları gerektiğini, bunların kazaya da muktedir olduklarını belirt-
mektedir.
303
Elmalılı aslolanın oruç olduğunu fidyenin ise onun taazzürü tak-
dirinde vacip bir bedeli olduğunu ifade etmekte ve bu nedenle de mümkün
oldukça orucun tutulması, son çare olarak fidye verilmesinin mümkün oldu-
ğunu dile getirmektedir.
304

Komisyon ise, ayetin ilgili bölümünü "orucu tutmakta zorlananlar" şek-
linde tercüme etmiş ve ayeti de buna uygun olarak, “ya bünyesi veya içinde
bulunduğu durum ve şartlar sebebiyle orucu zor tutan, oruç tutmakta zorla-
nan, devam ettiği takdirde hasta olmaktan veya mecbur olduğu işini yapa-
mamaktan korkan kimseler” şeklinde yorumlamıştır. Komisyon bu gruptaki

301
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.630-633.
302
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.633-634.
303
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.640-641.
304
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.630-633.
103



müslümanların oruç tutmak yerine her gün için bir fidye verebileceklerini dü-
şünmektedir. Eski zamanlarda "orucu tutmakta zorlananlar"a örnek olarak
yaşlılık yüzünden zayıf düşmüş kimselerle emzikli ve hâmile kadınların zikre-
dildiğini belirten komisyon, bunlardan yaşlıların oruç yerine fidye verecekle-
rinde ittifak bulunduğunu, hamile ve emzikli kadınlarla ilgili olarak ise mez-
heplerin farklı çözümler ürettiklerini ifade etmektedir.
305
Komisyon günümüz-
de dökümcü, maden, beton ve yol işçisi, tellâk, hamal gibi ağır işlerde çalışan
kimselerin de "orucu tutmakta zorlananlar" sınıfına dâhil edileceği görüşünü
benimseyerek, bunların da zarar gördükleri takdirde oruç tutmak yerine fidye
verebileceklerini ifade etmektedir.
306

Fidye verdiğinde farz oruç borcunu ödemiş sayılacak olan
müslümanların vermeleri gereken fidye miktarı hususunda farklı açıklamalar
var ise de, bu açıklamaların iki tefsirin yazıldığı dönemlerin zaman farkından
kaynaklandığını düşünüyoruz. Çünkü aslında ikisi de bu konuda aynı şeyleri
söylemektedirler.
Elmalılı yaşlılık veya müzmin hastalık nedeniyle Ramazan orucunu
tutamayan insanların yedikleri her oruç yerine bir fidye yani bir miskin taamı-
nın üzerlerine farz olduğunu belirtmektedir. Elmalılı bir miskin taamının ise
sa’ denilen ölçekle buğdaydan yarım ölçek, arpa, kuru üzüm, hurma ve
saireden bir ölçek olduğunu belirtmektedir. Elmalılı bu ölçüyü o günkü şart-
larda onaltı kıratlık bir örfi dirhem ile bir okka yetmiş iki buçuk dirhem olarak
ifade etmektedir. Elmalılı, fidyenin, en azından fakir bir kimsenin iki öğün iti-
bariyle bir günlük yemeği olduğunu ve fıtır sadakası ile bütün keffaretlerin
ölçüsünün de bu olduğunu eklemektedir. Bu fidyenin de mutlaka fakirin eline
aynen veya kıymeten geçmesi gerektiğini belirten Elmalılı, burada fakirin ça-
ğırılıp bizzat doyurulmasının da geçerli olduğunu ifade etmektedir. Elmalılı bu

305
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.181-182.
306
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.181-182.
104



miktarın asgari fidye miktarı olduğunu, daha fazla da verilebileceğini ifade
etmektedir.
307

Komisyona göre de fidye, bir yoksulun bir günlük yiyeceğidir. Fıkıhçıla-
rın Hz. Peygamber döneminde bölgenin temel gıdaları olan buğday, arpa ve
hurmadan bir müd (dört koşam) miktarı olarak belirlediklerini belirten komis-
yon, başka zaman ve mekânlarda ise fidyenin "temel yiyeceklerin orta kalite-
de olanından bir günlük ihtiyaç karşılığı" olarak tespit edilmesi gerektiğini ifa-
de etmektedir. Bu miktarın fidyenin alt sınırı olduğunu belirten komisyon, aye-
te göre daha fazlasını vermenin, veren için dünya ve âhirette hayırlara vesile
olacağını da ifade etmektedir.
308

Elmalılı merhum oruç tutmayarak fidye verebilecek olanların yalnızca
yaşlılık veya müzmin hastalık nedeniyle oruca güç yetiremeyenler olduğunu,
bunun dışında hiç kimsenin oruç tutmak yerine fidye vermesinin uygun olma-
yacağını belirtmektedir. Komisyon ise Elmalılının saydığı yerler dışında, gü-
nümüzdeki maden, beton ve yol işçisi, dökümcü, tellâk, hamal gibi ağır iş-
lerde çalışan kimselerin de "orucu tutmakta zorlananlar" sınıfına dâhil edil-
mesi gerektiğini belirterek, bunların da zarar gördükleri takdirde oruç tutmak
yerine fidye verebileceklerini ifade etmektedir. Fidyenin miktarı konusunda
ise, her iki tefsirde de “bir kişinin bir günlük yiyeceği” kendi dönemlerine uy-
gun bir şekilde açıklanmıştır.
1.4.7. İtikaf
Bir yerde kendini hapsederek beklemek anlamına gelen itikâf, ıstılahta
ise bir mescitte itikâf niyetiyle durmak demektir. Burada, bir zaman sınırı yok-
tur. Elmalılı merhum itikâfı böyle tarif etmektedir. Elmalılı, kadınlar için evle-
rindeki mescidden başka yerde itikâfın caiz olmayacağını, Hz. Peygamberin

307
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.630-633.
308
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.182.
105



bunu yasakladığını da ifade etmektedir. Elmalılı, itikâfın muallâk veya
müneccez nezr ile vacip olacağını ve Ramazanın son on günü içinde sünneti
müekkede olduğunu, diğer zamanlarda ise müstehap olduğunu belirtmekte-
dir. Elmalılı, itikâf süresinde gece gündüz hiçbir şekilde kadınlarla mübaşeret-
te bulunulmaması gerektiğini de eklemektedir.
309

Komisyon ise, itikâfı, cemaat, köy, mahalle vb. halkından en az bir
müslümanın, mescide çekilerek bir müddet kendini ibadete vermesi, evinden,
işinden ayrı kalması, halkla günlük ilişkilerini askıya alması şeklinde tanımla-
maktadır. Komisyon, ibadet niyetiyle kısa bir süre bile mescide kalmanın itikâf
olarak sayıldığını belirtmektedir. Komisyon, itikâf yapan kimseye yasak olan
şeyleri zaruri ihtiyaçları dışında mescidden çıkmak ve eşiyle cinsel ilişkide
bulunmak şeklinde ifade etmektedir.
310

İtikâf konusunda Elmalılı merhum ile komisyonun verdiği bilgilerin bir-
biriyle çelişmediği, birbirini tamamladığı görülmektedir.
1.4.8. Hilali Görünce Tekbir Getirme
Bakara suresi 185. ayette “…Sizi doğru yola iletmesine karşılık Allah’ın
ululuğunu dile getirmeniz için…” buyrulmaktadır. Ayetteki Allah’ı tekbir etme
ifadesini, Elmalılı merhum, kişinin şevval hilalini görünce ve bayram namazı-
na giderken kendi kendine tekbir almasının caiz olduğu şeklinde yorumlaya-
rak, bayram hilalini görünce tekbir almanın müstehap olduğunu, bayram na-
mazına giderken tekbir almanın ise sünnet olduğunu, bu tekbirlerin vacip ol-
madığını ifade etmektedir.
311

Komisyon ise buradaki tekbir konusunu, yapılan ibadetlerin yalnız Al-
lah için yapıldığını ve ondan başkasının ibadete layık olmadığını dile getir-

309
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.675.
310
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.189.
311
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.657-658.
106



mek amacına yönelik olduğunu belirtmektedir. Komisyon, buradan hareketle,
Ramazan ayını oruçlu geçiren, kurban bayramında kurban ibadetini yerine
getiren müslümanların bayram namazına giderken ve bayram hutbelerinde
hatibin tekbir getirmesinin de aynı anlamda ve aynı hikmete yönelik olduğunu
ifade etmektedir.
312

1.5. HAC VE KURBAN
Sözlükte hac, “amaçlamak, yönelmek” demektir. Komisyon, dini bir
terim olarak haccı, “belirli vakitte Arafat’ta bulunmak (vakfe) ve usulüne uy-
gun olarak Kâbe’nin çevresinde dönmek (tavaf) suretiyle yerine getirilen iba-
det”
313
şeklinde tarif etmektedir. Haccın farz olduğuna Ali İmran suresi 97.
ayeti delil göstermektedir.
314
Hac ibadetinin şartları, rükünleri, vacipleri, sünnetleri, müstehapları,
yasakları bulunmaktadır.
315

1.5.1. Haccın Şartları
Haccın şartları, yükümlülük şartları ve eda şartları olmak üzere iki
grupta ele alınmaktadır.
316

1.5.1.1. Haccın Yükümlülük Şartları
Elmalılı, haccın yükümlülük şartlarını, “İslâm, hürriyet, akıl, bulûğ,
istitaa, vakit ve Dari İslâm’da bulunmak veya dârı harpte ise haccın
farzıyyetinin bilmiş olmak” şeklinde ifade etmektedir.
317
Komisyon ise, bir kim-

312
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.185.
313
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.201.
314
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.473-474.
315
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.705.
316
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.705.
317
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.705.
107



seye haccın farz olması için, o kişinin Müslüman, akıllı (temyiz gücüne sa-
hip), baliğ (ergin), özgür, hac yapacak güce ve imkâna sahip, vaktinin hac
yapmaya elverişli olması gerektiğini belirtmektedir.
318

1.5.1.2. Haccın Eda Şartları
Elmalılı merhum, haccın eda şartlarının beden sağlığı, hissi engel bu-
lunmaması, yol güvenliği, kadınlar için iddet bekleme durumu olmaması, ko-
cası veya bir mahreminin yanında bulunması olduğunu belirtmektedir.
319
Ko-
misyon, bu şartları aynen saydıktan sonra, günümüz imkân ve şartlarını dik-
kate alarak, diğer mezhep mensuplarının da Mâlikîler'in “güvenli yolculuk im-
kânı varsa kadınların grup oluşturmaları veya kadınlı -erkekli grup içinde ol-
malarının yeterli olduğu” görüşüyle amel edebileceğini ifade etmektedir.
320

1.5.1.3. Haccın Geçerlilik Şartları
Haccın geçerlilik şartlarını hem Elmalılı merhum, hem de komisyon
farklı kelimelerle de olsa aynı şekilde açıklamaktadır. Buna göre, başlanan bir
haccın geçerli olması için, hac yapan kişinin Müslüman, Akil (temyiz gücüne
sahip), hac niyetiyle ihrama girmiş olması, haccın rükünlerini özel zamanlar-
da yerine getirmesi ve bunları özel mekânlarda yerine getirmesi gereklidir.
321

1.5.1.3.1. İhram
Elmalılı, hac türlerini açıklarken tüm hac türlerinde ve umrede ihramlı
olmanın gerekliliğini ve mikat yerlerinin Zülhüleyfe, Zati ırk, Cuhfe, Karen,

318
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.202.
319
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.705.
320
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.202.
321
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.705, Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.202-203.
108



Yelemlem olduğunu ifade etmektedir.
322
Komisyonun ise bunlar hakkında
fazla ayrıntıya girmeden ihram yasakları üzerinde durduğu görülmektedir.
323

Her iki tefsirde de ihram yasakları ve bu yasaklar çiğnendiğinde ne tür
cezalar gerektiği uzun uzun anlatılmaktadır.
324

1.5.1.3.2. Özel Vakit
Bakara suresi 197. ayete göre hac bilinen aylardadır. İslam öncesinde
nesi adı verilen yöntemle ayların yerleriyle oynandığı için hac aylarının hangi-
leri olduğu konusunda tereddütler oluşmuştur. Elmalılı merhum, İslam dininin
bu marufu değiştirmediğini, tam aksine -cahiliye Araplarının Nesi dedikleri
usul ile bazen hac mevsimlerini değiştirdiklerinden dolayı- asli marufu tespit
ettiğini ifade etmektedir.
325
Yaygın yoruma göre "bilinen aylar"dan maksat,
şevval ve zilkade aylarıyla zilhiccenin ilk on günüdür (ramazandan sonraki iki
ay on gün). Bu döneme "hac mevsimi" denir.
326

Günümüzde bazı insanlar, hac ibadetinin bu aylara yayılabileceğini id-
dia etmektedirler. Bu tür bir görüşe cevap olarak komisyon, âyetin hükmünün
genel (âm) olduğunu; yani hac ibadetini meydana getiren fiillerin bu süre için-
de ne zaman yapılacağına ilişkin bir belirleme yoluna gidilmediğini, bu belir-
lemeyi Hz. Peygamberin yaptığını, İslâm ümmetinin de asırlar boyu bu uygu-
lamayı devam ettirdiğini dile getirmiştir.
327

Komisyon, âyette geçen "Hac, bilinen aylardadır" şeklindeki mutlak
ifadeye bakarak, bu ibadetin belirtilen iki ay on günlük müddet içinde başka
günlerde de ifa edilebileceğini veya bazı güçlükleri azaltmak ya da ortadan

322
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.709.
323
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.165.
324
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.274.
325
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.718.
326
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.718, Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.208.
327
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.208.
109



kaldırmak için bu süre içinde farklı zamanlara yayılabileceğini düşünmenin,
bizzat Hz. Peygamberle Hulefâ-yi Râşidîn'in ve bütün müslüman bilginlerin
görüşlerine ve 1400 seneyi aşkın bir süredir yürütülen uygulamaya aykırı ola-
cağını belirtmektedir. Komisyon, doğabilecek güçlükleri ortadan kaldırmak
için yeterli imkânların mevcut olduğu bugünkü şartlarda böyle bir değişikliğin
gereksiz ve yanlış olacağını, ayrıca yapılacak değişikliğin, bu ibadetin dinî,
ahlâkî, sosyal, siyasî işlevini de zayıflatacağında kuşku olmadığını ifade et-
mektedir.
328

1.5.1.3.3. Özel Mekan
Haccın geçerli olabilmesi için Arafat’ta vakfe yapılması, Kâbe’nin tavaf
edilmesi, Safâ ve Merve tepeleri arasında sa’y yapılması gerekmektedir. Bu
da haccın özel mekânları bulunduğunu göstermektedir. Konuyla ilgili olarak
Elmalılı genel bilgiler verdikten sonra ayrıntılı bilgiler için fıkıh kitaplarını ad-
res göstermektedir. Komisyon da ilgili ayetlerdeki “kadim ev”i Mescidi Haram
ve çevresi olarak değerlendirmektedir. Komisyon, Kâbe’nin ilk inşa edilişin-
den başlayarak önemi ve ibadet tarihi açısından değerini geniş bir biçimde
açıklamaktadır.
329

Komisyon, içinde Kabe'nin yer aldığı haram (yasak) bölgede emniyette
olmanın, genellikle, burada her türlü mal ve can güvenliğinin sağlanmış, bitki
örtüsünün korunması dahil -ilke olarak- canlıların öldürülmesinin yasaklanmış
olması anlamıyla açıklandığını ifade etmektedir. Kâbe inşa edildiği günden
itibaren insanların Kâbe’nin saygınlığına özen gösterdiğini de eklemekte-
dir.
330


328
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.208-209.
329
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.470-473; c.IV, s.17-18, 21.
330
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.473.
110



Komisyon, Cenâb-ı Allah’ın hacılara azık tedarik etmeyi buyurduğunu,
binek kullanmalarına ve ticaret yapmalarına izin verdiğini de ifade etmekte-
dir.
331
1.5.2. Haccın Rükünleri
Haccın asıl farzları demek olan rükünleri, Arafat'ta vakfe yapmaktan ve
ziyaret tavafından ibarettir. Elmalılı, haccın rükünlerinin, vakfe ve tavaftan
ibaret olduğunu belirtmektedir.
332
Komisyon, fıkıh bilginlerinin çoğunun, hac
niyetiyle ihrama girmeyi, Safa ile Merve arasında koşmayı da (sa'y) bu iki
rükne eklediklerini bildirmektedir.
333

1.5.2.1. Arafat Vakfesi
Arafat, Mekke yakınlarındaki bir dağ ve bu dağın çevresidir. Hac sıra-
sında bir hacı adayının Arefe gününde burada bir süre kalması gerekmekte-
dir. Arafat’ın yerini tarif eden müfessirlerimizden Elmalılı, “Arafat, Arefe günü
hacıların vakfeye durdukları dağın ismidir ki Mekke’ye on iki mil mesafededir.
Ve oradaki dağların en yükseğidir,” bilgisini vermektedir.
334
Komisyon ise,
Arafat’ın yerini “Mekke’nin 21 km. doğusundaki düzlük alan” şeklinde ifade
etmektedir. Bu alana bitişik olan dağın Arafat ismiyle anıldığını, ancak halk
arasında, bu dağın devamı gibi duran Cebelirahme adlı küçük tepeye Arafat
dağı denildiğini de eklemektedir.
335

Elmalılı, Zilhiccenin sekizinci gününe terviye günü denildiği gibi doku-
zuncu gününe de Arefe günü denildiğini belirterek, o gün Arafat’ta vakfeye

331
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.18.
332
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.705.
333
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.202.
334
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.722.
335
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.213.
111



çıkılacağını ifade etmektedir.
336
Komisyon da, haccın rükünlerinden olan vak-
fenin bayramdan önce (arefe günü, 9 Zilhicce) bu bölgede yapıldığını, bir ha-
disle anlatmaktadır. Arafat'ta, güneşin tepe noktasında bulunmasından (bir
görüşe göre tan yerinin ağarmasından) gün batınıma kadar bir anlık duruşun
bile vakfe için yeterli olduğunu söyleyen komisyon, Hanefî mezhebine göre
arefe günü güneşin tepe noktasına gelmesi anından batmasına kadar Arafat
sınırları içinde kalmanın vacip olduğunu ifade etmektedir. Komisyon, Arafat
vakfesinden sonra Arafat'tan kitleler halinde inilerek Mekke yönündeki
Müzdelife'ye doğru yola çıkılacağını da belirtmektedir.
337
Elmalılıya göre,
umumen ifazanın Arafat’tan yapılması lüzumu hacta herkesin Arafat’ta bu-
lunmasına yöneliktir. Bu nedenle Arafat'ta yetişmeyen hacca yetişmemiş
olur.
338

1.5.2.2. Ziyaret Tavafı
Tavaf, sözlükte "dönmek, dolaşmak" anlamlarına gelir; dinî bir terim
olarak Kabe'nin etrafını şartlarına ve âdabına uygun olarak dolaşmayı ifade
eder. Kabe sola alınarak ve Hacerülesved'in bulunduğu köşeden veya hiza-
sından başlanarak Kabe'nin etrafında dönüp aynı noktaya gelindiğinde bir
şavt (tur) yapılmış olur. Bir tavaf yedi şavttan oluşur.
Hac sırasında tavaf yapmanın farz olduğu kesindir. Konuyla ilgili ayet-
leri değerlendiren Elmalılı merhum da Komisyon da, haccın rükünlerinden
olan, belirlenen vakitte yapılması gereken tavafın "ziyaret tavafı" (diğer adıyla
ifâda tavafı) olduğunu dile getirmektedirler.
339


336
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.722.
337
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.213.
338
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.724.
339
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3400, Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.22.
112



1.5.3. Haccın Vacipleri
Birçok ibadetin farzları dışında bir de vacipleri bulunmaktadır. Hac
ibadetinin de bazı vacipleri vardır. Elmalılı, haccın vaciplerinin uzun uzun
saymıştır:
340
Komisyon ise, haccın geçerlilik şartlarını açıklarken, fıkıh kitaplarında
haccın vacipleri, sünnetleri, hac sırasında yapılması sakıncalı tutum ve dav-
ranışlar, hacca hazırlık, gidiş ve dönüş yolculuğu âdabı gibi çeşitli konularda
ayrıntılı bilgiler yer aldığını ifade etmekte, kendisi ayrıntılı bilgi vermemekte-
dir.
341

1.5.3.1. Say
Safa ve Merve, Kabe yakınındaki iki küçük tepenin adıdır. Say ise hac
sırasında bu iki tepe arasında usulüne uygun olarak gidip gelmektir.
Elmalılı merhum, haccın vaciplerini açıklarken verdiği bilgilerden başka
say hakkında ayrıca açıklama getirmemektedir.
Komisyona göre, Hz. Hâcer'in anısını yaşatmak üzere bu iki tepe ara-
sında yedi defa gidip gelmek haccın uygulamaları arasında yer almış ve bu
uygulamaya "sa'y" denilmiştir.
342
Komisyon, cahiliye Araplarının putperest
geleneklerle Safa ve Merve Tepeleri arasında sa’y yaptıkları için,
müslümanların bu iki tepe arasında sa'y etmekten çekindiklerini, bunda bir
günah ve sakınca bulunmadığını bildiren Bakara suresi 158. âyetin nazil ol-
duğunu ifade etmektedir. Âyetteki tavaf kelimesinin, bu "iki tepe arasında gi-
dip gelme" anlamında olduğunu ifade eden komisyon, hac ve umre ibadetiyle

340
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.705-706.
341
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.202-203.
342
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.153.
113



ilgili terminolojide bu fiilden, “sözlükte ‘koşma’ anlamına gelen sa'y” diye söz
edildiğini belirtmektedir.
343

1.5.3.2. Müzdelife Vakfesi
Haccın vaciplerinden birisi de Müzdelife vakfesidir. Meş'ar-i Haram
Müzdelife bölgesinde bulunan Kuzah dağındaki bir tepenin adıdır; bu tepe
dolayısıyla Müzdelife'nin tamamına da Meş'ar-i Haram denir.
Elmalılı merhum Arefe günü Arafat dağında yapılan vakfeden boşanıp
ayrılınca, Meş'ari haram civarında yani Müzdelife’de “Allah’ı zikredin” ifadesi-
ni açıklarken, bu gece akşam ve yatsı namazlarının burada birlikte kılınması-
nı “zikr” emrinin tatbiki olarak değerlendirerek, namazın en büyük zikir oldu-
ğunu vurgulamaktadır. Buradaki vakfede telbiye, tehlil ve dualarla, bilinen
güzel zikirlerle Allah’ın yad edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.
344

Komisyon, hacıların Arafat'tan sonra Müzdelife’ye gelerek arefeyi bay-
rama bağlayan geceyi burada geçirdiklerini, bir vakfe de burada yaptıklarını
ifade etmektedir. Bu vakfe ile Müslümanların, İslâm'dan önceki Arapların,
haccı tamamladıktan sonra Mina'da atalarını övmelerini reddederek, bunun
yerine -müşriklerin atalarını anmalarından daha güçlü bir biçimde- Allah'a
hamd ve şükredip O'nu anmaları gerektiğini belirtmektedir.
345

1.5.3.3. Şeytan Taşlama
Elmalılı, Kurban bayramının ikinci, üçüncü, dördüncü günlerinin
Mina’da tekbir alıp taş atma günleri olduğunu ifade etmektedir. Hacdan sonra

343
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.154.
344
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.721-723.
345
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.213.
114



şeytan taşlamanın Kur'an'da tasrih olunmadığını ifade eden Elmalılı, bunun
ayrıca Allah’ı tekbir etme vesilesi olduğuna işaret etmektedir.
346

Elmalılı, Hacla ilgili ibadetlerin bitiminde Müzdelife vakfesinden sonra
yapılan şeytan taşlamanın ve tekbirler almanın, Allah’ı zikretmenin son ve
seçkin bir hatırası olduğu yorumunu yapmaktadır. Elmalılı, bu suretle Kelimei
Tevhid'deki şirki ortadan kaldırma manasının bütün amelî gerekleriyle ortaya
konulduğunu ifade etmektedir.
347
Komisyon da, şeytan taşlamayı günahlara
ve günahkârlığa karşı duyulan nefretin eyleme dönüşmesi olarak nitelemek-
tedir. Komisyona göre, bu sebeple namazdaki hareketler ve özellikle secde
nasıl sembol diye hafife alınamazsa şeytan taşlama ve diğer hac sembolleri
de küçümsenemez, terk edilemez.
348
Elmalılı Mina’da yapılan şeytan taşlamanın Arefe ve nahir (Kurban
bayramı günün)de yapılması gerektiğini ifade etmekte ancak acelesi olan
muttaki hacıların bu iki günde işini bitirip vatanına dönmesinde bir sakınca
olmadığını ancak, acelesi bile olsa bir günde bunları yapmanın ise yeterli ol-
madığını dile getirmektedir.
349

Komisyona göre ise, ayetteki şeytan taşlanacak "iki gün"den maksat,
bayramın ikinci ve üçüncü günleridir. Komisyon, müfessirlerin yorumuna göre
acelesi olan hacıların isterlerse kalan cemreleri bu iki güne sığdırarak üçüncü
günün sonunda Mina'dan Mekke'ye dönmelerine izin verileceğini belirtmekte-
dir. Kalanlar ise dördüncü günde de şeytan taşlarlar. Komisyon, her durumda
önemli olanın, Allah'a saygı duyup O'nun hoşnutluğunu gözetmek ve en so-
nunda O'nun huzurunda toplanıp niyetlerimizin ve eylemlerimizin hesabını
vereceğimizi unutmamak olduğunu vurgulamaktadır.
350


346
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.730.
347
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.724.
348
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.203.
349
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.731.
350
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.214-215.
115



1.5.3.4. Saçları Tıraş Etmek Ve Kısaltmak
Elmalılı merhum, “sonra kirlerini izâle etsinler” şeklinde çevirdiği hac
suresi 29. ayetin ilgili bölümünü, hac ibadetini tamamladıktan sonra tırnakla-
rını kesmek, bıyığını ve sakalını düzeltmek, koltuklarını yolmak, başını ve
kasığını tıraş etmek gibi temizlenmeğe dair ihtiyaçlarını gidersinler, şeklinde
yorumlamaktadır.
351
Komisyon da, Hac suresi 29. âyetin ilgili bölümünü "Son-
ra, kalan hac fiillerini tamamlayıp temizlensinler" şeklinde çevirmektedir.
352
Komisyon, hacıların ihramlı oldukları süre içinde tıraş olmalarının ya-
sak olduğunu, ancak âyetin sağlık problemi bulunanlara, bir fidye ödemeleri
şartıyla tıraş olma ruhsatı verdiğini ifade etmektedir.
353
Bu konudaki cezalar
“Keffaretler” bölümünde, “İhram Yasakları ve Keffareti” başlığı altında ele a-
lındığından burada ayrıntıya girmiyoruz.
1.5.3.5. Veda Tavafı
Elmalılı merhuma göre vacip olan tavaf veda tavafıdır.
354
Komisyona
göre de, Afakiler için ülkelerine dönerken yapılması vacip olan tavaf veda
tavafıdır.
355
1.5.4. Haccın Sünnetleri
Elmalılı merhuma göre haccın sünnetleri, Kudûm tavafı yapmak, yani
Mekke'ye girince Kâbe'yi tavaf etmek, Kudûm tavafında veya farz tavafta
"remel" yapmak, yani tavafın üç şavtında -devrinde- harp meydanında sava-

351
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3399.
352
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.19-20.
353
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.205.
354
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3400.
355
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.22.
116



şa çıkmış pehlivan gibi omuzlarını titreterek yürümek, Safâ ile Merve arasın-
daki iki yeşil direk arasında koşmak, tahsis edilen günlerde geceleyin Mina'da
yatmak, Mina'dan Arafat'a güneş doğduktan sonra, Müzdelife'den Mina'ya da
güneş doğmadan önce hareket etmektir.
356
Komisyon ise, haccın sünnetleri
için fıkıh kitaplarını adres göstermektedir.
1.5.5. Hac Yasakları
İbadetlerde belli kurallar olduğu ortadadır. Hac ibadeti yapılırken de
uyulması gereken bazı kurallar bulunmaktadır. Elmalılı, hac sırasında yasak
olanları iki grupta ele almaktadır: Birincisi, şahsın kendinde yapmaktan men
edildiği şeylerdir ki cinsi ilişki, saç ve kıl kesmek, tırnak kesmek, koku sürün-
mek, başını ve yüzünü örtmek, dikişli bir şey giymektir. İkincisi ise, başkasına
yapmaktan men edildiği şeylerdir ki, birisini tıraş etmek, gerek Harem ve ge-
rekse Hıll bölgesinde av yapmaktır. İhramdan çıkıncaya kadar bunların hiç
biri yapılamaz, yapılırsa ceza lazım gelir. Gerçi Haremin ağacını kesmek dahi
yasak ise de bu yasaklık, hacca ve ihrama mahsus değildir.
357
Elmalılı, bu
bilgilerden yola çıkarak, haddi zatında yasak ve çirkin olan şeylerden başka,
normal zamanlarda mübah olan şeylerin bir kısmının da hacda yasak oldu-
ğunu vurgulamaktadır.
358
Elmalılı, hacda diğer hac yasaklarına riayet ettikten
sonra, ticaret ve kazancın yasak olmadığını ifade etmektedir.
359

Komisyon, şe'âir kelimesini "işaretler" diye tercüme etmiş, bu kelime-
nin, sözlükte "alâmet" anlamına gelen şa'îre kelimesinin çoğulu olduğunu ifa-
de etmiştir. Komisyona göre Şe'âirullah ise Allah'ın hac ibadetiyle ilgili emir
ve yasaklarıyla; O'na itaati gösteren ihram, mîkatlar, cemreler, Safa ile Mer-
ve, Meş'ar-i Haram, Arafat ve benzeri "haccın menâsiki" ile ilgili mekânları ve
alâmetleri ifade eder. Komisyon, Yüce Allah’ın müminlerin bu nişanelere kar-

356
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.706.
357
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.706-707.
358
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.719.
359
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.721.
117



şı saygılı olmalarını, haram aylarda savaşmaktan, Beytullah'a gönderilen
kurbanlıklara veya bu kurbanlıkların sahiplerine zarar vermekten, saygısızlık
göstermekten sakınmalarını emretmekte; hac ya da umre niyetiyle
Beytullah'a gelmek, aynı zamanda ticaret yapıp Allah'ın lütfundan bir şeyler
elde etmek ve rızâsını kazanmak isteyenlerin ibadetlerini huzur ve emniyet
içerisinde yerine getirmelerine engel olunmamasını istediğini belirtmekte-
dir.
360

Elmalılıya göre Hurum, haramın cem'idir ki muhrim yani gerek Harem-
de ve gerek hilde olsun ihramda bulunan demektir. Ve Haremde bulunup da
ihramda olmayan dahi bu hükümdedir. Sayd, av; eti yenen hayvanlar için kul-
lanılmaktadır. Elmalılı merhum, konuyla ilgili bir hadisten yola çıkarak, çaylak,
karga, akreb -ve bir rivayette yılan- fare, kelbi akur gibi insana saldıran yırtıcı
hayvanların öldürülmesinin caiz olduğunu da hatırlatmaktadır.
361

Komisyon, hac veya umrede ihramlı iken kara hayvanlarını avlamanın
haram kılındığını, bununla beraber ihramlı olmayanlar tarafından avlanmış
hayvanın etinin ihramlı için helâl olduğunu ifade etmektedir.
362
Komisyon,
İhramda iken avlanmayı helâl saymamak şartıyla, Maide suresi 3. âyette ha-
ram oldukları bildirilen hayvanların dışındaki bütün hayvanların yenilmesinin
helâl olduğunu ifade etmektedir.
363
Komisyon, Yüce Allah'ın hayvanların bir
kısmını helâl bir kısmını haram kılması, avlanması helâl olan hayvanları ih-
ramlı olanlara yasaklaması ve benzeri hükümler koymasını, kulların menfaat-
lerinin ve ihtiyaçlarının bunu gerekli kılması hikmetine dayandırarak; kulların
bu emir ve yasakların hikmetini araştırmakta serbest olduklarını belirtmekte
ve bunlara uymak zorunda olduklarını da hatırlatmaktadır.
364


360
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.164.
361
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1814-1815.
362
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.163.
363
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.163.
364
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.163.
118



1.5.6. Kurban
Sözlükte "yaklaşmak, yakın olmak, Allah'a yakınlık sağlamaya vesile
kılınan şey" anlamlarına gelen kurban kelimesi, dinî bir terim olarak, "İbadet
maksadıyla belirli vakitte belirli şartları taşıyan hayvanı usulünce boğazlamak
veya bu şekilde boğazlanan hayvan" demektir.
365
Elmalılı, kurbanın Allah’a
yakınlaşmak için kesilen hayvana denildiğini, asıl manâsının ise “Allaha
tekarrüb için arz-u takdim edilen her hangi bir şey” olduğunu, gerek zebiha ve
gerek diğer sadakalara şamil olduğunu ifade etmektedir.
366

Kurban kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de üç yerde geçmektedir. Bunlardan
birinde İsrâiloğulları'nın herhangi bir peygamberden mucize olarak istedikleri
ve (gökten inen) ateşin yakacağı bir kurbandan bahsedilmektedir.
367
Diğerin-
de Hz. Âdem'in iki oğlunun Allah'a takdim ettikleri kurbandan söz edilir.
368

Üçüncüsünde ise kelime, müşriklerin Allah'a ortak koştukları tanrıları "yakınlık
vasıtası" kılmaları anlamında kullanılmıştır.
369

Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail'in Allah'ın buyruğuna
gönülden teslim olma konusunda verdikleri başarılı sınava değinildikten son-
ra ilâhî bir armağan olarak gönderilen hayvanın boğazlanmasının istendiği
bildirilmiş, insanın kurban edilmesi anlayışı ise kabul edilmemiştir.
370

Elmalılı Kurban Bayramı namazından sonra kurban kesmenin
Resûlüllah’ın fiil ve emriyle sâbit olduğunu, ona farz olmakla beraber ümmeti
için farz kılınmayıp, onun terk etmediği ve Bayram namazından evvel kesil-
mesini yeterli görmediği bir sünneti olarak tekarrür ettiğini belirtmektedir. El-

365
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.201.
366
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1653.
367
Ali İmran, 3/183.
368
Maide, 5/27.
369
Ahkaf, 46/28.
370
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.202.
119



malılı, Hanefi mezhebine göre bu kurbanı kesmenin vacip olduğunu delilleriy-
le birlikte açıklamaktadır.
371

Komisyon da, İslâm'da, Kurban Bayramında kurban kesmenin dinî bir
hüküm oluşu Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabit olup, hicretin 2. yılında konul-
muştur. Ancak, bu ibadetin fıkhî açıdan nitelendirilmesi hususunda görüş
farklılıkları bulunduğunu ifade ederek, inen aranan şartları taşıyan kimselerin
kurban bayramında kurban kesmeleri Ebû Hanîfe'ye göre vacip olduğu bilgi-
sini hatırlatmakta ve bu bilginin doğruluğunu şu cümlelerle açıklamaktadır:
“Kur'ân-ı Kerîm'deki bazı delillerin yanı sıra Hz. Peygamber'den "şartları uy-
gun olanların kurban kesmeleri gerektiği" yönünde çok sayıda hadis rivayet
edilmiş olması ve Hz. Peygamber'in bu konuya önem vererek kurban bayra-
mında kurban kesmeyi ihmal etmemesi bu ibadetin vacip olduğunu göste-
rir.”
372

Komisyon, Kevser suresi 2. ayetle, putlar için kurban kesen müşriklerin
çok tanrılı inancını silip tevhid inancını yerleştirmenin ve kesilen kurbanlar
sayesinde sosyal yardımın sağlanmasının amaçlandığını ifade etmektedir.
373

Komisyon, Hac suresi 26. âyette geçen "belirlenen günler"den (eyyam
malûmât) maksadın kurban bayramı günleri olduğunu ifade ederek, buradaki
hükmün, genel olarak hayvan kesiminde ve özellikle kurban ibadetinde Allah-
'ın adının anılması, her türlü şirkten uzak durma bilincini koruma anlamı taşı-
dığını belirtmektedir.
374
Komisyon, Hac suresi 36. âyette kesilecek kurbanla-
rın özellikleri sayılırken geçen "büdn" kelimesini "büyükbaş hayvanlar" şek-
linde çevirmiştir.
375

Elmalılı, Kevser suresi 2. ayetteki “Venhar” emrinin hac günleri olan
nahır günleriyle daha çok ilgisi olduğunu ifade etmektedir. Elmalılı, bu suretle

371
YAZIR, Hak Dini, c.IX, s.6202.
372
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.202.
373
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.666.
374
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.19.
375
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.23-24.
120



farz ve nâfileye namazlara teşvik manası bulunmakla beraber şükür ve ibadet
için sade onlarla yetinilmemesi ve hattâ yalnız namaz gibi bedenî ibadetlerle
de kalınmayıp kurban kesmek suretiyle malî fedakârlıklarda dahi bulunulması
gerektiğini ve böylece bütün ibadetlerin Allah için yapılmasının İslâm dinînin,
kevser atıyyesinin gereği olduğuna delâletinin açık olduğunu belirtmektedir.
Elmalılıya göre, Rasulüllah kurbanı keserken kuşluk veya şükür namazı da
kılmıştır. Sonra da Medîne’de ümmet için Zilhiccenin onuncu nahır günü Kur-
ban Bayramı namaz ve kurbanı meşru kılınmıştır. Elmalılı, ümmet için bu
namaz ve kurbanın sübut ve takririnin doğrudan doğruya bu âyet ile değil,
Medîne’de Peygamberin sünnetiyle vaki olduğunu ifade etmektedir. Elmalılı,
“salli, venhar” emirlerinin Peygambere farz olduğu halde ümmete farz olma-
yan şeylerden olduğunu da eklemektedir.
376
Bunlar ümmet hakkında başkaca
bir emir veya nehiy bulunmadıkça olsa olsa Peygamberin sünneti olarak
meşru olur.
377

Elmalılıya göre, Cuma ve Bayram namazları kılınan kasabada imam,
Bayram namazını kılıncaya kadar kurban kesilmemelidir. Kurban olarak kesi-
lecek hayvanlarla ilgili olarak da Elmalılı, keçinin bir yaşını doldurmayan
çebişinin yeterli olmayacağını, fakat koyunun toklusunun altı yedi aylık da
olabileceğini ifade etmektedir.
378
Elmalılı, kurban kesilebilecek hayvanların,
deve sığır, koyun, keçi olduğunu belirtmektedir.
379

Elmalılıya göre, kurban, kurban bayramının yalnız birinci günü değil,
ikinci ve üçüncü günleri de kesilebildiğinden bu üç günün “eyyamı nahir”
adıyla bilinebileceğini ifade etmektedir. Elmalılı, Kurban bayramı kurbanından
sahibinin yemesinin caiz olduğunu, bir miktarını fukaraya ikramın ise vacip
olduğunu belirterek, mendub olanın ise, üçte birini kendisi ve âilesi, üçte birini

376
YAZIR, Hak Dini, c.IX, s.6200.
377
YAZIR, Hak Dini, c.IX, s.6201.
378
YAZIR, Hak Dini, c.IX, s.6202.
379
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3398.
121



dostlarına, üçte birini de fukarâ için ayırmak olduğunu ifade etmektedir. Elma-
lılıya göre, nezir kurbanlarından ise sahibinin yemesi câiz olmaz.
380

Kurban Bayramında Kurban kesmeyi her iki tefsirde de ayetlerle değil,
Hz. Peygamberin uygulamasıyla vacip olduğu belirtilmektedir. Elmalılı, kesi-
lecek kurbanın hangi hayvanlardan olabileceği, hangi hayvanın nasıl kesile-
ceği, kurbanın etlerinin nasıl kullanılacağı ve kurbanın tam olarak ne zaman
kesileceği konularında ayrıntılı bilgiler verirken, komisyon, yalnızca kurbanın
manevi havası üzerinde durmaktadır.
1.6. KEFFARETLER
Keffaret "örtücü, gizleyici" anlamlarına gelir. Dinî bir terim olarak
keffaret, kişinin dinen yapılmaması gereken bazı işleri yapması sebebiyle
Allah'tan bağışlanma dileğinde bulunmak amacıyla yerine getirdiği, hem iba-
det hem dinî ceza özelliği taşıyan bir onarma eylemini ifade eder.
381

İslam’da en önemli ibadetlerden birisi toplumsal yardımlaşma ve da-
yanışmadır. Buna genel olarak sadaka denir. Zekât ve fitre gibi sadakalar
özel kuralları olan sadakalardır. Allah, özel olarak belirlenmiş bu tür sadaka-
lar ve gönüllü sadakalar yanında, bazı yasakların ihlâlinin cezası (keffaret)
veya bir mazeret sebebiyle yerine getirilemeyen görevlerin bedeli (fidye) ol-
mak üzere çeşitli malî dayanışma yükümlülükleri koymak suretiyle de yoksul-
lara yardım edilmesine vesileler hazırlamıştır. Dinimize göre bir erkeğin, karı-
sının sırtını annesinin sırtına benzetmesi demek olan zıhar yapması, yemin
etmesi ama bu yemininden vazgeçmesi, hac veya umre sırasında ihramlı
iken ihramda yapılması keffaret gerektiren bir davranışta bulunması ve yan-
lışlıkla adam öldürmesi hallerinde keffaret gerekmektedir.

380
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3399.
381
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.265.
122



1.6.1. Zıhar Keffareti
Zıhar, cahiliye Araplarından bir erkek karısından kesin olarak ayrılmak
istediği zaman ona "Sen bana anamın sırtı gibisin" der ve artık karısı ona yasak
sayılırdı. Bu sözde, annesinin mahrem bir yerini belirtmek üzere "sırt" anlamına
gelen "zahr" kelimesi kullanıldığından, hukukî sonucu olan bu işleme de, belirtilen
kelimeden türetilerek "zıhâr, zıhâr yapma" denilmektedir.
382

Kur’an’da Ahzab suresi 4. ayette ve Mücadele suresi 1-4. ayetlerinde
zıhar söz ve davranışının çok çirkin bir söz ve davranış olduğu belirtilerek
bunlardan kaçınılması istenmiştir. Ancak her ihtimale karşı bu sözü kullananı
da cezasız bırakmamıştır. Bu durum, Elmalılı merhum tarafından, âdetler
yasaklanmadıkça geçerli olacağına, İslam’a uygun olmayan âdetlerin ise
Kur’an’da ya kaldırıldığına veya burada olduğu gibi ıslah edildiğine bir örnek
olarak sunulmaktadır. Elmalılı merhum buradan fıkıhtaki “âdet muhakkemdir”
genel kaidesinin çıktığını belirtmektedir.
383

Zıhâr keffareti, şu üç yoldan biriyle ve imkân bulunduğu sürece âyet-
te belirtilen şu sıraya riayet edilerek yerine getirilir: Bir köle azat etmek, ke-
sintisiz iki ay oruç tutmak ve altmış fakiri doyurmak.
384
Her iki tefsirde de
zıhar yapmak hataen adam öldürmeye kıyaslanarak bu nedenle hataen
adam öldürme gibi bir keffaret cezası verildiği belirtilmektedir.
385

Her iki tefsirde de zıhar kefareti olarak azad edilecek kölenin büyük
veya küçük, erkek veya dişi, mümin yada gayri Müslim olmasının fark et-
mediği ifade edilmektedir.
386
Elmalılı bu bilgilere ek olarak, Hanefilere gö-
re, kör, elleri ya da ayakları kesik, bir taraftan bir eliyle bir ayağı kesik, elleri-

382
Komisyon, Kur’an Yolu,c.V, s.195, YAZIR, Hak Dini, c.VI, s.3870.
383
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4777
384
Komisyon, Kur’an Yolu,c.V, s.198, YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4780.
385
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4781, Komisyon, Kur’an Yolu,c.V, s.198.
386
Komisyon, Kur’an Yolu,c.V, s.198, YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4780.
123



nin başparmakları kesik olanın bu kefaret için yeterli olmadığı bilgisini ekle-
miştir.
387

Elmalılı merhum, köle azad etme ve peş peşe altmış gün oruç tutmaya
güç yetiremeyenin keffareti olan altmış miskin doyurmayı, -fıtır sadakasında
olduğu gibi- her miskin için buğdaydan en az yarım sâ', arpadan veya hur-
madan olursa en az bir sâ' takdir olunduğunu, her birinin unlarının da kendisi
gibi olduğunu belirtirken, komisyon bu konuda bilgi vermemiştir.
388

Her iki tefsire göre de, zıhar keffaretinin, cinsel temastan önce yerine
getirilmiş olması gerekir.
389

Şayet keffaret ödenmeden cinsel temas yapılmışsa, -nikâh bağı so-
na ermiş olmadığından- bu, gayri meşru bir ilişki sayılmaz. Ama kişi -âdet
gören hanımıyla temasta bulunma gibi- Allah'ın yasakladığı bir işi yapmış,
günaha girmiş olur.
390
Komisyon bu bilgiye ek olarak “bu durumda tövbe et-
mesi ve keffaretini ödemesi gerekir. Alimlerin çoğunluğuna göre tek keffaret
yeterlidir.” derken, Elmalılı merhum bundan bahsetmemektedir.
Komisyona göre, zıharın evlilik bağını sona erdirme etkisi Kur'an
tarafından onaylanmamış, sadece keffaret gerektiren bir yemin gibi kabul
edilmiştir. Buna göre zıhar yapan erkek, evliliğe son vermek istiyorsa normal
boşama usulünü izlemek durumundadır. Hem bu yola başvurmama, hem
evlilik hayatına dönmeme, kadını zarara sokan ve zıharın câhiliye dönemin-
deki sonuçlarını doğuran bir tutum olacağından, bu da Kur'an'ın getirdiği
hükümle bağdaşmaz. Böyle bir durumda zıhara, belli bir süre içinde karı-
koca hayatına dönülmemesi halinde evliliğin sona ermesi sonucunu doğuran

387
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4780.
388
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4781.
389
Komisyon, Kur’an Yolu,c.V, s.198, YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4780.
390
Komisyon, Kur’an Yolu,c.V, s.199, YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4781.
124



özel yemin ("günümüz hukuk terimiyle bir tür "ayrılık") hükmü uygulanır.
391

Elmalılı bu konuda da söz etmemiştir.
1.6.2. Yemin Keffareti
Yemin, sözlükte "sağ taraf, sağ el, güç, ahid, ant" gibi mânalara gelir.
Dinî terim olarak yemin, bir kimsenin bir işi yapıp yapmayacağına dair sözünü
veya bir konuda verdiği haberin doğruluğunu Allah'ın adını veya bir sıfatını
anarak güçlendirmesini ifade eder.
392

Kişinin dinî hayatının yanı sıra yargılama hukukunda da bir ispat vası-
tası olarak yeminin önemli bir yeri vardır. Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber'in
hadislerinde yeminin değeri ve sonuçları üzerinde önemle durulmuştur. Ko-
misyon bunlardaki şu ana fikri çıkarmaktadır: “Allah'ın adı kötü işlere vasıta
kılınmamalıdır. Kasıtsız yapılan yeminlerden ötürü sorumluluk yoktur; kasıtlı
olarak yapılan yeminlerde dinin yasakladığı bir iş söz konusu ise bu yemin
bozulmalı, böyle değilse yeminlere sadakat esas olmalı ve -hangi sebeple
olursa olsun- yeminin bozulması halinde bağışlanmaya vesile olması için be-
lirli bir keffaret ödenmelidir.”
393

Maide suresi 89. ayette "Bunun da keffareti ailenize yedirdiğinizin orta-
lama seviyesinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek ya da bir köle
azat etmektir. Buna imkânı olmayan ise üç gün oruç tutmalıdır" buyrularak
yemini bozmanın keffareti iki ihtimale göre düzenlenmiştir.
394

Birinci ihtimal belirli bir maddî güce sahip olanlarla ilgili olup, burada
fıkıh usulü bilginlerinin "muhayyer vacip" adını verdikleri bir görev türü söz
konusudur. İslâm'da yapılması zorunlu olan görevler (vacip, farz) genellikle

391
bilgi için bkz. Bakara 2/226-227, Komisyon, Kur’an Yolu,c.V, s.199.
392
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.265.
393
Yemin çeşitleri hakkında bilgi için bk. Bakara 2/224-225; Buhârî, "Eymân", 1-33; "Keffârâtû'l-
eymân", 1-10; Müslim, "Eymân", 1-59; Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.265.
394
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.266.
125



tek tip olarak belirlenmiş olup buna da "muayyen vacip" denir. Fakat muhte-
melen, insan idare ve eğitiminde determinist bir anlayışın hâkim kılınmaması
ve göreve muhatap olan çevredeki düzeni ihlâl etmeyen durumlarda yüküm-
lüye seçim imkânı verilmesi gerektiğine dikkat çekilmek üzere, dinen yapıl-
ması zorunlu bazı işlerde bile yükümlüye seçim hakkı tanınmıştır. Burada bu
tür bir görev örneği yer almaktadır: Maddî imkâna sahip olan yükümlü, on
fakiri doyurma, on fakiri giydirme, bir köleyi özgürlüğüne kavuşturma seçe-
neklerinden birini yerine getirerek görevini yapmış sayılacaktır. Kişi bu göre-
vini fakirleri doyurmak suretiyle yerine getirmek isterse, İmam Mâlik ve İmam
Şafiî'ye göre, doyurulacak fakirlerin on kişiden az olmaması, ayrıca bunların
hür ve müslüman olmaları gerekir; Ebû Hanîfe'ye göre ise bir fakirin on gün
sabah akşam doyurulmasıyla da ödev yerine getirilmiş olur, ayrıca bunların
hür ve müslüman olmaları da şart değildir.
395

Âyette geçen evsat kelimesini "en iyisi" şeklinde anlayanlar olmuşsa
da genel kanaat bunun "ortalama seviye" anlamında olduğu yönündedir. Bu-
na göre keffarette, kısıntılı harcama yapılan zamanların ya da bayram vb.
özel günlerin değil normal günlerin harcamaları esas alınacaktır. Âyette veri-
len ölçü Hz. Peygamber'in ve sahabenin uygulamaları ışığında değerlendiri-
lerek yemek ve giysinin kalitesi ve miktarı hakkında değişik açıklamalar ya-
pılmıştır. Komisyon bunlarda hakim olan ortak düşünceyi şöyle ifade etmek-
tedir: “Miktar ve kalite, keffareti ödeyecek olanın ekonomik düzeyine ve ailesi
için yaptığı harcamaların orta derecesine göre toplumun o günkü hayat stan-
dartları dikkate alınarak belirlenmelidir.”
396
Buna göre, fakirleri doyurma se-
çeneğini esas alarak nakit ödeme yapmak isteyen bir kimse, yalnız yaşıyorsa
kendisinin bir aylık gıda masrafını otuza böldüğünde çıkan miktarı, aile orta-
mında yaşıyorsa ailenin bir aylık gıda masrafını otuz güne, bunu da aile bi-
reylerinin sayısına böldüğünde çıkan miktarı on ile çarpar; bu meblağı on fa-
kire keffaret niyetiyle dağıtır. Ebû Hanîfe'nin yukarıda açıklanan görüşü doğ-
rultusunda bu meblağın bir veya birkaç fakire verilmesi de mümkündür.

395
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.266.
396
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.266-267.
126



Yemin keffareti görevinin ifasında ikinci ihtimal yükümlünün daha önce
sayılan seçeneklerden hiçbirine güç yetirememesidir, bu durumda tek tip bir
görevle (muayyen vaciple) karşı karşıyadır: “Üç gün oruç tutma.” Hanefî ve
Hanbelîlere göre bu orucun ardarda olması gerekir; Mâlikî ve Şâfiîlere göre
ise aralıklı olarak tutulması da mümkündür.”
397
“Hak Dini”’nde de benzeri
ifadeler yer almaktadır.
398

Özetle: Yeminleri mümkün oldukça yerine getirmek gerekir. Ancak, o
yeminin uygulamasında bir günah oluşacaksa veya bir günaha zemin hazır-
layacaksa o tür durumlarda yemini bozup keffaret vermek daha doğru hatta
bazı durumlarda zorunlu olur.
Yemin ve keffareti konusunda “Hak Dini” ve “Kur’an Yolu”’nda birbirine
benzer görüşler dile getirilmektedir.
1.6.3. İhram Yasakları ve Keffareti
Hac yasakları daha önce açıklanmıştı. Elmalılı, ihramdan çıkıncaya
kadar bunların hiç birinin yapılamayacağını, yapılırsa ceza lâzım geleceğini
ifade etmektedir.
399
Elmalılı ayrıca, ihramda bulunan gerek muhsar ve gerek
gayri muhsar her hangi bir müslümanın tıraşa muhtac olacak derecede has-
talanması yahut başında kehle ve yara gibi bir eziyeti bulunması ve bu ne-
denle vaktinden evvel başını tıraş etmesi halinde fidye verilmesi gerektiğini
belirtmektedir.
400
Komisyon da, hacıların ihramlı oldukları süre içinde tıraş
olmalarının yasak olduğunu, ancak sağlık problemi bulunanlara, bir fidye
ödemeleri koşuluyla tıraş olma ruhsatı verildiğini belirtmektedir.
401

Komisyon fidyenin, “mazereti sebebiyle belirli bazı dinî görevleri yerine

397
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.267.
398
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1800-1803.
399
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.706-707.
400
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.713.
401
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.205.
127



getiremeyen kimseden, buna karşılık olarak ödemesi istenen bedeli” ifade
ettiğini belirtmektedir.
402
Her iki tefsirde de Hac görevleriyle ilgili bu bedelin
oruç tutmak, sadaka vermek veya kurban kesmekle ödenebileceği açıklan-
maktadır.
403
Elmalılı merhum, rivayetleri değerlendirdikten sonra, “Bir fark üç
sa'dır. Bu hadîsin bir rivayetinde altı sa' tabiri vardır ki bu daha evlâdır.” de-
mektedir. Hastalık ve eziyetin, baş tıraşına muhtaç kılabileceği gibi, elbiseye
ve koku kullanmaya da ihtiyaç duyurabileceğini belirten Elmalılı, bu hükmün,
ihram hâlindeki hac yasaklarının hepsini içine alarak fidye şartıyla ruhsatı
kapsadığını ifade ederek ayrıntıyı fıkıh kitaplarına bırakmıştır.
404
Konuyla ilgili
hadisleri değerlendiren komisyon, bir hadise göre orucun süresinin üç gün
olduğunu; sadaka vermek isteyen kişinin ise altı yoksulu akşamlı sabahlı do-
yurması gerektiğini belirtmektedir.
405

Her iki tefsire göre de, Maide suresi 95. ayetteki harem bölgesinde
bulunan ihramlı veya ihramsız hacılarla, harem çevresinde bulunan ihramlı
hacıların kara hayvanı avlaması yasağına riayet etmeyenlerin, avlandıkları
hayvanın dengini Kabe’ye (ki bu, İslam bilginlerince Harem bölgesi olarak
anlaşılmıştır) ulaştırıp fakirlere dağıtılmasını sağlamaları gerekmektedir. Ha-
nefilere göre bu hayvanın eti Harem bölgesi dışında tasadduk edilebileceği
gibi, hayvanı kesmeden kıymeti de yoksullara dağıtılabilir. Bu denkliği iki adil
kişi takdir eder.
406

Elmalılı, muhrimin avladığı veya kestiğinin -her ne suretle olursa olsun-
Hanefi ve Maliki mezheplerine göre meyte hükmünde olduğunu, tezkiye
edilmemiş sayıldığını, kendisinin de başkasının da onun etinden yiyemeye-
ceğini belirttikten sonra ayrıntıyı fıkıh kitaplarına bırakmıştır.
407
Komisyon ise
bu konudan hiç bahsetmemiştir.

402
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.205-206.
403
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.205-206, YAZIR, Hak Dini, c.II, s.713.
404
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.714.
405
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.205-206.
406
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.274, YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1815.
407
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1815.
128



Ayette “… yahut yoksulları doyurarak veya ona denk olacak kadar o-
ruç tutarak bir keffaret öder” buyrulmak suretiyle mükellefe iki seçenek daha
tanınmıştır. İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre yükümlü, bu üç seçenekten
dilediğini seçebilir. Yoksulları doyurma ve oruç tutma konularındaki miktar da
yukarıda işaret edilen denkliğe göre olacaktır.
408

Elmalılı, maddi durumu iyi olmayanların her yarım sa' yerine bir oruç
tutabileceğini belirtmektedir. Bu üçü arasında muhayyer bir cezanın vacip
olacağını, bunun da ihramda iken avı katleden kimsenin yaptığı fiilin vebalini,
ağırlığını tatmasını sağlamak için olduğunu belirtmektedir.
409

Bunlardan oruçla ilgili ölçü, bir günlük doyurma ödevine bir gün oruç
tutma şeklindedir.
410
Burada doyurma ile ilgili yükümlülüğü yeminin kefaretine
benzeten komisyon, “ailenize yedirdiğinizin ortalama seviyesinden on fakire
yedirmek yahut onları giydirmek " şeklinde açıklamaktadır. Komisyon, kişi bu
görevini fakirleri doyurmak suretiyle yerine getirmek isterse, İmam Mâlik ve
İmam Şafiî'ye göre, doyurulacak fakirlerin on kişiden az olmaması, ayrıca
bunların hür ve müslüman olmaları gerektiği; Ebû Hanîfe'ye göre ise bir faki-
rin on gün sabah akşam doyurulmasıyla da ödevin yerine getirilmiş olacağı,
ayrıca bunların hür ve müslüman olmalarının da şart olmadığı, bilgisini ver-
mektedirler.
Yaptığımız mukayesede konuyla ilgili ayetleri her iki tefsirin de aynı
şekilde anlayıp yorumladığı, ancak birisinin bazı konularda diğerinin başka
bazı konularda daha fazla bilgi verdiği görülmektedir.

408
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.274.
409
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1815.
410
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.274.
129



1.6.4. Yanlışlıkla Adam Öldürme Keffareti
İslam’da yaşama hakkının ne kadar önemli olduğu aşikardır. İslam’ın
insan hayatına verdiği önemi “…Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat
çıkarmaya karşılık olmaksızın kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öl-
dürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtar-
mış gibi olur…“ ayeti çok güzel özetlemektedir.
411

Bazı insanlar çeşitli sebeplerle bilerek adam öldürürken bazen de kaza
ile, hata ile adam öldürüldüğü de olabilmektedir. Bu bölümde kasten adam
öldürmenin değil, hata ile adam öldürmenin keffareti üzerinde duracağız. A-
dam öldürmek ve cezası ilgili ayetleri incelediğimizde, ilgili ayetlerin tümüne
her iki tefsirde de aynı meallerin verildiğini görüyoruz.
Maide suresi 32. ayetin tefsirlerinde de birbirine yakın açıklamalar yer
almaktadır. Her iki tefsirde de, hataen öldürülen kim olursa olsun, mümin bir
köle azat etmek, buna imkân bulunmazsa iki ay kesintisiz oruç tutmak şeklin-
de yerine getirilen keffaret cezası vardır.
412
Komisyon, hata ile adam öldür-
menin cezasıyla ilgili özetle şu bilgileri vermektedir: “Öldürülen müminin ailesi
İslâm devleti içinde bulunuyorsa öldürenin yükümlülüğü diyet ve keffaret ol-
mak üzere ikidir. Keffaretten maksat öldürenin bir mümin köleyi hürriyetine
kavuşturması, buna imkân bulamadığı takdirde ise iki ay ara vermeden oruç
tutmasıdır. İbadet mahiyetinde bir ceza olan keffaret aynı zamanda kazayı
yapan kimsenin eğitilmesine, daha dikkatli davranması için güçlü bir telkin
almasına vesile olmaktadır.
413
Elmalılı merhum, bu bilgilere, öldüren kişi gay-
rimüslim olursa, keffarette ibadet manâsı bulunduğundan keffaretle mükellef
olmayacağını ekler.
414


411
Maide, 5/32.
412
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.88-90, YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1424.
413
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.88-90,
414
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1421.
130



Görüldüğü gibi, her iki tefsir de hata ile adam öldürmenin keffareti ile
ilgili aynı yorumu yapmaktadır. Bizim buradaki konumuz keffaret olduğu için,
diyet konusuna girmeyeceğiz.
2. MUAMELÂT HÜKÜMLERİ
Muamelat hükümleri, İslam hukukunun aile ve miras hukuku, borçlar
hukuku, iktisadi ve mali hukuk ile devletler hukukundan oluşan bölümüdür.
İslam dininin koyduğu kuralların bir kısmı tevhid ve tevhid inancını ko-
rumak olduğu gibi, diğer bir kısmı da insanların temel haklarını korumaya
yöneliktir. İslâm'ın bütün muamelât hükümlerinin hedefi "beş zaruri/önemli
değerin ve amacın (makasıdü'ş-şerîa) korunması" ilkesidir. Bu ilkeler, canın
korunması ve malın korunması, evliliği teşvik edip zinayı yasaklayarak neslin
korunması ilkesi, sarhoş olmayı yasaklayarak aklın korunması ilkesini, ara-
larda sık sık tekrarlanan Allah'a itaat ve kulluk, resulüne itaat ve ittibâ, bütün
peygamberlerin getirip tebliğ ettikleri dîne inanma ve bağlanma emirleri de
dinin korunması maksadını içermektedir.
415

2.1. ÂİLE VE MİRAS HUKUKU
Aile ve miras hukuku dediğimizde, bir ailenin kurulması için gerekli
olan nikah, nikahın şartları, geçerli olan ve geçerli olmayan nikah şekilleri,
mehir, çok evlilik, boşanma, nafaka, evlat edinme ve miras konularını içeren
ahkâm ayetlerini kastediyoruz. Kur’an-ı Kerim’de ailenin kurulması, karı-koca
ilişkileri, akrabaların birbiriyle ilişkileri ve boşanma kurallarını düzenleyen 70
kadar ayet bulunmaktadır.

415
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.38-39.
131



2.1.1. Evlenme
İnsanlar erkek ve kadın olarak yaratılmıştır. Onların cinsel ihtiyaçları-
nın olduğunu da bilen Allah, bu ihtiyacı görmezden gelmemiş, insanların bu
ihtiyaçlarını koyduğu kurallar çerçevesinde karşılayarak, iffetlerini korumala-
rını istemiştir. İşte bu nedenle de erkeklerle kadınların evlenmelerini teşvik
etmiştir. İslam, aileyi korumak için iffetin korunması gerektiğini ortaya koy-
muş, bunun için alınması gereken tedbirleri Nur suresinin ilgili ayetlerinde
açıklamıştır.
Elmalılı merhum müminlerin, toplumdaki hür mümin bekârları, salih
köle ve halayıkları evlendirmeleri gerektiğini ifade etmektedir. Elmalılı, bunu
“nikâhlarına müsaade ve yardım ediniz ki ihmal yüzünden fenalığa düşmesin-
ler.” ayet mealiyle de pekiştirmektedir.
416

Komisyon nesli korumakla ilgili olarak: “Bu tedbirlerden biri de evlenme
çağına gelmiş veya evlendikten sonra dul kalmış insanları evlendirmektir.
Tefsirciler Nur suresi 32. ayetteki "evlendirin" emrinin muhatabı olarak velileri
almış ve buradan hareketle velinin evlendirme hakkı ve ödevi üzerinde dur-
muşlardır. Bize göre burada muhatap yalnızca veliler değildir; yakından uza-
ğa bütün ilgililerdir, toplumdur. Köle ve cariyelerin sahiplerine de onları ev-
lendirmeleri gerektiği uyarısında bulunulmuştur.” açıklamasını getirmektedir.
O halde nesli korumak için salih insanların evlenmeleri gerekmektedir.
Ancak insanların evlenmelerinin önüne bazı engeller çıkabilmektedir. Evlen-
menin engellerinden biri yoksulluktur. İnsanlar yoksul olan kimseye kız ver-
mek istemezler, yoksullar evlenme giderlerini karşılayamazlar. Bu yüzden
bunalımlar, ahlâkî sapmalar, sosyal problemler ortaya çıkabilir. İslâm toplu-
munda bir insanın ortalama refahtan yararlanması esastır; bunu kendi emeği
ile gerçekleştiremiyorsa topluluk yardımda bulunacaktır. Bu sebeple âyette

416
YAZIR, Hak Dini, c.VI, s.3510.
132



Allah Teâlâ kullarına şu gerçekleri hatırlatıp yoksullara yardım etmeye teşvik
etmektedir: Yoksulluk gelip geçici olabilir, bugün yoksul olanlar Allah'ın lütfü
ve kendilerinin de gayretiyle yarın ihtiyaçlarını karşılar duruma gelebilirler.
Ayrıca servet sahipleri, evlilik çağı geldiği halde yoksulluk yüzünden evlene-
meyen kimselere yardım ödevlerini yerine getirirlerse yoksulluk bir engel ol-
maktan çıkar.
417

Bu bilgilerden yola çıkarak, insanların iffetlerini korumak amacıyla ev-
lenmenin teşvik edildiğini öğreniyoruz. Yoksulluk nedeniyle evlenemeyen in-
sanlara yardımcı olunması konusunda toplumun sorumlu olduğunu da öğre-
niyoruz. Her şeye rağmen evlenemeyen insanlara ise iffetini koruma konu-
sunda, sabır tavsiye edilmektedir.
2.1.1.1. Evlenme Yasakları
Akrabalığın ve hısımlığın evlenmeye engel olması kaide olarak bütün
dinlerde, hukuk ve ahlâk sistemlerinde vardır. Sınırların geniş veya dar tutul-
ması bu sistemlerin oturduğu temel inanca, felsefeye, sistemin insan fıtratı ve
tabiatıyla ilişkisine, fuhuş anlayışına ve aileye verdiği öneme bağlı olmuştur.
İslâm'a göre cemiyetin çekirdeği ailedir. Ailenin ilgi ve dayanışma açı-
sından geniş tutulması öngörülmüştür. Bu geniş aile çerçevesi içinde bir kı-
sım fertlerin birbiriyle ilişkisi ve birlikteliği daha çok olacaktır. Farklı cinsten iki
ferdin çeşitli durumlarda bir arada olmaları şehvet içgüdüsünün harekete
geçmesine, meşru olmayan cinsî ilişkilerin vukuuna sebep olabilecektir. Bu
olumsuz gelişmeyi engellemek üzere -aile fertlerinin birlikteliğini sınırlamak
yerine- cinsî ilişkinin evlenmek suretiyle olması dahi yasaklanmış; böylece
birbirlerine, geleceğe yönelik, muhtemel karı-koca olarak bakmaları ihtimali

417
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.100.
133



de ortadan kaldırılmıştır.
418

Elmalılı Merhumun ifadesiyle “İnsanların nefislerinde ve ırzlarında
aslolan ibaha değil, hurmettir. Ve bunun için Kur’an’da da evvelâ muharremat
sayılmış, daha sonra zina yapmaktan sakınmak ve evlenme gayesi üzerine
ve mallar karşılığında evlenmek istemeye müsaade olunarak evlenmenin
helal olduğu açıklanmıştır.”
419

Evlenme yasakları Nisa suresi 22-24. ayetlerinde düzenlenmiştir. Her
iki tefsirde de nikah edilmesi yasaklananlar –farklı ifadelerle de olsa- aynı
şekilde sayılmaktadır. Buna göre, bir erkeğin usulü olan anaları ve onların
anaları ile evlenmeleri haramdır. Fürûu olan kızları ve kız torunları ile evlen-
meleri yasaktır. Belli derecedeki yan hısımları yani, ister ana-baba bir olsun,
ister yalnızca anadan veya babadan olsun kız kardeşleri, halaları ve teyzele-
ri, kız yeğenleri ile evlenmeleri haramdır. Belli derecedeki süt yakınları ile
yani, bir çocuk bir kadından süt emince kadın sütannesi, kadının kocası süt-
babası, kadının çocukları da sütkardeşleri olur ve emen kişinin bunlarla ev-
lenmeleri haramdır. İster devamlı haram olan -cinsî temas yapılmamış olsa
dahi- nikâh yapılan zevcenin annesi (kayınvalide) ve onun annesi, nikâhtan
sonra cinsî temas da yapılmış olan zevcenin -daha önceki kocasından olma-
kızları ve bunların fazları... Oğulların ve torunların eşleri (gelinler) ve babala-
rın eşleri (üvey anneler), ayrıca, - isterse geçici olarak haram olan- zevcenin
belli derecedeki yakınlarını ikinci eş olarak almak, zevcenin yakını olan kadı-
nın erkek olduğu var sayıldığında birbiriyle evlenmeleri -akrabalık, dolayısıy-
la- caiz değilse bu iki kadını bir arada nikâhlamak da câiz değildir. Kişinin,
evlenme ile oluşan (musâhere) hısımları ile evlenmesi haramdır. Yine başka-
larının nikâhı altında bulunan (fiilen ayrı yaşasalar bile kocalarının veya ha-
kemlerin ve hâkimin boşamadığı, ayırmadığı) kadınlarla evlenmek de haram-
dır. Sütanne, sütkardeşler ve diğer bazı süt hısımları -evlenmenin yasak ol-
ması bakımından- öz anne ve akraba gibidir. Ayrıca nur suresi 3. ayetiyle

418
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.30-31.
419
YAZIR, Hak Dini, c.II, s. 1328.
134



zina eden kadınla ve erkekle evlenmek yasaklanmıştır. Yine, Bakara suresi
221 ve Mümtahıne suresi 10. ayetlerle de mümin kadının gayrimüslim erkek-
le evlenmesi yasaklanmıştır.
2.1.1.1.1. Müslümanların Gayrimüslim Kadın Ve Erkekle Evlenmeleri
Evlenmenin insanlar için tabii bir olay olduğu ortadadır. Ancak kimlerin
kimlerle evlenebileceği Kur’an’daki bazı ayetlerde düzenlenmiştir. Burada ele
alacağımız konu, Müslümanların kendi aralarında yapacakları evlilikler değil,
bir Müslüman erkek veya kadının Müslüman olmayan bir erkek veya kadınla
evlenip evlenemeyeceği hususudur. Bu konu Kur’an’da Bakara suresi 221,
Maide suresi 5 ve Mümtahıne suresi 10. ayetlerde düzenlenmektedir.
“Hak Dini” ve “Kur’an Yolu” tefsirlerinde bu ayetlerin meallerini ve yo-
rumlarını incelediğimizde, meallerin birbirine yakın olduğu görülmektedir.
Tefsirleri incelendiğinde ise delilleri ve hüküm çıkardıkları ayet farklı olmak
üzere sonuçta her iki tefsir de Müslüman bir erkeğin, müşrik bir kadınla ev-
lenmeleri yasaklanırken, ehli kitaptan bir kadınla evlenmeleri caiz görülmek-
tedir. Ancak Müslüman bir kadının Müslüman olmayan hiçbir erkekle evle-
nemeyeceği ifade edilmektedir.
420

Yalnızca bu iki tefsirde değil, Komisyonun nakline göre, diğer İslam
âlimlerinin de çoğunluğu bu kanattadırlar. Biz de bu görüşü kabul etmekteyiz.
2.1.1.2. Mehir
Mehir, sadak, nihle, ecir (çoğulu ücûr) kelimeleri, evlenme akdinde er-
keğin kadına verdiği (muaccel) veya borçlandığı (müeccel) malı ve meblağı

420
YAZIR, Hak Dini, c.I, s. 770-774, c. VII, s. 4910-4915, c.III, s. 1580, Komisyon, Kur’an Yolu,
c.I, s. 238-240, c.II, s.176-177, c.V, s.245-249.
135



ifade eder.
421
Mehirsiz bir nikah geçerli değildir.
422
Çünkü mehir, boşama
hakkı elinde bulunan koca bakımından bir "boşama engeli ve müeyyidesi",
kadın için de bir maddî teminattır.
423

Bir erkek evlenirken, eşine belli bir mehir vermeli veya vermeyi vaat
etmelidir.
424
Şayet nikah sırasında mehirden bahsedilmediyse, “mehri misil”
denilen benzeri bir kadının mehri kadar bir miktarı vermelidir.
425
Mehrin ne
kadar olacağı ifade edilmemiş ve üst limit konulmamıştır.
426

Kocanın evlenirken eşine verdiği mehri, boşamadığı halde baskı yapa-
rak kısmen veya tamamen geri alması caiz değildir. Ülkemizde zaman zaman
bazı bölgelerde kızlarını evlendirme karşılığında mehir değil, başlık parası
alındığı ve bu evlenen kıza verilmediği görülmektedir. Komisyon, haklı olarak
bunun kesinlikle uygun olmadığını beyan etmektedir.
427
Ancak kadın evliliğe
tahammül edemiyor, geçimsizlik sebebiyle evlilik hukukuna riayet edeme-
mekten korkuyorsa, bir miktar mal veya para ödeyerek kocasından boşan-
mak istiyorsa, bu takdirde mehri kısmen veya tamamen geri ödeyerek evliliği
bitirmesi (muhâlea) caiz kılınmıştır. Geçimsizlik kocadan kaynaklanıyor, meh-
ri almadan da karısını boşamak istemiyorsa, yine kadın mehrini vererek bo-
şanır; “ancak bu takdirde aldığı mehir kocaya helâl olmaz” denilerek manevi
bir yaptırım getirilmiştir.
428

Evlilik hayatını sona erdiren olay ve tasarruflardan birisi olan re'sen
(hâkime ve hakeme başvurmadan, tek taraflı irade ile) boşama hakkı erkeğe
verilmiştir. Tarafların anlaşmasına bağlı olarak bu hakkın kadına da verilmesi
mümkündür. Erkeğin bu hakkı kötüye kullanmaması için boşayanın mehir

421
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s. 11-12.
422
YAZIR, Hak Dini, c. II, s. 781.
423
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.258.
424
YAZIR, Hak Dini, c. II, s: 1291.
425
YAZIR, Hak Dini, c. II, s: 781.
426
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.27-28.
427
Komisyon, Kur’an Yolu ,c.II, s.11-12.
428
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.251.
136



ödemesi, Allah'ın boşamayı sevmediğini bildirmesi gibi tedbirler alınmıştır. Bu
tedbirlerden biri de boşama sayısının sınırlandırılmış bulunmasıdır.
429

Eğer eşler ayrılmışlar, mehir de kadına daha önce verilmemişse, bo-
şayan koca söz konusu mehri derhal ödemek zorundadır.
430
Nikâhta mehir
belirlendiği halde eğer zifaftan önce ayrılma olursa, kadının hakkı, söz konu-
su mehrin yarısıdır.
431
Ancak nikâhta mehir belirlenmediyse o durumda kadı-
nı teselli edecek bir miktar hediye verilmesi yeterlidir.
432
Burada boşama he-
diyesinin miktarı belirlenmemiş ancak iki ölçü konulmuştur: Kudret ve mâruf.
Her koca malî gücüyle mütenasip ve toplumda geçerli âdetlere ve uygulama-
lara göre kadına lâyık bir hediye vermelidir.
433

Nikahta mehrin farz olduğu, bu mehrin kadının hakkı olduğu ve kadı-
nın rızası olmadan başkasının kullanmasının haram olduğu her iki tefsirde de
ortaktır.
2.1.1.3. Taaddüdü Zevcat (Çok Eşle Evlilik)
Taaddüdü zevcat (çok evlilik), bir erkeğin birden fazla kadınla evlen-
mesidir. İslam’dan önce erkekler sınırsız sayıda kadınla evlenmek, sınırsız
sayıda cariye ile birlikte olmak şeklinde sınırsız evlenme hakkına sahipti. İs-
lam dini ise, bu durumu aynen benimsememiş, fakat yasak da etmemiştir.
Onun yerine belli kurallara bağlayarak, iyileştirme yolunu tercih etmiştir. Şim-
di, konuyla ilgili ayetlerin mukayese ettiğimiz eserlerdeki tefsirlerine baka-
lım.
434


429
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.251.
430
YAZIR, Hak Dini, c. II, s. 1321, Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s. 11-12.
431
YAZIR, Hak Dini, c. II, s. 806, Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 258.
432
YAZIR, Hak Dini, c. II, s. 805, Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 258.
433
Komisyon, Kur’an Yolu c.I, s.258.
434
Nisa, 4/3, 129.
137



Her iki tefsirde de, Nisa suresi 3. ve 129. ayetlere aynı şekilde meal
verilmiştir. Tefsirinde ise Elmalılı merhum, çok evlilik üzerinde fazla durma-
dan, adaleti gözetmek ve dörtten fazla olmamak kaydıyla Müslüman bir erke-
ğin birden fazla kadınla evlenmesine izin verildiğini belirtmiştir.
435

Komisyon konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi vermektedir. Komisyon, çok
eşliliği İslam’ın getirmediğini önceden var olan bu uygulamayı belli kurallara
bağlayarak iyileştirdiğini belirtmektedir. Bu konuda getirilen iyileştirmeyi ise
şu şekilde açıklamaktadır: “Taaddüdü zevcatı devam ettirirken de iki durumu
birbirinden ayırmış gibidir: a) Henüz evlenmemiş olanlara -bu âyette- bir ka-
dınla yetinmeleri tavsiye edilmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adalete
riayet edememe tehlikesinin bulunduğu, bundan uzak kalmanın en uygun
yolunun ise bir kadınla evlenmek olduğu dile getirilmiştir, b) 129. âyette ise
birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap edilmiş, birden fazla kadın ara-
sında adalete tam riayetin mümkün olmadığı bir kere daha hatırlatıldıktan
sonra hiç olmazsa adaletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılma-
ması istenmişti.” Komisyon gerektiğinde devletin çok kadınla evlilik ruhsatını,
-genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğurduğu takdirde-, ya-
saklayabileceğini ve bunun Allah’ın hükmünü değiştirme anlamına gelmeye-
ceğini belirtmektedir. Bunu da, şartlarını yerine getirememekten korkan ferdin
tek kadınla evli kalmayı yeğlemesine benzetmekte ve şartları oluştuğunda
ruhsatın da geri döneceğini kabul etmektedir.
436

Bize göre de aslolan bir insanın tek kadınla evlenmesidir. Ancak kişi-
nin ve toplumun içinde bulunduğu şartlar çerçevesinde gerektiğinde bir erke-
ğin, şartlarını yerine getirmek ve dörtten fazla olmamak kaydıyla birden fazla
kadınla evlenmesine izin verildiğini düşünmekteyiz. Çünkü ayette sayılan a-
dalet şartını yerine getirmek gerçekten de bir insan için çok güçtür. Bu sebep-
le tek eşlilik tercih edilmelidir. Ancak hayatın bazı gerçekleri de vardır. Bu
gerçekler bazen kişinin kendine has gerçekleri olabileceği gibi bazen de top-

435
YAZIR, Hak Dini, c. II, s: 1290, c.III, s.1486-1488.
436
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s. 9-11, 121.
138



lumun içinde bulunduğu durumla ilgili olabilir. Komisyonun gerektiğinde ruh-
satları geçici süreyle kısıtlama yetkisi vermesini de makul karşılayabiliriz.
2.1.1.4. Mut’a Nikahı
Yararlanılan şey; umre ile haccı birleştirme; boşanan kadına verilen
elbise ve başörtüsü gibi eşya; bazı beldelerde adet olan kadının kendi malın-
dan kocasını faydalandırması; bir kadınla belirli bir süreye kadar evlenme
anlamlarına gelen “mut’a” kelimesinin çoğulu “muteun”dur.
437

Mut’anın bir fıkıh terimi olarak iki anlamı vardır. Birincisi, boşanan ka-
dına iddet süresince yararlanması için verilen şeydir.
438
İkincisi ise, mut’a ni-
kâhı yani, erkeğin kadına “senden şu kadar müddetle faydalanacağım” de-
mesiyle gerçekleştirilen nikâhtır.
439
Biz burada mut’a nikâhından bahsedece-
ğiz.
Mut’a nikâhını Komisyon, “En azından İslam’ın ilk yıllarında uygulan-
mış, bazı ictihatlara dayanılarak bazı mezhepler tarafından halen câri olan bir
nikahın, yani belli bir süre ile sınırlı evlenmenin adı da mut’a nikahıdır” şek-
linde tarif etmektedir. Hz. Peygamber döneminde bir süre uygulanmış sonra
yasaklanmış, hatta bazı rivayetlere göre iki kez serbest bırakılıp yasaklan-
mıştır.
440

Elmalılı merhum, Mü’minun suresi 7. ayetin zahirinin mut’a nikâhını
yasakladığını belirtmektedir.
441
Ayrıca mut’a nikâhını metres tutmaya benze-

437
Vehbe ZUHAYLİ, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Feza yay, (Risale-Zaman), İstanbul, 1994, c. IX,
s.249.
438
Hamdi DÖNDÜREN, “Mut’a”, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yay, İstanbul, 1991, c.IV,
s.294.
439
ZUHAYLİ, a.g.e., c.IX, s. 93.
440
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.33-34.
441
YAZIR, Hak Dini, c.V, s. 3429.
139



terek, Nisa suresindeki “¸,=ِ·'َ-ُ- َ ¸ْ,َ= َ “ kaydından kesinlikle mut’a nikâhının
helal olmadığını ve sifah olarak kabul edilmesi gerektiğini belirtmektedir.
442

Elmalılı merhum, mut’a nikâhının kesinlikle haram olduğunu belirtirken,
-eğer doğru anladıysak-, Komisyonun şartlar gerektiğinde istisnai de olsa
mut’a nikâhına cevaz verdiği anlaşılmaktadır.
Komisyon, Mü’minun suresi 7. ayetin tefsirinde ise yalnızca İbni Arabî
ve Kurtubi’ye atıfta bulunarak bazı Sünni âlimlerin mut’a nikâhının haram ol-
duğu yolundaki görüşlerini bu ayetlerin sınırlayıcı ifadesine dayandırdığını
belirtmekle yetinmektedir.
443
Nisa suresi 24. ayetin tefsirinde ise, mut’a nikâ-
hının anlamını, İslam dünyasında başlangıçtan günümüze uygulanışını ve
hakkındaki görüşleri ayrıntılı olarak vermektedir. Bölümün sonunda ise “İs-
lâm'da evliliğin gerekçesi fert ve toplumun temel ihtiyaçlarından biri olan aile-
yi kurmak ve yaşatmaktır. Bu gerekçe evliliğin devamlı olmasını ve cinsî tat-
min amacının ikinci planda kalmasını gerektirir. Ancak zina büyük bir günah
ve suç kabul edilerek şiddetle yasaklandığından, devamlı evlilik kurma imkâ-
nından mahrum bulunan, fakat cinsî tatmin ihtiyacı içinde bunalıma düşen
müminler için, böyle bir zarurete dayalı olarak müt'a nikâhına ruhsat verildiği
ve bunun da istisnaî olduğu anlaşılmaktadır.” değerlendirmesini yapmakta-
dır.
444

Bir nikahın geçerli olması için, gerekli olan süresiz olma şartı gerçek-
leşmediği için biz, Elmalılı merhumun görüşünü tercih ediyoruz.
2.1.2. Boşama Ve Boşanma
Talâk, sözlükte "serbest bırakmak, bir bağı çözmek" gibi mânalara
gelir. Fıkıh terminolojisinde talâkın özel anlamı "boşama"dır. Ancak bu kav-

442
YAZIR, Hak Dini, c.II, s. 1328.
443
Komisyon, Kur’an Yolu, c. IV, s. 50.
444
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s.34.
140



ram, tek taraflı irade beyanıyla yapılan boşamanın yanı sıra, eşlerin anlaşa-
rak evliliğe son vermelerini ve mahkeme kararıyla boşanmayı da kapsar bir
genişlikte kullanılmıştır.
445

Elmalılı merhum, Bakara suresi 228. ayetini “boşanan kadınların hami-
le olup olmadıklarını gizlemelerinin caiz olmayacağı” şeklinde yorumladıktan
sonra, iddet süresinde erkek kavlen veya fiilen evliliğe dönmek ister de kadın
razı olmazsa sözün erkeğe ait olduğunu ifade etmektedir.
446

Komisyon, Bakara suresi 228. ayetinden, İslâm'da evlilik hayatını sona
erdiren beş tasarruf ve olayı “kocanın boşaması (talâk), sebepleri bulununca
zarar gören tarafın başvurusu üzerine hakemlerin veya hakimin evliliğe son
vermesi (tefrîk), kadının ödeyeceği bir meblâğ karşılığında boşanma sonucu-
nu elde etmesi (muhâlâa), eşin ölümü, eşlerden birinin İslâm dininden çıkma-
sı; erkeğin, eşinin annesi vb. bir yakınıyla cinsel ilişkide bulunması gibi bir
sebeple evlenme engelinin oluşması” şeklinde çıkarmaktadır.
447

İslâm'da sünnete uygun boşama, ancak kadın temizlik halinde iken
yapılır. Kelimeye temizlik mânası verenlere göre, içinde boşama yapılan te-
mizlik günlerini bir kur' saydıkları için iddet kısalır. Hayız mânası verenlere
göre ise iddet temizliği takip eden hayızla başlayacağı için biraz daha uzar.
İddetin gerekçeleri arasında kadının hâmile olup olmadığının anlaşılması ve
boşayan koca ile boşanan kadının salim kafa İle düşünüp taşınmalarının,
ümit görüyorlarsa tekrar evlilik hayatına dönmelerinin temini vardır. İddeti
hayızla hesaplayarak süreyi uzatan müctehidler, ailenin yıkılmamasına yar-
dımcı olabilecek ihtiyatı ve tedbiri tercih etmiş olmaktadırlar.”
448

“Kadınları boşayan kocaları pişmanlık duyar ve iyi niyetle yeniden evli-
liğe dönmek isterlerse bakılır: Kadınlar henüz iddetlerini tamamlamamış ve

445
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.309.
446
YAZIR, Hak Dini,c.II, s.785.
447
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.247.
448
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I,s. 247.
141



kocalar da üç boşama haklarını kullanmamış olurlarsa, yani ric'î denilen dö-
nüşü mümkün olan boşamalarda, söz veya cinsel ilişki gibi fiille evliliğe dön-
mek mümkündür. Kocalar evliliğe dönme kararı verseler dahi sayılı boşama
haklarını kullanmış olurlar. Boşanmış kadınlar iddetlerini tamamlamış olurlar-
sa -üçüncü defa boşanmamış bulunan kadınlarla- yeniden evlilik hayatına
dönebilmek için kadının da bunu istemesi gerekir ve yeniden mehir belirlene-
rek nikâh kıyılır.”
449

Konuyla ilgili bir diğer ayet Bakara suresi 231. ayettir. Bu ayete de şu
mealler verilmiştir: “Kadınları boşadınız da iddetlerini bitirdiler mi, artık kendi-
lerini ya iyilikle tutun veya iyilikle salın, yoksa haklarına tecavüz için zararları-
na olarak tutmayın…”
450
“Kadınları boşadığınızda, onlar da bekleme süreleri-
ni doldurduklarında ya onlarla yeniden evlenip iyilikle tutun ya da iyilikle ser-
best bırakın. Onları zarar vererek haklarını çiğnemek için nikâh altında tut-
mayın.”
451

Söz konusu ayetin tefsirinde Elmalılı Merhum özetle şöyle demektedir:
Kadınları boşadığınızda iddetleri sırasında eğer ciddi olarak onlara dönmek
isterseniz dönün. Eğer boşamakta kararlı iseniz güzellikle onları serbest bıra-
kın. Onlara eziyet etmek veya muhalaaya zorlamak için işi sürüncemede bı-
rakmayınız. Çünkü bu niyetle işi sürüncemede bırakan, kendine zulmetmiş
olur.
452
İddet bittikten sonra ise, evliliğe tekrar dönmek için hem kadının rızası
hem de yeniden mehir ve nikâh gerekir. Bu konuda kadına hiç kimse baskı
yapmamalıdır. Ancak koca üç talak hakkını da kullandıysa kadın başka biri-
siyle ciddi bir evlilik yapmadan tekrar eski kocasıyla evlenemez.”
453

Komisyonun Talak suresi 4. ayete getirdiği yorum ise şu şekildedir:
“Birçok âyet ve hadiste evlilik birliğinin hem kurulması hem de korunması
teşvik edilmiştir. Bu arada, mutlu bir yuvanın tesis edilmesi ve evlilik düze-

449
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.248.
450
YAZIR, Hak Dini,c.II, s.790.
451
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.246.
452
YAZIR, Hak Dini, c.II, s. 791.
453
YAZIR, Hak Dini, c.II, s. 793.
142



ninin sağlıklı biçimde işlemesi için birçok buyruk, yasak ve öğüde yer veril-
miş ve bazı tedbirler alınmıştır. Fakat evliliğin sona erdirilmesi kaçınılmaz
hale geldiğinde -Kilise hukukunda olduğu gibi- ömür boyu beraberlik zorunlu
kılınmamış, bu sosyal realitenin daha büyük yaralar açmasının önlenmesi
tercih edilmiştir."
454

Sûrenin boşamaya ilişkin bölümünün tamamına hâkim olan fikri, evliliğin ve
talakın ciddiye alınması gereken bir konu olduğu, bu konuda atılacak her adımın,
birden fazla kişiyi ilgilendiren belirli sorumlulukları da beraberinde getireceği şek-
linde özetlemek mümkündür.
455

Buna karşı sahabeden günümüze kadar birçok müctehid ve fıkıhçı da
ilgili âyetlerin lafzını ve üslûbunu, sahih hadisleri, Allah ve Resûlü'nün boşa-
mayı üç ayrı zamana yaymadaki maksadını göz önüne alarak, "Bir temizlik
içinde yapılan boşamalar kaç sayıda olursa olsun bir boşama sayılır" demiş-
lerdir. Bunlara göre sahabenin sükûtu icmâ değildir, İcmâ olsa bile sükût şek-
lindeki icmâ bağlayıcı değildir.
456

Bütün bu söylenenlerden, her iki tefsirde de aslolanın evliliği kurtarmak
olduğu ancak son çare olarak evliliğin sona erdirilebileceği sonucu çıkarılabi-
lir. Evliliğin sona erdirilmesi ise, eşlerden birinin ölümü, kocanın boşaması,
kadının kocasına belli bir miktar mal vermesi karşılığında boşanması anlamı-
na gelen muhalaa, mahkeme kararıyla ayrılık ve eşlerden birinin İslam’dan
çıkması şeklinde olabilir. Sünnete uygun bir boşamanın kadının temizliği sı-
rasında ve birleşme olmaması kaydıyla olabileceği, iddet süresinde tarafların
birbirine insaflı davranması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Ayrılığı zorlaştırmak
için, iddet beklenmesi, iddet beklerken kadının nafakasının kocaya ait olması,
mehrin aciliyet kazanması, üç kez boşama meydana geldiğinde birleşmenin
çok ağır bir şarta bağlanması gibi bazı zorluklar getirilmiştir. Hatta yeniden
birleşmeyi sağlayıcı kadının iddet süresi içinde kocasının evinde kalması,

454
Bakara, 2/226-232, Komisyon, Kur’an Yolu, c V, s.309.
455
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.309.
456
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.252.
143



mehrin aciliyet kazanması gibi bazı tedbirler de alınmıştır. Ancak bu durum
ayrılığı imkansız hale getirmemiştir. Ayrılık her ne şekilde meydana gelirse
gelsin, bu durumdan tarafların en az zararla kurtulabilmesi için de birbirlerine
insaflı davranması gerektiği ifade edilmiştir.
Bu konularda her ne kadar verilen örnekler ve ifade tarzı farklı olsa da
her iki tefsirde de aynı sonuçlar elde edilmektedir.
İki tefsir boşama konusunda yalnızca şu konuda ayrılmaktadır: Elmalılı
merhum aynı temizlik süresi içinde birden fazla boşama durumunu, -büyük
bir günah olduğu halde- geçerli bir boşama olarak kabul etmektedir.
457
Ko-
misyona göre ise, aynı temizlik içinde üç talak birden kullanılamaz. Kullanıl-
dığında tek talak sayılır.
458

2.1.2.1. Lian (Karşılıklı Lanetleşme)
İslam hukukunda şahitliğin ne kadar önemli olduğu ortadadır. Çünkü o
şahitlik üzerine hüküm verilecek, suçlanan kişi ya da kişiler cezalandırılacak-
tır. Bu ceza hem fiili ceza, hem de insanlar içinde mahcup olmak şeklinde
olabilecektir. Bu iddia bir de kocanın karısını zina ile suçlaması ise, artık
bambaşka bir problem ortaya çıkmış olacaktır. Öncelikle iddia sahibi bunun
için dört şahit getirmek durumunda kalacaktır. Ancak, bu durum her zaman
mümkün olamayacaktır. Böyle bir durumda mağdur olan koca, susup bekle-
yemez. Zina iddiasında bulunsa, dört şahidi tamamlayamadığı için kazf ceza-
sına çarptırılacaktır. Sussa, hem haksızlığa uğramış, hem nesli bozulmuş
hem de insanlar arasında zor duruma düşmüş olacaktır. Veya katil olup eli
belaya girecektir. Her ne şekilde olursa olsun böyle bir iddiadan sonra bu ev-
lilik yürüyemeyecektir.

457
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.5046.
458
Komisyon, Kur’an Yolu: c.I, s.252.
144



İşte lian, böyle bir durumdaki kocanın, karısını zina ile suçlaması ve
bunu dört şahitle ispat edememesi halinde hakim önünde özel bir şekilde ve
karşılıklı olarak yeminleşmesi anlamında kullanılan bir İslam Hukuku terimi-
dir.
459

Nur suresi 6-9. ayetleri komisyon şu cümlelerle açıklamaktadır: “Câhi-
liye devrinde olduğu gibi sonrasında da hâkim olan sosyal baskı ve namus
anlayışı sebebiyle kocanın karısını, yalan yere zina ile suçlaması daha zor-
dur, böyle bir suçlama yapılması halinde ise bunun gerçek olması ihtimali
daha fazladır. Ayrıca karısının zina ettiğini iddia eden, bunu da ispat edeme-
yen bir erkeğe sopa vurup bırakmak problemi çözmez, bundan sonra aile
hayatının düzenli yürümesi imkânsız hale gelir. Bu sebeple zina suçlaması
kocadan gelirse farklı hüküm ve müeyyidelere ihtiyaç vardır. İlgili âyetler bu
ihtiyaca cevap vermektedir. Ayrıca kazf suçu ile ilgili âyetler gelince birçok
kimsenin zihninde sorular oluşmuş, bunu gelip Hz. Peygamber'e açmışlardır.
Yalan ve iftirayı engellemek maksadıyla öngörülen manevî müeyyidelere ek
olarak lânetleşmenin camide yapılması uygun görülmüş, böylece alenilik de
sağlanmıştır. Aksini de caiz gören ictihadlar bulunmakla beraber mülâaneye,
âyetteki sıraya göre önce erkek başlar, Allah'ı şahit tutarak, karısını açık ve
seçik bir şekilde zina ederken gördüğünü dört defa söyler, beşincisinde "Eğer
yalan söylüyorsam Allah'ın laneti üzerime olsun" der. Sonra karısı dört kere,
Allah'ı şahit tutarak kocasının yalan söylediğini ifade eder, beşincisinde "Eğer
o doğru söylüyorsa Allah'ın gazabına uğrayayım" der. Hâkim ve dinleyici top-
luluk huzurunda bu yeminleşme yapılınca bazı müctehidlere göre evlilik bağı
da çözülmüş olur. Bazı ictihadlara göre ise tarafları hâkim karar vererek ayı-
rır, evliliği sona erdirir. Mülâane yoluyla ayrılmış bulunan çiftin tekrar evliliğe
dönmelerinin caiz olup olmadığı konusunda da farklı ictihadlar vardır.
460


459
Hamdi DÖNDÜREN, “Lian”, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yay., İstanbul, 1991, c.IV, s.22.
460
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV , s.84-85.
145



Elmalılı ve komisyonun bu konudaki yorumlarının da birbiriyle örtüştü-
ğü görülmektedir.
461

2.1.2.2. İddet
İddet, muayyen sayı ve bunun son haddi, topluluk anlamlarına gel-
mektedir. İslam hukukunda ise, evliliğin ölüm, boşanma veya fesih sebeple-
rinden birisiyle sona ermesi halinde yeniden evlenebilmek için kadının bek-
lemesi zorunlu olan müddettir.
462

Konuyla ilgili dört durum vardır. Bu durumlar kadının kocasının ölümü
nedeniyle iddet beklemesi (Bakara, 2/234), kadının hamile olmayıp boşanma
nedeniyle iddet beklemesi (Bakara, 2/228), hayız görmeyen küçüklerin ve
hayızdan ümit kesilen yaşlıların iddet beklemesi (Talak, 65/4) ve hamile ka-
dının iddet beklemesidir (Talak, 65/4).
Söz konusu ayetlerin meal ve tefsirlerini her iki tefsirden incelediğimiz-
de şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır.
Konuyla ilgili ayetlerden birisi Bakara suresi 228. ayettir. Bu ayette bo-
şanan kadınların beklemesi gereken iddet düzenlenmektedir. Her iki tefsirde
de ayete verilen meal aynıdır.
463

Tefsirlerine gelince ayeti tefsir eden Elmalılı merhuma göre, genel ola-
rak boşanan kadınların üç kuru' kendilerini tutup beklemeleri gerekmektedir.
Elmalılı burada Hz. Aişe’nin bir ifadesini delil göstermektedir.
464

Komisyon ise aynı ayetin tefsirinde şu açıklamalara yer vermektedir:
“İddetten muaf olanlar, yalnızca cinsel ilişkide bulunulmadan boşanan kadın-

461
Elmalılının konuyla ilgili görüşleri için bkz. YAZIR, Hak Dini, c. V, s. 3481-3483.
462
“İddet”, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yayınevi, İstanbul, 1991, c.III, s.90.
463
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.246.
464
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.784.
146



lardır. Boşanmış hâmile kadınların iddeti doğumla, herhangi bir sebeple ay-
başı görmeyen kadınların iddeti ay hesabıyla olur. Aybaşı gören kadınların
iddeti ise bu âyette açıklandığı üzere üç aybaşı geçirmektir. İslâm'da sünnete
uygun boşama ancak kadın temizlik halinde iken yapılır. Kuru’ kelimesine
temizlik mânası verenlere göre, içinde boşama yapılan temizlik günlerini bir
kur' saydıkları için iddet kısalır. Hayız mânası verenlere göre ise iddet temiz-
liği takip eden hayızla başlayacağı için biraz daha uzar. İddetin gerekçeleri
arasında kadının hâmile olup olmadığının anlaşılması ve boşayan koca ile
boşanan kadının salim kafa ile düşünüp taşınmalarının, ümit görüyorlarsa
tekrar evlilik hayatına dönmelerinin temini vardır. İddeti hayızla hesaplayarak
süreyi uzatan müctehidler, ailenin yıkılmamasına yardımcı olabilecek ihtiyatı
ve tedbiri tercih etmiş olmaktadırlar.”
465

Konuyla ilgili bir başka ayet Bakara suresi 234. ayettir. Bu ayette vefat
eden kişinin eşinin bekleyeceği iddet düzenlenmektedir. Müfessirlerimiz bu
ayete aynı anlama gelecek şekilde meal vermişlerdir.
466

Ayetin tefsirinde her iki tefsirde de vefat iddeti bekleyen kadının dört ay
on gün bekleyerek, diğerlerine nikâh edilemeyeceği, süslenemeyecekleri,
görücüye çıkamayacakları, renkli elbiseler giyemeyecekleri, makyaj yapama-
yacakları ve güzel koku sürünemeyecekleri ifade edilmektedir.
467
Elmalılı,
talakta iddetin adet görenler için kuru’ ile, ayiseler için aya göre hesaplandı-
ğını; ölüm halinde ise, iddetin herkes için aynı şekilde dört ay on gün olduğu-
nu ifade etmektedir.
468

İddet ile ilgili durumlardan birisi de hayızdan kesilmiş olan kadınların
ve hamilelerin durumudur. Bu durumu Talak suresi 4. ayet düzenlemektedir.
Bu ayeti müfessirlerimiz Türkçeye aynı anlama gelecek şekilde çevirmekte-

465
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.247.
466
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.800, Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.256.
467
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.801-802, Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 257.
468
YAZIR, Hak Dini, c. II, s.802.
147



dirler.
469

Elmalılı Merhume göre Hayız âdeti görmeyenlerde iddet üç aydır. Bun-
lar gerek on yedi yaşından küçük olup henüz bulûğa irmemiş olduklarından
dolayı hayız görmemiş olanlara ve gerek buluğ yaşının azamîsi olan on yedi
yaşını geçmiş ve binaenaleyh yaş itibariyle bâliğ bulunmuş oldukları halde
hayız âdeti olmamış bulunanlara şâmildir. Elmalılı, bunun gerekçesini, “Âci-
zâne kanaatim bunda hamil şüphesini nazarı itibara alarak müddeti hamlin
ekserine kadar bekletmektir.” şeklinde ifade etmektedir.
470

Komisyon, boşanma kararının bütün iplerin kopması anlamına gelme-
yeceğini ve tarafların birbirine hasım muamelesi yapmasına haklılık kazandırma-
yacağını vurgulamaktadır. Tam aksine boşama denen medenî işlemin de bir ta-
kım icapları, taraflara yüklediği vecibeler olduğunu dile getirmektedir. Çünkü, bu
vecibelerin yerine getirilmesini beklemek diğer tarafın hakkıdır.”
471

İddet süresince kadının evinden çıkarılmaması ve çıkmaması hükmü,
kocasından tamamen ayrılmadan hamile olup olmadığının açıklık kazan-
ması, bu dönemde çevresi tarafından kendisine evlilik teklif edilebilecek bir
aday olarak görülmemesi ve -henüz yeni bir evlilik yapamayacak durumda
olduğuna göre- bu dönemde himayeden ve ekonomik destekten yoksun bı-
rakılmaması gibi sebeplerle de açıklanmıştır. Fakat bu hükümdeki öncelikli
amacın talâk işleminin hemen kesinlik kazanmaması ve eşlerin evlilik haya-
tına dönüş kararını kolaylaştıracak bir ortamda bulunmalarının sağlanması
olduğu anlaşılmaktadır. Zira diğer gerekçeler yaş, sosyal ve iktisadî şartların
farklılığına göre bütün kadınlar için söz konusu olmayabilir.”
472

Nikah akdinden sonra fakat henüz karı koca hayatı başlamadan önce

469
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.5045, Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.309.
470
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.5065-5066.
471
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.310.
472
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.313.
148



boşama halinde bu şekilde iddet beklenmesi gerekmez.
473

Bütün bu açıklamalardan, iddet konusundaki ayetlere her iki tefsirde
de benzer mealler verildiği görülmektedir. Tefsirlerinde yapılan yorumlar in-
celendiğinde ise, kadının kocasının ölümü halinde “dört ay on gün” iddet
beklemesidir. Hamile olmayıp boşanan kadınların “üç kez âdet görüp üç kez
temizlik dönemi geçirmesi” süresi kadar iddet beklemesi gerekmektedir. Her
iki tefsirde de “kuru’” kelimesi “ay hali, hayız hali olarak tefsir edilmiştir. Hayız
görmeyen küçüklerin ve hayızdan ümit kesilen yaşlıların “üç ay” iddet bekle-
mesi ve hamile kadının “çocuğunu doğuruncaya kadar” iddet beklemesi ge-
rektiği ortaya çıkmaktadır. Henüz hiç ilişkide bulunulmadan boşanan kadınla-
rın ise iddet beklemesine gerek yoktur.
2.1.2.3. Hülle
Hülle veya tahlil, üç kere boşanmış kadını, boşayan koca ile yeniden
evlenmesini sağlamak üzere bir başka erkekle -nikâh akdinden ve cinsel iliş-
kiden sonra hemen boşaması üzerinde- anlaşarak (muvazaalı olarak) evlen-
dirmektir.
474

Konu, Bakara suresi 230. ayette üç boşamadan ve "bir başka kocayla
evlenmekten" söz edildiği için "üç talâk" ve "hülle" meselesi de tefsirlerde bu
âyet açıklanırken tartışılmıştır.
Elmalılı merhum ayeti şöyle açıklamaktadır: “İki talâktan sonra zevc o
mutallakayı ba'derric'a veya ıddet içinde bir daha boşarsa artık üç talâktan
sonra o kadın o erkeğe hiç bir veçhile helâl olmaz. -Bu sarahate karşı ona
helâl demek küfür olur. Bu hurmet ta o kadın kendini diğer bir zevce tam ma-
nasıyla nikâh edinceye kadar. Binaenaleyh birinci ve ikinci talâk birer dersi
tecrübedir. Bu tecrübeler yapıldıktan sonra üçüncü talâka lüzum gören ve

473
Ahzab, 33/49.
474
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.252-253.
149



hakkın bahşettiği bu dersi tecrübeden istifadeyi hiç de takdir etmeyen bir er-
kekle o kadın arasında ciddî bir hayatı içtimaiyeye ihtimal verilemez. Fakat o
kadının elden çıkıp firaşı ahare girmesi gibi acı bir hicrandan sonra bile ruhla-
rının derinliklerinde evvelce hissedemedikleri bir alâkai izdivac olunduğunu
takdir ederlerse o zaman bunun ciddiyetine inanılabilir. Binaenaleyh bu ni-
kâhtan sonra bu ikinci zevc şayet o kadını tatlık ederse bu kadın ile zevci sa-
bıkın birbirlerine tekrar dönüp her ikisinin rızasıyla nikâh olunmalarında mah-
zur yoktur.
475

Komisyon ayeti tefsir ederken hüllenin tarih içerisinde ortaya çıkışı ile
ilgili bilgiler verdikten sonra kendi görüşlerini de şu şekilde ifade etmektedir:
“Bize göre de boşama Kur'an'a ve Sünnete uygun olduğunda geçerli olur. En
az üç ay içinde gerçekleşecek olan dönüşsüz boşama sistemi tarafların dü-
şünüp danışmalarını, sonradan pişman olacakları bir şeyi tehevvüre kapıla-
rak birden yapmamalarını sağlamak içindir. Bunu değiştirmek dinin maksadı-
na aykırıdır. Evlenme ciddi, samimi ve devamlılık niyetiyle olacaktır, hülle de
caiz değildir. Bazı fıkıhçıların "Akid yaparken taraflar hülle için veya geçici
olduğunu zikretmezlerse evlenme akdi geçerlidir" diyerek hülleye geçiş izni
vermeleri şâriin maksadına aykırıdır. Âyetin açık ifadesine göre, başından
yeni bir evlilik geçmiş bulunan kadınla eski kocası, olup bitenlerden ders ala-
rak yeniden mutlu ve düzenli bir aile hayatı kurabileceklerini akılları keserse
tekrar evlenebilirler. Kur'an'ın tavsiyesi, aksi halde bunu denememeleri yö-
nündedir.
476

Bakara suresi 230. ayete her iki tefsirde de aynı meal verilmiştir. Tefsi-
rine gelince, Komisyon hülleyi kesinlikle haram görürken, Elmalılı merhum, -
açıkça uygun görmemekle birlikte- bunun bir ders olduğunu belirterek buna
açık kapı bırakmaktadır.
Bize göre de, hülle amacıyla yapılan evlilik geçici bir evliliktir. Ve hem

475
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.788-789.
476
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.251-253.
150



İslam’ın ruhuna hem de insanlığa sığmaz. Ancak ayete göre, hülle niyeti ol-
maksızın bir başkasıyla evlenen ancak o erkekle de anlaşamayan bir kadının
iddetini bekledikten sonra yeniden ilk kocasına dönmesinde herhangi bir sa-
kınca yoktur.
2.1.3. Nafaka
Nafaka, infak edilen şey, azık, yiyecek, ev reisinin sağlamak zorunda
olduğu yiyecek, giyecek, mesken ve benzeri şeylerdir. Bir terim olarak ise,
yiyecek, giyecek ve meskenden kişiye yetecek miktarı ifade eder. Nafaka
genel olarak kişinin kendisine gerekli olan nafaka ve başkalarına vermesi
gereken nafaka olmak üzere ikiye ayrılır. Kişinin başkalarına vermesi gere-
ken nafakanın ise üç sebebi vardır. Bunlar evlilik, hısımlık ve mülkiyet bağı-
dır.
477
Biz burada evlilik bağı nedeniyle olan nafakayı ele almaktayız.
İslam dini, aile reisi olarak erkeği görevlendirmiştir. Erkeğe de eş ve
çocuklarının geçimini temin etme görevini yüklemiştir.
Konuyla ilgili ayetleri “Hak Dini” ve “Kur’an Yolu” tefsirlerden incele-
yelim. Komisyon, Talak suresi ilk yedi ayeti tefsir ederken nafaka konusunu
şöyle açıklamaktadır: “Her şeyden önce karşılıklı iyi niyet esası korunmalı-
dır. Erkeğin iddet dönemindeki yükümlülüğünün bir anlamda resmiyet ka-
zanması kadın tarafından istismar edilmemeli, işi şekilciliğe döküp -meselâ
o güne kadar oturduğu evin yeterli konfora sahip olmadığı gerekçesiyle- er-
keği zora sokacak taleplerde bulunmamalıdır. Buna karşılık erkek de bir yan-
dan müşterek ikameti sağlama vecibesini şeklen yerine getiriyor gibi davra-
nıp, diğer yandan kadının bir an evvel ayrılıp gitmesi için manevî baskı yön-
temleri uygulamamalı, ayrı oturmak gerektiğinde de imkânı olduğu halde ka-
dını münasip olmayan bir meskende oturmaya mecbur etmemelidir.

477
Hamdi DÖNDÜREN, “Nafaka”, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yay., İstanbul, 1992, c.5, s.3.
151



Ric'î boşamanın iddetinde erkeğin nafaka yükümlülüğü devam et-
mekle birlikte kadının gebe olması halinde -boşama nasıl olursa olsun- hem
bu yükümlülük daha bir önem kazanmakta, hem de süre üç ayla sınırlı ol-
maktan çıkmakta yani bu süreyi aşsa bile doğum yapıncaya kadar sürmek-
tedir.
"Eğer gebe iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayınız"
ifadesiyle hamilelere daha çok ilgi ve özen gösterilmesi gereğinin altı çizil-
mektedir. Yoksa bu, gebe olmayan ve iddet bekleyen kadının nafaka hakkı
olmayacağı anlamına gelmemektedir. Fakat fakihlerin çoğunluğu talâk türüne
göre bir ayırım yapıp bâin talâkta boşanmış kadının -şayet hamile değilse-
nafaka hakkı değil sadece mesken hakkı bulunduğuna hükmetmişlerdir. Ha-
nefî mezhebine göre bâin boşamada hâmile olmayan kadının nafaka hakkı
vardır.

Evlilikten doğan çocuğun nafakası baba tarafından karşılanacağına
göre onun temel gıdası olan anne sütünün de baba tarafından temin edil-
mesi gerekir. Bu konuda en tabiî yol çocuğun öz annesi tarafından emziril-
mesidir; bu aynı zamanda çocuğun ve annenin hakkıdır.
478

Elmalılı merhuma göre, boşanma nedeniyle iddet bekleyen kadınlar
hiçbir şekilde mesken edindikleri evlerden çıkarılmamalıdır.
479
Ancak kadın
kendisi evden çıkar giderse, iddet hakkı devam eder ama sükna ve nafaka
hakkı düşer.
480
Kocası ölen kadının iddetinde süknâ ve nafaka talebine zaten
hakkı yoktur. Çünkü, o varisler arasında bulunduğu için terekeden hissesi ne
ise onu alır.
481

Elmalılı ve komisyona göre, çocuk doğunca ona baktırmak, infak et-
mek vazifesi esas itibarıyla babalara âiddir. Sütanayı baba tutacak, masrafını
baba verecektir. Ânanın da çocuğu kendi kucağında bulundurup ona bilfiil
bakmak (hıdane) hakkı vardır. Çocuğun hakkı da evveli emirde ana sütünü

478
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.309-318.
479
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s. 5054.
480
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s. 5056.
481
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s. 5070.
152



emmektir. Onun için boşanmış olan ana, hıdane hakkını kullanıp babasının
hesâbına olarak ücretle o çocuğu emzirecek olursa, babanın o çocuğu ondan
almayıp emzirme ve bakım ücretini vermesi lâzım gelir. Kadın bu annelik
hakkını önceleyerek emzirmeyi ister ve ücret olarak belli bir miktarda diret-
mez, erkek de mâkul bir ücret öderse sorun olmaz.
482

Komisyona göre, boşama olayı yoksa, anne çocuğun babasının nikâhı
altında bulunuyorsa bu takdirde çocuğu emzirdiği için değil, eş (zevce) oldu-
ğu için onun tam nafakası (bütün temel ihtiyaçları) koca tarafından sağla-
nacaktır. Evlilik devam etsin etmesin çocuğun emzirilmesi taraflardan birinin
zarar görmesine sebep olmamalı, anne ve baba güçlerini aşan şeylerle yü-
kümlü kılınmamalı, birbirlerine anlayış göstermelidirler. İçlerinde Hanefîlerin
de bulunduğu birçok müctehide göre çocuğun babası vefat edince ona vâris
olan kan hısımları, çocuk muhtaç olduğunda onun nafakasını teminle yüküm-
lüdürler. Bu yükümlülüğü düzenli ve yeterli bir devlet bütçesinin bulunması
halinde devlete yükleyenler de vardır. Çeşitli sebeplerle çocukların, uygun
sütanneleri tarafından emzirilmeleri oldukça eskilere dayanan bir uygulama
ve âdettir. İslâm bunu yasaklamamış, ancak doğuran annenin emzirmesini
teşvik etmiştir. Meşru bir mazeret sebebiyle anne emzirmek istemezse çocu-
ğun babası gerektiğinde ücretini vererek bir sütannenin onu emzirmesini sağ-
layacaktır.”
483

Yukarıdaki bilgileri şöyle özetleyebiliriz. İster kocası ölmüş olsun, ister
boşanmış olsun kadının iddet süresince evinde kalma hakkı vardır. Boşanan
kadının buna ek olarak nafaka hakkı da bulunmaktadır. Kocası ölen veya
boşanan kadın hamile ise nafaka müddeti, önce çocuğunu doğuruncaya ka-
dar devam eder. Çocuk doğduktan sonra ise, çocuğuna bakması halinde na-
faka -çocuğa bakması nedeniyle- devam eder. Ancak bu nafakanın miktarı,
kocanın maddi gücü oranındadır. Nafaka miktarı tespit edilirken kadın da er-
kek de bundan zarar görmemelidir.

482
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s. 5070, Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.256.
483
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.256.
153



Nafaka konusunda her iki tefsirin yorumlarının birbirine çok benzediği-
ni görülmektedir.
2.1.4. Evlat Edinme ve Hükmü
Toplumlarda insanların başkalarının çocuklarını çeşitli sebeplerle evlat
edindikleri görülmektedir. Bu durum, cahiliye döneminde olduğu gibi günü-
müzde de görülmektedir.
Evlat edinilen kişilerle ilgili uygulamalar, bazı sıkıntıları da beraberinde
getirmektedir. Örneğin, evlat edinilen kişinin miras durumu, boşadığı eşiyle
evlenilip evlenilemeyeceği, üvey annesi ve kardeşleriyle evlenmesinin müm-
kün olup olmayacağı gibi sorular ortada durmaktadır. Allah konuyla ilgili ola-
rak Ahzab suresi 4, 5, 40. ayetlerde hükümler göndermiştir. Burada bu ayet-
lerin yorumlarını her iki tefsirden mukayese edeceğiz.
“…Evlâtlıklarınızı da oğullarınız olarak kabul etmemiştir.” ayetiyle ilgili
olarak Komisyon, “Bir başka câhiliye uygulaması da babası belli olan veya
olmayan çocukları evlât edinmek, onların kendi soy kütükleriyle ilişkilerini ke-
serek kendi soylarına eklemek şeklinde oluyordu. Bir göğüste iki kalbin ol-
maması nasıl bir tabiat kanunu ise A'nın çocuğunun evlât edinme yoluyla
B'nin çocuğu olamayacağı da bir fıtrat ve tabiat kanunudur. Ayrıca İslâm'ın
koyduğu örtünme, evlenme imkânı veya yasağı, çocuk-ebeveyn ilişkisi, karşı-
lıklı haklar ve ödevler, miras gibi kurallar da, çocuklarla gerçek ana babaları-
nın soy bağlarının kesilip değiştirilmesine, başkalarına ait çocukların -yakın
akraba olmayan ailelerde- ailenin bir ferdi gibi kalıp yaşamasına ters düşü-
yordu. İslam dininin yaptığı sosyal ve ahlâkî ıslahat çerçevesinde sıra bu
âdetin kaldırılmasına gelmiş, "...babalarının soyadları ile anın" emri ile evlat
edinme uygulamasına son verilmiştir.
154



İslâm'a göre himayeye muhtaç çocuklara bakmak, onları beslemek,
büyütmek, sevaptır ve şerefli bir insanlık ödevidir. Sevgili Peygamberimiz
"Kimsesiz çocukları koruması altına alan kimse ile ben, cennette yan yana iki
parmak gibi beraber olacağım" buyurmuştur.
484
Ancak bunu yapmak için ço-
cuğun kendi soy kütüğü ile ilişkisini kesmek, öz ana babasını unutturmak
hakkı olmadığı gibi kanuni mirasçıların arasına katmak, aile içinde mahremi-
yet bakımından öz evlât gibi davranmak doğru ve gerekli de değildir. Bunun
yerine İslâm'ın tavsiyesi koruma altına almak, bakmak, büyütmek, ihtiyaçları-
nı karşılamak; hukuk ve helâl-haram kuralları bakımından ona öz çocuk gibi
değil, bir din kardeşi gibi muamele etmektedir.”
485
demektedir.
Ahzab suresi 4. ayetteki “ED'IY” kelimesini Elmalılı merhum da, bu-
rada evlat edinilen çocuk olarak kabul etmekte ve bu konuda şu açıklamayı
getirmektedir: “Evlatlıklar hakkında gerçekten ve her yönden oğul hükümleri-
nin yürürlükte olması gerekmez. Mesela evlatlığın boşadığı bir kadını almak
haram olmaz. Onda "Kendi sulbünüzden gelmiş oğullarınızın karıları..." (Nisa,
4/23) hükmü uygulanmaz.”
486
şeklinde yorum getirmektedir.
Bu durum incelendiğinde, konuyla ilgili ayetlerin her iki tefsirde de aynı
şekilde yorumlandığı görülmektedir. Varılan ortak sonuç ise, evlat edinilen
kişinin gerçek evlat gibi değerlendirilemeyeceği, dolayısıyla onun sahip oldu-
ğu haklardan yararlanamayacağı ve ona getirilen kısıtlamalardan etkilenme-
yeceği şeklindedir. Fakir ve kimsesiz çocuklara yardım etmek isteyen Müs-
lümanlara da evlat edinmek yerine onların bakımlarını üstlenmek tavsiye
edilmektedir.
Gerçekten de bir çocuğa yardım etmek amacıyla bile olsa onu ailesin-
den ve aileyi yavrusundan ayırmak, doğru bir davranış olarak değerlendirile-
mez. Onun yerine müfessirlerimizin de tavsiye ettikleri gibi, o çocukların ve
ailelerinin bakımlarını -çocuk ailesi ile birlikte yaşarken- yapmak, hem çocu-

484
Müslim, “Zühd”, 42.
485
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.335-336.
486
Yazır, Hak Dini, c.VI, s.3869-3870.
155



ğun hem de ailenin psikolojisini olumlu şekilde etkileyecektir.
2.1.5. Kadınlarla İlgili Çeşitli Meseleler
İnsanların kadın ve erkek diye iki ayrı cins olarak gerek fiziksel, gerek-
se duygusal bazı farklılıklar taşımaları nedeniyle onlara farklı haklar ve so-
rumluluklar yüklenmiştir. Bu farklı hak ve sorumlulukları zaman zaman bazı
guruplar eleştiri konusu yapmış hatta bunları dine saldırı için kullanmışlardır.
Bunlardan birkaçı, kadının mirastaki durumu, şahitliği, dövülmesi ve örtün-
mesidir. Biz burada, bu durumlarla ilgili ayetleri ve mukayesesini yaptığımız
tefsirlerin yorumlarını ele alacağız.
2.1.5.1. Kadınların Mirastaki Durumu
Miras, ölenin geride bıraktığı mal ve haklardır.
487
Burada söz konusu
olan ise, mirasın kimler arasında ve nasıl paylaşılacağıdır. Biz miras hukuku-
nu ayrıntılı bir şekilde ele almayacağız. Günümüzde özellikle kadın hakları
savunucusu bazı grupların itiraz ettikleri miras paylaşımı sırasında kadının
erkeğin yarısı kadar pay almasını ele alacağız. İslâm hukukunda mirasın
(terike) nasıl taksim edileceği geniş ölçüde Kur'ân-ı Kerîm'de, bu âyetlerle
sûrenin sonundaki 176. âyette açıklanmıştır. Sünnet ve icmâ delilleri de bu
âyetlerde yeterince açıklanmamış olan kısımların hükmünü açıklığa kavuş-
turmuştur.
Nisa suresi 7. ayet ve 11-12. ayetlerde bu konunun ele alındığını ve
ayetlere her iki tefsirde de benzer şekilde meal verildiğini görüyoruz.
Elmalılı ve Komisyon Nisa 7. ayetin tefsirinde şu açıklamalara yer ver-
mektedirler: Nisa sûresi, başta kadınlar olmak üzere aile fertlerinin haklarını

487
Hamdi DÖNDÜREN, “Miras”, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yay., İstanbul, 1991, c.IV,
s.198.
156



açıklamaya devam ediyor ve bu âyetle bir câhiliye adetini daha kaldırarak
miras paylaşımında adaletli bir düzen koyuyor. İslâm'dan önce Araplar miras-
tan kadınlara ve kızlara pay vermezlerdi. Vârisler ya vasiyet ile ya da -vasiyet
yok ise- güç ve yaşa göre belirlenen erkeklerden ibaret idi. Doğumdan akra-
ba olan erkeklerden başka, evlât edinme ve kan kardeşliğine benzer kardeş-
lik sözleşmeleri yapmak suretiyle ilişki kurulan erkekler de vâris olurlardı.
Mekke döneminde uygulanması mümkün olmadığı için miras taksimiyle ilgili
bir değişiklik yapılmadı. Medine'ye hicret edilince muhacirlerin birçok yakın
akrabası -çoğu müşrik olarak- Mekke'de kalmış oldular. Önce Hz. Peygam-
ber'in "her bir muhacire bir Medineli müslümanı kardeş etmesi" sonucunda
doğan yakınlık (muâhât) ile karşılıklı sözleşme (muvâlât) miras hakkına se-
bep kılındı (Nisa sûresi 33. âyeti bu geçici durumla ilgilidir). Daha sonra Mek-
ke'de kalan akraba Medine'ye göçüp yeni doğumlarla da aileler genişleyince
hedeflenen düzenleme yapıldı ve kadınlar da dahil olmak üzere belli derece-
lere kadar akraba olanlar birbirine vâris kılındı.
488

Elmalılı merhum Nisa 11. ayetin tefsirinde “Evvel emirde miras evlâd
ile, evlâd içinde erkek ile başlanmış ve bununla alâkai vilâdetin diğer taallû-
kattan kuvvetli bulunduğu anlatılmıştır. Demek ki en çok hisseyi evlâd, evlâd
içinde de zükûr alacaktır.” demektedir.
489

Elmalılı merhum, Nisa suresi 34. ayetin tefsirinde, mirasta erkeğe ka-
dının iki katı verilmesinin hikmetini şöyle açıklamaktadır. “Erkeklerin mirasta
hak ettikleri paylarının fazla olmasının hikmeti erkekler ve özellikle tam erkek
olan erkekler, kadınlar üzerinde hâkimdirler, onların üstlerinde dururlar, işleri-
ne bakarlar, dikkatle gözetir, muhafaza ederler; kahyaları, müdürleri, koruyu-
cuları, amirleridirler. Küçükler de buna adaydırlar.”
490


488
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1294-1295, Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.13-14.
489
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1301.
490
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1348.
157



Komisyona göre miras hakkında ya kandan ve doğumdan ya da ev-
lenmeden oluşan yakınlık esas alındığı için evlât edinme, kardeşlik sözleş-
mesi, sırf vasiyete dayalı miras paylaştırma usulleri ortadan kaldırılmıştır.
491

Komisyon, miras taksiminde kadının payının esas alınması ve erkeğin
alacağı payın buna göre belirlenmesine dikkat çekerek bu durumu, kadının
mirastan pay almasını sağlayan önemli inkılâbın pekiştirilmesine yönelik bir
aşama olarak değerlendirmektedir. Komisyon, miras paylaşımında kadınların
yarı erkek hissesi kadar pay almaları tenkit edenlere şu cevabı vermektedir:
“Konuya, İslâm'ın getirdiği yükümlülükler bütünü, nimet-külfet dengesi gibi
başka unsurlar göz önüne alınarak bakıldığında bu dağıtım şeklinin adalet ve
hakkaniyete daha uygun olduğu görülmektedir.” Komisyon bu durumu dört
maddede izah etmektedir:
“a) Bütün durumlarda kadının payı erkeğinkinin yarısı kadar değildir.
Çocukları da bulunan bir ölünün mirası paylaştırılırken anası ile babası hayat-
ta iseler bunların payları altıda birer olmak üzere eşittir. Dede ve nine de böy-
ledir. Anası bir olan kardeşler birden fazla iseler mirasın üçte birini -erkek ve
kadın- eşit olarak paylaşırlar. Bu eşit paylaştırmada ya mirasçının ölü ile iliş-
kisi ya da onu ölüye bağlayan vasıta göz önüne alınmıştır.
b) Aynı derecede erkekle kadın akraba yan yana geldiğinde erkeğe iki
kadın hissesi kadar pay verildiği durumlarda aile ve kamu yararı ile malî yü-
kümlülükler göz önüne alınmış ve buna göre bir denge kurulmuştur. Bugün
daha ziyade Batı toplumlarında durumun kısmen değiştiği gözlenmekte olsa
bile geçmiş zamanlarda erkekler, ticarî tecrübe, bilgi birikimi ve toplumsal
aktivite gibi imkân ve konumları itibariyle servetin rasyonel kullanılışına ka-
dınlardan daha yatkın olmuşlardır. Âyette, bu gibi objektif şartlar dikkate alı-
narak, içinde toplumun da hakkı bulunan servetin, daha çoğunun üzerinde
tasarruf hakkı erkeğe verilmek suretiyle servetin korunması, iyi idare edilme-
si, aile ve toplumun ondan âzami derecede istifade etmesi amaçlanmıştır.

491
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s. 17.
158



c) Tasarruf ve idare bakımından mirasın çoğuna erkekler hükmetmek-
te iseler de bizzat faydalanma bakımından kadınlar daha avantajlı durumda-
dırlar. Çünkü kadınlar, erkeklerin aldıklarının yarısını almakla beraber bu
yanda başkalarının -meselâ kocalarının, erkek kardeşlerinin- tasarruf, müda-
hale ve istifade hakları yoktur. Kadınlar bu hisseyi istedikleri gibi kullanırlar.
Evlenirken düğün masrafı, mehir (kocanın karısına vereceği veya borçlana-
cağı teminat akçesi), evlendikten sonra ailenin geçiminin temini hep erkeğe
yüklenmiştir ve bu vesileyle kadınlar, erkeklerin aldıkları mirastan da istifade
etmektedirler. Hesaplandığında görüleceği üzere kadınlar, mirasın üçte birine
mâlik oldukları halde faydalandıkları pay yaklaşık olarak üçte ikiyi bulmakta-
dır. Ayrıca erkeklerin askerlik, belli dereceye kadar muhtaç akrabanın nafa-
kasını temin, kaza tazminatı (diyet) ödemesine katılma gibi -kadınlar için söz
konusu olmayan- malî yükümlülükleri de vardır.
d) Eski Roma, Yunan, Mısır, Hint, İran, Çin ve Arabistan'da kadınlar
mirastan tamamen mahrum bulunuyorlardı; miras taksiminde ulaşılmak iste-
nen amaç, servetin ailede kalması, başka ailelere intikal etmemesi idi. Orta-
çağ'dan sonra Batı'da, kadınlarla erkeklerin mirastan eşit pay almaları için
bazı hukukî düzenlemeler yapıldı, kanunlar çıkarıldı. Ancak bu defa kadınla-
rın, malları üzerinde serbest tasarruf haklarına sınırlamalar -özellikle erkekle-
rin izni şartı- getirildi. Buna karşı yeni zamanlarda yapılan mücadeleler so-
nunda genellikle elde edilen sonuç, mülkiyet ve tasarrufta eşitlik olabildi. İs-
lâm'ın daha baştan verdiği hak ise mülkiyet bakımından kadına üçte bir olan,
fakat tasarruf ve istifade bakımından üçte ikiyi bulabilen bir miras payıdır.”
Komisyon, ilgili âyetlerde belirtilen buyruk, yasak ve tavsiyelerin Allah
Teâlâ tarafından konulmuş sınırlar olduğunu, Allah ve Resulüne itaat edenle-
rin âhirette büyük mükâfatlara nail olacaklarını, onlara itaatsizlik edip Allah'ın
159



koyduğu sınırları aşanların ise ağır cezalara çarptırılacağını vurgulamakta-
dır.
492

Her iki tefsirde de aynı sonuca yönelik açıklamalar bulunmaktadır. Bu
bilgileri özetleyecek olursak, cahiliye döneminde hiçbir hak tanınmayan kadı-
na, -erkeğin yarısı kadar bile olsa- mirastan pay verilmesi Allah’ın emridir.
Kadının bu payına göz dikmek, Allah’ın koyduğu kuralı çiğnemektir. Kadına
erkeğin yarısı kadar pay verilmesinin bazı sebepleri vardır. Bu sebepler yuka-
rıda hem Elmalılı merhum hem de komisyon tarafından açıklanmaktadır.
Komisyon, uzak akraba ve fakirlere de mirastan pay verilmesi ile ilgili
olarak, danışmalar sonunda belirlenecek uygun bir miktarın belli bir fonda
toplanmasını ve genellikle yoksullarla, talep eden uzak akrabaya sarf edilme-
sini teklif etmekte, bunun ilâhî emrin bir düzen içinde uygulanmasını sağlaya-
bileceğini ifade etmektedir.
493

2.1.5.2. Kadınların Şahitliği
Bakara suresi 282. ayette borçlanma kuralları belirtilirken, bu kurallar-
dan birisi olarak da şahit tutulması ilkesi getirilmiştir. Şahitlerin de hangi özel-
liklere sahip olması gerektiği sayılırken mali konularda ya iki erkek veya bir
erkek ile birisi unuttuğunda diğeri hatırlatması için iki kadının şahit olması şart
koşulmuştur. Mukayesesini yaptığımız tefsirlerde bu konunun nasıl ele alın-
dığını inceleyelim:
Yapılan incelemede her iki tefsirde de -yalnızca erkekler bulunmadı-
ğında değil erkekler bulunsa bile- kadının şahitliğinin geçerli olduğu ifade
edilmektedir.
Malî konularda bir kadın yerine iki kadının şart koşulmasının gerekçe-

492
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s. 16-17.
493
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.14-15.
160



sini Elmalılı merhum dört maddede açıklamaktadır: Birincisi, kadının duygu-
sal olarak yaratılmıştır. Duygusallık etkilenmeyi gerektirir. Etkilenmenin çok-
luğu ise unutma sebeplerindendir ve bir şeyi aklında iyi tutmak sadece bir
zeka ve hafıza meselesi de değildir. Pek çok zeki insan vardır ki aşırı duygu-
sallıktan, fazla etkilenmeden dolayı hafızasına güvenilmez. İkincisi, kadında
enfüsiyet (sübjektiflik) daha ilerdedir. Dış çevredeki olaylar onu ilk anda ilgi-
lendirir ve telaşa sevk eder. Bu nedenle kadının ticaret, borçlanma gibi işlerle
uğraşması onu yıpratır. Bu gibi işler esas itibariyle erkeklerin işleri olmalıdır.
Bundan dolayı kadınları hafızasını böyle şeylere yormaktan uzak tutmak ge-
rekir. Üçüncüsü, kadında hayâ ve utanma duygusunun kuvvetli olmasıdır.
Onun bu değerli özelliğini korumak için kadına şahitlik yükünü yüklememek
daha doğru olur. Dördüncüsü, kadının fıtratı ve kendi cinsinin olgunluğu, er-
keğin zıddı olduğundan, erkekleşmek kadın için bir düşüş ve dejenerasyon
demektir. Şahitlik gibi işler de daha çok erkeklerle ilgili olduğuna göre, bu iş-
ler kadını erkekleşmeye iter. Bu da onun bozulmasına yol açar.
494

Bir taraftan kadının fıtratının ve haklarının, bir taraftan insanların hak-
larının korunması ve yerine getirilmesi açısından erkeklerin daha iyi bilgi sa-
hibi olabileceği işlerde kadın şahit yapılmamalıdır. Kadınlara şahitlik görevi
yüklenmemelidir. Bu işlerde erkek bulunmadığı ve kadına başvurmaya ihtiyaç
duyulduğu takdirde de bir erkek yerine bir kadına değil, şahitlik iki kadına
yüklenmelidir. Erkeklerin haberli olmaları caiz olmayan hususlarda yalnızca
kadınların bilgi vermesiyle ve hatta yerine göre yalnızca bir kadının bilgi ver-
mesiyle de amel etmek caiz olur. Mesela kadınlar hamamında meydana gel-
miş olan bir olayın şahidi ancak kadın olabilir. Ve bir çocuğun annesinden
doğması bir kabilenin, bir oymağın haber ve şahitliği ile sabit olur.
495

Malî konularda bir kadın yerine iki kadının şart koşulmasının gerekçe-
sini Komisyon ise şöyle açıklamaktadır: “Malî konularda bir kadın yerine iki
kadının şart koşulması, tek kadının akıl ve dürüstlüğünün yeterliği konusun-

494
YAZIR, Hak Dini, c. II, s.982-983.
495
YAZIR, Hak Dini, c. II, s.984.
161



daki şüpheden veya hükümden değildir. Onların özel durumları, konumları,
psikolojileri, ev dışındaki hayatla ilgileri bakımından unutma veya şaşırma
ihtimallerinin daha fazla olmasındandır. Yani yine hakkın zayi olmamasına
yönelik bir tedbirden ibarettir. Kadın bu bakımdan da ikinci sınıf ve dereceden
bir insan olarak algılanmadığı içindir ki, "erkek bulunmadığı takdirde" denil-
memiş, erkek bulunsa bile kadınların tanıklığı kabul edilmiştir. Âyetin ifadesi-
ne dikkat edildiğinde anlaşılacağı üzere iki kadının şahitliğinde tanıklık eden
yine bir kadındır; yani nisabı (şahitlik için gerekli sayı) doldurma bakımından
bir kadın, bir erkek gibidir. Diğer kadının işi, hemcinsinin unutması veya ya-
nılması halinde ona hatırlatmaktan, hatırlamasına yardımcı olmaktan ibaret-
tir.”
496

Bu açıklamalara bakıldığında her iki tefsirde de bir erkekle birlikte iki
kadının şahitliğinin geçerli olabileceğini anlıyoruz.
Her iki tefsirde de bir erkek yerine iki kadının şahitliğinin geçerli olma-
sının gerekçesi olarak kadının ikinci sınıf olmasından değil, kadının yapısın-
daki farklı özelliklerden kaynaklandığı belirtilmektedir. Özellikle de ticaret ve
mali konularda kadının fazla bilgi sahibi olmadığı gerekçesi ile, kadının duy-
gusal yapısı üzerinde durulmaktadır. Ancak günümüzde kadının da bu konu-
larda erkekler kadar bilgiye sahip oldukları bir gerçektir. Kadının duygusal
yapısının etkisi daha makul görünmektedir.
2.1.5.3. Kadının Dövülmesi
Nüşuz kelimesi, “geçimsizlik çıkarma, serkeşlik yapma, kocaya itaat-
sizlik etme, kadının kocasına karşı buğzedip asi olması” anlamında kullanılan
bir İslam hukuku terimidir.
497


496
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.316.
497
Hamdi DÖNDÜREN, “Nüşuz”, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yay., İstanbul, 1992, c.V,
s.130.
162



Bir evliliğin mutlu ve huzurlu devam edebilmesi için eşlerin karşılıklı bir
uyum sergilemesi zorunludur. Ancak eşler de bir insandır ve zaman zaman
eşlerden birisi diğerine karşı olumsuz bir tavır takınabilir. Bu durum sık sık
olursa aile de çatırdamaya başlar. Hele bir de sürekli hale gelirse artık aile-
den söz etmek mümkün olmaz.
İslam, ailedeki erkeğin ve kadının görevlerini belirlemiş ve erkeği, aile-
nin yönetiminden ve korunmasından sorumlu tutmuştur.
498
Ancak bazen ka-
dın kocasının bu yetkisini kabullenmeyip, kocasına karşı gelebilmekte, itaat-
sizlik edebilmektedir. İşte bu duruma kadının nüşuz etmesi denilmektedir.
Kocanın böyle bir durumda ne yapması gerektiği Nisa suresi 34. ayette açık-
lanmaktadır.
Nüşuz kavramını Elmalılı merhum şu şekilde tanımlıyor: “Nüşuz, lügat-
te yükseklik manasından alınmış olup, kadının kocasına kafa tutup başkaldı-
racak bir durum almasıdır.”
499
Elmalılı, bu tanımdan sonra nelerin bu kapsa-
ma gireceğiyle ilgili çeşitli müfessirlerden alıntılar yapmaktadır. Komisyona
göre ise nüşuz, “Kadının bazı davranış ve tavırları sebebiyle yoldan çıkması,
hukuka baş kaldırma (nüşûz) belirtileri göstermesidir.”
500

Elmalılı merhum, böyle bir hal karşısında önce, bunlara vaaz-u nasihat
edilmesi, durum düzelmiyorsa yataklarda yalnız bırakılması gerektiğini ifade
etmektedir. Elmalılı, bütün bunların fayda etmemesi durumunda son çare
olarak, hafifçe ve iz bırakmayacak bir şekilde kadının dövülebileceğini belirt-
mektedir. Elmalılı, kadının uslanması halinde ise kesinlikle cezalandırılma-
ması gerektiğini dile getirerek, bu konuda aşırılığa gidilmemesi gerektiğini de
hatırlatmaktadır.
501


498
Bakara, 2/228, 233, Nisa, 4/34.
499
YAZIR, Hak Dini, c. II, s. 1351.
500
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s. 45.
501
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1351-1352.
163



Komisyon kadının nüşuzü halinde getirilen tedbirlerden öğüt vermek
ve yatakta yalnız bırakmak, küsmek gibi tedbirlerin problem teşkil etmediğini
belirtmektedir. Komisyon, dövme tedbirinin ise, özellikle çağımızda, kadın
hakları ve insanlık haysiyeti yönlerinden önemli bir tartışma konusu olduğunu
belirterek, tefsir ve hadis kitaplarına bakıldığında kadının baş kaldırma duru-
munda bile kocası tarafından dövülmesini, eski tefsirciler arasında da farklı
yorumlayanların bulunduğunu belirtmektedir.
502
Komisyon, dövme ile ilgili asıl
delilin hadislerden olduğunu ancak bu hadisler dikkatli incelendiğinde pek de
bu sonucun çıkmadığını ifade ederek bu çözümün caydırıcılık açısından son
çare olarak düşünüldüğünü belirtmektedir. Komisyona göre bu âyette, kadı-
nın aile hukukunu çiğnemesi halinde bir ıslah tedbiri olarak başvurulabilecek
belli başlı yolların insanlığın tecrübeleri ve özellikle içinde yaşanılan toplulu-
ğun örf ve âdeti dikkate alınarak, "kocanın karısını dövmesi" eylemine de yer
verilmiştir. Ancak, bu uygulama Hz. Peygamber tarafından toplum ıslah edile-
rek, insanın ve özellikle zevcenin dövülemeyeceği ifade ve telkin edilerek
kötülenmiş, "iyi bir kocanın karısını dövemeyeceği" kaidesi bu yakışıksız dav-
ranışın önüne bir set olarak konmuştur. Komisyona göre, burada sünnet âyeti
nesih etmemiş, yerelliğini ve kültürel bağlamını açıklamıştır.
503

Elmalılı merhum, “Kadın itaat etmezse ne olacak? O zaman iş muha-
kemeye düşer.” deyip, hakimlere de eşlerin yakınlarından hakemler görev-
lendirmelerini, yine çözüm bulunamazsa eşlerin ayrılmalarına karar vermele-
rini tavsiye etmektedir.

Komisyon, “Öngörülen tedbirlere başvurmasına rağ-
men koca düzeni sağlayamazsa ve ailenin dağılmasından korkulursa sıra
hakemlere gelecektir.” demiştir.
504

Bu karşılaştırmalardan, her iki müfessirin de kadının nüşuz etmesi ha-
linde kocanın nasıl davranacağıyla ilgili Nisa suresi 34. ayete aynı şekilde
meal verdikleri ve tefsirlerinin de birbirine benzediği ortaya çıkmaktadır. Her

502
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.45.
503
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.47.
504
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1352.
164



iki tefsirde de müfessirler “dövmek”i onaylamamakta, ama Elmalılı merhum
bu konuda kapıyı birazcık aralık bırakmaktadır.
Biz nüşuz durumunda ayetteki diğer yöntemlerin kullanılmasının daha
yararlı olacağını düşünüyoruz. Bu yöntemler işe yaramıyorsa, 21. yüzyıl şart-
larında o kadın artık ayrılmayı göze almış demektir. Böyle bir durumda,
müslümana yakışan, ayrılırken kaba bir şekilde değil, daha medeni bir tarzda
ayrılmasıdır. Bu nedenlerle kadını dövmenin de bir anlamı olmayacaktır.
2.1.5.4. Tesettür (Kadınların Örtünmesi)
Örtünme, insanlık tarihi kadar eskidir. Kur’an’da Hz. Adem ile ilgili kıs-
sada belirtildiğine göre, Hz. Adem ile Hz. Havva yasak ağaçtan yedikleri za-
man görünmemesi gereken yerlerinin farkına vararak ağaç yapraklarıyla ör-
tünme ihtiyacı hissetmişlerdir.
505
Bu durum, örtünmenin insan hayatının ay-
rılmaz bir parçası olduğunu ortaya koymaktadır. Varlıklar arasında suni ola-
rak örtünen tek canlı da insandır.
Örtünme, kadın erkek, tüm insanlar için geçerlidir. Kur’an’daki ilgili
ayetlerde de bu durum vurgulanmaktadır. Bu konuda tefsirlerde herhangi bir
ihtilaf da söz konusu değildir. Ancak günümüzde örtünme deyince akla he-
men kadınların örtünmesi gelmektedir. Bu nedenle biz burada kadınların ör-
tünmesini ele almaktayız.
Kadınların örtünmesi, son yıllarda ülkemizde önemli gündem maddele-
rinden birisi halini almıştır. Bazı gruplar, çarşaf, şalvar, cübbe gibi kıyafetlerin
giyilmesini isterken; bazı kesimler ise, örtünmenin çağdışı olduğu iddiasıyla
örtünen insanları horlamakta, bunu “dinin siyasete alet edilmesi” şeklinde
değerlendirmekte, hatta örtünen kadınların başlarını açmaya zorlamaktadır-
lar.

505
Araf, 7/22.
165



Kadınların örtünmesi, Kur’an’da üç ayrı yerde ele alınmaktadır.
506
Bu
ayetleri özetleyecek olursak, Nur suresi 31. ayette kadınların “ziynet yerleri-
nin örtülmesi”, Ahzab suresi 59. ayette kadınların sokağa çıkarken üzerlerine
ek bir giysi olarak “dış elbise giymeleri” emredilmektedir. Nur suresi 60. ayet-
te ise yaşlı kadınlar için emir, baş örterken “boyun ve boğazın açılabileceği”
şeklinde hafifletilmektedir.
Söz konusu ayetlerle ilgili olarak “Hak Dini” ve “Kur’an Yolu” tefsirlerin-
de kıyaslama yapacak olursak, her üç ayetin mealinin de iki tefsirde de birbi-
rine yakın olarak verildiği görülmektedir.
İlgili ayetlerin tefsirlerinde de tesettürün farz olduğu, amacının ırzı ko-
rumak olduğu konularında her iki tefsir de ortak görüş belirtmektedirler. An-
cak ayetlerin tefsirlerinde bazı ayrıntılarda farklılıklar göze çarpmaktadır.
Elmalılı merhum, Nur suresi 31. ayeti tefsir ederken kadınların avret
yerlerinin tepeden topuğa tüm vücut ve vücudun bu bölgelerine takılan süs-
ler, giyilen kıyafetler olduğunu belirtmektedir.
507
Komisyon ise, ayette örtül-
mesi emredilen yerlerin, kıyafet ve süsler değil, el, yüz ve ayaklar dışındaki
tüm vücut olduğunu belirtmektedir.
508

Elmalılı merhum, kadınların kimlerin yanında örtünmesi gerektiğini
açıklarken, gayrimüslim kadınları da yabancı erkekler gibi değerlendirmekte
ve onların yanında da kadınların örtünmesi gerektiğini ifade etmektedir. Ko-
misyon kadınların dinlerinin fark etmeyeceğini tüm kadınların birbirlerinin av-
ret bölgeleri dışındaki yerlerini görmelerinde bir sakınma görmemektedir.
509

Komisyon Nûr süresindeki örtünme emrinin devamlı ve iffeti korumaya
yönelik bir farz olduğunu ancak Ahzab suresi 59. ayette emredilen cilbâb
giymenin ise asayişi korumayı ve tacizi önlemeyi hedefleyen geçici bir tedbir

506
Nur, 24/31, 60, Ahzab, 33/59.
507
YAZIR, Hak Dini, c.V, s. 3503-3505.
508
Komisyon, Kur’an Yolu, c. IV, s. 95-96.
509
YAZIR, Hak Dini, c.V, s. 3507, Komisyon, Kur’an Yolu, c. IV, s. 98-99.
166



olduğunu ifade etmektedir. Komisyona göre, toplum içinde câriye kalmayınca
veya hür-câriye farkını ortaya koyacak başka bir işaret bulunduğunda yahut
da tacizi engelleyecek farklı tedbirler alma imkânı hâsıl olunca dışarı çıkar-
ken, usulüne göre tesettür (kapanması gereken yerlerin örtülmesi) yapıldık-
tan sonra, ayrıca hür kadın alâmeti olarak cilbâb vb. elbiseler giymek gerekli
değildir.
510

Elmalılı merhum ise, buradaki cilbab (dış elbise) giymenin imanlı hür
kadınların hiç bir şekilde ezaya maruz kalmamalarını temin için emredildiğini
belirtmekle yetinmektedir.
511

Nur suresi 60. ayetteki hafifletmeden Elmalılı merhum sokağa çıkarken
yaşlı kadınların dış elbiselerini çıkarabileceklerini anlarken, Komisyon başın
ve boynun açılmasını anlamaktadır.
512

Sonuç olarak söz konusu ayetlere her iki tefsirde de benzer şekilde
meal verildiği görülmektedir. Tefsirlerinde ise örtünme emrinin farz oluşu ve
gerekçesi konusunda benzer yorumlara rastlanmaktadır. “Süs” kavramı farklı
anlaşılmakta, örtülmesi gerekmeyen yerler farklı sayılmakta ve Nur suresi 60.
ayette yaşlı kadınlara getirilen kolaylık farklı şekilde yorumlanmaktadır.
Koruma altına alınan en temel insan haklarından birisi olan namusun
korunabilmesi için erkeklerin ve kadınların dikkat etmeleri gereken bazı hu-
suslar bulunmaktadır. Hem kadının hem de erkeğin örtünmesi -farklı çerçe-
vede olsa da- gereklidir. Allah, bu nedenle kadına ve erkeğe belli çerçeveler-
de örtünmeyi farz kılmıştır.
İlk başta Müslümanların namaz kılarken belli ölçülerde örtünmeleri söz
konusu iken, hicri 5. yılda tesettür emriyle, Müslüman kadını üzecek ve ona

510
Komisyon, Kur’an Yolu, c. IV s. 361.
511
YAZIR, Hak Dini, c. VI, s. 3927.
512
YAZIR, Hak Dini, c.V, s. 3540, Komisyon, Kur’an Yolu, c. IV, s. 117-118.
167



zarar verecek olayların önlenmesi sağlanarak kadına verilen değer ortaya
konulmuştur.
Örtünmenin şekli ise Kur’an’daki çerçeveyi aşmamak kaydıyla zaman
ve mekâna göre farklılık gösterebilir. Giyilen kıyafetin çarşaf, pardösü, bü-
yükçe hırka ya da benzeri başka bir kıyafet olması önemli değildir. Önemli
olan örtülmesi zorunlu yerleri örtmek, “giyinik çıplak“ durumuna düşmemek
ve karşı cinsin dikkatlerini üzerine çekmemektir.
2.1.5.5. Doğum Kontrolü ve Kürtaj
İslam öncesi Arapların çocuklarını diri diri toprağa gömmesi hepimizin
de içini burkmuştur. O insanların çok vahşi olduklarını düşünmüşüzdür. Ger-
çekten de bu durum vahşettir. Ancak, günümüzde de çocuklar belki doğduk-
tan sonra değil ama, anne karnında canlandıktan sonra aynı akıbetle karşı-
laşmaktadırlar. İşte bu duruma da kürtaj denilmektedir.
Allah Kur’an-ı Kerim’de Enam suresi 151. ayette “Fakirlik korkusuyla
çocuklarınızı öldürmeyin” buyurmaktadır. Bu ayeti komisyonun “Fakirlik kor-
kusuyla çocuklarınızı öldürmeyin” şeklinde çevirdiği, Elmalılı merhumun da
“yoksulluk yüzünden evlâdınızı öldürmeyin” şeklinde aynı manalandırdığı gö-
rülmektedir.
Konuyla ilgili olarak Elmalılı merhum, “Bu yasak, Arap müşriklerinin kız
evladı öldürme âdetlerini, bilhassa amaç edinmekle birlikte, hükmünün onlar-
la sınırlanmadığı ve çocuk düşürmek cinayetlerini de kapsadığı açıktır.” yo-
rumunu getirmiştir.
513
Elmalılı yine aynı ayetin tefsirinde “Fuhşiyyat, özünde
bir büyük suç ve cinayet olmakla birlikte, bir de evlat öldürme hükmündedir.
Çünkü zina sonucu doğan çocuk, tehlikelerle ve ölümle karşı karşıyadır, ölü
hükmündedir. Nitekim Resulullah azl hakkında bile "Bu gizli bir öldürme (diri

513
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.2093.
168



diri gömmek)dir" buyurmuştur. Şu halde fuhşiyyatın gizli açık ne kadar katil-
likleri kapsadığını anlamalı.” demektedir.
514

Komisyon, burada sadece câhiliye dönemindeki çocuk öldürmenin
kastedilmeyip, anne karnındaki çocuğun öldürülmesinin de yasaklandığını
vurgulamaktadır. Komisyon, günümüzde bir baba veya annenin kendi çocu-
ğunu öldürmesinin bütün dünyada suç sayıldığını ve çok nadir görüldüğünü
belirttikten sonra, bu ve benzeri âyetlerin, doğum kontrolü ve nüfus planla-
ması gibi meseleler dolayısıyla güncelliğini koruduğunu ve bu bakımdan ilgili
âyet ve hadislere dayanılarak söz konusu meseleler hakkında çeşitli görüşler
ileri sürüldüğünü dile getirmektedir. Komisyon, Hz. Peygamber'in, doğum
kontrolünün en basit şekli olan azil (meniyi rahimin dışına akıtma) uygulama-
sına izin verdiğine dair hadisler bulunduğunu, âlimlerinin çoğunluğunun da
azlin caiz olduğunu kabul ettiklerini belirtmektedir. Gazzâlî’nin, azlin mubah
olduğunu, haram olmak şöyle dursun, tahrîmen veya tenzîhen mekruh sayıl-
ması için dahi hiçbir delil bulunmadığını belirttiğini ifade eden Komisyon, bu
görüşü benimsemektedir. Komisyona göre, azlin mubahlığı, gebe kalmamak
için -başka bir yasak çiğnenmedikçe ve zararlı olmamak kaydıyla- daha baş-
ka tıbbî önlemlere başvurmanın da caiz olduğunu gösterir. Çünkü Kur'an'da
gebe kalmamak değil, çocuk öldürmek yasaklanmıştır. Bununla birlikte ev-
lenmenin asıl amacı, neslin devamı ve gelişmesi için çocuk yapmaktır. Bu
sebeple kadının güzelliğinin bozulması, çocuğun bir ayak bağı telakki edil-
mesi gibi keyfî sebeplerle fıtratın tabii akışına müdahale etmek, özellikle
müslüman nüfusun artmasının gerekli olduğu hal ve şartlarda çocuk yapmak-
tan kaçınmak doğru değildir.
Âyetteki "Çocuklarınızı öldürmeyin" emri, günümüzde yaygın olarak
uygulanan ve ciddi tartışmalara yol açan kürtaj konusuyla yakından ilgilidir.
Günümüz âlimlerinin büyük çoğunluğu, hamileliğin hangi safhasında olursa

514
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.2093.
169



olsun, çocuk düşürme ve aldırmanın haram olduğu görüşündedirler.
515

Bu ifadelerden Elmalılının kürtajı da azli de haram kabul ettiği, komis-
yonun ise kürtajı haram kabul ederken, azli ve benzeri doğum kontrol yolları-
nı mübah gördüğü anlaşılmaktadır.
2.1.5.6. Estetik Ameliyatı
Estetik güzellik, hoş görünme anlamına gelen bir kelimedir. Estetik
cerrahi ise, günümüz tıp dünyasında ayrı bir uzmanlık dalı olarak, vücudun
güzelliğini koruma ile ilgili cerrahi bir branştır. Bazı insanlar güzelleşmek, bazı
insanlar ise psikolojik veya fizyolojik olarak daha sağlıklı olabilmek, bazı in-
sanlar ise güvenlik amacıyla tanınmamak için estetik ameliyat olabilmektedir.
Oysa, Nisa suresi 119. ayette, şeytanın insanlar üzerindeki bir emeli-
nin de insanların fıtratını değiştirmek olduğundan bahseder.
Konu ile ilgili ayete, Elmalılı “onlara emredeceğim de Allah’ın halkını
tağyir edecekler”

şeklinde meal vermektedir.
516
Ayetin aynı bölümüne Ko-
misyon ise, “emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler” mealini
vermektedir.
517

Elmalılı, ayeti “Hilkatin suretini veya sıfatını değiştirerek vechini tahvil
edecekler, fıtratı kemaline götürecek yerde bozacaklar çığırından çıkaracak-
lar. Tefsirlerde varid olan misallere nazaran kadını erkek, erkeği kadın yap-
mağa çalışacaklar, kadın yerine erkek, erkek yerine kadın kullanacaklar, bı-
yıklarını sakallarını yolacaklar suratlarını boyayacaklar, kılıklarını değiştire-
cekler, kulak burun kesip göz çıkaracaklar, erkekleri iğdiş edib hadım ağası

515
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.383.
516
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1472.
517
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s111.
170



yapacaklar, azalarını vezaifi hılkıyyelerinin hilâfına kullanacaklar…”
518
şeklin-
de açıklayarak, bunu yapanların şeytana tapmış olmaktan başka bir şey
yapmazlar.
519
diyerek yapılan işi şeytana tapmayla eş tutmaktadır.
Komisyon ise, şeytanın insanlara yaptırdığı yanlışların en önemlilerini
iki örnekle özetlemektedir: Bunlardan birisi, puta adanan devenin gözünü ku-
lağını yarmak. Bu örnek bütün akıl ve ilim dışı kabullere ve hurafelere işaret
etmektedir. İkincisi ise, Allah'ın yaratış düzenini değiştirmektir. Bu örnek de
fıtrata ve selim tabiata aykırı sapmalara dikkat çekmektedir. Komisyon daha
sonra İbn Aşur’un kadınların ve erkeklerin vücutlarında yaptıkları bazı değiş-
tirme, güzelleştirme ve düzeltmeleri değerlendirerek vardığı sonuçları şöyle
özetlemektedir: Sünnet olmak, belli yerlerdeki kılları almak ve gidermek, tıraş
olmak, tırnak kesmek, küpe takmak için kulağı delmek gibi İslâm'ın izin verdi-
ği, hatta teşvik ettiği güzelleştirme ve düzeltmeler "yaratılış düzenini değiştir-
me" mânası taşımaz. Bunlar temizlik, kolaylık ve güzellik sağlayan, tabii ve
fıtrî güzelliğin ortaya çıkmasını temin eden işlemlerdir. Kaş aldırma, saç tak-
tırma, dişleri düzeltme konusunda rivayet edilen ve "sertlik ve ağır ceza teh-
didi taşıyan" hadisler yalnızca bu küçük şeylere yönelik olmamalıdır. Bu tür
uygulamalar ya o zaman iffetsiz kadınların veya müşriklerin özellikleri idi, ya
da şeytanın tesiri bulunan, şeytanî maksatlarla sergilenen davranışlardı.
520

Günümüzde tıbbın mümkün hale getirdiği estetik ameliyatlarla yapılan
değiştirmeleri de ikiye ayırmak gerekecektir: Birincisi: Normal olana göre bi-
çimsiz, yersiz, aşırı hacimde, maddi ve psikolojik olarak rahatsızlık verici olu-
şumların düzeltilmesi. Bunlar tedavi sayılır ve caizdir. İkincisi: Normal olanı
daha fazla güzelleştirmektir. Yaradılış düzenini değiştirmeyi hedefleyen bu tür
uygulamalar dinen tasvip edilmez.
521

Her iki tefsirin de ayete aynı meali verdiği görülmektedir. Her iki tefsir-

518
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1472.
519
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1473.
520
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s116.
521
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s116.
171



de de verilen örnekler farklı olsa da, yorumların aslında kendi devirlerindeki
durumlara göre aynı olduğu görülmektedir.
2.2. BORÇLAR HUKUKU (MEDENİ HUKUK)
Bu bölümde ele alacağımız ayetler, insanların birbirleri ile olan alışve-
riş, kiralama, rehin, kefalet, ortaklık, borçlanma ve taahhüt, faiz gibi mali ilişki-
lerini düzenleyen 70 kadar ayettir.
2.2.1. Akitler
Elmalılı merhum, ukud kelimesinin akdin çoğulu olduğunu; akdin, bel-
geye bağlanmış anlaşma demek olduğunu, bir şeyi diğerine sağlam şekilde
bağlayan bağ ve düğüme, mesela ip düğümüne benzetildiğini ifade etmekte-
dir. Elmalılı, “anlaşma asıl lugatta sıkı bağlamak ve düğümlemek, sağlam bağ
ve düğüm demek olup, bundan nakledilerek bir kimsenin bir şeyi benimse-
mesi veya başkasını susmaya mecbur ederek, kendini veya diğerini bağla-
masına veya karşılıklı bağlanmalarına akid adı verilmiştir ki, itikad da bun-
dandır." demektedir.
522

Elmalılı, her akdin icab ve kabule dayanmayabileceğini, yalnız razı ol-
makla da anlaşma yapılabileceğini, adaklar ve gelecekle ilgili yeminlerin bu
türden olduğunu dile getirmektedir. Elmalılı, ahid kelimesinin de lugatta “bir
şeyi halden hale saklayıp gözetlemek” anlamına geldiğini, böyle gözlenmesi
istenen, gerekli görülen belgelere de ahid (anlaşma) ismi verildiğini belirtmek-
tedir. Elmalılıya göre, ahid ve akid anlamdaş gibi görünse de, akid kelimesi,
"misâk" gibi daha çok ihkâm (sağlamlaştırma) ifade etmektedir.
523

Komisyon da, "sözleşmeler" diye tercüme ettiği ukûd kelimesini Elmalı-

522
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1546.
523
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1547.
172



lı merhumla aynı paralelde açıklamaktadır. Komisyon, akid kelimesinin, ka-
nun tekniğine uygun bir anlatımla Mecelle''deki tanımını kullanarak şöyle ifa-
de etmektedir: "Akid, tarafların bir hususu iltizam ve taahhüt etmeleridir ki,
icap ve kabulün irtibatından ibarettir."
524

Akid kelimesinin kökü ve anlamını aynı şekilde veren her iki tefsirin
müfessirleri Müslümanların, gerek Allah’la kul arasındaki akidlerine, gerekse
harp ehli bile olsa, yapılan akidlere mutlaka uymaları gerektiğini belirtmekte-
dir. Konuyla ilgili olarak Komisyon fazla ayrıntıya girmezken, Elmalılı ayrıca
akidlerle ilgili olarak “akidlerde aslolanın sıhhat olduğu, akdin bozulduğuna
dair bir delil gelmediği sürece akdin geçerli olduğu“ kuralını da koymaktadır.
Elmalılı, bir akidle ilgili olarak elinde belge olanın konuşmasının yeterli olaca-
ğını ancak, akiddekinden farklı bir iddiada bulunanın mutlaka delilini getirmesi
gerektiğini ifade etmektedir.
2.2.2. Rüşvet
İnsan toplumsal bir varlıktır. Bu nedenle aralarında sürekli alışveriş,
miras, kira gibi çeşitli ilişkiler olmaktadır. Bu ilişkileri düzenlerken bir kısım
insanlar kendi hakkına razı olurken, bazı insanlar ise hakketmedikleri imkan-
lara kavuşmak için uygun olmayan bazı yöntemleri kullanabilmektedir. İşte,
haksız bir menfaat elde etmek için kullanılan yollarından birisi rüşvettir. Çıkar
elde etmek için yetkili kişilere menfaat sağlamaya rüşvet denir.
Allah Teala, Bakara suresi 188. ayette “Mallarınızı aranızda haksızlıkla
yemeyin. Bile bile, günaha saparak, insanların mallarından bir kısmını yeme-
niz için onun bir parçasını yetkililere aktarmayın.” buyurmaktadır.
Âyetten “hem kazanç hem de harcama faaliyetlerinin meşru zeminde
yürütülmesi” şeklinde genel bir ilke çıkmakta; haksız menfaat sağlamak,

524
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s. 161-163.
173



maddî veya manevî bir karşılık elde etmek için iş başındakilere mal (veya
para) vermek yasaklanmaktadır. Helâl ve meşru yollardan kazanıp harcama-
yı emreden genel hükümlü başka birçok âyet ve hadis rüşvet yasağını da
kapsamakla birlikte, bu âyette ve bazı hadislerde rüşvet, özellikle söz konusu
edilerek yasaklanmış, hatta hadislerde buna tevessül edenler lanetlenmiştir.
Rüşvet vermek ve almak haram olduğu gibi, rüşvet vererek temin edilen
menfaat da haramdır. Rüşvet, zaman zaman bazı toplumlarda son derece
ciddi, yaygın ve yıkıcı bir hastalık halini alabilmektedir. Bu hastalıktan korun-
mayı başaran toplumların uygulamasından anlaşıldığına göre bunun için baş-
ta eğitim olmak üzere din, ahlâk, hukuk, iktisat, siyaset gibi sosyal disiplinlerin
birlikte işletilmesi gerekmektedir. Bu illete karşı verilen mücadelenin başarılı
olmasında, bir yandan toplumda sosyal adaletin geliştirilmesi bir yandan da
hukuk düzeninin kurulması ve adalet mekanizmasının etkin biçimde çalıştı-
rılması özel bir önem taşımaktadır.
Her iki tefsirden de rüşvet karşılığında haksız olarak elde edilen malın
da, rüşvetin de haram olduğunu öğreniyoruz. Buna ilave olarak rüşvet verene
ve rüşvet alana Hz. Peygamberin de lanet ettiğini öğrenmekteyiz.
2.2.3. Ticaret (Alışveriş)
İnsanların geçimlerini sağlamak için karşılıklı mal değişiminde bulun-
masına rızık temini denir. Müslümanlar helâl ve harama dikkat ederek kendi-
lerinin ve aile fertlerinin rızıklarını sağlamak zorundadırlar. Ancak bunun için
çalışılırken mutlaka Allah'ın rızası ve O'nun koyduğu sınırlar gözetilmelidir.
Hamdi DÖNDÜREN ve Akif KÖTEN’e göre İslâm'da rızık temin etmenin en
faziletli yolları sırasıyla ganimet, ticaret, ziraat ve zanaattır.
525
Bütün bunlarda
alışveriş işlemi söz konusudur. Ticaretle uğraşan bir müslümanın, İslâm'ın
alışverişe dair koyduğu bütün hükümleri ana hatlarıyla bilmesi gerekir. Gün-

525
Hamdi DÖNDÜREN, Akif KÖTEN, “Alış-Veriş”, Şamil İslam Ansiklopedisi, c.I, s.103.
174



lük hayatta yapılan alışverişleri Allah'ın razı olacağı bir usulde yürütebilmek
için de bu hükümleri asgarî ölçüde bilmek her müslüman için farzdır.
526

İslâm'a göre ticaret; değerli olan bir malı, değerli olan bir diğer mal ve-
ya para karşılığında değiştirmektir. Dinimizin ticarette gözettiği gaye, “her ne
pahasına olursa olsun kazanmak” değil, insanlara, ihtiyaçları olan faydalı eş-
yayı temin ederek hizmette bulunmak, bu vesîle ile de, meşru bir kazanç sağ-
lamaktır.
527

Meşru bir ticaretin, alan ve satanın rızası, karşılıklı iyi niyet ve dürüst-
lük ve taraflardan birine veya başkalarına zarar vermemek özelliklerini taşı-
ması gerekir.
528

Alışverişin rüknü, icab ve kabuldür. İcab ve kabul, sözle, yazıyla ve
işaretle olabilir. Ancak, icab ve kabulde kullanılan ifadelerin kesinlik taşıması
gerekir. İcab ve kabulden sonra alışveriş kesinleşir, tek taraflı cayma hakkı
ortadan kalkar. Pazarlık devam ederken alıcı veya satıcı alışverişten cayabi-
lir. Alışveriş, malı teslim alma (kabz) ile tamam olur. Böylece alıcı, mala; satı-
cı da paraya sahip olur.

Alışverişlerde satış akdinin yazı ile tespiti iyidir. An-
laşmazlık anında elde vesika olur.
529

Ticaret ile ilgili çok sayıda ayet bulunmaktadır. Konuyla ilgili ayetlerden
birisi, "karşılıklı rızâya dayanan ve konusu maddî değerler olan hukukî işlem"
anlamında ticaretten söz eden Nisa suresi 29. âyettir. Elmalılı, ayetteki batıl
kelimesinin, kazanç yollarını hem de harcama şekillerini kapsadığını, ancak
terazi aracılığıyla yapılan ticaretin buna dahil olmadığını ifade ederek, ticaret
dışındaki kazanç yollarından elde edilen gelirin yenilmesi yasaklanırken yal-
nızca ticaretten elde edilen kazancın yasaklanmadığı sonucunu çıkarmakta-
dır.
530
Komisyon ise, ayet ile miras, hibe, mehir ve alışveriş gibi meşru yollar
dışında kalan, bunlara ters düşen ve bundan dolayı haksız (bâtıl) diye nitele-

526
H. DÖNDÜREN, A. KÖTEN, a.gm. c.I, s.103.
527
H. DÖNDÜREN, A. KÖTEN, a.g.m. c.I, s.103.
528
Hamdi DÖNDÜREN, Akif KÖTEN, a.g.m, c.I, s.103.
529
Hamdi DÖNDÜREN, Akif KÖTEN, a.g.m, c.I, s.104.
530
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1341.
175



nen yol ve şekillerle insanların mallarını ellerinden almanın ve bunlardan ya-
rarlanmanın yasaklandığını belirtmektedir.
531

Komisyon, faizin helâl olduğunu söyleyenlerin bunu "Alım-satım da
ancak faiz gibidir" iddiasına ve inancına dayandırdıklarını belirterek, günü-
müz iktisatçılarının bir kısmının da "Kâr teşebbüsün ve ticaretin, ücret eme-
ğin, faiz sermayenin... rantıdır" diyerek aynı inanç ve iddiayı tekrarladıklarını
ifade etmektedir.
532
Komisyon, Kur'ân-ı Kerîm'in buna cevabının kısa ve net
olarak "Halbuki Allah alım-satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır." şeklinde ol-
duğunu belirtmektedir. Komisyon, ayetin, alışveriş ile faiz (riba) arasındaki
dinî ve hukukî hüküm farkını ortaya koyduğunu, bu farkın dayandığı gerekçe-
nin ise insanların akıl ve tecrübeleriyle bilip bulmalarını sağladığını açıkla-
maktadır.
533

Komisyon, ilk bakışta alışverişteki alış ve satış fiyatları arasındaki fark-
tan doğan kârın karşılıksız elde edilmiş gibi göründüğünü, bu nedenle de
haksız kazanç yollarına benzetilebileceğini ifade etmektedir. Komisyon, alım-
la satım bedelleri arasındaki artı fiyat farkından ibaret olan kârın, tüccarın
hem kamuya yararlı bir hizmet gördüğü, hem sermayesini riske attığı, hem de
emek çekip meşgul olduğu için meşru olduğunu belirtmektedir. Bâtıl yollarda
bu unsurların ve niteliklerin bulunmadığını ifade eden Komisyon, bu yollarda
güçlü olanın karşı tarafı ezerek, onun zaaf ve ihtiyaç içinde olmasından ya-
rarlandığını, gerçek rızâ söz konusu olmadan malını alıp yediğini belirtmek-
tedir.
534

Elmalılı, batıl maişet yolları yasaklanırken, ticaretin istisna bırakılma-
sından ticaretin mülkiyet sebepleri içinde en önemli ve en fazla vuku bulan bir
esas ve şeref sahipleri için en uygun bir kazanç yolu olduğu sonucunu çıkar-
maktadır. Buna, malların elde edilmesi meşru vasıtalarla olsa dahi, harcama-
larında iktisatlı davranılması ve eldeki malların çoğaltılması ve -zaruri bir se-
bep olmadıkça- sermayeye dokunmayıp gelirinden ve kârından yenilmesi ve

531
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s. 37-38.
532
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 309.
533
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 310.
534
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s. 37-38.
176



ticaret esnasında da karşılıklı rıza esasına iyi riâyet edilmesi ve -başkalarının
malları şöyle dursun- kendi mallarının bile boşu boşuna yenip yedirilmemesi
gerektiğini eklemektedir. Elmalılı, faizdeki paradan para kazanılmasındaki
mantık ile ticaretteki, bir malın para değeri karşılığında verilmesinin birbirine
kıyaslanmasının abes olduğunu, abes değil ise yalan olduğunu ifade etmek-
tedir.
535
Elmalılı, bazı Müslümanların takvaları nedeniyle faize benzeterek
ticaretten ve haksız yoldan mal kazanmak endişesiyle alışveriş ve teraziden
uzak durabileceklerini ifade ederek, tam aksine bu tür Müslümanların dürüst-
çe ticaretin içinde bulunmaları gerektiğini belirtmektedir.
536

Komisyon, malların haksız yollardan elde edilip yenilmesi ve faydala-
nılması yasaklandıktan hemen sonra "Kendinizi öldürmeyin" buyrulmasını,
haksızlığın, hukukî ve sosyal adaletsizliğin anarşiyi doğurduğunu veya körük-
lediğini belirtmesi açısından dikkat çekici bulmaktadır.
537
Elmalılı ise, ayetin
"Kendinizi öldürmeyin" bölümünü üç şıkta açıklamaktadır: Elmalılı, bazı ca-
hillerin yaptığı gibi ticaretin fasit muamelat olduğunu zannedip ticaretten uzak
durarak fakirlik içinde kalıp kendinizi ve ailenizi zor durumda bırakmalarını
kendini öldürmeye benzetmektedir. Yine, onun bunun malına haksız bir şe-
kilde tasallut edip kendisini öldürtmek durumuna düşmeyi kendini öldürmeye
benzetmektedir. Bir de, hayır namına bile olsa ticaret yapacağım diye kendi-
sini tehlikelere atmayı kendini öldürmeye benzeterek, bu davranışların yerine,
dürüstçe terazi ile ticaret yapılmasının uygun olacağını ifade etmektedir.
538
Komisyon, Mutaffifin suresi ilk âyetteki "mutaffifîn" kelimesinin "Alırken
fazla fazla, verirken eksik ölçenler" mânasına geldiğini belirterek, peşinden
gelen ayetlerde, yaptıkları işin çirkinliğinden dolayı kınanırken diğer taraftan
böylesine çirkin bir işe kalkışanların âhirette cezalandırılacağına dikkat çek-
mektedir. Komisyon, buradaki ölçü ve tartının örnek bir işlem olduğunu, daha
genel olarak insanların, kendi haklarını gözettikleri kadar sorumluluklarını da
özenle yerine getirmeleri gerektiğinin vurgulandığını, Müslümanların hakka

535
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1342.
536
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1344.
537
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s. 37-38.
538
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1344.
177



konu olan her işlemde adaleti titizlikle korumaları gerektiğini ifade etmekte-
dir.
539
Elmalılı da, ayetlerin bu emirlere uyulmadığı takdirde dünyada ilahî
kınamaya maruz kalma, âhirette de şiddetli bir azaba uğramanın kaçınılmaz
olduğunu gösterdiğini belirtmektedir.
540

Her iki tefsirde de İslam’ın, kazanç kapısı olarak kullanılan yollardan,
haksız kazanç elde etmeye sebep olacak her girişimi ve özellikle -Kur’an-ı
Kerim’deki ifadesiyle riba denilen- faizi yasakladığını, ancak -bazılarının faize
benzettiği fakat farklı olduğu açıkça belli olan- dürüst ticareti ise meşru kıldı-
ğının kabul edildiği anlaşılmaktadır. İki tefsirin bu konuya bakışları yalnızca
müfessirlerin kişisel bakış açıları ve bilgi dağarcığından kaynaklanan açıkla-
ma farklılığıdır. Bunun dışında her iki tefsirde de ticarete bakışın tamamen
aynı olduğu görülmektedir.
2.2.4. Borçlanma İle İlgili Konular
2.2.4.1. Karşılıksız Borç Verme (Karzı Hasen)
Haklar, alacaklar, ödev ve yükümlülükler yalnızca hukukî olanlardan
ibaret değildir; bütün bunların dinî ve ahlâkî olanları da vardır. Dinî ve ahlâkî
bakımdan eli darda olan, ödeme imkânı bulunmayan kimseleri sıkıştırmamak,
büyük zararlara sokmamak, ödeme imkânı hâsıl oluncaya kadar kendilerine
mühlet vermek de bir ödev ve erdemli bir davranıştır. Hatta durumu müsait
olanların, darlık içinde bulunan kimselerdeki alacaklarını Allah rızâsı için ba-
ğışlamaları (tasadduk), kendileri için daha hayırlıdır. Komisyon, bu faziletli
davranışın yalnızca faizcilikten tövbe eden alacaklıların anaparaları için değil,
her nevi alacak için geçerli olduğunu beyan etmektedir. Komisyona göre,
ödeme güçlüğü içinde olan borçluya, -câhiliye Araplarının ve çağdaş kapita-
listlerin, bankerlerin yaptıkları gibi- yeni faiz ilâvesiyle vade tanımak yerine,

539
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.502-503.
540
YAZIR, Hak Dini, c.VIII, s.5652.
178



Allah rızâsı için faizsiz ve menfaatsiz yeni vadeler tanımak, hatta borcu ta-
mamen bağışlamak İslâm'ın insana kazandırdığı ahlâkî bir değerdir.
541

İnfak, sadaka, karz-ı hasen Kur'ân-ı Kerîm'in müminleri teşvik ettiği üç
yardım ve dayanışma şeklidir. Komisyon, bu yardım ve dayanışma şekillerini
açıklarken, infak ve sadakanın bağış olduğunu, geri dönmeyeceğini, ecrini
Allah’ın vereceğini; karz-ı hasenin ise Allah rızâsından başka bir menfaat
beklenmeden verilen borç olduğunu belirtmektedir. Alacaklının borçludan
menfaat bekleyemeyeceğini belirten komisyon, borçludan yalnızca borcun
aslını ödemesinin istenebileceğini ifade etmektedir.
542

Elmalılı, cihada sevk eden âyetlerden önce "güzel borç" verme teşviki-
nin araya sokulmasını, savaşa katılan müminlerin buna ihtiyaç duymaları va-
kıasına dayandırmakta ancak, güzel borcun yalnızca savaşa gidenlere veri-
len borç olmayıp, ihtiyacı olan herkese Allah rızâsından başka bir menfaat
beklemeden verilen borç (karz-ı hasen) olduğunu da ifade etmektedir.
543

Elmalılı, sadece borç vermenin yeterli olmadığını belirterek, borçlunun
züğürt olması halinde zorunlu olarak alacaklının borçluya kolaylık göstererek
ödeyebilecek bir hale gelinceye kadar mühlet vermesinin gerekli olduğunu
ifade etmektedir. Elmalılı en güzelinin ise bu gibi borçlulara alacağın
tasadduk edilmesi olduğunu, bunun mühlet vermekten daha hayırlı ve seva-
bının daha çok olacağını belirtmektedir.
544

Her iki tefsirde de müfessirler, ihtiyaç sahibi Müslümanlara sırf Allah
rızası için -faiz veya benzeri bir karşılık beklemeden- borç vermenin Allah’a
borç vermek anlamına geldiğini, bu nedenle çok sevap kazandıracağını,
borçlunun borcunu ödeyememesi durumunda borçluya süre verilmesinin ge-
rekli olduğunu ancak, o borcun bağışlanmasının daha uygun olacağını ifade

541
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.312.
542
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.313.
543
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.266.
544
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.975.
179



etmektedirler. Her iki tefsirde de bu borcun her türlü borç için geçerli olduğu
belirtilirken, Elmalılı bu borç vermenin en güzelinin cihad hazırlığı yapanlara
verilen olduğunu ifade etmektedir. Komisyon ise böyle bir ayrıntıya girme-
mektedir.
2.2.4.2. Borcun Yazılması ve Noter
İnsanoğlunun tek başına tüm işlerini halledemediği, zaman zaman di-
ğer insanlardan yardım almaları gerektiği bir gerçektir. Bu nedenle insanlar
ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bazen birbirlerinden borç almaktadırlar. Bu
borç ilişkisi kimi zaman yolunda giderken, bazı durumlarda ise işler yolunda
gitmemektedir. Bu ise ya borçlunun borcunu inkar etmesi gibi art niyetle, ve-
ya -unutma, ölme gibi- gayri ihtiyari nedenlerle olmaktadır. Borcun zamanın-
da ödenmesinin sağlanabilmesi için hem unutmayı, hem de inkârı önleyecek
tedbirlere ihtiyaç vardır. Yazma, şahit tutma, teminat alma, insanlarda ema-
net ve sorumluluk duygusunu geliştirme, bu tedbirlerin en önemlileridir.
Kur'ân-ı Kerîm’in bir sayfa tutan ve en uzun âyeti özelliği taşıyan Bakara su-
resi 282. ayeti ile onu takip eden âyet bu tedbirleri açıklamaktadır. Elmalılı
merhum Bakara suresi 282. âyete “müdayene âyeti” denildiğini, belirtmekte-
dir.
545

Komisyon, bu âyetin bütün vadeli borç ilişkilerini kapsadığını ifade et-
miştir. Komisyon, "Yazın" emrinin bağlayıcı bir emir (âmir hüküm) olup olma-
dığının tartışıldığını; dört mezhebin imamlarının içinde bulunduğu çoğunlu-
ğun, borcu güvence altına almak için öngörülen tedbirlerin tavsiye niteliğinde
olduğunu ve yapılmasının daha iyi olacağını, mendup kabilinden bir hüküm
getirdiğini ifade ettiklerini belirtmektedir.
546
Elmalılı merhum da bu âyetteki

545
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.979.
546
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.314.
180



şartın, yalnızca borca şamil olmadığını, yazma emrinin tüm muamelet ilişkile-
rinde geçerli olduğunu belirtmektedir.
547

Komisyon, "yazın" emrinden sonra gelen "Bir kâtip yazsın" emrinin,
"Taraflar okuma yazma biliyorlarsa kendileri yazsınlar ve her biri yazdığını
karşı tarafa versin; ayrıca hukukî işlem için tanık bulundursunlar. Eğer taraflar
okuma yazma bilmiyorlarsa aralarındaki borcu, yazmayı bilen birisi doğru
dürüst yazsın" şeklinde anlaşıldığını ve yorumlandığını belirtmektedir. Ko-
misyon, yazma emrinin aynı zamanda İslâm hukukunda yazının delil ol-
duğuna, yazılı vesikanın ispat vasıtası olarak kullanılacağına dayanak teşkil
ettiğini de ifade etmektedir.
548
Elmalılı, vadeli bir borç işlemi yaptığınızda o
borcu yazılmasını söylemektedir. Elmalılı “Allah ribâyı haram kıldı diye borç
ile veresiye muamelelerin hepsini haram kılmış sanılmamalıdır.” dedikten
sonra, alış verişte borcun vadesinin mutlaka malûm olması ve yazılarak bel-
gelendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
549
Elmalılı, borçlaşma ile ilgili hü-
kümlerin vücub için değil, nedb için olduğunu da belirtmektedir.
550

Komisyon, kendine başvurulan yazıcının borç vesikasını "Yazması
mutlak olarak farzdır" diyenler yanında "Farzı kifâyedir, vakti müsaitse farz-
dır" diyenlerin de bulunduğunu belirtmektedir.
551
Komisyona göre ayetlerin
lafız ve ruhuna bakılırsa, yazma imkânı bulunan kimselerin, özellikle başkası
bulunmadığında ve hakkın zayi olması ihtimali de söz konusu olduğunda yaz-
maktan geri durmaları caiz değildir.
552
Elmalılı merhum, borçlaşmanın iki ta-
raftan birine meyil göstermeyecek, eşit olarak her iki tarafın da haklarını ol-
duğu gibi gözeterek yazabilecek, tarafsız ve âdil bir kâtip tarafından yazılma-
sı icap ettiğini, karşı tarafın yokluğunda herkesin kendisi veya özel kâtibi tara-
fından kendi defterine ve yalnızca kendi hesabına yazdırılmasıyla yetinilme-

547
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.979.
548
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.315.
549
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.979.
550
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.988.
551
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.315.
552
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.315.
181



mesi gerektiğini belirtmektedir.
553
Kendisine yazması için başvurulan kâtiple-
rin, Allah'ın kendisine öğrettiği gibi, yani senet ve belgelerdeki yazılış usûl ve
geleneklerine uygun olarak, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde, yazı bilmenin
şükrü olarak hiçbir şekilde yazmaktan çekinmemesi ve kaçınmaması gerekti-
ğini ifade eden Elmalılı, bunu yazmanın farzı kifaye olduğunu belirtmektedir.
Elmalılı, bu işle görevlendirilmiş kişi için farzı ayn olacağını da eklemektedir.
Elmalılı, bunun için hükümetin “kâtibi vesaik”, bir başka deyişle “kâtibi adl”
tayin etmesinin devletin görevleri arasında bulunduğunu belirterek, bugünkü
noterlik müessesesini kastetmektedir.
554

Elmalılı ayrıca, yazdırma işlemini yaptırmanın borçlunun görevi oldu-
ğunu belirterek, senedi borçlunun vermesi gerektiğini ifade etmektedir.
555
El-
malılı, yazdırma görevi üzerinde bulunan borçlunun, akli dengesi yerinde ol-
mayan veya küçük ya da bunaklık, dilsizlik, tutukluluk, cehalet vesaire gibi
herhangi bir sebepten dolayı bizzat söyleyip yazdırmağa gücü yetmeyen bir
kimse olması durumunda bu görevin borçlunun kanuni vekiline ait olduğunu
ifade etmektedir.
556
Komisyon ise bu konuda görüş belirtmemektedir.
Komisyon, yazma karşılığında ücret almanın caiz olmasının da yaz-
manın hükmüne bağlı olduğunu belirtmektedir. Ayrıca, yazma ve tanık tut-
manın birbirinin yerine geçmek üzere öngörülmediğini belirten komisyon,
amacı gerçekleştirmeye daha uygun ve yardımcı olacağından ikisinin birden
istendiğini belirtmektedir.
557
Elmalılı ise bu konudan bahsetmemektedir.
Borç doğuran akidlerin peşin usulüyle yapılması, akdin hemen sonun-
da alacak ve borcun kapanması halinde yazma yükümlülüğünün kaldırıldığını
belirten komisyon, vadenin söz konusu olmadığı akidlerde de ihtilâflar çıka-
bildiğinden, şahide ihtiyaç hâsıl olabildiği için,

yine de tanık tutmayı tavsiye

553
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.979.
554
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.979.
555
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.979.
556
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.981.
557
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.315.
182



etmektedir.
558

Borçlunun ödeme konusunda temerrüde düşmesi halinde borcu kefilin
ödemek mecburiyetinde kaldığını, bazen şahit ve kâtiplerin, gerçeği yansıt-
mamaları konusunda baskı altına alındıklarını, tehdit edildiklerini ifade eden
komisyon, bu nedenle de ilgili âyette bütün bunların yasaklandığını ve tarafla-
rın Allah'tan korkmaya davet edildiğini belirtmektedir.
559

Görüldüğü gibi her iki tefsirde de borç ilişkilerinin yazma-yazdırma,
şahit veya rehin yollarından birisiyle belgelendirilmesi tavsiye edilmektedir.
Elmalılı, borçlaşmaların yazılabilmesi için noter görevlendirmenin devletin
görevi olduğunu belirtirken, komisyon bundan bahsetmemektedir.
2.2.4.3. Rehin
Bir borçlanma durumunda bu borcun yazılması, alacaklının korunması
bakımından önemli bir tedbirdir. Ancak bazen yolculuk veya başka sebeplerle
bir müslümanın tanınmadığı bir yerde borçlanması da mümkündür. Böyle bir
durumda alacağı teminat altına alan işlemlerden biri de borçludan rehin al-
maktır.
Komisyon, rehin verme ve alma âdetinin İslâm'dan önce de var olan
bir adet olduğunu belirterek; hatta bazen borçluların çocuklarını, kabile reisle-
rini rehin verdiklerini belirtmektedir. Komisyon, İslâm'da insanın rehin olarak
bırakılmasının caiz olmadığını, rehin alınan şeyin gerektiğinde satılıp paraya
ve mala çevrilerek borcun ödenmesine yarayan bir madde veya maddî değer
olması gerektiğini belirtmektedir. Komisyon, borç ilişkisinin yolculuk halinde
veya gurbette de kurulabileceği için bu durumda yazacak birini bulamama
ihtimali olduğunu, böyle bir durumda Kur'an'ın yazma yerine, uygun bir nes-
neyi rehin alma çözümünü getirdiğini ifade etmektedir. Komisyon, rehin al-

558
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.315-316, YAZIR, Hak Dini, c.II, s.986.
559
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.316, YAZIR, Hak Dini, c.II, s.986.
183



manın yalnızca yolculuk haline özgü olmadığını, Hz. Peygamber'in uygula-
masıyla yolculuk dışındaki durumlarda da rehin almanın ve vermenin caiz
olduğunun anlaşıldığını ve bu hükmün devamlı uygulandığını ifade etmekte-
dir. Komisyon, "teslim alınan rehin" ifadesinde geçen "teslim alınan, kabzedi-
len" kaydı sebebiyle rehin konusu malın borçludan alınmaması, borçlunun
tasarrufu dışına çıkarılmaması halinde rehin akdinin sahih olup olmayacağı-
nın tartışıldığını, Hanefî ve Şafiîlere göre akdin sahih olmadığını, Malikîlere
göre ise akdin sahih olduğunu ancak, bağlayıcı olabilmesi (lüzumu) için tes-
limin şart olduğunu belirtmektedir. Hatta borçlu rehini teslim etmek istemezse
cebredileceğini belirterek, borca karşı teminat olarak alınan rehinden alacak-
lının istifade etmesini caiz görmemektedir.
Komisyon, "birbirinize güvenirseniz, kendisine güvenilen kimse ema-
neti yerine getirsin" kısmının, önceki kısımlara etkisi üzerinde tartışmalar ol-
duğunu belirttikten sonra, İbn Âşûr'un şu görüşünü benimseyerek nakletmek-
tedir: “Güvene karşı ihanet etmemeyi, emaneti yerine getirmeyi bütün borç
ilişkilerine yaymak daha doğrudur. Teminat da alınsa kişilerde emanet duy-
gusu ve sorumluluğu bulunmazsa borcun tarafları birbirlerine karşı haksızlık
yapabilirler. Âyet bunu yapmamalarını emretmektedir.”
560

Elmalılı, borçlanmada ve muamelata dair diğer işlemlerde yazı, şahit
ve rehin olmak üzere üç türlü belgelendirme olduğunu, Müslümanların birbiri-
lerine olan güveninin bu belgelendirme yollarını engellememesi hatta buna
yardımcı olması gerektiğini belirtmektedir.
561

Elmalılı merhuma göre de, hazarda veya seferde, kâtip ve kitabet
mümkünken veya buna imkân bulunmadığında, her türlü alışveriş veya borç-
lanma durumunda rehin almak sahih ve caizdir.
562
Elmalılı, sened ve kitâbet
ile belgelendirilmesi mümkün oldukça müminler arasındaki borçlaşmada re-
hin talep etmenin caiz olduğunu ama mendup olmayacağını ifade etmektedir.

560
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.316-317.
561
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.988.
562
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.987.
184



Elmalılı da tıpkı komisyon gibi, rehnin tamam olması için kabzın şart olduğu-
nu, makbuz olmayan rehnin bir belge teşkil edemeyeceğini ifade etmekte-
dir.
563

Her iki tefsirde de rehnin her türlü borç ve muamelat ilişkisinde kullanı-
labilecek bir belge niteliğinde olduğu, böyle bir durumda rehin bırakmanın
zorunlu olmadığı ama mali hakları korunmak için yararlı olduğu belirtilmekte,
rehnin geçerli olabilmesi için ise mutlaka alacaklıya teslim edilmiş olması ge-
rekli görülmektedir.
2.2.4.4. Faiz (Riba)
Bir toplumun huzur içinde yaşayabilmesi için, ekonomik ve sosyal bazı
tedbirler alınması gerekmektedir. İslam’ın, toplum hayatının huzurunu sağla-
mak için getirdiği ekonomik tedbirlerin en önemlilerinden birisi hiç kuşkusuz
faizciliğin yasaklanmasıdır. Faiz kelimesi yerine Kur’an’da Ribâ kavramı kul-
lanılmaktadır. Elmalılı merhum faizin sözlük anlamının ziyadelenmek,
fazlalanmak mânâsına mastar olup, faiz dediğimiz "artık değer"in ismi oldu-
ğunu; terim anlamının ise, karşılıklı faydaya yönelik bir sözleşmede karşılık-
sız kalan herhangi bir fazlalık anlamına geldiğini belirtmektedir.”
564
Komisyo-
na göre ribâ kelimesi, sözlükte "fazlalık" (ziyade) manasına; bir fıkıh terimi
olarak ise, "belli malların, belli şekillerde yapılan satım akdi ile değişiminde
şart koşulan veya hâsıl olan fazlalık ve ödünç verilen malın geri ödenmesinde
şart koşulan fazlalık" anlamına gelir.
565

Elmalılı, bir sözleşmede cinsi ve miktarı birbirine eşit iki malın birbiriyle
karşılıklı olarak değiştirildiği zaman, bir tarafa bedelsiz bir fazlalık söz konusu
olduğunda bunun ribâ olduğunu, bu bedelsiz fazlalığın aslında karşılığının

563
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.988.
564
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.952.
565
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 301.
185



ödenmediğini ve karşılığının bulunmadığını ifade etmektedir.
566
Komisyon,
Kur'an'da faiz alıp-vermenin tedrici bir şekilde yasaklandığını belirtmektedir.
Komisyon, Mekke'de nazil olan ve müşrikleri muhatap alan "İnsanların malları
arasında ribâ yoluyla artsın diye verdikleriniz Allah katında artmaz."

mealin-
deki âyetle ribanın kınandığını, böylece ileride yasaklanacağına işaret buy-
rulduğunu, Medine'de "Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. Allah'tan sakı-
nın ki kurtuluşa eresiniz” mealindeki âyetle yasaklandığını, nihayet Bakara
suresi 275. âyetle hem yasağın pekiştirildiğini, hem de akla gelen bazı soru-
ların cevaplandırıldığını ifade etmektedir. Bu âyetlerin de ilk muhataplarının
müşrikler, Yahudiler ve faizi helâl bilenler olduğunu ifade eden komisyon,
gayrimüslimlere hitap eden âyetlerin dolaylı olarak müminler için de bir uyarı
olduğuna işaret etmektedir. Nisa sûresinde Yahudilik gibi diğer semavî din-
lerde de faizin yasaklandığını ifade eden komisyon, bu durumun bu hükmün
evrenselliğine işaret ettiğini ifade etmektedir.
567

Komisyon, faizin yasaklanması konusunda kullanılan sert üslûbun, din
düşmanlarını dost (velî) edinme dışında hiçbir günah ve yasak için kullanıl-
madığını vurgulayarak, bunun nedenini zina, içki, kumar, hatta adam öldürme
gibi suç ve yasakların kötülüklerinin yalnızca mağduru ve çevresindekilerden
belirli bir kesimi etkilediği halde faizin tüm toplumu olumsuz etkilemesi şeklin-
de açıklamaktadır. Komisyon, sözü edilen bu davranış ve yaklaşımda kaza-
nanların her zaman düşmanlar, kaybedenlerin ise müminler olduğunu belirt-
mektedir.
568

Âl-i İmrân süresi 130. âyetin faizi yasakladığını belirten komisyon, Ba-
kara suresi 275. ayetteki "katlanarak artan, katlanarak artıp giden" kaydını da
koymadan o gün bilinen ve uygulanan ribâyı yasakladığını ifade etmektedir.
Komisyon, "Katlanarak artan" kaydının bir vakıayı naklettiği (olup biteni anlat-
tığı) veya bunun vicdanlara sığmaz bîr zulüm olduğunu dile getirmek istediği

566
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.952.
567
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 301.
568
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 300.
186



için -mânayı tersine çevirerek- "Anaparanın bir ve daha fazla katına ulaşma-
yan faiz caizdir" şeklinde bir hüküm çıkarmanın mümkün olmadığını;

mak-
sadın, yasaklamaya kayıt koymak (ihtirazı kayıt) değil, yasaklanan faizin gi-
derek ulaştığı sonucu, olup biten vakıayı hatırlatmaktan ibaret olduğunu ifade
etmektedir. Komisyon, İslam bilginlerinin çoğunluğuna göre İslâm’ın ribâ kav-
ramını değiştirdiğini, hadislerin onun içine -câhiliye ribâsına ek olarak- belli
malların peşin alım satımlarındaki fazlalığı (ribe'l-fadl), fazlalık bulunmadan
da olsa aynı cins mallar arasında veresiye trampayı (ribe'n-nesîenin bir çeşi-
di), hatta şarap satımı ve hileli satımlar gibi bazı meşru olmayan ticarî işlem-
leri de soktuğunu belirtmektedir.
569

Elmalılı faiz hükümlerini açıklayıcı hadis-i şerifleri getirerek konunun
hukuki muhtevasına değinmekte, üç büyük (Hanefi, Şafii ve Maliki) mezhebin
faizin illeti konusundaki görüşlerine yer vermektedir.
570
Faizle ilgili hadislerde
faizin gerçekleştiği mallar olarak altın, gümüş, buğday, arpa, tuz ve hurma
sayılmaktadır. Komisyon, hadislerin getirdiği genişletme ve açıklamaların bu
mallarla sınırlanıp sınırlanmadığı konusunda müctehidlerin ihtilafa düştüğünü
belirtmektedir. İslâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre hadislerde sa-
yılan malların örnekleme yoluyla zikredildiğini belirten komisyona göre, mak-
sat "bunlar ve bunlar gibi olanlar"dır. Komisyon, bunlar gibi olanların ölçüsü-
nü dört büyük mezhebe göre açıklamaktadır.
571
Komisyon, altı madde dışın-
da kalan maddelerin de faize konu olduğunu söyleyen müctehidlerin, bu va-
sıfları taşıyan maddelerin belli şekil ve şartlarda alınıp satıldıklarında faizin
gerçekleşeceğini, diğerlerinde gerçekleşmeyeceğini söylediklerini belirtmek-
tedir. Komisyon, bir malı aynı cins mal karşılığında, parayı da para karşılığın-
da veresiye ve fazlalıklı (100 verip bir müddet sonra 105 almak gibi) alan ve
satanın faizcilik yapmış olduğu hükmünün, hadiste sayılan altı maddede itti-
fakla, diğer maddelerde ise -illet konusundaki görüş farklarına bağlı olarak-
ihtilâfla benimsendiğini ifade etmektedir. Komisyon, câhiliye ribâsı denilen

569
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 302.
570
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.953-954.
571
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 303.
187



"borç verirken, vadeye göre fazlalık şart koşma veya vadesinde ödenmeyen
borcu ilâve meblâğ ve mal karşılığında erteleme" şeklindeki işlemin ittifakta
ribâ, faiz ve haram olduğunu belirtmektedir.
572

Komisyona göre, borçlunun alacaklıya enflasyon farkını ödemesi faiz
değildir. Çünkü bu fark reel bir fazlalık değil, alınanla ödenenin eşitlenmesini
sağlayan, adaleti gerçekleştiren bir rakam fazlalığından ibarettir.
573

Elmalılı, sözlerinin başında faiz yasağının nazil olduğu tarihe binaen
faizin uygulandığı toplumların olgunlaşmamış toplumlar olduğunun, kaldırıl-
masının da bu olgunluğa erişilmesine dayalı bulunduğunun altını çizmektey-
di. Açıklamalarının sonlarında ise, Hanefi mezhebinde daru’l küfürde faizin
gayrimüslimler ile Müslümanlar arasında geçerli kabul edilmesinin böyle bir
hikmete dayalı olabileceğine işaret etmektedir. Buna, Asr-ı Saadette İslam
ümmeti kemal mertebesine ulaşmadan, faiz yasağının konulmamasını delil
getirmektedir.
574
Faizin yasaklanmasının hikmeti (gerekçesi, sebebi) üzerinde
eskiden beri düşünüldüğünü ve çeşitli açıklamalar yapıldığını belirten komis-
yon, bu konudaki görüşleri özetledikten sonra kendi görüşünü şöyle ortaya
koymaktadır: “Faizin bütün mallarda haram kılınmasının hikmeti, karşılıksız
fazlalıktan ibaret olması ve bunu alanların borçlu aleyhine servetlerinin art-
ması, giderek yoksulun daha yoksul, zenginin de daha zengin hale gelmesi
ve bunun topluma zarar vermesidir.”
575
Faiz hükümlerinin nazil olduğu tarihe
atıfta bulunan Elmalılı, bu tarihin “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzeri-
nizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim”
576
ayeti keri-
mesinin öncesine tesadüf etmesine binaen faizin olgunlaşmamış topluluklar
içinde yürürlükte olduğunu savunmaktadır.
577
Elmalılı, faizin tahakkuk ettiği
toplumlarda çıkacak olan maddi-manevi problemleri sosyal, ekonomik, psiko-
lojik yönleriyle ele alarak, fakirlerin böylesi toplumlarda ne kadar faziletli olur-

572
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 304.
573
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 304.
574
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.971.
575
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 307.
576
Maide, 5/3.
577
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.954.
188



larsa olsunlar toplumun yabancısı ve başkaları durumunda bırakılacaklarını
bildirmektedir.
578
Elmalılıya göre, aslında iktisadi faydayı düşünen bir toplum,
fakirliğin azaltılması için çalışmalıdır. Faizin deveran ettiği toplumlarda ise
servetler tek elde toplanacağından fakirlik azalmayacak, bilakis çoğalacaktır.
Elmalılı faizcideki psikolojik duruma ana hatlarıyla değinerek, onların hayali
kâr hevesiyle üretim yapmak istediklerini, çok kazanmanın en kısa yolu ola-
rak faizi gördüklerini, muamelelerinde faizi asıl ve esas kabul ettiklerini be-
lirtmekte; bu durumun ise, toplumda nasıl büyük bir zarara yol açabileceğine
çeşitli açılardan yer vermektedir.
579
Elmalılı, daha sonraki ifadelerinde faiz
için cevaz aramaya kalkışanlara şiddetle karşı durmaktadır.
580

Komisyon, faizin yasaklanmasının nedenlerini ve faizin zararlarını
maddeler halinde ve uzun uzun açıklamaktadır.
581
Komisyon, faizin mahiyet
ve hükmüyle faiz yiyenlerin akıbetleri konusunda Allah'tan gelen açıklama ve
öğütlere kulak vererek faizcilikten vazgeçenlerin, daha önceden almış olduk-
ları faizleri geri ödemeyeceklerini, 278. âyetin de bunu teyit ettiğini, ancak
akid yapıp da henüz teslim almadıkları faizleri almalarının ise caiz olmadığını
vurgulamaktadır. Komisyon, bütün bunlara rağmen, faiz alanların ise çok şid-
detli bir azapla tehdit edildiklerini ifade etmektedir.
582
Elmalılıya göre de,
Dârul İslâm'da ribâ işlemleri yapanlar, gerek dini inkârlarından ve dinden çık-
mak niyetiyle yapsınlar, gerekse sırf günah ve isyan niyetiyle yapsınlar; her
iki şekilde de Allah'ın ve Resulünün harbine muhatap olmuş olurlar. Fakat
tövbe edenlerin de anaparaları, eksik ve fazla olmadan aynen korunur. Şu
kadar ki, bunun hemen ödenip ödenmeyeceği de borçlunun kolay ödeme
şartına bağlıdır.
583

Elmalılı, Müslümanın vazifesinin, dâr-ı harbde bulunan kâfirlere,
ribâdan vazgeçmeleri için savaş ilan etmek değil, kendi ülkelerini -müslim

578
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.956.
579
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.957.
580
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.964.
581
Ayrıntılı bilgi için bkz. Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 307.
582
Komisyon, Kur’an Yolu, c. I, s. 311.
583
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.974.
189



veya gayrimüslim kim olursa olsun- ribâ fitnesine uğratacak olanlardan koru-
mak olduğunu bildirmektedir.
584

Her iki tefsirin de, faizin haramlığı konusunda ittifak içinde olduklarını
görmekteyiz. Sonuç olarak, komisyonun, enflasyon farkının faiz olarak değer-
lendirmediği; Elmalılı merhumun ise, enflasyon farkından bahsetmeyip yal-
nızca İslami kuralların ve ekonomik düzenin oturmadığı ortamlarda faizli iş-
lemlerin haramlığının söz konusu olmayacağını ifade ettiği görülmektedir.
2.3. İKTİSADİ VE MALİ HUKUK
Kur’an’da devletin gelir ve giderlerinin tespiti, devlet-birey ve zengin-
fakir arasındaki mali ilişkileri düzenleyen 10 kadar ayet bulunmaktadır. Bu
bölümde biz de bu ayetlere getirilen yorumları ele alacağız.
2.3.1. Vergiler ve Kullanımı
Vergi denildiğinde, “verilen şey, verilmek zorunda olunan değer; top-
lum menfaat ve işlerinin düzenlenmesi için fertlere yüklenen mali mükellefi-
yet” anlaşılmaktadır.
585
İslam vergi sisteminde, vergilerin isim ve nispetleri,
vergi mükellefinin durumuna göre değişir. Bu da büyük ölçüde Müslüman
devletin tebaası olan kişinin Müslüman veya gayrimüslim olmasına bağlıdır.
Bu bakımdan İslam dünyasında vergiler genel olarak Müslümanlarla ilgili ver-
giler ve gayrimüslimlerle ilgili olan vergiler olmak üzere iki kategoride ele alı-
nır.
Zekât, öşür ve sadaka gibi ibadet özelliği de taşıyan vergiler, Müslü-
manların vermek zorunda oldukları dini vergilerdir. Bunları ibadât bölümünde
ele aldığımız için burada üzerinde durmayacağız.

584
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.974.
585
Ziya KAZICI, “Vergi”, Şamil İslam Ansiklopedisi, c.VI, s.340-342.
190



Buna karşılık cizye ve haraç ise Müslüman olmayanların ödemeleri
gereken mali vergilerdir. Düşmandan elde edilen maddî değerler için fıkıhta
üç terim kullanılmaktadır: Nefel, ganimet, fey. Savaşarak elde edilene ga-
nimet, savaşmadan ele geçirilene fey denilmektedir. Nefel kelimesi ise, hem
ganimet mânasında hem de ganimetin belli bir parçası anlamında kullanıl-
mıştır.
586
Biz burada gayri Müslimlerden alınan bu vergileri ele alacağız.
2.3.1.1. Fey
Elmalılıya göre ”İfâe”, “fey kılmak, yani fey olmak üzere vermek, havâ-
le etmek” demektir. “Fey” de lügatte “rücu' yani dönmek, çevrilmek ve dönen
gölge” manalarına mastar isim olur.

Gölgeye de ancak döndüğü zaman fey
denilir, hakkında meşakkat lâhık olmayan ganimete de fey denilmiştir. Elmalı-
lı merhum, Ebû Hafs Ömeri Nesefî den nakille fey ve ganimeti de “küffarın
emvalinden ganimet ve harac kabîlinden Müslümanlara raci' olandır.” şeklin-
de tarif etmektedir.
587
Komisyon, Haşr suresi 6 ve 7. âyette geçen "efâ'e"
fiilinin sözlükte "geri döndürmek, şeklini değiştirmek" anlamlarına geldiğini,
bundan da İslâm hukuk terminolojisinde fey' olarak adlandırılan maddî de-
ğerlerin kastedildiğini dile getirmektedir.
588

Elmalılı merhum, Alusi'nin ve başka âlimlerin konuyla ilgili görüşlerini
verdikten sonra ”fey ta'biri ganimetten eamm olmakla beraber ona mukabil
olarak da ıstılah olmuştur. Şu halde ifâe mutlaka fey denilen bir irca' ve tahvil
yapmaktır.” demektedir.
589
Komisyona göre de terim olarak fey, gayrimüslim-
lerden alınan haraç, cizye, ticarî mal vergisi (uşûr) ve diğer bazı gelirleri ifa-
de eder. Ganimet de dâhil olmak üzere gayrimüslimlerden alınan her türlü
malın bu kapsamda olduğunu düşünenler bulunmakla beraber yaygın görü-

586
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s.521.
587
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4820
588
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, c.219-224.
589
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4821.
191



şe göre ganimet fey'in kapsamı dışındadır. Kelimenin sözlük anlamıyla terim
anlamı arasındaki bağ hakkında farklı izahlar yapılmıştır.
590

2.3.1.1.1. Cizye
Gayrimüslimlerden alınacak vergilerin en önemlisi cizyedir. Konuyla
ilgili Tevbe suresi 29. ayeti tefsir ederken komisyon cizyeyi, “İslâm devletin-
deki gayrimüslim tebeanın erkeklerinden alınan baş vergisinin adı” olarak tarif
etmektedir. Bu vergi, İslâm ülkesinde zimmî (gayrimüslim vatandaş) statü-
sünde bulunan kişilerden kendilerine din hürriyeti, can ve mal güvenliği sağ-
lanması karşılığında alınmaktadır. Müslümanlardan alınan zekât bir yönüyle
vergi niteliğinde olmakla beraber, bir yönüyle de dinî vecîbe (ibadet) olduğu
için, gayrimüslimlerden zekât alınmaz; onlar bunun yerine cizye öderler.
Elmalılı merhum Tevbe suresi 29. ayeti tefsir ederken, gayri Müslimle-
rin Allah’ın verdiği nimetlere gösterdikleri nankörlükleri uzun uzun anlatarak
onlarla ya iman edinceye veya kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşıl-
ması gerektiğini belirtmektedir.
591
Elmalılı, bu suretle onlardan nüfus başına
vergi alınırken, onlara haksızlık edilmemesi gerektiğini bildirmektedir.
592

Elmalılı merhum, gayrimüslimlere zillet hali hatırlatılmadıkça onlara
cizye karşılığında verilen özgürce yaşama nimetinin kadrini bilmeyeceklerini
ifade etmektedir.
593
Komisyon ise, bu yoruma katılmadığını belirterek, bu an-
layışın birçok İslâm âlimi tarafından eleştirildiğini ifade etmiştir. Ayrıca bunu
Resûlüllah’ın talimat ve uygulamaları ile Kur'an'ın ilkelerine aykırı bulmakta-
dır.
594
Komisyon İmam Şafi’nin bu konudaki görüşünü açarak kendi kanaatini
şöyle ifade etmektedir: “Bu vergiyi ödeyen gayrimüslimler, kendilerini sadece
düşmana karşı koruma anlaşması yapmış, bir anlamda müslümanları parayla
istihdam eden taraf gibi görmeyeceklerdir. Aynı ülkeyi paylaşıyorlarsa karşı-

590
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s.521.
591
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2506.
592
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2507
593
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2508.
594
Mehmet Erkal, "Cizye", DİA, VIII, 42.
192



lıklı hak ve vecîbe anlayışı içinde ülkenin yasal düzenine tâbi olduklarını ka-
bul edecekler, kendi ülkelerinde müslümanlarla bu antlaşmayı yapmışlarsa,
düşmana karşı, onların egemenliğini kabul etmiş olmanın icaplarına uya-
caklardır.”
595

Resûlüllah’ın ve ilk halifelerin uygulamaları da dikkate alınarak âyet
üzerinde yapılan yorumlar neticesinde kimlerden cizye alınabileceği husu-
sunda farklı kanaatlere ulaşılmıştır. Komisyon, bu görüşleri vermiş ama kendi
yorumunu yapmamış, ancak, kadınlar ve çocuklarla hali vakti müsait olmayan
din adamları, âmâ, kötürüm ve yaşlıların cizyeden muaf tutulduklarını da ifa-
de etmiştir.
596
Elmalılı merhum, bu âyette cizye kabulünün Ehli kitab hakkın-
da varid olduğunu, bir hadis gereğince Mecusilerin de buna dâhil olduğunu
ifade etmektedir.
597
Elmalılı, diğer müşriklerden ise cizye alınmasına izin ve-
rilmediğini belirtmektedir.
598
Bu konuda Elmalılı merhum yalnızca İmam Ebu
Hanife ile Ebu Yusuf’un görüşlerini naklederken; komisyon Ebu Hanife’nin
görüşleriyle birlikte Şafii ve Maliki hukukçuların görüşlerini de vermektedir.
599

Cizyenin miktarı ve yükümlüsünde aranacak şartlar konusunda
Resûlüllah'tan ve ilk halifelerden nakledilmiş açık ve kesin ifadeler bulunma-
maktadır. Hz. Peygamber'in ve halifelerinin miktar konusundaki uygulamaları,
zamana, alındığı bölgeye ve bireysel veya toplu oluşuna göre farklılık gös-
termektedir. Komisyon, İslam hukukçularının da bu miktarları belirlerken ken-
di bölgelerindeki uygulamalardan etkilendiklerini belirtmekte, bu hususun ya-
pılan zimmet sözleşmesi sırasında belirlenmiş ve taraflarca kabul edilmiş ol-
masının esas olduğunu dile getirmektedir.
600
Bu konuda mezheplerin görüş-
lerini dile getiren komisyon, günümüz değerleri ile, kişi başına cizye miktarı-
nın en az 4,5, en çok 20 gram civarında altına tekabül ettiğini söylemektedir.
Gerek Resûlüllah döneminde gerekse sonrasında cizye tahsilinin hem nakit,

595
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.33.
596
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.33-34.
597
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2508.
598
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2509.
599
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2509, Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.30-34.
600
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.30-34.
193



hem de aynî olarak yapıldığı görülmektedir.
601

2.3.1.1.2. Harac
Harac, sözlükte “toprağın geliri, toprak vergisi, tazminat” anlamlarına
gelmektedir. Harac arazisi diye adlandırılan veya ihya edilen ölü topraklardan
devletçe alınan verginin adıdır. Ayrıca zimmîlerin ödediği vergi anlamında da
kullanılmıştır.
İslâm hukukuna göre araziler genel olarak öşür arazisi ve harac arazisi
olmak üzere ikiye ayrılır. Öşür arazisi, sahibi Müslümanlar olup, kendisinde
ibadet anlamı bulunan onda bir (öşür) vergisinin alındığı arazilerdir. Harac
arazisi ise, harac vergisine tabi olan yerler olup, aslında ehl-i küfre ait iken
İslâm ordusu tarafından zorla fethedilen topraklardır. İslâm Devleti bu toprak-
ları eski gayrimüslim sahiplerinin elinde bırakır. Müslüman olmadıkları sürece
şahısları için "cizye", müslüman olsun veya olmasınlar, arazileri için de
"harac" koyar.
602

2.3.1.2. Ganimet
Enfal suresi 1. ayetinde komisyonun "Ganimetler" diye çevirdiği enfâl
kelimesi, lügat mânası "fazlalık, fazladan" demek olan "nefel"in çoğuludur..
Ancak Hz. Peygamber'in gerekli gördüğü hallerde bazı kimselere ganimetten
bir şeyler verdiğini (tenfîl) bildiren hadislerde kelime dört mânada kullanılmış-
tır: a) Bir düşman askerini öldüren kimseye verilen "maktulün üzerinden çıkan
zatî eşyası" (seleb). Bunda tahmîs uygulanmaz; yani beşte biri hazine için
alınmazdı, b) Savaşa girip ganimet elde etmiş bulunan bir kıtaya, tahmisten
sonra ödül olarak verilen pay. c) Ganimetin beşte birinden verilen ödüller, ya-
pılan yardımlar, d) Ganimetin bütününden çobanlık, istihbarat, kılavuzluk gibi

601
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.33-34.
602
Hamdi DÖDÜREN, “Harac”, Şamil İslam Ansiklopedisi, c.II, s.333-334.
194



hizmetleri üstlenen kimselere verilen pay.
603

2.3.1.3. Fey ve Ganimetlerin Kullanımı
Cizye gelirlerinin nereye harcanacağının Kur'an'da bildirilmediğini ifade
eden komisyon, bunun sebebinin, âyetin henüz tahakkuk etmemiş bir gelir-
den söz etmesi olduğunu belirtmektedir. İslâm hukukçularına göre,
Resûlüllah’ın uygulamalarını göz önüne alarak cizyeyi fey grubuna giren bir
vergi olarak kabul ettiklerinden, cizye gelirlerinin belirli yerlere harcanması
zorunlu değildir; kamu yararına uygun olarak ihtiyaç duyulan alanlara harca-
nabilir.
604
Elmalılı merhum ise cizyenin nerelere harcanacağı hakkında görüş
belirtmemiştir.
Haşr suresi 6. ve 7. âyetlerin aynı konuyu mu yoksa ayrı konuları mı
düzenlediği ile ilgili görüşleri aktaran komisyon, 6. âyette savaş olmaksızın
ele geçirilen malların söz konusu olduğunu ve bunların Hz. Peygamber'e ait
olup başkalarına pay ayrılmadığını ifade etmektedir. 7. âyet ve devamının
ise savaş sonucunda ele geçen -menkuller dışındaki- mallarla ilgili olduğunu
ifade eden komisyona göre, savaş sonucu elde edilen araziler, bunların ge-
lirleri, gayrimüslimlerden alınan haraç ve cizye vergileri fey kabul edilir.
Bunlar 7-10. âyetler esas alınarak işleme tâbi tutulur. Komisyon, toprak hu-
kukuyla ilgili doktrin görüşleri özetledikten sonra, uygulamada arazinin daima fey
hükümlerine tâbi kılınarak ganimet hukuku dışında tutulduğunu, dolayısıyla, sava-
şanlara dağıtılması cihetine gidilmediğini belirtmektedir.
605

Elmalılı da bu âyetteki emirlerden fey'in hepsinin Allah Tealâ tarafından
Resulüne havale edildiğini belirtmektedir. Zenginlere mahsus bir devlet ol-

603
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s.521-522.
604
Geniş bilgi için bk. Mehmet Erkal, "Cizye", DİA, VIII, 42-45; Osmanlı'da cizye uygulaması için
bk. Halil İnalcık, "Cizye", DİA, VIII, 45-48 Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.30-34.
605
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.219-224; Daha fazla bilgi için bkz. Mustafa Fayda, "Fey", DİA, XII,
511-513; Mehmet Erkal, "Ganimet", DİA, XIII, 351-354; ganimet hakkında bilgi için bk. Enfâl, 8/1, 41.
195



maması için, zikredildiği şekilde fakirlere de hisse verilerek, onu taksim etmek
de Hz. Peygamber'e bırakılmıştır.
606

Komisyon Haşr suresi 10. âyetin tefsirinde didaktik bir üslûp kullanıla-
rak her dönemdeki müminlerin daha sonra gelecek nesillerin kendilerini ha-
yırla yâd etmelerini sağlayacak tarzda hareket etmeleri gerektiğinin hatırla-
tıldığı yorumunu yapmaktadır. Bunu da, "Toplum olarak övgüye layık, iyi
müslüman düzeyine erişebilmek için, sahip olunan imkânları hoyratça kul-
lanmama, gelecek nesilleri ağır yük ve borç altına sokacak, kısaca kendi-
lerini kötülükle anmalarına yol açacak davranışlardan kaçınma sorumlulu-
ğunun bilincini taşımak gerektiğini ortaya koymaktadır.“ şeklinde açıklamak-
tadır.
607

Elmalılı merhuma göre, fethedilen kâfir kentlerinin halkından
Resulullah (s.a.v)'a verilen gerek ganimet, gerek harac ve vergi gibi bütün
gelirler de Allah için ve Peygamber için ve ona yakın olanlar, öksüzler, yok-
sullar ve yolda kalmış kimseler içindir.
608
Bu âyetin zahiren, ganimetin altıya
taksim edilmesini ifade ettiğini belirten Elmalılı, bu konudaki rivayetleri naklet-
tikten sonra, kural olarak ganimetin beşte birinin alınıp beş hisse olarak sarf
edilmesi gerektiği, ancak her ganimetin de beşte birinin alınmasının zorunlu
olmadığı görüşündedir.
609
Konuyla ilgili hem gramer açıklamalarına, hem de
dört mezhebin görüşlerine ayrıntılı bir şekilde yer veren Elmalılı,
610
kendi gö-
rüşünü, “Bizim Hanefi mezhebi imamlarının tercihine gelince, bu hususta
şunları söyleyebiliriz. Hidâye ve şerhlerinde izah edildiği gibi zilkurbâ, hadiste
Beni Haşim ve Beni Muttalib'e tahsis edilmiştir Ancak onlara müstakil bir his-
se gerekmeyip sadece fakirlerine, öksüzlerine ve yolcularına verilir ve bu sı-
nıflardan olanların, diğerlerine karşı öncelik hakkı vardır.”
611
şeklinde dile ge-
tirmektedir. Elmalılı, ancak Resulüllah’ın bunların hepsine eşit hisse vermenin

606
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4836.
607
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.219-224.
608
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4824.
609
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4825.
610
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4826.
611
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4828.
196



zorunlu olmadığını, şartlara göre davranılmasının yeterli olduğunu ifade etti-
ğini belirtmekte ve Hulefai Raşidîn'in üç kalem üzere taksim ettiklerinden,
Hanefî mezhebinde bunun tercih edildiğini ifade etmektedir.
612

Burada sayılan “yetama, miskin ve ibni sebil”i geniş bir şekilde açıkla-
yan Elmalılı, “yetama”yı, her ne şekilde olursa olsun babası bulunmayan fakir
Müslüman çocuklar olarak nitelendirmektedir. “Miskin”, hiç bir şey'e malik
olmayan bîçare yoksula denir.” diyen Elmalılı, “İbni sebil”i ise, memleketinde
malı mülkü olsa bile yolda herhangi bir sebeple ihtiyaca düşmüş kalmış yolcu
olarak ifade etmektedir.
613

Elmalılı, bu sınıflara paylarının, ya doğrudan doğruya kendilerine, ya-
hut velilerine verilmesi gerektiğini, aslında mümkün oldukça onunla bir gelir
kaynağı temin edilerek kazancından verilmesi gerektiğini ve böylece hakla-
rında en faydalı olanın yapılması hususundaki harcama yetkisinin, devlet
başkanına bırakıldığını belirtmektedir.
614

Elmalılı, feyden zülkurbâ, yetâmâ, mesakîn ve ibni sebîle böyle hisse
verilmesinin sebep ve hikmetini, malın yalnız zenginler arasında bir devlet
olmaması olarak ifade etmektedir.
615

Elmalılı, yalnız ganîmet dışındaki cizye ve harac gibi feyin değil, gani-
metin beşte biri dışındaki geri kalanın taksimi hususlarında da Resûlüllah’ın
ve ona tabi olarak Müslüman devlet başkanının bir tercih hakkı olduğunu,
ancak yöneticinin bu ihtiyarının keyfî olmayıp müslümanların hacetlerini ve
devletin istikbalini takdir yolunda ciddî bir ictihad kaydı ile sınırlandığını da
ifade etmektedir.
616


612
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4833.
613
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4834.
614
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4834.
615
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4834.
616
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4838.
197



Elmalılı, Hz. Peygamberin Hayber ganimetlerini dağıtmada uyguladığı
yöntemi uzun uzun anlattıktan sonra; ganimetin yarısını devlet hazinesine
alınması gerektiğini, bunun –memur maaşından öğrenci bursuna, elçileri
ağırlamaktan tıp ve benzeri konularda araştırmalar yapılmasına varıncaya
kadar verdiği uzun listedeki- devlet işlerine harcanması gerektiğini belirtmek-
tedir.
617
Hatta bu gruplar zengin oldukları halde bile verilebileceğini, belli bir
miktar ile sınırlanamayacağını, bu durumun İmamın ictihadına bırakıldığını
belirtmektedir.
618

Enfal suresi 1. ayetinde, ganimetlerin Allah’a ait olduğu ve harcama
yetkisinin de Hz. Peygambere ait olduğu belirtilmiştir. Hz. Peygambere bırakı-
lan bu yetki zaman içinde devlet başkanına geçmiştir. Hz. Peygamber, bu
dağıtımı yaparken, bazen tamamını feyler gibi dağıtırken, bazı durumlarda
gazilere de pay vermiştir. Hz. Peygamberin bunlara yetkisi olduğunu ve ko-
nunun bu ahlaki boyutunu Enfal suresi 1. ayetinde açıklayan Allah, ganimet-
lerin nasıl taksim edileceğini ise Enfal suresi 41. ayette açıklamıştır.
Elmalılı merhum, Enfal suresi 1. ayetin tefsirinde, ganimetlerin payla-
şımı konusunda “enfâl hakkında hüküm vermek Allaha mahsustur. Bunda
kimsenin reyi yoktur. Allah nasıl emrederse Resulüllah onu öyle tebliğ ve icra
eder.” demektedir.
619

Komisyon, Enfal suresi 41. ayetin 1. ayeti nesih ettiğini ileri sürenler
olduğunu, oysa şu şekilde açıklandığında neshe gerek kalmadığını belirtmek-
tedir: “Buna göre her şey gibi ganimet de Allah'ındır. O'nun Resulü vahyi teb-
liğ etme ve dini öğretme yanında örnek gösterme ve uygulama vazifesi ile de
yükümlü kılınmıştır. ‘Ganimetin Allah'a ve Resulü'ne ait olması’ böyle anlaşı-
lınca ileride gelecek olan ve ganimetlerin beşe bölüneceğini, beşte birinin
Allah'a, Peygamber'e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait
olduğunu ifade eden âyetin bunu nesih ettiğini söylemenin anlamı kalmamak-

617
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4850-4852.
618
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4852.
619
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2366.
198



tadır. Bu âyet konunun ahlâkî boyutunu, meseleye bir kul gibi yaklaşmanın
örneğini vermekte, 41. âyet ise Allah'ın kendine ait olanı nasıl dağıtmayı mu-
rat ettiğini açıklamaktadır.”
620
Elmalılı merhum ise bu ayetlerle ilgili nesihten
hiç bahsetmemektedir.
Elmalılı merhum, Enfal suresi 41. ayetin tefsirinde ise ganimetten alı-
nan ne kadar küçük ve önemsiz olursa olsun, "Enfâl Allah'a ait" olduğundan
onun beşte birinin sırf Allah, Peygamber, ona yakınlığı olanlar, yetimler, mis-
kinler (yani yoksullar) ve yolda kalmış yolcular için olduğunu belirtmektedir.
Elmalılıya göre, ilk önce ganimetin beşte birini Allah için ayırmak, onu da beş
hisseye ayırıp, bu beş gruba taksim etmek gerekir.
621

Bütün bunlardan hem fey niteliğindeki malların, hem de ganimetlerin
paylaşılması konusunda asıl yetkinin Allah’a, onun gönderdiği peygambere
ve daha sonra da o anki devlet başkanına ait olduğu anlaşılmaktadır. Örnek
bir paylaşımın nasıl olacağı şu şekilde açıklanmaktadır: Ganimetler beşe bö-
lünecek. Beşte dördü gazilere dağıtılırken, beşte biri ise, peygambere –
peygamberin vefatından sonra devlet hazinesine,- peygamber yakınlarına –
çünkü onlara Zekât ve sadaka verilemez,- yetimlere, fakirlere ve yolda kal-
mışlara dağıtılır. Bu konuda yetki devlet başkanınındır. Fey ise, gazilere hiç
dağıtılmadan, tümü peygamber yakınları, yetimler, yoksullar, yolda kalmışlar
ve diğer devlet işlerine, devlet başkanının uygun gördüğü oranda dağıtılır. Bu
beşte birin söz konusu beş gruba eşit paylaştırılma zorunluluğu yoktur.
2.3.2. Devlet Malına / Devlet Bütçesine Zarar Vermek
Günümüz dünyasında devletler o kadar büyümüştür ki, tüm görevleri
tek bir yöneticinin yapması, hatta başkentten yönetilebilmesi bile imkânsız

620
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s.521-522.
621
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2406.
199



hale gelmiştir. Bu nedenle devletler, işlerini kamu görevlileri, bürokratlar eliyle
yürütmektedir.
Devlet işlerini yürüten bu görevlilerin görevlerini layıkıyla yapmaları
oldukça önemlidir. Devlet görevlilerinden bir kısmı görevini titizlikle yürütmeye
çalışırken, bir kısmı ise, devlet bütçesinin harcanması ve devlet malının ko-
runması konusunda titiz davranmamaktadır. Bir kısım insanlar “bal tutan
parmağını yalar” derken, bir başka kesim “devlet malı deniz yemeyen k…”
gibi bir anlayış içerisinde bulunabilmektedir. Oysa, güncel deyimle devlet ma-
lında “tüyü bitmemiş yetimin hakkı“ vardır. Çünkü, devletin yönetiminde olu-
şacak zaaftan tüm halk etkilenmektedir.
Bu konuyla ilgili olarak Ali İmran suresi 161. ayetinde Allah “Kim böyle
bir haksızlık yaparsa kıyamet günü, zimmetine geçirdiğini yüklenmiş olarak
gelir; sonra, herkese kazanmış olduğunun karşılığı kendileri haksızlığa uğra-
tılmaksızın tastamam ödenir.” buyurmaktadır.
Ali İmran suresi 161. ayetin tefsirine baktığımızda her iki tefsirde de,
"Ganimet mallarından bir şeyi gizlice alıp zimmetine geçirmek" anlamına ge-
len “gulûl” kelimesinin genel olarak kamu malında yolsuzluk ve suiistimali
ifade ettiği söylenmekte ve tüm devlet işlerindeki suiistimalin de bu kapsamda
olduğu belirtilmektedir.
622
Elmalılı bu bilgiyi verdikten sonra, devlet malında
yolsuzluk ve suiistimalin vebalinin âhirette çok büyük olduğunu belirtmekle
yetinmiştir.
623
Komisyon ise, ayetin sebebi nüzulü ile ilgili rivayetleri de nak-
letmiş, ayrıca “gulûl”ün dünyevî hükümleriyle ilgili olarak da şu bilgilere yer
vermiştir: Fakihler arasında -ayrıntılarda bazı görüş ayrılıkları bulunmakla
beraber,- gulûl yapan kimsenin mümkünse aldığı bütün malları ganimet dağı-
tılmadan önce iade etmesi gerektiği noktasında görüş birliği vardır. Ceza ko-
nusunda hâkim kanata göre, -hırsızlık suçunun unsurları gerçekleşmiş olsa

622
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.526, YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1218-1219.
623
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1219.
200



da- bazı ceza ilkeleri dolayısıyla, bu suç için öngörülen had cezası değil tâzir
cezası verilmesi gerekmektedir.
624

Devlet malını korumanın ve harcamanın ne kadar hassas bir iş olduğu
günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü zaman zaman yolsuzluk iddiala-
rını, zimmete para geçirme ve görevi kötüye kullanma nedenleriyle devlet
malının nasıl kullanıldığını duyuyor ve görüyoruz. Çalışanların Ali İmran su-
resi 161. ayetteki ilahi uyarıyı dikkate almasının önemi bir kez daha ortaya
çıkmaktadır. Biz de, herkesin devlet malını harcama ve kullanma konusunda
azami dikkati göstermeleri gerektiğine inanıyoruz.
2.4. DEVLETLER HUKUKU
Kur’an’da İslam Devletiyle diğer devletlerarasında barış, savaş ve ta-
rafsızlık hallerindeki ilişkiler ve devlet içinde bulunan gayrimüslimler ile ilgili
hükümlerin yer aldığı 25 civarında ayet bulunmaktadır.
2.4.1. Uluslararası İlişkilerde Temel İlkeler
İslam’a göre insanlar arasında birbirine güven ve barış esas olmalıdır.
Bu durum insanların oluşturduğu toplumlar ve bu toplumları temsil eden dev-
letler için de geçerlidir. Ancak devletlerarasında barışı korumanın yolu, an-
laşmalara sadık kalmak, gerektiğinde düzeni bozmak isteyenlere karşı sava-
şa hazırlıklı olmaktan geçer.

624
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.527.
201



2.4.1.1. Uluslararası İlişkilerin Temeli Barıştır
Her iki tefsirde de “silm” kökünden gelen İslam’ın kelime anlamının
“barış, uzlaşma, teslimiyet, itaat” olduğu vurgulanarak Müslümanların bu is-
me layık bir hayat yaşamaları gerektiği, aksi davranışın ise şeytana uymak
anlamına geleceği ve bu durumun müslümana yakışmayacağı üzerinde du-
rulmaktadır. Müslümanlar, öncelikle kendi içlerinde -başta Müslümanlar ol-
mak üzere- tüm insanların, huzur ve güvenlik içinde, Allah’ın koyduğu kuralla-
ra uygun olarak her türlü kul hakkının korunduğu bir “İslam ortamı”nı oluştur-
malıdırlar.
625

“Hak Dini”’nde ayrıntıya girilmeden, “Kur’an Yolu”’nda ise, İslam’da
savaşın amacının ne olduğu hakkında çeşitli rivayetler zikredilerek, “aslolanın
barış olduğu, isteyenlerle barış yapılması gerektiği” sonucu çıkarılmış; ancak
bunun tuzağa düşmek anlamına gelmeyeceği de vurgulanmıştır.
626

Nisa suresi 94. ayetin yorumunda her iki tefsir de bir kimsenin müslü-
man olduğunu belli ettiği, savaştan vazgeçip müslümanlara teslim olduğu,
barış teklif ettiği takdirde; -savaş halinde ve düşman bölgesinde bile olsa- art
niyetinden emin olmadıkça o kimseyi öldürmenin asla caiz olmadığı konu-
sunda görüş birliği içindedirler.
627

Müslümanlar arasında bazı tartışma veya kavgaya rastlandığında, di-
ğer Müslümanların ve devletin haklının yanında yer alarak haklının hakkını
haksızdan almasının gerekliliği vurgulanmaktadır. Konu, “İslâm toplumu, hem
dışarıda hem içeride meydana gelen haksız çatışmalar karşısında ilgisiz ve

625
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.735-736, Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.218-219.
626
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2425-2427, Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.554-555.
627
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1425-1429, Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.91-92.
202



duyarsız kalamaz, barış ve adaletin gerçekleşmesi için elinden geleni yap-
makla yükümlüdür.” şeklinde özetlenmektedir.
628

“İman edenlere söyle de Allah'ın (yargı) günlerine inanmayanları ba-
ğışlasınlar (onlara dokunmasınlar). Çünkü O, bir topluluğu, yaptıklarıyla bunu
hak edecekleri için cezalandıracaktır.” (Casiye suresi 14) Ayeti tefsir edilirken
iki tefsirde farklı yorum olduğunu görüyoruz. “Kur’an Yolu”’nda “din özgürlüğü
vurgulanmış, dünyada inanmayanlara baskı yapılamayacağı, inanmayanların
cezalarının âhirette Allah tarafından verileceği ifade edilmiştir.”
629
“Hak Di-
ni”’nde ise, “Maksud, lüzumunda harbden nehiy değil, ferdî olarak adî
münazealardan nehiydir.”
630
denilmektedir.
Mümtahıne suresi 7-9.ayetlerin tefsirinde Komisyon, Kur'an'ın, ulusla-
rarası ilişkilerde hemen herkesin makul ve ikna edici bulacağı bir temel düs-
tur olarak, yine aslolanın barış hali olduğu ve dostâne ilişkilerin sağlıklı yürü-
yebilmesi için; iyi niyetli olma ve bunun ilişkilere yansıtılması ve bu alanda ya-
pılacak düzenleme ve uygulamalarda, aynı şekilde herhangi bir ihtilâf çıkması
durumunda adalet ve hakkaniyetin esas alınması şartlarına titizlikle uyulması
gerektiği dile getirmektedir. Daha sonra, istisnai bir durum olan hasmâne iliş-
kiler içine girmenin gerekçesi, “karşı tarafın din özgürlüğünü ortadan kaldır-
maya yönelik savaş ilân etmesi ve ülke güvenliğini tehdit eden fiili davranış
ortaya koyması” şeklinde özetlenmiştir. Ardından, Kur'an'ın bu konuda ortaya
koyduğu esasların veya sübjektif olarak müslümanlara imtiyaz tanıyan ilke ve
kurallar olmayıp, objektif nitelikte olduğuna dikkat çekilmektedir.
631

Kuşkusuz barış zamanlarında barışın kuralları, savaş zamanlarında da
savaşın kuralları geçerlidir. Önceki âyetin ikinci bölümünde müslümanlara
haksız saldırılara ve her türlü aşırılığa sapmaları yasaklanarak savaşın temel
ahlâk ilkesi açıkça belirtildikten sonra, burada da düşmana hücum ederek

628
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.45-46.
629
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.694-695.
630
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s.4316.
631
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.242-243.
203



askerlerinin yakalanıp öldürülmesi savaşı kazanmanın gereği olarak ortaya
konmaktadır. Zira savaşa kazanmak için girişilir. İnsan gücünün birinci dere-
cede önem taşıdığı bir savaşı kazanmanın ilk şartı da -özellikle klasik savaş
şartlarında- düşmanın insan gücünü kırmaktır. Hayatın gerçeklerinin, kötülük-
leri önlemede savaşmayı gerekli kıldığı durumlarda barıştan söz etmek an-
lamsızdır. Kur'ân-ı Kerîm, olması gerektiği kadar barışçıdır. Bununla birlikte
müslümanın sebep olmadığı bir savaşta teslimiyetçi davranmasını veya girişi-
len bir savaşı kazanmanın gereklerini, hümanist olduğu ileri sürülen ütopik
fikirlere feda etmeyi de onaylamaz. "Haksızlık etmeme ve haksızlığa uğra-
mama"yı emreden âyet
632
Kur'an'ın bu husustaki temel kuralı olarak alınma-
lıdır.
633

Komisyon, Enfal suresi 39. âyetin "fitne ortadan kalkıncaya ve dinin
tamamı Allah için oluncaya kadar..." kısmını "Din ve vicdan hürriyeti yerleşin-
ceye, herkesin serbestçe dinini yaşaması imkânı doğuncaya ve böylece hak
olsun bâtıl olsun din seçimi ve dinî hayat baskıya değil, samimi inanca daya-
nıncaya kadar şeklinde açıklamaktadır.
634
Elmalılı merhum ise aynı bölümü,
“mihneti şirk olmasın ve din, hepsi Allah için olsun -Allahın kullarını başkala-
rına mahkûm tutan edyânı batıla, dini hak karşısında izmihlâle düşsün, hak,
hâkim olsun da fitne ve mihnetle kimse ma'budı haktan başkasına itaat ve
inkıyada sevk-u cebredilmesin” şeklinde açıklamaktadır.
635

Bu konuda genel olarak “Hak Dini” ve “Kur’an Yolu”’nda aynı görüşler
dile getirilmektedir. Yalnızca Elmalılı, dostluk ve dayanışma ilişkisi kuma ko-
nusunda sınırlandırma getirirken; komisyon, Müslümanlarla savaşmayan ve-
ya gizli düşmanlık kurduğu tespit edilmeyen gayrimüslimlerle dostluk kurma-
da bir sakınma görmemektedir. Aslolanın barış olduğu, ama barışı koruya-
bilmek için savaşa da hazır olunması ve icabında savaş hukukunun uygu-
lanmasının gerekliliği dile getirilmektedir.

632
Bakara, 2/279.
633
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.194-198.
634
ayrıca bkz. Bakara, 2/193; Nisâ, 4/ 75-76. Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.544.
635
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2403.
204



2.4.1.2. Antlaşmalara Sadık Kalınması Gerekir
İnsanlar ve devletler bazı konularda aralarında anlaşmalar yapma ihti-
yacı hissederler. İslam bu yapılan anlaşmalara kesinlikle uygun davranmak
gerektiğini belirterek, anlaşmaların bozulmamasını ister. Ancak hayatta her
zaman her şey yolunda gitmeyebilir. Eğer karşı taraf anlaşmaya uymuyorsa
sırf anlaşma var diye aldanmamak, tam aksine anlaşmanın artık geçersiz
olduğunu ilan etmek gerekir. Bazen de karşı taraf anlaşmayı açıktan bozma-
yıp gizlice anlaşmanın kurallarına uymayarak bize zarar vermek isteyebilir.
Bu tür durumlarda eğer elimizde onların anlaşmayı gizlice bozduklarına veya
bozmaya yeltendiklerine dair güçlü deliller varsa, yine de anlaşmanın artık
geçersiz olduğu ilan edilerek, karşı tarafa anlaşmaya yeniden dönmeleri için
belli bir süre vermek gerekir. Karşı tarafın anlaşmayı bozmaya yönelik gizli
çalışmalarına ilişkin güçlü deliller bile olsa, Müslümana anlaşma varken an-
laşmayı yok sayıp harekete geçmek yakışmaz. Ama kendisini korumak için
de anlaşmanın geçersiz olduğunu ilan ettikten sonra harekete geçmek daha
uygun olan yoldur. Onlara gözdağı vererek, başkalarının da aynı şekilde an-
laşmayı bozmalarının önüne geçilmesi gerekir.
636
Bu konuda “Hak Dini”’nde
çok daha fazla ayrıntıya girilirken, “Kur’an Yolu”’nda “Hak Dini”’nden alıntılar
yapılmıştır.
637

İnsanlardan bir kısmı açıktan bize cephe almamış, bir kısmı bizimle
anlaşması olan bir devlet veya toplulukla ittifak yapmış olabilir. Bazıları da
tarafsız kalmak isteyebilir. Müslümanların bu tür pozisyonda olan devlet veya
topluluklara veya bireylere de saldırılmaması gerektiği, onların bize saldır-
mamaları Allah’ın biz Müslümanlara bir lütfu olduğu ortadadır.
638


636
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2424, Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.552-553, c.III, s.5-6.
637
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2446-2460.
638
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2437-2438, Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.560-561.
205



Esirler serbest bırakılırken Müslümanlara karşı hareket etmeyeceğine
dair kendilerinden söz alınır. Bu konuda aksi ispatlanıncaya kadar onların
verdikleri sözün doğru olduğuna güvenilir. Çünkü şüphe ve zanna dayanarak
insan hakları ihlal edilemez.
639

Dostluk ve kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma anlamına gelen ve-
layet, aynı dini paylaşan insanlar arasında olabilir. Ancak gayrimüslimler ara-
sında azınlık olarak yaşamayı tercih eden Müslümanlar da bu velayetin kap-
samındadır. Fakat bu tür Müslümanlarla ilgili farklı bir durum bulunmaktadır.
O da, gayrimüslimler arasında azınlık olarak yaşamayı tercih eden Müslü-
manlara yardım edilebilmesi için, karşıdaki devlet veya toplumla Müslümanla-
rın bunu engelleyen bir anlaşmasının bulunmaması gerekir. Eğer Müslüman-
ların içlerinde azınlık olarak yaşadıkları devlet veya toplumla yaptığı bir sal-
dırmazlık anlaşması varsa böyle bir durumda orada yaşayan Müslüman azın-
lığın haklarını korumak için bu devlet veya toplumla olan anlaşma ihlal edile-
mez.
640

Bu konuda “Hak Dini” ve “Kur’an Yolu”’nda benzer görüşler dile geti-
rilmektedir.
2.4.1.3. Savaşa Hazırlıklı Olmak Gerekir
Uluslararası ilişkilerde İslam’ın temel prensiplerinden birisinin barış
olduğunu belirtmiştik. Barışı koruyabilmek için güçlü ve savaşa hazırlıklı ol-
mak gerekir. Yalnızca barışçı olduğunu söyleyerek barışı koruyabilmek,
düşmanlara karşı üstün gelebilmek mümkün değildir. Çünkü düşman, güçlü
olduğunda barış dinlemeyecektir.
Müslümanların savaşa hazırlıklı olmasını isteyen ayetler, Nisa suresi
71. ile Enfal suresi 60. ayetlerdir. Nisa suresi 71. ayetin tefsirinde komisyon,

639
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1413-1414, Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.86-87.
640
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2437-2438, Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.560-561.
206



bu âyetin müslümanları, antlaşmaya güvenerek tedbirsiz davranıp gafil av-
lanmaya karşı uyardığını belirterek, Müminlerin daima uyanık ve cenge hazır
durumda olmaları, gerektiğinde savaşabilmek ve düşmanı mağlûp edebilmek
için her türlü hazırlığı yapmaları gerektiğini, ifade etmektedir.
641
Aynı ayetin
tefsirinde Elmalılı merhum da, benzer düşünceleri kendi cümleleriyle dile ge-
tirmiştir.
642

Komisyon, Enfal suresinin 60. ayetinin tefsirinde yukarıdaki görüşlerini
biraz daha açarak, sağduyulu toplulukların, ortada zaruret bulunmaksızın
kendilerinden daha güçlü bir topluluğa saldırmayacaklarını belirterek, barışın
ancak, bunu isteyenlerin caydırıcı güce sahip olmaları sayesinde gerçekleşe-
bileceğini ifade etmektedir. Bu görüşünü de "Hazır ol cenge eğer ister isen
sulhu salâh" ifadesiyle dile getirmiştir. Âyetteki "Savaş atları" ifadesini ve bazı
sahih hadislerde okçuluğun ve atıcılığın teşvik edilmesinin günümüze yansı-
yan anlamını "en uygun, maksadı gerçekleştirmede en etkili olan silahlar ile
diğer araç gereçler, askerî eğitim, savunma ve savaş stratejisi gibi savunma
ve zafer için gerekli olan her türlü askerî güç ve imkanlar" olarak açıklamak-
tadır.
643
Elmalılı merhum da benzer düşünceleri kendi ifadeleriyle dile getir-
miştir.
644

2.4.2. Gayri Müslimlerle İlişkiler
Bugün dünyada altı milyar dolayında insan yaşamaktadır. Bunlardan
bir buçuk iki milyar civarı Müslüman iken geri kalanları gayrimüslimlerden
oluşmaktadır. Bu durum tüm ülkelerde farklı dinlere mensup insanların bir
arada yaşadıklarını göstermektedir. Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkileri-
ni nasıl düzenlemeleri gerektiği hakkında Kur’an’da birçok ayet bulunmakta-
dır. Bu bölümde, her iki tefsirin, bu ayetlere getirdikleri yorumları ele alacağız.

641
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.72.
642
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1391.
643
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.553.
644
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2425.
207



2.4.2.1. Gayri Müslimlerle Dostluk
Yüce Allah müminlerin dinden dönmeleri durumunda yerlerine yeni
nesiller getireceğini haber vermektedir. Müslümanların Maide suresi 54. ayet-
te sıralanan vasıflarından birisi, müminlere karşı alçak gönüllü, diğeri kâfirlere
karşı vakarlı, sert, dirençli ve tavizsiz; maddî menfaat karşılığında satın alı-
namayacak kadar üstün karaktere sahip olmalarıdır.
645

Komisyon, Ali İmran suresi 28. ayetin tefsirinde Müslümanların
müslüman olmayanlarla ilişkilerini düzenleyen âyetler ve Resûlullah'ın uygu-
lamaları topluca değerlendirildiğinde, delillerin şu iki noktada görüş ayrılığına
meydan vermeyecek ölçüde açık olduğunu ifade etmektedir:
a) Hangi sebeple olursa olsun müslümanın -kendi inançlarından tâviz
vererek- müslüman olmayana inanç bakımından yakınlık duyması, onları bu
anlamda dost edinmesi kendi imanını tehlikeye sokan bir durumdur.
646
Elma-
lılı merhum “âyet imana karşı küfrün velâyetinden teberri ve inkıtaı amirdir.
Bu âyet, Allah ve Peygamber mahabbetine münafi ve vazifei diniyyenin hak-
kıyla ifasına mani' olan her türlü alâikı dünyeviyye mahabbetinden teberri ve
inkıtaı âmirdir. “ diyerek benzer bir sonuca ulaşmaktadır.
647

b) İnançların zedelenmesine yol açacak bir tarzda olmaksızın, İslâm'ın
insana bakışını gösteren örnek davranışlar sergilemek, dünya hayatının dü-
zen ve istikrarını sağlamak ve bu çerçevedeki yararlarını koruyup geliştirmek
amacıyla müslümanların gayrimüslimlerle iyi ilişkiler içinde olması yasaklan-
mayıp aksine özendirilmiştir.
648
Elmalılı merhum, “Binaenaleyh müminler Ya-
hudi ve Nesârâ’ya iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara veliyyülemr ol-
maktan nehy-ü men' edilmiş değil, onları veliy ittihaz eylemekten, yardaklık

645
İrtidad hakkında bilgi için ayrıca bkz. Bakara 2/217, Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s.236-238.
646
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.390-394.
647
YAZIR, Hak Dini, c.IV, 2491.
648
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.390-394.
208



etmekten nehy edilmişlerdir. Çünkü onlar müminlere yâr olmazlar.”
649
şeklin-
deki ifade etmektedir.
Bu anlayışa paralel olarak, devletler umumi hukukunda milletlerarası
ilişkiler için yapılan dostane ilişkiler ve hasmane ilişkiler şeklindeki temel ay-
rım esas alındığında, İslâm'ın bunlardan birincisini kural, ikincisini ise istisna
telakki ettiği, söylenebilir. Bu tarz ilişkilerin âyette kullanıldığı anlamıyla "velâ"
(dostluk) olmadığı açıktır. Bu kelimenin başka âyetlerdeki, -özellikle "Allah
Teâlâ"nın en iyi dost olduğunu belirten âyetlerdeki kullanımı dikkate alınırsa,-
burada yasaklanan dostluğun, "inanç birliğinden veya yakınlığından ötürü
sevgi besleme, güven duyma ve bel bağlama" anlamında olduğu kolayca
anlaşılır. Gerek âyetin sonundaki ağır müeyyide, -yani bu ikaza uymayanların
Allah'ın dostluğunu yitirmiş olacaklarının bildirilmesi,- gerekse müteakip âyet-
te gizlenen niyetlerin Cenâb-ı Allah'ın bilgisi dışında olmadığının hatırlatılma-
sı, yasaklanan ilişkilerin, İslâm inancına sadakati her şeyin üstünde tutmaksı-
zın birtakım kişisel zaaflar uğruna imanı tehlikeye sokan veya müslümanların
zararına olan dostluklar tesis edilmesi veya bu tür dostlukların korunması
olduğunu göstermektedir.
650

Hz. Muhammed'in, peygamberliğinden önceki dönemde ortağı olan
Sâib b. Abdullah'ı câhiliye devrindeki erdemli davranışlarından ötürü övmesi,
gençliğinde Mekke'de haksızlıkların önlenmesi amacıyla oluşturulan "Hilfu'l-
Fudûl"a (gönüllüler ittifakı) katılması ve peygamberlik yıllarında da bu giri-
şimden memnuniyet ve övgüyle söz etmiş olması; bu sûrenin 75. âyetinde
Ehl-i kitap mensuplarının "dürüstlük" ölçütüne göre tasnife tâbi tutulması,
Resûlullah'ın Yahudilerle ve müşriklerle yazılı anlaşmalar yapmış olması gibi
deliller ve hepsinden önemlisi Enbiyâ sûresinin 107. âyetinde Hz. Muham-
med'in bütün yaratılmışlara "rahmet" olarak gönderildiğinin bildirilmesi gös-
termektedir ki, İslâmiyet, başka dinlerin mensuplarıyla temas kurmayı, barış
ve esenlik içinde yaşamanın yöntemlerini geliştirmeyi ve ilâhî bir lütuf olarak

649
YAZIR, Hak Dini, c.III, 1713.
650
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.390-394.
209



insanın doğasına yerleştirilmiş olan (fıtrata uygun) ahlâkî erdemleri beşeriye-
tin en yüce değerleri sayıp onları yükseklerde tutmak için iş birliği yapmayı
yasaklamak şöyle dursun, bunu İslâm mesajını bütün insanlara ulaştırma
(tebliğ) görevinin bir parçası saymıştır. Bunun sonucu olarak insanlık tarihin-
de farklı dinlere mensup kimselerin güven duygusu içinde birlikte yaşayabil-
meleri konusunda en başarılı siyasî ve sosyal ilişki örneklerinin Müslümanlar
tarafından sergilenmiş olduğu görülmektedir.
651

“Müslümanların bu alanda ortaya koydukları farklılığın güven duygusu
içinde yaşama hissini verebilmekle sınırlı kalmadığı, diğer din mensuplarının
bir taraftan kendi inançlarına göre yaşama özgürlüğüne sahip olduğu, bir ta-
raftan da adalet, hoşgörü, yardımseverlik ve benzeri erdemlerin çok belirgin
biçimde gözlenebildiği bir sosyal yapı oluşturdukları” gözlemlerini objektif bir
bakışla kaleme alan birçok batılı yazarın hayranlık dolu ifadelerinden anla-
şılmaktadır.
652
Müslümanların gayrimüslimlere karşı insani konularda yakın
davranmasının İslam’ın ruhuna daha uygun olduğunu dile getiren komisyon,
ancak bütün bu sınırlı ilişkilerin, Kur'an ve Sünnet'teki diğer deliller ışığında
değerlendirildiğinde, “müslümanların, kimlik erimesine, dolayısıyla iman gü-
cünü kaybetmelerine yol açacak ilişkiler kurmalarını veya boyunduruk altına
girmeye razı olmalarını onaylama anlamına gelmeyeceğini” de hatırlatma
ihtiyacı duymuştur. Komisyon bu konudaki görüşlerini, müslümanların hassas
dengeyi dikkatle korumaları, iyi niyetli adımlarını amacı dışına taşırmamaları
ve ilişki kurulan tarafın da niyetini göz ardı etmeden basiretli davranmaları
gerektiğini hatırlatarak bitirmektedir.
653

Nisa suresi 144. ayete komisyon “müminleri bırakıp kafirleri dost e-
dinmeyin” şeklinde meal verirken, Elmalılı merhum “müminleri bırakıp kafirleri
başlarınıza geçirmeyin” şekline meal vermiştir.

651
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.390-394.
652
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.390-394.
653
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.390-394.
210



Aynı ayetin tefsirinde ise Elmalılı merhum, yalnızca müminleri bırakıp
kâfirlerle müvalât etmek münafıklığın açık bir bürhanıdır.
654
demekle yetinir-
ken; komisyon, daha geniş bir şekilde şu açıklamalara yer vermektedir: “Çe-
şitli vesilelerle tekrar edilen "müminleri bırakıp kâfirleri veli edinmeme, mü-
minleri ihmal ederek kâfirleri dost tutmama" talimatı, müminlerle gayrimüslim-
ler arasındaki bütün iyi ilişkileri yasaklayan bir hüküm olarak anlaşılma-
malıdır. "Müminleri bırakıp" kaydında ısrar edilmesi bu kaydın önemli olduğu-
nu göstermektedir. Müminleri bırakmamak, onları birinci planda dost, veli,
taraf saymak şartıyla gayrimüslimler ile de, taraflar ve bütün insanlık için ha-
yırlı olacak, faydalar sağlayacak, kötülükleri önleyecek ilişkiler kurmak, an-
laşmalar yapmak ve dayanışmalarda bulunmak yasak değildir, hatta teşvik
edilmiştir.
655
Elmalılı Maide suresi 51. ayetin tefsirinde “Yahudi ve Nesârâ’yı
evliya ittihaz etmeyiniz. Onlara veliy olmayınız değil, onları veliy tutmayınız,
i'timad edib de yar tanımayınız, yardaklık etmeyiniz, velâyetlerine, hükümleri-
ne, muavenetlerine müracaat etmek, evliyaı umur yapmak şöyle dursun onla-
ra hakıkî bir ahbab gibi kemali safvetle i'timad edib de kendinizi kaptırmayı-
nız. Velhasıl onları yar olur zannedip de yaranınız gibi sıkı fıkı muaşeretlerine
dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz, hevalarına iştirak etmeyiniz.”
656
ifadesini
kullanmaktadır.
Bütün bunlardan, genel olarak bu konuda da her iki tefsirin benzer gö-
rüşleri paylaştığı görülmektedir. Ancak, bazı ayrıntılarda ise farklı düşündük-
leri noktalar bulunmaktadır. Elmalılı merhumun, gayrimüslimlerle insani konu-
larda görüşmeyi yasaklamadığı ama onlara güvenilemeyeceğini belirttiği, bu
nedenle de birçok çekinceleri olduğu görülmektedir. Komisyon ise, gayrimüs-
limlerle insani konularda kesinlikle diyalog kurulmasının, hatta insani konu-
larda -asimile olmamak, kendinden taviz vermemek kadıyla- günümüz koşul-
larında işbirliği yapılmasının şart olduğunu dile getirmektedir.

654
YAZIR, Hak Dini, c.III, 1503.
655
Âl-i İmrân, 3/28; Mümtehine, 60/7-8.
656
YAZIR, Hak Dini, c.III, 1712.
211



2.4.2.2. Takiyye
Kelime anlamı “korunmak, gizlenmek, saklamak, ihtiyat tedbiri almak”
olan takiyye, güçlü olan kâfirlerin karşısında can, mal, ırz, namus ve her türlü
kutsal değerleri tehlike altında olan müslümanların, söz konusu olumsuz du-
rumdan kendilerini kurtarmak ve zarara uğramamak için imanlarını gizlemele-
rini ifaden eden bir ilkedir.
657

Komisyon, Ali İmran suresi 28. Âyet-i kerîmedeki istisna ifadesinden,
"bazı insanların şerrinden korunmak için, gerçek niyetini belli etmeden onla-
rın arzusuna uygun hareket etme" anlamına gelen takiyye (tukye) kavramı
çıkarıldığını belirterek kendilerinin bu görüşe katılmadığını şöyle açıklamak-
tadır: “Buradaki istisna ifadesinde geçen ve "korunma" mânası taşıyan lafız
ile, yaygın olarak “kişinin olduğundan farklı görünmeyi sürekli bir davranış
biçimi haline getirmesi” anlamında kullanılan takiyye birbirine karıştırılmama-
lıdır.”
658

Elmalılı, takiyyeyi, “canını, ırzını veya malını düşman şerrinden koru-
mak için ondan sakınmak”
659
şeklinde tarif etmektedir. Elmalılı merhum, Müs-
lümanların tehlikelerden korunabilecek bir vaziyette bulunduğu ve korunabil-
diği takdirde ya da büyük bir zaruret, tehlike veya zor karşısında bulundu-
ğunda, kalbinde imana sahip olarak "takiyye" edebileceğini söyleyerek,
takiyyeye ruhsat vermekle birlikte; "Allah size, asıl kendisinden korkmanız,
çekinmeniz gerektiğini bildiriyor, son dönüş Allah'adır." buyuran ayetin Müs-
lümanlara ikazda bulunduğunu hatırlatmaktadır.
660
Elmalılı, Müslümanların,
“dönüşün Allah’a olacağını unutmaması gerektiğini”, dolayısıyla bu ruhsatın
mümkün oldukça kullanılmaması gerektiğini vurgulamaktadır.

657
Şamil İA, “Takiyye”, Şamil İslam Ansiklopedisi, c.VI, s.96-97.
658
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.390-394.
659
YAZIR, Hak Dini, c.II, 1074.
660
YAZIR, Hak Dini, c.II, 1075.
212



Komisyon, müslümanın daha üst bir değeri ihlâl etmedikçe, muhtemel
bir zarara karşı önlem almak üzere söz ve davranışlarıyla gerçek inanç ve
düşüncesini gizlemek durumunda kalabileceğini ama bunun sadece o hal ile
sınırlı, zaruretten doğan istisnaî bir yol olduğunu, amacı dışına taşırıldığında
takiyyenin faydasından çok zararı olacağını ve müslümana yakışmayacağını
belirtmekte ve cevaz vermemektedir.
661

Farklı ifadelerle de olsa, her iki tefsirde de takiyyenin çok zor şartlarda
kullanılabilecek bir ruhsat olduğu, bunun alışkanlık halinde getirilmesinin ise
Müslümanlara yakışmayacağı ifade edilmektedir.
2.4.2.3. Gayrimüslimlerin Mescidi Harama Girmelerinin Yasak Oluşu
Allah, Tevbe suresi 28. ayetinde “Ey iman edenler! Biliniz ki Allah'a
ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Ha-
râm'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan endişe ederseniz, unutmayınız ki
Allah size -dilerse- kendi lütfuyla bolluk verir, Allah bilendir, hikmetle yöne-
tendir” buyurmaktadır. Bu ayetin zahirinden, müşriklerin Mescidi Haram’a
girmek şöyle dursun, yaklaşmalarının bile yasak olduğu anlaşılmaktadır.
Elmalılı merhum Tevbe suresi 28. ayetin tefsirinde, “Bu seneden sonra
Mescidi harama yaklaşmasınlar” ifadesini, “dokuzuncu senei hicriyyeden son-
ra onlar Mescidi harama yaklaşmaktan memnu' ve siz müminler bu men'in
icrasına memursunuz, yaklaştırmayınız” şeklinde anlayarak şöyle demekte-
dir: “Kâ'beye girmek ve Haremi şerifte bir hizmet ve maslahata sahip olmak
şöyle dursun hattâ yaklaşmasınlar, Harem hududu dâhiline bile girmesin-
ler.”
662
Elmalılı, bu itlaka göre hiçbir sebep ve maksatla hattâ seyahat, sefaret
veya bir muhakeme için bile Harem dâhiline sokulmamaları gerektiğini belirt-
mektedir. Elmalılı merhuma göre, Mescidi Haram dışındaki mescitlere girme-

661
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.390-394.
662
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2501.
213



lerine bazı durumlarda izin verilebilir.
663
Elmalılıya göre, gayrimüslimlerin hac
için Harem dahiline girmelerine, Mekke, Arafat, Müzdelife vesair dahili Ha-
remde efali haccı yapmalarına asla müsaade edilemez. Hicri 9. seneden son-
ra hac ancak müminlere mahsustur.
664

Tevbe suresi 28. ayetin tefsirinde komisyon, önce gayri Müslimlerin
Mescidi Haram ve çevresine girme yasağının gerekçesini açıklamıştır. Daha
sonra ise alimlerin ekseriyetine göre âyetteki Mescid-i Haram tamlamasından
maksadın Harem Bölgesi olduğunu, dolayısıyla yasaklanan yerin “Harem”
diye anılan mıntıka olduğunu, ayetin devamındaki ifadenin bu anlayışı des-
tekleyici nitelikte bulunduğunu beyan etmektedir.

Bu görüşü, komisyon da
desteklemektedir. Bu yasağın Yahudileri ve Hıristiyanları kapsayıp kapsama-
dığı hususunda farklı rivayetler bulunmakla beraber, günümüze kadar uygu-
lana gelen kural, müslüman olmayanların bu bölgeye sokulmaması yönünde-
dir. Ayette özel bir kelime seçimi yapılarak müşriklerden söz edildiğini ve
Kur'an'da Ehl-i Kitabın müşrik olarak nitelenmediğini dikkate alan Komisyona
göre, -özel şartlarda ve âyetin getirdiği düzenlemenin amacına hizmet eden
durumlarda yapılabilecek istisnaî uygulamalar dışında- kural olarak Ehl-i Ki-
tabın bu yasak kapsamında düşünülmemesi Kur'an'ın ruhuna daha uygun-
dur.
665

Gayrimüslimlerin Mescidi Haram bölgesine hac etmek amacıyla gire-
meyeceği ancak diğer mescitler hakkında böyle bir yasak olmadığı hususun-
da ittifak vardır. Burada Elmalılıya göre harem bölgesine girmesi yasaklanan
“gayrimüslimler” ifadesi, Müslüman olmayan herkesi kapsarken, komisyona
göre buradaki yasak Ehli Kitap dışındakileri kapsar. Komisyon ayrıca bazı
durumlarda Müslümanların özel izniyle Ehl-i Kitabın Mescidi Haram’a girme-
lerinde bir sakınma olmadığını ifade etmektedir.

663
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2502.
664
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2503.
665
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.29-30.
214



2.4.2.4. Sığınmacılar (Müste’menlerin Durumu)
Bir savaş hukuku terimi olan eman, düşmana emniyet altında olduğu-
na dair verilen söz veya işaret demektir. Eman isteyen kişiye de müste’men
denilmektedir. Günümüz devletler hukukunda sığınma veya iltica talebinde
bulunma eman isteme niteliğindedir.
666

Bu konuda Elmalılı merhum, eman isteyenin farklı maksatlar taşıyabi-
leceğini, bu nedenle eman verenin kelâmullahı işitip dinlemesi, hikmet ve ga-
yesini hesap ederek eman vermesi gerektiğini ifade etmektedir. Elmalılı mer-
huma göre, müste'min bir haceti diniyye için istiman ederse eman vermek
vacip olur. Fakat mutlak surette veya bir haceti dünyeviye maksadıyla istiman
ederse eman vermek vacip olmaz. İcabı hale göre ya caiz veya reddi vacip
olabilir.
667
Elmalılı merhum bu ve benzeri açıklamalardan sonra, konuyu şöy-
le özetlemektedir: Eman verilmesinin nedeni, Arap müşriklerinin her hususta
cahil bir kavim olduğundan, iman ve İslâm’ın hakikat ve ahkâmını bilemeye-
cekleri, eman yoluyla hakkı duyup da hiç mazeretlerinin kalmamasıdır. Elma-
lılıya göre, önce bir kişiye eman verilmeli, sonra da İslam’ın hakikatleri anla-
tılmalı, bunları dinlediği halde o kişi iman etmezse; canı ve malı taarruzdan
masun olarak onu eman yeri olan mahalline, vatanına yetiştirmek gerekmek-
tedir.
668

Her iki tefsire göre de Tevbe suresi 6. âyette, Hz. Peygamber'e, veri-
len sürenin tamamlanmasından sonra olsa bile, bir müşrik kendisinden hima-
ye ve güvence isterse ona güvence vermesi emredilmiştir.
669
Komisyon bu
ayetin tefsirinde, bu buyruğun 5. âyetin sonundaki yüce Allah'ın bağışlama ve
rahmetinin sınırı bulunmadığını belirten ifadenin hemen ardından gelmesini
manidar bulmaktadır. Komisyon, ayette böyle bir güvence sağlanmasından,

666
Hamdi DÖNDÜREN, “Eman”, Şamil İslam Ansiklopedisi, c.II, s.91.
667
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2458-2459.
668
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2459-2460.
669
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2459, Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.6-16.
215



yeterli bilgi sahibi olmayan putperestlerden isteyenlere Allah'ın dinini daha
yakından tanıma ve üzerinde düşünme fırsatı vermek olduğu sonucunu çı-
karmaktadır. Komisyona göre, böylece 5. âyetin yanlış anlaşılması da ön-
lenmiş olmaktadır. Zira böyle bir imkân tanınmasa, riyakâr ve münafık insan
tipinin gelişmesine kapı aralandığı yorumu yapılabilirdi. Ayrıca bu âyetten,
verilecek güvencenin her türlü baskı ve kaygı ihtimalini ortadan kaldıracak
biçimde olması gerektiği de anlaşılmaktadır. Çünkü âyete göre güvence veri-
len kişinin sadece Allah'ın sözüne muttali olması, yani İslâm dinini tanıması
sağlanacak, asla baskı yapılmayacaktır.
670

Komisyon Tevbe suresi 5-6. ayetleri tefsir ederken, Elmalılıdan da
alıntı yaparak, söz konusu âyetin yanı sıra Resûlullah'ın söz ve uygulamala-
rından, -ister İslâm dinini yakından tanıma amacıyla isterse ticarî, turistik ve-
ya diplomatik bir amaçla- İslâm ülkesine güvence alarak girmiş kimseye
(müste'min) verilen teminat hükümlerine titizlikle uyulmasının farz olduğu
hükmüne ulaşmaktadır.
671

Bu konuda genel olarak “Hak Dini” ve “Kur’an Yolu”’nda aynı görüşler
dile getirilmektedir. Ancak, bir gayrimüslime eman verilmesini Elmalılı mer-
hum bazı şartlara bağlarken, komisyon böyle bir ayrımdan bahsetmemekte-
dir.
2.4.2.5. Hicret
Zaman zaman Müslümanların dinlerini daha rahat yaşayabilmeleri için
bir yerden başka bir yere göç etmeleri gerekmektedir. “Bir yerden başka bir
yere göç etmek” anlamına gelen hicret, İslam kültüründe önemli bir yere sa-
hiptir. Bu bakımdan bir müslümanın dinini yaşamasına izin verilmeyen bir
yerden dinini özgürce yaşabileceği bir yere gitmesi onun hicreti olmaktadır.

670
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.6-16.
671
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2459, Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.6-16.
216



Hicretle ilgili çok sayıda ayet bulunmakta ve bazı durumlarda hicretin farz
olduğu bile ifade edilmektedir.
Elmalılı merhum, “Hicret vacip iken küffara mümaşat edib oturmak
doğrudan doğruya küfür değil ise de, her halde bir ma'sıyet ve nefse bir zu-
lümdür.” derken, lüzumunda hicretin de bir nevi' mücahede olduğunu ifade
etmektedir.
672

Komisyon, sözünü ettiğimiz ayetlerin her birisinin tefsirinde benzer ifa-
deler kullanmış, bazı ayetlerin tefsirlerinde ise çok geniş ayrıntılara girmiştir.
Bu görüşlerinin bir özeti şöyledir: Allah rızâsı için, Allah'ın dinini serbestçe
yaşamak ve yaymak maksadıyla hicretin teşvik edildiği, hatta mazereti olma-
dığı halde hicret etmeyen kimselerin kınandığı ve ceza göreceklerinin bildiril-
diği açıktır. Bu âyetleri destekleyen hadisler yanında onlara zıt gibi gözüken,
daha doğrusu hicretin gerekli olduğu dönemi tarihî olarak sınırlayan hadisler
de vardır.
673

Hem Elmalılı, hem de komisyon, tıpkı savaşa katılma zorunluluğunda
olduğu gibi, bir çare bulamayacak, hicretin mütevakkıf olduğu esbaba güç
yetiremeyecek ve bizzat yahut bilvasıta yolu doğrultup gidemeyecek olan
hakikaten zayıf ve biçare erkeklerin, kadınların ve çocukların müstesna oldu-
ğunu da belirtmektedir.
674

Hicret etmenin gerekliliği konusunda her iki tefsirde de ortak bir dü-
şünce hâkimdir. Bu ortak düşünceye göre; nerede olursa olsun
müslümanların, yaşadıkları yerde İslam'ı yaşamaları mümkün olmuyorsa, bu
konuda mücadele edildiği halde başarı elde edilemiyorsa, dinin özgürce ya-
şanabileceği bir yere göç etmeleri gereklidir. Ancak, gücü yetmediği için hic-
ret edemeyenler bu zorunluluktan muaftır. Ayrıca, -bölgede dini yayabilecek

672
YAZIR, Hak Dini, c. II, s.1437.
673
Komisyon, Kur’an Yolu, c. II, s.96-98.
674
YAZIR, Hak Dini, c. II, s.1437.
217



bir din âlimi, bir mücahid vb- özel durumlar nedeniyle göç etmemesi gereken-
ler de bulunabilir.
2.4.3. Savaş İle İlgili Kurallar
İslam dini barış dini olduğu halde Mehmet Akif ERSOY’un “Yumuşak
başlı isem, kim dedi uysal koyunum? / Kesilir belki fakat çekmeye gelmez
boynum” dediği gibi, müslümanın da kendini korumaya ve onurlu bir şekilde
yaşamaya hakkı olduğu ortadadır. Bu durumu korumak için gerektiğinde sa-
vaş hazırlığı yaparak caydırıcı tedbir alırken, gerektiğinde de savaşacaktır.
İşte Tevbe suresi 7-16. ayet grubunda da bu durum açıklanmaktadır.
“Hak Dini” ve “Kur’an Yolu” nda ortak olarak şu sonuçlara varıldığı gö-
rülmektedir: Bu ayetlerde ağırlıklı olarak, İslâm'a ve müslümanlara karşı bes-
ledikleri kin ve düşmanlık duygularını tatmin uğruna hiçbir değer tanımayan
müşriklerin tavır ve tutumları tasvir edilmekte ve müminler kendileriyle savaş
halinde bulunan bu hasımlara karşı savaşmaya özendirilmektedir. Bu âyet-
lerde müşrikler hakkında ağır ifadelerin ve sert bir üslûbun yer almış olması-
nı, sebepsiz yere savaş açmanın ve sırf inançlarından ötürü başkalarına sal-
dırmanın meşru kılındığı biçiminde yorumlamak mümkün değildir. Bu âyetler-
de; savaş sebebinin putperestlerin inançları ve dinî hayatları değil, onların
insanlık dışı davranışları olduğu üzerinde durulmaktadır. Ayrıca, Müslümanla-
rın haklı bir konumda bulunmaları sebebiyle iman mücadelesinin zaferle so-
nuçlanmasında kararlı bir tavır ortaya koymalarının zorunlu olduğu vurgu-
lanmaktadır.
675
İslam’da düşmana karşı gerçekleştirilen bir savunmada bütün
gücünü sarf etmek anlamına gelen cihad kavramı kullanılmaktadır.
676

Komisyon Bakara suresi 190. ayetin tefsirinde, Zemahşerî'nin açıkla-
masına göre "Allah yolunda savaşmak" deyiminin, "Allah'ın ismini yüceltmek
ve O'nun dinini güçlendirmek için cihad etmek" anlamına geldiğini belirtmek-

675
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2461-2477, Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.16-17.
676
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3423.
218



tedir. Hicretten önce, şartlar ne olursa olsun, müslümanların müşriklerle sa-
vaşmaları yasaklanmış, onlarla ilişkilerde barışçı yöntemlerin izlenmesi em-
redilmişti. Hicretten sonra müslümanlar kendi devletlerini kurup siyasal ba-
ğımsızlıklarına kavuşunca, zamanla ayrıntıları belirlenen bazı şartlara ve ku-
rallara riayet etmeleri kaydıyla, savaşmalarına izin verilmiş ve gerektiğinde
emredilmiştir. Bu iznin ilk kez Hac suresinin 39. âyetiyle verildiği anlaşılmak-
tadır; ancak Bakara suresi 190. ayeti de bu çerçevede düşünmek mümkün-
dür. Âyette özellikle savunma amaçlı savaşın emredildiği görülmektedir.
677

Bu konuda “Hak Dini” ve “Kur’an Yolu”’nda benzer görüşler dile geti-
rilmektedir.
2.4.3.1. Haram Aylarda Savaş
Komisyona göre, haram, "yapılması yasaklanmış olan, dokunulmaz,
kutsal" anlamına gelir. "Haram ay" tabiri ise, savaş yapmanın yasak ve ha-
ram olduğu, diğer bir deyişle barış dönemi olan ayları ifade eder. Bunlar ka-
meri takvime göre birinci, yedinci, on birinci ve on ikinci aylardır (Muharrem,
Recebe, Zilkade, Zilhicce). Bu uygulama Hz. İbrahim’den itibaren uygulanan
eski bir Arap geleneği idi. Ancak Araplar zaman içinde bu ayların bazılarının
yerlerini değiştirerek, ayların sıraları ile oynamışlar, bu duruma da nesi’ de-
nilmiştir.
678

Komisyon, Kur'an'da yer alan haram aylarda savaş yasağı hükmünü,
İslâmiyet'in milletlerarası ilişkilere bakışını ortaya koyan diğer delillerle birlikte
değerlendirerek şöyle bir sonuca varmaktadır: Milletlerarası ilişkilerde barışı
esas alıp yeryüzünde her türlü haksızlık, bozgunculuk ve tahakkümü yasak-
layan İslâmiyet, savaşın bir insanlık realitesi olduğunu göz ardı etmemiş, sa-
vaşın tahribatını en aza indirecek önlemler almaya çalışmıştır. Bu çerçevede,

677
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.193-194.
678
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.199-200.
219



İslâmî düşünce sistemi içinde, yılın üçte birini kapsayan bir sürenin savaş
karşıtı duygu ve düşüncelerle geçirilmesine yer verilmiş olması, -ihmal edilen
birtakım insanî değerlerin hatırlanıp yaşatılmasına ve bu konuda kamuoyu
oluşturulması için belli günlerin veya haftaların ayrılmasına önem verilen-
zamanımızda daha bir dikkat çekmekte ve anlam kazanmaktadır.

Müşrikler
sizinle topyekun savaştıkları gibi siz de onlarla topyekun savaşın" ifadesini
içermesi dolayısıyla Tevbe suresi 36. âyet de genellikle müfessirler tarafın-
dan aynı surenin 5. âyeti gibi self (kılıç) âyeti olarak nitelenmiş ve müşriklerle
ilişkilerde tolerans ve kolaylık gösterme veya kendi hallerine bırakma buyru-
ğunu içeren bütün âyetleri yürürlükten kaldırmış olduğuna hükmedilmiştir.
Komisyon, -açıkça belirtmese de- ayetin nesih edildiğine katılmamaktadır.
679

İslam’da aslolan barış olduğu için, Kur’an’da bu ayların kutsal kabul
edildiğini ve o aylarda savaş yapmanın yasaklandığını belirten Komisyon,
düşmanın bu aylarda saldırmaları veya güçlü bir saldırı riski ortaya çıkması
halinde Müslümanların da misliyle karşılık vermelerinde bir beis görmemiş-
tir.
680

Elmalılı merhum da bu konudaki ayetleri yorumlarken komisyonla ben-
zer düşünceleri dile getirmiş, ancak bu yasak hükmünün daha sonra nesih
edildiği görüşünü ifade etmiştir.
681

Bize göre, söz konusu ayetlerde düşman saldırısı veya ihtimali halinde
bu aylarda savaş yasağı zaten geçerli olmadığına göre, bu hükümlerin ayrıca
nesih edilmesine de ihtiyaç kalmamaktadır.
2.4.3.2. Savaşa Katılma Zorunluluğu
Bir toplum birlik ve beraberliği sağlayabildiği ve gerektiğinde yardımla-

679
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.41-43.
680
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.199-200.
681
YAZIR, Hak Dini, c.II, 700.
220



şıp dayanışmada bulunduğu ölçüde güçlü olur. Elbette bir toplumun gücünü
göstereceği en önemli zamanlar savaş zamanlarıdır.
Elmalılı merhum, cihadın önemini ve mücahidin değerini uzun uzun
anlatmaktadır.
682
Komisyon, mücahidi “değerleri korumak için yapılan savaşa
bizzat katılan, canını tehlikeye atan kimsedir.” diye tanımladıktan sonra, onla-
rın değerini “malı ve vergisiyle savaşa katkı yapan veya mazereti sebebiyle
fiilen savaşa katılamayan kimseler, büyük ecir alsalar bile fiilen savaşa katı-
lan mücahitlerin derecesine ulaşamazlar.” diyerek açıklamaktadır.
683

Savaşa katılanın değeri ortada, ama katılmak zorunlu mudur? Çünkü,
Allah kimseye gücünün yetmeyeceği şeyi yüklemez. Bu sorunun cevabı
Kur’an’da Tevbe suresi 91 ve Fetih suresi 17. ayetlerde verilmiş ve bu ayetle-
ri müfessirlerimiz şöyle yorumlamıştır: Elmalılı merhum savaşa katılmama
ruhsatı verilenlerle ilgili olarak, Fetih suresi 17. ayetin tefsirinde “Evvel ve âhir
tehallüf hususunda mazereti olanlar için, gitmek için tazyik yoktur. A'ma, to-
pal, hasta geri kalabilir, bunlar ma'zurdurlar. Bununla beraber menhiy de de-
ğildirler. Kendi arzularıyla gidebildikleri takdirde meni'de olunmazlar. Başkala-
rına bâr olacak derece de olmamak şartıyla mudâafen me'cur bile olurlar.”
yorumunu getirmektedir.
684

Komisyon, Fetih suresi 17. ayetinin tefsirinde “mazeretsiz olarak sa-
vaşa katılmamak hem hukukî ve dinî, hem de ahlâkî bakımdan önemli bir
ihlal ve itaatsizliktir; başka bir deyişle günahtır, şerefsizliktir ve suçtur.” de-
mektedir. Komisyon, bundan sakatlık, hastalık gibi mazeretlerle savaşa ka-
tılmayanların müstesna olduğunu, onların maddî ve manevî müeyyidelere
dâhil bulunmadığını açıklamıştır.
685
Tevbe suresi 91. ayetin tefsirinde de,
güçsüz, yaşlı, engelli, hasta, maddî imkânları yetersiz kimselerin savaşa ka-
tılmamaktan ötürü sorumlu olmayacaklarının bildirildiğini belirterek; bu husu-

682
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s 95.
683
Cihad hakkında ayrıca bkz. Âl-i İmrân, 3/200; Mâide, 5/35; Tevbe, 9/73. Komisyon, Kur’an Yolu,
c.II, s.93-95.
684
YAZIR, Hak Dini, c.VI, s.4418-4419.
685
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.27.
221



sun Allah ve Resulü'ne sadık kalmaları, o yolda öğütte bulunmaları şartına
bağlandığını ifade etmektedir. Komisyon, anılan kişiler için tanınan muafiyetin
savaşa katılma yasağı anlamında olmayıp; kendilerinin istemesi ve yetkililerin
uygun görmesi halinde bunların da orduya katılıp münasip hizmetlerde görev-
lendirilebileceklerini ilave edilmiştir.
686

Görüldüğü gibi, her iki tefsirde de tüm Müslümanların cihada katılmaya
teşvik edildiği ve cihada katılanların katılmayanlardan daha üstün oldukları
belirtilirken, gönlü imanla dolu olduğu halde sayılan mazeretleri bulunanların
katılmayabilecekleri görüşü ortak olarak dile getirilmektedir.
2.4.3.3. Savaş Kuralları
Bazı kurallar her zaman geçerli olduğu halde, birtakım kurallar ise şart-
lara göre geçerlilik kazanmaktadır. Örneğin barış ortamında geçerli olan ku-
ralların bir kısmı savaş sırasında geçerli değildir. Her ortamın kendine has
bazı kuralları bulunmaktadır. Savaş zamanında da farklı kurallar geçerli ol-
maktadır. Bu kurallara savaş kuralları diyebiliriz.
2.4.3.3.1. Tarafsızların Dokunulmazlığı
Savaş sırasında tarafsız kalan gayrimüslimler, çocuklar, kadınlar ve
din adamları hakkında nasıl bir uygulama yapılacaktır? Komisyon İslam’ın
savaşta bile olsa sınırsız ve kontrolsüz davranışları uygun görmediğini ifade
etmektedir. Bu konuda Allah, Kur’an’da bazı temel prensipler getirmiştir. Nisa
suresi 90. ayetin tefsirinde komisyon, bu âyette ilk yıllarda müslümanların
çevresinde bulunan gayrimüslimlerden iki grubun daha söz konusu edildiğini
belirterek bu gruplarla ilgili şu bilgileri vermektedir:

686
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.74-75
222



a) Müslümanlarla antlaşmalı bulunan gruplarla himaye ve birlikte hare-
ket gibi anlaşma ilişkisi içinde olan topluluklar. Dostun dostu, barışığın barışı-
ğı aynı muameleyi göreceği için bunlarla savaş haline son verilecektir.
b) Tarafsızlar. O dönemde gayrimüslimler arasında kendi kavim ve
kabilelerine karşı savaşmak istemedikleri gibi onların düşman ilân ettikleri ve
savaştıkları diğer topluluklara karşı da savaşmak istemeyen gruplar vardı.
Bunlar Medine'ye gelip niyetlerini açıkladıklarında kendileriyle bir mânada
"tarafsızlık antlaşması" yapılmıştır.
687

Bir de ikili oynayanlar vardı. Allah Teâlâ bunların münafık olduklarını
bildirerek, müslümanlara -insanların kalpleri bilinemeyeceği için başka türlü
elde edilemeyecek olan- bir delil vermekte ve bu grubun da sulha yanaşma-
dıkları, müslümanlara zarar verdikleri sürece kendileriyle savaşanlar gibi mü-
talaa edilmesi gerektiğini bildirmektedir.
688
Bu konuda Elmalılı merhum da
aynı anlama gelen açıklamalar yapmaktadır.
689

Savaş sırasında bile olsa, İslam’ın müslümanlarla savaşmayan taraf-
sızların, kadınların, çocukların ve din adamlarının öldürülmesini yasakladığı
konusunda her iki tefsirin de ittifak ettiği görülmektedir.
690

2.4.3.3.2. Savaşa Başlamadan Önce Düşmanın Müslüman Olup Olmadı-
ğının Öğrenilmesi
Özellikle savaş dönemlerinde kendisi veya inancı bilinmeyen bir insan-
la karşılaşıldığında, bu kişiye nasıl davranılması gerektiği konusu çok kritik
bir durumdur. Nisa suresi 94. ayetin tefsirinde Elmalılı merhum “Bir kimsenin
zahirde verdiği selâmı, gösterdiği teslimiyyeti hiçe sayıp da onun hilâfına

687
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.86-87.
688
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.87.
689
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1414-1415.
690
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.695, Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.193-194.
223



tevehhümat ile doğrudan doğruya kalbine hükmetmeğe kalkışmayınız. Zahi-
rine göre muamele ediniz; bir zahiri diğer bir zahir, bir mütebeyyini diğer bir
mütebeyyin nakzederse o zaman da akva ve ahzer olanı tercih etmek için
tesebbüt ve ihtiyat ile muhakeme ediniz.”
691
Elmalılı, “Selâm verene arazı
dünya garazıyla sen mümin değilsin denilmez, bilâ tebeyyün hareket olun-
mazsa Allah indinde pek çok ganimetler vardır ki bunları o gibi katillere te-
nezzül etmeyenler ve tebeyyün ve tesebbüt ile hareket edenler iğtinam eder.”
açıklamasını getirmektedir.
692
Komisyon, bir kimse müslümanlara selâm ver-
diği, kelime-i tevhidi okuduğu ve müslüman olduğunu söylediği, savaştan
vazgeçip müslümanlara teslim olduğu, barış teklif ettiği takdirde onu öldür-
menin caiz olmadığını belirtmektedir.
693
Komisyona göre, Kur'ân-ı Kerîm,
şüphe üzerine kâfir olduklarına hükmederek düşman safında bulunan insanı
öldürme hatasına düşmektense, o insanın samimi müslüman olup olmadığı
konusunda yanılmayı, yanlışlıkla müslüman sayıp buna göre davranmayı
tercih etmiştir. Müminler bir kimseye kâfir veya düşman muamelesi yapabil-
mek için onun böyle olduğundan emin olmak durumundadırlar. Savaş halinde
ve düşman bölgesinde bile olsa öldürmeyi gerektiren durum ve tavırdan iyice
emin olmadıkça bir kimseyi öldürmeniz asla caiz değildir.
694

Elmalılı ile Komisyon bu konuda da benzer görüşleri dile getirmekte-
dir.
695

2.4.3.3.3. Savaşta Müşriklere Yapılacaklar
Elmalılı Tevbe suresi 5. ayetinin tefsirinde, “müşriklere tanınan sürenin
sonunda, onlar tarafından bir taarruza muntazır olmayarak hemen harbe mü-
başeret ediniz ve hill-ü harem her nerede bulur ve nasıl öldürebilirseniz öyle

691
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1425.
692
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1426.
693
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.91-92, YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1425.
694
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.91-92, YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1425.
695
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1428.
224



öldürünüz.”
696
derken, peşinden “mümkün iken hemen katl edivermemelidir
ve hasr ediniz, bulundukları muhitten çıkarmayınız, şurada burada gezdirme-
yiniz ve yani kaçırmamak, geçirmemek için evine veya kıra veya ticarete gi-
decek her geçidi tutub gözetiniz.” ifadesini eklemektedir.
697

Komisyon, Tevbe suresi 5. âyette, haram aylar çıkınca artık müşrikle-
rin sıkı bir takibe alınmaları gerektiği bildirildiğini belirterek, bu emrin gerekçe-
lerini şöyle açıklamaktadır: “Zira süre verilerek yapılan bildirimden sonra, kar-
şı tarafın ilân edilen yasak bölgede müşrik sıfatıyla varlığını sürdürmeye ça-
lışması, savaşı tercih etmiş olduğu anlamına gelecektir. Onlara bu aşamada
toleranslı davranılması ise, inançlarının icaplarını yerine getirmelerine müsa-
ade etme, dolayısıyla tevhid inancının sembolü olarak inşa edilen Kâbe’yi
tekrar fetişizmin eline teslim etme sonucunu beraberinde getirirdi. Bu nedenle
âyetteki buyruğa göre onların takibi konusunda asla gevşek davranılmaya-
cak, -geçit başlarını tutup gözetleme, muhasara altına alma, esir alma ve ge-
rektiğinde öldürme dâhil-, Kâbe çevresinin müşrik varlığı ve egemenliğinden
ebedî olarak arındırılması için lüzumlu her tedbir alınacaktı. Resûlullah'ın ve-
fatından hemen sonra ortaya çıkan dinden dönme hareketleri de, bu kesin
tavır ve köklü icraatın ne kadar isabetli olduğunu açıkça ortaya koymuştur.”
Komisyon öte yandan âyete göre, onlara tövbe yolu açık tutulacağını, namaz-
larını kılar ve zekâtlarını verirlerse, -yani en azından dış dünyaya yansıyan
davranışları itibariyle müslüman kimliği sergilerlerse- onlara dokunulmayaca-
ğını da belirtmektedir. Komisyon burada müşriklerin takibine ilişkin tedbirlerin
mahiyeti ile ilgili olarak ayette sayılan önlemlerin kendi içinde tutarlı olabilme-
si için "öldürme"nin son çare olarak düşünülmesi gerektiğine de dikkat çek-
mektedir. Zira önce öldürme cihetine gidildiğinde diğer önlemlerin bir anlamı
kalmamaktadır. Düşmanı öldürme zaten savaş sürecinin tabii sonuçlarından
olduğuna göre, burada öldürmenin özellikle tasrih edilmesi ise -muhtemelen-
diğer önlemler göz ardı edilerek bu yola gidilmemesini hatırlatmak içindir.
Nitekim müteakip âyette hemen tövbe edip İslâm'a girmemekle beraber İs-

696
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2456.
697
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2457.
225



lâm'ı müslümanların içinde görüp öğrenmek, üzerinde düşünmek için fırsat
ve bunu sağlayacak bir güvence verilmesini isteyen müşriklere bu imkânın
tanınması istenmiştir. Bu anlayış Kur'an'ın öldürme konusundaki diğer ifade-
lerine de uygun düşmektedir. Zira Kur'an'da "öldürmek" anlamına gelen “katl”
kökünden türetilmiş kelimelerin 170 defa kullanıldığı, fakat müslümanlara yö-
neltilmiş emir kipi olarak "uktulû" (öldürün) şeklinde sadece üç surede
698
geç-
tiği, bunların da doğrudan öldürmeye yöneltme anlamında olmayıp karşı sal-
dırı ve savaş bağlamında yer aldığı görülür.
699

Komisyon, Bakara suresi 190-193. ayetlerindeki "Onları yakaladığınız
yerde öldürün" ifadesindeki "onlar"dan maksadın “müslümanlara karşı savaş
açan düşman taraf” olduğunu belirtmektedir.
700

İslâm âlimlerinin bu âyetten, “müslümanların, -kendilerine savaş açtık-
ları bir topluluğun üyesi bile olsa- Allah'ın birliği ve Hz. Muhammed'in pey-
gamberliği konusunda delil gösterilmesini isteyen bir gayrimüslime bunu açık-
lamakla ve Allah'ın dinini öğrenmek isteyenlere bu hizmeti vermekle yükümlü
oldukları sonucunu çıkardıklarını” dile getiren komisyon; Resûlullah'ın söz ve
uygulamalarından da, ister İslâm dinini yakından tanıma amacıyla, isterse
ticarî, turistik veya diplomatik bir amaçla İslâm ülkesine güvence alarak gir-
miş kimseye (müste'min) verilen teminat hükümlerine titizlikle riayet edilmesi-
nin farz olduğu hükmüne ulaşıldığını belirtmektedir.
701

Elmalılı müşriklere tanınan sürenin sonunda onların saldırmalarını
beklenmeksizin hemen müşriklere karşı taarruza geçilmesinin ve eman ve-
rilmemesinin gerektiğini belirtmektedir. Komisyon ise, bu dönemde bile onlara
bir fırsat daha verilerek istemeleri halinde eman verilmesi vb. yollarla öldürme
konusunda ağırdan alınması ve öldürmenin son çare olarak düşünülmesi ge-

698
Tevbe, 9/5; Bakara, 2/191; Nisa, 4/89, 91.
699
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.12-13.
700
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.194-198.
701
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.6-16, YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2459.
226



rektiği görüşündedir.
702

2.4.3.3.4. Savaşta Aşırı Gitmemek
Savaş demek öldürmek demektir. Ancak gözü kapalı bir mücadele de
değildir. İnsanlara işkence etmeyi de gerektirmez. İşte, Allah, Kur’an’da bu
konuda bazı ayetlerle Müslümanlara uyarılarda bulunmuştur. Bu uyarıların ne
anlama geldiğini yorumlayan tefsirlerde de bu konularla ilgili açıklamalar ya-
pılmıştır.
Elmalılı merhum, bu konuda “Savaşın, fakat gerek savaşta ve gerekse
diğer hususlarda Allah'ın emirlerini ve tayin ettiği sınırları aşmayın. Taarruzda
haksızlık yapmayın. Yani bu arada harbe kalkışmayanları, kadınları, çocukla-
rı, rahipleri, harb zamanında zayıflığından ve acizliğinden dolayı genel duru-
muna göre savaşacak bir halde olmamakta bunlar gibi olanları da öldürmeye
kalkışacak kadar ileri gitmeyin. Yine aynı şekilde öldürme işinde "müsle"
yapmayın. Yani öldürdüğünüz kimselerin burnunu, kulağını ve diğer organla-
rını kesmeye kalkmayın” demektedir.
703

Komisyon, bu ayetlerden Bakara suresi 190. âyetin "Aşırılığa sapma-
yın; Allah aşırılığa sapanları sevmez" mealindeki bölümü ile ilgili olarak, mü-
fessirlerin çoğunluğun görüşünün hem haksız saldırıyı hem de başlanmış bir
savaşta aşırı gitmeyi, gereksiz kan dökmeyi ve çevreye zarar vermeyi yasak-
ladığını belirtmektedir. Komisyon bu konuda Zemahşerî’nin, -“âyetin, savaşı
başlatmayı yani savaş çıkarmayı yasakladığı gibi, başlamış bir savaşta ka-
dınların, yaşlıların, çocukların ve benzerlerinin öldürülmesini, anlaşmalı bir
topluluğa saldırılmasını, baskın saldırılar düzenlenmesini de yasakladığını”-
ve Taberi’nin “din adamları ve tek taraflı olarak ateş kesip barış teklifinde bu-
lunanların da öldürülmesinin yasaklandığı” yorumlarını nakletmekte ve kendi

702
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2457, Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.6-16.
703
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.694.
227



görüşü olarak da ayetin "Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın"
şeklindeki ifadesinden, sadece fiilen savaşa katılanların ve savaşmayı sürdü-
renlerin öldürülebileceğini anlamaktadır.
704

Dolayısıyla her iki tefsirde de savaşta düşmanın öldürülmesinin gayet
tabii olduğu ancak, hem savaşa katılmayanların öldürülemeyeceği, hem de
bu öldürme sırasında veya öldürdükten sonra işkence edilemeyeceği konu-
sunda ittifak olduğu görülmektedir.
2.4.3.3.5. Savaş Esirleri İle İlgili Hükümler
Savaş hukukunun kendine has kuralları olduğunu belirtmiştik. Bu huku-
kun en önemli hususlarından birisi, herhalde savaş sonucunda esir alınanlara
ne yapılacağı, nasıl davranılacağı hususudur. Kur’an’da konuyla ilgili düzen-
leme büyük ölçüde Muhammed suresi 4. ayette getirilmiştir.
Elmalılı Muhammed suresi 4. ayetin tefsirinde küfredenlerle savaşta
karşılaşıldığında, boyunlarının köküne vurulup, öldürülmesi, onların dirençleri
kırıldığında ise kalanlarının sıkıca bağlanıp esir edilmesi gerektiğini belirt-
mektedir. Elmalılı, esirleri azad etme veya fidye karşılığı salıverilmeleri konu-
sunda ise muhayyer olunduğunu dile getirmektedir.
705
Elmalılı merhuma gö-
re, “ayetin zahirinden, esir alındıktan sonra ya azad, ya fidyeden başka bir
şey yapılamayacağı anlaşılır. Elmalılı, “O halde tutulan esiri öldürmek veya
köle etmek nasıl caiz olur?” diyerek bu konudaki çeşitli görüşleri sayıp değer-
lendirmektedir.
706
Elmalılı merhum, konuyla ilgili görüşleri delilleriyle birlikte
uzun uzun anlatmaktadır. Elmalılı, öldürülmeyip, bir biçimde serbest bırakıl-
masına dair ayetin nesih edildiğini kabul etmeyip, söz konusu ayetler arasın-
da bir tefsir ve tafsil farkı olduğunu ifade etmektedir.
707
Buradan Elmalılının

704
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.193-194.
705
YAZIR, Hak Dini, c.VI, s. 4372.
706
YAZIR, Hak Dini, c.VI, s. 4372.
707
YAZIR, Hak Dini, c.VI, s. 4375.
228



esirlerin öldürülmesinin yöneticiye verilmiş bir yetki olduğunu düşündüğünü
anlıyoruz. Elmalılı, esirlerin öldürülmemesinin Müslümanlar için daha uygun
olduğunu düşünmektedir.
Komisyon Muhammed suresi 4. ayetin tefsirinde, ilk olarak, esirlerin
kaçmamaları için önlem almak gerektiğini vurgulamaktadır. Esirlere ne yapı-
lacağı konusunda yetkililere iki seçenek gösterildiğini, bu seçeneklerden biri-
sinin; bedelsiz, bir lütuf olarak salıvermek diğerinin ise bir müslüman esir ile
değişmek, bir bedel karşılığında serbest bırakmak olduğunu belirtmektedir.
Âyette esirlere yapılacak başka bir muameleden söz edilmediğini ifade eden
Komisyon, Atâ ve Hasan-ı Basrî’nin, "Esirin öldürülmesi caiz değildir, devlet
başkanına böyle bir yetki verilmemiştir" dediklerini naklederek; bu görüşü
paylaşmaktadır. Müctehidlerin çoğunluğunun “esirlerin öldürülmesinin caiz
olduğu” kanaatinde olduklarını belirten komisyon, onların delillerinin zayıf ol-
duklarını gerekçeleriyle beyan etmektedir. Âyetin başının savaş hali ile ilgili
olduğunu, burada ise savaşın bitip, düşmanın esir alınarak etkisiz hale geti-
rildiği bir ortamda, ona ne yapılacağının da açıkça anlatıldığını söylemektedir.
Komisyon, örnek gösterilen uygulamalarda bazı esirlerin öldürülmelerinin
özel sebeplere ve suçlara dayandığını ifade etmektedir.
708

Bu noktada tartışılması gereken bir konu da esirlerin köleleştirilmeleri-
dir(istirkak). Elmalılı, esirlerin köleleştirilmeleri (istirkak) usulünü Kur’an’ın
neshetmediğini ama tercih de etmediğini belirterek, Müslümanların istirkakı
terk etmekle günahkâr olmayacaklarını belirtir.
709
Elmalılının bu ifadelerinden,
esirlerin köleleştirilmesinin yasal olduğunu ama tercih edilmemesi gerektiğini
anlıyoruz.
710
Komisyon, Hz. Peygamber'in esirleri köleleştirme uygulaması
bulunmadığını “O, esirleri kurtulacakları güne kadar himaye edilmek ve hiz-
metinden yararlanılmak üzere bazı ailelere vermiş, fakat köleleştirme yap-
mamıştır.” İfadesiyle dile getirmektedir. Komisyona göre, halifeler misilleme

708
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.5-6.
709
YAZIR, Hak Dini, c.VI, s. 4376.
710
YAZIR, Hak Dini, c.VI, s. 4377.
229



yoluyla bu uygulamaya nâdir olarak yer vermişlerdir. Daha sonra esirlerin
köleleştirilmeleri uygulaması yaygınlaşınca fıkıhçılar bunun meşruiyetini,
zayıf temellere dayandırmışlardır. Komisyona göre bu uygulama temelsizdir.
Çünkü, Kur'an'ın hedefi, insanları köleleştirmek, kölelik için meşru kaynak
icat etmek değil, bir sosyal krize yol açmadan zaman içinde köleliğe son
vermektir.
711

Elmalılı, Enfal suresi 70. ayetin tefsirinde de esirlere gönüllerini almak
için hüsni suretle nasihat edilmesinin emredildiği yorumunu yapmaktadır.
712

Komisyona göre, Enfâl sûresinin 67. ayetinde düşmana öldürücü darbeyi vu-
rup savaş güçlerini çökertmedikçe ganimet ve esir alma gibi şeylerle meşgul
olunmaması emredilirken, Muhammed suresi 4. ayette aynı hükmün teyit
edilmesinden sonra esirlere nasıl muamele edileceğinin açıklandığı belirtil-
mektedir.
713
Komisyona göre, Kur'an, haksız yere cana kıymayı sona erdir-
mek için öldürenin canına kıyılmasını (kısas) ister; aynı şekilde yeryüzünde
savaşın sona ermesi; barış, hak ve din özgürlüğünün hâkim olabilmesi için
de zalim düşmanla savaşılmasını ve onların savaş güçlerinin çökertilmesini
emreder.
714

Elmalılı, İnsan suresi 8. ayeti şöyle açıklamaktadır: “Esir, kendisine
katil ve sair herhangi bir muamele yapılabilmeğe mahkûm bir haldedir. Onu
katletmek lâzımsa önce katletmeli, fakat kaydi esaretle bağlandıktan sonra
da işkence etmeyip mümkün olabildiği kadar insanca bakmalıdır.”
715

Her iki tefsirin de esirlere iyi davranılması gerektiğinde hemfikir olduk-
larını görmekteyiz. Elmalılı devlet yöneticisinin isterse esiri öldürebileceğini,
isterse köleleştirebileceğini, isterse esir değişimi, mal karşılığı veya karşılık-
sız olarak serbest bırakabileceğini, ama öldürmesinin ve köleleştirmesinin
günümüz şartlarında uygun olmayacağını düşünmektedir. Komisyon ise,

711
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.5-6.
712
YAZIR, Hak Dini, c.IV, s.2436.
713
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.5-6.
714
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.5-6.
715
YAZIR, Hak Dini, c.VIII, s.5505.
230



Kur’an’ın da Hz. Peygamberin de, esirlerin öldürülmesine ve köleleştirilmesi-
ne karşı çıktığını, dolayısıyla bunların yapılmaması gerektiğini, burada yöne-
ticinin de bir tercihinin söz konusu olamayacağını düşünmektedir. Komisyon,
Hz. Peygamberin Bedir savaşında ve Mekke’nin fethinde bazı esirleri öldür-
mesinin sebebinin savaş esiri olmalarından değil, daha önceki başka suçla-
rından kaynaklandığını ifade etmektedir.
3. CEZA HÜKÜMLERİ (UKUBÂT)
Kur’an’da mükelleflerin işledikleri suçlar ve bunların dünyadaki cezaları
ile ilgili 30 kadar ayet bulunmaktadır.
3.1. Cezalarda Ölçü
İnsanlar suç işlediklerinde, bunların cezalarının neler olduğu Ceza hu-
kukuna göre takdir edilir. Bu cezalar, rasgele değil, belli kriterler çerçevesinde
tespit edilir. Bu kriterlerden en önemlisi elbetteki adalettir. Nahl suresi 126.
ayetinde Allah Teala, ceza verirken dengiyle ceza verilmesi gerektiğini ancak
affetmenin daha güzel olduğunu bildirmektedir.
Nahl suresi 90.ayeti Elmalılı merhum tefsir etmemiştir.
716
Komisyon
ise, Adalet İslâm'ın aslî ilkesi olduğunu; insanın bu ilkeyi ancak kendisi aley-
hine bozabileceğini belirtmektedir. Komisyona göre, karşı taraf putperest,
inkârcı veya başka bir dinden olsa bile ona, gördüğü zarara kurallar çerçeve-
sinde dengiyle cevap vermek adalet ilkesinden doğan bir haktır. Ancak yine
de Allah, resulüne ve onun şahsında müslümanlara, eğer sabır gösterirlerse,
yani kötülüğe dengiyle dahi karşılık verme arzularını dizginleyip mukabelede
bulunmazlar ve bu haklarını kullanmazlarsa kendileri için daha hayırlı olaca-
ğını bildirmektedir. İslâm ahlâk literatüründe bu davranışın adı hilimdir. Ko-

716
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3139.
231



misyon, bazı eski tefsirlerde bu âyetin hükmünün cihadı emreden âyetlerle
nesih edildiği ileri sürüldüğünü belirterek bu görüşe katılmadığını ifade et-
mektedir. Komisyonun bu konudaki gerekçesi, cihadın özel durumlarla ilgili
geçici bir mücadele yöntemi olması, buna karşılık kötülük edenlere adalet
ölçüsü içinde cevap vermenin mümkün olduğu halde bağışlamanın ilâhî din-
lerin ahlâk öğretilerinde başta gelen erdemlerinden olmasıdır. Komisyona
göre, ayette sabrın daha hayırlı olduğu belirtilirken affetmenin daha iyi olduğu
imasında bulunulmuş olabilir.
717

3.2. Cezaların Şahsiliği
İnsanlar cezayı hakkeden yakınlarını kurtarmak için, bazen sorumlulu-
ğu başkalarına atabilmektedirler. Bazen ise, sadece suçluların cezalandırıl-
masıyla kalmayıp, suçluyla birlikte yakınlarını da cezalandırma yoluna gide-
bilmektedirler. Kur’an, hiç kimsenin başkasının suçunu yüklenemeyeceğini
belirterek, cezaların şahsiliği prensibini getirmiştir. Konu, Fâtır suresi 18. ayet
ve Necm suresi 38-39. ayetlerde dile getirilmiştir.
Elmalılı merhum: hem Fâtır suresi 18. ayeti hem de Necm suresi 38-
39. ayetlerin tefsirlerine vizr kelimesinin anlamını “vizir, bir günah ve ağır yük
manâsına gelir ki, burada günah ve günahın cezasını çekmek” şeklinde vere-
rek başlamıştır. Ahirette kimsenin bir başkasının günahını istese bile çeke-
meyeceğini vurgulayarak ayetin ahiretteki boyutuna değinmektedir. Bu duru-
mu da “Her koyun kendi bacağından asılır.” atasözüyle özetlemektedir. Bu
durumun fıkıhta “ukubatta niyabet carî olmaz” genel kaidesine uygun olduğu-
nu belirtir.
718
Elmalılı bu son ifadesiyle her ne kadar bu ilkenin dünyadaki ce-
zalarda da geçerli olduğunu ima etse de, bunu açıkça dile getirmemiştir.
719


717
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.396-397.
718
YAZIR, Hak Dini, c.VII, s. 4610.
719
YAZIR, Hak Dini, c.VI, s.3986.
232



Komisyon, Fâtır suresi 18. ayetinin ilk cümlesinin sorumlulukla ilgili
önemli bir ilkeyi ortaya koyduğunu belirtmektedir. Komisyon, Batı dünyasının
cezaların şahsîliği ilkesine ancak yakın zamanlarda ulaşabildiğini; buna karşı-
lık, birçok âyette değişik vesilelerle ifade edilen bu esasın ilk dönemlerden
itibaren İslâm âlimlerinin hukuk tefekkürünü etkilediğini hatırlatmaktadır.
720

Çünkü, Kur’an’da değişik vesilelerle belirtildiği üzere, suçların ve cezaların
şahsiliği esastır; -istese de- kimse başkasının günahını yüklenemez.
721

Söz konusu ayetleri Elmalılı merhumun doğrudan doğruya ahiretteki
hesapla ilgili olarak değerlendirdiği görülmektedir. Komisyon ise ahiretteki
hesapta geçerli olan “cezaların şahsiliği” ilkesinin dünyadaki ceza hukukunda
da geçerli olduğunu belirtmektedir.
3.3. Hırsızlık Ve El Kesme Cezası
İslâm, meşru kazançtan doğan malın korunmasını dinin temel hedefle-
rinden saymış ve telef olmaması için her türlü tedbiri almıştır. Bu cümleden
olmak üzere kişinin haksız olarak başkasının malına el uzatmasını da, kendi
malını saçıp savurmasını ve israf etmesini de haram kılmıştır.
722
Burada ise,
insanların mülkiyet hakkına tecavüz edenlerin, onların gece gündüz çalışıp,
alın teriyle elde ettikleri ve koruma altına aldıkları mallarını gasp edenlerin
cezasını ele alacağız.
Allah Teala, Maide suresi 33-34. ayette yol kesme ve yağmalamayı
kapsayan hırabe suçunun cezasını, aynı surenin 38-39. ayetinde ise hırsızlık
suçunun cezasını açıklamaktadır. Söz konusu ayetlere her iki tefsirde de aynı
meal verildiği görülmektedir.

720
Komisyon, Kur’an Yolu, c. IV, s.410-411.
721
Komisyon, Kur’an Yolu, c.V, s.118-119.
722
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.214.
233



Elmalılı merhum, hırsızlığı şöyle tarif etmektedir: ”Sirkat, lugatte ‘gayrin
malını hufyeten almak’tır ki lisanımızda hırsızlık tabir olunur. Hırsızın
alel'ekser göz diktiği, çalmak istediği mal, emvali mergube olur.”
723
Komisyon,
“Hırsızlık, ‘başkasına ait bir malın, muhafaza edildiği yerden sahibinin rızâsı
olmaksızın ve sahiplenmek kastıyla gizlice alınması’ demektir. Bu fiili işleyen
kimseye de hırsız denir.” demektedir.
724

Her iki tefsirde de hırsızlığın tanımı yapıldıktan sonra cezasının ayetin
beyanına göre el kesme olduğu belirtilmektedir. Daha sonra ise bu cezanın
hangi şartlarda uygulanıp hangi şartlarda uygulanmayacağına geçilmektedir.
Komisyon, öncelikle hırsıza verilen cezanın sadece hukuk düzenini korumayı
değil, aynı zamanda ilâhî emirlerin yani din ve ahlâk kurallarının yaşatılması-
nı da amaçladığını belirtmektedir.
725

Her iki tefsirde de, el kesme cezasının uygulanabilmesi için, ileri sürü-
len çok farklı görüşler olduğu belirtilmekte, bunları değerlendirilerek sonuçlar
çıkarılmaktadır. Elmalılı merhum, hırsızlık fiilinin cezayı gerektirecek derece-
de tam anlamıyla oluşmasını, “alınan malın az çok beğenilebilecek bir ölçüye
ulaşması ve bir mekânda veya muhafızlı bir yerde saklanmış olması” şartları-
na bağlamaktadır.
726
Komisyon ise bu konuyu, “Hırsızın cezaî ehliyetinin bu-
lunması, hırsızlığın haram olduğunu bilmesi, hırsızlık suçunun kasıtlı olarak
işlenmesi, çalınan malın eylem esnasında başkasına ait olması, malın muha-
faza edildiği yerden gizlice alınmış olması, malın menkul ve mütekavvim (hu-
kuken korunan iktisadî değere sahip mal) olması, malın korunmuş iken alın-
mış olması, çalınan malın değerinin belirli bir miktara (nisab) ulaşmış olması,
açlık, zaruret ve zorlama gibi hırsızlık suçunu işlemeyi kısmen veya tamamen
mazur gösterecek bir mazeretin bulunmaması” olmak üzere dokuz maddede

723
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1671.
724
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.215.
725
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.215.
726
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1672.
234



toplamaktadır.
727

Tartışmalı konulardan birisi de hırsızın elinin kesilebilmesi için en az
ne kadar değerinde mal çaldığı anlamına gelen hırsızlık nisabıdır. Nisab mik-
tarıyla ilgili olarak İslâm hukukçuları farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Hem
Elmalılı merhum, hem de Komisyon dört mezhebin görüşlerini belirttikten
sonra, çalınan malın “en az 10 dirhem değerinde olması” görüşünü benim-
semişlerdir.
728
Ancak Elmalılı merhum ek bir açıklama ile bu miktarın, şüphe-i
ıztırarın defedilmesi açısından zamanın değişmesiyle değişebileceğini belirt-
miştir.
729

Komisyon, hırsız bu suçu ilk defa işlemişse fakihlerin çoğunluğuna
göre “sağ elinin bileğinden kesileceğini” belirtmektedir. Suçun tekrarı halinde
verilecek ceza konusunda hukukçuların farklı görüşlerini aktarırken, kendi
görüşünü belirtmemiştir.
730
Elmalılı merhum ise bu konuda hiç açıklama ge-
tirmemiştir.
Hırsız haddin icrasından evvel tövbe ederse, had cezasının düşüp
düşmeyeceği konusu, İslam hukukçuları arasında ihtilaflıdır. Elmalılı merhum
İslam bilginlerinin çoğunluğuna ve Hanefi âlimlerine göre “mal sahibi affet-
medikçe had cezasının düşmeyeceğini” belirtmiştir. İmamı Şafiî’nin ise bu
konuda bir kavlinde “had düşer” dediğini nakletmektedir.
731
Elmalılının kendi
görüşüne göre ise, “durumunu düzeltirse" şartı gereğince iyi hâlinin ortaya
çıkması için tâziren (şer'î bir had cezası dışında) uygun bir müddet hapis ve
çalınan mal yok edilmiş ise ödetilmesi lazım geleceğinden gaflet edilmemeli-
dir. Fakat, had (el kesme) cezası icra edildiği takdirde "yaptıklarına ceza ola-
rak" ifadesinin delaletince, fiilin tam cezası verilmiş ve "haketme" de kazanma
mânâsında dahil olacağından ödenmesi lazım gelmez. Fakat aynen mevcut

727
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.215-216.
728
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.215, YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1674.
729
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1674.
730
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.214-216.
731
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1677.
235



ise geriye alınır. Çünkü bu mal kazanılmış değildir.
732

Elmalılı merhum, ilk önce zekât, sadakalar gibi infak hükümleriyle ça-
resizlik defedildikten ve haramlardan zaruret halleri istisna edildikten sonra;
Allah’ın hırsızlığın cezasını emrettiğini, bu şartlar altında hırsızlığa cesaret
edenin elinin İslâm sosyal kurumu içinde kangren olmuş bir uzuv gibi kesil-
mesinin zorunlu olacağını belirterek hırsıza uygulanan el kesme cezasının ne
kadar haklı olduğunu açıklamaktadır.
733

Komisyon hırsıza el kesme cezasının neden haklı ve yerinde olduğunu
şu ifadelerle açıklamaktadır: “İslâm'ın temel amacı insanları cezalandırmak
değil, aksine onları huzur içerisinde ve mutlu bir şekilde yaşatmaktır. Bu se-
beple İslâm suç işlemeyi önlemek için caydırıcı cezaî müeyyidelerin yanında
dinî, ahlâkî, sosyal ve iktisadî tedbirleri de almıştır.
734
Bu cümleden olarak
Kur'an'da fakirlere, yoksullara, darda kalanlara, ihtiyaç içinde kıvrananlara
devlet bütçesinden hisse ayrılması istenmiş,
735
"(Zenginlerin) mallarında
muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır"
736
buyrularak zenginlerin fakirlere
yardım etmeleri emredilmiştir. Öte yandan, haram olan şeylerden zaruret hal-
lerinde yenilip içilebileceğine dair ruhsat verilmiştir.
737
İslâm'ın, sosyal yar-
dımlaşma konularındaki emirleri uygulandığı takdirde insanları hırsızlığa sevk
eden sebepler büyük ölçüde ortadan kalkar. Öte yandan, bu konuda göz ardı
edilmemesi gereken bir husus aslî hüküm ve müeyyide ayıranıdır. Müeyyide-
ler (yaptırımlar) hukuk sisteminin gayeleri değil, amaçlanan hükümlerin koru-
nup desteklenmesini sağlayan düzenlemelerdir. Yalnız başına okunduğunda
sadece ağır bir ceza hükmü içerdiği düşünülebilecek olan bu âyetin, Kur'an'ın
ilkeleri ve Hz. Peygamber'in uygulamaları ışığında incelendiğinde, burada
öncelikle, İslâm'ın dinî ahlâkî buyruklarını içine sindirmiş bir toplumda hırsız-
lık olarak nitelenebilecek bir eylemin yargıya intikal edebilecek düzeye gel-

732
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.216.
733
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1676.
734
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.216.
735
Bkz. Tevbe, 9/60.
736
Zâriyât, 51/19.
737
Bkz. Bakara, 2/173.
236



mesinin çok düşündürücü olduğuna dikkat çekildiğini söylemek mümkündür.
Nitekim Resûlullah'ın mektebinde yetişmiş bir devlet adamı olan Hz. Ömer
hırsızlık vak'alarında cezalandırma alternatifinden önce sanığın niçin çaldığı
sorusu üzerinde durmuş ve ceza hukukunun temel ilkelerinden olan "kusur"
şartının gerçekleşmediği kanaatine vardığı durumlarda ceza uygulanma-
masına karar vermiştir.
738

Her iki tefsirde de hırsızlık yapan kişinin eli kesilmelidir. El kesme ce-
zasının uygulanması için Elmalılı yalnızca malın nisabı geçmesi ve korunma-
sı şartını getirirken; komisyon, aralarında bu şartların da yer aldığı dokuz şart
saymaktadır.
3.4. Adam Öldürme Ve Kısas
İnsan hayatı çok önemli ve değerlidir. İnsan hayatına kastedenlerin
ağır cezalara çarptırılması da kaçınılmazdır. Bu bölümde ceza hukukuna gö-
re, kasten veya hata ile adam öldürme durumunda verilecek cezaları incele-
yeceğiz.
Adam öldürme ya kasten veya hata ile söz konusu olabilir. Her ne ka-
dar her ikisinde de bir cana kıyılmış olsa da, birisinde kasıt varken diğerinde
yoktur. İslam ise amelleri niyetlere göre değerlendirir.
Bakara suresi 178. ayetinde kasten adam öldürmenin cezasının kısas
olduğu belirtilmektedir. Ancak kısas cezasından kurtulabileceği ruhsatı veril-
miş hatta bu durum teşvik edilmiştir. İlgili ayetlerin tefsirlerinde her iki tefsirde
de kısasın tanımı yapılmış ve İslam’dan önceki dinlerde bu konudaki hüküm-
lerin neler olduğu ve İslam’dan önce Arapların bu durumda yaptıkları, ayetle-
rin sebebi nüzulleri çerçevesinde uzun uzun anlatılmış, İslam devletinin ve
toplumunun kısas cezasını uygulama konusunda hassas davranmaları ge-

738
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.217.
237



rektiği belirtilmiştir. Her iki tefsirde de öldürülenin hür veya köle, kadın veya
erkek olduğuna bakılmaksızın, cezasının aynı olduğu, bu konuda tüm insan-
ların eşit haklara sahip oldukları vurgulanmaktadır. Kısas hükmünü insani
bulmayanların soruları cevaplanarak tüm toplumun hayatını korumak için bu
cezanın şart olduğu, ancak amacın cezalandırma değil caydırıcılık olduğu
vurgulanarak, maktulün yakınlarının da affetmesinin teşvik edildiği belirtilmek-
tedirler. Elmalılı merhum, -savaş dışında- öldürülen gayrimüslim olsa bile,
kısas uygulanması gerektiğini söylerken, Komisyon bu konuya değinmemiş-
tir.
739

İsra 33. ayette kısasın uygulanması sırasında, velinin öldürmede aşırı-
lığa gitmemesi istenmektedir. Komisyona göre öldürülenin yakınları, katil için
tayin edilmiş olan cezanın uygulanmasıyla yetinmeli, aşırılığa sapmamalı-
dır.
740
Bu ayeti Elmalılı merhum tefsir etmemiştir.
741

Kısas cezası haksız ve kasıtlı olarak öldürme ve yaralama suçlarına
mahsustur. Bu suçun cezasının diyet olarak verilmesi, maktulün yakınlarının
veya mağdurun rızâsına bağlıdır. Kasıt bulunmadan, kaza sonucu birini öl-
dürme veya yaralama durumunda ise kısas cezası söz konusu olmayıp tek
karşılık olarak diyet ve keffaret vardır. “Yanlışlıkla Adam Öldürmenin Kefare-
ti,” “İbadetler” “Kefaretler” başlığı altında ele alındığından, burada yalnızca
diyet üzerinde durulacaktır.
Maide suresi 32. ayetin tefsirlerinde birbirine yakın açıklamalar yer
almaktadır. Elmalılı merhum bu konuda ayrıntıya girmez, keffaret ile ilgili bil-
giden sonra diyet cezasının, ölenin yakınlarına miras gibi kaldığı ve teselli
edici bir rolü olduğunu beyan eder.
742
Elmalılı merhum Nisa suresi 92-93.
tefsirlerinde ise, “hataen öldüren gayrimüslim olursa cezasının diyet olacağı
ve bunlara keffaret teklif olunmayacağı açıktır. Çünkü keffarette ibadet ma-

739
YAZIR, Hak Dini, c.I, s.601-611, Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.171-176.
740
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s.419.
741
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3177.
742
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1417-1423.
238



nâsı bulunduğundan gayri müminler imandan evvel bununla mükellef değil-
dirler.”
743
Elmalılı merhum ayetin tefsirinde İslam’a göre müminin öldürülmesi
büyük bir cinayet olduğu gibi, muahid veya muahidlere katılan, tarafsız, mül-
teci ve barış yanlısı kâfirlerin katlinin de yasak ve haram olduğunu, hattâ bun-
ların hata ile öldürülmelerinin de mümininin hata ile öldürülmesi gibi olduğunu
belirtmektedir.
744

Komisyon, hata ile adam öldürmenin cezasıyla ilgili özetle şu bilgileri
vermektedir: a) Öldürülen müminin ailesi İslâm devleti içinde bulunuyorsa
öldürenin yükümlülüğü diyet ve keffaret olmak üzere ikidir.
b) Müslümanlara düşman olan bir topluluk içinde yaşarken kaza ile
öldürülen müminin diyeti, orada oturan gayrimüslim ailesine veya devletine
ödenmez. Çünkü ödenmesi halinde düşman, müslüman servetiyle güç kaza-
nacak ve müslümanlara daha çok zarar verebilecektir.
745

Diyetin kimlere ödeneceği konusunda komisyon şu açıklamaları yap-
maktadır: “Diyeti alma hakkı maktulün mirasçılarına aittir. Maktulün ailesi İs-
lâm ülkesinde oturmakla beraber gayrimüslim olurlarsa -bunlar müslümana
vâris olamayacakları için- diyet devlete ödenir. Antlaşmalı, fakat gayrimüslim
bir topluluk içinde yaşayan müminin diyeti ailesine ödenir. Bu hüküm, ödenen
diyetin aileye miras yoluyla intikal etmediğini, onların gönüllerini almak, acıla-
nın hafifletmek maksadıyla -kendi hakları olarak- ödendiğini göstermekte-
dir.
746

Diyeti kimin ödeyeceği ve kimlere ödeneceği konusunda da komisyon
şu açıklamaları yapmaktadır: “Kaza yoluyla öldürmenin diyetini -Câhiliye dev-
rinde olduğu gibi- öldürenin, mirastaki sıraya göre âkile denilen erkek akra-
bası üç yılda eşit taksitlerle öder. Büyük ailelerin dağıldığı ve fertler arası da-

743
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1421.
744
YAZIR, Hak Dini, 1424.
745
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.88-90.
746
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.89-90.
239



yanışma amacına yönelik lonca, esnaf teşkilâtı vb. yeni örgütlenmelerin ya-
pıldığı dönemlerde bu teşkilâtlar âkile gibi değerlendirilmiştir. Şu halde
âkılenin akraba olması şart değildir, başka dayanışma ve yardımlaşma birlik-
lerinin de bu vazifeyi üstlenmeleri mümkündür.”
747

Diyetin miktarının ne kadar olacağını ve ayrıntısını, Elmalılı merhum
fıkıh kitaplarına bırakmaktadır.
748
Komisyon ise bu konuda şu açıklamayı ge-
tirmektedir: ”Diyet, maktulün ailesine verilen belli cins ve sayıdaki hayvan
veya aynı değerde mal ve paradır; yani bir nevi tazminattır, kan bedelidir. Hz.
Peygamber diyeti yaşları farklı gruplardan oluşan 100 deve olarak belirlemiş,
yanlışlıkla veya kasten öldürmeye göre de 100 devenin vasıfları değişik ol-
muştur. Para ile alım-satımdan ziyade malı malla değişmenin yaygın olduğu
tarihî çevrede diyeti de her kabilenin yetiştirdiği, ürettiği, ihtiyacını gidermede
kullandığı maldan almak daha kolay olacağı için deve üzerinde ısrar edilme-
miş, altını olanlardan 1000 dinar, gümüşü olanlardan 12.000 dirhem, Hz.
Ömer zamanında, sığır yetiştirenlerden 200 sığır, koyunculardan 2000 koyun,
elbise üretenlerden 200 kat elbise alınmıştır ki, bunların her biri, o yıllarda
yaklaşık olarak 100 devenin kıymetine eşittir.”
749

Bütün bunlardan sonra şu sonuçları elde edebiliriz: Gerek kasten ge-
rekse hata ile adam öldürme her iki tefsirde de çok büyük bir günah olarak
görülmüş ve önlenmesi için, Allah’ın kasten öldürmede kısas cezasını koydu-
ğu ve bu cezanın toplumun huzurunu sağlayan önemli bir tedbir olduğu dile
getirilmektedir. Öldürülenin yakınlarına ise, sabır ve affetme çağrısında bulu-
nulmaktadır. Hataen adam öldürme ile ilgili olarak her iki tefsirde de benzer
bir şekilde, diyet ve kefaret cezasının –yukarıdaki ayrıntılar çerçevesinde-
uygulanması gerektiği açıklanmaktadır.

747
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.89-90.
748
YAZIR, Hak Dini, c.II, s.1418.
749
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.89-90.
240



3.5. Terör, Yol Kesme, Yağmalama (Hırabe) ve Cezası
Haksız yere bir kişinin öldürülmesini bütün insanların öldürülmesi gibi
telakki ederek öldürme olayını insanlığa karşı işlenmiş suç sayan Kur'an,
Maide suresi 33-34. âyetlerde de silâhlı eşkıyalığı ve yol kesiciliği, halkın hu-
zurunu kaçırdığı ve düzeni bozduğu için, devlete (Allah ve Resulü'ne) karşı
işlenmiş büyük bir suç olarak görmüş ve caydırıcı cezalar getirmiştir.
Komisyon, insanların Allah inancını sarsmaya ve yıkmaya yönelik faa-
liyetlerde bulunulmasının, Allah ve Resulü'nün koyduğu ilkelere karşı düş-
manca tavır alıp meşru nizama karşı çıkılmasının; hırsızlık, eşkıyalık ve ka-
nunsuzluk yapılmasının, yol kesip insanlara korku salınmasının, halkın emni-
yet ve asayişini bozup canlarına, mallarına veya namuslarına tecavüz edil-
mesinin veya fiillerin örgütlenerek yapılmasının; ayette kullanılan kelimeden
hareketle İslâm hukukunda "hırâbe" olarak adlandırıldığını belirtmektedir.
Bunlar gayrimüslimlerden olabileceği gibi müslümanlardan da olabilir. Fesad
çıkarılan yerden maksat ise İslâm devletinin hükümran olduğu yurt veya yö-
netimiyle anlaşma yaptığı ülkelerdir. İslâm, getirmiş olduğu inanç ve ahlâk
sistemine karşı düşmanca tavır almaya müsaade etmediği gibi yeryüzünde
fesad çıkararak gerek çevrenin gerekse meşru devlet düzeninin bozulmasına
da izin vermez. Ayrıca komisyon hırabe kapsamına, sadece insanların zarar
görmesini değil, aynı zamanda çevrenin ve ekolojik dengenin bozulmasını da
dâhil etmektedir.
750

Elmalılı merhum, Maide suresi 33- 34. ayetlerin sebebi nüzulü ile ilgili
rivayetleri şöyle özetlemiştir: “Bazıları bu hükmün küffara mahsus olduğuna,
bazıları da fasık müslümanlara da şamil bulunduğuna kail olmuşlardır ki ek-
ser fukahanın kavli de budur.”
751
Elmalılı merhuma göre bu ayette sayılan
cezalar, her birisi farklı durumlar içindir. Eşkıyanın cezası; eğer adam öldür-

750
Komisyon, Kur’an Yolu, c II, s.209.
751
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1662.
241



müşlerse kısasen değil, -affı caiz olmamak üzere- hadden katledilmeleri, hem
öldürmüşler, hem de mal almış veya ırza tecavüz etmişlerse önce sağ olarak
salbedilip sonra öldürülmeleri veya öldürüldükten sonra ölü olarak
salbedilerek teşhir edilmeleri, katl yapmamışlar da yalnız mal almışlar ise biri
sağdan biri soldan olmak üzere birer elleriyle birer ayaklarının kesilmesi, bun-
ların hiç birini yapmayıp yalnız yol kesmişlerse yeryüzünden nefyolunmaları,
hapsedilmeleri veya bulundukları yerden diğer bir yere sürülmeleri şeklinde-
dir. Bu konudaki farklı görüşleri dile getiren Elmalılı Merhuma göre, farklı du-
rumlar için gerekli ceza uygulanabileceği gibi, farklı zamanlardaki farklı olay-
lar için alt ceza da uygulanabilir.
752
Elmalılı merhuma göre, buradaki salbin
asıl manası kollarından bir yere germektir. Sonuç olarak Elmalılı merhum
konuyla ilgili şu özeti yapmaktadır: “İşte Allaha ve Resulüne muharebe eden
ve yeryüzünde fesad için sa'y edenlerin cezaları başka bir şey değil, ya katl
olunmak, ya salb olunmak, ya elleri ayakları "min hılâfin" kesilmek veya arz-
dan nefyolunmaktadır. Fakat bu Kasrı ceza mutlak değil, izafidir. Bu ceza
bunların sırf dünyadaki zillet-ü rezaletleridir. Bundan başka (… bunlar için
âhirette pek büyük bir azab daha vardır. –ki o bunların hiç biriyle kabili kıyas
değildir.”
753

Komisyon ayetin tefsirine sebebi nüzul rivayetleriyle başlamış ancak
Elmalılı merhum gibi tüm rivayetleri zikretmeyip, bu ayetlerin nüzul sebebi
hakkında farklı rivayetler bulunduğunu belirtip bunlardan yalnızca ikisini ver-
miştir. Daha sonra ise ayetlerin daha önceki müfessirler tarafından getirilen
tefsirlerini ele almış en son olarak ise bunları değerlendirmeye tabi tutmuş-
tur.
754
Sonuçta, böyle terör havası estirip insanları huzursuz eden kimseler
için, suçluların "bulundukları yerden sürgün edilmeleri"nin dünyadan sürülme-

752
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1663.
753
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1666-1667.
754
Komisyon, Kur’an Yolu, c II, s.207-211.
242



leri anlamını içermeyeceğini; bunu hapis cezası olarak anlamanın daha uy-
gun olacağını söylemiştir.
755

Elmalılı merhum, yakalanmadan tövbe edenlerin cezalarından âmme
hukukuyla ilgili cezaların düşeceği, fakat kısas ve tazminat gibi ferdî hakların
saklı olduğu kanaatindedir. Hak sahipleri isterlerse ceza talebinde bulunabi-
lirler, isterlerse affederler. Elmalılı konunun ayrıntılarını ise Fıkıh kitaplarına
bırakmaktadır.
756
Komisyon, Elmalılının bu görüşlerini aktardıktan sonra mü-
fessirlerin çoğunluğunun da bu görüşü paylaştığını belirtmektedir. Komisyon
bu bilgilere, eşkıyanın devlet güçleri tarafından yakalandıktan sonra yaptıkla-
rına pişman olup tövbe etmesinin yukarıdaki cezaların hiçbirini düşürmeye-
ceğini eklemektedir.
757

Her iki tefsirde de konuyla ilgili ayetler genelde benzer şekilde yorum-
lanmıştır. Tövbe eden eşkıyanın cezasının düşüp düşmeyeceği hakkında ise
farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
3.6. Zina, Çeşitleri ve İlgili Hükümler
Allah insanları erkek ve kadın olmak üzere iki cins olarak yaratmıştır.
Çeşitli ayetlerde de bu iki cinsi, birbirini tamamlayan, birbirinin örtüleri olan
varlıklar olduğunu ve onlar arasında muhabbet yarattığını belirtmektedir.
Allah, insanlara evlilik müessesini tavsiye ederek, insanların bu ihtiyaç-
larını meşru bir şekilde gidermelerini istemiştir. Ancak, insanlardan bir kısmı
bu ihtiyaçlarını gayri meşru bir biçimde, ya evli olmadığı insanlarla(zina) veya
karşı cins yerine hemcinsiyle giderme(sevicilik, homoseksüellik vb.) yolunu
seçerek, yoldan çıkmıştır. Bu davranışların iğrençlikleri ortadadır.

755
Komisyon, Kur’an Yolu, c II, s.209.
756
YAZIR, Hak Dini, c.III, s.1667.
757
Komisyon, Kur’an Yolu, c II, s.210.
243



Konuya girerken önce sözünü ettiğimiz çirkin davranışların tanımlarını
yapmakta fayda görmekteyiz. Komisyon, zinayı “aralarında nikah bağı bu-
lunmayan kadın ve erkeğin birbirleriyle cinsel ilişkide bulunmasıdır.” şeklinde
tanımlayarak, bunun para karşılığında yapılmış olup olmamasının zina kav-
ramını değiştirmeyeceğini belirtmektedir.
758
Diğer çirkin davranışlardan ka-
dınların kendi aralarında yaptıkları fuhşa sevicilik, lezbiyenlik; erkeklerin ken-
di aralarında yaptıkları fuhşa ise livâta, homoseksüellik adı verilmektedir.
Elmalılı merhum, Nur suresi 2. ayeti açıklarken önce gönüllü olarak
karşılıklı zina edenler ile tecavüze uğrayanı ayırmış, tecavüze uğrayana her-
hangi bir ceza gerekmeyeceğini belirtmiştir.
759
Cezanın, zinalarının sübutuna
şer'an hüküm, lâhık olmuş olan zâni ve zâniye için olduğunu açıklamıştır.
Zinanın sübutü için dört şâhide veya dört kere ikrara gerek olduğunu belirten
Elmalılı, zina ettiği bu suretle sâbit ve sübutuna hüküm lâhık olan kadın ve
erkeğin her birine yüz sopa vurulacağını beyan etmiştir.
760
Komisyon, İs-
lam’dan önce zinanın belli bir cezası olmadığını, zina eden kadının kocası
veya velisinin olayı namus meselesi yapması halinde şahsen intikam aldığını
veya araya girenlerin ihtilâfı sulh yoluyla çözdüklerini belirtmektedirler. İs-
lâm'dan sonra zina bütün çeşitleriyle yasaklanmış, kınanmış ve yapanlar için
cezalar konulmuştur. Komisyona göre bu âyet, Nisa sûresinde öngörülen ce-
zalara, -zina eden erkeğe ve kadına yüzer adet sopa vurulacağını ifade ede-
rek- açıklık getirmiştir. Tefsircilerin ve fıkıhçıların çoğunun, bu cezayı muhsan
olmayan (sahih evlilik akdi içinde cinsel temas yapmamış) kimseler için kabul
edip, muhsan olanların cezasının ise recm yani taşlayarak öldürmek olduğu-
nu belirttiklerini dile getirmektedir. Bu yorumlardan sonra ise komisyon, kendi
tercihlerinin, Nisâ sûresinde "yüz sopanın genel olarak ceza (had) olduğunu;
recm, sürgün vb. cezaların ise kanunlaştırılması ve uygulanması yönetimlere
bırakılmış olan, tazir diye bilinen ve değişmeye açık bulunan cezalar olduğu-
nu" açıklamaktadırlar.

758
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.81.
759
YAZIR, Hak Dini, c.V, s. 3468.
760
YAZIR, Hak Dini, c.V, s. 3469.
244



Biz bu konuda, komisyonun görüşünü benimsiyoruz. Çünkü recim ce-
zası, devlet yetkililerinin gerekli gördüğünde uygulayabilecekleri tazir cinsin-
den bir cezadır. Oysa sopa vurulması asıl had olan cezadır.
Her iki tefsirde de zina cezası olarak sopa vurulurken dikkat edilecek
hususları açıklanmış ama Elmalılı merhum, komisyona göre daha fazla ayrın-
tıya girmiştir.
761
Komisyon ise, tecavüze uğrayanın durumundan bahsetme-
mektedir.
Elmalılı, zina edenlere acımayı, onların zina etmelerine müsamaha
etmekle değil, tövbelerine sebep olmak için hadlerini yerine getirmek ve bu
suretle iffeti muhafaza ve zinanın teammümünü menederek nikâhın teksirine
çalışmak şeklinde açıklamaktadır.
762

Elmalılı, sopa cezasının hem ekonomik, hem huzur ve güvenin tesisi
ve birçok açıdan daha faydalı olduğunu açıklamaktadır.
763
Elmalılı merhum,
zina suçunun sabit olabilmesi için dört şahidin zaman aşımı olmadan şahitlik
etmesi gerektiğini belirtmektedir. Elmalılıya göre zaman aşımı, şehirlerde bir
ay, uzakça köylerde dört veya en fazla altı ay olmak üzere takdir olunmuş-
tur.
764
Elmalılıya göre cezanın uygulanmasını en az dört kişi izlemelidir. El-
malılı merhum, cezanın uygulanmasına şahitler olmasının gerekçesini de
ibret alınması, cezalandırmanın gerçekten adil bir biçimde yapılması, suçlu-
nun utandırılması, cezanın caydırıcı olması gibi sebeplerle açıklamaktadır.
765


Elmalılı merhum, Nisa suresi 16. ayetteki “onu yapanların ikisine de
eza ediniz, yani takdiri size muhavvel olmak üzere kavlen veya filen tazir ile
tedib ediniz.” cezasının erkek zaniler için geçerli olduğunu belirtmektedir.

761
YAZIR, Hak Dini, c.V, s. 3469, Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.81.
762
YAZIR, Hak Dini, c.V, s. 3470.
763
YAZIR, Hak Dini, c.V, s. 3471.
764
YAZIR, Hak Dini, c.II, s. 1314.
765
YAZIR, Hak Dini, c.V, s. 3472.
245



Daha sonra ise bazı alimlerin bu âyetin indirilmesinin daha sonra olduğunu,
daha önce indirilen âyetten anlaşılan kadın hakkındaki müebbed hapsin hük-
münü kaldırdığını ve daha sonra Nûr sûresindeki âyet ile de burada kapalı
olarak anlatılan azarlama, açıklanarak şer'î cezaya çevrilmiş olduğunu söyle-
diklerini belirterek, kendisi de bu görüşü tercih etmiştir.
766

Komisyona göre Nisa suresi Hicri 4-6. yıllar arasında, Nûr sûresi Hicrî
6. yılda vahyedilmiştir. Fuhşun çeşitlerine göre cezalarının belirlendiği bu iki
sûrenin ilgili âyetleri bir yandan birbirini tamamlamış; diğer yandan -
muhtemelen- sonra gelenler, önceki gelenlerin bir kısım hükümlerini değiş-
tirmiştir (nesih veya tahsis etmiştir). Âyetlerin açıklamaya muhtaç kısımlarını
da hadisler açıklamış, böylece fuhuş suçuyla ilgili bazı cezaların kaynağını
sünnet ve buna dayalı sahabe icmâı teşkil etmiştir.
767

Komisyon, “fahişe” kelimesini “çirkin fiil" diye tercüme etmiş ve bu kav-
ramın Kur'an'da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanıldığını be-
lirtmiştir. Komisyon buradan hareketle Nisa suresi15. âyette kadınların kendi
aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), Nisa suresi 16. âyette de
erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livâta, homoseksüellik) bah-
sedildiğini belirtmektedir. Komisyon, seviciliğin cezasının kadınları evlerde
hapsetmek olduğunu açıklarken; "Allah'ın onlara bir yol açmasını" da hallerini
düzeltmeleri ve erkeklerle evlenmeleri olarak değerlendirmektedir. Livata su-
çunun cezasını ise, söz ve fiille eziyet çektirmek, onlara maddî ve manevî
olarak acı vererek canlarını yakmak, böylece bu iğrenç fiili işlemekten vaz-
geçmelerini sağlamak şeklinde açıklayan komisyon, ceza olarak ne söylene-
ceğinin, ne yapılacağının âyette açıklanmayıp, ictihad ve uygulamaya bırakıl-
dığını beyan etmiştir.
768

Komisyona göre, kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) su-
çunun hükmü, Nûr sûresinin 2. âyetinde açıklanmıştır. Önce bu görüşlere

766
YAZIR, Hak Dini, c.II, s. 1315.
767
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.20.
768
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.20.
246



getirilen eleştirileri gündeme getirmiş bu görüşleri değerlendirmiştir. Konuyla
ilgili delil olarak sunulan hadislerin güvenilir olduğunu ancak, getirdikleri re-
cim cezasıyla ilgili bazı sorular ve problemler de bulunduğunu dile getirmiş ve
bu husustaki eleştirilerini altı maddede sıralamıştır. Komisyon, bu altı mad-
deden de şu sonuca ulaşmıştır: “Recm cezası -mutlaka ve değişmez olarak
uygulanacak- hadlerden değildir. İslâm'dan önce de uygulandığı için ilk İslâm
topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, caydırıcı bulduğu bir ceza çeşididir. Bu
sebeple Hz. Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin ver-
miştir. Sonuç olarak evlilerin zina suçlarının had nevinden cezası, bekârların-
ki gibi yüz sopadır. Recm ise kamu düzeni ve suçların önlenmesi ilkelerinin
gereğine göre uygulanıp uygulanmaması, ümmetin alacağı karara bırakılmış,
tazir nevinden bir cezadır. Cezaların çoğu gibi bu cezalar da ispat ve in-
fazdan önce tövbe etmekle (pişmanlık göstermek ve ıslâh-ı hal etmekle) ülü'l-
emir tarafından düşürülebilir.”
769
Komisyon, bu ayetler ve recmle ilgili hadisler
arasında, suçların cezalarıyla ilgili hükümlerde bir değiştirme (nesih) söz ko-
nusu olmadığını belirtmektedir. Çünkü komisyona göre, sopa ve recim cezası
gelmeden önce inen Nisa suresi 15. ve 16. âyetlerin hükmü "kadınların veya
erkeklerin kendi cinsleri arasındaki cinsî ilişkiler içindir" denildiği takdirde ne-
sih problemi ortadan kalkar.
Hür olan insanların zina etmeleri halinde cezalarının yukarıdaki şekilde
olacağını gördük. Evli kölelerin zina yapmaları halinde cezaları ise her iki tef-
sirde de Nisa suresi 25. ayete dayalı olarak, hür olduğu halde zina edenlerin
cezasının yarısıdır. Yani, onlara elli sopalık ceza uygulanacaktır. Bu ayette
geçen muhsan vasfı, Komisyona göre câriye olmayan kadınlar için kullanılan,
"hür" mânasında, cariyeler için kullanılanı ise "iffetli, namuslu" mânasında-
dır.
770
Elmalılı merhuma göre ise, milki yemin mukabili olduğundan hür kadın-
lar manasınadır.
771
Evli iken zina eden hür Müslümanlar için had olarak recm
cezası öngören âlimler, burada recm cezasının bölünememesi nedeniyle

769
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.20-24.
770
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.35.
771
YAZIR, Hak Dini, c.II, s. 1330.
247



ayeti farklı tevil etmek durumunda kalmışlardır. Elmalılı Merhum da aynı gö-
rüşü benimsediğinden olsa gerek bu konuyu hiç dile getirmemiştir.
772
Komis-
yon ise, recm cezası had olarak değil tazir olarak kabul edildiğinde sorunun
kendiliğinden çözüleceğini belirtmektedir.
773

Her iki tefsire göre de zina büyük bir suçtur ve mutlaka cezalandırılma-
lıdır. Ancak bu cezanın nasıl olduğu konusunda bazı ihtilafları bulunmaktadır.
Elmalılı merhum burada evli hür zinakârlar için uygulanacak had cezasının
recm olduğunu belirtirken, komisyon bunun tazir olduğunu, asıl had cezasının
ise yüz sopa vurulması olduğunu ifade etmektedir.
3.7. Kazf (Zina İftirası) Ve Cezası
İffetli bir kişinin zina ile suçlandığı halde bunun dört şahitle ispatlana-
mamasına, kazf denilir. Cezası ise, “haddi kazf” adıyla Nur suresi 4-10. ayet-
ler arasında düzenlenmiştir.
Her iki tefsirin de ayetteki muhsanât kelimesini, "evli olsun olmasın,
başka bir olayda iffetle ilgili sabıkası bulunsun bulunmasın, dava konusu
olayda masum olan, zina suçu işlediği ispat edilemeyen, ergenlik çağına
ulaşmış kızlar ve kadınlar" mânasına aldıkları görülmektedir.
774
Burada ev-
lenmiş olmak şart değil zinadan iffet şarttır. Binaenaleyh yetişkin kızlara dahi
şamildir. Fukaha, bu ihsanda İslâm, akıl, bülûğ, hürriyet, iffet olmak üzere beş
şart saymışlardır. Erkeklere kazf de aynı hükümde delâleten dâhildir.
775

Bu nitelikteki kadınlara ve -iftiranın etkisi ve hükmü bakımından onlara
eşit olmaları gerektiği için- namuslu erkeklere iftira edenler, bunların belli bir
olayda zina suçu işlediklerini doğrudan veya dolaylı bir şekilde ifade edenler

772
YAZIR, Hak Dini, c.II, s. 1332.
773
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s.35.36.
774
bkz. Nisa, 4/24-25, YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3478, Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.83.
775
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3478.
248



karı veya kocadan biri değil ise bu âyete göre cezalandırılacak, karı veya ko-
cadan biri ise Nur suresi 6. âyete göre lanetleşeceklerdir.
Elmalılı zina suçlaması için en az dört şahit gerekmesini faklı bir açı-
dan değerlendirerek, “Demek ki, namuslu bir kimseyi, özellikle ırz ehli bir ka-
dını zina ile itham etmek canını almaktan ağır olduğunu gösterir. Hem de
bunların ebedâ hiç bir şehadeti kabul edilmez.” demektedir.
776
Zinayı ispatta
dört şâhit şartı, böyle bir suçun gizli kalmasının daha uygun olmasındandır.
777

Elmalılıya göre, kazf suçunu işleyenler dört şahit getirerek ithamlarını
ispat edemedikleri için üç yaptırımla karşılaşacaklardır: Zina edenlere uygu-
landığı şekil ve nitelikte olmak üzere seksen sopa cezası çekeceklerdir. Şa-
hitler ifade verdikten sonra bir kısmının ifadesi geçersiz olursa diğerleri de
iftira etmiş sayılır ve aynı cezayı görürler. Bu hüküm masum insanları iftira-
dan korumak bakımında önem arz etmektedir. İftira ettikleri sabit olduktan
sonra ölünceye kadar tanıklıkları kabul edilmeyecektir. Sabıkalı hale gelecek-
ler, fâsık olarak nitelenecekler ve buna bağlı olarak bazı haklardan yararla-
namayacaklardır.
778

Kazf suçunu işlemiş olanlar pişman olur, tövbe eder, bu kötü huylarını
düzeltirlerse; tövbelerinin neyi etkileyeceği ve onlara ne kazandıracağı konu-
su her iki tefsirde de ele alınmıştır. Elmalılı merhuma göre, kazif cinayetini
yaptıktan sonra nedamet ederek sözünü geri alan ve onu telâfi etmek için
haddine teslim olmak ve kazfettiği kimse ile helâlleşmekten başlayarak hal ve
amelini düzelten kimseler fısk hükmünden müstesna olurlar. Tövbe ile haddin
sakıt olmadığında icma vardır. Bu hükümden istisna, kul hakkına teallûk et-
meyen ve yalnız Allah’ın hakkı olan cihette olur. Binaenaleyh tövbe ve ıslâh
halinde muâhaze etmez, fakat kazifte had ve şehadet yalnız hakkullah değil,
aynı zamanda kul hakkıdır. Kazf olunanın davası üzerine cereyan eder. Bi-
naenaleyh kul hakkı teallûk eder ve reddi şehadet hükmü, tövbe ile sakıt ol-

776
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3479.
777
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3480.
778
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3480.
249



mazsa da mücerred hakkullah olan günah mağfiret olunabilir.
779
Komisyon bu
konuda, Âlimler arasındaki farklı yorumları saymakla yetinmiştir.
780

Her iki tefsire göre de, iffetli bir insana zina suçu atan ancak bunu dört
şahitle ispatlayamayana, kazf cezası olarak seksen değnek vurulur. Ayrıca
Fasık grubunda değerlendirilerek, ömür boyu şahitliği kabul edilmez. Eğer, bu
suçu atan kişi, suçlananın eşi ise, lian yapılır ve mahkeme eşleri ayırır. Kazf
suçunu işleyen kişi, tövbe eder ve uslanırsa, had yine uygulanır ancak, şahit-
likle ilgili ceza kaldırılır.
3.8. İçki ve Kumar
Allah hiçbir şeyi gereksiz yaratmamıştır. Yaratılan her şeyin yararı da
zararı da bulunmaktadır. Bazı şeylerin zararı daha fazla iken, bazı şeylerin de
yararı daha fazladır. İnsanlar akıllarıyla neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu
bulabilecek bir yapıda yaratıldığı halde; bazen zararına olan bir şey, nefsine
hoş geldiği için, insan onu tercih edebilmektedir. İçki ve kumar da insanların
vazgeçmekte zorlandıkları zararlı şeylerdendir. Bu zararlı alışkanlıklardan
çıkar sağlayan bazı gruplar, kârlarını daha da artırmak amacıyla bu kötü alış-
kanlıkları engellemek şöyle dursun, körüklemektedirler.
Allah insanlara zararı yararından çok olan şeyleri yasaklamıştır. Bu tür
şeyleri bazen tek seferde ve tavizsiz biçimde yasaklarken; bazen de tedrici
olarak kaldırmaktadır. İslâm'da yükümlülüklerin tebliği ve insanın eğitimi ko-
nularında tedricîlik yöntemi önemli bir yere sahiptir. Özellikle içki ve kumar
gibi, toplumda kökleşmiş uygulamaların bir anda sökülüp atılmasının meyda-
na getireceği sarsıntı dikkate alınarak, bazı emir ve yasaklar aşama aşama
bildirilmiş, bunların amaçlarının kavranmasına ve sindirilmesine imkân ta-
nınmıştır.

779
YAZIR, Hak Dini, c.V, s.3480.
780
Komisyon, Kur’an Yolu, c.IV, s.83-84.
250



İslâm'ın geldiği dönemdeki Araplarda çok yaygın olan içki ve kumar
alışkanlığı karşısında da bu yöntem uygulanmış, önce bunların kötülükleri
üzerinde insanların düşünüp bir yargıya ulaşmalarına fırsat tanınmıştır. Diğer
taraftan, kesin yasaklar getirilmeden önce imanın sağlam temeller üzerine
oturması sağlanmış ve ilâhî buyruklara mutlak itaat gerektiği fikri zihinlere ve
gönüllere yerleştirilmiştir. Bu inanç temeli oluşturulup fikrî hazırlık tamamlan-
dıktan sonra Maide suresi 90-91. âyetlerle içki ve kumar kesin bir biçimde
yasaklanmış ve bir yasak etrafında kolektif şuur oluşturma açısından insanlık
tarihinde emsali görülmeyen başarılı bir sonuç elde edilmiştir.
Sarhoşluk veren içkiler hakkında dört âyet gelmiştir. Bunlardan ikisinde
içkinin yanında kumar da zikredilmiştir. Mekke döneminde gelen ilk âyette
içkinin dinî hükmüne temas edilmeksizin insanların hurma ile üzümden hem
içki hem de tatlı yiyecek olarak yararlandıklarına dikkat çekilmiş, bu iki mey-
veyi yaratıp veren Allah'a karşı minnettar olmaları telkin edilmiştir.
781
Sonra
"sarhoş iken namaz kılmak" menedilmiş,
782
ardından "içki ve kumarın bazı
faydaları bulunmakla beraber zararının daha büyük olduğu" bildirilmiş ve böy-
lece insanlar kesin yasaklamaya hazır hale getirilmiştir. Nihayet Medine'ye
hicretten dört yıl sonra sarhoşluk veren içkilerin bu maksatla kullanılması "iç-
ki, kumar... Şeytan işi iğrenç şeylerdir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresi-
niz" buyrularak müslümanlara kesin olarak haram kılınmıştır.
783

İnsanların içki ve kumar alışkanlıkları çok eski tarihlere kadar gitmek-
tedir. Câhiliye Arapları içki ve kumara son derecede düşkündüler. Bunlar ha-
yatlarının birer parçası, oyun ve eğlencelerinin vazgeçilmez unsurları haline
gelmişti. Araplar içkinin sarhoşluk ve keyif veren tarafına, kumarın da eğlen-
ce, heyecan, eşe dosta ikram ve yoksullara yardım yönlerine öncelik ve ağır-
lık vererek bunları faydalı buluyor, zararlarını göz ardı ediyorlardı. Tefsirler-
de içki ve kumarı kesin biçimde yasaklayan âyetin nüzul sebebi olarak birçok

781
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s.33.
782
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s. 33.
783
Secde, 32/16-17.
251



olay zikredilir. Komisyon burada bu olaylardan birini aktarmaktadır.
Elmalılı merhum önce hamrın tanımını ve nasıl yapıldığını anlatmış ve
üzüm şarabına hamr denildiğini, ancak genel olarak akla humar veren her
türlü müskiratın da hamr olduğunu ifade eder.
784
Başta dört büyük mezhebin
konuyla ilgili görüşlerini aktaran Elmalılı, “Dini İslâm'da alelumum müskiratın
müskirat olarak istimali haram ve fakat üzüm şarabı aynen ve alelıtlak ha-
ramdır. Ve bunun münkiri kâfirdir. Üzüm şarabı ve bundan mamul olan müs-
kirat aynen necistir. Diğerlerinin ise necis olması şüphelidir. Meselâ üzerine
şarap ve şampanya ve arak, konyak dökülmüş olanlar her halde yıkamadıkça
namaz kılamazlar. Lâkin üzüm şarabından mamul olmayan ispirto, bira ve
sair müskirat içilemezse de elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza mani
olur diye iddia edilemez.”
785
demektedir. Ayrıca çoğu sarhoş edenin azının
da haram olması gerektiğini ifade eden Elmalılı, kimyasal yollarla elde edilen
ve alkol adı verilen her türlü müskiratın da hamr mahiyyetinde müşterek ol-
duğunu belirtmektedir. Elmalılı merhum, bunların tıp ve tedavide kullanılma-
sının ise zaruret hükmünde bulunduğuna kaildir. İslâm’da hamrın ve müskira-
tın yasaklanmasının tedricen vaki olduğunu ifade eden Elmalılı, içkinin yasak-
lanma serüvenini anlatır.
786

İçkinin zararlarını ve çok az da olsa yararlarını sayan komisyon, zarar-
ların büyüklüğü karşısında bu yararların adı bile anılmaya değmeyeceğini bu
nedenle de sarhoşluk veren içkinin, aynı etkiyi fazlasıyla hâsıl eden uyuştu-
rucu vb. nesnelerin kullanılmasının yasaklandığını belirtmektedir.
787
Komis-
yon, muteber İslâm Fıkıh Mezheplerinin tamamının görüşü olan "sarhoşluk
veren nesnelerin azı da çoğu da haramdır, içilemez, vücuda alınamaz" hük-
münü ortaya koymuştur. Daha sonra ise, sarhoş eden her şey hamr olduğu

784
YAZIR, Hak Dini, c.I, s. 761.
785
YAZIR, Hak Dini, c.I, s. 762.
786
YAZIR, Hak Dini, c.I, s. 763.
787
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s. 35.
252



ve sarhoş eden her şeyin haram hükmünde olduğunu beyan etmektedir.
788

Elmalılı, meysirin kumar oynamak manâsına olduğunu, bunun da, ya
kolaylıkla zahmetsiz mal çarpmak veya çarptırmak demek olduğunu belirt-
miştir. Elmalılı, hamr ile meysirin aynı ifade içinde yer almasının da müskirat
ile kumarın mürafakatlerine işaret olduğunu belirtmektedir.
789

Hem kumarda hem de içkide büyük bir zarar ve günah olduğunu ifade
eden Elmalılı, “İkisi de malları telef ve insanları perişan eder, alelekser bunlar
biribirine sürükler. Evvelâ hamr, aklı selbeyler, akıl ise hem dinin, hem dün-
yanın kutbudur. Artık sarhoşlukla öyle cinayetler yapılır ve kumarbazlıkla öyle
fenalıklara düşülür ki bunlar saymakla bitmez, ancak «büyük günah» namıyla
anlaşılır” demektedir.
790
İçkinin ve kumarın zararlarını ve -çok az ve geçici de
olsa- birkaç yararı da olduğunu anlatan Elmalılı, sonuç olarak bunların aklen
haram olması lâzım geleceğini belirtmektedir. Aklen olduğu gibi, bunların bu
ayetlerde dinen de haram olduklarının ilan edildiğini ifade etmektedir.
791
Za-
man zaman infak amacıyla kumar oynadığını söyleyenler olduğunu, oysa,
kumar gibi gayrimeşru bir yolla elde edilen gelirle infak etmek şöyle dursun,
kendisi ve ailesinin yemesi bile haramdır.
792

Elmalılıya göre, sarhoşun ve cünübün mescide girmeleri ve hatta ya-
kınında bulunmaları caiz değildir.
793

Elmalılı merhum, Maide suresi 90. ayetinin tefsirinde “Ey iman edenler
-helâl olan tayyibatı tahrim etmediğiniz gibi haram olan habaisten de iyi sakı-
nınız. Muhakkak hamir, yani müskirat ve meysir, yani piyango ve kumar,
ensab, yani taabbüd için dikilmiş taş ve sair evsan-ü asnam kumar ve piyan-
go kalemleri, okları, zarları, bütün bunlar başka bir şey değil, ancak birer

788
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s. 35.
789
YAZIR, Hak Dini, c.I, s. 764.
790
YAZIR, Hak Dini, c.I, s. 765.
791
YAZIR, Hak Dini, c.I, s. 766.
792
YAZIR, Hak Dini, c.I, s. 767.
793
YAZIR, Hak Dini, c.II, s. 1358.
253



ricstir. Aklınızın tiksineceği, iğreneceği pis, murdar bir şeydir. Şeytanın ame-
lindendir.
794
Şeytanın işi, şeytan teşvikidir. Binaenaleyh bu pislikten ictinab
ediniz, uzak kaçınız ki felâh bulasınız.” demektedir.
795

Elmalılı merhum, “bir müskir bir de güzel rızk alırsınız” ayetinin müski-
râta dâir ilk nâzil olan âyet olduğunu belirten, daha sonra ise “rızkı hasen” ile
“seker”i kıyaslayan Elmalılı merhum, bunu süt ile fers ve demin tekabülüne
benzetmiştir.
796
Nahl suresi 67. ayetteki “seker” kelimesini “içki” diye
meallendiren komisyon, tefsirinde “seker” kelimesinin sözlükte "sarhoşluk
veren şey" anlamına geldiğini belirtir. Müfessirlerin çoğunluğu tarafından,
seker kelimesinin "güzel rızık"tan ayrı zikredilmesinin, onun -o dönemde
henüz yasaklanmamış olmakla birlikte- makbul bir nesne olmadığını ima
etmekte olduğunu, bunun da kelimenin sarhoşluk verici içki anlamına geldi-
ği ihtimalini güçlendirdiğini belirten komisyon da, bu görüşü benimsemekte-
dir.
797

"Meysir" kelimesiyle ifade edilen şans oyununun, Arabistan'da öteden
beri bilinen ve oynanan bir kumar şeklî olduğunu belirten komisyon, bu kuma-
rın genellikle içkinin yanında meze olarak kullanıldığını da dile getirmektedir.
Kumarın zararlarını sayan komisyon, fıkıhçıların ve tefsircilerin -şekil bakı-
mından farklı da olsa- aynı sonucu doğuran ve aynı zararları hâsıl eden
oyunların tamamını kumar saydıklarını ve bunların haram olduğunu ifade et-
tiklerini belirtmektedir.
798

Komisyon, "Şeytan içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin
sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister" ayetinin içki ve
kumarın yol açtığı ahlâkî ve dinî konulardaki zararlarını hatırlattığını belirtmiş-
tir. Ardından da bu yasaklara toplum veya devlet baskısı gibi sebeplerle değil,
iman etmiş ve ikna olmuş bir müslüman olarak uyulması gerektiğini vurgula-

794
YAZIR, Hak Dini, c.III, s. 1804.
795
YAZIR, Hak Dini, c.III, s. 1805.
796
YAZIR, Hak Dini, c.V, s. 3107.
797
Komisyon, Kur’an Yolu, c.III, s. 368.
798
Komisyon, Kur’an Yolu, c.I, s. 35-36.
254



mıştır. İçkinin yararları da olduğunu ve kontrollü alınması halinde anılan sa-
kıncaların önüne geçilebileceğinden söz edenlere de, komisyon, “Zararı daha
fazla olan, kontrolü de imkânsız bulunan bir nesneyi ve alışkanlığı ortadan
kaldırmanın tek yolu kesin ve genel yasaklamadır; İslâmiyet de işte bu yolu
tercih etmiştir.” cevabını vermektedir.
799

Komisyonun da haklı olarak yakındığı gibi, ne yazık ki, 21. yüzyılda
sigarayı bıraktırmaya verilen önem içkiyi ve kumarı bıraktırmaya verilmiyor.
800

İçki ve kumar yüzünden nice aileler parçalanırken, nice yuvalar yıkılırken,
gençlik elden giderken halen televizyon dizilerinde, gazetelerde ve benzeri
yerlerdeki görüntüler toplumu dinamitlemekte, artık bir kısım gençler içki ile
bile yetinmeyip uyuşturucu maddelere esir olmakta, ancak ne yazık ki, bunla-
rı önlemek için kimsenin kılı bile kıpırdamamaktadır. Bu konuyu gündeme
taşımak isteyenler ise, insanların özgürlüklerini kısıtlamakla(!) suçlanmakta-
dır. İçkiyle tanışma yaşı 11-12’ye düşmüş, okullarda şiddet artmış, uyuşturu-
cu kullanma yaşı çok küçük yaşlara kadar düşmüş, toplum içinden çöküşe
geçmiş olmasına rağmen, birilerinin kesesinin dolması için “içkiye ve uyuştu-
rucuya devam” denilebiliyor. Hatta kumar, devletler tarafından oynatılabiliyor.
İçki kumardan elde dilen vergiler devletin en önemli gelir kaynağı olabiliyor.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde insanları içki ve uyuşturucudan korumak
ve kurtarmak için kanunlar çıkarılmış, bir takım gönüllüler eğitim faaliyetinde
bulunmuş ancak pek bir başarı elde edilememiştir. Komisyonun da dile getir-
diği gibi, Asrı Saadette içki yasağı sonuç verdiği halde, günümüzdeki içki ile
mücadelenin yeterli başarıyı elde edememesinin sebebi, herhalde, Asrı Saa-
detteki mücadelenin temelinde inanç yattığı halde günümüzdeki mücadelenin
temelinde cezalandırmanın yatmasıdır. Elbetteki, her şey bitmiş, iş işten
geçmiş değil. İyi niyetli insanların bir araya gelerek temeli Allah inancı olan,
sevgiye dayalı tedrici bir eğitim yaklaşımıyla bu sorunun çözülebileceğine
inanmaktayız. Yeter ki istensin ve bu konuda fedakârlıkla çalışılsın.

799
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s. 267-270.
800
Komisyon, Kur’an Yolu, c.II, s. 267-270.
255



Yaptığımız incelemede her iki tefsirde de içkinin ve kumarın zararla-
rından bahsedildiği, sarhoş eden her türlü içkinin azının da çoğunun da içil-
mesinin haram olduğunun belirtildiği ancak İslam hukukunda hadislerden yo-
la çıkılarak konulan had cezasından, içkinin alım satımı ile ilgili yasaklardan
ise bahsedilmediği görülmüştür.
801


801
İçki ile ilgili had cezası ve alışverişinin yasaklığı için bkz. Vehbe ZUHAYLİ, İslam Fıkhı Ansik-
lopedisi, c.VII, s.433-461.
SONUÇ
Çalışmamızda cumhuriyetin ilk yıllarında yazılan “Hak Dini Kur’an Dili”
tefsiriyle, “Kur’an Yolu” tefsirlerinde Kur’an-ı Kerim’in ahkâm ayetlerinin yo-
rumlarını belli bir tasnif çerçevesinde mukayese etmeye çalıştık.
Yaptığımız incelemeler sonucunda her iki eserde bazı meselelerin
benzer, bazılarının farklı şekilde yorumlandığını gördük.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı eseri,
genel itibarıyla klasik tefsir çalışmalarındaki görüşlere bağlı kalırken zaman
zaman çok radikal diyebileceğimiz görüşlere de imza atmıştır. Komisyon tara-
fından hazırlanan “Kur’an Yolu” ise, genellikle daha geniş açılımlarda bulun-
muştur. Ancak bazı konularda “Kur’an Yolu” tefsirinde de klasik yorumları
görmek mümkündür.
Ahkâm ayetlerini ibadet hükümleri, muamelat hükümleri ve ceza hü-
kümleri olmak üzere üç ana başlık altında değerlendirdik.
İbadet hükümlerinde namazın vakitleri, Cuma namazının farziyeti, ge-
ce namazının sünnetliği, korku ve sefer anında namazın nasıl kılınacağı ve
kıble konularında her iki tefsirde ya tamamen aynı veya birbirini tamamlayan
bilgiler verilmiştir. Ancak, Cuma namazının geçerli olmasının şartları ve hut-
benin şartları gibi ayrıntılarda farklı görüşler dile getirilmiştir. Cuma namazı ile
ilgili olarak Elmalılı, küçük yerleşim yerlerinde, yönetimin izin vermediği yer-
lerde Cuma namazı kılınamayacağını ve izin verilmeyen kişilerin Cuma na-
mazı kıldıramayacağını belirtirken; komisyon Müslümanların her halükarda
kendilerine bir imam seçip Cuma namazı kılabileceklerini ifade etmektedir.
Cuma günü alışveriş yasağı Elmalılıya göre ilk okunan ezanla birlikte başlar-
ken komisyona göre hutbeden hemen önce okunan iç ezanla birlikte başlar.
Cenaze namazı konusunda komisyon az da olsa bilgi verirken, Elmalılı mer-
hum, bu konudan hiç bahsetmemiştir. Korku namazının nasıl kılınacağı ko-
257



nusunda farklı yorumlar bulunmaktadır. Komisyon zorluk ve korku durumun-
da öğle ve ikindinin, akşam ile yatsının cem edilebileceğini belirtirken, Elmalılı
cemden hiç bahsetmemektedir.
Zekâtın verilebileceği yerler ve ona benzer birkaç konu dışında farklılık
olmadığını tespit ettik. Elmalılı merhum, tüm sadaka ve zekâtın fakir Müslü-
manlara ait olduğunu, diğer gruplara fakirlere hizmetlerinden dolayı zekât
değil, fakirlere yaptıkları hizmetin ücreti olarak pay verildiğini, müellefei
kulubün ise artık zekât verilecek gruplardan olmadığını belirtmektedir. Öte
yandan borçlular ve köleler hakkında ise hiçbir açıklama getirmemiştir.
Fisebillah grubunun savaşan mücahitler olduğunu yine, ibni sebilden kastın
da Allah yolunda yolculuk yapanlar olabileceğini belirtmektedir. Elmalılı Müs-
lüman olmayan fakirlere de zekâttan değil diğer mallardan verilebileceği gö-
rüşündendir. Elmalılı, bu gruplar dışında zekâtın hiçbir yere harcanamayaca-
ğını da ifade etmektedir. Komisyon ise, müellefei kulüp dâhil tüm grupların
zekâttan pay alabileceğini, köleler grubunun yalnızca günümüzde bulunma-
dığı için pay almadığını belirtirken, yolculardan kasdın haram olmayan her
türlü yolculuğa çıkan yolcu, borçlulardan kasdın gerek kendisi için, gerekse -
görevi gereği- müslümanlar için borçlanmış olsun, haram olmayan her türlü
borca giren olduğunu savunmaktadır. Komisyon, fisebilillahı da, Allah yolun-
da yapılan tüm çalışmalara katılanlar olarak değerlendirmektedir.
Oruçla ilgili konulara bakıldığında, Elmalılı merhum konuyla ilgili fıkhi
hükümlere daha çok girdiği halde, komisyon orucun insan eğitimindeki rolü
üzerinde durmuş, gerekmedikçe fıkhi hükümlere girmemiştir. Burada Elmalı-
lının orucu bozan durumlarla ilgili ayrıntıya girerken, komisyon orucu bozan
durumlar olarak yalnızca yeme, içme ve cinsel ilişkiyi saymakla yetinmiştir.
Kimlerin seferi olarak kabul edileceği hususunda Elmalılı merhum çok geniş
açıklamalarda bulunurken, komisyon bu konuda fazla bilgi vermemektedir.
Ancak -komisyon üyelerinin diğer eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla,- seferi
sayılmak için gidilen “mesafe esas alınarak” 90 km. sınır kabul edilmektedir.
Oysa Elmalılı merhum bu hesapta “yolculuğun süresini esas alarak” gidilen
258



ulaşım aracıyla 18 saatlik yolculuğu dikkate almaktadır.
Hac ve kurban konusunda da Elmalılının çok geniş fıkhi açıklamalar
yaptığı ancak komisyonun bu konuda da fıkhi tartışmadan çok ibadetin önemi
ve değeri üzerinde durduğu görülmektedir.
Kefaretler hususu mukayese edildiğinde, her iki tefsirde de zıhar kefa-
reti, yemin kefareti, ihram yasakları ve kefareti ile yanlışlıkla adam öldürme
kefareti konularında birbiriyle çelişmeyen görüşler dile getirildiği görülmüştür.
Bazı konularda birbirini tamamlayan görüşler verilmiştir. Birtakım konularda
ise tefsirlerden birinde bilgi verilirken diğerinde bilgi verilmediği tespit edilmiş-
tir.
Muamelat hükümlerinde, aile ve miras hukukunda komisyonun Elmalılı
merhuma oranla daha geniş açılımlarda bulunduğunu gördük. Evlenme, ev-
lenme yasakları, mehir, iddet, miras, vasiyet, nafaka konularında her iki tef-
sirde de ortak veya birbirine yakın görüşler dile getirildiğini görmekteyiz. Çok
evlilikle ilgili olarak Elmalılı merhum bir Müslüman erkeğin şartlarını taşıdığı
takdirde dörde kadar evlenebileceğini söylemekle yetinirken, komisyon bu
şartların gerçekleşmesinin çok zor olduğunu, aslolanın ise tek eşle evlilik ol-
duğunu vurgulamaktadır. Elmalılı Mut’a nikâhının kesinlikle haram olduğunu
belirtirken, komisyon şartlar gerektirdiğinde istisnai de olsa devletin özel izni
ile mut’a nikâhına cevaz verilebileceğini ifade etmektedir.
Boşama ve boşanma ile ilgili olarak tek farklı görüşleri Elmalılı aynı
temizlik dönemi içinde üç talakın birden kullanılabileceğini belirtirken, komis-
yon bu görüşü kabul etmemektedir. Elmalılı merhum açıkça uygun görme-
mekle birlikte bunun bir ders olduğunu belirterek hülleye açık kapı bırakırken,
komisyon hüllenin kesin olarak haram olduğunu ifade etmektedir.
Kadınlarla ilgili meselelerden çocukların bakımı ve emzirilmesi, kadın-
ların şahitliği, tesettür, evlat edinme konularında her iki tefsirde benzer görüş-
lerin yer aldığı tespit edilmiştir. Kadınların dövülmesine Elmalılı açık kapı bı-
259



rakırken, komisyon, bu durumundaki kadının boşanmayı göze aldığını bu
nedenle dövmek yerine anlaşılamıyorsa medeni bir tarzda ayrılmanın tercih
edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Doğum kontrolü ve kürtajı Elmalılı mer-
hum haram kabul ederken, komisyon sadece kürtajı haram kabul edip, azil ve
benzeri doğum kontrol yollarını mübah görmektedir. Estetik ameliyatıyla ilgili
olarak her iki tefsir de benzer görüşler dile getirmekte, ancak yasaklanan “de-
ğiştirme” ifadesini yaşadıkları devirlerin şartlarına göre farklı örneklerle izah
etmektedirler.
Borçlar hukuku ile ilgili olarak akitler, alışveriş, karzı hasen, rüşvet ko-
nularında benzer görüşler tespit edilmektedir. Borcun yazılması konusunda
Elmalılı merhum, devletin noter görevlendirmesi gerektiğini ifade ederken,
komisyon bundan bahsetmemektedir. Borçlar hukukuyla ilgili asıl farklı görüş
ise faiz konusunda ortaya çıkmaktadır. Faizin haram olduğu konusunda her
iki tefsirin müfessirlerinin de ittifak içinde olduklarını görmekteyiz. Neyin faiz
olarak kabul edileceği konusunda ise, komisyonun, enflasyon farkının faiz
olarak değerlendirmediği; Elmalılı merhumun ise, enflasyon farkından bah-
setmeyip yalnızca İslami kuralların ve ekonomik düzenin oturmadığı ortam-
larda faizli işlemlerin haramlığının söz konusu olmayacağını ifade ettiği gö-
rülmektedir.
İktisadi ve mali hukuk alanında ise önemli bir farklılık göze çarpma-
maktadır. Her iki eserde de harcamalar sırasında infak etmek ve cömert ol-
mak ama cimrilik ve israftan uzak durmak gerektiği, devlet malına ve hazine-
sine zarar vermenin haram olduğu ortak fikri dile getirilmektedir. Vergilerin
neler olduğu, bu vergilerin nerelere ve nasıl harcanacağı konularında ittifak
olduğu görülmektedir.
Devletler hukuku alanında ise genel olarak komisyonun -
gayrimüslimlerle dostluk anlamında olmasa da diyaloga- daha yatkın açıkla-
maları olduğu halde, Elmalılı merhumun bu konuda daha sert bir tutum takın-
dığı ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Elmalılının gayrimüslimlerle dostluk ve da-
260



yanışma ilişkisi kurma konusunda sınırlandırmalar getirdiği, gayrimüslimlerle
insani ilişkiler kurmayı yasaklamasa da onlara güvenilemeyeceğini ifade ettiği
görülmektedir. Komisyon onlarla insani ilişkiler kurmakta herhangi bir sakınca
görmemekte, hatta günümüz şartlarında -asimile olmamak kaydıyla- diyalog
kurulmasından yana görüş belirtmektedir. Elmalılı gayrimüslimlerin zararla-
rından emin olmak için Müslümanların gerektiğinde takiyye yapabileceğini
düşünürken, komisyon takiyye yapmayı müslümana yakıştırmamaktadır. El-
malılı hiçbir gayrimüslimin Mescidi Haram bölgesine giremeyeceğini ifade
ederken, komisyon ehli kitabı bu yasaktan istisna tutmaktadır. Elmalılı bir
gayrimüslime eman verilmesini bazı şartlara bağlarken, komisyon böyle bir
şart öne sürmemektedir. Elmalılı haram aylarda savaş yasağının daha sonra
neshedildiğini ifade ederken, komisyon böyle bir neshe gerek olmadığını dü-
şünmektedir. Esirlere iyi davranılması gerektiğinde her iki tefsirin de hemfikir
olduklarını görmekteyiz. Ancak, Elmalılı devlet yöneticisinin isterse esiri öldü-
rebileceğini, isterse köleleştirebileceğini, isterse esir değişimi, mal karşılığı
veya karşılıksız olarak serbest bırakabileceğini; ama öldürmesinin ve köleleş-
tirmesinin günümüz şartlarında uygun olmayacağını düşünmektedir. Komis-
yon ise, Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin, esirlerin öldürülmesine de köleleşti-
rilmesine de karşı çıktığını, dolayısıyla bunların yapılmaması gerektiğini, bu-
rada yöneticinin de bir tercihinin söz konusu olamayacağını düşünmektedir.
Ceza hükümleri konusunda ise, temelde bir fark olmadığı, ancak ko-
misyonun, cezaların uygulanmasında -örneğin recm cezasının uygulanma-
sında- daha toleranslı davranılmasından yana görüş belirttiği tespit edilmiştir.
Ceza hükümleriyle ilgili yorumlara bakıldığında Elmalılının bunlardan bir kıs-
mıyla ilgili hiç görüş belirtmediği görülmektedir. Hırssızlık ve el kesme cezası,
adam öldürme ve kısas, terör, yol kesme, yağmalama (hırabe) ve cezası,
kazf ve cezası ile içki ve kumar konularında her iki tefsirde de benzer görüş-
ler dile getirildiği, ancak yorumlarda hep komisyonun biraz daha makasıdı
şeriayı dikkate aldığı görülmektedir. Recm cezasında bu durum biraz daha
bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Zira, Elmalılı merhuma göre zina ettiği
261



dört şahitle ispatlanan evli hür erkek ve kadına recm cezası uygulanması ge-
rektiği halde; komisyona göre, recm cezası had olarak değil tazir olarak kabul
edildiğinde sorun kendiliğinden çözülecek dolayısıyla bu cezanın uygulanıp
uygulanmaması şartlara göre devlet yönetiminin inisiyatifine bırakılacaktır.
Bütün bu açıklamalarımız da muamelatla ilgili hususlarda “Hak Dini
Kur’an Dili” tefsiri ile “Kur’an Yolu” tefsirleri arasında dikkate değer bir farklı-
lığın olmadığını göstermektedir. Bu konuda görüş ayrılığı olmamasının se-
bebinin ülkemizdeki mevcut mahkemelerde İslam Hukukuna göre yargılama
yapılmadığı için bu konuda kafa yormaya gerek duymayan müfessirlerimizin
farklı görüş beyan etme ihtiyacı hissetmemeleri olduğunu düşünmekteyiz.
Bu sonuçlarla birlikte, Kur’an-ı Kerim’in, statik bir ilahi kitap olmadığı
ortaya çıkmaktadır. Temel ilkelerinde değişiklik olmayan Kur’an- Kerim’in,
ayrıntı sayılabilecek hükümlerinde zamana göre hatta kişisel özelliklere göre
farklı açılımlar getirilebilmesi, onun her zaman yaşanabilen, ölülere değil, diri-
lere indirilen bir kitap olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumların tüm Müslümanları asgari müş-
terekte birleştiren, onların güncel sorunlarına dini çözümler üretilmesine yö-
nelik olarak daha sık aralıklarla tefsirler yazdırmasının ve özellikle fıkhi konu-
larda eserler yayınlamasının çok yararlı ve gerekli olduğunu düşünüyoruz. Bu
çalışmaların Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılmasını istemekteki
amacımız, kurumun birleştirici bir rol üstlenmesinden dolayıdır. Günümüz
sorunlarına dini çözümler getirecek bu çalışmalar yapılırken geçmişe takılıp
kalmadan ama geçmişteki ilmi mirastan da faydalanarak, bugünü aydınlata-
cak ve geleceğe ışık tutacak eserler verilmesinin gerekli olduğuna inanıyoruz.
Çalışmamızın da bu konuda geçmişle gelecek arasında bir köprü oluşturaca-
ğı, en azından araştırmacıların dikkatini bu yöne çekeceği kanaatini taşımak-
tayız. Bu tür çalışmalar Kur’an’ın anlaşılmasına katkı sağlayacağını ümit edi-
yoruz.
KAYNAKÇA
ALBAYRAK, Halis, Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine Kur’an’ın Kur’an’la Tef-
siri, Şule yay, İstanbul, 1998, IV. Baskı.
ALBAYRAK, İsmail, Klasik Modernizmde Kur’an’a Yaklaşımlar, Ensar
Neşriyat, İstanbul, 2004.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara, 1993, C:XXXIV.
ATAR, Fahrettin, Fıkıh Usulü, İFAV,İstanbul, 1988.
BERKİ, Şakir, HAMİDİ, Hayrullah, İslam Hususi Hukukunun Ana Prensip-
leri “Kur’an’da Hukuk”, AÜİFY, Ankara, 1956.
BİLMEN, Ömer Nasuhi, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l Müfessirîn), Diya-
net İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1962, Cüz: 1.
www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=3115.
www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=8.
Cengiz YAĞCI, “Ayet”, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yay., İstanbul,
1990,c:I.
CERRAHOĞLU, İsmail, Tefsir Tarihi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay, Ankara,
1988, (2 cilt).
CERRAHOĞLU, İsmail, Tefsir Usulü, TDV, Ankara, 1988, VI. Baskı.
ÇAKAN, İsmail Lütfi, “Sünnette Giyim-Kuşam ve Örtünme” , İslam’da Kılık
Kıyafet ve Örtünme, İSAV, Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi, 2. Baskı, İstan-
bul, 1987, s:44-45.
263



www.diyanet.gov.tr/turkish/sureliyayinoku.asp?sayi=163&yid=1553&say
fa=4.
DÖNDÜREN, Hamdi, “Mut’a”, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yay, İstan-
bul, 1991, c:IV, s:294.
EBU ZEHRA, Muhammed, İslam Hukuku Metodolojisi: Fıkıh Usulü,
(Terc:Abdulkadir ŞENER), Fecr Yayınevi, Ankara, 1990, V. Baskı.
El-Huli, Emin, Kur’an Tefsirinde Yeni Bir Metod, (Terc: Mevlüt GÜNGÖR),
Kur’an Kitaplığı, Ankara, 2001, II. Baskı.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Sempozyumu (4-6 Eylül 1991), TDV yay,
Ankara, 1993.
EREN, Şadi, Elmalılı Hamdi YAZIR’dan Tefsir Nükteleri, Zafer yay, İstan-
bul, 1998.
ERSOY, Mehmet Akif, Safahat, İkinci Kitap, Süleymaniye Kürsüsünde, Neş-
re Hazr: M. Ertuğrul DÜZDAĞ, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Kültür
Eserleri Dizisi, İstanbul, 1987.
ERSÖZ, İsmet, “Elmalılı Hamdi YAZIR ve Tefsirinin Özellikleri”, Elmalılı M.
Hamdi Yazır Sempozyumu (4-6 Eylül 1991), T.D.V. Yayınları, Sempozyum-
Paneller Serisi-I, Ankara,1993, s:173.
ESED, Muhammed, Kur’an Mesajı: Meal-Tefsir, Çev: Cahit KOYTAK, Ah-
met ERTÜRK, İşaret yay, İstanbul, 2000.
GÜNGÖR, Mevlüt, Cassas ve Ahkâmu’l Kur’an’ı, Ankara, 1989.
GÜNGÖR, Mevlüt, Kur’an Tefsirinde Fıkhi Tefsir Hareketi ve İlk Fıkhi Tefsir,
İstanbul, 1996.
HALLAF, Abdulvahhap, İslam Hukuk Felsefesi, (Çev: Hüseyin Atay, AÜİFY,
Ankara, 1985(İkinci Baskı).
264



www.hayrettinkaraman.net/kimdir.htm.
www.ilahiyat.marmara.edu.tr/elemanlar/goster.asp?Kod=42.
İslam Araştırmaları Dergisi, İSAM, ,?, 1999, Sayı: 3.
İslami Araştırmalar, TEKDAV, ?, 2001, C:14, Sayı:1.
www.istanbulmuftulugu.gov.tr/personel/mcagrici.htm.
JANSEN, J.J.G., Kur’an’a Bilimsel-Filolojik-Pratik Yaklaşımlar, Terc:
Halilrahman AÇAR, Fecr Yay, 2. Baskı, Ankara, 1999.
KARA, İsmail, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Metinler/Kişiler, Pınar Yay,
İstanbul, 1994, C. III.
KARA, İsmail, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Metinler/Kişiler, Risale
yay, İstanbul, 1986, C. I.
KARAMAN, Hayreddin, Başlangıçtan Zamanımıza Kadar İslam Hukuk Ta-
rihi, Nesil yay, İstanbul, 1989.
KARAMAN, Hayreddin, Anahatlarıyla İslam Hukuku, Ensar Neşriyat, İstan-
bul, 1987, C. I.
KARAMAN, Hayreddin, Anahatlarıyla İslam Hukuku, Ensar Neşriyat, İstan-
bul, 1985, C. II.
KARAMAN, Hayreddin, Anahatlarıyla İslam Hukuku, Ensar Neşriyat, İstan-
bul, 1986, C. III.
KARAMAN, Hayreddin, İlam’ın Işığında Günün Meseleleri, Nesil yay, İs-
tanbul, 1987, (2 cilt).
KARAMAN, Hayreddin, Mukayeseli İslam Hukuku, Nesil yay, İstanbul,
1991, (3 cilt).
265



KARAMAN, Hayreddin, Yeni Gelişmeler Karşısında İslam Hukuku, İklim
yay, İstanbul, 1987.
KARAMAN, Hayrettin, ÇAĞRICI, Mustafa, DÖNMEZ, İbrahim Kafi, GÜMÜŞ,
Sadrettin, “Kur’an Yolu: Türkçe Meal ve Tefsir”, Diyanet İşleri Başkanlığı
Yay., Ankara, 2003, (5 cilt).
KARLIĞA, Bekir, Muhammed KUTUB, Kur’an’ı Nasıl Okuyalım, Çev: Bekir
KARLIĞA, İşaret Yay, 7. Baskı, İstanbul, 1993, s. GİRİŞ 8.
KAVAKÇI, Yusuf Ziya, İslam Araştırmalarında Usul, Diyanet İşleri Başkan-
lığı Yayınları, Ankara, Tarihsiz (Önsöz tarihi:1976).
KAYAER, Osman, Konularına Göre Kur’an Fihristi: Kur’an’ın Bütün Ayet-
leri Metin ve Meal Bir arada Nüzul Sırasına Göre, Hazr: Ömer ÖZSOY,
İlhami GÜLER, Fecr Yay., Ankara, 1999, 4. baskı, s. Yayıncıdan VII.
KESKİOĞLU, Osman, Nüzulünden Günümüze Kur’an’ı Kerim Bilgileri
(Ulum-ı Kur’an), TDV yay, Ankara, 1987.
KOCA, Ferhat, “Alfabetik İslam Hukuku ve Fıkıh Istılahları Kamusu, I-V”, İs-
lam Araştırmaları Dergisi (Sayı:3), İSAM, İstanbul, 1999, s. 297-300.
KOÇYİĞİT, Talat, CERRAHOĞLU, İsmail, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri,
Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1985 (1. Cilt).
KOÇYİĞİT, Talat, Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, D.İ.B. Yayınları, Ankara,
1990 (2. cilt).
KUTUB, Muhammed, Kur’an’ı Nasıl Okuyalım, Çev: Bekir KARLIĞA, İşaret
Yay, 7. Baskı, İstanbul, 1993.
MACİT, Muhsin, “Elmalılı Hamdi Yazır’ın Bir Gazeli Etrafında”, Elmalılı M.
Hamdi YAZIR Sempozyumu (4-6 Eylül 1991), T.D.V. Yay., Ankara, 1993,
s:331-334.
266



Mevdudi, Ebul Ala, Tefhimu’l Kur’an: Kur’an’ın Anlamı ve Tefsiri, Çev: Ali
BULAÇ, Ali, ve başk., İnsan yay., İstanbul, 1991, İkinci Baskı, (7 cilt).
MÜSLİM, Mustafa, Kur’an Çalışmalarında Yöntem: Konulu Tefsire Meto-
dik Bir Yaklaşım, Çev: Salih ÖZER, Fecr yay., Ankara 1998.
ONAY, Ahmet, “Kur’an Yolu” İsimli Türkçe Meal Ve Tefsir Üzerine Söyleşi”,
Diyanet Aylık Dergi, D.İ.B. Yayınları, S:163, Temmuz, 2004, s:4-10.
ÖZDAMAR, Yunus, Hasan Basri Çantay’ın “Kur’an-I Hâkim Ve Meali Ke-
rim” Adlı Meali İle “Kur’an Yolu” Tefsirinde Sosyal Meselelere Yaklaşım-
lar, Gazi Üniversitesi S.B.E., Ankara, 2006 (Yayınlanmamış Yüksek Lisans
Tezi).
ÖZEK Ali, KARAMAN, Hayreddin, AYDIN, Akif, ERKAL, Mehmed, İbadet ve
Müessese Olarak Zekât, İFAV, İstanbul, 1984.
ÖZEL, Mustafa, “Hak Dini Kur’an Dili” Üzerine Yapılan Akademik Çalışma-
lar”, İslami Araştırmalar Dergisi, TEKDAV, c:14, S:1, 2001, s:145-149.
ÖZSOY, Ömer, GÜLER, İlhami, Konularına Göre Kur’an (Sistematik
Kur’an Fihristi), Fecr yay, Ankara, 1999, IV. Baskı.
ÖZTÜRK, Nazif, “M. Hamdi Yazır’ın Vakıfçılık Anlayışı,” Elmalılı M. Hamdi
Yazır Sempozyumu 4-6 Eylül 1991, Ankara TDV Yay, 1993, s. 197.
ÖZTÜRK, Nazif, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Gözüyle Vakıflar
(Ahkâmu’l-Evkaf), Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1995.
PAKSÜT, Fatma, “Merhum Dayım Hamdi Yazır”, Elmalılı M. Hamdi YAZIR
Sempozyumu (4-6 Eylül 1991), T.D.V. Yay., Ankara, 1993, s: 2-24.
SABUNİ, Muhammed Ali, Ravaihu'l Beyan Tefsiru Ayati'l Ahkâmi min’el
Kur’an, Dersaadet, İstanbul, 1984. (2 cilt).
267



SABUNİ, Muhammed Ali, Kur’an-ı Kerim’in Ahkâm Tefsiri, (Terc: Mazhar
TAŞKESENLİOĞLU), Şamil Yay, İstanbul, 1984.
SOYALAN, Mehmet Yaşar, Elmalılı Tefsirinde Kur’anî Terimler ve Deyim-
ler, Ağaç Yay, İstanbul, 2003.
SUBAŞI, Hüsrev, “Elmalılı Hamdi Efendi ve Hat Sanatımızdaki Yeri”, Elmalılı
M. Hamdi YAZIR Sempozyumu (4-6 Eylül 1991), T.D.V. Yay., Ankara,
1993, s. 318-330.
ŞA’BAN, Zekiyyüddin, İslam İlminin Esasları (Usulü’l Fıkh), Terc: İbrahim
Kafi DÖNMEZ, TDV Yay, Ankara, 2004, VII. Baskı.
ŞAMLIOĞLU, Muhittin , “Elmalılı Mehmet Hamdi YAZIR: Hayatı ve Eserle-
ri”, A.Ü.İ.F. Lisans Tezi, Ankara 1966, (Ankara İlahiyat Kütüphanesi
922.972.ŞAM.E. 1966 nolu tez), s. 4.
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1997, C. XV.
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1995, C. XI.
YAVUZ, Yusuf Şevki, “Elmalılı Muhammed Hamdi”, Türkiye Diyanet Vakfı
İslam Ansiklopedisi., İstanbul, 1995, c: XI, s: 57-62.
YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, “Hak Dini Kur’an Dili”, (Sadeleştiren: İsmail KA-
RAÇAM, Emin IŞIK, Nusrettin BOLELLİ, Abdullah YÜCEL), Azim Dağıtım,
İstanbul, Tarihsiz, (10 cilt).
YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, “Hak Dini Kur’an Dili”, Eser Neşriyat, İstanbul,
1979, (10 cilt).
YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, Makaleler I, Kitabevi, (Yayına Hazırlayanlar:
Cüneyd KÖKSAL, Murat KAYA), İstanbul, 1997.
YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, Makaleler II, Kitabevi, (Yayına Hazırlayanlar:
Cüneyd KÖKSAL, Murat KAYA), İstanbul, 1998.
268



YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, Alfabetik İslam Hukuku ve Fıkıh Istılahları Ka-
musu, I-V, Neşreden: Sıtkı GÜLLE, Eser Neşriyat ve Dağıtım, İstanbul,
1997.
YILDIRIM, Yasemin, Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın Ahkâm Ayetlerini Yorum-
lama Metodu, Sakarya, 2002 (YÖK Dokümantasyon Merkezinde 110004 tez
no ile kayıtlı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi).
www.yok.gov.tr/YokTezSrv.
ZUHAYLİ, Vehbe, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, (Terc: Mehmet Ali Yekta SA-
RAÇ ve diğerleri), Risale- Zaman, İstanbul, 1994, (10 cilt).





269



ÖZET
ÇAKIR, Arif, “Hak Dini Kur’an Dili” Ve “Kur’an Yolu” Tefsirlerinin Ah-
kâm Ayetleri Açısından Mukayesesi”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2008.
Bu çalışmada, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye Büyük Millet Mecli-
si’nin talimatı üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı kontrolünde yazdırılan “Hak
Dini Kur’an Dili” ile 2000’li yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı kontrolünde hazır-
latılan “Kur’an Yolu” tefsirlerinin, ahkâm ayetlerinin tefsirleri karşılaştırılmıştır.
Giriş bölümünde her iki eserin de yazarlarının hayat hikâyelerine yer
verilmiştir.
Birinci bölümde Kur’an-ı Kerim’deki ahkâm ayetlerinin sayısı, tasnifi ve
tefsiri hakkında bilgiler sunulmuştur. Bu bölümde Kur’an-ı Kerim’de yer alan
ahkâm ayetleri hakkında çok farklı sayılar verildiği ancak, bu ayetlerin belli bir
sayı ile sınırlandırılmasının pek de mümkün olmadığı görülmüştür.
Çalışmanın ikinci bölümünde, önce iki eser ana hatlarıyla tanıtılmış,
hem genel özellikleri hem de ahkâm ayetlerini tefsir etmedeki yöntemleri
hakkında bilgiler verilmiştir.
Üçüncü bölümde ise, her iki eserde mukayesesi yapılacak konular -
ibadet hükümleri, muamelât hükümleri ve ceza hükümleri olmak üzere,- üç
ana grup halinde tasnif edilerek, tespit edilen bu başlıklar mukayese edilerek
ele alınmıştır.
Yapılan mukayeseler sonucunda, ibadet hükümlerinde seferilik ve ze-
kâtın verilebileceği yerler ile ona benzer birkaç konu dışında farklılık olmadığı
tespit edilmiştir.
Muamelat hükümlerinde, aile ve miras hukukunda komisyonun Elmalılı
merhuma oranla daha geniş açılımlarda bulunduğu görülmektedir. Borçlar
270



hukuku ile ilgili olarak tek fark, faiz konusunda ortaya çıkmakta iken, iktisadi
ve mali hukuk alanında ise önemli bir farklılık göze çarpmamaktadır. Devlet-
ler hukuku alanında ise genel olarak komisyonun -gayrimüslimlerle dostluk
anlamında olmasa da diyaloga- daha yatkın açıklamaları olduğu halde Elma-
lılı merhumun bu konuda daha sert bir tutum takındığı ortaya çıkmaktadır.
Ceza hükümleri konusunda ise, temelde bir fark olmadığı, ancak ko-
misyonun, cezaların uygulanmasında -örneğin recm cezasının uygulanma-
sında- daha toleranslı davranılmasından yana görüş belirttiği tespit edilmiştir.
Çalışmamız, Kur’an-ı Kerim’in, statik bir ilahi kitap olmadığı ortaya
koymaktadır. Temel ilkelerinde değişiklik olmayan Kur’an-ı Kerim’in, ayrıntı
sayılabilecek hükümlerinde ise zamana göre, hatta kişisel özelliklere göre
farklı açılımlar getirilebilmesi, onun her zaman yaşanabilen bir kitap olduğu-
nu, -ölülere değil, dirilere indirilen bir kitap olduğunu- bir kez daha ortaya çı-
karmaktadır.

Anahtar Sözcükler

1. Ahkamu’l-Kur’an (Ahkam),
2. Yazır, Muhammed Hamdi,
3. Hak Dini Kur’an Dili,
4. Kur’an-ı Kerim,
5. Tefsir.
271



ABSTRACT
ÇAKIR, Arif, The Comparison Of The Two Masterpieces: “Hak Dini
Kur’an Dili” And “Kur’an Yolu” Under The Concept Of The Regulation Verses,
Thesis of Master, Ankara, 2008.
In this study comparisons under the concept of the Regulation Verses
are made between the two masterpieces written as the commentary on the
Quran: “Hak Dini Kur’an Dili” which was prepared under the control of The
presidency of Religious Affairs by the direction of The Turkish Grand National
Assembly in the early years of The Turkish Republic, and “Kuran Yolu” which
was also prepared under the control of The presidency of Religious Affairs in
the early years of the 21
st
century.
In the Introduction section, the biographies belong to the authors of
these two masterpieces are presented.
In the first part; the information about the number, classification and
commentary of the Regulation Verses are given. In this part, it is observed
that various numbers of Regulation Verses are mentioned, however it is not
possible to determine the definite number of these verses.
In the second part of this study, the two masterpieces are introduced
with their main features; the information on the general properties and the
commentary methods of the Regulation Verses are given.
In the third part, the subjects of the two masterpieces which will be
compared are classified in three main groups: worship regulations, behaviour
regulations and punishment regulations; and the comparisons are made
under these three titles.
272



In conclusion of the comparisons, it is determined that there are no
differences except a few sections about being exempt from worship and, the
places or people which are suitable for zekât (:Islamic alms), and a few more
similar subjects.
In the behaviour regulations, the committee is observed to have a
wider point of view proportional to the late Elmalılı. Whereas the only
difference related to the law of the debts exists in the subject of interest, no
significant difference is noticed in the law of economy and finance. On the
other hand, the committee has explanations those allow dialogs with
nonmuslims – despite it doesn’t mean friendship with them- whereas the late
Elmalılı observed to be untolerant to this subject.
No significant differences are observed in the punishment regulations
whereas the committee has declared a more tolerant opinion about the
execution of the punishments; for instance the execution of the recm (:stone
to death) punishment.
With these conclusions, it is determined that The Holy Quran is not a
static divine book. The availability of making new comments on some
sentences which can be accepted as details related to the time and even
personal conditions whereas the basic principles do not change, proves once
again that it is sent for alives, not for the deads.
Key Words

1. Ahkamu’l-Qur’an (Provisions),
2. Yazır, Muhammed Hamdi,
3. Religion of Justice Quran Language,
4. Quran,
5. Interpretation.

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->