P. 1
ŞAHMERAN

ŞAHMERAN

|Views: 109|Likes:
Yayınlayan: fzkmehtap
severek okuyacaksınız
severek okuyacaksınız

More info:

Published by: fzkmehtap on Jul 27, 2012
Telif Hakkı:Attribution Non-commercial

Availability:

Read on Scribd mobile: iPhone, iPad and Android.
download as DOCX, PDF, TXT or read online from Scribd
See more
See less

11/08/2012

pdf

text

original

Cansab uyandığında soba çoktan geçmiş, içerisi buz gibi olmuştu. Yamalı yorganı başına doğru çekti.

Yamalı kısa yorgan, bu defa da ayaklarını açıkta bırakmıştı. Yatağın sadece kendi bulunduğu kısmı sıcacıktı. Parmaklarını uzatıp, kardeşinin sıcaklığını aradı ama bulduğu tek şey yatağın sert kumaşı oldu. Kötü bir rüya görüp annemin yanına gitti diye, geçirdi içinden.

Sırt üstü yatıp gözlerini tavana dikti. Çatıdan sızan yağmur sularının bıraktığı sarı lekeleri inceledi boş boş. Odanın köşesindeki örümcek ağına takıldı gözü. Pencerede kalın, soluk ve yamalı kumaştan yapılmış perdeler vardı. Bu perdeler içeri ışık sızmasına engel oluyordu. Dirseğinin üzerinde doğruldu. Odada kardeşini ve annesini görmeye yetecek kadar ışık yoktu. Küçük kardeşi yan yatmış, bacaklarını karnına çekmiş ve sırtını annesine dayamıştı. Yanaklarını birbirlerine yaslamışlardı. Isınmaya çalıştıkları belliydi. Cansab annesine baktı, uykusunda daha genç göründüğünü düşündü. Bir zamanlar çok güzel olmalıydı. Yüzündeki çizgiler uykuda olsa bile yorgunluğunu ve yıpranmışlığını gösteriyordu. Alnından ve göz çevresinden dudaklarının kenarına kadar inen çizgiler uyurken daha az derin görünüyordu. Kardeşi Baran da daha masum görünüyordu. Yaramazlıklarının hiç birinden eser görünmüyordu. Bir çiğ tanesi kadar taze, adını aldığı yağmur damlası kadar saftı.

Baran’ın dizlerinin dibinde, dünyanın en çirkin köpeği olan Pasaklı vardı. Pasaklı uyuyan kardeşine bekçilik yapıyordu. Siyah beyaz tüyleri yapış yapıştı. Müdahale edilmiş bile olsa, sol arka ayağını yılan ısırdığı için aksıyordu. Kuyruğu kopmuş, bir gözü daha az görüyordu. Kemikleri sayılabilecek kadar zayıf, karnı şiş, her yeri pireler kaynayan bir köpekti. Evde ihtiyaç duyulan son şey, doyurulması gereken fazladan bir candı. Baran annesine çok fazla yalvardığı için annesi dayanamamış onu eve almıştı. Baran onu ilk defa eve getirdiğinde dolapta ne var ne yoksa pasaklıya yedirmiş, pasaklı ishal olmuştu. Her yürüdüğü yere pislediği için Baran’ın annesi onu kovanın içinde boğmak ister gibi yıkamıştı. Zaten çok fakir olan aile ise bir hafta yiyecek sıkıntısı çekmişti. Anne bir defa daha pasaklıyı sokağa atmak istediyse de Baran’a yine kıyamamış kalmasına izin vermişti. Bir gün tek katlı çatısız kerpiçten yapılmış evlerine giren bir yılan, Baran’ın yakınlarında dolaşırken pasaklı üzerine atlamış yılanı öldürmüştü. Yörenin dağlık ve kayalık konumu çok fazla yılanın yaşamasına elverişli kılıyordu. Bu olaydan sonra annesi pasaklıya minnet duymuş bir daha gitmesi için ısrar etmemişti. Cansab, bacaklarını yataktan sarkıtıp, ayağına av çizmelerini geçirdi. Yumuşak deri, tam ayaklarının şeklini almış olan çizmelerin içinde ayaklarının rahat olduğunu hissetti. Üzerine kazağını ve pantolonunu geçirdi. Yarı puslu kırık aynadan kendisine baktı. 20 yaşına henüz girmiş koyu siyah saçlı, esmer tenli biri duruyordu. Simsiyah gözlerini aynadan kendisine dikti. Alnına düşen gece siyahı saçlarını geriye doğru ıslatıp elini yüzünü yıkadı. Masanın üzerinde duran bir köşesi kırık bakır kovayı aldı. Kapının gıcırdamamasına dikkat ederek dışarı çıktı. Buz gibi hava, kapıyı açmasıyla yüzünü tokatlamıştı. Soğuktan dudakları çatlamış olan Cansab, yakasına atkı niyetine doladığı kumaşı burnuna doğru çekti. Sağa sola bakınarak yakacak aradı. Kırık odun parçaları ve biraz kömür bulabilirse bu gün de ısınabileceklerdi. Dışarı çıktığında sabah işlerini yapmak için, dışarı çıkmış kendisi gibi insanlarla karşılaştı. Kamburları çıkmış, parmaklarının boğumları şişmiş, kırık tırnaklarının ve mutsuz yüz çizgilerinin arasına biriken tezekleri temizlemekten uzun süre önce vazgeçmiş erkek ve kadınlarla doluydu. Arkadaşlarından Nima ile karşılaştı. O da onun gibi yakacak toplamaya çıkmıştı. Nasılsın Cansab? diye sordu.

Cansab, omuz silkerek önemsiz bir günün başlangıcında olduğunu belirtir gibiydi. Her zamanki gibiyim, Ya sen nasılsın? diye sordu. Bende her zamanki gibiyim.

Dedi ve oradan uzaklaştı. Cansab, dışarıdan topladığı ağaç parçalarını kovaya doldurdu. Dağ eteklerinden topladığı kömür parçalarını alıp yine aynı sessizlikle odaya sızdı.

Gözü annesi ve kardeşi Baran’a kaydı. Bıraktığı konumda duruyorlardı. Sanki azıcık kıpırdasalar odanın bütün soğuğu içlerine dolacak gibi hareketsiz kalmaya gayret ediyorlardı. Annesinin bedeni Baran’ın küçücük bedenini ısıtıyordu. Kanca şeklindeki demir parçasıyla sobanın üst tarafındaki kapağı açtı. Sobayı topladığı kömür ve odunla doldurdu. Kibrit çakarak sobanın tutuşmasını sağladı. Yanan sobanın etkisiyle odanın ısınmaya başladığına emin olan Cansab, ikinci görevi olan yiyecek avına çıktı. Evleri köyün neredeyse kenarında kalıyordu. Av yapacakları alana giderken taşlık alanı geçip yüksek, üst kenarları sık aralıklarla dikenli tellerle çevrilmiş, tel örgüsü çitleri aşması gerekiyordu. Bu dikenli tellerin arkasında dağlık alana bitişik, yılanların bol olduğu bir orman bulunuyordu. Cansab dikenli tellere geldiğinde yılan olup olmadığını anlamak için, her defasında dikkat kesilirdi. O an derin bir sessizlik vardı. Karnını içine çekip uzun zamandır açık duran ve çalı öbeğinin arkasına gizlenmiş iki adımlık aralıktan kayıp geçti. Çitin başka zayıf noktaları da vardı ama burası evlerine en yakın olduğu için ormana her zaman buradan girerdi. Ağaçların arasına dalar dalmaz, içi boş bir kütüğe sırtını yaslayıp bıçağını, asa olarak kullandığı sopasının ucuna bağladı. Zehirli yılan ve vahşi hayvanların olduğu patikaya doğru baktı. O patikadan gidildiğinde bulmasını bilene yiyecek çoktu. Babası bu işi çok iyi bilirdi ve ölmeden önce Cansab’a biraz öğretmişti. Küçük yaşta babasını kaybeden Cansab, evin erkeği olması durumuyla annesini ve kardeşini koruma görevini sırtlanmıştı. Kütüğün arkasında duran Cansab omzunun üzerinden arkasına baktı. Çalılıklar arasında gelen hışırtı onu korkutmuştu. Dikkatlice baktığında, kendisi gibi davranan Nima olduğunu gördü. Yüzündeki kaslar gevşedi. Hey, Cansab! dedi onu gördüğünde.

Hızlı hareketlerle, geç kalmışlık hissiyle Cansab’a doğru geldi. Bak ne vurdum,

Yaban arılarına ait, neredeyse kurumuş bal kovanına bıçağını sokup yukarı kaldırmış şekilde Cansab’a gösteriyordu. Cansab kendisini gülmekten alıkoyamadı. Nereden buldun onu? Neredeyse kurumuş. İlerde bir ağacın dalına ilişik duruyordu. İçinde biraz da olsa bal var. Kahvaltı için işe yarar sanırım. Dedi

Beraber gülüştüler ve daha işe yarar yiyecekler bulmak için ormanın içinde ilerlemeye başladılar. Cansab elini cebine atarak bir parça ekmeği çıkardı. Bu ikramı gören Nima’nın yüzü aydınlandı. Teşekkürler Cansab, gerçek bir ziyafet çekeceğiz. Ekmek ve bal… Balı eve, ailene götüreceğini sanıyordum. Zaten kurumak üzere ve zaten fazla bir şey yok, diyerek kıkırdadılar.

Dizlerinin üzerine çöküp ekmeği bölüştüler ve balı sürerek midelerine indirdiler. Cansab ekmeği yerken Nima’yı inceliyor; Abim olabilirmiş. Düz siyah saçları, zeytuni bir teni var. Siyah gözlerimiz de birbirine çok benziyor. Ama akraba değiliz en azından yakın akraba değiliz.

Diye geçirdi içinden. Köydeki ailelerin çoğu, birbirine böyle benzerdi ve mutlaka bir akrabalıkları bulunurdu. Dikkatli incelemesinden rahatsız olmalı ki Nima atıldı; Ne bakıyorsun be! Diyerek Cansab’ı omzundan ileri doğru itti. Cansab, dengesini hemen sağladı ve umursamaz bir tavırla; Hiiçç! Bana ne kadar benzediğine bakıyorum, dedi ve omzunu silkeledi.

Nima, arkadaşına dalgacı bir şekilde güldü. Delisin sen! Bu köyde neredeyse herkes birbirine benzer. Bizim karakterlerimiz benzediği için böyle hissettin sanırım, dedi ve hızla ayağa kalkarak; Haydi! Çok oyalandık. Hemen bir şeyler avlayıp eve dönelim. Çocuklarım evde oldukça aç olmalılar, dedi.

Sesinde alaycılık vardı. Tabii ki kendi çocuklarından bahsetmiyordu. Nima’nın iki erkek bir küçük kız kardeşi vardı. Annesini de sayarsa doyurması gereken dört karın onu bekliyordu. Cansab onaylar gibi başını öne arkaya salladı. Nede olsa onu da evde bekleyen iki kişi vardı. Ayağa kalktıklarında hışırdayan otlar arasında bembeyaz bir tavşanın olduğunu gördüler. Cansab, Nima’ya döndü. İşaret parmağını dudağına götürerek: Şşşşşşşşş, sessiz ol! İşte akşam yemeğimiz dedi.

Nima: O benim. Sakın davranma diyerek oku yayına yerleştirdi, tam germişti ki yanında hızla fırlayan bıçağın tavşana saplandığını gördü. Hırsla: O benim dedik, azıcık sabredemedin değil mi? Diyerek Cansab’ı itti.

Cansab: Onu ilk ben gördüm, dedi. Tavşana doğru yürüyüp kulaklarından tuttu ve havaya kaldırdı. Eğer bir tane daha bulamazsak paylaşacağımıza söz veriyorum dedi.

Bu söz Nima’yı yumuşatmış, havadaki gerginliği almıştı. Birkaç adım gittiklerinde bu defa da keklik buldular. Nima: Bu gün bereketli bir gün kardeşim. Vurursak bunu da ben alırım dedi. Cansab, sessiz ve olumlu bir tavırla başını salladı.

Nima okunu gerdi ve fırlattı. Ok hızla gidip kekliği vurdu. Artık Nima da akşam eve yiyecek götürebilecekti. Kekliğe doğru yürüdüklerinde donmuş toprağın içinden çıkan şalgam yapraklarını gördüler. Nima: Akşama keklik ve şalgam var, diyerek gülümsedi.

Cansab: Akşama tavşan ve şalgam var, dedi.

Beraber kıkırdayarak toprağı kazmaya başladılar. Çıkan şalgamları da torbalarına doldurarak evin yolunu tuttular. Yolda giderken Cansab’ın ayağı bir çukura girdi. Çekiştirdi ama ayağını çıkaramadı bir türlü. Önde oldukça ilerlemiş olan arkadaşına seslendi; Heeeyyyyy! Nima ayağım çukura sıkıştı yardım et! Dedi Nima: Kız gibi bağırma! Alt tarafı bir çukur, diyerek Cansab’a doğru yürüdü. Cansab: Bu öyle sıradan bir kuyuya benzemiyor ya! Gel de gör, dedi. Nima’yı meraklandırmak ister gibi bir hâli vardı.

Nima çukurun başına geldiğinde çukura baktı, baktı. Evet, bu sıradan bir çukur değil, dedi. Gözlerini kocaman açarak anlatmaya başladı; Burada, yedi kat yerin dibindeki mağaralarda yaşayan yılanlar varmış. Meran adı verilen bu yılanlar, çok akıllı ve iyi yüreklilermiş. Arkadaşlığa, dostluğa, sevgiye büyük önem vererek, barış içinde mutlu bir hayat sürerlermiş. Meranların başında Şahmeran denilen kraliçeleri varmış. Genç ve güzel bir kadın olan Şahmeran hiç yaşlanmaz, öldüğü zamanda ruhu kızının vücuduna geçermiş, dedi.

Anlatırken sesinde heyecan vardı ve bu heyecanını Cansab’a yansıtmaya çalışıyordu. Yüz kasları değiştiriyor, el ve kollarını hareket ettirerek bütün vücut dilini kullanmaya çalışıyordu. Cansab hikâye bitimine kadar büyük bir ilgiyle izledi sonuna geldiğinde ise daha umarsız bir hâlde; Bırak bu saçmalıkları da ayağımı kurtar. Meranlar ayağımı sokmadan çıkar şunu! Diyerek ayağını çekiştirmeye başladı.

İkisi birden ayağına asılarak sıkışan yerden kurtarmaya çalıştılar. Ayağı delikten kurtulur kurtulmaz ikisi birden yere düştü. Oturdukları yerden birbirlerine bakarak gülüşmeye başladılar. Cansab’ın çukura sıkışan çizmesi ayağından çıkmıştı. Düştüğü yerden hiç kalmadan çizmesini çekiştirmeye başladı. Sıkışan çizmenin yırtılmamasına gayret ederek çekiştirdi, son bir hamleyle ve kuvvetle asıldığında çizmeyi kurtarmıştı. Çizmenin eline gelmesiyle birlikte sarı renkli büyük bir yılan belirdi. Yılanın soğuk bakışları, Cansab’ın korku dolu bakışlarına kilitlendi.

KİSRA SARAYINDAKİ MİSAFİR: KÂHİN SATİH Gökyüzünün koyu lacivert renginin üzerine serpilmiş olan yıldızlar, bütün albenisi ile sanki bakanların şaşkınlıklarına gülümsüyordu. Ay dolun hâlde ve yıldızlara inat daha parlak, görkemliliğini büyük bir keyifle kendini gösteriyordu. O gece İranlı sasanilerin hükümdarı Nuşirevan’ın Kisra sarayında büyük bir sıkıntı vardı. Günlerdir sarayda sabah olmak bilmedi. Birçok kişinin gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüş, herkesin gözlerinden uyku akıyordu. Nuşirevan’ın kızı Gülnihal, ağır hastalanmıştı. Etrafında sevenleri çaresizlik içinde bekleşiyorlardı. Gülnihal, Nuşirevan’ın ikinci kızı olarak dünyaya gelmişti. Tüller içindeki yatakta yatan Gülnihal, örtünün altına gizlenen uzun siyah saçları, kara yay gibi kaşları ve simsiyah kirpikleriyle hastayken bile çok güzel görünüyordu. Kısa bir süre önce bir hastalığa yakalanmış, hiçbir hekim çare bulamamıştı. Sasani hanedanının yirmincisi olan Nûşirevan, Romalılarla, Hunlularla, Hindlilerle ve başka komşularıyla yaptığı birçok savaşlarda galip gelmişti. Sasani Devletinin sınırlarını Akdeniz'e ve Karadeniz'e ulaştırmış, Maveraünnehr taraflarından da birçok yerleri sınırları içine katmıştı. Hatta Roma İmparatorunu hezimete uğratıp elli sene müddetle, her sene otuz bin altın cizye vermeye mecbur etmişti. Gel gör ki biricik kızının hastalığına deva bulamıyordu. Nûşirevan, sıkıntılı bir şekilde ne yapacağını bilemezken veziri, danışmanı Mübedan yanına geldi. Efendim, yüce sultanımız! Emin olunuz ki en az sizin kadar üzgünüm, dedi.

Sesindeki hüzün gerçekten üzgün olduğunu belli ediyordu. Mübedan’ın Gülnihal’e âşık olduğunu bütün saray haklı da bilirdi. Danışmanı Mübedan’ı hükümdar Nûşirevan da çok severdi. Nûşirevan, hayatının dönüm noktasını Mübedan sayesinde yapmıştı.

Nûşirevan, tahta çıktığı ilk yıllarda halkına karşı son derece zalimane bir tutum içindeydi. Öylesine gaddar ve insafsızca bir yönetim göstermiş ki, halkı adeta canından bezdirmiş. Üstelik zevk-ü sefasına düşkün olup, korkunç harcamalar ve aşırı israf içinde sürdürdüğü saltanatla halkından tamamen kopmuş, en ufak bir ses çıkaran olursa cezalandırılmış. Saltanatın ilk yıllarında böyle halkına zulmeden ve onları adeta inim inim inleten Nûşirevan, Mübedan ile hayata bakışını değiştirmişti. Nûşirevan, maiyeti ile beraber bir gün ava çıkmıştı. Yanında gayet zeki ve halkın durumuna içten içe üzülen veziri Mübedan da vardı. Nûşirevan bir süre avlandıktan sonra bir ara veziri ile beraber diğer adamlarını yanından ayrılarak bir suyun başına varmışlar. Atından inmiş, orada bir müddet istirahate çekilmişti. Onlar orada istirahat ederlerken iki tane baykuş gelip yakınlarına bir yere konarak ötmeye başlamışlar. Öylesine ötüyorlamışı ki ister istemez Nûşirevan’ın dikkatini çekmiş. Baykuşların bu nameleri hoşuna gidince vezirine seslenmiş. - Ey vezirim! Şu kuşların dilinden anlıyor olsaydık ta konuştuklarını bilseydik. Kim bilir neler konuşuyorlardır, demiş. Zeki vezire, halkın içinde bulunduğu durumu anlatabilmek için bir fırsat doğmuştu. Nûşirevan’a demiş ki: -Sultanım! Ben bu kuşların ne dediklerini biliyorum. Eğer müsaadeniz olursa ve beni bağışlarsanız bu kuşların aralarında neler konuştuklarını anladığım kadarıyla size bildireyim, diye karşılık vermiş. Nûşirevan hayretle; Peki, anlat bakalım. Gazabımdan emin olabilirsin, demiş.

Bunun üzerine vezir; Bu kuşlardan bir tanesi diğerinin kızını oğluna istiyor. Öbürü ise işi biraz naza çekerek, senin oğluna kızımı veririm fakat başlık parası olarak bir harabe isterim diyor. Bu öyle deyince kızı oğluna isteyen gayet memnun bir şekilde başımızda Nûşirevan gibi bir hükümdar varken ben sana bir değil on tane bile harabe veririm. Yeter ki sen kızını oğluma ver, diyor. İşte sultanım kuşların konuştuklarından benim anlayabildiğim bundan ibaret, diye cevap vermiş.

Vezirin böyle söylemesi üzerine Nûşirevan hiçbir şey dememiş. Ama vezirin ne demek istediğini çok iyi anlamış. Memleketin ve halkın şu anda içinde bulunduğu durumu veziri ince bile üslupla nasıl da anlatmıştı. Saraya döndüklerinde bu durumu inceden inceye bütün detaylarıyla düşünen Nûşirevan’ın bu olay hayatında dönüm noktası hâline gelmiş. Gerçekten de vezirinin doğru söylediğini düşünerek o andan itibaren hal ve ahvalini değiştirmiş. Halkını gözeten, onlara destek olan, son derce adil bir hükümdar olmuş. O günden sonra, halk Nûşirevan’ı daha çok sever ve sayar hâle geldi. Bunun farkına varan Nûşirevan ise Mübedan’a daha bir değer vermiş, sözünü önemsemişti. Nûşirevan’ın yine önemli bir durumda Mübedan’a ihtiyacı vardı. Kızımın iyileşmesini sağla seninle evlendireyim, dedi.

Bu söz üzerine Mübedan, üzülse mi, sevinse mi bilemedi. Gülnihal ile evlenmek, hayallerinin süsüydü. Bunu babasından koskoca sasani kralından duyma onuru sevindiriyordu elbette. Ama Gülnihal’in amansız hastalığı ise onu derinden üzüyordu.

Günlerdir yatakta öylece yatan Gülnihal, her geçen gün eriyor, soluyordu. Birden Mübedanın aklına bir isim geldi; Kâhin Satih, dedi yüksek ve coşkulu sesle.

Nuşirevan; Kimdir bu Kâhin Satih? Diye sordu.

Mübedan; Kâhin, kâinatın sırlarından bahsederler ve gelecek olaylardan haber verir.

Nuşirevan: İyi de bu kâhinlerden ülkede fazlaca bulunmaktadır. Bunun özelliği nedir?

Mübedan; Bunların en meşhuru ve en itibarlısı da işte bu Satih ismindeki kimsedir efendim. Bu kişi, olağanüstü derecede yaşlı birisidir. Yaşını kimse bilmemekle birlikte 500 yaşında olduğunu söyleyenler var.

Kâhin Satih, esasen Yemen’li olup Şam tarafında bir manastıra yerleşip kalmış. Bedeninde hiç kemik yoktu. Şekil ve kıyafetçe benzeri görülmemiş, daima arka üstü yatan bir kimseydi. Bir yere götürüleceği zaman kendisini çuval gibi toplayıp hayvan üstüne yükletirlermiş. Velhasıl, insana benzemez, dilinden başka azası oynamaz acayip bir insan olup buna rağmen gayet güzel, düzgün fesih ve beliğ sözler söyler ve nice sonra meydana gelecek şeylerden bahsedermiş, diye açıkladı. Nûşirevan; Hemen onu çağırın bana, dedi.

Bir grup asker ve haberci görevlendirilip Kâhin Satih’e gönderildi. Kâhin Satih, daha önce de marifetini sergilemişti. Mübedan birçok defa söylediklerinin çıktığına şahit olmuştu. Bu olaydan epey bir süre sonra Nuşirevan, Kâhine yine ihtiyaç hissedecekti. Peygamber efendimiz (s.a.v) doğduğu zaman hükümdar Nûşirevan’ın sarayında 14 adet pencere çıkması (balkon) yıkılacaktır. Sarayının sarsılıp balkonlarının yıkılmasına anlam veremeyen Nûşirevan, yakınlarıyla bu meseleyi konuşurken Stahrâbâdda Mecusilerin taptığı, bin yıldır yanan ateşin söndüğü haberi gelir. Yine bu sırada Sâve gölünün kuruduğu, aksine Semâve’nin taştığı haberleri de arka arkaya gelecektir. Hesap ettiklerinde hepsinin aynı zamanda meydana geldiği anlaşılacaktır. Bunun üzerine Nuşirevân danışmanı Mübedan’ı çağıracak, ona bu hadiseleri anlatacaktır. Bunun üzerine Mübedan’da aynı gece gördüğü bir rüyayı anlatacaktır. Mübedan rüyasında bir alay sert ve dik başlı devenin bir bölük Arap atını peşine takarak Dicle nehrini geçip İran içlerine doğru dağıldığını görecektir.

Nuşirevan bu rüyayı duyunca daha fazla telaşa kapılacaktır. Acaba bu alametler ne ola?” diye soracak, . Mübedan ne olduğunu tahmin edebilecektir. Herhâlde Arabistan’da bir büyük hadise meydana gelmiş olsa gerektir, diye cevap verecektir.

Nuşirevan, kendisine bağlı bir Arap hükümdar olan Numan bin Münzir’e derhal bir ferman gönderecek; Bana bir bilgin gönder,

Diye emrettiğinde Numan da Abdülmesih isminde meşhur ve değerli bir bilgini ona gönderecektir. Abdülmesih doğru İran’ın başkenti Medayin’e gidecek, Nuşirevan’ın huzuruna çıkacaktır. Nuşirevan ona hadiseleri anlatacak, tüm bunların ne anlama geldiğini soracaktır. Abdülmesih; Benim Şam’da yaşayan Satih isminde bir dayım vardır. Tüm bunların manasını ancak o bilebilir, cevabını verecektir.

Bunun üzerine Nuşirevân: Satih’i tanırım. Haydi, çabuk! Satih’in yanına git ve bana bunların cevabını getir, diyecektir.

Abdülmesih büyük bir süratle Satih’in bulunduğu Şam’a geldiğinde, Satih’in o anda ölüm döşeğinde olduğunu görür. Gözleri artık kapanmış olup Abdülmesih’in selamını işitmeyecektir. Onun bu hâli Abdülmesih’e çok dokunacaktır. Satih’e tesir edecek, içli bir kaside söylerek: Acaba Yemen’in yücesi sağır mıdır? Yoksa işitmiyor mu? Yoksa ölüp gitti de bizleri de bütün bütün üzüntüde mi bıraktı? Ey faziletli büyüğüm ve ey müşküllerin halledicisi! Yeğenin, bütün bilginlerin aciz kaldığı büyük işleri senden sorup öğrenmek ister, diyecektir.

Bunun üzerine Satih gözlerini açar ve der ki: Ey Abdü`l-Mesîh! İlâhi vahyin okunması çoğalacak. Asâ`nın sahibi peygamber olarak gönderildi. Semâve Vadisini su bastı, Farsların ateşi söndü. Artık Şam da Şam değil, Satîh için. Şunu iyi bil ki, zaman üzerinde hükmü geçerli olan mutlak Hâkim, böyle istedi ve gelen peygamberle nebîlik ipinin iki ucunu düğümledi. Sasanîlerden, yıkılan burç sayısınca (14) hükümdar gelecek ve sonra hüküm yerini bulacaktır, diyecek ve vefat edecektir.

Abdülmesih İran’a dönecek ve Satih’in söylediklerini bir bir anlatacaktır. Nuşirevân, kendi iktidarı döneminde bir şey olacağından endişe ediyordu. Bu cevap onu memnun edecektir. Bizden sonra 14 hükümdar gelip geçinceye kadar neler olur, diyecektir.

Gerçekten de normal şartlarda 14 hükümdarın gelip geçmesi yüzlerce yıl sürerdi. Belki yarım bin yıl. Ama onların düşündüğü gibi olmayacaktır. Nuşirevan’dan sonra Sasaniler bir karışıklık dönemi geçirecek ve 4 sene içinde 10 tane hükümdar gelip geçecektir. Ayazdan kızarmış suratı ve donmuş elleriyle iki atın çektiği faytonu hızla süren bir arabacı sarayın önüne geldiğinde dizginlere asıldı. İçinden inen ince bıyıklı bir adam seslendi; Geliyor! Kâhin Satih geliyor.

Arabacının haber vermesiyle umut ve telaş doluştu saraya. Az sonra şafak sökecekti. Güneş kıpkırmızıydı. Bir önceki gün yola çıkmış olan yaşlı kâhin yorulmuş olmalıydı. Faytona göre daha ağır ilerleyen bir deve ve sırtında iki küfe belirdi. Herkes merakla deveye ve sırtına baktı. Tek bir deve vardı, görünürde kâhin yoktu. Herkes şaşkın herkes meraklıydı. Ağır hareketlerle, kimsenin komut vermeden ilerleyen deve, sarayın kapısına geldiğinde kendiliğinden çöktü. Emir almış da gem çekilmiş gibi yavaş ve itina ile çöktü. Bir süre nefesler tutuldu. Saray kapısının önüne bir anda kalabalık dolmuştu. Havada sinek uçsa duyulabilecek bir sessizlik vardı. Kimsede değil konuşacak, düşünecek hâl yoktu. Sarayın kapısında Nüşirevan ve arkasından gelen Mübedan belirdi. Kristal avizeye yerleştirilmiş mumların merdivene yansıması ve güneşin kızıllığı birbirine karışmıştı. Nuşirevan ve Mübedan da diğerleri gibi sessizce olacakları bekledi. Deve küfeyi yana devirir gibi eğdi. İçinden bir yığın kumaşın yuvarlandığı görüldü. Toplananlar hep bir ağızdan istemsiz bir hâlde; Aaaaaaaaa ! diyebildiler.

Bu kumaş yığını da neyin nesiydi? Beklenen kâhin neredeydi? Arkadan gelen başka deve var mıydı? … Toplananlar bu soruları düşünedursunlar kumaş topu kıpırdamaya başladı. Topluluk içinde bulunan kadınlar korkularından eşlerine ya da yanında bulunan her kim varsa ona yapıştılar. Kollarını sıkıyor, arkalarına saklanıyorlardı. Bir taraftan da gözlerini kıpırdayan kumaş yığınından alamıyorlardı. Kumaş yığınından önce bir kol, sonra diğer kol, sonra bacaklar en son da kafa görünmüştü. Bu küçük kumaş yığını aslında hiç kemikleri olmayan kâhindi. Herkes bir ağızdan; Kâhin Satih! Diyebildi.

Vücudunda, parmaklarıyla kafatasının dışında kemik yoktu. Bırakıldığı yerde tıpkı bir et bir yığını gibi duruyordu. Onun neden bu hâle geldiğini kimse bilmiyordu. Şu an yeryüzünde yaşayanlar daha dünyaya gelmeden önce de Satih bu hâldeydi. Bir yerden başka bir yere giderken rahipler onu katlar ve bir döşek gibi devenin üzerine sararlardı. Başı bazen karnında, bazen sırtında, bazen de dizlerinin üzerinde olurdu. Vücudunda dili, gözü ve beyni dışında çalışan bir organı yoktu. Şimdi de devenin üzerinden yere yığılmıştı. Mübedan, Nuşirevan’ın yanından saygıyla ayrılarak hızla merdivenden aşağı indi. Kâhin Satih’in yanına geldi; Hoş geldiniz saygıdeğer büyük kâhin. Kimse sizin kadar derdimize derman olamaz, elinize düştük, el aman! Dedi.

Sesinde neredeyse yalvarma vardı. Kâhin Satih; Derdinizi duyup da geldim, dedi.

Herkesin karşısında süklüm püklüm durduğu Kâhin; o bet, o dayanılmaz derecede çatlak sesin istediklerini bir bir söylerken, sesi, kokusu ve görüntüsüyle yarattığı izlenim sonucu hemen hemen hiç kimse onun emirlerine kulak asmamaya cesaret edemezdi. Nuşirevan da emirlerini bekliyordu. Kâhin, kimse prensesin ismini ona söylemediği ve çok uzaklardan geldiğinden duymuş olmasına imkân olmadığı hâlde; Gülnihal nerede? Beni ona götürün, dedi.

Herkes şaşkınlıkla ona baktı ve denileni hemen yaptı. İki görevli altın büyük bir tepsi getirerek kâhini kaldırdılar. Tepsinin üzerine yerleştirerek tepsiyi omuzlarının üzerine yerleştirdiler. Önde Nuşirevan ve Mübedan, arkada omuzlarda taşınan kâhin, merdiveni çıkmaya başladılar. Mübedan önden koşturarak prenses Gülnihal’in bulunduğu odanın kapısını tıkladı. İçeriden müsait olduklarını bildiren kadınların sesini duyduğunda kapıyı açtı ve Nuşirevan’a yol gösterir gibi kolunu odaya uzattı. Arkadan gelen kâhinin önünde daha fazla eğilmişti. Kâhin Satih, içeri girdiğinde burnuna çarpan keskin ilaç kokularından yüksünerek yüzünü buruşturdu. Keskin mavi gözleriyle çevreye baktı. Masmavi gözlerinde gözbebeği bile neredeyse görünmüyordu. Kapının yanındaki iskemleyi göstererek onu oraya bırakmalarını istedi. Taşıyıcılar itinayla iskemleye oturttular. Satih itinayla ayakkabılarını çıkardı, fese benzeyen başlığını yana çıkarıp iskeleyle birlikte prensese doğru hareket etmeye başladı. Merdiveni bile yardım alarak tırmanan kâhinin altındaki iskemle sanki havalanmış kayarak prensesin yatağının yanına gitmişti. Bunu gören odadaki kadınlar bir ağızdan; Aaaaa! Diyerek hayretlerini gösterdiler.

Nuşirevan, saray kadınlarına sessizliği sağlamaları için sert bakışlar gönderdi. Bunun üzerine kadınlar bir ağızdan duvara yakın yerlere çekilerek ellerini ağızlarına kapattılar. Bunu yaparlarken amaçları ağızlarından gayri ihtiyari çıkan seslere engel olmaktı. Kâhin yatağa iyice yaklaştı. Kemiksiz bedeni artık havada uçuyordu. Bedeni prensesin üzerinde uçarken gözlerini kapamış kemiksiz yüzünü buruşturmuştu. Gözleri kapalı, burun ve dudakları birbirine girmiş gibiydi. Fısıltılı bir ses tonuyla: Her kim onun vücudundan bir parça yerse, bütün sırlara sahip olur, bütün hastalıklardan kurtulur, dedi.

Herkes pür dikkat onu dinliyordu. Sesinde efsun ve gizem vardı. Kimin ya da neyin vücudundan yenilecekti? Kendisi de o dediği varlığın etinden yediği için mi kâhin olmuş, sırlara vakıf olmuştu? Herkes birbirine şaşkınlıkla bakarak dürtüştü. Mübedan’ın bir anda gözleri parlamıştı. Kâhinin söylediği şey her neyse bulduğunda hem prenses kurtulacak ve onun karısı olacaktı hem de kendisi her sırra vakıf olacaktı. Mübedan bütün bunları düşünürken kâhin başını hızla çevirip Mübedan’a baktı; Kimse, ona zarar vermesin! İyi kalbini vurmasın! Dedi.

Sesi, Mübedan’ın beyninden geçenleri anlamış gibi öfkeliydi. Mübedan; İyi de onu öldürmeden etinden nasıl yenilecek? İyice kafayı yemiş bu ucube, diye geçirdi içinden. İçinden geçirmesiyle bu düşüncesinden dolayı korkuya kapıldı. İlk düşüncesini nasıl duyduysa onu da duymuş olabilir miyidi?

Kâhin: Zarar vermeden o güzele, Etinden yedirilmesi lazım bu güzele… O güzel ki derisindeki pullardan daha parlaktır güzel kalbi, Ne birini üzdü ne birini deli gibi sevdi, Yeryüzüne çıkmadan yaşadı büyük bir tarih, Kimse bilmez onu kim görecek, kimi vuracak talih… Dedi ve sustu.

Çevredekiler bu gizemi çözmek için düşünmeye başladı. Neydi bu? Kimdi? Neredeydi? Kâhinin başka ipuçları vermesi için ısrar edemediler. Herkes birbirine bakarak bunun ne olabileceği konusunda bir ışık aradılar. Kâhin geldiği gibi götürülmesini istedi. Aynı şekilde altın tepsiye konularak yaşadığı yere götürüldü. Pers kıralı Nüşirevan, Mübedan’a dönerek; Neydi bu şimdi? Bu kadar övdüğün kahin kızım bu kadar hastayken bir bulmaca verip gitti, ne olacak şimdi? Dedi.

Mübedan; Merak etmeyiniz efendim, en kısa zamanda bu efsunu çözeceğim ve güzel prensesi kurtaracağım. Eşimin ölmesine izin veremem, dedi.

Bunları söylerken krala sözünü hatırlatır gibiydi. Nuşirevan odadan herkesi çıkarak prensesin başında kalmak istediğini söyledi. Mübedan da çıkarken ona; Dur, sen kal! Beraber efsunu düşünmeliyiz dedi.

Beraber düşünmeye başladılar. Nuşirevan; Derisi pullarla kaplı olup yeryüzünü hiç görmeyen ama tarihi bilen, uzun yıllardır yaşamış olan şey ne olabilir? Dedi.

Mübedan: Balıkların derisi pulludur bir de yılanların, dedi ve sustu.

Gözlerinde aklına bir şeylerin geldiğinin ışıltısı vardı ve krala dönerek hızla: Tabii ya! Efendim, nasıl düşünemedim? Bu şey olmalı, dedi ve durakladı.

Nüşirevan, Mübedan’a dönerek; Söylesene be adam! Dedi.

Mübedan: ŞAHMERAN! Dedi.

CANSAB Her ikisi de çığlıklarla ayağa kalkıp köye doğru koşmaya başladılar. Cansab elindeki ayakkabıyla uzunca bir mesafe koştuktan sonra nefes nefese kalıp biraz soluklanmak için durakladı. Çizmesini yırtılan çorabının üzerine geçirdi. İki arkadaş yeterince uzaklaştıklarını anladıklarında bir süre öylece kaldılar. Hikâyenin ve gördükleri yılanın etkisiyle olsa gerek oldukça sessiz hâlde evlerinin yolunu tutular. Yol ayrımına geldiklerinde hiçbir söz söylemeden kendi evlerine yöneldiler.

Cansab eve girdiğinde annesi dış kapının beş adım kadar ötesinde duruyordu. Soğuktan korunmak için omuzlarına paçavralar sarmıştı. Sobanın ateşini karıştırırken pasaklı da bacaklarının arasında oynuyordu. Cansab annesine bir süre baktı. Sobayı karıştırdığında alevlerin çıkmasıyla gözlerinin çocukça bir neşeyle açılmasını izledi. Saçları kirden neredeyse keçeleşmişti. Gözleri çukura kaçmıştı, ama yine de bu görüntüde bile umut içeren efsunlu bir hal vardı. Cansab’ı ve elindeki yiyecekleri gördüğünde umut içeren hali coşkulu hale dönüştü. Ah! Oğlum, bu gün de bizi aç kalmaktan kurtardın demek, dedi.

Cansab, annesinin bu hali karşısında içinin burkulduğunu belli etmeden Baran’a seslendi; Haydi, gel de şu tavşanı temizleyip pişirmeye hazır hale getirelim. Hem pasaklı da acıkmıştır. Bağırsaklardan kendisine ziyafet çeksin, dedi.

Baran aldığı komutla abisine doğru koşup yiyecekleri aldı. Tavşanı beraber temizleyip, haşlamak için tencereye koydular. Şalgamlar itinayla soyuldu. İnce soymaya gayret ediyorlardı. Çünkü ne kadar az yiyecek israfı yapılırsa o kadar çok doyarlardı.

Büyük bir kütüğü yer sofrası niyetinde yere koymuş çevresine paçavralardan minderler yapmışlardı. Cansab, Baran’a moral vermek için ve ne kadar sağlam olduğunu göstermek için kütüğe güm güm vururken; Sapasağlam şık bir sehpamız oldu. Böyle sağlam sehpa hiçbir yerde yok, demişti.

Sağlam sehpanın üzeri temizlenip yemek için hazır hâle getirildi. Paçavralardan yapılmış minderlerin çevresine dizildiği kütüğün çevresine oturdular. Her şey kötü gibi görünse de karınlarının doymasının verdiği haz, o an aileyi mutlu etmeye yetmişti. Akşam olmuş alacakaranlık çökmüştü. Pasaklıyı biraz dışarı çıkaran Baran, yarasaların ortaya çıktığını ve çatıların üzerinde daireler çizdiğini gördü. Yan evde oturan yaşlı kadın Baran’a seslendi: Şu uçan farelerden uzak dur, geçen gün saçıma yapıştı pis hayvan! Dedi.

Baran: Ama ben o çirkin küçük yarasaları seviyorum. Ani hareketlerle uçmaları ve zor görebildiğim kanat çırpışları hoşuma gidiyor, dedi.

Kadın elini ileri doğru “ aman ne halin varsa gör!” der gibi sallayıp içeri girdi. Baran, yarasaların taşları küçük böcek zannedip yiyeceğini umarak yukarı doğru taş attı. Kendince taşların ağırlığıyla yarasa yere inecekti ve o da onu evde besleyecekti. Hatta pençesine ip bağlayıp onu etrafta uçurmayı planlıyordu. Ama yarasalar Baran’ın tuzağına düşmeyecek kadar zekiydiler. Yarasalar dışarıda keskin çığlıklar atıp dolaşadursunlar yılanların da zarar vereceğinden korkan Cansab, Baran’a seslendi. Başına bir şey gelmeden içeri gir, dedi.

Cansab, Baran’a bazen baba, bazen abi oluyordu. O gece Ay yoktu. Köy evlerinden sızan sönük kandil ışıkları hayatın var olduğunu belli ediyordu. Bu durum Cansab’ın daha çok endişelenmesine sebep oluyordu. Baran, abisine fazla itiraz etmeden içeri girdi. Cansab’ın annesi bir sürü kural ve kısıtlamalarla çocukların üzerine fazla gidilmemesi gerektiğine inanırdı. Çocukların hata yaparak doğruyu öğreneceklerine inanırdı. Baran, eve üstü başı kir içinde, çamurda yuvarlanarak gelse bir şey demezdi. Bir yerini kanatıp eve geldiğinde kızan, huysuz annelerden değildi. Küçükken bazı şeylerin bünyeden atılması gerekir, derdi.

Tek kural gece olup da evlerdeki kandiller yanmaya başladığında evde olmaları gerektiğiydi. Bu nedenle anne de Cansab’ın çağırısını onayladı. Geceleri erken uyunurdu bu evde. Böylece mum veya kandil fazla kullanılmamış olurdu. Üstelik yorganın altına girdiklerinde soba sönse bile yakacak atmak zorunda kalmayacaklar ve yakacakları ertesi güne kalacaktı. Bu nedenle havanın kararmasıyla uyumaya hazırlandılar. Sönmek üzere olan sobanın üzerinde duran ibrikteki suyu bir leğene boşaltarak sırayla eller ve yüzler yıkandı, pijamalar kat kat giyildi. Gecenin keskin soğuğuna tedbir almaları gerekiyordu. Cansab, sabah Baran’ın çığlığıyla uyandı. Başını kaldırıp Baran’a baktığında, baranın yatağından hızla bir akrebin kaçtığını gördü. Cansab sabahın bu kör saatinde kulağına çalınan çığlığın etkisiyle kendisine gelmeye çalışırken, annesi Fatma Hanım, çocuğunun acı çekmesine dayanamamış olmalı ki hızla kucaklayıp dışarı fırladı. Cansab ne yapacağını bilmeden sadece kucağında Baran’ı tutan annesini izlemekle yetindi. Fatma Hanım, kendi evlerinden birkaç ev ilerde olan Sultan Hanım’ın evine doğru koşar adımlarla ilerliyordu. Sultan Hanım’ın evine varınca Baran’ı Cansab’ın kucağına vererek kapısını yumruklamaya başladı. Sultan Hanım, hemen kapıyı aç! Sana acilen ihtiyacım var, dedi.

Bir süre sonra Sultan Hanım’ın kapısı gıcırdayarak aralandı. Kapıda Fatma Hanım, Cansab ve kucağındaki yarı baygın Baran’ı görünce telaşla kapıyı açtı, bir taraftan başörtüsünü düzelterek toparlanmaya çalışıyordu. Cansab’a dönerek; Dikilme öyle kazık gibi! İçeri gir, dedi.

Cansab, Sultan Hanım’ın komutuyla kendine geldi ve içeriye girdi. Sultan Hanım’ın evi büyücü evi gibiydi. Her bir duvarda asılı, farklı otların olduğu torbalar sarkıyordu. Sobanın üzerinde buharı tüten su dolu bir tencere vardı. Sobanın arkasındaki duvarda kuru bir yılan kafası, yanında farklı böceklerin kurutularak yapıştırıldığı bir kağıt duruyordu. Orta yerdeki üç ocaktan ikisi yanıyor ve üstünde ibrikler fokurduyordu. Duvarlarda çeşitli boy ve işlevdeki körükler, maşalar ve potalar asılmıştı. Tezgah gibi bir yerde tuzları kırmak için havanlar, maden filizlerini ufalamak için değirmenler duruyordu. Sarmal cam borular ve envaı çeşit alet edavat vardı. Raflarda kırmızı, mavi, yeşil tozlarla dolu irili ufaklı kavanozla, renk renk sıvıyla dolu boy boy şişeler görünüyordu. Eğer hemen her tarafa nüfuz eden mavi duman sayılmazsa, tuğla ocakta harlayan ateşin kırmızısı turuncusu odanın hâkim rengi sayılırdı. Kadın ise bu dumandan hiç etkilenmemişe benziyordu. Cansab, hâlâ ne olduğunu tam anlayamamış bir durumda, ilgiyle duvarlara ve odaya bakarken Sultan Hanım’ın sesiyle kendine geldi; Ayol şok mu geçirdin ne? Kendine gel, çocuğu getir de yatır şu sedirin üstüne, dedi. Sonra; Ay, ay, ay! Bu kara akrep, çok fena şişmiş, dedi. Telaşla sağa sola dolanmaya başladı. Telaşı hem Cansab’ı hem annesini panikletirdi. Fatma Hanım’ın ve Cansab’ın paniğini görünce; Durun Ayol! Elime ayağıma dolaşmayın şöyle, sakin olun Allah aşkına, daha vakit var. Bu akrebin zehri bir saat sonra adam öldürür, dedi.

Fatma Hanım: Ay Allah aşkına! Ağzını hayra aç, hatta sus da işine bak! Diyerek Sultan Hanım’ı silkeledi.

Sultan hanım “ hıh!” diyerek elindeki neştere benzeyen bıçakla yarayı kesti ve kanı akıttı. Vakumlar gibi yarayı emerek kanın bir kısmını çekerek tükürdü. Sonra garip otların olduğu bir torba çıkararak bir tutam aldı. Otları ağzına atarak çiğnedi. Çiğnerken ağzını sağa sola yayıyor, dişlerini gösteriyordu. Çiğnediği otların iyice ezildiğine emin olunca tükürük içindeki otları yaranın üzerine yerleştirdi. Cansab, Sultan hanımı izlerken içinden; Akrep zehrinden ölmese bu kadının tükürüğünden ölür, diye geçirdi.

Kadının yaptığından iğrendiğini yüz hatlarıyla öyle belli etmişti ki Sultan Hanım elini beline koyarak; Aman, haspan! Sevsinler seni. Anan seni pamuklarla ipeklerle mi büyüttü. O iğrendiğin şey kardeşini kurtaracak, dedi.

Cansab yüz ifadesini toparlayarak; Hayır, hayır! Yanlış anladınız. Yarayı keserken kardeşime olan acımamdan dolayı içim bir tuhaf oldu da, diye kıvırdı.

Durumu kurtarıp kurtarmadığından kendisi de emin değildi, zaten Baran’ın kurtulması önemliydi.

Sultan Hanım, ellerini yıkayıp önüne bağladığı önlüğe kurularken bir taraftan da konuşuyordu; Bu köye çok eskiden yerleştim. Hangi ot ne işe yarar, hepsini bilirim. Bütün köyün dertlerine deva bulmaya çalıştım yıllardır. Köyde daha çok yılanlar olmasına rağmen, bu güne kadar kimse yılan sokmasından dolayı bana gelmemiştir. Bana genelde akrep sokması sebebiyle gelirler. Tıpkı sizde olduğu gibi, Şahmeran merana sahip çıkıyor, dedi.

Cansab, bu ismi yakın zamanda bir defa daha duymuş olmanın şaşkınlığıyla: Demek efsaneye inanıyorsunuz, dedi.

Sultan hanım: Hıh! Efsane mi? Seni şapşal çocuk, o gerçeğin ta kendisidir, dedi. Sesinden kendine güven vardı.

Fatma Hanım araya atılarak; Aman Sultan Hanım, çocukları korkutma. Yardımın için çok sağ ol. Biz artık gidelim. Zaten sabah sabah çok rahatsız ettik, dedi.

Sonra aklına gelmiş gibi tekrar dönerek; Borcumuz nedir? Diye sordu.

Sultan Hanım, ailenin ne kadar fakir olduğunu bilse gerek; Senden ne para alacağım ayol, arkadaşız biz, dedi. Bir taraftan da Fatma hanımın vereceği parayı gözler gibi eline bakıyordu.

Fatma Hanım’ın belindeki yamalı torbada kalan tek kuruşu uzatarak; Arkadaşlık başka şey, kusura bakma! Verdiğim ücret emeğinin karşılığı değil ama… Dedi sesinde mahcubiyet vardı.

Annesinin mahcup hâli Cansab’ın canını sıkmış, bir şeyler yapması gerektiğine inanmıştı. Cansab’ın babası, yıllarca krala hizmet eden bir askerdi. Son görevinde canını ülkesine vermiş olmasına karşılık kral, aileye ayda yalnızca bir gümüş veriyordu. Bu bir gümüş ailenin geçimine yetmiyordu. Cansab, canı sıkkın bir şekilde kardeşini kucağına aldı. Ateşi biraz düşmüş kendisine gelmeye başlamıştı. Kardeşinin kurtulması ona teselli olmuş olmalı ki yüzü gülmeye başladı. Sultan Hanım’a teşekkür ederek evden ayrıldılar. Soğuk evlerinin kapısından girdiklerinde günlük işlerinin aksadığını fark eden Cansab, sobaya odun atarak ateşledi. Önceki günden kalma yiyeceklerden hazırlayıp kardeşine yedirdi. Gün biraz ilerlemiş öğle vakti gelmişti. Dışarıdan ona seslendiklerini duydu. Biraz dinlediğinde Abbas, Nima, Behnam ve İbrahim olduğunu anladı. Dışarı çıktı: Hayrola arkadaşlar neden toplandınız? Diye sordu.

Behnam:

-

Haydi! Dağa doğru gidiyoruz, yiyecek bulmaya, dedi.

Nima: Evde bir şey kalmadı zaten, bekleyin hazırlanıp geliyorum, diyerek ayağına çizmelerini geçirdi. Üzerine kalın hırkasını da alarak annesine döndü; Gecikirsem merak etme, Allah’a emanet olun, dedi.

Anne: O ne büyük emanetçidir! Sen de Allah’a emanet ol, şansın ve nasibin çok olsun. Diyerek Cansab’ı dualarıyla rahatlattı.

Annesinin duasıyla bereketli bir gün olacağına inanan Cansab, arkadaşlarının yanına gitti. Abbas, Nima, Behnam ve İbrahim, Cansab’ı da alarak dağa doğru yöneldiler. Behnam, isminin anlamı gibi saygıdeğer bir kişiliğe sahipti. Abbas ve İbrahim ise kendi çıkarlarını düşünen, bencil karakterlere sahiplerdi. Biraz ilerleyip taşlık alanı geçtiler. Üst kenarları sık aralıklarla dikenli tellerle çevrilmiş, tel örgüsü çitlere geldiler. Her zamanki gibi vahşi hayvan olup olmadığını anlamak için dikkat kesildiler. Sırayla karınlarını içeri çekip çalı öbeğinin arkasına gizlenmiş iki adımlık aralıktan kayıp dağlık alana vardılar. Önceki gün Nima ile birlikte dolaşırken ayağının sıkıştığı yere geldiklerinde Nima: Arkadaşlar geçen gün bu deliğe Cansab’ın ayağı sıkıştı. Ayağını kurtardık, çizme kaldı. Çizmeyi de çektiğimizde küçücük bir yılandan korkup elindeki çizmesiyle kaçmasını görecektiniz, diyerek gülmeye başladı.

Bu anlatılanlardan diğerleri fırsat bulmuş gibi hep bir ağızdan gülüp dalga geçmeye başladılar; İbrahim, Demek küçücük bir yılandan korktun ha! O sana zarar verene kadar sen onu yersin oğlum! Dedi.

Nima, arkadaşının dalga geçmesine öfkelenerek; Ben koştum da sen kaldın mı? Sen benden önce koşuyordun, onu da anlatsana diyerek kendisini savundu.

Hem konuşuyor hem de ilerliyorlardı. Biraz ileride bir çukura rastladılar. Dört kafa çukura doğru eğildi ve içine baktılar. Abbas: Ne kadar derin bir çukur, dedi.

İbrahim: Hey! Birkaç metre aşağıdaki bal peteğini görüyor musunuz? Diyerek parmağını bal peteğine doğru uzattı.

Diğerleri hep birlikte coşkuyla; Hepimize yeter bu, haydi alalım, dediler.

Behnam:

-

Hiç birimizin kolu o kadar uzun değil, nasıl alacağız? Diye sorunca, İbrahim Cansab’a dönerek; En zayıfımız sensin, biz senin bacaklarını tutup aşağı sarkıtalım. Sen de kovanı al! Dedi.

Diğerleri de bu fikri beğenmişti. Cansab; Ya başkasını sarkıtsanıza, dedi.

Nima: Ne o korkuyor musun? Ana kuzusu olmadığını göstermelisin bize, dedi alaycı bir tavırla.

Başka çaresi kalmadığını görünce yere uzandı ve arkadaşlarının ayaklarından yakalayarak kuyuya sarkıtmasını bekledi. Arkadaşları ayaklarından yakalayarak kuyuya doğru sarkıtmaya başladılar. Cansab, bal peteğine yetişmişti. Bal peteği beklediğinden daha büyük boyuttaydı. Yukarı seslendi; Çok büyük bir petek bu, nasıl çıkaracağımı bilmiyorum, dedi.

Nima: Haydi mızmızlanma da kes peteği, dedi.

Cansab elini cebine atarak bıçağını çıkardı. Bal peteğini bıçağıyla bağlandığı yerden keserek kolunu geriye doğru uzattı. Oldukça ağır peteği zor tutuyordu. Haydi, alın şunu! Belim kopacak. Alır almazda beni çekin, diye bağırdı. Balı gören arkadaşları balın miktarı karşısında şaşkınlıktan hep birden peteği tutmaya kalkınca Cansab kuyuya doğru kaymaya başladı. Zaten gövdesinin büyük bir kısmı kuyuda olan Cansab, hızla aşağı doğru düşüyordu.

Kırılan taşların arasından üç metre aşağı, sırtüstü düştü. Çarpmanın etkisiyle, ciğerlerindeki bütün hava çekilmişti sanki; orada öylece yatıp, çaresizlik içinde, nefes almaya, nefes vermeye ya da herhangi bir şey yapmaya çalıştı. Nasıl nefes alacağını hatırlamaya çalıştı. Aynı isim kafatasının içinde bir o yana bir bu yana çarparken konuşma yetisini kaybetmiş gibiydi. Biraz diliyle biraz kalbiyle söyleyebildiği tek isim: ŞAHMERAN! Oldu.

SARAY Nuşirevan uzun süre Mübedan’ın gözlerine baştı. Şaşkın şaşkın; Şahmeran mı? diyerek devam etti. Bu söylediğin şey her neyse kızımın kurtulmasını sağlayabilecek mi? Diye sordu. Mübdanın gözleri ışıl ışıldı. Evet, efendim. Kâhin, kesinlikle Şahmerandan bahsetmektedir. Kimisine göre efsane olan yaratığın yarısı insan yarısının da yılan olduğu söylenir Onu kimse görmemiştir. Gözlerine bakan kişi, bu gördüğünü anlattırsa ölüyormuş zaten, dedi. Sesinde gizem ve umut vardı. Nuşirevan; İyi de onu gören kimse olmamışsa onu nereden ve nasıl bulmayı düşünüyorsun? Varlığından bile emin değilsin ki, dedi.

-

-

Mübedan kendisinden emin bir şekilde; Efendim kâhin Satih’in birçok şeyi bildiğini daha önce de duydunuz. Söylediği her şey çıkıyor. O söylediyse Şahmeran bir efsane değil, dedi

Nuşirevan: İyi de kocaman ülke, bütün ülkenin toprağını kazıp yılan yuvası aramayacaksın herhalde, dedi.

Mübedan, sakalını ovuşturdu ve biraz düşündü. Odayı sessizlik sarmıştı. Sanki yeniden ümitsizlik çökmüştü her yere. Prensesi, güzel kızı kurtulmalıydı. Gerekirse bütün ülkeyi kazardı, ama bu işlemin en kısa zamanda gerçekleşmesi gerekiyordu. Bu ise kazma işlemini saçma bir eylem durumuna getiriyordu. Yine Mübedan olayı çözmüş gibi aniden Nüşirevan’a döndü; Şahmeranın gözlerine bakan kişinin vücudunda yılan gibi parlak pullar oluşuyormuş. Ancak bu pullar kendisini hamama diğer insanlarla birlikte girmesiyle ortaya çıkıyormuş.

Nüşirevan: Bütün bunları nereden biliyorsun?

Mübedan: Kâhin Satih gibi sonsuz yaşam ve sırlara vakıf olma isteğim eskiden beri var efendim. Küçük yaşlarımdan itibaren köyümdeki kadınlar Şahmeran’dan bahsederlerken bunu hayal ederdim, dedi ve sustu. Sonra aniden; Tabii ya! Benim köyüm… İşe oradan başlayacağım, dedi ve Nüşirevan’a dönerek neden köyünden başlamak istediğini anlattı;

-

-

Benim köyümde yılan sayısı çok fazladır. Ne köylüler yılanlara zarar verir ne de yılanlar köylülere… Köyde görülmemiş bir dostluk içinde yaşarlar. Çok gariptir ama bu güne kadar yılan sokması yaşanmamıştır. Köylü kadınlar Şahmeran’ın onlara kimseye zarar vermemesi gerektiği konusunda emir verdiği söylenir, dedi.

Nüşirevan, anlatılanların hâlâ hayal ürünü olduğunu düşünüyordu. Ama ne var ki yapacak başka bir şey olmadığından her ihtimali değerlendirmeye karar verdi. Peki, bu işi sen hallet. Nereden istiyorsan oradan başla. Dilersen sana saraydaki görevin için izin vereyim ve saraydan uzaklaşarak işin başında dur, dedi.

Bu teklif tam da Mübedan’ın istediği şeydi. Hiç itiraz etmeden atıldı; Emredersiniz efendim! Ben de sizden bunu isteyecektim. Prensesimin hayatını başkasının yapacağı işe güvenerek riske edemem, dedi.

Nüşirevan’dan müsaade isteyerek hazırlık yapmak için odadan ayrıldı. Mademki Şahmeran’ı gören kişinin vücudu pullarla kaplanacak ve suya diğer insanlarla birlikte girildiğinde bu pullar kendisini gösterecek, o zaman köydeki ve civar köylerdeki erkekleri topluca hamama sokacaktı. Eğer başarılı olmazsa bu defa da kadınların topluca hamama girmesini isteyecekti. Gerekirse bu işi zorla yaptıracaktı. İlk aklına gelen çözüm buydu. Bütün bir gün yapacağın yolculuğu için hazırlıklarıyla uğraştı. Atını tımarladı, atına üç günlük yiyecek yükledi, battaniye aldı. Köyü üç günlük uzaklıktaydı. Yeterince malzeme aldığını düşündüğünde gecenin üçte birini bir şeyler içip dostlarıyla vedalaşma ile geçirmek istedi. Gecenin geri kalanında ise dinlenerek bedenini uzun yolculuğa hazırlayacaktı. Şehir içerisinde bulunan hana girdi. Sağa sola bakınarak kendisine uygun kıyıda köşede kalmış bir yer seçti ve oturdu. Sağa sola bakınarak tanıdık yüz aradı. Buraya arada sırada takılır şehrin ileri gelenleriyle sohbet ederdi. İki masa ileride oturan birini gördü. Salaş kıyafetler giymiş bu kişinin din eğitimi aldığı belliydi. Avrupalı olduğunu tahmin etti. Merakı uyanıp yaklaştı; Gecen hayırlı olsun, dedi.

Yabancı başını kaldırıp selamını aldı. Sizin de geceniz hayırlı olsun, diye karşılık verdi. Ondan selam vermesinin nedenini bekler gibi şaşkın bakışlara sahipti. Mübedan, fazla merakta bırakmayıp söze girdi; Giyinme tarzınızdan buralı olmadığınızı ve Hristiyan olduğunuzu anlıyorum. Burada ne işiniz olduğunu merak ettim, dedi.

-

Yabancı, tahminlerinin doğru olduğunu gösterir gibi gülümsedi ve cevap verdi; Küçük bir Sicilya lordunun, toprak kölesi bir ailede serf olarak doğdum. Altı çocuğun en küçüğüyüm ve annem beni doğururken öldü. Babam aileye bakmadığı için beni alıp rahiplere götürdü, onlar beni büyütüp dindar bir insan olarak yetiştirdi ve kilise için çalıştırdı.

Yabancı tek bir soruyla hayatını anlatacak birini aramış da bulmuş gibi devam etti. Mübedan ise dinlemekle yetindi; Ben onların sözlerini dinleyecek, onların yaptığı gibi, dindar bir insan olarak yalnızlığı arayacak, oruç tutacak, akşam ve gece ibadetlerini yapacak, kutsal kitap okuyacak ve benzeri dinsel görevlerimi yerine getirecektim.

Manastırda tarımla uğraşıyor ve şehre yakın olduğu için putperestlerin harabeleri üzerinde inşa edilen yeni şatonun kulesini görebiliyorduk. Benzer bütün din kurumlarında olduğu gibi, bizler de yardıma ihtiyacı olanlar ve fakirler için dualarla onlara yardım ediyorduk. Benimle beraber doğan ve benim düzeyimde olan insanlardan daha iyi eğitim alıyor, okuma, yazma, Latince ve Fransızca dilleri ile psikoloji ilmi öğreniyordum. Bunların içinde en sevdiğim ders psikolojiydi ve bu alanda çok iyiydim. Ayrıca tarih boyunca süregelen ve efsaneleşen efsunları çözmeyi de öğrenmiştim. İnsanların dertlerini dinliyor, onları din ışığı altında mutlu ediyordum. Rahip adaylık devremin sonu da o yaz geliyordu ve sonbaharda manastırın gerçek elemanı oluyordum. Eğer hırsıma kapılmayıp günah işlemeseydim hâlâ orada olacaktım ve buraya sürgün edilmeyecektim, dedi ve sustu. Mübedan, işlediği günahı sormadı bile. O psikoloji bilmesiyle ilgileniyordu. Aklından bu yabancının onun işe yarayacağı üzerineydi. Köylüye nasıl yaklaşacağı ve ikna konusunda bu yabancı çok işe yarayacaktı. Ayrıca efsun çözme yeteneğine de ihtiyacı olacaktı. Durdu, düşündü ve yabancıya beyaz dişlerini göstererek gülümsedi. Omzunun üstünden yabancıya bakarak yaptığı hesapları nasıl ifade edeceğini hesapladı. Demek psikoloji bilen, efsun çözebilen bir rahipsin, dedi. Cebinden bir dizi şekillerin bulunduğu kâğıt çıkararak sınav yapmak ister gibiydi. Bu kâfir rakamları biliyor musun? Diye sordu.

Yabancı başını salladı; Kıyafetlerine bakılırsa soylu birisin. Sen bilmiyor musun? Dedi.

Sonra kaşlarını çatarak rakamlara bir sağdan, bir de soldan baktı; Bu Latince harflerden oluşmuş bir dizi. Guillaume’nin bir süre Kıbrıs’ta Boniface VIII’ in papalık tahtına çıktığını işaret eden işaretler, dedi.

Bunları söylerken bir çırpıda söylemişti. Mübedan’ı etkilemeye yetmişti. Benim senin gibi bir gence ihtiyacım var, dedi.

Yabancı şaşırdı, Şey, ama ben soylu bir ailenin çocuğu değilim ve senin üzerindeki silahlar konusunda hiçbir şey bilmem, dedi.

Mübedan; Sen konuyu bilmiyorsun, ihtiyaçlarımı karşılayacak bir yardımcıya ihtiyacım var. Benim yanımda hesap yapmasını ve okuma yazmasını bilen bir yardımcım olmalı. Önemli bir görev aldım ve sabah yola çıkarken bana yardımcı olmalısın, dedi.

Yabancı;

-

Bana Ay’a seyahat teklif etseydin ancak bu kadar şaşırabilirdim. Hayatım boyunca şimdi bulunduğum yerden yaya olarak bir günlük yoldan uzağa gitmedim, buraya sürgünümü saymazsanız, dedi ve ekledi; Yapamam, Buradakilerin benim yardımımı bekliyorlar. Sürgün olarak gelmiş olabilirim ama İsa’yı burada insanlara anlatmalıyım, dedi.

Mübedan, alaycı bir gülümseme ile ona baktı ve; İnsan ne yaparsa yapsın Tanrı’nın dediği olur, ben bunu iyi öğrendim evlat, diye konuştu. Sonra ekledi; Sana günde üç öğün yemek vaat ediyorum ve bunların ikisi mutlaka et olacaktır. Yolculuk sonrası döndüğümüzde tertemiz bir yatakta uyuyacak, üzerinde bit ya da pire olmayan temiz elbiseler giyeceksin. Şimdiye kadar görmediğin hesaplarla, büyük rakamlarla çalışacaksın. Ama eğer istiyorsan burada, pislik içinde ve açlıkla boğuşarak kalabilirsin. Her iki durumda da Tanrı’ya hizmet edeceksin, tercih hakkı senin, dedi.

O an yabancı sanki aptallaşmıştı, ona hemen cevap veremedi. Mübedan devam etti; Gün ağarmadan gideceğim. Sen istersen yardımcımın eşeğini onunla paylaşabilirsin. Ama istersen burada kalabilir ve Tanrı’ya hizmet etmeye devam edebilirsin, dedi.

Yabancı gece saman yatağının sığdığı ve alçak tavanı yüzünden ayakta dik duramadığı minik hücresini terk ederek oradan ayrıldı ve Mübedan’a katıldı. Fakirlik, dindar Hristiyanlar için doğal bir şey olduğu için yanında hiçbir şey yoktu. Sadece üzerindeki çuval kumaşından yapılmış elbiseyle yola çıktı. Orada hayatına devam etmeli miydi bilmiyordu. Mübedan, yardımcısı ve yabancı sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola koyuldular. Zor bir yolda yürümek mecburiyetinde olan bu insanlar, yolda yürümeye başlamadan önce, gönüllerinde ve zihinlerinde yürümüş ve yol almışlardı. Mübedan, prensesi kurtarmakla başlayan hedefine, ölümsüzlük ve efsun çözme arzusunu zihnine işlemişti. Yabancı ise “Tanrı’ya her yerde hizmet edilebilir” teorisiyle gönlüne yol aldırmış, beraberinde bedenini rahata erdirmeyi hedef edinmişti. “Bu yolu ben nasıl aşarım?” Korkusundan arınmış, yola çıktıklarında yol zor da olsa bir müddet sonra aşılmış, yürünmüş ve hedeflenen yere gidilmiş olacağının ümidini taşımaktaydılar. Yabancı yola çıkmadan önce dua etmediklerini hatırlayarak; Hep beraber Tanrı’ya dua edelim, dedi.

Mübedan: Ortalama insanda herhangi bir günde herhangi bir orduya yetecek kadar ihanet, nefret, şiddet ve saçmalık vardır. Cinayet konusunda en becerikliler, cinayet karşıtı vaaz verenlerdir ve nefreti en iyi becerenler sevmeyi vaaz edenlerdir. Son olarak savaşı en iyi becerenler barış vaazı verenlerdir. Tanrı’yı vaaz edenlerin Tanrı’ya ihtiyacı var, barış vaaz edenlerin huzuru yok. Sevgiyi vaaz edenler, sevgisizdir. Her zaman bilmişlerden sakınırım, diliyorsan duanı et, dedi.

Sabahın bu erken saatinde ve kafası bu kadar doluyken dua etmek içinden gelmiyordu.

Yabancı, eşek sırtında hem yoluna devam etti hem de kutsal kitaptan bölümler okumaya başladı. Hava sıcaklığının eksi derecelerde olduğu sabahta paçavralara sarılarak ısınmaya çalışıyor ve okuduğunu içine işlemeye çalışıyordu. Sessiz ve dualarla köye doğru yol aldılar. ***************************************************

CANSAB Cabsab, bir süre sonra gözlerini açtı. Baygın kaç zaman geçirdiğini kendisi de bilmiyordu. Doğrulmaya çalıştı, saç diplerine kadar acı hissetti. Oturdu ve dizlerini kendisine doğru çekti. Zifiri karanlık olan kuyuda bir şeyler görebilmek için gözlerini kırpıştırdı. El yordamıyla çevresinde neler olduğunu algılamaya çalıştı. Elini her attığı yer ıslak ve çamurluydu. Çevreden yayılan derin bir küf kokusu, burnunu yaktı. Arkadaşları, Camsab'ı neden kuyunun dibinde bırakmışlardı ki? Arkadaşlarının Camsab'ın payına sahip çıkmak için mi bunu yaptılar. Hayır, hayır! İnandırıcı bir şey değil bu, öyle ya, büyük de olsa bir petek bal için kimse bu kötülüğü etmez. Camsab'ın birkaç kişiye bölünerek iyice ufalacak payına tamah edilmiş olunabileceğini düşünmek istemedi. - Hazreti Yusuf'tan bu yana ki bir o kadar da öncesi vardır, insanlar kuyuya indirdiklerine ihanet ederler, diye geçirdi içinden. Arkadaşlarının da ihanet çağı gelmişti. Bir ortak gizi büyütüp, bırakmak, sakınmak ve korumak zordur. Ortak gizlerini, bu gize neden olan yani kuyuyu bulan, dolayısıyla herkesin belleğinde alttan alta da olsa, kuyunun "sahibi" sayılan insanla yani, Camsab'la birlikte, tümünü, her şeyi, hepsini birden kuyuya gömmüş olmak istesinler. Sonsuza dek unutmanın bir yolu olarak ihaneti seçmiş olabilirler. Ne de olsa ihanet, insanoğlunun yatkınlık gösterdiği bir davranıştır. Camsap, bu kör kuyuda yazgısına terk edildiğini anladıktan sonra umutsuz saatler geçirdi. Bekleyişle geçen her saat zaten umutsuz değil midir? Sonra anladı ki, yazgısını yüklenmekten başka yapacak hiçbir şey yok. Meğer bulduğu bu kuyu bir mezarmış kendisine, lakin bunu anlaması için bir zaman geçmesi gerekiyordu. Eli kolu bağlı durmaktansa bir şeyler yapmalıydı. Çevresini yoklamaya, bir çıkış yolu aramaya başladı. Nedense aklına bu kuyuyu ilk bulduğu günkü sevinci geliyordu. Bu sevincin intikamı gibiydi şimdiki tutsaklığı. Ya da her sevinç bir zaman sonra insandan öcünü alıyordu. Oturduğu yerden toprağı eşeledi, kuyunun duvarlarını tırnaklarıyla kazımaya uğraştı. Bu mezardan çıkmak, ne pahasına olursa olsun çıkmak, gerekirse bir başka mezara çıkmak, ama mutlaka çıkmak gerek, dedi kendi kendine. Bu uzun, bu yorucu çabası ne kadar sürdü, kendi de unuttu. Bir süre sonra zaman ve mekân duyusunu yitirmişti.

Sonunun geldiğini düşündüğü bir anda çok uzakta zayıf bir ışık huzmesini fark etti. O anda anladı ki düştüğü kuyudan ileri doğru açılan bir tünel vardı. Ayağa kalkmak istedi, canı çok acıdığından vazgeçti. Acıyan yerlerinin geçmesini dileyerek bir süre hareketsiz kalmayı denedi.

İlkin bir yanılsama sandı, bir göz yanılsaması; yerini değiştirerek aynı noktaya bir kez daha baktı; hayır, yanılmamıştı. Buradan bir an önce kurtulmalıyım, dedi.

Biraz gayret ederek ayağa kalkmayı başarmıştı. Elini destek almak için duvara koyduğunda orada kaygan ve hareketli bir şeylere dokunduğunu hissetti. İrkilerek hızla elini çekti ve gözlerini kocaman açarak orada ne olduğunu anlamaya çalıştı. Dikkat kesildi, tıslama sesleri ve su şıpırtıları duydu. Aman Allah’ım! Nasıl bir yere düştüm ben, dedi. Korkuyla kuyudan yukarıya baktı ve bağırdı. İmdaaaaaaattt!

Sesini duyan kimse yoktu. Arkadaşlarının ihanet etmemiş olduğunu bir kere daha ümit ederek; Yardım getirmeye gitmişlerdir. Onlar beni kurtaracaklar biliyorum, dedi.

Bir adım ileri attığında ayağının o kaygan ve hareketli şeylere dokunduğunu hissetti. Olamaz çevremi yılanlar sarmış, yılan kuyusuna düşmüşüm, dedi.

Korkudan ölebilirdi öyle ki kalp atışları dışarıdan rahatlıkla duyulabilir bir gürültüyle çarpıyordu. Kendine teselli bulmak için Sultan Hanım’ın dediklerini düşündü. Bu köyde çok fazla yılan olmasına rağmen bana kimse yılan sokmasından gelmemiştir, demişti.

Sultan Hanım’ın bahsettiği Şahmeran’ın yılanlarına sahip çıktığını dileyerek ilerlemeyi denedi. Zemin yokuş aşağı inmeye başladı. Bundan hiç hoşlanmadı Cansab. Bu kuyu onu kapana kısılmış gibi his uyandırdı. Yaklaşan düşmanlarımı izleyebildiğim yükseklerde olmayı tercih ederdim, ancak yoluma devam etmekten başka şansım yok, dedi.

Bir süre sonra yılanların ona ilişmemiş olmasından olsa gerek kendisini kötü hissetmemeye başladı. Bu durum ona garip, hatta komik gelmeye başladı. Bayıldığında oldukça fazla dinlenmiş olsa gerek güçlü ve zinde hal gelmeye başladı. Her ne kadar gerçek gibi de olsa her şey sihirden ibaret olabilir, diye geçirdi içinden.

Hayatta ve tek parça olduğunu ve hareket edebildiğini düşünerek şükretti. Arkadaşları belki de kendisinin kurtulup kurtulamayacağı üzerine bahse girmişlerdi. Bu hâlde kim bilir ne kadar yürüdü. Bitkin bir hâlde, olduğu konumda yere çöktü. Zaten karanlıkta fazla ilerleyemiyordu. Acıkmış ve susamıştı. Her yerden gelen su şıpırtılarını duyuyor fakat ne kadar temiz olduğunu bilmediğinden yaklaşamıyordu. Bu şıpırtılar, tünelin duvarlarından yankılandığından kaynağın nerede olduğunu da kestiremiyordu zaten. Belki kaynak da yoktu. Duvarlardan damlayan kirli, belki zehirli sular olabilirdi. Düştüğünde ölmemişse su içerek ölmemeliydi. Uzaktan gördüğü ışığa iyice yaklaştığını fark etti. Yeniden doğrularak biraz daha yürüdü. Bir yol ayrımına geldiğinde hangi yöne gideceğini düşündü önce sola baktı. Tam orada durmuş yolun ilerisini görmeye çalışıyordu.

Bir an, arkasında büyük bir yaratığın süründüğünü hissetti. Taş kesilmişti. Eliyle usulca bıçağını aradı. Arkasına bakmaya cesaret edemedi. O yaratık her neyse çok büyüktü. Daha yüksek bir tıslama sesi ve hışırtıyla kendisine doğru geliyordu. Bir süre öylece kaldı. Bir başarabilse arkasına dönmeyi tek hamlede bıçağını saplayacaktı. Ama kanına kadar donmuştu. Bütün kasları hareket etme emrine karşı geliyor beyni ona itaat etmiyordu. Yaratığın nefesi ensesindeydi, Artık dayanacak hâli kalmadı. Bu her neyse kendisini yutmadan korumalıydı kendisini. Hızla arkasına döndüğünde donakaldı. Ne bıçağını sallayabildi, ne de kendini savundu. Saplamak için bıçağını kaldırdığı el yukarıda kalmıştı. Çekik yeşil gözler Cansab’ın gözleriyle buluştu. Güzel ve korkutucuydu. Hem güzel, hem korkutucu nasıl olunur, öğrenmişti o zaman. İnsanın yüzüne baktığında sanki içini bütün çıplaklığıyla gören, görebilen bir kadındı. Ya da Cansab öyle sandı. Başı insan, altı yılan; kırk bacağı da yılandan olan; tacı simli ve nakışlı; kuyruğu da başına dek kıvrılmış duran bir yaratık vardı. İnsanı en çok korkutan şeyin güzellik olduğunu, ya öyle ya da böyle kendi yarattığı bir şeyin olduğunu hiçbir zaman öğrenemedi. Camsab büyülenmişti. Olduğu yere ağır ağır çöktü, dizlerinin üstündeydi şimdi. Şahmeran'dı bu tanımıştı. Suretinin nakşedildiği onca levha görmüştü. Hiçbiri de Şahmeran'a benzemiyordu, ama hepsinde de Şahmeran'ı anımsatan bir şey vardı. Ne var ki Şahmeran'ın öyküsünü bilmiyordu. Hiç duymamıştı, hiç dinlememişti, merak edip sormamıştı bile. Sadece Sultan Hanımın son söyledikleri kafasında dolanıyordu. Eğer bu öyküyü bilseydi, bu öyküdeki yerini bilseydi her şey başka türlü mü olurdu, Kim bilir? Şahmeran: - Ülkeme hoş geldin, dedi. Sakın korkma; çevrende gördüğün yılanların, hepsi de dostumdur benim, yardımcımdır. Sana hiç kimseden zarar gelmez burada, diye ekledi. Demek, Şahmeran için bunlar birer "kimse" diye düşündü Camsab. Yılanlara kişilik vermişti. Cansab’ın yılan dediği şeylere Şahmeran “ kimse” demişti. Herkesin yaşamında başka "kimse"ler vardır. Şahmeran: "Benim adım Yemliha'dır. Yeryüzündeki bütün yılanların şahıyım. İnsanoğlu ve tebaam beni Şahmeran diye tanır. Burada benim himayemdesin, hiçbir korku seni tehdit edemez. Lakin buraya nasıl geldiğini ve burada ne aradığını anlatmalısın bana, dedi. Cansab, korkusunu ve şaşkınlığını yenmişti. Onun ülkesinde onun sözü geçerdi. Bu nedenle aldı sözü ve oraya gelinceye kadar başından geçenleri birer birer anlattı. Cansab anlatırken Şahmeran’ın güzel yüzü faklı ifadelere bürünüyor, düşünceli düşünceli başını sallıyordu.

-

Demek insanoğlu yerimizi bir kez daha buldu. Bu demektir ki, bize artık rahat yüzü göstermeyecekler, dedi.

Camsap hemen atıldı, dedi: - Burada sizin yaşadığınızı benden başka bilen kimse yok! Beni kuyuda bir başıma bırakan, arkadaşlarımdan söz ediyorsanız eğer, onlardan çekinmeniz için hiçbir neden yok. Onların en çok unutmak istedikleri şey, o kuyu, o kuyuda ölüme terk ettikleri ben, yani ihanetleridir, dedi.

Şahmeran gülme ile tıslama arası bir ses çıkararak; Onlardan ya da senden söz etmiyorum Camsab, İnsanoğlundan söz ediyorum, dedi.

Cansab: Size ihanet etmem, burada olduğunuzu kimseye söylemem. Hem bütün insanları bir tutarak haksızlık etmiyor musunuz, dedi. Şahmeran: - Hayır, insanoğlu ihanet eder. Bu yüzden bir tek insan bile yerimizi bilmemelidir; gizemimize ortak olmamalıdır. Çünkü yaşaması gizliliğine bağlı olan yaratıklarız biz. Düşün ki sen buraya geldiğinde nasıl bizlerden korktuysan, ben de seni görünce korktum. Dikkat et "senden korktum" demiyorum, "seni görünce korktum" diyorum. İnsanoğlu ile bir vazgeçtim vardır benim. Bundan çok yıllar önce bir kez güvenmiştim ona. Bir kez sınamıştım onu. Daha sonra bedelini çok büyük ödedim bu güvenin. Bu yüzden de bir kez daha ihanete uğramak istemiyorum Camsab, dedi. Hüzünlü bir hâle bürünmüştü. İhaneti bir defa bile tatmış olmak, yüreğinin bir yerinde onarılmaz yara açıyor; derinden, çok derinden kopan bir şey bir daha geri gelmemecesine yitip gidiyor. Şahmeran hüznünü biraz dağıtıp devam etti: - Sevdiğinin, güvendiğinin, inandığının ihanetine uğramaksa anlatılır, katlanılır, dayanılır bir acı değil. İnsanoğlunun yüreği çabuk çürür. Bana gelince, yalnızca kendimi değil, tebaamı da düşünmek, korumak, kollamak zorundayım. Onların güvenliğini kendi zaafımdan ötürü tehlikeye atamam. Anlıyorsun değil mi? Haksızlık olur bu, bencillik olur, kötülük olur, dedi. Cansab, bir an Şahmeran’ın bir zamanlar âşık olduğunu ve ihanete uğradığını düşündü. İçindeki bütün acıyı yüzünde hissetmiş, Şahmeran ile birlikte hüzünlenmişti. Onu teselli etmek için; Bana güvenmenizi isterdim, diyerek bir adım ona doğru yaklaştı. Şahmeran: Ben de isterdim, Madem buraya kadar geldin Ülkeme götüreyim, ister misin? Diye sordu.

-

Cansab; - Çok isterim, karşılığını verdi. Önde Şahmeran, arkada Cansab, sağ yolda ilerlediler. Şahmeran bir bahçeden içeri süzüldü, arkasından da Cansab. Cansab’ın içeri girdiğinde şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı. Bir masal ülkesiydi burası. Uzun, geniş bir bahçe… Masal kitaplarından fırlamış, ya da masal kitaplarına ilham bir bahçe… Başka bir zamanın takvimi, başka bir mekânın iklimi başlamıştı bahçeye girmesiyle. Bulunduğu yerin büyüsüne kapılmıştı. Bahçe gözünün önünde uzadıkça uzuyordu. Görkemli görünümleri, benzersiz türleri, çeşitli renkleri, serinletici gölgelikleri ile ağaçlar, boyları birbiriyle yarışan ve iç içe girmiş çiçekler vardı. Solmadan, kurumadan, yaprakları dökülmeden, ihtişamlı görünümleri ile bütün bitkiler kusursuzluk içindeydi. İnce damarlı mermer bir avlu göz önünde alabildiğince uzuyor, insandaki ufuk duygusunu ortadan kaldırıyordu. Avluyu çevreleyen uzun sütunların gerisinde başka renkte bir gökyüzü vardı. Sanki bir ikinci güneş ağır ağır batıyordu. Mavili, yeşilli çinilerle çevrelenmiş büyük havuzun ortasında rengârenk bir serinlik veriyordu. Havuzun üzerinde hiç görülmemiş renklerde kuşlar cıvıldıyordu. Camsab, ağır ağır bahçenin ortasına doğru ilerliyordu ki, avlunun sağından göz kamaştırıcı büyüklükte ve güzellikte bir taht gördü. Tahtın üzerini sayısız renkte değerli mücevherlerle süslenmiş, sedef

kakmalarla bezenmiş, oymalarla işlenmişti. Sonsuz ve sınırsız bir gücü, sarsılmaz bir hükümdarlığı simgeliyordu. Tahtın eteklerindeki basamaklarında irili ufaklı, sarılı kırmızılı, yeşilli mavili birçok yılan gördü. Şahmeran süzülerek tahtına geçti. Çevresine doluşan yılanlar ve ejderler büyük bir saygıyla yanında sıralandılar. Şahmeran: - Ülkemize hoş geldin Cansab, dedi. Şahmerandan sonra diğer bütün yılanlar da hoş geldin der gibi tısladı. Tıslamalar birlik hâlinde, düzgün bir koro şeklinde sessizliği yırtıvermişti. Cansab; - Hoş bulduk yılanların efendisi, diye karşılık verdi. Cevap verirken hâlâ rüyada olup olmadığını sorguluyordu. Birazdan uyanacak, evinin soğuk ama sevimli yatağında bulacaktı kendisini. Kardeşi acıktığını söyleyecek o da avlanmaya çıkacaktı. Evet, evet! Birazdan akşam olacak ve hep beraber yemek yiyeceklerdi. - Burası cennet gibi bir yer, dedi dişlerinin arasından. Bunu derken onlarca yılana baktığında cennetin çok da güvenilir bir yer olmadığını düşündü. İnsanoğlunun o sonsuz tedirginliğini hiçbir şeyin, hiçbir yerin dindiremeyeceğini kavradı; o kesin sessizlikten, yani ölümden başka. Öldükten sonra yaşam olmamalıydı.

Şahmeran; - Beğenmene sevindim, zira artık burada bizimle yaşayacaksın, dedi. Uzun bir sessizlik sardı bahçeyi. Cansab, hemen cevap vermedi. Belki en uygun cevabı düşüyordu, belki de üzüntüsünden ne diyeceğini bilemedi. Çevresine bakındı. Aynı sessizlik ve saygı içerisinde duran yılanlar da konuşmayı diniyordu. Sessizlik bir süre daha devam etti. Azap veren bir sessizlik, iç acıtan… Cansab, bütün gücünü ve umudunu toplayarak, hiç konuşmadıkları, ama hep çevresinde dönüp durdukları o büyülü konuya değindi: - Yani, beni yeryüzü toprağına göndermeyecek misiniz? Dedi. Şahmeran'ın sessizliği, önceki sessizlikten daha uzun sürdü. Cansab’ın verdiği soruya cevap vermeden sofrayı gösterdi. Zaten aç olan Cansab, kuşsütünün bile eksik olmadığı sofrayı görünce emen geçti. Karnını bir güzel doyurduktan sonra çöken ağırlıkla birlikte kendisine gösterilen yumuşacık yatakta kıvrılıp uyudu. Cansab uyandığında gördüğü her şeyin rüya olduğunu düşündü ilkin. Sonra kendine geldiğinde rüya olmadığını anladı. Tahtında oturan Şahmeran’ın ona bakarak gülümsediğini gördü. Bir yılandan beklenilenin aksine sıcacık bir gülümsemeye sahipti. Göz bebekleri yılanlarınki gibi üçgen şeklindeydi, ama rengi ve bakışlarındaki derinlik bir insana aitti. Cansab uyandığında içinde sıcak suyun bulunduğu mermer bir su havuzunun onun için hazırlandığını gördü. İçinden buharlar çıkan beyaz mermer havuzun üzerine farklı kokularda sabunlar yerleştirilmişti. Fakir bir ailenin çocuğu Cansab, hayatı boyunca bir kova suyla yıkanmasını öğrenmişti, oysa şimdi onlarca kova sıcak su onundu. Havuzun karşısında aynalardan paravan yapılmıştı. Her ne kadar çevresinde yılandan başka bir şey olmasa da Şahmeranın onlara “ kimse” demesi, Cansab’da da kişilik duygusu uyandırmıştı. Cansab sağa sola baktı, kimseyi görmeyince de hızla üzerindekileri çıkartarak havuza doğru gitti. Önce bir ayağını, sonra diğerini usulca soktu. Suyun sıcaklığının harika olduğunu düşündü. Eline aldığı sabunlarla oynamaya, sağına soluna sürmeye başladı. Küçük bir çocuğun suyla oynaması gibi oynuyordu. Yüzünde istemsiz gülümsemeler oluşmuştu.

O sırada gözü aynaya gitti. Önce fark etmedi, oyununa devam etti. Sonra ani bir bakışla aynaya yine döndü. Bir aynadaki görüntüsüne bir kendi vücuduna baktı. - Aman Allah’ım, bu da nesi? diyebildi. Elleriyle bütün vücudunu yoklayarak gördüğüne emin olmaya çalıştı. Evet, Cansab, bütün vücudunun yılanlarda olduğu gibi pullarla kaplı olduğunu gördü. Cansan vücuduna bakınırken Şahmeran’ın sesiyle irkildi; Bizim gözlerimizi görenlerin vücudu, bizim vücudumuza uyum sağlar, pullarla kaplanır.

Şahmeran’ın vücudunu görmesinden utanan Cansab, suyun içine girmiş, oturduğu yerden onu dinliyordu. - Ne yani, hayatım boyunca bu pullarla mı yaşayacağım, diye sordu. Şahmeran: Çok mu rahatsız edici? Diye sorduğunda Cansab, kırıcı bir ifade kullandığını fark etti. Hayır, yanlış anladınız. Vücuduma sonradan eklendiği için şaşkınım sadece, diyerek durumu kurtarmaya çalıştı. Bu pullar senin yazın terlememeni, kışın üşümemeni sağlar. Bu dünyada her zaman, senin dünyada ise topluluk hâlinde suya girildiğinde görülür, dedi ve sustu.

Cansab, bu sözü duyduğunda bir süre sonra yeryüzüne dönme ümidinin olduğunu anladı, ama o da ses çıkarmadı, suskunluğu yırtmadı. İç kanaması gibi bir sessizlik yayıldı. Cansab, yüksek sesle konuşmadı asla, düşünmeye bile ürktü. Sadece; - Demek vücudumdaki pullar insanlarla toplu olarak suya girmediğim sürece görünmeyecek, diye geçirdi içinden. *******************************************

YOLCULUK Mübedan, yabancı rahip, başyardımcı ve bir grup askeri ile beraber epey bir yol almış, köye bir günlük mesafeye ulaşmışlardı. Aynı havayı solumuş, aynı yağmurda ıslanır gibi eşit paylaşımlı olup bütün atlıların buluşma noktası gibi olmuştu yolculuk. Dili, dini, ırkı, yaşı, makamı, hızı, yükü, maddi manevi durumu farklı bir grup insanın ortak dili olmuştu güzergâhları. Kimini kimilerine yaklaştırır, kimini kimilerinden ayırıp uzaklaştıran hep yollardır. İşte bu yolculuk da Mübedan ile yabancı rahibin yakınlaşmasına vesile olmuştu. gözlerinde büyüdü, bazen onca yol birbirlerine telkinlerle göze alınır oldu. Yolun kalitesi mühimdi. Yolun güvenliği ise daha da önem taşıdı. Gökyüzünün görünmediği daracık patikalardan, keskin yamaçlardan, nehir boyunda uçurum kenarlarından yol alındı. Epey yorulduklarını düşündüklerinde biraz çalı çırpı toplanıp öbek öbek ateşler yakıldı. Karınlarını doyuracak ve biraz dinlenecekti. Hiç sularının kalmadığını fark ettiklerinden bir kuyu başında dinlenmeyi uygun bulmuşlardı. Belli ki ne zamandır insan eli değmemişti tulumbanın koluna. Rahip, gıcırdatarak çekti suyu. Kevgire dönmüş bakır kovayla su çekmeye çalıştı. Atlar ve eşekler suya daha açtı. Yalağın yosun bağlamış havuzu yarıya kadar doldurmak hayli zamanını almıştı. Hayvanlar suyu azar azar gördükçe iyice huysuzlanıyor, bir an önce suya kanmak istiyorlardı. . Yalağın yeterince dolduğuna kanaat getirdiklerinde tulumbanın paslı sesi ile bir kez daha daldırılıyor ve kevgir kovayla dar kuyudan yeniden su çekiliyor. Kova tok bir sesle suya çarpıyor. Suyun süzülmesine izin verilmeden alelacele çekiliyor. Kendileri de suya kanmışlardı. Yalağın başında dinlendikçe ne kadar yorgun olduklarını daha çok anlıyorlardı. Ateşe atılan dallar çıtırdadıkça her ses ağır geliyordu askerlerin kulağına. Yorgunlukları daha da belirginleşiyordu. Yardımcılardan biri isli bir çaydanlık çıkarttı heybesinden. Delikli bakır kovayla çekilen su ile doldurup ateşin üzerine bıraktı. Çivit mavisi çinko çaydanlıktaki su kaynadığında karışık bitkiler atılıp çay demlendi. - Sıcak bitki çayları her zaman soğuğa iyi gelir, diyerek Mübedan’a ve rahibe ikram etti. Mübedan, çayı yudumlarken salıverdi bedenini çayın sıcak kollarına. Mübedan; - Zaman burada yok ki. Güneş doğuyor… Güneş batıyor… Gölgeler uzuyor, gölgeler kısalıyor… Bir an önce köye varmalıyız, diye geçiriyor içinden. Gün batarken güneşin renginden yarının hava raporunu veriyordu. Daha yolları vardı. Ama ayakları hamlamıştı herkesin. Zonkladıkça yol daha bir uzuyordu gözlerinde. Ala bir doğan süzülüyor doruklarda. Mübedan; - Artık yola devam etmeliyiz, toparlanın! Emrini verdi. Herkes, tırısla giderken birden kırbaç yemiş at gibi fırladı. Hemen toparlanıp atları, eşekleri dehlediler. Askerler, toynaklara sadık kalarak adımlarını sürüyorlardı. Rahip; - Biz kendimizi zor taşırken, yol malzemelerini sırtında vurduğumuz merkeplere üzülüyorum, dedi. Mübedan ise hiç oralı değildi; - Dilersen merkeplerin sırtından alıp sana yükleyelim, dedi. Sesindeki kinaye ile herkes gülmeye başladı.
Özlemler ve hasretlerini paylaştılar. Bazen yollar

Rahip, yardımcısının gülmesi bir derenin köpükleri kadar tükenmez buldu. Merhamet, insani bir duygudur. Tanrı “merhamet ediniz ki merhamet bulasınız” buyurur, dedi. Bu söz üzerine sessizlik sağlanmıştı.

Dağın ensiz patikaları tükenmişti. Mübedan; - Az kaldı, dedikçe sanki muzurluk katıyordu gülümsemesine. Güneşe baktı. Güneşin dağların ardından başka bir güne doğmasına dört parmak mesafe vardı. Kınalı turuncu renk cümbüşündeydi ufuk. Rahip: - Gün batmadan biter mi yol? Diye sorduğunda, - Gece de yola devam edersek sabaha köydeyiz, cevabını aldı. Merkep toynakları ve izler bir anda tükendi. Daha yukarısı dik bir kayalıktı. Akdoğanların yuvalarına doğru yollar kıvrılıyor mu yoksa kıvranıyor mu belli değildi… Uzaklardan bir tutam duman tüten evler göründü belli belirsiz. Rahip; - Işıkların ardına gizlenmiş olmalı insanlar, diye geçirdi içinden. Hafiften rüzgâr esti, üşütür gibi. Güneşin batımından dağların tepeleri morarmış parmak uçlarına benziyordu. Kesip atsan kangren değmiş tepeyi, köye varacaklardı belki de. Gece çökerken köye girdiklerinden, kimse etrafı öyle alıcı gözle göremedi. Mübedan: - Burada mola verelim, sabah ola hayr ola… dedi. Yol herkese haddini bildirmiş gibi yorgun ve bitap düşürmüştü. Battaniyeler yerlere serildi, ateş yakıldı ve sabaha kadar derin bir uykuya daldı herkes. Uyanın yabancılar, kimsiniz? Burada ne işiniz var?

Toprak rengi teninde, toprakla bütünleşmiş, heyelan geçirmiş bir yüzle yaşlı bir adam Mübedan’ın başında duruyordu. Elindeki asasını havada tutarak, ileri yaşına aldırmadan Mübedan’a ve onca askere meydan okur gibi köyü korumak istiyordu. Mübedan; - Sakin ol, biz buraya Kisra sarayından Nüşirevan’ın emriyle geliyoruz, dedi. Köylü, asasını indirerek yüzünü yumuşattı. Kendisine Söyleneni duydu ama cevap vermedi. Bu söz üzerine başının belaya girmesinden korktu. Ne de olsa kralın askerlerine sert çıkışmış hatta onları hafif de olsa tekmelemişti. Yaşlı adamın korktuğunu fark eden rahip duruma açıklık getirmek için söze başladı; Saygı değer kralımızın güzel kızı, prensesimiz Gülnihal hastadır. Ve devası belki de bu köydedir. Ona yardım ederek bir iyilik yapmak istemez misiniz? Bu iyiliğinizin karşılığı saray tarafından mutlaka görülecektir.

Bu söz üzerine yaşlı adam başına talih kuşu konmuş gibi sevinmişti. İki elini birbirine sürerek belini hafif büktü ve aralıklı çürük dişlerini göstererek sırıttı; Bunun için ne yapmalıyım, diye sordu.

Mübedan:

-

Mesela bize Şahmeranın yerini söyleyebilirsin, dedi.

Yaşlı köylü: Aman efendim benden imkânsızı istiyorsunuz, onun yerini bilen kimsenin olduğunu sanmıyorum, dedi.

Rahip, adamın iştahını kabartmak ister gibi: Hay Allah! Desene büyük ödülü başkası alacak, oysa sizin almanızı ne çok isterdim. Bu yaşınızdan sonra rahat yaşama şansınız olurdu hiç olmazsa, dedi.

Bunu söylerken elindeki bıçakla oynayarak arada sırada adama bakıyor ama daha çok bıçakla oynuyordu. Yaşlı adamdaki ruh hâlinin endişeli olduğunu ve içinden “Eyvah! Nerden bulsam şu Şahmeranı da alsam şu paraları” dediğini duyar gibiydi. Gerçekten de kıvranıyor ama aklına bir şey gelmediği için hayıflanıyordu. Birden; Sultan Hanım, dedi.

Mübedan’ın gözleri parladı ve istemsiz bir hareketle yaşlı adamın yakasına yapışıp; Söyle be adam, kim bu Sultan Hanım, dedi.

Yaşlı adam ürkmüş bir şekilde kendisini geri çekti, durgunlaştı, kekeledi. Durumu kontrol altına alma işi yine yabancı rahibe düşmüştü; Hey, arkadaşım sizi korkutmak istemedi, sadece prensesimizin hayatı için fazla endişeleniyor. Davranışının nedeni bu, dedi. Bunu söylerken de Mübedan’a kaş göz yaparak sakin olmasını işaret eder gibiydi. Adam tam konuşmaya başlamışken onu korkutmak hiçbir işe yaramayacaktı.

Rahip adama dönerek; Sultan Hanım nerede oturuyor, bizi ona götürebilir misin? Diye sordu.

Adam hiçbir şey söylemeden sadece başını öne arkaya doğru salladı. Bunun üzerine rahip Mübedan’a bir gümüş para vermesi için işaret etti. Ne de olsa para eskiden beri insanın dayanamadığı bir araçtı, kimisine göre hayatın amacı bile olmuştu. Para ihanete sebep, para cinayete sebep, para yalana sebep, para dolana sebep… Bir gümüşü alan yaşlı adam on sekiz yaşındaki delikanlı gibi neredeyse sekerek Sultan Hanım’ın evine doğru yürüdü, arkasından da Mübedan ve yabancı rahip. Rahip yol alırken yaşlı adama usulca yaklaştı ve; Bu köyde hamam var mı? Yol boyu çok kirlendik, dedi.

Yaşlı adam; Hem de kocaman havuzu olan hamamımız var efendim, diyerek karşılık verdi.

Mübedan, rahibin zekâsı karşısında şaşkındı. Onu yanına aldığı için bir defa daha kendisiyle gurur duydu.

Rahip: Köydeki herkesle tanışmak istiyorum, eğer köyün bütün erkeklerini toplayıp hamama getirmeyi başarırsan sana bu gümüş paralardan bir kese verilecektir, dedi.

Yaşlı adam isteğine bir anlam veremedi ama umurunda da olmadı, omuz silkeleyerek; Çok kolay, diyerek kirli, sarı dişlerini daha fazla gösterdi.

Rahip: O zaman Sultan Hanımla biz görüşürken sen de küçük büyük demeden bütün erkekleri hamama topla, dedi.

Adam, alacağı paranın hırsıyla neden, niçin sorgulamasına girmedi. İşte! O ev, diyerek Sultan Hanım’ın evini gösterdi ve Hamamda görüşürüz, parayı hazır edin, dedi.

Hızla oradan uzaklaşıp gözden kayboldu. Mübedan ve rahip birbirlerine bakarak kısa zamanda iyi yol aldıklarını ifade eden sözler sarf ettiler. Bir taraftan da Sultan Hanım’ın kapısına doğru yürüyorlardı. Mübedan; Bu kadının ne gibi bir özelliği olabilir ki? dedi ve yaşlı köylüye neden sormadığını düşünerek hayıflandı.

Rahip: Acele etmeyiniz efendim, nasılsa eve girdiğimizde öğreniriz, dedi.

Kapıya vurmaya başladılar. Uzun süredir yağlanmayı bekleyen kapı gıcırdayarak aralandı. Aralanmasıyla birlikte keskin kokular ve buharlar dışarı sızıyor. Sultan Hanım, kapıyı fazla açmadan, bir kafanın çıkabileceği kadar aralıktan başını uzatıp ne istediklerini sorar gibi iki yabancıya baktı. Rahip söze başladı; Şahmeran hakkında bilgi almaya geldik, bizi Sasaniler kralı Nuşirevan’ın adamlarıyız, dedi.

Bunun üzerine kapı ardına kadar açıldı. Sultan Hanım, yabancıları içeri almak yerine dışarı çıkmayı tercih etti. Kralın adamlarının şifa için hazırladığı ilaçların, büyü olarak değerlendirmesi ve başının belaya girmesi işten bile değildi. Bunu neden öğrenmek istiyorsunuz? Diye sordu.

Mübedan; Burada soruları biz sorarız, karşılığını verdi.

Kadının yüzü asılmıştı. Kollarını bağlayarak başını yukarı kaldırdı, kibirli bir hâlde; Burada da cevapları biz veririz, her şeyin bir karşılığı var demek ki, dedi.

Bunu derken para beklentisi içinde olduğunu apaçık belli ediyordu. Rahip: Bilgilerinizin karşılığı verilecektir, dedi.

Kadın bunu duyduğunda gözleri parlayarak Şahmeran hakkında ne biliyorsa anlattı. Mübedan; Bu anlattıklarını neredeyse herkes biliyor, herkesin bildiği bilgiler karşılığında gümüş vermemiz anlamsız değil mi? Dedi.

Kadın hafızasını zorlar gibi yaptı. Ama yazık ki fazla bir bilgi çıkmayınca kapısına kadar gelen bir kese gümüşü kaçıdığı için yüzünü astı. Rahip; Bu keseyi hala alabilirsin ama bizden haber bekle, dedi.

Kadının evinden uzaklaşırken Mübedan: Kadından ne gibi bir beklenin var senin? Diye sordu.

Rahip: Erkeklerden sonra kadınların da toplu bir şekilde hamama girmesi gerekiyor. Bunun için köy kadınlarını sen mi toparlayacaksın? Diye sordu. Yüzünde hain bir bakış, yaramaz bir gülüş vardı. Beraber gülüşüp hamama doğru yol aldılar.

Yaşlı adam görevini yerine getirmiş onlarca erkeği hamamın başında toplamıştı. Mübedan kalabalık topluluğu gördüğünde; Sizden kralımız Nûşirevan adına toplu hâlde hamama girmenizi istiyorum. Bunun nedenini soranın başı vurulacaktır, dedi.

Rahip; Cık, cık, cık… yine yanlış yaklaşım, dedi fısıltıyla. Sonra halka dönerek, Kralımıza ve ülkenize yardım etmek istiyorsanız, itiraz etmeden toplu hâlde hamama girmenizi rica ediyoruz. Hep beraber hamama girecek ve temizleneceğiz. Yayılan bir hastalığın önlenmesi hedeflenmektedir, dedi.

Bunu duyan köy erkekleri toplu halde hamama girmek için neredeyse birbirlerini itmeye başlamıştı. Mübedan, hayranlıkla rahibe baktı. İnsan ilişkilerinde konuşma, iletişim kurabilme ne büyük bir sanattı. Her ikisi de aynı şeyi istemişti oysa… Rahip: Eeee ne demişler; “ tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır.” diyerek Mübedan’a bakıp gülmeye başladı.

Mübedan ve Rahip de hamama girmiş, insanları dikkatlice incelemeye başlamıştı. Maalesef hiç birinde istedikleri gibi pullu bir vücut yoktu. Dışarı çıktılar, ümitleri kırılmış bir şekilde mermer taşın üzerinde birbirlerine bakıştılar. Diller tek kelime etmedi ama gözler ne de gevezeydi. O sırada Abbas, Nima, Behnam ve İbrahim de hamamdan çıkmıştı. Rahip: Gençler, bu köyden olup da ayrılan ya da bu gün burada olmayan birileri var mı? Diye sordu.

Gençler önce birbirlerine bakıp sustular. İhanetleri yine karşılarına çıkmıştı. Rahip gençlerin bir şeyler gizlediğini anlamıştı. Bildiğiniz ve gizlediğiniz bilgi var da bunu anlatmıyorsanız, bu ihanettir. Krala ve ülkenize ihanet…

Ne fark ederdi onlar için… Önce arkadaşına ihanet etmişlerdi zaten. Diğerlerine göre daha merhametli ve duygusal yapıya sahip olan Behnam; Cansab, evet Cansab var. Ama o yılanlı kuyuya düştü. Ölmüş olabilir. Belki de yaşıyordur. Bir hafta önce kuyuya düştü… Biz ona ihanet edip yalnız bıraktık, dedi.

Bunun üzerine Nima, Behnam’ın kolunu sıkarak yanlış şeyler konuştuğunu fısıldadı. Behnam, umursamadı. Üzerindeki yükten, ihanet yükünden kurtulmak ister gibi kelimeleri ardı arkasına sıralıyordu. Zaten söylerken bunu bilinçli de yapmıyordu, sadece söylüyordu, sonunu ve soruluş nedenini düşünmeden. Sesindeki üzüntü, pişmanlığını gösteriyordu. Ama olan olmuştu. İtiraf ederek günahından sıyrılmak istedi, belki de içinde yük hâline gelen bu sırrı dışarı atmaktı amacı. Amacı her ne olursa olsun bunu söylediği için Cansab’a bir defa daha ihanet ettiğini bilmiyordu. Rahip: Hangi kuyu olduğunu ve bu kuyunun nerede olduğunu söylemelisin, dedi.

Diğer arkadaşları kaçışmaya başladı her biri ayrı bir yöne koşuşturuyordu. Mübedan askerlerine seslendi; Yakalayın kaçanları! Sonra çocukların arkasından bağırmaya devam etti; Sizler arkadaşına ihanet eden birer günahkarlarsınız. Buradan kaçabilir ama vicdanınızdan kaçamayacaksınız! Teslim olun ve af dileyin!

Sonra orada kalan tek kişiye, Behnam’a döndü: Sen, demek arkadaşına ihanet ettin ha, en yakın arkadaşına hem de… Ne büyük günahtır biliyor musun sen? İhanet! İhanet!

**************************************************

CANSAB Camsab, Şahmeran’a yalvarır hâlde; - Size asla İhanet etmeyeceğim. Yerinizi kimseye söylemeyeceğime dair yeminler ederim size... Daha önce o karanlık kuyudan kurtulup, burayı bulduğunda akşama eve dönecekmiş gibi bir duyguya kapılan Camsab, şimdi kendini hiç kurtulamayacağı bir kapana yakalanmış gibi hissediyordu. Bir zamanlar olmayan paraları, az yiyeceklerinden dolayı ettiği şikâyetlerden pişman olup sefalet dediği hayata dönmeyi diledi bütün kalbiyle. Avucumuzda sandığımız şeylerin nasıl da ellerimizden kayıp gittiğini; tuttuğumuz, yakaladığımız, dokunduğumuz şeyleri ne denli çabuk yitirdiğimizi, yitirebildiğimizi düşünüyordu. Şahmeran’ı ikna etmek ümidiyle tekrar söze başladı; İnanın bana lütfen. Sizin güveninizi kazanmak, kurtulmaktan daha önemli benim için. Beni buradan azat ettiğiniz zaman canım pahasına da olsa yerinizi söylemeyeceğime yemin ederim, dedi.

Şahmeran o muhteşem tahtından sürünerek kaydı. Cansab’a yaklaşarak; İnsanoğlu erişince maksuda, mutlaka yüzünü döner mahbuba… Dedi ve bir süre sessiz kaldı. Sonra dönerek;

- Arkadaşlarına güvenir miydin Cansab? Diye sordu. Cansab: - Hepsine olmasa da bazılarına çok güvendiğimi söyleyebilirim, karşılığını verdi. Şahmeran: - Bak Cansab, sen buraya ihanet sonucu düşmüşsün. Sence bu iyi bir başlangıç mı? Bir ihanet sonucu buraya gelmişsen yolun kötülükle belirlenmiş demektir. Çünkü ihanet bir kere başlamaya görsün, kılık değiştirip sürer insan hayatında. Cansab ne diyeceğini bilemeden ikna etmek istedi. İç çekerek; - Nasıl inandırabilirim sizi bilmiyorum ki, dedi. Şahmeran; - Senin şimdi çok samimi olduğunu biliyorum ve görüyorum. Ama ihanet edecek olan Cansab, şimdi karşımda gördüğüm Cansab olmayacaktır. Gün gelip de başın dara girdiğinde biliyorum ki ihanet kendini doğurur. Gelecekteki Camsap adına nasıl vaatte bulunabilirsin? Onu sen de tanımıyorsun ki... dedi. Camsap umarsızlıktan ağlamaya başladı. Şahmeran’ı nasıl ikna edeceğini bilmiyordu. Şansını bir defa daha denemek istedi; Annem ve kardeşim, yeryüzünde yalnızlar, bana ihtiyaçları var. Bu cennet gibi sarayı ve bu rahatlığı kim bırakmak ister. Ama sorumluluklarım var, lütfen! Diyerek Şahmeran’ın gözlerine baktı.

Şahmeran, sözlerinde samimi olmadığını sezebiliyordu. Cansab ne kadar panik hâlindeyse Şahmeran o kadar dingindi. Cansaba dönerek; İnsanların hep bir bahaneleri olmuştur. İhanet, sözünden dönme ilk insandan bu yana süregelir. Bulanık suya bakar gibi bakarım insan denilen önümdeki beyaz boşluğa. Gökyüzündeki bulutların rüzgârın

etkisiyle biçimlenmesi gibi insanda olaylar karşısında biçimlenir. İyi, kötü, yalancı, dürüst, samimi, vefalı, hain… İlk insanın adı Âdem idi. O kendisine ve Tanrıya ihanet etmekle, başlangıcı oluşturmuş oldu. Sarmaşık gibidir ihanet, bir defa başladığında bütün bedenini sarar. Hesaplanmaz, planlanmaz… Tanrıya yasak meyveye dokunmayacağına dair sözler söylerken samimi insan, İblise uyduğunda hain insan, meyveyi yedikten sonra cennetten kovulunca da pişman insan… Bak olaylar karşısında nasıl şekillendi. Sen de bir insansın ve dışarı çıktığında olaylar karşısında şekilleneceksin Cansab, dedi. Bir süre iç kanamasını andıran sessizlik devam etti. Ne Cansab ısrar etmeye, ne de Şahmeran sözüne devam edebildi. Cansab bir süre sonra sessizliği en acı sözle yırttı ortadan; - Sizi aldatan, ilk ihanet eden kişi canınızı ne kadar acıtmış olmalı ki, üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen acısını benden çıkarabiliyorsunuz, dedi. Güzel ve ürkütücü sıfatlarını aynı anda barındıran Şahmeran’ın ürkütücü yanı açığa çıkmıştı bir anda. Cansab, merhamet ve azabı aynı kişiden tadacağını düşündü. Ama düşündüğü olmadı. Şahmeran, kişi için en zor olanı başarmıştı, öfke anında dinginlik sağlamıştı, Cansab’a dönerek; Belkıya… diye tısladı. O da senin gibi nerede susması gerektiğini hiç bilemedi, dedi ve sonra Belkıya’nın hikâyesini anlatmaya başladı.

-

Bir zamanlar beni senin gibi gören bir insanoğlu daha vardı, Adı; Belkıya… Belkıya o dönemdeki Yahudi hükümdar Yuşa’nın oğluydu. Bir krallık sahibi Belkıya ihanet etmişse, sen neden etmeyesin? Dedi. Sözlerinin kifayetsiz kaldığını gören Cansab, susmayı tercih etti. O günden sonra yüzü hiç gülmedi. Mutsuz kişi ya sizi sevmiyordur ya da sizin onu sevdiğinize inanmıyordur. Şahmeran da böyle düşünmeye başlamıştı. Kararsızdı, bu kararsızlığını Cansab da fark etmeye başlamıştı. Şahmeran, bir defa daha Cansab’ı sınamak yerine insanoğlunu sınayacak mıydı? Vereceği kararında “ duygu payı” olmasından çekiniyordu. Sonuçta yine insanoğlunun doğasına, dönekliğine ulaşacağımı biliyorum, diye geçirdi içinden. Ama ne var ki mutsuz bir insanın varlığı da onu rahatsız ediyordu.

“ Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen İnsanoğlunun bir gün yılana dokunacağını, yılanların da şahına zarar veren insanoğluna dokunacağını sezmişti. Bütün bunları sezdiği hâlde Cansab’ı yeryüzüne göndermeye karar verdi. Cansab’ın yeryüzüne, ailesine, köyüne gitme yolculuğu başladı. Geldiği yoldan geri çıkarılacaktı. Cansab yürüdüğü yollara baktı. Gözleri olup da bu güzellikleri görmeyen insanları düşündü. - Ben deli miyim? Bunca güzellikleri keşfettiğim hâlde çekip gidiyorum, diye geçirdi içinden. Düşüncelerini okumasından korkup düşüncelerini dağıttı. Bahar yağmuruna benzer bir yağmur yağıyordu. Ağaçlar sırılsıklamdı. Ağaçların yaprakları bahar yağmurlarıyla birer prenses olmuş düş kuruyordu. Farklı renkteki bambaşka güneş ışığı, yağmurda kırılıp ağacı aydınlatıyor, ebemkuşağı oluşturuyordu. Tanrının yarattığı en güzel sığınağı bu, en güzel resim burası ressamlara ilham olabilen, dedi.

Giderken Şahmeran’ı ve ülkesini onurlandırmak istedi sözleriyle.

Şahmeran cevap vermedi, o andan sonra hiç konuşmadı. Suskunluğu en güzel cevap oldu Cansab’a. Dar bir sokağı geçtiler. Bir merdivene vardılar. Küçük taşlarla bezeli, kenarlarında çiçekler olan merdiven yukarı açılıyordu. Cansab, geriye dönüp Şahmeran’a baktı. O anı sonsuzlaştırmayı diledi içinden. Ona duyduğu sevgi ve hayranlıkla, Şahmeranın üzerine düşen yağmur damlalarını ve bitkiler arasında gizlenen vücuduna baktı. Tanrı’nın en güzel tablolarından birine bakıyor gibi hissetti. Gördüklerine şükretti. Cansab’ın bu hâli Şahmeran’ı duygulandırdı ve “ belki bu defa” diye geçirdi içinden. Yanında nefesini duyuyordu Şahmeran’ın, elini sımsıkı tuttu. Bunca zaman burada kalmış ve onun gözlerini görmüştü. Anın sustuğu zamanlardandı. Bilmiyordu ki Şahmeran, aradan onca yıl geçse de o an aynı tazeliğinde duracak beyninde ve her yağmurda, her yağmurda, her ağacın altından geçerken ve ona ışık vurmuşken; o büyüyü hatırlayacak ve aslında büyüyü yaratanların kendileri olduğunu bir kere bir kere daha anlayacaktı. Bir iç çekti, derinden, iz bırakılmış, bir iç çekiş… Merdivenleri tırmandı. Yeryüzüne ulaşmıştı. İçinde küçük bir pırpır. Hayır, küçük değil oldukça büyük heyecandı bu. Koşar adımlarla köyüne doğru yol aldı. Evinin kapısına vardığında kapıya yumruklarla vurmaya başladı. Kapıyı gözü yaşlı annesi açtı, karşısında oğlunu gördüğünde dizlerine vurarak heyecanını gösterdi. Oyyyyyy kuzummmmmmm! Nerelerdeydin? Seni ne çok merak ettim, senin için ne çok endişelendim, haberin var mı? Dedi.

Cansab’ın konuşmasına bile izin vermeden sorularını sıralıyor, öpücükleriyle yanaklarını ıslatıyordu. Sevgi seli coşuyor evi dolduruyordu. Cansab, Şahmeran’a verdiği sözle annesine hiçbir şey anlatmadı. Sadece kuyuya düştüğünü ve oradan çıkmak için haftalarca bitkilerle beslendiğini anlattı. Annesi uzun uzun dinledi Cansab’ı. Kâh ağladı, kâh hüzünlendi. Ana oğul hasret gideredursunlar köydeki karmaşa tüm hızıyla devam ediyordu. Nima ve İbrahim yakalanmıştı. Arkadaşlık ve dostluk ayırdının belirginleştiği yol ayrımında, Cansab’ı ele vermişlerdi. İnsanlar birçok arkadaş edinebilirken dost edinebilmeleri ne zordu. Arkadaşlık kurmada ya da sürdürmede, aynı köyde yaşamanın ortak dilini tutturmada çeşitli güçlükler yaşayan; askerler tarafından kapana kıstırılan, tuzağa düşürülen arkadaşlarının dostluktan anladıklarıyla Cansab’ın anladığıyla birbirinden farklı olmuştu. Hele de Cansab’ın köye geldiği haberi, onların askerlerin elinden kurtulabilmesi için fırsat olmuştu. Bu durumda ihanet de kaçınılmazdı. Mübedan ve askerleri Cansab’ın bulaşıcı hastalığın köye yayılmasını önlemek için onu aradıklarını söyleseler de, bu söylem arkadaşlarına inandırıcı gelmemişti. Sultan Hanım’a Şahmeran’ı sormaları, köye girdiklerinde prensesin hastalığından bahsetmeleri gibi görünüşte birbirlerinden bağımsız açıklamalar, aslında başka bir amaç güttüklerini gösteriyordu. Cansab’ın evde olduğunu öğrenen Mübedan, rahip ve askerler, kapıya dayanmıştı. Rahip kapıyı üslubunca tıklattı. Hiçbir şeyden haberi olmayan Cansab kapıyı açtı. Üniformalı askerleri gördüğünde hayatının değişeceğini anladı ve ürkek bir şekilde; Size nasıl yardım edebilirim? Diye sordu. Yardım etmek istemeden öylesine söylenmiş bir söz olduğunu belli etmişti.

Rahip: Bütün ülkeye yayılan salgın bir hastalık sebebiyle bütün erkeklerin hamamda toplu yıkanması gerekmektedir, cevabını verdi.

Cansab, bir anda olduğu yerden buharlaşıp yok olmayı diledi. Vücudundaki pulları askerler görecekti ve biraz da olsun Şahmeran’dan haberleri varsa, onu gören bir insan olduğunu anlayacaktı. Gözü Mübedan’a kaydı. Mübedan tetikte bekliyordu. En ufak bir kaçma teşebbüsüne müdahale edecek gibi beline bağlı olan kılıcını tutuyordu. Yüzü sert, bakışları ürkütücüydü. Cansab’ın tedirgin hâli dikkatini çekmiş, içinden “işte aradığımız kişi” dediği kesindi. Cansab; Buna ihtiyacım yok, sağlıklı olduğumu biliyorum. Köyde ne bir hastalanan, ne de hastalık belirtisi gösteren var, dedi.

Mübedan; Delikanlı, bırak da buna ülkenin kralı karar versin, ya kendi isteğinle gelirsin ya da zorla götürülürsün, dedi.

O sırada yanına gelen annesi ve Baran, Cansab’a sımsıkı yapışmış yeni kavuştukları Cansab’ı yeniden kaybetmenin korkusunu yaşıyorlardı. Annesi, düşman karşısında yavrusunu korumak için aslan olan kedi misali öne atladı; Oğlumu hiçbir yere götüremezsiniz, o daha yeni geldi. Zaten köyde değildi, kayıptı kaç günden beri. Hastalık falan yoktur, dedi.

Keşke demeseydi. Onun kayıp olduğu dönemde nerede olduğunu merak edeceklerini düşünemedi. Anneliğin verdiği koruma duygusuyla oğlunu korumaktı amacı, ama koruma işine yanlış yerden başlamıştı. Duydukları karşısında iştahı daha çok kabaran Mübedan; Bu durum, hamam girmesini mecbur hâle getiriyor. Köyün dışında, nerede olduğu belli olmadığı bir yerden hastalık getirip getirmediğini bilemeyiz, dedi ve Cansab’a döndü; Annenin söylediği bu süre içinde neredeydin? Diye sordu.

Haftalarca sevdiklerinden ayrı geçirmiş Cansab için kapana kısılmış duygusu giderek büyüyordu. Bir kuyuya düştüm ve çıkabilmek için bu güne kadar uğraştım, dedi.

Mübedan; Nasıl bir kuyu? Diye sordu.

Cansab: Fark eder mi? Cevabını verdi. Bunun üzerine rahip, bunun sorgulanmasının sonra yapılması gerektiğini düşünerek; Efendim, elbette fark etmez. Biz sadece köyü ve ülkeyi tehdit eden hastalığın kaynağını da araştırıyoruz. Lütfen zorluk çıkarmadan bizimle geliniz, dedi.

Sesindeki kibarlık, ona “hayır” denmesine engel oluyordu. Bunu zaten yapamayacağını anladı Cansab. Hazırlandı ve yolda giderken bu durumdan sıyrılmayı dileyerek yürüdü. Hamama geldiklerinde Cansab sağına soluna baktı. Sanki fırsatını bulsa kaçmak ister gibiydi. Ama nafile dört bir yanı askerlerle doluydu. Kaçtığında daha çok şüphe uyandıracaktı. Üstelik annesine ve kardeşi de zarar görebilirdi. Oldukça sıkıntılı bir hâlde merdivenleri çıkarken içindeki küçük sesler korosu bütün bir ağızdan konuşuyor, dualar ediyordu. Kimisi Şahmerandan özür diliyor, kimisi “Allah’ım kurtar beni” diyordu. Elleri bellerindeki kılıçlarda olan askerlerin dayatmasıyla havuza girdiğinde Mübedan askerlerine emir verdi; Yakalayın ve bağlayın onu!

*************************

VE İNCİNDİ CANSAB’IN RUHU Kollarından bağlanarak yukarıya asılan Cansab, kendi ağırlığına dayanamaz hâldeydi. Kollarını artık hissetmiyordu. Cansab’tan acı çektiğine dair sesler alabiliyordu yalnızca. Bilekleri bağlanan ipin etkisiyle morarmış, başı öne düşmüştü. Kim bilir ne kadar zamandır böyle asılıydı. Mübedan: Demek bildiklerini söylememekte direniyorsun, Hâlâ o cadıyı korumaya devam edeceksin,dedi.

Cansab: Şahmeran bir cadı değildir, cevabını verdi zorlukla.

Mübedan: İşte başladık itiraflara, oysa Şahmeran’ı görmediğini söylemişti. Büyücü olduğu derindeki pullardan belli değil mi? Ülkeye yayılan bütün hastalıkların nedeni o cadı, Efsuncu kadını yaşatmayacaksın! Hem bilmez misiniz? Tevrat’taki kıssayı… Havva’yı kandıran yılandır bu. Vücudunun alt kısmı yılan şeklinde olan bir başka kadın, Adem’in ilk eşi olan Lilith ya da Yemliha… Adem’in cennetten kovduran yılan, sizi de büyüleyecek, dedi.

Bunu söylemekteki en büyük amacı, köylünün öfkesini çekmemek, askerlere karşı ülkesini koruyucu görünmekti. Bunu kendisi, rahip ve askerler biliyor ama ses çıkarmıyorlardı, çıkaramazlardı zaten. Şahmeran’ın cadı olduğunu savunarak köyü ve ülkesini koruyan bir kahraman olacaktı. Nede olsa o dönemde insanlar açıklayamadıkları her şeyi büyü ve cadı işi görüyordu. Rahip, şaşkınlıkla Mübedan’ı izliyordu. Yolculuk boyunca tanıdığı Mübedan ile bu Mübedan aynı kişi olamazlardı. “Hırs insanı ne hâle getiriyor” diye geçirdi içinden. Mübedan’a yaklaşarak ancak Mübedan’ın duyacağı bir ses tonuyla; Biraz ileri gitmediniz mi? Yalan söyleyerek büyük günah işliyorsunuz. İşkenceyi söylemiyorum bile… dedi.

Bu günaha ortak olduğu için hayıflandı, kendisini zayıf karakterli buldu. Mübedan, rahibe dönerek; Sen görevini tamamladın, bundan sonrasına karışma! Emrini verdi.

Rahip çaresiz denileni yaptı. Böyle birkaç gün daha işkenceyle geçti. Cansab konuşmuyor, Mübedan azabını artırıyordu. Köy halkı içinde de söylentiler giderek artmaya başlamıştı. Şahmeran’ın bir cadı, Cansab’ın ise onun yardımcısı olduğuna inanmaya başlamışlardı. Mübedan, Cansab’ın vücudundaki morluklara ve çürüklere bakarak yapılan işkencelerin sonuç vermeyeceğini anladı. Başka bir yol bulmalıydı. O sırada bir asker gelip Mübedan’ın kulağına eğildi ve fısıldayarak; Efendim, esirin annesi geldi ve oğlunu bırakması için yalvarıyor, sizinle görüşmekte ısrar ediyor, dedi.

Mübedan: Evet ya! İşte aradığım çözüm, ded. Ve askere dönerek; İçeri alın dedi.

Anne içeri girdiğinde oğlunun hâli onu perişan etmişti. Yakarışına tepkisiz kalmak, sesini duymamak, acısını hissetmemek imkânsızdı. Oğlunu o hâlde görmek nefesinin kesilmesine yetmiş, kocaman bir yumruğu yerleştirivermişti boğazına ve gözünde yaşlarla yalvarıyordu. Onun o hâli Cansab’ı derinden etkilemişti. Cansab, şimdiye kadar gördüğü işkenceden bu kadar çok acı çekmemişti. Annesini hiç bu kadar üzgün ve çaresiz görmemişti. Dizlerinin üzerine çökmüş Mübedan’ın bacaklarına sarılmıştı. Hıçkırıklardan sesi kesiliyor, ne söylediği anlaşılmıyordu. Ara ara Mübeda’nın dizlerini bırakıp saçlarını yoluyor, dizlerini dövüyordu. Cansab:

-

Anne bu kadar harap etme kendini, ben iyiyim, dedi.

Bunu dişleri arasında sızan kanı gören anne bayılmıştı. Rahip, Mübedan, anne ve Cansab arasında dolanırken “bundan daha acısı olamaz” diye düşünüyordu ki birden kanının çekildiği, sözün bittiği bir ana tanık oldu. Mübedan askerlere emretti; Annesini de bağlayın!

“Bu kadarına değmez” diye düşünmüş olmalı ki Cansab atıldı; Durun, yalvarırım annemi bırakın ne istiyorsanız size söyleyeceğim, dedi.

Mübedan isteğine kavuşmuştu nihayet. Pis pis sırıttı. Sonunda yola geldin, dedi. Askerlere dönerek; Çözün şunun ellerini! Emrini verdi.

Ellerinin çözülmesiyle çuval gibi yere yığılan Cansab yerde acılar içinde kıvranıyordu. Bedeni mi daha çok acıyor, ruhu mu anlayamadı. Bildiği tek şey acıdığıydı. Her yeri acıyordu; ruhu, bedeni, duyguları… Bu acımasızlığa dayanamayan rahip Cansab’ın yanına gelerek yardım etmek istedi. Cansab, Mübeda’nın işbirlikçisi olarak gördüğü rahibin elini tutarak bedeninden silkeledi. Rahip o anda kendisine yöneltilen bakışları hayatı boyunca unutmayacaktı. Tanrı’ya hizmet etmek adına çıktığı yolda, Tanrı’nın kullarına azap vererek ihanet etmişti. Pişmanlığı ta derinlere işlemiş kanını alevlendiriyordu. Mübedan, istediğine kavuşmuş olmanın verdiği hazla; Biraz dinlen sonra ötmeye başla. Kaybedecek fazla vaktimiz yok, dedi.

Birkaç saat dinlenmesi için oradan uzaklaştı. Gözlerini aralayan anne, oğlunu yerde kanlar içinde ve hareketsiz gördüğünde ilkin öldü zannetti. Çığlıklar göğe yükseldi, arşı yırttı. Cansab başını kaldırarak; Anne biraz sakin ol, dedi.

Annesi derin bir oh çekerek oğluna doğru dizlerinin üzerinde yürüdü. Bu yürüyüş seri ve umut doluydu. Oğluna sımsıkı sarıldı ve ağladı. Oğlunun yaşadığını gördüğü için sevinçten mi ağlıyordu, yoksa başına gelenlerden dolayı çekilen acılara mı kimse anlamadı. Oğlunun yüzünü iki avcu arasına alarak baktı. İlk defa gördüğü harika gibi anıt gibi hayrandı bu yüze. Başörtüsünü başından çekerek oğlunun yüzünde oluşan yaraları temizlemeye çalıştı, kaşından akan kanı sildi, patlamış dudağına dokundu. Oy annen kurban olsun sana yavrum, ben sana dokunmaya kıyamazken ne ettiler böyle, diyerek bir oğlunun yüzünü bir kendi gözyaşını sildi.

Cansab: Beden yarasının geçmesi kolaydır ana, bundan sonra ruhumda açacağım yarayı düşünüyorum ben, diye karşılık verdi.

Annesi bu söylediklerine bir anlam verememişti. Sadece oğluna sarıldı; Hepsi geçecek yavrum, diyebildi.

İçeriye Mübedan’ın girdiğini gören anne, en değerli hazinesini Cansab’ı korumak için bedenini siper etti. Mübedan sırıtarak; Korkma kadın, oğlunun canını acıtmayacağım. Tabi bizi istediğimiz yere götürürse, dedi.

Bir zamanlar, Nuşirevân’ın gaddarlığından şikâyetçi olan Mübedan, şimdi ondan daha gaddardı. O da Şahmeran’ın söylediği gibi olaylar karşısında şekillenen bir insandı işte. Hırs bütün bedenini tutsak etmişti. Zoraki ayaklanan Cansab; Gidelim, dedi dişlerinin arasından.

Annesi de ayaklandı. Oğlunu korumak için onlarla gelmek istediği belliydi. Mübedan, askerlerine dönerek; Kadını burada tutun, eğer bir iki gün içinde dönmezsek kadını öldürün, emrini verdi.

Cansab: Allah sana merhamet bahşetsin. Sen insan olamazsın, diyerek yürümeye başladı.

Mübedan, söylediklerini hiç umursamadı. Cansab’ın düştüğü kuyuya doğru yürümeye başladılar hep birlikte. Kuyunun başına vardıklarında Mübedan, Cansab’ın önden girmesini istedi. Cansab, o kuyuya girip Şahmeran’a verdiği sözden dönmektense ölmeyi yeğlerdi. Annesini düşündüğünde kendisini mecbur hissetmekten nefret etti. Mübedan, askerlerine komut verdi; İkişerli gruplara ayrılarak cadının görünmesini bekleyin. Onu gördüğünüz anda hareket etmesine fırsat vermeden üzerine fileyi atın.

Askerler emri aldıkları gibi ikişerli gruplar hâlinde tünelde dağıldılar. Cansab önde görünür vaziyette, diğerleri arkada gizlenerek ilerlediler. Şahmeranın bahçesine vardıklarında her şey Cansab’ın bıraktığı güzellikteydi. Bahçede ne Şahmeran ne de yılanlar vardı. Cansab bu tenhalıktan oldukça memnundu. İçinden Şahmeran’ın saklanmasını ve hiçbir şekilde ortaya çıkmamasını diledi. Arkasında duran Mübedan’a bakarak bakışlarıyla ve mimikleriyle “burada değil” işareti verdi. Mübedan ise aynı sessizlikte mimiklerini kullanarak “ilerle” emirini verdi. Çaresiz denileni yaptı. İşkenceden incinen sol ayağını sürüyerek bahçede ilerledi. Tıpkı ayrıldığı günde olduğu gibi bahar yağmuru vardı. Cansab’ın gözleri doldu boğazı düğümlendi. Kendisini şuracıkta öldürse miydi? Şahmeran’ı seviyordu. O kaldığı süre içindeki paylaşımlarını düşündü. Dayanamayıp dizlerinin üzerine çöküp bağıra bağıra, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Mübedan fısıltılı bir şekilde; Aferin çocuk! Devam et, bu sese dayanamayıp gelecektir, dedi.

Çevresindeki askerler dikkat kesilmiş Şahmeran’ın gelmesini bekliyorlardı. Gerçekten de beklenen olmuştu. Gri bulutlar arasında insan başlı, yılan gövdeli ikili kimliği, acı kırmızı pullarla örülü bedeniyle Şahmeran

görünmüştü. Yemyeşil gözleri içli, hüzünlü bakıyordu. Sürüyerek kuyruğunu Cansab’a yaklaştı. Her hareketinde pullarına yansıyan ışık ayrı kırılıyor, çevreye saçılıyordu. Kırmızı pullar üzerine düşen sarı saçlar en ufak bir meltem esişinde hareketleniyor, rüzgârla dans ediyordu. Şahmeran, ona gizlice bakan Mübedan ve askerlerini görsel ve düşünsel olarak etkilemiş olmalı ki şaşkınlık içinde bakıyorlardı. Hatta öyle ki ne yapacaklarını unutup kalakalmışlardı. Cansab, başını kaldırıp Şahmerana baktı. İki masum bakış, iki yaşlı göz buluşmuştu; yağmur altında, ışık kırılmasında. Yağmur suyu gözyaşlarına, ışık kırılmaları kalp kırıklıklarına karışmıştı. Şahmeran: Hadi üzme kendini, mevcut düzenin sürdürmeye yarayacak olan ölümün zamanı gelmiştir.

Cansab hıçkırıklarının arasından: Sana ihanet ettim! Diyebildi ancak.

Şahmeran: Biliyorum ki sen bana kendi canın için ihanet etmedin. Bana söz veren Cansab ile şimdi Cansab aynı değil. Bu topraklarda aşklar ölümünedir. Ben senin üzülmene dayanamayıp yeryüzüne gönderirken sonumun geldiğini zaten biliyordum, dedi.

Cansab fısıldar şekilde: Direnebilirsin, beraber savaşabiliriz, dedi.

Şahmeran: Bunun sonu gelmeyecektir, incinenlerin sayısı artacaktır. Bunu yapmak sonun biraz gecikmesini sağlayacaktır. O son gelmişse engel olmak mümkün değil, karşılığını verdi.

Cansab, dayanamayıp Şahmeran’a sarıldı. Gözyaşları sırtındaki pullardan kuyruğuna doğru sel olmuştu. Saçlarını kokladı vücuduna dokundu. Şahmeran devam etti; Sevgi; en güçlü imparatoru güçsüz kılarken, en basiretsizi tarihe geçirebilir. Geçerli olanı yok sayarken, en geçersizi geçerli yapabilir. Kural tanımayan da en sert kuralları koyan da, esiri en aydınlıkta hür eden de en özgür insanı tutsak kılan sevgidir, dedi.

Mübedan askerlerine hazır olmaları için işaret etti. Ona göre Şahmeranı yakalamanın tam sırasıydı. Şahmeran Cansab ile konuşurken ve bu duygusal anı paylaşırken onu arkadan yakalamak çok kolay olacaktı. Fileler atıldığı anda Şahmeran Cansab’ı kendisinden uzağa fırlattı. Filelerin altında kendisi kalarak onu esaretten kurtarmak istemişti. Tıslayarak; Kaç! dedi.

Cansab: Bir defa daha ihanet etmeyeceğim sana, öleceksek beraber ölmeliyiz, dedi.

Şahmeran’ın bakışları hüzünlü ama aynı zamanda huzurluydu. Aşk ve sevgi dolu baktı Cansab’a. Mübedan: Aman ne duygusal! Yılan cadı ve salak oğlanın aşkı, diyerek dalga geçti ve kahkaha savurdu.

O sırada askerlerden biri çığlık atarak yere serildi, diğerleri de kaçışmaya başlamıştı. Mübedan bağrışmanın olduğu tarafa baktığında askerlerden birinin yılan tarafından ısırıldığını ve yerde kıvrandığını gördü. Diğer yılanlar ise hızla sürünerek onlara doğru geliyorlardı. Mübedan, bıçağını çekerek Şahmeran’ın boynuna dayadı; Saldırmaya devam ederseniz efendinizi öldürürüm, dedi.

Şahmeran: Beni merak etmeyin, bedenim değişse de ruhum değişmeyecektir, ruhum her zaman sizinle olacak, dedi.

Söylediklerinde ne demek istediğini yılanlar haricinde kimse anlamamıştı. Bütün yılanlar hırçın ve tehlikeliydi. Uzun zamandan sonra ilk defa yılan tarafından ısırılmıştı. Cansab Mübedan’a giderek yalvarmaya başladı; Size yalvarıyorum onu bırakın. Bana ne istiyorsanız yapabilirsiniz ama onu serbest bırakın, dedi.

Mübedan; İkinizin de saraya gelmesi gerekiyor, seni bırakacağımı da nerden çıkardın, diyerek kahkaha attı.

Şahmeranın boynunda tuttuğu bıçak ile yeryüzüne çıkmak için tünelden ilerlemeye başladılar. Mübedan, yeryüzüne çıktıklarında yalnızca üç askerinin kaldığını gördü. Yol boyunca yılanlar askerleri boğmuş ya da zehirlemişti. Şahmeran’ın gitmesine öfkelenen yılanların intikam ateşiyle yandıkları belliydi. Bundan sonra intikam ateşi, hırs ve hasetten dolayı, insanlık ile yılanlar arasında asla bir anlaşma olamayacaktı. Köye vardıklarında Cansab’ın annesi ile bırakılan askerler, ağlar içindeki Şahmeran’ı gördüklerinde yardım etmek için koşturdular. Cansab’ın annesi artık kimsenin umurunda olmadı. Şahmeranı taşımak için büyük bir kafes hazırlanmış atlı bir arabanın üzerine yerleştirilmişti. Şahmeran’ın köye geldiğini gören köylüler onlara doğru koşuşturmaya başladı. Hep bir ağızdan; Yuuuuuuuuuhhhhh! Cadıyı öldürün, cadıyı öldürün! Diyor, ellerinde olanı Şahmeran’a atıyorlardı.

Cansab, köylüye bağırarak: Durun! Nasıl bu kadar nankör olabiliyorsunuz! Bu güne kadar tek bir yılanın size ilişmemesi onun sayesinde olmuştur, kime ne zararı oldu da bu kadar hırslandınız?

Cansabı duyan da umursayan da olmadı. Bunları söylerken askerler tarafından itil kakıla Şahmeran’ın konulduğu kafese konuldu. Cansab ve Şahmeran o kafes içinde kavuşmuş iki sevgili gibi sarıldılar ve yolculuk hazırlıkları başladı. ***************

ZORLU YOLCULUK Yolculuk sırasında duyulan ağaç hışırtıları, ormanın derinliklerinden gelen uğultular ve her adımda takip ediliyormuş hissi veren gölgelerden geçildi. Yarılarak yapılmış, engebeli, yılankavi bir biçimde aşağıya inen bir patika buldular ve onu izlediler. Bu daracık patika çok derine iniyordu ve olağanüstü sarptı. Kaynağın bulunduğu kayalıklara oyulan yol, aşağıya doğru indikçe daha da ıslaklaşıyor ve balçıklaşıyordu. Patikayı işaret eden rahip, garip bir isteksizliği ya da zorlandığı havasını oradaki herkese hatta örtüler altındaki Şahmeran’a ve Cansab’a bile hissettiriyordu. Zikzaklar çizen patikadan ilerlerken yılan tıslamalarının arttığı bir yerden uçurum kenarına varıldı. Yarısı kırık tahtaların oluşturduğu çürümüş köprüden geçmeleri gerekiyordu. Mübedan: Gelirken bu köprü yoktu, nereden çıktı bu? Dedi.

Rahip: Rehber bu yolun daha kestirme olduğunu söyledi, cevabını verdi.

Mübedan, mecburen bu yoldan devam edeceklerini anladıklarında, arabanın bu köprüden geçip geçmeyeceğini düşündü. Köprü oldukça çürümüş gibi, araba geçebilecek mi?

Rahip: Atlılar tek tek geçtikten sonra, yalnızca arabanın ağırlığı kalırsa o zaman geçebileceğini tahmin ediyorum, dedi.

Mübedan:

-

Tahminlerle hareket edilmez, ama yapacak başka şey yok. Önce arabayı geçirelim o zaman. İlk düşen de onlar olur, karşılığını verdi.

Arabanın sürücüsü asker, arabadaki yükün azalması için Cansab’ı elleri bağlayarak kafesten çıkararak, bir atın üzerine bağladı. Yalnızca Şahmeran’ın bulunduğu araba köprüye doğru sürüldü. Ama ne var ki atlar köprüye girmek istemiyor, ne kadar kamçı yeseler de ilerlemek istemiyorlardı. Bu duruma şaşıran askerler ve Mübedan, köprüye iyice yaklaşıp incelediklerinde oldukça şaşırmışlardı. Köprüyü bağlayan iplerin hareketli olduklarını gördüler. Mübedan: Hareket eden halat mı olur? Nedir bu?

Daha dikkatli baktıklarında bunların halat değil yılan olduğunu gördüler. Bu gördükleri karşısında korku ve panik içinde geriye doğru kaçışmaya başladılar. Köprüden yeterince uzaklaştıklarını düşündüklerinde plan yapmak için durdular. Mübedan, buna benzer bir olayı bekliyor gibiydi. Sol eli çenesine dayalıydı ve sağ eli de sol dirseğini destekliyordu. Davranışında öyle bir bekleyiş ve dikkat vardı ki, Cansab, şaşırarak ona bakıyordu. Yeniden aşağı doğru yürümeye başladı ve köprü yolu seviyesine ininceye kadar adımlarını iyice hızlandırdı. Daha da yaklaşınca, oldukça kalın kaşları ve siyah sakallarını ovuşturarak; Dağların arasında bir geçit var, oradan gideceğiz, dedi.

Geçide yönelerek yol alınmaya başlandı. Dört bir tarafı bir parça gökyüzü dışında bir şeyin görülmesine izin vermeyen, eğri büğrü taşlarından sular damlayan ıslak bir duvarla çevriliydi; bir yöndeki perspektif, bu koca ormanın çarpık çurpuk uzantısıydı; öteki yöndeki daha kısa perspektif ise, siyah tünelin daha da kasvetli ağzında kasvetli kırmızı ışıkla son buluyordu. Muazzam büyüklükteki yapıda haşin, bunaltıcı ve ürkütücü bir hava vardı. Bu yuvarlak ağızdan o kadar az güneş ışığı kendine girecek yol buluyordu ki, toprakta ölüm kokusu vardı. Askerlerde yaşadığı dünyayı terk etmiş gibi iç ürperten buz gibi sert bir rüzgâr, bir ucundan girip öbüründen çıkıyordu. Rahip hareket etmiyordu. Mübedan, ona dokunacak kadar yaklaştı. O zaman bile gözlerini rahibinkinden ayırmaksızın bir adım geriledi ve elini kaldırdı. Burası çok ıssız bir yer, dua etmeye başla, dedi.

Rahip: Nadiren bir ziyaretçi uğruyordur herhalde; arzu edilmeyen bir seyreklikte değildir umarım, dedi.

Rahip Mübedan’a bakarak; “Tüm yaşamı boyunca dar sınırlar içine kapatılıp sonunda serbest kalarak bu büyük işlere karşı merakı yeni uyanmış bir adam” diye geçirdi içinden. Mübedan, tünelin ağzına yakın olan kırmızı ışığa doğru çok tuhaf bir bakış yöneltti ve sanki bir şey kaçmış gibi orayı gözleriyle iyiden iyiye kolaçan ettikten sonra rahibe baktı. - Yeni bir sürprizle karşılaşmasak iyi olur, dedi. Herkesin gözlerinde yola karşı gizli bir korkunun varlığı seziliyordu. Mübedan Şahmeran’a baktı. Örtüler altındaki Şahmeran:

- Bana bakıyorsunuz, dedi. Mübedan kendini gülümsemeye zorladı. Şahmeran devam etti: - Sanki benden korkuyor gibisiniz. Mübedan: - Kuşkularım var, diye cevapladı. Şahmeran: - Kuşku mu, korku mu? Tavrı netleşti, tıpkı oradaki herkes gibi. Sözlerini hazırlanmış ve iyi seçilmiş sözcüklerle yanıtladı. - Merak etmeyin, kötülük ve ihanet bulaşıcı da olsa bana bulaşmadı henüz… Bunu söylerken emin bir şekilde saraya ulaşacakları sözünü veriyor gibiydi. Mübedan bu sözleri duyduğunda rahatladı. Şahmeran ekledi: Bilgelik kendini bilmektir, başkasını bilmek sadece zekâdır. Siz zeki olabilirsiniz ama asla bilge olamazsınız, dedi.

Bu sözün burada ve ne için söylendiğine anlam veremeyen Mübedan, çok da umursamamış bir şekilde omuz silkti. ŞİFA YI NEREDE ARAMALI? Toynak Sesleri ve arabanın şıkırtısı sarayın taşlı bahçesinden duyulmaya başlamıştı. Kafesin üzeri büyük bir örtü ile kapatılmıştı. Böylece yol boyunca dikkat çekmeden rahat bir şekilde ilerleyebilmek hedeflenmişti. Kapıdaki nöbetçi Mübedan’ı görür görmez büyük demir kapıya asıldı. İki askerin ancak açabileceği ağırlıktaki kapı, büyük bir güç harcanarak açılmıştı. Nöbetçilerden biri saraya doğru koşarak oradaki kapıcılardan birine; Nuşirevân’a haber salın! Veziri Mübedan geldi deyin. Yanında uzun zamandır beklenen şifa ile birlikte, dedi.

Hastalığın Gülnihal’e verdiği tahribat giderek artmış, güneşte kalan buz gibi eritmişti. Gözlerinin altındaki morluklar giderek belirginleşmiş, dudakları pembe renkten mora çalan bir hâl almıştı. Şahmeran’ın getirildiğini öğrenen insanlar sarayın bahçesine akın etmişti. Ancak felçli bir adam gibi hareketsiz yatan Gülnihal, aşağıya tek başına gidemediği için, kendisi dört kişinin taşıdığı bir yatakla Mübedan’ın ve Şahmeran’ın bulunduğu salona getirildi. Şahmeran’ın yukarıya taşınmasındansa Gülnihal’in aşağı indirilmesi daha kolaydı çünkü. Gülnihal’in başında 4 kişi, Nuşirevân’ın yanında ise yardımcıları ve cariyeleri vardı. Şahmeran’ın bulunduğu kafesin üzerindeki kalın örtü iki kişi yardımıyla çekilerek kafesin üzeri açıldı. Birbirlerine sarılmış olan başı güzeller güzeli kadın, vücudu allı pullarla örtülü yılan görünümündeki Şahmeran ile Cansab açığa çıkmıştı. Cansab yol boyu ağlamış olmalı ki gözlerine kan oturmuş, yüzü solmuştu. Şahmeran ise güzelliğinden hiçbir şey yitirmemiş gülümseyen sıcak bir kadın hâlini muhafaza

ediyordu. Cansab’la geçirdiği üç gün boyunca daha bir kadın, daha bir insan olmuştu sanki. Vücudundaki pulları görmeyen her erkek çok kolay aşık olabilirdi ona. Örtünün açılmasıyla Cansab Şahmeran’a sarılmayı bıraktı. Kafesin parmaklıklarını tutarak prensesin olduğu yatağa baktı. İçi burkulmuştu. “Bu kadar masum görünen birinin yatağa mahkum olması, hastalıklarla boğuşması haksızlık” diye geçirdi içinden. Şahmeranla göz göze geldiler. Şahmeran; kimsenin Cansab’ta olduğu gibi vücudunda pullar oluşmasına izin vermek istemez gibi, yalnızca Cansab’ın gözlerine bakıyor, başka hiç kimseyle göz göze gelmemeye özen gösteriyordu. Nuşirevan ve orada bulunan herkes, gördükleri karşısında şaşkınlık ve hayranlık karışımı duygulara bürünmüşlerdi. Kafesin içine ancak sığmış, iki büklüm duran yaratığın rahatlamasını ister gibi emir verdi; Çıkmasına izin verin, kafesin kapısını açın, buyurdu.

Şahmeran teşekkür eder gibi başıyla selam verdi, süzülerek kafesten çıkarak yatağın başına geldi. Gözlerinden süzülen bir damla yaş, Gülnihal’in yüzüne düştü. Gülnihal’e mi üzülüyordu, olayların bu şekilde gelişmesine mi, insanların bencilliğine mi yoksa hayatına son vereceği anın geldiğine mi… Bunu kimse bilemedi. Herkes bu duygu seline kapılmış, Şahmeran’a sempati duyulmaya başlanmıştı. Mübedan büyük bir gururla; Prensesimize şifa verecek ucubeyi getirdim, dedi.

Bu sözü söylemesiyle Şahmeranın keskin bakışlarını gözlerinin içinde buldu, ürkmüştü. Korku ile söylediklerine pişman olmuş bir şekilde başını önüne eğdi. Şahmeran o görkemli kuyruğunu toparlar gibi savurup önüne almak isterken Mübedan’a vurmadan edemedi. Nuşirevan: Gerçekten kızımın derdine deva olabilecek misin? Diye sordu Şahmeran’a.

Şahmeran: Kim benim kanımdan içerse yeniden susar, ancak kim benim vereceğim sudan içerse bir daha asla susamaz, ayrıca ona vereceğim su, sonsuz hayata açılan kuyudan olacaktır, dediği anda Cansab araya atladı; Sus güzel sevgili, buradan çıkışımız zaten ölümle sonuçlanacak, sana ihanet eden ben bunu hak ettim. Ama senin sırrına vakıf olarak efsunlara sahip olunması canımı acıtıyor. Bu acı sana ihanetimin verdiği acıdan daha büyüktür, dedi.

-

Şahmeran: Üzülme sevgili, dedi. Bir süre sustu.

Cansab’ın konuşmasına fazlaca kızmış olan Mübedan elini belindeki kılıca götürmüş, hırsından sımsıkı tutuyordu. Şahmeran’dan korkmasaydı ve Nuşirevan’ın huzurunda olmasaydı oracıkta öldürebilirdi. Şahmeran, Cansab’a gülümseyerek sözüne devam etti;

-

Bilgi, hava su ve güneş gibi insanlığa bahşedilmiş güzelliklerdir. Yalanlar doğruyu yok etmez sadece doğrunun görülmesini geciktirir. Şüphesiz ki gerçekler ona ihanet edenlerden intikamını er yada geç alacaktır, dedi.

Bu söz ile ne anlatmak istemişti acaba? Herkes bunu düşünmeye başladı. Kendince pay çıkartanlar oldu. Cansab; Şahmeran’ın öyküsünün kendisi yüzünden bu şekilde bitmesinin bedelini yalnızlıkla ödemek zorunda kalacağı üzerine pay çıkardı kendisine. Şahmeran’ın ondan intikamı yalnız bırakmakla gerçekleşecekti. Asıl sırlarını çözemeyen Mübedan; bilgi deryası olan Şahmeran’ın kendisini onlara bahşettiğini ve kendisinin de bundan yararlanması gerektiği üzerine pay çıkarttı kendisine. Nuşirevan; kızına derman olacak sırra yoğunlaşmıştı. Şahmeran’ın sonunda şiddetle incitilecekse de onun ruhu, kızının bedeninde yaygın bir şekilde yaşayacağı payını çıkarttı. Herkes aklından geçenleri dile getirmekten çekiniyor, sessizliği bozmuyordu. Şahmeran’ın söyleyeceklerini beklemekle yetindiler. Cansab, bir defa daha Şahmeran’ın susmasını diledi ve ona veda eder gibi; Bu insanlar deli, ben daha deli… İhanet öfkeli ben daha öfkeli, seni tanıdığımdan beri sen vardın yanımda, şimdi de kal sevgili, dedi.

Şahmeran, Cansab’ın gecikmiş itirafı ile hüzünlendi. İlk karşılaştıkları zaman, onun ülkesinde, onun bahçesinde dile getirmesini isterdi. Cansab devam etti; Dilimden dökülenleri sanma ki sadece dilden gelmiştir. Dalgalanıyor kalbim, dağılıyor kelimelerim. Dilim suskun, yüreğim seni benden alacaklara küskün. Ey benim canım! Ey benim güzel yüzlü sevgilim! Senden gelen belâ bana yaşamaktan daha makbuldür. Bu yüzden varsın benim de canım seninle yansın, dedi.

Şahmeran bu sözler karşısında suskunluğu tercih etti. Sadece Cansab’a hiçbir sevgilinin bakamayacağı kadar sıcak, sevgi dolu baktı. Mübedan’ın dayanacak gücü kalmadı, araya atıldı; Sevgi sözleriniz bittiyse benim de sevgilimin kurtuluşu için yapılması gerekenleri öğrensek artık, dedi.

Sesindeki alaycılık, orada bulunan herkesi tiksindirmişti. Prenses kendisinde olsaydı, bu sevgiye karşılık canını verebilirdi. Şahmeran daha fazla uzatmadan sırrını vermeye başladı; Kim ki benim kuyruğumdan bir parça koparıp yerse O bütün dünyanın sırrına ve gizemine vakıf olacak. Her kim ki benim kafamdan bir parça koparıp yerse o da o anda gözlerini hayata kapatacaktır, dedi.

Daha fazla sabrı kalmayan Mübedan, Şahmeran sözlerini bitirmeden belindeki kılıcı çekti. Öyle hızlı hareket etti ki buna kimse engel olamadı. Kâhin Satih’in söylediklerini unutmuştu. Kâhin Satih, canını acıtmadan, Şahmeranı öldürmeden alınacak parçadan bahsediyordu. Belki de sözlerinin bitmesini bekleseydi Şahmeran bunun yöntemini anlatacaktı. Ama o aç gözlülüğünün verdiği hırsla bir an önce ölümsüzlüğe kavuşmak, efsunlara vakıf olmak istiyordu.

Keskin kılıcın havadan vınlamasıyla Şahmeran’ın gövdesinde inmesi arasında saniyeler geçmemişti. Şahmeran’ın çıkardığı acı dolu ses, arşı titretmişti. Yere düştü. Sarı saçları kana bulandı. Gözleri ölümle buluşmak üzere ebediyen kapanmak üzereydi. Bakışlarını Cansab’a odakladı. O kadar acı çekerken, ölümle boğuşurken bile Cansab’a bakışlarındaki sıcaklığı değiştirmedi. Şahmeranın kuyruğu bedeninden kopmuştu. Mübedan aynı hızlı hareketlerle kopan kuyruğundan bir parça kopararak ağzına alıp yuttu. Cansab: Hayır! Senden ayrılmaya dayanamam. Ölümü sen değil ben hak etmiştim, dedi.

Bunu söylerken hem bağırıyor hem de ağlıyordu. Yerde acılar içinde gözlerini dünyaya kapatmak üzere olan Şahmeran’a sarıldı. Yüzünü Şahmeran’ın yüzüne sürdü. Gözyaşları Şahmeran’ın yüzünü ıslatıyor, nefesi saçlarında dağılıyordu. O anda onunla beraber ebediyete gitmek en büyük arzusu oldu. Şahmeranın gözlerinin içine bakarak; Affet beni, affet ki ruhum huzurla sana kavuşsun, dedi.

Şahmeran, Cansab’ı affettiğini ifade eden mimikleri oluşturdu yüzünde. Çektiği acının dayanılmazlığı ile son bir gayret göstererek, Aklından geçeni yap! Sonsuzla buluşturacak seni, beni de bedeninde ölümsüzleştirecek bu yapacağın, dedi ve gözlerini ebediyete kapattı.

Cansab, Şahmeranın başından kopardığı bir parçayı yuttu. Bunu yaparak orada ölmeyi ve Şahmeran ile ebedi hayatta birlikte olmayı umuyordu. Olaylar karşısında orada bulunan herkes duvar diplerine kaçışmıştı. Sarayı bağrışmalar almış, korku ve merakla olacakları bekleyen insanların hayretleri yüzlerinde kalıplaşmıştı. Prenses unutulmuş, yalnızca Mübedan ve Cansab’ın akıbeti merak ediliyordu. Cansab ölmeyi beklerken ölmemişti. Mübedan ise yerde kıvranmaya başlamıştı. Parmağını boğazına sokup kusmayı deniyor, ağzından çıkan köpüklere engel olamıyordu. Yüzü kahverengi – mor arası renk almış, gözleri yerinden fırlamış ve kızarmıştı. Bağırmaları böğürmelere dönmüştü. Bir süre sonra bacaklarını kendisine doğru çekmiş cenin konumunda hareketsiz kalmıştı. Nuşirevan olup bitenlere inanamıyor, ne yapacağını bilemiyordu. Olayların varacağı yeri beklemekle yetindi. Mübedan’ın ölmesiyle birlikte bütün gözler Cansab’a dönmüştü. Cansab, ise oldukça sağlıklı görünüyordu. Hatta mucizenin görünen kısmıyla işkenceden moraran bedeni kendini yenilemiş, her zamankinden daha sağlıklı görünmesine neden olmuştu. Şahmeran, son anda yaptığı plan ile bütün bilgisini ve sevgisinin Cansab’a geçmesini sağlamıştı. Cansab’ın sadece bedeni değil, bakışları bile değişmişti. Dediği gibi Cansab’ın bedeninde ölümsüzleşmişti. Nuşirevân, şimdi ne olacağı konusunda endişeliydi. Cansab, sevdiğine kötülük yapan bir liderin kızına yardım etmezse ne yapacaktı. Kızı, Gülnihal’ini kurtarmaya yardım edecek miydi? Endişeyle Cansab’a döndü; Sevdiğin birini kaybetmenin acısını tattın. Nasıl bir acı olduğunu gördün. İnsan geride bıraktıklarını, geleceğe götüremez ya da geri getiremez, biliyorum. Elinde olanı korumaya çalıştın, onu da gördüm. İnsan seviyorsa kaybetmekten korkar. Kızımı kaybetmekten korkuyorum. Şu durumda beni en iyi anlayabilecek olan kişi sensin, dedi.

Odanın her yerine sinen sessizliği yine Nuşirevan bozdu; İnsanı en çok acıtan şey; birine hayatını hediye etmişken, o kişinin avuçlarının içinden kayıp gitmesidir. Kızıma hayatını hediye et, avuçlarımın içinden kayıp gitmesine izin verme, diyerek ağlamaya başladı. Çaresizlik, koskoca Sasaniler kralı Nuşirevan’ı nasılda dize getirmişti. Bir babanın çaresizliği, çaresizliklerin en korkuncudur. Senin Şahmeran’ı kaybettiğin gibi ben de kızımı kaybedeceğim, lütfen yardım et! Dedi.

Cansab, Şahmeran’ın ona bahşettiği bilgiyle Gülnihal’e yardım edecek parçayı biliyordu. Kâhin Satih’in bahsettiği, canını acıtmadan alacağı parçaydı bu. Şahmeranın ensesine düşen saçları yana doğru çekti, bulaşmış kanı eliyle silerek dudaklarını buz olmuş tenine dokundurdu. Gözlerinden düşen yaşları sildi ve Şahmeran’ın ensesinde bulunan su kesesine benzeyen parçayı aldı. İnce bir deri, içinde su bulunan bir kesecikti. Şahmeran’ın bahsettiği su, işte orada saçlarının içine gizlenmişti. Fazla değil, beş – altı su damlasını bir arada tutan bir kesecikti. Cansab, bu keseciği dikkatlice yerinden alarak, dökülmemesine özen gösterdi. Prensesin başucuna giderek bu suyun bulunduğu keseciği patlatarak, suyu Gülnihal’in dudakları arasına döktü. Boğazından süzülmesini bekledi. Nuşirevân’a dönerek; Sabah kızınız iyileşmiş olacak, dedi.

Öylesine kederliydi ki, bir can kurtarmış olmanın sevincini hissedemedi bile. Nuşirevân; Dilersen bu gece burada misafirimiz ol. Emniyette olacaksınız. Bundan sonra size asla zarar gelmesine izin vermem. Dilersen seni kızımla da evlendiririm, dedi.

Cansab: Bana uğrayan zarardan öte zarar mı var? Ne burada kalmayı ne de kızınızla evlenmeyi isterim. Geçtiğimiz yollarda kaybettiklerimizin bize en büyük kötülüğü, kendilerini tekrar tekrar hatırlatmalarıdır. Bir kere kaybetmekle kurtulamadığımız şeylerdir. Yoklukları hayatımızdaki varlıkları hâline gelir. Hep, ama hep hatırlarız. Ne biçim kaybetmektir bu? Burada kalırsam, her zaman bu yaşadıklarımı hatırlayacağım, oysa ben unutmak istiyorum. Belki bu mümkün olmayacak, ama biliyorum ki burada kalırsam unutmam imkânsız, dedi ve saraydan ayrılmak üzere oradan uzaklaştı. Cansab, sevdiğini kaybetmenin acısına dayanamayarak kendisini dışarı atmış ve dağ bayır, ülke ülke dolaşmaya başlamış. O günden sonrada Lokman Hekim efsanesi almış başını yürümüş... Cansab, belki de ona ihanet eden yalancı arkadaşlarına bir teşekkür borçluydu, ona gerçek dostlarının ve sevginin kıymetini öğrettikleri için... MEHTAP ALTIN SARIOĞLU

You're Reading a Free Preview

İndirme
scribd
/*********** DO NOT ALTER ANYTHING BELOW THIS LINE ! ************/ var s_code=s.t();if(s_code)document.write(s_code)//-->